 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
.Dindarlığın zirvesindeki şair
04:004/01/2026, Pazar
G: 4/01/2026, Pazar
19
Sonraki haber
Dursun Gürlek
İslam tarihinde şairliği ile öne çıkan ve kaliteli şiirleriyle büyük şöhret kazanan dindar ediplerin en önemlilerinden biri de -hiç şüphesiz- Mehmed Âkif Ersoy’dur. Diğer bir ifadeyle söylemek gerekirse, onun en takdire şâyân özelliği son derece mütedeyyin bir insan olmasıdır. Dolayısıyla Safahat’ına manzum bir Kur’an tefsiri, kendisine de coşkun bir Kur’an şairi diyebiliriz. Halkımızın ona duyduğu muhabbetin asıl sebebi de işte bu özelliğidir.
Merhumun, hayatının son yıllarında mağdur edilmesinin, zaruret içinde yaşamasının, peşine polis takılmasının, Mısır’a gitmek zorunda bırakılmasının, devlet ricalinden hiç kimsenin cenazesine katılmamasının, defninde konuşma yapanların takibe uğramasının ve daha birçok sıkıntılar yaşamasının asıl sebebi de Âkif’in bu sağlam dindarlığı ve sarsılmaz imanıdır. Esefle ifade etmek gerekirse, hakkında yazılan bazı kitaplarda bile onun Müslümanlığı hakkında ipe sapa gelmez cümleler kullanılmakta, böylece zihinler bulandırılmaktadır.
Âkif hakkında ilk defa kitap yazan müelliflerin isimlerini Süleyman Nazif, Eşref Edip Fergan, Hasan Basri Çantay, Mehmet Emin Erişirgil, Mithat Cemal Kuntay diye sıralayabiliriz. Âkif’in Müslümanlığını yanlış tevil eden, indi yorumlarda bulunan yazarlardan biri de listemizin sonundaki isim, Mithat Cemal Kuntay’dır.
Büyük şairimizi konu alan eserlerden biri de “Bütün Cepheleriyle Mehmet Âkif” adındaki kitaptır. Hilmi Yücebaş’ın 1958’de neşrettiği bu kitap, bir derleme olduğundan içinde muvafık, muhalif her türlü yazı bulunmaktadır. Adı geçen eserde “Mehmet Âkif’in Dindarlığı” başlıklı bir yazı var ki, şairimizin manevi dünyasını en çarpıcı ve isabetli ifadelerle dile getirmektedir. Bugün adı bile anılmayan merhum Mustafa Sabri Sözeri’nin, nasıl bir söz eri olduğunu gösteren yazısını, şairimizin dindarlığından rahatsız olan bedbahtların da okuması için aşağıya alıyorum:
“Onun dindarlığını dostları da, düşmanları da yanlış anladılar. Düşmanları Âkif’i softa, sadece şeriatçı sandılar. Âkif’in dindarlığını dar kafalılık diye vasıflandırdılar. Yârânından ve âşinalarından bazılarının da Âkif düşmanları kadar yanlış anlayışı çok acıklıdır. Dindarlığını şahsiyetinden ayrılabilir, iğreti bir karakter saydılar. Mesela Mithat Cemal, Âkif’e hasrettiği eserinde vapurda, tramvayda hoşça okunacak birçok hikâyelerde dindarlığını onun zaafı ve basit tarafı olarak tebarüz ettirmekle Âkif hakkında en hatalı hükme varmıştır. Bu zaaf ve bu basitlik ona, itikadı ve imanı sabit, ahlakı gayet mazbut olan Babanzâde Ahmed Naim’den intikal etmiş imiş. Âkif çocukken inandığı şeyleri, yaşıyla birlikte mâlûmâtı da arttıkça kendi muhakemesiyle yumuşatabilir; yeniye, değişene, başkaya ayak uydurabilir imiş. Lakin Şark’ı da, Garb’ı da layıkıyla tanıdığı halde yine beş vakit namazını kılan; ibadet ve taatinde kat’iyen kusur etmeyen Babanzâde buna imkân vermiş imiş.
Mehmed Âkif’in şahsiyetini yapan, onu bukalemun olmaktan kurtaran bu zat, ona bilmeyerek bu fenalıkları yapmış imiş. Yine bilmeyerek yaptığı birçok iyilikleri de varmış. Eserin esasını teşkil etmesi gereken ‘Âkif’in Müslümanlığı’ bahsinde, Âkif’i Arapça Müslümanlığa dahil ediyor. Müslümanlığın Türkçesi, Acemcesi de var imiş. Âkif’de ‘his mistisizmi’ değil, ‘fikir mistisizmi’ bulunduğu söyleniyor. Bu ne demek? Bu belirsiz ve delilsiz ifadelerde gizlenen nedir? Dindar Âkif’i, Müslüman Âkif’i unutturmak mıdır?
Âkif’e pek yakın olduğunu söyleyen adamın bu ibtidâi görüşleri, bizim inkılapçıların herkesi kendileri gibi görmek isteyişine bağlı softalıklarından başka bir şey değildir. Zira dini tarafını çıkarırsanız Âkif’de, Âkif kalmaz. Geçen sene Eminönü Halkevi›nde yapılan Âkif gününde de, İsmail Habip ve birçok gencin kabullendiği bu hatalı görüşün sebebi, bunların din sosyolojisini bilmeyişlerindendir. Dinin insanlık içinde bugüne kadar vicdanlara hâkim olarak yaşayışının sebebi, onun bir hayat ve kuvvet kaynağı oluşudur. Biz, Müslüman Âkif’in ruhunda, aramızda yaşayanların hepsine üstün bir kuvvet, bir hayat görüyoruz ve inanıyoruz. Âkif’in bütün yazılarında hâkim görünen iman ve ümit, merhametle beraber kaynağını Kur’an’da buldu. Ve edebi hayata, edebi vuslata din içinde kavuştu.
Âkif’in sadece bir dünya dini yaşamış olduğuna inanan dostları da vardır. Filhakika, her dindar gibi Âkif de dinin dünyadaki feyizlerine, Allah’ın sonsuz nimetlerine hayranlıkla başlamıştı. Safahat’ın birinci kitabında mürebbi vazifesini gören bir müftü gibidir. Hayatının her sahasına şeriatı tatbik etmek ister. İkinci kitapta milletimizin inkılabını din sınırları içinde yapmasını ister. Millet için kurtuluş çaresini burada bulduğunu söyler. Yani bu esnada henüz dindar bir ıslahatçıdır.
Hakkın Sesleri’nde şairin masasında Kur’an-ı Kerim açılmış bulunuyor. Sanatkâr ilhamını cemiyetten değil, artık doğrudan doğruya Mukaddes Kitap’tan almaya başlıyor. Kur’an-ı Kerim’in ümit ve azim telkin eden, sapıklıklardan, yolsuzluklardan meneden, beyinsizlerden ve bilgisizlerden uzaklaşmayı öğreten, iyiliği emreyleyen, kötülüğü nehyeden, Allah’a inanır bir millet olmayı tavsiye eden ayetlerinden aldığı ilhamlarla cemaatin imanını coşturmak azminde idi.
Fatih Kürsüsü’nde, Kur’an’ın rehberlik ettiği bir yoldan sahabelerin huzuruna çıkıyor ve Ehl-i Sünnet Mezhebi’nin samimi hayatına kavuşuyor. Hatıralar’da ise, aşk ve tarikatın ruhunda yer ettiğini görüyoruz. Necid Çölleri›nden Medine’ye başlıklı son parça bizi bu hususta aydınlatıcıdır. Vak’anın kahramanı olan Sudanlı, Sudan’dan Medine’ye aylarca yürüyerek ve çölü geçmek suretiyle gelmiştir. Ve bu çilesinin sonunda Peygamber’in kabrine kapanarak son nefesini vermiştir. Sudanlı’nın aşk rabıtası doğrudan doğruya Allah’a olmayıp, mutasavvıfların çoğunda olduğu gibi, Resulullah’ın vasıtasıyla yapılmaktadır. Âkif, bu hakiki hadisedeki rabıta aşkını kuvvetle duymuş olduğunu bu şiirinde ortaya koymuştur. Asım’da tekrar cemiyete dönüyor ve inkılabın yolunu gösteriyor:
‘Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı / Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı’
Bunun tahakkuku için ilmi şart koşuyor. Çanakkale’nin muzaffer neslini, Avrupa’nın ilmi müesseselerine uğurluyor. Şair, aşk ve tasavvuf yoluna intisabını Gölgeler’de çıkan ‘Gece’ ve ‘Secde’ isimli şiirleri ile ifşa etti. Artık kırk yıllık çilesini doldurmuş olan Sofiyye-i Eflatun’un, Mevlânâ’nın ve Yunus’un yanında bulunuyoruz:
Ömürler geçti, sen yoksun, gel ey bir tanecik Mabud / Gel ey bir tanecik Gaib, gel ey bir tanecik Mevcud!”
Lakin coşkun kalbi, vuslat duydukça hasreti artıyor. Ezeli dosta yaklaştıkça ondan uzaklaştığını sanıyor. Sonsuzluğun içinde mest olurken aynı sonsuzluğun huzurunda kendinden geçerek hali, bir ebedi mazi olmuş sanıyor ve: ‘Henüz yâdımdadır bezminde medhûş olduğum demler’ diye yanıyor.
Daha sonra büyük mistiğin gözleri aydınlığa alışacak, ilahi şaraptan sarhoş olduğu halde kolay kolay yıkılmayacak: ‘Bütün dünya serilmiş sunduğun vahdet şarabından / Benim mest olmayan meczubun, Allah’ım, benim meydan!’ diyecektir.
Nâmütenâhi ile baş başa kalan bu sonsuz ferdiyet, sonsuz bir feryat çıkardıktan sonra Büyük Sahib’in önünde secdeye kapanacak; onunla birlikte ışıklar, karanlıklar, eşya, boşluk, şuur ve hayat, her şey, duran ve dolaşan bütün mevcudat hepsi birlikte secdeye kapanacaklar. Bu nâmütenâhi boşlukta secdeye kapanmamış tek bir zerre, bir ses dahi kalmayacaktır: ‘Kıyılmaz lakin, Allah’ım, bu gaşyolmuş, yatan vecde / Bırak hilkatle olsun varlığım yekpâre bir secde’ diyecektir.
Mehmed Âkif, bu dua ile Allah’ın huzuruna çıktı ve belki de O’nun vuslatına ulaştı. Ben, bundan sonra şair olabileceğim diyebildi. Lakin ruhunun bu alevlenişi, şahsiyetinin hudutlarını aşmadı. İlahi neşelerinin kırılmalarından bizi mahrum bıraktı. Dindarlığının zirvesinde eserlerini veremeden ezeli kânûnun hükmü gelip çattı.”
2026 yılı, Âkif’in vuslatının doksanıncı sene-i devriyesi olması dolayısıyla, anma toplantıları daha yoğun ve daha seviyeli icra edilmeli, basma kalıp konuşmalar yerine gerçek şahsiyetini ve tabii ki İslami hassasiyetini öne çıkaran programlar yapılmalıdır. Âkif, bunu hak ediyor.
Rahmetullahi Aleyh…
.
Ahmed Cevdet Paşa’nın kerimesi Fatma Âliye Hanım’ı ziyaret
04:0011/01/2026, Pazar
G: 11/01/2026, Pazar
18
Sonraki haber
Dursun Gürlek
İstanbul’la ilgili olup da kütüphanemde yer alan bol miktarda değerli kitaplardan biri de “İstanbul Mektupları” adını taşıyor. Tatar Türklerinden biri olan Fatih Kerimi’nin bu eseri II. Meşrutiyet İstanbul’unu çeşitli yönleriyle konu alması bakımından büyük bir önem taşıyor. Türk dünyası ile Osmanlı Türkleri arasındaki ilişkileri öne çıkarması itibarıyla da dikkati çekiyor.
Bu kitapta benim en fazla ilgi duyduğum bölümü, Fatih Kerimi’nin kadın-erkek bazı Türk yazarlarıyla yaptığı mülâkatlar teşkil ediyor. Yazarın; Hakkı Paşa, Fatma Âliye Hanım, Nigâr Hanım, Ahmed Mithat Efendi, Şeyhülislam Musa Kâzım Efendi, Mahmud Esad Hoca, Abdülhak Hâmid gibi önemli şahsiyetler hakkında verdiği bilgiler alakayla okunuyor. “İstanbul Mektupları”nın diğer bir özelliği de kendilerinden bahsedilen şahsiyetlerin resimlerine de yer verilmiş olmasıdır. Ayrıca kitapta sözünü ettiğimiz kişilerin Arap harfleriyle el yazılarına ve imzalarına da rastlıyoruz.
Fatih Kerimof imzasıyla neşredilen “İstanbul Mektupları”nın Osmanlıca nüshasını ben daha önceden edinmiştim. 2001’de Çağrı Yayınları’nın Lâtin harfleriyle neşrettiği “İstanbul Mektupları”nı da alıp kütüphaneme kazandırdım.
Bir örnek olmak üzere, yazarımızın Ahmed Cevdet Paşa’nın âlime kızıyla yaptığı mülâkattan birkaç nakilde bulunmak istiyorum.
Fatih Kerimi, bir gün Yusuf Akçura ile birlikte Fatma Âliye Hanım’ın evine gidiyor. Bunlar önce kendilerini tanıtıyorlar ve fikirlerinizden istifade etmek için geldik diyorlar. Fatma Âliye Hanım da şu cevabı veriyor: “Çok memnun oldum. Sizleri ben merhum Mithat Efendi vasıtasıyla önceden tanıyordum. Sizlere husûsî hürmetim var. Sizleri kendime manevî kardeş kabul ediyorum. Bu yüzden kabul ettim. Yoksa ben yabancı erkeklerle hiç görüşmem ve erkek gazete muhabirlerini de huzuruma kabul etmem.”
Fatma Âliye Hanım bu girişten sonra Ahmet Mithat Efendi ile ilgili duygularını dile getiriyor; onun ilminden, fazlından yazılarından çok yararlandığını, kendisiyle epeyce sohbet ettiğini ve bütün ahvâl-i rûhiyesine vâkıf olduğunu söylüyor. Ayrıca ölümüne fevkalâde üzüldüğünü ve tam on beş gün hasta yattığını ilâve ediyor.
Fatma Âliye Hanım, daha sonra kimlerin rahle-i tedrisinde bulunduğunu anlatmaya başlıyor. Buna göre Türkçe ve Arapçayı daha küçük yaştan itibaren Vasfi Efendi adındaki bir hocadan okumuştur. Fen, felsefe ve Fransızcayı çeşitli muallimlerden elde etmiştir. Tarih hocası ise babası Ahmet Cevdet Paşa’dır. Avrupa’daki fikir cereyanları konusunda da Ahmet Mithat Efendi’den destek almıştır.
Ziyaretçileri, o sırada yeni bir eser yazıp yazmadığını sorunca Fatma Âliye Hanım, İslâm nokta-i nazarından kadınların hak ve vazifelerinin ne olduğunu konu alan bir eser hazırladığını söylüyor. İlâve olarak da, lâkin bunu Türkiye’de, Türkçe bastırmanın mümkün olmayacağını, çünkü çok serbest ve hür yazdığını dolayısıyla, önce Fransızca olarak Avrupa’da bastırmak istediğini dile getiriyor. Ona göre, eser Fransızca basılırsa bunu Türklerin yüksek tabakası da okuyup faydalanabilir, ayrıca Avrupa kamuoyunu ıslaha da sebep olur.
Fatma Âliye Hanım, yazmakta olduğu bu kitap hakkında tam yarım saat konuşup Fatih Kerimi ile Yusuf Akçura Beylere ayrıntılı bilgiler veriyor. Başlangıçtan son döneme kadar bu konuda eski Yunan ve Romalı bilginlerin nasıl baktıklarını, Avrupalı yazarların aynı mevzuda ne düşündüklerini uzun uzun anlatıyor. Brahmanizm, Yahudilik ve Hristiyanlığın aynı mesele ile ilgili görüşlerini bir bir sıralıyor.
Fatma Âliye Hanım, ben delilsiz, esassız konuşmam diyerek eski ve yeni birçok ilim adamını ve bunların yazdıkları kitapları sayıp döküyor. Âyetlerden, hadislerden ve İslâm ulemasının eserlerinden birçok iktibaslar yapıyor. O kadar ki, Sezar Kanto Tarihi’nin on sekizinci cildinin filanca sayfasındaki filan sözler muhtemelen sizin de hatırınızdadır, değil mi efendim sorusunu yöneltmekten de kendini alamıyor. Bu tarihi, ömründe bir kere bile eline almayan Fatih Kerimi, büyük bir mahcubiyetle -hem de böyle âlime bir kadının huzurunda- maalesef dediğiniz o eseri okuma imkânım olmadı cevabını veriyor. Fatma Âliye Hanım, bunun üzerine okumanızı tavsiye ederim, önemli bir eserdir deme ihtiyacını duyuyor.
Bitmedi, Cevdet Paşa’nın âlime kerimesi olan bu hanım, yine bu sohbet esnasında, İbn-i Batuta’nın Paris’te filanca yılda Arapça metniyle birlikte basılan nüshasının filanca sayfasındaki sözler, İngiliz bilginlerinden filanca yazarların sözleriyle muvâfık veya muhaliftir diyor. Hülâsa, Fatma Âliye Hanım ilim deryasında yüzüyor, hangi konu açılırsa açılsın, o konuyla ilgili uzun uzun bilgiler veriyordu. Konuşurken âdeta Ahmet Mithat Efendi gibi canlanıyor, karşısındakilerin dikkatlerini diri tutarak, latifeler edip güldürüyordu. Hatta bazı meselelerde, bu konuda sizin fikriniz nedir diye sorma ihtiyacı da duyuyordu.
Daha sonra Fatma Âliye Hanım sözüne devam ederek, Ben bu eserimde hicab ve tesettür meselelerinden de ayrıntılı olarak bahsediyorum. Bu meseleleri şer’î, aklî, tarihî, örf ve âdet cihetlerini mufassalan göstererek izahat veriyorum diyor. Fatma Âliye Hanım, bunlar hakkında Fatih Kerimi ile Yusuf Akçura’ya biraz daha ayrıntılı bilgi vermek düşüncesiyle İhticabla tesettür arasında büyük bir fark bulunduğunu, ihticabın Peygamberimizin ailesine mahsus olarak, başka İslâm kadınları için tesettürün gerekli olduğunu, tesettürün bu günkü medeniyet ve usûl-ü maişete engel olmadığını beyan ediyor ve kendi kıyafetini göstererek, işte benim giyimim tam şer’î mânâsıyla tesettürdür. Bu şekilde giyinerek başını bir şeyle örten Müslüman kadın şer’an mestur sayılır. Mestur Müslüman kadının hukuk ve hürriyeti şer’an çok geniştir” diyor.
Nasılsa söz yine Ahmet Mithat Efendi’ye gelince Fatma Âliye Hanım, bir zamanlar o da dinsiz kalmıştı. İtikadı kaybolmuştu. Lâkin sonra gayet muhlis ve sadık bir dindar oldu. Dünya yıkılsa bozulmayacak derecede bir itikat sahibi haline geldi. Ben onun bütün ahvâl-i rûhiyesini bilirim diyor.
Sonra Fatma Âliye Hanım, Yusuf Akçura Bey’e Türklüğe ait ne gibi eserler, ne gibi kaynaklar bulunduğunu soruyor. Buna karşılık Yusuf Efendi, henüz keşfedilememiş olan Türk’ün eserlerinden başka, bilinen kaynakların bazılarını sayarak Prof. Barthold’u, Ebülgâzi Bahadır Han’ın Şecere-i Türk isimli kitabını, meşhur Leon Cahun’un eserini ve diğer bir kısmını zikrediyor ve yine bu hususta birçok söz söylüyor.
Halim Sabit Efendi’nin, Fatma Âliye Hanım, Ahmet Mithat Efendi’den daha âlim sayılmalıdır, çünkü Arabî ilimleri ondan daha fazla biliyor dediğini duymuştum cümlesini sarf eden Fatih Kerimi, sözlerini şöyle tamamlıyor: “Elbette karşılaştırma yapmak ve bu konuda bir şey söylemek benim haddim değildir. Lâkin Fatma Âliye Hanım’ın bu iki saatlik sohbette söylediği sözleri dinleyerek, mâlûmatının genişliğine, hafızasının bu kadar dolu oluşuna, birçok konuda gayet yeni ve makbul fikirler beyan etmesine hayran kaldım.”
Ayrılacakları sırada Fatih Kerimi, Fatma Âliye Hanım’dan bir ricada bulunuyor: Faziletinize ve kemalinize müştak olan Rusya’daki hemşirelerimize göstermek için resminizi lütfeder misiniz diyor. Fatma Âliye Hanım, hiç resim çektirmedim, cevabını veriyor ve arkasından da çekmeceyi çekip o sırada Paris’te bulunan hemşiresinin resmini gösteriyor.
İşte büyük tarihçimiz Ahmed Cevdet Paşa’nın kızı Fatma Âliye Hanım böyle bir âlimeydi. Allah’ın rahmeti üzerine olsun.
.
Miraç kandili dolayısıyla
04:0018/01/2026, Pazar
G: 18/01/2026, Pazar
16
Sonraki haber
Dursun Gürlek
Rabbimize sonsuz şükürler olsun ki bir Miraç Kandili’ni daha idrak ettik. Kur’an-ı Kerimle, Hadis-i Şerifle ve tarihen de sabit olan Miraç hadisesi Peygamber Efendimizin en büyük mucizelerinden biridir. Böyle olduğu içindir ki, Mirac-ı Nebevi hakkında yazılan kitapların, söylenen şiirlerin, hazırlanan Miraciyelerin sayısı hayli kabarıktır. Ayrıca âşık-ı şeyda Süleyman Çelebi de Mevlidinde Mirac’a da yer vermiştir.
İtiraf edeyim ki, Mirac-ı Nebevi hakkında dini ve ilmi açıdan uzun uzun malumat vermek için gerekli müktesebata sahip değilim. Ben sadece konuyla ilgili bir iki makaleden bahsetmeyi, daha doğrusu onları nakletmeyi düşünmüştüm. Mesela “İslam Medeniyeti” dergisinin 3 Ekim 1967 tarihli sayısında Ömer Kirazoğlu imzasıyla yayınlanan yazı bunlardan biriydi. Diğer önemli bir yazı da son devrin büyük İslam âlimlerinden Prof. Kâmil Miras’ın “Ramazan Musahabeleri” adındaki kitabında yer alıyordu. Miraç hususunda en sağlam kaynaklardan biri de “Sahih-i Buhari Muhtasar-ı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi”dir. Bu külliyatın onuncu cildinde merhum Kâmil Miras Hoca, Miraç bahsini en yetkili bir kalem olarak ve bütün ayrıntılarıyla anlatıyor.
Yukarıda da belirttiğim gibi, Süleyman Çelebi hazretleri, Mevlid-i Şerifinde de Mirac-ı Nebevi’ye temas ediyor ve bu bölümde Ümmühânî isimli mübarek bir hanımın adı iki defa geçiyor. Ne mutlu Ümmühânî hazretlerine ki, Efendimizin kutlu Miraç yolculuğu onun hanesinde başladı. Resul-i Ekrem’in en yakınlarından olan bu hanımın ism-i şerifinin yer aldığı iki beyit şöyle:
Ümmühânî evine geldi hemin
Hakk’ın emriyle ol Sultan-ı din
Ol hümâyûn baht, ol kadri yüce
Ümmühânî evine vardı gece.
Bu mübarek kadın hakkında hangi kaynaktan ayrıntılı bilgi edinebilirim diye düşünürken birden aklıma Alasonyalı Hacı Cemal Efendi’nin eseri geldi. Merhum, 1950’de neşredilen bir risalesinde bize konuyla ilgili ayrıntılı ve ilgi çekici bilgiler veriyor.
Cemal Efendi, eserinin ilk bölümünde Süleyman Çelebi’den ve Mevlid-i Şerifi’nden bahsediyor, ikinci kısımda ise asıl konuya geçiyor. Merhum hocamızın verdiği malumatı biraz kısaltarak, nispeten sadeleştirerek ve bazı imla hatalarını düzelterek aşağıya alıyorum.
Ümmühânî hazretlerinin asıl ismi Fâhite’dir. Ümmühânî ise künyesidir. Bunun sebebi de ilk çocuğuyla ilgilidir. Bu ilk evladının adı Hânî’dir. Arapların âdetine göre, o çocuğun ismiyle nam ve şöhret kazanmıştır. Nitekim Peygamberimizin de ilk çocuğu Kasım olduğu için Efendimiz “Ebu’l Kasım” diye künyelenmiştir.
Ümmühânî isminde bir de Hz. Ali Efendimizin kızı vardır ki, kendi kızına hemşiresinin ismini koymuştu. Bu kızı, daha sonra Hz. Ali, kardeşi Âkil’in oğlu Abdurrahman ile evlendirmişti. Ümmühânî, bir de Ensar’dan muhterem bir kadının adıdır ki, Resul-ü Ekrem’den müteaddit hadis-i şerifler rivayet etmiştir. “Hânî” ünvanını taşıyan daha on iki sahabi vardır ki, bunların hayat hikâyeleri, İbn-i Hâcer el-Askalani’nin “El-İsâbe” isimli kitabında mevcuttur.
Ümmühâni’nin babası, Peygamberimizin amcası Ebu Talip’dir. Annesi, Resul-i Ekrem’in çok sevdiği yengesi Fatıma binti Esed’dir. Bu azize kadının imanı kadimdir. Yani ilk iman edenlerdendir. Bilahare, Efendimizle birlikte Medine’ye hicret etmişti. Fahr-i Âlem Efendimiz’e duyduğu muhabbet, gösterdiği hürmet o kadar büyüktü ki, kendi evlatlarından daha fazla Peygamberi severdi. Zevci Ebu Talib’den sonra Efendimizi en çok himâye eden, bu kadındır.
Efendimiz, annesi Âmine’nin sonra da dedesi Abdülmuttalib’in vefatından sonra Ebu Talib’in himayesine girdi. Ebu Talib, Peygamberimizi öz evladından fazla seviyordu. Yattığı zaman yanına alıyor, gittiği yere birlikte götürüyordu. Efendimiz, Ebu Talib’in ve yengesi Fatıma hazretlerinin himayesinde -yedi yaşında başlayarak- tam on sekiz sene kaldı. Onlar da Sultan-ı Enbiya’ya en büyük hürmeti gösterdiler, gönlünü incitecek hiçbir şey yapmadılar.
İbn-i Sa’d, Tabakat-ı Kübra’sında diyor ki, Muhammed Aleyhisselam’ın amcası Ebu Talib, zengin bir kimse değildi. Birkaç sağmal devesi vardı, onların sütleriyle idare ediyorlardı. Ne zaman ki Resulullah, onların evine yerleşti, evin içi dışı feyiz ve bereket ile doldu.
Medine’ye hicretten sonra Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz, kerimesi Hz. Fatma’yı amcasının oğlu Hz. Ali ile evlendirince Hz. Ali’nin annesi Fatıma binti Esed de tabii ki Hz. Fatımayı Zehra’nın kayınvalidesi oldu. Gelin-kayınvalide çok güzel geçindiler. Birbirlerini hiç incitmediler. Derken Efendimizin yengesi Medine’de hastalandı. Peygamberimiz onun hastalığı ile çok ilgilendi. Lakin bu hastalıktan kurtulamayarak vefat etti. Başta Peygamberimiz olmak üzere bütün Talibiler ağlaştılar. Cenazenin gasli ve tekfini başladığı zaman Resulullah, üzerinden mübarek gömleğini çıkardı ve “Yengeme evvela benim gömleğimi giydirsinler, sonra kefene sarsınlar” buyurdu. Cenaze namazını bizzat Efendimiz kıldırdı. Cennetülbâkî Kabristan’ına getirildiğinde Resul-ü Ekrem kabre indi. Fatıma Hatun’a hayır duada bulundu. Ülfet ve ünsiyet için bir süre kabirde kaldı, sonra dışarı çıktı.
Adı geçen risalede Ümmühâni hazretlerinin evliliğinden de şöyle bahsediliyor:
Efendimizin amcası Ebu Talib, kızı Ümmühânî’yi isteyen Benimahzun kabilesinden Hübeyre ibn-i Ebivehib adındaki bir zata vermişti. Ümmühânî, bu adamla epey zaman evli kaldı. Çocukları dünyaya geldi. Peygamberimiz risaletini ve nübüvvetini ilan edince birtakım kimseler iman ettilerse de bazıları da muhalefette bulundular. Muhalefet edenlerin biri de Ümmühânî’nin kocası Hübeyre idi. Bu zat, Resul-i Ekrem’e büyük bir husumet duyuyor ve mücadele ediyordu. Halbuki Hübeyre’nin karısı Ümmühânî ilk iman edenlerdendi. Kocasının muhalefetinden ve şerrinden korkarak Müslüman olduğunu gizliyor, böylece neticeyi bekliyordu.
Hacı Cemal Efendi, Miraç ve Ümmühanî ilişkisi hakkında da şu izahatta bulunuyor:
Sultan-ı Enbiya Sallallahü Teâlâ Aleyhi Vesellem Efendimizin Miraç mucizesi hicretten on sekiz ay evvel vuku bulmuştu. Ümmühânî diyor ki: “Resul-i Ekrem hazretleri bir gece - Allahüalem Receb-i Şerif’in 27. Gecesi- benim evimi teşrif buyurmuşlardı” O zaman Ümmühânî’nin evi, Ebu Talib Mahallesi denilen yerde idi. Şimdi o yer Harem-i Şerif Mescidi’dir. Hazreti Resul, gece ibadetini yaptı. Namazını kıldı ve yattı. Biz de yatıp uyuduk.
Sabah olunca Resul-i Kibriya, bana hitaben, yâ Ümmühânî, ben bu gece Rabbime ibadet ettikten sonra yattım, uyudum. Gece yarısı beni uyandırdılar. Burak’a bindirildim. Kudüs-i Şerif’de Mescid-i Aksa’ya vardım. Ondan sonra ilâ maşallah, Semavat, Beyt-i Ma’mur, Levh-i Mahfuz, Sidre-i Müntehâ, Arşıâlâ, Kabekavseyni Evednâ’ya çıktım. Şimdi sabah ibadetini sizinle beraber eda ettim, diyerek Miraç mucizesini bana anlattı.
Sonra gidip, dışardakilere bunları, yani bana beyan ettiklerini ilan etmek üzere kalktı. Ben derhal Peygamberi beyaz ve güzel giyinmiş entarisinden çektim ve ey Allah’ın Nebisi, sakın bana bu söylediklerini herkese söyleme, sonra seni tekzip ederler. Sana eza, cefa ederler, dedim. (Bundan anlaşılıyor ki, Ümmühânî Peygamberin ifadesini kabul ve tasdik etmiştir.) Resul-i Ekrem, bana cevaben, ya Ümmühânî, Rabbime yemin ederim ki, ben bunları halka söyleyeceğim ben bunları açıklamakla, ilan etmekle mükellefim, buyurdu. Ben Peygamber hazretlerinin ahlakını, yani hiç kimseden perva etmediğini bildiğim için, Habeşi cariyeme emir verdim; git bak, Hz. Peygambere halk nasıl bir muamelede bulunacak dedim. Fahr-i Âlem Efendimiz çıktı, Miraç mucizesini herkese ilan etti. Kimisi kabul etti, kimisi reddetti.
Cemal Hoca’nın konuyla, özellikle Ümmihâniyle alakalı açıklamaları devam ediyor. Ama yerim kalmadığı için ben devam edemiyorum.
Hoşça kalınız.
.Osmanlı padişahlarının dini hassasiyetleri
04:0025/01/2026, Pazar
G: 25/01/2026, Pazar
19
Sonraki haber
Dursun Gürlek
Eski gazetelerde ve birtakım dergilerde, yazılarını ilgiyle okuduğum kalem erbabından biri de merhum Hakkı Şinasi Çoruh’dur. Özellikle Şevket Rado’nun çıkardığı Tarih ve Edebiyat Mecmuası’nda neşredilen makalelerini defalarca gözden geçirdim. Hatta bunlardan bazılarını kesip sakladım. Bir gün Cağaloğlu’ndaki Diyanet Kitabevi’nde, Metin Mergen’in odasında kendisiyle tanışınca, şahsına duyduğum gıyabi muhabbet daha da ziyadeleşti.
Geçen gün eski dosyaları, evrak-ı perişanı karıştırırken merhumun işte böyle kesip sakladığım bir yazısıyla karşılaştım. “Tozlardan Yapılan Kerpiç” başlığını taşıyan ve 22 Eylül 1981 tarihli Dünyada ve Türkiye’de Sabah gazetesinde yayımlanan bu makaleyi bir kere daha ilgiyle okudum. Yıllar önce neşredilen bu yazının verdiği ilhamla toz, toprak ve çamur hakkında da bir-iki kelam etmek istiyorum. Daha doğrusu, Sultan İkinci Bayezid Han’ın vefatından sonra mezarına konulması için vasiyette bulunduğu tozlar ile oğlu Yavuz Sultan Selim Han Gazi Hazretleri’nin üzerine çamur sıçrayan ve türbesinde hâlâ muhafaza edilen kaftanını hatırlatacağım.
Evet, insan olarak hepimiz -temizlik namına- tozdan, topraktan, çamurdan uzak dururuz ve tabii ki böyle yapmakla doğru hareket etmiş oluruz. Ama unutmayalım ki, bazı önemli şahsiyetler bu nesneler vasıtasıyla, tarih sahnesini birtakım ibret tablolarıyla süslemişlerdir. İsterseniz önce tozdan başlayalım. Bu kelimenin Arapçası “Gubâr” olup “gayın” harfiyle yazılır. Tevâzuyu daha çok önemseyen bazı eski şairlerin “Gubârî” kelimesini mahlas olarak kullandıklarını biliyoruz. Yunus Emre’miz de bir şiirinde şöyle diyor:
“Hep gubâr olmuş tenleri, Hakk’a ulaşmış canları
Gördüm ölenleri Yunus, nevbet sana gelmiş yatur”
Hat sanatında nesih, rika gibi ince yazılmaya elverişli yazıların toz gibi gözle görülemeyecek kadar küçük küçük yazılmış şekline de “Gubârî” denildiğini bu arada hatırlatmış olalım. Hem ilmi eserleriyle, hem de nefis yazılarıyla tanınmış olan şair Gubârî Abdurrahman Efendi, bu yazı türünün önemli temsilcilerindendir. İbrahim Alâeddin Gövsa, “Türk Meşhurları”nda şöyle diyor: Kânûnî Sultan Süleyman zamanında, orduyla birlikte Irak seferine kâtip olarak katılmıştı. Bu sefer sırasında yazdığı bir manzumenin şu beyti pek güzeldir:
“Gubârî, makdem-i Şâhî’den istersen haber almak
Gubâr ol yollar üstünde, gelenden sor, gidenden sor”
Tozun anası olan toprağın aslen temiz olduğunu, ilk insan ve ilk Peygamber Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın ondan yaratılması açıkça göstermektedir. Toprak temiz olmasaydı su yerine kullanılıp teyemmüm edilir miydi? Kastamonu ulemasının seçkin isimlerinden Mehmed Feyzi Efendi, toprağın bu özelliğine şu ilgi çekici cümlelerle işaret ediyor: “Mü’minlerin cesetleri toprakta çürümekle istihâle olur, yani hâlden hâle geçer. Kabirde çürümek tathir, yani temizlik içindir. Enbiyanın, şühedanın ve kibar-ı evliyanın cesetleri mutahhar olduğundan temizlenmeye lüzum yoktur. Dolayısıyla onların cesetlerini toprak yiyemez.”
Hakkı Şinasi Çoruh merhum, câlib-i dikkat yazısına şöyle devam ediyor:
“Benim bildiğim iki hükümdar, öldüklerinde başlarının altına bir kerpiç konulmasını vasiyet etmişlerdir. Biri Hamdânî hükümdarı Seyfüddevle, diğeri de Osmanlı Sultanı İkinci Bayezid Han’dır. Kerpiç konusunun dayandığı Hadis-i Şerif şudur:
“Hak yolunda ayakları tozlananı Allah, cehennem ateşinden kurtarır.”
Sultan İkinci Bayezid’in böyle bir vasiyeti diğer bazı kaynaklarda da yer alıyor. Mesela Namık Kemal’in, Yavuz Sultan Selim’le ilgili kitabında bu kaydı görüyoruz. Yavuz Sultan Selim’in babası Sultan İkinci Bayezid’le alakalı bir ilavede bulunan merhum Ahmet Ersin Yücel, nâmıdiğer Zaptiye Ahmed, yazısının bir bölümünde diyor ki:
“Sultan Bayezid’in yaratılışı sulha meyyal olmakla beraber, dini fikirleri dolayısıyla cihad sevabını çok aziz bildiğinden, muharebelerde elbisesine ve ayakkabılarına isabet eden tozları ve çamurları, büyük bir dikkatle toplattırır, bunları vefat ettiği zaman yanaklarının altına konmasını vasiyet etmiştir.
Ta ki, Tacüttevarih sahibi Hoca Sadeddin Efendi’nin tabiriyle ‘Bûy-i lâtif-i gazâ, kabrini mis gibi muattar ve bermûcib-i Hadis-i Şerif âteş-i câhimi ondan dûr olsun.’ ”
Şimdi gelelim Yavuz Sultan Selim Han’a...
Bu cihangir hükümdar, Mısır seferi sırasında Halep’ten Şam’a geliyordu. Büyük âlim ve Şeyhülislam İbn-i Kemal de beraberindeydi. Hocasının atının ayağından sıçrayan bir çamur parçası Padişah’ın cübbesine yapıştı. Manzarayı görenler, İbn-i Kemal’in başına gelecekleri düşünerek büyük bir korkuya kapıldılar. Nasıl korkmasınlar ki Yavuz’un “gazâb-ı şâhâne”si de şâhâneydi. Lakin korkulan olmadı. Yavuz, peşinden gelenlerden birini çağırdı ve:
“Bize yeni bir cübbe verin. Çamur bulaşan bu cübbeyi de ölünce mezarımdaki sandukamın üstüne örtün. Hakiki âlimlerin irşadları padişahlara lazımdır. Bu sebeple onların atlarının ayağından sıçrayan çamurun bile bir kıymet olduğunu, bizden sonra gelenler bilsinler!” dedi.
Bu konuyla ilgili diğer bir menkıbe de şöyle:
Sultan Selim Han, yine Mısır seferinden gelirken yanındaki vezirlerden birine ait atın ağzından köpük sıçradı ve padişahın üstünü berbat etti. Haliyle vezir de fena halde korktu. Ancak padişahın yakınlarının araya girmesiyle canını kurtarabildi. Ertesi gün de yukarıda anlatılan çamur sıçrama hadisesi meydana geldi. Tabii ki Şeyhülislam İbn-i Kemal’in de canı başına sıçradı. Ve padişahın öfkelenmesine fırsat vermeden hemen şöyle dedi:
- Padişahım! Abbasi Halifelerinden Nasır, ölüm hastalığı esnasında yakınlarına “Hazinedeki filan sandığın içinde bir kerpiç var. Ben ölünce onu yastık gibi başımın altına koyup öyle defnedin. Belki onun bereketiyle kabir azabından kurtulurum.” Vefatında dediği gibi yaparlar. Merak edenler yakınlarından sorup öğrenirler. Meğer Halife saraya gelen âlimlerin pabuçlarından çıkan çamurları zayi ettirmeyip bir yere toplamış. Sonra o çamurlardan bir kerpiç yaptırmış. Padişah, bu fıkrayı dinledikten sonra gülerek şöyle demiş:
- Ha bakalım Molla! Sen de çamurunu, mühürlenmiş çamur yapaydın!
Daha sonraki Osmanlı padişahlarından Sultan Abdülaziz Han da, bu konuda aynı hassasiyeti gösteriyor, o da ecdad-ı ızamı gibi hareket ediyordu. Hüseyin Avni Paşa’nın başını çektiği bir cunta tarafından tahtından indirilen ve akıl almaz işkencelerle şehit edilen bu hükümdarımız da tam bir Peygamber âşığıydı. Resul-i Ekrem Efendimize duyduğu muhabbet kendinden önceki hükümdarlardan hiç de aşağı değildi. O kadar ki, Medine-i Münevvere’den kendisine bir mektup geldiği zaman, önce bir güzel abdest tazeliyor, bunlarda kutlu şehir Medine-i Münevvere’nin tozu var diyor, öpüp başına koyduktan sonra okutuyordu.
Bu bahsi yine Yunus Emre’mizin şu beytiyle bitirelim:
Araya araya bulsam izini
İzinin tozuna sürsem yüzümü
Hak nasip eylese görsem yüzünü
Yâ Muhammed canım arzular seni
.İlim Yayma Cemiyeti ve imam hatip okullarının kuruluşu
04:001/02/2026, Pazar
G: 1/02/2026, Pazar
20
Sonraki haber
Dursun Gürlek
Memleketimizde hayırlı işlere imza atmak, ilim ve irfan dünyamıza hizmet etmek, ecdadına saygılı ve donanımlı gençler yetiştirmek maksadıyla kurulan birtakım müesseseler olduğunu biliyoruz. İlim Yayma Cemiyeti, Aydınlar Ocağı, Türkiye Milli Kültür Vakfı, İbnülemin Mahmud Kemal İnal Vakfı, Türk Edebiyatı Vakfı bunlardan bazılarını teşkil etmektedir. Şurasını da belirtmek isterim ki, bütün bu kuruluşlar hakkında ayrıntılı bilgiler almak için kaynak sıkıntısı çekilmektedir. Durum böyle olunca, biz ancak o kurumlarda görev yapan bazı kişilerin hatıralarından -eksik de olsa- birtakım mâlûmat elde etmekle yetiniyoruz.
Aynı durum, câmiamızın en eski ve en köklü kuruluşlarından olan İlim Yayma Cemiyeti için de söz konusuydu. Memnuniyetle belirtmek isterim ki, Mart 2023’de “İlim Yayma Vakfı-Elli Yılda Elli Vâkıf İnsan” ismiyle yayımladığı kitap ile bu boşluğu gidermiş oldu. Büyük boy, bol resimli 599 sayfalık bu eserde İlim Yayma Cemiyeti’ne -şu veya bu şekilde destek veren- elli güzel insanın hayat hikâyesi ve yaptığı hizmetler dile getiriliyor. İçlerinde kimler yok ki… Sabri Ülker’den Sabahaddin Zaim’e, Yusuf Türel’den Nazif Çelebi’ye, Mahmud Celaleddin Ökten’den İbnülemin Mahmud Kemal İnal’a, Nevzat Yalçıntaş’tan İbrahim Bodur’a, Münevver Ayaşlı’dan Süleyman Yalçın’a, Sabri Özpala’dan Abdullah Tivnikli’ye kadar say sayabilirsen…
Eserin baş tarafında İlim Yayma Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Necmeddin Bilal Erdoğan Bey’in “Takdim”iyle, editör Dr. Âlim Kahraman’ın “Bu Kitap” başlıklı yazısı yer alıyor. Adı geçen kitap İlim Yayma Cemiyeti’ni ziyaret ettiğim bir gün bana da hediye edilmişti.
Yukarıda, adlarını verdiğim ve vermediğim kuruluşlar hakkında bazı kısa bilgileri biz ancak oralarda vazife yapan zevatın kırık dökük hatıralarından öğreniyoruz demiştim. Bunun bir istisnası var ki, o da merhum Prof. Dr. Sabahaddin Zaim’in hatıratıdır. “Bir Ömrün Hikâyesi” isimli bu hatıratta, İlim Yayma Cemiyeti, İlim Yayma Vakfı hakkında verilen bilgiler hayli kabarık. Ayrıca ilgi çekici anekdotlar da yakın tarihimizin bazı sır perdelerini aralıyor. Ben bu yazımda, merhum hocamızın İlim Yayma Cemiyeti ve imam hatip okullarının ilk açılışıyla alakalı bölümden bazı nakillerde bulunacağım.
Sabahaddin Hoca’nın anlattığına göre, İlim Yayma Cemiyeti, Demokrat Parti’nin iktidara gelişinden hemen sonra 11 Ekim 1951’de kuruldu. 68 güzel insanın birlikte tesis ettiği bu cemiyetin asıl gayesi, geniş kapsamlı dini eğitim verecek bir eğitim müessesinin açılmasıydı. Bu da tabii ki imam-hatip okullarıydı. Daha Halk Partisi döneminde, Başbakan Şemseddin Günaltay zamanında imam-hatip liselerinin açılması düşünülmüştü. Çünkü memlekette cenazeleri kaldıracak imam bulmakta bile zorluk çekiliyordu. Dinini bilen, Kur’an okuyan gençlik kalmamıştı. 1950 seçimlerini Demokrat Parti kazanınca mecburiyetten kaynaklanan bu proje de suya düştü.
1950’den sonra İlim Yayma Cemiyeti, ilk imam-hatip okulunu 18 kişi ile bir binada açtı. Sonra, Vefa’da Zeyrek Ortaokulu binasına taşındı. Bu okulların açılmasında baş rolü oynayan iki isim vardır ki, bunlardan biri Yusuf Türel, diğeri de Senüyyüddin Başak’tır.
Yusuf Türel, kendisiyle yapılan röportajın bir bölümünde imam-hatip okullarının nasıl açıldığını şöyle anlatıyor:
“Şemseddin Günaltay’ın CHP döneminin sonuna doğru, Nihat Erim’den önceki son başbakan olmasına yakın bir dönemde, bir mayıs günü rahmetli Şemseddin Günaltay’la beraber Edebiyat Fakültesinden çıktık, oradan Beyazıt Kütüphanesi’ne uğradık. Saim Bey, bu kütüphanenin müdürü idi. Çok muhterem bir zattı. Hoş beş edip bir müddet sohbet ettikten sonra Şemseddin Bey, Kur’an-ı Kerim’i tefsir ettiği ‘Zulmetten Nura’ adlı kendi eserinin kütüphanede bulunup bulunmadığını sordu. O da, ‘Evet, var’ diye cevap verince, bu sefer ‘Acaba okuyan var mı?’ diye ekledi. Saim Bey, baktı sonra da fazla okuyan olmadığını söyledi. Ben, haddim olmayarak ‘Nasıl okusunlar beyefendi, çünkü eski harfleri bilmedikleri gibi mânâyı da herhalde bu yüzden anlamıyorlar’ diye araya girdim. Hafifçe bir gülümseme oldu. Yarım veya bir saat kadar oturduktan sonra Şemseddin Bey ile kütüphaneden çıktık, Sahaflar Çarşısı’na gittik. Şemseddin Bey bir iki yere daha uğradı, bazı kitaplar sordu. Sonra tekrar yürümeye başladık. Yol boyunca kütüphane müdüründen aldığımız cevabı düşünüyor, bunun onun zihnini de meşgul ettiğini hissediyordum. Mebus olduğunu da hesaba katarak ona dedim ki:
- Bir zaman gelecek ki, Kur’an-ı Kerim okunamayacak, okunsa da okuyan onu anlamayacak. Size tamamen hükümetin icrası olacak bir şey söyleyeyim. Siz gayret gösterirseniz dini bugünkü gençlere öğretmek yine mümkün olacaktır. Sordu:
- Nasıl?
Cevap verdim:
- Mektepler ile olur.
Tevhid-i Tedrisat Kânûnu’ndan bahsederek, umumi olarak mekteplere bu dersin konulmasının mümkün olmadığını söyledi. O zaman birdenbire aklıma bir çare geldi ve dedim ki:
- Eski imam-hatip mekteplerini ihya etsek! Çünkü 1930’larda Şer’iye ve Evkaf Vekâleti ile beraber medreseler de kapatılınca yerini imam-hatip okulları açılmıştı. Fakat sonra bu okulların önce alt kısmını ilga ettiler, sonra da lise kısmına devam edecek talebe bulunmadığı gerekçesiyle tamamen kapattılar. Hatırıma bu geliyor. Hiç olmazsa birkaç vilayette bu eski imam- hatip mekteplerini ihya etsek! Bana cevaben ‘Bu, en çıkar yoldur’ dedi.
Şemseddin Bey, bu konuşmamızdan bir müddet sonra Başvekil oldu. Ankara’da, Senüyyiddin Başak, Celal Ökten ve Hasan Basri Çantay beylerle beraber kendisini ziyaret ettiğimiz zaman mevzuyu tekrar hatırlatarak vazifemizi ifa ettik. Bize bu mevzudaki düşüncesini anlattı. Hazırlık için zemin aradığını belirterek bir müracaat başlarsa bunun Meclis’e kadar getirileceğini vadetti. Oradan sevinç ile ayrıldık. Tam hazırlıklarımızı yaparken çok partili hayata geçildi ve 1950 seçimleri yapıldı. Demokrat Parti iktidarı aldı ve Şemseddin Bey de siyasetten ayrıldı. Böylece onun hazırlık çalışmalarını yürüttüğü imam-hatip okullarını açma hareketi Demokrat Parti iktidarına intikal etti. 1951’de çıkarılan bir kanun ile imam-hatip okullarının Türkiye’de yeniden açılması neticesi hasıl oldu. Okullar açılacak, fakat devlet hiçbir yardımda bulunmayacak, sadece öğretmenlerini tayin edecekti. Bunun üzerine biz de İlim Yayma Cemiyeti’ni kurduk. Diğer sahadaki çalışmalarımıza da başlamış durumda iken Diyanet İşleri Başkanı Hayri Bey, bizi İstanbul’da bir görüşmeye davet etti. Bize ‘Bu imkânı elde ettik, fakat eğer siz sahip çıkarsanız bu okulu derhal burada açarız’ dedi. Teklifini hemen kabul ettik. Böylece ilk imam-hatip okulu İstanbul’da açıldı. Tedrisata 18 talebe ile küçük bir binada başlandı.
İbnülemin Mahmud Kemal İnal merhum şöyle derdi: ‘Bu vatanın hak ettiği evlatlar, Din-i Mübin ile müftehir olan ve onun ferâizine itina eden bir gençliktir. Ancak ve ancak onlar bu vatana ve insanlığa hizmet edebilirler. Devlet de ancak bu gençliğin bayrağı ile ayakta kalabilir.”
İşte imam-hatip okullarının temeli, böyle güzel ve gayretli insanların üstün çabalarıyla ve tabii ki -lütf-u İlahi- olarak atıldı. Allah’ın rahmeti hepsinin üzerine olsun.
Not:
-Yukarıda, Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nin müdüründen “Saim” diye bahsediliyor. Bu yanlıştır, doğrusu “Sâib”dir. Yani İsmail Saib Sencer merhumdur.
-Ayrıca Şemseddin Günaltay’ın “Zulmetten Nura” isimli eseri için de “tefsir” deniliyor. Halbuki bu kitap tefsir değildir. Müellif, okuyucularını bunalım çağından İslam’ın aydınlığına çıkarmak için çeşitli dini, tarihi, edebi makaleler şeklinde kaleme almıştır. Osmanlı Türkçesiyle hazırlanan bu kitap daha sonra Marifet Yayınları tarafından Latin harfleriyle de neşredilmiştir.
.Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş’a rahmet niyazıyla
04:008/02/2026, Pazar
G: 8/02/2026, Pazar
14
Sonraki haber
Dursun Gürlek
Türk dilinin ve Türk edebiyatının en seçkin şahsiyetlerinden biri olan merhum Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş hocayı yetmişli yılların başında yakından tanımıştım. Edebiyat Fakültesine girmeye kesin karar veren bir genç olarak İstanbul’a gelmiştim. Şair Nedim’in bir sengine (taşına) bütün Acem mülkünü feda ettiği bu büyük şehirde ilk işim İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinin yerini bulmak oldu ve buldum. Tarihi binanın merdivenlerini tırmanırken son derece heyecanlıydım. Sora sora Faruk Kadri Timurtaş Hoca’nın odasını da buldum. İçeri girip selam verdikten sonra meramımı anlatmaya başladım. Ve dedim ki:
- Hocam, ben Edebiyat Fakültesinin Türkoloji Bölümüne girmek istiyorum. Bunun için gerekli puanı tutturdum. Ancak imam-hatip okulu mezunu olduğum için kayıt yapmıyorlar. Duyduğuma göre, siz öğrencilere bu konuda yardımcı oluyormuşsunuz!
Merhum hocamız gülümseyerek yüzüme baktı ve karşı koltuğa oturmamı söyledi. Ve dedi ki: Senin hemen yapman gereken iş, düz liseden de diploma almaktır. Derhal Gaziosmanpaşa Lisesine git, imtihana gir. Düz liseden de diploma al. Başmüdür yardımcısına benden de selam söyle.
Emri derhal yerine getirdim. Altı dersten imtihana girip lise diploması da aldım. Ama bu benim bir yılıma mâl oldu. Üstelik de Edebiyat Fakültesine değil, Eğitim Enstitüsüne kayıt yaptırdım. Böylece Faruk Kadri Timurtaş gibi bir ilim adamının, bir ahlak ve fazilet timsalinin doğrudan öğrencisi olma bahtiyarlığına eremedim. Fakat çeşitli gazetelerde ve dergilerde yayınladığı yazıları okumak, konferanslarını ve sohbetlerini dinlemek ve zaman zaman fakültesindeki odasında bizzat ziyaret etmek suretiyle direkt değilse de endirekt talebesi oldum. Ve hocaya duyduğum muhabbet daha da ziyadeleşti.
Faruk Kadri Timurtaş, son derece usta ve velûd bir kalem sahibiydi, yazılarından bilgi derinliği ve samimiyeti hemen belli oluyordu. Diğer bir ifadeyle onun elindeki kalem, kelamı güzelleştiriyordu. Türk diliyle, Türk edebiyatıyla, Türk büyükleriyle ilgili neşrettiği bütün yazıları derin bir araştırmanın, kılı kırk yaran bir hassasiyetin ve vukûfiyetin en çarpıcı örnekleriydi.
Faruk Kadri Hoca, 57 yıllık kısa hayatında büyük başarılara imza attığı gibi, etrafında da kendini seven insanlardan bir hâle oluşturdu. Unutmayalım ki, kişiyi olgunlaştıran, ilim irfan sahibi yapan unsurların başında çevresi gelmektedir. Merhum hocamız bu yönden de şanslıydı. İlk gençlik döneminden vefatına kadar bütün bir ömrünü âlimlerin, şairlerin ve ünlü ediplerin arasında geçirdi. Gerek memleketinde gerekse İstanbul’da kendini sürekli kültürel faaliyetlerin içinde buldu. Niçin belirtmeyelim, bütün bu imkânları ve fırsatları çok iyi değerlendirip her çiçekten bal almasını bildi.
Gaziantep’te sorgu hâkimliği, Kilis’te avukatlık yapan babası Kadri Bey’den ilk feyzini aldı. Kendisi de iyi bir âlim olan ve çevresinde çok sevilip sayılan Kara Timurtaş Paşa’nın torunlarından Kadri Bey’den sonra onu en çok etkileyen zatların başında Kilisli Şeyh Vâkıf Efendi gelmektedir. Merhum hocamız, daha lise yıllarında bu büyük şahsiyetten Farsça öğrendi. Din ve tasavvuf dersleri aldı. Bostan ve Gülistan okudu. Faruk Nafiz Çamlıbel, Nihat Sami Banarlı gibi edebiyat otoritelerinin öğrencisi oldu. Özellikle Faruk Nafiz Çamlıbel’den çok etkilendi.
Fakülte hayatında ise, ömrünün en verimli ve feyizli yıllarını yaşadı. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde Kilisli Rıfat Bilge, Rıfkı Melûl Meriç, İsmail Hikmet Ertaylan, Ali Nihat Tarlan, Reşid Rahmeti Arat, Ahmed Caferoğlu, Ahmed Hamdi Tanpınar gibi her birisi sahasında uzman ilim adamlarından ders aldı. Gerek üniversite yıllarında gerekse daha sonraki dönemlerde o devrin en büyük bilginleri, en renkli şahsiyetleri İbnülemin Mahmud Kemal İnal, İsmail Hâmi Dânişmend, Hilmi Ziya Ülken, Ziyâeddin Fahri Fındıkoğlu, Nihal Atsız, Nureddin Topçu, Ali Fuad Başgil, Mükrimin Halil Yınanç gibi otoritelerin meclisinde bulundu ve sohbetlerinden istifade etti.
Türk milliyetçiliğini en belirgin çizgilerle vuzuha kavuşturan, manevi dünyamızın ruh mimarlarını gençliğe tanıtan, taşıdığı ünvânın ve işgal ettiği makamın hakkını veren, arkasında cilt cilt eserler bırakan, çok sayıda talebe yetiştiren Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş, 4 Temmuz 1982’de Hakk’ın rahmetine kavuştu. Edirnekapı Sakızağacı Şehitliğinde toprağa verildi. Prof. Dr. Mehmed Çavuşoğlu, hocamızın vefatına şu tarihi düşürdü:
Yâ Rabbi bihakkın ism-i Mennân
Fâruk’unu eyle afva şâyân
Âhlakı numûne bir kişiydi
Zâhirdi yüzünde nûr-ı îmân
İncinmedi kimse kendisinden
Sîrette melekti sûrette imân
İlmiyle amel de rehberiydi
Yoldaş ola âhirette imân
Leyl-i Ramazanda rıhlet etti
Tarihi dedim leyâl-i gufrân.
Not: Şiirin sonundaki “leyâl-i gufran” terkibi merhumun vefat tarihini belirtmektedir. Hicri 1402 (1982). Hoca hakkında daha ayrıntılı bilgileri almak isteyenler, hayrü’l-halefi Mustafa Özkan’ın eserlerini okumalıdırlar.
Merhum hocamızın, “Peygamberimizin Medhinde Kaside” isimli enfes şiirini de -teberrüken- aşağıya alıyorum:
Nûrun ki etti âlemi Rahşân Efendimiz
Yoktur cihânda zulmete imkân Efendimiz
Bî-şek yegâne râh-ı hakikat Şeriatin
Ettik hulûs-ı kalbile iman Efendimiz
İslam’dır tefahürümüz hem gurûrumuz
Âlemde var mı böyle şeref şân Efendimiz
Kisrâ’nın oldu tâkı zuhûrunda hâksâr
Sönmüştü ol dem âteş-i İrân Efendimiz
Kemter kulundu hepsi o gün bağlamış kemer
Fağfur ü şâh ü Kayser ü Hâkan Efendimiz
Çehren tulû edince Arabdan kemâl ile
Söndü cemâl-i Yûsuf-i Ken’an Efendimiz
Mâ’zur tut bu âcizi kim cür’et eyledi
Zerreyken oldu şemse senâhân Efendimiz
Mümkün mü “ve-dduhâ” var iken medhin eylemek
Çün eylemiş “Leamruke” Rahman Efendimiz
Bildim dü âlemin sebebi zât-ı pâkini
“Levlâke” oldu kadrine mizan Efendimiz
Dürr-i yetimsin ki sana Mustafa denir
Ey on sekiz bin âleme sultan Efendimiz
Doldurdu bunca âlemi rahmet senin için
Sensin pişvây-ı Resûlân Efendimiz
Hulkun senâsın etmeğe bulmaz mecâl, dil
Çünki azimdir dedi Yezdân, Efendimiz
Ta’lim eden Hüdâ idi ümmi isen ne var
Oldun ukûle menba-ı irfân Efendimiz
Etmişti ol haberle şehâdet şecer, sütür
Taşlardı dâvetinle hürûşân Efendimiz
Bir tek işâretin bize rahmet için yeter
Ey bahr-i feyzi katresi ummân Efendimiz
Saklardı cism-i pâkini hep âftâbdan
Sensin Cenab-ı Hakk’a çü cânân Efendimiz
Gamzen o dem ki erdi, kamer pâre pâredir
Tutmuş onun da gönlünü hicrân Efendimiz
Âb-ı zülâl akıttın elinden gâza günü
İ’câzın etti Hızrı da hayrân Efendimiz
Mi’râcının demek şeb-i “esrâ”da pâyesin
Olmuş değil zebân için âşân Efendimiz
Naz uykusundan aldı götürmek için seni
Cibril bu dâvetile bulup cân Efendimiz
Kalbin gözüyle gördün o Hallâk-ı Â’zamı
Sensin “ev ednâ”ya şâyân Efendimiz
Çün buldu nûr sûre-i “ven necm”den gönül
Olmaz mı “Kâbe”ye kurbân Efendimiz
Fahr etse şol kadar ne aceb kim bu gökyüzü
Bulmuş mu hiç senin gibi mihmân Efendimiz
Hayrü’l – beşersin, aldın o şeb afv bizlere
Senden erişdi ümmete gufrân Efendimiz
Bir bir beyâna var mı sebep mû’cizâtını
Yetmez mi ol makamda Kur’an Efendimiz
Vermez çehâr yâr-ı güzinin misâlini
Beyhûdedir ki devr ede devrân Efendimiz
Onlardı dört esası Şeriat binâsının
Sıddıkile Ali, Ömer, Osman Efendimiz
Çıkmaz gönülden Hasenler muhabbeti
Taht urdu dilde şâh-ı şehidân Efendimiz
Her kim ki hâk-i Âl-i abâdan şeref umar
Olsun cihanda şânı firâvân Efendimiz
Cûdün ol bahrdır ki bulunmaz nihâyeti
Yokdur atân için dahi pâyân Efendimiz
Senden gelirdi lutf ü inâyet sehâ senin
Sensin kerim sâhib-i ihsân Efendimiz
Azdır ne söylesem seni medheylemek için
Yazmak gerekti defter ü divân Efendimiz
Senden şefâat isteyi Fârûk geldi kim
Göz yaşlarında derdi nümâyân Efendimiz
Hiçbir zaman beni eşiğinden ayırma kim
Yalnız kapında var bana dermân Efendimiz
Billah “Elest”ten beri var iştiyâkımız
Diller bu âh ü zâr ile giryân Efendimiz
Yâ Mustafa, bırakma bizi böyle bînevâ
Bitsin şefaatin ile hüsrân Efendimiz
Medh ü senâ sipâs ü selât ü selâm sana
Olsun hezâr kere hezârân Efendimiz
(Kilis, 24 Ramazan 1367)
.
|
| Bugün 126 ziyaretçi (173 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|