 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Kalpteki İmanı Korumak 22 Eylül 2025, Pazartesi 11:52 A+ A- Allahü Teala'nın bir kuluna ihsan edebileceği en büyük nimet imandır. Hayatımızdaki asıl gaye, son nefese kadar, kalbde yer alan bu iman cevherini korumak olmalıdır. Bir kelime-i şehadet söyleyerek iman etmek çok kolay olduğu gibi, imandan çıkmak da çok kolaydır. Erkek olsun, kadın olsun, her müslümanın, her sözünde, her işinde, Allahü Teala'nın emirlerini, yani farzları yapıp haramlardan sakınması lazımdır. Bir farzın yapılmasına veya bir haramdan sakınmaya ehemmiyet vermeyenin imanı gider, kâfir olur. Kâfir olarak ölen kimse, kabirde azap çeker. Âhirette Cehenneme gider. Cehennemde sonsuz yanar. Af edilmesine, Cehennemden çıkmasına imkân ve ihtimal yoktur. Her sözde, her işte kâfir olmak ihtimali çoktur. Bundan kurtulmak ve son nefese kadar kalbdeki imanı koruyabilmek için bu tehlikeli söz ve davranışları öğrenip bunlardan sakınmaya çalışmalıdır. Ayrıca hergün “Ya Rabbi! buluğ çağımdan bu ana gelinceye kadar, bilerek veya bilmeyerek işlemiş olduğum bütün günahlarıma, imanımın gitmesine sebep olan bütün söz ve davranışlarıma pişman oldum, tövbe ettim. Beni affet.” diyerek tövbe etmelidir. Böylece Cehenneme gitmekten kurtulur. Cehennemde sonsuz yanmamak için, her gün muhakkak tövbe etmelidir. Bundan daha mühim bir vazife yoktur. Unutmamalıdır ki, kul hakkı bulunan günahlara tövbe ederken, bu hakları ödemek ve terk edilmiş namazlar için tövbe ederken, bunları kaza etmek lâzımdır. İslamiyetin bildirdiği bazı söz ve davranışlar vardır ki, bunları söyleyen ve yapan kimsenin, inandığını söylese de küfre düşme, yani dinden çıkma tehlikesi vardır. Çok sakınılması gereken bu söz ve davranışlardan bazıları şunlardır; 1. Allahü teala, Arşdan veya gökten bize bakıyor demek , 2. Sen bana zulüm ettiğin gibi, Allahü teala da sana zulüm ediyor demek, 3. Filan Müslüman benim gözümde Yahudi gibidir demek, 4. Yalan bir söze, Allahü teala biliyor ki doğrudur demek, 5. Melekleri küçültücü şeyler söylemek, 6. Kur’an-ı kerimi, hatta bir harfini küçültücü söz söylemek, bir harfine inanmamak, 7. Hakiki olan Tevrat ve İncil’e inanmamak, bunları kötülemek, [Şimdi, hakiki Tevrat ve İncil yoktur.] 8. Kur’an-ı kerimi başka harflerle okuyup, Kur’an budur demek, 9. Peygamberleri küçültücü şeyler söylemek, 10. Kur’an-ı kerimde isimleri bildirilen yirmi beş Peygamberden birine inanmamak, 11. Çok iyilik yapan birisi için, Peygamberden daha iyidir demek, 12. Peygamber olduğunu söyleyen kimseye inanmak, 13. Ahirette olacak şeylerle alay etmek, 14. Kabirdeki ve kıyametteki azaplara, mesela akla, fenne uygun değildir diyerek inanmamak, 15. Cennette Allahü tealayı görmeğe inanmamak. 16. İslamiyete inanmamak alameti olan sözler; Mesela: fen bilgileri, din bilgilerinden daha hayırlıdır demek, 17. Namaz kılsam da, kılmasam da fark etmez demek, 18. Helale haram, harama helal demek, 19. Haram olan bir şey için “keşke helal olsaydı “demek, 20. Haramdan olan malı fakire verip, sevap beklemek, 21. Meşhur sünnetlerden birini beğenmemek, 22. İslam bilgilerine inanmamak, bunları ve din alimlerini aşağılamak, 23. Gayr-i müslimlerin dini ayinlerini beğenmek, 24. Küfrü beğendiği için başkasının kafir olmasını istemek, 25. Vazife olduğuna inanmayarak, hafif görerek namaz kılmamak, oruç tutmamak, zekat vermemek, 26. Allah’ın rahmetinden ümidini kesmek, 27. İslamiyet’in kıymet verdiği şeyleri aşağılamak, aşağıladığı şeylere kıymet vermek, 28. Abdestsiz olduğunu bildiği halde önemsemeyip namaz kılmak, 29. Zaruret yok iken Haç gibi küfür alametlerini kullanmak ve bunlara muhabbet etmek. 30. Peygamberlere inandım, ama, Adem aleyhisselam Peygamber midir?, bilmiyorum demek. 31. Muhammed aleyhisselamın son Peygamber olduğuna inanmamak, 32. Allah baba demek, 33. Dört mezhepte haram olan bir şeye, güzel demek, 34. Meleklerin ve cinnilerin varlığına inanmamak,. 35. Müslümana, kafir demek, 36. Hristiyan olmak, Yahudi olmaktan hayırlıdır demek. Yahudi, Hristiyandan daha kötüdür denilebilir. 37. Kafir olmak, hıyanet etmekten iyidir demek, 38. Küfür söz söyleyene gülmek. Elinde olmadan gülmesi küfür değildir. 39. İslamiyet’i istemem demek, 40. Küçük günah işleyene tövbe et denildiğinde ne işledim ki tövbe edeyim demek, 41. Tefsir, hadis ve fıkıh kitaplarına hakaret etmek, bunları beğenmeyip kötülemek, 42. Şimdi sana sövmem, sövmenin adını günah koymuşlar demek, 43. Kur’an-ı kerimi, mevlidi ve ilahileri çalgı çalarken okumak veya çalgı aletleri ile okumak, 44. Sünnet üzere okunan ezanı dinlemeyip, kıymet vermemek, 45. Kur’an-ı kerime kendi aklı ile mana vermek, 46. Sünnet olan bir işi hafif görerek, önem vermeyerek terk etmek, 47. İslamiyet’in emir ve yasaklarını bildiren din kitaplarını aşağılamak, İslam alimlerinden biriyle alay etmek, 48. Bir büyücü, sihir ile istediğini elbette yapar, sihir kesin tesir eder demek ve böylece inanmak, 49. Allahü tealadan başkasına yaratıcı demek, 50. Üzerinde ayet-i kerime veya hadis-i şerif yazılı kâğıdı, örtüyü hakaret için yere sermek veya kullanmak, 51. Allahü tealanın dışında bir ölüden bir şey beklemek, 52. Allahü tealanın diri veya ölü herhangi bir sevgili kulu için “Tez veren dede” demek, 53. Allahü tealanın sevgili kullarından ölü veya diri herhangi birini, dil veya kalp ile inkar ve düşmanlık etmek, 54. Namazı keyfi kılmayıp, kaza etmeyi düşünmemek, bunun için günaha gireceğinden korkmamak, 55. Eshab-ı kirama hakaret etmek. 56. Gayr-i müslimlerin resimlerini yükseğe asarak saygı göstermek, 57. Meyyiti toprağa gömmek farz olduğu için, bu farza önem vermeyerek ölüleri yakmak daha iyidir demek, 58. Başka bir dinde ibadet olan şeyi, ibadet niyetiyle yapmak, 59. Gıybet eden kimse, “Ben gıybet etmedim, onda bulunan şeyi söyledim” demek, 60. Şüphe ile, Peygamberlerin dediği doğru ise, biz kurtulduk demek, 61. Bir müslüman, kendisine kafir denildiğinde, efendim gibi kabul gösteren cevap vermek, 62. Allahü teala, gökte benim şahidimdir demek. Zira Allahü teala mekandan münezzehtir, yani mekanı yoktur. 63. Kasıtlı olarak, aşağılamak niyetiyle Muhammed yerine Memo, Hasan yerine Haso, İbrahim yerine İbo demek. Bu isimleri, ayakkabı ve terliklere yazmak ve üzerlerine basmak da tehlikelidir. 64. İslamiyette açıkça bildirilen iman bilgilerine uygun inanmamak, 65. Herhangi bir canlının kendi kendine olduğuna inanmak ve hayvanların, tek hücrelilerden, yüksek yapılılara doğru ve nihayet insana döndüğünü söylemek, 66. Bir kimse, sevmediği bir kişiye, “Sen bana Azrail gibi veya Zebani gibi görünüyorsun.” demek. Zira herhangi bir meleği aşağılayıcı söz, insanı küfre sokar. 67. Bir kimse, hakaret niyetiyle, “Peygamberimiz siyah idi demek”. [Siyah köpekleri Arap, Arap diye çağırmak, hamam böceğine kara Fatma demek yaygın haldedir. Sakınmak lazımdır.] 68. Bir kimseye, gel namaz kıl denildiğinde, kılmam demek. Eğer niyeti, senin sözünle kılmam, Allahü tealanın emri ile kılarım demekse küfre girmez. Diğer farzlar da böyledir. 69. Bir kimseye, sakalını bir tutamdan kısa yapma veya bir tutamdan fazlasını kes, tırnaklarını kes, zira, Peygamber efendimizin sünnetidir denildiğinde, kesmem demek. Eğer niyeti, senin sözünle yapmam, ama Resulullahın sünneti olduğu için yaparım demekse küfre girmez. Diğer sünnetler de böyledir. 70. Gaybdan, yani gelecekten haber veren ve buna inanan kimse küfre girer. Çünkü gaybı, ancak Allahü teala bilir. Allahü Teala bildirmedikçe Peygamberler, melekler ve evliya denilen sevgili kullar da gaybı bilemez. Bir kimse, alimlerin sözbirliği ile bildirdikleri bu tür sözleri veya işleri, küfre sebep olduğunu bildiği halde tehdit olmaksızın ciddi olarak veya güldürmek için söyler veya yaparsa imanı gider. Küfre sebep olan sözü yanılarak veya tevilli olarak söyleyenin imanı bozulmaz. Yalnız tövbe ve istiğfar etmesi iyi olur.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/kalpteki-imani-korumak-44
.Zuhr-i Âhir Namazının Dinimizdeki Yeri 03 Ekim 2025, Cuma 00:07 A+ A- Zuhr-i âhir: Cuma namazını kıldıktan sonra, kılınan Cuma’nın şartlarının yerine gelmediği yerlerde, eğer Cuma namazı kabul olmazsa hiç olmazsa bugünün öğle namazını kılmış olmak için tedbir olarak kılınan; "en son öğle namazı" demektir. Cuma namazının farz olması için iki türlü şartı vardır: 1. Eda şartları. 2. Vücup şartları. Eda şartlarından biri noksan olursa namaz kabul olmaz. Vücub şartları bulunmazsa kabul olur. Cuma namazının sahih yani geçerli olması için eda şartları yedidir. 1. Namazı şehirde kılmak (Şehir: Cemaati en büyük camiye sığmayan yer demektir.) 2. Devlet reisinin veya valinin izni ile kılmak. Bunların tayin ettiği hatip, kendi yerine başkasını vekil edebilir. 3. Öğle namazının vaktinde kılmak. 4. Vakit içinde hutbe okumak. [Hutbeyle ilgili olarak alimler, Cuma hutbesini okumak, namaza dururken (Allahü ekber) demek gibidir dediler. Ya’ni iki hutbeyide, yalnız arabca okumak lazımdır. Hatib efendi, içinden Euzü okuyup, sonra yüksek sesle, hamd ve sena ve kelime-i şehadet, salat-ü selam okur. Sonra, sevaba, azaba sebeb olan şeyleri hatırlatır ve ayet-i kerime okur. Oturup kalkar. İkinci hutbeyi okuyup, vaaz yerine, mü’minlere dua eder. Dört halifenin adını söylemesi müstehabdır. Hutbeye dünya sözü karıştırmak haramdır. Hutbeyi, nutuk ve konferans şekline sokmamalıdır. Hutbeyi kısa okumak sünnettir. Uzun okumak mekruhtur.] 5. Hutbeyi namazdan önce okumak. 6. Cuma namazını cemaat ile kılmak. 7. Cami kapılarını herkese açık tutmak. Bu şartlardan "şehir veya şehir hükmünde olması" üzerinde görüş farklılıkları ortaya çıkmış ve köylerde kılınıp kılınamayacağı, kılınırsa kabul olup olmayacağı, şehirden kastın ne olduğu, bir şehirde tek bir yerde mi yoksa farklı yerlerde de mi kılınabileceği gibi problemler gündeme gelmiş, bunların çözümünde de "zuhr-i âhir" namazı ortaya çıkmıştır. Cuma namazının eda şartlarından biri bulanmayan yerlerde zuhr-i ahir namazı kılmak farz olur. Çünkü Cuma kılmak farz olmayınca, öğle namazını kılmak farz olur. Resulullah efendimizin zamanında Cuma tek mescitte kılınıyordu. Cuma’ya geç kalanların ikinci, üçüncü cemaat yapmalarına izin verilmiyordu. Hulefa-i raşidin de bu yolu tuttu. Hazret-i Ömer döneminde fetihler yapılıp şehirler çoğalmasına rağmen, birden fazla camide Cuma kılınmasına müsaade edilmedi. Valilere yazılan mektuplarda, Cuma’nın tek mescitte kılınması emredildi. Emeviler döneminde ve Abbasilerin ilk yıllarında da bu durum aynen devam etti. Hatib-i Bağdadi ve İbni Hacer-i Mekki hazretleri; Cuma’nın birden fazla camide kılınmasının, İmam-ı Şafi hazretlerinin vefatından 76 yıl sonra olduğunu bildirmektedir. Fıkıh alimlerinin çoğuna göre, Cuma’nın tek camide kılınması vacibdir. Birden fazla camide namaz kılmak sünnetten ayrılmaktır. İmam-ı Şafii hazretleri, ihtiyaç olsun veya olmasın bir şehirde birden fazla camide Cuma kılınmasının caiz olmadığını bildirmiştir. Zamanının İkinci Şafisi olarak kabul edilen imam-ı Sübki hazretleri de aynen imam-ı Şafii hazretleri gibi fetva vermiştir. Sözü huccet olan mezhep âlimleri, birkaç camide Cuma kılındığı takdirde, öğle namazının da kılınması gerektiğini bildirmişlerdi. Çünkü ihtiyatlı davranmak gerekir. Zira Hadis-i şerifte, “Şüphelerden sakınan dinini korumuştur” buyuruldu. Şafi (Tenvir-ül kulub) kitabında diyor ki: Şafiler, Cuma namazından sonra öğle namazı kıldıkları için, “Şafiler, Allah ve Resulüne muhalefet edip, beş vakit namaza altıncı bir farz ilave ettiler” diye iftira ettiler. Şafi fıkıh alimi Remli hazretlerine bu iftirayı atanlar hakkında ne ceza gerekir, diye sordular. Oda, Şafiiler dine ilave yapmayıp, sadece Cuma namazının birden fazla camide kılındığı yerlerde, ihtiyaten o günkü öğleyi de kıldıkları için bunu söyleyenin, en az benzerleri gibi, tazir cezasıyla cezalandırılması gerektiğine dair fetva verdi. Bu konu hakkında Şafii âlimlerinden Yusuf Nebhani hazretleri de bir eser yazmıştır. Bu eserde, birden fazla yerde Cuma kılınan şehirlerde, Cuma namazından sonra, öğle namazını kılmanın sadece Şafiilere mahsus olmadığını, dört mezhep âlimlerinin de aynı hükmü bildirdiklerini söylemiştir. İbni Hümam ve İbni Âbidin gibi Hanefi fıkıh âlimleri de, Cuma namazından sonra, Vaktine yetişip kılmadığım son öğle namazına diye niyet ederek Zuhr-i ahir adıyla bir namaz kılınması gerektiğini bildirmektedir. Meşhur Hanefi fıkıh kitabı Redd-ül-muhtar’da da; bu şekilde kılındığı zaman, eğer Cuma kabul olmuş ise, bu namazın, kaza namazı yerine geçeceği bildirilmektedir.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/zuhr-i-ahir-namazinin-dinimizdeki-yeri-61
.İtikadi Ayrılıklar 10 Ekim 2025, Cuma 00:15 A+ A- İslâm dîninde, îmân edilecek hususlarda ayrılık yoktur. Eshâb-ı kirâmın hepsi, Peygamber efendimizin bildirdiği gibi inanmış, itikadda yani inançta hiçbir ayrılıkları olmamıştır. Onların, Peygamberimizden naklederek bildirdikleri bu îmâna “Ehl-i sünnet itikâdı” denilmiştir. Sonraki asırlarda ise zamanla itikadi ayrılıklar ortaya çıkarılarak bid’at ve dalalet fırkalarının sayısı çoğalmıştır. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmin Nisâ sûresi 115’inci âyetinde meâlen; “Hidâyeti (kurtuluş yolunu) öğrendikten sonra, Peygambere uymayıp müminlerin yolundan ayrılanı, saptığı yola sürükleriz ve çok fenâ olan Cehenneme atarız.” buyurarak, îmânda parçalanmanın, fırkalara (mezheplere) ayrılmanın kötü olduğunu haber vermektedir. Nitekim Peygamber efendimiz de, Tirmizî’nin rivâyet ettiği meşhur bir hadîs-i şerîfinde; “Benî-İsrâil (Yahûdîler), yetmiş bir fırkaya ayrılmıştı. Bunlardan yetmişi Cehenneme gidip, ancak bir fırkası kurtulmuştur. Nasârâ (Hıristiyanlar) da, yetmiş iki fırkaya ayrılmıştı. Yetmiş biri Cehenneme gitmiştir. Bir zaman sonra benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılır. Bunlardan yetmiş ikisi Cehenneme gidip, yalnız bir fırka kurtulur.” Buyurur. Orada bulunan Eshâb-ı kirâm bu kurtulacak fırkanın kimler olduğunu sorunca; “Cehennemden kurtulan fırka, benim ve eshâbımın gittiği yolda gidenlerdir.” buyurdu Bu yolun adı “Ehl-i sünnet vel cemâat” olup, bu yoldan ayrılan sapık fırkalar Kur’ân-ı kerîm’deki muhkem ve bilhassa müteşâbih âyet-i kerîmeleri kendi akıllarına göre tefsir yoluna gitmişler, böylece felsefe yaparak ve bu âyetleri, iddialarına göre tevil ederek, yorumlayarak kendilerine Kur’ân-ı kerîmden deliller bulduklarını ileri sürmüşlerdir. Kur’ân-ı kerîm’in doğru mânâsı olan murâd-ı ilâhîyi anlayamamışlar, doğrusunu anlatan Ehl-i sünnet velcemaat âlimlerinin açıklamalarını da kabul etmeyerek onlara fikren ve fiilen saldırmışlardır. İslâmiyette ilk itikadi ayrılıklar, hazret-i Osman’ın şehîd edilmesi hâdisesinden sonra, Abdullah ibni Sebe adındaki münâfık olan bir Yahûdînin ortaya çıkması ile başlamıştır. Kendisine taraftar toplamak ve onlara görüşlerini kabul ettirmek için, “hazret-i Ali’nin Peygamber olduğundan, Allahü teâlânın ona hulûl ettiğine” varıncaya kadar pek çok şeyler uydurup insanları aldattı. Zamanla hilâfet, Ali’nin hakkıdır diyen ve bu inanca sâhip olanlara “Şia” (Şiî) denildi. Şiiler, zamanla başka konularda da Ehl-i sünnetten ayrılıp, kendi içlerinde çeşitli kollara bölündüler. Hazret-i Ali’nin hilâfeti, hakem tâyini yoluyla hazret-i Muâviye’ye bırakmasını beğenmeyerek, hem hazret-i Ali’ye hem de hazret-i Muâviye’ye karşı çıkıp ayrılanlara ise “Hâricî” ismi verildi. Haricilerden bir kısmı Kur’ân-ı kerîm’in bâzı bölümlerini kabul etmezler. Bir kısmı da yeni bir peygamber geleceğine inanacak kadar sapıklıkta ileri gitmişlerdir. Bozuk fırkalardan biri olan Mu’tezile ise, Hasan-ı Basrî’nin derslerinde bulunan Vâsıl bin Atâ tarafından ortaya çıkarılmıştır. Sonraki yıllarda bilhassa felsefe eğitimi yapmış kişiler, Vâsıl bin Atâ’nın yolundan yürüdüler. Ayrıca Mürcie, Kaderiyye, İbâhiye, Mücessime, Cebriyye gibi birçok bozuk fırka, İslâm târihi boyunca çeşitli yerlerde ortaya çıkmış, kendi içlerinde de sayılamayacak kadar çok kollara ayrılarak bir müddet yaşayıp sonra unutulup gitmişlerdir. Ancak son asırlarda zuhur eden Vehhâbîlik, bilhassa Arabistan’da yayılmış ve bugün de, çeşitli İslâm ülkelerindeki Müslümanlar arasında yayılması için çalışılmaktadır. Peygamber efendimizin ve eshab-ı kiramın yolu olan Ehl-i sünnet vel cemâat yolu ise mezhep imamlarımız ve ehl-i sünnet âlimleri tarafından aslı üzere müdâfaa ve muhâfaza edilerek, bugüne kadar ulaştırılmış ve inşallah kıyamete kadar da devam edecektir.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/itikadi-ayriliklar-76
.Çocuk Nimet mi, Felaket mi? 17 Ekim 2025, Cuma 07:01 A+ A- İnsanın yaşamak için ihtiyaç duyduğu her şey bir nimettir. İnsanın büyük zararlara uğramasına sebebiyet veren işler ise felakettir. Anne-baba tarafından iyi terbiye edilen bir çocuk, hem anne-babası hem de bütün insanlık için en büyük nimettir. İyi terbiye edilmeyen bir çocuk ise insanlık için bir felaket olabilir. Peki öyleyse iyi terbiyeden murat nedir? Büyük İslam alimi ve mütefekkir İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki: “Evlat, ana, baba elinde bir emanettir. Büyük bir nimettir. Nimetin kıymeti bilinmezse elden gider. Çocukların temiz kalbleri, kıymetli bir cevher gibidir. Mum gibi her şekli alabilir. Küçükken hiçbir şekle girmemiştir. Temiz bir toprak gibidir. Temiz toprağa hangi tohum ekilirse, onun meyvesi hasıl olur.” Çocuğun bedeni ihtiyaçlarını, yemesini, içmesini temin etmek, onu sıcaktan, soğuktan korumak, anne ve babanın vazifesidir. Bunları yerine getirmek, çocuğa karşı bir merhamet ise de, asıl merhamet, çocuğu sonsuz felaketten korumaktır. Nitekim Allahü teala Tahrim suresinin 6. âyet-i kerimesinde mealen; (Kendinizi, evlerinizde ve emriniz altında olanları ateşten koruyunuz!) buyurmaktadır. Peygamber efendimiz de;(Bütün çocuklar Müslümanlığa uygun ve elverişli olarak dünyaya gelir. Bunları sonra anaları babaları Hıristiyan, Yahudi ve dinsiz yapar) buyurmuşlardır. Bir anne-babanın, evladını Cehennem ateşinden koruması, dünya ateşinden korumasından daha mühimdir. Cehennem ateşinden korumak da, imanı, farzları, haramları öğretmekle, ibadete alıştırmakla ve dinsiz, ahlaksız arkadaşlardan ve bozuk yayınlardan korumakla olur. Çünkü bütün kötülüklerin başı kötü arkadaştır! Ana-baba, evladının dünya saadetinden önce hakiki istikbalini yani sonsuz saadete kavuşmasını düşünerek dinin esaslarını ona öğretmelidir. Zira bunu öğrenip yaptığı zaman, dünya saadeti kendiliğinden gelecektir. Çünkü güzel dinimiz islamiyet, insanlara hem dünyada hem de ahirette rahat ve mesut olmanın yollarını göstermektedir. Bunun için çocuklara, daha küçük yaşta iken, Kur'an-ı Kerimi ve kendisine lazım olan ilmihal yani iman, ibadet ve güzel ahlak bilgilerini öğretmeli, sonra Peygamber efendimizin, Sahabe-i Kiram efendilerimizin ve evliya denilen Allahü tealanın sevgili kullarının örnek hayatı anlatılarak onlar gibi, kul hakkından sakınan güzel ahlaklı kimseler olmaları sağlanmalıdır. Çocuğun ahlakının güzelleşmesi için namaz şuuru verilerek ona namaz ibadeti sevdirilmelidir. Nitekim Allahü Teala Ankebut Suresi, 45. Ayet-i kerimede meâlen: “Şüphesiz namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” Buyuruyor. Çocuk yoruluyor, zorlanıyor, uykusunu alamıyor diyerek, çocuğu namaza alıştırmamak, sabah namazına kaldırmamak, çocuğa merhamet değil, onu merhametsizce sonsuz felakete sürüklemek demektir. Hayatın sadece yiyip–içmek ve güzel elbiseler giymekten ibaret olmadığı şuuru verilmelidir. Bunun için de çok çeşitli yemeklere değil, az yemekle yetinmeye ve istediğini değil, bulduğunu yemeye alıştırmalıdır. Zaman zaman çocuğa kuru ekmek vermeli ki, ondan başka bir şey bulamadığı da olabilir. Yemek yemekten maksadın sadece lezzet almak değil, asıl gayenin bedenin sıhhatini koruyarak Allahü tealaya ve onun kullarına karşı sorumluluklarımızı yerine getirmek olduğu anlatılmalıdır. Boş zamanlarında oyun oynamak için izin vermeli, ancak tehlikeli ve kötülüğe teşvik eden oyunlardan sakındırmalıdır. Çocuğun kabiliyetine bakıp, durumunu inceleyerek hangi ilim ve sanata daha yatkın olduğunu anlamalı, ondan sonra o tahsil ve sanata vermelidir. Zira Peygamber efendimiz; (Kişi ne için yaratılmışsa, o işi ona kolaylaştırılır) buyuruyor. Çocukların istikbalini garantiye almak, ancak onların iyi bir Müslüman olması ile mümkündür. Yoksa sadece diploma ile istikbal garantiye alınmış olmaz. Ancak iyi bir müslüman olduktan sonra diploma işe yarar. O zaman, hem kendisine hem de insanlara daha çok faydalı olur. Netice olarak, çocuk, bir emanettir ve o emanete sahip çıkılmışsa en büyük nimettir. Anne-baba, evladına dinini öğretip, güzel terbiye etmek suretiyle vazifesini yerine getirmişse, evladından saygı bekleme hakkı vardır. Aksi takdirde, o çocuktan değil edep, insanlık sıfatlarının bile yerine getirilmesi beklenemez.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/cocuk-nimet-mi-felaket-mi-94
.Sonra Yaparım Diyenler Helak Oldu 24 Ekim 2025, Cuma 00:21 A+ A- Yaşadığımız ve yaşayacağımız üç türlü hayat vardır: Dünya, kabir ve ahiret hayatı... Bu üç hayatın en kısa olanı hâlen yaşamakta olduğumuz, daha ne kadar yaşayacağımızın belli olmadığı dünya hayatıdır. En kıymetli olanı da budur. Çünkü sonsuz olan ahiret saadeti bu dünyada iken kazanılır. Allahü tealanın bize lütfettiği en kıymetli sermaye ömürdür. Ancak bunun hayır yolda kullanabildiğimiz kadarı bizimdir. Gerisi heba edilmiştir. Nitekim Peygamber efendimiz Câmiu’s-Sagîr’de geçen bir hadis-i şerifde, “Hiç ölmeyecek gibi dünya için, yarın ölecek gibi ahiret için çalış” buyurarak; hem dünya hem de ahiret işlerini, özenle yapmak ve biri için diğerini terk etmemek gerektiğine dikkat çekmektedir. Bunu da elde etmenin yolu planlı ve disiplinli yaşamaktır. Şüphesiz planlayan, aklına geleni yapandan öndedir. Çünkü o ne yapacağını ve ne yaptığını daha iyi bilenlerdendir. Ancak planlama yaparken ehem mühimme tercih edilmelidir. Maalesef şimdi insanlar, dünyalık işleri birinci plana alıyor, âhiret işlerini ise arka plana atıyor. Hâlbuki her şeyin başı, birinci derecede önemli olanı, Allahü teâlânın sevgisini, rızasını kazanmak ve Onun emir ve yasaklarına uymaktır. Nitekim İmam-ı Rabbani hazretleri Mektubat-ı şerif kitabının 89. Mektubunda: “Dünyâ hayâtının insanı aldatmakdan başka birşey olmadığını düşünmelidir. Dünyâ kazançlarının Allahü teâlânın yanında az bir kıymeti olsaydı, düşmanı olan kâfirlere ondan kıl ucu kadar vermezdi. Allahü teâlâ, bizi ve sizi, kendisinden başka herşeyden yüz çevirmekle ni’metlendirsin! Yalnız kendisine bağlanmakla şereflendirsin!” buyuruyor. Peygamber efendimiz de, (Helekel müsevvifûn) yani (Sonra yaparım diyenler helâk oldu) buyuruyor. Bu, (Dinin emir ve yasaklarını sonraya bırakanlar helak oldu) demektir. Allahü teâlâyı unutturan mal mülk, makam ve mevkiler hep dünyalık olur, fakat Onun rızasına uygun şekilde kazanılıp kullanılanlar dünyalık olmaz. İnsan bu dünyada fakir olsa, üzülmeye değmez zengin olsa, sevinmeye değmez. Zira dünya fanidir, gelip geçicidir. Muazzam köşkler yaptıran çok kimse vardır ki, köşkleri durur, fakat kendileri yoktur, vefat etmişlerdir. İnsan öldüğü zaman, dünyalık olarak elde ettiklerinin hepsi dünyada kalacaktır. Ağır bir hastalığa yakalandığı zaman bile, mal mülk, evlat demeyip, sadece (Benim akıbetim ne olacak?) diye kendini düşünür. Mademki ölüm mutlaktır, niye akıbetimizi düşünmeyi sona bırakıyoruz? Son nefeste imanla gitmek istiyoruz. Son nefesimizi de ne zaman vereceğimizi bilmiyoruz, her an olabilir. O zaman neyi bekliyoruz? Şimdiden Allah demeye, her şeyi Allah için yapmaya başlayalım. Nitekim Efendimiz aleyhisselam; (Akıllı kimse, ölmeden önce hesabını gören, ölümden sonra kendisine yarayacak şeyleri yapan kimsedir.) buyurmuşlardır.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/sonra-yaparim-diyenler-helak-oldu-108
.ŞERİAT ve TARİKAT 31 Ekim 2025, Cuma 00:10 A+ A- Şeriat ve tarikat; günümüzde gerçek manada anlaşılamayan iki önemli kavram. Şeriat: Allahü tealanın, insanların dünya ve ahiret seadetine kavuşması için peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği ilahi kurallardır. En son gönderilen şeriatin ismi ise İslamiyet’tir. İslamiyet üç kısımdır: İlim: İslamiyetin emir ve yasaklarını öğrenmek, Amel: Öğrendiklerine uygun yaşamak, İhlas: Her şeyi yalnız, Allahü teala için yapmaktır. Bu üçüne kavuşan kimse, hakikate ulaşmış, yani Allahü tealanın sevgisini kazanmış demektir. Tarikat ise: İslamiyetin çizdiği sırat-ı müstekım, dosdoğru yol üzere hareket ederek bu üçünü elde etmek için gayret göstermektir. Peygamber efendimizin Sıla ismiyle müjdelediği büyük İslam alimi İmam-ı Rabbani hazretlerinin, talebelerine yazmış olduğu mektuplardan oluşan Mektubat kitabı, bu konunun daha iyi anlaşılması için bulunmaz bir hazinedir. İmam-ı Rabbani hazretleri bu kitabın 41. Mektubunda: “Yalan söylememek, şeriattır yani İslamiyet’in bir emridir. Yalan söylemek arzusunu, uğraşarak kalpten çıkarmak, tarikattır. Yalan söylemenin kalbe gelmemesi ise hakikattır.” Buyurarak güzel bir misal veriyor. Görülüyor ki, tarîkat ve hakîkat, İslamiyet’in yardımcıları olup, İslamiyet’in üçüncü kısmı olan ihlasın elde edilmesini sağlar. Maalesef günümüzde tarikat denildiğinde; cübbe - şalvar giymek, kendini insanlardan tecrit ederek zikirle meşgul olmak akla geliyor. Tabiî ki hakikate ulaşmak için zikir lazımdır. Nitekim Allahü Teala Ra'd Sûresi 28. Âyet-i kerimede mealen: “… Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah'ı zikirle huzur bulur.” Buyuruyor. Ancak günümüzde zikir denildiği zaman da, sadece ağız ile yapılan tesbihler anlaşılıyor. Oysa zikir, Allahü tealayı hatırlatan, O’nun sevgisini kazanmak için İslamiyet’e uygun yapılan her şeydir. Bir Müslümanın, Allahü Teala yasakladığı için bir haramdan uzak durması veya O emrettiği için bir farzı yapması en büyük zikirdir. Çünkü bunlar yapılırken O hatırlanmakta ve O’nun rızası arzu edilmektedir. Kalbi temizlemek ancak İslamiyet’in emir ve yasaklarına uymakla mümkündür. İslam şeriatına uymadan sadece ağız ile yapılan zikirlerle kalbin temizleneceğini ummak, ancak boş bir hayale kapılmaktır. Nitekim İmam-ı Rabbani hazretleri 42. Mektubunda: ”Kalbin Allahü teâlâdan başka şeyleri sevmesi onu karartır, paslandırır. Bu pası temizlemek lâzımdır. Temizleyicilerin en iyisi İslamiyet’e uymaktır.” Buyuruyor. 217. Mektubunda: Tesavvuf ve tarikat yoluna girmek ve bu yolda ilerlemek kalbin hakîkî îmâna kavuşması ve İslâmiyet’in emirlerini kolaylıkla, seve seve yapmak içindir. 91. Mektubunda: Müslimânların birinci vazifesi, Ehl-i sünnet vel-cemâ’at âlimlerinin bildirdiklerine uygun olarak inanmaktır. Çünkü, Cehennemden kurtulacağı bildirilmiş olan bir fırka, bunlardır. İkinci olarak, lâzım olan şey, emir ve yasakları öğrenmek ve her şeyi bu bilgiye göre yapmaktır. İki kanat gibi olan bu iman ve amel elde edildikten sonra, mukaddes âleme uçmalıdır. Son olarak, 46. Mektubunda ise: “Kalbi temizlemek ancak, bir mürşid-i kâmilin sohbetinde bulunmakla, onun kitaplarını okumakla ve İslâmiyet’e uymakla nasip olur.” Buyuruyor. Mürşid-i kâmil kimdir? sorusunun cevabı da; İslâmiyet’i iyi bilen, bütün sözleri ve işleri İslâmiyet’e uygun olan derin Ehl-i sünnet âlimidir. İşte bu tanıma uygun olan, Osmanlının son döneminde yetişmiş, derin âlim seyyid Abdülhakîm efendi “rahmetullahi aleyh” de, (Er-Riyâdut-tesavvufiyye) kitâbında: (Tasavvuf, tarikat, kötü huyların hepsinden kurtulmak, iyi huyların hepsine kavuşmaktır.) buyuruyor. Farisi beyt tercümesi: Kıldan ince manalar var, kulağını eyle yakın, Her kürsüde nutuk çekeni, bir şey bilir sanma sakın.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/seriat-ve-tarikat-122
.BEN KİMİM, BU KAİNAT NİÇİN VAR? 07 Kasım 2025, Cuma 00:16 A+ A- Ben kimim? Bu kainat niçin var? Akıl ve irade sahibi her insan bu soruların cevabını aramakla mükelleftir. Ben bu evrendeki en mükemmel varlığım. Ben kendi kendime olamayacağıma göre beni var eden yüce yaratıcı beni niçin yarattı? Cevap:"Ben cinleri ve insanları yalnız beni tanıyıp kulluk etsinler diye yarattım." (Zariyat,56) “Yeryüzü ve gökyüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattım…”(Casiye, 13) Bu iki cevaptan anlaşılıyor ki, kainat insan için, insan da Allahü tealayı tanıyıp kulluk etmek için yaratıldı. Yaratılış gayesini bilmeyen insanın, yaşama gayesi de olmaz. Bu nedenle Allahü Teala, insanlık tarihi boyunca, 124 binden ziyade peygamberler göndererek kullarına kendisini tanıttı. Konu hakkında İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: “Bütün varlıkların hülasası, özü olan insan, eğlence için, oyun için, yiyip içmek, gezmek, yatmak ve keyf sürmek için yaratılmadı. Kulluk vazifelerini yapmak için, Rabbine itaat, tevazu, kuvvetsizliğini, ihtiyacını göstermek, Ona sığınmak ve yalvarmak için yaratıldı.” [Mektubat, 73. Mektub] Şurası unutulmamalıdır ki, dün olduğu gibi bugün de insanların, Allahü Teala’ya itaatten uzaklaştıkça, sefalet ve sıkıntı içinde kıvrandıkları; teknolojik vasıtalar, akıllara hayret verecek şekilde ilerlediği halde, dünyadaki bu huzursuzluğun azalmayıp, arttığı ibretle görülmektedir. İnsanoğlunun, yaratılış gayesine uygun yaşamadığı takdirde bu sıkıntılardan kurtulması asla mümkün değildir. Kelâm-ı kibâr, kibâr-ı kelâmest, yani (Büyüklerin sözleri, sözlerin büyüğüdür.) mucibince; İmam-ı Rabbani hazretlerinin muhterem oğlu, kendisi gibi büyük İslam Alimi olan Muhammed Masum hazretleri de buyuruyor ki: Allahü Teala, insanları başıboş bırakmadı. Her istediklerini yapmaya izin vermedi. Nefislerinin arzularına tabi olmalarını, böylece felaketlere sürüklenmelerini dilemedi. Rahat ve huzur içinde yaşamaları ve sonsuz saadete kavuşmaları için gereken faydalı şeyleri yapmalarını emretti. Zararlı şeyleri yapmalarını yasak etti. Saadete kavuşmak isteyen, dine uymaya mecburdur. Nefsinin ve tabiatının, dine uymayan arzularını terk etmesi gerekir. Dine uymazsa, sahibinin, yaradanının gadabına, azabına düçar olur. Dine uyan kul, mesut, rahat olur. Sahibi onu sever. Dünya ziraat yeridir. Tarlayı ekmeyip, tohumları yiyerek zevk ve safa süren, mahsul almaktan mahrum kalacağı gibi, dünya hayatını, geçici zevklerle, nefsin arzularını yapmakla geçiren de, ebedi nimetlerden, sonsuz zevklerden mahrum olur. Bu hâl, aklı başında olanın kabul edeceği bir şey değildir. Akıllı kimse, sonsuz lezzetleri kaçırmaya sebep olan geçici ve zararlı lezzetleri tercih etmez. [Mektubat, 2.Cilt, 11.Mektub] Yaratılış gayemiz istikametinde dünya ve ahiret saadetine kavuşmanın tek yolu var, o da, Ehl-i sünnet vel cemaat alimlerinin kıymetli kitaplarında haber verdiği, ilmihal, yani (iman, ibadet ve güzel ahlak) bilgilerini öğrenip, ona uygun yaşamaktır.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/ben-kimim-bu-kainat-nicin-var-139
.MUHABBET 14 Kasım 2025, Cuma 00:15 A+ A- Muhabbet, kalbin sevgiyle bir şeye bağlanmasıdır. İnsan sevgiyle bağlandığı şeyin ardından koşar. Bu, karşı cinsi de olabilir, para, mal-mülk de olabilir, şan-şöhret de olabilir, makam-mevki veya başka bir şey de olabilir. Peki bunları sevmek kötü mü, sevgide ölçü ne olmalı? Peygamber efendimiz, “Dünya sevgisi kötülüklerin başıdır.” Buyuruyor. Niçin? Çünkü dünya, insanı, Allahü Teala’dan uzaklaştıran şeyler demektir. Eğer sahip olduklarımız, gönül bağladıklarımız, bize Allahü Teala’yı unutturmuyorsa bunlar, dünya değildir. İslam büyükleri dualarında; “Yâ Rabbi, bize kendi sevgini, sevdiklerinin sevgisini ve sevgine kavuşturacak amellerin sevgisini ihsan eyle” diyerek Allahü Teala’ya iltica etmişlerdir. Sevgili Peygamberimiz de “Kişi sevdiği ile beraberdir” buyurarak bu sevginin önemine dikkat çekmişlerdir. Sevgide asıl olan; neyi sevdiğimiz değil, kim için sevdiğimizdir. Nefsimiz için mi, Allah için mi? Sevgide sıralama olur mu? Tabi ki, üzerimizde en çok kimin hakkı varsa onu daha çok sevmeliyiz. Bizi yoktan var eden, insan olma şerefini bahşeden, sayısız nimetlerini karşılıksız ihsan eden Allahü Teala’yı, her şeyden daha çok sevmeliyiz. Sonra, Müslüman olmakla dünya ve ahiret saadetimize vesile olanları; başta Peygamber efendimiz olmak üzere tüm Eshab-ı kiram efendilerimizi, mezhep imamlarımızı, cümle ulema, evliya ve salih kulları çok sevmeliyiz. Bizim dünyaya gelmemize sebep olan, doğduğumuz andan itibaren tüm ihtiyaçlarımızı giderip bizleri büyüten anne-babalarımız, üstelik bizi İslam terbiyesi üzere yetiştirmişlerse onların hakkı asla ödenmez ki, bu da onlara en çok sevgi ve saygıyı gerektirir. Allahü Teala’ya olan hakiki muhabbetin iki şartı vardır. Birincisi, O’nun sevdiklerini sevmek, sevmediklerine ise kalben buğzetmektir ki, buna dini literatürde “Hubb-i fillah ve buğd-ı fillah” denilmekte olup, İslam alimleri bunu, imanın bir gereği olarak kabul etmişlerdir. Bu kaideye göre, Allahü Teala’ya isyan edenlerle dost olup, onlara muhabbet besleyen bir kimsenin, Allah’ı sevdiğini söylemesi, sadece bir zandan ibarettir. İkinci şart ise itaattir. Allah ve Resulünü seviyorum diyen kimsenin, İslamiyetin emrettiği gibi yaşayarak samimiyetini belli etmesi gerekir. Demek ki, muhabbet ince bir yoldur. Böyle gözü kapalı gidecek bir yer değildir. Bu nedenle muhabbet ettiğimiz şeylere dikkat etmeliyiz. Zira onların sevgisi, sonsuz saadetimize vesile olabildiği gibi, sonsuz felaketimize de sebep olabilir.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/muhabbet-152
.KALP TEMİZLİĞİ 21 Kasım 2025, Cuma 00:20 A+ A- Kalp, yürek denilen et parçasında bulunan görülmez bir kuvvettir. İnanmak, sevmek, korkmak gibi bütün duygu ve düşüncelerin yaşandığı yerdir. Adeta insanın kumanda merkezi gibi olup, bütün uzuvlar ona tabidir. Nitekim Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifinde, “Vücutta öyle bir et parçası vardır ki, o iyi olursa bütün vücut iyi olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir.” Buyuruyor. Allahü teâlâ, dinleri, Peygamberleri, kalbi temizlemek için gönderdi. Kalbi temiz olan, dinimizin emirlerine uyar, yasak ettiklerinden kaçar. Haram işleyenlerin, sen kalbime bak, kalbim temiz demeleri yanlıştır. Müslümanları aldatmaktır. Ancak dinin emir ve yasaklarına uyanın kalbi temiz olur. Nitekim Peygamber efendimiz, “Günah işleyenin kalbinde siyah bir nokta hasıl olur. Eğer tevbe ederse, o leke silinir. Tevbe etmeyip tekrar günah işlerse, o leke büyür ve kalbini kaplar, kalp kapkara olur.” Buyuruyor. Kalp, sevgi yeridir. Kalpte ya dünya sevgisi veya Allah sevgisi bulunur. Bu iki sevgi birbirine zıt olup, ikisi birden aynı kalpte yer alması mümkün değildir. Kötü olan dünya, insana Allahü Teala’yı unutturan şeylerdir. Günahlar, kalbi karartır, hasta eder, böylece dünya sevgisi yerleşir ve Allah sevgisi gider. Allahü Teala’ya itaat ve tövbe ederek kalp temizlenirse Allah sevgisi yerleşir ve dünya sevgisi gider. En büyük hastalık, kalbin dünyaya bağlı olmasıdır. Bedenin hasta olmaması için perhiz etmek lüzumlu olduğu gibi, kalbi bu hastalıktan kurtarmak için de İslam reçetesine uymak elzemdir. Çünkü, insanın kalbi, farzları yapıp, haramlardan uzak durduğu ölçüde temizlenir. Zaten tasavvuf ve tarikatın gayesi de, İslam reçetesi ile kalbi temizleyerek, Allah sevgisinin yerleşmesini sağlamaktır. Eğer bir insanın kalbi temizse, ondan hep güzel söz ve davranışlar zuhur eder. İslamiyet’in her bir emrini severek yapar, haramlardan ise nefret eder. Dost, düşman demeyip, herkese iyilik eder. Dünyada rahat, huzur içinde yaşar. Ahirette de sonsuz saadete kavuşur. Kalbi kararmış, dünyaya gönül bağlamış kimse ise, İslamiyet’e uymayı gericilik, uymamayı da ilericilik olarak kabul eder. İnsanın sonsuz felaketine sebep olan, bu kalp hastalığından kurtulmak için; Allahü Teala’yı unutturan insanlardan ve her türlü bozuk neşriyattan uzak durmalı, temiz kalpli salih kimselerle birlikte olmaya gayret göstermelidir. Zira kurtulmanın yolu, kurtulanlarla birlikte olmaktır.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/kalp-temizligi-166
.TEDBİR TEVEKKÜLÜ BOZAR MI? 28 Kasım 2025, Cuma 00:20 A+ A- Tedbir ve tevekkül, kaderle ilgili iki önemli kavramdır. Kader ise Allahü tealanın, ilim sıfatıyla ilgilidir. Allahü tealanın, kendisi gibi sıfatları da ezeli ve ebedidir, yani başlangıcı ve sonu yoktur. Buna göre kader, Allahü tealanın ileride olacak her şeyi ezelde bilmesi, kaza ise, kaderin gerçekleşmesidir. İnsan, başına gelecekleri bilmediğinden tedbir almakla yükümlüdür. Tevekkül ise, her işte Allahü tealaya güvenip, O’nun kaderine rıza göstermektir. Kaderde neyse o olur diyerek tedbir almamak, yanlış bir tevekkül anlayışıdır. Nitekim Allahü teala, (Ey iman edenler, tedbirinizi alın!) buyuruyor. [Nisa 71] Sebeplere yapışıp, her türlü tedbiri aldıktan sonra tevekkül etmelidir. Çünkü hayır veya şer, her şeyi yaratan Allahü tealadır. O’ndan başka güvenilecek, dost edinilecek, hiç kimse, hiçbir şey yoktur. O’ndan başkasına sığınmak, örümcek ağına sığınmak gibidir. Nitekim Allahü teala, (Allah’tan başka dost edinenin hali, örümceğin durumuna benzer. Halbuki barınakların en çürüğü örümcek yuvasıdır.) buyuruyor. [Ankebut 41] Müslüman, sebeplere yapışır, ama sebeplere değil, bunlarda tesir yaratan Allahü tealaya güvenir. Buhari’de geçen bir hadis-i şerifte, (Tedbir almakta acizlik gösterme! Tedbire rağmen bir işe gücün yetmezse, “Hasbiyallahü ve ni’mel vekil” de!) buyruldu. Bunun manası, (Allah bana yeter, O ne güzel vekildir.) demektir. Kur’an-ı kerimde de, (De ki: Allah bana kâfidir) buyruluyor. [Zümer38] Allahü tealanın adeti şudur ki, bu dünya hayatında her şeyi bir sebep ile yaratmaktadır. Bütün sebepleri yaratan, bunlara tesir kuvveti veren de hep Allahü tealadır. Mesela, hasta olunca ilaç kullanmak bir tedbirdir. Ancak, ilaçta şifayı yaratan da Allahü tealadır. O, ilaçsız da şifa verebilir. Ama ilaçla şifa vermek adetidir. Onun için Peygamber efendimiz, (Ey Allah'ın kulları, ilaç kullanın!) buyurdu. Kul, neye kavuşmayı dilerse, Allahü teala emrettiği için o işin sebeplerine yapışmalı, ancak sebeplere değil, Allahü tealaya güvenmelidir. Her türlü tedbiri aldıktan sonra, Allahü tealanın takdirine rıza gösteren tevekkül sahibi bilir ki; o, ne yaparsa yapsın, ancak kaderde olan gerçekleşir. Zira o, takdiri değiştirmek için değil, dinin emri olduğu için tedbir alır. Son söz; Kul tedbir alır, takdiri bilmez, Kulun tedbiri ile Allah’ın takdiri değişmez.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/tedbir-tevekkulu-bozar-mi-180
.KUR’AN-I KERİMİ ANLAMAK 05 Aralık 2025, Cuma 00:20 A+ A- Kur’an- ı kerimdeki binlerce ayet-i kerimenin indiriliş süreci, miladi 610’da başlayıp, 632’ ye kadar yaklaşık 23 sene devam etmiştir. Diğer ilahi kitaplardan farklı olarak onun tedricen indirilmesinin birçok sebebi vardır; Mesela, kolayca ezberlenip, manasının anlaşılabilmesi, iman ve ibadet esaslarının zihinlerde tedrici bir gelişme sağlayıp kökleşmesi gibi sebepler bunlardan bazılarıdır. Nitekim Allahü teala Furkan suresi 32. Ayeti-i kerimede: (Kâfirler: “Bu Kur’an, Peygamber’e toplu olarak bir defada indirilseydi ya!” diyorlar. Halbuki biz, Kur’an’ı, kalbine iyice yerleştirmek için, böyle parça parça indirdik) buyuruyor. Bu ayetten de anlaşıldığına göre, tedricen indirilişin en önemli sebebi, onun manasının Resulullah’ın kalbine tam yerleşmesidir. Bu nedenle, Kur’an-ı kerimi tam olarak anlayabilmek ancak Peygamber efendimize mahsustur. Çünkü dinin muhatabı O’dur. Kur’an O’na gelmiştir. O’ndan başkasının tam anlayabilmesi mümkün değildir. Onun için Allahü teala yüce Resülüne: (İnsanlara açıkla diye Kur’anı sana indirdik.) [Nahl 44] buyuruyor. Bırakın bizleri, eshab-ı kiram efendilerimiz bile, ana dilleri Arapça olmasına rağmen, ayetleri anlayabilmiş olsalardı, Allahü teala Peygamberine, sadece “sana vahy olunanları tebliğ et” der, açıklamasını emretmezdi. Kur’an-ı kerim, akıllara durgunluk verecek, uçsuz bucaksız bir deryadır. Ondaki her ilmi öğrenmek, sırrına erişmek imkansızdır. Nitekim Allahü Teala, sevgili peygamberine: (De ki, Rabbimin sözleri için, denizler mürekkep olsa, bir o kadar daha deniz ilave edilse, denizler tükenir, Rabbimin sözleri tükenmez.) [Kehf 109] buyuruyor. İmam-ı Gazâlî hazretleri de Kimya-yı saadet kitabında: “Kur’an-ı kerim Allahü tealanın kelamıdır. Ağızdan çıkan harfler, ateş demeye benzer. Ateş demek kolay, fakat ateşe kimse dayanamaz. Bu harflerin manaları da böyledir. Bu harfler, başka harflere benzemez, manaları meydana çıksa, yedi kat yer, yedi kat gök dayanamaz. Allahü teala kendi sözünün büyüklüğünü, güzelliğini bu harflerin içine saklayarak insanlara göndermiştir. Kur’an-ı kerimi okumadan önce, bunu söyleyen Allahü tealanın büyüklüğünü anlamalı, kimin sözü olduğunu düşünmelidir. Kur’an-ı kerime dokunmak için, temiz el gerektiği gibi, onu okumak için de temiz kalb gerekir. ”Buyuruyor. Allahü Teala, kelam-ı ilahisindeki murad-ı ilahiyi, yani her bir ayette ne demek istediğini, sadece efendimizin nurlu kalbine yerleştirmiştir. O, aleyhissalatü vesselam, ayetler nüzül ettikçe, eshabına seviyelerine göre açıklamış ve böylece hadis-i şeriflerle dinin temeli teşekkül etmiştir. Bu hadis-i şerifler olmadan, tercümeyle, mealle Kur’an-ı kerimi anlamak asla mümkün değildir. Bazı hadsiz, sözde din adamlarının, “Resulullah, Kur’anı getirmekle işi bitmiştir, o bir postacı idi.” sözlerinin, ne kadar cahilce ve ahmakça bir söz olduğu güneş gibi aşikardır. Maalesef çok meşhur da olsa, “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı, Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” beyti de, bu kabil söylenmiş sözler olup, itikadı sağlam olan kişilerin nazarında herhangi bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Nitekim Diyanetin hazırladığı (Kur’an-ı kerim ve Türkçe Anlamı) isimli tercümenin önsüzünde de: (Kur’an-ı kerim, Türkçeye değil, hiçbir dile hakkıyla çevrilemez. Kur’an-ı kerimde muhtelif manalara gelen lafızlar vardır. Böyle bir lafzı tercüme etmek, çeşitli manalarını bire indirmek olur ki, verilen tek mananın murad-ı ilahi olduğu bilinemez.) denilmektedir. İnsanların yazdığı anayasayı bile anlayabilmek için, o alanda ihtisas yapmış bir hukukçuya ihtiyaç hissedilirken, İslam dininin anayasası mesabesinde olan Kur’an-ı kerimin, O dinin muhatabı olan Allah Resülünün açıklamaları olmadan anlaşılabileceğini iddia etmek, koyu bir taassup ve cehaletten başka bir şey değildir. Sevgili peygamberimiz, Kur’an-ı kerimi Eshabına açıklamış, onlar da kendilerinden sonra gelen ehl-i sünnet vel-cemaat alimlerine açıklayarak; İslamiyet, nakilden nakile günümüze kadar dosdoğru ulaşmış ve inşallah kıyamete kadar da devam edecektir. Kur’an bize yeter diyerek, kendi kısır akılları ile dini direk Kur’andan anlamaya çalışanlar ise; Meşhur bir din adamı gibi gözükseler de kendileri sırat-ı müstakimden ayrıldıkları gibi, başkalarını da o sonsuz felakete sürüklemeye devam edeceklerdir. Taş içindeki böcek sanır, Yer ve gök hep orasıdır.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/kuran-i-kerimi-anlamak-194
.MEZHEPLER NİÇİN VAR? 12 Aralık 2025, Cuma 00:18 A+ A- Mezhep kelimesi lügatte, takip edilen yol anlamına gelmektedir. Dinimize göre ise mezhep, bir müslümanın dinini yaşayabilmek için takip ettiği usul ve kaidelerdir. İslam dininin anayasası mesabesinde olan Kur’an-ı kerimde her şey açıkça bildirilmiş olsaydı, herhangi bir mezhebe ihtiyaç olmazdı. Ancak böyle bir durumda: kıyamete kadar, dünyanın her yerinde, her iklim ve şartta, her müslüman için tek bir nizam olurdu. Böylece, insanların yaratılışları ve yaşadıkları ortam birbirine benzemediği gibi asırlar ilerledikçe hayat şartlarında da bir takım değişiklikler olacağı için Müslümanların dinini yaşayabilmeleri zorlaşırdı. Bunun içindir ki, Allahü teala, insanların bu ihtiyacını karşılamak için, insanlık tarihi boyunca Peygamber efendimiz gelinceye kadar, her bin senede yeni bir din göndermiştir. Ancak İslamiyet, kıyamete kadar geçerli bir din olup, başka bir din gelmeyecektir. Bunun için, Allahü teala, müminlere merhamet ederek bazı işlerin nasıl yapılacağını, Kur’an-ı kerimde açıkça bildirmemiş ve bu vazifeyi: (İnsanlara açıklayasın diye Kur’anı sana indirdik.) [Nahl 44] buyurarak peygamber efendimize vermiştir. Resulullah efendimiz de her şeyi açıkça bildirmemiş ve (Ulema, enbiyanın varisidir.) [Tirmizi] buyurarak bu görevi müctehid alimlere tevdi etmiştir. Kimdir müctehid? Mezhebe gerek yok, hadislere gerek yok, doğrudan Kur’an’dan al ilhamı diyen ahmaklar mı? Tabi ki hayır. Peygamber efendimize ilimde ve ahlakta varis olmakla şereflenmiş ehl-i sünnet vel-cemaat alimleri, kıymetli kitaplarında, müctehidin vasıflarını da açıklamışlar. Bunlardan biri olan Hadika’da diyor ki, (Müctehid olmak için; Arabi ilimleri ve Kur’an-ı kerimi ezbere bilmek, her ayet-i kerimenin manay-ı muradisini, manay-ı zımni ve iltizamisini bilmek, ayet-i kerimelerin geldikleri zamanları ve gelme sebeplerini ve ne hakkında geldiklerini, külli ve cüzi olduklarını, nasih veya mensuh olduklarını, mukayyed veya mutlak olduklarını ve kıraet-i seba ve aşereden ve kıraet-i şazzeden nasıl çıkarıldıklarını bilmek, hadis kitaplarındaki yüz binlerce hadisi ezberden bilmek, her hadisin ne zaman ve ne için irad buyurulduğunu ve manasının ne kadar genişlediğini ve hangi hadisin diğerinden önce veya sonra olduğunu ve bağlı bulunduğu olayları ve hangi vaka üzerine buyrulduğunu ve kimler tarafından nakil ve rivayet olunduğunu ve nakledenlerin ne halde ve ne ahlakta olduklarını bilmek, tefsir, usul-i kelam, kelam, usul-i hadis, ilm-i hadis, usul-i fıkıh, fıkıh ve ilm-i tasavvufa vakıf olmak ve bu ilimleri öğrenebilmek için de, sarf, iştikak, nahv, kitabet, iştikak-ı kebir, lügat, metn-i lügat, beyan, meani, bedi, belagat, inşa denilen 12 alet ilmine vakıf olmak, Kur’an-ı kerimin ve hadis-i şeriflerin işaretlerini, rumuzlarını, açık ve kapalı manalarını kavramak ve bu manalar kalbinde yer etmiş olmak, kuvvetli iman sahibi olmak ve itminan ile dolu, nurlu ve saf bir kalbe ve vicdana malik olmak gerekir.) Şimdi, sayın okurların insafına ve vicdanına bırakıyorum. Bırakın vukufiyeti ve malik olmayı, bu ilimlerin ne anlama geldiğini bile açıklamaktan aciz olanların, müctehid olabilmesi mümkün müdür? Bu alimleri tanıyamayıp müctehidlik taslayan zavallıların halet-i ruhiyesi şuna benzer ki; Eşeğin sidiğindeki saman çöpüne binmiş sinek, sidiği derya, kendini de kaptan-ı derya zannedermiş. Allahü Teala eski ümmetlerde, Resül peygamberleriyle gönderdiği her bir dini, Nebi peygamberleri ile destekliyordu. Ancak Kur’an-ı kerimde, Peygamber efendimiz için, “… O, Allah'ın elçisidir ve peygamberlerin sonuncusudur….” (Ahzap 40) ve İslamiyet için, "Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, size nimetlerimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçtim.” (Maide 3) buyurarak kıyamete kadar yeni bir din ve peygamber göndermeyeceğini haber vermektedir. Bu nedenledir ki, Allahü Teala, eski ümmetlerde Nebi peygamberlerin yaptığı dini kuvvetlendirme vazifesi için, bu ümmette müctehid alimler yaratmıştır. Bir müctehidin ictihad ederek elde ettiği bilgilerin hepsine, o müctehidin mezhebi denir. Eshab-ı kiram efendilerimizin hepsi, birer müctehiddi ve her birinin mezhebi vardı. Onlar bu bilgilerin hepsini ve daha fazlasını, Resulullah efendimizin kalplere işleyen, ruhları cezbeden sözlerini işitmekle, az zamanda edindiler. Tâbiin ve Tebe-i tâbiin döneminde de müctehidler vardı. Bu müctehidlerin mezheplerinden yalnız dördü kitaplara geçip, dünyanın her yerine yayıldı. Diğerlerinin mezhepleri ise unutuldu. Bu dört mezheb imamı ve bunların yolunda giden alimler, Peygamber efendimizi ve Eshab-ı kiramı örnek aldıkları için bunlara, Ehl-i sünnet vel-cemaat alimi denir. Bunlar birbirlerini din kardeşi bilirler ve severler. Ehl-i sünnetin dört mezhebinin iman esasları, birbirlerinin aynıdır. Aralarında hiç fark yoktur. Ayrılıkları yalnız ameldedir. Bu da, Müslümanlar için bir kolaylıktır. Zira her müslüman, vücut yapısına, yaşadığı iklim şartlarına ve iş hayatına göre, kendisine daha kolay gelen mezhebi seçer. İbadetlerini ve her işini, bu mezhebin bildirdiğine göre yapar. Müslümanların, dört mezhebe ayrılmaları, Allahü tealanın rahmetidir. Nitekim, (Ümmetimin (müctehid alimlerin) ihtilafı rahmettir.) [Beyheki, Deylemi] ve (Müctehid, ictihadında hata ederse bir, isabet ederse, iki sevab alır.) [Buhari] hadis-i şerifleri de bunu teyit etmektedir. Zira bir müslüman, kendi mezhebine göre ibadet yaparken, bir zahmet, bir meşakkat hasıl olursa, başka bir mezhebi taklit ederek, bu işi kolayca yapabilir. Peygamber efendimizin yolu, Kur’an-ı kerim ile hadis-i şerifler ile ve müctehid alimlerin ictihadları ile gösterilen yoldur. Bunların dışında kalan her şey bid’attir ve sapıklıktır. Nitekim Peygamber efendimiz: (Ümmetim 73 fırkaya ayrılacak, bunlardan yalnız biri Cennete girecektir. Bunlar, benim ve Eshabımın yolunda olanlardır.) [İbni Mace] buyuruyor. İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki: (Ehl-i sünnet alimlerinin bildirdiğine uymayan, her mana yanlıştır. Çünkü her sapık, Kur'an-ı kerime ve hadis-i şeriflere uyduğunu sanır ve iddia eder. Kısa görüşü ile, bu kaynaklardan yanlış manalar çıkarır, doğru yoldan kayar. Felakete gider. Allahü teala, Kur'an-ı kerimde, (Kur'an-ı kerimde bildirilen misaller, çoklarını küfre sürükler, çoklarını da hidayete, doğru yola ulaştırır) (Bakara 26) buyurdu. Ehl-i sünnet alimlerinin anladıkları mana doğrudur. Çünkü, bu manaları, Selef-i salihinin eserlerini inceleyerek elde etmişlerdir. Doğru bilgileri bizlere ulaştıran bunlardır. Kurtuluş yolunu, yanlış yollardan ayıran onlardır. Onların hidayet ışıkları olmasaydı, bizler doğru yolu bulamazdık. Doğruyu bozuk olanlardan ayırmasalardı, dalalete yuvarlanırdık. İslamiyet’i bozulmaktan koruyan onların çalışmasıdır. Onlara uyan kurtulur. Onlara uymayan sapıtır, herkesi de sapıtmaya çalışır.) [C.1/M.286] Yani işin hülasası; Yetmiş üç fırkadan ancak Ehl-i Sünnettir kurtulan. Resulullahın yolunu onlardır bize sunan!
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/mezhepler-nicin-var-208
.KALP KIRMAK 19 Aralık 2025, Cuma 00:20 A+ A- Kalp kırmak, maddi veya manevi olarak söz ve davranışlarımızla bir kimseyi üzmek anlamına gelmektedir. Maalesef çok basit bahanelerle insanların kavga ettiği günümüzde, bu konu daha da önem arz etmektedir. Bir kimseye, asık surat ve çatık kaşla bakmak bile kalp kırmak olup, kul hakkına girilmiş olur. Kul hakkı ise, şirkten ve küfürden sonra Allahü tealanın affetmediği en büyük günahtır. Kalp kırmak, kazanılan bütün sevapları yok eder. Bu bakımdan, ahirette iflas etmiş duruma düşmemek için, kalp kırmaktan çok sakınmalıdır. Nitekim Peygamber efendimiz müflisi tarif ederken: “Şüphesiz ümmetimin müflisi şu kimsedir ki, kıyamet günü namaz, oruç ve zekâtlarıyla gelir. Ancak o, kimine sövmüş, kimine iftira etmiş, kiminin malını yemiş, kiminin kanını dökmüş ve kimini dövmüş bir haldedir. Bunun üzerine, bu kimsenin iyiliklerinin sevabı hak sahiplerine verilir. Üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları kendisine yüklenir. Sonra da cehenneme atılır.” [Müslim] buyuruyor. Hadis-i şeriften de anlaşıldığı üzere, kişi ne kadar çok ibadet yaparsa yapsın, elinden ve dilinden insanlara zarar verdiği müddetçe ahirette azaptan kurtulması mümkün değildir. Nitekim Yunus Emre hazretleri de bir şiirinde: Bir kez gönül yıktın ise Bu kıldığın namaz değil Yetmiş iki millet dahi Elin yüzün yumaz değil Diyerek, bu gerçeği çok güzel ifade etmektedir. Unutulmamalıdır ki, bütün kainat insan için, insan kalbi için, kalp de Allahü tealayı tanımak için yaratılmıştır. Kalp, nazargah-ı ilahi olup, Allahü Tealanın nazar ettiği en kıymetli varlıktır. Bu nedenle Peygamber efendimiz; (Bir Müslümanın kalbini kırmak, Kâbe’yi 70 kere yıkmaktan daha günahtır.) [Rıyad-un-nasihin] buyurmuştur. Zira Kâbe’yi yapan insandır, kalbi ise Allahü teala yaratmıştır. Nitekim şairin, Hiç kimseye yan bakma! Öfkelenip sert çıkma! Kalp Allah’ın evidir, Bu evi sakın yıkma! Dörtlüğü de bunu güzel ifade etmektedir. Kalp, çok ince camdan yapılmış bir kâse gibidir. Kırıldığında tamiri çok zordur. İmam-ı Rabbani hazretleri de: Kalp, Allahü tealanın komşusudur. Allahü tealaya kalbin yakın olduğu kadar hiçbir şey yakın değildir. Mümin olsun, asi olsun, hiçbir insanın kalbini incitmemeli, çünkü asi olan komşuyu da korumak lazımdır. Kalp kırmaktan çok sakınmalı! Allahü tealayı en ziyade inciten küfürden sonra, kalp kırmak gibi büyük günah yoktur. Çünkü Allahü tealaya ulaşan şeylerin en yakın olanı kalptir. İnsanların hepsi, Allahü tealanın köleleridir. Herhangi bir kimsenin kölesi dövülür, incitilirse, onun efendisi elbette gücenir. Her şeyin biricik maliki, sahibi olan Allahü tealanın şanını, büyüklüğünü düşünmelidir. [C.3/M.45] buyuruyor. Kul, Allahü tealanın kendisine nasıl muamele etmesini istiyorsa, O’nun kullarına da öyle davranmalıdır. İster kafir olsun, ister mümin olsun, kim olursa olsun, kalp kırmamak için Allahü tealaya sığınmalıdır. Eğer bir kalp kırmış ise, hemen tövbe edip, hak sahibi ile helalleşmelidir. Çünkü ölümün ne zaman geleceği belli değildir. Helalleşmeyi ahirete tehir etmek çok tehlikelidir. Zira ahirete alacaklıyım diye gidecek çok kimsenin, borçlu çıkacağı unutulmamalıdır.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/kalp-kirmak-222
.RIFKI OLMAYANIN HAYRI YOKTUR 26 Aralık 2025, Cuma 00:25 A+ A- Rıfk kelimesi, yumuşak huylu, geçim ehli ve nazik olmak gibi anlamlara gelip, her müslümanda bulunması lüzumlu olan güzel bir haslettir. Bunun için Peygamber efendimiz, (Rıfkı olmayanın hayrı yoktur.) (Müslim) buyuruyor. Er-refîk ise, Allahü tealanın güzel isimlerinden biri olup, O'nun, her işinde, yumuşak ve merhametli olduğunu ifade etmektedir. Peygamber efendimiz de, (Allahü teala refikdir. Yumuşaklığı sever. Sertlik edenlere vermediği şeyleri ve başka hiçbir şeye vermediğini, yumuşak davranana ihsan eder) (Müslim) buyuruyor. Bunun zıddı olan sertlik, yersiz öfke ise, güzel dinimiz İslamiyetin asla tasvip etmediği çirkin bir huydur. Nitekim Resulullah efendimiz, nasihat isteyen kimseye, (Kızma, sinirlenme) buyurdu. O kimse, birkaç kere nasihat isteyince, yine (Kızma, sinirlenme) buyurdu. (Buhari) Allahü teala da Kur’an-ı Kerimde, (Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle davet et, onlarla en güzel şekilde tartış!) [Nahl 125] buyurarak, bizlere yumuşak olmayı emretmekte, başka bir ayet-i kerimede ise: (Kötülüğü, en güzel şekilde önle! o zaman düşman sana, yakın dost gibi olur.) [Fussilet 34] buyurarak, bize kötülük etmek isteyene, güzellikle karşılık verdiğimiz takdirde, onun dostluğunu kazanabileceğimizi haber vermektedir. Nitekim eshab-ı kiramdan Hz. Abdüllah ibni Abbas’a bir kimse hakaret etti. O ise karşılık olarak, “Bir ihtiyacın varsa, sana yardım edeyim” buyurdu. Bu davranış karşısında adamcağız, başını öne eğip, utanarak özür diledi. İsa aleyhisselam da, yehudilerin yanından geçerken, kendisine çok kötü şeyler söylediler. O ise, onlara iyi ve tatlı cevaplar verdi. Yanındakiler, Hz. İsa’ya: “Onlar, sana kötü şeyler söylüyor, sen ise onlara güzel karşılık veriyorsun dediklerinde, “Herkes, başkasına, yanında bulunandan verir.” buyurdu. Kaçınılmaz bir hakikat ki, yumuşaklık yerine sert ve kaba konuşan kimse, her zaman fitneye sebep olur. Hem kendine hem de başkalarına zarar verir. Her zaman yumuşak davranmaya çalışmalı, sertlikten kaçınmalıdır! Nitekim Allahü teala Peygamber efendimize; (Etrafındakilere yumuşak davranman, Allahü tealanın sana bir kerem ve rahmetidir. Eğer kötü huylu olup, sert davransaydın hepsi dağılıp giderlerdi.) [Âl-i imran159] buyurarak, İnsanları kazanmanın, ancak yumuşaklıkla mümkün olduğunu haber vermektedir. Hadis-i şeriflerde de; (Kendisine yumuşaklık verilen müslümana dünya ve ahiret iyilikleri verilmiştir.) (Tirmizi) ve (Cehenneme girmesi haram olan ve Cehennemin de onu yakması haram olan kimseyi bildiriyorum. Dikkat ediniz! Bu kimse, insanlara kolaylık, yumuşaklık gösteren müslümandır.) (Tirmizi) buyurarak, Yumuşak huylu olmanın önemine dikkat çekmektedir. Abbasiler zamanında bir vaiz, Halife Me’mun’a; “Sultan karşısında doğruyu söylemek cihad olur” düşüncesiyle, sert sözlerle nasihat etmeye başladı. Bu durum karşısında Halife: (Ey vaiz, Allahü teala, senden iyisini, benden kötüsüne gönderdiği halde, o, yumuşak konuştu) deyince: Vaiz, (Ey halife, benden iyi ve senden kötü olan kimdir?) dedi. Halife de: (Benden kötü olan Firavun’dur, senden iyi olan da Hazret-i Musa’dır) diye cevap verdi. Nitekim Allahü teala, Hz. Musa ile kardeşi Hz. Harun’u, Firavun’a gönderirken; (Ona yumuşak söz söyleyin; olur ki nasihat dinler, yahud korkar.) (Tâhâ 44) buyurmuştu. Böylelikle Firavun, ahirette, “Bana sert davranıldığı için hakkı kabul etmedim” diyemeyecektir. O halde ölçümüz, daima yumuşaklık olmalı ki, yarın ahirette insanlar bizden davacı olmasınlar. Yumuşak huylu olmak, bazı insanlara bir lütuf olarak fıtraten verilmekle birlikte, İslamiyete uyduğu ölçüde herkes bu nimete kavuşabilir. Çünkü, bunun zıddı olan sertlik ve yersiz öfke, nefsin azgınlığından kaynaklanmaktadır. İslamiyete uymak ise, nefsi teskin eden en güzel ilaçtır. Zira kalp, iman etse de, nefis kafirdir. Nefsin azgınlığını gidermek, ancak onun sevmediği şeyleri yapmakla, yani farzları yapıp, haramlardan uzak durmakla mümkündür. Böylece kişi, İslamiyete uyduğu ölçüde, nefsi uysallaşarak ahlakı güzelleşmekte ve yumuşaklık onun tabiatı haline gelmektedir. Gel kardeşim, inkar etme, kıl insaf! Kıymetli ömrünü eyleme israf! Kalbini nefsin arzusundan koru, Dışın gibi için dahi olsun saf!
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/rifki-olmayanin-hayri-yoktur-237
.KİBİR HASTALIĞI VE BİR HİÇ OLDUĞUNU ANLAMAK 02 Ocak 2026, Cuma 00:20 A+ A- Kibir, kendisini başkalarından üstün görmek demektir. Oysa, insan bir hiç olup, üstünlük kabul ettiği bütün nimetlerin gerçek sahibi Allahü tealadır. İnsanları yaratan, yetiştiren ve koruyan, kıyamette hesaba çekip, sonsuz azap yapacak olan, ancak sonsuz kudret sahibi, benzeri ve ortağı olmayan, tek hakim ve kadir-i mutlak olan Allahü tealadır. İnsan, Rabbine karşı aşağılığını, acizliğini, her an izhar etmek mecburiyetindedir. Bunun için, daima tevazu üzere olmalıdır. Nitekim İmam-ı Zeynelabidin hazretleri; “Kibir sahipleri benim çok garibime gidiyor. Kendilerinin bir damladan meydana geldikleri, sonra da çürümüş, kokmuş leş olacaklarını bildikleri halde yine de kibirlenirler; Bunlar neyine güvenirler!” buyuruyor. Evliyânın büyüklerinden Abdullah el-Baltacî hazretleri de: “Müslüman, kibirlenmeyip tevazu sahibi olmalıdır. O, hiç yok idi, sonra bir şey yapamayan, hareket edemeyen bebek oldu. Şimdi de, her an hasta olmak ve ölüm korkusundadır. Nihayet ölecek, leş olacak, böceklere yem olacak, kabir azabı çekecek, sonra diriltilip kıyamet sıkıntılarını çekecektir. Cehennemde sonsuz yanmak korkusu içinde yaşayan kimseye tekebbür mü yakışır, tevazu mu?” buyuruyor. İblisin, ilmine ve ibadetine rağmen, Allahü tealanın emrine karşı gelip ebedi melun olması, kibri sebebiyledir. [A’raf 11-13] Allahü teala bize, nimetlerini bazı kullarından daha fazla vermişse, bunu bir ilahi lütuf olarak görmelidir. Zira nimetlerin çokluğu, kibirlenmeyi değil, nimetlerin gerçek sahibi olan Allahü tealaya daha fazla şükretmeyi gerekli kılar. Allahü teala bir hadis-i kudside: (Azamet ve kibriya bana mahsustur. Bu iki sıfatta, bana ortak olmak isteyenlere, çok acı azap ederim) [Müslim] ve Kur’an-ı kerimde: (Allahü teala, kibirli olanları elbette sevmez!) [Nahl,23] buyuruyor. Bizden daha az lutfa ermiş birini hor ve önemsiz görmek, sadece ona değil, aynı zamanda Allahü tealaya saygısızlıktır. Ancak Peygamber efendimiz: "Kibirliye karşı kibir, sadakadır." [Münâvî] buyuruyor. Zira bu tekebbür, kendini yüksek göstermek için değil, ona ders vermek ve gafletten uyandırmak içindir. İnsanoğlu, nefsinin esiri olunca, her şeyi yapacağını, her şeye sahip olacağını zanneder. Ölümü unutup hiç ölmeyecekmiş gibi hareket eder. Halbuki insan, ne kadar arzu etse de, Allahü tealanın takdirinden başkası olmaz. O, kullarına, nimetlerini farklı miktar ve şekillerde vermek suretiyle, onların sabır ve şükür derecelerini imtihan etmektedir. Kibirli olmanın bir çok alameti vardır. Bunlardan bazıları; Doğru sözü kabul etmeyip münakaşa etmek, kusurunu, kabahatini bildirenlere teşekkür etmemek, kullanılmış elbisesini tekrar giymeyi istememek, fakirlerin davetine gitmeyip, zenginlerin davetine gitmek, evinin işini yapmamak, evine lazım olan şeyleri satın alıp evine getirmemektir. Nitekim Abdullah bin Selam hazretleri; Sırtında odun demeti taşıyordu. Bunu görenler, “O kadar çok malın, paran var iken, niçin bu zahmeti çekiyorsun” dediklerinde, “Nefsimi kibirden kurtarmak için” cevabını vermiştir. Allahü tealanın sevgili kulu olmak, ancak O’nun mutlak kudreti karşısında kendisinin bir hiç olduğunu anlamakla mümkündür. Nitekim Ebu Süleyman Darani hazretleri; “Bütün insanlar, beni olduğumdan daha aşağılamak isteseler, bunu başaramazlar. Çünkü ben, herkesin düşünebileceğinden daha aşağı olduğumu biliyorum.” Buyuruyor. Asla unutulmamalıdır ki, Mal-mülk, makam-mevki, gençlik ve güzellik gibi nimetlerin gerçek sahibi Allahü tealadır ve hepsi birer emanettir. Bunun için: Mal-ü mülke olma mağrur, deme var mı ben gibi? Bir muhalif yel eser, savurur harman gibi!
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/kibir-hastaligi-ve-bir-hic-oldugunu-anlamak-249
.AMELLER NİYETE GÖREDİR 09 Ocak 2026, Cuma 00:20 A+ A- İnsanın ne yaptığı değil ne niyetle yaptığı önemlidir. Dinimizde esas olan, halis niyettir. Yani bir işin sadece Allahü tealanın rızasını kazanmak için yapılmış olmasıdır. Müminin niyeti, amelinden önce gelir. Onun hayatı boyunca kazandığı sevabı veya günahı, niyetinin halis olup olmadığına bağlıdır. Bunun için peygamber efendimiz: “Ameller niyete göredir; herkes sadece niyetinin karşılığını alır …” (Buhari). Buyuruyor. Bu hadis-i şerif, helal olan işlerde niyete göre sevap verileceğini bildirmektedir. Haramlar, ne kadar iyi niyetle yapılsa da asla bunları haramlıktan çıkarmaz. Bir iş ne kadar düzgün yapılırsa yapılsın, eğer niyet bozuksa, o işin neticesi kişiye hayır vermez. Bunun için atalarımız “Niyet hayır, akıbet hayır.” demişlerdir. Mesela bir Müslüman, zekatını vermek ve muhtaçlara yardım etmek niyetiyle helal yoldan zengin olmayı isterse, malının hayrını görüp, sevap kazanır. Ancak niyeti, sadece nefsani arzularını yerine getirmek ve öğünmek için olursa, akıbeti hayır değil, felaket olur. Bir talebe de: “Ya Rabbi, helal para kazanıp kimseye muhtaç olmamak, kazancımla, sana daha iyi kulluk edebilmek ve dinine hizmet edip, kullarına faydalı olmak için okuyorum” diye niyet etse, okul hayatı ve meslek hayatı boyunca, her çalışmasında zikir sevabı alır. Müslüman, uyurken ve yemek yerken de aldığı enerjiyi Allah yolunda kullanmaya niyet ederse, bunlar da ibadet olur. Böylece, helal olan her türlü dünya işinde, ahiret faydasını gözeterek, sevap kazanmak mümkündür. Peygamber efendimiz, (Allahü teala sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve amellerinize bakar) (Müslim) buyuruyor. Herkesin kalbini ve niyetini bilen Allahü teala, insanın görünüşüne, hayrat ve hasenatına, malına ve rütbesine bakarak değil, yaptığı niyetine göre, sevap veya azap verir. Mesela, güzel koku sürünen ve iyi giyinen bir kimse; bunu gösteriş yapmak veya helali olmayan karşı cinsini cezbetmek niyetiyle yaparsa, günah işlemiş olur. Oysa, sünnet olduğu için güzel koku sürünür, şık giyinirse, İslam’ın vakarını, şerefini korumak için niyet ederse sevap kazanır. Davet edildiği yemeğe, sadece karın doyurmak için giden kimse de sevap alamaz. Fakat mümin kardeşinin davetine icabet etmenin sünnet olduğunu düşünür ve onu sevindirmeye niyet ederse sevap kazanır. Allahü teala o kadar merhametli ki, kul, iyi bir amel işlemeye niyet ettiğinde, onu yapmak nasip olmasa da ona niyetinin sevabını veriyor. İyi niyet, altın gibidir. Nasıl ki, azıcık bir altın için, tonlarca toprak eleniyorsa, kulun yaptığı ameller de elenerek yalnız Allah için olanları alınıp, diğerleri atılır. Mesela bir kimse, Allahü tealanın rızasını gözeterek değil de şan-şöhret için cami, okul veya hastane gibi hayrat yapsa, ahirette bunun herhangi bir karşılığı olmayıp, Mahşerde hesaba çekilirken kendisine; “Bunu dünyada kim için yaptınsa, git, karşılığını ondan al.” denilecektir. Oysa halis niyetle yapılan küçük bir amel, dağlar kadar yapılan hayırdan daha üstün olabilir. Abdullah bin Mübarek Hazretlerinin buyurduğu gibi: “Nice küçük ameller vardır ki, niyetler onları büyültür. Nice büyük görünen ameller vardır ki, niyetler onları küçültür.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/ameller-niyete-goredir-263
.HELALE HARAM DEMEK 16 Ocak 2026, Cuma 00:20 A+ A- Allahü Teala, iyi, temiz ve insan sağlığına faydalı olan şeyleri helal, kötü, pis ve zararlı olanları da haram kılmıştır. Nitekim Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de: “Kendileri için nelerin helal kılındığını sana soruyorlar, de ki bütün iyi ve temiz şeyler size helal kılınmıştır.” (5/Maide, 4.) buyuruyor. Doğru bir itikada sahip olabilmek için, Allahü tealanın helal kıldığı şeyleri helal, haram kıldıklarını ise haram kabul etmelidir. Aksini iddia etmek, itikadi anlamda dinden çıkmaya sebeptir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “Ey Müminler, Allah’ın size helal kıldığı iyi ve temiz şeyleri haram kılmayın. Aşırı gitmeyin. Allah, aşırı gidenleri sevmez.” (5/Maide, 87.) ve “Dillerinizin yalan olarak nitelediği şeyler hakkında ‘Bu helaldir, bu da haramdır’ demeyin. Çünkü (böyle söylediğinizde) Allah’a karşı yalan uyduruyorsunuz. Kuşkusuz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler.” (16/Nahl, 116.) buyruluyor. Bu ayet-i kerimelerden anlaşıldığı gibi dinimizin haram kılmadığı bir şeye, dini bir delil olmadan asla haram dememelidir. Haram olduğu bildirilmeyen şeye helal denir. Buna haram diyebilmek için, dini bir delil aramak, ispat etmek lazımdır. Günümüzde birçok kimsenin müptelası olduğu sigara da böyle olup, hakkında haram olduğuna dair kesin bir dini delil yoktur. Tütün hakkında hadis-i şerif denilen sözlerin ise, iftira ve yalan oldukları açıktır. Çünkü, Peygamber efendimizin zamanında Arabistan’da tütünün olmadığı ve İslam memleketlerine miladi 1500 senesinden sonra geldiği bildirilmektedir. Maalesef günümüzde, sağlam bir dini delil olmadan, tütün içmek ve sigara hakkında haram hükmü verilmektedir. Helal olan bir şeye haram deme tehlikesine düşmemek için, sahasında mütehassıs olan alimlerin, konu hakkındaki görüşleri önem arz etmektedir. Büyük İslam alimi Abdülgani Nablüsi hazretleri, Tütüne haram ve mekruh diyenlere cevap vermek için yazdığı (Essulhu beynel-ihvan) kitabında: (Tütün bazı kimselere zarar verirse, yalnız bunlara haram olur. Başkalarına haram olmaz. Bal, safra hastasına zarar verir. Fakat, başkalarına haram değildir. Hatta şifadır. Şarap habislerin en kötüsü olduğu halde, Peygamber efendimiz şaraba haram demeyip, ayet-i kerime ile yasak edilmesini bekledi. O halde, tütün içmek helaldir. Kokusu mekruhtur. Tab’an mekruhtur. Şer’an mekruh değildir) diyor. Hanefi alimlerinden Şeyh Muhammed Nihriri de: “Salih bir müslüman doktorun sözü ile veya tecrübe ile zarar verdiğini anlayan kimseye tütün içmek haram olur. Böyle kesin anlaşılmadıkça, helaldir.” şeklinde fetva vermiş, Şafi alimlerinden Şemsüddin Muhammed bin Ahmed Şevberi: “Tütün, başka mubahlar gibidir. Yani kendisi haram değildir. Aksini bildirenlerin ellerinde hiçbir vesika yoktur. İnat etmektedirler” demekte, Hanbeli alimlerinden Mer’i bin Yusuf Mukaddisi ise, (Tahkikul-burhan fi-şanid-duhan) kitabında: “Zarar vermedikçe tütünün haram olmadığını, ateş dumanını ağza çekmek gibi olduğunu, bunun ise haram olduğunu hiçbir alimin bildirmediğini” yazmaktadır. Çoğu zarar veren şeyin azı da haram olur demek de yanlıştır. Zira her şeyin çoğu zarar verir. Ekmeğin, suyun da çoğu, zarar verir. Tütün, israf olduğu için haramdır da denilemez. Çünkü, mubah olan şeyi almak için verilen mal israf olmaz. Zararlı olduğundan haramdır demek de ilmi bir söz değildir. Çünkü, zarar verene haram olur. Zarar vermeyene haram olmaz. Her şeyi fazla yemek, içmek zararlı olur. Aşırı miktarda tütün içenlerin de zarar görecekleri şüphesizdir. Bazı kimselerin, sigara zararlıdır, kansere sebep oluyor diyerek, günde bir, iki sigaranın da zararlı olacağını sanmaları, bu yüzden haram olur, mekruh olur demeleri ilme ve akla uygun değildir. Din adamı, helal ve haram konusunda kendi görüşlerine ve hislerine aldanmamalı, mütehassıs alimlerin dini delillere dayandırarak yaptıkları açıklamaları esas almalıdır. Mesela; Şeyhul-islam Ebülbeka, Ahmed bin Ali Hariri, İsmail Mer’aşi, Kadı Abdürrahim, Ganim bin Muhammed Bağdadi, Şeyhul-islam Behai, Muhammed Tarsusi, Muhammed Kehvaki, Mısır alimlerinden Yusuf Decvi ve Muhammed bin Abdülbaki Zerkani, Allame Abdülgani Nablusi, Abdürrahman bin Muhammed İmadi, Allame Ali Echüri, Mahmud-i Samini, Osman Bedreddin, Seyyid Abdülhakim Arvasi ve Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin buyurdukları gibi: Zarar ve alışkanlık yapmayacak kadar az içilen tütüne haram ve mekruh demekten sakınmalı, kesesine ve sıhhatine zarar vermeyecek kadar az içenleri fasık, günahkâr bilmemelidir.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/helale-haram-demek-276
.TAGUTA İTAAT 23 Ocak 2026, Cuma 00:30 A+ A- Kur’an- Kerimde sekiz ayrı yerde zikredilen tagut kelimesini, Ehl-i sünnet vel-cemaat alimlerinden; İmam-ı Kurtubi hazretleri, “Tagut, put ve şeytan demektir.”, Enes bin Malik hazretleri ise, “Tagut, Allahü tealadan başka, kendisine ibadet edilen her şeydir.” diye tanımlamışlardır. Kendilerinin Selefi olduklarını iddia edip, İbni Teymiyye’nin yolunda giden mezhepsizler ise, tagut kelimesini çok daha farklı yorumlamışlardır. Mesela Mevdudi’ye göre; Tagut, ilahi olmayan hükümlere göre kararlar veren otorite demektir. (Tefhimü'l- Kur'an, İnsan Y., c. 1, s. 375) Seyyid Kutup’a göre de; Tagut, Allah'ın şeriatından başka bütün idare şekilleridir. Bunlara inananlar, bunlara tabi olanlar şirk ve küfür içerisindedirler. (Fi Zılali'l Kur'an, Hikmet Y., c. 3, s. 269) Görüldüğü üzere Mevdudi ve Seyyid Kutup gibi mezhepsizler, rivayeti değil de kendi kısır akıllarını esas alarak yazdıkları tefsirlerde ayet-i kerimelere yanlış manalar vererek, cihat diye insanları hükümete karşı isyana teşvik ettiler. Kardeşi kardeşe, düşman yaparak anarşiyi körüklediler. Bu sapkın görüşlere aldananlar daha da ileri giderek; “Bugün dünya tagutla idare ediliyor. Tagutların kanunlarına uyanlar; milletvekili, belediye başkanı seçenler, seçilenler; hakimler, savcılar, polisler ve bütün memurlar ve işçi olarak çalışanlar müşrik olduğu gibi, herhangi bir iş için mahkemeye başvuranlar da müşriktir. Tagutun idaresinden pasaport alıp yurtdışına çıkanlar, hatta hacca gidenler de müşrik olur. Tagutun adamlarıyla herhangi bir anlaşma yapmak da şirk olur, çünkü böyle yapmak, tagutu meşrulaştırmaktır. Onların kanunlarına uymayıp, onlara karşı gelmek lazımdır.” diyorlar. Bu görüşler, müslümanlar arasında fitne çıkarmayı hedefleyen kimseler tarafından, dış kaynaklı olarak enjekte edilmektedir. Dinini ehl-i sünnet vel-cemaat alimlerinin kitaplarından öğrenen müslümanlar ise, asla bu tür oyunlara gelmez. Zira kanuna uymak ile kanuna karşı gelmemek farklı şeylerdir. Bir kimse kanunu beğenmiyor ama karşı da gelmiyorsa, kanuna aykırı hareket etmiş sayılmaz. Ayrıca kanunun zorladığı işleri yapmak ikrah olup, günah olmaz. Nitekim fıkıh kitaplarında; İkrah, bir insanı, istemediği bir şeyi yapması için, haksız olarak zorlamak demektir. Bu durumda, zorlanan işi yapmak zaruret olur. Baştaki amirin ve kanunların emirleri de ikrah demektir. (Redd-ül-muhtar, Dürer-ül-hükkam) Ayrıca fıkıh kitaplarına göre; Kafir ülkesinde çalışmak ve kafire ücret karşılığı hizmet etmek günah değildir. Nitekim Mekke Müslümanları da Habeşistan’a hicret edip, orada gayr-i müslimlerin işlerinde çalışmışlardı. Herhangi bir vazifeye bir zalimin geçmesini önlemek ve müslümanlara hizmet etmek için, kafir olan amirden bile vazife istemelidir. Nitekim Yusuf aleyhisselam da, Mısır’daki kafir hükümetin maliye nazırlığı görevini yapmıştır. İsa aleyhisselam da, kendisine iman edenlere, kafir hükümdara itaat etmelerini emretmiştir. Çünkü 70-80 kişiyle Roma Devleti’ne ve bütün Yahudilere karşı cihat etmek, onlara karşı gelmek mümkün değildi. Nitekim İbni Abidin’de: (Devletin, askerce ve silahça daha üstün olan düşmana harp ilan etmesi, caiz değildir.) diyor. Konuyla ilgili olarak İslam alimleri de buyuruyor ki, Cihat, insanların müslüman olmalarına mani olan zalimleri ortadan kaldırarak, insanların islamiyetle şereflenmeleri için, ya da, Müslümanların, kendilerine saldıran kafir ve zalim ordularına karşı, mallarını, canlarını ve ırzlarını korumak için savaşması demektir. Ancak devletin izni ve kumandanın emri olmadan, başkasına saldırmak, cihat olmaz. Bu, çapulculuk ve eşkıyalık olup, büyük günahtır. Müslüman olsun, kafir olsun, adil olsun, zalim olsun, hiçbir hükümete karşı isyan etmek, kanunlara karşı gelmek hiçbir zaman caiz değildir. Fitne çıkarmamalı, fitne çıkaranların arasına da karışmamalıdır. Bir müslüman, zalim idareciler sebebiyle dinine uygun yaşaması zorlaşırsa yine de karşı gelmemeli, bir İslam ülkesine hicret etmelidir. İslam ülkesine de hicret imkanı yoksa, insan haklarına, dine, ibadete saldırmayan herhangi bir ülkeye gitmelidir. (Seadet-i Ebediyye) Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, cihadı devlet yapar. Milleti sulh zamanında cihada hazırlamak, yetiştirmek devletin vazifesidir. Nitekim İbni Abidin’de; (Devletin cihat etmesi, bunun için de, zamanın en mükemmel silahlarını yapması, milletin de devlete yardım ve itaat etmesi vaciptir.) diyor. Bu hükme göre; Ahlakı düzeltip, fenne çok çalışmak lazım, dine bağlı, atomla silahlı er olmak lazım! Din bilgisi, harp gücü, ileri olmak gerek, ikisidir ancak, millete huzur verecek.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/taguta-itaat-290
.SELEF-İ SÂLİHÎN VE SELEFÎLİK 30 Ocak 2026, Cuma 00:25 A+ A- Hemen belirtelim ki, Ehl-i sünnet alimlerinin kitaplarında, Selefiyye veya Selefilik diye bir ifade yoktur. Selef-i sâlihîn ise, Eshab-ı kiram efendilerimizle Tâbiîn ve Tebe-i tâbiîn dönemindeki müctehid alimlere denilmektedir. Eshab-ı kiram efendilerimizin hepsi, birer müctehiddi ve her birinin mezhebi vardı. Onlar bu bilgilerin hepsini ve daha fazlasını, Resulullah efendimizin kalplere işleyen, ruhları cezbeden sözlerini işitmekle, az zamanda edindiler. Tâbiin ve Tebe-i tâbiin döneminde de müctehid alimler çoktu. Ancak bunlardan, sadece dördünün mezhebi kitaplara geçip, dünyanın her yerine yayılmış, diğerleri ise unutulmuştur. Bu dört mezheb imamı ve bunların yolunda giden alimler, Peygamber efendimizi ve Eshab-ı kiramı örnek aldıkları için bunlara, Ehl-i sünnet vel-cemaat alimi denilmiştir. Bunların iman esasları, birbirlerinin aynıdır. Aralarında hiç fark yoktur. Ayrılıkları yalnız ameldedir. Bu da, Müslümanlar için bir kolaylıktır. Bugün, Selef-i sâlihîn denilen nurlu yolu takip etmek, ancak Ehl-i sünnet alimlerinin bu dört mezhebinden birine tabi olmakla mümkündür. Ehl-i sünnetin itikadi ve ameli mezheplerini kabul etmeyen mezhepsizler ise; Sahâbe ve Tâbi’înin izinde yürüdüklerini iddia ederek kendilerine Selefi, bozuk yollarına ise, Selefilik veya Selefiyye mezhebi ismini vermişlerdir. Bu isimlerle de, kendilerini “Selef-i sâlihîn efendilerimize” nisbet ederek göz boyamışlardır. Temeli İbni Teymiyye’nin sapık görüşlerine dayanan Selefîlik, günümüzde Vehhabiliğin kamufle ismi olarak kullanılmaktadır. IŞİD başta olmak üzere El-Kaide, Taliban, Boko Haram, Eş-Şebab ve El-Mehdi gibi radikal terör örgütleri hep selefiliğin içerisinden çıkmaktadır. Bunlar, Vehhabiliğin fikri dayanağı olan İbn-i Teymiyye (ö.1328) ve Vehhabiliğin kurucusu olan Muhammed bin Abdülvahhab (ö.1792) ve bunların uzantıları olan selefilerin din anlayışından beslenmektedir. Bunlar, sahabe döneminde olduğu gibi İslamiyeti en sade şekliyle yaşamak adına; dinin cevaz verdiği yenilikleri bid’at ve şirk olarak kabul etmekte ve asıl müslümanlığı kendilerinin yaşadığını iddia ederek diğer müslümanları tekfir etmektedirler. Dini de, cihat ve namazdan ibaret görmekte, cihadı ise sadece silahlı mücadele olarak kabul etmektedirler. Maalesef bu terör örgütlerinin, cihad adı altında katliamlar yaparak İslamiyetin imajına verdiği zarar, bütün dünya kafirlerinin birleşerek İslam’a verebileceği zarardan daha büyüktür. Bu, İslamiyeti haçlı saldırıları ile yok edemeyen kafirlerin, İslam kalesini içeriden yıkma, yani İslam’ın İslam’la vurulması projesidir. Bu projenin baş mimarı da İngilizlerdir. Bunlar hedeflerine ulaşabilmek için, önce casusları vasıtasıyla 1800’lü yıllarda Vehhabiliği tesis ettiler, sonra da Cemalettin Afgani, M. Abduh, Reşit Rıza, Mevdudi ve Seyid Kutub gibi mezhepsizleri piyon olarak kullandılar. Maalesef selefiler, sadece ülkemizde ve Arap coğrafyasında değil, Balkanlardan Kafkaslara, Türkî Cumhuriyetlerden Afrika coğrafyasına kadar her yerde çok aktif bir şekilde faaliyetlerine devam etmektedirler. İnsanlığın İslam’a en fazla ihtiyaç duyduğu bir zamanda, selefiliğin önünün açılması, İslam dünyasının omurgasını oluşturan ehl-i sünneti yok etmek içindir. İslam aleminin baş belası olan selefilik zehirinin panzehiri de, selef-i salihin efendilerimizin nurlu yolunu bizlere ulaştıran ehl-i sünnet vel-cemaat alimlerinin kitaplarını okumak, yaşamak ve yaymaktır.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/selef-i-salihin-ve-selefilik-302
.İBN-İ TEYMİYYE VE SELEFÎLİK 06 Şubat 2026, Cuma 00:30 A+ A- İbn-i Teymiyye, önceleri Hanbeli mezhebinde fıkıh ve hadis alimi olarak yetişti. Yani Ehl-i sünnet idi. Fakat ilmi çoğalıp, fetva makamına yükselince, kendi fikirlerini beğenip, kendini Ehl-i sünnet alimlerinden üstün görmeye başladı. Nitekim İmam-ı Süyûti (Ö.1505) hazretleri Kam’ul-muârıd adlı eserinde: “İbn-i Teymiye kibirliydi. Kendini beğenirdi. Herkesten üstün görünmek, karşısındakini küçümsemek, büyüklerle alay etmek âdeti idi.” diyor. İlminin çoğalması, dalaletine, sapıtmasına sebep oldu. Hanbeli olarak yetişmesinin bir önemi kalmadı. Çünkü, dört mezhebden birinde olabilmek için, Ehl-i sünnet itikadında olmak lazımdır. Ehl-i sünnet itikadında olmayan kimse için Hanbeli mezhebindedir denilemez. Onun sapık sözleri haddi aşınca, Kâhirede Kal’a-i Cebelde, Kadilkudât Zeynüddîn-i Mâlikî başkanlığında, derin alimler toplandı. İbn-i Teymiyye bunlara cevap veremeyince hapsedilmesine karar verildi. Hapiste iken tevbe edince serbest bırakıldı ise de, sözünde durmayıp sapık görüşlerini yaymaya devam ettiği için tekrar hapsedildi. Nihayet 1328’de Şam’daki kalede hapiste iken vefat etti. Aradan yaklaşık 7 asır geçmiş, ancak Ehl-i sünnet itikadıyla bağdaşmayan bozuk görüşleri hala devam etmekte… İslam aleminin baş belası Selefilik veya Vehhabilik akımının fikir babası diyebiliriz. Nitekim tescilli mason M.Abduh’un çömezlerinden, Abdürrazık Paşa (Ö.1946): “Vehhabilik, bir bakımdan ibni Teymiyye’ye bağlı olduğu gibi, son asrın müceddidi denilen Abduh’daki dinde reform fikirleri de, ibni Teymiyye’ye bağlıdır.” diyerek; kendisi gibi bütün mezhepsizlerin de ilham kaynağı olduğunu itiraf etmektedir. İbn-i Teymiyye hakkında; onların veya bizim değil, Ehl-i sünnet vel-cemaat alimlerinin ne dediği önemlidir. Üstad Necip Fazıl, Türkiye’nin Manzarası isimli kitabında, 14. asrın kutbu irşadı Esseyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerinin, “İbni Teymiyye dini içinden zedeleyen mülhiddir” buyurduğunu yazmaktadır. İbni Hacer-i Askalani (Ö.1449) hazretleri Ed-Dürer-ül-Kâmine’de: “İbni Teymiyye; (Peygamber efendimizin kabrini ziyaret hakkında) “Kabri Nebeviyi ziyaret için sefere çıkmak haramdır.”, (Hazret-i Ali efendimiz hakkında) “Ali iman ettiği zaman çocuk olduğu için Müslümanlığı sahih olmadı.” ve (Hazret-i Osman efendimiz hakkında) “Osman malı çok severdi” diyerek eshab-ı kiramın büyüklerine dil uzattı.” diyor. Kâtib Çelebi (ö. 1657) de Keşfüzzunun’da: “İbni Teymiyye’nin kendi yazdığı Essıratu’l-müstekîm kitabında, İbni Abbas gibi büyük sahabilere kafir dediğini” haber veriyor. İmam-ı Şarani (Ö.1565) hazretleri Tabakatü’l-kübra’sında: “İbn-i Teymiyye, tasavvufu inkar eder, evliyaya, ariflere dil uzatırdı. Kitaplarını okumaktan, yırtıcı hayvandan kaçar gibi kaçmalıdır.” diyor. Muhammed Emîn İbni Âbidîn (Ö.1836) hazretleri de Reddü’l-muhtâr (c.5/s.524) kitabında; “Resulullahı vesile kılarak Allahü tealaya dua etmek güzel olur. Önce ve sonra gelen alimlerden hiçbiri buna karşı bir şey demedi. Yalnız İbn-i Teymiyye bunu kabul etmedi. Hiç kimsenin söylemediğini söyleyerek ortaya bir bid’at çıkarmış oldu. Böyle olduğunu, İmâm-ı Sübkî güzel açıklamaktadır.” diyor. İbn-i Teymiyye; Sadreddin-i Konevi, Muhyidin-i Arabi ve İmam-ı Gazali gibi alim ve velilere saldırdığı için; Abdülganî bin İsmâil en-Nablusi (ö.1731) hazretleri El-hadîkatü’n-nediyye kitabının 363 ve 373. sayfalarında: Ona reddiyeler yazmakta ve bu büyüklerin birer Velî olduklarını ve bunlara dil uzatanların cahil ve gafil olduklarını bildirmektedir. İbni Teymiyye, kendi yazdığı El-ubudiyyet kitabında ise, Allahü tealanın ismini zikretmenin bid’at ve dalalet olduğunu bildirmekte ve tasavvuf alimlerine çirkin iftiralar yapmaktadır. Celâlüddîn-i Devânî (ö.1731) de Şerhu’l- Akâidi’l- Adûdiyye adlı eserinde: “İbni Teymiyyenin ba’zı kitaplarında, “Arş kadîmdir. (Arş sonradan yaratılmış değildir)” dediğini gördüm.” diyor. Yine İbn-i Teymiyye, Kitab-ül Arş isimli eserinde, “Allah Arş'ın üzerinde oturur, kendisi ile beraber oturması için Resulullaha da yer bırakır” demektedir. Onun bu tür çirkin sözlerinden dolayı, “Kitab-ül Arş onun en çirkin kitaplarındandır. Ona Şeyhu’l-İslam diyenin kâfir olacağını söyleyen alimler vardır.” diyen, Kâdî Yusuf bin İsmail Nebhani (ö.1935) hazretleri, İbn-i Teymiyye’nin bozuk görüşlerine reddiye olarak Şevâhidü’l-hak fi’l-istigâs̱eti bi-seyyidi’l-halk kitabını yazmıştır. İmam-ı Takıyyüddin Sübkî (Ö.1355) hazretleri de, “İbni Teymiyye, ilmi aklından çok olan bir kimsedir. Ona Şeyhu’l-İslâm diyenin kâfir olacağını söyleyen alimler vardır.” demekte ve Er-reddü li-İbni Teymiyye ve Şifâü’s-sikâm fî ziyâreti Seyyidi’l-enâm kitaplarını yazarak onun sapık sözlerini kuvvetli delillerle çürütmektedir. İbn-i Hacer-i Mekkî el-Heytemî (Ö.1567) hazretleri El-cevherü’l-munzam kitabında, “İbni Teymiye öyle bir kimsedir ki, bozuk sözlerine ve çürük vesikalarına, büyük alimler cevap vermişler ve düşüncelerinin çirkinliğini ortaya koymuşlardır. Şafi fıkıh ve hadis alimlerinden İzzeddin bin Cemâ'a (ö.1366) da, onun için, Allahü tealanın dalalete sürüklediği, azdırdığı ve zillet gömleği giydirdiği kimsedir. İslam alimlerine ve bilhassa Hulefa-i raşidine karşı ahmakça itirazlarda bulunmuştur.” demekte, Fetâvâ-i hadîsiyye adlı eserinde ise: “İbni Teymiyye, Allahü tealanın, sapıtmasına ilmini sebep ettiği kimsedir. Allahü teala, onu dalalete, felakete düşürdü. Gözlerini kör, kulaklarını sağır etti. Birçok alim, bunun işlerinin bozuk, sözlerinin yalan olduğunu bildirmişler ve vesikalarla ispat etmişlerdir. Başta Peygamber efendimizin kabri şerifleri olmak üzere eshab-ı kiramın, velilerin, alimlerin ve salih müslümanların kabirlerinin ziyaret edilmesine karşı çıkmış, bunları şefaate vesile kılmayı da haram saymıştır.” diyor. İbni Battuta (Ö.1369) Tuhfetü’n-nüzzar isimli seyahatnamesinde: “İbni Teymiyye, Şam camiinin minberinden inerken “Allah gökten yere, benim indiğim gibi iner” dediğini haber vermektedir. İbni Teymiyye, kendi yazdığı Beyan Telbisü’l-Cehmiyye kitabında: Hâşâ Allahü tealanın Arş’ın üstünde olduğunu ispat etmek için, “Allah dilerse, bir sivrisineğin sırtına yerleşir de, sivrisinek O’nun kudreti ve rububiyetinin lutfü ile O’nu yüklenip kaldırır. Böyleyken Allah Arş’ın üzerine nasıl yerleşmez?” (c.1/s.568) diyor. Son devir Osmanlı alimlerinden Zâhid Kevserî (Ö.1952), Makâlâtü’l-Kevserî adlı eserinin 301. sayfasında, onun bu sapkın sözü hakkında: İbni Teymiyye’nin Allahü teala hakkındaki sözü işte budur. Sanki ma’bûdunun (yaratıcısının) sineğin sırtına oturması, gerçek bir işmiş gibi, bunu, Allahü tealanın, sineğin sırtından daha geniş olan Arş’ın üzerinde karar kılmasına delil olarak ileri sürüyor! Allahü teala, bundan münezzehtir. İbni Teymiyye ve yandaşlarından önce, böylesi akılsızca bir söz söyleyen bir kimseyi bilmiyorum. Bu öyle bir cinnettir ki, daha fenası düşünülemez. Allah, onların vasfettiklerinden münezzehtir. Sineğin taşıdığı bir ma’bûd (yaratıcı) tasavvur eden biri, muhatap bile alınmaz.” diyor. Ahmed bin Muhammed es-Savî (Ö.1825) de Hâşiyetü’s-Sâvî alâ Tefsîri’l-Celâleyn adlı tefsirinin 107. sayfasında: İbn-i Teymiyye’nin dâl ve mudıl (sapık ve başkalarını saptıran) bir kimse olduğunu haber vermektedir. Camiu’l-Ezher’deki hanefi alimlerinden Muhammed Bahit’in (ö.1935) yazdığı; Tathîru’l-füâd min-denisi’l-i’tikâd, Et-tevessülü bin-nebi ve bi’s-salihîn, Şevâhidü’l-hak ve Cevâhiru’l-bihâr isimli kitapları da, İbn-i Teymiyye’nin dalalete düştüğünü vesikalarıyla ispat etmektedir. Yine Mekke’nin reîs-ül-ulemâsı Ahmed bin Seyyid Zeynî Dahlân (ö. 1886), Fir-reddi ale’l-vehhâbiyyeti etbâ-ı mezheb-i İbni Teymiyye, Hulâsatü’l-kelâm fî beyân-i umerâ-i beledi’l-harâm ve Ed-dürerü’s-seniyye fir-reddi ale’l-vehhâbiyye isimli kitaplarında İbn-i Teymiyye’ye reddiyeler yazmakta ve vehhabilerin, yanlış yolda olduklarını ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerle göstermektedir. Günümüzde ise kendilerinin Selefi olduğunu söyleyen mezhebsizler, İbn-i Teymiyye’yi ehl-i sünnet alimlerinin üstünde tutmakta ve onun bozuk görüşlerini referans almaktadırlar. Ehl-i sünnet alimlerinin ittifakla reddettiği bir kimseyi senet kabul edenler için, ancak şu söylenebilir: Ey, insan adını taşıyan varlık, Kendine gel, uyan gafletten artık! Saadet yolun, göremezsen nâdân, Niye vermiş sana, bu aklı Yezdân?
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/ibn-i-teymiyye-ve-selefilik-317
.VEHHÂBİLİK VE SELEFÎLİĞİN GERÇEK YÜZÜ 13 Şubat 2026, Cuma 01:05 A+ A- Peygamber efendimiz aleyhisselam bir gün eshabına; “İsrailoğulları yetmiş iki fırkaya ayrıldı. Benim ümmetim ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bir fırka hariç hepsi cehennemdedir.” Buyurdu. Orada hazır bulunan sahabe-i kiram dediler ki: O kurtulacak olan fırka hangisidir ey Allah’ın Resûlü! Efendimiz aleyhisselam: Onlar benim ve ashabımın yolundan gidenlerdir.” Buyurdu. (Sünen-i Tirmizi) Bu hadis-i şerife istinaden, Cehennem azabından kurtulacağı müjdelenen topluluğa “Fırka-i Nâciye” denilmekte olup; Aynı zamanda bunlara, Peygamber efendimizin ve Eshab-ı kiramın yolunu takip ettikleri için “Ehl-i sünnet vel-cemâat” denilmiştir. Diğerlerine ise, sırât-ı müstekîmden ayrılan, kendi heves ve arzularına uyan topluluklar anlamında “Fırka-i Dâlle” denilmiştir. Fırka-i Dâlle denilen bozuk fırkalar, belli bir müddet yaşamış sonra unutulup gitmişlerdir. Ancak bunlardan ikisi aktif olup, İslam alemine bid’at ve dalâlet zehirini akıtmaya devam etmektedirler. Bunlardan biri İran merkezli Şiilik, diğeri ise Suudi Arabistan merkezli Vehhâbiliktir. Allahü teala, Kur’an-ı kerimde, “İslamiyetin en büyük düşmanı, yahudiler ve müşriklerdir……” buyuruyor. (Mâide 82) Teslis (baba-oğul-kutsal ruh) inancını benimseyen Hristiyanlar da Allahü tealaya şirk koştukları için müşriktir. İslamiyeti içerden yıkmak için, ilk fitneyi çıkaran yahudi, Yemenli Abdüllah bin Sebe’dir. Bu, hakiki müsliman olan Ehl-i sünnete karşı, Şî’a fırkasını kurdu. Her asırda, Şii alimi olarak ortaya çıkan Yahudiler, bu fırkayı kuvvetlendirdiler. Yahudilerin İslamiyete yaptıkları zararlar, Kuveyt’te Mektebetü’s-sahâbeti’l-islâmiyye’nin neşrettiği Hiyânetü’l-yehûd kitabında uzun yazılıdır. İslamiyetin yayılmasıyla birlikte orta çağdaki hâkimiyetleri yıkılan papazlar, İslamiyeti yok etmek için, misyoner cemiyetleri oluşturdular. İngilizler bu işte daha da ileri gidip, Londra’da Müstemlekeler Nezâreti’ni, yani Sömürgeler Bakanlığı’nı kurdular. Bu bakanlık çatısı altında, özel yetiştirdikleri binlerce casusu İslam beldelerine göndererek akla, hayale gelmeyen yahudi hileleri ile islamiyeti içerden yıkmaya başladılar. Mısır, Irak, İran, Hicaz ve hilâfet merkezi olan İstanbul’da casusluk faaliyetlerinde bulunması için de İngiliz misyoneri Hempher’i görevlendirdiler. Hempher, 1713 senesinde Basra’da, henüz 14 yaşında olan Muhammed bin Abdülvehhab Necdî’yi, yalan ve hileleri ile kendi tuzağına düşürdü. Bununla uzun zaman arkadaşlık yaparak İngiliz Sömürgeler Bakanlığı’ndan aldığı hile ve yalanları telkin etti. Muhammed bin Abdülvehhab, Hempher’in yalan ve iftira dolu telkinlerine İbni Teymiyye’nin (D.1263-Ö.1328) Ehl-i sünnete uymayan bozuk görüşlerini de katarak etrafına taraftar toplamaya başladı. Başta kardeşi Süleyman bin Abdülvehhab olmak üzere, çok sayıda alimin reddiyelerine rağmen, fikirleri bilhassa bedevî denilen göçebe Arablar arasında yayıldı. Nihayet 1737 senesinde, İngilizlerin maddi, siyasi ve askeri yardımları ile bozuk görüşlerini Vehhâbilik ismi altında ilan etti ve Şeyh-i Necdî diye meşhur oldu. Yine İngilizlerin desteği ile şimdiki Arabistan kraliyet ailesinin atası olan Der'iyye Emîri Muhammed bin Suud ile ittifak yaptı. Daha sonra Muhammed bin Abdülvehhâb'ın kızıyla evlenen Muhammed bin Suud, Vehhâbiliğin yayılması için her türlü desteği verdi. Böylece Emirliğin (Arabistan kralı) Muhammed bin Suud ailesinin, Şeyhliğin (Dini lider) ise Muhammed bin Abdülvehhab'ın soyundan gelmesi kararlaştırılarak, Bugün ki Suudi Arabistan'ın, dini ve siyasi mezhebi olan Vehhâbiliğin temeli atıldı. Vehhâbilik veya Selefîlik, Suudi Arabistan'nın resmî mezhebi olup, tedrisat, vaazlar ve fetvalar, hep bu mezheb üzeredir. Ilımlı olanları Hanbelî olduklarını söylerler. Diğer üç Sünnî mezhebi resmen tanımazlar. İngilizler tarafından tesis edilen Vehhâbîlik, selefiyyecilik, mezhebsizlik, reformculuk, Kâdîyânî, Mevdûdî ve Teblîg-ı cemâ’at ismi altındaki bozuk yolların hepsinde tasavvuf düşmanlığı vardır. İngilizlerin desteği ile mezhebsiz ve tasavvuf düşmanı olan İbn-i Teymiyye islam alimi ilan edildi. Yine İngilizlerin yardımı ile, Vehhâbî kitapları bütün dünyadaki Râbıtatü’l-âlemi’l-islâmî dedikleri vehhâbî merkezleri vasıtası ile her memlekete yayıldı. İbn-i Teymiyye’nin kitaplarındaki sapık fikirleriyle İngiliz casusu Hempher’in yalan ve iftiralarının karışımından oluşan, Vehhâbiliğin temeli üç esas üzerine bina edilmiştir. 1-“Amel, ibadet, imanın parçasıdır. Bir farzı yapmayan, mesela farz olduğuna inandığı halde, bir namaz kılmayan kâfir olur. Bunu öldürmeli, mallarını taksim etmelidir.” diyorlar. (Bunlar kendi kitapları olan Fethu’l-mecîd’in 17, 48, 93, 111, 273,337 ve 348. sayfalarında yazılıdır.) 2- “Peygamberlerin ve Evliyanın ruhlarından şefaat isteyen, bunların mezarını ziyaret edip, bunları vesile ederek düa eden kâfir olur.” diyorlar. 3- “Mezarlar üzerine türbe yapmak ve türbelerde namaz kılmak ve orada hizmet ve ibadet edenlere kandil yakmak ve ölülerin ruhlarına sadaka adamak, caiz değildir. Bunları yapan sünnî veya şiî müslimanlar, müşrik olduğundan bunları öldürmek, mallarını yağma etmek helal olur. Bunların kestikleri leş olur.” diyorlar. Vehhabilerin, Fethu’l Mecîd ve Keşfü’ş şübühât isimli kitaplarında, “Vehhabi olmayanların kanları ve malları helaldir” yazdığı için, bu sapkın inançlarının gereği olarak kendilerinden olmayan müslümanlara yapmadıkları zulüm ve işkence kalmamıştır. Nitekim Ahmet bin Zeynî Dahlân'ın (ö.1886), Hulâsâtü’l-kelâm ve Eyüp Sabri Paşa'nın (ö.1890) Târîh-i vehhâbiyyân kitabında Taif'deki müslümanlara nasıl işkence yaptıkları, kadınları ve çocukları barbarca öldürdükleri uzun yazılmıştır. Yine Seyyid Zeyni Dahlan'ın El-fütuhâtü’l İslâmiyye isimli eserinin “Fitnetü’l-vehhâbiyye” başlığı altında, Vehhabilerin bozuk itikadları ve müslümanlara yaptıkları zulüm ve işkenceler anlatılmaktadır. Din kisvesi altında yalan ve hilelerle itikadı bozulup mankurtlaşan insanların, akla hayale gelmeyecek derecede ne tür vahşet ve zulümler yapabileceklerini anlamak açısından, çok ibretli tarihi bir vesika olarak; Bu kitaplarda özetle deniyor ki: “Vehhabiler 1803 senesinde, Osmanlı idaresi altındaki Taif kalesine saldırarak kadın-erkek, çoluk-çocuk demeyip, beşiktekiler de dahil hepsini öldürdüler. Dere gibi sokaklardan kanlar aktı. Evleri basıp her şeyi yağma ettiler. Şehitleri 16 gün boyunca hayvanların ve kuşların yemesi için bir tepeye bıraktılar. Vehhabiler, kütüphane, tekke ve evlerden ne kadar, Kur’an-ı kerim, tefsir, hadis ve din kitabı varsa hepsini parçalayıp yerlere attılar. Kur’an-ı kerim ve din kitaplarının üzerinde ayetler yazılı meşin ciltlerinden çarıklar yapıp kirli ayaklarına giydiler. Bu zulümlerden sonra Eshab-ı kiramın, evliyanın ve alimlerin kabirlerini ve türbelerini yıktılar.” Bu vahşeti daha detaylı okumak için; https://dintahripcileri.com/vahhabilerin-osmanliya-ilk-isyanlari/ linki tıklayabilirsiniz. Vehhabilerin sapkın inançları sebebiyle geçmişte yaptıkları bu vahşet ve zulümler, Bugün de aynı inanca sahip başta IŞİD olmak üzere El-Kaide, Taliban, Boko Haram, Eş-Şebab ve El-Mehdi gibi radikal terör örgütleri ile devam etmektedir. Peygamber efendimizin cehennem azabından kurtulacağını müjdelediği Fırka-i Nâciye’den olabilmek ve gelecek neslimizi ebedi felaket tuzaklarından koruyabilmek için, Mezheb imamlarımızın ve Selef-i sâlihînin nurlu yolunu bizlere dosdoğru ulaştıran Ehl-i Sünnet vel-cemâat alimlerinin kitaplarını okumalı; Fırka-i Dâlle’nin en aktif kolu ve İslam aleminin baş belası olan Vehhâbilik ve Selefîlik yolunun ilham kaynağı, İbn-i Teymiyye, (D.1263/Ö.1328), (D.Harran/Ö.Şam) ve onun bozuk fikirlerinin günümüze kadar ulaşmasına vesile olan baş çömezleri; 1-Muhammed bin Abdülvehhab, (D.1703/Ö.1792),(D./Ö.Arabistan/Necid) 2-Cemaleddin Efgani, (D.1838/Ö.1897), (D.Afganistan/Ö.İst.) 3-Muhammed Abduh, (D.1849/Ö.1905), (D./Ö.Mısır) 4-Reşit Rıza, (D.1865/Ö.1935), (D./Ö.Lübnan) 5-Seyid Kutup, (D.1906/Ö.1966), (D./Ö.Mısır) 6-Mevdudi, (D.1903/Ö.1979), (D.Hindistan/Ö.Pakistan) gibi dini tamir davasındaki din tahripçilerinin yazılarına ve bunları İslam alimi kabul edip, onların bozuk görüşlerini referans alan din adamı suretindeki din hırsızlarının, sözlerine ve yazılarına asla itibar etmemelidir. Konu hakkında daha detaylı bilgi almak için, Hakîkat Kitâbevi yayınlarından; İNGİLİZ CÂSÛSUNUN İ’TİRÂFLARI ve İngilizlerin İslâm Düşmanlığı kitabını mutlaka okumalıdır.
Kaynak Linki = https://www.medyamit.com.tr/makale/vehhabilik-ve-selefiligin-gercek-yuzu-330
.
|
| Bugün 1694 ziyaretçi (2130 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|