 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
.Bahar diyeti
12 Mart 2002Mustafa Armağan
Vücutlarımız alınıyor, satılıyor. Pazarlanıyor hatta. Birbiri ardınca emirler yağdırılıyor ona.
“Yap–yapma”. Çağdaş köleliğin kulaklarımızda her daim uğuldayan emirleri bunlar: Bu sene moda filanca renkler; bunlar giyilecek. Bu mevsim pastel tonlar hakim olacak yüzünüze; bu yüzden makyaj soğuk yapılacak. İdeal ölçülerinize dönün; “fazla” kilolarınıza savaş açın! Sivilcelere son. Yağlara son. Saçınızdaki beyazlıklara son. Bembeyaz dişler hayatınızdaki her şeyi düzene koymaya yetecektir. Saçlarınızı özgürlüğüne kavuşturun. Böylece uzayıp gidiyor günlük hayatımızı kuşatan sloganlar…
İşe bakın ki, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün önde gelen kadın aktörleri, kadınları “bakımlı” olmaya çağırıyorlardı. Oysa az gelişmiş feministlerimiz, “bakımlı” olmayı tavsiye etmenin, aslında feminizmin karşı çıktığı erkek egemen sistemin sömürü mekanizmasının bir parçası olduğunu unutmuş görünüyorlar.
Makyaj, saç bakımı, yüz bakımı, vücut bakımı, aslında tam da kadınları ezip sömürdüğü söylenen erkekler dünyasının “kadınları ehlileştirme” operasyonunun parçaları değilse nedir?
Bu yüzden dünyadaki feminizmler (tek bir feminizm olmadığını belirtmek için bu terimi özellikle kullanıyorum) artık kadınların üzerine ömür boyu yüklenmiş olan bu “güzellik” yükünün sıkı bir sorgulamasına girişmiş bulunuyorlar.
İşte ünlü feminist kadın yazarlardan Germaine Greer’in kadınları iğdiş eden sisteme yönelttiği eleştiriler. Kadınlık, erkekliğe endekslenmiş ve kadının en önemli ayırıcı vasfı olan annelik neredeyse bir “ayıp”, bir “kabahat” sayılır olmuştur. Feminizm, başlangıçta bu sömürü mekanizmasına karşı koymak üzere yola çıkmışken, zamanla o da mekanizmanın bir parçası haline getirilmiş, yani ehlileştirilmiştir. İşte Amerika’nın en ünlü feminist yazarlarından Naomi Wolf’un “güzellik efsanesi” hakkındaki uyarıcı sözleri: “Bugün eskisine göre daha fazla paraya ve güce sahibiz, yasalar eskilere göre daha bizden yana. Fakat kendimizi nedense fiziksel olarak özgürleşmemiş olan ninelerimizden daha kötü hissediyoruz.”
Wolf, 1980’lerden sonra feminizmin artık güzellik kavramını bile ciddi ciddi sorgulamaya açtığını söylemektedir.
Greer ve Wolf gibi daha pek çok Batılı feminist bugün güzellik, form, bakım gibi özellikle kadınların üzerine ağır bir yük olarak yıkılmış olan ideolojilere karşı çıkmak gerektiğini haklı olarak savunuyorlar. Sadece güzellik de değil. Kilo ve vücut ölçüleri de birer saplantı haline getirilmiş durumda beyinlerde.
Mankenlerin istilasına uğramış bir ekranda biz de yaşıyoruz aslında payımıza düşeni. Vivet Kanetti, mankenlerin bu kadar tanındığı bir toplumda, onların hangi büyük Türk modası sektörünü omuzlarında taşıdıklarını sorguluyordu haklı olarak. Modanın merkezi Paris’te bile halkın olsa olsa 2–3 mankenin adını bildiğini, bizimse hayatlarının bütün ayrıntılarını bildiğimiz en az 15 manken olduğunu söylüyordu.
Bu aslında ülkemizde yaygınlaştırılmak istenen “güzellik ideolojisi”nin bir uzantısından başka bir şey değil. Çünkü manken demek, “küresel” ölçeklere göre belirlenmiş ideal bir kadın–erkek bedeni demek. (Zaten bir başka adı da “model”.) Onlar, insan ırkının mutlak güzellik sembolleri (modelleri) olarak göklerden aramıza ağmış mitolojik yaratıklardır adeta. Hepimizin onlar gibi olmamızın istendiği bir ortamda, özgürleşmeyi savunan akımların, bu arada feminizmin de, bunlara karşı çıkması ve gıdamızdan vücudumuzdaki yağlara kadar her şeyimize burnunu sokan bu ideolojiye cephe alması, hatta savaş açması gerekmez miydi?
Türkiye’de bakımlı kadın imajı feminizmin alfabesi haline getiriliyorsa buna tepki duymak da bizim en tabii hakkımız olmalı.
12.03.2002
.
Futbola karşı olanlar buraya!
11 Haziran 2002Mustafa Armağan
Kosta Rika maçından sonra burnundan soluyarak konuşuyordu hakemlikten emekli bir futbol yorumcusu: “Şenol Güneş, Brezilya maçının 60. dakikasında takımın en iyisi olan Yıldıray’ı çıkartmıştı oyundan ve bu yüzden kaybetmiştik maçı. Bu defa da tam golü attıktan sonra sahanın en kötülerinden biri olan Yıldıray’ı çıkartıp yerine zinde bir oyuncu almadığı için puan kaybettik.”
Eğer bu akıllara seza yorumlara siz de benim gibi kulak kabartıyorsanız, futbolun medyada başını çekenlerin ondan ne kadar anladıklarını sormaya başlamışsınızdır. Her başarısız olunan maçta eleştirilecek bir taraf bulmak, her başarılı olunan maçta da oyuncuları sıktıkları vaftiz sularından boğulacak hale getirmekte üstlerine yok gördüğüm kadarıyla.
Bunların ağababalarından birisi, yıllar boyu Fatih Terim’in ne kadar beceriksiz birisi olduğunu yazıp durdu. O da inadına Galatasaray’ı 4 yıl üst üste şampiyon yapıp üstüne üstlük UEFA kupasını da GS müzesine götürünce, “Efendim, filanca rakip futbolcunun o maçta ayağı 10 santim daha kalksaydı Terim bu şampiyonluğu rüyasında görürdü” türünden “objektif” yorumlar yaptığını hatırlıyoruz.
Hadi bunlar gece gündüz futbolla düşüp kalkanlar, meslek içi bir tartışma diye hoş görelim. Ama son yıllarda bir de ayağına değen topun Urban’ın Şâhî topundan farkını bilemeyenlerin de köşelere dolduğuna şahit oluyoruz.
Önce hakemlerle başladı “futbol köşe yazarlığı” boy atmaya. Sonra iş büyüdü, Hülya Avşar’ın bile köşe yazarı olduğu bir memlekette aslında hiç de yadırganmaması gereken bir formata büründü, ihtisası başka sahalarda (ekonomi, gazetecilik vs.) olan bazı güzide entelektüellerimiz de bu münhal ve de münbit alana derhal el attılar. Böylece birincilerinden yeteri kadar çekmiş bulunan zavallı beynimiz, bu nevzuhur kalemlerin yorumlarıyla teşevvüşün zirvelerine kanat açmaya zorlandı.
Geçen hafta yazdığım, “Brezilya maçını seyretmeyen bir tek benim galiba” sözüm bazılarını rahatsız etmiş olacak ki, şimdiye kadar hiç almadığım kadar mail aldım. (Bunların içinde sadece birisi beni desteklediğini söylüyordu.) Bu da yetmezmiş gibi pazar günü A. Turan Alkan da kalemini bilemiş, üzerime geliyordu. Aziz dostum Alkan’ın zarif takılmalarına bir cevap yazacağım; ama şunu söylemeliyim ki, doğrusu “Zaman” okurlarının beni daha fazla destekleyeceklerini umuyordum. Okuyucularımızın futbol konusunda geçirdiği muazzam devrimin farkında olamayan bir “dinozor”muşum da haberim yokmuş!
Dinozorluğu kabul ettiğime göre artık rahat konuşabilirim: Futbol, modern dünyanın afyonudur. Sporla veya o bildiğimiz saflıktaki “oyun”la alakası kalmamıştır. Dünya Kupası sitesinin bir günde tam 106 milyon kişi tarafından ziyaret edilmesi de bu ortak uyuşmanın ne derece başarıya ulaştığının en bariz göstergesi değil mi?
Bu afyondan bir müddet çekenler, dünyanın futbolun etrafında döndüğünü zanneylemeye başlarlar. Dünya yeniden büyülenmiş (re–enchantment), kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz bir dünyanın ruhu keşfedilmiştir sanki. Afyonun vazifesi, bize dünyayı olduğundan başka türlü göstermektir.
Eskiden bir maç için stadyuma on binlerce insan toplanırken, günümüzde televizyonlar sayesinde yüz milyonlarca, bazan milyarlarcası bu ortak ayine iştirak ettiriliyor. Bir takımı tutan milyonlar hep bir ağızdan “ahhh” veya “ohhh” diyor, bu duygu ve heyecan sağanağı, kıtaları, okyanusları aşarak küre–i arz üzerindeki hemen her hanenin camlarını zangırdatıyor. Tv’lerdeki ağır çekimler, tekrarlar, yakın çekimler, ayrıntılar, zoom’lamalar vs. “tartışmalı” pozisyonun erotik bir iştihayla seyredildiği haz sömürme seanslarına dönüşüyor.
Ve ayinlerin arkasından koro halinde, herkesin gördüğünü bir kere daha, bu sefer soğuk bir servisle, izleyen kitlenin önüne sunanlar Tv’lere sırayla arz–ı endam ediyorlar ki, bunlar da her seferinde bir öncekini nakzeden fikirlerini sonuna kadar savunan dâhi futbol köşe yazarlarımızdan başkası değildir.
Kıssadan hisse: Dinozor olmak, akıntıya kapılmaktan yeğdir!
11.06.2002
.
Hilmi Özkök’e teşekkürlerle: Atatürk askerlikten nasıl ayrılmıştı?
14 Ekim 2007Mustafa Armağan
Emekli Org. Hilmi Özkök, Fikret Bila’ya verdiği uzun mülakatta yakın tarihimizdeki asker-sivil ilişkilerine de değinerek şu çarpıcı tespitte bulunmuş: Görevim süresinde beni en çok üzen, kendilerini Atatürkçü diye niteleyen, bir kesim takiyeci Atatürkçülerin, gerçek Atatürkçülüğe ihanet edercesine hükümetle kamuoyu önünde kavga eden bir genelkurmay başkanı istemeleri, kavga etmiyorum diye benimle kavga etmeleridir.
İttihat ve Terakki’nin neye mal olduğunu bilen birçok lider üniformasından güç alırken, Anadolu’ya geçip siyasete atılınca üniformasını hemen çıkaran Atatürk iki binli yıllarda böyle bir Türkiye mi isterdi? Böyle kavgalı bir ortam kimlere yarardı? Bu kavga halka neye mal olurdu? (Milliyet, 5 Ekim 2007)
Bu pasajın ruhuna esasen katılmakla birlikte onun “birçok lider üniformasından güç alırken, Anadolu’ya geçip siyasete atılınca üniformasını hemen çıkaran Atatürk” kısmına itirazım var. Hilmi Özkök burada, aynı dönemde yaşamış birçok liderin (elbette askerî liderleri kastediyor) üniformasının gücüne sığınmasına mukabil, Atatürk’ün böyle yapmadığını ve Anadolu’ya geçer geçmez üniformasını çıkardığını söylüyor. Yani Atatürk Samsun’a çıktıktan sonra artık sivil bir lider olmuştur demeye getiriyor.
Gerçekten de Atatürk’ün 1919 Temmuz’undan 1921 Temmuz’unda TBMM tarafından Başkumandanlık yetkisiyle donatılışına kadar sivil bir lider konumunda bulunduğu genellikle gözlerden kaçan bir ayrıntıdır. Bir çok sözde sivile inat, Atatürk’ün sivil tarafını vurgulayan bu Emekli Orgenerale teşekkür etmemiz gerekiyor.
Ancak itirazımda yine de ısrarlı olacağım: Mustafa Kemal Paşa Anadolu’ya geçince ‘hemen’ üniformasını çıkarmış değildir. Hatta Erzurumluların sivil dayatmasıyla üniformasını çıkardığını unutmamak lazım. Bu karanlıkta kalmış hususu yerimiz elverdiği nispette açıklığa kavuşturmaya çalışalım.
Mustafa Kemal askerlikten istifa etti mi?
İnkılap tarihi kitaplarında İstanbul hükümetinin, gerçek niyetini öğrenince Mustafa Kemal Paşa’yı önce geriye çağırdığı, bunun üzerine Paşa’nın yaver kordonunu ve üniformasını çıkarıp atarak sine-i millete döndüğü anlatılır. Acaba bu bilgi ne kadar gerçeklere dayanmaktadır?
Bu resmi anlatıda atlanan bir ayrıntı var ki, son derece önemli. İstanbul, Mustafa Kemal’i yalnız geri çağırmakla yetinmemiş, emirlerine karşı geldiği için askerlikten de azletmişti. (Hatta pek bilinmez ama Vahdettin, hükümetin azil kararını ‘tecviz etmemiş’ ve bir iki aylık hava değişimi teklifini özel bir telgrafla Paşa’ya bildirmişti.) Böylece Mustafa Kemal Paşa askerlikten istifa etmekle aslında İstanbul’un kararını örtülü olarak kabul etmiş oluyordu. Bir başka deyişle, önce görevden alınmış, sonra istifa etmiştir. Birincisinin tarihi 8 Temmuz 1919’dur, ikincisininki 9 Temmuz 1919. Bu bir.
İkinci çarpıcı husus, Mustafa Kemal’in askerlikten istifa etmekle birlikte 23 Temmuz’da başlayan Erzurum Kongresi’ne kadar üniformasını ‘hemen çıkarmamış’ olmasıdır. Daha önce Erzurum ve Trabzonlu vatanseverlerce tarihi kararlaştırılmış bulunan Erzurum Kongresi’ne misafir olmuştu. Burada kendisinden kuşkulananlar, onu kongreye kabul etmek istememiş ve üniformasını üzerinde taşıdığı için ‘İstanbul’un adamı’ muamelesi görmüştü. Şark fatihi olarak şöhreti ufukları tutan Kâzım Karabekir ve Cevat Dursunoğlu’nun araya girip teminat vermesiyle Paşa kongreye kabul edilebilmiştir. (Dursunoğlu, Siirt’te Mervan Gül’ün Tayyip Erdoğan’a yaptığı jestle kongre üyeliğinden istifa ederek Mustafa Kemal için üyeliği boşaltan adamdır.)
Ve üç… Kongre günü M. Kemal salona omzunda apoleti, boynunda padişah yaveri kordonu ve üniformalı olarak gelince ‘Burası sivil bir platformdur. Üniformanızı çıkarmadan içeriye giremezsiniz’ uyarısıyla karşılaşmıştı. Bu sert uyarı üzerine Mustafa Kemal bir arkadaşından ödünç aldığı sivil elbiseyle kongreye katılabilmiş ve ilk olarak ulemadan Hacı Fevzi Efendi’nin yanına oturmuştur. Arkasından okunan dualarla kongre başlamıştı (Duanın sadece bir cümlesini verelim: “Allahım! Kongrede verilecek kararlarda bizi isabetli eyle.”)
‘Paşa, üniformanı çıkart, öyle gel!’
Silah arkadaşı Mustafa Kemal’le birlikte kongrenin yapılacağı salonun kapısına kadar gelen ve oradan ayrılarak görevinin başına dönen Kazım Karabekir Paşa, “İstiklal Harbimizin Esasları” adlı hatıralarında aynı olayı kendi açısından şöyle nakleder:
“Samimane ikazlara rağmen Mustafa Kemal Paşa hazretleri mirliva üniforması ve yaver-i hazret-i şehriyari kordonunu çıkarmamışlardı. Kongreye dahi bu kıyafetle girmişler. Ve kürsüye çıkarak nutuk irad etmek istemişler. Bu manzara kongre heyet-i umumiyesi üzerinde pek fena bir tesir yapmış. Ve Gümüşhane murahhası [delegesi] Zeki Bey kendilerine şu ihtarda bulunmuştur:
– Paşa. Evvela üniforma ve kordonunu sırtından çıkar, ondan sonra kürsüye gel! Ta ki milli kuvvet askerî tahakküm şekline girmesin.
Paşa bu ihtarla üniforma ve kordonunu çıkarıyor ve ondan sonra kongre saflarına kabul ve riyasete intihap olunuyor.”
Yukarıdaki sözlerin sahibi Kadirbeyoğlu Zeki Bey ise nihayet yayınlanan hatıralarında olayı kendi ağzından anlatmış, yine orada hazır bulunan Rauf Orbay ise hatıralarında onu doğrulamıştır. Hatta Rauf Bey’in bu sırada arkadan Zeki Bey’in kolunu çimdiklediğini ve ‘Ne yapıyorsun?’ dediğini bile biliyoruz.
Ancak bu sert sözlere Mustafa Kemal’in tepkisi beklenenden yumuşak olmuş ve Zeki Bey’e herkesin önünde hak vermiştir. Onun, ‘Milli mücadeleye böyle kararlılıkla sahip çıkanlar bulundukça bu milletin sırtı yere gelmez’ anlamına gelecek ilginç bir açıklama yaptığını Zeki Bey’in hatıralarından öğreniyoruz. Zeki Bey’in “milli kuvvet askerî tahakküm şekline girmesin” sözleri üzerinde düşünmemize vesile olduğu için Sayın Özkök’e tekrar teşekkürler.
14 Ekim 2007, Pazar
.
Bayramlar Şahdamarıdır Dünyamızın
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bayramlar zamana bağlı değildir ki eskisin! İnsan doğasının yenilenmesi için altın bir fırsat sunan, mahsustan aralık bırakılmış kapılardır. Bu yüzdendir bayramlar eskimez, her mevsim yeniden doğar. Yeter ki varlığa susadığımızın farkına varalım.
Bu bayramda iyi bir şey yapın ve geçmişe doğru bir yolculuğa çıkın. Yalnız kendi hatıralarınıza değil, kolektif hatıralarımızın alacalı dünyasına. Söylemesi benden: Bugünümüzün pek çok tıkanmış damarı o alemde hala gürül gürül akmaya devam etmekte. Sizi bilmem ama ben gönlümün dudaklarını onların mermer çeşmesine dayamak istiyorum bu mübarek günde. Şair Nedim’in dediği gibi, onların sinelerinde Cennet suyu saklı çünkü. Şimdi buyurun, o sudan birkaç damla içmeye…
Umur-ı Mülkiye Nazırı Pertev Paşa’nın torunu Abdülaziz Bey’in (1850-1918) Osmanlı Adet, Merasim ve Tabirleri adlı kitabına göre, ekabir konaklarında kurban bayramı merasimleri şöyle cereyan edermiş:
Zilhicce ayı yaklaşınca hane sahibi kendisine olduğu kadar eşine, çocuklarına, vefat etmiş anne ve babasına, yine vefat etmiş zevce ve evlatlarına birer güçlü ve büyük koyun alır, onları en az üç beş gün konağın ahır kısmında besletirdi. Koyunların marya, yani dişi olmamasına (koç tercih sebebiydi), gözlerinin sağlam olmasına, boynuzlarının kırık veya organlarının eksik bulunmamasına dikkat edilirdi. Hane sahibi bir tekkeye mensupsa oraya da adak adıyla gereği kadar kurbanlık gönderilirdi. Hatta kendisinin ve çocuklarının hocalarına, ebelerine, dadılarına vs. biri kendisi, öbürü hanımı adına birer çift koyun gönderenler olurdu. Kurbanlıklar güzelce yıkanır, tüyleri taranır, boynuzları zeytinyağıyla yağlanır, temiz otlar üstüne yatırılarak bayram gününe kadar özenle bakılıp beslenirdi.
SOFRADA TURUNÇ REÇELİ
Hane sahibi paşa ise padişah ile resmi bayramlaşma (muayede) törenine katılmak zorunda olduğundan bayram namazını padişahın gittiği camide kılardı. Paşa değilse mahalle camisinde kılınan namazdan sonra doğru evinin bahçesine gelir, kurbanlıklar için kazılmış çukurların başındaki buhurdanlıklardan tüten ve kan kokusunu bastırmaya yarayan güzel kokular arasında tekbir getirerek kurbanını ya bizzat keser veya başka birisine toptan değil, teker teker isimlerini sayarak vekalet verirdi. İlk kesilen kurbanın kanından evin en küçük çocuğunun alnına sürülmesi ve postunun tekkeye yollanması adettendi. Kurban kesim işlemleri bittikten sonra hane sahibi konağa döner ve iki rekat şükür namazı kıldıktan sonra asıl bayramlaşmaya geçilirdi.
Kurban etleri üç parçaya bölünürdü. İlk parça eve ayrılır, diğer iki parça medrese talebelerine, karakoldaki askerlere, dul ve kimsesiz kadınlara, bekçilere, tulumbacılara vs. dağıtılırdı. Abdülaziz Bey’in dikkatimizi çektiği bir nokta da, kibar misafirlerin ziyaretlerini yemek vakitlerine denk getirmemeye özen göstermeleridir. Özen gösterilen hususlardan bir diğeri de, aşırı et tüketimi yüzünden bozulmaya meyyal sindirim sistemini düzeltmek için sofrada tatlı olarak muhakkak turunç reçeli bulundurmaktı.
Osmanlı devrinde ilmiyeden olmanın ayrıcalıklı bir yanı vardı. Mesela üst düzey bir bürokratla bayramlaşmaya gittiğinde binek taşında karşılanır, iki ağa koluna girerek yukarı çıkarır ve efendinin odasına girince, şimdiki gibi kolonya olmadığı için gülabdanla karşılanır, eline ve üzerine gülsuyu serpilir, sonra tepsiyle şeker ikram edilir ve sıra kahveye gelirdi. Kahvenin yanına yumuşak peynir şekeri ayrı bir kapta konulur, bir süre sonra ev sahibi ağalardan birisine şeker tabağını almalarını söylerdi. Bu, misafire bayramlaşmanın bittiğinin ihtarı olarak kabul edilirdi. Tabii ki ‘Kalk, git’ demek değildi ama misafirin serbest bırakıldığı böyle bir dille söylenmiş olurdu.
Bu defa Topkapı Sarayı’ndayız ve kılavuzumuz ise Enderunlu İlyas Ağa. Arife günü padişah ikindi namazını Hırka-i Saadet dairesinde kıldıktan sonra Arz Odası’na gelerek sedef tahtına oturur, davullar çalınır, ardından mehter yeri göğü inletmeye koyulurdu. Saray ağaları, sultanın huzurunda tomak oyunu oynayıp üzerlerine çil paralar serpilirdi. Padişah sonra hareme geçer ve bayram hazırlıkları başlardı. Bayram sabahı padişahın Arz Odası’nı şereflendirmesiyle sarayda bayram başlamış olurdu. Bayram namazı Sultanahmet Camii’nde eda edildikten sonra Hırka-i Sadet Dairesi’nin kapısı yanında kırk kadar koç kurban edilir ve ilk koçu bizzat padişah keserdi. Ardından resmi bayramlaşmaya geçilirdi.
MEHTER EŞLİĞİNDE BAYRAMLAŞMA
Mehter nevbet vurmaya başlayınca Enderun ağalarından başlayarak herkes sıraya girip tahtında oturan padişahın bayramını kutlardı. Daha sonra padişahın Beyazıt’ta bugünkü İstanbul Üniversitesi bahçesinde bulunan Eski Saray’a gittiğini ve orada kalan yaşlı harem kadınlarına ile haremağalarına bağışlarda bulunduğunu biliyoruz. Bu arada baltacılar da ihsandan nasiplenmek için tomak oyunu oynayıp padişahı eğlendirirler ve çil çil altınlar onların da üzerine yağardı.
Bundan sonrası, bürokratların birbirlerinin bayramlarını tebrik etmek için yollara düşme vaktidir. Buna devr-i ebvab denilirdi, yani kapı kapı dolaşma. Devrin en büyük ricalinden en küçüğüne kadar bayramlaşmaya gitmek şarttı. Herhangi birisini atladığınızda cezası vardı. Bu yüzden bayramlarda, özellikle İstanbul’da memurlar yollara dizilir, gelirlerinden hatırı sayılır bir kısmını yol parası olarak harcarlardı. Tabii gittikleri yerlerde dağıtılan bahşişler de cabası. Böylece bayram, küçük memurlar için tam anlamıyla bir ekonomik yıkım oluyordu.
ABDÜLMECİD YASAKLADI
Ancak 1845’te Sultan Abdülmecid resmi bir bildiri yayınlayarak devlet memurlarını bu külfetten kurtardı. Memurlar bundan sonra yalnız saraydaki törende hazır bulunmakla yükümlüydü. Yani bir bakıma bayramlaşma resmen yasaklanmıştı! Bu da Osmanlı yönetiminin artık geleneksel (kadim) saray adetlerinden vazgeçmeye başladığı anlamına geliyordu. Bir ara II. Abdülhamid bayramlaşma işine eski ciddiyetini kazandırmaya çalışmışsa da, o eski dünyayı bir daha geri getirememiştir.
Dinler tarihçisi Mircae Eliade ‘Dindar insan, varlığa susamış insandır’ der ve ekler: ‘Bayramlarda devreye giren kutsal zaman, bizi kökenimizle buluşturmayı amaçlar ve bütün dalların birleştiği kökü bizim üzerimizden sürekli güncelleştirir.’
Dolayısıyla bayramlar zamana bağlı değildir ki eskisin! İnsan doğasının yenilenmesi için altın bir fırsat sunan, mahsustan aralık bırakılmış kapılardır. Bu yüzdendir bayramlar eskimez, her mevsim yeniden doğar. Yeter ki varlığa susadığımızın farkına varalım. O hep orada sabırla beklemektedir, şahdamarımızı…
MENDİL YERİNE YEMENİ
Çocukluğumuzda mendillere sarılı bayramları bilirdik. Meğer zengin konaklarında çocuklara harçlık yanında mendil değil, yemeni ve çevre verilirmiş. Kibar çocuklarının bayram kapıları da çok renkliydi. Lalalarıyla beraber uzun bir bayram gezmesine çıkan çocuklar, akrabalar haricinde ebelerine, öğretmenlerine gider, evde özel olarak süslü sepet ve kutulara konularak hazırlanmış şekerleri hediye olarak götürürlerdi. O zamanlar mendil ‘halktan’ çocukların hediyesiymiş! Bundan sonrası bayramın ikinci gününe ait eğlence faslıdır. Ve bayramlar çocukların saatine ayarlıdır bu gün. İstanbul’un Fatih Camii avlusu, Unkapanı, Kadırga’daki (şimdi park olan) Cinci Meydanı, Davutpaşa, Eğrikapı ve diğer meydanlarda sallanan beşiklere, kolan salıncaklara, dönme dolaplara, atlı karacalara (karıncalara değil!) evsahipliği eder, çocukları büyülü alemine adeta esir alırdı. Oğlanlar ata binmeyi, kızlar ise öküz veya at koşulmuş etrafı açık, tepesi kırmızı ihramla örtülü arabalarda mahalleleri gezerdi.
Salih MERCAN
.
İdama Karşı Padişah
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Saddam Hüseyin’in idam edilmesi bu ceza yöntemiyle ilgili tartışmaları alevlendirirken idama karşı olan bir padişahı hatırlamakta fayda var.
SADDAM Hüseyin’in Kurban Bayramı’nın ilk gününün şafak vakti idamı, ardından da ölüm anlarının saniye saniye evlerimize vızır vızır servis edilmesi, ister istemez idam olgusunu yeniden düşünmemize yol açtı. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının asılmasından tutun da idam cezasının şart olup olmadığıyla ilgili bir tartışma cangılına dalmış olduk, 2006’nın son gününden itibaren.
600 küsur yıllık Osmanlı tarihinde çok sayıda idam infaz edilmiştir ama bir padişah vardı ki, idama karşıydı. İdam dosyalarını birkaç istisnasıyla ya tekrar görüşülmesi için geri gönderiyor ya da müebbet hapse çeviriyordu.
Kimdi bu padişah?
Aslında çoğu düşmanları tarafından yazılmış kitaplara bakılırsa, adı Kızıl Sultan’a çıkmış, tarihçilerin gözünde aforoz edilmiştir. Mesela tescilli bir Mason olan ve bunu kitaplarında açıkça beyan eden Paul de Regla, hızını alamayıp, onun için, ‘Öylesi bir cinayet labirentine ve keyfi eylemlere daldı ki’ demiştir, ‘Bütün bunlar Padişahın saltanat dönemine silinmeyen bir damga bastı.’
Adı yalnız Kızıl Sultan değil, Lanetli Sultan, Kanlı Sultan, Büyük Katil gibi vahşet çağrışımlı sıfatlara da açılıyordu.
Tarihin vicdanı diye bir şey var mıdır bilmiyorum ama varsa eğer, bu sıfatlar karşısında mutlaka kanamalıdır. Saltanatı boyunca siyasî hiçbir idam hükmünü onaylamayan bir padişah hakkında Harbiye öğrencilerini toplatıp denize attırdığından sekso-manyaklığına kadar yığınla efsane üretilmiştir. 1909’da tahttan indirildikten sonra, tıpkı Bush’un Irak’ta başına geldiği gibi, İttihatçılar, ne kadar uğraşsalar da aleyhte tek bir kanıt bulamamanın sıkıntısını yaşadılar yıllarca.
Ancak tarih, onu aklamakta hiç acele etmedi. 20. yüzyılın ikinci yarısı, derinden akan sular gibi aklandığına dair belgelerle doldurup taşıracaktı kütüphaneleri. Gelin o tanıklıklara çevirelim kulaklarımızı ve bu Canavar Sultanı eski başbakan ve cumhurbaşkanlarımızdan Celal Bayar’ın nasıl anlattığını dinleyelim:
‘Kendisine muhalefet eden hakimlere, davaya ve mahkemenin kararlarına karşı hiçbir hareket ve teşebbüste bulunmamıştır. Esasen adlî ve kazáâ hakkına bağlı işlerin sorumluluğunu, Adliye Názırı Abdurrahman Paşa’ya bırakmıştı. Adliye işlerine karışmazdı. Abdurrahman Paşa da bu konuda ziyadesiyle dikkatli ve ciddi idi. Müdahale, kimden ve nereden gelirse gelsin asla kabul etmez, reddederdi. O da Paşa’nın bu hareketini takdirle karşılardı. Bu yüzden Abdurrahman Paşa zamanının adliyesi ve kaza organlarının başında bulunan hakimleri, vasıfları ve feragatleri bakımından, bugün için dahi aranacak değerli şahsiyetlerdi. O idamlardan hoşlanmazdı.’ (Celal Bayar, Ben de Yazdım, cilt 5, İstanbul 1986, s. 205.)
Artık merakınızı giderme vakti geldi. Yukarıya ‘O’ diye aldığım şahsın adı, Sultan II. Abdülhamid’dir ve tahttan indirilmesinin üzerinden yaklaşık yüz yıl geçmesine rağmen, dostları ile düşmanları savaş halindedir. Tam da bu yüzden günümüz üzerindeki etkilerini, ortalıktaki toz dumandan görmeyi başaramıyoruz ya zaten.
Mesela farkında değiliz ama Adalet Bakanı’nın hükümet protokolündeki sırası dahi onun eseridir. Çünkü Adalete ve Abdurrahman Paşa’ya çok önem vermişti. İşte sırf bu yüzden imparatorluk protokolünde Milli Savunma Bakanı’nın (Harbiye Nazırı’nın) önüne alınmıştır Adalet Bakanı (Adliye Nazırı). Ve bu değişiklik, yüz yıl geçtiği halde günümüzde de devam etmektedir. (Yılmaz Öztuna, Tarih Sohbetleri I, İstanbul 1998, Ötüken, s. 206-207.)
Tek adam yönetimiyle ilgili eleştirebilirsiniz Abdülhamid’i. Her işe maydanoz olduğu için hiciv oklarınızı yollayabilirsiniz kendisine. Bütün atamalara karıştığından dolayı illet olarak da görebilirsiniz onu. Ancak adalet konusunda çok hassas olduğu inkár edilemez. Hákimlerin tayinine karışmadığı gibi, ünlü hafiyeleri, mahkemeler ve hákimler hakkında jurnal veremezlerdi. Namık Kemal’in deyişiyle istiklál-i mehákim, yani yargı bağımsızlığı, kurduğu rejimin esaslarından biridir.
Devrinde pek çok iç ve dış kökenli olay patlak verdiği halde siyasî suçlulara karşı müsamahalı davranışı çok dikkat çekicidir. ‘Yargının bağımsızlığını bir Tanzimat ilkesi olarak sonuna kadar savunmasıyla mahkemelerden çıkan idam hükümlerini onaylamakta gösterdiği müşkülpesentlik çelişki oluşturmuyor mu?’ diye bir soru gelebilir aklınıza. Haklısınız, bir çelişki var gibi görünüyor. Hatta bu durumun, zamanın Adalet Bakanı’nı da rahatsız ettiğini biliyoruz. Saraya onanması için gönderilen idam kararlarının sürekli müebbede çevrilmesi karşısında adaletlerine güvenilmediğini düşünerek istifa etmek isteyen bakan Abdurrahman Paşa’ya şöyle dediğini biliyoruz Abdülhamid’in:
‘Hakimler de insan oldukları için hata yapabilirler. Diğer konularda değil ama idam gibi geri dönülmesi mümkün olmayan ve insan hayatını ilgilendiren bir konuda hata yapılmış olması ihtimali beni korkutuyor. Sonradan pişman olabileceğimiz bir hatadan dolayı vicdan azabı çekmektense idam cezalarını affetmeyi tercih ediyorum.’
ÖLDÜREMEYİNCE HİZMET ETTİ
Padişahın bu makul gerekçesi karşısında Adalet Bakanı istifasını geri almak zorunda kalmıştır.
Abdülhamid döneminde hiç kimse idam edilmedi mi? Adi suçlulardan idam edilenler olmuştur. Ne var ki, bunlar da bir elin parmakları sayısıncadır. 30 küsur yıl boyunca 11 idam cezası; düşünün sırf Menemen olayında 36 idam cezası verilmişti. Bu 11 idamın da çoğu anne baba katillerine verilmiştir. Bir de durduk yerde sarayda bir arkadaşını öldüren Harem Ağası’nın idamını, kötü örnek olmaması için imzalamıştır.
Bunların haricinde kendisine bomba atarak öldürmek isteyeni dahi affettiğini biliyoruz. 1905 yılında cuma namazı kılmak için Yıldız Camii’ne gelen Abdülhamid’i cami çıkışında Şeyhülislam durdurmuş ve Mekke’den gelmiş bir misafiri takdim etmiştir. Bu kısa fasıla, Belçika’dan gelen profesyonel suikastçının planlarını bozmuş ve saatli bomba erken patlamış, 28 kişi ölmüş, 56 kişi de yaralanmıştır. Modern tarihimizin gerçekleşmiş en büyük suikast girişiminde elebaşılar yakalanmış ve mahkemede yargılanmıştır. Karar, idamdır.
Ancak Sultan Abdülhamid, kararı, yeniden görüşülmesi isteğiyle geri göndermiştir. Mahkeme yeniden toplanmış ne var ki, karar değişmemiştir. Masasına tekrar giden idam kararı, bu defa hiç kimsenin tahmin edemeyeceği şekilde müebbet hapse çevrilmemiş; doğrudan doğruya affedilmiştir!
‘Nasıl yani? Kendisine bomba atanı da mı affetmişti?’ dediğinizi duyar gibi oluyorum. Evet Sultan suikastçı Jorris’i affetmiş, bununla da yetinmeyerek iş teklifinde bulunmuştur.
Mabeyn Başkátibi Tahsin Paşa’nın da hayretle aktardığına göre, Jorris Avrupa’daki Ermeni komitacıların aleyhine çalışmak ve bunların hal ve hareketleri hakkında padişaha bilgi sızdırmak üzere para karşılığı, cebine 500 altın harcırah konularak Abdülhamid’in hizmetine girmiştir. Kendisini öldürmeye kastetmiş adamı idamdan kurtardığı yetmiyormuş gibi, bir de kendi hizmetinde kullanmayı akıl eden bir devlet adamına biz de kalkmış Kızıl Sultan veya Büyük Katil diyoruz.
Peki kim kazançlı çıkıyor bu suçlamadan?
Şair Tevfik Fikret bu zehirlenen neslin temsilcilerinden birisi sıfatıyla yazdığı şiirde (Bir Lahza-i Teahhur) suikastçının hedefini vuramaması karşısında kahrolmuş ve üzüntüsünü,
‘Ey şanlı avcı, dámını beyhude kurmadın, Attın fakat yazık ki yazıklar ki vurmadın’
dizeleriyle dile getirmişti. Tabii aynı Tevfik Fikret’in, gençliğinde aynı Sultan’a övgüler düzdüğünü hatırlamak bize hüzün veriyor ve aydınlarımızın bu deplasmanı daha ne kadar sürecek diye düşünüyoruz. Gerçekten de bitecek mi bu deplasmanımız? Kendi sahamıza dönüş umudumuz hangi FIFA kararına ertelenmiştir dersiniz?
Kendi canına kasteden bir idamlığı dahi affeden Kızıl Sultan portresini hafızamızda asacak münasip bir yer bulacağımız günlere kadar bu bocalamalarımız devam edecektir korkarım.
Salih MERCAN
.
Enver Paşa’nın Almanya’yla At Pazarlığı
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Devletler savaşlarla ilgili karar alırken uzun pazarlıklar yapıyor. Bu günümüze özgü değil, tarihte de sık sık yaşanmış bir olgu. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Enver Paşa’nın Almanya ile yaptığı pazarlık ise özellikle çok ilginç.
GAZETELERDE ABD eski Hazine Bakan Yardımcısı John B. Taylor’ın ‘Küresel Para Savaşçıları’ adlı kitabından aktarılan ve 1 Mart tezkeresi öncesi ABD’ye giden Devlet Bakanı Ali Babacan ve Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış’ın yaptığı sıkı pazarlığın ayrıntıları yer aldı.
Buna göre Bakan Babacan iyimser senaryoyla 92, kötümser senaryoyla 138 milyar dolarlık iki muhtemel savaş maliyeti çıkarıp koymuş ABD’lilerin önüne. Bu ödenmedikçe Türkiye, Irak’a kuzeyden cephe açılmasına yanaşmayacakmış. İşin ilginci, Condoleezza Rice görüşme sırasında kaş göz işaretiyle Babacan’ı altı milyar dolarlık ABD teklifini kabule zorluyormuş! Ancak rivayete göre bizim taraf Plevne savunması taktiği izleyerek ‘İmkanı yok, kurtarmaz’ diye diretmiş.
İşte bu inatlaşmaya dayanamayan George W. Bush, o meşhur, ‘Bunlar at pazarlığı yapıyor’ vecizesini oracıkta irad etmiş. Gerçi iktisatçı Taylor’a göre bu bir hakaret veya küçümseme ifadesi değilmiş. İltifat olarak alınmalıymış. Ancak bilindiği üzere anlaşma sağlanamadı, AKP de meclisi serbest bırakmış oldu ve tezkere reddedildi.
Lafı nereye getireceğimi anladınız sanırım. Tarihin geniş yatağında ‘Acaba benzer bir olay daha önce akmış mıydı’ diye bakınırken, hafızama bizim o zamanki tabirle Harb-i Umumi’ye, yani Birinci Dünya Savaşı’na girişimiz sırasında yaşanan ilginç ayrıntılar yağdı.
Birinci Dünya Savaşı’na 29 Ekim’de Said Halim Paşa Yalısı’nda karar verilmişti. Donanmamıza yeni katılan Goeben ve Breslau adlı iki savaş gemisi, Karadeniz’de Rus limanlarını bombalayıp savaşı fiilen başlattıklarında sadrazam dahil bakanlar kurulu üyelerinin çoğunluğu habersizdi olan bitenden. Bu savaşa neden girmiştik? Almanya ile Fransa, Rusya ve İngiltere arasında kıyasıya bir savaş başlamıştı ama henüz sıra bize gelmemişti. Ama Enver, Talat ve Cemal Paşaların beklemeye tahammülleri yoktu. Onların tahammülleri vardı belki ama Almanya’nın yoktu.
NASRETTİN HOCA FIKRASI
Aynı 29 Ekim günü Osmanlı Meclisi’nde İçişleri Bakanı Talat Bey, milletvekillerine bir Nasreddin Hoca fıkrası anlatmaktaydı. Hoca bir gün eşeğiyle bir bostanın yanından geçiyormuş. Canı çekmiş kavun karpuzları ve bulduğunu heybeye yüklemiş. Bu sırada bostan sahibi çıkagelmez mi? ‘Hoca ne yapıyorsun’ diye çıkışmış. Hocanın cevabı şu olmuş: ‘Yoldan geçerken müthiş bir fırtına başladı. Tutunacak bir şeyler ararken senin kavun karpuzların sapına yapışmışım. Tuttuğum elimde kalıyordu.’ Adam dalga geçildiğini anlayınca, ‘İyi güzel de şu heybeye nasıl girdiler’ diye sormuş. Hoca da, ‘Ben de ona bir türlü akıl erdiremiyorum ya’ cevabını vermiş.
Talat Bey’in neyi kastettiğini anladınız herhalde. Savaşı kimin çıkardığı, neden çıktığı, şu bu önemli değildi. Kendileri de -sözde- akıl erdiremiyorlardı gemilerimizin gidip Rus limanlarını bombalamasına. Aman canım, çıkmıştı işte. Şimdi asıl sorulması gereken soru şudur: Ülke bu savaşın altından nasıl kalkabilecektir? Nasıl kalkılamadığını biliyoruz ama aradan 92.5 yıl geçmesine rağmen yine de kafalarda savaşı kimin ve niçin açtığı tam olarak netleşmiş değil.
1 Ağustos 1914’te İngiliz tersanelerinde yapılan ve Türkiye’ye teslim edilmesi gereken Sultan Osman ve Reşadiye adlı muazzam savaş gemilerine İngilizler el koymuştu. Korkuları, bu gemilerin, özellikle de zamanın harikası Sultan Osman’ın Almanların eline geçecek olmasıydı. Eğer Almanya bu iki savaş makinesine sahip olursa İngiltere’nin işi hakikaten zorlaşacaktı. Çoluk çocuğun rızkından artırdığımız paralarla son kuruşuna kadar ödemesini yaptığımız gemilere el konuluşu, Osmanlı liderlerinin Almanya’yla başlattıkları görüşmeleri hızlandırmalarına yol açacaktı.
Almanya Osmanlı Devleti’ni safında istiyordu çünkü hem Doğu’daki çıkarları için hayati önemdeydi hem de Osmanlı’nın katılmasıyla Rusya ittifaktan kopacak, bir anda Berlin, Basra Körfezi’ne bağlanmış olacak, İngiliz ve Rus emperyalizmlerine karşı bir yeşil kuşak oluşacak, savaş kazanıldığı takdirde Osmanlı Devleti’nin yeniden dizaynı Almanya için bulunmaz bir fırsat oluşturacaktı.
Gemilere el konulduğu 1 Ağustos’ta beklenen anlaşma imzalandı. Ancak anlaşmanın bir savaş ittifakına götüreceği düşünülmüyordu. Osmanlıların aradığı, topraklarına saldırıldığı takdirde Almanların yardım etmesiydi. Peki Almanlar, bu fedakarca anlaşmayı Osmanlı’nın kara kaşı, kara gözü için mi imzalamışlardı? Yoksa gizli bir güvence mi almışlardı?
1968’te Princeton Üniversitesi Yayınları tarafından ‘Almanya ve Osmanlı İmparatorluğu-Germany and the Ottoman Empire 1914-1918’ adlı kitap çıkıncaya kadar bu bir sır olarak kaldı. Alman diplomatik arşivlerini inceleyen araştırmacı Ulrich Trumpener, sonunda o gizli belgelere ulaşmayı başardı.
İŞTE 93 YILLIK O SIR!
Trumpener’e göre 1 Ağustos günü yapılan görüşmede Enver ve Talat Beyler Büyükelçi Wangenheim’a, dünyanın en güçlü savaş gemisi Sultan Osman’ı vermeyi taahhüt etmişler, Almanları böylelikle razı edebilmişlerdi kendilerine yardım etmeye. İşin garibi, Enver Paşa bu teklifi yaptığında gemiye el konulduğunu sadece İngiliz istihbaratı biliyordu! Ve aynı Enver Paşa, artık nasıl bir istihbarat aldıysa, aynı gün İttihatçı liderlere İngiltere’nin Sultan Osman gemisine el koyduğunu açıklıyordu! Bu nasıl olabiliyordu? Sözün özü, Enver Paşa, zaten İngilizlerce el konulmuş bir savaş gemisini, yani olmayan ve hiç elinde olmayacak bir varlığı vaat ederek kandırmıştı Almanları. Görünen o ki, Alman istihbaratını iyi uyutmuşlardı.
Bundan sonrası daha ilginçtir. Enver Paşa, Wangenheim ve Liman Von Sanders’le baş başa bir görüşme yaparak savaş planlarını gözden geçirmişti. Fakat bu kandırma, bizi doğrudan savaşın içine sokacaktı. İngiltere’den teslim aldığımız Sultan Osman’ı Kuzey Buz Denizi’nde bulunan Alman donanmasına teslim edecektik. Paşa’nın bu sözüne güvenen Almanlar, sonradan adları Yavuz ve Midilli olan daha küçük çaplı iki gemiyi İstanbul’a göndermekte bir sakınca görmediler. Ancak ufak bir sorun vardı.
Enver Paşa, kendi kafasından verdiği sözleri ne Başbakana, ne de kabineye, ne de askerlere danışmıştı. İstanbul’da savaşa karşı olan cepheye toslamıştı kararı. Hükümet gemilerin İstanbul’a gelmesini engellemesini istedi Berlin’den. Ancak Amiral Souchon’u durduramadı Berlin’den gelen telgraf. Gemiler Çanakkale Boğazı’na yaklaştığında takvimler 6 Ağustos’u gösteriyordu. Yavuz ve Midilli, arkalarından gelen İngiliz filosundan kurtulmak için çırpınıyorlardı.
SAVAŞA GİRME GARANTİSİ VERDİ
Enver Paşa ile danışıklı dövüş müydü, orası meçhul. Lakin Sadrazam Said Halim Paşa, ellerine düşmüş olan Almanlara altı uzun vadeli şartı dayatmıştı: Kapitülasyonların kaldırılması, kazanılırsa ganimetten pay verilmesi… Ve bu iki geminin Osmanlılara satılmış gibi gösterilmesi. Dedikleri oldu. Türk liderlerinin kendilerini bağlamadan girdikleri bu oyunda usta oldukları ortaya çıktı.
Peki hani at pazarlığı?
Enver Paşa, o gizli görüşmede siyasi ağırlığını abartmış ve Türkiye’yi ekim ortalarında savaşa sokacağına dair güvence vermişti. Bunun için tek şartı, orduyu desteklemek için verilecek iki milyon sıcak Alman altınıydı. Ancak Almanlar bu parayı İstanbul’a ulaştırdıklarında Yavuz ve Midilli Karadeniz’e çıkarak Rus limanlarını bombalayacak ve savaşı başlatacaktı. Almanlar bir daha köşeye sıkışmışlardı. 21 Ekim’de iki milyonuncu altın da İstanbul’a vardığında Enver Paşa Amiral’e bombala emrini vermişti bile.
29 Ekim’de Rus limanlarını bombalamıştık, İngilizler buna 3 Kasım’da Çanakkale’yi bombalayarak cevap verdiler. At pazarlığının, yüzbinlerin kanı üzerinden yürütüldüğünü biliyorsunuz artık.
Salih MERCAN
.
Sudan’daki Osmanlı izleri
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı İmparatorluğu sadece Balkanlar’a değil doğuya, Asya’nın derinliklerine, hatta Afrika kıtasına kadar genişleyen bir alanda hakimiyet sahibiydi. Geçenlerde, TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın Sudan’ı ziyaret etmesi bu hakimiyetin izleri konusunda tarihi hafızamızı bir kez daha tazeledi.
TBMM Başkanı Sayın Bülent Arınç, yolu Sudan’a düşünce bir şirketimiz tarafından restore edilen ve içerisinde 19. yüzyılda Sudan’da görev yapan Osmanlı valilerinden Ahmet Ebu Vidan Paşa ile Musa Hamdi Paşa’nın mezarlarının da yer aldığı türbenin açılış törenine katıldı. Ardından da Sudan Meclis Başkanı’yla birlikte katıldığı, Manisalı işadamları tarafından yaptırılan Türk Lisesi’nin açılış töreninde bu okullara kefil olduğunu söyledi. Sudanlıların Türklerin neredeyse bir asır sonra ülkelerine dönüşlerinden duydukları memnuniyeti her fırsatta belirttikleri anlaşılıyordu haberlerden.
Aslında Sudan’da pek çok izimiz ve hatıramız var. Yani bizi yalnız bu türbe yansıtıyor değil. Afamya şehrindeki Yavuz Sultan Selim Kervansarayı bu topraklarda asırlar süren hakimiyetimizden sadece bir selam sayılır. Masavva ve Sevakin’de bulunan eserlerimiz pek çok. Henüz Osmanlı Afrikası’nın doğru dürüst bir dökümü çıkartılabilmiş değil.
Batılılar Afrika’ya ‘Kara Kıta’ derler. Osmanlı tarihinin Afrika cildi de aynı şekilde karanlıklar içinde ne yazık ki. Bu bir hazine değerindeki cildi aydınlatmak hepimizin boynunun borcu olmalı. Sayın Arınç’ın ziyareti vesilesiyle dikkatlerimiz birkaç günlüğüne de olsa Afrika’ya ve oradaki hem tarihî hem de güncel varlığımıza çevrilmiş oldu. Bu bile, önümüzdeki yıllarda dünyanın yüzünün enerji kaynağı bakımından bakir bir kıta olan Afrika’ya döneceği besbelli iken, yaşadığımız vurdumduymazlık ortamında önemli bir adım oldu bana kalırsa.
Yalnız Sudan’ın da içinde bulunduğu Doğu Afrika denilince benim hafızama nedense tek bir kişi gelip kurulur. Onun bu topraklarda yaşayanların hafızalarında açtığı derin yollar, bugünün öncülerine ışık tutuyor, hafızalarına silinmez bir iz bırakmış durumda çünkü. Bence İngilizler için Afrika káşifi Livingstone neyse, Osmanlılar için de Afrika fátihi Özdemir Paşa odur.
‘KARA KITA’YI KEŞFETTİ
Bir Memluk beyinin oğludur Özdemir Paşa. Hanımı ise Abbasi hanedanından bir soylu kadın. Memluk demek ‘köle’ demek. Türkçesi Kölemen. Köle soyundan gelen asker bir baba ile Peygamber soyuna dayanan bir kadının kocası olmak onun üzerinde her iki damarı birleştirmek gibi çapraz bir etki bırakmış olmalı. Yani verilen hizmete kölece koşmak ama aynı zamanda bu görevi en güzel şekilde yerine getirmek. Özdemir Paşa’nın kılıcını bu kadar keskin, ama kendisini bu kadar seçkin vasıflar içinde görmemizin bir nedeninin, bu renkli aile bağlantısı olduğu söylenebilir.
Özdemir Paşa’nın 1500 yılında doğduğu tahmin ediliyor. Uzun zaman Mısır Valisi Hadım Süleyman Paşa’nın hizmetinde subay olarak çalıştı. Tümgenerallik, yani sancakbeyliği rütbesine onun yanında yükseldi. Osmanlı’nın Hint Okyanusu’na açılmasını simgeleyen 1538 tarihli sefere katıldı. Ardından Süleyman Paşa’nın emri geldi: Mısır Eyaleti’nin sınırlarını güneye doğru genişletecekti. Bu emir, onun ölümüne kadar sürecek olan Afrika ilgisini ateşleyecektir.
Sudan, Eritre, Somali, Etyopya (Habeşistan) topraklarında başarılı seferlere komuta etti, Osmanlı’nın Doğu ve Orta Afrika’daki yayılmasının en büyük icracılarından oldu. Kızıldeniz’in batı kıyılarını Osmanlı topraklarına katarken, onu bir Osmanlı gölü haline getirmeyi başardı. Aynı zamanda henüz putperest bulunan milyonlarca Afrikalıyı İslamla tanıştırdı. Bugünkü Afrika Müslümanlığının temellerini atanlardan birisi, belki de birincisi Özdemir Paşa oldu.
Üstelik bütün bunları yaparken yanında öyle onbinlerce askeri de yoktu. Sadece birkaç bin askerle başardı Afrika fethini. Evliya Çelebi, 17. yüzyılda Afrikalıların hala Özdemir Paşa’nın destanlarını anlattığını aktarır bize. Aynı zamanda onun fethettiği düzinelerce şehri de teker teker ziyaret edip anlatır ki, onun Paşa’ya duyduğu sevginin de bir nişanesidir.
KANUNİ’NİN AFRİKA DANIŞMANI
Özdemir Paşa bütün bu başarılarıyla Kanuni Sultan Süleyman’ın dikkatini çeker, onun Afrika ve Doğu Arap alemi üzerinde uzmanlaşan özel müşavirliğine getirilir. Kanuni’yi Afrika’nın sorunları üzerinde aydınlatır ve Sudan, Eritre ve Somali’nin de içinde bulunduğu Habeş Eyaleti’ni kurmasını sağlar. Eyalet merkezini Kızıldeniz üzerinde bulunan Musavva liman şehrinde kurar. Böylece Osmanlı Afrikası’nın sınırlarını Ekvator’a kadar ulaştırmış olur.
Bu peş peşe başarılarının ardından Yemen’in fethiyle görevlendirilir. Yemen aslında Yavuz Sultan Selim’ın Mısır’ı fethiyle birlikte Osmanlı nüfuz bölgesi içine girmişti ancak resmi bir bağlılığı bulunmuyordu. Zeydilerin Yemen’deki egemenliği, 23 Ağustos 1547’de Özdemir Paşa’nın San’a’yı fethine kadar devam etti. 8 yıl Yemen Beylerbeyiliği yapan Paşa, ömrünün son yıllarını yine Sudan’da geçirdi.
1560’da öldüğü zaman cenazesi, şöhreti babasınınkini geçecek olan oğlu Osman Paşa tarafından Musavva’da yaptırılan türbesine defnedildi. Hem Yemen Fatihi hem de Habeşistan Fatihi diye şöhret bulan Özdemir Paşa’nın oğlu da tarihlerimizde Kafkas Fatihi adıyla ebedileşecektir.
KAHVE ÖZDEMİR PAŞA’DAN GELİR
ÖZDEMİR Paşa’nın bir başka özelliği ise Osmanlı dünyasını, tabii daha sonra da dünyayı kahveyle tanıştıran kişi olmasıdır. Kahvenin kökenini biz Yemen’e bağlarız genellikle ama aslında ana vatanı, Habeşistan’dır. Habeşistan’da halk bizim gibi içmezmiş kahveyi; değirmenlerde öğütüp hamur gibi yoğurur ve ekmek gibi pişirerek yermiş.
1547’de Yemen’e tayin olduğunda yanında kahve bitkisini de götürmüş ve burada ektirmiş. Yemen toprağında tutan kahve bitkisi, içecek olarak önce Osmanlı dünyasında yayılmış, buradan da Avrupa’ya ulaşmış ve adı bazı dillere Türk şarabı olarak geçmiştir. Nitekim Oryantalist Erdmute Heller’in ‘Arabeskler ve Tılsımlar’ adlı kitabında yazdığı gibi, Almancadaki ‘Kaffe’ kelimesi bugün kahve adlı içeceği adlandırsa da, bir zamanlar ‘Şarap’ manasına kullanılıyordu.
Kahve bugün Yemen’in en önemli gelir kaynaklarından biri durumundaysa, bunu Özdemir Paşa’nın Kanuni tarafından Habeşistan’dan Yemen’in fethine tayinine borçludur büyük ölçüde.
.
Hepimiz Osmanlıyız!
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in laikliğinden ve Atatürkçülüğünden kuşku duyulmuyor. Osmanlı’ya karşı mesafeli tavrı herkesin malumu. Ne var ki, Papa 16. Benedikt’in kendisini ziyareti sırasında hazırlattığı bir hediye haberi beni çok şaşırtmıştı. Bu hediye, Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’un fethinden sonra Galata’da oturan Katolik Cenevizlilere verdiği meşhur hoşgörü fermanıydı. Fatih bu fermanda, Katoliklerin yalnız başkentinde bulunmalarına rıza göstermekle kalmıyor, dinlerine herhangi bir şekilde karışılmayacağını da açıkça temin ediyordu.
Ermeni Patriği Mesrob II. Mutafyan Fatih Sultan Mehmed’in türbesinde dua ederken
Ne yalan söyleyelim, isabetli bir seçimdi Sezer’inki. Katolik dünyasının ruhani reisine, Türkiye’nin temellerini atmış bir yöneticinin, Fatih’in Katolik tebasına “bağışladığı” özgürlükleri vermek kimin aklına gelmişse hakikaten tebrik etmek lazım.
Yalnız bu “ferman” işi yakınlarda biraz karışır gibi oldu. Hrant Dink’in katil sanığı (bazılarının zannettiği gibi “katliam” değil!) Ogün Samast’ın azmettiricisi olduğu iddia edilen Yasin Hayal’e, göz altındayken polislerimiz tarafından Fatih’in gayrimüslimlere hoşgörüyle yaklaşılmasını emreden, aslı Bosna’da bir Fransisken kilisesinde muhafazaedilen fermanı okunmuş. O da, gazetelere yansıdığına göre, bu fermandan hiç haberdar olmadığını söylemiş. Ne bekliyordunuz ki! Mevcut sakarinli tarih eğitimiyle yetişmiş faillerin Fatih’in cümle kanunnamelerini ezberleyip yutmalarını mı?
Velhasıl Fatih’in her iki fermanı, farklı vesilelerle de olsa gündemimize peş peşe servis edilmiş oldu. Ancak bu fermanları birer “sürpriz”, “her nasılsa Osmanlılardan sâdır olmuş birer şefkat numunesi” gibi görme ve gösterme yanılgısına düşmekten ısrarla sakınmalıyız. Hatta zannedildiği gibi bu fermanlarda dile gelen hususların merhamet duygusuyla da alakası yoktur; doğrudan doğruya Kur’an ve hadislerden kaynaklanmış ve İslam hukuku etrafında teşekkül etmiş prensiplerin sosyal ve siyasî hayata aksetmiş tecellileridir.
Merhum Muhammed İkbal’in Edirne’yi kahramanca savunan Şükrü Paşa hakkında bir şiiri olduğunu bilir miydiniz? Şükrü Paşa, zahiresinin tükendiği, askerlerinin bir lokma ekmeğe muhtaç kaldıkları bir sırada can havliyle şehirde sıkıyönetim ilan etmiş ve gıda maddesi adına ne bulurlarsa ordunun ambarlarına taşınmasını emretmiştir. Nitekim dediği yapılmış. Şaşıracaksınız belki ama sıkıyönetim ilan olunduğu için kimsenin sesini çıkaramadığı bu kritik anda “hakkın sesi”ni şehrin müftüsü çınlatmış ve “hiddetinden Tur dağı gibi parlamış”tır. Müftü, gayrimüslimlerin hukukunu savunmuş ve Paşa’nın ancak Müslümanların malına el koyabileceğini, “zımmî”nin, yani Müslüman olmayanların malının haram olduğunu haykırmıştır. (Bkz. İkbal’in “Bang-ı Derâ” adlı kitabındaki “Edirne Kuşatması” başlıklı şiir.)
1912 gibi coğrafî temellerimizin sarsıntı geçirdiği bir tarihte gerçekleşen bu olay, çarpıcılığının ötesinde bir şeyler daha anlatıyor olmalıdır. Müslüman olmayanlara yönelik bu “pozitif ayrımcılık”, duygusal bir bağıştan yahut şahsî bir lütuftan uzak, kapsamlı bir hukukî çerçeveye oturuyordu ve bugün asıl bizi ilgilendiren boyutu da bu olmak gerekir.
Biz bu çerçeveyi ciddiye almıyor olabiliriz. Lakin dünyada yayınlanan siyaset bilimiyle ilgili kitaplarda çok kültürlülük denilince “Osmanlı modeli”ne bir bölüm ayırmak moda haline gelmiş durumdadır. Mesela Will Kymlicka’nın dilimize çevrilen ve aslı Oxford Üniversitesi Yayınları tarafından basılan “Çokkültürlü Yurttaşlık” adlı kitabında, Osmanlı “millet sistemi”nin modern dünyadaki çokkültürlülük uygulamalarının “önemli bir öncülü” (selefi) ve “azınlık hakları için bir model” vazifesi gördüğü vurgulanmakta ve Jay Sigler, Vernon Van Dyke ve Patrick Thornberry gibi başka yazarların görüşlerine atıfta bulunulmaktadır.
Asıl üzerinde durulması gereken metinler ise Benjamin Braude ile Bernard Lewis’in yayına hazırladıkları “Osmanlı Devleti’nde Hıristiyanlar ve Yahudiler” adlı kitapta yer alır. Bu ilginç çalışmanın girişinde yazarlar Osmanlı’daki “hoşgörü”yü, “hakim bir dinin diğer dinlerle bir arada yaşama iradesini göstermesi” olarak tanımlar. Ne var ki, eksik ve dar bir tanımdır bu.
Osmanlı millet sisteminin hukukî çerçevesi o kadar genişlemiş ve ciddiyet kesb etmiştir ki, Fatih, İstanbul’un fethinden yaklaşık 8 yıl sonra, 1461’de Bizans’ın kapattığı ve yasaklattığı Ermeni Patrikliğini ihya etmiş, bunun için de Bursa’dan Piskopos Ovakim’i akrabalarıyla birlikte İstanbul’a getirterek kendisini Patrik tayin etmiştir. Böylece, Patrik II. Mutafyan’ın da sık sık belirttiği gibi, ilk defa bir Hıristiyan Kilisesi bir Müslüman yönetici tarafından kurulmuş oluyordu. Osmanlı’nın hoşgörüsü, yalnız Avrupa’da 1598’de ilan edilen Nantes Fermanı’nda olduğu gibi mevcut Hıristiyan mezheplerinin yan yana yaşamasını değil, hatta Braude ve Lewis’in dediği gibi yalnız başka dinlerin hakim dinle beraber yaşamasını değil, aynı zamanda o başka dinlerin kurumsal olarak var olmalarını, hatta yok olmamalarını da garanti altına alan bir ilkeler ve uygulamalar manzumesiydi. Asıl önemlisi, yukarıda gördüğümüz gibi bu uygulamadan, yalnız 1453’de değil, 1912 gibi geç bir tarihte, dağılmanın eşiğindeyken bile vazgeçilmemiş olmasıydı.
Bu “model”i pek çok örnekle ortaya koymak mümkün. Elimizde namütenahi sayıda belge var. Arşivler tasnif edildikçe çağımıza da ışık tutacak olan “Osmanlı modeli”nin hatları da belirginleşecek gibi görünüyor. Mesela Hovannes J. Tcholakian tarafından hazırlanan ve Türkiye’deki Ermeni Katolik kiliselerini anlatan kitapta ilginç belgelere yer verilmiş.
Bir not olarak kaydedelim ki, Ermenilerin esas mezhebi Gregoryen olmakla birlikte zamanla Ortodoks, Katolik ve Protestan mezhepleri de Ermeniler arasında yayılmıştır ve bunların mücadelesi bugün de devam etmektedir. Mesela Hrant Dink’in cenazesi, kendisi Protestan olduğu halde Ortodoks Mezarlığına defnedildi. Bunun, mensubu bulunduğu Protestan Ermeni cemaatini rahatsız ettiğine dair açıklamaları basından duymuş olmalısınız. (Dink’in gömüldüğü mezarlığın arsasını da Fatih’in bağışladığını hatırlatmakta fayda var.)
Ermeni Katolik Kilisesi, ilkin Osmanlı sınırları dahilinde bulunan Lübnan’da kurulduğunda takvimler 1740’ı gösteriyordu. İstanbul’da önce bir vekalet olarak faaliyetine başlayan cemaat, Ermeni oldukları için tabiatıyla Ortodoks Patrikliğine bağlandı. Sonradan kendilerinin farklı olduklarını, ayin ve ibadetlerinin Ortodokslarınınkine benzemediğini söyleyerek bağımsız bir kilise olarak tanınma talebinde bulundular devletten. Ancak Osmanlı hukuku, bireysel tanınma taleplerini dikkate almıyor, her din mensubunun bir reislik şemsiyesi altında bulunmasına ve o reisliğin hukukuna tabi olmasına önem veriyor, bu yüzden bu talepleri cemaat içi fitne olarak değerlendirerek reddediyordu.
Zamanla mensuplarının artması ve Ortodoks ayinlerine uyma zorunluluğu, onların kiliselerine gitmekten hoşlanmayan Katolik Ermenileri rahatsız etmiş, dahası, Ortodoks Ermeniler, yazarın “ayrıntılarına girmek istemediği” sebeplerle üzerlerinde baskı kurmuşlardı. 1828’de Papalık kanalıyla Osmanlı Sultanı’na başvurdularsa da bir sonuç alınamadı. Sonunda Avusturya ve Fransa elçilerinin durumun vehametini kendisine izah etmeleri üzerine II. Mahmud cemaatin beklediği “irâde-i şâhâne”yi çıkardı (6 Ocak 1830). Buna göre İstanbul’da bir Patriklik ve Başpiskoposluk açılacak, Ermeni Ortodoks Patriğinin sürgüne gönderdiği Katoliklerin geriye dönüşü, hak ve mallarının iadesi sağlanacak, kilise inşa etmelerine izin verilecek, diğer cemaatlere tanınan imtiyazlara Katolik Ermeniler de sahip olacaktı vs.
Bu beratta Ortodoks kilisesi içinde ibadet ve dinî muamelelerini istedikleri gibi yapamayan Katoliklerin bu yüzden “dûçâr-ı sefâlet ve meşakkat” oldukları, yani dinen sefalet ve güçlüğe uğradıkları belirtilmekte, bunun giderilmesinin ise “lâzıme-i zimmet-i milkdârî”, yani padişahın (hükümetin) zimmet anlayışının gereği olduğu vurgulanmaktadır. Asıl önemli nokta da bence burası: Padişah kendisini zimmîler karşısında Müslümanların “taraf”ında görmüyor. Bu Müslümanlık nasıl bir şeyse, dinler ve milletler üstü bir objektif ortama taşıyor yöneticiyi ve orada hakem olarak dinliyor tarafları; kimsenin mağdur olmayacağı bir çözüme ulaşınca da hukukları kendi üzerine zimmetlenmiş tebanın statüsünü değiştirme karar veriyor. Hatta bu değişiklikten pek memnun olmayacak Rum ve Ermeni Ortodoks Patriklerini uyarmayı da ihmal etmiyor: Sakın ola ki onlara dokunmayasız!
“…Ve ayinlerine vesair umur ve hususlarına Rum ve Ermeni Patrikleri ve tevâbileri taraflarından ve cânib-i âhardan vechen mine’l-vücuh kimesne dahl ü taarruz kılmaya.”
Eğer Osmanlı başarısı diye bir şeyden bahsedeceksek, bunun yalnızca savaş meydanlarında zaferler yahut mimarlık eserleriyle sınırlanması kadar yanlış bir tutum olamaz. Onlarca ırk ve dini, yüzlerce mezhep ve tarikatı üstelik yüzyıllarca bir arada “tutma”nın değil, “yaşatma”nın formülünü bulup uygulamış olmalarıdır asıl başarıları. Temeşvarlı Hasan Ağa’nın muhteşem özetinin önemi, kendisini bir “bahçe” olarak, yetmiş iki dili konuşanları renk renk “güller” olarak gören bir görkemli geleneğin nasıl bir şey olduğunu mucizevî bir basitlikle düşündürmesinden gelir:
Eşrefoğlu al haberi, bahçe biziz, gül bizdedir
Biz şâh-ı merdân kuluyuz, yetmiş iki dil bizdedir.
.
Ermenileri İstanbul’a yerleştiren Fatih’ti
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
İstanbullu katolik Ermeni rahibi olan Çarkcıyan, ‘Türk Devleti Hizmetinde Ermeniler’ adlı kitabında Fatih Sultan Mehmet’e atıfta bulunarak şöyle diyor: ‘Osmanlı Devleti olmasaydı Ermeniler bu topraklarda tutunamaz, yükselemez ve gelişemezdi.’
Feylesof Martin Heidegger, ‘Bazı insanlar ölür. Diğerleriyse telef olur’ demiş. İyi demiş bana kalırsa. Baksanıza, bazı ölümler, estirdikleri rüzgarla tarihin karanlık sayfalarını bile açabiliyor önümüze. Hayır, yalnız Hrant Dink’in katledilmesinin ardından eski arkadaşlarının bir nevi operasyonu veya en hafif deyişiyle komplimanı olarak ortaya çıkan ‘Hepimiz Ermeniyiz’ sloganını kastetmiyorum. (Eski arkadaşlarından neyi kastettiğimi anlayan anlamıştır. Nasipse, ileride açarız bu eski defteri. Şimdi istemeyin ama.)
Aynı zamanda epeydir yüzleşemediğimiz, kapının arkasına süpürmeyi tercih ettiğimiz Türkiye Ermenilerinin varlığı üzerine yoğun bir tartışmayı da başlattığı için Hrant Dink’in katli, bir telefata dönüşmemiş, gerçek bir ölüm olarak ortak hafızamızı hareketlendirmiş bulunuyor. Velhasıl, tartışma devam ettiği sürece yaşayacak demektir. Konuyu tartışmak da ister istemez Türkiye Ermenilerinin tarihini, özellikle de Osmanlı dönemindeki macerasını ayrıntılarıyla bilmeyi gerektiriyor. Tarih bir kere daha sahnede yerini alıyor; ne kadar susturmak istersek isteyelim, fırsatını bulup konuşmaya başlıyor.
ÇARKCIYAN NE DİYOR?
.‘Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethetmesiyle Ermenilerin geleceği için yeni bir yıldızın parlamaya başladığını söylersem tarihî bir gerçeği ortaya çıkarmış olacağıma inanıyorum. Bu itibarla eğer İstanbul’a Türkler gelmemiş veya gelmeleri gecikmiş olsaydı, o oranda da Ermenilerin İstanbul’a yerleşmeleri ve gelişim göstermeleri şüpheli olur, hatta belki de izleri bulunmazdı.’
Bu ilginç satırlar kime ait olabilir dersiniz? Bir Türke mi? Böyle düşünüyorsanız, yanıldınız. Olsa olsa bir Türk’ün telaffuz edebileceğine ihtimal verdiğiniz bu sözler, İstanbullu bir Katolik Ermeni rahibi olan Y.G. Çarkcıyan’a ait. Rahip Çarkcıyan, son derece ilginç bilgiler verdiği ‘Türk Devleti Hizmetinde Ermeniler’ adlı kitabında (ilk baskısı 1953’de yapılmıştır) özelde Katolik Ermenilerinin, genelde de Ermenilerin Osmanlı Devleti bünyesindeki yer yer sevinç, yer yer de trajedi dolu sergüzeştini rahat bir dille anlatıyor. Yine de son kararı şu oluyor yazarın: ‘Osmanlı Devleti olmasaydı Ermeniler bu topraklarda tutunamaz, yükselemez ve gelişemezlerdi.’ Kitap buna dair yüzlerce misalle dolu.
Ben bu misallerden sadece birini, Fatih Sultan Mehmed’in Ermenilere gösterdiği hoşgörünün bir sembolü olarak Papaz Ovakim’le ilişkisini zikredeceğim. İşte bir Ermeni din adamının ağzından Fatih’in bir Ermeni papazıyla olan ilişkisinin hikayesi.
BURSALI OVAKİM VE FATİH
Fatih Sultan Mehmed kelimenin tam manasıyla bir Müslümandır kuşkusuz. Ne var ki, bugün maruz kaldığımız bazı dar bakışlardan kesin olarak uzak bir Müslümanlıktır onunkisi. Fatih’in ufukları tarayan engin periskopu, bir yandan Ahi Evren’e, öbür yandan Homeros’a uzanır, coğrafyacı Batlamyus ile filozof Ali Kuşçu arasında gider gelir ve İtalyan ressam Ferrara ile İranlı minyatürcü Behzat’ı buluşturur. Hıristiyan inancının esaslarını merak ettiği kadar İmam Gazalî’nin yazdığı felsefe eleştirisini de didikler.
Nihayet bütün bunlar onun Şeyhi Akşemseddin’in kuşatıcı Müslümanlık anlayışı içerisinde anlamlı birer yere sahiptir. Fatih’in üst bir gayesi, bir insanlık projesi vardı ve o gayeye bazı dar kalıplarla ulaşılamayacağını düşünüyor, bunun için de bugün hepimizi şaşkınlıktan şaşkınlığa uçuran şaşırtıcı eylemlerde bulunuyordu.
İşte Fatih, daha İstanbul’un fethinden önce, 1451’de, İstanbul’da Ortodokslar tarafından dışlanan Ermeni cemaatine yönelik yakınlaşma politikasının ilk adımlarını Edirne’de atmıştı. Ardından da Bursa’da ikamet eden Ermeni Piskoposu Ovakim’le Ermeni kaynaklarında zikredilen bir görüşme yaptı.
Rivayete göre Fatih, tebdil-i kıyafet ederek Ovakim’le görüşmek istemiş. Ovakim o sırada Tevrat okuyormuş. Karşısında birdenbire padişahı görünce hayrete düşmüşse de, Sultan’ın sevimli çehresi, heyecanını bastırmasına yardımcı olmuş. Sultan kendisine: ‘Şu sırada ne okuduğunuzu anlayabilir miyim?’ diye sormuş. Ovakim, ‘Mukaddes Kitaptır, padişahım’ cevabını vermiş ve konuşmaları bundan sonra şu minval üzre devam etmiş:
Fatih, ‘Öyle ise birdenbire bir sayfa aç, bakalım ne gelecek, oku orasını ve izah et’ demiş. Bunun üzerine Ovakim Tevrat’tan rastgele bir sayfa açınca şu ayete rastlamış: ‘Bütün dünyaya sahip olacaksın, padişahım.’ Fatih hemen ayetin manasının İstanbul’un fethini de kapsayıp kapsamadığını sormuş. Aldığı cevap nettir: ‘Şüpheniz mi var, ayet tekmil dünyayı fethedeceğinizi söylüyor.’ Genç Sultan, ‘Öyleyse’ demiş, ‘Benim için dua eyle. Eğer İstanbul’u alırsam onu payitaht (başkent) edeceğim ve seni de ahalinle birlikte oraya getirtip patrik yapacağım.’
Sonuçta bu bir rivayet, deyip geçebilirsiniz. Lakin Fatih’in İstanbul’u fethettikten sonra hakikaten Ovakim’i Bursa’da aratıp buldurduğunu ve pek çok Ermeni aileyle birlikte İstanbul’a getirterek bir Ermeni Patrikliği tesis ettiğini ve başına da Bursa Piskoposu Ovakim’i getirdiğini bilince, bu rivayetin sıhhat cıvası termometremizi yükseltiyor.
PATRİKHANE KURAN PADİŞAH!
Fatİh’İn yeni başkentine Bursa’dan getirttiği Ermeniler din adamlarından ibaret değildi kuşkusuz. Sanatkár, mimar ve özellikle ziraatla uğraşan köylüler ağırlıktaydı. Tabii işçiler ve tüccarlar da bulunuyordu. Ermenilerin sadakatlerinden emin olan Fatih, onları şehrin en güzel ve merkeze yakın bölgelerine yerleştirdi. Samatya, Topkapı, Kumkapı, Edirnekapı, Balat gibi semtler Ermenilerin yeni mekanları oldu. Nihayet kendilerine dinî merkez olarak o zamana kadar Ortodokslerin elinde bulunan Sulu Manastır Kilisesi’ni tahsis etti ve başına da Patrik olarak Ovakim’i tayin etti. Yıl, 1461’di.
İşte Ermeni Ortodoks Patrikhanesi’nin kuruluş öyküsü böyle. Her yıl 29 Mayıs günü Ermeni Patriği Fatih’in türbesini ziyaretle kendisine duydukları şükranı ifade eder. Ve her seferinde de aşağı yukarı şu ifadeleri kullanır: ‘Fatih Sultan Mehmed Müslüman olmayan tebaya ruhanî önderlik makamı tesis eden ilk Müslüman hükümdar olarak tarihe geçmiştir.’
Biz susalım, tarih konuşsun bir süre.
Salih MERCAN
.
On soruda Türkiye’de Masonluk tarihi
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Üstad-ı Azam Celil Layiktez’in açıklamaları Masonları bir kere daha kamuoyunun gündemine oturttu. Oysa bu konuda bilinmeyen öyle çok şey var ki.
Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası Üstad-ı Azamı Celil Layiktez’in gazetelere yansıyan beyanatı, dikkatleri yakın tarihin karanlık sayfalarına yöneltti. Layiktez’e göre Masonların, Selanik’ten İstanbul’a yürüyen Hareket Ordusu’nun harekátında önemli bir payı bulunuyor. Hatta Abdülhamid’i tahttan indirme kararını tebliğe gönderilen 5 kişinin tamamı Masondu (biz 4 kişi diye biliyorduk).
Masonluk kapalı bir kutu. Belgeler neredeyse yok gibi. Masonluğun Türkiye serüvenini inşa etmek için pek çok parçayı itinayla toplamanız gerekiyor.
Bu yazıda Masonlukla ilgili bazı soruları kısaca cevaplandırmaya çalışacağım. (Kuşkusuz bilgilerimizin hemen tamamen Mason kaynaklarına dayandığı unutulmamalıdır, zaten başka türlüsü de mümkün değildir.)
1. Türkiye’de ilk Mason teşkilatı ne zaman, nasıl kuruldu ve kapatıldı?
Osmanlı Devleti sınırları içinde ilk Mason locası, Lale Devri’nin zevk çılgınlığı içerisinde kurulmuştur. 1721 yılında Galata’da, Arap Camii civarında açılan loca, 1748’de I. Mahmud tarafından kapattırılmış ve Masonluk yasaklanmıştır.
İBRAHİM MÜTEFERRİKA DA
2. Bilinen ilk Türk Masonu kimdir?
Paris’e giden ilk Osmanlı Büyükelçisi Yirmisekiz Mehmed Çelebi’nin oğlu Said Çelebi, kayıtlarda adı geçen ilk Türk Masonudur. Sadrazamlığa kadar yükselmiştir. İlginç olan nokta, ilk Türk matbaasının kurucusu olan İbrahim Müteferrika’nın adının da Mason olarak geçmesidir.
3. Osmanlı Devleti’nde Masonlukla ilgili bulunan ilk belge hangisidir?
Andrea Rizopoulos’un Fener Rum Patrikhanesi Arşivi’nde bulduğu bir belge, Fransız Masonlarına ait bir ayin metni olup Rumcaya yapılan bir çeviridir ve 1747 tarihini taşımaktadır.
BEKTAŞİ SAYILDILAR
4. Yeniçerilikle Masonluk arasında herhangi bir bağlantı var mıydı?
Yeniçeri Ocağı mensupları, Hacı Bektaş Veli’yi pir sayar ve Bektaşi olduklarını iddia ederlerdi. (Gerçi Mevlevi Yeniçerilere rastlamak da mümkündü.) Bektaşilerin, dini konuları biraz geniş yorumladıkları malum. İşte 1826’da II. Mahmud Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırırken, onun dışarıdaki uzantısı ve üssü olarak bilinen Bektaşi tekkelerini kapattırıp Nakşilere devrederken, bir süredir yeniden palazlanan Mason localarının faaliyetleri göze batmış, bu yüzden bir tür Bektaşi kabul edilerek kapatılmışlar, mensupları ise sürgüne gönderilmiştir. Böylece Mason localarını kapatan ikinci padişahın adı da garip bir tesadüfle Mahmud olmuştur.
5.Tanzimat bir Mason darbesi miydi?
Özellikle sağ kesimde Tanzimat’ın bir Mason hareketi olduğu tezi, yaygındır. Buna en güçlü kanıt olarak Tanzimat’ı ilan ettiren Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’nın Masonluğunu gösterirler. Elimizde bunu kanıtlayacak somut bir belge bulunmamaktadır. Ancak onun döneminde Mason teşkilatlarına göz kırpıldığını ve 1839’dan sonra verdiği gayri resmi izinle Masonluğun Türkiye’de gelişmeye başladığı inkár olunamaz. Bu süreç, 1854-56 Kırım Harbi yıllarında doruğuna ulaşacaktır. Sonuç olarak Tanzimat’ın bir Mason darbesi olduğu söylenemese de, Masonluğun Türkiye’deki modern tarihinin başlangıcı olduğu gerçektir.
6. V. Murad Mason muydu?
Masonlara göre, evet. Masonluğa girdiği yer: Kadıköy. Tarih: 20 Ekim 1872. Abdülmecid’in Murad dışında iki oğlu, Nureddin ve Kemaleddin de aynı törenle Masonluğa girmişlerdi. Kaldı ki, Abdülhamid’in Çırağan Sarayı’na kapattırdığı V. Murad’ı kaçırmak için Masonlar tarafından iki teşebbüs yapılmıştır. Birincisi Ali Suavi tarafından (20 Mayıs 1878’de başarısızlıkla sonuçlanmış), ikincisi Skalyeri-Aziz Bey Komitesi tarafından (24 Haziran 1878’de ortaya çıkarılmıştır).
7. Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ve öldürülmesi bir Mason operasyonu muydu?
Abdülaziz döneminde Masonlar, Abdülmecid dönemindeki rahat çalışma ortamını bulamamışlardı. Onları sıkı bir takibe aldıran Abdülaziz, göz açtırmıyordu. Bu yüzden Mithat Paşa, Ziya Paşa gibi Masonlar tarafından kurulan ve yönetilen bir cunta eliyle 1876 Mayıs’ında tahttan indirilmiş ve birkaç gün sonra Feriye Sarayı’nda ölü bulunmuştu. Bileklerini keserek intihar ettiği söylendi ama Masonlar dahil kimse bu yalana inanmadı, isteyen Celil Layiktez’in makalesinde suicide, ‘intihar’ kelimesinin yanındaki soru işaretine (?) bakabilir. Amaç, Mason yapılan V. Murad’ı yeniden tahta çıkarmaktı.
8. II. Abdülhamid Masonlarla nasıl mücadele etti?
II. Abdülhamid işe Mithat Paşa’yı sürgüne göndermekle başladı ve iktidarı Mason hakimiyetinden kurtarmayı başardı. Hatta bu yüzden Proodos Locası Üstad-ı Muhteremi Kleanti Skalyeri tarafından öldürülmek istendi. Masonları, sıkı kontrol altına alan Abdülhamid, Masonluğun ne olduğunu, amaçlarını ve güçlerini gayet iyi biliyordu ve bu yüzden körü körüne üzerlerine gitmedi. Daha incelikli bir siyaset takip ederek kontrolü altında aldı. Zaman zaman gizli localara baskınlar düzenletip belgelerini ele geçirtmekle birlikte İstanbul’daki İngiliz locasına cömert bağışlarda bulunduğu da biliniyor. Amacı, Avrupa’da kralları ve parlamentoları nüfuzu altına almış bulunan Masonluğu kışkırtmadan kendi istediği yönde kullanmaktı. Hatta yerli bir Mason locası kurup başına geçmek istediği yolunda bir rivayet Mason çevrelerinde yaygındır. Aslında yapmak istediği, Masonları kullanmaktı. Tabii bu, Masonluk için affedilmez bir suç demekti. Cezası da aynı şekilde ağır olacaktı.
YA MUSTAFA KEMAL?
9. Hareket Ordusu bir Mason organizasyonu muydu?
Masonluğun Jön Türk devrimine hizmeti gizli saklı bir konu değil. 1901-1908 arasında Makedonya locasında Masonluğa kabul edilen 188 kişiden 23’ünün 2. ve 3. orduya mensup Osmanlı subayları olduğunu biliyoruz. Hareket Ordusu’nun bir kısım subaylarının ve Talat, Manyasizade Refik ve Cavid Beyler gibi İttihatçı önderlerin Masonlukları gerçek olmakla birlikte, mesele Masonlar tarafından kast-ı mahsusla abartılıyor. Sebebi ise basit: Modern Türkiye’nin doğuşu sayılan Jön Türk iktidarını sahiplenmekle bu ülkenin gerçek kurucularının kendileri olduğu mesajını vermiş oluyorlar. Masonlar, İttihatçıların 1910’dan sonra dizginleri ellerine alma çabaları karşısında bu defa onların da aleyhine dönecek ve Osmanlı’nın parçalanmasına yöneleceklerdir.
10. Atatürk Mason muydu?
Bu soruyu sorduk ama görüyorsunuz yerimiz tükendi. Üstelik kısaca cevaplanamayacak kadar önemli bir soru bu. Bu yüzden cevabını gelecek hafta vereceğiz.
ONLAR MI İNDİRDİ
Sultan Abdülhamid, iktidarı Mason hakimiyetinden kurtarmış, gizli Mason localarına baskınlar yapmıştı. Ancak İstanbul’daki İngiliz locasına bağışlarda bulunarak Avrupa’daki kralları ve parlamentoları nüfuzu altına alan Masonluktan yararlanmaya da çalışmıştır. Hatta yerli bir Mason locası kurup başına geçmek istediği de söylenir. Ama ona tahttan indirildiğini tebliğ eden beş kişinin hepsi Masondu.
ÖZGÜRLÜK HAVASI LOCALARA YARADI
‘Selanik’te özgürlüğün diriltici havası doya doya teneffüs ediliyordu’ diyor bir seyyah 19. yüzyıl sonunda. Bu özgürlük, İstanbul’da tutunamayan ve Selanik’e göçmek zorunda kalan Mason locaları için de geçerliydi. Oysa Selanik 1880’lerde, yani Mustafa Kemal doğduğunda resimdeki gibi minareleriyle tanınan bir şehir görünümündeydi.
Ermeni iddialarını bitirmek isteyen sadrazam
Ermeni meselesi konusunda Türkiye çok adım atmıştır aslında. Bunlardan bir tanesi Cumhuriyet’in henüz kurulduğu yıllara rastgelmişti.
Abdullah Gül’ün yıldırım ABD ziyareti, PKK meselesinin yanında, Ermeni Soykırımı tasarısını önleme çabası olarak da dikkatleri çekti. Müzakerelerde ne kadar başarılı olunduğunu karar çıktığında göreceğiz. Hrant Dink cinayetinin elimizdeki kartları zayıflatıp zayıflatmadığını da test etme imkanımız olacak böylece.
Türkiye’nin Ermeni meselesinde son yıllarda atağa kalktığı, üzerindeki ölü toprağını silkelemeye çalıştığı görülüyor. Hatırlayacaksınız, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Ermenistan’a çağrıda bulunulmuş ve bu meseleyi her iki taraftan tarihçilerin bir araya gelerek çözmesi gerektiğini söylemiş, hatta böyle bir uluslararası toplantı için çağrıda bile bulunmuştu. Tabii Ermenistan olumsuz cevap verdi; diaspora Ermenileri de sıcak bakmadılar. Böylece uzattığımız el havada kaldı.
İlk defa mı oluyordu bu? Hayır. Bundan tam 88 yıl önce de bir Osmanlı Sadrazamı gövdemize dolanmak istenen bu deli gömleğini yırtıp atmak için cesurca bir girişimde bulunmuştu. Hem de bugün Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya kalkanlara meydan okuyarak.
EMPERYALİZMİN NİYETİ
Tarih: Ocak 1919. İşgal İstanbul’undayız.
Müttefik kuvvetleri Osmanlı’nın payitahtına el koymuş olup baskı yaparak milletvekillerini, valileri, generalleri dahi tutuklatmaktadır. İstanbul’da İttihatçı avı başlamıştır. Özellikle Ermeni Soykırımı suçlamasına maruz kalanların şiddetle cezalandırılması için baskılar giderek artmaktadır. Henüz Mustafa Kemal’in Samsun’a doğru yola çıkmasına 4-5 ay vardır. İngilizler Anadolu’daki kıpırdanmalardan fena halde rahatsızdır. Gerekirse tekrar savaşı başlatmak yetkisiyle İstanbul’a gönderilen General Allenby Tevfik Paşa hükümetine sert bir ültimatom vermiştir. Bu şartlar altında görev yapamayacağını gören Tevfik Paşa da istifasını verir..
Ancak devir kaht-ı rical devridir, yani ehil adam kıtlığı çekilmektedir. Çaresiz, Vahdettin sadrazamlık mührünü yeniden Tevfik Paşa’ya uzatır. Paşa’nın önüne yine Ermeni iddiaları çıkartılacak ve suçluların cezalandırılması istenecektir. Meclis’te ikide bir İttihatçılara idam sesleri yükselmekte, Müttefik güçleri de alabildiğine sıkıştırmaktadır. Tevfik Paşa bu sefer kararlıdır: Yaygaralara son vermek için öyle bir adım atmalıdır ki, hem devlet üzerindeki şaibe bulutu ortadan kalksın, varsa suçlular adil bir şekilde yargılansın hem de tepelerinde Demokles’in kılıcı gibi sallandırılan bir beladan kurtulabilsin.
Bu amaçla 19 Şubat 1919’da tarafsız 5 Avrupa ülkesinin büyükelçiliğine mektup yazarak tehcir konusunu araştırmak amacıyla İstanbul’da toplanacak bir uluslararası mahkemeye iki yargıç göndermelerini ister. İşte Danimarka elçiliğine gönderdiği mektubun metni:
‘Danimarka Kraliyet Elçiliğince bilindiği üzere Osmanlı Hükümeti, savaş sırasında gerek Müslüman, gerekse Müslüman olmayan Osmanlı yurttaşlarının sürülmelerinden sorumlu olanlar hakkında adli kovuşturma açmış bulunmaktadır. Irk ve din ayrımı gözetmeksizin suçluları ortaya çıkarmak üzere hem İstanbul’da hem de illerde soruşturma komisyonları kurulmuştur. Bu sorunu yüksek hakkaniyet ve tarafsızlık etkisiyle aydınlatabilmek için Osmanlı Hükümeti adı geçen soruşturma komisyonları üyeliklerine tarafsız ülkeler yargıçları arasından seçilecek yabancı üyeler de katmaya karar vermiştir. Osmanlı Dışişleri Bakanı bu düşünceyle Danimarkalı iki yargıcın anılan komisyonlara atanması için Hükümeti nezdinde aracılık etmesini ve Danimarka Elçiliğinin cevabını tez elden bildirmesini Danimarka Kraliyet Elçiliğinden rica etmekle onur kazanır. Bu üyelerin yollukları ve öteki giderler tabii ki Hükümet-i Şahanece karşılanacaktır.’
ÇEŞİTLİ FIRILDAKLAR
Bilir misiniz, Tevfik Paşa’nın notasının ilgili ülkelerin dışişleri bakanlıklarına ulaştırılmaması için İngilizler nice fırıldaklar çevirmişlerdir. Neden peki? Çünkü Paşa, bu meselede onların ne kadar ikiyüzlü davrandığını göstermeye kararlıdır. Ermeniler umurlarında değildir. Emperyalistlerin asıl niyetleri gerçekleri ortaya çıkarmak değil, iddiaları bir çelik kasatura gibi böğrümüzde hissettirmektir. Bu yüzden Paşa’nın cüretkar hamlesi karşısında akla gelmedik entrikalara başvururlar.
Neler mi yaparlar? Sansür memurlarını harekete geçirmek suretiyle mektupların hiç olmazsa ilgili ülkelerin dışişleri bakanlıklarına ulaşmasını engellemeye çalışırlar, ki bunu tam olarak başaramamış, telgraflar Kopenhag, Lahey ve Madrit’e ulaşmıştır. Ardından çekilen telgrafların hiç olmazsa İsveç ve İsviçre’ye ulaşmaması için akla hayale gelmedik dolaplara girişeceklerdir.
Mesela şimdilerde Ermeni Soykırımı adına her sene bir anıt açan Fransa’yı, o yıllarda bu iddiaları bitirebilecek bu önemli girişimi bütün gücüyle engellemeğe uğraşırken görüyoruz. (İkiyüzlülüğün bu kadarı da fazla diyorsanız, yanılıyorsunuz çünkü dahası var.)
Fransa Kopenhag Büyükelçisini harekete geçirerek Osmanlı Hükümeti’nin isteğinin kabul edilmemesi, yani İstanbul’a yargıç gönderilmemesi uyarısında bulunur. Nitekim İngiliz-Fransız baskısı sonuç verecek ve Danimarka, Tevfik Paşa’nın davetini reddedecektir.
Sıra İspanyollara gelmiştir. Onların zaten İngiltere’den habersiz iş yapacak mecalleri yoktur. İspanya’nın Londra Büyükelçisi 28 Şubat’ta İngiliz Dışişleri Bakanlığının görüşünü almak için başvurduğunda kendisine şu sunturlu cevap verilir: Bu, barış konferansının işidir. Türkiye’nin çağrısının kabul edilmesi, barış konferansında muhtemelen alınacak tedbirlerle çelişecek ve ciddi komplikasyonlar yaratabilecektir.
Böylece Tevfik Paşa’nın bu ciddi girişimi amacına ulaşamayacak ve tarihi bir fırsat kaçırılacaktır. Ancak Paşa bir noktada hedefine ulaşmış sayılmalıdır. Ermeni Soykırımı iddialarını dillerine dolayanların göz yaşartıcı samimiyetlerini(!) ortaya sermiş ve kayıtlara geçirmeyi başarmıştır.
Bugün bize utanıp sıkılmadan tarihimizle yüzleşmemiz gerektiğini söyleyen devletler, o zaman uluslararası bir mahkeme huzurunda gerçekleşecek hesaplaşmayı göze alamamış ve dertlerinin Ermeniler değil, kendi çıkarları olduğunu cümleye ayan etmişlerdi.
Başkentinin işgal altında olduğu, ordu ve parlamentosuna kadar bütün kurumlarının denetim altına alındığı ve henüz şahitlerin anılarının canlı olduğu bir ortamdaki yargılama nasıl sonuçlanırdı bilinmez. Ama en azından Türkiye’nin bir hafıza çalışması yapmaya açık olduğu ve bunu, güçlü ve avantajlı olduğu bir ortamda değil, en zayıf ve işgal altında bulunduğu, dolayısıyla en dezavantajlı zamanında istediği göz önünde bulundurulursa geleceğin tarihçilerini kandırmak pek kolay olmayacaktı.
Ermeniler’e uzanan dostluk eli
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın soykırım iddialarını her iki tarafın tarihçilerinin çözmesi önerisine gerek Ermenistan gerekse diaspora itibar etmemişti.
Wilson’ın haritası
1913’ten 1921’e kadar iktidarda kalan ABD Başkanı Wilson daha çok 8 Ocak 1918’de ilan ettiği ‘14 Noktası’yla tanınır. 12. nokta, Osmanlı topraklarında Türk çoğunluğun yaşadığı bölgenin Türkler’e verilmesini istemiş, bu da Misak-ı Milli’mizin hukuki temelini oluşturmuştur. Ancak Başkan Wilson’un bir başka planı daha vardı. 21 Ocak 1918’de Paris Barış Konferansı’na giderken yanında bir program ve yanda gördüğünüz Türkiye’nin parçalanmasını öngören haritayı da götürmüştü. Giresun’dan başlayıp Sivas, Maraş, Adana, Mersin, Van, Kars ve Ağrı’yı da içine alan büyük Ermenistan haritasıydı bu. Bu harita tarihe, Wilson’ın Ermenistan’ı olarak geçti.
Irak Misak-ı Milli’nin dışında mıdır?
Tam 84 yıl oldu hálá tartışıyoruz: Musul ve Kerkük Misak-ı Milli’ye dahil miydi? Net bir cevap alabiliyor musunuz? Siz alıyorsanız bahtiyar sayılırsınız. Ben bir türlü alamıyorum da…
MisAk-I Millî nedir? Kime sorsanız aynı cevabın beyinlere mıhlanmış olduğunu görürsünüz: Millî sınırlarımız. Beyinlerimizin efendileri olmaya soyunanlar böyle belletmişler bir kere; sökün sökebilirseniz artık. Velhasıl, sınırla sınırlamışlar Misak-ı Milli’yi. Bunun ötesi, koca bir boşluktan ibaret.
Sanki ortada elle tutulur bir harita varmış da, onun üzerinden konuşuyoruz. Yok, gerçekten de yok: Misak-ı Milli’de kesin olarak çizilmiş sınırlar da, herhangi bir harita da mevcut değil.
Şaşıranlar, ‘Nereden çıkarıyorsun bunu? Eski dershaneye yeni tahta mı getiriyorsun yoksa?’ diyenler varsa içinizde, merak buyurmasınlar, cevabını yazının sonunda en yetkili ağızdan bulabilecekler. Ancak biz Misak-ı Milli denizindeki dalgalanmalar üzerinde az biraz daha sörf yapacağız. Bakalım daha kaç tane şoke edici gerçekle karşılaşacağız bu tehlikeli yolculukta?
KERKÜK’TE REFERANDUM
Özellikle Kerkük yine gündemimizin ön sırasında. Referandum yapılacak mı yapılmayacak mı? Yapılacaksa Kerkük bir Kürt şehri mi olacak? Kürdistan’a mı dahil olacak? Son birkaç yılda meydana gelen nüfus değişmeleri Kerkük’ün geleceğini nasıl etkileyecek? Milliyetçi/Ulusalcı cephenin şehirdeki Araplar’ın gitmiş olmasından kaygılı, yerlerine Kürtler’in gelmesinden daha da kaygılı oldukları görülüyor. Türkmenler’e Türkiye’nin yeterince destek vermediğinden yakınıyorlar.
Peki Lozan’da İsmet Paşa’nın bugünkü tezimizin tam karşıtını, yani bölgede Kürtler’in ağırlıkta olduğunu üzerine basa basa savunduğu ne tez unutuluyor? Hem de hangi esasa dayanarak bunu savunmuştuk, bilin bakalım? Hadi cevabını ben vereyim: Şu içeriğini kimsenin tam olarak bilmediği Misak-ı Milli’ye! İyi mi?
Yani? Yanisi şu ki, Misak-ı Milli 1923’de Musul ve Kerkük’ün Kürt ağırlıklı olduğunu savunmaktı, 80 yıl sonra Arap ağırlıklı olduğunu savunmak haline dönüştü. (Türkmenler her iki durumda da azınlıktaydı.) Bu nasıl mümkün olabiliyor peki? Mümkün olabiliyor çünkü Misak-ı Millimiz hakikaten enteresan bir metin. Hazırlanışıyla enteresan, kabul edilişiyle enteresan, 1920’den 1923’e ve Cumhuriyet döneminde değişen dış siyasi konjonktüre göre harelenmesiyle enteresan.
Eh bu kadar laf káfi, artık hangi belgeyi konuşturacaksan konuştur bakalım, dediniz galiba. Uyarınızdan bunu anlıyorum: Artık iddialarımızın altını doldurma vakti geldi.
Buyurun Lozan görüşmelerine gidelim ve İsmet Paşa’nın sözlerine kulak verelim. Bakalım Misak-ı Milli’de Kuzey Irak hangi manaya tekabül ediyormuş? Tarih 23 Ocak 1923’tür:
Süleymaniye ve Kerkük sancaklarında Arap unsuru çok azdır.
Musul merkez sancağında 137 bin Türk ve Kürt’e karşılık, yalnız 28 bin Arap vardır.
Bütün Musul vilayetinde 410 bin 790 Türk’le Kürt’e karşılık 31 bin Müslüman olmayan vardır.
‘Demek ki,’ diyor İsmet Paşamız, ‘vilayet nüfusunun beşte dördünden çoğunu Türkler’le Kürtler ve beşte birinden azını da Araplar ve Müslüman olmayanlar meydana getirmektedir.’ Bununla da yetinmeyen Lozan heyetimizin reisi, bir istatistik sunmaktadır. Buna göre, Süleymaniye’de 63 bin Kürt, 33 bin Türk, 7 bin Arap, Kerkük’te 97 bin Kürt, 79 bin Türk, 8 bin Arap, Musul’da 104 bin Kürt, 35 bin Türk, 28 bin Arap, Musul vilayetinin toplamında ise 264 bin Kürt, 146 bin Türk, 43 bin Arap oturmaktadır.
Yani İsmet Paşa’nın yukarıda toplamını verdiği 410 bin Kürt ve Türk rakamının üçte ikisi Kürt, üçte biri Türktür. Gerçi İngiliz temsilcilerinin verdiği rakamlar biraz farklıdır. Onların tespitine göre 452 bin Kürt, 65 bin Türk ve 185 bin Arap yaşamaktadır Musul’da. Yine de, İsmet Paşa’ya göre Kürtler’le Türkler’in nüfus toplamı 517 bine ulaşmakta, Araplar ise 185 binde kalmaktadır. Peki ne demek istemiştir İsmet Paşa burada? Meselenin bamteli, Misak-ı Milli’de gizlidir. 1. maddede özetle Mondros Mütarekesi’nin imzası sırasında düşman ordular nereyi ellerinde tutuyorlarsa oranın esas kabul edileceği, eğer bu topraklarda Araplar çoğunluktaysa onların kendi kaderlerine kendilerinin karar vereceği belirtilmektedir. Arap çoğunluğun olmadığı ve Mondros Mütarekesi hattının içinde veya dışında olsun, din, ırk ve amaç bakımından birleşmiş ve birbirine karşılıklı saygı ve fedakárlık hissiyle dolu… Osmanlı-İslam çoğunluğun yaşadığı kısımların bölünmez bir bütün olduğu vurgulanmaktadır.
MUSUL’DA ÇOĞUNLUK KİM?
İşte İsmet Paşa’ya İngilizler karşısında Lozan’da ter döktüren kritik nokta, burasıydı. Eğer Musul’da Araplar’ın çoğunlukta olduğu ortaya çıkarsa bu, Misak-ı Milli’nin sonu olurdu. Öyleyse burada Osmanlı-İslam çoğunluğun, yani Kürtler ve Türkler’in oluşturduğu karmanın Araplar karşısında üstün görünmesi gerekmektedir ve İsmet Paşa tam da bunu başarmaya çalışmaktadır.
Sizin anlayacağınız, o vakitler Musul vilayetinde, dolayısıyla da Kerkük’te Araplar’ın nüfusunu düşük, Kürtler’in nüfusunu yüksek göstermek Misak-ı Milli gereğiydi, bugün ise tam tersi. Peki hangi tavır Misak-ı Milli’yi temsil ediyor? Ya da şöyle soralım. Hangi Misak-ı Milli?
Tabii bütün bu sorular Misak-ı Milli’den, son sözünü söylemiş bir yemin ve sınırları çizilmiş bir haritayı anlıyorsanız geçerlidir. Peki ya Misak-ı Milli belli bir harita ve donmuş bir dava değil de esnek bir sınır ve strateji içeriyorsa?
Bunun cevabını, en yetkili ağızdan yani Gazi Mustafa Kemal’den dinleyelim mi? Tarih, 27 Şubat 1923, yer TBMM. Gizli oturumdayız. Lozan’da Misak-ı Milli’nin ayaklar altında çiğnendiğini savunan milletvekillerine karşı kürsüye çıkan Başkan Mustafa Kemal, şu çarpıcı tespiti yapar:
‘Misak-ı Milli şu hat, bu hat diye hiçbir vakitte hudut [sınır] çizmemiştir. O hududu çizen şey, milletin menfaati ve Hey’et-i Celile’nin [Genel Kurul’un] isabet-i nazarıdır [bakışındaki isabettir]. Yoksa haritası mevcut bir hudut yoktur.’ (TBMM Gizli Celse Zabıtları, c. 3, İş Bankası Yay., s. 1317.)
İşte size Misak-ı Milli’nin en yetkili ağızdan tanımı. Şunu demeye getiriyorum ki, o vakitler milletin menfaati Kerkük’ün Kürt olduğunu savunmayı gerektirmişti, şimdi Arap olduğunu savunmayı gerektiriyor. Ve her ikisi de nasıl oluyorsa Misak-ı Milli’nin gereği oluyor. Bu veriler ışığında karar verin o halde: Kerkük Misak-ı Milli’ye dahil midir, değil midir?
Serbestçe beyan ettikleri üzere…
İlk olarak 28 Ocak 1920’de İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’da kabul edilen Misak-ı Milli’nin 1. maddesi şöyledir: Devlet-i Osmaniye’nin münhasıran Arab ekseriyetiyle meskûn olup 30 Teşrinievvel 1918 tarihli mütarekenin [Mondros’u kastediyor] hin-i akdinde muhasım orduların işgali altında kalan aksámının mukadderátı, ahalisinin serbestçe beyan edecekleriâ áráya tevfikan tayin edilmek lazım geleceğinden mezkûr hatt-ı mütareke dahil ve haricinde dinen, ırken, emelen müttehid ve yek-diğerine karşı hürmet-i mütekabile ve fedakárlık hissiyatiyle meşhun ve hukuk-ı ırkiyye ve ictimaiyyeleriyle şerait-i muhitiyyelerine tamamiyle riayetkár Osmanlı-İslam ekseriyetiyle meskûn bulunan aksámın heyet-i mecmuası hakikaten ve hükmen hiçbir sebeple tefrik kabul etmez bir küldür.
.
Dimitri Kantemir’in Eserinde Doğu ve Batı kültürleri
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Halil İNALCIK
Çeviren: M. Armağan
1699’da önceden tahmin edilmemiş bir bunalım dönemini sona erdiren Karlofça Barışı, Osmanlı tarihinde yeni bir devrin başlangıcını sembolize eder. O vakte kadar Batı’yı ve onun kültürünü küçümsemiş olan Osmanlıların tavrı, bu kültüre ve başarılarına saygıyla karışık bir meraka dönüşmeye başladı. Bunu Batı’yı ve Batı’nın bilgisini daha iyi anlamak ve en önemlisi de, son yıllardaki başarısının sırrını keşfetmek yolunda uyanan bir arzu takip etti. Osmanlıların Batı’ya karşı tavrında vuku bulan bu temel gelişme, daha sonraları Batılılaşma süreci diye bilinecek olan olayın Türkiye’deki hakiki mânada başlangıcı olacaktır. Öte yandan, çatışan unsurlardan müteşekkil birleşik bir bütün anlayışına müsait olan Doğu mistisizmi, iki farklı kültür ve din arasındaki engelleri ortadan kaldırdı ve incelmiş Osmanlı üst sınıfının Batı kültürüne duygusallıkla yaklaşmasını imkân dahiline soktu.
1703’de, Karlofça Barış antlaşmasını imzalayan Osmanlı Devleti Sekreteri (Defterdar) Râmi Mehmed Paşa, Veziriazam olarak Osmanlı idaresinin başına geçti. Kültürlü bir insan ve barış yanlısı bir devlet adamı olan Râmi Mehmed Paşa, Osmanlı siyasetinin temel ilkesi olarak barışı benimsemiş biriydi. O sıralarda 30 yaşında olan Dimitri Kantemir (Kantimur), yeni Veziriazam’ın da samimi dostu oluyordu; Veziriazam ile şahsî danışmanı Nefiyoğlu, bilahare Lale Devri’nde gelişecek olan yeni kültür hareketinin liderleri olacaklardı. Kantemir, Nefiyoğlu’nu, kendi kendine Latince öğrenmek suretiyle Doğu ve Batı kültürlerini şahsında terkip etme tutkusuna sahip açık zihinli bir insan olarak tavsif eder.
Bu seçkin grubun yakın bir dostu, Karlofça Barışı’nın neticelenmesinde önemli bir rol oynamış olan Baş Dragoman (tercüman) Alexander Mavrokordato idi. Mavrokordatolar, Rum Aydınlanma Okulu temsilcilerinin merkezi olan meşhur Padua Ünivesitesi’nde tahsil görmüş ve İstanbul’un fikir hayatına Yeni-Aristoculuk (Neo-Aristotelianism) eğilimini getirmiş Yunanlılardandı. Bu eğilim, yalnız Kantemir’in düşüncelerinin şekillenmesine egemen olmakla kalmadı, aynı zamanda Osmanlı fikir hayatına da nüfuz etmeyi başardı. Hiç şüphesiz bu Yeni-Aristoculuk ile zamanın yabancı gözlemcilerinin, önemli eşhâsın konaklarında ve Fener’de, Osmanlı başkentinin kozmopolit -entelektüel çevrelerinde şahit oldukları ateistçe eğilim arasında güçlü bir benzerlik bulunuyordu. Nihayet, II. Ahmed (1691-1695) ile bilahare Lale Devri’nin padişahı olacak III . Ahmed (1703-1730) -ki Dimitri Kantemir’le yakından ilgilenmiştir-, bu ortamın hâmileri ve haşmetli temsilcileri olmuşlardır.
Öte yandan Avrupa hümanizmiyle Osmanlıların bu ilk temasları derhal meyvesini verecek ve Osmanlı hayat tarzı, dünya görüşü ve sanatı üzerindeki etkilerini göstermekte gecikmeyecekti. 18. yüzyılda Osmanlı şiiri ve minyatüründe natüralizm etkisi kadar, mimarideki güçlü Barok etkisi de sadece bir eşdüşme hadisesi olmaktan öte, Batı’yla kültürel temasların bir ürünü olmuştur.
Osmanlı sarayında Doğu kültürünün en rafine temsilcileriyle yakından temasa geçmiş olan Beyzade Kantemir, Doğu ve Batı kültürlerinin buluşmasında başat bir rol oynamıştır. Kantemir, daha 15 yaşındayken, 1688’de İstanbul’a gelmiş ve ömrünün 22 yılını bu Osmanlı payitahtında temsil edildiği haliyle hem Doğu’nun, hem de Batı’nın fikir hayatına gark olarak geçirmiştir. Fethiye’deki sarayında (Ulah Sarayı) her iki kültürün en nefis fikir ve sanat ürünleri bir Osmanlı ihtişam dekoru içerisinde telif edilmiş, dahası, Kantemir’in Ortaköy’deki evinde bestelediği Türk mûsıkîsi [parçaları], Boğaziçi’nin sularında yankılanmıştı. Edirneli Ahmed Çelebi’nin tilmizi olan Kantemir, ilk kez Osmanlı mûsıkîsini notaya geçirmiş, bu suretle Türk mûsıkîsi tarihinde tartışılmaz bir yer edinmeyi garantilemiştir.2 Kısacası Dimitri Kantemir, Osmanlı başkentindeki yeni kültürel yönelişe istikamet verenlerden biridir ama aynı zamanda İstanbul’un kültür ve fikir hayatının da bir ürünüdür.
Karlofça Barışı’nı takip eden dönemde Osmanlılar, imparatorluğun gerilediği (decline) gerçeğini kabul etmiş bulunuyorlardı ve gerileme sorunu, İstanbul’un fikir muhitlerinde hararetli tartışmalara konu oluyordu. Kantemir, çabasının büyük bir kısmını bu soruna tahsis ederken ve [Latince kaleme aldığı] en büyük eserini Incrementa atque decrementa aulae othomanicae (Osmanlı İmparatorluğunun Yükseliş ve Gerileyiş Tarihi)3 diye adlandırırken, bu eğilimi takip ediyordu. Aynı zamanda, imparatorlukların yükseliş ve gerileyişi konusunda bir risale de kaleme aldı. Kantemir’in eserine hakim olan antropomorfik [insan-biçimci] devlet görüşü, Hacı Halife [Kâtib Çelebi] (1608-1657) zamanından beri Osmanlı tarihine uygulanagelmiştir. Kâtib Çelebi’ye göre savaş, “ihtiyarlık çağı”na ermiş bulunan imparatorluklar için ölümcül sonuçlar doğurabilirdi. Bu sebeple imparatorlukların, gelişmelerinin bu aşamasında savaşlardan kaçınmaları gerekirdi. Bu anlayış, Râmi Mehmed Paşa ve muakkiplerinin barışçı siyasetinin temelini teşkil etmiştir.
Kantemir sonuç olarak, tarihî ve felsefî köklerine dair hatırı sayılır bir anlayış sahibi olduğu Avrupa kültürünün hayranı olduğu kadar Osmanlı kültür hayatının da muhteşem bir mütehassısıydı. 1710’da kendi memleketi Boğdan’da (Moldova) voyvoda olunca -ki babası Konstantin Kantemir’in yerine tahta çıkmıştır-, beyliğini Osmanlı İmparatorluğu’ndan bağımsızlaştırmanın rüyalarını görmüştür. Bu rüyayı gerçekleştirmek ve Osmanlılara karşı bir Rus zaferine ön ayak olmak amacıyla Çar Büyük Petro ile Osmanlılara karşı gizli bir anlaşma yaptı. Ne var ki, Petro’nun [Prut savaşında] Osmanlılara yenilmesiyle planları geri tepti. Prut Antlaşması’nı (1711) müteakip Petro’nun danışmanı olarak Rusya’ya yerleşti ve fikrî çabalarını, Osmanlı İmparatorluğu’nda edinmiş olduğu bilgi ve fikirlerin sistematik bir şekilde kaleme alınmasına yöneltti.
İstanbul’a ve burada yaşadığı hayata derin bir nostalji hissettiği bu dönemdedir ki, Osmanlı İmparatorluğu tarihini (1714-1716) ve İslamiyet ile onun kurumları hakkında bir eseri (Curanus, 1719) kaleme aldı. J. Von Hammer’in tarihi yazılıncaya kadar Kantemir’in Osmanlı İmparatorluğu hakkındaki çalışması, Avrupa’da bu konunun standart eseri olarak kabul edilmiştir. Onun mahrem bilgilere sahip olduğu Osmanlı hayatı ve kurumları hakkında ilk elden tasvir ve anlatıları bugün dahi değerini muhafaza etmektedir. Ne var ki, Kantemir’in yazdığı Osmanlı tarihinin Batı lisanlarındaki tercümeleri, telaffuz hatalarıyla ciddi bir şekilde sakatlanmış durumdadır. Sonuç olarak Kantemir’in eserinden Osmanlı ile ilgili parçaların Latince orijinalinden yapılacak bir tercümesi ile Osmanlı dinî hayatı ve kurumları hakkında değerli malumatı ihtiva eden Curanus’daki pasajlardan yapılacak bir derleme ve tercüme de ilmî ihtiyaçları önemli ölçüde karşılayacaktır.
Özetlersek, Kantemir’in hayatının ilk safhasındaki dehası, Osmanlı toplumuna Batı kültürünün çeşitli vechelerini süzüp aktaran bir kanal olmuş, hayatının ikinci yarısında ise samimiyetle tanıyıp sevdiği Osmanlı kültürünü Avrupa’ya takdim etmiş ve tanıtmıştır. Hiç şüphe yok ki, Romanya hümanizminin ve fikrî dirilişinin babası olan Dimitri Kantemir, zamanının Doğu ve Batı kültürlerini harikulade bir şekilde kavramış ve onları ustaca ifade etmiş nadir yetişen dehalardan birisiydi.
1 – Bu yazı, aşağıdaki makaleler derlemesinden tercüme edilmiştir: Halil İnalcık, The Middle East and the Balkans under the Ottoman Empire: Essays on Economy and Society, Bloomington, 1993, s. 412-414. (Çevirenin notu.)
2 – Dimitri Kantemir’in Türk musıkisine yaptığı hizmetler ve eserlerinden örnekler için bkz. İsmail Baha Sürelsan, “Kantemiroğlu ve Türk musikisi”, Dimitre Cantemir (1673-1723), Ankara, 1975, UNESCO Türkiye Milli Komisyonu, s. 73-108. (Çevirenin notu.)
3 – Türkçe çevirisi için bkz: Osmanlı İmparatorluğunun Yükseliş ve Çöküş Tarihi, 2 cilt, Çeviren: Özdemir Çobanoğlu, Ankara, 1979, Kültür Bakanlığı Yayınları (çeviride “çöküş” terimi kullanılmış olmasına rağmen, yazarın decrementa’dan kastı, ‘inhitat’, yani ‘gerileme’dir). (Çev. notu.)
.
Atatürk Masonluğa girdi mi?
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Atatürk’ün Mason olup olmadığı meselesi uzun yıllardır birçok tartışmaya vesile olmuştur. Bu konuyla ilgili çeşitli kaynaklar farklı iddialar öne sürüyor
Geçen hafta On Soruda Türkiye’de Masonluk Tarihi’ni yazmaya girişmiş, ne var ki, son sorumuz olan ‘Atatürk Mason muydu?’yu sorduğumuz halde yerimizin müsaadesizliği yüzünden cevabını bu haftaya bırakmıştık.
Önce Mason localarının kapatılması meselesini ele alalım. Mason locaları kapatıldı mı yoksa kapandı mı? Anti-Mason cepheye göre kapatıldı, Masonlara göre ise uyumaya bırakıldı.
Elimizde birkaç rivayet var. Eski Van milletvekili İbrahim Arvas’a göre Atatürk’ün hayatta sevmediği iki zümre vardı: Dönmeler (Sabetaycılar) ve Masonlar. CHP Grubu’na talimat göndererek Masonluğun yasaklanmasını isteyen Atatürk, onu kökü dışarıda olduğu için kapattırmıştır bu rivayete göre. Hatta locaları kapatılmasın diye Masonlar tarafından kendisine Meşrık-ı Azamlık teklif edince küplere binip ‘Cehennem olun gidin Yahudi uşakları. Benim milletim bana kahraman sıfatını verdi; sizin gibi bir cıfıt Yahudiye uşak mı olacağım?’ demiştir.
Atatürk sahiden de Arvas’ın dediği gibi Masonları kovdu mu? Bilmiyoruz. Ancak diğer rivayetlere bakılınca bu tehditvari sözün hatırat sahibi tarafından eklendiği veya en azından abartıldığı belli oluyor.
İkinci rivayet, kendisi ileri dereceden bir Mason olan Atatürk’ün doktoru Mim Kemal Öke’ye ait. Öke bir seferinde Atatürk’e Masonların başına geçmesini teklif etmiş. Ancak Atatürk mealen, Masonluğa girmeyeceğini çünkü prensiplerini başkalarının koyduğu hiçbir işe girmediğini söylemiştir.
Lakin bu konuşmada ilginç bir nokta var. Öke’nin, Masonluğun ideallerini soran Atatürk’e verdiği cevap, onların Cumhuriyetinkilerle birebir örtüştüğü şeklindedir. Bunun üzerine yanlarında bulunan bir zat, ‘Madem aynı ideallere sahibiz, öyleyse neden Masonluk diye ayrı bir cemiyet var?’ sorusunu sorar haklı olarak. İşte locaların gerçek kapanma sebebini bu kritik sorunun içeriğinde aramak gerekiyor.
HALKEVLERİ VARKEN…
Çünkü Mason Üstad-ı Azamı Celil Layiktez’in bir ifadesi var ki, Mason cephesinin ‘uyuma’ eylemini nasıl yorumladığını pek güzel sergiler. Masonlara göre, CHP ve Halkevleri zaten Masonik idealleri benimsemişlerdi. Dolayısıyla kendilerine ihtiyaç kalmamıştı. Artık gönül rahatlığıyla uykuya dalabilirlerdi.
Toparlarsak, kapanma olayının şu sırayla gerçekleştiği anlaşılıyor:
Mason localarından duyulan rahatsızlığın Atatürk’ün yönlendirmesiyle Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’a duyurulması; Bozkurt’un CHP Grubu’nda Masonluğu eleştirmesi; mesajı alan yüksek dereceli Masonlardan İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın harekete geçerek 33. dereceden Masonları toplantıya çağırması ve kendileri kapatmazsa locaları devletin kapatacağını bildirmesi; nihayet 8 Mason üstadın tüm locaları kapatması ve bütün mallarını Halkevleri’ne bağışlaması.
Ancak yakalanması gereken ince bir nokta yatıyor burada. TC 1935’te, Cumhuriyet öncesine ait sivil kalıntıları ortadan kaldırmak için kolları sıvamış, bütün yolların partiye çıkacağı ve faaliyetlerin onun şemsiyesi altına alınacağı bir sürecin düğmesine basmıştır. CHP bayrağındaki 6 okun sembolize ettiği prensipler zaten olmuş ve olması muhtemel her türlü fikri temsil etmiyor muydu? O halde başka kurumlara ve derneklere ne gerek vardı?
Ancak devlet, bu hükümet dışı kuruluş ve dernekleri kapatmıyor, kendilerini feshetmelerini istiyordu. İşte Türk Ocakları ve Kadınlar Birliği bu yöntemle kendilerini feshetmişti. Şimdi sıra Mason localarına gelmiş, önden haber uçurularak kapılarına kilit vurmaları istenmişti. Onlar da uyumayı tercih etmişlerdi. Velhasıl devlet-parti bütünleşmesi dediğimiz olayın başladığı yıldır 1935.
Şimdi asıl sorumuzun cevabına gelebiliriz.
Her ne kadar 5 Nisan 1998 tarihli New York Times’ta yayınlanan Masonlar listesinde Atatürk’e yer verilmişse de, bugüne kadar ikna edici ‘resmi’ bir bilgi ve belgeye ulaşılamamıştır. Kaldı ki, Atatürk’ün, kendisine defalarca yapılan Mason localarının başına geçme (Meşrık-ı Azam olma) tekliflerini geri çevirdiğini de biliyoruz.
Ancak Orhan Koloğlu’nun, Atatürk’ün Masonluğa girdiğini kanıtlayacak hiçbir belge veya tanıklık olmadığı tezi tartışmalıdır. Bazılarının zannettiği gibi, Atatürk’ün Masonluğa özel olarak alerjisi yoktu. Nitekim daha çok gençken Masonluğa girdiğini bir tanıktan öğrenebiliyoruz.
MASONLAR BENİ SIKTI
Atatürk’ün Uşağı İdim adlı hatıratında Cemal Granda’ya göre Atatürk, bir İzmir gezisinde söz Masonluktan açılınca herkesi şaşkına çeviren bir hatırasını anlatmıştır. Aktarıyorum:
‘Bir zamanlar ben de mason olmuştum. Bir gün bir arkadaşım beni alıp Beyoğlu’ndaki Mason cemiyetine götürdü. Daha ne olduğunu bile anlayamadan kendimi cemiyetin içinde buldum. Mermer merdivenlerden büyük bir salona indik. Orada yüzlerini göremediğim bir takım kişiler vardı. Bizi buyur edip oturttular, kahveler sundular, hal hatır sordular. Orada fazla kalmadık, tekrar merdivenlerle daha da aşağı indik. Bir öncekinden daha geniş salonda bulduk kendimizi. Salonda büyük bir kalabalık toplanmış, kılıçlı bir tören yapılıyordu. Bu işleri daha önceden bildiğini anladığım arkadaşım beni kolumdan tutmuş, durmadan ne yapmam gerektiğini anlatıyordu. Kılıçların arasından geçip kutsal bir kitaba el bastık. Bütün bunlar olup bittikten sonra dışarı çıktık. İçeride çok sıkılmıştım. Bu olaydan sonra bir daha ne o binaya gittim, ne de oradakilerle karşılaştım. Şimdi gitsem, arasam o binayı belki de bulamam. İşte benim masonluğum bundan ibaret…’
Anlaşılan, Atatürk gençliğinde merak sonucu veya arkadaşlarının etkisiyle Masonluğa girmiş ve yemin etmiştir. Ancak yine aynı metinden, sonraki yıllarda Masonluğa olan ilgisini kaybettiğini öğreniyoruz. Nitekim Zeynel Besim Sun adlı Masonun Dün ve Bugün dergisinde (Sayı: 10) yayınlanan hatırasında Atatürk’ün Masonluk etrafında koparılan tartışmalar üzerine ‘Kapatalım da kurtulalım’ dediğini okuyoruz. Atatürk Mason olsaydı bunu kesinlikle diyemez ve locaları kapattırmazdı.
Sonuç: Masonluğun yasaklanması Atatürk’ün Masonluğa özel bir husumeti olduğunu göstermediği gibi, gençliğinde bir vesileyle Masonluğa girmiş olması da onun Mason olduğunu göstermez.
Asker, başbakan, kuramcı…
MasonluĞun yasaklanmasında en aktif rolü oynayanlardan CHP Genel Sekreteri Recep Peker (1888-1950), Cumhuriyet’in yerleşmesi için yer yer Atatürk’ten bile daha tavizsiz ve katı davranmasıyla meşhurdur. Bu sert ‘asker’ tavrını (ki kendisi asker kökenlidir), üniversitelerde verdiği ‘İnkılap Dersleri’nde teorileştirilmiştir de. 1935 ortalarında CHP Genel Sekreterliği’ni devleti de yutacak hale getirmek için ciddi arayışlara girmiş bulunan Peker, Türk Ocakları ve Kadınlar Birliği gibi kökeni Meşrutiyet yıllarına dayanan sivil oluşumları kapatıp parti bünyesine almak için uğraş vermiştir. Mason olmak için başvurduğu, fakat kabul edilmediği için locaları kapatmaya kalktığı iddiası, bir Mason propagandası olmalıdır. Peker’in asıl derdi, dönemin faşist yönetim modelini Türkiye’ye taşımak ve devletin kadir-i mutlaklığını toplumun her noktasına nüfuz ettirmekti.
Kaderin cilvesi: 13 ay süren başbakanlığı (1946-1947) çok partili dönemin ilk hükümeti olmuştur.
.
CHP hayal kurmasını bilmez
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Demokrat Parti’nin kuruluşu ve 1946’daki şaibeli, hatta ayıplı seçimlerde uğradığı açık haksızlık, 1950’de yapılan ilk serbest seçimlerde halkın CHP’ye karşı öfkesini biriktirmiş ve taşırmıştı.
28 Şubat postmodern darbesinin 10. yıldönümündeyiz. Kuşkusuz bugünümüzü derinden etkileyen bir dönüm noktası 28 Şubat. Ancak Cumhuriyet dönemi darbelerinin anası sayabileceğimiz 27 Mayıs ihtilali ile kıyasladığımızda en azından kansız bir darbe olduğunu söyleyerek teselli bulabiliyoruz. Belki de benzeştikleri bir başka nokta, 27 Mayıs’ın Adnan Menderes’i devirerek bilmeden Süleyman Demirel’in, 28 Şubat’ın da Necmettin Erbakan’ı devirerek yine bilmeden Recep Tayyip Erdoğan’ın önünü açtığı gerçeğidir.
Ne yazık ki, insanoğlunun yaşadığı ve hatırladığı zaman dilimini kendi gözünde büyütmek gibi bir fena alışkanlığı var. Sanıyoruz ki zaman tüneli bize doğru yaklaştıkça genişliyor ve daha da fenası, bize doğru geldikçe zamanın önemi artıyor! Oysa zamanın her anının kendi içinde önemli ve o zaman diliminde yaşayanlar için büyük göründüğünü nedense unutuyoruz.
Babamların kuşağını derinden etkileyen iki olay vardı: Birisi İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki karne ve yokluk kábusu, ikincisi ise Menderes’in iktidara gelişi ve idamı. Hatta sevgili annem benim doğumumu anlatırken, tarih söylemek yerine, eski adete uyarak ‘İhtilalde daha sana hamile değildim’ der. İhtilal onlar için bir milattı deyim yerindeyse.
Gerçekten de Demokrat Parti’nin kuruluşu ve 1946’daki şaibeli, hatta ayıplı seçimlerde uğradığı açık haksızlık, 1950’de yapılan ilk serbest seçimlerde halkın CHP’ye karşı öfkesini biriktirmiş ve taşırmıştı.
HASRETİN DEVRİMİ
Ancak bu sadece Tek Parti döneminin baskıcı yönetimine duyulan ‘normal’ bir tepki miydi? Meselenin bu denli basit olduğunu sanmıyorum. Çünkü Kurtuluş Savaşı’nda nüfusunu, erkeğini, evini barkını kaybetmiş, üstelik Tekálif-i Örfiye kanunuyla iki ineğinden birini, on çuval buğdayından dördünü, kağnı arabasını devlete mecburen vermiş Anadolu halkını bir de İkinci Cihan Harbi’nin getirdiği yoksulluk ve kıtlık kökünden sarsmıştı. Toprak bakımsız, köyler çamur içinde, şehirler dahi viraneye dönüşmüştü. Biraz Ankara, başkent olduğu için bakımlıydı ama en fazla nüfus barındıran İstanbul şehri bile kelimenin tam anlamıyla dökülüyordu.
Demokrat Parti, halkın bu mahrumiyet ve fukaralığı, bu itilmişliği ve dışlanmışlığı, bu tahsildar ve jandarma korkusu üzerine bir yumuşak bahar yağmuru gibi düşmüştü o Mayıs ayında. Hakikaten halk oyuyla gerçekleşen ilk devrimdi bu. Daha doğrusu, halkın 1930’daki Serbest Fırka deneyinde kursağında kalan özgürlük ve refah ümidinin 20 yıl bastırılmış bir dışa vurumuydu DP iktidarı.
BU TOPRAK SU İSTİYOR
Nitekim Menderes, özellikle de 1950-1954 döneminin Menderes’i, geçtiği diyarlara bahar müjdeleri getiren bir saba rüzgárı gibi esmişti Türkiye coğrafyası üzerinde. Onu bazen sabahın köründe, peşine sakalları uzamış belediye görevlilerini takmış vaziyette görürdünüz; ellerinde sandviçleri, sokakların tretuvarlarını nasıl yapacaklarını anlatıyordur işçilere. Bir başka gün bir tarlada elindeki dolma kalemiyle buğday filizlerinin dibini eşelerken görebilirdiniz; size, ‘Bu toprağa su lazım su’ diyordur.
200 YIL İKTİDAR OLMAMALI!
Menderes ben altı aylıkken idam edilmişti ama onun yanık efsaneleriyle büyüdüm diyebilirim. Lakin benim en çok etkilendiğim tarafı, halka da kendisini sevdiren o zarif üslubu ve daha da önemlisi, bir hayali olmasıydı. Galiba devletin kurucusu Gazi Mustafa Kemal’i saymazsak Cumhuriyet dönemi siyasetine hayal kavramını getiren oydu. (Edebiyatta ise Yahya Kemal’dir. Malum, üstad ‘İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar’ demiştir.)
Bir gün Denizli’de kendisini 40 dakika yağmur altında bekleyen halka, ‘CHP aslında kötü bir parti değildir’ demiştir. Karşısındakiler, ‘Bizim Başbakan’ın başına saksı filan mı düştü acaba?’ diye düşünüp homurdanırken, Menderes sözlerine ‘Ama’ diye devam etmişti: ‘Ama hayal kurmasını bilmezler.’
İşte ben Menderes’in halk tarafından bu denli sevilmesinin ve idamından yıllar sonra bile bu sevginin bizim gibi taşralı bir ailenin sofra sohbetlerine konuk olmasının altında bu hayal boyutunun yattığını düşünüyorum. Onun hayali zengin, özgür ve gelişmiş bir Türkiye idi. Türkiye işte bu hayale mest olmuştu. Halkla arasındaki ufuk buluşması bundandı. Hasret ve hayalin buluşmasıydı Menderes’in şahsında tecelli eden.
Bu hayal hasretinin halka yansıyış şeklini gösteren çarpıcı bir örnekle noktalayalım sözlerimizi:
Abidin Potuoğlu adlı bir DP milletvekili, 1950 yılındaki seçim zaferinin verdiği coşkunlukla Meclis kürsüsüne gelip şu acı gerçeği haykırmak ihtiyacını hissetmiştir: ‘CHP daha 200 yıl iktidar olmamalı!’ Ne diyelim, sıksınlar dişlerini; zira şurada kaldı 147 yıl… Yahya Kemal sanki Menderes’in hayalinin arkasından döktürmüştür şu mısraları:
Düşülür bir hayale, zevk alınır:
Belki hálá o besteler çalınır,
Gemiler geçmeyen bir ummanda.
ZAVALLI MENDERES! HAKLILIĞINA GÜVENMİŞTİ
1950 yılının 22 Mayıs’ında Başbakanlık koltuğuna oturan Adnan Menderes, 27 Mayıs 1960’da gelen darbe anına kadar, yani tam 10 yıl, 5 gün boyunca ısrarla milletin arkasında durduğunu, yalnız ona güvendiğini tekrarlayıp durdu. ‘Benim ne Mussolini gibi Kara Gömleklilerim, ne de Hitler gibi SS’lerim var’ diyordu da başka bir şey demiyordu…
Zavallı Menderes diye yazıyor Ali Fuad Başgil Hoca, 27 Mayıs İhtilali ve Sebepleri adlı hesaplaşma kitabında (İstanbul 1966, Yağmur Yayınevi); ve ardından şu zehir gibi sözleri ekliyor: ‘Ne saf kalplilik: Halka güvenmek karınca yuvasına sığınmaktır.’
Ama Menderes biraz da bu çelişki değil midir? Gururludur, özellikle de 1954 seçim zaferinden sonra kendisini Olimpos dağındaki Zeus gibi gördüğünü Cihat Baban’dan Fuat Köprülü’ye ve Samet Ağaoğlu’ndan Ali Fuat Başgil’e kadar pek çok yakını ve yol arkadaşı, onun adına üzülerek ifade etmişlerdir.
Ancak saflığın verdiği bir tür şövalyelik de sızar Menderes’in davranışlarından. İkide bir kulağına kadar gelen darbe ihbarlarını, ‘Türk ordusuna böyle bir iftirada bulunamam’ diyerek manidar bir dille geri çevirmesinden de bellidir bu saflığı. 1958’in ilk aylarında ortaya çıkarılan 9 Subay Olayı bile uyandırmaya yetmemiştir kendisini. Apar topar Milli Savunma Bakanı ve sırdaşı Ethem Menderes’e verdiği orduda temizlik yapma talimatı, olaylar karşısındaki esnekliğini kaybettiğinin delilidir ama tek delili değildir kuşkusuz.
Nihayet son dakikaya kadar ordunun darbe yapmayacağına olan kavi inancı, gün gelmiş, onu halkın arasına fırlatmış, hatta işi, meşhur 5 Mayıs 1960’daki Kızılay (555 K diye bilinirdi) mitinginde kendisine yuh çekmekte olan öfkeli gençlerin ortasına dalarak ne istediklerini sormaya kadar götürmüş, burada itilip kakılmış ama asla kaçmamıştır. Haklılığına bu kadar güven de biraz fazla değil midir?
Dostlarının, darbe öncesi ‘düşüş’ günlerini anlatan hatıratlarına bakarsanız hep aynı manzarayla karşılaşırsınız: Menderes halk diyor, başka bir şey demiyordu. Nitekim son ve umutsuz çırpınışlarından birinde söylemişti o ‘Görmediniz mi, Eskişehir’de 200 bin kişi toplanmıştı’ sözlerini.
Acıdır ama aynı halk, Menderes’in idam edildiği 17 Eylül 1961 günü sokaklara dahi çıkmayacak, tam siper evine kapanarak sükunetle bekleyecekti olacakları. Tuhaf belki ama aynı 17 Eylül 1961 günü, İstanbul’un tarihine suç işlenmemiş yegáne gün olarak da geçecektir. Menderes’in önüne evladını yatırıp elinde bıçağıyla, ‘Çocuğum sana kurban olsun!’ diye haykıran halkı, o uğursuz idam gününü, evinde, radyosunun başında hüngür hüngür ağlayarak geçirecektir.
Zavallı Menderes!
Ali Fuat Başgil Hoca haklı ki yerden göğe!
.
Kadınlara hakları verildi mi, aldılar mı?
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Cumhuriyet Türkiyesi’nin kadınlara seçme ve seçilme hakkını armağan ettiği hep söylenir. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün üzerinden birkaç gün geçmişken bu iddianın ne derece doğru olduğunu araştırmakta fayda var.
SORU neresinden baksanız kışkırtıcı: Türkiye Cumhuriyeti’nde kadınlara, erkeklerin sahip olduğu siyasi hakların tanınması bir lütuf mudur yoksa aşağıdan, yani sivil mücadele sonucunda elde edilmiş bir kazanım mıdır?
Cumhuriyet tarihiyle ilgili yaygın anlatı, kadın haklarının bir lütuf olduğunu ısrarla vurgulasa da, dönemin birinci el kaynakları bunun hiç de tepeden inme bir şekilde gerçekleşmediğini, doğal olarak Osmanlı dönemine bağlandığını, yani başlangıcı İkinci Meşrutiyet yıllarına dayanan Türk Kadınlar Birliği’nin yaklaşık olarak 10 yıllık mücadelesinin bir uzantısı olduğunu doğruluyor.
Kadınlara seçme ve seçilme haklarının verilmesi meselesinin 1920’lerin sonları ile 1930’ların başlarında kamuoyunu ve idarecileri ziyadesiyle meşgul ettiği bir gerçek. Yine aynı yıllarda üretilen ve zorunlu olan şeyi bir erdemmiş gibi takdim etme kurnazlığının eseri olarak Türk kadınına seçme ve seçilme hakkının ‘dünyadaki pek çok gelişmiş ülkeden önce verildiği’ iddiası da bir efsane olarak bugüne kadar yaşamıştır. Oysa somut verilerin ışığında baktığınızda Yeni Zelanda’dan Moğolistan’a kadar tam 28 ülkenin, kadınlarına seçme ve seçilme hakkını Türkiye’den önce tanımış olduğunu görürsünüz. İşin ilginç yanı, bu ülkelere muz cumhuriyetleri de dahildir!
Türkiye’de kadınlara siyasi hakların tanınması da zannedildiği gibi bol keseden verilen bir bahşiş olmamıştır. Türk Kadınlar Birliği, Meşrutiyet’in özgürlük ortamında filizlenmiş olup iktidarların dikkatlerini bu meseleye çekmek için ciddi çabalar sarf etmekte ve Cumhuriyet’in ilanından bile önce, savaştan çıkmış yeni rejimi sıkıştırmaktadır. Fakat her seferinde atlatılmakta, talepleri sürekli olarak ertelenmektedir. Birkaç defa bizzat Atatürk’e anlatmayı denerler meseleyi; ancak kuru nasihatten başka bir şey alamazlar.
KIZLARI DA ALALIM ASKERE
Atatürk’e göre kadınların talep ettikleri siyasi haklar karşılığında erkekler gibi bir bedel ödemeleri gerekir ki, bu bedel zorunlu askerliktir. Eğer kadınlar seçme ve seçilme haklarına kavuşmak istiyorlarsa, askerlik gibi erkeklerin aleyhine eşitliği bozan bir göreve de razı olmalıdırlar. Atatürk’ün gözünde vazife mukabili olmayan hak mevcut değildir. 1 Şubat 1931 günü yaptığı konuşmada şöyle demiştir:
‘Türk kadınları… milletin vatandaşlara tahmil ettiği [yüklediği] vazifelerin hiçbirinden kendilerinin uzak bırakılamayacağını düşünmezler. Çünkü vazife mukabili olmayan hak mevcut değildir.’
30 Haziran 1933’de Ankara Hukuk Fakültesi’ndeki kız öğrenciler milletvekili olmak istediklerini söylediklerinde ‘Niçin mebusluk istiyorsunuz da askerlik istemiyorsunuz?’ diye biraz da kızgınlıkla sorar. Kasım 1934’de Ankara Kız Lisesi’ni ziyareti sırasında kız öğrencilerin sıkıştırması üzerine de, ‘Mebus seçer ve mebus olursunuz; fakat aynı zamanda asker de olacaksınız’ demek zorunda kalır.
Atatürk’e göre askerlik bir vatandaşın en büyük vazifesidir. Kadınlar bu vazifeden kaçtıkları sürece, yarım vatandaş olarak kalmaya mahkûm kalacaklardır. Onun kafasındaki formül şudur: Askerlik varsa mebusluk var! Nitekim káğıt üzerinde de olsa, kadınlara da askerliği zorunlu kılan yasal değişiklikler yapılmış, hatta bazı yerlerde kadınlar göstermelik olarak eğitime dahi çıkmışlardır.
Bu yıllarda Atatürk’le görüşmeye giden kadın heyetleri hep aynı nasihati alıp dönmektedirler: Köylere gidip kadınları eğitmek milletvekilliğinden daha öncelikli bir görevdir.
Ne var ki, Birlik üyeleri kararlıdır. Nitekim 1934 yılı sonlarında Ankara’da Türk Kadınlar Birliği’nin ılımlı kanadı kalabalık bir toplantı düzenler. Türk Ocağı şubesinde düzenlenen toplantı kadınların tam bir gövde gösterisi şeklinde geçer. Hararetli konuşmalarla ortamın zaman zaman sertleştiği görülür. Heyecanın dozu, alabildiğine yükselmiştir.
Nihayet toplantı sonunda kadınlar hep beraber TBMM’ne kadar izinsiz bir gösteri yürüyüşü yaparlar. Meclis’in önünde slogan atarak Atatürk’ün gelip kendilerini dinlemesini isterler ve ‘Atatürk bizimle görüşmeden buradan bir yere ayrılmayız’ diye haber gönderirler. O gün, Atatürk, Türk Kadınlar Birliği yöneticilerini kabul eder. Taleplerini bu defa olumlu karşılamıştır; kadınlara, haklı olduklarını ifade ederek yaklaşan milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme haklarının tanınacağına dair söz verir.
SÖKE SÖKE ALINAN HAKLAR
İşte sivil kadınların bu uzun direnişinden sonradır ki, Atatürk, Başbakan İnönü ve arkadaşlarına kanunu çıkarmalarını emreder ve İnönü ve 191 arkadaşının teklifleriyle 5 Aralık 1934’de kadınların seçme ve seçilme hakkı kanunlaşır. Şubat 1935 seçimlerinden sonra TBMM, 18 kadın milletvekiliyle toplanacaktır.
Yukarıdan bahşedildiği söylenen hakların kadınlar tarafından nasıl zorlu bir uğraştan sonra elde edilebildiğini, bir nevi söke söke alındığını bize nedense anlatmazlar. Neden hakikaten? Kadınların bir özne olmadıklarını ve olamayacaklarını zihnimize kazımak için kuşkusuz.
.Ne var ki, kadınlar cephesindeki bu tehlikeli kalkışmanın rövanşı ağır olacaktır. Meşrutiyet’in Cumhuriyet dönemindeki son iki sivil kalıntısından Türk Kadınlar Birliği (öbürü Mason localarıydı ki onlar da aynı günlerde kapatılmıştır), haklarını alıp görevini tamamladığı gerekçesiyle 18-24 Nisan 1935 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen Uluslararası Kadınlar Birliği Kongresi’nden sonra hükümetin emriyle kendini feshetmek zorunda kalır. Kadınların sivil ve bağımsız bir teşkilat olarak eski güçlerine kavuşabilmeleri için 1980’leri beklemesi gerekecektir.
ERKEKLER ASKERLİK YAPIYOR, YA SİZ?
Kadınlar Birliği’nin düzenlediği ziyaretlerden birinde hazır bulunan devrin önde gelen kadın figürlerinden İffet Halim Oruz hatıralarında Atatürk’ün tavrını şöyle yansıtır:
‘Atamız, her zamanki nezaketi ile bizleri karşıladı, kendisine dileklerimizi bildirdik. Türk kadınına tüm siyasi hakların verilmesini istedik. Gazi bizlere bazı sorunlar üzerinde durmamızı işaret etti. Başlıca uyarısı da köylü kadınlarımızı eğitmek için yetiştirici çalışmaların yapılması gerekli olduğunu işaret etmekti. O sırada genç ve ateşli bir dava savunucusu olarak kendisine dedim ki:
‘Gazi Hazretleri, erkekler, köylü, kentli seçme ve seçilme hakkına sahip değil midir, kadınlarımızı neden ayırt edeceğiz, niçin onlar bu haklara sahip olmasın?’
Kendisinin bize verdiği cevabın özeti şöyledir:
‘Erkekler asker ocağında vazife görüyor, orada talim ve terbiyeden geçiyor, kadınlarımızı yetiştirmemiz lázımdır…’ Bu realist ve mantıklı cevaba verecek söz kalmamıştı.
‘Emredersiniz, köylü ninelerimizi yetiştirmek için Türk Kadınlar Birliği teşkilátı vazifesini yapacaktır Paşa hazretleri’ dedim.’
.
Çanakkale’de gözbebeklerimizi kaybettik!
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Moral bakımından toplumumuz üzerinde yapıcı bir etki bırakmış olmasına rağmen insan kaynakları bakımından Çanakkale’de maruz kaldığımız aydın kıyımı, Türkiye’nin hala kurtulamadığı darboğazın en büyük etkenlerden biridir.
Kıyım diyorum çünkü iyi yetişmiş bir neslin bir yıl içinde toprağa verildiği bu savaş, Türkiye’nin kaderindeki bir kırılma noktasıdır. Esas olarak verdiğimiz kayıpların hatırı sayılır bir kısmı Sultan II. Abdülhamid döneminde binbir emekle yetiştirilen geleceğin aydınlarından oluşuyordu.
Şöyle bir rivayet vardır. I. Dünya Savaşı’nın çıktığını o zaman Beylerbeyi Sarayı’nda sürgün hayatı yaşayan Abdülhamid’e haber vermişler. Abdülhamid’in ilk sözü şu olmuş: ‘Eyvah! Gözbebeklerim gitti!’ Çünkü Abdülhamid’in arzusu, ülkeye savaşsız bir dönem yaşatarak nefes aldırmak ve gelecekteki insan kaynağının gümrah çeşmesini açık tutmaktı. Çünkü savaşlar devam ettiği sürece baba ile oğlun, dede ile torunun buluşması gerçekleşmeyecek, sağlıklı bir toplum işleyişi en başta demografik sebeplerle mümkün olamayacaktı. İlk defa onun 30 yıllık savaşsız iktidar dönemindedir ki (1897 Yunan harbi hariç), nesiller arasındaki o beşeri zinciri tekrar kurulabildi. Mesela fazla dikkat edilmez ama Abdülhamid döneminde hatırı sayılır bir nüfus artış hızına ulaşılmıştır. İşte artan nüfusun o devre göre hatırı sayılır bir kısmı yeni açılan okullarda eğitilerek modern bir devletin ihtiyacı olan kaliteli, yetişmiş insan gücü oluşturulmuştur.
Bir 1877 Meclisi’ndeki Müslüman milletvekilleriyle gayrimüslimlerin eğitim durumlarına, mesleki formasyonları arasındaki farka bakın, bir de 1908 Meclisi’ndeki duruma. Birincisinde gayrimüslimler ile Müslüman milletvekilleri arasında tahsil uçurumu varken ikincisinde bu fark kapanmıştır. 1908’e gelindiğinde modern eğitim sisteminden geçmiş, teritoryal bir vatan kavramı edinmiş, ülkenin sorumluluğunu üstlenecek kadrolar yetişmiştir artık.
SAVAŞ KAÇINILMAZ MIYDI?
Biz Çanakkale’de asıl Abdülhamid döneminde yetişmiş bu zengin kadroyu kaybettik. Bu büyük kaybın sonuçlarını 1950’lere kadar yaşadık ve hala da yaşıyoruz aslında. Bugün Türkiye’de şehirleşmenin çarpıklığı, bir şehir kültürü bulunmayışı, bir şehirli insan tipinin hala oluşamaması, nesiller arasındaki kültür aktarımının sağlıklı bir şekilde cereyan edememesi gibi sorunların temelinde o yetişmiş insan gücünün kaybedilmesinin yattığını düşünüyorum.
Çanakkale, elbette bizim kurucu kimliğimizin temel ve ayrılmaz bir parçası. Ama gerek sosyal maliyeti, gerekse yetişmiş insan kaynağı kaybı bakımından bu topluma çok pahalıya patlamış bir savaştır. Bir efsane gibi anlatılan Çanakkale Savaşı’nı kazanmak için hangi bedelleri ödediğimizi de görmek lazım artık. Çanakkale adeta kaçınılmaz bir deprem, bir afet olarak görülüyor. Önlenebileceği, savaşılmayabileceği akla dahi getirilmiyor.
Çanakkale Savaşı Türkiye için son seçenek değildi. Osmanlı belki de eninde sonunda savaşa girecekti. Ama bu şekilde mi girmesi gerekirdi? Bu tartışılır. Biz savaşa girmeden önce İngiliz, Fransız, Rus İtilaf Cephesi Almanlarla savaşa başlamıştı zaten. Biz henüz bu savaşın dışındaydık. Savaş 1914’ün baharında başlamıştı. Osmanlı savaşa ekim ayında girdi. Kimse bize saldırmadı bu süre içerisinde. Almanları tepeledikten sonra sıra bize gelecekti belki de. Ama ekim ayında henüz böyle bir savaş hali yoktu. Böyle bir durumun doğmasına sebebiyet veren, Enver Paşa’nın o gizli emri oldu. İki Alman gemisinin Çanakkale boğazından içeriye sokulup akabinde gizli bir emirle Rus limanlarının bombalatılması, bile isteye yapılan bir tercihti. Kaçınılmaz değildi. O kadar gizli bir emirdi ki bu, padişahın haberi yoktu, Sadrazam’ın, hatta Bakanlar Kurulu’nun da yoktu! Sadece 3 kişi biliyordu bunu; Enver, Talat ve Cemal Paşalar. Bu üçlünün Almanya safında savaşa girmek için yaptıkları operasyonla Almanya’dan 2 milyon altın teslim alınıyor ve sonucunda savaşa giriyorduk. İşte bu nokta kaçınılmaz değildi.
DAHA KÜÇÜK BİR DEVLET
Biz savaşa aktif değil de pasif bir savunma savaşı olarak katılsaydık ve en azından Misak-ı Milli gibi belirli bir hudut çizip bir B planıyla, daha küçük bir imparatorluk çerçevesinde örgütleyebilsek, muhakkak ki daha iyi koruyacaktık topraklarımızı.
Aslında Misak-ı Milli 1920’de aniden ortaya çıkmış bir plan değildir. 1914’te hem Türkçe hem Fransızca yayımlanan bir Osmanlı nüfus istatistiği hazırlanmıştır. Bunun amacı Müslüman Türk çoğunluğunun yaşadığı yerleşim birimlerinin tespitidir. Bu planın Misak-ı Milli haline gelmesi için 1919’a gelinmesi lazımdı.
Abdülhamid’in kafasında 2 aşamalı bir sınır projesi vardı. Bu, iki aşamalı bir plandı. Mevcut sınırlarımızı koruyabildiğimiz kadar koruyacağız ama içerdeki gayrimüslim unsurlar eni konu ayrılmak isteyeceklerdir. O zaman Osmanlı Müslümanlarının ağırlıkta bulunduğu ikinci direniş cephesine çekileceğiz. Balkanlarda üs olarak Arnavutluk muhafaza olunacak, Afrika’da ise Trablusgarp (Libya); güneyde Arabistan, Suriye toprakları, Araplar, Kürtler ve Türklerin yaşadığı yerler… Bu durumda küçük bir Osmanlı Devleti ortaya çıkacaktı.
Ama Dünya Savaşı’nda bütün ümidimizi Almanya’ya bağlamak bizi felakete götürdü. Almanya ile birlikte savaşa girdiğimizde Almanlar zaten yenilmeye başlamıştı. Tekrar ediyorum: Bu savaş kaçınılmaz değildi. Bu savaşın içine sürüklendik. Bunun hesaplaşmasını muhakkak yapmamız lazım.
Tabii ki 250 bin insan boşu boşuna zayi olmadı. Olmayabilir miydi? O göz bebeklerini kurtarabilir miydik? Onlar kurtulsaydı, daha sağlıklı bir yeniden yapılanma ile devletimizi kurabilseydik, muhakkak ki Cumhuriyet çok daha güçlü bir aydın kadroyla daha hızlı kalkınabilecekti. 1960’lardan önce gerçekleşecek bu gelişme ise bugüne çok daha zengin ve güçlü bir miras bırakabilecekti.
Çanakkale’nin bağımsızlık ateşimizin tutuşmasında çok kritik bir rol oynadığını elbette kabul ediyorum. Ancak bir olay, getirdikleri kadar götürdükleriylede değerlendirilmelidir. Bunu, Çanakkale’deki Mustafa Kemal’in ‘Size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum’ sözlerinden çıkarabilirsiniz. Dikkat ederseniz aynı Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nda bu kadar bonkör davranamamış, adeta tek bir erin bile kaybedilmemesine itina göstermişti. Çünkü Çanakkale’deki kayıpların ağır maliyetini ve insan kaynaklarını çökertici sonuçlarını Kurtuluş Savaşı’na başlarken görmüştü de ondan…
Çanakkale Savaşları’nda Osmanlı Devleti yetişmiş insan kaynağını, okumuşunu, aydınını, genç ve dinamik nüfusunu cephede kurban verdi. Bu Türkiye Cumhuriyeti’nin bugününe bile taşınan izler bıraktı
II. Abdülhamid’e, kayıpları öğrendiğinde ‘Eyvah! Gözbebeklerim gitti!’ dedirten Çanakkale Savaşı bir efsane gibi aktarılıyor. Ama 252 bin insanın zayi olduğu bu harp bize anlatıldığı gibi kaçınılmaz mıydı?
Kayıpların büyük etkisi oldu
Türk kuvvetlerinin Çanakkale Savaşları’nda 57 bini şehit, 100 bini yaralı, 10 bini kayıp, 21 bini hastalıktan vefat ve 64 bini ise hasta olmak üzere toplam 252 bin zayiatı vardır. Çanakkale Savaşları, Türk Ordusu’nu yıpratıp, Osmanlı Devleti’nin sayılı kaynaklarının belirgin ölçüde azalmasına neden olmuştu. Bu da savaşın genel gidişatı üzerinde olumsuz etki yaptı. Osmanlı Devleti’nin sınırlı askeri ve ekonomik kaynaklarının büyük bölümünü Çanakkale Cephesi’ne aktarmak zorunda kalması da diğer cephelerde savaşın kaybedilmesini kaçınılmaz hale getirmişti. Çanakkale Savaşı, aynı zamanda ekonomisi tarıma dayalı olan bir milletin, savaş sonrasında genç ve dinamik insan kaybı yüzünden, uzun yıllar verimli toprakların sürülüp ekilememesi neticesini verdi. Kurtuluş Savaşı arifesinde Anadolu’nun çorak ülke manzarasında dahi bu insan gücü kayıplarının yankısını duyarız.
Rejimi savunmak üçüncü sınıf insanlara kaldı
1920’lerin ilk yıllarında, Cumhuriyet’in kurucuları muhalifleri temizlediler, en hafifinden marjinalleştirip susturdular. Mehmet Akif, Mustafa Sabri Efendi, Rauf Orbay, Adnan ve Halide Edip Adıvar çifti gibi önemli aydınlar ülkelerini terk etmek zorunda bırakıldı. Ancak bir de bu süreç içerisinde kaybettiğimiz ve yaşasalardı 1930’ların aydın kadrosunu zenginleştirecek kayıp bir nesil vardı. Geriye kala kala bazı aydın taslakları kaldı. Düşünün ki, Cumhuriyeti ve rejimi savunmak Falih Rıfkı Atay’ın kalemine kalmıştı. Falih Rıfkı Atay’ın Osmanlı düzeninde esamisi okunur muydu? O büyük şairler, büyük yazarlar, hele kaleminden kan damlayan Süleyman Nazif’lerin yaşadığı bir camiada ona sıra bile gelmez ya da üçüncü sınıf bir yazar sayılırdı. Ama Çanakkale’de geleceğin aydın nesli tırpanlanıp entelektüel gelenek devam edemeyince cılız bir kadro kaldı geride. Dikkat edilsin: Cumhuriyet edebiyatının güçlü isimleri ya 1890’lar ya da 1900’lerde, yani doğrudan doğruya Abdülhamid’in okullarında okumuşlardır.
Yeni bir fikri hareketlenme için 1960’ları beklemek zorunda kalınacaktı. Yani 1915-1960 döneminin aydınları, I. Dünya Savaşı’ndaki o kayıp neslin bu tarafa düşen konfetileridir.
..
Menderes’i kim idam ettirdi?
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
SİZLERE dargın değilim. Sizin ve diğer zevatın iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyorum. Onlara da dargın değilim. Kellemi onlara götürdüğünüzde deyiniz ki, ‘Adnan Menderes hürriyet uğruna koyduğu başını 17 sene evvel almadığınız için sizlere müteşekkirdir.’ İdam edilmek için ortada hiçbir sebep yok. Ölüme kadar metanetle gittiğimi, silahların gölgesinde yaşayan kahraman efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz? Şunu da söyleyeyim ki, milletçe kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendinizi yine de 1950’de olduğu gibi kurtarabilirdim. Dirimden korkmayacaktınız. Ama şimdi milletle el ele vererek Adnan Menderes’in ölüsü ebediyete kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Ama buna rağmen duam [bu kelimenin üzeri çizilip merhametim yapılmıştır] sizlerle beraberdir.’
DARBELERİN EFENDİSİ
Adnan Menderes’in idam sehpasının gölgesinde kaleme aldığı bu son mektubunda sitemle işaret ettiği silahların gölgesinde yaşayan kahraman efendiler kimlerdir acaba? CHP lideri İsmet İnönü ve takımı mı? Darbeci subaylar mı? Yoksa daha da tepedeki bir ‘küresel efendi’ mi?
Bu nokta mektupta yeterince açık değil. Ancak devrik Başvekilin, darbenin nereden geldiğini bilemeyecek kadar da saf biri olmadığını biliyoruz.
Tabii ki Menderes’in saf tarafları olduğu söylenebilir. Mesela kendisine defaatla gelen darbe ihbarları karşısında, ‘Benim askerime iftira edemezsiniz, Türk ordusuna müstemleke ordusu dedirtmem’, diyerek ısrarla karşı çıkması, istihbaratçılar duyumlarını aktardığında onları anında terslemesi, son anına kadar inatla ‘Bütün bir halk benim arkamdan geliyor’ diye tutturması bu saf tarafının hazin tecellileriydi elbette. Hatta Samet Kuşçu adlı zavallı bir kişi, darbenin olacağını Menderes’e ihbar edince onun elinden çekmediği kalmamış, haberi verdiğine vereceğine pişman olmuştu.
Ne var ki, tam 10 yıl iş başında kalmış bir başbakanın, 1944’den beri çok partili siyasetin en ön safında yer almış bir siyasi liderin kendisine karşı darbeyi yaptıran gücün kim veya kimler olduğunu tahminde zorlanacağını düşünmek için gerçekten de saf olmak lazım.
Bazıları Demokrat Parti’yi deviren gücün ABD olduğunu yazıp çiziyor. Hatta işi daha da ileriye götürüp gedikli FBI Başkanı Hoover’in parmağını gösterip bunu eşi menendi görülmemiş bir iddia olarak ortaya atıyorlar. Lakin bu takdirde vaktiyle Demokrat Parti’yi iktidara taşıyan dış gücün kim olduğunu da sormak gerekmez miydi? Yani darbeyi düzenleyen Amerika ise vaktiyle DP’yi destekleyenin de Amerika olması biraz tuhaf kaçmıyor mu? Amerika saf değiştirmiş olabilir tabii ama bunun için bir darbe sonrası gelişmelere de bakmamız gerekmez mi? Bu gelişmelerin yelkenini hangi taraftan esen rüzgar belirlemiştir? Önemli olan budur.
KİME GÖZDAĞI VERİLDİ?
Nitekim Adnan Menderes’in Ekim 1959’da biraz da can havliyle ve gayriresmi olarak çıktığı ve bol bol nasihat alarak döndüğü son ABD ziyareti, bu dış desteği tazeleme çırpınışı değil de neydi? (Gazeteci Orhan Karaveli bu ziyaretin traji-komik havasını gayet başarılı bir şekilde yansıtır hatıralarında.) Ve ABD Başkanı’nın Menderes’in idam cezasının infaz edilmemesini rica ettiği mektubun Milli Birlik Komitesi’nde okunmaya bile değer bulunmaması, darbenin ABD tarafından değil, ona zıt bir güç tarafından yaptırıldığını yeterince ortaya sermiyor mu?
Aslında 1944-1950 yıllarında, daha da belirgin olarak 1946’dan itibaren uluslararası konjonktürdeki, kökü birkaç asır öncesine uzanan bir Avrupa egemenliğinin sona erdiğine ve ABD’de 20. yüzyılın başında, Theodore Roosevelt döneminde başlayan Big Stick (Büyük Sopa) politikasının ucunun Avrupa’ya ve Türkiye’ye değdiğine şahit olunacak ve Türkiye hızla, İngiltere, Almanya ve Fransa’nın başını çektiği Avrupa kombinezonundan Atlantik ötesine, yani ABD’ye doğru yelken açmaya başlayacaktır.
Türkiye’nin uluslararası ilişkilerini derinden etkileyecek bu yeni sayfanın başlangıcını da Türkiye için 5 Nisan 1946 günü olarak vermekte sakınca yok. Bu tarihte ABD Sefirimiz Münir Ertegün’ün cenazesi, muazzam Missouri zırhlısı tarafından Türkiye’ye getirilmiştir. Sovyetler’e gözdağı. Anladık. Peki ya Türkiye’ye?
12 Mart 1947 tarihli Monroe Doktrini ve 4 Temmuz 1948 tarihli Marshall Planı bu politika değişiminin sonraki adımlarını oluşturur. (Dikkat edilsin, bütün bu adımlar DP döneminde değil, CHP iktidarı sırasında atılmaktadır.)
Bu arada gözden kaçan bir gelişmeyle karşılaşırız. 1948 yılında California Stardard Oil Company temsilcisi Max Westen Thornburg başkanlığında bir ABD araştırma heyeti Türkiye’ye gelerek devletin bütün mekanizmasını, iktisadi, zirai, ticari durumunu araştırmış ve ulaştığı sonuçları bir rapor haline getirip ABD yetkililerine sunmuştur. Max Westen Thornburg bununla da yetinmeyip Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye akıl vermiş ve bir yabancı sermaye kanunu çıkarmasının menfaati icabı olduğunu, devletçiliğe son verip serbest girişimden yana olmanın beklenen ABD yardımının ön şartı olduğunu bildirmiştir.
Velhasıl, bu noktada kaçınılmaz olarak CHP ile aynı çizgiden yürüyen Demokrat Parti’nin ilk yılları, ABD ile açık bir ittifakın ve hatta Türkiye’yi ‘küçük Amerika’ yapmanın altın yılları olacaktır. Böylece Türkiye’de başlayan ABD nüfuzu, Mahir Kaynak’ın deyişiyle, klasik Avrupacı olan Soğuk Savaş öncesi CHP’sinin İngiliz eksenli politikasıyla ister istemez çatışacaktı.
HEMEN AET’YE GİRDİK
Sonuçta, yapılan, anti-Amerikan bir darbe oldu. Nitekim pek gereği yokken ve darbeciler hiç de solcu molcu değilken, garip bir biçimde sola açık bir anayasal düzen oluşturuldu. Türkiye’de solculuğun hala anti-Amerikanizm olarak bilinmesinde bu askeri müdahalenin rolü cidden büyük oldu. Ve dikkat edilirse 27 Mayıs darbesinden hemen 3 yıl sonra, yani 1963’de Türkiye’nin apar topar AET’ye, yani şimdiki Avrupa Birliği’ne giriş anlaşması imzalandı. Manidardır. Şimdi bile AB yetkilileri böyle bir erken avansı nasıl ödediklerine şaşıyorlar!
Özetleyecek olursak, 1946’dan itibaren ABD yörüngesine girmekte olan Türkiye’nin istikameti, 1960 darbesiyle birlikte Avrupa’ya doğru dümen kıracak ve bu süreç 1960’ların ortalarına kadar İnönü ile yoluna devam edecekti. Başbakan İsmet İnönü’yü hiç alışık olunmadık derecede ağır bir dille haşlayan ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın mektubu boşuna mı yazıldı sanıyorsunuz?
Ancak 1965’de iş başına gelen Süleyman Demirel’in lideri olduğu Adalet Partisi iktidarıyla bu sürecin tersine dönmeye başladığını ve ülkemizde ABD siyasi nüfuzunun yeniden hakim kılındığını göreceğiz.
..
MENDERES’İ KİM ASTIRDI?
60 İhtilali olarak da bilinen 27 Mayıs İhtilali, gerçek yüzü ile henüz ortaya konulmuş değildir. Zamanla bazı belgesellerle gerçekler ortaya konulmaya çalışılmış ise de, çoğunlukla sol kadrolar tarafından yapılan bu belgeseller çarpıtılarak, taraflı yapıldığı için sonuç alınamamıştır.
27 Mayıs İhtilali tam açıklığa kavuşturulmadığı için, DP, AP, DYP gibi sağ partiler tarafından sürekli Ülkücüler töhmet altında bırakılmışlar. Bu sağcı Parti önderleri, muhalefette Milliyetçi gibi görünerek, Komünistlerden korunmak için, Ülkücüleri kendilerine kalkan olarak kullandılar, seçimler yaklaşınca da Demirel’e oyları yönlendirmek için; Fesatça “Menderes’i Türkeş astırdı” diyerek işin içinden çıkıyorlardı. “Türkeş o sırada sürgünde idi, nasıl Menderes’i astırabilirdi ki? ” deseniz de boştu. O gün belgelere inmek çok zor olduğundan, bu iddialar cevapsız kalıyordu ve her seçimde Ülkücüler, bu uyanık sağcılardan gol yiyorlardı. MHP’ye oy vereceğini zannettiğiniz kişinin birden bir numaralı Demirelci olduğunu görüyorsunuz ve partiniz bir türlü iktidar olamıyordu. 12 Eylül öncesinde, Tercüman Gazetesi yazarlarından Rauf TAMER, Ahmet KABAKLI ve Ergun GÖZE, muhalefet dönemlerinde Ülkücüleri övücü yazılar yazarak, onları ateşe sürerlerdi, seçimlere üç ay kala S. DEMİREL’i överlerdi ve oylar AP’ye derlerdi. Solu engellemesinin yanında, Sağcılar da bu taktiklerle Alparslan TÜRKEŞ’e iktidar yüzü göstermediler.
Bütün çabalara rağmen, İsmet İnönü’nün kadrolarının Menderes’i idam ettirdiklerini sağcılara anlatmak mümkün olmuyordu. Kendilerine soldan oy gelmeyeceğini bildikleri için, Milliyetçi-Ülkücü gençlerin kafalarını çelmek için, MHP’ye ve Türkeş’e yükleniyorlardı. Sonra ANAP ve DYP’liler de aynı taktiği uyguladılar. Artık bu Masonik kafaların oylarını istemiyoruz, dediğimiz gün anladık ki; Bunca yıl bunlara boşa zaman harcamışız ve Türkiye’de Sağcı ve Solcu Masonların “Bilderberg” toplantılarında buluşarak sarmaş dolaş oluyorlarmış meğer... Bu nedenle sola fazla çatmamalarının nedenini de öğrenmiş olduk. Daha sonra Cevat Rıfat ATİLHAN’ın yazmış olduğu; “Masonluğun İçyüzü-Türkoğlu Düşmanını Tanı” kitabında uğrunda gözyaşı döktüğümüz A. Menderes’in Milletvekilleri arasında 35 tane “Gayrimüslim” Milletvekilinin olduğunu öğrendik. Petrol yolsuzluğu yaparak, yurtdışına kaçan Mıgırdıç ŞELLEFYAN’ın da Menderes’in Mebusu olduğunu öğreniyoruz. Daha sonra mütedeyyinleri kandırmak için “Ezan”ı serbest bırakarak, onlar bu mutluluğun sarhoşluğu içerisinde iken, onlara çaktırmadan “İsrail’i” devlet olarak tanıdığını öğreniyoruz. O günden bugüne, Arap Dünyasının bize düşman olduğunu, halen bu intikam hırsı ile “Kuzey Kıbrıs”ı tanımadıklarını görüyoruz. Daha sonraları Soner YALÇIN’ın “Efendi-1” kitabını okuyoruz ve Adnan Menderes’in “Sabetayist” olduğunu öğreniyoruz.
Yine de bu “Menderes’i Türkeş Astırdı” iftirasından kurtulmak için o zamanın tanıklarına başvurmamız kaçınılmaz olmuştur.
—İhtilalin İlk Günü.
Yazımızın bu bölümünde 60 İhtilalinin canlı tanıklarından, 14’lerden biri olarak bilinen, şüpheli bir trafik kazası sonucu Şehit edilen Gaziantep’in Türkmen Ağası, merhum Dündar TAŞER’in anılarına başvuralım. CHP’nin ve İsmet İNÖNÜ’nün ne kadar Darbeci olup, Demokratlıkla uzaktan yakından ilgilerinin olmadığını görelim isterseniz:
“Demirkırat Belgeseli”nde 27 Mayıs günü ilk saatlerde Cemal MADANOĞLU’nun neler konuştuğu ve neler yapmak istediğine dair verilen bilgi eksik ve yanlıştır. Dündar TAŞER’in 27 Mayıs günü ilk saatlere ait anlattıkları şöyledir:
“-27 Mayıs günü erken saatlerde karargâhta idik. Albay TÜRKEŞ bir odada radyoda okunacak bildiriyi hazırlıyordu. Beri odada da ihtilalci Subaylar arasında konuşmalar oluyordu. Nasıl yapalım, nasıl hareket edelim diye görüşler ileri sürülüyordu. İşte bu sırada Cemal MADANOĞLU Paşa iki kolunu açarak şöyle dedi:
“-Arkadaşlar, Edirne’den Kars’a kadar koca bir memleket, biz bunu nasıl idare eldim. Biz ne maliyeden anlarız, ne de adliyeden. En doğrusu İsmet Paşa’yı getirelim, memleketi o idare etsin. Paşayı getiririz, ilan ederiz, olur biter…”
Bunun üzerine birçok üye de aynı görüşe katıldılar ve İsmet Paşa’yı gidip getirmeye karar verir oldular. Hatta araba hazırlatmaya başladılar. Ben hemen Albay Alparslan TÜRKEŞ’in bulunduğu odaya geçtim ve durumu ona anlattım:
“-Aman Albayım bunlar gidip İsmet Paşa’yı getirecekler! ” dedim. Türkeş bana:
“-Git onları oyala, radyodan bildiriyi okursak getiremezler, şimdilik oyala” dedi. Ben tekrar içeri girdim ve Cemal MADANOĞLU’na hitaben:
“-Sayın Paşam siz İsmet Paşa’yı getirip yönetimi ona teslim etmek üzere teklifte bulunacaksınız. Hâlbuki İsmet Paşa yıllardan beri Demokrasi İstediğini(!) ilan ediyor. Şimdi biz gider de böyle bir teklif yaptığımız zaman, Paşa; “Hayır ben demokratik yolla(!) iktidara gelirim, seçimle gelirim(!) , böyle Asker zoru ile idareyi alamam” derse, halimiz ne olur? Rezil oluruz…” dedim. Bunun üzerine Madanoğlu;
“-Yahu bu yağız Binbaşı doğru söylüyor, hele biraz durup iyi düşünelim” dedi ve böylece İsmet Paşa’yı getirmeye gitmekten vazgeçildi. Zaten radyoda Türkeş tarafından ilk beyanname okunduktan sonra, artık İsmet İNÖNÜ’yü getirmek imkânı ortadan kalkmış oluyordu. Çünkü o ilk bildiride iktidar lideri gibi, muhalefet liderinin de hayatı emniyet altında bulunduğu eşit biçimde açıklanıyor, yani kapalı olarak İsmet Paşa’nın ihtilalin lideri olmadığı ifade ediliyordu.”
—Sözde Demokrat, Özde Darbeci CHP(İnönü) :
Merhum Dündar TAŞER, 27 Mayıs Darbesini planlı olarak CHP Liderinin hazırladığını, askerlerin ihtilale zorunlu olarak sürüklendiklerini ve onların iktidar hırslarına alet edildiklerini (tıpkı günümüzde Ergenekon(!) adı verilen darbe denemesi gibi) sık sık anlatıyordu:
“-27 Mayıs’ta İçişleri Bakanlığını teslim almaya gittik. Her tarafı, her şeyi devraldık. İçişleri Bakanı Namık GEDİK’in makam odasında bir kasa vardı, kapalıydı, anahtarını aradık bulmadık. Bakan Namık GEDİK, Harbiye’de tutuklu idi. Hemen bir Çilingir çağırdık, kaynak makinesi ile kasayı açtırdık. Kasanın içinden birtakım özel eşyalar çıktı. Az miktarda yabancı para çıktı. Bunlar önemli şeyler değildi. Asıl kasadan bir zarf içinde bir “teyp bandı” ve birkaç sayfa da yazı çıktı. Bandı kontrol ettiğimizde, daktilo edilmiş yazının bandın çözümü olduğunu anladık. Bantta çok önemli bir kişi, Bakan Namık GEDİK’e çok önemeli bir ihbarda bulunuyordu. Dinledikçe “dehşete kapıldık”. Bantta İhtilali CHP’nin planlı biçimde hazırladığını, askerleri oyuna getirdiğini ve iktidar hırsına alet ettiğini anladık (bu teyp bandının bulunması ve CHP’nin sık sık bu yola başvurduğunun belgesi olarak açıklanması gerekir aslında) .
Bakan Namık GEDİK’in masasının üzerinde birkaç tane telefon vardı. Bunlardan kırmızı olanı gerçek telefon değil, teyp mikrofonu idi. Teypin kumandası Bakanın ayağının yanında idi. Bakan makamına gelip konuşan kişilerden istediğinin sesini teype alabiliyordu. Ses bandındaki konuşmayı şöyle özetlemek mümkün:
1957 Seçimlerinden birkaç gün sonra İsmet İNÖNÜ; Turhan FEYZİOĞLU, Nüvit YETKİN ve Akif İYİDOĞAN’ı evine davet ediyor. Banttaki ses de bu üç kişiden birine aittir. İsmet Paşa, özel bir odada yapılan toplantıda bu üç kişiye hitaben şöyle diyor:
“-Bu son seçimler kesin olarak göstermiştir ki, CHP seçim yolu ile iktidara gelemeyecektir (şimdiki gibi) . Şimdi sizden seçimden başka bir yolla CHP’nin iktidara nasıl gelebileceğini tartışmanızı ve karara bağlamanızı istiyorum…”
Bunun üzerine müzakere açılıyor ve saatler süren tartışmalar yapılıyor, sonuç olarak askerlerin iktidara müdahalesini temin etmeye uygun ortam hazırlanmasına karar veriliyor. Hazırlanan plana göre;
1-Önce üniversite içerisinde münazaralar-açık oturumlar- başlatılacak. Burada memleketin felakete sürüklendiği yolunda öğrenciler DP iktidarı aleyhine kışkırtılacak. Buna da CHP’li hocalar yardımcı olacak. Turhan FEYZİOĞLU münazara-açık oturum-tartışma- konularını işleyen bir “kitap” yazacak, gençlere dağıtılacak (bu kitap çıkarılmış ve dağıtılmıştır) .
2-İkinci merhalede münazaralar üniversite içinde, salon dışında tartışma, gösteri ve benzeri nümayişlere dönüştürülecek.
3-Üçüncü merhalede, gençler iktidar aleyhindeki gösterilerini üniversite dışına, caddelere taşıracaklar. Burada CHP teşkilatları, CHP’li vatandaşları gençlerin yanına katacak, hükümete karşı yaygın protesto gösterileri yapacaklar. CHP parti olarak onları destekleyecek, DP hükümetini suçlayacak(bugün de aynısı yapılmaktadır) .
4-Dördüncü merhalede, hükümet yaygın gösterileri önlemeye çalışacak, polis sevk edecek, polise karşı konulacak, polisle çatışılacak. Bu durumda hükümet olayları önlemek üzere askeri çağıracak ve askeri halkın üzerine sevk edecek, halkla askerler çatışacak… İşte müzakerenin burasında İsmet Paşa söze giriyor ve:
“-Türk Ordusu kendi halkına silah sıkmaz, bu noktada asker silahı kendisine emir veren hükümete çevirir ve böylece de iş tamam olur…” diyor.
İşte böyle bir plan hazırlanıyor ve tatbikata da geçiriliyor. Aradan bir süre geçince, söz konusu üç kişiden birisi(Turhan FEYZİOĞLU, Nüvit YETKİN, Akif İYİDOĞAN) vicdanen rahatsız oluyor ve durumu İçişleri Bakanı Namık GEDİK’e ihbar ediyor ve:
“-Memleketin böyle bir kargaşa ve felakete sürüklenmesine benim vicdanım razı olmuyor, ben durumu size ihbar ediyorum, tedbirinizi alın” diyor ve Bakan da sesini teype alıyor.
Bu noktada Dündar TAŞER’e söz konusu ses bandını ve çözülmüş yazılı şeklini ne yaptıkları sorulduğumda(Soran Z. BEYAZ):
“-Albay Alparslan TÜRKEŞ’e teslim ettiklerini” söyledi (Eğer Türkeş bu bandı yıllar sonra açıklasaydı, kendisi ve Ülkücüler de bu suçlamalardan kurtulacaklardı. Ama neden açıklamadığını bilemiyoruz) .
İçişleri Bakanı Namık GEDİK’in intiharında kasasından çıkan bu ses bandının bir tesiri olup olmadığını sorduğumda Dündar TAŞER;
“-Eğer intihar etti ise, mutlaka tesiri vardır. Çünkü CHP tarafından ihtilal hazırlandığı kendisine ihbar edilmiş, bunu Başbakana ve diğer Bakan arkadaşlarına
haber
vermemiş ve tedbir almamıştır. Şimdi bunun ortaya çıkmasıyla da sıkılmış ve vicdan azabına kapılarak intihar etmiş olabilir.” Dedi(ta işin başından DP’li Bakandan ihanet var) .
—MBK Üyelerine Rüşvet Teklifi:
Dündar TAŞER’den dinlemeye devam ediyoruz:
“-Milli Birlik Komitesi toplantıları başlamadan önce salonda perakende ikili-üçlü sohbetler yapardık. Bir gün komite üyelerinin büyük bir kısmı gelmişti. Sohbet ediyorduk. İçeriye Sıtkı ULAY Paşa girdi ve heyecanlı bir tavırla söze başladı:
“-Arkadaşlar müjde, CHP iktidarı kendisine “teslim etmemize karşılık hepimize ömür boyu Mebusluk” ve her birimize “üçer milyon” lira para veriyor, bu fırsatı kaçırmayalım!
Hemen kalktım ve “gel hele Paşam” diye koluna girdim ve bir tarafa çektim, kendisine böyle konuşmaların hoş olmadığını, milletin böyle şeyleri duyması halinde rezil olacağımızı, bunun düpedüz rüşvetle devleti ve iktidarı satmak olacağını, çok çirkin bir şey olduğunu lisan-ı münasiple paşaya anlattım, paşa çocuk gibiydi…”
Dündar TAŞER’in de içinde bulunduğu 14’ler yurtdışına sürüldükten sonra, Milli Birlik Komitesi Üyeleri “ömür boyu olmak kaydı ile Senatör oldular” ve iktidarı da CHP’ye teslim ettiler (üçer milyonu alıp almadıklarına da sizler karar verin) .
—İdamlara İlk Günler Karar Verilmiş:
Yine bir gün komite üyelerini başına toplamış konuşmakta olan Sıtkı ULAY Paşa şöyle konuşuyordu:
“-Düşüklerden-yani Demokrat Partililerden-idama mahkûm olanların hepsini bir arada asmayacağız. Her vilayette üçer beşer tane dağıtıp oralarda asacağız. Bütün Türkiye’ye ibret olması ve gözlerinin kırılması için bunda fayda vardır.” Diyordu. Hızla söze karıştım ve DP iktidarının yaptığı birçok hizmetleri saymaya başladım ve sonunda Sıtkı ULAY Paşa’ya dönerek paşam bu memlekete bu hizmetleri yapan insanlar asılamaz dedim. Ortalık bir anda buz gibi oldu ve hiç tartışma olmadan konu kapandı.
—14’leri Yurtdışına CHP gönderdi:
27 Mayıs’ın ilk günlerinden başlayarak CHP komite üyelerini teker teker yoklattı, kimlerin iktidarı CHP’ye teslim etmeye taraftar, kimlerin karşı olduklarını tespit ettirdi. Sonunda karşı olanları yurtdışına sürdürdü. İsmet Paşa, ihtilalin ilk günlerinde Alparslan TÜRKEŞ’e şöyle bir mesaj gönderdi:
“-Şahsınızda geleceğin büyük devlet adamını görüyorum, saygılarımı sunarım.”
Bunun anlamı şuydu: bugün devlet adamı biziz, sen geleceğin devlet adamısın, yani iktidar şimdilik bizim hakkımızdır. Türkeş, İnönü’nün bu mesajına şu karşılığı verdi:
“-Şahsınızda geçmişin büyük devlet adamı vasfını müşahede ediyorum, saygılarımı sunarım.” Bunun da anlamı açıkça, senin zamanın geçti, bugün biz varız demekti. Böylece Türkeş’i ihtilalin ilk günlerinde anlamıştı İsmet Paşa…
Bana hemşehrim Ali İhsan GÖĞÜŞ’ü gönderdiler. Evime geldi. İhtilalin ilk günleriydi. Ali İhsan Bey bana:
“-Köyün genç kızı denize düştü, bir yiğit atladı, kızı boğulmaktan kurtardı, denizden çıkardı. Şimdi o yiğide düşen vazife, kurtardığı kıza bir fenalık yapmadan sahibine teslim etmektir.” Dedi. Yani İktidarı sahibi olan CHP’ye teslim etmemizi istiyordu. Ben de kendisine şöyle cevap verdim:
“-Evet köyün genç kızı denizden çıktı, şimdi onu kurtaran yiğide düşen görev, kızın kendine gelmesini, sağlığına kavuşmasını temin etmek, korumak, kızın aklı başına geldikten sonra, kimi isterse ona vermektir. Kızı ben istiyorum deyip de almak isteyenleri, ya kız istemiyorsa… Hele kız kendine gelsin, henüz baygın vaziyette…” dedim. Tabii benim de iktidarı CHP’ye teslim etmek fikrinde olmadığım böylece ta ilk günlerde İsmet Paşa tarafından anlaşılmış oluyordu…
—Menderes’i Astıran Talat AYDEMİR’in Kendisi de Asıldı:
Taşer ve arkadaşları idamlara, hatta herhangi bir ceza verilmesine de karşı olduklarını ifade ediyordu. Bunu komitede bulundukları sırada da, yurtdışından 14’ler adına Türkeş imzası ile Cemal GÜRSEL’e gönderdikleri üç mektup ile de gösterdiklerini anlatıyordu:
“CHP bizleri yani 14’leri komiteden uzaklaştırınca, komite zayıfladı. CHP yandaşları güçlendi. DP’ye hasım olanlar ve CHP’nin tesirinde bulunanlar komite içinde daha kuvvetli hale geldiler. Buna rağmen idamlara karşı olanlar çoğunlukta idi. Ancak komite zayıfladığı için dışarıda “Silahlı Kuvvetler Birliği” adıyla bir başka ihtilal komitesi kuruldu. Başkanı Talat AYDEMİR idi. Bu ikinci komite bir süre sonra duruma tamamen hâkim oldu. Milli Birlik Komitesi kukla haline geldi. Talat AYDEMİR’in Komitesinin emrine girdi. Çünkü önemli askeri birlikler bunların emrinde idi. İşte bu söz konusu Talat AYDEMİR’in komitesi baskı yaparak, idamları onaylattı ve infaz ettirdi. Bir başka ifade ile C. GÜRSEL’in başkanlığındaki MBK üyeleri kendi nefislerini kurtarmak için Menderes’i ve arkadaşlarını astılar. Çünkü eğer asmasa idiler, Talat AYDEMİR bir darbe ile kendilerini asacaktı… Bunu açıkça söylüyorlardı. “Siz Menderes’i asmazsanız biz sizi asarız” diyorlardı.
Talat AYDEMİR Komitesinin Menderes ve arkadaşlarını niçin astırdığına gelince, amaçları şu idi: MBK, Menderes ve arkadaşlarını asınca halk ayaklanacaktı, ortalık karışacaktı, o zaman da Talat AYDEMİR Komitesi idareye el koyması için fırsat bulmuş olacaktı. Yani ikinci bir darbeye uygun kargaşalı bir ortam meydana getirmek için astılar. MBK idamları uygulamasaydı, mahkeme kararlarını niçin uygulamıyorsunuz diye darbe yapacaklardı, idamları infaz ederler ise, halk ayaklanacaktı güya, o zaman da halk ayaklanmasını bastırmak için darbe yapacaklardı(Demokrat Partililer o zaman ayaklanıp idamlara engel olabilirlerdi ama korkak oldukları için saklanacak yer aradılar. Sonra da Menderes’i siz astınız diyerek 30 yıl hesabını Ülkücülerden sordular) . Plan bu idi. Ancak idamlar yapıldı ve halk(korkaklar) ayaklanmadı, dolayısıyla da Aydemir Komitesi bu yolla darbe yapamadı. Bu defa doğrudan ihtilale teşebbüs etti, birincide affedildi. İkinci defada yine darbeye girişti, bu defa Talat AYDEMİR ve arkadaşı Fethi GÜRCAN kendileri idam edildiler. Böylece Menderes’i perde arkasından idam ettirenler de bizzat idam edildiler. Bir çeşit “İlahi Adalet” tecelli etti.
Talat AYDEMİR’in Menderes’i astıran ihtilal komitesinin içinde Doç. Dr. Necmettin ERBAKAN da vardı. Talat AYDEMİR idareyi ele geçirebilseydi, ERBAKAN Sanayi Bakanı olacaktı.”(Menderes’in oğlu Aydın Menderes’in bir dönem Refah Partiye geçerek Erbakan’ın yanında Mebus olmasını nasıl yorumlarsınız acaba?)
Aydınlar Ocağı eski Başkanı Prf. Dr. Süleyman YALÇIN’ın Tercüman’da yazdığı bir makaleye göre; “Necmettin ERBAKAN o zaman Talat AYDEMİR ile birlikte çalışıyor, hatta üniversiteleri yeniden ayaklandırabilmek için asistanları topluyor ve Albay Talat AYDEMİR’i getirip konuşmalar yaptırıyordu.” (Dç. Dr. Zekeriya B EYAZ. Türkiyem Dergisi. Ağustos 1991, Sayı:30.)
Dündar Bey, şunları da anlatmıştı: “İhtilal’in Kudretli Albayı Alparslan TÜRKEŞ’le birlikte Başbakanlık makamını tutanakla devir almaya gitmiştik. Albay TÜRKEŞ, bir baktı ki; Başbakan Adnan MENDERES’İN odasının yanındaki odada sarışın sarışın üç kişi oturuyorlar. Albay sordu:
-Kim bu adamlar?
Odacı:
-Bu adamlar Amerikalı efendim…
Albay:
-Ne işleri var burada?
Odacı:
-Bunlar efendim, Başbakanlık odasına giren her türlü evrakı görürler, çıktıktan sonra da görürler ve Amerika’ya rapor ederler. Deyince Albay TÜRKEŞ öfkeden kudurmuştu ve bu üç Amerikalıyı tekme tokat dışarı kovmuştu. Bu olaydan sonra, Amerika TÜRKEŞ’e ve Ülkücülere hiç göz açtırmadı. 5000 tane kişinin ölümüne, bir o kadarının dul yetim kalmasına neden oldu, intikamını aldı. 12 Eylül İhtilali olunca, ABD’li eski bir Ajan: “Biz Türkiye’de bazı şeyleri başaramadık ama, TÜRKEŞ’in iktidarına engel olduk ya! ” demişti.
Günümüzde de benzer odaların varlığını duyuyoruz. Bir milletvekili; “Başbakanlık’ta “İsrail Odası” varmış diye resmi yazı ile sorunca, AKP Hükümet Sözcüsü, yok demedi ve “bazı şeyler devlet sırrıdır” gibi cümleler kullandı. “İsrail Odası” var ise, “Amerikan Odası”nı sormaya gerek yok sanırım. Biz 50’li yıllardan buyana “Bağımsız mıyız? ” diye soramadan edemiyoruz. İşte Sağcı Hükümetlerin marifetleri…
60 İhtilalinde Yenidelhi’ye Ateşe olarak sürülen Alparslan TÜRKEŞ, Türkiye’ye döndükten sonra, Subay arkadaşlarından görmüş olduğu vefasızlıktan sonra; “En kötü Demokrasi, en iyi ihtilalden iyidir” demiş ve Kıbrıs doğumlu olduğu için, Kıbrıs’a gidip Rumlara karşı Milli Mücadeleyi harekete geçirmek istiyordu. Bu kararı öğrenen İsmet İNÖNÜ, bir adamını TÜRKEŞ’e göndererek şunları söylemişti: “Kıbrıs’a gitmesin, Türkiye’de kalsın”. Bu uyarıya rağmen TÜRKEŞ gitmekte karalı idi. Bu durumda TÜRKEŞ’e bir haber daha gönderir: “Eğer Kıbrıs’a giderse, Kıbrıslı Mücahitlere yapılan yardımı keserim” demişti. Mücahitlerin yardımının kesilmemesi için, Kıbrıs’a gitmekten vazgeçen TÜRKEŞ, İnönü’ye karşı siyaset yapmak için CKMP’ye girdi, sonra partinin adı MHP oldu.12.12.2010. Mehmet Demir ATMALI. Gaziantep
Mehmet Demir Atmalı
.
Merkel’in kanlı kupası
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
BASINDA 27 Mart 2007 günü çıkan haberlere göre, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, Almanya Başbakanı Angela Merkel’in Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’a üzerinde Napolyon’un Osmanlı’yı yenişini gösteren kabartma bulunan bir kupa hediye etmesiyle ilgili olarak ‘AB’nin geçmişten ziyade gelecekle ilgilenmesi gerekir, gelecekle ilgili vizyonu varsa gelecekle ilgilenmesi gerekir. Geçmişle uğraşmak AB’nin vizyonuna da pek yakışmaz’ demiş. İlginç bir yaklaşım Abdullah Gül’ünki. İlginç ama aynı zamanda Türkiye’nin içerisinde kıvrandığı yakıcı çelişkiler girdabını ayna gibi ele veren bir itiraf bu… Daha doğrusu, neredeyse bir asırdır maruz kaldığımız hafızasızlık (amnezi) ve unutkanlık hünerimizi Avrupa serhaddine akıncı kolları gibi gönderme çabamızın uğradığı derin bir hezimet gizli bu sözde.
Hiç bıkıp usanmadan başımızı vurduğumuz bir taş duvar karşısındayız: Avrupa unutmuyor, biz hatırlamıyoruz…
Ve nihayet geçmişi hatırlamayışımızın, üzerine hiç yüksünmeden sünger çekişimizin bir erdem gibi kabul edilmesini istiyoruz Avrupalı muhataplarımızdan.
Halbuki bizim için vukuat-ı adiyeden olan bu unutmanın bir Avrupalı için ne korkunç, ne kadar tahripkár bir talep olduğunu bilsek teklifte bulunmayı aklımızdan geçirir miydik? Bilmiyoruz çünkü cümle alemi kendimiz gibi biliyoruz. Biz unutuyoruz ya, unutmayı bir erdem olarak sunuyoruz ya, geçmişimizden koptuğumuz için madalya bekliyoruz ya, Avrupalı bireyin geçmişini bu denli sık ve inatla hatırlamak ve üstelik bize de tarihimizi hatırlatmak istemesi karşısında bir nevi öfke, hatta hınç duyuyoruz. Geçmişle uğraşmak yerine gelecekle ilgilenmek…
Bir Avrupalı zihin için ne kadar beyhude bir tekliftir bu, bir bilsek…
Geçmişi hatırlamayanların geleceklerinin da olmayacağını söyleyenlerin en çok, hele bizden milyonlarca defa çok, Avrupa kıtasından çıktığını görsek…
Geçmişin bugün ve gelecek olduğunu söyleyen hatta asıl geleceğin geçmiş içinde gömülü olduğunu söyleyen, bizi geleceğe geçmişin dalgalarının sürüklediğini ifade eden 20. yüzyılın en cins kafalarından Martin Heidegger’in Angela Merkel’in bir hemşehrisi olduğunu öğrensek… ‘Geçmiş geçmemiştir’ diyenin Nobel Ödüllü bir Amerikan yazarı, William Faulkner olduğunu fark etsek…
Herhalde ilişkilerimizi daha farklı bir düzlemde sürdürürdük Avrupa’yla.
PAPAZ KIZI MERKEL
Angela Merkel’in biyografisinde ilginç bir nokta gözümüzden kaçmıyor. 1954 Hamburg doğumlu. Yani Batı Almanya’da doğmuş ama babası Lutheryan mezhebine mensup bir papaz olduğu için kilise onu Doğu Almanya’da bir mahalle kilisesine tayin etmiş, böylece Merkel de komünist blokta dinî vazifesini yapan bir papaz kızı olarak büyümüş.
Bir Lutheryan papazının kızı, üstelik Doğu Almanya’da büyür de tarih öğrenmez olur mu? Avrupa’nın tarihinin Hıristiyanlıkla olan asal bağlantısını görmemesi mümkün mü bu şartlarda yetişen bir çocuğun?
Ancak Merkel yalnız geçmişi değil, geleceği de ‘iyi’ gördüğünü, daha 10 gün önceki ‘Size bütün söyleyebileceğim, 50 yıl içinde ilişkilerimizin daha yakın olacağıdır’ demeciyle de göstermiş oldu. Demek ki, hüküm verebilmek için karşımızdaki fizik doktoru olan kimyacı kadın başbakanı iyi tanımamız gerekiyor.
KİM MODERN KİM GELENEKÇİ
Avrupa’nın dinle temasını bilmeden, tarihe verdiği önemi ve bu temel üzerinde bir gelecek vizyonu çizdiğini anlamadan yapılacak her analizimiz, topal veya kör kalmaya mahkûm olacaktır.
Nitekim erken yaşta kaybettiğimiz değerli tarihçi Marshall G. S. Hodgson, ısrarla Avrupa’nın modernliğini yanlış yorumladığımızı söylüyordu. Ona göre Avrupa modernliği, yalnız teknikalistik düzeyde gerçekleşmiştir. Bunun dışında kalan alanlarda Avrupa’nın geçmişinden kopma anlamında modernleştiğini söylemek mümkün değildir ona göre. Modernliği geçmişinden kopma, gelenekselliği ise geçmişiyle baş başa, diyalog halinde yaşama anlamında alacak isek, Avrupa dünyadaki en geleneksel, Avrupa dışındakiler en modern toplumlardır. Tarihçinin yüzeydeki köpüklerle değil, derinlerdeki akımlarla uğraştığını bu sözden daha güzel ne anlatabilir ki?
Bize paradoks darağaçları kurmaktaki maharetine bayıldığım Hodgson’ın tezini anladığınız zaman modernliğin hemen bütün kurucu yeniliklerini Avrupa’nın kendini ve dünyayı okuyuş biçimine, yani bölgeciliğe indirgemek mümkün olacak, Avrupalılaştığını sanan toplumların da hayal… taklit (mimicry) seansları ile sadece durumu idare etmekte olduklarını ayan beyan göreceğiz.
İNEBAHTI ŞARABI…
Belki vereceğimiz birkaç somut misal meseleyi daha iyi anlamamızı sağlayacak ipuçları uzatabilir ve Merkel’in Chirac’a sunduğu zafer kupasını daha gerçekçi bir çerçevede okutabilir.
5 Mart 1998 tarihli Hürriyet’in ilk sayfasına bakanlar gözlerine inanamamış olmalı. Habere göre İspanya Kralı Juan Carlos’un resmi davetlisi olarak katıldığı törende zamanın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in masasına şarap servisi yapılmış. Diyeceksiniz ki, ne var bunda? Bu tür yemeklerde şarap ikramından daha tabii ne olabilir? Zaten ben de işin orasında değilim. Dikkat çekmek istediğim ayrıntı, başka: Şarabın markası. Haberden öğreniyorduk ki, masaya servis edilen şarabın markası Lepanto imiş. Lepanto, yani İnebahtı, yani İspanya’nın başını çektiği bir Haçlı filosunun Osmanlı Deniz Kuvvetleri karşısında kazandığı ilk büyük zaferin Avrupa kıtasındaki adı.
İspanya gezisini dört yıl sonra (10 Ağustos 2002) Sabah gazetesine değerlendiren Hulusi Turgut ise Demirel’in arkasına asılan tabloya dikkatimizi çekiyordu. Ne kadar gariptir ki, Cumhurbaşkanımızın önüne oturtulduğu bu tablo da İnebahtı Deniz Savaşı’nı tasvir etmektedir!
Biz unutabiliriz tarihi. Üzerine oturduğumuz büyük tarih birikimi karşısında rahat ferahat uyuyabiliriz. İyi uykular! Lakin ‘modern’, gelişmiş, yani yeniliğe açık zannettiğimiz Avrupa asla unutmuyor, asla uyumuyor.
Lütfen bunu iyi görelim.
ESİRLER KURŞUNA DİZİLDİ
İşte Angela Merkel’in Jacques Chirac’a sunduğunu basından okuduğumuz ve üzerinde Napolyon’un Mısır’da kazandığı zaferin kabartması bulunan kupanın arka planında bu unutmayan, hatta unutmak bir yana, sürekli kendisini köklerinden yeniden üretme peşindeki bir uygarlığın ayak sesleri duyulur.
İsterseniz biz de Napolyon’un Mısır seferinde Akka kuşatmasında Cezzar Ahmed Paşa karşısında uğradığı yenilgiyi hatırlatan bir kupa hazırlayalım Chirac için. Modern Avrupa’nın kurucusu kabul edilen Napolyon’un daha önce bir Fransız subayı olarak Osmanlı ordusunun hizmetine girmek için yaptığı başvuruyu ve aldığı 4 bin Müslüman esiri Mısır’da köşe kapmaca oynarken sırf kendisine ayak bağı oldukları için serbest bırakmak yerine nasıl kurşuna dizdirdiğini de hatırlatalım mı?
Yalnız bizim hazırlayacağımız kupa mecburen kan renginde olacaktır korkarım.
.
Yarım kalmış bir darbe girişimi
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Maalesef tarihimizde kimi başarılı olmuş kimisi yarım kalmış pek çok darbe girişimi var. Yakup Cemil’in 1916 yılında Babıali’yi basıp hükümeti devirme girişimi de başarısızlıkla sonuçlananlardan
Hükümetin Edirne’yi Bulgarlara teslim ettiği bahanesine sığınan Enver Paşa ve Yakup Cemil’in başını çektiği Babıali Baskını’yla Kámil Paşa kabinesi istifaya zorlanmış, Harbiye Nazırı Nazım Paşa ise vurulmuştu
Bir süre önce Türkçesine özen göstermekle tanınan TRT1 haber bülteninde birisinin ‘Maganda kurşunu’ ile vurulduğunu işitince şaşırdım. Bir kere maganda ne demekti? Türk Dil Kurumu’nun sitesinde yayınlanan Güncel Türkçe Sözlük’e göre argodan dilimize geçmiş bir kelime. Görgüsüz, kaba, anlayışsız, terbiyesiz ve uyumsuz kimse anlamına geliyormuş. Peki ‘maganda kurşunu’? Sıkı durun, o da ‘serseri’ kurşun demekmiş.
Diyeceğim o ki, bazen kelimelerin azizliğine uğrarız. TRT de bir zamanlar söyleyenin ağzına biber sürdüğü kelimeleri şimdi sere serpe kullanabiliyorsa, neden onca direndin diye sormazlar mı? Argo kullanan bir TRT. Olacağı buydu sonunda.
Darbe kelimesinin başına gelen de bundan farklı değil. Bugün tek başına kullanıldığında meramımızı ifade etmeye yetiyor aslında. Kastımız ister 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül olsun, isterse 28 Şubat, fark etmiyor. Rejim değişikliğinden muhtıraya kadar hemen her balans ayarına darbe deyip çıkıyoruz işin içinden. İşte kelimelerimiz böyle üst üste bindirilmiş film kareleri gibi anlamlarını birbirinin saçına dolaştırmış durumda.
İyi de darbe kelimesi günlük dilde ‘vuruş, vurma, çarpma’ gibi anlamları taşıyor. Bugün kullandığımız anlamı eskiden bir terkiple ifade ederlerdi: Darbe-i hükümet, yani hükümet darbesi. 1913 Ocak’ında Enver Paşa ve arkadaşlarınca girişilen darbenin adı, kitaplarımıza Babıali Baskını olarak geçmiştir. Aslında o zamanki deyişle bir taklib-i hükümettir, yani hükümetin silah zoruyla değiştirilmesi.
TAM 30 BİN KİŞİ YÜRÜDÜ
Bizde darbeciliğin tarihi epey eskilere sarkar. Tanzimat’tan önceki 1703 tarihli darbe, bir tür kıyam olarak nitelenebilir. O günün nüfusuna göre muazzam bir kalabalık olan 30 bin insanın hükümet değişikliği için İstanbul’dan Edirne’ye yürüdüğünü kaydediyor tarihçi Naima. 1730’da meydana gelen Patrona İsyanı, yarı askerî bir darbe sayılabilir. Kabakçı İsyanı askeri kökenli bir karşı darbeydi.
Tanzimat’tan sonra uzun bir sessizliğin ardından 1876’da bir askerî harekátla Abdülaziz tahttan indirilir, böylece modern darbeciliğimizin önü açılır. 33 yıl sonra 31 Mart komplosuyla Selanik’te bulunan 3. Ordu’nun İstanbul’a yürüyerek Sultan Abdülhamid’i tahttan indirmesi olayı yaşanır.
Yaklaşık 4 yıl sonra, Ocak 1913’de Enver Paşa ve Yakup Cemil’in başını çektikleri Babıali Baskını’yla Kámil Paşa kabinesi zorla istifa ettirilmiş, bunun için Harbiye Nazırı Nazım Paşa’yı silahla vurmaktan çekinilmemişti. Bahane hazırdı: Hükümet Edirne’yi Bulgarlara teslim etmişti. (Şimdi de hükümete ‘Kıbrıs’ı sattın’ diye sataşanlar yok mu?) Bu teslimiyetçi hükümete daha ne kadar katlanacaklardı? Artık Enver Paşa Harbiye Nazırı’dır ve darbesine meşruiyet kazandıracak bir zafer aramaktadır. Bulur da. Bulgarlarla Yunanlıların birbirine düştüğü bir boşluktan yararlanarak Edirne’yi geri alınca kendisine yeni bir kahraman unvanı bulmuş gibi sevinir.
Gerçi beş yıl sonra bırakın Edirne’yi, İstanbul’u bile kaybettiren yine kendisi olacaktır ama şöhretine toz kondurmamakta gayet mahirdir. Kárları kendi hesabına, zararları devlet hesabına yazdıran yiyiciler gibi, kahramanlık sahnelerinde en önde, lakin kayıplarda kaçak olarak görürüz Enver Paşa’yı. Nitekim İngiliz işgal kuvvetleri İstanbul’a girdiği sırada bir Alman denizaltısıyla tüyecektir ülkeden.
Ne var ki, işler hiç de umdukları gibi gitmemiş, gizli kapılar ardında ülkeyi soktukları savaşta Çanakkale hariç, ağır yenilgiler birbirini kovalamıştır. Birinci Dünya Savaşı’nın tam orta yerinde, başarısızlığı hatta beceriksizliği ayyuka çıkmaya başlayınca bir karşı darbenin ayak seslerini duyacağızdır. İttihatçılar içinden ayrılan bir vurucu tim, bu karşı darbeyi planlayacak ve göstere göstere geliyorum diyecektir. Başrolde bu defa gözünü budaktan esirgemeyen çetin ceviz bir Teşkilat-ı Mahsusacı oynamaktadır: Yakup Cemil.
HACI ABDULLAH’TA ZİRVE
Asker kökenli olan Yakup Cemil ile Hüsrev Sami Bey 1915’in bir sonbahar günü hem kafalarını dinlemek hem de planlarını rahat rahat kurmak için Bursa’ya gitmişlerdi. Kaplıcada kaldıkları bir hafta süresince bir
yandan şifalı sularda kulaç atarken, diğer yandan hükümeti devirme fikrini olgunlaştırdılar. Giderek devlet içinde devlet haline gelen ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın çekirdek kadrosuna demir atan Yakup Cemil, dönüşünde görev beklediği Enver Paşa’dan umduğunu bulamayacak ve sarsıcı haberi alacaktır: Nisbet-i askeriyeden kat’ edilmiş, yani askerlikten çıkarılmıştır. Şimdi bir yedek subaydır sadece. Bunun bir asker için ne acı bir yıkım olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek.
Enver Paşa işte o anda Yakup Cemil için ölmüştür. Soğuk bir selam verip dışarı çıktığında korkunç bir intikam hevesiyle doludur. Ne var ki, başıboş bırakılmaya da gelmiyor, Balkanlar’da komitacılıkta pişmiş bu eski askerin her an bir delilik yapacağından endişeleniliyordu. Enver Paşa’yla son bir görüşme fırsatı arayıp da bulamayınca düğmeye basmış, ‘Ya herru, ya merru, bu işi yapacağım!’ diye bağırmıştı. Artık uğruna nice tehlikelere göğüs gerdiği İttihatçılıktan da sıdkı sıyrılmış, Osmanlı’nın düşmanları olan İtilaf Devletleri’ni tutmaya başlamıştı. Almanları terk edip İngilizlerle tek başımıza (münferid) barış imzalamamızı istiyordu.
Aynı kafadaki arkadaşı Sapancalı Hakkı Bey de boş durmuyor ve Romanya’da Fransızlarla, İngilizlerle barış görüşmeleri yapıyordu. İkisi Beyoğlu’ndaki Hacı Abdullah Lokantası’nda buluştular. İşin tuhaf yanı, Yakup Cemil’in Sadrazam Said Halim Paşa’dan İçişleri Bakanı Talat Bey’e kadar pek çok yetkiliyle bizzat görüşmüş ve Hakkı Bey’in de bu işin içinde olduğunu söylemiş olmasıydı. Görüşmelerden aldığı izlenime göre herkes barışı istiyordu güya ama Enver’i ikna edemiyorlardı bir türlü.
Sapancalı Hakkı’ya göre bu tavır, tam bir delilik alametiydi. Bütün sırları en tepedeki yetkililerin elindeydi artık. Derdest edilip yakalanmaları an meselesiydi. Hacı Abdullah Lokantası’nı terk ederken Yakub Cemil’in bazı üst düzey askerleri de yemeğe davet ettiğini hayretle öğrendi.
Nitekim o çıkarken iki subay lokantaya gelmiş, darbe planlanmış, hatta günü bile belirlenmişti: 13 Temmuz 1916.
BİR DARBECİNİN SONU
Hazırlıklara derhal başlanmış, ayarlanan adamlar Yakup Cemil’le birlikte Sirkeci’deki Meserret Oteli’nde yatıp kalkmaya başlamışlardı. Darbe yapacağını saklamaya da gerek duymuyordu artık. İçişleri Bakanı Talat Bey adamlarını tembihlemişti. Sirkeci’de kuş uçsa haberi olacaktı. Ancak Yakup Cemil kararlıydı Babıali’yi ikinci defa basıp hükümeti devirmeye. Ülke bir karanlığa doğru sürükleniyordu. Buna seyirci mi kalacaktı?
Arkadaşları gözü dönmüş Yakup Cemil’i ikna edemeyince kalkıp ‘Yakup Cemil şuurunu kaybediyor, ona vaat ettiğiniz işi de, rütbeyi de veriniz. Bunu uzak bir yere, güç bir işin başına gönderiniz. Hepimizin başı dinlensin’ demek üzere Enver Paşa’ya gittiler. Paşa Yakup Cemil’i kabul etti, nasihatlerde bulundu. Kendisini İran içlerine yapılacak bir operasyona göndermeyi teklif ederek başından savdı. Sonra da Talat Bey’in gönderdiği adamların doldurmasıyla Yakup Cemil’in tutuklanması emrini verdi. İşte bu gözü dönmüş darbecinin trajik sonu böyle başlamış, 10 Eylül’ü 11 Eylül’e bağlayan gecenin sabaha döneceği saatlerde tiz bir düdük sesinin ardından 14 kişilik idam müfrezesinin açtığı ateşle vücudu delik deşik edilmişti.
Bir darbe girişimi güç bela önlenebilmişti. ‘İhtilaller kendi çocuklarını yer’ kuralı da bütün acımasızlığıyla işliyordu.
.
İnönü nasıl cumhurbaşkanı seçildi?
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Atatürk’ten sonra cumhurbaşkanlığı koltuğuna İsmet İnönü oturmuştu. Ancak koskoca Atatürk’ün halefinin belirlenmesi pek öyle kolay olmamıştı
Gazeteler 12 Kasım 1938 günü, yeni cumhurbaşkanının İsmet İnönü olduğunu yorumsuz ve inanılmaz bir sessizlik içinde duyuruyorlardı okurlarına. Hatta Kemalist yönetimin sözcülerinden Falih Rıfkı Atay, olayı daha da düzleştirerek, ‘Kamutay [Meclis], dün Atatürk’ün hatırasını ağlayarak takdis ettikten sonra, ilk iş olarak İsmet İnönü’yü devlet reisliği vazife ve hizmetine çağırmıştır’ şeklinde sunmaktaydı.
Görev ve hizmete çağrılmıştır, öyle mi? Bu kadarcık mı yani? Koskoca Atatürk’ün boşalttığı koltuğa oturacak zatın seçilme macerası kamuoyuna böylesine bir basitlik ve düzlükte duyuruluyorsa, şüphelenmek için elimizde yeteri kadar sebep var demektir. O zaman biraz gerilere gidelim ve İnönü’nün ilk cumhurbaşkanlığına nasıl seçildiğine daha yakından bakmaya çalışalım. Bakalım bu soğuk nevale cümleler hangi mahşer kazanlarının dumanını örtbas etmek için sarf edilmiş?
YA ŞÜKRÜ KAYA OLURSA?
1937’nin ikinci yarısında Atatürk’ün sağlık durumu giderek bozulmakta ve dikkatler kaçınılmaz olarak onun yerine kimin geçeceği meselesi üzerinde toplanmaktaydı. Her ne kadar Gazi, Hatay’ın bağımsızlığı uğruna yollara düşmüşse de, bu ani hareketlilik sirozu azdırmış ve dönüşünde onu yatağa esir almıştı. İşte o günlerde meclis, ordu ve basın, mevcut cumhurbaşkanı adayları arasında öne çıkan isimlere yakınlaşmaya ve uzaklaşmaya başlamış, Atatürk’ün halefi üzerinde bahisleşmeler kızışmıştı.
Bu sırada öne çıkan isimler şöyleydi: Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, Başbakan Celal Bayar, eski Başbakan İsmet Paşa ve Atatürk döneminin derin işlerini yürüten, özellikle istihbarata ve polise hakim olan İçişleri Bakanı Şükrü Kaya. Şimdilerde fazla dikkat çekmeyen, hatta unutulan Şükrü Kaya, o günlerin en etkili ve yetkili devlet adamları arasındaydı ve Harbiye’de bile kendine taraftar toplamaya başladığı dikkatlerden kaçmıyordu.
TAHT KAVGASI
Şimdi adayları gözden geçirelim.
İsmet İnönü: Heybeliada’da inzivaya çekilmiş bulunan İsmet Paşa, her ne kadar Atatürk zaman zaman çağırıp gönlünü alsa da, 1937 sonlarından itibaren gözden düşmüş durumdaydı. Prestij ve şöhreti, başbakanlığından ziyade Atatürk’e sadakatinden ve Garp Cephesi Kumandanlığından geliyordu; bir de 15 yıla yakın sürdürdüğü CHP Başkan Vekilliğinden (Başkan, tabii olarak Gazi Mustafa Kemal’di).
Fevzi Çakmak: Özellikle asker cephesiyle kimsenin tartışmaya cesaret edemediği Fevzi Çakmak’ın şöhret ve erdemi geniş halk kitlelerini ve başında bulunduğu orduyu memnun edebilirdi ama meclis ve örgüt buna pek sıcak bakmıyordu. Üstelik de anayasada cumhurbaşkanı adayının milletvekili olması zorunluluğu vardı. Bu da Mareşal’in reisicumhurluk ihtimalini daha baştan zayıflatıyordu.
Celal Bayar: Atatürk’ün İnönü’den sonra yeni gözdesiydi, özellikle İş Bankası başarısıyla göz doldurmuştu ama CHP örgütü onu bütünüyle kucaklamamıştı ve İnönü yanlısı devletçiler tarafından sürekli topa tutuluyordu.
Şükrü Kaya: İçişleri Bakanlığı’na ilaveten Recep Peker’in istifasından sonra CHP Genel Sekreterliği koltuğuna da oturan Şükrü Kaya, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, Salih Bozok, Ali Çetinkaya, Hasan Rıza Soyak gibi Atatürk’ün yakın arkadaşlarına yaslanıyordu ama İnönü faktörüne rağmen örgüte hakim olması pek kolay görünmüyordu.
Velhasıl o günlerin manzarasına baktığımızda askerin Çakmak ile İnönü’yü, Atatürk’ün yakın çevresi ile istihbaratın (tabii polisin de) Şükrü Kaya’yı, özellikle iş dünyasının Bayar’ı destekledikleri anlaşılıyordu. Anlaşıldığı kadarıyla burada düğüm, askerin adayını netleştirmesiyle çözülecekti. Çakmak mı, İnönü mü? Asker eğer bunlardan birinde karar kılabilirse, diğer adayların temeli zayıflayacaktı.
ÇAKMAK-KAYA ÇATIŞMASI
Bu ikilemde eli zayıf olan Mareşal’di çünkü milletvekili değildi. Ancak tertemiz ve parlak bir geçmiş onu öne çıkartıyordu. Onun karşısında yer alan İnönü ise gözden düşmesine rağmen askerler arasındaki efsanesini koruyordu. Burada belirleyici olacak olan Genelkurmay Başkanıydı. Çakmak için için seçilmeyi istiyordu elbette. Ancak istemediği biri vardı: Şükrü Kaya. Bir seferinde Şükrü Kaya kendisini fena faka bastırmış, askerliğin sadece kuvvet değil, zekâ ve kıvraklık da istediğini göstermişti.
Mesele şuydu:
Atatürk hastalanınca gizli devleti eline geçiren Kaya, Montrö Sözleşmesi’nden sonra -kendisi de İstanköylü olduğu için- dikkatini Ege adalarında toplamıştı. Günün birinde haritaları kim bilir kaçıncı defa önüne açıp da incelemeye başlayınca gördü ki, Lozan Antlaşması’nın adalardan bahseden 12. ve 15. maddelerinde bazı küçük adaların adları zikredilmemiş, yani kime ait olduğu belli edilmemişti. İtalya’ya ve Yunanistan’a bırakılacak adalar teker teker sayıldığı halde 12. maddede ‘Anadolu sahillerine 3 milden yakın adalar Türk hakimiyetine bırakılmıştır’ denilip geçilmiş, bu adaların hangileri olduğuna herhangi bir açıklık getirilmemişti. İşte Lozan’daki bu boşluk Şükrü Kaya’yı harekete geçirmeye yetecektir.
Hemen kıyıları dört bölgeye ayırıp her bölgeye İçişleri Bakanlığı müfettişlerini gönderir ve isimleri sayılmayan adacıkları tespit ettirir. Müfettişlerin getirdikleri bilgi gerçekten de hayret vericidir: Türk kara suları içinde binlerce sahipsiz ada bulunmakta ve işgal edilmeyi beklemektedir. Henüz Yunanistan ve İtalya tarafından işgal edilmemiş bu adalar meselesini derhal Atatürk’e arz eden Kaya, onun emriyle Mareşal Çakmak’ın ziyaretine gider. Ancak etliye sütlüye bulaşıp da başını ağrıtmak istemeyen Mareşal, ‘Olan olmuştur. Artık yapacak bir şey yok,’ cevabını verir.
Israr eder Kaya ama Çakmak dağlarını aşamaz. Bunun üzerine meseleyi Bakanlar Kurulu’na getirir. Çakmak’ı da davet ettirir ve başlar konuşmaya. Bütün bakanlar ağızları bir karış açık onu dinlerken düğümü atıp sözü Mareşal’e bırakır. Bir oyuna getirilmek üzere olduğunu anlayan Çakmak, yumruğunu masaya vurarakböyle bir operasyonun sorumluluğunu üstlenemeyeceğini söyler. Ona göre Şükrü Kaya ülkeyi bir savaşa sürüklemek istemektedir.
Reddetmez Şükrü Kaya. ‘Evet,’ der ‘Eğer hadiselerin seyri bir harbi zaruri kılarsa kabine karar verir, Paşa hazretleri de uygular.’ Çakmak’ın bu ustaca taktiğe cevabı sert olur:
‘Bir savaşı göze alıyorsan neden böyle bir işe kendin girmiyorsun?’
Kaya’nın beklediği cevap tam da budur. ‘Peki,’ der, ‘gemileri emrime tahsis edin, ben yapayım bu operasyonu.’ Dediği gibi de olur ve bu sahipsiz adalar bir gece içinde işgal edilir. Böylece Şükrü Kaya, Lozan’dan sonra anavatana toprak ilave eden muzaffer bir komutan edasıyla Genelkurmay Başkanı’nın karşısında ciddi bir avantaj yakalamıştır. İşte Fevzi Çakmak’ı Şükrü Kaya’ya düşman eden olay budur.
İyi de sadede gel diyorsanız, toparlayayım:
Mareşal ile Kaya arasındaki husumet, ikisinin de ‘O olmasın da İsmet Paşa olsun’ deme noktasına gelmesiyle sonuçlanmış, böylece bu karşılıklı nefretten yararlanan İnönü, aradan sıyrılıp Atatürk’ün koltuğuna oturabilmişti. TBMM üyelerinin İnönü’ye çok da bayılmadıkları şuradan bellidir ki, yeni Cumhurbaşkanı göreve başladığının ikinci ayında meclisi fesh ettirmiş ve seçime gitmiş, kendisine uygun bir meclis oluşturmanın derdine düşmüştü. Kendisini zoraki seçen meclise teşekkürünü böylece ifade etmiş olan İsmet İnönü’nün zayıf girdiği seçim sürecinden ne büyük bir güçle çıktığını 13 yıl süren Çankaya ev sahipliği göstermiş olmalıdır.
Bu Kaya sert çıktı
Sedat Simavi’nin çıkardığı 22 Eylül 1937 tarihli Yedigün’ün kapağını açanlar İçişleri Bakanı’nın bu manalı fotoğrafı ve imalı alt yazısıyla karşılaştılar. Şaşırdılar mı? Sanmıyorum. Çünkü o günlerde İçişleri Bakanlığı rütbesine ilaveten CHP Genel Sekreterliği gibi Başbakan’a yakın bir konum elde etmiş olan Şükrü Kaya’nın ayak seslerinin emniyeti aşıp Harbiye koridorlarına sızmaya başladığı günlerdir ve daha da önemlisi, Atatürk’ün hastalığının artık gizlisi saklısı kalmamıştır. Atatürk’ün koltuğuna kimin oturacağının kıvılcımları bu resimde parıldamaktadır.
Alt yazıda şu anlamlı cümleler okunuyor:
‘Kayanın bu türlüsünü yalnız denizde değil, karada da nadir görürsünüz. Bu canlı, heyecanlı ve irfanlı Kaya, bulunduğu her yerde neşe, hareket, ışık ve emniyet uyandıran soydandır. Bakınız, denizde bile şetaretinin kıvılcımları sönmüş değil ve sanki Bay Şükrü Kaya Vekillik sandalyesinde, Meclis kürsüsünde ve Parti makamında olduğu gibi yurdun güzel suları içinde de zeká projeksiyonunu yakmış bir sahil feneridir.’
.
Menderes mi Amerikancıydı İnönü mü
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Tarihini unutmaya yatkın bir toplumuz. O yüzden Adnan Menderes ve DP’nin Amerikancılıkla suçlanması karşısında sormamız gereken soruları sormuyoruz
Türkiye’de sağ ve sol kesimlere mensubiyet, oyuncuların film icabı aldıkları isimlere benzer. Solun tohumlarını atanların (mesela Nazım Hikmet) Avrupa’da sağ kabul edilen kesimden, yani Osmanlı aristokrasisinden, buna mukabil sağın öncüsü kabul edilenlerin önemli bir kısmının alt ve orta sınıftan gelmiş olmaları (mesela Mehmed Akif) yeterince açıklayıcıdır. Bu açıdan bakılırsa Türkiye’nin siyasî yelpazesindeki sol partiler ile sağ partiler arasında su geçirmez bölmeler bulunduğu varsayımının manasızlığı daha net olarak görülür.
AMERİKA’NIN ACENTESİ
Geçenlerde kapım çalındı. Kargocuymuş gelen. TBMM Yayınları’ndan sipariş verdiğim kitapların içinden İsmet İnönü’nün TBMM’deki Konuşmaları adlı üç ciltlik derleme çıkınca az daha çığlığı koyuverecektim. Ne de olsa ‘İkinci Adam’ın çizdiği fuleli zikzakları bizzat kendi konuşmalarından takip etmenin keyfi bambaşka olacaktı.
Bu kitapta bir araya toplanan konuşmalar sayesinde görüyoruz ki, ikide bir Türkiye’yi küçük Amerika yapmakla suçlanan ve sanki ABD’nin Türkiye’deki acentesiymiş gibi bir muamele gören DP, meğer bu işte pek masummuş, hatta CHP’nin ve İnönü’nün eline su dökemezmiş. Yine kitaptan görüyoruz ki, TBMM’de açık açık Amerikan dostu olduğunu, Türkiye’nin çıkarlarının mutlaka ABD’nin yanında olmakta yattığını haykıran kişi de İsmet Paşa’dan başkası değilmiş.
Diyeceksiniz ki, bunu yeni mi öğrendin? Ağustos 1944’den itibaren tornistan ederek savaşı kaybedeceğini kör sultanın bile anladığı Almanya’yla ilişkileri aniden kesen ve hatta ona savaş ilan eden, ardından 25 Nisan 1945’te San Fransisko Konferansı’na temsilci gönderirken kendisi de boş durmayıp Tek Parti idaresini bitireceği demecini veren, böylece ABD ve müttefiklerine göz kırpıp el sallayanın İnönü olduğunu biliyordum kuşkusuz. Hatta 1948’de Türkiye’ye gelen ABD’li uzman Max Thornburg’un TC’nin belli başlı kurumlarını ve evrakını baştan ayağa didik ettiğini ve ulaştığı sonuçları bir rapor halinde ABD yetkililerine sunduğunu da okumuştum bir yerlerde. Yine de Paşa’nın üstelik Meclis çatısı altında, üstelik muhalefetteyken bu denli net bir dille ABD yanlısı olduğu itirafında bulunduğunu yeni öğrendim.
Şimdi vakit kaybetmeden geçelim İnönü’nün itiraflarına ve bakalım gerçek Amerikancı kimmiş, o anlatsın bize.
Tarih: 25 Şubat 1960. İnönü coşmuştur. Bakın neler döktürmüş TBMM kürsüsünden. Beraber okuyalım:
‘Birleşik Amerika NATO’dan evvel yardımcımız, NATO içinde müttefikimiz, CENTO içinde ittifakın teşvikçisi ve bunlardan başka iktisadi, mali alanda kuvvetli desteğimiz olmuştur… Siyasi partilerin hiçbirinde Amerika münasebetlerini kıymetli tutmayan bir telakki yoktur. Biz, CHP ise, bu yeni münasebetlerin 15 sene evvelki kurucusu ve 15 seneden beri sadık taraftarıyız. Bizim kanaatimizce ABD dostluğunun temelini Hükümetten Hükümete bir münasebet manzarasının ötesinde, milletten millete münasebet kaidesinde sağlam olarak muhafaza etmek lázımdır.’
Demek ki neymiş: İnönü’ye göre ABD yardımcımız, müttefikimiz, iktisadi ve mali alanda destekçimizmiş, bir. 1960 yılında, yani 27 Mayıs’tan 3 ay önce partiler arasında zaten farklı düşünen de yokmuş, iki. 15 yıl önce, yani 1945’te ABD ile ilişkileri başlatanın CHP olduğundan gururla bahsediyormuş, üç. ABD ile ilişkiler öyle hükümet politikalarıyla ilgili olmayıp bizzat iki millet arasındaki kalıcı bir ilişkiymiş, dört.
Bununla de yetinmiyor İsmet Paşa; ABD ile ilişkilerin o kadar sağlam tutulmasını istiyor ki, onu sakın ola ki, iki milletin dostluğuna değil, sadece çıkar hesaplarına dayamak şeklinde anlamayın. Çünkü Paşa’ya göre Amerika Devleti kadar halkı ve kültür alemi de Türkiye’nin iyiliğini istemekte ve dostluğu milletten millete olarak benimsemektedir. Partiler, iktidarlar gelip geçicidir ona göre, ancak ABD ile dostluğumuz kalıcıdır.
RULET MASASI
.İnönü son söz olarak şunları söylemekten alamaz kendisini:
‘Amerika emin olmalıdır ki, kendisi için en sağlam müttefik Türkiye, demokrasi ile idare edilen bir Türkiye olacaktır.’
Hiçbir yoruma açık kapı bırakmayan bu net ifadelerden sonra Türkiye’yi ABD politikalarına teslim edenlerin sözüm ona sağcılar ve DP olduğunu, buna karşılık CHP’nin anti-Amerikan bir duruş sergilediğini hálá tekrarlayan olacak mı, bilmiyorum.
Olur bence. Zira hafızası ve süreklilik fikri tahkim edilmemiş bir toplumda her 5-10 yılda bir herkes rulet masasında yer değiştirir ve bir süre sonra kimse kimsenin daha önce nerede durduğunu hatırlayamaz ve sorgulayamaz olur. Ama rulet oyunu devam etmektedir bu arada. Önemli olanın oyunun devam etmesi olduğuna inanmışızdır. 14 Mayıs 1990 günü ‘Silahlı Kuvvetler’in işbirliğiyle Türkiye’yi hiçbir yere götürmek mümkün değildir’ diyen Deniz Baykal’ın bugün apoletli e-muhtıraya can havliyle sarılmasındaki farkı çelişki olarak mı yoksa takiyye olarak mı değerlendirmek gerektiğine karar veremeyişimizin sebebi budur.
.
Osmanlı Tarihini Yeniden Okumalıyız
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Daha da genellenebilecek ama özellikle üniversiteli ve liseliler üzerinde, mağlupların galipleri taklit etmesi olarak tespit edilebilecek bir ruh halinin yaşandığı görülüyor. Bu durum Hz. Adem’den bugüne değin vahiy, gelenek ve öncüler vasıtasıyla şekillenen hayatın ana yatağının (mecra’nın) varislerine uygun bir ruh hali değil şüphesiz. Kuran-ı Kerim’de de “Gökten bir su indirdi de vadiler, kendi miktarlarınca sel olup aktılar. Sel de suyun yüzüne çıkan bir köpük yüklendi. Bir zinet eşyası veya bir değerli mal yapmak için, ateşte üzerini körükledikleri madenlerden de onun gibi bir köpük meydana gelir. İşte Allah hak ile batılı böyle çarpıştırır. Fakat köpük atılır gider, insanlara faydası olan ise yerde kalır. İşte Allah böyle misaller verir” (Rad Suresi / 17) ayetinde de kötülüğün arızi, ebter iyiliğin ise baki olacağı vurgulanırken.
Osmanlı’nın yıkılışının ardından, bu mağlubiyet psikolojisi hatırda tutuldu, beslendi ve üzerimizdeki nüfuzunu arttırdı. Ama her şeye rağmen yeryüzünde arızi, tali, türedi, nevzuhur bir varlık olarak değil Hz. Adem’den Asr-ı Saadete ve Osmanlı’ya oradan yaşanılan ana kadar kendimizi bir geleneğin, sünnetin devamı, hayatın asli unsuru olarak görebilmeliyiz.
Hayat eğer değerler arasındaki yüzleşmeyi de ifade ediyorsa, bu anlamda tarih bilinci hayati önem arz ediyor ve belki başlangıç olarak tarihin bize neden gerekli olduğu sorusuna cavaplar bulmalıyız?
Bir başka problematik olarak bu değerlerle bağ kuracak insanın, zihnin nasıl bir yol, nasıl bir bakış açısı geliştirmesi gerektiği olsa gerek. En azından kitaplarımızda yer alan bir tarihi olayı değerlendirirken nelere dikkat etmeliyiz?
Bir Çanakkale Savaşı’nı, İstanbul’un Fethi’ni geçmiş zamanda yaşanmış bir vaka olmaktan çıkarıp bugün bizim için ibretler çıkarabileceğimiz bir konuma getirebilir miyiz?
Genç Öncüler dergisi
Tarih ve İletişim KulÜBÜ
MUSTAFA ARMAĞAN’IN CEVABI
Yenilmişlik psikolojisi. Doğru. Bu psikoloji, sade sizin değil, aslında bizimki kadar şumullü olmasa da, fikir “tanklarımız”da hep taşıdığımız bir maluliyet idi. Çanakkale’de üzerimize çullanan “yamyam” sürüsünün istila gayretinin “tek dişi kalmış canavar”ın son hamlesi olduğunu, bu dişi de bizim söktüğümüzü veya sökeceğimizi söyleyen Mehmed Akif’in Safahat’ını, özellikle bu ‘canavar’ın medeniyeti karşısında utanırken, yüzü kızarırken ve “Ah, bizde de böyle şehirler olsaydı keşke!” yazıklanması içinde görürüz. Mesela Berlin’den şöyle bahseder Akif:
Sokak dedikleri neymiş? Fezâ-yı bi-payan,
Ki tayy edilmesinin yoktur ihtimali yayan.
Demek, vesait-i nakliye namı tahtında,
Havada, yerde, yerin çok zamanlar altında
Uçup duran o havârık bir ihtiyac-ı şedîd.
Pişade harcı mı, haşa, bu imtidad-ı medîd!
Bakın nasıl da mücella ki ferş-i nevvârı
Zemine indiriyor gökyüzünden envârı!
Ya İstanbul’un sokakları? Onu da Akif’in sunturlu ifadelerinden dinleyelim:
Bizim diyara biraz kar düşünce zor kalkar.
Mahalle halkı nihayet kalırsa pek muztar,
“Lodos duasına çıkmak gerek…” denir, çıkılır.
Cenab-ı Hakk do lodos gönderir, fakat bıkılır:
Çamur yığınları peyda olur ki mühliktir…
“Aman don olsa…” deriz… şübhe yok, temizliktir:
Donun kırılması varmış, düşünme artık onu:
Yağar, erir, buz olur… neyse, yaz değil mi sonu?
Kalenderin zifir olmuş su görmedik yakası…
Peki bunun Ziya Paşa’nın,
Diyâr-ı küfrü gezdim, beldeler, kâşâneler gördüm
Dolaştım mülk-i İslamı, bütün viraneler gördüm
beytinden, ya da Namık Kemal’in meşhur “Terakki” adlı makalesinde anlattığı “medeniyetin Kâbesi” Londra tasvirlerinden farkı var mıdır? Tabii ki Akif’in yeri başka ama asıl söylemek istediğim, yenilmişlik psikolojisi dediğimiz şeyin, bizim veya sizin neslinize mahsus bir olgu olmadığı. Dozları değişiyor ama bu psikoloji, en az 100 yıldır yakamızı bir türlü bırakmıyor.
Ben aslında buna daha genel bir tabirle “yetimlik psikolojisi” diyorum ve genelleştiriyorum. Yetimlik psikolojisi şöyle bir şeydir: Yetim ya babasını yüceltir, yere göğe koyamaz ve onu öldürenlere veya şartlara öfke duyar ya da kendisini yetim bırakanın babası olduğuna inanıp babasını öfkesinin hedefi haline getirir, yani nefret kusar ona. Her iki tavır da babasız kalmanın sonucudur. Ben bu bakımdan, son yüz yıl içinde kendimize ve Batı’ya ilişkin geliştirdiğimiz tutum ve davranışlarda ortaya çıkan karakterin “Baba” motiviyle cebelleşme olarak nitelenebileceğini düşünüyorum.
Dikkat ederseniz, bir tarafta tarihi, kutsal bir kalıntı gibi ve tek bir noktasına bile dokunmadan onun hatıralarını olduğu gibi muhafaza etmeye çalışan kesimler ile babasını bir kere de diliyle ve kalemiyle öldürerek ondan kurtulabileceğini zanneden safdil kesimler arasında gidip geliyor tarihimiz. İşte bunun sebebi, Baba’nın kaybedilmiş olmasıdır. Baba ölünce, Anne’ye sarılanlar olduğu gibi (Vatan tema’sının bu kadar gözde olması ve vatanın doğrudan anne ile ilişkilendirilmiş olması manidardır), kanlı bir baba portresi önünde onu bir daha konuşamayacak hale getirmenin, yüzünü karalamanın ve böylece geçmişin ağırlığından kurtulmanın çarelerini arayan Sol’un yeni bir Baba olarak hayalî bir Halk’a tutunmaya çalışması, bunun bariz göstergelerinden birisi.
Hatıra Baba ve Hayali Baba: Sanırım son yüz yıldır tarihin içinde aradığımız şeyler, en iyi bu iki figürle ifade edilebilir.
Öyleyse ne yapılabilir?
Bence tarihî olaylar karşısında seçme, tercih lüksümüz bulunmuyor ama tarihi yorumlama konusunda yeni veya farklı bir perspektif seçebilme ve tarihi ona göre yorumlayabilme şansımız her zaman mevcut. Ama burada olgular yorumlarımıza tabi olmayacak, yorumlar, olgulara tabi olarak sınanacaktır.
Tarihimizi yorumlarken, bir kere son yüz yılın bize dayatmış olduğu milliyetçi mitlerden uzak durmalıyız. Ulus-devlet sınırlarına gözlerimizi kapamalı ve tarihimizin aslında bugün sanılandan çok daha farklı ve karmaşık bir işleyişi olan iç dinamiklerle hareket ettiğini görmeliyiz. Bugün “bizim” dediğimiz coğrafyanın, aslında hiç de “Bizim” seçimimiz olmadığını, emperyalizmin bizi getirip sıkıştırdığı yapay bir toprak parçası olduğunu bilmeliyiz. Yani seçtiğimiz değil, maruz kaldığımız bir coğrafyanın çocuklarıyız.
Dolayısıyla bugün İstanbul’a, Edirne’ye, Diyarbakır’a, Halep’e, Şam’a, Bosna’ya bakarken, Osmanlının baktığı gibi bakamadığımızı bilmemiz gerekiyor. Osmanlı haritasını önünüze açtığınızda, kapılarına dayandığımız söylediğimiz Viyana’nın aslında İstanbul’a Van’dan daha yakın olduğunu görmek bizi şaşırtıyor mesela. Ama Osmanlı buydu zaten. Yani bugünkü deyimle bir “Avrupa devleti”ydi aynı zamanda. Bugün bizim o muhteşem Osmanlı Edirne’sini TC sınırları içinde tasavvur etmemize imkan ve ihtimal yoktur. Zira Edirne kolu kanadı kesik, dili bağlanmış bir serhat şehridir bugün. Peki hiç düşündük mü, Edirne Osmanlı için de bir serhat şehri miydi? Ne alakası var? Edirne, İstanbul’un yanıbaşında, Balkanların başkentiydi. Yani Edirne’yi Selanik’ten, Niş’den, Atina’dan, Şumnu’dan, Belgrad’dan, Sofya’dan, Dubrovnik’ten ayrı düşünmemiz mümkün değildir. Ayrı düşündüğümüz anda, işte ulus-devlet sınırlarının tuzağına düşmüş oluruz. Aynı şekilde, Halep. Halep ile Antep, kardeşti. Tıpkı Bediüzzaman’ın sözleriyle, Tiflis ile Bitlis’in kardeş olduğu gibi. Halep’i, Şam’ı, Bağdat’ı “yabancı” bir toprak parçası saydığımız sürece, tarihimizi de, doğrusunu söyleyelim acı da olsa, Müslüman kimliğimizi de anlayamayacağız demektir.
Ben Osmanlı toplumunun ve idaresinin aslında Asr-ı Saadet’in 20. yüzyıla vuran son dünyevî “küresel gölgesi” olduğunu düşünüyorum ve bu yüzden, Osmanlı yorumunun önemsenmesi gerektiğine inanıyorum. Gölge, elbette asıldan farklı ve uzaktır ama asıl olmadan da gölge oluşmaz. Bu gölge şimdiye kadar bize hep başka “asıl”ların, yalancı şahısların gölgesi gibi gösterilmeye çalışıldı. Bizim, bir tarih bilincine sahip olmak istiyorsak bu gölgenin çağımıza taşımış olduğu yaşayan mesajlarını bulup çıkartmamız ve onun içindeki yaşaması gereken unsurları alıp geliştirmemiz, diğerlerine de ibret nazarı ile bakmamız ve aynı hataları tekrarlamamamız gerekiyor.
Fakat spesifik olarak tarihin içinde gizli olan farklı anlatılara nasıl ulaşabileceğimizi soruyorsanız, Osmanlı: İnsanlığın Son Adası (Ufuk Kitapları, 2003) adlı kitabımda bol ve çeşitli misallerini bulabilirsiniz bunun. Ancak şunu unutmamamız gerekiyor: Tarih (bir disiplin olarak tarih), bize bir şeyler anlatırken, aynı zamanda başka şeyleri gizler gözümüzden. Söylemin içeriği, her zaman bir şiddete gebedir. Açarken, örter. Öne çıkartırken bazı unsurları, diğerlerinin yüzüne nikabını çeker. Bundandır zaten tarihin bize her daim farklı bir öykü anlatmaya hazır olması. Bundandır tarihin karanlık yüzünün bu kadar bol bulunması.
Mesela Çanakkale Savaşı büyük bir anlatıdır tarih kitaplarımızda. “Çanakkale geçilmez” deriz ve İngiliz ve Fransız deniz ve kara güçlerinin Çanakkale’ye gömüldüğünü söyleriz. Haklı olarak modern tarih bilincimizin oluşumunda Çanakkale savaşlarının inkâr edilemez derecede büyük bir etkisi olmuştur. Ancak son yaptığım araştırmalar bu kadar iyi bildiğimiz sandığımız Çanakkale savaşları hakkındaki yeni gerçekleri su üstüne çıkardı. Mesela, tarihlerde unutulan bir nokta, Çanakkale savaşında denizaltıların yoğun bir şekilde kullanılmış olmasıdır. Denizcilik tarihiyle ilgili yayınlara baktığımızda İngiliz ve Fransız denizaltılarının Çanakkale’yi geçmiş olduklarını görüyoruz. Yani Çanakkale, denizin altından geçilmiş, o kadar ki denizaltılar Marmara’ya girerek savaş gemilerimizi torpilleyerek batırmışlar, Selimiye Kışlası’nı dahi bombalamışlardır. Hatta müttefikimiz Almanya’nın denizaltıları yardımımıza gelmiş ve Marmara Denizi’nin altında bir başka savaş cereyan etmiştir. (Daha geniş bilgi için Zaman gazetesinin Turkuaz ekinde 21 ve 28 Mart 2004 tarihli yazılarıma bakınız.)
Gördüğümüz gibi, tarih aslında bize sürekli yeni şeyler anlatmaya hazırdır. Yeter ki biz kulağımızın desibel ayarıyla oynayalım ve tarihin içindeki gizli kayıtları duyabilecek sabrı gösterelim.
Son tavsiyem, hakkını yemeyelim, yine Mehmed Akif’in Safahat’ından olacak. Özellikle Safahat’ın 6. Kitabı olan “Âsım”ı yeniden ve müdakkık nazarlarla okuyun derim. Orada koyu bir ümitsizliğin Çanakkale Savaşı’nın verdiği müthiş moralle nasıl bir toplumsal dinamizme dönüştüğünü ustaca anlatıyor rahmetli Akif. Namusunu çiğnetmeyen “Asım’ın nesli”nin doğuş hikâyesidir anlatılan. Ama bu hikâye, aslında, koyu bir yenilmişlik psikolojisinin üzerimize çökerttiği karanlığın nasıl delindiğinin de hikâyesidir. Ve bugünkü gençliğe verdiği mesaj, gerçekten harikuladedir.
Ne dersiniz, bildiklerimizi “yeniden okuma”ya başlayalım mı?
.
Galile bombası: Asırlık bir efsanenin sonu
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Efsanelere son vermek için yola çıkan Aydınlanma,
en büyük efsane imalatçısı haline geldi.
Max Horkheimer ve Th. Adorno
Aydınlanmanın Diyalektiği
“İhdina’s-sırâte’l-mustakîm.”
Galile ile ilgili bir yazının Kur’an-ı Kerim’den bir ayetle başlamasına alışsak fena olmayacak. Çünkü incelediğimiz adam, Galileo Galilei (1564-1642) ya da Türkçedeki yaygın telaffuzuyla söylersek Galile, bilim efsanesi imalatçılarının bizi inandırmak istediği gibi dine, Katolik Kilisesi’ne karşı kahramanca direnen bir Aydınlanma Mücahidi değil, tersine Katolik eğitimi almış ve ömrünün sonuna kadar da mümin bir Katolik olarak yaşamış, bu da yetmezmiş gibi kızlarını rahibe olarak manastırlara teslim etmiş dini bütün biriydi. Kopernik’in güneş-merkezli (heliosantrik) sistemini geliştirirken de amacı, Katolik ilahiyatını çökertmek değil, kendisinin de ifade ettiği gibi, desteklemek idi. Vatikan’ın adamıydı ve zaten bu yüzden Kilise onu özel bir ihtimamla yargıladı (aşağıda açıklayacağımız gibi bu “yargılama”, dostlar alışverişte görsünler türünde bir sohbetten başka bir şey değildi.) “Bizi doğru yola ilet.” Kur’an’ın bu işareti sadece hidayete ermekle sınırlı tutulmamalı bence. Bu ayetten müthiş entelektüel bir tahrik fışkırdığını da görmezden gelmeyelim: Size sunulanla yetinmeyin ve işin hakikatine vasıl olmak arzusuyla yanıp kavrulun. Zira ayetin arkası da bu mealde akmaktadır: “Haktan sapmışların yoluna değil….” Yani şu: Kur’an bizi her daim teyakkuz halinde olmaya çağırıyor. Evet, Şeytana dikkat etmemiz gerekiyor ama bir yerde de, ibadet ve iman alanının dışında, etrafımızdaki enformasyon bombardımanının bizi düşüreceği tuzaklara karşı da bir uyarı olarak okunmalı değil midir bu âyetler? Efsanelere karşı uyanık olmak, bize bağışlanmış olan düşünme yeteneğimizi ve özgürlüğümüzü sonuna kadar kullanarak şeytanın bize hazırladığı tuzaklara düşmemek vazifesi, bizlerin sırtına yüklenmiş olan o ağır, dağların ile üslenmekten kaçındığı Emanet’in ayrılmaz bir parçasıdır.
Bu Emanet’i üstlendiğini bir de misak ile teyid etmiş olanların etrafımızda akıp duran bu seylabeye karşı daha bir hassas olması icab etmez mi?
Ne yazık ki bu soruya her zaman evet cevabını veremiyorum.
Bari siz yapmayın Nazan Hanım!
Nazan Bekiroğlu, Türk Edebiyatı dergisi okurlarının da severek okudukları üslup sahibi, inci gibi Türkçesiyle her daim beğenilen bir yazar. Benim de gerek Zaman’daki refikliğimiz döneminde, gerekse onun dışındaki yazma serüveninde Dergâh dergisindeki hikâyelerinden itibaren zevkle okuduğum ve ne yalan söyleyeyim, üslubuna gıpta ettiğim yazarlardan birisi olmuştur.
Ne var ki, son deneme kitabı Cümle Kapısı’nda, verdiği bilgileri hiçbir sorgulamaya tabi tutmadan aktardığını ve bu yanlış bilgilerin üzerine koca bir yorum bina ettiğini görünce üzülmedim desem yalan olur. Çağın yalanlarını olduğu gibi almak ve bu yalanlar üzerine bir yorum bina etmenin bu göz kamaştırıcı cümle işçiliğine yakışmadığını söylemek zorundayım.
Mesela mı? Beraber okuyalım isterseniz:
Diyalog’un yayımlanmasıyla kilise, gökkubbenin tepesine yıkıldığını zannetti. Galileo, Kopernikus’un görüşünü onaylayarak sabit bir Güneş ile onun etrafında dönen Yer şemasından bahsediyordu ki bu apaçık sapkınlıktı. Mahkeme başladı. Onca ressama ilham veren mahkeme devresince Galileo, Engizisyon Sarayı’nın bir odasında tutuldu. Hapishaneden farkı yoktu. Mahkeme sonunda [şu karara vardı- M.A.]: “Seni Engizisyon’da resmen hapis yatmaya mahkûm ediyoruz. Süresi bize kalmış.” İktidarının sarsılmazlığını göstermek mecburiyetinde olan kiliseye (başka türlü her şeyin kendi etrafındaki devinimini sürdürmesinin imkânı yoktu) bu kadarı yetmedi, Galileo hapsini çekmeye başlamadan önce bir itirafname imzalamaya zorlandı ve onu dizleri üzerinde okuyarak “tövbekâr” oldu. Bu onu yanmaktan kurtaracaktı.1
Sorular üşüşüyor insanın aklına bu pasajı okuyunca: Bir kitabın yayınlanmasıyla neden Kilisenin başına gökkubbe çökecek gibi olsun? Eğer Kilise o kadar güçlü ise bu kitaptaki fikirleri başka türlü susturmasını da bilemez miydi? Dünyanın sabit olmayıp güneşin etrafında dönmekte olduğu tezi, Kopernik’in olduğu halde, Kopernik de öyle böyle değil, Katolik bir rahip olduğu halde yazarı neden yakılmamış ve kitabı daha önce yasaklanmamıştır da, Galile bunu ısıtıp sofraya sürdükten sonra yanmaktan son anda kurtulmuş olsun?
Sonra edebî bir metin de olsa Nazan Hanım’ın, metninin insicamı konusunda daha bir itinalı olmasını beklemek hakkımızdır sanıyorum. Galile, bir seferinde “Engizisyon Sarayı’nın bir odası”nda tutuluyor, sonra bu odanın hapishaneden farkı olmadığı söyleniyor (Saray odası ve hapishaneden farkı yok, öyle mi?), biraz aşağıda bu defa saray odası “zindan” haline getiriliyor, nihayet bu hapsin “daha çok ev hapsi, düşünme, yazma, söyleme hapsi” olduğu, en sonunda da aşurenin üzerine limon sıkar gibi, bütün bu zindan ve hapis söyleminin bir mitos, bir efsaneden ibaret olduğu dile getiriliyor. Hangisi doğru dersiniz? Bana kalırsa metinde sapla saman fena halde karışmış durumdadır ve ayıklamak için ancak akademisyen Nazan Bekiroğlu’nu imdada çağırmak gerekecektir!
Sayın Bekiroğlu’nun kitabındaki bilgi hatalarını sayıp dökmenin yeri burası değil. Ancak Ortaçağ’ın bir Karanlık Devir olduğu iddiası da Pozitivizmin gayri meşru evladı olarak sevgili hafızamızda yerini bu kadar munisçe almamalıydı diye düşünüyorum. Bu konularda yazan birisi en azından gerçek bilimsel devrimin 13. ve 14. yüzyıllarda gerçekleştiğini söyleyen Pierre Duhem’den, Etienne Gilson’un Ortaçağ Felsefesinin Ruhu’ndan ve A. Koyré’nin yazdıklarından haberdar olmalıydı. Galile hakkında köpürtülen efsanelerden kurtulup hakikat avcılığına yönelmek için yorumlarını daha sahih bir temele oturtmasını beklerdim Bekiroğlu’nun. Hala da bekliyorum. Onun şık üslubuna da bu yakışırdı doğrusu.
“Bilimsel mitoloji”
Bu terimi ilk defa isminden midir nedir, pek tuttuğum bilim felsefecisi Stephen Toulmin’in 1950’lerde neşredilmiş uzun bir makalesinde okumuş ve heyecanlanmıştım. Bir başka gözdem Alasdair McIntyre ile birlikte yazdıkları kitapta Toulmin, Darwinizmin efsanelerinden giriyor, Türkiye’de de bir vakitler pek rağbet gören Fred Hoyle’un “Sürekli Genişleyen Âlem” nazariyesindeki akıl almaz rakam oyunlarına kadar bir yığın mitolojik örneği zikrediyor ve bilimin modern çağda ne büyük bir mitoloji fabrikası haline dönüştüğünü gösteriyordu.
Bilimsel mitoloji, ne yazık ki okul kitaplarını pek sever. Halkın kafası bilim imajına teşnedir, bilimin kendisini ise kimse umursamaz. Herkes sonuçlarla ve mitolojik başlangıçlarla ilgilidir. Newton’un, kafasına düşen elma sayesinde yerçekimi kanununu keşfettiği yollu efsane bunlardan biridir. Böyle bir olay vaki olmamıştır. Ancak bir kere yakıştırılınca, uzun saçlarla örtülü kafasını ovuşturmakla meşgul Newton karikatürü, modern bilimin alamet-i farikalarından birisi haline gelmiştir. İstediğiniz kadar efsane-savarlar kurun, bu imaj sürüp gider muhayyilelerde.
Zaten efsanenin gerçekle bağlantısı da böyle bir şeydir. Gerçeklik ile şöyle veya böyle bir alakası vardır efsanelerin. Fakat onu, gerçeklik düzeyinden kopartarak çok daha geniş bir yorum düzeyine, hatta masal düzeyine kadar sıçramak, mitoloji için garip bir şey değildir çünkü mitolojinin mantığı bunu gerektirir. O, gerçekliği tasvir etmek niyetinde değildir. Gerçekliğin yerine geçmek, onun yerini almak, işgal etmek niyetinde de değildir aslında. Gerçeklik imajını avlamak ve ayartmak peşindedir o. Gerçeğin “bu” olduğunu değil, gerçekliğin “böyle görülmesi gerektiğini” söylemektedir bize. Ama bir yandan da gerçekliğin başını okşamakta ve ona bir sus payı vermeyi de ihmal etmemektedir. Susan K. Langer ve üstadı Ernst Cassirer efsaneyi böyle deşifre ederler.
İki Galile
Tamam, teslim oluyor ve ‘Bu kadar laf u güzaf yeter, artık biraz da mevzuya girsen’ diyenlerin arzusu istikametinde ilk metnimi açıyorum. Kitap, TÜBİTAK Yayınları’ndan çıkmış; Bilimin Öncüleri başlığını taşıyan kitabın yazarı Cemal Yıldırım. Küçük boy 218 sayfa tutarındaki kitabın sadece 8 sayfası Galile’ye ayrılmış. (Ne hikmetse gösterdiği 18 kaynaktan 9’u bilim adamımızın kendi kitaplarından oluşmaktadır! Kendine referans, ne zamandan beri bilim oluyor? Ortaya koyduğu iddiaları kendi kitaplarına dayandıran birisinin rivayeti kendinden menkûl şeyh’ten ne farkı olabilir? Düşünmek lazım.)
Fiziğin “babası” diye anılan Galileo, aynı zamanda, güneş-merkezli sistem için sürdürdüğü mücadele ile düşünce özgürlüğüne öncülük etmiştir… Rönesans’ın büyük sanatçısı Michalengelo’nun öldüğü yıl dünyaya gelen, Newton’un doğduğu yıl dünyadan ayrılan Galileo, Francis Bacon, Descartes, Kepler ve Shakespeare gibi ünlülerle çağdaştı. Temelde Ortaçağ bağnazlığına bir “isyan” diye niteleyebileceğimiz Rönesans’ın son döneminde yaşayan Galileo, yeni arayış ve atılımlarıyla kendisini önceleyen Leonardo da Vinci ve Copernicus türünden evrensel bir yetenek, yeniçağın unutulmaz bir mimarıdır.1
Dikkat edilirse metinde mitoloji, Galile’yi iki dahinin, Mikelanj ve Newton’un ölüm ve doğum tarihleriyle çakışan bir zincire oturtmakla başlıyor, diğer Rönesans ve Yeniçağ dahileriyle aynı çevreye dahil etmek suretiyle zenginleşiyor, nihayet “bağnaz” Ortaçağ’a “isyan” eden sanatçılar ve bilim adamları kervanı ile büyülü bir karakter kazanıyor. Nitekim bu bağnazlık iddiası, metin boyunca devam ediyor ve sonunda “dinsel bağnazlık”ın bir sembolü haline geliyor. Galile’yi mahkûm eden Kilise, aslında kendi “ölüm fermanı”nı imzalamış demektir.1 Yıldırım’ın, Galile’nin “başına buyruk” bir kişi olduğunu, tamamen seküler bir eğitim aldığını ve geçimini özel dersler vermek suretiyle sürdürdüğünü söyleme gayretine düşerek onun dinî cephesini ısrarla gizlemek istediği gözden kaçmaz. (Bu arada “başına buyruk” birisinin nasıl olup da bazı Düklerin himayelerinde, üstelik biraz ileride anlattığı gibi, onlara silah yapımında ve topların hedefe isabet ettirilmesi konusunda yardım ettiği ise bir türlü anlaş
ılmaz. Hani Galile bağımsız, başına buyruk biriydi?)
Kaldı ki yazar Rönesans ile modern bilimin doğuşunu, bu iki ayrı süreci zihninde özdeşleştirmekte ve bir başka yanlış anlaşılmaya da kapı açmaktadır. Bilim tarihçisi Alexandre Koyré’nin açıkça belirttiği gibi, Rönesans’ın bilimsel ideal ile aynı düzlemde ele alınması, büyük bir hatadır. Hatta Koyré daha da ileri gider ve bilimsel bir ilhamla başlamayan Rönesans’ta bilim havasının hiç esmediğini, onun tam aksine edebiyattan ve retorikten ibaret olduğunu söyler. Rönesans, Koyré bizi şaşırtmaya devam etmektedir, dünyanın tanıdığı çağlar içerisinde eleştiri ruhunu en az taşıyanıdır. Her tarafı hurafelerin istila ettiği, büyücülüğe, gözbağcılığa duyulan inancın şaşırtıcı biçimde yayıldığı bir çağdır Rönesans. Bu dönemde müneccimlik astronomiyi bastırmış, Venedik matbaalarında basılan cin-peri ve sihirbazlık kitapları ortalığı bir sel gibi kaplamıştır.4
Ne var ki, Yıldırım’ın bu pür pozitivist Galile efsanesi, bizzat TÜBİTAK tarafından neşredilen başka kitaplar tarafından yalanlanmaktadır. Mesela Bilim ve İktidar adlı kitabın yazarları, hiç de Yıldırım gibi düşünmemektedirler. Onlara göre Galile, bütün bu araştırma ve keşifleri sırasında önüne hedef olarak Tanrı’nın bilgisini koymuş, ona doğru adım adım ilerlemeye çalışmıştır:
Kesinlikle bir tanrı tanımaz olmayan Galileo’ya göre, Tanrı’nın imgesinde [suretinde- M.A.] yaratılmış olan ruh, yaradılışı yöneten hakikatlere nüfuz etmeye ve bu yüzden de Tanrı’nın başlangıçta eksiksiz sahip olduğu doğa bilgisine doğru ilerleme kaydetmeye muktedirdir. Öyleyse bilimin doğada keşfettiği hakikatler kutsal yaradılışın hakikatleridir. O nedenle, bu hakikatler görünüşte Kitab-ı Mukaddes’le çelişki içerisindeymiş izlenimi verseler de geçerliliklerini yitirmezler.5
Şimdi hangisine inanalım? Anlı şanlı Türk profesöre mi yoksa Galile’nin hemşerilerine mi? (Her 3 örneği de bir karşılaştırma yapılabilmesi için özellikle Türkiye’nin resmi bilim kurumu olan TÜBİTAK’ın yayınlarından seçtim.)
Efsaneler zinciri
Galile’nin görüntüsünü kaplayan efsane bulutu o kadar kesiftir ki, onu aralamak teşebbüsünde bulunanlar şaşkınlık uçurumlarına yuvarlanmakta, bir hayalin nasıl hakikat haline geldiğine, bir hakikatin ise üstünün nasıl bu kadar beceriyle örtüldüğüne hayretler içerisinde kalmaktadırlar. Bu efsaneleri şu birkaç başlık altında toplayabiliriz:
Engizisyon mahkemesinden nadim bir şekilde çıkmakta olan Galile’nin, içeride vazgeçtiği dünyanın güneş etrafından dönmekte olduğunu tezine, kapı önünde, Eppur si move (Yine de dönüyor) diyerek yine sahip çıktığı.
Piza Kulesi deneyini yaptığı (oysa bu bir düşünce deneyidir ve Koyré’nin haklı olarak belirttiği gibi, iyi ki de yapmaya teşebbüs etmemiştir, yoksa Aristo’nun haklı olduğunu görecek ve üzülecekti).
1633 yılında mahkemede yargılandığı ve zindana atıldığı söylentisi.
Kilise’nin, Güneş-merkezli dünya modeline bağnazca karşı çıktığı ve bundan dolayı Galile’yi ölüme mahkûm ettiği.
Galile’nin Kiliseden bağımsız, “başına buyruk” bir kişilik gibi sunulması.
Galile’nin kendi çıkarlarını hiç düşünmeyen bir bilim âşığı gibi resmedilmesi.
Bu efsanelere bir çok yeni ve yan efsane daha ilave edilebilirse de, yazımızı makul bir hacimde tutabilmek için bunların aydınlatılmasıyla kifayet edeceğiz. Zira sadece bunların aydınlatılması bile bize epeyce yoracağa benzer.
Ne yapalım. Görevimizi baştan belirlemiştik: Hakikat avcılığı. Bu da göründüğü kadar kolay bir iş değil.
Galile ve Kilise ilişkisi
Tezimizi şöyle formüle edelim: Galile Allah’a inanıyordu, Katolikti, hatta mümin bir Katolikti6, Kilisenin içinde yetişmişti, nitekim Papa ve Kardinaller kendi dostlarıydı. Nihayet iki kızını Kiliseye adamış, ikisini de rahibe olarak manastırlara kapamıştı.
Galile’nin Tanrı ile değil, onun Kilise tarafından konulmuş ve dogma halinde benimsenmiş otorite anlamındaki bilim anlayışıyla derdi vardı. Çünkü Kopernik’in güneş-merkezli teorisi başta olmak üzere teleskobuyla bulduğunu söylediği yeni gezegenler, Aristo’nun düşen cisimler kanununda yaptığı değişiklikler vs. Kilisenin mevcut görüşleriyle çelişiyordu. Burada bir problem yok. Çelişiyordu ama Galile bu fikirlere nasıl olmuş da ulaşmıştı? Bir boşlukta mı? Başına buyruk bir şekilde bilim yapılabileceğine hala inananlar var mı? Ustası, okulu, ekolü biliniyor mu?
Çoğumuz bilmeyiz ama Batıda Kilise, zannımızın hilafına, modern bilimin temellerini atan kurumdur. Ve bu, büyük ölçüde 1860’larda Darwinciliğin üniversitelere girme mücadelesine kadar da devam etmiştir. Öyle Bilimsel Devrim yapıldı, her yer güllük gülistanlık oldu diye bir şey yok. Kilisenin mücadelesi bugün de farklı enstrümanlarla devam ediyor aslında. Lakin Kilisesi olmayan bir toplumun mensupları olarak Batı tarihini ve bilimsel ve teknolojik gelişmenin aşamalarını kendimize benzeterek modern bilimin babalarını, Cemal Yıldırım’ın zannettiği gibi, “başına buyruk” kişiler zannetme yanılgısına kolayca düşüveriyoruz. Oysa Thomas Kuhn’un bilim felsefesi ve bilim tarihi disiplinlerine getirdiği paradigma kavramı bile, bir kişinin veya kişilerin değil, bir ekolün veya kurumun problem çözme faaliyetini anlatır. Bizde ise en has bilim adamı imajı, köşesine çekilmiş, münzevi bir sakallıdan ibarettir büyük ölçüde.
Bilim, kurumsal bir etkinliktir dedik. Bugün Nobel Bilim Ödülü’nü alanların çok büyük bölümünün belli üniversiteler veya akademiler ve belli bilim camiaları olduğu gerçeği, günümüzde bilimin bu özelliğinin giderek katmerlendiğini, öyle uluorta, başına buyruk adamların bilim adamlığı, yaptıklarının da bilim payesini alabileceği tezi, artık hurafeler bataklığındaki yerini çoktan almış olmalıdır. Ne yazık ki, durum bizde böyle değil. Büyük bir saflık içerisinde yüzdüğümüzü kabul edelim. Ve lütfen yazmadan önce okuyalım biraz. Olmaz mı?
Kopernik kimdi? Bir bilim adamı mı, bir Katolik rahibi mi? Açın Katolik Ansiklopedisi’ni de görün. Rahip olması neyse de, bir de Kilise’nin başına gökkubbeyi çökerteceği söylenen meşhur kitabını iki Kardinal’in samimi ricaları üzerine bastırdığı bilgisine ne dersiniz peki? Üstelik bu rahip Kopernik, sıkı durun, kitabı Papa III. Paul’e ithaf etmiştir. İthaf ise kitabına ‘dışarıdan’ gelecek saldırılara karşı bir “kalkan” olması için konulmuştur.
Kilise deyip de geçmeyin
Çok mu aykırı şeyler söylüyorum yoksa? Şöyle toparlayayım o zaman:
Kilise, bırakın Kopernik’in kitabının başına gökkubbeyi çökertmesinden korkmayı, güneşin evrenin merkezinde bulunduğu tezini işleyen kitabın yayınını teşvik etmiş, dahası, iki Kardinal ve Papa, bazı çevrelerden, özellikle de felsefecilerden gelecek tenkidlere karşı kitaba dalgakıran olmayı kabul etmişlerdir!
Aynı şey Galile için de geçerlidir. Eğer o yıllarda Kilise’nin bilime hamilik yaptığını bilmezseniz Galile’nin hayat hikâyesini okurken onun Katolik din adamları ve kurumlarıyla nasıl bu kadar içli dışlı olduğuna şaşar kalırsınız. İşte dünyadaki en büyük Galile uzmanı Stillman Drake’in Galile ve Katolik Kilisesi hakkındaki sözleri:
Bana göre Katolik Kilisesi, her biri en az Galile kadar karmaşık olan yığınla fertten müteşekkildi. [Yani Kilise’ye mensup olmak ‘koyun’ olmak anlamına gelmiyordu, her birinin kendi şahsiyeti vardı- M.A.] Bunlar arasında [mahkemede] Galile aleyhindeki kararı imzalamayı reddeden 3 kardinal de vardır (toplam kardinal sayısı 10’du). Başı derde girdiği dönemlerde mahkeme bitinceye kadar Galile’yi evine davet eden de bir Başpiskoposdan başkası değildi. Aynı Başpiskopos, mahkemeden sonra da onun sağlığını ve muhtemelen hayatını kurtaran kişi olmuştur. Yazılarına ve eylemlerine aşina olduğum Katolik Kilisesi’ndeki her bir fert, en az Galile kadar makul ve tutarlı görünüyor bana.7
Drake bir başka yerde, yine sarsıcı bir tesbitte bulunuyor ve şunları söylüyor: “Galile laf olsun diye değil, samimi olarak Kilise’den duyduğu coşkudan (zeal) söz etmiş olup bu Katolik coşkusudur ki, onu cezalandırılsa dahi bazı risklere katlanmaya yöneltmiştir.”8 Yani Galile, Kilise ile çarpışmak bir yana, yaptığı buluşları yayınlama ve risk alma konusundaki cesaretini de Katoliklikten almıştır Drake’e göre. Nitekim daha 10 yaşlarındayken Floransa’da Camaldolese tarikatı keşişleriyle tıp tahsiline devam etmiş ve tam 7 yıl bu tarikatle ilişkisini devam ettirmiştir.9
Daha sonraki tahsil hayatında da çeşitli Cizvit rahipleri –ki bunlar matematik ve astronomi gibi çeşitli bilim dallarında otorite sahibi kimselerdi- ile tanışmış ve onlardan çok şeyler öğrenmiştir. Padua Üniversitesi’ndeki günlerinde de elyazması koleksiyoneri G. V. Pinelli’nin evinde, hayatının bundan sonraki kariyerinde önemli roller oynayacak olan iki din adamıyla karşılaşmıştır. Bunlardan Fra Paolo Sarpi, Venedik Cumhuriyeti’nin resmi ilahiyatçısıydı ve Galile’nin dalga teorisi ve düşen cisimler kanunu başta olmak üzere pek çok bilgiyi ondan aldığı biliniyor. Tanıştığı ikinci din adamı ise Bruno’yu yaktıran Engizisyon’un kardinallerinden, aynı zamanda matematik ve astronomi bilgini Kardinal Bellarmino idi. İki iyi dost olan Galile ve Bellarmino’nun yolları daha sonra sık sık kesişecektir. İleriki yıllarda Antonio Querengo gibi Kilise’nin imtiyazlı üyeleri de evlerini ve bilimsel aletlerini, kütüphanelerini açacaktır Galile’ye.
Listeyi uzatmanın alemi yok. Maksadımız, anlaşılmış olmalıdır. Galile, aslında Kilise’nin yanında, hatta içindeydi, yetişmesi ve eğitimi, buluşlarını gerçekleştirmesi ve ortaya koyması sırasında Kilise’nin adamlarının yardım ve desteklerini almış, hatta arkadaşlarından bazıları sonradan Papa bile olmuş ve ona yardım etmek için ellerinden geleni yapmışlardır. Kendisi de son nefesine kadar Kiliseye ve Katolikliğe bağlı kalmış ve ‘Ne yapıyorsam dinim için yapıyorum’ demeye devam etmiştir. Üstelik bunu en “âsi” demlerinde olduğu kadar ölmeden önceki “nedâmet” günlerinde de söylemeye devam etmiştir.10
Yanlışlar sürüsü
Efsane efsaneyi üretmiş ve sonuçta bir sürü küçük efsanenin ortasında yükselen o görkemli “Galile efsanesi” yontulmuştur Aydınlanmış cahiliye çağının kafalarından. Hurafeye karşı isyan eden Aydınlanma, adeta lanetlenmiş gibi, bütün hurafeleri bir mıknatıs üzerine kabul etmiş gibidir.
Şimdi bu yanlışlara kısaca temas edelim.
Galile’nin ortaya attığı görüşler yeni olmaktan uzaktı. Bu görüşler, Duhem’den beri biliyoruz ki, devrin bilim adamlarının meçhulü değildi. Ama henüz ispat edilememiş, o zamanın bilimsel verileriyle yeterince ikna edici biçimde sunulamamıştı. Galile’nin dünyanın döndüğü hakkındaki görüşü de, diğer görüşleri de kendisinden önce en az bir kişi tarafından savunulmuştu. Ancak bu “devrimler”, devrin bilimsel paradigması içindeki yerini almamış olup, Kuhn’un deyimiyle, rakip modellerden birisi konumundaydı. Çünkü kabul görebilmesi için devrin genel zihniyetine tercüme edilmesi veya bu kadar radikal bir görüşün kabul görebilmesi için yığınla bilginin silbaştan düzeltilmesi gerekiyordu. Bu da hiçbir zaman –şimdi bile- insanların zarafetle karşılayabilecekleri bir durum değildir. Nitekim Dr. Ziya Özel örneğini hatırlayın, adamın gösterdiği “bilimsel” deliller ve örnekleri, söyler söylemez hepimiz ağzımız bir karış açık kabul mü ettik, yoksa adama “şarlatan” deyip apar topar yurt dışına kaçmasına mı sebep olduk? Herkes oturup bu örneği düşünsün ve ondan sonra Galile’yi yargılayanları yargılasın.
Kaldı ki Galile’nin icat ettiğini söylediği teleskop, o devrin insanına, bugün bize ifade ettiği kesinlik ve doğruluğu nasıl sunacaktı ki? Feyerabend bunun üzerinde ısrarla durmaktadır, çünkü henüz teleskobun “neyi” gösterdiğine ilişkin yaygın bir konsensus yoktur o zamanda. ‘Bak ve gör! Gördüğüm bir sürü ışık topları.’ Bunlar ne kadar bilimsel ve gerçek? Veya hem bilimsel, hem gerçek? Bunların bilimsel olduğuna kim karar verecektir sonra? Hangi otorite? Teleskop mu yoksa Galile mi? Feyerabend’i dinleyelim: “Teleskopla yapılan ilk gökyüzü gözlemleri bulanık, belirsiz, çelişkili, herkesin çıplak gözle gördüğüyle çatışan özellikler taşır.”11
Galile, görüşlerinin tartışılmasına tahammül edemiyor, bir kere doğruyu söyledikten sonra herkesin ona iman etmesini istiyordu. Bir bakıma en az üniversitedeki dostlarının Aristo’yu tabulaştırmaları gibi, kendi görüşlerini tabulaştırıyordu. “Galile onları [ulaştığı sonuçları] başkalarına dayatabilmek istiyordu. Bu yönüyle günümüzdeki birçok bilim peygamberi kadar küstah, totaliter –ve dünyadan bihaberdi.”12 Bunu çağdaş bilim tarihçileri açıkça ve cesurca ifade ediyorlar. Mesela Hall Hellman, Kardinal Bellormino’nun Galile hakkındaki görüşlerini haklı bulmaktadır. Ona göre Galile’nin sunduğu kanıtlar, teleskobuyla yaptığı gözlemler “dünyanın güneş çevresinde dönüyor olabileceğini gösteriyor ancak hiçbir şekilde bunu kanıtlamıyordu.”13 Oysa Katolik Kilisesi içindeki dostları ve üniversitedeki arkadaşları Galile’ye, ‘Yavaş ol’ diyor ve görüşlerini bir hipotez olarak sunmasını rica ediyorlardı. Mesela Kardinal Bellarmino, bir dostuna yazdığı mektupta şu nazik satırları kaleme alıyordu: “Siz de, Bay Galile de, mutlak anlamda değil de, varsayımlar düzeyinde kalarak konuşmakla yetindiğiniz sürece basiretli bir davranış göstermiş olursunuz. Yerin hareketli ve güneşin hareketsiz olduğu varsayılarak tüm göksel olayların dışmerkezli ve çevre–merkezli çemberler teorisinden daha iyi açıklanabildiğini söylemek mükemmel bir sağgörülü konuşma örneğidir ve hiçbir sakınca yaratmaz.14” Dogmatik olan Galile midir yoksa Kardinal mi? Siz karar verin.
Galile Aristo’ya karşı mıydı? Pek değil. Çünkü meşhur Diyaloglar kitabının başında bile Kopernik teorisini desteklemek için Aristo’nun argümanlarına sarılan da kendisinden başkası değildi. Ve kendisinin, pek çok çağdaşından daha fazla Aristocu olduğunu söylemişti bir keresinde. Aslında onun Aristo’ya karşı çıkması, bizatihi Aristo’ya değil, bilim alanında hakikatin tekeli olarak otoriteye karşı çıkmasının bir sonucuydu.15
Ya Galile’nin kişiliğine ne buyurulur? Ben söylemiyorum, Marksist bilim tarihçisi J. D. Bernal söylüyor: “Galileo’nun bilim adamlığının yanı sıra iyi bir reklamcı olduğu da anlaşılıyor… “Dünyevi” konularla oldukça yakından ilgileniyor ve zaman zaman bunun yararını da görüyordu. Yaptığı teleskopu deniz savaşlarında kullanılmak üzere Venedik Senyörüne “armağan” eden Galileo bu armağanına karşılık kendisine sunulan 500 scudi’yi de geri çevirmemişti. Burada erken davranmış olmasının yararını gördüğünü söyleyebiliriz, zira… aradan bir yıl bile geçmeden Hollanda yapımı teleskoplar Venedik’te üç-beş scudi karşılığında satılmaya başlanmıştı.”16 Başka marifetleri de var üstadın. Mesela teleskobuyla bazı gezegenlerin uydularını bulduğunu söylüyor ve bunları, isimlerini gezegenlere vermek suretiyle Medici Dükü’ne armağan ediyor. Ondan gereken iltifatı göremeyince isimlerini silip yüklü bir iane kopartabileceğine inandığı başkalarının isimlerini yazıyor uyduların üzerine. Teleskobu kendisi icat etmediği halde Hollanda’dan getirtip pazarlaması, bu marifetinin yanında hiç kalır.
Mahkemenin kapısından çıkarken, “Dünya yine de dönüyor!” dediği rivayeti ise katmerli bir yalan. Bunu bilim tarihçileri artık hoş bir benzetmeden öte bir değeri olmayan ve en az Galile’nin ölümünden 100 küsur yıl sonra, 1757’de bir gayretkeşin kitabında ortaya atılmış bir yakıştırma olarak değerlendiriyor ve mahkemeden çıkarken bu sözü duyan hiçbir kulak olmadığını, dahası, Galile’nin de içeride kendisini affettirmişken başına yeni bir bela almak isteyecek kadar aptal olmadığını ifade ediyorlar.17
Galile’nin yargılanması dediğimiz hadise (1633’deki yargılama), aslında çoğu kendi dostlarından oluşan mahkeme üyelerinin, Galile’yi daha da büyüyebilecek olan bir tepki seline karşı koruma çabasının bir parçasıdır. Yani yargılama, Galile’yi süründürme, ona işkence etme ve yalvartma seanslarıyla geçmemiştir. Tersine, sözde bir yargılama oturumu yaparak Galile’yi özellikle üniversitelerdeki profesörlerin ve kilise mensupları ve sempatizanlarının hışmından korumaktı amaçları. İçeride Bellarmino gibi dostları kendisine ancak bir itirafname yazması ve imzalaması halinde dışarıdaki tepkiyi önleyebileceklerini tavsiye etmişler ve onu kollamışlardı. Nitekim ona verdikleri ceza da, bir soylunun evinde bir süre dinlenmesi ve 3 yıl boyunca haftada bir Kiliseye gelip Mezmur’dan pasajlar okumasından ibarettir! Verdikleri cezadan da belli değil mi yargılamanın göstermelik olduğu?
İşkenceye tabi tutulduğu nasıl bir yalansa, hapse, hatta zindana atıldığı da o kadar büyük bir yalandır. Nitekim gerek yargılama sırasında kaldığı apartman dairesinin konforu, gerek bir süre kendisini ağırlayan Başpiskopos’un evindeki rahatı, gerekse kısa süren zorunlu misafirliği bitip de serbest bırakıldıktan sonra Floransa yakınlarındaki Villasında yaşadığı hayat, zindan efsanesinin de ne kadar çürük temeller üzerinde kurulduğunu yeterince gösteriyor sanırım.18
Galile Bombası mı yoksa Bombacı Galile mi?
Galile dosyasını bir modern efsane örneği olarak incelediğimiz bu yazımızı, Galile efsanesini günümüze taşıyan edebî bir bağlantıyla noktalamak istiyorum. Bu bağlantı, Bertolt Brecht’in Türkiye’de de defalarca sahnelenen Galileo’nun Hayatı adlı tiyatro eseriyle ilgilidir.
Brecht, bu eserini iki defa yazmıştır. Daha doğrusu 1939’daki ilk yazdığı haliyle 1955’de yazdığı son hali arasında dağlar kadar fark vardır ve taban tabana zıt iki Galile portresi sunar bize.
Brecht eserini 1938’de kaleme almaya başlamıştır. Tam o günlerde atomun parçalandığı haberi radyolarda çınlıyordu. Brecht, 1945’de Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombalarının atıldığını büyük bir yürek yangınıyla öğrendi; 1952’de ise ilk hidrojen bombasının patlatıldığını.
Galile’nin Hayatı’nın ilk versiyonu, bilimi ilerici akılcılığın ete kemiğe bürünmüş şekli ve faşizme karşı entelektüel direnişin kalesi olarak göstermeyi amaçlıyordu. Brecht’in ilk Galile portresi de bu fikrin bir uzantısı olarak entelektüellerin Nazi rejimine direnişlerini ve iktidarın fikir hürriyeti üzerinde kurmaya çalıştığı baskı karşısında direnen bir modern kahraman olarak sahnede yerini alıyordu.
Ne var ki eserinin İngilizce çevirisi üzerinde çalıştığı 6-9 Ağustos 1945’de atom bombalarının atıldığı haberleri, kafasını allak bullak etmiştir Brecht’in. Şunları düşünmüştür o meşum gece:
Birdenbire yeni fiziğin kurucusunun hayat hikâyesini farklı okumaya başladım. Dev bombanın cehennemî etkisi, Galile’nin çağının otoriteleriyle çatışması meselesini bana yepyeni, kılıçtan keskin bir ışık altında gösterdi.19
Bombalar Brecht’in beynine düşmüştür sanki. Galile’nin kendileriyle düşünce özgürlüğü için savaşmış olduğu söylenen otoriteler, sakın onu ahlakî ve toplumsal bağlama çekmeye ve bilim adamının kendisini bu değerlerden koparmasına mani olmaya çalışıyor olmasınlardı? “Saf bilim” diye bize yutturulan efsane, sakın toplumların, halkların, milletlerin, hatta aydınların kafa ve beden bağımsızlıklarını tehdit eden bir başka iktidarın, toplumdan kopartılmış bir başka baskı rejiminin ürettiği zulüm ideolojilerinin oyuncağı olmasındı? Galile’nin görüşlerinden caydığını söylemesi de bilim adamının zor karşısındaki bir başka kaypaklığı değil miydi? Hay Allah, bunu neden daha önce hiç düşünmemişti? Atom bombasını patlatarak milyonların ölümüne yol açan bilim adamları ile Galile’nin farkı neydi o zaman?
Böylece o kahraman, Aydınlık Savaşçısı Galile gitmiş, yerine yeni bilime ihanet etmiş bir başka Galile gelmiştir Brecht’in yeni versiyonunda. Galile, yaptığı hatayı anlamış ve sahnede insanlıktan özür diler gibi kısık bir sesle, bilimin, tabiatın kanunlarını keşfetmekten çok daha fazla bir şey olduğunu itiraf etmekte ve kendi saflığına acımaktadır.
Brecht’i uyandırmak için iki atom bombası yetmiştir. Peki bizim Galile, bilim ve modern dünya hakkındaki Ashab-ı Kehf uykumuzu bölmek için kaç atom bombası atılması gerekiyor dersiniz?
1. Nazan Bekiroğlu, Cümle Kapısı, İstanbul 2003, Timaş Yayınları (italikler bana ait- M.A.).
2. Cemal Yıldırım, Bilimin Öncüleri, 14. baskı, Ankara 1999, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, s. 84-85. Galile’yi Mikelanj ile Newton arasındaki halka olarak ele alan bu ifadeyi yazar kaynak göstermeden Russell’dan almıştır. Ancak ufak bir makaslama ile. Russell bu ifadeyi, ona inananlarla dalga geçmek için kullanmış ve sonuna da şu alaycı cümleyi eklemiştir: “Ben bu olguları, hâlâ metampsikoza [ruhların bir bedenden diğerine hulûl ettiği öğretisine] inananlara (varsa tabii) emanet ediyorum.” Bkz. Bertrand Russell, History of Western Philosophy, Routledge 1996, s. 517.
3. Yıldırım, age, s. 91
4. Alexandre Koyré, Bilim Tarihi Yazıları I, Çeviren: Kurtuluş Dinçer, 2. baskı, Ankara 2000, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, s. 51-52.
5. Federico Mayor ve Augusto Forti, Bilim ve İktidar, Çeviren: Mehmet Küçük, 2. baskı, Ankara 1997, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, s. 25-26.
6. John D. Caputo, On Religion, Routledge 2001, s. 45.
7. Stillman Drake, Galileo, Oxford University Press, 1989, s. 4.
8. Drake, age, s. 5.
9. Drake, age, s. 21.
10. Stillman Drake, “Galileo Galilei”, Ed., Paul Edwards, The Encyclopaedia of Philosophy, c. III, New York 1972, Macmillan, s. 263.
11. Paul Feyerabend, Yönteme Hayır: Bir Anarşist Bilgi Kuramının Ana Hatları, Çeviren: Ahmet İnam, 2. baskı, İstanbul 1991, Ara Yayıncılık, s. 133.
12. Paul Feyerabend, Akla Veda, Çeviren: Ertuğrul Başer, İstanbul 1995, Ayrıntı Yayınları, s. 301.
13. Hall Hellman, Büyük Çekişmeler: Bilim Tarihinden Seçilmiş On Tartışma, Çeviren: Füsun Baytok, Ankara 2001, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, s. 13.
14. Feyerabend, Akla Veda, s. 302.
15. Drake, “Galileo Galilei”, s. 264.
16. J. D. Bernal, Modern Çağ Öncesi Fizik, Çeviren: Deniz Yurtören, 4. baskı, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, Ankara 1996, s. 188-189.
17. Bkz. Stillman Drake, Galileo at Work: His Scientific Biography, Chicago University Press, 1978, s. 356 vd.’dan nakleden Richard H. Schlagel, From Myth to Modern Mind: A Study of the Origins and Growth of Scientific Thought, vol. II: Copernicus through Quantum Mechanics, Peter Lang, 1996, s. 168.
18. Willem B. Drees, Religion, Science and Naturalism, Cambridge University Press, 1998, s. 59.
19. Peter D. Smith, “Elective affinity: A Tale of two cultures”, Prometheus, Sayı: 04, 2000, s. 58
.
Atatürk usta karikatürcüye ne demişti?
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Mizah yönetimlerin kolay tahammül edebildikleri bir şey değil. Siyasi iktidarla yaşadığı çelişki yüzünden karikatürü bırakan Cemil Cem’in hüzünlü öyküsü bunun bir örneği
YENİ bir seçime hazırlanan Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidarına damgasını vuran tartışmalardan biri de ‘karikatür krizi’ydi. Başbakan’ın bir mizah dergisinde karikatürünü yapan kişiyi mahkemeye verip mahkûm ettirmesi, onun eleştiriye tahammülsüzlüğüne yorulmuştu kimi çevrelerce. Ne var ki, yakın tarihe dikkatle bakıldığında bırakın Erdoğan gibi hukuk yoluyla hakkını aramayı, karikatürcünün mesleğinin satın alındığı olaylar bile yaşanmıştır.
Meşrutiyet yılları birçok sanat dalı için olduğu gibi karikatür için de bulut toplama yılları. Hele Otuzbir Mart’ın ardından II. Abdülhamid tahttan indirildikten sonra padişahlar bile eleştiri konusu olabilmiştir mizah dergilerinde.
İşte Cemil Cem Meşrutiyet döneminin parlattığı en değerli çizerlerden biriydi. O, karikatür sanatımıza yeni bir hamle getirmişti. Zengin bir Batı kültürüne sahip olan ve Dışişleri Bakanlığı’nda çalıştığı yıllardan edindiği renkli birikime yaslanan Cem, kesintisiz eleştiri olarak koymuştu yürüdüğü yolun adını. Ancak eski Sultan Abdülhamid’i eleştirirken kendisini alkışlayan eller, sanatçının okları kendilerine yönelince yumruklaşıverecekti. Böylece siyasî hayatımızda karikatürist ile iktidar arasındaki bitimsiz mücadelenin odak noktalarından birisi olacaktır Cem.
Nihayet baskılar sonuç verecek ve karikatürist Cemil Cem, 1908’de çıkarmaya başladığı Kalem ve Cem-Djem adlı dergilerinin kepengini on yıl sonra, 1918’de indirmek zorunda kalacaktı. Bundan sonra Cem için uzun bir suskunluk dönemi başlar.
BİR ÖFKEYE MAHKÛM…
Bu sessiz dönem, Cumhuriyet kurulduktan sonra son kez bozulacaktır. Önce Güzel Sanatlar Akademisi’nde müdürlük yapan Cem, 1926’da yeniden çıkmaya başlar dergisini. Yine dilini, pardon elini tutamamakta ve Cumhuriyet hükümetlerinin olumsuz icraatını ısırıcı zekásıyla eleştirmektedir. 1927 Aralık’ına geldiğimizde Cem’in dergisini nihai olarak kapattığını, kapatmakla da kalmayıp karikatür çizmeyi dahi bıraktığını göreceğiz.
Orhan Koloğlu Türkiye Karikatür Tarihi adlı eserinde Cem’in karikatürü bırakmasını, ‘bir karikatürü yüzünden bir yıl hapse mahkûm oldu. Sonunda mesleğini bırakmayı yeğledi’ şeklinde aktarmaktadır. Başka kaynaklarda ise Yavuz zırhlısının tamirinin uzaması nedeniyle çizdiği bir karikatürün Bayındırlık Bakanı Recep Peker’i öfkelendirdiği ve baskılara dayanamayan sanatçının karikatürü bıraktığı yazılıdır. Bu, Cem’in suskunluğunun yarı resmi açıklamasıdır. Ancak olayın resmi belgelere yansımayan yüzü çok daha ilginç ve karmaşık bir hikáye sunar bize.
Bu gayrı resmi bilgiyi, sanatçının oğlu Mehmet Cem’e borçluyuz. Karikatürist Semih Balcıoğlu’nun Tarih ve Toplum’daki bir yazısından öğrendiğimize göre, Cem’in susuşunda Atatürk birinci dereceden etkili olmuştur. Oğlu, Balcıoğlu’na şöyle anlatmıştır bu ilginç olayı:
‘Cumhuriyet’in kuruluşundan kısa bir süre sonra, Atatürk, babamı Ankara’ya çağırır. Padişahlık devrinde yapmış olduğu üstün karikatürlerinden dolayı kutlar ve her Türk gibi, Benim de karikatür deyince aklıma Cem gelir der ve her zamanki nezaketiyle babama, Artık karikatür çizmeyin, geçmiş dönemde çok başarılıydınız, bundan böyle İstanbul’a hizmet ediniz, sizi Şehir meclisine üye atadık. Engin sanat kültürünüzden İstanbul şehri yararlansın, der. Bu konuşmadan sonra Çankaya Köşkü’nden ayrılan Cem, ceketinin mendil cebindeki ‘tarama kalemini’ çıkarıp orada kırar ve karikatür çizmeye o anda son verir.’
Son verir vermesine ya, içinde memlekete hizmet ukdesi ve sanatın kıpırtısı rahat bırakmaz kendisini. Ne de olsa yönetimde etkili ve yetkili pek çok arkadaşı vardır. Bir çareseni bulacaklardır nasıl olsa. Onlarla her şeyi konuşur. Lakin bir tek şeyi konuşmasına müsaade etmezler Cem’in: Karikatürün K’sını ağzına almasına.
SAKIN O KELİMEYİ KULLANMA!
Günün birinde boş durmaktan canı sıkılan Cem, arkadaşlarına bir tarım dergisi çıkarmak istediğini söyler. Dünyadaki en son tarımsal gelişmeleri Türkiye’ye aktaracak bir dergidir düşündüğü. Ne yazık ki, arkadaşları derhal karşı çıkarlar. ‘Yoo’ derler, ‘sen o derginin içine yine az çok karikatür çizersin. Bunun dışında bizden ne istersen iste ama o menhus kelimeyi sakın bir daha ağzına alayım deme.’
Cemil Cem bundan sonra Kadıköy’deki evine kapanmış, resim yaparak ve bir daha karikatüre yan gözle dahi bakmayarak 1950 yılında bir kalp sektesinden sessiz sedasız aramıza veda etmişti. Mezarı Rumelihisarı’ndadır.
Üzülmeye gerek var mıdır: Ölmeden önce ölmüştür nasıl olsa.
.
Fatih’i Yahudiler mi öldürdü?
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Fatih’in ölümü öteden beri şüphelidir. Ancak bu şüphe üzerinde köpürtülen fırtınalar tarihçinin sahip olması gereken dikkat ve özeni ihmal edilerek kopartılıyor
GAYET mühim bir sır ifşa ediyoruz. Fatih’in mübarek vücudunun, yüzü aynen muhafaza edilmiş bir halde mumyalanmış olarak durduğunu öğrendik. Bu sevinçli haberin tetkik ve tahkiki resmî makamlara düşer. Eğer böyle ise beş yüzüncü fetih yıldönümü bayramında halkın ziyaretine açılmalıdır.
Resimli Tarih Mecmuası’nın Şubat 1950 tarihli 2. sayısında Reşat Ekrem Koçu Susurluk ayranı gibi köpürtmüş olayı. Güya bunu kendisine Yahya Kemal söylemiş, üstada, yakın dostu Damat Şerif Paşa, ona da Fatih İtfaiye Kumandanı Mehmed Paşa aktarmış. -Mış, -mışlarla kol kola giden bu rivayet zinciri musikişinas-tarihçi Murat Bardakçı’yı da coşturmuş olmalı ki, biri Hürriyet’te (31 Mayıs 2003), öbürü Sabah’ta (16 Ocak 2007) olmak üzere çift dikiş atarak hatırlatmış onu okurlarına. Tabii bu ilgi çekici köpüğü kalemlerinin ucuna dolayan başkaları da çıkmadı değil.
Her neyse, asıl gündeme getirmek istediğim nokta başka.
Derginin bir sonraki sayısında yapılan açıklamada ilginç bir ayrıntı dikkat çekiyor. Haber üzerine bir vatandaş İstanbul valiliğine başvurarak Fatih Camii’nin altında ceset arama izni istemiş! Meçhul şahıs dilekçesine cevap almış mıdır, bilmiyorum. Ancak Fatih’in bulunması umulan mumyasını, tıpkı Lenin’in Moskova’daki mumyası gibi (ki onun da gerçek Lenin değil, balmumundan taklidi olduğu söylenir) teşhir etme meraklısı ölü-sevici bir takım şahısların bugün dahi eksik olmadığını biliyoruz. Öyle ya, yeter ki para gelsin.
Mayıs 1950’ye geldiğimizde Resimli Tarih Mecmuası bir açıklama daha patlatır. Bu sefer durum kritikleşmiştir. Çünkü Koçu’nun rivayetini dayandırdığı kişi olan Damat Şerif Paşa, Paris’ten
yolladığı mektuplarda tokat gibi bir cevap vermiş ve kimseye böyle bir şey söylemediğini yazmıştır. O zaman Yahya Kemal mi uydurmuştur bu mumya rivayetini? Dergi, o vakitler sağ olan Yahya Kemal’in bu rivayeti teyit ettiğini yazmaktadır. İyi de Yahya Kemal, Fatih’in mumyasını görmemiştir ki! Hatta göreni dahi görmemiştir. Olayı Damat Şerif Paşa’dan aktarmış, buna karşılık o da bunu imzalı mektuplarıyla yalanlamıştır. Üstelik Yahya Kemal bu rivayeti dostlarına aktarırken neden hiç yazmak ihtiyacını duymamıştır, sorusu anlamlıdır. Belli ki kendisi de inanmamaktadır ona.
İTALYANLAR MI YAPTI?
Diyecekseniz ki, doğruluk kimin umurunda? Eğlenceli olsun da isterse yalan olsun. Şurada pazar gününü boğulmadan geçirmenin hesabını yapıp dururken kim ipler Yahya Kemal’in doğru mu yoksa yalan mı söylediğini.
Belki de haklısınız. Merak uyandırdıktan sonra duyduklarını yaz gitsin. Ancak fakir böyle yapmasın izninizle. Bir tane de deli bulunsun elinizde; lazım olur. Zaten öbürlerinden fazlasıyla var ortalıkta.
Tam bu meseleye yoğunlaşmışken haber sitelerine İlber Ortaylı hocanın bende şaşkınlık uyandıran açıklaması düştü. Hoca Bükreş’teki bir toplantıya sunduğu tebliğin sonunda, dinleyicilerin sorularını cevaplamış ve Fatih’in İtalya üzerine sefere çıkarken İtalyanlarca zehirlenerek öldürüldüğünü söylemiş. Bu kadar net…
Lakin bu iddia pek yeni değil. Öteden beri tartışılır Fatih’in nasıl öldüğü. Bizim kaynaklar genel olarak Osmanlı padişahlarının klasik hastalığı olan gut veya nikris hastalığından öldüğünü yazarlar. Bu bir eklem hastalığıdır. Bir de bağırsak tıkanmasından öldü diyenler var. II. Bayezid dönemi tarihçilerinden Aşıkpaşazade’ye bakarsanız, şüphe bulutlarınız iyice kabarır. Ona göre Fatih’in en güvendiği hekimi olan Yahudilikten dönme Yakup, Padişah’ı ilaçla zehirlemiş, Sultan kan kusarak ölmüştür. Babinger de benzer bir kanaattedir. Yakınlarda çıkan popüler bir yayın ise olayı büsbütün köpürtmekte ve ölümünden 10 yıl önceki bir Venedik belgesine dayanarak bu iddiayı ilk kez kendisinin dile getirdiğini yazmaktadır.
Buna göre güya Venedikliler Hekim Yakup’u para ve mal vererek kandırmışlar. İyi de sevgili kardeşlerim, Hekim Yakup bunu neden yapsın? ‘Yahudidir, ne yapsa yeridir’ deseniz, adamın dindaşlarına Avrupa’da nasıl muamelede bulunulduğunu bilmiyor
muyuz? Osmanlı’da bey, paşa gibi geçinip gidiyor; üstelik gerçekten vezir yapılmış, paşa unvanı almış, birçok ayrıcalıklara, vergi muafiyetine kavuşmuş, Fatih’in en güvendiği adam konumuna yükselmişken böylesine bir deliliği neden yapsın ki adam? Para karşılığında bunu yaptı diyelim. Peki neden ortalıktan sıvışmamıştır da, Sultanın ölümüne kadar ordugáhta bel bel beklemiş ve ölümüne öfkelenen yeniçerilerin gazabına uğrayıp hayatını kaybetmeyi göze almıştır?
Tarihte bazı şeyleri iddia ederken süngü gibi dikkat gerekir. 1471’de Venediklilerin Onlar Meclisi’nde geçen bir konuşmaya (güya Hekim Yakup Venediklilerle Fatih’i zehirleme konusunda anlaşmaya çalışıyormuş) cumburlop atlayıp bu olayı 10 yıl sonrasındaki ölümüne yansıtmak nasıl bir tarihçiliktir anlamıyorum. Aradan 60 küsur yıl geçmiş, GAYET MÜHİM BİR SIR İFŞA EDİYORUZ mantığı değişmemiş.
Neme lazım, ben de en azından Yahudili bir manşet atarak meslektaşlarıma fazla uzak düşmeyeyim dedim!
.
Hitler iktidara nasıl geldi?
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Hitler iktidarının Almanya’yı, Avrupa’yı, giderek dünyayı tarihin en kanlı savaşlarından birine sürüklediğini, soykırım kelimesinin anlamını bu savaşta kazandığını bilmeyen yoktur. Bu eli kanlı diktatörün sonu konusunda da çeşitli spekülasyonlar var. Ama 50 milyon insanın ölmesinin baş sorumlularından biri olan Hitler ve başında olduğu Nasyonal Sosyalist Parti’nin iktidarı alma süreci konusunda çok az şey biliniyor
YILLARIN çürütemediği sakızdır: ‘Hitler de demokratik yollardan ‘sinsice’ iktidara gelmiş ama sonuçta demokrasiyi yok etmişti. Öyleyse bizde de seçimlerle iktidara gelerek ileride demokrasiyi bertaraf edecek ve kendi rejimini kuracak siyasî oluşumlara sakın ha sakın fırsat tanınmasın.’
Önce biraz düşünelim: Acaba Hitler’i iktidara getiren demokratik yoldan halkı ikna etmesi miydi yoksa Almanya’nın Sevr’i olan Versay Antlaşması’yla çocuklarının yediği lokma ağzından alınan halkın cankurtara n simidi gibi Hitler’e sarılması mıydı?
Buradan bakınca Nazi hareketinin ilkece demokrasiye karşı olmadığını, asıl hedefinin Almanya’yı boğan ekonomik bunalıma çare bulmak olduğunu görmek gerekir. Yani Hitler ve avanesi ‘N’apsak da şu demokrasi denilen lanet şeyi ortadan kaldırsak’ diye plan kuran bir takım sergerdeler değildi. Onlar Almanya’nın bozuk ekonomisini düzeltmek ve bu ağır bedeli Alman halkına ödetmeye kalkanlara derslerini vermek üzere toplumun beklentilerini yukarı çekmek için sahneye çıkan aktörlerdi.
Biz zannediyoruz ki, Hitler partinin başına geçtiği andan itibaren Almanları peşine takmayı başarmıştı. Hayır. Nazilerin yükselişi zannedildiği gibi birdenbire olmamıştır. 1920-1924 arasında sivrilmiş, ancak 1924-1929 arasında güçten düşmüştür.
Sıkılmazsanız bazı rakamlar vereyim. Mayıs 1924 seçimlerinde Naziler 2 milyona yakın oyla (yüzde 6,6) 32 milletvekilliği kazanmışlardı. Ancak Almanya’nın borç yükünü hafifleten Dawes Planı’nın imzalanmasından hemen sonra yapılan Aralık 1924 seçimlerinde hızlı bir düşüşle sadece 309 bin (yüzde 3) oy alabilmiş ve 14 milletvekilliği kazanabilmişti.
Mayıs 1928 seçimlerinde sadece 12 sandalye çıkarabilen Nazilerin işi giderek zorlaşıyordu. Neden mi? Çünkü Dawes Planı’ndan sonra nefes almaya başlayan Alman ekonomisi düzelme yolundaydı. Enflasyon düşmeye, işsizlik azalmaya yüz tutmuş, fabrika bacaları yeniden tütmeye başlamıştı. Dolayısıyla 1920-1924 döneminde hızla tırmanan Nazi Partisi’nin oyları, ekonominin düzelmeye ve insanların karnının doymaya başlamasıyla inişe geçmişti.
Bir başka deyişle söylersek, ekonomi düzelse, işsizlik azalsa ve gelir paylaşımı düzgün gitseydi Hitler rejimi, iktidarı rüyasında dahi göremezdi.
Zaten bunu, 1929’da başlayan Büyük Bunalım sonrasındaki gelişmeler büyük ölçüde doğruluyor.
1929’da Alman endüstrisinde üretim yarı yarıya düştü. 15 bin firma iflas etti. İşsiz sayısı 2 milyondan 6 milyona fırladı. Vergi yükü artarken üstüne üstlük devlet, savaş sırasında verdiği zararların borcunu ödemeye uğraşıyordu (bizim ‘Osmanlı borçları’ gibi). İşte bu çetin şartlar altında Nazi Partisi yeniden yükselişe geçti. 1930 seçimlerinde oylarını 6,5 milyona yükselten Hitler’in partisinin sandalye sayısı 12’den 107’ye fırlayacaktı.
Bir Amerikan görevlisinin seçim öncesinde verdiği rapor meseleyi yeterince açıklıyor aslında. Buna göre, üç Alman ailesinden biri ayda sadece 4 dolar devlet yardımıyla geçiniyor! Bu 4 dolarla karnını mı doyursun, kirasını mı versin, yakacak mı temin etsin, yoksa elektrik ve su faturasını mı ödesin, siz karar verin.
Milyonlarca Alman’ın aşevlerinden ancak karınlarını doyurduğu bir ortamda onlara aş ve iş güvencesi veren bir partinin hızlı yükselişine şaşırmamak gerekiyor. Bu durumda içinde bulundukları koşulları değiştirecek güçlü bir lider arzusu duymayan toplum yok gibidir.
Nitekim işsizlik ve sefaletin ötesinde mevcut iktidarın ekonomik sorunları çözeceğine güveni kalmamış kitleler, gururları zedelenmiş subaylar, kendilerine toprak dağıtılacağına inanan köylüler, kötü gidişatı sihirli bir dokunuşla düzelteceğine inanan işsiz felsefe hocaları, spora önem verdiğine inanan gençlik, Hitler’in yakışıklılığına inandırılan kadınlar ve Yahudilerin Almanya’nın kanını sülük gibi emdiğine inanan anti-semitistler ve ırkçılar onu bir kurtarıcı olarak karşıladılar ve yeni rejiminde gönüllü olarak çalıştılar, hatta canla başla savaştılar.
Sözün özü: Hitler Almanya’da demokrasiyi değil, kitlelerin derdine derman olamayan ve halkı sefalete sürükleyen Weimar Cumhuriyeti’ni yok etmiştir.
Nazi liderinin ekonomik desteği
NAZİLERİN ilk yükselişe geçtiği 1922’de 1 ABD doları 162 Mark iken, 1923’de inanılmaz bir şekilde 4.2 trilyon (dört trilyon iki yüz milyar) Marka yükselmişti! Bu da yetmemiş, para basmaya káğıt yetişmeyince bir birimi 1 trilyon mark değerinde yeni bir para (Rentenmark) basılmıştı. Mark 1913 yılı değerinin 3 katrilyonda birine düşmüştü. Tam bin 500 matbaa geceli gündüzlü çalışıyor, yine de para basmaya yetişemiyordu. Buna 1923’de Fransa’nın, borcunu ödemediği gerekçesiyle Alman ekonomisinin kalbi olan Ruhr Vadisi’ni işgal ederek Hitler’in ekmeğine yağ sürmesini ekleyin.
.
Lamartine’i neden severiz?
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Lamartine’i neden severiz?
Ünlü Fransız şair Alphonse de Lamartine kendi ülkesini bırakıp 1850 yılında geldiği Türkiye topraklarında uzun süre ikamet etti, hatta çiftlik bile kurdu. Sultan Abdülmecid şaire Aydın civarlarında bir çiftlik bağışladı. Peki ama neden?
BURGENDİLİ bir toprak sahibinin oğlu olarak dünyaya gelen Alphonse de Lamartine (1790-1869) hakkında bilgi edinmek üzere göz attığım AnaBritannica’da nedense hazretin 1850 yılında Türkiye’ye kadar teşrif buyurduğu, bir süre topraklarımızda ikamet ettiği ve dahi yerleşip çiftlik işletmek için Sultan’a mektup yazıp izin istediği hususu zikre şayan bulunmamış. Ne diyelim: ‘Britannica ansiklopediciliği adına üzücü bir eksi not tabii.’
O zaman sorma hakkımızı kullanalım: ‘Tercüme ansiklopedilerin maskaralığından ne zaman kurtulacağız?’ Merak ediyorum. Ediyoruz…
Bakın Katolik Ansiklopedisine (Catholic Encyclopaedia); Lamartine’in şiiri, sanatı, şusu busu iyi güzel de, adamların derdi günü nedir bilir misiniz: Katolik olarak terk-i dünya edip etmediği… Üstadın annesinden ‘kuvvetli bir din terbiyesi aldığını’ da aynı kaynaktan öğrenebiliyoruz. Ansiklopedilerin bir derdi olmaz da neyi olur a dostlar?
KİM BU ADAM?
Kuşkusuz Lamartine Fransız edebiyatında Göl şairi ve İtalya’da bir balıkçı kızına duyduğu aşkı dile getirdiği Graziella adlı romanın yazarı olarak şöhret yapmıştır. Füsunkar şiirleri ve hazin aşkları kadar gezileriyle de ünlüdür ya, bizde Histoire de la Turquieu’süyle, yani dilimize Osmanlı Tarihi diye birkaç kere çevrilen ve kendisine ciddi manada para kazandıran hacimli, çok ciltli tarih eseriyle tanınır daha çok.
Romantiktir ve Gerard de Nerval, Theophile Gautier gibi romantik cereyana kapılan çağdaşları kadar Doğu’nun büyüleyici güzelliklerine içten vurgundur.
Yazdıklarına bakınca bir süre kaldığı, hatta padişahın misafiri olmanın ayrıcalığıyla evlerin çatılarına çıkıp şehrin ölümsüz manzaralarını sindire sindire seyrettiği İstanbul’u derinden sevdiğine hakikaten inanabiliriz. Hatta ona samimi olarak aşık olduğuna da. Mesela 20 Mayıs 1833 günü İstanbul’u ilk görüşünde defterine yazdığı, ‘Tanrı ve insan, tabiat ve sanat burada, insan gözünün yeryüzünde görebileceği en harika görünüşünü beraberce oturtmuş ve yaratmışlardır’ cümlesi, onun kelimeleri bir yakut gibi yontan mahir kaleminden damlamıştır. Ya da satırlarından yükselen şu mahmur kalem cıvıltılarına ne dersiniz: ‘Kumru ve beyaz güvercin sürüleri bahçeler ve damlar üstünden, mavi hava içinde uçuşarak, ufku kapatan denizin mavi fonu üstünde, rüzgár altında sallanan beyaz çiçeklere benzerler.’
BÜYÜK VE İNSAFLI ŞAİR
Gelin görün ki, üstadın yazıları hiç de dikensiz gül bahçesi değildir. Bu nazenin şair, Promenade du Bosphore’unda İstanbul halkına güpegündüz fanatik demeyi de ihmal etmemiştir.
Bütün insaflı, hatta lehimize verdiği hükümlerine ve bir inci kolyeyi koparıp káğıda döktüğünü zannettiren muvaffak olmuş İstanbul güzellemelerine rağmen Lamartine’in bize bakışı, ihtilal-i kebirin sarsıntılarından bunalmış Fransız aristokrasisinin iç alemini rahatlatıp dinlendirecek, şerrinden emin olunan bir eski zaman nedimesine hıçkırıklı bakışını andırır.
Ciddiye alınacak bir tarihçiliği de yoktur, böyle bir iddiası da. Zaten tarihe, ömrünün son demlerinde girdiği borç batağından kurtulabilmek ve karnını doyurabilmek için yazdığı kitaplarla bulaşmıştır. Osmanlı Tarihi, yazarının bütün iyi niyetine rağmen fahiş hatalarla ve bir tarihçinin yapmaması gereken, ancak bir şaire yakışabilecek açık falsolarla doludur.
Buna rağmen iyi niyetlidir. Galiba biz de bu iyi niyetin hatırına ve o dönemde bizi dışarıda savunacak adam kıtlığı çekildiği için hatalarına göz yummuşuz. Üstelik Sultan Abdülmecid eliyle kendisine cemile olarak Aydın civarında bir çiftlik bağışlama civanmertliğini göstermişiz. Hatta Said Nursi gibi bir din adamı bile onun eserini okumuş ve ’Büyük ve insaflı Fransız şairi’ diyerek adını anmak ihtiyacını hissetmiştir.
Kendi vatanı olan Fransa’da milletvekili ve geçici hükümet başkanlığından sonra uğradığı hakaretler ve atalarından kalma emlakine zorbaca el konulması gibi hoyratlıklar karşısında gelen bu Şark cömertliği, hisli şairin yüzünü son bir kez güldürmüş olmalıdır.
Ya da şöyle diyelim isterseniz… Şairin Göl şiirinde zaman adlı denizde demirlemek istediği o bir an, Cenevre’deki Leman Gölü’nün kapalı dünyası içinde değil de, Boğaz’ın hür kıyılarında önüne açılmıştır. Şu satırlar onundur: ‘Şarklılar tabiat güzelliğini bizden daha derin duyarlar. Ağaca, akarsuya, pınara bu kadar içten sevgiyi, hayranlığı başka hiçbir yerde görmedim. Buradaki insanların ruhları ile toprağın, denizin ve gökyüzünün güzellikleri arasında derin bir yakınlık, bir anlaşma sezilir.’ Bu cümleler bugünkü piknik manzaralarımızı özetlemiyor mu?
Öyleyse yine soralım: Lamartine’i neden severiz? Bizi anlattığı için mi?
Not: Lamartine’in maceralarla dolu hayatı ve İstanbul hakkında yazdıkları şu kitapta derlenmiş bulunuyor: Alphonse de Lamartine ve İstanbul Yazıları, İstanbul 1971, İstanbul Kitaplığı (Önsöz ve hayat hikâyesi: Çelik Gülersoy, Çeviri: Nurullah Berk).
.
Tarihin dikiz aynasında o suikast
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Tarihin dikiz aynasında o suikast
Bir süre önce Hudson Enstitüsü’nde cereyan ettiğini öğrendiğimiz o malum toplantıda planlanan suikastlar aslında zincirin son halkası
1960’LARIN ‘iletişim peygamberi’ olarak selamlanan düşünürü Marshall McLuhan’a göre toplumlar, tanıklık ettikleri ‘şimdi’yi bir türlü göremezler, yaşadıkları çağı sürekli geçmişin kavramları ve düşünce alışkanlıklarıyla değerlendirirler. Buna göre toplumların önlerinde duran gerçeklik ancak ve ancak onların dikiz aynalarının görüş mesafesine girdiğinde dikkate alınmaya başlar.
İşte Hudson Enstitüsü’nde cereyan ettiğini ‘her nasılsa’ öğrendiğimiz malum toplantının suikast üzerine kurulu senaryoları da aynı etkiyi bıraktı. Hafızası çöle dönmüş bir hasta misali bu tür toplantıların ilkiymiş gibi algıladık onu ve başladık bir yerleri balyemez toplarıyla dövmeye. Sanki tarihte ilk bizim başımızdan geçiyor bu tür olaylar ve sanki daha önce bu filmi hiç seyretmedik.
İşte bunun için bu köşede tarihi bir ‘dikiz aynası’ olarak kullanıyoruz ya. Bu aynaya baktığımızda yakın tarihten kanlı bir olay düşüyor hafızamızın kırılgan kabuğuna.
O uğursuz 1913 yılındayız. Bir yıl önce başlayan savaş sonunda ‘ikinci Anadolu’ yapmak için onca asır gayret kanatlarına binip sabrın memesinden emzirdiğimiz Balkanlar’ı terk etmiş, hatta sevgili Edirnemiz dahi Bulgar çizmesi altında inlemeye başlamıştır. Savaş devam ederken ‘Bu iş uzaktan kumandayla yürümüyor, Edirne Bulgar’a veriliyor’ diyerek Sadrazam Kámil Paşa’ya silah zoruyla istifa mektubu yazdıran Enver Paşa’nın önünde şimdi 31 Mart İsyanı’nda İstanbul’a yürüyen Hareket Ordusu’nun başındaki Mahmud Şevket Paşa duruyordu. Eski tüfeklerden olan Paşa hem Genelkurmay Başkanı’nın amiri konumunda, hem de başbakandı ve muazzam yetkileriyle İttihatçı üçlünün eylemlerini kısmen frenliyor, bu yüzden iktidarları, Sina Akşin’in tabiriyle, ‘denetleme iktidarı’ndan öteye gidemiyordu.
CENAZE ARABASI
Bundan tam 94 yıl önce, yine bir haziran günü II. Abdülhamid tahttan indirildikten sonra Osmanlı Devleti’nde en güçlü adam konumunu kazanan Mahmud Şevket Paşa pusuya düşürülerek hayatını kaybedecekti (11 Haziran 1913).
Olay şöyle gelişmişti:
Boş bir tabut bulunup Ahmed Nazmi Paşa’nın otomobiline konulmuş, güya cenaze taşıyormuş gibi bir izlenim uyandırılmıştı. Otomobil Divanyolu’na sapan sokaklardan birinin köşesinde beklemeye başlamış, tam Mahmud Şevket Paşa’nın otomobili Beyazıt’tan hareket edip de yanlarına yaklaşacağı sırada yola çıkmıştı. Tabii cenazeye hürmet lazım, değil mi? Paşa’nın şoförü sözde cenaze arabasının geçmesini beklemiş, araba geçmiş fakat az sonra, plan gereğince aniden durmuştu. Böylece Mahmud Şevket Paşa’nın makam arabası kapana kıstırılmıştı. Öndeki arabadan çıkan Topal Tevfik, tabancasıyla Paşa’nın üzerine kurşun yağdırmış, etrafta toplanan arkadaşları da koroya katılınca araba ve içindekiler kalbura dönmüştü. (O anı bir daha yaşamak isteyenler Harbiye’deki Askeri Müze’de sergilenen arabayı kendi gözleriyle görebilirler.)
Böylece suikastin ilk adımı amacına ulaşmış oluyordu. Ancak bu iş burada kalmayacak, hesapta Enver, Cemal ve Talat Paşa’nın yanı sıra iki Yahudi İttihatçı da temizlenecekti. Bunlar Nesim Ruso ve Emanuel Karasso’dur. Hedeftekilerin ortadan kaldırılmasıyla İttihatçıların beyin takımı imha edilmiş olacak, ardından tasfiyeler başlayacak, İttihatçı kadro gemilere bindirilip sürgüne yollanacak ve Osmanlı iktidar gemisi yeni rotalara girecekti.
Peki hangi yeni rotalara?
Mahmud Şevket Paşa İttihatçılar tarafından mı öldürtülmüştür? Sonuçta Truimvira denilen Enver, Cemal, Talat üçlüsünün önü bu suikastle açılmış, yani kárlı çıkanlar onlar olmuştur ama bunun daha derin ve uluslararası bir komplo olduğu şüphesine davetiye çıkaran kanıtlar var elimizde. Üçünü görelim:
1. 5 ay önce zorla istifa ettirilen ve İngiliz taraftarlığıyla tanınan Kıbrıslı Kámil Paşa, cinayetten 15 gün önce, sessiz sedasız İstanbul’a dönmüştür. Neden?
2. İngilizler, II. Abdülhamid döneminden beri Almanlara kaptırmış oldukları ticarî ve siyasî nüfuzlarını geri alabilmek için çalışıyorlardı. Bu amaçla Bağdat Demiryolları’nın uzanacağı Basra Körfezi’ni kontrole etmeye, dahası, Fırat ve Dicle üzerinde gemi işletme tekelini almaya ve bazı sınır sorunlarında tavizler koparmaya uğraşıyorlardı. Bu görüşmelerin Kámil Paşa zamanında başlamış ve suikast tarihinde henüz sonuçlandırılmamış olması ilginçtir.
3. En önemlisi de, Irak petrolleri sorunudur. İngiltere, harıl harıl Almanya’ya kaptırmakta olduğunu hissettiği bu geleceğin muazzam petrol damarları üzerine nasıl çörekleneceğinin hesaplarını yapıyordu (nitekim amacına 5 yıl sonra ulaşacaktı). Osmanlı Devleti’nden, kurulacak bir şirkete imtiyaz, yani yasal ayrıcalık tanımasını istedi. Osmanlı Devleti de buna, Almanları güvendirmemek için sermayesinin iki devlet arasında paylaşılması şartıyla razı oldu. Çarpıcı bir rastlantı: Bu imtiyaz anlaşması, tam da suikast günü imzalanmıştı!
Dikiz aynamız bugün neyi gösteriyor? Neyi koparmak istiyorlar da koparamıyorlar, dersiniz.
Sorular ki akar gider sonsuza…
.
Tarihi boğan bir tartışma
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Tarihi boğan bir tartışma
Sizi bilmem ama ben bu Amerikalı tarihçilere çok kızdım. Adamlar ‘Bağımsızlık bildirgesinin 4 Temmuz’la bir alakası yok. O iki gün öncesindeydi’ diyorlar. Gelsinler de bizim tarihimizde 200 yıldır neredeyse yaprak kımıldamadığını görsünler ve yatıp kalkıp hallerine şükretsinler
HANİ, 4 Temmuz kutlamaları neden başlamadı Türkiye’de? Zamanı mı var? Günün birinde nasıl olsa o da kutlanır. Canım siz de biraz safsınız zahir. Ne demek 4 Temmuz’da ne oldu? Küresel imparatorluğun kuruluş yıldönümünü nasıl atlarsınız? Yine mi olmadı? O zaman adlı adınca söyleyelim bari. Amerika Birleşik Devletleri’nin bağımsızlık bildirgesinin ilan edildiği gün. Baksanıza, geçen hafta çılgınca kutlandı milyonlarca Amerikalı tarafından. Lakin bir kısım aklıevvel tarihçiler ortalığa çıkmış ‘Bağımsızlık bildirgesinin 4 Temmuz’la bir alakası yok. O iki gün öncesindeydi’ diyor. Yani? Şu ki, aslında 2 Temmuz 1776’da bağımsızlık ilan edilmişti ama bunun Thomas Jefferson’ın bildirgesine yansıması iki gün almıştı. Dolayısıyla tarihçiler o koskoca iki günü atlamış, bağımsızlığın ilanını değil, bildirgenin imzalanıp yayınlanmasını esas almışlar. Böylece bugüne kadar gelen yığınla yanlışa da yeşil ışık yakmışlardı. İşleri güçleri yokmuş gibi iki günle uğraşıyorlar. ‘Önemli bu’ diyor adamlar da başka bir şey demiyorlar. ‘Bizim işimiz hakikati söylemek, efsane kazanında ayran köpürtmek değil’ diye de ekliyorlar.
Hani insanın güleceği geliyor da gülemiyor. Yahu bizde bırakın günü, hatta haftayı, ayı da bırakın, yıl atlanıyor da kimseciklerin kılı kıpırdamıyor. Mesela pek bilinmez ama 1730 yılının tarihi yazılmamıştır. Neden? Patrona İsyanı patlak vermişti de ondan. Eski vakanüvisimiz Çelebizade Asım Efendi ortalıktan sıvışmış, o kargaşa içinde yerine yenisinin atanması gecikince aradan bir yıla yakın zaman geçmiş, vakanüvislik koltuğu boş kalmıştı. Bir süre sonra göreve atanan Sami Efendi ise isyana taraftar olduğu için değil de Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’ya düpedüz gıcıklığından bu bir yılın tarihini yazmaya yanaşmamış ve böylece bir yıl Osmanlı tarihinde beyaz bir sayfayla kapanmıştır.
PATRONA HALİL HAİN Mİ?
Nevşehirli İbrahim Paşa’nın aleyhine yazsa isyancıları tutmuş görünecek ki bu işine gelmiyor isyancıların aleyhine yazsa Paşa’nın idaresini ve Lale Devri eğlencelerini onaylamış olacak. O zaman en iyisi unutmuş görünmek. Sizin anlayacağınız bunca zamandır Patrona Halil’in kahraman mı yoksa hain mi olduğuna karar veremeyişimizin altında vakanüvislerimizin biraz uzun süren isyan tatilleri yatmaktadır.
Yakın tarihe gelelim. Nejat Kaymaz Tarih ve Toplum Dergisi’nde yazana kadar Ankara’da TBMM üyelerinin Misak-ı Milli üzerine yemin ettiklerini zannederdik. Meğer böyle bir yemin töreni hiç yapılmamış. Yapılan tören, Misak-ı Milli yemini değil, bildiğimiz milletvekili yemininden ibaretmiş. Madem tarihi sorgulamaya başladık, devam edelim…
SALTANAT MESELESİ
Peki, saltanatı kaldırmayı kim akıl etti? ‘Atatürk’ diyeceğinizden adım gibi eminim. Ama Meclis tutanaklarına bakıldığında tasarıyı yazan kişi, Lozan’da İsmet Paşa’nın sağ kolu olan Dr. Rıza Nur ve 80 küsur arkadaşı. Hatta Mustafa Kemal Paşa’nın imzasının aşağılarda olduğu göze çarpar. Nitekim açın bakın, Nutuk’ta, saltanatı kaldıran yasa tasarısını kendisinin de imzaladığını yazmaktadır. Saltanatı kaldırmayı kendisi düşünüp harekete geçseydi herhalde ‘Ben de imzaladım’ demez, ‘Ben hazırladım ve imzalattım’ derdi.
Son olarak matbaanın din adamları yüzünden geç geldiği herzesine değinelim. Efendim, fi tarihinde matbaanın Türkiye’ye gelmesine karşı olan gericiler varmış, bunlar ne yapıp edip makineleri gümrükten içeriye sokmayız demişler. Çünkü kitap basılırsa din adamlarının otoritesi sarsılırmış. Sonunda iyi adamlar zor bela bir fetva alıp kurmuşlar matbaayı. Türkiye o günden sonra gün gibi aydınlanmış.
Yahu güldürmeyin adamı. 1) Ulemanın kitapları basıldığında otoritesi neden elinden gitsin ki? Harflere hükmetmenin beyinlere hükmetmek olduğunu ve bunun modern çağın başlangıcını oluşturduğunu bildiğimize göre bu adamlar aptal olmalı ki, din kitapları basıldığında arpasız kalacaklarına inanmış olsunlar. 2) Fetvayı verenler din adamı değil miydi? Madem karşılardı matbaaya, neden fetvaya mühürlerini bastılar da zinhar imzalamayız demediler? 3) Matbaamızı kuran İbrahim Müteferrika, 16-17 adet kitap bastıktan sonra düpedüz iflas etti, satamadı kitaplarını. Yani gelmedi, geç geldi, şu bu derken iyi kötü açılan matbaanın ilgisizlikten ve satış yapamamaktan dolayı kapısına kilit vuruldu. Bu durumda ‘Matbaa geldi de ne oldu? Kıymetini bildik mi? diye aklı başında bir soru yönelteceğimize, birilerini suçlamaya, geri kalmışlığımızın faturasını hayalimizde ürettiğimiz gericilere çıkararak rahatlamayı tercih ediyoruz.
Sizi bilmem ama ben bu Amerikalı tarihçilere çok kızdım. Adamlar iki günü başa kakıyorlar. Gelsinler de bizim tarihimizde 200 yıldır neredeyse yaprak kımıldamadığını görsünler ve yatıp kalkıp hallerine şükretsinler.
81 yıl sonra Musul’a girmek
DP Lideri Mehmet Ağar’ın seçim bildirgesinde Irak’ta yaşanan istikrarsızlık ve bölünme sürecine vurgu yapılarak Ankara Antlaşması’ndan çekilebilineceğini söylüyor. Peki Ankara Antlaşması’nda Musul ile ilgili bir madde var mı?
DP Genel Başkanı Mehmet Ağar’ın seçim bildirgesini okudunuz mu bilmem. Ben okudum ve şaşırmadım desem yalan doğrusu. Ağar üç yıldır Irak’ta yaşanan istikrarsızlık ve bölünme sürecine dikkat çektikten sonra şunları demiş: ‘İşbirliği girişimlerimiz sonuçsuz kalır ve Irak bölünme tehdidinden kurtulamazsa, Türkiye tek başına hareket edecek ve 1926’da o günün şartlarında kabul etmek zorunda kaldığımız Ankara Anlaşması’ndan çekilecektir.’
Cesur bir çıkış ama sanki bu ifadeleri bir yerden hatırlar gibiyim. Geçen Şubat ayının 8’inde Dışişleri Bakanı Abdullah Gül Washington’da Alman Marshall Fonu ile SETA tarafından düzenlenen toplantıda şunları söylemiş: ‘1926’da Musul’u verirken tek bir Irak’a verdik. Karşımızda tek bir Irak görmek istiyoruz.’ Açıklamanın ‘tam zamanında’ yapıldığını belirten bir uzman, Gül’ün ‘Biz Musul’u bu şartlarda verdik. Şartlar değişirse tekrar durumu gözden geçirebiliriz. Türkiye bölgeye yönelik harekete geçebilir’ mesajı verdiğini kaydetmiş.
Gazetelere bakılırsa Gül’ün açıklamasının 20 gün öncesinde Yaşar Nuri Öztürk TBMM’de düzenlediği basın toplantısında daha da ‘ileri’ laflar etmiş: ‘Irak devleti bölünür ve Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti kurulması girişimleri başlarsa (ki başlamıştır); Türkiye 1926 Ankara Antlaşması ve bu antlaşmayı teyit eden diğer antlaşmalara taraf olan Irak devleti ortadan kalktığı için Kuzey Irak’taki egemenlik hakkına tekrar sahip olur.’
TARİHİNDE NELER YAŞANDI?
Şanlı Musul açıklamalarını geçmişe doğru izlemeyi burada keselim, zira 1926’nın kapısına dayandık. Bakalım ne ilginçlikler yaşanmış… Musul işini Lozan’da çözemedik ve erteledik. Meseleyi İngilizlerle dokuz ay içinde halledemezsek şimdiki BM’in ilk şekli olan Milletler Cemiyeti Konseyi’nin hakem olarak karar vermesini isteyecektik. Oysa bu kurumun ‘hakemlik’ yapma gibi bir görevi yoktu. Bunu İngiliz Lordu Parmoor bile parlamentoda bizim dışişleri mensuplarından daha kuvvetli delillerle savunmuştu.
25 Aralık 1925’te Ankara’da savaş rüzgárları esiyordu. Yüksek Askeri Şura toplanmış, İngiltere’nin Musul meselesine yaklaşımını ve olası bir savaşta Sovyetler Birliği’nden sağlanabilecek desteği değerlendiriyordu. Ancak toplantıdan Musul’a sıcak müdahaleden kaçınılması kararı çıkmıştı.
Konseyin Musul’u Irak’a bırakma kararı Lozan dahil Türk diplomasisinin yenilgisi anlamına geliyordu ve üç gün sonra Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü (Aras), İngiliz temsilcisi Lindsay’e oyuna geldiklerini, arabulucu olarak gördükleri Konsey’in hakemlik rolüne soyunduğundan şikáyet ediyordu.
9 Ocak 1926’da TBMM’de konuşan Aras, Musul’un elden gittiğini bile bile konseyi suçluyor ve sahte bir sesle haykırıyordu: ‘Musul üzerindeki Türkiye’nin egemenlik haklarından hiçbirisi askıya alınmamıştır. Tamamıyla mahfuzdur. Konuşmasının ‘bravo’ sesleri ve alkışlarla kesildiğini biliyoruz.’
Dört gün sonra İngiltere, Irak ile yeni bir antlaşma imzalayarak işgalini sözde Irak devletinin rızasına bağlamış görünüyordu. MC Konseyi, antlaşmayı onaylayınca Türkiye bir darbe daha yedi.
17 Nisan’da başlayan Ankara görüşmelerinde Türkiye artık Musul üzerindeki toprak taleplerinden söz etmeden üç şey istiyordu: Dostluk antlaşmasının imzalanması, Brüksel Hattı’nın güneyinde kalan toprakların İngiltere yerine kendi kendini tam olarak yönetebilen bir devlet olarak Irak’a bırakılması ve Irak petrolünden Türkiye’ye pay verilmesi. Taleplerimiz makul seviyelere inince Lindsay’in gözleri parlıyordu. Türkiye toprak taleplerinden bir karşılık beklemeden vazgeçmeye hazırdı. Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlar ağırlaşmış, Şeyh Said İsyanı elindeki kozları zayıflatmıştı. Bundan sonra artık mesele petrol geliri üzerinde düğümlenebilir ve Türkiye eski toprağından çıkacak petrolün pek az bir geliriyle Musul’dan saf dışı edilebilirdi.
5 Haziran’da imzalanan antlaşmayla Musul elimizden çıkmıştı ama hazmı kolay olmamıştı. Ertesi günü toplanan CHP grubunda ateşli tartışmalar yaşanmış, sonraki gün ise TBMM antlaşmayı onaylamıştı. Ancak sanıldığı gibi ittifakla değil, 286 milletvekilinden yalnızca 140 vekilin oyuyla Musul defteri kapatılmıştı. Türkiye, Türkmenlerin azınlık haklarını dahi kabul ettiremeden egemenlik haklarından tamamen vazgeçmişti.
Görüldüğü gibi siyasilerimizin tutturabildikleri tek nokta toprakların kendi kendini tam olarak yönetebilen bir devlet olarak Irak’a bırakılmış olması. Görüşmelerde bu ifadeden bir şey çıkar mı, bilmiyorum ama Ankara Antlaşması’nda bu madde yer almıyor. Antlaşmanın ‘Irak’ı müstakil bir devlet… Tanıyarak’ yapıldığı kaydı var.
.
İslamcı CHP halifeliği koruyacaktı
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Dakika bir, gol bir. Siyasi literatüre yeni bir deyim armağan eden Deniz Baykal’ın eski arkadaşı Zafer Üskül’e yönelik eleştirileri, Kemalizm tartışmasını yeniden alevlendirdi. Ben de bir katkıda bulunmak için CHP’nin tarihine eğildim ve orada ilginç bir ayrıntı yakaladım
YILLARDAN 1923. Günlerden Ekim ayının 29’u. Yer TBMM. Cumhuriyet’in ilan edileceği gün 1921 Anayasası’nda yapılacak değişiklikler arasında bir madde özellikle dikkat çekiyordu. 1921 Anayasası’na daha önce konulmamış olan dinle ilgili bir madde, anayasa değişikliği paketiyle birlikte kanunlaşıyor, anayasaya giriyordu. Buna göre anayasanın 2. maddesinin yeni şekli şöyle olmuştu: ‘ Devletin dini, din-i İslam’dır.’ Bu madde Hilafetin kaldırılmasından sonra kabul edilen 1924 Anayasası’nda da yerini kaybetmeyecek ve 10 Nisan 1928’deki anayasa değişikliğine kadar yaklaşık beş yıl daha yaşamaya devam edecektir.
HALİFESİZ İSLAMİYET OLMAZ
Bugünden bakınca tuhaf görünüyor. Ama değil. Düşünün bir: Osmanlı’dan kopuşun miladı sayılabilecek, hele Hilafet ile Şer’iyye ve Evkaf Vekáleti’nin lağvedilip medreselerin kapısına kilit vurulduğu bir yılda, yani din-devlet ilişkilerinin son derece gerildiği 1924 yılında yeni bir anayasa yapılsın ve daha önce anayasada mevcut bulunmayan devletin dininin İslamiyet olduğunu belirten madde, yeni yapılan anayasaya özellikle ilave edilsin.
TBMM Başkanı Gazi Mustafa Kemal’in 8 Nisan 1923 tarihinde
kurulacak olan Halk Fırkası’nın, yani ilerideki adıyla CHP’nin esasları olarak belirlediği ünlü Dokuz İlke’nin 2. maddesi ve açıklamasında bugün bize şaşırtıcı gelen bazı ifadeler göz çarpmaktadır. Şevket Süreyya Aydemir gibilere bakarsanız yanılırsınız, çünkü size steril, elden geçirilmiş, çapaklarından arındırılmış ‘füme’ bir tarih anlatılır orada. Mesela Tek Adam’ın 3. cildinde CHP’nin Dokuz İlkesi’nden ikincisi sansürlenerek verilir. Son cümlesi bilinçli olarak atlanır. Hálbuki o son cümle, Cumhuriyet’e giden Türkiye’nin durumunu anlamak bakımından son derece önemlidir. Sansürlenen cümle şuydu: ‘Dayanağı TBMM olan hilafet makamı, İslamlar arası yüce bir makamdır.’
Kazım Karabekir’in hatıralarından aktaracağım şu satırlar yine 8 Nisan’da Dokuz İlke’nin yorumu olarak yayınlanmış olup CHP kurucu söyleminin İslamcı tonu hakkında fikir vermektedir:
‘İstinatgáhı TBMM olan makam-ı Hiláfet beyne’l-İslam bir makarr-ı mualládır. İslam dininde bütün namazlar cemaatle eda olunur. Cemaatin bir başı vardır ki, cemaati terkip eden bütün ferdler ona bağlanırlar. Bu suretle imam, cemaatin timsali olmuş olurÖ İslamiyet’te bundan başka bir de büyük bir dayanışma vardır ki, bütün ümmeti tek bir ruh haline getirir. Bunun şekli de bütün imamların, manevi bir surette bir imam-ı ekbere [en büyük imama] iktida eylemesidir [uymasıdır]. İşte bu imamlara ‘halife’ namı verilirÖ Bundan dolayıdır ki, bütün İslam álemi halife meselesinde alákadardır. Yeryüzünde bir Hilafet makamı bulunmazsa İslam álemi kendisini imamesiz kalmış bir tesbih gibi dağılmış, perişan görürÖ Buna binaen Türkiye Büyük Millet Meclisi bizzat halife hazretlerini muazzez ve muhterem makama istinatgáh yapmıştır.’ *
‘DEVLETİN DİNİ, İSLAM’DIR’
Bugün bize inanılmaz görünen bu İslamcı vurgu, CHP’nin sonraki duruşuyla çelişkili görünebilir. Ancak dönemin havasını yokladığımızda bunun bir sürpriz olmadığı anlaşılıyor. Bu açıklamanın yayınlandığı tarihten iki ay önce bizzat Atatürk, Balıkesir Paşa Camii’nde imamlara taş çıkartan bir üslupla vaaz etmemiş miydi? (‘Millet, Allah birdir, şanı yücedir’ diyordu) Hatta 1923 Nisan’ının gazete koleksiyonlarını inceleyenler, Çankaya Köşkü’nün bahçesine iki minareli bir cami yapılmasından bahsedildiğini görecek ve iyiden iyiye şaşıracaklardır…
Çankaya’ya cami öyle mi? Evet, 1923 Nisan’ı böylesine ‘dindar’ bir Türkiye’ye şahit olmuştu işte…
29 Ekim’de ‘Devletin dini İslam’dır’ şeklindeki 2. madde meclisten geçtikten sonra derin bir nefes alır Kazım Karabekir Paşa. Sebebi ise bu maddenin konulmasıyla içeride ve dışarıda ‘Türkler Protestan (Hıristiyan) oluyor’ yolunda meseleyi istismar edenlerin susturulmuş olmasıdır: ‘Bu madde herkesin ağzına ve kulağına güzel bir tıkaç oldu’ diyin Paşa’nın sözlerinden anladığımız kadarıyla 1923’te Türkiye’nin Hıristiyan olmasını bekleyen bazı iç ve dış çevreler mevcuttur ve Gazi Mustafa Kemal Cumhuriyet’in hukukî temellerini oluştururken Müslüman kimliğini vurgulamak bir yana, onu bizzat devletin anayasasına koyarak vurgulamak ihtiyacını hissediyor ve dedikoduların önü ancak böyle alınabiliyordu.
Gerçi diyeceksiniz ki CHP hilafeti korudu mu? Evet, bir yıl sonra hilafeti kaldıran da CHP grubu oldu. Ama o bir yılda köprünün altından hangi sular aktı? 1923’de hızla İslamcılığa kayan ‘Mücahit Türkiye’ 1924 Mart’ından itibaren bu iddiasından neden vazgeçti? Bunları tartışmak için önümüze birçok fırsat çıkacak gibi görünüyor.
* Kázım Karabekir, Paşaların Kavgası: Atatürk-Karabekir, Hazırlayan: İsmet Bozdağ, Emre Yayınları, s. 136-137.
.
Hakikatin peşinde bir ömür…
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Mustafa Armağan’ın Kitap Zamanı’nda çıkan yazısıdır.
Yazdığı onlarca kitap, verdiği yüzlerce tebliğ, yetiştirdiği sayısız talebe ve giriştiği nice gözüpek projeyle son yarım asrın bilim ve düşünce hayatında belirleyici rol oynamış bulunan Seyyid Hüseyin Nasr, elimizdeki son kitabı Ebedî Hikmetin Peşinde’de ailesinden, yetiştiği ve okuduğu ortamlardan, ders aldığı ve görüştüğü hocalardan, katıldığı uluslararası etkinliklerden ve yaptığı çalışmaların arka planından gayet özet olarak söz ediyor.
İç dünyasını bir miktar gizliyor olsa da, çağdaş bir âlimin otobiyografisi olarak işimize yarayacak zengin bir metinle karşı karşıya olduğumuz muhakkak.
Yazarımızın fazlasıyla şanslı olduğunu düşündürecek noktalar, okuyanı kıskançlığa sevk edebilir. Düşünün bir; ülkenizin dinî ve pozitif bilimlere âlim yetiştirmesiyle meşhur bir ailesinde dünyaya geliyorsunuz. Babanız önce Şah’ın saray hekimi, sonra da ‘İran eğitim sisteminin başı’ (muhtemelen bakan) oluyor; babanız Farsça ve Arapçanın yanı sıra Fransızca, Latince ve İngilizce biliyor. Bu dillerde yazılmış eserlerle dolu kütüphanesi elinizin altında. Yani daha ilk adımlarınızı attığınız evde Doğu ve Batı’nın klasikleriyle kucaklaşıyorsunuz. Anneniz ise İran’ın ilk modern eğitim almış kadınlarından biri; sosyal faaliyetlerinden arta kalan zamanlarında çocuklarına ezbere bildiği Farsça ve Arapça şiirleri ezberletiyor. Amcanıza gelince, modern İran tiyatrosunun kurucusu ve Hugo ile Shakespeare çevirmeni.
Yetmiyor, evlerine gelen misafirlerin kimisi Mesnevi’yi şerh etmiş, kimisi rektör, kimisi de Bediüzzaman Füruzanfer gibi gerçek edebiyat uzmanı; hatta Tagore gibi Nobelli bir Hint şairi bile konukları olabiliyor.
Bilginin uslanmaz yolcusu
Sonra ABD yılları ve bugün her biri sahalarında gerçek birer klasik olan bilim tarihçileri George Sarton’dan De Santillana’ya, filozof Bertrand Russell’dan Sibernetiğin teorisyeni Norbert Wiener’a, Hint filozofu Radhakrişnan’dan bir ara Türkiye’ye de gelen müzikolog Paul Hindemith’e, yazarın “İngilizce konuşulan ülkelerde yetişmiş en büyük İslam araştırmacısı” olarak takdim ettiği H. A. R. Gibb’den sonradan ABD’nin en şöhretli diplomatlarından olan Prof. Henry Kissinger’a, sabık İran Şahı Rıza ve eşi Farah Diba’dan Allâme Tabatabaî’ye ve daha pek çok ilim ve devlet adamına kadar uzanan geniş ve enternasyonal bir ağa dahil olmayı başaran Nasr’ı Nasr yapan somut faktörleri bu özet otobiyografisinden öğrenebiliyoruz.
Gerçekten de şanslı biri diyorsunuz okurken. Lakin şansını, zannettiğimiz gibi sadece kucağında bulmakla kalmıyor; arıyor. Kendisi de arayışla geçen ömrünü şu kelimelerle özetlemiş: “Herkes bireysel olarak hakikatin peşinde olmalı. Tıpkı nefes alıp vermek gibi birilerinin bizim adımıza yapamayacağı türden bir şey bu.”
Bilginin uslanmaz yolcusu… Ebedî hikmetin peşinde koşan adam… Kütüphaneleri cennete benzeten bir ilim aşığı…
Görücü usulü evlenme
Şimdilerde 74 yaşında bulunan Nasr’ı anlamak için fikrî hayatının merhalelerini anlattığı son kitabına eğilmek birçok bakımdan eğitici oluyor. Mesela hem Çin ve Hint düşüncesine, geleneksel İran hikmetine, İslam bilim ve felsefe tarihine, hem de Batı bilim ve felsefesine duyduğu dinmek bilmeyen susuzluk, Nasr’ı kendi kültürüne ve inancına yabancılaşmadan modern söylemin imkânlarından yararlanarak renkli bir koza örmeye götürmüş. Batı’yı içinden tanırken, ait olduğu medeniyet dairesinin kabuğundan içeri girmeye ve orada yaşamaya, yalnız yaşamak değil, sürekli beslenmeye çalışmış.
Kitabın en çarpıcı pasajlarından biri, yazarın evliliğine ilişkin olanı. Batı’da 13 yıl geçirip istikbali parlak genç bir âlim olarak İran’a döndüğünde ilk düşündüğü iş, evlenmek oluyor. Ancak bunca ‘modern’ eğitim ve dahi Amerika görmüş parlak bir gencin o zamanlar İran’ın modern ailelerinden birinin kızıyla evlenmesi beklenirken o bunun tersini yapıyor, annesine görücü usulüyle evlenmek istediğini söylüyor ve kendisine uygun bir eş bulmalarını istiyor. “Şunu iyi biliyordum ki” diyor Nasr, “Doğu evlilikleri sadece bireylerin değil, ailelerin de evliliği sayılıyordu.” Nitekim annesi, İngiltere ve ABD’de tahsil görmüş, lâkin son derece muhafazakâr bir ailenin kızı olan Suzan Danişveri’yle görüştürüp evlendiriyor kendisini.
‘Batı gurbetinin öyküsü’
İran’daki devrimden kaçtığı 1979’dan bu yana Batı’da yaşayan Nasr’ın bu ‘zorunlu göçü’nü değerlendiriş tarzı, onun geleneksel fikir tarzını göstermesi bakımından ilginçtir. İşrakiliğin kurucusu Suhreverdî’nin Kıssatu’l-Gurbeti’l-garbiyye, yani ‘Batı gurbetinin öyküsü’nü anlattığı kitabına atıfta bulunan yazar, kendisinin bir bakıma zorunlu olarak güneşin battığı ‘karanlık diyara’ ışığı aramak üzere gönderildiğini imâ ediyor. Ancak yazarın dünyasında bu göçün bir başka anlamı var. O, bu zorunlu sürgününde kendisine içinde oturabileceği manevî bir ev inşa edebilmiş bahtiyar ‘garipler’den olmuştur.
Mânen ne Doğu’da, ne de Batı’da olan, tıpkı Merkez Efendi’nin dediği gibi, merkezde durmayı bilen kişi asla sürgün edilemez. Kendisine içinde yaşayabileceği, kelimelerden, duygulardan, geçmişten ve engin bir yeryüzü bilgeliğinden süzülüp gelen ışıklardan bir ev inşa eden insan için dış mekânın, coğrafyanın önemi ikinci planda kalacaktır. O ‘iç ev’, insanı daima evinde tutmaya yetecek, evindeymiş hissinin bir an için dahi olsa ruhundan kopmasına izin vermeyecektir.
Onun duası artık “Rabbim, ilmimi artır” olmuştur. Bu özgürleştiren ve dünyevî bağlardan kurtaran ilme duyduğu hasretin ilmiklerinden örülüdür evinin duvarları.
Not: Hatırat, kitabın ilk 100 sayfasını oluşturuyor. Ardından yaklaşık bir o kadar sayfa tutan bibliyografya yer alıyor. Son 45 sayfa ise fotoğraf albümü. Yalnız “Bibliyografya” bölümünde fakirin 1991’de Türkçeye tercüme ettiği Molla Sadrâ ve İlâhi Hikmet (İnsan Yayınları) adlı kitaba yer verilmemiş olması bir eksiklik olarak gözüme çarptı. Korkarım tek eksiklik de değil bu.
.
Hüzünlü bir Dışişleri Bakanı portresi
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Ataktı, laflarını çiğnemezdi, doğru hedefe giderdi,
hassasiyetlere bakmazdı. O bakımdan pek diplomat
değildi. Sevilmezdi, fakat sayılırdı. Çünkü,
söylediklerinde her zaman fikir ve mana vardı.
Semih Günver
Onun hakkında, “Parti arkadaşları arasında, hali, tavrı, giyinişi, konuşuşu. “R” harflerini telâffuz edemeyişi, kimseyi takmayışı, kırıcı davranışları ile sanki uzaydan gelmiş bir yaratık gibiydi” diyordu diplomasiden bir arkadaşı, ve ekliyordu: “Takatinin hududu yoktu, mücessem faaliyet idi.” Sunday Times’a bakılırsa o, muhtemelen Türkiye’nin yetiştirdiği en yetenekli Dışişleri Bakanıydı. The Times ise bu tespite “en zeki” sıfatını da ekliyordu.
Peki kimdi bu aykırı, yetenekli ve zeki dışişleri bakanı? Herhalde elimizdeki tanımlara ‘idam sehpasına tekme vurarak ölümden korkmadığını gösteren merhum siyasetçimiz’ açıklamasını eklersek çoğunuz tanıyacaksınızdır onu. O, kemikleri artık İstanbul Topkapı’da Adnan Menderes ve Hasan Polatkan ile beraber dinlenmeye çekilen Fatin Rüştü Zorlu’dan başkası değildir.
Peki kimdir Fatin Rüştü Zorlu?
1910’da anne ve baba tarafından paşa torunu ve İbrahim Rüştü Paşa’nın oğludur. Galatasaray’dan mezun olduktan sonra Cenevre’de hukuk okur. Ardından ver elini Dişişleri Bakanlığı. Artık Zorlu’nun kaderi uzun yıllar boyunca bu renkli kulvarda şekillenecektir, Türkiye’nin kaderiyle birlikte.
Hariciye deyip geçmeyin, cazip görünür dışarıdan ama iç yapısı, kendisi de bir hariciyeci olan Büyükelçi Semih Günver’in deyişiyle, bir ormana (jungle) benzer. Sürekli rekabet, dişişleri mensuplarının içini yer bitirir. Dostluklar aldatıcıdır. Büyük balık küçük balığı yutar orada. Alçak gönüllülüğe yer yoktur. Kimse kimseyi gerçekten sevmez.
Böylesine kıyıcı bir rekabet ortamında mücadeleye başlayan Zorlu’nun avantajları yok değildir. Paşa çocuğu ve torunu olmaktan başka, bir de göreve başladığı yıllarda Atatürk’ün değişmez Dıişişleri Bakanı postuna ısınmış olan Tevfik Rüştü Aras’ın kızı Emel Hanımla evlenir, üstelik nişan yüzüklerin bizzat Atatürk takar.
Rüzgârı arkasına almıştır ve artık çalışma vaktidir. Zorlu hakikaten çalışır. İlk büyük deneyimini Montrö Antlaşması görüşmelerinde yaşar (1936), ikincisini Hatay müzakerelerinde (1937). Bakandan takdirnamelerle ödüllendirilir.
Ancak Atatürk’ün ölümü ve İnönü döneminde kayınpederinin bakanlığı bırakması üzerine hamilerini kaybeder ve zor günleri başlar. Şifre Müdürlüğünü, Ticaret Dairesini yönetir. Görevse yapılacaktır. Bir makine gibi çalıştığı söylenir. “Makine gibi yorulmaz, makine gibi insafsız”dır. İş yüzünden etrafını kırıp döktüğü olur. Ama kişisel mesele olmaz hiçbir zaman.
Takvimin yaprakları 1950’yi gösterdiğinde Türkiye’de iktidar değişir ve Adnan Menderes fırtınasıdır başlar siyasette. Türkiye’nin NATO’ya girişinde onun ciddi katkısı görülür. Şu tesadüfe bakın ki, Adnan Menderes de hanımı tarafından uzaktan akrabası olmaktadır. Siyasete girmesi için asıl baskı, bir sonraki seçimlerde, yani 2 Mayıs 1954’de gelir. Ailesi ve yakın çevresi onu siyasette görmek istemektedir. Girer.
Devlet Bakanıdır artık ve Kıbrıs’ın ateş topu gibi olduğu devirlerden birindeyizdir. Kıbrıs politikasında başarılı ilk adımları atar atmasına ama, bu kendini dış politikaya adamış adama ilk darbe, bizzat Demokrat Parti grubundan gelir. Altı ay süren ilk Bakanlığı, 9 Aralık 1955’de DP Grubu’nun meşhur isyanı sırasında sona erer. Bir sonraki bakanlığı için artık 2 Kasım 1957’yi beklemesi gerekecektir.
Bakanlığı sırasındaki en büyük başarısı, Lozan’da muallakta bırakılan Kıbrıs meselesini yine Lozan’ın 30. maddesine dayanarak Türkiye’nin garantörlüğüne bağlamaktır. Müthiş bir müzakere maratonu içerisinde kendisine Lawrence Durrell’in Acı Limonlar adlı romanını delil gösteren Yunanlı meslektaşına Shakespeare’in Othello’sundan cevap yetiştirecek kadar birikimlidir, akıllıdır. Hatta Yunan tarafına en büyük darbeyi nerede indirmiştir, bilir misiniz? Yunan Parlamentosunun Kıbrıs zabıtlarını buldurup çevirterek ve orada, Yunanlıların gizledikleri ENOSİS, yani adanın Yunanistan’a ilhakı tezinin nasıl savunulduğunu İngilizler ve Amerikalıların gözüne soktuğu anda. İşte bu atak üzerine rakibi Averof, “Davayı kaybettik. Zorlu kazandı” demiştir.
Zorlu gerçekten de kazanmış mıdır? Bilinmez. Bilinen bir şey var ki, o da Kıbrıs’ı yeniden Misak-ı Millî sınırlarına katmasa bile, en azından Türkiye’nin garantörlük haklarını dünyaya kabul ettiren bu başarılı antlaşmadan yaklaşık bir yıl sonra, 27 Mayıs 1960 darbesiyle Zorlu’nun kendisini hücrede ve bundan yaklaşık 15 ay sonra da idam sehpasında bulduğudur.
Ondan geriye, “Kıbrıs’ı sattı” diye kendisine demediğini bırakmayan İsmet İnönü’nün son başbakanlığında Kıbrıs’a garantör devlet olarak müdahale etmeye kalkması (ne gariptir ki, İnönü’nün CHP’si mecliste bu antlaşmaya red oyu vermiştir), daha da ilginci, Kıbrıs’ı sattığı için kendisine küs olan Bülent Ecevit’in 1974’de Zorlu’nun eseri olan garantörlük hakkımıza dayanarak adaya müdahalede bulunmuş olmasıydı. Yani “Karaoğlan” unvanının arkasında 13 yıl önce ipe korkmadan uzanan başın teri yatıyordu. Zavallı Fatin Rüştü, Yassıada’dakilere bir türlü laf anlatamayınca Atatürk zamanında aldığı takdirnamelerden medet ummuştu. İş yaramış görünüyor mu sizce?
Teneffüs
Bir Dışişleri Bakanının idamı
15 Eylül 1961 Cuma günü idama mahkûm edilen ve aynı gün idam hükümleri M.B.K. [Milli Birlik Komitesi] tarafından tasdik olunan üç kişiden Zorlu ve Polatkan gece yarısı bir hücumbotla İmralı adasına götürülmüşlerdir…
Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın idamı işinde cellâtlık yapacak olan altı kişi ve dinî telkinde bulunacak imamlar Cuma günü geç vakit İmralı’ya doğru yola çıkarılmıştı. Cellâtlardan Kemal Ayson ve Hasan imi eski bekçi, diğer cellâtlar kıptiydi [çingene]. (Bunlara daha sonra mahkeme kararıyle 150’şer lira cellâtlık ücreti verilmiştir. Zorlu ve Polatkan 16 Eylül 1961 Cumartesi sabaha karşı 2.40’da Yassıada’ya 30 mil mesafede bulunan İmralı adasındaki infaz yerine götürülmüşler, saat 3’ü 5 geçe ikisi hakkındaki hükümler infaz olunmuştur.
Zorlu sehpaya büyük bir soğukkanlılıkla çıkmıştı. Cellâdın telâş etmesi üzerine “acele etme” demiş, daha sonra cellâdın iskemleyi çekmesine fırsat vermemiş ve iskemleyi iterek kendisini boşluğa bırakmıştı. Polatkan infaz yerine kendisini kaybetmiş halde getirilmiş, daha önce mektup yazması için verilen bir kâğıdı da reddetmişti. İnfaz sırasında da hiçbir şey söylememişti.
Kaynak: 1962 Türkiye Yıllığı, İstanbul 1962, s. 151.
.
İstanbul’un Ruhanî Hayatı
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Mezarlıklar, yer altı şehirleri… Mezarlıklarda yeryüzünü bir yorgan gibi üzerine çekmiş milyonlar nefes alıp verirken, şehirlerin sersemletici bir uğultu koparan paradoksuna bir kere daha gömerler kafamızı. Şehirler ölüm kuyuları, şehirler hayat kuleleri. Bu yüzdendir ki, Lewis Mumford, şehirler ölüler sayesinde kuruldu, der The City in History’de. Önce ölüler yerleşti toprağa; ardından dirileri de peşlerinden çekip indirdiler yere. İnsanoğlunun yerleşik hayata geçişi, ölülerin eseridir velhasıl.
İnsanoğlunun hayat ile ölüm arasına kurduğu gerdanlıkların en görkemlisi, şehirler değil mi? Mekâna tutunarak, onu üreterek, onu yeniden üreterek zamanın öğütücü, un ufak edici, zalim karşı direnmenin, mekânın peteklerinde kendimize zamana karşı direnme adacıkları oluşturmanın görkemli formülünü bulmuş olduk şehirlerde. Hayat, şehirde potansiyelini satır aralarına kadar sergilemiş oldu; ölüm de şehirlerde biyolojik bir yok oluş, bir mutlak yitiriş olayı olmaktan çıkıp kültürel bir ürüne. Estetik bir yeniden üretime dönüştü.
Londra’nın zekice bir ‘biyografi’sini (London: The Biography) kaleme alan İngiliz yazar Peter Ackroyd, şehrin gizemli köşelerinden Smithfield Et Pazarı’nı ölüm ile hayatın, kutsal ile profanın, temizlik ile murdarlığın kol kola girişine örnek olarak gösterir. Bir zamanlar atların satıldığı bir düzlük (Smooth-field) olarak bilinen bu pazar yerinin hemen yakınında Yüce St. Bartolomew Kilisesi mevcuttur. Pazar yerinde her yer kan revan içindeyken, kilise kutsal temizliği simgeler. Üstelik burada 16. yüzyılda şehit (martyr) edilen Protestan ve Katoliklerin direğe bağlandığı ve yakıldığı bir makam daha vardır ki, burada şimdi koyunlar parçalara ayrılmaktadır! “Tanrı’nın kuzuları” ile bildiğimiz kuzular aynı mekânda dünya değiştirmişlerdir. Smithfield, Ackroyd’a göre, Londra hayatının bir mucizesidir adeta. Orada en saf dinî ortam ile en kanlı ve kirli mesleğin icra edildiği yer, yani hayat ile ölüm, ibadet ile günah, temizlik ile pislik iç içedir.
Ana caddelere “arter” adı verilmesi, yani yolları anlatırken insan vücudundaki ana damar ağıyla bağlantı kurulması da, dikkatimizi çekmesi gereken bir başka ilginç noktadır. Şehrin girişi vardır, çıkışı vardır, ortası vardır, göbeği, gözbebeği, karnı vardır. Duyguları vardır elbette. Kıskanır mesela. Nitekim 17. yüzyılda yaşamış Osmanlı şairi Nef’î bir kasidesinde buna reşk-i bilâd adını verir, yani şehirlerin kıskançlığı.
İstanbul, o kıskanç şehir, Truva’yı, Roma’yı, Atina’yı, Kahire ve Şam’ı, yani eski dünyanın âşık olunası şehirlerinde biriken kadîm ışığı toprağına çekmeyi başarmış o nazenin başkent. Onu kuran İmparator Büyük Konstantin kadar kemiklerini Kadıköy’ün nemli toprağına emanet eden zavallı Azize Euphemia da bu şehrin manevî siluetine damgasını vurmuştur. Fatih Sultan Mehmed’in şehre kabuk değiştirten ama aslında içindeki gelişme potansiyeline yenileyici bir hamle yaptıran fethi kadar Pantokrator Manastırı’nın odalarını, bu şehirde yüzyıllardır kapalı bulunan bir Akademiye tahsis etmesi de şaşırtmalı değil midir bizi?
18. yüzyıl İstanbul’unun renkli çizgilerini başarıyla aksettiren Ermeni yazar İncicyan, Fatih semtindeki Aya Nikola Kilisesi’nin Kırım’ın Kefe şehrinden gelen Latinler ve Ermeniler tarafından ortaklaşa yaptırıldığını ve yine onu ortak ibadethane olarak kullandıklarını aktarır bize. Binanın bir kısmını Katolik Latinler, diğer kısmını Ermeniler ibaret maksadıyla kullanmaktadır. Kilisedeki Kırım takıntısı o kadar derinlere inmiştir ki, burasının bir ara Kefe’ye misyoner olarak gidip gelen Dominiken rahiplerine de tahsis edildiğini görürüz. Lakin asıl şaşırtıcı olan nokta, bu bağlantının Osmanlı devrinde de devam etmiş olmasıdır. Nitekim Fatih Sultan Mehmed Kefe’yi fethettiği zaman oradan bir cemaati İstanbul’a getirtmiş ve gariptir, yine aynı semte yerleştirmiştir. Birkaç yüzyıl sonra bu Kırımlı Müslüman cemaat kiliseyi mescide çevirerek şehrin doğal süreçte Müslümanlaştırılmasına bir misal sunacaktır.
Benzer bir örnek, Şehzadebaşı semtinde olup cemaati kalmamış bulunan Akaleptos Manastırı’nın Fatih devrinde Mevlevi dervişlerine tahsisidir. Dervişlerin burada ney eşliğinde sema edip dünya edebiyatının şaheserlerinden Mevlana’nın Mesnevi’sini okuduklarını aktarır Fatih’in vakfiyyesi. Yüzlerce yıl keşiş ve rahiplere ev sahipliği yapmış olan bu tuğladan yapılmış manastır, şimdi bir başka dinin mensuplarına açmıştır kucağını. Çan sesi ile ney sesi, yer değiştirmiştir.
Şehrin hafızasında çıktığımız bu yorucu ve yıpratıcı tırmanışı burada bir an için kesmek ve onun manevî atmosferini, hatta gizemlerini bir ayna gibi yansıtan kişiliklerin dünyalarına da eğilmek gerekmez mi? Belki de onların hayatı, bellerine bağladıkları atlasın içinden bazı sırları fısıldayabilir kulağımıza. Ve Latinlerin genius loci dedikleri, mekânın ruhunu deşifre etmek için başka bir yol da mevcut değil galiba. Şehirlerin atlasına dolanan hayat bağlarıdır anlatacağımız. Ama odakta İstanbul var kuşkusuz. Onun memnun edemediği evlatlarının –ne yazık ki- tutan âhının pek hazin bir hikâyesidir bu. Osmanlı’nın delişmen sufisi Niyazi-i Mısrî’nin bir imparatorluğun kaderiyle birlikte dokunan ve onun sona ermesiyle iyice mahzunlaşan fırtınalı hayat hikâyesidir daha doğrusu.
Niyazi’nin macerası 1617’de Malatya’nın bir köyünde başlar. IV. Murad’ın Bağdat’ı Safevilerden geri alması, onun niyet atını Şarka yöneltir. Kahire’ye kadar gider. Orada gördüğü bir rüyada, Şeyh Abdülkadir-i Geylânî buralarda boşuna dolaşmamasını, aradığı Şeyh’in bu şehirde olmadığını söyler kendisine. Artık yeniden Anadolu’dadır. Akdeniz bölgesinde bulunan Elmalı’ya gider ve orada Ümmi Sinan’ın hizmetine girer. Neredeyse kalbinin şifasını bulmuştur. 44 yaşına basmış olan Niyazi’yi önce Bursa’da görürüz, sonra da payitaht İstanbul’da. Kendisi de ulemadan olan Sadrazam Köprülü Fâzıl Ahmed Paşa döneminde Osmanlı düzeninin ideolojik gel-gitleri sık sık yaşanmaktadır bu sırada. Tekkeler kapatılmakta, zikr ve sema yasaklanmakta, dervişler tutuklanmaktadır. Peki “celâli cemâline galib” sufi Niyazi buna seyirci mi kalacaktır? Bir Cuma günü İstanbul’da, Ayasofya Camii’ne gider. Padişah IV. Mehmed de namazı Ayasofya’da kılacaktır. Padişah’ın gelmesini fırsat bilen Niyazî, Cuma vaazına çıkar ve zikrin faziletlerinden, tarikat mensuplarının din ve millete yaptığı hizmetlerden, tekkelerin birer ilim ve irfan merkezi olduklarından ve yetiştirdiği büyük şahsiyetlerden söz eden tesirli bir konuşma yapar; tekkelerin kapatılmasıyla bu irfan (gnosis) ocaklarının söndürülmek istendiğini söyler.
Padişah gereken uyarıları almış olmalı ki, devreye girerek yönetimin bu yanlıştan dönmesini sağlar. Tekkeler açılır; yine devranlar, zikirler, semalar başlar, irfan ocaklarının kandili yeniden uyandırılır.
Niyazî’nin siyaseti etkileme, hatta belirleme çabası, onun başına büyük gaileler de açacaktır. 1672 yılında Polonya (Lehistan) seferine çıkılacağı sırada Padişah, manevî destek olsun diye onu ve müridlerini de sefere davet eder. Ancak ateşli konuşmalarla etrafına topladığı binlerce adam, yönetimi ürkütür, onun silahlı bir ayaklanmaya önderlik edeceğinden korkulur ve sonuçta Rodos adasına sürgün edilir. Ne var ki, bu, Niyazî’nin son sürgünü olmayacaktır.
Sadece 9 ay kalır bu ilk sürgününde. Yeniden Bursa. Bu defa 1676’da Rusya’ya karşı açılan sefere, ‘manevî kanaldan’ davet edildiğini belirterek adamlarıyla yola çıkmak için hazırlıklara başlar. Orduya katılmak maksadıyla Edirne’ye gider ama bu sefer asi tavrı iyice kızdırmıştır yöneticileri. Yeni sürgün yeri, Ege’deki Limni adasıdır.
Tam 16 sene kahrını çeker bu sürgünün. 76 yaşındayken affedilir ama kısa bir süre sonra Bursa’da yine takışır birileriyle. Niyazî yeniden Limni adasını boylamıştır.
İşte iki yıl sonra öleceği ve cesedini toprağına emanet edeceği bu adaya doğru son yolculuğuna çıkarken, Osmanlı’ya lanet okuduğu ve bu lanetin tuttuğunu anlatırlar. Gemiye bindirilip yola çıkarıldıktan sonra öfkeli Niyazî, tekkelerin coşturucu ortak dualarından bir “gülbank” okur yüksek sesle ve ardından Osmanlı hanedanının son bulması için ellerini kaldırır semaya. Bir süre temaşaya (contemplation) daldıktan sonra der ki yanındakilere:
Osmanlı sülalesinin inkırâzı için dördüncü semaya bir kazık çaktım. Bu kazığı benden başkası çıkaramaz.
Yanındakiler bu şifreli sözlerden bir şey anlayamazlar tabiatıyla. Ancak tarihler bize Niyazî’nin bu bedduasının akibeti hakkında ilginç veriler sunmaktadır.
Bu lanetten 226 yıl sonra, 30 Ekim 1918’de Mondros’da Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında bir mütareke imzalanır. Buna göre, Osmanlı ordusundaki bütün askerler terhis edilecek, silahlarına ve limanlarına el konulacak, başkenti İstanbul işgal edilecektir. Yani Osmanlı Devleti’nin hukuken bittiğini ilan eden belgedir Mondros Mütarekesi. Bu tarihten sadece 4 yıl sonra, son Osmanlı Padişahı Vahdettin VI. Mehmed, İngilizlerin Malaya adlı zırhlısıyla İstanbul’u terk edecek ve Osmanlı saltanatı tarihe karışacaktır.
Peki Mondros neresidir? Cevap: Limni adasının bir limanı! Limni, aynı zamanda Osmanlı sülalesinin bitmesi için beddua eden Niyazi-i Mısrî’nin son uykusunu uyuduğu adadır. Keramet midir bu, bilmiyorum. Tarihin cilvesi belki de. Ama bir şeyi de hatırlatmıyor değil bize. Bugün kendisi değil de, kardeşi Ahmed’i ve müridlerini emanet bıraktığı İstanbul toprağı, bunun gibi pek çok olağanüstü hale şahitlik yapmıştır defalarca. Yani kabuğu üzerinde gezerken yeterince farkında olmadığımız bu kadim şehrin manevî atmosferi, aslında benzeri nice sırrı fısıldamaktadır bizlere. Yeter ki, kulaklarımızın desibel ayarını iyi yapalım. Duymamamız için bir sebep yok.
Belki de Kocamustafapaşa semtindeki Sümbül Sinan Camii’nin avlusunda bulunan Çifte Sultanlar Türbesi, bize yavuz bir kılavuz olabilir. Üstü açık ve etrafı demir parmaklıkla çevrili bu türbede, rivayete göre, Hz. Muhammed’in (sav) iki torunu gömülüdür. Zamanın Bizans İmparatoru’na cariye olarak satılan bu iki peygamber torunu, kahırlarından ölmüş ve Aziz Andreas adına yaptırılan manastırın avlusuna gömülmüşlerdir. İstanbul’un fethinden sonra bu manastır camiye çevrilmiş ve yeri keşfedilen türbenin etrafına Sünbül Efendi Tekkesi kurulmuş, lakin caminin girişinde kalan bir Hıristiyan mezarına dokunulmamıştır. Güya bu mezarda, İmparatorun kızı yatmaktadır ve bu kız, sarayda Peygamber Efendimiz’in torunlarına acıyıp onlarla temas kurmuş ve hallerine acıyıp sonunda gizlice Müslüman olmuştur. Nihayet ölümlerinden ziyadesiyle müteessir olmuş ve hastalanarak kısa bir süre sonra kendisi de ruhunu teslim etmiş ve Çifte Sultanlar’ın hemen yanı başına gömülmüştür. Bu prenses mezarı da günümüze kadar gelmiştir. Bu örnekler karşısında İstanbul’un asırları bu daracık mekâna nasıl sıkıştırdığına ve dinleri, ırkları, kültürleri ne büyük bir ustalıkla harmanladığına hayran kalırsınız. Yüzlerce yıldır bu makamda 10 Muharrem günü (Hz. Muhammed’in (sav) torunlarının Kerbela’da Halife Yezid tarafından katledildiği gündür) törenler düzenlenir, Müslümanların gönlünü derin acılara bulayan bu hazin günde ayinler yapılır, mevlidler okunur ve tekkenin mutfağında pişirilen aşureler yenir, Çifte Sultanlar’ın ruhuna fatihalar gönderilirmiş. Ama oracıkta, caminin hemen girişinde yatan Bizans İmparatoru’nun sarışın kızı da nasiplenirmiş bu dualardan.
Nitekim Vatan Caddesi üzerinde bulunan ve kilise iken camiye çevrilen İmaret-i İsa Bey Camii’nin bodrum katındaki Bizans Prensesi’nin mezarı, Üsküdar’daki, Sultan III. Selim’in yaptırdığı Ayazma Camii’nin bir Bizans “ayazma”sı (Rumcada “kutsal su” demektir) üzerine kurulması, yine Üsküdar’daki Özbekler Tekkesi’nin Orta Asya’dan, Horasan bölgesinden gelen hacılara ve ziyaretçilere ev sahipliği yapmış olması, Galata’daki Arap Camii’nin, Emevilerin olmasa bile, 1492’de Endülüs’den (İspanya) Yahudilerle birlikte İstanbul’a göç eden Arapların namını taşıması, bu çok-katlı şehrin damarlarında akan yaşama kudretini olduğu kadar farklı kültürleri hazmetme kapasitesini de göstermekte değil midir? Tabii Müslümanlar için en önemlisi de, Hz. Muhammed’in (sav) akraba ve arkadaşlarından Ebâ Eyyub el-Ensârî’nin günümüzde “Eyüp Sultan” adıyla bilinen ve adeta bir “Müslüman Pantheonu”na dönüşmüş bulunan mezarıdır. Her Müslüman şehrinin bir koruyucu manevî büyüğü vardır. İstanbul için bu, Eyüp Sultan’dır.
Eyüp Sultan’ın varlığı, aynı zamanda, yazımızın başında zikrettiğimiz, bir ölünün şehrin şenlenmesindeki kritik rolünün de çarpıcı bir örneği sayılmalıdır. Özellikle Ramazan aylarında İstanbulluların onun etrafında, torunların özledikleri dedelerini ziyaretleri gibi, toplanmakta oluşu, büyük insanlık ağacının köklerine sarılma isteğinden tefrik edilebilir mi? Nitekim İngiliz-Amerikan şairi T. S. Eliot, “Little Gidding” adlı şiirinde şöyle demişti:
Biz ölürüz ölenlerle:
Bak, ayrılıyorlar, ve biz onlarla gidiyoruz.
Biz doğarız ölülerle:
Bak, dönüyorlar, ve bizi getiriyorlar
.
St. Petersburg’da yalnız bir Osmanlı Hamamı
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Çarskoye Selo, Türkçesiyle söylersek, Çarköy’deyiz. Burası devasa boyutlarda bir park ve içinde binbir çeşit ağaç, çeşitli medeniyetlere ait kasır ve köşkler, canfeza köprüler, dilara göller, antik döneme atıfta bulunan çeşitli anıt kopyaları ve Rus tarihinin şanlı hatıralarını canlandıran eserlerle donatılmış durumda.
Göl kenarında rastladığımız “Çeşme Baskını Müzesi”ndeki incelememizi müteakip ünlü Çeşme (veya Mora) Anıtı’na yaklaşıyoruz. Bir adanın ortasında ulu bir sütun ve üzerinde bir kartalın pençesinde tuttuğu av dikkatimi çelmeliyor. Anlıyorum, ‘Kartal’ Rusya, peki av kim? İşi yavaş yavaş çözüyorum. Bu göl de Akdeniz’i simgelemiyor mu? Öyleyse? Öyleysesi şu: Ruslar 1770 yılının 21 Temmuz’unda Akdeniz’e girip donanmamızı imha ettiklerinden o kadar gururlanmışlar ki, bu anıtı kondurmuşlar Çarköy’deki göletin ortasına.
Çeşme Baskını meselesine fazla girmek istemiyorum ama maalesef Türkiye’de o kadar az biliniyor ki bu gerçekten de trajik olayın mahiyeti, insan üzülmeden edemiyor. Oysa Ruslar için Çeşme, sadece bir tatil cenneti demek değil; “Çeşme” onların nazarında aynı zamanda tarihlerinin kritik hamlelerinden birisi anlamına geliyor. O tarihte Rus donanması, Mora yarımadası önlerinde çekilmek zorunda bıraktığı Müezzinzade Ali Paşa komutasındaki Osmanlı filosunu Çeşme limanına sıkıştırmış ve hemen tamamını, Trafalgar’da İngiliz amirali Nelson’un Napolyon komutasındaki Fransız donanmasına yaptığına benzer şekilde, bir ateş gemisiyle yakarak imha etmiş ve Rusların Akdeniz’de önü bu mucizevî başarıyla açılmıştı. Ancak Cezayirli Gazi Hasan Paşa’nın insan-üstü gayretleriyle Akdeniz’e yönelik bir Rus istilasının önü alınabildi
Ancak bırakın bir Çeşme Deniz Müzesi yapmayı, tarihimizin bu kritik olayı üzerinde yeterince çalışmış dahi değiliz. Oysa şimdi batıklar üzerinde yapılan deniz altı araştırmaları ve bulgularından Çeşme’de rahatlıkla bir müze oluşturulabilir ve Petersburg’daki kardeşinin yalnızlığına son verilebilir.
Gölün etrafındaki turumuz devam ederken, aniden göz göze geliyorum onunla. Minare ve kubbeli mimarisiyle göz kırpıyor bana önce. Hem de burada, bu ‘modern Rusya’nın başkentinde, Rusya’nın ‘Avrupa’ya açılan penceresi’nde bir cami karşılıyor beni? Olacak şey mi bu?
Kapısına doğru seyirttiğimi fark eden arkadaşlarım uyarıyor beni: “Uzun yıllardır kapalı. Biz hiç açık görmedik.” Ona dışından bakabilirmişiz ancak. Umutlarım keyifsizleşiyor. Burada bir Osmanlı eseri görmüşken, ziyaret edip elini öpmeden ayrılmak biraz ayıp olmaz mıydı? Gidip kapıyı yokluyorum yine de. Bir tel parçasıyla sıkı sıkıya bağlanmış olan köhne bir ahşap kapı engelliyor içeri girmemi. Kapının aralığından içeriye bakmaya çalışıyorum. Gördüğüm tek şey, sağ duvardaki bir Osmanlıca kitabe. Bunun üzerine merakım iyiden iyiye kıvılcımlanıyor.
Kim yaptırmış olabilirdi bu camiyi burada? Maksadı neydi? Nasıl izin verdi Ruslar bu ‘özel’ mekâna böylesine itinalı bir caminin inşasına? Üstelik yine aynı şehirdeki Tatar Camii Moğol-Timurî mimarisini yansıtırken, bu caminin tipik Osmanlı mimarisi üslubunda yapılması yeterince garip değil miydi?
Tam bu düşünceler zihnimde ısrarlı bir resm-i geçide başlamıştı ki, 50’sinde var yok bir Rus yaklaşıyor sessizce yanımıza. Cebinden bir tomar anahtar çıkartıyor. Hayret dolu nazarlarımız karşısında acele etmeden kapıdaki kilidi açıyor, sabırla teli söküyor ve giriyor içeriye. Tabii biz de arkasından. Adam hiç oralı olmuyor, sanki bunca yıldır gelmemi bekliyormuş, sanki geleceğimizden haberliyşmiş ve sanki randevulaşmışız gibi, olağan bir edayla buyur ediyor bizi içeriye.
Binanın giriş kısmında kapı aralığından göremediğim başka kitabeler de selamlıyor bizi. Hem de bir iki tane değil, pek çok kitabe, galeriye resimler nasıl yan yana asılırsa, aynı şekilde dizili duvarlarda. Okumaya çalıştığım bir tanesi, Kırım’dan getirilmiş bir tekkeye ait. Bir başkası, Balkanlardan getirilen bir çeşme kitabesi. Cami kitabeleri de var ama bu içerisinde bulunduğumuz caminin kendi kitabesi nerede sahi? Bir Osmanlı eseri olsaydı, mutlaka kitabesi olurdu çünkü. Öncelikle onu bulmam lazım. Ama nerede?
Bir cami binası olduğunu zannederek girmiştik içeriye; gelin görün ki, cami yerine, çeşmeler karşılıyordu bizi. Kurnalar, musluklar, kitabeler ve tavandan mı, duvarlardan mı döküldüğü pek belli olmayan taşlar, tuğlalar, sıvalar, mermer parçaları yerlerde sürünüyordu. Okuduğum kitabelerin tarihleri de bir tuhaftı doğrusu. Aralarındaki zaman farkı bazen 100, hatta 200 seneye kadar çıkabiliyordu. Bu imarethane (İngilizler soup kitchen diye çeviriyorlar bu kelimeyi, yani ‘çorba mutfağı’) kitabesinin şu süslü püslü çeşmenin başında işi neydi Allah aşkına?
Zamanlar, mekânlar, binalar, kitabeler, harç ve çorba kokularıyla çeşmelerden damlayan su sesleri birbirine karışıyor bu ‘garip’ mekânda ve alışılmışın çok haricinde bir amalgam meydana geliyor. Andrey Belly’nin öncülüğünü yaptığı postmodern romana gölgesini cömertçe salabilecek kabiliyette bir Kitsch duvarına toslarken buluyorum kendimi. “Tanrım, neredeyim ben!”
O sırada yerden tabloid boy bir gazete büyüklüğündeki kâğıdı kaldırdığını görüyorum bekçinin. Ne olduğunu merak edip yanına yaklaşıyorum. Adam, tam bir Şarklı rahatlığı içinde, “Alın, sizin olsun!” diye veriyor. Bu bir piyango neredeyse! Binanın resmi restorasyon projesi olduğunu üzerindeki imzalardan anlıyoruz; aslında buranın yakında restorasyonuna başlanacağı müjdesini bekçinin ketum ağzından nasılsa alabiliyoruz. Yıkık duvarlar, çökmüş pervazlar, dökük çiniler… Tıpkı Osmanlı çinileri gibi; fakat son devir eseri oldukları her hallerinden belli. Fakat ya şu dışarıdaki minare? Burası bir cami olmadığına göre, o neyi simgeliyordu? Hamamın kubbesindeki minare hangi manaya geliyordu? Çek, diyorum sevgili Selman’a; objektiflerine hapsettiği görüntülerle bir zaman tüneline girer gibi olduğumuz bu kapıdan çıkıp bu defa binayı dışarıdan tarassut ediyoruz.
Sarı bir çizgidir Petersburg’da ufuk; kuşların kanatlarıyla çizilen…
Bu minare, bu bina, bu kıyısında bir Namazgâh suskunluğunda bekleyen göl… Parkta gül mevsimi çoktan veda etmiş kısa ömrüne. Sincapların gölgeleri yürüyor saçlarımızda.
Dönüşte dalıp gittiğim Rus mimarisi tarihlerinde “Turkish Bath” adıyla geçen bu ilginç binanın aslında ne cami, ne de hamam işlevi bulunduğunu, II. Katerina’nın devletin vizyon ve ihtişamını göstermek amacıyla düzenlediği kültürel seferberliğin bir parçası olarak bu parkta tarihin çeşitli katmanlarından parçaların –bazen eskitilmek suretiyle, bazen de işlevsiz bir müze objesi sıfatıyla- bir sergi unsuru olarak tasarlandığını öğreniyorum. Bir İtalyan mimara yaptırılan bu proje için Rusların işgal ettikleri Osmanlı topraklarındaki binalardan söküp getirdikleri sanat değeri taşıyan parçalar mimarın arkaik stiliyle buluşmuş bu eserde. Ve elbette minare, bir süsleme unsuru, dekoratif bir öge olarak yerini almış bu “Türk pavyonu”nda (Turkish pavillon). Yani üzerinde hiç ezan okunmayan ve zaten ezan okunması için tasarlanmamış bir minaredir bu. (Minarenin anlamına ilişkin bir kuyu açılıyor zihnimde. Günümüz camilerini düşünüyorum. Durum onlarda farklı mı acaba?)
Restorasyonda aradan geçen 3 yılda hangi noktaya gelindi, bilmiyorum. Ancak Çin, Hint ve Mısır medeniyetini temsil eden eserlerinin de sergilendiği bu parktaki Türk Hamamı, birbirleriyle konuşmaya can atan iki ülkenin –savaşların birer konuşma çağrısı olduğunu hatırlatan Fransız tarihçisi Fernand Braudel’in kulaklarını çınlatalım mı burada?- buluştukları bir mekân halinde yeniden tasarlanırsa gayet hoş bir iş olur. Zaten içi bir galeri tarzında döşenmiş bulunan bu binada Osmanlı-Rusya ilişkilerine dair belgeler, yazışmalar, gravürler, Petersburg sefirlerimizin fotoğrafları gibi malzemeler sergilenebilir. Çeşme Baskını Müzesi’nin yanı başında, bu defa iki ülkenin ilişkilerine dair unsurların bir arada sunulduğu bir kültür merkezi anlamlı da olur. Zaten büyük ölçüde yazın açık olan bu parka, en azından Türkiye’den Petersburg’a gidecek misafirler için ilginç bir köşe minderi konulmuş olur. O mindere oturup şehirle konuşmaya başlayabiliriz.
Şehirlerin diyaloğu bizimkinden çok daha yoğun ve karmaşık galiba. Onların bilgeliklerinden öğreneceğimiz sayısız şeyler var. Türk Hamamı, bu dilin öğrenilmesi ve yeniden konuşturulması için elverişli bir çıta sunuyor bizlere; daha altına düşmemizi engelleyen bir çıta…
Victor Hugo şehrin binalarla yazılan bir yazı olduğunu tespit ederken haklıydı. St. Petersburg’daki bu Türk Hamamı, şehrin beyaz kâğıdı olarak düşünebileceğimiz hafızası üzerine hangi mesajları yazmıştı acaba? Keşfe değmez mi?
.
Resmî tarihin Sultan Vahdettin saplantısı
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
1918 şartlarında İngilizleri tutmayan var mıydı ki, Hürriyet gazetesinde yer alan bir köşe yazısında(1), Mondros Mütarekesi’ni ve İngiliz himayesini kabullendiği için Sultan Vahdettin’e hain yaftası yapıştırılabiliyor?
Açın bakın, Mondros’ta İngiltere ile aramızda rica minnet çöpçatanlık yapan General Townshend’in hatıralarını, İngiliz gemileri kasım ayında Çanakkale’den nasıl birer ‘kurtarıcı prens’ olarak girmişlerdir, hayretle görürsünüz. Hadi onu bulamadınız diyelim, bari tarihçi Orhan Koloğlu’nun 1918 yılı üzerine yazdığı kitabındaki(2) basın taramasını okuyun ve zamanın PTT’sinin Mondros Mütarekesi’ni kutlamak için tam 22 bin serilik bir posta pulu çıkardığını hayret ve ibretle görün.
O zaman Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’da kendi parasıyla çıkardığı Minber gazetesinde işgalci İngilizlerin tebrik edilip alkışlandığını da, 17 Kasım 1918’de aynı gazetede çıkan söyleşisinde “İngilizlerden daha hayırhah (iyiliksever) bir dost olmayacağı” mesajını verdiğini de, ertesi gün çıkan Vakit gazetesinde ise “Britanya hükümetinin Osmanlılara karşı olan iyi niyetlerinden şüphe etmediğini” söylediğini ve dahi “muhataplarımızla [yani İngilizler, Fransızlar vd.] anlaşmak lazımdır” dediğini de hatırlamamız gerekmez mi? Ya Mustafa Kemal Paşa’nın 11-13 Ekim 1918’de Halep’ten Vahdettin’e çektiği telgraftaki ilginç teklifleri… Şöyle diyordu padişahın yaveri Naci (Eldeniz) Bey adına gönderdiği telgrafta: Müttefiklerle olmadığı takdirde ayrı olarak ve mutlaka barışı sağlamak lazımdır ve bunun için kaybedilecek bir an bile kalmamıştır. (Orijinali: “Müttefiken olmadığı takdirde münferiden behemahal sulhü takarrur ettirmek lazımdır ve bunun için fevt olunacak bir an dahi kalmamıştır.”)(3) Peki, bütün bu belgeler bilinip dururken birilerinin kalkıp da “Mütareke hükümlerine sonuna kadar riayetkâr davranmalıyız” şeklindeki tavrı nedeniyle Vahdettin’in hain ilan edilmesini anlamak gerçekten de mümkün değil.
Karabekir’in hatıratında Vahdettin
Fazla uzağa gitmeye gerek yok. Kâzım Karabekir’in bile yakılan kitabı İstiklal Harbimizin Esasları’nın ilk baskısında (1933) Sultan Vahdettin’le son görüşmesine dair hatıraları, kitabın sonraki baskılarında açıkça sansüre tabi tutulmuş değil midir? Halbuki Vahdettin, 11 Nisan 1919 günkü görüşmesinde, birkaç gün sonra Trabzon’a giderek yeni görevine başlayacak olan General Kâzım Karabekir’e dönüp, “Paşa, ben ve millet sizlerden ümitliyiz… Hayır dualarım ve niyâzlarım sizinle beraberdir” demiş, Karabekir Paşa da kendisine şöyle cevap vermişti: “Kumandan ve asker evlatlarınızla bütün millet zât-ı şahaneleri etrafında bir kalp ve bir kafa gibi toplanabilir şevket-meâb.” Üstelik Karabekir Paşa dışarı çıkınca onu heyecanla bekleyenler arasında bir tanıdık da vardır kapının önünde: Fahri Yaver-i Hazret-i Şehriyari Mustafa Kemal Paşa. Hemen Karabekir’e sorar: Neler konuştunuz? Karabekir, Padişah’ın kendisini hayır dualarla yolculadığını anlatınca Mustafa Kemal Paşa şu anlamlı tespiti yapar oracıkta: Sen Erzurum’a yerleşince vatanın üç uç noktasında üç temel dayanak noktası teşekkül ediyor. Ne yazık ki, İstiklal Harbimizin Esasları’nın 1951 ve sonraki yıllarda yapılan baskılarında bu ve benzeri türden Vahdettin’i ‘beraat ettirici’ nitelikteki ibarelerin itinayla temizlendiğini hayretle görürüz. Eh, Karabekir’in kitaplarında durum buysa gerisini varın, siz düşünün.
Mustafa Kemal’in yukarıdaki sözüne dönelim tekrar. Ne demek istiyor? Gayet açık bence: Vahdettin ve İstanbul hükümeti daha önce Cafer Tayyar Paşa’yı Edirne’ye, Ali Fuat Paşa’yı Ankara’ya gönderdikten sonra üçüncü büyük kozunu oynamış ve Karabekir Paşa’yı Erzurum’a tayin ettirmeyi başarmıştır. Böylece direnişin Edirne, Ankara ve Erzurum ayakları tamamlanmış, sıra bunları toparlayacak ve organize edecek bir genel müfettişliğe gelmiştir ki, bir ay sonra bu göreve olağanüstü yetkilerle padişahın yaveri olan Mustafa Kemal Paşa atanacak ve 15 Mayıs 1919 günü yine Vahdettin’le görüştükten sonra dördüncü ve merkezÎ ayağı oluşturmak üzere Samsun’a doğru yola çıkacaktır. Nitekim bu görüşmeyi sonraları Falih Rıfkı Atay’a anlatan Atatürk, Vahdettin’in kendisine, “Şimdiye kadarki başarılarınızı unutun, asıl şimdi yapacağınız hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, Paşa, devleti kurtarabilirsin” dediğini nakletmemiş miydi? Öyleyse soralım: Bizzat Karabekir ve Atatürk’ün ağzından yaptıkları anlatılan Vahdettin nasıl hain olabiliyor?
İngiliz gizli belgeleri ne diyor?
Son olarak İngiliz gizli belgelerine bir göz atalım. Aslı Britanya arşivlerindeki gizli yazışmalara göre, işgalci İngilizler, şimdi de ‘esir padişah’ı Samsun’a çıkmış bulunan Mustafa Kemal Paşa aleyhine konuşmaya zorlamaktadırlar. Ne var ki, Vahdettin kendilerine, Mustafa Kemal Paşa’nın ancak İtalya’nın birliğini sağlayan millî kahramanları Garibaldi kadar “haydut” kabul edilebileceğini, onun yurtseverliğinden kuşku duymadığını, dahası ona saygı ve hayranlık hissetmemenin güç olduğunu söylemiştir.(4) İngilizler de bu sözleri resmen kayıtlara geçirmişler. Vahdettin’in ifadelerinin İngilizce çevirisi şöyle: “It is absurd to label the Nationalist Movement as the tyranny of a set of non-Turkish brigand and patriot in much the same sense that Garibaldi was, and is difficult not to respect and admire him.”
Bir başka belge ise gerçekten şaşırtıcı. 14 Kasım 1918 günü, bir gün önce İstanbul’a gelip Pera Palas’ta ikamete başlamış olan Mustafa Kemal Paşa, İngilizlerin Daily Mail Gazetesi’nin muhabiri G. Ward Price’ı aracı yaparak General Harrington’la görüşmek ister. Price, Pera Palas’ta yaptığı görüşmeyi hatıralarında şöyle aktarıyor: “Mustafa Kemal, yapmak istediği bir teklif için Britanya resmi makamlarıyla nasıl temas edeceğini” bildirmemi rica etti. “Bu harpte yanlış cephede savaştık, dedi, eski dostumuz Britanyalılarla asla kavga etmek istemezdik… Biliyoruz, partiyi kaybettik… Anadolu’nun Müttefik Devletler tarafından işgal edileceğini tamamen biliyordum… Bu topraklar üzerindeki bir Britanya idaresinden o kadar hoşnutsuzluk gösterilmemesi gerektir.”
Kim kahraman, kim hain?
Anadolu’da İngiliz idaresinden o kadar da rahatsızlık duyulmaması gerektiğini söyledikten sonra Mustafa Kemal, bu topraklar üzerindeki İngiliz idaresinde bir vali olarak çalışmaya hazır olduğunu gazeteci aracılığıyla işgalci yetkililere şöyle iletecektir: “Eğer İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa Britanya idaresinde bulunan tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir selahiyet dâhilinde hizmetlerimi arzedebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim…”(5) Türk Tarih Kurumu’nun çevirtip bastığı bir kitaptan alındı bu çarpıcı sözler. Şimdi söyleyin bakalım, İngilizlerle ilişki kurmak vatan hainliği sayılabilir miymiş?
Kaldı ki, kimin hain, kimin kahraman olacağına gazete köşelerinden yahut meclis kürsüsünden karar verilemez; hatta mahkemeler bile buna karar veremez. Bunun kararını kamuoyunun vicdanı ve “tarih” denilen o acımasız yargıç verirse verir. Hem Fransızlar şu General Petain’in hain mi kahraman mı olduğuna 60 küsur yıldır karar verebildiler mi? Adam üstelik vatanını Almanya’ya gerçekten peşkeş çektiği ve işgalcilerle düpedüz işbirliği yaptığı için İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra herkesin gözü önünde yargılanıp idama mahkûm edildiği halde bugün dahi onun bu şekilde davranmakta haklı olduğunu düşünen Fransız vatandaşları azımsanmayacak sayıdadır. Dahası, bu bir rejim sorunu değildir Fransa’da; bir tarih sorunudur. Ne diyelim, darısı bizim Vahdettin’in başına.
En iyisi son sözü, bir ara bakanlık da yapmış olan Hüseyin Cahit Yalçın’a bırakmak. Bakın yakın tarihimizdeki hain-kahraman düellosu hakkında bu tecrübeli kalem ne ibret-âmiz laflar söylemiş: “İzzet Paşa kabinesinde mütarekeyi [Mondros’u] imza eden Rauf [Orbay] Bey, bugün âdeta vatan haini oluyor. Çünkü Halk Fırkası’ndan çıkmıştır. İzzet Paşa kabinesinde mütarekeyi kabul eden ve imza etmesi için emir verenler arasında bulunan Fethi [Okyar] Bey ise bugün Millet Meclisi Reisi bulunuyor. Çünkü, henüz Halk Fırkası’na mensuptur. Bu ne mantıktır, bu ne ölçüdür, bu ne mutaassıp fırkacılık [particilik] hissidir?”(6) Tarih yalan söylemez; ama ona yalan söyletilebilir. Tabii yatsıya kadar…
1) Bkz. Tufan Türenç, “Tarih yalan söylemez: Vahdettin haindir”, Hürriyet, 14 Kasım 2007. 2) Orhan Koloğlu, 1918: Aydınlarımızın Bunalım Yılı, İstanbul 2000, Boyut Kitapları, s. 190. 3) Atatürk’ün Bütün Eserleri, cilt 2, İstanbul 2003, Kaynak Yayınları, s. 232. 4) Bkz. S. Ramsdan Sonyel, Turkish Diplomacy 1918-1923, Londra 1975, s. 154, dipnot 1’den aktaran: Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler 5, İstanbul 1992, Tekin Yayınevi, s. 249-250. 5) Price’ın Extra-Special Correspondent (Çok Özel Yazışmalar) adlı kitabından (1957, sayfa 104) aktaran Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri, Çeviren: Cemal Köprülü, Ankara 1991, Türk Tarih Kurumu Yayınları, s. 98. 6) Aktaran: Rauf Orbay, Yakın Tarihimiz, cilt IV, İstanbul 1962, s. 180.
.
Arşivden: Amigoluk ve gazetecilik!
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Basında çıkan haberlere göre
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=706056
2000 yılının Aralık ayında gerçekleşen Hayata Dönüş Operasyonu’nda meydana gelen ölümlerde yanlış uygulamaları nedeniyle açılan dava zaman aşımından düşmüş ve sorumlular kurtulmuş. Şimdi yargıyı eleştirmek moda olduğu için bunun sorumlusu olarak yargıyı yargılayan basınımız, operasyon gerçekleştiği tarihte savaş çığlıkları atıyordu. İşte o tarihte sağduyulu bir ses, Zaman gazetesinde insanları operasyonun dehşeti üzerinde düşünmeye çağırıyordu. Aşağıda Mustafa Armağan’ın 26 Aralık 2000 tarihli Zama ngazetesindeki yazısını bulacaksınız.
****
Oysa ne güzel de kurmuştum kafamda bayramda yazacağım şerbetli yazıyı! İnsanların ruhlarının iyice bunalıp daraldığı şu günlerde biraz içlerini ferahlatacak, ısıtacak ve bayramın manevî iklimine hazırlamaktı amacım.
Fakat son bir haftadır içimde biriken ve zihnimde ateş topuna dönüşen, hani söylemesem etimde şirpençe çıkar denilecek türden düşünceleri bayram sonrasına ertelemek de içimden gelmedi. (Merak edenlere söylüyorum, hazırlandığım bayramla ilgili kurduklarımı bayramda köşemin haricinde yazacağım yazıyla yine sizinle paylaşacağım.) Benim de çok hoşuma gitmiyor ama bu arefe günü biraz eleştirel ve “acı” notlar düşeceğim bayramı selamlamak yerine.
Bildiğiniz gibi Milliyet gazetesi bir süredir yeni bir uygulama başlattı. Yavuz Baydar’ın hazırladığı “Okur Temsilcisi-Ombudsman” sayfası her pazartesi hem okur tepkilerini yansıtıyor okurlara, hem de gazetenin bir haftalık panoramasını, bazan biraz sert de olsa eleştirisini yapıyor. Bu cesaret isteyen uygulama, sanıyorum Türk basınında ilk kez gerçekleşiyor ve şu ana kadar bunu uygulayan ikinci bir gazete de yok bildiğim kadarıyla.
Bu faydalı uygulama, Zaman gazetesi de dahil, bütün gazetelere yaygınlaştırılmalı. Olayların akışı içerisinde akl-ı selimini kaybedip rotasını şaşıran yayın masalarını uyarmanın, kendilerine getirmenin etkili bir yolu olabilir okur temsilciliği. Okuduğu gazetenin kendi kendisini eleştirdiğini gören okurun eleştirel bilincini yükselteceği gibi, geçtiği bir haftanın illüzyonundan da kendisini kurtarabilme şansını yakalar okuyucular.
Biliyorum, gazetecilik zamana karşı bir yarıştır. Boğayı boynuzlarından yakalama işidir. Zordur fakat yüzbinlerce, milyonlarca insanın hadiseye bakışlarını etkileme kapasitesine sahip olduğu için de tehlikeli bir meslektir.
Fakat gazeteciler de insandır. Resmi beyanlara fazla bel bağladığı olur; çünkü çaresizdir, başka kaynakları kurumuştur. Bunu anlayışla karşılamak gerekir. Hislerini işin içine karıştırır; yeri gelir, ideolojisini ve dünya görüşünü de. Gayri resmi kaynaklara güvenmesi bazan başına iş açar. Resmi beyanların soğukluğu ile gayri resmi beyanların ayartıcılığı arasında seçim yapamaz durumda kaldığı da olur. Fakat her zaman kaynaklarını, eline gelen bilgileri şüpheyle değerlendirme, başka bilgilerle karşılaştırma gibi bir yükümlülüğü vardır. Eline geçen her bilgiyi, “bilgi” olarak sunamaz, sunmamalıdır. Zira resmi kaynakların “psikolojik harekâtı”nın bir parçası olabilir beyanlar; aynı şekilde gayri resmi açıklamalar da hedeften saptırmaya matuf olabilir.
Burada gazeteci aklı ve vicdanı ile birlikte hareket etmek mecburiyetindedir. Akl-ı selimini muhafaza etmek ve yorum yapma kapısını okuyucuya ve köşe yazarlarına açmakla yetinmelidir.
Bu sağduyuyu “olayların içi”ne fazlasıyla gömülmüş olan gazeteci belki göstermekte zorlanır; ama olayların içine batmamış birilerinin (buna ister okur temsilcisi deyin, isterse ombudsman) bu uyarıyı soğukkanlılığını kaybetmeden yapmasını son derece faydalı buluyorum.
“Hayata Dönüş” operasyonunda basınımızın elbirliği ile neredeyse operasyonun bir parçası olmayı seçerek yansıtması, yalnız benim canımı sıkmakla kalmamış, Milliyet okurlarının da gazetelerini eleştirmelerine yol açmış. Dünkü Milliyet’te bir okur, gazetesini, “Operasyonu ve sonuçlarını tartışacağınız yerde, mahkûmların oruç tutup tutmadığını tartıştığı” ve “avucunuza konan bir ses bandını, hiç araştırmadan, gerçekmiş gibi kabul ettiği” için protesto etmesi anlamlıydı. Fakat daha da anlamlısı Yavuz Baydar’ın çuvaldızı kendisine (gazetesine) batırma konusundaki gözüpekliği idi. Beraber okuyalım Baydar’ın sözlerini:
“Milliyet, bu haberlerde resmi bilgiye aşırı yaslanmış, haberle muhabir arasındaki “uzak mesafeyi” okura tam yansıtmamış, “eleştirel” görevini yerine getirmede eksiklikler sergilenmiştir.”
Asıl ilginci ne, biliyor musunuz, bu yazının altına Amerika’nın saygın gazetelerinden birinin, The Boston Globe’un okur temsilcisi Jack Thomas’ın 13 yaşındaki bir okuyucuya cevabını manşete taşımıştı: “Gazete, amigoluk yapamaz”.
Türk basınının operasyon sırasındaki artık alıştığımız acar “performans”ını gördükten sonra bu amigoluğun ne kadar iliğimize işlemiş olduğunu bir kere daha anlamış ve cümle âleme anlatmış olduk!
*
Bütün bu hayhuy arasında, Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’ün bir beyanı gözlerden kaçtı. Şimdilik sayıları 28’e ulaşmış bulunan ölümleri “savaş zayiatı” kabul eden Türk, “zayiatın en az 4-5 kat fazla olacağını öngörerek operasyona başladıklarını” ifade etti CNN’de Mehmet Ali Birand’a.
Şimdi elinizi vicdanınıza koyun ve düşünün. “Hayata Dönüş” operasyonuna 28 x 5 = 140 kişinin öleceği öngörülerek girişildiğini sayın bakan kendi ağzıyla ifade ettiğine göre, operasyonda kaç kişinin kurtarılması öngörülüyordu dersiniz? Çelişik beyanlardan anlayabildiğim kadarıyla ölüm orucuna katılanlar 282 kişi; bunlardan durumu kritik olanlar ise yaklaşık 180 kişi olarak ifade ediliyordu. (Gerçi sonradan bunların da “sahte” oruç tuttukları söylendi; ama bu bilgiye devletin neden operasyon öncesinde ulaşamadığı ise yine sorgulanmadan kaldı.) Ölmesi muhtemel 180 kişiyi hayata döndürmek üzere girişilen bir operasyonda 140 kişiyi öldürmeyi göze alıyorsunuz.
Peki bunun neresi “hayata dönüş”?
.
Avrupa’nın İslamla ‘yeniden’ imtihanı
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Gerçekte Avrupa hiçbir zaman tamamen
tecrit edilmemiş, tamamen Hıristiyan
olmamıştır… İslam Avrupa’nın parçasıdır,
İslam mirasımızın parçasıdır.
Jack Goody [1]
İslamın Avrupa bilincinde vuku bulmuş ‘ebedî bir travma’[2] olduğunu söyleyen Edward Said’in çığır açan Orientalism (1978) adlı kitabı, çeyrek asrını 2 yıl önce doldurdu. Bu süre zarfında Avrupa’nın Avrupalı olmayan toplumlar ve kültürlerle olan ilişkilerinin tarihi, önceden tahmin edilmeyen saçaklanmalar sergiledi. Oryantalizmin başka toplumların tarihini çarpıtırken, kendi tarihini de çarpıttığı ve bu ikili çarpık imajın ardından ‘hayalî bir Doğu’ ve ‘hayalî bir Batı’ inşa ettiği daha sık vurgulanır oldu (mesela Thierry Hentsch’in dikenli kitabı Hayali Doğu’sunda bu vurguyu açıkça görmek mümkün [3]). Bu, bir yandan Avrupa tarihinin üzerine örtülen ideolojik şalı açmaya, öbür yandan da Avrupalı olmayan toplumların tarihi üzerine düşürülen emperyal bakışın büyüsünü bozmaya yönelik çift yönlü bir fikrî çabayı tetiklemiş oldu. Böylece tarihlerin içerisinde yıkanıp durulandığı yeni bir kutsal havuz haline geldi tarihçilik mesleği. Tarih yazıcılığı yeniden heyecan verici bir serüvene dönüştü. Bu yeni evrede, silikleştirilmiş bir çok yüzün yeniden aydınlatıldığına tanık olduk ve olacağız. İşaretler bu yönde kuvvetlenerek geliyor üzerimize doğru. Avrupa ile İslam arasındaki ilişkilerin tarihi de benzer bir menisküs kazasına uğramıştı. Koşmak bir yana yürüyemiyordu besbelli. Marshall Hodgson’un “küresel ve eşit bir tarih” çağrısı, ancak 21. yüzyılın şafağında, o da bazı kısıtlı vadilerde yankılar bulabilmiş durumda. Bu vadilerin sayısı ve niteliği çoğaldıkça sesin kaynağının hangi vaadlerde bulunduğunu daha berrak olarak anlama imkânına kavuşacağız. Şimdi bu vadilerde yankılanan seslerden bazılarını yakalamaya çalışalım.
Roma’ya dönüş?
Fransız düşünürü Rèmy Brague’ın Avrupa: Roma Yolu[4] adlı kitabı, Avrupa’nın yeniden Romalı olmaktan başka çıkar yolu olmadığına ilişkin iddiasıyla şaşırtıcı bir çıkış yapıyor. ‘Romalılık’ (Romanitas), yani kendisi dışındaki kültürleri bünyesine dahil etmek, içermek (inclusion), ötekini dışlamamak yönündeki tavrın Avrupa’nın önündeki yegane seçenek olduğunu söylüyor Brague. Ona göre Avrupa ya Romalı inclusivist (kucaklayıcı) tavrına geri dönecek ve İslam başta olmak üzere ‘öteki’ kültür ve toplumlara kapılarını daha fazla açacak ya da kendi içine kapanıp Karanlık Çağ’a doğru haşmetli bir dönüş yapacaktır! Aslında Türkiye Cumhuriyeti yöneticilerinin Avrupa Birliği kapısında kullanabilecekleri yaman bir argümandır bu. Her halükârda ‘AB bizimle daha güçlü olacak’ türünden karanlığa atılan sığ kementlerden daha kuşatıcı ve daha derin bir tez Brague’ınki. Mesela onun Avrupalı olmayı, baştan verili bir konum olarak görmeyen ve Avrupalılığı “Avrupalılaşma” yönünde sonsuz bir çaba olarak değerlendiren şu ufuk açıcı düşünceleri yeterince kışkırtıcı değil midir:Avrupa’nın içeriği, tam anlamıyla içeren olmaktır, evrensel olana açılmış olmaktır… Avrupalı kendi kimliğine, ileride doldurmak zorunda kalacağı boş bir çerçeve olarak sahiptir sadece… Avrupa sürekli bir kendini-Avrupalılaştırma hareketinden başka bir şey değildir… Avrupa, Avrupalılaşmanın sonucudur, onun nedeni değildir. “Avrupalı” denen mekânın (“Avrupalı” sayılan) sakinleri için tehlike, Avrupalılıklarını kazanılacak değil de baştan elde edilmiş, artık bir serüven olarak değil de konumunun bir kazancı olarak, evrensel bir çağrı olarak değil de bir bölgeselcilik olarak düşünmektir… Bunun sonucu olarak, Roma’nın artık Roma içinde olmaması mümkündür ve “Avrupalı olmayanların” temelde Avrupa’nın şansı olan Romalı tutumu üstlenmeleri ve daha önce Avrupalı olduğunu sananlardan daha çok Avrupalı olmaları mümkündür. [5]
Avrupa’nın çarpık aynaları
Avrupa kimliği hakkında çarpıcı yorumlar içeren bir başka çalışma, Josep Fontana’nın Çarpıtılmış Bir Geçmiş: Avrupa’yı Yeniden Yorumlamak adlı harikulade güzellikteki kitabıdır. (Ne yazık ki, Türkçe tercümesinde kitabın ilk ve asıl başlığı olan Çarpıtılmış Bir Geçmiş’in (A Distorted Past) yayıncı tarafından –nedense- “uçurulmuş” olduğunu belirtmeliyim. Aynı kitabın Litera Yayıncılık tarafından yapılan 2. baskısında bu hatanın düzeltilmiş olduğu görülmektedir.[6]) Gerçek bir tarihçi soğukkanlılığı ve hakikat-perverliğiyle ortaya çıkan, eskilerin deyişiyle “müdakkıyk” İspanyol tarihçisi Fontana’nın “aykırı” yorumlarına bolca rastlanan kitabını, derin bir entelektüel heyecan duymadan okumak kabil değildir. Fontana’ya göre Avrupa kültürüne, nicedir kendisini ve kendisi haricindeki dünyayı çarpık bir tarzda görmesini sağlayan ‘çarpıtıcı aynalar’ hakim olmuştur. Bu yüzden, Avrupa kültürünü, içerisine sıkışıp kaldığı bu muharrif aynalar dehlizinden bir an önce çıkarmak gerekmektedir. Ancak bu başarıldığı zaman gerçekten “evrensel” ve her kültüre hakkını veren âdil bir tarih kavrayışına ulaşmak mümkün olabilecektir. Aksi takdirde, Avrupa’nın geçmişindeki parlak sayfalar, tarihin karanlıklarını boylama tehlikesi ile karşı karşıyadır:
Eğer kendimizi duvarların gerisine hapsetmekte ısrar edersek, hem içeriden hem de dışarıdan gelen saldırganların elinde can vereceğiz. Değişen ortama ayak uydurma yeteneğini yitiren bütün toplulukların başına geldiği gibi, böyle bir durumda Avrupalılar ve yarattıkları uygarlık da yok olacaktır. Bu gerçekleşirse, insanlığın tarihinde bir sayfa kapanmış olacak ve bir yenisi açılacaktır. [7]
Avrupa’yı kuran İslam
Bu yazıda Ele alacağım üçüncü kitap ise başucumda ne zamandır: Europe and Islam [8] (Avrupa ve İslam). Orta Çağ tarihi üstadı Franco Cardini’nin imzasını taşıyan bu her satırından tebahhur tüten kitap, bilinenlerden son derece farklı ve girift bir Avrupa ve İslam öyküsü dokuyor. Floransa Üniversitesi’nde Ortaçağ tarihi dersleri veren İtalyan tarihçi Cardini, İslam’ın Avrupa’da önyargılar, yanlış bilgilendirmeler ve aleyhte yayınlar yüzünden hakiki mahiyetiyle anlaşılamadığını vurguluyor. Eğer tarihe bu önyargılar, yanlış bilgilendirmeler ve çarpıtmalardan salim olarak bakacak olursak, Avrupa ile İslam arasında sanıldığından daha derin ve güçlü bağların mevcut olduğunu göreceğizdir. Cardini, kitabında “Avrupa” ve “İslam” sözkonusu olduğunda aklımıza geliveren Endülüs İslam medeniyetinin Avrupa’nın biçimlendirilmesindeki rolüyle yetinmiyor. İtalyan olmanın avantajından yararlanıyor ve bu defa ‘Sicilya ve Napoli İslam Medeniyeti’nin izlerini takip ederek Avrupa medeniyetine bir tür beşiklik görevi yapmış olan “İtalyan kültüründe İslam faktörü”nü genişlemesine ve derinlemesine mercek altına alıyor. Cardini kitabında bir yerde 827 tarihinde vuku bulan Sicilya’nın Müslümanlarca fethi ve Palermo’nun kuşatılması sırasında Napoli şehri idarecilerinin Bizanslılara karşı Müslümanlara yardımcı olduklarından, hatta Müslümanları, kendilerini Bizanslılardan ve Longobardi Prensleri’nin tasallutundan korumaları için bizzat ülkelerine davet ettiklerinden bahsediyor. Yine mesela, Max Weber’in o yere göğe sığdıramadığı ve modernliğin beşiği saydığı Hıristiyan Avrupa sahil şehirlerinin (“Batı şehri”) Avrupa’ya mahsus bir “başarı” olmaktan ziyade, İslam’ın Avrupa’daki yayılmasının doğrudan bir ürünü olduğunu belirtiyor. Tarih, bir kez daha tepetaklak oluyor Cardini’nin satırlarında. Nitekim Alvaro’nun şikayetlerinden, 9. yüzyıl Kurtuba’sında Hıristiyan din adamlarının Arapça hüsnühat meşk ettiklerini(!) öğreniyoruz. Alvaro’ya göre, Kurtuba’da bulunan papazlar hattatlığa kendilerini o kadar kaptırmışlar ki, Tevrat ve İncil’i, hatta Kilise Babaları’nın eserlerini çoğaltma işini dahi ihmal etmeye başlamışlardır. Ya Sicilya’daki Arap şiirinin gökçe sesleri? “İçlerine sinmiş derin hüzünden dolayı bu şiirleri dinlemeye yürek dayanmaz”, diyor tarihçimiz. Ve İtalyan şiiri üzerinde gezinen Sicilya Arap şiirinin gölgesine bir bıçak gibi sokuyor kalemini. Cardini, İslamiyetin İtalya’daki etkisinin sürekliliğine delil olarak şunu da zikretmeyi ihmal etmiyor: Müslüman Sicilya’nın Normanlarca geri alınmasını müteakip kurulan yeni Hıristiyan idaresinde, eski rejimin Arap kökenli memurları, sadece alt düzey memurluklarda değil, bizzat divanda dahi görev almaya devam etmişlerdi! Böylelikle Norman Krallığı’na Müslümanların katkısına dikkat çekiyor tarihçimiz.
Kısa devre yapan Avrupa!
Cardini’ye göre, aslında Avrupalı halkların bilinci, 18. yüzyıla kadar İslamiyete karşı bugün gördüğümüz türden bir önyargı seliyle kaplanmış değildi. Ne var ki, 19. ve 20. yüzyıllarda Batı kültürü tam anlamıyla bir “kısa devre” yaptı. Bunun sonucunda Arap veya İslam kültürüne ait olan ne varsa, Avrupa kültürünün ‘ötekisi’ olarak kabul edilmeye başlandı ve kültürün iliklerine kadar işlemiş bulunan İslam damgası, büyük bir gayretle Avrupa’nın çok-renkli yüzünden kazınmaya ve sökülmeye çalışıldı. Ama nafile. Çünkü “İslam, Avrupa’yı etkilemiştir” demek bile hafif kalır tarihçimize göre; çünkü ‘İslam, Avrupa’nın doğrudan doğruya kurucu unsurudur’. Tarihçimiz bir adım ileri giderek diyebilirdi ki, İslam olmasaydı “Avrupa” da olmazdı. Eğer, diyor Cardini, antik coğrafyacıların tasvirlerinin ötesine gidip de “modern Avrupa” kavramı ile “Avrupa kimliği”nin nasıl ve ne zaman doğduğunu kendi kendimize soracak olursak, İslam’ın, onun vücuda gelmesinde (negatif de olsa) belirleyici bir faktör olduğunu fark ederiz. Bazı tarihçiler (paradoksal olarak) Hz. Muhammed’i Avrupa’nın ‘kurucu babası’ olarak selamlıyorlarsa da, benzer bir rol neden Osmanlı padişahları olan Fatih Sultan Mehmed veya Kanuni Sultan Süleyman’a da atfedilmesin? Onlar ki, Avrupa kıtasının sakinlerini, mesela Protestanların resmen tanınmasını sağlayarak pozitif, aynı zamanda Avrupa’yı, kendilerini savunmak ve tanımlamak zorunda bırakarak negatif bir yoldan biçimlendirmişler ve böylece Avrupa kimliğinin oluşması için son derece elzem olan “öteki” duygusunu geliştirmelerine yardım etmişlerdir.
Küresel bir tarihe doğru
Bir başka deyişle, İslam’ı aradan çıkardığınızda, Avrupa tarihinin geçmişini olduğu gibi bugününü de boydan boya yırtmış ve sakatlamış olursunuz. Sonuçta, Avrupa tarihi kadar dünya tarihi de anlaşılmaz bir hale gelir. Bu yüzden Avrupa-İslam ilişkilerine geçmişte olduğundan daha nafiz bir nazarla ve daha cevval bir paradigma ve yöntemle bakmak zorundayız. Buradaki yöntemimiz, Avrupa ve İslam ilişkilerini “Doğu-Batı Çatışması” veya “Uygarlıklar Çatışması” şeklinde bir çatışma söylemini yeniden üretmek olmamalı, daha ziyade bir alış-veriş ve etkileşim ağının temasları ve temassızlıklarının diyalektiği noktasında ele almalıdır. Daha doğrusu, Küresel Tarih’in yakın unsurlarının etkileşimleri şeklinde. Eğer Gotik mimarinin İslam’ın eseri olduğunu ya da Venedik’teki San Marco meydanının mimari dizaynının Şam’daki Emevi Camii çevre düzenlemesinden etkilendiğini[9]; Müslümanların Avrupa’ya İspanya ve Portekiz kanalıyla sadece bilimsel ve felsefî abideleri değil, aynı zamanda sulama teknikleri ve tarım yöntemlerini de miras bıraktıklarını, daha önemlisi, “polity”, yani birlikte yaşama pratiğini Avrupa topraklarına bir tohum gibi diktiklerini görmezden gelirsek, ne Avrupa’yı, ne de “biz”i anlama imkânını bulabiliriz. Bugün Avrupa’nın 18. yüzyıldan bu yana içine girdiği “kısa devre”nin tamiri de İslam’la yeniden yüzleşmekle mümkün olacaktır. Çarpıtılmış geçmişin salimen hatırlanmasıyla elbette…
1. Jack Goody, Islam in Europe, Polity Press, 2004, s. 14. Türkçe çevirisi: Avrupa’da İslam Damgası, Şahabettin Yalçın, İstanbul 2005, Etkileşim Yayınları.
2. Edward W. Said, Orientalism, Routledge & Kegan Paul, 1980, s. 59.
3. Thierry Hentsch, Hayali Doğu: Batı’nın Akdenizli Doğu’ya Politik Bakışı, Çeviren: Aysel Bora, İstanbul 1996, Metis Yayınları.
4. Rèmy Brague, Avrupa: Roma Yolu, Çeviren: Betül Çotuksöken, İstanbul 1995, Kabalcı Yayınevi.
5. Brague, age, s. 144-149.
6. Josep Fontana, Çarpıtılmış Geçmişe Ayna: Avrupa’nın Yeniden Yorumlanması, Çeviren: Nurettin Elhüseyni, İstanbul 200?, Litera Yayıncılık.
7. Josep Fontana, Avrupa’yı Yeniden Yorumlamak, Çeviren: Nurettin Elhüseyni, İstanbul 1995, Afa-İntermedya, s. 190.
8. Franco Cardini, Europe and Islam, İngilizceye çeviren: Caroline Beamish, Blackwell Publishers, 1999.
9. Deborah Howard, Venice and the East: The Impact of the Islamic World on Venetian Architecture 1100-1500, New Haven: Yale University Press, s. 2.
.
Abdülhamid devri Anadolu toprağına ne kattı?
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Mustafa Armağan’ın Kitap Zamanı’nda çıkan bir yazısı
Osmanlı İmparatorluğu’nu “müthiş bir belirsizlik bölgesi” ve tarihçilerin önüne konmuş “büyük bir bilmece” olarak gören Fernand Braudel, mevcut bakışlarımızın karşımızdaki gerçeği anlamaya yetmediğini, dolayısıyla daha fazla çalışmak gerektiğini söylemişti.
Osmanlı tarihi, uzun yıllar sabit ve hakkında son söz söylenmiş bir olgu olarak resmedildi. 1920’lerin ve 1930’ların tarih alanına getirdiği vurgu değişikliği, geçmişin tek bir karede dondurulabileceği yanılgısını da beraberinde taşımış oldu. Buradaki Osmanlı resmi, gelişmeyen, durağan ve pıhtılaşmış bir köhne kimliği tespit ediyordu. Bu görüş, yarı resmi bir tarih anlayışı şeklinde on yıllar boyu halkın ve tarihçilerin Osmanlı tasavvuruna bir “Roma katakombu” vazifesi gördü.
İşte 1970’lerin ortalarından itibaren Batı’da Osmanlı tarihçiliği bizi uyandırıcı bir işlev gördü; hor görmeye şartlandırıldığımız kendi gerçekliğimizle yeniden yüzleşmeye davet etti. Sarstı, hâlâ da sarsıyor.
‘Devletçi tarih’ anlayışı
Donald Quataert, Amerikalı bir ‘Ottomanist’, yani Osmanlı tarihi uzmanı. Alanı, iktisat tarihi. Daha önce dilimizle buluşmuş birkaç çalışması var. Osmanlı Devleti’nde Avrupa İktisadi Yayılımı ve Direniş (1881-1908) adlı kitabı (Yurt Yay., 1987), Osmanlı yöneticilerinin emperyalizme karşı verdikleri mücadelenin çeyrek yüzyıllık manzarasını ortaya koyuyordu. Sanayi Devrimi Çağında Osmanlı İmalat Sektörü (İletişim Yay., 1999) adlı çığır açan eserinde ise farklı bir yöntem izliyordu. Osmanlı tarihçilerinin genellikle “devletçi” bir çizgi izlediklerinden şikâyetle, iktisat tarihinin hep devletin kazanç ve kayıpları üzerine odaklandığını, oysa bu çalışmalarda üreten kesimin sesinin duyulmadığını belirtiyor, bu kesimin bir türlü özne olamamasını eleştiriyordu.
İşte bu “devletçi tarih” anlayışı sonucunda gerçekliğin yalnızca belli bir tabakasını (devleti) görüyor, öbürüne (halka) gözümüzü ısrarla kapatıyorduk. Yazarın 1973 yılında kaleme aldığı doktora tezi tam 35 yıl sonra Türkçeye çevrilirken yazarın tarihçilere yönelttiği benzer bir soru ve eleştiriyi bu defa köylüler bağlamında yinelediğini görüyoruz. Osmanlı tarım tarihi araştırmaları o kadar keskin bir devletçi bakışla ele alınmıştır ki, köylülerin seslerini bir özne gibi değil, olaylara maruz kalan pasif nesneler gibi duyarız. İşte devlet zenginleşti veya fakirleşti, işte emperyalizm geldi, sömürdü vs. eksenindeki klasik anlatılarda devletin bu en temel üretici ve vergi veren kesimi -ki yüzde 85’ini oluşturuyordu toplam nüfusun- gözden ırak tutulur.
Donald Quataert, Anadolu’da Osmanlı Reformu ve Tarım adlı bu eserinde Osmanlı’nın “çöküş yılları” diye lanse edilen II. Abdülhamid döneminin Anadolu’suna yeniden bakmaya davet ediyor. Eserinde gösterdiği bu şaşırtıcı dinamik resim, bildiklerimizden oldukça farklı bir gerçekliğe götürüyor. Anadolu köylüsünü değişimin salt alıcısı değil, devletle birlikte eşit aktörü olarak konumlandıran yazarın gayreti sayesinde pek çok bilinmedik yönünü tanıyoruz tarihimizin ve toplumumuzun. Bir yandan Sultan II. Abdülhamid’in tarımın ve çiftçiliğin geliştirilmesi için gösterdiği şahsî gayretler, kurulan numune çiftliklerinde modern tarımın makineli hale getirilmesi çabaları, öbür yandan Bağdat demiryolunun yapımıyla Anadolu’nun içine akan büyük hareketlilik, ürünlerin kıyı şehirlerine çok daha ucuz ve hızlı aktarılabilmesinin sağladığı ticari tarıma geçiş ve zenginleşme ile bütünleniyor. Bu resimde devlet, Düyun-u Umumiye’nin kaynaklarımızı emen varlığına rağmen hiç de pes etmiş görünmez. Tarım bürokrasisi kurulur. Ticaret odaları, Ziraat Bakanlığı (Nezareti), Ticaret ve Ziraat Meclisi, Ziraat okulları ve asıl tarım reformlarını yürütecek olan Ziraat Hey’et-i Fenniyesi… Tabii bu reformların finansörlüğünü üstlenecek olan Ziraat Bankası da verdiği kredilerle Anadolu insanının üretkenliğini artırma çabasının destekçilerinden biri olmuş, dahası, küçük üreticiyi tefecilerin elinden kurtarmıştır.
Edirne, Selanik, Sivas, Halep gibi imparatorluğun dört bucağında beliren örnek tarlalar, reformun sadece teoride kalmayıp pratiğe de aktarıldığının çarpıcı göstergeleridir. Abdülhamid ise bir yandan Amerikan tarım aletlerinin kontrolünü yapmakta, diğer yandan Iowalı bir mühendis olan David Kent’in Ziraat Bakanlığı’nda istihdamı için iradeler neşretmekteydi. Ayrıca Romanya’nın meşhur buğdaylarını incelemek için bir heyet gönderiyordu. Bursa’daki İpekçilik Enstitüsü’nde Müslüman talebenin azlığına hayıflanıyor, sayılarının artması için acil önlemler alınmasını istiyordu. Fakat bütün bu arayışlar arasında iki yeni ürünün Anadolu toprağı ve mutfağıyla buluşmasına şahit olmaktayız: Gül ve patates.
Bugün Isparta gülcülüğümüzün merkezidir ve adı bir yerde gülle özdeşleşmiştir. Ancak bu durum, Abdülhamid devrinde gülyağcılığıyla ünlü Bulgaristan’ın Kızanlık yöresinden gelen göçmenlerin bu bölgeye yerleştirilmesinden ve kendilerine binlerce gül fidanının bedava dağıtılmasından sonraya rastlar. Zaten iyi bildikleri bu tarımı yeni yerleştikleri topraklarda geliştiren göçmenler, her hasat mevsimi şehri gül kokusuna boğacaklardır.
Türkiye’yi anlamak istiyorsak
Patates ise yönetimin bir süre önce Anadolu’da yaşanan kıtlığın önlenmesi için devreye soktuğu önemli bir tarım ürünü. Önce Adapazarı, Söğüt, Eskişehir, sonraları Diyarbakır, Harput, Trabzon ve Erzurum’a, hatta Van’a ekilen patates, her türlü vergiden muaf tutularak özendirilmiş ve o kötü hava şartlarının yaşandığı yıllarda Anadolu’da açlığın büyük ölçüde önüne geçmeye yaramıştı.
Tabii ki Anadolu’nun fakirleşmesini durdurmaya yetmemiştir bu gayretler. Yine de Quataert’e göre “Abdülhamid idaresinin tarım reformlarında elde ettiği başarılar etkileyiciydi.” Her zaman istenilen sonuçlar alınamasa da, devletin öncülük rolü ve halkın önüne çıkar fırsatları değerlendirme çabası, Cumhuriyet döneminin de tarım paradigmasını oluşturacaktı.
Bugün Anadolu’nun Abdülhamid dönemindeki trajik ayakta kalma mücadelesinden akıllarda yalnız demiryolu düdüğü, kumpir tadı ve gülün kokusunun kaldığını söylemek muhakkak ki haksızlık olur. François Georgeon’un dediği gibi, bugünkü Türkiye’yi anlamak istiyorsak Abdülhamid dönemini incelememiz gerekir.
.
Ömrüyle beste yapan: Turgut Cansever
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Turgut Cansever vefat etti… Bir kişi eksilmedik sadece. Bu toprağın sesini yiğitçe dünyaya duyuran kanallardan birini daha yitirmiş olduk. Cümlemizin başı sağ olsun. Şeytanlar palalarını çekip üzerimize geldikleri zaman çöllerimizin iniltisini artık daha yakıcı bir şekilde duyacak paslı kılıçlarımız. ‘Bir yiğit eksik burada’, diyeceğiz.
‘Kim o?’ diye soranlara kaşımızı kaldırıp ‘Elbette Turgut Cansever’ diyeceğiz.
İlk tanıdığım günden beri ne zaman yakınına sokulsam o dalgası hiç eksilmeyen denizin ortasında sallanırken bulurdum kendimi. Saatler boyu en ufak bir yorgunluk alameti göstermeksizin katıksız bir aşkla anlatır, daima anlatırdı. Bazen yarı yaşında olmama rağmen bitap düşer, takip edemez olurdum düşüncelerinin akışını.
Ne anlatırdı sahi?
Düşünüyorum da, İbn Arabi’nin “Füsûs”unu, Whitehead’in eğitim felsefesini, Konfüçyüs’ün hikmetlerini, Bracque’ın resim anlayışını, Sinan’ın neden bir Ayasofya yapmadığını, Nietzsche’nin delifişek cümlelerini fikir silindirinden geçirdikten sonra öyle bir infilak ettirirdi ki, havai fişek ziyafetinin seyrine asla doyum olmazdı. Bir söyleşisinde Nietzsche’nin “Batan güneşi severim, çünkü yeniden doğacaktır” sözünün mengenesini kendine mahsus bir işlemle şöyle çözmüştü: “Biz en büyük batan güneştik. Evvela battığımız için daha evvel doğmak ihtimalimiz var.” Karşısındaki şaşkın, sormuş kendisine: “Batan güneşten neyi kastediyorsunuz?” Cevabı “Osmanlı dünyasını kastediyorum” olmuştu.
Turgut Cansever’i bunun için çok özleyeceğiz, zira bir daha Osmanlı gibi bir oluşum filizlenmesin diye ellerinden geleni yapanlara karşı bu topraklardan bir gün yeniden bir medeniyet doğacağına duyduğu kesin inancı bu derece kuvvetle ifade eden birisine duyduğumuz ihtiyaç gün geçtikçe artmakta. Kendisine güvenen, kültürünün imkânlarına Batı karşısında komplekse kapılmadan bir hazineye eğilir gibi özenle eğilebilen ve bu uğurda dirsek çürüterek akıl ceplerimizi cömert bahşişlerle doldurabilen insandır en büyük eksiğimiz.
Şirazlı Hafız ne güzel demiş: “İnsan ömrü öyle bir bestedir ki, ancak kendisinden sonra çalınırsa o insan gerçekten yaşamış sayılır.”
Turgut Cansever kişiliğiyle yakınlarına, fikir ve eserleriyle de gelecek nesillere dinlemekten bıkmayacakları nefasette bir beste bırakan talihlilerdendir.
Mekânı Cennet olsun.
.
Atatürk’ü Koruma Kanunu bir Almanınmış
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Atatürk’ü Koruma Kanunu bir Almanınmış
Wikipedia adlı internet kaynağı onu bize şöyle tanıtıyor: �Prof. Dr. Ernst Eduard Hirsch, 1902 – 1985 yılları arasında yaşayan Alman asıllı, ancak 1943 yılında Türk uyruğuna geçen önemli bir hukukçudur.
Hirsch, bilimsel anlamda, Türk hukukunun her alanında önemli etkinliklerde bulunmuştur. Bir çok yasanın kodifikatörüdür. Hirsch Ticaret yasasının oluşturulmasında çok büyük katkıda bulunmuştur. Özellikle Medeni Kanun ile Ticaret Kanunu arasındaki ikilik bu bilim adamının katkılarıyla giderilmiştir. “Atatürk Yasası”nın hazırlanmasını (1951) sağlamıştır. Bu yasa ile sadece, çağdaş Türk Devletinin kurucusu değil, fakat aynı zamanda onun fiziksel anısı olan heykeller de, ceza hukukunun yaptırımlarına bağlanarak korundu. “Pratik Hukukta Metod” isimli eseri hâlâ yeni baskıları yapılan bir hukuk kaynağıdır.”
Wikipeda’nın “Hirsch” maddesi onun hakkında “Bir çok yasanın kodifikatörüdür” diyor ya, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu daha cesur çıkmış olmalı. Ona doğrudan doğruya “Kodifikötör” sıfatını takmış.[1] Yani? “Kanuni”. Anlayacağınız, 1566 yılında vefat eden Birinci Kanuni’mizden sonra İkinci Kanuni’miz, 1933’den 1953’e kadar Türkiye’de kalıp hukuk eğitimimizi ve sistemimizi yeniden düzenleyen vaftiz olmuş bir Alman Yahudisiymiş.
Bu yazıda Hirsch’in yalnız bir hoca değil, aynı zamanda Cumhuriyet’in yasama sürecine de nasıl müdahil bulunduğuna ilişkin hatıralarında geçen ilginç bir bölümü aktaracağım. Böylece Atatürk Türkiyesinde olduğu kadar, çok partili hayata geçtiğimiz Demokrat Parti iktidarında da bu Alman hukukçunun nasıl nüfuzlu biri olarak yaşadığını görmüş bulunacağız.
Hatıralarında “Atatürk’ü Koruma Kanunu”na ne tür bir katkıda bulunduğunu şöyle aktarıyor kendisi.
Daha önce belirttiğimiz gibi (http://www.haber7.com/haber/20080713/Cumhuriyetin-temel-nitelikleri-anayasaya-nasil-girdi.php), 1937 yılında CHP’nin Altı Okunun anayasaya girmesine ön ayak olan profesörümüz 1950’den sonra DP’lilerin Altı Oku anayasadan çıkarmayışlarını ve Atatürk’e bağlılıklarını her fırsatta vurgulayışlarını kendi görüşündeki isabete bağlar ve ardından DP hükümetinin Atatürk’ün izinde olduğuna dair Resmi Gazete’de bir kararname yayınladığını söyler. DP hükümeti, 1950 yılının Aralık ayı sonlarında çıkardığı ikinci bir kararnameyle ise devlet daireleri ile makam odalarında bundan böyle sadece Atatürk resimlerinin asılacağını, başka şahsiyetlerin, yani İsmet İnönü’nün resimlerinin asılamayacağını da ilan etmiştir.
Ne var ki, hükümetin bu kararı Ticani tarikatı üyelerinin Atatürk büst ve heykellerine saldırısıyla cevaplanır. Bu da tabiatıyla hükümeti zor duruma düşürmüştür. Saldırganlar sanki Atatürk’ün heykellerine saldırmayı DP iktidarından yüz bularak yapmışlar gibi bir hava esmesine sebep olan bu iki kararnameye tepki olarak DP’liler de, bu eylemleri ve kışkırtanları tehdit eden bir kanun çıkarmaya karar verirler. Hazırladıkları kanun tasarısının başlığı, “Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun”dur.
Ancak bu kanun tasarısına en başta DP milletvekilleri karşı çıkmaktadır. Sebebi, 1924 Anayasası’nın tek tek kişilerin lehine çıkarılacak her türlü kanunun açık bir dille yasaklamış bulunmasıdır. Yani bir kişi hakkında özel bir kanun çıkarmak anayasaya aykırı olacaktır.
Nitekim tasarı, 7 Mayıs 1951 günü Meclis Genel Kurulunda yapılan görüşmelerde 141’e karşı 146 oyla reddedilir ve komisyona geri gönderilmesine karar verilir. Sağlam bir hukukî gerekçe aranmaktadır ve DP’li milletvekillerinin yitirilen itibarı iade edecek sihirli formülü bulması için kapısını çaldıkları hukuk uzmanı, o sırada Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde görev yapan Prof. Ernst Hirsch’den başkası değildir.
Kendisine başvuran, hükümete yakınlığıyla tanınmış bir milletvekiline Hirsch’in verdiği cevap, şu olmuştur:
“Atatürk adında bir şahıs, hukukî anlamda, artık mevcut değildir. Dolayısıyla ona yasa yoluyla da bir imtiyaz sağlanması söz konusu olamaz. Söz konusu tasarıda ceza hukuk normlarıyla korunması öngörülen hukukî varlık bir şahıs olarak Atatürk değildir. Burada korunmak istenen Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusuna karşı Türk milletinde genel olarak yaygın bulunan hayranlık ve saygı duygusudur. İşte, ceza tehdidi altına konulmak istenen davranışlar, halkın içinde yaşamayı sürdüren bu saygı duygusunu, yani merhumun anısını zedelemeye müsait davranışlardır.”
Böylece Hirsch, hem hukukî anlamda mevcut bulunmayan birisi hakkında, hem de tek bir şahıs hakkında kanun çıkartarak sakat doğacak bir kanuna bir formül geliştirmiş ve ölen kişinin değil, yaşayanların, yani hukukî anlamda kişilerin hayranlık ve saygı duyguları üzerinden bir koruma kanunu çıkartılmasına önayak olmuştur. Artık kanun metni, “Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse; Atatürk’ü temsil eden heykel, büst ve âbideleri veyahut Atatürk’ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimse cezalandırılır” şeklini almış ve 25 Temmuz 1951’de TBMM’de görüşülerek kanunlaşmış, 31 Temmuz 1951’de ise Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe irmiştir.
Hirsch, bir zamanlar kendisini Türkiye’ye davet etmiş olan kişi, yani Atatürk için elinden geleni yaptığı duygusuyla müsterihtir. “Böylece” der, “bu olağanüstü şahsiyetin anısını koruma konusunda ben de karınca kararınca bir katkıda bulunabilmiştim.”
Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu bile bir yabancıya yaptırdığımızı görelim artık�
Not: Ernst E. Hirsch’in anıları Hâtıralarım: Kayzer Dönemi, Weimar Cumhuriyeti, Atatürk Ülkesi başlığıyla Türkçeye çevrilmiş ve 1985 yılında Ankara’da Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü Yayınları arasında basılmıştır.
[1] Aktaran: Hirsch, Hâtıralarım, s. 427.
Mustafa ARMAĞAN
.
Değiştirilemez ilkeleri Anayasa’ya kim koydu?
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Değiştirilemez ilkeleri Anayasa’ya kim koydu?
Türkiye’de modern hukuk eğitiminin kurucularından Prof. Ernst E. Hirsch’in hatıraları, Cumhuriyet’in ilk yılları konusunda bize birinci elden bir yabancı tanıklık sunduğu için önem arz eder.
İç sansürün kararttığı veya kitabına uydurduğu pek çok önemli kırılma noktası, onun anılarında olanca yalınlığı, hatta olanca çıplaklığıyla karşımıza çıkar ve şaşırtır bizleri. İşte Hirsch’in aynasına yansıyan bu çıplak görüntülerden birisi de, Altı Ok’un anayasaya giriş hikâyesidir.
Ernst Hirsch, 1933 yılında yeni kurulan İstanbul Üniversitesi’nnde görev yapmak üzere Türkiye’ye gelen Alman hukuk profesörlerinden biridir. Aslen Yahudidir. Ve yeni kurulan Hukuk Fakültesi’nde Ticaret Hukuku derslerini ilk olarak veren şahsiyettir.
Hirsch yalnız İstanbul ve Ankara üniversitelerinde toplam 20 yıl hukuk hocalığı yapmakla kalmamış, aynı zamanda Türk hükümetine çeşitli konularda danışmanlıklarda da bulunmuştur. Hatta bu gayri resmi görevini 1953’de Almanya’ya dönüşüne kadar sürdürdüğünü ve Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu formüle ettiğini kendisi anlatıyor.
Anlattıkları içinde ilginç bir nokta özellikle dikkatimi çekti. Meğer CHP’nin altı ilkesinin 3 Şubat 1927 tarihli 3115 sayılı kanunla anayasa metnine dahil edilmesinde Hirsch’in parmağı varmış.
Kendisi olayı şöyle anlatıyor:
1936 yılı başlarında Yargıtay iki Genel Kurul Kararı vermiş ve 1926 tarihli Ticaret Kanunu’nun iki hükmünü kelimesi kelimesine öyle bir yorumlamışlardır ki, sanki özgürlük, sınırsızlık anlamına gelmektedir. Bunun üzerine bir konferans vererek açıklama yapan Hirsch, her iki kararda da “devletçilik ruhunun eksik olduğunu” söyler ve özgürlüklerin sınırlanması gerektiği üzerinde durur. Sınırsız özgürlük olamaz ona göre.
Fakat burada asıl dikkat çeken nokta, yargıçların kararlı tutumudur. Hatırata göre tek parti döneminde özgürlükten yana tavır koyan zamanın Yargıtay üyeleri, Hirsch’in bu eleştirilerine şöyle karşılık vermişler:
“Nasyonal sosyalist Almanya’da tek iktidar partisine ait ilkelerin devlet organları üzerinde de bağlayıcı etkisi olabilir. Ama Türkiye’de tek parti sistemine rağmen, Anayasa’nın 54 üncü maddesinde yargıcın tüm davalarda ve kararlarda sadece kanunla bağlı olduğunu belirten hüküm yer almaktadır. Cumhuriyet Halk Partisinin altı ilkesi, kanun gücünde değildirler ve dolayısıyla yargıçları hiçbir şekilde bağlamazlar.“
Hirsch, kendi devletçi anlayışına sığdıramadığı Yargıtay’ın bu sınırsız özgürlükten yana kararlarını eleştirerek CHP milletvekillerini uyandırmıştır. Nitekim konferanstan sadece birkaç hafta sonra CHP Genel Sekreteri Recep Peker harekete geçerek Anayasa’da değişiklik yapılacağını, CHP’nin altı ilkesinin (Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve İnkılapçılık) anayasa metnine katılacağını açıklamıştır. Nitekim Şubat 1937 başında bu değişiklik gerçekleşecektir.
Asıl ilginç olan husus ise Hirsch’in yorumudur: Böylece, der, iktidar partisinin altı ilkesi devlet hukukuna uygun biçimde Anayasa ilkesi haline gelmiş ve herkes için bağlayıcı nitelik kazanmıştı.
Şu sözler de yine kendisine ait:
“Böylece, farkına bile varmaksızın, Türk Anayasa hukukunun bir özelliğine katkıda bulunmuş oldum. Bu özellik 1961 Anayasasında da korunmuştur.“
Hirsch, 1937’de kendi katkısıyla anayasaya geçirilen bu ilkelerin 1950 yılında seçimi CHP karşısında ezici bir çoğunlukla kazanmasına rağmen Demokrat Parti tarafından da kaldırılmadığına dikkatimizi çekerek Türkiye Cumhuriyeti’nin kaderinde ne kadar temelli bir rol oynadığını belirtmek ihtiyacını duymuştur.
Böylece Hirsch’in dolaylı olarak (‘belki de farkında olmadan’) anayasaya konulmasına katkıda bulunduğu Cumhuriyet’in kurucu ilkeleri, 21. yüzyıl başlarında Türkiye’de özgürlüklerin önünü kapatan yeni bir karanlığa kaynaklık etmiş oldu. Belki de farkında olmadan!
———-
Not: Ernst E. Hirsch’in anıları Hâtıralarım: Kayzer Dönemi, Weimar Cumhuriyeti, Atatürk Ülkesi başlığıyla Türkçeye çevrilmiş ve 1985 yılında Ankara�da Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü Yayınları arasında basılmıştır.
Mustafa ARMAĞAN
.
İşte “Millet düşmanınızdır” belgesinin aslı!
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
İşte “Millet düşmanınızdır” belgesinin aslı!
Son günlerde tarihin ateşi giderek yükseliyor. Özellikle de yakın tarihin. Anayasa Mahkemesi’nin 1969 yılında bugün olduğu gibi yetki sınırlarını aşıp Demokrat Partililerin siyasî haklarının iadesi için Adalet Partisi ile Cumhuriyet Halk Partisi’nin desteğiyle meclisten geçen anayasa değişikliğini iptal etmesiyle türban değişikliğinin iptali arasındaki benzerliği konuşmaya fırsat kalmadan bir ‘millet düşmanı” polemiğidir sardı ortalığı.
Hatırlayacaksınız, CHP milletvekilleri mecliste TRT bütçesi görüşülürken aynı zamanda TRT’de program yapan Tamer Korkmaz’ın Yeni Şafak’taki bir yazısında İsmet İnönü’ye “Millet düşmanı” dediğini ileri sürerek köşeye sıkıştırmaya çalışmışlardı. Bu tartışmalar üzerine Korkmaz, elinde ‘kapı gibi belge’ olduğunu ısrarla ve tekraren belirterek belgeyi köşesinde yayınladı (12 Haziran 2008). Buna göre İnönü’nün “millet düşmanı” olduğunun belgesi şudur:
İnönü, CHP’nin eski yayın organı Ulus gazetesinde yayınlanan anılarının 17 Mayıs 1968 tarihli kısmında, kendi ağzından aynen şunları söylüyor: “Kafileyi durdurdum. Subayları bir kenara topladım. İçinde bulunduğumuz vaziyeti bilesiniz. Padişah düşmanınızdır. Yedi düvel düşmanınızdır. Bana bakın, dedim. Kimse işitmesin millet düşmanınızdır…” İsmet Paşa, milletimiz aleyhindeki bu konuşmayı İkinci İnönü Savaşı esnasında Bursa’dan göçen, içinde subayların ve ailelerinin bulunduğu bir kafileye hitaben yapmıştı… Kaynak kimmiş? İsmet Paşa’nın kendisi! (Hatırattan İdris Küçükömer’in “Düzenin Yabancılaşması” adlı çok kıymetli eserinin 86 ve 87. sayfalarında da bahsedilir.)
Belge bu kadar…
Ancak yazıda ‘belge’ olarak ileri sürülen Ulus gazetesinin ilgili nüshasına ulaşıp da onu kendi gözlerimle okuduktan sonra Korkmaz’ın, İnönü’nün ‘millet düşmanı’ olduğuna dair bu “yüzde yüz gerçek, su katılmamış İnönü belge”sini gerçekte görmediğine kanaat getirdim.
Neden mi?
Bir kere, sizlerin de burada yayınladığım Ulus gazetesindeki orijinalinden okuyabileceğiniz gibi bu ‘belge’, epeyce kırpılmış, tıraşlanmış, yani altı ve üstüyle bağlantısı koparılarak sunulmuş. Bu da insana basında çokça şikayet ettiğimiz o Bektaşi fıkrasını hatırlatıyor.
İkinci olarak son cümlede İdris Küçükömer’in kitabına yapılan atıftan kuşkulanıp ilgili kitabı elime aldığımda şu kanaate vardım ki, Korkmaz, belgenin 16 Mayıs 1968 tarihli Ulus’ta yayınlanan orijinalini görmemiş, belgeyi Küçükömer’in kitabından aldığı halde sanki aslını görmüş de, o kitapta da bundan bahsediliyormuş gibi bir izlenim uyandırmaya çalışmış. Bu da takdir edersiniz ki referans göstermede dürüst bir tutum sayılmaz.
Bu kanaate nereden vardığımı merak mı ettiniz? Bunun için Küçükömer’in ilk baskısı 1969’da yapılan Düzenin Yabancılaşması adlı kitabının ilgili kısmını buraya almamız gerekiyor (İstanbul 1994, Bağlam Yayınları, s. 86-87):
İkinci İnönü Savaşları sırasında Bursa’dan geriye doğru göçen ve içinde subay ve ailelerinin bulunduğu bir kafileye rastlanır. İ. İnönü şöyle diyor hatıratında: Kafileyi durdurdum. Subayları bir kenara topladım. İçinde bulunduğumuz vaziyeti bilesiniz. Bundan başka, subay olarak da yerinizi bilmelisiniz. Padişah düşmanınızdır. Yedi düvel düşmanınızdır. Bana bakın, dedim. Kimse işitmesin millet düşmanınızdır.”
Gördüğünüz gibi Korkmaz ve Küçükömer’in alıntıladıkları kısım, “Bundan başka, subay olarak da yerinizi bilmelisiniz” cümlesi hariç birebir aynı. Ancak metnin orijinalinde var olan bazı noktalama işaretlerinin her iki metinde de nasıl oluyorsa elbirliğiyle aynen atlandığına şahit oluyorsunuz. Bu bir.
Korkmaz’ın Ulus gazetesinden değil Küçükömer’in kitabından aktardığına ilişkin ikinci kanıt da İnönü’nün sözünden yapılan alıntıyı sunuş şeklidir. Bu kısma dikkatle bakıldığında Korkmaz’ın belgenin aslını değil de, Küçükömer’in kitabını kullandığı daha bariz bir şekilde görülebiliyor. Küçükömer belgeyi, /p>
İkinci İnönü Savaşları sırasında Bursa’dan geriye doğru göçen ve içinde subay ve ailelerinin bulunduğu bir kafileye rastlanır
şeklinde takdim ederken, Korkmaz’ın bu cümleleri alıntıdan sonraya kaydırdığını ve ‘savaşlar’ı ‘savaş’a çevirerek aynen aktardığını görürüz:
İsmet Paşa, milletimiz aleyhindeki bu konuşmayı İkinci İnönü Savaşı esnasında Bursa’dan göçen, içinde subayların ve ailelerinin bulunduğu bir kafileye hitaben yapmıştı…
Oysa Ulus gazetesindeki orijinal metne baksaydı orada olayın şu şekilde sunulduğunu görecekti:
Geriye doğru hicret eden bir kafileye rastladım. Kağnı arabaları, subaylar, aileleri, Bursa istikametinden geliyorlar. Kafilede halktan da kimseler var. İlerlemekte olan düşmandan kaçıyorlar. Kafile hem yürüyor, hem söyleniyorlar, mırıldanıyorlar. Kulak verdim, “ne olacak, ne yapacağız, nedir bu bizim başımıza gelenler?” tarzında konuşuyorlar. Kafileyi durdurdum…”
Demek ki, metnin aslında sadece subaylar yoktur, aynı zamanda birazdan İsmet Paşa’nın ‘millet’ şeklinde ifade edeceği ‘halk’ da var. Ancak hatıratın aslına değil de, Küçükömer’e bağlı kaldığı için Korkmaz da olaydan ancak onun aktardığı kadarıyla bilgi sahibi olabilmiş, bir başka deyişle Küçükömer’in alıntı tuzağına düşerek açık vermiştir.
Hatta bir adım daha atıp şunu da rahatlıkla söyleyebilirdik: Tamer Korkmaz’ın, İdris Küçükömer’den yaptığı alıntının hemen üzerindeki paragrafı da yeterince okumadığı veya anlamadığı açık. Çünkü burada İnönü’nün sözünü yorumlamamıza ipuçları sağlayabilecek şu ilginç bilgilere yer veriyordu İdris hoca:
Yabancı istiladan Kurtuluş Savaşı içinde, bürokratların, büyük toprak sahibi ayan kalıntısı’nın ya da eşrafın bir kısmı ile geçici, fakat apaçık bir işbirliği vardı. Bu işbirliğinin gelişmesi, Türkiye’nin yazılı tarihlerinde halen karanlıkta duran önemli bir noktadır. C.H.P lideri İsmet İnönü’nün sık sık dergi ve gazetelerde, gerekli görüldüğünde, tekrar ve tekrar yayınlanan hatıralarında gördüğümüz bazı kısımlara burada değinmek gerekiyor. Anadolu’da düşman istilası üzerine harekete geçen, bağımsızlık savaşı vererek düşmanın ilerlemesini (muntazam ordu kuruluşuna değin) engellemiş bulunan, hakiki gerillaların meydana getirdiği Kuvve-i Seyyare vardı. C.H.P lideri, bunların halktan* vergi topladığı, koyun, vs. gıda maddeleri aldığından şikayet etmektedir. Açıklanması gereken nokta burada evvela, söz konusu halkın kim olduğudur. Aslında bu eşraftır. Milli kurtuluş hareketinde gerillaların finansmanı elbette önemlidir. Açıklanması gereken diğer bir nokta, Kuvve-i Seyyare** bürokratlar, eşraf ve halkın ilişkileridir. Bu ilişkiler, savaş sonrası Türkiyesi’ne hakim ekonomik görüşü açıklayıcı olacaktı. Olmuştur da. Nitekim savaştan sonra, 1923’de yapılan İzmir İktisat Kongresi’ne hakim olan hava, söz konusu bürokrat-eşraf işbirliğine hakim olan havadır.1
Yani?
Yanisi şu ki, eğer kendisinden alıntı yaptığı İdris Küçükömer bile yazarımız tarafından dikkatlice okunabilmiş olsaydı, İnönü’nün ‘millet düşmanı’ olduğunun belgesi olarak sunulan konuşmadaki ‘millet’ tabiriyle sıradan halkı değil, gerilla harbi veren Kuvve-i Seyyare’nin, yani Çerkez Ethem kuvvetlerinin hareketlerini silah zoruyla finanse etmek zorunda kalan eşrafı kastettiği kolayca anlaşılabilirdi. Dolayısıyla Milli Mücadele’yi kontrolüne almak isteyen düzenli ordu ile gerillalar arasındaki çatışmadır burada esas mesele.
Özetlersek, İnönü, Bursa’nın işgali üzerine kaçan subaylara Kuvve-i Seyyare’nin halktan zorla vergi toplayıp kasaba ve şehirlerin zenginlerini Milli Mücadele’ye düşman ettikleri uyarısında bulunmakta ve “Millet düşmanınızdır” diyerek onlara bel bağlamamalarını söylemektedir. Çünkü eşraf anlamında millet, malları zorla ellerinden alındığından, dolayısıyla canları fena halde yandığından size düşmanca bakabilirler, uyanık olun demektedir. Yoksa milleti neden karşısına alsın ki yurdu düşmandan kurtarmak için görevlendirilmiş bir komutan?
Şimdi toptan Bektaşi olmaktan kurtulabilmemiz için İnönü’nün hatıratındaki ilgili parçanın tamamını sunacağım size. İsteyen fotokopisini verdiğimiz Ulus’taki orijinalinden de okuyabilir metni. Bakalım İnönü gerçekten ne demiş o ‘belge’de:
Geriye doğru hicret eden bir kafileye rastladım. Kağnı arabaları, subaylar, aileleri, Bursa istikametinden geliyorlar. Kafilede halktan da kimseler var. İlerlemekte olan düşmandan kaçıyorlar. Kafile hem yürüyor, hem söyleniyorlar, mırıldanıyorlar. Kulak verdim, “ne olacak, ne yapacağız, nedir bu bizim başımıza gelenler?” tarzında konuşuyorlar. Kafileyi durdurdum. Subayları bir kenara topladım: İçinde bulunduğumuz vaziyeti bilesiniz. Bundan başka subay olarak da yerinizi bilmelisiniz. Padişah düşmanınızdır. Yedi düvel düşmanınızdır. – Bana bakın, dedim. Kimse işitmesin, millet düşmanınızdır. [Çünkü M.A.] Sizin yüzünüzden muharebe devam ediyor, zannındadır. Her tarafta fesatçılar var. Bunlar da düşmanınız sayılır. Silâhımız yok, adamımız yok. Nasıl muharebe edeceğiz diye propagandalar yapılıyor. Memleketimizde bundan sonra bir muharebe yapacak olursak, böyle bir muharebeye mecbur kalacaksak, en çok silâhlı bulunduğumuz zaman bu gündür. Şimdi memleketi savunuyoruz ve netice alırız diye ümit ediyoruz. Mücadeleyi bıraktık mı, ekmek bıçağı bulamıyacaksınız. Elinizde ekmek bıçağını bırakmıyacaklar. Anlıyor musunuz? Gün, bugündür. Kurtulmak lâzım. Silâhımız bu kadar, cephanemiz bu kadar, siz kağnı arabası ile gidiyorsunuz, ne yapalım? Devlet baba bu kadar veriyor dedim.2
Bundan sonrası size kalmış sevgili okur. Bu parçadan ‘millet düşmanı’ bir İnönü resmi mi düşüyor önünüze, yoksa bir bozgun sırasında subaylara kimlere güvenip kimlere güvenmeyecekleri telaşındaki bir komutan resmi mi, siz karar verin.
Gönün birinde İsmet İnönü’yü savunmak zorunda kalacağım hiç aklıma gelmezdi. Lakin Aristo’nun hocası Eflatun’a dediği gibi, “Sizi severim fakat hakikati daha çok severim…’
* Yer yer bunların zengin olduğu da ifade edilir gerçi.
*** Kuvve-i Seyyare’nin başında bulunan ve bir zaman Büyük Millet Meclisi’nin kahramanı addedilen Çerkez Ethem, Ankara’daki bürokratlarla çatıştı, kazınılmaz olan bu çatışma, Ethem’i Yunanlıların yanına itecek trajik bir olaydır. Şüphesiz Yunanlı’ya katılma hiçbir yoldan bağışlanamazdı.
*1 İdris Küçükömer, bu kitaptan kısa bir süre önce, 17 Ekim 1968’de Akşam gazetesine yazdığı ve Düzenin Yabancılaşması’nın yeni baskısına da alınan “Ortanın solunda son paşa’ya sorular” başlıklı yazısında bu konuya şöyle yaklaşmıştı:
Yabancı istiladan Kurtuluş Savaşı içinde bürokratların büyük toprak sahibi ayan kalıntısı ya da eşrafın bir kısmı ile geçici bir iş birliği de vardır. Bu nokta Türkiye tarihinde halen karanlıkta olan önemli bir noktadır. Cumhuriyet Halk Partisi lideri İ. İnönü’nün hatıratında gördüğümüz bir kısma burada değinmek gerekiyor. Şöyle ki, Cumhuriyet Halk Partisi lideri, Anadolu’da düşman istilası üzerine harekete geçen, bağımsızlık savaşı vererek düşmanın ilerlemesini muntazam ordu kuruluşuna değin engellemiş bulunan hakiki gerillaların meydana getirdiği “Kuvvei Seyyare”nin halktan vergi topladığı, koyun vs. gıda maddeleri aldığından şikayet etmektedir. Açıklanması gereken nokta burada söz konusu halkın kim olduğudur. Ve savaştan sonra 1923’de yapılan İzmir İktisat Kongresi ile söz konusu halk deyimi birbirine bağlıdır. Bürokratın tutumunu, yerini açıklayan “Devleti Kurtarma” çabalarının yolunu belirten son derece önemli açık ve dramatik ifadeleri yine Cumhuriyet Halk Partisi liderinin Ulus Gazetesi’nde yayınlanan hatıratında buluyoruz. İkinci İnönü Savaşları sırasında Bursa’dan geriye doğru göçen ve içinde subay ailelerinin de bulunduğu bir kafileye rastlanır. İ. İnönü şöyle diyor hatıratında: “Kafileyi durdurdum. Subayları bir kenara topladım içinde bulunduğumuz vaziyeti bilesiniz. Bundan başka subay olarak ta yerinizi bilmelisiniz. Padişah düşmanınızdır. Yedi düvel düşmanınızdır. – Bana bakın, dedim. Kimse işitmesin, millet düşmanınızdır.” (Ulus, 17 Mayıs 1968) Bkz. Düzenin Yabancılaşması, s. 198-199.
*2 “İnönü’nün hatıraları: Milli Mücadele”, Ulus, 17 Mayıs 1968.
.
Fransa bayrağındaki kırmızı-beyazın sırrı
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Fransa bayrağındaki kırmızı-beyazın sırrı
Avrupa Kupası maçları başlayınca bayraklar daha sık göz önüne gelecek. Aslında bu tür uluslararası organizasyonların ülkelerin ve bayraklarının tanıtımı için altın bir fırsat sunduğu söylenmelidir. Başka nerede günlerce kendi bayrağınızı dünyaya reklam etme şansınız olabilir ki?
Sizin de dikkatinizi çekmiştir muhtemelen ve sormuşsunuzdur: Avrupa ülkelerinin bayrakları neden üç renkten oluşur?
Bu soruyu yıllar önce bir Yunanistanlı bayan akademisyene sorduğumda, bilgiç ve alaycı bir ifadeyle, “Ama” demişti, “Yunanistan’ın bayrağı iki renkten oluşur”. Ben de kendisine, “Üç renge gerek yok, çünkü zaten koca bir Haç ortada” demiştim.
Anlatmak istediğim, üç rengin teslis’i, yani Hıristiyanlıktaki üçlemeyi, Baba, Oğul, Ruhü’l-Kuds’ü simgelediğiydi. Anlayacağınız, Laik Avrupa’nın gönderlerinde dalgalanan bayraklar ya zaten açıkça Haç işaretini taşıyorlar ya da renkleriyle Hıristiyan olduklarını ilan ediyorlar. Göstere göstere biz Hıristiyanız diyorlar.
Şimdi lafı önce şu Fransızların yüzyıllardır söylemekten usanmadıkları “Fatih’in anası bizim Fransa Kralının kızı olur” iddiasına getireceğim, sonra da Fransa bayrağının renklerinin bizim Osmanlı tarihlerine yansıyan inanılması zor öyküsüne.
16. yüzyılın ilk çeyreğinde kaleme alınan anonim bir Osmanlı tarihinde geçer bu akıl almaz öykü.
Fransızların Osmanlı sarayından ayrıcalıklar koparmak için “Padişah hazretleri eniştemiz sayılır” diye nasıl kapı aşındırdıklarını tarihçimiz İbrahim Peçevî genişçe anlatmış ve iddialarını çatır çatır çürütmüştü gerçi ama bu yazanı belli olmayan tarihte yine o netameli konuya değinildiğini görürüz. Anlaşılan, aynı Fransız propagandasından etkilenmiş bir Osmanlı tarih yazarı karşısındayız. Aradaki tek fark, kızın II. Murad’a değil, Fatih Sultan Mehmed’e varmış olması.
Öykü özetle şöyle:
Fransa kralının kızı bir hastalığın pençesinde kıvranırken şifa bulursa Kudüs’teki Kamame Kilisesine 7 bin altını kendi elleriyle bağışlayacağı adağında bulunmuş. Derken iyileşmiş ve hemen adağını yerine getirmek için Kudüs’e gitmek üzere 7 kalyonla yola çıkmış. Ancak Akdeniz’de kimselere göz açtırmayan Cezayir Paşasının eline esir düşmüş. Tam bu sırada da Fatih İstanbul’u fethetmiş imiş. Cezayir Paşası da tebrik ziyaretinde Fatih’e başka hediyeler yanında esir aldığı bu kral kızını sunmuş. İşe bakın ki, kız da Fatih’i görür görmez Müslüman olmuş ve onunla evlenerek doğru haremin yolunu tutmuş.
Derken bir sultanın bir kral kızı alması öyle basit bir iş olmadığından kızın babasına durumu haber vermek gerekmiş ve Fatih, Receb Ağa adında bir elçiyi Fransa’ya krala elçi olarak göndermiş. Kralla görüşen elçi Fatih’in mektubunu vermiş kendisine. Mektupta şunlar yazılı imiş:
“Ben ki fâtih-i Kostantiniyye Sultan Muhammed Han’am, sen ki Fransız kralısın. Namem vusulunde [mektubun ulaşınca] malumun olsun ki, kızın Kudüs-i Şerife gider iken Cezayir başbuğusu… esir eylemiş ve tarafımıza hediye olarak irsal eyledi [gönderdi]. Kızın yanıma geldikde din-i İslamı kabul edüp şeref-i İslam ile müşerref oldukda ben de kendi halvet-i hâsıma layık görüp firaşıma [haremime] aldım ve pak ve pakize [kız oğlan kız] bulmağla ve sizin kralın ırzı tekmil olmak içün Receb Ağa yediyle [eliyle] çarşaf irsal olundu. Gerekdür ki, şükr-i Yezdan eyleyüp bundan böyle dostlukda mukim olup ömr ü devletime duada olasın…”
Böylece bakire çıktığının alameti olarak kızının kanlı çarşafını Krala takdim eden Receb Ağa’ya sarayda ikramlarda bulunulmuş, hediyeler düzülmüş. Receb Ağa ise dönüşte Fatih’e Fransa’da gördüklerini bir bir anlatmış, kralın gönderdiği hediyeleri takdim edip mektubunu vermiş. Kralın mektubunda şunlar yazılıymış:
“Sen ki fâtih-i Kostantiniyye’sin… Receb Ağa yediyle irsal olunan name ile çarşaf gelüp vusul buldu. Duhterimizin [kızımın] İslamı kabul eylediğinden ve siz padişahım, layık değil iken cariyeliğe kabul eylediğinden… dünyalar benim oldu ve gayet iftiharımdan irsal olunan çarşafı sefinelerime teberrüken [gemilerime uğur olsun diye] bandıra eyleyüp kim ki sefinelerimi görür ise şevketlü, kerametlü padişahım ile akraba olduğumuzu bilüp gayri kral bana düşman olmazlar. Padişahımızdan reca ederim ki, gemilerim Âsitane’ye vardıkda bir iskele palamar bağlama içün ihsan buyurulup ve getirdiği metamızdan nısıf gümrük [getirdiği mallarımızdan yarım vergi] alınup benim iftiharum olsun…”
Tabii son cümlesi, kralın derdinin çok da kızı mızı değil, yine Osmanlı limanlarından akacak bereketli kazanç olduğunu göstermesi bakımından ilginç bir ipucu niteliğindedir. Yani ticaret kapitalizminin mantığını bir ayna gibi ele veriyor bu yazarını bilmediğimiz Osmanlı tarihi, hem de henüz 16. yüzyılın başlarında.
Şimdi yazıyı buraya kadar okuduysanız sizi bir sürpriz bekliyor: Burada anlatılanlara sırf belgesi var diye inanacak mısınız yoksa hadi canım sen de diye gülüp geçecek misiniz?
Kaynaksa orijinal Osmanlı kaynağı; olay zinciri derseniz bayağı inandırıcı; isim kadrosu tarihte yaşamış kişiler… Üstelik de gururumuzu okşayan pek çok ‘şey’ mevcut hikâyenin içinde (Fransız kralının kızına ait kanlı zifaf çarşafının Fransız gemilerine bayrak oluşu dahil!). Daha ne istiyorsunuz?
Ancak ufak bir kusuru var bu tarihî metnin: Düpedüz asparagas!
Tıpkı Osmanlı tarihi hakkında Batı’da uydurulan ve bizim de saf saf inandığımız asparagaslar gibi. Osmanlı medrese hocalarının üçgenin iç açılarının toplamını bilmediklerinden tutun da devlet adamlarının Akdeniz’i kapalı bir kutu sanıp Rusların Baltık-Venedik arasındaki bir kanaldan Akdeniz’e girdiklerini zannettikleri gibi akıl almaz hikayelere kadar bir uydurma bulutu içinde nefes alıp vermeye ediyoruz.
Demek istediğim, anonim Osmanlı tarihinde anlatılanlara ne kadar inanıyorsanız öbür tarafın masallarına da o kadar inanın! Ne az, ne fazla…
Not: Kemal Beydilli’nin Toplumsal Tarih dergisinde çıkan “Denizler, coğrafya ve Osmanlılar…” başlıklı yazısından yararlanılmıştır (sayı: 139, Temmuz 2005, s. 44-45). Kral kızının maceralarının yer aldı anonim Osmanlı tarihi, Selahattin Köklü’nün Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nde hazırladığı yüksek lisans tezinde mevcuttur (2004, s. 43-44).
.Gustave Flaubert de çobanlardan korkardı!
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Gustave Flaubert de çobanlardan korkardı!
Zannedilir ki demokrasi, altın bir tepside sunulmuştur insanlığa. Zannedilir ki, genel oy hakkı, yani erişkin yaşa gelmiş bütün vatandaşların seçmen olarak oyunu serbestçe kullanabilmesi hakkı Avrupa ülkelerinde Rönesans ve Aydınlanma’yla başlamış ve ondan sonra da aynıyla, hatta gelişerek sürüp gitmiştir. Yine zannedilir ki, demokrasi, taraflar arasında başlangıçta varılan bir uzlaşma ve sözleşmeden sonra kesin olarak yerleşmiştir Batı toplumlarında.
Oysa tarihin aynasına baktığımızda Avrupa’da demokrasi, aristokrasiyle burjuvazinin, burjuvaziyle işçi sınıfının, Katoliklerle Protestanların vs. birbirlerine karşı kanlı dayatmalarının, katliamların, kitlesel kıyımların, kanlı devrimlerin, diktatörlüklerin, isyanların sosyal hayatın çeperlerini çatlatacak raddeye kadar zorlamasıyla kazanılmış hakların toplamı olarak çıkar karşımıza.
Sonra, bugün çok fazla Batı’ya mahsus hususiyetler olarak gördüğümüz insan hakları, laiklik, demokratik seçimler, sıradan halka oy hakkı tanınması, sendikal haklar vs. bir gecede bağışlanmış ihsan-ı şahaneler olmaktan çok uzaktır.
Mesela “genel oy hakkı”nın, İngiltere ve Fransa’da bazı kesimler tarafından çok şiddetli tepkilerle karşılandığını biliyoruz. Ünlü romancı, Madame Bovary’nin yazarı Gustave Flaubert’in genel oy hakkına –ki 1850’de III. Napolyon zamanında tanınmıştır- “insan ruhunun utancı” diyerek karşı çıktığını, halkın daima aptal, beceriksiz ve çocuksu olduğunu buna delil olarak gösterdiğini biliyor muydunuz? Aslında Flaubert’in bu tavrının altında yatan korku, halkın oy hakkını kullanmak suretiyle iktidarı ele geçirdiğinde büyük aptallıklar yapmak suretiyle ülkeyi ve uygarlığı felaketten felakete sürükleyeceği korkusudur.
Oysa Flaubert, bnzeri binlercesinden bir örnek sadece. Ya diğerleri?
1832 yılında İngiltere Parlamentosunda bir reform tasarısını gündeme getirileir ve o zamana kadar sadece şehirlerde oturan varlıklı erkeklere tanınan oy verme hakkını, yılda en az 10 sterlin vergi ödeyen şehirli erkeklere de tanınır. Ancak yer yerinden oynamıştır. (Tabii kadınlara oy verme hakkının çok sonra, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde gerçekleştiğini göreceğiz.) Gerçi bu ciddi adım bile yetişkin erkek nüfusun yüzde 90’ından fazlasını demokratik sisteme katılmaktan mahrum bırakıyordu. Ancak bu kanunla “ilk kez sınaî, ticarî ve profesyonel üst sınıflara oy kullanma hakkı tanınmış oluyordu.”
Bu kadarcık hak bile nice müşkilatla geçmişti Avam Kamarasından. Bacayı saran endişe şuydu: Ya bu ‘barbar’, ne yapacağı belli olmayan aptallar güruhu, 10 sterlinlik vergiyi ödeyip oy verme hakkını kazanırlarsa? Doğrusu bu meşum sürecin nerede duracağını kestirmeye kimsenin gücü yetmezdi.
Demokrasi gelebilirdi elbette. J.R.M. Butler adlı tarihçi, 1832 Reform Tasarısı üzerine yazdığı klasik eserinde demokrasinin gelişinin, belli kesimleri nasıl “öcü geliyor” çığlığı gibi korkuttuğunu, demokrasinin, zannedildiğinin tersine o yıllarda krallar ve lordlar için ne denli hayati bir tehlikeyi içerdiğini son derece veciz bir dille anlatır:[1]
1831’de demokrasi sözcüğü günümüzdeki sosyalizm sözcüğüne benzer bir ilişki içinde konumlandırılıyordu. Bu sözcük belirsiz bir dehşet uyandırıyordu. Demokrasi “gelebilir”di ve eğer saygıdeğer sınıflar beraberliklerini muhafaza etmezlerse… bir felaket halinde ve her şeyi kapsayacak şekilde “gelecek” idi. Demokrasi gelirse, Krallar ve Lordlar ortadan kalkacaklardı ve bütün tanımlamaların eski sınır çizgileri silinip gidecekti.
Bu tarihten 35 yıl sonra, yani 1867’de ikinci reform tasarısı geçer parlamentodan. Nihayet orta sınıf, hatta işçi sınıfı oyunu kullanabilecektir. Ne var ki, bir şartla: Bir şehirde en az bir yıldır ikamet etmek ve yine yalnız aile reisleriyle sınırı kalmak şartıyla. Kırsal kesimlere yine kapalı kalmıştı demokrasi. Bu şartın “demokrasiye karşı bir siper” olacağını savunanlar çıktığı gibi, tasarıya karşı çıkıp bu hakları ‘genişletme’nin ülkeyi “karanlıklara savuracağı” kehanetinde bulunan muhafazakâr milletvekilleri dahi bulunuyordu.
Liberal milletvekili Robert Lowe daha da ileri gidip işçiler ve yoksullara oy hakkı verilmesinin, zenginlerin malını mülkünü yağmaya açacağını iddia ediyordu. Lowe, “…iktidarı mülkiyetin ve zekânın ellerinden alacak ve onu günlük varolma mücadelesi zorunlu olarak bütün hayatını dolduran adamların eline verecek… bir öneri”yi uygarlığın en vahim tehlikelerinden biri olarak görüyordu.
Keza güç bela parlamentodan geçen Yoksulluk Yasası’na ve işçilerin kaza sigortasına da benzer gerekçelerle karşı çıkıldığını okuyoruz tarihten. Yoksullara para yardımı yapılmamalıydı, çünkü bu onları tembelliğe alıştırır, yan gelip yatmalarına yardım ederdi sadece. Jack London’ın Martin Eden adlı romanında yer alan o çarpıcı sahnede gördüğümüz gibi her kolunu, bacağını çarka kaptıran işçiye tazminat ödemeye kalkılırsa bunu öğrenen bütün işçiler ellerini kollarını sakatlayıp alacakları tazminatla koca fabrikatörleri iflasa sürüklerlerdi!
Görüldüğü gibi demokrasiden korkanlar, oy hakkını elde eden işçi ve yoksulların mülkiyet sahiplerinin imkânlarını kısıtlayacağından, hatta mülklerinin yağmalanacağından söz ediyorlardı. Sokaktaki adama bu hakların tanınması, bir ‘aptallar yönetimi’ne yol açacak, bu da aristokrasi ve burjuvazinin zekâ ve birikimle oluşturduğu zenginliği tehdit edecek, dolayısıyla medeniyet yeniden barbarların tehdidi altına girecekti.
Bakıyorum da, Türkiye’de demokrasiden korkanlar ile vaktiyle İngiltere’dekiler arasında bir podyumluk fark var!
[1] Bkz. Albert O. Hirschman, Gericiliğin Retoriği, Çeviren: Yavuz Alogan, İstanbul 1994, İletişim Yayınları, s. 104.
.
Lozan’ın kitabını yazdı, telifini kumarda yedi
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Lozan’ın hesabı henüz kapanmış değildir.
Batı Trakya ve Musul dosyaları bir kenarda kalsın, sadece Yunanistan’dan, Yunan askerlerinin yurdumuzda yaptıkları zulüm ve tahribata karşılık almamız gereken tamirat tazminatını, İngilizler’e ise 58. maddeyle, 1914’de el koydukları özbeöz paramızla yaptırdığımız Sultan Osman ve Reşadiye gemilerimizin bedelini bağışlamış olmamız bile başlı başına bir dava konusudur. Ancak Rauf Orbay’ın, hatıralarında dile getirdiği üzere Lozan’ın tartışılmaması ve tartışılmasının vatana ihanet sayılması, daha da büyük bir facia olmuştur.
Bırakın tartışmayı, 85 yılda Lozan Antlaşması üzerine onlarca inceleme ve analiz yapılmalı, cilt cilt doktora tezleri hazırlanmalıydı. Ancak Cemil Bilsel’in savunma amaçlı yazılmış incelemesi dışında kayda değer bir müstakil çalışma göremiyoruz. Resmi tutanaklar yayınlandı; hiç yoktan iyidir ama, bu da yetmez. Zira neyin ne olduğunu birisinin aydınlatması gerek. Kadir Mısıroğlu’nun yakınlarda 3. cildi çıkan eleştirel etüdü Lozan: Zafer mi Hezimet mi?, suskunluğu bozmayı hedefleyen önemli bir adımdır ama bir yanıyla Cemil Bilsel’in 2 ciltlik çalışmasının karşı kutbunda durmaktadır.
Yani birisi Lozan’ı savunurken, öbürü eleştirir.
Halbuki vaktiyle Cemal Kutay’ın da haklı olarak belirttiği gibi, savunma veya eleştiriye girişmeden önce bir defa meselenin kendisinin vuzuha kavuşturulması gerekmez miydi? Böylece Lozan’ın efsanesinden önce kendisinin teşrifine izin verilmeyince ortalığı mitolojik eserler doldurmaya başladı. Tarih yazılmadan romanı yazıldı.
Nitekim İsmet İnönü, 1964 yılında, son Başbakanlığı sırasında, karşılaştığı olayların sıkıştırmasıyla “Lozan’ın tadili”nden söz etmişti. Bu mümkün müdür, değil midir, ayrı mesele. Ancak 1923’de savunanların 1964’te şikayet etmesinden de bellidir ki, Lozan, Türkiye kamuoyunun vicdanını rahatlatmaya yetmemiştir. Ortada kanayan bir yara vardır.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, 85 yıl sonra Lozan’a, kangrenleşmemesi için bir kere daha bakmamız gerekiyor.
İşe size ‘Lozan efsanesi’ni zihinlerimize kazıyan mitoloji kitaplarından birisinin yazılış hikayesi. Laubaliliğin bu derecesini okuyunca ister istemez şöyle düşüneceksiniz: Tarihini ancak bu kadar ciddiye alan bir neslin, geriye laf salatasından oluşan bir enkaz bırakmasından daha tabii ne olabilirdi?
İşte Lozan hakkında yazılan ilk kitaplardan Milliyet’in eski sahibi Ali Naci Karacan’ın Lozan Konferansı ve İsmet Paşa’nın yazılış hikayesi. Bu hikayeyi, dostum Mahmut Çetin’in X İlişkiler: Fuhuş-İletişim-İktidar adlı kitabından ufak tefek rötuşlarla aktarıyorum (İstanbul 2000, Edille Yayınları, s. 161-163).
İbretle okuyalım.
Lozan Konferansı ve İsmet Paşa kitabı
Ali Naci Karacan’ın aklına Lozan’ı yazmak fikri, 1943 ilkbaharında gelir. Hükümetin başında Şükrü Saraçoğlu vardır. Hasan Ali Yücel, Maarif Vekilidir. Her ikisini de yakından tanır. Lozan Konferansı’nın geniş kitlelerce bir roman gibi okunacak tarihini yazma düşüncesini Hasan Ali Yücel’e açar. Bu düşünce ona çok cazip gelir ve Ali Naci Karacan’ı teşvik eder: ‘Sen kitabı bir an evvel yazmana bak’ der.
Öyle anlaşılıyordu ki, iyice bunalmış olan iktidar, devletin siyasi temelini oluşturan Lozan Anlaşmasının hatıralarının tazelenmesinde yarar görmektedir. Bu havayı hissedince, yirmi yıl önce Lozan’da meslek heyecanıyla yaptığı işi, bu sefer paraya dönüştürme azmiyle çalışmaya başlar Ali Naci Karacan.
Karacan Lozan kitabını yazmak için Boğaz’da bir yalı kiralamak ister ve eşi Hidayet Hanım’a “Boğaz’da uygun bir yer bulalım, daha iyi çalışırım, siz de beni rahat bırakırsınız” der.
“Kitabı ne kadar çabuk bitirirsem, telif ücretini de o kadar çabuk alırım.”
Eline geçecek paranın hayli yüklü olacağını tahmin etmektedir. Kitabı; Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü’nün basacağını Hasan Ali Yücel’den öğrenmiştir. Ne vereceklerini soramasa bile, Ankara’daki dostlarının emeğini iyi değerlendireceklerinden emindir.
Ali Naci Karacan büyük yemek masasının üzerine yayılır. Kendisine iyi de bir yardımcı bulmuştur: ortanca baldız Mir’at Hanım’ın kızı Peride Celal. Peride, başarısız bir evlilik yapıp genç yaşta dul kalmış olup annesiyle dede evinde yaşamaktadır. Eniştesi Ali Naci Karacan’ı kısa zamanda bir baba gibi sever, büyüdükçe ona hayranlığı artmaktadır. O tarihte 26-27 yaşlarında bir genç kız olan Peride Celal, Babıali’de kendine bir yer bulmaya çalışmaktadır.
Ali Naci Karacan Lozan kitabını hazırlarken en büyük yardımı ondan görmektedir. Belgeleri düzenlemek, bazı notları hazırlamak, yazılan kısımları daktilo etmek ve düzeltmek gibi yığınla iş yapmaktadır.
Tek Parti’nin uzun ve eziyetli yıllarında, hoşnutsuzluğu büyümüş bir toplumun gençlerine İsmet Paşa’yı yeniden tanıtmak projesinin bir parçası olan Lozan kitabının yazılması, iktidarın hoşuna gider.
Ali Naci Karacan’ın iki buçuk ay içinde derleyip toparladığı kitap, Ankara’da büyük bir ilgiyle karşılanır. Hasan Ali Yücel’in başkanlık ettiği kurul, kitabın hemen basılmasına karar verir. Başvekil Şükrü Saracoğlu ve Maarif Vekili Hasan Ali Yücel, kitaba birer önsöz yazarlar. Saracoğlu, “Lozan Konferansı’nı yazmakla, siz, hadiseler içinde yaşayan neslin borçlu olduğu vazifeyi yapmış oluyorsunuz. Eseriniz, Türk İnkılabı edebiyatına esaslı bir hizmettir” diye Ali Naci Karacan’ı över.
Ali Naci’ye telif ücreti olarak 5.000 lira verirler. O tarihte dolar 110 kuruştur ve ayda 400 lirayla krallar gibi yaşanabilmektedir. Karacan, Ankara’dan büyük bir neşeyle İstanbul’a döner. Parayı çarçur etmekten korktuğu için de, saklasın diye eşi Hidayet Hanım’a teslim eder.
Kumar masası
Ali Naci Karacan Ankara’dan yanında beş bin liralık bir servetle döndüğü günün ertesi gecesi bütün aileyi kulübe davet eder.
Herkes şen şakrak evden çıkarken Hidayet Hanım, “Oyun oynamak yok ama” der. Ali Naci Karacan da cüzdanını çıkarıp kendisine gösterir; içinde sadece bir yüzlük vardır. Oyun oynayacak adam hiç böyle hareket eder mi? Hem paralar muhafaza edilsin diye Hidayet Hanım’a teslim edilmemiş miydi? Hayır, bu gece oyun filan yoktur. Yenilip içilecek, dans edilecek, felekten bir gün çalınacaktır.
Kulübün kapısından ailecek girilir. Oyun salonunun önünden geçilirken, Ali Naci Karacan bakara oynayanlara şöyle bir bakmayı teklif eder. Bu teklif kimseyi şüphelendirmez.
“Şeytanınız bol olun çocuklar”
Oyun salonuna girince Hidayet Hanım ve çocuklar salon kapısının önünde kalırlar. Ali Naci Karacan masadakilere doğru ilerler, “Şeytanınız bol olsun çocuklar” diye oynayanlarla şakalaşır.
Biraz sonra Ali Naci Karacan yarım dönüp eliyle kayınbiraderi Celal’i yanına çağırır ve kulağına, “Hidayet’e söyle de evden bana iki yüz lira getir lütfen” der. Deyiş o deyiş. Ali Naci Karacan bakara masasına çakılıp kalır. Çoluk çocuk salon kapısında olacakları ürkeklikle seyretmektedir. Celal de sabaha kadar kulüple ev arasında gidip gelir. Son gidişinde, Celal ablasına “Evde ne kalmışsa hepsini istiyor” der.
Ertesi sabah evde kimsenin sesi soluğu çıkmaz. Hidayet Hanım’ın, Peride’in annesi Mir’at Hanım’ın ve Ercüment’in zaten gözlerine uyku girmemiştir. Herkes gecenin şoku ile sessiz, öbür odada uyuyan Ali Naci Karacan’ı uyandırmamak için dikkatlidir. Oysa Ali Naci Karacan uyanmış, evin sessizliğini dinlemektedir. Suçlu mu hissediyordu kendini? Hayır, tam öyle denemezdi, ama yine de bir eziklik duyduğu kesin.
Dayanamaz, dışarı seslenir:
“Çocuklar! Hidayet! Ercüment…” Herkes yatak odasının kapısını hızla açıp içeri dolar. Ali Naci Karacan pikeyi başına çekmiş muzip muzip bakmaktadır. Karısına, oğluna ve diğer ev halkına moral vermelidir. Örtüyü üzerinden atarak neşeyle doğrulur. Karısını kucaklar: “Olur böyle şeyler, hayat tecrübesidir, aldırma!” der. Sonra hepsini kışkışlar: “Haydi bakalım dışarıya! Giyineceğim! Kahvaltı hazır olsun!”
.
Kurtuluş Savaşı’nın beyaz maskeli kadını
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Kurtuluş Savaşı’nın beyaz maskeli kadını
Kadın tarihi”, gerçekten de tarih araştırmalarında ihmal edilen bir alan. Birkaç istisna hariç, tarihin erkek bedenlerinin macerası olarak yazılmasına alışmış durumdayız. Ancak kadınların kendi içerisinde de bir hiyerarşi bulunduğunu görmezlikten gelemeyiz. Yani onların da yazılanları ve yazılmayanları var. Talihlileri ve suskunları, hatırlananları ve unutulanları olduğu gibi…
Bugün size unutturulan bir kadından, Kurtuluş Savaşı’nın beyaz maskeli kadın mücahidinden söz edeceğim; şu Gül Hanım’dan. Mesela yakınlarda yayınlanan ve Yunus Nadi 2006 Sosyal Bilimler Ödülü’nü kazanan Zeki Sarıhan’ın Kurtuluş Savaşı Kadınları (Remzi Kitabevi, 2007) adlı kitabında Gül Hanım hakkında bilinenler tekrarlanır.
Beyaz Maske
Gül Hanım’dan ilk olarak bahseden kişi, bildiğim kadarıyla Kemalettin Sami Paşa’dır. Bursa’da İstanbullu öğretmenlerin düzenlediği bir toplantıya katılan Kemalettin Sami Paşa, coşkulu konuşmasında Kurtuluş Savaşı cephelerinde bir fırtına gibi esen Gül Hanım efsanesine şöyle yer vermiştir:
“İsimlerini hürmet ve şükranla kaydedeceğim Halide Edip ve Erzurumlu Gül Hanımlar geldiler. Askerle beraber ağladılar. “Eğer vatanı kurtarmadan gelirseniz, kadın olarak size lânet edeceğiz!” dediler. Bütün asker ağlayarak yemin etti. Gül Hanım taarruzdan bir gün evvel, bütün fırkaları gezdi. Askere birer birer yemin ettirdi. Nihayet asker, kalbi aslan gibi kabarmış, ‘Harp isteriz!’ diye ağlıyordu.” (“Millî ordu nasıl doğdu, nasıl kazandı?”, Yakın Tarihimiz, cilt 3, İstanbul 1962, s. 9.)
Kimdi hakikaten bu Gül Hanım? Hiç yüzünü gören olmuş muydu?
Bildiğim kadarıyla savaş yıllarında onun beyaz bir tülbentle örttüğü yüzünü gören tek talihli, yine bir kadın olmaklığı dolayısıyla Halide Edip Adıvar olmuştur. Adıvar’ın anlattıkları dışında bir ‘beyaz maske’ ile cepheden cepheye koşturan ve askerimizi coşturan Gül Hanım’ın yüzü bir sır olarak kalmıştır. Ta ki bu yazıya kadar… Birazdan onunla müşerref olacaksınız.
Ancak Gül Hanım’ın ‘saklı yüzü’yle karşılaşmadan önce onu bize en geniş bir şekilde tanıtan Halide Edip’in hatıralarına başvuralım. Bakalım Türkün Ateşle İmtihanı yazarı cephede beraber gezdiği bu esrarengiz kadın hakkında neler anlatıyor:
Halide Edip bir gün Akşehir’de at sırtındadır. Doru adlı atı aniden şaha kalkar. Sebebini biraz sonra anlayacaktır. Önde üç asker gitmektedir. Ancak birisinin başı beyaz bir örtüyle kapalıdır ve gözünde siyah gözlük vardır. Binbaşı Tahsin Beye ‘Kimdir bu adam?’ diye sorar merakla. Aldığı cevap karşısında iyice şaşıracaktır: O bir erkek değil, kadındır! Merakı iyice kabaran yazarımız, muhatabı onun Doğudan geldiğini, biraz sonra da kendisiyle görüşeceğini söyleyince rahatlar.
Cephede iki kadının görüşmesi
Bu görüşmedeki izlenimlerini şöyle aktarır Halide Hanım: “Erzincan’dan garip bir rüya tesiriyle gelmişti. Hazret-i Ali’yi rüyasında görmüş, orduya katılmasını söylemiş. Evini barkını, kocasını bırakarak 15 yaşında oğlu ile orada kumandana gitmiş, o da Garp cephesine yollamıştı. Yunanlılarla savaşmak istiyordu.”
Ardından onun özelliklerini anlatmaya geçer:
“Tatlı bir sesi vardı. Fakat insana huzursuzluk veriyordu. Bana rüyalarını anlattı. Eğer kendisi harbe girerse, Yunanlıların hemen yenileceğine inanıyordu. Hoşuma gitti… Kalbindeki iman ve memleketi kurtarma isteği bizimkinin aynıydı. Diyordu ki,
-Hemen beni cepheye yollayın.”
Ertesi gün Halide Hanım’ın İsmet Paşa’yla görüşmesi sırasında Gül Hanım’dan da bahsettiklerini görüyoruz. Yalnız İsmet Paşa ondan, daha doğrusu ‘maske’sinden biraz rahatsız gibidir.
Tepkisini şöyle dışa vurur: “- Kıyafeti bugüne uymuyor. O garip maskenin arkasında konuşurken insana tuhaf bir his geliyor. Söyle onu başından çıkarsın. Hastanede ona bir yer bulamaz mısın? Yahut tetkik-i mezalim [Yunan zulümlerini inceleme] işlerinde kullanamaz mısın?”
Anlaşılan o ki, Gül Hanım’ın ‘o tuhaf maskesi’, bir diken gibi rahatsız etmektedir İsmet Paşa’yı. Ve yine anlaşılan, Halide Edip Hanım, maskeli hemcinsini yüzünü açmaya ikna etmekle görevlendirilmiştir.
Onu ‘Ortaçağ’dan ve ‘pek isterik ruhundan’ ayırma görevi uğruna yollara düşen yazar, nihayet Gül Hanım’la bir çadırda karşı karşıya gelir. Kendisini asker üniformasıyla kabul eder. Sarı saç örgüleri asker ceketinin üzerinde sallanmaktadır. İnce bir yüzü vardır, küçük bir burnu. Gördüğü çehre, bir cadı yüzü de, bir ermiş yüzü de olmaya müsaittir.
Halide Hanım’ın hastanede çalışma teklifine isyan eden Gül Hanım, ‘uhrevî meseleler’le meşgul olduğunu ve sadece cepheye gitmekle ilgilendiğini söyleyerek kestirip atar.
Aradan bir ay geçer. Genelkurmay Başkanı’nın –Fevzi Çakmak’ın- Halide Edip’e kadından şikayet ettiğine tanık oluruz bu kez. Şikâyetin konusu, Gül Hanım’ın bir köyü basıp ahalinin neleri var neleri yoksa askerlere dağıtmasıdır. Ayrıca rüyalarıyla halkı ‘korkutmaktadır’. Başka herhangi bir bilgi vermez yazar. Ancak bu rüyaların orduya yardım etmedikleri takdirde başlarına kötü işler geleceği yolunda halka korku salmak şeklinde olduğunu tahmin edebiliriz.
Gül Hanım Latife Hanım’ın kapısında
Son olarak Halide Edip’in savaş hatıralarının sonlarında karşımıza çıkar Gül Hanım. Artık İzmir’e girilmiş, savaş nihayete ermiştir. Halide Edip’in de görevi bitmiş, Başkomutan Mustafa Kemal’e veda etmek üzere Latife Hanım’ın evine gider, kapıda Gül Hanım’la son kez karşılaşır. Yüzünde her zamanki gibi ‘o garip beyaz maskeye benzeyen örtü” vardır. Anlaşılan o da Mustafa Kemal’le görüşmeye gelmiştir. Belli ki bazı talepleri vardır. Bundan sonrasını yine yazarımızdan dinleyelim:
Mustafa Kemal Paşa balkondaydı. Ali Fuat Paşa ile, o zaman kabine reisi olan Rauf Bey de yanındaydılar. Gül Hanım’dan söz ederek ona kabul etse iyi olacağını söyledim.
– “Ben onun orada olduğunu biliyorum. Fakat kabul etmeyeceğim” dedi. [Dışarı çıkarken] Kapının önünde Gül Hanım’ın beklemekte olduğunu gördüm. İçim yandı. Fakat, öteki komutanlar kendisine iltifat etmişlerdi. Her halde mükâfatsız hizmet çok daha değerli bir şeydir.
Peki cepheden İzmir’e gelince ne değişmiştir? Cephede iken kadir kıymeti bilinen Gül Hanım, ne olmuştur da İzmir’de Başkomutanla görüşememektedir?
Halide Edip burada susuyor. Tarih susuyor. Ve o mektup başlıyor konuşmaya…
İşte o sürpriz mektup
Gelin görün ki, Halide Edip’in hatıralarının yayınlandığı Hayat dergisinde bizi hoş bir sürpriz beklemektedir. 29 Haziran 1960 tarihli 18. sayıda muhtemelen bir ay önce yapılan ihtilalin gürültüsü patırtısı içinde bir ayrıntı gözlerden kaçmış olmalı. Bu yüzden şimdiye kadar dikkat eden olmamış bu mektuba.
Sözünü edeceğim, bir okuyucu mektubu. Bu sürpriz mektubun başında bir kapalı hanım teyzenin fotoğrafı yer almaktadır. Mektup, İzmir Bornova’dan emekli Topçu Yarbayı A. Osman Usman tarafından Gül Hanım’ın ağzından yazılmıştır ve dergide “Gül Hanım rüyasını ve hâtıralarını anlatıyor” başlığıyla duyurulmuştur.
İşte hayatı ve yapıp ettikleri üzerindeki sır perdesini kaldıran o sürpriz mektuptan bazı pasajlar (bu arada Halide Edip’in Erzincanlı dediği kahramanımızın Erzurumlu olduğunu öğreniyoruz):
“20 yaşında iken Erzurum’da, Yunanlıların Ankara’ya çok yaklaşmış olduğunu işittim. Buna çok üzüldüm. Kadınların da toplanarak düşmana karşı koymaları gerektiğini düşünerek teşebbüse giriştim. Haki kumaştan bir asker elbisesi yaptırdım. Bu sırada şöyle bir rüya gördüm:
Hayatını değiştiren rüya
“Karanlık bir gecede, düz ve geniş bir meydanda kara bir ordu toplanmıştı. Ben bu orduyu havadan görüyordum. Düşman ordusu olan bu ordu daha sonra parçalandı, bunların yerini Türk askerleri aldı. O zaman ben de yere indim. Türk askerlerinden biri bana bir dağ eteğinde birçok deve gösterdi. Her devenin başında beyaz bir sarık vardı. Ben “Bunlar deve değil, Hazret-i Ali’nin kendisi ve bakışları” dedim. Bu esnada yanımda bir çocuk belirdi. Ona “Nur-ı Muhammed Erzurum’daki Evliya Abdurrahman Gazi senin neyindir?” dedim. “Benim amcamdır” dedi. “Ya benim neyimdir?” diye sorduğum zaman “Senin de kardeşindir” diye cevap verdi.
Bu rüya üzerine Kars’ta bulunan Kâzım Karabekir Paşa’ya mektup yazarak rüyamı anlattım ve harb etmek üzere askere alınmamı istedim. O da Atatürk’e yazmış. Atatürk, Müstahkem Mevkie [Komutanlığına] emir vererek “Kocası müsaade ederse 21. Fırka ile gelsin” demiş. Bu fırka ile Koçhisar yakınına kadar geldim, oradan ayrılarak Ankara’ya gittim. Tam asker kıyafetinde ve tepeden tırnağa kadar silâhlı idim.
Ankara’da Atatürk beni Çankaya’ya çağırdı. Gittim. Kış dolayısıyla geç kaldığımı anlattım. Düşmanla savaşmak, ondan memleketimin intikamını almak için geldiğimi, müsaade edilmesini rica ettim. Memnun oldu. Yüzüm kapalı idi. Yalnız gözlerim açıktı. Beni İnönü’nün yanına gönderdi. 15 gün Akşehir’de İnönü’nün yanında kaldım. Ondan cepheye sevkimi istedim. Beni 1. Orduya gönderdi. Bütün 1. Ordu birliklerini dolaşarak askeri teşci ettim [yüreklendirdim]. Büyük Taarruza askerler arasında katıldım. Ordu, Afyon’a girerken bulundum. Rüyamda gördüğüm dağın meşhur Afyon dağı olduğunu o zaman anladım. Afyon’dan sonra İzmir istikametine ilerleyen birliklerle geceli gündüzlü yürüyerek ve savaşarak 9 Eylül 1922’de İzmir’e girdim. İzmir’e girdikten sonra Atatürk’ü Göztepe’de ziyaret ettim. Beni kabul etti. Memnuniyetini bildirdi ve bana Bornova’da ev ve arazi verdirtti.”
Soyadı kanunundan sonra “Yurdaköle” soyadını almış bulunan Gül Hanım, son olarak hastalıkların kendisini yıprattığını, fakat gerekirse yine yurdu için savaşmaya hazır olduğunu söylemiştir. O, kırmızı şeritli İstiklal Madalyasına baka baka kendisini Erzurum’dan Bornova’ya çeken büyük rüyaya dalmıştır yeniden.
Gül Hanım rüyaya dalıyor, tarih rüyadan uyanıyor…
.
Zübeyde Hanım’ın derdi Selanik’in kurtarılmasıydı
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Zübeyde Hanım’ın derdi Selanik’in kurtarılmasıydı
“Kadın tarihi çalışmaları”, tarih araştırmalarında ihmal edilen bir alan olma özelliğini koruyor. Birkaç istisna hariç, tarihin erkek bedenlerinin macerası olarak yazılmasına alışmış durumdayız. Ancak kadınların da kendi içlerinde bir hiyerarşi bulunduğunu görmezlikten gelemeyiz. Yani onların da yazılanları ve yazılmayanları var. Talihlileri ve suskunları, hatırlananları ve unutulanları olduğu gibi…
Mesela Halide Edip Adıvar’ın Türkün Ateşle İmtihanı başlığını taşıyan hatıralarında çizdiği Zübeyde Hanım portresinin ortak hafızamıza girmekteki inatçılığına böyle bakmamız lazım. Çok zorlamıştır ders kitaplarındaki ‘Atatürk’ün aziz annesi’ portresini de, ondandır. Hatırlayalım mı neler demişti Halide Edip bizzat karşılaştığı Zübeyde Hanım hakkında:
Tam Makedonyalı bir kadındı. Onun için oğlu, daima ilkmektepteyken istediği gibi azarladığı Mustafa’ydı. Bir yer yatağında yatıyordu. Anlaşılan hastalığı çok ciddiydi ve yaşaması bir mucizeydi. Doktor Adnan’ın [Halide Edip’in kocası A. Adnan Adıvar’ın] boynuna kollarını dolar, yanaklarını öper, elini yakalayarak doğmuş olduğu Selanik şehrinden bahsederdi.
Buraya kadar onun beşerî özelliklerini yansıtan Halide Hanım, bundan sonra ‘resmi tarihe’ ters düşecek siyasî yönlerine getiriyor lafı. Ona kulak vermeye devam edelim:
Anadolu mücadelesiyle pek ilgili değildi. İçi Selanik için yanıyordu. Oğlu Mustafa Selanik’i almadan kendine yeni bir entari yapmamaya ahdettiğini söylerdi.
Kalbi Anadolu için değil, Selanik için çarpan bir Atatürk’ün annesi portresi havsalamıza sığmadığı için olacak, Halide Edip’in bu zehir zemberek sözleri de algı kapılarımızın eşiğini aşıp içeriye girememiştir bir türlü.
Diyanet İşleri Başkanı’nın eşi seçiliyor
Algı kapılarımızın sımsıkı kapalı olduğu alanlardan birisi de, dindar insanların bu ülkenin tarihinde olumlu bir rol oynamadıkları ve oynayamayacakları saplantısıdır. Müslümanların modernlikle bağı olabileceğine inanmayanların bugün içerisine düştükleri garabeti, geçmiş hakkında konuştukları zaman da görmek pekala mümkün.
Kadınların seçme ve seçilme hakkına ilk kez ne zaman kavuştuklarını sorsak, tarih bilgisi olanların ezberlerinden “1930” cevabı sızacaktır. Doğrudur, yerel seçimlerde o yıl ilk kez kadınlara bu hak tanınmıştı. Ancak bu ilk seçimlerde belediye meclislerine seçilen üyeler arasında ilginç örnekler sadece Sabiha Zekeriya Sertel’den ibaret değildir.
Mesela Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı yıllarında en büyük destekçilerinden olup İstanbul’dan gelen fetvaya karşı bir fetva vererek Milli Mücadele’nin dinî açıdan meşruluğunu onaylayan, dahası destekleyen ve 1924’den 1941’deki ölümüne kadar tam 17 yıl boyunca Diyanet İşleri Başkanlığı görevini sürdüren Rıfat Börekçi’nin hanımı Samiye Börekçi’nin Ankara Belediyesi Meclisi’ne seçildiği nedense es geçilir. Oysa Türkiye’deki dinî hiyerarşinin tepesindeki adamın, yani bir nevi Şeyhülislamın hanımının Belediye Meclisi’ne üye seçilmiş olması hiç mi önemli değildir ki, Türkiye’de kadınların tarihlerine dahil olmaya değer görülmemiştir?
Bunun sebebi sakın Samiye Hanım’ın, tıpkı Hayrünnisa Hanım gibi başının kapalı olması olmasın! Sabiha Zekeriya ‘solcu’ ve ‘modern’ olduğu için incelenir ama bizzat Atatürk’ün direktifiyle seçilen Samiye Börekçi, başı kapalı olduğu için hafızamızın kuytu köşelerinde uyumaya terk edilir. Meşhur çifte standardımız kadın tarihinde de kendini ele veriyor anlayacağınız.
Demek ki diyorum, kadınlar bile kadınlara karşı ayrımcı davranabiliyorlarmış!
.
Atatürk’ün sansürlenen fotoğrafları: Varan iki
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Atatürk’ün sansürlenen fotoğrafları: Varan iki
Bundan bir süre önce “Atatürk’ün sansürlenen fotoğrafları”nın ilk bölümünü sunduğumda olağanüstü bir ilgi ile karşılanmıştı. Fakat gelen yorumlarda asıl dikkati çeken taraf, Atatürk’ün şimdiye kadar nasıl bu kadar belli yönleri tıraşlanarak, rötuşlanarak ve steril hale getirilerek sunulabildiğiydi
Bir başka dikkat çeken nokta, ‘Acaba başka bizden gizlenen başka hangi görüntüleri var Atatürk’ün?’ sorusunun sorulma sıklığıydı. Bir kısım okuyucu ise daha fazla fotoğraf yayınlamamı talep ediyordu
Zaten sürmekte olan resim tarama çalışmalarım, bu talepler üzerine hızlandı ve yakında Timaş Yayınları’ndan çıkacak olan “Efsaneler ve Gerçekler” adlı kitabımda bağımsız bir albüm oluşturdu
Kitap çıkadursun, oradaki bazı fotoğrafları haber7.com okurlarıyla paylaşmanın faydalı olacağına inandım. İnanıyorum ki, bu fotoğraflar da en azından ilk yazımdaki kadar ilginizi çekecektir
Tabii bu resimler, Çankaya ve türban tartışmalarının gök kubbemizde sık sık çınladığı şu günlerde Atatürk döneminde kapalı kız ve kadınlara bakışın da yeniden sorgulanmasına vesile olursa ne mutlu bana
Şimdi 5 karelik bir zaman yolculuğuna davet ediyorum sizi. Buyurun…
Fotoğraf 1
Bu fotoğraf Cumhuriyet’in ilanından 5 ay kadar önce, Mayıs 1923’de Çankaya Köşkü’nde çekilmiş. Atatürk, yanında kayınbiraderi, kayınvalidesi Adviye Hanım ve Latife Hanım olmak üzere bir hanım misafirle köşkün fotoğrafçısına böyle poz vermiş. Bir başka deyişle, üç çarşaflı hanım Çankaya’da
Fotoğraf 2
Bu fotoğraf Manisa’da çekilmiş. Tarih 1922 güzü. Halk Mustafa Kemal Paşa’yı heyecanla bağrına basmış. Sağda ve solda görülen ama yüzleri görünmeyen peçeli ve çarşaflı hanımlar, Manisalı öğretmenler olmalı. Önde bir öğrenci muhtemelen Gazi’ye şiir okuyor.
Bu defa Akşehir’deyiz. 1922 sonu veya 1923 başı. Gazi, Latife Hanım’la birlikte yurt gezisinde. Sol tarafta gördüğümüz kapalı hanımların kendilerine iyice yaklaşmış bulunan Latife Hanım’a doğru ilerlemek istedikleri beden dillerinden okunuyor. Gazi, fotoğrafın en sağında…
Fotoğraf 4
Türk Kadınlar Birliği Atatürk’ü ziyaret ediyor. Birlik 1924’de kurulduğuna göre fotoğraf Cumhuriyet’in ilk yıllarına ait olmalı. Atatürk’le birlikte poz veren kadınlardan en sağdaki, yüzünü açmış olsa da çarşafıyla dikkat çekiyor. Hemen yanındaki kadının başörtüsü ise oldukça iddialı. Kadınların her biri farklı tarzlarda da olsa tesettürlüler. Ve kadın haklarını savunuyorlar! Gazi’yi ziyaretlerinin maksadı da kadınlara daha fazla hak talep etmek.
Fotoğraf 5
Şimdiye kadarki fotoğraflara, ‘o Cumhuriyet’ten önce çekilmiş’ veya ‘ilk yıllarda bu kadarı normal’ diyerek burun kıvıranlar bu fotoğrafa ne diyecekler, merak ediyorum. Yıl bu defa 1937. Atatürk ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, çarşaflı bir kadının derdini dinliyorlar. Yüz hatları ve tavırları kadının başındaki örtüyle değil, içiyle ilgilendiklerini yeterince gösteriyor sanıyorum.
.
Mevhibe İnönü başını nasıl açmıştı?
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Mevhibe İnönü başını nasıl açmıştı?
Türkiye, Başbakan Erdoğan’ın gündeme getirdiği Zübeyde ve Latife hanımların başlarının kapalı mı yoksa açık mı olduğunu konuşadursun, biz bir başka First Lady’nin hayatına eğilerek başörtülü Cumhuriyet liderlerinin eşlerinin başlarını nasıl açtıklarını Mevhibe İnönü örneği üzerinden göreceğiz.
Bu ilginç bir nokta, çünkü Mevhibe Hanım genellikle gözlerden uzak kalmayı tercih eden bir lider eşi olarak bilinir. Bu yüzden hayatındaki ayrıntılar, torunu Gülsün Bilgehan’ın çalışmasına kadar (Mevhibe, Ankara 1994, Bilgi Yayınevi) büyük ölçüde gözlerden saklanmıştır. İlk defadır ki, bu çalışmayla İsmet İnönü’nün eşi Mevhibe Hanımın hayatı, bilinmeyen yönleriyle kamuoyunun önüne açılmış oldu. Ne diyelim, darısı Latife Hanım’ın başına!
Yazıyı okumaya başlamadan dikkatinizi çekmek istediğim husus, Mevhibe Hanım’ın başını 1927 gibi nispeten geç bir tarihe kadar açmamış olmasıdır. Yani Başbakanın hanımı başörtülü olabiliyordu Cumhuriyet’in 4. yılına kadar. Nitekim Latife Hanım’ın da başı, Cumhurbaşkanının 1925’teki boşanma kararına kadar kapalıydı. Aynı durum aşağı yukarı Cumhuriyet’in kurucu kadrosunun tamamı için geçerlidir.
Kitaptan günümüzdeki tartışmalarla ilgili kimi parçaları aşağıya alarak, herkesin Latife Hanım’ı konuştuğu bir zamanda Mevhibe Hanım’ın kendisi ve Atatürk’le ilgili hatıra, gözlem ve bilgilerine yer vereceğiz. Bakalım Mevhibe Hanım ilk olarak başörtüsünü nasıl çıkarmış, aynı akşam Atatürk, İngiliz Elçisinin hanımına nasıl öpme teklifinde bulunmuş ve yine muhtemelen bir Arap elçisinin hanımıyla başörtüsü üzerine nasıl tartışmış? (Alıntılar, kitabın 195-198. sayfalarındandır.)
Mevhibe Hanım başını nasıl açtı?
1927 yılı son dönemin sıkıntılarını unutturan büyük bir balo ile başladı. Gazi Paşa hem kendisinin, hem başkentlilerin bunalımdan çıkıp Cumhuriyetin ilk yıllarının gayretli havasına yeniden dönmesini arzu ediyordu. Ankara’daki sosyal hayat gün geçtikçe gelişiyordu. Sıra Ankara’ya tek tük gelmeye başlamış yabancı elçilerle devlet ileri gelenlerini büyük bir eğlencede bir araya getirmedeydi… Gazi, bekâr olmasını engelleyici [bir unsur] gibi kabul ederek, ilk Cumhuriyet balosunu Başbakanın köşkünde vermek istedi. İsmet Paşa arkadaşının arzusunu emir olarak nitelendirip derhal hazırlıklara girişti… Mevhibe’ye ev sahibesi sıfatıyla önemli görev düşüyordu.
(…)
Balo akşamı nefis bir mehtap vardı. Ankara kar içerisindeydi, bembeyaz boş tepeler ay ışığı altında bir masal dekorunu andırıyordu… Pembe Köşk’ün saçaklarının altına yerleştirilen ampuller yakılmıştı, karla yüklü çam ağaçlarının ortasında ev de sanki sihirli bir şatoya benziyordu. Şiddetli kış yolları kapadığından, konuk otomobilleri Çankaya yokuşunu zorlukla tırmanabiliyorlardı.
(…)
Mevhibe, bu özel gecede giyeceği elbiseyi Brüksel Sefiresi Lütfiye Hanım’a rica ederek, Belçika’dan ısmarlamıştı. Yakası sivri, “V” şeklinde açık, kolları mendil biçiminde, mor lame bir balo kıyafetiydi… Genç kadın Mustafa Kemal ile kocasının bu ilk cumhuriyet balosuna verdikleri önemi bildiğinden birkaç gündür uzun düşüncelere dalmış, nihayet bir karara varmıştı. O gece konuklarının önüne saçları açık olarak çıkacaktı. Ankara’nın tek kadın kuaförü olan Beyaz Rus’un dükkânına gitmiş, kumral saçlarını hafifçe kabartarak, arkasında gevşek bir topuz halinde toplamıştı.
(…)
-“Gazi Paşa geliyorlar!”
Pembe Köşk’ün sahipleri, haberi duyar duymaz, büyük misafirlerini karşılamaya çıktılar. Cumhurbaşkanlığı otomobili durdu, içinden Mustafa Kemal çevik bir hareketle atlayarak çiftin önünde belirdi. Etraftakiler paltosunu çıkarmak için yardımına koşuyorlardı ki, Gazi bir işaretle onları durdurdu. Gözleri genç kadının üzerindeydi. Belli belirsiz bir hayranlıkla arkadaşının eşini süzdü. Mevhibe jaketatay giymiş, çok şık, dimdik duran eşi İsmet Paşa’nın yanında zarif, mahcup ve çok güzel görünüyordu. Gazi, ev sahibesinin karşısında hafif tebessüm ederek eğildi, sonra genç kadının çekinerek uzattığı elini dudaklarına hafifçe dokundurdu. Mevhibe’nin yanakları heyecandan kıpkırmızı olmuştu. Cumhurbaşkanı ilk defa elini öpüyordu. Yumuşak bakışları Mustafa Kemal’in sert, mavi gözleri ile karşılaştı ve onlarda teşekkür ve saygı okudu. Gazi, Başbakanın eşine kalabalığın önüne başı açık olarak çıkma cesaretini gösterdiğinden dolayı nazik bir şekilde teşekkür ediyordu.
Sonra, İsmet Paşa ile selamlaştılar ve içeri girdiler…
Gazi İngiliz Elçisinin hanımını nasıl öpmüştü?
İngiliz Elçisi Sir George Clerk’in karısı da boylu boslu, gösterişli bir hanımdı. Çevresinde zekâsı ve şakaları ile ün yapmıştı.
Elinde içki bardağı ile konuklarla sohbet eden Cumhurbaşkanının en çok onun yanında oyalandığı dikkati çekmişti. Fransızca konuşuyorlardı ve kadın sürekli bir şeyler anlatarak, Gazi’yi bol bol güldürüyordu. Bir ara sefire, salonun ta öteki ucunda duran eşine yüksek sesle seslendi:
“Şekerim, bak reisicumhur hazretleri bana iltifat ediyorlar! Beni öpmek için izin istiyorlar, ben de sana sorayım dedim…”
Bir an sessizlik oldu, öbür davetliler hayretle başlarını çifte çevirdiler. Gazi de şaşırmıştı. Yapılan şaka sinirlerini bozmuştu. İngiliz leydinin alnına acele bir buse kondurarak derhal yanından uzaklaştı. Neyse ki durumu Mevhibe kurtardı. Yemek salonuna kurulan büfe açılmıştı; misafirleri yemeğe davet etti…
Atatürk bir yabancı kadınla başörtüsünü tartışıyor!
Mevhibe, bir ara kocasının kalabalığın ortasında genç bir kadınla konuştuğunu gördü; tanımıyordu. Ufak tefek bir hanımdı, yabancı sefirelerden biri olabileceğini düşündü. Aynı anda dikkati yine Gazi’ye çevrildi. Mustafa Kemal başını sıkı sıkıya örtmüş, hatta yüzünü yarıya kadar saklamış bir bayanla tartışıyordu. Bütün uğraşlarına rağmen, kadını ikna edemediği anlaşılıyordu. Üstelemedi; hanımların kendi iradeleriyle çağdaş hayata ayak uydurmaları taraftarıydı…
.
İşte CHP’nin Çanakkale rezaletinin belgeleri
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
İşte CHP’nin Çanakkale rezaletinin belgeleri
Geçtiğimiz Pazar günü (5 Ağustos 2007) Zaman’ın Pazar Keyfi ekinde kaleme aldığım “CHP gençliğinin Çanakkale şehitleri rezaleti” başlıklı yazı, başta haber7.com ve moralhaber.net olmak üzere pek çok internet sitesinde alıntılandı ve gördüğüm kadarıyla bu sayede epeyce geniş bir okur kitlesine ulaştı. Ne var ki, yazının metninde sözü edilen resim gazetede teknik bir sebeple yayınlanamamış, internet sitesinde ise zaten köşe yazılarına resim konulmadığı için metindeki o ifade havada kalmıştı. Üstelik bazı okurlarım yazımı herhangi bir belge göstermeden yazdığım için de kınıyorlardı beni.
Aslında elimde bir değil, dört resim var. Üstüne üstlük devrin şöhretli kadın şairlerinden Şükûfe Nihal’in Kadeş rezaleti üzerine kaleme alınmış özel şiirini de bulmuştum. Bu görsel malzemeyi nerede değerlendirebilirim? diye düşünürken, ‘Neden internet olmasın?’ diye geçti içimden ve onları sizlerle paylaşmaya karar verdim. Maksadım, hem bu ilginç konuyu bir şekilde devam ettirmek, hem de benden belge isteyenlere bir tür cevap vermektir.
Fotoğraflar, Millî Yol dergisinin 30 Mart 1962 tarihli 10. sayısındaki dosyadan alınmıştır. Dergi, Kadeş rezaleti konusuyla yakından ilgilenmiş ve sonraki sayılarından bir kaçını okur tepkilerine ayırmıştır. Şükûfe Nihal’in şiiri ise Hilâl dergisinin Nisan 1962 tarihli 26. sayısında çıkmıştır. Yalnız şiir ilk olarak burada mı yayınlandı, yoksa bir alıntı mıydı? Bunu şimdilik tespit etme imkânımız olmadı.
Yayınlayacağımız ilk fotoğraf, Kadeş gemisinde dans eden bir çifti gösteriyor.
Çiftin gözleri, o devrin basın ahlak anlayışı gereğince bantlanmış.
Alt yazıda şöyle deniliyor: “Ça ça ça: Çanakkale’ye inince, şehitlik yerine Truva harabelerine koşacak damı ve kavalyesi pek neş’eli bir dans esnasında.”
İkinci fotoğraf, vapurda kurulan bir çilingir sofrasının başındaki acıkmış gençleri göstermekte. Soldan ikinci ve sağdan üçüncü şahıslar içki şişelerini başlarına dikmişler.
Soldan birinci şahıs ise kadehini doldurmayı tercih ediyor. Alt yazıda şunlar yazılı: “Vur patlasın, çal oynasın: Şarap şişeleri açılmış, çakırkeyif gençler, herkesin gözünden uzak olduklarını sanarak sanki bir turistik geziye çıkmışlar.”
Fotoğraflarımızın üçüncüsü, Çanakkale yolcusu bir ‘çifti’ gösteriyor. Erkek öğrenci, içkinin etkisiyle olacak, yorgun düşmüş ve sevgilisinin dizine uzanmış.
“Samimi bir sahne” diyor alt yazı ve devam ediyor: “İçkinin verdiği mahmurluğu kız arkadaşının kucağında gidermeye çalışan bir öğrenci. Biraz sonra Çanakkale şehitlerinin hâtırası önünde eğilecek vücutlar, şimdi pek tatlı (!) bir istirahate çekilmiş.”
Dördüncü olarak bu resimlerin yer aldığı Millî Yol dergisinin orta sayfasındaki haberin fotokopisini sunuyoruz.
Yetiş Yavuz’um, yetiş! ABD uçakları Mekke’yi bombalayacakmış!
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Yetiş Yavuz’um, yetiş! ABD uçakları Mekke’yi bombalayacakmış!
Amerika Birleşik Devletleri’nde Başkanlık yarışı kızıştıkça vaadlerin çılgınlık dozu da artıyor. Demokrat adaylardan Obama terörü bitirmek için Pakistan’ın işgalini önermiş. Hilary Clinton ise Bush’tan daha Bush çıkacağı mesajını vermiş ve gerekirse nükleer silah kullanılmasını önermiş teröre. En çılgın proje ise kongre üyesi Ton Tancredo’dan gelmiş. Haberlere bakılırsa onun “Mekke ve Medine’yi bombalarsak caydırıcı olur. Yoksa yine saldırırlar” açıklaması ABD Yönetimi’nin bile sabrını taşırmış. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tom Casey bunun çözüm olmadığını söylemiş ve eklemiş: “Dünyada 1 milyarı aşkın insan için mukaddes ve mübarek olan bu yerlere saldırmayı teröre karşı uygun bir karşılık olarak görmek mutlak bir çılgınlıktır.”
Bu çağdaş Ebrehelerin çılgınlık barometresi daha nerelere vuracak diye düşünüyorsanız size tarihten bir sürprizim var. Tancredo’nun bir benzeri 16. yüzyıl başlarında yaşamıştı ve Yavuz Sultan Selim olmasaydı belki de hedefine ulaşacaktı.
Vasco da Gama Yavuz’a karşı
Vasco da Gama 1497-1498 yıllarında gerçekleştirdiği Doğu seferinde Afrika’nın güney ucundaki Ümit Burnu’nu dolaşıp Hind Okyanusu’na ulaştığında, burada Arap gemilerinin öncülüğünde gerçekleşen son derece canlı bir ticaret ağının ortasında bulmuştu kendisini. 1499 yılında mürettebatının sadece üçte biri geri dönebilse de, yanında Hind diyarından getirdiği değerli taşlar, altın, fildişi ve baharat, onun Lizbon’da bir kahraman gibi karşılanmasına yetmiş de artmıştı bile. Vasco da Gama, Kolomb gibi ‘Hindistan’a gidiyorum’ diye yanılıp da Amerika kıtasına çıkmamış, gerçek Hindistan’ı keşfetmişti. Tabii Portekiz’in ricâl-i devleti, durumdan vazife çıkartarak bu keşiften, Hıristiyan dünyasının ‘kâfir Müslümanlar’ karşısındaki liderlik rolünün kendisine düştüğü sonucunu çıkarmış, Güneydoğu Asya denizlerinde, Portekizlilerin hem ‘yamyam’ (heathen), hem de ticarî rakipleri olarak gördükleri Müslümanlara karşı bir Haçlı seferinin yeni imalatçısı olmuşlardı.
1500 yılında bu defa Amiral Pedro Cabral çıktı yola ve Kalikut şehrini bombardıman ederek düşürdükten sonra pervasızca bir soyguna girişti. Gemilerini Hint hazineleriyle tıka basa doldurdu. Böylece dev birer hazine sandığı değerindeki gemiler 15 Ocak 1501 tarihinde, yelkenlerini muzaffer komutanın kabaran göğsündeki rüzgârla şişirmiş olarak Lizbon limanına geri döndü. Cabral’ın göz kamaştıran hazinelerle geri dönmesi, Portekiz’in Şark’a yönelik iştahını iyice kabarttı ve Kral, derhal yeni seferler düzenlenmesi için daha sıkı hazırlıklara girişilmesini emretti. Sonra bu tek tük seferler de yetmezdi Kral Manuel’in iştahını doyurmaya. Kalıcı olmak için bir an önce harekete geçilmeliydi. Nitekim bu amaçla, 1505’de Fransisco de Almeida, 1509’da ise Alfonso de Albuquerque “Hindistan Umumi Valisi” olarak atanacaklardı.
Önce Hindistan kıyılarında ve Endonezya’da ele geçirdikleri bazı adalarla idare eden Portekizliler, sonradan işi büyütür ve bölgenin tamamına el koymanın hesabını kitabını yapmaya koyulurlar. Özellikle Albuquerque’in yırtıcı stratejisi, bölgenin ticarî potansiyeli ile deniz ticaretinin tamamına el koymayı hedefliyordu.
Kendisine bu bölgede 3 can alıcı stratejik hedef belirlemişti Albuquerque. Birincisi, Basra Körfezi’nin girişinde bulunan ve körfezi kontrolünde tutmak için anahtar öneme sahip olan Hürmüz adasıydı. İkincisi, bugün Singapur civarında bulunan ve ‘Şark’ın en zengin şehri’ diye şöhreti ufukları tutmuş olan Malakka idi ki, Baharat Adaları’ndan gelen ticaret yolu bu limandan geçiyordu. Üçüncüsü de, Goa limanı idi. Nitekim Albuquerque, Goa limanına 20 gemi ve bin kadar askerle saldırmış ve şehir 1510 yılında düştüğünde Portekiz Asya’sının tacındaki yeni inci, Goa olmuştu. Bir yıl sonra da Malakka şehri Portekizlilerin eline düştü. En stratejik üslerden birisi olan Hürmüz adası ise düşmek için 1515 yılını bekleyecekti.
Hindistan Umumi Valisi Albuquerque’in bir başka hedefi de, Kızıldeniz girişini tutan ve büyük bir stratejik önemi haiz bulunan Yemen’in Aden limanıydı. Gelin görün ki, Portekizliler Aden’e saldırdığında karşılarında bir başka gücü bulacak, pişman ve yenik bir şekilde geri döneceklerdi.
Öte yandan Portekiz’in deniz aşırı topraklara yayılması, “Orta Doğu” ekonomisinde tehlike çanlarını çaldırmaya yetmiştir. Çünkü o zamana kadar Akdeniz ülkeleri ile Avrupa’nın baharat ihtiyacını karşılayan Kızıldeniz yolu da Portekizli mütecavizlerin tehdidine maruz kalmış bulunuyordu. Velhasıl, 16. yüzyıl hemen başlarında hâlâ İslam dünyasının en güçlü devleti görüntüsünü veren Memlûklerin can damarlarından biri daha kesilmek üzeredir.
Osmanlı Memlûkler üzerine neden savaş açtı?
Devrin Arap tarihi kaynakları, 1507 yılının, Arap tarihinin “en karanlık yılı” olduğunda ağız birliği etmiş gibidirler. Bu yılla birlikte Portekiz gemileri, Kızıldeniz’e kadar selamsız sabahsız girebilmekte, Basra Körfezi’nin ağzında bulunan Hürmüz adasını keyiflerince işgal edebilmekte ve Yemen’i fethetmek için çıkarma girişimlerinde bulunmaktadır. Memlûkler direnmektedir ama ne çare ki, deniz kuvvetleri Portekiz’in Atlantik’i aşıp gelmeyi başarmış güçlü gemileri ve askerleri karşısında yetersiz kalmaktadır.
Portekizlilerle yalnız başlarına başa çıkamayacaklarını anlayan Memlûkler, Osmanlılardan top ve gemicilik alanlarında yardım istemekte bulurlar çareyi. Bunun üzerine Sultan II. Bayezid, 22 Ağustos 1510 tarihinde İskenderun limanından Memlûk donanmasına ait gemilerle Kahire’ye, 30 gemi yapımına yetecek kadar kereste, demir, silah ve malzeme yollar. Ancak bu malzemeleri taşıyan gemi daha yoldayken, Rodos Şövalyelerinin saldırısına uğrar; çok geçmeden korsan şövalyelerin Osmanlı gemisini ve taşıdığı malzemeleri ele geçirdikleri haber alınır.
Ne var ki, İslam dünyasının kalbine yönelmiş olan Portekiz mızrağını püskürtebilmek için yılmamak ve yardıma ısrarla devam etmek şarttır. Nitekim ertesi yıl, yine yola çıkan gemiler Kahire’ye daha büyük bir yardım paketi götürmekte ve paketin üzerinde “Gönderen: Osmanlı” diye bir yazı okunmaktadır.
Kızıldeniz’deki Hıristiyan tehdidi gerçekten de korkutucu boyutlara ulaşmış durumdadır. Portekiz’in Hint Okyanusu’ndaki kuvvetlerinin başı Albuquerque’in gözü dönmüş, Goa, Malakka gibi Hint limanlarını ve kalelerini ele geçirdikten sonra gemilerinin burnunu Kızıldeniz’e çevirmiştir. Albuquerque’in niyeti, gerçekten de ciddiydi. Hemşehrisi Kolomb’un misyonunu inatla ve açıkça sürdüren Albuquerque, Müslümanları Kutsal Topraklar’dan silip süpürmek için sinsice bir plan hazırlamış ve Portekiz Kralı’na yazdığı 1 Nisan 1512 tarihli mektupta bu niyetini açıkça ilan etmişti. Şu ürkütücü maddeler zikrediliyordu mektupta:
1) Kızıldeniz ve Basra Körfezi’nde giriş çıkışları kontrol altına almak,
2) Yemen ve en önemli limanı Aden’i ele geçirmek,
3) Nil nehrinin yanında yeni bir paralel kanal kazdırıp nehrin yatağını değiştirmek suretiyle Memlûklerin hayat kaynağı olan Mısır’ın kuraklıktan kırılmasını sağlamak ve, en önemlisi de,
4) Cidde’yi düşürdükten sonra Mekke’yi ele geçirip Kabe’yi yerle bir etmek, dahası, Medine’deki “Hz. Muhammed’in mezarını Hıristiyan topraklarına kaçırmak”.
Yavuz seyirci kalabilir miydi?
Aynı zamanda Albuquerque, Safevi Devleti’nin başındaki Şah İsmail’le de anlaşarak Memluk Devleti’ni ortadan kaldırmak için büyük bir harekâta girişme hazırlığındaydı. Elçiler gelip gidiyor ve Şah İsmail ile Kral Manuel, Osmanlı’ya karşı karadan ve denizden bir harekâta girişilmesi gündemdeydi. Başarılı olursa bu harekât sonucunda Mekke ve Medine’nin Portekiz kuvvetlerinin ve onunla işbirliği yapan Şii devleti Safevilerin eline geçmesi, İslam âleminin şerefini ayaklar altına düşürecek, onu dostun da, düşmanın da yüzüne bakamaz hale getirecekti.
Ne var ki, Osmanlı tahtında bütün bu stratejik değişimi bir radar gibi okuyabilen bir padişah, Yavuz Sultan Selim oturuyordu. Yavuz, Hasan Can’ın rüyasında olduğu gibi, davet edilmiş veya kendi deyişiyle, bu işe memur edilmişti. Kararını verdi: Bu iş böyle olmayacak, ‘küffar’ın edip eyleyecekleri uzaktan seyredilmeyecekti.
Osmanlı istihbaratının en yaman dönemlerinden birisi, Yavuz’un saltanat yıllarına rastlar. Nitekim Yavuz, casusları vasıtasıyla bu sinsi projeden haberdar olmuş olmalıdır ki, derhal harekete geçmiştir. İkindi gölgesi gibi ömrü kısa fakat gölgesi uzun olan Yavuz’un eğri kılıcı, çok geçmeden önce Kızıldeniz’e, ardından Basra Körfezi’ne yönelecek ve Süveyş Tersanesi kurularak yapılan gemilerle Hint Okyanusu’nda Osmanlı gemileri ile Portekiz gemileri arasındaki büyük kovalamaca başlayacak, Osmanlı artık Okyanuslarda da söz sahibi olduğunu cümle aleme gösterecektir.
Şimdi anlaşıldı mı Yavuz’un neden bütün gücünü Doğu’ya yönelttiği? Stratejik okuma bu değilse nedir?
.
Tarihi boğan bir tartışma
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Tarihi boğan bir tartışma
Sizi bilmem ama ben bu Amerikalı tarihçilere çok kızdım. Adamlar ‘Bağımsızlık bildirgesinin 4 Temmuz’la bir alakası yok. O iki gün öncesindeydi’ diyorlar. Gelsinler de bizim tarihimizde 200 yıldır neredeyse yaprak kımıldamadığını görsünler ve yatıp kalkıp hallerine şükretsinler
HANİ, 4 Temmuz kutlamaları neden başlamadı Türkiye’de? Zamanı mı var? Günün birinde nasıl olsa o da kutlanır. Canım siz de biraz safsınız zahir. Ne demek 4 Temmuz’da ne oldu? Küresel imparatorluğun kuruluş yıldönümünü nasıl atlarsınız? Yine mi olmadı? O zaman adlı adınca söyleyelim bari. Amerika Birleşik Devletleri’nin bağımsızlık bildirgesinin ilan edildiği gün. Baksanıza, geçen hafta çılgınca kutlandı milyonlarca Amerikalı tarafından. Lakin bir kısım aklıevvel tarihçiler ortalığa çıkmış ‘Bağımsızlık bildirgesinin 4 Temmuz’la bir alakası yok. O iki gün öncesindeydi’ diyor. Yani? Şu ki, aslında 2 Temmuz 1776’da bağımsızlık ilan edilmişti ama bunun Thomas Jefferson’ın bildirgesine yansıması iki gün almıştı. Dolayısıyla tarihçiler o koskoca iki günü atlamış, bağımsızlığın ilanını değil, bildirgenin imzalanıp yayınlanmasını esas almışlar. Böylece bugüne kadar gelen yığınla yanlışa da yeşil ışık yakmışlardı. İşleri güçleri yokmuş gibi iki günle uğraşıyorlar. ‘Önemli bu’ diyor adamlar da başka bir şey demiyorlar. ‘Bizim işimiz hakikati söylemek, efsane kazanında ayran köpürtmek değil’ diye de ekliyorlar.
Hani insanın güleceği geliyor da gülemiyor. Yahu bizde bırakın günü, hatta haftayı, ayı da bırakın, yıl atlanıyor da kimseciklerin kılı kıpırdamıyor. Mesela pek bilinmez ama 1730 yılının tarihi yazılmamıştır. Neden? Patrona İsyanı patlak vermişti de ondan. Eski vakanüvisimiz Çelebizade Asım Efendi ortalıktan sıvışmış, o kargaşa içinde yerine yenisinin atanması gecikince aradan bir yıla yakın zaman geçmiş, vakanüvislik koltuğu boş kalmıştı. Bir süre sonra göreve atanan Sami Efendi ise isyana taraftar olduğu için değil de Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’ya düpedüz gıcıklığından bu bir yılın tarihini yazmaya yanaşmamış ve böylece bir yıl Osmanlı tarihinde beyaz bir sayfayla kapanmıştır.
PATRONA HALİL HAİN Mİ?
Nevşehirli İbrahim Paşa’nın aleyhine yazsa isyancıları tutmuş görünecek ki bu işine gelmiyor isyancıların aleyhine yazsa Paşa’nın idaresini ve Lale Devri eğlencelerini onaylamış olacak. O zaman en iyisi unutmuş görünmek. Sizin anlayacağınız bunca zamandır Patrona Halil’in kahraman mı yoksa hain mi olduğuna karar veremeyişimizin altında vakanüvislerimizin biraz uzun süren isyan tatilleri yatmaktadır.
Yakın tarihe gelelim. Nejat Kaymaz Tarih ve Toplum Dergisi’nde yazana kadar Ankara’da TBMM üyelerinin Misak-ı Milli üzerine yemin ettiklerini zannederdik. Meğer böyle bir yemin töreni hiç yapılmamış. Yapılan tören, Misak-ı Milli yemini değil, bildiğimiz milletvekili yemininden ibaretmiş. Madem tarihi sorgulamaya başladık, devam edelim…
SALTANAT MESELESİ
Peki, saltanatı kaldırmayı kim akıl etti? ‘Atatürk’ diyeceğinizden adım gibi eminim. Ama Meclis tutanaklarına bakıldığında tasarıyı yazan kişi, Lozan’da İsmet Paşa’nın sağ kolu olan Dr. Rıza Nur ve 80 küsur arkadaşı. Hatta Mustafa Kemal Paşa’nın imzasının aşağılarda olduğu göze çarpar. Nitekim açın bakın, Nutuk’ta, saltanatı kaldıran yasa tasarısını kendisinin de imzaladığını yazmaktadır. Saltanatı kaldırmayı kendisi düşünüp harekete geçseydi herhalde ‘Ben de imzaladım’ demez, ‘Ben hazırladım ve imzalattım’ derdi.
Son olarak matbaanın din adamları yüzünden geç geldiği herzesine değinelim. Efendim, fi tarihinde matbaanın Türkiye’ye gelmesine karşı olan gericiler varmış, bunlar ne yapıp edip makineleri gümrükten içeriye sokmayız demişler. Çünkü kitap basılırsa din adamlarının otoritesi sarsılırmış. Sonunda iyi adamlar zor bela bir fetva alıp kurmuşlar matbaayı. Türkiye o günden sonra gün gibi aydınlanmış.
Yahu güldürmeyin adamı. 1) Ulemanın kitapları basıldığında otoritesi neden elinden gitsin ki? Harflere hükmetmenin beyinlere hükmetmek olduğunu ve bunun modern çağın başlangıcını oluşturduğunu bildiğimize göre bu adamlar aptal olmalı ki, din kitapları basıldığında arpasız kalacaklarına inanmış olsunlar. 2) Fetvayı verenler din adamı değil miydi? Madem karşılardı matbaaya, neden fetvaya mühürlerini bastılar da zinhar imzalamayız demediler? 3) Matbaamızı kuran İbrahim Müteferrika, 16-17 adet kitap bastıktan sonra düpedüz iflas etti, satamadı kitaplarını. Yani gelmedi, geç geldi, şu bu derken iyi kötü açılan matbaanın ilgisizlikten ve satış yapamamaktan dolayı kapısına kilit vuruldu. Bu durumda ‘Matbaa geldi de ne oldu? Kıymetini bildik mi? diye aklı başında bir soru yönelteceğimize, birilerini suçlamaya, geri kalmışlığımızın faturasını hayalimizde ürettiğimiz gericilere çıkararak rahatlamayı tercih ediyoruz.
Sizi bilmem ama ben bu Amerikalı tarihçilere çok kızdım. Adamlar iki günü başa kakıyorlar. Gelsinler de bizim tarihimizde 200 yıldır neredeyse yaprak kımıldamadığını görsünler ve yatıp kalkıp hallerine şükretsinler.
.
Kanuni’nin muhteşem kadrosu
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Kanuni’nin muhteşem kadrosu
Osmanlı padişahları içinde denizlerin
önemini en fazla idrak eden şüphesiz
Kanuni Sultan Süleyman’dı.
İdris Bostan[1]
Bir devlet düşünün ki, Hazar Denizi, Karadeniz, Akdeniz, Kızıldeniz, Basra Körfezi’ni denetiminde tutsun; bir devlet düşünün ki, Macaristan’ın bir bölümü, Balkanların tamamı, bugün Ukrayna sınırları içinde kalan Kırım, Anadolu, Mezopotamya ve Arabistan’a hükümran olsun; nihayet bir devlet düşünün ki, Sudan ve Habeşistan’dan Mısır, Libya, Tunus, Cezayir ve Fas’a kadar Afrika topraklarını yönetsin, Hind Okyanusu’na, hatta güneydoğu Asya’daki Açe gibi küçük sultanlıklara bile el uzatsın.
Maalesef biz Misak-ı Millî sınırları içinde oturanlar ve kendisini onunla sınırlayanlar için bu çapta bir imparatorluğu yönetmenin ne demek olduğunu kavramak, imkânsız değilse bile, zor olsa gerek.
Lakin ortada inkârı kabil olmayacak bir gerçek var: Bizden birileri gidip yönetmişler buraları. Hem de öyle böyle değil, asırlarca. Süre olarak en kısa kaldıkları Orta Macaristan’ın bile 150 küsur yıl elimizde kaldığını, bir başka deyişle bunun, TC’nin ömrünü ikiyle çarptığınızda elde edeceğiniz bir süreye denk geldiğini düşünün, yeter.
Peki kimdi bu yönetmeyi bilen ve buna iştahlı olan adamlar? Nasıl yetişmişlerdi? Bu ufuklara nasıl yöneltildiler ve çoğu fethettikleri yerlere ilk gittiklerinde nasıl bir yönetim tarzı ortaya koydular? Bunları anlayabilmek için en elverişli anahtar, imparatorluğun sınırlarını şimşek hızıyla genişleten ama aynı zamanda onu en sağlam temeller üzerinde yükseltmeyi görev edinen sultanın kendisidir.
Kanuni bereketi
Onuncu Osmanlı padişahı olarak tahta çıkan Kanuni Sultan Süleyman 22 Eylül 1520’den 7 Eylül 1566’ya kadar hükümdarlık yaptı ve Osmanlı tahtında en uzun süre oturan hükümdar unvanını aldı.
Kanuni tıpkı babası Yavuz Sultan Selim gibi meslek olarak kuyumculuğu seçmişti ama şiir alanında, en az komutanlığı ve yöneticiliğindeki kadar iddialı olduğunu biliyoruz. Muhibbî mahlasını kullandığı 3 ciltlik Divân’ında tam 2.779 gazel yer almaktadır ki, kendisiyle yarışan Zâtî’nin bile ulaştığı gazel sayısı 954 gazel eksiğiyle 1.825 adette kalmıştır.[2] Ayrıca bir cilt tutarında Farsça şiir yazmıştı. Kanuni bu üstün şairlik performansıyla Divan edebiyatının gazel rekorunu da kırmış oluyordu.
Kaynaklarda Kanuni’nin kavaflık (kunduracılık) yaptığına dair de bir kayıt vardır. Keza seramik meraklısıydı, bu yüzden “mavi-beyaz” adı verilen ve bugün Çinlilerin bile bayıldığı pek çok zarif porselen kap kacak, onun devrinde saraya girmiştir.
Çalışkanlığıysa hakikaten göz kamaştırıcıydı. Çift emeklilik maaşını hak edecek kadar ve yıldırıcı bir azimle çalıştı. Yarım asra yaklaşan saltanatında doğuya ve batıya, güneye ve kuzeye doğru karadan ve denizden onlarca sefere çıktı. Kanunlarıyla imparatorluğun bünyesini sağlamlaştırdı. Başta bir şehir olan Süleymaniye Külliyesi olmak üzere muazzam bir imar faaliyetini başlattı. Son olarak 70’ini devirdikten sonra çıktığı Zigetvar seferinde görürüz onu. Koca Sultan bu kalenin fethinden 5 gün önce savaş meydanında ruhunu teslim etti. İç organları, öldüğü yere gömüldü ve türbesinin yanına bir cami yaptırıldı.
Onun değerli bir asker ve yönetici olduğunu, yarım asırlık hükümdarlığı boyunca sürdürdüğü üstün performansından çıkarabiliriz. Dünya tarihinde pek çok cihangir gelip geçmiş, ancak pek azı Kanuni’nin sergilediği ‘ömür boyu cevvâliyeti’ sergileyebilmiş ve bunu bir kadroyla el ele yürütebilmiştir. 25 yaşında tahta çıktığı vakit de, hasta hasta sefere yollandığında da onu hep iş başında, daima eylem halinde görürüz.
İşte o muhteşem kadro
Kanuni’nin bu uzun soluklu başarısının arkasında ekip kurma ve yönetme becerisinin yattığını görmemiz lazım. Etrafına topladığı ekibe daima yeni ufuklar ve hedefler çizen, vizyon sahibi bir “lider” ve “patron”dur o. Yılmaz Öztuna’nın belirttiği gibi, Kanuni, muhteşem başarılarla dolu saltanatını, kurduğu bu “muhteşem ekip” marifetiyle gerçekleştirmiş, adeta bir orkestra şefi gibi onları yönlendirmiş, arkalarındaki bitimsiz nefes olmuştur:
Bizim tarihimizde böyle bir ekip oluşturan liderler çok azdır. Bu ekibi oluşturmak için hükümdar, hattâ devlet başkanı olmak gerekmez. O milletin şevketli çağlarında yaşamaya da lüzum yoktur. Sadece o kabiliyetle doğmak, kendisi kadar kudretli insanlarla çalışmak zevkine sahip olmak, onları kıskanmamak, kendine rakip görmemek gerekir… [Bir de] Tarihimizde “Büyük” diye geçen Mustafa Reşid Paşa, böyle bir ekibi, devletin en kritik dönemlerinden birinde kurdu. Reşid Paşa haleflerini bile yetiştirdi. Zaten ben, haleflerini yetiştiremeyen devlet adamına, “gerçek bir lider” demem.[3]
Şimdi Kanuni’nin kurduğu bu “muhteşem ekibi” kabaca hatırlamaya çalışalım: Devlet adamları ve komutanlar: Çok yönlü bir devlet adamı ve aydın olan Makbul İbrahim Paşa ile Sokollu Mehmed Paşa, Balkan fatihi Bâli Paşa, Yemen fatihi Özdemir Paşa, Kafkas fatihi Özdemiroğlu Osman Paşa, Moskova fatihi Devlet Giray, Kıbrıs fatihi Lala Mustafa Paşa, devlet felsefesini anlattığı Asafnâme’si ve Osmanlı tarihiyle gerçek bir aydın olduğunu ortaya koyan Sadrazam Lütfi Paşa.
Amiraller: Barbaros Hayreddin Paşa, Turgut Paşa (Reis), Uluç Ali Reis, Aydın Reis, Piyale Paşa, Selman Reis, Murad Reis, Hadım Süleyman Paşa.
Şairler: Fuzulî[4], Bâkî, Nev’î, Taşlıcalı Yahya, Hayalî, Zâtî, Âşık Çelebi, Trabzonlu Figânî, Bağdatlı Ruhî, Bursalı Cenânî, Riyâzî.
Mimari-musiki: Koca Sinan, Behram Ağa.
Hat ve resim: Ahmed Karahisarî, Matrakçı Nasuh, Haydar Reis, vitraycı Sarhoş İbrahim.
İlim adamları: Zenbilli Ali Efendi, Ebussuud Efendi.
İlim ve fikir adamları: Kemalpaşazade, Taşköprülüzade.
Tarihçiler: Gelibolulu Mustafa Âli, Selanikî, Hoca Sadeddin Efendi.
Coğrafyacılar: Piri Reis, Seydi Ali Reis.
Manevî büyükler: Sünbül Sinan, Merkez Efendi, Ümmî Sinan, Üftade, Yahya Efendi.
Şimdilik her biri hakikaten ayrı bir yıldız olan bu ışıltılı kadronun içinden Lala Mustafa Paşa gibi birinin önceki yıl Zorlu Grubu tarafından ‘en başarılı mentor’ seçildiğini hatırlatmakla yetinelim ve bu kadronun yaklaşık 30 tane Türkiye’yi yönettikleri gerçeğine gözlerimizi kapamayalım. Biz bir tanesini yürütmekte bu kadar zorlanıyorsak…
——————————————————————————–
[1] İdris Bostan, Beylikten İmparatorluğa Osmanlı Denizciliği, İstanbul 2006, Kitap Yayınevi, s. 26.
[2] Bkz. Vildan Serdaroğlu, Sosyal Hayat Işığında Zâtî Divanı, İstanbul 2006, İSAM Yayınları, s. 49.
[3] Yılmaz Öztuna, Tarih Sohbetleri I, İstanbul 1998, Ötüken Neşriyat, s. 18.
[4] Bir Oryantalist (E.J.W. Gibb), “Doğu’nun gördüğü en gerçek şairlerden biri olan Fuzulî’nin dehası, tek başına Kanuni’nin asrını sonsuza kadar süslemeye yeter” tespitinde bulunmuştur. Aktaran: Andre Clot, Muhteşem Süleyman, Çeviren: Turhan Ilgaz, 4. baskı, İstanbul 1994, Milliyet Yayınları, s. 364.
.
Atatürk’ün sansürlenen fotoğrafları – Varan bir
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Atatürk’ün sansürlenen fotoğrafları
Geçenlerde basında çıkan haberlere göre Arşiv Antik adlı bir şirketin düzenlediği ilkyaz müzayedesinde Atatürk’ün TBMM’nin açılışında dua ederken çekilen fotoğrafın orijinali satışa çıkarılacakmış.
Gerçi bu epeyce tanıdık bir resim ama bilmediğimiz, daha doğrusu gözümüzden saklanan o kadar çok ‘öteki’ Atatürk resmi var ki!
Merak ediyoruz: Bunlar ne zaman satılacak veya gün yüzüne çıkacak?
Mesela mı? Mesela Çankaya Köşkü’nde çekilen çarşaflı kadın fotoğrafları… En başta da Latife Hanımın ve ailesininkiler.
1923-1924 yıllarında o zaman için normal sayılan kapalı, yalnız türbanlı değil, üstelik çarşaflı kadın misafirlerin fotoğrafları nedense ısrarla saklanmaktadır bazı çevreler tarafından. Hatta eski adı Akit olan Anadolu’da Vakit gazetesinin birkaç hafta önceki bir haberine göre, Cumhurbaşkanlığının internet sitesinden bile itinayla temizlenmiştir bu zamanını şaşırmış fotoğraflar.
İkinci olarak Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nın zaferle sona ermesinden sonra çıktığı ünlü yurt gezisinde Konya’da çekilmiş (muhtemelen 1923 başları) bir fotoğrafını görüyoruz. Solda Latife Hanım, Atatürk’e şiir okuyan bir kız öğrenciyi ilgiyle dinliyor. Sağdaki yüzleri peçeli ve çarşaflı kadınlar ise öğretmen.
İşte Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde çekilmiş ünlü ‘âyetli’ fotoğraf…
Başbakan İsmet İnönü kürsüde konuşuyor ve başının üzerinde irice bir hat levhası asılı göze çarpıyor. Levhadaki yazıyı dahi okuyabiliyoruz buradan. Şûra suresinin 38. ayeti yazılıdır fotoğraftaki talik levhada. Bir zamanlar TBMM’nin Kur’an’ın gölgesinde çalıştığını bilmekten yüzü kızarıyor olmalı birilerinin.
Ve işte 1923 yılının başlarındayız. Günlerden 26 Şubat 1923’tür. Lozan görüşmelerine ara verilmiş, dış ilişkiler trafiği iyice yoğunlaşmıştır.
Bu defa o devrin, yani Hakkı Tarık Us’un Vakit gazetesi Mustafa Kemal Paşa’nın ziyaret ve görüşme haberlerine geniş yer verirken ilginç bir fotoğraf da yayınlar.
Alt yazısına “Hususi fotoğrafçımızın aldığı resim” kaydı düşülen bu fotoğrafta TBMM Reisi Mustafa Kemal Paşa’yı başında kalpağıyla Eskişehir taşından mamul uzun bir tespihi seçerken görüyoruz. Hem de öyle böyle değil, görüntüye bakılırsa tekkelerde çekilen 999’luk tespihlere benziyor Paşa’nın elindeki.
Satın alıp almadığını bilmiyoruz tabiatıyla. Buraya fotoğrafın altındaki yazıyı da alıyorum: “Mustafa Kemal Paşa Eskişehir taşından mamul tespih vesaire satın alırken.”
Arayın bakalım bu fotoğraflara rastlayabilecek misiniz elinizdeki yayınlarda? Pek sanmıyorum. Hele sonuncusunu temin edebilmek için epeyce ter döktüğümü söylemeliyim.
İşimiz uzun ve zor anlayacağınız… Atatürk’ün resimlerine bile sansür konuluyorsa varın gerisini siz düşünün…
.
Osmanlı’da bile 25 yaşında seçiliyordu; ya biz?
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı’da bile 25 yaşında seçiliyordu; ya biz?
25 yaşında milletvekili seçilebilmeyi mümkün kılacak yasal düzenlemenin 22 Temmuz’da yapılacak erken genel seçimlere yetiştirilmesinin mümkün olamayacağı Yüksek Seçim Kurulu tarafından açıklandı ve Türkiye, ayağına kadar gelmiş olan meclisi gençleştirme fırsatını bir başka bahara ertelemiş oldu.
Bunun üzerine halen geçerliliğini koruyan ve kanunda seçilmek için asgari eşik kabul edilen 30 yaş tahdidinin ne zaman konulduğunu merak edip araştırdım. Ulaştığım sonuçlar şaşırtıcıydı.
Türkiye’de 1876’dan beri saatler neredeyse durmuştu. Bir başka ifadeyle söylemek istersek, tam 131 (yüz otuz bir) yıldan bu yana meclisin gençleştirilmesi meselesinde bir arpa boyu mesafe kat edememiştik. Hatta birazdan göreceğimiz gibi, mesafe kat etmek bir yana, geriye gittiğimiz dahi söylenebilirdi rahatlıkla.
Her ne kadar Osmanlı Devleti bundan 146 yıl önce, 1861’de Lübnan’da 40 üyeli bir yerel parlamento teşkil etmiş ve üyelerini seçim yoluyla belirlemiş ise de, topraklarının bütününü kapsayan ‘anayasalı bir meclis’e kavuşmak için 15 yıl daha beklemesi gerekecekti. 23 Aralık 1876 tarihli ilk anayasamız, vekiller ve senatörlerden (ayan) oluşan iki meclisli bir parlamento öngörmüş ve bu parlamentonun üçte birini oluşturan vekillerin belirlenmesi için de seçim yapılmasını kabul etmişti.
İyi güzel de daha ortada bir meclis yoktur ki seçim kanunu çıkarsın? O zaman yapılacak seçimin kanununu hangi merci çıkaracaktır? Tabii ki hükümet. Kabine toplanıp karar alacak ve padişah da onaylayacaktır. Böylece bir “talimat-ı muvakkate”, yani geçici seçim kanunu çıkartılır ve seçimler ancak bu kanun sayesinde kazasız belasız yapılabilir.
İlk anayasamızda, yapılacak seçimlerde milletvekili (mebus) seçilebilmek için Osmanlı vatandaşı olmak, yabancı devlet imtiyazına sahip olmamak, Türkçe bilmek gibi şartlar yanında 30 yaşını tamamlamış bulunmak maddesi de yer alıyordu. İşte aslında bugüne kadar süregelen ve hala aşamadığımız 30 yaş sınırı meselesi, Namık Kemal ve arkadaşlarının başının altından çıkmıştı.
Ancak daha ayrıntılı hükümler getiren geçici seçim kanunu, anayasadaki bu şartta bir düzeltme yapacak ve mülk sahibi ve yaşadığı şehirde bir yıldır ikamet ediyor olmak gibi şartları getirmek yanında, seçilmek için gerekli yaş sınırını da 25’e çekecektir. Buna göre seçilebilmek için 25 yaşından aşağı bulunmamak yeterlidir. İlginç bir şekilde, seçimlerde Anayasaya değil, bu geçici seçim kanununa uyulmuştur.
Böylece adaylar Ocak 1877’de yapılan seçimlere 25 yaş sınırlamasıyla katılmışlar, hatta Namık Kemal’in Hayal dergisinde çıkan karikatüründe görüldüğü gibi, bu madde tartışmalara dahi yol açmış, hatta yaş sınırının biraz daha aşağıya çekilmesi ima edilmişti. “Müşkîlât-ı intihâbiyye”, yani “Seçim Zorlukları” başlığını taşıyan bu karikatürün ortasında kilitli seçim sandığı durmaktadır. Sandığın hemen solundaki sakallı zat, Namık Kemal’dir. Arkasında ise oylarını kullanmaya gelen seçmenler görülüyor. Sağdaki sandık görevlisi elindeki kâğıda fikirlerini karalarken şunları söylüyor:
“Mehmed’i yazsam yirmi dört buçuk yaşında, Ahmed’i yazsam mülkü yok, Kostaki’yi yazsam Yunanlı, Kirkor’u yazsam İstanbul’a geleli on bir ay oldu. Kendimi yazarım vesselâm.”[1]
Bir, 1876’de gençlerine güvenen ve seçilme yaşını 25’e indiren Osmanlı Devleti’nin durumunu düşünün, bir de 30 yaşta ısrar eden 21. yüzyılın Türkiye’sine bakın. Ve kararınızı verin: Aradan geçen 131 yılda ilerledik mi, yoksa geriledik mi?
———— Not: Yazıma gelen tepkilerden, sevgili okurlarımın başlıkta yer alan ‘bile’ vurgusundan rahatsız olduklarını memnuniyetle müşahede ettim. “Osmanlı’da bile 25 yaşında seçiliyordu” derken muhatap aldıklarım, Osmanlı’yı ilkel, geri, baskıcı olarak görenlerdi. Yani onların zihniyetine göre geri kabul edilen Osmanlı ‘bile’ gençliğine bizden daha fazla güveniyordu demek istiyorum. Dikkatli okurlarım bunun aksini düşünmeyeceğimi elbette bileceklerdir.
[1] Karikatür için bkz. Cemal Kutay, Anayasa Kavgası, İstanbul 1982, Cem Ofset, s. 80 ve Orhan Koloğlu, Türkiye Karikatür Tarihi, İstanbul 2005, Bileşim Yayınevi, s. 76.
.
1934’de bir profesör neden intihar eder?
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Takvimler 10 Mart 1934’ü gösterdiğinde İstanbul Arnavutköy’de Set Sokağı 2 numaralı evde bir profesör intihar etmişti. İki gün sonra Milliyet gazetesi bu haberi “Eski bir müderrisin ölümü” başlığıyla sanki önemsiz bir olaymış gibi 6. sayfadan duyurmayı tercih etmişti. Şöyleydi Milliyet’teki haberin metni:
Cevad Mazhar Bey, evinde ölü olarak bulundu. Aldığımız malumata göre Darülfünun ıslahatında açığa çıkarılan müderrislerden kimya profesörü Cevad Mazhar Bey, evvelki gün Bebek’teki evinde ölü olarak bulunmuştur.
Yaptığımız tahkikata göre, Cevad Mazhar Bey, Darülfünun’dan çıkarıldıktan sonra fevkalade bir teessüre kapılmış ve kendisine asabi bir hastalık gelmişti. Evvelki gün evde kimse bulunmadığı bir sırada kendisine son derece asabi bir buhran gelmiş ve feci çırpıntılar içinde vefat etmiştir.
Cevad Mazhar Bey’in cenazesi dün morgda muayene edilmiş ve defnine ruhsat verilmiştir. Cenazesi bugün, eski talebesinin ve arkadaşlarının iştirakiyle merasimle kaldırılacaktır.[1]
Gazetenin bu haberi böyle masumane sunmasına bakmayın siz; aslında bu ‘ölüm’de hem kişisel, hem de 1930’lu yılları bir örümcek ağı gibi saran toplumsal ve siyasî bir dram yuva yapmış durumdadır. Zaten asıl bu ikinci yönüyledir ki, yazımıza konuk olmuştur kimya profesörü Cevad Mazhar Bey .
İnkılapların psikolojik alımlanışı nasıl oldu?
Önce görüşlerimi topluca ifade edeyim:
1920’lerin köktenci inkılapları, toplumun psikolojisine hep olumlu yönleriyle yansımış gibi gösterilir. Bayramlarda herkes şen şatır pozlar vermektedir; yeni devrin ideolojisine ‘bütün ulus’ can u gönülden katılmıştır; katılmayanlar ya mürtecilerdir, ya da bozguncular; halk tek millet ve tek yumruk olmuştur vs.
Ancak inkılap tarihi kitaplarımızın saray vak’anüvislerinin yazdıklarından pek de farklı olmadığını şuradan anlıyoruz ki, bu süreçte halkın psikolojisine, algısına, yaşadıklarına ya itibar etmemişler, yahut da olanları gericilik veya fitneyle suçlamışlardır. Bunun da Osmanlı üst düzey bürokrasisinin halka bakışını devam ettirdiğini görmek için fazla zahmete gerek bulunmuyor.
Cumhuriyet kanunları veya Atatürk inkılapları dediğimiz peş peşe gelen keskin kırılmaların toplum üzerinde, özellikle psikolojik bakımdan tahripkâr sonuçlar doğurması kaçınılmazdı (hatta bunun tersini düşünmek daha mantıksızdır). Acaba o sarsıntıyı bizim gibi ders kitaplarından okumayıp bizzat yaşayan nesil nasıl bir psikolojik tepki göstermiş, ne tür travmalar geçirmişti?
Üç maddede özetlemeye çalıştığım görüşlerimin somut bir delili olması bakımından Kimyager Cevad Mazhar Bey’in şüpheli ‘ölümü’ son derece anlamlı. Bu anlamı keşfetmek için şimdi tekrar o gazete haberinin satır aralarına eğilelim.
Bir profesör kaybettim, hükümsüzdür
Gazetelerde “feci çırpıntılar içinde” öldüğü duyurulan profesörün gerçek ölüm sebebi, kamuoyundan ısrarla gizlenmiştir. Dedikodu gazetesi Cevad Mazhar Bey’in intihar ettiğini yaysa da, ilk defa 48 yıl sonra, 1982’de İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nin yayınladığı bir kitapta intihar ettiği resmi ağızdan doğrulanabilmişti. Düşünün, aradan 50 küsur yıl geçtikten sonra itiraf edilebiliyor bir intihar. Sanki tabu!
Lafın gelişi değil, gerçekten de tabuydu 1930’ların ortasında Türkiye’de intihardan bahsetmek. Gazeteler intihar haberlerini yazamazlardı. Neden?
yüzyıl sonlarında romantik bir intihar salgını Avrupa’yı nasıl sarsmışsa, 1930’lar Türkiye’sinde de bir ‘intihar modası’ baş göstermişti. Nitekim dönemin önde gelen tıp adamlarından ve daha sonra oturduğu İstanbul Valiliği koltuğundan uzun süre kalkmayacak olan Fahrettin Kerim [Gökay] Bey, 1932’de kaleme aldığı Türkiye’de İntiharlar Meselesi adlı kitabında (İstanbul, Kader Matbaası) intiharların yaygınlaşmasına başlıca iki sebep ileri sürüyordu: İğbirâr ve fakr u zaruret, yani psikolojik kırgınlık ve yoksulluk.
Dr. Fahrettin Kerim’i, hakkında bir kitap yazmaya sürükleyen ciddi intihar salgını, devrin bir başka doktoru Cevad Mazhar’ı en verimli çağda hizmet etmek için yanıp tutuştuğu ülkesinden koparıp götürmüştü.
Nedendi peki onun intiharı? Neye kırılmıştı bu kimya profesörü? Ve neden fakr u zarurete düşmüştü?
Kimyada ‘En hakiki mürşit’ ilim değil miydi?
Türkiye’nin sınaî (endüstriyel) kimya alanında yetiştirdiği ilk uzmandı o. Askerî Tıbbiye’den mezun olmuş, Mütareke döneminde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında devrin yegâne üniversitesi Darülfünun’da muallimlik ve müderrislik, yani öğretmenlik ve profesörlük yapmış, Fen Fakültesi’nde uzun yıllar organik sanayi kimyası üzerine dersler vermiştir. Yine aynı fakülte bünyesinde kurulan Kimya-i Hayatî ve Sınaî Enstitüsü’nün müdürlüğünü üstlenmiş, organik ve inorganik kimya alanlarında çok sayıda bilimsel kitaba imza atmış, Fen Fakültesi Mecmuası’nda makaleleri yayınlanmıştır.
Kaynaklar onun Avusturya ve Almanya’da kimya ve cilt hastalıkları alanlarında uzmanlık eğitimi aldığını belirtiyor. Osman Bahadır’ın kelimeleriyle söylersek, “…son dönem Osmanlı’nın ve erken dönem Cumhuriyet’in az sayıdaki modern bilim adamlarından biri”dir o.
Dahası, Cevad Mazhar Bey, önemli bir meslekî dergi olan Kimya ve Sanayii dergisinin genel yayın yönetmenliğinde bulunmuş ve ölümünden bir yıl önce yazdığı bir yazıda çabalarının yerli bir bilimsel ortam oluşturmaya dönük olduğunu vurgulamak ihtiyacını duymuştu. Kalitesi ve ideali hakkında bir fikir vermek için baş yazısının yalnızca son cümlesini alalım buraya:
“Kimya ve Sanayii’ni mümkün olduğu kadar yerli bir kisve ile çıkarmak ve onda memleketimizin bir izini bulundurmak için, tuttuğumuz bu yolda, bütün meslek arkadaşlarımızın yardımlarını bekleriz.”
“Mendilimde kan sesleri”
Kimya alanında bir çok açıdan öncü rolü oynamış bu değerli bilim adamımızın intihar sebebi, üniversiteden yaş haddi sebebiyle atılmış olmasıydı. 31 Temmuz 1934’de açıklanan Darülfünun’un tasfiyesi kararı, pek çok bilim adamının olduğu gibi Cevad Mazhar Bey’in de hayatını karartmıştı. Üstelik başka arkadaşlarına lise hocalığı, dolgun emekli maaşları veya yurt dışında çalışma imkânı sağlandığı halde kendisi bir kenarda unutulmuş veya koca bir Darülfünun profesörü için çok düşük işler teklif edilmiş, o da buna karşılık aç kalmayı tercih etmişti.
64 yaşında, tam da meslekî hayatının en parlak dönemini yaşarken işinden atılmak, kolay bir hadise değildir. İşte bunu bir türlü kabullenemez Cevad Mazhar Bey. Yetiştirdiği binlerce talebeye, yazdığı emek mahsulü kitaplara, onca makaleye, kimyanın sanayiye uygulanması yolundaki öncü girişimlerine alacağı karşılık bu mu olmalıydı?
Evine kapanır. Kimsenin yüzüne bakamaz olmuştur. Sokağa bile çıkamaz. Onuruyla oynanmış insanların psikolojisi içindedir. Tam 7 ay sürer bu sancılı inziva hayatı. Neden işinin başında değildir? Bunu ne kendisine, ne de çevresine açıklayabilir. Devrimlere mi düşmandır? Hayır. O işinde gücündedir, ülkesinin bilim hayatına adamıştır ömrünü. Aydınlanmanın neferlerindendir. Ne fenalığı görülmüştür ki?
Son ümidi, üniversite reformunu yapan Dr. Reşit Galip’in bu hatadan dönmesindedir. Ancak 5 Mart 1934’de son acı haberi alır. Reşit Galip veremden ölmüş, Cevad Mazhar da ömrünün son durağına gelmiştir artık.
Gider bir eczaneye, bir şişe baryum klorid alıp evine döner. İğneyle damarlarına baryum klorid eriyiğini zerk ederek “feci çırpıntılar” içerisinde hayatına son verir.[2]
İnkılap tarihi kitaplarımıza inkılapların toplum psikolojisinde yol açtığı travmaları da eklemenin zamanı gelmedi mi sizce?
[1] Milliyet, 12 Mart 1934’ten aktaran: Osman Bahadır, “Darülfünun kimya müderrisi Cevad Mazhar Bey niçin intihar etti?”, Bilim Cumhuriyetinden Manzaralar, İstanbul 2000, İzdüşüm Yayınları, s. 36 (ilk olarak Toplumsal Tarih dergisinin Aralık 1998 tarihli 60. sayısında yayınlanmıştır).
[2] Şeref Etker, “Darülfünun kimya müderrisi Dr. Cevat Mazhar Bey nasıl intihar etti ?”, Cumhuriyet Bilim Teknik, sayı: 730, 17 Mart 2001, s. 18.
.
CHP’nin Dokuz İlkesi’ne Hilafeti korumak dahil miydi?
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
CHP’nin Dokuz İlkesi’ne Hilafeti korumak dahil miydi?
Yıl 1923… Günlerden Ekim ayının 29’u… Yer TBMM…
Cumhuriyet’in ilan edileceği gün 1921 Anayasası’nda yapılacak değişiklikler arasında birisi özellikle dikkat çekiyor. 1921 Anayasası’na daha önce konulmamış olan dinle ilgili bir madde değişiklik paketiyle birlikte geçiyor. Buna göre anayasanın 2. maddesinin yeni şekli şöyle olmuştur: “Devletin dini, din-i İslamdır.” Bu madde Hilafetin kaldırılmasından sonra kabul edilen 1924 Anayasası’nda da yer bulacak ve 10 Nisan 1928’deki değişikliğe kadar yaklaşık 5 yıl daha yaşayacaktır.
Tuhaf görünüyor. Ama değil. Neden?
Düşünün bir: Osmanlı’dan kopuşun miladı sayılabilecek, hele Hilafet ile Şer’iyye ve Evkaf Vekaleti’nin lağvedilip medreselerin kapısına kilit vurulduğu bir yılda, yani din-devlet ilişkilerinin son derece gerildiği 1924’de yeni bir anayasa yapılsın ve daha önce mevcut bulunmayan devletin dininin İslamiyet olduğunu belirten madde, yeni yapılan anayasaya ilave edilsin.
Üstelik de Gazi Mustafa Kemal’in 8 Nisan 1923 tarihinde, kurulacak olan CHP’nin esasları olarak belirlediği ünlü Dokuz Umde’nin (Dokuz İlke) 5. maddesinin tefsir ve tasnifi metninde bugün bize şaşırtıcı gelen bazı ifadeler göz çarpmaktadır. Kâzım Karabekir’in kitabından aktaracağım bir kaç satır fikir vermek için yeterli olacaktır:
İstinadgâhı [dayanağı] Türkiye Büyük Millet Meclisi olan makâm-ı Hilâfet [Hilafet makamı] beyne’l-İslâm [Müslümanlar arasında] bir makarr-ı muallâdır [yüce makamdır]. İslam dininde bütün namazlar cemaatle eda olunur. Cemaatin bir başı vardır ki, cemaati terkip eden bütün ferdler ona bağlanırlar. Bu suretle imam, cemaatin timsali olmuş olur… İslamiyette bundan başka bir de büyük bir dayanışma vardır ki, bütün ümmeti tek bir ruh haline getirir. Bunun şekli de bütün imamların, manevî bir surette bir imam-ı ekbere [en büyük imama] iktida eylemesidir [uymasıdır]. İşte bu imamlara “Halife” nâmı verilir… Bundan dolayıdır ki, bütün İslam âlemi Halife meselesinde alakadârdır. Yeryüzünde bir Hilafet makamı bulunmazsa İslam âlemi kendisini imamesiz kalmış bir tesbih gibi dağılmış, perişan görür… Buna binaen Türkiye Büyük Millet Meclisi bizzat Halife hazretlerini muazzez ve muhterem makama istinadgâh yapmıştır.[1]
Hatta o günlerin gazetelerini inceleyenler, Çankaya Köşkü’nün bahçesine çifte minareli bir cami yapılmasından bahsedildiğini görecek ve iyiden iyiye daha şaşıracaklardır… Çankaya’ya cami öyle mi?
Evet, 1923 Nisan’ı böylesine ‘dindar’ bir Türkiye’ye şahit olmuştu işte…
Yukarıdaki 2. madde meclisten geçtikten sonra derin bir nefes alan Karabekir Paşa, bu maddenin konulmasıyla içeride ve dışarıda ‘Türkler Protestan (Hıristiyan) oluyor’ şeklinde meseleyi istismar edenlerin susturulduğunu söylüyor: “Bu madde herkesin ağzına ve kulağına güzel bir tıkaç oldu.” Yani 1923 Türkiye’sinde Türkiye’nin Hıristiyan olmasını bekleyen iç ve dış çevreler vardır ve Mustafa Kemal Cumhuriyet’in hukukî temellerini oluştururken Müslüman kimliğini vurgulamak bir yana, onu anayasasına koymak ihtiyacını hissediyor ve dedikoduların önünü ancak böyle alabiliyor.Burada keselim, aksi halde müstakil bir yazı olmaya doğru hızla evrilen bu metni makul ve tehlikesiz bir hudutta tutmam mümkün olmayacak.
Ancak buraya kadar yazılanlardan şunu fark etmiş olmalıyız: Yakın tarihimiz mührü açılmamış bir hazinedir. Tam bir hazine… Şimdiye kadar onun hakkında yazılanları ise hırsızların bu hazineden rastgele kaçırdıkları bazı belgelerin satırlarını sökmek şeklinde değerlendirmemiz ve işe ona göre ciddiyetle soyunmamız gerekir.
Tarihimizi yeni bir gözle, adeta sandıklar önümüze yeni yeni açılıyormuş gibi derin bir merak duygusuyla okumak, kaynakların satırlarını heyecanla sökmek ve yavuz hırsızların hafızamıza oynadıkları alicengiz oyununu elbirliğiyle bozmak için seferber olmalıyız. Aksi halde meydanı boş bulanlara kızmakla geçireceğiz ömrümüzü. Halbuki meydanları boş bırakanlar da en onlar kadar suçlu değil midir hakikat karşısında?
Kestirmeden söyleyeyim ki, benim işim hakikatle. Sadece hakikate karşı sorumlu hissediyorum kendimi. Hakkı söylemek ya da susmak arasındaki tercihimi birincisi lehine kullanmak istiyorum. Bütün mesele bundan ibaret. Bunun içindir ki, yine hakikat adına yöneltilecek eleştirilere ancak teşekkür edebilirim.
Amacım, ileride kaçınılmaz olarak yeniden yazılacak olan tarih kitaplarımızda kullanılacak malzemenin, yalnız malzemenin mi, en önemlisi olan tarihe bakış açısının da değiştirilmesi yolunda belli adımlar atabilmek.
Hedefe ulaşabilir miyim? Bilmiyorum. Benim için hedefe varmak değil, yola çıkmak önemliydi. Yolda olmak, hep yolcu kalmak, Hucvirî’nin deyişiyle, keşfü’l-mahcub, yani gizli olanın perdesinin açılması için gayret sarf etmek.
Bizi bugün içine çekmekte olan kara deliklerin fark edilip ona göre tedbirler alınmasını sağlamak başka deyişle.
Yolumuz uzun görünüyor… Umarım yolculuğumuz da öyle olur.
[1] Kâzım Karabekir, Paşaların Kavgası: Atatürk-Karabekir, Hazırlayan: İsmet Bozdağ, İstanbul 1991, Emre Yayınları, s. 136-137.
.
Çanakkale’nin gerçekle imtihanı
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Çanakkale’nin gerçekle imtihanı
Kim söylemiş bilmiyorum, ‘Tarih, efsanenin kız kardeşidir’ diye hoş bir söz vardır. Bana kalırsa Çanakkale için söylenmiş olmalıdır.
Son birkaç yılda Çanakkale hakkında bir yayın ve malumat patlaması yaşadık ki, bu kadarına Çanakkale savaşının cereyan ettiği günlerde bile tesadüf edilemezdi desek yeridir.
Nasıl? Biraz abartılı mı buldunuz sözlerimi?
Öyleyse 1915’in Mart, Nisan, Mayıs, Haziran… aylarında çıkan dergileri şöyle bir tarayın, bakalım nasıl bir sonuçla karşılaşacaksınız? İnanmazsanız devrin öyle böyle değil, öncü milliyetçi dergilerinden olan Türk Yurdu’ndan örnek vereyim:
Derginin 18 Mart 1915 tarihli 79. sayısında Çanakkale muharebelerinden sadece 9 satırla bahsedilmekteydi (A.Y. imzalı Akçuraoğlu Yusuf’a aittir bu yazı da). 1 Nisan tarihli 80. sayıdaki malzeme ise “Çanakkale güllelenirken” başlıklı imzasız bir kısa şiirle haberler sütunundaki yarım sayfadan ibarettir. 15 Nisan’da çıkan bir sonraki Türk Yurdu, resmen Çanakkale’yi pas geçmiştir. Tek bir satırla olsun bahis yoktur. 6 Mayıs tarihli sayıda ise yine haberler bölümünde iki paragrafa sıkıştırılmıştır Çanakkale zaferi. 25 Mayıs tarihli 83. sayıda da durum değişmiyor ve yine yarım sütuna “Çanakkale hücum ve müdafaası” başlıklı bir habere rastlıyoruz. O devrin Çanakkale’yi herşeye rağmen nasıl Osmanlı perspektifinden gördüğünü gösteren bu haberden bir cümleyi beraberce okuyalım:
“İyi idare edilen Türk askerlerinin her zaman ne mucize ibrazına muktedir olduklarını bu Cihan Harbi ve bilhassa Çanakkale Muharebesi bir daha bütün dünyaya karşı ispat etti. Evet, önlerinde gayur ve fedakâr zabitleri, dirayetli ve maharetli kumandanları bulundukça onlar daima kendilerinin, Selim ve Fatih askerlerinin ahfadı olduklarını âleme teslim ettireceklerdir Tanrı Taâlâ şanlı gazilerimizin yardımcısı olsun.”
Geçiyoruz 3 Haziran’a. Şair Mehmed Emin [Yurdakul] Bey’in “Çanakkale gazileri” adlı 144 beyitlik uzun bir şiirinden bahsediliyorsa da, dergide yayınlanan kısımda Çanakkale’den tek kelime yoktur. Haberler bölümü ise Çanakkale’den muntazaman yarım sütunluk haberlerine devam eder. 18 Mart’ın iki ay sonrasında çıkan sayıda da durum değişmiyor: Mehmed Akif’in asırlara sığdıramadığı Çanakkale maalesef bu Türkçü dergide tek paragrafa sığıyor. Doğrudan Çanakkale savunması üzerine çıkan ilk imzalı şiir için Türk Yurdu’nun 29 Temmuz tarihli 88. sayısını beklememiz gerekecektir (yazan: Feyzullah Sâcid).
Tuhaf gerçekten ama galiba Çanakkale’nin değeri yıllandıkça daha iyi anlaşılıyor. Tabii anlaşılırken de arada meydana gelen tarih boşluğunu bir sürü efsane dolduruyor ve işgal ediyor zihinlerimizi.
Tarihte cereyan etmiş bir olay olarak Çanakkale zaferi ile kimlik savaşımızda yeniden keşfettiğimiz Çanakkale efsanesi arasında yeni bir Çanakkale Savaşı patlak vermiş durumda anlayacağınız. Üstelik akmasa da damlayarak belli bir birikim oluşturan Çanakkale literatürü, 1928’deki harf inkılabından sonra toprağa gömülmüş oldu. O birikimle temas imkânımız kalmayınca can havliyle sarılmışız kaleme. Tek başına savaşan ve Çanakkale davasını Osmanlı’dan Cumhuriyet’e taşıyan Akif’in Çanakkale Şehitlerine adıyla bildiğimiz şiiri de farkında olmadan manevî yakıt rolü oynamış ve günümüzde efsanelerin cirit attığı Çanakkale’ye kadar gelmişiz.
Bugün size üç fotoğraf göstereceğim. Daha doğrusu, aynı fotoğrafa üç ayrı kalem sahibi tarafından düşülen resim altı yazılarındaki farklılık, hatta çelişkileri dikkatlerinize sunacağım. Bu üç resim altı yazısındaki farklar, Çanakkale’nin giderek nasıl bir efsaneler sisine gömülmekte olduğunun en veciz ifadeleri arasında sayılmak gerekirse de, daha yığınla örnek bulmak işten bile değildir.
Şimdi fotoğraflarımızı sırasıyla görelim.
Fotoğraf 1
Bu fotoğraf, Talha Uğurluel’in hazırladığı Çanakkale Savaşları ve Gezi Rehberi’nden alınmıştır (İstanbul 2003, Kaynak Yayınları, s. 286). Altında “Uçağa ateş eden Mehmetçik” yazılıdır. Her ne kadar Çanakkale diyerek yer belirtilmemişse de, fotoğrafın bir Çanakkale kitabında yer almış bulunması olay yerinin Çanakkale olduğunu hatırlatmaktadır. Şimdi ikinci görüntümüze bakalım:
Fotoğraf 2
Yukarıdaki fotoğraf Vehbi Vakkasoğlu’nun Bozgun (Bir Devrin Çöküşü) adlı kitabından alınmıştır (İstanbul 1977, Yeni Asya Yayınları, s. 29). Alt yazıda şu cümleler okunuyor: “Birinci Dünya Savaşında Türk askerleri uçağa karşı atış talimi yapıyorlar. Uçağa karşı tüfek, tüfeğe dipçik ve balta… Ve hepsinin arkasındaki asıl kuvvet: İmanlı sîneler…” Burada olayın Çanakkale’de geçtiğine dair herhangi bir belirti bulamıyoruz. Yazar Birinci Dünya Savaşı diye genellemiş. Ve asıl önemlisi de, fotoğrafın bir gerçek uçağa ateş açma olayını değil, sadece atış talimini gösterdiğidir.
Sırada üçüncü görüntü var:
Fotoğraf 3
Bu fotoğraf, yine Kaynak Yayınları’nın çıkardığı Harp Mecmuası adlı Osmanlı döneminde çıkmış bir derginin kısmî tıpkı basımından alınmıştır (İstanbul 2004, s. 304). Yalnız alt yazısı bizi büsbütün şaşırtmaktadır: “Makedonya Cephesi’nde bir müfreze-i askeriyemiz birden zuhur eden düşman tayyâresine ateş ederken.” Bu orijinal, yani savaş zamanı çıkan yayındaki alt yazıdan olayın Makedonya’da geçtiğini öğreniyoruz.
Aynı resim ve üç farklı yorum. Fazla söze ne hacet. Fakire, tarihin efsaneye neden bu kadar zaafı olduğunu soranlara bundan sonra bu resimlerin altına yazılanları göstereceğim. Muhatabımı ikna etmekte zorlanacağımı sanmıyorum.
.
Osmanlı işgalci miydi?
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı işgalci miydi?
Şu bilinmelidir ki gümrükler hiçbir İslâmî dönemde,
Osmanlı döneminde olduğu kadar işlek olmamıştı…
Avrupa’dan Afrika’ya, Doğu Avrupa’dan Karadeniz’in
öbür yakasına, Hicaz’dan en uzak ülkelere, Hint’ten
Avrupa’ya tüm kavşak noktalar Osmanlı ülkesi üzerinde
olduğu için çok büyük ve verimli bir
gümrük ticareti yaşanmıştır.
Fehmi Şinnavî
Ne kadar acı. Hatırlıyorum da, 1980 öncesinde Osmanlı tarihi okuyanlar, “İslamcı” çevrelerde “şanlı tarih” hastalığını bir idam yaftası gibi boyunlarına asarak gezmek zorunda kalırlardı. O günlerin sözde tarih anlayışı “Asr-ı Saadet”ten sonrasını daimi bir iniş ve aldanış, ihanet, hadi yumuşatalım biraz, gaflet süreci olarak damgalıyordu. Eh, Osmanlı da iyi bir şeyler yapmıştı ama o da inişin son durağıydı sonuçta. Kendilerini çıkışta, yeni bir şafağın eşiğinde vehmedenlerin kadim hastalığı, onların da üzerlerine atmıştı zalim ağlarını.
Oysa düşmüşsek, düştüğümüz yerden kalkacak değil miydik? Nerede düştüğümüzü, nasıl düştüğümüzü bilmeden kalkma şansımız, hele hele bir daha tuzaklara düşmemeyi öğrenme şansımız olabilir miydi? O saflık atmosferi içerisinde bunun mümkünatına inananlar ne yazık ki çoğunluktaydı.
Etraf “mücahidler”den geçilmezken, bendeniz, elinde not defteri, Bursa’nın mezarlıklarını dolaşır, hem okuyacak kitap bulamadığı için mezar taşlarında Osmanlıcasını geliştirir, hem de bulabildiği bazı tarihî mezar taşlarının kitabelerini kayda geçirirdim. Hala ıslak bir mendil gibi saklarım o notları. Belki de o zamanlar kayda geçirdiğim bazı taşların yerinde yeller esmektedir bugün. Tabii “İslamcı” kardeşlerimiz tarafından yeterince aktif olmadığım için sık sık eleştirildiğim, pasiflikle suçlandım.
Yıllar geçti, bugün Osmanlı denilince bırakın “İslamcı” kesimleri, artık bir zamanlar ona karşı olan liberal, solcu, hatta bazı Kemalist çevrelerin bile tüyleri eskisi gibi diken diken olmuyor, onu en azından sanatıyla, edebiyatıyla, mimarisiyle, son zamanlarda ise emperyalizme direnişiyle yüceltmenin yollarını arıyorlar. Papa XII. Benedikt’in Türkiye’yi ziyareti sırasında, “laik” Cumhurbaşkanımızın kendisine vere vere Fatih’in ahidnamesini vermiş olmasını bu değişim çerçevesinde anlamlandırabiliriz ancak.
Demek ki Osmanlı, gerçek yerine, sağlıklı yerine oturuyor yavaş yavaş. Normalleşiyor, bir başka deyişle.
1923’ün hemen arkasından başlayan ve en yetkin ifadelerinden birini Mustafa Kemal Paşa’nın İzmir İktisat Kongresi’ni açış nutkunda bulan “Türkleri sömüren Osmanlı hanedanı teması”, artık yerini, resmi düzeyde bile insanlığa model olacak eserlerle göğsümüzü kabartan daha seçmeci bir Osmanlı imajına bırakmaktadır. Bunun en çarpıcı misalini Sultan II. Abdülhamid’in 1909’den bu yana geçirdiği dönüşümde bulabiliriz. 1940’larda Abdülhamid’i savunmak cesaret isterdi, bugünse neredeyse ona saldırmak cesaret istiyor!
Tabii Kurtuluş Savaşı’nın ardından içine girdiğimiz “sömürgeci Osmanlı” sloganının bize Avrupa’dan, emperyalizminin sinsi propaganda makinelerinden empoze edildiğini görmemiz gerek. Emperyalizm Osmanlı topraklarında nereye işgalci olarak girdiyse ora halkına, Osmanlı’nın işgalci bir güç olarak ülkelerinin tepesine çullandığını ve onları sömürdüğünü, kendilerinin ise özgürleştirici ve uygarlaştırıcı bir şimşek gibi ülkelerinin üzerinde bir “nimet” gibi çaktıklarını göstermek telaşına düşüyorlardı. Amaç, Osmanlı’yı işgalci gibi gösterip kendi sömürü düzenlerini temize çıkarmak, meşruiyetlerine zemin hazırlamaktı.
Cezayir’de böyle, Kırım’da böyle, Suriye ve Irak’ta vs… böyle.
Mısırlı bir Osmanlı dostu, Muhammed Harb hoca, Arap alemindeki tarih ders kitaplarının birbirinden, hepsinin de İngiliz ve Fransız işgalcilerinden kopya edildiklerini söylemişti bir keresinde. Tabii bugün Arap alemindeki Osmanlı aleyhtarlığında bu tarafgir eğitimin inkâr edilemeyecek bir payı olduğunu söylememiz lazım.
Kaldı ki, bizim okul kitaplarında da yakınlara kadar Araplar hakkında benzer iftiralar yazılı değil miydi? Araplar bizi arkadan vurdu, lafları bize kakalanırken, Arap çocuklarına da ‘Osmanlı sizi soydu soğana çevirdi’ masallarını belletmişlerdi anlaşılan. Böylece yıllar boyu birbirimize durduk yerde kinlendik.
Peki kim kazançlı çıktı dersiniz? Yoksa Bush mu?
Oysa Arap aydını da uykusundan uyanıyor bizim gibi. Görüyor, bakıyor, okuyor ki, Arabı Türke, Türkü Kürde, Kürdü Çerkeze kötületenler, kırdıranlar, düşman edenler aynı mihraklar. Şerif Hüseyin’in nasıl oyuna getirildiğini Lawrence’in hatıralarından öğreniyorlar. Ve işte o zaman “Biz ne yaptık?” diye dövünüyorlar ister istemez.
Evet, biz ne yaptık? Nietzsche’nin delisinin haykırdığı gibi, güneşi nasıl silebildik ufuklarımızdan, okyanusu nasıl içebildik?
Güneş de, okyanus da, anlaşılıyor ki, ümmetin vahdetinin tezahürü olan Osmanlı imiş. Osmanlı, Ahmed Midhat Efendi’nin deyişiyle, bütün maddi tezahürlerin ötesinde “bir mana-yı mukaddes” imiş. Yani Osmanlı aslında yabancı bir madde değilmiş. Sen, ben, o, yani biz imiş. Bizim yüzümüzmüş. Kendi yüzümüz.
Bakın bir Arap aydını, Mısırlı Fehmi Şinnavî, Arapların Osmanlı’ya yaptıkları haksızları nasıl dillendiriyor:
Çoğu kimseler Osmanlıların Arap âlemindeki mevcudiyetini bir işgal olarak değerlendiriyor, hatta İngilizlerin Mısır’ı, Sudan’ı ve Fransızların Kuzey Afrika’yı işgalinden bahsederken kullandıkları dilden daha ağır bir dille Osmanlıya saldırıyorlar.
Evvela şunu sormak lazım: Eğer Arapların Endülüs’ten kovulmasından sonra Türk askeri Kuzey Afrika’ya yerleşmeseydi Hıristiyanlaştırma ve Avrupa işgali İspanya’dan Kuzey Afrika’nın iç bölgelerine kadar uzanacaktı… İkinci olarak şunu söyleyebiliriz: Osmanlının Arap vatanına girişi kesinlikle bir işgal olmamıştır. Şüphe yoktur ki, Osmanlı hangi İslâm beldesine girmişse orduyu oluşturan askerler orada hemen sivil hayata karışmış, halkla birleşmiş, evlilik, ticaret vb. yollarla neredeyse kendini hissettirmez hale gelmiştir. Bizim kanlarımızda Osmanlı kanı mevcuttur… Şu anda bile pek çoğumuzun soyu Osmanlıdan gelmektedir. Osmanlılar kesinlikle Fransız, İngiliz, İspanyol veya Amerikalılar gibi değildiler.
Şinnavi, daha da ileri giderek Arap aleminde hiçbir devirde Osmanlı devrinde olduğu kadar idarede özerklik tanınmadığını söyleyerek sözde “Türk işgali”ne karşı düzenlenen Urabi, Mehdi ve Şerif Hüseyin ayaklanmalarının nasıl büyük hüsranlarla sonuçlandığını ve bu isyanların İngiliz emperyalizmine nasıl hizmet ettiklerini de yazmaktadır. Bunları yazarken Saddam’ın Irak’ı nasıl işgal ettirdiğini bilmiyordu elbette yazarımız ama keskin bir öngörü sahibi olduğunu şu sözünden anlayabiliyoruz pekala:
Kimbilir gün gelecek, İsrailliler Arap başkentlerine girecekler; hem de yine bizi varsaydığımız işgalden kurtarmak için.
Yazara göre Osmanlı emperyalisttir suçlaması, İngiliz ve Fransız emperyalizminin bir oyunudur. Araplar büyük kardeşi, yani Osmanlı’yı düşmana, yani İngilizler ve Fransızlara tercih etmekle büyük bir hata işlediler. “Büyük kardeş tarafından yürütülecek kardeşçe bir yönetim yerine düşmana boyun eğmeyi tercih ettiler.” O Anadolu köylüsünün paralarıyla inşa edilen Hicaz demiryolu bile her şeyi anlatmaya yeter aslında. Araplar, kendi keselerinden tek kuruş çıkmadan dünyanın en modern bir demiryolu tesisine sahip olmuşlardı. Hangi emperyalizm Arap-İslam alemini birleştirecek böylesi büyük bir projeye imzasını atardı?
Kaldı ki, sözde Türk işgali altında Arap aleminde pasaportsuz, hür bir şekilde dolaşmanız mümkündü. Peki sözde bağımsız Arap devletleri bugün neden böyle ayrı gayrıdırlar acaba? Birbirlerinin vatandaşından neden vize, pasaport vs. istemektedirler? Osmanlı’nın Araplara güvendiği kadar olsun neden güvenmemektedirler birbirlerinin vatandaşlarına?
Ve öfkeli yazarımız Şinnavî, sözlerin en zehirlisini sona saklamıştır:
Şimdi Arap zirveleri ardı ardına toplanıyor; temel mesele ise İsrail’e ne kadar boyun eğileceği… Bu vazgeçiş ve boyun eğişin binde birini Osmanlıya yapsaydık şimdiye kadar elimize geçenlerin milyon katını kazanırdık.[1]
Tarih işte bazen bu kadar acımasız bir tokat gibi çarpar yüzümüze.
[1] Fehmi Şinnâvî, Hilafet: Modern Arap Düşüncesinin Eleştirisi, Çeviren: Sadık Ömeroğlu, İstanbul 1995, İnsan Yayınları, s. 127.
Akdeniz’i Amerika’ya dar ettiğimiz günler
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Akdeniz’i Amerika’ya dar ettiğimiz günler
Hemen her Amerikalı, Birleşik Devletler’in
1800’lerin başlarında “Berberi korsanları”yla
savaşa girdiğini ve bu savaşın Deniz
Kuvvetleri marşında yad edildiğini bilir.
Robert J. Allison
“Memâlik-i Müctemi’a-i Amerika Devleti”.
Amerika Birleşik Devletleri’nin resmi ismi, Başbakanlık Arşivi’ndeki 1830 tarihli bir belgeye bu ilginç terkiple yansımış.[1] Ve biliyoruz ki, 1830 yılı, Osmanlı-Amerika Birleşik Devletleri ilişkilerinde bir dönüm noktası olmuş, ısrarlı ricaları üzerine ABD, Osmanlı Devleti tarafından “en ziyade müsaadeye mazhar” devletler listesine dahil edilmişti. Bundan sonrasını biliyorsunuz büyük ölçüde.
Ancak bu yazıda sizi biraz daha eskilere götüreceğim; ABD ile Osmanlı Devleti’nin koruyucu şemsiyesi altındaki Cezayir ve Trablus beylikleri arasındaki ilk “terör” savaşının ilginç hikâyesine. Bu savaşta saldıran taraf Amerika’ydı ama kolay lokma zannettiği “Barbar korsanları”ndan bakın nasıl bir “Osmanlı tokadı” yedi. Görelim.
Amerika’nın korsanlarla imtihanı
Malum, Amerika bir İngiliz sömürgesiydi. Bağımsızlığa giden yol, 5 Mart 1770’de İngiliz askerlerinin Boston halkına karşı gerçekleştirdikleri kanlı katliamla yayılma istidadı gösterdi ve 1775 yılında bağımsızlık savaşı patlak verdi; 1783’de imzalanan barış antlaşması ise bağımsızlığın tescili oldu. Tabiatıyla Osmanlı-ABD ilişkileri de ancak bu tarihten itibaren başlamış oluyordu.
O devirde “korsanlar”, denizlerin görünmez hâkimleriydi. Özellikle de otoritenin zayıfladığı dönemler, denizleri korsanların cirit attığı kanunsuz arenalar haline getiriyordu. Onların çöplüklerinde izinleri olmadan gemi yüzdürmek, kelimenin gerçek anlamıyla “kaşınmak” anlamına geliyordu.
Tarih büyük ölçüde Batı-merkezli yazıldığı için korsanlık denildiği zaman yalnız Berberi korsanlarının adları anılır ve ne İspanyol, ne İtalyan, de İngiliz korsanlarından söz edilir. Ancak korsanlık, savaşın tabii bir uzantısıydı o devirlerde; ve Amerikan bağımsızlık savaşında Amerikalı korsanların İngiliz gemilerine verdiği zayiat, öyle unutulur cinsten değildi. Demek ki, korsanlığı o dönemin bir deniz realitesi olarak düşünmekte fayda var. Nitekim tarihçi Fernand Braudel, aşağıdaki sözleriyle korsanlığın bizim bilmezden geldiğimiz bu “yasal” boyutuna güçlü bir ışık tutmaktadır:[2]
Korsanlık, ya biçimsel bir savaş ilânıyla veya mühürlü mektuplarla, pasaport, görev veya talimatlarla böyle kılınan meşru [bir] savaştır. Bu farkına varışlar bize ne kadar garip görünürse görünsün, korsanlığın “yasaları, kuralları, canlı adet ve gelenekleri” vardır.
İşte bu “yasal” korsanlığı işine geldiği zaman tecviz eden aynı Amerika, tüccarları için yağlı limanlar bulabilmek niyetiyle ufak ufak Akdeniz’e doğru atmaktadır pençesini. Ancak güngörmüş Berberi korsanları, avuçlarının içi gibi bildikleri bu iç denizde yeni misafirlerine görkemli bir ‘hoş geldin’ partisi vermekte gecikmeyeceklerdir.
Nitekim Akdeniz’in acemisi olan Amerikan gemileri, çok geçmeden korsanlarımızın çelik pençelerine düşüverir. Mesela Müslüman korsanlar, 1783’de, “semiz ördek” diye dalga geçtikleri Amerikan gemilerinden yıllık 80 bin dolar haraç istemişler ve söke söke de almışlardı. 1787 yılında 100 kadar Amerikalı denizci, korsanların eline esir düşmüş ve ABD, onları kurtarmak için 40 bin dolar fidye, 25 bin dolar da haraç ödemek zorunda kalmıştı. 1794’e gelince, durum daha da vahimleşmiş ve korsanlar tam 11 Amerikan gemisini ele geçirmişler, 119 kişilik mürettebatını da esir almışlardı.
Hatta bu çekirdekten yetişme korsanlar Akdeniz’le de yetinmiyor, Atlas Okyanusu’na seferler düzenliyor, İrlanda’nın batı sahillerine kadar dehşet saçabiliyorlardı. Velhasıl, Akdeniz’in giriş ve çıkışı onlardan soruluyordu.
O sırada bağımsızlık savaşının barut ve kan kokuları henüz dimağlarından silinmemiş olan Amerikan başkanları, başlarının bu “ırak” diyarda daha fazla derde girmesini istemiyor, korsanların neredeyse bütün isteklerine kuzu kuzu boyun eğiyorlardı. Nitekim Amerikan Kongresi 1795’de, tarihinin en ağır haracını onaylamış, nakit olarak yıllık 642.500 dolar, gerekli mühimmat ve 36 topa sahip bir adet de fırkateyni korsanlara teslim etmeye razı olmuştu. İlaveten yine her yıl, 21.600 dolar değerinde deniz araç gereci de korsanların nasırlı ellerine teslim edilecekti. Buna karşılık Akdeniz, Amerikan gemilerinin huzur içinde seyr ü seferine açılacaktı.
Vaktiyle Amerika’yı haraca kesmiştik!
Tam duyamadım, “Pes birader! Bu neredeyse bir hazine!” mi dediniz? Acele etmeyin, zira dahası var.
Amerikan gemilerinde seyahat edenler şu veya bu nedenle esir düşerlerse onlara da bir fiyat biçilmişti bu anlaşmada. ABD Cezayir’e gidecek yolcular için kişi başına 4.000 dolar, kabin görevlileri için de 1.400 dolar para ödeyecekti Cezayir’e. Gerçi Amerikan makamları istenen ücretleri fahiş bularak pazarlık edip indirim yaptırmışlardı ama sonunda kaderlerine razı olmuşlardı. Anlaşma metni yalnız Türkçe yazılmış (ki, ABD’nin bir yabancı ülke ile, yalnızca o ülkenin dilinde yaptığı biricik antlaşma olarak tarihe geçmiştir), Cezayir’de imzalanmış ve 1796 Mart’ında Amerikan Senatosu tarafından da onaylanmıştır. Bu arada belirtelim ki, kaynaklar, anlaşma sonucunda serbest bırakılan rehinelerin anlattığı acıklı esaret hikâyelerinden Amerikan halkının 11 Eylül’ü aratmayacak psikolojik travmalar yaşadığını da nakletmeden geçmiyor.
Ne var ki, 1800 yılında cereyan bir olay, Amerika ile Osmanlı himayesindeki Berberiler arasındaki iplerin kopmasına yol açacaktır. Kaptan William Bainbridge, Cezayir’e Amerika’nın yıllık haracını ödemek için gelmiştir. Limana Amerikan bayrağı çekili gemisiyle giremeyeceği uygun bir lisanla ihtar edilir kendisine; sonuçta
ABD bayrak indirtilir, yerine Osmanlı bayrağı çektirilir.
Haracın, doğrudan doğruya Sultan’a ödenmesi gerekir. Bu yüzden Kaptan Bainbridge kendisine eşlik eden Cezayir gemileriyle birlikte İstanbul’a götürülüp devrin padişahı III. Selim’in huzuruna çıkartılır. Böylece iilk resmi Amerikan yetkilisi İstanbul’a böylece adımını atmış olur.
Osmanlı düzeninin bu sıkı kurallarına istemeye istemeye boyun eğmiş olan Kaptan Bainbridge memleketine dönüşünde bir daha Cezayir’e adım atmamaya tövbe etmiştir. Bu olayın ardından bir tehdit değerlendirmesi yapan Amerika Birleşik Devletleri’nin o zamanki “şer üçgeni” de belli olmuştur: Cezayir, Trablus ve Derne (son ikisi bugün Libya sınırları içindedir).[3]
Öte yandan Amerika’nın Cezayir’e verdiği tavizler, Trablus Paşası Karamanlı Yusuf’un gözünden kaçmayacaktır. O da yükseltir haraç taleplerini. Çünkü kendisiyle anlaşma yapılamamıştır. O sırada Başkan George Washington ölmüştür, yeni Başkan Adams’a bir devlet başkanı öldüğünde yerine geçen başkanın ödemesi gereken özel haraç hatırlatılır. Ne kadar mı? Yusuf Paşa, Washington’un ölümüne kendince bir de değer biçmiştir: 10 bin dolar.
Zamanla istenen haraçlar altından kalkılacak haddi geçer. Bu “Türkler” de çok olmaktadırlar. Düşünün ki, 1800 yılında yıllık haraç miktarı tam toplam 2 milyon dolara ulaşmıştır ve bu miktar, ABD’nin sadece 10 milyon dolar olan yıllık gelirinin beşte birine denktir.
Tam işler yolunda giderken “şahin” cephesinden Thomas Jefferson yeni başkan olarak Beyaz Saray’ın ev sahibi olur ve onun döneminde işler daha da çetrefilleşir: Şahinlerin baskısıyla Amerika, meseleyi kökünden halletmek üzere Osmanlı limanlarına çıkarma yapmaya kadar götürecektir işi. Bunu kolayca başarıp başaramadığı ise upuzun bir hikâyedir.
Bir “metal fırtına”nın ayak sesleri duyulmakta, tarihin mermer tenine gömülmüş bir gölge daha doğrulmaktadır.
O zamanlar Osmanlı’nın Garp Ocakları’nı oluşturan Cezayir, Tunus ve Libya’ya mensup leventlerin ABD filosuyla 5 yıl boyunca başlarımızı öne eğdirmeden nasıl dişe diş cenk ettiklerini görmek için gelecek haftayı beklemeniz gerekecek…
[1] Başbakanlık Arşivi, Düvel-i Ecnebiye, Amerika Nişan Defteri 1/1, s. 7’den nakleden: Nurdan Şafak, Osmanlı-Amerika İlişkileri, İstanbul 2003, OSAV Yayınları, s. 41.
[2] Fernand Braudel, II. Felipe Döneminde Akdeniz ve Akdeniz Dünyası, cilt 2, Çeviren: Mehmet Ali Kılıçbay, 2. baskı, İmge Kitabevi, Ankara 1994, s. 251.
[3] Bu çatışmaların büyük ölçüde Amerika açısından değerlendirildiği iki çalışma için bkz. Robert J. Allison, The Crescent Obscured: The United States and the Muslim World, 1776-1815, Oxford University Press: New York ve Oxford, 1995; David Smethurst, Tripoli: The United States’ First War on Terror, New York 2006, Ballantine Books.
.
‘Abdülhamid’in mezarını ateşe vereceğiz!’
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
‘Abdülhamid’in mezarını ateşe vereceğiz!’
“Eğer Filistin’de Müslüman Arap unsurunun faikiyetini [üstünlüğünü] muhafaza etmesini istiyorsak, Yahudilerin yerleştirilmesi fikrinden vazgeçmeliyiz. Aksi takdirde yerleştirildikleri yerde çok kısa zamanda bütün kudreti elde edeceklerinden, dindaşlarımızın ölüm kararını imzalamış oluruz.”
10 Şubat’ta vefatının 89. yılında rahmetle andığımız Sultan II. Abdülhamid’e ait olan yukarıdaki sözler 1895’de yazılmış hatıra defterine. O günden ne kadar net görmüş bugünleri, değil mi? Evet, tam da dediği gibi, Filistinli dindaşlarımızın ölüm kararı oldu İsrail devletinin kurulması…
Yalnız üzerinde güneş batmayan İngiliz emperyalizmine karşı mücadele vermekle kalmadı II. Abdülhamid; aynı zamanda Ermeni çeteleri ve lobilerine, Siyonist örgütlere, iç ve dış Masonlara, velhasıl Memalik-i Osmaniye’yi bölüp parçalamak isteyenlere karşı cansiperane ve destansı bir direnişti onunkisi.
Filistin’in “en zayıf halka” olduğuna yürekten inanıyordu; nitekim dediği gibi de çıktı. Filistin’in Akdeniz-Hint Okyanusu-Kızıldeniz düğümünün merkezi olduğu, 1919’da İngiliz emperyalizminin teorisyenliğine soyunan Halford Mackinder’in tarihî itirafında deşifre edildi.
Mackinder’e göre Filistin toprakları, Asya-Afrika-Ortadoğu arasında vazgeçilmez bir adaydı ve İngiliz emperyalizminin petrol üzerindeki hakimiyeti sürdüğü müddetçe desteklenmesi gerekiyordu. Şimdi anlıyoruz emperyalizmin Filistin’i neden bu kadar çok istediğini ve yine şimdi anlıyoruz Sultan Abdülhamid’in Filistin’i emperyalizme kaptırdığımız zaman başımıza nelerin geleceğini öngören sözlerini.
Gün geldi, küresel İngiliz hakimiyeti iflas etti ve satılığa çıktı: Zaten Harb-i Umumi’de Amerikalı şirketlerden kovalar dolusu borç almış, tamtakır hazinesiyle dev bir küresel iskelet halini almıştı. ABDli alacaklılar, müflis emperyalizmi de devraldılar ‘mecburen’! Ve petrol savaşı yeniden kızıştı.
İkinci Dünya Savaşı’nın hesabı dürülürken, Orta Doğu’dan İngilizler sureta çekiliyor ve ardından İsrail devleti doğuyordu. Amerika, İngilizlerin rolünü olduğu kadar İsrail’in hamiliğini de devralacaktı. Zira onun daha büyük hesapları vardı petrolle ve bu bölgenin denetimi ve birleşmesinin engellenmesi, bir mecburiyetti.
İsrail bombaları sınır çizgilerini yeniden yakıyor, kavuruyor. Filistin ve Lübnan tarihlerinin yeni bir kanlı sayfasında yaşıyor. Kuzey Irak sınırımızda İsrailli komutanlar Peşmergelere eğitim yaptırıyor. Ve herkes gibi biz de tarihte yaşamış o tek adamı hatırlıyoruz. Sıkışık durumdaki hazinesini milyonlarca sterlinle “rahatlatmaya” hazır olduklarını söyleyerek yanına kadar sokulan ve kendilerine başlarını sokacak bir arazi vermesini isteyen Theodore Herzl’e Abdülhamid’in söylediği aşağıdaki sözler bir asır sonra bile diken diken etmeye yetiyor tüylerimizi:
“Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime emanettir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O, bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz. [Böyle bir toprak parçası bizden kopartılmak istense bile o toprağı kanlarımızla kaplarız ve yine bizim toprağımız olur.] Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehid düşmüşlerdi. Bir tanesi dahi geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanında kalmışlardır. Türk imparatorluğu bana aid değildir, Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım Museviler milyonlarını saklasınlar. Benim imparatorluğum parçalandığı zaman onlar Filistin‘i karşılıksız bile ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade edemem.”
Siyonistler kendilerine Filistin’den toprak satması için bir değil, tam beş kez ikna girişiminde bulundular. Hepsinde yüz geri edilince anladılar ki, o başta kaldıkça Orta Doğu’ya “huzur” gelmeyecek(!).Siyon Yurdu’na giden altın yol, Abdülhamid’siz açılacaktır.
Yahudi diasporasının Abdülhamid’e güttüğü kin o kadar derin ve köklüdür ki, Guantanamo’da aylarca esir kalan İbrahim Şen, Vakit’in kendisiyle yaptığı söyleşide ilginç itiraflarda bulunmuştu. Meğer Guantanamo’daki sorgulara İsrailli hahamlar da katılıyormuş. Hatta bu Guantanamo mahkûmu, sorgulardan birisinde Yasef isimli bir Yahudi komutanın vücuduna elektrik verirken kendisine,
“Türk terörist, merak etme az kaldı. Irak, İran ve Suriye’den sonra sıra Türkiye’ye de gelecek. Kadınlarınız hizmetçilerimiz, erkekleriniz de kölelerimiz olacak. İstanbul’a geldiğimizde ilk olarak dedeniz Abdülhamid’in mezarını ateşe vereceğiz” dediğini aktarıyordu.
II. Abdülhamid 24 Nisan 1909’da tahttan indirildi, vefat ettiği 10 Şubat 1918’de ise Jön Türklere devrettiği, yüzölçümü neredeyse 5 milyon kilometrekareye ulaşan koca imparatorluk kayıplara karışmış sayılırdı. “Hürriyet kahramanı” Enver Paşa’nın 1 Kasım 1918 Cumartesi gecesi saat 23.00’de bir Alman istimbotu ile kurtarmaya kalktığı ülkeden kaçmadan evvel, yaveri Mersinli Cemal Paşa’ya yaptığı şu acı itiraf, İttihatçıların nasıl büyük bir oyuna geldiklerini geç de olsa fark ettiklerini göstermektedir:
“Turan yapacaktık, viran olduk. Bizim en büyük günahımız, Sultan Hamid’i anlayamamaktır. Yazık Paşam, çok yazık! Siyonistlere alet olduk ve onların hıyanetine uğradık!”
Yıllar geçtikçe haklılığı daha iyi anlaşılan “Son Sultan” II. Abdülhamid’in bütün mücadelesini, bir yandan kurtlarla dans edip ülkeye zaman kazandırmaya, öbür yandan ülkenin yetersiz altyapısını gelmesi kaçınılmaz emperyalist kıyamete hazırlamaya ve insan gücünü yetiştirmeye teksif etmişti. İlk denizaltı gemilerimizi donanmaya kazandırması da, imparatorluk sathında binlerce okulu açması da bu gayenin yansımalarıydı. Çobanlara bile okul açtırmasını, mezuniyet törenlerine hediyeler göndererek memleket evlatlarını okumaya teşvikini ancak bu gaye çerçevesinde anlamak mümkündür.
Ona kızanların öfkesini anlıyoruz. Osmanlı’nın postunu pahalıya deldirmişti emperyalizme. Acısız bir ameliyatla gövdeyi paylaşacaklarını düşünenlerin, bu paylaşımın onun gayretleriyle ertelenmesi ve Birinci Dünya Savaşı’nda milyonlarca Avrupalının ölümüyle sonuçlanması karşısında öfkelenmelerinden daha doğal bir şey olamazdı. Dinmeyen öfkelerinin sebebi budur. Tabii Kızıl Sultan iftirasının da…
İyi güzel, anlıyoruz İngilizin, Fransızın, Yahudinin, Ermeninin, Masonun şunun bunun hıncını. Peki bizim içeridekilere ne oluyor? Onlar da mı ülkeyi erkenden bölüp parçalatmadığına kızıyorlar yoksa?
Orta Doğu’da haritaları yeniden çizme tartışmalarının yapıldığı şu günlerde dikkatle okumamız gereken bir kitap gibidir Sultan II. Abdülhamid’in 33 yıllık iktidarı. Ben bu direnişe, sessiz Çanakkale diyorum. Şehitsiz, gazisiz, topsuz, tüfeksiz Çanakkale…
Yok, yok, bir şehidi var bu sessiz Çanakkale’nin. Hem de hakkı yenmiş, garip bir şehidi: O şehid, Abdülhamid’in ta kendisidir. Rahmet onun üzerine yağsın…
.
Mustafa Kemal’den Kerkük’e son mesaj
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Mustafa Kemal’den Kerkük’e son mesaj
27 Şubat 1923 tarihli TBMM gizli oturumunda Heyet-i Vekile Reisi, yani Başbakan Rauf [Orbay] Bey, kürsüde boncuk boncuk terler dökmektedir. Özellikle İzmit mebusu Sırrı, Bursa mebusu Operatör Emin, Bitlis mebusu Yusuf Ziya ve Erzurum mebusu Mustafa Durak beyler Musul’un İngiltere’ye bırakılması ve bir sene içinde İngilizlerle bir hal yolu bulunmazsa Cemiyet-i Akvam’a, bugünkü Birleşmiş Milletler’e havale edilmesini Misak-ı Milli’ye aykırı bularak şiddetle eleştirmektedirler. Rauf Bey, kendisi taraftar olmasa da, bir şekilde İsmet Paşa’nın oldu bittisini meclise karşı savunmak zorunda kalmıştır ve asıl bedbahtlığı da burada yatmaktadır: Fikirlerine aykırı da olsa TBMM Hükümeti’nin kararlarını savunacaktır.
O arada salondan Yusuf Ziya Bey’in hiddetli sesi duyulur: “Bir kelimeyle cevap istiyorum: Musul Misak-ı Millî dahilinde mi, değil mi?” Hamidiye Kahramanı Rauf Bey’in cevabı tek kelimeliktir: “Dahilindedir.”
Bu soru işareti, biraz sonra kürsüye çıkacak olan Gazi Mustafa Kemal’in, Misak-ı Milli’de harita ve dolayısıyla sınır olmadığını söylemesiyle tekrar tutuşacaktır. Zira Gazi’ye göre Misak-ı Milli yanlış anlaşılmıştır. O “milletin menfaati” ve Meclis’in “isabet-i nazarı”ndan ibarettir. Dolayısıyla sabit değil, esnek bir kavramdır. Yerine ve zamanına göre yeniden şekillenebilir.
Nitekim kendisi, bu esnek Misak-ı Milli politikasının en çarpıcı örneğini Hatay’da verecek, Hatay, ısrarlı takipleri sonucunda bağımsızlığına kavuşunca insanların aklına, acaba devamı gelecek mi sorusunu düşürecektir. Gerçekten de Atatürk, Misak-ı Milli stratejisinin 1923’de başaramadığını müteakip yıllarda atacağı adımlarla başarmayı planlıyor muydu ve 1932’de Yunus Nadi’nin Cumhuriyet’teki bir yazısında belirttiği gibi, Misak-ı Milli’nin gizli ajandasında Osmanlı’dan ayrılan Müslüman devletlerin bağımsızlıklarına kavuşması yazılı mıydı? Sanırım bu sorular Kuzey Irak’taki gelişmeler gündemimizde kaldıkça durmaksızın sorulacaktır.
Aşağıda yayınlayacağım Mustafa Kemal’in mektubu, Misak-ı Millici bakışın 1925’in sonlarında bile bölgeye ilgisini kaybetmediğini ve kayıpların kalıcı olarak görülmediğini göstermektedir.
İşte o mektup
Aslında Mustafa Kemal’i daha 1 Mayıs 1920’de, yani TBMM’nin açılışının üzerinden henüz bir hafta geçmişken Meclis kürsüsünden milli sınırımızın İskenderun’un güneyinden doğuya doğru uzanarak Musul’u, Süleymaniye’yi ve Kerkük’ü içine aldığını söylerken görürüz. Nitekim Doğudaki aşiretlerle ilişkilerini iyi tutmaya ve İngilizlerin oyunlarını boşa çıkarmaya çalışmak, bu politikasının bir uzantısıydı. 1 Şubat 1922’ye gelindiğinde Milli Savunma Bakanlığı’na “Misak-ı Milli sınırları içinde bulunan Musul vilayetinin kurtarılması için Ravenduz bölgesine bir kısım kuvvet gönderilmesi” talimatını verecek, Bakanlık da Binbaşı Özdemir Bey’i görevlendirecekti.
Özdemir Bey operasyonunun İngilizleri şaşkınlığa düşürdüğünü biliyoruz. Bir Türk-Kürt ortak operasyonu olan bu harekât Musul’a varmış, hatta Irak içlerine sarkmaya bile başlamıştır. Aynı günlerde Anadolu’da Yunan kuvvetlerinin İzmir’den “denize dökülmesi”, ayrı bir moral kaynağı olmuştur Özdemir Bey ve ekibi için.
7 Eylül 1922’de Mareşal Fevzi Çakmak, “Musul’un silahla alınacağı” yolunda bir telgraf çekiyordu Doğu ve El-Cezire komutanlıklarına. Ancak şartlar, kuvvet ve silahlarımızın Batı Cephesine kaydırılmasını gerektirmiş ve Musul’u alma operasyonu gerçekleşememiş, belki de altın bir fırsat kaçırılmıştır.
Ardından Lozan süreci gelmiş ve İsmet Paşa’nın elimizdeki en kuvvetli kart olan Musul meselesini, Mim Kemal Öke’nin “bilerek ya da bilmeyerek (veya bizim anlam veremediğimiz bir sebepten dolayı)” otel odalarında ve İngiltere’yle ikili olarak görüşmeye açması, asla genel kurula getirmemesi, Musul meselesinde bir kırılma noktası teşkil etmişti. İşte bundan sonra yukarıda bir kısmına değindiğimiz Meclis’in direnişini göreceğiz. Ancak bu direniş de işe yaramayacak ve İsmet Paşa, Musul’u İngiltere’ye bırakarak dönecektir Ankara’ya.
30 Ocak 1923 günü Mecliste “Musul vilayeti, Türkiye Devleti’nin milli sınırları dahilindedir” diyen Mustafa Kemal Paşa, bundan 28 gün sonra Musul’u “gayet kolaylıkla alabiliriz” demiştir aynı kürsüden. “Fakat” diye eklemiştir ardından, “Musul’u aldıktan sonra savaşın biteceğinden emin değiliz.” Yani Musul’u almak değil, korumak önemlidir. Alırız almasına ama bedelini ödemeye de hazır olmalıyız.
Zaten İngilizler de karşı harekâta girişmiş ve 8 Nisan’da iki kol halinde sınırlarımıza doğru yürümeye başlamıştır. Bölgede daha fazla kalamayacağını anlayan Özdemir Bey de arkası kapatıldığı için İran’a geçerek teslim olacak ve Van’dan yeniden Türkiye’ye girecektir. (Bu harekâtın devamına, bu defa 1924 Ağustos’unda İstiklal Savaşı komutanlarından Cafer Tayyar [Eğilmez] Paşa niyetlenecek ancak bu, sadece bir niyet olarak kalacaktır.)
Lozan’da İngiltere’yle bir yıl içinde halledeceğimizi belirttiğimiz Musul meselesi sürüncemede kalmaya devam edince Cemiyet-i Akvam’a intikal etmiş, onlar da bir heyet göndererek yerinde incelemeler yaptırmıştır. Bu arada bölgede halk oylaması isteğimiz de insanların “ilkel” olduğu gerekçesiyle Batılılarca reddedilir. (Yani o zamanlar biz plebisit yapmak istiyorduk, İngilizler karşı çıkıyordu. Şimdi ise biz karşı çıkıyoruz, onlar istiyor.)
Ardından Şeyh Said İsyanı (13 Şubat 1925) patlak verecek ve bastırılsa da, sonuçları Musul’un durumunu doğrudan etkileyecektir. Musul’daki en büyük kozumuz olan Kürtlerin Türkiye’ye katılmak istedikleri tezi, içerideki Kürtlere yönelik bastırma harekâtı ve 1924 Anayasası’nda Kürtçenin yasaklanmasıyla zayıflayacak, dolayısıyla isyan, sonuçta İngilizlerin ekmeğine yağ sürecektir.
Nihayet 23 Temmuz 1925’de Türkiye Cemiyet-i Akvam’a başvurarak Musul’da Arapların aleyhimizdeki faaliyetlerine engel olunmasını istemişse de komisyon bu konuda yetkisiz olduğunu ileri sürmüştür. Bu, adeta son hamledir. Musul üzerindeki projemiz bu tarihten itibaren gözle görülür biçimde sönmeye başlamış, nihayet 7 Haziran 1926’da Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın imzasıyla Musul üzerindeki bütün haklarımızdan, 25 yıl boyunca petrol kârlarından yüzde 10 pay ödenmesi karşılığında vazgeçecektik.
İşte Mustafa Kemal’in aşağıdaki mektubu, 23 Temmuz son hamlesinden bir hafta sonraya rastlar. Türkiye’nin Musul’a veda ederkenki hüzünlü ama yine de ümitvar bakışını yansıtan bu mektupta Misak-ı Milli terimi geçmemekle birlikte Musul ahalisinin ülkemizin ayrılmaz bir parçası olduğu, bir gün kurtulacaklarına olan ümidini koruduğu, mücadeleyi bırakmamaları ifade edilmekte ve kurtuluşun yakın olduğu vurgulanmaktadır.
Musul’daki “din kardeşlerimiz”in kurtuluş güneşinin doğuşunu sabırla beklemelerini de hatırlatan bu ilginç mesajlar yüklü mektup, ilk olarak bundan 35 yıl önce Fethi Tevetoğlu tarafından yayınlanmıştır (Hayat Tarih Mecmuası, Sayı: 10, Kasım 1972, s. 6-7.) Hilafet kaldırıldıktan sonra bile Musul halkına “din kardeşlerimiz” diye hitap edilmiş olması bir başka ilginçliğidir mektubun. Şimdi Seyyid Muhammed Cebbârî ve akrabalarına yazılan ve aslının Kerkük’te Cebbarî ailesinde bulunduğu bildirilen bu mektubu beraberce okuyalım:
Mücahidin-i muhterem sâdâttan Seyyid Muhammed ve akrabalarına,
Memleketin bir cüz’-i lâ-yenfekk’i [ayrılmaz parçası] olan Musul’un ahâlisinin karîben halâs bulacağına [yakında kurtulacaklarına] itikad ve itimad olunarak öteden beri devam eden mücahedâtınızda ber-karar olmanızı selamet ve saadet-i âtiyeniz namına hamiyet-i malumenize terk eylerim.
Türkiye Cumhuriyeti’nin şefkatini ve Musul’un hükümetimize aidiyeti hasebiyle âti-i karîbden [yakın gelecekten] asla kat’-ı ümid etmeyerek [ümit kesmeyerek] zulümlere karşı yüksek bir cidal ile münevver [aydınlık] bir istikbal te’min olunması, din kardeşlerimizin huzur ve saadeti için kıymettardır. Halas günleri karîbdir. Şems-i istihlasın tuluuna [kurtuluş güneşinin doğmasına] sabûrane müterakkib bulunulmasını [sabırla beklenmesini] hatırlatır, Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücud’dan cümleye muvaffakiyetler temenni eylerim.
1 Ağustos 1341 (1925)
Sabırla ve ümitle bekleyin, diyor. Neyi? Haziran 1926’da attığımız ve Musul’u İngilizlere teslim ettiğimiz imzayı mı?
Nokta.
Martin van Bruinessen, Ağa, Şeyh, Devlet, Çeviren: Banu Yalkut, 3. baskı, İstanbul 2004, İletişim Yayınları, s. 402 vd. Mim Kemal Öke, Kerkük-Musul Dosyası, İstanbul 1991, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları. Fethi Tevetoğlu, “Atatürk’ün Musul, Süleymaniye ve Kerkük’le ilgili bir mektubu”, Hayat Tarih Mecmuası, Sayı: 10, Kasım 1972, s. 6-7.
.
Bu kilisenin üzerinde hangi padişahın adı yazılı?
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bu kilisenin üzerinde hangi padişahın adı yazılı?
Beyoğlu’nda gezersiniz elbette. İyi de, Galatasaray Lisesi’nin önünden yönünüzü Tünel’e çevirdiğinizde yolunuzun üzerinde iki kiliseyle karşılaşır mısınız hiç?
Birincisi, sol kolda ve yol üzerindedir. Katoliklere ait olan bu kilisenin adı, Sen Antuvan Kilisesi’dir. Bu daha fazla bilinir ve sanıyorum içinde İstanbul’da Müslüman “turist”e en bol rastlanan kilise unvanını açık farkla elinde tutmaktadır.
İkincisi ise Tünel’e daha yakındır ve görülmesi biraz dikkat ve marifet ister. Yine sol kolda, cephesi demir parmaklıkla kapalı, dik bir merdivenle inilen ve bu yüzden görmek ve ziyaret etmek için özel bir çaba sarf edilmesi gereken bir kilisedir.
Adı, Santa Maria Draperis Kilisesi’dir ve yine Katolik cemaatine aittir.
MA
Ancak bu kilisenin tarihimiz açısından farklı bir özelliği var (zaten bu yüzden burada gündeme getiriyorum ya).
Gelip geçenler pek farkında değildirler ama kilisenin İstiklal Caddesi üzerindeki üç kemerli girişinin sağdaki kemerinin üzerinde mermer plakaya yazılı bir kitabe meraklıların dikkat nazarlarını çeker. Burada bir Osmanlı padişahının ve bir İstanbul belediye başkanının adı yazılıdır.
Peki kimlerdir bunlar?
Kilisenin yapımına izin veren padişah, Sultan II. Abdülhamid’dir.
Kilisenin yapımında yardımları dokunan İstanbul Şehremini, yani Belediye Başkanı ise sonradan Bedirhaniler tarafından düzenlenen bir suikastle öldürülecek olan Rıdvan Paşa’dır.
Mermer kitabede Santa Maria Kilisesi’nin yapım tarihi olarak 1904’ü görmekteyiz.
Lübnanlı bir Hıristiyan olan Said Naum Duhanî, hatıralarında Santa Maria Kilisesi’nin, yeryüzünde kapısının üzerinde bir Padişah-Halifenin adının yazıldığı Vatikan’a bağlı tek kilise olduğunu belirtir.
Şimdi bunları yazdım ya, bazıları kalkıp, ‘Sen kim oluyorsun da Abdülhamid Han gibi muhterem bir Osmanlı hükümdarının siciline leke sürüyorsun’ diyecek. Bunun lekeyle, hakaretle, aşağılamayla ne alakası var?Yani padişahlar zamanında kilise yaptırmak yasak mıydı? Hayır. Peki uluorta herkes kilise yapabilir miydi? Hayır. Her şey düşünülüp taşınılır ve ona göre karara varılırdı.
Öyleyse bir kilisenin padişahın izniyle yapılması neden leke olsun?
İnsanların kafasında şöyle bir tasavvur var: Padişah Müslümandı, dolayısıyla öz evlatları Müslümanlar ve Türklerdi, öbürleri üvey evlattı.
Oysa bu görüşü çürüten binlerce örnek bulmak mümkün Osmanlı tarihinde.
Bizzat Fatih’in 1461’de Ermenilere İstanbul’da patrikhane tesis ettiğinden başlayın, 1904’de Santa Maria Kilisesi’nin yapımına kadar gelin.
Padişahların, bir Müslüman hükümdarın zimmî, yani gayrimüslim teb’anın dinî ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlü olduğunu bizden iyi bilecekleri kuşkusuzdur.
Kaldı ki, Sultan II. Abdülhamid’in Katoliklerle iyi geçinmeye özel bir önem verdiğini yakinen biliyoruz. Abdülhamid Han’ın Vatikan’ın Avrupa’daki Katolik ülkelerin devlet başkanları ve kamuoyları üzerinde sahip olduğu büyük nüfuzu kullanmaya çalıştığını, dolayısıyla Katolik kiliselerinin açılmasının, hatta Papa’ya hediyeler göndermenin bu devletlerle sıkıntılı anlarında işe yarayacağını bilerek hareket ettiğini görmekte fayda var.
MA
Hatta bu siyasî gerekçeyle Vatikan’da yapılmakta olan bir kiliseye (San Gioacchino in Prati Kilisesi) nakdî yardımın yanı sıra inşaat malzemesi de gönderdiğini daha önce yazmıştım.
Bundan sonra Beyoğlu’nda gezerken başınızı kaldırıp Santa Maria Kilisesi’nin giriş kapısı üzerindeki mermer levhaya atf-ı nazar edin ve Sultan’ımızın ismini orada görerek bir zamanlar büyük düşünen devlet adamlarımızın varlığına bir kere daha şahit olun derim.
Ve üzerinde derin derin düşünün.
Zaten Abdülhamid Han, üzerinde bir asır düşünsek bize malzeme kısıntısı uygulamayacak muazzam bir antrepo gibidir. Yeter ki, isteyin
.
Askeri Müze’deki Sahte Kılıç
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Askeri Müze’deki Sahte Kılıç
Tarih, efsanenin kız kardeşidir derler. Her zaman kol kola yürüdüklerine en büyük şahitlerimizden birisi de yakın tarihimiz olmalı. Bu tarih içinde “Çanakkale efsaneleri” hacimli bir yer tutar.
Milletin Çanakkale’ye yönelik hassasiyeti kabardı ya, bezirgândan geçilmiyor ortalık. Okuru daha fazla ağlatan, kazanıyor. Bu yüzden olmadık madrabazlıklar da yapılıyor. Böylelikle aslında Çanakkale şehitlerinin ruhları daha fazla acıtılmış oluyor. Maalesef piyasa ekonomisi böyle fena bir yol açmış durumda. Muhtemelen bazı dostlarımı da üzeceğim feci örnekleri Mart ayına saklayarak bugünkü efsanemize geçiyorum.
Evet tarih, efsanesiz yapamıyor, anladık. Pudra şekeri gibi, etrafında uçuşan bir masal bulutu da istiyor. Üstelik bu masal bulutunun boyutları, en ciddi olduğunu bildiğimiz ve Türk halkının en fazla güvendiği kurumun çatıları altına da ne yazık ki sirayet etmiş durumda. Umarım bu yazı, yetkilerin uyanmasına ve bir fahiş hatayı düzeltmelerine yardımcı olur.
Yıllar sonra tekrar gitmek istedim Harbiye’de bulunan Askeri Müze’ye. Kökleri, Topkapı Sarayı’nın girişinde bizi karşılayan Aya İrini Kilisesi’ne dayanan bu güngörmüş müzemizdeki en ilginç objelerden birisi, Fatih’in İstanbul kuşatmasında Bizanslıların Haliç’e gerdikleri ünlü zincirin bir kısmıdır. Değerli tablolar, silahlar, giysiler vs. ile ziyaretçileri bir zaman tüneline sokmayı başaran müzelerin başında gelir Askeri Müze.
Bir de Kurtuluş Savaşı’na ait eşyaların sergilendiği salonlar vardır burada. İşte bu salonlardan birinde bir kılıç karşılar sizi. Yıllar önce de gördüğüm bu kılıcın hikâyesini araştırdıktan ve efsanesini iyice kafamdan sildikten sonra tekrar yolumu düşürdüm Askeri Müze’ye. Yapılan bunca yayının ardından herhalde o kılıcın doğru adresi ortaya çıkmış ve gereken düzeltme yapılmıştır umudundaydım doğrusu. Öyle ya, Askeri Müze, bizim medar-ı iftiharımız olması gereken kurumlardan biridir ve bu konularda gereken hassasiyeti göstermiştir diye düşünüyordum.
MA
Kimin kılıcı, kimin kılıcı?
İtiraf edeyim ki, yanılmışım! Her şey aynıydı. İçeride temizlik yapan görevliden izin alarak yaklaştığım vitrinde esir alınan büyükçe bir Yunan bayrağının önünde bazı silahlar uzanmış yatıyordu. Bunlardan birisinin önünde yıllar önce de gördüğüm yazı hemen hemen aynı kelimelerle yerli yerindeydi. Şöyle yazıyordu kılıcın önündeki plakada:
“Kılıç. Başkumandanlık Meydan Muharebesinde esir edilen Yunan Başkumandanı General Trikopis’e aittir. İngiliz. 20. yy.”
Yani? Yanisi şu ki, yanlışlar bilgi çağına rağmen devam ediyor, efsaneler gerçeğin yerini işgalde inat ediyorlardı.
Peki işin doğrusu nedir? İzninizle bunu kısaca özetleyeyim.
Ama önce ders kitaplarımıza kadar sızmış efsanemiz ne diyor, ona bakalım. Herhangi bir örnek seçiyorum:
“Uşak’ın kuzeydoğusunda ve şehre 17 km. mesafede bir küçücük köy vardır. Adı: Göğem’dir bu köyün. Çakmaklıtepe adı verilen bir tepenin yamacında kurulmuştur… İşte bu yer, “Megaloidea”cıların ordularının başında bulunanların muzaffer kumandanlar olarak girdikleri “orduları dağıtılmış” Anadolu’da Türk’ün kahredici şamarını yedikten sonra başlarını eğerek silâhlarını Türk ordusuna teslim ettikleri yerdir.” (Ne. S., “Uşak ve Trikopis”, Akın, Sayı: 9, Eylül 1967, s. 11-12.)
Bozguna uğrayan Yunan Orduları Başkomutanı (aslında biz yakaladığımız sırada başkomutan olduğunu bilmiyordu kendisi; iletişim hatları kesik olduğu için müjdeli haberi alamamış, daha doğrusu haberi biz vermiştik kendisine; tabii esir olduktan sonra!) Trikopis’in kuvvetlerimize teslim olurken kılıcını teslim ettiği o kadar sık tekrarlanmıştır ki, neredeyse tartışılmaz bir aksiyom (mütearife) haline gelmiştir kafamızda.
MA
Oysa yaygınlığıyla ters orantılı olarak yanlıştır bu kılıç teslim olayı. (Hatta bazılarımız Gazi Osman Paşa için de kılıcını teslim etti, derler ki, vahim bir hatadan öte, düpedüz bir iftiradır. Komutanların şerefi, kılıçlarını teslim edip etmemeleriyle ölçülebilir diyebiliriz. Gazi Osman Paşa da Çar Aleksandr ve Grandük Nikola’ya kılıcını teslim etmemek için arabada “unutmuştu”. Çar da bir asker olarak bu jestin manasını gayet iyi anlamış ve biraz da bu onurlu duruşu yüzünden özel bir alaka göstermişti Paşa’ya.)
Trikopis’in üzerinde kılıç yoktu ki!
Lafı dolandırmadan söyleyelim: Trikopis’i Göğem köyü civarında esir alan Beşinci Kafkas Tümeni Komutanı Albay Dadaylı Halit (Akmansü), hatıralarında kılıç teslimi olayından hiç bahsetmez. Yalnız yatmadan önce çadıra girerken generallerin bellerindeki tabancaların alındığından bahseder ki, tabancaların da teslim olduktan sonra saatlerce üzerlerinde kaldığını anlıyoruz. Cemal Kutay’ın aktardığı hatıralarında şunları söylüyor Albay Halit Bey:
“General Trikopis ve arkadaşları yanıma kendi atlarıyla geldiler ve yine atlarıyla Uşak’a gönderildiler. Üzerlerinde ve hayvanlarının eğer takımları üzerinde kat’iyyen kılıç yoktu. Şu halde İstanbul’da Askerî Müze’deki… Trikopis’e ait olduğu ilan edilen kılıç nerede, ne zaman ve kimin tarafından alınmıştır?”
Trikopis’i teslim alan komutanın görmeyip bilmediği bu kılıç nereden çıkmıştır sahiden de? Acaba başka komutanlardan alınmıştır da, bir karışıklığa kurban mı gitmiştir? Bilinmiyor. Ancak o kılıç, Trikopis’e ait değildir. Bu kesin. O kadar kesin ki, kılıcın sahibi olduğu iddia edilen şahıs, yani Trikopis, 1952 yılında Atina’da kendisini ziyaret eden gazeteci Hıfzı Topuz’a işin gerçeğini bir de kendi açısından anlatmış ve kılıcının, teslim olmadan biraz önce kendi yaveri tarafından parçalandığını söylemiştir.
Teslim alan da, teslim olan da, yani olayın her iki tarafı da böyle bir kılıçtan söz etmiyor ve inkâr ediyorlarsa, bu kılıç nasıl oluyor da hala Askeri Müze’de “Trikopis’in kılıcı” diye sergilenebiliyor? Bu 85 yıllık yanlışlık ne zaman düzeltilecek? Ne zaman müzelerimiz efsanelerden arınacak ve Atatürk’e yaslanarak “hayatta en hakiki mürşit” olduğunu söyleyip durduğumuz bilginin sergilendiği mekânlar haline gelecek?
Merak ediyoruz.
MA
Müze yetkililerine önemli not:
Yakında 20 milyon dolarlık bir yenileme projesine başlanacağını sevinçle öğrendiğimiz Askeri Müze yetkililerine müzedeki bir bilgi hatasını daha hatırlatmak istiyorum: “Çanakkale’de Turkuaz zırhlısını batıran Müstecip Onbaşı’ya ait kılıç” diye sergilenen objeye itirazım yok ama böyle bir “zırhlı” ne yazık ki mevcut değildi. Yazanın hayal gücüne doğrusu hayran kaldım.
Buraya “zırhlı” diye yazılan gemi, bir denizaltı gemisiydi, zırhlı bir gemi değildi, bir. Fransızların Turquoise adını verdikleri bu denizaltı gemisi batmamış, sadece yaralanmış ve esir alındıktan sonra donanmamızda hizmet vermişti, iki. (Tabii Mütareke döneminde İstanbul’a gelen Fransızlar denizaltılarını alıp memleketlerine götüreceklerdi!) Zannediyorum benzer hatalar, dikkatli bakan uzmanlar tarafından da görülebilecektir. O zaman bu yenileme projesinin içine bir uzmanlar heyeti tarafından Müze’de sergilenen objelerin incelenmesini de ekleyiniz lütfen.
.
Menemen olayında 10 büyük şüphe
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Menemen olayında 10 büyük şüphe
Şair “Kalmasın Allahım âlemde hiçbir hakikat nihân” demiş ya, Menemen olayının üzerindeki duman, üzerinden 76 yıl geçmesine rağmen henüz kalkmış değil. Bunun sebebi, olayın hemen arkasından tek yanlı olarak başlayan propoganda faaliyeti ve bizzat olayın ele başılarının temizlenmesiyle delillerin erkenden karartılmış olması.
Başka ve farklı görüşlerin kendilerini ifade etmesine izin vermeden girişilen bu “baskın basanındır” tavrı, Menemen manipülasyonunun yarım asır sonra tavan yaptığı 28 Şubat’tan sonra iyice gün yüzüne çıkmış durumda. Bu yıl (2006) Menemen’de yapılan konuşmalara kulak verirseniz aslında Kubilay’ın ve Menemen olayının kimsenin umurunda olmadığını, oraya toplanan birkaç bin kişilik kalabalığın, 842 rakımlı tepeyi kaptırmama, dolayısıyla da Türkiye’de Tek Parti mantığının tükenişini bir fasıl daha uzatma telaşıyla çırpındıklarını ibretle görürsünüz.
Resmi tarihe göre, 23 Aralık 1930 Pazar günü İzmir’in Menemen ilçesinde Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay ile Hasan ve Şevki (Kan Demir’e göre Vefki) isimlerini taşıyan iki bekçi “mürteciler tarafından şehit edilir”, Kubilay’ın başı “kör bir testere” ile kesilir ve yeşil bir bayrağın tepesine bağlanarak sokak sokak dolaştırılır, hatta Kubilay’ın kanı mürteciler tarafından “avuç avuç içilir”. (Bir yazıda Derviş Mehmed’in dudaklarının kenarında kurumuş kanın göründüğü dahi yazılabilmiştir. Pes yani!)
İlk Kubilay’ı anma toplantısı 2 Ocak 1931’de düzenlenmiştir ve o gün bu gündür nutuklar neredeyse santimi santimine aynıdır: Onlar Cumhuriyet uğruna canlarını verdiler, laiklik ve aydınlanmamızın önünü açmak için kanlarını akıttılar vs. vs…
Ne var ki, daha olayın ertesi gününden itibaren adım adım yerlerine konulan bu “irtica kalkışması” senaryosunun parçaları, kalın şüphe bulutlarını davet edecek mantıkî, idarî ve olgusal açıklarla maluldür. Bunlardan 10’unu seçtim sizin için.
1. Suçlu, yöneticiler mi?
Menemen olayının büyümesindeki idarî sorumluluk, alay komutanı başta olmak üzere Jandarma komutanı, Kaymakam, hatta “irticaî olaylar”ın çıkabileceği İstanbul Emniyet Müdürlüğü tarafından bir raporla Ağustos ayında bakanlığa ihbar edildiği halde tedbir almayan İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’da değil midir?
Jandarma Komutanı Yüzbaşı Fahri, meydanda toplanan olayın failleriyle görüştükten sonra durumu Alay Komutanlığına bildirir. Sanki alayda yedek subay olan Kubilay’dan başka subay ve 26 acemi erden başka tecrübeli asker yokmuş gibi, üstelik de tüfeklerinde mermi olmadan(!) olay yerine gönderilmeleri, dikkat çekicidir. Üstelik bu suçlamalar, Genelkurmay Başkanlığı’nın yayınladığı Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar adlı kitapta (Ankara 1972) yer almaktadır. Nitekim Denizli milletvekili Mazhar Müfit Bey, Ocak 1931’de TBMM’de yaptığı konuşmada idarecilerin suçlu olduğunu üzerine basa basa söylüyordu.
2. Kubilay hatalı mıdır?
Aslında Kubilay, rütbe bakımından üstü olan Jandarma Komutanı’nın emrine girmesi gerekirken emre itaatsizlik ederek, üstelik de yanına silah almadığı halde, doğrudan kendisi komutanmış gibi harekete geçmiştir. Kubilay bunu yapmak yerine gidip komutanın emrine girse, komutan da gelen kuvvetlerin desteğiyle duruma el koymuş olsaydı, ne Kubilay katledilecek, ne de bu kadar cana patlayacaktı hadise.
Zaten arkadaşları, eşi, annesi, erkek ve kız kardeşlerinin beyanatına göre, Kubilay, tez canlı, sinirli, kendi deyişiyle olaylar karşısında “heyecanına ve iradesine hakim olamayan” bir öğretmendir ve kısacık hayatında buna benzer kendinden geçtiği hadiseler az değildir. (Bkz. Kan Demir, Şehit Kubilay, 2. baskı, İstanbul 2005, İleri Yayınları, s. 49-50.) Kubilay’ın olaya ihtiyatsızca, akılcı olmayan bir şekilde müdahale ettiği konusunda görüş birliği bulunuyor. Yani Kubilay eğer öldürülmemiş olsaydı, belki de Menemen mahkemesinde üstlerine itaatsizlikten yargılanacaktı!
3. Kubilay’ı kim vurdu?
Fahrettin Altay’ın anılarında geçer. Olayın hemen ardından Ankara’da toplanan bir toplantıda, Atatürk, İnönü, Kâzım Özalp, Şükrü Kaya ve Savunma Bakanı Zekai Bey alınacak tedbirleri görüşürler. İnönü burada ilginç bir ayrıntıdan bahseder. Der ki:
“…Bir tertip olduğu aşikârdır. Köylüler bir jandarma karakolunun basılmasını teklif ediyorlar, bunlar [mürteciler] “Jandarma ile işimiz yoktur” diyor. Kuvvete çarpmak istemiyorlar, sonra bir subayı vuruyorlar, irticaî bir hareketle büyük bir halk kitlesini elde etmek istiyorlar, askeri de tabiatı ile alacaklar… Rovelverle vurulmuş olması ahali tarafından vurulduğunu gösteriyor. Tetkili lazımdır.” (Bkz. Altay’ın On Yıl Savaş ve Sonrası adlı hatıraları.)
MA
Bu notların profesyonelce alınmadığını göz önünde tutsak bile İnönü’nün sözlerinden Savcı’nın iddianamesinde dahi bulunmayan birkaç ayrıntı öğrenmek mümkün oluyor. Mesela tertipçilerin köylülere değil, tam tersine, köylülerin tertipçilere jandarma karakolunu basmayı teklif etmiş olmaları ve buna karşılık ele başıların “Jandarma ile işimiz yoktur” demiş olmaları.
Kubilay’ın rovelverle ve ahali tarafından vurulduğu iddiası üzerinde daha sonra nedense hiç durulmamıştır. Nitekim Savcının Mütalaanamesi’nde geçen bir ifadede, ilk mermi atıldıktan sonra “ağır bir surette” yaralanan Kubilay’ın hükümet konağının arka kapısına doğru gitmek için cami avlusuna girdiği ve kurşunu sıktığı söylenen Giritli Mehmet’in “her nasılsa” onun avluya yıldığını haber aldığı ifade edilmektedir.
İlk kurşunu Giritli Mehmet sıkmışsa yaraladığının mı farkında değildir? Boğaz boğaza bir kavga sırasında tabancasını çekip karşısındakini vurduktan sonra onun kaçışını görmemesi ve takip etmeyerek Kubilay’ın cami avlusunda düştüğünü “her nasılsa” haber alması epeyce garip değil midir? Bu durumda mermi, Giritli Mehmet tarafından değil, İnönü’ye gelen istihbaratta olduğu gibi, kalabalıktan birisi tarafından mı atılmıştır? Eğer böyleyse bu kişi kimdir ve bu konu neden mahkeme sırasında bir daha gündeme getirilmemiştir? (Genelkurmay’ın bir yayınında geçen, “ahalinin üçte ikisinin üzerinde tabanca bulun”duğu ifadesi, dikkatlerden kaçmayacak kadar nettir.)
4. Kubilay’ın başı kesildi mi?
Açıkçası benim bu konuda kuşkularım var. Mahkemedeki ifadelerinde hemen bütün sanıkların ağız birliği etmişçesine başının kesilip bayrağın tepesine takıldığı, bir süre sonra direğin yere düşmesi üzerine bir kunduracıdan ip bulunarak bayrak sopasının elektrik direğine bağlandığı, dolayısıyla kesik başın da direğe bağlanmaya çalışıldığı söyleniyor. Sanıkların aynı ağızdan konuşmaları, şüphe oklarını davet ediyor. Acaba olayın vehametini ve patetik tesirini artırıp kamuoyuna, verilecek ağır cezaların meşruluğunu ispatlamak için sanıklara “belletilmiş” bir ifade karşısında mıyız?
Nitekim zamanın ABD Büyükelçisi Joseph C. Grew’un, Turbulent Era adını taşıyan anılarında, baş kesilmesi haberlerini “gerçekliğinden şüphelenmek için yeterince sebep var” diye yorumlaması ilginçtir (bkz. Yeni Türkiye, s. 199).
5. “Devrim şehidi” iki bekçi, askerler tarafından mı öldürüldü?
Hasan ve Şevki (veya Vefki) adlı iki bekçinin nasıl öldürüldüğü üzerindeki sır bugüne kadar tam olarak aydınlanmış değildir. Bekçi Hasan Efendi, Girit muhacirlerindendir Kubilay gibi. Şevki Efendi ise Florinalıdır. Kubilay’a sıkılan mermiyi duyunca olay mahalline koşup gelen Hasan Efendi’nin hükümet dairesinin demir parmaklığını siper alarak “yobazlar” üzerine ateş açtığı ve birini yaraladığı biliniyor. Ancak vurularak ölür. Şevki Efendi de aynı akibete uğrar. Ancak bazı tanıkların sözleri bekçilerin, askerler tarafından vurulduğu kanaatine yol açıyor. Mesela 1988 yılında Zaman gazetesinde çıkan yazı dizisinde olayın şahitlerinden Mehmet Yontucu ile eski Menemen Belediye Başkanı Bedri Onat da bekçilerin Kubilay’ın ölümünden sonra gelen takviye kuvvetinin açtığı ateş sonucu öldüklerini söylemektedirler. (Sadullah Amasyalı, Şirin Kavakçı, Mehmet Deniz “Menemen olayının içyüzü”, Zaman, 23 Aralık 1988.)
MA
6. Provokatör ajan çarşaf mı giymişti?
Necip Fazıl’ın dikkatimizi çektiği bu husus da yeterince araştırılmamıştır. Şunları yazıyor Son Devrin Din Mazlumları adlı eserinde:
“Söylendiğine göre gizli ajan, hâdiseyi çarşaflı bir kadın kılığında uzaktan takip etmiş ve muradına erer ermez, ancak bir erkeğe mahsus sert adımlarla uzaklaşıp gitmiştir. Bu manzarayı aynen görenler vardır ve onlardan biri hâlâ sağdır.” Bu bir rivayet de olsa, yukarıda İnönü’nün sözünü ettiği “rovelver” (tabanca) iddiasıyla birleştiğinde bir anlam kazanmaktadır.
7. İdamlar adil miydi?
23 Aralık ve onu takip eden günlerde Menemen’de 36 kişi dünya değiştirdi. Ancak ölüm sebepleri farklıydı: 3’ü olay yerinde açılan mitralyöz ateşiyle öldürülen göstericilerdi (Giritli Mehmet, Şamdan Mehmet, Sütçü Mehmet) diğer 3’ü ise Kubilay ve 2 bekçidir (Hasan ve Şevki). Mahkemeden toplam 37 idam hükmü çıkmıştır. Ancak bunlardan 2’si (Şeyh Esad Erbilî -ki, Mehmet Ali Erbil’in dedesidir- ve Abdülkerim) idamlarından önce ruhlarını teslim etmişlerdir. (90 küsur yaşındaki Şeyh Esad’ın idamına hukuken imkân olmadığı için zehirli iğneyle öldürüldü şüphesi yaygındır.) 5 kişi yaşlarının büyük veya küçük olmalarından dolayı idamdan kurtulmuştur. Fakat asıl çarpıcı olan husus, idama mahkûm edilen iki kişinin cezalarının TBMM tarafından sadece 2’şer yıl ağır hapse çevrilmiş olmasıdır.
Nasıl oluyor da, idam cezasını gerektiren o “dehşetli irtica” suçu sabit görülmesine rağmen Terzi Talat affedilebiliyor ve onca mahkemeden sonra idama mahkûm edilen İsmail’in idamı, suçu sabit bulunmadığı için cezası dönüyor meclisten? Bu nasıl adalet?
Üstelik Giritli Mehmed’in ekibinden daha Menemen yolundayken ayrılıp kaçan ve bir daha da kendileriyle temas kurmayan, dolayısıyla tek suçu ilk zamanlar birkaç gün Giritli ile bulunmaktan ibaret bulunan Çakır oğlu Ramazan, bu hareketiyle ödüllendirileceğine, idama mahkûm edilmiştir. Bu gibi tutarsızlıklar da mahkemenin zaten tartışmalı ve hukukî değil, siyasî olduğu besbelli olan kararlarını ayrıca tartışılır hale getirmektedir.
MA
8. Menemen’de asılan Yahudi Jozef bilmecesi
Evet, Menemen’de bir de Yahudi asılmıştı. Adı Jozef, baba adı Haim’di. Tek suçu, olayın ele başılarına ip satmaktan ibaretti. Ne alakası varsa bir “irtica kalkışması”nda dinen Müslümanlıkla alakası olmayan birine, bir Museviye “Şeriat isteriz” dedirtmenin yolunu bulmuş olmalı değerli mahkememiz. (Bu arada isyancılara tütün satanın da idam edildiğini belirtelim.)
9. Menemen kime karşı tertiplenmişti?
Daha ilk günden itibaren Menemen’in bir tertip, yani komplo olduğu dile getirilmiştir. Hükümete karşı diyenler de var, daha yeni kapanmış, ancak toplum üzerindeki etkisi devam etmekte olan Serbest Fırkaı’ya karşı düzenlenmiştir diyenler de.
Şurası kesin olmalı: Menemen olayı son tahlilde CHP’nin işine yaramıştır. Bu konuya uzun uzadıya girmeyeceğim, çünkü geçenlerde yazdım (Zaman Pazar, 24 Aralık 2006 http://pazar.zaman.com.tr/?bl=5&hn=101). Ancak Atatürk’ün, Fahrettin Altay’ın notlarından öğrendiğimiz zirvede söylediği bir cümle her şeyi açıklıyor bence: “Bu bir hadisedir ki Serbest Cumhuriyet Fırkasını lekelemek için tertip olunmuştur.” Genişletirsek, her türlü muhalefeti ortadan kaldırmak için tertiplendiğini söyleyebiliriz. Nitekim 1931 Nisan’ında Türk Ocakları da kapatılacaklar kervanına dahil olmuş ve arkası gelmiştir. (Her cümlesine önem verildiği söylenen Atatürk’ün bu sözünün atlanmış olması size de garip gelmedi mi?)
10. Kubilay’ın oğlu seyyar satıcı mı kovalıyordu?
Menemen’deki son mitingde atılan nutuklara bakarak Kubilay ailesini abad olmuş, bir eli yağda bir eli balda zannediyorsanız aldanırsınız. Bugün Kubilay’ı istismar için meydanlara çıkanlar, onun ailesine nasıl bakmışlardır acaba? Bir kere Kubilay öldüğünde karısından ayrı yaşıyordu. 18 aylık oğlu Vedat, annesi Vedide’nin yanında, Ayvalık’tadır ve Vedide Hanım, bir süre sonra başka biriyle evlenmiştir.
Kubilay’ın öğretmen arkadaşlarından Kemal Üstün, 1969’da Vedat’ı aramaya çıkar. Nerede bulur biliyor musunuz? Nazilli’de. Belediye Zabıtası’dır. Oturur, konuşur kendisiyle. Vedat Kubilay’ın verdiği cevaplar, İnönü devrinden itibaren Menemen olayının nasıl unutturulduğunu gösterir.
Bu konuşmadan “Aydınlanma kahramanı” Kubilay’ın oğlunun ortaokulu yarıda bıraktığını öğreniyoruz. Geçim sıkıntısı çekmişler. İşsiz kalmış. Bunun üzerine Almanya’ya gurbetçi olarak gitmiş. (Kubilay’ın oğlu Alamancıymış da haberimiz yokmuş!) Yurt dışında 2 yıl kadar çalıştıktan sonra dönmüş ve Nazilli’de zabıta olarak iş bulmuş. Kimsenin elinden tutmadığından yakınır Vedat Kubilay. İnanılmaz ama her yıl 23 Aralık’da Menemen’e tek başına gidip geri dönüyormuş. “Babam unutturulmak isteniyor” diyor Kubilay’ın arkadaşına. (Kemal Üstün, Menemen Olayı ve Kubilay, 2. baskı, İstanbul 1978, Çağdaş Yayınları, s. 90-95.) Ne yazık ki Vedat Kubilay 1984’de ölmüş ve 28 Şubat’ta babasının yeniden “hatırlandığı”na tanıklık edememiş. Şimdi törenlere Kubilay’ın geliniyle torunları katılıyormuş. İnsanın bu samimi Atatürk ve Kubilay sevgisinden gözleri yaşarıyor doğrusu.
.
‘Çağımızın Galile’si’ Atilla Yayla, Kemalizme esir düştü
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
‘Çağımızın Galile’si’ Atilla Yayla, Kemalizme esir düştü
Siyaset nedir bilmemek bir erdem değildir kuşkusuz ama ben hayatım boyunca siyaseten yanlış yazılar yazmakla nam salmışımdır. Bu yüzden de fakiri bir kampa hapsetmek kolay olmamıştır kimileri için. Bir kampta olduğum sanılırken, bazen çok kontra bir yazı çıkagelir karşılarına. Şaşırırlar. ‘Bunu sizden hiç beklemezdik’ diye celalileşiverirler hemen. Oysa siyaseten ve zamanlama olarak yanlış bile olsa doğruları savunmak budalalığını birilerinin göstermesi gerekir.
Malum, Atilla Yayla Ak Parti İzmir teşkilatının düzenlediği bir panelde söyledikleri yüzünden ağır ve seviyesiz hücumlara maruz kalıyor. Hatta dediğine bakılırsa, tehdit bile alıyormuş. Bu yüzden olacak, dün basının karşısına geçmiş ve kendisini savunmuş. Hatta hızını alamayıp içinde bulunduğu durumu, ‘Dünya, güneşin etrafında dönüyor’ dediği için 17. yüzyılda engizisyon mahkemesinde asılmakla karşı karşıya kalan Galileo’nun yaşadıklarına benzetmiş. Gazete haberlerine göre Yayla, “Bu uğurda ödenecek bir bedel varsa, onu da ödemeye hazırım” diyerek Galiler rolüne iyice ısındığını belli etmiş.
Şimdi bu tavırda neye itiraz ediyorum?
Bence Atilla Yayla’nın ilk konuşması, üslubu hariç, geniş bir doğruluk yelpazesine sahipti. (Mesela Ortaçağ’ın Avrupa’yı bağladığı teması gözden kaçtı ama bence en önemli cümlesiydi konuşmasının.) Fakat ne olduysa oldu, üstüne gelindikçe rotasından saptı ve bir başka Kemalist temaya, Galile’nin özgürlüğün ve bilimin kahramanı olduğu efsanesine sığındı. Üstelik aslı astarı olmayan “asılmakla karşı karşıya kaldığı” dedikodusuna da sığındı. Böylece bana göre başlangıçtaki haklılığını büyük ölçüde gölgelemiş oldu.
Yani Atilla Yayla bence çağımızın Galile’si olduğunu söylemekle kendi ayağına kurşun sıkmış oldu.
Neden?
Bir kere: Galile’nin bir özgürlük kahramanı olduğu tamamen ve kesin olarak bir modern efsanedir. Bu, 19. yüzyıl Avrupa bilim-perest çevrelerinin bilim-din çatışması tarihinden uydurdukları bir büyük yalanın parçasıdır. Liberal düşünce de bu yalanı aynı pozitivist bilim tarihi anlayışından devralmış bulunuyor. Dolayısıyla bilgi, hatalı. Bilgi hatalı olunca yorum da hatalı oluyor ister istemez. (Galile meselesinin aslını öğrenmek isteyenler yine liberal bir bilim filozofu olan Paul Feyerabend’in “Yönteme Karşı” adlı kitabına yahut dünyadaki birkaç büyük Galile uzmanından Stillman Drake’in çeşitli çalışmalarına başvurabilirler. Hiç bunları bulamayanlar fakirin “Türk Edebiyatı” dergisinin Mart 2004 tarihli sayısında (s. 4-10) kaleme aldığı “Galile Bombası” başlıklı yazıya ve kaynaklarına bakabilirler.)
İki: Yayla, Galile ile aynı safta bulunduğunu vehmediyorsa fena halde yanılıyor. Çünkü Galile, kilisenin dışında değil, bizzat içindeydi. Kendisini sözde yargılayan Kardinaller, hatta kendisini mahkûm ettirdiği rivayet edilen Papa dahi onun sınıf arkadaşıydı. Yani Galile kilisenin bir parçasıydı. Nitekim iki kızını rahibe yaparak manastıra kapatmıştı. (Bir kızının, kaldığı manastırdan babasına yazdığı mektuplar İş Bankası Yayınları tarafından neşredildi.)
Şimdi kendisini Galile’yle özdeşleştiren Yayla şunu mu demek istiyor: Ben de üniversitenin, yani ‘bilim kilisesi’nin bir parçasıyken, şimdi şahsıma karşı büyük linç kampanyası düzenleniyor.
Eğer bilim kilisesinden geldiğini kabul ediyorsa, bu duruma şaşırmaması gerekiyordu, zira Galile hiç şaşırmamıştı! Arkadaşları olan Papa ve Kardinallerin kendisini kurtaracağından emindi! Yani eğer aynı kilisedense, muhakkak ki, Yayla’nın tarafını tutan ve onu kurtaran birileri çıkacaktır, merak etmesin.
Üç: Yayla İzmir’de Kemalizmi eleştiriyordu ama dünkü açıklamasıyla kanatlarını Kemalizmin ideolojik ağına taktırmış olduğunu, üstelik bu ağa sahip çıktığını göstermiş oldu. Malum, bilim-din çatışması Kemalizmin en çok istismar ettiği temalardandır ve bu temada baş sırayı, Galile davası alır. Yani Kemalizm, kesin bir şekilde Galile’nin yanındadır!
Formül şu: Galile’ye düşman olanlar Kemalizme de düşmandır, Galile’nin dostları Kemalizmin dostlarıdır.
Peki Atilla Yayla Kemalizme karşı mıdır? Öyle diyor. O zaman Galile davası gibi ince elenip sık dokunulması gereken ve açıkça propaganda kokan bir konuda Kemalizmle nasıl olup da aynı şeyleri ifade edebilmektedir?
Bunun sebebi, tabii ki Yayla’nın kendisini de aşan bir üst ideolojik paradigmayla ilgilidir. Bu da, liberalizmin Kemalizmle ortak paydasını verir bize.
Her iki -izm de, bariz bir şekilde ilerleme takıntısına sahiptir.
Her iki –izm de modernliği bilim-din çatışması aynasından seyretmeye bayılır.
Her iki –izmin de sırtında Avrupa-merkezci damgayı okuruz.
Yani tarihi Avrupa-merkezli olarak okuma noktasında ayrı gayrıları yoktur.
Böyle olunca Kemalizmin de, Yayla’nın liberalizminin de Galile’yi bilim ve özgürlük kahramanı olarak selamlamalarında şaşılacak bir yan olmaması normal. Beslendikleri kaynak, aynı da ondan. O kaynaktan gelen bilgileri sorgulamadan, hatta sorgulatmadan kullanmaları boşuna değil… Çünkü bir kere Avrupa’nın yalanları sorgulanacak olursa, Kemalizmin de, Liberalizmin de dayandığı ortak temelin altı oyulacak ve gemi sallanmaya başlayacaktır.
Varsın Galile onların olsun! Ben Kardinal Bellarmine’in, çalışmalarından haberdar olduğu Galile’ye tavsiyelerini baş ucuma astım bile. Şu ilginç tespitleri yapıyordu 1615’de Kardinal hazretleri:
Kilisenin bakış açısından Kopernik sisteminin matematiksel bir model olarak savunulması, hatta Batlamyus modelinden daha iyi olduğu hükmünün verilmesi mümkündür. Ancak bir matematiksel modelin ötekinden üstün olduğu hükmüne varmak, modelin varsayımlarının fiziksel gerçekliği ispatladığı anlamına gelmez.
Şimdi kendi görüşünü bilimsel diye dayatan ve bunun tek geçerli alem modeli olarak kabul edilmesini isteyen Galile mi, yoksa farklı görüşlerin savunulmasını ama hiç birinin diğeri üzerinde sulta kurmaması gerektiğini savunan Kardinal Bellarmine mi daha liberaldir? Buna siz karar verin.
Ama bunu yaparken bir şeye daha, yani Türkiye’deki kültür ikliminin Kemalist ideolojiden ne denli derinden etkilendiğine de karar verin lütfen. (Merak buyurmayın, İslamcılar da ol taifeye mensuptur. İstenirse heybem örneklerle dolu. Önünüze boşaltabilirim.)
‘Herkes vuruyordu zaten, bir de sen vur’ diyenlerin seslerini duyuyor gibiyim ekrandan.
Ne diyeyim? Şu yaşa geldim, siyaseten doğru yazmayı beceremedim gitti. Yoksa ben de kendimi tarihin Galile’si mi ilan etsem!
.
Atatürk uçaktan korkar mıydı?
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Atatürk uçaktan korkar mıydı?
Bu ne biçim soru böyle? Kendimden şüphe ederim de bundan etmem. Atatürk değil miydi daha 1925 gibi erken bir tarihte “İstikbal göklerdedir; çünkü göklerini koruyamayan milletler yarınlarından asla emin olamazlar” vecizesini söyleyen? Senin Atatürk’ten zorun var anlaşılan…
Konu üzerindeki ilk şüphelerimi beyan etmek gafletinde bulunduğum zatın öfkesini kabartmamak için alttan alıyorum ama olmuyor. Rengi kızarıyor, hafiften köpürüyor mu ne? Elini masanın üzerindeki kitaplara vurup, “Allah’tan korkun, ahiret var, ahiret!” diyor tehdit yollu. Âhiret şimdi mi aklınıza geldi diyeceğim, yutuyorum.
Neyse diyorum, nasılsa anlatacak birini bulurum şu geniş arz üzerinde. Karar verdim, siz Haber7 okurlarına dökeceğim içimi.
Mesele şu: Atatürk’ün ata, otomobile, vapura, trene bindiğini biliyoruz da, nedense uçağa bindiğine dair en ufak bir bilgi, bir işaret, bir ize rastlamıyoruz. Ne hatıratlarda geçiyor herhangi bir bilgi, ne kayıtlarda, ne de gazete havadislerinde. Hatta 1933’den itibaren günü gününe tutulan Nöbet Defteri’nde dahi Atatürk’ün uçağa bindiğine dair bir kayıt bulunmuyor. Binlercesini gördüğümüz Atatürk fotoğraflarında da uçağa bindiğine dair tek bir kareye tesadüf edemiyoruz. Yok, yok…
Affedersiniz var bir iki tane. Onlara da Pars Tuğlacı’nın tuğla gibi üç ciltten müteşekkil Çağdaş Türkiye adlı binlerce Atatürk fotoğrafı içeren kitabında rastlıyorum.
Atatürk 1937 yılında İngiltere’den alınan uçağı inceliyor
Bu iki resimde Atatürk 1937’de İngiltere’den satın alınan bir uçağa binerken ve inerken görüntülenmiş (İstanbul 1990, Cem Yayınevi, cilt 3, s. 1696-7). Lakin işin garabeti şurada ki, bu uçak uçmamış, yani yerden havalanmamıştır! Atatürk sadece bu yeni uçağın içini teftiş etmiş, sonra da bir yetkilinin elinden destek alarak merdiveninden aşağı inmiştir. O kadar…
Atatürk’ün havacılığı teşvik ettiği doğru olmasına doğru. Ancak sorun, Atatürk’ün uçağı ve uçmayı sevmemesinden kaynaklanmıyor. Daha açık konuşalım: Kişisel bir sorunu vardı uçaklarla. Daha düz bir deyişle söylersek, uçak fobisi vardı Atatürk’ün; uçağa binmekten korkuyordu.
Neden acaba? Havacılığımızı teşvik eden, Türk Hava Kurumu’nu kurduran ve bir kadın olarak Sabiha Gökçen’i pilotluğa teşvik eden birinin ayağının yerden kesilmesi konusunda bu kadar çekingen davranmasının daha derin bir sebebi olmalıdır.
İşte Atatürk’ün uçak korkusunun gerçek sebebi:
General Celal Erikan, ilk cildi 1964 yılında Türkiye İş Bankası Yayınları’ndan çıkmış olan Komutan Atatürk adlı kitabının önsözünde Atatürk’ün uçak fobisini açıklayan ilginç bir anıdan bahsediyor.
Yıl 1934, Cumhuriyet Bayramı törenlerindeyiz. Yer, Ankara’da Ordu Evi. 29 Ekim gecesi düzenlenen baloya Irak Hava Kuvvetleri’ne bağlı subaylar da katılmıştır. Etrafında havacılar olunca Atatürk’ün de havacılıkla ilgili hatıraları coşmuş ve başlamıştır anlatmaya: “1910 yılındaydı. Ali Rıza Paşa ile birlikte Fransa’daki Picardie manevralarına davet edilmiştik. Manevra sonunda, daha çocukluk çağında olan uçaklarla gösteriler yapıldı. Bundan sonra, manevraya katılan yabancı subaylardan isteyenlerin bu uçaklara bindirileceği bildirildi. Ben de hemen uçaklardan birine doğru yöneliyordum ki Ali Rıza Paşa bileğimden tuttu ve:
– Bilmediğin aş, ya karın ağrıtır, ya baş, diye beni uyardı. Uçağa, benim yerime bir başka ülkeden bir subay bindi. Bu uçak, havada bir dönüş yaptıktan sonra düşüp yere çakıldı. Ölümden kurtulmuştum.”
General Celal Erikan’ın naklettiği bu olayı doğrulayan emekli Tümgeneral Cumhur Evcil, Önce Vatan gazetesinde (15 Mayıs 2006) olayı başka ağızlardan da teyid etmiştir. Mesela:
“Türk Tarih Kurumu eski başkanlarından Sayın Uluğ İğdemir, olayı Atatürk’ten dinlediğini belirterek, bir görüşmede bana biraz daha değişik anlattı. Söz konusu manevrada Fransızlar uçakla gezinti yapmak isteyen yabancı subayları sıraya koymuşlar. Mustafa Kemal’in sırası geldiğinde, manevranın takip edilmesi gereken önemli bir bölümü cereyan ettiğinden, Mustafa Kemal sırasını bir Rumen subayla değişmiş. Havalanan Romen subayın bindiği uçak kısa bir süre sonra yere çakılmış ve binenler ölmüş… Atatürk’ün uçağa hiç binmediğini, rahmetli Sabiha Gökçen; güvenlik nedeni ile hükümetin izin vermemesini neden göstererek bir sohbetimizde teyit etmişti.”
İşte bu şok edici olay, Atatürk’ün psikolojisi üzerinde derin izler bırakmış ve o günden sonra, havacılığı her fırsatta teşvik etmiş olmasına rağmen bir daha uçağa binmemiş, o uzun ve yıpratıcı yurt gezilerinde bile genellikle daha rahat bir vasıta olan yataklı trenleri tercih etmişti.
Büyük ve genel tarihin içinde gözden yiten pek çok hurda ayrıntıdan biridir bu olay. Ama unutmayalım ki, tarih, ayrıntıda gizlidir.
Allah’tan bunların hepsini anlatmamıştım yazımın başında sözünü ettiğim zata…
Not: Nedense Celal Erikan’ın kitabının iki defa yapılan yeni baskılarında burada yararlandığımız önsöz çıkarılmış, dolayısıyla Atatürk’ün uçak fobisinin kaynağı da karartılmış durumdadır. İş Bankası Yayınları’nın bu üzücü durumdan haberi var mı?
.
İngiliz Amiral’in göğsünde taşıdığı Ay Yıldız’ın sırrı
6 Eylül 2010Mustafa Armağan
Londra’daki Trafalgar Meydanını duymayan yok gibidir. Meydanının adı, tarihimize de bir vesileyle hizmeti geçmiş olan İngilizlerin efsanevî Amirali Horatio Nelson’un (ölümü: 1805) Napolyon’u tarihten silen zaferin hatırasını taşır.
İşte Nelson’un daha önce 1798 yılında kazandığı Aboukir (Ebu Hur) deniz zaferi de, İngiltere’nin dünya denizlerine egemen olduğunu perçinleyen, Avrupa ve dünya tarihinin dönüm noktalarından birisi olmuştur.
Amiral Nelson’u, Napolyon’a karşı kazandığı, Aboukir (Ebu Hur) deniz savaşından sonra III. Selim’in sorgucu ve sol kolundaki apoletin hemen altında bulunan ay-yıldızlı “murassa nişanı”yla gösteren bir tablo.
Amiral Nelson, 1798 yılında yine Fransızlara karşı yaptığı bir deniz savaşında sağ kolunu kaybetmiş ve İngiltere’de bir süre tedavi görüp iyileştikten sonra tekrar görevinin başına dönmüştü. Savaş bütün şiddetiyle devam ediyordu. Çekilen Fransız donanması şimdi Akdeniz’deydi ve nereye yöneleceği İngilizlerin meçhulüydü. Bir türlü doğru dürüst haber alınamıyordu. Oysa Fransız gemileri, Napolyon Bonapart’ın hiç beklenmedik kararıyla Mısır’a çevirmişti rotalarını.
Akdeniz’de ateşli bir arama ve kovalamaca başlamıştı. Nelson, tam 2 ay boyunca Fransız donanmasının izini aradı Akdeniz’in tuzlu sularında. Geçerken Malta adasını zapt eden Fransız filosunun, Mısır’ın İskenderiye şehrine yöneldiği haberi gelmişti nihayet. Nelson büyüklüğünü burada da gösterdi ve derhal filosuna emir verdi: İskenderiye’ye Napolyon’dan önce varacaklardı. Nitekim filo, düşmanlarından 2 gün önce İskenderiye’ye varmıştı.
İyi ama nerdeydi bu Fransızlar? Acaba istihbaratları yanlış mı çıkmıştı?
Endişeli bekleyiş, sonunda geri dönüp Fransız gemilerini arama emrine yol verdi. Halbuki biraz daha sabredip bekleselerdi, ne Napolyon’un Mısır’a çıkması imkânı vardı, ne de İngilizlerin yenilmez armadasının elinden kurtulması.
Ancak tam bu noktada tarihte nadir görülen bir olay meydana geldi. İskenderiye limanında Fransızları göremeyen Nelson, geriye dönmüş, fakat 60 mil mesafeden limana doğru ilerleyen Fransız donanmasını görememiş, filolar birbirinden habersiz bir şekilde ters yönde geçip gitmişlerdi. İki ezelî rakipten Napolyon İskenderiye’ye yollanırken, Nelson oradan ayrılıyordu. İşte Napolyon’a Mısır’ın kapılarını açan, bu yıldızın parladığı andı.
Şimdi Fransızları ellerinden kaçırmışlardı ve bir daha onlardan haberdar olabilmek, bir aylarını alacaktı.
Dönüp dolaşan ve İskenderiye limanına geri gelen İngiliz filosu, 1 Ağustos 1798’de, gün batımına yakın bir saatte nihayet Fransız gemilerini gördü. Nelson hep yaptığı gibi vakit kaybetmeden hücum emrini verdi. Baskına uğrayan Fransız gemileri büyük bir şaşkınlık içindeydi.
5 Fransız gemisine, 8 İngiliz gemisi ateş açıyordu. Saatler gece yarısını gösterirken, Napolyon’un, sayesinde Mısır’a çıkarma yaptığı filosu darmadağın olmuş, çoğu batmış veya esir alınmıştı. Bu arada Amiral Nelson da başından ağır surette yaralanmıştı. Ancak o sırada Nelson, yaralarına değil de, elinden kaçırdığı 2 Fransız gemisine yanıyordu!
Mısır’a çıkıp Doğu seferini başarıyla gerçekleştiren fakat orada mahsur kalan Napolyon, o moral bozukluğuyla ve can havliyle Akka kalesine saldırmışsa da Cezzar Ahmed Paşa’nın kuvvetleri karşısında yenilmiş, nihayet 1799 yılında bir fırkateyne atlayarak Mısır’dan Fransa’ya kaçmak zorunda kalmıştı. Ardında bıraktığı Fransız ordusunun İngilizlere teslim olması, sürpriz olmamıştır tabiatıyla.
İşte bu zafer sonrasında Osmanlı Sultanı III. Selim, Amiral Nelson’u, “bilvesile” Osmanlı’ya yardımlarından dolayı tebrik etmiş ve “daima hafifçe titreyip pırıldayan” pırlanta sorgucu ve apoletin püsküllerinin hemen bitişiğindeki ortası beyaz ay-yıldızlı “murassâ nişanı” göndermişti.
Diğer Osmanlı hediyelerinin altın kılıflı bir kılıç, bir altın kaplama zarf ve kahve fincanı takımı olduğunu öğreniyoruz. III. Selim’in bu değerli hediyeleri, halen Londra civarında, İngiliz Deniz Harp Okulu’nun bulunduğu Greenwich’deki İngiliz Deniz Müzesi’nde teşhir edilmektedir.
Zaferiyle Osmanlı Devleti’ne dolaylı olarak yardımda bulunan Nelson, Padişah’tan aldığı pırlantalı sorgucu önemli törenlerde taktığı gibi, murassa nişanı da göğsünden hiç eksik etmemiştir. Hatta 1805 yılında yapılan ünlü Trafalgar savaşında Napolyon’un ipini çektikten sonra, savaşta aldığı yaralardan dolayı sancak gemisinin ambarlarından birinde son nefesini verirken, üniformasındaki 3 nişandan birisi, bu ay-yıldızlı zarif Osmanlı nişanıydı.
Şimdi Greenwich’deki İngiliz Deniz Müzesi’ne gidenler, Nelson’un bir tutam saçıyla birlikte murassa Osmanlı nişanını ve (yanda resmi görülen) “çelenk” adı verilen pırlanta sorgucunu, kılıç ve kahve takımıyla birlikte görerek şu savaşların nelere kadir olduğunu düşüneceklerdir muhtemelen.
Velhasıl Osmanlı Devleti, herkesin çöktü çökecek dediği yaralı bir döneminde dahi yabancı generallerin göğsüne bir nişan taktığı zaman bu, dünya tarihine geçen bir hadise oluyordu. ‘Ya bugün?’ demeye dilim varmıyor…
Kaynak:
Abidin Daver, “Aboukir deniz harbi”, Aylık Ansiklopedi, Seri: 2, Sayı: 10, 1 Nisan 1950, s. 145-146.
Greenwich National Maritime Museum Home (http://www.nmm.ac.uk/collections)
.
‘Işık, biraz daha ışık’
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
‘Işık, biraz daha ışık’
Rivayete bakılırsa, ünlü Alman şair ve mütefekkiri Goethe, ölüm döşeğinde evin perdelerini açtırıyor ve “Işık, biraz daha ışık” diye söyleniyormuş.
Ölüm anındaki iç daralmasının sonucu söylenmiş olduğu, bu halet-i ruhiyeyi yansıttığı ileri sürülebilirse de, bu sözler dünya edebiyatına malolmuş ve yalnız Goethe’yi değil, Aydınlanma Devri’nin karakterini de dışarı vuran bir ‘motto’ halini almıştır. Bu sözler Goethe’nin adeta bir ömür boyu süren aydınlanma iştiyakının ölüm anındaki devamı şeklinde değerlendirilmiştir. Goethe’nin arayışla geçen ömrünün timsali olarak ortaya koyduğu Faust tipi, tabiatı bir küll halinde kavramanın iksirini keşfetme yolundaki bu yorucu çabayı yansıtır.
Faust genellikle olumsuz bir tipleme olarak yansımıştır bizim dünyamıza. O, şeytana ruhunu satan uğursuzun biridir; bu yönüyle de eksiksiz bir Batılı tiptir: Bilgi ve haz peşinde koşan, bunun için feda edemeyeceği hiçbir mukaddesi olmayan bir tip. Oysa bu Faust’un sadece bir yüzüdür ve eksiktir. Faust, eserin ikinci bölümünde tam şeytana (eserde Mefistofeles adıyla geçer) teslim olacakken ruhunda bir yücelme hisseder; bir tek yüce değer kalmıştır kendisinde: Margarete’ye duyduğu aşk. Bütün ruhî meziyetlerinden soyulmuş bir insanın, çoraklaşmış bir ruhun üzerine çiseleyen yağmur gibidir bu aşk. Ve sadece bu aşk ile hem kendisinin, hem de sevdiği kadının ruhunu kurtarır Faust. Bilgi, kendisini şeytanla anlaşmaya götürmüş, aşk ise onun necât iksiri olmuştur.
Goethe’nin ruhun bozulmazlığı, fıtratın aslen masum olduğu ve tabiatın “asîl” olduğu yolundaki görüşlerinin Hıristiyanlığın menfi tabiat görüşüne uzak olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Tabiat Goethe’de, Hıristiyanlık’ta olduğu gibi, kirli, günahkârlıkla malul, şeytanın ülkesi ve düşüşün son raddesi gibi olumsuz nitelikleri taşımaz üzerinde. Goethe, Hıristiyanlık’taki ‘ilk günah’ akidesiyle arasının hiçbir zaman iyi olmadığını ve bu akideyi bir türlü içine sindiremediğini söylemiştir: “Bana insanın da, tabiatın da suçlu ilan edilmesi başından beri anlaşılmaz gelmiştir.”Goethe’yi Hıristiyanlığın teslis akidesi de tatmin etmekten uzak kalmıştır. Kur’an-ı Kerim’de ve Peygamber Efendimiz’in yaşayışında ‘açık tabiat’ görüşünü bulmuştur. Açık, yani insanı bu dünyada ayartmaya mütemayil bir rakip, bir hasım değil, onun yücelmesine katkıda bulunacak değerleri içinde barındıran masum bir kaynaktır tabiat. Taştan, topraktan, hayvandan, insandan hep “asîl” sıfatıyla bahsetmesi de gösteriyor ki, Goethe, ‘Müslüman’ bir tabiat görüşüne inanmaktadır.
1820’lerde yazdığı bir mektupta “Bizler er geç Müslüman olmak zorunda kalacağız” ve bir defasında da “Eğer İslâm buysa hepimiz Müslümanız” diyen Goethe, bu görüşleri dolayısıyla çağdaşları tarafından şiddetle eleştirilmiştir. Goethe’nin İslâmiyet ile ilgisi de bu görüşlerinin devamı mahiyetindedir.
Gençliğinde kaleme aldığı (1773) Mahomet-Drama’dan başka çeşitli şiirlerinde İslâmiyet ve İslâm Peygamberi hakkında görüşlerini hayranlık dolu dille ifade etmekten geri durmamıştır. Hatta bir araştırmaya göre (Dr. Bayram Yılmaz, Goethe ve İslâmiyet, Konya, 1991) Goethe, İslâm’ı neredeyse kabullenecek gibidir: “İç dünyamda neşet eden his, İslâm’ın kalbimde galebe etmesini istiyor ve ruhumda var olan, bir olan ezelî ve ebedî hakikate beni ulaştıracağına inanıyorum.”
İslâmiyet’in arı duru ve makul dünya görüşü bu büyük şairi o kadar etkilemiştir ki, bir şiirinde onu Allah’a doğru akan coşmuş bir nehir şeklinde tasvir etmiştir. Yahudilik ve Hıristiyanlık başta olmak üzere diğer dinler onun bu gümrah akışına katılmak için bekleşen ‘kardeşler’dir. Bu aktığı yatağı zenginleştiren, zenginleştikçe zindeleşen nehir, akışı sırasında ‘kardeşlerini’ de kendisine katacak, onları muhabbetle kucaklayacak ve nihayet Yüce Yaradan’a kavuşturacaktır.
Ovalardan ırmaklar
Dağlardan derelere
Sevinçle sesleniyorlar ona: ‘Kardeş
Kardeş, kardeşlerini de al,
Beraber ezelî atana götür,
Açılmış kollarıyla
Bizi bekleyen
Ebedî okyanusa’.
İslâmiyet’i temsil eden bu nehir, kardeşlerin çağrısına “Gelin hepiniz!” diyerek cevap verir. Onları kucaklar ve “durdurulmaz bir akın” halinde Yaratıcı’ya teslim eder:
Ve böylece kavuşturuyor kardeşlerini,
Sevdiklerini, evlatlarını
Gönlü muhabbetle dolu, onları
Bekleyen Yaratıcı’ya.
Burada Goethe’nin Müslüman olduğunu söylemek gibi bir amacımız yok. Üstelik bu konudaki deliller de yeterli ve doyurucu değil. Ancak Aydınlanma Çağı’nın bu çok-yönlü şahsiyeti, bize şunu göstermektedir: Modern Batı’nın kapalı ve lanetli tabiat telakkisinden açık ve masum tabiat telakkisine geçişinde İslâmiyet’in büyük etkisi olmuştur. Bu etki sadece doktrin düzeyinde değil, pratik düzeyde de gerçekleşmiştir. Mesela Goethe, 1814’te yaşadığı şehir Weimar’a gelen Rus ordusu içindeki Müslüman Başkırt Türkleri’nin bir Protestan Kilisesi’nin avlusunda, yani açık havada namaz kıldıklarına şahit olmuş ve bundan çok etkilenmiştir. Bir Müslüman için son derece tabiî olan bu durum, ibadeti kilisenin kasvetli havasına münhasır kılmış olan Hıristiyanlar için oldukça değişik bir tecrübe, bir örnek olmuştur. Keza Avrupa’nın ortalarına kadar ilerlemiş olan Osmanlılar’ın etkisinden de bahsedilebilir.
* * *
Goethe’nin ömrünün son demlerinde aradığı ve doyamadığı “ışık”, Aydınlanma’nın şeytanî ışığı mıydı yoksa İslâm’ın Rahmanî ışığı mı? Buna kat’î bir cevap vermek mümkün değilse de, Şiir ve Hakikat adlı eserinde “Aydınlanmanın Parolası” olan dinî hoşgörünün, aslında İslâm’ın diğer dinlere gösterdiği hoşgörü olduğunu belirtmesi bize bir ipucu verebilir. Aynı zamanda bir botanikçi de olan Goethe, uzun yıllar bütün bitkilerin anası olan “ilk bitki”yi aramıştır. Onu bulduğunda bitkilerin sırlarını çözeceğine emindir. Aynı şekilde İslâm onun için bütün dinlerin anası olan “Hanif dini” mesabesindedir. İslâm’ı bulduğunda diğer dinlerin mânâsı daha bir aydınlanmıştır kafasında.
Sözü Goethe’nin Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hakkında söylediği bir kıtayla noktalayalım:
Gerçek aydınlanmalı artık,
Muhammed’in başardığı gibi;
Yalnız bir tek Allah diyerek
O, dünyayı fethetti.
16 Temmuz 1995, Pazar
.
HABITAT ile gelen fırsatlar
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
HABITAT ile gelen fırsatlar
70 senede Türk şehirlerinde inşa edilen yapıların, şehir yapı stokunun yüzde 15’ini teşkil ettiğini biliyoruz.
Bu binaların yüzde 60’a yakını gayr-i meşru bir şekilde meydana getirilmiş oluyor. Meşru olan kısmı bunun yüzde 40’ı kadarı.
Ülkemizin nüfus gelişmesini ve şehirleşme trendlerini kabaca bir incelemeye aldığımızda şunu görüyoruz: Türkiye’de nüfus artışından dolayı şehirlerde 30 milyon insana konut inşa etmek gerekiyor. İçerisinde 13-14 milyon insanın yaşadığı gecekonduların da bir taraftan ıslah edilmesi gerekiyor.
Şehri, köylü doyuruyor
Bunlara ilaveten 30 milyon kişi 60 milyon kişinin ihtiyaçlarını karşılıyor Türkiye’de. Bugün 60 milyon kişinin beslenmesini temin eden ve köylerde yaşayan 30 milyon kişi, bu ürünün yarısını köylerde kendisi tüketiyor. Ülke nüfusu 90 milyona çıkınca, bu kadar insanı besleyebilmek için ve pamuk, keten gibi tarım ürünlerinin büyüyen sanayinin ihtiyacını karşılayacak ölçüde üretilebilmesi için, bu tarım üretim tekniklerinde değişme yapılması mecburiyeti bulunuyor.
Dünya tarım devi: ABD
Dünyanın en büyük sanayi ülkesi Amerika gerçekte en büyük tarım ülkesidir. Amerikan nüfusunun yüzde 6’sı, yani takriben 15 milyon Amerikan çiftçisi dünya tarım ürünü toplamının yüzde 60’ını üretiyor. Mesela Pennsilvania civarında Söke vadisinin üç-dört misli büyüklükteki bir vadinin 40-50 dönüm arazi üzerinde yaptıkları tarımda, her sene tarım tesisatını ve teknolojini geliştirmek için harcadıkları para 80 bin dolar civarında bulunuyor.
Şehre göç zarurettir
Şimdi bu şartlar altında açıkça gözüküyor ki, Türkiye aç kalmamak için tarım topraklarını korumaya ilaveten tarım teknolojisinde de ciddi gelişmeler gerçekleştirmek zorundadır. Bu da tarım alanındaki nüfusun azaltılmasını kaçınılmaz hale getirecektir. O zaman tarım alanından şehirlere bu 30 milyon nüfusun takriben yarısının göçmesi kaçınılmaz olacaktır önümüzdeki 30-40 sene içerisinde. Bu göç ayrıca bir zaruret. Çünkü Türkiye, nüfusu genç bir ülke olduğu için sanayide ve şehirlerde hizmetlerde ihtiyacı olan işgücünden (işsizlik var olmasına rağmen) mahrum bulunmaktadır.
Şöyle ki, Türkiye bugün Pakistan’dan, Filipinler’den çalışan insan ithal etmektedir. Önümüzdeki 40 sene içerisinde tarım alanlarından aşağı yukarı her sene 400-500 bin kadar insanı şehirlere aktardığımız ve tarım teknolojisini uygulayacak araçlarla tesis edildiği takdirde köylerde yaşayan nüfusun da sorunları çözümlenmiş olacaktır. Bugün bu 30 milyon kişi, 60 milyon kişi için ürettiğinin yarısını kendisi tüketip sattığının parasıyla hayatını idame etmekte ama evlerini inşa edememektedir.
Köylüler
zengin olacak
Dolayısıyla 90 milyon için üretim yapıldığında bunun 15 milyonluk kısmını köylüler kendisi tüketecek, ürettiklerinin yüzde 80’i yahut yüzde 75’i kendilerine servet olarak döneceği için evlerini yenilemek ve şehirli gibi yukarı seviyede bir hayat yaşama imkanına sahip olacaktır.
Mesela bu, Birleşmiş Milletler’in sözünü ettiği üç ilkeden adalet üzere olma ilkesinin köy ve şehir meselesini bütünüyle ele alarak çözülecek bir veçhesine tekabül etmektedir. Tabii ki adalet ilkesinin icabı bu köy ile diğer şehirler arasındaki adaleti tesis etmenin HABITAT II çalışmalarının çok ciddi bir boyutu olduğu gibi, elbette gecekonduda yaşayacak ve adeta felakete terkedilmiş bulunan çok geniş bir halk kitlesinin meselelerini çözmek de adalet ilkesinin icabıdır.
‘Herşeyi ben yaparım’
‘Herşeyi ben yaparım’ diyen idare felsefesinin en küçük idare birimimizde dahi hakim olduğu ülkemizde, bugüne kadar yönetim sistemimizin bizi getirdiği felaketli nokta apaçık ortadayken ‘ben yaparım’ demek yerine yönlendirmeyi üstlenecek, şeffaflığı sağlayacak ve halkın ve toplumun yapabilme potansiyeli önündeki engelleri kaldıracak, adaletin nasıl gerçekleşeceğinin, sürdürülebilirliğin ilkelerini ortaya koyacak ve katılım ile gelişmenin gerçekleşebilmesi için de katılımın nasıl sağlanacağını ortaya koyacak bir uluslararası düşünce mübadelesi olmaktadır HABITAT.
Bu da bu konuda bizden daha da fazla yanlışlar yapan diğer ülkeler için de bir hatalarını düzeltme, doğru yönde hareket etme fırsatı olacaktır. Bu bakımdan HABITAT, var olma ve yok olma noktasında bulunduğumuz bugün, Türkiye’yi 30-40 sene sonra bir cennete dönüştürecek ilkelerin oluşturabileceği bir ortam olacaktır. Yahut bu ilkelerin oluşturulmasında ülke olarak biz kararlı olmazsak Türkiye’nin bir sefalet ve felaketler dünyası olmasına sebep olacak bir durumun devam etmesi olacaktır.
Tabii bu bütün insanlık için geçerlidir. Biz ülkemiz için burada doğruları tesis edebildiğimiz takdirde bu doğrular bütün insanlığın doğruları olacaktır.
HABITAT
neyi hedefliyor?
Birleşmiş Milletler’in Habitat iddiası 2 önemli yaklaşım içermektedir: Yaklaşımların birincisi şu: Konferansta tartışılacak asli meselelerin çerçevesini veriyor. Bu bir yerden itibaren halkın kendi kendisine erişebildiği bir şeydir. Peygamber ve O’nun varislerinin erişebileceği bir şeydir. Onun varisleri de âlimlerdir. Bu vazifeyi üstlenerek bu çerçeveyi biraz evvel sözünü ettiğim katılımcılık, sürdürülebilirlik, adalet üzere olma, halkın önündeki engelleri kaldırarak onu yapabilir kılma, şeffaflık ve idare etme değil yönlendirme vazifelerini ifa edeceklerdir.
Bundan sonra da her ükenin raporunu hazırlarken bu meselelerin hazırlık safhasının başında topluma duyurulmasını, bu meseleler etrafında meydana getirilecek tartışmalarla ortaya çıkacak düşünceler etrafında konsorsiyumların oluşturulmasını, bilinçli halk yönelişlerinin teşekkülü ve bunların toplamının görüşlerinden de ülke raporunun meydana getirilmesini istiyor. “Hükümet raporu istemiyorum’, diyor. Tabii halkın içerisindeki bu tartışmalarda aydınların, konu hakkında bilgi sahibi olanların, uzmanların da rolleri olacaktır.
Rapor nasıl ele alınacak?
Raporun nerede işe yarayacağını, konferansın nasıl bir ortamda cereyan edeceğini de anlatıyor. Ülke raporlarının müzakere edileceği bir platform oluşacak. ayrıca 7 ana başlık altında 7 forumlar manzumesi oluşacak: Takriben 50 tane yahut 150 tane forum. Bu forumların başlıkları şunlar: Mahalli idareler forumu, yani yönetim açısından bugün ülkemizde var olan, ben yaparım diyen mahalli idareler yerine yönlendiren mahalli idareler. Tabii merkezi hükümetin de çoktan kendiliğinden yönlendirir olması, yetkileri mahalli idarelere devretmiş olması kaydıyla. İkincisi, araştırmacılar, akademisyenler ve profesyoneller forumu. Yani ileriye bakan, araştıran, eğiten, öğreten ve kendisi de araştırmaya devam eden, sonra da uygulayanların forumu. Üçüncü olarak, kâr etkisi altında olmayan kuruluşların forumu (vakıflar ve dernekler gibi). Dördüncüsü, özel sektör forumu. O da halkın bütün üretici kesimi ama yukarıda sözü edilen idare, bilgi ve kâr amacı gütmeden davranan kuruluşlarının forumları. Sonra sendikalar forumu. Sonra parlamenterler forumu. Yani bütün bunların hepsinin bilgisinden yararlanarak yapılması düşünülen son derece bilinçli bir sıralama. Sonra da hükümet dışı kuruluşlar.
Şimdi Birleşmiş Milletler’in getirdiği genel teorik çerçeveden hareket edilerek her ülke bu forumların oluşmasını ve çalışmasını başlatmak yoluyla bu alanlarda bu teorik meselelerin tezahürlerini ortaya koyarak her alan için teorik alternatif çözümler bulup bunları tartışacaklar. Yani gerçekte Birleşmiş Milletler’in çalışmaya başlaması 36 ay evvel falan; Türkiye’de 22 ay evvel, ondan sonra ‘ bu işi sen yaparsın ben yaparım’ kararsızlıklarının geçtiği bir dönem; ondan sonra da 28 ay. Bu meseleler Türk toplumuna duyurulmadan bugüne gelinmiş bulunuyor.
15 Mart 1996, Cuma
.
Mekke’ye yürüyen sular
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Mekke’ye yürüyen sular
Hurda, her tarafından uğultular gelen, kaportasında azman delikler olan bir köy minibüsünde tanışmıştık kendisiyle. Minibüsün ışıkları yanmadığı için birbirimizi ancak karşıdan gelen arabaların yüzümüzde çırpınan aydınlığında enstantaneler halinde seçebiliyorduk.
Zaten yüzyüze bakmaktan çok, lunaparlardaki ‘korku tüneli’ne giderek daha çok benzeyen ve bu yüzden de uzadıkça uzayan yola bakıyorduk.
“Kuyu ustasıyım” diye başlamıştı söze. Sinoplu’ymuş. “Kuyubaşı civarındaki köylerde çalışıyorum genellikle” demişti, eliyle sağ tarafta kalan tepelerin ardını gösterirken. Günde bir, bilemediniz iki metre ancak kazılabiliyormuş kuyu dediğin. “Yaklaşık otuz metreye indin mi su kendini göstermeye başlar” diye anlatmaya devam ederken hiç konuşmamaktansa bir soru sormak için, “Bir yerde su olduğunu nasıl anlarsın?” diyorum. Cevabı basit ve net oldu: “Üstündeki otlardan ve ağaçlardan hemen anlarım o civarda su olduğunu. Hele dut ağacı varsa bir yerde, dibinden mutlaka su çıkar.”
Söz sözü açıyor ve bizim kuyucu, çok sıradan bir şey söyler gibi arabanın uğultusunu da, yolun karanlığını da bir ışık hüzmesi gibi delen hikmetli kelâmını fısıldıyor kulağıma: “Bilir misin, sular yedi yılda bir kuyulardan çekilip Mekke’ye yürür.” Şaşkındım, böylesi bir ‘yitik hikmetin’, nasılsa düştüğüm ıssız bir köy yolunda beni arayıp bulacağını kırk yıl düşünsem akıl edemezdim. O konuşmaya devam ederken ben suların yedi yılda bir kuyulardan çekilip bir bir anne-şehir olan Mekke’ye, anne-su olan Zemzem’e akın akın yürüdüğüne, kadim su sembolizminin(Eliade’nin sözünü ettiği “aquatic sembolizm”in) nasıl olup da bu gariban kuyucu ustasının diline kadar sirayet ettiğine dair düşüncelere dalmıştım.
Ne var ki, bu düşüncelerimin aradan uzun bir süre geçtikten sonra okuyacağım bir kitapta teyidine rastlayacaktım. Belâzurî Fütûhü’l-Büldân’ında Mekkeliler’in kuyularındaki suyun “bulutun suyu” olduğuna inandıklarını uzun uzadıya anlatır ve Mekke kuyuları arasında el-Yusre, Humme, Rumme(ki ilk vakıf su olarak bilinir), el-Acul, Tavı, Sünbüle, Esved ve diğerlerinin özelliklerini ayrıntısıyla sayar. Ancak Belâzurî’ye göre, Zemzem kuyusu “kazdırılıncaya kadar” Mekke’de su kıtlığı devam etmiştir. Ayrıca Cahiliye devrinde kuyular üzerine şiirler yazmanın (bir bakıma Osmanlı ve diğer İslâm medeniyetlerinde çeşme, kuyu, bend, sebil vs. için yazılan manzumeler bu geleneğin bir devamıdır) zengin bir gelenek olduğu anlaşılıyor.
Mekke’yi ziyaretleri sırasındaki hatıralarını 1905’te yayınlanan Pilgrimage to Mecca’da anlatan Hacı Han ve Wilfred Sparroy, ilginç gözlemlerde bulunurlar. Zemzem’le ilgili çeşitli bilgileri aktardıktan sonra şöyle yazıyorlar: “Suyun tadını anlatmak çok güç fakat kesinlikle acımsı. Bu konuda görüşüne başvurduğum rehberim şöyle cevaplandırdı sorumu: ‘Allah Celle Celâlühu bu suyu mübarek (kutsal) kıldı, bildiğiniz gibi. O ne tatlı, ne de acıdır, ne tuzsuz, ne de tuzlu, ne kokulu, ne de kokusuzdur. Buna mukabil onun tadında bütün bu niteliklerin bir harman, bir karışımı hissedilir. Her kutsal olan şeyde bir sır gizlenmiş olmalıdır…”
Zemzem bütün dünyadaki suların bir tür “sentezi”; onda bütün dünyevî suların özellikleri mündemiç. Ama İslâm edebiyatlarında bir başka suyun adı daha geçer: Kusar. Zemzem’in, bu suyun altında tali bir dereceye yerleştirilmesinden de anlaşılıyor ki Kusar, herdem yeşil ve çiçekleri daima açık bulunan Cennet nehridir ve “dünyaya bulaşmamış”tır. Özetle Zemzem, dünyanın içindeki suların sentezidir, Kusar ise gökteki Zemzem.
Han ve Sparroy’un rehberinin sözlerinde geçen Zemzem’in “bütün bu niteliklerin harmanı” olduğu sözünün satır aralarında bir köy yolunda kulağıma fısıldanan sarsıcı cümle yankılanıyor.
26 Mart 1996, Salı
.
Aydınlanma çağında şehir-tabiat tartışması
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Aydınlanma çağında şehir-tabiat tartışması
Geçen yazımızda Capra’nın kadın ile tabiatın geleneksel kültürdeki özdeşliğinin modern dünya görüşü ile birlikte nasıl bir istismar ilişkisine dönüştüğünü ve bu özdeşliğe müennes (dişil) bir karakter arzeden Doğu/İslâm şehirlerinin Büyük İskender zamanından beri nasıl dahil edilmiş olduğunu işlemiştik.
Bu hafta ise Aydınlanma Çağı’nın iki ucunu temsil eden Rousseau ile Voltaire’in şehir-tabiat-kadın özdeşliği konusundaki çatışan tutumları üzerinde duracağız.
Rousseau gerçekten de aydınlanma düşüncesinin enfant terrible’ı, (müthiş çocuğu) olarak nitelendirilmeyi hak edecek aykırılıkları taşır çağına. Hıristiyanlaştırılmış, ‘vaftiz edilmiş’ Aristo’nun kadına, tabiata, eğitime yüklediği temel erkeksi yönelimin, Rousseau ile tersine dönmeye başladığı söylenebilir. Aristo-St. Thomas geleneği içerisinde kadına biçilen cahil yatak arkadaşı ve ev bekçisi rolünü, onlara verilen yanlış eğitimin olduğunu söyleyen de, eğitimin en iyisinin, Hıristiyanlık tarihi içerisinde horlanmış olan tabiatın vereceği eğitim olduğunu söyleyen de, ilerlemenin odağı olan şehirlerin ve medeniyetin insanı ahlâken ‘bozduğunu’ 18. yüzyıl gibi erken bir tarihte söyleyen de Rousseau olacaktır.
Buna mukabil Voltaire, şehirlerin esas olduğunun ve tabiatın insan ve medeniyet olmadan kocaman bir budalalıktan ibaret bulunacağını söyleyecektir, genel aydınlanma çizgisine uygun olarak ezelî rakibi Rousseau ile giriştiği tartışmanın ana eksenleri, aşağı yukarı bu çerçevede cereyan edecektir. İroni dolu üslubunu zehir zemberek satırlarla boyayan Voltaire, Rousseau’nun hâlâ eğitim felsefesi üzerine yazılmış en önemli metin olma özelliğini koruyan Emile’ini okuduktan sonra insanları medeniyetten kopartıp hayvanlaştırdığı gerekçesiyle eleştirir.
Oysa Rousseau başta olmak üzere romantiklerin de ısrarla vurgulayacağı gibi tabiat masumdur. Hatta bir öğretmendir o. Medeniyet merkezleri diye kurup geliştirdiğimiz şehirler ise insanların iradelerini ellerinden alan makinelerdir. İrade, insanın kendisini, çevresini ve toplumu şekillendirme iradesi doğuştan insana verilmiş bir şeydir ve insanın gerçek insan olması ancak ve ancak bu iradeyi kendisini serbestçe geliştirebileceği bir ortamda mümkün olabilecektir. Emile adlı eserinde Rousseau bir roman tarzında tabiatın insanı nasıl eğiteceğinin çarpıcı bir örneğini sunacaktır.
“İçimizden geldiği gibi yaşamıyoruz”, diyordu Rousseau. “İlimlerimiz ve sanatlarımız tekâmül ettikçe ruhlarımız”ın “bozul”duğundan söz ediyordu. Fazilet ve ahlak, bilim ve sanatın ilerlemesine ters orantılı olarak azalmakta, silinip kaybolmaktadır. Fabricius’un ağzından Romalılar’a şöyle seslenir: “Çabuk bu amfiteatrları yıkın, mermerleri kırın, tabloları yakın, sizi boyunduruğuna sokan, uğursuz sanatlarıyla ahlâkınızı bozan bu esirleri kovun!” Meş’um müktesebatımızı ve gemsiz arzularımızı şehirlerde bırakarak tabiatta çınlayan ilahî sese çağıran Rousseau, bu yanıyla Hıristiyanî tabiat tasavvurundan ziyade İslâmiyet’e daha yakındır. Ve Sturm und Drung akımı ile birlikte Goethe’den yankılanmayı beklemektedir.
Öte yandan Voltaire, ‘ezelî rakibi’ Rousseau’nun bu ‘safça’ ve ‘çocuksu’ tabiat tasavvurunu ironik bir dille eleştirir. Tabiatın bir kültür olmadan hiçbir anlam taşımayacağını, üzerine basa basa söyler ve şehirlerin önemini vurgular. Şehir vazgeçilmezdir Voltaire’e göre. Böylece Sokrat-Eflatun geleneğine geri döner. Dolayısıyla romantiklerin unutturmaya çalıştığı gerçekçiliği yeniden vurgulamaya götürür bu tartışma Voltaire’i; Voltaire’i ve diğer ansiklopedistleri: D’Alambert’i, Baron d’Holbach’ı, Diderot’yu…
Fakat günümüze akseden tarafı ile bu tartışma, şehir/tabiat ilişkisini aydınlanma düşüncesi içerisinde derinleştirmiş ve günümüzde tartışılan çevre sorunlarının birçoğunun tohumlarını içinde taşımıştır.
04 Haziran 1996, Salı
.
Mevlevî sikkesinden su içmek
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Mevlevî sikkesinden su içmek
Çocukluğun muğlak zemini hangi mutlak zamanlardan demir almıştır, bilinmez. Bilinmez ama yine de hayatın bitmek bilmez gibi görünen gergefinde açılan bir rahne, bizi çocukluğun mesut saatlerindeki efsunkâr anların menşeiyle burun buruna getiriverir.
Belki de asıl mesele, şuurumuzdaki kırılmayı temin edecek o anı, içimizde tahtını dilediği gibi kurabileceği bir vasat temin ederek çoğaltabilmektir.
Çocukluğum her Bursalı çocuk gibi ısırgan otlarıyla haşlanmış bacaklarımızın tüy topuklar üzerinde kanat çırptığı dere kenarlarında; erik, şeftali yahut ayva kokuları içinde adeta sarhoş gibi gezdiğimiz bahçeler içindeki mahallelerde; evler arasında bolca bulunabilecek arsalarda kiremitlerin -bunlar nereden gelirdi?- üst üste konulmasıyla oynadığımız “kuka” oyununda; Ahmed Cevdet Paşa ile Keçecizade Fuat Paşa’nın hakkında birlikte gazeller inşâd eyledikleri Teferrüç mesiresinde; her biri bizi ecdat rüyalarına cezb eden türbe, yatır ve mescidlerinin civarında geçti. Tabii her Bursalı çocuk gibi hafızamda aslanağzı ve havuzu ile silinmez bir iz bırakan kaplıcalarını da saymamak yakışık almaz.
Yeni Kaplıca, Çekirge yolunun sağında, Çelik Palas’ın altında, eski Bursalılar’ın Bademli Bahçe dedikleri yöredeki kaplıcalardandır. Bu kaplıcanın soğukluk mahallinin ortasında, kenarları bir karış yüksekliğinde bir havuz ve onun ortasında bir metre kadar sütun şeklinde yükselen, daha sonra kenarları dilimli bir kavuna benzer mermer şadırvanın içinden bir su kaynar. Aslanağzının, yoğun buharından ve suhûnetinden bunalanlar için bulunmaz bir ilticagâh olan bu kavuktan çıkan ılık su, eğilip kana kana içenlere şifâ, dertlilere devâ olurdu. Ben de her daraldığımda soluğu onun başında alır, bu âb-ı hayatın dudaklarımdan gönlüme akmasından tarifsiz bir haz duyardım.
Nereden bilebilirdim ki, benden yaklaşık 80 sene evvel bir Mevlevî şeyhinin aynı şadırvandan su içerken bu kavuğun bir “Mevlevî sikkesi” olduğunu farkettiğini! Tâhirü’l-Mevlevî (Tahir Olgun), Çilehâne Mektupları’nda (Hazırlayanlar: Cemâl Kurnaz-Gülgün Erişen, Ankara, 1995, Akçağ, s. 118 vd.) bu sikkeyle karşılaşmasını bakın nasıl anlatıyor:
“… Soyunup içeriye soğukluk denilen mahalle girince büyücek bir meydanın ortasında bir havuzvârenin içerisinde fıskıye makamında mermerden destârlı bir sikke-i şerifenin tepesinden soğuk su döküldüğü menzûr-ı çeşm-i iftihârım oldu. Orada yuğuculara çıkma vermekle meşgul birisi fakirin nazar-ı memnuniyetimi görünce dedi ki: Kaplıca’nın tamirinden evvel burada bir levha varmış ki sikkeyi medhediyormuş, sonra tamirde nasılsa zayi’ olmuş.”
Levhadan sadece,
Cem olup yetmiş iki fırka gelir Kaplıca’ya
Feyz alır bûs ederek sikke-i Mevlâna’yı
beytinin akılda kaldığını nakleden Tahirü’l-Mevlevî, “Fi’lvâki beytin irae ettiği gibi herkesin bûsegâhı oluyor, her teşneyi irvâ ediyordu. Fakir de o adete ittibaı câna minnet bilerek vaz’-ı şifâh-ı bendegî ve teskin-i sûz-i teşnegî ettim” der.
Bu Mevlevî sikkesi kaplıcanın ortasında bu ‘bende-i Mevlânâ’yı o derece coşturmuştur ki, hazret hızını alamayıp iki de beyit inşâd eyler:
Yek-dilâne kıblegâh-ı cümle akvâm olması
Çok mudur mir’at-i vahdettir külâh-ı Mevlevî
Çeşme-i mâ’ü’l-hayât-ı ins ü cân dersem n’ola
Menba’-ı feyz-i hakikattir külâh-ı Mevlevî.
Çocukluğumda içimi ferahlatan bu şadırvan, meğer her seferinde eğilip öptüğüm bir “destârlı Mevlevî sikkesi”, içtiğim su da “İlahî feyz”in sembolüymüş.
1897’den 1970’lere uzanan dolambaçlı çizgide hayatımızdan nelerin kaybedilip sonra nelerin hatırlanabileceğine ilişkin çarpıcı bir tecrübe oldu benim için Tahirü’l-Mevlevî ile aynı Mevlevî sikkesinden su içmek.
30 Temmuz 1996, Salı
.
Erotizmin gölgelediği harem gerçeği
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Erotizmin gölgelediği harem gerçeği
Sarayı’nı ziyaretinde Sultan II. Murad’ın çıplak cariyeleri seyrettiği bir havuzdan söz etmiştir. Osmanlı tarihinde çok-eşliliğin ve cariye tutkusunun zirvesi kabul edilen III. Murad için de, Sultan İbrahim ve diğerleri için de benzer ‘fanteziler’ üretilmiş, en son örnek olarak da Abdülhamid aleyhinde ‘çapkınlık’ destanları düzülmüştür.
Diğer yandan Avrupa’da bir resim ekolü olan oryantalistlerin tablolarına bakıldığında benzer bir Batılı kurguyla karşılaşmamak imkânsızdır. Haremin soğuk ama muhteşem dekoru içinde sedirlere yan gelmiş dekolte giyimli, baygın ve hülyalı bakan vamp kadınlar, rehavet içinde gevşemiş çıplak bedenler, Melling’de bir örneğini gördüğümüz hamamda padişahı yıkamak için kuyruğa girmiş huri yüzlü cariyeler, havuzda dertsiz ve gailesiz oynaşan Çerkez dilberleri vs. Kuşkusuz bu manzara en zalim ve en trajik tecellisini Eugene Delacroix’nın ‘Sardanapal’ tablosunda bulacaktır.
Peki gerçekten de harem, bu tasvirlerde anlatıldığı gibi bütün beşeriyet ve toplumsallık bağlarından boşaltılmış, bütün insanî duygulardan tecrit edilmiş ve gerçekliğin bütün boyutlarından arındırılmış bir mekân mıdır? Padişahın her istediğini her istediği yerde yerine getirebileceği pornografik bir rüya atmosferi, renkli tütsüler içinden seçilen bir ‘fuhuş yuvası’ mıdır? Yoksa Halil İnalcık’ın ısrarla vurguladığı gibi bir eğitim yuvası, bir okul mudur?
Tam da Batı’da toplumsal düşüncenin, gerçekçiliğin, tarihselciliğin ve daha birçok sosyal bilim metodunun pıtrak gibi bittiği 19. yüzyılda, kendi toplumlarını siyasî, ekonomik, sosyal ve kültürel bin bir elekten geçiren, didik didik eden Avrupalıların iş onun toplumsal gerçeklerle bağını kurmaya hiç mi hiç yanaşmadıklarını Doğu’ya, özellikle de Osmanlı’ya gelince nasıl bir zaman dışı kategoriye sarılıp kaldıklarını, Doğu’yu her zaman kalıplaşmış, taşlaşmış, donmuş ve yaşamayan (ölü) bir antika kategorisinde ele aldıklarını gözlemleyince haremin bu konuda bir istisna oluşturmadığını fark etmek de zor olmuyor doğrusu.
Bu yüzden daha dikkatle eğilindiğinde oryantalistlerin bir türlü peçesini sıyırıp içine nüfuz edemedikleri, bunun hıncıyla fanteziler üretmeye yöneldikleri harem tasvirlerinde, bütün o mahmurluk ve rehavet, bütün o tütsü ve günlük otu kokusu, rüya ve hayalin el ele verdiği o tablolarda manidar bir şekilde, erotizmin en büyük düşmanı olan çocukların -ki haremin en doğal ve en kalabalık kesimini oluşturdukları aşikârdır- hemen hemen hiç yer almadığını görmek şaşırtıcı olmuyor. Zira çocuk, masumiyet ve yaramazlığın timsali olması hasebiyle erotizmin en büyük düşmanıdır. Batılı ressamın kadınları haremde birer zavallı bibloya indirgeyen sömürücü bakışı, tablonun vermek istediği erkek gözüyle esir alınmış kadın cinselliği imgesine ters düşen ve cinselliği hayatın içerisine taşıyan yapısıyla çocuk gibi bir unsura tahammül edemiyor, böylelikle onu tuvalden ‘temizliyor’. Gerard de Nerval’in Doğu seyahatinde, kendisini peçesini açması için bekleyen Doğu’ya giden bir ‘damat’ gibi görmesi de bu tavrın keskin bir uzantısından ibaret.
Doğu’nun bu beşerilikten kopuk sunuluşu, bugünde Batı’nın gözündeki Doğu imajından pek farklı değil. Harem’deki hayat konusunda batılılarca üretilen tezlerin zaafı, saraydaki cariyelerin dokumadan müziğe kadar çeşitli dallarda terbiye edilmesi vakıası karşısında belirginleşiyor. Kaldı ki, genel toplumsal ve beşerî hayatın ayrılmaz parçaları olan hastalıklar, ölümler – ki o devirde her ailede bir veya birkaç çocuk ölümü normal kabul edilirdi-, psikolojik sıkıntılar, gurbet acıları, geçimsizlikler gibi problemler Harem’inde problemiydi. Kısaca orada yaşanan ve dışarıdan pırıltılı gibi görünen hayatın hem padişah hem de orada yaşayanlar açısından bir bedeli vardı.
Harem, beşerî zaviyeden bakıldığında bir yalancı cennet değil, kanlı canlı insanların yaşadığı ve toplumsal etkileşimlerin devam ettiği bir birimdir.
10 Eylül 1996, Salı
.
Hausmann’ın Paris’inden A. Vefik Paşa’nın Bursa’sına (2)
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Hausmann’ın Paris’inden A. Vefik Paşa’nın Bursa’sına (2)
Anlaşılan yaptıkları biraz da Bedrettin Dalan’ın İstanbul’da yaptıklarına benzetilmiş olacak ki, ‘Bursa’nın kurtarıcısı’ olarak onu birinci dereceden nişan-ı Osmanî ile ödüllendirenler kendisini yeniden, bu defa Hüdavendigâr valiliği ile Bursa’nın imarına memur etmişlerdir.
Ancak 4 yıla yakın kaldığı bu görevden yine halkın şikayetleri üzerine azledilen Ahmed Vefik Paşa -sözde- modernleştirmeye çalıştığı bu şehirde memurları zorla tiyatroya götürmek, İstanbul’dan getirttiği ve çoğu Ermeni olan oyuncuları sırasında paylamak, bir Mevlevî tekkesinin arazisi üzerine hükümet konağı yaptırmak, Orhaniye Külliyesi’nin bir parçası olan imaretin yerine belediye binası inşa ettirmek gibi son derece ‘modern!’ davranışlar da sergilemekten geri durmamıştır.
Onun Bursa’nın modernleştiricisi olduğunu söyleyen Beatrice Saint-Laurent, 1855 depreminden zarar gören âbidelerin restorasyonu konusundaki çalışmaları için de şunları söylemektedir: “… Bursa’da girişilen önemli işlerden biri de, 1855 depreminden zarar gören 14. ve 15. yüzyıl anıtlarının restorasyonuydu. En ileri yöntemleri kullanmak isteyen Ahmed Vefik Paşa, Fransa’nın büyük restorasyon uzmanı Viollet-le-Duc’ün gözdelerinden Fransız mimar Leon Parvillee’yi görevlendirdi.” Saint-Laurent’ın sözünü ettiği ‘en ileri yöntemler’ arasına çakısının ucuyla Cem Sultan Türbesi’nin sıvalarını kaldırmak da dahil midir, bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa, o da Ahmed Vefik Paşa’nın Bursa’yı hemen tamamen Tanzimat sonrası bir şehir haline getiren kişi olduğudur. Ne var ki, paşada ne modern bir şehirciliği uygulayacak birikim mevcuttu, ne de modernliğin ancak bir gelenek üstünde teessüs edebileceğine ilişkin belirgin bir bilinç. Belki de kaçınılmaz olarak Bursa’yı modernleştirirken ideoloji anlamında ‘Osmanlılaştıran’ kişiydi Ahmed Vefik Paşa. Ama bu yakıcı çelişki, ne onun, ne de neslinin farkına varabileceği bir şeydi.
Saint-Laurent, Paşa ile ilgili bilgilerimize yeni bir paragraf ekliyor: Ahmed Vefik Paşa, Paris’te bulunduğu yıllarda III. Napolyon iktidardadır ve Paris yeniden inşa edilmektedir. Bu işle görevlendirilen Hausmann, bütün geleneksel Paris’i yıkıp yeniden yapmaktadır imparatorun isteğine göre. Cetvelle çizilmiş yollar, bitişik nizam evler, saraya yönlendirilmiş akslar vs. Ahmed Vefik Paşa’yı babasıyla birlikte gittiği Paris yıllarında kısmen, ama daha büyük bir nispette 1860’taki kısa sefirliği sırasında görüntü olarak oldukça etkilemişti. Ne de olsa Saint-Simon’un ‘sosyal hijyen’ stratejisini şehircilikte yegâne düstur edinmişti paşa. Abidelerin etrafının açılması, iktidarın nüfuzunu kısıtlayan çıkmaz sokakların ve mahalle kapılarının yıktırılması, şehrin ‘ferahlatılması’ hep bu modern Paris merkezli şehir tasarımının görüntüyü kurtaran yansımalarıydı.
Bir şehri modern yapan faktörün yolların geniş açılması ve çıkmazların yola dönüştürülmesiyle değil, şehirlilik ve katılım bilincinin halka yayılması ile mümkün olduğu hiçbir zaman gündeme gelmedi Tanzimat reformlarında. Aksine ahalinin iyi kötü mahalle teşkilatından gelme katılım ve çevre bilinci de ellerinden alınmış oluyordu bu uygulamalarla. Halkın ne kadar ‘batıl inancı’ varsa üzerine gitmenin, yatırlara çaput bağlayıp mum yakmayı yasaklamanın, türbe ziyaretinin bid’at olduğunu söylemenin modernlik olduğu zannediliyordu.
Gerçi modernleşme sürecinde Avrupa da benzer dönüşümlerden geçmişti ama temel bir fark vardı arada: Orada geleneğin bir sahibi vardı; modernlik işte bu sahipli geleneğe karşı bir direniş ve ayaklanmaydı. Oysa bizim geleneğimiz, Laroui’nin deyişiyle kültür olarak vardı ve onu bir yapı ya da kurum değil, doğrudan inananlar ayakta tutuyorlardı. Kurumlaşmamış haliyle gelenek, karşı çıkılması kolay bir yapıdaydı. Don Kişot’luk yapmak, toplumu değiştiriyor rolüne soyunmak bu gelenek türünde oldukça kolaydı. Ne Napolyon’a direnen aristokratlar vardı Bursa’da ne de kilise. Ahmed Vefik Paşa da halkın inançlarıyla alay ederek, yollar açtırırken karşısında yapılaşmış bir geleneğin direnemeyeceğini bilerek pervasızca yeldeğirmenlerine saldırmayı ilericilik zannetmişti. Oysa asıl modernleşme, yaklaşık 1.5 asırda teşekkül etmiş olan klasik Bursa’nın galaksi biçimli geleneksel yerleşme planını doğu-batı aksında birbirine bağlamak, hepsini de yeni açılan yollarla hükümet konağına sıkı sıkıya raptetmek değil, Sinan’ın tamamlanmış yapısına halel getirmemek amacıyla Bursa’dan gelen iş tekliflerini bile geri çevirmesi örneğinde gördüğümüz gibi var olan yapıya saygı duymak ve ondan alınacak derslerle şehre yeni neslin katkısını ilave etmek şeklinde olmalıydı.
Klasik Osmanlı döneminde mabetlere açılan yollar Ahmed Vefik Paşa’nın uygulamalarıyla şimdi merkezi iktidarın göstergeleri olan ‘laik ve sivil binalara’ yönlendiriliyordu. Saint-Laurent, Hausmann Paris’inden esinlenilen dik açılı şehir planlarına tıpkı İstanbul’da olduğu gibi Bursa’nın yeniden yapılanmasında da başvurulduğunu söyledikten sonra, “Bu planlar kentin mahallelerini pazara ve Ulucami’ye bağlayan eski dar sokaklar sisteminin yerini aldı. Yeni dik planlı mahalleleri geleneksel dokuyla bütünleştirme yönünde bir çaba gösterilmedi.” derken Paşa’nın sığ modernliğinin de altını çizmiş oluyor.
Doğrusu yazısının sonuna koyduğu Küçük Prens alıntısı, Batı’da modernliğin alabildiğine yargılandığı bir çağda Osmanlı aydınlarının niçin eleştirel modernliği değil, merkeziyetçi siyasal modernleşmeyi tercih ettiklerini açıklar niteliktedir. Nitekim Namık Kemal de öve öve bitiremediği Londra’nın, zahmet edip birkaç adım atıverse ve varoşlarındaki diz boyu sefaleti, günde 15 saat karın tokluğuna çalıştırılan kadın ve çocukların içler acısı halini ve ahır ve barakalarda pislik içinde barınan işçileri görseydi aynı şeyleri düşünür ve yazar mıydı acaba? Ya Ziya Paşa,
Diyâr-ı küfrü gezdim, beldeler, kâşâneler gördüm,
Dolaştım mülk-i İslâm’ı bütün virâneler gördüm
diyebilir miydi dersiniz, rahatça?
1982 yılı idi yanlış hatırlamıyorsam. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde, Namık Kemal’in Londra’yı anlatan metnini işlediğimiz bir derste yukarıdakine benzer düşüncelerimi söylediğimde hocam Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın cevabı, “Sen komünist misin?” anlamında “Komünist ülkelerde de işçiler sömürülmüyor mu?” olmuştu!..
Ne dersiniz, modernlik cephesinde Ahmed Vefik Paşa’dan bugüne değişen pek bir şey var mı sizce?
01 Ekim 1996, Salı
.
Nietzsche’nin çığlığı
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Nietzsche’nin çığlığı
Heidegger bir yerde şöyle der: “Düşünme (Denken), ancak asırlardır kutsadığımız aklın gerçekte düşünmenin en muannid düşmanı olduğunu fark ettiğimiz noktada başlar.”
Nietzsche, söylendiğinden beri yaygın bir yanlış anlamaya kurban gitmiş ve halen gitmekte olan ünlü sözü “Tanrı öldü” ile gerçekte teolojiyle başlayan ve modern felsefe içerisinde sağa sola itilip kakılan ve gerçekte yalnız felsefeden değil, modern hayattan da dışlanan Tanrı kavramının çağında hâlâ kullanılıyor olmasının dayanılmaz bir ikiyüzlülük olduğu kanısındaydı. Hangi yüzle bu kavramı kullanmaya devam edebiliyorlardı? Sahte bir kutsallık atfedilen; ama sahiciliğini iyiden iyiye yitirmiş bir kavramın karşısına geçip bile bile riya yapmanın anlamı kalmış mıydı? Kendisini çağının bütün ikiyüzlülüklerini dobra dobra haykırmayı, maskelerini indirmeyi, sahte tanrılarını birbirine kırdırmayı adeta bir gaza ruhuyla yerine getirmeye adamış olan Nietzsche, Tanrı konusunda da samimi olunmasını istemekte haksız mıydı?
Şunu açık açık itiraf etsek ne olurdu ki: “Tanrı öldü.” O, Batılı insan için Descartes’tan, Spinoza’dan Kant’tan beri zaten yavaş yavaş ölmüyor muydu? Tıpkı çarmıha gerilen İsa’nın işkenceler altında ağır ağır ölüme gitmesi gibi modern felsefe ve hayatta Tanrı, çeşitli felsefi formülasyonlar içerisinde bir balmumu gibi çeşitli şekillere bürünüyor, kendiliğindenliğini yitiriyor, gitgide eriyordu.
İşte Nietzsche bu durumu tespit edelim istiyordu.
Nitekim yukarıdaki aforizmasının ardından gelen cümleler Tanrı’nın gerçekten ölüp ölmemesiyle ilgilenmediğini, tam tersine Batı felsefesinden ve modern söylemden tard edilmiş olan Tanrı’nın kanlarının -tıpkı İsa’nın kanlarının çarmıhtan yavaş yavaş süzülmesi örneğinde gördüğümüz gibi- üstümüzden başımızdan akmakta olduğunu iddia ediyor, “Onu biz öldürdük” diyordu. Kuşkusuz buradaki “Tanrı” bütün genelliği içinde evrensel Tanrı değil, William Barrett’in ısrarla vurguladığı gibi Hıristiyan inancının tarihsel Tanrı’sıdır. Fakat daha geniş bir bağlamda felsefecilerin Tanrı’sı olarak da görülebilir. Bu anlamda Tanrı, Eflatun’un ideaları gibi duyu-üstü gerçeklik alanı demektir ve felsefede sürekli olarak bu alan duyulur (sensible) alanın ötesinde konumlandırılmış ve yüce değerler alanı olarak takdis edilmiştir.
Şimdi bu alan çekip gittiğine, yani Tanrı öldüğüne göre insan için ayakta kalmanın, bir yere demirlemenin imanı meselesi çıkmaktadır Nietzsche’nin nihilizminin -ve modernden postmoderne bütün nihilizmlerin- önüne. Nietzsche’nin bulduğu çözüm, iktidardır (power). Çağdaş insanın yitirdiği değerlerin yerine koyabileceği tek seçenek, güçtür ve bu gücü kullanarak ayakta kalabilecek yegane insan modeli de üst-insandır (Uebermensch).
Nietzsche’nin trajedisi (dansı?) buydu belki de. O açık yüreklilikle bir durum tespiti yapayım derken güç ve üst-insan propagandisti olarak yaftalanacak ve sonuna kadar nefret edeceği faşizmden tutun da Faustçu ideolojinin tilmizi olmaya kadar bir yığın çağdaş mabedin sunağında kurban edilecektir.
Ama görevini yapmış, çoğu Descartes’in düalizminin evlatları olan modern kavramların ağını tarümar etmiş, çağımızda Baudrillard’ın tevarüs edeceği ‘yaratıcı yıkım’ stratejisi ile bombardımana uğramış bir şehir bırakmıştır geride. Bu harabenin izlerini takip ederek yepyeni bir felsefi analiz ortaya koyacak olan filozof, Heidegger olmuştur.
Bunun içindir ki Heidegger, aklın düşünmenin önündeki en büyük düşman olduğunu söyleyecek ve Nietzsche’nin rolünü şu sözleriyle pekiştirecektir:
“Kendi kendimizi düşünmeye başlamadıkça Nietzcshe’nin çığlığını duyamayız.”
MERAKLISINA OKUMA PARÇASI
“Gün ışığında fenerini yakan, pazara dalmış ve sürekli olarak bağırıp çağıran bu deliyi duyuyor musunuz: “Tanrı’yı arıyorum! Tanrı’yı arıyorum!” Tanrı’ya inanmayanın etrafında birçok kişi toplanınca büyük bir şamata koptu. “O (Tanrı) yolunu mu şaşırdı?” diye sordu birisi. “O (Tanrı) tıpkı bir çocuk gibi yolunu mu kaybetti?” dedi bir başkası. “Yoksa saklanıyor mu? Bizden mi korkuyor?”, “Ayakkabısının tekini mi kaybetti, belki de göç etti?” Bu şekilde çığlık atıyor ve gülmeye devam ediyorlardı. Deli, ortalarına atladı ve gözleriyle onlara delici bakışlar fırlattı. “Tanrı’ya ne olduğunu” diye haykırdı, “Size söyleyeyim. Onu biz öldürdük, siz ve ben. Hepimiz katiliz. Fakat bunu nasıl yaptık? Okyanusu nasıl içebildik? Ufku silmek için kim tutuşturdu süngeri elimize? Bu dünyayı güneşinden koparttığımızda neydi yaptığımız? Niçin gidiyoruz şimdi? Nereye gidiyoruz? Bütün güneşlerden uzağa mı? Sürekli olarak düşmüyor muyuz? Ve geriye, yana, dört yandan ileriye? Hâlâ yukarı ve aşağı diye bir şey kaldı mı? Sınırsız bir boşlukta amaçsız bir şekilde mi gezip dolaşıyoruz? Boş bir uzay üzerimizde nefes alıp vermiyor mu? Etraf daha da soğumadı mı? Gece ve daima gece midir yaklaşan? Fenerler öğleden önce yakılmamalı mı? Tanrı’yı defneden mezar kazıcıları hakkında henüz hiçbir şey duymadık mı? Tanrı’nın zevali hakkında henüz hiçbir şey dikkatimizi çekmedi mi? Tanrılar da zeval bulur! Tanrı öldü! Tanrı daima ölü olarak kalacak! Ve onu biz öldürdük! Dünyanın şu ana kadar sahip olduğu en kutsal ve en kudretli varlık, hançerlerimizden ölümü boyladı, kim silecek ülkemizden bu kanı? Hangi sular temizleyecek bizi? Hangi kefaret şölenlerini, hangi kutsal oyunları keşfetmemiz gerekecek? Bu işin büyüklüğü bizim için çok ağır değil mi? Sadece onun değerini anlamak için Tanrılara dönmek zorunda kalmayacak mıyız? Tarihin gördüğü en muazzam iş bu ve bizden sonra doğacak olan herkes bu yüzden şimdiye kadarki tarihten daha yüksek bir çağa ait olacak!’ Deli burada sustu ve tekrar onu sessiz sedasız dinleyen ve kendisine garip garip bakan dinleyicileri süzdü. Nihayet elindeki feneri yere fırlattı, fener paramparça oldu ve çekti gitti…” (Ed., Otto Manthey-Zom, Nietzsche: An Anthology of his Works, Washington Square Press, 1964 s. 94-95 (bu metin yazarın Gay Science ya da Joyful Wisdom (“Şen Bilim” ya da “Neşeli Bilgelik”) adlarıyla İngilizceye çevrilen kitabında yer almaktadır).
04 Mart 1997, SalıLekeli bilgi
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Lekeli bilgi
Batı zihniyetinde Doğu’nun yeniden kurgulanışı, gelenek ve modernlik tartışmalarında da kendisini ele vermektedir. Dünya üzerinde birçok sosyal bilimci için gelenek, neredeyse mutlak bir biçimde Doğu ile özdeştir. Ama Doğu’ya verilen bu geleneğin sahipliği payesi, gerçekte onun modernliğin karşısına bir ayna olarak yerleştirilmesi amacına matuf olup ideolojik dışlama tavrının parçasıdır.
Onu ilerlemenin daha geri basamaklarına yerleştirme yönündeki bu yoğun gayreti, Montesquieu’yü müteakiben başta Tönnies ve Durkheim olmak üzere pek çok toplum tipolojilerinde görmek mümkün olmaktadır. Habermas’ın da bir yerde belirttiği gibi geleneksel toplumların “mantıkları biçimi bozulmuş bir iletişimin gramerine ve bölünmüş semboller ile bastırılmış güdülerin yazgısal nedenselliğine göre” ölçülmekte, meşru toplum ve yönetim biçimlerini belirlemede nihai sınır hep modernliğin kendini meşrulaştırma takıntısını, bir şekilde yansıtmaktadır.
Oysa ne tek tip bir uygarlık çizgisinden söz edilebilir, ne de ilkel, geleneksel ve modern diye kaba çizgilerle belirlenen ama oldukça yaygın bir taban bulmuş olan evrimci toplumsal gelişme tipolojilerinin evrenselliğinden. Burada postmodern söylemlerin çoğulcu yaklaşımlarına işaret etmek gerekir, ancak daha 1920’li yılların sonlarına doğru yazdığı Doğu ve Batı adlı kitapta Rene Guenon, medeniyeti Batı-eksenli değerlendiren tezlere şu eleştirileri yöneltiyordu:
“Batılılar, sadece tek tip bir insanlık düşüncesinde ısrar ettikçe ve gelişme dereceleri muhtelif tek bir “medeniyet” olduğunu varsaydıkça bir uzlaşmaya varılamaz. Hakikat ise birbirinden çok farklı yönlerde gelişen sayısız medeniyetler olduğu ve modern Batı medeniyetinin bu medeniyeti benzersiz bir istisna yapan hususiyetler gösterdiğidir. Hiçbir medeniyet diğerlerinden her bakımdan üstün olmaz çünkü insanoğlunun her alanda, aynı anda ve aynı şekilde faaliyet göstermesine imkan yoktur, çünkü birbirleriyle hakikaten bağdaşmaz gözüken gelişmeler vardır.”
Peki medeniyet tarihini, adım adım Batı medeniyetine götüren bir dizi aşamayı esas alarak okuma alışkanlığı, bu türden bir tek eksenli okuma yerine tam da insanlık tarihindeki diğer kültürlere en fazla açılmış ve ilgi duymuş bulunan modern Batı kültüründe bir çoğulculuk ve görecelik kazandırabilirken ve erken örnekler olarak Montaigne ve Voltaire gibi bazı aydınlanma dönemi filozoflarında ve Goethe’de ağırlıklı olarak görebileceğimiz Batı medeniyetinin kendi bilincine varmasında bu farklı kültürlere duyulan ilgi ve bilgilerden yararlanılabilirken, tarihi vakıa niçin tersine gelişti? Böyle bir fırsat Batı’nın eline geçmişken onu kendisini bilgece bir anlama yolunda kullanmak yerine iyiden iyiye tekelci ve mütehakkim, giderek sömürgen bir siyasetin meşrulaştırma zemini, kendisini onlardan biri değil de onlardan üstün olarak görme tavrına hangi etkenler yol açmıştı? Bunları tartışmanın yeri burası değil. Ancak başka bir yerde etraflı olarak izah ettiğim gibi modernliğin ruhunda, iddia ettiğinin aksine Ortaçağların ‘biçimsel etnik’inden devralınan çok sayıda unsur nedeniyle bu açılım yüzyılımızın ortalarına kadar (başka deyişle postmodern eğilimlerin sökün edişine kadar) Batı kültürünün ana-damarı üzerinde etkin olamamış ve çoğullaşmaya izin vermeyen dar bir çerçevenin içerisine hapsolmuştur. Rana Kabbani bu daraltılmış ve belli bir çerçeveye hapsolmuş bilgilerin “lekeli bilgi” olmaktan öteye gidemeyeceklerini vurgularken iddialıdır:
“Doğu hakkındaki Avrupalı gezi yazılarının çoğunluğunun güçlü bir taraf tutmanın ve uydurmaların etkisi altında kalmış olması, büyük bir talihsizlikti. Yazılar, hiç şüphesiz ki dünyaya ilişkin bilginin genişletilmesi amacını taşıyordu ama bu, yalnızca kolonyalist görüşlere hizmet eden lekelenmiş bir bilgi oldu. Hatta bugün bile koloni çağının bitmesine karşın bu lekeli bilgi, oldukça belirgin biçimlerde hâlâ bizimle birliktedir. Diğer halkları, ırkları ve dinleri anlatırken artık daha az önyargılı olmak bir zorunluluktu. Bunu yapabilmenin bir yolu da, miras aldığımız verileri.. sürekli sorgulamaktır. Farklılıklarımızı ortaya koyacak olan bu nosyonları sorgularken, belki de, giderek daha da karmaşıklaşan dünyamızda, sempati ve çaba ile, insan olarak ne denli benzerliklerimiz olduğu anlayışına ulaşabiliriz.”
Kendisi dışındaki dünya hakkında topladığı onca bilgiye karşın Batı, Sokrat’a rağmen (‘Kendini bil’) kendisini anlayamamak cezasıyla karşılaştı. Başkasını bilmenin kendini bilmeye yöneltmediği bir medeniyet de, ister istemez kendisini bilmeye yarayacak kurgular yaratacaktır ki, ‘Hayali Doğu’da bunlardan birisidir.
Doğu’yu doğru ve içtenlikle anlayabilmek Batı’nın da kendisini doğru tanımasının anahtarını taşımaktadır.
01 Nisan 1997, Salı
.
Çıkmazların ruhu
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Çıkmazların ruhu
Çocukluğumun çıkmaz sokaklarda geçtiğini söylersem belki de abarttığımı düşüneceksiniz. Bir memur çocuğu olduğumdan babamın hangi sevk-i kaderle çıktığını asla kestiremeyeceğim “tayin”leri bizi Anadolu’nun bir ucundan öbürüne sürüklerken kendimi ileriki yıllarda sevgili Ahmet Turan Alkan ağabeyin “parçalı hemşehrilik” diye yorumladığı bir konumda bulacağımı nereden bilebilirdim?
Önce Gaziantep’te tanıştım çıkmazlarla. Kale gibi duvarların ardına gizlenmiş, ortasında bir havuz bulunan geniş avlunun (hayat denilirdi buraya) etrafına sıralanmış taş binalardan oluşan bir evde oturmuştuk ve evimiz bir çıkmazın nihayetine yakın bükülen bir dirseğin kısa ucundaydı. Hayal meyal hatırladığım bu sokaklardan aklımda kalan iki bulanık hatıra, o yıllarda daha yeni tanıtım kampanyalarına başlanan Sana yağı promosyonu olarak plastik bir kap dağıtılması ile pansuman yapmaya geldiğini gördüğüm sünnetçimi ağlaya ağlaya taşlamamdır.
Sonra yerleştiğimiz Bursa, beni üniversite çağına kadar bağrında taşıyacak ve üzerimde bıraktığı tesirlerle sonraki yazarlık hayatımın ana konularından birisi olacaktı. Bursa’da pek çok ev değiştirdik; ama özellikle üç evimiz çıkmaz sokaklarda olmaları hasebiyle çocuk muhayyilemde daha geniş bir yer kaplamış olmalı. Birisi Çatalfırın semtinde, Fatih’in vezirlerinden Şehabettin Paşa Camii’nin karşısında ve çıkmazın hemen başında iki katlı ahşap bir evdi (akıbetini söylememe herhalde gerek yok!) Bu birisi uzun bir koridor, ikincisi kısa bir dirsek şeklinde L biçimli çıkmazın iki tarafındaki alçak damlı evlerin bahçelerinden sarkan iri pençeli asmalar, o meşhur ekmek ayvaları, baharda erguvana benzer geçici bir gelinlik giyen şeftali dalları altında geçen günlerin gerçekten de unutulmasına imkan yok.
İkinci olarak Tuzpazarı’nda, yine bir caminin, II. Murad zamanında yapılmış Şerafeddin Paşa Camii’nin karşısında, bu kez tam da çıkmazı çıkmazlaştıran bir evde oturmuştuk. Berberi, pasta fırını, bıçakçısı, kurukahvecisi.. bir arada adeta büyük bir aile havasında geçerdi o asırlara denk uzunlukta günler, aylar. Mahallenin en yaşlısı ve başı sıkışanın kapısını çaldığı ciciannemiz de eksik değildi. Trafik korkusundan, kaybolma, kaçırılma riskinden azade bir büyük bahçe gibiydi biz çocuklar için çıkmazımız. Zaten her evin müstakil bir bahçesi olduğundan o demlerde çocukların şimdiki gibi can havliyle sürekli sokağa fırlamasını gerekmediği bu çıkmaz, bugün ne yazık ki, bir marifetmiş gibi ‘çıkar’ hale getirildi. Evimiz yola gitti, muhteşem bahçemize apartman yapıldı ve tılsım bir daha geri gelmeyecek şekilde bozuldu.
Nihayet üçüncü bir evimiz (bu kadar sık ev değiştirmemizden hep kirada oturduğumuzu anlamış olmalısınız.) Yeşil ile Emirsultan semtleri arasındaki Hoca Taşkın Mahallesi’ndeki bir çıkmazla buluşan sokak parçasıydı. Şükürler olsun ki, bu çıkmaz, şekli şemaili epeyce değişikliğe uğradıysa da çıkmaz olmaktan henüz çıkartılamadı.
Aslında bu, münhasıran Bursa’nın yaşadığı bir kötü kader değil, geleneksel (kendi terminolojimle söyleyecek olursam, ‘üreyen’, ‘dişi’) doğu şehirlerinin birçoğunun yaklaşık iki asırdır yaşadığı merkezî iktidarın şehrin en ücra köşesine kadar sızma stratejisinin bir parçası olarak karşımıza çıkan ve halen devam eden sözde global sürecin bir yansımasıydı. Nasıl I. Napolyon Kahire’ye girdiğinde yaptığı ilk icraattan birisi adeta birer atom hüviyetinde birimler olan ve işgalcilere birer kale gibi direnen mahallelerin demir kapılarını toplarla yıktırmak olmuşsa, nasıl III. Napolyon Belediye Başkanı Baron Haussmann’a Paris’in eski dar sokaklarını, Barok iktidarının bukağısından kaçacak en ufak bir delik gedik bırakmamak için dik açılarla merkeze bağlamasını telkin etmişse, aynı müstebit, merkeziyetçi ve sömürgeci aklın bir yansıması olarak Ahmet Vefik Paşa da Bursa’da modernliğin geniş yollar açmak, memurları sopa zoruyla tiyatroya götürmek ve çıkmazları ortadan kaldırmak olduğunu zannediyordu. Kendi kültürü, Tanzimat paşaları için öteki haline gelmişti çünkü.
Onun pek mühim ve ‘asrî’ başarılarından sayılan bir menkıbesi bilumum Türkçü/milliyetçi literatürde şu türden yankıları bulmaya elan devam etmektedir: “Vefik Paşa, Bursa’da kira arabasıyla sokak sokak dolaşır, arabacıyı maksatlı olarak çıkmaz sokaklara yöneltir, araba (çıkmazın sonunda) durunca “Vali Paşa’nın arabası durmak hiç olur mu?” diyerek belediyeden işçi getirtip karşı gelen duvarı hemen yıktırırmış. Böylece pek çok çıkmaz sokağı açmış.” (Sevim Güray, Ahmet Vefik Paşa, 2. baskı, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1991, s. 29-30) Zaten Osman Nuri Ergin’in bildirdiğine göre (İstanbul’da İmar ve İskan Hareketleri, İstanbul 1938, s. 29-32) Tanzimat’ın ilan edildiği yıl yayınlanan “1839 İlmühaberi”nin de mevcut çıkmaz sokakların açılmasını ve yeni çıkmaz sokakların yapılmasının yasaklanmasını içermiyor muydu?
Neydi peki çıkmaz sokak yapılmasının sebeb-i hikmeti? İnsanlar niçin sokakları şimdiki gibi her yöne çıkan bir geçit yapmak yerine bir rahim gibi, bir sığınak gibi çıkmaz yapmayı tercih etmişlerdi? O zamanki toplumsal akıl yoksa şimdiki kadar gelişmiş değil miydi?
Bu soruların cevaplarını isterseniz gelecek hafta araştıralım.
20 Mayıs 1997, Salı
.
Kalem kudreti
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Kalem kudreti
Necip Fazıl’ın 1939’da Boğaziçi ile ilgiyi yazdığı yazıların ayrı bir önemi vardır. Üstad, Beylerbeyi’nde oturmaktadır ve Şirket-i Hayriye vapurları ile işine gidip gelmektedir. Boğaz’da başlatılan hoparlörlü gramofon çalınan vapur seferlerinden şöyle şikayet eder Necip Fazıl:
“Boğaziçi gibi, en aziz misafiri uzlet, en güzel sesi şırıltı, en manalı rayihası yosun kokusu, en hususi çizgisi ahşap yalı endamından ibaret bir yerin estetiğine, hiç bu dev cüsseli kakafonya uyar mı? Bir hayat faciasına karşı, Boğaz’daki evinin huzur barikatı arkasında dinlenmeye çalışan yorgun baş, kulağına gaz hunisiyle avaz avaz haykırıldığını duyuyor… Sokaklara su yerine süprüntü sıkan müthiş bir arazöz marifetiyle Şirket-i Hayriye vapurlarının Kavaklar’dan köprü başına kadar serdiği nadide halı işte bu!”
Fakat asıl, 21-22 Temmuz günlerinde yazdığı iki yazısı, yazarlığın gücüyle ilgili hem hoş, hem de düşündürücü yanlara sahip. Anlatayım:
O günlerde Üsküdar ile Vaniköy arasındaki iskelelerde çocuklar hoş bir eğlence usulü icad etmişlerdir kendilerine. 63 numaralı Şirket-i Hayriye vapurunun ihtiyar kaptanıyla işbirliği halinde çocuklar nerede vapuru görseler,
– Ya ya ya, şa şa şa, Tahsin kaptan bin yaşa!
diye bağırırlarmış. Bu tezahürata dayanamayan kaptan, canavar düdüğüne asıldığı gibi Boğaz’ı inim inim inletiyor, adeta sarsıyormuş.
Şayet kaptan istediklerini yapmazsa, çocuklar bu defa tezahüratı,
– Ya ya ya, şa şa şa, Tahsin kaptan baş aşa!
diye tersine çeviriyor, kaptanı meyus ediyorlarmış.
Bunu eleştiren bir yazı yazan Necip Fazıl, ertesi gün vapura bindiğinde çocukların bütün şevkli ve ateşli tezahüratına rağmen kaptanda hiçbir cevabî hareketin görülmediğine taaccüp eder: “Sahili dolduran küme küme çocuk, Çengelköyü’ne kadar, yırtınırcasına, tepinircesine, çatlarcasına haykırdı. Kaptanda ne ses, ne seda!”
Bunun üzerine Necip Fazıl’ın bir arkadaşı belli etmeden bu garip durumun sebebini biletçiden sorar. Biletçiden “Muharririn biri gazetede bir şeyler yazmış; kaptan artık çocuklara cevap vermeyecek.” karşılığını alan Üstad, üzülür. Üzülür çünkü “eğlenceli bir tasvirden başka gaye” gütmeyen bir yazısının bu derece etkili olması onu mahcup etmiştir. Memleket ahvaline dair yazdığı onca yazının hiçbir netice hâsıl etmemesine mukabil, çocukların eğlencelerine dair yazdığı fantastik bir yazının elde ettiği muvaffakiyete sevinsin mi, üzülsün mü yazar? Sonunda feryadını şöyle dile getirir:
“Ahlâk suçu, idrak suçu, terbiye suçu, idare suçu gösteririz, dünyaya vız gelir; … cinayet haberi, felâket haberi, habaset haberi, şeâmet haberi veririz, tüy kıpırdamaz; minicik bir nükte yapalım deriz, lâfımız jandarma kasaturası gibi keskinleşir. Gel de iftihar et! Bin bir rezalet yuvası işlerken, kuş yuvası bozar gibi ihtiyar bir kaptanla masum çocuklar arasındaki oyunu dağıtmış olmaktan kalem kudreti namına mahcup oldum. Devleri öldürmeğe memur 42’lik bir topla bir serçe yavrusuna kıymışım gibi geldi bana.”
Yazarın, kaleminden utandığı anlar da vardır.
04 Temmuz 1997, Cuma
.
İslam düşüncesinde bir “ayrık otu”-2
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
İslam düşüncesinde bir “ayrık otu”-2
Muhammed Âbid el-Câbirî, 1936 Mağrib doğumlu bir düşünür ve felsefeci. Dilimize iki önemli kitabı çevrildi: Arap Aklının Oluşumu (İst. 1997, İz Yayıncılık) ve İslam’da Siyasal Akıl (İst. 1997, Kitabevi Yayınları).
Câbirî’nin özelliği, Endülüs (mağrib) eksenli bir düşünce biçiminin İslam düşüncesi içerisinden ayırt edebileceğini savunması. İbn Hazm, İbn Haldun, Şâtıbî, İbn Bâcce, İbn Tufeyl ve İbn Rüşd çizgisinin devam ettirilmemiş olmasının İslam dünyası için inanılmaz bir kayıp olduğunu söyleyen Câbirî, bu çizgiyi temessül eden modern bilim ve felsefenin ulaştığı verimlerin, aslında Müslümanlarca gerçekleştirmesinin gereği üzerinde duruyor. Bu nedenle İslam tarihi ve düşüncesi geleneğine eleştirel bir geri gitme ve başlangıçtan bu yana oluşan pürüz, yırtık ve sökükleri tek tek tespit etme yöntemini uyguluyor.
Câbirî, Bünyetü’l-Akli’l-Arabî (Arap Aklının Yapısı) adlı eserinde, çok önemsediği İbn Bâcce’yi de “Arap aklı”nın tam karşısına konumlandırdığı “Endülüs aklı” bağlamında ele alıyor. Ona göre Doğu’da felsefe (İslam felsefesi) kelam ilminin egemen olduğu, temel problematiğini kelamın tayin ettiği bir gelenektir. Oysa “Endülüs düşüncesi”, tam anlamıyla bilime dayanmış, matematik ve mantığın üzerinde serpilip gelişmiştir. Dolayısıyla Endülüs’te felsefenin temel ilgisi kelamdan bilime kaymış durumdadır.
İbn Bâcce’nin düşüncesini siyasi bir arka plana dayandıran Câbirî, onu Muvahhidî Devleti’nin, özellikle Sultan İbn Tûmert’in ideolojisiyle ilişkilendirir. İbn Tûmert’in “asıllara dönüş” çağrısıyla bir serbesti ortamı bulan İbn Bâcce, hem Murabıtların çöküşünü, hem de Muvahhidlerin yükselişini yaşamış, eserlerini bu iki siyasi gelişmenin “arasında” vermiştir. Bu “arasında” olmaklıktır ki, Endülüs düşüncesinin Doğu’daki kelâmî ve Yeni-Eflatuncu çizgiden kopmasına, düşünceye ayak bağı olan zincirleri kırmasına kapı açmıştır.
Sözün burasında Fârâbî’nin erdemli şehirde “ayrık otları”na nasıl bir gözle baktığını hatırlayalım: Fârâbî, mecazi anlamda kurar “ayrık otları” hakkındaki görüşünü. Nevâbit adını verdiği bu kişiler, erdemli şehir bir gül bahçesi kadar huzur dolu olduğundan ancak birer diken mesabesinde kalırlar. Onlar erdemli şehrin “erdemsizleri”dir Fârâbî’de. Öte yandan İbn Bâcce, tam tersine çevirir ilişkinin yönünü. O, erdemli olmayan şehirlerdeki erdemli bireyleri kasteder ayrık otları ile. Onlar dikenlerle kaplı bir şehirdeki güllerdir. Onlar, bozulmuş veya değişmiş şehirlerin, fâsık veya kusurlu şehirlerin içinde sürgünde yaşayan münzevîlerdir.
Öncesi olmayan; ama sonrası olan bir düşünür olarak bilinen İbn Bâcce’nin Tedbîrü’l-Mütevahhid’ini, bırakın Fârâbî ve İbn Sinâ’yı, Eflatun ve Aristo’nun bile yazmaya kâdir olamayacağı bir kitap olarak niteliyor İbn Rüşd. Kelime anlamı, ‘Yalnız İnsanın Kendini İdaresi’ olan bu kitabın ismi, İlhan Kutluer’in deyişiyle İbn Bâcce’nin “Büyük Yalnızlık”ının olgunlaştırdığı “sabrın acı meyvesi”dir.
Bu yalnızlık felsefesinin candamarını teşkil eden cümleleri ise şunlar İbn Bâcce’nin:
“Onlar kusurlu şehirde ‘nevâbit’ olarak kaldıkları sürece hep yalnızdırlar. Böyle bir yalnızın veya yalnızların tedbirinden murad, saadet ise, bu ancak inziva ile mümkündür. Öyleyse bu şehirde mutlu insanlar olacaksa, onlar için ancak yalnız insanın mutluluğu söz konusudur. Sufilerin ‘garip’ derken kastettikleri bu kişilerdir. Zira onlar, her ne kadar yurtlarında, komşuları arasında ve evlerinde olsalar da, savundukları görüş itibariyle gariptirler, yabancıdırlar. Taşıdıkları fikirler sebebiyle sanki vatan haline getirdikleri bambaşka mertebelere göç etmişlerdir.
Mütevahhid, yani yalnız insan, eğer kesret ifade eden kusurlu şehirlerde tedbirini gerçekleştireceği bir vasat bulamazsa, yani kendi vatanını kalbinde, aklında, ruhunda yeniden inşa edemezse tek bir yol kalıyor önünde: O yegâne erdemli şehre ulaşmak. Orada ne hâkimlere, ne de doktorlara ihtiyaç vardır. Çünkü, “Aralarında hiçbir zaman ihtilaf çıkmaz” ve “zararlı gıdalar almazlar.” Kısaca “tam, olgun ve erdemli şehir öyle bir yerdir ki, orada her insana istidatlı olduğu şey verilmiştir. Orada yapılan işler, kelimenin tam anlamıyla mutlak olarak erdemli işlerdir.”
İşte böyle bir şehir arayışı yönlendirmiştir İbn Bâce felsefesini. Bu felsefe, İbn Tûmert’in “Muvahhidî” (mutevahhid ile muvahhid kelimelerinin arasındaki etimolojik akrabalığa dikkat!) şehrini kurma ideolojisinde karşılık ve yankısını bulacaktı. Gerçi Murâbıtlar ilk defa Endülüs’ü tek bir devlet otoritesi altında toplamışlar; giderek bir “siyaset” şehri kurmayı da başarmışlardır. Fakat “bilim şehri” olamamıştı Murâbıtlarınki. Endülüs gibi en azından sanat ve mimarî alanında büyük eserler vermiş bir toprakta bedevî bir ufkun yetersiz kalacağı aşikârdı: Bu hadarî (medenî) ihtiyacı karşılamak ellerinden gelmeyince ve yeni duruma da kendilerini uyarlayamayınca İbn Tûmert işe “sıfırdan” başlamak zorunda kalacaktı. Sıfırdan, yani toplumdan, erdemli toplumu bir kerede kurmaktan değil, tek tek fertlerden: Yalnızlardan, münzevîlerden, gariplerden, hanîflerden yola çıkacaktı. Başka bir deyişle erdemsiz şehirdeki erdemlilerden…
Câbirî’ye göre İbn Tûmert, siyasi cepheden, İbn Bâcce ise bilim (düşünce) cephesinden erdemli bireylerle yola çıkma projesine ortak imza atmışlardı. Ancak İbn Bâcce, devlet adamlığı tecrübelerinden de biliyordu ki, siyaset “ilim şehrini kurmaktan âciz”dir. Bu nedenle onun erdemli şehrinde siyasetin sözü edilmeyecektir. Orası siyasetin ifsât edici etkilerinden âzâde erdemlerin yurduydu. Siyaseti tuvalinden temizleyen İbn Bâcce’nin eksiklik ve zaaftan arınmış ideal şehri zaman ve mekânın dışına uzanmıştı. Çünkü “orada hakikatın birliği ve ebedîliğinin toplandığı feylesoflar vardı.”
Feylesof, çevrenin bütün olumsuzluklarına rağmen tutunacak bir dal, bir sarmaşık, kendi deyişiyle bir “ayrık otu” simyasını bulmuştur.
15 Temmuz 1997, Sal
.
Bir şehir bize neler söyler?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bir şehir bize neler söyler?
Şehir Asla Unutmaz adlı kitabım çıktıktan sonra bana en çok sorulan sorular, bir şehri edilgin, pasif bir nesne olarak değil, etkin, aktif bir özne olarak yorumlayışıma yönelikti. Şehir nasıl unutmazdı? Onun aklı, hafızası, düşüncesi mi vardı?
Neticede şehir de herhangi bir araç, buzdolabı, televizyon gibi nötr bir araç değil miydi?
Bu sorulara, tarihten çeşitli örnekler göstererek cevap veriyordum, daha çok. Başkent olan bir şehrin bunu unutamayışından, Ayasofya Camii yanındaki güneş saatinin yerini muvakkithanenin alması gibi geçmişe uzanan cevaplarla yetinmeyi tercih ediyordum.
Okumalarım ilerledikçe, Robert Venturi adlı postmodern bir mimarın Las Vegas’ın Öğrettikleri (Learning from Las Vegas) adlı kitabının çağdaş bir Amerikan şehrinin bize ne gibi mesajları olabileceğini ele aldığı ciddi bir çalışması olduğunu fark ettim. Venturi, aslında bir “tabela şehir”den ibaret olan Las Vegas’ın anlamsız, daha doğrusu anlamadan boşaltılmış bir şehir oluşundan yola çıkarak onu çağdaş şehirlerin çirkinliğine (kitsch) bir model olarak alıyor.
Las Vegas, bir bilboard şehir. Yani bir ana cadde üzerinde uzanan, reklam tabelaları ve gazino, otel, lokanta, benzin istasyonu vb. binaların neon ışıklarıyla bezenmiş ve bütün amacı, otobandan geçenlerin dikkatlerini avlamaya teksif etmiş bir “süslü hangar” cenneti. Hangar gibi binalar; ama sadece görünen cepheleri sülenmiş durumda.
Görüntü bu şehirde o kadar öne çıkmaktadır ki, binanın kendisi bir reklam tabelasına dönüşüveriyor. Venturi’nin kitabında verdiği kızarmış ördek satan dükkan, bizzat ördek şeklinde yapılmıştır. Böylece yapının kendisi bir tabela hükmüne indirgenmiş olmaktadır.
Peki Las Vegas’ın bize öğrettiği şey ne? Olumlu değil, olumsuz bir öğretisi var elbette bu şehrin. Modernizmin gelenekteki bütün eylemlerin arkasında yatan metafizik anlamı reddettiği modern kültürde, anlamsızlığın dilinin, daha doğru bir deyişle, anlamsızlıkla yüzyüze gelinen bir çağın görüntüyü putlaştırmasının eşsiz bir örneğini sunmaktadır bize.
Las Vegas’ı boşuna uzaklarda aramayın. Büyük şehirlerin ana caddelerinin de yavaş yavaş birer “süslü hangar”a dönüştüğünü şöyle etrafınıza bir baktığınızda görmekte zorlanmayacaksınız.
Şehirler, anlamsızlığın uçurumuna savrulmakta hızla. Las Vegas da bunun erken bir örneği…
Las Vegas’ın Öğrettikleri, Çeviren: Serpil M. Özaloğlu, İstanbul, 1993, Şehir Varlık Mimarlık Vakfı Yayınları.
01 Ağustos 1997, Cuma
.
Ağacın sembolik dili
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Ağacın sembolik dili
Kitab-ı Dede Korkut, bize ilk bakışta son derece garip gelebilecek bir ağacın tasvirini vermektedir: “Başına baksam başsız bir ağaç, ayaklarına baksam ayaksız bir ağaç…” Nedir burada kastedilen acaba?
Kuşkusuz “ağaç”ın anlamı geleneksel kültürlerde çok daha derine inen ve yükseklere seğirten bir seyyaliyetle donanmış bulunuyordu. Ivan Illich’in deyimiyle metropollerde mahalli idarecilerin bir emriyle dikilmiş ve sanki bir başka emirle ortadan kaldırılmaları mukadder imiş gibi dizi dizi yer alan bitkiler değillerdi. Doğrudan doğruya ağacı çevreleyen ve onunla alt ve üst dünyalara seyahat etmeyi mümkün kılan dikey boyutun bir sembolüydü. Dağ sembolü nasıl Kur’an’da dünyanın direkleri olarak niteleniyorsa, Tuba ağacı da semavatı yeryüzüne yansıtan meyveleri taşır üzerinde. Her ikisi de kâinatın mihveri (axis mundi) olarak karşımıza çıkmaktadır.
Geleneksel dünyanın kâinat tasavvurunda üç katlı bir imajı yer almıştır. Buna göre kâinatta dizginlenemeyen gizli, karanlık güçler (cinler, ifritler, şeytanlar, devler vb.) yeraltındaki, sâkinleri ağırlıkla ölüler olan dünyada egemendir ve bu korkutuculuğu yer altının, aynı zamanda ona bir kutsallık kazandırmıştır. Yer altındaki ağır sular, karanlık nehirler, madenler eriyikler, volkanlar; bütün bunlar aşağıdaki gizli güçün içinde bulunduğumuz dünyadaki tezahürleri olmaktadırlar. Başka bir deyişle bu kabına sığmayan ve yeryüzüne taşmak için sabırsızlanan dünya, korkutucu derinliği ile muhayyileleri kendisine sıkça cezbedilmiştir.
Geleneksel dünyadaki kâinat tasavvurunda ikinci kademe olan içinde yaşadığımız “orta dünya”, fenomenler alemi olarak görülmüş ve gerek alt, gerekse üst dünyanın güç ve etki alanlarının çatışma ve etkileşme alanı olarak değerlendirilmiştir. Alt dünyaya ait karanlığın kötü güçleri güçleri -ki bunlar genellikle ağırlık prensibi olan ‘iblis’ ile sembolize edilmiştir- ile üst dünyanın iyi güçleri -bunlar da genellikle melek olarak isimlendirilmiştir- arasındaki güç mücadelesinde insan kendisine bir yol ve yön bulmak, daha doğrusu kutsal kitaplarla kendisine indirilmiş bulunan yolunu şaşırmamak vazifesiyle karşı karşıyadır.
Nihayet üst dünya ya da semâvâtın yüce, ulaşılamayan ve ilahî güçleri bu tabloyutamamlamaktadır. Burası kâinattaki enerjinin doruk noktasını temsil etmektedir. Gökyüzü ve yıldızlar, ay ve güneş, bulutlar ve doruklar üst alemin görünen tezahürleridir. Görünmeyenler ise Tanrı, melekler ve diğer kozmik kanuna tabi unsurlardır.
İşte ağaç sembolü, her üç alemi birbirine rapteden bir eksen, bir mihver olarak telakki edilmiştir geleneksel kozmolojide. Tıpkı Yakutların yeryüzünün merkezinde göğü kateden büyük cüsseli bir ağacın bulunduğunu ve bunun köklerinin altından “güç verme yeteneği bulunan” ebedî bir dalganın fışkırdığını, bunun köpüklü bir saır sıvı olduğunu söyledikleri gibi… Göğün dayanağıdır bu ağaç. Gökyüzü büyük bir çadır gibi düşünüldüğünden bu ağacın dalları gökyüzünün deliklerinden yukarı uzanmakta ve şamanın ruhanî yolculuğunda ona manevî bir merdiven vazifesi görmektedir. Hatta gök çökmemek için bu ağaca yaslanmaktadır.
İbn Arabî, ağaç sembolizmine hem makrokozmos, hem de mikrokozmos açısından yaklaşır. Allah’ın “Ol!” emriyle tohumları atılan ve zamanla dallanıp budaklanan, giderek yapraklanan bu ağaç, kâinatın tamamını ve bütün serüvenini sembolize etmektedir. Nitekim ölen bir insanın bu ağaçtan düşen yeni doğan bir bebeğin ise ağaca eklenen birer yaprak oldukları yolundaki istiare de bunun bir yansımasıdır. Küçük kânat olan insan düzeyinde ise tefekkür ve zikir vasıtasıyla Hakikat’in (Ruhun) kökünden kendisine kadar yapılan uzun bir süreci dile getirmektedir ağaç.
Eliad’a göre ağaç, kökleri ile yeraltı, dalları ile de gökyüzünü kavrayan dikey boyutu ifade etmektedir ve bu özelliğiyle “merdiven” sembolü olarak da kullanılmaktadır. Merdiven aracılığıyla ‘üç dünya’ birbirine bağlanır: Aşağı dünya (cehennem), orta dünya (yeryüzü) ve yukarı dünya (cennet). Böylece ağaç, geleneksel sembolizmde cennet ve cehennemi de içeren; ama aynı zamanda zâhiren bu dünyayı da kapsayan Hayat Ağacı’dır. Cennet ve cehennemin bilinmeyişi, Dede Korkut Kitabı’nda işaret edilen ‘başsız’ ve ‘ayaksız’ ağaç sembolüyle tasvir edilmiştir. Görünen sadece bu dünyadaki gövdesidir, dalları ve kökleri meçhuldür. Onlara ancak hakiki sâlihler nüfuz edip bu dünyadayken ölür ve dirilirler.
05 Ağustos 1997, Salı
.
Cinsellik ve ölüm
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Cinsellik ve ölüm
Çağların mizaçları olduğuna inanır mısınız? Onların insanın bazı hasletlerini sonuna kadar temeyyüz etmesine izin verirken diğer bazılarını nasıl örtbas ettiğini gözlerken gizlediğini siz de gözlemlediniz mi?
Her çağın bastırdığı veya yücelttiği değerleri birbirine zıt olabildiğine göre, bir çağda tabu olan, üzeri bin bir örtü ile sarmalanan ve gözlerden ırak tutulan bir hadise, bir diğerinde gündelik hayatın tabii bir parçası, yemek içmek kadar olağan -hatta bayağı- bir konuma itilebilir. Ama bu kez bir başka serbest değer tabulaştırılır ister istemez.
Tabusuz toplum yoktur, çünkü toplumlar değere bağımlı örgütlenmelerdir. Geleneksel toplumdan modern topluma, ilkel toplumdan postmodern topluma insanın dünyasındaki bazı yönler yükselişe geçerken diğerleri, alçalır, batar, biter…
Cinsellik ve ölüm de iki çağın iki büyük tabusudur.
19. yüzyıl ve öncesinde; Batı ülkelerinde tabu olan cinsellikti. Cinsellik çok sıkı bir kontrol altındaydı ve ondan söz etmek neredeyse günah mesabesinde bir sosyal suçtu. Hakkında konuşulmayan, özel alana hapsedilen ve gözlerden ırak tutulmaya çalışılan bir tabuydu cinsellik. Sürekli şeytanla, ‘asli günah’la ve dünyanın murdarlığıyla eşanlamlı görülmüş ve hayatın dışına itilmiştir.
Buna mukabil ölüm, din felsefecisi John Hick’in deyişiyle “toplumsal bir olaydı”. “Değişen Ölüm Sosyolojisi” adlı makalesinde Hick, Batı resminde ölüm ânını tasvir eden resimlerin istisnasız ‘kalabalık’ oluşuna dikkat çeker: “Sahnede sadece din adamı ve doktor değil, aynı zamanda dostlar, komşular hatta (yoldan) gelip geçenler bile bulunmaktadır.” Yapayalnız veya yakınlarından sadece bir-iki kişinin yanında ölmek yerine insanlar, parçası olduğu topluluğun ortak inanç ve beklentileriyle de desteklenerek toplum içinde ölürdü.” Ölüme, bir tür başka bir diyara göç eder gibi hazırlanılırdı. Ölmek bir sanattı. Vakti saati geldiğini anlayan kişi, düşmanlarını bağışlar, günahlarını affettirme, miras ve diğer dünyalık işlerini geride kalacaklara adil bir şekilde paylaştırma, çoluk çocuğuyla vedalaşma ve kendisini ölüm meleğinin ellerine hulus-i kalble teslim etme gibi bir süreçten geçerek ölürdü. Bu sürecin tamamının toplumsal bir etkinlik olduğu açıktır.
Oysa çağımızda, ortaçağda tabu ilan edilen cinsellik olağanlaştırılmış, sıradanlaştırılmış ve hemen her yerde karşımıza çıkan, konuşulan, özel alandan kamusal alanın bütününe sirayet eden bir özellik kazanırkan, ortaçağda aynı konumu işgal eden ölüm, cinselliğin yerini almıştır toplumsal denklemde. Artık cinsellikten değil, ölümden söz etmek yasaktır. İnsanlar toplum içinde ölmektedirler. “Ölüm döşeği” evlerden hastanelerin kapalı kapılarının ardına taşınmıştır çünkü. Ne hasta son anlarını bilinçle yaşayabilmektedir, ne de yakınları; yüksek dağlarda sakinleştiricilerle uyuşturulmuş biçimde sözde ölümün soğuk yüzünden uzaklaştırılmakta, fakat ölüm daha da soğutulmaktadır. Hick’in deyişiyle, “… ölüm, herkesin mecburen katıldığı bir olay olmaktan çıkarak doktor, cenaze işleri yöneticisi ve din adamının katıldığı bir iş durumuna gelmiştir.”
Ölüm, tıpkı ortaçağda cinselliğin örtüler ve kapalı kapılar ardına saklanması gibi, toplumdan tecrit edilmekte, ne ölen, ne de yakınları ölümün ruhî ve vicdanî sürecine dahil olamamaktadır. Morgda birkaç gün bekleyen ölü, hastanenin arka kapısından göze görünmeden çıkartılmakta ve gizlice, bir cerrahi işlem yapar gibi gömülmektedir.
Sözün gelişi “gömülmektedir” dedim, çünkü Batılılar artık gömülmek de istemiyorlar! Ya dondurulmasını istiyorlar, cesetlerinin ya da yakılmasını.
Modern tabunun ulaştığı nokta gerçekten dehşet vericidir.
12 Ağustos 1997, Salı
.
Siyaset ve din
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Siyaset ve din
Dinin siyasetle ilgisinin dinler içerisinde çeşitli düzeylerde kabul veya reddedildiğini biliyoruz.
En bariz örneğini Hz. İsa’nın “Bir yanağına vurana öbür yanağını çevir” sözünde bulan mustağni tavırdan dinin peygamber-krallarla özdeşleştirildiği Yahudilik’teki müdâhil tavra kadar uzanan bir tayfta şekillenir dinlerin siyasetle ilişkisi. Ne var ki, siyasete en uzak olduğunu söyleyen ve bunu pratikte de ispat eden dinler bile başka türden bir siyasetin (pasif siyaset) içerisinde olmuşlardır daima.
Demek ki, siyaset, hayatın birçok alanlarını nasıl etkiliyorsa, toplumla zorunlu olarak münasebettar olmalarından dolayı dinlerle de yakın bir etkileşim içindedir. Hele hele daha en başından itibaren adına ancak tırnak içinde ‘devlet’ diyebileceğimiz bir toplumsal dayanışma organizasyonunu hedeflemiş olan İslam’ın siyasetle sıcak bir temas halinde olması hiç de yadırganacak bir durum değil.
Hıristiyanlık, bir başka güçlü imparatorluğun içine doğdu. Bundan dolayı ona uyum sağlamak ve pasif bir direnişle onu dönüştürmek, temel siyaseti oldu. Uzun yıllar ezilmiş, horlanmış ve işkence görmüş bir dinin önde gelenleri, Hıristiyanlığın resmen kabul edilmesiyle iktidara susamışlığını bütün topluma egemen olan, giderek tahakküm eden bir çizgiye taşıyacak, bunun adı da teokrasi olacaktı. Teokrasi, yani dinin devleti ve toplumu bir zarf gibi kuşattığı yönetim. Weber’in deyişiyle söylersek, Protestanlık, devleti ilâhî bir kurum yapmış, dolayısıyla şiddeti, bir araç olarak tam bir meşruluğa kavuşturmuştur. Otoriter modern devlet, meşruluğunu Protestanlığa borçludur.
İslam’da ise devlet, neredeyse baştan verili bir şeydir. İslam’ın ilk hedefi, Allah’ın dinini maddî bir güvence altına alacak haricî bir zarf oluşturmak, inancın etrafını giderek genişleyen bir surla çevirmekti. Böylece devletin ya da siyasetin dinin ilk adımlarıyla birlikte oluşması, bir yandan siyasetin dinle çok sıcak bir temas noktası bulmasına yararken, öbür yandan dinin topluma, Hıristiyanlık’ta olduğu gibi egemen olma, devleti ele geçirme gibi bir motivasyona kapılmasını engelliyordu. Dinin bu cemaat organizasyonunun tekamül etmiş yapısı ile doğuştan bir aradalığı, İslam’ın devlete bakışını hem siyasileştirmiş, hem de siyaseti daha büyük bir bütünün, dinî hassasiyetin canlı atmosferinin içerisine yerleştirmiştir. Yine Weber, Hıristiyanlık içerisinde ancak Kalvinizmin, şiddeti inancın korunmasında vazgeçilmez bir araç konumuna yükseltmesini İslam’ın baştan beri hayatın bir parçası kabul ettiği cihadı asırlar sonra anlayabilmiş olmasına bağlar.
Tam bu noktada, dinlerin siyasetle ilişkileri derin bir soruyla sarsılır: Dinin mutlak bir dille iyi ve gerekli olduğunu beyan ettiği amaç, siyasetçinin elinde toplumun diğer üyelerinin çıkarlarıyla çatışır bir konuma düşerse nasıl davranılacaktır? Bu gaye için şiddet kullanmak başkalarına zarar veriyorsa ne olacaktır? Ve dinen doğruluğu garanti edilen gayelere giden araçlar, her ne olursa olsun meşru kabul edilebilir mi?
Biraz açalım isterseniz: Saltanat döneminde bir şehzadenin nizâm-ı âlemin devamı ve daha fazla Müslüman kanı dökülmesin diye boğdurulması siyaseten doğru bir karardır, fakat ahlâken kesinlikle bağışlanamaz; dinen de tecvîz edilemez. Bu durumda hangi alanın otoritesi hükmünü icra edecektir? Dostoyevski gibi, ‘Bir çocuğun kulağını çekerek onu üzmektense bir insanın idamına razıyım.’ diyebilirsiniz ya da tersine, sorunu niceliğe döküp ‘Bir çocuğun öldürülmesi, pek çok Müslüman kanı dökülmesinden yeğdir’ diye de düşünebilirsiniz. Ancak burada dikkat etmemiz gereken, her iki durumda da ‘nereden’, ‘hangi alandan’ konuştuğumuzdur. Siyaset alanında mıyız yoksa din ve ahlâk alanında mı?
Bu can sıkıcı soruya vereceğimiz cevap önemli çünkü…
16 Eylül 1997, Salı
.
İngiliz Sarayı’nda Rus kanı!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
İngiliz Sarayı’nda Rus kanı!
Geçen hafta yazdığım “İngiltere Kraliçesi Alman mı?” başlıklı yazı ilgiyle karşılandı. Demek ki, bir ülkenin -sembolik de olsa- başında bulunan insanların ülkenin milliyeti ile özdeş olması gerektiği yolundaki milliyetçi varsayımın etkisi, ne kadar inkâr etmeye çalışırsak çalışalım üzerimizde devam ediyor.
Halbuki “hanedanlar”, eskiden beri yönettikleri ülkenin halkı ile bugünkü anlamda aynı milliyete sahip değillerdi. Hanedan (kral, padişah, sultan, şah vs.) bir şekilde kutsallığına inanılmış “meşru şiddet tekelini mutlak biçimde elinde tutan bir avuç azınlıktır eninde sonunda. Ama onların asil kanı, Avrupalıların deyişiyle mavi kan, öylesine büyük bir meşrutiyet temeli olmuştur ki, onun yerine, seçimle gelen ve bir meclisle beraber yönetime katılmayı öngören meşrutî sistemin kabulü dahi Avrupa’da uzun ve sancılı bir süreçte neticelenmiştir.
Dolayısıyla bir hanedan kendi içinde bir “kutsal kan”a sahiptir, ancak yönettiği halkla aynı kandan olması gerekmez. Misal mi? Gazneli Mahmud ve ailesi yüzyıllarca Hindistan’ı yönetmedi mi? Türk asıllı Kölemenler (Memlûkler) Mısır’da asırlarca hükümran olmadı mı? Keza Osmanlı hanedanı, nüfusunun yarısından fazlası Türk ve Müslüman olmayan bir imparatorluğu avucunda tutmadı mı?
Avrupa’da da benzer örneklere rastlanabiliyor, doğal olarak.
Bir de hanedanlararası kan bağları meselesi var ki, o daha da ilginç sonuçlar doğuruyor. Bildiğimiz bir örnek, Orhan Gazi’nin, Bizans İmparatoru’nun kızı Theodora ile evlenmesi. Bu durumda İmparator, Orhan’ın kayınpederi, imparatorun oğulları da kayınbiraderi oluyordu. Tabii bütün bunların o devrin savaş üzerine kurulu siyasî, ekonomik dünyasında geçici barış dönemleri oluşturmaya hizmet ettiğini söylemeye gerek yok herhalde.
İngiltere Sarayı’nda ikamet eden Kraliyet Ailesi’nin başına gelen ‘mavi kan bağları’ meselesi de bunun bir yansıması aslında. Geçen hafta sözünü ettiğimiz Alman İmparatoru II. Wilhelm’in Kraliçe Victoria’nın torunu olması bunun ilginç bir örneği idi. Ama tek örneği değilmiş.
Sevgili dostum, Yeni Şafak Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Karaalioğlu, “İngiltere Kraliçesi Alman mı?” başlıklı yazımı okumuş ve o sırada okumakta olduğu En Şaşırtıcı 100 Polisiye Olay Nasıl Çözüldü? (Sabah Yayınları) adlı kitapta İngiliz Sarayı’nın bir başka hanedanla akrabalığı konusu ile yazdıklarım üst üste oturmuş zihninde. Sayesinde haberdar olduğum bu ilginç bağlantıdan sizi de haberdar etmek istedim.
Rusya’da 1918 tarihindeki Bolşevik Devrimi sırasında Romanof hanedanına mensup Rus Çarı II. Nikola, karısı ve çocuğu ile maiyetindeki dört kişi Lenin’in emriyle Yekaterinburg’daki bir evin bodrumunda öldürülmüş ve bilinmeyen bir yere gömülmüş. Bu olayın ‘polisiye’ tarafını içişlerine bağlı bir film yönetmeni olan Gely Ryabov takip ederek kemiklerin yerini belirlemiş. Tabii, kemiklerin aynı aileye ait olduğunun tespiti yalnız başına bir işe yaramamış. Bunun aynı hanedana mensup canlı birisinin DNA özellikleriyle de doğrulanması gerekmiş.
Bu durumda araştırmacıların aklına parlak bir fikir gelmiş. İngiltere Kraliçesi Elizabeth’in kocası Prens Philip, meğer Çar II. Nikola’nın karısı Çariçe Alexandra’nın kızkardeşinin soyundan gelmekte imiş. Yani İngiliz kraliyet ailesine bir Romanof kanı karışmış. Philip’ten alınan kan örnekleri, çariçe ve çocuk iskeletlerine DNA özelliklerinin tam olarak uyduğunu ortaya çıkarmış. Sonuçta kemiklerin çar ve ailesine aidiyeti tescil edilmiş edilmesine; ama yine de toplu mezarda 2 cesedin eksik çıkması ciddî bir merak konusu olmaya devam edecektir.
Velhasıl, İngiliz kraliyet hanedanının bir Alman prensinden sonra Romanoflar’dan bir Rus prensi de mavi kanına dahil etmesi olgusu üzerine artık “Onlar hem Alman, hem de Rus” dememiz gerekiyor herhalde…
19 Eylül 1997, CumaSekülarizasyon (laikleşme) efsanesi
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Sekülarizasyon (laikleşme) efsanesi
Sekülarizasyon sosyolojinin ürettiği modern, ‘bilimsel’ bir efsane; hem de makro-teorilerin baştacı ettiği türden yaldızlı bir efsane… Bu efsaneyi düzenler arasında Comte, Marx, Weber ve Durkheim da var.
Din, modern toplumda, sanayileşme, kentleşme, bürokratikleşme, ilişkilerin gayri şahsîleşmesi ve dünyanın büyüsünü yitirmesi gibi modern gelişmelerin etkisiyle kendi kabuğuna çekilecek ve kamusal alandaki iddiasını terk edecekti bu teorilere göre. Vicdanlar birer mahpes olacaktı din için. Dindarlık bireyselleşecek; onun yerini bilimin kuru, tarafsız ve kesin çehresi kaplayacaktı.
Gelin görün ki sonuçta Stephen Toulmin’in sözünü ettiği ‘bilimsel mitolojiler’ kapladı ortalığı. Mitlerin özelliği, kendilerinin mit olmadığına, gerçeğin ta kendisi olduklarına inandırmalarıydı. ‘Çağdaş bilimsel mitoloji’ de sürekli olarak tek gerçek olduğuna inandırmıyor mu bizleri?
Ya bu çağdaş mitlerin üniversitelerdeki ithalat şirketi olan sosyal bilimcilerimizin, onlara bel bağlayarak sözde din üzerine söylevler vermelerini nasıl değerlendirmeli? Ne bu ülkenin empirik gerçekleriyle, ne de Peter Glasner, R. N. Bellah, Daniel Bell gibi sosyal bilimci ve düşünürlerin yeni ve özgün araştırmalarıyla beslenen üniversitelerimizin dini ne kadar anlayabileceği, medyadaki tartışmalarda ‘hayran olduğumuz’ hâl-i pürmelâllerinden de belli değil mi?
Sözü Peter Glasner’ın Sekülarizasyon sosyolojisi (The Sociology of Secularisation) adlı kitabına getirmek istiyorum. Avustralya Millet Üniversitesi’nde sosyoloji okutan Glasner, modernleşme teorilerinin temel bir yanlışını, hatta tuzağını işaret ediyor: Modern toplumu meşrulaştırmak amacıyla modern öncesi toplumu taşlamış, değişmez, katı kurallara tabi, siyasal ve toplumsal hayattaki her şeyi kutsallıkla bir zar gibi kuşatılmış gösteren sosyoloji, böylelikle kendisinin hareket sahasının da genişlediğine inanmayı tercih ediyor. Dinin tepeden tırnağa toplumu kuşattığı bir dönemde toplumsal olanı nasıl didikleyebilecekti ki sosyolog?
Bu emellerine nail olabilmek için en az ‘ilkel’ ve ‘geleneksel’ dönemdeki kadar güçlü efsanelere ve meşruiyet temellerine ihtiyaçları vardı. Bunun için de baskıcı, ferdîleşmeye imkân vermeyen, ayrımlaşmamış, akılcılaşamamış, bürokrasisi evlere şenlik bir toplum tipinden bunların tam tersine doğru yol alan ‘modern sanayi toplumlarını odağa aldı sosyologlar. Modern toplumun akılcı, bireyci, kurallara riâyetkâr, medenî, gelişmiş, ilerlemiş olduğu yolundaki önyargılı yargılara seküler (laik) özelliği de ilave olundu. Yani modern insan, tabiatüstü güçlere körü körüne inanan geleneksel toplumdaki hemcinsine göre kendi güç ve sorumluluklarının daha fazla bilincindeydi, karşılaştığı sorunları tabiatüstüne devretmiyor, bizzat kendisi çözüyordu (!) Oysa Adorno, Horkheimer, Marcuse ve Fromm gibi sosyal düşünürlerin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dinden boşalan insanların kritik dönemlerde nasıl Führerlere, Duçelere tapınırcasına bağlandıklarını gösteren araştırmalarından anlaşılıyor ki, din modern toplumun hayatında geleneksel dönemde işgal ettiği yeri -biçimi bozulsa da- muhafaza ediyordu.
Glasner işte bu efsaneyi sorguluyor kitabında. Bir kere hayatın katıksız bir biçimde kutsalla kaplanmış olduğu bir toplum tipi düşünülemez. Zira bu ancak bir manastır veya tekke hayatının bütün bir topluma teşmilini gerektirir ki, toplumun temelde farklılaşmaya açık dinamikleri böyle tek bir aktörün gücüne terk edilemez, aksi halde incelenen nesne bir toplum olamaz; en başta toplum diye ‘etkileşen bir fonksiyon kümesi’ tanımına aykırıdır o.
Ayrıca geleneksel toplumun salt dinî, modern toplumun ise salt seküler olduğunu bize ispat edecek deliller nerede? Cami yahut kiliselerin o dönemde daha çok yapılmasından mı çıkarsamada bulunacağız? İyi ama tam tersinden yaklaşırsak, geleneksel toplumda, dinî hayatın toplumsal hayatın dünyevî dokusu içerisine, toplumsal kurumların bünyesi içine daha fazla özümlendiğini ve dinin toplumu fethederken toplumun da dini etkilediğini, kendisine benzettiğini ve bu etkileşim içerisinde özgün sentezler vücuda getirildiğini de düşünemez miyiz? Bu da bir çeşit dinin dünyevîleşmesi değil midir?
Galiba Şah Veliyullah Dehlevî haklı. Peygamberlere gelen vahiyler bile, indiği toplumun anlayış seviyesi ve zihniyetini dikkate alıyorsa, din-toplum münasebetlerine daha bir dikkatle bakmak gerekmez mi? Dinin tek tip bir toplumsal karaktere kilitlenmesinin, sonuçta sosyoloji teorilerini de iflasa sürüklemesi kaçınılmaz.
26 Eylül 1997, Cuma
.
Patika
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Patika
Hiç patikadan, yani orman veya dağ yollarından yürüdünüz mü? Hani o belli belirsiz, aniden ortaya çıkan ve kâh genişleyip kâh daralan, bazen hiç beklenmedik bir anda kesiliveren ve sonra insanı endişe dolu arayışların başladığı, kaybolma duygusunun köpürüp önünüze çağladığı anlarla sarmaş dolaş bırakan yollara yolunuz düştü mü bir kerecik olsun?
Sizden önce aynı yoldan yürüyenleri, bu yolların ilk kurucularını hatırınıza getirdiğiniz oldu mu sizin de?
Yolda olmanın; sonunun nerede, nasıl, kim bilir hangi derin vadilerin kısıklarında, hangi sarp yamaçlarda, uçurumlarda, hangi coşkun derede, yıkılmış ağaçların yahut devrilmiş kayaların, büyümüş otların kucağında eriyeceğini, tıkanacağını, kapanacağını bilmeden yürüdüğümüz bu patikaların ne kadar derin bilgelikler taşıdığını öğrenmek için Yunus Emre’den Tao’ya, oradan Martin Heidegger’e kadar açılmamız gereklidir.
Yolda, yani hakikat arayışı içinde olmak her zaman istim üzere olmayı gerektirir. Hâl-i yakaza derlerdi eskiler bu duruma. Yalnız ‘yol’ ile ‘patika’ arasındaki temel bir ayrımı da görmezden gelemeyiz. Yol, genel anlamıyla daha çok düzenli, medenî ve varacağı, çıkacağı yer belli olan planlı bir eserdir; tehlike, risk ve bilinmezliklerden arındırılmıştır büyük ölçüde. Patika ise en başta düzensizdir; nerede başlayıp nerede kaybolacağı, tekrar hangi sürprizlerle karşınıza çıkacağı hiç belli olmayan bir labirente benzer. Sizinle oyun oynamaktadır âdeta. Bir anlamda hiç kimse yapmamıştır patikayı, bir başka anlamda ise herkes azar azar, ucundan kıyısından yapımına iştirak etmiştir. Risklidir patika, güzergâhı bilen rehber bile zaman zaman şaşırabilir onda yürürken. Birkaç gün önce boy vermiş bir eğrelti ailesi ve yaprakların irileşmesiyle kapanan patika hayrete yuvarlar sizi; düşündürür, karar vermekte zorlanır ve kendi başınıza karar vermenin yükünü ve zorunluluğun ağır sorumluluğunu üstlenirsiniz. Kaybolmayı göze almak durumdasınızdır, çaresiz.
Çağımızın en önemli birkaç filozofundan birisi kabul edilen Heidegger’in kendisinin sürekli “yolda”, daha doğrusu “patika”da olduğunu söylemekten hoşlandığını biliyor muydunuz? Hatta son yazdığı eserlerden birisinin adı Holzwege’dir, yani “Orman Yolu”, daha Türkçe bir deyişle “Patika”. Bu kitabında orman, yol ve hakikat arasında gerçekten de basit; ama derin düşüncelerle nefis bir solo yapar Heidegger:
Ormanda, nüfuz edilemeyen sık bir fundalıkta âniden bitinceye kadar arasında çoğunlukla rüzgâr esen yollar vardır. Onlara “patikalar” adı verilir. Patikaların herbiri kendine mahsus yolunda gider, fakat aynı ormanda. Sık sık birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünürler. Hatta sadece böyle görünürler. Yarıcılar ve ormancılar bu yollara âşinadırlar. Onlar bilir bir patikada olmanın ne anlama geldiğini.
Patikalar daima bir yere götürür, fakat götürdükleri yer önceden tahmin edilemez ve denetim altına alınamaz. Düşünce (Denken: Tefekkür) dediği Heidegger’in, daima şükür ve zikir ile beraber ilerleyen serüveni andıran bir yolculuktur. (Burada Said Nursi’nin zikir, fikir, şükür üçlemesini hatırlatmama gerek var mı?) Düşünme; ama sahici düşünme Varlık’ın sürekli olarak görünüşe çıkmasına eşlik eden bir süreç olduğu için her zaman yolda olmak anlamına gelir. Düşünür ganimet olarak nesneden bilgiyi yağmalayan Descartes yahut Eflatun gibi bir filozof değil, sürekli patikalarda yolculuk hali üzre olan, başka bir deyişle seferi biridir. Bu nedenledir ki kendisine “filozof” değil, hep “düşünür” denilmesini yeğlemiştir Heidegger.
Heidegger, düşünme patikasının sürprizlere açık; ama gayesi nesneyi fetih değil, onun ‘kendini açması’ yahut sırlarını ortaya dökmesi anlamında bir girişim olduğunu söyler. Okuyucudan beklediği, yolda kendisine eşlik etmesi ve düşünme macerası boyunca onun da kendi yolunu kurmaya başlamasıdır yavaş yavaş. Sonuçta başka filozoflar gibi kendisine yapışıp kalmasını istemez yoldaşından. Çünkü bilir ki, patika biraz sonra çatallaşacak ve yolları ayrılacaktır.
Bundan sonra herkes kendi patikasında devam etmelidir yoluna…
30 Eylül 1997, Salı
.
Sahte Doğu’nun maskesini sıyıran kitaplar
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Sahte Doğu’nun maskesini sıyıran kitaplar
Bugün dünya ölçeğinde anlaşıldığı biçimiyle ‘Doğu’, oryantalizmin mamulüdür; farkına varsak da, varmasak da bizi de kendimizin yeni bir kavramlaştırmasına, oryantalizmin Doğu’yu anlama tarzına zorlayan yayılma sürecini de hesaba katmak durumundayız bu noktada.
Oryantalizmin çarpıttığı Doğu imajı, sonuçta kendisini anlamaya yönelikti; ancak tam da aynı nedenle çarpıtılmış imaj sahibinden intikamını alacaktı: Batı, kendi kendisini anlama fırsatını “Midas’ın dokunuşu” türünden bir travmayla kaybetti.
Körfez Savaşı, “modernliğin ürettiği can çekişen rüya”nın, yani Batı tasavvurunda 16. yüzyıldan itibaren hatları koyulaşarak oluşmuş ve hatta kültürün dokusunda kemikleşmiş bulunan “Hayalî Doğu”nun turnusol kağıdı olmamış mıydı? Bir Doğulu ülke, ekranların simülatif uyuşturuculuğu karşısında ve kendinden geçmiş milyonların gözleri önünde “temiz”, “cerrahi” ve “hijyenik” operasyonla, yani kitlesel bir yıkım izlenimi verilmeden ezilerek, bombalanarak endüstri öncesi çağa geri gönderildiğinde bazılarımız “Birkaç bomba da biz atsak ne olur?” dememiş miydi? Bununla modernliğin üst yapı göstergeleri olan bilim, teknik, mantık, ölçü ve yasa Batı’ya; cehalet, aptallık, yıkım, ölüm ve gerilik Doğu’ya ait kılınmış oluyor, Batı tasavvurundaki Doğu imgesini son damlasına kadar içmeye razı oluyorduk. “Bizim talihsizliğimiz” diyordu Cemil Meriç, “Kartaca’nın tarihini Roma’dan dinlemektir.” Roma’dan, yani galiplerden. Bir başka deyişle geçmişi kendimizin değil oryantalizmin gözünden görmektir.
“Doğu bizim kafamızda” diyor Thierry Hentsch Hayali Doğu: Batı’nın Akdenizli Doğu’ya Politik Bakışı (Çeviren: Aysel Bora, İstanbul 1996, Metis) adlı olağanüstü nâfizlikte kültür tarihi incelemesinde. Ve ekliyor: “Bizim kafalarımızın dışında Doğu yok. Hatta Batı’nın kendisi de yok. Batı, karşıt terimiyle aynı nedenlerle içimizde var olan bir düşünce, ama biz onu tanımlamaya hiç gerek duymayız. O bizim kendimizdir.” Hentsch’in tarih boyunca bir Doğu-Batı karşıtlığının hep varmış gibi kurgulanmasının ideolojik tarihini eleştirel bir gözle yeniden yazdığı kitabı, bir bakıma Batı’nın kendisi hakkındaki çarpıtılmış imgeyi başka kültürlere yayma ve yansıtma çabasının öyküsü olarak da okunabilir.
Hentsch kitabının önsözünde, kendisine çok şey borçlu olduğu iki kitabın adını zikrediyor ki bunlar dilimize de çevrilmiş bulunuyor: Birincisi, Marxist-oryantalist Maxime Rodinson’un Batıyı Büyüleyen İslâm’ı, Cemil Meriç tarafından tercüme edilmişti (İstanbul 1983, Pınar). Diğeri de Hişam Cuayyit’in Avrupa ve İslâm’ı. Hişam Cuayyit, Batı’da “Hichem Djait” adıyla tanınıyor. Ortaçağ’dan, hatta Büyük İskender zamanından günümüze Batı gözünde Doğu imgesinin nasıl teşekkül ettiğini adım adım ele alan Cuayyit’in kitabı Türkçe’ye İz Yayıncılık tarafından kazandırıldı. (Çeviren: Kemal Kahraman vd., İstanbul 1995). Tasvirî bir inceleme yöntemiyle alanın tümü hakkında derli toplu fikir veren Cuayyit Batı da dahil, bütün kültürlerin modernliğe karşı ortak bir dayanışma içerisine girmeleri gerektiği kanaatindedir.
Hem Hentsch’in, hem de Cuayyit’in tematiğine dikkate değer bir katkı, Avrupa’nın Doğu İmajı adıyla dilimize çevrilen kitabıyla Rana Kabbani’den gelmektedir. (Çeviren: Serpil Tuncer, İstanbul 1993, Bağlam Yayınları). Kabbani, özellikle Avrupa edebiyatındaki gezi yazılarında ortaya çıkan “Hayalî Doğu”nun satır aralarına gizlenmiş örneklerini ortaya çıkartıp sunuyor bize. Gerard de Nerval’den Elias Canetti’ye (*) kadar birçok Avrupalı seyyahın Doğu’yu sahte ve gizemli bir tül altına gizlerken satır aralarından tüten kin, gayz, nefret ve aşağılamanın ipuçlarını veriyor. Ve bu “hayâl”in yıkılmasından Thesiger gibi gezginlerin nasıl bir üzüntü duyduklarını… Afrika’nın sanayileşme ve göçlerle değişmesine kafalarındaki egzotik büyünün bozulmaması için karşı çıkanların kaygılarını başarılı bir ironiyle yansıtan Kabbani, gezi yazılarından ve oryantalist literatürden elde edilen muazzam Doğu bilgisinin, sömürgeciliğin son derece işine yaradığını söylerken hiç şüphesiz Cemil Meriç ve Edward Said’le birliktedir.
Hentsch, Cuayyit ve Kabbani’nin çalışmaları, Doğu’nun yeniden ve sahih bir şekilde anlaşılması için Batı’nın ‘sözde-evrensel’ gözlüklerini değiştirmek gerektiğine dair eleştirel ve zengin muhtevalı ipuçlarını önümüze uzatan rehber kitaplar. Bunları Norman Daniel’in İslam and the West’i (İslâm ve Batı) ile Edward Said’in Culture and Imperialism’inin (Kültür ve Emperyalizm) izlemesi hiç şüphesiz kültür dünyamız için gerçek bir kazanç olacaktır.
________________
.
Dilin mantığı
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Dilin mantığı
Her dil, kendi mantığını örer, kendi mantığını kurar. Ve her dilin mantığı, gücünü dilin kökündeki inanılmaz bir güce sahip yaşama iradesinden alır.
Alfabesi değişse de, yabancı dillerin zaman zaman “boyunduruğuna girse” de, eğer kökündeki irade yeterince güçlüyse, mutlaka ayakta kalmanın, hatta serpilip gelişmenin bir yolunu bulacaktır.
Sevgili “refikımız” İskender Pala, yine bu sütunlarda okuyucusuyla tatlı tatlı dil sohbetleri yapıyor, basında dil hataları üzerinde duran yazıları merakla okunuyor. Köşesinin okurları arasında bulunduğum sevgili Pala’nın özellikle Osmanlıca bazı kelimelerin bugünkü yazılışları açısından getirdiği eleştirilere büyük çoğunluğu itibariyle aynen katılıyorum. Bunlar belki ikimizin de Türkoloji eğitimi almış olmamızdan kaynaklanan ortak paydalar…
Fakat afv-ı şahaneye mağruren ufak bir itirazım var dilin mantığı ile ilgili. Şöyle:
Sayın Pala; tevzi, cami, mısra, tevazu gibi sonu eski harflerimizden ayın ile biten kelimelerin ek alması halinde tevzii, camiin veya camie, mısraına, tevazuu şeklinde yazılmasında ısrarlı. Bu kelimelerin tevzisi, caminin, camiye, mısrasına, tevazusu tarzında yazılmasının yanlış olacağını beyan ediyor ki, haklı. İyi de neye itiraz ediyorum öyleyse?
İtirazım bu imla tarzının Arapçaya göre doğru, fakat Türkçe, yani şu günlük hayatta konuştuğumuz, okuduğumuz, yazdığımız dil açısından doğruluğunun tartışmalı olduğu noktasında toplanıyor. Dil veya edebiyat yahut tarih ile ilgili bir eserin transkripsiyonunu yaparken yanlış anlamalara mahal vermemek için bu tarzda yazmanın gereği gün gibi açık. Ancak köşe yazarları “mısrası” ya da “camisi” dediğinde neden yanlış olsun ki? Sonuçta “Türkçeleşmiş Türkçe” değil mi bunlar?
Bende “Süleymaniye Camii” diyorum sanat tarihi literatüründe bir kalıp olarak benimsenmiş olduğu için. Fakat bir adres tarif ederken “falanca caminin yanındaki ev” demekte bir sakınca görmüyorum. Görmüyorum çünkü dilin mantığı oradaki ayın”ı eskilerin deyimiyle “hazfediyor.”
Bu “tahrifat”ı dil, yalnız Arapça kelimelere değil, Batı dillerinden gelen kelimelere de yapıyor bilinçli olarak.
Misal mi? “Sübvanse etmek” diye yaygınlaşan bir fiili hemen her gün kullanıyoruz. Bir gün de “Yahu bunu kullanıyoruz; ama aslı faslı nedir?” diye merak edenimiz, lügatlere sarılanımız oldu mu? Pek zannetmiyorum. Aslını merak edip sözlüğe baktığımızda böyle bir kelimenin Fransızcada bulunmadığını görüyoruz. Ne var öyleyse? Sübvansiyone (Subventionner) kelimesi var. Demek ki Türkçe, sübvanse kelimesini icad etmiştir.
Bir başka örnek “terkib etmek” anlamında kullandığımız “sentez etmek”. Sentez, ismini alıp isimden fiil yapma mekanizmasını harekete geçiren Türkçe, Fransızca aslına bakmadan kendine göre bir kelime daha üretiyor. Oysa Fransızlar bizim “sentez etmek” anlamında kullandığımız kelimeye “sentetize” diyorlar (synthetiser). Üstelik sentetize kullanılmıyor; ama sentetik kelimesi de dilimize girmiş durumda.
Tuhaf değil mi? Dil nasıl da mantığını yürütüyor.
Şimdi Hakkı Devrim kalkıp sentez etmek yahut sentezini yapmak diyenlerin; sübvanse eden veya ettirenlerin hata ettiklerini söylerse ne diyeceğiz?
Dilin kökündeki üretici kökün hâlâ hayatiyetini sürdürdüğünü söyleyeceğim. Nasıl Arapça ve Farsça kelimeleri kendi hançere ve kurallarına uydurmayı başarmışsa dilimiz, Fransızca, İngilizce vs. dillerden gelen kelimelere de aynı irade ile karşı koyabilir ancak.
10 Ekim 1997, Cuma
.
Seyyid Hüseyin Nasr ile Konya’da üç gün
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Seyyid Hüseyin Nasr ile Konya’da üç gün
Karlı, buzlu bir İstanbul akşamı. İnsan Yayınları’nın sahibi İlhan Akıncı’nın davetiyle dostlar mütevazı bir mekânda bir araya toplandık: E. Nazif Gürdoğan, Ahmet Kot, Numan Kurtulmuş, Akif Emre, Mahmut Erol Kılıç ve hepsi de birbirinden değerli genç arkadaşlar… Yemek, ünlü bir konuk onuruna veriliyordu: Seyyid Hüseyin Nasr.
Türk okuyucusu Nasr’ı her biri göz nuru dökülerek yazılmış on beş kadar kitabıyla tanıyor. Eski Tahran Üniversitesi Rektörü, halen George Washington Üniversitesi Öğretim Üyesi. Batı’da İslâm bilim tarihi, felsefesi, sanatı konusunda yaşayan en önemli “Müslüman” otoritelerden birisi Nasr. René Guénon, Frithjof Schuon ve Martin Lings’den sonra (Lings halen hayatta) Doğu ve İslâm’ın özünde mündemiç olan irfânî hakikati modern Batı zihniyeti karşısında bir alternatif söyleme dönüştürerek savunan Gelenekselci Mekteb’in (Traditionalist School) mensuplarından. Her biri bir ömür araştırmayı gerektirecek kadar yıpratıcı gayretlerin mahsulü olan İslâm Kozmoloji Öğretilerine Giriş, İslâm ve İlim, İslâm Sanatı ve Maneviyâtı, Bilgi ve Kutsal, İslâm ve Modern İnsanın Çıkmazı, İslâm: İdealler ve Gerçekler, İnsan ve Tabiat gibi eserlerin yazarı olan Nasr 1933 Tahran doğumlu.
Yemekte, kitaplarındaki ağırkanlı, tok cümlelerin sahibi mağrur birisiyle değil, zarif, hoşsohbet, enerjik, herkese bir şeyler soran, esprilerle ortalığı şenlendiren, dikkatleri müthiş keskinlikte hakiki bir “dost” ile karşılaşınca doğrusu şaşırmadım desem yalan olur. Tanıştığımız andan başlayarak (gerçi bir kitabını çevirmiş olmaklığım hasebiyle gıyâben fakiri tanıyordu kendisi) en son Konya’da Alaaddin Camii’nin kapısında sürpriz bir şekilde (tam da kendisini yolculayamadığıma yandığım bir anda) karşımda belirişine kadar geçen 3 günlük muhabbetimiz doyumsuz hatıralarla yoğunlaştı.
Konya’ya ayak basar basmaz ilk söylediği, Mevlânâ’yı görmek istediği oldu. Onun huzurunda uzun süre râbıta hali üzre, boynu bükük duruşu hafızamdan hiç silinmeyecek herhalde.
Konya’ya hep beraber gittik. 19-21 Aralık 1997 tarihlerinde Konya Ticaret Odası’nda düzenlenen II. Uluslararası “Eğitimde Kalite” Kongresi’nde 20 Aralık tarihinde sunduğu “Geleneğin eğitim felsefesine etkisi” başlıklı tebliğinde Türkiyeli dinleyicilerle daha sıcak bir temas kurmak maksadıyla düşüncelerini Mevlânâ’dan beyitlerle bezemişti. Tebliğin müzakerecilerinden Prof. Dr. Mahmut Kaya, katılmadığım ve katılmadığımı kendisine de ifade ettiğim bazı mülahazalarla Nasr’ı ve Mevlânâ’yı “İslâmî olmamakla” eleştirdi. Mevlânâ’nın şiirlerinin arkasındaki fikirlerin “İslâmî olmadığını” söylemesi, tersinden okunduğunda vahim sonuçlara götürebilecek kadar ağır kaçtı, bana göre. Nasr’ın bu eleştiriye cevabından, alındığı belli oluyordu. Benim de katılmadığım, hatta bazı yazılarımda eleştirdiğim görüşleri var Nasr’ın. Ancak bunları ilmî ve fikrî platformun dışında bir iman-küfür karşıtlığı şekline vardırmak ne kadar doğru olur?
Bir akşam geleneksel Konya mutfağını yaşatan bir lokantada Nasr, her yemeğin özelliğini ayrı ayrı sordu ve İran yemek kültürüyle bağlar kurdu aralarında. Bu arada anlattığı bir anekdot ülkemizdeki kültür çarpılmasının hangi boyutlara vardığını pek güzel özetliyordu. 1960’larda RCD toplantıları için Ankara’ya gelen İran heyetinde Nasr da bulunuyormuş. İran Maarif Bakanlığı temsilcisi olarak bulunan Nasr, Türk delegasyonuna “maarif”in Türkçedeki karşılığını sormuş. Cevap gerçekten çarpıcıdır: Kültür. Bu ironik çarpıklık, hepimizi kahkahaya boğarken Horatius’un sözleri aklımdan hiç çıkmadı: “Ne gülüyorsun? Anlattığım senin hikâyen!”
Türkiye’deki aydınların dinamizminden, dinleyicilerin kendisine gösterdikleri teveccühten, kitaplarının birbiri ardından çevrilip okunmasından son derece hoşnut olduğu belliydi. Bir de vatan hasreti olmasa! 3 gün boyunca her Tahran kelimesi geçtiğinde gözlerinin buğulandığını hissettim. ‘Bir daha görebilir miyim bilmem?’ diyordu sevgili şehrini. İran’daki gelişmelerin olumlu olduğuna dikkat çekiyor, ancak akşamdan sabaha değişmenin de mümkün olmadığını bildiğini söylüyordu.
Nasr, Türkiye’den ümitli ayrıldı her şeye rağmen. Konuşmasından çıkışında iki genç kızın kendisine yaklaşıp, “Allah kaleminize kuvvet ve size uzun ömürler versin” şeklinde dua etmeleri sanırım Konya çelebiliğinin bir izdüşümüydü günümüze.
Velhasıl, bir Seyyid Hüseyin Nasr geçti Konya’dan.
26 Aralık 1997, Cuma.
.
İslâm ve ‘Türk İslâmı’
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
İslâm ve ‘Türk İslâmı’
Yahyâ Kemâl, Siyâsî ve Edebî Portreler adlı kitabında Dârülfünun’un meşhur felsefe müderrisi Babanzâde Ahmed Naim’le aralarında geçen bir tartışmayı hatırlar.
Bugünkü Edebiyat Fakültesi binasının yerinde daha önce Zeynep Hanım Konağı vardır ve burası Dârülfünun olarak kullanılmaktadır. Her ikisi de hoca olarak bulundukları bu mektepte 1921-1922 (tarihi tam olarak hatırlayamamaktadır üstâd) tarihlerinde tutuştukları tartışma, doktrinler manzumesi olarak İslâm ile halkın kabûlüne muhatap olmuş bir İslâm arasındadır ki, günümüz tartışmalarına dair bazı ipuçları sunmaktadır.
O yıllarda Yahyâ Kemâl Tevhid-i Efkâr gazetesinde “eski İstanbul’un rûhânî semtlerini teşrîh etmeye çalışan” yazılar yazmakta, “bu toprağın ‘vatan toprağı’ diye tekevvün edişinin hikâyesi”ni kaleme almaktadır. Kısacası İslâm’ın bu topraklara mahsus çehresinin ilk çizgilerini çıkartmaya koyulmuştur Yahyâ Kemâl.
Ahmed Naim ise ‘bu efsaneler üzerine kurulmuş dine’ karşı çıkmış ve “İslâm akâidini ve esâsâtını baştan başa tahrif” eden Yahyâ Kemal’in yazılarının İslâmiyet’e Abdullah Cevdet’in ‘dinsizliği’nden daha zararlı olduğunu söyleyerek başlatmıştır tartışmayı. Buna mukabil Y. Kemâl, “Siz kimsiniz? Kaç kişisiniz? Çokluksanız bile bütün Türk milletinin tarihî hâtıralarına ne karışırsınız? Türk milleti, dini istediği gibi benimsemiştir, diyânetini, vatanını toprağına tahayyül ettiği şekilde karıştırmıştır.” görüşünü savunur ve şu çarpıcı ithamla noktalar düşüncelerini: “İslâmiyet’in inkâr edilmesine râzısınız, lâkin bizim millî tahayyülümüze göre mevcud olmasına ve öyle teşrih edilmesine râzı olamıyorsunuz!”
Tartışmanın üzerinden 13 yıl geçtiğine göre tarih 1934’tür. O kadar sene birbirinden ayrı kalmış bu iki eski dost bir gün Vefâ’da karşılaşırlar. Fakat bu defa bambaşka bir Ahmed Naim karşılar Yahyâ Kemal’i. Son derece mültefittir ve nicedir “Yârabbi, bu adamla son bir defâ görüşmemi mukadder kıl.” diye duâlar ettiğini söyler Yahyâ Kemâl’e. Bundan sonrasını yine Yahyâ Kemâl’in kaleminden aktarıldığı şekliyle Ahmed Naim’in cümlelerinden takip edelim:
“O münâkaşa sonra benim zihnimi senelerce meşgûl etti. Son senelerde ise ben, İstanbul’un birçok semtlerinde gezmeyi ve oralarda, tıpkı senin usûlünde, eski mimarî eserlerinin tarihini araştırmayı itiyâd edindim. Bu hoş merak beni sardıkça sardı. Senin… yazılarını buldum ve tekrar okudum. Azîm bir zevk aldım. Sana bu yüzden ne kadar haksızlık ettiğime o yazılarının bir şâir fantezisi olmayıp hakikaten mânevî birer ufuk olduklarına kâil oldum. İşte bundan sonra, bu yüzden seni o vakit gücendirdiğime yandım ve bir daha görürsem isti’fâ-yı kusûr etmeyi nezr ettim.”
Teveccüh faslı bittikten sonra iki dost Şehzadebaşı Camii’nde Mustafa İzzet’in arka kapı üzerindeki sülüs hattını zevkle seyre dalar ve bu yazı üzerine epeyce konuştuktan sonra ayrılırlar. Dostluklarının bu şekilde yeniden ortak bir noktaya akmış olmasından memnun olarak ayrılan Yahyâ Kemâl ile Ahmed Naim, ne yazık ki bir daha karşılaşamayacaklardır. Zira bir ay sonra Ahmed Naim hem de sabah namazında secdede vefat edecektir. (Geçerken belirtelim: 1933 Üniversite Reformu’nda kapı dışarı edilen değerli âlimlerimizdendir kendisi.)
Bunları okuyunca Meşrutiyet dönemi İslâmcılığının Cumhuriyet döneminde kesintisiz ve zenginleşerek sürmesi halinde hem dışarıdan gelecek İslâmî düşüncelere karşı daha donanımlı ve hazırlıklı bir mevkide bulunacağını, hem de daha bu topraklara has bir yeni terkibin bugüne kadar ertelenmemiş olacağını düşünmeden edemiyor insan.
Sebilürreşâd’ın keskin kılıcının, Cumhuriyet döneminin ‘hurâfe’ diye hor gördüğü mâziden radikal kopuşunun hazin sonuçlarını gördükten sonra bu topraklarda İslâm’ın büründüğü özel çehrenin farkına varıp ona sarılmış olması yeterince düşündürücü bir örnek değil mi sizce de?
06 Ocak 1998, Salı
.
Şehir kurmanın kültürümüzdeki temelleri
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Şehir kurmanın kültürümüzdeki temelleri
Rivayete göre Lokman Hekim, deniz kenarında, kuzey ve güneyi kapalı olan Bâbil’deki bir şehri ziyaret eder. Ahalisi en fazla kırk yaşına kadar yaşamakta ve daha delikanlı iken sakalları ağarmaktaymış bu şehrin.
Bunun sebebini araştırır ve havasının insanları gamlandırıcı özelliğini fark eder. Daha sonra Hindistan’da bir şehre gider Lokman Hekim. Tam tersine bu şehrin halkı neredeyse hiç yaşlanmamakta, dört yüz, hatta beş yüz yaşına kadar yaşamaktadır. Araştırınca görür ki, bu şehrin havası hûb (güzel), suları lâtiftir ve kuzey ve güneyi kapalı olmayıp hava akımlarına açıktır. Bu şehirde içi ferahlayan Lokman Hekim, “Ol kem havâlu şehrûn zarârın ol eyü havâlu şehirde savdum. Şimdengerü kem havâlu yirlerde turmayam” diye tavsiyede bulunur bizlere.
Bu rivayeti bize aktaran Saltuk-nâme’de ileri sürülen, Edirne’nin Bursa ve İstanbul karşısında başkent olarak kalması gerektiği iddiasında mündemiç en önemli gerekçelerden birisi, Edirne’nin iklimi, havası ve suyunun diğerlerinden iyi olmasıdır. Deniz kenarında kurulan şehirler (İstanbul) ile güneyi dağlarla kapalı şehirlerin (Bursa) ahâlisinin zayıf, renksiz, ciğerlerinin hasta olduğu telkininde bulunan Rûmî’nin bu bilgileri nereden aldığını epeyce merak etmiştim. Şifâhî kültürümüzün bu önemli belgesinde mebzûlen yer alan bu mâlumatın kaynaklarının İslam kültürünün ne kadar derinlerine nüfuz edip bünyesinde dağıldığını ve bambaşka bir coğrafî parçada, Mağrib’de hemen hemen aynı tecelliler halinde yüzeye vurduğunu görmek için İbn Haldun’un Mukaddime’sine eğilmek yeterliymiş.
İbn Haldun, “Bil ki”, der, “şehirler, refah ve onun vasıtalarından matlûb olan gayenin hasıl olması durumunda, milletlerin karar kılmak için edinmiş oldukları ikamet yerleridir.” Şehirlere yerleşmek, “refah ve onun vasıtaları”na yönelecek tabii ve askerî tehditlere karşı tedbir alınmasını zorunlu kılar. Bu amaçla şehirlerin etrafını surla çevirirler, şehrin çok ayak altında bir yerde kurulmamasına özen gösterirler. Ya dağ başında yüksek ve sarp bir tepeye veya ağaç ve taş bir köprüden geçilmedikçe ulaşılamayacak şekilde etrafı deniz veya nehirle çevrili bir yere kurulur şehirler. Bu, düşmana karşı, savunma tedbiri cümlesindendir.
Ancak bir de tabiî (İbn Haldun bizden farklı olarak ‘semâvî’ diyor) âfetlerden korunması gereklidir şehirlerin. Mesela salgın hastalıklardan. İbn Haldun’a göre “hastalıklardan selamette kalmak için havanın hoş olması” gerekir. “Zira” der, “Hava durgun ve pis olursa veya bozulmuş sulara veya kokmuş gölcüklere veyahut da pis bataklık veya çukurlara mücavir olursa, bu yerlerdeki kokular çabucak şehre sirayet eder. Bunun neticesi olarak da, oradaki canlılar mutlaka hızlı bir şekilde hastalığa maruz kalır.”
Havası iyi olmayan yerlerde kurulan şehirlerde sık sık hastalıkların ortaya çıkacağını vurgulayan Mukaddime müellifi, tarihçi Bekrî’den naklen Kâbis şehrinin hikâyesini anlatır bize. Kâbis Mağrib’de bataklık kenarına kurulu bir şehirdir. Fakat garip bir şekilde bir zamanlar bu şehirde hiç hastalık görülmezmiş. Bir kazı sırasında kurşunla mühürlenmiş bakır bir kap bulunmuş. Kabın mührü açılınca, içinden semâya doğru bir duman yükselmiş ve havada kaybolmuş. Ondan sonra şehirde hastalık hiç eksik olmamış. Meğer bataklık kenarında kurulmuş olmasına rağmen Kâbis’te hastalık görülmemesinin sebebi bu tılsım imiş.
Sonra Saltuk-nâme müellifini tasdik edecek beyyinelerini döker ortaya İbn Haldun. ‘Deniz kenarına kurulan şehirleri korumak zordur, ani baskınlara hedef olurlar, sık sık yağma ve talana uğrarlar.’ Buraya kadar işin savunma cephesi üzerinde duran İbn Haldun, birden rota değiştirir ve deniz kenarında oturmanın insanları lüks ve rehavete düşüreceğini söyler. Rûmî de, Edirne’de bulunan “gâziler”in, başkentin deniz kenarındaki İstanbul’a nakledilmesiyle gazâ ruhunun kaybedileceği endişesini dile getirip buna karşı çıktıklarını nakletmiyor muydu bize? Aynı şekilde İbn Haldun da, deniz kenarında “rahatı alışkanlık haline getiren”lerin cihâd kabiliyetlerini yitireceğini, bakıma ve korunmaya muhtaç bir ailenin âciz fertleri durumuna düşeceklerini belirtmektedir. Böylece Saltuk-nâme’de ileri sürülen deniz kenarlarında kurulacak şehirlere dair rivayet, bir tarihçi tarafından teyid edilmiş olmaktadır.
Mukaddime ve Saltuk-nâme arasında yapılacak daha derinlikli karşılaştırmaların, kültür tarihimize ilişkin zengin ipuçlarını önümüze uzatacağından eminim.
10 Şubat 1998, Salı
.
Yazar ne işe yarar?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Yazar ne işe yarar?
On dokuzuncu yüzyılın bitimine 4 yıl kala, gelecekte ünlü bir teolog ve tarih felsefecisi olacak olan genç Ernst Troeltsch, bir toplantıda kürsüye fırlıyor ve meslektaşlarının rahatını kaçıran cümlesini sarf ediyordu heyecanla: “Baylar, her şey sallanıyor.”
Toplantı salonunu karıştıran bu çığlık, gerçekte Avrupa’da büyük bir fikri bunalım döneminin (1890-1930) başlamış oluğunu haber veriyordu. Ayaklarının altındaki toprak kayıyordu Avrupalı aydının. Ayakta kalabilecekleri bir tutamak, erozyondan kaçılıp kurtulunabilecek, kendisine sığınılabilecek bir “ada” arayışı, filozofundan sosyoloğuna, teoloğundan romancısına Avrupa entelektüel sahnesinin hakim motifi idi artık.
İşte bu ‘arayan’ aydınlardan birisi de, ünlü romancı Thomas Mann’dır (1875-1955). Türkçeye Buddenbrook Ailesi, Venedik’te Ölüm gibi çevrilen kitaplarının yanı sıra Doktor Faustus ve Büyülü Dağ gibi romanların da yazarı olan Thomas Mann, romanlarında burjuvazi ile sanatçıların belirsiz ilişkisindeki problemlere ağırlıklı olarak yer verir. Sanatçı ve yazar, Mann’ın romanlarında kendi siyasi tavrının (Bir ara propagandist bir kitap yazarak Almanya’nın “hiyerarşik” yapısının Batı’nın diğer “uygar” demokrasilerine üstünlüğünü dile getirmiş ve bu, en şanssız kitaplarından biri kabul edilmişti.) bir tür tahlilini yapmayı amaçlamıştır.
Özellikle Tonio Kröger adlı uzun- hikayesinde bu görüşe sık sık yer verecektir. Sanatçı, Mann’da, içinden çıktığı burjuva toplumundan yabancılaşmıştır, çünkü o burjuvalar gibi bakmamaktadır hayata. Farklıdır. Her ne kadar onun ‘farklılığı’na bir yere kadar tahammül gösterseler ve burjuvalar, onu soyut bir özgürlükle kendi haline bırakır görünseler de, o “yalnız”dır hep; toplumdan sürgün edilmiştir. Bu yüzden de, Venedik’te Ölüm’ün kahramanı yazar Aschenbach, sanatı bir muharebe, “yıpratıcı bir savaş” olarak görür. İçinde bulunduğu yalnızlık dolambacını aşmasını sağlayacak bir “nefis eğitimi” gereklidir sanatçıya; “haşin, azimli ve feragatli bir hayat”tır onu bekleyen. Bunu bilerek yola çıkmıştır zaten Aschenbach da…
Nefsi feragati bir hayat tarzı haline getirmiş olan kahramanları (sanatçı ve yazarlar), gerçekte bir ‘durum’un yansıtıcısıdırlar. İyidir veya kötüdür, ama böyle bir aydın krizi yaşanmaktadır Avrupa’da; özellikle de Almanya’da. Bu krizin boyutları, Martin Heidegger ve Gerhart Hauptmann gibi iki sivri örneğin hayatlarında da yaşanacaktır ileriki yıllarda. Ne var ki, Mann, onlar gibi Nazilerle beraber kalmaya dayanamayıp Amerikan tabiyetine geçmeyi tercih edecektir.
Yine de burjuvaziyi, başka deyişle yerleşik düzeni suçlamaz Thomas Mann, sanatçı ve yazara ‘iyi bakamadığı’ için. Hatta biraz ‘fazla’ iyi baktığından bile şikayetçidir. Bu aşırı iltifat ve ilginin bir ‘işe yaramayan’ bu insan soyuna neden gösterildiğini sorgulayan sözleri gerçekte de dobra dobra söylenmiştir:
“Aslını isterseniz, toplumun sanatçı kısmına bağışladığı onurdan duyduğum şaşkınlık hiçbir zaman son bulmayacaktır… Kısaca söylersek yazar, aklı başında etkinliklerin sürdürüldüğü her türlü alanda hiçbir işe yaramayan, devlete hiçbir yararı dokunmayan, tam tersine başkaldırma eğiliminde bir adam olup hiç de olağanüstü akli yeteneklere sahip olmayan, hatta tıpkı benim gibi, ağır ve belirsizlikler içinde bir zekanın sahibi -ayrıca içten içe çocuksu, eğlence düşkünü, her açıdan kötü şöhretli bir şarlatandır. Toplum tarafından sessizce hor görülmekten başka bir beklentisi olmaması gerekir- aslında yoktur da. Ama gerçek olan odur ki, toplum bu insan soyuna, kendi içinde saygınlık ve en büyük refaha ulaşma imkanını sunar.”
Her şeyin sarsıntı geçirdiği bir çağda sanatçı (yazar)-toplum ilişkisinin hemen sağlıklı bir zemine oturmasını beklemek fazla iyimserlik olurdu. Bu nedenle Büyülü Dağ’ın kurgusu, tıpkı kahramanı Castrop’un manevi yükselişini andırır tarzda dağa çıkar gibi adım adım yükselerek sorunları örtülerinden açar. Wagner müziğini de andırdığı söylenmiştir bu romandaki konu örgüsünün ve içerdiği müzikalitenin. Bu belirsizlik içinde bocalayan temel problemin (sanatçı ile toplumun uyumsuzluğu), dalga dalga bir yükselme motifi içerisinde saydamlaşıp aşılacağını düşünmektedir Thomas Mann.
Bir kriz döneminde, siyasi bağlanma ile siyasete lakaydi arasında Mann’ın bulduğu şahsi çözüm, sanatçının bir tür aşkınlaşmasıdır.
24 Şubat 1998, Salı
.
“İkinci zaman”ın saltanatı
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
İkinci zaman”ın saltanatı
Bursa ile ilk karşılaşmam gerçi 1967 yılının ağır rutubet kokan bir Ağustos gününe denk gelir; ama onu asıl, koynunda çocukluktan gençliğe doğru hızla yol aldığım o baş döndürücü sath-ı mailden çıkıp Dersaadet’in kapılarını çaldıktan sonra keşfedebildiğimi itiraf etmek durumundayım. Garip bir şey belki; ama hayatımın en renkli, en serazad ve masallara gömülü devresini geçirdiğim bu anne-şehrim , gurbette açmıştır kendisini bana. Benim Bursa’m ben daha kendisinden ayrılmadan, 80’li yılların başından itibaren gurbete çıkmış ve yerini, adı Bursa olan; ama asıl Bursa’nın hafriyatının sürekli şehir dışına taşınıp döküldüğü ve yerine yerküre üzerinde benzerlerine binlerce şehirde tanık olunabilecek çirkinlik ve kötülükte beton devlerin dikildiği bir ucubeye bırakmaya başlamıştı.
Kader ikimizi de gurbette tekrar buluşturdu. Bu defaki karşılaşmamız daha dostane, daha sevecen ve sıcak bir diyaloğa dönüşüverdi kısa bir zamanda. Ona soracaklarım vardı. Sordum. Sordum. Cevapladı üşenmeden. Sonra da o bana sorular sordu. Dedi ki mesela, ‘Hani o Bakırcılar Kapalıçarşısı’nın altında, meydanlıkta oturduğunuz evi hatırlıyor musun? Ya geceleri camsız penceresinde mumlar yanan yatırı; acayip kokuları etrafa yayılan ‘Kalaycı’nın yüzünü; iki hanı birbirine bağlayan ve yolun üzerini birkaç metre kapayan kabaltı’nın karanlığını? Demircilerden gelen örs ve çekiç tiktaklarını, karpit kokularını, kundura imalatçılarının kullandıktan sonra sokaklara attıkları boyu metrelerce uzayan yaldız şeritlerini, odanızın doğrudan duvarlarına yapılmış deniz manzaralı resimleri?..
Nasıl olurdu da, koskoca Bursa benim minnacık hayatımı bu kadar ayrıntısıyla bilebilirdi?
Bir davet vardı şüphesiz bu sözlerde; Bursa’nın daveti.
“Ey şehir! Şehir!” diye mi seslenmişti Ingeborg Bachmann, çocukluğunu geçirdiği şehre? Şöyle mi sürdürmüştü sözlerini: “Kınakına ağaçlarıyla kucak kucağa şehir. Bütün kökler sendedir.”
Bu “Bütün kökler sendedir” cümlesi kadar benim Bursa ile “gurbette” yeniden karşılaşmamı ve onun nabzında yeniden yaşamaya başlamamı özetleyen başka söz zor bulunur.
Gerek Abdülhak Şinasi Hisar’ın, gerekse A. Hamdi Tanpınar’ın“mazi” karşısında, yitik zaman karşısında takındıkları tavır, çoğunlukla zannedildiğinin aksine hayıflanıcı değil, yeniden üretici bir tavırdır. O muhteşem fasıllar yitip gitmiştir sıradan akrep ve yelkovan kovalamacası içinde ele alınırsa. Fakat canalıcı soru şudur: Saatleri geri çevirmenin muhal olduğu bilindiğine göre mazi nasıl olup da bizden hiç ayrılmıyor; hafızamıza bir tür astar olup yapışabiliyor ve kendisine bildiğimizden, yaşadığımızdan ayrı, bambaşka bir var olma düzlemi oluşturabiliyor? Nasıl? Tanpınar’ın cümleleriyle söylersek A.Ş.Hisar’a göre “Asıl bizim olan, bize sadık şekilde bağlı olan, bizi bizde ve bizim için saklayan” bir geçmiş zaman vardır. Boğaziçi Mehtapları’nın sonunu teşkil eden “kozmik rüya” bu mazi şuurunu büsbütün derinleştirir; hatıralar Boğaziçi’nin yani başında bir tür ebediyet kazanır.
Geçmiş zaman, yalnızca saatin zembereğinde başlayıp orada bitmiş olan bir “masal” değildir . Değil mi ki bir defa var olmuşturo zamanlar, hatıralara, şiirlere, duygulara, sayfalara, taşa, mermere, toprağa, çiniye, minareye, kubbeye, köprü ve yollara, ağaç ve kuşlara, suya, surlara, ilahi ve şiire ve daha kim bilir hangi eşyaya ve hangi mahrem hafızaya bir kere sinmiştir, o bizim normal zamanın haricinde ayrı bir varlık kazanmış, kendi varlığınıbelki bizim zamanımızın yanı başında, sadece sırrına agah olmak isteyenlere açmayı beklemeye koyulmuştur. Tanpınar’ın sözünü ettiği “ikinci zaman”dır bu.
İşte o “ikinci zaman”da buluşmuştum Bursa’yla; gurbette, kendi hafızama kazınmış olan ikinci zaman ile Bursa’nın o engin, uçsuzbucaksız hafızasındaki mekanlar, isimler, zamanlar, olaylar.. birbirine iyice karıştığı bir sırada yazdığım yazıların bir kitap bağımsızlığına doğru ilerlediğini fark ettiğimde tarihler 1998’i gösteriyordu. Uyanmıştım.
..
‘İnebahtı’ şarabı…
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
‘İnebahtı’ şarabı…
Köyün tek delisi ben miyim yoksa?Sabah kahvaltısında radyodan gevrek ses tonuyla gazeteleri okuyan spikerin sözleri kulağımda bir tokat gibi patlayıverdi.
Habere göre Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel onuruna İspanya Kralı Juan Carlos tarafından verilen yemekte İnebahtı marka şarap ikram edilmiş. Bunda ne var ki? demeyin hemen. Çok derin anlamlarla yüklü bir tercih bu bana kalırsa: Avrupa’nın, tarihin derinliklerinden gelen bize karşı bir üstünlük mücadelesinin doruk noktası, deyim yerindeyse.
Inebahtı (Lepanto) savaşı, 1571 yılının 7 Ekim’inde Osmanlı donanması ile İspanyol, Venedik ve Papalık ortaklığından oluşan Haçlı Donanması arasında cereyan etmiş ve bizim için tam bir bozgunla sonuçlanmış, Avrupalıların gözünde böylece ‘yenilmez Türk’ efsanesi son bulmuştur. Oysa bu savaştan sadece 3 gün önce Kıbrıs fethedilmiş ve Venedik’in denizlerdeki egemenliğine ağır bir darbe indirilmiştir. Buna mukabil İnebahtı yenilgisinin sonuçlarına baktığımızda sadece Avrupalılara psikolojik bir destek, bir moral kaynağı olmasından başka avantaj temin etmediği görülecektir. Nitekim Sokullu Mehmed Paşa’nın o mağrur sözü, işte 3 gün önceki Kıbrıs’ın fethi ile İnebahtı’yı mukayese ederken söylenmiştir ve hiçbir yeis izi de taşımaz:
-Biz sizden Kıbrıs’ı alarak kolunuzu kestik. Siz ise donanmamızı yenmekle sakalımızı tıraş ettiniz. Kesilen kol, yerine gelmez. Fakat tıraş edilen sakal daha gür biter.
Hammer’e göre bu zafer, Hıristiyanlara önemli sayılabilecek hiçbir menfaat temin etmemiştir. Osmanlı devleti sadece birkaç ay içinde kaybettiği sayıda gemiyi tekrar Akdeniz’de yüzdürmeyi başarmıştır. Üstelik, inanılmaz gibi gelebilir; ama Osmanlı Devleti, savaştaki kayıpları için Venedik’ten tazminat bile almıştır. Bun agöre Venedik Cumhuriyeti Türkiye’ye 300 bin duka harp tazminatı ödeyecek, Zenta Adası için ödemekte bulunduğu vergiyi 3 katına çıkartacak, Dalmaçya’daki Sopoto Kalesi’ni Osmanlılara bırakacak, Kıbrıs’ın Osmanlılara ait oduğu tescillenecektir. Bu maddelere bakarak Voltaire’in “İnebahtı Muharebesini sanki Türkler kazanmış gibiydi.” demesini hayretle karşılamamak gerekir. Özetle; sonuçları itibariyle Osmanlı’nın üstünlüğünü bir kere daha pekiştirdiği bir savaş olacaktır İnebahtı. Ama dediğim gibi psikolojik bir etkisi olmuş ve Osmanlı Devleti’nin namağlup unvanı Patras Körfezi ile Korint Körfezi arasındaki Lepanto’da bırakılmıştır.
İnebahtı böyle bir savaştı bizim için. Fakat Avrupalıların taşıdığı “Haçlı ruhu”nun kültürlerinin dokusu içerisine ne derece esindiğini göstermesi açısından Demirel’e ikram edilen şarabın markasının “İnebahtı” olarak seçilmesi anlamlıdır. Daha doğrusu onlar için anlamlıdır, demek ki bir tarih bilincini (!) 21. yüzyıla bile taşımaya niyetliler!
Ya biz? demeye dilim bile varmıyor.
Biz de onlara “Preveze şarabı” ikram edelim, diyerek bir “kısas mantığı” gütmenin bir anlamı olabilir mi bizim için? Bizim Cumhurbaşkanı’mızdan Fransa Cumhurbaşkanı’na Kanuni’nin 1. François’ya yazdığı meşhur mektubun işlenmiş olduğu bir altın tepsi hediye etmesini ne zamana kadar bekleyeceğiz?
Boşuna beklemeyelim.
Biz ki tarihine hakaret etmeyi marifet zannetmiş bir milletin ahfâdıyız, bize “İnebahtı şarabı” bile kâr eylemez! Tarihini küçültmeyi birinci vazife telakki edenlerden tarih böyle intikam alır işte.
Sen konuş benim yerime Halide Edip teyze, sen konuş:
“Burada, bilhassa pek acı ve Türk milletinin haysiyetini kıran bir meseleyi unutmamak lâzımdır. Çünkü gerek hariçte, gerek dahilde, propagandalarla, Türk milleti beş yüz sene bir sürü halinde yaşadı, Cumhuriyet devri Türkleri bir millet haline soktu, gibi palavraları hâlâ aramızda tekrar edenler vardır. Çocuklarımıza, tarihin büyük bir milletinin evlâdı olduklarını anlatmak lazımdır.”
Halk affetse de tarih affetmiyor çünkü!
06 Mart 1998Basın “birinci kuvvet.” Neden?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Basın “birinci kuvvet.” Neden?
Hürriyet gazetesinin eski sahibi Erol Simavi, 19 Mayıs 1988 tarihinde bakın basın ile ordunun konumlarını nasıl belirlemiş:
“Basın için dünyada beş büyük kuvvetten biridir, dördüncü kuvvettir derler. Bu söz Türkiye için geçerli değil … Hakimiyet, elbette ‘kayıtsız şartsız’ milletindir… O başka… Ama birinci kuvvet Türkiye’de ordu mu? Hayır… Basındır… İkincisi ordudur. Çünkü orduyu ihtilallere basın hazırlar.”
Simavi’nin darbe yaptırmış bir Big Boss (Büyük Patron) edasıyla söylediği bu sözlerin haklılık payı, aradan geçen 10 yıl içerisinde, özellikle de son birkaç yılda giderek daha çok kimse tarafından teslim edilmeye başlandı. Öyle ki, Genelkurmay Başkanı Org. İsmail Hakkı Karadayı, 15 Nisan 1997 tarihli gazetelere yansıdığı kadarıyla Romanya Genelkurmay Başkanı Constantin Degeratu’nun “Romanya’da medya dördüncü kuvvettir” (adamcağız bu sözleriyle muhtemelen Romanya’da basının ne kadar kuvvetli olduğunu (!) anlatmak istiyordu) sözleri üzerine şöyle konuşmuş: “Basın, Türkiye’de birinci kuvvettir.”
Doğrusu, Türkiye gibi modernleşmesinin, siyasal kurumların altyapıdan itibaren olgunlaşarak yerleşmediği, aksine tepeden inme kültürel dayatmalarla şekillendirildiği ülkelerde yönetim, terimin modern anlamında “güçlü” olamıyor. Bütün toplumu, bir cemaati ya da kabileyi yönetir gibi ite kaka değiştiren, teknik bir aygıt olarak avucunun içerisine alırcasına “şeffaf” bir zarla sararak yöneten ve iç dengeleri sosyo-ekonomik kurumlara dayanan Batılı devletlerde basın, güçlüdür gerçi; ama etki ve yetkisi, siyasetin paparazziciliğinden çok fazla öteye gidemez. Gerçi Nixon’ı istifaya götüren Watergate skandalı doğrudan iki gazetecinin marifetiyle patlak vermişti ancak cumhurbaşkanı seçiminden darbe yaptırmaya, parti kapattırmaktan laikliğin bekçiliğine kadar birçok tavır ve icraatin, modernleşmesini siyasi dengelerle gerçekleştirmiş olan ülkelerde görülmesi düşünülemezbile.
Bizde modernleşme doğrudan doğruya bir kültürel dayatma biçimiyle geldi. Dikkat edilirse modernleşme serüvenimizin köşetaşları hep bir kültür devriminin öncülüğünde konulmuştur. Gerek ulemanın, daha genel söylersek medresenin bürokrasi çarkındançıkartılması, gerekse Cumhuriyet devrinde gerçekleştirilen ‘harf, kılık–kıyafet, hatta ‘tarih ve dil’ devrimleri, olabildiğince kültürelalanda toplumun bütününden farklı bir oligarşinin oluşturulmasınamatuftur. Bu ayrıcalıklı zümrenin özellikle korunup beslendiği ise aşikar.
Demek ki, kültürel alanda (belki de bu alandan işleri halletmenin daha kestirme bir yol olacağını düşünüyorlardı) yani üstyapıda tepeden inme gerçekleştirilen devrimin 1980’li ve 1990’lı yıllardaki olağan sonucu, kültürel iktidari temsilen basının ve medyanın birinci kuvvet olmasıdır. Simavi’nin sözlerinden sanki ‘Hakimiyet kayıtsız şartsız basınındır’ mealinde bir anlamınsızması boşuna değil!
Geçtiğimiz hafta sonu (7 Mart 1998) Zaman-2 ekinde Ahmet Vardar’ın kendisiyle Yüksel Evsen’in yaptığı söyleşideki ifadeleri bu açıdan doldukça anlamlı geldi bana. Kendisinden hiç beklemediğim bir performansla bakın neler söylüyor Ahmet Vardar o dobra dobra üslubuyla:
“Bir ülkede yönetim zayıfsa gazeteci kuvvetlidir. Çünkü yönetim gazeteciden korkar, onlara karşı ödün verir. Dünyanın hiçbiryerinde gazetecilere maç bedava değil, uçak bileti yüzde 50 tenzilatlı değil, belediye otobüsleri bedava değil. Nerede var bu? Türkiye’de ve Doğuya gidildikçe . Neden? (Çünkü) Yönetimlergazetelerden destek almaya muhtaçlar. Çünkü gerçek yönetici değiller. Git Almanya’ya bakalım. “Gazetecisin arkadaş, para kazanıyorsun, ver paranı, gir maça ” diyor, o kadar. Oradaki yönetim sağlam. Temiz adamlar, ihtiyaçları yok taviz vermeye… Medya hükümeti devirdi. Demek ki medyanın gücü çok fazla… Sen zayıf olursan tabii ki karşındaki yenecek seni, kuvvetli olacak. Sen güçlü olacaksın ki galip geleceksin…”
Basını güçsüzleştirmek değil , diğer kuvvetleri güçlendirmek
Ahmet Vardar açıkça söylüyor aslında demek istediklerimi.
Yalnız son bir noktaya değinmeme müsaade edin. Basının zayıflatılması , küçültülmesi, susturulması, sindirilmesi gerektiğini söylemiyorum ben. Bu, açıkça bir başka otoriter ve totaliter tavra götürürdü bizi. Ancak bir demokrasinin kıvamında işleyebilmesi için basının gücü ve dinamizmi ne kadar gerekli ise, diğer güçlerin de gerçekten “güçlü” ve muktedir olduklarını da ortaya koymaları gerekir diye düşünüyorum.
Yani basının güçsüzleştirilmesi bir işe yaramaz, aksi sonuçlar verir hatta. Ancak onun karşısındaki diğer kurumları ‘derinleştirirve muktedir kılabilirsek daha yaşanabilir bir demokrasimiz de olabilecektir umudundayım.
Türkiye Kitap Kataloğu
Kitap meraklılarının en müzmin dertlerinden birisi, bir kitabın piyasada olup olmadığı, fiyatının ne olduğu, hangi yayınevinden, hangi tarihte çıktığı gibi konuları derli toplu bulabileceği bir kaynağın olmamasıdır elinin altında. Yalnız kitap kurtlarının değil, kitapçıların , kütüphanecilerin, akademisyenlerin de ortak dertlerinden biridir bu.
İşte TÜRDAV, her ay yayınladığı kitap kataloglarına ilaveten Haziran 1997’ye kadar Türkiye’de basılmış bütün kitaplarıkapsayan bir katalog hazırlamış: Türkiye Büyük Kitap Kataloğu. Bu katalogda hem alfabetik sırayla yazar ve kitap isimlerinden girerek, hem de yayınevi bazında kısa tanıtımları ile on binlerce kitabın adres ve fiyatlarını bulabileceksiniz.
Böyle hayırlı bir teşebbüsü gerçekleştirdikleri için başta Ahmet Vural olmak üzere bütün emeği geçenleri ve TÜRDAV’ı tebrik ediyorum.
İsteme adresi: Alayköşkü Cad. No: 10 34410 Cağaloğlu / İstanbul.
.
Bir Osmanlı ailesinin dramı
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bir Osmanlı ailesinin dramı
Osmanlı tarihinin kuruluş yıllarına damgasını vurmuş; ancak nedense biraz gölgede kalmış devlet adamlarından Hamza Bey ve çocuklarının hayatına derinliğine baktığında bir dram çıkarmaktan alamıyor insan kendisini.
Ankara Savaşı’na ve İstanbul’un fethine katılan, Kaptan-ı Deryalık ve Beylerbeyilik yapmış olan, Çelebi Mehmed’i Timur’a esir olmaktan kurtaran, Düzmece Mustafa olayında ağabeyi Bayezid Paşa’nın boynunun gözleri önünde vurulmasına şahitolan Hamza Bey, hayata ancak filmlerde benzerine rastlanabilecek trajik bir olayla veda etmiştir (1461).
Tarihlerimize “Kazıklı Voyvoda” diye geçmiş olan Eflak Voyvodası IV. Vlad, Drakula, yani Şeytan lakabıyla anılır. Drakula, bilindiği gibi ünlü korku romancısı Bram Stoker’ın kahramanıdır. Stoker, tarihlerden yararlanarak bizim KazıklıVoyvoda’yı Drakula olarak korku edebiyatına kazandırmış, açtığı çığır sinemaya yansıtılmış ve büyük bir ilgi görmüştür. İnsanınFatih Sultan Mehmed ve Hamza Bey’in Drakula ile mücadele ettiklerine inanası gelmiyor!
Fatih, Kazıklı Voyvoda’ya Hamza Bey’i elçi olarak gönderir. Rivayete göre bir iyi niyet heyetinin başında, padişahın isteklerini iletince celallenen Drakula, Hamza Bey başta olmak üzere heyettekilerin el ve ayaklarını vahşice kestirmiş ve kazıklara oturtmuştur. Hırsını yenemeyen Voyvoda, askerleriyle Bulgaristan’a kadar inmiş ve 20 bin insanı önüne katarak esir almış ve bir orman tutarında ağacı kestirerek hepsini kazıklaraoturtmuştur. Bunu haber alan Fatih’in, sefere çıktığını, bu kazıklı cinayet tarlasını görüp Hamza Bey’i elbisesinden tanıdığını biliyoruz.
Ne var ki Hamza Bey ailesinin dramı burada bitmez. Bu defa oğluKara Mustafa Paşa, ki II. Bayezid’in damadıdır, bir saray entrikası sonucu başı kesilerek cezalandırılır. Bunun üzerine hanımı Hançerli Hatice Sultan, üzüntüsünden hastalanır, vücudunda bir türlü iyileşmeyen yaralar çıkar. Bursa’da kocasının mezarına yakın olan Kükürtlü Kaplıcası’na (suyu iyi geldiği için yaralarına) yerleşir, dertlerini suların şifa verici hassalarına teslim eder ve “oracıkta” ölür.
Aile boyu dram bu defa da Hamza Bey’in torunlarının trajı-komik olaylarıyla devam eder. Cami ve türbelerden başka şimdi yerinde yeller esen medresesi, muallimhanesi ve imareti de olan külliyenin başına bir kabus gibi ahlaksız mütevelliler çöker ve bu bir hastalık gibi birkaç nesle sirayet eder. Önce Hamza Bey’in adaşı bir mütevelli, vakıf malını iç eder. Medreseyi yıktırıp tarla yapar ve arpa eker. Kerestesiyle de Hisar’da kendine bir ev yapar. Mahalle sakinlerinin şikayeti üzerine yapılan teftişte durumun çokdaha vahim olduğu görülür. Türbelerin kurşunları sökülmüş, mıhlanmış kapılar güç bela açıldığında hasırlar, sandukaların örtüleri ve destarlarının olmadığı, Kur’an cüzlerinin dahi götürüldüğü, türbedarların ise ücretleri verilmediği için dağıldığı anlaşılmıştır. Caminin kurşunlarını söküp satmış (bu yüzden çıplak kalan kubbede incir ağacı çıkmıştır), iki eski hasırdan başka camide pahaya gelir her şeyi götürmüş, demir parmaklıklarını bile kendi evine koymuş, personelinin ücretlerini vermeyerek camiyi atıl hale getirmiştir.
Vakıf malına el sürmenin cezasını idam edilerek çekmiş olan bu zatın yerine getirilen Hamza Bey’in torunlarından Mahmud adlı mütevelli ondan da hızlı çıkmıştır. Halk tarafından “azlam-ıhalkullah”, yani yaratıkların en zalimi diye İstanbul’a şikayetedilen bu zat, imarette 5 yıl içinde topu topu 25 gün yemek pişirtmiş, bahçeyi ektirip kerpiç kestirmiştir. İlginçtir, kerpiç kestirme işini epey ilerletmiş ve etrafına kerpiç yığarak bir türbeyi duvar içine almış; bir gün camiye gelen cemaat, kerpiç bir duvar içerisine alınan türbeyi göremeyince şaşkına dönmüş; bundan başka imarette İpekböceği beslemeye de girişmiştir. Anlaşılan, oldukça müteşebbis bir ruha sahip bu acar mütevellileri Abdulaziz Bey takip etmiş, onun da vakıf malını suiistimal etmesi üzerine şikayetler sonucunda azledilmiştir.
Görüldüğü gibi Hamza Bey ailesi, bir lanet fırtınasınatutulmuşcasına Osmanlı tarihi içerisinde apayrı bir drama sahne olmuştur. Tarih böyl.edir işte: Arşivlerin unutulmuş dünyasınaindiğinizde katmer güller gibi önünüze açılıverir gizli kalmışhayatlar
.
İnsan Sussa da Şehir Konuşur
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
İnsan sussa da şehir konuşur
Antropolog Marcel Mauss, bir Avustralya yerlisinin evini uzun uzadıya tasvir ettikten sonra biraz da hayretini gizleyemeyerek, “Buradaki her şey, bütün eşya sanki konuşmaktadır sizinle.” der. Doğrusu insan-mekan ve insan-eşya arasındaki hala biraz esrarengizliğini koruyan ilişkinin henüz bizimki gibi tekdüzeleşip yapaylaşmadığı toplumlarda Mauss’un sözünü ettiği “eşyanın konuşması” olağan hadiselerden sayılırdı. Tıpkı bundan çok değil, 50-60 yıl öncesine kadar şehirlerimizin kendilerine mahsus bir ‘dil’le konuşmaları gibi…
İlk bakışta sehrin, sakinleriyle konuşması bize yadırgatıcı gelse de, gerek kadim şehirlerin kuruluşunda titizlikle uyulan dini ritüeller (ayinler), gerekse şehrin “muayyen hüviyeti”ne münasip bir şekilde gerçekleştirilen yapılanma tarzı, şehir ile orada mukim insanların birbirlerinin “dil”ini anladıklarını ve ona göre yekdiğerine muamelede bulunduklarını yeterince berrak bir şekilde göstermektedir.
Roland Barthes’in aşağıdaki cümleleri gerçekten de can alıcı önemdedir: “Şehir bir söylemdir; bu söylem gerçekten de bir dildir: Şehir, sakinleriyle konuşur; biz de içinde bulunduğumuz şehri konuşuruz; bunu da orada yaşayarak, orada dolaşarak, ona bakarak yaparız.”
Ancak şehri bir “yazı” olarak tasarlamanın modern dönemdeki ilk örneğini Victor Hugo ortaya koymustur. Anıtları ve şehri birer yazı, insanın mekan üzerine düştüğü kayıtlar olarak ele alan Hugo, taşa yazılan yazı (şehir) ile kağıda yazılan yazı arkasındaki ilginç paralelliğe dikkat çekmektedir. Buna göre şehir öyle bir yazıdır ki, şehirde dolaşan, şehirde yaşayan ve onu kullanan kimse, kendi mecburiyetleri doğrultusunda bu “yazı”nın paragraflarını, cümlelerini, satırlarını, kelimelerini, giderek harflerini, onlarda birikmiş esrarı çözmeye uğraşan, bunları kendi dünyası içinde anlamlandırmaya koyulan bir “okur”a, daha çok da bir Hermetiste benzer. Nasıl bir şiirin bir kelimesini dahi değiştirdiğimizde şiirin bütünü bundan tepeden tırnağa etkileniyorsa, şehir adlı yazının da her okur tarafından kaçınılmaz bir biçimde farklı telaffuz edilen bir kelime veya cümlesi, o şehri yeni baştan kurmaya götürür.
Şehre farklı zaviyelerden bakabilme alışkanlığını kazanmak, onun üzerine düşünmek, onunla konuşmak için zorunludur. Bunun için de gerek Hariri’nin Makamat’ı gibi kendi kültürümüze ait klasikleri, gerekse Hugo, Barthes ve Calvino gibi modern ve çağdaş yazarları dikkatlice taramamız icap ediyor.
Italo Calvino’nun Görünmez Kentler ve Kentte Mevsimler adlarını taşıyan iki kitabi, şehre sonsuz sayıda farklı noktadan bakılabileceğini öğretmektedir bize. Örneğin kedilerin bir şehri nasıl algılayacaklarını, bu arada da ‘şehirlerdeki kedilerin varlığını asla göz önünde tutmayan’ modernleşmenin ‘kedi milleti’ üzerinde nasıl bir algı değişimi vucuda getirdiğini anlatır bize Calvino. Eskiden alçak damların.. süslemelerin, taraçaların, su depolarının, balkonların, çatı pencerelerinin.. çinko sundurmaların uzadığı dalgalı yüksekliklerin yerini betonarme blokların keskin hatlı varlıkları almıştır. Yeni kedi nesli, babalarının dolaştıkları yolları, pervazlara, oluklara, bir tüy gibi atlayıp kiremitlerin üstüne tırmanabileceği süslü sütunları boş yere aramaktadır. Bir tür anti-şehir ortaya çıkmıştır kediler için. Onlar artık yapı aralarındaki dik mi dik boşluklardan, aydınlatma deliklerinden, havalandırma boşluklarından, taşıt geçitlerinden, küçük iç alanlardan.. bodrum girişlerinden oluşan bir sıva ve zift gezegenini andıran kanal ağlarında yaşamaya mahkumdur.
Şehir her nesle ve her “millet”e farklı bir dille konuşmayı bilir. Yeter ki biz dilini anlama gayretini esirgemeyelim ondan.
İnsan sussa da, sehir konuşur çünkü; tıpkı yazı gibi
.…
“Hırçın Sezer”e veda
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
“Hırçın Sezer”e veda
1993’ün başlarıydı. Osmanlı Ansiklopedisi’ni çıkartıyorduk Ağaç Yayıncılık’ta. “Minyatür”, “Soyutlama”, “Padişah Portreleri”, “Osmanlı Gravürleri” adlı yazılarla ansiklopedimizi renklendiren ve yalnızca sesinden tanıdığım Sezer Tansuğ’u görmeye gittim.
Galatasaray’daki bir pasajın bodrum katında ufak bir dükkânda karşıladı beni bu ufak tefek; ama delişmen bakışlı adam. Arkasında bir rafa dizdiği tabloları gösteriyor, bazen kalkıp o sıralar çıkarmakta olduğu bir sanat dergisinin eskizlerini önüme koyuyor, ara sıra kapının önünden geçenlere başıyla mütereddit selamlar yolluyordu.
Konu döndü dolaştı, o günlerin sıcak gündemini oluşturan Sivas olaylarına geldi. Birden o çekingen bakışlar kükredi; Aziz Nesin’e, bu milletin mukaddesatına saldırarak insanları kışkırttığı için ağız dolusu sövüp saymaya, diğer yandan da oteli yakanlara lanetler yağdırmaya başladı. Artık beni duymuyor, büyük bir öfke seli halinde memleketi bu hale getirenlere karşı köpürüyordu.
Doğrusu Sezer Tansuğ ile tartışmak mümkün olmadı benim için; ne o gün, ne de başka günler. Laikliğin Türkiye için en uygun çözüm, hatta bir “sentez” olduğunu dogmatik bir tutumla iddia ediyordu. Müslümanlığın Türkiye’ye mahsus çizgisinin nihaî terkibinin laiklik olduğunu söylüyordu. Ama bugün uygulanan “laiklik”in gerçek laiklik olmadığını da ekliyordu.
Biraz sonra fırtına birden dindi. Ve içeriye, birkaç yıl önce kaybettiğimiz ressam Cihat Burak girdi. Hiç unutmuyorum, eflatun rengi ipek bir gömlek giymişti. Gömlek, şişman gövdesinde âdeta parlıyordu. İki eski dostun müthiş renklilikteki sohbetini dinlemek benim için bir zevkti…
O gün iki Sezer Tansuğ’u birden görme fırsatım olmuştu.
Sonra yine zaman zaman uğradım yanına. 1996’da tarafımdan yayınlanan İstanbul Armağanı-2: Boğaziçi Medeniyeti’nde “Resimlerde Boğaziçi” adlı yazısını yayınlamıştım. Geçen yıl yayınlanan aynı dizinin üçüncü kitabında ise “İstanbul’un Sosyal Hayatındaki Değişimler ve Türk Resim Sanatına Yansımaları” başlıklı yazısını yayınlamak nasip oldu. 1995’ten beri ZAMAN’da sütundaştık kendisiyle. Nihayet yayıncı olarak büyük kısmı ZAMAN’da çıkan yazılarından oluşan Gelenek Işığında Çağdaş Sanat’ı kitaplaştırma çalışmalarıyla dostluğumuz sürdü ve giderek pekişti.
Gelenek Işığında Çağdaş Sanat yayınlanalı bir iki ay olmuştu ki bir telefon aldım kendisinden. Garip şeyler söylüyordu: Kitabının bir seyyar satıcı tarafından satılmasına sinirlenmiş, itham eder bir tarzda -benim sattırdığımı söylüyordu orada kitabını- yine o öfkeli ses tonuyla beni dinlemeden köpürüyordu. Bütün izah çabalarım bir sonuç vermedi ve biraz tatsız bir şekilde kapattık telefonu. Kafamda büyük bir soru işareti asılı kalmıştı: Bu Sezer Tansuğ, o Sezer Tansuğ olabilir miydi?
Derken bir gün İz Yayıncılık’a çıkageldi. Biraz keyifsiz gibiydi; buna mukabil rahatlamış, o hırçınlığı üzerinden uçup gitmişti sanki. Ne kitabının nasıl gittiğini sordu, ne de o seyyar kitapçıyı. Yedikule Göğüs Hastalıkları Hastanesi’ne gideceğini söylüyordu; baharın yaza döndüğü günler… Meğer bir rahatsızlığından dolayı film çektirmiş ve ciğerlerinde “bir şeyler” çıkmış. Hastaneye yatacağını haber verdi bir iki gün sonra. Daha sonra da Çapa’ya yatacağını. ZAMAN’daki arkadaşlarla Çapa’ya gittiğimizde bulamamıştık kendisini. Meğer evde kalmayı tercih etmiş. Sonra Heybeliada’da sanatoryuma giderken Bilgi Yayınevi’nden çıkan kitabını imzalayıp göndermiş: Değerli arkadaşım Mustafa Armağan için. 16.12.1997. Ve Hasan Keskin ile Ö. Faruk Şerifoğlu başta olmak üzere Kültür Servisi elemanlarının yakın takibinde geçen Vakıf Gureba Hastanesi’ndeki eriyiş dönemi. Nihayet akciğer kanserinin onu aramızdan almasından 15 gün kadar önceki Turgut Cansever’le birlikte kendisini son ziyaretimiz…
Bugün tek tesellim, Sezer Tansuğ adının ve mirasının bir vakıf tarafından yaşatılacak olması. Eserleriyle, hatıralarıyla, sevecenlik ve öfke panayırına dönüştürdüğü sohbetleriyle, bazen, hatta çoğu kez kırıcı olabilen eleştirileriyle hep hatırlanacak Sezer Tansuğ bu vakıf sayesinde.
Ahmet Oktay onun için “Hırçın Sezer” demişti; meğer dostları arasındaki nâmı da böyleymiş. Hatta 1976’da yayınlanan Sanatın Dili adlı kitabının arka kapağına yayıncı şu garip notu düşmüş: “Sezer Tansuğ, biraz hırçın, biraz da sert çıkışlı eleştirileriyle tanınan bir eleştirmenimizdir.”
Kimsenin hücum etmeye cesaret edemediği “yeldeğirmenleri”ni ömrü boyunca hedef seçmiş bir Don Kişot idi o. (Burada Don Kişot’u zannedilenin aksine olumlu bir anlamda kullandığımı belirteyim.)
Yalnız yaşadı, yalnız savaştı ve yalnızlığı içine gömüldü Sezer Tansuğ. Ama eserleri yaşamaya devam edecek bundan sonra da.
Hakk rahmet eyleye!
20 Mart 1998, Cuma
.
Cervantes’in tarihimize değdiği nokta
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Cervantes’in tarihimize değdiği nokta
Onu hep yeldeğirmenlerine cesurca hücum eden Mançalı Beyzâde ve onun uşağı obur, düzenbaz, açgözlü ve tamahkâr Sanço Panza’nın yazarı olarak tanıdık hepimiz.
Şovalye romanlarını okuya okuya kafayı üşüten ve ezilen dulların, sıkıştırılıp bunaltılan bâkirelerin, masum öksüz yavrucakların hakkını korumak veya aramak üzere “şovalye” olmaya karar verir Mançalı Beyzade, yani Don Kişot. Fersûde bir şovalye zırhı temin eden ve kafasına da tolga bulamadığı için bir berberden tıraş taşı alarak takan şövalye, ‘diyalojik kontrpuanı’ olan Sanço ile birlikte ıssız bucaksız İspanya toprağındaki ironik yolculuğuna çıkar.
Cemil Meriç’e bakılırsa, Don Kişot, “anti-romanesk bir roman, eski romanlar karşısında atılan bir kahkaha”dır. Unamuno ise Don Kişot’u İsa, Sanço Panza’yı havari olarak yorumlar. Yağmur Atsız’a göre ise 68 dile çevrilmiş olan bu şaheser İspanyolca edebiyatların en meşhur örneğidir. Avrupa’da Kitâb-ı Mukaddes’ten sonra en fazla satan eser unvanı, biraz abartıyla da olsa, Don Kişot’a lâyık görülmüştür.
Ne var ki bu yazıda Don Kişot üzerinde değil, yazarı Cervantes üzerinde durmak istiyorum; daha doğrusu Cervantes’in bize yakın duran; ama karanlıktaki yüzüne biraz ışık tutmak istiyorum.
Yağmur Atsız’ın Cervantes: İnebahtı’nın Tek Kollusu (Boyut Kitapları, İstanbul 1997) adlı kitabında Don Kişot yazarının, romanlarına taş çıkartan hayatı bir macera romanı üslubunda özetlenmiş bulunuyor. Fakat Atsız’ın Don Kişot ve Cervantes’i sanki ilk defa kendisi Türkçede tanıtıyormuşçasına bir heyecanla kaleme aldığı kitaptan önce Türkçede bu konuyla ilgili neler çıktığını tarayabilseydi, mesela Cemil Meriç’in bundan yaklaşık 20 yıl önce kaleme aldığı “Tanımadığımız Don Kişot” başlıklı yazısına rastlayabilir ve bir müttefik bulma heyecanını, metnine zammedebilirdi (bkz. Kubbealtı Akademi Mecmuası, Yıl: 8, Sayı: 4, Ekim 1979, s. 35-46).
Yine de Atsız’ın verdiği bilgiler ilginç ve sanıyorum birçoğu ilk defa bu kitapla okuyucunun huzuruna arz-ı endâm ediyor. Mesela Cervantes’in bizim tarihimize İnebahtı deniz savaşı kanalıyla karışmış olduğunu biliyordum da (göğsünden iki kurşun yemiştir, sol eliyle bu savaşta çolak kalmıştır), 1575’te Türk korsanı Deli Memi’ye esir düştüğünü, Cezayir’de hapis yattığını, sonra iyi hali görüldüğünden şehirde serbest dolaşmasına izin verildiğini, o sırada Müslüman entelektüellerle ilişki kurduğunu, çeşitli defalar firar teşebbüsünde bulunduktan sonra zindanlara atıldığını, diğer esirlere eziyet edilip zindan cezası uygulanırken kendisine (muhtemelen zekâsına hürmeten) biraz torpil geçildiğini, Cezayir’de dost düşman pek çok kişinin hayranlığını kazandığını, çevresine okur yazar takımından Türk, Mağribî, İspanyol ve İtalyan pek çok insanı topladığını, o haldeyken şiirler yazmaktan geri kalmadığını, tam elleri ve ayakları prangalı olarak İstanbul’a doğru yola çıkartılmakta iken (yıl 1580’dir, yani 5 yıldır esir bulunmaktadır) Triniten Râhibi’nin fidye olarak getirdiği 500 Escudo altını sayesinde özgürlüğüne kavuştuğunu ilk defa bu kitaptan etraflı bir şekilde öğrenme imkânım oldu.
Bu kadarla kalsa iyi. Romanın o ıssız, metrûk ve yoksul dekorunun sebebi, Endülüslülere (hem Müslümanlara, hem de Yahudilere) uygulanan Reconquista’nın (İspanya’nın Endülüslülerden geri alınmasının) meydana getirdiği iktisadi, sosyal ve demografik çöküşten başka bir şey değilmiş. Meğer Müslümanların boşalttığı şehirlerde işsizlik, sefalet ve “mafya” kol gezmekteymiş. Bu başıbozukluk karşısında Don Kişot’un eski günleri özlemesine, romandaki “yeldeğirmenleri”, yani başıbozuk takımına farklı bir gözle bakmayı öğreniyoruz kitaptan. Ayrıca Türk Operası, Cezayir Zindanları ve Yiğit İspanyol gibi eserlerinde de, belki her zaman hoşlanmayabileceğimiz fırça darbeleriyle Osmanlı dünyası yer almaktaymış.
Geçen yıl 450. doğum yıldönümü kutlanan Cervantes’in, nâm-ı diğer “İnebahtı’nın Tek Kollusu”nun bu yüzü bana en az diğer yüzü kadar sıcak geldi: Cervantes ve şaheseri Don Kişot, tarihimize değmişti çünkü.
24 Mart 1998, Salı
.
Bir arayıştır Halide Edip
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bir arayıştır Halide Edip
Halide Edip Adıvar genellikle Vurun Kahpeye ve Sinekli Bakkal adlı romanlarıyla okul yıllarından aşinası olduğumuz bir edebiyatçımız.
Belki de bu yüzden onun ders kitaplarından tanıdığımız, başını uzun bir tülbentle yarım örtmüş olduğu fotoğrafının zamîrine nüfuz etmek kolay olmamıştır bizim için. Malûm, ders kitaplarının soğukluğu beraberinde birçok önemli noktaya karşı kör ediyor gözlerimizi.
Halide Edip, gerçekten de sıradışı bir aydın. Çocukluğunda Amerikan Koleji’nde eğitim görmüş; İngilizce yanında Arapça ve Kur’an-ı Kerim dersleri de almıştır. Bir yandan İtalyan sahne sanatkârlarından piyano çalmayı öğrenirken, diğer taraftan Filozof Rıza Tevfik’ten divan edebiyatı, halk edebiyatı ve Fransızca okumuştur. Hıristiyanlığa ve Budizme merak salan, Ömer Hayyam’ın etkisinde kalan (Gariptir Hayyam’ı Fitzgerald’ın İngilizce tercümesinden okumuştur) ve fazla derinlemesine olmasa da, farklı tesirlere açık bir zihne sahip bulunan Halide Edip’in iki kocasının da (Salih Zeki ve Adnan Adıvar) ciddi birer ilim adamı ve aydın olmaları ilginç birer dönemeç teşkil etmektedir hayat hikâyesinde.
Nitekim önce İngilizce yayınlanan Sinekli Bakkal’da (1936) (The Clown and His Daughter, 1935) bu geniş etki yelpazesinin, onun oluşturmaya koyulduğu biraz karmaşık; ama her hâlükârda “yerli” sentezin teşekkülünde oynadığı rol bariz bir şekilde görülmektedir; özellikle de vahdet-i vücûd’dan başlayıp nirvana’ya kadar sıçrayan o ünlü “şeytan” tartışması sahnesinde…
Ruşen Eşref’in Diyorlar Ki’sinde, hemen bütün üdebâmız sözbirliği etmişçesine Halide Edip’in dilinin kusurlu, cümlelerinin düşük ve arızalı olduğunu söylerler. Romancı olarak belli ki, inkâr edemedikleri bu ateşin hanımefendiyi bozuk Türkçesinden yakalayıp hırpalıyor Ruşen Eşref’in misafirleri; hatta Ruşen Eşref’in kendisi de! Gerçi dünya edebiyatında da dili kötü kullandığı halde romancılığıyla şöhret bulmuş imzalara rastlanır; ama Halide Edip’in dilinin, gerçekten de o dev edebiyatçılar nesli içinde sırıttığı ortadadır. Bu vâkıa, günümüzde Halide Edip’i güzel Türkçeye nümûne olarak okutan bizler için şaşırtıcı da olsa başka bir gerçeği işaret ediyor bana göre:
Dil zevkindeydi tereddiyi…
Elimde Türkiye’de Şark, Garp ve Amerikan Tesirleri (İstanbul 1956) adlı eseri var Halide Edip’in. Bu kitabında da aynı çeşitlilik ve sentez arayışının işaret taşlarını görmek mümkün: Aynı zamanda dilindeki arızaları da.
İlginç bir bağlantı: Kitap Rauf Orbay’a ithaf edilmiş. Acaba Cehennem Değirmeni’nde beraber öğütüldüklerini düşündüğü için mi konmuştur bu ithaf? Ardından Edmund Burke’den yaptığı, toplumun sadece yaşayanlar arasındaki değil, ölmüş ve gelecekte doğacak olanlarla yaşayanlar arasındaki bir sözleşme olduğunu vurgulayan iktibas geliyor. Bu, açıkça döneminde esmekte olan geçmişin reddi fırtınasına verilmiş ince ve usturuplu bir cevaptır.
Bütün bir Batı medeniyeti tarihini inceledikten sonra sözü Türklerin tarihine getiren Halide Edip, sonunda Osmanlı Devleti’nin yeni bir portresini çıkarmayı dener. Mesela George Young’dan aldığı şu cümle yeterince çarpıcıdır: “Osmanlı İmparatorluğu’nun geçen asra kadar hariçten görünüşü istibdada dayanmakla beraber, temelleri demokrasi idi, Türk, mizacı, ananesi ve terbiyesi itibariyle Latin’den ve Yunan’dan daha âdil idi.”
Ya “siyasî, iktisadî ve askeri bakımdan bir Türk-Arap İttifakı”nın her iki taraf için de “sağlam bir kuvvet membaı” olabileceği yolundaki şaşırtıcı düşüncelerine ne demeli? Keza İttihad ve Terakki devrinde vakıf mekteplerinin Maarif’e devrine karşı çıkarken yaptığı eleştiriler, bence Sultanahmet Meydanı’nda çarşafıyla yaptığı konuşma kadar önemlidir. Aynı şekilde Ziya Gökalp’in o ünlü vecizesi, “Fert yok, cemiyet var. Hak yok, vazife var”ı eleştirisi de bu anlayışın diktatörlüğe açık bir çağrı olabileceği endişesiyle kaleme alınmıştır.
Hindistan’da Muhammed İkbal’le bir toplantıda tartışmaya girmiş olan (bu konuyu ileride anekdot olarak size aktaracağım) ve Arnold Toynbee ve Cemal Paşa’dan Walter Lipmann’a kadar çok geniş bir siyasî ve entelektüel ilişki ağının ortasında durur Halide Edip. Hayatı da bir statükocunun yeknesak hayatı değildir. Mandacılıktan Turancılığa, Nazi düşmanlığından Ermeni soykırımını lanetlemeye kadar hep uçlarda dolaşır o; arar.
Halide Edip Adıvar’ı Vurun Kahpeye’si ile değil, belki Mor Salkımlı Ev’i ile hatırlamak yarının araştırmacı ruhlarının önüne daha verimli kapılar açacaktır.
27 Mart 1998, Cuma
.
İslam tarihinde bir demokrasi tecrübesi
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
İslam tarihinde bir demokrasi tecrübesi
Namık Kemal ve Ali Suavi’nin “demokrasi” ve “parlamenterizm”i, İslam’ın temel terimlerinden birisi olan “Şura” ile karşılamalarından beri Islam ve demokrasi tartışmaları gündemimizden hemen hiç eksik olmadı. Hele 1908’deki Meşrutiyet tecrübesine İslamcısı, Batıcısı, milliyetçisi, hemen bütün aydınların iştiyakla, adeta her türlü kötü gidişin panzehiri gibi istiğrak halinde katılmaları Cumhuriyet döneminde ancak 1950’de bir yenisi yaşanacak olan büyük bir coşku seline dönüşmüştü. Sonra kesintiler… Ve nihayet İslam’ın demokrasiye açık olup olmadığına ve demokratik bir yönetimin İslam’ın bünyesinde kendisine yer bulup bulamayacağına ilişkin teorik tartışmalarla yeniden 1860’lara dönmüş olduk.
Aslında sadece teorik düzeyde sürmüyor tartışmalar. Daha hayatın içinden veya İslam tarihinde yaşanmış tecrübelerden hareketle İslam’ın demokrasiyle zaten bağdaşık bulunduğu yolunda görüşler serdeden düşünürlerimiz de çıkmaya başladı. Bir de, İslami olmayan bir yönetimde Müslümanlarla Müslüman olmayanlar arasındaki ilişkilerin mahiyetine ilişkin yeni yaklaşımlar ortaya konulmuş bulunuyor. Mesela Ali Bulaç’ın gündeme getirdiği ve bir süre tartışılan “Medine Vesikası” bunlardan biri. Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında Medine’de gerçekleşen “bir arada yaşama” tecrübesinin günümüze bir model olarak aktarılmasını içeriyordu Ali Bulaç’ın formülü. (Bu konudaki tartışmalar için bkz. Bilgi ve Hikmet, Kis 1994, sayı: 5)
Bugün yine İslam tarihinden pek fazla göze ilişmeyen bir demokrasi tecrübesinden söz edeceğim. Osman Nuri Ergin’in yeni harflerle İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yayınları’ndan çıkan Mecelle-i Umur-i Belediyyesi’nin ilk cildinde (İstanbul, 1995, s. 235-236) yer alan bir bilgiye göre, Endülüs Müslümanları böyle bir demokrasi tecrübesini velev ki kısa bir müddet olsun yaşamışlar.
Ergin’in, Ziya Papa’nın Endülüs Tarihi adlı eserinden aktardığı bilgilere göre hicri 422, miladi 1030 tarihinde, yani bundan tam 968 yıl önce Endülüs Emevilerinin başında bulunan II. Melik Hişam, tac ve tahtını terk edip inzivaya çekilir. Bunun üzerine Kurtuba’nın ileri gelenleri toplanıp ahalinin büyük hürmet gösterdiği güvenilir bir zat olan Cevher b. Muhammed’i tahta geçirirler. Endülüs’ün gerileme döneminde hükümdar olan Cevher b. Muhammed, ‘Nasıl iyi bir idare kurarım?’ diye düşünür ve halkın katılım ve konsensusuna (mutabakatına) dayalı bir idare kurar. Belki çok parlak bir dönem olmamıştır onunkisi; ancak yaptığı hizmetler ve takip ettiği idare tarzı, büyük takdir toplamıştır ahaliden. Çünkü o, hangi işi yapacak olsa ahalinin muvafakatini almayı prensip edinmiş, böylece daha önce benzeri görülmeyen bir demokratik idarenin örneğini vermiştir.
Yeni bir “usul-i hükümet” kurmuş olan Cevher b. Muhammed, reisi kendisi olmak üzere Kurtuba ahalisinin erkanından bir meclis teşkil ederek hükümdarlık hukuku ile devlet işlerini o meclisin oylarına tevdi etmiştir. Bir konuda kendisine başvurulduğunda işi, sadece bir üyesi olarak bulunduğu bu meclise havale eder, neticede oradan ittifakla çıkan kararı icra edermiş. Böylece , diyor Ziya Paşa, o, kendisinden önceki sultanların düçar olduğu vartalardan nefsini muhafaza etmiştir. Hatta Emeviler zamanında o kadar meşhur olan sarayda ikametten bir süre uzak kalmayı tercih etmesi de bu mütevazi yöneticinin tedbirlerindendir. Bu suretle hem hizmetçilerden, hem de saray teşrifatından mühimce bir miktar para tasarrufu mümkün olmuştur.
Osman Nuri Ergin, bu hadiseyi naklettikten sonra bir de ilginç yorumda bulunuyor. Bu tecrübe, diyor, velev ki az müddet payidar olmuş olsun, ilk meşvereti meclisi’nin (yani parlamentonun) “Avrupa’da İngilizler tarafından teşkil edilmeyip Endülüs’te İslamlar canibinden vücuda getirilmiş olduğu” ortaya çıkar. Ergin, cüretkar bir adım daha atarak “Endülüs’ün İngiltere’ye kurbiyeti” (yakınlığı) ve Avrupalıları birçok hususlarda aydınlatmış ve ikaz etmiş olmaları hasebiyle parlamento fikrinin “İngilizlere İslamlardan intikal etmiş olduğuna bila-tereddüd hükmolunabilir.” diye konuya noktayı koymaktadır.
Tartışılabilir son söyledikleri Ergin’in şüphesiz. Ancak zikrettiği örneğin ilginçliği de ortada değil mi?
.
Beyin ve Tanrı
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Beyin ve Tanrı
Şu ‘bilim adamları’ da hoş insanlar doğrusu. Gazetelerden öğrendiğimize göre keşiflerine bir yenisini eklemişler bugünlerde.
Beyinde ‘Tanrı noktası’nı keşfetmişler! (Hürriyet, 4 Kasım 1997) Habere göre California Üniversitesi’ndeki bilim adamları, sara hastalıkları üzerinde araştırma yaparken bir şey keşfetmişler: Sara nöbeti sırasında hastaların ‘mistik duyguları’ yoğunlaşıyor ve ‘kendilerini dini baskı altında’ hissediyorlarmış! Bunun üzerine hastaların beyin dalgalarını ‘ölçen’ acar bilim adamlarımız ‘bu kişilerin Tanrı’yı düşündükleri sırada beynin bir kısmının daha aktif olduğunu’ tespit etmişler.
Devam edelim hikâyeye. Sara nöbeti sırasında, efendime söyleyeyim, beynin ön lobunda (öğrendiğime göre ‘Frontal lob’ derlermiş nörolojide buna) sinir hücreleri arasında ‘bir çeşit elektrik kontağı’, yani kısa devre vuku buluyormuş. Dr. Vilyanur Ramachandran (herhalde bir Hintli doktorla karşı karşıyayız) bu kısa devrenin, yani kafadan kontağın sinir hücrelerini uyararak dinî duyguların yoğunlaşmasına sebebiyet verdiğini söyleyesiymiş. (Haberde mahrecin verilmemesi nedeniyle bu bilgiyi denetleyemiyouz tabiatıyla.)
İşin bundan sonrası daha da eğlenceli. Hintli (zannettiğimiz) doktor, “beyinsel fonksiyon olan Tanrı’ya inanma içgüdüsünün toplum düzeninin sağlanabilmesi için evrimle birlikte geliştiğini” söylüyormuş.
Yahu Freud, toplum düzeninin, medeniyetin ortaya çıkabilmesi için içgüdülerin bastırılması gerektiğini söylemiyor muydu? İçgüdüler doğal hallerine bırakıldığında toplum düzenini tehdit etmiyor muydu? İçgüdüler ile toplum düzeni ne zamandan beri hem de evrimle birlikte (!) gelişiyorlar? Bir kere Tanrı’yı bir içgüdü nesnesi yapmak onu beynin kıvrımlarının arasındaki filanca noktaya tıkıştırmak ve beynin ürünü kılmak isteyenler için biçilmiş kaftan bu sözde bilimsel keşif! Öyle ya, insanlığın başından beri aranılan Tanrı’nın yeri de bulunmuş olmuyor muydu böylece? Hem de belirsiz, muğlak ve hangi başlangıç şartlarından, biim felsefesinde geçtiği şekliyle initial conditions’tan yola çıktığı belli olmayan bu magazine bilim keşifleri sayesinde saralı hastaları model alarak beyindeki ‘Tanrı noktası’ keşfedilmiş oluyor.
Hürriyet’in Dış Haberler Servisi tarafından aparılan bu eğlenceli haber şöyle sürüyor: “Aşırı dindar olduğunu söyleyen kişilerin de beyin fonksiyonlarını inceleyen bilim adamları (demek ki dindar olanların beyanlarına itibar ediyormuş bu doktorlar; hani bilim deneydi, gözlemdi, ölçümdü, testti vs.?) bu kişilerde de tıpkı epilepsi hastalarında olduğu gibi ‘Tanrı noktası’nın gelişmiş olduğunu söylediler.” (Bağlantıya bakın! Önce saralı hastalar, yani marazî bir durumdaki insanları ölçü olarak alacak, sonra da kendisini ‘ben çok dindarım’ diye takdim eden birtakım insanlara bu bulgularını yansıtacaksın, sonra da bilim yapıyorum diye beyanat vereceksin. Hani bunun doğrulama imkânı, hani sağlaması?) Tanrı inancı vasat olan kişilerde ise bu merkez fazla gelişmiş değilmiş!
Neden-sonuç bağlantısı müthiş: Önce Tanrı noktasını keşfedeceksin, sonra birtakım insanlar gelecek size ‘benim Tanrı noktamı ölçün’ diye. Siz de ‘imanım kavidir’ diyeni ölçecek ve ‘hayret, bu merkez bunda çok gelişmiş’ diyecek, ‘imanım orta karardır’ diyenin de ‘pek fazla gelişmiş olmadığını’ söyleyeceksin. Ateist birisi de çıkıp geldiğinde, ‘Hımm. Senin Tanrı noktan hiç yok’ diye fetva vereceksin.
Çok gelişmiş, pek fazla gelişmemiş gibi ‘bilimsel’ tespitleri herhalde siz de oturduğunuz yerden yapabilirsiniz. Bunun için bilim adamı, hele hele California Üniversitesi’nde Hintli bir doktor olmanıza hiç gerek yok.
Oysa bilim rakam ister, ölçüm ve deney ister, olgularla teorinin birbirine uygunluğunu (correspandence) ister. Fakat her şeyden çok da iz’an ister. Tanrı noktası gibi ucubeleri doğuran müşevveş bir zihni değil.
07 Kasım 1997, Cuma
.
Mithat Paşa, İstanbul surlarını yıktıracak mıydı?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Yanılmıyorsam 1995 yılıydı. Kapatılan Refah Partisi Genel Sekreteri Oğuzhan Asiltürk bir açıklama yaparak İstanbulsurlarının yıkılması ve surlardan kazanılacak yerlerin yeşil alan ve topluma yararlı binalarla şenlendirilmesi gerektiğini söylemişti. Hatırlarsanız büyük bir aleyhte kampanya ile bu bakış gericilik, bağnazlık, sanata ve tarihe düşmanlıkla damgalanmıştı. Doğrusu ben de bu sözlerin nereden icap ettiği muammasını çözememiş ve bir ‘şehirsever’ olarak tepkimi belli etmiştim. Ancak öbür taraftan da ‘surları kurtarıyoruz’ diye (o sıralarda) yapılan restorasyonlarında bir film platosunda inşa edilen kaleleri andırdığını ve yapmacık kaldığını söylemekten de geri kalmamıştım.
Hatta o günlerde mimar dostum Aykut Köksal, Marmara surlarının denizle irtibatını kesen sahil yolunun, ‘deniz suru’ olarak yapılan bu büyük duvarın anlamında ciddi bir bozulmaya yol açtığını ve onları ‘kara suru’ haline getirdiğini belirten bir yazıkaleme almıştı. Gerçekten de, şehir felsefesi açısından bakıldığında surları yıkmakla onları aslen ait olukları anlam bütününden soyutlayacak, hatta kopartacak sahil yolu gibi radikal uygulamalara girişmek arasında çok da fazla bir fark olmadığı görülebilecektir. Birisi madden yıkarken, öbürü manen, mana olarak yıkmaktadır. Tek fark bu!
Surların yıkımı ile ilgili, şu günlerde okuduğum kitaplardan birisi olan Zeynep Çelik’in Değişen İstanbul (Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1996) adlı çalışmasında yeni bilgilere rastladım. Konuya geçmeden kitabın İngilizce orijinali olan The Remaking of Istanbul’un tam karşılığının “İstanbul’un Yeniden Kuruluşu ” olduğunu ve Değişen İstanbul’un kitabın orijinalindeki Tanzimat sonrası gerçekleşen aktif “yeniden inş-a” fikrini yeterince yansıtmadığı yolundaki kanaatimi ilgililere ulaştırmak istiyorum.
Zeynep Çelik bir dipnotta (s. 59, dn. 97) bugün Yedikule ile Haliç arasında uzanan Teodosios Surları’nın yıkımı fikrinin 1872’lere kadar geri gittiğini belirtiyor. Sadrazam Mithat Paşa, Abdülaziz döneminde surların yıkılmasını teklif etmiştir; ancak kendilerini “İngiliz asar-ı atika taraftarları” diye tanıtan bir grup, irade-i seniyye’nin çıkmasını “müdahale ederek” (?) önlemiştir. İlginç, değil mi? Modernleşmenin ve Batılılaşmanın öncülerinden birisi olarak takdim edilen Mithat Paşa’nın karşısına yine Batılılar çıkarak tarihi kurtarıyorlar!
Ne var ki, bu hadisenin mesut sonuçları da olmamış değildir. Surlar dikkatleri üzerine toplamış ve 1891’de ayrıntılı bir haritası bile çıkartılmış, hatta Alexander Van Millingen’in kitabı surların korunması konusunda bilimsel bir temel temin etmiştir.
1909’a geldiğimizde bu defa bir gazetenin gündeme getirdiğini görüyoruz surların yıkılmasını. Yeni Tasvir-i Efkar gazetesi surların hiçbir tarihi, mimari ve savunma değerleri olmadığını söylüyor ve surların yerlerine “geniş bir cadde, parlamento, mükemmel ve muntazam” bir tiyatronun (işte bu harika!) yapılmasını öneriyor. Ancak yine yabancı bilim adamları ile şehremini Halil Bey’in muhalefeti sayesinde bu tasarı, gazete sayfalarında kalmıştır.
Modernleşme tarihimize biraz derinliğine bakıldığında, zihnimizde oluşturduğumuz şablonların nasıl bir optik yanılgının eseri olduğunu daha berrak olarak görebiliyoruz. Bugün Mithat Paşa’yı baştacı edenler bir zamanlar onun da tasarlayıcılarından olduğu surların yıkılmasına en şiddetli tepki gösterenler iken, Mithat Paşa ile kendilerini asla aynı safta görmek istemeyecek olan bir ‘siyasal İslamcı’ partinin mensupları, garip bir şekilde onunla aynı tutumu paylaşabiliyorlar tarih karşısında.
Öyleyse rahatlıkla söyleyebiliriz: Mithat Paşa’nın da, Oğuzhan Asiltürk’ün de tasarıları ortak bir kültürel zeminden harekete geçmekteydi: Modernleşmemizin muğlak zemininde dönemlerin ve konjonktürün etkisiyle zaman zaman sarmaş dolaş olabilen, zaman zaman da birbirine amansızca düşman kesilebilen bir “köksüzler” ülkesi Türkiye.
“Kök”ümüzü bulana kadar da bu yanlış veya moda deyimle “sanal” saflarda bütün gücümüzle mücahedeye devam edeceğe benziyoruz.
İktibas Deneme nedir?
“Deneme, hemen, söylemek istediği şeyle başlar, kullandığı kavramların tanımını yapmaktan kaçınır ve bilinçli bir sekilde yöntemsel olmayanı yöntem olarak kullanır. Deneme, anti-sistematik bir hareket noktasını kendine özgü bir şekilde benimser, kavramları bağlamlarından kopuk bir halde ‘teklifsizce’ ele alır ve onları keyfine göre kullanır.”
Theodor W. AdornoSarmaşık
İbn Haldun ve Şeyh Bedreddin
İbn Haldun üzerine daha önce bu sütunda birkaç yazı yazmıştım; bu yazılar epeyce bir alakaya da mazhar olmuştu. Yalnız Sayın Besim Tibuk değil, birçok akademisyen gençken de aldığım telefonlar, ülkemizde İbn Haldun’a yönelik bir ilgi artışının kalınlaşan hatları gibi göründü bana.
Belki erbabının malumudur; ama ben yeni öğrendim ve bu bilgiyi değerli okuyucularımla paylaşmak istedim.
İbn Haldun meşhur Mukaddime’nin yazarı olarak gittiği Kahire’de Şeyh Bedreddin’le tanışmış rivayete göre. Hatta bazıkonuları oturup tartıştıkları ve birbirlerini etkiledikleri de rivayetler arasında. Şeyh Bedreddin’in geliştirdiği görüşlere bakılırsa büyük üstad İbn Haldun’dan etkilenmiş olabileceği ihtimal dışı gözükmüyor.
Tahkikinde fayda gördüğüm için yazdım bunları. Ve başka bir şey için daha: Geleneksel dönemde, o günün ulaşım şartları da göz önünde tutulduğunda, aydınlar arasında sanıldığından daha yakın ilişkilerin bulunduğunu gösteriyor bu hadise bize.
Bazen bugünden de daha yakın!.
.
Mimar Sinan ve Bursa
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Mimar Sinan ve Bursa
Dün (6 Nisan 1998), Bursa’nın fethinin 672. yıldönümü. İki gün sonra ise tarihler 9 Nisan’ı gösterdiğinde usta Mimar Sinan’ın ölümünün 410. yıldönümünü idrak edeceğiz. Her iki yıldönümünü buluşturacak ortak nokta ise benim için ancak “Bursa ve Sinan” olabilirdi.
Başlığı atmak kolay da, muhtevayı oluşturmak göründüğü kadar basit olmadı benim için. Çünkü hem Bursa, hem de Sinan, zihnimizde kolayca bir araya geliveren ve “Osmanlı” dediğimizde ilk çağrışımlara açılan kapılar şeklinde karşımıza çıksalar da, fiiliyatta hemen hiç yan yana gelmemiş oldukları görülür. Ne Sinan bu eski başkentte en ufak bir eser bırakmıştır, ne de Bursa’nın Sinan’ın o “emperyal” vizyonu içerisinde kayda değer bir yeri olmuştur. Oysa araştırmalar derinleştirildiğinde Sinan’ın en azından yetişme döneminde Bursa’ya gelerek “kuruluş devri”nin mimari eserlerini incelediğini, orada olgunlaşmış çini geleneğini tevarüs ettiğini, Bursa camilerinin içinde yer alan havuzların bir yankısını bir defalık da olsa, Selimiye’nin müezzin mahfilinin altına taşıdığını fark edebiliyoruz.
Peki bu ve benzeri Bursa etkilerine rağmen Sinan’ın Bosna’dan Kırım’a kadar geçtiği yerlere serptiği çil çil kubbelerden bir tane olsun Bursa’ya yapmayı aklından geçirmemiş olduğunu düşünmek ne kadar doğru olur? Evet, bir gerçek var ortada: Sinan’ın Bursa’da hiçbir eseri yoktur. Fakat bir eser mutlaka pozitif anlamda alınırsa. Zihnimizi biraz da yapmamak üzerinde yoğunlaştırmayı denemeye ne dersiniz? Belki de tarihe bu gözlükle bakmak, bize öğretilen pek çok efsaneyi sorgulamak imkanını açacaktır önümüze!
Sinan, belli ki bu kadim başkente müdahale etmemeyi bilinçli olarak tercih etmiştir. Hem de kendisine II. Selim’in, “karındaşı” şehzade Mustafa’ya bir türbe yapması emrine rağmen. Kemal-i nezaketle geri çevirir bu teklifi Sinan; yerine Mehmed Çavuş adında bir ‘yarar üstad’ın gönderilmesini ve kendisinin affını istirham eder.
Niçin dokunmak istememiştir Bursa’ya? Şöyle düşünmeye çalışalım: Sinan Bursa’da bir eser ortaya koyacağı zaman şu iki seçenekten birini tercih etmesi gerekiyordu: Ya kendi sanatını konuşturacak bir yapı ortaya koyacaktı ki, bu, kuruluş devrinin bütünlüğünü yaşamakta ve yaşatmakta olan Bursa adlı Osmanlı’nın ‘derin hafızası’nda bir kırılmaya yol açacaktı; ya da bir sanatçı için hiç de istenmeyen bir şey olan “arkaizm”e düşecek, geçmiş biçimleri kopya ederek onların basmakalıp taklitlerini yapacaktı. (Bu durum, günümüzde divan şiiri yazmak için uğraşmaya benzer. O şiirin kendisine has ortamı ortadan kalktıktan sonra yapmacık sanatın gölgesi üzerinden kolay kolay kalkmaz buna teşebbüs edenlerin.)
Yalnız bir mühendis olmayıp aynı zamanda deha sahibi bir sanatçı da olan Sinan, geçmiş biçimleri olduğu gibi tekrar edemeyeceği (Bursa camilerinin tuğla minarelerine bir klasik dönem mimari niçin geri dönsün?) ve kendi mimarisinin bu ruhunu çok iyi kavradığı şehre uygun düşmeyeceği için bir “müdahale”den kaçınmıştır. Onun içimizdeki aydınlıkla beraber ebediyete kadar yaşamasını istemiş, bir devletin ‘mahremiyyeti’ni temsil ettiğini bilerek mahfuz bir hafıza olarak kalmasını arzu etmiştir. Böylece bir şehre yalnız yaparak değil yapmayarak da katkıda bulunulabileceğini ispat etmiş olmaktadır.
Dahiler böyledir işte: Onlar yalnız yaptıklarıyla değil, yapmadıklarıyla da büyük nizama katkıda bulunmayı bildikleri için büyüktürler.
.
Metropolde kurban
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Metropolde kurban
Ünlü Alman sosyolog ve filozofu Georg Simmel (1858-1918), alanında çığır açmış makalelerinden ‘Metropol ve Zihni Hayat’ta, büyük şehirlerde ‘Herhalde, kanıksanmış bakış kadar kayıtsız şartsız şehre özgü bir başka ruhsal olgu yoktur.’ der. ‘
Simmel, metropolde duygunun yerini hesapçı aklın aldığını, çevreden gelen uyaran bombardımanı altında eskisi gibi duyarlı kalamayan insanın psikolojik olarak bu niceliksel artışa karşı bir savunma mekanizması geliştirdiğini, bunu da insanı çevresiyle ve şehriyle bir anne-çocuk ilişkisine (zaten metropol de ‘anne-şehir’ demek değil midir?) değil, bir matematikçinin rakamlarla olan ilişkisine hapsettiğini belirler.
Gerçekten de geleneksel şehirlerimizdeki ‘çevreyi ve çevreyle yaşamak’tan uzaklaşıp bugün çevremizde olan bitenlere, komşulara, binalara, sokaktan geçenlere ve hayvanlara kanıksanmış bakışlar fırlatmaya hepimiz giderek daha çok meyyal hale geliyoruz. Bunu içinde bulunduğumuz Kurban Bayramı’nda daha yoğun olarak hissettiğimi itiraf edeyim.
Allah kabul etsin, kurbanlığımızın kesileceği yer, biraz garip gelecek belki size ama bir oto yıkama-yağlama yeriydi. Yan yana yatırılan büyükbaş hayvanlar cümbür cemaat tekbir getirilerek boğazlanıyor, bu sırada oluk oluk akan kanlar, hemcinslerinin topuklarına kadar çıkıyordu; bütün olup bitenleri umarsız bir tevekkülle ve donmuş gözlerle seyreden bir sonraki hayvan, Zaloğlu Rüstem misillü erler tarafından kündeye getiriliyor ve aynı işlem saatler boyu tekraren sürüyordu. Sonunda sıcağın da etkisiyle pıhtılaşan kanlara boyanmış yerlere yatırılan sığırlar, bu vahşet sahnelerini kim bilir kaç defa seyrettirilip, hemcinslerinin acı hırıltıları işittirildikten sonra yere devriliyor ve ‘işlem tamam’lanıyordu.
Bir mezbahadan farksızdı sizin anlayacağınız kurban kesim yerimiz. Oysa mezbahada hayvan boğazlamakla ‘kurban kesmek’ arasındaki tek fark, hep birden tekbir getirmek ve kesenlere vekalet vermekten ibaret mi olmalıdır? ‘Kurban’, adı üstünde bizi Allah’a yaklaştıran şeydir; bu derece değerden ve duygudan soyulmuş bir şekilde, bu kadar, Simmel’in sözünü ettiği ‘kanıksanmış bakış’ ile mi boğazlanıp parçalanmalıdır onlar?
Sözün burasında Sermet Muhtar Alus’un bundan 50 yıl önce kaleme aldığı ‘Kurban Bayramlarımız’ adlı yazısından kısa bir iktibasta bulunmak istiyorum, eski kurbanlıkların birkaç günlük de olsa ne kadar ihtişamlı bir saltanat sürdüklerini daha iyi anlatabilmek için:
‘Erbabı, daha kuzu iken gözünün karasını, burnunun tümseğini, geyreklerini iyice yokladıktan sonra almış. Rüstem, Dilaver, Şahin misillu ad takarak evlat gibi, fıstık üzümle büyütmüş. Haftada bir iki gün yanına katıp cami avlularında, başka meraklılarınkilerle boy ölçtürmüş; iki yaşını bulunca da satılığa çıkarmış… Kurbana iki üç gün mü kaldı, önce Arap sabunuyla, sonra Hacı Cemali ile yıka babam yıka. Kar beyaz tüyleri seyrek dişli sakal tarağıyla mükemmelen tarayıp aslan yelesi gibi kabarttıktan sonra alnına, arkasına lal şekerci boyasından süsler; boynuzlarına varak yaldızlar; başına kırmızı papaziden ve iki yanı kırmızı, pembe kurdelelerle fiyongolu hotoz veya duvak; şakaklarına birer tutam gelin teli… Koçun yüzüne gözüne gülsuyu serpildikten, ağzına tuz sunulduktan, gözleri de salaşpurla sarıldıktan sonra (kanlı bezleri kullanıp hayvancağıza kan kokusu duyurmak kat’iyyen mekruh) tepinerek kolay can versin diye bir ayağı bırakılıp üçü bağlandı mı, tekbirle sahibinin namına kurban edildi gitti.’
Bütün bu kurban-insan diyaloğuna kendimizi Binbir Gece Masalları kadar uzak hissedişimizin temelinde, ‘kurban’ın metropol insanları olarak gözümüzde nesneleşmesi, eşyalaşması yatıyor bana göre. O artık bizi ahirette Sırat Köprüsü’nden geçireceği için bütün bir ebedi saadet rüyasının, ümitlerinin bağlandığı bir ’emanet’ değildir. O gülsuları serpilen masum çehresinde hemcinslerimize yönelik şiddet ve vahşet güdülerimizi nötralize eden bir paratoner değildir. O artık, elimizden her nasılsa kaçtığında makineli tüfeklerle taranarak yaralı olarak yakalanan ve televizyonlarda bu ‘heyecanlı anlar yaşatan sahnelerin’ defalarca beynimize ışınlandığı, elimizde kaldığındaysa bir kan deryası içerisinde başı ve derisi gövdesinden işkence çektirilerek ayrılan (sadece İstanbul’da 500’e yakın kişinin bu bayramda elini ayağını kestiği için hastanelere yollanmasını başka nasıl açıklayabiliriz?), iç organları ve yağları toprağa emanet edilmek yerine cadde kenarlarındaki çöp konteynerlerine atılan herhangi bir nesne haline gelmektedir.
Bir bayram yazısı için belki biraz sevimsiz oldu ama metropolün ibadetlerimizin bence çok önemli bir tarafını teşkil eden duygusal yoğunluğunu giderek nasıl kemirdiğini görünce hissettiklerimi sizinle paylaşmak istedim.
Kurbanlıklarımızı kendi çocuklarımız kadar sevebileceğimiz bayramların uzakta olmaması temennisiyle Kurban Bayramınızı tebrik ediyorum.
10 Nisan 1998, Cuma
.
Ev ve apartman
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Ev ve apartman
Çocuklar bugün bile ev resmi yapmaları istendiğinde neden içinde doğup büyüdükleri apartmanları resmetmek yerine bir kare çizip üzerine de bir üçgen yerleştirirler hep? Ancak zamanla akılları erdikten sonra oturdukları “ev”in bir apartman dairesi olduğunu ve binanın da bir kule gibi göklere ser çektiğini fark ederler ve başlarlar apartmanların soğuk çehrelerinde çocuksuluğun sızabileceği bir menfez aramaya… Çoğunlukla olmadığı halde ağaçlar yaparlar yanına yöresine; küçücük bir papatyayı dev kadar büyük yaparak bu beton blokların üzerlerine üzerlerine gelen dehşetini yumuşatmaya çalışırlar minik parmaklarıyla. Hayal gücü kuvvetli olanlar ise çatıyı bir çiçek bahçesine çevirirler.
Sanki yaptıkları her şey apartmanın tasallutundan fıtratlarını korumaya yöneliktir! (Bunları görmek için Abc çocuk sayfasındaki resimlere ara sıra göz atmanız yeterli.)
Burada sizi ilginç bir tartışmaya davet etmek istiyorum. Mimarlıkcamiasında çıkan dergilerde, yalnızca mimarları değil, genel okuyucuları da ilgilendiren yazılar ve konuşmalar yayınlanıyor. Bu konuşmalardan, daha doğrusu tartışmalardan birisi, Avrupa’daki muhafazakar ve gelenekçi mimarinin ünlü isimlerinden ve aynı zamanda Prens Charles’in mimarlık danışmanı Leon Krier ile mimarlığın bugün “niteliksel bir değişim geçirmesi” gerektiğini savunan “devrimci” Peter Eisenman arasında geçiyor (bkz. Mimarlık, sayı: 243, ’90-5-6).
Krier, modernlik ve geleneği iki ayrı ve zıt kutba yerleştiren yaklaşımları eleştirerek başladığı konuşmasında “Çağdaşlık ve gelenek aslında çelişen kavramlar değil. Çağdaş bir gelenekçiolmak olası (mümkün). Bunda bir çelişki yok.” diyerek geleneğin modern şartlar altında sürdürülmesinden yana olduğunu belirliyor. Buna mukabil Eisenman, çağımızda mimarlığın ve mimarlık programının değişmek zorunda olduğuna dikkat çekerek, “Bugünün söylemi bundan beş yüz, yüz, hatta elli yıl öncekilerden farklı olmalı; ancak bu, söylemin geleneğinin terk edilmesi demek değil, gelenekte çekinik kalmış, kısımların yeniden gündeme gelmesi demek”tir, tespitinde bulunuyor. (Görüldüğü gibi postmodern eğilimli bir mimar, geleneğin bütününe karşı değil; onun tarihte örtük ve öne çıkmamış kısımlarının bugün yeniden-üretilmesinden yanadır.)
Krier’in tarihin akışına kapılmamak ve tutarlı olmak gerektiği uyarısına, Demirelvari bir cevap veriyor Eisenman: “Dün dündür , bugünse bugün.” Krier, mimarlıkta “kaçınılmazlık” söylemininterk edilmesinin zorunlu olduğunu söyler: “Bugünün koşullarının kaçınılmaz olduğunu söylemek, kendimizi istemediğimiz bir şeye teslim etmek ve doğru olmadığını bildiğimiz bir şeyi yapmak için özür aramaktır.”
Krier, gelenekte ortaya çıkmış biçimlerin, yapı ve mekan tiplerinin “her zaman anlamlı” olduğunu söylüyor, çağımızda her şeyin değişmek zorunda olduğu önyargısına karşı ki haklı.. Zira temel yapı tiplerinden birisi olan “ev”, başta da söylediğimiz gibi hala varlığını, güncelliğini sürdürmektedir apartmana rağmen. Ve Krier bence asıl önemli sözleri bu noktada boca ediyor tarihin hafızasına: “Ben bakışın değişmediğini düşünüyorum; çünkü eğer değişmiş olsaydı bugün yaşamayı en çok istediğimiz yerler olan eski kentler ve yapılar bizim icin kesinlikle anlamsız olurdu.. her çit, her telefon kulübesi, duvardaki her sıva parçası dünya bütününü etkiler. “Tarihin amansız güçleri”nin sağlığımızı tehdit ettiğini, gezegenimizi çöplüğe çevirdiğini bile bile kendimizi bu güçlere teslim etmenin hiçbir anlamı olamaz.”
Ardından “eve” geliyor konu. İnsanlar ve zihniyetleri ne kadar değişmiş olursa olsun, Amerikalıların aklına ev denilince hep geleneksel bir veya iki katlı konutların gelmesi örneğinden hareketle Krier, Amerikan halkının % 99’unun bu evleri apartmanlara tercih etmesinin anlamlı olduğunu belirtiyor: Demek ki, “İnsanlar seçme özgürlükleri olduğunda, kafalarındaki aile tanımına paralel olarak bunu (geleneksel evleri) seçiyorlar.”
Çağımızda her şeyin temelinden değişip dönüştüğünü hararetle savunanların bile insanlığın temel mekan tiplerinden “ev”e sığınmaları, tıpkı çocukların “ev resmi yap” denildiğinde kulübe resmi çizmelerinde olduğu gibi, değişmeye direnen bir tarafımızın hala yaşadığını gösteriyor.
Bu bile bazı gerçeklerin üzerine örtülmüş perdeleri sıyırmaya yeter gibi geliyor bana. Yeter ki insanların önüne “kaçınılmazlık” olarak dayatılanlardan farklı seçenekleri koyalım ya da bu seçenekleri bulmasının önündeki engelleri kaldıralım.
Konfüçyüs ne kadar doğru söylemiş: “İnsana neden güvenilmesin?”
İktibas
İnsana güvenmek
Turgut Cansever hocam bir konuşmasında naklediyor:
“Konfüçyüs dere kenarında oturuyor şakirtleriyle. Karşı taraftan bir ihtiyar geliyor, dere de çok hızlı akıyor. Konfüçyüs diyor ki şakirtlerine: “Şu ihtiyara söyleyin, nehri geçemez.” Şakirtler, “İhtiyar, nehre girme, geçemezsin.” diyorlar. İhtiyar hiç oralı olmuyor ve karşı tarafa geçiyor . Konfüçyüs ihtiyarın yanına gidiyor ve diyor ki: “İhtiyar, ya ben hiçbir şey bilmiyorum, ya da sen çok şey biliyorsun. Nehri nasıl geçtin?” İhtiyar cevaplıyor: “Evvela nehri geçmeye karar verdim. Bundan sonra kendimi, beni karşıya geçirecek akıntılara teslim ettim. Böylece karşıya geçtim.” Konfüçyüs şakirtlerine dönüyor ve şöyle diyor: “İhtiyarı iyi dinleyin, o akıntılara güvendi ve karşıya geçti. İnsana neden güvenmesin?”
(Kubbeyi Yere Koymamak, İz Yayıncılık, 1997, s. 41.)
.
Ev ve apartman
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Ev ve apartman
Çocuklar bugün bile ev resmi yapmaları istendiğinde neden içinde doğup büyüdükleri apartmanları resmetmek yerine bir kare çizip üzerine de bir üçgen yerleştirirler hep? Ancak zamanla akılları erdikten sonra oturdukları “ev”in bir apartman dairesi olduğunu ve binanın da bir kule gibi göklere ser çektiğini fark ederler ve başlarlar apartmanların soğuk çehrelerinde çocuksuluğun sızabileceği bir menfez aramaya… Çoğunlukla olmadığı halde ağaçlar yaparlar yanına yöresine; küçücük bir papatyayı dev kadar büyük yaparak bu beton blokların üzerlerine üzerlerine gelen dehşetini yumuşatmaya çalışırlar minik parmaklarıyla. Hayal gücü kuvvetli olanlar ise çatıyı bir çiçek bahçesine çevirirler.
Sanki yaptıkları her şey apartmanın tasallutundan fıtratlarını korumaya yöneliktir! (Bunları görmek için Abc çocuk sayfasındaki resimlere ara sıra göz atmanız yeterli.)
Burada sizi ilginç bir tartışmaya davet etmek istiyorum. Mimarlıkcamiasında çıkan dergilerde, yalnızca mimarları değil, genel okuyucuları da ilgilendiren yazılar ve konuşmalar yayınlanıyor. Bu konuşmalardan, daha doğrusu tartışmalardan birisi, Avrupa’daki muhafazakar ve gelenekçi mimarinin ünlü isimlerinden ve aynı zamanda Prens Charles’in mimarlık danışmanı Leon Krier ile mimarlığın bugün “niteliksel bir değişim geçirmesi” gerektiğini savunan “devrimci” Peter Eisenman arasında geçiyor (bkz. Mimarlık, sayı: 243, ’90-5-6).
Krier, modernlik ve geleneği iki ayrı ve zıt kutba yerleştiren yaklaşımları eleştirerek başladığı konuşmasında “Çağdaşlık ve gelenek aslında çelişen kavramlar değil. Çağdaş bir gelenekçiolmak olası (mümkün). Bunda bir çelişki yok.” diyerek geleneğin modern şartlar altında sürdürülmesinden yana olduğunu belirliyor. Buna mukabil Eisenman, çağımızda mimarlığın ve mimarlık programının değişmek zorunda olduğuna dikkat çekerek, “Bugünün söylemi bundan beş yüz, yüz, hatta elli yıl öncekilerden farklı olmalı; ancak bu, söylemin geleneğinin terk edilmesi demek değil, gelenekte çekinik kalmış, kısımların yeniden gündeme gelmesi demek”tir, tespitinde bulunuyor. (Görüldüğü gibi postmodern eğilimli bir mimar, geleneğin bütününe karşı değil; onun tarihte örtük ve öne çıkmamış kısımlarının bugün yeniden-üretilmesinden yanadır.)
Krier’in tarihin akışına kapılmamak ve tutarlı olmak gerektiği uyarısına, Demirelvari bir cevap veriyor Eisenman: “Dün dündür , bugünse bugün.” Krier, mimarlıkta “kaçınılmazlık” söylemininterk edilmesinin zorunlu olduğunu söyler: “Bugünün koşullarının kaçınılmaz olduğunu söylemek, kendimizi istemediğimiz bir şeye teslim etmek ve doğru olmadığını bildiğimiz bir şeyi yapmak için özür aramaktır.”
Krier, gelenekte ortaya çıkmış biçimlerin, yapı ve mekan tiplerinin “her zaman anlamlı” olduğunu söylüyor, çağımızda her şeyin değişmek zorunda olduğu önyargısına karşı ki haklı.. Zira temel yapı tiplerinden birisi olan “ev”, başta da söylediğimiz gibi hala varlığını, güncelliğini sürdürmektedir apartmana rağmen. Ve Krier bence asıl önemli sözleri bu noktada boca ediyor tarihin hafızasına: “Ben bakışın değişmediğini düşünüyorum; çünkü eğer değişmiş olsaydı bugün yaşamayı en çok istediğimiz yerler olan eski kentler ve yapılar bizim icin kesinlikle anlamsız olurdu.. her çit, her telefon kulübesi, duvardaki her sıva parçası dünya bütününü etkiler. “Tarihin amansız güçleri”nin sağlığımızı tehdit ettiğini, gezegenimizi çöplüğe çevirdiğini bile bile kendimizi bu güçlere teslim etmenin hiçbir anlamı olamaz.”
Ardından “eve” geliyor konu. İnsanlar ve zihniyetleri ne kadar değişmiş olursa olsun, Amerikalıların aklına ev denilince hep geleneksel bir veya iki katlı konutların gelmesi örneğinden hareketle Krier, Amerikan halkının % 99’unun bu evleri apartmanlara tercih etmesinin anlamlı olduğunu belirtiyor: Demek ki, “İnsanlar seçme özgürlükleri olduğunda, kafalarındaki aile tanımına paralel olarak bunu (geleneksel evleri) seçiyorlar.”
Çağımızda her şeyin temelinden değişip dönüştüğünü hararetle savunanların bile insanlığın temel mekan tiplerinden “ev”e sığınmaları, tıpkı çocukların “ev resmi yap” denildiğinde kulübe resmi çizmelerinde olduğu gibi, değişmeye direnen bir tarafımızın hala yaşadığını gösteriyor.
Bu bile bazı gerçeklerin üzerine örtülmüş perdeleri sıyırmaya yeter gibi geliyor bana. Yeter ki insanların önüne “kaçınılmazlık” olarak dayatılanlardan farklı seçenekleri koyalım ya da bu seçenekleri bulmasının önündeki engelleri kaldıralım.
Konfüçyüs ne kadar doğru söylemiş: “İnsana neden güvenilmesin?”
İktibas
İnsana güvenmek
Turgut Cansever hocam bir konuşmasında naklediyor:
“Konfüçyüs dere kenarında oturuyor şakirtleriyle. Karşı taraftan bir ihtiyar geliyor, dere de çok hızlı akıyor. Konfüçyüs diyor ki şakirtlerine: “Şu ihtiyara söyleyin, nehri geçemez.” Şakirtler, “İhtiyar, nehre girme, geçemezsin.” diyorlar. İhtiyar hiç oralı olmuyor ve karşı tarafa geçiyor . Konfüçyüs ihtiyarın yanına gidiyor ve diyor ki: “İhtiyar, ya ben hiçbir şey bilmiyorum, ya da sen çok şey biliyorsun. Nehri nasıl geçtin?” İhtiyar cevaplıyor: “Evvela nehri geçmeye karar verdim. Bundan sonra kendimi, beni karşıya geçirecek akıntılara teslim ettim. Böylece karşıya geçtim.” Konfüçyüs şakirtlerine dönüyor ve şöyle diyor: “İhtiyarı iyi dinleyin, o akıntılara güvendi ve karşıya geçti. İnsana neden güvenmesin?”
(Kubbeyi Yere Koymamak, İz Yayıncılık, 1997, s. 41.)...
.
Bu bizim hayatımız!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bu bizim hayatımız!
Bilmem siz de duydunuz mu; doğalgaz borusu döşemek için sokakları kazarken isçiler bazen bir kazma darbesinden sonra bir evin mutfağında yahut oturma odasında buluyorlarmış kendilerini. Daha şaşkınlıklarını üzerlerinden atamadan dehşet içindeki ev sahibini karşılarında görüyorlarmış. Meğer apartmanın bodrum katında ikamet etmekte olan vatandaşımız, yolun altına doğru köstebek gibi evini genişletip yer kazanıyormuş! Anlaşılan fütuhat ruhu bodrumlarda devam ediyor!
Abartılı bir istisna gibi görebilirsiniz bu örneği belki; ama bana sanki bu topraklarda yaşayan insanların genel karakterinden bir tecelli, bir yansıma gibi geldi. Yaygın bir tavır bu toplumumuzda; hatta kurallara itiraz etmeyen; ama öbür yandan da altını oyan bir tür “sivil itaatsizlik” görüyorum bu “anomik” damarımızda; bunun eskilerin deyişiyle “nev-zuhur” bir tavır olmadığını da eklemek istiyorum.
İşte size padişahın her şey, tebanın hiçbir şey olduğu masalıyla hep soğuk nazarlar fırlattığımız tarihimizden bir sivil itaatsizlik, giderek “emre itaatsizlik” örneği; hem de kime karşı: Padisah-i cihana…
Yıllardan 1693’tür. Padişah II. Ahmed, Avusturya seferine çıkılmasını ferman eylemiştir devletin dört bucağına. O günlerde Bursa’da bulunan Şeyh Niyazi-i Mısri, 200 kadar müridiyle sefere katılmak ister. Bunu bir “huruç” (padişaha isyan) olarak algılayan padişah, sefere katılmayıp dua etmesinin yeterli olacağını bildirir bir hatt-ı humayunla Niyazi’ye. Niyazi’nin verdiği cevap, bir padişaha yazılabilecek en ağır ifadeleri taşımaktadır:
“Padişahım, muhale (imkansız bir şeye) ferman vermek akıl (akıllı) işi değildir. Padişahım, ben seni esirgerim, sana bir su-i kasdim yoktur. Ancak umum üzre adleyle deyu nasihat ederiz; kabul edersen senin izzetin ziyade olur; aziz olursun. Kabul etmezsen zararı kendinize edersiniz… Elhasıl, nasihati kabul edersen tahtında sabit-kadem olursun. Ve illa muhalefetin zararı kendüye (sana) aid olur, bilürsün . Nasihatim budur.”
Dediği gibi müridlerinin başında Edirne’ye kadar gider Niyazi; ancak orada derdest edilip Limni’ye sürgüne gönderilir.
Buraya kısaltarak aldığımız mektubun hitap şekli, sert ve tehditkar tonu bir şeyhin gerektiğinde nasıl itaatsizliğin doruklarına çıkabildiğinin ve padişahın emrine muhalefet edebildiğinin parlak bir örneğini sunmaktadır.
Şüphesiz bütün şeyhler Niyazi gibi ele avuca sığmayan insanlar değildi, ne var ki onun gibi aykırı tipler Osmanlı toplumunda hiç eksik olmamıştır. Çünkü Osmanlı’da, modern anlamda toplumu bir zar gibi kuşatan ve onu olanca şeffaflığıyla avucunun içinde tutan bir mutlakçı otorite mevcut değildi. Otorite, daha çok idari yapıda hükmünü icra ediyordu. Topluma gelince, işler değişiyor, toplumun iç içe kurduğu ve derinleştirdiği labirentlerde kendisine has garip bir sivil mantık yürürlükte kalıyordu.
Geleneksel toplumun bu derinliği, bireyi bugün olduğu gibi iktidarın eline kolayca teslim etmiyor, onu birçok başka, adem-i merkezileşmiş otoritenin (tarikatların, mahalle yönetimlerinin, loncaların vs.) dinamiğine bağlıyordu. Böylece görünüşte devlete, padişaha, kanunlara yaygın bir itaat söylemi üretilirken, tatbikatta, belki her zaman Niyazi-i Mısri örneğinde olduğu kadar sert degil; ancak sürekli bir biçimde kanunlardaki boşluklardan, otoritelerin gevşekliğinden, denetimlerin muğlaklığından yararlanma yoluna gidilmekte; bu da Batılı anlamda “otoritelerin içimize tahtını kurması” olarak özetlenebilecek “sivil itaat”in kamil manada tecellisine yolu kapatmaktadır.
Trafik kazalarının bir türlü önünün alınamamasından gecekonduların şehirleri birkaç yılda kuşatmasına, en büyük şehirlerimizin en büyük kaçakçılık ve kanunsuzluk merkezleri olmasından vergi vermeyi bir türlü içimize sindiremeyişimize kadar yığınla çarpık olgu duruyor önümüzde. Kendimizi ifşa edersek başımıza geleceklerden duyduğumuz korku da var işin içinde tabii. Ancak daha temelde, “anomik damarımız”ın otoriteyi oyalama taktiği yatıyor.
Bu, bir avantaj olduğu kadar bir dezavantajdır da. Ne yapalım ki bizim hayatımız bu!
.
Hangi 23 Nisan?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Dini bir bayramın ardından “milli” bir bayram olan 23 Nisan’a doğru seyrettiğimiz şu günlerde “bayramların tarihi”ne değinmek ilgi çekici olabilir diye düşünüyorum. Öyle ya, bugün “bayram” diye bildiğimiz muayyen günlerin neden, ne zamandan beri ve nasıl bayram olduklarını, hatta bildiğimizi zannettiğimiz başlangıç tarihlerinin bıçak kesimi gibi net bir şekilde takvim yaprağından düşmediğini öğrenmek epeyce zevkli bir uğraş alanı oluştursa gerek. Hele hele, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra kutlanmaya başlanan iki bayramın (Iyd-i Milli-yi Osmani ve Meclis-i Millinin Yevm-i Küşadı) Cumhuriyet’in kurulmasından sonra da kutlanmaya devam edildiğini (1936’ya kadar) öğrenince konu daha da merak çekici hale geliyor. (Dini bayramlarımız olan Ramazan ve Kurban bayramları Cumhuriyet döneminde de resmi tatil olarak kabul edilmiş; ancak yine Osmanlı döneminde resmi tatil olan Miraç Kandili, resmi tatil kapsamının dışında tutulmuştur.)
Necdet Sakaoğlu’nun Toplumsal Tarih dergisinde (sayı: 52, Nisan 1998) “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın Tarihinden” başlıklı çarpıcı araştırmasını okuyunca ‘Sahi, bayramların da bir tarihi olmalı, değil mi?’ sorusuyla düşüncelere daldım. Sakaoğlu, verimli bir araştırmacı; yakın tarih, özellikle de İstanbul tarihi üzerine pek çok makalenin ve İstanbul Ansiklopedisi’ndeki yüzlerce maddenin yazarı.
Bu defa 23 Nisan’ın “çocuk bayramı” olarak kutlanışının tarihine eğiliyor ve ilginç sonuçlara ulaşıyor Sakaoğlu. Mesela ilk 23 Nisan, 23 Nisan 1921’de ‘bayram’ olarak değil, ‘tezahürat olarak kutlanmıştır; ama çocuk bayramı değildir henüz. 23 Nisan’ın çocuk bayramı olarak kutlanması için 1929 yılını beklemek gerekecektir; yani TBMM’nin açılışının 9. yıldönümünü …
Ancak 23 Nisan’ın neden ve nasıl çocuk bayramı olduğunun da ilginç bir tarihi olduğunu öğreniyoruz Sakaoğlu’nun araştırmasından. 1921 tarihinde kurulan Himaye-i Etfal Cemiyeti (sonradan Cocuk Esirgeme Kurumu), esas olarak gazi ve şehitlerin çocuklarının bakımını üstlenmek üzere kurulmuştur. 1929 yılına kadar sadece Hakimiyet-i Milliye Bayramı olarak kutlanan 23 Nisan’ın çocuk bayramı haline gelmesi, işte bu Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin bir genelgesiyle gerçekleşmiştir. Kendi örgütüne yolladığı bir genelge ile 23-29 Nisan günlerini “Çocuk Haftası”, 23 Nisan’ı da Hakimiyet-i Milliye Bayramı’na paralel olarak “Çocuk Bayramı” ilan etmiştir cemiyet.
İlk 23 Nisan ‘Çocuk Bayramı böylece 1929’da, bugünkü adıyla Çocuk Esirgeme Kurumu’nun Genel Merkezi’nde başlayan törenlerle kutlanmış, reis Doktor Fuat (Umay)’a tebrikler iletilmiş, devlet erkanı (örneğin Başvekil İnönü, bir sepet içinde çocuklara şeker dağıtmıştır) ve Meclis Başkanı törenlere ve ardından “çocuk baloları”na katılmışlardır. Ancak, belgeler bize Atatürk’ün bu bayramın ne kutlanmaya başlanmasında, ne de gelenekselleştirilmesinde hiçbir dahlinin olmadığını gösteriyor. Hatta onun 1929’dan ölene kadarki süreçte sadece “iki defa” çocuk balolarına katıldığını öğrenmemize rağmen, ne bir demecine, ne de bir konuşmasına rastlanmaktadır; zira bu bayram, doğrudan Cumhurbaşkanı’nı değil, Meclis Başkanı’nı ilgilendirmektedir; tebrikler de o zamanki Meclis Başkanı Kazım (Özalp) Paşa tarafından kabul edilmektedir tabiatıyla.
Amacından sapmakta gecikmeyecektir 23 Nisan kutlamaları. Şehit ve gazi çocuklarının gönendirilmesi, yetiştirilmesi amacıyla ihdas edilen çocuk bayramları valilerin, müdürlerin, eşrafın kendi çocuklarını süsleyip püsleyerek kortejlere katmaları, “renkli ve göz alıcı balolara” götürmeleri, en güzel kimin (sonraları hangi okulun) çocuğunun giyindiği yarışmaları gibi çarpık uygulamalara sahne olmaya başlayan 23 Nisan’lara tepki hemen ertesi yıl Resimli Ay’dan gelmekte gecikmemiştir. Sabiha Zekeriya (Sertel) imzasıyla çıkan bir yazı, memlekette bu kadar yoksulluk varken, bu kadar kimsesiz, yetim, öksüz, hastalıklı, okula gidemeyen, ağır ve sağlıksız işlerde karın tokluğuna çalıştırılan çocuklar varken böyle bir “eğlence”nin yersizliğini ve amacından saptırılmış olduğunu vurgulamaktadır: “23 Nisan çocukları eğlendirmek günü değildir. Himaye-i Etfal’in yaptığı programı yanlış tatbik edenler, bunu bir eğlence günü kabul ettiler… 23 Nisan açların, hastaların, işte çalışan çocukların günüdür. Onların dertlerinin konuşulacağı gündür.”
Sabiha Zekeriya, bugünkü ‘stadyum kutlamaları’ nı görse acaba ne derdi? Hiç şüphesiz, şehit ve gazi çocuklarının bu kutlamaların neresinde yer aldığını sorar ve 23 Nisan’ların asli amacına uygun olarak kutlanmasını isterdi. Bugün de gazi ve şehitlerimiz yok mu? Bugün de kimsesiz, aç, yoksul çocuklarımız yok mu? Bu bayram onların hangi derdine derman, hangi yaralarına merhem olacak acaba? Hatta onları hiç hatırlayan olacak mı?
21 Nisan 1998, Salı
.
Ağla Sevgili Yurdum!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Ağla Sevgili Yurdum!
Bir şehrin, hem de ülkenin en kalabalık ve en sorunlu şehrinin büyük hizmetlere imzasını kazımış bir belediye başkanı, yolsuzluktan değil, hırsızlıktan değil, bir şiir okuduğundan dolayı hapse mahkum ediliyor; muhtemelen çok parlak geçecek siyasi hayatı da bu mahkumiyetin sonucunda noktalanacak gibi görünüyor.
Ömrünü insan yetiştirmeye adamış, çevresini, nazı geçtiklerini bir ülkenin “modernleşmesi”nde, modern bir toplum haline gelmesinde bütün sosyologların söz birliği etmişçesine vazgeçilmez ve temel önemde olduğunu haykırdıkları eğitime yönlendirmiş, bu kolejlerde yetişen binlerce çocuğun eğitim yükünü devletin omuzlarından almış bir insan, olmadık iftiralara kurban edilmek isteniyor.
İşadamları sabahın dördünde evlerinden toplanıyor, bisküvi ve çikolatalar “irticacı” ve “gerici” diye dalgalanıyor, Sakıp Sabancı’yı bile isyan ettirecek kadar vahim ve gülünç bir “rekabette eşitsizlik” ilkesi hayata geçiriliyor.
Ülkenin en büyük siyasi partisi kapatılıyor, seçmenleri “yarasa” diye niteleniyor; başörtüsünü savunmanın bile bir partiyi kapatmakta gerekçe olarak kullanıldığına şahit olunuyor.
Kadın eli sıkıp sıkmamak, kaymakamlar ve valilerin “mürteci” damgasını yemelerine yetiyor.
Açılışının yıldönümünü kutladığımız TBMM’nin sadece hükmi şahsiyeti kalmış ortada; bir gölge gibi sahibinin izinden gidiyor.
Yazarkasaların tükettiğinden daha fazla fiş , vatandaşlar için düzenleniyor.
Yeni ceza kanunu, demokrasi ve özgürlükler açısından Turkiye’nin en azından 50 yıl geriye gitmesine yol acacak maddelerle geliyor.
Kaleme, memleketin, ahvali hakkında daha fazla bir şeyler yazmak gıran geliyor.
En iyisi Alan Paton’un ünlü romanının ismiyle nokta koymak bu hicranlı yazıya:
Ağla Sevgili Yurdum!
Biz ne kadar demokratız?
Basına pek fazla yansımadı galiba; ama geçtiğimiz cumartesi akşamı Ümraniye Belediyesi’nce düzenlenen bir panelde, “Siyasette demokratikleşme”yi tartıştık. Fakirden başka FP Milletvekili Bahri Zengin ile Radikal’deki yazılarından tanıdığımız; ama Radikal’e göre biraz daha “radikal” kaçan yazılarından dolayı artık orada olmayan Koray Düzgören’in katıldıkları (bu arada Toktamış Ateş son anda rahatsızlığından dolayı gelemeyeceğini bildirmişti) panelde demokrasisizliğimizin nedenleri ve çözüm yolları üzerinde duruldu genel olarak.
Demokrasimizin sancılı ve darbeli geçen 122 yıllık (1876-1998) tarihinin şüphesiz ki birçok engebeleri, hatta ‘Kara Delik’leri olduğu ortaya konulabilir. Demokratik bir geleneğin oturmamış olması, demokrasinin üzerinde işleyebileceği zeminin kayganlığı, bir avuç asker-sivil seçkin tarafından kurulduğu için “demos”un (halkın) katılımının gercekleşemediği, demokratik bir kültürün, daha doğrusu bir demokrasi kültürünün ne tabanda, ne de tavanda oluşmamış bulunması…
Daha pek çok aksaklık nedeni eklenebilir bunlara. Ancak çok temel bir nokta var genellikle atlanan: Biz, yani bu toplumda yaşayanlar olarak ne kadar haklarımıza sahip çıkıyor, onları talep etmek icin ne tür bir eylem içinde bulunuyoruz? Kısacası, ne kadar demokratız?
Kapısının önüne, caddesine değil ağaç dikmek, dikilen ağacı bile muhafaza etmeyen, günden güne korumasına seyirci kalan insanlar nasıl olacak da demokratik bir toplum oluşturacaklar? Yıllarca apartman otomatiğini yaptırmadan, bunun icin gerekenleri yapmadan yaşamaya devam eden, ‘Beni ısırmayan yılan bin yaşasın’ sözünü hayatta düstur edinen bir topluluktan “demokratik bir toplum” çıkar mı? En basit haklarını bile ne talep eden, ne de korumaya kalkışan insanların yaşadığı bir ülkede, elbette toplum ile devlet arasında kalan iktidar boşluğunu birileri dolduracaktır.
İktidar, boşluk kabul etmez çünkü.
sarmaşık
GECİKMİŞ BİR “NİSAN BİR” YAZISIMalumunuz, geçtiğimiz 1 Nisan’da Abcçocuk sayfası, okuyucularının sayfalarına ne kadar sahip çıktıklarını ve çıkacaklarını test etti. Çocuklara, sayfanın kapanacağını duyurdular 31 Mart günü. Ne olmuş biliyor musunuz? Tam bir gözyaşı tufanı içinde çırpınan telefon telleri, gazetemizi iki gün boyunca meşgul etmiş. Pes doğrusu! Çocukların sayfalarına bu kadar içten sahip çıkmaları karşısında bizim Kültür Sayfası dahil pek çok sayfa boynu bükük izledi olan bitenleri. Bu ne sadakat! Bu ne çoşku!
Benim naçizane bir teklifim var Kültür Sayfası’ndaki arkadaşlara: Gelecek 1 Nisan’da biz de böyle bir şaka yapsak! Acaba bu sayfanın okuyucuları da aynı çoşku ve heyecan seline boğulup sahip çıkarlar mı sayfalarına?
Fakat bu teklifi en iyisi kendim geri çekeyim; çünkü Abccocuk sayfası karşısında ikinci bir hezimete uğramak hepimize ağır gelebilir!
İRFAN KÜLYUTMAZ HAKKINDA BİR DERKENAR
Nasırı ve isim babası olduğum Memleketimin Münevverlerine Dair (İz Yayıncılık) adlı kitabın müellifi Sayın İrfan Külyutmaz, kendisine kitap göndermediğimden şekva etmişti birkaç hafta önce. Bunun bariz bir gerekçesi vardı: Hazretle görüşmek mümkün olamamaktaydı. Telefon ettiğimde bir telesekreterden mahdumu çıkıyor ve babasının evde olmadığını, not bırakabileceğimi söylüyor, ben de notumu bırakıyordum. Fakat ne arayan var, ne soran! Mesele sonradan anlaşıldı. Meğer Külyutmaz Beyefendi de beni arıyormuş; ama “telaki” kabil olamıyormuş! Yalınız ben değil, kargocular da evde bulunmadığından şikayetçiler! Gönderdiğim kitap paketi aynen iade edildi tarafıma. Neyse, başınızı ağrıtmayalım, kitaplar elden kendisine sağ salim ulaştırıldı. “Niye İrfan Bey’in kitaplarını göndermedin?” diye bana çıkışanların bilgisine takdim olunur.
Baki selam…
.
Osmanlı evi ve sanayi devrimi
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı evi ve sanayi devrimi
Geleneksel Osmanlı evi denilince hafızamıza bir gül üsaresi gibi damlayıveren her tarafı düzgün kesilmiş ahşap parçalarla “sıvanmış” evlerin gerçek tarihini hiç merak ettiniz mi? Bu evler hangi sosyal, teknik ve zihni faktörlerin etkisiyle ortaya çıktı? Asırlar boyunca nasıl bir değişim geçirdiler? Yoksa hiçdeğişmediler mi? O kadar büyük ateş tufanlarında birer kibrit çöpü gibi boğuldukları halde niçin ahşapta ısrar edildi? Mesela Fatih yahut Kanuni dönemlerinde de bugün son örneklerini gördüğümüz tarz ve üslupta mı yapılırdı evler?
Bu sorulara, mimarlık tarihimiz üzerine ufuk açıcı yazılarındantanıdığım Uğur Tanyeli’nin bir makalesinden* yola çıkarak biraz aykırı, alışılmışın dışında cevaplar arayacağım.
Bilindiği gibi Osmanlı konut tipleri, Orta Asya merkezi mekan geleneğinin timsali olan “çadır”ın Anadolu ve Bizans konut gelenekleriyle etkileşiminden ortaya çıkmış bir sentezdir. 14. yüzyılda Bursa’yı anlatan Subhu’l-A’şa sahibi Kalkaşandî, evlerin damlarının “deve hörgücü” şeklinde olduğunu söyler. Ancak bahsedilen evlerin Bizans zamanından kalma evler mi, yoksa Osmanlıların kurdukları evler mi olduğu konusunda herhangi bir ipucuna sahip değiliz. Bununla birlikte İstanbul’da 16.yüzyılın hemen başlarında (II. Bayezid devri) vuku bulan şiddetli bir depremle can kaybının büyük miktarda olması üzerine padişahındevrin mimarlarını toplayıp yeni yapılacak binaların hangi tarz üzere inşa edileceğini istişare ettiğini biliyoruz. Bu tarihten itibaren gerek abidelerin, gerekse o zamana kadar Bizans konut geleneği uyarınca kagir olarak yapılmaya devam edilen evlerin yeni bir malzeme ve inşa tekniğiyle yapılmasına karar verildiğinisonradan yapılan binalardan anlayabiliyoruz. Depremlerdeki can kayıplarını azaltmak üzere evlerin ahşap olarak yapılmayabaşlandığı bu yıllar, işte son örneklerini bugün şurda burda görmekte olduğumuz “Osmanlı evi” tipolojisinin başlangıcınıoluşturacaktır.
Ancak “hangi ahşap?” sorusu bu noktada önem kazanmaktadır. Süleymaniye ve Zeyrek civarında, Boğaz’da, Cankurtaran’da giderek erimekte olan bu evlerin cepheleri, pencereleri, kapıları, hatta yapım teknikleri birbirine son derece benzemektedir garip bir şekilde. Öte yandan Bursa’da “Fatih’in doğduğu ev” diye bilinen bir 18. yüzyıl Osmanlı evinde görüldüğü gibi klasik dönemde evler, “hımış” tekniğiyle yapılmış ve dışı standart tahta parçalarıyla değil, ahşap çatkının arası kerpiç, tuğla veya taşla dolgu yapılarak inşa edilmiştir. Bu hımış evin gerektirdiği ahşapmiktarının büyüklüğü göz önünde tutulursa İstanbul’un, çevresindeki (Istrancalar’dan Karadeniz’e kadar) ormanları nasılbüyük bir hızla yok etmeye başladığını tahmin etmek zor olmasa gerek.
Yine de 19. yüzyıla gelinceye kadar bir konağın küçük bir ormanıyok ettiğine şahit olunmayacaktır. Sebebi, size tuhaf gelecek belki ama sanayi devriminin etkisiyle Osmanlı evlerinin, yalılarının, köşklerinin, bugün Sadullah Paşa Yalısı’nda gördüğümüz gibi tamamen ahşap kaplama malzemesiyle yapılmış olmasıdır.
Buharla çalışan hızarlar ve işleme makinelerinin etkisiyle eskiden bayağı bir uğraş gerektiren tahtayı düzgün bir şekilde kesmenin hızlanıp kolaylaşması ve Batı ülkelerinden İstanbul’a ucuz ithal tahta akışıyla bağlantılı bir olgudur bu. Uğur Tanyeli’nin deyişiyle, “İstanbul bu sayede o güne kadar kullandığı ‘hımış’denen evden, tahta kaplamalı eve geçer.” “Dolayısıyla ” der Tanyeli, “Tahta ev, sanıldığı gibi geleneksel değil, gerçekte endüstri çağının Osmanlı toplumuna yansımasıdır.”
19. yüzyıl ortalarında başlayıp yüzyıl sonuna doğru hızlanan tahta ev yapımı sonucunda “hımış” yapılar hızla azalır ve İstanbul bir “tahta ev cenneti” haline gelir. Yangınlar tahta evleri yutarak cezalandırsa da, sanayinin oturmuş olmasından dolayı bir evin en fazla bir ay içerisinde yeniden yapılması imkan dahiline girmiştir. Bir de ucuzlamıştır ev maliyetleri. Dolayısıyla hükümet yönetmeliklerle ne kadar kagir bina yapımını desteklerse desteklesin, ucuzluk ve kolaylığından dolayı tahta ev tercih edilir.
Görüldüğü gibi, bugün “Osmanlı evi” yahut “İstanbul evi” diye bildiğimiz ev tipi, klasik döneme değil, sanayi devrimiyle birlikte ortaya çıkan “modern” döneme ait bir gelişmedir. Bu da bize, ev inşaatı bağlamında, geleneğin mutlak bir sabitlik ve değişmezlikiçinde taşlaşıp kalmadığını ve modern gelişmelerin, eğer güçlü bir gelenek varsa o alanda, geleceğe nasıl başarıyla eklemlenip bütünleştirilebildiğini olanca canlılığıyla göstermektedir.
(*) Uğur Tanyeli, “Bir Tarihlendirme Denemesi”, İstanbul, sayı: 25, Nisan 1998, s. 52-57; ayrıca bkz. İstanbul’un Dört Çağı, İstanbul, 1996, s. 84-85..
.
Einstein’ın beyni
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Einstein’ın beyni
Bugün bilimden söz eden insanların çoğunun onu kendi başına çalışan devasa bir yaratık, özerk bir özne (eskilerin deyişiyle fail-i muhtar) gibi gördüklerini gözlemlemek zor olmasa gerektir. Gerek yazılı ve görsel basından, gerekse popüler bilim neşriyatından gündelik dile kadar sızmış bulunan bilimin bir özne(fail) olarak algılanış biçimi, onun temelde bir insan faaliyeti olduğunu, bu faaliyet üzerinde insanın denetimi bulunduğunu unutmakta; sonuçta “bilim” diye adlandırdığımız bir Büyük Varlık’ın kendi başına, otomatik bir fabrika gibi insandan bağımsız olarak üretimini sürdürdüğünü farz etmektedir.
Şakir Kocabaş’ın yıllar önce (1983) yazdığı bir makaleyi hatırlıyorum. Başlığı son derece çarpıcıydı: Bilim Kimdir? Şu örnekleri sıralıyordu yazar günlük dildeki bilim tasavvurlarınadair:
Bilim şunları şunları… yapmıştır.
Bilim şu şu … hükümleri vermiştir.
Bilim bize şöyle şöyle… söylemiştir.
Efendim, bilime göre…
Bilimin bize açıkladığı şu şu … şeyler.
Bunların mecazi yahut istiareli ifadeler olduğu da pek söylenemez yazara göre, çünkü insanlar bu ifadeleri kullanırken bilim diye bir “varlık”tan, somut bir özneden söz etmektedirler. “Filanca bilim adamı (veya adamları) şu konuda şu şu şartlar altında yaptıkları araştırmalar sonucunda şöyle bir sonuca ulaşmışlardır” ifadesi daha bilimsel bir ifadeyken, “Bilim şu konuda hükmünü vermiştir”e dönüşünce iş, artık bilimin ihtiyatlı olması gereken dilini bırakıp “dini” bir ifade biçimine bürünmüş olur. Yoksa “Kur’an’ın bu konudaki hükmü şudur ” ifadesiyle “Bilimin hükmü şudur ” ifadesi arasındaki söylem benzerliği bilimin dini ifade alanına tecavüz ettiğini mi gösteriyor?
Eğer Paul Tillich’e inanmak gerekirse, evet. Efsanenin (mit) dini bir ifade biçimi olduğunu söylüyor Tillich. Ancak efsaneler, en geniş anlamında dini olanla örtüşürken, 18. yüzyıldan itibaren bilimin efsaneleştirildiğine şahit olmak da ilginçtir. Modern bilimin buluşlarından etkilenen Fontenelle gibi popüler bilim yazarlarının ve A. Pope gibi şairlerin bilimi neredeyse yeni bir din ve yeni bir mitoloji gibi kurguladıkları görülüyor 18. yüzyılda. Pope’un, ünlü
Tabiat ve kanunları karanlığındayken gecenin
“Newton olsun” dedi Allah ve aydınlandı her şey mısralarında dile geldiği gibi Newton’un dünyayı aydınlatan biliminin Allah tarafından gönderildiği tarzında bir yaklaşım egemen olmaya başlamıştır bilimle ilgili edebiyata.
“İyi de, bütün bunlar bilimin dışında olan biten şeyler, bunlardan bilime ne?” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Haklı olabilirsiniz. Belki de, Newton’un kendisi, böyle bir konuma oturtması için şiir sipariş vermemişti şaire; belki de o kendi işinde gücündeydi. Ancak 18. yüzyıldan itibaren bilim çevresinde örgülenen bu parlak ilerlemeci söylemin etkisi o kadar güçlü olmuştur ki, hala bütün bu efsaneler karmaşası içinden gerçekten bilim olanı seçip ayıklamak normal bir insan için neredeyse imkansız hale gelmiştir. Bilim, insanları aydınlatacak yerde, onları teshir etmek, yani büyülemek uğruna, üzerlerinde tasarrufta bulunmaya yetkili bir özne konuma oturtulmuştur.
Bilim ve bilimsel efsaneleri birbirinden ayırt etmek ve arka planına eğilmek, bilimin değerini düşürmeyecek, aksine onu tasarrufumuz haricinde işleyen bir fail olarak tasarlamak yerine, “Beşer şaşar” sözünü haklı çıkartacak bir faaliyet olarak düşünmemize imkan tanıyacaktır. Einstein’in beynini, bu “tüm beyinlerin en güçlüsü”nü ele geçirmek için Amerika’daki iki büyük hastanenin nasıl kavga ettiklerini nakleden Barthes, haklı olarak beyninin (burada bilimi sembolize etmektedir) Einstein’ın kendisinden daha değerli tutulduğunu, onun kendi beyninin (ne kadar ‘kendi’ beyniyse artık!) basit bir dipnotu olmaktan kurtulamadığını söylemektedir. Einstein bu dünyayı un ufak edip öğüten “muazzam” beynin “taşıyıcısı” olduğu için değerlidir ancak.
Bunun ne kadar gayri insani bir tutum olduğunu söylememe hacet kaldı mı dersiniz?
Not: Bu yazıda İlhan Kutluer’in Modern Bilimin Arka planı (İnsanYayınları, 1985) adlı değerli çalışmasından yararlanılmıştır.
.
“Sonra vardım Kartaca’ya”
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
“Sonra vardım Kartaca’ya”
Sonra vardım Kartaca’ya
Yanıyor yanıyor yanıyor yanıyor
Ey Tanrım sen kurtar beni
Ey Tanrım sen kurtar yanıyor
Eliot’ın bu mısralarını durup dururken hatırlamadım. Kartaca, geçtiğimiz günlerde, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Tunus’a resmi bir ziyarette bulunmasıyla yeniden gündemime giriverdi. Gazetelere bakılırsa Demirel “Kartaca harabeleri”ni gezmiş ve “Kartaca Sarayı”nda Tunus Cumhurbaşkanı Zeynelabidin Bin Ali ile görüşmüş.
Şüphesiz Kartaca, Akdeniz havzası tarihinde, çok önemli bir şehir olmuştu. Roma’nın karşısında Kartaca, Afrika’nın refleksini temsil ediyordu; sömürgeleşmeye direnen Afrika’nın sözcüsüydü. M.Ö. 264’te başlayıp M.Ö. 146’da sona eren 118 yıllık bir emperyal kudrete karşı koymanın tarihidir Kartaca’nınki.
Önce Kartaca’nın kuruluşu ile ilgili küçük bir not: Kadim şehirlerin kurulurken tılsımlandığı biliniyor. Kartaca’nın şehir sınırı çizildikten sonra dıştan içe doğru “tunç bir saban”la sürülmüş toprağı ve şehrin merkezinde tılsımın düğümü atılmış(yaklaşık M.Ö. 814). Finikelilerin kurduğu bu kadim şehir, Romalılar tarafından defalarca muhasara ve işgal edilmiştir. İtalya’yı filleriyle işgal eden ve Roma’ya ecel terleri döktüren Annibal’ın yenilgiye uğratılması, Kartaca’nın altının üstüne getirilmesi, yerle bir edilmesi bile yetmemiştir şehrin içindeki enerjinin söndürülmesine. Bir daha, bir daha ayağa kalkmış ve Roma’ya karşı koymuştur.
Ne zamana kadar? İlginçtir, M.Ö. 146’da yerle bir edildikten sonra, tıpkı tılsım yapılırken olduğu gibi tunç sabanla bu defa merkezden surlara doğru- toprağının sürülmesine kadar Kartaca’nın “ruhu”nun enselerinde sürekli estiğini hissedecektir Romalılar.
Ve Kartaca’nın ancak bundan sonra içinde taşıdığı farklılık kimyasının uçtuğuna inanacaktır Romalı komutan Scipius.
İşi şansa bırakmayan Sezar, Kartaca’nın sabanla sürülmüş toprağı üzerine yeni bir şehir kurar. Kartaca Romalılaştırılır büyük bir hızla. Sütunlar dikilir, saraylar kondurulur, su kemerleri ayağa kaldırılır.
Dolayısıyla Demirel’in ziyaret ettigi Kartaca şehrinin kalıntıları ne Finike Kartaca’sıdır, ne de Annibal Kartaca’sı: Doğrudan bu şehri yıkıp yeni bir şehir olarak yeniden kuran Roma Kartaca’sıdır!
Kartaca’nın hikayesi böyle… Gerçekten böyle mi acaba? Bu tarihin kendisi, Romalıların kurduğu, kurguladığı bir hikaye olmasın!
Kartaca’yı Roma süzgecinden görmek, eski Kartaca’nın bize ifşa edeceği sırlara gözlerimizi kapatmak anlamına gelecektir. Bence ‘mağlup Kartaca’nın sesini tarihin içerisinden iz sürüp çıkartacak kahramanlara ihtiyaç var.
Tarihe hep Roma açısından , yani galip gelmiş eğilimler açısından bakmak bir zihin alışkanlığı olmuş bizde. Kartacalıların Kartaca’ya nasıl baktıklarını, (Yahya Kemal’in deyişiyle Romalıların yaktıkları şehrinin içinden günlerce bir buhurdan gibi duman tütmüştür) görmenin zamanı geldi de geçiyor bile!
Ne demişti Cemil Meriç 1969’da: “Bizim talihsizliğimiz Kartaca’nın tarihini Roma’dan dinlemektir.”
Yani, kendi kendini imha etmiş, üstelik değerlerini, üzerinden saban geçirerek ruhsuzlaştırmış bir dünyanın varisi olan bizler, daha da kötüsünü yapmışız ve bu tarihi bir de Roma açısından yazmışız; Roma, yani galipler…
Ya Kartaca kendisini bu süreçte nasıl görmüş, bu yıkım sürecini nasıl algılamış ve direnmiş? Bunu sormanın bile gericilik diye yaftalandığı bir Kartaca’da yaşamak, tıpkı Eliot’ın, memleketine dönerkenki duygularını yansıttığı Augustinus’un dönüş acılarını yaşamakla eşdeğerde bence.
Sarmaşık
Bursa’da erguvan çığlıkları
Evliya Çelebi , Bursa’da bulunan Emir Sultan Türbesi’nde her bahar büyük bir kalabalığın toplandığını ve “Erguvan Bayramı” yaptıklarını anlatır o tatlı diliyle. Server Revnakoğlu da tekkelerin kapatılmasına kadar bahar aylarında burada Bursa’daki çeşitli tekkelere mensup müridlerin toplanıp büyük bir halka teşkil ettiklerini ve beraberce zikir yaptıklarından söz eder. Anlaşılan bugün klasik şeklini muhafaza etmese de bu türbe Bursa’nın, Bursalıların, nihayet Evliya Çelebi’den anladığımız kadarıyla ehl-i halin uğrak yerlerinden biridir.
Evliya Çelebi’nin erguvan vurgusunu yakalayan A. Hamdi Tanpınar rengarenk bir tablo çizer bize. Beraber okuyalım:
“Bu erguvan sohbeti beni çok düşündürdü… Ben, Emir Sultan’ın bu rolünü çok seviyorum, çünkü bizim iklimde gülden sonra bayramı yapılacak bir çiçek varsa o da erguvandır. O, şehirlerimizin ufkunda her bahar bir Diyonizos rüyası gibi sarhoş ve renkli doğar. Dünyanın tekrar değiştiğini, tabiatın ağır uykusundan uyandığını haber vermek ister gibi zengin, cümbüşlü israfıyla her tarafa donatır, bahar şarkısını söyler… Emir Sultan Türbesi’nin etrafında yatan ölüleri her bahar kendiliğinden açılan bu hayat ve arzu sofrası, cömertçe kandırır.”
Maalesef bugün Emir Sultan baharları erguvansız açıyor sofralarını. Nisan’ın başlarında İstanbul erguvanları çığlık çığlığa açarken, üç arkadaş boşuna aradık türbe etrafında bu pembe renkleriyle baharın güzelliklerine davet eden ağaçları. Bir tane erguvan bile bulamadık.
Arkadaslarla ahidleştik, gelecek yıl, Bursalı dostların da katılımıyla Emir Sultan’da erguvan şölenini şenlendirmek konusunda. Hem o Buharalı velinin tarihe uzanmış kaftanına bir erguvan yaprağı daha düşürmek az şey mi?
Belki böylece Evliya Çelebi’yi de yalancı çıkarmamış oluruz
.
Çağdaş bilimsel mitoloji
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Çağdaş bilimsel mitoloji
Geçen hafta “Einstein’ın beyni”nden söz ederken, bilimin mucizevi odağı olarak bu beynin nasıl efsaneleştirildiğine ünlü Fransız düşünürü Roland Barthes’dan yararlanarak değinmiştim. Tabii asıl derdim, bilim ile bilimsel olanı, daha doğrusu bir faaliyet olan bilim ile efsaneleştirilmiş bilimi ayırt etmekti. Zira çağımızdaki enformasyon yüklemesi karşısında en büyükproblem, malumatın tasallutundan ferdin kendisini nasılkoruyacağı ve hakiki ile sahteyi nasıl ayırt edebileceğidir. Bu yazıda bir miktar bu konuyu deşelemeye ve bilimin mitoloji haline getirilmesine örnekler vermeye çalışacağım.
Barthes, Einstein’la ilgili bir başka noktayı tebarüz ettiriyor: Einstein, E = mc² denklemiyle (burada şüphesiz bu denklemin fizik alanındaki yetkinliğiyle ilgilenmiyoruz) popüler düzeyde binlerce yıllık bir “esrar”ın kapılarını açmış oluyordu insanlığın önüne. Dünyanın birkaç harften oluşan “şifre”si, simyanın, astrolojinin ve diğer gizli bilimlerin de aradığı bir şey değil miydi? “Einstein bu şifreyi neredeyse bulmuştur.” Bilimin büyüksıçramalar gerçekleştirdiği bir çağda gnostisizme tekrar bir dönüş! Bütün dünyanın sırlarını açığa çıkartabilecek ve “bir kilidin birdenbire açılıvermesi” gibi bize bilmediğimiz sırları sunabilecek bir formül arayışı, en azından sayıların esrarıyla uğraşan Pisagorculara kadar geri götürülebilecek bir tarihe sahiptir. ‘Biraz daha yaşasaydı evrenin bütün sırlarını çözecekti’ hayıflanması, işte Einstein’in beyni efsanesinin popüler düzeydeki çeşitlerinden birini oluşturmaktadır.
Demek ki bilim, karanlıklardan nurlu sabahlara akan bir kuyruklu yıldız ya da dokunduğu her alanı yıldızlara boğan bir sihirli değnek olmamasına rağmen insanlar onu böyle algılamaya teşnedir ve bilim hiçbir zaman yedeğinde taşıdığı efsane ve mitoloji boyutu olmadan yaşayamamıştır. İnsanın dünyası, kendisinden en fazla uzak gibi görünen bir alanı, bilimi bile kendi rengine boyamakta büyük hüner sahibidir.
Stephen Toulmin bunu sorgulayan bilim felsefecilerinden birisi. Bilimsel kavramların açıklayıcı ve mitolojik kullanımları arasında ayrım yapmanın eskiden beri zor olduğuna dikkat çeken Toulmin, Kopernik’in güneş -merkezli kozmolojisinin eski Batlamyusçu dünya– merkezli kozmoloji karşısında kazandığı başarının bilimsel olarak üstünlüğünden değil, astronomik meselelerin günlük hayat üzerinde etkisinin azaldığına ilişkin toplumsal bir kabulden kuvvet aldığını söylüyor. Yani bilimsel bir teori, bilimsel olmayan bir önkabul yüzünden benimsendi, matematiksel kesinliğinden dolayı değil.
Bir örnekle konuyu açıyor Toulmin. Fred Hoyle adlı astronom, kainatta bir ‘sürekli yaratma’ olduğundan söz ettiği zaman insanların, kafasında çakan şimşek , doğrudan doğruya Tevrat’ın “Tekvin Babı”na götürüyordu onları. Buradaki “yaratma” kavramı canlanıveriyordu hemen zihinlerinde. Oysa Hoyle’un kastettiğiçok daha karmaşık ve matematik hesaplarına dayanan bir problemdir. Bu tür algılama farkları, sonunda, Hoyle’u da baştan çıkarmıştır. Bir kitabının ‘bilimsel olmayan’ son sözünü , anlattıklarının insanlarda uyandırdığı dindarane rahatlığa kendisini bırakmasından dolayı kaleme aldığını söylemek gereğini duymuştur kendisi. Burada Hoyle’un bilim adamı kimliğinin popüler tavır tarafından kolayca nasıl ayartılabildiğine şahit oluyoruz.
Özetle, bilimin gölgesi gibi onunla birlikte ilerleyen ve sık sık da birbirine dolanan iki düşünce tarzı söz konusu: Birincisi, matematiksel ve deneysel bilim, ikincisi de bilimin efsaneleştirilmiş gölgesi. Zaman zaman (hele bizimki gibi ülkelerde) gölgenin asıldan öne geçtiğini ve onu kendi bünyesinde soğurduğunu (mass ettiğini) görmek bizi şaşırtmamalı. Zira bilim bir insan faaliyeti ise onun içine insanın zengin dünyası(merakları, ilgileri, sırları) da, din de, mitoloji de, iktidar ve ideoloji de sızacaktır. Nitekim modern bilimin kurucusu sıfatı ittifakla takdis edilen Newton’un ölümünden sonra notları arasında tam üç bin sayfalık simya etütleri çıkmış ve büyük şaşkınlığa sebep olmuştu!..
Apartman bir ideolojidir!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Apartman bir ideolojidir!
Bu sütunlarda sık sık karşınıza çıkıp “Apartman bir ideolojidir” diye ahkam kesmeme bazılarınız, muhtemelen dudak büküyor, bazılarınız ise ‘Her köye bir deli lazım’ diye gülüp geçiyordur. Bu yazıda da ‘köyün delisi’ rolünü oynamaya devam edeceğim.
Peyami Safa yıllar önce “Apartman milli idealimiz midir?” diye soruyordu. Ben soruyu şöyle değiştirerek soruyorum: Apartman bir ideoloji olarak bünyemizi nasıl bu kadar kolay sardı ve hepimiz bu kağıda limon suyuyla yazılmış fakat etki ve gücü her geçen gün ziyadeleşen ideolojinin nasıl bu kadar hoşnutlukla zebunu olabildik? Bu sorulara daha önce kısmen cevap vermeye çalışmıştım. Onları aynen tekrarlamak yerine size Amerika’dan örnekler vererek ev yerine apartmanın bir ilerilik göstergesi olmadığını, aksine bir tür kabile yaşantısına davetiye çıkartan “ilkel” bir hayat tarzının bizlere nasıl dayatıldığını sergilemeye çalışacağım.
İTÜ Mimarlık Fakültesi Öğretim üyelerinden Dr. Bilge Işık’ınYapı dergisinde (Sayı: 140, Temmuz 1993) yayınlanan bir makalesi, Amerika’da hala ahşap ve kerpiçin, yanlış okumadınız ‘kerpiçin’ konutlarda ne kadar büyük bir yaygınlıkla kullanıldığını ortaya koyuyor. Işık’a göre kerpiç yapı, Amerika’da yaygın olarak kullanılmaktan öte, üzerinde araştırmalar yapılan ve geliştirilenbir sektördür. Hatta kerpiç yapı için yapım kuralları ve yönetmelikleri çıkartılmıştır. Bazı bölgelerde ise, -sıkı durun-, kerpiç yapıdan başka bina yapılmaması karara bağlanmıştır.
Biraz açayım izninizle. O ışıltılı gökdelenleriyle Manhattan’a hayran olan bizler için kavramak biraz güç ise de, Amerikan halkının çok büyük bir çoğunluğu betonarme evlerde oturmak istemiyor, apartman hiç istemiyor. Tek veya iki katlı kerpiç ve ahşaptan evlerde oturuyor, bahçesinde dinleniyor, gülünü buduyor, domatesini yetiştiriyor, tavuğuna bakıyor… Bazıbölgelerde ise sadece kerpiç binalar yapılması kanuna bağlanmış, betonarme bina yapımı yasaklanmıştır.
Amerika’nın yıllık 900.000 (dokuz yüz bin) olan konut ihtiyacının yarısından fazlası (500.000) “mobil home”, yani gezer-ev türüyle karşılanmaktadır. Geriye kalan 400.000 konut ise, tek ve iki katlı bahçeli yerleşmelerde kerpiç ve ahşap iskeletli yapılardanoluşmaktaymış. Kerpiç yapı tipi ise yerlilerin, yani Kızılderililerin yapı geleneklerine dayanmakta olup tarihiyle de uyumlu imiş. Bilge Işık’a göre Amerika’nın alamet-i farikası olarak bildiğimiz (veya bize öyle lanse edilen) çok katlı binalar ve gökdelenler ancak birkaç eyalette, hatta eyaletin tümünde değil , merkez şehirlerinde ve “sayılacak kadar azdır.”
Ahşap yapılar ormanı bol olan bölgelerde, kerpiç yapılar ise güneyin orman yönünden fakir, kurak ve sıcak bölgelerinde yogunlaşmaktadır. “Az katlı binalarda veya bahçeli evlerde” diyor Işık, “Betonarme iskelet, pişmiş tuğla dolgu duvar ve kiremit çatı örtüsüne hiç rastlanmamaktadır.” Kerpiç yapı, yalnız anonim mimari olarak inşa edilmekle kalmayıp önde gelen mimarlardan Frank Lloyd Wright’ı da etkilemiş ve onu, “Çömlek Ev” isimli ünlü ev tasarımına sevk etmiştir. Bu organik mimari, Wright tarafından “Binalar, yaşayan organlar gibi çevreye uymalıdır.” formülüyle dile getirilmiştir. Ünlü mimarlardan birisi olan McHenry 50 yıldır yalnızca kerpiç projesi ve inşaatı yapmaktadır. Dünyada kerpiç alanında çalışma yapanlar bu mimarı çağırıp fikir almakta, görüş alışverişinde bulunmaktadırlar. Pişmiş toprak (tuğla ve kiremit) kullanmaktan kaçarak kerpiçi ham haliyle kullanmayı tercih eden bu mimarlar uluslararası toplantılar da düzenlemektedirler.
Bilge Işık’ın araştırmasından derlediğim bu bilgiler ışığında apartmanın “ilerilik sembolü” mu; yoksa bir “azgelişmişlik göstergesi” mi olduğuna varın siz karar verin. Bizim şehirlerin bugünkü apartman ormanı şeklindeki iç karartıcı manzarasınabakınca T.S. Eliot’un şu mısralarını hatırlamadan edemiyorum:
Peki, yabancı sorarsa:
“Kuruluş amacı nedir bu kentin?
Karşılıklı sevgiden mi bu ıkış tıkış bir araya geliş ?”
Ne cevap vereceksiniz? “Hep birlikte oturuyoruz ki
Herkes para kazansın” mı? yoksa “Bu bir toplumdur” mu?
Ve yabancı ayrılacak ve dönecek çöllere .
.
Müslümanlık testi
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Müslümanlık testi
Geçtiğimiz pazar sabahı gazeteleri Sabah’ı açan okuyucular hoş bir sürprizle karşılaştılar. “Müslümalığın neresindesiniz?” şeklinde atılan manşetle mahmurluklarından silkinen gözler, Prof. Dr. Hüseyin Atay’ın hazırladığından söz edilen 107 soruluk Müslümanlık testi haberiyle iyice açıldı. Müslümanlığımızı ölçecek bir aygıt bulunmuştu sonunda! AIDS yahut kanser için nasıl laboratuvarda yıllar yılı süren etütler sonucunda mucizevi test ve aşılar buluyorsa bilim adamları, bu test de Prof. Atay tarafından “uzun ve titiz bir çalışma sonucu” hazırlanıp gazete kanalıyla ‘insanlığa bir müjde olarak sunuluyordu.
Heyecanla “uzun ve titiz bir çalışma” sonucunda hazırlanmış olan testi inceliyoruz. Fakat bir ön uyarı: 107 sorunun tamamına “evet” cevabı verirsek tam bir Müslüman, yüzde 90’ına (yani yaklaşık 97 soruya) evet demişsek iyi bir Müslüman, cevaplarımızın yüzde 75’i (yaklaşık 80 soru) evet ise orta Müslüman, eğer “evet” şeklindeki cevaplarımız yüzde 50’nin altında çıkarsa (yani 53 ve altı) zayıf bir Müslüman imişiz.
Okumaya başlıyoruz testi: Soru 1: Düşünür müsünüz? Bir yanlışlık olmasın, yoksa bir felsefe testini mi okuyorum diye baktım, değil. 107 Soruda Müslüman Olmak yazıyor testin başında. İyi de düşünmek üzerine bir soru ile başlanması sistematik açıdan tuhaf değil mi? Neticede bir “din”den söz ediyoruz ve en başta inanç (akide) esaslarının sorulması gerekmez mi? Hayır, “Kur’an akla referans verdiğine” göre düşünmekten iyi bir başlangıç olamaz kanaatiyle konulmuş teste. İyi ama “neyi” düşünmek? Adam öldürmeyi yahut köşe dönmeyi düşünmek de bir tür “düşünmek” olduğuna göre soru kifayetsiz ve fazla genel kaçıyor. Kainatı, insanı, Allah’ın ayetlerini düşünür müsünüz? diye sorulmalıydı Kur’an’a uygun bir soru. İkinci soru daha da tuhaf: Okur musunuz? Atay hoca bu toplumun tam Müslüman çıkmaması için ahret suallerini doldurmuş testin başına anlaşılan! Nufusunun sadece yüzde 5’i gazete okuyan (bu oranın mühim bir kısmının da tabak çanağını aldıktan sonra gazetenin ön ve arka sayfalarına göz atmaktan ileri gitmediğini tahmin etmek zor olmasa gerek), dergilerin tirajları 20 bine, yani nufusunun binde yarımına bile ulaşmayan, kitapları ise taş çatlasın üç bin basılan, yani sadece yirmi bin kisiden birinin kitap okuduğu bir ülkede ‘Okuyor musunuz?’ sorusunun ne kadar kazık bir soru olduğu yeterince açık değil mi?
En ilginç sorulardan birisi, içki içmekle ilgili olanı. Her soru eşit puanlara sahip. Fakat sarhoş edici içki içmek gibi Kur’anı Kerim’de açıkça haram kılınmış bir eylem, inanılmaz; ama bir sorunun üç şıkkından birisi ve üçte bir puan değerinde. Yani bir puan bile fazla görülmüş içkiye. Öbür yanda mesela “Mesleğinizde yeni bir şey icat etmeyi amaç edinir misiniz?” gibi sade suya tirit bir fordist soru, tam puan değerinde. Dedim ya, eğlenceli bir test bu!
Galiba bütün soruları bu köşeye alıp irdelemenin imkanı yok. Bari bir din için “olmazsa olmaz” kabilinden sorulara geçelim. Yine inanılmaz gelecek size; ama bir dinin varoluş sebebi olan Allah’a inanmaya sıra 78. soruda ancak geliyor testimizde. Bir sonraki soru ise daha derin! Tanrı’ya inanmanın yararlı olduğuna inanıyor musunuz? Ve soru 80: Hayatınızda Tanrı’ya inanma ihtiyacı duydunuz mu? Bir kere Tanrı’ya inanmak ile “inanmanın yararına inanmak” iki farklı ontolojik düzlemi temsil ediyor. Voltaire de Tanrı’nın yararlı olduğuna inanıyordu, çünkü insanların Tanrısız bir dünyada daha büyük bir karışıklığa giriftar olacaklarını düşünüyordu ve deistti. Yani Tanrı’nın varlığını kabul ediyor; ama dini kabul etmiyordu. Şimdi bu sorular yeni bir deizmin habercisi olarak çıkıyor karşımıza. Dinin hiçbir yaptırım gücü yok; sadece medeni ilişkileri düzenleyen bir adab-ı muaşeret kuralları manzumesi haline getirilen bu anlayışın Kur’an’da ve hadislerde kendisine bir temel bulabileceğine inanmıyorum.
Sorularımızın 82.sinde Hz. Muhammed (s.a.s.) ismiyle karşılaşıyoruz. Testçilerin artık yeterince düşündüğüne kanaat getirmiş olan hoca, “Hz. Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna inanıyor musunuz?” diye soruyor. Peygamber’i sadece bir soruyla geçiştiren Atay hoca, dinin nasıl olması gerektiğini şöyle ortaya koyuyor: “Bir dinin evrensel… akla ve objektif ilmi ölçülere dayanması gerektiğini biliyor musunuz? (Soru 99). Aklın didik didik edilip cılkının çıkarıldığı bir çağda hala evrensel akıldan ve objektif ilmi ölçülerden söz edebiliyor test sahibi. Hangi evrensel akıl ve hangi objektif ilmi ölçüler? Aydınlanmanın getirdiği aklın mitolojiye dönüştüğünü söyleyen Adorno ile Horkheimer’i mi zikretmeli burada, yoksa Heidegger’i mi, hikmetten (bilgelikten) kopmuş bir aklın insanlığı ne büyük felaketlere götürdüğünü söyleyen agnostik Russell’i mi? Yoksa “Akla Veda” diyen bilim felsefecisi Feyerabend’i mi?
Hatırlarsanız, iyi bir Müslüman olabilmek icin 97 soruyu “evet” diye cevaplamak gerekiyordu. Geriye kalan 10 soruya “hayır” cevabı veren bir insan, bu mantığa göre hala iyi bir Müslüman olarak kalabiliyor, öyle değil mi? O zaman şu 10 soruluk fireye neler girebilirmiş bakalım: Farzı muhal, Allah’a, Hz. Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna, meleklere, kitaplara ve Kur’an’a, ahiret gününe (nedense ‘kadere inanmak’ soru konusu bile edilmemiş, unutulmuş) inanmıyorsunuz (etti 5); zekat vermiyor, hacca gitmiyor, oruç tutmuyor, namaz da kılmıyorsunuz, üstelik içki de içiyorsunuz ve hala iyi bir Müslümasınız bu teste göre. Nasıl oluyor demeyin? Pekala oluyor işte! 107 Soruda Müslüman Olmak testi Allah’a ve Hz. Muhammed’in onun elçisi olduğuna inanmayan (yani Kelime-i Şehadet getirmeyen ve getirmeyi de reddeden), Kur’an’a, peygamberlere, meleklere inanmayıp ibadetlerin hiçbirisini yapmayan bir insanı her şeye rağmen Müslüman kabul etmekle kalmıyor, iyi bir Müslüman sayıyor.
Bu nasıl “akıl”, bu nasıl ilmi, objektif ölçü acaba? Üstelik testin içinde Peygamber Efendimiz’i devreden çıkarmak için elden gelen yapılıyor. İnsan ile Allah arasında her türlü aracılığı (Peygamber de elçi yani aracı değil mi?) puta tapma diye yaftalayan; ama ne menem bir şey olduğuna bugün bile tam olarak karar verilememiş olan aklın aracılığını, aracılık ne kelime, dinin tasdik mercii olmasını bize dayatan; dolayısıyla bir başka putu boynumuza asmaya çabalayan bu testin test tekniği bakımından iler tutar bir yanı olmadığı gibi, benim yüce Peygamberimi devre dışına çıkarmaya yönelen bir çabanın da İslam’la en ufak bir alakasının olmadığını söylemek isterim. Bir dinin temellerini adab-ı muaşeret kurallarıyla bir tutan, o dinin kurucusu olan, Allah tarafından seçilmiş ve ömrü boyunca o din icin çalışmış, cihad etmiş, sevilmiş, üzülmüş olan Peygamberler Peygamberi’ni İslam’ın sıradan bir günlük hayat düzenlemesi ile aynı seviyeye yerleştiren bu garip test icin asında çok bile konuştuk.
Şahsen, Hz. Peygamber’in tayin edici olmadığı hiçbir İslam formülüne “evet” demem mümkün değil. Uzmanlık saham ilahiyat değil; ama Kur’an’ın bugün elimizde olan mushafın kendisi olduğunu söyleyen ve onu düzenleyen, tefsir eden, yaşayan ve “yürüyen Kur’an” olan Resulullah’ı dışlayan böyle bir anlayışın bu topraklarda kök tutamayacağını, (Sabah gibi güzide gazetelerimizin desteğiyle) tutsa bile sevgisiz, aşksız, duygusuz, yaratıcısının varlığının mesleğini iyi yapmakla eşdeğerde tutulduğu böyle bir dinin dinden başka her şeye benzeyeceğini söylemek için kahin olmaya gerek yok.
Din gibi çok hassas bir konuda test yapmaya kalkanların biraz da Descartes’ın, Allah’ın herkese en eşit biçimde dağıttığını söylediği “sağduyu”ya ihtiyaçları yok mu sizce de?
Hocaların hocası
Testi ararken iki köşe yazarının Atay ve testle ilgili değerlendirmelerine(!) rastladım. Bunlardan Ruhat Mengi, Atay’ın, “Türkiye’nin kalkınmasının nedeni dindir.” Açıklamasına dört elle sarılıyor. Atay gibi Kur’an’ı “doğru yorumlayan” değerli alimlere sonsuz bir prestij içinde olan Ruhat hanımın aklına bu sözleri yazarken ne enflasyon geliyor tabii olarak, ne beceriksiz siyasiler, ne de Türkiye’nin somut şartları.
Öbür köşe yazarımız ise daha önce bu sütunda “kasetle ezan” konusundaki bakir fikirlerinden söz ettiğimiz Can Ataklı. Ataklı’ya göre “Hocaların hocası” olan Atay, yazdığı pek çok kitapta Kur’an’dan “bilimsel sonuçlar” çıkarmış? (Ataklı, hocanın çıkardığı sonuçların “bilimsel” olduğundan nasıl emin olabiliyor acaba? Kendisini de “otorite” kabul ediyor olmalı.) Testteki soruların hepsi, Ataklı’ya göre, Kur’an’ın insanlığa emrettiği konuların başlıkları. (Mesela “Yolda giderken başkasına yol verir misiniz?” şeklindeki 73. sorunun Kur’an’ın neresinde “duyurulduğu”nu sorabiliriz pekala!) Muhtemel eleştirilere karşı gardını almayı da unutmuyor sakin yazar ve halkı bugüne kadar kandırmış olan bazı çevrelerin bu sorulara karşı çıkacakları konusunda okuyucularını uyarıyor.
.
Simyacı Newton
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Simyacı Newton
Geçen haftalarda bir yazımı, ünlü fizikci Newton’a ait simya ile ilgili yığınla notun ölümünden sonra bulunduğu bilgisiyle noktalamıştım. Yazıdaki amacım, modern bilimin, dışladığı düşünülen mitoloji ve gizli ilimlerden sandığınızdan çok daha fazla yararlandığını ortaya koymaktı.
Arayanlar, soranlar oldu, ‘Bizim bildiğimiz Newton simyacımıymış?’ diye. Anlaşılan arayanlar, zihinlerinde oluşturulmuş olan modern bilimin bu kurucu babası’na ilişkin tasavvura simya gibi abuk subuk bir ‘şarlatanlığı’ yakıştıramıyorlardı. Ben de kendilerine, bilim tarihinde karanlıkta kalmış ve resmi bilim kitaplarına dercedilmemiş çok sayıda temel nokta olup Newton’un simyacılığının bunlardan sadece birisi olduğunu söyledim ayaküstü.
Galiba meseleyi somutlaştırıp örneklendirmekte yarar var.
Simya, kökeni kadim çağlara uzanan geleneksel bir bilim. Temelindeki inanç şöyle özetlenebilir: Madenler, tıpkı bitkiler gibi toprağın içinden biter. Bütün madenler temelde birbirinin aynısıdır. Sadece olgunluk dereceleri değişir. Merdivenin en üstünde, bozulma ve çürümeye karşı direncinden dolayı altın bulunur. Diğer madenler olgunluk derecelerine göre aşağıya doğru sıralanır. Bütün ham madenler, toprak altında yeterli bir süre kaldıklarında altına dönüşeceklerdir (eğer oluşum aşamalarında bir bozulma olmazsa tabii). Simyacının görevi ise tabiatın madenleri olgunlaştırma yöntemini tekrarlayarak diğer madenlerin altına dönüşme süreçlerini kısaltmak ve yeryüzünde mevcut altın miktarını artırmaktı. Ünlü dinler tarihçisi M. Eliade, madenin mükemmelleşmesine yardım ederken simyacının kendisini de yetkinleştirdiğini ekler ve simyayı hem faili, hem de nesneyi mükemmelleştirme yolunda ikili işlevi olan bir bilim diye tanımlar.
İşte modern kimya, aynı zamanda manevi bir bilim olan simyanın deneysel teknikleri ve araştırma ruhundan doğmuştu. Simya, “dehalar asrı” denilen 17. yüzyılda pek çok bilim adamı gibi, Isaac Newton’u da cezbedecekti. Yaptığı simya deneylerinin ki bazılarının başarılı sonuçlar verdiği biliniyor; ürünlerini hiçbirzaman yayınlamadı Newton. Ancak 1940’ta keşfedildi bu notlar ve 1975’te Betty Teeter Dobbs tarafından Newton SimyasınınTemelleri (The Foundations of Newton Alchemy) adıyla günyüzüne çıktı. Dobbs’a göre Newton, öyle böyle değil , simya deneylerini “ne kendisinden önce, ne de kendisinden sonra ulaşılmayan boyutlarda” denemişti. Newton, simyanın yardımıyla mikrokozmosun (alemi suğra) yapısını keşfedip onu makrokozmosla (alemi kübra) bütünleştirmeyi amaçlıyordu.
Mc Guire ve P.M. Rattansi’ye göre Newton, Tanrı’nın din ve tabiat felsefesinin sırlarını önce birkaç imtiyazlı kişiye verdiği inancındaydı. Sonra bu bilgi başkalarının eline geçmiş ve efsanelerin, mitosların içine karışmıştı. Bu bilgileri gizli ilimlerin içinden çekip çıkartabilmek için Newton simya literatürünün en deruni bölümlerini, içlerindeki sırrı öğrenmek amacıyla didik didik ediyor, bununla da yetinmeyip bizzat simya deneylerine girişiyordu. Bu yüzden, bugün biz ‘biz’ bilimin naif pozitivist etkilerine maruz kalanları işaret ediyor burada- “tabiat dönüşüme hayrandır” gibi bir cümleyi Newton’a yakıştıramıyoruz. Oysa Dobbs’a göre “Newton’un 1675’ten sonraki bütün kariyerini, simya ile mekanik felsefeyi bütünleştirmek çabası olarak yorumlayabiliriz.”
Simya ile bu derece yoğun bir biçimde uğraşmasının sebebini, Newton’un tabiata bakışından çıkartabiliyoruz. O, diğer mekanikçi filozoflar gibi, fizikle tabiatın nihai olarak bütün sırlarının çözülebileceği kanaatinde değildi. Tabiat bize olduğu gibi verilmişti; fakat bazı yanları asla anlaşılmayabilecek bir kitaptı o. Her zaman anlayamayacağımız bazı mekanizmalar, deneyle ispatlayamayacağımız bazı derin ilişkiler çözülmeden kalacaktır.
Newton, matematikten elde ettiği araçları kapıda bırakmadan girdiği simyanın fantastik dünyasında, mekanik bilimin sınırlar içerisinde çözemediği sırları aradı yıllar yılı. 3000 sayfalık simya notlarının yanında 175 simya kitabı ve neredeyse kütüphanesinin yüzde 10’unu oluşturan simya risaleleri, onun, Tanrı’nın bazı insanlara fısıldadığı sırların ne büyük bir tutkuyla peşinde olduğunu açıkça göstermektedir.
.
Sinderella’nın kanlı ayakkabısı
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Sinderella’nın kanlı ayakkabısı
Yıllar önce yaptığım bir araştırmada kötülük ve şeytan motiflerinin Batı kültüründe sadece Karanlık Çağlarda değil, Aydınlanma Çağı’nda, hatta modern çağda da, ne büyük bir etkinlik alanına sahip bulunduğunun altını çizmiştim. Oysa ‘bizatihi kötülük’(mahza şerr) kavramı, bize o kadar uzak ve yabancıdır ki, bu yüzden bir kısım Batı kökenli korku filminin bizdeki yansımaları çok düşük yoğunlukta kalmıştır. Batı insanının ruhunun derinliklerine işlemiş olan şeytan korkusu, bizim için efektler düzeyinde şaşırtıcı bir fantastik dünyadan ibaret kalmış, bir türlü iç dünyamızın derinliğine nüfuz edememiştir. Nitekim ünlü yönetmen Metin Erksan’ın çektiği bir Şeytan filmi tam bir fiyasko ile sonuçlanmıştır.
Aynı şeyi şimdi masalların dünyasında göreceğiz.
Batı Hıristiyan dünyasının masalları, Batılılaşma maceramız içerisinde dilimize aktarılmış ve birçoğu okul kitaplarına kadar girmiştir. Hepimiz onların büyülü resimleri Batılı ressamlar eliyle yapılmış kitaplarını çocukluğumuzda okumuş ya da sinemaya, çizgi filmlere uyarlamalarını seyretmişizdir. Mesela Sinderalla, mesela Kırmızı Başlıklı Kız, mesela Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler…
Peki bu masalların Avrupa’daki asıllarıyla bizdeki nüshalarının farklı olduğunu ve bizim yayıncıların bir tür oto-sansür ile onların“vahşet” içeren bölümlerini makasladıklarını biliyor muydunuz? Bizde mutlu son ile biten birçok masalın aslı, bırakın çocukları, yetişkinlerin bile içlerinin kabul edemeyeceği, tasavvuru dahi kabil olmayacak vahşiliklerle dolu…
İşte örneklerden birkaçı:Kül Kedisi Sinderalla, Grimm Kardeşler’in çocuk edebiyatına kazandırdığı masallardan. Masalı tekrarlamaya gerek yok, zira hepiniz iyi kötü biliyorsunuz. Sinderalla’ya aşık olan Prens’in babası kral, bir buyrultu çıkarır; onun cam ayakkabısının tekini, bütün ülkenin evlenme çağına gelmiş kızlarının denemesini emreder. Sıra Sinderalla’nin kız kardeşlerine gelir. Bizde yaygınolan anlatıma göre iki kız da ayaklarını cam ayakkabıya girmesi için zorlar; fakat ayakları sığmaz. Ne var ki, masalın aslı böyledeğil. Nasıl mı? Biraz daha kanlı! sadece. Üvey kardeşlerden birisinin başparmağı sığmaz, o da başparmağını keser ve ayakkabı ayağına olur; fakat akan kan onun foyasını ortaya çıkarır. Diğer üvey kardeşin ise topuğu sığmaz, o da topuğunu keser, fakat onun da foyası birazdan ayakkabının içi kanla dolunca ortaya çıkar.
Neticede Sinderalla ile Prens evlenirler. Düğün töreninde Sinderalla’nın iki omuzuna konan beyaz güvercinler, bütün dünyada barış sembolü iken canavar kesilir ve zaten biri başparmağından, öbürü de topuğundan olmuş iki kızkardeşin gözlerini oyarlar. Böylece Sinderalla’ya yaptıkları kötülüğün cezasını fazlasıyla çekmiş olurlar.
Pamuk Prenses masalında ise “esas kız”, kralın oğluyla evlenir. Onların evlenmesini engellemeye çalışır Prens’in üvey annesi, (kraliçe) hiçbir şeyden habersiz saraydaki düğüne katılır. Onları dans ederken görünce şaşkınlıktan donakalır. Bu sırada kralınemri üzerine uşakları kendisine, kor haline getirilmiş bir çiftdemir takunyayı zorla giydirir ve ölünceye kadar dans ettirirler.
Cadı tipi ve cadı avcılığından kalma ateşle terbiye işkencesi bu masalda da bütün görkemiyle canlandırılıyor.
Bir de Korkmayı Öğrenmek İsteyen Çocuk Masalı vardır Grimm Kardeşler’in. Baştan aşağı ateş, ölüler, işkence, idam, ikiye bölünmüş insanlar, kafataslarıyla top oynamalar, tabutlar ve hayaletlerle dolu olan bu masalın nasıl olup da “masal” kabul edildiğini doğrusu anlamakta zorlandım. Zira Blatty’nin Şeytan’ıbile bu kadar gaddarca yazılmış değildir. Burada çocuk adeta şeytani bir güçle donatılmıştır: Çocuğun şeytanlaşmasıdır burada gördüğümüz -ve anlayamadığımız– hadise. Sürekli “Ah, bir korkabilsem!” diyen bu çocuğun iki siyah kediyi mengenesine sıkıştırarak işkenceyle öldürdüğü sahne, gerçekten de Engizisyonu andırmaktan öte, onun doğrudan bir izdüşümü olarak karşımıza çıkmaktadır.
Çocuklar gibi saflığın Ashab-ı Kehf mağarasında uyuyan “huzur adaları”na bunlar nasıl öğretilir? Bu masallarla yetişen çocukların birer Pol Pot veya Hitler olmasına niye şaşmalı?
Not: Bu yazıda Süreç dergisinin 1981/1, Sayı: 5’te çıkan “Batı Çocuk masallarında ‘vahşet’ ögesi” adlı çalısmadan yararlandım. Derleyen: Ayise A. Bidermann.
Sarmaşık
Hansel ve Gretel
Yoksul bir oduncunun çocukları Hansel (oğlu) ve Gretel (kızı) üvey annelerinin isteği üzerine ormana götürülürler; fakat Hansel, topladığı küçük taşları yol boyunca yere attığı için dönüş yolunu bulurlar. İkinci seferde, üvey anne Hansel’in taş toplamasını engeller, bu yüzden Hansel cebindeki ekmek kırıntılarını iz yapar, oysa kuşlar bunları yiyecek, onlar da kaybolacaklardır. Ve pastadan evi olan ihtiyar kadın/cadıya tutsak düşerler. Cadı, Hansel’i fırında pişirip yemek ister; fakat bir hata sonucu kendisi ocağa düşer ve yanarak can verir. Çocuklar da kadının hazinesini bularak eve dönerler. Çocukların serüveni sırasında üvey anne de ölmüştür. Babalarıyla mutlu yaşarlar. Bu masalda ihtiyar kadının cadıyı temsil etmesi ve yanarak can vermesi tamamiyle ortaçağda Batı’da yaşanmış olan engizisyon zulmüyle paralellik göstermektedir. Üvey anne de daima dışarıdan aile içine girmiş“kötülük ” unsurunu simgelemektedir.
.
İslâm insanı ve mekân
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
İslâm insanı ve mekân
Çağımızın büyük filozoflarından Martin Heidegger’in son derece çarpıcı bir yazısı, ‘İnşa Etmek, İkamet Etmek ve Düşünmek’ başlığını taşır. Bu yazıda Heidegger, yüzyıllardır Batı felsefesinde ihmal edilmiş, unutulmuş bir geleneğin altını çizer. İnşa etmek ve düşünmek eylemleri Varlık’ın birbirine bitişik, ayrılmaz eylemleri iken Eflatun’dan sonraki Batı felsefesinin içerisine sıkıştığı kavramsal düşünme biçiminde birbirinden kopmuş, böylece çarpıtılmış ve anlamsal bütünlüğünü yitirmiştir. Her iki eylem, farklı alan ve disiplinlerin sınırları dahiline kapanmış, adeta uzun bir süre ‘kendi işlerine dalmış’tır. Oysa ikisi de ‘oturma yeri’nin (ikametgâh) parçası olup; ancak onunla anlamlı bir birliğe kavuşabilir. Ancak ikametgâh sayesinde birbirini dinleyebilir ve parçalanmadan önceki tamamiyete erişebilir onlar.
İnsanın en temel eylem biçimlerinden olan oturmak, onun mekânla kaynaşma noktalarını pekiştirmesi ve zenginleştirmesinin yolunu açar. İnsanın varlığına bir düzlem kazandırır. Varlığının, yaşadığı mekâna akışına imkân hazırlar.
Varlık mekâna nasıl akar peki?
Bir antropolog, incelediği yerlilerin eşya ve mekânla kurdukları derunî bağlantıyı göz önünde tutarak şöyle demişti: “Eşya ve mekân onlarla âdeta konuşmaktadır.” Mekânın insanın dünyasında bu derece derinlikli bir yer işgal edişinin sebepleri arasında mekânla kurduğu münasebetler önemli bir yer tutmaktadır. İnsanın mekânla iki tür temel münasebet kurduğu gözümüze çarpar: Hareketli, göçebe kültürlerin mekâna bakışları ve kalıcı, yerleşik kültürlerin mekâna bakışları.
Moğollar’ın bir şehrin surları içine girmeyi reddetmeleri, hatta ısrarla işgal ettikleri şehirlerin surlarını yıktırmaları, bu hareketli, açık tabiat görüşüne sahip insanların mekânla sonsuz bir yeknesaklık (eşitlik) içinde münasebette bulunduklarını gösterir. Mekân, onlar için belirli noktalara inhisar ettirilemeyecek kadar ebedî, mutlak bir gerçekliktir.
Oysa yerleşik kültürlerde mekân ancak daraltılırsa, etrafı surla yahut çitle çevrilirse (Roma’daki ilk yerleşmenin ‘Roma Quadrata’ etrafının çitle çevrili olduğunu hatırlayalım) bir anlam taşırdı. Sonsuz mekân fikri, özellikle kutsalın tecelli edeceği mahal açısından sakıncalıydı. Belirli bir mekân kutsal için seçilmeli ve kutsalın ruhunun oralarda esmesine izin verilmeliydi. Sur yahut çitlerin dışı, bu sınırlanmış kutsalın haricinde kalan bütün bir dünya, korkutucu, dizginlenemez şer güçlerin alanıydı. Öyleyse insan mekâna var gücüyle sahip çıkmalı, onu en sağlam malzemeyle kurmalı, kutsalı ebediyete taşımalıydı. Bu malzeme, tarih boyunca taş olmuştur. Taş ve et, yeryüzünde kutsal adına muazzam mimari eserler dikilmesinde en önemli ögeler olagelmiştir.
İslâm’ın özellikle de Osmanlı’nın bu çerçevedeki yeri her zaman olduğu gibi ‘ortada’ olmuştur. O, bir yandan kutsala belirli mekânlarda en kalıcı yapılar adamaya devam ederken (Yahya Kemal’in deyişiyle “Adamış sevdiği Allah’ına bir böyle yapı” / Süleymaniye’de Bayram Sabahı), kutsallığı sadece belli noktalara inhisar ettirmeyip belki daha gevşek, daha az yoğun bir şekilde onun sivil doku içerisinde de ‘bir sis gibi’ devamını arzu etmiştir.
Bir Osmanlı şehri , örneğin İstanbul, belirli kutsal mekânların etrafında (örneğin Eyüp Sultan) teşekkül etmiş mezarlıklar, tekkeler, medreseler ve iç içe yaşadığı fâniliğin sembolu olan ahşap yapılar içerisine serpiştirilmiş yatırlar, kitabeli çeşmeler, hazireler, makamlar ile kalıcılık ile fânilik, mekâna bağlılık ile ondan her an kopabilme yeteneğini son günlerine kadar yaşatmayı bilmiştir. Mevlânâ’nın diliyle söylersek, ‘direği yelden yapı’lar olmuştur hep ahşap evlerimiz.
Bir Müslüman için mekân, ancak âhiretin tarlası olduğu ölçüde anlamlıdır. Bu yüzden ahşap evin geçiciliği, öbür yandan kutsal mekânların kalıcılığı, bir İslâm şehrinin morfolojisindeki en temel noktaları oluşturmaktadır. Bu diyalektik ilişki İslam şehrinin dinamiğini oluşturur.
Bunu tasavvuf diliyle, “Bu dünyada ol, fakat bu dünyadan olma!” diye dile getirmiştir sufiler…
.
.
Para Felsefesi
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Para Felsefesi
Kolay kolay bir araya gelmeyecek iki terimi yan yana, ustelik de bu sutunlarda, gorunce sasirdiniz belki. Kim bilir belki de icinizden ironi yaptigimi dusundunuz.
Bugun ironi yapacak durumda degilim; biraz karmasik olan ilgilerime Alman sosyologu Georg Simmel’i katali beri, kulturun zaten ironi yuklu oldugunu ogrenmis bulunuyorum ve bu yazida da onun Para Felsefesi adli kitabinin ana fikirlerini aktarmaya calisacagim.
Simmel’den daha once size soz etmistim. Modern hayatin ayrintili bir haritasini cizmeye yonelik calismalariyla temayuz etmis olan Simmel, bir ara ekonomik gostergelere de merak salmisti. Fakat bu gostergeler icinde birisi vardi ki, yalniz ekonomik planla sinirli kalmiyor, giderek butun modern hayat uzerinde, bireyler kadar kurumlar uzerinde de bagimsiz bir hukumranlik tesis ediyordu: Para.
Ona gore para, mutlak, objektif ve kisisel olan her seyi yok eden bir guctur bugun. O, herhangi bir nesne olmaktan cikmistir. Normalde iliski surecimizde esya, her birimizde farkli tesirler hasil eder. Oysa para, karsisinda farkli tavirlar, farkli psikolojiler gelistirmemize izin vermez. O, bir tek sey ister: Kendisinin ne kadar onemli ve vazgecilmez oldugunun kabulunu… Paranin rengi, kokusu, niteligi, hadi biz ekleyelim ‘milleti’ yoktur. O, saf niceliktir. Kendisine olumlu veya olumsuz bir deger yuklenmesine de razi olmaz.
Buyuk sehirler ozellikle, her yanina “para ekonomisinin sinmis oldugu” yerlerdir. Para, Simmel’e gore, “esyanin ozunu oyar”, “kendisine mahsuslugunu, ozel degerini.. kemirir”. Para, buyuk sehirlerde hayatin temposunu da belirleyen guc haline gelir. Kisi, para ekonomisinde islevleri yerine getirmekle mukelleftir. Parayla olan iliskileri disinda onlarin kendilerine mahsus ozellikleri soz konusu edilmez.
Aslinda modern kulturun trajedisi yatmaktadir paranin egemen oldugu bu dunyanin temelinde. Esyanin hayatlarimizdaki egemenligi ve sayisi arttikca kisisel olarak onlari gogusleme kabiliyetimizin alani da daralmaktadir. Esya, ustumuze ustumuze gelmektedir bugunun dunyasinda; buna karsilik onu durdurup kendimize benzetecek olan kisisel kabiliyetimizin ise eli ayagi baglanmistir. Boylece esya, ilk defa “objektif” bir varlik haline gelmektedir insanlik tarihinde. Eskiden esyaya tasarruf eden insanin onlara yukledigi degerler ve anlamlardi belirleyici olan. Simdiyse esya, bir buyuk orgutlu guc halinde insanin karsisinda, hatta uzerinde tahakkum kurabilmekte ve onun kendisini yonetmesine izin vermemektedir.
Iste para, modern kulturdeki bu bunalimin en bariz temsilcisidir. Ona gore para, gunluk hayat bilincinde gorunmez bir ele donusmustur. Bu “gorunemez el”, insanlar sanki iradeleriyle hareket ediyorlarmis gibi davransalar da, onlarin iradelerinin ipini elinde tutan bir buyuk irade halini almistir.
Para, modern kulturun modeli olmustur. Dahasi para, “toplum denen kumasin oruldugu ipliktir” (D. Frisby). Niceligin nitelik uzerinde kazandigi zafer, paranin zaferidir. O, karsisinda farkli turden hicbir irade birakmamacasina her seyi dumduz eden ve mutlak bicimde tek olcut haline gelen bir aractir artik.
Burada ilave etmeliyiz ki, Simmel’in sozunu ettigi “gorunmez el” bugun iyice egemen hale gelmistir hayatimizda; zira “kaydi para”, yani kredi kartlarinda, kimsenin yuzunu gormeden birbirine bilgisayar ekranlarindan transfer ettikleri mevhum nesne, elini ayagini cekmektedir dunyamizdan; ancak garip bir bicimde hayatin kodlarini daha fazla eline gecirmektedir. Ilginc, degil mi?
Not: Simmel’in goruslerini sergilerken Werner Jung’un kitabindan yararlandim: Georg Simmel: Yasami, Sosyolojisi, Felsefesi, Cev: Dogan Ozlem, Ankara 1995.
Birdergi
Yol Kulturu
Istanbul’un asfalt uretim ve yatirim hizmetlerini ustlenmis belediyeye bagli bir sirket olan Isfalt, baslattigi agac dikme seferberliginden sonra bizleri yine sasirtti. Bu defa yol uzerine, kitap hacminde bir dergi ile giderek coraklasan kultur hayatimizi agaclandirip yesillendirmeye koyulmus bulunuyor.
Yol Kulturu, uc aylik bir kultur ve teknoloji dergisi. Dergide birazdan sozunu edecegimiz yol kulturuyle ilgili yazilarin yaninda dogrudan yol ve asfalt teknolojisiyle ilgili meslekten olanlara yonelik yazilar da yer aliyor. Yol Kulturu, yol teknolojisiyle yol kulturunu ayni potada kivamlandirmaya soyunan bir dergi olarak yola cikmis. Hayirli olsun!
Kuse kagida tamami renkli olan 192 sayfalik derginin icerigi son derece yuklu. Mesela Sertac Kayserilioglu’nun Istanbul’da tramvaylarin hikayesini anlattigi yazisi kadar Iskender Pala’nin Divan edebiyatindan yol ile ilgili siirleri isledigi arastirmasini beraberce okumak ne buyuk saadettir sehir tutkunlari icin! Keza A. Turan Alkan’in hos bir denemesi, E. Nazif Gurdogan’in Amerika’yi yeni “Kizil elma” olarak konumlandirdigi heyecan verici yazisi, Erdem Bayazit’in “yol” cesitlemeleri, Saadettin Okten’in sokaklarin yol olusuna iliskin anilarla yuklu denemesi ve daha bircok tanidik ismin yazilari: Irfan Ciftci, Recep Senturk, Asaf Ataseven, Levent Elpen, Dr.Nazif Velikahyaoglu, Akif Tunc, D. Mehmet Dogan, Edip Gonenc… Istanbul Buyuksehir Belediye Baskani R. Tayyip Erdogan ve Isfalt Genel Muduru Abdulalim Karabiyik’la yapilan roportajlar disinda fakirin de “Yolda” bir denemesinin yer aldigi derginin en ilginc tarafi ise fiyati.
Dergi ucretsiz. Sadece Isfalt’tan temin etme imkaniniz var. Adres soyle: Tibbiye Cad. Atolyeler Sok. No: 6, Selimiye-Uskudar / Istanbul, Tel: (0216) 343 24 92
Ilgiyle okuyacaginizi umuyorum, Yol Kulturu’nu.
IKTIBAS
Toplumumuzun hal-i pur-melali Toplumumuz, birakin farkli yasam tarzi, dunya gorusu veya siyasal bakislari kabullenip bunlarin hak arayislarina alan acmak, kendisi ile ayni durumda ve fikirde olan insanlarin haklarini gozetmek hevesinde bile degil. Birakin farkli talepler icin mucadele etmeyi, kendi talepleri icin bile mucadele etme konusunda usengec. Degil toplumsal hayata sekil verecek inisiyatif gosterme hevesinde olmak, elinden gelse kendi hayatina iliskin kararlari verme hakkini da baskasina devredecek.
Nuray Mert, “Demokrasi sirki ve seyircileri”, Dergah, Ekim 1997.
.
Terörün mantığı
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Terörün mantığı
Dünkü gazeteler uzun bir aradan sonra yine “Hain saldırı” manşetini atmıştı. Çarşamba günü öğle vakti, Tunceli’nin Pertek ilçesi’ne bağlı Derekenarı Köyü yakınlarında, terör örgütü PKK militanları, köy minibüsünü durdurup içinde bulunan 12 kişiyi araçtan indirmiş ve yere yatırıp kurşun yağdırmışlar üzerlerine.
Sonuç, 9 ölü, 1’i ağır olmak üzere 3 yaralı. Bir korucuyu da, yazılanlara göre, esir almışlar.
Bu masum insanların hunharca katledilmesini kınıyor, ölenlere Allah’tan rahmet, yaralılara da acil şifalar diliyorum.
Fakat bu olayda asıl dikkatinizi çekmek istediğim nokta başka. ZAMAN’daki habere göre yaralılardan 18 yaşındaki Keziban Söylemez şunları anlatmış: “Arabanın içinden herkesi indirdiler… Daha sonra bize örgütün propagandasını yaptılar. Bir yere dizerek üzerimize kurşun sıktılar. Ben ölü numarası yapıp onlarıngitmesini bekledim…”
Altını çizdiğim cümleye dikkat etmişsinizdir. İnsanları kurşuna dizmeden önce onlara propaganda yapmışlar!?
Niçin? Hangi “mantık” gereği? Anlamak mümkün değil.
Nasıl olsa birazdan dünya değiştirecek insanlara örgütünpropagandası niye yapılır? Az sonra dağıtacakları beyinleri neden yıkamak isterler? 90 yaşındaki pir-i fani Rıza dedenin kafasınakurşunlardan önce kelimeleri çakmak için mi? Yoksa öbür dünyada işlerine yarayacağını düşündüklerinden mi?
Terörün mantığı olmaz. O, normal mantığımızlaalgılayamayacağımız bir gerçeklik alanı kurar kendisine. Ve o alan dahilinde bir fasit daireye sıkışıp kalır.
Aslında mantığı vardır terörün de, bildiğimiz türden değildir. Onun mantığı, propagandanın her şeyden üstün ve öncelikliolduğu davasına dayanır. Can, kan, namus, ahlak.. bir cinnet mantığının mezbahasında kurban edilir.
Ne var ki bu mantık terör örgütlerine mahsus değildir. Zaman zaman devletin de çetelerin, örgütlerin eline geçtiği, onların aleti haline geldiği malumumuzdur. Böyle zamanlarda devletin teamülleri tırpanlanır, kanunları askıya alınır, insan haklarıalabildiğine ihlal edilir.
Bilir misiniz ki, rahmetli Adnan Menderes, idamından hemen önce prostat olup olmadığını kontrol için doktorların önüne yatırılmış ve hayalarından muayene edilmiştir! Düşünün, biraz sonra idam edilecek bir insan, bu devlete 10 yıl başbakan olarak hizmet etmiş bir devlet adamı, prostat bahanesiyle en ağır manevi işkencelerden birisine tabi tutulmuştur. (Sayın Besim Tibuk bu olayı atlatırken tüylerim diken diken olmuştu, açık söyleyeyim, şu anda da aynı ruhi ezilmeyi yaşıyorum.)
Bununla da kalınmamıştır, idam edildikten sonra -hukuk gereği– ölen kişinin ‘kim olduğu’, yanlış okumadınız, Adnan Menderes’in kim olduğu -idam edilenin o olup olmadığı – şahitler huzurunda tespit edilmiştir. Yani bütün memleketin tanıdığı bir sabık başbakanın “kimlik tespiti” cesedi darağacında sallanırkenyaptırılmış ve belgeler imzalanıp mühürlenmiştir.
Görüyor musunuz mantığı? Görüyor musunuz hukuku?
İşte “terörün mantığı” dediğim bu.
Karşısındakinin birazdan ölecek olması, bu mantık sahibinin umurunda değildir. Onun için yapacağı propaganda, uygulayacağıeziyet önemlidir .
Öyle bir eziyet ve propaganda ki, ölümün keskin kılıcı bile onu silemiyor!
Hür tefekkürün kaleleri
“GERİCİLİK” NEDİR?
Dergiler her zaman kitaplardan daha canlı, daha cıvıl cıvıldır. Yazanların nefesi sıcaktır henüz, gündemin ıtırı tüter mürekkeplerinden. Kültürün nabzı orada atar; oradan havalanır kitaplar, kuşlar gibi tefekkür ummanına.
İşte Doğu Batı dergisi de bu dergilerden birisi. Üç ayda bir yayınlanan bir düşünce dergisi Doğu Batı. Her sayısı bir dosya; bir kitap neredeyse. Daha önce “Devlet” ve “Doğu ve Batı” adlıdosyaları yayınlayan derginin üçüncü sayısı “Gericilik” konusuna tahsis edilmiş.
Gündemimizden neredeyse bir asırdır hiç düşmeyen bu kavram çeşitli yönlerden irdeleniyor dergide; hem de yetkin kalemlerden… Kimler mi? Birkaç isim saymam yeterli olur sanıyorum: Nuray Mert, Mehmet Ali Kılıçbay, Ömer Laçıner, Ahmet İnam, Mehmet S. Aydın, Halil Inalcık, S. Seyfi Ogün , Ahmet Arslan…
Dergide ayrıca muhafazakarlık, hilafetin kaldırılması, İslam ve demokrasi gibi konulara da yer verilmiş. Kalıcı, geleceği parlak bir dergi Doğu Batı.
Kendisini tanıtma problemi her derginin başında olduğu için burada irtibat telefonunu ve adresini vermek istiyorum. Dileyenler bu numaradan arayıp temin edebilirler: (0312) 362 93 07. Adres: Sakarya Cad. No: 17/56 Kızılay/Ankara
İktibas
BEYAZ EV
Gözlerimin önünde hep aynı beyaz ev.
Her dağ yamacına kurduğum,
Beliren her su kenarında,
Pembe damlı, yeşil pancurlu, balkonlu,
Balkonuna tırmanan sarmaşık.
Gece, pencerelerinden sızacak ışık,
Kışın tütecek bacası.
Kapıyı ittiğinde çalacak bir çıngırak.
-Duyuyorum o sesi şimdiden, berrak-
Geçeceğin yol, çıkacağın üç basamak,
Ellerinden sıyırıp atacağın eldiven,
Her halin, gülüşün, kokun, bütün ruhunla sen!
Ah, bütün bir ömür bırakmayacağım el
Okşayacağım saç, dinleyeceğim ses,
Bakmakla doymayacağım yüz…
Açık pancurlardan o gün dolacak gündüz,
O günkü hava,
Bir kapıyı açman, dolaşman sofada.
Şaşıracağım: Böyle gezinen kim?
-Evim! Evim!.. Ellerimle asacağım
Camlarına perdelerini.
Yatak odasında düşüneceğiz bir an
İki kişilik karyolanın yerini…
Yatak odamız, yemek odası, kiler,
Raflarında ellerinle yapılmış reçeller.
Karşı karşıya oturacağımız sofra,
Sürahide ışıldayan su,
Yazın, rüzgara koyacağımız testi;
Senin yatacağın öğle uykusu…
Sararacak bir yandan çardaktaki üzümler,
Kâh esecek rüzgar, kâh dinleyeceğiz yağmuru,
Kâh karlarla bembayaz kesilecek çimenler.
Hep geçireceğiz içimizden:
Hayat beraber, ölüm beraber..
Şu göklerin altında,
Olacağız, o kadar bahtiyar
Ki çıkıp mezarlarından annemiz, babamız da,
Beyaz evimize yerleşecekler,
Uzun kış geceleri onlar da aramızda
Göz göze bakışacak, mangalı eşecekler…
Ziya Osman Saba (1942)
.
Evimizi istiyoruz!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Evimizi istiyoruz!
Bu sütunlarda zaman zaman ‘apartman aleyhtarlığı’ yaptığımızı biliyorsunuz. Apartmanın 20. yüzyıl başlarından itibaren ülkemizde ilerilik göstergesi, geleneksel ahşap evlerimizin ise gerilik (“mezar” diyordu ona Sabahattin Eyüboğlu) sembolü olarak empoze edildiğini ve bir ideoloji olarak tepeden indirildiğini de sık sık işliyoruz. Bu bir “gericilik” ise, ben çoktanrazıyım gerici olmaya. (*)
Süheyl Ünver hocanın Şadırvan dergisinin ilk sayısında (1 Nisan 1949) yayınlanmış bir yazısı (aslında bir konuşma metnidir), düşüncelerimi daha net ifade etmeme yardımcı olacaktır, ümidindeyim. Yazısının başlığı, “Su şırıltısı olmayan Türk evi mi olur?” Süheyl hoca da evin yerini “apartman”ın alışına herhangi bir gerekçe bulmakta zorlananlardan. Şöyle diyor: “Ne yazik ki şimdi eski bedii hislerimizden kopuyoruz. Evlerde artık ferahlık ve güzellik kalmadı. Sofrayı bırakıp sefer tasından ayaküstü yemek yer gibiyiz: Ev zevkinden apartman mecburiyetine geçtik. Çocuklarımız, toprak muhabbetinden mahrumlar.”
Birden eski evlerin erguvan göklerde birbiri ardınca havai fişekler halinde patlayışını seyre dalar Süheyl hoca: “Ah, kendisi geniş ve ferah, bahçesi büyük ve havuzlu eski Türk evleri nerdesiniz? Eskiden içinde su şırıltısı olmayan Türk evi olmazdı; içinden çiçek kokusu taşmayan ev bahçesi olmadığı gibi… Eski Türk evleri, Anadolu insanı gibidir; dışından sade, gösterişsiz, kavruk; fakat içi ayrı bir dünya, bir güzellikler ve huzurlar alemi… Dıştangöze batmayı doğru bulmayan, hasedi uzerine çekmek istemeyen ev…”
Süheyl hocaya göre eski evlerde de muhakkak özel, itina ile döşenmiş birer oda bulunurdu; fakat bu oda, bizim kırk yılda bir gelecek misafirler için battal hale getirdiğimiz kapısı kilitli bir oda değil, tam tersine “evin en ferah, en zevkli odası”dır; oturma odasıdır, başka deyişle.
Sedirlerin rahatlığını yeni evlerin iskemlelerinde bulmak ne mümkün. Şöyle bir dirseğinin altına aldın mı minderi, yaslandınmı peykeye, serin şırıltısı suyun bir yandan, kavrulmuş kahvenin doyumsuz kokusu öte yandan, bahçeden taşan çiçek kokuları, ağaçların tatlı musikisi, komşu minareden Hafiz Ahmed’in Hüseyni makamında döktürdüğü ezan yağmur gibi çiselerdiinsanın üzerine; ya şadırvandan alınan abdest; kuş evlerinden kanat çırpıp yanı başına konan güvercinler…
İnsan Süheyl hocayı okurken ister istemez böyle hülyalara gark oluyor. Neyse…
Sonra ilginç bir teklifte bulunuyor Süheyl Ünver. Önce haklı olarak soruyor: “Türk iklimine, Türk tabiatine, Türk hayatına rahat bir ayakkabı kadar uygun eski evlerden yeni hayatın icaplarına o derece uyacak; fakat eski ile bağını , yerliliğini, asilliğini kaybetmeyecek bir Türk evi tipi meydana çıkarılamaz mı?” Ardından Türkiye’deki mimarlara “yüzlerini kızartacak” teklifini sunuyor: “Bir gerçek Türk evi tipini mütehassıslarının hazırlamasına yarayacak bütün malzemeler, uzun emeklerin mahsulü olarak, bende toplanmış duruyor. Onları mimarlarımızın emrinde bulundurduğumu söylemek için bu konuşmayı yapmak istedim. Yalnız süs bakımından, motif bakımından değil; her bakımdan, o eski oturmuş ve yerleşmiş ev tipinden alacağımız dersler yok mudur? O yerin sıcağına soğuğuna; karına yağmurunagöre çatıya ve saçağa verilen şekilde, pencerelere verilen buutlarda yalnız o devrin zevki değil, devirler üstü iklim şartlarının bir zarureti tesirini göstermiş değil midir?”
Rahmetli Süheyl hocanın bin bir zahmetle derlediği bu “Türk evi tipi” malzemelerine sahip çıkanlar oldu mu bilmiyorum. Ancak bugün de geç sayılmaz. Hocanın evrak-ı metrukesi arasında bulunduğunu tahmin ettiğim bu dosyanın ehil ellerce incelenip geliştirileceğine ve bir model olarak hayata geçirileceğine bütün kalbimle inanmak istiyorum.
(*) “Gericilik” meselesine ileride nasip olursa dönmek istiyorum. Zira Fransa’daki gericiliğin tarihini, örneğin Charles Maurras’nin sistematik gericiliğini öğrendikçe bizde ‘adam gibi’ bir gerici çıkmadığını, gericiliğin bizde aktif bir tavır izharı değil, maruz kalınan bir iftira olduğunu daha iyi anlıyor insan. Gericilik meselesi önemli gerçekten de!
“Peçeli fantaziler”in sonu
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
“Peçeli fantaziler”in sonu
Biraz ticari bir kapağın içerisinde -belki de bu ‘erotik’ kapak nedeniyle gerçek okuyucusuna ulaşamayacaktır- hepsi de birbirinden ilginç ve ciddi makaleler karşıma çıkınca doğrusu şaşırmadım desem yalan olur. Oryantalizm, Hegemonya ve Kültürel Fark adlı kitaptan söz ediyorum. (Derleyenler: Fuat Keyman, Mahmut Mutman, Meyda Yeğenoğlu, İletişim 1996.) Özellikle de Meyda Yeğenoğlu’nun “Peçeli Fantaziler” başlıklı özgün makalesinden. Başörtüsü mağdurlarının yürek paralayan feryatlarının asumanı tuttuğu şu sıcak günlerde peçe ile başörtüsü arasında, bu iki sembol veya figür etrafında oluşan kutuplaşmanın bir açıklamasını bu makalede yakaladığımı zannediyorum.
Edward Said’in Oryantalizm adlı kitabı şu birbirini bütünleyen iki tezle ortaya çıkmıştı: Oryantalistlerin gözünde Doğu, hem bir bilgi nesnesi, hem de bir arzu nesnesidir. Bilgi nesnesidir; zira onun hakkında toplayacağı bilgiler bir iktidarın, dünyaya egemen olma ihtirasıyla dolu Batılı öznenin iktidarının işine yarayacaktır. Arzu nesnesidir; çünkü bu bilgi, onun kendisinden başkasına (öteki’ne) egemen olma, onun üzerinden kendini tanımlama, ele geçirme, fethetme arzusunun aracı olmaktadır. Bu iki araçla, bilgi ve arzuyu gerçekleştirmek amacıyla Doğu hakkındaki araştırmalar gerçekleşmiştir Said’e göre. Çoğunlukla da, bilgi vasıtasıyla doyduğu halde oryantalist özne, Doğu’yu arzusuna da ram etmek istemiş; fakat bu arzuya Doğu’nun kendini kolay ele vermeyen suskunluğu, vakarı, onurlu direnişi karşı koymuştur.
Daha somut planda ise kadın imgesi, kadının da peçesi, çarşafı ve başörtüsü bu direnişin sembolleri olmuştur onların gözünde. (“Onların gözünde”nin altını çizişim boşuna değil, birazdan tekrar döneceğiz çünkü ona.)
Yeğenoğlu, Batı’nın bu ikili iktidar aygıtına Doğulu direnişin en somut sembolünü “peçe”de (veil) bulur. Çünkü peçe, Batılılar’ın Doğu’nun içine girme, “fetih ve nüfuz etme fantazilerinin etrafında döndüğü bir ekran” işlevini görmektedir. Hem bu, kadının içine nüfuz etmesine engel olan “bez”e öfkelenmektedir.
Oryantalist özne, hem de, ilginçtir, merakını uyandırmaktadır. Kadının sırlarını peçeyle gizlemesi onun “keşf”ini engellemektedir çünkü. Peçeli kadın onu reddetmekte, hatta onu kaale bile almaz görünmektedir. Bir arzu nesnesi halinde fantazilerini süsleyen Doğulu kadın, kendisini açmadan Batılı erkeği bir kamera gibi izlemekte, o ise bu alçaltıcı, tek yanlı ve kendisiyle ilgilenmeyen “yabancı” bakışların karşısında ezilmektedir. Frantz Fanon’un diliyle söyleyecek olursak “Bu görülmeden gören kadın, sömürgeciyi kızdırmaktadır. İlişkide karşılıklılık yoktur. Kadın kendini bırakmaz, vermez, sunmaz.”
Peçe takan kadın ile erkek arasındaki roller tersine çevrilmiş gibidir. Burada artık egemen rol erkeğin, beyaz Avrupalı erkeğin değil, peçeli kadının oynamakta olduğu roldür. Erkeğin “bakan ve keşfeden” özne olma özelliği elinden alınmaktadır. Bir yanıyla peçe, keşif arzusunu, erkeğin kendisini yitirdiği masumiyet ve deruniliği bir başkasında elde etme arzusunu kışkırtmaktadır, öbür yanıyla ise erkeğe meydan okunmaktadır; genellikle zannedildiği gibi kadının peçe arkasına saklanması onun ikinci sınıf insan olduğu anlamına gelmiyor; tam tersine, peçe takarak asıl inisiyatifi, görülmeden bakma inisiyatifini ele geçirmektedir kadın. Karşısındakini edilgenleştiren bu bakıştır işte Avrupalı erkeği rahatsız eden.
Peçe çıkarılmadığı sürece Batılı erkek, bu kendini sakınan ve sırlarını kendine saklayan kadın üzerinde egemenlik tesis edemeyecek, o kendinden menkul üstünlüğünü kanıtlayamayacaktır. Batılı erkek, tam da Doğu’yu keşfettiğini sandığı bir sırada vurgun yemiş gibi olur bu bakışlar karşısında; peçenin ördüğü duvar, onun kahraman ve kaşif kimliğini kurmasına ağır bir darbe indirir.
“Peçeyi açmak” tutkusuyla Doğu’ya yönelen Nerval, Canetti, Flaubert, Novalis gibi Batılı edebiyatçılar, peçenin kahredici direnişiyle karşılaşınca, garip bir biçimde Doğu’dan soğurlar. Doğu’nun ‘esrarı’ ve bu esrarın kışkırttığı fanteziler suya düşmüştür çünkü. Bu nedenle Paul Valéry “Doğu sözcüğünün insanın zihninde bir etki uyandırması için.. o diyarlara hiç ayak basmamak” gerektiğini söyleyecektir.
Bir “fark” marjı çıkmaktadır karşılarına; asla kapatılamayacak bu “fark”, her şeyi kendisine ram etmeye ve dönüştürmeye ant içmiş olan oryantalist özne için son derece rahatsız edicidir. Peçe denilen “maske” çıkartılmalı ve Doğulu kadın, direnmeden, arzu nesnesi olmaya razı Batılı kadın gibi teslim alınmalıdır.
Bizim yaşadığımız “başörtüsünü açtırma” saplantısının altında da, başörtülülerin onlarla aralarına diktikleri bu “radikal fark” engelini aşma nevrozu yaşanıyor bana kalırsa. Başörtülü bir genç kızın, başörtüsünü takmak suretiyle oryantalist bakışı temessül etmiş resmi mercilerle aralarına aşılmaz bir fark koyması, onların bakışıyla arzu nesnesi değil, özne olmayı seçmesinden gelmektedir. Her şeyi özdeşleştirme ve kendisi dışındakileri, farklı olanı reddetme ve kendine benzetme hırsındaki bu toptancı bakışın karşısına başörtülülerin farklı olduklarına dair bir bilinçle çıkmalarıdır onlara asıl rahatsızlık verici olan.
İktibas
BATI’NIN PEÇE DERDİ
Peçe, kendi aracılığıyla Doğu’nun kavranıp anlaşıldığı bir figür, Doğu kimliğinin kurucu bir ögesi haline gelir. Doğu’nun kimliği elden kayıp giden bir muamma, Batı rasyonalitesi aracılığıyla aydınlatılması gereken bir sır gibi nitelenir. Batılı özne, Doğu’nun gizli gerçeğini onu figüratif bir biçimde temsil ederek aydınlatmaya çalışır. Böylece peçe, Doğu’nun perdesi, aldatıcı biçimi ve maskesi gibi gösterilir; ama bu durum aynı zamanda ister istemez Batı’nın Doğu’yla bir derdi olduğunu da gösterir.
Meyda Yeğenoğlu, “Peçeli Fantaziler: Oryantalist söylemde kültürel ve cinsel fark.”
.
Dünyanın en uzun yüzyılı
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Dünyanın en uzun yüzyılı
Bir yüzyılın sonuna ve yeni bir yüzyılın şafağına yaklaştığımız şu günlerde bilgisayar firmalarından bazı batıni mezheplere kadar dünya üzerinde pek çok insan 21. yüzyılın dünyaya nasıl bir yapı getirebileceği üzerinde fikir yürütüyor, en azından neler olabileceğini öngörüp tedbir almak ihtiyacını duyuyor. 21. yüzyılın sadece bir ‘yüzyıl değişimi’ değil aynı zamanda yeni bir ‘bin yıl’ın başlangıcı olması da ona ayrı bir değer verilmesine neden oluyor, hükümetler çeşitli millenium (bin yıl) politikaları geliştiriyorlar harıl harıl.
Fakat gurup kızıllığını seyretmekte olduğumuz 20. yüzyıl nasıl bir yüzyıldı? İnsanlık tarihine neler kattı, ondan neleri eksiltti? Malraux’nun bu yüzyılın ya bir “Din Yüzyılı” ya da bir hiçolacağı yolundaki kehaneti gerçekleşti mi? Bunların ciddi bir dökümü ve muhasebesinin yapılması da gerekmez mi?
“Modern çağ ne zaman sona erecek?” diyor ve birbiri ardınca şu çivi soruları zihnimize çakıyordu Ihab Hassan: “Hiçbir çağ bu kadar uzun sürdü mü ? Rönesans? Barok? Neoklasik? Romantik? Viktorya? Belki yalnızca Karanlık Orta Çağ (bu kadar uzun sürmüştür). Modernizm ne zaman bitecek ve ondan sonra ne gelecek? 21. yüzyıl bizi hangi adla çağıracak? Ve sesi mezarlarımızla aynı taraftan mı gelecek? Modernizm yalnızcahayatlarımızı uzatmak için mi uzuyor?”
Yüzyılımızın köşe taşı mesabesindeki düşünürlerinden Hans-Georg Gadamer de 1962 yılında yazdığı 20. Yüzyılın Felsefi Temelleri adlı makalesinde çağımızın başlangıç noktasını belirlemeye yöneliyor. 20. yüzyılın zannedildiği gibi 1900’de başlayıp 2000’de bitmediğini, ‘yüzyıllar’ın matematik kesinlikler ve birimler gibi ele alınamayacağını ileri sürdüğü yazısında gerçekte 19. yüzyılın Goethe ve Hegel’in ölümleriyle başlayıpBirinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesine (1914) kadar devam ettiğini belirliyor. 20. yüzyıl ise 1914’te başlamıştır Gadamer’e göre. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından 19. yüzyıla karşı yaygın bir isyan ve eleştirinin başladığına dikkat çeken Gadamer, bunların çağımızın ilk işaretleri olduğunu söylemektedir.
Gadamer, daha sonra 20. yüzyılın felsefi temellerine eğiliyor ve bu temellerin dibindeki suda hep bir tuhaf adamın görüntüsünün belirdiğini söylüyor. Bu adam, Nietzsche’dir. Ömrünün son yıllarını delilik ile dahilik arasında mekik dokuyarak geçiren Nietzsche, 19. yüzyılın kesinleştirip kemikleştirdiği bütün felsefe coğrafyasını bombardımana tabi tutup hallaç pamuğu gibi atmıştır. Ne var ki, geriye, tıpkı dünya savaşlarının maddi planda yaptığına benzer şekilde, bir enkaz bırakmıştır. Bilim, felsefe ve kültür dünyasındaki bütün kesinlik ve mutlaklıkların tarumar edildiği ve yerine yeni hiçbir binanın kurulmadığı bir enkaz…
İşte bu enkazdan 20. yüzyıl felsefesinin aşı çiçeği Heidegger boy vermiş ve baş döndürücü kokusuyla çağın anlamlandırılmasına etkisi inkar olunamaz bir katkı yapmıştır. 19. yüzyılda tabiatta, maddeye, topluma, ekonomiye, mekanik bir şekilde bağlanmaya çalışılan insani -insan kelimesini hiç kullanmadan hem de- tarihe, geleneğe, özgürlüğe vs. yeni anlamlar, kök anlamlar yükleyerek yeniden yorumlamıştır o.
Ancak 20. yüzyılı birleştiren bir şey varsa, Gadamer’e göre, her türlü dogmatizmden -ki buna bilimin dogmatizmi de dahildir- şüphe duymaktır. Çağımızın en güçlü ve en örtük temeli, dogmatizmin her türlüsünün sorgulamaya açılmasıdır.
Bitirirken şu soru oldukça anlamlıdır: 20. yüzyıl bizim buralara acaba hiç uğramadı mı? Başka türlü, “hayatta en hakiki mürşit”in bilim olduğunu dillerine pelesenk edenlerin bilim adına yaptıkları dogmatizmi, dogmatizm ne kelime, zorbalık ve zulmü anlamlandırmak mümkün görünmüyor bana.
.
Saat kuleleri ve Abdülhamid
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Saat kuleleri ve Abdülhamid
Bizim nesil, saat kulelerinin anlamıyla ilgili olarak ilk uyarıcı cümleleri İsmet Özel’in Üç Mesele’sinden okumuştur. İstanbul’da ve Anadolu’nun çeşitli köşelerinde saat kuleleriyle koyun koyuna yaşamış bir neslin onun anlamı üzerinde düşünmeye zamanı olmamıştı, zira o yıllar (yani 70’lerin sonu ve 80’lerin başı) ideolojik kalıplaşma ile ‘faşizme karşı omuz omuza’, ‘kahrolsun komünistler’, gibi sloganlarda ifadesini bulan siyah-beyaz kutuplaşmasının yaşandığı tuhaf yıllardı. Yıllar sonra bu ‘tuhaf’ kelimesini kullanışım boşuna değil; o yıllar gerçekten de ‘tuhaf’tı. (Çinliler birine beddua edecekleri zaman ‘Tuhaf’ bir çağda yaşayasın’ derlermiş!)
İsmet Özel, “Saat Kulesi” adlı yazısında “İslam topraklarını gezip gören frenklerin” bu ülkede saat kulesi olmamasından şikayet ettiklerini, bunun sebebini de beş vakit okunan ezana bağladıklarını söyler. Zamanı mekanik bir aletle ölçerek değil (Ahmet Haşim ‘Müslüman Saati’ adlı yazısında saatlerin zamanı ile Müslüman zamanı arkasındaki farkı nefis bir şekilde vurgulamıştır) gündelik hayatı organik dilimlere ayıran namaz vakitleriyle belirliyordu Müslümanlar Özel’e göre. Üstelik bu kulelerde her saat başı çalan çanlar, İslam beldelerine kiliselerin çan seslerini yeniden taşıyordu. Kısacası saat kulesi yaptırma faaliyeti, Batılılaşma projesinin bir parçası olarak yürütülmüştür.
Kuşkusuz saat kulelerinin Batılılaşma projesiyle derin bir alakası var; şehirlerimizin dokusunda bu kulelerin yapılmasının meydana getirdiği ‘yırtılma’ inkar edilir gibi değil gerçekten de. Fakat saat kulelerinin sadece zamanı ölçmek amacıyla kurulmadığını da biliyoruz. Şehirlerde başlayan yangınların haber verilmesi veya iktidarın topluma nüfuz stratejisinin bir parçası olan gözetleme kulesi olarak kullanılması da söz konusu. Kısacası bu amaçlarla yapılanları da bulunuyor. Ancak saat kulelerini Tanzimat ve Batıcılıkla özdeşleştirmekte aceleci davranmamakta yarar var. Farklı kaynaklara ve somut olgulara eğilerek meselenin künhüne vakıf olunca insan şaşırmadan edemiyor. Mesele göründüğünden daha karmaşık.
Neden mi? Anlatayım izninizle.
Öncelikle saat kulelerinin Tanzimat’tan önce Osmanlı ülkesinde hiç olmadığını söylemek doğru değil. Zira Osmanlı şehirleri üzerine derinlikli çalışmalarıyla tanıdığımız Kienitz’e göre daha Kanuni doneminde, yani 16. asırda yapılmaya başlanmıştır saat kuleleri. 1577’de yapılan ve fotoğrafları elimizde olan Banyaluka Ferhat Paşa Camii saat kulesi ve Üsküp saat kulesi ilk örnekler olarak karşımıza çıkıyor. Nitekim Evliya Çelebi de 1660-1661 tarihlerinde geldiği Üsküp’te bu saat kulesinden söz eder.
Saat kuleleri Doç. Dr. Hakkı Acun’un Anadolu Saat Kuleleri (Ankara 1994) adlı araştırmasında verdiği bilgilere göre, Osmanlı ülkesinde 16. yüzyıldan itibaren batıdan doğuya doğru yaygınlaşmıştır. Dolayısıyla Batılılaşma döneminde saat kulesi yapımının öncesinde yaklaşık 3 asırlık tedrici bir gelişme süreci yaşanmıştır. Nihayet İstanbul ve Anadolu’da sistematik bir şekilde saat kulesi yaptırılmasını emreden kişi, genellikle Batılılaşma tarihimizden tipexle ismini kaybetmeyi yeğlediğimiz Sultan II. Abdülhamid olmuştur. Garip değil mi?
Sultan Abdülhamid, tahta çıkışının 25. sene-i devriyesinde (1901) valilere, vilayetlerine saat kulesi yapmalarını ferman eylemiştir. Bu tarihten kısa bir süre önce Dolmabahçe’de (1895) ve Yıldız’da (1890) saat kuleleri yükselmeye başlamıştır bile.
Prof. Selim Deringil, geçenlerde kendisiyle Nuriye Akman’ın yaptığı röportajda Abdülhamid’in modernleşme tarihinden niçin dışlandığını anlayamadığını, Cumhuriyet’in başta yöneticileri olmak üzere onun açtığı okullarda yetiştiğini söylerken bunu kastediyordu sanıyorum. Abdülhamid devri, zannedildiğinin aksine bir irtica dönemi değil, modernleşme tarihimizin en önemli dönüm noktalarından biridir.
Saat kuleleri bile onun eseri olduktan sonra…
BAŞÖRTÜSÜYLE İLGİLİ İKİ KİTAP Artık iyice utanılacak bir hale gelen başörtüsü sorunuyla ilgili olarak Mazlum-Der, geçtiğimiz yıl Bütün Yönleriyle Başörtüsü Sorunu adlı güzel bir kitap derleyip yayımlamıştı. Bu çalışmada çeşitli din ve kültürler de başörtüsü, insan hakları ve hukuk açısından başörtüsü, başörtüsü zulmünün kronolojisi, mağdurların anlattıkları ve belgeler ile konu enine boyuna okuyucunun önüne seriliyor. Şu günlerde genişletilmiş ikinci baskısı çıkan kitabı hararetle tavsiye ediyorum ilgilenenlere. Kitap, Mazlum-Der İstanbul Şubesi’nden temin edilebilir.
İkinci kitap, bir başörtüsü mağduresinin başından geçenleri anlatıyor.. ODTÜ’de tam 7 yıl başörtülü okumak için mücadele veren Zekiye Oğuzhan, bir roman akıcılığında anlatmış traji-komik olaylarla örülü mücadelesini. Sonunda mezun olmuş; ama diploma töreninde burukluk yakasını yine bırakmamış: “Diplomamı aldım; ama ne tam sevinç ne de tam üzüntü içindeydim. İçimde anlatılması zor, garip bir burukluk vardı. Törene, bizi kutlamaya gelen başörtülü arkadaşların hepsi, okulun kendilerine ne ceza vereceğinden habersiz, kaygılı bir bekleyiş içindeydiler. Benim tam yedi yıl boyunca yaşadığım sıkıntıları onlar da teker teker yeniden yaşıyorlardı. Ama sabırla ve yılmadan direnildiği sürece bu işin de bir sonu vardı. Ayten’le ben bunun somut örnekleriydik.” Henüz piyasaya verilen kitap İz Yayıncılık tarafından yayınlandı.
Sarmaşık
GEMLİK’E DOĞRU DENİZİ GÖRÜNCE SAKIN ŞAŞIRMA !
Bursa-istanbul yolunun müdavimleri ezbere bilir ya, bir defa geçenlerin de dikkatini çekmiştir sanıyorum. Bursa’dan Gemlik’e yaklaşırken, Kurşunlu yol ayrımını geçtikten sonra sağ tarafta (eskiden solda ve daha ufaktı) büyük bir tabela göze çarpar. Tabelada iri harflerle yazılmış “Gemlik’e doğru denizi göreceksin, sakın şaşırma” sözünün altında Orhan Veli’nin imzası yer alır. İyi de bu söz (şiir) o kadar sıradan, o kadar beyliktir ki, Orhan Veli’nin olması neyi değiştirir? ‘Köşeyi dönünce karşına banka çıkacak, sakın şaşırma’dan bu sözün anlam yoğunluğu bakımından bir farkı da yok. Yani her gün hepimiz bu türden çuval çuval laf ediyoruz.
Peki o tabela neden orada durur Gemlik’in gururu olarak? Üstelik de deniz, daha geriden, yani Kurşunlu sapağından itibaren görülebiliyorken…
Gemlik gibi iliğine kadar tarihle dolu bir şehrin girişine Orhan Veli’nin bu trafik levhası mealindeki sözünü koymak kimin aklına gelmiştir? Homer’ın destanlarına bile konu olmuştur Gemlik. Körfezindeki eşi benzeri olmayan -tabii bir zamanlar- lezzetteki balıklarıyla, asırlık zeytinlikleriyle ve İstanbul-Bursa arasının vazgeçilmez durağı olması hasebiyle tartışılmaz bir önemi varken bu zavallı levhanın şehrin girişine bir gurur abidesi olarak dikilmiş olmasını anlamakta zorlanıyorum doğrusu…
.
Yunan mucizesi”nin çöküşü
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
“Yunan mucizesi”nin çöküşü
Kurgu, günümüzün gözde kelimelerinden. ‘Kurmak’tan geliyor. Tasarlamak, icat etmek ve kurmak. Bunların teknik ve teknolojide geçerli olduğunu düşünürdük hep. İnsan yapısı olan aletler insan icadıdır; ama tabiat ve toplum hakkında bize bilgi veren bilimler kesindir, konularını tam bir şeffafiyet içerisinde bize yansıtan doğruluğundan şüphe edilemeyen olgulardır.
Tarih de bir zorunluluk (determinizm) içeriyordu yaygın pozitivist telakkiye göre. Fakat özellikle Fransız ilim adamlarının kurduğu Annales Tarih Okulu’nun çabaları bu bakışı tepetaklak etmeyi başardı. Artık tarih bir kurgudur. Her neslin yaptığı bir tarih vardır ve bu, o nesillerin çıkarları, egemen ilgileri, ideolojisi vs. ile kopmaz bir bağlantı içindedir. Benedict Anderson’ın Hayali Cemaatler adlı çığır açan çalışması mesela “millet” olgusunun “milliyetçilik” ideolojisinin eseri olduğunu, milliyetçilik ortaya çıkartıncaya kadar -bugün kullandığımız anlamda- “milletler”in var olmadığını öne sürmektedir. Bu, milletin ideolojik bir inşa, bir kurgu olduğundan başka bir anlama gelmiyor.
Haddizatında toplumu anlamaya yönelmiş olan sosyal bilimlerin de bir inşa olduğunu söyleyen Wallerstein, 1850-1945 döneminde bugün bildiğimiz “sosyal bilimler”in nasıl disipline edildiğini açıklıkla ortaya koyuyor. Sosyal bilimler bir yandan “toplum”u inşa ederken, öbür yandan da “sosyal bilimler”i meşru birer bilim düzeyine yükseltecek çabalar içinde olmuştur.
Tarihin bir inşa (kurgu) olduğuna en çarpıcı örneklerden birisi de, Martin Bernal’in Black Athena’sı (“Siyah Athena”). Bernal bir Çin tarihçisi iken, ilgisi zamanla Yunan (Grek) medeniyetine ve onun Afrika ve Asya’daki köklerine yöneliyor. Araştırdıkça görüyor ki, bugün bütün medeniyet tarihlerinde tadından yenmeyen iltifatlarla sözü edilen “Yunan mucizesi” bir efsaneden, hem de 1840’li, 1850’li yıllardan geriye gitmeyen Avrupalı bir inşadan ibarettir.
İddialarının en büyük delili, bizzat Yunanlılardır. Tarihçi Herodot’tan sair Homer’e, Eflatun’dan Tukydides’e kadar birçok kaynağa başvuran Bernal, onların Yunan medeniyetini öncekilerden, özellikle de Mısır ve Fenike’den tamamen bağımsız, özgün bir oluşum olarak görmediklerini, hatta medeniyetlerinin menşeinin Mısır ve Fenike’den geldiğinin pekala bilincinde olduklarını gösteriyor. Hatta ünlü geometrici Oklid’in neredeyse ömrünün tamamını Mısır’da geçirdiğini de ilave ediyor.
Bu durumda iki Yunanistan modeli çıkıyor karşımıza. Birincisi, Kadim Yunan’ın kendisi, ikincisi de 19. yüzyıl ortalarında özellikle ırkçı ve romantik hareketler tarafından icat edilen Yunan mucizesi. Bu ikisinin dikkatle ayırt edilmesi gerektiği kanaatinde Bernal.
Dikkat edilirse sadece bir ihkak-ı hakk, doğrunun sahibine iadesi türünden bir akademik çabanın ürünü değil bu çalışma. Aynı zamanda ve belki de daha evrensel ölçekte, Avrupa (ve Batı) medeniyetinin çocukluk dönemi diye anılagelen Yunan medeniyetinin aslında Doğu medeniyetinin (Asya ve Afrika’nın) bir çocuğu olduğunu ortaya koymayı amaçlıyor. Bu da Batı medeniyetinin temellerinden birinin binanın altından çekilip alınması anlamına geliyor. Eğer o çok şişirilen ‘Yunan mucizesi’, Doğu medeniyetlerinin bir uzantısı ise arkeolojiden sanat tarihine, siyasi düşünceler tarihinden felsefe ve bilim tarihine kadar bütün medeniyet tarihlerinin ve onun üzerine kurulan bilimlerin tarihlerinin yeniden yazılması gerekecektir.
Bize öğretilen tarihin bir kurgu olduğuna bundan güzel bir misal bulunamaz herhalde.
.
Şeytanın Sözlüğü
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Şeytanın Sözlüğü
Elimde günlerdir evirip çevirdiğim bir sözlüğün şu günlerin sıcak gündemine denk düşeceğini ölsem tahmin edemezdim. Şeytanın Sözlüğü (The Devil’s Dictionary) başlığını taşıyor sözlük. Yazarıbiraz esrarengiz bir kişilik olan Ambrose Bierce. İlk olarak 1911’de yayınlanmış; ama o günden bugüne pek fazla eskimemiş. Zira kelime ve kavramlara getirdiği zekice, ironik ve şaşırtıcı tanımlar hala güncelliğini koruyor. Belki Şeytanın Sözlüğü’nden çok Şeytanca Bir Sözlük denilebilir ona. Mesela tarih ona göre çoğunlukla hilebaz yöneticilerin, zeka dereceleri düşük askerlerin yaptığı, çoğunlukla önemsiz olayların yanlış anlatımlarından ibarettir. Bizim küçümsediğimiz ilkeller ise onun gözünde dürüstlüğün en iyi politika olduğuna inanan insanlardır.
Bugün asıl son günlerde Ataköy’deki çifte intihar olayı dolayısıyla gündeme giren Satanism (Şeytanperestlik) konusu üzerinde durmak istiyordum. Bierce’ın kitabı giriş için bir bahane oldu. Şeytan’ın modern dünyada insanların kendisine inanmamalarını sağlayarak kendisine daha rahat at oynatacak alan bulduğu ve eskiden din ve onun beslediği kültürel alan içinde bayağı elle tutulur bir varlık iken şimdi izini kaybettirdiği iddiası yabana atılmayacak bir fikir gibi görünüyor bana. Zira dinin hayat içerisinde çok daha fazla belirleyici olduğu dönemlerde şeytan bir kimlik olarak ayırt edilebiliyor ve ona karşı alınacak önlemler, panzehirler geliştirilebiliyordu. Şeytanın hileleri, desise ve oyunları üzerine yalnız Müslümanlar arasında değil, diğer hemen bütün dinlerde ciltlerle kitap telif edilmiş, onun zararlarından nasıl korunulacağı kültür ve hayatın en önemli dinamiklerinden birisi olmuştu.
Oysa çağımızın başlarında şeytana olan inanç da, dinden uzaklaşma ile birlikte ciddiye alınmaz oldu. Böylece daha önce kontrol altında olan Satanism gibi akımlar insanların bu cazip konuya olan ilgilerini diledikleri gibi sömürebildiler. Dini otoritenin zayıflaması ve dini eğitimin etkisini kaybetmesi sonucunda birdenbire ve beklenmedik bir şekilde şeytanın ve şeytanperestliğin önü açılmış oldu. Avrupa ve Amerika’da gizli ilimlere, batıniliğe, büyüye, şeytanperestliğe yönelik artan merakın temelinde bu boşluk yatıyor. Bu da gündelik hayatın oralarda nasıl patolojik bir boyutta seyrettiğini göstermektedir bize.
Ülkemizde de giderek artan bu boşluk, geleneksel aile eğitiminin zamanla zayıflaması sonucunda büyüme eğilimine girmiştir. Özellikle gelir düzeyi yüksek ailelerin çocukları arasında rağbet bulan ve heavy metal gibi müzik endüstrisinin ürünleriyle beslenen bu gençliğe çağdaş bir dille şeytanın mahiyeti anlatılmalı ve İslam’ın bu konudaki farklı yaklaşımları sunulmalıdır. Ayrıca İslam kültürü içerisinde şeytanın bağımsız bir “karanlıklar prensi” olmadığını, gerektiğinde Peygamber Efendimiz’in dizinin dibinde sırlarını bir bir sayıp dökebildiğini öğretmek öğretici olacaktır.
Özetle, din eğitimini yasaklamak veya savsaklamak çözüm değildir. Zira dinin engellediği bir çok marazi eğilimi ondan daha etkili bir şekilde engelleyecek laik mekanizmalar oluşturamıyorsanız, meseleyi sadece ortada bırakmış oluyorsunuz. Yani topu santraya koyuyorsunuz; ama kalenizde kaleci yok!
Neyse, bu konu daha çok sütun tüketir. En iyisi ileride yazmayı düşündüğüm kitabıma saklayayım şeytanla ilgili diyeceklerimi.
Sarmaşık
Napolyon, Goethe’yi nasıl eleştirdi?
Bundan birkaç ay evvel Napolyon’un ilk karşılaşmalarında Goethe’yi Peygamber Efendimiz hakkında yazdığı bir kitap dolayısıyla nasıl eleştirdiğini yine bu köşede okumuştunuz. Bu defa aynı önemli görüşmenin –bazılarına göre çağın iki dahisinin buluşmasıdır bu görüşme– bir başka ibretamiz safhasını göreceğiz. Takvimler Ekim 1808 tarihini gösterirken Napolyon idaresindeki Fransız ordusu Jena’da Alman ordularını mağlup ederek Goethe’nin kaldığı Weimar’a girmiştir. Goethe’nin de çok takdir ettiği ve “Demonik bir insan” dediği Napolyon, Erfurt’taki bir toplantıda Goethe ile karşılaşır. Daha kapıdan girer girmez Napolyon, Goethe’yi dikkatle süzer ve “Siz önemli bir insansınız” sözleri dökülür dudaklarından. Ardından sözünü ettiğim yazıda anlattığım üzere Goethe’nin, Voltaire’in Peygamber Efendimiz hakkındaki kitabını tercüme ettiğini öğrenince “Bu iyi bir eser değildir.” der ve “Dünyayı dize getirmiş birinin” bu şekilde anlatılmış olmasının hiç yakışık almadığını da sözlerine ekler.
Sonra muhabbet ilerler ve söz Goethe’nin Werther adlı ünlü eserine gelir. Bir rivayete göre tam 7 defa okuduğunu söylemiştir Napolyon bu kitabı. Koyun cebinden Werther’i çıkarıp Goethe’yi eleştirmeye başlar . Hem de ne eleştiri!
Eserin bir noktasına değinen Napolyon, bu olayı niçin böyle kurduğunu sorar Goethe’den. “Bu, doğal değildir.” der ve o parçanın geniş ve doğru bir çözümünü yapar. Goethe şaşırmıştır, çünkü ömrü savaş meydanlarında geçmiş bir askerin kendi eseri üzerinde bu kadar kılı kırka yararcasına düşünmüş olması karşısında hayreti giderek hayranlığa döner. Ve işin garibi koca Goethe, Napolyon’un eleştirilerini haklı ve yerinde bulmuştur. Orada bir sanat oyunu yapmaya çalıştığını itiraf eder. İmparator bu cevaptan hoşlanır ve ardından “tragedya sahnesini büyük bir dikkatle inceleyen bir ağır ceza yargıcı” gibi tiyatro üzerine düşüncelerini söyler. Bu arada Fransız tiyatrosunun tabiattan ve gerçekten giderek uzaklaştığını da sözlerine ekler.
Böylece başlayan dostluk iki yıl sonraki bir buluşmayla doruk noktasına ulaşır. Böylece her ikisi de kendilerinden sonraki gelişmelere damgalarını vurmuş iki büyük zekanın yolları, bir daha buluşmasalar bile tarihin bu önemli kavşağında birleşmiştir; birbirlerini etkileyerek üstelik.
Bunu biliyor muydunuz?
Ünlü tarihçi Fernand Braudel’e göre İngiltere Kralı VIII. Henry, Kanuni Sultan Süleyman zamanında Osmanlı hukuk sistemini incelemek üzere İstanbul’a bir heyet göndermiştir.
Zikreden: Niyazi Berkes, Türk Düşününde Batı Sorunu, Ankara 1975, s. 193.
Cuma sözleri
Hayat sonsuz bir sabah gibi olmalıdır.
Henri Miller
.
Gerici, ateist ve Katolik
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Gerici, ateist ve Katolik
Siyasi literatürümüze 31 Mart Vak’ası’nın hediyeleri olan “irtica” ve “mürteci” kavramları saldıran ve savunan taraflarca o kadar kendiliğinden belli (bedihi) bir şekilde algılanmıştır ki, onları nasıl çıkış merkezi olan Avrupa’daki macerası neredeyse unutulmuştur. Madem Batı’dan girmiştir dilimize bu kavramlar, o halde oradaki kullanım seyrinin nasıl cereyan ettiğine de bakmak gerekmez miydi? “Türkiye’ye has” macunumsu bir şekilsizlik örneği ve birilerini “yaftalama pratiği” olarak epeyce geliştirildiğine yakınlarda yine şahit olduğumuz “gericilik” meselesini, gericiliğin yuvası olarak niteleyebileceğimiz Fransa’dan bir örnekle karşılaştırmak ilginç olabilir. Böylece fazlasıyla kendi güdük gündemimize hapsolmanın ufkumuzu nasıl daralttığını görme imkanını bulabileceğimizi ümit ediyorum.
Demokrasiye yönelik eleştirilerin demokrasi tarihinde inkar olunamayacak rolleri olmuştur. Bugün belki bu eleştirileri “bağnazca” bulanlar çıkabilir; fakat Sorel, Spengler, Maistre gibi düşünürlerce geliştirilen sistematik tezler, içerden bakıldığında hiçde tutarsız değildir; aksine birçok demokrasi amigosununkinden daha insicamlıdır.
Charles Maurras (1868-1951) Fransız yazar ve siyaset teorisyeni. Fransız edebiyatında Barbarlık ve Şiir (1925) adlı kitabı başta olmak üzere birçok eser bırakmış; siyasi alanda ise ActionFrancais dergisi ile ciddi ses getiren bir grubun önderliğini yapmıştır. Fransız akademisi üyesidir; ama II. Dünya Savaşı’nda ülkesini işgal eden Almanları desteklediği için savaş sonrasında üyelikten çıkarılmış ve tutuklanmıştır. Ömrünün son yıllarını tutuklu olarak geçiren Maurras, monarşinin faziletlerini her zaman en şiddetli bir biçimde savunması ile de ünlüdür. O, demokrasiye karşıdır, ateisttir ve Katoliktir!
Demokrasiye karşıdır; çünkü o, fevri kararlara en müsait yönetim tarzıdır. “Maceracıların ve demagogların eline düşmeye” mahkum olan demokrasi seçimle işlemektedir ve seçim, her türlü akılcı ve bilimsel politikanın önündeki en büyük engeldir. Maurras’ya göre 1789 Fransız ihtilali bir hatadır. Onun bütün eserleri silinip yok edilmeli ve ilk hareket noktası olan mutlakiyete ve monarşiye geri dönülmelidir! Kendini açıktan açığa “gerici” olarak ilan eden Maurras, otoritenin istikrarlı oluşuna büyük önem verir. Krallığın faziletlerini sayıp döker; özgürlük, eşitlik, kardeşlik getireceği iddiasıyla ortaya çıkan Fransız İhtilali’nin sadece iki yılında dökülen kan, bütün Fransız krallarının yaptıkları savaşlarda dökülenlerden fazla olmuştur. Ona göre otorite, heyecanı kaldırmaz; ancak ve ancak uzun ömürlü bir hanedan acele etmeden, halka kendini beğendirme ihtiyacını duymadan soğukkanlı bir şekilde alacağı kararlarla siyasi ve sosyal istikrarı sağlayacaktır.
Bunları söyleyen Maurras’nin dindar birisi olduğunu zannetmeyin; zira o, bir ateisttir. Tanrı’ya inanmaz; ama Katolikliğin geleneklerinden getirdiği istikrarlı otoritesi sayesinde “ferdi keyfiliğin, saçma sapan sözlerin ve çılgınlıkların zararlarını asgariye indirir.” Bu açıdan Katolikliği savunur. Demokrasi bir “halk dalkavukluğu”na ve demagojiye varacağından, monarşi tercihe şayandır. Parlamento, bir hükümet unsuru olmamalıdır; o sadece kamuoyunun sesi olarak kalmalıdır. Demokrasi ile diktatörlük onun gözünde halk dalkavukluğunun paralel uzantılarıdır. Halkın hoşuna gitmek veya gitmemek, ikisinin de siyasetlerini halkın değişen eğilimlerine göre ayarlamalarını gerektirir. Bu da gerçekten faydalı, yapılması gerekenler yerine halkın hoşuna gidecek şeyleri yapmak zorunda bırakır onları. “Bundan da” der, “kumarbazdan beter bir borsacı zihniyeti doğarve bu hal, delice istikrarsızlığın kaygılarını bütün millete bulaştırır.”
Borsacılar mı üstündür yoksa iktidarı ırsi olarak sürdürecek hanedanlar mı? Maurras’nin can alıcı sorusu budur.
Görüldüğü gibi gericilik doğrudan “din” ile bağlantılı bir akımdeğildir. Her akımın ve fikriyatın gericisi olabilir, bence olmalıdırda. Fikirlerin çarpışması için bu gerekli bir tavır alıştır. Fakat Maurras örneğinde asıl ilginç olan husus, bizde DervişVahdeti’nin saltanat hakkında söylediklerinin Batıcılarınkinden farklı olmamasına rağmen birisinin “gerici”, diğerinin “ilerici” olmasıdır.
Elin adamı gümbür gümbür “gericiyim” diye bağırıyor ve Fransız akademisine seçiliyorken, bizde üstlenen kimse olmamasına rağmen gericilik hep bir damgalama ve saf dışı etme stratejisi olarak karşımıza çıkmıştır ve çakmaya da devam etmektedir.
.
Üniversitelerimizde bilim ve ideoloji
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Üniversitelerimizde bilim ve ideoloji
Zaman zaman bilim tarihi ve felsefesi üzerine yazıyorum bu köşede. Doğrudan bilimi değil, bilimin toplumsal algılanışındaki yanlışları eleştiriyor, bu alanda Batı’da ortaya çıkan düşünürlerin eserlerinden örnekler veriyorum.
İyi de, bilimin toplumsal hayattan, siyasi pratikten bu kadar kopuk seyrettiği, bazen ‘bilim bizim buralara hiç uğramadı mı?’ dedirtecek kadar bilim dışı olduğu kadar akla, mantığa, iz’ana mugayir işlerin yapıldığı bir ülkede ‘bilim eleştirisi yapmanın ne anlamı olabilir? Bilimsel çalışmaların başörtüsü ile mücadeleden sonra geldigini söyleyen YÖK Başkanı’ndan bilim hırsızlarını cirit attığı fakültelerdeki ‘al gülüm, ver gülüm’lere kadar yığınla skolastik uygulamaya sahne olan üniversiteleriyle ülkemizde‘varmış gibi’ bilimi eleştirmek gerçekten de biraz lüks kaçıyor. Ama bilimle ilgili önyargıların kırılması da son derece önemli.
Geçenlerde gazetelerde Türkiye’nin bilimsel portresindeki çarpıklığı ortaya koyan bir araştırma yayınlandı. Uluslararası Fen Bilimleri Atıf Indeksi’nde (SCI) Türkiye’nin yeri 27. sıraya yükselmiş geçtiğimiz yıl. Bu şu anlama geliyor: Türk üniversitelerinde 1997 yılında fen bilimleri alanında 4400 uluslararası ölçülere uygun, başka araştırmacıların atıfta bulundukları çalışma yapılmış. Bu başarının arkasında ise TÜBİTAK’ın son yıllarda araştırmacılara verdiği destek bulunuyor. Para ödülünden başka üzerine para vererek muteber bilimsel dergilerde Türk araştırmacıların makalelerinin yayınlanması temin ediliyor. 1000 dolara kadar çıkan bu yayınlatma masraflarını karşılayan TÜBİTAK, yazısı yayınlanan bilim adamlarına yarım maaş da ödül veriyor. Bu da Türkiye’dekibilim adamlarını araştırma yapmaya yönlendiriyor ve Türkiye’nin SCI’deki puanı istikrarlı bir biçimde yükseliyor.
Bu biraz zoraki puan yükselişinin günlük hayatımıza ne katkısı olacağını önümüzdeki yıllarda hep beraber göreceğiz. Ancak benim asıl vurgulamak istediğim iki husus var: Birincisi, İstanbulÜniversitesi’nin dev cüssesine karşın (1672 öğretim üyesi bulunuyormuş) bu indekste Türkiye sıralamasında birinci sırayahiç yükselememiş olması. Mesela Bilkent Üniversitesi 176 öğretim üyesine sahip olmasına rağmen 1996’da 149, 1997’de ise 122 yayın gerçekleştirmiş. Yani öğretim üyesi başına 0.84 (1996) ve 0.81 (1997) yayın yapmayı başarmış ki Boğaziçi’ni bile sollamış. Oysa türbanı halletmeyi dava konusu haline getiren İstanbul Üniversitesi’nde tam 1672 hoca, uluslararası ölçülere uygun 264 yayın gerçekleştirmişler 1996’da; yani öğretim üyesi başına 0.15 yayın düşüyor. Rakam 1997’de biraz yukseliyor; ama sonuç pek farklı değil: 0.20. Yani 176 Bilkentli hocanın başardığının dörtte birini, evet sadece dörtte birini onun 10 katı kalabalığındaki öğretim üyesi başarmış durumda! Devlet üniversitelerinin bilimden başka her şeyle uğraşmasının sonucu bu! Kimse kimseye kızmasın!
İkinci bir husus, Fen Bilimleri’nde uluslararası düzeyde puanımız orta seviyeleri zorlarken, sosyal bilimlerde bunun utanılacak kadar düşük rakamlarda seyretmesi. Türkiye’nin 33. sırada bulunduğu Sosyal Bilimler Atıf Indeksi’nde (SSCI) bizim üstümüzde Singapur, Çek Cumhuriyeti, Yunanistan, Meksika, Güney Afrika gibi ülkeler bulunuyor. Fakat daha çarpıcı olan nokta, Bilkent’in Türk üniversiteleri arasında sosyal bilimler alanında ilk sırayı almış olması. Bilkent’i Boğaziçi, ODTÜ, Koç, Hacettepe ve Ankara üniversiteleri izliyor. İstanbul Üniversitesi’nde belki inanmayacaksınız ama 1996’da sosyal bilimler alanında uluslararası çapta sadece 4, evet 4 araştırma yapılmış. Yani Bilkent’in yine onda biri kadar.
Bütün bu rakamlar bize Türk üniversitelerinin hal-i pür-melalini yeterince açık bir biçimde ortaya koyuyor sanıyorum. Baştan başa ideolojik bir misyon yüklenme eğilimindeki üniversitelerimizin bu rakamları önlerine koyup her şeyi yeni baştan düşünmeleri gerekmez mi?
ŞEHİRLERİN KISKANÇLIĞI
Şehirlerin de birbirini kıskandığını, bu yüzden birbirleriyle rekabete, hatta zaman zaman çatışmaya girdiklerini biliyor muydunuz?
Şehir tarihi üzerinde çalışanlar bilir ki, özellikle başkentlik yapmış şehirlerin birtakım sebeplerle bu hakları ellerinden alındıktan sonra bile o parlak geçmişlerinin cazibesine kapılarak yeniden saltanatta hak iddia ettikleri yahut haklarını arayacak insanları bulup çıkardıkları bir vakıadır. Konya, Bursa ve İstanbul bunun en bariz misalleri olarak tarih sayfalarında yerlerini almışlardır. Bu defa ünlü divan şairlerimizden Nefi’nin -sevgili İskender Pala’nın afvına mağruren– Sultan IV. Murad’i medhettiği bir kasidesinden yola çıkarak Edirne’nin 17. yüzyılda İstanbul’a tekrar başkentlikte eş koşulduğunu göreceğiz.
Gerçekten de divan edebiyatının satır aralarında, labirent ve deyiş kıvrımlarında bize ait o kadar derin olaylar, bugün üzeri örtülmüş ve unutulmaya terk edilmiş güzellik ve duyarlılıklar tütmektedir ki, bunları aynı zenginlik ve taravetle bir başka metinde bulmak mümkün olmamaktadır. İşte Nefi’nin birkaç beyitte İstanbul’un karşısına Edirne’yi alternatif bir başkent olarak çıkardığı beyitler:
Merhabâ ey pâdişâh–ı âdil ü âli-nijâd
Oldu teşrifinle şehr-i Edrine reşk-i bilâd
Devlet ü ikbâl ile Dârü’s-Selam olsun sana
Gerçi olmuş bir zaman ecdâdına Daru’l-Cihad
…
Geh Stanbul ola gahi Edrine cevlan-gehi
Geh çeküb a’daya şemsir eyleye azm-i cihad
Bilindiği gibi Edirne, Sultan I. Ahmed, yani Sultanahmet Camii’ni yaptıran padişahtan itibaren tekrar gözde bir şehir olur. Genç Osman ve IV. Murad’ın, sonra da özellikle avlak olarak Edirne’yi seçen Avcı Mehmed’in, İstanbul’a hiç gitmeyip yalnız saltanatını değil, ömrünü de Edirne’de geçirmesiyle ünlenen II. Ahmed ve II. Süleyman’ın zamanları Edirne’nin İstanbul ‘un karşısına ciddi bir payitaht rakibi olarak çıktığı tarihler olarak bilinir. İşte Nefi’nin IV. Murad’a telkin etmek istediği de Edirne’nin bir ortak başkent olarak kabul edilmesidir.
IV. Murad’ın Edirne’ye gelip yerleşmesiyle diğer şehirlerin kıskançlığını üzerine çekmiştir bu eski başkent. Bunların başında İstanbul’un geldiğini söylemeye gerek yok herhalde. İkinci beyitte geçen Daru’s-Selam terimine dikkat etmemiz gerekecek, zira cennet için kullanıldığı gibi iki büyük İslam başkenti için de kullanılmıştır tarihte; birisi burc-i evliya olan Bağdat, diğeri ise İstanbul. O zaman beytin anlamı değişiyor. Öyle ki: “Atalarına Avrupa seferlerinde bir savaş / cihad üssü olarak vazife yapan Edirne, sana devlet ve ikbal ile İstanbul’un yerini tutacak bir başkent olsun.” Zaten zikrettiğimiz üçüncü beyitte gezip dolaştığı yerlerin bazen İstanbul, bazen de Edirne olması temennisinde bulunurken Nefi, döneminin hislerine tercüman olmuş bulunmaktadır.
Rahmetli Süheyl Ünver’in söylediği gibi Edirne Osmanlı tarihi boyunca daima “ikinci bir “Ville Imperiale” olmuş ve bu cihetle şehir ikinci bir payitaht olma vasfını daima muhafaza etmiştir… İstanbul’da bir hastalık veya hareket (isyan veya deprem) olunca Edirne adeta sığınak vazifesi görmüştür.”
Şehirler böyledir işte! Kıskanmakta ve kıskandırmakta üzerlerine yoktur!
.
Televizyonu okumak!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Televizyonu okumak!
Sevgili agabeyim M. Ruhi Sirin, yeni yayinlanan Televizyon, Cocuk ve Aile adli kitabinda “Televizyon kitaba karsi mi?” diye bir soru yonelterek televizyonun yeniden kitaba donus icin bir arac olabilecegi fikri uzerinde duruyor ve sonuc olarak “Kitap olmez” diyor.
M. Ruhi Sirin’in yazilari uzerinde ayrica duracagim. Fakat bugun onun biraktigi noktadan baslayan bir baska tartismayi gundeme getirmek istiyorum.
Neil Postman ismi Turk okuyucusunun yabancisi degil. Televizyona karsi kitabi savunan Postman’i Televizyon: Olduren Eglence kitabiyla taniyoruz daha cok. Ona gore okumak duzenli bir surectir. Akil yurutmeyi ogretir bize. Televizyon ise birbirinden kopuk goruntuleri pespese zihnimize bombardiman ederek bu akil yurutme bicimimizi berhava, dusunme aliskanliklarimizi ise yok eder. Tartistigi Camille Paglia ise Postman’inkinin tam tersi goruslere sahip. Ona gore televizyon kultur demektir. Evet, o alisageldigimizden farkli bir akil yurutmeyi gerektirir; ama cagimizi onceki caglardan ayirt eden de biraz bu farkliligi degil midir? Tv, ona gore olaylara kitaplardan daha yakindir.
Birikim dergisinin Temmuz 1994 sayisinda Osman Akinhay’in cevirisiyle yayinlanan bu iki ilginc dusunurun “ates tecrubeleri” arasinda dolastirmak istiyorum sizi.
Paglia’ya gore tv seyretmenin dusunceyle ya da analizle hic ilgisi yok. Daha sonra yararlanilmak uzere enformasyon depolayan pasif; ama oldukca etkili bir surectir tv izlemek. Akil yurutmekle degil bir tur sezgiyle kavranir tv’deki boluk-porcuk goruntulerin mantigi. ‘Tv’yi dogru okumak’ gerekir Paglia’ya gore. Tv’de her sey bildiktir; bir masal, bir efsane anlatilirken nasil hep bildik sembollere atifta bulunulursa, tv de hep o genel aktif kultur haznesine atifta bulunur. Bir bakima tv, surekli olarak bu kultur haznesini harekete gecirdigi ve canli tuttugu icin onun karsisinda kendimizi “evimizde” hissederiz.
Tv’nin Amerikan kulturunun paganlasmasi sonucunda nesv u nema buldugunu belirten Paglia, Ikinci Dunya Savasi sonrasinda doganlarin once doganlara gore tv’yi daha iyi kavradiklari kanisinda. (Bu donum noktasi bizde sanirim 1970’lere tekabul ediyor.)
Nasil, ilginc degil mi? Postman’i iyi-kotu taniyan Turk okurunun Paglia’yi da tanimasi gerekiyor bence. Hem de bir an once…
Sabah’tan al haberi
Ise bakin ki, Sabah gazetesinde gectigmiz carsamba gunu ilginc bir haber yayinlandi. Baslik soyle: Mezhep degistirince ordudan atildilar. Stelyo Berberakis’in Atina’dan bildirdigine gore Yunan ordusu, devletin resmi dini olan Ortodoksluktan ayrilip Protestan mezhebine gecen iki subayi atmis. Once mahkemede mezhep degistirdikleri icin yargilanan iki subay, ilginctir, “Protestanligi yaymak ve Ortodoksluk mezhebine zarar veren konusmalar yapmak”la suclanmis ve mahkum edilmisler. Yani Ortodokslugun propagandasini yapsaydi bu subaylar, odullendirilecekti belki de.
Manseti “ordudan atildilar” diye veren safya sekreteri, haberin altini okumamis anlasilan. Bu subaylar dini vecibelerini yerine getirdikleri icin degil, tam tersine getirmedikleri ve baska, rakip bir dine (mezhebe) gecerek dinlerine zarar verdikleri icin ordudan atiliyorlar.
Hani devletin “resmi dini” olmazdi? Yunanistan’in resmi dini var ve bu din oylesine var ki, bir ordu mensubu o dinden dondugunde (Musluman filan olmasina gerek yok, bir baska Hiristiyan mezhebine iltihak ettiginde) kendisini kapi disinda bulabiliyor.
Haberin devami daha da ilginc. Avrupa Mahkemesi hemen olayin uzerine gitmis ve mahkumiyet kararini dusurmus. Hem de ne gerekceyle! Beraber okuyalim: “Avrupa insan haklari ve dini ozgurluk ilkelerini ongoren Uluslararasi Roma Sozlesmesi’ne aykiri oldugu gerekcesiyle…” Yunan devleti bu iki subaya ikiser bin dolar tazminat odemeye mahkum edilmis ust mahkeme tarafindan. Ayrica alti bin sterlin tutan mahkeme masraflarini da Yunan devleti odeyecekmis.
Hur tefekkurun kaleleri
Virgul’e dikkat!
Kitap okumanin yolunun dergilerden gectigini nedense unuturuz. Biraz gazete, biraz reklam ve dost ve agabey tavsiyesi ama hep dergilerde kurmustur tahtini kitaplar. Onun en yakin muttefiki, Paglia ne derse desin, dergiler olmustur. Dergiler beslemistir kitaplari. Hele konusu kitap olan dergiler iyiden iyiye boyledir. Adi uzerinde kitap dergisidir onlar. Matbuat, Kitap Gunlugu, Kitap Dergisi, Kitap Gazetesi, Kitap-Haber, Kitap-lik adli dergilerin yanina ozenli mizanpaji, kaliteli yazilari, ilginc gorsel malzemeleri ile Virgul komsu geleli tam neredeyse bir yil olmus. 10. sayisinda temmuz-agustos sayilarini birlestirerek cikan Virgul’un genel yayin yonetmenligini, elestiri alaninda ulkemizin onde gelen kalemlerinden Orhan Kocak ustlenmis durumda.
Kitap yazilari disinda bir tartisma platformu ozelligini de tasiyor Virgul. Her sayisinda kitap haberleri, sahaf kosesi, ilginc kitap yazilari ve degerlendirmelerini bulabildigim zengin muhtevali Virgul’u su adresten isteyebilirsiniz: Buyukparmakkapi Sk. 12 80060 Beyoglu / Istanbul. Tel: (0212) 252 42 80.
.
Gerilim toplumu
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Gerilim toplumu
Genclerle konusuyoruz. Basortulu bir universite ogrencisi soruyor, ‘Ne olacak halimiz?’ diye. Yanindaki arkadasinin gozu tarih mastiri yapmakta; hangi konuyu, nasil calisabilecegini soruyor. Dogrudan degil, meselenin kutrunu genisleterek cevap vermeyi deniyorum.
Yakin tarihimize baktigimizda, sanki hep siyaset belirleyici olmus ve diger alanlar; ancak siyasete bulastiklari oranda var kalabilmisler gibi geliyor insana. Iktidar iliskileri bizimki gibi radikal bir sekilde donusmus bir toplumda her seyin icine bir parca siyasetin karismasi olagan. Hatta hayatin bircok alaninin siyasetle dogrudan iliskili olmasi gerekiyor ki, siyaset toplumun gercekten icinden fiskiran organik bir tecelli olabilsin. Fakat bizde siyaset bunlardan daha fazla bir seyler ifade etmistir.
Bir ornek: Adnan Menderes hakkinda kendisine soru sorulan birisi ankete, onun yargilanip idam edilmesi konusunda “Son zamanlarinda siyasete fazla bulastigi icin bunlar basina geldi!” cevabini vermis. Menderes zaten siyasetci oldugu halde siyasete bulasmayi bir tur entrika gibi anliyor halk besbelli. Bu sozde toplumun siyasete bakisini yakalamak mumkun. Siyaset yapmak ile siyasete bulasmak gercekten de farkli anlamlar iceriyor. Turkiye’de farkli talepleri olan kesimlere dogru durust siyaset yapma imkani taninmadigi icin bir sekilde toplumun belki siyasetten muaf kalmasi gereken kesimleri (mesela universiteler, yargi mensuplari, hatta mankenler) kolayca siyasete bulasiyor ve isin garibi, soyledikleri belli kesimlerde ciddiye de alinabiliyor. Siyaset yapma yollari kapatilan bir ulkede, siyasal olan butun sevk ve heyecanini siyaset disi alanlarda devam ettirir; nisbeten siyasetten azade kalmasi gereken alanlar bile soz konusu siyasal hararetten nasibini alir. Bu da asil gorevin ihmal edilip siyasal ‘dava’nin gerisinde birakilmasina neden olur.
Turkiye’de tarih-oncesi (prehistorya) de dahil siyasal ve ideolojik ilgilerden arinmis, tarafsiz bir bakisla ve bir matematik tezi hazirlar gibi heyecanlanmadan hemen hicbir tarih calismasi yapmanin mumkun olmadigini dusunuyorum. Hititlerin irki koklerinden tutun da Milli Sef donemi ya da Ittihad ve Terakki’nin ne getirip ne goturdugune kadar (II. Mahmud veya II. Abdulhamid gibi tartismalarin odaginda yer alan sahsiyetleri katmiyorum) sayisiz denecek kadar konu hala sicakligini muhafaza etmekte ve uzerinden tarihin bugusu tutmektedir. Deyim yerindeyse bunlar bizim gerilim hatlarimiz.
Bogazina kadar kendini gerilime kaptirmis bir toplumda gerilimin dozu zaman zaman bir toplum olarak var kalabilmenin sinirlarini zorladigi halde -hatta bazan disaridan bakanlarin halimize hayret ettiklerine sahit oluyoruz- cogumuz da sikayetci gorunmuyor bundan. Hepimiz bir sekilde bu gerilim uzerine kurulu duzenden hosnut gibiyiz. Gerilim, ekmegimiz suyumuz olmus sanki. Hatta enflasyonu bir turlu birakmayisimizda bile bu gerilim-severligimizin payi oldugunu saniyorum.
Gerilim toplumu olmanin dezavantajlari kadar avantajlari da var suphesiz. ‘Gelismis’ Bati toplumlarinda insanlar belki secimden secime, o da medyanin gayretiyle yerlerinden zor kaldirilirken, bizde zaten diken uzerinde durmaya alisik oldugumuzdan, normal bir demokraside artik ‘buyusu bozulmus’ olmasi gereken din, laiklik, evrim teorisi, hatta egitim tartismalari, birdenbire atesin bacayi sardigi buyuk bir arbedeye donusuveriyor, sogukkanlilikla tartisma zemini ayagimizin altindan cekilip aliniyor. Ilgilerin canli kalmasi ‘sekulerlesmemis’ gerilim alanlarimizi besliyor ve bu bence bir hayatiyet alameti; ancak hemen hicbir konuyu siyaset ve ideolojik tarafgirlikten uzak ele alamayisimiz da o alanlarda evrensel olcekte calismalar yapmamizi engelledigi gibi, dikkatlerimizin cok fazla kendimize cevrilerek mahallilesmemize mal oluyor.
Bir toplum bu yuksek gerilime daha ne kadar tahammul edebilir? Bu, korkarim enflasyona ne kadar tahammul edebilecegimize bagli!
.
Bir tatil yazısı
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bir tatil yazısı
Ne zamandır gömülüp kaldığımız İstanbul’un kumpasından kendimizi kurtarmak için hafta başında Yalova’ya gittik ailece!.. Bu sıcakların bunalttığı günlerde çocukların da nefes almaya meğer ne çok ihtiyaçları varmış!..
Yalova 77. ilimiz. Uzun yıllar boyu İstanbul’un kazasıydı. Halbuki Attila İlhan’ın dediği gibi eğer bir ile bağlı olması gerekiyorduysa Yalova’nın, o il İstanbul değil, Bursa olmalıydı. Yalova’sız bir Bursa, kolu kanadı kırılmış, denizle, dolayısıyla İstanbul’la bağlantısı epeyce zedelenmiş eksik bir şehirdir.
Lakin Yalova şimdi il oldu. Nüfusu hızla artıyor Yalova’nın. Şimdilerde İstanbul’un sayfiyelerinden biri olma yolunda. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin başlattığı deniz otobüs seferleri sayesinde Yenikapı’dan müthiş konforlu bir yolculukla 50 dakikada Yalova’da oluyorsunuz. Yani günübirlik bile gidilip gelinebiliyor İstanbul’dan Yalova’ya. Hele İzmit köprüsüyapıldığında Kozyatağı’ndan arabasına binen birisi en geç 1 saatte Yalova’ya ulaşabilecekmiş. Bu kolaylıkların Yalova’yı İstanbul’un ne kadar yakınına getireceğini varın siz tasavvur edin.
Tabii İstanbul’un hastalıklarını Yalova’ya taşımamak son derece önemli. 1970’lerin ortalarında tanıdığım Yalova, munis, kendi halinde, köy ile şehir hayatını beraber yaşatan bir sahil kasabasıgörünümündeydi. Keşfedilmemiş kumsalları, gümrah ormanları, temiz havası ve bol suyuyla, şeftali ve elma bahçeleriyle, İstanbul ve Bursa gibi iki büyük şehri birbirine bağlayan kilit taşı rolüyle çok sevdiğim yerlerden biriydi. Ne var ki bütün hızla büyüyensahil yerleşmelerinin başına gelen, Yalova’nın da başına gelmekte gecikmedi. Önce sahiller, sonra arkasındaki yol boyları, sonra daha geridekiler derken ormanlar ve güzelim zeytin, şeftali ve elma bahçeleri, mümbit tarlalar bir bir yazlıkçı müteahhitlerin becerikli(!) ellerine teslim edildi. Bugün Yalova’nın merkezinin Türkiye’nin herhangi bir sahil şehrinden farkı kalmamış gibidir.
Daha içerilere gittiğinizde ise bahçe ve tarlaların üzerine inşa edilmiş, her birisi bir servet değerindeki villalarla karşılaşıyorsunuz adım başı. Zira buralar aynı zamanda turistlerin, özellikle de Arap ülkelerinden gelen turistlerin hala rağbetettikleri yeşilliği bol yerler.
Size lafın gelişi Yalova’ya gittik dedim. Aslında Yalova’daki Termal Kaplıcaları’na gittik demeliydim. “Termal” denilince gidip de görmeyen insanların gözünün önüne kalabalık bir yerleşim yeri gelebilir. Onun icin şu kısa açıklamayı yapmama izin verin: Oldukça eski bir tarihi var Termal Kaplıcaları’nın. Zaman zaman Bizans Saray’ından buraya gelip zevk ü safa edenler olduğu biliniyor. Osmanlılar döneminde de kullanılmış olan bu kaplıca bugünkü haline Sultan II. Abdülhamid sayesinde kavuşmuş. Tahta çıkışının 25. sene-i devriyesinde kendi özel gelirinden vererek “Tecdid ve İhya” eylediği kaplıca binasının şurasında burasında, ilginçtir, Roma devrine ait bazı kabartmalar muhafaza edilmiş. Onların bir Osmanlı eserinin bünyesinde yaşaması temin edilmiş böylece.Termal’de bir açık yüzme havuzu, kadınlar ve erkekler için ayrı havuzlu kaplıcalar, ayrıca ailece girilip yıkanılabilecek müstakil banyo kabinleri mevcut. Kabinler saatle tutuluyor. Genellikle tedavi amacıyla gelenler olduğu gibi (romatizma, siyatik, cilt ve kadın hastalıklarına iyi geldiği öteden beri biliniyor) madenlerin içinden süzülüp gelen kaynar suların dinlendirici hassalarını vücutlarına depolamak maksadıyla gelenler de oluyor. Bir de bizim gibi hem dinlenmek hem de gelmişken kanlarını tazelemek için gelenler var.
Ancak Termal civarında yalınız oteller mevcut ve fiyatları her keseye uygun değil. Bunun için kaplıcanın üstündeki sırtta bulunan Gökçedere Köyü’nde oda yahut daire kiralanıyor, buradan gerektikçe kaplıcaya iniliyor. Kaynar sularda bir güzel haşlandıktan sonra insanı tık nefes bırakan bir yokuşu –arabanız yoksa- tırmanmanız gerekiyor; ama olsun, yol üzerinde ayran ve böğürtlen satan köylü çocuklardan, ekşi elma ve karadut satan tezgahlardan aldıklarınızı atıştırmaya başlayınca bütün yorgunluğunuzu atıyorsunuz üzerinizden.
Gökçedere küçük bir Arap ülkesi gibi. Hemen her Arap ülkesinden bir ya da birkaç aile bulmak mümkün burada. Gökçedere’de Araplar büyük bir cami de yaptırmış. Bir mahallesinin adı da Arap Mahallesi zaten. Burayı canlandıran ve ayakta tutanlar Araplar olduğu halde ahali arasında onlardan hala “Pis Araplar” diye söz edilmesi gerçekten de üzücü. Turizm Bakanlığı’nın burayla hemen hiç ilgilenmemiş olması da ayrıcadüşündürücü…
Bu yazıyı Gökçedere’den yazıyorum. Birkaç günlük dinlenme sanki işe yaramış gibi geldi bana. Küçük bir tatil derkenarıyazayım diye başladığım yazı, kalemimi o kadar cezbetti ki ne Edward Said hakkında yazmayı düşündüğüm yazıya yüz verdi, ne de Almanya ve İsviçre ‘deki türban yasağını davul zurnayla karşılayan Güneri Civaoğlu hakkındaki eleştirime.
Tatile kalemimin de fazlasıyla ihtiyacı varmış anlaşılan!..
Sarmaşık
Zürafa’nın düşkünü, beyaz giyer kış günü
İki “a”yı da çekerek “zürafa” ahenginde söylenen kelime, bittabii, uzun boyunlu malum Afrika hayvanıyla ilişkili değildir. “Zarif”in cem (çoğul) şeklinden alınmış, telaffuzu değiştirilmiştir. O zümreye neden böyle denilmiştir? Herkesin, bilhassa aynı tarikat veya güruha mensup olmayanların anlayamayacakları bir hususi lehçe, bir argo kullanmalarından, göz süzerek, kaş oynatarak, imalı söz atarak konuşmalarından, zarafet satmalarından, bir de yine herkesinkine benzemeyen kıyafet farkları gösterip bazıalametler, işaretler taşımalarından! “Zürafa”lar daha ziyade beyaz renkte elbiseler giyerler, boyunlarına beyaz birer ipek mendil sararlar ve mendilin uçların muayyen şekilde bağlarlar; saçlarını da kısa keserler.
“Zürafanın düşkünü, beyazlar giyer kış günü” sözü de servetini yedirdikten sonra sefalete düşen ve kış mevsiminde sandıkdibinde kalmış keten elbiselerle süslenen bu meslek kadınları için söylenmiştir. Refik Halid (Karay), Üç Nesil Üç Hayat, tarihsiz, Semih Lütfi Kitabevi, s. 48.
.
Bir tatil yazısı
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bir tatil yazısı
Ne zamandır gömülüp kaldığımız İstanbul’un kumpasından kendimizi kurtarmak için hafta başında Yalova’ya gittik ailece!.. Bu sıcakların bunalttığı günlerde çocukların da nefes almaya meğer ne çok ihtiyaçları varmış!..
Yalova 77. ilimiz. Uzun yıllar boyu İstanbul’un kazasıydı. Halbuki Attila İlhan’ın dediği gibi eğer bir ile bağlı olması gerekiyorduysa Yalova’nın, o il İstanbul değil, Bursa olmalıydı. Yalova’sız bir Bursa, kolu kanadı kırılmış, denizle, dolayısıyla İstanbul’la bağlantısı epeyce zedelenmiş eksik bir şehirdir.
Lakin Yalova şimdi il oldu. Nüfusu hızla artıyor Yalova’nın. Şimdilerde İstanbul’un sayfiyelerinden biri olma yolunda. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin başlattığı deniz otobüs seferleri sayesinde Yenikapı’dan müthiş konforlu bir yolculukla 50 dakikada Yalova’da oluyorsunuz. Yani günübirlik bile gidilip gelinebiliyor İstanbul’dan Yalova’ya. Hele İzmit köprüsüyapıldığında Kozyatağı’ndan arabasına binen birisi en geç 1 saatte Yalova’ya ulaşabilecekmiş. Bu kolaylıkların Yalova’yı İstanbul’un ne kadar yakınına getireceğini varın siz tasavvur edin.
Tabii İstanbul’un hastalıklarını Yalova’ya taşımamak son derece önemli. 1970’lerin ortalarında tanıdığım Yalova, munis, kendi halinde, köy ile şehir hayatını beraber yaşatan bir sahil kasabasıgörünümündeydi. Keşfedilmemiş kumsalları, gümrah ormanları, temiz havası ve bol suyuyla, şeftali ve elma bahçeleriyle, İstanbul ve Bursa gibi iki büyük şehri birbirine bağlayan kilit taşı rolüyle çok sevdiğim yerlerden biriydi. Ne var ki bütün hızla büyüyensahil yerleşmelerinin başına gelen, Yalova’nın da başına gelmekte gecikmedi. Önce sahiller, sonra arkasındaki yol boyları, sonra daha geridekiler derken ormanlar ve güzelim zeytin, şeftali ve elma bahçeleri, mümbit tarlalar bir bir yazlıkçı müteahhitlerin becerikli(!) ellerine teslim edildi. Bugün Yalova’nın merkezinin Türkiye’nin herhangi bir sahil şehrinden farkı kalmamış gibidir.
Daha içerilere gittiğinizde ise bahçe ve tarlaların üzerine inşa edilmiş, her birisi bir servet değerindeki villalarla karşılaşıyorsunuz adım başı. Zira buralar aynı zamanda turistlerin, özellikle de Arap ülkelerinden gelen turistlerin hala rağbetettikleri yeşilliği bol yerler.
Size lafın gelişi Yalova’ya gittik dedim. Aslında Yalova’daki Termal Kaplıcaları’na gittik demeliydim. “Termal” denilince gidip de görmeyen insanların gözünün önüne kalabalık bir yerleşim yeri gelebilir. Onun icin şu kısa açıklamayı yapmama izin verin: Oldukça eski bir tarihi var Termal Kaplıcaları’nın. Zaman zaman Bizans Saray’ından buraya gelip zevk ü safa edenler olduğu biliniyor. Osmanlılar döneminde de kullanılmış olan bu kaplıca bugünkü haline Sultan II. Abdülhamid sayesinde kavuşmuş. Tahta çıkışının 25. sene-i devriyesinde kendi özel gelirinden vererek “Tecdid ve İhya” eylediği kaplıca binasının şurasında burasında, ilginçtir, Roma devrine ait bazı kabartmalar muhafaza edilmiş. Onların bir Osmanlı eserinin bünyesinde yaşaması temin edilmiş böylece.
Termal’de bir açık yüzme havuzu, kadınlar ve erkekler için ayrı havuzlu kaplıcalar, ayrıca ailece girilip yıkanılabilecek müstakil banyo kabinleri mevcut. Kabinler saatle tutuluyor. Genellikle tedavi amacıyla gelenler olduğu gibi (romatizma, siyatik, cilt ve kadın hastalıklarına iyi geldiği öteden beri biliniyor) madenlerin içinden süzülüp gelen kaynar suların dinlendirici hassalarını vücutlarına depolamak maksadıyla gelenler de oluyor. Bir de bizim gibi hem dinlenmek hem de gelmişken kanlarını tazelemek için gelenler var.
Ancak Termal civarında yalınız oteller mevcut ve fiyatları her keseye uygun değil. Bunun için kaplıcanın üstündeki sırtta bulunan Gökçedere Köyü’nde oda yahut daire kiralanıyor, buradan gerektikçe kaplıcaya iniliyor. Kaynar sularda bir güzel haşlandıktan sonra insanı tık nefes bırakan bir yokuşu –arabanız yoksa- tırmanmanız gerekiyor; ama olsun, yol üzerinde ayran ve böğürtlen satan köylü çocuklardan, ekşi elma ve karadut satan tezgahlardan aldıklarınızı atıştırmaya başlayınca bütün yorgunluğunuzu atıyorsunuz üzerinizden.
Gökçedere küçük bir Arap ülkesi gibi. Hemen her Arap ülkesinden bir ya da birkaç aile bulmak mümkün burada. Gökçedere’de Araplar büyük bir cami de yaptırmış. Bir mahallesinin adı da Arap Mahallesi zaten. Burayı canlandıran ve ayakta tutanlar Araplar olduğu halde ahali arasında onlardan hala “Pis Araplar” diye söz edilmesi gerçekten de üzücü. Turizm Bakanlığı’nın burayla hemen hiç ilgilenmemiş olması da ayrıcadüşündürücü…
Bu yazıyı Gökçedere’den yazıyorum. Birkaç günlük dinlenme sanki işe yaramış gibi geldi bana. Küçük bir tatil derkenarıyazayım diye başladığım yazı, kalemimi o kadar cezbetti ki ne Edward Said hakkında yazmayı düşündüğüm yazıya yüz verdi, ne de Almanya ve İsviçre ‘deki türban yasağını davul zurnayla karşılayan Güneri Civaoğlu hakkındaki eleştirime.
Tatile kalemimin de fazlasıyla ihtiyacı varmış anlaşılan!..
Sarmaşık
Zürafa’nın düşkünü, beyaz giyer kış günü
İki “a”yı da çekerek “zürafa” ahenginde söylenen kelime, bittabii, uzun boyunlu malum Afrika hayvanıyla ilişkili değildir. “Zarif”in cem (çoğul) şeklinden alınmış, telaffuzu değiştirilmiştir. O zümreye neden böyle denilmiştir? Herkesin, bilhassa aynı tarikat veya güruha mensup olmayanların anlayamayacakları bir hususi lehçe, bir argo kullanmalarından, göz süzerek, kaş oynatarak, imalı söz atarak konuşmalarından, zarafet satmalarından, bir de yine herkesinkine benzemeyen kıyafet farkları gösterip bazıalametler, işaretler taşımalarından! “Zürafa”lar daha ziyade beyaz renkte elbiseler giyerler, boyunlarına beyaz birer ipek mendil sararlar ve mendilin uçların muayyen şekilde bağlarlar; saçlarını da kısa keserler.
“Zürafanın düşkünü, beyazlar giyer kış günü” sözü de servetini yedirdikten sonra sefalete düşen ve kış mevsiminde sandıkdibinde kalmış keten elbiselerle süslenen bu meslek kadınları için söylenmiştir. Refik Halid (Karay), Üç Nesil Üç Hayat, tarihsiz, Semih Lütfi Kitabevi, s. 48.
.
Kalem ve kılıç
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Kalem ve Kılıç
Çağımızda, ‘sürgün’ olmanın önemini vurgulayan bizzat sürgündeki yazarlar resmi geçit yapıyorlar masamdan: Thomas Mann, Adorno, Gelibolulu Mustafa Ali… (Son ismin hemen bütün Osmanlı bürokratları gibi sürgünlüğü bir hayat tarzı haline getirdiğini ve iktidar nimetlerinin uzağına düşmek dışında çok da umursamadığını bildiğimden onu diğerlerinden ayrı tutmakta yarar görüyorum.) Merceğin derecesini büyük tuttukça uzayıp gidebilecek listenin imtiyazlı bir sırasında Edward W. Said’e yer vermemek ciddi bir haksızlık olurdu.
Said’in Türkçeye Oryantalizm, Haberlerin Ağında İslam, Filistin’in Sorunu ve Entelektüel adlı kitapları çevrilmiştir; ancak çevrilmeyi bekleyen ve en az Oryantalizm kadar önemli olan Kültür ve Emperyalizm dışında Edebiyat ve Toplum ve Son Gökyüzünden Sonra adlı çalışmaları da değerlidir.
Kudüs doğumlu bir Filistinli olan Said (doğumu 1935) Filistin ve Kahire’de okuduktan sonra 15 yaşındayken ailesiyle birlikte Amerika’ya göç etti (kendisi bunu ‘sürgün’ diye niteleyecektir daha sonra). Princeton’da başladığı öğrenim hayatını Harward’da bitiren Said, halen New York’ta yaşıyor ve Columbia Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı ve Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’de profesörlük yapıyor. Aynı zamanda sürgündeki Filistin Ulusal Konseyi’nin üyesidir.
Edward Said’in öteden beri beni cezbeden tarafı şu olmuştur: Teorik yönden ne kadar ileri bir noktada bulunursa bulunsun, hiçbir zaman yurdundan sürülen ve yurduna tekrar sahip olmak için mücadele veren bir halkın ferdi olduğunu unutmamıştır. Amerika gibi Yahudi lobisinin son derece etkin olduğu bir ülkedebileğinin hakkıyla İngiliz Edebiyatı profesörlüğüne yükselmişolmasını ‘yeterli’ bulan meslektaşları, ne diye Filistin lehine ve Amerika ile İsrail aleyhine olur olmaz yerde konferanslar verdiğini sorduklarında, bunların sonuçlarına katlanmaya hazırolduğunu ve susturulmak istenen bir halkın sesi olmak istediğinigayet açıklıkla söyleyebilmişti. Said, bir entellektüel olarak Filistin halkını temsil ettiğinin bilincini, bizzat Filistinlilerin Filistin davasını savsaklamaları karşısında tepki göstererek de ortaya koymayı bilmiştir. Şu anda Yaser Arafat’in çekip gitmesini isteyenlerden biridir o.
Oryantalizmin gerçekte Batı’nın kendisini Doğu’dan ayırmayı ve bu suretle onun üzerinde hegemonya kurmayı hedefleyen emperyalist bir strateji, Cemil Meriç’in deyişiyle “sömürgeciliğin kesif kolu” olarak çalıştığını, yani oryantalist çalışmalardan elde edilen bilgi hasılasının dünyaya egemen olmak arzusundaki bir iktidar tarafından kullanıldığını, mesela Napolyon’un Volney’in kadim Mısır üzerine yazdığı kitabı okuduktan sonra Mısır’ı işgalettiğini ileri sürmesi, gerçekte Michel Foucault’nun bilgi/iktidar formülünü nasıl başarılı bir şekilde bir bir uyguladığınıgöstermektedir. Said’in önemi, daha önce sanki birbirleriyle bağlantısızmış gibi duran bu iki alanın, yani oryantalizm ile bilginin her zaman bir iktidar aygıtının aracı olduğunu öne süren yapısalcılık-sonrası yaklaşımın derin irtibatını kurmasındangelmektedir.
Bir gazete sütunu için biraz ağır kaçacağı için ayrıntılarınagirmeyeceğim bu karmaşık teorik donanım ve bunun güçlü bir şekilde uygulanması, aslında Said’in kafasında ve kalbinde Filistin sorunundan bağımsız işlemler değildir. O, Filistinlilerin Batı kamuoyunda bugün yaftalandıkları fundamentalist, terörist, barbar, geri vb. gibi vasıfların aslında oryantalist müdahalenineseri olduğu kanaatindedir. Oryantalist müdahale olmadan bugün Filistin davasını Batılı mahfillerde anlatmak neredeyse imkansızolmazdı. Nasıl bugün “Doğu” diyebildiğimiz (“Batı” da dahildir buna) bir coğrafi alanın tespiti tamamen oryantalizmin eseri ise “Filistin” de önce oryantalist metinlerde kurulmuş, sonra bu bilgi emperyalist iktidar odakları tarafından siyasal dile tercümeedilmiş ve sonuçta bir halk, aslında o toprakların sahibi olmadıkları gibi komik bir gerekçeyle sürgüne gönderilmiş, bu da yetmezmiş gibi, terörist olan bu halkın toprak taleplerinin de zaten olamayacağı gibi bir sözde kanaat kamuoyuna kabul ettirilmiştir.
Edward Said, oryantalizmin emperyalizmle iç içe gelişen bir öncü literatür olduğunu ortaya koyan çalışması, gerçekte sürgüneyollanmış bir halkın vicdanını temsil eden bir entelektüel in “dava”sını yansıtmaktadır.
Kalem ve kılıç, onda birbirinden ayrılmaz biçimde sarmaşmışdurumdadır.
.
Hüzünlü Kanatlar
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
“Muhayyile” demiş unlu yazar Samuel Beckett, “insan ne yapacağını bilmez olunca acar hüzünlü kanatlarını.” Bence bu “hüzünlü kanatlar” terkibi modern dünyada aydının konumunu anlatmaya çok elverişli bir anahtar olabilir. Gerçekten de “hüzünlü” dür o; cağın en fazla ihanet suçlamasına maruz kalmış insanidir; ama yine de bütün umutların tükendiği noktada muhayyilesi ve ufku, yeni bir ışık olarak parlamıştır kitlelerin önünde.
İste 1968 ayaklanmalarının unlu teorisyeni Marcuse, kapitalizmin ideolojik yanıltıcılığından (afyonundan) en bağışık toplumsal kesimlerden biri olarak aydınları görmüyor muydu? Yine ayni geleneğin daha eski bir ismi Karl Mannheim, toplumsal ideolojinin etkisinden kendisini ilk kurtaracak sınıf olarak aydınları saymıyor muydu? Galiba bu özgürlük onun basını fena halde derde sokmasına da yol açmaktadır. Yalnız polis devleti veya askeri yönetimlerle değil, önceden garanti altına alınmamış bir cangilda yalnız basına ilerlemeyi göze alarak giriştiği gozupek yolculuğu ile de bası derttedir onun. Çünkü 20. yüzyıl bas döndüren bir cağ olmuştur basından beri: Dünya savaşlarının kıyameti, teknolojinin bir sahmaran gibi hayatin her alanını kıskıvrak sarması, birer ihtişamlı serap gibi ufukta beliren ve fakat daha bir ömrün dilimleri içinde kabukları dökülüveren ideolojilerin dayanılmaz cazibesi ve milliyetçilik ile de bas etmek üzere soyunmak zorunda kalmıştır. Bas edebilmiş midir? Sanmıyorum. Ancak ufuklardan gelen umut pırıltılarını ilk o fark ettiği için onun yalancı ateşinde ilk yanıp kavrulan da, “mağlup olan ilah”larını ilk ilan eden de o olmuştur.
Cağımızın en acık zihinli Marksistlerinden Henry Lefebvre, 20. yüzyılın en temel ve belirleyici çelişkisini, “daha önce görülmemiş bir bilinçli öz üretim imkanı ve ayni zamanda insanlığın kendi kendini yok etme” ihtimalinin eşzamanlı olarak ortaya cıkmış olması seklinde tespit etmişti. Bu çelişkinin çözümlenebilmesi; ancak ve ancak “hareket halinde bir düşünce” ile mümkün olacaktır. Deleuze, baksa bir acıdan buna göçebe düşünce adini verecektir. Göçebeliğin yerleşikliğe alternatif olarak gündeme taşındığı bir düşüncedir Deleuze’inki.
İlginç olan su ki, geleneksel dünyanın durmuş oturmuş ve belli bir konumu değişmezcesine benimsemiş aydını pek revaçta değildir cağımızda. Bir 19. yüzyılda bası sonu belli, ehramı andıran sistematik bir felsefenin görkemli terasından tarassut edilebilirdi belki dünya; kesin hükümlerle yargılanabilir, Olimpos’tan fanilere buyrultular yağdırılabilirdi. Ama o artik hareketli bir cağın çocuğu olduğunun bilincindedir. Gramsci’nin sözünü ettiği “maaşlı geleneksel entelektüel” değil, her zaman hareket ve oluşum halinde olan “organik entelektüel”dir.
Yine de bir “dava”sı, içinde kanayan bir “yara”sı olmalı değil midir entelektüelin? Joyce’n Finnegans Aake’in 60 dilden aldığı kelimelerle kotararak eleştirmenleri 300 yıl oyalamak istemesi sadece bir fantezi olmak için fazla yorucu bir zahmet değil midir? Neden katlanması gereksin ki buna durup dururken? Modern aydının sadece kendi isine bakan bencil bir bireye indirgenemeyecek kadar bir parçası olduğunu unuturuz genellikle. Edward Saik tam bu noktada devreye giriyor ve şunları soyluyor bize: “entelektüel belli bir kamu için ve o kamu adına bir mesajı, görüsü, tavrı, felsefeyi ya da kanıyı temsil etme, cisimleştirme, ifade etme yetkisine sahip olan bireydir. Bu rolün özel, ayrıcalıklı bir boyutu vardır ve kamunun gündemine sıkıntı verici sorular getiren, Ortodoks ve dogma üretmektense bunlara karsı çıkan, kolay kolay hükümetlerin veya büyük şirketlerin adamı yapılamayan, devamlı unutulan ya da sumenalti edilen insanları ve meseleleri temsil etmek için var olan biri olma duygusu hissedilmeden oynanamaz.”
Hani eski Türklerin savaşan iki ordu gördüklerinde zayıf olana yardim ettikleri seklinde bir rivayet vardır ya, entelektüel de cağımızda zayıf olanın, susturulmuşların, unutulmuslarin, mağlupların ve temsil edilmeyenlerin safında yer almalıdır. Zaten her alanda muktedir olanların borazanı olmak ona değil, dalkavuklara yaraşır!
“Hüzünlü kanatlar”, Beckett’in dediği gibi boşluğa değil, yaralı bir insanlığın kalbine açıldığında dönmeye başlar gerçek yuvasına.
.
Haritalar da yalan söyler!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Haritalar da yalan söyler!
Gün gelip de bilgimin sınırlı olduğu haritalar hakkında, üstelik“yalan” siyleyebildiklerine dair bir yazı yazacağım aklıma gelmezdi. Ama yazarlık bu! Hangi bakir toprağa kanat vuracağıbelli mi olur kalemin?
Borges’in Alçaklığın Evrensel Tarihi adlı kitabında bir alıntıvardır haritacılık ile ilgili. Alıntıda haritacılık sanatında mükemmelliğe ulaşmış bir imparatorluktan söz edilmektedir. Haritalar gerçeğe o kadar yakın hale getirilmiş ki bu imparatorlukta, bir eyaletin haritası bir şehir büyüklüğünde, imparatorluğun haritası ise bir eyaleti kaplayacak genişlikteymiş. İmparatorluktaki haritacılık okulu bununla da yetinmeyerek tıpatıp gerçeğe uygun bir harita çıkarmaya girişmiş ve sonunda bire bir (1/1) ölçekte bir haritasını yapmayı başarmışlar imparatorluğun. Yerdeki çakıl taşını bile aynı büyüklükte bir haritaya geçirmişler. Ancak ufak bir kusuru olduğu anlaşmış bu gerçeğe tam tekabül eden haritanın: Kullanılamıyormuş! Ve sonraki nesiller onu güneş ve yağmurun yıpratmasına terk etmişler. “Parçaları” der, alıntı metninin yazarı Miranda (metin 1658’de yazılmıştır), “bugün bile bir hayvana ya da dilenciye barınak olabiliyor; coğrafya biliminden tüm ulusa kalan yalnızca budur.”
Haritacılara biraz ağır bir itham yöneltilmiş gibi geliyor insana bu son cümlede; ancak haritacıların da tamamen “masum” olmadıklarını düşünmek için yeteri kadar delil var elimizde. Neler mi? Beraber bakalım isterseniz.
Gerhard Mercator ismini pek duymamışsınızdır ama onun geliştirdiği haritacılık tekniğiyle yapılmış ve sonradan geliştirilmiş olan dünya haritalarını ve kürelerini yakından biliyor olmalısınız. (En azından okul yıllarından aşinalığınız vardır.) Mercator 16. yüzyılda teknik ayrıntıları genel ansiklopedilerde bulunabilecek bir yöntemle (“Mercator İzdüşümü ” yöntemi deniliyor buna) bir küre üzerine dünya haritasını yerleştirmeyi başarmış. Kendisinden sonra asırlarca kullanılacak bir başarı olarak haritacılık tarihine geçen bu yöntemle (yani dünyadaki kıtaların yüzölçümlerinin belli bir ölçekte kağıt üzerine düşürülmesi işlemiyle ) gerçekleşen haritaların kusurları zamanla ortaya çıkmaya başlamış bir bir. Bunlar “teknik” kusur olsaydı bir başka haritacı kalkıp onu düzelttiğinde mesele hallolabilirdi. Ancak kusur -biraz tuhaf ama- “ideolojik” olunca daha dallanıp budaklanıyor konu.
Ali Mazrui, dilimize çevrilmesinde önayak olduğum nefis kitabı Afrikalılar’da Afrika’nın haritalarda neden hep aşağıda, Avrupa ve Amerika’nın neden yukarıda bulunduğunu sorguladıktan sonra Mercator’un çizdiği haritadaki ilginç bir çarpıklığı yakalıyor. Buna göre kuzey yarımkürede yer alan ülkeler harita üzerinde güneydekilere göre daha büyük gösterilmiştir. Mazrui’ye göremodern dünya haritalarında kuzey Amerika kıtası, Afrika’dan bir buçuk kat büyük çizilmiştir. Oysa gerçek yüzölçümlerine bakıldığında kuzey Amerika’dan tam 3.5 kat, yani 3,5 milyon kilometrekare daha büyüktür Afrika kıtası. Peki bu nasıl ‘gözden kaçmış demeyin hemen. Dahası var.
Yine Mercator’u örnek alarak yapılan modern haritalar, kutuplara yakın olan enlemlerin uzunluğunu abartmaktadır. Bu yüzdenkuzeyde yer aldığı için Gronland, hemen hemen Afrika kıtasıylaaynı boyutlarda çizilmiştir, oysa gerçekte Afrika’nın sadece 15’te biri (1/15) kadardır! Afrika’nın bir ülkesi kadar yüzölçümüne sahip olan Gronland, onunla eşitmiş gibi gösterilmek mi istenmiştir yoksa?
Buna evet cevabını veriyor Mazrui ve bu “ideolojik çarpıtma”yı Afrika’yı, yağmalayanların onun “gerçek” büyüklüğünü küçültmeye çalışarak kendilerini meşrulaştırmak istemelerine bağlıyor. Yağmaladıkları kıta karşısında kendilerinin ne kadar önemsiz bir yer tuttuklarının, yağmalayan ile yağmalanan arasındaki bariz eşitsizliğin örtbas edilmesi arzusu başka deyişle. Nitekim Robert F. Berkhofer’in da belirttiği gibi Afrikalılarınbarbarlığı ile ilgili oluşturulmuş bakış, gerçekte Avrupalıların bu topraklarda gerçekleştirdiği kıyımı mazur göstermeye matuftur.
Maurice Duverger de bir kitabında Soğuk Savaş yıllarında ABD ve SSCB’li haritacıların kendi topraklarını “odağa” alma ve haritaya egemen olma gayretiyle ideolojik haritalar çizdiklerini yazmıştı. Demek ki haritalara da güvenemeyeceğiz. Peki neye güveneceğiz, eğer haritacılık bilimine de güvenmeyeceksek? diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum.
Benim cevabım basit: Kendimize güvenmeliyiz. Bir de çağın bize sunduğu her veriyi, arkasındaki iktidar ilişkileriyle birlikte değerlendirerek almalıyız. Unutmayalım ki her öğretilen şey, bir iktidar yumağından türemiştir ve arkasında daima sınamamız gereken bir ideolojik bakış yatmaktadır. Bize gerçek olmayanı gerçekmiş gibi gösteren de, aynı ideolojiyi kendimize aitmiş gibi sorgusuz sualsiz gözlerimize takmamızdan alıyor gücünü çünkü.
Sarmaşık
Bu belgeseli kaçırmayın…
Ali Mazrui’nin Afrikalılar adlı önemli çalışmasından, önce1990’da TRT’de yayınlanan aynı adlı belgeseli vasıtasıyla haberdar oldum. Müthiş etkileyici bir diziydi doğrusu. O yıllarda İnsan Yayınları’nda çalışıyordum. Bu belgeselin BBC tarafındankitap halinde yayınlandığını öğrenince yayımına karar verdik. Sevgili dostum Yusuf Kaplan’ın güzel çevirisiyle kitap 1992’de yayınlandı. Ne yazık ki bugüne kadar Tanpınar’ın deyişiyle tam bir “sükut suikasti” ile karşılandı kitap. Herhangi bir ciddi yankısı olmadı bildiğim kadarıyla. Meraklılarına hemen söyleyeyim: Bugünlerde Kanal 7’de bu belgesel tekrar yayınlanıyor. Sakin kaçırmayın
Kayıp şehrin ansiklopedisi
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Kayıp şehrin ansiklopedisi
İstanbul üzerine çalışanlar iyi bilir; ama dikkatli okuyucuların da ucundan kıyısından aşina oldukları, maalesef yarım kalmış bir ansiklopedisi vardır Reşat Ekrem Koçu’nun: İstanbul Ansiklopedisi. Popüler şehir tarihçiliğinin babası olarak kabul edebileceğimiz Ahmet Rasim mektebinden yetişen ve tarihçi Ahmet Refik Altınay’ın Darülfünun’da asistanı olan Reşat Ekrem, hocası ile birlikte 1933 Üniversite Reformu sırasında tasfiye edilmiş ve liselerde tarih öğretmenliği yaparak geçimini sağlarken bir taraftan da tarihle ilgili herkesin hoşuna gidecek bir üslupla pek çok dergide yazı yazmıştır. 1944’te 24 cilt olarak tasarlanmış ve yayınına başlanmış olan İstanbul Ansiklopedisi, 1973’te yayınlanan 172. fasikülündeki “Gökçınar” maddesiyle yarım kalan ansiklopedilerimizin işgal ettiği ‘şanlı hafızamıza’ gömülmüştür.
Sonraları biri yarım kalan iki İstanbul Ansiklopedisi daha yayınlanmış olmasına rağmen Reşat Ekrem’inki ile boy ölçülebilenine rastlanmamıştır, bu gidişle rastlanmayacaktır da. Çünkü o, tam bize has bir tasnif sisteminin mutena bir örneğini teşkil etmektedir. Batı’da şimdilerde iyice yaygınlaşan “güler yüzlü ansiklopedi” çığırını bizde ilk o başlattıktan başka zihnimizi okul yıllarından itibaren bukağılayan pozitivist tasnif sistemini altüst eden ve bazen bana bile “Pes birader, bu hırsız uğursuz taifesinin bir ansiklopedide bu kadar bol bulamaç yer bulması hangi aklın eseridir.” dedirten Şark zihniyetinin eşyayı kendisine mahsus yollarla kavrama cehdinin nadide numunelerinden biridir.
Yazarları arasında her biri bugün birer ulaşılmaz zirve gibi duran Ekrem Hakkı Ayverdi, Semavi Eyice, Albert Gabriel, Saadi Nazım Nirven, Sermed Muhtar Alus, Mahmut Yesari, Osman Nuri Ergin, Ali Rıza Sağman ve Süheyl Ünver vb. imzaların yer aldığı bu ansiklopedi, normal olarak bir şehirde yer alması beklenen mekanlar, abideler, ünlüler ve olaylardan başka, bir ansiklopediden hiç de beklenmeyecek kadar karmaşık bir madde ilişkileri sistemine de sahiptir. Padişahlar, devlet adamları, şairleri vs. dışında hekim, muallim, hoca, derviş, papaz, keşiş, meczup, hanende, sazende, cengi, köçek, ayyaş, derbeder, pehlivan, tulumbacı, kabadayı, kumarbaz, hırsız, serseri ve dilenciler; aşk maceraları, argo, cinayet gibi; ancak günlük gazete sütunlarına layık gördüğümüz birbiriyle rabıtasızmış gibi görünen yığınla ayrıntıyı birbirine örerek İstanbul’un yaşanmış ve sayesinde hep yaşanacak çehresini , yaydığı o sıcak ışık altında tanımamızı sağlar.
Bir bakmışsınız 1940’lardaki Bostancı cinayetinden söz eder, öbür taraftan ayakkabı boyacılığı yapan kimsesiz bir Rum kızının hüzünlü hikayesi karışlar sizi. İstanbul’daki karpuz sergilerinin mazisine sürüklerken ellerinizden tutup, öbür taraftan Fehmi Buğdayoğlu adlı namlı bir hırsızın kafa kağıdını önünüze uzatıverir. Şaşkınlığınızı daha üzerinizden atamadan Yenikapı’da balıkçı kahvelerine uzanmışsınızdır. Orada 10 yaşlarında bir gazete dağıtıcısı çocuğun, yalınayakları ve dizleri yamalı pantolonuyla ve de ilginç mi ilginç hikayesiyle tanışırsınız. Meğerbu çocuk yine bir gün gazete dağıtırken, o sırada ünlü bir İspanyol ressam balıkçı kahvelerinden birinde oturmaktaymış. Çocuğu görür görmez gözlerindeki ışığa vurulmuş ve hemen bir resmini yapmak için izin istemiş. İki gün süren bu çalışma sonucunda ortaya çıkan tablo, hem Yenikapı sahillerinin asrımızın ortalarındaki renk cümbüşlerini, hem de bu gazeteci çocuğun gözlerinden tüten ıtrı yansıtmaktaymış. Koçu’nun rivayetine göre bu tablo şimdi İspanya’nın ünlü müzelerinden birinde sergileniyormuş.
Bu tabii bambaşka bir şey… Ansiklopedilerin o sevimsiz, asıksuratını sıcak, sımsıcak bir gülümsemeye dönüştürmeyi başarıyorİstanbul Ansiklopedisi. Bu ansiklopedinin İstanbul ‘un asırların ve mekanların üst üste bindiği çok katlı ve labirentlerle dolu dokusunun üzerine bir ağ gibi atılmış olduğunu düşünüyorum: Bu kendini kolay ele vermeyen başkentin bütün revnakını; ancak o karmaşık yapıyı göğüsleyebilecek karmaşıklıktaki bu tür bir ansiklopedinin yansıtabileceği kanaatindeyim. Bu olağanüstü ansiklopedinin yarım kalmış olmasının, gerçekte şehri yarı yarıya kaybetmek kadar acı verici bir olay olduğunu söylemek mübalağa sayılmamalıdır..
.Köşe yazmak
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Köşe yazmak
Geçtiğimiz hafta Kültür Atlası’nı biraz ufalmış ve köşesine büzülmüş gören okuyucularım sebebini sordular haklı olarak: Yazacak bir şeyim mi kalmamıştı yoksa reklamlar yüzündenkapladığım alan mı daraltılmıştı? Doğrusunu söylemem gerekirse ikisi de değil.
Zaman zaman seferi olan yazarların köşelerinde “Yazarımız seyahatte olduğundan yazısını yayınlayamıyoruz.” şeklinde bir ibareye rastlarsınız. Bunu okuyan kişi de yazarının ‘seferilik’ hükümlerine göre mazur sayılabileceğini idrak edip ses çıkartmaz. (Aksi halde böyle bir açıklama konulmadan yazısı yayınlanmasa yazarın başka bir gazeteye uçtuğunu ya da gazetesiyle arasının bozuk olduğunu havadan nem kapar gibi anında hisseder okuyucu. Tedbir, bu tehlikeyi bertaraf etmeye yöneliktir anlayacağınız!)
Benim de seyahatlerim oldu, tatillerim oldu; ama iki adet kağıtla pilot kalemimi hiç yanımdan eksik etmediğim için Kültür Sayfası’ndaki değerli kardeşlerimin de katkılarıyla köşemi boş bırakmamaya gayret ettim elimden geldiği kadar. İyi kötü bir faks çekecek dükkan da bulunduğuna göre gittiğim yerlerde, mesele kalmıyordu.
Geçtiğimiz Temmuz ayında Yalova civarına birkaç günlüğüne tatile gitmiştim. Kaplıcanın rehavetine kendimi o kadar kaptırmıştım ki, perşembe gününün gelip çattığını ve köşemin beynimdeki yazıyı bir vantuz gibi emmeye hazırlandığını sabah uyanınca ancak hatırlayabildim. Ne yapmalıydı?
Tabii ilk işim, kaldığımız evin balkonuna oturup güzel bir tatil yazısı yazmak oldu. Yazı tamam. Fakat nasıl göndermeli? Üstelik çok da okunaklı olmayan el yazımla çekeceğim faksı Zaman gazetesinin dizgi servisi nasıl dizecekti? Sevgili musahhihlerimizi bir bulmacanın içinden çıkar gibi uğraştırmaya, bazı cümlelerin bu yüzden düşük, bazı kelimelerin ise yanlış çıkmasına gönlüm nasıl razı olabilirdi?
Vakit öğleni bulmuştu ve ben ne yapacağımı düşünerek köyün içinde bir o yana, bir bu yana dolaşırken birden o yabancı simalarla dolu yerde dost bir yüzün ışıldadığını gördüm. Belki inanmayacaksınız ama bu yüz, sonradan yıllardır Yalova’da oturduğunu öğrendiğim Genel Müdürümüz Hüseyin Gülerce idi. Derdimi kendisine naklettiğimde önce birazdan eve gideceğini, yazıyı kendisine verirsem evden fakslayabileceğini söyledi, sağolsun. Fakat benim “hurda” el yazımı görünce dizgicilerin bu yazıyı sökemeyecekleri kanaatine varmış olmalı ki, Yalova’da Zaman bürosuna gitmemi ve yazımı bilgisayarda dizip oradan fakslamamı tavsiye etti. Ben de hemen yola çıktım. Yalova bürosundaki arkadaşların himmetiyle yazımı dizdirdim, tashih edip faksladım. (Bu arada bilgisayarın PC ve Q klavye olması gibi aksiliklerle karşılaşmadım değil, fakat şimdi ismini hatırlayamadığım bir hizmetşinas arkadaşa yazımı okuduğumu, onun da kemali ciddiyetle dizdiğini eklemeliyim.)
Gördüğünüz gibi seyahatteki bir yazarın başına gelen pişmiştavuğun başına bile gelmiyor.
İyi ama bütün bunlar geçen ay olmuştu, bir hafta önceki yazıyla anlattıklarının ne alakası var? dediğinizi duyar gibi oldum. Efendim, şu günlerde bir iş değişikliği dolayısıyla muhacir vaziyetteyim ve bu yüzden de kurulu düzenim baştan aşağıyenileniyor. Dolayısıyla oturduğum masa, sandalye, yazıyazdığım bilgisayar, çıkış aldığım printer, yazılarımı gazeteye aracılığıyla yolladığım faks, velhasıl her şey değişince, geçen haftaki “19. Yüzyılın Başkenti Paris” başlıklı yazım, derkenarlarından mahrum bir vaziyette “mücerreden” arzı endam eyledi.
Uzun sözün kısası, merak edilecek bir şey yok! Ancak köşe yazarlığı da o kadar zahmetsiz bir iş değil, anlayacağınız. Yalnızyazıyı kıvamına getirip yazmak yetmiyor, bir de kıvamına getirip yollayabilme becerisini göstermek gerekiyor. Bu becerinin “yazarlık” kavramına dahil olduğunu bilmeyen okuyucu da, “Allah Allah, bu seyahat nasıl büyük bir meşakkat içinde geçiyor olmalı ki, sevgili yazarımız kafasını toplayıp da makalesini kaleme alamamış” diye düşünüyor kendi köşesinde haklı olarak.
Benim yayınevlerim!
İşimiz kültür olunca kitaplar en vazgeçilmez malzememiz oluyor ister istemez. Bu yüzden de kitap tanıtımları, benim ve bu sayfayı paylaştığım değerli köşe yazarlarının başta gelen vazifesi haline geliyor. Ancak fakirin farkı, yalnız okumak ve yazmakla yetinmeyip yayınlamakla da iştigal etmesi. Yaklaşık 11 yıldıryayıncı olarak hizmet ediyorum kültürümüze. Bu ‘macera’ya dahil oluşum, gerçi aileden sirayet eden bir maceranın devamıdır. Cağaloğlu tabir ettiğimiz yayıncıların kümelendiği bölge, intisab etmeden önce de yabancım değildi. Amcam olan Fikir Yayınları sahibi Nihat Armağan vasıtasıyla önde gelen yayınevleriyle öğrencilik yıllarımdan itibaren ilişkim başlamıştı. O zamanlar yaygın olan tipo matbaaların ağır mürekkep ve kurşun kokuları saçan atmosferi insanın ciğerlerine bir kere işlemeye görsün. Bir daha kurtaramıyor kendisini bu tatlı girdaptan.
Sonra sevgili Edip Gönenç ağabey ile birlikte Tevhid Yayınları’nda ilk “fiili” yayıncılığıma başladım. Kısa bir süre sonra Risale Yayınları’na geçtim. Orada başka pek çok kitabın yanı sıra dört ciltlik Sosyal Bilimler Ansiklopedisi’nin yayına hazırlanmasıyla uğraştım. (Projenin başlangıcında İsmet Özel de bulunuyordu fakat sonra ayrılarak Çıdam Yayınları’nı kurdu ve kendi kitaplarını orada yayınlamaya başladı. Çıdam da kapanınca Şule Yayınları, kitaplarını devraldı ve halen yayın hayatına başarıyla devam ediyor.)
Sonraki durağım İnsan Yayınları oldu. Başlangıçta Ahmet Şişman’dı sahibi, fakat sonradan el değiştirdi ve İlhan Akıncı ile Adnan Başdemir’e geçti. Halen İlhan Akıncı’nın sahipliğinde yayın hayatına devam eden İnsan Yayınları, gerçek bir mektep olmuştur Müslüman aydınlar için. Geçmişe dönüp baktığımda Klodfarer Caddesi’ndeki eski yerinden kimlerin gelip geçtiğine insan şaşırmadan edemiyor: Ali Bulaç, İlhan Kutluer, Ali Ünal, Cahit Koytak, Dücane Cündioğlu, Akif Emre, Mahmut Erol Kılıç ve daha isimlerini hatırlayamadığım birçok değerli yazar, mütercim ve genç istidat bu mektepte bazen hoca, bazen de talebe olmuştur.
İnsan’dan sonra Bekir Şahin’in kurduğu Ağaç Yayıncılık’ta karar kıldım. Ağaç Yayıncılık, peş peşe yayınladığı nitelikli kitaplarıylayayın dünyamıza bir kuyrukluyıldız gibi ağmış ve birkaç yıliçerisinde ne yazık ki kapanmıştır. Alternatif Üniversite adı altında yayınladığı 30 kadar kitaptan başka 7 ciltlik Osmanlı Ansiklopedisi ile de ciddi bir başarıya imza atan AğaçYayıncılık’ın bugün geride hala kapatılamayan bir krater bırakarak nisyana gömüldüğünü görünce insan üzülmeden edemiyor doğrusu. 1978’lerde Yeryüzü Yayınları ile başlayan entellektüel çizginin parıltılı bir devamı olmuştur AğaçYayıncılık.
İz Yayıncılık ise son durağım oldu. Ahmet Şişman’ın kurduğu, sonradan Recep ve Mahmut Kış kardeşlerin sahipliğinde yayınına devam eden İz Yayıncılık, 8 yılda yayınladığı 250 kitapla en hızlı ve nitelikli kitap yayınlayan yayınevlerimizden birisi olarak yayın dünyasında haklı bir itibar kazandı. Önce İzlenim dergisini çıkartmak üzere girdiğim İz bünyesinde, yayın yönetmenliğine getirildiğim son iki yılda 100’e yakın kitap yayınladım; hem kapak ve iç düzenlerinde, hem de kitapların seçimi ve yayına hazırlanmasında belli bir seviye tutturmaya gayret gösterdim. Şimdi nerede miyim? Geçtiğimiz ay kafamda birçok yeni projeyle ayrıldım İz Yayıncılık’tan. Belki bir süre serbest yazarlık yapacağım, yeni projelerimden birini gerçekleşme safhasına taşıyıncaya kadar.
O projeler hiç bitmez ve iyi ki de bitmez. Yoksa hayat da biterdi benim icin.
Bizans Sarayı’ymış!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bizans Sarayı’ymış!
Birkaç hafta önce “ciddi” sayılabilecek gazetelerimizden birinde 9 sütuna manşetten efsanevi Bizans Sarayı’ndan kalıntılar bulunduğu haber veriliyordu. On sayfanın tamamı, bu “özel haber”e tahsis edilmişti. Demek ki, Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu ve söz konusu gazetenin de başrollerinden birini oynadığı “özel ve nazik dönem”e ilişkin hiçbir haber, o gün bu ‘tarihi yeniden dirilten’ arkeolojik kazı haberine galebe çalamamıştı.
Haberde ‘Bizans Sarayı’ denilen buluntunun gerçek Bizans Sarayı ile bir ilgisi var mıydı? Dahası, bir eser, henüz kazılma aşamasındayken ve bulgular testten, kontrolden geçmeden sonuçları nasıl böylesine büyük bir cür’etle ilan edilebiliyor, kesin hükme varılabiliyordu? Haberi okuyunca zihnimden geçen ilk sorular bunlar oldu.
‘Bizans Sarayı’ diye bilinen yapının Fatih, İstanbul’u fethetmeden çok önce imparatorlar tarafından terk edildiğini ve Fatih, fetihten sonra Ayasofya’nın kubbesinden bakıp harap halini görünce, esef ettiğini (Sadi’nin bir beytini okuduğu söylenir.) biliyoruz. Saray, Müslümanlardan önce, muhtemelen 1204 Latin istilasında tahrip edilmiş ve içerisindeki değerli parçalar Venedik’e götürülmüş, kısacası yağmalanmıştır. Yine uzmanların verdiği bilgilere göre saray, Sultanahmet Külliyesi’nin bulunduğu alan ile oradan denize doğru uzanıyordu.
Haberde sözü edilen yeri araştırmak için gittim. Meğer Ayasofya’nın doğu cephesinde (kıble istikameti) eskiden askeri bir birlik bulunan boş arazinin içindeymiş. Sözü edilen yer Bizans Sarayı’nın Ayasofya’nın yanı başında, Topkapı Sarayı’nın girişinde ne işi olduğunu doğrusu anlayamadım. Hele hele mahut gazetede yayınlanan “restitusyon resmi”ni, yani çağımızdaki bir mimarin hayalinde canlandırdığı bir resmi sarayın gravürü olarak takdim etmeleri, ne demeli bilmiyorum, bir hokkabazlık gösterisini andırıyordu.
Halbuki bilenler biliyor saray meselesinin aslını. Öncesi de var; ama daha 1920’lerde Tamara Talbot Rice ve eşi sarayın kalıntılarını ortaya çıkarmak için yıllar süren kazı çalışmaları yapmışlar ve bu çalışmalar sonucunda bugün Sultanahmet Camii’nin kıble istikametinde bazı kalıntılara rastlanmış. Hatta Mozaik Müzesi diye bilinen müze, kazılarda rastlanan yer mozaiklerini korumak amacıyla kurulmuş, sonradan başka parçaların toplanmasıyla bugünkü halini almıştır. Bunlar bugün herkesin gözü önündedir ve bildiğim kadarıyla karıkoca Rice’ler bu kazı çalışmalarının sonuçlarını yayınlamışlardır. (Yakın zamanlarda Skylife dergilerinden birinde Tamara Talbot Rice ile yapılan röportajda bu açıkça vurgulanıyor.)
Sansasyon üretmekten öte, bir niyet taşıyor bana kalırsa bu ‘haber’. Sözde Bizans Sarayı’nın bir duvarına, evet sadece süslemeli bir duvarına, tam sayfa ayıran ve birkaç gün boyunca İstanbul’a turist yapacağını müjdeleyen gazetede, aynı yerde bulunduğunu bildirdiği 17. yüzyılda yapılan ve sarayın minyatürhanesi veya nakkaşhanesi olduğu söylenen koca yapı (düşünsenize ne bir keşif: O eşsiz minyatür ve nakışların yapıldığı bir mekanmış burası!) satır arasında geçiştirilmişti. Bizans’ın bir buçuk metrelik duvarına tam sayfa, büyük bir yapı olduğu ve sapasağlam ayakta durduğu anlaşılan koca nakkaşhaneye bir satır…
Bizans’a karşı değilim. Keşke mümkün olsa da, Türkiye’de bütün Bizans kalıntıları günyüzüne çıkartılabilse. Ama tarih eğer bir süreklilikse, tarihin her noktası bize eşit uzaklıkta olmalı…
İngiliz arkeolog, tarihçi ve felsefecisi R.G. Colingwood’un otobiyografisinde kazılarının tutanaklarını bilimsel bir dergide yayınlamadan uluorta açıklayan arkeologların tarihe karşı nasıl bir suç işledikleri anlatılır. Konuyu kamuoyuna yangından mal kaçırırcasına sızdıran Arkeoloji Müzesi Müdürü Alpay Pasinli’nin en kısa zamanda bilimsel bir yayında elde edilen bulguları yayınlaması gerekmektedir.
.
Tarihi yorumlamak
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Tarihi yorumlamak
Dikkat ediyorum da, eş dostla ne zaman şöyle koyu bir ‘N’olacak bu memleketin hali’ muhabbetine koyulsak hemen tarihe atıflarla birlikte hararetleniyor ortam ve tartışmaların ardı arkası kesilmiyor. Aslında tarihe alışageldiğimiz tarzda bakarsak örsle çekiç arasına sıkıştırmaya çabaladığımız meseleyi çözmekte zorlanırmışız, tarihe farklı, alternatif bakışlar yöneltebilmeliymişiz, resmi tarihe değil, gerçek (çoğunlukla gayri resmi anlamında kullanılıyor bu kelime) tarihe eğildiğimizde bugüne kadar bize belletilenlerden büsbütün farklı portreler ağacakmış önümüze vs. Sohbetlerin bu kadar kolayca meraret kesbetmesine sebep olan tarihle ilgili bu muğlak zeminin hemen birbirine taban tabana zıt yorumlara açık olmasının anlaşılır sebepleri var şüphesiz. Neticede tarih kitaplarında yazılanlar, sizin benim gibi birtakım insanlar tarafından kurulan (inşa edilen), hatta kurgulanan, belki de asıl büyük cazibesini kurgulanmış olmasından alan üretilmiş bir yorumudur tarihin. Bu sebepledir ki Herder, “Tarih bir şiirdir.” diyebilmiştir.
Tarihin içerisinden bu birbirinden farklı yorumların türetilebilmesinin hikmeti, İngiliz arkeolog, tarihçi ve filozofu R. G. Collingwood’un (1889-1943) ilgilendiği ana meselelerden biri olmuştur. Kendi geliştirdiği ve ömrü boyunca yeni katkılarla zenginleştirdiği bir soru-cevap mantığı sayesinde tarihe sorduğumuz sorulara göre cevaplar aldığımızı, bu nedenle de herkesin kafasındaki soruya tarihin bir şekilde cevap üretebildiğini fark ediyor. Londra’daki bir anıttan söz eder bize Collingwood. Her gördüğünde tüylerini diken diken eden ‘çarpık çurpuk, yoz ve iğrenç bir anıttır bu. Bakmaya bile tahammülü kalmaz genç tarihçinin ona. Fakat sonra şöyle düşünmeye başlar: Böylesine apaçık, reddedilemeyecek ve savunulamayacak kadar kötü bir şeyi neden yapmış olabilir heykeltraş? Acaba bu sanatçı kendince güzel bir şey mi ortaya koymak istemişti de, bunu başaramamıştı; yoksa onun amaçladığı bir şey miydi bu kötü eser? Onu iğrenç bulması bir yanılgı olamaz mıydı?
Bu soruların cevap arayışları sonradan kafasında şu düşünceleri doğurmuştur: Bir kişinin ne demek istediğini yalnızca sözlü ve yazılı beyanlarını inceleyerek değil, cevaplandırmaya çalıştığı sorunun (onun aklındaki ve onun bizim aklımızda olduğunu varsaydığı sorunun) ne olduğunu bilmek suretiyle bulabilecektik. Başka bir deyişle tarihteki ve sanat tarihindeki faillerin (özne) o eylemi, kararı, emri veya eseri ortaya koymalarındaki maksadı ancak o maksada paralel bir soruyla çözebilir ve anlayabiliriz. Aksi halde ortaoyunlarında yahut Karagöz’de örneklerini bolca gördüğümüz yanlış anlamalar yahut soru ile cevap arasındaki mantıki bağın tahrif edildiği gülünçlükler yaşanması mukadderdir tarihte.
Bir yazarın yahut mimarın veya komutanın eseri meydana getirirken ya da emri verirken kafasındaki meselenin ne olduğunu, hangi maksada mebni olarak böyle davrandığını açıkladığı, pek rastlanan bir durum değildir. Mesela Sezar’ın iki yıl art arda Britanya’ya akınlar düzenlemesinin sebepleri bilinmiyor. Tıpkı Timur’un Osmanlılar’ı Ankara Savaşı’nda yendikten sonra Balkanlar’a geçmeyi ve Anadolu’da kalmayı neden düşünmediğinde olduğu gibi tarihte birçok cevaplanamamış sorunun kökeninde, faillerin bu kararı verirken zihinlerinde çözmeye çalıştıkları soruların neler olduğunun bilinmemesi yatmaktadır. Bunları ancak onların kafalarındaki sorunların ne olduğunu çözebilir ve biz de benzer bir soruyla konuya yaklaşabilirsek anlayabiliriz.
Collingwood, tarihin ölü bir geçmiş olduğu yolundaki yaygın anlayışın da karşısındadır. İncelenmeye değer bulunan her konu, bir şekilde yaşıyordur ve bizi ‘ilgilendirmektedir’. Tarihin aslında bir düşünce tarihinden ibaret olduğunu söyleyen ve tarihteki eylemleri onları gerçekleştirenlerin düşüncesine bağlayarak çözmeyi deneyen Collingwood, “Tarihi bilgi, günümüz düşünceleri bağlamı içinde bir kapçığa kapatılmış geçmişteki bir düşüncenin yeniden kurulmasıdır.” derken, yazımızın başlangıcında sözünü ettiğimiz tarihin bir inşa olduğu görüşünü teyit etmektedir.
“Tarihte baş ve son yoktur.” diyerek tarihi su geçirmez bölmelere ayırmanın anlamsızlığına değinen Collingwood’un burada kaba hatlarıyla sunabildiğimiz yaklaşımları tarih üzerine yeniden ciddi ciddi düşünmemizi gerektirecek kadar önemli görünüyor bana.
Not: Collingwood’un iki kitabı tercüme edildi dilimize. Birincisi temel eserlerinden olan Tarih Tasarımı (Ara Yayıncılık 1990). Diğeri ise bu yazıda yararlandığım Bir Özyaşamöyküsü (Yapı Kredi 1996).
Sarmaşık
Dikey çatışma ve toplumla ulaşamayan demokrasimiz Demokrasinin bir uzlaşma rejimi olduğundan sık sık söz edilir ya, demokratikleşmiş ülkelerde demokrasinin nasıl iflah olmaz bir ölüm cenderesine sıkışmışlığın sonucunda razı olunan bir ‘sıtma’ olduğu çok az insanın bildiği bir şeydir. Batı’nın demokrasi tecrübesinin arkasında kardeşin kardeşi boğazladığı büyük bir kan gölü durmaktadır. Garip bir şekilde barış ve uzlaşma rejimi olarak kabul edilen demokrasinin toprağı kanla sulanmıştır.
Albert O. Hirschman, Gericiliğin Retoriği’nde şu ilginç satırlara yer veriyor: “Modern çoğulcu rejimler.. “temel değerler” üzerinde önceden var olan geniş bir konsensus nedeniyle değil, uzun bir dönem birbirinin gırtlağına sarılmış farklı grupların birbirine üstünlük sağlayamayacaklarını karşılıklı olarak kabul etmek zorunda kalmaları nedeniyle varolmuşlardır. Çoğulculuğun hoşgörü ve onayı, birbirine şiddetle düşman gruplar arasında ortaya çıkan bir yensememe durumunun sonucu”dur.
Oysa Türkiye’nin böylesine bir iç savaşa düşmeden demokrasiye geçme şansı var; ancak bu şans öylesine hoyratça ve müsrifçe harcanıyor ki, insan hayret ediyor. Uzlaşma, farklılıkları tek bir potada eriterek gerçekleştirilmek isteniyor bizde. Herkes tezlerini bir yana bıraksın ve karşısındakine teslim olsun isteniyor. Oysa tezlerinin geri çekilmesi ve silahların teslimi değildir burada söz konusu olan. Herkes kendi tezlerini yine aynı şevk ve heyecanla savunmalı; ama karşısındaki tezlerin de aynı şevk ve heyecanla savunulmasının demokrasinin temel özelliği olduğunun bilincine varmalı.
Diyalog ve müzakere kapılarının açık olması, en azından bir güvencedir demokrasi için. Türkiye toplumsal hayat itibariyle bunu gerçekleştirmiş bir ülkedir. Toplumsal plandaki bu şansımızı iktidar hesaplarına kurban edişimizdir bütün mesele. Batı’dakinden çok daha hafif seyreden toplumsal gerginlik, toplumdaki eğilimlerin siyasete tam olarak yansıyamaması nedeniyle siyaset ile toplumun arası açılmakta ve bu da yatay (toplumsal kesimler arasındaki) değil, dikey (toplumla muktedirler arasındaki) çatışma artmaktadır.
Dikey çatışmayı yatay gerilim haline döndürmedikçe bu kısır döngü bitecek gibi görünmüyor bana.
.
Demokrasiden kim korkar?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Demokrasiden kim korkar?
Zannedilir ki demokrasi Batı’da altın bir tepside ihsan edilmiştir insanlara. Zannedilir ki genel oy hakkı, yani bütün vatandaşların seçmen statüsünde oyunu serbestçe kullanabilmesi hakkı Avrupa’da Rönesans ve Aydınlanma’yla birlikte başlamış ve bugüne kadar kesintisiz biçimde sürüp gitmiştir. Yine zannedilir ki demokrasi, taraflar arasında başlangıçta varılan bir uzlaşma ve sözleşmeden sonra yerleşmiş bulunmaktadır Batı’da.
Ne var ki olgular doğrulamıyor bu yaygın kanaatleri. Avrupa’da demokrasi, aristokrasinin burjuvaziye, burjuvazinin işçilere, Katoliklerin Protestanlara vs. uyguladıkları ölümcül dayatmaların, kitlesel kıyımların, kanlı devrimlerin, diktatörlüklerin, isyanların sosyal hayatın çeperlerini çatlatacak raddeye varmasıyla kazanılmış hakların yekun hattı olarak çıkar karşımıza.
Bugün Batı’ya mahsus ‘medeni’ gelişmeler olarak zikrettiğimiz insan hakları, laiklik, seçimler, sıradan halka oy hakkı tanınması, sendikal haklar.. halka bir gecede bağışlanmış ‘fantastik haklar’ değildir. Mesela ‘genel oy hakkı’ İngiltere ve Fransa gibi demokrasinin beşiği kabul edilen ülkelerde çok yoğun tepkilerle karşılanmıştır. Ünlü Fransız romancısı Flaubert’in, 1850’de III. Napolyon tarafından zamanında kabul edilen genel oy hakkına “insan ruhunun utancı” diyerek karşı çıktığını, halkın daima aptal, beceriksiz ve çocuksu olduğunu bu görüşüne delil olarak zikrettiğini biliyor muyuz? Bu tavrın altında şuursuz kalabalıkların oylarıyla iktidarı ele geçirdiklerinde ülkeyi beceriksizlik ve aptallıklarıyla felaketten felakete sürükleyeceği ve halen sahip olunan hakların da gerisine düşüleceği korkusu yatmaktadır.
Flaubert bir örnek sadece. Ya diğerleri?
1832’de İngiliz Parlamentosu bir reform tasarısını gündeme getirir. O zamana kadar sadece şehirde oturan iki yüz elli bin İngiliz, yani seçmen yaşındaki yetişkin erkeklerin sadece beşte biri oy kulanabiliyordu. Yeni tasarıyla oy kullanma hakkı epeyce genişletilmişti! Yılda en az 10 sterlin vergi ödeyen şehirli yetişkin erkeklere seçmen olma hakkı tanınıyordu. Yer yerinden oynamıştı bu tasarı verildiğinde. Bu hüküm bile yetişkin erkek nüfusun yüzde 90’ından fazlasını demokrasiye katılmaktan men ediyordu; ancak “ilk kez sınai, ticari ve profesyonel üst sınıflara oy kullanma hakkı tanınmış oluyor”, burjuvazinin, yani girişimci sınıfın önü açılmış bulunuyordu. Bu kadarcık bir hak tanınması bile zorlukla geçebilmişti Avam Kamarası’ndan. Ya bu ‘barbar’, ne yapacağı belli olmayan ‘aptallar gürûhu’ tahmin edilenin ötesinde kalabalık çıkıp da iktidara ortak olmaya başlarsa! Bu sürecin nerede duracağı sonra hiç belli olmazdı.
Bundan tam 35 yıl sonra, yani 1867’de ikinci reform tasarısı geçer parlamentodan. Nihayet orta sınıf, hatta işçi ve yoksullar da oy kullanabilecektir. Ancak ufak bir şartla: Bir şehirde en az bir yıldır oturmak. Yine aile reislerini kapsıyordu bu hak (kadınlar yine yoktur) ve kırsal kesimlere kapalıdır kapılar sımsıkı. Bu şartın demokrasiye karşı bir siper olacağını savunanlar olduğu gibi bu kapsam genişletmesinin ülkeyi “karanlıklara savuracağı” kehanetinde bulunanlar da çıkmıştı. Yoksul ve işçilere oy hakkı tanınmasının aristokratlar ve artık onlarla işbirliğine giren burjuvalar için bir tehdit teşkil edeceğini iddia edenler de vardı. İktidar, mülkiyetin ve zekanın elinden alınıp ömrü yavan ekmek mücadelesiyle geçen bir kitlenin arzularına teslim edilirse büyük fedakarlıklarla elde edilen medeniyetin yıkılacağını feveranla ilan eden milletvekilleri bile eksik olmamıştı. Hatta Yoksulluk Yasası’nın yoksulları tembelliğe alıştıracağı, kaza tazminatlarının işçilerin birbirlerini sakatlanmasına yol açacağı (!) bile ileri sürülmüştür.
Bunları niye anlattığımızı anlayanlar anlamıştır. Bir soru ile bitirelim isterseniz: Bu örnekler size Türkiye’de demokrasiden korkanların gerekçelerinden herhangi birisini hatırlatıyor mu?
.
Bir yayınevi macerası
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bir yayınevi macerası
Türkiye’de yayıncılığın biraz tuhaf bir tarihi vardır. Hep kısa vadeli ve günübirlik düşünülmüş gibi gelir insana yayınevlerinin tarihlerine yakından bakılınca. Piyasanın “yürü ya kulum” dediği dönemlerde birdenbire parlayan yayınevleri miadları dolunca sessiz sedasız köşelerine çekiliverir, yerini başka girişimci ruhların maceralarına terk eder.
Şöyle kitapçı vitrinlerine bir bakın; bırakın yüz yıllık, iki yüz yıllık geleneği ve duruşu olan yayınevlerinin, kırk elli yaşını doldurmuş ve ömrü boyunca çizgisini hep korumuş kaç yayınevi bulacaksınız? Remzi Kitabevi, Varlık Yayınları, İnkılap ve Aka (sonradan yalnız İnkılap) Yayınları hala neşriyatına devam ediyor; ama epeyce biçim ve muhteva değiştirerek. Sağ kesimde ise Ötüken Neşriyat belli bir çizgi üzerinde ısrar ederek 60’lı yıllardan bu yana kitap çıkarmaya devam eden yayınevleriden biri. Ötüken’in dışında Hilal ve Bedir gibi eski yayınevleri varsa da bunların eski etkinliklerine sahip olduğunu söylemek zor.
Bir dönem büyük sükse yapmış yayınevlerinden birisi de Çağlayan Yayınevi’ydi. Kurucuları arasında Refik Erduran’ın da bulunduğu bu yayınevi, büyük bir reklam kampanyasıyla çok ucuza cep kitapları çıkarmış ve kitapları kitapçı dükkanlarında değil, gazete bayilerinde satmak suretiyle yeni bir çığır başlatmıştır. Refik Halid Karay’ın ‘Dişi Örümcek’ adlı kitabıyla çıkış yapan Çağlayan Yayınevi’nin ilginç bir hikayesi vardır. İlk günü Erduran şöyle anlatıyor:
“Kitapların dağıtıldığı gün öğleye doğru yayınevi bürosuna geldiğimde içeriye girmek sorun oldu. Telaşlı bir kalabalık yığılmıştı kapının önüne. Atışıyor, itişiyor, kendilerini yatıştırmaya çalışan başbayimiz Fazıl Ünverdi’yi “adamlarını kayırmak” ile suçluyorlardı. Anlaşıldı ki, dağıtılan kitaplar bir saatte tükenmiş. Satıcılar yeni “mal” almak için çekiliyorlarmış. Yurdun her yanından da telefonlar, telgraflar yağıyordu.”*
Su gibi gitmektedir kitaplar. Kitap yetiştiremez duruma düşmüştür yayınevi. Böylesine bir satış patlamasına hazır olmamanın derbederliği onları içine alıp sürükler bir sel gibi. Erduran şöyle devam ediyor sözlerine: “Çağlayan Yayınevi’nin ilk yılını anlatmak güç. O çapta ise hazırlanmamış olmaktan kaynaklanan fantastik derbederlik görüntüleri var gözümün önünde. Ellerinde getirdikleri valizleri açıp para destelerini masa üstlerine döken adamlar bakkal defteri gibi tutulan, sokakta sipariş alınınca sigara paketine not edilen hesaplar “Yahu, bu çekmecedeki paralar nereden geldi?” diye soran muhasebecinin şaşkın yüzü ”İşler büyüyünce Kemal Tahir’den Reşat Nuri Güntekin’e kadar birçok önemli imzanın da uğrak yeri olmaya başlar yayınevi. Bazı yazarlar bu çok satan kitaplar basan yayınevine takma isimle halk kitapları da kaleme alırlar. Ardından ‘Tef’ adlı bir mizah dergisi de çıkaran yayınevinin sahiplerinin bu satış patlaması karşısında abad olduğunu zannettiniz değil mi? Ne gezer!
Hesap kitap bilmezlikten kaynaklanan dağınıklık, alacaklarını takip edememek, bayilerin para ödemeyi savsaklaması gibi Cağaloğlu’nda birçok dergi ve yayınevinin batmasına yol açan öğütücü faktörler devreye girmiştir bir kere. “Önce matbaa, sonra elde kalan ufak tefek taşınmazların sonuncuları, sonra annemin ve ablamın mücevherleri, antika eşyamız, otomobiller, hatta film kameram, fotoğraf makinem ve tüfeğim (de) satıldı.”
Belki de yayıncılık tarihimizde hala egale edilememiş satış rekorlarını kıran bir yayınevinin hazin hikayesi böyle bitiyor. Hiç şüpheniz olmasın ardında başka hüzünlü sonların tohumlarını bırakarak.
* Refik Erduran, Gülerek: Gençlik Anıları, İstanbul 1992, Cem Yayınevi.
Newton’un karanlık yüzü
Modern fiziğin babası olarak kabul edilen Newton’un bilinmeyen simyacı tarafı ile ilgili olarak bundan bir süre önce bir yazım çıkmıştı. Bu defa onun karanlıkta kalmış kişiliğine dair çağdaş fizikçilerin önde gelen isimlerinden Stephen Hawking’in tespitlerini aktaracağız.
Hawking’e göre Newton geçimsiz, uyumsuz ve kavgacı biriydi. Ünlü kitabı Principia’nın yayınlanmasından sonra Kraliyet Astronomu John Flamsteed’e bayrak açan Newton, rakibinden cevap alamayınca büsbütün köpürmüş ve kendi kendisini Kraliyet Rasathanesi’nin yönetim organına tayin etmiş… İstediği bilgileri kendisine vermemekte direnen Flamsteed’i buradan sıkıştırmaya koyulan Newton, rakibinin direnmesi üzerine onun çalışmalarına el konularak basılmasını kararlaştırmış. Flamsteed ise hemen mahkemeye başvurmuş ve çalışmasının basımını durdurma kararı çıkartmış. Bunun üzerine küplere binen ünlü fizikçimiz ne yapmış biliyor musunuz: Principia’nın ilk baskısında çalışmalarına atıfta bulunduğu Flamsteed’in adını, bir bilim adamına en son yakıştırılacak bir davranışla eserinden silip atmış!
Dahası var:
Bilim tarihinde ender rastlanan bir durum olarak Newton ve Leibniz, matematikteki sonsuz ufuklar hesabını hemen hemen aynı sırada (Newton’un daha önce bulduğu biliniyor) bulmuşlar, fakat önce yayımlamak Leibniz’e nasip olmuştu. Bunun üzerine bilim adamları arasında bu hesabı ilk kimin bulduğu üzerinde tartışmalar başlamış . Ne tuhaftır ki, Newton’u savunan yazıların çoğunu bizzat üstad Newton kaleme almış(!) ve arkadaşlarının imzasıyla yayımlanmıştı! Mesele Kraliyet topluluğuna aksedince Newton’un işi kolaylaşmıştı; çünkü bu davayı görüşmek üzere toplanan komitenin tamamı nasıl olmuşsa hep Newton’un arkadaşlarından oluşturulmuştu! Karar, Leibniz’in fikir hırsızlığında bulunduğu şeklinde tecelli etmiş… Ancak karara mesnet teşkil eden rapor, tarafsız biri eliyle değil, bizzat taraflardan birisi olan Newton tarafından kaleme alınmıştır. (Ne adalet değil mi?) Hawking’in verdiği bilgilere göre ömrünün son yıllarında Darphane Müdürlüğü gibi kazançlı bir işle ödüllendirilen fizikçimiz, burada da yeteneklerini konuşturmuş ve kalpazanlardan birkaçını darağacına göndermeyi başarmıştır.
Sözün özü: Bilim sadece büyük başarıların aydınlık sahnesinde oynanan parlak ve sürekli bir oyun değildir; küçük hesapların karanlık perde arkasında geçen gizli dünyası da bilimin ayrılmaz bir parçasıdır.
Not: Stephen Hawking’in görüşlerini Adrian Berry’nin Tübitak Yayınları arasında çıkan ‘Bilimin Arka Yüzü adlı kitabından aktardım. Berry’nin kitabı bilim tarihindeki buna benzer birçok bilimsel kötülüğü açıkça ortaya koymayı başarıyor. Meraklılarına faydalı bir kitap.
.
Bir Havel’imiz bile yok!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bir Havel’imiz bile yok!
Hükümdarların mı filozof yoksa filozofların mı hükümdar olması gerektiği tartışmasını siyasi düşünce tarihinde en azından Eflatun’un Devlet’ine kadar geri götürmek mümkün. Tarihin çok nadir anlarında gerçekleşmiş olan bilge-kral modeli, bazen Asoka örneğinde görüldüğü gibi kralların hidayete ermeleri şeklinde olmuş, bazen de istisnai olarak Bosna’da Aliya İzzetbegoviç gibi bir düşünürün devlet başkanlığına layık görüldüğüne şahit olunmuştur. Halen işbaşında olan bu tür bilge-yöneticilere seçkin bir başka örnek olarak Çek Cumhurbaşkanı Vaclav Havel’i göstermek bilmem şaşırtıcı olur mu sizin için?
Havel’in, o zamanki adı Çekoslovakya olan ülkesinde Sovyetler Birliği’nin hegemonyası devam ederken de tanınmış bir tiyatro yazarı olduğunu biliyoruz. Dilimize de bazı kitapları çevrilen Havel’in Çekoslovakya’nın bağımsızlaşma sürecinde oynadığı hassas rol hafızalarımızdan henüz silinmiş değil.
Havel’in 1994 yılında Amerika’da yaptığı bir konuşma birçok bakımdan dikkatimi çekti. Öncelikle devlet başkanlarına profesyonel danışmanların hazırladığı ve onların da sadece spikerliğini yaptıkları türden yavan, iri laflarla şişirilmiş ve içi boş bir metin olmadığı, yaralı bir şair yüreğinin bir reelpolitik uzmanıyla işbirliğinden doğmuş; ama aynı zamanda bilimsel düşünceleri dikkatle takip etmiş, buna karşılık dinin ve Yaratıcı’nın mevcut kronik sorunlarda nasıl bir rol oynayabileceğine dair zihni mücahedede bulunmuş bir kafanın eseri olduğu ilk bakışta anlaşılıyor metnin.
Havel özetle şunları söylüyor: Modern çağ bitmek üzere. Postmodern çağın ilk ışıklarıyla yıkandığımız şu günlerde yeni bir model üzerinde anlaşmaya varmak zorundayız. Halen mer’iyette olan model, tabiatla, dünyayla, diğer toplumlar ve Yaratıcı’yla yarışmayı yahut onlara egemen olmayı amaçlıyordu. Bu ise Batı’nın tabiatı olduğu gibi globalleşmiş olmasından dolayı dünya kültürlerinin imhasını gündeme getirmiştir. Tek tip bir Batılı kültür hegemonyası dünyayı kuşatmış, bu ise birçok hayati meselenin çözümsüz kalmasına yol açmıştır. Bilim ve teknolojinin inanılmaz bir hızla ilerlemesi ise insan soyunun ilk defa toptan yok olma tehlikesini gündeme getirmiştir. Dünya savaşlarında en akıllı silahların milyonları vurmak üzere kullanıldığı ve dünyanın gördüğü en akıldışı kıyımlara vardığı noktada sona erdiğini söyleyen Havel, böylece akılcılığın bir başka düzenleyici ilke olmadan dünyanın gördüğü en korkunç felaketleri hazırlayabildiğine dikkat çekmektedir.
.Akli-ruhi, teknik-manevi, zahiri-batıni dengelerin bozulduğunu belirterek bunların tekrar tesisi icin yeni bir model teklif etmektedir. Bu, çeşitli dinlere, ırklara, kültürlere, halklara mensup insanların barış içerisinde bir arada yaşayabileceği bir model olmalıdır. Yalnız ‘model’ denilince akıllarda ilk uyanan düşünce, hemen bazı organizasyonlar kurup toplantılar düzenleyerek bu düşünceleri yüzeysel bir şekilde ele almak olmaktadır. Oysa ona göre bu aydınlanma düşüncesinin ürünü çözümler başarısızlığa baştan mahkumdur. Zira bu sorunlar zaten benzeri bir düşüncenin eseridir. Öyleyse asıl çözüm başka bir yerde aranmalıdır.
Çözüm, Havel’e göre aslında Yaratıcı tarafından bizlere bağışlanmış olan temel insan haklarını esas almak ve tıpkı kainatta her şeyin birbirine bağlı olması gibi büyük bir bütünün parçaları olduğumuzu hatırlamakta yatmaktadır. Bugün biz bu bilinci yitirdik. Ancak bu bilinç, büyük dinlerde kodlanmış olarak mevcuttur. Bütün kültürler oradan bu ilkeleri derleyerek kendilerine yeniden uyarlayabilir. Politikacılar gerçi uluslararası forumlarda insan haklarına evrensel saygı gösterilmesini dile getiriyorlar; ancak bu meseleler, sadece beşeri düzeyde ele alındığı, müteal (aşkın), yani beşer-üstü olana dayandırılmadığı ve insanın, tabiatın, kainatın ve varlığın bir “mucize” olduğu kabul edilmediği müddetçe çözüme kavuşturulamaz: “Bağımsızlık Bildirgesi, Yaratıcı’nın insana özgür olma hakkını verdiğini dile getirir. Öyle görünüyor ki insanlık, Yaratıcısını unutmazsa gerçek anlamda özgür olacağını da fark etmeye başlamıştır.” diyerek sözlerini noktalıyor Havel.
Havel’in konuşmasına biraz genişçe yer vermemin sebebi, bugün ülkemizde devletin zirvesinde bulunanların içler acısı halini biraz daha iyi fark etmemize yardımcı olmaktı. “Tek tip insan yetiştirmek” gerektiğinden dem vuran bir cumhurbaşkanından tutun da Hacı Bektaş-i Veli’yi anma töreninde insanların şaşkın bakışları karşısında tam 5 kere Hacı Bayram-ı Veli diyebilen bir başbakana kadar pek çok politikacının bilge olmalarından vazgeçtik, günümüz dünyasının (çağdaşlık asıl budur çünkü) kilometrelerce gerisinde seyrettiklerini görünce insan üzülmeden edemiyor. Çok şey mi istiyorum yoksa?!
.
İyi yazar-kötü yazar
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Fosillerin dansı
Bu köşede yayınlanan ilk yazım yukarıdaki başlığı taşıyor ve Edward W. Said’in Culture and Imperialism kitabını konu alıyordu. Said’in Batı kültürünün oluşum sürecine emperyalist siyasetin nasıl müdahil olduğunu ve adım adım nasıl nüfuz ettigini gercekten etkileyici bir beceriyle deşifre ettiginden söz etmiştim o yazımda.
Geçenlerde Sabahattin Eyüboğlu’nun Sanat Üzerine Denemeler ve Eleştiriler (Cem Yayınları, 1997) adlı kitabını okuyordum. Kasım 1967’de Yeni Ufuklar’da yayımlanan “Emperyalizm ve Kültür” başlıklı yazısında Eyüboğlu, siyaset ve kültürün tamamen ayrı olduğu iddiasında bulunuyor. Batı, diyor, evet emperyalisttir. Biz de İstiklal Harbi’nde Batı emperyalizmine karşı şanlı bir savaş verdik. Fakat savaş bitip Cumhuriyet kurulduktan sonra Batı kültürünün en büyük savunucuları da biz olmuştuk. Hatta ona göre Mustafa Kemal, “yurdundan kapı dışarı ettiği emperyalist komutanlardan kültürce daha Batılı sayılabilir.” Savunduğu hümanist perspektif uyarınca kültürü siyasetten tecrit ederek ele alan S. Eyüboğlu, biraz daha ileri giderek yalvarırcasına bir tonla, “Gelin etmeyin, öfkemizi akıllıca kullanalım, … kültürü … emperyalizmle karıştırmayalım… Emperyalizmle kültür sözlerini, aydınlarından ışık bekleyen insanların aklını bulandırmamak için bir araya getirmeyelim, sözde kültürlü birçok aydınlarımız emperyalizmin uşağı olsalar bile” sözleriyle ‘gerçek niyetini’ açıkça ortaya koyuyor.
Doğrusu “emperyalizmin uşağı” gibi epeyce gerilerde kalmış sloganlara sığınmadan da yazısını yazabilir, görüşlerini daha objektif ve soğukkanlı bir tavırla da serdedebilir, sadece savaş alanında kaldığını söyleyerek emperyalizmi daha incelikli yollardan meşrulaştırabilir, Batı kültürünü ideolojik ve siyasi etkilerden arındırarak emperyalizmi temize çıkarabilirdi Eyüboğlu. Ancak Türkiye’de hemen hiçbir ihtilaflı kavramın ateşini düşürerek tartışma imkanı evvel eski oluşmadığı, oluşması da istenmediği için, mesela bir Edward Said’in kültüre uyguladığı ciddi siyasi analizin seviyesine pek az eleştirmenimiz çıkabilmiştir.
Eyüboğlu yazısında, “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar!” haykırışıyla emperyalizme direnisin sembollerinden birisi olmuş olan Mehmed Akif’i Batı kültürünü anlamamakla suçlarken, ünlü İngiliz sairi William Blake’in (1757-1827) su satırlarını nedense hatırlamak istemiyordu: ‘(İngiliz) imparatorluğu(nu)n temeli sanat ve bilimdir. Onları ortadan kaldırın yahut tenzil-i rütbe ettirin, göreceksiniz ki imparatorluğun yerinde yeller esmektedir. İmparatorluk sanatın peşinden gider, sanat imparatorluğun değil.”
Blake’in İngiliz imparatorluğu, dolayısıyla emperyalizm ile sanat ve bilim arasında neredeyse 200 yıl önce kurduğu bu derin düğümden yola çıkan Said, özellikle uzmanlık alanı olan edebiyattan örnekler vererek kültür ile emperyalizmin iç içe dokunmuş kumaşını ilmik ilmik çözümler. Joseph Conrad’dan Rudyard Kipling’e, Jane Austen’dan Albert Camus’ye, Charles Dickens’dan J. Stuart Mill’e kadar Batı kültürünün onde gelen aydınlarının emperyalist dünya görüşüyle bağlantılı yüzlerini üzerlerinde birikmiş küllerden sıyırır.
Conrad’in bir kahramanın söylediği, dünyaya liderlik etmeye ‘mahkum’, özgürlüğün ve düzenin temsilcisi Batılı özne, sömürgeleştirdiği halkları “medenileştirmek” için topraklarına girdiğini iddia ediyor ve aslında kendi çıkarını değil, sözde yerlilerin çıkarını düşünüyordu! Onların tarihlerini yeniden yazıyor, kimliklerini yeniden oluşturuyor ve kendi dışındaki halkların ancak kendisinin tanımasıyla var olduklarını beyan etmeye kadar vardırıyordu işi.
Kısacası edebiyat ve sanatın, yani kültürün siyasetten bağımsız olduğunu iddia etmek, bunların derin düzeylerde vuku bulan karşılıklı iktidar iliskileri içerisinde bir dünyada ortaya konulmadığı anlamına gelir ki, bu da, kültürün hayatla bağlı olmadığını farz etmek gibi bir abesle iştigal olurdu.
Sabahattin Eyüboğlu gibi sözde emperyalizme karşı çıkarken Batılı kültürdeki emperyalist ruha gözlerini kapatanların, bir buçuk asırdır Baudrillard’in deyimiyle fosillerin dansına bütün toplumu davet ettiklerini artık görmemiz gerekiyor. Fosiller hep vardır çünkü; toprağın fersahlarca altında da olsa!
Camus: Arab’in adı yok!
Edward Said, emperyalizmin kültür alanındaki p, Nobel ödüllü ünlü yazar Albert Camus’nun (“Kamu” okunur) Yabancı adlı romanını örnek olarak verir. Romanın kahramanı Fransız Meursault, bir Arabı öldürür. Sömürge dönemi Cezayir’inde geçen olaydan sonra Meursault, Arabı öldürdüğü için yargılanır.
Oysa Said’e göre hiçbir Fransız’ın sömürge mahkemelerinde yargılanması söz konusu olmamıştır. “Bu bir yalandır.” Üstelik romanda Fransız kahramanının adı vardır; ama Arab’ın adı ve geçmişi yoktur. Adı ve geçmişi olmayan bir sömürge insanı, ancak sömürgecinin onu öldürmesiyle vücut bulabilmektedir romanda. Said, Cezayir dogumlu olan yazarın kendi ülkesinin tarihini ve adını emperyalizm namına silmekte ve ona yeni bir kimlik inşa etmektedir. Bu, emperyalizmin sömürge ülkelerinde uyguladığı siyasetle bire bir örtüşen edebi bir inşadır.
Not: Kültür ve Emperyalizm, yakında Nil Yayın tarafından yayınlanacak. Merakını yenemeyen okuyucular Matbuat’ın son sayısında Kültür ve Emperyalizmin önsözünün çevirisini bulabilirler.
İyi yazar-kötü yazar
İyi yazar, düşündüğünden fazlasını söylemez… Kötü yazarın ise aklına o kadar çok şey gelir ki kötü ve eğitimsiz bir koşucunun organlarını gevşek ve coşkulu hareketlerle yorup helak etmesi gibi harcar ömrünü bunlarla. O yüzden de düşündüğü şeyi hiçbir zaman söyleyemez soğukkanlılıkla.
Walter Benjamin, Parıltılar, Çeviren: Yılmaz Öner, Belge Yayınları 1990, 47.
Bugün 254 ziyaretçi (411 klik) kişi burdaydı!
xxxxxxxxxxxxxxxxx
Türk Müslümanlığı ” sahici bir tartışma mı?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
“Türk Müslümanlığı” sahici bir tartışma mı?
Türkiye’de devlet-toplum ayrışmanın miladi kabul edilmelidir 28 Şubat 1997. Bir turnusol kağıdı gibi eskiden halka yahut millete ait zannettiğimiz birçok alanın gerçekte asıl sahibinin devlet olduğunu olanca açıklığıyla gözlerimizin önüne serdi bu sancılı süreç. Turkiye’de gerçek iktidarın kimlerde olduğunu gizleyen perdeyi sıyırması açısından 28 Şubat sürecinin hayırlı olduğu bile söylenebilir. Sun’î gündemlerle şişirilen unutkan hafızamızı yoklarsak göreceğiz ki, bu süreç bir bütün olarak Türkiye’deki ağır aksak da olsa işleyen siyaset-toplum irtibatını tek taraflı olarak kesmeye, toplumu yeni bastan yukarıdan aşağıya planlamaya ve “tek tipleştirmeye” yönelik büyük bir stratejinin adımları olarak ortaya tartışılması için bazı kavramlar atılmakta, “güzide” medyamıza da bu kavramları cilalayıp halka beğendirmek yahut nefret ettirmek vazifesi düşmektedir.
Son günlerde özellikle kartel medyasında Türk Müslümanlığı tartışmaları kadar yapmacıklık ve zorakilik kokan başka bir tartışma zor bulunur. Dikkat edilirse bu tartışmanın ne sahici bir sahibi var, ne de görünür bir sosyolojik mücbir sebebi. Sahibi olmayan bir iddianın sahiciliğinin de olmayacağını binlerce yıllık düşünce tarihi ayan beyan göstermektedir.
Şimdi düşünelim: Türk Müslümanlığını kim ortaya attı ve kimler savunuyor? Bildiğim kadarıyla benim de bir yazımda -altını çizerek söylüyorum- “kültürel düzeyde” söz konusu ettiğim Yahya Kemal’in 1920’lerde Babanzade Ahmet Naim’le yaptığı bir tartışmaya dayanıyor bu kavramın koku. Ne var ki bu tartışmayı biz sadece taraflardan birisi olan Yahya Kemal’in ağzından dinledik. Büyük bir alim olan Babanzade tarafı ise irdelenmedi şimdiye kadar.
Yine bildiğim kadarıyla bu kavram, geçen yılın o sıcak günlerinde ANAP Milletvekili Agah Oktay Güner tarafindan gündeme yeniden getirildi. Ertuğrul Özkök ve benzeri tipler tarafından da aynı günlerin tartışmalarında tuttukları saf hatırladığında yakıcı çelişkilere düştüklerini asla fark etmeden (ideolojinin tarifi de bundan başkası değil zaten) ateşli bir şekilde desteklendi. Yakınlarda da Başbakan Yılmaz ile Org. Kılıç’ın ağzından “yüksek yerden” dile getirilen bu kavramın neyi kapsadığı ve daha da önemlisi neyi dışarıda bıraktığını açıklamak da sosyolog Nur Vergin’e düşmüş oldu. Tekrar soralım: Kim savunuyor bu kavramı? Bir bakan, bir başbakan, bir orgeneral ve 28 Şubat surecinde onlara destek çıkan bir sosyolog ve dahi bir kisim şeyh uçuran köşe yazarları. Kendimize gelelim, tartıştığımız şey, haldeki domates fiyatları yahut Çakıcı’nın sevgilisi değil, en hassas olunması gereken alanlardan birisi, yani din. Bu işin uzmanları, alimleri, düşünürleri, sosyologları, hatta hatta dinini şöyle böyle yaşayan cami cemaati ne diyor diye aklına gelen bile yok.
Peki bu Müslümanlık nasıl ve kiminle uygulanacak? Şimdiye kadar Arap veya Acem Müslümanlığı var diye İslam’dan uzak duran kesimler mi dolduracak camileri, yoksa hep horlanan, itilip kakılan cami cemaati mi “tek tip eğitim”den geçirilerek Türk Müslümanlığına ihtida ettirilecek zorla? Ya da zaten halk bu Müslümanlığı yaşıyor idiyse birtakım gazeteci-teorisyenler köşelerinde bunun modellerini mi oluşturacaklar? Bu iddia gereğince halkın İslam’ı idrak ve yaşayış biçimlerine saygı duyulması icap ederken tam tersinin yapıldığını hatırlayalım. Kendi inisiyatifleriyle kurdukları cami derneklerinin, vakıflarının, Kur’an kurslarının, okullarının, kolejlerinin.. devlet denetimine alınması ve hatta devletleştirilmesi uygulamaları karşısında “Anadolu Müslümanlığı” formülünün ne kadar yapıştırma, yapmacık ve sahte kaldığını bilmem fark edebiliyor muyuz? Eğer bu halkın geliştirdiği Müslümanlığa saygı duyulması amaçlanıyorsa o halde menkıbeler, batıl inançlar, hurafeler, tarikat gelenekleri ve sözlü kültür ürünlerini mebzul miktarda barındıran bir İslam’a karşı topyekün taarruza kalkan Kur’an Müslümanlığına da karşı çıkmalı değil miydi aynı çevreler? Hem Aczmendiler bahane edilerek toplumun önemli bir kesiminin İslam’ı idrak ve yaşayış biçimiyle alay edeceksiniz, hem de günü ve yeri gelince halk İslam’ının en fazla bid’atlara bulaşmış şeklini yeni bir din yapılanmasının temeli yapacaksınız! Buna yazılı kültürün bile neredeyse esamisinin okunmayacağı bir çağın eşiğinde girişilmesi ise tam Voltaire’lik bir ironi konusu! Büyün insanlara hoşgörü ve saygı göstermeyi, eşitliği ve kardeşliği temel prensipleri kabul etmiş görünen bu fikrin savunucularının yine bu toplumun evlatlarının her gün yüreğini hicrana gark eden üniversitedeki başörtüsü mağdurlarına, o engin hoşgörülerini esirgemek ne kelime, ‘kükreyerek’ başlarını açmalarını emretmelerinden daha iyi hiçbir şey düşürmezdi Türk Müslümanlığının maskesini.
.
Türk Müslümanlığına niye karşıyım ?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Türk Müslümanlığına niye karşıyım?
Ahmet Kabaklı hoca için 90’lı yıllar gerçek bir “ikinci bahar” oldu bana göre. Yılların tecrübesinden imbiklediği tahlillerini klasik sağcı-“muhafazakar” çizginin devlet-toplum özdeşliğine dayanan bütüncü söyleminden dikkat ayırarak usta işi yazılar yazıyor bir süredir Türkiye’de. Son birkaç gündür yazdıkları ise Türkiye Müslümanlığı tartışmasının birleştirici değil, tam tersine bölücü bir kamplaşmaya gitme eğiliminde olduğuna dikkat çekiyor ve konunun bir partinin “Aleviler”den oy alabilmek uğruna gündeme getirildiğini hatırlatıyordu. Aynı konuya Radikal’den Hasan Bülent Kahraman da Aleviliğin devletin yeni dini olarak Türk Müslümanlığı şeklinde formüle edildiğini söyleyerek temas ediyordu. Türk Müslümanlığı tartışmasının siyasî boyutu böyle tecelli ederken, kültürel boyutta konuya yaklaşanların tezleri ise genellikle Yahya Kemal’in Türk İstanbul fikri etrafında geliştirdiği estetize edilmiş Müslümanlık anlayışına istinad ediyordu. Bu yazarlara göre bize ait bir Müslüman duyarlık, bize mahsus örf ve âdetler, daha hoşgörülü, daha geniş bir İslamiyet yorumu gerçekleşmiştir Türkiye’de (özellikle İstanbul’da). Öyleyse, diye düşünmektedirler, bu zaten var olan yorumu ihya etmek suretiyle son yıllarda İslam anlayışımızı deforme eden Arap ve İran Müslümanlığına bir alternatif olarak Türk Müslümanlığı gündeme getirilmelidir.
Doğrusu benim -yine altını çizerek söylüyorum– kültürel düzeydebir Türk veya Türkiye Müslümanlığının gündeme getirilmesine hiçbir itirazım yok. Hatta şehirle ilgili yazılarımda zaman zaman İstanbul’un, Bursa’nın bize mahsus çizgilerini ısrarla vurguladığımı okuyanlar hatırlayacaktır. Hatta hatta İslam’ınyerleştiği toprağın kültürüyle hallühamur olmasını, onun renk ve kokusunu almasını değil, almamış olmasını bir eksiklik olarak gördüğümü söylemek istiyorum. Böyle bir kaynaşmayı gerçekleştirmeden İslam’ı -veya herhangi bir dini- kabul etmiş bir topluluğun var olacağını da, en başta kültürün tanımına aykırıolacağı gerekçesiyle muhal görüyorum.
Peki niye karşı çıktım Türk Müslümanlığı ‘projesi’ne?
1) Bu proje, aslında İttihat ve Terakki ile siyasî sahibini bulan, Cumhuriyet’le birlikte zirvesine çıkan milliyetçi ideolojinin güdümünde geliştirilmiş ve Ziya Gökalp’in doğrudan etkisiyle vücut bulmuş Türkleştirme projesinin biraz demode bir kopyası olduğu için.
2) Sahici bir toplumsal meşruiyet temeli bulunmadığı, tepeden inmeci bir anlayışla dayatıldığı için.
3) Din gibi bir toplumun en hassas olunması gereken bir kurumu üzerinde son birkaç yıldır artarak uygulanmakta olan manipülasyonun devamı mahiyetinde olduğu için.
4) Din ile kültürü birbirine karıştırdığı, daha doğrusu dini kültüre indirgeme gayretlerine, dinin meşruiyetin kültüre irca ederek asli kaynaklarıyla bağlantısını koparmaya matuf bir girişimin (kültürel İslam) müteakip adımlarından birisini teşkil ettiği için.
5) Her şeyden önemlisi de, mefhum-i muhalifinden yola çıkarak bir Kürt Müslümanlığı, Çerkes Müslümanlığı , Laz Müslümanlığı gibi kendisine “ötekiler” (hasımlar) üretmeye müsait bir terim olduğu için.
Bu şıkları teker teker açmak ve hepsini genişçe tartışmak isterdim; ancak şimdilik meseleyi tadında bırakmakta yarar görüyorum.
.
Konuşmayan Osmanlı
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Konuşmayan Osmanlı
Ali Seydi Bey Teşrifat ve Teşkilat–ı Kadimemiz’de sefirleri huzura kabul ederken padişahların hemen hiç konuşmamasının bir teşrifat kaidesi olduğunu belirtir. Elçi içeri girince yere alnını sürer ve sebeb-i ziyaretini belirten kısa bir konuşma yaptıktan sonra konuşma hemen tercüme edilirmiş. Elçinin getirdiği mektup sırasıyla miralem ağaya verilir, o da elden ele ulaştırması için sıranın en sonunda duran vezire ulaştırır, sadrazam ise mektubu taht minderinin üstüne koyarmış. Eğer padişah elçinin hükümdarına bir mesaj göndermek isterse sadrazama fısıltı tonunda söyler, sadrazam tercümana, o da elçiye ulaştırırmış.
Gerçekten de o ihtişamlı padişahların şimdiki siyasetçilerle kıyas kabul etmeyecek kadar sözlerine cimri davrandıkları anlaşılıyor. Özellikle yabancılar karşısında suskunluğun apayrı bir etkileyiciliği olduğunu keşfetmiş olmalılar. Az konuşan ama konuştuğunda bu nedretin acısını çıkarırcasına bilgelik taşından yontulmuş cümleleri elmas mukavemetinde ağzından döküveren bir büyük geleneğin mirasçıları oldukları anlaşılıyor Osmanlıların.
Yalınız devlet teşrifatında değil, gündelik hayatlarında da gevezeliğe ve şamataya prim vermeyen insanların diyarıdırOsmanlı toprakları. Sokakların ne kadar sakin olduğundan, çocukların ne kadar gürültüsüz oynadıklarından hayretle söz eden birçok seyyah geçmiştir Dersaadet’ten. Ne var ki Osmanlılarınkonuşmayışlarına kafayı Nobel ödüllü Norveçli romancı Knut Hamsun kadar takmış birisi zor bulunur. 1899’da İstanbul’a gelmiş olan Hamsun, Avrupa basınının Abdülhamid hakkındaki ithamlarının asılsız olduğuna kanaat getirir müşahedeleri karşısında. Adeta tek taraflı bir monolog vardır ortada: Avrupa basını konuşmakta ama “Türk” (kelimeyi “Osmanlı” olarak okumalıyız) susmaktadır: “Amma şimdi karşı tarafın konuşması lazım, karşı taraf tamamen dilsiz. Yalnızca bir taraf konuşuyor, hem de fasılasız ve bütün dünyada.”
İstanbul’a ayak bastığının ertesi günü yanında bir kadınla beraber bir kahvehaneye gidiyor Hamsun. Bundan yaklaşık 100 yıl öncebir kadının İstanbul’da bir kahveye girip oturmasına herkes şaşmalıydı, değil mi? Ne gezer! Kimsenin umurunda bile olmuyor. Ve asıl bu umursamayış hayretten hayrete düşürüyor ünlü romancıyı: “Buraya ilk defa bir kadın ayağı basıyor olma ihtimalinin yüksekliğine rağmen, gelişimize kimse şaşırmamış gibi davranıyor. Müşterilerin hepsi bizden tarafa bakmamak üzere anlaşmışlar sanki. Meraklılık Şarklıların tenezzül etmedikleri bir davranıştır.”
Neyse, kahveler gelir, fincanlar çalkalanarak içilir. Ancak biraz şekerli midir ne? Fransızca şekersiz kahve istediklerini söylerler. Fakat garson ne dediklerini anlamaz. Bu sırada karşıda oturan ve nargile içen bir Türk, kahveciye alçak sesle bir şeyler söyler ve biraz sonra sade kahveleri önlerindedir. Eh, Hamsun’un da buna bir teşekkür etmesi lazım gelmez mi? Ayağa kalkıp hafifçe eğilerek adamı selamlar. Beklemektedir ki adam da kalkıp selamını alsın. Fakat “Türk” oturduğu yerden selamını almakla iktifa eder ve kalkana kadar da bir daha onlarla alakadar olmaz. Şaşkındır Knut Hamsun. Fakat itiraf etmekten de geri kalmaz: “Esasen asil bir davranış bu, o da ayağa kalkıp bizi selamlasa tuhaf olurdu. Bizim gibi turistler onu niçin alakadar etsin ki? Biz Garplılar, barbarlar onu niçin alakadar etsin ki?” Bir başka ilginçolayı ise Ayasofya’da hafızlık çalışan gençlerle karşılaştığındayaşar. Onların vücutlarından yukarısını ezber sırasında ileri geri sallamalarını önce gösteri zannederek küçümser. Ancak uzun uzun gözüne baktığı talebenin bakışları bir kere bile Hamsun’unkiyle buluşmayınca, “Uzaklardan gelip, yanımızdan, bize hiç temas etmeden geçen bu yakıcı bakışı asla unutmayacağı”nı söyler ve ekler: “Haşmetli bir kral veya kraliçe bile olsaydık, orada bulunuşumuz hiçbir şey ifade etmeyecekti ona.”
Son bir olayı daha aktaralım. Abdülhamid’i cuma selamlığında görmek için izin alan Hamsun -ki bir Avrupalı’dan beklenmeyecek ölçüde Abdülhamid’e arka çıkar hatıratında-, Teşrifat Müdürü’ne Norveç ve İsveç Sefareti’nden bir mektup takdim eder, padişaha verilmek üzere. Hamsun’un referansı karşılıksız kalacaktır. “Ne garip!” der, şaşırarak, “Cevap verip ayağa kalkması ve reverans yapması lazım gelmez miydi? Lakin yerinden bile kıpırdamıyor. Söylediklerimin hiçbir tesiri olmuyor, adam mektubu eline alıyor, bir saniyede zarfı yırtıp yere atıyor. Türklerin düşünme tarzının bizimkilerden farklı olduğunu anlıyorum. Adam mektubu yüzünde bir tebessümle okuyor. Tebessüm…”
Örnekleri artırmak mümkün. Ancak gevezeliğin yerildiği, az konuşmanın (padişahlar dahil) faziletinden sık sık dem vurulduğuve bunun fiilen yaşandığı bir dünyadır Osmanlı toplumu. Her erdemin devir değişince bir zaaf haline gelme tehlikesi içerdiğini Hamsun’un gelişinden çeyrek asır sonra rejim değiştiğinde toplumu susturma girişimlerinde kazanılan başarıdan da çıkartabiliriz!
(*) Knut Hamsun ve H.C. Anderson, İstanbul’da İki İskandinav Seyyah, Çev.: Banu Gürseler-Syversten, 3. baskı, Yapı Kredi, 1998.
.
Post-muhafazakarlık
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Post-muhafazakarlık
Batı düşüncesindeki gelişmelere hep aynı temanın tekrarı gibi de bakabilirsiniz. Neticede Whitehead’in dediği gibi Batı felsefesi bir açıdan Eflatun’a düşülen dipnotlardan ibaret kabul edilebilir. Bir de içeriden, bu düşünce okulları veya akımlarının birbirleri karşısında işgal ettikleri konumları, bu konumlardaki değişim ve dönüşümleri, tekrarmış gibi görünen fikirlerde bile bir kendine mahsus yenilik bulunduğunu fark etmeye yönelik ikinci bir bakış geliştirmek mümkün. Ben her ne kadar Batı düşüncesininThales’den bu yana belirgin bir gelenek oluşturduğuna inanıyorsam da, benzerliklerden çok farklar üzerinde durmanın kendimizi geliştirmek ve Batı kültürünün yapısını daha nafiz bir bakışla kavramak bakımından gerekli olduğu kanaatindeyim. Bu yüzden postmodernizme yönelik eleştirel tavrımı mahfuz tutarak onun tezlerini anlamaya ve içinde bulunduğumuz globalizasyon sürecinin neresine tekabül ettiğini ciddi ciddi kavramaya çalışıyorum. Bugün özellikle Amerika’da en güçlü ifadesini bulan; ama Almanya, Fransa ve İngiltere’de kendisine yandaşlar toplamayı başaran bir akımdan söz edeceğim. Başlığa biraz ironi katmak için koyduğum “Post-muhafazakarlık”teriminin size ne çağrıştırdığını bilmiyorum; ama kendi koydukları isimle “yeni-muhafazakarlık”ın içinde bulunduğumuz 90’lı yılların siyasal söylemine damgasını vurduğu gittikçe ayan beyan ortaya çıkıyor.
Meseleyi biraz bulandırmak pahasına Reagan ve Thacther’in ABD ve İngiltere’de, Turgut Özal’ın da Türkiye’de yeni-muhafazakar politikaların uygulayıcıları olduğunu söylersem belki zihninizde bazı çağrışımlar yaptırmış olurum. Ancak bu çağrışımların hemen neo-liberal politikaların kuyruğuna takılması ihtimalini göz önünde tutarak isterseniz bir politika olarak yeni-muhafazakarlıktansa bir siyasi düşünce ekolu olarak yeni-muhafazakarlık’ı kısaca tanımaya çalışalım. Yeni-muhafazakarlık akımının ortak paydasını, insan eylemlerinin amaçlanmayan sonuçlara maruz kalacağı yolundaki bir görüş oluşturur. “Amaçlanmamış Sonuçlar Kanunu” adını verdikleri bu tanıdık görüşü kısaca şöyle açıklayabiliriz: Sosyal hayatın karmaşık ve çok boyutlu ilişkiler yumağı içerisinde bir veya birkaç insanın yapmaya niyetlendiği her yeni eylem, ya başlangıçta niyet edilen çerçeveden sapacaktır ya da öylesine ağır bedeller karşılığında gerçekleşecektir ki, netice, işe başlamadan önceki durumdan daha da kötü olacaktır. Buna klasik bir misal, kiralık ev aramaya çıkan her insanın gerçekte böyle bir amacı olmasa da, kiralık evlere olan talebi ister istemez arttırıcı bir yan etki yaparak kira fiyatlarının yükselmesine sebep olacağıdır. Ya da hükümet politikalarında yapılmaya çalışılan her reform, her radikal yenilik adımımı, buna bilinçli ya da bilinçsiz karşı koyacak, çelmeleyecek aktörlerin eylemleri sebebiyle amacından sapacak, hatta bazen tam tersi sonuçlara varabilecektir. Buna yakın tarihimizden iki örnek olarak RP’nin iyi niyetle, oylarını aldığı kesime bir ferahlama getireceğim derken araya giren ‘hesaba katılmamış faktörler nedeniyle tam tersine en ağır bedeli o kesime ödetecek bir kulvara itilmesini (deplase olmasını) ve 55. Hükumet’in vergi reform kanunu ile vergi verenler arasında denklik kurmayı (zenginlerden de dar gelirli kadar vergi almayı) hesaplarken, tepkiler sonucu postadaki aslan payına sahip bankalara muafiyet getirerek yine vergi yükünün fakir fukaranın üstüne yıkmış olmasını gösterebiliriz.
Sosyal gerçekliğin karmaşık, değişimin güç bir iş olduğunu savunan yeni-muhafazakarlar, değişime açık çek veren bütün bir entelektüel koro karşısında yılmadan mücadele veriyorlar. Onlara, bizdeki muhafazakarlar gibi ezile büzüle değil, cepheden saldırarak son derece ilginç tezlerle “değişim”e karşı mücadele veriyorlar. Aralarında Irving Kristol, James Q. Wilson, Daniel Bell, S. M. Lipset, Edward Shils, Nathan Glazer, Daniel Patrick Moynihan gibi önemli aydınlar ve akademisyenlerin bulunduğu bu hareket, entelektüel çevrelerde uzun yıllardır solcuların üstlendiği yeni düşünceler geliştirmedeki öncülüğü de ele geçirmiş durumdalar. Başka bir deyişle “Bitti!” denilen muhafazakar felsefenin küllerinden liberal ve sol tematiklerle yoğun bir hesaplaşma sonucunda etkin bir siyasi düşünce okulunu diriltmeyi başarmış durumda yeni-muhafazakarlar.
Başta da söylemiştim: Benzerlikler bazen gerçek farkların farkına varmamıza engel oluyor. Nasipse ileride tekrar durmak istiyorum yeni-muhafazakarların tezleri üzerinde.
KÜLTÜR BAHÇEMİZDEN
Ateş yüreğimizde yaşar!
Ateş, en ileri düzeyde canlı ögedir. Ateş, kisiye özgü duygular içerir ve evrenseldir. O yüreğimizde yaşar. Gökyüzünde yaşar. Maddenin derinliklerinden yükselir ve kendini bir sevgi gibi sunar. Gerisi(sin geri) maddenin derinliklerine iner ve kendini gizler, sıkıştırılmış nefret ve öç gibi. Tüm olgular arasında birbirine zıt iki değeri, iyiliği ve kötülüğü, aynı açıklıkla taşıyabilen tek olgudur. Cennette ışık (nur) saçar. Cehennemde yakar. Ateş tatlıdır ve ateş işkencedir. Mutfaktır ve kıyamettir.
Gaston Bachelard, Ateşin Tinçözümlemesi, Çev.: Nail Bezel, Öteki Yayınevi, 1995, s. 13.
Yangınlar ve ateşin ruhu
Her yıl Ağustos ve Eylül aylarında çıkan orman yangınları bu kez de hem benim, hem de İstanbul’un ciğerlerini yaktı, dağladı. Televizyonlarda yanan ağaçların yanında ben de yandım, içim burkuldu. Keşke orada olsam da birkaç ağacı yanmaktan kurtarsam diye (beceremeyeceğimi bile bile) hep içimden geçirdim alevin dillerinin önüne gelen her şeyi yuttuğu bu feci manzaraları gördükçe.
Gerçekten de ateş “yutar” mı önüne gelen şeyi? “Yangın ilerliyor” cümlesi bir dil sürçmesinden mi ibaret sizce? Ya “Yangın her tarafı sardı” ifadesi? Farkında olmadan ateşe bir fail (özne) karakteri tanıyoruz aslında. Onun bir ruhu olmasın sakın?
Eskiler buna inanırlarmış deyip geçmek kolaycılık olur. Bugün modern kimyanın tornasından geçmiş olanlar bile ateşin karşıkonulmaz, saran, yutan, ilerleyen, yok eden, sıçrayan, harlayan bir esrarengiz varlık olduğuna kanidir farkında olmadan. O cezalandırır; ama aynı zamanda temizler, arındırır (cehennemi hatırlayalım). Gerçekten ister bir şömine ya da mangal karşısında dururken, özellikle geceleri bizi içine çeken karşı konulmaz bir cazibe merkezi haline gelir ateş. Gözlerimiz ona mıhlanır adeta. Onu belli bir mahfaza içinde tutabildiğimiz için de gizli bir sevinçduyarız.
Tanpınar, Beş Şehir’de eski İstanbul yangınlarının eğlenceli bir yanının bulunduğunu, insanların geceleri “yangın seyrine” diğermahallelere gittiğini söyler. Fransız filozofu Gaston Bachelard ise Ateşin Psikanalizi’nde yangın çıkarma hastalığından (piromani) söz eder ve bu hastalığın psikanalitik açıklamalarını aktarırken şunu eklemeyi de ihmal etmez: Ateş tabii bir olgu olduğu kadar sosyal bir olgudur da. Ateşe yüklenen anlamlar onu insanın dünyasının ayrılmaz bir parçası haline getirmiştir.
O kendine mahsus hırıltısıyla yanan ve göğe yükselmeye çalışanateş karşısında bir simyacının neler hissedebileceğini ve onun üzerine ne teoriler geliştirebileceğini tasavvur ediyorum da neler geliyor aklıma. Ateşin kimya kitaplarından ihraç edildiği bir çağınçocukları onun karşısında bu kadar çaresiz kaldıktan sonra…
.
Dilimize cevrilen ilk roman?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Dilimize cevrilen ilk roman?
Ilk once rahmetli Cemil Meric dikkatimi cekmisti konuya, “Telemak bir roman degil, bir ahlak kitabi, daha dogrusu bir siyasetnamedir.” sozleriyle. Sonra meseleyi desince arkasi geldi ve edebiyat tarihlerimize “roman”, hatta “kaliteli roman” diye gecen ve zamanla kliselesen bir yarginin tesrihi sonunda bir kitabin bir baska dildeki ilginc serguzesti cikti ortaya.
Bilindigi gibi 1859’da Yusuf Kamil Pasa tarafindan tercume edilen; ama 1862’de basilan Fénelon’un Les Aventures de Télémaque’i (1699) Turkceye Bati’dan tercume edilen ilk roman olarak kabul edilir. Zaman zaman Meric gibi eserin aslinda romanla alakasi olmayan bir siyaset kitabi oldugu ve hikayenin burada basli basina bir sanat gayesi gudulmeden hocasi oldugu veliahta tahta gectiginde tebasina nasil davranmasi gerektigini bildiren bir eser oldugu soylenmesine ragmen bu galat klise varligini bugune kadar surdurmustur. Oysa eser, kahramanlarinin her bolumde baska bir ulkeye giderek o ulkenin yonetimi ve halki hakkinda bilgi verdikleri bir siyasetname, hatta Meric’in deyisiyle ‘Humayunname’dir. Isin garibi, gerek bizzat yazar, gerek Turkce tercumeye takriz yazan Kamil Efendi, gerekse o devirde kitap hakkinda yazan Sinasi ve A. Midhat Efendi gibi edebiyatcilarimiz eserin bir roman olmayip bir hikmet (felsefe) kitabi oldugunu soylemis olmalarina ragmen sozunu ettigimiz kanaat edebiyat kitaplarina, hatta ders kitaplarina kadar girmeyi basarmistir. Nitekim,
Sureta nakl-i hikayet gorunur
Lakin erbabina hikmet gorunur
misralari yaninda Sinasi, eserin “surette efsane-i aski nakl gibi” ise de “ma’nada… tedbir-i mulk kava’id-i kulliyesini samil bir kanun-i hikemiyye” oldugunu belirtmek suretiyle siyaset felsefesini ilgilendiren muhtevasini one cikarir. Burada gerci roman turunun henuz mesru gorulmedigi bir toplumda eserin ciddiyetini vurgulama gayreti de gorulmuyor degildir; ancak Telemak’in gercekten de “roman” denilebilecek bir kurgu ve teknige sahip olmadigi ve kendisinden sonraki romanlara herhangi bir ciddi tesiri olmadigi konusunda otoriteler muttefiktir. Zaten eserin edebiyat tarihlerinden cok siyaset felsefesi kitaplarina dercedilmesinden de bellidir bu.
Telemak’in yalniz bir roman olup olmadigi degil, tercumesinin gercekten Y. Kamil Pasa’ya ait olup olmadigi da tartisilmistir. Mithat Cemal Kuntay’a inanmak gerekirse asil mutercim Giritli Huseyin Haki Efendi’dir. Haki Efendi’nin Turkceye cevirdigi metni, Yusuf Kamil Pasa Osmanlicaya tercume etmistir (!) Kuntay’a gore.
Karacelebizade Aziz Efendi’nin Nehcu’l-Belaga’sindan aldigi secileri kethudasi Haki Efendi’nin tercumesine bosaltmistir Y. Kamil Pasa.
Kitap hakkindaki bir diger kliselesmis onyargi ise eserin Yunan mitolojisini Osmanli topraklarina getirdigi, Yunanlilarin fuhsiyatini edebiyatimiza tasidigi ve bunun edeb ile herhangi bir alakasinin olmadigi gorusudur. Zamaninda cesitli cevrelerce “bize Yunan mitolojisinin bir tarafini acmis” oldugu belirtilen eserin asil derdi Yunan medeniyetini bir ornek olarak tasvip etmek degil, tam tersine Black Athena adli kitabinda Martin Bernal’in israrla vurguladigi gibi 17. yuzyil sonlarinda Avrupa’da parlayan Misir hayranliginin ortaya konulmasiydi. Bernal, modern caglarda Yunan ve Misir medeniyetlerinin Avrupa kulturu icerisindeki diyalektigini cozumledigi kitabinda bu durumu soyle dile getirmektedir:
“Ilk kez 1699’da yayimlanan Télémaque, kahramani olan Ulysses oglu Telemakhus adli Yunan prensini anlatmaktadir; ama Misirlilarin maddi zenginligi, buyuk bilgeligi, felsefe ve adaleti hakkinda goruslerle doludur. Misirlilarin bu ozellikleri Yunanlilarin… icinde bulunduklari asagi durum ile ozel olarak karsilastirilmaktadir.”
Boylece Fénelon’un eserinin zannedildiginin tersine bir Dogu ve Afrika medeniyeti olan Misir’i yucelten, ornek gosteren ve ulasilmasi gereken zirve olarak tanimlayan bir siyasi metin oldugu ortaya cikmaktadir ki, aslinda Dogulu zevkleriyle one cikan bir Tanzimat pasasinin bu eseri tercihinin bir sebebi de anlasilmis olmaktadir. Eserin cevrilmesinin bir diger sebebi ise “roman” olusundan dolayi degil, ornek denilecek kadar duzgun bir Fransizca ile kaleme alinmis olmasindan ileri gelir. Cevrilmeden once gerek askeri okullarda, gerekse Pera’daki azinlik okullarinda Fransizca kompozisyon derslerinde yardimci ders kitabi olarak kullanilan eser, aydin zumrenin yabancisi degildir.
Siyaset felsefesi tarihinde Eflatuncu fikirlerin diriltilmesi cabalari icinde degerlendirilen Télémaque, yazari Fénelon’un arzusu disinda yayinlanmis ve basina is acmistir. Eser, XIV. Louis yonetiminin bir elestirisi olarak degerlendirilmis, bunun uzerine bir papaz-teolog olan yazarinin gozden dusmesine sebep olmus, Fénelon da omrunun son yillarini surgunde gecirmek zorunda kalmistir.
Telemak’in ‘Serguzesti’nin bir baska dildeki macerasi ozetle boyle.
.
Gaz Lambasında Okumanın Keyfi
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Gaz lambasinda okumanin keyfi
“Odam kitabimdi benim” adli denemesinde ne guzel anlatir cocuklugunda kitapla hasir nesir oldugu gunleri Hilmi Yavuz. “Gaz lambalarinin yari aydinliginda, kalin perdelere vuran golgelerin gizemli goruntulerle gezindigi sessiz odalari, mangalin yanibasina oturup kitap okudugu” kis gecelerini siirli bir dille aktardigi bu deneme nedense her okuyusumda kendi kalemimden cikmis bir yazi izlenimi uyandirir bende. “Her kitapta kendimizi okuruz.” demisti ya hani rahmetli Cemil Meric, oyle bir duygudaslik olusmus olmali o yazidaki cocuk ile kendi cocuklugum arasinda.
Sinnen daha kucuk olmama ragmen ben de hatirliyorum gaz lambali odalarda titreyen alevin elimde tuttugum kitabin sari yapraklarindaki raksini. Nereden mi? Birincisi, benim okumaya koyuldugum 70’lerin ikinci yarisi, elektrik kesintilerinin iyice azdigi bir zaman dilimine rastliyordu, (su an o gunleri hatirlayanlarin kafalarini manidar bir edayla salladiklarini gorur gibi oluyorum). Ikincisi de, bir gecekondu mahallesinde oturmanin o yillardaki en agir bedeli, evine elektrik ve su baglatamamakti. Dolayisiyla yarim yamalak da olsa mahalleye verilen elektrik bizim eve birkac sene hic ugramamisti. Ders calisirken islenen lambanin temizlenmesi sirasinda babamin Cihan Harbi yillarina atifta bulunarak, kendi zamanlarinda gazyagini gectik, lambanin caminin bile nadir ve pahali bir meta oldugunu, lambalarin catlayan yerlerine kagit yapistirdiklarini, bunun da kagitli tarafa dusen kardesi icin -bilenler bilir, ders calisirken lambanin etrafinda pervane gibi toplanilirmis- bir nevi ceza anlamina geldigini soylerdi.
Yine de sever miydik gaz lambasini ne? Onun goz bebeklerimizi irilestirip sevimli kilan rehavetli alevi, okuma ve ders calisma saatlerimin tek eglenceli tarafini teskil ederdi. “Bugunun cocuklari” diye devam ediyor Hilmi Yavuz sozlerine: “Lamba isiginda kitap okumanin hazzini bilmezler; odalarda gezinen gizemli golgelerin, yalniz ve hulyali bir cocugun hayalgucunu besleyen bereketli kipirtilari vardir.”
Sizi bilmem ama ben irice bir mum bulundururum kutuphanemin bir kosesinde. Esref saatim geldi miydi, masaya koyar, cocuklarin evin icine E.T. adli yaratik girmis gibi urkerek; ama ayni zamanda hoslanarak seyrettikleri bir seremoniyle fitili uyandirir, boylece hem cocukluk gunlerini hatirlarim, hem de aslinda elektrik bulunmadan onceki butun guzel insanlarin mum isiginin etkisiyle iyice nohudilesen sayfalardan hangi mana alemlerine uruc ettiklerini hisseme dustugu kadariyla hissetmeye calisirim.
O birkac saat boyunca ben baska bir yerde ve baska bir zamandayimdir!
Kadin ve kitap
Jean Genet mi soylemisti o lafi, emin degilim: “Cins-i latifden soz etmek muskil istir.” Oteden beri kitapseverler arasinda kadinlarin adi “kitap dusmani”na cikmistir. Cok kitap meraklilari, hatta kitap kurtlari tanidim, bu hastaliga muptela olali beri eve hanimlarindan gizlice kitap sokmak konusunda tam bir ihtisas sahibi olmuslardir. Kimisi bakkalin ciragina aksamdan biraktigi kitaplari sabahleyin gazetesinin icinde eve sokmanin yolunu bulmustur, kimisi kazaginin icerisine sakladigi kitaplari gizlice bir koseye istiflemenin.
Iyi ama bu bir erkek kuruntusu olmasin sakin? Feministlerin dillerinden dusurmedikleri “erkek egemen toplum”un kadinlara bictigi rolun bir parcasi da evde birkac ansiklopedi disinda kitap gormemek olamaz mi? Belki de “biz biyiklilar”a mahsus bir fantazidir o?
Tam bunlari dusundugum gunlerde unlu kutuphanecimiz Muzaffer Gokman’in Amerika Notlari gecmesin mi elime? Efendim, meger Amerikali hemcinslerimiz bizden de ileriymis. Gokman’in yalancisiyim, Belcikali bir armator kurdugu kutuphaneye bazi garip sartlar koymus. Bir kere bu kutuphaneye kadinlar giremeyecek, kadin personel calistirilmayacak, hatta kadin yazarlarin kitaplari da konulmayacakmis. Dahasi var: Ozellikle de kadin dusmani yazarlarin kitaplari bir “seref kosesi”nde toplanacakmis.
Gerci tarihler 1958-59’dur, yani bugun degismis olabilir; ama Gokman’in bildirdigine gore o tarihlerde Boston’da Harvard Universitesi’nin muazzam kolej kutuphanesine de kiz talebelerin girmesi yasakmis. Buna hayret eden Gokman, Osmanli donemine ait bircok vakif kutuphanesinin senedini okudugunu fakat bizde kadina kitabi yasaklayan herhangi bir kayda rastlayamadigini belirtmek ihtiyacini duyuyor. Gokman daha cok seyler anlatiyor; ama ben Turkiye’de artik kitap kurdu kadinlarin da, eni konu iyi bir kutuphaneye sahip kiz ogrencilerin de bulundugunu biliyorum. Yani simdiye kadar hep erkekleri yoklayan bu “hastalik” yavas yavas onlara da sirayet etmekte. Bu olumlu bir sey. Lakin bir ilginc nokta takiliyor zihnimize: Hanimlar da erkekler kadar israrci olabilecekler mi evlerine kitap sokma konusunda? Bunu tekrar dusunmekte fayda var!
KITAP KOPRUSU
Askin Okunmaz Kiyilari
Divan edebiyati uzerine hem de 1979’da Turkce ogrenmeye baslamis bir Amerikali’dan bu kadar nafiz bir kavrayis beklemiyordum dogrusu. Gecenlerde Iletisim’den cikan Victoria R. Holbrook’un Askin Okunmaz Kiyilari adli kitabi yalniz Divan edebiyatina yonelik dogru bakis acisini yakalamakla kalmiyor, disaridan yaklasan birisinin avantajlarini da ustaca kullaniyor. Temelde Divan siirinin hem kendi devrinde, hem de kendisinden sonrakilerce nasil alimlandigini ana teorik meselesi yapan, ardindan da Seyh Galib’in Husn u Ask’indan yola cikarak Osmanli siirinin poetikasini desifre etmeye girisen yazar, kulturumuze bakisla ilgili onemli bir metodolojik huruc tesebbusunde bulunuyor. Cogumuzun farkinda olmadan kabullendigi Oryantalizmin Osmanli siirine musallat ettigi yanli/s bakislarin farkina varilmasi ve Osmanli siirinin kanli canli bir Osmanli toplumuyla birlikte nasil “okunacagi”na iliskin ipuclarini sunmasi acilarindan heyecan verici bir eser Askin Okunmaz Kiyilari.
.
Ne yazmalı?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Ne yazmalı?
Ne yazmalı? Yazılacak konular dağ gibi yığılmışken kalemin omuzlarına, ne yazmalı? diye düşünmek anlamsız belki. Yazılacak o kadar çok mebzul miktarda konu var ki kültür alanında… Fakat ne tuhaf, serazad kalem bir türlü yanaşmıyor bunları yazmaya.
Ne yazmalı? İnternet’te yeni bulduğum, Gadamer’le yapılmış şiir ve felsefe konulu konuşmayı mı ele alsam yoksa Şems-i Tebrizi’nin Makalat’ındaki postmodernlere taş çıkartacak üslup dalgalanmalarını mı gündeme taşısam? Osmanlı’nın gerileyip gerilemediğini mi tartışsam, yoksa şehir üzerine farklı okumalara devam mı etsem? Lambropoulos’un tartışmaya açtığı modernliğin İbrani ve Yunani olmak üzere çifte kaynağı üzerinde mi imal-i fikr etsem, yoksa her zamanki gibi Şeyh Galib’in kapısını çalıp ondan derunumu ferahlatmasını mı dilesem?
Ne yazmalı? Yoksa Charles Dickens’ın 1775’in Londra’sını anlatan İki Şehrin Hikayesi’nin ilk satırlarında sözünü ettiği “tuhaf devirler”e mi demirlemişti gemimiz?
“Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü; akıl çağıydı, budalalık çağıydı; inanç çağıydı, inançsızlık çağıydı; ışık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi; umut baharıydı, üzüntü kışıydı; önümüzde her şey vardı, önümüzde hiçbir şey yoktu; hepimiz dosdoğru cennete gidecektik, hepimiz dosdoğru cehenneme gidecektik… Kısacası, devir şimdikine öylesine benziyordu ki…” (*)
Dickens, bugünkü Türkiye’nin manzarasını tasvire kalksaydı, eminim, bunlardan ne tek bir kelime fazla, ne de eksik söylerdi!
Böylesine ateşinin şiddetinden sadece sayıklamayı becerebilen, en ümitvar olunacak bir gelişmeyle lağımları bile ağlatan reziletlerin kucak kucağa yaşandığı bir zaman diliminde kültür yazıları yazmakla iktifa etmek kaleme giran gelebiliyor. Nazi dönemini hatırlatan bir ayırımcılık giyotiniyle kurban edilmek istenen üniversiteli türbanlı kızlardan tutun da çetelerin bir kanser gibi bünyesini sardığı devletin acınacak haline kadar, Türkiye’nin en büyük şehrinin belediye başkanının göreviyle ilgili bir konudan değil, ders kitaplarında bile bulunan bir kıta şiir yüzünden siyasetten ömür boyu diskalifiye edilmesinden tutun da burnumuzun dibindeki Kürt Devleti’nin Amerika’da kurulmasının iş işten geçtikten sonra farkına varmamıza kadar yığınla acı, acı olduğu kadar da çirkin ve devlet ciddiyetiyle bağdaşmayan uygulamaya hep beraber şahit olduğumuz şu dönemde siyasallaşmaktan uzak durarak kültürün ipek ve dantelalarıyla, oyma ve nakışlarıyla, bunların insan ruhunun yetkinleşmesinde oynadığı derin rol üzerinde duran yazılar yazmak gerçekten de kalemimi gülünç bir konuma düşürebilir endişesini taşıyorum ister istemez.
Ne var ki kültürün kendi mayasının kurumaması, bazı ellerin de onu bir yandan yoğurması, karması ve yeniden üretmesi icap etmez mi? Her şeye rağmen bir bütün olarak kültürün canlı kalması ve siyasetin mezbahasında kurban edilmemesi için de ciddi bir gayret göstermek gerekmez mi? Siyasetin alanının siyaset dışı aktörlerce iyice daraltıldığı, siyaset yapmanın neredeyse imkansızlaştırıldığı bir ortamda daha fazla siyasallaşmanın gereğini vurgulamaya itirazım yok; ancak hayat da sadece siyasetten ibaret değil ki! İyi ki de değil demek gerekiyor, zira hayatın zenginliği ve üretkenliği, onun içindeki dinamizmin nabzı, kültürün ve sanatın o asla bütünüyle siyasete ve baskıya boyun eğmeyen, teslim olmayan özünden alır gıdasını. Bu özgür dinamiği diri tutmak, en azından siyasetin siyaset dışı güçlerce sınırlandırılmasına karşı çıkmak ve siyasetin alanını herkesin katılabileceği bir esnekliğe kavuşturmak kadar önemli görünüyor bana.
Ne yazmalı? diye başlamıştık yazıya. Yukarıda ismini zikrettiğimiz Mevlana’nın “şeyhi ve müridi” Şems-i Tebrizi’nin muhatap bulmanın zorlaştığı zamanlarda sözün nasıl söylenmesi lazım geldiğine dair cümleleriyle nihayet verelim söze isterseniz: “Mevlana’ya açık söyledim: Ben onların önünde konuşurken sözlerimi kendilerine anlatamıyorsam bari sen anlat onlara… Ben işin aslından, temelinden bahsediyorum, onlara zor geliyor. Halbuki ona benzer bir asıldan bahsederken de sözün üstünü örttükçe örterim, kapalı konuşurum. Ta ki sonunda her söz başka bir sözün üstünü kapatsın.”
Söz labirenti? Bu bir çıkış yolu olabilir mi kalem için dersiniz?
(*) Charles Dickens, İki Şehrin Hikayesi,
Çeviren: Azize Bergin, İstanbul 1988, s. 13
.
Osmanlı’ya yeniden bakmak
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı’ya yeniden bakmak
Sen çok yaşa e mi Roads Murphey! Nicedir cevabını aramakta olduğum bir soruya bu kadar gür sesle cevap aradığın için, hatta kırk yıldır Osmanlı tarihiyle uğraşıp da hala kıskacına sıkışıp kaldığı oryantalist kategorilerin dışına çıkamayan tarihçilere verdiğin o şık ders için.
Murphey’nin Osmanlıların “gerilemesi”ni kültürel sebeplere bağlamak yönündeki yaygın tavırdan uzaklaşarak meselenin ekonomik ve uluslararası faktörlerine eğildiği yazısı (*) birçok açıdan önemli. Yaygın söylemin tersine Osmanlı’nın Batı’ya kapanmadığını, aksine 17. yüzyılın sonlarına kadar Batı’yla, teknolojik gereçlerin, özellikle silahların alınması yönünde ciddi bir çaba içerisinde olunmuş, hatta yabancı gözlemcilere göre 1680 yılında Avusturya ile yapılan savaşta Osmanlı tüfeklerinin bazılarının rakiplerinden daha üstün olduğu görülmüştür. Demek ki Osmanlı “ilerlemesi” Kanuni’den en az bir asır sonrasına kadar devam etmiş ve ne kültürel bir içe kapanma, ne de psikolojik bir yılgınlık başgöstermiştir. Hatta İkinci Viyana Kuşatması’na kadar süren parlak bir yarım asır vardır ki neredeyse imparatorluğun ikinci baharı olmuş ve devlet en geniş sınırlarına ulaşmıştır. Peki bugün “gerileme” diye adlandırdığımız olgu nasıl patlak vermiştir? Böyle bir devlet, nasıl olmuş da “her yönden” bir inkıraza muhatap olur hale gelmiştir? Bunun cevabını, Osmanlı’nın Batı’daki gelişmelere kapandığı gibi beylik bir yargıyla değil, tam tersine Batı’nın kapılarını Osmanlı’ya kapadığı ve teknoloji ve askeri mühimmat gibi alanlarda tecrit politikası gütmesinden kaynaklandığı şeklinde veriyor. Askeri alandan olduğu kadar madencilik ve saat yapım teknolojisi alanlarından da örnekler veren Murphey’nin tezi, gerçekte yalnızca kendisi tarafından savunulan “şaz” bir rey de değildir. Özellikle Hodgson (İslam’ın Serüveni), Braudel (Akdeniz ve Uygarlıkların Grameri) ve Wallerstein (Modern Dünya Sistemi) gibi dev tarihçileri çok önemsiyor ve bir çizgi halinde tarihçilerimizce dikkatle okunmalarını arzu ediyorum. Bu tarihçiler karşılaştırmalı dünya tarihi perspektifinden baktıklarında bizim “içeriden” göremediğimiz bir sürü dış bağlantıyı fark ediyor ve onların sadece Osmanlı için değil, bütün bir dünya için hangi gelişmeleri davet ettiğini olanca açıklığıyla göstermeyi başarıyor, kısacası gözümüzü açıyorlar.
16. yüzyılda Avrupa’da ortaya çıktıktan sonra bütün çevre “dünyalar”ı yutan ve küresel ölçekte günümüze kadar hegemonyasını sürdüren kapitalist dünya sistemine Osmanlı’nın tek başına karşı koyma mücadelesini ve bu sistem tarafından önce dışlanıp sonra parçalanışını bu tarihçilerden öğrenebiliyoruz. Ünlü tarihçimiz Halil İnalcık’ın Osmanlı tarihi alanındaki katkılarından büyük ölçüde etkilenmiş bulunan Wallerstein, onun hakkında yazdığı bir yazıda (Der: Mustafa Özel, Tarih Risaleleri, İst. 1995, s. 58-9) Osmanlı’nın Batı dünyasıyla ilişkisi konusunda şunları söylüyor: “Bu, öncelikle kavramsal bir meseledir. Geleneksel olarak bu, iki “özerk” varlığın, iki “kültür”ün muayyen neticeler hasıl eden bir buluşması olarak görüldü. Bu yaklaşım şunu fark etmemiştir ki, meydana gelmekte olan şey, bir “bölge”nin kapitalist dünya-ekonomi denen varlığa eklemlenmesiydi. Bu eklemlenme sadece üretim yapılarının yeniden örgütlenmesiyle değil, devletlerarası sistemin üyeleri olan devlet(ler)in meydana getirilmesiyle sonuçlandı.”
Demek ki Batı’yı dışlayan değil, kapitalist dünya-sistemince dışlanan, ambargo uygulanan ve köşeye sıkıştırılan taraftır Osmanlı. Yine Murphey’den öğreniyoruz ki, Osmanlılar içine sıkıştırıldıkları bu ablukayı kırmak için çeşitli yollar denemiş, hatta sistemdeki bazı ülkelerle uzlaşarak diğerlerini saf dışı bırakmaya çabalamış, hiç de iflah olmaz bir yenilgi psikozuna kapılmamışlardır. Eğer kapılmış olsalardı, ne 20. yüzyıla kadar yaşayabilir, ne de sözümona “gerileme” döneminde Şeyh Galib ve Dede Efendi gibi içinde yetiştikleri gelenekleri dirilten dehaları yetiştirebilirlerdi.
(*) Osmanlıların Batı teknolojisini benimsemedeki tutumları”, Haz: E. İhsanoğlu, Osmanlılar ve Batı Teknolojisi, İÜ Edb. Fak. Yay., 1992, s. 11.
Şerh sadece tekrar mı demektir?
Osmanlı kültürü ile ilgili eserlerde hep dile getirilir “belli bir zamandan sonra” tekrara düşüldüğü, yenilik yapma şevkinin kalmadığı ve daha önceden yazılmış eserlere şerhler, haşiyeler ve lahikalar yazmakla vakit geçirildiği iddiaları. Doğrudur şerh ve haşiyelerin belli bir zamandan sonra çoğaldığı; ancak bir kültürün sadece durgunlaştığı veya gerilediği dönemlerde değil, ilerlediği ve canlı olduğu dönemlerde de şerhler ve haşiyeler yazılır. Zira bir düşünür veya alimin kendisinden önceki birikimi yoğurması, içinde piştiği geleneğin hararetini muhafazaya çalışması ve ona kendi yaklaşımını pek fazla “ben”ini öne çıkarmadan ilave etmesi, bugün de pekala yaşanmıyor mu? Mesela günümüzde de felsefede, sosyolojide, psikolojide geçmişteki pirlerin görüşleri didik didik edilip nakledilmiyor mu? Bir Weber, bir Freud, bir Heidegger üzerine çoğu da büyük bir orijinalite taşımayan yığınla makale, kitap ve derleme yayınlanmıyor mu? Yine de bu kitaplar, bu makaleler, içerisinde “yeni” bir şeyler taşıyor olmalılar ki yazılıyor ve okunuyor. Demek ki, kültür, kelime anlamı itibariyle olduğu gibi toprağın çapalanması, gübrelenmesi ve bakımı ile serpiliyor ve üretkenliğini koruyor. Şerhler ve haşiyeler de, hiçbir orijinallik taşımasalar da sırf bu “bakım”ı gerçekleştirdikleri için bile incelenmeye ve ciddiye alınmaya layık kültür faaliyetleridir. Gadamer’in dediği gibi, şerhler geleneği kendi üzerine kapamak bir yana, farkında olmadan geleneğin bünyesini çatlattığı ve ondan yeni bir filiz çıkmasına imkan hazırladığı için vazgeçilmez önemdedir. Her şerh, eserin yeni bir okunuşu ve yorumlanışıdır gerçekte; kendisi yeni bir şey ilave etmediğini iddia etse bile!
KÜLTÜR BAHÇESİNDEN
Taha Kıvanç’ın Not Defteri
Bugünlerde niye yazmadığını sizin kadar benim de merak ettiğim Taha Kıvanç’ın, Fehmi Koru’nun müstearı olduğunu artık biliyorsunuz. Daha doğrusu bilir gibi olup da tereddüt edenler Taha Kıvanç’ın Not Defteri’ni (Moro Yayınları, Ank. 1996) okuduktan sonra öğrenmiş oldular. Taha Kıvanç’ın Not Defteri, 1991-1995 yıllarında çeşitli yayın organlarında yazılmış farklı konulardaki yazılardan meydana gelmesine rağmen, bir gazeteciden öte “delici bir nazar sahibi” aydının günlük olayları bir kuyumcu titizliğiyle umulmadık noktalara bir gerdanlığın parçaları gibi bağlaması ile kalıcı bir eser hüviyetini kazanıyor. Turgut Özal’dan Süleyman Demirel’e, İnternet’ten Menemen hadisesine kadar çeşitlilik arz eden birçok konuyu usta bir kalemden okumak isteyenler (312) 342 31 81 nolu telefona başvurabilirler.
.
Kültürü anlamaya doğru
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Kültürü anlamaya doğru
Sosyal bilimlerde hakkında en fazla tanım girişiminde bulunulmuş terimlerden birisi olan kültür, çağımızda adeta yeniden keşfedilmiş ve “Cultural Studies” adlı yeni bir araştırma alanı doğmuştur. İster antropolojik-organizmacı boyutlarıyla ele alınsın, isterse insanın ekonomik üretiminin sonucunda ortaya çıkardığı hayata uyum sağlama yeteneği olarak kavransın, kültür, kanlı canlı, yaşayan, nefes alıp veren insanın biyolojik dünyasının içine kurduğu tali; ama kendisine ait bir yuva, kendisini bu dünyada içinde yabancılık çekmeden yaşamasını sağlayacak bir koza şeklinde nitelenebilir.
Bugün size kültür kavramını çalışmalarının merkezine yerleştiren üç düşünürün yaklaşımlarını aktarmaya çalışacağım. Bunlar fenomenoloik sosyoloji alanının önde gelen isimlerinden Peter Berger, kültürel antropoloji alanındaki çalışmalarıyla tanınan Mary Douglas ve yapısalcılığın önemli teorisyeni ve uygulamacısı Michel Foucault’dur.
Berger kültürü “insanın üretimlerinin toplamı” olarak tanımlar. Kültürü bu şekilde tanımlamak onu sadece insanın davranışlarına rehberlik eden maddi olmayan sosyo-kültürel oluşumlar (toplum dediğimiz şey, kültürün bir parçasıdır) ile maddi ürünler olarak görmekle kalmayıp insanın bilincinde yüklendiği şekliyle bu dünyanın teemmülüdür (reflection). Kültürün dokusu, bu tanıma göre bireylerin içinde yaşadıkları dünyayla ilgili sahip oldukları failler-arası (intersubjective) anlamlardır. Kültür ancak onun bilincine varmış olan insanlar varsa mevcuttur. Kültürü öznel, yani onu üreten ve içinde yaşayan insanların nasıl algıladıkları yanıyla ele alan bu yaklaşım, “kültürün toplum tarafından kuruluşu”nu esas almaktadır.
Mary Douglas da Berger gibi kültürü günlük hayat zaviyesinden ele alır. Ancak Berger’den bir adım daha ileri giderek gündelik gerçekliği araştırmalarının merkezi unsuru haline getirir. Toplumsal tasnif sistemleri sayesinde değerlerin her zaman bilgiden önce geldiklerini ve bilginin içinde anlamlı hale geldiği kalıpları ürettiklerini ileri süren Douglas, özellikle temizlik ve kirlilik kavramları üzerinde durur. Temizlik hakkındaki modern saplantımızın kökeninde aslında büyü ve ayinlere dayalı bir geçmişin kalıntılarını müşahede eder. Mesela masadaki yemek kırıntıları yere düştüğünde neden kirli kabul edilir de, artıkların toplandığı sepet de yerde, fakat farklı bir yerde durduğu halde onun içindekiler temiz kabul edilir? Bir başka örnek, evlerine ayakkabıyla giren Batılılardan verilebilir. Ayakkabılar döşemeye bastığında normal karşılanır da, yemek masasına konulduğunda neden kirli kabul edilir? Demek ki kirlilik nesnelerin kendisinden gelmiyor, onların konuldukları yerden geliyor. Kirli, bu açıdan izafi bir şeydir. Toprak kendi başına kirli değildir; ancak halı üzerine dökülmüş toprak kirleticidir. Sigara külleri kirli değildir, ne var ki koltuklara döküldüğünde kirletici bir özellik kazanır. Şu halde temiz ve kirli kavramları, bir tasnif sistemine ve bu sistemlerin içine nesnenin konulmasına/yerleştirilmesine göre değişmektedir. Kültür, Berger’in söylediği gibi bilginin sosyal inşası olmakla birlikte, bu inşa süreci önceden kodlanmış bir değerler manzumesi içinde yürütülmektedir Douglas’a göre.
Foucault ise bilginin aktarılmasının kültür için merkezi önemde olduğu görüşündedir. Ancak bu süreç hiçbir zaman düz bir yol izlemez. Bilginin aktarılma süreci bilinçli ya da bilinçdışı yollardan iktidarla bağlantılıdır. İktidar münferit ve dağınık, hilekar ve her yerde hazır ve nazırdır. O milli ve kültürel sınırları aşar. Sanayi-öncesi, sanayi dönemi ve sanayi sonrası dönemlerde bilginin rolü üzerinde duran Foucault, özellikle sosyal bilimlerin ortaya çıkışında Batı’da aklın iktidar tarafından nasıl terbiye edildiği üzerinde durmuş, bilimsel iktidarın modern toplumu açıklarken aynı zamanda onların nasıl iliklerine kadar nüfuz ettiğini de ortaya koymuştur. Bu nüfuzun ardından iktidarın istediği tipte bireylerin çeşitli kanallardan nasıl üretildiğini de ilginç belgeler ışığında açıklamıştır.
Burada sadece birkaçına değinebildiğimiz kültür üzerine araştırmalar modern hayatın daha önce farkına varılmayan örtük boyutlarını ortaya çıkarmaya, yani kültür buzdağının görünmeyen gövdesini kucaklamaya yönelmiştir.
.
Uludağ’ın manevi tarihi
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Uludağ’ın manevi tarihi
Doğrusunu söylemek gerekirse Bursa Şehrengizi adlı kitabım yayınladıktan sonra bir süre Bursa hakkında yazmak istemiyordum. Artık elimden çıkmış ve istiklalini ilan etmiş olan kitabım ben destek olmadan meramımı anlatabilsin; ayakları üzerinde durmasını öğrensin istiyordum. Ne var ki, bu perhizi iki defalığına bozmak durumunda kaldım. Birincisi MÜSİAD’ın dergisi Çerçeve’nin çıkacak sayısına yazdığım “Bursa’dan esnaf manzaraları” idi, ikincisini ise okumaya başladınız bile.
Geçtiğimiz salı günkü köşesinde sevgili dostum İskender Pala’nın yer verdiği bir okur mektubu ile Bursa ve Uludağ üzerine yazma arzum depreşmiş oldu. Gerçi kitabımda uzun uzun anlatıyorum; ama burada hem okur mektubuna bir tür açıklama getirmek, hem de Uludağ hakkında şimdiye kadar yazmadığım bir iki hususa değinmek istiyorum.
Uludağ’ın manevi tarihi, gerçekte bildiklerimizden çok daha etraflıca ele alınmaya değecek zenginliklerle doludur. Evliya Çelebi’nin eski bir kitaptan naklettiğini söylediği Hz. Süleyman’ınki gibi efsaneleri bir yana bırakacak olursak, Uludağ’ın manevi tarihinin Bizanslılarla başladığını söyleyebiliriz. Bildiğim kadarıyla bu konuda şimdiye kadar yapılan en kapsamlı çalışma rahip Bernardin Menthon’a aittir. (1935). Menthon’un Bizans kaynaklarından derlediği kitabından yararlanan Dr. Osman Şevki Uludağ ise 1936’da yayımladığı Uludağ: Keşişleri, Dervişleri, Tapınakları adlı kitapta hem Menthon’dan bilgiler aktarıyor, hem de kendi bilgi ve tecrübeleriyle bu bilgilerin sağlamasını yapıyordu. Mesela Ch. Texier ve Hammer’in ortak olarak dile getirdikleri Uludağ’ın zirvesi civarında bir kilise veya manastırın bulunduğu tezini, bir ihtisas komisyonu ile yaptığı tetkik seyahati sonucunda çürütmüş ve “gösterilen yerlerde insan eli değmiş ve bir medeniyete işaret eden hiçbir iz bulunamadı”ğını beyan etmiştir. Fakat bu, Uludağ’da kilise veya manastırların olmadığı anlamına gelmiyor, zira yine Menthon’un çalışmasından öğreniyoruz ki, Bizans’ın yüzlerce yıllık ömrü boyunca bu dağ üzerinde çok sayıda -bazı kaynaklar sayıyı 100’e kadar çıkarmaktadır- kilise, manastır veya zaviye yapılmış ve çeşitli sebeplerle yıkılmış bulunmaktaymış. Bunlardan ise ancak birkaç tanesinin izine rastlanabilmekteymiş.
Bilindiği gibi Uludağ, Osmanlılar devrinde bu defa çeşitli tarikatlara mensup dervişler tarafından yurt edinilmiştir. Dervişlerce bir kısmı eski manastırların yerinde olmak üzere dağın muhtelif bölgelerinde birkaç hücreden müteşekkil zaviyeler yapılmıştır. Uludağ’daki manevi hayat, ilim ve irfan şölenleri, Lamii Çelebi’nin anlattıklarına bakılırsa son derece renkli geçmiştir.
Uludağ’a Keşiş Dağı yanında Cebel-i Rahib de denildiğini Katip Çelebi’nin Cihannüma’sından öğreniyoruz. Katip Çelebi, Uludağ’ın buzlarının İstanbul’a kadar götürüldüğünden, derelerindeki nefis alabalıklardan, define avcılarından bahsettikten sonra zirvesinden karın hiç eksik olmadığını, bu hiç erimeyen karların içinde zülal adı verilen “kurtcağızlar”ın bulunduğunu nakleder. Güya bu kurtcağızların başı koparılınca içinin bir yudum latif soğuk su ile dolu olduğu görülür ve bu su içilirmiş!
Uludağ’da Softaboğan diye bilinen bir yer vardır. Bu ismin oraya niçin verildiğini tam olarak öğrenebilmiş değilim. Lakin bildiğim bir olayla yakından bağlantısı var gibi görünüyor bana. Yavuz Sultan Selim, malum tahta çıktığında kardeşlerini ve onların çocuklarını ortadan kaldırmadan devletin rahat yüzü görmeyeceğine inanıyordu. Kardeşi Şehzade Ahmet’le mücadele halindeyken Bursa’da karargahını kurmuş ve himayesine sığınan, Solakzade’nin deyişiyle “beş nefer biraderzadeleri” yani 5 yeğenini sessizce ortadan kaldırmak için bir plan yapmıştır. Uludağ’a avlanmaya gidilecektir sözde. Bundan sonrasını Solakzade Tarihi’nden okuyalım: “Bir gün heybet ve haşmet ile dağları ve ovaları seyre çıktı. Ağalarından her birini bölükleri ile, gönülleri pak şehzadelerinin işlerinin görülmesi için tayin eyledi. Kendileri saadetle şehre duhul edip saraylarına nüzul eyleyince beşinin de işleri bertaraf olmuş idi.” (Bursa halkının bu çocukların idamını uzun zaman unutmadıkları ve infial gösterdiğini yine kaynaklardan öğreniyoruz.) Tarihlerde idam edilen 5 şehzadenin iyi bir medrese eğitimi aldıklarından söz edildiğine göre bugün “Softaboğan” denilen boğazda boğdurulmuş olmalarından dolayı oraya bu ismin verilmesi akla yatkın geliyor doğrusu. Zira Softaboğan’ın biraz yukarısındaki çam ormanları da halk ağzında hala “Sultan Selim Sanevberliği” diye anılmıyor mu?
Amacım tarihimizin acı bir sayfasını hatırlatmak değil şüphesiz, lakin Uludağ’daki bu kuytu boğaza her gidişimde kulağıma asırlar öncesinde şelaleler tarafından kayda geçirilmiş derinden derine boğuk sesler çalınması boşuna olmasa gerektir!
W. Safire’den yazarlığın ince kuralları
William Safire adının Amerika’da işgal ettiği ayrıcalıklı yerin mukabilini bizim basınımızda aramak boşuna galiba. Hemen her konuda bir idol, bir efsane olan ve yazıp söyledikleri ile geniş bir okuyucu ve izleyici kitlesini etkileyen onun bir benzeri Amerika’da bile gösterilemez. Safire’ın bir özelliği de, Türkiye’de son yıllarda gazetelerde yaygınlaşan dil yanlışları konusundaki usta işi polemikleri. Bunlardan bir kısmını kitaplaştırdı bile. İngilizce örnekleri, okuyucuyu sıkmasından korktuğum için aktaramıyorum; ama koskoca bir Japon araba firmasının reklamında everyday (sıradan) ile every day’i (daima) birbirine karıştırmasına taktığı yazı hala aklımda.
Yakınlarda İnternet’te rastladığım bir yazısı ise “yazarlar” içindi. Kendi geliştirdiği yazma kurallarını bir liste halinde sunuyordu yazı. Özellikle genç yazarlar için yararlı olabileceği ümidiyle aşağıya bazılarını dercettiğim bu kuralların doğrudan İngilizceyi ilgilendirenlerine tabiatıyla yer vermedim.
1. Pasif (edilgen) çatılı cümleleri asla kullanma.
2. İfadelerini olumsuz biçimde dile getirme.
3. Fiiller öznelerle uyum içinde olmalıdır.
4. Yazdıklarını yeniden okumak ne kadar çok tekrara düştüğünü görmeni sağlayacaktır.
5. Bir yazar bakış açısını değiştirmemelidir.
6. Cümlene bağlaçla başlama. (Unutma ki bağlaç, bir cümleyi bitirmek için müthiş bir kelimedir.)
7. Ünlem işaretlerini aşırı kullanma!!
8. Özellikle on ya da daha fazla kelimelik uzun cümlelerde zamirleri mümkün olduğu kadar birbirine yakın kullan.
9. Eğer herhangi bir kelime bir cümlenin sonuna uygun düşmüyorsa bağlantı kuran bir fiil kullan.
10. Konunun cesaretle üzerine git ve karışık mecazlar kullanmaktan kaçın.
11. Herkes tekil bir isim için tekil bir zamir kullanmaya dikkat etmelidir.
12. Daima yerinde bir deyim seçmeye dikkat et.
13. ‘Veba’ gibi klişe kelimeler kullanmaktan mutlaka kaçın; her zaman canlı alternatif kelimeler ara.
Safire’ın tavsiyeleri bunlar. İçinden kendinize uygunlarını seçip benimsemek ise size düşüyor. Benden nakletmesi.
.
Milliyetçiliği tartışmak
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Milliyetçiliği tartışmak
Geçtiğimiz cumartesi günü panelist olarak Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’ndeydim. “Türk Müslümanlığı” konulu bir “beyin fırtınası” yapılacaktı kamuoyuna duyurulduğu üzere. “Yapılacaktı” deyişime bakmayın, yapıldı yapılmasına; ama panelist olarak çağrılan Nur Vergin, Ahmet Kabaklı ve Hasan Ünal gelmeyince sevgili Sait Başer ile baş başa verip seviyeli ve zannediyorum doyurucu bir müzakeresini yapmış olduk konunun.
Sait Başer’i Yahya Kemal’de Türk Müslümanlığı adlı kitabından tanıyorsunuz. Konuşmasında Yahya Kemal’i eksene alarak Ahmet Yesevi’den itibaren Türklerin İslam’ı kabul edişlerindeki farka ve nevi şahsına münhasırlığa vurguda bulundu. Özellikle Türklerin İslam’ı kabul edişleri sırasındaki girift tarihi bilgileri kullanışı gerçekten de başarılıydı.
Görüşlerimi daha önce bu sütunlarda dile getirdiğim için tekrarlamayacağım. Sadece birkaç cümleyle altını çizerek daha da temel bir faslına geçmek istiyorum meselenin.
Sadece 28 Şubat sürecinde gündeme getiriliş biçiminden dolayı değil, genel olarak kendi içinde çelişkiler ve tutarsızlıklar taşıdığı için de eleştirdim “Türk Müslümanlığı”nı. Kültürel anlamda evet; dinin özüne taalluk eden bir siyasi manipülasyon aracı olarak ise hayır dediğimin, dinin bir toplumda aldığı biçimler ve yansıdığı tezahürler olarak kültür ile dinin özünün birbirine karıştırılmaması gerektiğinin altını çizdim. Nihayet, eğer Türk Müslümanlığı zaten halk arasında yaşanıyorsa o zaman ne diye yüksek yerlerden ‘tavsiye’ edilmek ihtiyacının duyulduğunu, yok eğer yaşanmıyorsa ve bir kesinti olmuşsa bunun sorumlusunun yine Cumhuriyet döneminde uygulanan ve yaklaşık 2 yıldır ihya edilmeye çalışılan yanlış politikaları olduğunu vurguladım. Bu arada konuşma sırasında söylemeyi unuttum: Bu kavramı ortaya atanların aklına neden mesela Türkiye’nin kendisine mahsus bir geleneksonrası İslami oluşumu olduğunu Şerif Mardin’in de isabetle belirtmiş olduğu Risalei Nur akımının asla gelmediğini de sormak isterdim. (İlgi duyanlar bu konulardaki görüşlerimi 8 ve 11 Eylül tarihli köşe yazılarımda daha ayrıntılı olarak bulabilirler.)
Sait Başer’in Türk Müslümanlığı’nın bin yıllık tarihini bir zincirin halkaları şeklinde vaz edişine itiraz ederken, “millet” kavramının da, “millet” olgusunun da en fazla Fransız İhtilali’ne kadar geri götürülebileceğini, 150, bilemediniz 200 yıllık bir tarihi olduğunu belirtmem hem ilgi çekmiş, hem de merak uyandırmış olacak ki, bu konuları köşemde neden gündeme getirmediğim sual olundu bendenizden.
Bazen bu köşede de oluyor: Birtakım konuların önceden bilindiğini varsayarak yazıyorum, belki de tahammül sınırlarınızı zorluyor ve daha anlaşılır yazmadığım için bana sitem ediyorsunuz. Haklısınız, bu sütun neticede bir günlük gazetede yayınlanıyor ve sizler de mümkün mertebe kendi ilgi ve bilgi düzeylerinizin ortalamasına yakın şeyler yazmasını istiyorsunuz köşe yazarlarından. Lakin öyle zamanlar oluyor ki, insan güncel yazdığında yazılarının fastfood gibi hızlı tüketim piyasasına kurban gittiğine, sel gidince geride bir avuç olsun kum kalmadığına hayıflanıyor, kalıcı bir şeyler yazmak yönünde yüreğinde dayanılmaz bir arzu alevleniyor ve o yazılar böyle anlarda damlıyor kalemden. Dolayısıyla güncelleştirmenin belki kısa vadede faydası var gibi görünüyor; ama onun sonuçta yazarı da, okuyucuyu da öğütüp un ufak eden dev bir değirmen taşı olduğunu unutmamakta fayda görüyorum.
Sözü milliyetçiliğe getirmek istiyordum; ama bakın nerelere sapıverdik. Bari şimdilik birkaç kelam ederek meramımın ipuçlarını vereyim. İleride tekrar dönmek üzere tabii.
Milliyetçilik konusunda çığır açmış bir kitabın yazarı olan Ernest Gellner, en basit formülasyonu bulmuş gibidir: “Milliyetçilik temelde siyasi birim ile milli birimin çakışmalarını öngören siyasi bir ilkedir.” Bu ilk bakışta biraz karmaşık gelen cümlenin açıklaması, “Her millete bir devlet” şeklinde basitleştirilebilir. Milletdevlet ilişkisi de biraz karmaşıktır. Şöyle ki bazen ikisi bir arada ortaya çıkabiliyor (İngiltere, Fransa gibi), bazen de biri ya da öbürü önce çıkabiliyor ve diğerini icad edebiliyor. Devlet önce ortaya çıkmışsa (bizde ortaya çıkan ve bütün bu sıkıntılarımızın kaynağı olan gelişme budur) milleti; milletleşme önce başarılmışsa (Herkül Millas’a göre Yunanistan’daki durum da budur) devleti ona göre biçimlendirmektedir.
Son söz: Zannedildiği gibi milliyetçilik milletin eseri olmayıp tersine milleti ortaya çıkartan doğrudan doğruya milliyetçiliktir!
.
Aşkın devlet ve toplum
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Aşkın devlet ve toplum
Siyasal mühendisler ile toplum mühendisleri baş başa verip toplumdaki bazı organize olma yönündeki eğilimlerin başının daha küçükken ezilmesi yönünde fikir imal ediyor ve bunları uygulanması için icracıların önüne koyuyorlar. Bir ‘mühendislik harikası’ (!) olan bu teşebbüsün, deşifre etmek istedikleri toplumun bu baskılar karşısında içine kapanıp başka bir suretle kendisini ifşa edeceğini düşünememek gibi ufak (!) bir hesap hataları söz konusu.
Muhafazakarların çok sık tekrarladıkları bir söz vardır: Toplumu belli bir yönde itme girişimi tam tersi bir sonuç verecektir. Bu “itme” süreci içinde toplum da kendi içinde ters yönde hareket edecek ve iki hareketin yekunundan bambaşka mahiyette bir yeni hareket zuhur edecektir. Toplum üzerinde masa başında yapılan hesaplar bu yüzden çarşıya uymaz hiçbir zaman.
Hani okul kitaplarında güneş ile rüzgarın bir insanın üzerindeki giysileri çıkartması için yarıştıkları bir okuma parçası vardı. Rüzgar, bütün huşunetiyle esmesine rağmen adam üzerindeki giysilere kendini koruma içgüdüsüyle daha bir sarılır, oysa güneşin tatlı sıcaklığı ile adam giysilerini birer birer çıkartıverir. Modern devlet, toplumla ilişkisinde güneşin taktiğini benimsemiştir, rüzgarınkini değil.
Bizde ise iktidar, toplumun kendisini açmasına imkan vererek onu daha şeffaf olarak görebilmek, dolayısıyla daha kolay denetleyebilmek imkanına sahip olabilmek yerine ceberrutluk yaparak onu ezmenin muktedir olabilmenin şartı olduğunu düşünmüştür hep. Oysa devletin modern olmasının sırrı, aşkın (toplumun dışında ya da üstünde) devlet değil, içkin (toplumun neredeyse kılcal damarlarında) devlet olmaktır. Aşkın devletin hiçbir sorunu çözemediği Sovyetler Birliği despotizminde yeterince görülmedi mi? Aşkın devletin çözeceğini vaat ettiği sorunlardan daha büyüklerini ürettiğine insanlık az mı şahit oldu? Toplumu plastik bir nesne zannedip onu istediği gibi eğip bükebileceğini zanneden nice rejim tarihinin unutulmuşluk bataklığında yerini almadı mı?
Yönetenlerle toplumun homojenleştirilmesi uygulamasını sadece “Toplum bize uysun!” diye düşünenler yanılır. Toplumun da kendine göre bir mantığı, duyuş biçimi, iradesi, değerleri ve savunma mekanizmaları vardır. Bünyesinde uygulanacak ameliyatlara vereceği tepkiler hiç de önceden kestirilemez. Geçenlerde Murat Belge’nin de yazdığı gibi bir taraftan bastırdığınız zaman hangi noktadan ve hangi çehreyle karşınıza çıkacağını kestiremezsiniz bir toplumun.
Ernest Gellner bir yazısında, Şerif Mardin’in kendisine, “Her Türk’ün yüreğinde biri Sufi, diğeri erkek (Maço) iki ruhun bulunduğunu” söylediğini nakleder. Gellner’a göre Kemalizm Türk kimliğindeki Sufi ruhu yok etmek için elinden geleni yapmıştır. Fakat şimdi kültürel derinliği ve tasavvufi yumuşaklığını kaybetmiş bir Maço/erkek ruhla baş etmek durumundadır.
Toplumu belli bir yönde itme tasarrufu, o an bir çözüm gibi görülse de, bastırılanın ileride kötü bir sürpriz yaparak yeni ve tanınmadık yüzlerle karşısına çıkması kısır döngüsünden yakasını asla kurtaramayacaktır.
Satıla(maya)n Türkbank bir İslam bankası mıydı?
Namık Kemal, geçen asrın ikinci yarısında, “Ticaret böyle mi terakki bulur? Bir Müslüman bankası var mı?” diye soruyordu umumi efkara. Bir yandan Londra örneğinde gördüğümüz bir Batı medeniyeti ve teknolojisine hayranlığını dile getiriyor, diğer yandan da Müslümanca bir bakışın Osmanlılığın merkezinde kalması için savaş veriyor, Müslümanların şirketleri, fabrikaları, tüccarları ve -sıkı durun- bankaları neden olmasın diyordu.
Doğan Avcıoğlu’nun naklettiğine göre bugünlerde önce tartışmalı bir şekilde Korkmaz Yiğit’e satılan, geçen günlerde ortaya çıkan en yeni Çakıcı kasetlerinden birisiyle de satışı dondurulan Türk Ticaret Bankası ya da kısa söyleyişle Türkbank’ın Namık Kemal’in arzusunu tahakkuk ettiren bir kuruluş hikayesi vardır. Beraber okuyalım: “Adapazarı Osmanlı Bankası Şubesi, bir Türk tacirine kredi açmadan önce, Hıristiyan olan bir tacirin Türk tacirine kefil olmasını şart koşmuştur. Türk taciri bu biçimde uygulamadan haklı olarak mütessir olmuştu. Bu durumdan dolayı, M. Hamit, İ. Nuri, İ. Hakkı, M. Nuri, aralarında bir toplantı yaparak para biriktirip banka kurmaya karar vermişlerdi. Bu karara sadık kalınmış, günün birinde, Adapazarı İslam Bankası kurulmuştur.” (*)
Nereden nereye? Türkbank’ın kaderinde bir “İslam Bankası” olarak kurulup “Çete Bankası” olarak devam etmek de varmış. Namık Kemal’den Alaattin Çakıcı’ya… Türkiye’nin son 1.5 asrının özeti bu işte!
(*) Zikreden: Herkül Millas, Türk-Yunan İlişkilerine Bir Önsöz, İst. 1995, Kavram Yay., s. 126.
Ataç ve Yunanca
Nurullah Ataç’ı bilirsiniz; bir dönem edebiyat çevrelerinde, özellikle resmi ideolojiyle kurbiyeti olanlar arasında üstad kabul edilirdi. Çevirileri, deneme ve eleştirileri arasında bugün de zevkle okunanları vardır. Özellikle 1940’ların sonlarında kaleme aldığı bazı denemeler sonraları “eski ruh” diye reddedeceği Osmanlı kültürünün etkisi altındadır.
Ataç’ın bir de Yunanca ve Latince’yi okullarda çocuklarımıza öğretmeden Batı medeniyetini anlayamayacağımız yolundaki sabit fikri, bugünkü deyişle takıntısı vardı. Bir yazısında şöyle diyordu: “Bir tek yol vardır: Çocuklarımıza Yunanca’yı, Latince’yi öğretmek, onları Yunan, Latin yazarlarının eserleriyle yetiştirmek… Kafamızı değiştirmek gerektir; onun değişmesi, Batı aleminin düşünüşüne, görüşüne ermemiz için çocuklarımızı, büğünkü (bugünkü) Batı aleminin kökü, kaynağı olan Yunan, Latin eserler ile yetiştirmemiz gerektir. Yoksa edebiyatımız bir yığın lakırdı olmaktan kurtulamaz.”
Geçenlerde, H. Millas’ın Yunan Ulusunun Doğuşu adlı kitabını okurken bir paragraf dikkatimi çekti. Yunan milliyetçilerinin daha 1790’lardan itibaren halk Yunancasının mı, yoksa antik Yunancanın mı “icad edilerek” Yunan milletinin dili yapılması gerektiğini tartıştıklarını söyleyen Millas, özetle şunları zikrediyor: Bu iki ekolün tartışmasından antik Yunanca’yı savunanlar galip çıkmış, Yunan devleti kurulduktan sonra -biz de Ataç’ın savunduğu gibi- okullarda eski dil canlandırılıp okutulmuştur. Ne var ki 1964 yılında bir eğitim reformuyla buna son verilmiş ve ilkokullarda konuşma dili olan halk Yunancası okutulmaya başlanmıştır. 1976’da ise bütün eğitim sisteminde antik Yunanca terk edilerek, halk Yunancası’na geçilmiş, hatta bu uygulama, bir yıl sonra bütün resmi dairelere teşmil edilmiştir. Millas “Günümüzde” diyor, “Yunanistan’da dil alanında en çok tartışılan konulardan biri, eski Yunanca’nın ortaokul ve liselerde okutulup okutulmamasının gerekliliğidir.”
Ataç, Türk çocuklarına yabancı dil olarak eski Yunanca’nın öğretilmesini “kafalarını değiştirmek” için şart koşarken, bizzat Yunanistan, artık konuşulmayan bu arkaik dili terk edip halk diline dönüyor, hatta “yabancı dil olarak” bile okullarda okutulsun mu, okutulmasın mı tartışıyor.
Asıl kendi kafalarını değiştirmeleri gereken Batıcı entelektüel zümre, bunu beceremeyince kolayını bulmuşlar anlaşılan: Halkın kafasını değiştirmek.
.
Şatıbi’nin kalemi
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Şatıbi’nin kalemi
Türkiye’de pek az tanınan Cabiri’nin “Türk Müslümanlığı”na benzer yanları epey fazla olan bir “Mağrip Müslümanlığı” iddiası vardır. Buna göre Kuzey Afrika ve Endülüs’teki İslam, bizim coğrafyamız da içinde olmak üzere İslam’ın Doğu kanadından bir kopuşu gerçekleştirmiş, modern Batı kültürü de bizim yüz çevirdiğimiz bu kültürün verimleri üzerinde kurulmuştur. Buradan yola çıkan Cabiri, eğer Endülüs ve Mağrip’teki kültürel çiçeklenmenin izinden gidenler Müslümanlar olsaydı, modern medeniyet Batı dünyası yerine Müslüman aleminde ortaya çıkacaktı, demeye getirmektedir.
Tabii çok tartışılacak “iri” bir iddia. Ancak hiç de temelsiz değil. İbn Bacce, İbn Hazm, İbn Rüşd, İbn Tufeyl çizgisinin (tabii böyle bir çizgi tasavvur edilebilirse) kendi içerisinde bir insicam oluşturduğunu ve Doğu İslam felsefesiyle aynı temellerden kalkmış olsa da, bariz çizgilerle ayrıştığını, kendi zihni ikliminin özel renklerini ısrarla taşımış bulunduğunu söylemek mümkün. Bu farklı çizginin yalnız felsefe ve tasavvuf alanlarında değil, İslami ilimlerin merkezinde duran “Fıkıh” (İslam hukuku) alanında da ürünler verdiğini biliyoruz ki, Şatıbi’nin Türkçeye de çevrilmiş olan ünlü eseri 4 ciltlik el-Muvafakat bunların en karakteristik örneklerindendir.
1388’de vefat eden Gırnatalı Şatıbi, özellikle hukuk metodolojisi (fıkıh usulü) konusunda kaleme aldığı Muvafakat’ında “mekasıdu’ş-şeria”ya, yani dinin gözettiği gayelere geniş yer vermesinden dolayı haklı bir şöhret sahibi olmuştur. Hanefilik ile Malikiliği uzlaştırmaya çalışan, taassuptan daima uzak durmayı tavsiye eden, takva ve tasavvuf yolunda ilerlemenin önemi üzerinde duran ve Allah’ın emirlerinin dünyevi faydalarından söz eden Şatıbi’nin okunması, son yıllardaki cahilce yürütülen ve bir netice almaktan ziyade ortalığı karıştırmak amacına matuf sözde dini tartışmalarda da doğru yolu gösterebilirdi; ancak dönüp bakan bile olmadı!
Abdullah Dıraz, dikkatimizi onun “kalemi”ne çekmeseydi, belki siz de bu yazıyı bir fıkıh usulü yazısı olarak okuyacaktınız. Dıraz’a göre Şatıbi, temiz bir Arapça ile yazıyorsa da “cevval” bir kalem sahibidir. Görünüşte düzgün bir yolda gider gibi yazmakta; ancak anlaşılmayacak hiçbir şey olmasa da “anlaşılmaz” sayfalar geçip gitmektedir okuyan gözün önünden. “Bazen okuyucudan, sanki tarak dişleri üzerinde yolculuk yaptırır gibi, bir kelime ile onun yanındakine, sonra da onu takip edene intikal etmesini ister; çünkü kullandığı her kelimenin altında işaret etmek istediği bir mana, sözün akışından çıkarılmasını istediği bir amacı bulunmaktadır… Bununla birlikte kitap kendi kendisinin anlaşılmasına yardımcı olmakta; başı sonunu, sonu da başını açıklamaktadır.” Demek ki Şatıbi’nin üslubu, kullandığı bütün kelimeleri, birbirinin içinden geçecekleri bir labirent, bir tünel şeklinde oymakta, birbirine ulamakta ve tarağın dişleri üzerinde yolculuk yapan bir cambaz gibi sürekli dengeyi koruma hassasiyetiyle sarf etmektedir.
Kendi önsözünde Şatıbi, kitabını, alacakaranlıkta yapılan bir yolculuk olarak tanımlarken gerçekte yalnız tevazu göstermek niyetinde değildir; o düpedüz kitabının üslubunu oluşturma macerasını da bu kelimelerle vermektedir. Evet, alacakaranlıkta yapılan bir yolculuk… Ama aynı yolun diğer yolcularıyla yapılan bir sohbettir aynı zamanda bu kitap: “Ey en yüce ilmin gerçeklerini araştıran, akılların en üstün verimlerini elde etmeye çalışan, en tatlı anlayış kaynaklarına susayan, batın manaları elde etmek, yazılı metinler içerisinde zahir mananın ötesinde bulunan manalara ulaşmak için onların etrafında dolaşan kimse! Şimdi artık tam arzularınızın birbirine denk düştüğü kimseye kulak vermen, onunla karşılıklı mübahese etmen zamanı gelmiştir… Böylece.. onun koştuğu yolda sen de koşasın, onun alacakaranlıkta yaptığı yolculuğu sen de yapasın. Elbette ki bu yolculukta yorulacaksın. Fakat sabah olunca bu gece yolculuğunun yorgunluğunu memnuniyetle karşılayacaksın.”
Kendi çektiği sıkıntıları aynı yolda kendisinden sonra yürüyeceklerin çekmemeleri içindir Şatıbi’nin bütün gayreti. “Furkan nuru”nun aynı zamanda Yol anlamına gelen şeriatın üzerinden eksik olmaması için uykusuz geceler geçirmiş, daha önce yürünmeye cesaret edilmeyen çöle, gece yolcuları için bir avuç yıldız serpmiştir.
Şatıbi’nin “Hoşgörü ve kolaylık esası üzerine kurulu” olduğunu söylediği İslam’a giden yolları 7 asır boyunca aydınlatacaktır. Gırnata semalarından derlenmiş bu bir avuç yıldız.
(*) Şatıbi’nin el-Muvafakat’ı Prof. Hayreddin Karaman’ın takdimi ve Dr. Mehmet Erdoğan’ın tercümesiyle 4 cilt halinde yayınlandı: İz Yayıncılık 1990.
.
Şark klasikleri meselesi
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Şark klasikleri meselesi
Geçtiğimiz haftalarda, STV’de zevkle izlediğim “Açık Görüş” programının konuğu, sevgili Beşir Ayvazoğlu ağabeydi. Kürşat Bumin, Etyen Mahçupyan ve Ali Bayramoğlu’nun (“sundukları” demeyeceğim) müzakereye açtıkları konular gerçekten de zaman zaman nefis bir fikir şölenine dönüşüyor. Programı için canla başla çalıştıklarını yakinen bildiğim Orhan Gürbüz ve Veysel Yapar’ı buradan tebrik etmek istiyorum.
Beşir Ayvazoğlu ile yakınlarda yayımladığı Peyami adlı kitabı vesilesiyle Peyami Safa’nın şahsında yakın dönem Türk düşüncesi ve edebiyatı üzerine gerçekten de hoş bir sohbet gerçekleşti Açık Görüş’te. Ancak bugün sohbetten çok sohbete telefonla katılan Prof. Cemil Oktay’ın sözleri üzerinde durmak istiyorum. Vaktiyle yüksek lisans yaparken talebesi de olduğum Sayın Oktay, Ayvazoğlu’nun “maddi hatalar” yaptığını söyledi ve Milli Eğitim Bakanlığı (eski adıyla Maarif Velaketi) tarafından çıkarılan klasikler dizisinde “çok sayıda” Şark klasiğinin de bulunduğunu, Batı kadar Doğu klasiklerinin de okuyucuya sunulduğunu ifade etti. Doğrusu şaşırmadım desem yalan olur. Titizliği ve düşünür yanıyla hep dikkatimi çekmiş olan hocamın klasikler konusuna yeterince dikkat etmeden programa telefonla katılması ve konuşmacıyı “maddi hata” yapmakla suçlaması karşısında hayretler içerisinde kaldım.
Oysa şöyle bir karıştırıvermekle yayınlanan toplam klasikler içerisinde Şark klasiklerinin yüzde 6 oranında kaldığını görmek mümkündü. Evet, topu topu bütün Şark klasikleri yüzde 6 oranında yayımlanmış.
1938 yılında Celal Bayar hükümetinde maarif vekili olarak kabineye giren “Mevlevi” Hasan Ali Yücel, 1940’ta klasiklerin yayınını başlatır. Pek fazla bilinmez; ama söyleyeyim: Bu tarihten bakanlıktan ayrıldığı 1946’ya kadar çeşitli diziler altında yüzlerce kitabın yayınlanmasını sağlayan Yücel’in klasiklerin başında yer alan o meşhur sunuşu, bakanlıktan ayrılır ayrılmaz CHP’li yeni bakan tarafından çıkartılmıştır. 1950’de hükümet DP’ye geçene kadar klasiklerin başında artık sadece İsmet İnönü’nün sunuşu yer alacaktır. Anlaşılan CHP içerisinde bile yeri rahat değildir Yücel’in.
Mamafih klasiklerin yayımı ağır aksak 1970’e kadar devam etmiştir. Nihayet 1988’de devrin Milli Eğitim Bakanı Hasan Celal Güzel’in gayretiyle klasiklerin önemli bir kısmı yeniden basılmaya başlandı ve bugün de devam ediyor.
Prof. Oktay’ın Şark klasiklerinin de “çok sayıda” basıldığı varsayımı konusunda en iyisi Kültür Bakanlığı yayını olan Ulusal Kültür (sayı: 2, Ekim 1978) dergisinden rakamlar aktarmak. 1940-1970 döneminde toplam 881 adet kitap yayımlanmış. Batı klasiklerinin ülkelere göre dağılımı şöyle: Fransız 232, Alman 110, Yunan 80, Rus 76, İngiliz 69, Latin 29, İtalyan 24, Macar 19, Amerikan ve Norveç 10’ar, İsveç 9, Polonya 3, İspanyol 2, Latin Amerika, Avusturya, Danimarka 1’er. Toplam: 679. Şark klasikleri ise ülkelere göre şöyle sıralanıyor: Babil 1, Hint 2, Çin 5, İran 31, Arap 11. Toplam: 50. Kaldı ki Babil, Çin ve Hint klasiklerini çıkardığımızda İslam klasiklerinin sayısı 42’ye düşmektedir. (Bu sayının içerisine mesela İslam öncesi Arap şiirinin anıtlarından Mu’allakatu’s-Seb’a da dahildir.) Bunların dışında Çağdaş Tiyatro ve Okul klasikleri dizilerinde yayımlanan 100’ü aşkın kitap var ki, bunların da ezici çoğunluğu Batı’dan tercümedir.
Batı’dan tercüme yapılmasın demiyorum. Ancak bir kültür hamlesinin dengeli olabilmesinin kendi kültür havzamıza ait eserlerin oranının yüzde 6’larda kalmasını gerektirmediğini de görmek zorundayız bugün. Yücel’in bu dengeyi kuramadığı açıkça görülüyor yukarıdaki rakamlardan. Yine de yayınlanan 42 İslam klasiğinin yalnız o dönem değil, bugün de önemli bir boşluğu doldurduğunu itiraf etmek gerekiyor. Gülşen-Raz’lar, Mesnevi’ler, Taberi tarihleri, Mukaddime’lerle ancak bu vesile ile karşılaşma imkanı bulabilmiştir
Cumhuriyet nesilleri.
HÜR TEFEKKÜRÜN KALELERİ
İstanbul Araştırmaları
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Dairesi yüz ağartıcı işler çıkarmaya devam ediyor. Bilmem siz de haberdar mısınız? Bir İstanbul Araştırmaları Merkezi kuruldu Kültür İşleri Dairesi’ne bağlı olarak. Ve İstanbul’un kütüğünün köşe taşlarını teşkil edecek arşiv vesikalarını koca ciltler halinde peş peşe çıkartıyor. Bu eserler muhakkak ki araştırmacılar için başucu kaynakları olacak.
İstanbul Araştırmaları Merkezi bir de dergi çıkartıyor: İstanbul Araştırmaları. İlk sayısı 1997 Nisan’ında çıkan derginin 3. sayısı 1997 Ekim’inde yayımlandı. 1998 bitti bitecek; ama merakla bu yılki sayılarını da bekliyoruz İstanbul Araştırmaları’nın.
Hepimizin yakından tanıdığı İsmail Kara’nın yönetiminde çıkıyor İstanbul Araştırmaları. Ve her bir sayısı bu kadim başkentin çeşitli veçhelerine ayna tutuyor. Geçmişinden bugününe, kıyıda köşede kalmışından apaçık önümüzde durup da bir türlü anlamlandıramadığımız milyonlarca düğüm noktasından bazılarına kadar birçok konuyu önümüze getiriyor dergideki yazılar.
Bütün sayıların mündericatını tek tek sayıp merakınızı azaltmaktansa dergiyi kendiniz inceleyin ve kıymetini takdir edin, diyorum.
Biz zenci miyiz?
Geçen yıl Çapa ve Cerrahpaşa’da okuyan kızların başlarını örtmelerine sözde bir bahane bulmuşlardı: Tıbben başörtü ile uygulamalı derslere girmek sakıncalı. Bu mesele üzerine iki kamyon laf edilen; ama havanda su dövmekten öteye gitmeyen onlarca program da izlemiştik televizyonlarda. Peki bu yıl ne oldu? Ne değişti de sadece tıp fakülteleri ile hemşirelik okullarında geçerli olan “hijyenik yasak” bütün fakültelere yayıldı? Edebiyatından siyasalına, iktisadından eczacılığına varıncaya kadar birçok üniversitenin fakültelerinde başını bağlamış kızlar daha kayıt masalarından itibaren itildi, dışlandı ve “ikna odaları”nda “rehabilite” edilmek istendi. Cüzzamlılar gibi kampuse bile alınmadıkları gelen haberler arasında.
Bu insanlık ayıbını daha ne zamana kadar alnımızda bir leke olarak taşıyacağız? 65 milyonu kucaklaması gereken Cumhuriyet, “bazı”larını ne zaman kucaklayacak? Özellikle de kız çocuklarını hayatlarının şafağında böyle bir bunalım uçurumuna sarkıtmaya kimin ne hakkı var? Kaldı ki başlarını dayatma yüzünden açmak zorunda kalanların içine düşecekleri kimlik bunalımını tahmin etmek için kahin olmaya gerek yok.
Bu dışlama ve ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapma tavrı, kızlar üzerinde inanılmaz bir aşağılık kompleksine yol açmış olmalı. Geçenlerde gazetelerde gözüme ilişen fotoğrafta başörtülü bir genç kız, kendilerinin bu ülkenin zencileri oldukları, hiç değilse zencilere verilen insan haklarının kendilerine de tanınması gerektiği yazılı bir pankart taşıyordu.
“Dibe vurmak” bu olsa gerek! Hayır sizi görmek istedikleri konuma kendi iradenizle talip olmayın. Böylelikle yarın öbür gün dönüleceğini umduğumuz bir insanlık ayıbı yüzünden onların mantığını yeniden üretme yanlışına düşmeyin. Sizler bu ülkenin zencileri değilsiniz. Bu ülkenin harcında sizin de, dedelerinizin de kanı var. Hiçbir hak kolay elde edilmediği gibi, kolay elde edilmeyen haklar için mücadele edenlerin de razı olacakları eşiği aşındırmaya hakları olmamalı diye düşünüyorum.
.
Ulema ve çocuk
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Ulema ve çocuk
Farkında mısınız bilmiyorum, gazetemiz yazarlarından Mustafa Ruhi Şirin örnek bir tavırla üzerine basa basa yazıyor çocukluğun nevzuhur bir icat, hatta modern toplumun ürünü olduğunu ve en azından Fransız İhtilali’ne kadar bugün anladığımız manada bir çocukluk kategorisinin mevcut bulunmadığını. Çocukluğu bir medeniyet tasavvuru bağlamında yeniden okumayı teklif eden Şirin, “çocuk modernleşmesi” tarihimizin henüz yazılmadığı kanaatinde. Dolayısıyla bu bakir toprağın kaşiflerinden birisi olmak iddiasıyla yola koyulmuş durumda.
Bundan 15 gün önce Çocuk Vakfı’nın gizli kahramanlar eliyle gerçekleştirilen kendi binasında aynı zamanda binanın da mimarı olan Turgut Cansever beyefendinin “Çocuğun büyüdüğü mekan: Dünya” konulu bir konuşması vardı. Fakirin de sunuculuğunu üstlendiği bu konuşma gerçekten de dinleyenler için doyumsuz bir fikir ziyafeti oldu. İnşaallah ileride deşifre edilip neşrolunacak. Bu yazıda toplantıya gelemeyenler için tadımlık olarak meseleyi kendi kelimelerimle özetleyeceğim.
“Çocuk”, daha doğrusu bir sosyo-kültürel kategori olarak “çocukluk”, modern döneme özgü gelişmelerden biridir. Gerek Philippe Aries, gerekse Ivan Illich, geleneksel toplumlarda yetişkinliğe geçişten önceki yaygın bir erginleşmemişler kategorisi olarak “çocukluk”un nevzuhur bir gelişme olduğu konusunda öncü çalışmalar gerçekleştirmişler; bugün bu yolda daha hacimli ve derinlikli çözümlemelere inilmektedir.
Keza sosyolojide tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş konusunda disiplinin ilk günlerinden itibaren meşakkatli tartışmalar yapılmış ve tarım toplumunun statik, modern toplumun ise dinamik bir karakterde olduğu genel kabul görmüştür. Ancak bu genel kabul de sorgulanmaktan kurtulamamıştır. Mesela Ernest Gellner, milliyetçilik üzerine yazdığı ilk kitabında eğitim bağlamında her iki toplum tipini şöyle karşılaştırmıştır:
“Sanayi toplumunda eğitimin büyük bir kısmı örgün eğitimdir ve bu eğitimi alan kişinin bu eğitim sonrası yapacağı oldukça uzmanlaşmış meslek faaliyetleriyle özel bir bağlantısı yoktur. Sanayi toplumu birçok açıdan bütün toplumlar arasında en yüksek derecede uzmanlaşmış bir toplum olabilir; ancak eğitim sisteminin şimdiye kadar var olanlar arasında en az uzmanlaşmış olduğu ve en fazla standartlaşma getirdiği tartışma götürmez. Tüm çocuklar ve büyüme çağındakiler veya bunların çoğuna şaşılacak derecede ileri bir yaşa kadar aynı tür eğitim veya öğrenim verilmektedir… Sanayi toplumunda var olan uzmanlaşmanın türü tamamen uzmanlaşmamış ve standartlaşmamış ortak bir temele oturmaktadır.”(*)
Modern bir ordu nasıl adayları standart bir eğitimden geçirdikten sonra çeşitli uzmanlık alanlarına kolayca kaydırabiliyorsa, modern toplum da eğitim sistemi bakımından bir orduya benzer, hatta bazı bakımlardan “onu geçer bile”. Geleneksel toplumlarda usta-çırak kanalından gelişen uzmanlaşma, aile ve toplum içindeki “iş yaparken eğitme metodu” temeline dayanırdı. Böylece bugün bebek diyeceğimiz yaştaki çocuklar, kendilerinden bir önceki neslin yetişkinlerine en benzer şekilde çocukluktan yetişkinliğe geçer, deyim yerindeyse sıçrardı. Toplum ve kültürünün istikrarı böylelikle sağlanırdı. Neredeyse çocukluktan itibaren başlayan uzmanlaşmalar, geleneksel toplumu herkesin kendi mesleğinde ihtisas yaptığı bir uzmanlıklar toplumu şeklinde dikey hatlarla kesmekteydi. Bu uzmanlıkların en üstünde ise okur-yazar olmanın getirdiği ayrıcalıkları kullanan bir üst uzman tabaka yer alırdı: Ulema. Bu uzmanlar toplumun sesi, sözcüsü konumundaydı.
Ne gariptir ki modern toplum, bütün üyelerini ulemalaştıran toplum olma yolunu seçmiştir. Eskiden en fazla nüfusun yüzde 10’una açık bu ayrıcalıklar bütün bir toplumun ortak hedefi, hatta vasatı yapılmak amaçlamış gibidir. Weber’in modern devlet için söylediği “meşru şiddet tekelini elinde bulundurma” şartını Gellner, biraz değiştirerek şu kılığa sokmakta bir beis görmeyecektir: Modern devlet, meşru eğitim tekelini eline geçiren aygıttır!
Bütün bir toplumun bu standart eğitimden geçme zorunluluğu, modern dönemde “çocukluk” diye bağımsız bir kategorinin vücut bulmasının ön şartı olarak karşımıza çıkmakta, daha önce büyük ölçüde toplumsal dokunun içine gömülü vaziyetteki örtük çocukluk sanayisiyle, reklamıyla kitapları ve eğitim örgütlenmesiyle bir büyük vakıa halinde hepimizi içine alacaktır.
Bu konuya önümüzdeki hafta devam etmek istiyorum.
(*) Uluslar ve Ulusçuluk, Çev: B. Ersanlı-Behar&G. Göksu-Özdoğan, İnsan 1992, s. 59-60.
.
Sansür ve Kırca
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Sansür ve Kırca
Adnan Adıvar anlatıyor: Bir dergi çıkartmaya karar vermişler arkadaşlarıyla. Nereden icap ettiyse bir arkadaşı zamanın üstadlarından Cenab Şehabeddin’den bir yazı kopartmış ve sevinç içinde derginin idarehanesine koşmuş. Yazıyı koymuşlar dergiye koymasına; ama sansür kurulundan üzeri kırmızı kalemle çizili olarak geri gelmiş. Bu, yazının dergiye girmeyeceği demekmiş. Böyle büyük bir kalem sahibinden yazı koparıp da yayımlayamamanın kızgınlığıyla sebebini sormuşlar. “Vallahi” demiş görevli kişi, “Yazıdan bir şey anlayamadım; ama ne olur ne olmaz, vardır bir hinlik, diye girmesini muvafık bulmadım.” (Düştüğü notta Adıvar da yazıdan bir şey anlamadığını (!) beyan edecektir.)
Artık böyle bir sansür kurulu yok. Ne var ki şahıslara ve manevi şahsiyetlerine hakaret içeren yazı ve haberler de medyamızın harcıalem işlerinden olmuş durumda. Bir gazetenin TBMM’ye karşı attığı “Yuh olsun size” manşeti hala hatırlardadır. Yakınlarda “Atın bu adamı”, “Manyağa bak”, “Sizi sekiz yıl bile eğitemez” manşetleri sözü Mona “büyük” gazetelerin baş sayfalarını süslemişti. Doğrusu Meclis’e ve sekiz yıllık eğitim aleyhtarlarına karşı atılan manşetlere tepki gösterilmesini boşuna beklemiştim. Birkaç köşe yazısı dışında kimse üzerine alınmak ya da alakadar olmak istememişti.
Tepki gösterilmesi gereken konularda suspus olurken, medyanın körüklemesiyle Levent Kırca’nın şovuna iştirakte sıraya girenler ne kadar samimiler? Bunu ölçecek bir alet yoksa da elimizde, aynı duyarlılığı sanatçıların telif ve sigorta hakları konusunda gösterseler hiç değilse dişe dokunur bir iş yapmış olurlar.
Mesela artık yaşını başını almış bir sanatçı olan Erkin Koray’ın yapacağı kasedin bir ay öncesinden korsan olarak piyasaya sürülmesi karşısında hiç ses çıkartmayanların Kırca’nın “sanatçı” haklarını savunduklarını söylemeleri ne kadar inandırıcı olabilir? Koray’ın feryadına bir tek Kanal 7’nin ses vermesi yeterince açıklamıyor mu olayın içyüzünü?
SARMAŞIK
“Maraba Televole”(!)
Kırca’nın haklı olduğu taraf, bir program yüzünden bütün kanalın karartılmasının doğru olmadığı. Bu noktada yeni düzenlemeler yapılması gerekiyor gerçekten de. Futbolda nasıl kasti faul yapan futbolcuya (takıma değil) sarı veya kırmızı kart gösteriliyor ve takım değil, futbolcu cezalandırılıyorsa, televizyonda da kanallar değil, programlar cezalandırılmalı diye düşünüyorum.
Lakin bir de madalyonun tersine bakmakta fayda var. Geçenlerde Perihan Mağden de yazdı, Olacak O Kadar bugün miadını doldurmuş bir komedi programıdır, diye. Olacak O Kadar bir humour (mizah) programı olmaktan çıkmış, eskiden kasaba kasaba gezen panayır vodvillerine dönmüştür. Jenerik müziğine kadar bu böyle. Hatırlarsanız, “Tam yerine rast geldi, manzara koyduk” sözleri geçer programın baş ve sonunda. Şimdiki gençler belki de bir şey anlamıyordur bu sözlerden. Bir zamanlar sadece TRT varken, bir bakardınız en olmayacak bir yerde program teknik bir arıza yüzünden kesilir ve bir manzara resmi çıkardı ekrana. Şimdi, Olacak O Kadar programının jenerik müziğindeki sözler işte o yılların bir hatırası olan bu sözleri bile değiştirmeyi düşünemedi şimdiye kadar. Toplumun erişmiş olduğu kültür düzeyinin bile gerisinde kalmış bayat ve sulu espriler, makyaj virtiözlüğü numaraları, müstehcen ve küfürlü sözler bu programın alamet-i farikası haline gelmiş durumda. Bunun da sanat, hele hele uğrunda mücadele verilecek bir sanat olduğunu söyleyip kendimizi kandırmayalım.
Bir soru: Zekanın terlemesi olarak tarif edilen mizah sanatına katkıda bulunacak bir tek espri hatırlıyor musunuz Levent Kırca’nın bu kadar yıldır seyrettiğiniz programlarından? “Maraba televole” mi? Güldürmeyin beni lütfen!
Roman nasıl ‘okunur’?
Ünlü İtalyan romancısı Italo Calvino’nun (1923-1985) çağdaş insanın durumunu alaya aldığı “Atalarımız adlı bir üçlemesi var. Üçü de Can Yayınları’nca yayımlanan bu romanlar şu adları taşıyor: Ağaca Tüneyen Baron, Varolmayan Şövalye ve İkiye Bölünen Vikont. Her üç romanda da “modern bir masalcı” edasıyla 20. yüzyıl insanının çelişkilerini tebarüz ettiren Calvino, Varolmayan Şövalye’de 8. yüzyıla uzanıyor ve Şarlman’ın Endülüs’ü Müslümanlar’dan geri alma girişimleri sırasında Ortaçağ’ın ideal insanını sembolize eden bir şövalyenin başından geçenleri anlatıyor. “Yürüyen ve içi bomboş bir zırh” metaforu ile Calvino, günümüz insanının benliğini yitirmesini, içinin boşalmasını anlatıyor. İkiye Bölünen Vikont, Avusturyalılarla Osmanlılar arasındaki bir savaşta Türklerin attığı bir top güllesi ile ikiye bölünen bir soylunun ülkesine “yarım insan” olarak döndükten sonra başına gelenleri masallaştırır. Bu roman da sakatlanan, yabancılaşan ve bütünlüğünü yitiren çağdaş insanın parodisidir bir bakıma. Ağaca Tüneyen Baron ise “Çocuk yaştan itibaren kendisine zorla benimsetilmek istenen davranış kurallarına karşı çıkarak ağaca tırmanan” ve ölümüne kadar bir daha yere ayak basmayıp orada yaşayan bir Baron’un portresini çıkartmayı deniyor. Bu da eğitim sisteminin tutsak aldığı insanın dramıdır.
Hasılı, romanları, özellikle de uçuk gibi görünen romanları biraz da çağımızın arabını çıkartma girişimleri olarak okusak fena olmayacak galiba.
KÜLTÜR BAHÇEMİZDEN
“Milletin mayası kan değil dindir”
Beyefendi, milletlerin tekevvününde başlıca amil dindir. Şu son on üç asırlık İran, medeniyeti ile, irfanı ile, san’atı ile, lisanı ile Müslüman bir cemiyettir… İranlılar Araplarla, Türklerle ve bütün Müslüman milletlerle bir mayadandır. Çünkü milletlerin mayası kan değil, dindir… Türk milleti de böyle tekevvün etmiştir. Ben bu itikadda olduğum için Arab’ı ve İran’ı milliyetimin başlıca iki unsuru gibi severim.
Yazımda ve sözümde şimdiye kadar bu itikada muhalif bir şey hissedilmemiştir.” (19 Mart 1922, Tevhid-i Efkar)
Yahya Kemal, Mektuplar, Makaleler, 2. Baskı, İstanbul 1990, s. 125-6.
.
Çocukluğun unutulan dili
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Çocukluğun unutulan dili
Geçen haftaki yazımda modern toplumun fertlerinin ordu gibi katı ve standart bir eğitime tabi tutulmuş olmasının modern çocukluk paradigmasının oluşumundaki payını ele almış ve bu eğitim anlayışının bütün toplumu ulemalaştırırken, çocukluk diye ‘henüz tam anlamıyla normalleşmemiş’ bir ara kategoriyi ürettiğine değinmiştim.
Bunun bir nevi simyacılığa benzediğini söyleyen Ivan Illich haklı olmalı. Zira bir simyacı vaktiyle nasıl farklı gelişmişlik düzeylerindeki madenleri ideal ve standart maden olan altına kalbetmeyi hedefliyor idiyse, modern eğitim sistemi de çağımızda, bir hadis-i şerifte dile getirildiği gibi, her insanın farklı madenler gibi olan karakterlerini iyi öğrenci-iyi yurttaş (“uysal yurttaş” da diyebilirdik buna) standardına göre yeniden biçimlendirmekte, “eğitim” kelimesinin kök anlamı göz önünde tutulursa çocuğu “yaşken eğmekte”dir.
Modern ulus-devletin neredeyse en büyük amacı, bütün toplumu örgün eğitim yoluyla aynı hizaya getirmekti. Toplumun bu standart eğitim yoluyla ‘ulemalaşması’ sonucunda ulaşılan nokta, Kürşat Bumin’in deyişiyle okulun avlusunun toplumu ve ülkeyi kuşatacak kadar genişlemesi, buna mukabil, devlet ya da iktidarın nüfuz alanının da aynı kuşatmadan yararlanarak genişleme imkanı bulmasıdır. Modern öncesi dönemde hem nüfusun epeyce küçük bir kesimini kapsayan, hem de tek tip olmayıp çoğul olan hoca-talebe eksenli eğitim sisteminde denetimden kaçmaya elverişli unsurlar, farklı güç odaklarını temsil eden merkezkaç kuvvetler de büyük okul içine kapatılabilmiş ve toplum bir zar gibi sarılmıştı modern devlet tarafından.
Çocukluğun da bu “büyük kapatma”dan nasibini alması mukadderdi.
Peki bugün içine kilitlendiği bu tutsaklıktan kurtuluşu söz konusu olabilecek mi çocukluğun? Onun yine kendisi olarak, bir özne (fail) kimliğiyle yeniden kuruluşuna, ayağa kalkışına şahit olabilecek miyiz bir daha?
Buna evet diyenler giderek artıyor günümüzde. Mustafa Ruhi Şirin bu iyimserlerden biri. Nice zamandır çocukluğu bir dünya görüşü olarak yeniden konumlandırmaya ve çocuğu yeniden keşfetmeye giriştiği yazılarından birinde çocuğun ev ile olan deruni bağından yola çıkarak onun bütün bu topyekün esaret şartlarında özgürleştirici bir kimlik olarak yeniden nasıl kurulabileceğinin ipuçlarını uzatıyor önümüze, tıpkı mitolojideki Ariadne’nin Theseus’a mağarada kaybolmaması için uzattığı iz-ipi gibi:
“Çocukluğun bir kere yaşanacağının, tekrarı olmadığının bilincindesiniz. Çocukluğun evrensel gerçeğin odağı ve varoluşun asıl cevheri olduğunu kabul ediyorsunuz. İki dünya arasında hakiki cennetin ışığını, kokusunu, sevincini sembolik cennete, çocukluğun ilk cenneti olan ev’e ve tekmil dünyaya akıtmaya talipsiniz. Yani dünyayı çirkinliklerden kurtarmak istiyorsunuz, kararlısınız. O halde bütün çocuk renklerinin şarkılaştırdığı alkışlar göğe yükseliyor, duyuyor musunuz?… Bir tahterevallideyiz; biri büyük biri küçük iki ev arasında. Büyük ev’den güzellik ırmaklarını çocuk akıtır küçük ev’e. Küçük ev’in içi dışı ne kadar güzel olursa olsun asıl ev’i cennete dönüştüren, evi ve dünyayı süsleyen çocuktur… Dünyayı ayakta tutan öz de, büyük felsefe de bu.” (*)
Çocuğun günümüz için taşıdığı mesajı can damarından yakalayan bu satırların ardından söylenecek fazla bir şey kalmadığını zannediyorum.
Çocukluğun tıpkı delilik, hastalık, suçluluk gibi iyileştirilmesi ve normalleştirilmesi gereken bir anormal dönem olarak kabul edildiği Foucault’nun deyişiyle bu “büyük kapatma” günlerinde çocuğa da, çocukluk üzerine düşünen insanlara da ne kadar ihtiyacımız olduğu yeterince açık gibi geliyor bana.
(*) Çocuk Yüzlü Yazılar, İz: 1997, s. 30-31
.
Mimar Sinan’ın kafatası nerede?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Mimar Sinan’ın kafatası nerede?
İnsanlık tarihinin yetiştirdiği en büyük mimari dehalardan birisi olan Mimar Sinan’ımızın kafatasının mezarından çıkartıldığını, dahası bugün kayıp olduğunu biliyor muydunuz?
Kaç gündür eşe dosta içim yanarak, hicap duyarak, çaresizlik içinde naklediyorum bu hadiseyi. Gözleri faltaşı gibi açılıyor. Aldığım cevap hep aynı oluyor: “Bu milli ayıbımızı lütfen yazma. Yetmiş iki millete bir daha rezil olacağız.”
“Hayır, rezil olmayacağız. Asıl bu işin peşini bırakıp gerçeği öğrenmedikçe ve kafatasının nerede olduğu bulunmadıkça insanlığın yüzüne bakamaz hale geleceğiz.” diyorum. Nihayet, bir daha böyle bir hadise yaşanmasın diye tepkimizi göstermemiz gerektiğine inanıyorum. Atalarının, büyüklerinin kemiklerini bizim kadar mıncıklamaktan zevk alan başka bir toplum gösterilebilir mi acaba?
Yıl 1935. Ağustos’un 1’inde Türk Tarihini Araştırma Kurumu’nun (bugünkü TTK) seçtiği bir heyet huzurunda Süleymaniye Camii’nin yanıbaşındaki mütevazı ve şirin türbesinden kemikleri çıkarılır Sermimaran-ı Hassa Koca Sinan’ın. Aradan geçen 350 yılın tesiriyle iskeletin büyük bir kısmı bozulmuş, çürümüştür tabii olarak. Sinan’ın sağlam kalabilmiş iskelet parçaları üzerinde yapılan inceleme, dönemin yaygın telakkisi uyarınca kafatası üzerinde yoğunlaşır. Türk ırkının brakisefal (yassı-yuvarlık kafalı) olduğunun ispatlanmaya girişildiği bu yılların hakim beklentisine uygun çıkar Sinan’ın kafatası. Neticede büyük bir memnuniyetle kapatırlar mezarını. Ancak kafatası, Antropoloji Müzesi’nde muhafaza edilmek üzere alıkonulur. (Bkz. 5 ve 6 Ağustos 1935 tarihli Cumhuriyet ve Kurun gazeteleri.)
İbrahim Hakkı Konyalı’nın naklettiğine göre 1950’lerde bu hadiseden habersiz türbeyi restore edenler mezarı açtıklarında Sinan’ın iskeletinin kafatasının olmadığını öğrenince telaşa kapılırlar ve araştırdıklarında nerede muhafaza edildiğini tespit edemezler. Göz göre göre sırra kadem basmıştır bu büyük kafa.
Bugün Antropoloji Müzesi’ni bilen var mı bilmiyorum. Soruşturduğum kadarıyla ilgililerin (TTK yetkilileri de, İstanbul Kültür Müdürlüğü de) böyle bir müzeden haberleri olmadığı gibi, Sinan’ın kafatasından haberi olan hemen hiç kimse yok.
Peki bugün nerede yeri geldiğinde mangalda kül bırakmadan şişindiğimiz bu dahi insanın kafatası? Hafızasını yitirmiş bir toplum olduğumuzu hep söyleriz; ama hiç değilse kurumlarımızın hafızası olmalı değil midir? 64 yıl önce mezarından çıkartılan bu kafatasının tek örnek olmadığını biliyoruz. Nereden mi? Çok basit misal vereyim. 5 Ağustos 1935 günü yayınlanan Cumhuriyet gazetesinde Kültür Bakanlığı’nın öğretmenlere gönderdiği bir tamim (genelge) her şeyi açıklıyor aslında: “Eski mezarlardan çıkacak olan Selçuk, Danişmend oğullarına ait kafataslarını İstanbul’da Antropoloji Müzesi’ne göndermeleri…” Başka bir deyişle bugün mevcut olmayan, kayıplara karışmış bu müzeye kim bilir daha kaç tane devlet büyüğümüzün kafatasları gönderildi? Ve bugün kim bilir nerdeler?
Toprağın üstündekilere sahip çıkamadığımız gibi altındakilere de ne yazık ki sahip çıkamayan bir garip milletiz vesselam!
Şehir ve iktidar
Şehirlerin iktidarlarla kurdukları diyalog, baştan itibaren sorunlu olmuştur. Neticede şehri kuran irade sadece iktidar ya da devlet yahut adına ne derseniz deyin yönetici zümre olmamasına rağmen bir şekilde hüküm-ferma olanlar, onu temsilen, onun adına konuşan iktidarlar olmuştur. Şehrin dilini tutmasını söylemişlerdir; söylemekle de kalmamış, zecri olarak onu başka, yapay ve yapmacık bir dille konuşmaya, kendisini de bu dayatılan dil üzerinden kavramaya zorlamışlardır.
Ne var ki -belki de Allah’tan ki demem gerekirdi burada- şehirler hep içten içe, alttan alta kendi dilleriyle de konuşmaya devam etmişler, bir şekilde işaretlerle, sembollerle, şehrin şurasına burasına yerleştirdikleri kodlarla iletişimlerini sürdürmüşlerdir sakinleriyle. Şehirlere dıştan hükümran olan iktidarlar bu dinamikleri durdurmaya, onları kendi çarklarına adapte etmeye uğraşmışlar; ancak yine de direngen bir tortu, baş eğmeyen bir taraf, inatçı bir müdafaa hattı hep var olmuştur şehirlerin diri gövdelerinde.
Şehirleri ateşleyen kıvılcımdır iktidarla aralarındaki bu gizli ve derin, derin olduğu kadar da ‘yakıcı’ mücadele süreci. Baş eğdirmek isteyenler karşısında sessiz yığınların sesleri yankılanır eski şehirlerin harabelerinde. Bu sesleri duymak yalnız kulak değil, aynı zamanda yürek ister!
Turgut Cansever’in yeni kitabı
Bu köşede fikirlerinden sık sık yararlandığım Turgut Cansever’in İstanbul üzerine yazdıkları bir kitapta toplandı ve İstanbul’u Anlamak adıyla yayınlandı (İz Yayıncılık). Yarım asırlık bir birikim ve tecrübenin ışığında bu bir zamanlar adı “saadet kapısı”na çıkmış bulunan evrensel şehrin geçmişten bugüne uzanan hikayesini okuyacaksınız. Eyüp Sultan’dan Adalar’a, Boğaziçi’nden Beyazıt Meydanı’na kadar şehr-i İstanbul’un yok ediliş sürecine engel olmak isteyen bir insanın çırpınışları var bu kitapta. Okuyun, çok şey öğreneceksiniz. Benden söylemesi. İrtibat telefonu: (0212)-518 22 04.
SARMAŞIK
“İncecik’ten bir kar yağar”
Karacaoğlan’ın o ünlü mısralarını bilmeyen, hatırlamayan var mıdır?
İncecik’ten bir kar yağar
Tozar Elif Elif diye
Deli gönül abdal olmuş
Gezer Elif Elif diye
Ben de Salah Birsel’in günlüklerini okumaya koyulmadan önce bu şiirde geçen “İncecik”in Elbistan’ın köylerinden birisi olduğunu bilmezdim. Nedense hep karın “incecikten”, yani bulgur gibi yağdığını hayal etmişimdir bu şiiri okurken. Şu satırları düşüyor 28 Mayıs 1954 tarihli günlüğüne Salah Birsel: “Yanımda, yere bağdaş kurmuş bir Afşar delikanlısı, İncecik’in Elbistan köylerinden biri olduğunu, İncecikli kızlardan çoğunun Elif diye anıldığını söylüyor. “Karacaoğlan, diyor, bu dolaylarda uzun boylu kalmıştır.”
Biliyorum alışmak biraz zor olacak; ama Karacaoğlan’ın şiirini bu yeni anlam kümesiyle birlikte okumaya, onu içime sindirmeye çalışıyorum Hacivat Günlüğü’nü okuduğumdan beri.
.
Altı cami, üstü tuvalet!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Altı cami, üstü tuvalet!
Yalnız Osmanlı mimarisinin değil, dünya mimarlık tarihinin de önemli sentezlerinden birisinin üzerinde gerçekleştirildiği bir eserdir Bursa’daki Hüdavendigar Camii. Sosyal ve eğitsel ihtiyaçları dini bir yapının bünyesinde bir arada karşılamayı amaçlayan bu benzersiz cami modeli, hem misafirlerin barınabilmesi için bir tür misafirhaneyi (bu yüzden Semavi Eyice hoca onu zaviye-camiler içerisinde değerlendirmiştir), hem talebeler için kalacak odaları olan bir medreseyi, hem de ibadethaneyi aynı çatı, daha doğrusu -yine Osmanlı mimarisinde bir istisna olarak- tonoz kubbeler altında birleştirmeyi başarmış bir eserdir.
Bir ara çözümdür sanki o Osmanlı mimarisi ile Selçuklu mimarisi arasında; bir geçiş devri eseridir. Kapılarında çifte minareleri olan Selçuklu medreseleri ile çok kubbeli cami modellerinin bir ara formudur. Osmanlı devletinin, tarih sahnesine çıkışının ilk yüzyılında cami ile medresenin, yani din ile ilmin ayrılmasına hoş bakmadığını da dile getiriyor bir bakıma I. Murad’ın 1366’da yapımını başlattığı Hüdavendigar Camii.
Ne var ki, bugünlerde bir mabede yapılabilecek en büyük saygısızlıklardan birisine sahne olmakta bu cami. Bursa basınında çıkan haberlere göre, uzun yıllardır boş bir halde duran üst kat, yani medrese katı şimdilerde Halı ve Kilim Müzesi haline getirilmek isteniyor imiş. Bu amaçla o güzelim tuğla örgülü duvarlar saten boyayla kaplanıyor, zemin mermer döşeniyor ve asıl acı tarafı, namaz kılınan bir mekanın üst katına hem alaturka, hem de alafranga tuvalet yaptırılıyormuş.
Bu kadarına pes doğrusu! demekten kendimi alamadım haberi okuyunca.
Kimden ve nasıl izin alındığı da şaibeli bir konu, anlaşılan. Osmanlı mimarisinin en orijinal ve büyük istisnalarından birisi olan bu caminin, Prof. Dr. Semavi Eyice’ye bakılırsa bir başka ilginç özelliği daha vardır: 13-14. yüzyıllarda Venedik’ten Yunanistan’a kadar bazı binalara dokunup geçer Hüdavendigar Camii’nde gördüğümüz ilginç cephe mimarisi. Bir hava akımı gibi bütün Akdeniz’i katedip Bursa’ya konuk olur bu mimari tarz. “Bursa’daki Akdenizli” de diyebileceğimiz bu eser, Evliya Çelebi’den Ahmet Hamdi Tanpınar’a kadar birçok yazarımıza da ilham kaynağı olmuştur.
Oysa şimdi bu eşsiz eserin kimliğine, üst katı müze yapılarak ve içerisine, sanki dışarıda def’-i hacet yapmak mümkün değilmiş gibi çeşit çeşit helalar konularak saygısızca müdahale ediliyor, bizi dünya aleme rezil etmek üzere. Müze yapılacak başka bina kalmamış gibi böylesine önemli özellikleri haiz tarihi bir caminin müze yapılmasına girişilmesi gerçekten de üzüntü verici bir durum.
İyi de bu işin sorumluları nerede? diye sormak geliyor, içimden kopan bir avuç çığlıkla beraber. Kim cür’et edebilir böyle bir işe? Dahası kim ve nasıl izin verebilir böyle bir vandalizme? Ve hangi hakla?..
Ben de kalkmış nelerden söz ediyorum! Sorumlulukmuş, hakmış, cür’etmiş!.. Bu memlekette güzide sanatkarlarımız 1930’larda Sultanahmet Camii’ni Resim ve Heykel Müzesi yapmayı kafalarına koymamışlar mıydı? (Garabeti düşünün: Cami, heykellerle doldurulacaktı!) Rahmetli Topkapı Sarayı Müdürü Tahsin Öz devrin idarecilerine yalvarıp yakarmasaydı bu projeyi birtakım aklı evveller ciddi ciddi hayata geçirmeyecekler miydi?
Daha geçen hafta yazdım: Mimar Sinan’ın mezarından çıkartılan kafatasının bugün nerede olduğunu bilen bir Allah’ın kulunu bulamadım araştırmalarım sırasında. Sırra kadem basan yalnız Sinan’ın kafatası değildi üstelik, anlı şanlı Antropoloji Müzesi de nisyan bataklığına gömülmüştü. Cuma gününden bu yana da ne arayan soran oldu, ne de hadiseyi üstlenen bir kurum çıktı ortaya.
Keza, aynı yıllarda Fatih Sultan Mehmet’in mezarının açılıp kemiklerinden örnekler alınmak istendiğini, ancak rahmetli İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın tepkisi sayesinde bundan vazgeçildiğini de biliyoruz.
Vurdumduymazlığın, hafızasızlığın, gafletin tiranlığını sürdürdüğü bir ülkede daha nice camilerin üst katına tuvalet ve müze yapılır, daha nice övünme yarışına girdiğimiz değerin mezarı açılıp kemikleri oraya buraya savrulur da ruhumuz bile duymaz!..
Ne diyordu o tıraş bıçağı reklamındaki conta delikanlımız: Burası Türkiye!
.
Doğu despotizmi
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Doğu despotizmi
“Kendi”mizi anlamanın önündeki en kalın engelin gözlerimizin önüne farkına varmadan çektiğimiz ideolojik tül perde olduğunu ne zaman fark edeceğiz acaba? Gün geçmiyor ki, tarih hakkında hüküm verme salahiyetini kendisinde bulan -solcu veya sağcı fark etmiyor- bir ‘aydınımız’ bugünkü bir olumsuzluğun faturasını Osmanlı’daki Doğu Despotizmi’nin mevcudiyetine bağlamasın. Osmanlı devlet geleneği “kerim devlet” idi, devlet kutsaldı, karşı konulmazdı ona ve hep tabiiyet ilişkisi geçerliydi teb’a ile devlet arasında. Devlet her şeyin, bu arada toprağın mülkiyetinin de mutlak sahibiydi, bu yüzden sivil toplum gelişmemişti Osmanlı’da; korkuya dayalı bir yönetimdi; merkezi bir güç her şeyi denetiminde tutuyordu; farklılıklara izin vermeyen yekpare bir sistemdi ve tek amacı, padişahın veya sarayın varlığını korumaktı; nihayet ve en önemlisi, temel bir kanundan mahrumdu bu sistem.
Her ne kadar Doğu Despotizmi (Oriental Despotism) kavramını ilk sistematikleştiren Karl Wittfogel olmuşsa da (1957), Montesquieu’nün Kanunların Ruhu (1748) adlı eserine kadar geri giden uzun bir tarihi vardır. Montesquieu’ye göre despotizmin kaynağı olan monarşi, Doğu’nun tabiatının bir gereğidir. Geniş çöl stepleri hiçbir karşı koymaya imkan tanımayan mutlak ve merkezi imparatorlukların oluşmasını hazırlamıştır. Oysa Avrupa’nın engebeli ve dağlarla bölünmüş coğrafyası, feodal krallıkların ve farklı güç merkezlerinin, iktidara direnme odaklarının teşekkülüne elverişlidir. Bu yüzden Doğu’daki, önlerine çıkan her şeyi yutan Moğollar yahut Avrupa’yı kıskaca alan Osmanlıların kurduğu türden devasa imparatorluklara karşılık Avrupa’da bölünmüş güçlerin mecburi işbirliğinden doğan bir kanuna uyma teamülü ortaya çıkmış, bu da bir tarafı gücün mutlaklığını onaylayan kanunsuzluğa, diğer tarafı ise gücün bölünmesine dayanan kanunların egemenliğine götürmüştür.
Gerçi Montesquieu’nün bu görüşü sonraki yıllarda sık sık eleştirilecektir; ama siyaset teorisi üzerinde yaptığı muazzam etkinin günümüze kadar sürdüğü de görülmektedir. Hatta yalnız siyaset teorisi alanında değil, ülkenin en güncel ve acil meselelerinden birisi olan demokrasinin niçin yerleşemediği konusunun gündeme geldiği yahut İslam tarihinin bir özeleştirisinin yapılmaya kalkışıldığı platformlarda bile suçun Doğu’ya egemen olmuş bulunan Doğu Despotizmi’ne yamanmaya çalışıldığına şahit olmaktayız. Bu derece popülerleşmiş ve yaygın bir kabul görmüş olan bu kavramın -sadece bu özelliğinden onun ideolojikliğini çıkartabiliriz- hemen hemen aynı yıllarda çağdaşı olan Voltaire tarafından nasıl bir nafiz bakışla eleştirildiğini yan tarafta okuyacaksınız. Burada diğer eleştirilere köşemizin elverdiği nispette temas etmekle yetineceğiz.
Çağımızın önemli düşünürlerinden Althusser, Montesquieu’nün niyetinin Doğu devletleri hakkında bir analiz yapmaktan çok, Doğu’yu bir ütopya aynası gibi kullanarak Fransa’daki monarşiyi alttan alta eleştirmek olduğunu söyler. Doğu, bir araçtır burada. Montesquieu Doğu Despotizmi kavramını, XIV. Louis’in mutlakiyetçiliğine kendisini görmesi için ayna tutmak amacıyla kullanmakta, Fransa Kralı’na gerçek yüzünü görme imkanını bahşetmektedir. Dolayısıyla Alhusser mealen der ki, ‘Türkleri rahat bırakalım artık. Montesquieu’nün derdi Doğu değil, Fransa’ydı. Doğu Despotizmi’ni Doğu’da değil, Fransa’da arayalım.’
Thomas Macaulay, Montesquieu’yü Doğu Despotizmi kavramsallaştırmasını yaparken malzemelerini dikkatsizce topladığı, tarihi keyfi biçimde yağmaladığı ve Doğu Despotizmi’ni sistemleştirmek için heveskarca davrandığı için şiddetle eleştirir. Montesquieu’nün Doğu üzerine gözlem ve tahlilleri, çağdaşı olan Avrupa ülkelerininki ile karşılaştırıldığında son derece sathi kalmaktadır. Osmanlı gerçeğini hiçbir zaman anlamamış olan Montesquieu’nün, yararlandığı kaynakları da adam gibi okuduğu şüphelidir. Zira incelediği seyahatnamelerin başka bölümlerinde kendisinin Doğulularda bulmak isteyeceği özellikleri yanlışlayan birçok gözlemle karşılaşılmaktadır.
İstanbul’da Fransız Büyükelçisi olan Count de Choiseul-Gouffier, Montesquieu’yü cevaplarcasına bir mektup yazacak 1786’da ve şöyle diyecekti: “Burada işler Fransa’daki gibi yürümüyor; kral tek efendi değil; burada ulemayı, kanun adamlarını, yüksek devlet adamlarını ve artık o görevlerde olmayanları da ikna etmek mecburiyeti vardır.”
Bilmem fazla söze hacet kaldı mı?
Voltaire’in Doğu Despotizmi eleştirisi
Montesquieu’nün Kanunların Ruhu adlı kitabının kendisini epeyce güldürdüğünü belirten Voltaire, “böyle bir kitabın başı sonu olmayan bir çıkmaz şeklinde, metotsuz yazılmış olmasına üzüldüğü”nü söyler. Kitapta referans gösterilen bazı kitaplara baktığında Montesquieu’nün nasıl büyük tahrifler yaptığını örnekleriyle ortaya koyan Voltaire, onun “Büyük imparatorluklar Avrupa’da hiçbir zaman yaşayamamıştır” sözüne karşı delil olarak 500 yıl yaşayan Roma İmparatorluğu’nu gösterir. Kaynaklarını çürüttüğü Kanunların Ruhu yazarının Osmanlı Devleti hakkındaki iddialarına sözü getirir sonra:
“Sultan yasaların dışına çıkabilmek için bilginlere (ulemaya) başvurmak ihtiyacını duyuyor. Bakın, bizler Türklerin komşusu olduğumuz halde onları tanımıyoruz. Uzun zaman aralarında yaşayan Kont de Marsigli, hiçbir yazarın, Osmanlı İmparatorluğu ile yasaları hakkında bize gerçek bir bilgi vermediğini söylüyor… (Osmanlıların) dinleri ile yasaları hakkında söylenenlerin hemen hepsi yanlıştır; aleyhlerinde çekip çıkardığımız neticeler de hiçbir şeye dayanmayan uydurma masallardır.”
“Bilmem neden Asya ve Afrika’daki hükümdarlara despot demek yazarlarımızın hoşuna gidiyor; eskiden, sultanın tebaası olan Avrupalı küçük bir hükümdara despot denirdi… Bugün sultana, papaya, Çin imparatoruna hiç çekinmeden despot diyoruz… İmdi böyle bir hükümetin varlığını iddia etmek yanlıştır. Bana öyle geliyor ki böyle bir hükümetin mevcut olabilmesi de imkansızdır. Kur’an’la onun bilginler tarafından tasvip edilen tefsirleri Müslümanlar için yasa demektir; bu dine mensup hükümdarlar, Kur’an’a el basıp bu yasalara riayet edeceklerine and içerler. Eski milis kıtalarıyla yasa adamlarının büyük imtiyazları vardı. Bu imtiyazlara tecavüz etmek isteyen sultanları ya boğazlarlar ya da törenle tahttan indirirler.”
Voltaire daha bir sürü eleştiri yöneltiyor Doğu Despotizmi kavramına; ama yerimiz ne yazık ki bu kadarına müsait. İleride isterseniz yine döneriz bu ilginç konuya.
Kaynakça:
Voltaire, Feylesofça Konuşmalar ve Fıkralar II, Çev.: F. Baldaş, 2. Baskı, Ankara 1962, MEB. Doğu Despotizmi yazısı için Michael Curtis’in derli toplu makalesinden yararlandım: “The Oriental Despotic Universe of Montesquieu”,Princeton Papers in Near Eastern Studies, No: 3, 1994, s. 1-38. Ayrıca kısa bir yorum için bkz. Cemil Meriç, Bu Ülke, İst. 1976, s. 122-3.
.
Doğu despotizmi
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Doğu despotizmi
“Kendi”mizi anlamanın önündeki en kalın engelin gözlerimizin önüne farkına varmadan çektiğimiz ideolojik tül perde olduğunu ne zaman fark edeceğiz acaba? Gün geçmiyor ki, tarih hakkında hüküm verme salahiyetini kendisinde bulan -solcu veya sağcı fark etmiyor- bir ‘aydınımız’ bugünkü bir olumsuzluğun faturasını Osmanlı’daki Doğu Despotizmi’nin mevcudiyetine bağlamasın. Osmanlı devlet geleneği “kerim devlet” idi, devlet kutsaldı, karşı konulmazdı ona ve hep tabiiyet ilişkisi geçerliydi teb’a ile devlet arasında. Devlet her şeyin, bu arada toprağın mülkiyetinin de mutlak sahibiydi, bu yüzden sivil toplum gelişmemişti Osmanlı’da; korkuya dayalı bir yönetimdi; merkezi bir güç her şeyi denetiminde tutuyordu; farklılıklara izin vermeyen yekpare bir sistemdi ve tek amacı, padişahın veya sarayın varlığını korumaktı; nihayet ve en önemlisi, temel bir kanundan mahrumdu bu sistem.
Her ne kadar Doğu Despotizmi (Oriental Despotism) kavramını ilk sistematikleştiren Karl Wittfogel olmuşsa da (1957), Montesquieu’nün Kanunların Ruhu (1748) adlı eserine kadar geri giden uzun bir tarihi vardır. Montesquieu’ye göre despotizmin kaynağı olan monarşi, Doğu’nun tabiatının bir gereğidir. Geniş çöl stepleri hiçbir karşı koymaya imkan tanımayan mutlak ve merkezi imparatorlukların oluşmasını hazırlamıştır. Oysa Avrupa’nın engebeli ve dağlarla bölünmüş coğrafyası, feodal krallıkların ve farklı güç merkezlerinin, iktidara direnme odaklarının teşekkülüne elverişlidir. Bu yüzden Doğu’daki, önlerine çıkan her şeyi yutan Moğollar yahut Avrupa’yı kıskaca alan Osmanlıların kurduğu türden devasa imparatorluklara karşılık Avrupa’da bölünmüş güçlerin mecburi işbirliğinden doğan bir kanuna uyma teamülü ortaya çıkmış, bu da bir tarafı gücün mutlaklığını onaylayan kanunsuzluğa, diğer tarafı ise gücün bölünmesine dayanan kanunların egemenliğine götürmüştür.
Gerçi Montesquieu’nün bu görüşü sonraki yıllarda sık sık eleştirilecektir; ama siyaset teorisi üzerinde yaptığı muazzam etkinin günümüze kadar sürdüğü de görülmektedir. Hatta yalnız siyaset teorisi alanında değil, ülkenin en güncel ve acil meselelerinden birisi olan demokrasinin niçin yerleşemediği konusunun gündeme geldiği yahut İslam tarihinin bir özeleştirisinin yapılmaya kalkışıldığı platformlarda bile suçun Doğu’ya egemen olmuş bulunan Doğu Despotizmi’ne yamanmaya çalışıldığına şahit olmaktayız. Bu derece popülerleşmiş ve yaygın bir kabul görmüş olan bu kavramın -sadece bu özelliğinden onun ideolojikliğini çıkartabiliriz- hemen hemen aynı yıllarda çağdaşı olan Voltaire tarafından nasıl bir nafiz bakışla eleştirildiğini yan tarafta okuyacaksınız. Burada diğer eleştirilere köşemizin elverdiği nispette temas etmekle yetineceğiz.
Çağımızın önemli düşünürlerinden Althusser, Montesquieu’nün niyetinin Doğu devletleri hakkında bir analiz yapmaktan çok, Doğu’yu bir ütopya aynası gibi kullanarak Fransa’daki monarşiyi alttan alta eleştirmek olduğunu söyler. Doğu, bir araçtır burada. Montesquieu Doğu Despotizmi kavramını, XIV. Louis’in mutlakiyetçiliğine kendisini görmesi için ayna tutmak amacıyla kullanmakta, Fransa Kralı’na gerçek yüzünü görme imkanını bahşetmektedir. Dolayısıyla Alhusser mealen der ki, ‘Türkleri rahat bırakalım artık. Montesquieu’nün derdi Doğu değil, Fransa’ydı. Doğu Despotizmi’ni Doğu’da değil, Fransa’da arayalım.’
Thomas Macaulay, Montesquieu’yü Doğu Despotizmi kavramsallaştırmasını yaparken malzemelerini dikkatsizce topladığı, tarihi keyfi biçimde yağmaladığı ve Doğu Despotizmi’ni sistemleştirmek için heveskarca davrandığı için şiddetle eleştirir. Montesquieu’nün Doğu üzerine gözlem ve tahlilleri, çağdaşı olan Avrupa ülkelerininki ile karşılaştırıldığında son derece sathi kalmaktadır. Osmanlı gerçeğini hiçbir zaman anlamamış olan Montesquieu’nün, yararlandığı kaynakları da adam gibi okuduğu şüphelidir. Zira incelediği seyahatnamelerin başka bölümlerinde kendisinin Doğulularda bulmak isteyeceği özellikleri yanlışlayan birçok gözlemle karşılaşılmaktadır.
İstanbul’da Fransız Büyükelçisi olan Count de Choiseul-Gouffier, Montesquieu’yü cevaplarcasına bir mektup yazacak 1786’da ve şöyle diyecekti: “Burada işler Fransa’daki gibi yürümüyor; kral tek efendi değil; burada ulemayı, kanun adamlarını, yüksek devlet adamlarını ve artık o görevlerde olmayanları da ikna etmek mecburiyeti vardır.”
Bilmem fazla söze hacet kaldı mı?
Voltaire’in Doğu Despotizmi eleştirisi
Montesquieu’nün Kanunların Ruhu adlı kitabının kendisini epeyce güldürdüğünü belirten Voltaire, “böyle bir kitabın başı sonu olmayan bir çıkmaz şeklinde, metotsuz yazılmış olmasına üzüldüğü”nü söyler. Kitapta referans gösterilen bazı kitaplara baktığında Montesquieu’nün nasıl büyük tahrifler yaptığını örnekleriyle ortaya koyan Voltaire, onun “Büyük imparatorluklar Avrupa’da hiçbir zaman yaşayamamıştır” sözüne karşı delil olarak 500 yıl yaşayan Roma İmparatorluğu’nu gösterir. Kaynaklarını çürüttüğü Kanunların Ruhu yazarının Osmanlı Devleti hakkındaki iddialarına sözü getirir sonra:
“Sultan yasaların dışına çıkabilmek için bilginlere (ulemaya) başvurmak ihtiyacını duyuyor. Bakın, bizler Türklerin komşusu olduğumuz halde onları tanımıyoruz. Uzun zaman aralarında yaşayan Kont de Marsigli, hiçbir yazarın, Osmanlı İmparatorluğu ile yasaları hakkında bize gerçek bir bilgi vermediğini söylüyor… (Osmanlıların) dinleri ile yasaları hakkında söylenenlerin hemen hepsi yanlıştır; aleyhlerinde çekip çıkardığımız neticeler de hiçbir şeye dayanmayan uydurma masallardır.”
“Bilmem neden Asya ve Afrika’daki hükümdarlara despot demek yazarlarımızın hoşuna gidiyor; eskiden, sultanın tebaası olan Avrupalı küçük bir hükümdara despot denirdi… Bugün sultana, papaya, Çin imparatoruna hiç çekinmeden despot diyoruz… İmdi böyle bir hükümetin varlığını iddia etmek yanlıştır. Bana öyle geliyor ki böyle bir hükümetin mevcut olabilmesi de imkansızdır. Kur’an’la onun bilginler tarafından tasvip edilen tefsirleri Müslümanlar için yasa demektir; bu dine mensup hükümdarlar, Kur’an’a el basıp bu yasalara riayet edeceklerine and içerler. Eski milis kıtalarıyla yasa adamlarının büyük imtiyazları vardı. Bu imtiyazlara tecavüz etmek isteyen sultanları ya boğazlarlar ya da törenle tahttan indirirler.”
Voltaire daha bir sürü eleştiri yöneltiyor Doğu Despotizmi kavramına; ama yerimiz ne yazık ki bu kadarına müsait. İleride isterseniz yine döneriz bu ilginç konuya.
Kaynakça:
Voltaire, Feylesofça Konuşmalar ve Fıkralar II, Çev.: F. Baldaş, 2. Baskı, Ankara 1962, MEB. Doğu Despotizmi yazısı için Michael Curtis’in derli toplu makalesinden yararlandım: “The Oriental Despotic Universe of Montesquieu”,Princeton Papers in Near Eastern Studies, No: 3, 1994, s. 1-38. Ayrıca kısa bir yorum için bkz. Cemil Meriç, Bu Ülke, İst. 1976, s. 122-3.
.
Apo’yu ikinci Cem Sultan yapmayalım!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Apo’yu ikinci Cem Sultan yapmayalım!
Gereğinden fazla telaşlı, aceleci ve heyecanlıyız. O çok bel bağladığım sağduyumuz, birileri gaza abanınca sırra kadem basıyor ve tanınmaz bir hale geliyoruz. Yerinde ve zamanında tepki gösteremediğimiz gibi tepkilerimizi nerede durduracağımızı da kestiremiyoruz.
Son olarak Apo olayında bütün bunları bir kere daha yaşadık, hala da dumanı tüten bir konu bizim için; kolay kolay yatışmayacağa benziyor bu defa.
Güneydoğu bölgesinden binlerce ailenin gemilerin ambarlarında yavan ekmek yiyerek çıktıkları İtalya seferlerini sadece seyrettik ve bunun bir komplo olduğunu vehmettik hep. Halbuki dışarıdan, özellikle İtalya’dan bakılınca durum hiç de öyle basite alınacak gibi değildi. Vahimdi. Bir ülkeden gemiler dolusu insan hayatlarını tehlikeye atarak başka ülkelere sığınıyorlarsa bunun üzerinde ciddi olarak düşünüp tedbirlerini almamız gerekirdi. Nihayet bu sefil sahnelerin Avrupa kamuoyunda uyandıracağı merhamet duygularını da hesaba katmalıydık.
Şimdi Apo’nun İtalya’ya gidişine ve İtalyanların Türk devletine karşı tarafgir bakışına şaşıyoruz. Bu süreçte İtalya bizi sadece futbol takımları açısından ilgilendirdiyse, olanı biteni sanki alakasız bir ülke gibi lakaydi ile izlediysek kimindir suç?
Şimdi kalkmışız, İtalyan marul ve limonlarını ezmek üzerinden bir politika yürütüyoruz. Müsamere sahnelerini aratan mizansenlere ve “başı örtülü” şehit annelerinin hazin görüntülerine sığınıyoruz. Prim yapmak veya tiraj almak için hemen herkes yarışa girmiş durumda.
Bizzat Başbakan’ın ağzından İtalya’nın “ebedi düşman”ımız olacağının ilan edilmesi, bayrakların yakılması, konsolosluk tabelalarının sökülüp ayaklar altına alınması, bu arada bir İtalyalı mahkumun hapishanede diğer tutuklularca rehin alınması sonuçlarını doğurmuştur. Basın, her zaman olduğu gibi, en veciz (!) manşetlerle meseleyi körüklemektedir. (Bir gazetede gördüğüm manşete hala inanmak istemiyorum. Futbol hakemlerine layık gördüğümüz eşcinselliği ifade eden bir sıfatı “… İtalyanlar” şeklinde manşete taşımakta beis görmeyen bu kafadan ürkmedim desem yalan olur.)
Burada bir parantez açarak Başbakan’ın tutumuna da değinmek istiyorum. Pazar gecesi bir spor programının sunucusu, sanki bir muhabire bağlanıyormuş gibi, “Şimdi Ankara’ya bağlanıyoruz, hattımızda Başbakan Mesut Yılmaz.” demesin mi? İş buraya kadar düşmüş demek ki. Bir spor programı spikeri telefonu açtığında Başbakan’ı elinin altındaymış gibi bulabiliyorsa, artık ilişkiler piramidi tersine dönmüş demektir. Nitekim aynı programda Togay Bayatlı da, bunun verdiği güvenle Başbakan’dan “ricada” bulunabildi. Benim bildiğim Başbakan’dan sadece ve sadece Cumhurbaşkanı ricada bulunabilir. Bayatlı da, bizler de ancak meseleyi “arz edebiliriz”. Protokol dilinde eşitler arasında veya üst’ün ast’a ricası olabilir ancak. Son derece semptomatik bulduğum bu hitap tarzı beni ettiği kadar Başbakan’ı rahatsız etmemiş olmalı ki, söze çok teşekkür ederek başladı!
Bütün bu hadiseler şunu gösteriyor: Meselelerimizi açık yüreklilikle tartışamıyor, gerektiği yerde ve dozda tepki veremiyor ve bir öteki, düşman-hedef bulduk mu, tartışamadığımız meselelerin doğurduğu sonuçları dışarıya fatura ederek rahatlamaya çalışıyoruz. Bu yüzden, haklı olduğumuz bir davada, ipin ucu kaçarsa dünya kamuoyu nezdinde haksız bir konuma itilebiliriz. Dahası, karşı çıktığımız sürecin hızlanmasına bilmeden hizmet etmiş oluruz.
Şu kritik günlerde Apo vak’asını ikinci bir Cem Sultan krizine dönüştürmemeye itina göstermeliyiz!
.
Neredesin Sinan!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Neredesin Sinan!
Önceki hafta yine bu köşede kaleme aldığım “Mimar Sinan’ın kafatası nerede?” yazısı etkisini yavaş yavaş göstermeye başladı. Özellikle TÜYAP’ta karşılaştığım gençler yazıyı büyük bir heyecanla okuduklarını söylüyor ve yayınından sonra herhangi bir gelişme olup olmadığını merak ediyorlardı. Bu arada bazı haftalık haber dergilerinin de konuyla ilgilendiğini ve müstakil bir dosya hazırlığına giriştiklerini haber vereyim.
Tabii Türkiye gibi ana gündem maddelerinin bile birkaç günden fazla ayakta duramadığı memleketlerde böylesine özel hassasiyet isteyen bir konuda bir tek yazıyla kamuoyunun tepki verebileceğini düşünmek fazla safdillik olurdu. Yine de bir netice alınabilmesi için bu konuların farklı platformlarda ve defalarca dile getirilmesi gerekiyor anlaşılan. “Ben yazımı yazdım, gerisi beni alakadar etmez, başkaları ilgilensin artık.” deme lüksüne sahip değiliz ne yazık ki! Çaresiz hamallığını da kendimiz yapacağız gündeme getirdiğimiz meselelerin.
Bu arada elime geçen tamamlayıcı bir bilgiyi, konuyu araştıracak olanlara aktarmaktan kendimi alamayacağım.
Sözünü ettiğim yazımda 1 Ağustos 1935 tarihinde Sinan’ın Süleymaniye’deki türbesinin o zamanki Türk Tarih Kurumu üyeleri tarafından açtırılıp kafatasının çıkarıldığını ve ölçümünün yapıldığını, sonra da bugün TTK dahil hiç bir kurumun varlığından haberdar olmadığı Antropoloji Müzesi’nde korumaya alındığını anlatmıştım. Bu defa o günlerde Mimar Sinan’a olan bu resmi ilginin nereden kaynaklandığını öğreneceğiz.
Rıfkı Melul Meriç’in 1965’te basılan; ama aslında 1939’da yayına hazırladığı Mimar Sinan I: Hayatı-Eseri (Mimar Sinan’ın Hayatına, Eserlerine Dair Metinler) adlı çalışmasının önsözünü dönemin TTK Başkanı Uluğ İğdemir yazmıştır. İğdemir, burada Meriç’in eserinin nasıl hazırlandığını ve baskısının niye bu kadar geciktiğini anlatırken, bir yanıyla da üzerinde durduğumuz 1935 yılındaki Sinan ilgisinin nasıl başladığını anlatmaktadır. İğdemir’e göre 1935 Temmuz’unda Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk’ün başkanlığında bir TTK heyeti, Sedad Hakkı Eldem’in kaleme aldığı “Osmanlı Mimarisi” yazısını tartışmaktadır. (Malum, o dönemde Osmanlı’nın hemen sadece mimarisi “inkar fırtınası”na direnebilmektedir.) Eldem’in, Bayezit Camii Mimarı Hayreddin’in Sinanın öncüsü olduğu yolundaki iddiası ortalığı karıştırıverir bir anda. TTK Asbaşkanı Prof. Afet İnan, 29 Temmuz günkü toplantıda “Sinan hakkında müstakil ve büyük bir eser çıkarılmasını” ve Sinan’ın hayatı ve eserlerinin, özellikle de dünya sanatı içindeki değerinin ortaya konulmasını teklif eder.
Bu teklifi heyecanla kabul eden heyet -metinde geçmeyen; ama benim tespit ettiğime göre- Sinan’ın mezarının açılmasını ve iskeleti üzerinde tetkiklerde bulunulmasını kararlaştırır. 1 Ağustos’ta kafatası çıkarılır ve Sinan’ın Türk olduğu anlaşıldıktan sonra konu Atatürk’e duyurulur. O da -yine bu araştırmanın neticesinden duyduğu memnuniyetle- Hasan Cemil Çambel’e (ki o tarihlerde TTK başkanıdır.) Sinan’ın bir heykelinin yapılması emrini verir. Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nin önüne dikilen Sinan heykeli, bu emrin neticesidir. Ancak Atatürk’ün ikinci arzusu olan Süleymaniye Camii ile çevresindeki binaların restore edilerek bir “Sinan Sitesi” meydana getirilmesi, hala gerçekleşmiş değildir. Keşke, diyorum, Sinan’a bir heykel yapılacağına, o zamanlar henüz birçok sivil doku örneğini muhafaza etmekte olan Süleymaniye’deki “Sinan Sitesi” projesi öne alınsaydı da bugün onun bu şaheserini çevresindeki ahşap mimari örnekleriyle birlikte algılamak imkanına sahip olabilseydik. Her zamanki gibi işi kolayından halletme alışkanlığımız rol oynamış olmalı burada da.
1935 yazı, bu hararetli tartışmalarla bitti. Ne var ki bu ilginç zaman dilimi, arkasında Sinan’la ilgili birkaç kitap ve bir heykelden başka dişe dokunur bir miras bırakamamış, Atatürk’ün ölümünün ardından Rıfkı Melul Meriç’in kitabının basımı dahi savsaklanmış ve ancak 30 yıl sonra İğdemir’in gayretiyle gerçekleşebilmiştir.
1935 yılı, Sinan’ın kafatasının, belki de bir daha geri gelmeyecek şekilde, kaybettiğimiz yıl olarak da hatırlanacaktır. Bir insanın sağlığında kafasını kesmekle öldükten sonra mezarından çalmak arasında ne fark olduğunu bilen varsa söylesin lütfen!
İçimden kopan çığlığı huzurunuzda tekrarlıyorum:
Neredesin ey Sinan! Ve neredesiniz ey Sinanseverler!
SARMAŞIK
Bunları biliyor muydunuz?
Shakespeare’in ünlü oyunu Othello’daki olayların büyük bir kısmının Kıbrıs’ın Osmanlılar tarafından fethinin arefesinde geçtiğini… Kristof Kolomb’un Amerika gezileri için para toplarken, yeni keşfedilecek ve Hıristiyanlaştırılacak bölgelerden elde edilecek birikimin Kudüs’ü Türklerin elinden kurtarmak için harcanacağı bahanesini ileri sürdüğünü…
1578’de İstanbul’a piyasa araştırması yapması için gönderilen ve ajan olduğundan haklı olarak şüphelenilen İngiliz William Harborneun bir taraftan ticari faaliyetlerde bulunurken, diğer yandan da dönemin önde gelen devlet adamları (mesela Sokollu Mehmed Paşa) ve aydınları (mesela ünlü tarihçimiz Hoca Sadettin Paşa) ile özel dostluklar kurduğunu…
Bu bilgileri nereden mi öğrendim? Hemen söyleyeyim: Tanju Sarı’nın Gezginlerin Gözüyle Bir İmparatorluk: İngiliz Seyahatnamelerinde 17. Yüzyıl Osmanlı İktisadi Yapısı adlı hacmi küçük; ama yararlı çalışmasından (Göçebe Yayınları 1998).
KÜLTÜR BAHÇEMİZDEN
Başörtü ve vatan
“Birden, yolun ötesinden hanımlar koptu. Koyu yeldirmelere bürünmüş, başları beyazlarla örtülü, çift çift geliyorlardı… Bu kız kafilesine bakarken birden gayr-i ihtiyari bir saadet ürpermesi duydum. Bilmem; sizler bu toprağı ne zaman bir Müslüman toprağı gibi görüyorsunuz? Ben, öyle sanıyorum ki, bu yeldirmeler, bu beyazlarla örtülü başlar, kırlarda ağır ağır yürüyen bu saf kafileler olmasa vatanımda yaşadığımı için için duymayacağım.
Ah bilseniz biz onlardan ne kadar az Türk’üz.”
Yahya Kemal, Mektuplar Makaleler, 2. baskı İstanbul 1990, s. 161.
.
Et ve taş
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Et ve taş
Öyle başlığa bakıp da önünüze kanın sos olarak kullanıldığı bir tabak İtalyan makarnası da benim süreceğimi zannettinizse aldanacağınızı bilmenizde yarar var. Bu yazının güncellikle uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur. Ne var ki bu, insanlık tarihinin başından beri var olan iktidar-insan bedeni-şehir ilişkisinin insanın bugün de gündeminde yer alan temel sorunlarla ilişkisiz olduğu anlamına gelmez. Aksine özgürlük ve iktidarın yapısının sorgulanması gibi insanlık tarihinin hiç bitmeyen bir güncel konusuyla ilgileneceğiz bugün.
Hemen belirtmem gerekiyor ki, yazının başlığı, Türkçe’de daha çok Kamusal İnsanın Çöküşü adlı tartışma başlatan kitabın yazarı Richard Sennett’ın bir kitabından alındı: Flesh and Stone (Faber and Faber 1996). İlk bakışta biraz fazla ‘çıplak’mış gibi gelen kitabın ismindeki esrar perdesi, altbaşlığını okuyunca yavaş yavaş aralanır gibi oluyor: Batı Medeniyetinde İnsan Vücudu ve Şehir. Sennett kitabında, Cennetten yeryüzüne indirilen insanoğlunun dünyada kendisini “evi”nde hissedeceği ortamlar vücuda getirme mücadelesini çözümlüyor.
Şehirler her zaman ikili -belki de iki yüzlü-bir işlev üstlenmişlerdir insanlık tarihinde. Bir yanıyla iktidarın merkezi, onun insana, bedeniyle, diliyle, aklıyla hükmetme mahalleri olarak hizmet etmişken, garip bir şekilde aynı zamanda da insanın iktidara direnebilmesinin ön şartlarını, zeminini de oluşturmuş bulunmaktadır. İktidarlar şehri kullanarak insan bedenine tahakküm etmenin çarelerini araştırırken, şehir alttan alta, ördüğü çok katlı beşeri ilişkiler ağı sayesinde insan özgürlüğünün vaatleriyle dolu verimli bir toprak özelliğini taşımayı başarmıştır.
Her şeye rağmen özgürlük, tam da iktidarın en karmaşık ağlarını ördüğü ve bu sayede belki de farkında olmadan kuşatmak istediği insanın da örgütlenmesine hizmet ettiği için yalnız şehirlerde teneffüs edilen bir şeydir. Günümüzde de böyle değil mi? Bunca insanın, büyük şehirlerin kapılarına yığılmalarının temelinde bu gerilimin dayanılmaz cazibesi rol oynuyor değil midir?
Bu konuya ilginç bir bağlantıyı, size belki garip gelecek ama iletişim üzerine yazdıklarıyla çığır açmış olan Marshall McLuhan kuruyor. Medyayı Anlamak (Understanding Media) adlı kitabında elbisenin kültür içinde insanın “ikinci derisi” haline gelişiminin altını çiziyor. Elbise, insanın dünyaya açılmasının ilk basamağını teşkil etmektedir. Dünyayı kendi bedeninden itibaren kurmaya başlar insan. (Bu nedenle de siyasi iktidarlar bedeni, bedenin örtüsü ve ikinci derisi olan giyim kuşamı zapt u rapt altına almak yönünde hususi bir alaka sahibidirler. İnsan vücudunun nasıl bir örtüye büründürüleceğinin iktidarların sürekli iştahını kışkırtmış olmasının altında yatan sebep budur.)
McLuhan’a göre elbiseyi ev, yani mesken takip eder. Elbise nasıl ikinci deri ise, mesken de insan için üçüncü bir deri vazifesini yüklenir. Bir adım daha atma imkanını yakalar çevresine doğru insan meskeniyle. Kendisini mevcut derisi dışında duvarlar ve çatı altında ikinci bir koruyucu katmanla sarıp sarmalamıştır artık.
Sıra asıl büyük koruyucu deriye gelmiştir: Şehir dördüncü deri olarak insanın uzanımlarını (extensions) azamiye çıkartır. Nitekim eskiden şehirlerin etrafını çeviren surlar, tıpkı evin duvarları gibi, tıpkı vücudumuzu kuşatan ve örten elbiselerimiz gibi ve tabii derilerimiz gibi insanları sarıp sarmalamakta ve onların güvenliğini -bu güvenlik yalnız düşmanlara karşı değil, aynı zamanda tabiatta bulunan iyi saatte olsunlara karşıdır da- teminat altına almaktaydı. Nitekim surların ve şehir merkezinin yerleri belirlenirken dualar okunması, ayinler düzenlenerek kutsanması, bu bölgelerin yalnız düşmanlara karşı değil, Eflatun’un Kanunlar adlı kitabında dile getirdiği gibi, kötü ruhlara, cinlere, şeytanlara.. karşı da efsunlandığını asırların içinden kulağımıza fısıldamaktadır.
Şehirde özgürlük, onu kuran ve yönetenler açısından değil, yaşayanlar açısından bakıldığında ancak kendisini ele verir. Şehri insan bedenini kontrol edecek bir alet gibi görenlere karşı uzun mu uzun bir destan yazmışlardır. Onu kendi bedenlerine nihai “deri” olarak eklemeye çalışanlar.
Velhasıl elbiseden başlayıp surlarda nihayet bulan bir maceradır insanınki. Lawrence Durell Balthazar’da, “Yarı-düşsel (ama gene de tam anlamıyla gerçek) kent bizim içimizde başlar, bizim içimizde biter, kökleri belleğimizdedir.” derken şehri yolculuğuna başladığı noktaya döndürmekten başka bir şey yapmıyordu aslında!
.
Eleştiri ve demokrasi
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Eleştiri ve demokrasi
Modern Batı felsefesini, sosyal bilimlerini, kültürünü vs. eleştiriyor ya da tartışıyoruz bu köşede bildiğiniz gibi. Modern ideolojilerin arka planına ilişkin çeşitli yorumlar yapıyoruz; yapmalıyız da. Ancak ciddi ciddi dirsek çürütüp okuyarak, üzerinde düşünüp taşınarak yapılması gerekir bu eleştirilerin, zücaciye dükkanına giren filin yaptığı gibi değil. Zira Batı kültürü veya modern düşünce dediğimiz hadise, insanlık tarihinde en fazla kendisi üzerine düşünen, teemmül (reflexion) edebilen, dolayısıyla kendisini en fazla yargılayan düşüncedir.
Bunun anlamı şudur: Batı düşüncesi, kendi eleştirisini de kendisi yapmakta, hem de öyle böyle değil, kıyasıya yapmaktadır. Bu sistematik eleştiri geleneği o kadar kurumsallaşmış, o kadar özümsenmiştir ki, bugün sosyal teori alanındaki çalışmaların önemli bir kısmı en incelikli Batı ve modernlik eleştirileri ile ilerlemekte, daha da garibi bunlar, içinde devlete ait olanların da bulunduğu üniversiteler bünyesinde yürütülmekte, giderek teşvik edilmektedir. Mesela Fransa’nın önemli üniversitelerinden College de France’de psikiyatrinin, hapishanenin, tımarhanenin arkasında yatan devlet/iktidar ideolojisini ortaya koyup eleştirebilmektedir Foucault. Keza bir Amerikan üniversitesinde hoca, beyazların Amerika’da her 30 yerliden 29’unu nasıl yok ettiklerini tarih dersinde anlatabilmekte, hatta American Holocaust adıyla bizzat üniversitenin yayını olarak dünyaya duyurabilmektedir. Tabii ki onların da gizlediği, sakladığı bilgiler var; ancak bunlar son tahlilde teorik olarak sorgulamaya ve ortaya çıkarılmaya açıktır.
Buradan çıkardığım netice şu: Kendi eleştirisini kendisi yapabilen, hatta eleştiri mekanizmasını kurumlaştıran Batı düşüncesine bu vasfından ötürü dışarıdan temellerini sarsıcı eleştiriler getirmek zorlaşmakta, imkansızlaşmaktadır neredeyse. Kültürün etrafında oluşan bu etkili eleştiri anaforu, dışarıdan onun içine gireni hemen koynuna almakta, bir nevi zırh gibi kültürü korumakta ve hayatiyetini sürdürmesini mümkün kılmaktadır.
Sözün kısası, eleştiri ile demokrasi arasında bir bağ kurmak istersek şöyle diyebiliriz: Eleştirilmekten korkmak nasıl düşüncenin gelişimini yavaşlatıyor, hatta kötürümleştiriyorsa, tek tip insanlar yetiştirmeyi amaçlayan ve ‘çatlak seslerin’ çıkmasına izin vermeyen bir yönetim de her şey olabilir; ama asla “demokrasi” olamaz.
Cesur ve güzel iki insan
Yavuz Gökmen’le hiç tanışmadım, fakat yazdığı Özal Sendromu adlı kitabın rahmetli Özal hakkındaki o yılların ortak eğilimini yansıtan olumsuz kanaatlerimi değiştirdiğini, bu tok, bazen de muhatabını sarakaya alan üslubun aradan geçen on yıla yakın zamandır tiryakisi olmasam bile müdavimi kesildiğimi söyleyebilirim. Hele Kanal 7’de Fehmi Koru ve İlnur Çevik’le beraber gerçekleştirdikleri Ankara Kulisi’ndeki biraz nobran tavrı, çok dikkatimi çekmişti. En önemlisi de, 28 Şubat sürecinde kalemini bukalemun’a döndürmeyen ender imzalardandı. Ecelin -tıpkı kader birliği etmişçesine- Turgut Özal gibi performansının zirveye vurduğu günlerde onu aniden yakalaması ise ayrı bir teessür kaynağı oldu herkes için.
Asım Köksal Hoca ile ise bundan iki yıl kadar önce tanışmış ve o tanışmanın ardından “Hz. Peygamber’e adanmış bir ömür” başlıklı yazımı kaleme almıştım. İlk tanışmamızdı; ama onu son görüşüm olacağını nereden bilebilirdim? Onun kadar bir Osmanlı beyefendisi nezaketi ile bir Peygamber aşığı muhabbetini kaynaştırıp bir karakter halinde yoğuranına mateessüf günümüzde çok ender rastlanabiliyor. Vefatından kısa bir süre önce ünlü İslam Tarihi’nin kısaltılmış bir neşrini yayına hazırladığı ve önümüzdeki aylarda bu eserin irfanımıza kazandırılacağı müjdesini vererek, bir Fatiha okumaya davet ediyorum sizleri Hoca’nın ruhuna. Cenab-ı Allah onun gibi peygamber aşıklarını dünyamızdan eksik etmesin.
Evet, bir cesur, bir de güzel adam ayrıldı aramızdan. Her ikisinin de artlarında bıraktığı boşluk, öyle kolay kolay kapanacağa benzemiyor.
De Gaulle ve Sartre
Fransız komutan ve Cumhurbaşkanı D Gaulle (1890-1970), dönemin en ele avuca sığmaz aydınlarından Sartre tarafından Les Temps Modernes’te acımasızca eleştirilmektedir. Yardımcılarından birisi sorar de Gaulle’e: “Siz ki Fransa’nın yarısı demeksiniz, bu şahsın böyle uluorta konuşmasına nasıl izin verirsiniz?” Cevap tokat gibi patlar yardımcısının yüzünde: “Ben Fransa’nın yarısı isem, Sartre Fransa’nın tamamıdır. Sakın ona dokunayım demeyin!”
.
Vatanından ve çağından sürgün
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Vatanından ve çağından sürgün
Almanya modern çağın laboratuvarıdır bir bakıma; modernliğin problemlerinin yoğunlaştırıldığı, konsantre edilerek yaşandığı bir coğrafyadır. Modernleşmeye, endüstrileşmeye, milliyetçiliğe, emperyalist emellere, Aydınlanma’ya hep trenin son vagonuna kendisini atarak yetiştiğinden olacak, bu geç kalmışlık duygusundan kendisini uzun süre kurtaramayacak, modernliğin birçok nimetini ‘hamdsizce’ tüketmesinin bedelini hem ülke olarak, hem de aydınlar düzeyinde bütün sonuçlarıyla yaşayacaktır.
Thomas Mann’ın Tonio Kröger’inde kahraman, hep “iki dünya arasında kalmış olmanın” sıkıntısını yaşar. Halk ile aydın kesim arasında olmak, devlet ile halk arasında, monarşi ile cumhuriyet arasında bir tercihte bulunmak… Ve bu kararlarının sonucuna katlanmak elbette…
Bu yüzdendir ki, henüz 25’inde Buddenbrook Ailesi ile büyük bir şöhrete erişen Thomas Mann, Hitler rejimi yüzünden Amerika’ya gidecek ve Almanya’yı bir daha hiç affetmeyecektir. Nurullah Ataç da bu yüzden Thomas Mann’a şöyle çatacaktır:
“Şu Thomas Mann denilen adamı zaten sevmezdim, son yazdıklarını okuyunca büsbütün soğudum. …Alamanya’nın, kendi yurdunun, milletinin ezilmesi karşısında da bir üzgünlük duymuyor. “Oh olsun!” der gibi bir hali var… (M)illetinin uğradığı felakete üzülmiyen kişiden tiksinirim, insanlığı, insan oğlunu sevmiyor demektir. İnsanlığı sevse, aralarında yaşadığı kimseleri de sevecek, onların haline de ilgilenecek. Thomas Mann’da işte bu insanlık yok: “Neme gerek? Ben artık Alaman değilim, Amerikalıyım!” diyor… Mann’ın ne adam olacağı kitaplarından da belliydi; öyle özentili bezentili cümleler düzen, bilgilerini göstermek için kitaplarının yarısını başka bir dilde yazan kimselere hiç güvenim yoktur. Onun büyük birer düşünce gibi göstermek istediği sözlere bir tırnak vurun, görürsünüz; birtakım bayağı, köhne şeylerin böbürlene böbürlene söylenilmesinden başka bir şey değildir.”
Anlaşılan o ki, burada Ataç, sanat eserini değil, sanatçının siyasal düşüncesini hedef olarak seçmiştir. Dünya edebiyatına iki şaheser (Buddenbrook Ailesi ve Büyülü Dağ) kazandırmış olan büyük bir yazar karşısında değil de, kendi yurdundan çeşitli -kendi açısından haklı da olabilecek- sebeplerle nefret etmiş bir aydın karşısında milletine sadık bir bende imiş izlenimini uyandırmaya çalışan ve hamiyyet duyguları kabaran Ataç’ın Prospero ile Caliban’da halkı nasıl aşağıladığını, küçük gördüğünü bilmesek bunları yutar görünebilirdik. Neredeyse bütün mesaisini halkın zihniyetinin, yalnız zihniyetini mi, en önemlisi konuştuğu ve düşündüğü dilin değiştirilmesi üzerine teksif eden bir aydının (bütün bunların halkı beğenmemek ve onu değiştirilmesi gereken plastik bir ‘nesne’ olarak görmekten öte bir anlamı var mı?) Mann gibi ülkesine Nobel Ödülü kazandırmış bir yazar karşısında kabadayılaşıp kahvehane ağzıyla konuşmaya başlamasını azgelişmiş aydın psikolojisine bağlamak çok mu kolaycılık olur dersiniz?
Bir aydının ve sanatçının vurulacağı tek mi’yar, rejime ve ülkesine sadakat mı olmalıdır? O zaman Almanların, Fransız komutanı Napolyon’u alkışlayan Goethe’den nefret etmeleri ve “hain” diye boğazına ip bağlayarak sokaklarda sürümeleri gerekmez miydi? Yine biz Goethe’nin eserlerini, ülkesini işgal eden bir komutanı yüzüne karşı övdüğü için meydanlarda yakmalı değil miydik? “Ne adam olacağı zaten eserlerden belliydi” mi demeliydik? (Nitekim aynı iftira, yeni rejimle uyuşamadığı için Mısır’a giden ve hastalanıncaya kadar da dönmeyen Mehmed Akif’e de atılmamış mıydı zamanında?)
Heine geliyor sözün burasında aklıma. Şu Hitler rejimince eserleri bir meydanda yaktırılan Şarkılar Kitabı’nın melankolik şairi Heinrich Heine. Bir asır önce yaşamış olmasına rağmen ve farklı gerekçelerle Almanlardan nefret eden bu Alman Yahudisi (sonradan güvenlik gerekçesiyle vaftiz olarak Hıristiyanlığa geçecektir), Almanlığa hakaret ettiği için aforoz edilmiştir Nazilerce. Alman edebiyatının en özgün soluklarından biri olan Heine, 1822’de Almanlar hakkında şunları söylemiş: “Alman olan her şeyden nefret geldi içime… Almanlıkla ilgili her şey midemi bulandırıyor. Alman dili kulaklarımı parçalıyor. Kimi zaman kendi şiirlerimden iğreniyorum, onları Almanca olarak yazmışsam!” (*)
Heinrich von Kleist, Hölderlin, Nietzsche ve çağımızda Hermann Hesse, ya intihar etmiş ya da çıldırmış, ağır ruhi hastalıklara uğramış Alman yazar, şair ve düşünürlerinden birkaçı sadece. Onlar, kelimelerden kendilerine yeni bir ülke kurarak gerçek dostlarıyla orada buluşan vatanından ve çağından sürgün edilmiş garip bir insan soyunun mensuplarıdır.
(*) Sözün burasında birden Fransızca yazmaya başlıyor Heine ve bizi de ilgilendiren şu önemli cümleleri söylüyor: “Sağlığım biraz düzelsin, Almanya’dan çıkıp gideceğim. Arabistan’a gideceğim; orada bir çoban yaşamı süreceğim, sözcüğün tam anlamı ile İnsan olacağım, üniversiteli olmayan develeri güdeceğim, Mu’allakat’dakiler kadar güzel Arapça şiirler yazacağım ve sonra Mecnun’un Leyla’sı için ak ettiği o kutsal kayaların üzerine oturacağım.” (Heine’nin Seçilmiş Mektupları, Çev.: Melahat Togar, İstanbul 1983, s. 37.)
.
İstanbul’da bir endülüs rüzgarı
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
İstanbul’da bir endülüs rüzgarı
Geçtiğimiz hafta sonu 3 gün boyunca Endülüslü “İslam feylesofu” İbn Rüşd konuşuldu Üsküdar-Bağlarbaşı’nda. Yerli yabancı pek çok bilim adamının katıldığı budüşünce şöleni (“sempozyum” şölen demektir zaten) ilgiyle takip edildi; özellikle de gençler tarafından.
Ah o gençler! Bu tür felsefi ve akademik yoğunluklu toplantılar dünyanın her tarafında dar bir ilim adamları zümresiyle sınırlı kalırken neden ve nasıl olduğunu hala tefsirde zorlandığım bir şekilde Türkiye’de kalabalık genç ve mütecessis nazarlar karşısında gerçekleşmekte, üstelik gösterilen ilgi, hiç de popüler tartışmalara gösterilenlerden aşağı kalmamaktadır. Doğrusu her şey kötüye bile gitse -ki böyle bir mutlak negatif “gidişat” muhaldir zannımca- sırf genç dimağlarda uyanmış olan bu ateşe bakarak bile umutlu olmak için pek çok sebep gösterebilirim.
Meşguliyetlerimin yoğunluğu nedeniyle sadece cumartesi günkü oturumları takip etme imkanını bulduğum sempozyumdan gelip gidenler vasıtasıyla malumat almaya devam ettim ve bazı tebliğ sahiplerinden tebliğ metinlerini temin edip okudum. Hızımı alamayıp kütüphanemde İbn Rüşd ile ilgili ne var yok masamın üzerine döktüm. Epeyce malzeme çıktığını görünce de gözüm korkmadı desem yalan olur! Her neyse, bu sayede İbn Rüşd hakkında epeyce metin okumuş oldum. Bir faydası daha oldu aramalarımın: Kütüphanemden İbn Rüşd’ün Tehafütü’t-Tehafüt adlı eserinin Mehmet Dağ tarafından yapılan Türkçe çevirisinin sırra kadem bastığını öğrendim! Çok önemli değil, zira yeni bir baskısı Kırkambar Yayınları’nda çıktı. Lakin aradığında kütüphanesinde var olduğunu bildiği bir kitabı başkasına kaptırmış olduğunu fark etmesinden daha üzücü ne olabilir ki bir hikmet sevdalısı için!
Cumartesi günü 3 oturum birden yapıldı. Birinci oturumda Prof. Mehmet Aydın ve Prof. Ahmet Arslan’ın ve yurt dışından katılan iki Batılı akademisyenin tebliğleri yeni boyutlar açtı İbn Rüşd’ün felsefesiyle ilgili. İflah olmaz bir İbn Bacceci olarak tabii bu oturumda beni en çok ilgilendiren tebliğ, araştırmacı dostum Burhan Köroğlu’nunki oldu. Köroğlu, “İbn Bacce’nin İbn Rüşd’e Etkileri” başlıklı tebliğinde, her iki Endülüslü filozof arasındaki bağı ve sürekliliği inceliyor. İbn Bacce’de rüşeym halinde kalmış bazı düşüncelerin İbn Rüşd tarafından nasıl geliştirildiğini başarıyla ortaya koyan Köroğlu, böylece İslam’ın Doğu kanadında egemen olan Kindi-Farabi-İbn Sina-Gazzali hattının karşısına farklı bir projeyle çıkan Endülüs-İslam felsefesinin ayırd edici taraflarını kuvvetle vurguluyordu. İbn Meserre’den itibaren belirginleşen bu çizgi İbn Tufeyl ve İbn Bacce ile devam etmekte ve İbn Rüşd ile en yetkin ifadesini bulmaktadır. İslam felsefesi kitaplarında genellikle gözden kaçırılan bu ayrışmayı ilk vurgulayan kişi, bildiğim kadarıyla Muhammed Abid el-Cabiri’dir.
Cabiri bu ayrışmanın yeni bir İslam düşüncesi “projesi” olduğunu ve ünlü fakih ve Edib İbn Hazm’a kadar geri götürülebileceğini söylüyor. Bu projenin Mağrip’teki Muvahhidi Devleti’nin ıslah projesiyle de örtüştüğünü belirten Cabiri, bu projenin temel meselesinin “beyan” ile “burhan”ı, yani din ile felsefeyi (o zamanlar bu kelime bilimleri de kapsıyordu) ayrı kulvarlara çekmek ve birbirlerine karışmalarını engellemek olduğunu belirtiyor. Nitekim İbn Rüşd’ün yazacağı Faslu’l-Makal’de hikmet (felsefe) ile şeriatın (din) aynı hakikatın memesinden süt emen iki kardeş olduğunu söylemesi, aynı hakikatın farklı dillerinden ibaret bulunduklarını vurgulaması bu projenin nihai neticesi olarak karşımıza çıkmış bulunmaktadır.
İbn Rüşd, bu yaklaşımıyla ilk dönem Oryantalistlerine “çifte gerçeklik” görüşüne sahipmiş gibi görünmüştür. Halbuki onun yaklaşımı, hakikatın iki tane olduğunu reddediyor ve iki dille konuştuğunu söylüyor ki bu da atlanmaması ereken çok önemli bir ayrım. Hakikat tektir fakta din avam-havass herkesi kuşatacak bir dille konuşurken, felsefe sadece seçkinlere hitap eder ve onun bilgisini halka yaygınlaştırmak haramdır, zira halka zarar verir İbn Rüşd’e göre.
Aslında hem sempozyum üzerine, hem de İbn Rüşd üzerine daha geniş olarak yazmak isterdim ne var ki, bu daracık sütuna ancak bu kadarını sığdırabildim. Cuma günkü Kültür Atlası köşemde bukonuya devam etmek istiyorum.
Son olarak rahmetli Mehmed Akif’in Safahat’ındaki şu mısraları zikrederek yazımı bitirmek istiyorum:
Medresen var mı senin? Bence o çoktan yürüdü.
Hadi göster bakayım şimdi de İbnü’r-Rüşd’ü?
İbn-i Sina niye yok? Nerde Gazali görelim?
Hani Seyyid gibi, Razi gibi üç beş alim?
.
Biz tarihi incelerken tarih de bizi inceler!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Biz tarihi incelerken tarih de bizi inceler!
İbn Rüşd Sempozyumu’nu bahane ederek bu Endülüslü fakih-feylesof üzerine birkaç yazı yazdığımı hatırlayacaksınız. Aklınıza şöyle sorular takılmış olabilir: Ne faydası var İbn Rüşd’ü bugün yeniden okumanın veya anlamanın? Çağımızın sorunları o kadar karmaşıklaşmış ve o kadar değişmiştir ki, 800 küsur yıl önce yaşamış ve yazdıkları İslam aleminde fazla tutulmamış bir feylesofun düşüncelerinin bugün bize ne yararı dokunabilir? İbn Rüşd ile zihnimizi meşgul edeceğimize çağdaş bir düşünür üzerinde kafa yormak daha akıl karı değil midir?
Biliyorum, hepiniz böyle düşünmüyorsunuz ama bu düşünce sahiplerinin kaygıları da tamamen yersiz değil. Onlar o çağların adamlarıyla, kendilerine mahsus sorunlara çözüm arıyorlardı, biz de bu çağın bizlere yüklediği sorunları çözmekle uğraşmaktayız. Dolayısıyla bizi içinde bulunduğumuz çağın sorunları daha yakından alakadar eder. Onlar bir bakıma geçmişte kalmış çözümlerdir; amiyane tabirle söylersek “tarih olmuşlardır.”
Gerçekten de çağlar önce yaşamış bir düşünürün fikirlerini bugüne taşımak ve onu yeni ışıklar altına tutup farklı ve özgün vechelerini ortaya çıkarmak büyük cehd isteyen zorlu bir uğraş. Alın teri akıtmayı, göz nuru dökmeyi gerektiriyor besbelli. Fakat tarihle ilişkimiz de böyle bir karşılıklılık (mütekabiliyet) içermeli değil midir? Biz tarihi incelerken tarih de bizi incelemektedir. Eğer biz varisler olarak geçmişimize sahip çıkmıyorsak, onun “yüceliği”nin kadr u kıymetini bilip değerlendirmiyorsak, onu bugüne taşıyamıyorsak, bu o çokça övündüğümüz geçmişin de “yüce” olmadığı anlamına gelmez mi?
Faslı düşünür Abdullah Laroui “Bugün geçmiş tarafından açıklandığı gibi, geçmiş de bugünle yargılanır” ve “Bugünü yozlaşmaya yüz tutmuş yüce bir geçmiş, sırf bu nedenle yalnız bizim için değil, kendi içinde de yüceliğini yitirebilir.” derken tam da bunu kastediyordu. Yine şöyle diyor Laroui: “Tarih, her an, geçmişin bilgisinin bugünü açıkladığı ve bugünün geçmişi dönüştürdüğü, yani aynı anda materyalin yeni bir resmini çizdiği bir sürekliliktir.”(*)
Dinamik bir süreç söz konusudur burada artık. Tarih ölü bir vak’a yığını, geçmişteki kalıntıların üst üste yığıldığı bir tümülüs değil, bugünü belirleyen ve bugün tarafından belirlenen oluşum halinde bir süreçtir. Bu yüzden bugün geçmişimizi “yeniden okuma”ya tabi tutamıyorsak, onunla sürekli hemhal olamıyorsak, o geçmiş de yüceliğinden bir şeyler yitirecektir. Geçmişle sürekli bir hesaplaşma, anlama, yorumlama, etkilenme ilişkisi içerisinde olmakladır ki, onu yeniden sahiplenebilir ve ona ne kadar kaliteli ve üretken bir tarzda sahiplenebilirsek onun yüceliğini sürdürmesine izin vermiş oluruz.
Her neyse, bu, çok önemli ama belki de gazete sütunlarında ele alınamayacak kadar ağır bir mesele. Bir medeniyet ve bilinçlenme meselesi bana göre. Ben şahsen iri iddialarla vatan kurtarmak ve birkaç tumturaklı cümleyle bütün meselelerimizi çözmek iddiasından teeddüp ettiğim için bildiğim, anladığım kadarıyla geçmişi bugüne getirmeye, onu zihni meşgalelerim arasına katmaya, geçmişle aramda örülmüş duvarları dilediğim zaman açabileceğim bir tül perde konumuna indirmeye gayret ediyorum.
İbn Rüşd’ü -ve diğerlerini- zaman zaman bu köşede gündeme getirmemin benim cephemdeki gerekçeleri bunlar…
(*) Abdullah Laroui, Tarihselcilik ve Gelenek, çev.: H. Bacanlı, 2. baskı, Ank, 1998, Vadi Yayıncılık, s. 57; bu kitabın tarafımdan yapılmış kısa bir değerlendirmesi için bkz. Aksiyon, sayı: 209, 5-11 Aralık 1998, s. 53.
SarmaşIk
İbn Rüşd’ün şiir hakkında yazdığını biliyor musunuz?
Anlaşılan yine kafanızı İbn Rüşd’le şişireceğim bir süre daha. Türkiye’de şiirle, şiir ve edebiyat tarihi ve teorisiyle meslek gereği uğraşan kişilerin yolu belki Aristo’nun Poetika’sına düşmüştür; ama acaba içlerinden kaç kişi, bırakın bulup okumayı, İbn Rüşd’ün Aristo’nun eserine yazdığı şerhten haberdardır? Ben İbn Rüşd ve İslam felsefesi üzerine çalışan akademisyenler haricinde bu eserden haberdar olanına rastlamadım. Ama İslam felsefesi uzmanlarının da edebiyat tarihi ve teorisiyle bir alış verişi olamıyor genellikle. Ne oluyor netice olarak? Nehrin batı yakasındaki hazineden haberdar olmadan yaşayan doğu yakasındakiler ile hazineden haberdar olup da onu değerlendirecek aletlerden yoksun -bu aletler karşı yakadadır çünkü- olan batı yakası halkı. Manzara bu kısacası.
Eğer geçmişi yeniden kucaklamak ve onu yeniden okumak istiyorsak disiplinler arasındaki bu kopukluğu aşacak bir köprü oluşturmamız gerekir. Bu köprünün, interdisipliner çalışan akademisyenler sayesinde atılacağına inanıyorum.
Değerli hocam Prof. Mahmut Kaya ile konuşuyorduk sempozyum sırasında. İbn Rüşd’ün Poetika’ya yazdığı şerhin aslında geleneksel bir şerh olmayıp yeni bir telif eser olduğunu belirten Prof. Kaya, ilk birkaç paragraftan sonra İbn Rüşd’ün Aristo’nun eserini bir kenara koyup Kur’an’dan, hadislerden, Cahiliye dönemi Arap şiirinden, Arapçadan örneklerle yoluna devam ettiğini söyledi. Trajedinin, eposun, dramanın olmadığı bir kültürde bilgiçlik etmek yerine kendi kültüründen örneklerle konuyu yeniden yazması bana önemli gözüktü İbn Rüşd’ün.
Bugün sanki uzayda yaşıyormuş gibi hiçbir uyarlamaya ve filtreden geçirmeye tabi tutmadan yabancı bir kültürün ürünlerini aktarmayı marifet sayanlara asırlar öncesinden net bir ders veriyor Endülüslü feylesof aslında. Mehmed Akif ve İbn Rüşd
Medresen var mı senin? Bence o çoktan yürüdü
Hadi göster bakayım şimdi de İbnü’r-Rüşd’ü?
Bu mısraların şairi Mehmed Akif, Osmanlı dünyasında fazla tanınmayan ve Ali Tusi’den sonra haklı da bulanın çıkmadığı İbn Rüşd’e neden ilgi göstermiş olabilir? Zihnime takılan bu sorunun cevabını sempozyuma sunulan bir tebliğde bulduğumu sanıyorum. Bochum’daki Ruhr Üniversitesi’nden Anke von Kügelgen’in tebliği “20. Yüzyıl Arap Dünyasında İbn Rüşd” idi. Tebliğinde başka pek çok ismin yanı sıra Hıristiyan Farah Antun ile Abduh’un görüşlerine de yer veren tebliğ sahibi, Antun’un İbn Rüşd’ü Avrupa felsefesine bağlama çabaları karşısında onu İslam düşüncesi bağlamına yerleştirmeye ve Gazali ile uzlaştırmaya çalışan Abduh ve çevresinin görüşlerine yer verir. Rivayet odur ki, M. Akif bu tartışmalar vesilesiyle İbn Rüşd’ü fark etmiş ve onun ismine Safahat’ında yer vermiştir.
.
Tarikatların gizli tarihi
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Tarikatların gizli tarihi
Her zaman olmasa da yeri geldikçe oryantalist bakışın tahrif edici yanından söz ediyor ve tarihimizin doğru ve tahrifattan kurtulmuş bir resmini elde etmenin önemi üzerinde duruyorum. Çünkü kendimizi anlamamızın önündeki engellerin en büyüğü olmasına rağmen en göze görünmeyeninin, bu iliklerimize kadar işlemiş bulunan oryantalist gözlük olduğu kanaatindeyim.
Tarihle ilgili çeşitli konularda ciddi optik yanılgılara sebebiyet veren bu bakışa dair çarpıcı örnekler vermiştim, ne ki, bir vesile bulup tasavvuf tarihine, yani tekkeler ve tarikatlar tarihine eğilememiştim. Bu fırsat yakınlarda zuhur etti. Kanal 7’de Mustafa Kutlu ile birlikte “Eyüp Tekkeleri” adlı emsal teşkil edecek derecede değerli bir belgesel gerçekleştirmiş bulunan Ekrem Işın ile yaptığım röportajda çoktandır benim için bakir kalan bir alana girmek imkanını buldum. Sayın Işın, verdiği cevaplarla hem konusuna ne kadar hakim olduğunu gösterdi, hem de şimdiye kadar yeterince ele alınmayan tarikatlar tarihinin sosyal ve siyasal bir perspektiften nasıl değerlendirilmesi gerektiğini, giderek, bu perspektiften bakıldığında tarihin nasıl daha parlak bir ışık altında görünebileceğini ortaya koydu. İzninizle konuşmamızdan önemli bazı pasajları kendi katkılarımla beraber sizlerle paylaşmak istiyorum.
Tasavvuf tarihinin incelenmesinin toplumsal zihniyetimizin arkeolojisini yapmak anlamına geldiğini belirten Işın, bu alanda oluşmuş bazı yerleşik yargılara da temelden karşı çıkıyor. Mesela Osmanlı Devleti’nin bugünkü milli devlet anlamında merkeziyetçi bir yapısı olduğu ve devletin kadir-i mutlak olarak işlediği tezi, temelsiz ve içi boş bir iddia ona göre. Neredeyse 72 milleti ve ondan da fazla sayıda cemaati, loncayı, tarikatı, sosyal ve askeri grubu yönetmek durumunda olan Osmanlı Devleti, bu çeşitlilik sayesinde ayakta durmakta, her türlü çeşitliliğin toplum içerisinde yasal olarak temsil edilmesi sayesinde varlığını idame ettirebilmektedir. Bunun için devlet, ancak üstüne düşen güvenlik ve asayiş gibi görevleri yerine getirmekle yetiniyor ve bunların dışında kalan hizmetleri, bu arada eğitimin de önemli bir kısmını halkın inisiyatifine bırakıyordu. Toplumda akışkanlığı sağlayacak ve çeşitli kesimler arasındaki iletişimi kurup sürdürecek kurumlar olarak da vakıflar, tarikatlar ve tekkeler özellikle serbest bırakılmış ve bir politika olarak teşvik edilmiştir.
Mesela Fatih’ten sonra medreseleri, yani ilmi eğitim ve öğretimi denetimine almıştır devlet; ama nüfusun bütününe kıyaslandığında son derece dar bir zümre yararlanabiliyordu medreselerden. Oysa tekkeler, örgün değil, yaygın eğitim veriyor ve padişahtan hamala kadar herkese açık bulunuyordu. Geleneksel bir toplumda hiyerarşinin alt ve üst katlarını bu derecede birleştirebilmiş bir ikinci alternatif kurum da mevcut değildi. Bir neşve ethos’u çevresinde gönüllü olarak birleşmiş insanlardan teşekkül eden tarikatlar, aynı zamanda ahlaki bir eğitim de vermekteydiler, yani insanların toplumda nasıl davranacaklarını da öğretiyorlardı. Bu yüzden tarikatlar bir çeşit “sivil inisiyatif” işlevi görüyordu Işın’a göre. Zira medrese veya askeri eğitim dışında insanların statülerini yükseltebilecekleri, şimdiki tabirle sınıf atlayabilecekleri yegane kurumlar olmuştur tarikatlar. Öyle zannedildiği gibi “miskinler tekkesi” filan değildir; kültür aktarımına ve üretimine vazgeçilmez katkıları olan gayri resmi eğitim kurumlarıdır.
Bugün bildiğimiz anlamıyla tarikatların bir Osmanlı dönemi gelişmesi olduğunu vurgulayan Işın, özellikle Cem Sultan’la giriştiği taht mücadelesinde kendisini destekleyen şeyhleri İstanbul’a getirterek burada yerleşmelerini sağlayan II. Bayezid’i ‘kilit şahsiyet’ olarak ele alıyor. Nitekim padişahlar arasında yalnız onun “Veli” veya “Sofu” diye anılmış olması manidardır.
Tarikatlar, toplumun hücrelerine kadar nüfuz etmiş olup özellikle İstanbul’dakiler, Arap veya Fars diyarlarından gelecek kültürel etkileri bir süzgeçten geçiren ve Osmanlı bünyesine uyarlayan kurumlardır. Mesela bir Arap menşeli tarikatın İstanbul’a gelip yerleşmesi ancak yerli bir tarikattan icazet alması ve evradının, adabının, zikirlerinin, törenlerinin yerlileştirilmesi şartıyla mümkündü. Dolayısıyla tarikatlar, zannedildiği gibi “yabancı” kültür unsurlarını içimize aktaran değil, tam tersine bu unsurları dönüştüren ve bünyemize uygun hale getiren filtreler işlevini görmüşlerdi tarih boyunca. Sözün burasında, Cumhuriyet döneminde, özellikle Arap dünyasından gelen etkilere karşı insanların hazırlıksız yakalanmalarını bu filtre mekanizmalarının iptal edilmesine bağlıyor Işın.
Ekrem Işın’ın özellikle de Bektaşilik, Mevlevilik ve Nakşibendilik hakkındaki yaygın görüşleri tersine çeviren ilginç tespitlerini sizlerle paylaşmayı çok arzu ediyorum; ama ileride inşaallah.
.
Geçmiş geçmemiştir!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Geçmiş geçmemiştir!
“Canım, sen de hep eskilerden dem vuruyorsun. Onlar artık bitti, tarih oldu. Geri gelir mi bir daha o güzellikler? Her şey o kadar değişti ki!..”
Kim bilir kaç defa duymuşumdur bu tür serzenişleri dostlarımdan. “İyi güzel de” diyorlar, “bugün ne işimize yarayacak eski Bursa’nın, eski İstanbul’un bize tozlu bir perdenin ardından seyrettirdiğin hatıraları?” Tarih ve kültüre bu kadar pragmatik bakan insanlara karşı ne diyebilirsiniz ki! Onlar her zaman bugünün, halihazırın güçlü bedenine dayanmışlardır sırtlarını ve onun için böyle tuzu kuru konuşmaktadırlar. Sizin ise içiniz yanmakta ve yaranız ivil ivil kanamakta, akmaktadır içinize. Hep haklı çıkmak istiyorsanız günün genel geçer yargılarını savunun, yeter. O zaman hiç başınız ağrımaz, kimse de size hesap soramaz. Çünkü gerçekte hiçbir şeyi savunmuyorsunuzdur; tek yaptığınız, statükonun avukatlığına soyunmaktır. Şayet önümüzde var olmayan bir şeyi savunmak, geçmişte veya gelecekte ortaya çıkmış veya çıkacak bir dünyayı resmetmek ve bize zaten verilmiş bulunanın dışında ve ötesinde bir şeyleri aramak ise düşünmek, o zaman gerçekte düşünmüyor, var olanın var olduğunu savunmakla yetiniyorsunuzdur.
“Bugün”, hafızamızı felç edip müfekkiremizi büyüleyen sanal bir dünya olamaz mı sanki?
Daha önce de yazdım, yazmaya da devam edeceğim: Geçmiş geçmemiştir! O, gerçekte hep bizimledir ve yanı başımızda bir gayb perdesi ardında yaşamaya devam etmektedir. Çünkü ruh ebedidir. Yahya Kemal, “Bazı yerler vardır ki ruh eser” der. Bu, o yerlerde yaşanmış hayatların bırakmış olduğu mistik tortular olduğu kadar büyük ruhların dünya değiştirdikten sonra da yaşadığı yerleri yalnız bırakmamaları anlamına da gelir. Ben Hazreti Mevlana’nın türbesine girip de oradaki büyük ruhlardan etkilenmeyen, onların varlığını elle tutulur şekilde hissetmeyen pek az insana rastlamışımdır.
Demek ki, varlığı sadece bugünü itibariyle değerlendirecek olursak yanılırız. Muhafazakarlığın kurucusu kabul edilen Edmund Burke’ün o ünlü formülasyonunu hatırlayalım: “Toplum hakiki bir sözleşmedir… Bu, bütün bilimlerde ortaklık, bütün sanatlarda ortaklık, bütün fazilet ve tekamülde ortaklıktır. Böyle bir ortaklık, nesiller boyunca elde edilemeyeceği için sadece yaşayanlar arasında hüküm süren bir ortaklık olamaz. Bu, yaşayanlar ile ölmüşler ve gelecekte doğacaklar arasında tesis edilebilen bir ortaklıktır.”
Burke’ün bu çıkışı, her şeyi mekanik bir serbest piyasa sistemine devretmeyi ve bugünü kutsamayı hedefleyen liberal pragmatistlere karşı yaptığını hatırlayalım. Avrupa ve Amerika’da muhafazakarları ilginç kılan da, bütün felsefelerini bugün üzerinde odaklamış bulunan modernizme karşı çıkışlarının temelinde de toplum ve devletin yalnız bugün yaşayanları değil geçmiş ve gelecektekileri de kapsaması gerektiği yolundaki bu tarih yorumlarıdır.
Tarihin düz bir çizgi halinde ilerlediği saplantısından kurtulmamız gerekir bir an önce. Tarih, maddi şartlar ne kadar değişirse değişsin, insanlığın önceki aşamalarında elde ettiği kalıcı başarılara bir istasyona uğrar gibi uğrayacaktır. Kur’an-ı Kerim’de geçmiş ümmetlerin kıssaları bunun için nakledilir canlı tablolar halinde. Nietzsche’nin “ebedi dönüş” (eternal return), yani tarihin belli aralıklarla kendisini tekrar ettiği düşüncesi de bunu anlatmaktadır aslında.
Kültür bahçesınden
Hugo’nun gözüyle pantolon giyen Osmanlı
Tunus Beyi Ahmet.. bugünün o gülünç Türk modasına uyarak giyinmişti. Bu moda iki Fransız’ın Sultan İkinci Mahmut’u uygarlığın pantolon ve redingot giymek demek olduğuna inandırdıkları günden beri bütün Osmanlı İmparatorluğu’na yayıldı… Böylece yiğit Türkler geleneksel giysilerini, insan giysilerinin bu en güzel ve en gösterişlisini bir kenara attılar ve bizim giysilerimizi yalan yanlış benzetmeye (taklit etmeye MA) başladılar. Türklerin bizden fazla bir şeyleri, güzellikleri vardı; biz onlara çirkinliğimizi vermeyi başardık. Bizim uygarlık taslayan bilgiçlerimiz ise buna ilerleme adını veriyorlar. Victor Hugo, Anılar, Çeviren: Şiar Yalçın, İstanbul 1974, Yankı Yayınları, s. 22.
Mahalle diye bir şey vardı sahi!
Şeyhü’l-Muharririn unvanını haklı olarak almış bulunan Burhan Felek’in kitaplarını okumadınızsa, piyasada yoktur; ama sahaflara bir uğrayın, derim, benden söylemesi. Yakınlarda Hayal Belde Üsküdar ve Geçmiş Zaman Olur ki adlı kitaplarını okuyunca doğrusu üstadı daha önce okumadığıma hayıflandım. O babacan kalemiyle yüzyılın başlarına aldı götürdü beni. Üsküdar’da Selimiye kışlasının yanındaki İhsaniye Mahallesi’ni bir çocuk gözüyle en hurda teferruatına varıncaya kadar canlandırdı hafızamda.
Son kırıntılarına Bursa’da yetişebildiğim o muhteşem mahalle hayatının şöyle derli toplu bir şekilde yazılmamış olduğuna ne kadar hayıflansak yeridir. Neydi mahalle hayatı? Konu komşunun ilişkileri nasıldı? Mahallelerin cicianneleri, bekçi babaları nasıl belirlenirdi? Bahçe duvarından sarkan ağaçlardaki meyveler neden mahalle çocuklarının hakları olurdu? Havale geçiren çocuklar doktordan önce mahalle büyüklerinin şefkatli kollarında mı gözlerini açarlardı? İnsanlar sokaklarının ortasına bir ev yapılarak çıkmaz sokak haline gelmesine neden izin verirlerdi?
“Fakirlere yardım, zayıfları himaye, taşkınları terbiye ederlerdi.” diyor Şeyhülmuharririn ve şöyle devam ediyor: “Bir mahalle, müstakil toplum olarak hemen kendi işini kendisi halledebilirdi.”
Doğrusu Burhan Felek’in yeri geldiğinde lafı gediğine tıkamaktan, Cumhuriyet döneminde yapılan yanlışları dobra dobra söylemekten kaçınmayan dürüst bir kalem sahibi olduğunu fark etmekten de çok mutlu oldum. Mesela yukarıdaki cümleden sonra şöyle diyor: “Ya şimdiki insanlar! Üç dört gömlek aşağı aile ismini sayabilir misiniz? İyi mi oldu acaba? İpi kopmuş tespihe döndük…” Geçmiş Zaman Olur ki’de ise şu satırlar yer alıyor: “Harf ve dil devrimlerinden bir müddet sonra en yakın geçmişle bile rabıtalarımızın, bağlarımızın koptuğu bir acı gerçektir. Bu, geçmişin -iyi kötü- bütün adab erkanı, usul ve adatı hakkında hiçbir şey öğrenmememize sebep olan lüzumsuz ve yersiz bir eskiye küsmek, geçmişten iğrenmek gibi acayipliklerimizin bir neticesi olmuştur. Çünkü bazı aydınlarımız devrimi, devirim sayıp gerimizde kalan her şeyi devirmeyi iş edinmiştir.”
Neyse, en iyisi bir gün müstakil bir yazı yazmak Hayal Belde Üsküdar hakkında.
.
Kadın ve demokrasi
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Kadın ve demokrasi
Whitehead’in bütün Batı felsefesi tarihinin kendisine düşülen dipnotlardan ibaret olduğunu söylediği Eflatun (Platon), kuracağı devleti tanımlarken, kadınların olsa olsa “bekçi” (guardian) olabileceğini, daha doğrusu olması gerektiğini ifade etmişti. Gerçi bunu o dönemin Atina’sındaki kadının acınası durumuna bakarak bir ilerleme kabul edenler de yok değil; ancak kadının erkekten geri bir statüde kabul edilmesi, hemen bütün Batı felsefesinin 19. yüzyıla gelinceye kadar değişmez tavırlarından biriydi. Dolayısıyla Whitehead’in tespiti bir kere daha doğrulanmak şansına kavuşuyor kadın konusunda da.
Çağdaş kadın kültürel ve siyasal düşünürler arasında hatırı sayılır bir yeri olan Luce Irigaray’ın Yunan “polis”inde, yani siyasi şehrinde kadının dışlanmış, herhangi bir şekilde bu erkek etkinliğine bulaşmasına izin verilmemiş olduğu yönündeki yargısı (belki de ön yargısı!) aslında epeyce ‘beylikleşmiş’ (feministlere göre işte bir erkek-egemen dil oyunu daha!) bir yargıdır. Yine de Yunan sitesinin kadına bakışının altını çizdiği için yararlı sayılabilir ve güncel politik arenaya yaptığı göndermeler dikkate alınırsa bayağı önemlidir de.
Son günlerde Ankara’da bazı kadın derneklerinde bir faaliyet, bir faaliyet ki sormayın gitsin. Meclis başkanından parti başkanlarına kadar çalmadık kapı bırakmayan bu kadın hakları derneklerinin gayesi, Eflatun tarafından kapatıldıkları mağaradan çıkmak, başka bir deyişle, TBMM’ye “daha fazla” kadın milletvekili gönderebilmek.
Bizim basın da oldum bittim bayılır böyle işlere. Hatta bundan 4-5 yıl kadar önce Sabah gazetesinde hayali bir resim basmışlardı. Meğer bütün Meclis kadınlardan teşekkül etseymiş ne kadar renkli bir hayatımız olacakmış! Her kadının değişik saç şekilleri, birbirinden farklı elbiseleri, makyajları nasıl da cıvıl cıvıl bir Meclis manzarası oluştururmuş! Ne kavga, ne gürültü. Herkes müthiş bir uzlaşma ve anlaşma içinde; Türkiye de böyle bir Meclis riyasetinde gül gibi geçinir gidermiş!
Tabii Türkiye’de meselelerimizi iflah olmaz bir sathilik çerçevesinde hastalığımızdan dolayı gerçek sorunların köklerine inemeden hep bir estetize etme ve magazinleştirme eğiliminde boğuluyoruz ister istemez. Siyaset yapmakla bir garden party’de boy göstermek arasında herhangi bir fark görme yeteneğine sahip olmayanlar aslında ülkenin gerçek sorunlarını gizleme ve onları bir “evcilik oyunu” düzeyine indirmekten büyük bir haz duyuyorlar anlaşılan.
Üstelik siyasetin temel sorunlarını bir cinsiyet ayrımına indirgeyerek sulandırmak kimin ne işine yarayacaktır? Belki kavgasız dövüşsüz bir meclisin olması iyi olabilir; ancak bir meclisin tek erdem ölçüsünün kavga etmemeye indirgenmesi de size yeterince tuhaf gelmiyor mu? Hanım hanımcık oturup örgü ören milletvekilleri, hak talepleri ve haksızlıklar konusunda da seslerini çıkarmayacaklarsa, kuzu kuzu oturacaklarsa temsil ettikleri siyasi görüşlerin herhangi bir önemi kalacak mıdır? Üstelik Tayvan, Kore gibi Uzak Doğu parlamentolarında kadın milletvekillerinin saç saça baş başa dalaşıp kavgada hiç de erkekleri aratmadıklarını Tv’lerden ibretle izliyoruz. Demek ki, kavgayı yatıştırmanın yolu, cinslerden birisini yapay bir şekilde meclise sokmak ve orada böylece sükuneti sağlamaktan geçmiyor; aksine, belki de hak taleplerini ve haksızlık konusundaki tepkilerini en güçlü bir şekilde dile getirmeleri; ama bunun yanında herkesin diğerinin kendi düşüncesi içerisinde en uç noktalara gidebilmesine katlanabilmesinden geçiyor.
Burada o meşhur “kota” konusuna gelip dayanıyoruz. Efendim, kadınlar partilerin özel himayeleriyle asgari bir ‘miktarda’ meclise girmeliymiş. Bunun adına “kota” diyorlar. Siyaset dünyanın her yerinde çetin bir meslek ve hemen hemen dünyanın birçok ülkesinde bu kadar çetin ve uzun bir yolculuğa dayanabilen kadın sayısı birkaç elin parmak sayısından fazla değil. Partilerin alt kademelerinden başlayarak tepelere kadar çıkabilmek kadınlar için gerçekten de yıpratıcı bir süreçtir. Bu yıpratıcı süreçte sonuna kadar mücadele eden kadınlar (mesela Thatcher) mutlu sona ulaşabiliyorlarsa da, oralarda da bu noktaya vasıl olamamış kadınların siyasette zannettiğimiz kadar belirleyici olmadığını biliyoruz.
Hal böyleyken, bizde -tabii oralarda da- kadın cinsinin mecliste yeterince temsil edilmemesinin neden bir kadın onuru meselesi yapıldığını anlamakta güçlük çektiğimi itiraf edeyim. Kadınları en iyi hemcinslerinin temsil edeceğini düşünmek, mecliste çıkan her kanunun “bütün erkekleri” memnun ettiğini varsaymaya götürecektir bizi ki, bu da düpedüz siyaseti ne kadar yalınkat bir düzeyde algıladığımızı göstermekten başka bir işe yaramayacaktır.
.
Sünnet düğünleri neden Ağustos’ta yapılır?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Sünnet düğünleri neden Ağustos’ta yapılır?
Niçin haziran veya temmuz ayları değil de ağustos (veya eylül) ayı seçilir sünnet düğünleri için, hiç düşündünüz mü?
Şeyhülmuharririn rahmetli Burhan Felek’in (1889-1982) Hayal Belde Üsküdar adını verdiği nefis çocukluk hatıralarında anlattıklarına bakılırsa bu hala devam eden adetin başlatıcısı Sultan II. Abdülhamid’dir. Malum Abdülhamid, Tanzimat’tan sonra eğitime en fazla önem veren padişahtır ve bu yüzden bazı uzmanlar onun Tanzimat’ın eğitime getirmek istediği ıslahatın gerçek icracısı sayarlar.
Bazılarımız sünnet düğünlerinin çoğunlukla ağustosa denk gelmesini yaz tatiline bağlı zanneder. Halbuki haziran ve temmuz ayları da bu tatile girdiği halde neredeyse okulların açılmasına birkaç hafta kala yapılır bu düğünler. Bunun sebebini Burhan Felek şöyle anlatıyor:
Abdülhamid devrinde herkesin kendi başına sünnet düğünü yapmak imkanı bulunmadığı için toplu sünnet düğünleri yaygınmış. Umumi yerlerde yapılan bu düğünlerde düğün çorbası, düğün eti, pilav ve zerde dağıtılırmış misafirlere. Meğer 19 ağustos tarihinde tahta çıkan Abdülhamid, cülus şenlikleri meyanında o günlerde sünnet olan her çocuğa bir çeyrek altın lira (ihsan- şahane) gönderirmiş. Böylece fakir olsun, zengin olsun yaşı gelmiş hemen bütün çocuklar padişahın bu ihsanından nasiplensin diye ebeveynler düğünleri bu tarihlere denk getirir olmuş ve bu adet bugüne kadar yaşamış.
Sözü o tatlı cümleleriyle şöyle bağlıyor Şeyhülmuharririn: ” Bir cülusta böyle umumi günlerde kesilen çocukların sayısı 15-20 bin olsa bu ihsan Padişaha ahcak 5 bin altına mal olabilirdi. Ama bu onun için büyük bir propaganda, çocuklar için de büyük bir sevinç kaynağı olurdu.”
Biliyorsunuz Abdülhamid’in tahttan indirilmesi sürecini başlatan Meşrutiyet temmuz’da ilan edilmişti. Onun tahttan indirilmesine en çok o yıl sünnet olacak çocuklar üzülmüş olmalı!
Kaynak: Burhan Felek, Hayal Belde Üsküdar, 3. baskı, İstanbul 1988, Felek Yayıncılık, s. 119-123.
Umberto Eco İstanbul’u yazarsa�
Atlas dergisi her yılın başında bir İstanbul özel sayısı yayınlıyor. Titiz ve emek verilmiş fotoğraflar, her zaman aynı tatta olmasa da hoş yazılar, verdiği ilavelerle saklanacak sayılar oluyor bunlar. Ocak 1999 tarihini taşıyan İstanbul ’99 özel sayısı ise diğerlerinden farklı bir tarzda hazırlanmış. Geçtiğimiz yıl özel olarak davet edilen 7 yabancı yazar ve sanatçının gözüyle İstanbul sunuluyor okuyucuya. Ülkemizde en tanınmışları, Gülün Adı romanıyla uluslararası bir şöhretin sahibi olan ama aynı zamanda önemli bir göstergebilim uzmanı olan İtalyan Umberto Eco ve kendisini ‘teorik anarşist’ olarak ilan eden ve modern dünyadaki pek çok kavram ve kurumu bombardımana tutan Fransız Jean Baudrillard.
Hep ileride yazarım diye erteliyorum ve çoğunu bir daha yazmaya fırsat bulamıyorum. Bu defa da affınıza sığınarak yine ileride yazmak üzere bu özel sayıyı kütüphanemin mutena bir köşesine kaldırmadan önce daha geçen hafta yazdığım “mekanların ruhu” konusunda bana destek çıkan Eco’nun bir paragrafıyla sizleri başbaşa bırakıyorum:
“Benim tarih yazarlarımın sözünü ettiği manastırı ararken dar sokakları geride bıraktım ve kendimi -birdenbire- Mimar Sinan’ın yukarıdan aşağıya hakim yapısı önünde buldum. Venediklilerin ve Cenovalıların ikamet ettikleri Haliç kıyısından, karınca gibi insan kaynayan uzun bir çatlağa sızdım ve kendimi ansızın Mısır Çarşısı’nda buldum. Ve her ne kadar rehberler 19. yüzyıl seyyahlarının anlattığı gibi olmadığını yazıyor olsa da, her ne kadar önceleri rengarenk mallarla tepeleme dolu çuvalların bulunduğu alana sonraları ambar ve dükkanlar yapılmış ve plastik eşyalar zafer kazanmış olsa da, gözle görülemeyen ama kokusu alınan bir genius loci (mekanın ruhu) sürüp gidiyordu Mısır Çarşısı’nda. Geçmişe ve Doğuya yapılan güzel kokulu yolculuk, hafifçe baş döndürerek burunda sona eriyordu.”
Son bir not: Her ne kadar yazılarda ortak olarak biraz “ısmarlama” kokusu varsa da, Atlas dergisi İstanbul adına karlı bir iş yapmış. Gelecek yıllarda bu tür sayıların zenginleşerek sürmesini dileyelim.
Newton’un derdi ne, okurun derdi ne?
Gözde bilim tarihçilerimden Stephen Toulmin, 1990’da çıkan Cosmopolis adlı kitabında şunları söylüyormuş (aktaran R. Heilbroner, Gelecek Vizyonları, Çev.: Y. Alogan, İst. 1996, s. 83): Newton ve meslektaşları, bizzat yaptıkları keşiflerin endüstriye uygulanmasıyla değil, daha çok bunların teolojik sonuçlarıyla, kendi okurları ise onların din konusunda değil, siyaset ve toplumsal yapı konusunda ulaştıkları sonuçlarla ilgilenmişlerdir.
Ne derler, “Kasap et derdinde, koyun can derdinde!”
SARMAŞIK
Militan İslam
The European dergisinin 14-20 Aralık 1998 tarihli sayısında bir okuyucu mektubu dikkatimi çekti. Londra’dan gönderilen mektup, özetle, Batı Avrupa’daki Müslüman nüfusun artış hızına dikkat çekiyor ve bu gidişle 2010 yılında Avrupa’daki Müslümanların nüfusunun 15 milyona çıkacağını, bunun da liberal demokratik değerlere bir tehdit oluşturacağını söylüyor. İşte İslam uzlaşmaya razı olacak mıymış?, İslam doğası gereği militan değil miymiş?, Müslümanların güçlenmesi Avrupa’da ırkçı sağın güçlenmesine hizmet ediyormuş falan filan.
Görüldüğü gibi bu mektupta yeni hiçbir şey yok. İyi de böyle hatırı sayılan bir dergide, hem de okuyucu mektupları sütununun en başında böyle bayat bir konuyu ısıtmaya çalışan bir mektuba nasıl yer verilebildiğini anlamak zor. Lafın gelişi zor dedim, aslında zor değil, zira mektubun son cümleleri bu entellektüel(!)derginin ve Avrupa’nın ortak hislerine tercüman olmakta:
.
Kırım Harbi’nde İstanbul ve Florence Nightingale efsanesi
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Kırım Harbi’nde İstanbul ve Florence Nightingale efsanesi
İstanbul’un önde gelen hastanelerinden birisine ismi verilmiş olan “hemşireliğin kurucusu” Florence Nightingale’in hep dile getirildiği gibi bir iyilik meleği mi yoksa uyguladığı yanlış tedavi yöntemleriyle birçok İngiliz’i hayatından eden bir şeytan mı olduğu tartışılıyor İngiltere’de.
Kırım Harbi, hem askeri, hem de sosyal tarihimiz açısından ciddi bir kırılma noktası olarak görülmelidir. Üstelik İstanbul’un sosyal ve ahlaki hayatındaki ilk somut ve kitlesel bozulmaların bu dönemde gerçekleştiğini biliyoruz. Binlerce İngiliz ve Fransız askerinin Üsküdar’a ve Boğaz’ın değişik yerlerine kamp kurması, bunların iaşesinin temini, gezip tozmalarının tanzimi gibi pek çok problemle bu savaş yıllarında yüz yüze gelinmiştir İstanbul’da.
Rusya’ya karşı Osmanlı Devleti ile ittifak yapan İngiliz ve Fransızların İstanbul’a gönderdikleri askerlerin özellikle Beyoğlu bölgesindeki eğlence yerlerine akın etmeleri sonucunda bu bölge bugüne kadar eğlence merkezi olagelmiş, sağlık tarihimize, hatta dünya sağlık tarihine damgasını vuran gelişmeler yine bu savaş yıllarında yaşanmıştır. Müttefik ordularının toplandığı Varna’da çıkıp yayılması dolayısıyla Varna humması olarak adlandırılan kolera ve tifo, tifüs gibi diğer bulaşıcı hastalıklar ile kışın getirdiği salgın hastalıklar her üç ordunun askerlerini de ciddi biçimde hırpalamış, bu dönemde İstanbul’daki hastaneler tarihlerinde görülmedik derecede zengin bir tecrübe birikimine de sahne olmuştur.
Emrindeki rahibe ve hemşirelerle birlikte 5 Kasım 1854 tarihinde İstanbul’a gönüllü olarak gelerek Üsküdar’daki Mimar Sinan yapısı Kavak Kasrı’ndan kalan binalar ile Selimiye Kışlası’nın bir bölümünde hasta ve yaralıların bakımını fedakarca yapmasıyla şöhret kazanan Florence Nightingale, buradaki gayretleri nedeniyle Batı’da hemşireliğin kurucusu olarak kabul edilmiştir. İlk olarak Kuleli Kışlası’nın içerisinde bir kuleye yerleşen Nightingale, daha sonra Üsküdar’da bir ahşap ev kiralayarak orayı hemşirelere tahsis eder. Fakat bütün bu gönüllü gayretler, savaş bölgesinden gelen yaralılar ve bastıran kış yüzünden hastaların giderek artması karşısında yetersiz kalacaktır.
Bir efsane mi?
“İnsanlığın koruyucu meleği” olarak adlandırılan Nightingale’in şöhretinin bir “mit” olup olmadığı aradan geçen 144 yıl boyunca sık sık gündeme getirilmişti çeşitli çevreler tarafından. Bu defa konuya el atan The Independent gazetesi, geçenlerde İngiliz hükümetindeki gizli belgelere dayanarak verdiği haberde daha ilginç bir iddia ortaya attı. İddiaya göre Nightingale’in tifo ve dizanteri gibi öldürücü olmayan hastalıklara uyguladığı yanlış teşhis ve tedavi yüzünden 15 bin İngiliz askerini ölüme yollamış. Rakam biraz abartılı olabilir; ancak iddia hiç de temelsiz değil. Bugüne kadar bu iyilik meleği etrafında oluşturulmuş bulunan efsaneyi çökertebilecek bu iddianın benzerleri zamanında da ileri sürülmüş ve İngiliz Parlamentosu bir araştırma komisyonu kurarak konuyu etraflı olarak araştırmıştı.
Ancak parlamentodan ciddi bir sonuç çıkmayacağına kanaat getiren Amerikalı misyoner, aynı zamanda Robert College’in kurucularından olan rahip C. Hemlin, yazdığı raporda, hastanenin o yıllardaki içler acısı durumunu ve asepsi ve antisepsi uygulanarak kolayca tedavi edilebilecek kolera, tifo ve dizanteri gibi hastalıklardan her gün hastanelerde 5060 kişinin öldüğünü ifade ediyor. Hatta cenazeleri teker teker gömme imkanı bulunamadığı için her akşamüzeri 16.00 sularında Haydarpaşa İngiliz Mezarlığı’nın askeri hastane duvarlarına yakın kısımlarında açılan umumi çukurlara ölenler kitle halinde gömülüyor, başlarına ise mezar taşı yerine bir tahta parçası konuluyormuş. Subayların cenazeleri ise biraz daha şanslı olmuş her zaman olduğu gibi; onlar ayrı ayrı defnedilme imkanına erişebilmişler.
İşte bu acı dolu günlerin anısına Florence Nightingale’in Türkiye’ye gelişinin 100. yılı anısına 1954’te dikilen sütunda o günler şöyle hatırlanır: “Bir asır önce bu mezarlık yakınlarındaki çalışmalarıyla pek çok insanın ıstırabını dindiren ve hemşirelik mesleğinin temelini atan Florence Nightingale’in hatırasına. 18541954. Bu plaket Türkiye’deki İngiliz cemaati tarafından Kraliçe II. Elizabeth’in taç giyme yılında onu tebcilen konmuştur.”
Üsküdar’daki İngiliz Mezarlığı, o yılların korkunç yüzünü muhafaza eden sessiz bir işaret taşıdır bugün İstanbul’da. Sakın bu mezarlığın sessiz sakinleri iyilik meleği Florence Nightingale’in kurbanları olmasınlar!
Haluk Y. Şehsüvaroğlu, “Kırım Harbi Esnasında Boğaziçi”, Akşam, 19 Haziran 1946, bu yazı şu kitapta da yer almıştır: Boğaziçi’ne Dair, İstanbul 1986, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu Yayınları, s. 3641; Prof. Dr. Bedi N. Şehsuvaroğlu, “Kırım Harbinde İstanbul Hastaneleri”, Hayat Tarih Mecmuası, sayı: 10, Kasım 1965, s. 1926.
.
Militan İslam
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Militan İslam
The European dergisinin 14-20 Aralık 1998 tarihli sayısında bir okuyucu mektubu dikkatimi çekti. Londra’dan gönderilen mektup, özetle, Batı Avrupa’daki Müslüman nüfusun artış hızına dikkat çekiyor ve bu gidişle 2010 yılında Avrupa’daki Müslümanların nüfusunun 15 milyona çıkacağını, bunun da liberal demokratik değerlere bir tehdit oluşturacağını söylüyor. İşte İslam uzlaşmaya razı olacak mıymış?, İslam doğası gereği militan değil miymiş?, Müslümanların güçlenmesi Avrupa’da ırkçı sağın güçlenmesine hizmet ediyormuş falan filan.
Görüldüğü gibi bu mektupta yeni hiçbir şey yok. İyi de, böyle hatırı sayılan bir dergide, hem de okuyucu mektupları sütununun en başında böyle bayat bir konuyu ısıtmaya çalışan bir mektuba nasıl yer verilebilir, anlamak zor. Lafın gelişi zor dedim, aslında zor değil, zira mektubun son cümleleri bu entelektüel(!) derginin ve Avrupa’nın ortak hislerine tercüman olmakta:
“Tehlike açık. Daha az açık olan şey, onlardan nasıl kurtulunacağı. Müslümanların Batı Avrupa toplumuna tam entegrasyonu faydalı bir başlangıç olacaktır, bu da Batı Avrupalı değerleri İslami değerler bağlamında açıklayan bir eğitim programıyla takviye edilmelidir.”
Çoğulculuğun dünyadaki şampiyonlarının bırakın bir başka dinden insanın -Osmanlı’nın yaptığı gibi- kendi inancını yaşamasını garantiye almayı, inancını geliştirmesine yardımcı olup saygı duymayı, kendilerinden olmayanların Avrupa’daki varlıklarını dahi tehlike olarak görmeleri, onlardan nasıl bir an önce kurtulunacağı yolunda tedbirler almaya koyulmaları karşısında insanın mantık melekesi, ne yalan söyleyeyim, iflas ediyor. Bosna’yı da, Kosova’daki katliamları da mezbahaya bakar gibi soğukkanlılıkla seyredenlerin gerekçeleri hazır aslında: Onlar bizden değil!
Anlayacağınız, Batı cephesinde değişen bir şey yok!
AÇIKLAMA:
Geçen hafta bu köşede yukarıdaki başlık altında okuduğunuz yazıda garip bir durum olduğunu siz de eminim hissetmişsinizdir. Teknik bir hata sonucu yazımdan herhangi bir mana çıkarmak imkanı bulamayan okuyucularım için metnin tamamını -özür dileyerek- tekrar yayımlıyorum.
Türkiye’de kadın hakları konusunda bilmediklerimiz
Türkiye’de kadınlara seçme ve seçilme hakkının dünyanın birçok ülkesinden önce verildiği doğru mudur? Kadınlara hakları niçin 1923’te değil de, Cumhuriyet’in kuruluşundan tam 12 yıl sonra, 1935’te verilmiştir? Osmanlı döneminden itibaren kadınların hakkını arayan “Türk Kadınlar Birliği” 1935’te devletin baskısıyla neden kapatıldı ve 1980’lere kadar Türkiye’de kadınların örgütlü olarak hak aramaları nasıl önlendi? 1935’te Ankara’da toplanan kadınlar, neden Meclis’e kadar yürüdü ve Atatürk’ten seçme ve seçilme haklarının tanınacağına dair söz almadan dağılmadılar? Cumhuriyet döneminde kurulan ilk siyasi partinin “Kadınlar Halk Fırkası” olduğunu ve onun da kapatıldığını biliyor musunuz? 1917’de yürürlüğe giren Aile Hukuku Kararnamesi’nin İsviçre’den alınan Medeni Hukuk’tan daha “medeni” ve kadınlara verilen haklar açısından daha ileri bir metin olduğunu, hazırlık komisyonunda azınlıkların da yer aldığını ve bu toprakların şartlarına daha uygun bir kanun metnini ihtiva ettiğini de bilmiyorsanız, Dr. Ömer Çaha’nın Vadi Yayıncılık’tan çıkan Sivil Kadın adlı kitabını mutlaka okumalısınız. Yanlış bildiğimiz veya hiç bilmediğimiz birçok önemli konuyu bilimsel bir tutarlılık ve açıklıkla ortaya koyan bu esere ulaşmak için Meşrutiyet Cad. Bayındır II, 60/5 Kızılay/Ankara adresine veya (0312) 435 64 89 nolu telefona başvurmanız yeterli olacaktır.
SARMAŞIK
Bir iftar nasıl zehir edilir?
Geçen cuma günü çocuklara bir sürpriz yapayım dedim. Demez olaydım. Neden mi?
İzninizle anlatayım.
Niyetim, iftar soframızı biraz şenlendirmek ve çocukların da hava almasını temin etmekti. Ben Sultanahmet’teki Dini Yayınlar Fuarı’nı gezer, eş dostla muhabbet ederken, çocuklar da meydanda kurulan orta oyununu seyreder, bu arada iftarımızı da civarda açmak suretiyle eski bir an’aneyi devam ettiririz diye düşünüyordum. Aklıma da bir iki yıl önce gittiğim caminin hemen yakınındaki Türkistan Aşevi geldi. Değişik Orta Asya yemeklerini, bu arada çok sevdiğim Özbek pilavını çocuklara tattırmak ilginç olacaktı.
Hava soğuk olduğu için iftara 45 dakika kala gittik, yemeklerimizi ısmarladık. Fiyatlar epeyce yüksekti; ama mönüyü görünce değeceğini düşündük. Derken içerisi kalabalıklaştı, bu arada iki turist çift de geldi. Sigara içmeye başladılar. Turisttir deyip aldırmadık. Derken ezan okundu, iftarımızı açtık, çorbaları beklemeye başladık. Biraz gecikerek de olsa çorbalar geldi. O da ne? Tadı tuzu olmayan ve bir önceki günden kaldığı her halinden belli olan bir çorba bu ve fiyatı 750 bin lira. İftar vakti bir çorbanın peşinden koşacak değiliz ya, arkadan geleceklerin bunu telafi edeceğini düşündük; ama ne gezer? Yarım saat bekledikten sonra Özbek pilavı diye gele gele avuç içi kadar bildiğimiz pirinç pilavı ve yanında birkaç parça et geldi. Onun fiyatını söylemeyeceğim, yoksa adımız enayiye çıkar. Mönüde ayran gözüküyor, ayran yok, salatanın ben bile daha iyisini yapardım. Bu arada yemeklerin gecikmesini fırsat bilenler sigaraya asılıyorlar ki içerisi külhana dönmüş vaziyette. Havalandırma yok, hava soğuk olduğu için camları da açamıyorlar. Turistler “yabancı değil” diye ihmal edildikleri için isyanları oynuyor. Bu arada mantı var sırada; fakat o da gelmek bilmiyor bir türlü. Saate bakıyorum, 55 dakika olmuş ezan okunalı, biz daha yemeğin yarısındayız. Geldiğimize geleceğimize bin pişman, yanımızda oturan aileyle birlikte kendimizi dışarıya atmak istiyoruz. Hesabı ödeyeceğiz, garson yemediklerimizin de parasını istiyor bizden. Mönü olduğu için indirimliymiş falan filan. İtiraz ediyoruz ve yemeklerin tek tek fiyatını çıkarttırıyoruz. Garson çok iyi hizmet etmiş gibi 1.5 milyona yakın bahşişi ekliyor hesaba, bu arada çaktırmadan 1 milyon lira da fazladan yazıyor. Yine itiraz ediyoruz, tartışa tartışa dışarı zor atıyoruz kendimizi.
‘Bir iftarı nasıl zehir edebiliriz?’ diye soranlara bundan böyle “Türkistan Aşevi’ne gidin” diyeceğim
.
Feminizm eşitlik mi istiyor, ayrıcalık mı?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Feminizm eşitlik mi istiyor, ayrıcalık mı?
1992 Aralık’ında Başkan Bush’un Barbara Franklin adlı bir kadını ‘erkek egemen’ kabinesine Ticaret Bakanı olarak ataması, Amerikan basınını günlerce meşgul etmişti. Amerika tarihinde kabineye giren bu üçüncü kadın bakan, ‘kadınları’ temsil etmekteydi saygın gazetelerden Washington Post’a göre! “O güne kadar kabinenin ‘erkek egemen’ olduğu hiç dikkatimi çekmemişti” diyor Amerikan Yeni Muhafazakarlığının önderlerinden Irving Kristol ve şöyle devam ediyor: “Şimdi dikkatimi çekti de ne oldu? Kabinenin mevcut kompozisyonunun, erkeklerin lehine, kadınların da aleyhine olduğu anlamına mı geliyor bu yoksa? Hepimiz, cinsler arası ilişkinin, gayesi erkeklerin durumunda egemen olma, kadınların durumunda ise “olumlu eylem” vasıtasıyla “eşit temsil” olan bir güç mücadelesine indirgenebildiği radikal feminist görüşü paylaştığımızı mı varsayıyoruz?”
Kristol’un bu cümleleri bana seçimlere yaklaştığımız şu günlerde başta KADER olmak üzere bazı kadın dernekleri tarafından gündeme taşınmaya çalışılan “Kadın milletvekillerimiz niye az?” sorusunun doğurduğu kota meselesini hatırlattı. Nüfusumuzun yarısı kadınlardan oluştuğuna göre kadınların Meclis’te 537 erkek milletvekiline karşılık 13 milletvekiliyle “temsil edilmeleri” kadar hakkaniyete mugayir başka bir örnek bulunabilir miydi? Kadın milletvekillerinin sayısını erkeklerinkiyle eşitleyene, hatta kadın nüfusu yüzde 51 olduğuna göre erkeklerinkini göğüs farkıyla geçinceye kadar mücadeleleri sürecekmiş!
Eğer erkeklerin ve kadınların doğal olarak hemcinslerine oy vereceği gibi safdilce bir varsayım kabul edilirse �ki kadınların genelde kadın adaylara oy vermek istemediği Almanya’da yapılan bir araştırmadan anlaşılmış bulunuyor� bu durumda partilere ne gerek var? 900’lü hatlarda düzenlenecek bir kadın�erkek anketi ile bu mesele kolayından hallolabilir, isteyenler de bundan tatmin olabilirdi. Siyasi eğilimlerin belli siyasi görüşler etrafında örgütlenmesine, siyasi partilerin talepleri seslendirip program geliştirmelerine haksızlıklara karşı bir görüş etrafında birleşmelerine de hacet kalmaz, kolayından bu işleri çözmüş olurduk!
Ne ki siyaset bu tür sulandırmaları kaldırmayacak kadar ciddi bir iştir. Siyasetin alanının iyiden iyiye daraltıldığı bir dönemde, tıpkı çevreciliğin siyasal mücadelelere balta vurmak üzere sahneye salınmasına benzer biçimde “kadın” üzerinden politika yapmaktan daha “renksiz” bir sözde tavır göstermek zordur. Hele hele kadınlara partiler tarafından kota tanınması, cins�i latife yapılabilecek en ağır hakaretlerden biridir. Üstelik de bu, feminizmin, tanınması için o kadar yıl mücadele verdiği eşitliğin dibine kibrit suyu dökecek bir uygulamadır. Bu bana profesyonel bir atletin acemi bir koşucuya, “Sen 50 metre önden koşmaya başla” diye avans vermesini hatırlatıyor. Bu siyasi avansa kadın haklarını endekslemenin feminizmin temel esprisiyle bağdaşmayacağını düşünüyorum.
Aslında bu nokta, feminizmin en büyük ikilemini oluşturuyor. İlk feminist dalga “eşitlik”i vurgularken, topyekun eşitliğin erkeklerin saflarında eşitlenme, Germaine Greer’ın deyişiyle kadının dişi haremağası rolüne mahkumuyetiyle neticeleneceği anlaşılınca “farklılık”ın vurgulanması gündeme geldi; erkekleşen kadınlar hemcinslerinin başında sadece cinsiyeti farklı birer haremağası kesilmeye başlayınca bu defa kadının “annelik” rolü üzerinde durulmaya, başlangıçta reddettikleri kadınlık kategorisinin, kadınsı dilin özgüllüğü keşfedilmeye başlandı. Buysa günümüz feminizminin hem deve, hem kuş taklidi yapmasına yol açıyor ister istemez. ‘Eşitlikse buyur mücadeleye’ denildiğinde ‘Hayır, ben farklıyım’ diyen, kadın ile erkeğin biyolojik yapılarından kaynaklanan farklılık ve eşitsizliklerinden dem vurulmaya başlanınca da eşitlik kartını masaya süren tutarsız ve çaresiz bir konumuna sürüklenmiş durumdadır feministler.
Kadınların Meclis’te daha fazla sayıda temsil edilmeleri gerektiği tartışmasındaki tavır şaşılığı da bunun devamı aslında. ‘Kadınlar biyolojik ve psikolojik olarak farklıdır, siyaset onlara göre değil’ diyenlere karşı küplere binip eşitlik nutukları atanlar, ‘Öyleyse, buyrun eşit mücadeleye’ denilince bu defa ataerkil toplumun ürünü olduğunu söyledikleri toplumsal eşitsizlikleri siyaset alanında savunmaya soyunuyorlar ki şaşmamak elde değil. Toplumsal planda kadının kadınlığının biyolojik olarak belirlenmiş ve farklı olduğunu kabul etmiyor, buna karşılık siyasi mücadelede kendilerine ayrıcalık tanınmasını talep ediyorlar. Ya biyolojik farklılığı kabul edip ona göre “kadınsı” bir politik söylem geliştirmeleri gerekiyor ya da eşitliği esas kabul edip toplumsal ve siyasal alanda kendi elleriyle eşit olmayan bir muameleye razı olmamaları.
Feminizmin kaderi bu ikilemin boynuzlarına takılmış görünüyor
.
Ramazan medeniyeti
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Ramazan medeniyeti
Şu günlerde 100, doğum yıldönümünü kutlamaya hazırlandığımız rahmetli Süheyl Ünver hoca, malumunuz olduğu üzere çok velud ve mütebahhir bir zattı. İnanılmayacak kadar çeşitli konularda yazdığı iki bine yakın yazı içinden Ramazan’la ilgili olanları ufak bir kitapta bir araya getirildi.(*) Hepsi ayrı ayrı önemli; ancak özellikle kitabın son yazısı olan “Ramazan Medeniyeti”, üzerinde önemle durulmaya layık, defalarca okunup ders alınacak hikmetlerle dolu.
Tek kanallı TRT’ye mahkum olduğumuz yıllarda Ramazan geceleri eğlenceyle, eğlence de kantocular, orta oyuncuları, Direklerarası’ndaki tiyatro kumpanyalarından sahneleri özdeşleştirilmiş gibiydi. Ramazan’da eğlence denilince Kantocu Peruz, Eftelya, İncili Çavuş fıkraları gelirdi akla. Oysa bu, son derece yanıltıcı ve tek yanlı bir Ramazan anlaışıydı ve nevzuhurdu. Başka bir deyişle, ağırlıklı olarak 1890’lardan başlayıp 1920’lere kadar devam etmiş kırma bir eğlence hayatıydı ve bırakın Anadolu’yu, İstanbul’da da çok dar bir zümreye hitap etmekteydi. Buna mukabil, İstanbul’da asıl büyük ve şimdi olduğu gibi sessiz kalabalıkların Ramazan günlerini ve gecelerini nasıl iya ettiklerini ise Süheyl Ünver hocanın ağzından dinleyelim:
“… Ramazan ayında mahya, temizlik, rabıtalık, ahlak tasfiyesi, günah ve zararlı şeylerden çekinme, yerinde eğlenebilme, dinlenebilme, cömertlik ve herkesi düşünmek terbiyesini bir araya getirerek, bir Ramazan medeniyeti vücuda getirmiş ve bunu İstanbul’da teksif etmişiz.
… Ramazan, her sınıftan halkın benimsediği bir mevzu olmuş ve herkeste çocukluğundan beri gelen devamlı ve azalmayan intibalarla daha Ramazan biterken, ‘gelecek sene Ramazan’ına on bir ay kaldı’, diye bir sevinçle, gelecek seneninkine mahsus tasarılarıyla hoş bir sene daha geçirmiler ve ömürlerini, geçirecekleri hoş Ramazanlara bağlamışlardır. Ölmek isteyenler bile, “Şu Ramazan’ı da göreyim de öyle..” diyerek hayatında bir defa daha idrak etmekle noksansız ahirete göçmeyi düşünmüşlerdir.
Ramazan bir ay, bazen 29, bazen 30 gün sürer. 29 gün Ramazanlarında, “bizim bir günümüzü çaldılar” diye alakalarıyla reszenişlerde bulunurlar. 30 gün oruç tutanlar bayramın birinci günü oruç tutmadığından bir şey yemeğe utanır ve bir nevi gündüz yemenin acemiliği ve mahçupluğu içindedir. Adeta giden Ramazan’dan sıkılır (‘utanır’ anlamında-MA). Ramazan gidiyor, acaba bir daha seneye çıkacak mıyım? diye ağlayanları bilirim ben.
… Adeta Ramazan yalnız bir oruç ayı değildir. Sanki Peygamberimiz şehirlerimize gelir, hepimizin saadet ve fakirhanelerimize ruhen misafir olur. Asıl bayram, Ramazan bittikten sonra değil, bizzat Ramazan’da olur. Öyle ki bu bayram, senede bir ay gelir ama onun gelmesi tam on bir bayram sevinci içinde geçer. Her hakiki Müslüman’ın gönlünde Allah korkusu kadar Ramazan sevgisi de yer etmiştir. Bayram değil, Ramazan düğün ayıdır. O düğüne herkes müştaktır. “Ramazan’a çok şükür on ay kaldı”, diye bir ay daha yaklaşmanın sevinciyle gözleri yaşaranları bilirim.
… Kadir günü Müslümanların çok müteessir bir günüdür. Allah kabul etsin, diye bütün dualar o gün sona erer. Yani Ramazan bi’l-kuvve kadir’de sona erer. Sonunda bi’l-fiil biter. Camilerde “elveda” avazelerinden ağlamadık can kalmaz. Artık o ismi var, cismi yok bir Ramazan, ömürler oldukça gelecek, tıpkı bir kuyruklu yıldız gibi seyredecektir. Fakat kuyruğunu götürmez, bırakır. Ondan Türkler bir Ramazan medeniyeti kurmuşlardır…”
Süheyl Hoca’nın söylediklerine ilavede bulunmaya gerek var mı? Yine de doğru anlayıp anlamadığımı kontrol etmeniz için şunları söylememe izin verin: Ramazanlar Müslüman hayatının etrafında döndüğü eksendir. Hemen bütün bir manevi hayat, onun etrafında şekillenmekte, bir yıl içerisinde tabiatıyla kaybettiği irtifaya yine onun sayesinde yükselmektedir. “Hay Allah, yine Ramazan geldi” denilen bir zamanla Ramazan Bayramı ile birlikte bir dahaki sennin Ramazan’ının özlenmeye, beklenmeye başlandığı bir zamanı karşılatırmak her bakımdan faydalı olacaktır diye düşünüyorum; tabii, kaybettiklerimizi hatırlatması kaydıyla.
(*) Süheyl Ünver, Bir Ramazan, Binbir İstanbul, Haz: İsmail Kara, Kitabevi Yayınları, 1997.
Güzel Ramazanlar neden hep geçmiştedir?
Size de öyle geliyordur muhakkak: Çocukluğumuzdaki Ramazanların tadını, güzelliklerini, lezzetini kolay kolay unutamayız. Ne kadar büyürsek büyüyelim, o günler bir kurtuluş adası gibi fışkırıverir hafızamızın labirentlerinden. Ve bizi kucağına alıp bir beşikteymişcesine tatlı rüyalara sallamaya başladı.
Toplumsal hafızada da bu böyledir. Ramazan denilince bugünkü değil, geçmişteki Osmanlı dönemindekiler hatırlanır hep. “Ah, nerde o eski Ramazanlar!” hayıflanmasını işitiriz sık sık.
Oysa bugün de Ramazanlar yaşanıyor ve bugünün de kendi içinde güzellikleri var. Bu yıl ilk defa oruç tutan çocuklar da ileride ilk sahura kalkışlarındaki mahmur lezzeti, ilk iftarlarının sabırsızlıklarını, teravihlerdeki kıkırdamalarını unutamayacaklardır. Yaz Ramazanları, geldiğinde kar yağarken oruç tuttukları günlere hasretle dönecek ve buz gibi karpuzlarla oruçlarını açtıklarında damaklarında portakal ve mandalina kokan iftar sofralarının buhurunu hissedecekler ve bu böylece nesiller boyu sürüp gidecektir.
Bugün belki paşa konaklarında kurulan ve canı isteyenin girdiği kuş sütü eksik sofralar yok; ama şehirlrimizde belediye ve vakıfların kurdukları iftar çadırlarından 5 yıldızlı otellerdeki iftar menülerine kadar alabildiğine çeşitli sofralar kuruluyor Ramazanlarda. Teravihlerde yine camiler doluyor, oruca saygıda geçmiş yıllara nazaran büyük bir artış var, mukabeleler, türbeleri ve camileri ziyaretler eskisine göre fevkalade artmış durumda.
O halde bugün bizi sürekli olarak eski Ramazanların tadından yoksun olduğumuz hissine sevk eden nedir? Hafızamızın çocukluğumuzla elele vererek bize oynadığı bir oyun mudur dersiniz?
.XXXXX
.
2000’li yıllar histerisi
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
2000’li yıllar histerisi
Uluslararası çapta saygın bir bilim adamı olan Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı Prof. Dr. Orhan Güvenen, Aralık 1997 tarihinde yayımlanan Capital dergisine verdiği mülakatta 2007 yılı için Türkiye’nin hedef ve beklentilerini ortaya koyuyordu. Özellikle ekonomik tahminlerde yanılma payını ciddi bir şekilde hesaba katmaya özen gösteren Güvenen, sözlerinin bir yerinde Türkiye’nin 1998 Gayri Safi Milli Hasılası’nın (GSMH) 204 milyar dolar çıkacağını belirtiyor; ancak bütün bu planları alt üst ederek ufak (!) bir faktöre değinmeden de geçemiyordu. Neredeyse kayıtlı GSMH’ya yakın bir paranın döndüğü bir ikinci piyasanın, kayıt dışı dev bir ikinci ekonominin varlığıydı söz konusu olan. 150 milyar dolar civarında GSMH’ya sahip olan bu alternatif piyasa (kayda alınmış ekonominin GSMH’sı da 200 milyar dolar civarındadır topu topu), kayıt dışı ekonomi olarak adlandırılan paralel bir piyasadır ve enflasyondan mafyaya kadar pek çok alanda inanılmaz bir sermaye, dolayısıyla da iktidar hareketine sebep olmaktadır. Düşünün: Bir ülke ki, bir yılda üretip tükettiği mal ve hizmetlerin toplamına yakın bir ikinci piyasayla birlikte yaşamaya alışmış, belki de zaman zaman bu piyasanın hareketliliği sayesinde nefes alabilmiş olsun. Böyle bir ülkede, açıktır ki, değil 2007 yılı için, 6 ay veya 1 yıl sonrası için bile tahminde bulunmak gülünç neticelere varabilir. Nitekim 1960’larda yayınlanan Hayat Tarih Mecmuası’nda ciddi ciddi 2000 yılında İstanbul’un nüfusunun 4 milyona ulaşacağı “tahmin ediliyordu”!
Buradan yola çıkarak şu soruları yöneltebiliriz: 2000’li yıllarda Türk halkının dünyaya katkısı hangi nispette olacaktır? Kültürden ekonomiye, bilim ve teknolojiye kadar pek çok sahada ortaya çıkmış bulunan Kuzey-Güneş kutuplaşmasının neresinde yer almayı hedeflemekte ve bu hedefe ulaşabilmek için hangi ayağı yere basan stratejileri gelişmektedir? İnsan hakları ve demokratikleşmede hangi noktalara varmak istemektedir? Şehirlerini planlayabilmekte ve vatandaşlarına insanca bir hayat yaşama imkanını sunabilmekte midir? PKK ve Kürt sorununu Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurulmasını arzulayan Amerika’nın desteğiyle çözmekte kararlı mıdır? Her şeyden önce DPT müsteşarının söylediklerini bir milli politika olarak benimseyip uygulamaya gerçekten niyeti var mıdır Türkiye Cumhuriyeti’nin?
* * *
Milattan sonraki ilk bin yılın sonunda, 999 yılında Avrupa’daki dağlar, zirvelerine tırmanan Hıristiyanlarla dolmuştu. Kıyametin kopacağını düşündükleri 1000 yılında en güvenli yerler olarak gördükleri dağlara tırmanarak kurtulacaklarını zannetmişlerdi onlar. Bugün de Batı’da Fransız düşünürü Jean Baudrillard’ın deyişiyle bir ‘Millenium Histerisi’ yaşanmaktadır. Paris’te, Georg Pompidou Merkezi’nin bulunduğu Beaubourg’daki sayısal saat yüzyılın sonunun en mükemmel sembolüdür Baudrillard’a göre. Zira bu saat, bildiğimiz saatlerden farklı olarak kronometre gibi geriye doğru çalışmaktadır (5, 4, 3, 2, 1, 0); tıpkı bir saatli bomba gibi! Saat sıfıra gelince patlayacak ve hem yüzyılımızı, hem de bin yılımızı imha edecekmiş gibi bir izlenim uyandırmaktadır insanlarda.
Zamanı tersine çevirmeye yönelik bir tür büyüsel beklenti, tıpkı bin yıl önce vuku bulmuş bir millenium paniği sezilmektedir burada. Nefesimizi tutmuş, adeta tarihin duracağı ve onun ötesine geçileceği bir anı bekler gibiyiz, demektedir filozofumuz. Bu beklenti, adeta bütün bir yüzyılı yutan bir girdap oluşturmakta ve pompalanan iyimserlik havasıyla meselenin siyasal hegemonya ve çıkar hesapları gözden kaybedilmektedir. AIDS’in aşısı bulunacak, teknoloji bizlere çok daha konforlu bir hayatın şartlarını temin edecek, uzaya ve deniz diplerine yerleşecek ve insanlığın bugüne kadar sıkıntı çekegeldiği yığınla sorundan sihirli bir değnek dokunmuşçasına “arınacağız”. Tıpkı bir kuyruklu yıldızı ya da göktaşının dünyamıza değmesini bekler gibiyiz, demektedir Fransız filozofu.
Oysa sormamız gerekmez mi Baudrillard gibi: En temel ve insani problemlerimizi çözmeyi başaramamışken içinde bulunduğumuz yüzyıl nasıl olup da aşılacaktır? Açlık, trafik kazaları, cinsellik, çevre gibi sorunlar çözülmemiş olarak önümüzde dururken, dünyada ciddi bir ekonomik ve siyasal iktidar savaşı (münhasıran Batı’dan diğerlerine karşı açılmış bir savaştır bu) yaşanırken, hem de 21. yüzyıl öyle mi? Her şey bir takvim yaprağının daha düşmesiyle mucizevi bir şekilde değişecek midir?
19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın ilk yıllarında fin de siècle (yüzyıl sonu) ruhundan söz edilir. Dönemin yazarları (mesela filozof-sosyolog Georg Simmel) yaygın ilerleme telakkisinin tersine, bir yozlaşma ve çöküş görürler kültür ve toplumda. Mesela Fransız sendikacı Georges Sorel, ilerleme fikrinin, “yaşanan dönemde uğranılan fiili çöküşün üstünü örtmek için tasarlanan bir burjuva dogması” olduğunu iddia ettiği İlerlemenin Yanılsamaları (Les Illusions du progrès) adlı bir kitap neşretmiştir 1908’de. Schopenhauer da karamsarlardandı; hatta Freud!
Bugünse yaygın bir iyimserlik havası hakim. Her şeyin iyiye gideceği ve gitmesi gerektiği “dogması” karşısında Simmel veya Sorel gibi güçlü isimler de nadir çıkıyor günümüzde. Baudrillard veya Feyerabend gibilerinin sesleri ise ilerleme ve iyimserlik korosunun sesini iyiden iyiye yükseltmesi karşısında yeterince duyulamıyor. Kötümserler, idea ile irade arasındaki uçurumun kapatılamayacak şekilde açıldığını, insan iradesinin dünyanın gidişatını etkilemesinin yollarının tıkandığını düşünüyor ve hayatın akıl-dışı (irrasyonel) motivlerle yönlendirildiğini ileri sürüyorlardı. İnsanların idare etmediği fakat onları idare eden bu büyük güçler, ideoloji sayesinde binlerce örtü altında saklanabilmekte ve bizlere sanki her şey yolunda gidiyormuş izlenimi verilmektedir. Kimisi, bu ideolojik örtü arkasında yatan asıl gücü tanımak, böylece bilgi ile özgürleşmek paramparça ederek deşifre olmasında aramışlardır çıkış yolunu. Kimileri de (bunlar arasında Simmel de vardır) soğukkanlı bir şekilde modernliğin düğümlerini çöze çöze ilerlemenin uygun olacağı kanaatini taşıyorlardı. Bu düğüm çözme işlemi tamamlandığında, sistem olduğu gibi kendi içinde parçalara ayrışmış olacak ve sığındığı örtüden sıyrılmış olacaktır.
Gerçi 19. yüzyıl 19. yüzyıldır, 20. yüzyıl da 20. yüzyıl. Ancak temel tavırlar değişmemiş görünüyor. Bir başka fin de siècle’da (yüzyıl sonunda) egemen olan ‘Millenium Histerisi’nin dışında kalmaya çaba gösteren ve asıl bizi sıkıntıya sokan faktörün, bilgisayarların muhtemel tarihlendirme hataları olmayıp 20. yüzyılda çözmemiz gereken bazı temel sorunları bir sonraki yüz (veya bin) yıla devretmemizden kaynaklandığını haykıracak cesur yüreklere ihtiyacımız her zamankinden fazla gibi geliyor bana bugünlerde
.
2000 yılında kıyamet kopacak!?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
2000 yılında kıyamet kopacak!?
Bu yazı yayımlandığında 2000 yılına 343 gün kalmış olacak; başka bir hesapla sekiz bin kusur saat. “Ee, ne olmuş yani?” dediğinizi duyar gibi oluyorum. “Üstelik sen değil misin geçtiğimiz salı günü 2000 yılı beklentilerini histeri nöbetine benzeten?” Doğru; doğru ya, bugün seslendireceklerim benim görüşlerim değil. Batı dünyasında ciddi bir korku haline gelen Millenium Paniği’ne kapılanların görüşleri.
Time’ın 18 Ocak 1999 tarihli sayısı, Batı’da bu çok konuşulan konuya kapakta yer vermiş: “The End of the World!?!” (Dünyanın Sonu!?!) Kapak resminde elinde bir haç tutan, beyaz elbiseli, uzun saçlı bir adam arkası dönük vaziyette duruyor; arkasında da “Dünyanın Sonu” yazıyor, besbelli Hz. İsa bu. Ne oluyoruz? demeye kalmadan derginin sayfalarına dalınca anlıyoruz ki, yüzyıl başında “Tanrı öldü” çığlıklarını atan sözüm ona ‘ilerici’ Batılılar, tıpkı bin yıl önce kıyametin kopacağından ödleri kopan ve dağlara tırmanan Hıristiyanlar gibi akıl almaz bir panik içerisindeler.
Y2K şeklinde formüle ettikleri varoluşsal kaygı var bir de: 2000 yılında dünyadaki bilgisayarların çoğu ile mikroçip devrelerinin iflas edeceğini, böylece marketlerdeki kasalardan kıtalar arası balistik füzelere kadar yığınla aletin yeni bin yıl başlar başlamaz battal hale geleceğinden dehşete düşmüşler. Yalnız korkmuyor, bu hayati meselenin çözümü için ciddi kaynaklar ayırıyor, özel olarak kurulmuş ekipler harıl harıl çalışıyormuş.
Ben bu kaygının altında, Batı’nın 2 asırdır dünya üzerinde kurmak için savaş verdiği hegemonya ve tahakküm zincirlerini elinden kaçırma korkusunun yattığını düşünüyorum. Faraza kıtalar arası balistik füzelerin programları böyle bir bilgisayar kusuru yüzünden bozulsa, dünya üzerindeki kontrollerini azaltacağından endişe ediyorlar.
Konunun bir başka veçhesi ise Millenium Paniği. Akılcı olduklarıyla bu kadar övünen Amerikalılar 2000 yılını yine dağlarda, kendilerine göre, güvenli bölgelerde geçirmek için şimdiden planlar yapıyor, hatta evlerine kahve, şarjlı lamba, odun, pirinç, tuz gibi maddeleri stok yapıyorlarmış. (Böyle bir ailenin fotoğrafı da yer alıyor dergide.) Arkansaslı hidrolik uzmanı Bryan Elder daha büyük bir panik içinde. “Kazara kurtulan bile olmayacak.” diyor ve cehennemin 1 Ocak 2000’de ışıklar sönünce başlayacağını ekliyor. Şimdiden sığınacak bir mağara aramaya başlamış bile kendisine. Dallaslı Karen Anderson, bizdeki tabirle “modern” giyimli hoş bir bayan. Fakat düşünceleri epeyce “geri”! Kıyametin kopacağı mahut günde evinde oturup medeniyetin tükeneceği saati bekleyecekmiş. Kıyametten sonraki yabani hayatta -tabii sağ kalabilirse- ayakta kalma mücadelesi vermeyi planlıyor şimdiden.
Velhasıl, bizim ciddiye almadığımız büyük bir panik yaşanıyor Hıristiyan aleminde şu günlerde. Bunu Batı akılcılığının bütün çabalarının boşa çıkması olarak yorumlayanlar olduğu gibi, dinin dönüşü şeklinde tefsir edenler de, yeryüzünde Batı hegemonyasının zayıflamasının dönüm noktası diye benim gibi tevil edenler de var. Zannediyorum, bunlar üzerinde yıl boyunca çok konuşulacak. Ancak bizi ilgilendiren iki soru takılıyor kafamıza:
Devletlularımız, irtica ile savaşa kafa yordukları kadarını beklemiyoruz; ama hiç değilse dünya platformunda en önemli güç kaynaklarından biri olan bilgisayarların iflas edebileceğine ilişkin bir teşehhüd miktarı olsun düşündüler mi acaba? Ben de kalkmış nelerden söz ediyorum. Can düşmanımız ilan edilen bölücübaşının İtalya’dan elini kolunu sallaya sallaya “bilinmeyen bir yere gitmesi” (tam da içinde bulunduğumuz acıklı bilgi düzeyini resmeden enfes bir ifade) karşısında günlerdir çaresizlik içinde kıvranan bir devletin 2000’li yıllara dair dünya çapında hangi iddiası olabilir veya bu iddia ne kadar ciddiye alınabilir?
Varın siz karar verin.
KÜLTÜR BAHÇEMİZDEN
Refik Halid’in dilinden Ramazan hazırlıkları
Berat Kandili geçince evde Ramazan hazırlığına başlanırdı; iki hafta süren bu hazırlık esnasında evler, baştan ayağa yıkanır, günlerce tahta gıcırtıları, İstanbul şehrine, sokaklarından kağnılar geçen bir Anadolu kasabası ahengi verirdi.
Ramazan’dan bir iki hafta evvel babam, bir sabah “evrad”ını okuduktan ve namazını kılıp zikrini bitirdikten, “Sabah-ı şerifler hayrola, hayırlar fethola, şerler defola!” diye duasını da tamamladıktan sonra -başında keten takke, sırtında nafe kürk, burnunda altın gözlük- köşesine hususi bir ehemmiyetle oturur, evin erkanını nezdine çağırırdı. Önünde hokka, kalem ve elinde bir defter hazır… İçtimadan maksat, Ramazan erzakını tespit etmek, yani listesini yapıp Asmaaltı tüccarlarından yağcı İbrahim Bey’e göndermek…
Refik Halid, Üç Nesil, Üç Hayat, Semih Lütfi Kitabevi, ts., s. 129-130
SARMAŞIK
Utanç Duvarı’na koruma!
Newsweek’in geçen sayılarından birinde ilginç bir haber göze çarpıyordu. 1989 yılında iki Almanya’nın birleşmesiyle sonuçlanan süreçte yıkılan ve parçaları bir süre eski Doğu Alman generallerinin apolet, madalya ve şapkalarıyla birlikte işportalara düşen Berlin’deki ünlü Utanç Duvarı’nın çok küçük bir kısmının korunmuş olmasına hayıflanıyormuş tarihsever Almanlar. Keşke o, 40 yıldan fazla süren ve yüzlerce insanın kendi askerleri tarafından katledildiği dehşet günlerinin vahametini gelecek nesillere de hatırlatmaya yetecek uzunlukta, adamakıllı bir duvar parçası kalabilseydi ayakta, diyesiymişler.
Biz gözümüzün önündeki tarihi mirasımızı zücaciye dükkanına dalan bir fil gibi durmaksızın tahrip ederken, hatta bu topraklarda yaşadığımızın izlerini neredeyse kendi ellerimizle kazırken, elin Alman’ı adı üstünde Utanç Duvarı’nı koruma altına almayı düşünüyor. Modern olmanın bizde olduğu gibi tarihinden kopmak olmayıp aksine onu bilinçli olarak sahiplenerek yeniden üretmek olduğunu bilen Almanların bu “tarih bilinci”ne gıpta etmekten başka bir şey gelmiyor insanın elinden.
Feminizmin eşitlik manevrası
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Feminizmin eşitlik manevrası
Radikal’deki köşesinde Sayın Türker Alkan, “Feminizm eşitlik mi istiyor, ayrıcalık mı?” başlıklı yazıma değiniyor ve kadınlara seçimlerde ayrıcalık tanımanın biz erkeklerin boynunun borcu olduğunu, hatta bugünkü az kadınlı parlamento manzarası karşısında utanmamız gerektiğini ileri sürüyor.
Şekli bir noktadan başlamak istiyorum. Türkiye’de şekil meseleleri ciddiye alınmadığı için kimin ne dediği kolayca gürültüye getiriliyor ve çoğu zaman da kimse kimseyi anlamak niyetinde olmadığını bir tür şekli oyunlarla itiraf etmiş oluyor. Sayın Alkan yazısına benden aldığı bir paragrafla başlıyor, ne var ki sözlerimi doğru aktarmıyor. Benim cümlelerim şunlar:
[Feministler] “Toplumsal planda kadının kadınlığının biyolojik olarak belirlenmiş ve farklı olduğunu kabul etmiyor, buna karşılık siyasi mücadelede kendilerine ayrıcalık tanınmasını talep ediyorlar. Ya biyolojik farklılığı kabul edip ona göre “kadınsı” bir politik söylem geliştirmeleri gerekiyor ya da eşitliği esas kabul edip toplumsal ve siyasal alanda kendi elleriyle eşit olmayan bir muameleye razı olmamaları. Feminizmin kaderi bu ikilemin boynuzlarına takılmış görünüyor.”
Belki inanmayacaksınız ama Sayın Alkan, bu üç cümleyi tam üç hata ile ‘aktarıyor’! Ben “politik söylem geliştirmeleri” diyorum. Alkan’ın yazısında “politik söylem gerçekleştirmeleri” oluyor. Hadi buna tashih hatası diyelim; ama ardından iki kelimeyi (“ve siyasal”) metnimden çıkartıyor. Bununla da yetinmiyor, meselenin can damarını teşkil eden olumsuz bir cümlemi olumluya çevirerek düşüncelerimin tam tersi bir istikamet kazanmasına yol açıyor (“razı olmamaları” yerine “razı olmaları” diyor). Dolayısıyla en basit bir bilimsel formasyon meselesi olan bir metni aslına sadık kalarak aktarma kuralı ‘Profesör’ Alkan tarafından ciddi biçimde ihlal ediliyor.
Hal böyle olunca, bırakın Radikal okuyucularını, sayın yazar tarafından söylediklerimin ne kadarının anlaşıldığından kuşkulanmaya başlıyorum. Nitekim ‘ne demek istediğimi’ kendince özetlediği satırlar kuşkularımı doğruluyor. Yukarıdaki sözlerimden şunları ‘anlamış’ Sayın Alkan: “Ey kadınlar, siz farklısınız, o nedenle eşit değilsiniz, boşuna erkeklerin oyununu oynamaya kalkmayın. Siyaset oyununa ille de girecekseniz, erkeklerin belirlediği kurallar ve koşullar çerçevesinde girin.”
Sayın yazarın söylediklerimi özetlemesine, gerçekteyse tamamen görmek istediği kılığa sokmasına gerek yoktu. Çünkü öyle söylemek isteseydim, herhalde söyleyebilirdim; ne ki muradım o değildi. Ben kadınlara, eşit olmadıkları için ellerinin hamuruyla bir “erkek oyunu” olan siyasete girmeye kalkışmamalarını değil, tersine, siyasete gireceklerse ve kendileriyle tutarlı olmak istiyorlarsa “eşitlik” veya “farklılık” yollarından birisini seçmeleri gerektiğini söylüyorum: Ya kadınlara karşı her türlü erkek ayrımcılığını dışlamak, böylece her alanda erkeklerin lütuf buyurdukları haklarla yetinmeyi kökten reddetmek ya da kadınların farklı olduklarını savunmak, böylece farklılık üzerinden bir siyaset takip etmek.
Şahsen bu görüşte değilim; ancak bir toplumda eşitliğe inanmayan insanlar da var olabilir ve onlar da görüşlerini kısıtlama olmaksızın dile getirebilmelidirler. Kadın erkek eşitliğini savunmak gibi bir mecburiyetimiz olmadığına göre (var mı yoksa?), bazı insanların eşitlik konusunda farklı siyasal tavırlara sahip olması niye garip karşılanıyor? Üstelik özgürleştirici olduğunu iddia eden feminizmin bazı kavramları tekeline alarak tabu haline getirdiğini birilerinin sorgulaması niye “utanç vesilesi” olsun ki?
Eşitlik, zannedildiği gibi türdeş bir siyasal tavır olmayıp tesis yolları konusunda da bir görüş birliği oluşmuş değildir. Dolayısıyla burada “Nasıl bir eşitlik?”, “Neyin eşitliği?”, “Kimin için eşitlik?” gibi neredeyse bütün modern siyasal düşünce tarihini boydan boya kat eden temel sorulara inmek mecburiyeti doğuyor.
İşte feminist hareketin haksızlık etmemek için bu hareket içinde tartıştığımız konuda benim gibi düşünenler de olduğunu ekleyelim bulanıklaştırdığı nokta tam burası: Basit eşitliği (herkese eşitlik) ister gibi bir tavırla yola çıkıyor; fakat belli etmeden karmaşık eşitliğe (kendi hemcinsleri için eşitlik talebine) sıçrayıveriyor; hatta hızını alamayıp “kota” gibi ayrıcalık ve eşitsizliği mucip muameleleri talep etmeye başlıyor. Bu ustaca manevranın benim için anlaşılabilir bir tarafı varsa da, siyasal açıdan tutarlı olmadığını söylemek ne zamandan beri kadınların erkeklere eşit olmadığını ve olamayacağını savunmak anlamına geliyor, Sayın Alkan, merak ediyorum.
Biliyorum beni yine yanlış anlayacaklar çıkacak; ama bu güncel konuya devam edeceğim
.
‘İflas Eden Tanrıça’
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
‘İflas Eden Tanrıça’
‘Kadın araştırmaları’, kadınların genelde insanlığın şaheserlerini okumaktan çok kadınlarca yazılmış alelade ya da marjinal kitapları okumalarına yol açmaktadır… Bu, ölü bir gayedir, en basitinden kadınları insan ırkının ana düşünüş damarından koparma tehlikesini içerir. Bu tür kültler aynı zamanda gençlerin zamanlarını boşa harcamalarına neden olabilir; gençler insanlığın kültürüne ait zor ve önemli konuları araştırmak yerine feminizm hakkında en son çıkmış kitapları okumaya yönelebilirler.”
Böyle cevap veriyor ünlü İngiliz kadın romancı-filozof Iris Murdoch kendisinden görüşünü soran Christina Hoff Sommers’a (Haz.: David Brooks, Backward and Upward, Vintage Books, 1996, s. 45-46). Her halde bir süredir tartıştığımız feminizmin temel yanılgısını Murdoch’tan daha veciz bir şekilde özetleyemezdim. İnsanlığın (tabii bu arada politikanın da) ana meselelerini göz göre göre ıskalamanın, giderek savsaklayıp sulandırmanın bir tür stratejisi haline gelmiş bulunuyor bugün feminizm. Zaten 1960’lar ve 70’lerdeki altın çağı bitip temel meselelerin hala önümüzde durduğunun anlaşıldığı günümüzde Avrupalı ve Amerikalı entelektüeller -ki içlerinde I. Murdoch, C. Pagglia ve kısmen G. Greer gibi kadınlar da bulunmaktadır- feminizmin ciddi bir muhasebesini yapmaya, ne getirip ne götürdüğünü ve belki inanmayacaksınız; ama bir “şaka” olup olmadığını tartışmaya açmış bulunmaktadırlar. (Bizde ise seslerini en ciddi tonlara bürüyüp “Meclis’e kadınlar dolsa, görün bakın neler olacak? Türkiye’nin çehresi bir anda değişecek!” sığlığını aşamayan bir söylem hakim.)
Amerika’da çıkan National Review adlı dergi, 18 Kasım 1991 tarihli nüshasını feminizmin tükenişine ayırmış ve kapağa yazımın başlığı olarak aldığım The Goddess that Failed ibaresini koymuştu. Dergide iki önemli makale dikkatimi çekmişti. Birincisi, ataerkilliğin savunmasını yaptığı The Inevitability of Patriarchy’nin yazarı Steven Goldberg’in “Feminizm Bilime Karşı” başlıklı yazısı, diğeri ise aşağıya görüşlerinden bir kısmını alacağım ünlü siyaset felsefesi hocası Kenneth Minogue’un “İflas Eden Tanrıça” adını koyduğu eleştirel yazısı.
Minogue yazısına feministlerin yüz yüze gelmelerinin mukadder olduğu en ciddi problemin, erkeklerle eşit mi, yoksa farklı mı olduklarına karar verememek olduğuna işaret ediyor. Kadınlar, erkeklerden ayırt edilemeyecek kadar ona her bakımdan yakın, eşit, hatta ‘aynı’ olarak tanımlandığında bu defa erkeklerin standartları çıta olarak kadınların önüne konulmuş oluyor, ‘bu oyunda’ kadınlar her alanda erkeklerle boy ölçüşemediklerini kısa bir sürede fark ediyor, bu defa da ‘kadınlara özel’ muamelelerin gerektiğini iddia ediyorlar; bu ise tam da baştan kaçmaya çalıştıkları farklılığın ve özcülüğün bu sefer gönüllü olarak kendi elleriyle benimsenmesi anlamına geliyor.
Feminizmi “modernliğin parazitleri”nden biri olarak kabul eden Minogue, ağır eleştiriler yöneltiyor ona: “Feminizm, serbest ve kolay eşitliğe sahip bir geleceğe hızla sıçramak isteyen kıt yetenekli kadınların sabırsızlıklarının (Marksizm’inkine) benzer bir istismarıdır. Başka türlü, feministlerin, Batı’nın ana damarındaki başarının dayandığı hüner, yapabilme gücü ve dirayete gösterdikleri şaşırtıcı ilgisizlik neyle izah edilebilir? Başka türlü, anayasaya konulacak bir maddeyle otomatikman bütün senatörlüklerin yüzde 50’sinin kadınlara verilmesi gerektiği gibi çılgınca bir talep nasıl açıklanabilir?” (Bildiğiniz gibi Türkiye’de bu uygulamaya “kota” deniliyor.)
Özellikle daha muhafazakar bir ülke olan Amerika’daki feministler -yine bizimkilerden dağlar kadar farklı olarak- ‘flört sırasındaki cinsel tecavüz’ anlamındaki date rape’e karşı çıkıyor ve kızların/kadınların öyle ulu orta erkeklerle bir araya gelmelerini engellemeye çalışıyorlar. Zira böyle ortamlar her zaman erkeklerin işine gelmekte ve kadınlar tecavüze uğramakta, kızlar ise iğfal edilmektedir. Dolayısıyla erkek ile kadının dünyalarını ayırma yönünde bir eğilim de başlamış radikal feministler arasında. Minogue ilginç bir bağlantı kurarak bunu Müslümanların mahremiyet ve harem-selamlık uygulamalarına benzetiyor ve feminizmin hiç de tahmin edilemeyecek bir kavşakta Müslümanlarla yolunun kesiştiğine dikkat çekiyor.
Devam edelim mi feminizmi tartışmaya?
.
Tekbir ve alkış
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Tekbir ve alkış
İlkokul 3’e gittiğimi hatırladığıma göre yıllardan 1970 veya 1971 olmalı. Bursa’da oturduğumuz üç katlı ahşap evin dut, erik ve ayva ağaçlarının gölgelerini saldığı muhteşem bahçesinde, komşumuzdan yükselen sıcak notalar üzerimize bir ülfet yağmuru gibi mi yağardı? Ve komşumuzun haylaz oğlunun gitarıyla çaldığı bu o zamanlar kulaklarımızın alışık olmadığı melodi, içimizi neden her seferinde ısıtır, ırak diyarlardan rahiyalar taşırdı?
Neden sonra öğrenecektim “Dağlar, Dağlar” adını taşıyan bu parçanın, Barış Manço isimli o zamanların ölçülerine göre “tuhaf kılıklı” bir şarkıcıya ait olduğunu.
Yıllar yılları kovaladı. O, meftunu olduğum Gülpembe ile beni başımda sevda fırtınaları eserken bir daha yakaladı. Uludağ’ın avare derelerinde dolaşırken, “Dereler seni çağlar, seni çağırır Gülpembe”yi her defasında yaşayarak söyledim.
Ve onu tek kanallı televizyonlar devrinde bir program içinde 5-10 kanallık çeşitliliğe ulaştığı programlarıyla yeniden karşımda buldum. Çocuklarla, yaşlılarla, her yaştan insanla kurduğu inanılmaz sıcaklıktaki diyaloglarla bir daha sevdim Barış abi’yi. Ağacın gövdesindeki Allah yazısının hikayesini büyük bir heyecanla anlattığı programı, keza sonradan talebesi olmakla iftihar ettiğim Turgut Cansever Beyefendi ile Kanuni’nin Zigetvar’ın Türbek köyündeki iç organlarının gömülü olduğu mezarını keşfe çıktıkları programı hala unutamıyorum.
Sonra çocuklarımla birlikte pazar sabahları keyifle seyrettiğim 7’den 77’ye ve adını Barış Çelebi’ye çıkartacak olan “devrialem”leriyle bir daha sevdim onu. Hep sevecen, hep sıcak bir kişiliği vardı; bunu bütün bir topluma, yalnız Türk toplumuna mı, Japonlara bile hissettirebildiğini gördüm gözlerimle. Üstelik bunu televizyon gibi “soğuk” bir aleti delerek gerçekleştiriyordu.
Tv veya sinemadan aşina olduğum pek çok insanla sonradan tanışma veya karşılaşma imkanını buldum. Diyebilirim ki bir iki istisnasıyla hepsi perde veya ekrandaki gibi “bakmadılar” bana. Donuk, lakayd, adeta bir duvara bakar gibiydiler. Her seferinde bu nesneleştirici, karşısındakini bir eşyaya çeviren bakışlar korkunç derecede rahatsız etmiştir beni. Bu “profesyonel” bakışlarla iyice soğumuş bir ortamda, bir kokteylde karşılaştım Barış abi’yle. Eşi Lale Hanım’la yanımdan geçerken bir an göz göze geldik; bütün içtenliğiyle, sanki 40 yıldır tanışıyormuşçasına bir “Merhaba” deyişi vardı ki bu bir tek söz beni ta çeyrek asır öncesine bir kuş tüyü gibi fırlattı. Evimizin bahçesine düşen nağme yağmuru, Uludağ’ın coşkun dereleri, dudağımızın kenarına iliştirdiği tebessümleri.. hepsi hepsi o bir anlık bakışmada ve bir tek sözde yeniden yaşandı hafızamda.
Zannediyorum sanatçılarındaki insani sıcaklığa hasret kalmış bir toplum, komplekslerini yenmiş, halkına bir nesne gibi değil, bir dost gibi bakabilmiş olan Barış Manço’da bulmuştu aradığını. Baksanıza, son yolculuğunda tekbir ve alkışlar onu bir an olsun yalnız bırakmadı.
Tekbir ve alkış… Ben bu iki geleneğin Barış Manço’nun cenazesinde teklifsizce bir araya geldiğini gördükten sonra onun hayatı boyunca gerçekleştirmek için gayret sarf ettiği gelenek-çağdaşlık sentezi mesajını sevenlerinin can u gönülden benimsediğine hükmettim. Hayatı boyunca verdiği mesajın sağlaması cenaze töreninde yapılmış ve sonuç “doğru” çıkmıştı.
Ne mutlu böyle bir hayatı yaşayan Barış abi’ye!
Osmanlı matbaaya karşı mı çıktı?
Tarih bilgimizin genelde iyi olduğu söylenir. Tarihten söz açıldı mı, hamaset beşiğinden iftihar tablolarına sıçrayıveririz hemen. “Yalan söyleyen tarih”lere karşı kutsal savaş açarız. Resmi tarihlere yükleniveririz, kolayımıza gelir çünkü bu.
İyi de, bütün gayriresmilik iddialarımıza rağmen bizim de “resmi”leşmiş tarih bilgilerimiz yok mu? Olmaz mı? Mesela Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda Horasan erlerinden bir grubun devletin mayasını yoğurduğunu hep söyleriz de, Şeyhülislam İbn Kemal’in anlattığı (Tevarih-i Al-i Osman, II. Defter, Haz.: Şerafettin Turan, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ank. 1991, s. 90 vd.) bir hadiseyi görmezden geliriz. İbn Kemal’e göre, Orhan Gazi bir “sapkınlık” ihbarı üzerine bu dervişleri toplattırıp sorguya çektirmiş ve huzurunda kendilerini temize çıkarmalarını istemiştir!
Matbaanın Osmanlı ülkesine geç girmesi hadisesi ise çift taraflı işleyen bir stratejiye yol açmaktadır: Hem Batıcıların Osmanlı’yı gözden düşürmeye matuf bir iddiasıdır, hem de Müslüman-muhafazakar çevrelerin Osmanlı’nın yeterince gelişememiş olmasından duydukları hoşnutsuzlukları, ezikliği yükleyebilecekleri bir günah keçisi işlevi görmektedir. Yani matbaa gelmiştir; ama ne İsa’ya yaranabilmiştir, ne Musa’ya! İlginçtir, başka konularda taban tabana zıt görüşlere sahip grupların görüşleri matbaa söz konusu olduğunda mıknatısa tutulmuş gibi yakınlaşmaktadır birbirine.
Bütün geri kalmışlığımızın ceremesini çektirdiğimiz matbaanın Osmanlı’ya geç girmesi hadisesini ilmi bir gözle incelemenin zamanı geldi de geçiyor bile. Şimdilik bunun Osmanlı’ya atılmış yakışıksız bir iddia olduğunu söylemekle yetiniyor ve gelecek hafta bu konu üzerinde genişçe durmak istiyorum. Ancak bu konudaki iddiaları tek tek tahkik ederek çürüten ve en güvenilir bilgileri ortaya koyan kişinin, adı solcuya çıkmış birisi, Niyazi Berkes olduğunu ve araştırmasının hala aşılamamış olduğunu zikretmekte fayda görüyorum.
Son olarak şunu eklemesem bu yazı eksik kalacak gibime geliyor: Ahmed Cevdet Paşa’nın Tarih-i Cevdet’in ilk cildinde matbaaya temas ederken, Avrupa’da da matbaanın kabulünün kolay gerçekleşmediğini, Fransa, İngiltere ve İspanya’da hangi yasaklamalarla karşılaştığını anlattığı vukufiyetli satırlardan tüten karşılaştırmalı tarih bilincinin, bugünkü sözümona tarihçilerde zerresinin bulunmadığını görmek, sizi bilmiyorum ama bana sadece üzüntü veriyor.
.
Hangi kadın? Hangi eşitlik?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Hangi kadın? Hangi eşitlik?
Feminist yazarlarca “kadın” kategorisinin bile “yıkım”a uğratıldığı (deconstruction) günümüzde bir yandan feminizmin en uç versiyonlarını temsil ediyor iddialarıyla ortaya çıkanların aslında ne kadar geriden gelmekte oldukları, tartışmaların ne denli uzağında kaldıkları ve kadının sorunları, dahası feminizmle ilgili dünyada cereyan eden köklü tartışmalardan ne derece bihaber oldukları, biraz konunun üzerine gidenlerin fark edecekleri kadar çıplak bir hakikattir. Böyle bir teorik donanımdan yoksun olarak meseleye bakılınca ister istemez, Nuray Mert’in isabetle vurguladığı gibi, “kadın” ve “erkek” kategorilerinin biyolojiden değil, toplum ve kültürden, iktidar ilişkilerinden doğduğunu söyleyen feministlerin kalkıp bu kategori adına, yani kadın adına siyasal talepler ve tavırlar üretmeleri ne derece tutarlıdır? “Kadın diye bir şeyden bahsedemeyeceksek” diyor haklı olarak Mert, “kimin ve neyin adına tavır takınılacak?”
Aslında son derece belirsiz ve oynak bir temele yaslanan feminizmin zaafları, şimdiye kadar herhangi bir siyasi paradigma oluşturamamış olmasından belli. Kadınların nüfusun yüzde 50’sini oluşturdukları, dolayısıyla aynı oranda Meclis’te temsil edilmeleri gerektiği iddiası, muğlak ve her yana çekilebilecek bir belirsizlikte. Kadınların siyasete katılmalarına kesinlikle karşı değilim; ancak sanki bütün kadınların kadın olmalarından dolayı aynı görüşü destekleyecekleri gibi temelsiz bir varsayıma dayanıyor bu iddia. Zira burada hangi kadın? sorusu gündeme gelecektir ister istemez. Tıpkı feminizmin değil, feminizmlerin olduğunun söylenmesi gibi, soyut bir kadın değil, kadınlar olduğu ve iddia sahiplerinin hangi kadından somut olarak söz ettiklerini açıklamalarını istemek hakkımızdır.
Meclis’in bir ayna gibi toplumu yansıtmasını istiyorsa -ki bunu istemeyecek kadar ‘ayrımcı’ olduklarını sanıyorum- o zaman kadınlarımızın hatırı sayılır bir kesiminin “geleneksel” kıyafetleri olan baş örtüsü ve çarşafla milletvekili seçilmelerini veya sakat kadınlara da kadınlar kotasının içinden bir kota ayrılmasını sonuna kadar savunmaları gerekmez miydi? Bu inceliği onlardan bekleyemeyeceğimize göre, demek ki kadın kotasını savunanlar, iddia ettikleri gibi toplumun yarısı olan kadınların bir aynadaki gibi yönetime yansımalarını değil, tersine sadece kendi düşünce ve kıyafetleri doğrultusundaki kadınların katılımını amaçlamaktadırlar. Bu durumda yüzde 50’lik cephede ilk gedik açılmakta ve arkasından başka ayrımcılık taleplerinin sökün etmelerine kapı açılmış olmaktadır; zira diğer dezavantajlı gruplara da pozitif ayrımcılık uygulanmasına açık olmayı gerektirmektedir kota talebi.
Demek ki, kadın kotasını savunmak, yalnız kadınlar ile erkekler arasındaki eşitsizliklerin telafisini değil, kadınların kendi içerisindeki eşitsizliklerin de telafisinin savunulmasını gerektirmektedir ki, ilerici kadınların buna hiç mi hiç niyetli olmadıklarını geçen hafta toplanan CHP’li kadın adaylardan birisinin türbanlılara -yani “öteki” kadınlara- karşı savaşmak üzere aday olduğunu itiraf etmesi sayesinde ayan beyan görme imkanını bulduk. Durum bu olunca kadınların temsilinin baştan savundukları “eşit temsil” olmayıp kendi siyasi görüşleri doğrultusundakilere yönelik sınırlı bir temsil olduğu ortaya çıkıyor. O zaman da “bütün kadınlar” gibi aşırı genellemeci bir söylemin yerine “beyaz kadınlar”, “belli bir siyasi görüşe sahip olanlar”, “belli bir kıyafeti giyenler veya giymeyenler” gibi sınırlı, ayrıcalıklı ve puslu temsile izin veren bir başka eşitsizliğe yol açılmış olmaktadır. Bu durumda feministlerin, kendilerini inkar etme pahasına soyut ve içi boş bir kategori olan “kadınlık” adına bir siyaset yürütmekten çark ettikleri, erkeklerin kadınlar üzerinde kurduğunu iddia ettikleri tahakkümün bir benzerini kendilerinden olmayan ve siyaseten de olmak istemeyen kadınlar üzerinde kurmaya kalkıştıkları noktasına vardıklarını görüyoruz.
O halde gerçekten de ‘ne’ istiyor feministler?
.
Tarihin nabzını tutmak
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Tarihin nabzını tutmak
Osmanlı tarihi hakkında en yaygın kanaat şöyle özetlenebilir: Söğüt yaylalarındaki bir aşiretten bir buçuk asırda büyük bir cihan devleti ortaya çıkmış, İstanbul’u fethettikten sonra Kanuni devrinde ihtişamının zirvesine tırmanmış ve duraklama, derken İkinci Viyana Seferi’nin bozguna dönüşmesiyle gerilemeye başlamış, bu gerileme yalnız siyasi ve askeri alanlarda kalmamış, medeniyetin hemen bütün alanlarında birden meydana gelmiş ve malum akıbete duçar olmuştur. Bu tablo, ufak tefek değişikliklerle sağdan olsun, soldan olsun ortak kabul görmüştür.
Sağ/muhafazakar bakış altın çağı (Kanuni dönemini) eksene alıp “Niçin geriledik?” diye kafa yorarken, Batıcı/solcu bakış, tersinden, “Niçin Batı’ya ayak uyduramadık?” şeklinde koymaktadır meseleyi. Bu, aslında bizim topraklarımızda Batı’dakinden çok farklı dinamiklere istinat eden siyasi, sosyal ve kültürel oluşumu göz ardı eden ve bakışları, asıl hedefinden saptırarak tabloyu bulanıklaştıran bir zihni karışıklığın eseridir. Bir taraf “gerileme” dönemi diye adlandırılan tarih kesitinin iç mantığına ve önceki dönemlerden neleri alıp neleri değiştirdiğine bakacağına, bunun yanında aynı zaman diliminde dünyadaki gelişmelerle kendi durumunu mukayese edeceğine, İbn Haldun’u da sathi yorumlayarak devletin doğup gelişeceğini ve bir gün ölmesinin mukadder olduğunu iddia etmektedir. Öbür tarafın tezi ise daha dobra: Zamanında Batılılaşamadığımız için battık! Oysa bu tez de iç dinamiklerle vücuda gelen yenilikler ile Batılılaşma hareketlerini özdeşleştirme yanılgısına düşmekte ve yine yaklaşık 250 yıllık bir tarihi tek kalemde mahkum etmektedir.
Tarihe böyle bakılmaz. Tarih böyle okunmaz; okunmamalı da. Yüzlerce nesil insanın son derece karmaşık ilişkiler yumağı, böyle bir sathi bakışın mihrabında kurban edilemez. Gerçekten tarihi anlamak ise muradımız, tarihteki bütün anların bize eşit uzaklıkta olduğunu, her bir anın, içinde taşıdığı zenginlikleri ballı bir meyve gibi dışarıya taşırmaya hazır olduğunu fark etmek en önemli adımdır.
Ben şahsen tarihin dehlizlerinde takılıp kalmış gölgelere daha yakın hissederim kendimi. Çok fazla ortaya çıkmış ve dönemine egemen olmuş tiplerden ziyade aynı dönemi farklı bir boyutta, fark edilmeyecek kadar silik bir boyutta yaşayan susturulmuş gölgelere özel bir ilgim vardır. Belki de Nietzsche’nin sarsıcı aforizmasının çok fazla etkisinde kalmış olmamdan: “Tarih, aynı zamanda yenik düşmüş eğilim ve düşüncelerin sessizliğe bürünmüşlüğünün de tarihidir.” Bu açıdan tarihi yalnız anlatılan ve söze dökülmüş olan bir hikaye gibi değil, söze bürünmemiş veya sözlerin satır aralarına gizlenmiş olan hikayeler şeklinde de okumak gerekir. Mesela Fatih Sultan Mehmed’in bir tür YÖK uygulaması olan bağımsız vakıf medreselerini tek elde toplama ve bir hiyerarşiye oturtma girişimleri egemen okumadır ancak Cornell Fleischer’in dikkatimizi çektiği üzere, aynı dönemde sırf bu tatbikat yüzünden medreseden ayrılıp ücra bir camide ders vermeyi, böylece iktidardan uzak durmayı seçen Süruri örneğinde görüldüğü gibi aynı dönemin farklı ve silikleştirilmiş bir yüzü daha vardır ve bu da tarihtir.
Velhasıl tarihi keyfi olarak seçilen bir duruş noktasından yargılamak yerine içinden anlayarak, aynı zamanda muasırı olduğu dünya tarihi içine yerleştirerek değerlendirmek durumundayız. Ancak bu yolladır ki, hem tarihin içindeki balı tadabilir, hem de onun karanlıkta kalmış yüzü ayan olur gözümüze.
Bütün genellemeciliğine rağmen, incelediği tarihin nabız vuruşlarını hissetmiş olan ve bizlere de hissettiren daha iyi bir hoca bulmak için uzağa gitmeye ne hacet? İbn Haldun’u bu gözle okumak yeterli olacaktır ifade-i meramımı anlamak için…
Matbaanın geç gelmesi ve taassup
Tarih hakkındaki bir başka yaygın ama yanlış bilgi, matbaanın Osmanlı’ya 300 yıl geç girmesine ulemanın ve dindarların sebep olduğudur. Kanuni devrinden sonra, demektedir bu iddia sahipleri, Osmanlı’da dini taassup artmış ve yenilikleri sistematik olarak engellemiştir. Nitekim, demektedirler, Osmanlı’da halkın uyanış ve ayaklanmasını gerçekleştirecek bir yenilik olan matbaa, ulema tarafından ‘dini gerekçeler’le geciktirilmiş ve halk cahil bıraktırılmıştır.
Oysa tarihte bir yeniliğin ortaya çıkması veya kabul ve reddinin çok daha temel ve derin birtakım nedenlerinin olması gerekmez mi?
Nitekim matbaanın İbrahim Müteferrika ve Said Efendi’nin girişimleriyle 1727’de kurulması ve ilk kitabın 1729’da basılması hadisesinde de benzer bir yüzeysel yaklaşım hakimdir literatüre. Oysa matbaa gelmiştir de gümrükten mi çevrilmiştir fetvalarla? Hayır. Bilakis Şeyhülislam Abdullah Efendi’nin fetva metninde olsun, ilk kitap olan Vankulu Lügati’nin başına takrizler yazan ulemanın yazılarında olsun bırakın matbaayı kötüleyen tek bir satıra rastlamayı, tam tersine, onun faydaları üzerine avami bir tabirle ‘döktürmüşlerdir.’ Bana inanmıyorsanız Niyazi Berkes’e sorun:
“Gerçekte ise ulemadan böyle bir direnme geldiğini gösteren bir delil yoktur. Şeyhülislam Abdullah Efendi fetvayı hemen vermiş, ulemadan on bir kişi (dikkat buyurulsun: 11 alim-M.A.) ilk kitabın başına konan “takriz”ler yazmışlardır. Bunlarda kitap basmanın şeriata aykırılığından hiç söz edilmemektedir. Matbaa açıldıktan sonra da Şeyhülislam Abdullah Efendi, İbrahim Müteferrika’ya basılmasını gerekli saydığı iki kitabı da salık vermiştir. Matbaanın tashih işlerine bakmak üzere.. ulemadan üçü kadı, biri Mevlevi şeyhi olan dört kişi memur edilmiştir. Matbaa açıldıktan ve işe başladıktan sonra da ulema ocağından bir karşı koyma gelmediği gibi, kısa süre sonra çıkan Patrona Ayaklanması’nda da matbaaya karşı bir istek ileri sürülmemiş, matbaayı kapatma gibi bir olay da hiçbir yerde kaydedilmemiştir.”
Sanırım mesele epeyce aydınlandı. İyi de, ulemanın karşı çıktığı, hattatların yürüyüş yapıp ayaklandıkları, bundan ürken yöneticilerin ise dini kitapları basmayı yasakladıkları şayiası nereden çıkmış olabilir? Berkes’in buna da cevabı oldukça net: Bu rivayet, bir Katolik rahibi olan Karacson’un, bir Macar asilzadesi olan ve o yıllarda İstanbul’da bulunan Czézarnak’tan tahrif ederek aktardığı satırlara dayanmaktadır. Hepsi bu iki Katoliğin rivayetinden çıkmakta ve bütün bir yenilik tarihini bu iki birbirinden zayıf raviden yola çıkarak yazmaktaymışız.
Yine Berkes’e kulak verelim: “(Czezarnak’ın) matbaacılık aleyhindeki akımları anışı ilgi çekici olmakla beraber, bu işte ileri sürdüğü mütalaalarının da (hattatların protesto ettiği ve saire) doğruluğu araştırılmadan bizim de kabullendiğimiz hükümlerdir. Bu hükümler doğru olsa bile, o zaman Türkiye’de bulunan yabancılar arasında dolaşan ve “Türklerin yeniliklere düşman olduğu” yolundaki genel hükümlerden onun da haberli olduğunu düşünürsek, bu kadarının bilmesinde de bir fevkaladelik yoktur.”
Müslüman ulemayı ve dini taassubumuzu suçlarken kullandığımız argümanı dilimize dolayanın biri rahip, iki Katolik olduğunu öğrendikten sonra da hala matbaanın gericiler yüzünden geç kaldığını söylerseniz vebali boynunuzadır, benden söylemesi!
Düşünen siyaset
Osmanlı, tarih, matbaa derken önemli bir yayını duyurmayı unutacaktım az daha. Ankara’daki cevval gençlerin giderek kararan mağaramıza yaktıkları bir çerağ olan Düşünen Siyaset adlı dergi, Şubat 99 sayısıyla yayınına başladı. Kapak konusunun krize ayrıldığı bu cidden seviyeli dergiyi ekonomik krize rağmen çıkartan arkadaşları kutluyor ve başarılarının devamını diliyorum. (Muhtevasıyla ilgili daha önce A. Turan Alkan ağabey yazdığı için konuyu şimdilik meskut geçiyorum.) İsteme adresi: Atatürk Bulvarı 105/812 Kızılay / Ankara, Tel: (0312) 213 88 37.
.
Tarihin nabzını tutmak
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Tarihin nabzını tutmak
Osmanlı tarihi hakkında en yaygın kanaat şöyle özetlenebilir: Söğüt yaylalarındaki bir aşiretten bir buçuk asırda büyük bir cihan devleti ortaya çıkmış, İstanbul’u fethettikten sonra Kanuni devrinde ihtişamının zirvesine tırmanmış ve duraklama, derken İkinci Viyana Seferi’nin bozguna dönüşmesiyle gerilemeye başlamış, bu gerileme yalnız siyasi ve askeri alanlarda kalmamış, medeniyetin hemen bütün alanlarında birden meydana gelmiş ve malum akıbete duçar olmuştur. Bu tablo, ufak tefek değişikliklerle sağdan olsun, soldan olsun ortak kabul görmüştür.
Sağ/muhafazakar bakış altın çağı (Kanuni dönemini) eksene alıp “Niçin geriledik?” diye kafa yorarken, Batıcı/solcu bakış, tersinden, “Niçin Batı’ya ayak uyduramadık?” şeklinde koymaktadır meseleyi. Bu, aslında bizim topraklarımızda Batı’dakinden çok farklı dinamiklere istinat eden siyasi, sosyal ve kültürel oluşumu göz ardı eden ve bakışları, asıl hedefinden saptırarak tabloyu bulanıklaştıran bir zihni karışıklığın eseridir. Bir taraf “gerileme” dönemi diye adlandırılan tarih kesitinin iç mantığına ve önceki dönemlerden neleri alıp neleri değiştirdiğine bakacağına, bunun yanında aynı zaman diliminde dünyadaki gelişmelerle kendi durumunu mukayese edeceğine, İbn Haldun’u da sathi yorumlayarak devletin doğup gelişeceğini ve bir gün ölmesinin mukadder olduğunu iddia etmektedir. Öbür tarafın tezi ise daha dobra: Zamanında Batılılaşamadığımız için battık! Oysa bu tez de iç dinamiklerle vücuda gelen yenilikler ile Batılılaşma hareketlerini özdeşleştirme yanılgısına düşmekte ve yine yaklaşık 250 yıllık bir tarihi tek kalemde mahkum etmektedir.
Tarihe böyle bakılmaz. Tarih böyle okunmaz; okunmamalı da. Yüzlerce nesil insanın son derece karmaşık ilişkiler yumağı, böyle bir sathi bakışın mihrabında kurban edilemez. Gerçekten tarihi anlamak ise muradımız, tarihteki bütün anların bize eşit uzaklıkta olduğunu, her bir anın, içinde taşıdığı zenginlikleri ballı bir meyve gibi dışarıya taşırmaya hazır olduğunu fark etmek en önemli adımdır.
Ben şahsen tarihin dehlizlerinde takılıp kalmış gölgelere daha yakın hissederim kendimi. Çok fazla ortaya çıkmış ve dönemine egemen olmuş tiplerden ziyade aynı dönemi farklı bir boyutta, fark edilmeyecek kadar silik bir boyutta yaşayan susturulmuş gölgelere özel bir ilgim vardır. Belki de Nietzsche’nin sarsıcı aforizmasının çok fazla etkisinde kalmış olmamdan: “Tarih, aynı zamanda yenik düşmüş eğilim ve düşüncelerin sessizliğe bürünmüşlüğünün de tarihidir.” Bu açıdan tarihi yalnız anlatılan ve söze dökülmüş olan bir hikaye gibi değil, söze bürünmemiş veya sözlerin satır aralarına gizlenmiş olan hikayeler şeklinde de okumak gerekir. Mesela Fatih Sultan Mehmed’in bir tür YÖK uygulaması olan bağımsız vakıf medreselerini tek elde toplama ve bir hiyerarşiye oturtma girişimleri egemen okumadır ancak Cornell Fleischer’in dikkatimizi çektiği üzere, aynı dönemde sırf bu tatbikat yüzünden medreseden ayrılıp ücra bir camide ders vermeyi, böylece iktidardan uzak durmayı seçen Süruri örneğinde görüldüğü gibi aynı dönemin farklı ve silikleştirilmiş bir yüzü daha vardır ve bu da tarihtir.
Velhasıl tarihi keyfi olarak seçilen bir duruş noktasından yargılamak yerine içinden anlayarak, aynı zamanda muasırı olduğu dünya tarihi içine yerleştirerek değerlendirmek durumundayız. Ancak bu yolladır ki, hem tarihin içindeki balı tadabilir, hem de onun karanlıkta kalmış yüzü ayan olur gözümüze.
Bütün genellemeciliğine rağmen, incelediği tarihin nabız vuruşlarını hissetmiş olan ve bizlere de hissettiren daha iyi bir hoca bulmak için uzağa gitmeye ne hacet? İbn Haldun’u bu gözle okumak yeterli olacaktır ifade-i meramımı anlamak için…
Matbaanın geç gelmesi ve taassup
Tarih hakkındaki bir başka yaygın ama yanlış bilgi, matbaanın Osmanlı’ya 300 yıl geç girmesine ulemanın ve dindarların sebep olduğudur. Kanuni devrinden sonra, demektedir bu iddia sahipleri, Osmanlı’da dini taassup artmış ve yenilikleri sistematik olarak engellemiştir. Nitekim, demektedirler, Osmanlı’da halkın uyanış ve ayaklanmasını gerçekleştirecek bir yenilik olan matbaa, ulema tarafından ‘dini gerekçeler’le geciktirilmiş ve halk cahil bıraktırılmıştır.
Oysa tarihte bir yeniliğin ortaya çıkması veya kabul ve reddinin çok daha temel ve derin birtakım nedenlerinin olması gerekmez mi?
Nitekim matbaanın İbrahim Müteferrika ve Said Efendi’nin girişimleriyle 1727’de kurulması ve ilk kitabın 1729’da basılması hadisesinde de benzer bir yüzeysel yaklaşım hakimdir literatüre. Oysa matbaa gelmiştir de gümrükten mi çevrilmiştir fetvalarla? Hayır. Bilakis Şeyhülislam Abdullah Efendi’nin fetva metninde olsun, ilk kitap olan Vankulu Lügati’nin başına takrizler yazan ulemanın yazılarında olsun bırakın matbaayı kötüleyen tek bir satıra rastlamayı, tam tersine, onun faydaları üzerine avami bir tabirle ‘döktürmüşlerdir.’ Bana inanmıyorsanız Niyazi Berkes’e sorun:
“Gerçekte ise ulemadan böyle bir direnme geldiğini gösteren bir delil yoktur. Şeyhülislam Abdullah Efendi fetvayı hemen vermiş, ulemadan on bir kişi (dikkat buyurulsun: 11 alim-M.A.) ilk kitabın başına konan “takriz”ler yazmışlardır. Bunlarda kitap basmanın şeriata aykırılığından hiç söz edilmemektedir. Matbaa açıldıktan sonra da Şeyhülislam Abdullah Efendi, İbrahim Müteferrika’ya basılmasını gerekli saydığı iki kitabı da salık vermiştir. Matbaanın tashih işlerine bakmak üzere.. ulemadan üçü kadı, biri Mevlevi şeyhi olan dört kişi memur edilmiştir. Matbaa açıldıktan ve işe başladıktan sonra da ulema ocağından bir karşı koyma gelmediği gibi, kısa süre sonra çıkan Patrona Ayaklanması’nda da matbaaya karşı bir istek ileri sürülmemiş, matbaayı kapatma gibi bir olay da hiçbir yerde kaydedilmemiştir.”
Sanırım mesele epeyce aydınlandı. İyi de, ulemanın karşı çıktığı, hattatların yürüyüş yapıp ayaklandıkları, bundan ürken yöneticilerin ise dini kitapları basmayı yasakladıkları şayiası nereden çıkmış olabilir? Berkes’in buna da cevabı oldukça net: Bu rivayet, bir Katolik rahibi olan Karacson’un, bir Macar asilzadesi olan ve o yıllarda İstanbul’da bulunan Czézarnak’tan tahrif ederek aktardığı satırlara dayanmaktadır. Hepsi bu iki Katoliğin rivayetinden çıkmakta ve bütün bir yenilik tarihini bu iki birbirinden zayıf raviden yola çıkarak yazmaktaymışız.
Yine Berkes’e kulak verelim: “(Czezarnak’ın) matbaacılık aleyhindeki akımları anışı ilgi çekici olmakla beraber, bu işte ileri sürdüğü mütalaalarının da (hattatların protesto ettiği ve saire) doğruluğu araştırılmadan bizim de kabullendiğimiz hükümlerdir. Bu hükümler doğru olsa bile, o zaman Türkiye’de bulunan yabancılar arasında dolaşan ve “Türklerin yeniliklere düşman olduğu” yolundaki genel hükümlerden onun da haberli olduğunu düşünürsek, bu kadarının bilmesinde de bir fevkaladelik yoktur.”
Müslüman ulemayı ve dini taassubumuzu suçlarken kullandığımız argümanı dilimize dolayanın biri rahip, iki Katolik olduğunu öğrendikten sonra da hala matbaanın gericiler yüzünden geç kaldığını söylerseniz vebali boynunuzadır, benden söylemesi!
Düşünen siyaset
Osmanlı, tarih, matbaa derken önemli bir yayını duyurmayı unutacaktım az daha. Ankara’daki cevval gençlerin giderek kararan mağaramıza yaktıkları bir çerağ olan Düşünen Siyaset adlı dergi, Şubat 99 sayısıyla yayınına başladı. Kapak konusunun krize ayrıldığı bu cidden seviyeli dergiyi ekonomik krize rağmen çıkartan arkadaşları kutluyor ve başarılarının devamını diliyorum. (Muhtevasıyla ilgili daha önce A. Turan Alkan ağabey yazdığı için konuyu şimdilik meskut geçiyorum.) İsteme adresi: Atatürk Bulvarı 105/812 Kızılay / Ankara, Tel: (0312) 213 88 37.
.
“Feminizmi feministlerden kurtarmak”
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
“Feminizmi feministlerden kurtarmak”
Hatırlarsanız Radikal’in köşe yazarlarından Türker Alkan’la kadınların politikaya katılmaları konusunda bir polemiğimiz olmuş, Sayın Alkan’ın yazısı, feminist yazarların genellikle kurtulamadığı bir illet olarak tam bir çelişkiler yumağı görünümünde. Önce “Kadınların biyolojik bakımdan erkeklerden farklı olması, onların siyasal, toplumsal ve yasal alanlarda eşit olmalarını engellememelidir.” saptamasında bulunuyor (ben de bunu söylüyorum), ardından da bu eşitliğin gerçekte eşitsizlik anlamına geldiğini, dolayısıyla kadınlara politikada ayrıcalıklı muamelenin zorunlu olduğunu söylüyor ve kültürel, toplumsal ve siyasal eşitsizliği dengelemenin yolu kadınlara ek avantajlar sağlamaktan geçer diyor.
Kuşkusuz kadınlar Meclis’te yerlerini almalıdır; ancak bunun için mücadele etmeye ve kendilerinden kaynaklanan kusurları gidermeye, daha ve daha aktif çalışmaya ihtiyaçları vardır sadece; Deniz Baykal’ın deyişiyle “Maço” partilerin lütuflarına değil. Kendilerinde bu çalışma azmini bulamayan kadınların kontenjanlara sığınarak ya da yasal düzenlemeyle kota uygulanarak, ayrıcalıklı bir şekilde seçilmeleri gerçekte ülkemizdeki kadınların sorunları konusunda neyi değiştirecek, hangi dertlerine deva olacaktır zevahiri kurtarmaktan başka?
Şimdiye kadar sınırlı sayıda da olsa kadın milletvekilleri seçildi. Meclis’e; kadın bakanlar, hatta kadın başbakan bile çıkardı Türkiye. Sorarım size: Bunlar “kadınsı” bir politika mı izlediler? Kadın hakları konusunda hangi somut adımları attılar kendiliklerinden? Bütün çıplaklığıyla ortaya koyunca meseleyi, bu defa da “Canım Tansu Çiller erkek egemen söylemin sözcülüğünü yaptı zaten!” diye yan çiziyorlar.
İşte burada biraz durun lütfen. Demek ki sadece “kadın olmak” yetmiyor kadınca politika yapmaya; bir de erkek egemen politik anlayıştan “arınmış” olması gerekiyor. Peki var mı böyle bir örnek dünya üzerinde? Çiller’le aynı yıllarda iktidara gelen Kim adlı bir başbakan vardı Avrupa’da. Kadın hakları şampiyonlarının bir zafer gibi karşıladıklarını hatırlıyorum bu olayı. Fakat kısa süren başbakanlığında bu hanım kadınlara karşı öyle gaflar yaptı, onları o kadar aşağıladı ki alkışlayanlar bile bir süre sonra onun bir erkek olan devlet başkanı tarafından görevinden alınması için yalvar yakar oldulardı.
Demek ki Meclis’in yarısını kadınla doldurmakla halledilecek bir mesele değil kadınların politikada kadınca etkinleşmeleri.
Ancak burada temel bir noktayı belirtmesem olmaz: Kadınlara kota veya avantaj temin etmek isteyenler, politikanın zaten iyice düşmüş bulunan çıtasını biraz daha aşağıya çekmeye uğraşacaklarına, onu erkeklerin bile aşmakta zorlanacakları bir kaliteye çıkarmaya uğraşsalar daha iyi ederler. Çünkü istenen, iyiden iyiye etkisizleşip güçsüzleşmiş ve hareket kabiliyeti daraltılmış olan politika yapma etkinliği çıtasını, boylarını aştığı için aşağı çekmek gibi geliyor bana. Bunun ise kimseye faydası olacağını sanmıyorum.
Feminizm sanal bir dünya yaratıyor önce, sonra da herkesin buna inanmasını istiyor. Yıllardır erkek egemen söylemin ve dilin kadınlar adına yıkılması için mücadele veren bir kadın Prof, Hasan Cemal’le yaptığı sohbette bakın ağzından neyi kaçırmış: “CHP ise ‘Biz Maço parti değiliz!’ dedi. Önemli bir çıkış. Sözlerinin eri olup olmadıklarını 24 Şubat’a kadar göstermeleri gerekiyor. (Milliyet, 13 Şubat 1999)” Fark ettiniz herhalde, “sözlerinin eri”, feministlerin hiç de hoşlanmadıkları, onların deyişiyle “erkek egemenliği”ni çağrıştıran ve ataerkilliğin kalıntısı olan bir ifade ve bu söz, sadece bu söz, politikanın onlar tarafından bile hala erkeksi bir etkinlik olarak algılandığını yeterince sergiliyor sanıyorum.
Amerika’da feministlerin baş belası olan Camille Paglia, “Feminizmi feministlerin elinden kurtarmak” gerektiğini söylerken haklı değil miymiş?
Not: Bir de tavsiyesi var Paglia’nın politikaya girecek kadınlara: Futbolu inceleyin!
.
Tarih ve ölüm
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Tarih ve ölüm
Tarihe yeniden ilgi duymaya başlar ‘gibi olduğumuz’ şu günlerde zihnimi en çok meşgul eden soruyu şöyle ortaya koyabilirim: “Yoksa tarihi ‘ölü bir nesne’ olarak algılayan Batılılara yeterince benzedik mi?” Başka deyişle, “Tarihi bir nesne olarak karşımıza koymaya cesaret ettiğimize göre yeterince Batılılaştık veya modernleştik mi?”
Michel de Certeau, The Writing of History (Tarihin Yazımı) adlı eserinde Batı’nın “ölüm”le ilgili kadim takıntısının modern tarih anlayışını meyve verdiğini kuvetli delillerle işler. İlerleme, paradoksal olarak tarihi gündeme getirecek, geçmiş, tarihçinin önünde paralel bir şekilde artan bir veri yığını dökecektir. Kendi ifademle söylemem gerekirse, ilerleme zamanı yutacak, tarihçilik ise bu ölü nesneleri hayata katmaya uğraşacaktır: Ölüm için mücadele ile ölüme karşı mücadele el ele vermiştir modernleşme sürecinde. İşte modern tarih bilinci bu diyalektikten fışkırmaktadır.
De Certeau’nun bu tesbitinden yola çıkarsak, artık bizim için de tarihin hızlandığını ve geçmişin hızla ölü hale gelmekte olduğunu söyleyebiliriz. Bırakın birkaç yüzyıl öncesini, şurada 90 yıl öncesinde var olan Abdülhamid dönemi, üç çeyrek asır öncesine kadar memleketin kaderini belirleyen İttihad ve Terakki, 1920’li ve 30’lu yılların ulus kurma mücadelesi, dahasını söyleyelim 40 yıl önce iktidarda olan Menderes’li yıllar bile yavaş yavaş üzerimizdeki etkisini yitirmekte ve ölü birer nesne konumuna doğru itilmekte, basılan sararmış fotoğrafların ardından hüzünle tebessüm etmektedir.
Bütün bu düşünceler de nereden icap etti? diyeceksiniz haklı olarak. Sevgili ağabeyim İsmail Kara’nın Dergah’ta yayımlanan “Tarih ve Hurafe: Çağdaş İslam Düşüncesinde Tarih Telakkisi” (sayı: 105, Kasım 1998) başlıklı önemli yazısını okurken Namık Kemal’den aktardığı düşünceler ilgimi çekti. Batı’daki birçok kavramı oldukça erken bir dönemde cüretkarca kullanan Namık Kemal, “İstikbal” adlı makalesinde geçmiş (mazi) ile ilgili olarak şunları söylüyor: “Layıkıyla düşünülsün: İnsanın hayatı yalnız istikbalden ibaret değil midir? Mazi nedir? Bir mevt-i ebedi. Hal nedir? Bir nefes-i vapesin. Gerek ferd içün gerek cemiyet içün mazi mes’ud imiş, şanlı imiş, bugüne ne faidesi görülür?”
İlginçtir, burada N. Kemal’in bir yandan M. de Certeau’nun tesbitine yaraşır düzeyde “Batılı” bir gözlükle tarihe ve bugüne bakmaya çalışmaktadır. Geçmiş ebedi bir ölümdür (mevt-i ebedi) ona göre ve “saatin rakkası” ne durdurulabilir, ne de maziye döndürülebilir; istikbalimizden emindir ve “alemin her cihetinde zuhur eden asar-ı terakkiyatı telakkiye memur” olduğumuz iddiasındadır.
Oysa diyor İsmail Kara, “Hemen bütün geleneksel kültürlerde olduğu gibi İslam kültüründe de insanın kendisini konumlandırması ve geleceğini inşa etmesi sürecinde yaslanacağı ve güç devşireceği temel ‘zaman’ kavramı mazi, yani geçmiştir. Gelecek ise başta, kutsal metinlerde “yarın” kelimesiyle çokça yakınlaştırılan Kıyamet’i hatırlattığı için ve buna bağlı olarak gittikçe seyrelen ve eriyen bir dünyayı, bir kayboluşu ifade ettiği için, zayıf, emniyet telkin etmeyen, karanlık ve ürkütücüdür.” Kara’ya göre modern İslam düşüncesinde bu birisi olumlu, diğeri olumsuz iki zaman kavramı “taşıdıkları dini ve sosyal değerleri itibariyle” yer değiştirmiştir ki, N. Kemal’inkiler başta olmak üzere pek çok düşünür modernleşme sürecinin hızlanmasına paralel olarak bu doğrultuda dozu giderek “istikbal” lehine artan görüşler serdetmişlerdir.
Velhasıl tarihimiz öldükçe dirilmektedir!
Yahya Kemal de hata yapar!
Son günlerde matbaanın Türkiye’ye giriş macerasıyla ilgileniyorum ya, epeyce kitap ve dergi karıştırdım ve konuyla ilgili çuvallarla yanlış tesbit ettim. Bu yanlışlar genellikle insanların kendilerine göre güvendikleri kişilerin yaptığı hataların sonrakilerce tahkik edilmeden tekrarlanmasından oluşuyordu.
Yahya Kemal de Edebiyata Dair adlı eserinde (İst. 1971, s. 188) Müteferrika’nın Nevşehirli İbrahim Paşa’nın desteğiyle kurduğu ilk Türk matbaasının Patrona İsyanı’nda ortadan kaldırıldığını ve bu yüzden “bir asırlık bir karanlığa” daldığımızı söyler. Ardından da ihtilalcı takımından ziyade matbaayı yeniden kurmakta ihmalkar davranan devlet adamlarını itham eder.
Yahya Kemal’e güvenmeyip de kime güveneceğiz? diye düşünen pek çok insan hala Patrona Halil ve yandaşlarına yükler bir asırlık karanlığa dalışımızın sorumluluğunu. Oysa bakın değerli tarihçi İsmail Hakkı Uzunçarşılı bu konuda neler diyor: “Basıldıklarını gösterdiğimiz yukarıdaki eserler, III. Ahmed ve damadı İbrahim Paşa zamanında basılmış olup, Patrona ısyanı ve I. Mahmud’un cülusu üzerine yine neşriyata devam etmiştir. Nitekim bu tarihte matbaanın dokuzuncu eseri olarak� Usul-ül hikem fi nizami’l-alem ismiyle basılan kitab� I. Mahmud’un arzusiyle kaleme alınıp tabedilmiştir.” (Osmanlı Tarihi, Ank. 1983, c. IV, Kısım 2, s. 516-7)
Keza Niyazi Berkes de Türkiye’de Çağdaşlaşma adlı eserinde Patrona ayaklanmasında matbaanın kapanması yönünde istek bile öne sürülmediğini, Yahya Kemal’in dediği şekilde “kaldırılması” bir yana, kapatılması gibi bir olayın da hiç bir yerde kaydedilmediğini söyler. Başka bir makalesinde ise matbaanın bu isyandan çok sonra kapanmasının sebebini, yine Batılı bir kaynağa dayanarak çalışacak usta işçi bulunamamasına bağlar.
Tarihi, “olaylar kendilerini nasıl sunuyorlarsa öyle anlamak” için gerçek tarih araştırmacılarına ihtiyacımız var. Edebiyatçılar ufuk açarlar; ancak açtıkları ufka gölgelerini cömertçe saldıkları da nadirattan değildir.
Herkesin resmi tarihi kendine!
Tarih Vakfı her ay Tarihçinin Mutfağı adı altında bir toplantı düzenliyor. Geçen ayın konuğu, Prof. Ahmet Yaşar Ocak, tarihçilikte önyargılardan kurtulmanın önemi üzerinde durmuş. Konuşmasında ilgimi çeken bir parçayı sizlerle paylaşmak istedim:
“Bence Türkiye’de bir tek resmi tarih yok. Her kesimin kendine göre ayrı bir resmi tarihi var� Örneğin Türkiye’de Batıcıların, muhafazakarların, Kemalistlerin, İslamcıların, ayrı ayrı resmi tarihleri var. Sünniler ve Aleviler de kendi tarihlerini oluşturmuşlar� Tarih kendini nasıl anlatıyorsa, olaylar kendilerini nasıl sunuyorlarsa o şekilde onlara yaklaşmak lazım. Bunu yapamadığımız için Türkiye’de bugüne kadar her kesimin kendine göre bir resmi tarihi oluşuyor.”
Değerli tarihçimizin bu sözlerini bu yıl giderek yoğunlaşacak olan Osmanlı tartışmalarına uygulayın, eminim ilginç sonuçlar çıkaracaksınız.
.
“Erkek egemenliği” masalı
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
“Erkek egemenliği” masalı
Hadi Simone de Beauvoir ya da Kate Millet okuyarak ‘bilinçlenen’ / ‘bilenen’ feministleri anladık, peki yazılarından mazbutluk akan birtakım erkeklerin şu “erkek egemen” masalına kanarak feminist koroya katılmalarına ne demeli? Türk toplumu erkek egemenmiş, kadınları eziyor, hatta hizmetçi yerine kullanıyor, onlara söz hakkı vermiyor, hatta nüfusun yarısını teşkil ettikleri halde mecliste kafi derecede temsil edilmesine imkan tanımıyormuş vs. CHP lideri Deniz Baykal’ın “erkekler cumhuriyeti ve maço çıkışı işe yaramış görünüyor. (Muhtemelen farkında olmadan Cumhuriyet’in niteliğine yöneltilen en ağır eleştirilerden birisiydi gerçekte bu. Bir milleti kadın-erkek diye ikiye bölerek, cinsel farklılık üzerinden siyaset yapmak Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısının temeline konulmuş bir dinamitten farksızdır. Bu ilginç noktayı bir başka yazımda etrafıyla ortaya koyunca “kota” yanlıları epey rahatsız olacak; ne yapayım ki “kadın” konusu Pandora’nın Kutusu gibi; bir kez açılınca sonuna kadar tartışmaya devam etmekten kimse kaçamaz.)
Ataerkil (patriyarkal) toplumun eleştirisinin yalnız feminizmle değil, sosyalist ve Marksist hareketle de yakın akrabalığı bulunuyor. Nitekim Engels, sınıfsız toplumların eşit paylaşıma dayalı yapısının tarihte erkek egemenliğinin doğuşundan önceye rastlayan “anaerkil” toplumlarda var olduğunu söylemişti. Bachofen’in “Analık Hukuku” adlı çalışmasında da anaerkil toplumların, zamanla onu deviren ve yerine geçen (!) ataerkil toplumlardan farkı vurgulanmış, bu iddialar bazı antropologların sözde bulgularıyla (örneğin sonradan bu bulgulardan tövbekar olan M. Mead) desteklenmişti.
1960’larda bazı kadın yazar ve akademisyenler tarafından hararetle savunulan tarihte “kadın egemen” ya da “annenin yönettiği” toplumlar olduğu iddiası artık bilim çevrelerinden kırmızı kart görmekte. Zaten anaerkil olduğu söylenen toplumlarda da yönetim bizzat kadınlarca değil, kadınların kendi kanından olan erkek akrabaları -abi, dayı, amca vs.- eliyle yürütülmekteydi; yani anlayacağınız var idiyse bile yine de tam “kadın egemen” toplumlar değildi bunlar.
Ne var ki bilinen tarihin ana-damarının erkek egemen bir karakter taşıdığını ve bu süreçte kadının rolünün sürekli bastırılıp ikinci plana itildiğini, Beauvoir’ya bakılırsa “ikinci cins” muamelesi gördüğünü iddia edenler karşısında erkek cephesinin de elleri armut toplamadı tabii. Mesela Steven Goldberg, ilk baskıcı Ataerkilliğin Kaçınılmazlığı başlığıyla yapılan Niçin Erkekler Yönetir’de bu iddiaları tarih ve antropolojiden getirdiği delillerle çürütüyor. Bu arada Esther Vilar (Çokeşlilik), Christina Hoff Sommers (Feminizmi Kim Sattı) ve Camille Paglia (Cinsel Kişilik) gibi kadın yazarlar da erkek egemenliğine karşı olan feminist söylemi tutarsızlıkla suçlayıp kıyasıya eleştiriyorlar.
Bu yazarlar arasında bence düşüncelerini en çarpıcı ve en açık seçik ortaya koyanı Paglia. Şöyle bakıyor ataerkilliğe: “Feminizmin en rahatsız edici reflekslerinden biri… O moda olmuş “ataerkil toplum” küçümsemesidir. Oysa beni bir kadın olarak özgürleştiren ataerkil toplumdur. Bana bu masada oturup bu kitabı yazmam için gereken boş vakti sağlayan kapitalizmdir. Artık erkeklerle ilgili dar kafalılığımızı bir kenara bırakalım ve onların saplantıları sayesinde kültüre yağdırılan hazineleri kabullenelim. Kaldırımlardan, su tesisatından çamaşır makinelerine, gözlükten antibiyotiklere ve bebek bezine kadar erkek başarılarının kapsamlı bir dökümü yapılabilir. Kar altında kalmış kentlere yığılan taze, sağlıklı et ve sütten, sebzelerden ve tropik meyvelerden faydalanırız… Amerika’nın büyük köprülerinin herhangi birinden geçerken şunu düşünürüm: Bunu erkekler yaptı. İnşaat en üst düzeyde erkek şiiridir… Uygarlık kadının ellerine bırakılmış olsaydı hala ottan kulübelerde yaşıyor olurduk… Feministlerin ve entelektüellerin kapitalizmi horlarken bir yandan da onun nimetlerinden faydalanmaları ikiyüzlülüktür.”
Nasıl rahatsız mı oldunuz? Ne yapalım ki “Düşünmek savaşmaktır.” (Cemil Meriç).
.
Yeter artık!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Yeter artık!
Geçen yıl TÜYAP Kitap Fuarı’nda kitap imzalıyorum. Standa yaklaşan delikanlı kendisini tanıtıyor ve ardından “Hocam, yeter artık!” diye feryat etmeye başlıyor. Ben de sizin gibi şaşırıyorum, “Bir okuyucuma ne gibi bir kötülüğüm dokunmuş olabilir?” diye düşünürken, o zamirindekini dillendiriyor: “Yazılarınızda o kadar çok kitap ismi geçiyor ki, onları temin etmeye çalışırken helak oluyoruz. İsmini zikrettiğiniz bütün kitapları not ediyor, liste haline getiriyor ve başlıyoruz aramaya. Ne var ki, bulsak bile maddi imkanlarımız hepsini almaya müsaade etmiyor ve listemizdeki kitaplardan yararlanamadığımız için kendimizi yiyip bitiriyoruz. Onun için yeter artık, kitap tanıtmayın!”
Tam olarak bunları mı söylemişti yoksa bir kısmını ben mi hafızamın “yolları çatallanan bahçesi”nde gübreleyip üretmiştim? Bilemiyorum. Lakin bu sözler üzerine bir düşüncedir aldı beni. Elbette yer yer yazdıklarımın mehazını belirtmek için kaynak gösterdiğim, hatta belki bir meraklısı çıkar da okur, araştırır diye kast-ı mahsusla künyesini verdiğim kitaplar oluyor. Tabii ki bizzat tavsiye ettiğim kitaplar da söz konusu. Artık söylemek zorundayım ki sadece sonuncu gruptakileri acizane tavsiye ediyorum. Diğerlerini okumayın demiyorum; ama onlar başka mecburiyetler tahtında yazının yüzeyine vurmuş kitaplardır. Anlayacağınız, yazılarımda geçen bütün kitapları tavsiye ediyor değilim.
Okuyucumun son derece haklı olduğu bir nokta da kitapların temini meselesi. Gerçi tavsiye ettiklerimin altına genellikle yayınevlerinin adres ve telefon numaralarını dercediyorum; ama bunun da bir çözüm olmadığını biliyorum. Zira telefon ücreti artı kitabın fiyatı artı posta ücreti bayağı bir yekun tutuyor ve kitap ateş pahasına geliyor. Bu kadar uğraşmayıp da kitapçınızdan temin etmeye kalksanız, o da ayrı bir dert. Kitapçının rafında yoksa İstanbul’a sipariş verecek, haftalar sonra geldiğinde ise belki de iştahınız kaçmış olacaktır. Ne yapalım ki Türkiye’de kültür bu vaziyette; yazar taifesinin hiç değilse insanların kulaklarına küpe olsun diyerek kitap tanıtmaktan başka seçeneği de maalesef yok.
Meraklı bakışlar karşısında en zorlandığım soru şu oluyor: “Bu kadar kitabı nasıl temin edip okumaya nasıl zaman ayırabiliyorsunuz?” Zaman ayırma meselesi izafidir ve insan istediği takdirde hakikaten zamanını çoğaltabilir. Fakat kitap temin etme meselesi doğrusunu isterseniz epeyce çetrefillidir. Kabaca izah etmeye çalışayım: Efendim, haftanın belirli günlerinde kitapçılara uğrar, neler çıkmış diye kontrol eder, acilen okumam gereken kitaplar varsa hemen satın alırım. Bazen yolumu sahaflara düşürüp zamanında almaya kadir olamadığım kitaplara ulaşmaya gayret ederim. Maalesef çalıştığım için kütüphanelere fazla zaman ayıramıyorum, ne mutlu ki bu durumda da imdadıma kütüphaneci dostlarım yetişiyor ve istediğim kitapların fotokopilerini onlar sayesinde temin edebiliyorum. Eh, yayın dünyasında epeyce dostum olduğu için yeni çıkan kitaplardan protokol gereği gönderenler oluyor. Zaman’a uğradığımda postadan muhakkak bazı kitaplar çıkıyor. Bütün bunlara ulaşamayıp yayınevlerinden bizzat istediklerimi de ilave ederseniz benimle yarışamayacağınız, her adını yazdığım kitabı temin edemeyeceğiniz ayan beyan ortaya çıkar zannediyorum.
Madem söz kitaptan açıldı, biraz da okuyamadığım veya başka sebeplerle bahsedemediğim kitaplar da olduğunu zikretmeliyim. İster istemez belli bir istikamette okumak durumundasınız, aksi halde verimli olamazsınız. Her gönderilen veya günün birinde okurum diye aldığınız kitabı peş peşe okumaya kalksanız zihniniz aşure kazanına döner. Bu sebeple belli bir sıraya ve ilgi alanınızın yönlendirmelerine göre ilerlemek durumundasınız. Demek istediğim, bazen gönderilen kitapların tanıtımı gecikince yazarlar ve yayıncılar muğber oluyor, küsebiliyor ki buna hiç gerek yok. Günün birinde ya bizzat ya da yazılarıma yansımış bir halde karşılarına çıkacaktır gönderdikleri kitaplar; merak etmesinler!
“Yeter artık!” deseniz de yine bir mıknatıs gibi çekecektir kitapları Kültür Atlası; çaresiz.
Türk Yurdu yeniden doğuyor
Otobüste, adıma yollanmış paketi açarken sevincimden az daha çığlık atacaktım: Yine bir serdengeçti çıkmış ve bir delilik (!) yapmıştı. İşte elimde kütüphaneye gidip ciltlerini okşamayı, sayfalarında kaybolmayı çok arzuladığım dergilerden birisinin yeni harflerle yapılmış tıpkıbasımı: Türk Yurdu. 1911-12 yıllarında çıkmış sayılarını ihtiva eden bu ilk cilt bile Cumhuriyet’ten önceki fikri yoğunlaşmanın seviyesini gözler önüne sermeye kafi. Tutibay Yayınları, Murat Şefkatli ve Arslan Tekin yönetiminde bir ekip tarafından hazırlanan Türk milliyetçiliğinin hayat kaynaklarından Türk Yurdu dergisinin tamamını 14 cilt halinde -bu neredeyse bir kütüphane demektir- irfanımıza yeniden kazandıracak imiş. Elimizdeki ilk cildin hazırlanışındaki ciddiyet ve baskısındaki nefaset göz önünde bulundurulursa, müteakip ciltlerin de tamamlanmasıyla kütüphanelerimizin büyük bir boşluğu layıkı veçhile doldurulmuş olacaktır. Hatta bugün çokça tartıştığımız birçok konunun bizden önce çok daha seviyeli bir şekilde tartışıldığını da görme fırsatını bulacağınızdan emin olabilirsiniz. Emeği geçen herkese “sa’yiniz meşkur olsun” diyorum.
İsteme adresi: Şehit Adem
Yavuz Sk. No: 3/7 Kızılay/Ankara, Telefax: 0312 419 45 06-07
.
Batı’da Anne olmak
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Batı’da Anne olmak
Kim derdi ki 1970’te yayınlandığı The Female Eunuch (“Dişi Haremağası” ya da “Hadım Edilmiş Dişi”) adlı kitapla bir yandan kadınları erkeklerle aynılaştırma yanlışına yuvarlanmış feminizmin ikinci dalgasını hırpalayan, diğer yandan da evliliğin kadına şiddeti davet eden bir kurum olduğunu iddia eden Bayan Germaine Greer, 1980’lerde Sex and Destiny’siyle (Cinsellik ve Kader) cinsel özgürlüğün problemlerinden söz ederek muhafazakarlığın doruklarına tırmanacaktır? Greer gibi gerçekten entelektüel kapasitesi çok yüksek bir feministin, çıkışındaki harareti soğuduktan sonra cinsel sorunların “Kadınlar sokağa!” sloganıyla çözümlemeyecek kadar karmaşık ve istismara çok müsait bir zeminde cereyan etmekte olduğunu keşfi son derece öğretici bir tecrübe olsa gerek.
Sex and Destiny’deki Greer, eleştirel bilinci kışkırtılmış ciddi bir entelektüel portresi çiziyor. Batı toplumlarındaki sömürü mekanizmalarının ne kadar yaygın bir ağ oluşturduğunu ve bu ağın içerisine iyi niyetli feministleri de kattığını, onları farkına varmadan kullandığını ortaya koyuyor; hem de su gibi berrak bir anlatımla.
Batı’da istenmeyen yaratık olduğunu iddia ettiği çocuğun bir anormallik şeklinde değerlendirildiğini söyler Greer. Hayatın normal temposunun dışında kalmış bir ayak bağı, kurtulunması gereken bir yük olarak telakki edilir çocuk. Dolayısıyla çocuğa en yakın kategoriyi teşkil eden yaşlılar ile hamile kadınlar da itilmiş ve dışlanmış durumdadırlar.
“Batı’da kadınların çoğunluğu, hamilelikleriyle yalnızlığa terk edilirler… Bir çocuk sahibi olmak için işlerinden ayrılırlar. Bu birçok kadın için dışa açık sosyal hayattan kendisiyle ilgili kaygılara ve ani bir yalnızlığa geçmek anlamına gelir… Yalnızlık ve kuruntunun sonuçlarından haklı olarak korkan ve işlerinin gereklerini tamamen yerine getirebilecek durumda olan kadınlar çalışmaya devam edebilmek için sıkça hamileliklerini doğumdan hemen önceye kadar gizleyerek savaş verirler.”
Anne olmak iş hayatında risk almak anlamına gelmektedir. Lakin iş riskle kalsa iyi. Toplumsal bir aşağılanmaya da maruz kalmaktadır doğuran kadın: “Batılı kadın erkeklerle rekabet edebilmek için erkeklerin hiyerarşisini takip ediyor ve kendisini erkek gibi değerlendiriyor. Onun için hamileliğin anlamı, tekrar bulunduğu (ulaştığı) konumdan aşağı inmek ve manen, basit insanlarla has olan doğumun etkisi altına girmektir.” Doğumdan sonra işine dönecek kadar talihli olsa bile o artık “hasta” muamelesi görmeyi göze almalıdır. Şunca yıldır elde etmeye şartlandığı eşitliği bir daha geri gelmeyecek biçimde kaybetmiştir: O artık bir annedir.
Greer’a göre bugün anneliği olumlu olarak kuvvetlendirmek kadına yapılabilecek en büyük iyiliklerden biridir. Annelik vasfını neredeyse reddederek yola çıkan feminizm, aslında kadına en büyük kötülüğü yapmış, erkeklerin ekmeğine yağ sürmüştür. Yıkmaya kalkıştığı ataerkil değerleri kuvvetlendirmiştir.
Şaşılacak kadar muhafazakarlaştığına ve bizimkilerin o çok bayıldığı Batılı kadın anlayışına savaş açtığına şahit olduğumuz Greer, sözü ideal kadın ölçüleri ve giyimi konusuna getirir: “Uzun ve cüppe tipi şal kullanan kadınlar, herhangi bir yerde hiç dikkat çekmeden bebeklerini emzirebilirler… Batı dünyası dışındaki toplumların çoğunda annelik, annenin kıyafet ve süsüyle, şerefle ortaya konulur. Bizde ise annelik inkar edilmeye çalışılır.”
Hastanede doğurmanın hükümetlerce mecburi kılınmasına da karşı çıkmaktadır bizzat bir akademisyen olan Greer. Evlerin bulaşıcı hastalıklar ve mikrobik bakımdan hastanelerden daha “temiz” olmalarına rağmen bugün büyük şehirlerde bir kadının evde doğurması neredeyse cinayetmiş gibi değerlendirilmekte, ebeler ise suç işlemiş gibi hapse atılabilmektedir. Üstelik ev, evin sahibi olan hamile kadın için bildik bir ortam olduğundan üzerinde daha az baskı hissedecektir. Velhasıl hastane, aile hayatının bir döneminin en mutlu anının kutlanması için hiç de elverişli bir mekan değildir.
Batılı bir feministin meseleyi bu derece derinliğine tahlil edişiyle bazı feminist köşe yazarlarımızın yapay kaygılarla oyalanan “beyaz feminizm”lerini kıyaslayınca aralarındaki uçurum ayan beyan görülüyor değil mi?
.
Aşk olmayınca meşk olur mu?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Aşk olmayınca meşk olur mu?
“(Rauf Yekta Bey’in) musiki diye bildiği şey, Farabi’de Hafız Ahmed Efendi’ye kadar Arab, Acem, Bizans ve Osmanlı nazariyelerinin küfünü silmekten ibaret; musiki diye sevdiği şey, bir Mevlevi dergahının teke kokan ağır ve bulanık havası içinde mevzun iniltilerden ve horlamalardan ibaret(tir).”
Hayır, hayır bu satırların yazarı bir solcu veya “devrimbaz” değil zannettiğiniz gibi; ölünceye kadar bu görüşlere sadık kalan ‘bizim’ Peyami Safa’nındır ve klasik musikimiz hakkında söyledikleri de bunlardan ibaret değildir. Beşir Ayvazoğlu’nun nefis çalışması Peyami’nin 11. bölümünde ayrıntılarını bulabileceğiniz bu epeyce tuhaf fikirlere 1950’de yazdığı “Alaturkanın sahibi” başlıklı yazıdan bir misal daha zikretmek istiyorum (bu arada nasipse gelecek hafta Sayın Ayvazoğlu’nun Peyami’si üzerinde duracağımı ilgilenenlere haber vereyim):
“Artık saz eserleri nevilerinin bile bestekarlarından mahrum, yaratıcılarının zürriyeti kurumuş ve bütün sürvivansını [bekasını-M.A.] piyasa şarkılarına borçlu bir musikinin melez veya Türk olması ne yaşadığının, ne de yaşamaya layık olduğunun delilidir. Alaturkacılarımızın geçmişi bu kadar imdada çağırmaları da, halin içinde tutunabilecekleri canlı bir değer kalmadığını da göstermez mi?”
Peyami Safa’ya göre klasik musiki geleneğimiz en basit ifadesiyle tükenmiştir ve bundan sonra yaşatılması da lüzumsuzdur. Bu yüzden klasik musikinin yasaklanmasını da sonuna kadar destekleyen P. Safa’nın yargıları bugün bize fazla acımasız ve onun gibi muhafazakar kitlenin öncüsü bir isme yakışmıyor görünmektedir.
Yahya Kemal’e kulak verelim isterseniz sözün burasında:
Çok insan anlayamaz bizim musikimizden
Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden.
Yahut Hilmi Yavuz’un dikkatle okunması gereken aforizmalarına: “Klasik Türk musikisi bizim kimliğimizdir; geçmişimizin ta kendisi… O geçmiş ki, bizim her şeyimizde vardır. Varoluşumuzu anlamla dolduran, bu geçmişin musikisi, ritmi, melodisidir.” Hilmi Yavuz, Peyami Safa’nın aksine klasik musikimizde bir tıkanma olduğu görüşüne katılmaz. Bir tıkanma veya tükenmeden söz etmek bu musiki hakkındaki yanlış bir izlenime dayanmaktadır. Batı müziğinin üretim tarzını esas alan Peyami Safa gibiler, aslında onun üretim tarzını klasik musikimize empoze etmeye kalkmakta ve ona uymayan; ama kendisine mahsus farklı bir üretim ve aktarım mantığına dayanan klasik Türk musikisinin tıkandığını veya tükendiğini söylemeye vardırmaktadırlar işi. Yavuz bu bakışı oryantalistleşmeyle ilişkilendirmektedir ki kendi kültürüne Avrupa gözlüğüyle bakan zihni tavrı kastetmektedir burada haklı olarak.
Geçtiğimiz kasım ayında yayınlanan bir kitap, bütün bu meseleleri bizzat musikinin içinden kalkarak cevaplandırması bakımından ilginç ve ufuk açıcı olmuştur. Kendisiyle aynı sayfayı ve sütunu paylaştığımız Cem Behar’ın Aşk Olmayınca Meşk Olmaz (Yapı Kredi Yayınları) adlı çalışması, yazarın konuya vukufunu bütün açıklığıyla ortaya koyuyor.
Behar, Zaman’da 25 Aralık 1998 tarihli yazısında musiki geleneğimizin kendi kendisine tıkanmadığını, onun 1920’lerden 1970’lere kadar “cebren ezilmek isten”diğini yazmıştı. Kültürel bir linç karşısında dejenere olan ve alaturkadan arabeske kadar uzanan “zevk hezimeti”nin bütün sonuçlarını olanca ağırlığıyla yaşayan klasik Türk musikisi, gerçekte yaşayan ve kendisini yeniden üretme mekanizmaları işleyen bir musikiydi ve bir “tıkanma” söz konusu değildi Behar’a göre. Daha çok Batılı müzik anlayışı karşısında aşağılanması ve dışlanması söz konusuydu.
Behar’ın Osmanlı-Türk musikisi geleneğinin “farklı” bir aktarım ve üretim kalıbı izlediği ve bunun genellikle gözden kaçırıldığı yolundaki verimli tespiti, P. Safa ve neslini aldatan serabın ne olduğunu ortaya koyuyor bana göre. Musikimizin aktarımı bütünüyle meşk adı verilen yönteme dayanırdı: “Hem ses veya saz öğrenimi hem de öğrencilerin bir eser dağarcığı edinmeleri, meşk etmekle gerçekleşirdi. Meşk ederek müzik öğretmenin ve öğrenmenin basit bir araç, herhangi bir pedagojik yöntem olarak görülmesi eksik ve yanlış olur. Dört buçuk yüzyıllık Osmanlı/Türk musiki geleneğinde meşk sayısız müzisyen kuşakları tarafından bir öğretim yöntemi olarak benimsenmekle kalmamış, aynı zamanda ses ve saz eserleri repertuvarının da yüzyıllar boyu kuşaktan kuşağa intikalini sağlamıştır.”
Bununla sınırlı değildir meşkin musikimizde oynadığı roller. Meşk, temel bazı ahlaki ve estetik değer yargılarının da taşıyıcılığını yapmıştır asırlarca: “Meşk zincirlerinin devamlılığı sayesinde de bu yargılar Türk müziği dünyasına iyice yerleşmiş bu dünyanın yazılmamış fütüvvetnamesi, anayasası olmuştur. Meşk aslında bütün bir müzik geleneğinin ortak zemini haline gelmiş, kuşakları, bestecileri, icracıları ve icra üsluplarını bir arada tutan ortak bir aidiyet duygusu oluşturmuş, yani bu sanat alanının tümü için hem estetik hem toplumsal bir harç görevini yerine getirmiştir.”
Demek ki görünüşte devam etmiyor, durağan gibi görünen ve tıkanmış izlenimi veren Türk musiki geleneği, aslında pek fark edilmeyen bir yöntemle, meşk usulüyle devam etmiş ve kendisini yenilemiş, geliştirmiştir. Onun kendini tekrar ettiği yolundaki genel yargı, bir kolektif hafıza gibi hem geleneği kendisinde toplayan, hem de onu yeni yaratıcılık formlarına hazırlayan meşk usulü anlaşılmadığı için ulu orta söylenebilmektedir. Meşk yeterince anlaşılabilse ve onun musikimiz için taşıdığı vazgeçilmez rol kavranabilse, kısacası musiki geleneği kendisine yaraşır nafiz çeşitliliği içinde ihata edilebilse, ne onun tıkandığından söz edilebilir, ne de “tutunabileceği hiçbir değer”inin kalmadığından.
Aşk Olmayınca Meşk Olmaz, kültürümüzün temel ve gizlenmiş vasıflarından birisini derinliğine önümüze serdiği için son yararlandığım bir çalışma oldu. Bu zengin sofradan sizin mahrum kalmanıza gönlüm razı olmadığı için kaleme aldım bu yazıyı.
.
Siyasette cinsel çatlak
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Siyasette cinsel çatlak
Bir süredir kadın ve siyaset, feminizm, eşitlik, kadın kotası gibi konularda yazıp çiziyorum ya, adımın “anti-feminist”e çıkmasına ramak kaldı. Nitekim Milliyet’in eki GazetePazar’da da Begüm Soydemir, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü münasebetiyle görüşlerime yer verirken, yazılarımı “anti-feminist söylemlerle dolu” diye nitelemiş. Doğrusu kendi kendime, ne diye bu yazıları yazdığımı sormuyor da değilim. Öyle ya, paşa paşa şehir, tarih, felsefe ve nostalji yazıları yazmak varken, ne diye feministlerle kapışmayı tercih ettim? “Kadın” üzerine yazmak suretiyle köşemi neden mayınlı tarlaya sürdüm? Herkesin, “Yahu bu feministler seni yiyecek!” (ne demekse) uyarılarına muhatap olmayı neden göze aldım?
Kadın ve feminizm, öteden beri yazmak istediğim konular olmuştur. Ancak “Nasıl olsa başkaları bu işe el atar” diyerek her seferinde kenara çekilmişimdir. Lakin son 6 aydır Meclis’e daha fazla kadın milletvekili sokmak ve biz erkek milletini tarihi utancından kurtarmak (!) üzere gaza basan KA-DER’in (Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği) kamuoyunda estirdiği fırtına karşısında köşe yazarlarının neredeyse tamamı koroya katıldılar. Çoğunlukla sloganları aşarak konu üzerinde düşünmek zahmetine katlanmayan köşe yazarlarımızın “Meclis’te kadınlar daha fazla olsa esasen fevkalade olur!” yollu yazılarında bir fikir cevherini boş yere aradım. Sonunda yine köyün delisi rolünü oynamaya karar verdim.
Öncelikle meselemin kadınların Meclis’e az veya çok girmeleri olmadığını belirteyim. Sabah’tan Sayın Zeynep Göğüş’e telefonda söylediğim gibi tam tersi bir durum geçerli olsaydı, yani kadınlar Meclis’te ezici çoğunluğu oluşturuyor olsalardı ve erkekler de kota için ayaklansalardı onlara da söyleyeceklerim kesinlikle aynı olurdu: Kota, en başta onu talep eden kesim için bir aşağılama içerir, bir. İkincisi, insanların yarışma duygularını köreltir ve kalite çıtasının düşürülmesini gerektirir. Dahası, bu siyasi talep gerçek bir toplumsal dinamiğe oturmuyorsa akim kalmaya mahkumdur. Yani toplumsal bir tabanın zorlamasından çok devlet emriyle iktidarın nimetlerine konmak isteyen bir şebekenin, bizim örneğimizde iddia olunduğu gibi “bütün kadınlar”ın değil, “beyaz feministler”in çıkar stratejisi olarak kalır.
Bir başka nokta, öne sürenlerin taleplerinin nereye varacağından habersiz yola çıkmış olmaları. Aslında cins ayrımı üzerinden güdülecek bir siyaset bir tür bölücülüktür. Fransız Anayasa Mahkemesi’nin 1982’de reddetmiş olmasından da anlaşılacağı gibi modern ulus devletin temel niteliklerinden birisi olan üniter yapının değiştirilmesini muciptir. Kökten yeni bir anayasal devlet yapılanmasını gerektirecek bu taleplerin Türkiye Cumhuriyeti’nin tesis etmek için zorlu uğraşlar verdiği eşit hak ve yükümlülüklere dayalı evrensel yurttaşlık prensibini ihlal edeceğini görmek için kahin olmaya gerek yok. Kadınlara bir kere böyle bir ayrıcalık tanınınca, ardından başka özel muamele talepleri gelecek ve üniter ve eşit yurttaşlardan oluşan ulusa veda etmek gerekecektir.
Dünyada İskandinav ülkeleri başta olmak üzere (refah seviyelerinden anlaşılıyor ki bu aslında sosyo-ekonomik bir sorundur) kotalarla Meclis’e kadın parlamenter taşıyan ülkeler oldu. Komünizmle yönetilirken Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği meclislerinde kadın oranı yüzde 30’ların üzerindeydi; çünkü yasa gereği kota uygulaması vardı. Devlet mecliste şu kadar kadın olacak diyor ve o kadar kadın meclise giriyordu! Bu durumda Sovyetler’in her iki parlamentosu da, bizim “erkek cumhuriyet”inden şaşılacak kadar daha demokratikti (!) Fakat 1990’dan sonra ne oldu biliyor musunuz? Kota kalkınca bu oran yüzde 5’e düşüverdi. Duma’daki düşüş daha istikrarlı: 1993’te yüzde 13,5, 1995’te yüzde 9,8.
Sonuç olarak toplumumuzun bünyesinden ihtiyaç olarak fışkırmazsa, çalışan kadın oranımız yüzde 16’lardan yüzde 80’lere çıkmazsa, köylü ve kentli nüfusumuz başa baş bir seyir izlemeye devam ederse devlet desteğiyle yapılan her iş gibi kadınlara kota uygulaması da akamete uğramaya mahkum olacaktır.
.
Vatka ve cinsel özgürlük
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Vatka ve cinsel özgürlük
Her şeyi düşünürdüm de, günün birinde Time dergisinin beni destekleyeceği aklımın ucundan bile geçmezdi. 15 Mart 1999 tarihli sayının kapak dosyası nedense feminist basınımızın inanılmaz yoğunlukta ilgisine mazhar oldu. Time’daki yazı özetle feminizmin kadını erkekle aynılaştırma ve farklılıkları yok sayma saplantısının bilimsel olmadığını son yapılan deneylere dayanarak ortaya koyuyor, ayrıca feminizmin pabucunun dama atılmakta olup artık “femaleism”, yani kadınsıcılık ya da dişicilik şeklinde çevirebileceğimiz yeni bir akımın doğmakta olduğunu bildiriyordu.
Derginin kapak dosyası biyolojik-tıbbi olarak da kadın ve erkeğin farklı olduğunu ortaya koyan istatistiki bir bölümle noktalanıyor. Buna göre kadın ve erkeğin vücutları her hastalığa farklı tepkiler veriyor, bu da tedavilerinin farklı yöntemlerle yapılmasını gerektiriyormuş. Kadın vücudu bağışıklık sistemi bakımından erkeğinkine göre daha güçlü, buna mukabil mesela “diz”le ilgili konularda daha dayanıksızmış. Kadınlar depresyona erkeklere göre daha kolay düşüyormuş. Dahası, sindirim sistemleri bile farklı çalışıyormuş: Aynı gıdaları yeseler dahi kadınlar daha geç sindirebiliyormuş yediklerini.
Bulgular bilimsel olarak ne kadar geçerlidir bilmiyorum; ama derginin dünyadaki yeni bir dalgayı müjdelediği ortada: Ütopyacı feminizmin eşitlik ve cinsel özgürlük diye kadının farklılığını örtbas etmeye çalıştığını eleştirip farklılığa dayalı feminizmin ya da femaleism’in yükselişini konu edinmesi boşuna değil. 1960 ve 1970’lerin ‘özgürlük’ tufanı dinip de akılları başlarına gelince aynı kadınlar, cinsel özgürlüğün kadınların aleyhlerine işleyen bir tür kendi elleriyle kendilerini erkeklere kurban etme ideolojisi olduğunu fark etmeye başladılar. Zamanında “geri kafalılık” diye yaftaladıkları birçok değeri, yıktıklarına bin pişman, nasıl yeniden üretebilecekleri sorusunu çözmeye uğraşıyorlar.
Birikim’de (sayı: 119, Mart ’99) Ece Temelkuran, çarpıcı tespitlerle dolu “Cinsel Özgürlük Mavalı…” başlıklı yazısında dobra dobra bu feminist ütopyayı eleştiriyor. Nasıl mı? Beraber kulak verelim isterseniz:
“Cinsel özgürlük mavalı, o uzun ninni, Avrupa’da ’68 ile birlikte başladı… Esen üfüren birey merkezli özgürlük rüzgarları birden heyecana kapılan kadınların teknesini neredeyse alabora etti. Görünüşe göre herkes tatlı tatlı bireysel özgürlüğü engelleyen her türlü engeli ortadan kaldırmaya çalışıyordu… Bu erkeklerin günüydü. Daha özgür erkekler için daha mülayim [sorun çıkarmayan- M.A.] kadınlar isteniyordu. Açıkçası ’68’le birlikte sere serpe yaşanan cinsel özgürlük daha çok kadınla birlikte olmak için erkeklerin uydurduğu bir palavraydı… Ama daha acısı, dönemin saplantısına kapılan, “Yaşasın!” diye bağırıp, cinsel özgürlük mavalına aldanan kadınlardı. Onlar ellerinden alınan silahın farkında değillerdi.”
Evet silahı elinden alınınca, yani asırlardır vurgulanan kadının bedenini sakınması “geri kafalılık” diye damgalanınca erkeklerin beklediği vasat müsaitleşiyordu. Evlilik kurumunun asıl kadınları korumak üzere tesis edildiğini unutuyordu ütopyacı feministler. Cinselliğinin, erkeğinkinin tersine, ancak sakınıldığında kadını tüketim nesnesi olmaktan koruyacağını bildiren din ve geleneklerle alay etmenin faturasını sözümona özgür kadınlar ağır bir bedelle ödemek zorunda kalacaklardı:
“Cinsel özgürlük erkek için neydi ki, elinin kiri! Ama kadın için. Bu dönemden özgürleşmemiş olarak çıkan erkeklerin evlenip barklanırken hiç de “birlikte özgürleştiği” kadınları tercih etmemiş olmaları bir tesadüf müydü acaba?.. Kadınlar ’68’in, üzerinden [bir silindir gibi- M.A.] geçtiği bedenleriyle iş dünyasına girdiklerinde bu yüzden yüz üstü yere yapıştılar. ’80’lerde vatka diye düşman başına bir modanın çıkması bir tesadüf müdür? Vatka ve kabarık saç modası erkekler dünyasında var olma savaşında kadın bedeninin kaybettiği mücadelenin bir simgesi… Kadın, vatkalarla omuzlarını genişletiyordu, ispatlamak için o omuzların erkeklerin taşıdığı yükleri taşımaya muktedir olduğunu.”
Her iki yazı da kadınlar cephesinde ’68’lerden bu yana köprülerin altından çok suların aktığını yeterince ortaya koyuyor zaten. Bizdeki feministler ne mi yapıyor? Hazin; ama hala vatkayı eşitlik ve özgürlük sembolü sanıyorlar!
.
Kitaplar, ah kitaplar!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Kitaplar, ah kitaplar!
Sahaf Cihannüma’nın sahibi Cihan Bey elime eski bir gazete tomarı ile birkaç dergi tutuşturuyor ve ekliyor: “Bunlar yeni aldığım Ali Fuat Başgil’in kütüphanesinden. Şu yerde gördüklerin de onun kitapları.” İlgimi çeken birisinin kapağını açıyorum merakla ve Başgil hocaya imzalanmış olduğunu görüyorum. Hey koca Ali Fuat Başgil hoca! Kütüphanen o bir zamanlar sana destek verenlerin kurduğu vakıflardan birisi tarafından satın alınamaz mıydı? Kitapların bir bütün halinde araştırmacıların istifadesine sunulamaz mıydı? Senin hakkında araştırma yapacak olanlar fikir serüveninin hangi duraklarda soluklandığını, hangi kıvılcımlarla ateşlendiğini öğrenme şansını ne yazık ki bir daha geri gelmemek üzere yitirmiş bulunuyor.
Ne olurdu birçok yazarımızın, düşünürümüzün, şairimizin kütüphanesi bölünüp paralanmadan, olduğu gibi bize intikal edebilseydi, onların kitaplarının kenarlarına düştükleri notları, altlarını çizdikleri satırları, heyecanlarını aksettirdikleri ünlemli cümlelerini görme fırsatını bulabilseydik. Koskoca Fuat Köprülü’nün kitaplarının bile nasıl darmadağın olduğunu biliyoruz. Hele Prof. Arif Müfit Mansel’in, talebesi Semavi Eyice hocadan dinlediğim o her kitaptan iki adet bulunan tümü özel olarak ciltlenmiş müthiş kütüphanesinden eser var mıdır dersiniz?
“Ve kitaplar, kitaplar… Peyami Safa’nın üzerlerine terk edilmişliğin karanlık hüznü çökmüş fikir arkadaşları. Masanın üzerinde sayfaları açık, sayfa kenarlarına notlar düşülmüş bir kitap: La Mort cette inconnue (Ölüm, Bu Meçhul), Raoul Montandon’un bir kitabı.” Bu kitap, Peyami Safa’nın ölmeden önce okumakta olduğu bu son kitap şimdi nerededir ve kimin elindedir? Kan kusmadan önce bu kitabın zifiri satırları arasında neleri arıyordu Peyami Safa ve neleri bulduğunu zannetmişti? Hangi satırların altını çizmiş, hangi büyük sırrın düğümünü çözmeye çalışmıştı o son akşam?
Meçhule atılan bir kement miydi kitaplar?
Cingöz Peyami’nin maceraları
Uzun zamandır Beşir Ayvazoğlu’nun bir Peyami Safa biyografisi yazmakta olduğunu biliyordum da, bu kadar zengin ve ayrıntılı, bu kadar roman gibi bir hayat hikayesi ortaya çıkacağını doğrusu tahmin etmemiştim. Gerçekten de bir yazarın dünyasına girmek, onun beyninin kıvrımlarında beraber seyahat etmek, mahrem nüanslarına kadar ruhunu tanımak için kuru ve ruhsuz doktora tezlerinden çok Beşir Ayvazoğlu’nun yazdığı türden kanlı, canlı ve objektifliği yazanın değil, yazılanın, olduğu gibi, sansürlenmeden sunulmasında arayan eserlere çok, pek çok ihtiyacımız var.
Babası İsmail Safa’nın hayatından başlayarak “entellektüel sevgilisi”nin evinde kan kustuğu sahneye kadar bir gergefe işler gibi işlemiş bu inişi yokuşu bol hayatın adımlarını Ayvazoğlu. İlk yazıları, romanları, o unutulmaz kalem kavgaları, güzellik yarışmalarındaki vazgeçilmez jüri üyelikleri, ruh çağırma seansları, Bursa’dan CHP mebus namzetliği, harf inkılabında geçirdiği hafakanlar, Demokrat Parti’ye önce saldırdığı, sonra da Menderes’le yakınlaştığı sarsıntılı demler, bize bir tarafını yansıtan Cingöz Recai adlı kahramanının maceraları, Dadaizmin babası Tristan Tzara ile yaptığı röportaj, sola sempati beslediği yıllar, Cahit Sıtkı Tarancı’yı keşfi, klasik Türk musikisine ölünceye karşı duyduğu soğukluk, Fatih Harbiye’nin hikayesi, “Avrupa bir devdir” diye başlayan Avrupa seyahati izlenimleri, yaşadığı aşklar, çıplaklık hakkındaki aykırı düşünceleri, ömür boyu verdiği maişet mücadelesini bütün şeffaflığı ile Peyami’de bulmak mümkün.
Aralara serpiştirilmiş kahverengi fotoğrafları şöyle baştan sona taramak bile bu büyük kalemin serencamını anlamak için yeterli oluyor. Kalemiyle yaşamak için mücadele vermiş nice aydını birkaç yüz kere silindirden geçiren acımasız kültür ve siyaset hayatımız, sonunda Peyami’yi de defterinden silmek üzereyken sevgili Beşir ağabey yetişti imdada. Kendisine ellerine sağlık diyorum.
Son olarak eklemek estediğim ufak bir nokta var. Başka bir gün ayrıca yazabilirim; fakat şimdiden en azından sözünü etmekte araştırmacılar için fayda mülahaza ediyorum: Kemal Tahir ile Peyami Safa arasında 1936’da “Namık Kemal anketi” dolayısıyla bir tartışma cereyan etmiştir. Edebiyat tarihimiz açısından önemli olduğunu düşündüğüm bu risaleyi Peyami’de göremeyince benim de bu lezzetli sofraya bir tutam tuz katkım olması için sözünü ettiğim yayının künyesini zikretmek istiyorum. Kemal Tahir – Suat Derviş – Ahmet Cevad, 1936 Modeli Gençler ve Zavallı Peyami Safa, İstanbul, tarihsiz, Selamet Basımevi, 31 sayfa.
(*) Peyami: Hayatı, Sanatı, Felsefesi, Dramı, İstanbul 1998, Ötüken
.
Abdülhamid ve Freud
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Abdülhamid ve Freud
Nihayet Freud’un medeniyet hakkındaki meşhur kitabının tercümesi (Uygarlığın Huzursuzluğu) yayımlandı. Psikanalitik düşünceden ’68 hareketine, sosyoloji ve antropolojiden cinsiyet araştırmalarına kadar pek çok alanda en fazla başvurulan eserlerden biri olan Uygarlığın Huzursuzluğu, medeniyeti, insanın doğuştan getirdiği içgüdülerin sınırlanması ve başka kalıplara büründürülmesiyle açıklıyor. İçgüdülerimiz, hayvanlardaki gibi toplumsal hayatta herhangi bir sınırlamaya maruz kalmadan tatmin edilme cihetine gidilmiş olsaydı, evet nevroz, kaygı, kompleksler.. insanoğluna yabancı kalacaktı; buna mukabil medeniyet denilen ve insan oluşumuzu büyük ölçüde kendisine borçlu olduğumuz bilim, konfor, felsefe, teknoloji, adab-ı muaşeret gibi kurumlar vücuda gelmeyecekti. Medeniyet, ancak doğuştan getirdiğimiz bazı özelliklerimizin bastırılıp başka kalıplara dönüştürülmesi, yüceltilmesi pahasına gerçekleşen zorlu ve zorunlu bir süreçtir ve hiç de sorunsuz bir süreç değildir.
Gelin görün ki önsöz niyetine konulan, insana aksi halde epeyce ince kaçacak kitaba beş on sayfa daha ilave etmek gayesiyle kaleme alındığını düşündürten ortalama bir yazı (Ali Babaoğlu, “Freud’da toplum, kültür, din felsefesi”) hevesimi kaçırmaya yetti. Haddizatında teorileri bir siyasi veya ekonomik nedene bağlamak kaygısıyla dışarıdan açıklamaların faydadan hali olmadığı açık. Ancak söz konusu yazıda, Freud’un insanlığın ilkel dönemlerinde erkek bir tiran’ın yönetiminde yaşadığı tezinin Abdülhamid’le ilişkilendirilmesi iki açıdan hatalı. Birincisi, böyle bir “düşünce”nin ancak “izlenim” düzeyinde bir geçerliliği olması ve gerçek Abdülhamid’e ait olmaktan çok Abdülhamid’in Avrupalı imajından türemiş bulunması. Diğeri de eğer çağdışı bir despotik yönetimin Freud üzerinde böylesi bir tesiri söz konusu olmuşsa, bunun niçin aynı dönemdeki diğer Avrupalı despot ve monarklarda değil de, sadece Abdülhamid’de arandığı sorusunun cevapsız bırakılmış olması.
Babaoğlu’na göre Osmanlılar “yüzyılın en korkunç despotu olan bir sultanın, II. Abdülhamid’in sultası altında”ydı. Ne gariptir ki bu “korkunç despot”(!) ne Avusturya-Macaristan imparatorluğunda, ne de Rusya’da normal vatandaşlık statüsü kazanabilmiş olan Yahudileri kişisel himayesine almış olup “neredeyse diplomatik sayılabilecek bir dokunulmazlık ve dolayısıyla da büyük bir refah içinde” yaşatmaktadır onları. İyi de korkunç istibdat bunun neresinde, diyorsunuz içinizden değil mi? Yahudileri Avrupa’da olduklarından daha müreffeh ve daha imtiyazlı kılan bir insan neden kendisi de Galiçyalı bir Yahudi olan Freud’un gözünde astığı astık, kestiği kestik zalim bir tiran haline gelsin? Açıklama hazır: Yahudileri koruyor, evet ama kendi öz oğullarına zulüm yapıyor! (Sanki ezilen Türklerin derdi onları tutmuş gibi!) Üstelik hareminde de “binleri bulan kadınları kendi keyfi için tutmakta” olan bu korkunç despot, kurduğu düzeni sarsmak isteyen bilinçli oğullarını (şu Frenk hayranı aydınları) zindanlarda boğdurmaktaymış!
Tarihi olarak bunların hemen tamamının yanlış olduğunu biliyoruz bugün. Ne hareminde binlerce kadın vardı, ne de kimseyi boğdurdu Abdülhamid! Magosa’da sürgün olarak bulunan Namık Kemal’e İstanbul’dan özel olarak Çırçır suyu gönderildiğini de bilemezdi tabii ki Freud: “Zalim baba”ya karşı ayaklanan oğulların birkaç yıl içinde eskisinden beter despotlar olup çıktıklarını da duymamıştır muhtemelen.
İyi de bütün bunların tarihte yaşamış olan Abdülhamid’le ne alakası var? Eleştiri oklarını Abdülhamid yerine onu kafasında istediği gibi “kuran” Freud’a yöneltmemiz gerekmez miydi? Kendi ilgi alanlarına giren konularda kılı kırka yaran vukufiyetini yanıbaşındaki bir ülkenin hükümdarından esirgeyen Freud kadar, üzerinden üç çeyrek asır geçmiş bir metni üstelik Rusya’da değil, Türkiye’de yayınlayanların kendilerine Batı gözlükleriyle nazar etmekten haz duymaları, doğrusu oryantalizmin yalnız bilgi nesnesi olarak değil, haz nesnesi olarak da Doğu’yu istismar ettiğini söyleyen Edward Said’in haklılığını bir kere daha ispatlıyor. Titizlikleriyle tanıdığım Metis Yayınları’nın en azından müteakip baskıda bu ayıbı tekrar etmeyeceğini umuyorum.
.
İki Osmanlı Devleti!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
İki Osmanlı Devleti!
Nedense Osmanlı tarihi kafamızda sanki tam ortadan ikiye bölünmüştür: Kuruluş ve yükseliş dönemleri bir yanda, duraklama ve gerileme dönemleri ise öbür yanda. İlk dönemde -ki kuruluştan Kanuni’nin öldüğü yıl olan 1566’ya kadar uzanır- yaşamış padişahların isimlerini iyi kötü biliriz de sıra duraklama devrine gelince meslekten Osmanlı tarihçileri dışındakiler bir türlü sırasıyla sayamaz. Daha doğrusu sanki saymak istemeyiz. Bu döneme müstekreh bir nazar fırlatırız deyim yerindeyse.
Biraz şaşıracaksınız belki; ama yaşayan en büyük Osmanlı tarihçisi kabul edilen Prof. Halil İnalcık da benzer bir görüştedir. O da aşağı yukarı sokaktaki adam gibi ikiye bölmektedir bu 600 yıllık büyük tarihi. Gariptir, yaklaşık olarak aynı yıllardan, yani 16. yüzyıl sonlarından itibaren keskin bir çizgi çekmektedir Osmanlı Devleti’nin tarihine. Başka bir deyişle bir 17. yüzyıla kadarki Osmanlı Devleti vardır, İnalcık’a göre, bir de 17. yüzyıldan sonraki Osmanlı Devleti.
Siz de padişah isimlerini sayamayanlardan idiyseniz rahat bir nefes almış olmalısınız. Koskoca tarihçimiz de Osmanlı Devleti’ni benim gibi ikiye bölmüşse bir bildiği olmalı, değil mi? Fakat acele etmeyin.
Halil İnalcık, Türkçesinin de yayınlanacağını öğrendiğim Ottoman Empire: The Classical Age 1300-1600 (Weidenfeld & Nicholson, 1973) adlı eserinde klasik çağ diye tanımladığı ilk üç yüzyılını inceler Osmanlı Devleti’nin. Kısa bir bölümde ise gerileme ve çöküşüne değinirken şunları söyler özetle: 16. yüzyıl sonlarından itibaren Avrupa ve dünya sistemindeki değişmeler sonucu temel kurumlar kendilerini değişen şartlara uyarlayamadı. İmparatorluğun içine doğduğu “Yakın Doğu devleti modeli”, 16. yüzyıl sonuna kadar elini kolunu bağlamıştır kurumların. Bu bakımdan devletin zirvesine ulaştığı kabul edilen Kanuni dönemi, gerçekte mükemmelliği yakalamış, kendinden aşırı emin, dış etkilere kapalı bir vaziyet arz etmekteydi. Batı’dan teknoloji, tıp ve finans alanlarındaki bazı keşifleri ödünç almalarına rağmen ya askeri ya da pratik amaçlarla kullanıyorlardı bunları.
Oysa 17. yüzyıl yeni bir çağın açıldığı dönemdir Osmanlı tarihinde. Şöyle ifade ediyor İnalcık hoca bu kırılmayı: “Böylece onaltıncı yüzyılın son on yılında Avrupa’nın iktisadi ve askeri etkisi ile onu takip eden derin bunalımlar Osmanlı İmparatorluğu’nu kökten dönüşüme uğrattı ve tarihinde yeni bir çağ açtı. Klasik yakın doğu devletinin kurumları çözüldü ve yeni şartlara uyarlama çabaları imparatorluğu temelinden sarstı. On yedinci yüzyılın ortalarında yine nisbi bir sükunet sağlandığında ortaya çıkan durum, 1600’den önceki imparatorluğun durumundan tamamiyle farklı bir manzara arz etmekteydi.”
Demek ki Osmanlı Devleti, 16. yüzyılın sonu ile 17. yüzyılın başlarında içine girdiği bunalımı atlatabilmek için yoğun çabaların içine girmiş, kurumlarında acil bir ıslahata gitmiş, askeri ve idari yapısını dönüştürmüş ve zahiren de olsa çağındaki büyük devletlere yeniden kafa tutacak bir diriliğe kavuşmuştu. Özellikle Köprülüler dönemi, sonu kötü bitse de, devletin ikinci baharını yaşadığı yıllar olmuştur. Hatta, Viyana bozgunu ve sonrasında Batı’yla arasında yaşanan (1683-1699) çok mühim askeri-siyasi mücadele, yalnız Osmanlı tarihinde değil, Avrupa tarihinde de bir “dönüm noktası” teşkil etmektedir.
Çağımızın ünlü Marksist sosyal bilimcilerinden Immanuel Wallerstein’in iddiası ise bizim adını “gerileme” koyduğumuz dönemin, gerçekte Avrupa’da ortaya çıkan kapitalist dünya ekonominin (bütün dünyayı bir piyasa ekonomisi çerçevesinde yutmaya hazırlanan devasa bir sistemin) Osmanlı’nın hükümran olduğu bölgeleri bütün iştahıyla kendisine eklemlemesi sürecinin bir parçası olduğu yolundadır. “Bu eklemlenme sadece üretim yapılarının yeniden örgütlenmesiyle değil, devletler arası sistemin üyeleri olan devlet(ler)in meydana getirilmesiyle (de) sonuçlandı.” İmparatorluğun nüfuz sahalarında kalan ve kapitalist dünya-sisteme direnen toplumlar birer birer devlet yapıldı ve her ‘yapılan’ devlet, dünya-ekonominin kontrolüne sokuldu. Hasılı, Osmanlı Devleti, aslında adına bugün “küresel” dediğimiz muazzam bir güce karşı direnen ve onun sömürüsüne karşı elindeki toprakları müdafaa etmeye çalışan bir devletti. Karşı koydu, alt etmeye çalıştı, kendisini yeniledi; ama küreselleşmek için yapmayacağı şey olmayan bu büyük mekanizmanın ablukasını kırmaya kadir olamadı. Osmanlı’nın hukuka dayalı, yani sistemi değil, halkı korumaya yönelik klasik formunu terk etmedikçe başaramayacağı bir işti dünya-ekonomiye, dünya sistemine dahil olmak.
İşte Tanzimat’tan itibaren değişen tam da bu oldu: Artık kendisinin kapitalist dünya-sisteme dahil olduğunu beyan etmesi, dolayısıyla teslim bayrağını çekmesiydi gerçekte Tanzimat Fermanı.
“Ah bu 17. asır”!
Nedense son zamanlarda Osmanlı tarihinin dikkatimizi bile tevcih etmek lütfunda bulunmadığımız dönemlerini daha çok sevmeye başladım. Şu noktaya vardım ki, asıl Osmanlı 17. asırdan itibaren olgunlaşır, kendini bulmaya ve tanımaya başlar.
Ahmet Hamdi Tanpınar Beş Şehir’inde bu noktaya dikkat çekmiştir: “Bununla beraber, bu kadar felaketle biten 17. asır zevkimizin tam teessüs ettiği asırdır. İki asırlık tereddüt ve düşünceden sonra sivil mimarimiz Boğaz’a yaraşacak bir üslup bulmuş, üstelik hayatımızda bu inceliği ve onun külfetlerini kabul edebilecek hale gelmiştir.” Başka bir yerdeyse şunu söyler. “Ah bu 17. asır, evliyasıyla, ulemasıyla, vezir vüzerasiyle, eşkıyası ile nasıl birbirine benzer.”
Hızla bir göz atıldığında kültür alanında pek çok sima karşımıza çıkar bu yüzyılda; Nef’i, Evliya Çelebi, Katip Çelebi, Naima, İsmail Hakkı Bursevi, Sultanahmet Camii mimarı Sedefkar Mehmet Ağa ve diğerleri. Köprülülerin Osmanlı’ya ikinci baharını yaşatışı ile Viyana önlerinde uğranan talihsiz bozgun aynı yüzyıla demirlenir. Bu yüzyıl, Genç Osman’ın katline de, gariptir, Osmanlı idaresinde sivilleşmenin başlamasına da şahit olmuştur. Osmanlı’nın yükselişi 1669 Eylül’ünde uzun ve zorlu kuşatma yıllarından sonra fethettiği Girit’le devam eder. Bağdat yeniden fethedilir. St. Gotthard’da 1674’de Almanlara karşı uğranılan gerçekten de trajik yenilgi, barış masasında zafere dönüştürülür, düşman hem tazminat ödemek zorunda kalır, hem de daha önce aldığı toprakları iade eder.
Velhasıl sizden önce kendime tavsiyem şu: Bütün düğümlerin birleştiği ve yoğunlaştığı, zaferlerin de, hezimetlerin de beraber tadıldığı kavşak olan bu “büyük asr”ı anlamadan Osmanlı tarihi anlaşılamaz.
.
Yirminci yüzyılın en büyük kafaları
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Yirminci yüzyılın en büyük kafaları
Yirminci yüzyılın aslında 1914’te başlayıp 1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle sona erdiğini söyleyen ünlü çağdaş felsefeci Gadamer’di sanırım. Çağları takvim yapraklarının mecalsiz savruluşlarına bel bağlayarak bölümlemek, tasnif etmek gerçekten de ciddi yanılgılara sevk edebiliyor insanı. Ünlü tarihçi Fernand Braudel’in onaltıncı yüzyılın yaklaşık 2 asır sürdüğünü iddia ettiğini ve bu yüzden onu “büyük onaltıncı yüzyıl” diye nitelediğini unutmayalım.
Daha önceki bir yazımda yirminci yüzyılın uzadıkça uzadığını ve ‘dünyanın en uzun yüzyılı’ unvanını hak ettiğini yazdığımı hatırlıyorum. Burada şu soruyu sormanın zamanıdır: Peki bu en uzun yüzyılı temsil edecek kişi kim olacaktır? İyi ama “hangi alanda?” sorusunu cevaplamadan bu derece genel bir soruya cevap aramanın bir mantığı olabilir mi? Söz gelimi birisi kalkıp da ofset baskı makinasının ya da transistörlü radyonun mucitlerinin içinde bulunduğumuz çağa damgasını bastığını ileri süremez ve bunda da bir parça haklı sayılmaz mıydı? Keza Hitler ve Lenin’i de, Einstein ve Freud’u da, Weber ve Wittgenstein’ı da, Wright Kardeşler ve Keynes’i de listeye dahil edenler çıkacaktır doğal olarak.
Time dergisinin yüzyılın en büyük kafalarına tahsis edilmiş olan geçen sayısında Freud ve Einstein dışında isimleri fazla şöhret bulmamış bilim adamlarının listeye alındığını görünce doğrusu şaşırmadım desem yalan olur. Niels Bohr, Schrödinger, David Bohm, Heisenberg, Heidegger gibi isimleri boşuna aradım durdum Time’ın yüzyılın en büyük kafaları listesinde. Bunlara mukabil birçok isimsiz kahramanın öne çıkartıldığına şahit oldum. Mesela televizyonun mucidi Philo Farnsworth, plastiği ilk bulan Leo Baekland, penisilini keşfeden Alexander Fleming, bilgisayar programcısı Alan Turing, transistörün babası William Shockley, çocuk felci aşısını bulan Jonas Salk gibi çoğumuzun pek fazla aşinası olmadığımız isimlerden oluşuyor bu liste. John Maynard Keynes, Jean Piaget, Kurt Godel, Rachel Carson gibi bazı tanıdık isimler de var; ama azınlıktalar.
Bu tablo bana şunu göstermiş oldu: Bilim ve teknoloji alanında adı büyüğe çıkmış birtakım isimler büyük ölçüde medya vasıtasıyla popülerleştirilmiş figürlerden oluşuyor. Mesela listede, adından günümüzde çok söz edilen Stephen Hawking’e rastlanılmaması size de ilginç gelmiyor mu? Oysa Hubble teleskobunu bulan Edwin Hubble, daha az popüler olmasına rağmen haklı olarak bu dengeli listede yerini alabiliyor. Bilimin gizli kahramanları, çok fazla popüler olmayan veya popüler olmayı reddeden bir çizgide yürütmüşlerdir çalışmalarını.
Bilimin popüler yüzü, istisnalar hariç, pazarlamayla ilgili kısmını teşkil etmektedir. Başka bir deyişle buzdağının görünen kısmını. Bilimin asıl taşıyıcıları, hamalları ise sessiz sedasız laboratuvarında, Marie Curie örneğinde olduğu gibi hayatını tehlikeye atarak ömür tüketen işçi arılardan oluşmaktadır. Time, popülaritesine bakmadan bize bu işçi arıları tanıttığı için hayırlı bir iş yapmıştır bana kalırsa.
BİR KİTAP
Gültekin Çizgen gözüyle Osmanlı’da bilim ve sanat
Gültekin Çizgen, daha çok bir fotoğraf ustası kimliği ile tanınmasına rağmen yıllardır “özgün baskı” tekniğinde yaptığı resimleriyle de adından çok söz ettiren bir sanatçı. Beşir Ayvazoğlu, Gültekin Çizgen’in 1994’te açtığı “Evrenin Gizli Tarihi” adlı sergisi hakkında şunları yazmıştı: “Uzay geometrisi ile klasik arabesklerin bir çeşit izdivacı niteliğindeki düzenlemeler, eski Müslüman sanatçılarının da kozmik tasavvurlarını ifade etmede kullandıkları -burçnamelerden alınmış- figürle birlikte yabancısı olmadığımız bir evreni seriyor önümüze. Bu bir kolaj değil bence; bilgisayarın imbiğinden geçmiş yeni ve eskinin yepyeni bir dil haline gelişidir. Türk insanının nicedir unuttuğu bir dil, modern teknolojinin diline tercüme edilmiş de diyebilirim.”
Çizgen, metinlerini Tarık Dursun K.’nın kaleme aldığı Osmanlıların Uygarlığımıza Katkıları: Bilim ve Sanat adlı son albümünde, bütün bir Osmanlı tarihinden tayin edici olay, kişi veya eserleri ele alıp bunları geleneksel minyatür anlayışı üzerine bir nevi “gölge oyunu” tekniği ile oturtarak yeni bir Osmanlı portresi çıkartıyor ortaya. Bir bakıma geleneksel sanatımızdan olduğu kadar genelde Doğu sanatından da tatlar damıtarak tarihimizin sayfalarına yeni yeni anlatım imkanları kazandırıyor. Zaten Çizgen’in gerçekleştirmeye çalıştığı şey de, geleneğin içindeki gizli ya da örtük kalmış potansiyelleri yeni ifade vasıtalarıyla buluşturmak, onlardaki gizli yönleri bugünün insanına deşifre ederek sunmak şeklinde özetlenebilir.
Çizgen’in çalışması Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşunun 700. yıldönümü anısına sunulmuş görsel bir şölen.
Gültekin Çizgen kimdir?
1940 yılında İstanbul’da doğan Çizgen, 1958 yılından beri (yani tam 40 yıldır) fotoğraf çekiyor. Bu süreç içinde tecrübelerini ve ulaştığı teorik birikimini fotoğraf üzerine yayımladığı 6 kitapla, verdiği çok sayıda konferans, söyleşi ve açık oturumla topluma sunmaya çalıştı. Şimdiye kadar yurt içi ve yurt dışı olmak üzere tam 44 fotoğraf sergisi açan Çizgen, halen resim ve fotoğraf çalışmalarını “coşkuyla” sürdürüyor.
.
Başkan adaylarının karnesi
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Başkan adaylarının karnesi
Şehir hakkındaki yazılarımı takip edenler İstanbul Büyükşehir belediye başkan adaylarının bugüne kadar çizdikleri portreleri soruyorlar benden. Takip edebildiğim kadarıyla başkan adaylarından bazılarının şimdiye kadar bende bıraktıkları izlenimleri özetle şöyle aktarabilirim sizlere.
Ali Müfit Gürtuna
Kendisine güvenen, konusuna hakim ve apolitik. Avantajları kadar dezavantajları da bu cümlede gizli. MSP-RP-Fazilet Partisi geleneğinde ilk defa siyasi mesaj vermeden seçimlere giren bir adayla karşı karşıyayız. (Ama bu mahalli seçimlerde Gürtuna gibi adayların FP’de yalnız olmadığı da biliniyor.) Dürüst, telaşsız ve kendisinden çok projelerini öne çıkartan tavrı, doğrusu beni cezbediyor. Zannediyorum birçok seçmeni de cezbedecek. Fakat kendini büyük bir baskı altında hisseden FP seçmeninin bu ideolojik olmayan söyleme nasıl ikna edileceği büyük bir soru işareti. Teknik konulardaki performansını siyasallaştıramıyor, bu açıdan Erdoğan’ın tam karşı kutbunda. Bir belediye başkanının uygulayacağı en etkin siyasetin siyaset yapmamak olduğuna bütün kalbi ve kafasıyla inanmış durumda. Bir tarafa verdiği mesaj diğer taraflarca “anlayışla karşılanırsa” kazanabilir.
Ali Talip Özdemir
Türkiye’nin ilk çevre bakanı, Bakırköy gibi müreffeh bir ilçede belediye başkanlığı yaptı. Diğer adaylara göre daha iyi tebessüm ediyor, daha fotojenik. En büyük dezavantajı, İstanbul’un yüzü gülen tarafını temsil etmesi. Oysa Tayyip Erdoğan biraz da o acı çekmişlere mahsus “mahzun” figürüyle kazanmıştı oyları ve kalpleri. Kazanırsa Özal’ın bu son prensinin, arkasında Özal gibi bir motor kuvvet olmadan neler yapabileceğini göreceğiz. (Diğer prensler Özal’dan sonra hazan yaprakları gibi dökülmüşlerdi.) Reklam kampanyası bence Gürtuna’nınkinden daha başarılı; ama amacına bu yolla ulaşabilir mi bilmiyorum. Arkasında güçlü bir medya desteği var. (1994’te Zülfü Livaneli’nin de vardı!) Projeleri iddialı. Kendisi atak. Seçmenindeki kan kaybını durdurup taze oyları alabilmesine bağlı görünüyor seçilmesi.
Zekeriya Temizel
Maliye Bakanlığı gibi halk nezdinde “sevimsiz” bir makamdan İstanbul Büyükşehir belediye başkanlığı gibi popülerliğe ve sevimliliğe çok fazla ihtiyaç gösteren bir makama aday olmayı kabul etmesi ilginç. Eli sıkı bir maliyeci portresi çizdi bakanlığı sırasında. Umarım başkan seçilirse bu özelliğini devam ettirir. Gürtuna ve Özdemir’in aksine belediyecilik tecrübesinden yoksun olarak çıkıyor piste. Az ve öz konuşuyor. Az ama içten gülüyor. İstanbul’u bir sanayi şehri olmaktan kurtarıp ticaret ve finans merkezi haline getireceğini söylüyor ki bu hiç de “solcu” bir politik projeye benzemiyor. (Besim Tibuk’a daha yakışan bir proje!) Eski çevre bakanı Özdemir’den daha çevreci; şehirde dev fabrikaların yapımına karşı. Belediyecilikle ilgili teknik konularda zaaflarını gizleyemiyor.
Yalçın Özer
Mahalli seçimlerin sürpriz isimlerinden. Yılların gazetecisi. Bu yüzden halkla ortak noktalarda daha kolay buluşabiliyor. DYP’nin başarılı bir performans sergileyen reklam kampanyasını kendisinden esirgemiş olmasını izahta doğrusu zorlanıyorum. Hasbi ve hoşgörülü bir aday olduğu izlenimini vermeyi başarıyor. Ayrıntılarına girilmezse projeleri iyi hazırlanmış görünüyor. Diğer birçok partide gördüğümüz genel merkezin kampanyası ile yerel yönetimlerin kampanyası arasındaki koordinasyonsuzluk onun da kaderini belirleyebilir. FP’den Erdoğan sonrası kaçacak oylar için elverişli bir yuva olduğu mesajını verebilirse partisinin İstanbul’daki makus talihini zorlayabilir.
Adnan Polat
Galatasaray’ın eski yöneticisi. Takımının en zor zamanlarında verdiği soğukkanlı demeçleriyle hatırlanıyor. Diğerlerine göre daha teknik değilse bile pratik çözümler önerebilmesi iş adamlığından geliyor. Gecekonduları önleme projesi Robert Owen’ın Lanark’ını hatırlatıyor. Reklam kampanyasında kullandığı “Var mısın?” sözü 3 metre boyunda açılan eli ile biraz harbi ve haşin bir görünüm çiziyor. Az konuşuyor, bir tebessümü bile seçmeninden kıskanıyor. Yine de, gariptir, güven veriyor. Politik bir projesi yok; bu bakımdan diğerlerinden farksız. İş adamlığından edindiği tecrübe ve vizyonu kampanyalarına taşıyabilir ve halkla daha çok buluşabilirse partisine rağmen zirveyi zorlayabilir.
R. Tayyip Erdoğan ve Mohikanların sonuncusu
Osmanlı tarihinde İstanbul’u yönetme geleneği, fetihten hemen sonra, 1453’te Fatih Sultan Mehmed’in devrin önde gelen alimlerinden Hızır Bey’i İstanbul Kadılığına atamasıyla başlar. Bugüne kadar geçen 550 yıla yakın zaman içinde İstanbul’dan onlarca yönetici geçti. Cemil Topuzlu Paşa, Lütfi Kırdar, Fahrettin Kerim Gökay, Bedrettin Dalan ve en son olarak da Recep Tayyip Erdoğan yakın dönemde ilk ağızda sayabileceğim isimler…
Tayyip Erdoğan’ın ismi yalnız bugünlerde değil, 20-30 yıl sonra da diğer “karizmatik” belediye başkanlarıyla birlikte anılacak gibi görünüyor. Hiç şüphesiz yukarıda bir çırpıda adları hafızama üşüşüveren isimler dışında da bu beldeye hizmetlerde bulunmuş pek çok isim zikredilebilir. Ne var ki, hafıza denilen o esrarlı kutu, geçmişin imbiğinden sadece iyi hizmet yapmış olanları değil, hizmetlerini bazı toplumsal veya siyasal taleplerle çakıştıran, bu talepler ve beklentilerle hizmetini halelendirenleri damıtıyor garip bir şekilde.
Recep Tayyip Erdoğan’ın dost düşman pek çok kişide uyandırdığı imaj, suları akıttığı veya çöpleri başarıyla toplattığından değil, bu tekabül ettiği talep ve beklentilere başarıyla cevap verebilmesinden ileri geliyordu. Belediye hizmetleri -ki bu alanda başarılı olduğu zaten ortak bir kabul görmektedir- bu birikmiş taleplerin onun şahsında kendisine akacak yatak bulmasından doğan karizmayı taçlandıran, ona duyulan güveni pekiştiren faktörlerden ibaretti.
Ne Dalan’ın mağrur aristokratlığı vardı onda, ne Sözen’in abus bürokratlığı. Erdoğan’ı bize sevdiren tarafı, muhakkak ki, samimiyetiydi. Buna şimdilerde 5 yaşındaki kızıma bir türlü şiir okuyan bir insanın neden hapse girdiğini anlatamayışım gibi ‘önemsiz bir ayrıntı’ da eklenmiş bulunuyor!
.
Uzlaşma kazandı!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Uzlaşma kazandı!
Uzun bir seçim gecesinin mahmurluğuyla siyaset harici yazmak, doğrusu epeyce cesaret işi. Bir kere seçimlerin hararetinin daha soğumadığı bir günde kime okutabilirsiniz ki kültürün bin bir ayrıntısı üzerine yazılmış bir yazıyı? İkincisi, yazarın da uykusuz geçirilen geceden sonra kafası epeyce karışmıştır ve yumak olmuş izlenimlerini intizama sokmak için yarenlik etmeye ihtiyacı vardır; yani o da teşnedir siyaset yazmaya. Bu yüzden içinden, “Bari sen siyasete karışma!” diye geçiren aziz okuyucum, beni bağışla!
Garip bir seçim kampanyası geçirdik. Partiler bir türlü ısınamadı, adaylar asılamadı; siyaset kasıldı, gerçek dengelerini açığa vuracak vasatı bir türlü yakalayamadı. Daha 1 ay öncesine kadar yapılıp yapılamayacağının bile şüpheli olduğu eşsiz bir seçim olarak tarihe geçti 18 Nisan seçimleri.
Son 2-3 yıl içinde yaşadığı büyük gerilimler, yükselen tansiyon, piyasalardaki büyük tıkanma, askeri siyasetle bu derece haşır neşir olmak zorunda bırakan istikrarsızlıklar halkı protestocu partilerden daha uyumlu ve iş birliğine yatkın partilere yöneltmiş görünüyor. Mütevazılığı ve dürüstlüğü ile halkın gözünde yıldızı 20 yıl sonra yeniden parlayan Ecevit’in, kimseyle kavga etmeyen ve marjinal bir kesimin değil, merkezin ve devletin partisi olduğu imajını konjonktürün de katkısıyla pekiştiren MHP’nin ve bütün söylenenlerin aksine gerçekte benim başarılı bulduğum ehlileşmiş bir FP’nin merkeze yaklaşmış olmaları; buna mukabil bir zamanlar ekmeğini yediği muhafazakar seçmenini “yarasa” diyerek itip kakmış olan ANAP ile bir merkez sağ partiye hiç yakışmayan protestocu ve kavgacı kimliğini ön plana çıkarmış olan DYP’nin ise yukarıdaki üç parti tarafından merkeze yerleşmeye çalışırken kenara itilmeleri, sanırım bu seçimlerin en önemli sonucu olarak okunmalıdır.
“FP başarısız olmadı”, derken şunu kast ettim: Elbette oyları yüzde 20’lerin üstündeki bir partinin yüzde 15’ler düzeyine inmesi bir başarı sayılamaz. Ancak üzerindeki, “kapatılma” da dahil 28 Şubat’tan bu yana giderek ağırlaşan baskının FP’nin “çekirdek seçmeni”ni kemikleşmeye ittiğini, bu seçimlerde sadece 1995 seçimlerinde aldığı ekstra oyları kaybettiğini ortaya çıkan tablodan görmek zor olmasa gerek. 50’ye yakın milletvekillini kaybetmiş durumda FP. Ne var ki, artık iyice parçalanan ve bölünen merkezdeki ağırlığını muhafaza ettiğini, bundan sonra “gerçek” bir genel başkanın (bu ismin kim olduğunu benden iyi biliyorsunuzdur) yönetiminde ve 312 gibi acemice yalpalamalar sergilemediği takdirde merkezdeki konumunu güçlendireceğini tahmin ediyorum FP’nin.
Ve tabii hemen kimsenin oyunu bu kadar artıracağını tahmin etmediği MHP. MHP’nin başarısını iki olaya bağlıyorum. Birincisi, 1995 seçimlerinde baraja takılarak Meclis dışında kalmaları, bu ağırlığı gençlerden oluşan partinin iyice bilenmesine zemin hazırladı. İkincisi, arada efsanevi genel başkanını kaybeden ve ‘bölünen’ MHP, genellikle gözlerden kaçırılan büyük bir disiplin ve sabırla çalıştı. PKK’nın şehit ettiği binlerce askerin cenazesinde “Allahu Ekber” diye tekbir getiren o kara yağız gençlerin attıkları sessiz adımlar, aslında iktidara doğru yürüyen bir partinin gözlerden gizlenen “büyük yürüyüşü”nün işaretlerini veriyordu.
Acaba Yalım Erez oyununu bozmak için Ecevit’e sarılan Tansu Çiller, kendi elleriyle altın bir tepsi içinde iktidarı Karaoğlan’a sunduğunu bilse yine böyle davranır mıydı? Ecevit’in de şansı! İki kısa ömürlü iktidarında devlet kuşunun (yoksa ak güvercin böyle bir şansın kapısını mı açıyor ona?) iki kere başına konmasına (Kıbrıs ve Apo) indirgenebilir mi mevcut başarısı? Sanmıyorum. T. S. Eliot’tan yaptığı Kokteyl Parti çevirisini ve 12 Eylül’den hemen sonra çıkardığı Arayış dergisindeki muhalif yazılarını zevkle ve heyecanla okuduğum Ecevit’in, partisinde ve hükümetinde istediği kadar yolsuzluklar ve partizanlıklar olsun, şahsen halka güvenilir ve bizden lider imajını verebilmesine de borçlu görünüyor başarısını. Bir de yine kavgacı olmayan, yapıcı ve halkın inançlarıyla didişmeyen, dine saygılı tutumunun da etkili olduğu kanaatindeyim.
Tabii bir zamanlar “protestocu” kimlikleriyle ön plana çıkmış bulunan üç partinin (MHP, FP ve DSP) uzlaşmaya yönelip şimdi merkezdeki üç kavgacı ve uzlaşmaz partiyi (ANAP, DYP ve CHP) diskalifiye ederek merkeze yerleşmelerinin sonuçlarını önümüzdeki günlerde iyice alevlenecek olan siyasi arenada göreceğiz. Siyasi tarihimizdeki bu yeni gelişmenin, Türkiye’de siyasetin ne kadar kaygan bir zeminde cereyan ettiğini göstermesi açısından uzun uzun tahlil edilmeyi gerektiren zengin dersler içerdiğine inanıyorum.
.
Milliyetçilik “hortladı” mı?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Milliyetçilik “hortladı” mı?
Buğusu hala üzerinde tüten 18 Nisan seçimlerinin gerçek mağlubunun medya olduğunu söyleyen kimdi hatırlamıyorum; lakin hayati bir noktaya parmak basmış olduğunu söyleyebilirim. Yalnızca geçtiğimiz cuma günü Radikal’den Tarhan Erdem’in, o da inanmaya inanmaya sunduğu seçim tahminleri tutmuş oldu. Gerisi hep karavanaydı.
Seçimden sonraki hali de ayrı bir inceleme konusu olmaya değecek kadar pırıltılıydı medyanın. DSP-MHP koalisyonunun ANAP ile desteklenmesi girişimleri daha seçimin ertesi gününden itibaren tezgaha konmuştu bile. “Milliyetçilik kazandı” çığlıkları kaç günden beri yankılanıyor kağıt tomarları ve ekranlardan. DSP ve MHP, milliyetçi dalganın üzerinde sörf yaptıkları için kazanmışlardı onlara göre. Şimdi “yükselen değer” milliyetçilikti. Milliyetçilik ne zaman kaybetmişti ki? sorusunun gür bir sesle yöneltildiğine şahit olmadım bugüne kadar.
Oysa zaten 28 Şubat’la birlikte gündeme gelen pek çok tartışmanın dini söylemi öne çıkartan bir partinin görüşlerinin itibardan düşmesi doğrultusunda planlandığını, bu meyanda mesela “Türk Müslümanlığı” gibi aslında kültürel düzeyde anlamı olabilecek bir tartışmanın dinin özüne ilişkin bir tartışma şeklinde vazedilişinden de çıkartılabileceği gibi adeta “dini” olanın karşısına panzehir olarak “milli” olanın dikildiğini gözü açık olanlar görmüştü. Bu tartışmaların sevgili medyamız tarafından nasıl da hararetle desteklendikleri gün gibi ortadayken ortaya çıkan tabloya neden bu kadar şaşırdıklarını, “şok” olduklarını doğrusu anlamakta zorlanıyorum.
Bir de milliyetçiliğin 2000’li yıllarda “hortladığı”nı dile getirenler oldu. Bunların -ki kısm-ı a’zamı sol eğilimli yazarlardır- kafasındaki milliyetçiliğin totaliter, otoriter, bireyciliğe ve özgürlüğe karşıt ve kolektiviteyi ön plana çıkartan, ırkçı, insanların güvenlik ihtiyaçlarını gideren ve bu ihtiyacı giderirken de evrensel değerlere sırt çeviren bir görünüm arz ettiğini çıkartıyoruz yazdıklarından. Milliyetçilik onlara göre aslında kabile dönemlerinden kalma bir arkaik reaksiyon, bir tür gerici harekettir.
Ben şahsen milliyetçiliğe eleştirel olarak bakılması gerektiğine inananlardanım. Her türlü total, bütüncü ve ferdin eleştirme hakkını elinden alan açıklama ve yorumlama biçimine karşı olduğumu bu satırların okuyucularının iyi bildiklerinden eminim. (Bir süre önce yine bu sayfada çıkan “Milliyetçiliği tartışmak” adlı yazımda bu konulara temas etmiştim.) Fakat milliyetçiliği dogmatik biçimde savunmak kadar dogmatik olarak mahkum etmenin de hakkaniyete sığmadığını düşünüyorum.
Batı’daki milliyetçilik üzerine çalışmaların Ernest Renan’a kadar uzanan ciddi bir soy kütüğü mevcut. Hatta Hegel’in sağ ve sol versiyonları arasındaki savaşın en hararetlisinin milliyetçilik babında gerçekleştiğini söyleyenlere bile rastlanıyor. Marksist yaklaşımlar ise milliyetçiliği ekarte etmek için onun ataya tapma kültürünün bir devamı olarak damgalanmasını yeğlemişler, böylece milliyetçi eğilimleri gözden düşüreceklerini ummuşlardı. Şöyle ya da böyle Avrupa mahreçli olmakla birlikte modernleşme sürecinin tarihi, enigmatik bir biçimde milliyetçilikle sarılıp sarmalanmış durumdadır ve milliyetçiliğin o kadar da kolayca ortadan kalkacağını umut ettirecek ciddi verilere bugün bile sahip bulunmaktan uzağız.
Aslında 1989-1991’lerde yaşanan Doğu Bloku’nun çökme ve dağılma aşamasından sonra yeniden parladığını görmekteyiz milliyetçiliğin yıldızının. Balkanlarda yaşanan ve en somut göstergesini Yugoslavya sınırları içinde müşahede ettiğimiz bu yeni milliyetçilik, ne gariptir ki küreselleşme sürecinin evc-i balasına ulaştığı bir demde konuk olmuştur dünyamıza. Sözde küreselleşme, yerel ayrımları ortadan kaldırarak bir tek -kültür oluşturacak ve Yeni Dünya Düzeni, bu tek kültürü, Üçüncü Amerikan İmparatorluğu’nun hudutlarını yerküre ölçeğine yayacaktı.
Oysa sosyologlardan siyaset bilimcilere kadar yığınla bilim adamına saç baş yolduran bu nevzuhur gelişme, milliyetçiliğin zannedildiği kadar basit ve köksüz, modernleşme sürecinin her nasılsa yandan fışkırmış bir imalat hatası olmayıp bizzat bu sürecin ana dinamiklerinden beslendiğini günyüzüne çıkarmış bulunmaktadır. Sanayileşme, demokrasi ve kapitalizm üçlüsünün her birine garip bir biçimde kök salmış bir olgu / ideolojidir milliyetçilik (daha doğrusu hem olgu, hem de ideolojidir).
Yukarıda değindiğim gibi milliyetçiliğe mutlak bir olumsuzluk gibi bakmanın ve onu arızi bir gelişme, bir tür modernliğin paraziti kabul etmenin kimseye faydası olmadığını, bunları söyleyen sosyologların da kendilerini ve öğrencilerini aldatmaktan öteye gidemediklerini milliyetçilik üzerine yapılan son araştırmalar bütün açıklığı ile ortaya koymuş bulunmaktadır.
Bu literatürün hemen hiçbir önemli kitabı Türkçeye çevrilmediği için kafanızı İngilizce kaynaklar zikrederek şişirmek istemiyorum. Ancak konunun meraklıları için bir not olarak yeni milliyetçilik üzerine çevirilerden oluşacak bir derleme kitap hazırlığı içinde olduğumu belirtmekte fayda görüyorum. (*)
Bütün bu laf kalabalığından sonra şunu söyleyebilirim ki, modernlikle milliyetçilik ters orantılı gelişmeler olmayıp aksine birbirini besleyen ve etkileşim içine giren arkadaş-süreçlerdir. Dolayısıyla milliyetçiliğin “hortladığı”nı söyleyip siyaset dünyamızın ‘kazanımlarının’ (bu kazanımların müflis bir tüccarın elinde kalan üç beş kuruştan bir farkı kalmadığını artık cümle alem biliyor) iade edileceğini düşünenlerin, milliyetçilik meselesinin gerçek çehresini, gözlerindeki perdeyi aralayıp karikatürize ettikleri bu “modern Janus”u yeniden ve farklı açılar deneyerek okumalarında fayda görüyorum.
(*) Yine kendimi tutamayıp çok çok meraklılarına şimdilik Tom Nairn’in kışkırtıcı kitabı Faces of Nationalism’i (Milliyetçiliğin Yüzleri) tavsiye ediyorum (Verso 1997).
Kültür bahçesİnden
Hasan Cemal, darbeciliğe devam!
Yakınlarda yayımladığı Kimse Kızmasın, Kendimi Yazdım adlı kitabıyla birden ilgi odağı olan İttihatçı Cemal Paşa’nın torunu Hasan Cemal, basına yansıdığı kadarıyla Uluç Gürkan gibi bazı arkadaşlarıyla ciddi ciddi darbe yapmaya niyetliymiş bir zamanlar. Belki araştırmacılar için etnografik bir malzeme olarak bir değeri vardır ama basına yansıdığı kadarıyla kitap ilgimi hiç çekmedi desem yeridir. Hatta bazı arkadaşlar okkalı kitabını burnuma kadar uzatıp okumamı istedikleri halde hep reddettim. Reddettim; çünkü bugünkü Hasan Cemal’in geçmiştekinden pek bir farkı yoktu benim gözümde. Gerek 1994 ve 1995 seçimlerinden önce ve sonra yazdıkları, gerekse 18 Nisan seçimlerinden hemen önce ve bir iki gün sonra köşesine kaleminden damlattığı satırlar zaten “Hasan Cemal, aynı Hasan Cemal!” dedirtecek cinstendi.
Bu defa kafasını büyük şehirlerde Fazilet’in seçimleri kazanmasına takmıştı sayın yazar. Ne yapıp edip FP’li adaylar engellenmeliydi. Mesela Ankara’da Melih Gökçek’in karşısında en güçlü aday CHP’li Murat Karayalçın mı, Cemal Paşa’nın torunu için “bütün oylar” parti marti dinlemeden CHP’ye verilmeliydi. Mesela İstanbul’da Ali Müfit Gürtuna mı FP’nin adayı, onun en güçlü rakibi de ANAP’lı Ali Talip Özdemir mi, o halde oylar komple ANAP’a! Böylece herkes siyasi görüşlerini, adayların niteliklerini, siyasetteki güç dengelerini vs. bir yana bırakıp nerede FP’li olmayan bir başkan seçilebilecek gibiyse, cephe halinde onu destekleyecekti. Bu durumda halkın siyasi iradesi zaafa uğruyormuş, özgür iradesi tecelli etmiyormuş, bunlar hiç umurunda değil Hasan Cemal’in. Yeter ki Fazilet kazanmasın! Bunun için de halkı örgütleyerek bir tür darbe yapmaya girişiyor.
Allah’tan halk sağduyusu ile hareket etti de, iyi kötü siyasi eğilimleri, mevcut belediyeler hakkındaki kanaatlerini, adaya mı, partiye mi oy verdiklerini öğrenme fırsatını bulduk. Maazallah halk genel ve yerel seçimlerde Hasan Cemal’in dediği gibi hareket etseydi, bu defa hazretin istediği başkanlar ve vekiller seçilse bile onu destekleyenlerin kendi siyasi eğilimlerinden tümüyle kopmaları, bütün oyların yüzer gezerleşmesi ve önümüzdeki dönemlerde bizi siyaset yapmanın imkansızlaşacağı bir bedbahtlığa uğratmaları kaçınılmaz hale gelirdi.
.
Ali Fuat Başgil ve İslam’da reform
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Ali Fuat Başgil ve İslam’da reform
Beşir Ayvazoğlu’nun yeni kitabı Siretler ve Suretler’in Ali Fuat Başgil bölümünü okurken nedense ölüm tarihi dikkatimi çekti: 17 Nisan 1967. Bu tarihi anlamlandırmak için olayları zihnimde birbirine ulamaya başlamıştım ki, ikinci bir nokta daha dikkatimi çekti: Bu tarih, bir hafta kadar öncesine rastlayan bir yıl dönümünü işaret ediyordu. Fakat heyhat! Aradan 34 yıl geçmişti ve 27 Mayıs sonrası halkın demokrasi umudu olan “ordinaryüs profesör” Ali Fuad Başgil’e bir anma toplantısını veya köşe yazısını bile çok görmüştük. Evet “hafıza-i beşer” unutmaya meyyaldir, lakin bizdeki ortak hafıza sanki hiç hatırlamamaya mahkum edilmişçesine suskun…
Talihin garip cilvesine bakın ki, Başgil hocanın söz konusu edeceğim İslam’da reform hakkındaki görüşlerini yine onun kütüphanesinden çıkmış olan bir derginin sayfalarından aktaracağım sizlere. Peyami Safa’nın çıkardığı Türk Düşüncesi’nin 1 Ocak 1959 tarihini taşıyan bu sayısında “Müslümanlıkta Reform Lazım mıdır?” başlıklı bir de anket düzenlenmiş, Başgil hoca dışında Sadi Irmak, Hilmi Ziya Ülken, Ali Nihat Tarlan, Mehmet Kaplan ve Nurettin Topçu’nun görüşlerine yer verilmiştir.
Ankete cevabında önce bir usul alimine yakışır şekilde kavramları netleştirmeye girişen Başgil, İslamiyet’in “gerek akideleri ve gerek ameli hükümleriyle Peygamber tarafından nasıl talim edildi ve gösterildiyse, hiç şekil değiştirmeden, on dört asra yakın bir zamandan beri devam edip gelmekte” olduğunu belirttikten sonra “İslamiyet’in ne itikadiyatında, ne de ameliyatında ‘deforme’ olmuş bir cihet yoktur ki ‘reforme’ olması bahis mevzuu olabilsin” sözleriyle kesin kanaatini ortaya koymakta ve eklemektedir: “O halde neyi ‘reformer’ edeceğiz? Bozulan, aslı kaybolan bir şey yoktur ki, asla irca bahis konusu olsun… Binaenaleyh İslam’da reform bahis mevzuu olamaz; ancak ‘içtihat’ bahis mevzuu olabilir.”
Başgil, dinin temel akidelerine dokunulmamak kaydıyla içtihadın her zaman mümkün ve içtihad kapısının her zaman açık olduğunu kaydettikten sonra “İmdi”, der, “bugün İslam dünyasının muhtaç olduğu ve beklediği şey, bence ‘reform’ gibi bir Hıristiyan taklitçiliği değil; fakat İmamı Azam Ebu Hanife gibi bir müçtehiddir. Fakat bütün mesele, bu yükseklikte bir din alimini bugün nerede buluruz, noktasındadır. Bunu bugün bulamayız. O halde yapılacak bir iş kalır. O da tek bir müçtehid yerine bugünkü İslam dünyasının en muteber din alimlerinden mürekkep bir ‘Diyanet Şurası’ kurmaktır… Böyle bir şuranın dini kararları Türkiye’mizin, hatta İslam dünyasının her tarafında kabule mazhar olur.”
Sözü Türkiye’deki dini buhrana getiren Başgil hoca, medreselerin 1926’da kapatıldıktan sonra ortaya çıkan boşluğun bir “dini otorite buhranı” ve “korkunç bir anarşi” doğurduğuna dikkat çeker. Son derece hayati noktalara parmak basan bu pasajı aşağıya alıyorum:
“Medreselerin kapatılmasını hiç kınamam ve kabul ederim ki, bu müesseseler, son devirde saplandıkları iskolastik tedrisat üzerine, faydalı değillerdi. Fakat medreseler kapatıldıktan sonra, diyanetin Türkiye milli bünyesindeki yeri ve ehemmiyeti göz önünde tutularak, ilk, orta ve yüksek kısımlarıyla modern ve mükemmel dini bir tahsil müessesesi kurulmalı idi. Bu sayede diyanetin muhtaç olduğu mütehassıslar ve yüksek din alimleri yetiştirilmeliydi. Otuz küsur sene ihmal edilen ve yüksek ilim ve esasları okutulup öğretilmeyen bir din, aşikar ki günün birinde cehalet ve anarşiye saplanacaktı.”
Meselenin kaynağına büyük bir vukufla eğilen hoca, muhtemel cevapları da “Bana Ankara’daki ilahiyat fakültesinden yahut imam hatip okullarından bahsetmeyiniz, rica ederim.” diye, geri çevirir ustalıkla. Çünkü “Laik üniversiteye bağlı fakülteler din alimi değil, din tenkitçisi yetiştirir. İmam hatip mektepleri İslamiyet’in yalnız elemanter (ilk) bilgilerini öğretmekle kalır. İslamiyet’in yüksek ilimleri, kelamiyat ve bediiyatı uzun seneler okutulmamak yüzünden bugün hemen hemen yok olmuştur.”
Bir taraftan şura, diğer taraftan da din alimleri yetiştirecek bir “İslam Külliyesi” (Bediüzzaman’ın da çok önceden böyle bir girişime öncülük ettiğini hatırlayınız) kurmak gibi hakikaten sadra şifa olacak iki köklü teklifte bulunan ordinaryüsümüzün söyleyecek daha pek sözü var; ama sütunumuza ancak bu kadarını sığdırabildim.
Dileyelim de 35. ölüm yıl dönümünde bütün eserleri bir dizi halinde okuyucusuna ulaşabilsin ve hala feyezan halindeki bu ilim kaynağı günümüzün giderek sığlaşan din tartışmalarına engin bir ufuk açsın.
.
Milliyetçiliğin gölgeli yüzleri
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Milliyetçiliğin gölgeli yüzleri
Seçimlerden milliyetçi vurgularıyla tanınan DSP ve MHP’nin önde çıkmaları, özellikle de MHP’nin sürpriz yaparak koalisyon denklemlerini alt üst etmesi, kamuoyunda milliyetçiliğe yönelik bir ilgi artışını da beraberinde getirdi. Milliyetçilik yeni yükselen değer miydi? Avrupa’da sol partiler iktidar rüzgarları estirirken Türkiye tam tersine içe mi kapanıyordu? Bu, 2000’li yıllarda ülkemiz için bir geriye gidişi mi temsil edeckti? Milliyetçiliğin bu yeni dalgası, iyice daralan özgürlüklerin ve demokrasinin alanını biraz daha daraltmayacak mıydı? Bu tür soruları hepiniz şöyle ya da böyle okumuş ve işitmiş olmalısınız 19 nisan sabahından itibaren.
Uzmanlardan görüşler alındı, yorumlar yaptırıldı. Milliyetçiliği 2000’e 1 kala “hortlatan” faktörler analiz edildi. Gerçekten de neydi bu milliyetçilik ki bu en ‘olmayacak zamanda’ karşımıza bütün cüssesiyle dikilmişti?
Aslında kafaların en karışık olduğu zamanlarda, mevcut düzen aniden alabora olduğunda zihinlerdeki kaosu müsekkinle yatıştırmak için hep aynı şey yapılır: Bütün açıklanamayan olaylar bütünü tek bir olgunun çuvalına doldurularak rahatlama yoluna gidilir. Bu ise ciddi bir zihin tembelliğinin eserinden başka bir şey değil bana göre. Her şeyi açıklamış görünmekten daha memnunluk verici bir şey olabilir mi hazıra konmaya alışmış kafalar için? At topu milliyetçiliğe, cümle işler olsun ayan!
Sanki, Serge Cordellier’nin deyişiyle, milliyetçilik kendi içinde yeterince sorunsuz bir kavram veya olgu imiş gibi bütün açıklanamayan olguları ona indirgemeye çalışmak, bir fasid daireye hapsolmak tehlikesini de beraberinde getirmiyor mu? “Genel bir jeopolitik ve ideolojik yeniden oluşum hareketinin damgasını vurduğu bu yüzyıl sonunda” diyor Cordellier, “milliyetçilik” çok farklı yerlerden kaynaklanan gerçekleri tanımlamak için kolay bir yafta; sanki milliyetçilikten söz etmek somut koşulları tüm karmaşıklıkları içinde çözümleme gereğini ortadan kaldırıyor.” (Hazırlayan: Jean Leca, Uluslar ve Milliyetçilikler, Çeviren: Siren İdemen, İstanbul 1998, Metis, s. 7.)
Milliyetçiliğin açıklanması, sosyal bilimler için ciddi güçlükler çıkartmaya bugün de devam ediyor. İmparatorluklar çağının kapanmasının ardından patlak veren milli devletler, aslında insanlık tarihi zaviyesinden bakıldığında çok yeni oluşumlardır. 19. yüzyıl sonlarında ortaya çıkmışlar; fakat asıl bugünkü görünümlerini Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra almışlardır: Bir sosyoloğun tespitine göre Avrupa devletlerinin gerçekten tarımsal toplumdan sanayi toplumuna geçmeleri için İkinci Dünya Savaşı’nın beklenmesi gerekecektir. Bu büyük paylaşım savaşından önce Avrupa’nın büyük bölümü hala tarımsal toplumların özelliklerini korumaktaydı. Teknolojinin hayatın bütün alanlarına nüfuzu nasıl yüzyılımızın ortalarına kadar Avrupa’da bile tam olarak gerçekleşmemiş bir vakıaysa, milli devletlerin tarihin derinliklerine kadar uzandığını iddia etmek de o kadar “muhayyel” bir hurafedir. Ernest Renan’ın deyişiyle milliyetçilik, mitolojideki yaratıklar gibi, kendi kökenini bizzat kendisi kuran bir süreçtir.
Muğlaklık perdesi henüz sosyal bilimlerin yoğun uğraşına rağmen milliyetçiliğin üzerinden kaldırılabilmiş değildir. Zira bir milletin, mesela Türk milletinin Orhun kitabelerinde bile milli şuura ermiş bulunduğunu iddia etmek için epeyce gerekçe mevcutken, Bilge Tonyukuk’un Soğd asıllı olması gibi aykırı yönde de epeyce gerekçe bulunabilir, o zamanki “milli şuur”un bugünkü milliyetçi ideolojiyle çok az ortak noktayı paylaştığı ortaya konulabilir. Milliyetçi ideolojilerin, tarihi yeni baştan yazdıkları, bu uğurda gerekirse tarihi tahrif etmekten çekinmedikleri de bir başka ilginç nokta olarak karşımıza çıkıyor. Cumhuriyet’in en azından 1935’e kadarki tarihinde milliyetçilik, en bariz misalini Mimar Sinan’ın kafatasının mezarından çıkartılıp ölçülmesinde gördüğümüz gibi bir millet oluşturmak için tarihin nasıl yeniden yazıldığını gösteren misallerle doludur.
Burası doğru doğru olmasına lakin milletin devlet ve onun ideolojisi olan milliyetçiliğin bir kurgusu olduğunu söylemek onun arızi, köksüz, gelip geçici bir moda olduğu anlamına da alınmamalıdır. Aksine Tom Nairn’in de belirttiği gibi milliyetçilik, demokrasi ve kapitalizimle birlikte modernliğin sacayağını oluşturmaktadır. Maazallah imparatorlukların ortadan kalkıp küreselleşen, Wallerstein’ın deyişiyle “dünya ekonomi”nin yerküreyi avuçlarına aldığı bir çağda milliyetçilik ve milli devletler de olmasaydı, bütün dünya küresel bir emperyalizmin pençesine çok daha zahmetsiz bir şekilde düşebilir, direnç son derece azalırdı.
Sonuçta Nairn’in vardığı nokta, milliyetçiliğin tek bir içeriği olan bir kavram olmayıp bir şemsiye kavram olduğudur. Etnik, dilbilimsel, fizyonomik ve dini faktörlerle birlikte ele alınan milliyetçiliğin demokratikleşme ve modernleşmenin alternatif bir yolu olduğu da git gide açığa çıkan bir olgu.
Velhasıl milliyetçilik, bir türlü tek bir sosyolojik teori tarafından üzerine ağ atılarak yakalanamamış, her yakaladığını zanneden teşebbüse bir başka yüzünü göstererek ağların deliklerinden dışarıya sızmayı başarmış ilginç (protez) bir süreçtir. Esasen bir millete ait olmasına rağmen Tibet’ten Arjantin’e, İngiltere’den Kongo’ya kadar birbirine taban tabana zıt toplumlarda birden tecelli etmesi ve her toplumda hem ortak, hem de bambaşka yüzlerle karşımıza çıkması, milliyetçiliğin tek bir yüzü olmadığını, Nairn’in kitabına koyduğu başlıkta olduğu gibi “milliyetçiliğin yüzleri” olduğunu fark etmek, bu aşamada bir ilk hareket noktası olabilir bizim için.
HÜR TEFEKKÜRÜN KALELERİ
Türkiye Günlüğü’nün milliyetçilik sayısı
İki ayda bir yayımlanan Türkiye Günlüğü, hazırladığı önemli dosyalarla o alandaki görüşleri uzmanların ağzından derli toplu bir şekilde okuyucuya ulaştırıyor. Geçen yıl mart-nisan 1998 tarihli 50. sayısında milliyetçiliği ele alan dergi, telif ve tercüme 20’nin üzerinde yazıyla konuyu belirli bir oranda kucaklamaya çalışmış. Yazarları arasında İlber Ortaylı, Büşra Ersanlı, Mustafa Çalık, M. Naci Bostancı, M. Ali Kılıçbay gibi imzaların bulunduğu sayıda daha önce milliyetçilik üzerine yayınlanmış tercüme kitaplardan bölümler de yer alıyor: I. Berlin, B. Anderson, E. Gellner, G. Nodia, M. Guibernau. İlginç olan taraf, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile milliyetçilikten ne anladığı üzerine yapılan röportajın bugüne ilişkin ipuçları sunması.
Bilmem piyasada bulunur mu; ama meraklıların Türkiye Günlüğü’nün bu sayısını edinmelerinde fayda görüyorum. Haberleşme adresi: PK 60 Yenişehir 06442 Ankara. Tel: 0312-417 09 58 / 417 09 85.
KÜLTÜR BAHÇEMİZDEN
Bu kalem…
“Bu kalem olsa olsa Musa’nın sihirbazların bütün yaptıklarını yutan asasıdır. Bu asada nice hacetler vardır ki gözü olanlar bundan yararlanırlar. Bununla sert taşlara vurulduğu zaman yer altında kaybolmuş olan tatlı suyu ile o taşlar onun seslenmesine karşılık verir ya da dağlar yarılıp sularını akıtır. Bununla denize vursan deniz kurur.”
Katip Çelebi, Tuhfetu’l-ahyar (O. Şaik Gökyay sadeleştirmesiyle).
.
Tımarhane!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Tımarhane!
Mesut Yılmaz, 1998 yılında başbakan sıfatıyla çıktığı bir yurt dışı gezisinden uçakla dönerken, rahmetli Turgut Özal’dan beri alışıldığı üzere inciler fırlatmıştı gazetecilerin kulaklarına. Yalçın Doğan’ın köşesinde yazdığına göre sabık başbakanımız, “Türkiye dışarıdan bakınca tımarhaneye benziyor.” buyurmuş. Tersinden de olsa bir hakikatı teslim ettiği için kendilerine ne kadar şükran duysak azdır!
Tımarhane, evet bayağı güzel bir teşbih.
Mesela şöyle bir ülke düşünün: Demokrasinin üç kuvvetinden -artık ne kadar ‘kuvvetleri’ kaldıysa!- yargının başındaki kişi, yargıçların vicdanları ile cüzdanları arasında sıkıştığını rahat rahat söyleyebilsin, kendisine bağlı memurların rüşvet almaktan başka geçinme çarelerinin kalmadığını cümle aleme ilan etsin. Ülkedeki en yüksek yargı organı olan Anayasa Mahkemesi başkanı bile düşünce özgürlüğünün olmadığından yakınsın. Yargıtay başsavcısının işi gücü demokrasilerin en hayati unsurlarından olan partileri kapattırmak olsun.
Yürütmeye gelince, fonksiyonu neredeyse sıfıra irca olmuş olsun. Kendi başlarına karar veremeyen başbakanlar ve bakanlar kurulu, sonunda dış yatırımcı ve diplomatları kararsızlıklarıyla çileden çıkarmış olmalı ki, onlar da herkesin gittiği askerin eşiğini aşındırmış olsun. Artık asıl işlerini bırakıp yabancı iş adamları ve diplomatların randevularına cevap vermekten bunalan Genelkurmay yetkilileri de, sonunda çareyi heyetleri yüz geri etmekte bulmuş olsun. On gün önce iki aşamalı seçimin 18 Nisan’a yetişmeyeceğini bildiren Ecevit’in MGK toplantısının ardından iki aşamalı seçim için liderler turuna çıkması ve yetişebileceğini söylemesi gibi gariplikler vukuat-ı adiyeden olsun.
Her şeyi kanun ve kurallarla yürütmesi icap eden, gerekirse bu uğurda kanun ve tüzük çıkarma yetkisine sahip olduğunu unutan TBMM, yani yasama erki, “türbanlı” Merve Kavakçı ile birlikte temsil krizinin zirvesine postunu sersin. Zarafeti ile yere göğe sığdırılamayan sabık başbakan Ecevit, daha kendisi bile yemin edip milletvekili olmamışken kürsüye fırlayıp 12 Eylül öncesi Karaoğlan’ını hortlatan sertlikte bir konuşma yapsın. Ortalığı yatıştırması beklenen cumhurbaşkanı ise baş örtüsüyle Meclis’e girilmesini “provokasyon” olarak ilan etmiş olsun. (Meclis’te sadece 136 milletvekiline sahip DSP dışında provoke olan kimse olmadığına ve geri kalanı sessizliğini koruduğuna göre kimleri provoke etmiştir baş örtüsü? Kanunlarda, anayasada ve Meclis İç Tüzüğü’nde olmayan bir yasağı uygulamak mı provokasyondur acaba, uygulamamak mı?)
* * *
Peki öyleyse tımarhaneye dönmüş bir Türkiye’de bugün siyaset hangi sosyolojik denklemle izah edilebilir? Sanıyorum hal-i pür-melalimizi izah etme kabiliyetindeki bir sosyolojik kavram henüz icat edilmedi; ama ben en yatkın gibi duran kavramın Nietzsche’nin ortaya attığı “hınç” olduğuna git gide daha fazla inanmaya başladım. Nietzsche hınç kavramını zayıflar ve yoksulların iktidarın nimetlerinden dışlanmalarına duydukları öfke duygusunun kurumlaşması, hınç ahlakını ise bu öfke ve hınç duygularını bastırmak için üretilmiş aza kanaat etme biçimindeki “yaldızlanmış” müsekkin olarak ifade etmişti. Öte yandan muktedir olanlar, geliştirdikleri efendi ahlakı ile onların bu duygularını bastırmalarına yardımcı olmuşlardır.
Günümüz Türkiye’sine uyarladığımızda hemen bütün düzeylerde işlerin bir hınç psikolojisi ile yürüdüğünü fark etmek zor olmayacaktır. Başka ülkelerde sıradan kabul edilen pek çok konu, bizde yüzlerce derece hararet kesbetmekte, artık bir daha da onu soğutarak ele almak kabil olamamaktadır. İki tarafın hıncı, tartışmayı bile imkansız hale getirmektedir. En sıcak konularımızın baş örtüsü, yakın tarih, din ve tarikatlar olması yeterince anlamlıdır. Bunlar örnek aldığımız dünyada ya hukuki bir çerçevede, ya bilimsel düzeyde ya da dini yorumcular eliyle tartışılması gereken konularken, bizde herkes içindeki hıncını bu vesileyle ortaya dökme yolunu seçmektedir. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in devletin başı olarak pazar günü verdiği demeçte, “… en büyük günahtır” gibi tamamen bir din adamına mahsus dili kullanmayı seçmesi veya Ecevit’in Merve Kavakçı’ya “haddinin bildirilmesini” amir konuşması hınç psikolojinin hangi boyutlara vardığını göstermesi açısından ilginçtir.
Ne dersiniz, Nietzsche yine haklı mı çıkıyor?
.
Yıl 1925, yer TBMM
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Yıl 1925, yer TBMM
Hani eski gazetelerde “Geçmiş zaman olur ki” diye köşeler vardı ya, ben de bugün onlara bir nazire yazacağım. Malum olduğu üzere FP’li bayan milletvekili Merve Kavakçı Meclis’e başı örtülü olarak geldi ve yemin ettirilmedi; bundan sonra ettirilmesi de Meclis üzerindeki büyük baskı yüzünden hayli zor görünüyor. Bundan tam 74 yıl önce, TBMM’nin ikinci döneminde bugünküne benzer bir hadisenin yaşandığını söylesem şaşırır mısınız?
“Bugüne kadar yalnız bir yerde, Bursa’da, inkılap fikirlerine muarız bir namzed ekseriyeti kazandı” diye yazıyordu 24 Aralık 1924 tarihli Hakimiyet-i Milliye’de Yahya Kemal. Üzüntülü ve kaygılı bir tonda yazmaktadır “Sade bir bakışla” adlı yazısını. “Yalnız, merkez kaza olan Bursa şehrinde” der, “inkılabın istikametine zıt bir intihap cilvesi büyük inkılabı seyrinden mi alıkoyacak?.. Türk Cumhuriyeti iyiden iyiye köklenmiş, çünkü Cumhuriyet’in müessisi olan siyasi kuvvete Türk milleti reylerini müdhiş bir ekseriyetle veriyor, yalnız Bursa şehrinde bir istisna var, lakin oradan çıkan namzedi de muhalif gazetelerin ekseriyeti istemiyorlar.” (Mektuplar, Makaleler, 2. Baskı, İst. 1990, s. 311.)
Mesele şudur ezcümle: 1 Kasım 1924’te yapılan ara seçime devletin kendisi demek olan Halk Fırkası tek başına katılmaktadır. Yalnız Bursa’da değişik bir durumu vardır. Birinci Dünya Savaşı’nda Kutü’l-Ammare’de İngilizleri perişan eden, İstiklal Harbi’nde ise rütbe bakımından düşük de olsa en kıdemli (Atatürk’ten 8, Fevzi Çakmak’tan 3 yaş büyüktür) komutan olan Birinci Ordu Komutanı Nurettin Paşa, Yüksek Askeri Şura üyeliği uhdesinde bulunmak üzere bağımsız olarak Bursa merkezden seçime katılır. Tek parti yönetiminin bütün imkanlarını seferber etmesine mukabil yalnız başına propaganda yapan Nurettin Paşa, HF adayı, o sırada İstanbul Şehremini olan Dr. Emin (Erkul) Bey karşısında 258 oyla seçimi kazanır.
O zamanlar biliyorsunuz iki dereceli seçim vardır. Müntehib-i evveller, yani birinci seçmenler müntehib-i sanileri seçmekte, onlar da adaylar için oylama yapmaktadırlar. Yahya Kemal başta olmak üzere Cumhuriyet’in kurucularının canlarını sıkan konu şudur: Hepsi sureta Halk Fırkası mensubu olan ikinci seçmenler nasıl olup da kendi partilerine değil de onun muhalifine oy verebilmişlerdir? Sakın inkılapların yerine oturmamış, hedefine ulaşamamış olmasının sinyallerini veriyor olmasındı bu netice?
Hem asker, hem de milletvekili olan başkaları da Meclis’te bulunduğu halde, bir sonraki seçimlerden başlatılması kararlaştırılan asker olanların emekli olmadan milletvekili olamamasını hükme bağlayan kanun, Nurettin Paşa’ya uygulanmak istenir. Bir komisyon (encümen) kurulur ve konunun Meclis’te ele alınmasını kararlaştırır. Yoğun tartışmalardan sonra 56’ya karşı 130 oyla (çekimser 2) Nurettin Paşa’nın milletvekilliği reddedilir.
Bunun üzerine 5 Şubat 1925’te ara seçimler yenilenir. Bu defa Nurettin Paşa askerlikten istifa eder ve yeniden Bursa’dan adaylığını koyar. Cemal Kutay’ın verdiği bilgilere göre bu defa Halk Fırkası Bursa’dan milletvekili çıkarmayı bir şeref ve prestij meselesi yapar. Bir heyet seçerek Bursa’da Nurettin Paşa aleyhine yoğun bir propaganda başlatır. Kutay içeriğini söylemese de “idari tedbirler de alındı”ğını sözlerine ekliyor. Seçimler devletin ve halkın büyük bir ilgi ve merakını uyandırır. Sonuç nasıl çıkar biliyor musunuz? Nurettin Paşa bu defa oylarını daha da artırarak bileğinin hakkıyla seçimleri kazanır (aldığı oy 258’den 296’ya çıkmıştır!). Anlaşılan HF kadar Bursalılar da bu meseleyi bir şeref meselesi haline getirmişler, TBMM Arşivi’ndeki bir belgenin ifadesiyle (II. Dönem, Dosya no: 471) “Seçimin bu neticesi Dr. Emin Bey’in şahsına karşı değil, bir belde halkının kendisini temsil edeceğine inandığı ve hayatı vatan müdafaasında geçen, asil ve nezih bir kumandana karşı göstermekle mükellef olduğu kadirşinaslığın bir tezahürüydü.” (Mete Tunçay’a göre bu seçimlerde Paşa’nın rakibi Muhittin Baha (Pars) Bey’dir: Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931), Ank. 1981, s. 119.)
Nurettin Paşa’nın Halk Fırkası’nın bütün aleyhte gayretine rağmen ikinci defa Meclis’e girmesi, onu çok fazla göz önüne çıkartmıştır. Her hareketi kontrol altındadır. Meclis’te yapayalnız kalır ve herhangi bir faaliyette bulunamaz. Sadece Şapka Kanunu teklifi karşısında milletvekillerinin bundan muaf tutulması için verdiği kanun teklifinden haberdarız. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın faaliyetlerinden bile uzak durmuş, kimseyle sürtüşmeye girmemeye itina etmiş ve üzerindeki baskılar devam edince 12 Şubat 1925’te emekliye ayrılmış, kısa süren siyasi hayatı böylece noktalanmıştır. Halk arasında “Sakallı” lakabıyla tanınan Nurettin Paşa, 18 Şubat 1932’de vefat ederek Kadıköy’deki Küplüce Mezarlığı’na defnedilmiştir.
Bundan tam 74 yıl önce yine TBMM’de seçimleri kazanan bir adayın milletvekilliği tartışma konusu olmuştu. Mete Tunçay’ın deyişiyle Takrir-i Sükun Kanunu’nun ilanından önce Terakkiperver Cumhuriyeti Fırkası tecrübesi dışında demokratik hukuk devletinin kurallarının işleyebildiği son olay olarak tarihe geçecektir Nurettin Paşa’nın Bursa mebusluğu.
Nurettin Paşa ile ilgili olarak bildiğim en kapsamlı çalışma, Dr. Necati Fahri Taş’ın Nurettin Paşa ve Tarihi Gerçekler adlı doktora tezinin genişletilmiş baskısıdır (Nehir Yayınları, 1997).
Kadınlar saltanatı
Jason Goodwin bir gazeteci, tarihçi ve seyyah. Son yayınlanan Lords of the Horizons (Ufukların Efendileri) adlı kitabında bazı maddi hatalarına rağmen farklı bir kesit çıkarmayı başarmış Osmanlı tarihinden. Tematik bir Osmanlı tarihi yazmaya soyunan Goodwin, 1644-1656 yıllarında yaşanan kadınlar saltanatı dönemi hakkında bir de istatistik çıkarmış, ilgimi çekti.
Bu 12 yıl süren “korkunç” dönemde tam 18 sadrazam değişmiş. Bunlardan 4’ü idam edilmiş, 11’i azledilmiş, ikisi istifa etmiş, birisi de kendiliğinden ölmüş. Durum, daha bitmedi. Bu 12 yıl içinde “kadın sultanlar” tam 12 şeyhülislam ile tam 18 kaptan-ı derya eskitmişler. “Yavuz’a sadrazam dayanmaz” diye boşuna adı çıkmış anlaşılan. Baksanıza, topu topu 6 sadrazam değiştirmiş Yavuz 8 yılda. 3’ü idam edilmiş, birisi şehit olmuş, diğerleri ise azledilmiş. İşte size minik bir istatistiğin aykırı sonuçları.
.
Osmanlı: Keşfi devam eden bir kıta
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı: Keşfi devam eden bir kıta
Yoksa Suriye ve Mısır’ın Yavuz Sultan Selim tarafından sırasıyla 1516 ve 1517’de fethinin Osmanlı Devleti’nin yükselmesinde İstanbul’un fethinden daha büyük rol oynadığını iddia eden ünlü tarihçi Fernand Braudel haklı mıdır? Yoksa Osmanlı Devleti en geniş sınırlarına zannedildiği gibi Kanuni döneminde değil de, torununun oğlu olan III. Mehmed zamanında Eğri’nin fethiyle mi ulaşmıştır? Yoksa umumi kanaatin aksine Osmanlılar Avrupa’daki teknolojik yeniliklere kapanmamış, Osmanlı Devleti’ne ambargo koyanlar Avrupalılar mı olmuştur?
Tarihi sürekli yeni sorularla çeşitli noktalarından deşmek, göze görünmeyen veçhelerine çapraz zaviyelerden ışıklar tutmak ve algılama kalıplarımızı sürekli diri tutmak, hatta yıkamak, arındırmak bir zorunluluk olarak dayatıyor kendisini. Aksi halde tarihi olmuş bitmiş ve kemale ermiş bir bütün, sonradan dokunulamayacak sihirli bir kristal avize gibi telakki etmek bizi ciddi yanılgılara sürükleyebileceği gibi, sürekli farklılaşmalara muhtaç olan bakış açılarımızı dondurmak tehlikesine de gebedir.
Öyleyse Braudel’le birlikte gür bir sesle haykıralım: Tarihi, bugünü anlamlandırmak için anlamaya çalışırız. (Başka türlü tarihin herhangi bir cazibesi olabilir miydi bizim için?) Bugünü anlamlandırabilmek için de bütün dünya tarihine seferberlik ilan etmek zorundayız.
Osmanlı’yı doğru anlamak, bu bakımdan, kendimizi doğru anlamak, bugünümüzü asli mahiyeti içinde kavramak için gereklidir. Üstelik Osmanlı’nın anlaşılması yalnız bizim için değil, Balkanlar ve Orta Doğu’nun tarihini anlamak için, giderek külliyen Avrupa ve modern dünyanın tarihini anlamak için de vazgeçilmez önemdedir.
Mesela bizim tarihlerimizde Demirbaş Şarl diye bilinen İsveç Kralı XII. Charles tahtını kaybedince yardım için Osmanlıların desteğini almak üzere İstanbul’a gelmiştir. Fakat burada rahat durmamış (o kadar ki ünlü Voltaire bile şikayet etmiştir onun sırnaşıklığından) ve yıllar yılı Osmanlı yönetimini Ruslara savaş açmak için kışkırtmaya çalışmış, akl-ı selim sahibi devlet adamlarımız kendisine kulak asmayıp memleketine gönderilmek istenince de maiyetiyle birlikte ufak çaplı bir isyan çıkarmış, çatışmalar sırasında bazı yeniçerilerin şehit olmasına yol açmıştır. Halk da bıkmıştır artık bu sabık Kral’dan. Kahvehanelerde, “Elin gavuru bizden yardım istemeye geldi; ama başımıza kaldı, demirbaş kesildi mübarek!” yollu sohbetlere konu olmuş ve adı oradan Demirbaş Şarl’a çıkmıştır.
Demek oluyor ki Osmanlı tarihi, dünya tarihinden kopuk ele alınamayacak kadar karmaşık bir ilişkiler yumağı teşkil etmektedir. Bu yumağın içerisine girilmedikçe de nafiz çözümlemelere ulaşmak mümkün olmamakta, tarihin çarpıtılmış bir sureti üzerinde kısır ve sığ tartışmalara kalmaktadır meydan.
Kabaca yapa geldiğimiz yükselme-duraklama-gerileme dönemleri şeklindeki bölümlemenin Osmanlı’yı anlamamızın önünde duran en inatçı engellerden biri olduğunu söylesem şaşırır mısınız?. Bir lise öğrencisinden padişahların isimlerini saymasını istediğin, iyi kötü Kanuni’ye kadarkileri sayabildiğini göreceksiniz. Belki çok şanslıysanız Deli İbrahim, II. Mahmut gibi bir ikisini daha sayabilir; ama o kadar. Bu, Osmanlı tarihi meraklıları için de ilgilerini ölçmek bakımından uygun bir testtir.
Oysa bu “sayamadığımız” döneme daha yakından bakacak olursak onun tam 350 yıl gibi bir devletin hayatında korkunç denilecek derecede uzun bir zaman dilimini kuşattığını görürüz. Bu 350 yıl sanki hiç yaşanmamış veya ilgilenmeye değer bir başarı üretilememiş gibi davranmak, en başta bir gerilemenin nasıl olup da 3,5 asır (devletin yarı ömründen fazla bir müddet!) sürebildiğini açıklayamaz. Oysa tarihimizin ve bugünümüzün şifresi asıl bu 3,5 asır içinde saklıdır. Ancak onun gizli ilmiklerini çözmeyi başardığımızda bugünümüzü hazırlayan ipuçlarını da ele geçirebiliriz.
Velhasıl, keşfinin bir asırda bitirilemeyecek kadar engin bir kıta olduğu anlaşılmış durumda bugün Osmanlı tarihinin. Muhtemelen insanlık tarihinde en son keşfedilen kıta olarak da 21. yüzyıl tarihçiliği için giderek büyüyen bir cazibe adası olmaya devam edecektir. Braudel’e bir defa daha kulak kabartalım isterseniz: “Osmanlı İmparatorluğu. Büyük bir historiyografi sorunu, müthiş bir belirsizlik bölgesi.”
Henüz bu bakir kıtanın, buz dağı misali, görünen kısmıyla meşgul olduğumuzu kabul edelim…
.
Türk’ün milli dini!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Türk’ün milli dini!
Geçenlerde uzun zamandır aradığım bir kitabı bulmanın sevincini yaşadım birkaç gün boyunca. Hangi kitap mı? A. İbrahim imzasıyla 1934’te Türkiye Matbaası’nda basılan (ama 1931’de kaleme alınan) Milli Din Duygusu ve Öz Türk Dini adlı bu 90 sayfalık kitapçığın önemi, yazıldığı tarihten bugüne kadar tartışageldiğimiz dini bahislerin hemen tamamını daha o yıllarda en keskin hatlarıyla ifade etmiş ve bir milli din kurma projesini en cesur kelimelerle dile getirmiş olmasından gelmektedir.
Dinin olmazsa olmaz şartlarından inanç ve amel esaslarının katı pozitivist bir tutumla inkarının nasıl sözde dini gerekçelerle temellendirildiğini (!) okuyunca projenin ilginçliği bir kat daha artıyor. Artmakla da kalmıyor, bugün dinde reform isteyen birtakım cahil cühelanın öne sürdüğü gerekçelerin nasıl iddia ettiklerinin tersine bilimsel bir temel taban tabana zıt bir noktada merkezleştiğini de görmek fırsatını yakalıyorsunuz. Velhasıl tam 65 yıl önce yayımlanan (ama 68 yıl önce kaleme alınan) bu kitabın, aynı yıllarda çıkan, mesela Dücane Cündioğlu’nun sözünü ettiği Hz. İbrahim’in Türk olduğunu ispatlayan kitapta en müşahhas örneğini gördüğümüz Araplaştırılmış bir dinin Türkleştirilmesi çabasının devamı olduğunu söyleyebiliriz.
Halen devam etmekte olan bu projenin günümüzle bağlantısını kurabilmeniz açısından sizi bu ilginç kitapla tanıştırmak istiyorum:
Davasını kitabının başında şu sözlerle ortaya koyuyor yazar:
“İçtimai Nizamın her sahasında tekamülü esas ittihaz ediyoruz da dinde tekamülü hiç aramıyoruz… Halbuki din, milletlerin benliğine müessir olan en mühim içtimai bir hadisedir. Bu vaziyet karşısında bizim için gayri milli olan islamiyet dini yerine [dikkat buyurulsun; yazar “nizam” kelimesini büyük harfle başlatırken “İslamiyet”i cins isimmiş gibi küçük harfle başlatarak yazarak niyetini daha ilk cümleden ele veriyor! -M. A.] milli ve mütekamil bir dinin vücuduna çalışmak zarureti hasıl oluyor. İşte ben dinin zaif cihetlerini göstererek mütekamil bir din hangi esasa müstenit olmalıdır? Bunu izaha yelteniyorum.”
A. İbrahim, kafasındaki “mütekamil din”in milli ve ahlaki esaslara dayanması gerektiğini söyledikten sonra bu milli din fikrinin gerçekte fikri değil, romantiklere daha yakın anlamda duygusal bir seziş olduğunu itiraf ediyor açık yüreklilikle. “Milli din fikri bir duygu mahsulü olduğu için onu hiçbir ilmi ve felsefi esasata istinat ettirmeye ne yeltendim ve ne de lüzum gördüm.”(?) Ne gariptir ki yazar birazdan İslam’ı bilimsel olmadığı için eleştirecektir!
Bundan sonra dini sembollerin yerine milli sembollerin geçirilmesine sıra gelmiştir. Mesela yazarımıza göre kıblenin değiştirilmesi milli bir din vücuda getirmenin ön şartıdır: “Biz Arap harsından tamamiyle sıyrılmak ve milli benliğimize hakim olmak için mutlaka cenuba (güneye) boyun eğen mihrabı değiştirmeliyiz. İçtimai hayattan kalkması hiçbir zaman temenni olunmayan din baki kaldıkça mutlaka mihrabımızı Sakarya’ya tevcih etmeliyiz.”
Mihrabın yönünü Mekke’den Sakarya’ya çevirmeye muvaffak olduktan sonra yazar, “Türklüğe tapmak” şeklinde koyar yeni dinin umdesini. Hayır, yanlış okumadınız, aynen “Türklüğe tapmak” diyor. Ardından Luther’e yaptığı atıfla Protestan bir İslam’a duyduğu hasreti dile getirir. Allah’ı, peygamberleri, melek, şeytan, cennet, cehennem, Allah kelamı gibi bir dinin inanç esaslarını “mahiyeti anlaşılmayan” mevhumat cümlesinden sayıp inkar eder ve Yaratıcı ile yaratık arasına giren engeller olarak görür (s. 71). Artık perşembenin gelişi çarşambadan belli olmuş olmalıdır: A. İbrahim, camilere sıra konulmasını ve orada musıki icrasını teklif ettikten sonra milli dinin esaslarını ahlak, ilim, halkı irşad, musıki ve milli lisanın hakimiyeti şeklinde kaydeder.
Ahlakın aşkın bağlarından kopartılarak Kant’ta olduğu gibi içkin ve laik, aynı zamanda da milli bir ahlak şeklinde tanımlanmasından da anlaşılıyor ki, bu yeni milli din, aslında bir milli ve dünyevi ahlak nizamından başka bir şey değildir: “Din artık ihtimalilikten, semavilikten kurtulmalıdır. Din hakikati ve kat’iyeti ifade eden yeryüzü dini olmalıdır.” (s. 79-80).
Artık epeyce anlaşılmış olmalı bu milli din projesinin ana hatları: Geleneksel bütün bağlarından soyulmuş, efsununu yitirmiş, insan-üstü hiçbir cazibesi kalmamış, ahlaka ve milli hayata indirgenmiş, bilimsel bir yeryüzü dini. Bu din için cuma namazı yerine Türkleşme Ocaklarında her hafta dini merasimlerin yapılacak olmasına bakılırsa, bir nevi Auguste Comte’un Pozitif Dini’nden de etkiler taşıyan bu yamalı bohça projenin pratik teklifleri belki tutmadı lakin getirmek istediği zihniyet itibariyle hiç etkisi olmadığı da söylenemez. 28 Şubat sonrasında ikide bir gündeme sürülen Türkçe ibadet, Arap dininden kurtulmak, Türk Müslümanlığı gibi hiçbir içerik derinliği olmayan tartışmaların -hoş, derinlik kimin umurunda?- Milli Din Duygusu ve Öz Türk Dini adlı kitaptakilerden sadece ve sadece daha kafa karıştırıcı ve mütereddit bir tonda işlendiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Klasiklere dönüş
Bir zamanlar Türk klasikleri denilince Varlık Yayınları’nın hazırlattığı el kitapları gelirdi akla, Batı klasikleri denilince de, Altın Kitaplar. Daha eskiden Remzi, Hayat, Bateş, Ahmet Halit Kütüphanesi gibi yayınevleri de vardı. Sağcı yayıncılar ise sanki cüzzamlıdan kaçar gibi yanlarına yaklaşmazlardı klasiklerin. Sonra bazı yayınevleri, doğrudan tercüme yoluyla olmasa da uyarlamalar ve kendilerine göre kısaltmalarla yayınlamaya başladılar Batı klasiklerini. Bu durumda eserin en can alıcı veya mesaj taşıyan bölümleri okuyucuya sunuluyor, geri kalanları en azından yararlı bulunmuyordu.
Nihayet yakın yıllarda doğrudan tercümeler de çıkarmaya başladı. Özellikle Tolstoy’un keşfi birçok yayınevi için çok bereketli bir çığır açtı. Bir kısmı eski, bir kısmı da yeni harflerle yapılmış çevirilerin sadeleştirilmesi suretiyle okuyucuya ulaştırıldı (halen bu süreç devam ediyor). Eleştirilecek taraflarını bulsam bile bunun da bir hizmet olduğu kanaatindeyim.
Sonuçta yayıncılar iyi koku alır. Okuyucu profillerinde bu yönde bir istek dalgasının kabardığının farkına varmasalardı bu eserleri de basmazlardı, tıpkı eskiden olduğu gibi. Artık okuyucu, Türkiye’de gelip geçici akımların tasallutundan usandığı için olacak klasiklere yönelmiş görünüyor. İnsanlık tarihinin ışık bahçelerinde tarhlarını kurmuş bu nadide eserler hiçbir zaman oltanızı boş çevirmez çünkü.
Gerek dünya klasiklerini, gerekse kendi klasiklerimizi düzenli olarak yayımlamaya başlayan bir yayınevinden bahsetmek istiyorum: Şule Yayınları. Şimdiye kadar Tolstoy, Jack London, Makyavelli, Konfüçyüs, Daniel Defoe gibi Batı klasikleri yanında İbnü’l-Cevzi gibi bir İslam düşünürünün kitaplarını da basan Şule Yayınları, sevgili dostum Hüseyin Yorulmaz’ın editörlüğünde “Bizim Klasiklerimiz” adlı bir diziye başladı. Divan edebiyatından yeni Türk edebiyatına pek çok edebiyatçımızın hayatı ve eserlerinden seçmeleri şık baskılarla sunan Şule Yayınları, diziye yeni kitaplar ilave etmeye niyetli. Bu gidişle önümüzdeki yıllarda zengin bir edebiyat sofrası açılacak önümüze. Haydi hayırlısı!
.
Sosyoloji, geleneği anlayabilir mi?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Sosyoloji, geleneği anlayabilir mi?
Bizde gelenek denildiği zaman soyut ve flu bir oluşumdan söz edilir genellikle. Geçmişin tozlu sayfaları arasında kalmış, bizden uzaklaşmış ve bir şekilde haberdar olduğumuz veya içimizde yaşayan bir “öz” kastedilir gelenekle. Geleneğin hiçbir toplumsal taşıyıcısı, hiçbir ekonomik temeli, çıkarlarla ilişkisi yokmuşçasına ele alınması ciddi bir zihin sakatlanmasına yol açmakta ve ondan asıl devşirilecek faydaların kendi elimizle bir yana itilmesi sonucunu doğurmaktadır. Oysa gelenek her zaman “birilerinin” geleneği olmuştur, birilerinin ve onların sosyal, siyasi ilişki ve çıkarlarının… O ilişki ve çıkar biçimleri ortadan kalktığında geleneği ayakta tutan sütunlar çökmekte ve bir süre sonra gelenek/ler de sessiz sedasız ortadan çekilmektedir. Bugün “eyer koşumculuğu” zanaatını ne kadar savunursak savunalım onu ayakta tutan sosyal ve ekonomik tabanı kaybettiğimiz zaman ister istemez bir süre sonra zanaatın kendisi de toplumsal ilişki ağından koparak marjinalleşip ortadan kalkacaktır.
Demek ki ilk öğrenmemiz gereken husus, gelenek dediğimiz fenomenin arkasında her zaman bir toplumsal grup, sosyolojik bir alt yapının bulunduğu, geleneğin bir toplumun en genel anlamda ideolojisini (ya da dünya görüşünü) ifade ettiğidir.
Modernliğe gelirsek. Burada da tipik bir tuzak bizi beklemektedir. Modernlik yanlısı söylem -ki bunlara sosyolojinin ana damarı da dahildir- genelde “Modernlik değişmeci ve ilerlemecidir, gelenek ise durağandır” gibi bir fikr-i sabit üzerinde ısrar etmektedir. Biz de farkına varmadan bu dikotomiyi benimsemiş bulunuyoruz. Aslında burada gelenek bilerek negatif, olumsuz, pasif kutba modernlik ise pozitif, olumlu, aktif kutba yerleştirilmiştir. Bu ayrıma göre gelenek ancak geçmişe dönülerek yakalanabilen bir vakıa olup neredeyse bugünkü hayatla her türlü rabıtası kopmuş durumdadır. Ölü bir gelenek, geleneklerin en iyisidir, modernist sosyologlara göre. Çünkü artık bir tehdit olmaktan çıkmış, bir inceleme nesnesi haline gelmiştir.
Düşünelim: Böyle bir toplum olabilir mi? Böyle bir toplum hiç yaşamış mıdır? Geleneksel dönemde değişme, gelişme, sosyal ve teknolojik devrimler, büyük zihniyet dönüşümleri, sosyal hareketlilik sanki hiç yaşanmamış gibi davranılıyor ki, bu tamamiyle bir yanılgıdan ibarettir. Zira bu en başta “toplum”un tanımına aykırıdır. Toplum bir etkileşimler sistemiyse, geleneksel dönemde de, modern dönemde de etkileşimler sürekli vardı, sadece bunların dozları, onlara atfedilen moral nitelikler vs. değişmiş olabilir. Toplumları geleneksel-modern şeklinde ayırmak, bir tarafa siyah, negatif, pasif, olumsuz özellikleri, öbür tarafa ise beyaz, pozitif, aktif, olumlu özellikleri yığmak bir ideolojik çarpıtma değilse nedir?
Açıkça söylemek gerekirse bu ne felsefi, ne sosyolojik, ne de tarihi açıdan savunulabilir bir görüş olup bir düşünme kolaycılığı, konu üzerinde düşünmekten kaçmanın yollarından biridir. Ne gelenek zannedildiği gibi atıl bir kütledir, ne de modernlik zannedildiği gibi tamamen yeni, geleneklerden kopuk, işe sıfırdan başlamış bir fenomendir. Geleneğin kendi içinde son derece değişken, hareketli, gelişen bir yapısı olduğu gibi modernliğin de içinde önemli oranda geleneksel ve atıl, hareketsiz unsurlar var olmaya devam etmiştir.
Batı’daki gelenekçi akıma göre ise -Guenon, Schuon ve Nasr ilk akla gelen isimlerdir- büyük harfle GELENEK, Hz. Adem’e indirilen ilk vahiy ve bilgilerden itibaren modernliğin etkisini hissettirmeye başladığı zamana gelinceye kadar elden ele devredilmiş olan kutsal bilgidir. Buna göre Gelenek, peygamberler tarihini, dinlerin mistik boyutunu, tasavvufu ve bunların hepsini kuşatan bir hadisedir. Yalnız dikkat edilirse bu akımın söyleminde Gelenek, yukarıda değindiğimiz toplumsal taşıyıcıları ihmal etmekte ve Geleneği toplumsal biçimlerden kopuk olarak tarif etmektedir; o sanki insanlık tarihini boydan boya kat eden ve modernliğin rüzgarıyla püskürtülen bir bulut kümesi gibidir.
Elbette bu yazarların geleneksel kültüre ait birçok kavramı anlamamıza önemli katkıları olmuştur ve bu yüzden dikkatlice okunmaları gerekmektedir. Fakat bir kavramı toplumsal kökeninden kopardığınızda hem o kavramı anlama şansınız azalır, hem de onu nasıl olup da yeniden inşa edeceğiniz konusunda çıkmaz bir sokağa saplanırsınız. Ancak toplumsal tabanı ile birlikte bakıldığında gelenek, kanlı canlı, taş gibi müşahhas bir gerçeklik olarak karşınıza çıkar ve onun kaybolduysa kayboluş nedenlerini, yeniden inşa edilecekse bunun ipuçlarını bulma şansını yakalayabilirsiniz.
.
Farklılıkları hazmetmek
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Farklılıkları hazmetmek
İmparatorluktan milli devlete geçiş, kabul edelim ki, dünyanın her yerinde sancılı bir süreçtir. Devletin kurumsal bünyesinden tutun da kültüre ve hayata ilişkin pek çok unsur bu süreçte yerinden oynar ve bir kez yerinden oynadı mı taşlar, kolay kolay da yeni yuvasına oturmaz. Cumhuriyet kurulurken Türkiye’deki kültürel dönüşümlerin siyasi alandaki kırılma ve kopuşlardan aşağı kalmayacak bir düzeyde sert ve hızlı vuku bulduğunu ve bunlara bazı itirazların yükseldiğini biliyoruz.
Dönemin tarih telakkisiyle uzlaşamayıp yurt dışına giden değerli tarihçimiz Zeki Velidi Togan da bunlardan biridir.
Ankara Halk Evi’nde 2-11 Temmuz 1932 tarihilerinde yapılan Birinci Türk Tarih Kongresi, esasen dönemin tarih görüşüne ilmi bir meşruiyet kazandırılması amacına matuf olarak düzenlenmiştir. Afet İnan, Şevket Aziz Kansu, Dr. Reşit Galip, Hasan Cemil (Çambel), Akçuraoğlu Yusuf, Ağaoğlu Ahmet, Sadri Maksudi (Arsal) ve Zeki Velidi (Togan) gibi önemli isimlerin bir araya geldiği bu kongre, daha sonraki tarih kitaplarında etkisini gösterecek bir çizginin miladı olarak görülebilir. Tartışmaların merkezinde, Türklerin anayurdu olan Orta Asya’da “Büyük Türk Denizi”nin (İç Deniz) kuruması yüzünden başlayan göçlerle bütün dünyaya yayıldıkları ve henüz taş devrini yaşayan insanlığa, bu arada özellikle Avrupalılara medeniyeti götürdükleri tezi bulunmaktadır. Şimdilerde artık epeyce sarsılmış ve vazgeçilmiş olan bu tezin zaaflarına işaret etmek gafletinde bulunan Zeki Velidi Bey kongreden sert hücumlarla hırpalanmış bir halde çıkar.
Orta Asya’daki İç Deniz’in kuruduğu iddiasının geçersizliğini, bölgede geçici kuraklıklar sırasında bazı nehir kolları ile göllerin zaman zaman kurumasıyla ortaya koyan ve yemyeşil Orta Asya’nın kumlarla kaplanmış olmasının söz konusu olmadığını belirten Zeki Velidi Bey, halen sözü geçen yerlerde bazı Rusların yaşadığını ve toprağın da kumla kaplı olmayıp “mahsuldar” olduğunu, kadim Türk şehirlerinin bir kısmının 16. yüzyıla kadar yaşadığını; ancak bu tarihten sonra bazı sebeplerle terk edildiğini söyleyerek TTTC Umumi Katibi Reşit Galip’i eleştirir.
Eleştirinin muhatabı Reşit Galip bir yandan, dinleyiciler diğer yandan saldırırlar Zeki Velidi Bey’e. Antalya Ortamektep tarih muallimi Şekuri Bey dayanamayıp -gerçekte ilmi bir kongrede hiç yapılmaması gereken bir şekilde- Togan’ın görüşlerine dayanak yaptığı Barthold’un “alelade bir Türk düşmanı” olduğunu haykıracaktır. İtirazlar lince dönüşmek üzeredir.
Nihayet en ağır darbeyi Şemsettin (Günaltay) indirecektir. Başkırtlardan Zeki Velidi ile Kazan Türklerinden Sadri Maksudi (Arsal) arasındaki siyasi çatışmayı hatırlatan Şemsettin Bey’e göre Zeki Velidi Bey, Çarlık devrildikten sonra Rusya’daki Türklerin bir çatı altında toplanmasına karşı çıkarak Başkırtlar adına bu birliğe itiraz etmiş ve Türk birliğini baltalamış, Rusya Türklerinin parçalanmasına yol açmıştır. İtham bu kadarla kalmamakta, ilginç bir bağlantı kurularak kongreyle de irtibatlandırılmaktadır: “Acaba Zeki Velidi Bey aynı rolü bu kongrede de mi oynamak istiyorlar? Fakat emin olsunlar ki bu kongrenin etrafında toplananların dimağlarından milliyet ateşi fışkırıyor. Bu ateşin karşısında her gayret, her teşebbüs erimeğe mahkumdur. ” Zeki Velidi Bey’e bir daha söz hakkı tanınmaz ve konu tezahüratlarla kapatılır.
Birkaç gün sonra toplanan tarih öğretmenleri kongresinde “çok disiplinsiz” bulunan Zeki Velidi, istifa etmek zorunda kalır ve Viyana’ya gider. Bu Türkoloji dünyasının dev ismi 7 yıl sonra yurda dönecek ve “milliyet ateşi”nin tam göbeğinde bulacaktır kendisini. Yine de tarih alanında en verimli kulvarlardan birini açacak ve etrafında topladığı talebeleri vasıtasıyla (mesela İbrahim Kafesoğlu) 1970’lerde gerçekleşen Türk-İslam sentezinin mayasını çalarak yıllar önce linç edildiği kongrenin öcünü alacaktır.
Postmodernlerin çok sözünü ettikleri “bastırılanın bir yolunu bulup geri dönüşü”ne bundan iyi bir örnek verilemezdi herhalde.
Yazıda sözünü ettiğim Birinci Türk Tarih Kongresi konferans ve münakaşaları 1932’de Maarif Vekaleti tarafından yayınlanmıştır.
600 küsur sayfalık bu ilginç tutanağa ulaşamayanlar, Etienne Copeaux’un Türk Tarih Tezinden Türk-İslam sentezine adlı çalışmalarındaki değerlendirmelere bakabilirler: Çeviren: Ali Berktay, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998.
.
Bir Cumhuriyet ideali olarak apartman
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bir Cumhuriyet ideali olarak apartman
Sabahattin Eyuboğlu, 28 Haziran 1936’da Tan gazetesinde yayınladığı bir yazıda şunları söylüyordu:
“Eski mesken ruhları bir taraftan yalnızlığa ve istiklale davet eder, diğer taraftan ev eşyalarına ve hatıralara bağlardı. Yeni otrul (konut) insanları ruhsal benzerliğe, yuvasızlığa ve mazisizliğe götürmektedir… Ruh eski otrulla beraber kaybettiği istiklale mukabil (ki bu zindan istiklali idi) büyük bir serbestlik kazanacak ve her an başka bir iklime kaçmaya, “evasion”a hazır bulunacaktır. Yuva idealini gütmek mülkün esiri olmaktı. Apartman bizi bu esaretten sıyrılmaya alıştırmaktadır.”
Eyuboğlu’nun yazısına doğrudan olmasa da dolaylı bir cevap daha sonraki yıllarda muhafazakar cephenin önde gelen isimlerinden olacak Peyami Safa’dan geldi. 12 Haziran 1941’de Tasvir-i Efkar’da yayınlanan “Milli idealimiz apartman yaptırmak mıdır?” adlı yazısında Safa, daha çok toplumdaki bir iptilaya karşı çıkar görünür:
“Birkaç idealist müstesna, yüksek tahsilin eşiğinde, istikbale nişan alan her Türk gencinin gönlünde bir apartman yatıyor. Apartman! Genç ve yaşlı, mimar ve doktor, esnaf ve avukat, tüccar ve bol maaşlı memur, komisyoncu ve müteahhit, her şuurun altı ve üstü, boydan boya, silme apartman kesilmiştir. Apartman! Cimri parayı bunun için biriktiriyor, iş adamı bunun için taban tepiyor, avukat bunun için mahkemede coşuyor, doktor bunun için gözünü profesörlüğe dikmiş, vekilin treni gelmeden üç vapur evvel Haydarpaşa’ya damlıyor. Apartman! Sabahleyin, yatakta mahmur gözler açılınca, uykunun rehaveti içinde erimiş vücudu kamçılayan ve obüs gibi sokağa fırlatan ideal: Apartman! Bir tek varlık sebebi, yaşamanın hikmeti, bahtiyarlığın amili, insanlığın gayesi, memleketin selameti, kainatın sırrı: Apartman!”
Bütün bir toplumsal çerçeveyi boydan boya kuşatan ideal ve “terakkinin son kertesi” olarak apartmanın toplumdaki yerini bu ironik ifadelerle belirleyen Safa, ardından bu fikrin yıkıcı bir eleştirisine girişmek yerine atıl yatırımın milli serveti heba eden tarafına yöneltmeyi tercih eder oklarını:
“Kimse farkında değil ki apartman milli servetin mezarıdır, çünkü iç piyasalarımızda tedavül ettikçe üreyecek olan sermayeleri, damarda donmuş kan gibi hareketsiz ve kısır bırakır. Apartman böyle bir salgın halinde milli refaha değil, memleketin sefaletine yol açar. Apartman milli değil, millet zararına ferdi idealdir.” Bu düşüncelerinden “apartman yapılmasın!” anlamını çıkaracak “sersemler”e de çatmayı ihmal etmeyen Safa, apartmanın milli bir gaye haline getirilmesinin sorumluluğunu “gayri milli, gayri beşeri, gayri medeni, hayvanca kazanç iştahı”na yükler. Safa’nın biraz karmaşık akıl yürütme biçimine göre apartmanın milli bir ideal haline getirilmesi milli olmayan bir kazanç iştahının marifetidir!
Daha sonra bu “iştah”ın iki kaynağı olduğunu tespit eder: Kendimiz ve dünyamız. Kendimizden kaynaklanan iştahın sebebini milletçe farkında olmadan eski evlerin kullanışsızlığına bağlar genel olarak. Bu noktadan itibaren muhafazakar Safa ile hümanist Eyuboğlu arasındaki fark ortadan kalkmaktadır:
“Kafesli, karanlık, rutubetli, cumbası çarpılmış, taşlığı küf ve mutfağı lağım kokan tahta evlerimiz ailelerimize tabut olmuştur… Bu evlerden her biri, gözümüzde, koskoca imparatorluğun çöküşünü ve onun harabeleri üstünde mutlak ve mücerret ölümü temsil ediyor. Farkında olarak, olmayarak milli hassasiyetimizi şöyle bir sembolik tasavvurun ağır telkini altına koymuşuz: Tahta ev mazi, apartman istikbaldir; tahta ev tabut, apartman beşiktir; tahta ev ölüm, apartman hayattır.”
Yazısının başında sanki apartmana karşı eski evi savunacakmış izlenimi veren Safa, bu defa eski evlerin tabut gibi görülmesini mazur görmek isteyen birisi olarak karşımıza çıkar ve şaşırtır bizi. Dışarıdan gelen kazanç hırsını ise dış mihraklara, yani Avrupa ve Amerika merkantilizmine bağlandığı yazısının geri kalan kısmında apartmanın bir put olarak ülkemize getirilmesinden ve bunun yerine hala bir köyü andıran memleketin halinden duyduğu rahatsızlığı dile getirir.
Gerek Eyuboğlu’nun, gerekse Safa’nın yazılarından anladığımız, farklı diyagonallardan da baksalar, 1930’lu ve 40’lı yılların aydınlarının ev-apartman dikotomisinin mezar-beşik denkleminde vaz edilmesi noktasında müttefik oldukları anlaşılmaktadır. Her iki yazının, dönemin çıplak bir fotoğrafını çekmemize izin verecek yeterlik ve açıklıkta olduğunu zannediyorum.
.
Bilinç koması
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bilinç koması
Belki fazla dikkatinizi çekmemiştir. Niyazi Berkes, Türk Düşününde Batı Sorunu’nda (Ankara 1975), aydınımızın Tanzimat’tan beri bir bilinç koması içinde hareket ettiğini söyler. Bu koma, bilincinin öylesine derin düzeylerine işlemiştir ki, onun sonucunda yakalandığı aşağılık kompleksi, başka bir deyişle kendini küçük görme hastalığı, üzerinden 150 küsur yıl geçtiği halde bugün dahi yakasını bırakmamaktadır. Ne eskiden olduğu gibi kimliğine güveni kalmıştır, ne de Batı’yla hesaplaşmak suretiyle yeni bir tepkici olmayan kimlik üretebilmiştir. Sık sık en keskin virajları hiç yüksünmeden almamızın temelinde bu “köksüzlük kangreni” yatmaktadır.
Yağmur dergisinin 2. sayısında yayımlanan (Ocak-Şubat-Mart 1999, s. 44-47) “İki şehrin hikayesi” başlıklı yazımda, Namık Kemal ile Alman şairi Heinrich Heine’nin 30-40 yıl arayla gittikleri Londra’da nasıl birbirine taban tabana zıt neredeyse “iki ayrı şehir” diyebileceğimiz kadar farklı şehir izlenimleriyle döndüklerini metinlerini karşılaştırarak aktarmıştım. Bu gittikçe bana küçük gelmeye başlayan köşede size bu defa Paris ile ilgili muhtasar bir karşılaştırma sunacağım.
Biliyorsunuz Paris, Tanzimat’ın ilk nesli için medeniyetin Londra ile birlikte iki kıblesinden biriydi. Dönemindeki adlandırmayla bu “alafranga çelebiler”in Paris’i nasıl tasavvur ettiklerini bakın Hoca Tahsin Efendi nasıl resmediyor:
Paris’e git hey efendi akl ü fikrin var ise
Aleme gelmiş sayılmazlar gitmeyenler Paris’e.
Beyitte dile getirilen tiplere Ahmed Mithat Efendi’nin Felatun Bey ile Rakım Efendi’sinden Ömer Seyfettin’in Efruz Bey’ine kadar pek çok eserde rastlamak mümkün. Anlayacağınız, yabancımız değildir bu tipler.
Peki Peyami Safa’nın 1936’da Paris’i ilk gördüğünde uğradığı şaşkınlık ve hayranlık diğerlerinden farklı mı olmuştur? Ne gezer! Kendisine kulak verelim:
“Paris’te ve Avrupa’nın her büyük şehrinde, kaldırım, mağaza, meydan, cadde, yol, heykel, abide, her şey, maddeyi tefekkürün ve kavrayışın füshatine, semavi genişliğine bağlayan bir büyüklüktedir ve bu meydanlar, kafaların içindeki meydanlardır. Avrupa büyük ruhların ikametine salih olacak tarzda bina edilmiştir. Şehirde binalar ve abideler, dağ başlar ile rekabet etmek isteyen mimarların her adım başında bir diktikleri eserlerdir. Bu ulvilik ihtirası yalnız iki üç mabede münhasır kalmamıştır. Orada mevzuu ticaretten başka bir şey olmayan alelade mağazalar da, büyük katedrallerin Allah’a yakın olmak isteyen çan kuleleriyle bir hizadadır. Yükselmek ihtirası, rahiple tüccarı aynı hummanın şiddeti içine almıştır.” (Aktaran: Beşir Ayvazoğlu, Peyami, İst. 1998, s. 272.)
Peyami Safa gibi bizim de kafamızda Avrupa “tecezzi etmez” (bölünmez) bir bütündür. Sanki yekpare bir irade ve çıkar birliği mevcuttur orada. Avrupa bir kıta değil, “Avrupalı olmayan her şey’dir. Oysa gerçeklikten bunun kadar uzak bir tasavvur zor bulunur. Bir İskoçya ile İngiltere’nin, Hollanda ile Almanya’nın, hele hele İspanya ile Fransa’nın “aynı” Avrupa olduğu söylenebilir mi?
Gerçekten de İspanya’nın bir “Avrupalılaşma” problemini derinden derine yaşadığını söyleyen Ortega y Gasset, “Avrupa’yı İspanyollaştırmak” formülünü ortaya atan Unamuno ve Fransa’yı İspanya’nın “ezeli rakibi” olarak gören Juan (“huan” okunur) Goytisolo gibi aydınlar, “alafranga çelebilerimiz”in müştak ve hayran bakışları yerine eleştirel bir bilinçle yaklaştılar Avrupa’ya. Bakın Goytisolo Paris’e nasıl büyük bir soru çengeli asıyor:
Ona göre Paris, bireylerin yer altı mezarlarının “yalnızlığına ve isimsizliğine mahkum oldukları” muazzam bir mezarlıktır. İleri teknoloji çağının diğer megapolleri gibi bir ölüm biçimidir. Paris’in bir mezarlığı andıran çehresi aslında Avrupa’nın günümüzdeki tükenişiyle ilgilidir. Ona göre Avrupa bugün “tükenmiş, durağanlaşmış, neredeyse Mumyalar Müzesi’ne dönüşmüş, bitkisel hayata girmiş bir kültür”dür.
İlk gidişinde gerçi onun da Paris’in uyumlu, kozmopolit ve zarif görünümünden gözleri kamaşmıştır. Lakin gözündeki çekiciliğini yavaş yavaş yitirecektir. Dikkatini daha çok yabancı kökenli, melez, farklı kültür ve toplumların çarpışıp kaynaşmasıyla yozlaşmış ve doğurganlaşmış Paris’in kenar mahalleleri çekmeye başlamıştır. Paris onun gözünde, ancak medeniyetin feneri (bizimkilerin gözünde “kıblesi”) olmak iddiasından vazgeçtiği ve karmakarışık, saf olmayan, çoğulcu olduğu nisbette kendisini içinde rahat hissedeceği bir şehir olacaktır. Paris, zencilerin, Müslümanların, Çinlilerin, hasılı “farklı olan”ların yuvası olabildiği ölçüde gerçekten yaşayan bir şehir olacak ve mezarlık sessizliğinden uyanacaktır. Bu Paris ise bizim aydınlarımızın görmek istedikleri Paris’in tam tersi, hatta biraz garip olacak ama kendisinden kurtulmak için can attıkları Doğulu, Müslüman ve İstanbul aşısı yapılmış bir Paris’tir.
Girdiğimiz komadan uyanmak için bir serum işlevi görebilirse bu bakış, ne mutlu bana ve Goytisolo’ya!
Şeytana dair
Sayın Beşir Ayvazoğlu, eksik olmasın, önceki hafta “Şeytanı anlamak” başlıklı yazısında şeytana dair bazı denemelerim olduğundan söz ederek çalışmalarımın sürüp sürmediğini soruyordu. Şimdiye kadar farklı yerlerde 20’ye yakın yazım çıktı şeytan, trajik kişilik ve kötülükle ilgili. Bunların birkaç tanesinin de Zaman’da çıktığını dikkatli okuyucularım hatırlayacaklardır. (Mesela “Camideki şeytan” ve “Şeytan öldü mü?”). aslında çeşitli vesilelerle kaleme aldığım bu yazılar bir kitap olacak kıvama ulaşamadığı için konu üzerinde yeni yeni Doğu ve Batı kaynaklarından yararlanarak çalışmaya devam ediyorum. Gönlümde ilk fırsatta bir kitap çalışmasına girmek hep vardı; umarım Beşir ağabeyin yazısı bu fırsatın kapısını aralamama yardımcı olur.
Bu arada şeytan, özellikle daemon konusundaki yazılarımın kitaplaşması için beni ‘sıkıştıran’ sevgili Sadık Yalsızuçanlar’a da bu vesileyle teşekkürlerimi yollamak istiyorum. Her telefonu açışta “Daemon kitabı ne oldu?” diye soran Sadık’a uyduracak bahanem de kalmadı artık. Çaresiz, üşengeç kalemim bu defa şeytan gibi karmaşık ama aynı oranda da pek çok çarpıcı yolun kavşağında duran bir vadiye kanatlanacak galiba! (Yeri gelmişken Sadık Yalsızuçanlar’ın üç yeni kitabının çıktığını da hatırlatayım. Şule Yayınları’ndan çıkan kitaplar şunlar: Tarafsızlık Masalı (deneme), Halvet Der Encümen (öykü), Geçen Gün Ömürdendir (deneme)
.
Fetih kutlamaları üzerindeki gölge
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Fetih kutlamaları üzerindeki gölge
Bu yıl nedense İstanbul’un fethi kutlamaları biraz tatsız tuzsuz geçti. Gazetelerde, televizyonlarda, meydanlarda geçen yıllara oranla daha heyecansız, büyüsünü yitirmiş bir halet-i ruhiye ile karşıladık onu. Doğru dürüst bir yazı dizisi bile göremedim gazetelerde fetih ile ilgili. Yıllardır bu görevi iyi kötü üstlenmiş olan İstanbul Belediyesi ise Valilik tarafından kutlamalara el konulmasıyla pasifize edildi; bir iki konser programıyla idare etmek durumunda kaldı. Hasılı, fethin 546. yıl dönümü kutlamaları seçimler, Apo’nun yargılanması, hükümetin kurulması gibi güncel gelişmelerin gölgesinde kaldı.
Yine de tasalanmayın. Daha önce de kutlanmasının resmen engellendiği bir yıl dönümü yaşamıştık. Fetih kutlamaları, 500. yıl dönümünde, yani 1953’te tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştı. Nasıl mı? Anlatayım.
Sayın İlhan Bardakçı 3 yıl önce hatırlatmıştı (Zaman, 28 Mayıs 1996): “İmkanınız varsa eğer” demişti, “1953 senesi Mayıs ayının 29. günü gazetelerden birisini bulunuz ve birinci sahifesine bakınız. Utanacaksınız.” Ben gidip buldum o gazeteleri ve işin içinden neler çıktı neler…
Aslında İstanbul’un 500. fetih yıl dönümü kutlamaları için startı, 1939’da dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü vermiş. Ancak 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle kutlamalar farklı bir veçhe kazanmış, tıpkı Tayyip Erdoğan döneminde olduğu gibi kutlama hazırlıklarında gaza basılmış ve tam bir milli mesele haline getirilmiştir. 29 mayıs-7 haziran tarihlerinde 10 gün boyunca Anadolu ve Rumeli Hisarları’nın ışıklandırılmasından fener alayı düzenlenmesine, Fatih ve İstanbul adıyla bir dergi çıkarılmasından İstanbul Fetih Cemiyeti’nin kurulmasına, tiyatro temsillerinden hatıra para çıkarılmasına kadar pek çok faaliyet gösterilecek, devlet en üst düzeyde törenlerde temsil edilecek, kara, deniz ve hava kuvvetleri gösteriler yapacak, yurt dışından turist celbi sağlanarak turizmimiz canlandırılacak… idi. Resmi daireler kapalı tutulacak, halkın törenlere katılması sağlanacak ve bir bakıma Türkiye’nin İstanbul etrafında kenetlendiği cümle aleme gösterilecek, İstanbul’un bir Türk şehri olduğu fikri tekraren vurgulanacaktı.
Fakat ne oluyorsa oluyor, kutlamaların başlamasına birkaç gün kala Başbakan Adnan Menderes ve Basın-Yayın Bakanı gazeteleri arıyor ve fetih kutlamalarında frene basıldığını, gazetelerinde fetih yıl dönümünün “abartılmadan verilmesini” rica ediyorlar. Ve acı bir fren sesi duyuluyor! Ortalık sütliman oluyor! O coşkulu ve heyecanlı kutlama hazırlıkları bıçak gibi kesiliyor, devlet elini eteğini çekiyor, hızını alamayıp yazmaya devam eden birkaç gazetenin de nefesi yetmiyor seslerini duyurmaya. Cumhurbaşkanı Celal Bayar o gün bir bahane bularak İzmir’de NATO karargahını ziyarete, Başbakan Menderes ise İngiltere Kraliçesi II. Elisabeth’in taç giyme törenine gidiyor. Devrin Hariciye Bakanı ünlü Türkolog Fuat Köprülü bile katılmıyor törene.
Sonuç olarak sönük ve pasif, üzerine ölü toprağı serpilmiş bir fetih kutlaması gerçekleşiyor. Sözün gelişi “gerçekleşiyor” dedim; aslında dağ fare doğurmuştur. Yahya Kemal, Süheyl Ünver ve çevresindekilerin gayretleriyle bazı kitap ve dergiler çıkarılması ve fetih sırasındaki olayların geçtiği yerlere plaketler asılması gibi tali önemi haiz bazı faaliyetler ile Ulubatlı Hasan’ın surlara tırmanışını temsil gibi sembolik bazı gösterilerle yetinmek zorunda kalınıyor. (Bu arada gazetelerde surlara tırmanan yeniçeri kıyafetli zatın bacaklarının titremesi ve bin bir güçlükle ve ite kaka rolünü yapması alay konusu olmuştur.)
31 Mayıs 1953 tarihli Zaman gazetesinden (demek gazetemizin mazisi o yıllara kadar uzanıyor!) aldığım şu paragraf merakımızı iyice kamçılıyor: “Baştan sona kadar, elbet bir mes’ulü vardır. Bu aşağılık duygusunu kim telkin etti? Kimden çekindik? Kime kur yaptık? 500 yıllık bir şansı, propaganda, Türkiye’yi tanıtma, döviz, turist imkanlarını kim feda etti? Artık bunu milletçe öğrenmek bir zaruret olmuştur.” (Nusret Safa Coşkun)
Gerçekten hangi hayati sebep kutlamalarda frene basılmasına yol açmış olabilir sizce? Hazırlığı yıllar öncesinden başlayan 500. yıl kutlamaları niçin savsaklanmış, hatta engellenmiştir? Kutlamaların “abartılmaması” neden rica edilmiştir gazetelerden?
Cevabını benden mi bekliyorsunuz bu soruların? Bu defa cevabı ya bir hafta bekleyecek ya da kütüphanelere koşup kendiniz öğreneceksiniz. Türkiye gibi sonuçların sebeplerden önce öğrenildiği bir ülkede yazar da bu teamüle ayak uydurmak zorunda…
.
Bestekar padişahlar
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bestekar padişahlar
Geçtiğimiz cumartesi akşamı hoş sürprizler yaşadım. Celali sıcaklarının henüz bastırmadığı bu günlerde Boğaz’da, üstelik Emirgan’da Cemil Meriç üzerine bir çalışma yapmak üzere davetliydim. Davet, sevgili hocam Ümit Meriç Yazan’dan gelmişti. Çıldırtan kokusuyla ıhlamur ağaçlarının altında, guruba gömülmeye hazırlanan güneşin pelteleşmiş ışıklarıyla yıkanmaya başladığımız saatlerde “Cemil Meriç dostları” ile birlikteydim.
Ardından toplantıda hazır bulunan şair dostum İrfan Çiftçi -kendisi İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kültür etkinliklerinin başındadır- bizi Cemal Reşit Rey Konser Salonu’ndaki muhteşem bir musıki ziyafetine davet etti. Doğrusu, Şeyh Galib’in
Fırsat ki heva-yı tiz-perdir
Ermek ona bir dahi hünerdir dediği gibi bu fırsat kaçmazdı.
İstanbul’un fethinin 546. yıl dönümü anısına düzenlenen “Bestekar Padişahlar” başlıklı bu konser Kültür Bakanlığı İstanbul Tarihi Türk Müzik Topluluğu tarafından icra edildi. Genel yönetmenliğini Ahmet Özhan’ın yaptığı konserin ilk bölümünde III. Selim, I. Mahmud, IV. Murad, Abdülaziz ve II. Mahmud’dan olmak üzere 7 parça seslendirildi. Bu bölümdeki parçalar arasında güftesini Şeyh Galib’in yazıp bestesini dostu III. Selim’in yaptığı Şevkutarab kar-ı mehveş ile Abdülaziz’in Hicaz sirto’su tek kelime ile muhteşemdi.
Konserin ikinci bölümünde ise solist Ahmet Özhan, ağırlıklı olarak en büyük bestekar padişah olan III. Selim’in bestelerini seslendirdi. Bir şehzade (Seyfeddin Efendi) ile bir hanım sultan (Fatma Gevheri) tarafından bestelenen eserlerin de icra edildiği bu bölümde Seyfeddin Efendi’nin Şehnaz İlahi’si ile Sultan Vahideddin’in, sözleri Zekai Dede’ye ait Hüzzam Tevşih’i (“Gel vücudun ateş-i aşk-ı Habibullah’a yak”) tasavvufi zevk ve irfanın güzel birer nümunesiydi.
Konserden sonra gerçekten de “hanedan sanatı” diye bir şey olduğuna kanaat getirdim. Asırlarca kendi bünyesinde sanatların en rafinelerini bir gelenek halinde teessüs ettirmiş olan hanedanların, demokratikleşmeyle birlikte ortadan kalkmasının “büyük sanat” adına ne kadar ağır bir kayıp olduğunu -yalnız Osmanlı için değil, bütün dünya sanatı için de- yeni yeni fark ediyordum.
Osmanlı hanedanının bir başka özelliği ise hükümdar düzeyinde sanatkar yetiştirme bakımından benzersiz oluşuydu. Hat, musıki, şiir, son yıllarda ise resim yalnız himaye ettikleri sanatlar olmayıp bizzat icra ettikleri ve devrin sanatkarlarıyla yarıştıkları sanatlardı. Aynı zamanda dünyalarına girebilmek için birer altın anahtar hükmündedir bugün ortaya koydukları eserler.
Cumhuriyet tarihinde şu kadar yönetici geçti başımıza, hiç düşündünüz mü bunların besteleri, resimleri (Kenan Evren’i saymazsak tabii!), şiirleri nerededir? Hani memleketi şiir gibi idare ettiklerini söyleyebilsek neyse, fakat o da hak getire! Aradaki fark, zevkte olduğu kadar kültür ve dile hakimiyetteki çöküşün de en bariz misalini teşkil etmektedir.
Cumhuriyet’ten önceki sanatın saray çevresindekilerden ibaret olduğunu söylemek alışkanlık haline geldi hepimizde. Nitekim Abdülbaki Gölpınarlı, sonradan pişman olacağı Divan Edebiyatı Beyanındadır’da (1945) divan edebiyatının bir saray edebiyatı olduğunu iddia edecek ve bu iddia zamanla yaygınlaşıp genel bir hüküm hüviyeti kazanacaktır. Şimdilerde sosyal tarih çalışmaları da tarihin sadece saraydan ve başkentten ibaret olmadığına dair başarılı örnekler ortaya koyuyor. Doğrudur, geleneksel dönemde sanat, saraydan ibaret değildir. Lakin bir ülkenin sanatı, gerçekten incelmiş ve yükselmiş sanatı da -sanatçıları himayelerine alacak burjuvalar veya alternatif kurumlar olmadığı için- büyük ölçüde saray ve çevresinde -bir miktar da o beğenmediğimiz tekkelerde- üretiliyordu. Bu klasik Hint sanatı için de geçerlidir, Fransız sanatı için de.
İster kabul edelim, ister etmeyelim, insanlığın en üst seviyedeki duygu ve düşünce mahsulleri, monarşiler çağında saray bahçelerinde boy verme imkanını bulmuştur!
Ali Fuad Başgil ile başbaşa
İki ay kadar önceydi, “Kitaplar, ah kitaplar!” başlıklı yazımda, ilim ve fikir adamlarımıza hayattayken olduğu gibi öldükten sonra da nasıl lakayd davrandığımızı örnekleriyle zikretmiş ve sözü, rahmetli Ali Fuad Başgil hocaya getirmiştim. İyi ki de getirmişim, zira unutulduğunu söylediğim Başgil’e sahip çıkanlar olduğunu bu sayede öğrenmiş oldum.
Geçenlerde aldığım faksta, Kubbealtı Akademi Vakfı’nın Başgil hocanın halen hayatta olan eşi Fatma Nüvide hanımefendi ile temasa geçtikleri ve kütüphanesinin dağılmadan muhafaza edileceği belirtiliyordu. Ayrıca Başgil’in Gençlerle Başbaşa ve Din ve Laiklik adlı kitaplarının tertemiz yeni baskılarını da göndermişler. Kubbealtı Neşriyat’tan çıkan kitapların faksta yazılanlarla birleşince beni ne kadar sevindirdiğini imkan yok anlatamam. Ehl-i himmet sağolsun, varolsun!
Lakin bir noktaya değinmeden geçemeyeceğim. Her iki kitabın başına da “Birinci Baskı” diye yazılmasının medlulünü çözemedim. Bildiğim kadarıyla her ikisi de defalarca basılmış olan kitapların kaç kere, hangi yayınevlerine ve hangi tarihlerde basıldıkları belirtilse daha yararlı olmaz mıydı? Hem böylece araştırmacılar da kitapların baskılarını takip etme ve ilaveler yapılmışsa hangi baskılardan itibaren yapıldığını öğrenme kolaylığına kavuşurlardı. Bunlardan sonra belki “Kubbealtı Neşriyat’ta birinci baskı” gibi bir ibare konulabilirdi yine. Temennim, Hoca’nın diğer kitaplarının -bu arada Demokrasi Yolunda (ilk baskısı: Yağmur Yayın Evi, 1961) ve İlmin Işığında Günün Meseleleri (ilk baskısı: Yağmur Yayın Evi, 1960) adlı önemli eserlerinin de- bu noktalar göz önünde tutularak irfanımıza kazandırılması.
Son bir not: Başgil Hoca’nın İslam’da reform konusundaki görüşlerini özetlediğim yazı büyük alakayla karşılandı. Benden bu görüşlerin tamamına nasıl ulaşacaklarını soranlar, Din ve Laiklik’in Kubbealtı Neşriyat tarafından yapılan yeni baskısına (Birinci Ek, s. 293-300) başvurabilirler. İsteme adresi: Peykhane Sk. Nu: 3, 34400 Çemberlitaş / İstanbul, Tel: (0212) 516 23 56
Fetih kutlamaları ve Yunanistan
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Fetih kutlamaları ve Yunanistan
Geçen haftaki yazımda 1953 yılındaki İstanbul’un fethi kutlamalarının son anda engellendiğini yazmış ve cevabını bu haftaya bırakmıştım. Cevaba geçmeden önce fetih kutlamalarının tarihiyle ilgili ilginç bir ayrıntıya değinmek istiyorum.
Feth-i Celile-i Konstantiniye adlı eserinde Gazi Ahmed Muhtar Paşa, “Bazı Balkan devletleriyle diğer bazı komşu devletlerin ve Avrupa devletlerinden bir kısmının bir hayli önemli tarihi olayların hatırlanması maksadıyla bunların yıl dönümlerinde yaptıkları şenlikler ve düzenledikleri büyük törenler dikkat nazarına alınırsa, mübarek büyük fetih gününün de Padişah (II. Abdülhamid) hazretlerinin sayesinde yüce hükümet tarafından ‘en büyük milli bayram’ kabul edilmesi hatıra gelir” demek suretiyle fethin 1903’te idrak edilecek 450. yıl dönümünün “manevi ve hususi bir merasim” ile kutlanması gerektiğini belirtmektedir. Paşadan öğrendiğimize göre eskiden fetih günü halk arasında “kudüm günü” diye anılırmış; Fatih’in İstanbul’a ayak bastığı bu günde şehit ve gazilerin ruhları için hayır ve hasenatta bulunulur, Kur’an okunurmuş.
Fethin 450. yıl dönümü 1903’te kutlandı mı veya ne şekilde kutlandı? Bunları henüz tam olarak bilmiyorum. Ancak daha 1930’ların sonunda bizzat İnönü tarafından 500. yıl kutlamalarına start verildiğinden haberdarız. 1953’teki kutlamalar için büyük hazırlıklar yapılmış, dergiler, kitaplar, hatıra paraları çıkarılmış, Fetih Enstitüsü devlet yardımıyla kurulmuş; ancak tam kutlamaların arifesinde, hükümetin aniden frene bastığı görülmüştü. Özetle, büyük bir fiyasko ile sonuçlanmıştı o yılki kutlamalar.
İlhan Bardakçı’dan dinleyelim hükümetin gazetelere yaptığı açıklamayı: “500’üncü yıl dönümünü en güzel şekilde kutlamaya biz de taraftarız. Ama Yunanlı dostlarımızla kardeşçe ilişkilerimiz her geçen gün gelişiyor. Bu yakınlaşmayı sarsacak ve dostlarımızı rahatsız edecek bir yayından kaçınmak gerekir.” (Zaman, 28 Mayıs 1996)
O sırada bir Türk-Yunan yakınlaşması gündemdedir ve fetih kutlamalarının böylesine görkemli bir şekilde kutlanması Yunanlıları açıkça rahatsız etmektedir. Bu rahatsızlık diplomatik bir krize dönüşmek üzereyken hükümet devreye girmiş ve kendi başlattığı kutlamaları yine kendisi engellemiştir. Tabiatıyla basınımız da yukarıdan gelen bu sese uymuş, bir bukalemun hızıyla yeni duruma adapte olmakta vakit kaybetmemiştir.
O günlerin gazetelerine bir göz atıldığında sıcak tartışmaların yaşandığı görülür. Hürriyet’ten Sedat Simavi, fetih kutlamalarının hükümet tarafından “geçiştirilmesi”nin Türkiye’nin prestijiyle oynamak anlamına geleceğini belirtmekte, “böyle muhteşem bir gün, şans ve fırsat, birtakım küçük iç ve dış politika hesapları ile harcanmıştır.” demektedir. Zaman gazetesinden Nusret Safa Coşkun ise “Fatih’in manevi huzuruna hicap içinde çıkıyoruz!” başlıklı yazısında şöyle diyor: “Ne muhteşem bir gün idrak ediyoruz! Bütün milletler, böyle bir güne malik olmak için bütün tarihlerini verebilirler. Biz ise tarihimizin en basit bir hadisesinin yıl dönümünde imişiz gibi kayıtsız, heyecansız, hazırlıksız, bazılarımızın kof kafalarının yarattığı vehim, aşağılık duygusu içinde angarya yaparmışçasına, iğreti, karikatür mizansenlerle, dünyada hiçbir millete nasip olmayacak milli bir gurur vak’asını atlatmaya çalışıyoruz… Tarih bu ihaneti asla unutmayacaktır.”
Zaman’ın 1 haziran tarihli nüshasında manşetten verilen bir karşılaştırma ise durumu bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır aslında. Türkiye’de diplomatik bir skandala dönüşür diye kutlamaktan kaçınılan fetih yıl dönümü, Yunanistan’da bir ayinle, üstelik resmen ağıtlar yakılarak anılmıştır.
Yorumsuz aktarıyorum: “İşte aramızdaki fark: Türkiye’de Törene hükümet katılmadı / Her yer açıktı, tatil yapılmadı / Tören şaşa(a)lı olmadı -Yunanistan’da Kral ve hükumet ihtifalde bulundu / Her taraf kapalı kalmıştır / Kiliseler durmadan çan çaldılar.” Aynı gün Atina’nın nüfuzlu gazetelerinden Kathimerini, büyük bir memnuniyet içinde şunları yazacaktır: “Türk hükümetinin İstanbul’da bugün yapılan şenliklere resmen iştirak etmemek hususundaki kararı büyük bir basiret eseriydi.”
Peki bir yakınlaşma sağlanabilmiş miydi bu feragat karşılığında Yunanistan’la aramızda? Ne gezer? Aynı yılın sonunda Yunanistan, Kıbrıs üzerinde ENOSİS iddialarını ortaya atmaktan çekinmeyecekti!
Bilmem yeterince izah edebildim mi?
.
Tecavüz ve feminizm
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Tecavüz ve feminizm
Feminizm, kadın sorunlarını ayağı yere basan sorunlar olmaktan çıkarıp, sulandıran, uçuklaştıran ve tehlikesizleştirip uysallaştıran, giderek evcilleştiren hareketin adıdır.
Feminizm, sanki kadınlara ait özel bir alan, dokunulmaz bir kutsal çember haline gelmiş bulunuyor bugün. Bu “kutsal akım” aleyhine söz söylenmesi, hele hele benim gibi bir haddini bilmezin (üstelik “erkek”!) kalkıp ulu orta ahkam kesmesi, temel argümanlarını sorgulamaya açmaya kalkışması hiç affedilir bir şey değildir. Çünkü feminizm, satışından, pazarlamasından, reklamından birçok kadın yazar ve onların yedeğinde birçok erkek yağdanlığın rant yediği dokunulmazlık statüsüne, yani tabuluğa yükselmiş bir ulu alandır bugün. Medyada, kamuoyunda, edebiyatta feminizm ve kadınlar hakkında söze “euzü” çekmeden, feminizme imanını ikrar etmeden söze başlayanların -benim gibi bedhahların!- vay haline!
Tecavüzü tartışamazsınız mesela soğukkanlılıkla bir feministle. İnsanlık tarihinin o hor gördükleri dönemlerinde kadınların erkek saldırganlığına karşı tecrit edilmelerini kadınların aşağılanması şeklinde algılayıp algılatanlar, flört eden gençleri alabildiğine serbest bırakıyor, neredeyse aynı yatakhanede karma olarak kalmalarını savunuyorlar; öte yandan bu durumda kızların hangi tehlikelere maruz kalacaklarını tartışmaya kalkanları ise doğduklarına pişman ediyorlar; ne gericilikleri kalıyor bu insanların, ne erkek egemen düzene uşaklık ettikleri. Ne de olsa düşman (erkek) kamptadırlar, dolayısıyla ateşle barutun yan yana duramayacağını söyleyen bu çağ dışı (!) kişiler, gençlerin birbirlerine nasıl davranmaları gerektiğine kim oluyorlar da karışıyorlar? Ne hadlerine! Ancak “müsait ortamlara” kendi elleriyle sürdükleri kanı kaynayan gençler, flört esnasında yarı zorlamalı cinsel ilişkiye (date rape) kalkışınca da “Vay hain, buldun zavallı kızı, tepesine binersin değil mi?” deyu kazan kaldırıyorlar. Yahu perşembenin gelişi çarşambadan belli değil miydi?
Tecavüz örneğini şunun için verdim: Kadın-erkek ilişkisinin bu en “yabanıl” aşamasında erkeğin kendisini iradesiyle dizginleyemeyeceğinden adları gibi emin olan geleneksel toplum mensupları, evlilik yanında namus, iffet, masumiyet, bekaret gibi kavramlarla örmüşlerdi cinsler arasındaki ilişkinin dokusunu. Erkekle kadın arasında bariz bir mesafe bırakmayı, her iki cinsi ancak meşru nikah dairesinde bir araya getirmeyi öngören geleneksel tedbirler feminizmin nezdinde tamamen lüzumsuz hatta zararlıdır. Oysa “Toplum” diyor Camille Paglia, “kadının tecavüze karşı korunması içindir”. Halbuki feminizm, cinsiyetin toplum tarafından kadınlara dayatıldığını ve kadınların bu yüzden ezildiklerini söyleyerek toplumu düşman ilan etmektedir. Yatıp kalkıp gençlere bunu telkin eden feministler, kadınların tecavüzün mahiyetinden bihaber ve sonuçta ona karşı korumasız kalmalarına zemin hazırlamaktadırlar. Olan, tabiatıyla, özgürleştirildiği iddia edilen ve toplumun koruma kalkanından çıkartılan genç kız ve kadınlara olmaktadır. Böylece kadınlara özgürlük vaadiyle yola çıkan feminizm, tecavüzü tartıştırmayarak gerçekte temsil ettiğini, haklarını koruduğunu iddia ettiği kadınlara yapmaktadır en büyük kötülüğü.
Diyeceğim, gerçekte bir özgürleşme (emancipation) hareketi olarak başlayan feminizmin dönüp dolaşıp geldiği nokta, kadınların erkeklerin dünyasında savunmasız ve çaresiz bırakılması olmaktadır. Üstelik “yumuşaklık” gibi erkeğin dünyasında kadına pek çok boş alan yaratan bir özelliğini kaybetmekte, eril zincirlere tutunarak ayakta kalmak seçeneği dışında pek bir şey bırakılmamaktadır kadına.
Bu yüzden feminizmin eleştirel bir yeniden değerlendirmesini acilen yapmak durumundayız. Özellikle Türkiye’de iyiden iyiye sulandırılmış bulunan feminist jargonun sınırlarını genişletip Amerika ve Avrupa’da, yalnız oralarda mı, mesela Hindistan’da da kadınların modernleşme yolunda edindikleri tecrübeleri dayanak yaparak yeni bir kadınlık yorumu geliştirebilmeliyiz.
Bir 21. yüzyıl feminizmi, cinsleri feminizmin yaptığı gibi birbirine yabancılaştırmayacak, onları birbirinden soğutmayacak, yabancılaşıp düşman haline getirmeden cinslerin bir araya gelebilmesine imkan tanıyacak bir genişlikte olmalıdır.
Kısacası, olacaksa eğer, 21. yüzyıl feminizmi, Paglia’nın deyişiyle erkekleri de kuşatacak kadar hazımlı olmalıdır.
.
Taksim Anıtı’nda iki Sovyet generalinin işi ne?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Taksim Anıtı’nda iki Sovyet generalinin işi ne?
Acaba Taksim Meydanı’ndan her geçen gün geçen yüz binlerce kişiden birisinin olsun dikkatini çekiyor mudur Cumhuriyet Anıtı? Etrafında sevgilileriyle buluşanlar, banklarda oturup sigara tüttürenler, telaşlı adımlarla meydanı kulaçlamaya çalışanlar…
Genellikle hayatın yaşanan bir parçası olmadıkça anıtların kaderi hep orada öylece durmaktan ibaret kalmaktadır. Arada sırada çelenk bırakmak ve karşısında saygı duruşunda bulunmak dışında maalesef “yararlanılan”, hayatın içine dahil edilmiş bir anıt değildir Taksim Cumhuriyet Anıtı.
1928’de görkemli bir törenle açılan anıt, aslında büyük bir havuzun içine oturtulacak, iki yanındaki çeşmelerden akıp kurnalara dolan sular taşarak bu büyük havuza dökülecekmiş. Ünlü İtalyan heykeltraş Pietro Canonica’nın projesi parasızlıktan tam olarak tahakkuk ettirilememiş ve anıt, çevresine devasa binalar yapılması ve trafik akslarının ortasında bir “baba” gibi bırakılmasıyla vücuda getirmesi düşünülen “sembolik merkez” işlevini kaybetmiştir bugün. (Ayrıca belirtelim, İnönü, Gezi Parkı’nın meydana hakim bir noktasına kendi heykelini diktirmek istemiş, kaidesi dikilmiş; fakat Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle bu emeline nail olamamıştır. Heykeli bugün Maçka Parkı’nda sergilenmektedir.)
Anıt, iki heykel grubundan meydana gelmektedir. Harbiye cephesinde İstiklal Savaşı’nda, Sıraselviler cephesinde ise Cumhuriyet’in kuruluşunda emeği geçenler figürleştirilmiştir. Sıraselviler cephesinin ön sırasında Gazi Mustafa Kemal, İnönü ve Fevzi Çakmak yer alır. Onların hemen arkasında ise garip simaları ve giyimleri ile iki figür dikkati çeker. Milli bir heykelde yer alması epey tuhaf kaçan bu iki figür, Kızıl Ordu’nun kurucularından Frunze ile Sovyet orduları başkomutanı Voroşilov’a aittir.
Bugün bize çok tuhaf gelen bu durum, 1928 şartları düşünüldüğünde normaldi. Zira hem İstiklal Savaşı’nda, hem de Cumhuriyet kurulurken o vakitler “Bolşevikler” denilen Sovyetler Birliği’nden büyük maddi ve manevi destek sağlanmış, 16 Mart 1921’de yapılan Moskova Antlaşması ile Türkiye’nin kuzey sınırları güvenceye alınmıştır. Bu iyi ilişkiler Cumhuriyet’in kuruluşunun 10. yıl dönümü törenlerine Mareşal Voroşilov’un katılmasıyla pekişmiştir. Nitekim CHP 4. Büyük Kurultayı’nın açış konuşmasında Atatürk (9 Mart 1935) Türk-Sovyet ilişkilerini şöyle değerlendirmiştir:
“Sovyetlerle dostluğumuz, her zamanki gibi sağlamdır ve içtendir. Kara günlerimizden kalan bu dostluk bağını, Türk milleti unutulmaz değerli bir hatıra bilir… Devletlerimiz, hükümetleriyle ve uluslarıyla, her fırsatta birbirilerine ne kadar inandıklarını ve ne kadar güvendiklerini bütün dünyaya göstermektedirler… Türk-Sovyet dostluğu milletler arası barış için şimdiye kadar yalnız hayır ve fayda getirmiştir. Bundan sonra da yalnız hayırlı ve faydalı olacaktır.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. I, s. 381-383.)
1927’de Sovyetler’den tank, top gibi ağır silahlardan oluşan askeri araç ve gereç yardımının gemilerle Tophane Limanı’na geldiğini de eklersem, sanırım Bolşevik Frunze ve Voroşilov’un Taksim Anıtı’nda ne aradığı açıklık kazanacaktır.
Bu köşede hep aynı şeyi tekrarlıyorum: Tarih bilinci, bugüne ve çevremize daha anlamlı gözlüklerle bakmamızı sağlar. Tarih bilgisi ve bilinci sayesinde çevremiz bizimle konuşmaya, diyalog kurmaya başlar. Anlam ve derinlik kazanır. Bu yazıyı okuduktan sonra eminim artık eski lakaydinizle geçemeyeceksinizdir Taksim Cumhuriyet Anıtı’nın önünden. Bir deneyin isterseniz!
Not: Frunze’nin 1921-1922’de yaptığı Türkiye gezisi hatıraları, Frunze’nin Türkiye Anıları adıyla yayımlandı: Çeviren: Ahmet Ekeş, Düşün Yayıncılık, İstanbul 1996.
Okumuyoruz!!!
Aşağıdaki parça sizce kime ait? “Bütün İslam alemi büyük bir darülfünundur. Bu darülfünunun her ülkede, hatta her kasabada şubeleri vardır: Her kasabadaki müftü oradaki şubenin başmüderrisi (dekanı) demektir. Şeyhülislam ise, bu büyük İslam darülfünununun emini (rektörü) mesabesindedir… İslamiyet’te din, idari bir velayete değil, ilmi bir velayete istinad eder. O halde, din teşkilatımızı yükseltmek, evvela medreselerimizi yükseltmekle, saniyen medreselerimizi bütün İslam medreseleriyle tevhid etmekle [birleştirmekle] husule gelebilir. Bir kere medreseler yükselmeye ve birbiriyle rabıta tesis etmeye başlayınca, aynı tefeyyüzün camilerle tekkelere de intikal edeceğine şüphe yoktur… Gençliğin en büyük vazifesi dine doğru gitmektir.”
Bu medreselerin İslam dünyası düzeyinde yeni bir örgütlenmeye gitmesini savunan ve gençliğin önüne en büyük vazife olarak dine yönelmeyi koyan satırların en azından Meşrutiyet devri İslamcılarından birinin kaleminden çıktığını tahmin ettiniz değil mi? Çok güzel!
Lakin yanıldınız. Bu satırlar, adı Turancıya, Cumhuriyet’in fikir babasına çıkmış Ziya Gökalp’e aittir ve Temmuz 1922’de, Lozan Konferansı’nın başlamasından birkaç ay önce yazılmıştır. Bu parça, bugün İslamcılığı bir iftihar beratı gibi göğüslerinde taşıyanların bile ufkunun ne kadar daraldığını gösteren ilginç bir örnek bana kalırsa. O yılların “Türkçüsü” bile bugünün İslamcısından daha geniş ufuklu bakabiliyordu İslami konulara anlayacağınız.
(İslamcılar dedim de aklıma geldi. Bu satırları bugün bir İslamcı yazsa hali nice olurdu dersiniz? Bu işler hep Ziya Gökalp’in mi başının altından çıkıyor ne?)
Latife bir yana, okumuyoruz, gerçekten de okumuyoruz millet olarak. Hadi millet okumuyor, peki aydınlara ne demeli? Pek çok doktora tezinde mesela Ziya Gökalp’in eserleri bibliyografyada zikredilirken Gökalp, sanki soyadıymış gibi G harfinde geçiyor. Yahu el-insaf! Adam 1924’te öldü, Cumhuriyet’in ilk yıl dönümü kutlamalarına katılmasına bile ömrü vefa etmedi (25 Ekim). Peki soyadı kanunu ne zaman çıktı? 24 Kasım 1934’te. Yani tastamam 10 yıl, 1 ay sonra! Ziya Gökalp hayattayken soyadı kanunu diye bir şey yoktu ki!
Görüldüğü gibi ciddi bir tarihsizlik hüküm sürüyor Türkiye’de. Bilgi olmayınca tabiatıyla bilinç de oluşmuyor. Bu kargaşada canı isteyenin dilediğini yutturması da çocuk oyuncağı oluyor ister istemez.
Attila İlhan’dan şairlere veryansın!
Attila İlhan’ı bizim nesil, Hangi Sol adlı sola bindiren ve “Git başımdan Aysel, ben sana göre değilim” tarzı tokmak gibi yüreğimize vuran şiirleriyle tanıdı. Şahsen katılmadığım şablonlaşmış tarafları olsa da fikirlerini hala dikkatle takip ettiğim yazarlardan biridir İlhan. E adlı kültür ve edebiyat dergisinin haziran sayısına verdiği mülakatta yine ilginç şeyler söylüyor. Piyasada çok tutulan şiir kasetlerinin şiirle alakası olmadığını, bunların şiirsel sözleri yan yana getirip içine biraz protest tavır da ekleyerek “rap” parçalar yaptıklarını söyleyen İlhan, yazdığı şiirlerini evde kasete okuyup dinlediğini, şiirindeki sesin yerine oturup oturmadığını kontrol ettiğini, bunu Fuzuli ve Nef’i gibi divan şairleri için de yaptığını, onların aruz vezniyle konuşma Türkçesini nasıl yoğurduklarını incelediğini belirttikten sonra bence son derece çarpıcı ve ibretamiz olan şu cümleyi sarf ediyor: “Şairlerimizi birer aruz ve hece şiiri yazmaya mahkum edelim, doğru düzgün yazamayanları ihraç edelim.”
Belki şairler alınacaklar; ama bana çok makul bir teklif gibi geldi!
.
Nerde o eski New York!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Nerde o eski New York!
O güzelim şehirlerimizin gözlerimizin önünde paldır küldür yıkılıp gitmesinden, eski beşeri ilişkiler manzumesinin sırra kadem basmasından, özelliklerini kaybetmelerinden sık sık dem vuranların yalnız Doğulular olduğunu zannetmeyin. İşte Walter Benjamin’in deyişiyle “19. yüzyılın başkenti” o yerinde duramayan şehir Paris’in kaybına mersiye düzen Fransızlar, işte Viyana’yı koruyalım diye çırpınan Avusturyalılar, işte birleşmenin sancılarından Berlin’i tedavi edecek bir iksir devşirmeyi uman Almanlar…
Şimdi bunlara bir de New York eklensin ister misiniz?
Özellikle Amerikalı muhafazakar çevreleri şimdilerde “Nerde o eski, cıvıl cıvıl New York” nostaljisi fena halde sarmış durumda. 1960’ların, 1950’lerin, hatta 1930’ların New York’unun şimdikinden kat be kat üstün ve tercihe şayan olduğunu söyleyen New Yorklular bunu sadece duygusal düzeyde bırakmayıp rakamlara da dökmeye üşenmemişler.
Yalnız bizdeki “nerde o eski …” nakaratıyla New York nostaljisi arasında ince bir fark yatıyor. Bizde sanki şehir onu yapan insanlardan bağımsızmışcasına sadece eski evler, sokaklar, binalar, tramvaylar vs. öne çıkarılarak yakınılırken, New Yorklular şehirlerine kimlik kazandıran “ruhun”, “girişimci ruhun” ortadan kaldırılmasıyla birlikte şehrin devlete bağlandığından ve kanındaki yapıcılık cevherinin atalet kesbettiğinden şikayette bulunuyorlar.
İşte iktisatçı Raymond J. Keating’in vurgulamaya çalıştığı şey de bu. 19. yüzyıl ile 20. yüzyıl başlarına kadar New York özgür ruhluların memleketiydi. Şehir sakinlerinin enerjilerini yaratıcılığa kanalize eden motor ise özel sektördü. Ne var ki 1930’larda başlayıp 1960’lar ve 70’lerde zirvesine ulaşan devlet müdahalesi ile birlikte New Yorkluların şevkleri söndürüldü ve şehir devlete teslim oldu. Özel sektörün şehirde ateşlediği yapıcılık ruhu pörsüdü. Bir zamanlar “insanları özgür kılan” New York’un havası bürokrasinin demir kafesine tutsak edildi.
Peki bu müdahale şehre fayda getirebildi mi? Ne gezer! Keating’e kulak verelim isterseniz:
“Tabiatıyla ve tahmin edileceği gibi bu çabalar sefil bir başarısızlığa duçar oldu. Şehir denilen cennet yitirildi. New York’ta yaşamak, çalışmak, yatırım yapmak ve risk almak imkansız hale geldi. Ekonomik büyüme ve yeni iş alanları açmak söz konusu olmaktan çıktı. Şehir mali bir sepet, bir para sepeti durumuna geldi. Bireysel sorumluluğunu kullanmak isteyenler mağdur edildi. Evler tamir edilemez duruma düştü, eğitimin kalitesi ise düşmeye başladı.”
Keating 1960’lar ile 1990’ları karşılaştırdığında ilginç rakamlara ulaşıyor. New York’un borcu hükümet icraatları sonucunda bugün 1960’lara göre üç kat artmış, şehirde yaşamak pahalılanmış, vergiler bütün Amerikan şehirleri arasında en yüksek seviyeye çıkmış, eğitimin kalitesinde hızlı bir düşme, buna mukabil suç oranlarında hızlı bir yükselme eğilimi ortaya çıkmış.
Keynesçi ekonomi politikalarını şehrin bu hale düşmesinden sorumlu tutan Keating, onun insanları üretime ve arza değil, tüketime yönlendirildiğinden şikayet ediyor. Tüketimi besleyen bir üretim çabası olmadığında şehrin çevresine bağımlı hale geleceğini ve bütün bir ülkenin üretim hasılasını tüketen hantal bir deve benzeyeceğine dikkat çekiyor.
Eğer yeniden 1930’lu yılların müteşebbis, üreten, yatırım yapan ve tüketen New York’una dönmek istiyorsak, diyor Keating, yeniden, üretim merkezli bir ekonomi politikasını uygulamaya geçirmeliyiz. Bu hem isanların kaybettikleri şehre katılma bilinçlerine ve onu biçimlendirme çabalarına hız verecek, hem de şehirde bir misafir değil, ev sahibi oldukları duygusunu pekiştirmeye hizmet edecektir.
Velhasıl New York da eski günlerini arıyor. Hem de yana yakıla!
Nazım Hikmet ve Mevlana!
Nazım Hikmet’in ilk gençliğinde Mevlana aşkıyla yanıp tutuştuğunu biliyor muydunuz? İşte “Mevlana” adlı şiir ve işte Nazım Hikmet’in bir başka yüzü:
Sararken alnımı yokluğun tacı,
Gönülden silindi neşeyle acı.
Kalbe muhabbette buldum ilacı,
Ben de müridinim işte, Mevlana.
Ebede sed çeken zulmeti deldim,
Aşkı içten duydum, arşa yükseldim,
Kalbden temizlendim, huzura geldim,
Ben de müridinim işte, Mevlana.
Sabiha Sertel’in duası!
Peki adı sonradan kızıl komüniste çıkacak Sabiha Sertel’in 5 Haziran 1919’da Büyük Mecmua’da yayımlanan “Son dua” adlı yazısındaki şu paragrafa ne buyrulur (yer olsa da yazının tamamını alabilsem):
“Hükümran olduğumuz topraklarda bizi süründürme Allah’ım! Camilerimizde yanan din ve iman kandillerini söndürme Allah’ım! Yüz milyon Müslüman’ın halifesi, Hazreti Peygamber’in vekilini zalimlere esir etme ya Rabbi! Fatih’lerin, büyük hakanların şan ve şeref ülkesinden, Türklerin mukaddes yurdundan hilalini eksik etme Allah’ım! Düşmanlara Hakk’ın kuvvetini tanıt ve bizi kurtar Allah’ım!”
.
Kültürümüz
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Kültürümüz
sömürgeleşiyor… İstanbul yaz aylarında nüfusunun hatırı sayılır bir miktarını taşraya boşaltırken öbür yandan peşpeşe “kaliteli” misafirlere ev sahipliği yapıyor. Sadece yakınlarda görüştüğüm birkaç ismi zikredersem, bana hak vereceksiniz: Sosyal bilimci ve tarihçi Kemal Karpat, Harvard Üniversitesi Tarih Bölümü’nden Cemal Kafadar (kendisinden daha önce Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ile ilgili İngilizce yayımlanan kitabı dolayısıyla bahsetmiştim), nihayet önceki cuma günü Bilim ve Sanat Vakfı’nda dinlediğim New York State Üniversitesi Öğretim Üyesi William Chittick.
Doktorasını Seyyid Hüseyin Nasr’ın yanında yapan Chittick’i Türk okuyucusu İnsan Yayınları’nın 1997’de yayımladığı Varolmanın Boyutları (Çev.: Turan Koç) adlı kitabıyla kısmen de olsa tanıma imkanı buldu. Tasavvuf felsefesi ve tarihi, İbn Arabi ve vahdet-i vücuda dair makalelerini içeren bu kitabın dışında İbn Arabi’nin devasa eseri Fütuhat-ı Mekkiye’den nefis bir girişle beraber mükemmel bir seçme içeren Sufi Path of Knowledge (Tasavvufi Bilginin Yolu), Mevlana’nın manevi öğretilerini yorumladığı Sufi Path of Love (Tasavvufi Aşkın Yolu) ve Vision of Islam (İslam’ın Vizyonu) gibi eserleri bulunuyor. Son çıkan Self Disclosure of God (Allah’ın Kendini İzharı) adlı eserinde ise İbn Arabi’nin kozmolojisini inceliyor.
Üretken bir araştırmacı olmasının yanında Müslüman olmuş ve dahası “teslim olmuş” bir sufi, Chittick. İslam irfanının hemen bütün boyutlarına ciddiyetle eğilmiş bir ilim adamı/sufiyi dinlemek bir zevkti. Konuşmasında Batı bilim ve felsefesinin tamamen dış dünyayı, tabiatı fethe yöneldiğini, ne var ki, bilim ve teknolojideki bütün ilerlemelere rağmen, bunları araştıran insanın, kendisi hakkında hemen hiçbir şey bilmediğini söyledi. İslam irfanının tam da bu noktada devreye girerek insanlığı, iç ve dış dünyayı, bütüncül bir tarzda ele almaya davet ettiğini ısrarla vurguladı.
Bu arada ilginç bir not aktarmak istiyorum: Chittick Müslüman olmuş bir Japon’la evli. Eşi sayın Murata’nın, Taoculuk ve İslam konusunda önemli bir eseri var. Günün en ilginç malumatı ise Chittick’in eşiyle Farsça konuştuğu idi. Bir Amerikan-Japon çiftin ortak konuşma dili olarak Farsçayı seçmeleri, her açıdan ibretamiz bir örnek gibi göründü bana.
Aslında en ibretamiz olması gereken nokta ise bir zamanlar İslami ilimler, özellikle de tasavvuf ve İbn Arabi çalışmalarının merkezi olan Türkiye’nin (bugün her biri bir dev olan Ahmet Avni Konuk’u, İsmail Fenni Ertuğrul’u, Ferid Kam’ı, Mehmet Ali Ayni’yi gel de rahmetle ve hasretle yad etme!) günümüz dünyasında giderek yıldızı parlayan, gözde alanlardaki bu inisiyatifi kendi elleriyle Avrupa ve Amerika’ya armağan etmiş olmasıdır! Hazin değil mi: Bu devlerin hüküm sürdüğü bir toprağın çocukları olarak biz, tasavvufun şifrelerini çözebilmek için bir Amerikalıyı iştiyakla dinleyebiliyoruz. Sonradan kendini bu işlere adayan Henry Corbin’in Sühreverdi’yi ve İşrakiliği İstanbul’da, Şerefeddin Yaltkaya’dan öğrendiğini hatırlayalım ve şapkamızı önümüze koyup derin derin düşünelim.
Bir zamanlar Arapça ve Farsça başta olmak üzere Şark kültürü, edebiyatı, felsefesi, hikmeti ve tasavvufundan “behredar” olmak isteyen ecnebi bir meraklının sözlerine, İstanbul’a gelip bu işlerin ehlinin dizinin dibine oturmadan, onların rahle-i tedrisinden geçmeden itibar edilmezmiş. Peki biz bir İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in yerine ikame edebileceğimiz ikinci bir otorite çıkarabildik mi? Dahası, çıkarabilir miyiz bundan sonra? Ben çok şüpheliyim. Oryantalistlere kök söktüren Terlikçi Raif’imiz bile samanyolu kadar uzak bir tiptir bugün bizim için. Anadolu’da mayalanan ve İstanbul’da muhteşem bir terkibe ulaşan 9 asırlık bir kültür birikimi, geri gelmemek üzere maalesef yitirilmiş, gelenek kırılmıştır en onulmaz yerinden.
Bugün tasavvuf tarihi ve felsefesi alanlarında olduğu gibi, Alevilik alanında da en ciddi bilimsel araştırmaların çoğu Türkiye dışında yapılmaktadır. (Mesela: Alevi Kimliği: Editörleri: T. Olsson, E. Özdalga, C. Raudvere, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1999.) Bu en kuvvetli olmamız gereken alanlarda bile dışa bağımlı hale gelmenin, kültürümüzün sömürgeleştirilmesinden başka bir anlamı olabilir mi? Amerika’nın Kemal Karpat’tan Cemal Kafadar’a, Şükrü Hanioğlu’ndan Şerif Mardin’e kadar Osmanlı ve yenileşme dönemi Türk tarihi alanlarındaki en yetkin beyinlere kucak açması boşuna mıdır sanıyorsunuz?
Vahaları göç eden bir kültür çölleşmez de ne yapar?
.
Beton ve alev arasında
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Beton ve alev arasında
Şimdilerde ara verdimse de, şehirle ilgili okuma ve araştırmalarım sürüyor. Nasipse şimdiye kadar iki kitabı (Şehir Asla Unutmaz ve Şehir, Ey Şehir) çıkan “Şehir Üzerine Düşünce Okumaları” üçlemesinin son kitabını önümüzdeki günlerde yayımlayacağım. Bugün daha önce yazdıklarıma bir derkenar düşmekle yetiniyorum.
1932 yılının ünlü mimarlık dergisi Mimar’da betonarme bina yapımı ile ilgili ilginç tartışmalar cereyan etmektedir. Devrin deyişiyle “daire mimarisi”, yani apartman mimarisi üzerine yazıların o yıllarda peşpeşe çıkmasının sebebi, 1927’de getirilen ahşap yapı yapma yasağı ve çimento imalatına verilen teşviklerdir. Türk burjuvazisine yeni bir yatırım alanı açılmakta, bu alana yatırım yapacak müteşebbisler devlet eliyle himaye görmektedir. Ahşaba karşı çimentonun savaşıdır bu bir bakıma. (Örnek olarak bkz. Mimar Zeki Selah, “Türkiye’de çimento bir lükstür”, Mimar, Yıl: 4, Sayı: 5, 1934, s. 155�156.)
Betonarme apartmanların Şişli’de, Taksim’de, Nişantaşı’nda bir bir boy gösterdiği günlerdir. Bugün 1960’lar ve sonrasında yapılanlara göre epeyce sanat zevki ve ferahlık içeren bu apartmanların, 1930’ların ahşabın o yumuşak ve sıcak zevkiyle yetişmiş nesillerine ne kadar haşin göründüğünü yine aynı dergiden takip edebiliyoruz. Sonradan Balmumcu soyadını alan Mimar Şevki, “…” başlıklı yazısında “daire mimarisi”ni sorgulayıp içerisine düşülen keşmekeşten oldukça erken bir şikayette bulunmaktadır. Yazısının bir yerinde Falih Rıfkı (Atay)’nın 21 Ağustos 1932’de Milliyet’te çıkan “Alev ve Beton” başlıklı yazısından iktibasta bulunur. İlginç bir yazıdır bu. Devrimlerin en kavi müdafii olmuş bu ünlü kalem, şehircilik konusunda devletçe empoze edilen apartman ideolojisinin özellikle İstanbul’da böylesine başıboş ve fütursuzca uygulanmasına isyan eder gibidir.
Âdeta eski ahşap İstanbul, mahveden yangınlardan kaçarken beton sağanağına tutulmuş gibidir. “Kırmızı alevden daha korkunç bir canavarın, zevksizliğin, bilgisizliğin, kontrolsuzluğun canavarlaştırdığı betonun bu sefer İstanbul’un bütün güzelliğini yalnız tahrip değil, yok ettiğini göreceksiniz.” kehanetinde bulunan Falih Rıfkı, şöyle devam eder:
“Hep birbirinden kopye, plan parası verilmemek için yapı kalfalarının kafasından çıkmış ve kalfa kafası kadar karışık ve berbat apartmanlar, hep birbirine denizi kapıyarak, hep bahçeleri sökerek, müthiş bir çığ gibi yuvarlanıp duruyorlar… O kadar ki.. bütün şehircilerin ve ijiyen (hijyen) adamlarının ikametgâh hakkındaki bütün kararlarının tersine şehircilik ilmine taban tabana zıt olarak hiçbir mimarî zevki olmayan san’atın, tabiatın, hıfzıssıhhanın, ilmin, fennin, düşüncenin ve duygunun aleyhine ve inadına İstanbul şehri çirkinleştirilmekte ve artık ne alev, ne de zelzele ile temizlenemeyecek tarzda çirkinleştirilmektedir. Cahil ve san’atsız beton canavarını çabuk sıkboğaz ediniz.” (Mimar, Yıl: 2, Sayı: 7�8, s. 209.)
Falih Rıfkı’nın son cümlesi daha da ilginçtir: “Biz maziye bin kere üstün bir istikbale doğru giderken, hiçbir işimizde sevmediğimiz maziye hasret çektirecek müsamahalara göz yummamalıyız.” Bu cümledeki trajik ruh halini okuyabiliyorum. Maziye mutlak galebe çalmak iddiasıyla yola çıkan Cumhuriyet projesi, şehir ve mimarî alanlarında yok sayarak ve ilgilenmeyerek Osmanlı mirasının sahip olduğu “kimlik”in mütekabilinin, kendiliğinden, genel bir ideolojik kampanya ile inşa edebileceğini varsaymıştır.
Maalesef sonucun, daha 1930’larda hüsran olacağı belli olmuş gibidir. Her şeye rağmen Osmanlı İstanbul’unun estetik bir yumuşaklık ve zarafet taşıyan sokakları, evleri, konakları yerine apartmanların birer heyula gibi dikilmesi, ahşap evi mezar, apartmanı beşik, ahşap evi mazi, apartmanı istikbal kabul eden Cumhuriyet’in ateşin aydınları tarafından daha üzerinden 10 yıl bile geçmemişken protesto edilmekte, “cahil ve san’atsız beton”un bu aşırı kullanımının mimaride bir geriye dönüş eğilimini uyandıracağından korkulmaktadır.
Belki 1930’larda değil ama 1950’lerden itibaren Sedad Hakkı Eldem’in, 1970’lerden itibaren de Turgut Cansever’in ortaya koydukları eserler, “bir mazi hasreti” şeklinde değil; ancak geçmişin temel ve vazgeçilmez ilkelerini bugünün zevk ve estetiğiyle yeniden diriltme çabalarına ivme kazandırmış, mimarimize, farklı kimliklerin vücut bulabileceği geniş bir hareket alanı açmıştır.
Alevde erimekten kaçarken betona sığınan ve taşlaşan şehirlerimize yeni bir soluk aldıracak arayışların hız kazandığı günümüzde geçmişte ne tür hatalar yapıldığını dikkatle incelemekte büyük yarar görüyorum.
Evin ve şehrin anatomisi
Üç aylık düşünce dergisi Cogito, Bahar ’99 sayısını (sayı: 18) Ev�e tahsis etmiş: Bir Anatomi Dersi: Ev. Birikim dergisinin Temmuz ’99 sayısı ise Kentte Yarılma başlığıyla şehir sorunlarına ayrılmış. Her iki dergide de önemli ve ufuk açıcı yazılar yer alıyor, ne var ki çok istememe rağmen, bu mütevazı köşede geniş olarak üzerinde durmak imkânından mahrumum. Cogito�dan Ömer Naci Soykan, Ayda Arel ve Frank Lloyd Wright�ın, Birikim�den ise Ahmet İnsel, Ayşe Öncü ve Asu Aksoy�Kevin Robbins�in makalelerini meraklılarına okumalarını öneriyorum.
Osmanlı şehirlerine dair iki önemli yayın
Bu arada Cogito�yu yayımlayan Yapı Kredi Yayınları�nın çıkardığı iki önemli kitabı bugüne kadar genişçe yazarım diye bekletiyordum. Bir süre daha beklemelerine gönlüm razı olmadığı için önemlerine işaret etmekle yetineceğim bugün.
Andre Raymond�un Yeniçerilerin Kahiresi adlı kitabı, 18. yüzyılda bu şehre tayin olan Abdurrahman Kethüda�nın gerçekleştirdiği müthiş imar faaliyetini şaşırtıcı bir ustalıkla ortaya koyuyor. Benim yıllardır bir şehrin seçtiği insanla konuştuğunu söylerken kastettiklerimin nefis bir açıklaması bu kitap…
Aslen İstanbul doğumlu Maurice M. Cerasi�nin Osmanlı Kenti ise Osmanlı şehirlerinin 18 ve 19. yüzyıllardaki yapısını konu alıyor. Osmanlı şehirlerinin bütünü için bir tipoloji denemesi de denilebilecek olan Osmanlı Kenti, son derece özgün ve bilimsel bir çabanın ürünü…
Yapı Kredi Yayınları�nı ve dizi editörü Ekrem Işın�ı yürekten kutluyor ve kitapların devamını merakla bekliyorum.
Demokrasi ve şehirler
Ahmet İnsel�in Birikim�deki Yaşam alanlarımıza sahip çıkmak adlı yazısından birkaç satır:
Nobel sahibi fizikçi Ilya Prigogine, demokrasi için gerekli üç temel varsayım olduğunu iddia eder: Özgürlük, yaratıcılık ve sorumluluk. Bunlar demokrasi için yeterli değil; ama gereklidir. Bu üç niteliğin gelişmesini boğmayan mekânsal oluşumlar neler olabilir? Yaşam alanlarımıza sahip çıkmaya çalışırken, herhalde bu soruyu da cevaplamaya çalışmalıyız.
.
Düşmansız demokrasi
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Düşmansız demokrasi
Demokrasi, düşman üretmek zorunda mıdır? Düşman üretmeyen, düşmanı olmayan bir demokrasi mümkün değil midir? Demokrasi, içeriden veya dışarıdan bir düşman icad etmeden yürütülemez mi?
Batı’daki modernlik ve demokrasi tartışmalarının gözde imzalarından Ulrich Beck, geçen yıl yayımlanan Democracy without Enemies (Düşmansız Demokrasi) adlı kitabında bu soruların cevaplarını arıyor.
Ulrich Beck’e göre “iki modernlik” arasındayız.
“Birinci modernlik”, dinler ve geleneğin baskısından kurtulma, tabiata hükmetme ve aydınlanmanın evrensel ilkelerinden oluşuyordu. Fakat bu proje, değerlerdeki ciddi bir çöküşle sonuçlandı. Yeni taleplerin doğmasına yol açtı; ancak kendi bünyesinden sadır olan bu talepleri karşılayamaz oldu. Özgürlükten acı çeken bir toplum ortaya çıktı sonuçta.
Yazarımızın”ikinci modernlik” dediği, birinci modernlik projesinin eksik bıraktıklarını tamamlamayı amaçlıyor. Bir bakıma birinci modernliğin kazanımlarının amaçlanmayan sonuçlarını göğüslemeyi hedefliyor ikinci modernlik.
Modernlik bütün dünyayı bir “risk toplumu” haline getirdi. İletişim ve ulaşım araçlarıyla merkeze bağlanmayan hiçbir köşe bucak kalmadı. Bunun sonucu da çevreyle ilgili olanlardan açlığa kadar birçok sorunun dünyanın ortak derdi haline gelmesi oldu. Merkezde ortaya çıkan gelişmeler dalga dalga bütün yerküreyi riske sürükledi.
Özgürlüklerimizin üzerindeki ağır ipoteklerle yaşamak, özgürlüğünü ele geçirmiş birinci modernlik aşamasındaki birey, toplum ve devletler için kaçınılmaz hale geldi. Böyle olunca özgürlük özgürleşmenin, aklileşme aklın önüne dikiliyor; eskisinden daha şeffaf olan ağlarını rahatça atıyorlar zihinlerin üzerine.
Gelecek yüzyıldaki bir demokrasi, siyasal özgürlük ve onun toplumsal biçimi olan sivil toplum güçlenip yayılmazsa felç olacaktır. Sivil inisiyatiflere daha fazla yer açmayan devlet odaklı demokrasiler birinci modernlik aşamasında takılıp kalacak ve Sovyetler Birliği gibi taşlaşacak ve sonuçta tarihe mal olacaklardır.
Ulrich Beck’e göre geleceğin çatışması ne Doğu ile Batı, ne de Soğuk Savaş yıllarındaki gibi kapitalizm ile komünizm arasında cereyan edecektir. Gelecekteki çatışma, gerçekte birinci modernlik aşamasında takılıp kalmış ülke, bölge ve gruplar ile ikinci modernleşmesini başarmış olanlar arasında geçecektir.
İkinci modernleşme, modernleşmesini ve aydınlanmanın “akılcı dogmatizmi”nden kurtulup kendisini eleştirebilmeyi gerektirir. Reflexive modernity diyor buna Beck. Başka bir deyişle kendisini sürekli murakabe eden ve kendi üzerinde düşünen modernlik.
Aslında birinci modernlik projesinde de vardı aklın kendi üzerine kapanarak kendisini eleştirmesi. Habermas’ın da dediği gibi zamanla üzeri örtüldü, küllendi gitti. Modernlik, teknolojik başarıların sunağında kurban edildi. Gökdelenler ve bilgisayarlar, yani araçlar düzeyindeki gelişme zannedildi modernleşme. Bu ise modernleşmenin bir noktadan sonra rayından çıktığını iddia etmek anlamına geliyor.
Halbuki bu araçsal (intrumental) modernlik, modernlik projesinin kabuğu, dış yüzüydü. Gerçek modernlik, birinci modernliğin hay huyu arasında fark edilmeyen temel nokta, aklı mutlaklaştırmak, Adorno ve Horkheimer’ın deyişiyle mit haline getirmek değildi. İnsanlığı mitlerden kurtarmayı vaadeden akıl, sonunda kendisi bir mit olup çıktı.
Akıl eleştirel olabilmeli, kendi üzerine kapanıp kendisinin temel aksamalarını yine kendisi tespit edip düzeltebilmeliydi. Ama olmadı.
Birinci modernlik projesinde gerçekleşemeyenleri, ikinci modernlik üstleniyor. Zira modern despotizmin, geçmiştekilere rahmet okuttuğunu çağımız iki dünya savaşı sırasında ve sonrasında içi kanayarak gördü ve yaşadı. Ne evrensel insan hakları kaldı ortada, ne sivil toplum!
Gelecekte ayakta kalmak isteyenler, modernliklerini ıslah etmeli ve dogmatizmlerinden kurtulmalı.
Düşmansız demokrasi, düşmansız devlet dediği de bu zaten Ulrich Beck’in. Aydınlanma dogmatizminden kurtulamadıkça, eleştirel modernliğe adım atamadıkça devletin sivil hareketlere olumlu bir gözle bakması hayal.
Bizim hikayemize hiç girmeyelim isterseniz. Çünkü sonu hicranlı biten yazılardan ne siz hoşlanırsınız, ne ben.
.
Erkekler çalışmaya mecbur ve mahkum mu?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Erkekler çalışmaya mecbur ve mahkum mu?
Paul Lafargue’ın aylaklığa övgü düzdüğü kitabını duydunuz mu? Peki çağımızın ünlü filozofu Bertrand Russel’ın aynı konuda bir kitabı olduğunu? Ünlü sosyolog Thornstein Veblen’in henüz Türkçeye çevrilmemiş olan İşsiz Sınıfın Teorisi’nden haberdar mısınız?
İyi de bunları duymamış veya okumamışsanız bugün size nasıl anlatacağım aylaklığın erkeklerin de hakkı olduğunu?
Hah, buldum! Hani şu geçen gün Fatih’te çalışmadığı için annesinden ölesiye dayak yiyen 16 yaşındaki çocuk vardı ya, oradan girelim meseleye isterseniz.
Meselenin içyüzünü bilmiyoruz elbette lakin bir nokta var ki son derece önemli. Erkekler tabiatları gereği, erkek olmaları hasebiyle çalışmak zorunda imişler gibi muamele görmektedirler toplumdan. Sadece ömür boyu çalışmaya mahkum edilmiş zavallı babalar oğullarını kendi elleriyle kurban olmaya hazırlamıyor, asıl oğullarını eli ekmek tutsun diye çalışmaya zorlayanlar annelerdir.
Erkeği çalışmaya koşma işinde başı çekenin genelde baba değil de anne olması da manidar. Niçin babası değil de annesi dövüyor 16 yaşındaki çocuğu işe gitmediği için? Asıl dayakçı rolünde adı çıktığı için bu görevi en başta -hani şu ataerkillik masalına göre- babanın üstlenmesi gerekmez miydi?
Hayır! Bir kurbanın halinden en iyi diğeri anlar da onun için!
Erkeklerin çalışmama hakları, aylaklık hakları ne zaman tanınacak?
Böyle bir soru bile abes geliyor çoğunuza değil mi? Ama niçin? Hiç düşündünüz mü?
Bence kadın-erkek çatışması da, savaşı da, ataerkillik tartışması da, erkek egemenliği martavalları da bu sorunun kaynattığı yanardağın yanında ispirto ocağından farksız kalır. Bütün mesele, cinslerden birinin çalışmaya mecbur ve mahkum edilmiş olması, diğer cinsin de “domestik kültü” canlı tutabilmek için bu statükoyu desteklemesinden kaynaklanıyor.
Sanayi öncesi toplumlarda kadınlar da üretime katılmak zorundaydı. Yani şu bizim eski, köhne, cahil, geleneksel diye acıyarak baktığımız zaman dilimindeki toplumlar kadın, erkek, yaşlı, çocuk demeden çalışmak ve üretmek zorunda olan “kıtlık toplumları”ydı. Sanayi toplumuna geçildiğinde ailenin bütün üyeleri şehirlere göç edip fabrikalara kapandı. Tıpkı tarlada gün boyu nasıl çalışıyorlarsa, fabrikalarda da 14-15 saat karın tokluğuna çalışmaya başladılar, ailecek.
Bu ağır çark, kısa zamanda ilk firelerini verecekti. Önce yaşlılar ve çocuklar çalışma sürecinden sıyrıldılar. Yaşlılar emekli olma imkanına kavuştu, çocuklar da okuma ordusuna katıldı. İlk tepkiler onlar adına verildi ve durumlarına yeni düzene göre ayar çekildi.
Geriye genç ve orta yaşlı kadınlarla erkekler kaldı.
İşçi sendikaları ile feministlerin iş birliği sonucunda kadınlara özgürlük sloganı Avrupa üzerinde onlarca yıl yankılandı. Kadınlara özgürlüğün o zamanki anlamı bugünküne göre oldukça tuhaftı.
Ne isteniyordu biliyor musunuz? Kadınların evlerinde oturması!
Evet, evet, yanlış okumadınız, feministler ve işçi sendikaları el ele vermiş, kadınları bu çalışma ortamının pisliğinden kurtarmak ve “eve kapatmak” için uğraş veriyorlardı.
O zamanki feminizm böyleydi. Kadınların “çalışmama hakkı” geçtiğimiz yüzyılın sonundaki feministlerin elindeki en önemli kozdu.
Kadınlar pis işlerde çalışıyor, yorgun düşüyor ve çoluk çocuklarıyla ilgilenemiyorlardı.
Aile saadeti diye bir şey kalmıyor, işçiler mutsuz oluyor, verim düşüyordu.
Sonunda patronlar da razı oldu bu isteğe ve kadınların evlerine kavuşmalarına izin verildi.
Artık onlar gönüllerince bulaşık ve çamaşır yıkayabilecek, akşam eve döndüğünde en güzel yemekleri kocalarının önüne koyabilecek ve insan olduklarının farkına varabileceklerdi.
Sanayi toplumu, sanayi devrimi en büyük devrimi, binlerce yıldır erkeğiyle beraber üretime katılmış olan kadını, çocuğu, yaşlıları üretim sürecinden kopartıyor ve bir yerlere kapıyordu. Çocuğu okula kapıyor, yaşlıyı huzur evine, kadını da eve.
Sanayi üretimi böylece ailecek başlayan bir süreçte üç firar kapısını birden açıyordu. Çocuklar, yaşlılar ve kadınlar bir yerlere firar ediyor, fabrikada erkek tek başına bırakılıyordu.
Erkek çalışmaya mecbur ve mahkum, diğerleri ise çalışmama hakları tanınmış figürleriydi sanayi toplumunun. Kadınlar istediği zaman işten çıkabilir ve kendisine bakacak bir erkek bulabilirdi.
Üretimin bütün yükünü sırtlayan erkeğin kaçacak bir “evi” bile yoktu.
Ve erkek, sanayi toplumunun “mutlu kölesi” olarak yalnız başına ne zamana kadar direnecektir?
.
Tahkim ve manda
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Tahkim ve manda
Tahkimle yatıp tahkimle kalkıyoruz. Bergamalı köylülerden Jakobenlere kadar pek çok farklı toplumsal dilim, tahkimle ilgili görüş beyan ediyor. Kimi karşı çıkıyor, kimi de ziyadesiyle faydalı ve gerekli olduğunu iddia ediyor tahkimin.
Nedir tahkim?
Anladığım kadarıyla yabancı sermaye Türkiye’ye gelmekte çekingen davranıyor. Gelmiş olanlar da gideriz diye gözdağı veriyorlar hükümete. Sebep, Türkiye’de gerek bürokrasiyle, gerek kanunlarla, gerekse halkla ilgili bir sorunla karşılaştığında yabancı sermayenin mağdur olması.
Bizim kanunlarımızla sermayenin uluslar arası hukuku örtüşmüyor, sizin anlayacağınız.
Sermaye, sınır tanımıyor. Sınır tanımadan yayılmak, genişlemek ve zenginleşmek istiyor. Bu “evrensel” yayılışının önündeki milli engelleri de kaldırmak için dayatıyor. Milli engellerin en başta geleni de, kanunlar. Milli devletin bağımsız sınırları içine bir başka inisiyatifi, bir başka evrensel gücün yaptırımını sokmayı başardığında, sizin kanunlarınız artık sadece evin içindekileri bağlıyor olacak. Yani sizi ve beni…
Yararı yok mu yabancı sermayenin? Var elbette. İstihdam, döviz girdisi, üretim artışı vesaire… Zaten burada “yabancı sermayeye hayır” sloganını parlatmaya uğraşmıyorum. Amacım, yakın tarihimizdeki bir başka noktayla ilişkilendirmek tahkimi.
Zira manda meselesi de, karşı çıkanlarca iç işlerimize karışmak ve bağımsızlığımızın ihlali olarak yorumlanmış, taraftar olanlar ise onun bağımsızlığımızı zedelemeyeceğine ikna etmeye çalışmışlardı kamuoyunu.
Size daha garibini söyleyeyim: Sivas Kongresi tutanaklarını açın ve 7. maddeyi lütfen bir okuyun. Orada şöyle yazar: “Milliyet esaslarına riayetkar ve memleketimize karşı istila emeli beslemeyen herhangi bir devletin fenni, sınai, iktisadi muavenetini memnuniyetle karşılarız.”
Şimdi bu maddeyi, bir yıl önce, 1918’de aralarında Halide Edib (Adıvar), Ahmet Emin (Yalman), Yunus Nadi ve M. Necmeddin (Sadak)’ın da bulunduğu Türk Wilsoncular Cemiyeti’nin, yani Amerikan mandası taraftarlarının zamanın ABD Başkanı Wilson’a müracaat ettikleri mektuptan bir pasajla karşılaştıralım:
“Maliye, tarım, sanayi, ticaret, bayındırlık ve eğitim bakanlıklarının her birine uzman yardımcılar ile birlikte bir Amerikan başmüsteşarı atanacak ve bu müsteşarlardan kurulu Amerikan komisyonu, yeni ilkeler çerçevesinde, memleketin mutluluğunu ve maddi gelişmesini sağlayacak reformları yapacak, yeni metotları memlekete getirecek ve öte yandan memleketimizdeki çeşitli siyasal akımlar yüzünden hiçbir zaman düzenli biçimde yerine getiremeyeceğimiz toplumsal refah ve öğretimle ilgili bütün işleri düzenleyecek ve bütünüyle yönetecektir.”
5 Aralık 1918’de gönderilen bu mektup, o devirde pek yadırganmamış olsa gerek ki, Sivas Kongresi’nde Amerikan mandası isteyenler seslerini yükseltmiş ve kongre kararları arasında aslında apaçık Amerika’nın kastedildiği “herhangi bir devlet” ibaresini koydurmuşlar, dahası, yayınlanmış olan kongre tutanaklarına bakılırsa, mandası istenen Amerika’dan bir heyetin Türkiye’ye gelerek inceleme yapması ve kararını ona göre vermesini oy birliği ile kabul ettirmişlerdir! (Sivas Kongresi Tutanakları, bizzat Türk Tarih Kurumu yayınlarından çıkmış ve Uluğ İğdemir tarafından yayına hazırlanmıştır: Ankara 1969).
Sina Akşin ise Sivas Kongresi’ndeki manda sözünün “taktik gereği” kullanıldığını söylüyor. “Takkiye” yapıldığı mı söylenmek isteniyor? Burası tam olarak anlaşılamıyor. (Eğer Sivas Kongresi takiyye yapmak hakkını haizse, Wilsonculardan bu hak neden esirgeniyor? sorusu haklı olarak sorulabilir. Pekala onlar da takiyye yahut “taktik gereği” öyle davranmış olamazlar mı?)
Nutuk’ta Mustafa Kemal Atatürk Sivas Kongresi’nin ABD Senatosu’na yazılmasını kararlaştırdığı mektuba önem verilmediğini ve mektubun gönderilip gönderilmediğini pek iyi hatırlamadığını söylemektedir. Oysa Akşin’e göre, mektup yazılmış, 9 Eylül 1919’da başta M. Kemal ve kongre üyeleri tarafından imzalanmış, yerine ulaştırılmak üzere L. E. Brown’a teslim edilmiş ve onun da bu görevi yerine getirmiş olduğunu belgelere istinaden ortaya koyuyor.
Sonuçta Akşin şu noktaya varıyor: Başta Mustafa Kemal ve Kazım Karabekir olmak üzere Kurtuluş Savaşı önderlerinin pek çoğu bir ABD mandasına karşıydı. Ancak “en azından böyle bir mandaya karşı olunmadığı, ABD dostluğuna ve yardımına büyük önem verildiği izlenimi verilmeye çalışılmıştır.”
Amerika ile dostluğu sıcak tutmanın arkasındaki hesap ise şudur Sina Akşin’e göre: “Saray ve hükümetini İngiltere desteklediğine göre bu hükümeti düşürmek ve meşruti bir hükümet kurabilmek için, ABD desteğinden yararlanmak.” ABD dostluğu bir koz olarak kullanılmıştır demeye getiriyor Prof. Akşin. (Bkz. İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele, İstanbul 1983, Cem Yayınları, s. 552-3; yakınlarda yeni baskısı iki cilt halinde Türkiye İş Bankası Yayınları arasında çıktı.)
Manda, yani başka bir ülkenin sınırlarınız içinde sizi siyasi, ekonomik veya teknolojik açıdan yönetmesi. Maliyenize karışması, halkınıza nasıl davranacağınıza, yatırımlarınızı ve önceliklerinizi nereye yönlendireceğinize karar vermesi, başka deyişle.
Peki Bu IMF, hangi cüretle bizim memura yüzde kaç zam yapacağımıza, faizleri ne kadar düşürüp yükselteceğimize, sevgili enflasyonumuza ne haller edeceğimize hükmedebiliyor? Biz de pekala bunu sineye çekiyor, milli bağımsızlığımıza halel geldiğini düşünmüyoruz böylelikle. Yıllardır canla başla savunduğumuz yarı askeri yapıdaki DGM’leri, dış baskılar sonucu nasıl bir milli mutabakatla (!) bir gecede sivilleştirdiğimizi de unutmayalım.
Ve bunlarla birlikte tahkimi bir daha düşünelim. Ve tahkimle birlikte manda meselesini bir kere daha gözden geçirelim.
Sivas Kongresi’nde ABD mandasını savunanlar, bunu bir “taktik gereği” savunuyorlardı. Bu anlaşıldı.
Peki TBMM’de belki en milliyetçi hükümet eliyle en enternasyonal çıkarlara hizmet eden bir kararın çıkmasını, tahkimin yasalaşmasını nasıl yorumlamak gerekiyor?
Benim kafam iyice karışıyor tarih okudukça. Biraz da sizin kafanız karışsın istedim ve bazı ipuçları verdim.
Artık gerisi size kalmış!
CHP’den Atatürk’e tehdit!
Kemal Karpat, uluslar arası tarih camiasının otorite kabul ettiği isimlerden. Geçenlerde Türkiye’ye geldiğinde kendisiyle görüşmüş ve kafama takılan bir soruyu yöneltmiştim.
Şahin Alpay’ın 5 Mayıs 1999 tarihinde Milliyet’te yayımlanan Kemal Karpat’la röportajı çok ilginçti. Röportajın bir yerinde Karpat, Atatürk ve CHP ilişkilerine dair şöyle diyordu:
“Atatürk’ü de çok yanlış anlıyoruz. Atatürk toplumun düşüncesine, ruhuna, hatta inanışına uygun hareket etti. Atatürk’ü büyük lider yapan ve halkıyla kaynaştıran bu anlayıştır.”
Sözün tam burasında benim başka bir yerde rastlamadığım bir konuyu açıklıyor Karpat hoca:
“Halk Partisi bunları [Atatürk’ün toplumun düşüncesine, ruhuna, inanışına uygun hareket tarzını- M.A.] değiştirdi, bir elit liderliği getirdi ve Atatürk’ü de içine aldı. Atatürk’e de açıkça söylendi: Ya bizim liderimiz olursun, ya da seni başımızdan atarız…”
Kemal Karpat’a son cümlenin doğru deşifre edilip edilmedğini sorduğumda aldığım cevap, “Aynen doğru” oldu. Bir dahaki görüşmede bu sözün belgesini de getireceğini vaat etti.
Şimdi hocanın Türkiye’ye dönüşünü dört gözle bekliyorum.
.
Tahkim ve manda
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Tahkim ve manda
Tahkimle yatıp tahkimle kalkıyoruz. Bergamalı köylülerden Jakobenlere kadar pek çok farklı toplumsal dilim, tahkimle ilgili görüş beyan ediyor. Kimi karşı çıkıyor, kimi de ziyadesiyle faydalı ve gerekli olduğunu iddia ediyor tahkimin.
Nedir tahkim?
Anladığım kadarıyla yabancı sermaye Türkiye’ye gelmekte çekingen davranıyor. Gelmiş olanlar da gideriz diye gözdağı veriyorlar hükümete. Sebep, Türkiye’de gerek bürokrasiyle, gerek kanunlarla, gerekse halkla ilgili bir sorunla karşılaştığında yabancı sermayenin mağdur olması.
Bizim kanunlarımızla sermayenin uluslar arası hukuku örtüşmüyor, sizin anlayacağınız.
Sermaye, sınır tanımıyor. Sınır tanımadan yayılmak, genişlemek ve zenginleşmek istiyor. Bu “evrensel” yayılışının önündeki milli engelleri de kaldırmak için dayatıyor. Milli engellerin en başta geleni de, kanunlar. Milli devletin bağımsız sınırları içine bir başka inisiyatifi, bir başka evrensel gücün yaptırımını sokmayı başardığında, sizin kanunlarınız artık sadece evin içindekileri bağlıyor olacak. Yani sizi ve beni…
Yararı yok mu yabancı sermayenin? Var elbette. İstihdam, döviz girdisi, üretim artışı vesaire… Zaten burada “yabancı sermayeye hayır” sloganını parlatmaya uğraşmıyorum. Amacım, yakın tarihimizdeki bir başka noktayla ilişkilendirmek tahkimi.
Zira manda meselesi de, karşı çıkanlarca iç işlerimize karışmak ve bağımsızlığımızın ihlali olarak yorumlanmış, taraftar olanlar ise onun bağımsızlığımızı zedelemeyeceğine ikna etmeye çalışmışlardı kamuoyunu.
Size daha garibini söyleyeyim: Sivas Kongresi tutanaklarını açın ve 7. maddeyi lütfen bir okuyun. Orada şöyle yazar: “Milliyet esaslarına riayetkar ve memleketimize karşı istila emeli beslemeyen herhangi bir devletin fenni, sınai, iktisadi muavenetini memnuniyetle karşılarız.”
Şimdi bu maddeyi, bir yıl önce, 1918’de aralarında Halide Edib (Adıvar), Ahmet Emin (Yalman), Yunus Nadi ve M. Necmeddin (Sadak)’ın da bulunduğu Türk Wilsoncular Cemiyeti’nin, yani Amerikan mandası taraftarlarının zamanın ABD Başkanı Wilson’a müracaat ettikleri mektuptan bir pasajla karşılaştıralım:
“Maliye, tarım, sanayi, ticaret, bayındırlık ve eğitim bakanlıklarının her birine uzman yardımcılar ile birlikte bir Amerikan başmüsteşarı atanacak ve bu müsteşarlardan kurulu Amerikan komisyonu, yeni ilkeler çerçevesinde, memleketin mutluluğunu ve maddi gelişmesini sağlayacak reformları yapacak, yeni metotları memlekete getirecek ve öte yandan memleketimizdeki çeşitli siyasal akımlar yüzünden hiçbir zaman düzenli biçimde yerine getiremeyeceğimiz toplumsal refah ve öğretimle ilgili bütün işleri düzenleyecek ve bütünüyle yönetecektir.”
5 Aralık 1918’de gönderilen bu mektup, o devirde pek yadırganmamış olsa gerek ki, Sivas Kongresi’nde Amerikan mandası isteyenler seslerini yükseltmiş ve kongre kararları arasında aslında apaçık Amerika’nın kastedildiği “herhangi bir devlet” ibaresini koydurmuşlar, dahası, yayınlanmış olan kongre tutanaklarına bakılırsa, mandası istenen Amerika’dan bir heyetin Türkiye’ye gelerek inceleme yapması ve kararını ona göre vermesini oy birliği ile kabul ettirmişlerdir! (Sivas Kongresi Tutanakları, bizzat Türk Tarih Kurumu yayınlarından çıkmış ve Uluğ İğdemir tarafından yayına hazırlanmıştır: Ankara 1969).
Sina Akşin ise Sivas Kongresi’ndeki manda sözünün “taktik gereği” kullanıldığını söylüyor. “Takkiye” yapıldığı mı söylenmek isteniyor? Burası tam olarak anlaşılamıyor. (Eğer Sivas Kongresi takiyye yapmak hakkını haizse, Wilsonculardan bu hak neden esirgeniyor? sorusu haklı olarak sorulabilir. Pekala onlar da takiyye yahut “taktik gereği” öyle davranmış olamazlar mı?)
Nutuk’ta Mustafa Kemal Atatürk Sivas Kongresi’nin ABD Senatosu’na yazılmasını kararlaştırdığı mektuba önem verilmediğini ve mektubun gönderilip gönderilmediğini pek iyi hatırlamadığını söylemektedir. Oysa Akşin’e göre, mektup yazılmış, 9 Eylül 1919’da başta M. Kemal ve kongre üyeleri tarafından imzalanmış, yerine ulaştırılmak üzere L. E. Brown’a teslim edilmiş ve onun da bu görevi yerine getirmiş olduğunu belgelere istinaden ortaya koyuyor.
Sonuçta Akşin şu noktaya varıyor: Başta Mustafa Kemal ve Kazım Karabekir olmak üzere Kurtuluş Savaşı önderlerinin pek çoğu bir ABD mandasına karşıydı. Ancak “en azından böyle bir mandaya karşı olunmadığı, ABD dostluğuna ve yardımına büyük önem verildiği izlenimi verilmeye çalışılmıştır.”
Amerika ile dostluğu sıcak tutmanın arkasındaki hesap ise şudur Sina Akşin’e göre: “Saray ve hükümetini İngiltere desteklediğine göre bu hükümeti düşürmek ve meşruti bir hükümet kurabilmek için, ABD desteğinden yararlanmak.” ABD dostluğu bir koz olarak kullanılmıştır demeye getiriyor Prof. Akşin. (Bkz. İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele, İstanbul 1983, Cem Yayınları, s. 552-3; yakınlarda yeni baskısı iki cilt halinde Türkiye İş Bankası Yayınları arasında çıktı.)
Manda, yani başka bir ülkenin sınırlarınız içinde sizi siyasi, ekonomik veya teknolojik açıdan yönetmesi. Maliyenize karışması, halkınıza nasıl davranacağınıza, yatırımlarınızı ve önceliklerinizi nereye yönlendireceğinize karar vermesi, başka deyişle.
Peki Bu IMF, hangi cüretle bizim memura yüzde kaç zam yapacağımıza, faizleri ne kadar düşürüp yükselteceğimize, sevgili enflasyonumuza ne haller edeceğimize hükmedebiliyor? Biz de pekala bunu sineye çekiyor, milli bağımsızlığımıza halel geldiğini düşünmüyoruz böylelikle. Yıllardır canla başla savunduğumuz yarı askeri yapıdaki DGM’leri, dış baskılar sonucu nasıl bir milli mutabakatla (!) bir gecede sivilleştirdiğimizi de unutmayalım.
Ve bunlarla birlikte tahkimi bir daha düşünelim. Ve tahkimle birlikte manda meselesini bir kere daha gözden geçirelim.
Sivas Kongresi’nde ABD mandasını savunanlar, bunu bir “taktik gereği” savunuyorlardı. Bu anlaşıldı.
Peki TBMM’de belki en milliyetçi hükümet eliyle en enternasyonal çıkarlara hizmet eden bir kararın çıkmasını, tahkimin yasalaşmasını nasıl yorumlamak gerekiyor?
Benim kafam iyice karışıyor tarih okudukça. Biraz da sizin kafanız karışsın istedim ve bazı ipuçları verdim.
Artık gerisi size kalmış!
CHP’den Atatürk’e tehdit!
Kemal Karpat, uluslar arası tarih camiasının otorite kabul ettiği isimlerden. Geçenlerde Türkiye’ye geldiğinde kendisiyle görüşmüş ve kafama takılan bir soruyu yöneltmiştim.
Şahin Alpay’ın 5 Mayıs 1999 tarihinde Milliyet’te yayımlanan Kemal Karpat’la röportajı çok ilginçti. Röportajın bir yerinde Karpat, Atatürk ve CHP ilişkilerine dair şöyle diyordu:
“Atatürk’ü de çok yanlış anlıyoruz. Atatürk toplumun düşüncesine, ruhuna, hatta inanışına uygun hareket etti. Atatürk’ü büyük lider yapan ve halkıyla kaynaştıran bu anlayıştır.”
Sözün tam burasında benim başka bir yerde rastlamadığım bir konuyu açıklıyor Karpat hoca:
“Halk Partisi bunları [Atatürk’ün toplumun düşüncesine, ruhuna, inanışına uygun hareket tarzını- M.A.] değiştirdi, bir elit liderliği getirdi ve Atatürk’ü de içine aldı. Atatürk’e de açıkça söylendi: Ya bizim liderimiz olursun, ya da seni başımızdan atarız…”
Kemal Karpat’a son cümlenin doğru deşifre edilip edilmedğini sorduğumda aldığım cevap, “Aynen doğru” oldu. Bir dahaki görüşmede bu sözün belgesini de getireceğini vaat etti.
Şimdi hocanın Türkiye’ye dönüşünü dört gözle bekliyorum.
.
Osmanlı’nın emperyalizme direnişi
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı’nın emperyalizme direnişi
Nedendir bilmiyorum; ama ilim adamından sokaktaki vatandaşına, sağcısından solcusuna, İslamcısından Kemalistine kadar bütün toplum yekvücut olarak Osmanlı’nın “belli bir tarihten itibaren” bozulduğu, gerilediği ve sonunda yıkılıp gittiği noktasında inanılmaz bir konsensüs içinde. Gerçekten de inanılmaz, zira bırakın başka temel konuları, Osmanlı’nın herhangi bir başka boyutunda bile bu kesimlerin hemfikir oldukları başka bir payda bulunamaz sanıyorum.
Osmanlı için bir altın çağ buluyor, bunu da Kanuni dönemine mıhlıyoruz; sonra da onu takip eden çağları, Celal Nuri’nin deyimleriyle tereddi, tedenni, inkıraz ve izmihlal olarak peşinen mahkum ediyoruz. Sanki geriledikleri için var olma hakları tükenmiş gibi idam beratlarını göğüslerine asmakta hiç tereddüt göstermiyoruz bu “talihsiz” asırların.
Ne Katip Çelebi kurtarabiliyor bu asırların gerilemekte oluşlarını, ne Şeyh Galib. Ne musıkimizin tam da yıkılışın hızlandığı dönem denilen 18. yüzyıldaki muhteşem parlayışı, ne Evliya Çelebi, ne de Boğaziçi’nin 17. yüzyıldan itibaren kültürümüzün semasına bir süreyya yıldızı gibi asılması.
Orhan Pamuk, son romanında nakkaşının 1571’de Boğaz’daki yalıların tavanlarına eşsiz nakışlar yapmakta olduğundan söz eder. Oysa en iptidai bir Boğaziçi kitabı bile Boğaziçi’nin yalılarla, hele hele nakışlı ve bezemeli yalılarla dolmaya başladığı tarihin 17. yüzyıldan önceye götürelemeyeceğini söyleyebilirdi yazara. Mesela Doğan Kuban, “Osmanlı Çağında Boğaziçi Yerleşmesi” adlı yazısında IV. Mehmed devrinde (1648-1687) dahi Boğaz’ın sahilde toplanmış küçük köyler dışında doğal görünüşünü ve bitki örtüsünü tam olarak koruduğunu, “Boğaziçi medeniyeti” diye nitelenen “konutsal yerleşme düzeninin” ancak 17. yüzyıl sonlarında kurulmaya başladığını belirtir.
Demek ki musıkimiz de, Boğaziçimiz de, şiirimiz de, altın çağ olarak kabul edilen Kanuni döneminden sonra tekamül edip olgunlaşmış.
Sadece sanat ve medeniyet bakımından değil, devlet idaresi ve bürokrasi bakımlarından da bu böyle. “Doktorasız profesör” Mehmet Genç, arşiv vesikalarına bakarak bunu teyid ediyor: Kanuni dönemi ve öncesinde vesikalarda bolca imla hatalarına, üslup acemiliklerine rastlandığı halde, 17. yüzyıldan itibaren bu işin profesyonelleştiğini ve hataların en aza inip neredeyse görülmez olduğunu vurguluyor. Bir gerileme yaşansaydı, durumun tam tersine olması gerekmez miydi?
Dahasını söyleyeyim: 1870’lerde, hatta I. Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı Devleti, dünyayı sömürgeleştirmeye yönelmiş kapitalist sisteme karşı en büyük direnişi gösteren devletlerden. İşte Donald Quataert’in 19. yüzyılda Osmanlı hükümetinin iktisadi konulardan hiç de habersiz olmadığını, “akılsızca davranmadığını” gösteren sözleri:
“Kişisel düzeyde, siyasi konumlar iktisadi çıkarlarla iç içeydi, bir sadrazam, bir saray mabeyncisi ve nazırlar Avrupa şirketlerini ülkeden atmayı amaçlayan madencilik girişimlerine yatırım yaparlarken, bir kısım Osmanlı memurları da paralarını ve güvenlerini yabancı şirketlere yatırdılar. Resmi düzeyde [ise] Osmanlı yöneticileri, geleceği ve iktisaden yapılabilir olanı gören iktisadi plancılardı… Kömür madenciliğinde, devlet çok gerekli gördüğü yurt içi kömür arzını sağlama almak için yerli girişimcilere mali teşvikler tanımıştı… Osmanlı Devleti’nin iktisadi politikası temelde esnek ve yaratıcı, istenilen amaçlara erişebilmek için asgari zorunluluklara göz yuman bir politikaydı.”
Dikkat edilsin, Quataert’in sözünü ettiği “esnek ve yaratıcı” iktisat politikasının uygulandığı dönem, bizim Osmanlı Devleti’nin dağılma dönemi diye damgaladığımız yıllar. Osmanlı’da mevcut “devlet aklı”nın, bütün o askeri, siyasi ve ekonomik yenilgi ve başarısızlıklardan ne yaman dersler çıkarmayı başarmış ve dünyayı yutmaya hazırlanan bir sisteme karşı son anlarında bile teslim olmak bir yana, yalnız savaş meydanlarında değil, ekonomide de nasıl dişe diş mücadele etmiş olduğunu artık görmemiz gerekiyor.
Avrupa ekonomisi, bir ahtapot gibi rıhtımlara, tütüne, tuza bile el koymuşken, Osmanlı Devleti ve toplumun el ele, kaçak tütün ekerek, liman işçilerini greve çağırarak, demir yolu işçilerini örgütleyerek emperyalizme karşı nasıl bir savaş verdiklerini öğrenmek isteyenler Quataert’in Osmanlı Devleti’nde Avrupa İktisadi Yayılımı ve Direniş’ini bulup okusunlar; öğrenecekleri inanılmaz şeyler var.
Artık tarihimizin kara delikleri dediğim bu talihsiz asırlara nazarlarımızı yöneltmenin zamanı geldi de geçiyor bile.
.
Küreselleşme, postmodernizm ve tahkim
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Küreselleşme, postmodernizm ve tahkim
Türkiye’de yatırım yapan veya yapacak olan yabancı şirketlerin sözleşmeden doğan sorunlarının giderilmesinde Türk adalet sisteminin devreden çıkarılması, bunun yerine uluslar arası bir hakem heyetinin denetiminin getirilmesi, kısaca tahkim gündemdeki sıcaklığını koruyor. Hükümet, “tavizsiz” bir tutumla çıkarmaya kalktığı tahkim kanununun muhalefetin desteği olmadan çıkamayacağını anlayınca şimdilik Genel Kurul’daki görüşmeleri askıya aldı. Bu süre zarfında hiç değilse Danıştay’ın da devrede olması gerektiğini savunan DYP’yi ikna edeceğini umuyor olmalı hükümet kanadı. FP ise kesin olarak karşı olduğunu bildirdi.
Tahkim yalnız siyasi partileri değil, köşe yazarlarını da “böldü”. Bu arada ilginç görüntüler de yaşandı. Yıllardır kuvva-yı milliyecilik yapanların bir kısmı tahkimin kapitülasyonları diriltmek anlamına geleceğini savunurken, diğer bir kısmı ne kadar elzem bir nimet olduğuna dair tadından yenmez nutuklar irad etti.
Bu arada 68’lilerin kahiri ekseriyetinin tahkimi savunması ise çarpıcıydı. Tıpkı Ecevit’in bir zamanlar kendisinin de aralarında olduğu solcuların Boğaz Köprüsü’ne karşı çıkmalarının köklü bir hata olduğunu beyan edip bugün tahkime karşı çıkanların aynı konumda bulunduklarını söylemesi gibi, 6. Filo’yu “denize döken” kahramanların bugün kuzu kuzu tahkimi alkışlamaları, hatta yere göğe sığdıramamaları, hatta hatta ülkemizin geleceğinin bu karara bağlı olduğuna bizi iknaya kalkışmaları ise tek kelimeyle ibretlikti.
Kuşkusuz tahkimi düz ve dar bir mantık yürüterek Sevr’le, kapitülasyonlarla, bağımsızlığımızın haleldar olması ile sınırlamak zorlama olur. Türkiye zaten adım adım dünya sisteminin içine çekilmektedir. Ara sıra hırçınlıklar yapsa da, sisteme entegre olmak yolunda kararlı adımlarla ilerleyen bir ülkedir Türkiye. Aksi halde Avrupa Topluluğu’na girmeye karar vermenin ve IMF, Dünya Bankası gibi uluslar arası sermayenin dağılım ve denetim kanallarının “egemenliği”ni kabul etmenin bir anlamı olabilir miydi?
Zira globalizasyon denilen, Türkçeye küreselleşme olarak çevrilen bu dünyayı tek bir pazar haline getirme stratejisi, gerçekte dış politikanın iç politika üzerindeki karşı konulmaz baskısı değil midir? Tabii bu küresel sermaye hareketi yalnızca para olarak gelmiyor bir ülkeye; aynı zamanda bu sermayenin rahatça işleyebileceği bir yasal, hukuki ve hatta siyasi düzeni de getiriyor. İç politikaya demokratikleşme olarak yansıyan şey, aslında bu olgunun bir uzantısından ibaret.
George Kateb hepimizden daha net: “Demokratik olmayı arzulayan bir toplumun hayatında dış politika figürleri belirleyici oluncaya kadar gerçek bir demokrasiden söz edilemez.” Aslında demokrasinin iç ihtiyaçlar sonucu değil, şu mahut “dış güçler”in o ülkede kendisine hareket sahası açma çabasının sonucu olduğu bundan daha açık söylenemezdi. Küreselleşmenin zaman ve mekanı sıkıştırması, yani zamanı hızlandırıp mekanı daraltması (dünyanın bir köy haline gelmesi) aslında iç ve dış politikanın ayrılmazcasına iç içe geçmesini, aralarındaki farkın belirsizleşmesini de getirmektedir. Bu ise bir ülkenin içeriden mi, yoksa dışarıdan mı yönetildiğinin fark edilemeyeceği “yepyeni”, “postmodern” bir evrensel yönetim biçimine doğru hızla ilerlenmekte olduğu anlamına gelmektedir.
Avrupa Parlamentosu’ndan geçen yasaların yarısı, aslında uluslar üstü yapıların, özellikle de büyük bir baskı gücüne ulaşan finansal güçlerin önceden çıkmasına karar verdikleri yasalardır. (*) Global piyasadaki son eğilimler, gerçekte liberal demokrasinin de meşruiyetini günbegün elinden alıp özünü kemirmektedir.
Habermas’ın gündeme getirdiği meşruiyet krizi, bugün liberal demokrasilerin en başta gelen dertleri arasında. Zira globalleşme ve onun hasıl ettiği zaman ve mekanın kısalıp daralması olgusu, karşısında direnebilecek tek odak olan ulusal parlamentoları hızla topallatıp sersemleştirmektedir. Klasik, yani zaman ve mekanın rehavetle aktığı dönemlere göre oluşturulmuş bulunan yasama teknikleri, globalleşmenin hızı ve etkinliği karşısında çaresiz kalmakta, onun hızına ayak uyduramamaktadır. Kendi kavram ve kurumlarını o kadar büyük bir hızla yenilemekte ve yaymaktadır ki global ekonomik güçler, buna köhnemiş parlamenter yasama sistemiyle karşı koymak veya en azından ayak uydurmak neredeyse imkansızlaşmaktadır. Öyleyse bugünün temel sorunu, Habermas’a göre şöyle konulabilir:
“Demokratik kurumları, zaman ve mekanın kısalıp daralmasının (küreselleşmenin) ortaya çıkardığı korkutucu sorunları alt etme gücüne kavuşturabilecek şekilde nasıl yeniden biçimlendirebiliriz?”
Dünya sahnesinde neler döndüğünü anlamadan hükümete de, kurumlara da kızmanın bir alemi yok. Ekonomik gücü olanlar dayatıp istediği sonucu alıyor, direnenleri ise devre dışı bırakıyor. Direnenler arasında parlamentolar olsa dahi.
Tahkim isteğini, dünya sisteminin ucuz iş pazarı ve risksiz kazanç arayışından soyutlayarak naif bir şekilde tartışmanın bize kazandıracağı hiçbir şey yok. “Postmodern dünya”ya, tıpkı bir zamanlar modern dünyayı vitrin tarafıyla görmeye şartlanan ‘tatlı su Frenkleri’nin gözlüklerinden bakmakta neden bu kadar ısrarcı olduğumuzu insan merak ediyor doğrusu.
Yoksa 1860’lardan beri Garp cephesinde değişen bir şey yok mu?
(*) Bkz. William E. Scheuerman, “Globalization and exceptional powers: The Erosion of liberal democracy”, Radical Philosophy, sayı: 93, Ocak-Şubat 1999, s. 20.
Titanik
Şu ünlü Titanik filmini yaşlı gözlerle seyreden hanımlar, filmde en çok, transatlantiğin batışı esnasında kurtarma filikalarına erkeklerin atlamayıp “Bayanlar önden!” demelerine bayılmışlar. Böyle bir şey olmuşsa, gerçekten de o erkeklerin centilmenliğine şapka çıkarılır. Lakin meselenin ilginç bir cephesi daha var.
“Siz o can pazarındaki bir erkek olsaydınız, yine kadınlara öncelik tanır mıydınız?!.”
Bu soruyu Amerika’nın ünlü magazin dergilerinden Salon’da benim gözde antifeministim Camille Paglia’ya soruyorlar. Kendisi de bir kadın olan Paglia’nın cevabı ise ilginç mi ilginç (mealen):
“Cinsiyetinin ne olduğuna bakmadan önce güçlü kuvvetli ve sağlıklı gençleri doldururdum filikaya, ardından da çocukları. Bu durumda 35-40 yaşının üstündekilere filikada yer kalmazdı. Ne yapalım ki, rasyonel düşününce böyle davranmak zorundayım. Zira ben de atalarım gibi insan neslinin devamını düşünmek için sağlıklı ve doğurgan insanlara öncelik vermek isterim. Bir tabii afette, başka ne düşünülebilir ki!”
Kuşkusuz Paplia’ya katılmak zorunda değilsiniz. Ancak aynı soruyu kendinize sorun ve dürüstçe cevap vermeyi deneyin bakalım. Cevaplarınızı gönderirseniz, ileride üzerinde duracak bir konu çıkmış olur bana da.
Çöken komünizm midir, liberalizm mi?
“Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve sonrasında SSCB’nin dağılışı, komünizmlerin ve modern dünyada ideolojik bir güç olarak Marksizm-Leninizm’in çöküşü olarak kutlandı. Kuşkusuz bu doğru. Bu olaylar, bir ideoloji olarak liberalizmin nihai zaferi olarak kutlandı. Bu, gerçekliğin tamamen yanlış algılanmasıdır. Tam aksine, aynı olaylar daha da büyük ölçüde liberalizmin çöküşünü ve “liberalizm sonrası” dünyaya kesin olarak girişimizi göstermekteydi.” Immanuel Wallerstein, Liberalizmden Sonra, Çeviren: Erol Öz, İstanbul 1998, Metis, s. 9.
.
Batı modernliği ve biz
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Batı modernliği ve biz
İslam’ın Serüveni’nin yazarı Hodgson’ın üzerinde durduğu husus, modernlik eğer köklerden tam manasıyla bir kopuş şeklinde anlaşılmak gerekiyorsa, bunun Batı’da değil, asıl Doğu’da gerçekleştiğidir. Batı’da araçsal aklın ürünleri, yani teknoloji ile Touraine’in sözünü ettiği öznel dünya, yani değerler dünyası arasında her şeye rağmen bir ortak-yaşarlık (symbiotic) ilişkisi kurulmuş durumdadır. Bunlar birbirlerinden ayrılma eğiliminde olsalar da birinde ortaya çıkan bir değişme diğerinden mukabele görmekte ve etkileşim halinde yaşamaya devam etmektedirler. Bu açıdan Batı kültüründe geçmişinden, köklerinden kopma diye bir şey söz konusu edilemez, zira hiç değilse kurumsal bazda temel süreklilikler korunmuştur. Bugün Cumhuriyet’ten önceki otorite ve işlevini büyük ölçüde koruyan ve sürdüren ordu dışında hiçbir kurumdan söz edemez durumdayız Türkiye’de. Oysa Fransız Akademisi’ne, saatleri bile değiştirmek isteyen İhtilalciler tarafından dokunulamamıştır ve halen ayaktadır. Öyleyse Batı kültürü ciddi bir geleneksellik içermektedir. Öbür taraftan modernleşme süreçlerinde Doğu toplumları, Toynbee’nin “Herodian” dediği bir tavırla kendi kurumsal değerlerinin başını kesmekle işe başlamıştır. Bu yüzden modernlik kendi köklerinden kopuş demekse bunu Doğu toplumlarının Batı’dakilerden daha iyi başarmış olduklarını söyleyebiliriz!
Ne geleneksel İslam toplumları ve devletlerinin tarihin belli bir anında medeniyet yarışından kendi rızalarıyla diskalifiye olduklarına inanıyorum, ne de değişmediklerine. Gerçekte değişmeyen hiçbir toplum gösterilemez de. Ancak değişme sadece belli bir coğrafyadaki hareket anlamında değil, zamansal değişme olarak ele alınırsa modern dönemin kendisine mahsus veçhesi ayan beyan hale gelir. Değişmenin hızı artmıştır, hatta Paul Virilio’nun sözlerine inanacak olursak hız kavramı bile yetersiz hale gelmiştir günümüzü anlatmak için. Eğer dede kasap, oğul elektrikçi, torun da doktor oluyorsa burada bir zamansal değişmeden söz edebiliyoruz. Modern toplum bütün bu mesleki tercihlerin bir ve aynı anda yapılabildiği bir toplum düzenini sunmaktadır üyelerine. Ancak geleneksel dönemde her ne kadar değişme varsa da, kontrollü ve istikrarı güvence altına alınmış bir değişme söz konusudur.
Asıl üzerinde durmak istediğim nokta, değişmeyi sadece modern döneme mahsus bir fenomen olarak değerlendirmenin hatalı bir davranış olacağıdır. Buna Hegelci tarih şemasının bizim aydınlarımız tarafından sorgulanmadan benimsenmesinin yol açtığını düşünüyorum. Bazılarına göre Bağdat’ın Moğollar tarafından yakılmasından sonra, bazılarına göre ise Kanuni’nin ölümünden itibaren İslam dünyası büyük bir duraklama ve gerileme dönemine girmiş, yeni hiçbir şey üretilememiş, özgün olan ne varsa Batı’dan çıkmıştır. Bugünkü geriliğimizin temel sorumlusunun toplumun tasavvufa meyletmesi olduğunu söyleyenler, hatta Eş’ariliğin yaygınlaşmasının böyle bir ruhi atalete yol açtığını ileri sürenler de az değildir. Buna felsefe derslerinin medreseden çıkarılmasının yol açtığını söyleyenler olduğu kadar ticaret yollarının değişmesini ekleyenler de olmuştur. Ancak hep bir tek değişkenden yola çıkan bu “tekçi” açıklama biçimleri, aynı andaki birçok toplumsal yapıyı ve neredeyse 600 yıllık bir büyük tarihi macerayı bu kadar cılız bir teorik aygıtla açıklayabileceklerini düşünüyorlar.
Halbuki tarih, hele hele 600 yıllık bir tarih ve İslam coğrafyası gibi muazzam çeşitlilikteki bir dünya hakkında bu kadar uluorta hükümler vermenin kime ne faydası dokunur? Buradan sağlıklı bir tarih felsefesinin çıkma ihtimali var mıdır?
İşte Hodgson, Braudel ve Wallerstein gibi gerçekten de tarihin örtüsünün altına bakmayı prensip haline getirmiş tarihçiler, hayat kadar çok-değişkenli bir tarih bakışını yerleştirmeye çalışmışlardır. Hodgson’ın modernlik anlayışı, daha çok, sosyal yatırımların arttığı bir iktisadi ve siyasi yapılanmayı ifade etmektedir ve bu yapının Batı’da ortaya çıkmasının zorunlu olmadığını, eski dünyanın o günkü şartlarının Batı’da olmasa da başka bir yerde modernliği ortaya çıkartacağını öngörmektedir. Tartışılabilir tabii ki. Asıl vurgulamak istediğim, inhitat paradigmasını sürdürmekle kendimizi tarihi bir aktör olarak tamamen tarihin dışına iteceğimizdir. Amacımız buysa bir diyeceğim yok. Ancak hem Osmanlı kültürünün özgünlüğünü savunmak, hem de bir noktadan itibaren her şeyin durduğunu, bittiğini, tekrara düşüldüğünü söylemek, sizi bilmiyorum; ama bana hiçbir şey söylemiyor.
.
“Ruh mezbahaları”
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
“Ruh mezbahaları”
Yeryüzündeki uzun maceramızın köşe taşlarının hala yerinden kıpırdamamış olması ne tuhaf!
Medeniyet-göçebelik çatışması bunlardan birisi. Özgürlük mü yoksa güvenlik mi? sorusunun açtığı çatal, hala kapanmış değil.
20. yüzyıl, en yerleşik medeniyetlerden birisinin göçebeliğe meylettiği bir zaman dilimi oldu. Yeni bir “göçebe çağı”nın başladığı bile iddia edildi. Amerika’da üretilen konut tipleri içinde en fazla rağbete mazhar olanı, karavanın arkasına takılıp istenildiği yere park edilen mobil home’lar; gerçekten de ev dahil her ürünün taşınabilir olanı giderek daha göze giriyor günümüzde. Bilgisayar başında alış verişten sanal alem içinde seyahate kadar pek çok gelişme, klasik mekan anlayışının altını oyuyor. Sonuçta medeniyetin, yerleşik hayatla asırlar süren özdeşliğinin köküne kibrit suyu dökülüyor.
Ve İbn Haldun’un kurduğu ‘yaman denklem, insanlık tarihini kat’ ederek bugüne erişiyor.
Sonuç olarak değişen bir şey yok medeniyet-göçebelik cephesinde.
Özgürlük ile güvenlik kavramları da yerinde sayıyor asırlardır.
Eski Yunan’da özgür olanlar katılabiliyordu siyasete; “şehirli” olmak da onlara mahsus kılınmıştı. Şehirde yaşamak ile şehirli olmak arasındaki sınır çizgisi, tam da özgür olup olmamanın ortasından geçiyordu.
Bu manaya gelecek şekildedir ki, Latinler, “şehrin havası özgür kılar” demişlerdir. Buradaki özgürlük sadece toplumsal değil, siyasi özgürlük anlamına da gelmektedir. Siyaseten özgürlüğüne kavuşmuş, bu ayrıcalığı tutmuş olanlar gerçekten “şehirli” olduğuna göre, şehir bu özgürlüğün yaşanabildiği, siyasetin özgürce tartışılıp denetlendiği bir mekan idi, aynı zamanda.
Şehir ve özgürlük, siyasal iktidara katılımları bakımından özdeşleşmişti Batı medeniyetinin şafağında.
Bunun dışında şehirler doğal olan özgürlüğün sınırlandığı, yer yer yasaklandığı ve yeni bir kalıba döküldüğü medeniyet vakalarıydı. Şehrin surları, bir bakıma medeniyetin de güvencesiydi.
Orada kırsal kesimin yabaniliği törpülenir ve “adam” edilirdi. Barbarlar, yani köylüler ve göçebeler, şehre girdikleri gibi çıkamazlardı. Şehrin kapıları, barbarlara kapalıdır; yani tabiatta yaşayan insanın içgüdülerine ve serbestliğine.
Şehir, baştan beri farklılığın yuvası olmuştur: Heterojenliğin aynı cinsten olmamanın, çoğul kimliklerin birlikte yaşamasının güvencesi, şehirde bulunmuştur. İşte Müslümanları kucaklayan Medine, şehir kimliğine böyle ulaşmıştır. Hıristiyanlığın anne şehri olan İstanbul da öyle… Tabii ki Kudüs.
Farklı kimliklere mensup cemaatler, bir arada yaşamak için özgürlüklerinden tavizler vermek zorundadırlar. Tahammül, tolerans, hoşgörü, tesamuk: Kendi kimliklerinin gereklerini yerine getirmenin ve ortak bir paydada buluşmanın, böyle yeni bir medeniyet ortaya koymanın farklı isimleri bunlar.
Şehirlerin planları da özgürlükleri kısıtlar. Herkesin nerede oturacağı, nerede ve nasıl yürüyeceği, şehri nasıl kullanacağı önceden belirlenmiştir. Tabiat da, tabii, fıtri olan davranışlar da dışlanmış, kıstırıldıkça kıstırılmıştır şehirde. Hele günümüzde…
Günümüzde şehir, bireylerin özgürlüğünün olduğu kadar tabiatın da dışlandığı, insanın temel değerlerinin güvenlik adına kurban edildiği bir mezbaha olup çıkmıştır. (Nietzsche olsa, “ruh mezbahaları” derdi.)
Güvenlik ve konfor, rahatlık, ihtiyaçların tatmini, evet. Şehir bunları fazlasıyla sağlıyor.
Fakat insan, fıtri tarafıyla şehirlerden sürgün edilmiş hissediyor kendisini. Bedeni şehirden hoşnut; fakat gelin görün ki, manevi bir sakatlanmadan da muzdariptir.
Fırsatını bulunca şehrin dışına kaçması, iki katlı müstakil bir eve, bahçesinde maydanoz yetiştirmek, ıslak toprak kokusunu ruhuna emdirmek için yönelmesi bundan.
Bir kere daha açık mekan kültürleri, yani özgürlük, yani fıtrat baskın çıkmaya başlıyor insanlık tarihinde.
“Şehre özgürlük”
Son sloganı bu insanlığın. Şehirden vazgeçemiyor ama şehirde kaybettiği özgürlüğü yine şehirde bulmak istiyor. Özgürlük istiyor ama güvenliği feda etmeden…
Zaten bu yüzden çağımızın parmakla sayılacak kadar nadir yetişen büyük mimar-düşünürlerinden Frank Lloyd Wright organik mimari diye yeni bir şehircilik tasarımı peşinde tüketti ömrünü. “Şu açık ki” diyor, “modern hayata daha tabii olarak hizmet verilmeli ve daha fazla hareket özgürlüğü ve daha fazla mekan ve ışık ile korunmalıdır. Yeni bir mekan kavramına muhtacız. Organik mimari, makine çağında demokratik ruhun doğal mimarisidir.”
Wright, şaşırtıcı bir tezle çıkıyor: Şehrin bireyleri özgürleştirmesinin demokratik ruhu canlandıracağını, doğal olanın, keza özgürlüğün şehirle barışabileceğini, göçebelik ve hareket özgürlüğünün hakiki demokratik ruha yeşerebileceği bir ortam hazırlayacağını söylüyor The Living City (Yaşayan Şehir) adlı kitabında.
Tabiattaki rasyonel olmayan düzeni şehre taşımak için bir ömür boyu savaşan bu dahi mimarı, şehir plancılarımız, mimarları belediye başkanlarımız yeterince tanısaydı, şehirlerimizin yine böyle anti demokratik, gayri tabii ve kölece itaati ömür temerküz kamplarına döner miydi dersiniz?
KÜLTÜR BAHÇESİNDEN
“Geçmiş, ölü değildir”
Faulknar’ın deyişiyle “geçmiş asla ölü değildir, hatta geçmiş bile değildir üstelik… Bu geçmiş insanı geriye çekmez, ileriye iter ve beklemenin aksine bizi geriye, geçmişe doğru süren, gelecektir.”
Hannah Arendt,
Geçmişle Gelecek Arasında
.
Küçük Kıyamet
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Küçük Kıyamet
Takvimler bundan tam 490 yıl önceyi, yani 1509 yılının Ağustos’unu gösterirken, İstanbul ve çevresi tarihinin en ağır depremlerinden birini atlatmaya çalışmaktadır. Devrin padişahı Bayezid-i Veli, yani İkinci Bayezid bile hasar gören saraydan çıkmış, otağını açık bir alana kurmuş ve İstanbul’un yerle bir olan dokusunu nasıl ayağa kaldırabileceğini düşünmektedir.
Halkın Küçük Kıyamet (Kıyamet-i Suğra) adını verdiği bu gerçekten de dehşetengiz depremin Richter ölçeğinde kaç şiddetine tekabül ettiği konusunda bilgimiz yok. Lakin süre bakımından onun yanında birkaç gece önce yaşadığımız deprem, göz açıp kapayıncaya sürmüş kabul edilebilir. Zira bu deprem, belki inanmayacaksınız ama tam 45 gün fasılasız devam etmiş, İstanbul’un meşhur surları başta olmak üzere Topkapı Sarayı ile eski sarayda (bugünkü İstanbul Üniversitesi binasının bulunduğu yerdeydi), henüz yapımının üzerinden birkaç yıl geçmiş olan Bayezid Camii ile Fatih Sultan Mehmet’in yaptırdığı Fatih Camii’nde olduğu gibi Arcadius Sütunu ile Bizans’tan kalma birçok tarihi yapıda hasara, en önemlisi ise Bizans’tan kalan ve mukataa usulüyle halka dağıtılan kagir evlerin yıkılması sonucunda çok sayıda ağır can kaybına yol açmıştır.
İşte bu deprem, İstanbul’un 1920’lere kadar süren o sıcak mahalle dokusunun başlangıcı ve hakiki Osmanlı İstanbulu’nun miladı olacaktır. Padişahın emriyle derhal bir mimarlar şurası toplanmış ve cami kubbelerinin çatlamasını önleyecek “kubbe çemberi” yeniliği burada benimsenmiş, İstanbul’un azgın depremlerinde mümkün olduğu kadar az can kaybına yol açacak bina tiplerinin arayışı başlamış, halk da yıkılmamış kagir binalara bir daha girmekten ürktüğü için evler yeniden yapılırken ahşap tercih edilmiştir. Bu şurada alınan kararlar mucibince İstanbul’da ahşap ve ağacın saltanatı başlamış ve 1920’lerin sonunda ahşap yapı yasağı getirilinceye kadar da devam etmiştir. Anadolu ve Rumeli’den toplanan işçilerle İstanbul’un yeniden inşasına girişilmiş ve ahşap, adeta İstanbul’la özdeşleşmiştir. Öyle ki ne rutubetin çürütmesi, ne de yangınların bir avuç küle çevirmesi, halkı ahşap evden vazgeçirebilmiştir. Hatta bu yüzden, “İstanbul’un yangınları olmasa, evlerinin eşikleri altından olurdu” sözüne gidene kadar bir edebiyat bile olmuştur halk arasında.
Tarihinin en büyük ve en yaygın depremlerinden birini yaşamakta olan ülkemizi Allah bu felaketin beterinden esirgesin. Ancak toplumsal bir bütünleşmeye bizi her zamankinden daha büyük bir hamleyle sevk eden bu büyük afetlerin, akl-ı selim ile değerlendirildiğinde toplumların mukadderatında kritik dönemeçler vücuda getirilmesine zemin hazırladığını, bu afetlerden nasıl bir bilgelik zuhur edebildiğine bir delil olarak sizi 5 asır öncesine götürmek istedim bugün.
Biz de yaptığımız yanlışlardan ders almasını bilir ve aynı yanlışları tekrar etmeden alternatif çözüm tekliflerini ciddi olarak değerlendirirsek, 1930’lardan beri içerisine sıkıştırıldığımız tek tip apartmanlaşma kısır döngüsünü aşma ve dünyada bu yönde ne gibi çözümler geliştirildiğini görme imkanını yakalayabiliriz ancak.
Katil kim?
Daha depremin tozu dumanı üzerimizde tüterken medyamız var gücüyle bağırmaya başladı: Katiller! Hiç değilse depremin (yalnız depremin mi, çarpık şehirleşmenin ve rüşvetle evlerin üzerine kat üstüne kat çıkarmanın da) bir tabii afet olmayıp bir cinayet olduğunu idrak etmeye başladık galiba, diye düşündüm.
Suçu kendi üzerimizden başkalarına kaydırmakla hangi derdin çözüldüğü görülmüş ki şimdiye kadar? Meselelerimizi en azından İkinci Bayezid zamanında ulaşılmış olan soğukkanlılık ve akl-ı selimle çözmek yerine birilerini, mesela müteahhitleri suçlayarak çözebileceğimizi zannediyorsak açıkça aldanıyoruz. Çünkü toplum-siyaset-bürokrasi üçgenindeki bir zımni mutabakatın sonucunda ortaya çıkıyor şehirlerimizin mevcut “çarpıklığı”.
Mesela: Yaza yaza dilimde tüy bitti, şu bize dayatılan apartmanlaşma meselesini ciddi olarak hiç tartışabildik mi? Dünyada ileri sayılan ülkelerin konut tercihlerini biliyor muyuz? O gökdelenleriyle gözümüzün önünde beliriveren Amerika’nın bazı eyaletlerinde konut yapımında beton kullanmanın yasak olduğunu bu halka açık yüreklilikle söyleyen oldu mu? Fransız hükümetinin ülke çapında yaptırdığı anket sonucunda halkın yüzde 65’inin apartman yerine birkaç katlı müstakil evlerde oturmak istediğini anlayınca, şehirleşme ve konut politikasını değiştirdiğini biliyor muyuz peki? Ya bizim politikacılarımızın törenle açmaya doyamadıkları toplu konut sitelerini yine törenle yıkmak için İngiliz hükümetinin her yıl bütçeye belli bir para koyduğunu?
Hayır, bilmiyoruz. Bilenler de susuyor ve bir deprem felaketinde başlıyoruz sağı solu suçlamaya. Çünkü böylesi kolayımıza geliyor.
Hangimiz bir ev alırken veya kiralarken binanın depreme dayanıklılık testini istedik mal sahibinden? Kirişlerin kaçlık demirden atıldığını merak etmek yerine gittik banyonun fayansının hangi kaliteden olduğuna bakmayı tercih ettik. Zemin etüdünün yapılıp yapılmadığını soruşturmak yerine dış cephenin güzel görünüp görünmediğini kıstas aldık. Saten boya kadar bile ilgilendirmedi bizi binaların statik hesapları.
Ondan sonra bağırıyoruz var gücümüzle: Katiller!
Katil kim gerçekten de?
Katiller içimizde!
İntihar etmek için çırpınan bu kadar insan varken katile gerek yok ki!
Bu dokuz köyden kovulmayı hak eden yazıyı, yöneticisinden halkına kadar hepimizin ağır faturaların yenilerini ödememek için şapkamızı önümüze koyup üzerinde yer aldığımız kritik deprem kuşağında felaketlere davetiye çıkartmayacak yeni yapı tipleri ve yeni şehirleşme stratejileri nasıl geliştiririz? sorusu üzerinde kemal-i ciddiyetle düşünmemiz gerektiğini hatırlatmak için kaleme aldım.
Bu felaketin yaralarını inşaallah sabırla, dayanışma içinde saracağız. Bundan eminim.
Ne var ki toplumlar geriye dönük değil, ileriye dönük yaşarlar.
Yaşadığımız bu felaketin aklımızı başımıza getirmesi ve yeni felaketlerde daha fazla içimizin yanmaması için her şeyi yeni baştan düşünmek ve hatalarımızı tekrarlamamak şart.
.
Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!
Deprem, soluksuz bir fotoğrafını sundu Türkiye’nin. Cansız, nefes alıp vermeyen, donmuş, tıkanmış bir Türkiye fotoğrafıydı önümüze düşen.
Mefluç bir devlet, can havliyle tırnaklarını enkaza geçirmiş mazlum; ama ilk taşı atacak kadar da kabahatsiz olmayan bir millet,
Ne yazık ki ancak böyle zamanlarda şahlanan sivil inisiyatif,
Evini barkını depremzedelere açanlardan çocuğunun oyuncaklarını felaket bölgelerine gönderenlere kadar eşsiz bir ruh necipliği ile mücehhez bir halk,
Japon kurtarma ekibini getirdiği aletler gümrükten geçmedi diye 9 saat hava alanında bekleten ya da mazot parasına imza atılmadığı için iş makinesini çalıştırmayan, köhnemişlikte eline su dökülemez bir bürokrasi,
En olmayacak zamanda yabancı düşmanlığı yapmaya kalkan ve işi gücü sivil inisiyatiflere ket vurmak olan bir sağlık bakanı,
Deprem bölgesine İngiliz ekiplerinden bile sonra intikal eden ve iş makinelerine el koymayı ancak yaralılar enkaz altında pestil haline gelip teslim-i ruh ettikten sonra akleden bir hükümet,
Nihayet insana, “Devlet dediğin böyle olur” dedirten ve Çınarcık’taki apartman enkazının altındaki Türkleri kurtardıktan başka kendi vatandaşı olan bir kız çocuğunu delip bulan birkaç milyonluk İsrail’in inanılmaz kurtarma timi…
Bu fotoğraf, Türkiye’nin hep örtbas etmek istediği, görmekten bucak bucak kaçtığı, 21. asrın Türk asrı olacağına dair nutuklarla zevahiri kurtaracağını sandığı büyümemizin karanlık tarafını en açık bir şekilde gözler önüne serdi.
Colorado’da yapılan deprem ölçümleri bizim Kandilli’nin rahmetli Fatih Gökmen hoca zamanından beri yerinde saydığı anlaşılan ölçümlerinden daha doğru çıkıyorsa, hangi yüzle “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” vecizesini ağzımıza alabiliyoruz? 1960’larda TÜPRAŞ’ın İzmit’teki fay hattının üzerinde kurulmasının bir cinayetten farksız olacağını söyleyen üniversite hocalarına kulak asmayıp bürokratların kısa vadeli avantajlarına öncelik tanıyan mantığın bir “devlet mantığı” taşıdığı söylenebilir mi?
Nüfusun artmasını, şehirli nüfusun köylü nüfustan fazla olmasını kalkınma zanneden ve gücünü toplumu gerçekten eğitmeye değil, dini eğitim kurumlarını kapatmaya hasreden bir devlet ve ona kredi tanıyan bir toplumun ulaştığı durumun fotoğrafıydı 17 ağustos sabahı 45 saniye içinde çekilen fotoğraf.
O 45 saniye ki Türkiye’nin en azından Özal’la başlayan biraz cilalı parlayış yıllarının sonunu getirmeye yetti. Bu parlayış, ihracata ve teknoloji transferine dayalı bir kalkınma olmayıp hakikaten alt yapıdaki sağlam adımların sonucu olsaydı, eğitimiyle, bilimsel kurumlarıyla, sivil toplumun sahih girişimleriyle donanmış olsaydı ve devleti gerçekten küçültüp çocukların Kur’an kursuna kaç yaşında gideceği gibi saçma sapan işlerle uğraştıracağına teknik ve çevik bir aygıt haline getirseydi, bugün uğradığımız felaketi çok daha hafif atlatır, ölülerimizi mezbahalarda inekler gibi dondurmaz, kepçelerle toplu mezarlara doldurmaz, hasılı kelam dünya aleme rezil olmazdık.
Evet bu deprem, Türkiye’nin o örtbas etmeye çabaladığımız karanlık cephesini ayan etti gözümüze.
17 ağustostan sonra gözlemlediğim en çarpıcı gelişme, halkın sesindeki yükselme oldu. Şimdiye kadar her şeyi devletten beklemeye alıştırılmış bu halk, artık kendi işini kendisinin görmesi gerektiğini fark etti. Devlet, 48 saat sonra uykusundan mahmur gözlerle uyanırken, vatandaş çoktan enkazın altına girmiş, ölüsünü, dirisini çıkarmış, mezarını kazmış, son vazifesini yapmıştı bile.
“Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğum için utanıyorum!” diyen hanım, aslında olayın hararetinden yandığı için bu derece keskin konuşuyordu şüphesiz. Yine de bu sözleri ciddiye almak gerek.
Ayrıca artık şehre bakış da değişecek Türkiye’de. Bir kurtuluş kapısı olarak görüle gelen şehir, depremden sonra daha tedirgin bir bakışla halkalanacak. Hayatımızı emanet ettiğimiz evleri seçerken daha dikkatli olunacak. Alırken de, kiralarken de, artık eskisi gibi laubalilikler yapılamayacak. Yerleşilecek bölgeler konusunda daha bir hassasiyet gösterilecek.
Kuru kuruya yabancı düşmanlığı yapanlar, bir daha eskisi gibi ayran kabartamayacak. Bir Türk’ü kurtarınca gözyaşlarını tutamayan Yunanlının görüntüsü hafızamızdan hiç silinmeyecek.
İnşaallah topyekün bir uyanışa sebep olacak bu deprem. Dünyaya ve ahirete bakışta yeni ufuklar açacak. Maneviyata yeni bir yönelişin nabızlarda gümbür gümbür atmaya başladığının belirtileri görülmeye başlandı bile. Hayat, kitlesel ölümlerle birlikte yeni bir anlama büründü. İnsani değerler yeniden hatırlandı. Şehirler de bu değerlere göre yeniden şekillenecek.
17 ağustostan sonra hiçbir şey bir daha eskisi gibi olmayacak!
.
Ölüleri beklemek
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Ölüleri beklemek
Deprem bölgesinde üçüncü hafta yaşanırken, gelen haberler arasından birisi baştan beri dikkatimin cımbızından hiç kaçmadı. Enkaz altında hala yakınları yatan depremzedeler, cenazeleri çıkarılmadığı için onları bırakıp çadırlara gidemiyor, yağmur çamur demeden ne halde olursa olsun onların cenazelerinin çıkmasını büyük bir sabırla bekliyorlarmış.
Ne büyük fedakarlık! diye düşünenler varsa hemen uyarmalıyım: Bu bir fedakarlık değil, düpedüz insan oluşumuzla bağlantılı bir durum. Hatta insanoğlunun yerleşik hayata geçmesi, yani şehirli oluşu ile de kuvvetli bağlantısı olan bir hadise bu.
Bazan kelimelerin başlangıçtaki anlamları ele verir üzerini örtüp görmek istemediğimiz hakikati. Onları zaman zaman deşmekte büyük yarar var.
18. yüzyılın ünlü İtalyan düşünürü Vico, Latince “insan” anlamına gelen “human” kelimesinin “törenle ölü gömmek” anlamındaki “humandate”, “humandatare” fiillerinden geldiğine çeker dikkatimizi. Ölü gömmek, Vico bu etimolojik bağlantıyı ısrarla ve önemle vurguluyor, insanı hayvanlardan ayıran fiillerin başında gelmektedir. Bazan hayvanlar arasında da ölülerini gömenlerine rastlanabiliyor, lakin ölüsünü gömmenin üzerine bütün bir türün adını bina edecek kadar ölümle haşır neşir olan, ölüm üzerine başlı başına bir hayat tarzı ve kültür geliştiren, nihayet onu kurumlaştırabilen tek varlık, sadece ve sadece insandır.
Düşünün ki, insan, insan oluşunu bile ölülerini gömmeye, onların başında beklemeye, onların etrafında yeni bir hayat kurmaya borçlu!
Lewis Mumford da yerleşik hayatın, yani şehir hayatının ölüler vasıtasıyla başladığını belirtir. Bulduğu formül, paradoksal gibi gelse de, manidar ve derinliğiyle etkileyicidir: “Yerleşik hayata ölüler dirilerden önce geçmiştir.”
Medeniyet ölüler sayesinde başlamıştır başka bir deyişle. Eğer ölüp de gömülen kabile büyükleri veya saygın din adamları olmasa, onların mezarları etrafında yerleşmeler başlamasaydı, insanoğlu bu koca yeryüzünde “merkezsiz” bir şekilde bir diyardan öbürüne sürüklenecek ve yerleşik hayata geçemeyecekti: Ölülerin şehri, yani mezarlıklar sağların şehrinden önce ortaya çıkmıştır. “Bir anlamda” der Mumford, “Ölülerin şehri, her yaşayan şehrin öncü çekirdeğidir.” (The City in History, London 1961, s. 7.)
Nitekim Kur’an-ı Kerim’de de, iki kabilenin övünme yarışına girdikleri, bunun üzerine gidip atalarının mezarlarını saydıkları ve daha çok mezarı olan kabilenin daha üstün kabul edildiği bir adetten bahsedilir (Tekasür, 1-2).
Demek ki ölülerini enkazın altında bırakmayıp yaşlı gözlerle sıranın kendi ölülerinin çıkarılmasına gelmesini bekleyenler, aslında en temel insani dürtülerden biriyle hareket ediyorlar. Ölülerinden kopamayan bir toplum, her şeye rağmen hem insanlığını, hem de medeniliğini sürdürüyor demektir.
Kobe’den ders almak
Tv’lerden eminim siz de benim gibi izlemişsinizdir: Japonlar 1 Eylül’ü, 1923’teki 140 bin kişiyi kaybettikleri günün anısına deprem günü olarak anıyor ve ülke çapında tatbikat yapıyorlar. Okullarda, iş yerlerinde, medyalarda verdikleri deprem eğitimi işe yaramış mı diye kontrol ediyorlar o gün.
Aklıma takıldı: Depreme bu kadar hazırlıklı olan bir toplum, Kobe’de neden 5 bin küsur ölü verdi acaba?
İnternetteki deprem sitelerinden öğrendiğime göre meğer can kaybının asıl büyük kısmı depremden değilmiş. Ya nedenmiş biliyor musunuz? İyi niyetli; ama o anda paniğe kapılmış bir elektrik idarecisi, kurtarma çalışmaları daha hızlı yürüsün diye otomatik olarak inmiş olan şalteri kaldırıp şehre elektrik verince patlak veren yangınlardan! Japonlar o gün bugün o şaltere yanıyorlarmış!
Halktan korkmak
Niyazi Berkes, Unutulan Yıllar adlı hatıratında halk evlerinin köye açılma yıllarında köylünün “halktan” sayılmadığını söyler; buna mukabil halkçılık denilince akla köylerin gelmesindeki garabete de değinmeden edemez.
Aydın-halk çelişkisinin Yaban’dan beri yakamızı bırakmadığına, en son deprem felaketi sırasında bölgeyi ziyaret eden siyasilerimizin gördüğü tepkiler karşısında otobüs camları artı koruma ordularının ardından halkı selamlamakla (!) yetindiklerini görünce iyiden iyiye kanaat getirdim.
Gerçekten de niçin yöneticilerimiz halkla bütünleşemiyor, ondan ürküyor, çekiniyor, bire bir muhatap olamıyorlar? Seçim meydanlarında kule gibi platformlardan halka tepeden konuşmaya gelince varlar, televizyonlardan göz göze gelmedikleri güruha karşı esip gürlemeye, “aziz vatandaşlarım” nutuklarına sığınmaya gelince varlar; fakat enkazdan iki tane taş kaldırmaya, mağdur bir çocuğun pabucunu bağlamaya yahut iki çift sözle şikayette bulunmaya gelince sıra, ara ki bulasın onları!
Bir de şunu anlamıyorum: Başbakan’a çalışmalardan şikayetçi olan kadın, “görevlilerce” içeri alınıp sorgulanmış! Bu, vatandaş boğazına kadar derde gömülse de şikayet etmemeli, devletin her yaptığını sineye çekmeli anlamına mı geliyor? Yani şikayet edilince devlet mi sarsılıyor? Bunlar bir şikayetlik canı olduğunu zannediyorlar herhalde devletin!
Sivil ruh ayağa kalk
17 Ağustos depremi, devletten önce halkın seferberlik ilan ettiği bir felaket oldu. Lapseki’den kalkıp İzmit’e gelen ve depremzedelerin su alan ayakkabılarını bedava tamir eden dededen elleriyle yaptığı poğaça ve börekleri deprem bölgesine gönderen İzmirli hanımlara kadar gerçekten göz yaşartıcı sahneler yaşandı halk arasında.
Tabii bu kadar kendi işini kendisi görmeye alışan bir toplum, yeri geldiğinde devlet adamlarına tepkisini belli etmekte gecikmeyecekti.
Şunu merak ediyorum idare sistemimiz bakımından: Ya bu deprem Marmara Denizi gibi müthiş bir ulaşım kolaylığının etrafında değil de Anadolu’nun ücra şehirlerinde vuku bulsaydı, ya depremi İstanbul ve Bursa gibi iki sanayi devi az hasarla atlatmasa ve yardımlarını hemen boca edemeseydi, ya sivil inisiyatif de bu kadar erken işe koyulmasaydı, depremin bilançosunu tasavvur edebiliyor musunuz? Bu kadar büyük üç avantaj varken 48 saat sonra olaya müdahale edebiliyorsa idaremiz ve bugün bile çadır açığı devam ediyorsa, beterinden gerçekten Allah korusun!
Halk şikayet ve hatta isyan etmekte haklı bir bakıma. Ancak bunun bir sivil uyanışa dönüşüp dönüşmeyeceğini zaman gösterecek. Zira sivil uyanış, tehevvürler ve heyecanlarla değil, bir şeyler yapma azminin uzun vadede kurumlaşmasıyla vücut bulur.
.
Yalova’nın kurtuluş savaşı
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Yalova’nın kurtuluş savaşı
17 ağustos depreminin üzerinden 20 gün geçmiş ve ben Yalova’nın nazlı yollarına revan olmuşum.
Aradan neredeyse 20 yılı aşkın süre geçmiş demek ki. Yalova’nın henüz küçük ve şirin bir sahil kasabası kimliğini muhafaza ettiği günlerde o güzelim sahilini hoyrat yazlıkçı apartmanları yeni yeni işgal etmeye hazırlanıyordu. Benim de o zamanlar bu inşaatlardan birkaçında yer döşemecisi olarak emeğim geçmiş, nice alın teri dökmüşümdür. Onun için Yalova’da yıkılan her apartman, biraz da benim içimden sıcak bir yumruyu yırtarak çıkartıyor.
Bursa’dan Yalova’ya gidiş gelişlerimden birinde trafik tıkanmıştı. O vakitki nüfus ve trafik yoğunluğu düşünüldüğünde bu iyice acayip bir durumdu. Sonradan öğrendim ki, o gün Yalova’nın düşman işgalinden kurtuluş günüymüş!
Ne tevafuk! Dün Yalova’nın sokaklarını arşınlarken bir kitapçıya meraklı bakışlarımı yönelttiğimde, mavi renkli bir kitap dikkatime çarpıyor: Kurtuluş Savaşında Yalova. “Ne kadar da anlamlı ve zamanında çıkmış bir kitap!” diye geçirdim içimden, bugün yeni bir kurtuluş savaşı vermekte olan Yalova’nın enkazların başına üşüşmüş iş makinelerinin homurtuları uzaktan uzağa kulağıma çalınırken.
Evet, Yalova bir kurtuluş savaşı veriyor yeniden.
Ne kadar hızla serpilmişti oysa hatıralarımdaki o şirin sahil kasabası!
Attila İlhan, Yalova için “Bursa’nın bir parçası olmalıdır” der. “Yalova’sız bir Bursa kolu kanadı kesilmiş, güdük kalmış bir şehirdir.” diye de ekler.
Uzun süre İstanbul ile Bursa arasında, kah birine yanaşarak, kah öbüründen uzaklaşarak naz yapan Yalova, sonunda bir seçim öncesi il oluverdi. Ardından merkezi bütçeden yatırımlar geldi, nüfusu artmaya başladı, ufak ufak sanayi de gelişti. Seracılık derseniz (hele ki çiçekçilik) zaten Türkiye’nin önde gelen birkaç merkezinden biriydi. Yazlıklar arttı, yeni yeni siteler, villalar yapılmaya başlandı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin gayretiyle deniz otobüsleri ve feribotlar İstanbul’u 45 dakikalık bir mesafeye getirdi.
Velhasıl, deprem öncesi her şey çok iyye gidiyordu.
Ne ki deprem, Türkiye’nin kendi yüzüne yaptığı o ağır makyajı, nobran elleriyle kazıyıp alttaki acemi bakışlarını ortaya çıkardıysa, Yalova’nın görünüşteki fiyakalı gelişimini de bozmaya yetti. O canım şeftali ve elma bahçelerinin içinde yer aldığı, iki dere arasındaki alüvyonlu toprağın oluşturduğu Hacımehmet ovasını hesapsız ve plansız bir biçimde dolduran “lüks apartman daireleri”nin hemen hemen hiçbiri bilinçli ve planla bir şehir kurma stratejisinin uzantısı değildi ne yazık ki.
Türkiye’nin hemen her büyüyen (“gelişen” değil) şehrinin başına gelen Yalova’nın da başına gelecekti. Ve olan oldu, gözlerimizdeki büyüyle birlikte bir şehrin (sadece bir şehrin mi, bir bölgenin, hatta devleti ve milletiyle bütün bir ülkenin de) nasıl büyük bir hızla uçuruma doğru sarkmakta olduğunu fark ettik o 45 saniye sayesinde.
Gidiş, hızlı bir gidişti; ama hiç de iyiye doğru bir gidiş değildi. Hesapsız, plansız ve dizginlenmesi müşkil bir frensiz gidişti. Deprem, ne yazık ki çok ama çok acı bir fren oldu. Canlar, cananlar kaybedildi, içimiz yandı, kanımız dondu.
Ama inanıyorum ki gözümüzün önündeki perde kalktı ve yakıcı gerçeği bütün çıplaklığı ile 45 saniye içinde gördük.
Yalova’nın tenhalaşan sokaklarından geçmiştim depremin ikinci günü. Gerçekten bir ölüm sessizliği hakimdi şehirde.
Dün gördüğüm Yalova’da ise bir kıpırdanma başlamış gibi geldi bana. Konuştuğum Yalova’nın yerlisi emlakçı bir dostum, dünden beri şehrin damarlarına, arterlerine yeniden kan gelmeye başladığını hissettiğini aktardı bana.
Terk edenler de var, depremden sonra kaçıp geri dönenler de. Tam 8 bin kişi resmen kaydını düşmüş Yalova’dan. Kaçış, devam ediyor, bir süre de edecek gibi.
Yine de şanslı bir şehir Yalova. Bir zamanlar kendisini paylaşamayan İstanbul ve Bursa gibi iki devin desteğiyle yaralarını en erken saran ve ayağa kalkmaya çabalayan şehir olacak gibi deprem bölgesinde.
Osmanlı’nın Yalak-abad’ı yeniden “abad” olacağı günlerin sabırsız bekleyişindeydi dün. Tıpkı yıllar önce rastladığım kurtuluş günü gibi yeni bir kurtuluş ve silkiniş hamlesinin ilk ışıkları, bazı Yalovalıların içine doğmuştu.
Umarım bu ışık yaygınlaşır, Yalovalıları olduğu kadar bizi de kucağına alır ve bu defa akıllanarak atarız adımlarımızı.
Attığımız adımların hesabını vermenin şerefiyle…
.
Cumhuriyet’i kuran irade
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Cumhuriyet’i kuran irade
“Buhran”, Arapça ateşli hastalık demek; Batı dillerindeki “kriz”i karşılamak üzere Tanzimat’tan sonra icad edilmiş bir terim. Biz de sonradan “bunalmak” fiilinden “bunalım”ı türetmişiz karşılık olarak. Yine de, Türkiye bağlamında düşündüğümde yaşadıklarımızın bir “buhran” alameti olması daha makul ve mantıklı geliyor bana.
Türkiye’de rejim tartışmaları ne zaman buhran düzeyine çıksa, hemen başlangıca dönülür ve şu iki iddia birbiriyle çatışır: “Cumhuriyet’i zaten askerler kurdu, Cumhuriyet onların eseridir, dolayısıyla müdahaleye hakları vardır.” Buna karşılık, “Türkiye Cumhuriyeti askerlerce kurulduğu için ‘askeri bir cumhuriyet’tir, böyle bir cumhuriyetten hayır gelmez. Biz bugün ‘sivil bir Cumhuriyet’ kurmalıyız”, tezi ortaya atılır. Sonuçları itibariyle birbirine taban tabana zıt olan her iki tezde de ortak kabul gören nokta, Cumhuriyet’i askerlerin kurduğudur. Oysa “Askerler kurdu kötü oldu.” demek kadar “Askerler kurdu iyi oldu.” demek de bizi yanlış sonuçlara götürmektedir.
Tarih hakkında yanlış bilgi üzerine kurulan hatalı yorumların bize getirdiği çoraklığı iyi bilirsek, hatalarımızın farkına daha iyi varırız sanıyorum. Çok sözü edilen özgürleşmenin ilk şartı, görünenin ardındakini bilmek, bilgisizliğin zihinlerimize örttüğü şalı açmaktır. Öyleyse bir bilene danışalım ve işin esasını, görünmeyen yüzünü biraz kazıyalım. Bakalım alttan çıkacak portreyi tanıdık bulacak mısınız?
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi hocalarından Prof. Dr. Bülent Tanör, bir konuşmasında Cumhuriyet’in kuruluşunu 1921 Anayasası’na, hatta 23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılışına kadar geri götürür. Anayasa yapan ve Türkiye Devleti’ni ilan eden birinci meclis, devletin kurucusudur. Devleti kuran bu mecliste asker üye sayısı topu topu 15’tir. Bütün yetkileri “nefsinde” toplayan bu meclis, hükümet kurduğunda adı TBMM Hükümeti olmakta, ordu kurduğunda ise adı TBMM Orduları olmaktadır. Meclis kurulmadan önce bir ordu bulunmadığına dikkat çeken Tanör, “Ordu devletten önce gelmemiş, siyasal bir güç olarak devlet orduyu oluşturmuştur.” demektedir. Nitekim Mustafa Kemal, başkumandanlık yetkilerini meclisten alana kadar ne kadar zorlandığını Nutuk’ta kendisi anlatmaktadır. Tanör’e göre Osmanlı-Türk anayasal ve siyasal hayatında, sivil otoritenin askeri alanı bu kadar denetim ve gözetim altında tuttuğu bunun gibi bir dönem yaşanmamıştır.
Cumhuriyet de askerler tarafından değil, sivil otorite olan Meclis tarafından ilan edilmiştir. Nitekim ikinci mecliste asker üye bulunmaması şartı getirilmiş ve asker milletvekillerinden kışlalarına dönmek ya da istifa ederek mecliste kalmak şıklarından birisini seçmeleri istenmiştir. Kurtuluş Savaşı öncesinde Anadolu ve Rumeli’deki Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri, teşkil ettikleri askeri birliklerin başına eşraftan sivil kişileri geçirmişlerdir. Hatta bu sivil komutanların sadece denetlenmesini yeterli görmeyerek, icabında değiştirilme yetkisinin mahalli kongrelerde bulunması gerektiğini dile getiren Alaşehir Kongresi’nin Salihli delegesi Zaid Molla gibi din adamları da vardır.
Demek ki, diyor Prof. Tanör, TC’ye giden yol, zannedildiği gibi tepeden inme ve asker çizmeleriyle kat edilmiş olmayıp tam tersine aşağıdan yukarıya, sivil karakterli ve temsili demokrasiye dayanarak gerçekleştirilmiştir. TC’nin “otoriterleşmesi”nin 1925’ten sonra başladığına dikkat çeken Tanör, otoriterlik ile militerlik arasındaki farkın atlanmaması gerektiğini de belirtir. Tamam, Meclis güdümlüdür ve ülke otoriter bir şekilde yönetilmekte, Tek Parti’nin mutlak egemenliği kurulmaktadır; ama sonuçta rejim askeri bir rejim değil, sivil kurumlara dayanan bir rejimdir. Atatürk, savaştan sonra büyük bir ustalıkla askeri kışlasına sokmuş ve Mareşal Fevzi Çakmak’ın “emin elleri”ne tevdi etmiştir.
Mustafa Kemal’in daha 1910’da (Meşrutiyet’in ikinci yılında), İttihat ve Terakki Kongresi’nde askeri siyasetten ayırmak gerektiğini söylediğini ifade eden Mete Tunçay ise Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Atatürk’ün orduya bilinçli olarak büyük yatırımlar yapmadığına dikkat çekiyor. Çünkü Atatürk, II. Meşrutiyet yıllarındaki kargaşadan büyük dersler çıkarmıştır.
Sizi bilmem; ama bunları okuyunca hem şaşırdım, hem de hayret ettim bunca zamandır tersini düşünmeye nasıl şartlandırıldığıma!
Prof. Dr. Bülent Tanör’ün konuşması Türkiye Sorunlarına Çözüm Arayışları (Boyut Yayınları, İstanbul 1995) adlı kitapta yer almaktadır (s. 17-24). Neşe Düzel’in Mete Tunçay’la konuşması ise Yeni Yüzyıl’ın 20 Temmuz 1998 tarihli nüshasında çıkmıştır.
.
Yeni bir Türkiye!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Yeni bir Türkiye!
Malum, nüfusumuz artıyor, büyük şehirlere göç bütün hızıyla devam ediyor, çocuklarımızı okutacak okul bulamıyor, insanlarımıza nasıl olursa olsun başlarını sokacakları iki göz oda bulmakta zorlanıyoruz…
Öyle görünüyor ki, bütün bu cümlelerdeki fiillerin sonlarına birer -dı takısı eklememiz gerekecek bundan sonra.
Yalnız depremden sonra değil, 2000’li yılların ilk 10 yılını devirdiğimizde, yani 10-15 yıl sonra “zaten” Türkiye büyük ölçüde stabilize olacak, yani bütün bu yaş ve mekan hareketliliği bir istikrara kavuşacakmış. Nüfus artışı durağan hale gelecek ve köyden şehre göç, asgariye inecekmiş.
Nüfus bilimcilere bakılırsa nüfusumuz 100 milyonu hiçbir zaman aşmayacakmış mesela. 95 milyonda takılıp kalacak ve orada sabitlenecekmiş.
Bu ne demek biliyor musunuz?
Söyleyeyim: Nüfus artışından kaynaklanan büyüme duracak.
Göç yüzünden şehirlere taşınan ucuz iş gücü arzı bitecek.
Şehirlerde gecekondu baskısı azalacak, arazi mafyası gücünü kaybedecek; her şeyden önemlisi, bütün ümidini talebin artmasına bağlayan sektörler iç piyasada tıkanacak ve gözlerini dışarıya, ihracata çevirmek zorunda kalacaklar.
Artık her yıl ilkokula yeni başlayanların sayısında eskisi kadar büyük artışlar olmuyor. Bu neyin göstergesi? Nüfus artışımızın eskisi kadar “patlama” yapmadığının, istikrar kazanmaya doğru gittiğinin tabii ki.
Bu demektir ki 10-15 yıl sonra insanlara başlarını sokacakları iki göz oda bulmak için çabalayacağımıza, daha nitelikli konutlar için seferber olacağız. Mevcudun yerine daha iyisinin, kalitelisinin, dayanıklısının yapılması için mücadele vereceğiz. Bu noktada depremin etkisiyle ayrı bir hassasiyet de oluştuğunu ilave edecek olursak konut ve şehirleşme stratejilerinde temel bir değişikliğin gündeme gelmesi kaçınılmaz hale gelecek.
Bu demektir ki Türkiye’de bazı gözde sektörler gündemin gerisine itilecek ve bazı yeni sektörler alacak onların yerini.
Türkiye bu yeni gelişmelere hazır olmasını bilmeli bugünden.
Demek ki Türkiye kadar Türk toplumunun yapısı da değişiyor. Bir zamanlar köylerinden şehirlere göç eden kesim toplumsal yapıyı derinden değiştirmişti. Bugün şehirlerimizin yüzde 60’ından fazlasını göçmenler oluşturuyor. Şehirlerimizin profili bu yüzden değişti. “Anadolu Kaplanları” denilen yeni bir sanayici, müteşebbis ve iş adamı zümresi doğdu bu yeni profilden.
Büyük şehirlere gelenler adetleri, yemekleri, dilleri ve türküleriyle, hayata bakışları ile yeni bir popüler kültür oluşturdular. Kendi şarkıcılarını (İbrahim Tatlıses, Mahzun Kırmızıgül) yetiştirdiler, kendi yemeklerini (lahmacun, çiğköfte, kebap) yaygınlaştırdılar, “sevdalıyım” kelimesindeki “a”nın kısa okunması gerektiğini öğrettiler şehirlilere.
Şimdi artık yeni bir yüz yılın ve bin yılın eşiğinde Türkiye deprem şokuyla kendine geliyor. Sarkmakta olduğu uçurumun dibindeki suda kendi yaralı ve hastalıklı yüzünü deprem sayesinde görme fırsatını yakaladı.
Bu çok pahalıya mal olan enstantane, eğer Türkiye’nin 10-15 yıl sonraki portresine giden yolu kısaltabilirse, bu onun tek iyiliği olacaktır.
Kaybedilen savaşların faydası
Napolyon’un “Kaybedilen bir savaş, bazen mevcut durumu kazanılan on savaştan daha fazla değiştirebilir.” dediği rivayet edilir.
Nedense son depremden sonra bu tür sözler daha fazla dikkatime çarpmaya başladı. Yenilgilerin, başarısızlıkların, hastalık ve afetlerin toplumları erkenden olgunlaştırma gibi bir hikmetleri olduğuna giderek daha fazla inandığımı fark ediyorum. Ve bildiğim kadarıyla toplumların ortak aklı, bu başarısızlık, yenilgi ve afetlerden ders çıkarmakta hiç de çekingen davranmamıştır.
Gerçi felaket anlarında vahim yanılgılara da sürüklenmekten kurtulamamıştır insanlık. Mesela Bertrand Russell’ın sözünü ettiği bir veba salgınında papazların halkı kilisede dua etmeye çağırmaları ve böylece istemeden hastalığın sağlamlara da sirayet etmesine uygun bir zemin hazırlamaları örneğinde görüldüğü gibi cehalet pek çok cana mal olmuş, nice hayatın taze dalları erkenden kurumuştur. Ama bu büyük ve ağır tecrübeler toplumun dimağında acı da olsa unutulmaz izler bırakmaktadır. Bu izlerin etkisiyledir ki, şimdilerde sosyal bilimcilerin “sosyo-kültürel tekamül” adını verdikleri bir ortak adımı atmaya zorlanmaktadır toplumlar. Umuyoruz ve diliyoruz ki, 17 ağustos depremi, Türk halkı için olduğu kadar artık hantallığından kendisinin dahi şüphesi kalmamış olan idarecilerimiz, siyasetçilerimiz ve bürokratlarımız için de artık geri dönülmez bir eşik oluşturur. Unutmamalıyız ki, Kurtuluş Savaşı’ndaki mücadele ruhuna, azmine ve milletçe bilenmişliğe savaş, yoksulluk ve acı dolu yılların potasında yoğrulduktan sonra ulaşılmıştır.
Bugün neden böyle olmasın ki!
Depremden sonra Osmanlı’yı hatırlamak
Tam bir ay önce yaşadığımız deprem, yalnız can ve mal kaybına yol açmakla kalmadı, Türkiye’nin kültür hayatını da ciddi biçimde etkiledi. Kitap ve dergi satışlarının bıçak gibi kesildiğini söylüyor kitapçılar. Sinemalar boşaldı, yazın cılız da olsa süren kültür etkinlikleri iptal edildi veya ertelendi.
Bu arada tam hızını almak üzere olan Osmanlı Devleti’nin 700. kuruluş yıl dönümü kutlamaları da kısmen akamete uğradı. Eylülde yapılacağı duyurulan resmi kutlamaların da Mart 2000’e ertelendiğini öğrendik.
Yine de Türk Tarih Kurumu’nun Ankara’da 4 gün sürecek uluslar arası kongresi ekim ayında yapılacak. Bu meyanda önümüzdeki hafta (21-22 eylül) Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın düzenleyeceği Hoşgörü 700 sempozyumu ile Türkiye Yazarlar Birliği’nin 13-14 ekimde yapacağı toplantıların ertelenmediğini, zamanında yapılacağını duyuralım. (Son iki toplantı da İstanbul’da gerçekleştirilecek.)
Bu arada dergiler de peş peşe Osmanlı özel sayılarını çıkarmaya başladı. Yakınlarda gözüme çarpanlar şunlar:
Gösteri: Siyasi, bilimsel, estetik, hukuki ve tasavvufi boyutlarıyla 19 makalede ‘İki cihan arasında Osmanlı İmparatorluğu’nu ele alan dergide İlber Ortaylı, Şevket Pamuk, İskender Pala, Gültekin Çizgen, Filiz Çağman, Uğur Derman gibi imzalara yer verilmiş.
Cogito: Çağdaş Osmanlı tarihçiliğinin piri Halil İnalcık ve yeni nesil tarihçilerin gözdelerinden Cemal Kafadar’la yapılmış konuşmalarla açılan dergide, Osmanlı üzerine bir açık oturum da yer alıyor. Özellikle dikkatimi çeken iki yazı, “18. yüzyıl ve değişim” (Edhem Eldem) ve “Felsefe ve tefelsüf” (İsmail Kara) başlıklarını taşıyor. Cogito’nun kapak tasarım ve uygulaması ise gerçekten nefis.
.
Köşe yazarlığı
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Köşe yazarlığı
Acaba diğer köşe yazarları da benim gibi yaptığı işi beynine batan bir kıymık gibi dert ediniyor mudur?
Neden sürekli olarak yazıyoruz? Neden her Allah’ın günü okuyucunun karşısına çıkıp en el değmemiş fikirlerimizi en tafralı bir tavırla yüzlerine haykırmak zorunda hissediyoruz kendimizi? Çetin Altan’ın deyişiyle siyasetten depreme, sosyolojiden aşka, hukuktan tarihe kadar çuvallar dolusu yazıyı geride bırakan bizimki gibi bir aydın türü, dünyanın neresinde görülmüş bir acayip mahluktur dersiniz?
Orhan Pamuk Kara Kitap’ta bir köşe yazarının her yazdığını kendisi için yazılmış kabul eden kadın okuyucudan bahsederken bir yerde kara mizahını yapıyordu köşe yazarlığının ve onların “sevgili” okuyucularının.
Benim Adım Kırmızı’da ise daha bir temeline iniyor meselenin Pamuk ve köşe yazarlığını geleneksel hayatımızın başlıca haber ve yorum kaynaklarından meddahlığa benzetiyor. Meddahın kahvehanede anlattıkları ile bugünün köşe yazarlığı arasında kurduğu bu çarpıcı ve diabolik bağlantı, doğrusu nefsime dokunan tarafları olmasına rağmen hoşuma gitti kültürel ortamımızı anlamak bakımından.
Gerçekten de ister Arap ülkelerine, ister İran’a, ister Japonya’ya, isterseniz Avrupa ve Amerika’ya uzanın ve bakın gazetelere bizdeki gibi gazete köşesine kurum kurum kurulmuş köşe yazarları var mı diye. Nafile aramayın, bulamayacaksınız.
Batı’da köşe yazarı (columnist) denilen taife, haftanın en fazla bir iki günü yazar ve yazdığı da adamakıllı makaledir. Gazetelerin elbette bir başyazarı vardır. Ancak columnist, Türkçesiyle söyleyecek olursak “sütun sahibi”, bir konunun uzmanıdır. Gerektiğinde, söz sırası kendisine geldiğinde yazar ve yazdığında da taşı gediğine oturtur, konuya bakışları geriye dönülemeyecek bir şekilde etkiler, sözü de ciddiye alınır!
Bizdeki gibi her sayfada birkaç tane “köşe yazarı”nın fütursuzca ahkam kestiği görülmüş şey değil dünyada.
Eskiden de vardı tabii köşe yazarları. Ama azdı ve nadirdi.
Mesela köşe yazarı denilince bir Refii Cevat Ulunay gelirdi akla, bir Peyami Safa gelirdi, bir Burhan Felek gelirdi.
Bunlar tatlı üslupları ile en derin siyasi ve sosyal konuları halkın anlayacağı şekilde yoğurur, öyle koyarlardı okuyucularının önüne. Fıkralarla, anekdotlarla süslerlerdi yazılarını. Okuyucu da tıpkı meddahların söz arasında birçok derin konuyu çaktırmadan karşısındaki beyinlere sızdırmasında olduğu gibi “eğlenirken öğrenirdi” (bu sözün Namık Kemal’e ait olduğunu bilmem hatırlatmama gerek var mı?). Hasılı, halkın en önemli yorum kaynaklarıydı onlar.
Son yıllarda gazetelerde boy gösteren köşe yazarları arasında ise böyleleri çok çok az. O neslin suyunun suyu olarak belki bir Hasan Pulur’u zikredebilirim, o kadar. Yerlerine halef bırakmadan çekilip gittiler aramızdan.
Şimdi jübilesini yapmış futbolcular, şöhreti biraz uful etmiş şarkıcılar, emekli bürokratlar, büyükelçiler, eski ve yeni milletvekilleri, hatta görevi başındaki bakanlar, profesörler, ilahiyatçılar, profesyonel yazarlar, şairler, televizyon sunucuları, paparazziciler, medyumlar, hatta mankenler, gurmeler, ahçılar, modacılar, kuaförler, stilistler, velhasıl toplumun hemen her kesiminden eli kalem tutanlar artık köşe yazarlığı yapıyor gazetelerde ve onların rengarenk ilavelerinde.
Kendim de bunlardan birisi olduğum için rahatça yazabiliyorum meslektaşlarımın geldiği kesimleri.
Öyle ya, ben de gazeteci değilim ve gazeteciliğin mutfağında yetişmedim, üstelik bazan yazdığım yazıların hiç de köşe yazısı kıvamında olmadığının pekala bilincindeyim. Kalemimin popüler, herkesin anlayacağı türden yazılardan çok dar bir okuyucu kesimine hitap etmeye meyyal oluşundan hoşlanıyorum açıkçası. Çünkü bana göre asıl kalıcı olanlar, bu tür okuyucuyu “besleyen” yazılar…
Fakat neticede bir gazetede yazıyorum, yazdığım yazı dar bir muhitteki birkaç bin okuyucunun eline geçmiyor. Onu yüz binlerce insan okuyabilir! Hazır eline gazeteyi almışken bu insanlara da hitap etmek zevkinden kendini nasıl alıkoyabilir yazar?
İşte yazarı “iğva”ya düşüren yakıcı ve kandırıcı soru!
Artık “yüz binlerin yazarı” olmak bir fikri sabit haline gelir onda ve sonuçta “herkesin” yazarı olmanın dayanılmaz cazibesine kapılıverir.
Herkesin yazarı olmakla dar bir kesimin yazarı olmak arasında zorlu bir seçim beklemektedir yazarı.
Ben en azından asıl mesleği yazmak olan köşe yazarlarının bu yakıcı soruyla yüzleşmek ve cevabını vermek zorunda olduklarını düşünüyorum.
.
Deprem üzerine artçı düşünceler
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Deprem üzerine artçı düşünceler
Nadir de olsa, bürokratik işlemleri insanı canından bezdiren Beyazıt Kütüphanesi’ne uğrayıp kitap kataloglarını şöyle bir tararım, araştırdığım konuda daha önce neler yayınlanmış diye. Bazen tuhaf kitap başlıkları cezbeder beni. Mesela bir yangın, bir deprem veya bir uçak kazası üzerine, bazen de Arif Nihat Asya’nın,
İstanbul’da Kuştepe’nin,
Evlerine dönmemiş kızları-
Gayri- göremezler güneşi,
Göremezler yıldızları diye başlayan “Altı kızlar” ağıtı türünden mevzii hadiseler karşısında yazılmış destanlardır bunlar. Ağıt-destan geleneğimizin binlerce yıldır süregelen bu kolu, şimdilerde epeyce dumura uğramış gibi.
Fakat hayır. Bu rolü, büyük ölçüde medya üstlenmiş durumda artık. Televizyonlarda dramatize ediliyor, klip haline getirilip fon müziği eşliğinde sunuluyor deprem görüntüleri; gazetelerdeki ürpertici manşetlere hep bir ağızdan eşlik eden köşe yazarları, gerçekten de destanların, tragedyaların korolarını oluşturuyorlar sanki.
[Şimdi içinizden eminim köşe yazarlığına “taktığımı” geçiriyorsunuzdur. Bu konuda rahat davranmamın sebebi, çuvaldızı önce kendime batırmasını bilmem. Aksi halde bazı köşe yazarı dostlarımın serzeniş ve sitemlerini göğüsleyemezdim. Okuyucularımınkilerini de elbette!]
Ne diyorduk, evet, artık felaketler eskisi gibi bir “edebi konu” olarak gözde değil. Daha çok sinemalarda korku filmlerine konu oluyor, o da amacından saptırılarak ve endüstriyel üretim mantığına teslim olmuş bir çehreyle.
Şöyle bir düşünelim isterseniz, 17 ağustos depreminden geriye kaliteli kaç yazı kaldı diye. Şimdiye kadar Erzincan depremindeki kadının hala her söylenişinde içimizi burkan ağıtına denk kalitede bir şarkı bile üretemedi o anlı şanlı müzik endüstrimiz. Ancak “Deprem bölgesine gitsek halk bizi tartaklar mı tartaklamaz mı?” diye korkaklık testi uyguladılar birbirlerine, günde on bin dolarlara para demeyen ünlü şarkıcılarımız.
Sinan’ın ipi
Adı son bir ayda gayri ihtiyari sık sık gündeme gelen Mimar Sinan’ın kendi hatıralarında, görgüsünü artırmak için nasıl gezdiğini, her binadan ve her harabeden ibretle ders aldığını söylediğini anlatır. Mimarlarımız okudular mı bu kitabı acaba? “Harabelerden ibretle ders almanın” nasıl bir şey olduğunu, Sinan’ın mekanı nasıl hem yüzünden, hem de tersinden okumayı başardığını kamuoyunda tartışan hiç oldu mu dersiniz?
Hani bir anekdot anlatılır ya Sinan hakkında: Güya Sinan, inşa etmekte olduğu caminin etrafında gezinirken bir çocuğun ısrarla “Minare eğik yapılmış” diye bağırdığını duyar. Çocuk diretir. Kimse ikna edemez minarenin düz olduğuna çocuğu. Sonunda Sinan çareyi bulur ve bir ip bağlatır şerefenin etrafına ve düzeltir gibi yaptırır işçilerine. Çocuk bu işlemden sonra ikna olmuş, gözündeki sanal perde kalkmıştır! 17 ağustos depremi de, Sinan’ın minareye ip bağlatıp çektirmesi türünden bir algı çarpıklığını düzeltme işlevini görebilir. Yıllardır uzmanların yöneticileri ikna etmek için kısık sesle, medyanın fazla itibar etmediği muhitlerde dile getirmek için çırpındıkları bir hakikatı, deprem bütün nobranlığıyla yüzümüze tokat gibi çarptı. Tıpkı Sinan’ın ipinin çocuğu ikna etmeye yetmesi gibi, deprem de Türkiye’de en temel yanlışların yıllardır nasıl yaldızlanarak doğru gibi sunulduğunu gösterdi bize…
Tayvan kadar olamadık!
Yetmezmiş gibi, bizimkinden daha büyük ve daha şiddetli bir deprem geçiren Tayvan’da ölü, yaralı ve yıkılan bina sayısının bizimkinden en az 10 kat düşük haberi geçmez mi bültenlerden? Aslında bu haber, bir şamar gibi inmelidir suratına teknokrat ve bürokratlarımızın, belediyelerimizin, siyasetçilerimizin…
75 yılda şehirlerini, evlerini, sanayisini ufacık Tayvan kadar olsun sağlam yapamayışımızın üzüntüsü, beni yiyip bitiriyor. Ama 10. Yıl Marşı’nın yılmaz solistlerinin yüzünün kızardığına hiç şahit olmadım bugüne kadar! Bu kadar çürük binalar ve bozuk zeminler üzerine kurulan bir ülke, hangi yüzle ilelebet payidar kalacağı iddiasında bulunabiliyor, o da ayrı bir merak konusu. Cumhuriyet’in sağlam nesiller kadar sağlam binalarla da ayakta durabileceği Eflatun’un Yasalar’ından beri biliniyor oysa.
Belkemiğimizdeki dayanılmaz sızı
Oysa varoluşumuzu bel kemiğinden sızlatan bir tecrübeydi 17 ağustos depremi. Kaderle, ölümle, hayatla, acıyla, umutla, umutsuzlukla, Allah’la, meleklerle, şeytanla, yaratılış hikmetimizle vs. bire bir yüzleştiğimiz muazzam bir tecrübe oldu bu deprem. Tarih bize gösteriyor ki, toplumlar, varoluşlarını tehdit eden bu tür ortak felaketler sayesinde olgunlaşma basamağında birkaç adım ileri fırlamayı başarmış ve aynı hataları tekrarlamamak için ders çıkarmışlardır.
Felaketler, bir bilgelik hazinesini cömertçe sermiştir toplumların yoluna tarih boyunca.
Sağlam binalar, sağlam kafalar!
Ünlü Romalı mimar Vitrivius bundan 2000 küsur yıl önce başarılı bir mimari eserin 3 özelliği olduğunu söylemişti: a) Firmitas, yani sağlamlık, b) Utilitas, yani kullanışlılık, c) Venustas, yani estetik güzellik. Bir yapı, her şeyden önce içindekileri deprem, yağmur ve diğer kuvvet ve yüklere karşı korumalı, yıkılmamalıdır. Bu bir binanın en önde gelen şartıdır. İşlevsel olması ve estetik haz vermesi gibi kriterler ise ancak firmitas (sağlamlık ve güvenlik) gerçekleştirildikten sonra ele alınmalıdır Vitrivius’a göre… 2000 yıllık bu en temel bilgiye aldırış etmemenin bedelini maalesef son depremde büyük acılarla ödedik.
.
İsyan!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
İsyan!
Birkaç gündür ceza evlerinde devam eden ve 17 mahkumun ölümü, pek çok mahkum ve görevlinin yaralanmasıyla sonuçlanan isyan, Başbakan’ın Amerika gezisi ve AGİT toplantısını bir sis perdesinin ardına iterek gündemin baş sırasına oturdu. Gelişmeleri zaten gazete ve televizyonlardan takip ettiğiniz için meselenin güncel çağrışımlarından sıyrılıp hiç güncelliğini yitirmeyen bir tarihi olayı bu vesileyle gündeme getirmek istiyorum.
Biz nedense tarihi hep savaşlar ve yöneticiler açısından ele almaya bayılıyoruz. Devlet merkezli tarih, genelde tarihi muktedirlerin yazması veya yazdırmasından ileri gelmektedir. Mesela Fatih zamanında Malatya’nın bir köyünde yaşayan köylünün sesini soluğunu hiç duyabilecek midir tarihin sağırlaşmış kulakları? Ama aynı dönemde idari mekanizmaya bir şekilde bulaşmış hemen herkes şöyle ya da böyle tarihin kapanmayacak sayfaları arasına zorlanmadan girebilmişlerdir.
Öyleyse tarih, her zaman seçici ve ayrımcı davranmıştır. Yazı ve mimariye, maden ve heykele hükmedenler tarihin kapısından içeri girmiş, bunlardan mahrum olanlar ise “yok hükmünde” kalmaya mahkum edilmişlerdir.
İsyanlarda bu yaklaşım kendini daha iyi ele vermektedir. Bütün isyanlar, çapulcu sürülerinin, ahmakların, delilerin, cahil cühelanın, baldırı çıplakların, yalınayak başıkabakların işledikleri anlamsız cürümler olarak değerlendirilir tarihlerde. Sesleri o kadar kısılmıştır ki, üzerlerindeki sıvayı kazımadıkça duyulamaz. Soru, ‘Onları isyana sevk eden faktörler nelerdi?’ değil de, ‘Neden lüzumsuz yere devleti meşgul edip zaafa düşürdüler?’ şeklinde soruldukça bu toprağın altına itilmiş sesi duymak mümkün de değildir.
Patrona Halil isyanı duyulmamış seslerindendir tarihimizin. Beyazıt’taki hamamından yarı çıplak sokağa fırlayan üç beş tellak ve hamal, peşlerine cahil halkı takıp saraya yürümüş, şehirde terör havası estirmiş, yalı ve köşkleri yağmalamış, yakmış ve sonunda öldürülerek cezalarını bulmuşlardır. Ezcümle bu kadardır Patrona isyanı ile ilgili anlatılanlar.
Oysa verilenle yetinmeyip farklı bakış açılarıyla tarihin duyulmamış seslerine kulak kabartan tarihçiler, bu isyanın hiç de o kadar basit cereyan etmediğine işaret ediyorlar.
Mesela; Kemal Karpat’a göre bu isyan, Lale Devri’nde Müslüman orta sınıfın palazlanması karşısında mutazarrır olan esnaf loncaları ile diğer halk kesimlerinin tepkileri şeklinde değerlendirilmelidir. Lale Devri aslında Osmanlı Devleti idarecilerinin, devletçi tutumlarını değiştirerek Avrupa sermayesi ile bütünleşme imkanlarını aradıkları ve serbest teşebbüse biraz olsun imkan tanımaya yönelen bir dönemidir tarihimizin; sanıldığı gibi sırf zevk u safa ile geçen yıllardan ibaret değildir. Bu dönem, aynı zamanda yeni bir Osmanlı müteşebbis sınıfının doğmakta olduğunu müjdelemektedir. Avrupa sermayesine açılarak kısa zamanda zengin olan, servet biriktiren bu yeni sınıftır işte o şatafatlı alemleri yapan; Kağıthane mesiresindeki köşkleri yaptıran, “cetvel-i sim”in ayın aksi vurmuş sathında servi boylu güzelleri seyre dalan, padişahın etrafında helva sohbetlerine katılan bu sınıftır.
Biraz bizim hayali ihracatçılara benzeyen bu yeni sınıf, esnaf ve halk arasında hoş karşılanmıyor. Çünkü birden zengin oluyorlar, bir; Avrupalı tüccarların sermayesiyle iş gördükleri için yerli esnafı zarara uğratacak teşebbüslerde bulunuyorlar, iki; ahali fakirlikle pençeleşirken onlar lüks içinde yüzüyor ve eğlenceleri göstere göstere yapıyorlar, üç.
Böyle böyle biriken hınç, bir kıvılcım bekliyordu. Bu kıvılcımı, işte Beyazıt Hamamı’nın, bir zamanlar leventlik yapmış olan tellaklarından Patrona (“Patrona” gemisinde leventlik yaptığı için bu lakabı almıştı.) Halil çakacaktı. Patrona ve adamları, konakların yakılmasını, ağır vergilerin kaldırılmasını ve yabancı sermaye ile iş birliği yaparak palazlanan vezirlerin kellelerini istemişlerdir. Ve tam 49 gün Divan-ı hümayuna yalınayak gelerek başkanlık etmiş olan Patrona Halil, padişahın yüz bin altın ve büyük unvanlar teklifini elinin tersiyle itmiş, yine bir Divan-ı hümayun toplantısında palalarla bedeni budanarak öldürülmüştür.
Reşat Ekrem Koçu, ondan geriye Beyazıt’taki hamamın kurnasına kazıdığı bacasından dumanlar çıkan kalyon resminden başka bir şey kalmadığını söyler. Kim bilir, bugün onun da yerinde yeller esmektedir.
Patrona’nın tarihi, yazılmadığı gibi, “silinmiş” bir tarihtir. Bu isyanın cezasını bedeni doğranarak ödediği yetmiyormuş gibi hamamı da cezalandırılmıştır ve bir deri deposu olarak çökmeye terk edilmiştir bugün.
.
Cumhuriyet’i modernleştirmek!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Cumhuriyet’i modernleştirmek!
Bazı kavramları zaman zaman küflendikleri kilerlerden dışarı çıkarıp havalandırmak gerekir. Aksi halde hep orada mevcut olduğunu bildiğimiz kavramlar, güvelerin yediği halıya benzer.
Hafızam beni yanıltmıyorsa bir hikayede okumuştum. Yıllar yılı terk edilmiş bir eski zaman evine girenler, yerlerde gördükleri muhteşem halılara ellerini sürmek isteyenleri bir sürpriz beklemektedir. Güveler halıların bütün ilmeklerini yemiş, sadece tüylerini bırakmış oldukları için elini halıya atanlar, yeniden sadece bir toz bulutu kaldırabilmiştir!
Şaşırtıcı; ama yeterince ibretamiz bir hikaye bence. Ve konumuza da tıpa tıp uyuyor.
Daha önce de söyledim; ama tekrarda fayda var: Türkiye, konularını problematize edemeyenlerin cennetidir. Düz bir mantıkla bakmak esastır. Biraz çetrefilli bir hal almaya başlayınca, düzlük ve yüzeysellikten ayrılıp bu işin içinde başka işler var demeye başlayan kişi, iki tavır karşısında kalır. Ya yalnız bırakılır, kimse dinlemez onu (ki genellikle olan budur, Ahmed Hamdi Tanpınar’ın deyişiyle “sükut suikasdi”) ya da meseleyi saptırmakla suçlanır.
Mesela Türkiye’de modernlik, kendiliğinden belli (bedihi) bir olgu gibi algılanmakta ve Batı-Doğu tartışmasında ortaya çıkan birçok yanlış anlama da buradan kaynaklanmaktadır.
Mesela Türkiye de modernleşmesi doğrudan doğruya aydınlanma geleneğinin bir izdüşümü gibi değerlendirilmektedir. Modernite ve çağdaşlaşma kendiliğinden belli kabul edilmekte ve sorunsuzca aydınlanma sarmalına bağlanmakta, Türkiye Cumhuriyeti de aydınlanma geleneği kadrosuna dahil edilmektedir. Oysa asıl sorunun tam da bu kavramlarda başladığı açıktır.
Bu noktada hem aydınlanma hem de gelenek ve modernlik kavramlarının yüzyıl başlarında oluşmuş bulunan anlamlarının silkelenmesi ve yeni muhtevalarla yüklenmesi zarureti çıkmaktadır karşımıza. Özellikle dünyada giderek etkin disiplinler haline gelen sosyal ve siyasal teori alanlarındaki katkılar, bizi kavramları yeniden düşünmeye zorlamaktadır.
Mesela Ulrich Beck adlı sosyolog, modernliği ikiye ayırıyor. Birinci modernlik ve ikinci modernlik. Birinci modernlik, sanayi toplumunun eseriydi ve ona göre biçimlenmişti. Oysa şimdi sanayi sonrası toplumundayız ve hala birinci modernlikle idare edenler, geleceğin dünyasında yaya kalmaya mahkum olacaklardır.
Yazılarından zeki ve nüktedan birisine benzeyen Ulrich Beck ilginç bir terim daha atıyor ortaya: Modernliği modernleştirmek.
İlk bakışta paradoksal gibi geliyor insana. Öyle ya, modernlik ile modernleşme hemen hemen aynı şeyler değil miydi?
Öyle görünüyordu sadece. Modernlik, hep ileriye gidileceğini, ilerlemenin mutlaklığını savunmuyor muydu? Öyleyse bu ilerleme ve değişmeden”modernlik” kavramını muaf tutuşumuzun gerekçesi nerededir? diye soruyor haklı olarak. Modernlik kavramının kendisi de değişmek, ilerlemek ve farklılaşmak zorundadır. İşte bu farklılaşmadır Beck’in ikinci modernlik dediği.
Evet, modernliği, modernliğimizi modernleştirmek, yenilemek…
Bizim modernliğimizin önemli bir aşaması ise Cumhuriyet’tir. İlhan Tekeli’nin dedikleri doğruysa, Cumhuriyet, aydınlanma geleneği içinden filizlenmiştir. Köktenci bir çağdaşlaşma veya modernite projesi uygulanmıştır…
Oysa bunun aksini iddia eden, yani bu momenti problematize eden pek çok sosyal bilimci de var dünyada ve Türkiye’de. Bilkent Üniversitesi öğretim üyelerinden Fuat Keyman’a bakılırsa Kemalizm, Osmanlı geleneğinin sürdürücüsü ve yenileyicisidir. Ünlü tarihçi Feroz Ahmad’dan, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir anka kuşu gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden doğmadığını, eski rejime ve işgalcilere karşı bir mücadeleyle ‘kurulduğu’ için, bu mücadeleyi kazanmış olan “Kemalist seçkinlerin zihinlerinde” kurulmaya devam ettiğini öğreniyoruz. Şerif Mardin ise Kemalizmin olmayan bir modern toplum imgesini “sanki varmış gibi” kabul ederek yola çıktığını, bu varsayım üzerine modern toplum-ulus devlet entegrasyonuna dayalı organik bir toplum inşa etmeyi amaçladığını söylemektedir.
Ezcümle, Cumhuriyet, yani modernliğimizin bu kritik safhası, kuruluşundaki konumunda durmaktadır. Onu sanki “orada” duruyor farz ederek yaklaşanlar, sonuçta Cumhuriyet’in modernliğini çağ dışı kılmakta ve modernliğin ayırıcı vasfı olan sürekli yenilenmeye ayak diremektedirler.
.
Osmanlı fetihlerinin mantığı
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı fetihlerinin mantığı
“Tarihi açınız: Turan yaylalarından gelmiş birtakım Türko-Moğol aşairinin mülk-i Ruma istilasını, Konya Selçukilerinin inkırazı üzerine, Karaman hükümetini, bütün Selçuk bakayasını, Şarki Roma İmparatorluğu’nu, muhtelif ve mütenevvi Slav hükümatını, Macar devletini mahvedip Beç kapılarına, Herkül sütunlarına, Moskof içlerine, hatt-ı istiva menatıkına, Hind denizlerine, İran’ın göbeğine, Otranto boğazına, Malta mevki-i askerisine dayandığını, sonra yavaş yavaş fakat kat’i adımlarla gerilediğini, Macaristan’ı, Kırım’ı, Avrupa’daki memalikinin bir kısm-ı mühimmini tahliye ile Tuna’yı, sonra Balkanları aştığını, adeta geldiği yere gider gibi müteheyyi-i rıhlet olduğunu görürsünüz. Bu tedenni, bu sukut, bu izmihlal ve inhitat vakıadır. İnkar olunamaz.”
Celal Nuri, 1914’te yazdığı Tarih-i Tedenniyat-ı Osmaniyye adlı kitabında Osmanlı tarihini böyle değerlendiriyor bir çırpıda. Sanırsınız ki, kendini bilmez bir kasırga esmiş ve birden eli kolu yanına düşerek sakinleşivermiştir. Kör, bilinçsiz ve gelişigüzel bir yayılma ve fütuhat dönemini yine kör, bilinçsiz ve gelişigüzel bir gerileme ve perişanlık dönemi takip etmiştir bu anlatıya göre.
Oysa böyle olmadığını, olamayacağını bilmek için koca koca tarih kitaplarını devirmeye bile hacet yok. Tarihin mantığını kavramak, yani o insanların da bizler gibi birer beşer oldukları ve her hareketi, her fiili amaçlı olarak yaptıkları, tarihi, amaçsız eylemlerin yan yana ve art arda dizilişi şeklinde okumanın ancak tarihi yapan aktörlerin iradeden yoksun kılınmasıyla mümkün olabileceğini, insanın olduğu yerde ise bunun tasavvur dahi edilemeyeceğini bilmek gerekir her şeyden önce.
Moğollar Anadolu’da ne yaptı?
Mesela Anadolu ve Rumeli’deki ilk fetih girişimlerinin gelişigüzel sağa sola saldırıp toprak fethetmekle hiçbir alakasının olmadığını, kağıda damlatılan yağ gibi kendiliğinden, önceden belirlenmiş bir mantığa veya gerekçeye dayanmadan yayılmış olmadığını bugün çok şükür ki bilebilecek durumdayız.
Fakirin Bursa sevdası malum. Birkaç yıl önce yoğun Bursa tarihi okumalarım sırasında gelip gelip tosladığım nokta, Bizans zamanından beri çok önemli bir yol kavşağı ve tarihi-mukaddes şehir olan İznik dururken neden yol üzerinde yer almayan ve arkası dağlarla kapalı olan Bursa başkent yapılmış ve Osmanlı tarihinin en azından ilk yüzyılına damgasını vuran şehir olmuştur? sorusu idi. Bütün şartlar aleyhine iken Bursa’yı Osmanlıların gözünde bu kadar hayati ve “sevimli” kılan, yeni imparatorluğun başkenti olarak yıldızını parlatan faktör neydi acaba?
Halil İnalcık hoca imdadıma yetişmişti tam o sırada. Ona göre İlhanlıların (Moğolların) Anadolu’yu işgali, aslında ticari açıdan bir yıkım olmaktan çok İran ve ötesi ile Anadolu’yu birleştirmesinden dolayı yeni bir açılımın başlangıcı olmuştur. Nitekim onların egemenliğinde doğu-batı ticareti canlanmıştı. İtalyan liman devletlerine mensup tüccarlar, bürokrasimizde hala kullanılan “damga” ve geçiş vergisini (bac) ödemek şartıyla Sivas ve Konya’ya kadar gidebiliyor, İran ve Uzak Doğu’dan gelen tüccarları orada karşılayabiliyorlardı. Demek ki Anadolu’daki İlhanlı hakimiyeti, mutlak manada “kötü” değildi.
Anadolu’da “birliği sağlama”nın anlamı
Tebriz-İstanbul ticaret hattı, Erzurum, Erzincan ve Sivas’tan geçiyordu ki, bu bölgeler o devirdeki mamurluklarını, büyük ölçüde bu yolun işlekliğine borçluydu. Fakat bu yolla rekabet halinde olan alternatif güzergah, Tebriz’den çıkıp Trabzon’a varan ve oradan deniz yoluyla İstanbul’a ulaşan deniz yoluydu.
İlhanlıların Anadolu’daki hakimiyeti zayıflayıp beylikler kurulunca, Tebriz-İstanbul yolunu katetmek güçleşti, zira pek çok beyliğin topraklarından geçmek ve her birine ayrı ayrı vergi ödemek, yol güvenliği de tam sağlanmadığı için ara sıra da eşkıyaya “baç” vermek tüccarlar üzerinde yıldırıcı bir etki yaptı. Aksi halde kervanları yağmalanıyor, bütün emek ve sermayeleri mahvoluyordu.
Bunun üzerine Anadolu’dan geçen yol, cazibesini kaybetti. Can ve mal güvenliğinin olmayışı, o zamana kadar tali önemdeki Trabzon-İstanbul deniz yolunu canlandırdı. Sonuçta Anadolu şehirlerini besleyen damar kurudu ve Trabzon bu işten karlı çıktı. Erzurum, Konya, Sivas fakirleşirken Trabzon gelişti, zenginleşti.
Osmanlı beyliği ilk fetihlerini gerçekleştirirken, Anadolu ticaret yolları zayıflamış durumdaydı. Yalnız Tebriz-İstanbul yolu değil, Romalıların Via Egnetia, Osmanlıların Sol Kol dedikleri Balkanları enlemesine keserek İstanbul’a ulaşan yol ile İstanbul ile Antalya’yı, dolayısıyla Doğu Akdeniz ticaretini birbirine bağlayan yol da aynı kötürümlükten acı çekiyor, çeşitli beyliklerin egemenlikleri altına girmiş olduğu için zor nefes alabiliyordu.
Bursa: Akdeniz ticaretinin başkenti
Osmanlılar ilk olarak, Anadolu’da İlhanlılardan sonra bozulan birliği yeniden kurmayı hedeflediler. Bursa’yı fethettikten sonra gayet planlı ve bilinçli bir strateji izleyerek önce Amasya-Tokat-Erzincan hattını ele geçirmeye çaba gösterdikleri açıkça takip edilebiliyor harita üzerinde. Hedef, o zamanlar Rumların elinde olan Trabzon’a yönelişi engellemek ve Anadolu’da birliği temin ederek tüccarlara, tıpkı eskiden olduğu gibi can ve mal güvencesi vermekti. İran’dan yola çıkan ipek kervanları, bu güvenceden sonra Erzincan, Amasya ve Tokat hattını izleyerek batı Anadolu’ya ulaşıyordu. Özellikle Bursa’da kendilerine sağlanan geniş barınma, alış veriş imkan ve avantajları sayesinde (eski Bursa’nın en merkezi bölümlerinden birisi, hanlarla kaplıdır bu yüzden) gerek İstanbul, Selanik ve Floransa’ya, gerekse İzmir, Isparta, Antalya ve Alanya yoluyla Suriye, Mısır ve Arabistan’a mal satabilmekte ve oradan gelen malları alabilmekteydiler.
Karamanoğulları ile giriştikleri zorlu mücadelenin de temelinde şuursuz bir şekilde, ne pahasına olursa olsun imparatorluğu genişletmek arzusu değil, büyük ölçüde ticaret yollarının güvenliğini sağlamak gayesi yatmaktadır. Zira sanayinin olmadığı bir devirde devlet ve tebanın en büyük refah kaynağı, ticaret ve zanaattı.
Böylece İlhanlılar devrinin ticari canlılığını yeniden tesis eden Osmanlılar sayesinde Bursa, imparatorluğun siyasi ve ticari merkezi haline gelmiş, 14. yüzyıldan itibaren zenginlik ve itibarının zirvesine çıkmış, bugünkü Bursa’ya da kimliğini veren mimari eserlerle şenlendirilmişti.
“Bu kitap, mevcut olmayan bir halk hakkındadır. ‘Osmanlı’ kelimesi bir yeri anlatmaz (bugün). Dillerini (Osmanlıcayı) konuşan hiç kimse yoktur şimdilerde. Şiirlerini ise sadece birkaç profesör anlayabilecek durumdadır.” Böyle diyor Jason Goodwin Lords of the Horizons’da. İzninizle bu pasajda ufak bir değişiklik yaparak, “şiirlerini” kelimesinin yerine “tarihlerini” kelimesini koymak istiyorum.
Gerçekten de ne zor şey şu tarihi anlamak!
.
Teokratik örgütlenme
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Teokratik örgütlenme
Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’un Adli Yıl’ın açılış konuşmasında şüphesiz en sarsıcı cümle, “Türkiye Cumhuriyeti’nin örgütlenme bakımından teokratik” olduğu idi. Nitekim en fazla tartışılan, daha doğrusu üzerinde en fazla konuşulan; ama derinliğine fazla inilemeyen kritik cümlesi de bu oldu ‘tarihi’ konuşmanın.
Bir devletin “örgütlenme bakımından teokratik” olmasından ne anlamalıyız?
Herhalde şunu. Teokratik bir devletin yerine kurulan seküler devletin (burada TC’nin), kuruluş şeması ve işleyişinde teokratik olan selefinin (burada Osmanlı Devleti’nin) örgütlenme şeması ve işleyişini büyük ölçüde tevarüs ettiğini.
Eğer teokrasiden murat şeriat ise, bunun yeniden ve yeniden tartışılması gerekir, zira şeriatın, hele hele Osmanlı Devleti bünyesinde uygulanan şeriatın bugün anladığımız manada devletin kullarına yönelik dayatmalarına kılıf uyduran bir hukuki ve idari çerçeve olmadığını, tam tersine, devletin cemaatlere yönelik zapt u rapta alma girişimlerinde daima devletin icraatını baltalayıcı ve halkın menfaatini gözetici bir tampon, bir nevi “ara bölge” işlevi yüklendiğini biliyoruz. Yine bugün anlaşılanın tam tersine, bir tür laik kanunlar diyebileceğimiz örfi hukuk uygulamaları, mesela padişah fermanları, şeriatın topluma nefes aldıran menfezlerini daraltmaya ve gevşettiği bağları sıkılaştırmaya yönelik çabalar olarak karşımıza çıkmaktadır!
Şerif Mardin, Osmanlı sisteminde padişahların kanun yapma yetkilerinin, yani şeriat harici yasamanın, modernleşme dönemindeki aydınlar tarafından “keyfilik” ile suçlandığını ve bir “kanun mantığı”na sığmadığı için eleştirildiğini söyler. Buna mukabil Şinasi, Namık Kemal ve Ali Suavi nesli, Batılı anlamda bir kanun hakimiyetini tesis etmek için yola çıktıklarında, karşılarında “şeriatın uygulamasında somutlaşmış bir kanun hakimiyeti” fikrini bulmuşlar ve ona sarılmışlardı. Şeriat ise temelde iyiliğin gözetilmesini, kötülüğün uzaklaştırılmasını herkesin, özellikle de devletin üzerine bir borç olarak yüklüyordu. Bu durumda iyiler ve kötüler ortaya çıkıyor, devletten ve kurulu düzenden yana olanlar iyi, ona karşı olanlar veya değiştirmek isteyenler kötü oluyordu.
Modernleşme sürecinde şeriatın keyfilik karşısında aldığı tutum ve kanun hakimiyeti fikri kadar iyiliğe ve kötülüğe verilen bu anlamlar da bir nesilden öbürüne geçiyor, etkisini sürdürüyordu. İşte Mardin’e göre “Kemalist Türkiye, bu tür bir meşruiyet temeli”ne dayanmak zorunda olduğunu görmüş ve bu rolü üstlenmişti (Türk Modernleşmesi, İletişim: 1992, s. 120). Bu süreklilik, sanıyorum Sayın Selçuk’un “teokratik örgütlenme” dediği şeye tekabül etmektedir.
Seküler devlet, teokratik olduğunu iddia ettiği selefinin kapladığı alanı iğne deliğine varıncaya kadar doldurmak iddiasıyla kuruldu. Bu yüzden din ve ahlak alanlarındaki örgütlenmenin, yani medreselerin yerine “bilim” eksenli seküler örgütlenmeyi, yani üniversiteleri, tekkelerin yerine de halk evlerini ikame etmek türünden uygulamalar, gelenek eksenli dini (teokratik) örgütlenmenin ister istemez yeni bünyede kılık değiştirerek yaşamasını getirecekti. Neticede bir zamanlar medreselerde sakalsız öğrenciler eğitim alamazken, bugün sakalla eğitim yapılamaz hale gelecekti üniversitelerde.
Değişen ne oldu sahi? 1933’te yapılan Üniversite Reformu, çok mu “bilimsel yöntemler” ışığında yapılmıştı? Ne gezer?
Geleneksel Osmanlı medreselerinin söz geçirilemeyecek zirveleri (mesela Babanzade Ahmet Naim), bir gecede kapı önüne konuldu ve rejime sadık olmak şartıyla birçok yeni hocaya gün doğdu. Darülfünun’un tasfiyesi, dönemin pek çok ünlü hocasını fakr u zarurete düşürmüştü. Tasfiye edilen hocaların içinde, okuldan atılmayı gururlarına yediremeyerek intihar eden sınai kimya dalındaki ilk Türkçe kitabın yazarı Cevdet Mazhar Bey (1870-1934) gibilerinin olduğunu da biliyoruz. Nitekim İÜ Rektörü geçtiğimiz yıl profesörlere, ilk görevlerinin okula başörtülü öğrenci sokmamak olduğunu söylediğinde bu “teokratik örgütlenme” mantığı, dibe vurmuştu.
Nihayet geçtiğimiz pazar günü haberlerde DPT Müsteşarı Orhan Güvenen’in görevden alındığını öğrenince, “Tamam bu iş” dedim. “Devletin gerçekten ‘teokratik’ bir zihniyetle örgütlendiği konusunda Sayın Selçuk tamamen haklı. Eserleri ABD üniversitelerinde okunan dünya çapında bir bilim adamı ve bürokratın sekreterini bile atayamadığını şikayet etmesinin karşılığı bu devlette tam da bu olmalıydı.” diye geçirdim içimden(!) Başka türlü olsaydı, “teokratik” örgütlenmenin varlığından şüphe edecektim zira.
.
Abdülhamid’in gülen yüzü
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Abdülhamid’in gülen yüzü
Geçenlerde unutulmuş yazarlarımızdan Semih Mümtaz S.’nin Evvel Zaman İçinde (1946) adlı kitabının sayfaları arasında kaybolurken yakın tarihimizin o ağırbaşlı şahsiyetlerinin komik, tuhaf, yer yer beceriksiz, yer yer göz yaşartıcı sıradan hayat sahnelerinden niçin bu kadar az haberdarız? diye hayıflandım kendi kendime. Sadece siyasetteki, idaredeki, savaş meydanlarındaki başarı veya başarısızlıklar üzerine kurulu bir tarih anlayışından daha fazlası da beklenmezdi zaten.
Sadrazam Mümtaz Reşid Paşa’nın torunudur Semih Mümtaz S.. Mümtaz Reşid Paşa da isminden anlaşılabileceği gibi Tanzimat’ın mimarı Mustafa Reşid Paşa’nın yetiştirmesidir.* Yazar, saray ve devlet adamlarıyla çocukluğundan beri hemhal olmasının getirdiği avantajla oldukça çarpıcı portreler çizebilmekte, aileden duyduklarını aktarmasıyla (mesela II. Mahmud ile ilgili anlattığı çok hoş hikayeler) da bu tablo sürpriz anekdotların keyifli denizlerine açılmaktadır.
Burada size Abdülhamid ile ilgili anlattıklarından bazılarını özetleyerek nakletmek istiyorum. Umarım ilginizi çeker:
Abdülhamid’in en büyük özelliklerinden birisi iyi giyinmek ve bir defa olsun namazı terk etmediği ve kanepelerin üzerinde diz üstü oturduğu (dolayısıyla pantolonu çabuk buruştuğu) için günde iki üç defa elbise değiştirmekti. Kruvaze ceket giyerdi. Düğmelerini ilikler, mendil cebine incecik bir kordonla saatini koyar, mendilini ise sol koluna sıkıştırırdı. Boyunbağları daima ve mutlaka çoraplarının rengi ile uyumlu olurdu. Her zaman beyaz gömlek (o zamanlar “frenk gömleği”) ve yerli malı kumaştan yapılmış elbiseler giyerdi. Özellikle Hereke’de dokunmuş kumaşları tercih eder, fakat onların istediği gibi yumuşak olmayışından şikayet etmekten de geri durmazdı. Huzuruna çıkanları yeni bir elbise giyinmiş görse, “Benimki sizinki kadar şık değil ama halis Türk malı, Hereke kumaşıdır” diye övünürdü. Sarayda başı açık gezer, yalnız namaz kılarken takke giyerdi. Saçlarını sağdan ayırır ve sık sık da fırçalardı. Her sabah kendi başına banyo yapar, kendi kurulanırdı. “İsraf haramdır”, şiarıydı. Musahip Nadir Ağa’yı hemen her gün alışverişe yollar, dönüşte tek tek aldıklarının hesabını sorardı. Haremde hanımları ve hazinedarlarından başkasıyla görüşmezdi. Yıldız Sarayı’nın bahçesinde halayıkların, hazinedarların, bekar sultan ve şehzadelerin koşup eğlenmesinden hoşlanır, hatta bazan aralarına girerek muziplikler yapar, şakalaşırdı. Çalışma saatleri dakikası dakikasına belliydi. Temizliğe çok düşkün olduğu için daima elinde gezdirdiği Atkinson marka kolonya şişesini bir kaç saat içerisinde sürer, bitirirdi. Kilercibaşı Hüseyin Efendi’nin dediği doğruysa hararetli bir günde tam iki sürahiyi afiyetle içmiştir!
Bir hadiseyi daha zikrediyor Semih Mümtaz. Bir gün Abdülhamid, Başvekili Ahmed Vefik Paşa’yı çağırır ve gece sarayda kalmasını “emreder”. Paşa kalır kalmasına ama gözüne uyku girmez. Çünkü yatak ipekler içindedir, çarşaf ve yastık yüzleri ipektendir, yorganlar ipekli ve sırmalıdır. Ne zaman yatakta dönmeye kalksa bir hışırtıdır gider. Elini oynatsa “fııış” diye bir ses duyar. Sabaha kadar yatakta bir o yana, bir bu yana döner durur. Bir hafta sonra padişah kendisine yeniden emreder sarayda kalmasını. Paşa bir uykusuzluğu daha göze alamaz ama ortada emr-i padişahi vardır. Sonunda çareyi bulur: Karısının hastalığını bahane ederek eve kadar gider ve arabasına evindeki yatağını yorganını doldurur, entarisini ve terliklerini giyer, dayanır sarayın kapısına. Kapıcılara o kıyafetle “Beni yatak odama götürün!” diye emir vererek saraya girer ve evindeymiş gibi rahat rahat uyur. Abdülhamid ise -Paşa’ya bunu bile bile mi yapmıştır bilinmez ama- hadiseyi haftalarca kime rastladıysa anlatmış ve her seferinde gülmüştür.
“İnsan Abdülhamid” ile ilgili daha pek çok hadiseyi anlatıyor yazar, ne var ki yerimiz ancak bu kadarına elveriyor. Zaten herhalde tarihin insanca yüzüne ancak bu tür tarafsız, sıcak ve yakın plan portrelerle yaklaşabiliriz gibi bir sonucu sizler de benim gibi çıkarmış olmalısınız aktardıklarımdan. Ey tarihçiler! Bu sıcaklığı eksik etmeyin eserlerinizden olmaz mı?
* Bilindiği gibi Mustafa Reşid Paşa, çevresindeki yetenekli gençlerin elinden tutmuş ve bir kısmına ismindeki “Reşid”i, bazılarına ise her iki ismini birden vermiş, zihniyet sülbünün isimlerde de devamını sağlamıştır. Ali Paşa ise adam yetiştirmemek ve yetişen adamları köreltmekle şöhret bulmuştur. Bu iki Tanzimat paşasının adam yetiştirme bakımından entelektüel geleneğimizi belirlemiş olduğunu düşünüyorum. Mesela “sol” aydın, kendi etrafına adam toplamakta ve görüşlerini pekiştirmekte ne kadar başarılı olmuşsa, “sağ” aydın kendisiyle başlayıp kendisiyle biten bir projenin mimarı olmuş, dolayısıyla birincisi Reşidci, ikincisi Alici kolu temsil etmiştir.
Padişahlar da güler!
Tarihin içindeki harareti, sevecenliği, o insana çok yakışan tezadları yeniden farketmek mümkün mü acaba? Tarihe mal olmuş şahsiyetler de bizim gibi güler, bizim gibi ağlar, yaptıklarından pişman olup geceler boyu kendi kendilerini yiyip bitirirler miydi? Mesela padişahlar hiç dizlerine vura vura kahkaha atmaz, vezirlerinin enselerine iki babacan sille aşketmez, haremindekilere muziplikler yapmaz, o uzun saltanat senelerinde canları sıkılmaz mıydı? Ya kendilerine şaka yapılmasını nasıl karşılar, nasıl mukabele ederlerdi? Aklıma hemen geliveren bir örnek, Fatih Sultan Mehmed ile ilgilidir. Sehi Bey’in Heşt Behişt’te naklettiğine göre devrin ünlü düşünür ve müderrislerinden Molla Lütfi (ki 1494 tarihinde II. Bayezid zamanında öldürülmüştür) ile Fatih arasında şöyle bir hadise cereyan etmiştir:
Fatih’in hafız-ı kütüb’ü, yani kütüphanecisi olan Molla Lütfi, padişahla sohbetlerde bulunur, hatta işi şakalaşmaya kadar vardırırmış. Bir gün Sultan Mehmed kütüphaneden bir kitap istemiş. İstediği kitap yüksekte olduğu için Molla Lütfi’nin eli yetişmemiş. O sırada yerde duran bir mermer parçasının üstüne basarak kitaba uzanmak isteyen Molla Lütfi’ye Fatih, “Hele neyledin? Ol taş İsa aleyhisselamın üzerinde doğduğu taştır” diyerek engel olmuş. Neyse, bir şekilde kitabına kavuşan Sultan, tetebbuya dalmışken, Molla Lütfi’nin aklına hınzırca bir mukabelede bulunmak fikri gelmiş. Kitapların üstüne örtülmüş güvelerin delik deşik ettiği bir bez parçasını büyük bir edep ve saygı ile eğilerek alıp Sultan’ın dizinin üzerine “i’zaz ve ikram üslubunda” koymuş. Tabii Fatih’in tepkisi gecikmemiş. Bu kirli, necis bezi neden üzerine koyduğunu sormuş hiddetle. Molla Lütfi’nin cevabı, Fatih’i mat etmeye yetmiş: “Devletlü padişah, neye bihuzur (huzursuz) olursuz? Bu bez, İsa Peygamber’in beşiği(nin) bezidir.”
Sehi Bey, sözlerine Molla Lütfi’nin padişahın huzurunda yaptığı bu tür şaka ve nüktelerin sayılamayacak kadar çok olduğunu ekler. Demek ki, Fatih’in o otoriter yüzünün gerisinde bu tür şaka ve nükteleri kaldıracak ve belki de kimbilir onlardaki zeka pırıltılarından zevk alacak bir başka yüzü bekliyor bizi.
.
Erdemli hayatın peşinde
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Erdemli hayatın peşinde
Biraz sıkılacağınızı biliyorum; ama bugün olabildiğince sadeleştirmeye çalışarak ülkemizde hemen hiç tanınmayan ilginç bir düşünürün fikri serüveninden söz edeceğim size. Keza “Batı”nın, sanıldığı gibi yekpare bir bütün olmayıp birbirini kıyasıya eleştiren ve sürekli geleneğine yönelerek ondan yeni ürünler devşiren canlı ve gelişen bir rakip düşünceler platformu olduğunu da göreceğiz.
Sözünü edeceğim kişi, Kelt asıllı İngiliz (1971’den beri ABD’de yaşıyor) filozof Alasdair MacIntyre. Türkçeye herhangi bir kitabı çevrilmedi; ama belki yararı olur diye söylüyorum: Vadi Yayıncılık’tan çıkan S. Zelyut Hünler’in İki Adalet Arasında (1997) adlı doktora tezinin neredeyse yarısı MacIntyre’ın “adalet” hakkındaki düşüncelerine ayrılmış bulunuyor.
Yazarımız, İngiltere’nin entelektüel muhitlerinde Marksizm’in fırtına gibi estiği bir dönemde kaleme aldığı daha ilk kitabında, Marksizm’in Hıristiyanlıkla paylaştığı ve ondan miras aldığı noktaları vurgular. Hatta modern dünyada dinin siyasetle ilişkisi üzerine bir deneme de denilebilir ona. Şu satırlardan da anlaşılacağı üzere düşüncelerinin tohumları bu kitapta atılmıştır:
“İnsan hayatının kutsal ve seküler diye ikiye ayrılması Batı düşüncesine gayet tabii imiş gibi görünen bir ayrımdır. O bir ve aynı zamanda Hıristiyani kökeninin işaretlerini taşıyan ve haklı olarak bir dini kültürün ölümüne şahitlik eden bir ayrımdır. Bu gerçekte burjuva dininin başına gelen bir hadisedir… Bir dinin görevi, seküler olanın kutsal, dünyanın ise Tanrı’nın gözetimi altında [bir varlık olarak] görülmesine yardım etmektir. Kutsal ve seküler olan birbirinden ayrılırsa, ibadet (ayin), dünyayı takdis etmeyen, kendi başına bir amaç haline gelir. Aynı şekilde eğer dinimizin temelde siyasetle hiçbir alakası yok ise bu durumda siyaseti, Tanrı’nın egemenliği dışında bir alan olarak kabul ediyoruz demektir. Kutsalı seküler olandan ayırmak, Tanrı’nın hareket sahasının en dar sınırlara çekildiğini kabul etmek demektir. Böyle bir ayrımı kabul eden bir din ise, ölüm raddesine gelmiş demektir.” (Vurgular benim- M.A.).
Bugün İslamiyet’i siyasal, hatta kamusal alandan tecrit edelim derken içine düşülen çelişkilere işaret etmesi bakımından önemli gördüğüm bu paragraf, MacIntyre’ın yaklaşık 20 yıl sonra ulaşacağı Aristo-Aqunas sentezine dair ipuçlarını da cömertçe dökmektedir ortaya. Bitmek bilmeyen bir arayıştır MacIntyre’ın çıktığı fikri yolculuk; ancak avarece bir arayış değildir; modern dünyaya, onun siyasal ve sosyal vitrinini giderek daha çok dolduran liberalizme karşı güçlü bir tutamak, bir alternatif bulma, bu alternatif ile bir kitabının başlığında dile getirdiği gibi”çağın kendisini görme biçimlerine karşı” açılmış yoğun bir “savaş”tır onunkisi.
Çağın akıntısına kapılıp gitmez o. Çocukluğunda yöresinin ihtiyarlarından dinlediği Kelt efsaneleri, insanın Descartes’ın ve liberallerin söyledikleri gibi soyut bir birey olmadığını, aksine bir kültüre, bir geleneğe, bir tarihe gömülü bulunduğunu hatırlatır ona. Felsefeci olduğundan, Batı felsefesinin, yalnız felsefesinin mi, bilimlerin tasnifinden ahlakına kadar hemen birçok alanının kurucusu olan Aristo’ya yönelir. Descartes mı, Aristo mu? Kafasındaki soru budur. Tabii ki Aristo! Neden? Çünkü o, en azından birbirinden çok farklı üç kültürel geleneği, Antik Yunan, İslam ve Orta Çağ Avrupa kültürlerinin fikri temelini temin etmeyi başarmış ve kendisini ispatlamış bir düşünce biçiminin kurucusudur.
İkincisi ise, Aristo’nun delillerinin bir gayesi (telos) vardı. Bu gaye, modern kültürde inkar edilmiş ve onun yerine kendisinin “emotivism” dediği, duygularına esir olmuş bireyleri esas alan bir doktrin geçirilmiştir. Aristo’ya göre hakikat bize verilmemiştir; ama ona ulaşmak elimizdedir. Liberallerin emotivizmine göre ise hakikat herkese göre değişir. Tek bir hakikat, hatta hakikat yoktur.
Hakikate ulaşma gayesinin ortadan kaldırılmasını, modern kültürün içine düştüğü standartsızlık ve gayesizlikten daha iyi hiçbir şey anlatamaz. Özellikle ahlak alanında. Çünkü insanın ne olduğuyla ilgilenip ne olması gerektiğini elinin tersiyle kenara iten bir doktrin, atomize olmuş bireylerin her an değişen ve dalgalanan arzu, istek ve heveslerine göre şekillenen bir ahlak anlayışını getirecek, bu da ister istemez ahlaki standartlar ile Aristo’nun hayatın gayesi olarak gördüğü erdemin, iyi hayatın ortadan kalkmasına kapı açacaktır.
MacIntyre’ın “iyi hayat”a, “erdem”e ve “gelenek”e dönüş çağrısının, bunların hiç de yabancısı olmayan kültürümüz için taşıdığı önemi ayrıca hatırlatmama gerek yok sanırım.
.
Osmanlı’da cadı yok muydu?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı’da cadı yok muydu?
Beni asıl onlar şaşırtıyor. Onlar, yani muhafazakarlar! Onlarla konuştuktan sonra Türkiye’de muhafazakarlığın m’sinin olmadığına kalıbımı basacağım geliyor.
O nasıl muhafazakarlık öyle? Yeniden üretmeden sahiplenir görün tarihi, sırtını ona yasla teklifsizce, sonra da bir muhafazakarın yapacağı en son şeyi yap: Bir kalemde silip boşalt sebeb-i vücudun olan hazneyi.
Geçenlerde böyle bir dostumla konuşuyorduk. Birden, “Ne var Allah aşkına bizde ilim ve teknik adına? Bu alanda ne yapmışsa Batılılar yapmış, biz seyretmişiz. Orada Newton buluş üstüne buluş yaparken bizimkiler kuyuları insan kelleleriyle doldurmakla meşguldüler. Tabii geri kalırız..” demesin mi?
Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. “Bari sen yapma bunu” dedim.
Hayır, bu bireysel bir hadise değil, çok sık şahit olduğum yaygın bir tavrın uzantısı. Tarihe bakışımızdaki temel çarpıklıklarımızdan birisi.
Eğer Newton’la Kuyucu Murat Paşa’nın, birbirlerinden tamamiyle farklı alan ve bağlamlardaki fiilleri karşılaştırılabilir şeyler ise o zaman tersinin de geçerli olması gerekmez mi? Bilimsel bir buluş ile siyasi bir icraat karşılaştırılabilir şeyler ise o takdirde tersinin de yapılması gerekmez mi Osmanlı lehine?
Eğer bilimsel bir başarı ilerlemenin, siyasi kan dökme geriliğin alameti ise tersini düşünelim bir an. Bizim Katip Çelebi o ünlü Cihan-nüma’sını yazdığı yıllarda Avrupa’da cadı avı bütün hızıyla sürüyor, yakalananlar çatır çatır cümle aleme ibret olsun diye meydanlarda yakılıyor, bu da yetmezmiş gibi, cenazelerinin göğsüne saplanan kazıkla toprağa çakılıyorlardı.
Buyrun bakalım, şimdi hangisi ileri size göre? Katip Çelebi’nin yaşadığı Osmanlı mı, yoksa gözleri oyulan, etleri çeşitli aletlerle kopartılan, yakılan cadıların Avrupası mı?
Şimdi soruyorum: Bu sağlıklı bir karşılaştırma mıdır? Karşılaştırma, belli bir kalem mal ile yine belli bir başka kalem mal arasında olur. Altınla elmadan hangisinin daha ağır çektiğini öğrenmeye benziyor bu. Diyelim ki altın daha ağır geldi. Bu bize anlamlı bir karşılaştırma imkanı verir mi?
Tarih, her şeyin her şeyle karşılaştırılabildiği bir zerzevat dükkanına çevrilirse, olan zavallı kafalarımıza olur, tarihe bir şey olmaz. Tarihin etrafında nafile turlar atmaya devam eder, dururuz.
Tarihte karşılaştırma yapmak için karşılaştırılabilir dönemler ile karşılaştırılabilir olguları anlamlı düzeylerde mukayeseye tabi tutmak zorundayız. Aksi, büyük bir hercümerc olur ki, kimseye en ufak bir faydası olmaz. Hele tarihe hiçbir katkısı olmaz.
Cadı avı deyince aklıma Robert Muchembled’nin İşkenceler Zamanı adlı kitabı (Çeviren: Ali Berktay, Tümzamanlar Yayıncılık, 1998) geldi. Avrupa’nın bu utanç yılları hakkında ilginç ve ayrıntılı bilgiler veriyor ve ilerlemenin, modernliğin, laikliğin, rasyonalitenin ve milli devletin Avrupa’da hangi işkence, disiplin ve itaat ettirme teknikleri pahasına gerçekleştirildiğini Fransa ağırlıklı olarak yetkin bir şekilde ortaya koyuyor yazar.
16. yüzyılda başlayan ve Avrupa’nın büyük bir kısmına sıçrayan cadı avının gerçek sebebini de açıklayan Muchembled’ye göre cadı avları ve onların köy meydanlarında diri diri yakılması hadisesi, aslında o Max Weber’in toz kondurmadığı Orta Çağ şehirlerinin bir yansımasıdır.
Cadılar köylüydü her şeyden önce. Köylüler ise kalabalıkları ve murdarlıkları yüzünden şehre sokulmamaları, surların dışına atılmaları gereken yabancılardı. İkincisi, kadın idiler.
Kadın da köylü gibi tabiatı temsil ediyordu ve tekin değildi. Kutsanmış, takdis edilmiş şehrin sınırları içine sokulmamalı yahut mecburen sokuluyorlarsa ortalıkta fazla görünmemeliydiler.
Yazara göre cadıların avlanması ve yakılarak “temizlenmesi”, “ön planda kadın, onun arkasında köylü kadın, daha da geride kırsal dünyanın bütünü”nün merkezi iktidarın disiplini altına alınması planının bir parçasıydı.
Cadı avları, sadece büyücülüğe, batıl inançlara karşı açılmış bir aydınlanma savaşından ibaret değildi. Gerçekte iktidarı temsil eden şehirlere zaman zaman tehdit oluşturmuş olan kırsal bölgelerin denetim altına alınması stratejisinin bir parçasıydı. Cadıların meydanlarda yakılması ise seyreden köylülerin iktidarın gücünü görmesi ve itaate zorlanmasını temin etmek amacına matuf bir uysallaştırma politikasıydı.
Şimdi Muchembled’nin kitabını okuyan ‘muhafazakarlar’ beni yine yanlış anlayacak ve Avrupa’nın kanlı tarihini eminim “Onlar bizden daha hunhardı” mantığı içinde okumaya başlayacaklardır.
Bir yanılgıdan diğerine savrulmak ne zamana kadar kaderimiz olacak acaba?
.
İslam şehrinin insani yüzü
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
İslam şehrinin insani yüzü
Weber’in Batı şehri kavramlaştırması, oryantalist tarih yazımının etkisinde kalmıştır ve Batı’nın Doğu’ya yönelik önyargılarının derin izlerini taşımaktadır. Buna göre Batı şehri, bir şehirden beklenebilecek özerkliğe sahip yegane örnektir. Doğu ve İslam şehirleri ise gelişmenin alt basamaklarında kalmıştır ve onların kendi içlerinden dönüştürülmeleri beklenemeyeceğine göre Batılı medeniyet taşıyıcılarınca yeniden harekete geçirilmelidir. Oysa Weber, bizzat kendi metodolojisini İslam toplumları söz konusu olduğunda izlememiş, sosyolojide devrim niteliğindeki Verstehende (anlama) metodunu, İslam şehirlerinin aktörlerinden nedense esirgemiştir. Bu da şehir sosyolojisinin geleceği üzerinde neredeyse bir asır sürecek olumsuz bir etki bırakmıştır.
Oysa Oleg Grabar’ın belirttiği gibi İslam şehirleri, insan yüzlü şehirlerdir. Orada Batı şehirlerindeki kurumsal ilişkilerin soğuk yüzüne rastlamazsınız. Bu yüzden de şehrin fiziki görünümü, kurum ve kuralların belirlediği doğrultuda, önceden belirlenmiş katı bir planlama yerine, insanın ihtiyaç ve inancının yumuşak yansıması şeklinde belirmiştir. Cerasi’nin düşünülmüş ve sessiz biçimler dediği türden bir ilişkinin diyalektik boyutu, tarihin en özgün sentezlerinden birisini vücuda getirmiş bulunan Osmanlı şehrinde açık bir şekilde tezahür etmiştir. Böylece Grabar, onun gevşek ve esnek dokusuna işaret etmektedir vukufla. Grabar’a göre Batı şehrinde gördüğümüz zirai alan ile şehrin içi (şehir-kır) arasındaki keskin ayrım İslam şehrinde söz konusu değildir. Ticaret ve zanaata dayalıdır; ama asıl geçim kaynağı yine de ziraattır.
İslam şehirlerinin kurumsal çehresindeki bu gevşeklik ve esneklik sayesindedir ki, Haçlı seferleri yahut Moğol istilası gibi geçtiği yerleri yakıp yıkan ve silip süpüren büyük felaketlerden sonra -devlet ortadan kalksa dahi- şehirler kendilerini restore edebilmiş ve çok geçmeden eski hayatiyetine tekrar kavuşabilmiştir.
Weber’in problem edindiği nokta, İslam şehrinin Antik ve Orta Çağ şehirlerinin sosyal ve kurumsal yapısına sahip olmayışıydı. Aksine, tam da bu özelliği sayesinde İslam şehri, bu şehirlerin başına arız olan doku katılaşmasından boğulmak gibi bir akıbete uğramaktan kurtulmuştur. Katı kurallarla çerçevelenmiş şehirler, zamanla donup katılaşmakta ve içinde yaşayanlara boğucu bir atmosfer yaratmaktadır. Oysa Latinlerin de dediği gibi şehrin havası özgür kılmalıdır insanı. İşte İslam şehrinin insani yüzü bu özgürlük noktasında ortaya çıkmaktadır.
İslam şehri, kurumlar ile fertlerin ilişkisine değil, fertlerle fertlerin ilişkisine dayanır. Onun tanımı, 10. yüzyılın büyük edibi Cahız’ın da belirttiği gibi bir ahlaki ve manevi terimlerle yapılmalıdır. İslam şehrinin bu insani çehresi, fiziki özelliklerine de yansımış durumdadır. Çok sayıda yeni ev ve abide, harab olduktan sonra aynı amaçlara sahip yenilerine yerini bırakır, pazar yerleri muntazaman yenilenir, büyük mezarlıklar ile insanların geçmişle irtibatı korunurken, unutulmuş insanların mezarları sürekli olarak boşaltılır ve yeni ölülere ev sahipliği yapar (Batı’da olduğu gibi mezarlıklar sabit ev sahiplerinin mülkü değildir).
İslam şehrinde kurumsal ilişkilerin olmayışı bu açıdan büyük bir rahatlık sunar ve şehirlerin çözümlenmesi gereken sorunlarına her devrin farklı bir alternatif bulmasını mümkün hale getirir. Müslümanların bu esnek sorun çözme metodolojisi ve ümmetin geri kalanıyla bağlarının sürmesi sayesinde başları derde girdiğinde, mesela Endülüslülerin Fas’a, Faslıların İran’a rahatlıkla gitmelerini ve nüfuslarının yarısından fazlasının Osmanlı egemenliğindeki şehirlerde hayatlarını sürdürmelerini mümkün kılmıştır. İslam
şehrine ve onun sakinlerine bu esnekliği kazandıran ise doğrudan doğruya İslam’ın kendisidir. İslam, bütün problemlerinin içinde çözülebileceği soyut formlar getirmiş, bu formlar her kültür ve coğrafyada yeniden üretilmiş, böylece ortak bir çözümleme pratiği Endülüs’ten Kırım’a kadar kendisini yüzyıllarca ayakta tutabilmiştir.
Özetle, İslam şehirleri kurumlardan çok insanı esas almış şehirlerdir. Katı kurallardan çok insanın zaman ve coğrafyaya göre şekillenen ihtiyaçlarına göre çözümler üreten bir anlayışın eseridir. Esnektir, bu yüzden de belli bir dönemde donup katılaşmaz, sürekli yenilenebilir. Yabancılara kapalı değildir. Kısaca açık şehirler veya çağımızın ünlü mimarlarından Frank Lloyd Wright’ın deyişiyle “organik” veya “canlı” (living) şehirlerdir.
.
Osmanlı’ya dair yayınlar
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı’ya dair yayınlar
Size tanıtmak istediğim kitaplar masamın üzerinde önce küçük bir tepe, ardından da dağa dönüşmek yolunda büyük bir gayret içinde. Zaman zaman bilgisayarımın hudutlarını zorluyor, yavaş yavaş üstüne tırmanmaya başlıyorlar. Raflara yerleştirmeye de gönlüm elvermiyor açıkçası; çünkü sağolsunlar yayınevleri, yazarlar yeni çıkan kitaplarını gönderiyorlar, benim de elim boş durmuyor tabii ki, sürekli eski yeni kitap alıyorum. Bu durumda arada bir yapılacak tanıtım yeterli olmuyor. En iyisi, dedim kendi kendime ayda bir günü sadece kitap tanıtımına tahsis edeyim. O zaman hem kitapları gönlümce tanıtırım, hem de diğer günler köşemin üzerindeki kitap baskısını biraz hafifletmiş olurum. Bu hafta başlayalım ve Osmanlı ile başlayalım. Uğurdur!
Hicaz Demiryolu
Albaraka Türk, Osmanlı Devleti’nin 700. kuruluş yıl dönümü anısına önemli bir kitap yayımladı: Hicaz Demiryolu. II. Abdülhamid tarafından tamamen yerli sermaye ve yardımlarla gerçekleştirilen bu projenin yürüyeceğine o zamanlar aramızın çok iyi olduğu Almanya’nın İstanbul Büyükelçisi Marshall von Bieberstein bile inanmamış, bu düşüncesini memleketinin Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği bir raporla bildirmişti. İngiliz araştırmacı R. Tourrett ise Hicaz Demiryolu’nun “dünyada belki de borçsuz, faiz ödemesi olmayan ve tamamlandığında kara geçmiş tek demiryolu” olduğunu söylemişti. İngilizce ve Türkçe metin, kitabın cüz’i bir kısmını teşkil ediyor. Eserin asıl çarpıcılığı ise görsel zenginliğinde. İnşa çalışmalarından açılışına demiryolunun güzergahındaki yerleşimler, nefis fotoğraflar ve orijinal eski fotoğraflarla birlikte sunuluyor. İstanbul’u Mekke’ye bağlayan bu demiryolunun Yemen’e kadar götürülmesi projelendirilmiş; ancak tamamlanamamıştır. Bu, devrine göre -bugün bile öyle ya- olağanüstü projeyi gerçekleştirenlere hayranlığımızı artıran Hicaz Demiryolu kitabının kendisi de ayrı bir hayranlık objesi aslında. Bu değerli eseri edinmek isteyenler (0212) 292 27 12 No’lu telefona başvurabilirler.
Osmanlının “Sol Kol”u
Kitaplarından bu sütunlarda sık sık söz ettiğim Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Osmanlı yılında birbiri ardına önemli kitaplar çıkarmaya devam ediyor. Yurt dışında daha çok tanınan Elizabeth Zachariadou’nun editörlüğünde çıkan Sol Kol: Osmanlı Döneminde Via Egnatia (1389-1699) adlı kitap da bunlardan birisi. Via Egnatia, Roma İmparatorluğu’nun Adriyatik kıyılarını İstanbul ve Çanakkale boğazlarına bağlamak amacıyla inşa ettirdiği yol şebekesinin adı. Haberleşme dışında askeri ve ticari amaçlı bir yol olarak uzun yüzyıllar kullanılan bu yol, Bizans’ın son döneminde çeşitli derebeylerinin eline geçmiş ve güvenlik sağlanamaz olmuş, dolayısıyla körelmişti. Halbuki Anadolu’yu Balkanlar’a ve Adriyatik’e bağlayan en hayati damarlardan birisi bu yol üzerinde atıyordu. Nitekim Osmanlılar daha I. Murad zamanında, 1380’lerde Adriyatik’e kadar çıkarak bu yolu ele geçirmişler ve gelecekte kuracakları imparatorluğun Avrupa, yani Sol Kol’unu diriltmişlerdi. Hem de ne diriltme! Yol boyunca peş peşe yaptırılan menzilhaneler, hanlar, tekke ve zaviyeler, Göriçe gibi kasabalar, vakıflar, imaretler ile şenlendirilen bu yol, önemini 17. yüzyılın sonlarına kadar korumuştur. Birkaç hafta önce Osmanlı fetihlerinin “mantık”ından söz etmiştim yine bu köşede ve Anadolu’daki Tebriz-Bursa kervan yolunun Osmanlılarca nasıl bilinçli bir strateji ile ele geçirildiğini ve buradan Bursa’nın doğduğunu açıklamıştım. Via Egnatia, yani Sol Kol da Selanik gibi şehirlerin serpilip gelişmesine katkıda bulunmuştur. Kitapta İlber Ortaylı ve Feridun Emecen gibi yerli tarihçiler yanında 15 civarında yurt dışındaki Osmanlı araştırmacısının katkıları yer alıyor. Osmanlı’nın karanlıkta kalmış bir yüzünü daha aydınlatıyor Sol Kol’daki yazılar.
Türkiye İran olmayacak!
Çok isteyip de tanıtma fırsatını yakalayamadığım kitaplardan birisi de Taha Akyol’un Osmanlı’da ve İran’da Mezhep ve Devlet’iydi. Aslında meslekten tarihçi olmamasına rağmen tarihin karmaşık dokusu içinden ilginç bağlantılar yakalayan Akyol, Osmanlı’da dini örgütlenmenin, yani ulema sınıfının devlete bağımlı kılınmasının, İran’da ise devletten bağımsız kalabilmesinin iki kültür ve toplumun, giderek devletin din karşısındaki konumlarını derinlemesine belirlediğini ve Osmanlı’da devletin, İran’da ise Şii mezhebinin değişmez eksenler olarak bugüne kadar geldiğini ilginç örnekler ve analizlerle ortaya koymayı başarıyor. Kitabı bitirdikten sonra bugünlerde sokakları çınlatan “Türkiye İran olmayacak!” sloganlarını atanların aslında, teokratik din devleti zannettikleri Osmanlı’nın İran’a karşı yürütmüş olduğu politikanın izinden nasıl da tıpış tıpış yürüdükleri gözümün önüne geldi ve tarihin, tarihten koptuğunu zanneden bir topluma nasıl da istihza ile güldüğünü ürpererek hissettim. Kitap, Milliyet Yayınları’ndan çıktı.
Değişik bir Osmanlı özel sayısı
Osmanlı’dan bahsedip de dergilerin çıkarma yarışına girdikleri özel sayılara değinmemek olmaz. Bu dergilerden birisi, Düşünen Siyaset. Ağustos-eylül sayılarını, birleştirerek, “Osmanlı ve İdeolojisi” başlığıyla çıkaran Düşünen Siyaset’in elimizdeki sayısı, Çetin Altan ve Ahmet Akgündüz’le yapılan polemik konuşmalarla açılıyor. Bu iki konuşma, bir yanıyla Osmanlıya yönelik iki kökten farklı tavrı bir arada görmemizi de sağlıyor. Dergide yer alan Turhan Ilgaz’ın yazısı ise gerçekten tadından yenmiyor! Mesela sayın yazar, şu müthiş kehanette bulunma hakkını görebiliyor kendisinde: “Osmanlı Devleti, daha kurulduğu günden başlayarak, yıkılmaya mahkumdu.” Gerçekten tebrikler, zira bunu hiçbirimiz düşünememiştik! Doğru, Osmanlı doğduğu günden başlayarak ölmeye mahkumdu. İyi de bir bebek de doğduğu günden başlayarak ölmeye mahkumdur ve bunu söylemek için hiç de tonlarca kitap tozu yutmaya gerek yoktur! Dergide dikkatimi çeken çalışmalardan birisi de Christopher K. Neumann’ın Ahmed Cevdet Paşa’yla ilgili yazısıydı. Bu köşenin yazarının da “Osmanlı gerilemesi masalından uyanmak!” başlıklı bir yazısıyla katıldığı dergi, bu haliyle gerçekten de “değişik” bir sayı olmuş. Edinmek isteyenler (0312) 418 72 51 No’lu telefona başvurabilirler.
.
Gençlik ve ideoloji
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Gençlik ve ideoloji
İdeologları ağır bir dille suçlamıştı Napolyon. Onlar, kendisinin birleştirmek istediği toplumu bölüyorladı çünkü.
Napolyon sadece Fransa’daki ideolojilere değil, Avrupa’daki bütün ideolojilere karşıydı. Zira o, Avrupa’yı da birleştirmek istiyordu. (Bugünkü Avrupa Birliği’nin de fikir babası Napolyon’dur zaten.)
Pragmatikti, hedefi de imparatorluğunu yeni bir Roma haline getirmekti. Karşısındaki bütün direnişleri kırabilmek için mesela Kahire’yi ele geçirdiğinde besmele ile başlayan ve Peygamber Efendimiz (sas)’i öven bir bildiri dağıttırmıştı. Amacı, halkı çeşitli şekillerde sevk edebilecek mekanizmaları kırmak ve yerine kendisininkini ikame etmekti.
Napolyon’dan beri ideolojiler, yöneticilerin en fazla korktukları tehlikeli mayınlar oldu. Gerçekten de tehlikeli birer mayındı onlar.
Din kadar insanları bağlayıcıydı; ancak görüntüsü “bilimsel”di. Çağın ulaştığı bilimsel sonuçları sömürüyordu onlar gerçekte. Birer parazit gibi bilimlerin üzerine abanmış, onların kanını emerek semiriyorlar; ancak iş bilimsel metodunu tartışmaya geldi mi, karşısındakinin boynuna “tarihin güçlerine karşı gelen” bir gerici yaftasını tereddütsüz asıyorlardı.
Bir yandan dinin mensuplarına verdiği heyecanı, coşkuyu yalancı bir dolma kadar başarıyla meftunlarına zerk ediyor, onları önce duygularından yakalıyordu. Öbür yandan da bilimlere geçirmiş pençesini, ondan işine gelen parçaları koparıp kendi vücuduna dönüştürüyordu.
Modern dünyada dinin bıraktığı boşluğu, bu özellikleriyle ideolojiler istila etti. İdeolojileri tam olarak tespit etmek, avucuna alıp yakalamak bu yüzden her babayiğidin harcı değil. Devekuşu misali, kendilerini incelemek isteyen sosyal bilimcilere sürekli farklı bir yüzünü gösterip diğerlerini gizleyerek çıkartmadığı zorluk kalmadı bugüne kadar. İşte bu yüzden ideolojiler hala ayakta.
Bir zamanlar “ideolojilerin sonu”ndan söz edilmişti. Daniel Bell’e göre, artık ideolojilere gerek kalmamıştı postmodern dünyada. Ama var, hala var onlar… Hem de her zaman, yanıbaşımızda… Ne kendisini tartışmaya açıyor, ne de başkasıyla tartışmaya giriyor. Onun her dediği doğru çünkü. Niye tartışsın ki!
Din’in kendisi de tartışılmaz. Ancak din, tartışılmasını istemediği noktalarda bir “din” olarak kaldığının bilincindedir ve bunu saklamaz.
Ama ideoloji, hem tartışılmamak, hem de “bilimsel” kalmak istiyor. Hem dokunulmamak, tabu olarak kalmak, hem de en son bilimsel gelişmelerle uyumlu olduğunu, onlar tarafından doğrulandığını “ispatlamak” istiyor. Hep haklı çıkmak istiyor açıkçası.
Fakat hep haklı çıkmak tutkusu, bilimsel midir? diye sorduğunuzda, bu defa tekneyi sallamakla itham edileceksinizdir. Başka çaresi yoktur çünkü ideoloğun. Ünlü bilim felsefecisi Karl Popper, Darwinizmin de, Marksizmin de, Freudculuğun da aynı hastalığa yakalanmış olduğunu düşünüyordu. Onlar ve benzerleri, hep haklı çıkmak istiyorlardı çünkü.
Oysa sonuçlar önceden verilmez bilimde. Deney, gözlem, araştırma, tahlil gibi yorucu işlemler sonucunda ne çıkarsa bahtınıza! Sonuç, önceden belli olduğunda, önceden bilindiğinde, bu düpedüz şikeli bir maçtır ve bilim tarafından kabul edilemez. Bir varsayımla araştırmaya başlar, ulaştığınız verilerle bir hipotez kurar, sonra bu hipotezi sınarsınız. Sınama sonucunda yanlış da çıkabilir varsayımınız, doğru da.
Ama ideolojiler, bilimlerin hep sonuçlarıyla ilgilenirler ve sonuçların önceden bilinebileceğini ileri sürerler.
Stalin dönemindeki Lyssenko hadisesi bunlardan biridir. Nazi Almanya’sındaki Philip Lenard’ın bir Deutsche Physik, bir Alman Fiziği geliştirme teşebbüsleri de sonucu önceden belli sözde bilimsel çalışmalardı. Aslında onları yönlendiren, tartışılmaz olarak kabul ettikleri ideolojilerdi. Ama her ikisi de, tarihin ayıp sayfalarına gömüldüler. Bugün Lyssenko da, Lenard da, uzmanlar dışında esamisi okunmayan “bilimciler” olarak hatırlanıyorlar.
Lyssenko da, Lenard da ideolojilerin gaflet mezarlıklarına gömüldüler; ama yenileri sürekli üremeye devam ediyor. Onlar hiç eksik olmadılar ki! Ellerinden gelse bütün din ve bilim tarihini, ideolojileri doğrultusunda yeniden yazabilecek kadar dogmatikler! Yazmaya çabalıyorlar da zaten.
Dimdik ayakta, ideolojilerinin arkasındalar! Özellikle de gençler. Siyaset Meydanı’ndaki dogmatizmleri gerçekten görülmeye değerdi!
.
Demirel, “farklılaşmış vatandaşlık” mı istiyor?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Demirel, “farklılaşmış vatandaşlık” mı istiyor?
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, biliyorsunuz bir süredir “anayasal vatandaşlık” kavramını tartışmaya açtı. Sık sık anayasal vatandaşlığın, Türkiye’nin tıkanmış devlet-toplum ilişkilerine derman olacağını vurguluyor konuşmalarında. Aslında ilginç teorik açılımları da olan bu konuyu, nedense fazla tartışmaya değer görmedi aydınlarımız. Gerçekte Sayın Demirel’in bu kavramı tartışmaya açması, 1970’lerden itibaren dünya siyaset bilimi literatürüne ağırlığını koyan ve şimdilerde alabildiğine tartışılan bir konuyu geniş kitlelere yayma çabası olarak da okunabilir. Zira Aydınlanma dönemi ve Fransız İhtilali sırasında oluşturulmuş bulunan “evrensel vatandaşlık” kavramı, yani dünyadaki bütün devletlerin yurttaşlarının eşit haklarla donanması gerektiği fikri, farklı kimliklerin ezilmesini, yok sayılmasını da getiriyordu beraberinde. Vatandaşlık, milli devleti kuran ırk, etnik grup veya toplumsal kesimin ya da siyasi gücün, -hadi feministleri kırmamak için onu da ekleyelim- “erkek egemen” düzenin istekleri doğrultusunda oluşturuluyor ve diğer gruplar veya kesimlere de bu karşı konulmaz “evrensel” güce tabi olmaktan başka çare kalmıyordu. Bu da aynılığın, eşitliğin, bir ve beraber, bölünmez bir bütün olmanın, farksızlığın amentü gibi diğer gruplar veya kesimlere belletildiği bir eğitim sürecinde beyinlere zerkediliyor, böylece bir milleti oluşturan kesimler içindeki dini, cinsel, kültürel veya etnik farklar, reddediliyor, yalnız reddedilmekle de kalmıyor, bastırılıyordu.
Farklılıklar üzerine serilen bu “modern örtü”, artık çeşitli noktalarından deliniyor. Bir yandan feministler, “Bu milli devlet ve vatandaşlık, erkeklerin ihtiyaçları göz önünde bulundurularak hazırlanmıştır, kadınları temsil etmiyor” diye feryad ederken, öte yandan azınlık dini gruplar yalnız farklılıklarının tanınmasını talep etmekle yetinmiyor, ortak kimliğe kendi kimliklerinin renginin de yansımasını talep ediyorlar. Kanada’da olduğu gibi Quebecliler, kendilerini İngilizce konuşan nüfustan ayırmak ve kendi bağımsız eyaletlerinde resmi dil olarak Fransızcayı kullanmak istiyorlar (bunu başardılar nitekim).
Bu durumda, aydınlanmanın evrensel eşitlik ve farklılığı barındırmayan vatandaşlık kavramları delinmiş, hatta çoğu yerde lime lime olup işlemez hale gelmiştir. Bu aynılaştırılmış, tek tipleştirilmiş vatandaşlık, diğer grupların dışlanmasına, haklarının yendiği duygusuna kapılmalarına ve dolayısıyla vatandaşlığın asıl ifa etmesi gereken sosyal bütünleşmeyi gerçekleştirme projesinin akim kalmasına yol açmaktadır.
İşte evrensel vatandaşlığın bu tıkanmasına karşı geliştirilen çözümlerden birisi de, Sayın Demirel’in ortaya attığı “anayasal vatandaşlık”tır. Bu yeni vatandaşlık tanımında, bir zamanlar modernleşmeye geçerken belki de zaruri olarak “üzeri örtülmüş” olan kimliklerin kendilerini kendileri kalarak, ancak ortak ve paylaşılmış bir değerde mutabakata, yaygın deyimle konsensusa imza atarak yine milli devletin sınırları içerisinde yaşaması öngörülmektedir.
Anayasal vatandaşlık kavramına siyaset bilimcilerince getirilen eleştirilerden birisi, sosyal bütünleşmeyi ortadan kaldıracağı ve milli devlet kurulurken oluşturulmuş bulunan vatandaş-devlet ilişkisinde bir çözülme yaratacağı yönünde odaklanmaktadır. Anayasal vatandaşlık kavramı taraftarları, buna mukabil, asıl her grup veya kesimi ortak bir paydada buluşturamaz ve mutabık kalacakları bir metin etrafında bir araya getiremezsek, yani eskiden olduğu gibi kimliklerini bastırmaya devam edersek, asıl o zaman bir sosyal çözülme kaçınılmaz olacaktır, görüşünü savunuyorlar. Anayasal vatandaşlık iledir ki, milli devletin kuruluş sürecinde dışlanmış, gönülsüz olarak vatandaşlık kazanmış ve değerlerini içine gömmüş gruplar, ortak milli kimliğe daha da yaklaşacak ve devlete daha bir benimseyerek sahip çıkacaklardır.
Jürgen Habermas, Chantal Mouffe ve Will Kymlicka gibi birbirinden farklı ekollere mensup düşünürlerce yoğun olarak tartışılmaktadır bugün anayasal vatandaşlık. Bana öyle geliyor ki, Kymlicka’nın Kanada bağlamında sözünü ettiği “farklılaşmış vatandaşlık” ve Habermas’ın Avrupa vatandaşlığı için ön şart olarak koyduğu “anayasal vatanseverlik” kavramları da, anayasal vatandaşlığın farklı açılımlarıdır.
Öte yandan çağımızın en orijinal birkaç siyaset filozofundan birisi olan John Rawls’ın ortaya attığı “paylaşılmış adalet kavramı” da yine sözünü ettiğim tıkanmış devlet-vatandaş bağını yeniden formüle etme girişimlerinden birinin sonucudur. Rawis, eğer, demektedir, toplumun bireylerini, başka hiçbir bağ olmasa da, hepsinin paylaşabileceği bir adalet anlayışında birleştirebilirsek, yani adaleti, hukuku toplumun göğsünü gere gere sahip çıkabileceği bir norm haline getirebilirsek, o zaman bu “farklılaşmış” grupların üzerinde birleşeceği bir müşterek zemin bulmuş oluruz.
Görüldüğü gibi ilginç tartışmalar cereyan ediyor dünyada. Elin oğlu artık Avrupa vatandaşlığı diye milli kimliklerin de üzerinde şemsiye bir kimlik oluşturmanın yolunu yordamını ararken, bizim gençlerimiz -evet üstelik genç olacak bunlar!- Siyaset Meydanı’nda resmi söylemin dışında birkaç kelam etmek isteyenlerin üzerine yürüdüler Cumhuriyet’in 76. kuruluş yılında.
Dünyada duvarlar erirken bizde tersine, tahkim ediliyor!
21. yüzyıla kesimler arasındaki duvarların çılgınca muhkemleştirilmeye çalışıldığı bir ortamda girmek, benim umutlarımı kırdığı kadar Sayın Demirel’inkini de kırmış olmalı ki, anayasal vatandaşlık bağını bir formül olarak ortaya attı. Ben bu kavramın önemli olduğunu düşünüyor ve tartışılmasında büyük fayda görüyorum. Meraklısına not: “Farklılaşmış vatandaşlık” kavramı ve benzeri demokratik açılımlara ilişkin tartışmalar (Habermas’dan Rotry’ye kadar) derli toplu biçimde, ne yazık ki Türkiye’nin yurt dışına kaçırdığı beyinlerden Seyla Benhabib’in editörlüğünü yaptığı Democracy and Difference (Princeton, 1996) adlı ortak kitapta bulunabilir. Ayrıca Will Kymlicka’nın Çokkültürlü Yurttaşlık adıyla çevrilen kitabına da bakılabilir. Çeviren: Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları, 1998.
.
Apartmanın çöküşü
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Apartmanın çöküşü
Depremler birbirine amansızca eklenirken, Türkiye derin bir değişimin sancıları içinde kıvranıyor. Sadece can kayıpları, yaralanan ve sakat kalanlar, sadece teknik, ekonomik, sınai zararlar değil depremlerin geride bıraktıkları. Gözden kaçırılmaması gereken toplumsal sonuçları da ortaya çıkıyor zamanla.
Artık ev satmak da, ev almak da, ev yaptırmak da eskisi kadar “basit” alış verişler olmaktan çıktı. Geçenlerde kulak misafiri oldum, “Eve bakmak için gelenler, yanlarında işten anlayan bir adamla geliyor, döşemeye, fayanslara, duvar boyalarına değil, bodrumdaki direklere bakıyorlar.” diyordu, bizim sokakta oturan bir kadın, komşularına.
17 Ağustos’ta gerçekten çok ağır bir bedel ödedi Türk halkı. Fakat bir başka hayrın başlangıcı oldu aynı zamanda bu tarih. Uyanan toplumsal bilinç, 12 Kasım depreminde gördüğümüz gibi uyuşmuş olan “ortak akıl”ı, yani devleti harekete geçirdi. Herkesin gördüğü gibi daha bilinçli, daha tedbirli ve daha çevikti devlet bu defa.
İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, 17 Ağustos’tan kısa bir süre önce İstanbul’daki kaçak yapıların yıkılması için talimat vermişti. Şimdi de, İstanbul’daki binaların tek tek elden geçirileceğini söylüyor. Anlaşılan, çürük binalar yıkılacak, tamir ve takviye ile idare edebilecekler ise işlemden geçirilecek.
İnanmak istiyorum; ama bana biraz ütopya gibi geliyor bu sözler. Keşke yapılabilse! Keşke buradan size yanıldığımı itiraf edebileceğim günler gelse! Keşke devlet bu kararlılığını topluma açıkça ilan etse ve İstanbullularla mutabık kalarak, onların da katılımını temin ederek şehri sağlamlaştırma ameliyesine girişse!
Tantan’ın sözünü ettiği girişim için bir defa İstanbul’a yeni yapı yapmak yasaklanmalıdır. İkinci olarak mevcut yapı stoku tespit edilmeli, bunların envanteri çıkartılmalı, projeleri incelenmeli, projelerinin doğru uygulanıp uygulanmadığı araştırılmalı ve zemin etütleri yapılarak binaların, üzerine yerleştikleri zemine uygun yapılıp yapılmadığı ortaya konulmalıdır. Ancak bu işlemlerden sonra binaların yıkılıp yıkılmayacağına karar verilebilir.
İyi ama bunlar zaten bir şekilde “kanuni” yapılar. Yani belediyelerde, tapu dairelerinde bunların kaydı kuydu zaten mevcut ve tespiti nispeten kolay. Peki tamamı kaçak olarak yapılmış Sultanbeyli gibi ilçelerin, daha adı bile konmamış sokakların, kapı numaraları dahi olmayan binlerce konutun tespiti nasıl yapılacak? Kaçak binaların yıkılması söz konusu olacaksa, İstanbul’daki binaların yaklaşık yarısının yıkılması gerektiğini Sayın Tantan bilmiyor olamaz herhalde!
Ben bütün itiraz ve şüphelerime rağmen Tantan’ı destekliyorum. Zira Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa bir bakan oy avcılığına, halk dalkavukluğuna yuvarlanmadan, nabza göre şerbet vermeden halka doğruyu söyledi. Sözünün arkasında durup duramayacağını zaman gösterecek; ama yine de bu sözlerle yepyeni bir sayfa açıldığını düşünüyorum siyaset dünyamızda.
Yeri gelmişken şunu vurgulamak istiyorum: 17 Ağustos ve devamındaki depremlerde yıkılan sadece binalar değildi. Aynı zamanda 1927’de başlayan apartman modeli de beyinlerde yıkıldı!
1927’de yeni Belediyeler Kanunu ile birlikte ahşap bina yapılması yasaklanmış, binalarda beton kullanılması şart koşulmuş, bu arada çimento sektörüne büyük miktarlarda teşvikler verilmiş, kolaylıklar getirilmişti. Önce İstanbul’da olmak üzere bu tarihte resmi apartmanlaşma dönemi başlamıştı. Fakat daha üzerinden 5 yıl bile geçmeden Falih Rıfkı Atay, “Durdurun bu apartmanlaşmayı!” diye feryada başlayacaktı.
İşte bu feryat, 17 Ağustos 1999’da gerçek muhataplarını buldu. 12 Kasım’daysa kulaklardan sosyal akla intikal etti. Dolayısıyla gerçekte 17 Ağustos 1999 depremi, 1927 modelinin çöküşünden başka bir şey değildi!
1927’de yürürlükten kaldırılan ahşap bina yapma geleneği de, ne gariptir ki, 1505 depreminden sonra başlatılmıştı resmi olarak. Yani 1505’te devreye giren ahşap bina yapılması geleneği 1927’de sona ermişti. 1927 apartmanlaşma modeli ise ancak 1999’a kadar dayanabilmiştir.
Kısacası 1999 Ağustos’undaki büyük deprem, 1927 modelinin ne kadar hatalı ve köhne bir model olduğunu gözümüze sokarcasına gösterdi. 1927 modeli, yangınlara dayanıklı bina yapmak kaygısından yola çıkmıştı. 1505 modeli ise depremlerde can kaybını en aza indirmek için bulunmuş bir çareydi. Sizin anlayacağınız, 5 yüzyıl sonra dönüp dolaşıp yine depreme tosladı şehirleşme modelimiz.
Avrupa’nın en fazla çimento tüketen ülkesinde birbirinin üzerine kibrit kutuları gibi devrilen binalar inşa ediliyorsa, bunun muhasebesi bir şekilde yapılmalıydı. 17 Ağustos ve 12 Kasım depremlerinin bu tehlikeli gidişi frenleyeceği yolundaki ilk ipuçlarının ortaya çıkmaya başladığını hep beraber görüyoruz.
.
Salkım Hanım’ın Taneleri ve Varlık Vergisi
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Salkım Hanım’ın Taneleri ve Varlık Vergisi
Geçtiğimiz pazartesi akşamı mutadım hilafına bir filmin galasına katıldım. Antalya Film Festivali’nde ödüllerin çoğunu silip süpüren Salkım Hanım’ın Taneleri’ni merak ediyordum doğrusu. Ayrıca konusu itibariyle de beni cezbettiğini söylemeliyim. Film, 1940’ların ilk yarısında İstanbullu azınlıkların “çektiklerini” anlatıyor. 1942’de çıkarılan Varlık Vergisi Kanunu’nun azınlık mensuplarını, özellikle de Ermeni (ve dönme) vatandaşları nasıl perişan ettiği vurgulanıyor filmde.
Sinema eleştirmeni olmadığım için Salkım Hanım’ın Taneleri’nde Varlık Vergisi hakkında dikkatimi çeken bir iki noktayı işaret etmekle yetineceğim.
Filmde Varlık Vergisi’ni ödeyemeyen azınlıklar Aşkale’ye gidiyorlar ve çalışma kampındaki bir asker kendilerine “haklarını” bildiriyor: “Çalışmanız karşılığında devlet size günde 85 kuruş verecek, bunun 60 kuruşu yemeğe kesilecek, geriye kalan 25 kuruş, vergi borcunuzdan düşülecektir!” Oysa Mahmut Goloğlu’nun Milli Şef Dönemi (Ankara 1974) adlı eserinde, Aşkale sürgünlerine 2,5 lira yevmiye hesaplandığı, bunun yarısının harcamalara kesildiği, geriye kalanının ise vergi borcundan düşüldüğü belirtiliyor (s. 177). Zuhul eseri değilse eğer, filme esas teşkil eden romanın yazarı Yılmaz Karakoyunlu’nun rakamlarla oynadığı ortada. Sanatta “yalan”ın belli bir yeri var elbette. Ancak hem toplam hesaplanan parayı üçte birine düşürmek, hem de vergiye mahsup edilen miktarı yarı yarıyadan dörtte bire indirmek, Karakoyunlu gibi ‘iddialı’ bir tarihçiye yakışmadı doğrusu.
Varlık Vergisi, zamanın bürokratlarını da çok rahatsız etmiştir. Nitekim İstanbul Defterdarı Faik Ökte, sonradan “Varlık Vergisi� Cumhuriyet mali tarihinin yüz kızartıcı bir sayfasıdır” diyecektir. Yalnız mali tarihinin mi; siyasi tarihinin de yüz kızartıcı bir sayfasıdır bence. Ve Goloğlu’nun işaret ettiği gibi aynı yıllarda Almanya’da Nazilerin Yahudilere ve diğer azınlıklara uyguladığı baskı ve zulüm politikalarının bir uzantısıydı aslında bu kanun. Fakat filmde dikkat ettim, neredeyse Yahudiler hiç devrede yoktu. Oysa biliyoruz ki, Varlık Vergisi mağdurları arasında Yahudi tüccarlar daha fazla göze çarpıyordu (Goloğlu, s. 177).
Son bir nokta olarak şunu söylemeliyim ki, filmin senaryosu, bir tepki üzerine kurulmamalıydı. Malum, o yılların Türkçü söylemi, azınlık tüccarlarını haris, cimri, pinti, istifçi, fırsatçı, milletin kanını emen asalak tipler olarak tavsif etmiştir. Türk tüccarlar ise dürüst ve hakkı yenmiş “temiz” Anadolu sermayesini temsil ediyordu onların gözünde. Salkım Hanım’ın Taneleri ise bunun tam tersini ortaya koyuyor. Gözü paradan ve itibardan başka bir şeyi görmeyen uyanık, “aç”, hatta katil Niğdeli tüccar ve onun karşısında melaike gibi bir Ermeni manifaturacı. Devrin Türkçü eserlerindeki denklemi tersine çevirmekle yetinmiş olduğu görülüyor senaryonun. Ne garip: Yine bir uçtan öbürüne fırlatılıyoruz. Arada olmak, trajik bir konumda kalmak sanki haram bize! Ya siyah, ya beyaz! Başka renk bilmediğimiz için ortaya çıkan hikaye, Şerif Mardin’in de dediği gibi bir “melodram”dan öteye gidemiyor maalesef.
Yine de, yakın tarihimizin kara ve karanlık bir sayfasını gündeme getirdiği ve İnönü dönemini eleştirme cesaretini gösterebildiği için Salkım Hanım’ın Taneleri’nin önemli bir iş başardığı kanaatindeyim.
Beethoven’ın büstü
Söz azınlıklardan açılmışken 6-7 Eylül olaylarını hatırlamamak olmazdı. Mehmet Barlas’ın geçen yıl bir toplantıda anlattığına göre, azınlık dükkanlarına ve evlerine yönelik bu yağma ve kundaklamalar sırasında, yine azınlık vatandaşa ait bir dükkana garip bir şekilde hiç kimsenin dokunmadığı dikkat çekmiş. Dükkanın önüne gelenler vitrinine bakıp bir uyarı almışçasına onu atlayarak hemen yandaki dükkana geçiyorlarmış. Olaylar bitip de dükkanın sapasağlam yerinde durduğunu görenler merakla yaklaşmışlar vitrinine ve işin sırrını o zaman anlamışlar. Dükkanın vitrininde bir Beethoven büstü duruyormuş! Gece karanlığında bu büstü Atatürk büstü zanneden eylemciler, kılına bile dokunamamışlar dükkanın! Yüzlerce yıllık bir arada yaşamışlığın koruyamadığını bir büstün korumasına ağlamalı mıyız, yoksa gülmeli mi? Siz karar verin!
Kadınların temsili ve “farklılaşmış vatandaşlık”
18 Nisan 1999 seçimlerinin arefesinde feministler ve KA.DERcilerle girdiğimiz polemiklerde kadınların Meclis’te temsili konusunu tartışmış ve kadınlara seçimlerde özel bir kota ve ayrıcalık talep etmenin uygun olup olmayacağını müzakere etmiştik. Birçok erkek yandaştan da destek bulan bu çevre, kadınların Meclis’te yeterince (veya nüfusları oranında) temsil edilmedikleri için seçimlerde Meclis’e girmelerinde bazı ayrıcalıkları tanımanın ve seçilmelerini kolaylaştırmanın mevcut eşitsiz durumu bir ölçüde telafi edeceğini iddia ediyordu. Ben de buna, kadınların Meclis’te daha fazla sandalyeye sahip olmalarının “kadınlar”ın temsili anlamına gelmeyeceğini, çünkü “kadınlar” diye bir siyasal birim bulunmadığını, Meclis’e girecek kadınların her zaman belli bir çevrenin veya görüşün temsilcileri olacaklarını söyleyerek cevap vermiştim. Ayrıca bu tutumun, Amerika başta olmak üzere dünyanın bazı ülkelerinde tartışılan olumlu ayrımcılığa (affirmative action) dayandığı ve savundukları şeyin, amaçlamadıkları halde kendi genel yaklaşımları açısından tehlikeli ve ters noktalara uzanabileceği uyarısında bulunmuştum.
Aslında feministlerin bu tartışmada gelip gelip tosladıkları nokta, “Evrensel vatandaşlık mı, özel veya farklılaşmış vatandaşlık mı?” açmazıydı. Bana göre hem eşit vatandaşlığı, hem de geçen hafta sözünü ettiğimiz farklılaşmış vatandaşlığı (differantiated citizenship) aynı anda savunmak ve eşit vatandaşlığın arkasında duruyor gibi gözükerek kendi grubuna sıra gelince farklı bir muamele beklemek, tam anlamıyla bir çifte standarttır. Eğer onlar farklılaşmış vatandaşlığı savunuyor ve özel, ayrıcalıklı bir şekilde temsil edilmesini istiyorlarsa kadınların, bu, düpedüz Atatürk’ün tesis etmek için o kadar mücadele verdiği eşit ve bölünmez bir bütün şeklindeki vatandaşlık kavramının köküne kibrit suyu dökmek anlamına gelir ki, gördüğüm kadarıyla feministlerin hemen hiçbiri attıkları adımın buralara varacağını hesaplayarak hareket etmiyor. Kısacası, aynı anda hem Merve Kavakçı’nın Meclis’e girmesine gösterdikleri tepkide ortaya çıktığı gibi farklılığa izin vermeyen katı tekçi yaklaşımı, hem de bir cinsi diğeri karşısında kollamayı sonuç verecek çoğulcu bir muameleyi savunmak, açıkça bir çelişkidir.
Demirel’in açtığı tartışma dolayısıyla yalnız feministlere değil, tartışmaya katılması muhtemel çevrelere de aynı şeyi söylüyorum: Ya evrensel, farklılıklara kapalı vatandaşlığı savunun ya da özel, farklılaşmış vatandaşlığı. Çünkü birincisi modern iken, ikincisi postmoderndir!
.
Deprem nasıl tartışılır?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Deprem nasıl tartışılır?
Dramatik yüzünü hemen her gün ekranlardan izlediğimiz 17 Ağustos depremi üzerine yazılıp çizilenler arasında bir nokta vardı ki, nedense çok cılız bir ilgi uyandırdı aydınlarımız arasında. İtirazlar kadar, cevaplar da yeterince olgun ve seviyeli bir görüntü arz etmedi.
Tıkanmış, sığlaşmış kültür ortamımızın bir resmiydi bana kalırsa, gazete köşelerindeki kötülük (teodise) tartışmalarından tüten.
Oysa bir Lizbon depremi vardır ki, 18. yüzyılın ikinci yarısını, hatta 19. yüzyılı etkilemiştir doğurduğu tartışmalar. Bir bakıma Avrupa’da din felsefesi alanındaki tartışmaların gidişatını etkilemiş, Allah’a inanan ve inanmayan grupların saflarını belirlemelerine yardımcı olmuştur bu deprem.
1755 Lizbon depremi, Aydınlanma Çağı’na rastlar. Kötümser Voltaire, bu depremin, içinde yaşadığımız dünyanın “mümkün dünyaların en iyisi” olduğu yolundaki Leibniz’den destek bulan görüşü çürüttüğünü ileri sürer. Çünkü ona göre bu dünya iyi olsaydı, binlerce (bazı rakamlara göre ölü sayısı 70 bindir) masum insan, altı dakika süren depremde yeryüzünden silinmezdi.
Üstelik Lizbonluların boğazlarına kadar günaha battıkları da söylenemezdi. Deprem öncesi dönem, Portekiz tarihinde dindarlığın en fazla arttığı yıllara tekabül etmekteydi. Kaldı ki, Voltaire’e göre, Lizbon, çılgınlar gibi dans edilen Londra ve Paris’ten daha mı çok günahkardı ki bu felaketi yaşadı? Lizbon yıkıntılar içinde can çekişirken Londra ve Paris zevk içinde yüzmekteydi. Kötülüğün yeryüzünde kol gezdiğini bu deprem bir kere daha ispat etmiştir. Bu dünya, sonuç olarak, kötüdür Voltaire’in gözünde.
Aydınlanma Çağı’nın “yaramaz çocuğu” Rousseau ise tam tersine alabildiğine iyimserdir. O, bütün kalbiyle Tanrı’nın iyiliğine inanmak gerektiğini haykırmakta, çekilen acılar ve şahit olunan kötülüklere, fıtraten iyi olan insanın fıtratından uzaklaştırılmasının, bozulmasının yol açtığını söylemektedir.
İlginçtir Rousseau, sanki bugünü anlatıyormuş gibi, Lizbon’daki altı yedi katlı apartmanları yapan insanları suçlar. Bu yüksek binaları yapmak, gerçekte tabiata ve Tanrı’nın koyduğu kurallara aykırı davranmayı seçmek demektir. “Eğer” der Rousseau, “Bu büyük şehrin sakinleri daha eşit biçimde dağıtılmış ve daha rahat [yatay bir şekilde – M.A.] yerleştirilmiş olsalardı, hasar çok daha az, belki de hiç olmayacaktı.”
Rousseau, kötülüklerin Tanrı’dan ve onun yaratığı olan tabiattan gelmediğini, insanın kendi kendisine kötülük yaptığını savunur. İnsan, eğer yaratılışında mevcut olan “iyilik”e döner ve orada mündemiç bulunan iyi özelliklerini yeniden keşfedip ortaya çıkarabilir ve bu iyiliğin emrettiği şekilde yaşamayı seçerse, halen kötülük gibi görünen şeyler, bir daha başına gelmeyecektir. Ona göre başımıza ne gelmişse, fıtratımızdan uzaklaşmamızdan gelmiştir.
Voltaire’in kötümserliğine karşı Rousseau’nun iyimserliği çarpışmıştır Lizbon depremi sonrasında Avrupa semalarında.
Yalnız ikisi mi, devrin pek çok Avrupalı aydını, Lizbon depremi sonrasında kaleme sarılmış, enine boyuna edebiyatını yapmışlardır depremin.
Mesela o sırada 6 yaşında olan Goethe, çok sonraları, depremin ruhunda ve zihninde açtığı gedikleri hangi gayretlerle kapatmaya çalıştığını anlatacaktır.
John Wesley, depremlerin nedenini, o sırada kıyasıya işletilen engizisyon zulümlerine bağlar. Engizisyondaki işkencelere Tanrı’nın verdiği bir cezadır deprem ona göre.
Sonuç olarak Lizbon depremi, kötülük probleminin en yoğun biçimde tartışıldığı ve Aydınlanma Çağı düşünürlerinin görüşlerini sınadığı bir laboratuvar hüviyetini kazanmıştır. Kötülüğün kaynağı üzerinde ciddi tartışmalar cereyan etmiş, ateizm, hatta Voltaire türü deizm, bu deprem sonrasındadır ki, toplumsal planda meşruiyet ve yaygınlık kazanmıştır.
Lizbon depremi, yalnızca yeri yarıp içine binaları ve insanları doldurmakla kalmamış, çağın düşünürlerini de ikiye ayırmış ve Batı düşüncesi tarihinde bugün hala izlerini seçebildiğimiz derin bir fay hattının oluşumuna kapı aralamıştır.
Asıl sarsıcı olan ne biliyor musunuz? Konformizme, rahatlığa boğazına kadar batmış bir ortamda, depremin suçunu kimimizin müteahhitlere, kimimizin ise devlete yüklemesi. Kimsenin kendisini suçlamak istemediği; ama gelin görün ki, herkesin bir suçlu bulayım da rahatlayayım mantığıyla hareket ettiği bir kültürde derinleşme sağlanabilir mi? Derinleşme için bir çelişki lazım, çelişkiyi kabul eden, ondan rahatsız olan ve onu aşmak için çaba gösteren insanlar lazım. Kendisine tövbe toz kondurmayan insanlar nasıl tartışabilirler ki mevcut konumlarını?
.
Kültür Bakanlığı’nın “ayıp” kitabı
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Kültür Bakanlığı’nın “ayıp” kitabı
Rahmetli Ahmet Taner Kışlalı’nın bakanlığı zamanında “bile” Kültür Bakanlığı tarafından sansürlenerek yayımlanabilen Romalı şair Catullus’un seçme şiirleri, içinde bulunduğumuz yıl yeniden, genişletilerek ve sansür edilmeden (!) aynı bakanlık tarafından piyasaya sürüldü.
Bir ülkede Kültür Bakanlığı yayıncılık alanında ne iş yapar? Milli kültürünü tanıtan kitaplar yayımlamak kadar dışarıdan çevrilecek yayınları seçer, denetler ve genel okuyucuya güvenle edineceği kitaplar sunar, değil mi?
Ne gezer efendim, ne gezer? Bizde Kültür Bakanlığı’nın bir kanadı, Batı’dan ne kadar muzahrafat varsa aktarmaya memur bir müstemleke zihniyetiyle yayın yapıyor maalesef. Evet, Osmanlı tarihiyle, kültür ve edebiyatımızla ilgili faydalı kitaplar da neşretmiyor değil; ama araya öyle kitaplar sıkıştırıyor ki, evlere şenlik.
Catullus’un şiirleri de bu “araya sıkışan” kitaplardan biri. Doğrusu bu kitabın bu haliyle bizim ödediğimiz vergilerle çıkarıldığına inanmak istemiyorum.
Şimdi bazıları diyecek ki, efendim sen de mi sansürcü oldun? Hayır efendim, bu konunun sansürle bir alakası yok. Öyleyse neden bu tehevvürüm? Şundan:
Güngör Varınlıoğlu tarafından Latince’den dilimize çevrilen Şiirler’in büyük bir kısmı, açıkça pornografik. Evet düpedüz pornografik şiirler bunlar. Hem de öyle böyle değil, erkek erkeğe cinsel ilişkileri adlı adınca dile getiren şiirler var içlerinde. Özellikle de 16, 21, 23 ve 25 numaralı şiirler.
Maaselef örnek veremiyorum, sevgili okuyucularım. Belki de ilk defa bir kitabı almamanızı öğütleyeceğim buradan.
Ancak bir çift sözüm var Sayın Bakan İstemihan Talay’a. Kendisine, özellikle Osmanlı yılında gösterdiği bazı çabalarından dolayı teşekkür ediyoruz, lakin bu kitabı, bir an önce, behemahal, rezalet iyice ayyuka çıkmadan toplatmalıdır.
Bu bir sansür değil, dediğim gibi. Mütercim de zaten bir seçme yapmış Catullus’un şiirlerinden. Yani bir bakıma kendisi bir nevi (artık ölçüsü neyse) “sansür” uygulamış. Üstelik basılan kitapta bazı yerlerin nokta nokta geçilmesinden de belli ki, istemediği, uygun görmediği yerleri çıkarmış şiirlerden. Bazı şiirleri ve şiirlerin bazı kısımlarını kitaba almadığına göre, şiir değeri olmayan, sadece eşcinsellik arzularını dile getiren bu şiirleri de pekala almayabilirdi kitaba.
Ahmet Taner Kışlalı’nın yayınlamaya cesaret edemediği ve sansürlettiği şiirleri, İstemihan Talay’ın, üstelik de bir deprem felaketinin yaşandığı şu hassas günlerde milletin parasıyla bastırması, en hafif deyimle gerçek bir talihsizlik olmuştur.
İlla Latin edebiyatından bir şeyler basmak gerekiyorsa, Horatius’un Epodları, Lucianos’un yazıları (ki eserlerinden Nurullah Ataç tarafından 3 ciltlik bir seçme daha önce yayınlanmıştır) ne güne duruyor?
Bir çadır alacak parası bulunmadığı için bu soğukta tir tir titreyen binlerce ailenin çektikleri karşısında Kültür Bakanlığı Yayınları’nın böyle bir kitabı ikinci defa, üstelik “livata” sahnelerini ekleyerek basmasına akıl sır erdirmek zor görünüyor.
İnsan mezbahaları
Bu köşenin müdavimleri belki hatırlayacaktır. 13 Ağustos 1999 tarihinde, yani 17 Ağustos depreminden sadece 4 gün önce bir yazı yazmıştım. Başlığı, “Ruh mezbahaları” idi. Bakın o yazıda, neler demişim, beraberce hatırlayalım:
“Günümüzde şehir, bireylerin özgürlüğünün olduğu kadar tabiatın da dışlandığı, insanın temel değerlerinin güvenlik adına kurban edildiği bir mezbaha olup çıkmıştır. (Nietzsche olsa, “ruh mezbahaları” derdi.)
Güvenlik ve konfor, rahatlık, ihtiyaçların tatmini, evet. Şehir bunları fazlasıyla sağlıyor.
Fakat insan, fıtri tarafıyla şehirlerden sürgün edilmiş hissediyor kendisini. Bedeni şehirden hoşnut; fakat gelin görün ki, manevi bir sakatlanmadan da muzdariptir.
Fırsatını bulunca şehrin dışına kaçması, iki katlı müstakil bir eve, bahçesinde maydanoz yetiştirmek, ıslak toprak kokusunu ruhuna emdirmek için yönelmesi bundan.
Bir kere daha açık mekan kültürleri, yani özgürlük, yani fıtrat baskın çıkmaya başlıyor insanlık tarihinde.”
“İçime doğmuştu” diyemeyeceğim, zira şehir üzerine yeni bir yaklaşım getirme denemelerimden biriydi sadece bu yazı da. Ancak şehirlerimizin gidişinin hayra doğru olmadığı, sadece sezgiyle değil, akılla da bilinebilecek kadar ayan beyan ortadaydı aslında. Gözü açık olmak yetiyordu gidişatın felakete doğru olduğunu görmeye.
Fakat ben Nietzsche’den mülhem olarak “ruh mezbahaları” demişim şehirlerimize. Bu yazının yayımlanmasından sadece 4 gün sonra en gelişmiş (!) denilen şehirlerimizin gerçek birer “beden mezbahası”na döneceğini nereden bilebilirdim?
“Mezbaha”, deprem sırasında bir mecaz olmaktan çıktı, bildiğiniz gibi cesetler bir süre mezbahaların soğuk hava depolarında da bekletildi. Benzerliğin bu kadarına da pes doğrusu!
Üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi, isabet kaydettiğinde bile kalemin utanacağı anlar vardır. 13 Ağustos tarihli yazım da bu utanılacak yazılar listesine geçti ne yazık ki!
.
Varlık Vergisi’nin karanlık yüzü
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Varlık Vergisi’nin karanlık yüzü
Salkım Hanım’ın Taneleri filminden söz ederken Varlık Vergisi ile ilgili birkaç noktaya temas etme imkanını bulmuştum. Arşivimi karıştırırken rastladığım Toplumsal Tarih dergisinde (Eylül 1999, sayı: 69) yayımlanmış olan Doç. Dr. Ayhan Aktar’ın ilginç yazısı (“Varlık Vergisi sırasında gayrimenkul satışları: İstanbul tapu kayıtlarının analizi”), konu üzerinde yeniden durma fırsatını verdi bana.
11 Kasım 1942-15 Mart 1944 tarihleri arasında İstanbul ağırlıklı olarak uygulanmış olan Varlık Vergisi, gayrimüslim azınlıklar aleyhine ayrımcı bir politikanın uzantısıydı. 1939’dan 1942’ye kadar seferberlik ilan eden ve 1 milyon insanı askere alan hükümet, bu aktif nüfusun tarımsal üretimden hızla çekilmesi yüzünden üretimin düşmesine, dolayısıyla vergilerin azalmasına sebebiyet vermiştir. Pek bilinmez; ama bu 3 yıllık süre içinde enflasyon oranı toplam yüzde 350’yi bulmuştur. Bu, son yıllarda yaşadığımızdan da ağır bir enflasyon oranı demektir.
Ayhan Aktar’a göre, “Ankara yönetiminin beceriksizliği sonucu ortaya çıkan bu enflasyonist ortamdan çıkış çareleri aranırken, olağanüstü savaş kazançlarını vergileme fikri gündeme gelir. İşte Varlık Vergisi böyle olağanüstü konjonktürde hazırlanan bir ekonomik tedbirler paketi içinde yer alır.”
Dolayısıyla “vurguncu Yahudi” tipiyle karikatürize edilen dönemin istifçi ve karaborsacıları, aslında hükümetin uyguladığı yanlış ekonomi politikalarının ürününden ibarettir. Lakin kendi hatalarından başkalarını sorumlu tutmakta üstüne yoktur hükümetimizin. Tıpkı önce nutuklar atarak açtıkları imam-hatipleri, hikmet-i hükümetlerine zarar vereceklerini düşündükleri noktada tarumar etmelerinde ve neredeyse rejimin kökünü kurutacak bir tür yeniçeri ocağı telakki etmelerinde görüldüğü gibi, kendi eseri olan enflasyonist ortamdan, palazlanan azınlık tüccarları temizlemek için yararlanılmış, bütçe açığının, bu yüz karası kanunla kapatılması yoluna başvurulmuştur.
Sonraları İstanbul Defterdarı Faik Ökte’nin hatıralarında dediği gibi bu uygulama, cumhuriyet tarihinin utanç sayfaları olarak tarihe geçmiştir. Kanunu, piyasadan “yabancıları temizlemek” amacıyla çıkardıklarını bizzat Başbakan Şükrü Saraçoğlu CHP grubunda yaptığı konuşmada (9 Kasım 1942) açıkça dile getirecektir: “Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz.”
Vergisini ödeyemeyen azınlıklar Aşkale dışında Eskişehir’in Sivrihisar ilçesine gönderilmiş, bir kısmı ise Sirkeci Garı içindeki bir “toplama kampı”nda sıralarını beklemişler, bu sırada borcunu ödeyen 640 kişi, Aşkale’ye gitmekten son anda kurtulmuştur. Bir diğer ilginç not ise, mükellefin vergisini ödeyememesi durumunda yakın aile fertlerinin sahip oldukları malların haczedilmesi uygulamasıdır. Bu uygulamalar sırasında Beyoğlu’ndaki Serkldoryan veya Eminönü’ndeki Sümerbank binası gibi dev binalar haraç mezat satılmış, bunların bir kısmını devlet bankaları, geri kalanları ise “Türk müteşebbisler” almıştır.
Devletin diş geçiremediği bir azınlık burjuvazisinin tasfiyesi ve yerine kendi kurallarına tabi olacak “uslu” bir müteşebbis sınıfın geçirilmesi yönündeki İttihatçıların başlattığı projenin devamıdır aslında Varlık Vergisi Kanunu.
İşin garibi, 1943’te kaldırılmasına rağmen bu uygulamalar, gerek NATO’ya girişimizde, gerekse “demokrasi cephesinde yer alma” teşebbüslerimizde hep yüzümüze vurulmuş ve Türkiye, suçluluk kompleksiyle, 1948’de kurulan İsrail’i ilk tanıyan ülkeler zincirine katılmak zorunda hissetmiştir kendisini. Aktar’ın deyişiyle “Ankara hükümeti, bu davranışı ile Varlık Vergisi uygulamasının Türkiye hakkında Batı aleminde yaratmış olduğu “Yahudi karşıtı” imajı silmeye çalışıyordu.”
Aynı sayıdaki bir başka yazıdan (Gülay Dinçel, “Üç kuşak sanayici bir Ermeni ailesi”) Aşkale’ye ilk sürgüne giden kişinin Mihran Yarman adlı bir Ermeni sanayici olduğunu öğreniyoruz. Aşkale sürgünlerinin orada kaldıkları süre içinde sürekli çalışmadıkları, savaşın seyri değiştikten sonra boş boş bekletildikleri, dahası, 1924 Anayasası’nı hazırlayanlardan ve Türk Ocakları’nın İzmir şubesinde yöneticilik yapmış olan 80 yaşındaki Gad Franko’nun da Aşkale sürgünlerinden olduğu aynı yazıdan defterime düştüğüm notlardan.
Gad Franko örneği çok da sürpriz olmadı benim için. Nitekim bugün “Cumhuriyet Marşı” yapılmak istenen Onuncu Yıl Marşı’nın şairi Faruk Nafiz Çamlıbel de 27 Mayıs darbesinden sonra apar topar tutuklanıp hapse atılmamış mıydı?
Urfalılar boşuna dememişler, “Yaşa yaşa, gör temaşa” diye!
.
İspanyol kültüründe İslam damgası
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
İspanyol kültüründe İslam damgası
Juan Goytisolo, kendisini “göçebe bir derviş” olarak gören çağımızın dürüst, namuslu ve dobra aydınlarından biri. 1931’de İspanya’da doğmuş; ama General Franco yüzünden, pek çok hemşehrisi aydın gibi İspanya’yı terk etmek zorunda kalmış; uzun yıllar yurdundan uzakta, New York’tan Paris’e kadar Batı ve Merakeş’ten Erzurum’a kadar pek çok Doğu şehrini gezmiş, Batı’dan farklı olan Doğu’nun bu “alternatif” kültürlerini tanımaya adamış hayatını.
Bu yüzden İspanya’nın hamurundaki İslami izleri, Doğu ve Mağrip topraklarında yeniden keşfe koyulmuş ilginç bir melez aydın tipini temsil ediyor günümüzde Juan Goytisolo.
Bu “küskün İspanyol”, kendisine ait hoş bir deyişiyle, bu “başka bir şey olamayacağı için İspanyol olan bir İspanyol”, gerçekte ülkesinin, tarihinde Müslümanlar zamanında yakaladığı hoşgörü ve özgürlük ortamını aramaktadır hasretle. Endülüs Müslümanları zamanında, Avrupa gerçek Orta Çağ karanlığını yaşarken, ülkesinin yaşadığı üç kültürlü dönemi özlemektedir; Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Musevilerin barış içerisinde bir arada yaşadıkları yıllar, ne yazık ki, son Müslüman sultanlığı olan Gırnata düşürüldükten sonra İspanya toprağına bir daha uğramayacaktır. Müslümanlar ya öldürülmüş, ya sürgün edilmiş, yahut Hıristiyanlaştırılmıştır. Museviler ise II. Bayezid zamanında ülkesinden kovulmuşlardır. Bunun sonucunda İspanyol kültürü, 16. yüzyılda Amerikan altınlarının tufanı altında bir parlama dönemi yaşayacak; ancak kültürel damarları kuruduğu için kısa sürede içine kapanacak, bir asır sonra yavaş yavaş gerileyecektir.
Kendisini “ruhen Mevlevi” hissettiğini söyleyen ve Mevlana hakkında bir belgesel de hazırlayan Goytisolo’nun, Batı kültüründen hiç mi hiç umudu yoktur. Batı, ona göre, tükenmiştir. İnsanlığa yeni bir açılım getirme kudretinden mahrumdur artık. Durağanlaşmış ve neredeyse bu durağanlık bütün Avrupa’yı bir Mumyalar Müzesi’ne dönüştürmüştür.
Bu yüzden Merakeş’e yerleşmiştir; bu yüzdendir Avrupa’nın mumyalaşmış kültüründen Fas’ın, İstanbul’un cıvıl cıvıl, hayat dolu sinesine gömülmek için yanıp tutuşması.
Kendisiyle Nedim Gürsel’in yaptığı bir söyleşide ilginç düşünceler serdediyor. Buyrun, beraber okuyalım:
“Katolik krallar döneminden beri İspanya, Batılı bir ülke sayılagelmiştir. Ama bizim tümüyle Batılı bir toplum olmadığımız da gerçek. İspanya tarihinde Yahudi ve İslam kültürlerinin etkileri çok derin izler bırakmıştır. Bu izleri yok sayıp Avrupa’ya yöneldik ve sonunda Avrupa ile bütünleştik. Ama bugün, kültürel ve etnik açıdan, gerçek anlamda melez bir ülkeyiz. Aklı başında hiç kimse bunun tersini iddia edemez. Örneğin edebiyatımız uzun yıllar Batı’nın değil İslam’ın etkisi altında kaldı. Yalnızca edebiyatımız mı? Dilimiz de Arapçanın etkisinde gelişti. Bu etkilenme Cervantes’de, San Juan de la Cruz’nun şiirlerinde bile görülür. Cruz’nun şiirlerini Batı edebiyatının değil, İbn Arabi, Hallac-ı Mansur, İbnu’l-Ferid gibi İslam tasavvuf edebiyatı temsilcilerinin ışığında anlayıp çözümlemek mümkün olabilir ancak.”
Goytisolo’nun bu zengin dünyasına zaman zaman başvuracağız nasip olursa…
Not: Goytisolo hakkında ülkemizde yayımlanan tek kitap, Neyire Gül Işık’ın derlediği Yeryüzünde Bir Sürgün (Metis Yayınları, 1992) adlı kendi yazılarından oluşan derlemedir. Nedim Gürsel’in kendisiyle yaptığı röportaj ise Yüzyıl Biterken (Kavram Yayınları 1999) adlı kitapta yer almaktadır. Bu arada Gül Işık’ın İspanya: Bir Başka Avrupa (Metis, 1991) ve Cemal Bali Akal’ın Modern Düşüncenin Doğuşu: İspanyol Altın Çağı (Dost, 1997) adlı kitapları da Goytisolo’nun çalışmalarının arka planını doldurmak için okunmalıdır.
Aydınlarımızın Paris tutkusu…
İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ın Son Asır Türk Şairleri’ne göre Hoca Tahsin Efendi, Paris hakkında şu heyecanlı mısraları döşenmiştir Fransa’ya gittikten sonra:
Paris’e git hey efendi akl ü fikrin var ise
Aleme gelmiş sayılmazlar gitmiyenler Paris’e.
Bu Paris tutkusu, aydınlarımızı o kadar sarmıştır ki, 1936’da Avrupa seyahatine çıkan Peyami Safa’ya şu satırları yazdırabilmiştir: “Avrupa büyüklük, Avrupa aydınlık, Avrupa temizlik, Avrupa düzgünlük, Avrupa kalabalık, Avrupa zenginlik, Avrupa canlılık demektir… Orada her şey aydınlıktır: Kilovat çağlayanları halinde akan ışıklarla, hayat, neş’e, yaratıcılık arasındaki nisbet orada idrak edilmiştir.” (Beşir Ayvazoğlu, Peyami, Ötüken 1998 s. 268).
Oysa Goytisolo, yine Batılı olmayan bir ülkenin aydını olarak Paris’e baktığında orada korkunç bir donukluk, durağanlık ve hatta ölüm raddesine gelmiş bir megapol görmektedir. Paris’i yaşanır kılan tek özelliğinin, Müslümanlar ve Üçüncü Dünya vatandaşlarının oluşturduğu yabancılarla dolu karmakarışık mahalleler olduğunu söyler. Ona göre Paris, ancak medeniyetin feneri olma iddiasını bir yana bırakıp Avrupalı olmayan kültürleri bünyesine alarak karmaşık ve çoğulcu bir kültür ortamı haline gelebilirse gerçekten yaşanabilir bir şehir olabilecektir.
Mesela şöyle diyor bir yazısında:
“Merakeş’in pazar yerinde yaşamını izlediğim, hareket halinde gördüğüm bu serbest, insan ilişkilerine açık, canlı halk, ideolojilerin yarattığı robot adama karşıt (bu) topluluk beni çekiyor, büyülüyor… Dinlerimizin ve kendilerine devrimci diyenler dahil siyasal inançlarımızın hantallığını ve çekilmez yükünü herkese ilan etmek; siyasal iktidara ve yalanlarına yabancı, şu keyfeden, gülen, arzulayan insanlara bırakmak istiyorum sözü.”
Peki nasıl oluyor da Peyami Safa’da birer erdem sayılan düzgünlük, temizlik ve zenginlik Goytisolo’da tam bir mezar sessizliğine yuvarlanıyor? Ve tam tersine, Peyami Safa’da medeniyetsizliğin şahikası sayılan Şark kahveleri (o “içinde yalnız tünenen ve pineklenen, gecenin en canlı saatlerinde kapatılmış insan ağılları”), nasıl oluyor da Goytisolo için keyfeden, gülen, arzulayan insanların olağanüstü canlılığını yansıtabiliyor? Birisi için medeniyetin ve hayatın kıblesi iken Paris, öbürü için nasıl düpedüz ölümle özdeşleştirilebiliyor?
Bu soruların cevapları, Batılılaşma serüvenimizin karakterini de verecektir bize.
.
Medeniyetin bedeli
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Medeniyetin bedeli
Bir süredir yine Cevdet Paşa’nın tarihiyle (Tarih-i Cevdet) sarhoşum. Her okuyuşumda biraz daha iyi fark ediyorum ki, Paşa’nın her paragrafı, hatta her cümlesi üzerinde ciddi arkeolojik kazılar yapmak gerekir.
Ahmed Cevdet Paşa (1822-1895); Tanzimat döneminin, üzerinde mutabakata varılabilen ender şahsiyetlerinden. Batıcılar onun “modern bilim adamı” yönünü vurgularken, İslamcı-muhafazakarlar Tanzimat’a karşı geleneği savunan bir alim olduğunu öne sürerler. Oysa herhangi bir nevzuhur görüşün kafesine sığmayacak kadar çaplı bir zekadır o.
Tarih-i Cevdet dikkatle okunduğunda, insanı şaşkına çeviren pek çok fikirle karşılaşılır. Cümlelerin, kelimelerin arkasından bu büyük zekanın iddiaları, tenakuzları, iktidarla yakın ilişkilerinden kaynaklanan tereddütleri, zamanının kısır düşüncelerine karşı isyanları.. ayan beyan ortaya çıkar. Tarih-i Cevdet, kısacası, çözülmesi gereken pek çok şifreyle dolu 12 ciltlik bir hazine.
Birinci ciltte öyle bir görüşü var ki Paşa’nın, Osmanlı tarihine dair alışılmış, klasikleşmiş, kemikleşmiş yorumların ödünü koparmaya yetiyor.
Hani bu köşede zaman zaman Osmanlı tarihine farklı bakabilmenin önemi üzerinde duruyor, özellikle Osmanlı gerileme tarihiyle ilgili olarak “Osmanlı gerçekten geriledi mi?” türünden aykırı görüşler öne sürüyorum ya, Paşa’nın bundan tam 145 yıl önce söyledikleri (tarihinin ilk cildi 1854’te çıkmıştır) benim bile dudağımı uçuklattı. Şöyle diyor 5. bölümün ilk paragraflarında:
“Bizden önce gelenlere gizli olmayan, incelenmiş haberlere göre Devlet-i Aliyye Kanuni Sultan Süleyman Han Hazretleri’nin saltanatı zamanına gelinceye kadar sade bedevilerin durumuna yakın bir halde olup topraklar genişledikçe usul ve kaideler konulmuş, gerek artan zenginliğe, (gerekse) tabii olarak durumun değişmesine, sefahatin karışık sonlarına bir gune istek ve arzu duyulmamıştı. Sultan Süleyman devrinde ise kısa zamanda birçok memleketler daha Osmanlı toprağına katılmış, devletin sınırları genişlemiş ve memlekette üstün derecede artan zenginlik, tabii olarak durumun değişmesine sebep olmuştur. Bu da dünyada tabiatın gelişmesi icabı olduğu cihetle “Niçin oldu? Bedeviler gibi kalınmış olsa daha iyi olmaz mı idi?” denilmekle zamanın mecburi hüküm ve emirlerini inkar etmek olur. Zira.. tabiatın gidişine karşı koyup da eski durumunda kalmakta direnen ve ısrar eden kavimler, boşluk ve yokluk denizine düşmüştür.”
Cevdet Paşa’ya göre zamanın icap ettirdiği değişikliklere sırtını dönen devletler, şartların oluşturduğu seller altında kalarak darmadağın olurlar. Mesela 200 yıl önce pek mükemmel ve hayırlı bir kavmin mizacında ve dünya milletlerinin gidişinde etkili olan kanun ve usuller, zamanla değişir ve işe yaramaz hale gelir. Yöneticilerin görevi, idareyi geriye, eski şartlara döndürmek değil, bugünkü ihtiyaçlarına ve zamanın hükmüne uydurmaktır. (Bu cümle, Kanuni dönemine dönülmesini tavsiye eden Koçi Beğ gibi düşünenlerin eleştirisi olarak da okunabilir.)
Cevdet Paşa’nın bu son derece yerinde uyarısı, hele hele ilk cümlede dile getirdikleri, mevcut Osmanlı tarihi yaklaşımlarını alt üst edecek kadar radikaldir bana göre. Ona göre Osmanlı Devleti, Kanuni dönemine kadar “bedevi” bir karakter arz etmektedir. Burada “bedevi” terimi, göçebe, Yörük’ten çok, medeniyetin lüks ve nimetlerine dalmayan, asabiyetini muhafaza eden anlamlarında kullanılmıştır ve besbelli ki İbn Haldun’dan mülhemdir.
İbn Haldun, bedevilik ve hadarilik (medenilik) safhalarına ayırıyordu insan toplumlarını. Devletler ve toplumlar, bedevilikten hadariliğe doğru sürekli bir akış halindedirler. Bedevilik döneminlerinde saf, tabii, bozulmamış olan toplum ve devletler, zamanla medenileşmekte ve başlangıçtaki özelliklerini yitirerek lüks, israf, sefahat ve rahatlığa düşmektedirler.
Cevdet Paşa, bir sosyal tarihçi edasıyla Kanuni dönemine kadarki Osmanlı tarihini -bu cümlesiyle- bir yükselme ve genişlemeden çok, bedevilik dönemi özelliklerinin korunduğu özel bir dinamizmin eseri olarak görmektedir. Kanuni dönemi, asayiş ve huzurun sağlandığı, devletin daima kuvvetlenip genişlediği, memleketin günden güne mamur hale geldiği, hazinelerinin dolup taştığı bir dönemdir. Fakat tam da bu dönemde, yani bedevilikten medeniliğe “mecburen” geçildiği bu zirve noktasında, birçok ihtilalin tohumları da ekilmiştir. Zirve, ona göre, bir yükselişin nihayeti değil, bir dönüşümün başladığı noktadır. Kanuni ona göre, devleti medenileştirirken, içine bozulmanın tohumlarını da eken kişidir.
Ezcümle, medeniyetin bir bedeli olduğu fikri, Freud’dan önce Cevdet Paşa’nın tarihinde dile getirilmiştir.
.
Osmanlı’ya dürbünle bakanlar…
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı’ya dürbünle bakanlar…
Ahmed Cevdet Paşa’nın kafa ve gönül dünyasına girebilmek için gösterilecek her türlü çaba, sonuçta büyük mükafatlara açılan kapıları çalmak gibidir. Karşılıksız bırakmaz sizi hiçbir zaman.
Geçtiğimiz günlerde Tarih-i Cevdet’indeki ilginç bir bahisten söz etmiştim size. Bugün de Tezakir’indeki bir bölümü aktarmak istiyorum.
1281 hicri, 1866 miladi tarihinde Bosna’daki teftiş ve ıslah görevinden İstanbul’a dönmekte olan Cevdet Paşa, Vidin’e kadar kara yoluyla gelir, burada Tuna üzerinden kendisini İstanbul’a ulaştıracak bir vapura biner. Gelin görün ki vapurda yazın tatil için memleketlerine gitmiş bulunan Avrupalı sefirlerin “güz mevsimi olmak hasebiyle” Dersaadet’e dönmek üzere bulunduklarını öğrenir. Sefirlerden birisi de Fransız büyükelçisi Mösyö Moustier’dir. Cevdet Paşa onun asilzade ve nazik bir zat olduğunu kaydeder. Kısa zamanda kaynaşırlar. Yemekten sonra kahveyi de afiyetle içtikten sonra gece gündüz demeden konuşur, tartışırlar.
Bir konuşmasında sefir, kendisine, Avusturya’nın Tuna demiryolu güzerg ahını siyasi maksatlarla değiştirmek istemesi konusunda ne düşündüğünü sorar. Paşa’nın cevabı, bugünün en acar liberallerini bile şaşırtacak kadar net ve aydınlıktır: “Asrımızda ticaretin peyda ettiği akıntıya karşı (hiç) bir devlet duramaz. Ticaret behemahal en kestirme tarik (yol) ile bu mecrayı Yergöğü’ne isal etmek üzere Avusturya devletini mecbur eder.” Bu muhkem cevap karşısında Moustier, sadece “Benim de mütalaam budur.” demekle yetinir.
Görüldüğü gibi Cevdet Paşa, gerçekten de çağının eğilimlerini gören ve geleceği fevkalade ustalıkla değerlendiren birisidir. Hukukçu yönü zaten tartışma götürmez, tarihçiliği zaten müsellem; fakat düşünür kimliği ile de devrinin diğer aydınlarından fersah fersah ileridedir.
Zaten Tanzimat neslini biraz fazla küçümsedik gibi geliyor bana. Onları çıkartma kağıdı kahramanlarına benzeten yazarlara belki de gereğinden fazla itimat ettik. Mümtaz’er Türköne çok haklı bence. 1860’ların İstanbul’u, Doğu’dan ve Batı’dan gelen kültür akıntılarının harmanlandığı, tartışıldığı ve yeni bir düşüncenin fışkırmasına zemin hazırlandığı şiddetli beyin fırtınasını yaşamaktadır. Nitekim bugün hala tartıştığımız birçok temel konunun ilk tohumları o dönemde atılmıştır.
Neyse biz tekrar Cevdet Paşa’nın sefirle konuşmasına dönelim.
Artık muhabbeti epeyce ilerletmişlerdir. Bu arada Memleketeyn (Eflak ve Boğdan) çiftlikleri hakkında çıkarılan yeni bir usulden zarar gören “boyarlar”, vapurda Cevdet Paşa’ya bu yeni durumdan şikayette bulunurlar. Moustier, Cevdet Paşa’nın şikayetçi olanlara beyan ettiği derin “ahkam-ı şer’iyye ve mütalaat-ı hikemiyye”yi hayretle dinler ve verdiği malumattan “mahzuz” olur Paşa’nın deyişiyle.
Onları savdıktan sonra bu defa felsefi bahislere girerler. (Yahu ne bereketli bir vapur yolculuğudur bu! Şu aziz mübarek günde insanın içinden, 100 şu kadar sene önce bu hem gönlü, hem gözü, hem de aklı besleyen “beyin fırtınası” vapurunda olmak geçiyor açıkçası!)
Moustier, İslam’da ruhbanlığın olmadığına dair Napolyon Bonapart’ın bir sözünü nakleder. “Eğer bir din ile mütedeyyin olsam” dermiş Napolyon, “Müslüman olurdum. Zira Müslümanlıkta clerge yani ruhbaniyet yoktur.” Fakat sefirin aklı, İstanbul’da kaldığı sırada gördüğü ulema sınıfına takılmıştır. Onların ruhbanlar gibi bir hiyerarşi içinde olduklarını öğrenmiştir. Bu çelişkinin kafasına takıldığını söyleyen sefire Cevdet Paşa, Hıristiyanlıkta papazın işgal ettiği olmazsa olmaz mevki ile İslam’da din adamı ve imamın işgal ettiği olmasa da olur mevkii birbirinden tefrik etmek gerektiği cevabını verir. Din adamlarının diğer insanlara herhangi bir üstünlükleri olmadığını, farklılık gibi görünen şeyin ise halkın din adamlarına duyduğu saygıdan ileri geldiğini bertafsil anlatır. “Bizde”, der, “Müderrisler Avrupa’daki ‘doktorlar’, doktora yapmış insanlar makamındadır. Şeyhülislam dahi mutlak ve yetki sahibi olmayıp padişahın vekilidir.”
Bu uzun ve ikna edici açıklamalardan sonra Moustier acı gerçeği itiraf etmek zorunda kalır: “Hayli vakit İstanbul’da oturdum. Buralara (dair) layıkiyle ma’lumat alamamışım.” Cevdet Paşa’nın cevabı hem incelikli, hem ustalıklı, hem de tarihe geçecek nefasettedir:
“Siz Beyoğlu’nda oturdunuz. Değil memalik-i Osmaniyyenin, nefs-i İstanbul’un (bizzat İstanbul’un) bile ahvalini layıkiyle öğrenemediniz. Beyoğlu, Avrupa ile memalik-i İslamiyye arasında bir berzahtır. Buradan İstanbul’u siz dürbün ile görürsünüz. Lakin kullandığınız dürbünler hep çarpıktır.”
Cevdet Paşa herhalde Fransız sefirine verdiği cevabın, günün birinde bu ülkenin aydınları için de geçerli olabileceğini hiç düşünmemişti. Ne var ki, 1866’dan bugüne aydınımızın kendi kültürüne ve tarihine “Fransız”laşmasına bundan iyi misal de zor bulunurdu zannediyorum.
Siyaset Meydanı’ndaki Osmanlı tartışması kitaplaştı.
Bu yıl bildiğiniz gibi Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun 700. yıl dönümü kutlamaları yapılıyor. Deprem dolayısıyla bir süre ara verilen kutlama programları, hükümetin aldığı bir karar gereğince nisana kadar uzatılmış durumda.
Bu arada atv’de Ali Kırca’nın yönetiminde yayınlanan Siyaset Meydanı da bir programını Osmanlı’ya ayırmıştı. Şimdi bu programın bantları deşifre edilip kitaplaştı. Sabah Kitapları arasında çıkan bu belge-kitabı tarih meraklıları kütüphanelerinde bulundurmak isteyeceklerdir eminim.
2000’e girdik mi?
Elimde bir kitap var. Küreselleşme Nedir? (What ise Globalization?) başlığını taşıyor. Yazarından daha önce birkaç kere söz etmiştim: Ulrich Beck.
Kitapçıda ilgimi çekti, satın aldım. Eve gelince bir de ne göreyim, kitabın baskı tarihi bölümünde 2000 yılında basılmıştır yazmıyor mu? İnsan tuhaf oluyor gerçekten de. Eskiden sadece bir veya iki rakamı değişirdi yılbaşlarında, bu yüzden demek ki o kadar etkilemiyordu bizi. Fakat 4 rakamın hepsi birden değişince sanki 20 gün sonra bambaşka bir çağa ışınlanacağız gibi geliyor insana.
Söylemesi bile tuhaf. Kendi kendinize isterseniz deneyin “on dört ocak iki bin” tarihini telaffuz etmeyi. Ben hala alıştıramadım kendimi. Muhtemelen yeni bin yılın ilk birkaç ayında tarih atarken elim yine 1999’a gidecek. Bence bilgisayardaki kıyamet kadar olmasa da, beyinlerimizde de bir kıyamet yaşayacağız 21 gün sonra.
Buna hazırlıklı olun.
Bu arada Ulrich Beck’in kitabında gözü olanlara sesleniyorum. İlk fırsatta ondan söz edeceğim.
.
Oruç Baba ve Avrupa Birliği
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Oruç Baba ve Avrupa Birliği
Mahşeri bir kalabalık o Ramazan’ın ilk akşamı Şehremini’nin yollarını işgal etmişti. Trafik tıkanmış ve yollar kilitlenmişti. Neler oluyordu?
Bu zengin fakir, erkek kadın, genç yaşlı, tahsilli cahil her tabakadan insan neden bu saatte bu yıkık dökük mezarın başına toplanmıştı? Onları buraya sevk eden şey neydi? Ne arıyorlardı? Daha önemlisi, ne kaybetmişlerdi? Peki kaybettiklerini arayacakları başka araçlar yok muydu ellerinde? Hani şu bilim milim, akıl makıl türünden şeyler?
Şehremini’deki Oruç Baba’nın mezarı, ikinci bin yılın son Ramazan’ında belki de şimdiye kadar bir arada görmediği miktarda insanı toplamıştı başına ve cümle aleme meydan okumaktaydı. Üçüncü bin yılın “ortak değerleri”ne, pozitivizmin ilmihallerine, Avrupa Birliği çığlıklarına, bilgi çağına, eskilerin deyişiyle “feza asrı”na…
Evde kalmış kızlar derseniz orada, iş bulamayan delikanlılar derseniz orada, kocasını hasta yatağında bırakıp gelmiş kadınlar derseniz orada.
Hatta televizyonlar yayınlarını kesip canlı bağlantılarla bu sözde “görülmemiş” olayı seyircilere aktarmaya başladılar. Muhabirler çevredeki bakkallara, marketlere giriyor ve soruyorlar “Sirke ve şeker var mı?” diye. Satıcının memnun bir tebessümle yayılan dudağından “Kalmadı.” sözü çıkıyor.
İlk orucunu orada sirke ve şekerle açanlar dileklerinin kabul olacağına inanmışlar bir kere. Sevabına sirke ve şeker dağıtanlar birbirini eziyor.
Halkın bu yüzlerce yıldır tecrübe ede ede inanıp güvendiği, başında dertlerine derman aradığı yatırları küçümseyebilirsiniz. Bir yatırdan medet aramanın manasızlığına hemeninden fetva da verebilirsiniz. Hatta daha da ileri gidip bu mustarip insanları şirkle de suçlayabilirsiniz.
İyi ama bu “teorik suçlama” hangi derde derman olacak? O insanların bu “batıl” itikadının yerine geçirebileceğiniz”alternatif açıklama modelleri”niz var mı? Dahası, bu açıklamalar, meseleyi halletmeye yeter mi?
Sosyolojinin kurucu babalarından Max Weber, din sosyolojisi ile ilgili mesaisini neden bu probleme adadı dersiniz? Dinlerin en önemli işlevlerinden birinin dünyadaki kötülük (şerr) meselesini çözmeye matuf olduğunu boşuna mı dile getirdi bu baba sosyolog?
Artık sosyoloji bile insanların eylemlerini amaçlarına, niyetlerine göre yorumlamaya doğru gidiyor. Yargılamadan önce anlamak. Anlamak, daha sonra yargılamak.
Ramazan’ın ilk günü o kalabalığı oraya hangi silahın zoruyla toplayabilirdiniz? O insanlar, evlerinden iş yerlerinden çıkıp neden toplandı oraya kendiliklerinden?
Bütün bir modernleşme projesinin tıkandığı kör nokta, kötülük problemini çözmeyi gündeminin dışına itmesi. Görmezden geliyor; çünkü yeterince bilimsel bulmuyor.
Bilim, Tevfik Fikret’in deyişiyle bir gün şu kara toprağı bile altın yapabilirdi. Bilim uzayın ihtişamını açıkladı, hücrelerin yapısını, DNA moleküllerinin dizilişini buldu, insanı kopyalamaya uğraşıyor harıl harıl.
Ama bilim “Niçin?” sorusuna cevap vermiyor, “Nasıl?” sorusunu soruyor devamlı olarak. “Nasıl?” sorusunun cevabı, tabiatıyla bir tasvir oluyor. Oysa “Niçin?” sorusu, varlığımızı kökünden silkeliyor.
Depremde çocuğunu kaybetmiş veya babası sakat kalmış insanlar “Niçin ben?” diye sorduklarında bilim sağırlaşıyor. Verecek cevabı yok çünkü.
Geçenlerde karnındaki 15 haftalık bebeği ile ölen bir kadının haberleri vardı gazetelerde. Anneyi makineye bağlayarak bitkisel hayatta kalmasını sağlamak ve 7-8 hafta sonra bebeği annenin karnından almak mı iyi, yoksa zaten ölmüş bulunan kadını, karnındaki bebekle beraber gömmek mi?
Buyurun bu soruya cevap verin bakalım… Ölen kadının kocası ve ölmeye yazgılı bebeğin babası “Niçin ben?” diye sorduğunda rasyonel olarak verebileceğiniz bir cevap var mı? Bu acılar, belki tam olarak dindirilemez; ama ancak ve ancak dini bir açıklamayla teselli edilebilir. Ama bu dini açıklama da insanların teselli aradıkları tutamakları yok ederek bir yana varamaz. Çünkü din sadece teolojiden ibaret değildir. Dinin sosyal boyutu teolojiyle yetinmeyecek kadar karmaşık bir dokudadır.
Ve yerine bir şey ikame etmeden de kendi doğrularından kolay kolay vazgeçmez. Çünkü bu tutamak, onların “Niçin ben?” sorusuna buldukları bir tür çaredir!
Batı toplumlarındaki eğilimlere bakarak öyle tahmin ediyorum ki, iki binli yıllarda, iletişim imkanlarının da artmasıyla bu “batıl çareler”, azalmak bir yana daha da yaygınlaşacaktır
.
Eviniz ya çürük çıkarsa?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Eviniz ya çürük çıkarsa?
Gerek 17 Ağustos’tan kısa bir süre önce valiliklere gönderdiği kaçak yapıların tespit edilip yıkılacağını amir talimatıyla, gerekse depremden sonra (D.Ö.= Depremden Önce, D.S.= Depremden Sonra) İstanbul’daki binaların tek tek elden geçirilip gerekenlerin yıkılacağına dair yaptığı açıklamayla kararlı bir devlet adamı görüntüsü veren Sadettin Tantan’ın, birkaç gün önce İstanbul Valiliği’nde yaptığı toplantının ardından bu iddiasından geri adım atmak zorunda kaldığı anlaşılıyor. Valiliğin beyanatı ve Bayındırlık Bakanı Koray Aydın’ın 14 Aralık’ta Milliyet’te yayınlanan açıklamasında binaların denetiminin isteğe bağlı olacağı anlaşılıyor. Bu durumda isteyen vatandaş, metrekaresi 1,5 milyon TL’den evinin depremden zarar görüp görmediğini veya görüp göremeyeceğini öğrenebilecekmiş.
İyi de, bu basit noktayı görmek için tam 4 ay mı geçmesi gerekiyordu? Belki de 12 Kasım Düzce depremi ve artçı depremler, buna ilaveten Litvanyalı fizikçi mi, falcı mı olduğu tam olarak anlaşılamayan; ama Başbakan’ın ciddiye almasından da belli ki önemli birisinin paçamızı tutuşturan kehanetleri olmasaydı bu konu üzerinde şu kadarcık bile imal-i fikr edemeyecektik anlaşılan.
4 ayda devlet ve milletçe bilinç olarak geldiğimiz noktaya bir bakar mısınız lütfen! O birbirinin yüzünü görmeyen, görmek dahi istemeyen apartman sakinlerimiz birleşip Bayındırlık müdürlüklerine başvuracaklarmış, onlar da bu istekleri sıraya koyup metrekaresi 1,5 milyon TL’den inceleme yapacaklarmış. Hatta Koray Aydın’ın beyanatına (Müjdesine mi demeliydim yoksa?) bakılırsa apartman yöneticiliği kanunu da yoldaymış. Bu kanuna göre apartman yöneticisi, itiraz edenler bulunsa bile daire sahipleriyle anlaşıp il Bayındırlık müdürlüklerine başvurabilecek, diğerleri de bu başvuruyu kabul etmiş sayılacakmış.
Temenni düzeyinde elbette güzel şeyler bunlar. Fakat şimdi somut olarak düşünelim.
Diyelim ki yöneticiniz re’sen başvurup bir heyet çağırdı ve inceleme yaptırdı apartmanınızda. 100 metrekarelik bir daireniz olduğu için 150 milyon TL. ödemeniz gerekiyor. Daire sizinse, diyelim ki dişinizi sıktınız ve bu parayı borç harç ödediniz. Ya kiracıysanız? İşte o zaman kıyamet kopacaktır. Ev sahibi ödemek istemeyecek, kiracı ev kendisinin olmadığı için hiç ödemek istemeyecek. Aldınız mı başınıza belayı!
Yine düşünmeye devam edelim. Diyelim ki sütunlarınızda bazı patlamalar olduğu tespit edildi. Bunun çaresi ne, diye araştırdığınızda, sütunların sağlamlaştırılması için gereken ücretin -bizim evin karşısındaki apartmandan biliyorum- tam 40 milyar TL. olduğunu öğreniyorsunuz. 10 daireli bir apartmanda bunun daire başına maliyeti tam 4 milyar TL. Bu durumda kiracıysanız mesele yok. Peki ev sahibi iseniz bu kadar parayı nasıl ödeyeceksiniz?
Bu parayı ödeyip dairenizde oturmayı mı tercih edersiniz yoksa üzerine biraz daha borçlanıp yeni ve sağlam bir daireye taşınmayı mı? Yine diyelim ki bu parayı ödeyemediniz ve her şeyi göze alıp -bu kış kıyamette çadıra da çıkamayacağınıza göre- dairenizde oturmayı tercih ettiniz, bir deprem olduğunda Allah göstermesin canınıza, malınıza bir şey olsa bunun sorumlusu kim olacaktır?
Yani binaların kontrolü ile iş bitmiyor demek istiyorum. Binanızın, sütunlarını sağlamlaştırmadan oturulamayacak durumda olduğunu beyan etmekle yetinemez demek istiyorum devlet. Sizin o binada oturmamanız için de bir yaptırım, bir ceza uygulaması gerekmez mi?
Hayır, devlet bunu düşünmek istemiyor. Binanızın çürük çıkması, tamamen sizin sorununuz devlete göre. İster çürük binada oturun, isterseniz çadır kurun, bu onu hiç ilgilendirmiyor. Onun görevi, metre karesi 1,5 milyon TL’den evinizin sağlam mı çürük mü olduğu raporunu elinize tutuşturmaktan ibaret.
Gerisi size kalmış! Artık ölümlerden ölüm beğenin.
Avrupa Birliği, kokoreç ve Apo
Eğer girmek için can attığımız Avrupa Birliği, kokoreç ve işkembe çorbasının standartlarını belirlediği gibi binalarımıza da standart getirmeye kalkarsa siz asıl o zaman görün gümbürtüyü. Şehirleri bu cahilce yapılmış çürük binalardan oluşan bir ülkeyi ancak bir uyum sürecinden sonra alabiliriz diye bir şart koşarlar mı, koşarlar bakarsınız. Bana kalırsa bu pek de fena bir şey sayılmaz.
Nasıl demokrasisini, insan hakları karşısındaki tutumunu kendi başına ayarlayamayan Türkiye’ye dayatıp DGM’deki askeri hakimi çıkarttılarsa, nasıl eni konu idam cezasını kaldırtacaklarsa, evlerinizi de bizim standartlarımıza uydurmanız gerekir diye bir dayatma gelirse, bence buna hiç mi hiç sesinizi çıkarmayın.
Zira kendi yapıcılık geleneğini inkar etmiş, o güzelim şehirlerini 50 yılda tarümar etmeyi becermiş, bütün bir modernleşme projesi 45 saniyede yerle bir olmuş bir devlet ve toplumun, dışarıdan dayatmalara söyleyeceği pek fazla bir şey olmaz.
Haksızsam siz söyleyin!
Depremde ölenler ve idam
Her insanın iyi ve güvenli evlerde yaşaması, en temel insan haklarından biri değil midir? Apo’nun idamını ağızlarına sakız yapan çevreler, on binlerce insanımızı mevcut çarpık apartmanlaşma düzenimizle bir depremde kurbanlık koyunlar gibi idam ettiğimizi ne zaman fark edecekler ve tedbir almayı düşünecekler acaba?
.
Erkek olmak
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Erkek olmak
“Asıl, babaların eli öpülür.” Bu sözün sahibi, 80 yaşlarında bir Osmanlı hanımefendisi olan Hikmet Öğüt, sevenlerinin deyişiyle “Hikmet Anne”ydi. Elini öpmek için yeltendiği kişi de oğlu yaşındaki Vehbi Vakkasoğlu’ndan başkası değildi. Bu, bir babanın Osmanlı kültüründe, yalnız onda mı, modernlik öncesi hemen bütün kültürlerde kapladığı muteber yeri vurgulayan örneklerden biri sadece.
Şimdi bu örneği verdim ya, birçok feminist temayüllü okuyucum bunun kadınları aşağılayıcı bir şey olduğunu düşünmeye başlamıştır hemen. Kadınlar yüzyıllarca baskı altına alınmış, erkek egemen ideolojiyle beyinleri yıkandığı ve dahi kimlikleri unutturulduğu için bu tür marazi davranışlara sürükleniyorlar, diye içlerinden geçirmeye başlamışlardır eminim.
Oysa bunun çağların şartlarıyla, “zamanın ruhu” ile çok yakın bir alakası var ve asıl bu alaka zihinlerden silindiği içindir ki, geçmişteki insanların kendilerine ve “başkaları”na bakışlarını yadırgıyor ve muhtemelen “aşağılayıcı” bulabiliyoruz. Ama Hikmet Anne bu sözü söylerken kendisini hiç de aşağılanmış hissetmiyordu. Aksine, bu Kırk Haramilerin dünyasında baba olmanın, erkek olmanın ne anlama geldiğine dair edindiği gerçekçi izlenim hakimdi kendisine.
Feminizmin, daha doğrusu ortalığı yaygaraya veren “bir kısım” feministlerin zihinlerde ne kadar derin bir tahribata, bir “dezenformasyona” (bilgi çarpıklığına) yol açtıkları, geleneksel toplumların erkeğe bakışları incelenince anlaşılır hale geliyor. Bunu başarmak için feminizmin modern efsanelerinden birisi olan “erkek” kavramının çeşitli açılardan tahlilinin yapılması gerekir. Bu da, ister istemez, feminist jargonun ötesine geçmeyi gerektirmektedir.
Feministlerin en temel yanılgılarından birisi şu: “Erkek” ve “kadın”, sanki hiçbir ön ilişkileri yokmuş, hayatlarının hiçbir aşamasında birbirlerinin kimliklerinin oluşumunda rolleri, müdahaleleri olmamış gibi soyut bir şekilde ele alınmaktadır. Oysa böylesine sığ bir yaklaşımla, bırakın cinsler arası ilişkiyi, cinslerin temel vasıfları da anlaşılamaz. Bir erkek, sadece erkek ideolojisinin, erkeklerin ürünü değildir. Olamaz da zaten. Bir erkeği yetiştirenler, ona kimliğini verenler, ağırlık itibariyle daha çok kadınlar değil midir? Onu “Pısırık olma”, “Kız gibi davranma”, “Taşı sıkıp suyunu çıkar”, “Erkekler ağlamaz” sözleriyle bir ninni söyler gibi yetiştirenler erkekler midir, kadınlar mı?
Demek ki erkeğin kimliği sadece erkeklerin değil, kadınların da katıldığı bir yaygın eğitimin ürünüdür. Aynı şekilde bir kızın erkek gibi davranması da, aşırı yaramazlığı da, fazla dışadönük bir kişilik kazanması da, benzer tepkiler yüzünden engellenir. Kısacası, erkeklerin “erkek gibi”, kızların da “kız gibi” davranmaları, aile çevresi tarafından biçimlendirilir. Evin en yaşlısı bir ninenin, gelenekler dışında hiçbir mecburiyeti olmadığı halde erkek torununun karşısında ayağa kalkmasının, o çocuğu “erkek olmak” bilincine hangi hızla savurduğunu tahmin etmek kolay olmasa gerektir.
Gerald Fogel, bu konuya değinirken bir erkeğin çevresi tarafından normal bir insandan “fazla” olmaya zorlandığına işaret etmektedir. “Günlük hayatın dili” der Fogel, “bize hepimizin bir insanın erkeksi veya eril (müzekker) olup olmadığına dair kuvvetli kanaatlere sahip olduğumuzu, hatta bu kanaatlere ihtiyacımız olduğunu göstermektedir.” (Eds. G. I. Fogel, F. M. Lane&R. S. Liebert, The Psychology of Men (Erkeklerin Psikolojisi), Yale University Press, 1998, s. 4.)
Dolayısıyla kavramlar yer değiştirmek zorundadır. Camille Paglia’nın haklı olarak vurguladığı gibi, erkek olmak, kadınların eseridir. Erkeklerde çok ciddi, bazen marazi düzeylere varan “kadın korkusu”nun temelinde, önünde erkek olduğunu ispat etmekten başka bir seçenek bırakılmaması yatmaktadır.
Erkek, erkek olmaya mahkum edilmiştir. Cepheye sürülen, hep erkektir.
Bu o kadar böyledir ki, bugün iş yüklerini seve seve kadınlara devretmeye hazır pek çok erkek vardır; ama “evde oturma”nın fiziki değil ama psikolojik bedelini ödemeye hazır değildir kendileri ve çevreleri. “Erkekliklerinin azaltılması”nın nasıl onur kırıcı durumlara yol açtığını, işsiz kalan pek çok erkek gayet iyi bilmektedir.
İşsiz bir erkeğin en başta erkeklik vasfı zedelenmiştir, kadınların gözünde. İşsiz bir insanın çevresinden “sakat” muamelesi görmesi de bu yüzdendir.
.
Eşkıya ile pazarlık
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı tarihini doğru anlamamızın önündeki en büyük engellerden birisinin, tarihin içindeki dinamikleri, tarihi yapan aktörlerin amaç ve niyetlerini doğru tahlil edemeyişimizden kaynaklandığı kanaati giderek pekişiyor bende. Osmanlı tarihinin en zevkli, en karmaşık ve en renkli dönemlerinin 17. yüzyılda başladığını düşünüyorum pek çok kişinin aksine. Hatta Heat Lowry’nin Trabzon, Osman Çetin’in Bursa için ortaya koyduklarına bakılırsa, bugün anladığımız anlamda İslamlaşmanın devletin çoğumuzun gerileme, bozulma olarak nitelediği dönemde arttığını söylemek mümkün. Demek ki, Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve yükseliş dönemlerinde, sonraki dönemlere kıyasla İslam’a daha sıkı sarıldığı yolundaki yaygın kanaati de sorgulamanın zamanı gelmiştir artık.
Sorgulanması gereken noktalardan bir başkası da, zannediyorum, 16. yüzyıl sonlarından itibaren ortaya çıkan ve Osmanlı Devleti’nin “Kanun-ı kadim”den uzaklaşmakta olduğu ve bu yüzden de birçok işin sarpa sardığı, düzenin bozulduğu, adaletten sapıldığı, yeniçerilerin dejenere olduğu vs. yolundaki uyarılardır. Bunlardan en bilineni ise Koçi Bey’in risalesi. Daha sonra Naima’dan Cevdet Paşa’ya, oradan da bugünkü Türk tarihçiliğine kadar sirayet etmiştir bu görüş. Ancak şikayetçilerin kimler oldukları, neden padişahlara bu tür telkinlerde bulundukları, hangi zümre veya kesim adına konuştukları, yani bir bakıma ideolojileri görmezden gelinerek yazdıkları yazılar doğru dürüst anlaşılamaz.
Elimize tarihi bir vesika geçtiğinde bunu iki aşamada değerlendirmemiz gerekir: Birincisi, bu vesikanın gerçekten bir vesika olup olmadığını kontrol etmek. İkincisi, vesikada anlatılanların doğru olup olmadığını kontrol etmek. Şimdi tarihçilerimiz genellikle birincisini yapıyorlar. Yani vesikanın eskilerin deyişiyle “mevsuk” olması onlara yetiyor, onu hiçbir kritiğe tabi tutmadan gerçeğin ta kendisi olarak kabul ediveriyorlar. Oysa bence tarihçiliğin başladığı nokta tam da burasıdır. Tarihçi, bu “mevsuk” vesikayı başka vesikalarla, başka şahitlerle karşılaştıracak, dönemin çeşitli anlatılarını bir araya getirerek ortak bir resim çıkartmaya çalışacak ve elindeki vesikayı bu resmin içerisine yerleştirecektir. Vesika, gerçek anlamını ancak o zaman bulmuş olacaktır.
Osmanlı Devleti’nin gerilemekte olduğunu iddia eden Koçi Bey gibilerini nasıl ele almalıyız öyleyse? Bu soruya ilginç bir cevap, Columbia Üniversitesi sosyoloji bölümü hocalarından Karen Barkey’den geliyor. Aktarıyorum:
“Osmanlı hakimiyet sisteminin esnekliği, 16. ve 17. yüzyılların tarihi için çok önemli bir bilgi kaynağı olan layiha yazarlarını hayal kırıklığına uğratıyordu. Gözlemlerinde iki temel hata vardı: Birincisi, Kanuni döneminden, toplumun tüm kesimlerinin mükemmel bir şekilde çalıştığı ve sadece kanunların sözünün geçtiği bir dönem olarak bahsediyorlardı; bu doğru değildir, çünkü dönem hakkındaki pek çok inceleme, toplumun sağlıklı kalması amacıyla, sistemin esnekliğini ve kanunları manipüle ettiğini göstermektedir. İkinci olarak 17. yüzyılda yaşanan tüm sorunları yönetimle ilgili iç değişikliklere -güçlü liderlerin olmamasına, kariyerleri boyunca karşılaştıkları yozlaşmalara, keyfiliklere- bağlıyorlardı… Ülkeler arası değil de ülke içindeki kriz üzerinde odaklanılması, bu layiha yazarları ve bürokratların bazılarının burunlarının ötesini göremediklerini göstermektedir. Ne var ki, Osmanlıların ülke içinde yaşadıkları sıkıntılar, Avrasya çapında yaşanan 17. yüzyıl krizinin ve Batı’yla Doğu arasındaki ekonomik ve askeri ilişkilerdeki değişimlerin ürünüydü.” (Karen Barkey, Eşkıyalar ve Devlet, Çeviren: Zeynep Altok, İstanbul 1999, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, s. 50-51.)
17. yüzyıl başlarında sarsılan sadece Osmanlı Devleti değildi şüphesiz. Bu, İspanya’dan Rusya’ya kadar neredeyse bütün bir Avrasya’yı sarsan bir krizdi. Bu kriz, İngiltere’yi olduğu kadar İspanya’yı da vuracaktı. Venedik’i olduğu kadar Osmanlı Devleti’ni de etkileyecekti. Ama Osmanlı Devleti, bu krizden çıkış yolları arıyor, yeni bir dünyaya uyum sağlamanın önündeki meseleleri çözmek için yeni projeler geliştiriyordu. Bu projelerden birisi, devletin ve kanunların esnekleştirilmesi, yeni şartlara uyum sağlayacak hale getirilmesiydi.
Barkey, 17. yüzyıldaki eşkıyalık hareketleri karşısında Osmanlı Devleti’nin “kökünü kazıma” hareketlerine girişmeyip düzenli bir biçimde eşkıya ile pazarlık masasına oturmasını bir zaaf olarak telakki eden klasik anlayışı da kökünden sarsıyor ve şöyle diyor: “Pek çok tarihçinin zayıflık olarak gördüğünü ben güçlülük olarak görüyorum… Eşkıyaların merkezle bütünleştirilmesine yönelik Osmanlı politikaları, güçlü bir devletin uygulayabileceği politikalardı… Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet güçlüydü çünkü hem eşkıyaların yıkıcılık potansiyeli taşıyan faaliyetlerinin önünü kesebiliyor, hem de bu faaliyetleri, önemli hale geldiklerinde, kendi yararına kullanabiliyordu.” (s. 248)
Eşkıya ile pazarlığa oturan devlet, aslında pekala biliyordu ki, bu hareketler merkezden daha fazla pay almak amacıyla yapılıyordu ve Batı’daki anlamda sistemi yıkmaya talip değildi. Bu noktayı kavrayınca, bir babanın yaramaz çocuklarına yapacağı muameleyi benimsiyor ve onların evden kaçmalarına izin vermeden sistemden ne istediklerini soruyordu (Sultan I. Ahmed’in, asi Canboladoğlu’nun isteklerine “Bu kadar da olmaz!” diye tepkide bulunması bunun bir işaretidir aslında.) Pazarlık süreci sonunda devlet her zaman galip çıkıyordu.
Mesela bir eyalete vali olan asi lideri, bir süre sonra elindeki eşkıya kuvvetlerini sefere göndermek ve devlet için savaşmak zorunda kalıyor, kısacası sistemle bütünleşiyordu. Böylece Osmanlı yöneticilerinin müthiş kurnazlığıyla sistemin içine çekilen eşkıyalar, devlet organizasyonunun içinde eriyor, hatta zamanla sistemin en yılmaz savunucuları haline geliyordu. Böylece asi başı Abaza Mehmet Paşa olayında görüldüğü gibi, tam sistemin içine dahil edilmişken gerektiğinde ipi kolayca çekiliyor ve Kuyucu Murat Paşa gibi asileri bastırmakta büyük gayret göstermiş bir sadrazamın hemen yanı başına gömülebiliyordu devlet töreniyle.
Osmanlı Devleti’nin muhalefeti kanla bastırarak değil, onları sistemin parçası yaparak, yani muhalifini bünyesine katarak (“Muhalefet yapılacaksa onu ben yaparım”) etkisiz kılma politikasının bugün de devam ettiğini söylemek çok mu erken bir yorum olur dersiniz?
Not: Bu yazının günümüzdeki olay ve kişilerle hiçbir ilgisi yoktur.
.
Gerçek İsmet İnönü
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Gerçek İsmet İnönü
Bir İsmet İnönü muhabbetidir gidiyor son günlerde. Kitaplar, yazılar, anma toplantıları derken, bir de CNN’de İnönü Belgeseli çıktı başımıza. Bilmem seyrettiniz mi? İnönü Vakfı tarafından Can Dündar ve ekibine ısmarlanmış tek yönlü bir sözde belgesel bu. İsmet İnönü efsanesinin ebedileştirilmesi için hazırlanmış izlenimini bıraktı bende.
Lozan Konferansı’nın ilk bölümünde Lord Curzon, İnönü’ye, Musul konusundaki anlaşmazlıkları halletmezlerse konferansı terk edeceği tehdidini savurmuştur. Güya İnönü de ona tereddüt etmeden “Siz bilirsiniz.” demiştir bu mitolojik belgesele göre. Oysa Lozan’da Türk murahhas heyetinin müşavirliğini ve Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı genel sekreterliğini de yapmış olan Yusuf Hikmet Bayur, Afet İnan’ın kızı Arı İnan’a verdiği bir mülakatta aynen şunları söylüyor:
“Lord Curzon treni hazırlattı Londra’ya, yani inkıta (kesilme) olacak. İnönü o vakit İngilizlerin isteklerine razı oldu… Zannetti ki Lord Curzon kalır. Halbuki Lord Curzon bu kararı aldı, kendini korudu, gene gitti. Musul karşılıksız verilmiş oldu. Panik halinde yaptı bunu İnönü. Böyle yapacağımıza, evet size veriyoruz; ama şu şartlarla, hudut şu olacaktır, bütün vilayet değil, petrol şu olacaktır (gibi) birçok şartlar koyacaktık… Sırf gitmesin diye Curzon, o anda İsmet Paşa bunu yaptı.” (Tarihe Tanıklık Edenler, İst. 1997, Çağdaş Yayınları, s. 316-317). Lord Curzon’a posta koyan İnönü ile Bayur’un panikleyen İnönü’sü o kadar taban tabana zıt ki!
Bir başka nokta da, Atatürk ile İnönü arasında 1937’de patlak veren anlaşmazlık ve İnönü’nün Atatürk’ün emriyle Heybeliada’da göz hapsine alınması. Bu hadisenin iç yüzünden maalesef tek kelime bahis yok. Oysa çok önemli bir noktadır gerçek İnönü portresinin çıkarılması bakımından.
Hadisenin aslı şu: İsviçre’deki Nyon Konferansı’na gönderilen Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’a Atatürk ayrı, İnönü ayrı direktifler vermiş, bu da hükümetin itibarını sarsmıştı. Sonunda Atatürk’ün dediği olmuş ve Türkiye, İngiltere’nin İspanya’ya uyguladığı ablukaya katılmıştır. Bunun üzerine İnönü, Atatürk’ün yüzüne karşı, kendisinin atlanarak bakanlarıyla direkt temas kurulmasından duyduğu rahatsızlığı dile getirmiş ve memleketi sarhoş masasından idare ettiğinden yakınmıştır. Ertesi gün başvekilliğe Celal Bayar getirilmiş, İnönü ise ölene kadar bir daha Atatürk ile görüşmemiştir.
İyi de bir devlet adamının hayatındaki bu derece kritik bir dönüm noktasının iç yüzünü anlatmayacak da neyi anlatacak bir belgesel?
Ne yalan söyleyeyim, belgeseli sadece Mehmet Ali Birand’ın mirası olan sağlam belgesel tekniğinden ötürü izledim. Fakat Birand modelini aşmak için hemen hiçbir kıpırtı yok Dündar’ın yaptıklarında.
Yeri gelmişken birkaç kelam da Metin Heper’in kitabı için edeyim. Tarih Vakfı Yurt Yayınları’ndan yeni çıkan İsmet İnönü: Yeni Bir Yorum Denemesi adlı çalışmasında Heper, bir sosyal bilimci titizliği ile hazırlamış kitabını; fakat o da İnönü’yü ustaca temize çıkarmaya çalışmaktan alıkoyamamış kendisini. İnönü’nün okuyup araştıran tarafı gibi siyasi kişiliğinin gölgesinde kalmış insani yönlerine dikkat çekmekte başarılı. Ancak Atatürk-İnönü çizgisini kırılmamış, düz bir çizgi gibi gösterme gayreti, kitabın ideolojisini ele veriyor yeterince.
Mesela şu günlerde çokça tartıştığımız Varlık Vergisi’nin esamisi okunmuyor kitapta. Sanki bu verginin konulmasında İnönü’nün hiçbir dahli yokmuş gibi davranılmış. Oysa kitabın muhtelif yerlerinde İnönü’nün cumhurbaşkanlığı döneminde yürütmenin de fiilen başında olduğu ifade ediliyor ki, esasen doğru olan da budur.
Yine Heper, İnönü’nün “İslam’ın siyasi amaçlarla kullanılmaması”na, irticaya karşı çok dikkatli olduğunu (s. 92) ve Demokrat Partilileri dini, siyasete alet ettikleri için “en sert bir biçimde” eleştirdiğini söylüyor. Oysa pekala biliniyor ki, İnönü devri, Atatürk dönemine kıyasla devletin, siyasetin dini kendisine alet etmeye başladığı dönemdir (özellikle 1940’ların ortalarına doğru). Ortodoks Atatürkçüler, onun döneminde namaz kılıp oruç tutan bazı bürokratların ortaya çıktığından hala yakınırlar. Hatta Hikmet Bayur, 1939’un hemen başlarında seçim bölgesine gittiğinde her mahallede bir Kur’an kursunun açılmış olduğunu hayretle görür. İlahiyat Fakültesi’ni, imam hatip okullarını açan, bu okullara fıkıh derslerini koyduran İnönü’dür ona göre. Bunların DP’ye misilleme olarak siyasi maksatlarla yapıldığını söyleyen Bayur, durumu zamanın İçişleri Bakanı Recep Peker’e şikayet ettiğinde onun “Emir yüksek yerden.” anlamında “Ne yapayım?” dediğini nakleder.
Velhasıl, para ve pulların üzerine kendi resmini bastırmaktan Taksim Meydanı’na heykelini diktirmeye, Atatürk zamanında küstürülmüş ne kadar paşa varsa (Kazım Karabekir dahil) siyasete sokmaktan kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesine karşı çıkmaya kadar pek çok aydınlatılmaya muhtaç yönü varken yakın tarihimizin bu çok tartışılan “yalnız adam”ının, yapılacak iş yeni efsaneler üretmek olmamalı.
.
Kimin milenyumu?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Kimin milenyumu?
Yeni bin yılda müthiş iddialar, yeni bir sayfa açmalar, kötülüklerden uzak, mutlu, barış içinde, sağlıklı bir hayatlar filan… Bu mürailik her yıl başında tekrarlanıyor.
Dikkat ediyor musunuz siz de bilmiyorum, burada alttan alta zamanın kutsanması söz konusu. Sanki zaman her şeyi kötüleştirmişti şimdiye kadar ve yeni zamanın bizi daha bir güleryüzle, daha sevecen bir şekilde karşılayacağını umuyor, hatta bekliyoruz.
Zamanın gücüne olan bu “batıl itikad”ın Uzay Çağı’nda bile yaşamaya devam etmesi neyin göstergesi sizce? Bilimselliğin mi? Güldürmeyin beni lütfen. 2000 yılının 2014 yılından daha önemli olduğunu söyleyecek bir bilimsel teori, hadi vazgeçtim bir bulgu, bir gerekçe söyleyebilir misiniz bana? Bu tamamen psikolojik bir şartlanmanın eseri. Bir de insan zihninin “yuvarlak rakamlara” daha meyyal olduğu söylenebilir, o kadar.
İyi de neyin bin yılı bu?
Milenyum, Hıristiyan itikadınca Hz. İsa’nın dünyadaki bin yıllık hakimiyeti, şeytanın bin yıl boyunca bağlanıp dipsiz bir kuyuya atılacağı dönem demektir. Bu bin yıllık hakimiyetin sonunda yani bin yılın sonunda verilecek bir hükümle kıyametin kopacağına dair çeşitli kehanetler savurulmuştur. Öyle ki ilk bin yılın sonlarında kıyametin kopacağı endişesiyle bazı şehirler boşalmış ve ahalisi dağlara sığınmıştır. (Hoş ikinci bin yılın sonunda da Avrupa ve Amerika’da aynı endişeleri paylaşanlar az değildi. Mağaralara kahve, fener ve makarna istif eden bu çok “rasyonel” bireylerle bizim serinkanlı insanımızı karşılaştırınca hangisinin daha “modern” olduğu konusunda karar vermekte doğrusu zorlanıyor insan.)
Anlayacağınız, Batı’nın pek çok işinde olduğu gibi dini bir saik yatıyor burada da. Zaten Batı’da dinin ve dini geleneklerin kültürün içerisinde kırılmadan devam ettiğini ve en modern şekilleriyle Amerikan parasında yahut Fransızların Dizbağı Nişanı’nda görüyoruz.
Adamların zaman kavramları bile tamamen farklı bizden. Hep ileriye giden, bir çizgi üzerinde yürüyen, geri döndürülemeyen bir zaman telakkisi egemen Batı’da. Bereket Nietzsche çıkıp da zamanın ebedi bir dönüş halinde kendini tekrarladığını ve başladığı noktaya sık sık döndüğünü söyledi de, bu çizgisel zaman anlayışı kırılmaya başladı. Bu kapıdan giren Heideggerler, Gadamerler Doğu tefekkürünün farklı ışıklarını fark edebildiler, giderek oradan hikmetler devşirebildiler.
Matei Calinescu, Modernliğin Beş Yüzü adlı kitabında, modernliğin esasının “geleceğe yönlenmiş olmak” şeklinde kendini belli ettiğini söylemekte, bu tür bir zaman kavrayışına sahip olmayan toplumların modernliği algılayamayacakları üzerinde durmaktadır. Onlara bu tür bir zaman anlayışı anlamsız gelecek, iki zaman anlayışı arasındaki fark yüzünden hafızaları birbirini hatırlayamayacaktır.
Milenyum kimin zamanındadır öyleyse?
Daha doğrusu, kimin tarihinin bir parçasıdır?
Ve niçin bin yıl?
Sadece rakamın yuvarlaklığı mıdır burada belirleyici olan?
Yakınlarda bir yazısı yayınlandı Partha Chatterjee’nin. Adı, “Kimin hayali cemaati?” Malum, milliyetçilik teorilerinde milliyetçiliğin Almanya, Fransa veya İngiltere eksenli olarak tahayyül edilmiş bir cemaat kurmak üzere programlandığı, bu noktadan itibaren de bütün tarihin bu programa uygun olarak yeniden yazıldığı iddia ediliyordu. Chatterjee ise bunu sorguluyor ve mesela Hintlilerin “hayal ettiği cemaat”in neden Avrupa tecrübesini model alması gerektiğini anlaşılmaz buluyor. Bir Hintlinin hayal ettiği cemaat ile bir Fransız’ınki neden benzesin birbirine?
Milenyumun Karayipler’den San Fransisco’ya kadar neredeyse aynı şekilde kutlandığını görünce CNN’de, bu toplumların kendi milenyumları, kendi takvimleri, kendi zamanları buharlaştı mı yoksa? diye düşünmeden edemedim.
Yahya Kemal de bir yazısında değinmişti bu konuya: İstanbul’un fethi 1453 yılındadır denildiği zaman Hz. İsa’nın doğumundan bu yana geçen Hıristiyani bir zaman telakkisinin içine kayıyoruz ister istemez. Buna mukabil 857 hicri yılında İstanbul’un fethedildiğini söylemek, Hz. Peygamber’in aksiyona geçtiği yıldan 857 yıl sonra Müslümanların Hıristiyan dünyasının kalbini ele geçirdiklerini söylemek anlamına gelir.
Birincisinde Hz. İsa’nın doğum tarihini bile 4 yıl hatayla hesaplayabilmiş bir kültürün içinden konuşuyorsunuz, ikincisinde ise zaman koordinatında alemlere rahmet olarak gönderilmiş bir nur kaynağından kaç yıl sonra duruyorsunuz, onu belirlemiş oluyorsunuz.
Takvimlerin dini, imanı var mıdır yoksa?
.
Takvimden silinen 10 gün
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Takvimden silinen 10 gün
Popüler kültürün yeni bir binyıla girdiğimize dair estirdiği bütün teröre rağmen milenyuma ve yeni yüzyıla girmeye matematiksel olarak daha tam 359 gün var. Bu söz artık beylikleşti, biliyorum. Ne ki, takvimlerin insan hafızasına oynadığı oyunlar, hatta manipülasyonlar bitecek gibi değil. Örnek mi? Buyurun.
Takvimlerin zamanı ile kozmik zaman arasında deyim yerindeyse ezeli bir savaş vardır. Bir tam yılın 365 küsur güne tekabül etmesi, bütün takvim sistemlerinin korkulu rüyası olmuş görünmektedir. İşte bu beğenmediğimiz küsuratın, Jülyen takviminden Celali ve Rumi takvimlerine kadar Doğu ve Batı’daki yığınla takvim sistemine asırlardır kan kusturmuş olduğunu biliyor muydunuz peki?
Batı takviminde Jül Sezar’ın M.Ö. 45 yılında yaptırdığı reform ile Jülyen takvimi kullanılmaya başlanır. Buna göre bir yıl tam 365 ve bir çeyrek günden oluşur. Her dört yılda bir bu çeyrek günler toplu olarak yıla eklenir ve o yıl 366 gün çeker. Formül bulunmuş, “o münasebetsiz, can sıkıcı” fazlalık bertaraf edilmiştir sözde. Fakat bir yılın, tam olarak söylemek gerekirse 365.242199… gün çekmesi, yani 11 küsur dakika eksik çıkması, bütün sistemi birkaç yüzyıl sonra allak bullak etmeye başlayacaktır. Bu 11 küsur dakika asırlar içinde birike birike mesela 1578’de Hıristiyanların Paskalya tarihini tam 10 gün ileriye kaydırmıştır.
Eh, papalığın bu kritik meseleye bir çözüm bulmasının zamanı gelmiş de, geçmektedir bile. Papa XIII. Gregorius, bir komite toplar ve 1582’de bir emirle yeni takvimin kurallarını ilan eder. Kendi adıyla anılan bugün kullandığımız Gregoryen takvimi düzenlenirken Sezar (Jülyen) takvimi yüzünden başlarına bela olan 10 günü (5 Ekim-14 Ekim 1582) bir emirle sildirir. Bu 10 gün, hiç yaşanmadan takvimlerden sırra kadem basar ve o yılın 4 Ekim’inin ardından 5 Ekim değil 15 Ekim yaprağı kopartılır takvimden. 11 dakikanın insanlara oynadığı oyun, 10 günün takvimden silinmesiyle neticelenir. Böylece takvimlerin zamanla girdiği mücadelede emir demiri kesmiş, zaman kesilip biçilerek kilisenin dediğine getirilmiştir.
Gördüğünüz gibi takvim meselesi biraz karmaşık ve canınızın sıkıldığını hisseder gibiyim. Anlaşıldı, bu hafta takvim yazılarına nokta koyuyorum.
Az kalsın unutuyordum, Gregoryen takvime göre her dört yılda bir şubata fazladan gün eklenmesi, yüzyıl dönümlerinde sadece 400 yılda bir uygulanır. Yani 1700, 1800, 1900 yıllarında bu kural uygulanmamış, buna karşılık 2000 yılına bir gün ilave edilmiştir. 400 yılda bir gelen bu fırsatı kaçırmayın! Çünkü bu fazladan günü, ancak 2400 yılında bir daha görme şansınız var!
Kaynak: Stephen Jay Gould, Binyılı Sorgulamak, Çeviren: Tuncay Birkan, İletişim Yayınları, 1999.
Ramazan medeniyeti
Hatırlayanlarınız olacaktır, geçen Ramazan’da merhum Süheyl Ünver’in “Ramazan Medeniyeti” adlı yazısını gündeme getirmiş ve geniş bir alıntıda bulunmuştum. Bu yazıyı nefasetine ve günün anlam ve önemine denk düştüğü için biraz kısaltarak tekrar sütunuma dercediyorum. Bu vesileyle yarın başlayacak olan bayramınızı tebrik ediyor, Süheyl Bey’in altın harflerle tarihe kazıdığı Ramazanlar ve bayramların ruhunun daim olmasını diliyorum.
“… Ramazan ayında mahya, temizlik, rabıtalılık, ahlak tasfiyesi, günah ve zararlı şeylerden çekinme, yerinde eğlenebilme, dinlenebilme, cömertlik ve herkesi düşünmek terbiyesini bir araya getirerek, bir Ramazan medeniyeti vücuda getirmiş ve bunu İstanbul’da teksif etmişiz.
… Ramazan, her sınıftan halkın benimsediği bir mevzu olmuş ve herkeste çocukluğundan beri gelen devamlı ve azalmayan intibalarla daha Ramazan biterken, ‘Gelecek sene Ramazan’ına on bir ay kaldı.’, diye bir sevinçle, gelecek seneninkine mahsus tasarılarıyla hoş bir sene daha geçirmişler ve ömürlerini, geçirecekleri hoş Ramazan’lara bağlamışlardır. Ölmek isteyenler bile, “Şu Ramazan’ı da göreyim de öyle…” diyerek hayatında bir defa daha idrak etmekle noksansız ahirete göçmeyi düşünmüşlerdir.
Ramazan bir ay, bazen 29, bazen 30 gün sürer. 29 gün Ramazan’larında, “Bizim bir günümüzü çaldılar.” diye alakalarıyla serzenişlerde bulunurlar. 30 gün oruç tutanlar bayramın birinci günü oruç tutmadığından bir şey yemeğe utanır ve bir nevi gündüz yemenin acemiliği ve mahcupluğu içindedir. Adeta giden Ramazan’dan sıkılır (‘utanır’ anlamında-M.A.). Ramazan gidiyor, acaba bir daha seneye çıkacak mıyım? diye ağlayanları bilirim ben.
… Adeta Ramazan yalnız bir oruç ayı değildir. Sanki Peygamberimiz şehirlerimize gelir, hepimizin saadet ve fakirhanelerimize ruhan misafir olur. Asıl bayram, Ramazan bittikten sonra değil, bizzat Ramazan’da olur. Öyle ki bu bayram, senede bir ay gelir ama onun gelmesi tam on bir bayram sevinci içinde geçer. Her hakiki Müslüman’ın gönlünde Allah korkusu kadar Ramazan sevgisi de yer etmiştir. Bayram değil, Ramazan düğün ayıdır. O düğüne herkes müştaktır. “Ramazan’a çok şükür on ay kaldı”, diye bir ay daha yaklaşmanın sevinciyle gözleri yaşaranları bilirim.
… Kadir günü Müslümanların çok müteessir bir günüdür. Allah kabul etsin, diye bütün dualar o gün sona erer. Yani Ramazan bi’l-kuvve Kadir’de sona erer. Sonunda bi’l-fiil biter. Camilerde “elveda” avazelerinden ağlamadık can kalmaz. Artık o ismi var, cismi yok bir Ramazan, ömürler oldukça gelecek, tıpkı bir kuyruklu yıldız gibi seyredecektir. Fakat kuyruğunu götürmez, bırakır. Ondan Türkler bir Ramazan medeniyeti kurmuşlardır…”
* “Süheyl Ünver, Bir Ramazan, Binbir İstanbul, Hazırlayan: İsmail Kara, Kitabevi Yayınları, 1997.
Time’a göre asrın adamı
Bir ara bizim basının da çok ilgi gösterip kampanyalar filan düzenlediği Time dergisinin asrın adamı (person of the century) anketi sonuçlandı. Önce çeşitli branşlarda yılın adamları seçildi. Sonra bunların içinden yüzyılın üzerinde ittifak edilen adamını seçmek için çalışmalar yapıldı ve izafiyet teorisinin mimarı ünlü fizikçi Albert Einstein yüzyılın adamı seçildi. Time, yüzyılın liderleri olarak da Amerikan başkanlarından Roosevelt ile Hindistan’ın sivil itaatsizlik önderi Gandhi’yi seçmiş. Time bir de binyıl dosyası hazırlamış. Bu dosyada İslam dünyasından Selahaddin-i Eyyubi, Gazneli Mahmud, Mevlana, Timur gibi şahsiyetler yer alıyor. Doğudan bir de Cengiz Han gibi bir iki isim var, o kadar diğerleri hep Avrupalı ve Amerikalı. Gutenberg’den Giotto’ya, Newton’dan Jefferson’a pek çok Batılı arz-ı endam ediyor derginin sayfalarında.
Peki bir İbn Sina, bir İbn Rüşd, bir Fatih, bir Kanuni bu bin yılda yaşamadı mı acaba? diye sormadan edemiyor insan sevgili Time’cılara.
.
Altın çağ arayışı
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Altın çağ arayışı
“Nerede o eski günler” teranesi yalnızca yaşlanmaya matuf bir hayıflanma ifadesi olmaktan öte sosyal ve psikolojik yönlere de sahiptir. Zaman karşısında alınan bir tür savunma, daha doğrusu “avunma” refleksinden ibarettir. Ve zannetmeyin ki sadece bize mahsustur. Bugünün New Yorkluları bile 1930’ların acar girişimcilerinin cirit attığı canlı şehirlerini özlüyorlar.
“Nerede o eski bayramlar” nakaratının dilimizden, medyamızdan düşmediği bugünlerde acaba tarihle bir alakasını kurabilir miyim bunun? diye düşündüm. Acaba hep böyle mi olmuştu geçmişte de? İnsanlar eski, daha eski günlerine veya dönemlerine, tarihlerinin belli bir kesitine neden kendilerini daha yakın hissederler? Dahası, bu “hissediş”in aklî bir izahı var mıdır?
Sözü, anlaşmamızı kolaylaştırmak için Osmanlı tarihinden bir örneğe getirmek istiyorum. Hani şu dilimize pelesenk ettiğimiz Osmanlı Devleti’nin Kanuni döneminden itibaren bozulmaya başladığı şeklindeki yaygın; fakat bir o kadar da içi boş teze bu açıdan bir bakalım isterseniz.
Bu tezin savunucuları (benim de içerisinde bulunduğum çok dar bir tarihçi ve araştırmacı zümresi dışındaki herkesi bu ‘savunucular’ın içine sokabilirsiniz rahatlıkla) ilk elde Koçi Beğ’in Risalesi’nden dem vurmakta ve 17. yüzyılda yazdığı eserinde devletin yeniçerisinden toprak rejimine kadar neredeyse tepeden tırnağa ‘bozulduğu’na dair sözlerini nakletmekle yetinmektedirler.
Öncelikle şunu ayırt etmeliyiz: Bir insanın tarihe bir belge, bir vesika bırakması ile bu belgenin eleştirilmeden kabul edilmesi ayrı ayrı şeylerdir. Belgenin doğru ve sahih olması, aynı belgenin hakikati “aynen yansıttığı”nı göstermez. Her belge, bir sis perdesini aralar tarihte; fakat kendi sisini de salmaktan geri kalmaz. Aydınlattığı kadar karartabilir de. Doğruya götürebildiği oranda yanıltabilir de bizi.
Bunun için tarih, İlber Ortaylı’nın deyişiyle “sonsuz bir antrenman”dır. Tarihçi, asıl maça hazırlanmak için formunu sürekli korumak zorunda olan ve bunun için de sürekli antrenman yapan sporcu gibi olmalıdır.
Oysa, Koçi Beğ’e dönersek, Kanuni döneminin “altın çağ” olarak gösterilmesi 17. yüzyılda ortaya çıkmış bir ideolojidir aslında. Daha önceleri yazan Osmanlı tarihçileri de kendi dönemlerini tenkit ediyorlardı.
Halil İnalcık’ın “Periods in Ottoman History” adlı makalesinde vukufla dile getirdiği gibi, II. Bayezid döneminde yazılan tarihle ilgili eserlerde Fatih dönemi “Frenkleşme”, yani Hıristiyanlara mahsus örf ve âdetlerin benimsenmeye başlanması yüzünden eleştirilmiştir. Yavuz ve Kanuni dönemlerindeki eserlerde ise (mesela Kemalpaşazade’nin Tevârih�i Âli Osman’ı) saray merasimlerinin, merkezi bir idarenin kurulmasının ve II. Bayezid döneminde ortaya çıkan “Frenk” âdetlerinin en acı eleştirilerini buluyoruz. Şehzade Korkut da, 1490’larda yazdığı bir mektupta, Fatih’in medrese sistemini devlete bağlayarak ilim hayatını dumura uğrattığını ve medreseleri yozlaştırdığını söylüyor.
Şimdi “bozulma” tezini savunanların mantığından gidecek olursak, Osmanlı Devleti’nin daha Fatih devrinde bozulmaya başladığını söylememiz gerekecek. Ve eğer Osmanlı Devleti daha Fatih devrinde bozulmaya başlamışsa, bu devletin “bozulmamış”, “saf”, “temiz” altın çağı hiç oldu mu? diye sormak en tabii hakkımız olmaz mı?
Belki de aradığımız altın çağ tarihte peygamber çağları müstesna hiç olmadı. Ne dersiniz?
.
Fenerbahçe nasıl kurtulur?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Fenerbahçe nasıl kurtulur?
Dün gece Show Tv’de Fenerbahçe belgeseline dalıp giderken, bir yandan da bir spor kulübünün siyasi ve kültürel tarihimizle nasıl sarmaş dolaş olduğunu ve bunun bugüne nasıl olup da bu kadar güçlü yansımalar bırakabildiğini düşünüyordum.
Evet, işgal yahut bizim deyimimizle Mütareke yıllarında İngiliz takımlarının filelerine yolladığı gollerle futbolseverlerin gönlünde taht kuran ve bu kolektif bilinç altına sinmiş izlenimlerle bugünkü berbat durumunda bile en sevilen takım olma ayrıcalığını koruyan Fenerbahçe, yuvarlandığı uçurumdan tekrar çıkabilecek, ayağa kalkabilecek mi?
Spor tarihçisi Ergun Hiçyılmaz, bundan 9 yıl önceki bir yazısına, “Fenerbahçe’nin intihar teşebbüsü nasıl önlenir?” başlığını koymuştu. Başlık çarpıcı ve uyarıcıydı. Toplumdaki genel bozulmanın Fenerbahçe’ye nasıl yansıdığını konu ediniyordu Hiçyılmaz.
Fenerbahçe’yi intiharın eşiğine getiren şey, gerçekte futbolla uzaktan yakından alakası olmayan iş adamlarının sırf cüzdanı kabarık, çevresi geniş ve nüfuzlu diye kulübün başına geçirilmesidir. Ali Şen, bu başkanların en meşhur prototipidir. “Trilyonları döşedin mi futbolcuların ayağına, bak takım nasıl yapılıyormuş!” mantığıdır Fenerbahçe’yi bu intihara sürükleyen.
Oysa şimdilerde kimsenin beğenmediği Beşiktaş’ın başkanı Süleyman Seba, gerçek bir futbolcu ve gecesi gündüzü futbolla dolu “son başkan”dır benim gözümde. Yakında unutulmuşluk mezarlığına gönderilecek ve zannediyorum, büyük kulüplerimize bundan böyle onun gibi bir başkan da gelmeyecektir. Birçoklarının Seba’dan şikayetlerinin ne olduğunu bilenler biliyor aslında: Halktan biri olması, meşrutiyet bıyıkları, dürüstlüğü, cimriliğe varan tutumluluğu ve taraftarlarla beraber sahilde balık ekmek yiyebilmesi…
İşte bu tip geleneksel başkanlar dönemi bittiği ve Galatasaray gibi de kurumlaşamadığı içindir ki Fenerbahçe, intihar öncesinin sarhoşluğu içindedir bugün. Şu maçı kazanamamış, öbürünü kazanmış, hatta şampiyon olmuş olmamış hiç önemli değil. Beşiktaş 15 yıl, Galatasaray da 14 yıl şampiyonluk yüzü görmediler de ne oldu? Önemli olan, kafaların değişmesi, kulübün dünya standartlarına göre yeniden yapılandırılmasıdır.
Fenerbahçe’nin temel sıkıntısı, Türkiye’nin modernleşme sancılarına ortak olmasıdır: Türkiye’nin tek yumurta ikizi gibidir Fenerbahçe, Türkiye’deki istikrarsızlıklar aynen yansır ona. Treni kaçırmanın telaşıyla apar topar Avrupalılaşayım derken, hiç hak etmediği gayyalara yuvarlanmak, kaş yapayım derken göz çıkarmak. Dimyat’a pirince gideyim derken evdeki bulgurdan olmak…
Yeni bir yüzyılın şafağında kökten yeni bir yapılanmaya girmedikten sonra isterseniz Sakıp Ağa’yı getirin kulübün başına, yine bir şeyi çözmüş olmazsınız!
11 Hatay’ın anavatana katılmasında
Bir ‘şeyh’in rolü!
Hatay’ın Türkiye Cumhuriyeti sınırları içine katılması kesin olarak 1939’da gerçekleşmişse de, Lozan’dan itibaren devam eden uzun ve zorlu görüşmelerle bir netice alınması mümkün olabilmiştir. Zamanın Emniyet Genel Müdürü olan ve bir dönem Hatay Valiliği de yapan Şükrü Sökmensüer, Prof. Afet İnan’ın kızı Arı İnan’a hatıralarını anlatırken pek fazla bilinmeyen bir noktaya temas ediyor.
Sökmensüer, kendi ifadelerine göre, Emniyet Umum Müdürü olarak yapılacak halk oylamasına mümkün olduğu kadar çok Hataylının katılmasını temin etmek için gayret göstermiş, o sırada Türkiye’de bulunan Hataylılara ayrı ayrı harcırah vererek Hatay’a göndermiştir. Söz arasında Hatay nüfusuna kayıtlı olmayan iki kişiyi de Hataylı imiş gibi gönderdiklerini itiraf ediyor. Bunlar sözde Maliye Müfettişi olarak Hatay’dadırlar. İşin aslı mı? Şöyle açıklıyor Sökmensüer (dikkat edin, tarih 1938 ve M. Kemal Atatürk henüz hayatta):
“Bunların arasında bir de meşhur Nakşibendi şeyhi ki, Atatürk çok severdi, Servet Hoca’yı da ben Osmaniye’den, dağlar üzerinden geçirerek Hatay’a indirdim. Bu halk oylamasından evvel.”
Arı İnan lafın burasında Atatürk’ün sağlığında bir Nakşi şeyhinin bir Emniyet Umum Müdürü tarafından dağlar üzerinden aşırılarak Hatay’a götürülmesine pek bir anlam veremediğinden olacak, soruyor: “Niye onu gönderdiniz?” Şükrü Sökmensüer’in cevabı, hepinizi şaşırtacaktır eminim:
“Propaganda için. Çünkü doksan bine yakın Alevi vardı. Onların arasında da bu Servet Hoca propaganda yapabilecek bir adamdı.” (Arı İnan, Tarihe Tanıklık Edenler, İstanbul 1997, s. 91, Çağdaş Yayınları.)
Yıl 1938, Atatürk hayatta ve tekkeler kapatıldığı halde bir şeyh, dini telkinde bulunması, yani propaganda yapması için devlet eliyle Hatay’a götürülüyor.
Sizi bilmem; ama şahsen bu işe şaşmadım desem yalan olmaz!
Hür tefekkürün kalelerİ
Yedi İklim’in Mehmed Akif özel sayısı
Bu yıl siyasilerden edebiyatçılara kadar çeşitli kesimlerin İstiklal Marşı şairimiz Mehmed Akif’e özel bir ilgi göstermesinin sebebi ister bir diş tabibi askerin beyanatı olsun, isterse başka bir şey, bence güzel bir gelişmenin işareti. Mehmed Akif ile ilgili toplantılar çoktandır bu kadar coşkulu, bu kadar heyecanlı olmamıştı. Yedi İklim dergisi de aralık-ocak sayılarını birleştirerek yayımladığı Mehmed Akif özel sayısı ile “Akif’e sahip çıkma” trendini daha ileri bir noktaya ulaştırdı. Bence zamanlaması çok iyi ayarlanmış bir sayı bu.
Dergiye 30 civarında yazar ve araştırmacı katkıda bulunmuş. Orhan Okay hocayla yapılan bir konuşmanın yanı sıra Bekir Karlığa, Ali Haydar Haksal, Hüsrev Hatemi, Ali Günvar, Mücahit Koca, Dücane Cündioğlu, Osman Bayraktar, Mahmut Kanık ve Seyfettin Ünlü gibi imzalar çeşitli yönleriyle Akif’in eserini ve şahsiyetini değerlendiriyor. Hasan Aycın’ın Akif’in ruhunu fevkalade başarılı bir şekilde yansıttığına inandığım ‘bir çizgi’sinin de yer aldığı dergiye ulaşmak isteyenler (0216) 346 65 78 no’lu telefona veya Halitağa Cad. No: 18/A Kadıköy-İstanbul adresine başvurabilirler.
Akif İnan’ı kaybettik
Geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz M. Akif İnan ağabeye Cenab-ı Allah’tan rahmet, yakınlarına, sendikacı dostlarına ve okuyucularına sabır diliyorum. Mekanı cennet olsun.
.
12 Ocak’ta ne oldu sahi?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
12 Ocak’ta ne oldu sahi?
12 Ocak sendromundan birkaç gün önceydi; bayramda nereye gitsem -serde köşe yazarlığı var ya- 12 Ocak’ta ne olacağı soruluyordu fakire. İlk soruluşta, dalgınlığıma gelmiş olmalı ki, 12 Ocak’ta yine birisi akıldanelik edip de deprem olacağı kehanetinde filan mı bulundu yine? diye bir ara duraladım; fakat hemen kendimi toparlayarak bu mühim mevzu hakkında kıymetli fikirlerimi dermeyan ediverdim.
(Malum, Türkiye’de köşe yazarı olunca istisnasız her konudaki fikirlerinizi gittiğiniz yerin duvarlarına galerideki tablolar halinde asmanız şarttır. ‘Benim bu konuda fikrim yok’ dediniz miydi, anında tenzil-i rütbe ettiğinizi bilin soran gözler karşısında.)
İşin şakası bir yana, gerçekten de çok merak edildi, çok dedikodusu yapıldı 12 Ocak zirvesinin. Başbakan Bülent Ecevit, Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli ve ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’ın yapacakları bu sonucu önceden besbelli ve Fehmi Koru’nun haklı olarak vurguladığı gibi hukuki hiçbir dayanağı olmayan “yetki gaspı” niteliğindeki bu zirvenin basın tarafından neredeyse 28 Şubat MGK toplantısı kadar kritik bir dönemece yerleştirilmesi ve sun’i bir kriz beklentisi yaratılması kamuoyunda, gerçekte amacı belli bir tertipti.
Neydi bu tertip?
Bütün bir Güneydoğu, hadi daha açık söyleyelim “Kürt sorunu”nun PKK’ya odaklanması, PKK’nın da Apo’nun şahsında ‘şahsi’ bir konuma oturtulmasıyla gerçekte iç içe iki büyük hata işlenmiş oldu.
Bu suretle meselenin kendisi bulanık bir suyun içine itilmiş oluyor, bu kritik mesele bir tek şahısla özdeşleştiriliyor, onun yakalanması veya öldürülmesiyle her şeyin hallolacağı kanaati kamuoyuna aşılanıyordu. Ama bir tek şahsın tersinden bu kadar abartılmasının sonuçlarını görmeye henüz hazır değildik. Onu Kenya’da yakaladığımızda (aslında derdest edilip avucumuza teslim edildiğinde) bile hadisenin boyutları konusunda bir fikrimiz yoktu. Çünkü Türkiye’deki insanlar ile teröristbaşı arasında negatif bir ilişki kurulmuştu ve toplumun hafızası, 15 yıllık beyin yıkama ameliyesiyle derin bir şekilde yırtılmıştı.
Hafızamızdaki bu yırtığın kolay kolay kapanmayacağı, bütün o anti-propagandalarla meselenin yavaş yavaş siyasallaştığı fark edilmedi bile. Geçen seneki bir yazımda “Apo’yu Cem Sultan haline getirmeyelim” diye yazdığımı hatırlıyorum. Şimdi Abdullah Öcalan olarak isim değiştirmiş bir şekilde gerçek Cem Sultan olarak İmralı’dan Türkiye siyasetini yönlendirmeye kalkan bu şahsa “asarız seni” tehditleri savurmaktan başka bir şey yapabildiğimizi söyleyemeyiz.
Nitekim Ecevit, dünkü gazetelerde de yer alan TRT 1’deki konuşmasında İmralı’nın bir “siyaset kürsüsü” haline geldiğini ima etmiş ve buna müsamaha ile bakamayacağımızı söylemiş; fakat aynı konuşmada PKK’nın “siyasallaşma”sına asla izin vermeyeceklerini de kesin bir dille ifade etmiştir.
Ne var ki, gözden kaçırılan çok önemli bir nokta, söz konusu zirve ile yeni adıyla Abdullah Öcalan ve hareketinin siyasallaşmasının zirveye ulaşmış olmasıydı. Bir ülkenin başbakanı, başbakan yardımcısı, bakanlar kurulu, meclisi, basını, televizyonları, bayram muhabbetleri 12 Ocak zirvesine kilitlenmişse, hangi babayiğit siyaset bilimci söyleyecek buna bu meselenin siyasallaşmadığını?
Bir ülkenin bütün bir yönetici kadrosu bir tek adamı muhatap alıyorsa, o adam, diğerlerinden ayrılıp borsasından bayram muhabbetlerinin içine etmeye kadar elini uzatabiliyorsa, bal gibi siyasallaşma başarılmış demektir. ‘Bundan sonra siyasallaşma alanında azarsanız asarız’ söyleminin de ne kadar garip çelişkiler içerdiğine sadece değinerek geçelim.
Bu süreçte Türk toplumu yalnız hafızasında yırtılma yaşamakla kalmadı, hafızasını kirletti de. Daha 11 ay önce halkı sokaklara dökmeye, galeyana getirmeye, idam ipini herkese endülijans belgesi gibi dağıtmaya soyunan basınımızın manşetleri, 12 Ocak öncesinde süngüsü düşen askere benzemiş, halkı teskin etme görevini üstlenmiştir. Apo’nun idamını ağır çekimle yayınlamaya hazırlanan medyamız, geçen yıl o kadar efelendiği Avrupa Birliği’nin aslında “bağımsızlığımızı ihlal eden” ihtiyati tedbir kararını alkışlarla karşılamış ve bu defa ne gariptir ki halkın tahriklerden uzak durması yolunda neşriyat yapmıştır.
Yine de sağduyulu, yine de vakur davranmıştır bu süreçte Türk halkı. Bu kadar ağır tahriklere kendisini kaptırmamış ve tepkisini olanca olgunluğuyla dışa vurmasını bilmiştir. Geçenlerde bir şehit anasının ayağını öpen bir başka şehidin babası, masum duyguları istismar edilen ve “siyasallaştırılan” siyasete alet edilen bu bağrı yanık ailelerin dramını olduğu kadar mesajını da yolluyordu kalpleri mühürlenmemiş olanlara.
.
İstanbul’un köpekleri
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
İstanbul’un köpekleri
2000 yılına üç beş gün kala patlak veren kuduz paniği, artık bütün ülkeyi sarmış durumda. İller, ilçeler karantinaya alınıyor, büyük köpek barınakları kuruluyor; hayvan hakları ile insan hakları savunucuları arasında kıyasıya süren tartışmalar ise bir süre daha gündemimizi işgal edeceğe benziyor. Bu yazıda ben de İstanbul’da köpeklerin tarihine bir derkenar düşeceğim.
Bizans zamanında İstanbul’da sokak köpekleri olduğuna dair fazla bir bilgi yok elimizde. Bu yüzden bugünkü sokak köpeklerinin atalarının Fatih Sultan Mehmed’in ordusuyla birlikte İstanbul sokaklarını şenlendirdiğine inanılır. Bu köpekler, İstanbul’un günlük hayatının ayrılmaz parçaları olmuş, bir canlıyı öldürmenin günah olduğuna inanıldığı için de nesilleri asırlar boyu sürüp gitmiştir. Fakat pek çok başka şeyde olduğu gibi köpeklerin başkentteki uzun saltanat ve keyifleri İttihad ve Terakki zamanında bozulmuştur.
Aslında kuduz tehlikesi İstanbul’u 1910’larda da ziyaret etmiş ve köpeklerin itlafı, zehirlenerek öldürülmesi ilk defa o zaman konu olmuştu. Geçtiğimiz 14 Ocak’ta doğumunun 150. yıl dönümü vesilesiyle anılan Pierre Loti, 1910’daki köpek katliamını şöyle anlatıyor:
“Bu ülkeye (İstanbul’a-M.A.) II. Mehmed’in ordularının ardından gelen köpekler İttihad ve Terakki’yi ve hükümet işlerine Levantenlerin girişini unutmuşlardı. 4-5 asırlık sadakatten sonra kimseyi ısırmamış olmalarına karşın katliamların en iğrencine mahkum edildiler. Hiçbir Türk Hilal’e uğursuzluk getireceği söylenen bu onur kırıcı görevi üstlenmek istemedi. Bu yüzden serseriler ve haydutlar görevlendirildi.”
1655’te İstanbul’u ziyaret eden Fransız seyyah Jean de Thevenot, İstanbulluların köpekleri nasıl koruduğunu, hatta bazı zenginlerin vasiyetnamelerinde sokak köpeklerinin beslenmesi için nasıl özel kaynak tahsis ettiklerini anlatır.
Jön Türkler, İstanbul’daki sokak köpeklerini ıssız bir ada olan Hayırsızada’ya (Sivriada) toplamışlar. Rivayete göre tam bir vahşet halinin hüküm sürdüğü bu “Köpekler Adası”nda aç ve susuz kalan köpeklerin havlama ve iniltileri, bir uğultu halinde İstanbul semalarını zaman zaman ziyaret edermiş.
Namık Kemal ve köpekler
Aslında 1910’lara varmadan çok önce, yani 1872’de bu defa Gelibolu’da birkaç kuduz vakasına tesadüf edilir. Köpekler tarafından ısırılan bir kadın ve bir çocuk kudurur. Köpekler halk tarafından öldürülürse de, mikrop diğer köpeklere de bulaşmış olduğu için kuduz hadiseleri birbirini kovalamaktadır. O sırada Namık Kemal, çiçeği burnunda bir mutasarrıf olarak görevinin başındadır. “Vatan şairi”miz duruma hemen el koyar.
Halkın tepkisi yüzünden hayvanları zehirleyerek öldürmek imkanı yok, kuduz aşısı da henüz icat edilmemiş. Ne yapılabilir? İttihadçı torunlarının tedbiri ile Namık Kemal’in düşündüğü şey aynıdır: Köpekleri, üremelerini önlemek amacıyla erkek ve dişi olarak ayrı ayrı yerlere sürmek. Bir kısmını Gelibolu’nun üst tarafında Galata Burnu denilen ıssız yere, diğer kısmını da karşıda Lapseki’ye yollar. Fakat köpeklerin ahı mı tutar ne, Namık Kemal’in bu ilk icraatı aynı zamanda son icraatı olur.
Namık Kemal’in Gelibolu’daki köpekleri, o tarihlerde Cezayir-i Bahr-ı Sefid (Akdeniz Adaları) valilerinin idaresinde bulunan Lapseki’ye gönderilmesini Vali Kayserili Ahmed Paşa, kendisine hakaret manasına alır. Epeyce geniş yetkileri olan bu vali, Kemal’i İstanbul’a şikayet eder ve görevinden azlettirmeyi başarır.
Şaka yollu, köpeklerin ahının yerde kalmadığını söyleyebiliriz sanıyorum. Baksanıza, köpekleri itlaf eden İttihadçılar da 10 yıla varmadan hem memleketi batırdılar, hem de kimisi Ermeni kurşunuyla vuruldu, kimisi bizzat derin devlet tarafından temizlendi. Geri kalanı ise Ermeni tehcirine, komitacılığa vs. karıştıktan sonra Cumhuriyet döneminde bir bir ortadan kaldırıldı.
Benden söylemesi: Köpeklere dokunan yanar!
SARMAŞIK
“Köpekler Adası” filminin tam zamanı!
Usta yönetmen Halit Refiğ’in birkaç yıl önce çektiği Köpekler Adası filmini televizyonlarda göstermek nedense bugünlerde kimsenin aklına gelmedi. Halbuki konu olarak da, mesaj olarak da tam bugünkü yozlukları aşmak için güzel bir filmdi. Hadi diğer kanallar atladı, Kanal 7 ve Samanyolu nasıl hatırlamaz böyle güzel bir filmi? Anlamıyorum.
Bence tam zamanı!
KÜLTÜR BAHÇEMİZDEN
Tarihi çalınmış millet
“Biz tarihi çalınmış bir milletiz.”
Kemal Tahir
.
Dini tartışmak
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Dini tartışmak
Geçenlerde yazdığım bir yazıdaki cümle, okuyucumun dikkatinden kaçmamış. “Din tartışılmaz” demiştim o yazıda. Haklı olarak soruyor: Din neden tartışılmasın? Hemen açıklamalıyım ki, orada bahse konu olan din, doğrudan dinin özü olan “inanma”, iman ile ilgiliydi. Yani bir insanın imanını başkaları tartışamaz, demek istemiştim. Ama tabii ki “iman meselesi” tartışılabilir, hatta Mehmet Aydın Hoca’nın dediği gibi dünyada din ve iman kadar tartışılan ikinci bir dava gösterilemez.
Türkiye’nin bugün -son olayları da işin içine katarak- geldiği noktadaki sorunlarının, konuşamamaktan kaynaklandığını düşünüyorum. Konuşamamak, tartışamamak, devletin de, fertlerin de içindekini olduğu gibi kelimelere dökememesi yani. Bir bakıma hafızası kazınmış, dili unutmuş, kekeleyerek konuşan ve tartışan bir toplum halindeyiz bugün.
Mesela şu her gün ayrı bir terane ile gündeme oturtulan irtica-gericilik konusunu eteğimizdekini olduğu gibi yere dökerek tartışabildik mi yakınlara kadar? Dini konuların konuşulmasının bile insanların başına iş açabildiği dönemlerden geçildi. İyi mi oldu, kötü mü? Bunun zihinlerimizde ve ruh dünyamızda doğurduğu anarşiyi görmek için yarım asra bile gerek kalmadı.
Osmanlı dünyasında 1850-1860’larda başlayan büyük modernleşme tartışmaları Namık Kemal’ler, Ziya Paşa’lar, Ali Suavi’lerden geçerek II. Meşrutiyet’e ulaşmıştı. II. Meşrutiyet, pek çok bakımdan Osmanlı aydınlarının gür bir sesle tartışmaya başladıkları çok özel bir dönemdir ve maalesef İttihadçıların tam adıyla söylersek “gangsterliğe başlamaları” yüzünden akamete uğramıştır. Ama, tekrar ediyorum, konuşan Türkiye’nin sesini bileylediği emsal niteliğinde bir zaman dilimidir Meşrutiyet devri.
Türkiye o zamanki gibi, görüş farklılıklarının bir arada yaşadığı ve beraberce ifade bulduğu çoğulculuk dönemini bir daha zor yakalayacaktır. Bediüzzaman Said Nursi’den Abdullah Cevdet’e, Kürt Teali Cemiyeti’nden Prens Sabahattin’in liberal fikirlerine kadar yığınla düşünce çarpışmış, bugün bile tartışmaya cür’et edilemeyen meseleler masaya yatırılmış ve Türkiye büyük bir fikir laboratuvarı haline gelmiştir.
Bu tartışmaların kalitesi elbette hep yüksek olmamıştır, kabul; ancak en azından konuşulabilir bir ortamın oluşmuş olması bile büyük bir kazançtır. Cumhuriyet döneminde yapılan birçok “inkılab”ın ön fikirleri, hatta bazen daha da ilerisi o dönemde tartışılmıştır. Bu yüzden sosyal bilimciler arasında “Atatürk inkılapları arasında hiçbiri yoktur ki Meşrutiyet döneminde tartışılmış olmasın.” şeklinde bir darbımesel bile vardır. Yani Cumhuriyet’i teşkil eden fikirler, Meşrutiyet laboratuvarında kotarılmıştır.
Sonra ne mi oldu? Önce İttihadçılar kendilerini iktidara getiren bu tartışma ve konuşma sürecini askıya aldılar, sonra da savaş ve işgal yılları yüzünden bu ortam müesseseleşemedi bir türlü. Kesintilere uğradı, aksadı ve nihayet Takrir-i Sükun’dan sonra farklı bütün sesler susturuldu. (Arif Oruç, Yarın’ını yanına alarak Bulgaristan’a kaçtı, Bediüzzaman sürgünlerde ufkunu sırtında taşıyan adam oldu…)
Bu süreçte Osmanlı medeniyetinin hülasası olan İstanbul’da asırlar boyu birikmiş olan bilgi ve fikir enerjisi, kurutuldu. Bir zamanlar Oryantalistlerin Arapça ve Farsça öğrenmeye geldikleri bu şehirdeki üstadlar, üniversite reformuyla köşelerine çekilmeye mecbur edildi. Fikir ve ilim muhitleri, din tartışmalarından dışlandı. Arif Oruç’un deyişiyle Lutherciliğe soyunulmuştu; ama Luther yoktu ortada. Luther’i olmayan bir Lutherci reformdu yapılan.
Dini meseleler tartışılmayınca, öğretilmeyince, sorular sorulup cevaplar verilemeyince, meseleler biriktikçe birikti; tam bir kördüğüm oluştu. İşlemeyen dini gelenekler hantallaştı, çözüldü ve çeyrek asır sonunda eski üstadların ölümüyle eriyip gitti. Bu büyük geleneğin son ışıltılarını rahmetli Süheyl Ünver’in bibliyografyasından seçebiliyoruz.
Bugün hala birtakım hocalara muska yazdırmaya koşuyorsa insanlar, ne olduğu belli olmayan birtakım tarikatların ardına düşüyorlarsa, “din adına” insanları terör örgütüne sokabiliyor ve cinayet makineleri kurabiliyorsa, bilelim ki, bunların altında dinin konuşulup tartışılmadığı bir “unutma/unutturma” dönemi yatmaktadır.
Türkiye gerçekte 1980’lerden itibaren dini meseleleri yeniden tartışmaya ve konuşmaya başlamıştır. Uzun bir suskunluk döneminden sonra konuşmaya başladığı için de bazı dil sürçmeleri, hatalı anlamalar olmaktadır; bu da normaldir. Fakat “dini otorite” fikrinin zihinlere yeniden yerleşmesi, dinle ilgili konularda bir bilene danışılması geleneğinin dirilmekte oluşu, bence daha da önemli bir kazançtır. Bununla birlikte aydınlar düzeyinde din hakkındaki bilgimizin 20. yüzyılın başındaki kalite ve seviyesinden epeyce uzak olduğunu söylemek de bir hakşinaslık olacaktır.
Türkiye’yi yeniden konuşmayan, tartışmayan bir ülke haline getirmek isteyenler en büyük kötülüğü Türkiye’ye etmektedirler.
.
Cevdet Paşa hakkında iki yeni kitap
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Cevdet Paşa hakkında iki yeni kitap
“Büyük adam” olmanın tek ölçüsünün zamana dayanıklılık olduğu söylenemez elbette. Tarih boyunca namı süregelmiş insanlar arasında olumsuz ve kötü yönleriyle temayüz etmişlere de rastlanabiliyor. Kazıklı Voyvoda’nın da, Aşoka’nın yahut İbrahim Edhem hazretlerinin de geçmişin karanlık dehlizlerinden günümüze menfezler açmaları karşısında söylenebilecek tek söz, bugüne intikal etmenin “değerli adam”lıkla doğrudan ilgili olmadığıdır.
Ne var ki, aynı çağda yaşamış milyonlarca insanın içinden seçilip asırlar sonrasına kavuşmanın, zamana tahammül etmenin de önemli bir büyüklük ölçüsü oluşturduğunu gözardı edemeyiz. Bazı şahsiyetler de vardır ki, zamanın çemberi ufukta daraldıkça büyür, yeniden daha bir kuvvetle açarlar kanatlarını. Her nesil onda kendini yeniden keşfeder. Kendini bulur.
Galiba bu kategoriye sokabiliriz Cevdet Paşa’yı. Devrindeki şöhretine mütenasip bir alaka görememiştir vefatından sonra ne yazık ki Paşa. Kızının yazdığı pek de orijinal olmayan biyografi dışında 1940’lı yıllara kadar büyük ölçüde unutulmuş, Tezâkir’inin yayınlanmasının ardından tarihçiliği (“müverrihlerimizin en büyüğü” Mükrimin Halil Yınanç), hukukçuluğu (“Cumhuriyet devrinde bir benzerini yetiştiremediğimiz büyük hukukçu” Cahit Tanyol) ve devlet adamlığı (“Tanzimat döneminin belki de en büyük devlet adamı” Niyazi Berkes) üzerinde birbirine taban tabana zıt diyebileceğimiz kesimlerin mutabata vardığı ender şahsiyetlerden birisi olmuştur.
Mecelle, Tezâkir ve Ma’ruzât adlı eserleri ciddi bir şekilde yayınlanmışsa da, kendisine asıl haklı şöhretini kazandıran eserlerinden Tarih�i Cevdet’i ne yazık ki bugüne kadar ilmî bir şekilde neşredilebilme şansına erişememiştir. Bugün piyasada bulunan Üçdal Neşriyat’ın çıkardığı Tarih�i Cevdet ise ancak nelerden bahsettiğini anlamak için okunabilecek durumda olup ilmî ve fikrî kullanımlar için uygun değildir. Tarihi anlamamız açısından fevkalade önemi haiz bu metnin şimdiye kadar doğru dürüst yayınlanmamış olması lekesini bakalım ne zamana kadar alnımızda taşımaya devam edeceğiz?
Bu düşüncelerle boğuştuğum günlerden bir gün postacının masama uzattığı paketin içinden pek de albenisi olmayan bir kitap çıkmaz mı? Başlığı epeyce ironik ve biraz da tuhaf olan (Araç Tarih, Amaç Tanzimat) kitap, Tarih�i Cevdet’in Siyasi Anlamı alt başlığını taşıyor. (Çeviren: Meltem Arun, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2000) Yazarı Christoph K. Neumann’la bundan bir süre önce tanışmış, kitabın çıkacağını kendisinden öğrenmiştim, dolayısıyla kulağım kirişteydi.
Kitap, Almanya’da bir doktora tezi olarak yazılmış ve yanılmıyorsam ilk defa Türkçede yayınlanıyor. Son derece ciddi bir araştırma mahsulü olan bu kitabın hem Cevdet Paşa üzerine yapılacak çalışmaların eksenini, hem de Tarih’inin anlaşılmasını geri dönülemeyecek bir şekilde derinden etkileyeceğine inanıyorum. Neumann, Cevdet Paşa’nın Tarih’ini, yazarından bağımsız bir eser, hatta deyim yerindeyse bir “şahsiyet” olarak ele alıyor. Şaşırdınız değil mi? “Kitap da bir şahsiyet olarak ele alınır mıymış?” dediniz belli ki içinizden. Fakat Neumann’ın analizlerinden hem uzun süren ve kesintilerle ilerleyen yazılışının, hem de neredeyse 30 yıl sonra yapılan yeni baskısında (Tertib�i Cedid) maruz kaldığı değişiklerin Paşa’nın siyasî hayatıyla irtibatını okuyunca bana hak vereceksiniz. Yazar daha da ileri giderek bu modern tarihimizin baş eserini sadece “söyledikleriyle” değil, söylemedikleriyle, sessizce yanından geçip gittiği hadiselere bakarak da değerlendiriyor ki bence bu çalışmayı paha biçilmez hale getiren de büyük ölçüde bu tarafıdır.
En iyisi Neumann’ın kitabı hakkında ayrıca bir yazı kaleme almak; zira buraya sığmayacak gibi görünüyor söyleyeceklerim.
Bu arada Dr. Zeki İzgöer’in hazırladığı Ahmet Cevdet Paşa adlı çalışma da Şûle Yayınları’nın “Bizim Klasiklerimiz” dizisinde geçtiğimiz ay çıktı. 176 sayfalık kitabın ilk 100 sayfası Cevdet Paşa’nın hayatı, eserleri ve görüşlerinin değerlendirilmesine tahsis edilmiş. Geriye kalan sayfalarda ise eserlerinden seçmeler yer alıyor. Özellikle Cevdet Paşa’nın Başbakanlık Arşivi’ndeki makale ve raporlarından Latin harflerine yapılan aktarmalar önemli. Bir el kitabı olarak hazırlanmış olan çalışma, Cevdet Paşa’yı yeni tanıyacaklar açısından faydalı. (Edinmek isteyenler 0212�516 82 93 nolu telefona başvurabilirler.)
Cevdet Paşa meraklılarına son bir not: Cevdet Paşa’nın Takvimü’l�Edvâr adlı risalesi, Remzi Demir ve Yavuz Unat tarafından sadeleştirilerek yayınlanmıştır. (Gündoğan Yayınları, 1996). Mantık hakkındaki iki risalesi Mi’yâr�ı Sedâd ve Âdâb�ı Sedâd ise Kudret Büyükcoşkun tarafından yayına hazırlanmıştır: Mantık Metinleri 2, İşaret Yayınları, 1998).
.
Osmanlı’da Devrim
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı’da Devrim
Fransa’ya kapitülasyonlar neden verildi? Şehzadeler saraya, kafes arkasına neden konuldular? Yeniçeriliğe neden sadece devşirmelerin alınması geleneğinden vazgeçildi de, Anadolu’dan asker yazılmaya başlandı? Tımardan zeamete niçin geçmek gereğini duydu yöneticiler? Padişahlar bir bakıma bakanlar kurulu demek olan Divanı Hümayun’un toplantılarından nasıl uzaklaştırıldılar? Padişahın yetkileri neden kısıtlandı? Sultan I. Ahmed zamanında neden kardeş katlini engelleyen en büyük hanedan üyesinin tahta geçmesi kararı alındı? Eşkıya ile pazarlıklar neden başladı? Osmanlı Devleti’nde sivilleşme, yani yönetimde askerin ağırlığının azalması ne zaman başladı? Reayanın kontrolünü elinden kaçırmasına sebep neydi devletin?
Bu ve benzeri sorular, dikkatle bakıldığında 17. yüzyıldan ya biraz önce veya sonraya yöneliktir ve bize imparatorluğun son üç yüzyılındaki köklü değişikliklerin işaretlerini sunmaktadır.
Tekrarlamakta fayda var: Bütün bu ve benzeri işaretler bize 17. yüzyıl başlarında Osmanlı devlet idaresinde bir darbe yapıldığını gösteriyor. Daha doğrusu bir saray darbesi. Keskin bir dikkat sarf edilmezse fark edilemeyecek olan bu “düşük yoğunluklu” darbenin ilk işaretini nasihatname geleneğinin dönüm noktalarından Lütfi Paşa’nın Asafname’si vermiştir.
Bütün bu eserlerde Osmanlı Devleti’nde bir bozulmanın, çürümenin ve yozlaşmanın, eski kurumların kurallarında gevşemelerin olduğu ifade edilmektedir. Devlet bir avuç eşkıya ile başa çıkamamış, vazifeler parayla satılır olmuş, yeniçeriliğin kuralları bozulmuş, artık esnaf ve köylü de (bu, dikkat isterim, “Anadolu” demektir ve “etrak-i bi-idrak” denilen ‘kaba’ Türklerin devlet idaresine karışmalarını zemmeden devşirme zümrelerin bir ideolojisinin satır arasından konuştuğunu göstermektedir bize) yeniçeri yazılabilmektedir. Padişah artık etrafına söz geçirememektedir. Toplumda herkes her tabakaya veya loncaya girip çıkabilir hale gelmiştir vs. Şimdi bu şikayetleri ne kadar ciddiye almak gerekir? Bunlar birer vakıa, birer olgu elbette; ama onların var olmaları doğru oldukları anlamına gelmez; gelmemeli. Bu sözleri söyleyenin hangi zedelenmiş menfaatlerini tazmin için, hangi kaybettiği mevkii istirdad etmek (geri almak) için, hangi bozulan huzuruna tekrar kavuşmak için çırpındığını biliyor muyuz?
Bunları, pekala Gelibolulu Mustafa Ali gibi birisi, yıldızının bir türlü barışmadığı Sinan Paşa dönemini zemmetmek maksadıyla söylemiş olabilir. İdarede ve toplumdaki değişmeler yüzünden rahatı kaçmış bir zümrenin, mesela doğrudan Padişah’ın gözüne girmek isteyen; fakat onun geriye çekilmesi yüzünden emeline nail olamayan bir şair veya tarihçinin somut şikayetlerini gizlemek için başvurduğu bir oyun olamaz mı? Bu şikayetlerin hepsini ciddiye alacak olsaydık, 1502 tarihli II. Bayezid zamanında çıkarılan Kanunname-i İhtisab-ı Bursa’da sık sık tekrar edilen “artık kanunı kadimden eser kalmamıştır” şikayetini de ciddiye almamız ve daha 1502’de Osmanlı Devleti’nin bozulmuş olduğuna hükmetmemiz gerekirdi. Peki daha 1502’de bozulmuşsa bu devlet, bozulmamış bir dönemini bulabilecek miyiz? sorusu cevapsız kalacaktır. Rifat Ali Abou-El-Haj, haklı olarak 17. yüzyıldaki global değişimlerden Osmanlı Devleti’nin etkilenmesinin normal olduğunu, bu dönemde aslında Osmanlı Devleti’nin bir tür “modern devlet”e dönüştüğünü açıklıyor kitabında (Formation of the Modern State, 1991).
Tıpkı bugünkü Yeni Dünya Düzeni veya Global Çağ diye dilimize doladığımız dönemde olduğu gibi Osmanlı devlet kurumları da 17. yüzyılda bir tıkanma noktasına gelmişlerdi. Avrupa ülkeleri artık münhasıran topraktan elde edilecek gelirden ticaret ve sanayinin tatlı karlarına doğru kaymaktadır. Başlangıçta toprağa bağlı bir devlet olarak kurulan Osmanlı Devleti, dünyadaki değişmelere paralel olarak ticarete yönelmiş ve özellikle ekonomik yönden İstanbul’un fethinden daha önemli bir hadise olan Mısır’ın fethiyle dünya ticaretinin merkezine kurulmuştur. Gerek Doğu, gerekse Batı ile artan ticaret hacmi, toprak fetihleri ile elde edilecek kazançlardan daha fazlasını getiriyordu ve Osmanlı Devleti’nin artık güçlü bir padişahın idaresinde uzak diyarlarda fetihlere yönelmesine gerek olmadığı, ortak bir kanaat şeklinde ortaya çıkmıştı. Tek bir kişinin üstün başarıları yerine ortak bir akla doğru ilerleme ve farklı dinamiklerin ortaya çıkma sürecine girilmiştir bu dönemde. Osmanlı tarihini dünya tarihinin bir parçası olarak ele almaz ve yorumlamazsanız, 1299’dan 1923’e kadar bu devletin hiç değişmediği ve değişmeyeceği varsayımı üzerine oturtursanız bütün fikrinizi, açık söyleyeyim, tarihin dışına sürüklenirsiniz.
Anladığınızı zannettiğiniz şey tarih değil, ideoloji olur.
.
Tipi dindi…
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Tipi dindi…
Türkiye kamuoyu geçen haftadan beri Fazilet Partisi Başkanı Recai Kutan’ın konuşması ile çalkalanıyor.
Kutan, 28 Şubatçıları hedef aldığı konuşmasında özetle, Sincan’da demokrasiye “balans ayarı” yaptık diyenlerin Hizbullah’ın yıllardır bilinen cinayetlerine ve hâlâ birbiri ardınca ortaya çıkarılan ölüm evlerinin bütün yurdu sarmasına neden engel olmadıklarını gerçekten de sert bir dille hatırlatıyordu. Dozu kaçırılmış ve iyice düşünülüp tartışılmadan yapılmış bir konuşmaydı bence de.
Nitekim tepki beklendiği gibi sert oldu. Genelkurmay Genel Sekreterliği tarafından yapılan zehir zemberek açıklama, bir haftadır FP’nin olduğu kadar ülkenin de başını döndürüyor.
Bu arada Sayın Kutan’ın yazısındaki sözleri bir veya birkaç köşe yazarından aldığını açıklaması ise tam bir skandal oldu. Cüneyt Ülsever, kendisinden alıntıladığı cümlelere sahip çıkamayan Kutan’a son derece ağır bir cevap verdi. Böylece kendisini ikide bir sıkıştıran genel yayın yönetmeni �Enis Batur’un deyişiyle “Rahmetli”� Ertuğrul Özkök’ün tacizlerinden de sıyırmış oldu. Nitekim geçen gün Ali Bulaç’ın da Oğuzhan Asiltürk tarafından benzer bir muameleye maruz bırakıldığını kendi yazısından öğrenmiş olduk.
Bütün bu olan biten arasında en fazla, Türkiye’nin iktidara en yakın ikinci partisinin içine düşmüş olduğu hazin ve şaşkın durumdan rahatsız olduğumu söylemeliyim. İktidara, hem de “farklı” ve “renkli” olduğunu söyleyerek talip olan ve şu kadar milyon oyu bulunan bir partinin hiç mi fikri, istikameti, programı, tavrı, ideolojisi yoktu da oradan buradan derlediği köşe yazılarının arkasına sığınma mazeretini ileri sürebiliyor ve bunun kabul göreceğine inanabiliyordu? Hep birtakım olayların önünde kuru bir çınar yaprağı gibi sürüklenerek, ikide bir ters yüz olmakta herhangi bir beis görmeyerek, her şeyden önemlisi de, “Ben söylediğimin arkasındayım” sözünü sarf edemeyerek iktidara talip olunabilir miydi?
Evet olunabilirdi. Çünkü burası Türkiye’ydi…
Zaten başlangıçta bir programı olan insanları 5�10 yıl içinde tövbekâr hale getiren siyaset dünyamıza işte şimdi layık bir parti olmuştur FP. Zaten 28 Şubat’ın esbab�ı mucibesi, anlamı ve önemi de burada yatmaktadır; yani Türkiye’nin en azından iddiası ve tabanındaki imajı bakımından� “en farklı” partisini fırıldağa çevirmek ve elini kolunu bağlayarak mefluç bir vaziyette tutmak operasyonunun başlangıcıydı 28 Şubat ve bence bu anlamda tam da Kutan’ın bir haftada yaptığı akıllara ziyan manevralarla bu sürecin yerine oturduğu ispatlanmış oldu.
İşte şimdi müsterih olabiliriz. Zira Mahmut Yesari’nin o çok sevdiğim romanının adında olduğu gibi artık “Tipi Dindi”…
.
Halil İnalcık farkı
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Halil İnalcık farkı
Telefondaki ihtiyatlı ses yakınmalı bir edayla konuşuyor: “Çalışmalarımda Osmanlı tarihindeki pek çok hususu yeni bakış açılarıyla, yeni sosyal bilim metodlarıyla değerlendiriyor ve bilinen pek çok yanlışın doğrusunu gösteriyorum yıllardır, ne var ki yazılıp çizilenlere bakınca hayal kırıklığına uğruyorum. Sanki boşuna kürek çekmişim gibi geliyor bana.”
Tabii ki kendisine, görüşlerinden yararlanarak Zaman okuyucularının yıllardır başını ağrıttığımı, elimden geldiği kadar tarihimizle ilgili pek çok temel yanlışın altını benim de çizmekte olduğumu ve en yakınlarına dahi insanın sesini yeterince duyuramamasının ne kadar acı bir his olduğunu söyleyemedim. Kendisine sadece Türkçe neşriyatı biraz ihmal ettiğini söyleyebildim.
Halil İnalcık 1916 doğumlu, yani asırlık çınarlarımızdan biri. Tarih alanında ise pek çok açıdan benzersiz. Kendisinden öncekilerden olduğu kadar sonrakilerden de daha derin ve kapsamlı bir şekilde okuyabiliyor tarihi. Osmanlı tarihini adeta yeniden ve yeniden yazıyor her makalesinde. Kendini tekrarlamaktan hiç mi hiç hoşlanmayan, tarihin daima yeniden okunabileceğini ispatlayan çalışmalarla süslüyor kariyerini. Tek tek monografilerde eline su dökülemiyor. Tek eksiği, Osmanlı tarihini bir bütün halinde değerlendiren analitik bir çalışmaya girmemiş olması. Bana yeni çıkan Osmanlı Ansiklopedisi’nin girişindeki 100 sayfalık değerlendirmesini tavsiye ediyor.
Bugün Osmanlı tarihçiliği denilince üzerinde tereddütsüz ittifak edilen ve neredeyse “pir” kabul edilen İnalcık, ilerlemiş yaşına rağmen temposunu artırarak devam ediyor çalışmalarına. Sonsuza kadar sürecek bir arayış; iç içe aynalardan oluşmuş ezele ve ebede açılan bir kaleydoskop (eskilerin deyişiyle “çiçek dürbünü”); yüzünden, tersinden, satır arasından, mantığından, tesadüfen kullanılmış izlenimi veren bir cümle veya kelimeden yola çıkarak girişilen kesintisiz bir kazı onun gözünde tarih.
Tarihçi, rahat döşeğine uzanıp yanına yığdığı kitapları kritik etmeden bol keseden hüküm veren ve verdiği hükümleri bir daha gözden geçirme ihtiyacı duymayan bir vurdumduymaz olamaz. Her seferinde “acaba” bulutlarıyla yüklü bir bereket gelir durur tarihçinin masasının üzerinde. Acaba’lar niçin’lere, onlar da izah vadilerine doğru kanat çırptığında tarihçinin kalemi mazinin gölgede kalmış bir yüzünü kazımaya başlamıştır çoktan…
Halil İnalcık hoca, uzun yıllar yurt dışında kaldığı için makale ve kitaplarını genellikle İngilizce kaleme almış, dolayısıyla yazdıkları Batı’da sadece tarihçiler arasında değil, sosyal bilimlerin diğer şubelerine mensup insanlar arasında da derin bir etki uyandırmıştır. Buna mukabil “öz yurdu”nda tek tük tarih meraklılarının bulabildiği ciddi makale ve kitapları, hızla popülerliğe kaymakta olan ve amiyane tabirle cılkı çıkan Osmanlı bezirganlığı nezdinde elbette bir yankı ve etki yapamazdı. (Neyse ki şu günlerde Ottoman Empire: The Clasical Age 1300�1600 başta olmak üzere İngilizce kitap ve makalelerinin Türkçeye çevrilmekte olduğunu haber alıp rahatladım.)
Ünlü sosyolog ve siyaset bilimci Immanuel Wallerstein, bizdeki tarihçilerin ilgisizliğine nisbet edercesine oturmuş, Hoca ile ilgili güzel bir makale kaleme almış. (Bu makaleyi Mustafa Özel çevirip Tarih Risaleleri’nde �İz Yayıncılık, 1995� yayınlamıştı.) Şöyle başlıyor yazısına Wallerstein:
“Halil İnalcık hayatını Osmanlı çalışmalarına hasretmiş, bu sahanın en seçkin uygulamacılarından biri olmuştur. Dünya bilimine katkıları su götürmez. Çabalarının hedefi haline gelmiş konu üzerinde bize sadece tefekkür etmek düşer.”
Wallerstein yazısının sonunda, İnalcık gibi tarihçilerin ulaştığı sonuçların tarihe bakışımızdaki kategorileri, yani gözlüklerimizi değiştirmeye zorladığını ifade etmektedir ki bence tam da hocanın yapmakta olduğu şeyi tasvir etmektedir. Tarihe önceden biçtiğimiz gözlükler veya kategorilerle değil, tarihin içinden fışkıracak modellerle bakmamız gerekir ki, tarihi “kendisi olarak” anlayabilelim.
Tarihi “olduğu gibi” anlayabilmenin en önemli yolu, tarihçilerin genellikle burun kıvırdıkları efsaneler ve menkıbeler başta olmak üzere halk zihniyetini yansıtan edebi eserleri veya rivayetleri ciddiye almaktan geçer. İnalcık, bütün otoritesiyle bu tür eserlerin yeniden ve farklı bir gözle incelenmesi çığırını başlatmış olup bugün Cemal Kafadar ve Ahmet Yaşar Ocak gibi seçkin tarihçilerimiz onun açtığı yoldan giderek geçmişe dair hayati kavrayışlarla ufkumuzu genişletmektedirler.
Tarihle ufuk arasında bu derece deruni bir bağ vardır çünkü…
.
Siyasal İslam ve Cevdet Paşa
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Siyasal İslam ve Cevdet Paşa
Tarihçilerin, hukukçuların ve nihayet yakın zamanlarda sosyal bilimcilerin keşfettiği zengin kaynaklarımızdan Ahmed Cevdet Paşa, 1877’de iki mühtedi’nin İslamiyet ile ilgili sorularına cevabi mektuplar kaleme almıştır. Bu metinler İslamiyet ile Hıristiyanlığın mukayesesini yapmaktan öte, yaklaşık 1,5 asır önce bir İslam aliminin İslam’ı nasıl anladığı ve anlattığına dair ipuçları da sunmaktadır bize.
Her iki mektubu özetleyerek sunarken Cevdet Paşa’nın taaddüd-i zevcat (çok kadınla evlilik) gibi “şık olmayan” görüşlerini budayan Yılmaz Öztuna’nın bir yazısına atıfta bulunalım: “Cevdet Paşa’ya göre Müslümanlık nedir?”, Hayat Tarih Mecmuası, 1 Şubat 1969, s. 9-15. Özetinin girişinde “manaya hiç müdahale”si olmadığını beyan eden Öztuna, gerçekte “muzır” cümleleri cımbızla temizlemiş ve mesela “Kezalik zevcesinden çocuğu olmayan kimse ol vechile müte’addid zevce alsa ana ne denebilir” cümlesini ve altındaki cümlenin aynı mealdeki kısmını uçurmuştur. Özetinin tamamında ise Paşa’nın birçok sözünü keyfi bir şekilde yorumlayarak aktarmış, özellikle Schumann’a yazdığı mektupta, şeriatın kurallarına tamamen uyan bir devletin hem bugünkü deyimle “liberal”, hem de mutlakiyetçi hükümet biçimlerinin “inzibat ve iktidar hususları”nı tekeffül ettiği yolundaki sözlerini tam tersine çevirerek “Mutlak hükümetler İslam dinine aykırıdır” kılığına sokmuştur. (Aslı için bkz. Tezakir, 40-Tetimme, Yay: C. Baysun, Ank. 1991, s. 263.)
Görüldüğü gibi bir düşünürün gerçek hikayesi öldükten sonra başlamakta ve ona, devirlerin değişen zihniyetlerine göre biçilen roller de sürekli olarak değişmektedir. Her yazar gibi Cevdet Paşa’nın tarih içindeki serüveni de ilginç bir yazı konusu olabilir.
Sadede gelirsek, Cevdet Paşa, yalnız mühtedilere verdiği cevaplarda değil, Tarih-i Cevdet ve Tezakir’in diğer kısımlarında da İslam ve siyaset ilişkisine değinmektedir. Hilafet ile Saltanat’ın başlangıçta bir iken Abbasiler zamanında ayrıldığına dikkat çeken Cevdet Paşa, Osmanlı devletinin zuhuruyla din ve dünya işlerinin Halife-Padişah’ta birleştirildiğini Allah’a hamd ederek anlatır.
Bugün Türkiye’de oluşan veya oluşturulan (“28 Şubat sayesinde” diyordu bir FP’li milletvekili) İslam’ın herhangi bir devlet talebinin olmadığı kanaatinin aksine Cevdet Paşa, o devletin içinden konuşuyor ve Hilafet ile Saltanatın dahi birbirinden ayrılamayacağını savunuyordu.
İlginç bir kitap var elimin altında bugünlerde. Hilafet ve Milli Hakimiyet başlığı altında 1922’de derlenmiş olan bu kitapta Ağaoğlu Ahmet’ten Ziya Gökalp’e, Gazi Mustafa Kemal’den İsmet Paşa’ya kadar devrin önde gelen zevatının Hilafetin Saltanattan ayrılmasının faydalarına ilişkin yazı ve beyanları yer alıyor. Yazıların hepsi de saltanatın ilgasının ve Hilafetin Al-i Osman’dan birisine Meclis tarafından tevcihinin ne kadar “İslami” ve Şer’-i Şerife uygun olduğunu beyan yarışına girmiş gibidir. Hatta şu kadarını söylemeliyiz ki, bugün ağza alınmaya dahi korkulan Peygamber Efendimiz’in bir İslam devleti ve hükümeti kurmuş olduğu yolundaki basit bilgiyi bizzat Gazi, üstelik Meclis çatısı altında Hilafetin saltanattan ayrılmasını izah sadedinde ortaya koymaktadır (age. Ank. 1339, s. 13). Ziya Gökalp’in yazılarına ise tamamen ütopik bir Halifecilik havası hakimdir.
Fakat 1924 yılında Halifeliğin TBMM’nin şahs-ı manevisine devredilmesiyle Halife Abdülmecid sınır dışı edilir; bu defa, bir zamanlar Hilafeti savunan kalemler, pür-velvele bu kuruma saldırmaya koyulacaklardır.
Şuna gelmek istiyorum: Acaba İslamiyet’in siyasi algılanışına bağlı olarak değişen yorum çerçeveleri mi söz konusudur? Devirlerin, zamanların, çağların idrakleri bizi geçmişe farklı bakışlar yöneltmeye mi zorlamaktadır?
Bugün bu meseleyi tartışanların İslamiyet’i Cevdet Paşa’dan daha iyi bildiklerini söyleyebilir miyiz? Hadi “daha iyi” bildiler diyelim, peki daha “sahih” bir bilgi sahibi olduklarını söyleyebilir miyiz? Bu sahihliğin güvencesi kimdir veya nedir? Buna kim karar verecek nihai olarak?
İki doğru olamayacağına göre ya Cevdet Paşa yanılıyor ya da biz.
Burada sormam gerekiyor: Peki iki yanlış olabilir mi? Neden olmasın?
Hem Cevdet Paşa, hem de biz yanılıyor olabiliriz ve bu pekala mümkündür!
“Hem Cevdet Paşa, hem de biz haklı olamaz mıyız?” dediğinizi duyar gibi oluyorum.
Güzel. Anlaşmaya başlıyoruz galiba!
.
Taksim Anıtı’ndaki gariplikler
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Taksim Anıtı’ndaki gariplikler
Tam 8 ay önce bugün (18 Haziran 1999) yine bu köşede Taksim Cumhuriyet Anıtı’nda iki Sovyet generalinin ne aradığı meselesini gündeme getirmiştim. Aksiyon dergisinden Muhsin Öztürk de derginin geçen haftaki sayısında Kızıl Ordu’nun teorisyenlerinden Frunze ve Sovyet Genelkurmay Başkanı Voroşilov’un fotoğraflarıyla zenginleştirdiği dosyasında konuyu özet olarak değerlendiriyor. Bu yazı vesilesiyle anıttaki ilginç birkaç ayrıntıya daha değinmek istiyorum.
1928’de açılan Taksim Cumhuriyet Anıtı, bir defa bugün meydana hakim konumunu yitirmiş bulunmaktadır. Yapıldığı yıllarda meydanın tam ortasında idi; ancak 1940’lı yıllarda İstanbul’u gaddarca kesip biçmesiyle ünlenen Belediye Başkanı Lütfi Kırdar tarafından Taksim Kışlası’nın yıkılması ve meydanın bugünkü AKM binasına doğru genişlemesi ile bir kenarda kalmış, hele İstiklal Caddesi’nin trafiğe kapatılmasıyla yama gibi makseme yapışmış kalmış, meydanın diğer unsurlarından kopartılmıştır. Hele hele bugün anıtın civarının emniyet güçlerince -muhtemelen bombalama olaylarına karşı bir tedbir olarak- yayalara kapatılmasıyla kimsenin fark edemeyeceği bir uzaklığa ve yalnızlığa itilmiş bulunmaktadır.
Dahası anıt, daha yapıldığı yıllardan başlayarak sanatkarlar tarafından pek beğenilmemiş, donuk ve ruhsuz bulunmuştur. Mesela zamanın ünlü ressamı Halil Dikmen, sadece kaide kısmını beğenmiş ve bu kaidenin ancak üzerine başka bir heykel yapılması halinde işe yarayabileceğini söylemiştir.
Bir de heykelin yapıldığı malzemenin çürüklüğü meselesi var. Daha ilk yıllarından itibaren heykelde aşınmalar başlamış ve yer yer çatlaklar oluşmuştur. Kısmen de dökülmeler görülmektedir. Anıtın pembe renkli duvarları, gerekli tedbirler alınmazsa günün birinde yıkılıp gidecektir. Oysa en basitinden bir Osmanlı mezar taşı veya çeşmesi rahatlıkla asırlara meydan okuyabilmektedir.
İlginç bir ayrıntı daha: Semavi Eyice’nin naklettiğine göre 1985 yılında keskin gözlü bir terzi, bugün artık girilemeyen anıtın bahçesine girmiş ve heykeli uzun uzadıya inceledikten sonra çeşitli gazetelere mektuplar göndererek anıtın Beyoğlu tarafına bakan yüzündeki Atatürk heykelinin ceketinin düğmelerinin ters yönde yapıldığını keşfetmiştir. Gerçekten de ceketin düğmeleri sağda olacakken solda yapılmıştır. Ama mesela İnönü’nün ceketindeki düğmeler sağdadır. Bu hatayı, Pietro Canonica gibi dünyaca ünlü bir heykeltıraşın işlemesi büyük bir skandaldır aslında. İnanmazsanız Aksiyon’daki yakın çekim fotoğrafa dikkatle bakın.
60 küsur yıl kimsenin fark etmediği bu hatayı meslekten bir terzi fark edebilirdi ancak!
Atatürk’ün sivil cephesi
Mete Tunçay bundan birkaç yıl önce verdiği bir röportajda Atatürk’ün Cumhuriyet’ten sonra askeriyeye fazla yatırım yapmadığını söylerken beni önce şaşırtmıştı. Lakin daha sonraki araştırmalarım bu tezi hep doğruladı. Mareşal Fevzi Çakmak’ın çelik ellerine tevdi edilen askeriye içindeki ilk kıpırdanmalar onun yatağa düşmesinin hemen ardından başlamıştır. Başta Dahiliye Vekili Şükrü Kaya ve o zaman Heybeliada’da “menkub” vaziyetteki İsmet İnönü ekipleri olmak üzere Harbiye üzerinden siyaset yapmaya girişmişler, hatta Nazım Hikmet’in ünlü Harbiye davası da İnönü ekibinin elinde siyasi bir koz olmuştur.
Gerçekten de Hatay meselesi haricinde ordunun doğrudan hareketli olduğu pek fazla bir dış hadise yaşanmamıştır Atatürk döneminde. Asıl büyük yatırımlar da bu yüzden çoğunlukla sivil alana kaydırılmıştır.
Pietro Canonica, Türkiye’ye yalnız Taksim Anıtı için değil, Gazi’nin asker üniformasıyla birkaç heykelini yapmak üzere de çağrılmıştır. Gazi’nin ata binerek poz vermesi gerekmektedir. Üniformayı hiç değilse bir defa giymesi için çok mücadele verir Canonica; ama başaramaz. Bir sabah, Çankaya Köşkü’nde kendi üniformasını giymiş, aynı yapıda yakışıklı bir subayı atın önünde bulur ünlü heykeltıraş. Subayın yanında duran Gazi, gülerek “Kafaya bakmayın, gerisi aynı” der ve Etnoğrafya Müzesi önündeki heykel, ancak bir dublörün pozuyla yapılır. (Prof. Dr. Semavi Eyice, Atatürk ve Pietro Canonica, İst. 1986, s. 22-23.)
Acaba askerlikte bir defa çıkarılan üniforma bir daha giyilmez diye bir kural mı var? Bilenler beni aydınlatırsa sevinirim. Bu davranışın altında Canonica’nın zannettiğinin tersine, savaştan nefret etmekten çok sivil bir cumhurbaşkanı olmanın bilinci yatıyor gibi geldi bana.
Çağımızın anlamı
“Şimdiye kadar hiçbir zaman insanın bizim zamanımızdaki gibi, bu derece fazla ve çeşitlenmiş bir bilgisine sahip olunmadı. Şimdiye kadar hiçbir zaman, insanın bilgisi böylesine etkileyici ve göz alıcı yollarla elde edilmemişti. Şimdiye kadar hiçbir zaman bilgi böylesine hızla ve kolaylıkla artırılamıyordu. Fakat diğer taraftan, şimdiye kadar hiçbir zaman insanın ne olduğunu mevzuunda bizim zamanımızdan daha az bir bilgisizlik yaşanmadı. İnsan, şimdiye kadar asla bizim zamanımızdaki gibi böylesine bilinmez ve sorgulanabilir hale gelmemişti.”
Martin Heidegger, zikreden: William Barrett, “Heidegger Muamması”, (Çev. F. Hürriyet) Yağmur, sayı: 6, s. 52.
.
Asrın filozofu
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Asrın filozofu
On bir gün önce sessiz sedasız tarihi bir dönüm noktasını daha geçtik. Ne basınımızdan, ne de aydınlarımızdan bu tarihi yıl dönümünü hatırlayan oldu.
Türkiye, çaresizce kendi Hizbullahlarını üreten büyük bir kültür bataklığı olmak yolunda emin adımlarla ilerliyordu aynı günlerde.
Geçtiğimiz 11 Şubat’ta bir filozof yalnız ismiyle değil, cismiyle de bir asrı doldurdu. 11 Şubat 1900 tarihinde doğan Hans-Georg Gadamer, on bir gün önce 100 yaşını doldurdu ve yaşayan en büyük filozof olarak tarihe adını altın harflerle bir kere daha yazdırdı.
Gerçi kendisinden büyük bir filozof daha var bugün hayatta olan (103 yaşındaki Amerikalı Charles Hartshorne), ne var ki Gadamer’in gün geçtikçe parlayan düşünceleriyle kabil-i kıyas bile değil onunkiler.
Gerçi daha önce de çok uzun ömürlü birkaç filozof çıkmıştır. Mesela Fontenelle, 100 yaşını doldurmasına bir ay kala ölmüştür; ama şöhreti orijinalliğinden çok yeni doğmakta olan bilimin popülerleştirilmesinde oynadığı propagandist rolden gelmektedir.
Peki kimdir Gadamer?
Wilhelm Almanya’sından Birinci Dünya Savaşı’na, Weimar Cumhuriyeti’nin çöküşünden Nazi tiranlığı, Stalinist Doğu Almanya, Federal Cumhuriyetin başkenti Bonn’a taşıyarak kurulması ve nihayet 1989’da iki Almanya’nın birleşmesine kadar bir ömre sığdırılması müşkil şartlar altında “her şeye rağmen” felsefe yapmaya, Avrupa felsefesinin tıkanmış kılcal damarlarını ustaca açmaya ve Eflatun ve Aristo’ya dönerek Batı düşünce geleneğini yeniden ve farklı gözlerle okumaya yönelmiş biridir Gadamer.
Bugün eserleri peş peşe dünya dillerine çevrilmekte olan bu üstad filozof -tez şöhret olmak heveslisi gençler burayı iyi dinlesin- tam 60 yaşındayken, Hakikat ve Yöntem adlı kitabını yayınladıktan sonra şöhrete ulaşmıştır. Çoğu insan bu yaşlarında emekliye ayrılır oysa.
Ernest Wolf-Gazo, Gadamer’in hermenötik felsefesini anlamanın en kolay yolunun onu Marx’ın sistemiyle karşılaştırmak olduğu kanaatindedir. Bilindiği gibi Marx, filozofların dünyayı yorumlamakla vakit geçirdiklerini, oysa asıl yapılması gerekenin dünyayı değiştirmek olduğunu söylemiştir. Fakat anlayamadığımız bir dünyayı nasıl değiştireceğiz? Onu anlamadan değiştirmek ne kadar mümkündür?
İşte Gadamer’in hermenötiği, bu tezi tersine, yani ilk haline döndürmektedir; yani dünyayı yorumlamaya.
Bir köksüzlük temelinde dünyaya bakan Amerikalıların ve dahi bizim Amerikan hayranı aydınlarımızın kavramakta zorlandığı bir noktadır burası. Kalmışsa, Marxistlerin de…
İnsanın anlama ve anlamları yorumlama süreci son derece karmaşıktır. Anlama, burada bilgiyle ilgili bir fiil değil, sanatla ilgilidir ve metafizik bir fiildir. Anlama, mantıkla yakalanan bir şey olmayıp insan olarak var olmamızın bizzat kendisidir. Ancak hayvani (beşeri) tarafımız anlamdan yoksun olarak işleyebilir; “insan”, anlayan hayvandır (“hayvan” burada “mahluk” anlamındadır).
İnsanın anlayabilmesi ise ancak bir diyalog halinde mümkün olabilir. Kendisiyle ve başkalarıyla diyalog sırasındadır ki insan kendisini ortaya koyar ve anlayabilir. Diyalog, yani eskilerin deyişiyle sohbet. Dünyada olmak, dünyayı yorumlamak demektir. Yorum olmadan yaşamanın hiçbir anlamı yoktur.
Belki bazılarınıza basit geldi; ama bu basit hakikattir işte Gadamer’in neredeyse bir asır peşinden koştuğu. Anlama, diyalog, yorumlama ve yaşama… İnsan bir başkası hakkında kanaat beyan ederken onu yorumlamaktadır aslında. Bu sıradadır ki o insanın “ufku” ile yorumladığı insanın ufku “kaynaşır”. Bu süreçte öteki insanın farklılığı ile nev-i şahsına münhasır tarafları yorumlayanınkiyle dirsek temasına girer.
İnsanoğlunun diyalog sırasında başkasının farklılığında kendisini ve dünyayı anlaması, yorumlaması hiç bitmeyen bir süreçtir. Doğumundan ölümüne kadar insanlar başkalarını ve dünyayı yorumlar, bu arada kendilerini sürekli yeniden keşfederler.
Bu sürekli keşifte bizim en büyük yardımcımız ise “dil”dir. Dil, ancak sohbet sırasında kendisini en sahih biçimde açığa vurur.
Eğer, der, Gadamer, sohbete, diyaloğa bütün insanları katabilirsek, bütün ufukların kaynaştığı olağanüstü mümbit bir ortama ulaşmayı başarabiliriz ki bu, bütün anlaşmazlıkların çözüldüğü ve önyargılarımızın birbirini tanımak suretiyle aşıldığı ideal bir durum demektir. Hermenötiğin gayesi, bütün insanların altında buluşabileceği ideal bir anlaşma ortamının hazırlanmasıdır.
Bunun yolu ise çok basit: Diyalog, konuşma ve sohbet.
.d
iyalog filozofu Gadamer: “Şiirsiz felsefe olmaz”
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
iyalog filozofu Gadamer: “Şiirsiz felsefe olmaz”
Heidegger-sonrası hermenötik (yorumsama) felsefesinin en önemli ismi olan Gadamer’in 100 yaşına girdiğinden söz etmiştim salı günkü köşemde. Çağdaş hermenötiğin “cesur yürek”i Hans-Georg Gadamer ile Radical Philosophy dergisinde yayınlanan, üniversiteden başlayıp felsefeyi yaşamaya, sohbetten yazıya, şiirden felsefeye kadar yayılan yoğun; ama oldukça özlü bir söyleşiden bir bölümü bu “şiirsiz günler”de çevirip sunuyorum sizlere.
Şiir sizin için daima önemli olmuştur, hatta bir seferinde felsefenin daha çok şiir gibi yazılması gerektiğini ifade etmiştiniz. Felsefe üzerine yazmak size kolay geliyor mu? Yazmak sizin için zevk verici bir eylem mi?
Gadamer: Hayır. Yazmak tam bir eziyet benim için. Bir işkence. Diyalog harika, hatta bir röportaj şeklinde bile olsa! Fakat yazmak benim için her zaman müthiş bir işkencedir kendi kendime yaptığım. Bildiğiniz gibi temel eserim altmışımdayken yayınlanmıştır. O sırada hoca olarak itibarım epeyce yüksekteydi ve uzun bir süredir tam yetkili bir profesördüm. Ne ki yayınlanmış çok fazla bir şeyim yoktu. Hocalıktaki enerjimden daha fazlasını sarf etmem gerekti kitap için. Orada da modern ses kayıt cihazları imdadıma yetişti. Şimdi bir ders verirken, normal olarak önümde bir müsvedde olmadan konuşacağımı herkes bilir. Lakin işte şu döşemenin üzerinde bütün derslerimin deşifre edilmiş hallerini görebilirsiniz. İlk deşifre etme tecrübelerimi hatırlıyorum da şöyle düşünmüştüm: Bu imkansız-bu makina yeterince dikkatli bir şekilde kaydetmiyordu. Bundan fazlasını söylediğimden de bal gibi eminim! Bu yüzden deşifre edilen metne daha sonra, konuşurken aklımdan geçen başka şeyleri ilave etmek zorunda kaldım. Canlı konuşma ile yazma taleplerine saygım arasında iyi bir uzlaşma bulduğumu söyleyebilirim. Dostum Dolf Sternberger bana daima şöyle derdi: “Aramızda dağlar kadar fark var – Ben önce düşünüyor, sonra yazıyorum; sen ise önce konuşuyor, sonra yazıyorsun.”
Felsefe ile felsefe öğretimi arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Felsefeyi temelde hoca ile öğrenci arasındaki bir diyalog olarak mı görüyorsunuz? Böyleyse şayet, bu tür öğretimin modern üniversitede mümkün olduğu kanaatinde misiniz?
Sorunuz güzel. Ancak şöyle de sorabilirdiniz: Modern üniversitenin yaşayabileceğine inanıyor musunuz? Bundan kesin olarak emin değilim. 50-60 yıldan daha fazla bir süredir faal öğretim tecrübesi içindeyim. Diyebilirim ki, felsefe alanında gerçek bir eğitim daima bir diyalogdur. Ben her zaman giriş mahiyetinde dersler verdim. Zira bu dersleri vermek en güçlü görevlerden biridir. Müptedilerin, onları düşünmeye davet eden bir hocanın açıklığına hakikaten ihtiyaçları vardır. Hocanın üstünlük gösterisi, hiç şüpheniz olmasın düpedüz zehirleyici bir etki yapar. Bir açıklamanın ne olması gerektiğine dair bir tanımım vardır. Bir açıklama, bir insanın cevabını bilmediği bir sorunun, karşıdaki adaya sorulmasında temellenmelidir. Bundan sonra artık ben başlayabilirim. Bunu o kullanabilir mi? Benim sorunun çözümüne duyduğum ilgiye karşılık verebilir mi? Ancak çok nadir olarak açıklamaları yönlendiririm ve daima bir diyaloğa sokulması gerektiği ilkesiyle çalışırım.
Ve bir diyalog tam da düşündüğüm şeyden emin olmadığım zaman başlayabilir. Bu ise kalabalık katılımcılarla yapılması mümkün olmayacak bir şeydir. Fakat Almanya’da felsefe, normal olarak okullarda öğretilir. Ve ikna edici gerekçelerle Dilthey tarafından şöyle dile getirilmiştir: Felsefe fazlasıyla zordur – görüyorsunuz, yalnız genç insanlar için değil, hocalar için de zordur! Onlar eğitime felsefenin çapraşık, zor anlaşılır bir şey olduğunu söyleyerek başlarlar. Oysa insan zihninde felsefeyi geliştirmenin doğru yolu bu değildir. Sadakat, dürüstlük ve felsefe…
İran’da kadınlar
Geçtiğimiz hafta sonu İran’da yapılan seçimler basınımızın görülmemiş derecede bir alakasına sahne oldu. Önce büyük bir koro halinde reformcuların kazanacağı, mollaların yenileceği iddia edildi, ardından da sonucu zaten belli olan seçimlerde “reformcu kanat”ın kazanması üzerine davul zurnayla İran’da değişimin başladığı iddia edilmeye başlandı. Sanki İran bizden çok geri bir ülkeymiş gibi!
İran, bazı alanlarda sandığımız kadar “geri” bir ülke değil. Belki devrimden sonra kadınlara tesettürsüz sokağa çıkma yasağı getirmiştir; ama bu sokakta tanımadığınız çarşaflı bir İranlı kızla rahatça muhabbet etmenizi engellemiyor. İstanbul’un göbeğinde bile başı açık bir kız, kendisine yaklaşan bir erkekle konuşma noktasında son derece çekingen davranırken Tahran’da çarşaflı bir kızla yumurta kuyruğunda rahat rahat dertleşebilirdiniz devrimin ilk yıllarında bile! Velhasıl İranlı kadınlar, bizim Anadolu-Rumeli coğrafyasındaki Osmanlı muhafazakarlığı ve mahremiyet ideolojisinden nasiplerini almamış olduklarından kamusal alanda çok daha rahat bir şekilde görünebilmektedirler.
Son seçimin kesin sonuçları henüz tam olarak açıklanmış değil; ama İran Meclisi’ndeki kadın milletvekillerinin oranı, bir önceki seçimlerde, bizim önceki Meclis’imizden (yüzde 2,5) oran olarak daha yüksekti (yüzde 4). (Bizde ancak 17 Nisan 1999’da yüzde 4’e çıktı bildiğiniz gibi.)
Hatta Coşkun Aral’ın belgeselinde (Haberci, 23 Şubat 2000) gördüğümüz kadarıyla kadınlar kahvelerde bağdaş kurup ellerinde sigara meddahı dinleyebiliyor, hatta nargile bile höpürdetiyorlar. Anlaşılan, bizim feministlerin İran’ı gezip görmelerinde sonsuz yarar var gözlerinin açılması için.
Daha da ilginç görüntüler vardı Haberci’de. Mesela başlarını açmak isteyen Hıristiyanlar kiliselerine gidip açabiliyorlar. “Sapık” bir din olarak kabul edilen ateşe tapan Zerdüştlerin bile inanılmaz bir ibadet hürriyetleri var. Coşkun Aral’ın konuştuğu Museviler büyük bir rahatlık içinde dinlerini yaşadıklarını söylüyorlardı!
Bir de bize bakın. Şurada beş on bin mensubu ya kalmış ya da kalmamış olan Ermenilerin şu son günlerde burunlarından fitil fitil getirdiklerimizi bir düşünün. 6-7 Eylül provokasyonlarını tekrar hatırlayın. Varlık Vergisi’ni ve diğerlerini… En basitinden, üniversitede okumayı bile başörtüsü yüzünden dinini yaşamak isteyenlere haram eden zihniyetle İran’daki uygulamaları karşılaştırın, ondan sonra konuşun lütfen.
Elbette İran’da İslam adına yapılan uygulamaların hepsini tasvip etmemiz düşünülemez. Ne var ki bugün Türkiye’nin içine girdiği tahammülsüzlük ve diyalogsuzluk atmosferinde çuvaldızı önce kendimize batırmanın zamanı gelmedi mi artık?
.
Yalnızlar geçidi
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Yalnızlar geçidi
Rivayet oldur ki, Birinci Meşrutiyet’in banisi Mithat Paşa, sürgüne gönderilirken dönüp dönüp arkasına bakarmış, halk beni kurtarmaya geliyor mu? diye. O gün bugündür ürettiğimiz ideolojilerin halka temas eden noktalarının ne kadar zayıf ve fersiz kalmış olduğunu göstermesi açısından düşündürücüdür. Türkiye aydını, yöneticileri de dahil, yalnız adamdır. Tevfik Fikret karlı bir kış günü Galatasaray Lisesi’ne arka kapıdan girmiş, akşam eve dönerken kendi ayak izlerinden başka kimsenin yürümemiş olmasına hayıflanarak bir şiir yazmıştır.
Abdülhamid’in son yılına kadar Osmanlı padişahları yalnız başlarına yerlerdi yemeklerini. Bir odada tek başına bir adam ve önüne gelip giden gümüş tabak ve tasların içinde çevik bir tay gibi oynaşan kaşık seslerinin kubbelerdeki yankısı… Cihan hükümdarının sofrası bu kadar kendi tenhasına gömülmüştü. Gerçekte padişahların kendileri de yalnız adamlardı. Her ne kadar etraflarında dalgalar halinde kabarıp sönen sülaleler ve güçlü kudretli vezir ve bürokratlar var olmuşsa da, onlara asla güvenilmeyeceğini biliyorlardı. III. Ahmed’in, damadı Nevşehirli İbrahim Paşa’ya güvenmesinin bedelini nasıl ödediği malum. Abdülhamid yalnız adamdı. Hafiye Teşkilatı’nı kurmasının ardında yönetici sınıftan kimseye güvenilemeyeceğini öğreten acı tecrübeleri yatmaktaydı.
Atatürk de yalnız adamdı. İsmet İnönü dahil çevresindeki insanların kendi yerinde gözü olduklarını bilerek tedbirli hareket ederdi. İçinden geldiği askeriyeye fazla “yatırım yapmamış” olması da (ifade Mete Tunçay’ındır) bunu teyid ediyor. 1937’de aralarının açılmasına İnönü’nün bir törende daha fazla alkış alması yol açmamış mıydı?
İnönü de yalnız adamlardandı. Metin Heper’in yeni çıkan kitabının dönüp dönüp bu nokta üzerinde durması boşuna değil. Etrafının ne tür komplocularla, komitacılarla çevrili olduğunun pekala farkındaydı İnönü. Eski Teşkilat-ı Mahsusacı ve Atatürk devrinin değişmez Dahiliye Vekili Şükrü Kaya’nın Cumhurbaşkanlığı’nda gözü olduğunu daha 1938’deyken görmüş, onu ve ekibini ustaca tasfiye etmişti. Fevzi Çakmak’ın İnönü’nün seçilmesi için verdiği mücadelenin arkasında aslında Nazım Hikmet’in “koz” olarak kullanıldığı Harb Okulu Davası yatmaktaydı ve ordu içinde Şükrü Kaya taraftarlarını temizleme operasyonunun bir uzantısıydı. Yöneticileri de dahil Türk aydını seçkinci bir gelenekten geliyordu. Bu gelenek çok partili demokratik hayata geçilince kırılganlaşacaktı.
Celal Bayar’dan ziyade Adnan Menderes’tir bu büyük yalnızlık çemberini kıran lider. İkincisi Süleyman Demirel, üçüncüsü Bülent Ecevit ve dördüncüsü Turgut Özal’dır.
Bu gelenek kırıldı artık. Ecevit gibi seçkinci gelenekten gelen bir lider bile toplumla temas noktalarını yakalayınca başarılı oldu ve “siyaseten” doğruyu görmüş oldu!
Yine de 12 Eylül’de gördüğümüz gibi Mithat Paşa sendromunu tam olarak üzerinden atabilmiş değildir siyasilerimiz. Yani bizi tutuklarlarsa acaba arkamızdan gelen olur mu? endişesi sinmiştir hepsinin içine. Çok sevdikleri Menderes asıldığında da, 12 Mart’ta da, 12 Eylül’de de suskunluğu seçen, hatta kendilerine siyasi haklarını iade noktasında son derece cimri davranan (hatırlarsanız halk oylamasında bir puan farkla kazanmışlardı siyasi haklarını) bu halkın ne yapacağı hiç belli olmazdı…
Sanatçılar, edebiyatçılar zaten yalnız insanlardır, hatta yalnız olmak onlar için Tevfik Fikret’in dediği gibi bir erdem olarak bile telakki edilebilir.
Benim sevgili ‘yalnız ruhlar’ımdan Thomas Mann’ın sözleri yeterince düşündürücü: “Sanat… Her defasında işe baştan başlar ve bir naiflik içerisinde, kendisinin bilincine varmaksızın, kendisini bilmeksizin, daha iyi bir deyişle kendini yeniden tanıyamadan, ta yeni baştan, kendine özgü bir gözü kapalılıkla hayata ayak basar.” Sanatçı elbette kendinden öncekilerin birikimlerinden yararlanır; ancak her defasında kendine has olanı “gözü kapalı” olarak yeniden ortaya koymaya yönelir. Buysa işe her defasında sıfırdan başlamak zorunda bırakır onu. Sıfırdan, yani yalnızlığından…
İslamcısından Marksistine, liberalinden milliyetçisine Türk aydını, bu “kutsal yalnızlığı”ndan yeni bir meşale yakamayışının hüznünü paylaşıyor bugün. Bu yüzden de hep ayrılmak ve kopmak istediği halka dönmek, rücu etmek “zilleti”ne katlanmak zorunda!
Türk aydını, Türk politikacısının bıraktığı “yalnızlık mirası”nı tüketiyor bugün.
.
Ecevit cumhurbaşkanı olsun!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Ecevit cumhurbaşkanı olsun!
Son üç-dört aydır cumhurbaşkanlığı seçimiyle yatıp kalkıyoruz. Hizbullah, AB adaylığımız, Öcalan’ın idamı gibi ‘arızi’ maddeler gündemde kendilerine zor bela yer açmaya çalıştıysa da, kısa zamanda kenara çekilmek ve yolu cumhurbaşkanının Süleyman Demirel mi yoksa Süleyman Demirel mi olacağı(!) meselesine bırakmak zorunda kaldı.
Başbakan Bülent Ecevit’in de desteklediği Demirel formülü için nelere katlanılmayacak ki!
Peki bu formül kaç kişiyi ilgilendiriyor? Akla ilk gelen Demirel oluyor. Fakat unutulan bir isim daha var: 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren. Kendisi istemese bile teorik olarak bir daha aday olması mümkün hale geliyor. Demek ki 5+5’in şu anda doğrudan ilgilendirdiği bir değil, iki kişi var.
Geçtiğimiz çarşamba gecesi Kanal 6’da 5+5 için anayasada değişiklik yapılsa bile aday olmayacağını, anayasanın cumhurbaşkanının üniversite mezunu olması şartını düzenleyen maddesinde ufak bir değişiklik yapılarak lise mezunlarına da aday olma imkanı tanınabileceğini söyledi. Bu meyanda Ecevit’in cumhurbaşkanlığı gündeme geldi ki Evren’e göre, iki kişi için kanun çıkarmaktansa, milyonlarca vatandaş için kanun çıkarmak çok daha eşitliğe uygundu.
Ecevit’in cumhurbaşkanlığı konusunu daha önce Cengiz Çandar da gündeme getirmiş ve gerekçelerini açıklamıştı.
Şahsi kanaatim, şu anda Ecevit’in, son derece dengeli-kararlı bir siyasetçi ve devlet adamı portresi çizdiği yönünde. Laikliğinden kimsenin şüphesi yok, öte yandan inançlılara ve dini bütün insanlara karşı incitici olmayan, hatta zaman zaman derin baskılara karşı onları savunan birisi; devlet adamlığında aranan ağzı sıkılık ve gösterişten uzaklık derseniz onda; Apo’ya bile “Sayın Abdullah Öcalan” diye hitap edecek kadar nazik; entelektüel tarafı zaten hep takdir edilmiştir; son koalisyon hükümetinde de gördüğümüz üzere uzlaşmacı ve bir uzlaştırma ustası; laikçi çevrelerce topa tutulacağını bile bile Arnavutluk’taki Türk okullarına teşekkür edebilen ve üzerine gelindiğinde de sözünün arkasında durabilen bir isim var karşımızda.
Dolayısıyla Ecevit’in, cumhurbaşkanlığı için fazlası var, eksiği yok.
Bana soran yok gerçi ama yine de açıklayayım: Benim adayım Ecevit!
Demirel ve Atatürk
Eğer hükümetin ve muhalefetin üzerinde anlaşmaya vardığı 5+5 formülü anayasaya girer ve Demirel yeniden cumhurbaşkanı seçilirse siyasi tarihimiz açısından ilginç bir sonuç çıkacak ortaya.
Demirel 5 yıllık ikinci cumhurbaşkanlığı dönemini de tamamlarsa 12 yıl cumhurbaşkanlığı görevinde kalmış olacak ki, bu, İsmet İnönü’yü bile sollaması anlamına geliyor. Sadece Atatürk 15 yıl ile Demirel’den fazla cumhurbaşkanlığı yapmış olacak bu durumda.
Şu anda ikinci sırada yer alan İnönü, Kasım 1938’den Mayıs 1950’ye kadar 11,5 yıl cumhurbaşkanlığı görevinde kalmıştı. Üçüncü sıradaki Celal Bayar ise Mayıs 1950’den Mayıs 1960’a kadarki 10 yıllık cumhurbaşkanlığı ile dördüncü sıraya düşecek. En kısa cumhurbaşkanlığı ise 4 yılla Turgut Özal’a nasip oldu (1989-1993). Özal’ı 4,5 yılla Cemal Gürsel takip ediyor (1961-1966).
Patrona Halil “tellak” mıydı yoksa “tellal” mı?
Bu köşede tarihi yanılgıları birer birer düzeltiyoruz. Fakat sonu gelmiyor bir türlü. İşte bir örnek daha: Güya ünlü 1730 ihtilalini çıkaran kişi olan Patrona Halil, o sırada Beyazıt Hamamı’nda tellaklık yaparmış da, “aç” ve “her türlü yeniliğe düşman” kitlelerin başına geçip bir sırığın ucuna taktığı peştemalıyla saraya yürümüş ve kanlı isyan patlak vermiştir. Bu ifadeye çeşitlemeleriyle popüler tarih kitaplarından ciddi(!) tarihlerimize kadar pek çok eserde sık sık rastlamak mümkün.
Şimdi bu anlatı, düpedüz tarihi anlamaya direnmekten başka bir anlama gelmiyor. Koskoca payitahtta bir padişahı tahttan indirecek kadar muazzam bir isyanı çıkarmak hamam tellağına kaldıysa, tarih diye bir disipline ihtiyaç yok demektir. Oysa iktidar hiyerarşiyi, hiyerarşi de meşruiyet ilişkilerini getirir. Bu ihtilalin arkasında çok daha somut iktidar ve meşruiyet çatışmalarının yattığını düşünmek hiç aklımıza gelmiyor. Alışmışız kolaycılığa, bu konuda hala aşılamamış bir kaynak olan Münir Aktepe’nin kitabını bile okumak zahmetine katlanmıyoruz.
Meselenin esası şu: Patrona gemisinde çalıştığı için bu lakapla anılan Arnavut Halil, bir dönem hamam tellaklığı yapmış gerçekten de. Fakat sonradan işten ayrılmış ve eski öteberi alıp satmaya başlamış, sizin anlayacağınız işportacılık yapmış. Günün birinde Kapalıçarşı’daki vergi kaçaklarına tedbir diye ihdas edilen; üretici ile perakendeci arasındaki pazarlıklara katılan ve buradan komisyon alan, aldığı komisyonu da devletle bölüşen tellallık mesleğine intisap etmiş. Mesleğinde göz doldurup babayiğitliği ve sözüne güvenilirliği ile şöhret yapmış ve esnafın gözünde muteber bir adam olarak kısa zamanda parlamış.
Ağır vergilerden bunalmış esnafın nabzını en yakından tutan kişilerden biri olan Patrona Halil, muhtemelen bu işin böyle gitmeyeceğine esnafla birlikte karar vermiştir. Bu sırada, Aktepe’nin iddiasına göre İbrahim Paşa’nın uzun süren sadrazamlığı, bu makamda gözü olan birçok devlet adamının tahammülünü zorlamaktadır. Sıranın bir türlü kendisine gelmemesi yüzünden Kaymakam Mustafa Paşa -işe bakın ki Damat İbrahim Paşa’nın damadıdır- kayınpederini devirmek maksadıyla bir isyan tasarlamaktadır.
Yeniçeri ağası ve yönetimden memnun olmayan başka muhaliflerle -bunlar arasında Şeyhülislam Abdullah Efendi ile Ayasofya Vaizi Zülali Hasan Efendi de vardı- güç birliği yapan Mustafa Paşa, gayesine en uygun kişinin, Kapalıçarşı’da gayri memnunların en fazla itibar ettiği tellal Patrona Halil’i yanına çağırmış ve ona düşüncelerini açmıştır. Böylece isyanın fitili, iktidar hiyerarşisinin en başından halka kadar derin bir yarık oluşturarak ateşlenmiş ve bu yarığın derinliği, Topkapı Sarayı önüne çıkarılan Sancak-ı Şerif’e halkın itibar etmemesi hadisesiyle iyice ortaya çıkmıştır.
Ezcümle: Bir imparatorlukta isyan çıkarmak öyle sıradan bir hadise değildir, bir. Patrona Halil isyan sırasında “tellak” değil, “tellal”dır, iki.
.
Feminizmin eve kapattığı kadın!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Feminizmin eve kapattığı kadın!
Yarın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Bugün kadınlar hakkında yazmak farz değil şüphesiz ama; köşemizin alamet-i farikası haline gelen “maske indirme” operasyonunu kadınların tarihinden neden esirgeyelim? Tarihte bir görüş merkeze yerleşip muktedir hale geldi mi, onu yerinden oynatmak kadar zor bir iş yoktur. Mesela: Kadınların kamusal alana çıkması ve çalışmasının feminizmin yahut sanayi toplumunun başarılarından biri olduğu iddia edilir. Ev kadınlığı güya ataerkil toplumun tarihiyle yaşıttır. Egemenliği eline geçiren erkek milleti, tutmuş kadınları eve kapatmıştır. Ancak sanayi devrimi sayesindedir ki kadınların özgürlüklerine kavuşma yolları açılmıştır.
Gariptir bunu Gülay Göktürk gibi aydınlarımız arasında sorgulama yeteneğiyle temayüz etmiş bir yazar bile tekrarlamakta sakınca görmüyor. Feminizmi sorgulama noktasında bu görüşü hariç hemen her noktada mutabık olduğum Göktürk şöyle diyor: “Binyıllardır analarımızı, analarımızın analarını ve onların analarını besleyen meslek; ev kadınlığı mesleği artık öldü.” (Mürteci Yazılar, 1998, s. 218.)
Demek ki Göktürk ve benzer düşüncede olanlara göre “ev kadınlığı” hem de öyle böyle değil, “binlerce yıldır” kadınların mesleği olagelmiş! Simone de Beauvoir’a ait demode “ikinci cins” söyleminin ve insanlığın başlangıçta kadınlar tarafından yönetilirken sonradan yönetimin erkeklerin eline geçtiğinden dem vuran fakat Steven Goldberg’in vukufla işaret ettiği gibi fena halde çuvallayan Margaret Mead’ın hatalı anaerkil toplum faraziyesinin aşınmış bir versiyonu bu.
Gerçekte durum ne yazık ki tam tersidir.
19. yüzyıla gelinceye kadar kadınlar hiç de bugün anladığımız anlamda ev kadınları değildi; onlar üretime doğrudan katılıyorlardı. Özellikle sanayi öncesi toplumların ezici nüfusunun kırsal bölgelerde yaşadığı göz önünde tutulunca daha da açık hale geliyor bu husus. Tarlada çalışan, hayvancılık yapan ya da avcılıkla geçinen bir aile, sanayi öncesi dönemde, ancak hep birlikte çalışırsa karnını doyurabilecektir. Bırakın kadını, çocuklar bile üretim sürecinden kopamamıştır. Çoluk çocuk, yaşlı genç bütün bir ailenin ürettiği ile geçinilebilen bir ortamda, bırakın yetişkin kadın gibi bir iş gücünü üretimden ayırıp eve kapatmayı, 7-8 yaşına basan çocuklar bile çocuktan sayılmaz, o tarla senin, bu hasat benim aileye yardım ederlerdi.
Maişetin hayati önem arzettiği bir toplumda kadını üretim sürecinden tecrit edip eve kapayan bir kafa, olsa olsa işi gücü eski dönemi karalayarak kendini aklamak olan modernist-feminist propagandanın bir kurgusu olabilir ancak; sosyal gerçeklikte tekabül ettiği hemen hiçbir nokta yoktur.
Biliyorsunuz, delilsiz konuşmayı sevmem. İşte size bir feministin, hem de Fransız maddeci feministlerinin en önde gelen isimlerinden Christine Delphy’nin beni destekleyen şaşırtıcı açıklamaları.
Delphy, kadınların sanayi devrimiyle birlikte evden kurtulmadıklarını, tam tersine eve kapatıldıklarını söylüyor ve 20. yüzyılın başlarında kadınların şimdiye oranla daha fazla çalıştıklarının altını çiziyor. (Alıntı yapacağım konuşma, feministlerin ünlü dergisi Pazartesi’de çıktı: Sayı 48, Mart 1999.)
“Endüstriyel devrimle daha önce olmayan bir model zafer kazanıyor. Ev kadınlığı çoğunluğun bunu yaşaması anlamında değil, ideal sayıldığı için modeldir ve insanların zihinleri dışında hiçbir yerde var olmamıştır… Ev kadını modeli… çok yeni bir fikir, elli yıldan daha uzun değildir ömrü. Daha önce hiç yoktu. Eskiden ev kadınlarını beslemeye gücü yetmeyen bir köylü toplumu vardı.”
Feministler, yüzyılın başlarında, fabrikalarda gayri insani şartlar altında çalışan kadınları, ayrıcalıklı burjuva kadınları gibi evde oturma lüksüne kavuşturmak için çırpınıyorlardı. O zamanki sendikalar ve feminist gruplar kadınları eve kapatmak için mücadele veriyorlardı, bugünkünün tersine!
Sonuç: Kadınları eve kapatanlar da, evden kurtarmak isteyenler de feministlerdir.
Delphy, daha da ileri gidiyor: “Biz feminist hareketin kadınların çalışmasından yana olduğuna inandık. Ama bu böyle değil. Yıllar boyunca feminist hareket… kadınlar için ne isteyeceği konusunda kafası karışık oldu. Hem çalışılacak, hem de seçme şansı olacak? Bu nasıl bir şeydir? Niye bunu yalnızca kadınlardan istiyoruz? Neden yalnızca kadınların seçme şansı olsun?… Çalışmayan erkekler sokaklarda yatıyorlar. Neden kadınların böyle bir seçimi olabilsin? Kadınlar bütün insanların en fakirleri ve bu harika tercihe sahipler; çalışmak veya çalışmamak. Dünyada [kadınlar dışında-M.A.] kimsenin böyle bir [seçme- M.A.] şansı yok.”
İnanamıyorsunuz belki ama bunu üstelik maddeci bir feminist lider söylüyor. Varın siz düşünün bizdeki feminizmin hal-i pür-melalini!
.
Acı çiçeği
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Acı çiçeği
Çok zaman düşünürüm: Dağlarda, uçurumların, yarların en sarp yamaçlarında yalnız başına açmış bir çiçeği hayal ederim. Bu bütün görkemiyle açılmış güzellikleri ne bir gören, ne de hatırlayan olacaktır aslında. Gökkuşağının bütün renklerini içmiş de dışarı taşırmış görünen bu garip çiçeğin bu sadece hoyrat şimal rüzgarlarına binmiş görünmez atların cirit attığı tenhalıkta birkaç günlüğüne yaratılmasındaki hikmet ne olabilir acaba?
Ya da yapayalnız bir adamı düşünürüm. Evinden, yurdundan uzakta, içinde daüssıla kasırgalarıyla çömelmiş iki büklüm sofraya, yediği kuru ekmek mi yoksa avucunda külçeleşmiş hasret topakları mı, içtiği bir yudum su mu yoksa hicran yaşları mı bilinmez… Başını haleleyen endişe bulutları içerisinde dipdiri soluklar alıp vermekte; dalıp gittiği ufuklardan da ötedeki ufku yakalamakla meşguldür zihni.
Bir bebek düşünürüm sonra; uyuyan bir bebek. Ondan daha yalnız; ama ondan daha fazla “insan” kokan bir başka varlık bulunabilir mi? Hem bebek, hem de uykuda. Yani gaflet perdesini iki defa delmiş, hakikate giden yolda iki perdeyi daha aşmıştır o. O çocuğu özlerim işte. Onu düşünürken ılık bir mayıs sabahının buğusu üzerinden tüterken, Boğaziçi’nin mavi atlasının üzerindeki erguvan patlamalarını, zorlu mu zorlu geçen bir kışın sonunda gevşeyen buz tabakalarının altından boy vermek uğraşındaki kardelenleri, Hz. Adem’in çocukluğu yaşamayışının ardındaki sırrı hatırlarım.
Ünlü İslam düşünürü Sühreverdi-i Maktul’ün garb-gurub-gurbet kelimeleri arasında kurduğu muhayyilemi kışkırtıcı bağlantıları hatırlarım sonra. Garba, yani Batı’ya düşmüş, oraya Heidegger’in deyişiyle “fırlatılmış” insan, hem güneşin battığı karanlıklar ülkesine, hem de gurbete düşmüş demektir. O, daima vatanına, yani Işıklar Ülkesine, yani Doğuya dönmek için yanıp tutuşmaktadır. Kıssatu’l-Gurbetu’l- Garbiyye’nin, yani ‘Batı Gurbeti Hikayesi’nin ana konusu, ruhun Batı’da yakalandığı esaretten Doğu’ya dönerek kurtulacağı üzerine kuruludur.
“Acı çiçeği”dir lalenin bir başka adı. Yüzü kırmızıdır, çünkü içinde fokurdayan aşk ateşi (nar-ı aşk) yüzüne vurmuştur. Ateş gibi yakıcıdır ve acıdan bağrı yanmış ve üstü başı yırtılmış lalenin. Gönlü yaralı, elbisesi kanlıdır. Gamlıdır. Fakat lale yalnızca Hersekli Arif Hikmet’in dediği gibi, ayrılık acısının kanlı yarasını açtırmaz aşığın gönlünde; aynı zamanda ümit bahçesinde feyiz lalesini de açtırır;
Dağ-ı hu-geşte-i hicran degül sinemde
Açdı gülzar-ı ümidimde kaza lale-i feyz.
Bu bereketli feyizdir işte aşığın gurbette teselli kaynağı. Hasret, o kadar yoğunlaşmıştır ki içinde, o kadar kesafet kazanmıştır ki, ete kemiğe bürünmüştür neredeyse. Bu ise ayrıldığı sevgilisinin değil, bizzat ayrılığın onun içinde ayrı bir varlık kazanması anlamına gelir.
Odisseus Elitis’in o muhteşem “Çılgın nar ağacı” şiirinde dile getirdiği gibi, şafakta yeşeren yapraklarının ışıltısıyla bir zafer sevincinin renklerini coşturur. Dünyanın bulutlu gökleriyle savaşa çıkar. Ufuktan ufuğa bir umudu haykırır. Şeytanın fırtınasını ışıkla parçalar. Güneşin kucağına renklerinden sarhoş olmuş kuşlarını serper ve en gizli rüyalarımızın bile üzerine kanadını gerer. O, ALEV ALEV YANAN YAPRAKLARIYLA YÜZÜMÜZÜ SERİNLETMEKLE MEŞGULDÜR ŞİMDİ.
Çılgın nar ağacı
Bugün söz gurbetten, şiirden, insandan, tabiattan açıldı madem, ben de Elitis’in yukarıda andığım ve beni her okuyuşumda tarife gelmez, karmaşık duygulara garkeden şiirinin tamamını ilginize sunuyorum.
Kıbleden esen yelin kemerler arasında ıslık çaldığı
Bu beyaz avlularda, söyleyin, o çılgın nar ağacı mı
Nar dolu kahkahalar atarak aydınlıkta sıçrayan
Rüzgarın inadıyla, fısıltıyla; söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,
Şafakta yeşeren yapraklarının ışıltısıyla
Bir zafer sevincinin renklerini coşturan?
Çayırda çıplak kızlar sarışın kollarıyla
Yeşil yoncaları biçmek için uyandıklarında-
Uykunun sınırlarında dolaşarak- söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,
İçinin saflığıyla kızların yeşil sepetlerini ışığa
Ve adlarını kuş cıvıltılarına boğan, söyleyin,
O çılgın nar ağacı mı dünyanın bulutlu gökleriyle savaşan?
Kendini kıskançlıkla yedi tür tüyle süsleyip
Ölümsüz güneşin bin bir rengine büründüğü gün,
Söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,
Kaçmaya kalkan atın yüz kamçılı yelesine sarılan,
Hiç acınma, hiç yakınma bilmeden, söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,
Ufuktan şimdi doğan bir umudu haykıran?
Söyleyin, o çılgın nar ağacı mı, bize uzaktan
Serin alevli yaprakların mendilini sallayan,
Doğum sancısı içinde bin bir geminin,
Bin bir kere yükselip alçalan dalgaları
Bilinmedik kıyılara uzanan bir denizdeymiş gibi,
Söyleyin, o çılgın nar ağacı mı, havanın saydamlığında donanıp gıcırdayan?
Başı taa havalarda, ışıyan ve övünen mor salkımlarla,
Tehlikelere açık, söyleyin, o çılgın nar ağacı mı,
Dünyanın orta yerinde şeytanın fırtınasını ışıkla parçalayan,
Ve günün, üzeri türkülerle işli sırmalı örtüsünü
Boydan boya yayan, söyleyin, o cılgın nar ağacı mı,
Günün ipek giysilerinden bir anda soyunup kurtulan?
Söyleyin, ilkin büzgülü etekleriyle Nisan’ın,
Sonra yaz şenliğinin ağustos böcekleriyle gülüp oynayan,
Öfkelenen, her türlü gözdağını kara kötülükten arıtıp
Güneşin kucağına esrik kuşlarını serpen,
Söyleyin, o çılgın nar ağacı mı bu, her şeyin,
En gizli düşlerimizin bile üstüne kanat geren?
Odisseus Elitis (Çeviren: Cevat Çapan)
.
Osmanlı “erkek egemen” miydi?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı “erkek egemen” miydi?
Sıra Osmanlı’ya geldigi zaman söylemlerden söylem beğenin.
Kimisi der ki: Osmanlı, kadını kafes arkasına kapatmış, özgürlüğünü sınırlamış, aşağılamış, erkeğin arkasında bir “ikinci cins” olarak kalması için elinden geleni ardına koymamıştır.
Kimisi der ki: Osmanlı, kadına gereken değeri vermiş, onu sosyal hayattan geriye çekerek bir mahfaza içinde saklanan pırlanta gibi korumuş, yıpranmasını önlemiştir .
Dikkat edilirse birbirine taban tabana zıt olan bu iki bakışın bir noktada kenetlendiği görülür: “Kadın, sosyal hayatta yoktur. Kadın, tamamen ev içi mahremiyete, özel alana kapatılmıştır.”
Birbirine eyvallahı bile olmayan bu iki bakışın birleştiği bir başka nokta ise, Ahmet Refik merhumun meşhur deyişiyle “Kadınlar Saltanatı”nı bir bozulma olarak görmektir. Osmanlı’yı kadınları kafes arkasına kapattığı için eleştirenler de, bundan dolayı tasvip edenler de şu noktada hemfikirdirler: Yaklaşık olarak kesintilerle birlikte bir asır devam eden Valide Sultanların (Kösem Sultan, Hatice Turhan Sultan vb.) sarayda bir tek ordunun başına geçmediklerinin kaldığı bu ilginç dönemdeki egemen rolleri, devleti zaafa uğratmış ve devlet düzenindeki bozulmayı hızlandırmıştır.
Hâlâ anlayabilmiş değilim: Bugün radikal feminist geçinen çevreler sözünü ettiğim dönemi neden kadınların erkek iktidarına son verdikleri bir “devrim” olarak alkışlamazlar? Neden kadınların “devlet işlerine burunlarını sokmasını” onlar da tasvip etmemekte direnirler?
Çünkü bu çarpıcı tablolarla dolu dönemde işlerine gelmeyen bir boyut kımıldamaktadır. Kadının, yavaş yavaş devletin, sadece devletin değil, “iktidar”in nimetlerinden pay almaya ve iktidara ortak olmaya başladığı bu dönem, zihinlerde kemikleşmiş “Osmanlı kadını” tablosunun tuzla buz olmasına yol açmaktadır da ondan. Öbür taraftan, Osmanlı kadınını bir zarafet halesiyle kuşatan ve onu musiki dinleyip divan şairlerine ilham veren biraz “erotik” bir malzeme olduğunu zımnen iddia eden çevreler ise bu dişli Osmanlı kadını tipinden pek hoşlanmadığı için bu dönemi, genel tabloyu ihlâl eden bir istisna, hatta geçici bir “belâ” ve “fitne” dönemi olarak nitelendirmektedirler.
Oysa bu dönem, Osmanlı yönetim cihazında 16. yüzyılda başlayan genel ve büyük dönüşümün (bozulmanın değil) yansımalarını paylaşıyordu. Bu dönemde kadınların iktidara ortak olmaları hadisesini inceleyen vukuflu bir çalışma, Leslie P. Peirce’den geldi: The Imperial Harem (Oxford 1993).
Peirce, Osmanlı sarayından hareketle, Osmanlı’da kadınlar ile erkeklerin dünyalarının keskin hatlarla birbirinden ayrılmasının kadını ezmediğini, aksine kadınların kendi özel dünyasında, erkeklerin kamusal dünyasındakine paralel bir iktidar ve hiyerarşi kurmasına imkân hazırladığına değiniyor. Kadınefendiler, büyük ölçüde kendilerine bırakılan harem dünyası içinde, dışarıda padişahın kurduğu iktidar ağı ve statü iliskilerinin bir benzerini oluşturmakta ve burada, hem padişah, hem de gelecegin padişahları üzerinde kesin bir kontrol ağı kurmaktaydılar.
Peirce’e göre haremdeki yaşlı kadınların temel işlevi, üremenin kontrolüdür. Bir padişahın veya şehzadenin cinsel faaliyetini kısıtlamak veya serbest bırakmak, hemen tamamen onların elindeydi. Harem sadece cariyelerin ve sultanların değil, bizzat hanedanın erkek üyelerinin cinsel davranışlarının kontrolüne ve tanzimine yönelik olarak oluşturulmuş bir mekanizmaydı.
Bunun içindir ki, şehzadelerin sancaklarda kendi başlarına ordu ve harem oluşturmaları gibi merkezin kontrolünden nisbeten özerk davranışlara, sözünü ettiğimiz dönemde izin verilmemiştir. Bu da, devlet ve hanedanın sarayda odaklanan yeni bir düzene geçmesine ve haremdeki kadınların nüfuz ve itibarinin artmasına yol açmıştır.
Bu dönemdeki ikinci gelisme, I. Ahmed zamanında kardeş katlini önlemek için çıkartılan “en büyük hanedan mensubunun tahta geçmesi” (ekberiyet) kuralının, garip bir şekilde valide sultanların işine yaramasıdır. Hanedana üst üste birkaç erkek evlat dünyaya getiren bir kadın, oğullarının birbiri ardına tahta çıkmasıyla sarayda büyük bir nüfuz alanı kuruyor, adeta hanedanın diğer üyeleri üzerinde sarsılmaz bir egemenlik tesis ediyordu.
Osmanlı saray kadınları ile ilgili ilginç noktalardan birisi de, 17. yüzyılda bir ara hanedanın erkek üyelerinin biteceğinden endişe edilmesi ve sarayda hanedanın kadin üyelerinin tahta çıkması teklifinin ciddi ciddi tartışılmasıdır!
Bir de Osmanlı’ya “erkek egemen” demiyorlar mı?
.
Bayramlar ve kutsallık
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bayramlar ve kutsallık
Bilmiyorum size de öyle geliyor mu: Her bayram öncesi bir tartışmadır gidiyor ve bayramların tadı tuzu kalmıyor neredeyse. Bazan post kavgası oluyor bu, bazan kurbanlıklara kötü davranıldığı ve vahşice kesildiği iddia ediliyor. Bu yıl ise “kurban” kesmenin dinde yerinin olup olmadığı tartışıldı açıkça.
Bu tartışmalar, halkın kafasındaki kutsallık kavramını alt üst etmekten başka bir şeye yaramıyor bana kalırsa. Geçenlerde Hilmi Yavuz güzel bir noktaya temas etti. Kur’an’ın mealinin bestelenip bestelenemeyeceği konusundaki tartışmalarda meselenin teknik bir boyuta sıkıştırılıp işin özünün harcandığına dikkat çekiyordu Yavuz. Bu, diyordu, dindeki kutsal hassasiyetin zayıflatılma meselesidir, kendi deyişiyle “desakralizasyon”dur.
Kurban tartışmalarında asıl gözden kaçırılan nokta da bu bence. Din, bu anlayış sahiplerince matematik bir sisteme indirgenmektedir adeta. Bu kadar soğuk bir bakışla bir dinin insanlara vermeyi amaçladığı üç unsurdan birisi olan “iştiyak”, yani manevi tatmin arayışı gözardı edilmekte ve din sadece bir bilgi meselesine indirgenmektedir. Evet, İslamiyet bilgi ve bilinç boyutunu hiçbir dinde olmadığı kadar vurgulamıştır. Ancak bilgi (cognition), Allah’a giden yolu tayin eder, programı çizer. Dinin bir de ahlak, yani irade (volition) boyutu vardır. Haram olan bir fiilin sadece “haram” olduğunun söylenmesi yeterli olabilir mi? O haramdan nasıl “otomatik” olarak kaçınılabileceğinin eğitimini de içermelidir bir din. Aksi halde din bir bilgiler mecmuasına dönerdi ve onu bir felsefe sisteminden ayırd etmekte zorlanırdık.
Dinin üçüncü önemli boyutu ise emotion’dur, yani iştiyak, yani coşku, yani heyecan ve manevi tatmin. İbadetlerinde, dinin o hayatı kökünden kavrayan ve sarsan tecrübesinin verdiği heyecanı duymayan insanlar, basitçe birtakım fiiller yapmış olurlar, o kadar. Geçen yıllarda hatırlayın, haccın 3 ay boyunca yapılabileceğini iddia etmişti Yaşar Nuri Öztürk. Hiç unutmuyorum, Hayreddin Karaman hoca, “Resulullah Efendimiz bir kere hac yaptığı için müminlerin ancak yine o gün hac yaparak manen tatmin bulacaklarını” söylemiş ve bunun “polis zoruyla mı engelleneceğini?” sormuştu haklı olarak. Aynı tartışma kurban için de yapılıyor. Bir kere hac yaptığı için Peygamber Efendimizin bir kere kurban kestiği söylenerek, “acaba başka hac yapma imkanı bulsaydı, aynı şekilde davranır mıydı?” diye soruluyor.
Bence gereksiz yere soruluyor; çünkü dinin Apostolik safhasında, yani peygamberinin hayatında tesadüfe yer olmadığı kanaatindeyim. Aksi halde bundan İlahi projenin tesadüflerle şekillendiği sonucu çıkar ki, bu dinin kutsallığı kavramını alt üst etmekten başka bir anlama gelmez. Hz. Peygamber (sas) bir defa hac yaptıysa, bunun hikmeti bir defa hac yapmasının zorunlu olmasıdır. Başka türlü olur muydu? diye sormanın gereği yoktur. Hegel, bunun için peygamberlerin yaşadığı dönemleri zamanın işlemediği tarihin “beyaz sayfaları” sayar.
Bu durumda Hz. Peygamber’in bir defa kurban kesmesini, “Canım, başka bir seçeneği mi vardı ki!” şeklinde cevaplamak doğru olmaz. Bu, doğrudan doğruya dindeki kutsal özün ihlali anlamına gelir.
Şahsen bir ilahiyatçı değilim, söyleyeceklerim de “dışarıdan” bir bakışın sonucudur, ancak Kur’an’ı salt bir metne indirgemenin ve onun garantisi olan Hz. Peygamber’i devreden çıkararak konuşmanın yanıltıcı olacağını düşünüyorum. Düşünün ki Kur’an’ın bugün elimizde tuttuğumuz kitap olduğunu Hz. Peygamber bize söylemeseydi, biz nereden bilecektik?
Sadece bu bile bu son dinin Peygamberinin hayatında hiçbir şeyin tesadüf eseri olmadığını bize yeterince söylüyor zannediyorum.
Neredesin sen?
Bu yazı, her ne sebepten olursa olsun bayramlarını “gönüllerince kutlayamayanlara” ithaf edilmiştir.
Bulutlara tırmandığımız birer şeffaf merdiven miydi bayramlar?
Sahi, o günlerde atımızın toynakları çamurlara neden bulanmazdı?
On dört asrın, imbikten geçirilip alınlarımıza gül pembeliğinde damlatıldığı günlere neden hep bayram adını verirdik?
Severdik, içimizde kımıldayan, serpilip gelişen bir kütle kadar kesafet kazanırdı sevgimiz.
Laleyi de, gülü de severdik. Hüznü de, sevinci de aynı has duygularla kucaklar, hasretle bağrımıza basardık.
Sevgilinin sırma saçlarında imanımızı bilerdik.
Sık sık rüyayı gerçekle, gerçeği rüyayla karıştırır ve bundan tarife gelmez bir haz alırdık.
Avuçlarımızda kandil, tozlu yollara revan olur, sürurumuzu paylaşacak insanlarla hemhal olmaya koşardık tüy topuklarla.
Üzerine oturduğumuz bulutun çaktırdığı şimşekler, zamanı durdurur, ezel ve ebed aynasını cilalardı durmadan.
Susardık, susuşumuzun dudaklarımızın kenarına iliştirdiği zalim kıvrımlar, İblisleri kovmamıza yarardı.
Velhasıl, Edip Cansever’in mısralarına vurgunduk:
Ahmet abi, güzelim, bir mendil niye kanar?
Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar?
Mendilimde kan sesleri.
Mendilimiz kanamaz, kan sesleri bırakırdı içimizin en mahrem yöresine.
Gönlümüz O’nu arar, bulamayınca Neredesin sen? türküsünü mırıldanırdı.
Gönlü kırıkların, gariplerin, yoksulların zamanıydı bayramlar.
Dudaklarımızın bütün safiyetiyle uzandığı güngörmüş eller, tutamadıkları gözyaşlarını ruhlarına akıtırlardı damla damla.
Büyüklerin harçlıklarımızı ustalıkla içine yerleştirdikleri ipek mendiller, avucumuzda katmer gülleri gibi açardı.
Selvi boylu rüzgarlar diz çökerdi bayramların altın şafakları karşısında.
Minarelerin mübarek gölgesi, yaslı yüreklere teselli pınarı olurdu.
Mezardakiler bizimle halleşir, dertleşirdi.
Yerin üstü ile altı buluşurdu o güzelim anlarda.
Yeryüzündeki sürgünlüğümüz hatırlanırdı cümlemizce.
Bir bayram günü, Şirket-i Hayriye vapurunun güvertesinde tek başına, saçlarını tuzlayan şimal yellerine aldırmadan elindeki simidi çayına batırarak ılık suyunu emen gencin damağıyla beyni arasında gidip gelen düşünceleri tadardık bayram sabahı kahvaltılarında.
Bir dağ yolunda yalnız bir yolcunun ezilen başparmağındaki sızıyı içimizde duymayı öğrenmiştik.
Çölde beyni kafatasının içinde buharlaşmakta olan insanın acısına ortak olmayı da…
Duaları birer birer itinayla kelebek kanatlarına yükler, sahiplerine yollardık.
Kelimelerin, ışığa tutulan yağlı kağıt gibi önü arkası görünürdü.
Rüyalarımızdaki ölümsüz tebessümleri kendimize saklamayı bilirdik.
Kekik kokularından derlenmiş saba rüzgarları yıkamaya gelirdi şehirlerimizi.
İki Cihan Serveri Efendimiz konuğumuz olurdu. Gönlümüzde “Çalab’ın tahtını” tekrar kurar ve bir dahaki bayramda geri gelmek üzere hüzünle uğurlanırdı.
Velhasıl gök çadırları kurulurdu bayram günleri gönüllere…
O bayramları ve o insanları arıyoruz bu mübarek günde.
Gök çadırlarını dünyamıza davet edecek aziz insanların çoğalması ve sevdiklerinden ayrı kalmışların buluşması temennisiyle bayramlarınızı tebrik ediyorum.
.
Ölümü öldürmek
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Ölümü öldürmek
Ölümün kaçınılmazlığının belki de önceki çağlara göre -tıbbın ve biyolojinin ilerlemesiyle- en iyi bilindiği çağımızda, ölümle hesaplaşmaktan kaçınmak ve ölüm sanki semtimize hiç uğramayacakmış gibi davranmak genel bir tavır olarak karşımıza çıkmaktadır. “Ölümü öldüremezsiniz” diye haykıran Bediüzzaman Said Nursi’nin aksine, günümüzde alttan alta sürekli ölümle başa çıkmanın, onu “öldürmenin” çareleri aranmaktadır. Genç görünme tutkusu hiçbir çağda 20. yüzyıldaki kadar genel geçer bir “saplantı” haline gelmemiştir!
Naomi Wolf, Amerika’da bestseller olan kitabı “Güzellik Efsanesi”nde (The Beauty Myth) dünyada yüz milyonlarca insanın ciddi bir “yaşlanma terörü” altında yaşadıklarını iddia ediyor. “Bugün, bundan önce olduğundan daha fazla kadın daha fazla para, güç, nüfuz ve yasal açıdan tanınma imkanlarına sahiptir; fakat kendimizi fiziksel olarak nasıl hissettiğimiz konusunda gerçekte özgürleşmemiş ninelerimizden daha kötü durumdayız. Son araştırmalar tutarlı biçimde göstermektedir ki… Özgürlüğümüzü zehirleyen gizli bir “kalitesiz hayat” söz konusudur.” Wolf’a göre kendi kendisine kızan, fiziksel takıntıları olan, yaşlanma teröründen mustarip insanlar toplumudur Batı.
Güzellik ideolojisi”, kadınların tepesinde -yalnız kadınların tepesinde mi? Şimdilerde artık erkekler de aynı yolun yolcusudur- Demokles’in kılıcı gibi sallanan yaşlanma korkusunu -şu meşhur yaşlanma etkilerini geciktirme formüllü kremler mesela- köpürtmektedir. Ölümün ağza alınması yasaklanmakta, sadece yaşlanma, derinin, saçın yıpranması, bedenin kendini salıvermesi gibi belirtiler üzerinde konuşulmakta, böylece müşteri kitlesi ‘ürkütülmemiş’ olmaktadır. Ne var ki gizli niyet açıktır: Ölümü kabullenmemesi gereken insanlara onun yaklaşmakta olduğunu hissettirmeyecek formüller sunmak.
Yaşlılık, iptal edilmiş bir hayat dilimi haline gelmektedir popüler kültürde. Ölüm karşısında sürekli firarda olan bir kültürde, yaşlılık ölümle eşanlamlı olarak kullanılmaktadır. Yaşlanmak “ölmek gibi” bir şeydir. Sembolik olarak ölmüş oluyorsunuz yaşlanınca. Trajik bir konuma itiliyor insanlar. Yaşlanmamak ya da ölmek arasında bir seçim yapmakla karşı karşıyadırlar. Oysa ölüm ne kadar ertelenirse ertelensin, iptal edilemeyecek bir şeydir. Er geç ölümle burun buruna gelineceği için o noktaya “düşmemek” uğruna yıllar yılı süren mücadele, ağır bir psikolojik yorgunluğa mal olmaktadır.
Oysa aynı mesai, geleneksel toplumlarda insanları ölüme hazırlamak yolunda sarf ediliyordu. Ölüm ve ölüm ötesi arasındaki “geçiş” aşaması, geleneksel kültürün fevkalade hayati bir parçasını teşkil etmekteydi. “Ölme sanatı” adı verilen bir sanattan bile söz etmektedir uzmanlar. “Artık benim vaktim saatim geldi, hakkınızı helal edin!” diyerek teslim-i ruh eyleyen pek çok büyüğün hikayesini kendi kulaklarıyla duyan son nesildir belki benimki.
Velhasıl bir zamanlar “ölüm yaşanırdı”!
“Nasıl öldüğümüz kim olduğumuzu gösterir.” Bu cümleyle sivriltiyor düşüncelerini Octavio Paz ve şöyle devam ediyor: “Ölümlerimiz hayatlarımızı aydınlatır. Ölümlerimiz anlamdan yoksunsa, hayatlarımız da yoksun demektir.” Paz’a göre eskiden “hayat, uzayıp ölüme karışır”dı. Hayatın, ölüme doğru akmaktan daha yüksek bir işlevi yoktu. Bugünse her yerde ölümü bastırarak işlemektedir tüketim kültürü. Yoktur adeta ölüm. Aslında medyada vardır, fazlasıyla vardır; lakin o kadar mebzuliyet kesbetmiştir ki, nihan olmuştur gözlerden. Ölümün bu derece hayattan dışlanmasıyla hayat da asıl anlamını kaybetmektedir.
Gariptir, Paz’a göre ölümü inkar eden bu medeniyet, gerçekte hayatı da inkar etmektedir. Hayat, ancak ölümle, dolayısıyla ölüm ötesiyle bir anlam kazanacağı için ölümü gündeminden dışlamış bu ‘istisnai medeniyet’, hayatı da dışlamış olmaktadır. Auschwitz’den Hiroşima’ya, Bosna’dan Vietnam’a kadar kitlesel ölümlere en sık şahit olunan bu çağ, tarihe ölümü unutan ve dışlayan bir çağ olarak kaydedilecektir. Bunun bedeli de, hayatın dışlanması ve unutulmasından ibarettir.
Kendini hayata açmak istiyorsa Batı medeniyeti, arkadan sımsıkı sürgülediği ruh kapılarını ölüme açmalıdır. Ölüme yeniden hayat vermek için Milton’ın “Ölüm, ebediyet sarayının kapılarını açan altın anahtardır” sözündeki ince sırra yeniden eğilmek yeterli olacaktır.
.
Bir bilmece…
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bir bilmece…
“Soru: Dini hayat hakkında umumi olarak ne düşünüyorsunuz?
Cevap: “Din hayatı” diye bir şey yoktur. Bence hayat, din ile kaimdir. Hatta hayat dindir. Dini olmayan hayat yaşanmağa değmez.”
Bugünün, kalmışsa eğer, radikal İslamcılarının bile bu keskinlikte ifade etmekten kaçınacağı yukarıdaki ifadeler kime ait olabilir dersiniz? Necip Fazıl’a? Mehmet Akif’e? Yoksa Osman Yüksel Serdengeçti’ye mi?
Bilemediniz…
İsterseniz biraz ipucu vereyim.
Behçet Necatigil’in Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü’nden beraber okuyalım:
“1890-4 Kasım 1968, doğumu Şam, ölümü İstanbul. İstanbul’da Galatasaray Lisesi’ni bitirdiği yılda (1909) yazarlığa başladı. Alemdar gazetesini çıkardı, siyasi sebepler yüzünden Sinop, Çorum ve Konya’da sürgün yaşadı (1914-1918). Milli Mücadele aleyhindeki yazılarından ötürü “Yüz ellilikler” listesine girdi, on beş yıl yurt dışında kaldı (1922-1938), af kanunu çıkınca İstanbul’a döndü. Yeni Sabah gazetesinde uzun yıllar sürmüş fıkra yazarlığına 1953’ten ölümüne kadar Milliyet gazetesinde devam etti. Bir kalp hastalığı ve felç yüzünden öldü, vasiyeti uyarınca Konya’ya götürülüp Mevlana türbesi karşısında Üçler Mezarlığı’na gömüldü…”
Son cümle üzerinde gözlerim birkaç kere gidip geldi elimde olmadan. Acayip. İstanbul’da ölen bir adam ne diye durup dururken Mevlana’nın yanı başına gömülmek istesin? Mevcut yazarlar sözlüklerinde de bu dikkatime kıymıklarını batırmış noktayı aydınlatacak bir açıklamaya rastlayamıyordum. Sonunda İbrahim Alaettin Gövsa’nın Türk Meşhurları Ansiklopedisi yetişti imdadıma (yine ne varsa bu eskilerde var mirim!):
“Babasının memurluklarda bulunduğu sırada Şam’da doğmuştur. Mevlana Celaleddin-i Rumi torunlarından Ankara Valisi Ali Muhiddin Paşa’nın oğludur…”
Eh, şimdi bir parça aydınlanmıştı mesele. Demek ki kahramanımız Mevlana’nın torunlarındanmış. Başka bir deyişle bir “Çelebi” ile karşı karşıyaydım. Sonra arayışlarım beni onun hakkında yazılmış yazılar ile kendi yazılarından seçmeleri içeren Hilmi Yücebaş’ın kitabına götürüyor ve açtığım bir sayfada yine Mevlana’nın torunlarından “amcası” Veled Çelebi’nin tespitine göre kahramanımızın bu gönüller sultanının “yirminci göbekten oğlu” olduğu kayıtlıydı.
Babıali’nin son büyük “fıkra yazarı” (ben “köşe yazarı” ile “fıkra yazarı”nı birbirinden ayırmak gerektiği kanaatindeyim) kadrosunun başını çeken bu zat, ömrü boyunca canı pahasına inandığı davayı savunmak ve gerekirse muhalefet etmekten çekinmemiştir. Önce İttihad ve Terakki’ye, sonra Milli Mücadele’ye, daha sonra da CHP’ye karşı kalemini acımasızca sivriltmiş, en son çalıştığı Milliyet gazetesi 27 Mayıs darbesinin yanında yer alınca, çok sevdiği Menderes’i savunamayacağını fark etmiş (çünkü yazıları sık sık sansüre uğrar bu sırada) ve protesto maksadıyla o günden sonra siyasi mahiyette tek bir yazı dahi kaleme almamış, havadan sudan yazılar yazmış, toplumu bilgilendirirken eğlendiren, kendi deyişiyle geleneksel “meddahlık” rolüne yönelmiştir. Türk musikisi ve tiyatro alanında kendisine mahsus uzmanlıkları vardı. Hatta Adnan Adıvar’ı, hakkında kitap yazdığı Goethe’nin Faust adlı eserini anlamamakla eleştirdiği biliniyor. Uzun yıllar Fransa’da kalmış ve bu sürede edindiği derin Batı kültürünü, aileden gelen geleneksel kültürüyle harmanlamayı bilmiştir. Soyadı kanunu çıktığında Mevleviliğin meşhur “nay-ı kebir”inin Türkçesini soyadı olarak seçmiştir.
Neredeyse çocukluk arkadaşı olan Abdülbaki Gölpınarlı’nın, sonradan pişman olacağı ve bir “karalama” olarak değerlendireceği divan edebiyatına yekten hücum eden eseri Divan Edebiyatı Beyanındadır’a en şiddetli saldıranlardan birisi olmuştur.
Onun Milliyet’teki odası, görenlerin anlattığına göre tam bir şark köşesidir. Kuş kafesleri, cıvıl cıvıl öten kanaryalar, çay demleme, kahve pişirme tezgahı, elektrik ocağının üzerinde suyu kaynatmak üzere olan bir çaydanlık, çay bardakları, kahve fincanları, küçük büyük sıra sıra kaşıklar, istirahat için eski zaman zevkine göre hazırlanmış bir sedir… Duvarlarda en meşhur hattatların yazıları, bir kitap meşherini andıran kütüphanesi. Rivayete itibar edecek olursak, odasına gireceği zaman ayakkabısını çıkarır, terliklerini giyer, takım elbisesini çıkarıp ev kıyafetine benzer entari türünden rahat bir şeyler giyermiş üzerine ve öyle çalışmaya başlarmış. Kaloriferi sevmez, “kış gününün lalezarı” dediği mangalsız yapamazmış.
Bilebildiniz mi bu “Dini olmayan hayat yaşanmağa değmez” diyen ünlü yazarımızı?
Neyse, sizi fazla uğraştırmayayım:
Yeni harflerle isminin doğru dürüst yazılamayacağı gerekçesiyle yazılarında yalnız soyadını kullanan Refi’ Cevat Ulunay’dı bu kişi…
Kitap deliliği
Söz Refi’ Cevat Ulunay’dan açılmışken onun kitapla ilgili bir yazısından (Kitap Merakı) bir bölümü aktarmak istiyorum size:
“Kitap merakına bibliyofili, kitap deliliğine de bibliyomani derler…
Paris’te böyle bir kitap delisi gördüm ki bütün hayatı Milli Kütüphane’de geçerdi. Sabahleyin erken, kütüphanenin kapısında bekler, açılır açılmaz girer ve masasına giderek okumağa başlardı. Öğle tatili olduğu zaman adeta zorla çıkartırlar, uzağa gidemez, kütüphanenin karşısındaki mahalle bahçesinde bir mendile sarılı olarak getirdiği iki lop yumurtayı ekmeğine katık eder ve yine kütüphaneye koşardı. O, bir kitap meraklısından ziyade okuma delisi idi.
Acaba kendini dünyanın en büyük zevki olan mütalaaya verdiği için deli o mu idi? Yoksa “lüzumsuz eşya” diye baba yadigarı eserleri yok pahasına satanlar mı?
Eğer insanlar için mutlaka bir cinnet mukadderse ben birincisini tercih ederim.”
Hilmi Yücebaş, Ulunay: Hayatı-Hatıraları-Eserleri, İstanbul 1969, s. 248-249.
.
Orhan Pamuk ve Tanpınar
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Orhan Pamuk ve Tanpınar
Orhan Pamuk, bu defa yazı ve söyleşilerinden yaptığı bir derleme ile okuyucularına merhaba dedi: Öteki Sesler (İletişim, 1999). Henüz kitabın tamamını okumuş değilsem de, önemli bulduğum bir yazısını burada tartışmak istiyorum.
Yazı, “Avrupalılaşmak ve kıyafetimiz: Gide, Tanpınar ve Atatürk” başlığını taşıyor (s. 343-353). Pamuk, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, ünlü Fransız yazarı Andre Gide’e duyduğu derin hayranlıktan söz ediyor ve dikkatimizi bir başka noktaya çekiyor.
Bilindiği gibi Gide, 1914’te Türkiye’yi ziyaret eder. Önce İstanbul’a uğrar ve bu şehirde bütün Batılı önyargılarının doğru olduğunu şaşkınlıkla fark eder. İşte yazdıklarından birkaç satır:
“Buraya da her şey Venedik’te olduğu gibi, hatta Venedik’tekinden de fazla, para ve şiddet zoruyla gelmiş. Toprağın kendisinden fışkıran hiçbir şey yok; bunca ırk, tarih, inanç ve uygarlığın sürtüşmesine, çatışmasına neden olan bu kalın köpüğün altında, hiçbir şey yerli değil. Türk giysisi, gördüğüm en çirkin giysi; doğrusu bu ya, halk da ya böylesini hak ediyor. Ey Haliç, Boğaziçi, Üsküdar kıyısı, Eyüp servileri; oturan (yaşayan) halkı sevmedikçe, dünyanın bu en güzel manzarasına nasıl gönül vereyim?” (Çağdaş Şehir, Temmuz 1987, Çev: Berran Gelgün, s. 29)
Görüldüğü gibi Gide, bizi sevmiyor, sevemiyor. Buraya kadar Pamuk’un söyledikleri doğru, Tanpınar’ın Nobel Ödülü alması üzerine yazdığı yazıda Gide’i överken kantarın topuzunu kaçırdığı ve onun Türkiye ve Türk halkı hakkındaki düşüncelerini kısmen (zira bu yazıda bile ona “zalim” demekten alıkoyamaz kendisini) görmezden geldiği de bir vakıa. Ancak ne Tanpınar’ın Gide hakkındaki düşünceleri bu yazıdan, ne de Gide’in Türkiye seyahati İstanbul’dan ibaret. Gide, İstanbul’da yakasını bırakmayan önyargılarından mesela Bursa’da bir parça sıyrılmış görünür. İşte Yeşil Camii’nde söyledikleri:
“Ayaklarımın ucunda nurlu bir sükunun hüküm sürdüğü Bursa’nın yeşili. Her yerde bir durgunluk, sessizlik. Hava tarife sığmaz bir berraklıkta; gökyüzü düşüncem gibi aydın. N’olur! Her şeye yeniden başlamak ve yeni zahmetlere katlanarak! Heyecanın bir süt gibi süzüldüğü hücrelerde bu nefis yumuşaklığı bayıla bayıla duymak. Çamların gölgesinde, derin bahçeleriyle nazlı bir gül, safiyet gülü olan Bursa, gençliğimin seni görmemiş, tanımamış olması nasıl mümkün oluyor? Daha şimdiden bende yaşayan bir anı mıdır? Bu caminin küçük avlusunda oturan gerçekten ben miyim? Nefes alan ben miyim? Ve seni seven ben miyim? Yoksa seni sevdiğimi mi hayal ettim? Eğer gerçekten ben olsaydım, bu kadar yakından uçar mıydı bu kırlangıç? (Burası) Bir dinlenme, berraklık, denge yeri, kutsal bir gök mavisi, kırışığı buruşuğu olmayan bir mavi; mükemmel bir zihin sağlığı (Tanpınar’ın tercümesiyle “zekanın kemal halinde sıhhati” -M.A.)… Ey cami! Harika bir Tanrı’nın mekanısın sen. Bu kutsal yerde uzun müddet murakabeye daldım ve nihayet tenkit Tanrısı’nın ibadet için bizi burada beklettiğini ve bizi duruluğa çağırdığını anladım.” (Günlük, Çev: Fuat Pekin, İst. 1990, MEB, s. 230-231; birkaç değişiklikle alıyorum.)
Bu gerçekten de ikinci bir Gide olduğunu düşündürtecek satırlar Beş Şehir’de Tanpınar’ı da sarmış ve rahatlatmıştır. Tanpınar şunları yazar Yeşil Camii’ni gezdikten sonra:
“Gide’i İstanbul’da gördüğü her şeyde adeta düşman gözüyle bakmaya sevk eden iyi niyetsizlik Bursa’da çok yumuşar. Bu haşin vaziyeti, bu düşmanlığı hiçbir zaman anlayamadım. Her şeyden vazgeçsek ve bütün güzellik bahislerini bir yana bıraksak bile, arasında bir misafir veya seyyah sıfatiyle dolaştığı insanların ıztırabına, bu ıztırabı ve bahsettiği sefaleti taşırken gösterdikleri sabır ve tahammüle, asil sükunete dikkat etmiş olsaydı, yine sonsuz bir şiir haznesi bulurdu. Fakat belli ki Gide, kendi gözüyle rahatça bakmaktansa, Barres’in veya Loti’nin beğendiği şeyleri beğenmemek için memleketimize gelmiştir; Balkan felaketinin o hazin arefesinde bu memlekette dikkat edilecek, sevilecek, acınacak o kadar çok şey vardı! Büyük bir millet, gururunda, haklarında, tarihinde mağdur ve muztaripti. Andre Gide böyle bir zamanda peyzajlarımızı fakir ve neşesiz, sanatımızı derme çatma, insanımızı çirkin buldu. Takma bir “insanüstü” gözüyle etraftaki ıztıraba tiksine tiksine bakarak geçti. Bugünkü büyük felaketi idrak eden Fransa’nın yarınki çocukları “La Marche Turque”ü okurken bu davranıştaki huşunetin ne kadar manasız olduğunu çok iyi anlayacaklardır. Ne yazık ki fertler gibi milletler için de talihin bazı cilveleri ancak nefsinde tecrübe ile anlaşılabiliyor.”
Tanpınar, Gide’in İstanbul camilerinde duymadığı ürpermeyi Yeşil’de duyduğunu, ondan bahseden satırlarının arasına bir nevi huşu hissi sinmiş olduğunu ve bu camiyi en iyi onun anladığını ilave eder.
Dönelim yine Pamuk’un Tanpınar ve nesline yönelttiği ithamlara.
Tanpınar, 1947’de Gide’e Nobel Ödülü verilmesi üzerine yazdığı yazıda, onu Avrupa’nın kendisi ve Avrupa kültürünün “insanlaşmış hüviyeti” ilan eder. Bu sözlerden yola çıkan Pamuk şu acımasız ithamlarla sivriltir kalemini: “Son iki yüzyıldır Batılılaşmacı Osmanlı ve Türk aydınları… Kendilerini Tanpınar’ın yaptığı gibi Gide ile fazla özdeşleştirmeye başladıkları zamanlarda ya kendileriyle ilgili aşağılayıcı sözleri sessizlikle geçiştiriyorlar, ya da tersi, o sözlerin şiddetine onlara hak vererek katılıyorlar… Aslında akıllarının bir köşesiyle, belki kendi kendilerinden bile bunu saklayarak Gide’in seyahat gözlemlerine onlar da gizlice hak vermektedirler.”
Ne yalan söyleyeyim, Pamuk’un gerek Tanpınar’a, gerekse nesline vahim bir haksızlık yaptığını düşünüyorum. Yukarıda aktardım, bizzat Tanpınar, evet Gide’e o kadar hayran olan Tanpınar bile bir punduna getirip en kendine yakışır şekilde hesaplaşmasını yapmıştır Gide’le. Onu “anlamaya” çalışırken, eleştirel mesafesini bulandırmamaya itina eden Tanpınar’ın bu haksız ithama muhatap olması doğrusu Türk aydınının bırakın yabancıları, kendi hemcinslerini anlamakta bile nasıl bu kadar zorlandığı noktasında hayretten hayrete düşürdü. Bu kadar çok ve çeşitli okuduğunu bildiğimiz Orhan Pamuk, eserleri bu kadar ortada olan bir Tanpınar’ı baştan sona okudu mu gerçekten de? Bir yazarı sadece bir makalesindeki sözlerle mahkum etmek yahut onun bir konudaki görüşünü o makalenin çerçevesinden ibaret görmek ne kadar “aydınca” bir tavırdır?
Tabii bir önceki nesilden Ahmet Haşim’in Gide’e, “ahmak” dediğinden ve eserlerini “tatsız” diye nitelediğinden haberi de yoktur herhalde yazarımızın.
Ülkemizi bir kabus gibi saran toptancılık iptilası karşısında Orhan Pamuk’tan daha rafine ve eleştirel bakmasını istemek hakkımız olmalı değil miydi?
KÜLTÜR BAHÇESİNDEN
“Nisan en zalim aydır”
Nisan, en zalim aydır, gövertir
Leylakları ölü toprakta, yoğurur
Anılarla istekleri, uyarır
Uyuşuk kökleri bahar yağmuruyla.
T.S. Eliot, Çorak Ülke’den
.
Amerika çöküyor mu?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Amerika çöküyor mu?
Harvard’da Osmanlı tarihi okutan değerli tarihçimiz Cemal Kafadar, hep yaptığı gibi yine can damarını yakalamış meselenin. Soruya artık bu köşeden aşinalık kesbetmişsinizdir: Osmanlı geriledi mi gerçekten de? Cevap, hakiki bir tarih hocasının bilgeliğini yansıtıyor: Osmanlı gerilemişse bile ben bilmiyorum! *
Bu çarpıcı cevabın altı ise çok daha çarpıcı soru ve cevaplarla doldurulmuş tarihçimiz tarafından. Mesela soruyor: Bugün Amerika gerileme/çöküş halinde midir?
Bazılarına göre evet. Buna mukabil bazılarına göre ise iyice önü açılmış, daha önce olmadığı ölçüde dünya üzerindeki hakimiyetini pekiştirmektedir Amerika.
John Lukacs bir kitap bile yazdı Amerikan Yüzyılının Sonu adıyla. Fakat bu nasıl bir “gerileme”dir ki, Amerika hala dünyanın gayri safi hasılasının neredeyse üçte birini tek başına sağlayabilmektedir? Bu nasıl bir yozlaşmadır ki, kendi başkanını yargıç önünde terletebilmekte, aylarca adaletin pençesinde süründürebilmektedir? Bu nasıl bir gerilemedir ki, 72 milletten insan Amerikan tabiyetine geçmek için can atabilmektedir?
Amerika gerilemekte ise de ben bilmiyorum!
Neye göre geriliyor? Kime göre? Ve nasıl? Tam olarak ne zaman?
Osmanlı devletinin üç buçuk asır, yani devletin ömrünün yarısından fazla süren bir gerilemesi/çöküşü mantıklı geliyor mu size?
Nedense kendimizi Osmanlı Devleti’nin nispeten muzaffer olamadığı dönemlere yakıştıramıyoruz bir türlü. İlla zaferden zafere koşacak, sınırları genişletecek, yeni ülkeler fethedecek…
Bunun ilelebet devam edemeyecek kadar zorlu ve toplumsal maliyeti yüksek, yıpratıcı bir süreç olduğunu nedense kabul etmek istemiyoruz. Bir sefer açmanın ekonomiye ve topluma neye mal olduğunu bilmeyen insanlar, Sınırlar neden daha ileriye götürülmedi? diye sorabiliyorlar koltuklarında esneyerek.
Osmanlıların ilk fütühata çıktıkları Balkanlar ve Doğu Avrupa’daki şehirler ile Orta ve Batı Avrupa’daki şehirler arasındaki baş döndürücü uçurumu bilmiyoruz. Avrupa krallarının seferleri bir tür borsa yatırımına dönüştürdüklerini, burjuva ve aristokratların bu seferlere para ve mal yatırıp kazandıklarında misliyle kendilerine ganimetten pay verildiğini de bilmiyoruz.
Altın Çağ… Kanuni dönemi… Zirve…
Peki 1799’da vefat eden Şeyh Galib, Baki’den daha kötü bir şair mi? Kazasker Mustafa İzzet, Süleymaniye Camii’nin kubbelerini hatlarıyla deveran eden Karahisari’den daha mı “geri”dir?
Geçenlerde İlber Ortaylı hoca ile konuşuyorduk. Ben, dedi, Cumhuriyet yöneticileri ve tarihçilerinin Osmanlı’nın gerilemesine neden karşı olduklarını pek çözemedim. Bu bizim gerileme dediğimiz dönem, aynı zamanda Batılılaşma dönemi değil mi? E, Cumhuriyet’i kuranlar da Batılılaşmayı, hem de en radikal bir şekilde savunup uygulamadılar mı? O zaman bugün gerileme dönemi dediğimiz dönem, Cumhuriyet’i hazırlayan dönemdir aynı zamanda. Ama Kemalist tarih yazımı ısrarla kendisini Osmanlı’nın yükselme dönemiyle özdeşleştirmeye çalışıyor da, gerileme dönemine tövbe yanaşmıyor…
Bu neye benziyor biliyor musunuz: İkinci Mahmut ve İkinci Abdülhamit dönemlerini yaşamamış bir Osmanlı toplumundan Atatürk’ün çıkabileceği yönündeki safderunluğa.
Tarihi hadiseler bir zincirin halkaları gibidir. Osmanlı Devleti’nin sınırlarının geriye çekilmesini mutlaklaştırırsanız, üç buçuk asırlık sözde gerileme dönemindeki pek çok şerefli ve parlak sayfayı da gözden kaçırırsınız.
Mesela Rifaat Aboul Hajj yazdı**, 1699 Karlofça Antlaşması’nda bile öyle zannedildiği gibi teslim olmuş bir Osmanlı yok. Köy köy, kasaba kasaba, kale kale, her karış toprağını masa başında takır takır savunmuş, devletin ve padişahın itibarını hep ön planda tutmuş bir diplomasi izleniyor Karlofça’da. Açık konuşayım, eğer şimdiki teslimiyetçi ruhumuzla orada biz olsaydık, 18. yüzyılın ortasını bile zor görürdük.
“Şu kaleyi veririm; ama buna mukabil işgal ettiğin filanca kaleyi de isterim.” tarzında, hiçbir zillet izi taşımayan şanlı şerefli bir diplomasi yürütülür Karlofça’da. Düşünün ki bu başarılı diplomasiyi yürütenler ilk defa pazarlık masasına oturan bir devletin erkanıdır. Ve bu toplantıya mağlup taraf olarak giren, ama daha fazlasını koparacağını sanan Avrupalı burnu büyümekte olan diplomatlara diplomasi dersi vererek çıkan heyetin başkanı, sonradan sadrazam olan ve İstanbul’da bir semte adını veren Rami Mehmet Paşa idi…
Unutulmamalı ki, enerjisinin son damlasına kadar emperyalizmle mücadele eden ve bu mücadeleyi üç buçuk asır devam ettirebilen bir devletin enkazından doğdu Türkiye Cumhuriyeti. Aradaki farkı anlayabilmek için yenik olarak masaya oturulan Karlofça ile muzaffer olarak oturulan Lozan’ın sonuçlarını karşılaştırmak yeterlidir…
* “The Question of Ottoman Decline”, Harvard Middle Eastern and Islamic Review, 4 (1997-1998), 1-2: s. 30.
** Tarih ve Toplum dergisinin Kasım ve Aralık 1999 sayıları.
.
Tanpınar’ı doğru yayımlamak
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Tanpınar’ı doğru yayımlamak
Önce dikkatsizliğimden kaynaklanan ufak bir özür. Geçen haftaki yazımda, Orhan Pamuk’un Öteki Renkler kitabının adı Öteki Sesler olarak çıktı. Yazıyı elektronik postayla geçtikten sonra fark ettim; ama geç kalmıştım. Herhalde sık sık karşısına çıkan Other Voices (Öteki Sesler) adlı İngilizce bir metnin etkisinde kalmıştı hafızam.
Geçen hafta Orhan Pamuk’un Tanpınar’ı eksik ve yanlış anladığına dair yazımı hazırlarken metinlere yeniden eğilme fırsatını buldum. Tanpınar’ın Edebiyat Üzerine Makaleler’inde yer alan “Türk edebiyatında cereyanlar” başlıklı makalesini okurken bir cümle dikkatimi çekti ve bunu üstadın üslubuna pek yakıştıramadım. Eksik bir şey vardı cümlede sanki. Bunun üzerine söz konusu makalenin aslına gitmek ihtiyacını duydum ve Yeni Türkiye adıyla 1959 yılında hazırlanmış olan derleme kitaptaki ilk neşrine başvurdum. Tahminim doğru çıkmıştı.
Gözlerime inanamıyordum: Edebiyat Fakültesi’nden hocam da olan Zeynep Kerman’ın yayına hazırladığı Edebiyat Üzerine Makaleler’deki metinde bir atlama, hem de 8 kelimelik bir atlama mevcuttu. (Bkz. s. 114: “kurtulmuş gençliğe”den sonraki 8 kelimeden oluşan eksik ara cümle şuydu: “kurtulmuş gençliğe aslından veya dağınık tercümelerinden tanıdıkları bu muharririn ve”.
Merakımı kışkırttı ve birkaç sayfa daha karşılaştırdım. Sonuçta Tanpınar’ın kitaplarının yeniden adam gibi yayınlanması gerektiği kanaatine vardım.
Aşağıda size bu makalenin karşılaştırdığım birkaç sayfasındaki aktarma hatalarını sunuyorum. Karşılaştırmayı tamamladığımda bu listenin uzun makaleye konu olacak kadar kabarması mümkündür ve bunu nasip olursa yakında yapmayı planlıyorum. (İlk verilen tırnak içindekiler Tanpınar’ın asıl metnini, ikinciler ise Zeynep Kerman neşrini göstermektedir.)
Sayfa 102: “değişiklikler”/”değişiklik”
Sayfa 102: “sona”/”sonuna”
Sayfa 103: “çıkardığı”/”çıkarttığı”
Sayfa 103: “nevileriyle”/nevilerle”
Sayfa 104, satır 9: “bir”/”bu”
Sayfa 104: “almayı”/”almağı”
Sayfa 105: “Victor Hugo”/”Hugo”
Sayfa 115: “değişik bir terkipte”/”değişik terkipte”
Sayfa 115: “nasırlarından”/”nasırlardan”.
Bunlar belki ufak tefek hatalar addedilebilir. Lakin sizi bilmiyorum; ama ben Tanpınar’ı nasıl yazdıysa öyle okumak istiyorum. (Kendisi “lugatiyle” yazdıysa onun “lugatıyla” şeklinde düzeltilmesi benim anlayışıma ters geliyor.)
Padişahlar mumyalandı mı?
Aksiyon’un bu haftaki sayısı, epeyce merak uyandırıcı bir konuyu dosya haline getirmiş. Muhsin Öztürk’ün hazırladığı dosyada, özellikle Beylikler ve Selçuklular döneminde bey ve sultanların, bilahare de Osmanlıların yükselme dönemine kadar padişahların mumyalandığı iddiası konu ediliyor.
Mumya konusunda özel bir çalışmam olmadı, dolayısıyla ayrıntılarını ve tekniklerini bildiğimi söyleyecek durumda değilim. Lakin Osmanlı padişahları için söyleyecek birkaç sözüm var.
Konya’da Alaeddin Camii’nin avlusuna girenler iki kümbetle karşılaşırlar. Birincisinin içinde ünlü Anadolu Selçuklu sultanları neredeyse ıkış tıkış bir araya gömülmüşken, ikinci kümbet bomboştur ve üstü açıktır, bu yüzden adı “Yarım Kümbet”e çıkmıştır. “Yarım Kümbet”in altında bir oyuk vardır ve bu oyuk, ziyaretçilerin en fazla ilgisini çeken yerlerden biridir. Merdivenden indiğinizde türbenin mesahası kadar genişlikte bir bodrumun içinde bulursunuz kendinizi. Burasının adı, mumyalıktır; fakat türbe bitirilmediği için boştur, içinde herhangi bir defin izine rastlanmaz. Normalde kümbetlerde cenazeler giriş katında gördüğünüz sandukanın tam altına gelecek şekilde mumyalıklara gömülür veya bırakılırdı.
“Bırakılırdı”nın altını çizişim boşuna değil. Bursa tarihinin kendisine inanılmayacak kadar çok şey borçlu olduğu rahmetli Kazım Baykal ile 1992’de vefatından bir ay kadar önce yaptığımız görüşmede 1940’larda ünlü sanat tarihçisi Albert Gabriel ile beraber Yeşil Türbe’nin mumyalık’ına girdiklerini ve Çelebi Mehmed’in kemiklerini ince bir kum tabakasının üzerinde dağılmış vaziyette gördüklerini, hatta kemiklere dokunduğunu anlatmıştı. Öyle anlaşılıyor ki, Çelebi Mehmed gömülmeyip Yeşil Türbe’nin bodrum katına tabutuyla bırakılmış, mumyalığın kapısı ise duvar örülerek kaybettirilmiştir.
Bildiğim bu tek örneğin haricinde Osmanlı padişahlarından birkaç tanesinin de mumyalandığına dair rivayetler mevcuttur. I. Murad, Fatih ve Kanuni hakkındakiler en fazla şuyu bulanlar.
Yine de ben Beylikler ve Selçuklu dönemi mumyalarıyla Osmanlı devri mumyalarını birbirinden ayırmak gerektiğini düşünüyorum. Birinciler gerçekten de vücudun geleceğe saklanmasını amaçlamışken, ikinciler gömüleceği yerden uzakta ölenlere uygulanmıştır. Bunlarda cesedin iç organları (ahşa) çıkarıldıktan sonra vücudun geri kalan uzuvları, gömüleceği yere gidene kadar çürüyüp kokmasını önleyecek şekilde bazı eczalarla tahnit edilmiştir. Nitekim bu işlemlere tabi tutulan Kanuni’nin cesedi, ünlü minyatürde görüldüğü kazılırken gözlemlediğimiz gibi, toprağa gömülmüştür.
1950’lerde Resimli Tarih Mecmuası, Fatih’in cesedinin mumyalanmış olduğuna dair bir haber yayınlamıştır. Reşat Ekrem Koçu imzalı yazıda Fatih’in mumyasının ilk günkü haliyle mezarında durduğu Abdülhamid devri devlet adamlarından birisinin ağzından iddia edilmektedir. Tabii bu hassas haber tartışma koparır ve birkaç ay sonra haber kaynağı olarak gösterilen Şerif Paşa, Paris’ten gönderdiği bir yazıyla kendisine atfedilen bu rivayeti tekzip eder, yalanlar. Bu iddia da böylece kapanır.
Zaman zaman parlayıp sönse de her halükarda ilginç bir konu olmaya devam ediyor mumya
.
Kadınlara askerlik ve Atatürk!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Kadınlara askerlik ve Atatürk!
Bugünlerde Yalçın Küçük’ün Aydınlık Zından’ıyla fazla hemhal olduğumdan mı nedir, tarihin, özellikle yakın tarihin yeniden ayakları üzerine oturtulması meselesi gündemimin madde başı olmaya devam ediyor. Aydınlık Zından’da ilk Hatay Cumhurbaşkanı Tayfur Sökmen’in Hataylı olmadığı halde nasıl cumhurbaşkanı yapıldığından Mahir Kaynak’ın KGB tarafından nasıl deşifre edildiğine kadar pek çok ilginç ayrıntı peş peşe sıralanıyor.
Kimi görüşlerine itirazım olsa da Küçük’ün beni en fazla etkileyen tarafı, ahlakî bir sosyalizm derdinin ve davasının olması; daha doğrusu, sosyalizmi bir ahlâk meselesi haline getirmesi ve bu noktada ısrarla direnmesi. Hangi davadan olursa olsun, meselesine bir varolma meselesi olarak bakan ve aşkla, şevkle, yılmadan direnen hiç kimse bana yabancı değildir.
* * *
Tarih ve Toplum’un Mart 2000 sayısında Hasan Ünder’in “Atatürk ve kadınların askerliği” başlıklı ilginç bir yazısı yer alıyor. Yazıda Atatürk’ün kafasında, seçme ve seçilme hakkını tanırken kadınlara eşitliğin bir gereği olarak askerlik mecburiyeti getirilmesi fikrinin olduğu anlatılıyor.
Soru önemli: Kadınlara siyasî hakların tanınması, “ne karşılığında” gerçekleşmiştir?
Bu meselenin 1920’lerin sonları ile 1930’ların başlarında kamuoyunu ve idarecileri fazlasıyla meşgul ettiğini görüyoruz. Türk kadınına seçme ve seçilme hakkının dünyadaki pek çok gelişmiş ülkeden önce verildiği iddiası, bir iftihar beratı olarak taşınmaktadır “ilerici” kadınlarımız tarafından.
Oysa meselenin hakikati şu ki, zaten ataerkillik, kadınların aşağılanması ve cinsel ayrımcılık dediğimiz hadisenin kendisi Avrupa menşelidir ve dünyanın başka coğrafyalarında bu ayrımcılık burjuva toplumlarında ulaştığı sistematik düzeye hiçbir zaman ulaşabilmiş değildir. İtalya’da, Fransa’da, Yunanistan’da kadınlara ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra verilebilmiştir siyasî hakları. Hatta İsviçre’de bildiğim kadarıyla 1970’leri bulmuştur. Yani Avrupa bu alanda ölçü olamaz, zira kadınların siyasal hayattan en fazla ve en sistematik bir şekilde dışlandığı toplumlardır Batı toplumları tarih boyunca.
Nitekim kadınlara siyasî hakların verildiği ülkelere bakacak olursak, bu tarih sıralamasında gelişmiş denilebilecek ülkelerin geri sıralarda, aksine az gelişmiş denilen ülkelerin ön sıralarda bulunduğunu görürüz.
Gelelim meselenin öbür veçhesine. Türkiye’den önce Yeni Zelanda’dan Rusya’ya kadar tam 28 ülke kadınlara seçme ve seçilme hakkını tanımıştır. Bunlara muz cumhuriyetleri de dahildir.
Şimdi bu neyi gösteriyor? Demokrasinin Avrupa dışında daha kuvvetli ve etkili bir şekilde uygulandığını mı? Elbette değil. Mesela bugün Mozambik Millet Meclisi’nde kadın milletvekili oranı hakkında bilginiz var mı? Tamı tamına yüzde 25. Yani dört milletvekilinden birisi kadın. O zaman Mozambik bizden de, Fransa’dan da ileri, öyle mi?
Sakat olan mantık bu zaten.
* * *
Türkiye’de kadınlara siyasî haklarının tanınması konusu da öyle zannedildiği gibi kolay gerçekleşmiş değildir. Türk Kadınlar Birliği, II. Meşrutiyet döneminden itibaren iktidarların dikkatlerini bu meseleye yönlendirmek için ciddi çalışmalar içindedir ve Cumhuriyet’in ilanından itibaren yönetimi sıkıştırıp durmaktadır. Fakat her seferinde atlatılmakta ve ertelenmektedir. Birkaç defa bizzat Atatürk’e anlatırlar meseleyi; ancak nasihatten başka bir şey alamazlar. Atatürk’e göre kadınların talep ettikleri siyasî haklar karşılığında erkekler gibi bir bedel ödemeleri gerekmektedir. Bu bedel de zorunlu askerliktir. Eğer seçme ve seçilme alanında eşitliğe kavuşmak istiyorsa kadınlar, askerlik gibi erkeklerin aleyhine eşitliği bozan bir duruma da razı olmalıdırlar. Ona göre “vazife mukabili olmayan hak mevcut değildir”.
Nitekim 30 Haziran 1933’te Ankara Hukuk Fakültesi’ndeki kız öğrenciler milletvekili olmak istediklerini söylediklerinde “Niçin mebusluk istiyorsunuz da askerlik istemiyorsunuz?” diye sorar. Kasım 1934’te Ankara Kız Lisesi’ni ziyareti sırasında kız öğrencilerin sıkıştırması üzerine, “Mebus seçer ve mebus olursunuz; fakat aynı zamanda asker de olacaksınız.”
Atatürk’e göre askerlik bir vatandaşın “en büyük vazifesi”dir. Kadınlar bu vazifeden kaçtıkları sürece, yarım vatandaş olarak kalmaya mahkûm olmaktadırlar. Kısacası, Atatürk’ün formülü şudur: Askerlik varsa mebusluk var! Pazarlık bu formül üzerinden yürütülmektedir.
Kadınlar kararlıdır! Meclis’in önünde yürüyüş yaparlar ve “Atatürk bizimle görüşmeden buradan bir yere gitmeyiz”, diye haber gönderirler. O gün, Atatürk, Türk Kadınlar Birliği yöneticilerini kabul eder ve mebus seçilme hakkının tanınacağına söz verir.
Tarihin tersinden yazılması hakkında bir kanun mu var yoksa?
.
Harran’daki “gönüller otağı”
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Harran’daki “gönüller otağı”
“Nisan aylardan en zalimidir” demişti Eliot. Lakin bu defa nisan ayı zulümlerin üzerindeki perdenin kalkmaya başladığının müjdesiyle çıkıp geldi çoraklaşan gündemimize.
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından düzenlenen Hz. İbrahim adlı uluslararası sempozyum, bilinen en eski medeniyetlere beşiklik yapmış olan Harran’da görülmeye değer bir “şölen”le açıldı.
“Şölen”i tırnak içinde yazışım boşuna değil. Zira eski Yunan’da sempozyum kelimesi şölen anlamındadır; hem aklı ve gönlü, hem de mideyi doyuran, kuvve–i akliyye ile kuvve–i zaika’yı beraber tatmin eden oturumlara sempozyum diyorlardı Yunanlılar.
Harran Ulucamii’nin avlusunda gerçekleştirilen ve muhtemelen sizlerin STV ekranlarında seyrettiğiniz açılış programı, her anlamda gerçek bir şölen oldu. Dağların sempozyuma yolladığı rüzgarlar ince bir kum tabakasını saçlarımıza un gibi elerken, mikrofonlar birbirinden ilginç ve birbirinden anlamlı, sıcak mesajlar yolluyordu dünyanın dört bucağına.
Hz. İbrahim’i “ortak ata” olarak kabul etmiş üç semavi dine mensup din ve bilim adamları ile sıradan insanlar bu kutsal mabedin yıkıntılarında kucaklaşıyordu. Konuşmacılardan birisinin belirttiği gibi İbrahim adının anlamı “milletlerin babası” demek değil miydi zaten?
Bu satırları tören alanından yazıyorum.
Her zaman olduğu gibi bir gözüm protokol platformunda, diğeri halkta.
Harran Ulucamii’ni çevreleyen tepelere sıralanmış rengarenk giysileri içinde Harranlı kadınlar; kırmızı ve kavuniçinin bütün parlak tonlarını ruhlarına içirmiş kız çocukları; ayaklarındaki lastik çizmeleriyle saçları sıfır numara tıraşlı kavruk yüzlü köy çocukları; bir dizine koyduğu gümüş renkli tabakasından aldığı kıyılmış tütünleri bütün maharetiyle saran beyaz bıyıkları sararmış elleri nasırlı erkekler.
Bir taraftan Mardin’in Deyruzza’feran manastırından gelmiş Süryani kızlar korosu kadim ilahilerden damlalar düşürüyor yüreğimize; diğer taraftan televizyon kameramanları bakir çocuk portreleri keşfetme uğraşında yarışıyorlar birbirleriyle.
Ceddü’l–Enbiya Hz. İbrahim’in evlatları, asırların aralarına kazmış olduğu uçurumları bir hamlede sesleriyle dolduruyor, gönüller arasında berhava olmuş köprüleri göz açıp kapayıncaya kadar tamir ediyorlar. Bir Katolik olan Georges Marovitch bile “Biz de sizinle beraber Bismillahirrahmanirrahim diyoruz.” diyerek bu sempozyumun gelecekte oynayacağı rolün önemine dikkat çekiyor.
Birazdan Harran Ulucamii’nin avlusundaki en az on asırlık havuzun etrafında kurulan çadırda, çadır ne kelime “gönüller otağı”nda Müslüman’ı, Yahudi’si, Süryani’si, Ermeni’si, Rum’u, Amerikalısı, Faslısı, Türkü, İngilizi, Rusu, Kanadalısı, İsviçrelisi, Belçikalısı, Vatikanlısı, İsraillisi, Yunanlısı, İsveçlisi, Endonezyalısı, velhasıl 72 millet, Halil İbrahim Sofrası’nda aynı sofrada diz dize oturup aynı kazanda, “babaları” İbrahim’in bereketiyle pişmiş yemekten yiyecek, aynı Allah’a şükredecekler, Hz. İbrahim’in birleştirici iksirini gönüllerinde yoğuracaklar hep beraber.
Bu maya tutar mı dersiniz?
Orasını biz bilemeyiz ki!
Bildiğimiz şu: Sahih–i Buhari’nin ilk hadisi şudur: “Ameller niyetlere göredir.” Bir başka deyişle, niyet her şeyin başıdır.
Yunus Emre’nin ilahilerinin Haleluyalara ilmiklendiği bu muhteşem açılıştan sıcağı sıcağına ilk izlenimlerim bunlar kısacası.
Bu tılsımlı mekana asırlar sonra demirlemiş bulunan kutsallık gemisi artık “gemiler geçmeyen” bir ummana açılıyor.
Yolun açık, azığın bereketli olsun!
.
Yeni bir bilime doğru: Diyaloji
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Yeni bir bilime doğru: Diyaloji
Son günlerde, en yakın örneğini Uluslararası Hz. İbrahim Sempozyumu’nda müşahede ettiğimiz diyalog eksenli toplantılar revaçta. Daha önce yan yana gelmesinin dahi düşünülemeyeceği kesimlerden temsilciler, gayet ağırbaşlı, vakarlı ve kararlı bir şekilde aynı masanın etrafına oturabiliyor, birbirini dinleyebiliyor, birbirini anlamaya çalışıyor, birbirlerinin hassasiyetlerine saygı gösteriyorlar. En önemlisi de, düşüncesine katılmadığı ve belki de kesinlikle katılmayacağı birisinin “gerçekten ne dediğini” sabırla, tahammülle ve kararlılıkla dinleyebilmenin erdemini sergiliyorlar.
Nitekim geçtiğimiz hafta Harran’da başlayan, Urfa’da devam eden ve pazar günü İstanbul’da noktalanan Hz. İbrahim Sempozyumu’nun sonuç bildirisi de üç din mensupları arasındaki diyalog faaliyetinin hayati önemine dikkat çekiyordu. Bildiride bu diyaloğun gerçekleştirilmesi için derin bilgi, samimiyet, inanç ve kararlılık da gerektiği önemle vurgulanıyordu.
Bilgi, samimiyet, inanç ve kararlılık. Gerçekten de isabetle seçilmiş kavramlar bunlar. Düşünün, insanların ellerinde bilgi olmadan nasıl tanıyacaklar birbirlerini? Samimi olmazlar, ikiyüzlülük yaparlarsa nasıl ilerleme sağlanacak birbirlerini anlama noktasında? Bu davaya inanmaz ve kararlı bir şekilde üzerine gitmezlerse, zoru görünce yarı yoldan dönerlerse yollarından, diyalog nasıl vücut bulacak?
Sonuç bildirisindeki bu ve benzeri ışık serpintilerinin, bize gelecekte ortaya çıkacak bir şehrayinin nurdan ipuçlarını uzatıyor olmasıdır dileğimiz. Bu vesileyle diyalog kavramının felsefi temellerine ilişkin birkaç kelam etmek lüzumunu duyuyorum.
Diyalog, karşılıklı konuşma anlamına gelir. Aslında “karşılıksız konuşma” diye bir şey yoktur. İnsan içinden konuşurken de içinde bir harici varlık vücuda getirerek konuşmaktadır. Demek ki her konuşma, bir karşılıklı konuşma, yani diyalogdur.
Peki diyaloğa neden bu kadar ender rastlanabiliyor da, monologdan geçilmiyor ortalık? Büyük çoğunluk neden kendisiyle konuşmayı yeğliyor da, kendi dışındaki seslere kulaklarını sağır ediyor? “Farklı” olana neden öcü muamelesi yapıyoruz?
Aslında dediğim gibi monolog yaparken de insanlar “birisiyle” konuşmaktadır. Ancak monoloğun diyalogdan farkı tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Monolog, kişinin kendi içinde “kurduğu” veya icat ettiği birisiyle konuşmasıdır, diyalog ise kendisi dışındaki “gerçek” birisiyle yaptığı konuşmadır. Birincisinde muhatap hayalidir; ikincisinde hakiki. Birincisinde muhatap, konuşan kişinin hayalinde çarpıttığı, eğip büktüğü bir karikatür öznesidir, ikincisinde ise kanlı canlı, taş gibi bir realitedir. Birincisinde konuşan kişi, muhatabının yerine de kendisi konuşmaktadır; ikincisinde ise gerçek bir tepki gösteren kişi vardır.
Mikhail Bakhtin (1895-1975), bir Sovyet aydını olarak yetişmesine rağmen, zamanla Stalinizmin monoloğundan kurtulmayı başarıp diyaloğun teorisini kuran bir edebiyat eleştiricisi. Türkçeye çevrilmiş kitabı olmayan Bakhtin’in görüşlerine göre dil, bir diyalog ortamıdır. Diyalog üç unsuru içerir: a) konuşan, b) dinleyen/tepki gösteren ve c) ikisi arasındaki ilişki. İşte monologda oluşmayan şey, konuşanlar arasındaki bu “ilişki”dir. Oysa diyalogda, muhatap her zaman hesaba katılmak zorundadır. Diyalogda konuşan kişi, dinleyen kişiyi hesaba katarak konuşmaktadır ve bu sıradadır ki, her söz, bir cevaba veya tepkiye “açık” hale gelmektedir. Tepki veya cevap geleceği bilinerek yapılan konuşma ile tepki veya cevapların baştan susturulduğu veya ortadan kaldırıldığı bir konuşma arasındaki farktır işte diyalog ile monolog arasındaki fark.
Bakhtin, iki gerçek konuşmacı arasındaki konuşma ile biri gerçek, diğeri hayali konuşmacı arasındaki cereyan eden konuşmanın farkını “diyaloji” ile “monoloji” arasındaki farka dayandırır. Her türlü konuşma, Bakhtin’e göre dinleyenin “kavramsal ufku”na yöneliktir diyalojide. “Diyalojizm”, konuşmacı ile dinleyicinin dilleri arasındaki etkileşime doğru bir yöneliştir, adımdır.
Bakhtin gerçi buradan yola çıkarak şiirin monolojik, nesir ve romanın diyalojik tabiatlı olduğu noktasına varıyor ancak bunlara şimdilik girmeyelim isterseniz.
Velhasıl, uzun bir aradan sonra yeni yeni gerçek muhataplarla konuşmaya başladığımızı söyleyebiliriz. Başka bir deyişle, monolojiden diyalojiye doğru ilerlemeye başladık.
Hz. İbrahim Sempozyumu’nun diyalog çabalarına “Halil İbrahim bereketi” getirerek diyalojik çağa geçişimizde bir dönüm noktası teşkil etmesini temenni ediyorum.
.
Urfa’da Kandinski hayranı bir berber!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Urfa’da Kandinski hayranı bir berber!
Artık sağır sultan bile duydu, geçen hafta sonu memleketim olan Urfa’daydım. Hz. İbrahim Sempozyumu vesilesiyle gittiğim Urfa’da -en son ne zaman gittiğimi söylemeye hiç niyetim yok, zira A. Turan Alkan’a söylemek gafletine düştüm de, üç gün boyunca Urfalı olduğumu ispatlamak için neler çektiğimi bir ben bilirim, bir de Beşir Ayvazoğlu!- Stadın karşısındaki bir berbere uğradım sakal tıraşı olmak için.
Bir ara gözüm karşımdaki aynada bir görüntüye takıldı. Bu, bu… Fesuphanallah, olacak şey değil. Hayır, yalnız Urfa’da değil, Türkiye’nin değme berberlerinde bile rastlamak mucize gibi bir şey ona.
Arkamdaki duvara şöyle iyice bir dönüp baktım, evet oydu; vecehetli bir Kandinski tablosu, altında imzasıyla berber dükkanının kolonya kokularını emiyordu. Bu kübik şekiller, bu insan aklıyla dalga geçen manzara, bu abesi sırtlamış zekanın ısırıkları, bir “beyaz adam” gururuyla girdiğim dükkanda omuzlarımı çökertmeye yetti.
Usulca tablonun nasıl olup da buraya geldiğini soracak oldum elindeki usturayla sakalımı tersten almaya çalışan berbere. Gayet umursamaz bir tavırla, dükkanın açılışında bir arkadaşının hediye getirdiğini söylemesin mi? Hem de dükkanın açılışında bir hemşerim, çiçek, çelenk göndermeyip bir Kandinski ile yolunu tutmuş berberin, öyle mi? “Doğru diyorsun abi” diyor berber, Urfa şivesiyle. “Peki” diyorum, “kim olduğunu biliyor musun ressamın?” İşte bu soruyu garanti bilemez. Fakat o da ne? Genç berber hemşerim, “Çok büyük bir ressammış” demesin mi?
Bu uçuk kaçık resimlere, İstanbul’un göbeğinde, Dali’nin sergisinde gördüğümüz gibi, saldırıldığını hatırladım birden ve iyice emin olmak için hemşerimin sabrının sınırlarını biraz daha zorlamayı denedim.
Urfalılar sabırlı insanlardır, hele ki bir “yabancı”ya karşı!
Tabloyu nasıl bulduğunu sordum. “Abi”, dedi, “ben çok beğeniyorum bu tabloyu, hele renkleri bir harika!”
Artık büyü bozulmuş ve ben İstanbul berberlerindeki yılışık artist resimlerini görmekten gına getirmiş bir Urfalı olarak memleketimdeki her sürprize karşı hazırlıklı olmaktan başka çarem kalmadığımı düşüne düşüne sempozyumun yapıldığı salonun yolunu tutmuştum.
Beşir abinin Urfa sokaklarını gezerken söylediği bir sözle mahcubiyetimi kapatmayı denedim içimden:
“Aşk olsun sana Urfa!”
Gelen kitaplar
Çoktandır kitap tanıtımlarına ara verdim ya, neredeyse kapıya dayandı tanıtacağım kitaplar. Gerçi hevesimi Aksiyon dergisindeki yazılarımla kırmaya çalışıyorum; ama argo tabirle, “kesmiyor”. Bu hafta bazı kitapları kısa kısa tanıtmak istiyorum.
Manisa Valiliği, hayırlı bir hizmet başlatmış. Manisa tarihi ve kültürüyle ilgili kitaplar yayımlıyor. Eksik olmasınlar fakire de göndermişler. İşte elime ulaşanlar:
Manisalı Padişahlar (II. Murad, Fatih, Kanuni, II. Selim, III. Murad, III. Mehmed ve I. Mustafa’nın hayatları ve Manisa’da yaşadıkları dönemde yaşadıkları).
Saruhanoğulları ve Osmanlı Klasik Döneminde Manisa’da Yaşayan Kültür İzleri (Hazırlayanlar: Mustafa Eravcı-Mustafa Korkmaz)
Manisa Müzesi Hat Koleksiyonu (Hazırlayanlar: Hasan Dedeoğlu-Necdet Okumuş).
Her üçü de nefis baskılarla ilgililerin dikkatine sunulan kitaplara müzaheret eden vali Muzaffer Ecemiş başta olmak üzere emeği geçen herkesi kutluyor, kendilerine bir şehir sevdalısı olarak teşekkür ediyorum.
Tanpınar’ın mektubundaki
Cinsiyet hatası
Ahmet Hamdi Tanpınar gündemimdeki yerini koruyor. Hatırlayanlar olacaktır, önceki haftaki yazımda Tanpınar’ın makalelerinin neşirlerinde düşülen hatalara dikkat çekmiştim. Bu defa onun eserlerini neşre hazırlarken düşülen ilginç bir hatayı ele alacağım.
Bilindiği gibi Tanpınar’ın “Antalyalı bir genç kıza mektup”u vardır. Bu çok manalı ve derin mektupta Tanpınar, Antalyalı bir genç kızın sorularına cevap vermiştir! Kitaplarına da yukarıdaki adla giren bu mektubun vahim bir dikkatsizlik sonucu bir genç kıza yazıldığının zannedildiği, oysa mektubun bir liseli delikanlıya hitaben yazıldığı ortaya çıktı.
Kitap-lık dergisinin Mart-Nisan 2000 tarihli 40. sayısında Tanpınar’ın asistanı Turan Alptekin ile Birol Emil’in bir karşılıklı konuşması yer alıyor. Konuşma esnasında Turan Alptekin çarpıcı şeyler söylüyor bu mektupla ilgili olarak. Aktarıyorum:
“Tanpınar ölmeden kısa bir süre önce, Antalyalı bir genç, bir lise öğrencisi Tanpınar’a bir mektup yazdı. Tanpınar da bu gence çok zarif bir mektupla cevap verdi. Ölümünden önce bu mektup masasının üzerindeydi. Gönderen öğrencinin adresi de masasının üzerindeydi. Ölmeden önce ben bunu Kenan Tanpınar’a teslim ettim… Kenan Tanpınar da Prof. Mehmet Kaplan’a vermiş, Kaplan Bey kitabının sonuna Antalyalı gencin mektubunu ve cevabını “Bir genç kıza mektup” diye aldı ve öylece bir hatadır gidiyor. Genç kız değildir, hayır, genç bir lise öğrencisidir, erkektir.”
Böylece en azından bir hata fark edilmiş oldu.
İki edebiyat tarihçisinin bu hoş sohbetinde başka birçok ilginizi çekecek nokta bulabilirsiniz. Mesela bir yerde Turan Alptekin, Tanpınar’ın asistanı olan kendisinin üslubunun Mehmet Kaplan’a, Mehmet Kaplan’ın asistanı olan Birol Emil’in üslubunun da Tanpınar’a benzediğini söylüyor ki, Birol Bey açısından konuşursak hakikaten isabetli bir tesbit. Öğrencilik yıllarımda bazı derslerini dinlemiştim Birol Bey’in, gerçekten de anlayış olarak Tanpınar’ı çok andıran bir üslupla anlatırdı derslerini. Ne yazık ki, onun engin kültür birikimi ve nüfuz kudreti, kendisine mümasil bir eser ortaya koyamadı bugüne kadar.
Edebiyat tarihimiz açısından büyük bir kayıp olacaktır Birol Bey asıl eserini yazamazsa…
.
Nazım Hikmet’in “davası”!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Nazım Hikmet’in “davası”!
Uzun yıllar el altından satılan ve zaman zaman yasaklanan Nazım Hikmet’in kitaplarının “korsan baskıları”nın yapılacağına ve işporta tezgahlarında satılacağına kim inanırdı bundan 15–20 yıl önce? Demek o ‘proleter’ Nazım’ın şiirleri günün birinde metalaşacak ve ticari bir nesne haline gelecekmiş! (Fakat okunuyor mu? Bundan emin değilim.)
Aslında lafın gelişi “gelecekmiş” dedim, zira zaten öteden beri “Nazım ticareti” ve hatta Harp Okulu davasına bakılırsa Nazım üzerinden siyaset yapma, onun şöhretinin rantını yeme yarışı olduğunu herkes biliyor. Nitekim Yalçın Küçük, Bilim ve Edebiyat’ta Nazım Hikmet’in şair ve estet tarafı üzerinde durulacağına; ‘kiminle yatmış, kiminle içmiş, kime aşık olmuş?’ türünden ticarileştirilmiş bir Nazım efsanesi’nin onun gerçek yüzünü örttüğünden söz eder haklı olarak. Mesela Türkiye’deki en az bilinen hususlardan birisi, Nazım’ı hapse atan iktidarın CHP, onu “affedenler”in ise sağcı olarak bilinen DP olduğudur.
Şüphesiz ki Nazım Hikmet, arkadaşı Necip Fazıl’ın deyişiyle şair kumaşından yaratılmıştı. Kabul etmek lazım ki, insana “haza şiir” dedirtecek çok sayıda şiire imzasını atmıştır. Türkçeyi bu kadar yalın, bu kadar ıslıklı, bu kadar mert ve renkli kullanan ve kendisinden sonraki Türk şiirini onun kadar etkilemeyi başaran bir başka şair zor bulunur Cumhuriyet devrinde. Hatta Necip Fazıl’a nisbetle, divan şiiri geleneğinden –ses ve eda yönüyle– daha başarılı bir şekilde yararlandığını; buna mukabil Necip Fazıl’ın Nazım’a kıyasla daha “modern” bir şiirin kapısını zorladığını söyleyebilirim.
Maalesef “şiir kumaşı”nın bu kadar güçlü olması, zaman zaman Nazım’ı fazlasıyla laubalileştirmiş ve o kudrette bir şairden beklenmeyecek derecede lüzumsuz ideolojik zorlamalara girmiş, bu da şiiri adına büyük bir kayıp olmuştur.
Hayır, sadece “Makinalaşmak istiyorum” tarzındaki şiirlerini kasdetmiyorum. Genel olarak Nazım Hikmet’in çok cesur ve dirayetli görüntüsünün arkasında resmi ideolojiyle, iktidarla uzlaşmaya yatkın bir kişilik zaafının mevcudiyetinden söz ediyorum. Hapisteyken sık sık yazdığı af dilekçeleri, bazı şiirleri ve hatta eserlerinin, hapisten kurtulmak amacına matuf olduğu biliniyor. Kuva–yı Milliye Destanı’nın kendisine bu tür bir niyetle “yazdırıldığı”nı ise artık sağır sultan bile duymuş durumda.
Bugün size Nazım Hikmet’in bu tarafını belirginleştirecek bir olayı nakledeceğim.
Atatürk’ün en yakın halkasından Afet İnan’ın kızı Arı İnan, önemli bir kitap yayımladı: Tarihe Tanıklık Edenler (Çağdaş Yayınları, 1997). Kitapta, bir kısmı gizli olmak üzere annesiyle ve annesinin çevresindeki önemli kişilerle yapılmış konuşmaların bant çözümleri yer alıyor. Bu kişilerden birisi de, uzun yıllar Emniyet Umum Müdürlüğü ve kısa bir süre Hatay valiliği yapmış, devletin en üst kademelerinde görev yapmış olan Şükrü Sökmensüer.
Sökmensüer, Nazım’la ilgili bir hatırasından söz ediyor. Nazım’ın şöhretinin üniversite gençliği arasında çığ gibi yayıldığı bir dönemde Sökmensüer, onunla görüşüp fikirlerinden vazgeçirmeye karar verir. Sadri Etem (Ertem) vasıtasıyla gerçekleşen bu görüşmede, komünizmdeki devletçiliğin zaten altı oktan bir tanesi olarak uygulanmakta olduğunu, bu yüzden komünizmin zaten Kemalizmde mündemiç bulunduğunu, komünizm propagandası çabalarının devlete ve orduya zarar verdiğini dili döndüğünce anlatır Nazım’a.
Nazım’ın cevabı önce kaya gibi sert olur. Uzun bir nutukla fikirlerini savunur. Fakat konuşmanın sonlarına doğru Nazım gevşemiştir. Tam çıkacakken Emniyet Umum Müdürüne ne dese beğenirsiniz: “Beyefendi. Bana ne emrin vardır?” Nazım burada da bırakmaz sözlerini ve devam eder: “Ben gençlik tarafından sevilen bir şahsiyetim. Gençlik benim etrafımdadır. Ben birdenbire bu komünistlikten size iltihak edemem. Ama tedricen sizin davanızı müdafaa ederim.” (s. 118).
Emniyet Müdürünün ardından İçişleri Bakanı Şükrü Kaya da görüşür Nazım’la.
Ve yıl 1937’dir. Nazım Hikmet, Şükrü Sökmensüer’i yine ziyarete gelir. Bu defa yanında bir “eser” getirmiştir. Kitap –Nazım’ı tanımıyorsanız çok şaşıracaksınız– Cumhuriyet’in devletçilik anlayışını savunan bir tiyatro eseridir; yani bir süre önce kendisine sipariş edilen kitap! Sökmensüer teşekkür eder, kendisine güvendiğini beyan eder ve bu tür eserler yazmaya devam etmesini ister.
Sökmensüer bu hadiseyi çeşitli defalar yazmak istemesine rağmen Şevket Süreyya Aydemir’in “Nazım Hikmet’in (halkın gözünde–M.A.) değeri düşer. Yapmayın bunu” uyarıları sonucu yazmaktan vazgeçtiğini de anlatıyor Arı İnan’a (s. 119).
İktidardan gelen iltifata bu kadar fazlasıyla mukabele eden birinden dava adamı olur mu? Hadi davayı bıraktık, “aydın” olur mu?
Nazım’ın şairliğiyle ilgili değil ama “davası”yla ilgili soru işaretlerinin çengelleri giderek bir burguya dönüşüyor; Nazım efsanesi’ni delen bir burguya…
.
Hilmi Yavuz’un polemikleri
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Hilmi Yavuz’un polemikleri
Hilmi Yavuz’u size ayrıca anlatmama gerek yok, çünkü kendisi neredeyse 5 yıldır Zaman’ın sürekli yazarı. Önce ayda bir yazdığı Pazar Yazıları’nı, ardından Kültür Sayfası’ndaki Zaman Yazıları’nı, şimdi de Kültür Sayfası’nın bitişiğindeki Fikir Platformu sayfasında aynı başlıkla cuma günleri yazdığı yazıları eminim siz de benim kadar zevkle, öğrenerek ve düşünerek okuyorsunuzdur. (Hilmi Yavuz’un bir özelliği de, pazar ekinde yazan İrfan Külyutmaz’la ‘içtikleri su ayrı gitmeyen’ kadim dost olmalarıdır!)
Kütüphaneme giren ilk kitabı Bedrettin Üzerine Şiirler’in bendeki nüshasına “12 Temmuz 1978 – Bursa” notunu düştüğüme göre demek ki yaklaşık 17 yaşımdan beri okuyucusuyum Hilmi Yavuz’un. Ardından Roman Kavramı ve Türk Romanı (1977) ile Felsefe ve Ulusal Kültür (1975) adlarını taşıyan iki deneme kitabını o yaşlarımda biraz zorlanarak da olsa altlarını bol bol çizerek (!) okumuştum. Sonra da diğer kitaplarını… Kitaplarına kıyasla kendisiyle epeyce geç tanıştım sayılır. Fakat çabuk kaynaştık.
O kibar, İstanbul Efendisi Türkçesiyle, sesini iyi idare ederek konuşan (Muzaffer Buyrukçu hatıralarında Shakespeare trajedilerindeki tonlamaya benzetir onun kah alçak, kah yüksek perdeli konuşma üslubunu) Hilmi Yavuz, ilginç düşünceleri, derin birikimi, keskin dikkatleri ve sanatkarlığıyla olduğu kadar beşeri münasebetlerindeki nezaketi ve samimiyetiyle de beni etkilemiştir.
Keskin dikkati. Evet en ilginç taraflarından birisini bu vasfı kazandırıyordu ona. Kılı kırka yaran titizliği, kavramlara ve dile hakimiyeti, eleştirileri ve okuma notlarını daha bir anlamlı ve önemli hale getiriyordu gözümde. Murat Belge’yi “teorik” ile “bilimsel” terimlerini birbirine karıştırdığı için eleştiriyor, Selahattin Hilav’la Tanpınar üzerine münakaşaya giriyor, Taner Timur’u Osmanlı Kimliği adlı kitabındaki oryantalist yaklaşımından dolayı yerden yere vuruyordu.
Ayrıca tercüme hatalarına da dikkat çekiyor ve birçok kitabın Türkçeye doğru dürüst çevrilmediğini ustaca yakalıyordu.
Geçtiğimiz 14 Nisan’da Zaman’daki köşesinde yine çok ses getiren bir yazı dizisine başladı. Önce Attila İlhan ve İlhan Selçuk, ardından da Mümtaz Soysal gibi eski dostları ile ipleri koparan yazılar kaleme aldı. Muhtemelen arkası da gelecektir.
Eski dostlarına -Mümtaz Soysal’la ilgili olanı henüz neticelenmediği için onu şimdilik paranteze alarak konuşalım- yönelttiği eleştiriler esasen kırk yıldır aynı şeyleri tekrarladıkları noktasında toplanıyor. Attila İlhan da, İlhan Selçuk da Hilmi Yavuz’a göre “değişmedikleri”, hep aynı şeyi söyledikleri, söylediklerinden yüzde yüz emin oldukları, her şeyi kesin ve açık olarak bildikleri, bütün söylediklerinin doğrulandığını iddia ettikleri için artık kendisini ilgilendirmeyen kişiler kategorisindeydiler.
Buna bir de İlhan Selçuk’un cuntacılığını da ilave ediyor ki, 9 Martçılar içinde olduğunu herkes gibi ben de biliyordum ama rahmetli Burhan Felek’i Cumhuriyet’ten Milliyet’e kaçmaya mecbur etmesi örneğinde karşımıza çıkan ‘cuntacılığı bir hayat üslubu haline getirmesi’ni, ne yalan söyleyeyim, ilk defa 21 Nisan tarihli yazısından öğrendim.
Hilmi Yavuz, o nefis felsefi analizlerine devam etmeli bence ama bize biraz da bazılarına sadece temas ederek geçtiği “olayları”, şahit olduğu olayların arka planını açıklamalı. Ve bunları tafsil etmeli, ayrıntılandırmalı.
Bir de “hadi canım, sen de!” demeden genç neslin işin doğrusunu, yetkili bir ağızdan öğrenmesi için mürekkebine kıyarak -çünkü kendisi tam bir “kelime ekonomisti”dir- bertafsil anlatmalı.
Mesela Nazım Hikmet’le ve komünist tevkifatı ile ilgili ilginç ayrıntılara muttali olduğunu tahmin ediyorum. Bunun gibi yakın tarihte kapalı kalmış bazı noktaları onun müdakkik kalemi aydınlatabilir ancak.
Bilmiyorum, çok şey mi istiyorum kendisinden
.
Nasıl okumalı?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Nasıl okumalı?
Sevgili okuyucularımın, özellikle de gençlerin, her karşılaştığımızda ilk sordukları soru, “Filanca konuda çalışmak istiyorum, nasıl bir okuma programı takip etmeliyim?” oluyor. Haklılar elbette. Kitap okuyanların, hele adam gibi okuyanların sayısının yüz binde birlerde seyrettiği bir toplumda kitaptan anlayıp kendilerine yol gösterecek insan bulmak gerçekten de bir mesele. Ben de çocukluktan gençliğe sıçradığım yıllarda yönümü bir türlü bulamamaktan çok sıkıntı çekmiştim; onun için gayet iyi anlıyorum onları.
Sırf daha rahat kitap alabilmek için ortaokulu bitirdikten sonra liseye gitmemiş, çalışmaya başlamıştım. Haftalıklarımın hemen tamamını, o zamanlar şimdikine göre minicik kalan Bursa’nın belli başlı kitapçılarında eritir, saatlerce vakit geçirdiğim kitapçılardan elde ettiğim paket paket “altınlar”ımla yayan yapıldak -çünkü yol paramı bile kitaplara yatırmış olurdum çoğunlukla- evin yolunu tutardım. Elimizden tutan, yol gösteren kimse de yoktu pek. Bir nevi hiss-i kable’l-vuku -şimdilerde “önsezi” diyorlar- ile kitapların kalitelisini kalitesizinden ayırma melekesi edinmiştim zannediyorum.
O ne heyecandı Yarabbim! Yolda içim içime sığmazdı; dayanılmaz bir merakla kan ter içinde eve kendimi atınca, ilk işim kitaplarımın paketlerini açmak ve onlara dokunmak, önünü arkasını seyretmek, teşbihte hata olmasın, mukaddes emanetlermiş gibi hürmette kusur etmemek mecburiyetinde hissederdim kendimi. Sonra satırlar arasında hızla gezinen gözlerim kelimelerin alevinden kamaşır, aç biilaç uyur kalırdım yanı başlarında. Artık o günlerde hayal bile edemeyeceğim kadar çok kitabım var; ama eskisi kadar hızlı okuyabildiğim söylenemez. Beni kitap kurdu zanneden okurlarımı hayal kırıklığına uğratmak pahasına söylemeliyim ki, artık baştan sona okuyup bitirdiğim kitap sayısı eskiye kıyasla epey azaldı. Daha çok kitabın ruhuna nüfuz etmeye çalışıyor, içinde “ne bulacağımı” öğrendikten sonra hızla kitabın bütününe göz gezdiriyorum. Eğer testlerim kitabın tamamını okumam gerektiği neticesini veriyorsa, onu yanı başıma koyuyor, sırası gelince okuyorum. Yok “İleride filanca konuyu araştırırken lazım olur” diyorsam, muhtevasını belleyip kütüphanemin rahat görebileceğim bir köşesine yerleştiriyor, daha çok da birbirleriyle ilgili kitapları yan yana getirmeye çalışıyorum. Mesela bir ara kafayı fena halde feminizme takmıştım hatırlarsınız. O günlerden başlayarak oluşturduğum “kadın eserleri” bölümünde yerli yabancı 40 civarında kitap birikti şimdiden. Bu konudaki yazılarımı yeni yazacaklarımla birleştirerek bir kitap yapma düşüncesi mikrop gibi zihnimin bir köşesine çörekleneli beri, fırsat buldukça konuyla ilgili “iyi” kitapları -çünkü maalesef ticari potansiyeli yüksek olduğu için feminizmle ilgili bir sürü ipe sapa gelmez yayın kaplamış durumda piyasayı- topluyor ve yan yana getiriyorum.
Yukarıdaki, “Nasıl okuyalım?” sorusunu doğrudan cevaplamaktansa dolaylı yolları tercih ediyorum. Bir defa herkes kendisi bulmalı okuma tekniğini. Ben bir türlü okuyorumdur, bir başkası da başka türlü. Özel yeteneğiniz ve beyninizin çalışma tarzı sizi hedefinize nasıl kolayca ulaştırabilecekse, ona göre bir yol yordam seçmelisiniz. Bence başarılı olmak “öğretilen” bir şey olamaz. Herkes kendi başarısının öyküsünü kendisi yazmalıdır. Dışarıdan telkin edilecek bir başarı yöntemi, taşıma suyla değirmen döndürmeye benzer; bir süre sonra su bitince yine kendinizle baş başa kalacaksınızdır çünkü.
Burada tecrübelerimden elde ettiğim bazı esasları kurallar halinde sıralamak istiyorum. Bunlar kendim için geliştirdiğim kurallar. Siz de bunlardan ve başkalarından bir şeyler alıp kendi kurallarınızı geliştirmelisiniz: Kural 1) Bir arı gibi dışarıdaki çiçeklerden meyve özlerini, çiçek tozlarını toplayacak; ama kendi balınızı kendi özel tekniğinizle yapacaksınız.
Kural 2) Bedeli ödenmemiş hiçbir fikir veya bilgi sizin değildir. Nasıl bedelini ödemediğiniz bir mal sizin değilse, özümlemediğiniz hiçbir fikir de sizin olmaz. Buradaki bedel, kendi çabanızla o fikrin veya bilginin üzerine yeni bir şeyler eklemek için gösterdiğiniz gayrettir.
Kural 3) Hz. Peygamber’in (sas), “İlim Çin’de de olsa gidip alın” hadisi en büyük düsturunuz olsun. Balınıza kaynak olabileceğini keşfettiğiniz her kitap, size sofrasını açmış bir sultandır. “Ne yapacağınızı” bildikten sonra bir komünistten de, bir Çinliden de, bir Batılıdan da yararlanmanızda hiçbir sakınca yoktur.
Kural 4) Önce “iyi yazar”ları tespit için bütün çabanızı -bu arada sezgi gücünüzü de- seferber edin, sonra “iyi yazar”ın alt kategorilerine inmeyi öğrenin. Mesela sizi besleyen, bilgilendiren yazarları mı istiyorsunuz, yoksa zorlayan, düşündüren ve hatta rahatsız eden yazarları mı? Duygu dünyanızı coşturacak yazarlar mı sizi daha ziyade heyecanlandırıyor, yoksa düşüncenizi ateşleyecek yazarlar mı? Aradığınız tür, edebi mi, fikri mi, ilmi mi? Bunları tespit edip bir genel kültüre sahip olduktan sonra belli dallarda uzmanlaşmaya çalışın.
Kural 5) Belli bir yere geldiğinize inanıyorsanız kendinize şu soruyu sorun: Genel okumaya devam mı, yoksa bir konuda derinleşmek mi? Bence yabancısı olduğunuz bir konuya girmenin en kestirme yolu, o alandaki önemli bir imzanın kanatları altında uçmaktır. Böylece bir tür rehberle yürümüş olacaksınız yollarını bilmediğiniz bir ormanda.
Kural 6) Aynı “kan grubundan”, yani mizacı, üslubu, tarzı size yakın olan yazarlardan başlayın. Mizacı size ters gelen bir yazarı ısrar ve inatla okumayın (bu yazar ben bile olsam!).
Kural 7) Bir ilk kitap olarak “uçmaya” başlamadan önce Richard Bach’ın Martı’sını mutlaka okuyun. Azim, feragat ve heyecanı birlikte duyumsamaya çalışın.
Kural Okumayı zoraki bir iş haline getirmemek için çeşitli yollar deneyin. Mesela “Şu yazarın bütün kitaplarını okumalıyım” diye karar verdiniz; ama 3-5 kitaptan sonra sıkıldınız; bu gayet normaldir. Niye okumaya devam edemiyorum? diye kendi kendinizi yemenin alemi yok. Bunun için moralinizi bozmayın! Zira moral, bu uzun ve zorlu yolda en büyük azığınızdır. En iyisi sizi heyecanlandıracak bir başka konu veya yazar seçin.
Kural 9) Üç kanadınız olacak: Heyecan, moral, azim. Bunlardan birisi eksik olduğunda istediklerinizi gerçekleştirmekte zorlanırsınız.
Kural 10) Kültür, birkaç ayda, birkaç yılda ürün veren bir ağaç değildir. Yıllar boyu süren bir çapalama ameliyesinden sonra sabırla pişerek olgunlaşır ve olgunlaştıkça tadından yenmez bir hal alır. Onun için acele etmeyin ve şu ünlü sözü daima hatırlayın: “Bir şey yapacak olduktan sonra zamanın boş cebi her zaman vardır.” Bilmiyorum faydalı olur mu yazdıklarım; ama en azından bunların benim yaşadıklarımdan süzülen bilgiler olduğunu bilin.
“Aziz saatler”
Rahmetli Ali Fuat Başgil’in Gençlerle Başbaşa’sı, bence birçok Batı’dan tercüme “başarı dizisi” kitabından hala daha yararlı. (Son baskısını Kubbealtı Neşriyatı yaptı: Tel.: (0212) 516 23 56.) Başgil hocanın gençlere önemli bir uyarısı var:
“Fikri çalışmanın herkesin mizacına göre değişen verimli ve aziz saatleri vardır. Bunlar bazı kimseler için sabahın erken saatleri, bazıları için de öğleye doğru, öğleden sonra, gece saatleridir. Kendini yokla ve senin aziz saatlerin hangileri ise bunları hiçbir eğlenceye feda edip kaçırma.”
Yeri gelmişken, Cemal Uşşak’ın Nesil Basım Yayın tarafından 7. baskısı geçtiğimiz yıl neşredilen Başarının Yolları adlı kitabı da tavsiyeye şayandır. Tel.: (0212) 551 32 25.
.
Hatay’ın sosyolojisi
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Hatay’ın sosyolojisi
Okuyup araştırdıkça merak ediyorum: Tarihçilerimiz ne yapar acaba? Bu kadar bakir, yüzü açılmadık konu onları bekleyip dururken neden ilgilerini törpüleyecek kör noktalara saplanıp kalırlar, anlamıyorum.
Kestirmeden söyleyeyim: Mesela şu Hatay’ın Türkiye’ye iltihakı (sonradan da Türkiye tarafından ilhakı) meselesi o kadar renkli ve heyecan verici bir konu ki, bir benzerini bulmak için Cumhuriyet tarihini didik didik etseniz, bulamazsınız. Belki bir parça Kıbrıs. O da kısmen.
Hatay’ın ana vatana, Türkiye’ye katılması üzerine birçoğu mangalda kül bırakmayan nutuklar atılıyor; doğru. Üç beş tane de olsa, hatırat yazılmış, bazı diplomasi tarihi kitaplarında şöyle böyle bilgiler mevcut. Emniyet Genel Müdürlüğü ve MİT’in o yıllarda Hatay’ın ana vatana katılması için giriştikleri çabalara dair belgeler de yayınlandı.
Lakin Türk ordusunun Hatay’a girdiği sırada hangi insan manzarasıyla karşılaştığına dair sosyolojik bir tahlil okuduğunuzu hatırlıyor musunuz? Ya Fransız yönetiminin okullarda okunmak üzere Türkiye’den gönderilen ders kitaplarının başındaki Atatürk resimlerini çıkarttırdığından haberdar mısınız? Milli Mücadele’ye karşı oldukları için yurt dışına sürgüne gönderilen 150’liklerden Ali İlmi Fani’nin, Sorbonne doktoralı Mesut Fani’nin, Tarık Mümtaz’ın (Göztepe) işsiz güçsüz dolaştıktan sonra Antakya Sultanisi’nde hocalık yaptıklarını Cemil Meriç yazmasa çoğumuz yine bilemeyecektik.
Hatay için “çok karışık bir şehir” denilir. Bugün bile Türkiye sınırları içerisinde Hatay kadar farklı dini ve etnik kimliğin bir arada yaşadığı ikinci bir şehir bulmak kolay değildir. 1938’de Türk ordusu Şükrü Kanatlı Paşa komutasında şehre girdiğinde Ermeni’si, Süryani’si, Nusayri’si, Çerkes’i, Türkmen’i, Arap’ı, Kürt’ü, Ortodoks Rum’u, Alevi’si, Sünni’si, Fellah’ı ile henüz homojenize edilmemiş, milli kimlik potası içinde eritilmemiş bir topluluk bulmuştur karşısında. Oysa bu sırada Türkiye Cumhuriyeti 15 yaşındadır ve Osmanlı Devleti’nin bakiyyesinden bir milli devlet inşası yolunda en kritik adımlar atılmış durumdadır.
Türk ordusunu Hatay’da peçeli, çarşaflı kadınlarıyla, fesli, şalvarlı, maşlahlı, entarili kıyafetlere bürünmüş erkekleriyle rengarenk bir kalabalık karşılamıştır.
Hatay’da harf inkılabı ne zaman olmuştur biliyor musunuz? Türkiye’den tam 10 yıl sonra, yani 1938’de. Şapka inkılabı ise 13 yıl sonra.
Sizin anlayacağınız, Türkiye toplumunun 15 yıla yayılan değişim süreci, Hatay’da 1 yıl gibi kısa bir süre içerisinde tekrarlanacaktır.
O zamana kadar ufak tefek değişikliklerle Fransızlar Osmanlı kanunlarını, Mecelle’yi tatbik ediyorlardı Hatay’da. Hem biliyor musunuz, Türkiye’de kadastrosu çıkarılan ilk il olarak ana vatana katılmıştır Hatay. Fransızlar, manda idaresi sırasında bölgenin kadastrosunu çıkartmışlardır. Kırıkhanlılar hala Fransızların açtığı bulvarı ve yol boyunca diktikleri ağaçları hatırlıyorlar.
Hatay, o zamanki adıyla Sancak’ta üç dil öğrenmek mecburidir. Fransızca, Türkçe (Osmanlıca) ve Arapça. Türkçe ve tarih dersleri dışındaki bütün dersler Fransızcadır. Bu üç dili zehir gibi bilmeden Antakya Sultanisi’nin bakalorya imtihanını verip mezun olmak imkansız gibidir.
Tekkeler açıktır. Medreseli hocalar liselerde ders vermektedir. Hemen bütün memurlar Şam’dan, Halep’ten gelmiş Araplardır. Hatay, ürettiğini Suriye’ye satarak geçinen bir yerdir.
İlginç bir ayrıntı daha.
Türkler, 1 yıl kadar süren bağımsız Hatay Devleti tecrübesi sırasında şapka giymeye başlamışlardır. Şapka, orada Türklüğü temsil etmektedir. Fakat ufak bir problem vardır. O sırada bazı Hıristiyanlar da şapka giymektedirler. Bir anda kendilerini Türklerle “aynı” toplumsal kesim içerisinde bulan Hıristiyanlar, sırf Türklere benzememek için şapkayı çıkartıp fes giymeye başlarlar. Türklerin sembolü olan fes Hatay’da Hıristiyanların, Hıristiyanların sembolü olan şapka ise Türklerin başındadır!
Alın size harika bir çalışma konusu: Semboller ve ideolojiler!
Hatay, benzersiz bir halita, bir karışım, bir yumak olarak katılmıştır ana vatana. Gözyaşları içinde, büyük bir heyecanı yaşayarak…
Lakin Hatay’ın tarihi eksiktir, yanlıdır ve pusludur. Ve henüz yazılmamıştır…
Halkın tarihini yazmaya başlamadık henüz. Onların neleri yaşadıklarını ve nasıl yaşadıklarını, değişim karşısındaki olumlu ve olumsuz tepkilerini fark edinceye kadar da başlamamız söz konusu olamaz zaten. Hatay, sosyal bilimlerimizin yaklaşmaktan korktukları bir kara deliktir.
.
Bilgi çağı treni kaçarsa!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bilgi çağı treni kaçarsa!
Türkiye son yıllardaki “en büyük küçülme”yi geçtiğimiz yıl yaşadı. Tarihinin en büyük tabii felaketine geçen yıl uğradı. Uluslararası bilim endeksinde, uzun zamandır ilk defa geriye gitti.
Bunları kimsenin dert edindiği yok. Varsa yoksa kupa finali, varsa yoksa yaraların sarılacağı edebiyatı, varsa yoksa “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” papağanlığı. Oysa dünya, tarihin şahit olmadığı bir hızla bilgiye bağımlı hale geliyor.
Emek, para, kültür, ekonomi, hep bilginin içine gömülüyor. Eğitilmiş insan sayısı, kaliteli insan gücü bu yeni dünyada var kalmanın en büyük şartı haline gelmiş. Öyle ki, belli başlı ülkelerin nüfusunun eğitilmemiş olan üçte birini defterden düşseniz, ekonominin motoru teklemeyecek hale gelmiş.
Her şeyin ama her şeyin eğitime, eğitilmiş, kaliteli insana endekslendiği bir dünyaya doğru hızla giderken, güzide üniversitelerimizin SCI (Uluslararası Bilim Atıf Endeksi) sıralamasında dereceye bile giremeyişini, tabir yerindeyse ‘sıfır çekmelerini’ neyle açıklayabiliriz? Üniversitelerin tek ve aslî meselesinin başını örten kızlarımızı derse sokmamak olduğunun hem de bir rektör tarafından cümle âleme ilan edildiği bir üniversiteden ne hayır gelir? Ama anlayan kim?
Okumayan bir toplum, eğitimi ideolojiden, üniversiteyi beyinleri yıkamaktan ibaret gören bir eğitim sistemi ve “Verdimse ben verdim”ci bir idare anlayışı; yeni yüzyılda bizi temsil edecek olanlar maalesef bunlar. Oysa dünyada neler oluyor, neler bitiyor?
Mesela Manuel Castells diye bir ismin Batı dünyasını sarstığından bahsedildiğini işittiniz mi hiç? Hayır, bizim üniversitelerimiz Batı’nın fersude bir fotoğrafına âşık olmuş Mecnun’a benziyor. Batı, onların sadece kafalarında var. Gerçek Batı, düşünen, üreten sorgulayan ve araştıran Batı, zinhar gündemlerine girmez bizimkilerin.
Aydınlanma derler, Voltaire’i okumazlar. Okusalar, İslamiyet hakkındaki saygılı ifadelerini de görürlerdi onun. Atom Çağı derler, Einstein’ı okumazlar. Okusalar, onun ne kadar derin bir Musevî mistisizmi bağlısı olduğunu görürlerdi çünkü. Bilim Çağı derler, Newton’u bilmezler. Bilseler, onun hangi dinî saiklerle araştırmalarını yürüttüğünü ve işin içinde iş olduğunu görürlerdi.
İşte Castells çıkmış, bilgi çağının sosyal ve ekonomik temellerini ortaya koyuyor. Üç ciltlik devasa The Information Age (Bilgi Çağı) adlı kitabıyla yeni bir çağın değerlerini sorguluyor.
Castells de kim mi?
The Wall Street Journal ona “siber–uzayın ilk büyük filozofu” konumunu layık görmüş. The Guardian’ınki de ondan aşağı bir liyakat madalyası değil: “Çağın en olağanüstü düşünürlerinden birisi”. Ünlü sosyolog Anthony Giddens’a göre ise Max Weber ve Karl Marx ayarında bir üstad.
Yeni çıkan önemli düşünce dergilerinden Prometheus, 3. sayısının dosya konusu olarak Castells’in fikirlerini tartışmaya açtı. Günümüzün üç ünlü sosyoloğu Alain Touraine, David Lyon ve Craig Calhoun, onun düşüncelerini tartıştılar sayfalar boyunca. Dergi, gelecek sayıda Castells’in cevabını yayınlayacak.
Matbaa nasıl basılı sözü yaygınlaştırarak okuryazarlığın modern çağın karakteristiği haline gelmesini sağladı ise, 1970’lerde başlayan elektronik kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması da, bu defa globalleşme ile çakışarak bilgi üzerine kurulu yeni bir dünyanın kapılarını açmıştır önümüze.
Bilgi teknolojisinin kimliklerimiz üzerindeki etkisi artarken, sosyal faktörlerin etkisinin azalmakta olması gelecekte ne gibi yeni sorunlara yol açacak? Castells’in sorularından birisi bu.
İnternette adını bile duymadığınız bir ülkede, ismini duymadığınız bir şehirde yaşayan birisiyle hiçbir sosyal etki altında kalmadan ilişki kurabilir, hatta evlenebilirsiniz. Bu, iletişim teknolojisinin, bilginin özel dünyalarımızı nasıl ele geçirmekte olduğunu gösteren sıradan bir örnek sadece.
Castells, hem bireysel, hem de ulusal düzeyde yeni bir çağın eşiğinde bulunduğumuzu söylüyor. Birey, toplumun sınırlarından nasıl kurtuluyorsa, milletler de ‘millî devletin sınırlar’ından kurtulmaya doğru gitmektedirler. Birey ile toplum, ulus ile devlet, birbirinden ayrışıyor, kendilerine yeni varlık alanları buluyorlar. Bilgi, kimlik, kültür, emek, sermaye her şey akışkanlaşıyor, seyyalleşiyor bu dünyada. Seyyal kimliklerin dünyasında, ister istemez bireyin dünyasını yeniden kurmasına yardım edecek karşı hareketler doğmaktadır ki, dinî hareketler bunlardan biridir. Gelecekte dinî hareketlerin zayıflayacağına değil, aksine güçleneceğine dair belirtiler giderek artmaktadır.
Türkiye’nin kısır gündeminden kendimizi biraz çıkartıp biraz da dünyadaki gelişmelere baksak iyi olacak.
.
Ne okumalı?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Ne okumalı?
Meğer okumaktan yana ne kadar dertliymişsiniz? Oysa okumak ile ilgili yazıları yazarken zihnim endişe bulutlarını harmani gibi sarınmış durumdaydı. Paylaşacak birileri olur mu? diye kalemim tereddütlü adımlarla kat ediyordu sayfaları. Yazılardan sonra fakslar, e–mailler birbirini kovaladı. Hepinize teker teker cevap vermeye gayret ediyorum ama gelecek haftalarda yönelttiğiniz soruları müstakilen ele almayı düşünüyorum. Bugün, “Nasıl okumalı?” ve “Niçin okumalı?”dan sonra “Ne okumalı?” sorusunun cevabını hep birlikte arayalım.
Okurken gençlerin başlarının en sık derde girdiği nokta, bir tür rehberlik faaliyeti demek olan okuma yönteminin öğretilmemiş olması. Bu yakıcı soruyu içlerinde duyanların okumanın gerekliliğinden şüpheleri yok. Yani Niçin okumalı? sorusunun cevabını iyi kötü biliyorlar, lakin tezcanlılıkla hemen, Öyleyse ne okumalıyız? sorusuna sıçramak istiyorlar.
Bence asıl handikapları, bu noktada. Çünkü okumanın yöntemini, tekniğini, usûlünü öğretmeden hangi kitapların okunacağını söylemek, bazan onların yönlerini şaşırmalarına, zihinlerinin alt üst olmasına yol açabiliyor.
Sık sık aşağıdaki e–mail adresime şu mealde mesajlar geliyor: “Ben filanca, şu okulda okuyorum, kendimi yetiştirmek istiyorum, bana bir kitap listesi gönderir misiniz?” Bir süre bekletiyorum cevabımı, düşünebilmek için. Ama delikanlı asi mi asi: “Ben de size güvenmiştim, cevap vermeye tenezzül bile etmediniz…” Oysa kitap tavsiye etmek kadar ağır bir sorumluluk gerektiren ikinci bir kalem olduğuna inanmıyorum. Bu bisküvi markası tavsiye etmeye benzemiyor ki! Beğenmezseniz atın, diyemeyeceğiniz bir konuma sokuyorsunuz karşınızdakini. Eline alıp okuduğunu henüz bütün encamıyla ölçüp tartabilecek bir birikim kıvamına erişmiş değil ki muhatabınız.
Düşünün: Bir insan size bütün aklını ve gönlünü bir kova gibi açmış, ağzınızdan çıkacak üç beş kitap ismi ile kendine bir gelecek kurmayı hayal ediyor. İşte burada “abi”nin sorumluluğu bir kat daha artıyor. İslam tarihinin yetiştirmiş olduğu âlimlerin hayat hikâyelerini okurken bir şey dikkatimin cımbızından hiç kaçmaz. Orada söz konusu âlimin, filanca medreseyi bitirmiş olmasından ziyade tahsilini kimden yaptığı, hangi hocalardan o dersi okuduğu önemle vurgulanır. Bunun anlamı şudur: Kitaplar, okur yazarlığı olanların önünde açık bir vaziyette duruyor. Lakin o kitapları hangi usûlle, hangi yöntemle ve kimin dizinin dibine diz çökerek öğrendiğiniz önemlidir geleneksel tahsil sistemi için. Bu tefsir ilmi için olduğu kadar hadis ilmi için de böyle. Tasavvuf ise zaten başlı başına bir davranış ve zihin eğitimi demektir.
Öyleyse, şu okuma listeleri vermek meselesi, nereden bakarsanız bakın tehlikeli. Tavsiye ettiğiniz kitabı alacak kaba sahip olmayabilir muhatabınız; gelip sizi bulabilecekse, mesele yok. Ancak gazete köşelerinden kitap tavsiye edenler için böyle bir yakınlaşma imkânı yok denecek kadar sınırlı. O insanın okuduğunu hazmedip edemeyeceğini, okuduktan sonra kafasında uyanan soruları nasıl izah edebileceğini, bir müşkille karşılaşırsa kime gidip danışabileceğini de öğretmeden, yani bir tür usûl bilgisi öğretmeden “Yelkenler fora!” deyip insanları kitap ormanına rehbersiz olarak salıvermek göründüğünden de ağır bir sorumluluk yüklüyor yazarın omuzuna. Biliyorum, meseleyi biraz abarttığımı, kitap tavsiye etmekten kaçmak için bahaneler uydurmaya çalıştığımı düşünmeye başladınız. Kısmen de haklısınız. Ancak burada söylemek istediklerimi bir cümlede toparlamama izin verin:
Öğrenmek, gerçekte nasıl öğrenileceğini öğrenmek meselesinden kopartılarak ele alınamaz.
Böyle ele alındığı içindir ki, Türkiye’de bir bilgi bataklığı içerisinde cebelleşen öğrenciler ve öğretmenler, bir süre sonra birer papağana dönüşüyor. Bilgi dalının bütünü hakkında, bu bilgi dalının evrensel bilgi şeması içinde nereye oturduğu hakkında ve o bilgiyi öğretme yönteminin felsefesi hakkında bilgi sahibi olunmayınca mevcut zihin dağınıklığı, yazılan mektupların ifadelerinden de anlaşıldığı kadarıyla, dile de yansıyor ister istemez.
Öğretmek her şeyden önce berrak bir anlatımla mümkündür. Bu da ciddi bir dil eğitimini, giderek bir dil bilincini gerektirir. Geniş bir kelime hazinesini, dilin nüanslar zenginliğine vukufiyeti, terimler üzerinde uzlaşmayı sağlayamamış bir dille yukarıdan beri vurgulamaya çalıştığım öğrenmeyi öğrenmek nasıl gerçekleşebilir ki!
Cemil Meriç dil bilincine en sık vurgu yapan düşünürlerimizden. Sohbetlerinden birinde, taraf tutmak deyiminin yerine ortaya atılan yan tutmak’ın yanlışlığına, taraf’ın soyut (mücerret) olmasına mukabil yan’ın somut (müşahhas) olduğunu söyleyerek işaret ediyordu. Anlayacağınız dilimiz, artık soyut olarak taraf tutmayı bile ifade edemeyecek kadar somut ve maddi bir idrak düzeyine indirilmiş durumdadır. Bu kadar maddeleşmiş bir dille felsefe de, edebiyat da, hatta bilim de yapılamaz.
Demek ki okumak, her şeyden önce bir dil bilinci ve dil zevki ile ilgili bir eylemdir. Okumak, insanı bu bilince doğru götürdüğü gibi, dilin tabakalarına, katmanlarına nüfuzu, dilin nüanslarına erişmeyi de mümkün kılar. Demek ki dil, bir kültürün başka pek çok maddi taşıyıcısı ortadan kalksa bile tek başına geçmişi içinde taşıyan ebedî bir ırmaktır. Ne yazık ki bu ırmağın kurumaya yüz tuttuğu günlerdeyiz.
Bunun içindir ki, ilk yapmamız gereken iş, dil ırmağını yeniden çağlatacak kaynakları bulup hafızamıza akıtmaktır. Ondan sonraki görevimiz, hangi alanda veya alanlarda okuma yapacaksak ilgili bilgilerin bir sistematik ve usûl dairesinde öğrenilmesine gayret etmek olmalıdır.
Bir dil bilincine erişmek ve Türkçenin asırlar içinde kazanmış olduğu eşsiz zenginliği kavramak, onu berrak bir su gibi içmek için edebiyatımıza eğilmek zorundasınız. Bunun başka bir yolu yok. Bir milletin dili, sözünü ettiğim ebedî ırmak, her zaman edebiyat yatağı içerisinden akmış ve en ıtırlı meyvelerini orada vermiştir. Onun için edebiyatımızın ve dilimizin ustalarını tespit ederek baş ucunuza koyun ve onları sık sık ziyaret edin. Onların her ziyaretinizde bir başka güzelliği ile karşınıza çıktığını göreceksiniz.
Hemen “Mesela?” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Peki peki, birkaç kitap ve yazar ismi söyleyeceğim, çünkü yazıyı buraya kadar okuduğunuza göre bir miktar öğrenmeyi öğrenmek’in önemine vakıf oldunuz demektir!
Tabiatıyla hepinizin seviyesini, yaşını, ilgilerini, tahsil şartlarını, arka planını, imkânlarını tek tek bilmem mümkün değil. Ancak Türkçe için olmazsa olmaz kabilinden aklıma geliveren birkaç isim şunlar: Son dil virtüozlerimiz Ahmet Hamdi Tanpınar (Huzur ve Beş Şehir), Peyami Safa (Dokuzuncu Hariciye Koğuşu), Cemil Meriç (Bu Ülke), Yahya Kemal (Kendi Gök Kubbemiz), Reşat Nuri Güntekin (Yaprak Dökümü, Çalıkuşu), Halide Edip Adıvar (Mor Salkımlı Ev), Yakup Kadri (Yaban), Ruşen Eşref Ünaydın (Diyorlar ki), Falih Rıfkı Atay (Zeytindağı), Mehmet Akif (Safahat), Necip Fazıl (Çile, Cinnet Mustatili), Ömer Seyfettin (hemen bütün hikâyeleri), Sait Faik (Semaver–Sarnıç Bütün Eserleri–1).
Bu liste çok daha uzatılabilir gerçi ancak başlangıç için sanırım yeterli.
Umduğunu bulamayanlar biraz daha sabretsin. Gelecek hafta daha geniş ve çeşitli ilgilere hitap edecek bir okuma listesi geliyor, haberiniz olsun!
.
İstanbul’un nesini severim?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
İstanbul’un nesini severim?
İstanbul’u dillerine düşürenler hep “aşk diyarı” Boğaziçi’nin ruhlara neşe damlatan manzaralarını, “şehrin tacı” addedilen Sultanahmet ve Ayasofya civarının taşından toprağından tüterek binlerce yılın katmerleşe katmerleşe eşyaya sinmiş seslerini, Topkapı Sarayı’nın görkemini, şimdilerde şehrin siluetini bir sarmaşık gibi saran beş yıldızlı otellerinin “servisleri”ni, gökdelenlerini ve “modern-postmodern” binalarını, ışık ve sefahat, zevk ve eğlence, para ve gösteriş kokan gecelerini anlatır dururlar.
Kuşkusuz sarayları ve beş yıldızlı otelleri, Lale Devri’ne benzer israf ve eğlence demleri, Bizans ve Osmanlı gibi iki süper gücün ihtişamını yansıtan “imperial” yapıları, selatin camileri ve imparatorluk kiliseleri ve bugün onların muadili bir güç gösterisinin sembolleri olan gökdelen kuleleri hep göz önündedir ve hep egemen olmuştur İstanbul’a.
Fakat “bu” İstanbul, “tek” İstanbul mudur, yoksa gözlerden ırak, sessizliğe bürünmüş bir başka İstanbul’dan da söz edilebilir mi?
Ben de elbette Süleymaniye’nin, Sultanahmet’in içinde hayali trapezlere tutunarak kubbelerin derin kavislerine erişmeye can atar, o büyük ustaların sihirli ellerinin taşlara dokunurken uyandırdığı ruhaniyeti her kıvrımda, her büklümde yakalamaya bayılırım. Sultanahmet Meydanı’nda, Topkapı Sarayı’nda gözlerim kamaşır ve bir büyük kültürün nasıl adım adım olgunlaştığını, taşranın ham meyve gibi sunduğu evlatları bu şehrin nasıl bir iksirle altına dönüştürmeyi başardığına hayretler ederim. Lakin…
Lakin bu şehrin içinde yaşayıp da sesi soluğu çıkmadan bir köşede ömür tüketerek ölen ve isimsiz bir mezarda izi tozu kaybolan milyonların yaşadığı ‘şeyi’, nasıl bir “hayat” kategorisi içinde değerlendirmek gerekir acaba?
Mahalleliye bir ömür boyu su taşımış bir saka, ömrü günü çiriş kokuları içinde tükenmiş bir saraç, günler boyu dövdüğü sinilere ismini dahi kazıyamamış bir bakırcı, 1826’da kellelerini bir bir cellatların ipek inceliğindeki kılıçlarına teslim eden binlerce yeniçeri, gül yüzlü çocuklarını “ince hastalık” dedikleri veremin ellerinden kurtarmak için nafile yere çırpınan bahtsız ebeveynler…
Tarihte olduğu gibi bugün de sesi soluğu duyulmayanların şehrin hafızasına emanet ettikleri sesleri etkiler beni. Küçük dünyalarında bir başka zamanın kozasını ören bu insanları plazalarda, ana caddelerde, görkemli ışıklar altında bulamazsınız. Onlar, şehrin kuytu köşelerinde, hiç tahmin edemeyeceğiniz mekan labirentlerindedirler.
Bu yüzden ne zaman gerçek insan sesi duymak istesem, eski İstanbul’un bu izbe, bakımsız sokak ve çıkmazlarına dalarım. Sur diplerindeki esrarengiz yollarda çelik çomak veya saklambaç oynayan oğlanların saçlarını okşar, “Karşıki dağlar, İçin için ağlar” teranesini tutturmuş ağızlarında sakız, ip atlayan kızların sesleriyle gönlümü yıkamaya çalışırım. Yahut Galata’daki eski bir evin kapısının önüne koydukları mindere kaygısızca oturmuş, beyaz tülbentlerini ağızlarının üstünden bürüklemiş iki kadının dakikalarca yan yana oturup da ağızlarını kıpırdatmadan konuşmalarını göz ucuyla seyreder, insanlar arasındaki bu çoktandır unuttuğumuz derunin iletişimin sırlarının ilmek ilmek çözüldüğünü hissederim.
Elindeki koca döner ekmeğini korkunç bir iştahla ısırarak yürüyen delikanlıyı da, ahşap evinin tahtaları kağşamış penceresinde gündöndü çekirdeği yiyerek mahallesinden sevdiği “çocuğu” bir kere daha görmek için süzgün gözlerle etrafı tarassut eden yüzü sivilceli kızları da oralarda görme şansınız vardır sadece.
Bunlar tarihin büyük hikayesi içinde un ufak olup gidecek ayrıntılardır elbette. Ne diye bunlarla uğraşmalı, değil mi?
Sizi bilmem; ama ben beton duvarlar ile çelik kaportalar içinde değil, hala bir şehirde ve insanlarla birlikte yaşadığımı Cankurtaran’da, Kocamustafapaşa’da, Zeyrek’te, Ayvansaray’da, Fener’de, Beyoğlu’nun arka sokaklarında daha iyi anlıyorum ve başka değil, “bu” İstanbul’u çok seviyorum.
.
Sezai Karakoç’un köprüsü
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Sezai Karakoç’un köprüsü
Büyük şehre gelen her Anadolu delikanlısının ilk yılı genellikle tutunacak bir dal aramakla geçer. (Kızlar için durumun nisbeten daha kolay olduğu söylenebilir, zira ön şartları yeterince hazırlanmamışsa aileler zaten onları büyük şehrin labirentlerine atmayı göze alamazlar.) Bu sadece bir gelir arayışı değildir. Manevi ve moral tutamak arayışıdır aslına bakılırsa.
Geldikleri toprakların henüz bozulmamış yüz yüze ilişkilerinden büyük şehrin mekanik örgütlenme düzenine geçtiklerinde bir boşluk duygusu sarar onları. Çıkar üzerine örgütlenmiş bir “kurbanlar toplumu”nda yaşamayı neden sonra öğrendiklerinde o günlerine dudaklarının kenarına iliştirdikleri derin bir kavisle hasret çekerler. Geldiğimin ertesi ayı, kitaplarını yutarcasına okuduğum, şiirlerinden desteler yapıp onlardan hayalimdeki sevgililere -kendimi beğendirmek için- içimden gürül gürül neşideler söylediğim Sezai Karakoç’un ziyaretine gidecektim.
Dağınık bir odada camın kenarındaki bir masada tek başına, iri dereceli gözlüğünün ardından meraklı bakışlarını ok gibi üzerime fırlatan birisi oturuyordu. (Bu cam kırıklarını çiğneyip üzerine acı bir zahter içmiş bakışların hafızamın en mahrem bölgesine kazındığını söylemeliyim.) Merak oklarımızın çarpışmasından ben galip çıkmış olmalıyım ki, ilerleyip kendimi tanıttım. Aramızdaki yabancılık dalgasının, sohbet kuşlarımızın her kanat vuruşunda hızla eridiğini hissediyordum. Ayrıldığımda bu büyük şehirde yalnız olmadığım duygusu bütün benliğimi bir mumya gibi sarmıştı.
Sonra sürekli olmamakla birlikte defalarca yanında bulundum, sohbetlerine katıldım, hasılı, pek çok şey öğrendim kendisinden. Fakat asıl öğrendiğim -veya öğrendiğimi zannettiğim- şey, Müslüman olmanın ve aydın olmanın tahminimizden de ağır bir sorumluluğu omuzlarımıza yüklediği idi. Adeta dağların bile kabul etmediği bir sorumluluğu üstlenmeye aday olduğumuzun bilincini zerkediyordu her hareketiyle damarlarımıza.
Sezai Karakoç, Türk aydınının onurunu temsil eden birkaç isimden biridir. Bu sözü abartılı bulanlar olabilir ancak, hemen bütün maddi bağ ve bağlantılara sırt çevirmeyi ve zeytin ekmek yeme pahasına Diriliş davasına en ufak bir gölge düşmesine sebebiyet verecek her türlü nimeti elinin tersiyle itmeyi bilmiş birisidir o. Parasızlıktan telefonlarını dahi sattığı bir zamanda yurt dışından sipariş edilen kitaplarının çekini bankadan tahsil etmemesi ve Galata Köprüsü’nün üzerinde yırtıp balıklara yem olarak atması, bu örneklerden sadece biridir.
Denilebilir ki, bir aydın angaje olamaz mı? Bir partinin, bir grubun, bir kesimin içinde yer alıp yine de onuruyla eser veremez mi? Doğru. Dünyada da pek çok örneği var bu aydınların. Lakin kabul etmeli ki sıkıntı ve rizikoları da eksik değildir bu muhataralı konumun.
Bir Nazım Hikmet’i vezir eden de, rezil eden de o hep güvendiği “bir yerler” olmamış mıdır? Çağdaş Marksizm’in en eleştirel beyinlerinden birisi olan Gyorgy Lukacs’ı, ahir ömründe tıpkı Galileo gibi hata yaptığını itirafa mecbur bırakan Komünist Partisi değil midir?
Karakoç, tertemiz bir iz bırakmak istiyordu sanat ve fikir atlasında. Çamurdan geçilmeyen bir Babıali’de Köroğlu’nun atı gibi paçasına en ufak bir kir bulaştırmayacaktı. Sanat ve fikir gergefine dünyanın en saf ve en berrak pırıltılarını, gökkuşağının renklerini damla damla düşürür gibi çalışacak ama aynı zamanda bir ahlak abidesinin ham maddesi olan yalçın kayaları, dağların doruklarından söküp getirerek bir ömür boyu işleyecekti. Bu zor ve çileli yolda yalnız kalmak, etrafını küstürmek ve kendisinden menfaat bekleyenlerin birer birer uzaklaşmasını ağır çekimle seyretmek mukadderdir. O, bu kaderi bizzat yaşayan adamdır; daha doğrusu trajediyi.
Hayat ile sanat, toplum ile kültür, fizik ile fizik ötesi arasında köprü kurmak, sanatçının kaderi değil midir? Aynı zamanda bu kader ve bu karar değil midir onu tepeden tırnağa kuşatan tutku?
“Sanat eseri” diyor Karakoç, Edebiyat Yazıları I’de, “fizikten bir kurtuluş, fizikötesine bir çıkış noktası ararken, ileri atılan bir köprü ucudur. Kimi zaman, bu uç, muallakta kalır; tutunacağı yeri bekler, ya da kollar gibi. Kimi zaman da, tekrar yere düşer ve parça parça olur… Ama bir kez yükseldi o; yere düşse de, o ülkeden, izler, yaldızlar taşır. Yerdekilerin içine bir ateş düşürür.”
Cemil Meriç köprüyü yatay düzlemde ele almış ve geçmiş ile gelecek arasında bir köprü olmak istediğini haykırmıştı. Sanatçı için ise köprü, tıpkı Ortaçağ’ın pontifex şahsiyetlerinde olduğu gibi dikey düzlemde kurulmalıdır; yani fizik alemden metafizik aleme doğru. Bazan da tersine, yukarıdan aşağıya kurulabilir bu köprü ki, burada dil artık susmalıdır!
.
107 yıl önceki bir okuma listesi!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
107 yıl önceki bir okuma listesi!
Geçtiğimiz hafta tarih ve sosyoloji alanlarında önemli 10’ar kitabın ismini kısa notlarla birlikte duyurmuştum. Edebiyat, felsefe, yakın tarih, şiir, İslam kültürü gibi alanlarda da listeler oluşturmaya çalışıyordum ki, Necip Asım’ın (18611935) 1893’te, bundan tam 107 yıl önce yayınlanmış olan Kitap adlı kitabında ilginç bir okuma listesine rastladım. Dönemin zihniyet ve kültürünü yansıtan bu listedeki kitapları dikkatinize sunuyorum. Tanzimat’ın ilanından yarım asır sonra bir Osmanlı (üstelik “Türkçü”) aydın okuyucularına şu kitapları tavsiye ediyor:
1. Tefsir-i Tibyan (Muhammed b. Hamza ed-Debbağ)
2. Mevlid-i Şerif (Süleyman Çelebi)
3. Hilye-i Hakani (Mehmed Hakani)
4. Telemak Tercümesi (Fenelon)
5. Husrevname (Xenophon)
6. Mukaddime (İbn Haldun)
7. Hümayunname (Beydeba)
8. Gülistan (Sadi)
9. Mesnevi-i Şerif Tercümesi (Nahifi)
10. Durub-i Emsal-i Osmaniyye (Şinasi)
11. Fezleke-i Tarih-i Osmani (Ahmed Vefik Paşa)
12. Ahlak-ı Alai (Kınalızade Ali)
13. Koçi Bey Risalesi
14. Mizanu’l-Hakk fi İhtiyari’l-Ehakk (Katip Çelebi)
15. Cidal-i Sadi be Müddei (Sadi)
(Necip Asım Yazıksız, Kitap, Yayına hazırlayan: Türker Acaroğlu, İstanbul 1993, İletişim Yayınları, s. 158-159.) 19. yüzyıl sonundaki bir Osmanlı aydınının dünyası bu kitaplardan örülüydü. Bir de 21. yüzyıla 6 ay kala yayınlanan benim listeme bakın ve kıyaslayın!
Uçmak ve yürümek!
Kitaplardan iktibas yapma işine Walter Benjamin kadar önem veren ikinci bir kişiye rastlamadım okumalarım sırasında. Benjamin’e göre okuyan kişi, hayallere dalmış zihninin özgürce uçuşunu izler, oysa kopya eden kişi, “uçmaz”, aynı mesafeyi “yürür”. Bir bölgenin üzerinden uçakla geçmekle o bölgeyi yürüyerek katetmek arasındaki farka benzetir okumakla kopya etmenin farkını Benjamin.
Gerçekten de müthiş bir kafa şu Walter Benjamin!
Kitapları nereden mi çıktı? Artık o kadarını da siz buluverin lütfen. Burada kitap kurtluğundan bahsediyoruz, biraz size de iş kalsın değil mi?
Tarih boyunca kitap kurtları
Hazır söz okumaktan ve kitaplardan açılmışken hafızamın bir yerlerinde kalmış bazı yazılardan sizi de haberdar edeyim istedim.
Bildiğim ilk kitap kurtlarından birisi Aristo’dur. Kendi zamanına kadarki bütün bilimleri öğrenip onları bir bilgi şeması içine sokma çabası, gerçekten de hayranlık uyandıran bir girişimdir. Yalnız çok kitap okumakla kalmamış, aynı zamanda yorumlamış, modern çağa kadar kullanılan bir metodoloji kurmuştur.
İbnu’nNedim, 10. yüzyılda yaşamış tarihin en büyük kitap kurtlarından biridir. Fihrist adlı eseri İslam medeniyetinin altın çağının adeta bibliyografyası niteliğinde olup vazgeçilmez bir eserdir. Birçok eserin varlığından sadece onun kayıtları sayesinde haberdar olabiliyoruz.
Katip Çelebi ise kitap kurtlarının ilk safında yer alması gereken isimlerdendir. Ayrıca kitabın felsefesi üzerine de ciddi ciddi kafa yormuştur. (Kitap hakkındaki görüşleri için Yağmur dergisinin Ocak 2000 sayısında yayınlanan Kalemin Kanatları başlıklı yazıma bakılabilir.)
Karl Marx ve Adam Smith de tarihin gördüğü en çalışkan kitap kurtlarındandır. Marx’ın ömrünün sonlarına doğru Osmanlıca öğrenmeye başladığını, Engels’in de Farsça öğrendiğini bu iki kafadarın çalışkanlığına birer delil olarak dikkatinize sunuyorum.
Ahmed Midhat Efendi’den Cemil Meriç’e uzun bir hat çizilebilir Tanzimat sonra, kitap kurtları için. Fakat saydığım isimler aslında kitap ile kendilerine birer dünya kuranlar. Bir de sadece okumak için okumak isteyenler ile sadece kitap almak için alanlar ve biriktirenler vardır ki, bu gizli kitapseverler pek fazla bilinmez. Bir de kağıt hastaları var ki onlara da bir başka çağdaş kitap kurdu Ali Birinci’nin deyişiyle selülozofiller diyoruz. Neyse, galiba ileride bu konuya tekrar dönmemiz gerekecek.
Kitap kopya edin!
Yanlış okumadınız, size kitap kopya etmenizi tavsiye ediyorum. Neden mi? Anlatayım izninizle. Rahmetli Mehmet Kaplan, fakülteden hocamdı. Sık sık bir Batılı yazara dayanarak ünlü bir edebi eseri, bir romanı mesela, yeniden yazmanın öneminden bahsederdi. Mesela, derdi, Stendhal’ın Kızıl ve Kara’sını alın ve satır satır yeniden yazın.
Doğrusunu söylemem gerekirse bunu birkaç defa denedim ama bitirmeyi başaramadım. Ancak yazdığım parçaların zihnimin şekillenişine etkilerini sonraki yıllarda fark etmeye başlayınca “Keşke bu öğüdü ciddiye alıp daha fazla kitap kopya etseydim” diye hayıflandığımı hatırlıyorum.
Nitekim yıllar sonra notları, fişleri, iktibasları yazmanın normal okumaya göre zihnimi ne kadar iyi terbiye ettiğini bizzat müşahede ettim. Bu açıdan size, Türk edebiyatının en güzel eserlerinden bazılarını (Huzur veya Beş Şehir olabilir) satır satır kopya etmenizin çok faydalı olacağını gönül rahatlığıyla tavsiye edebiliyorum. Normal okumada zihin tarafından es geçilen pek çok önemli noktanın yazarken nasıl dikkatinizin cımbızı tarafından yakalandığını göreceksiniz.
.
Memleketimden Nazım manzaraları
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Memleketimden Nazım manzaraları
Geçtiğimiz 3 Haziran günü, Nazım Hikmet’in ölümünün 37. yıldönümüydü. Bu yıl eskisinden daha “görkemli” bir kutlama düzenlenmiş gazetelerden öğrendiğimize göre. Türkiye’den Moskova’ya giden bir grup gazeteci ve yazar Nazım Hikmet’in mezarının başında toplanmış, Bursa hapishanesinin bahçesinde diktiği çınarın altından ve dahi ülkenin çeşitli bölgelerinden aldıkları toprak numunelerini mezarına dökmüşler. Sonra da vasiyetini 37 yıllık bir gecikmeyle yerine getirip mezarının başucuna bir çınar fidanı dikmişler.
Dahası, bu acar grup Nazım’ın kemiklerinin Türkiye’ye getirilmesi için mezarın başında bir imza kampanyası düzenlemiş. Fakat Nazım’ın hayatta olan son karısı Vera, bunun için henüz erken olduğunu söylemiş! Tabii hazirun meyus ve mükedder olmuş; öyle anlaşılıyor.
Şu Nazım Hikmet meselesi bir açıklığa kavuşmalı artık. Neden tutuklandı? Kim tutuklattı? Kim affetti onu? Niçin Sovyetler’e kaçtı ve neden dönmedi?
Nazım Hikmet’i sadece Nazım Hikmet olarak düşünmeyin. Bir beyzade ve paşazadedir. Umur görmüş bir ailenin çocuğudur. Dahası, İstiklal Harbi’nin önde gelen paşalarından Ali Fuad Cebesoy’un yeğenidir. Yani dayısı general olan bir komünisttir. Devletin üst kademeleriyle senli benli olabilmektedir bu yüzden de. (Dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer ile yaptığı görüşmeleri daha önce yazmıştım.)
Orhan Kemal anlatıyor: Bursa hapishanesine gelir Nazım. Orhan Kemal ile aynı odada kalırlar. (Bu odanın koğuş olmadığı, bir tür ayrıcalıklı oda olduğu anlaşılıyor.) Orhan Kemal’in Nazım’a pişirdiği ilk yemek sucuklu yumurtadır. Hapishane ortamı bu, tek bir kaptan yenilecektir yemek. Fakat o da ne? Bizim “Mavi Gözlü Dev” itiraz eder aynı kaptan yemeye. Ayrı bir tabak ister ve yemeğini diğer mahkumlardan ayrı yer.
Onun çok abartılan hapishanelerde süründüğü masalı ise gerçekten de incelenmeğe değer bir konudur. Elbette bir insanın, hele hele bir şairin hangi şartlarda olursa olsun hapiste yatması, özgürlüğünün elinden alınmış olması yeterince bir azaptır. Lakin çevresinin abarttığı kadar da kötü değildir Nazım’ın durumu.
Bir kere, diğer mahkumlardan ayrı bir odada kalmaktadır. Siyatiklerini tedavi ettirmek bahanesiyle Çankırı’dan Bursa hapishanesine getirilmesi ise ayrı bir konudur ve bu konuda dayısının torpilinin devreye girdiği anlaşılıyor. Aynı davadan kendisi de 15 yıla mahkum olan Dr. Hikmet Kıvılcımlı anlatıyor:
“Hepimiz 15’er yıl ağır cezalara çarpıldık. Çankırı cezaevinde, mahalli polisçe resmen ve altı Nazım Hikmet imzalı mühürlü makbuz karşılığı Nazım’a 30 lira “aylık” teselli yardımı getirildi. Bu utanç vericiliğe karşı ben isyan ettim. “Dayı Paşa”sı (General, eski Moskova Büyükelçisi Ali Fuad Cebesoy), Nazım’ı, İstanbul’a yakın, zenginlerin kaplıcalar kenti olan Bursa’ya naklettirdi. Ben önce Amasya, sonra Kırşehir cezavine sürüldüm.” Bursa’da hapislik yılları da bir tuhaftır. Ara sıra kaplıcalara gitmektedir. Nazım hapisteyken Tosca Operası’nın librettosunu çeviriyor, ünlü aktrist Semiha Berksoy da Ankara’da oynuyor. Birbirlerine aşık oluyorlar. Semiha Berksoy Almanya’dan Bursa’ya geliyor, hapishanede sözümona “sürünen” Nazım, Selvinaz Otel’de ona bir oda ayırtıyor. Kendisi de “tedavi” maksadıyla bu kaplıcaya gidiyor. O gün iki jandarma refakatinde otele geliyor Nazım ve Semiha Berksoy ile odasında buluşuyor, konuşuyor, birlikte oluyorlar. (Bunları Semiha Berksoy, gazeteci Füsun Özbilgen’e 1985’te anlatıyor. Yalçın Küçük, Aydın Üzerine Tezler’in 5. cildinde ondan naklediyor.)
Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın anlattığına göre hapishaneden bir ara 6 ay hava değişimi alır her ikisi de. Yani özgürdürler. Dr. Hikmet, Hatay yoluyla Halep’e, oradan da Şam ve Beyrut’a kaçar; ama sonuçta yakalanır. Nazım Hikmet ise süre bitiminde hapse döner.
Gördünüz mü zindanda yatan Nazım’ın çektiklerini?
Yazacaklarımın çok azını dile getirebildiğimi biliyorum. Ama son bir nokta olarak tutuklanmasına giden büyük olayları bizzat Nazım’ın tetiklediğini söylemem gerekiyor. Önce yakın dostlarından Şevket Süreyya Aydemir’in patlattığı bu bomba, Nazım tüccarları tarafından nedense ört bas edilmeye çalışılıyor.
Nazım Hikmet, 1937’de Ömer Deniz adlı Harbiyeli bir öğrenci ile İstanbul’da İpek Sineması’nda buluşur, konuşurlar. Konuşma sırasında Nazım bu üniformalı Harbiyeli gençten huylanmış, eve gider gitmez İstanbul Emniyet Müdürlüğü Komünist Masası şefine onu ihbar etmiştir. Evet, açıkça ihbar! İş askeriyeyi ilgilendirdiğinden Emniyet Harbiye’ye haber verir bu olayı araştırmaları için, haber Harbiye kanalıylan Fevzi Çakmak’a kadar ulaşır ve sonuçta Nazım gözaltına alınır. Dava sonunda pek çok suçsuz kişi de tutuklanır, hüküm giyer.
Bunları anlatan Kerim Korcan, “Nazım, Ömer’i ihbar etmeseydi, belki gene de bir Harp Okulu davası olacaktı, ama bu sefer kesinlikle Nazım bu olayın içinde olmayacaktı.” demektedir Harbiye Kazanı’nda. Kendi kendini ihbar eden Nazım, yıllar sonra bu davranışından pişmanlık duyduğunu (tıpkı Mehmet Emin ve Abdülhak Hamid aleyhine başlattığı “Putları Yıkıyoruz” kampanyasından pişmanlık duyması gibi) itiraf edecektir. Tek Parti döneminin içeri tıktığı Nazım’ı, işe bakın ki, Demokrat Parti af kanunu çıkartarak hürriyetine kavuşturacaktır!
.
Felsefeye dalmak!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Felsefeye dalmak!
Felsefe en zorlu alan gibi görünür gençlere. Bunun çeşitli sebepleri var elbette. Yetiştiğimiz yıllarda büyüklerimiz felsefenin yanına yaklaştırmaz, “Felsefe, vesvese” tekerlemesini dillerinden düşürmezlerdi.
Buna rağmen felsefe okumak için yola çıkanları bir sürü tehlike beklerdi.
Bursa’da, Yeşil Türbe ve Türk—İslam Eserleri Müzesi (eski Yeşil veya Sultaniye Medresesi) ile bir üçgenin köşelerini teşkil eden Sur Kitabevi’nin loş, dehlizi andıran pınarından kana kana bilgi içtiğimiz günlerden birinde bundan 11 yıl önce kaybettiğimiz İbrahim Ünal Taşkın ağabeyin –kendisini rahmetle anıyorum— teşvikiyle başlamıştım felsefe kitapları okumaya. Başlayış o başlayış! O gün bugündür gerek okuyucu olarak, gerekse çevirmen ve yazar olarak felsefeyle ilgim hiç kesilmeden sürüp gidiyor.
Başlangıçta çok zorlandığımı itiraf etmeliyim. Birçok kavram kafamda arı vızıltısı gibi uçuşuyordu; ne nedir, kim neyin devamıdır, tam olarak bilemediğim için kafamda hercümerc olmuş bir yığın bilgiyi taşıdım bir süre. Önce el kitaplarından başladım, sonra yavaş yavaş felsefe tarihleri okudum, daha sonra da felsefenin özel meseleleriyle ilgili kitaplar…
Beni engellemeye, vazgeçirmeye çalışanlar da olmadı değil. “Sapıtacağımı” düşünerek abice tavsiyelerde bulunanlar, “daha yararlı” konularla uğraşmamı salık verenler, gidişatımdan endişe duyanlar çoktu.
Bir hatıramı naklederek konuyu biraz açmak istiyorum. İstanbul İlim Yayma Yurdu’nda kaldım öğrencilik yıllarımdı. O yıllar, İslamcılığın “altın yılları” olarak anılacaktır herhalde ileride. Sonradan çok iyi dost olduğumuz bir abi, benim Suut Kemal Yetkin’in Estetik Doktrinler Tarihi adlı kitabının özetini çıkarttığımı görünce, acıyarak yaklaşmıştı yanıma. Bunlarla niçin uğraşmak gereğini duyduğumu, bunlar yerine İslâmî konulardaki eksikliklerimi kapatmamın, kaynak kitapları okumamın daha yararlı olacağını söylemişti uyarı tonuyla.
Diyeceğim o ki, bu tavır, kendi içinde tutarlı ve haklı da olsa, herkesin aynı şeyi yapması gerektiği gibi toptancı bir mantığa dayanıyordu. Kur’an ve hadis çalışmayanlar, İslamî ilimler konusunda eksiği bulunanlar dinen de eksik sayılıyordu neredeyse! Şüphesiz ki dinen öğrenilmesi gereken bilgileri öğrenmek ve Kur’an’ın âyetlerinin, Hz. Peygamber’in sözlerinin künhüne vakıf olmak her Müslüman için temel bir vazifedir. Herkes kendi çapında bununla meşgul olmak yükümlülüğündedir. Ama benim bulunduğum nokta, artık kültür safhasıydı ve burada, “bizim” dışımızda neler olup bittiğini öğrenmek de dinin bir parçası olmak gerekiyordu.
Velhasıl, felsefe öğrenmeyi hem içten, hem de dıştan zorlaştıran faktörler devreye giriyordu. Ama yılmayacaktım. Devam ettim.
Bugün de müzmin bir felsefe öğrencisi olarak yoluma devam ediyorum. Bu yolculuğumdan da doğrusunu söylemem gerekirse hiç pişman olmadım. Dolayısıyla aşağıdaki listenin büyük ölçüde 20 yıllık felsefe öğrenciliği serüvenimden süzüldüğünü belirtmeliyim.
Felsefe kitapları
1.John Herman Randall, Jr.—Justus Buchler, Felsefeye Giriş, Ege Üniversitesi Yayınları, 1982 (Çeviren: Ahmet Arslan). Okuduğum kitaplar içerisinde bir miktar alt yapı gerektirmekle birlikte kesinlikle en sistematik olanlarından birisi. Felsefenin hayatla ilgisinden başlayarak din, ahlak ve estetiğe kadar pek çok alanı felsefenin ışığında tartışan önemli bir kitap. Ne yazık ki yeni bir baskısının yapılıp yapılmadığını bilmiyorum.
2.Takiyettin Mengüşoğlu, Felsefeye Giriş (Remzi Kitabevi). Bir ders kitabı olarak son derece açık bir dille kaleme alınmış ancak yazar, belli kavramları fazla açıklamaya gerek duymadan kullanıyor. Bu bakımdan bir sözlükle (mesela Ahmet Cevizci’nin Felsefe Sözlüğü ile) okunması tavsiye edilir.
3.A. Kadir Çüçen, Felsefeye Giriş (Asa Kitabevi, 1999). Baş tarafında felsefe öğretimi ile ilgili pedagojik bir tartışmayı da içeren faydalı bir giriş kitabı.
4. Alfred Weber, Felsefe Tarihi (Sosyal Yayınlar). Yahya Kemal’in dostlarından H. Vehbi Eralp tarafından Türkçeye kazandırılan bu önemli kitabın yazarı, ünlü sosyolog Max Weber’in kardeşidir. Maalesef yüzyılımızın başlarında kaleme alındığı için 20. yüzyıl felsefesi kısmı eksiktir.
5.Bedia Akarsu, Çağdaş Felsefe (Milli Eğitim Bakanlığı, 1980). İngilizce bilseniz size John Pasmore’un o nefis A Hundred Years of Philosophy’sini (Felsefenin Yüz Yılı) tavsiye ederdim ama bu kitap da faydadan hali değil. Çağdaş felsefenin temel metinlerini kısa açıklamalarla veren filozofların metinlerine dayalı bir kitap.
6.Pitirim Sorokin, Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri (Bilgi Yayınevi), Çeviren: Mete Tunçay. Geçtiğimiz yüzyılın sonu ile bu yüzyılın başlarında üretilmiş toplum felsefelerinin en önemlilerinin özetleri, eleştirileri ve karşılaştırmaları…
7.Descartes, Metot Üzerine Konuşma (Sosyal Yayınlar). Felsefe öğrencileri genellikle doğrudan filozofların kitaplarına girmekten, zor olduğu gerekçesiyle çekinir, ikinci, üçüncü el yorumlarını okumayı tercih ederler. Oysa sanıldığının aksine birçok filozofun kaleminden çıkan metinler, yorumlarından daha kolay anlaşılır. Bunun en güzel örneği, Descartes’ın bu en çığır açmış kitabıdır. (“Düşünüyorum, öyleyse varım” cümlesi bu kitapta söylenmiştir.) Belki okumayanlar şaşıracaktır ama kitabında hatıralarından bile bahseder modern felsefenin babası.
8.Doğan Özlem, Tarih Felsefesi (Ara Yayıncılık). Tarih felsefesini çağdaş felsefenin ulaştığı yeni yorumlar ışığında değerlendiren ve önemli metinlerin çevirilerini sunan derli toplu bir çalışma.
9.Ahmet Cevizci, İlkçağ Felsefesi Tarihi ve Ortaçağ Felsefesi Tarihi (Asa Kitabevi, 1998, 1999). Bir modern çağ cildiyle tamamlanacak olan bu 3 kitaplık dizi, önemli bir boşluğu dolduruyor.
10.Seyyid Hüseyin Nasr, İslam ve Modern İnsanın Çıkmazı (İnsan Yayınları, 1984), Çeviren: Ali Ünal. Genel olarak modern dünyanın, özel olarak ise modern felsefenin geleneksel İslâm perspektifinden bir eleştirisini sunan kitap, özellikle tavsiyeye şayandır.
Hiç şüphesiz bu listenin bütünü kucaklamak gibi bir iddiası yok. Sadece daha ilerisine geçebilmeniz için bir tür yol azığı vazifesi görecektir bu kitaplar.
Felsefe tarihinin eleştirisi
Bütün bunların üzerine İnsan Yayınları’nda halen mevcudu bulunan bir çevirimi okumanızı tavsiye ederim. Bu kitap, özellikle bilimle ilgilenen okuyucular açısından çok sarsıcı tezler ve yaklaşımlar içeriyor. Aynı zamanda felsefe tarihinin dönemin ideolojisiyle yakın bağlarını da (örneğin Descartes’ın, hayvanların diri diri kesilip biçilmesine (vivisection) nasıl cevaz verdiğini) ayrıntısıyla ortaya koyuyor: Kitap Fritjof Capra’nın. Adı: Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası. Şahsen çok etkilendiğim kitapların başında geliyor. Benden söylemesi!
.
Osmanlı’yı donduran soğuk
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı’yı donduran soğuk
Osmanlı tarihini anlamak niçin Cilalı Taş Devri’ni anlamak kadar zor? Osmanlı’dan hâlâ kopamadığımız, kendimizi ondan ayırt etmesini bilmediğimiz için midir bu esrarengiz tarihin labirentlerinde Mısır piramitlerinin koridorlarındaki gibi kayboluşumuz?
Osman Gazi’den Abdülhamid’e kadar bu insanların gerçekte ne yapmak istediklerini bilmek bu kadar zor mudur?
Evet, gerçekten de zordur. Başka bir deyişle, sanıldığı kadar kolay değildir. Walter Benjamin’in deyişiyle “geçmişte yaşamış olanları kuşatan hava”nın bize değebilmesi için pek çok işlemden geçmesi gerekir çünkü. Her işlemde biraz daha bulanan görüntü, sonunda bir bardak suyu bir bardak bozaya çevirecektir. Birincisindeki şeffaflık, ikincisinde artık bir bulamaca dönmüştür.
Tarihçinin veya tarihi anlamaya çalışanın görevi de bu işlemi tersinden yapmak, bozayı suya avdet ettirmektir. Ya da yine Benjamin’e başvurursak, tarihin havını tersine taramaktır.
Tarihçilik, bir bakıma dedektifliktir.
Tarih, en çetrefilli bulmacadır çünkü. Cazibesi de buradan gelir.
Tarih, benim için bitmek bilmeyen müthiş bir heyecan yumağıdır. Hiçbir şey beni tarihteki bir bulmacanın ipuçlarını çekiştirirkenki kadar heyecanlandırmaz. Görünüşe aldanmamak, bu bilim dalının giriş kapısına altın harflerle yazılmalıdır.
Son olarak ulaştığım bir nokta, önüme inanılmaz bir ufuk açtı. Bu ufuk, tarihe bir de hava durumu açısından bakmanın önemine götürdü beni.
Tuhafınıza gitti, biliyorum. Havadan sudan işlerle tarih gibi mümtaz bir bilimin ne alıp vereceği olabilir ki, öyle değil mi?
Siz öyle zannedin. Dendrokronolojistler öyle demiyor ama.
Dendrokronoloji, hani şu bitkilerin içindeki halkaları inceleyen bilim dalı. Bu bilim dalına mensup uzmanlar, ağaçların içindeki halkaların büyüme ve küçülmelerinden çok önemli sonuçlar çıkarıyorlar.
Mesela bin yıllık bir ağaç buldular ve ortasından bir kesit aldılar. Eğer bir dönemde ağacın kökleri iyi su almışsa halkalar genişliyor, su alamamışsa daralıyormuş. Bundan ağacın tarihinde bazı dönemlerde sulak mevsimler, bazı dönemlerde kurak mevsimler yaşandığı sonucunu çıkarıyorlarmış.
Şimdi, meselenin bam teline geliyoruz, bu incelemelere göre Avrupa ve Anadolu yarımadasında, 1580’lerden itibaren bir Küçük Buz Çağı yaşandığı ortaya çıkıyor. Asıl Büyük Buz Çağı, 10 bin yıl önce yaşanmış. Fakat tarihte bazı dönemlerde soğuma ve ısınma devirleri yaşanıyor. Buna göre mesela 1900–1950 arasının iklimi ile 1950–2000 arasının iklim şartları farklı. Bunun gibi 1580’lerden önceki dönemde aşırı sıcaklar, bu tarihten 1700’lere kadar ise genel hava durumunda aşırı soğuklar söz konusu.
Tarihçiler bunun Avrasya’daki büyük karışıklıkların ve isyanların sebebini oluşturabileceğini düşünüyorlar. Tabii ki tek sebep değil, ama önemli bir sebep.
Mesela William J. Griswold, Celali İsyanları’nın (1591–1611) sebepleri arasında genel soğumayı ihmal etmemek gerektiğini söylüyor. Bu soğumanın hububat rekoltesinde düşüşe yol açtığına, bunun köylerin boşalmasına, tarihçilerin deyişiyle “büyük kaçgun”a, onun da Celali İsyanları’nı götüren süreci tetiklediğine işaret ediyor (Anadolu’da Büyük İsyan, Çeviren: Ülkü Tansel, İst. 2000, Tarih Vakfı Yurt Yay.).
Süreyya Faruki, yeni çıkan bir kitabında Küçük Buz Çağı’nın Osmanlı topraklarındaki isyanlarda oynadığı role değiniyor ve “suçlu”lardan(!) birisinin de hava durumu olabileceğini iddia ediyor (Approaching Ottoman History, Cambridge, 1999).
Climate, History and the Modern World (Routledge, 2. Baskı, 1995)) adlı değerli çalışmasında Hubert Lamb’ın Avrupa için verdiği bilgiler Osmanlı tarihine de ışık tutuyor. Mesela 1670’lerde Londra’da Thames Nehri’nin tamamen donduğundan söz ediyor. Biz de 16. yüzyılın sonları ile 17. yüzyıl boyunca pek çok defa İstanbul Boğazı’nın donduğunu biliyoruz. Bu kışlar, kendinden önce ve sonra bu yoğunluk ve devamlılıkta yaşanmamış soğuklara sahne olmuştur.
Küçük Buz Çağı’nın özelliğini, soğuk kışlar, kurak yazlar oluşturuyor. Hububat üretimi düşüyor. Devletin topraktan aldığı vergiler düşüyor, enflasyon yükseliyor. Kıtlık olmasa bile kuraklık başlıyor. Bunu bize ağaçların halkaları haber veriyor.
Böylece Osmanlı tarihinin çok önemli bir kırılma noktası oluşturan (genellikle “gerileme dönemi”nin başlangıcı diye adlandırılan) dönemini bu hiç bakılmamış pencereden görme fırsatını yakalamış oluyoruz.
Osmanlı tarihinin bir dönemini donduran bu soğukların tarihin gidişatı üzerinde nasıl bir etki yaptığı gerçekten incelenmeye değmez mi?
.
Güneşin batmadığı günler
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Güneşin batmadığı günler
Ne olduysa oldu, geçtiğimiz hafta şeytanın bacağını kırıp Bakü’ye gidişimden itibaren konar göçer leyleklere döndüm.
Önce Bakü, ardından Kapadokya, en son olarak da Moskova–St. Petersburg gezilerini bir haftaya sığdırmayı başardım. Yoksa dualarımdan birinde ben de Evliya Çelebi gibi “Şefaat ya Resulallah!” yerine dilim sürçüp “Seyahat ya Resulallah!” dedim de haberim mi yok?
Geçtiğimiz pazar günü uçağımız Moskova’ya doğru havalanırken, bir halk hakkında bu kadar çok önyargıyı beraberimde taşıdığımın farkında bile değildim. Dönüş yolunda bu yanlı ve hatalı önyargılarımın çoğundan kurtulup hafiflemiş olduğumu hissedecektim.
Rus insanı, bir zamanlar bizim “Moskof” diye nitelendirdiğimiz o Frankeştayn değil kesinlikle. Onu ancak Dostoyevski’nin eserlerinde bulduğumuz tiplerde tanıyabiliriz. Ruslar ilk bakışta ten renklerinden gelen bir soğuk rüzgâr estiriyor görünseler de, biraz deşildiklerinde içlerindeki sıcaklığın, kibarlık ve yardımseverliğin bütün yüzlerine ne büyük bir hızla yayıldığını görüyorsunuz.
Özellikle de kadınlar…
Zaten Rusya’da erkekler ortalıkta yok gibi. Onların nerede olduklarını bilmiyorum ama kadınlar çöpçülükten tren kondüktörlüğüne, amelelikten manavlığa kadar her alana el atmış durumdalar. Buna rağmen güzeller ve bakımlılar. Erkekler ise anlaşılmaz bir hızla 40’larına vardıklarında çöküyor, 50’lerinin ortalarında da ölüp gidiyorlarmış. Çok küçük yaşta alkol ve uyuşturucu kullanmaya başlamalarına bağlıyorlar bunu. Ben “Çok mu çalışıyorlar acaba?” diye sorduğumda muhatabım gülerek, “Aslında kadınlar daha çok çalışıyor.” şeklinde cevaplıyor.
Bizim pek alışık olmadığımız bir sıkıntıyı yaşıyor bugün Ruslar. Rusya’da nüfus büyük bir hızla azalıyor. Her yıl 1 milyona yakın insan nüfustan düşülüyor. Ailelerin en fazla bir çocuk sahibi olmaları, boşanmaların yüzde 60’ları bulması, fakirlik ve çocukların küçük yaşlardan itibaren cinsel serbesti içinde büyütülmeleri yüzünden bir yerden sonra isteksizliğin başlaması gibi faktörler yüzünden Rus nüfusu büyük bir hızla azalıyormuş. Buna bir de erkek nüfusun hep kadınlardan (en az yüzde 10) az olması eklenince, doğum oranları ile ölüm oranları arasındaki denge bu defa yaşayanlar aleyhine bozuluyor.
Gelin görün ki sokaklarda yaşlılar yok denecek kadar az. Ortalıkta hep gençler var. Parklarda güneşleniyor, hamburger yiyor, gündüz koşturuyor, geceleri ise eğleniyorlar.
Malum, 21 Haziran ve takip eden birkaç günde Rusya’da, özellikle Petersburg’da güneş neredeyse hiç batmıyor! Hep gündüz, daima gündüz, kesintisiz gündüz. Bunu duyardım da yaşayınca çok farklı oluyor doğrusu.
Bir ara gözüm saatime ilişti; saat 22.30, yani bizim gece yarısına doğru ilerlediğimiz saatlerde Petersburg, o muhteşem akşamı yeni yeni yaşamaya başlıyordu. Saat 23.00’ü buldu yine bir şey değişmedi, 24.00, yani gece yarısı oldu, aynı. Bir ara gökyüzünde erguvan renkli patlamaların ardından aydınlık bir lacivert dalgası belirdi. Bulutlar erguvan pembeliğinde, gök laciverde boyanmış, ufukta güneş batıp batmamakta tereddüt içinde, son ışıklarının peşini inatla bırakmıyor.
Neden sonra gerilen bir kayışın kopması yahut Ahmet Haşim’in kanlı bir başın ufka düşmesi şeklinde tarif ettiği hadise gerçekleşti, kan ufuk boyunca yayıldı, pıhtılaştı, kurudu, hafiften karardı, lacivert renkli sema ile girdiği savaşta direndi, etrafta çocukların yaktığı bizim Hıdrellez ateşlerine benzer ışık kümeleri belirdi.
Baltık sahillerinde hatıra taşı toplayan ellerimizin tuzu henüz kurumadan nazlı Neva nehrinin kıyısında bir kafeye gidiyoruz. Çay, kahve derken gençlerin çığlıkları arasında güneşin battığı yerin hemen solundan bu defa güneşin tekrar doğduğunu görüyoruz. Gözlerimize inanamıyoruz. Saat yaklaşık gecenin 3’ü ve henüz tam karanlık bastırmadan bu defa ertesi gün başlıyor.
Ruslar buna hiç bitmeyen günler anlamında “beyaz geceler” diyor ki haklılarmış. Bu yılın en uzun gününü Petersburglular ile birlikte sokakta geçirenler bunun haklılığını anlayabilirler ancak.
Beyaz Geceler, Petersburg’da turizmin patlama yaptığı bir dönem aynı zamanda. Dünyanın dört bir köşesinden insanlar akın akın bu ilginç hadiseyi yaşamak üzere Petersburg’a geliyor.
Dedim ya, Rusya gezisi ile ilgili anlatacaklarım bitecek gibi değil.
Boğaz’da ”Beyaz Geceler”
21 Haziran gecesi (daha doğrusu gündüzü), akşam yemeğini Neva nehrinin kıyısına demirleyen, Çarlık zamanındaki gemiler örnek alınarak yeniden yapılmış bir yelkenli gemide yedik. Rus gazeteciler ile Türkiye’den beraber gittiğimiz dostların katıldığı o hiç bitmeyen gün, hafızamıza ebediyyen kazınacak hatıralarla yüklü olarak geçti.
Avrasya’da diyaloğun kapılarının aralandığı o muhteşem yemekte karşılıklı olarak hoş ve anlamlı konuşmalar yapıldı. Alaturka musikinin nağmeleri Neva nehrine bir çağlayan halinde akarken, birden şiirin o efsunlu sesi çıkageldi İstanbul’dan. Petersburg’daki Türk–Rus Lisesi’nin edebiyat öğretmeni, olağanüstü bir seslendirme ve mizansenle Sezai Karakoç’un “Ey sevgili, en sevgili, uzatma dünya sürgünümü benim” mısralarıyla hafızalarımıza nakşolan şiirini okumaya başlıyor.
Neva’nın alacalı suları erimiş bir ayna gibi sonsuzluğa kayıp giderken, ben, Kandilli sahillerinde Abdülhak Şinasi Hisar’ın sözünü ettiği mehtap âlemlerinden birinde, kulağımda Nihavend bir beste, karşımda Tanpınar’ın ateş tığlarla ördüğü Huzur, dilimin ucunda Mümtaz’ın Nuran’a söylemeyi aklından geçirdiği “Birbirimizi mi, yoksa Boğaz’ı mı seviyoruz?” sözü.
Bu sözün hakiki anlamını bu beyaz gecede daha aydınlık bir şekilde kavrıyorum. Bu sözü o akşamın mahmurluğu içinde “Birbirimizi mi, yoksa Neva’yı mı seviyoruz?” şeklinde tahrif etmek için zihnim çok uğraşmak zorunda kaldı. Fakat hayır. Oturmayan bir şey var sanki bu ikinci cümlede. Direnen, eğilip bükülmeyen, kendisi kalmak için mücadele veren tarif edemediğim bir güç…
Sonradan fark ettim ki, Petersburg hiçbir zaman İstanbul’un yerini tutamaz. Sonradan fark ettim ki, tıpkı Venedik gibi Petersburg’un kanalları da Boğaz’ın yanında yapma bir cennettir. Sonradan fark ettim ki, beklenmedik oyuntular, girinti ve çıkıntılar, koylar, deltalar, tepeler, dalları ve yapraklarıyla secdeye kapanmış ağaçlardır İstanbul’un bu zümrüt ejderhasını gönlümüzle bu kadar teklifsiz bir ilişkiye sokan esrar.
Hasılı Petersburg, güzel, hatta çok güzel bir şehir ve şu anki İstanbul, üzülerek söylüyorum ki, bakımsızlıktan harabeye dönmekte olan Petersburg ile yarışamaz. Şehirlerimize ne büyük bir gaddarlıkla kıydığımızı bu güzel şehirleri gördükten sonra daha iyi kavrıyor insan.
Bütün bunlara rağmen Petersburg, fazlasıyla insan yapısı bir şehir. Her şey, ziyadesiyle düzenli. Caddeler düz ve geniş. Binalar asker kıtaları gibi hep aynı yükseklikte ve hizada. Nehir, cetvelle çizilmiş gibi düz kanalların kafesinde akmak zorunda. Yeşillik çok, lakin hemen hepsi yetkililer karar verdiği için oradalar…
Bu şehir, Barok bir sanat eserinin bütünlük takıntısını nefis bir üslup içinde sergiliyor. Fakat insanı şaşırtan, nefesini kesecek, beynini donduracak sürprizlere açık değil. Dört köşesine dört at heykelinin dikildiği köprü de dahil olmak üzere yapay bir dünyanın içinde sahte bir cennet kurulmuş.
Oysa insan biraz da tabiatın nabzının atışlarını duymalı değil mi bir şehirde? Belki İstanbul’un ziyadesiyle tesiri altındayım ama bir şehir, tabiatın ritmine de belli bir serbesti tanıyabilmeli bana göre.
Çar’ın gemisinde Nihavend bestenin kışkırttığı gözyaşlarının beni getirdiği nokta, İstanbul ve Petersburg’un iki kızkardeş kadar birbirine benzediği ve benzemediği oldu!
.
Rusya-Türkiye diyalog köprüsü
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Rusya-Türkiye diyalog köprüsü
Çağdaş Rus şairlerinden Yevgeni Yevtuşenko’nun 1993’te yazdığı “Yitiriş” adlı şiiri şu cüzzamlı mısralarla dalgalanıyor; tıpkı Rusya’nın kendisi gibi:
Rusya, Rusya’da yitirdi
Rusya’yı.
Rusya kendisini arıyor
tıpkı karda kesik bir parmak,
samanlıkta iğne arar gibi,
tıpkı elini dumanların içinden uzatarak,
yitirdiği süt ineğini umutsuz efsunlarla arayan âmâ bir acûze gibi.
…..
Doğru mudur biz Rusların s adece mutsuz bir tercihi olduğu?
Ya Çar Korkunç İvan’ın hayaleti?
Ya da Çar Kaos’un hayaleti?
…..
Doğru mudur artık
varolmadığımız?
Yahut henüz doğmadığımız?
Biz asıl şimdi doğmaktayız,
Fakat yeniden doğmak kadar sancılı bir şey yoktur.
.
Osmanlı’nın ”muhteşem” gerilemesi!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı’nın ”muhteşem” gerilemesi!
Osmanlı tarihinin ilk yarısını fazlasıyla “bizden” kabul ederiz de, ikinci yarısını çöpe atmaya hazırızdır.
Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve yükseliş dönemleri “bizim” tarihimizdir, gerileme ve çöküş yılları ise sanki başkasının! Oysa tarih karşısında böyle bir “seçme”de bulunma lüksümüz var mıdır?
Daha önceki yazılarımda kendisine sık sık atıfta bulunduğum Mehmet Genç, ilginç düşüncelerini yıllardır arşiv belgelerinde bileyleyerek bir kuyumcu titizliğiyle araştırmacıların dikkatine sunmaktadır. Onun katılacağı bir tarih sempozyumu, genç tarihçilerin sabırsızlıkla beklediği bir düşünce ziyafetine dönüşür, mutlaka mevcut bilgileri sarsan, yıkan ve değiştiren bir demet ipucu sunar.
1934 doğumlu olan Mehmet Genç hocanın bir özelliği, doktora tezini bitirmemiş olmasıdır. Neredeyse 40 yıl önce Ömer Lütfi Barkan’ın yanında başladığı tezini derinleştirmek isteyince olan olmuş ve kafasında bir yığın mesele, araştırdığı konunun bir ömrü kuşatacak ve meslek hamallığı yaptıracak kadar engin bir alan oluşturduğunu fark etmiştir.
O gün bugündür istifhamlarını çözmek için arşiv belgelerinden Nietszche’ye kadar uzanan sancılı bir araştırma yolunda özellikle “gerileme tarihimizin”in sırlarını çözmeye adamıştır kendisini.
Bu yüzden akademik unvanları bir yana itmiş ve kılı kırka yaran araştırma sonuçlarını ender de olsa yayınladığı özün özü makalelerinde ilgililerin dikkatine sunmuştur. Bu yazılar araştırmacılar nezdinde meşhurdur meşhur olmasına ya, öğrenciler fotokopi çekmekten helak olmakta ve kütüphane kütüphane dolaşmakta idiler. Nihayet Ötüken Neşriyat’ın himmeti ve gayretiyle Mehmet Genç’in makaleleri bir kitapta toplandı: Osmanlı İmparatorluğu’nda Devlet ve Ekonomi (İstanbul 2000).
Mehmet Genç’i derinden ilgilendiren meselelerden ikisi, Osmanlı Devleti’nin yükselme ve gerilemesi üzerinedir.
Birinci problematik, Osmanlı Devleti nasıl olmuş da, tarihin daha önce benzerini görmediği bir iktisadî ve sınaî kalkınmayı başlattığı sıralarda, tarihin istikametini değiştirmek istercesine, Avrupa’nın yayılma sürecini durdurma yönünde bir büyük harekâtı başlatabilmiştir? Dünyayı fethe çıkan Avrupa kendi evinde dayak yemektedir Osmanlı’dan. Bu, inanılmaz, mucizevî bir başarıdır ve onun ele aldığı biçimiyle henüz yeterince işlenmemiştir.
Mehmet Genç’in ikinci problematiği, bu sürecin tersine dönmesi, yani Avrupa’dan geri çekilme tarihimizle ilgilidir. Genç, umumi kanaate taban tabana zıt bir yaklaşımla sersemletiyor insanı. Diyor ki: Avrupa’nın bağrına tarihin akışını değiştirmek istercesine sokulan Osmanlıların yükselişi ne kadar mucizevî bir başarı ise, 200 yılı aşkın bir süreyi kapsayan Avrupa’dan geri dönüşümüz de o kadar mucizevî bir başarıdır. Hatta ona göre bu ikinci başarı, “birinci dönemden de büyük”tür!
Şöyle açıklıyor bu iddiasını:
“… Sanayi Devrimi, insanlık tarihini gerçekten ikiye bölen bir büyük değişmedir. Avrupa bu değişmenin tesiri ile, inanılmaz bir güç kazanmış olduğu halde, Osmanlı’yı Avrupa’dan atmakta yeteri kadar hızlı olamamıştır… Osmanlı’nın tarihçiye sunduğu ikinci problematik de bu büyük değişmeye katılmadan bu işi gerçekleştirmiş olmasıdır. Neden sınaî devrime sahne olmadı Osmanlı dünyası ve buna rağmen neden bu kadar uzun süre ayakta kalmayı başarabildi?”
Yükselme dönemimizin zirvesi kabul edilen Kanuni döneminde Osmanlı topraklarındaki nüfusun Avrupa’nın beşte biri olduğunu biliyor muydunuz? İktisadî ve sosyal kaynakları bakımından Avrupa’nın 16. yüzyıl ortalarında bile bariz bir üstünlüğü vardı Osmanlı karşısında. Bir yüzyıl sonra bu oranlar daha da aleyhimize dönmüş, nüfus dengesi hem toprak kayıplarından, hem de Avrupa’da ortalama ömrün uzaması, hıfzı sıhhanın yaygınlaşması gibi faktörlerle yedide bire, hatta 19. yüzyılda onda bire kadar azalmıştı.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen Osmanlıların buna direndikleri anlaşılıyor. Bütün dünyada fiyatların en az yirmi misli arttığı 18. yüzyıl boyunca Osmanlılar nasıl oldu da, fiyatları ve vergileri –üstelik mültezimlere verdikleri halde– dondurabildiler ve tebayı Avrupa’daki fiyat çalkantılarından koruyabildiler? Dahası, bir miktar iktisadî gelişmeyi de temin edebildiler?
Bu yaz tatilinde gerçek bir bilim âşığının kaleminden tarihimizin gadre uğramış asırlarının gerçek yüzünü öğrenmek isteyen herkes Mehmet Genç okumaktan daha iyi bir iş yapmış olmaz bana göre.
Kaleminize sağlık ve ömrünüze bereket diliyorum Mehmet Genç hoca!
.
Ertuğrul Özkök’ün eşi başını örterse!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Ertuğrul Özkök’ün eşi başını örterse!
7 Haziran Çarşamba günü belediye otobüsünde önümde oturan şahıs, Hürriyet gazetesini katlaya katlaya okumaktaydı. Malum, bizim otobüslerde tek başına bir şey okumak kanun hükmünde kararname ile yasaklanmış gibidir. Her şey mutlaka müşterek okunmalıdır.
Hiçbir şey yapılamazsa, karşıdaki adamın okumakta olduğu kitabın kapağını görmek için bir sürü eğilip bükülme egzersizlerine katlanılır.
Bir ara okumakta olduğum kitaptan başımı kaldırdım ve gazetenin baş sayfasında genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün o mahut kollarını kavuşturmuş resmi ile yazısının başlığı dikkatimi çekti. Başlık şöyle idi: “Eşim bir gün başörtüsünü atarsa”.
Hayrola, diye geçirdim içimden, yoksa Ertuğrul beyin eşi başörtülü de ben mi bilmiyorum? Olur ya, cahillik işte!
Merak muzır bir şeydir. Eve gitmeden bizim sokaktaki gazeteciye uğradım; ama Hürriyet kalmamıştı. Neyse, dedim, artık internetten okurum Özkök’ün yazısını.
Akşam, internete bağlandım, Hürriyetim sitesine girdim, köşe yazılarından Ertuğrul Özkök’ün ismini tıkladım ama o da ne? Özkök’ün yazısının başlığı farklıydı. Aslında başlığın son kelimesi hariç gazetedekinin aynıydı ama bu “son kelime” her şeyi alt üst ediyordu.
Özkök’ün internetteki yazısının başlığı şöyle çıkmıştı: “Eşim bir gün başörtüsü takarsa”.
Yok, bu işte bir hata olmalıydı. İnternette başka, gazetede başka türlü anlamlara gelebilecek iki ayrı başlık kullanamazdı herhalde yılların iletişim hocası ve gazetecisi. Ertesi gün, bir gün önceki günün gazetesini buldurup tekrar baktım; yanılmamışım.
Özkök, herhalde akşam üzeri yazısını internete verdikten sonra ‘birilerine’ danışmış ve fena halde tepki almış olmalı, diye tahmin yürüttüm. Tepkiler üzerine baskıya gireceği sırada gazetedeki yazısının başlığını değiştirmiş; ama internetteki başlığı değiştirmeyi unutmuştu. Şu anda da unutulmuş hali ile okuyucuların hizmetinde bu yazı.
Şimdi kalkıp, “Ne var bunda?” demeyin lütfen. Çok şey var.
Bir kere, internetteki başlığın argo tabirle yazıya “cuk” oturduğu açıkça görülüyor. Yani yazının, eskilerin deyişiyle “siyâk ve sibâkına” daha uygun bir başlık internetteki versiyon. Zira yazıda bir özeleştiri ve iğneyi kendine batırmayı göze alabilen bir yaklaşım var.
Merak edenler için Özkök’ün yazısının özeti şu:
O günlerde L’Express dergisinde Avupa İslamcılığı başlığıyla bir haber yayınlanmış. Bu haberde Avrupa’daki birtakım İslamcıların artık İslamcılığı sevmedikleri söyleniyormuş. Almanya Milli Gençlik Teşkilatı eski başkanı Mustafa Şen, “evvelden çok katı” imiş, şimdi ise İslamcılığın başarısızlığa uğradığını görünce nâdim olmuş ve şu müthiş(!) itirafta bulunmuş:
“Eşim bir gün başörtüsünü atarsa, böyle yaptığı için ondan boşanmam.”
Buraya kadar Ertuğrul Özkök’ten beklenebilecek şeyler var yazıda. Asıl bundan sonra meselenin bam teline geliyoruz. Çünkü Özkök, bir ulusal uzlaşma için sadece İslamcıların taviz vermelerinin yetmeyeceğini, bir “uzlaşma durağı”nda buluşmak istiyorsak laiklerin de bu tür bir özeleştiriye ihtiyaçları olduğunu vurguluyor.
Özkök, “Birlikte yaşama kontratı”na ulaşmak zorunda olduğumuzu söylüyor ve laik kesimi çatışmacı kimliğinden vazgeçmeye davet ediyor:
“80 yıla yakın süredir laikliği, çok sert bir çerçeve içinde tutmaya çalışan zihniyet de kendini yeniden gözden geçirecek.”
İşte burada durun ve Ertuğrul Özkök’ün her iki başlığına yeniden bakın. Hangisi yazının “siyâk ve sibâkına” daha uygun? Elbette internetteki. Yani bir özeleştiri içereni.
Demek istiyor ki değiştirilmeden önceki başlığıyla sayın Özkök, Mustafa Şen’in şahsında İslamcılar eşlerinin başlarını açmasına ses çıkarmayacakları noktasına geldiler gelmesine; ama laikler kendi eşlerinin de bir gün başörtüsü takması karşısında aynı soğukkanlılığı ve olgunluğu gösterebilecekler mi?
Aslında gördüğünüz gibi önemli bir soru bu. Sorunun kendisi değil de, yöneltildiği kesim ve yönelten açısından önemli.
Bilmiyorum internetteki yazısına ne gibi tepkiler aldı sayın Özkök; ama keşke gazetede de aynı başlığı kullanabilme cesaretini gösterebilseydi!
Bir de şu internete fuzuli demiyorlar mı?!..
.
Yılmaz Karakoyunlu’nun hayalî tarihi
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Yılmaz Karakoyunlu’nun hayalî tarihi
Yılmaz Karakoyunlu ismini Salkım Hanım’ın Taneleri romanından hatırlayacaksınız. Geçtiğimiz yıl filme çekilmiş ve “Varlık Vergisi” tartışmasına yol açmıştı.
Dikkatli okuyucularım, filmde bazı bilgi yanlışları ve abartıları yazdığımı hatırlayacaklardır.
Sonuçta bu hatalar tarihi tepe taklak etmediği için bağışlanabilir. Bir romanda sanatçının “belli bir ölçüde” tarihi tahrif etme hakkının bulunduğunu, bu özgürlüğü sanatçıya tanımadan tarihî roman yazılamayacağını kabul ediyorum. Sineye çekilebilir yanlışlardır bunlar.
Sayın Karakoyunlu, aynı zamanda bir milletvekilidir ve bir köşe yazarıdır. Sabah gazetesinde “Din ve Siyaset” vinyeti altında arka planı tarihî bilgilerle örülü siyasî yazılar yazmaktadır.
15 Temmuz tarihli köşesinde bu defa Vural Savaş’ın yeni çıkan Militan Demokrasi adlı kitabına övgüler düzüyor. Hayır, onun “Bu kitap, siyaset disiplini ve adalet ahlakı içeriğinde demokrasi ve laiklik mücadelesidir.” türünden anlaşılmaz cümlelerine takılmayacağım. Bugün, aynı yazısının sonundaki garip ve ters bir analojiye takılacağım:
“Patrona Halil, aydınlık çağımızı başlattığı için Nevşehirli İbrahim Paşa’nın derisini yüzmüştü. Sultan Birinci Mahmut, katil Patrona Halil’i saçlarından yakalamış, başını musalla taşına vururken bağırıyordu. “Bu habis kelle gidince ülkeyi ışık kaplayacak.” Aradan tam iki yüz yetmiş yıl geçmiş… Hâlâ bu mücadele sürüyor…”
Gidecek olan “kelle” kimi temsil etmektedir bugün? Kelle almaya neden bu kadar meraklıdır Sayın Karakoyunlu? Bu ihtilal çığlıklarını andıran ifadesiyle ne demek istediğini açmalıdır Karakoyunlu.
Biz şu Patrona meselesine dönelim.
Yahu nedir bu Patrona Halil’in elimizden çektiği? Saltanatçısı saldırır, devrimci solcusu saldırır, Kemalist’i saldırır, İslamcısı saldırır, o da yetmez, Aptullah Ziya Kozanoğlu ve Reşat Ekrem Koçu gibi “aslan” romancılarımız saldırır. Bir tek Kerim Korcan sahip çıkmıştır ona, o kadar.
Şimdi yukarıdaki paragrafta geçen Karakoyunlu’nun ifadelerinin gerçekten vuku bulduğuna inanılabilir mi sizce? Tamamen yanlış, tamamen hayal ürünü şeyler bunlar.
Bir kere Nevşehirli İbrahim Paşa’yı öldürten Patrona değil, Padişah III. Ahmed’dir. Paşa’yı iki damadı ile birlikte boğdurup iç donlarıyla üç öküz arabasına yükleten ve isyancıların önüne attıran da Padişah’ın kendisinden başkası değildir.
İkincisi, Nevşehirli’nin derisinin yüzülmesi gibi bir hadise vaki olmamıştır. Cesedi yerlerde sürüklenmiş ve parçalanmıştır; ama derisinin yüzüldüğüne dair herhangi bir kayıt yoktur.
Sormak gerekiyor: I. Mahmut ne zaman ve nerede Patrona Halil’i saçlarından yakalayıp başını musalla taşına vurmuştur acaba? Bunun belgesini söyleyebilirler mi? Konu ile ilgili yüzlerce kaynağı araştırdım; ama bir tek yerde, Sultan Mahmud’un Patrona’nın palalarla budanmış cansız bedeni, ayaklarının dibine serildikten sonra dahi böyle bir davranışta bulunduğuna dair hiçbir şey okumadım.
Dördüncü olarak, Padişah’ın “Bu habis kelle gidince ülkeyi ışık kaplayacak” dediğini nereden çıkartıyor Sayın Karakoyunlu? Bunu hangi hayal burçlarında inşa etti? Yoksa yazmakta olduğu bir romandan alıntı mı yaptı?
İşte size hâlâ aşılamayan bir kaynaktan Patrona Halil’in gözlerden gizlenen portresi:
“Sultan Mahmud, kendi iclâsına sebep olanlardan Patrona Halil’i, huzuruna çağırarak, ondan ne dilediğini sorduğu vakit, Patrona, sadece eski vezirler tarafından konulmuş ve halka çok ağır gelen vergiler ile malikâne usulünün kaldırılmasını istemişti…”
“I. Mahmud’un vâlidesi Saliha Sultan’ın, Patrona’ya ikinci oğlum diye hitab ettiği ve saraya geldikçe bol miktarda ihsanlarda bulunduğu, Patrona Halil’in dahi bu parayı etrafındakilere dağıttığı söylenilmektedir.”
“Sultan I. Mahmud, Patrona’nın tahakkümünden kurtulmak için ilk def’a ona büyük bir memuriyet vererek merkezden uzaklaştırmayı düşündü ve bu maksadla kendisine arzu ettiği vazifeyi sordu. Fakat bu zeki ve kurnaz adam, mes’eleyi derhâl kavramış ve ne rütbede, ne de mansıbda gözü olmadığını, ancak memleket için çalıştığını bir def’a daha tekrarlamıştı. Patrona, bu esnada, padişahın kendisine yüz bin altın vereceğini ve bunu alıp istediği yere gitmesini tavsiye eden yeniçeri ağasına ise, gayet sert muamele ederek, İstanbul’un bütün parasının kendinin olduğunu, paraya ihtiyacı bulunmadığını da söylemişti.”
Patrona İsyanı üzerine şimdiye kadar yazılmış en bilimsel kitaptan alındı bu satırlar (Münir Aktepe, Patrona İsyanı 1730, İstanbul 1958).
Çuvaldızı biraz da kendimize batıralım: Tam 47 gün devletin iplerini elinde tutan bir “baldırıçıplak”ın erdem ve kanaatkârlığını gösterebilecek kaç kişi vardır bugün aramızda? Fırsatını buldu mu hazineyi hortumlayanların yaşadığı bir memlekette Padişah tarafından teklif edilen makam, mansıp ve altınları elinin tersiyle iten Patrona Halil’in bir ahlâk abidesi olarak anılması gerekmez mi? Ve nihayet, bunu en iyi fark edebileceklerin başında da Sayın Karakoyunlu gelmeli değil miydi?
Geçen haftaki yazım hakkında beni arayan Ertuğrul Özkök, yazısındaki başlık değişikliğinin internet operatörlerinin dikkatsizliğinden kaynaklandığını, kendisinin başlıkta bir değişiklik yapmadığını belirtti.
.
İslamcılık uçurumu
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
İslamcılık uçurumu
28 Şubat sürecinin demokrasimiz için “hayırlı” sonuçlar doğurduğunu beyan eden itirafçılar silsilesi yeni üyeler kazanmaya devam ederken, İslamcılık veya siyasî İslam tartışmaları da bütün hızıyla sürüyor.
Yalnız yerli yazarlar değil, “yabancı” yazarlar da bu canlı tartışmaya katılıyorlar.
Kur’an’ı “asrın idraki”ne söyletmekti İslamcılık düşüncesinin yola çıkış amacı. İslam’ın terakkiye, ilerlemeye engel olmadığını, aksine her türlü teknik ve ilmî gelişmenin yanında bulunduğunu iddia ediyor, koparılmak istenen “hayat” ile “din” arasındaki bağlantının önemini vurguluyordu. Hilafeti bir tür şûraya, şûrayı da bir tür parlamentoya bağlıyordu. Sonuçta İslamcılık, modern (asrî) olmadan çağdaş (muasır) olmanın mücadelesini veriyordu.
Kapsamlı ve “büyük” bir projeydi. Filibeli Ahmed Hilmi’den Mehmed Âkif ve Said Nursi’ye kadar uzanan ışıltılı ve zahmetli bir çizgide pek çok sıradışı zekânın katkılarıyla şekillenmiş, olgunlaşmıştı.
Öbür taraftan 1924’te hilafetin ilgası, İslam âleminde, özellikle de Hind ve Mısırlı aydınlar nezdinde bir başka tartışmayı başlattı. İslam âlemi, başsız olamayacağına göre hilafetin ilgasından sonra Müslümanlar siyasî alanda varlıklarını nasıl koruyacaklardı? İşte Mısır’da Ali Abdurrazık ve Hasan el–Benna’nın başlattıkları, Seyyid Kutub’ların izlediği çizgi, tam da Osmanlı’nın arkasında bıraktığı “devletsiz Müslümanlar”a İslamî bir devlet projesi geliştiriyordu.
Bunu yüzyılımızın ortalarında Pakistan tecrübesi izledi. M. İkbal ile başlayan çizgi, siyasal alanda Mevdudi ve Cemaat–i İslamî çizgisi karşısında geriledi; sonuçta Pakistan, bir “İslam devleti” olarak kuruldu.
İslam devleti kavramı, Seyyid Kutub–Mevdudi çizgisinde en parlak ve keskin ifadelerini yakalarken, bu defa İran’da 1979’da “İslam devrimi” patlak verdi ve Türkiye’de radikal İslam söylemi, bu üçüncü momenti de bünyesine katmakta sakınca görmedi.
Haddizatında gerek Mısır, gerek Pakistan, gerekse İran, birbirinden çok farklı sosyolojik temellerden hareket eden İslamcılıklar geliştirmişlerdi. Bir İbn Teymiyyeci söylemin İran gibi irfanî (tasavvufî) boyutu her zaman gururla boynunda taşımış bir siyasî söylemle örtüşmesi mümkün değildi. Mevlânâ etkisi altında şekillenen Pakistan ve İran tecrübelerinin Mısır’ın daha ‘zahirî’ söylemiyle sorunsuzca buluşması ihtimali pek zayıftı. Sonuçta bunlar farklı ‘İslamlar’ı temsil eden İslamcılıklardı. Zaten kendi aralarında da tartışma ve polemikler hiç eksik olmamıştı.
Gelin görün ki bu üçlünün Türkiye’de zihinleri uzun zaman dinî bir kültürden yoksun bırakılmış gençlik üzerindeki etkileri muazzam oldu. Onlar “kendi” siyasî tecrübelerini bir çırpıda reddettiler ve Asr–ı Saadet’e kadarki geçmiş bütün İslam tarihini silip attılar.
Oysa şu nokta unutuluyordu: Bu topraklar İslam’ın son büyük kalesiydi ve o beğenmedikleri Osmanlı Devleti, Batı emperyalizmine karşı direnen son cepheydi; sadece savaş meydanlarında değil, siyasî ve kültürel alanda da.
Kendi kültür ve bilgi kökleri yolunmuş, zihinleri tıraş edilmiş nesiller, bağlamlarına oturtmayı bilmeden, yukarıda adları geçen üç ülkeden yapılan tercümeleri zihinlerine tuğla yığar gibi üst üste koydular ve buradan bir siyasî proje çıkacağını zannettiler. Oysa eğer bir proje “siyasî” olacaksa, o toprakların “siyasî kültürü”ne ve birikimine, geleneğine dayanması gerekirdi.
Babanzade Ahmed Naim yerine Mevdudi’yi, Said Halim Paşa yerine Seyyid Kutub’u, Tunuslu Hayreddin Paşa yerine Mutahhari’yi okuyanların ayakları yere ne kadar sağlam ve sağlıklı basabilirdi? İşte gerek Risale–i Nur cemaatinin, gerekse Büyük Doğu hareketinin “dışarıdan gelen” İslamcı dalgayı bir türlü itimada layık bulmayışı ve sık sık eleştirmesinin temelinde bu “yerlilik” kaygısı yatmaktaydı.
Gelecek hafta tartışacağımız Bassam Tibi’nin Boğazın İki Yakası adlı son derece sıradan ve hatalarla dolu bir “Alman” kökenli İslamcılık yorumu ve eleştirisinin en büyük medya kuruluşlarımızdan biri tarafından kamuoyuna sunulmasında da, aynı hataların devam ettiğini görüyoruz ne yazık ki. Bir zamanlar İslamcılar nasıl Arap, İran ve Pakistan kökenli yazarların kitaplarını ceffelkalem kendilerine destek olarak çevirtiyorlarsa, laikler de aynı yanlışa yuvarlanıyorlar; onlar içerideki İslamcılığın kökünü, dışarıdan getirttikleri dezenfektanlarla kazınacağını sanıyorlar.
Nietzsche ne demişti: “Uçuruma uzun süre bakarsan, uçurum da senin içine bakar.” İslam’ı yıllar yılı bir “uçurum” yerine koyanlar, bugün içlerinde açılan uçurumu derme çatma malzemeyle doldurma telaşındalar! Yazık!
.
Bassam Tibi’nin aklı İslamcılığa basar mı?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bassam Tibi’nin aklı İslamcılığa basar mı?
Herkesin tersine gitmek gibi bir inadım yok; ancak bir şeye canım çok sıkılıyor: Düşünce gardıroplarımızın birkaç yılda bir boşalması ve ardından hemen yenileriyle doldurulması. Bir genç kız iştahı ile özene bezene aldığımız giysiler, üzerinden daha birkaç mevsim geçmeden nasıl da bu kadar gözümüzden düşebiliyor?
Geçen hafta Tunuslu Hayreddin Paşa’nın okunması gerektiğinden dem vurmuştum. Buna, Paşa’nın Abdülhamid tarafından bizzat davet edildiğini, gelir gelmez pek fazla Türkçe bilmemesine rağmen sadrazam yapıldığını, azledildikten sonra dahi Padişah’ın isteği üzerine ıslahat layihaları, bir bakıma idarî reform raporları kaleme aldığını, raporları inceleyen ve uzmanlara inceleten Abdülhamid’in Paşa’ya sorular ve eleştiriler yönelttiğini, Paşa’nın bunlara cevaplar verdiğini ve bazı projelerinin ileriki yıllarda uygulamaya konulduğunu eklemem gerekiyor.
Eklemem gerekiyor; çünkü Tunuslu Hayreddin Paşa ve çevresindeki canlı tartışma ortamını, seviyeyi, meselelere nüfuz ve vukufu görünce 2000’li yılların şafağında Bassam Tibi adlı Şamlı bir Arap’ın Boğazın İki Yakası (Doğan Kitapçılık) gibi ucuz ve sıradan bir kitabından medet umacak derekelere düşmemeliydik diye düşünüyorum. İslamcılık tartışmasının bu topraklarda seyrettiği seviyeyi hiçbir şekilde tutturamayan ve yeni hiçbir şey söylemeyen yavan bir kitap bu.
Önce biçimsel açıdan birkaç şey söylemek istiyorum. Bassam Tibi tam bir megaloman. Kitabında sürekli olarak kendisinden söz ediyor. Öyle ki, kitabın kendi dipnotlarının sergilenmesine mi yoksa İslamcılığın eleştirisine mi hizmet ettiğini insan bazen ayırt edemiyor. Üşenmedim saydım, Tibi kendi çalışmalarına tam 106 defa atıfta bulunuyor dipnotlarda. Metnin içindeki atıfların ise sayısı ondan aşağı değil. Demek ki, 300 sayfalık kitabın hemen her sayfasında kendisinden bahsediyor yazar. Bibliyografyada ise kendisine ait tam 21 adet kaynağı sıralıyor.
Yazarın kaynakları ise epeyce ilginç. Mesela sık sık şu tür ifadelere rastlıyorsunuz: Falan konuda filan dostumun bana anlattığına göre… (s. 37, 39, 41, 44, 47). Rivayeti aktardıktan sonra bir dipnot numarası görüyorsunuz; fakat dipnota baktığınızda karşınıza yazarın kendi yazılarından birisi çıkıyor. Anlaşılan yazar önce biraz dedikodu yapıyor eşi dostuyla, onları, kendisinden de bir şeyler ekleyip yazı haline getiriyor ve kitaplarında bu dedikodu kaynaklı yazılarını “kaynak” diye bize yutturuyor. Gözbağcılığın bu derecesine pes doğrusu!
Şimdi kitabın konusuna geliyoruz. Şöyle açıklıyor amacını yazar: “Bu kitabın konusu, Türkiye’deki yön bulma kavgalarıdır; bu yön bulma kavgalarının konusuysa, XXI. yüzyıla geçişte bu ülkenin Avrupa bağlantısını koruyup koruyamaması, böylece istenen AB üyeliğiyle bu bağlantının derinleştirilip derinleştirilemeyeceği -bu Kemalistlerin isteği- ya da “Yeni Osmanlılar”ın arzuladıkları gibi İslamcı olup olmayacağıdır.”
Yazarın derdi, Yeni Osmanlılar adını verdiği İslamcılar ve milliyetçiler. Bunlar sözüm ona Avrupa’dan kopmak ve Türkiye’yi Doğu’ya ve Orta Asya’ya, yani “Büyük Türkiye”ye doğru götürmek istemektedirler. Bu ise Müslüman ve laik bir Arap olan ve Almanya’da yaşayan Bassam Tibi’yi rahatsız etmektedir. Neden acaba? Cevabı yeterince açık değil mi: Türkiye’nin yeni bir vizyon kazanması, Osmanlı mirasına tekrar sahip çıkması bir Arap’ı neden rahatsız ederse ondan.
Babası Osmanlı hizmetinde çalışmış bir subay olan Tibi, Türkiye’deki Türk-İslamcıların, Osmanlı vizyonuna ve Orta Asya’ya “nostalji” düzeyinde de olsa açılmalarından resmen “acı” duyuyor! Almanya’daki Müslüman Türklerin Alman-Hıristiyan toplumuna entegre olmakta gösterdikleri direnç, bir Müslüman olan yazarımızı müthiş derecede rahatsız ediyor. Oysa bir Müslüman’ın, Almanlara, “gerçekten çoğulcu ve demokratsanız, her halkın kendi kültürünü sonuna kadar yaşamasına ve yaşatmasına gayret etmelisiniz” demesi gerekmez miydi? Onları entegre etmek isteyen Almanları eleştireceğine, Bassam Tibi, entegre olmakta direnen insanları suçluyor, onların Alman toplumuyla bütünleşmek istemeyişlerinden acı duyuyor.
Yazarımız şöyle buyuruyor: “Türkiye’nin… Orta Asya’da saldırgan bir politika… yürüttüğü açıktır.” Türkiye’nin saldırgan bir politika izleyip izlemediği tartışmasını bir an unutup düşünelim: Türkiye’nin Orta Asya’da saldırgan bir politika izlemesi kimleri rahatsız edebilir? Türkiye’yi kontrolüne almak isteyen güçleri elbette. Bu gücün de, Türkiye’nin Amerika’ya endeksli bir dış politika yürütmesinden rahatsız olan Almanya olduğu aşikâr. Almanya’da yaşayan ve çocukluğundan itibaren Hatay’ın Türkler tarafından işgal edildiği propagandasıyla yetiştirilmiş Şamlı bir Arap’ın Türkiye’nin sadece AB ile yetinmeyen bir dış politika vizyonuna zorlanması karşısında duyduğu tepkidir bu. Onun görüşüne göre Türkiye ehlileştirilmeli, tırnakları ve dişleri sökülmeli ve büyük geçmişinin rüyalarını görmekten vazgeçirilmeli, tıpkı bir zamanların Suriye’si gibi AB tarafından manda yahut sömürge yönetimi altına alınmalıdır. Türklerin saldırganlığının önüne geçmenin tek yolu budur.
Yazılacak daha çok şey var lakin bu sıcaklarda canınızı daha fazla sıkmanın âlemi yok. Sonuç olarak çok talihsiz bir kitabı yayımlamış oldu Doğan Kitapçılık.
Not: Bir de mütercimle uğraşmak istemediğim için tercüme hatalarına girmedim; ama lütfen bir editöre okutsunlar kitabı. Dergilerin “defter”i diye bir şey olur mu? “Sayı” olacak. Nilüfer Göle’nin kitabının “peçe” ile ilgili olduğu yazılı. Oysa “veil” yalnız peçe değil, başörtüsü de demektir (s. 56). Sayfa 184’te Cemal Kafadar’dan yapılan alıntı hem hatalı, hem de eksik. Güya Kafadar Osmanlıların “zekâları”nın “daha az” olduğunu söylüyormuş. İngilizce orijinaline baksınlar da “subtle minds”ın hangi anlama geldiğini öğrensinler!
.
İstanbul’u boşaltmak!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
İstanbul’u boşaltmak!
Bir deprem, sadece bir depremden ibaret değildir. Sonuçları itibariyle toplumsal hafızada uzun vadeli etkiler bırakır. Gündelik dilin içinde biraz haşince açtığı iz, yıllar geçse bile kendisini fark ettirir. 1755 Lizbon depreminin inançlar üzerinde meydana getirdiği sarsıntılara Dostoyevski’nin 1870’lerde yazdığı Karamazof Kardeşler’de rastlayışımız boşuna değil.
17 Ağustos 1999 ve 12 Kasım 1999 depremleri de uzun vadeli etkilerinin ilk tezahürlerini göstermeye başladı geçtiğimiz bir yıl içerisinde. Geçtiğimiz yıl, başka birçok yazar gibi “artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını” yazmıştım. Gerçi buna karşı çıkanlar, hiçbir şeyin değişmeyeceğini, “eski hamam, eski tas” hesabı herkesin bildiğini okuyacağını iddia edenler de olmadı değil. Ama bir yıllık bilançonun bazı sonuçları bize çok şeyin değiştiğini gösteriyor.
Neler değişti mesela?
En başta, Türk halkının konut eğilimleri etkilendi bu depremden. Eskiden dışı süslü püslü binalar, “lüx apartman daireleri” yeğlenirken, şimdilerde “sağlam” ve “güvenli” konutlar tercihe şayan bulunuyor. Eş dost arasında bir arsa alıp üzerine tek veya iki katlı bir ev yaptırma fikrini organizasyona dönüştürmek için ter dökenler de eksik değil. Oysa bu kişiler bir yıl öncesinde bu tür düşüncelere en iyi ihtimalle gülüp geçerlerdi.
Çok yazdık bu köşede. Dünyada konut denilince “apartman dairesi”nin akla geldiği yerler istisnadır ve bu istisnalar da genellikle “azgelişmiş” ülkelere mahsustur. Apartman, yani toplu konutlar, sanayileşmenin getirdiği konut sıkıntısına geçici ve ilkel bir çözümdür. Avrupa ve Amerika’da devlet, bir süre bu tür binalar yaptıktan sonra vatandaşını “adam gibi” evlerde oturtmak için konut ve şehirleşme stratejilerini değiştirdi. Bugün bile İngiltere’nin bütçesinden her yıl, eski toplu konutları dinamitle yıkarak, sâkinlerini insanca bir hayata kavuşturmak amacıyla belli bir pay ayrılmaktadır.
Amerikalıların o gökdelenleri düşünme melekenizi dumura uğratmasın, Amerikan halkı, Jean Baudrillard’ın enfes deyişiyle, “ilkel”liğini korumaktadır halen. Bahçesinde sincapların cirit attığı tek veya iki katlı evlerde oturmayı tercih eden Amerikan halkı, bunu da aşıyor ve giderek mobile home’larda, yani bizim karavan dediğimiz gezer evlerde oturuyor. Araştırmalara göre Amerika’daki konut talebinin en büyük kısmı gezer evlere yönelmiş durumda.
Diyeceğim, şehirlerimizin nasıl büyük bir felakete -yalnız bir çevre felaketine değil, psikolojik, insanî ve ekonomik bir felakete de- hızla sürüklenmekte olduğunu fark ettirdi bize bir yıl önceki deprem. Başka türlü de fark edeceğimizi hiç sanmıyorum.
17 Ağustos depreminin en çarpıcı ve sosyolojik açıdan en ilginç sonuçlarından birisi, neredeyse 60 yıldır kesintisiz olarak süregelen İstanbul’a göçü durdurması oldu. Bugün yetkililer, İstanbul’a göç etmek bir yana, “tersine göç”ten söz etmeye başladılar. Yani İstanbul’da zar zor geçinen, buna karşılık çoluk çocuğunu çürük evlere emanet edemeyen insanlar, köylerine geri dönüyor.
Bu yalın gerçek, aslında göründüğünden çok şeyi ifade ediyor.
Birincisi, depremden sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını. İkincisi, İstanbul’un her yıl bir Eskişehir büyüklüğündeki (yaklaşık 400 binlik) insan kitlesini nüfusuna ekleyerek ur gibi büyüyen ve kontrol altına alınamayan İstanbul’un artık tarihî bir fırsat yakaladığı.
Yeni gecekondu yapılamayınca, arazi mafyası kime çalışacak? İnsanlar İstanbul’un “en uygun” yerinden bir arsayı kapatamayacaklarını bile bile neden gelsinler? Yorgan gitti, kavga bitti, sizin anlayacağınız.
Rant imkânları daraldı, mafyanın sermayesi elinden uçtu, bina yapmak yasaklandı; bu durumda İstanbul’un yağlı bir tarafı kalmadı. Bu yüzden göç, kendiliğinden durdu.
Bence yöneticiler bu fırsatı bir kuyumcu titizliğiyle değerlendirmeliler: Artık İstanbul’un stabilize edilme fırsatı doğmuştur. Hatta Ahmet Mete Işıkara’dan İstanbul Valisi Erol Çakır’a, mimar Turgut Cansever’den Dünya Bankası yetkililerine kadar pek çok isim ve kurum, artık İstanbul’un kısım kısım boşaltılmasından söz ediyorlar.
Boşaltma ve seyreltme işleminin ayrıntıları ve uygulaması üzerinde çalışmalar ilerlemiş durumda. Sanayinin Marmara’dan sağlam zeminli bölgelere kaydırılması için teşvikler verilmesi de gündemde. Zira 17 Ağustos’tan en fazla zarar görenler arasında fabrikaları çeşitli seviyelerde etkilenen sanayiciler de vardı.
Muhtemel bir İstanbul depreminde, büyüklüğü ve şiddeti tartışmalı da olsa, uzmanlar arasında, bir ila birkaç milyon insanın enkaz altında kalacağı konusunda görüş birliği hasıl olmuş görünüyor. İyimserler ölü sayısını altmış binden başlatıyor, kötümserler ise bir milyonun üzerine çıkacağını söylüyorlar.
En alt sınırı benimseyenlerinkini kabul etsek bile muhtemel bir depremde 17 Ağustos depremindeki kayıpların üç misli insanı kaybedeceğiz demektir. Bu, gerçekten de tüyler ürpertici bir rakam. Yaralı sayısının iki ila üç yüz bin olacağı söyleniyor yine iyimserlerce. Bu kadar insana ve binaya hangi hastane, hangi itfaiye, hangi kurtarma ekibi, hangi Akut kâr eder?
Geçtiğimiz hafta Turgut Cansever hoca ile Bodrum’daki kendi eseri olan Demir Evleri’nin muhteşem sahilinde muhtemel İstanbul depremini konuşuyoruz. Düşündürücü bir örnek verdi hoca: Varsayalım ki depremi bir gün önceden bilecek bir aygıt geliştirildi ve İstanbullular uyarıldı, herkes çoluk çocuğunu toplayıp dağlara bağlara kaçtı. Bu 9-10 milyonluk sokaklarda kalmış kitlenin depremi kazasız belasız atlatması bile bir çözüm getirmez. Çünkü evleri yıkılmış bunca insanın içine düşeceği kargaşayı hiçbir tedbir önleyemez.
Hocanın söyledikleri üzerinde düşünmeye değmez mi sizce?
.
Yeniçerilik kalktı, iyi mi oldu?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Yeniçerilik kalktı, iyi mi oldu?
Rahmetli Necip Fazıl, ilk baskısı 1970’te çıkan Yeniçeri adlı kitabında Mareşal Fevzi Çakmak ile 1942 yılında yaptığı ilginç bir görüşmeden bahseder. Çeşitli konularda karşılıklı fikirlerin serdedildiği bu görüşmede bir ara Mareşal, Necip Fazıl’ın önüne bir kitap uzatır. Bir İngiliz’in yazdığı bu kitabı okumuş olan Çakmak, anlaşılan askerî tarihle ilgilidir o sıralarda.
Necip Fazıl’a, yazarın, yeniçeriliğin kaldırılmasıyla Osmanlıların ne kadar büyük bir hata yaptıklarını, oysa yapılması gerekenin, yeniçeriliğin tehlikelerini bertaraf ettikten sonra ıslah etmek olduğunu söylediğini aktarır Paşa. Ve kitabı tercüme ettirip neşrettireceğini ekler sözlerine.
Bu kitabın tercüme edilip edilmediğini bilmiyoruz; lâkin 1949 yılında Genelkurmay Başkanlığı Yayınları arasında çıkan 25 sayfalık bir kitapçık, Yeniçerilerin Yokedilmesi başlığını taşımaktadır. Kitapçık, tam da Fevzi Çakmak’ın üzerinde durduğu “Yeniçeriliğin ortadan kaldırılmasıyla neler kaybedildi?” sorusuna cevap mahiyetindedir. Rusya’nın askersiz kalmış Osmanlı topraklarına saldırarak kısa zamanda büyük toprak parçalarını kolayca ele geçirmesini yeniçeriliğin arkasında bıraktığı büyük askerî boşluğa bağlamaktadır bir yüzbaşı olan yazar.
Fevzi Çakmak’ın sarsıcı sorusuyla kafası karışan Necip Fazıl, kitabındaki tezlere aykırı düşen bu yaklaşımı “kitabına uydurmayı” bir şekilde becerirse de, ciddi çelişkilere düşmekten kurtulamaz. Mesela yeniçerileri topa tutturarak imha ettiren padişah II. Mahmud’u bu başarısından dolayı takdir eder. Oysa başka kitaplarında Tanzimat’ı hazırlayan bu Gâvur Padişah aleyhine en ağır lafızları saymaktan geri kalmaz.
Burada Necip Fazıl’ın atladığı husus, II. Mahmud’un adını “Gâvur”a çıkaran reformların, ancak yeniçeriliğin bertaraf edilmesiyle mümkün hale gelebildiğidir. Dolayısıyla hem II. Mahmud’u yeniçerileri imha ettiği için alkışlamak, hem de zorla fes giydirdi diye lanetlemek birbiriyle çelişkilidir. Çünkü bu iki eylem, aslında birbirinin devamıdır. Birini benimseyip öbürüne karşı çıkmak, tutarsızlıktır.
Evet, yeniçeriliğin varlığı, o dönemde “bazı işlerin yolunda gitmemesine” sebep oluyordu; ama acaba hangi işlerin? Hangi güçlerin tekerlerine çomak sokmaktaydı yeniçeriler? Suçları sadece savaşlardan kaçmaları ve zaman zaman İstanbul’un ali kıran baş kesen’leri haline gelmeleri miydi?
Milliyetçi, Müslüman veya Kemalist, hiç fark etmiyor, herkes ağız birliği etmişçesine yeniçerilerin bozulduğundan dem vuruyor, bütün felaketlerimizin müsebbibi olarak onu görüyor, onu gösteriyor.
Yeniçeri, “gerileme dönemi” tarihimizin vur abalıyasıdır çünkü!
1838 tarihinde İngilizlerle imzalanan ticaret anlaşmasının maddelerine baktığınızda yeniçeriliğin ortadan kaldırılışının gerçek sebebini daha iyi anlarsınız. Anlarsınız ki, bu anlaşmanın sorunsuz bir şekilde uygulanabilmesi için o alçaklığına dair kanun hükmünde kararname ile tescil eylediğimiz esnaflaşmış yeniçeri ocağının kara cehennemin toplarıyla yerle bir edilmesi gerekmiştir.
Yeniçerileri de tanımıyoruz, yeniçeriliğin geçirdiği dönüşümleri de.
Mesela 1826’da ortadan kaldırıldığında yeniçerilerin hâlâ devşirme olduğunu zannedenlerimiz var. Külliyen yanlış.
Milliyetçi-Türkçü aydınlarımız Koçi Bey’e dayanarak Kanuni devrinden sonra yeniçeriliğe devşirme olmayanların da yazılmaya başladığını hayıflanarak anlatırlar. Koçi Bey’in, ocağa “Çingeneler” ile birlikte “Türkler”in de askere yazılmaya başladığına, bunun ise ocağın bozulmasına yol açtığına dair yazdıklarının gerçekte ne anlam ifade ettiğini ise fark etmezler.
Eğer Türklerin ocağa yazılması bozulma sebebi ise devşirmeciliği savunmaları gerekir, değil mi? Fakat bir yandan da devşirmelerin fitneleri yüzünden Osmanlı Devleti’nin çöktüğünü yazmakta herhangi bir beis görmüyorlar.
Devşirmeler iyiyse neden onlara kızıyorsunuz? Yok kötü ise Türklerin yeniçeri ocağına yazılması neden rahatsız ediyor sizi?
Gördüğünüz gibi çelişki içinde çelişki.
Şu tarihin mantığı denilen şeyin neden bizim kıyılarımıza bu kadar nadir uğradığını anlamak için yeniçerilikten iyi bir anahtar bulmak zordur.
Tarihe bakışımızı sarmış bulunan aldatıcı sisleri aralamaya devam edeceğiz.
.
Yeniçerilerin son yürüyüşü
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Yeniçerilerin son yürüyüşü
Askerî Müze’de rastladığımız bazı kıyafet örnekleri, savaşlarda koyunlarında taşıdıkları sararmış En’am cüzleri, şurda burda nadiren örneklerine rastladığımız “orta nişanları”nı taşıyan mezar taşları ve tarihin mermer alnına kazıdıkları şevket ve satvet hatıraları…
Yeniçerilerin günümüze bıraktığı miras, ne yazık ki üç aşağı beş yukarı bunlardan ibarettir. Tabii bir de kendilerine reva gördüğümüz haksız aşağılamalar…
Efendim, ilk zamanlar askerî ve ahlâkî yücelikle dolu olan bu ocak zamanla bozuldu. Eşkıyalığa, ihtilalciliğe, zorbalığa başladılar. Patrona Halil, Kabakçı Mustafa gibi âsilerin yaptıkları mel’anet ortada. Memleket bir haşarat sürüsünden temizlenmiş oldu, ellerine sağlık II. Mahmud!
Artık tarih hakkında yazılanlara tarihin kendisi gibi bakma alışkanlığımızı terk etmemiz gerekiyor. Bir başka deyişle tarih, gerçek tarih olduğunu iddia eden söylemlerle doludur. Tarih hakkında anlatılanları tarihin kendisi gibi değerlendirme şaşkınlığından kurtulmalıyız bir an önce; arşiv vesikalarında yazılı bile olsa…
Yeniçerilik hakkında yazılanlara da böyle yaklaşmadıkça bu ocağın hakiki kimliğine nüfuz etmek kabil olmaz.
Efendim, zamanla esnaflaştılar, savaşmayı unuttular. Evlenmeye, çoluk çocuk sahibi olmaya başladılar. Ondan sonra savaşlarda yenilmeye başladık…
Peki yeniçeriler devlet istemediği halde mi evlendiler, kaçak dükkân mı açtılar çarşı pazarda? Bu işi devlete rağmen mi yaptılar? Hayır. Yeniçerilerin sivilleşmesinin idarî bir kararla, bir strateji değişikliği sonucu gerçekleştiği anlaşılıyor. Bizzat devlet, onların esnaflaşmasını teşvik ediyor, tek geçim kaynağı olarak hazineyi gören bir zihniyeti yıkmaya çalışıyor.
Biliniyor ki 17. yüzyıldan itibaren savaşlar artık kalabalık ordularla yapılmaya başlanıyor. Yüzbinlerce askerle çıkılıyor artık seferlere. Ne var ki bu defa, bu muazzam kalabalıklıktaki orduların barış dönemlerinde iaşe ve ibatesi sorun olmaya başlıyor. Dahası, devşirme usûlü, problem doğurmaya başlıyor.
Osmanlı idaresi 1670’lerde devşirme usûlünü kaldırıyor (sonra geçici olarak bir süre tekrar deneniyor; ama devam etmiyor). Dolayısıyla idare, bürokrasi, giderek Müslüman ve Türk unsurların eline geçiyor. Son devşirme sadrazamın Tarhuncu Ahmed Paşa (ölümü 1653) olduğunu bilen, dahası dile getirene rastladınız mı şimdiye kadar?
Dolayısıyla idare, yeniçerileri kışlanın dışına çıkmaya, yani sivilleşmeye teşvik ediyor. Bu noktadan itibaren yeniçerilerin esnafla sıkı bir bağ kurduklarına şahit oluyoruz. İşte yeniçeri isyanlarının 17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yoğunlaşmasının altında, onların esnafın nefes alışverişlerini bile hissetmesi yatıyor.
Dışarıdan ucuza giren İngiliz, Fransız malları yerli zanaatkâr ve esnafa kan ağlatıyor, imalat sanayii zor günler yaşıyor. Yeniçeriler ise bu noktada, yükselen şikayet dalgasını devlet katına iletmek üzere bir baskı grubu olarak devreye giriyorlar. Şikayetlerine devlet katından cevap gelmeyince de isyan ediyorlar.
Halep’ten Edirne’ye kadar hemen bütün Osmanlı şehirlerinde meslekler kopmaz biçimde yeniçeriliğe bağlanmış durumdaydı. “Ecnebî” tüccarın iç piyasaya ucuz mal arz etmesi sonucu durumu kötüleşen esnaf ve zanaatkâr, hoşnutsuzluklarını yeniçerilik vasıtasıyla yönetime aksettiriyordu.
Hatta ünlü yeniçeri “düşmanı” vak’anüvis Es’ad Efendi, Üss-i Zafer adlı kitabında “gönüllü ya da zoraki olarak” bütün esnafın yeniçerilerin “koruması altında” olduğunu yazmıştı. Badanacı, taşçı, tütüncü, marangoz, rençber, hamal veya kayıkçı olarak hizmet veriyorlardı topluma seferler haricinde.
Gördüğünüz gibi son derece beşerî ve açıklanabilir sebepleri varken isyanların, bunları “baldırıçıplaklar güruhu”nun muzırlıkları olarak göstermek kadar büyük bir aymazlık olabilir mi?
Yeniçeri Ocağı 1826’da topa tutuldu, rivayetler muhtelif; ama binlerce (Cevdet Paşa’nın “resmî” rakamlarına göre 6 bin) yeniçeri katledildi, geri kalanı kaçtı ve saklandı yıllarca ormanlarda. Kalanı da sürgüne yollandı. Şüphesiz hepsi asker değildi bunların. Hamallar da, kahveciler de, kayıkçılar da yeniçerilikle iç içeydi.
1826’da II. Mahmud’un topları yeniçeri odalarını bombaladıktan sonra 20 bin kadar hamal ve kayıkçının İstanbul’dan sürülmesine ferman çıkarır. Sürülenlerin çoğunluğu, ne gariptir ki Türk’tür! II. Mahmud, onların geride bıraktıkları boşluğu kimlerle doldurmuştur biliyor musunuz? Ermenilerle. Ermeni Patriği’ne gönderdiği emirle 10 bin işçi istemiş ve onları sürgüne gönderilenlerin yerine ikame etmiştir.
Limanlarda ecnebi tüccara zorluk çıkaran ve yerli esnafın çıkarlarını savunan bu Türk hamalların yerine Ermenilerin getirilmiş olması, 1838’de İngilizlerle yapılan ticaret anlaşmasının maddelerinde gerçek açıklamasını bulmaktadır.
Reşat Ekrem Koçu, yeniçerilerin seferlerde yaya olarak koca imparatorluğun her santimini arşınladıklarını daha beliğ olarak anlatmak için “yürüdüler, yürüdüler, yürüdüler” der. 1826’da yeniçeriler bu defa tarihin suskunlaştırılmış tabakaları arasındaki yerlerini almak için son kez “yürüdüler” ve gözden kayboldular. Tarihin kara talihini bir zırh gibi neredeyse hiç çıkarmamacasına üstlerine giyerek hem de…
.
Bir Dostoyevski çek, Pamuk’suz olsun!
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bir Dostoyevski çek, Pamuk’suz olsun!
Kur’an’ı, Kant’ı (Saf Aklın Eleştirisi), Hegel’i, özellikle onun Felsefe Tarihi’ni gönder bana. Geleceğim, bütün bu kitaplara bağlı.”
Dostoyevski, 22 Şubat 1854 tarihli mektubunda —cezalı askerliğini yaparken— böyle yazar bir dostuna. “Geleceğim bütün bu kitaplara bağlı.” Hangi kitaplara bağlıdır geleceği Dostoyevski’nin? Kur’ân—ı Kerim’e, Kant’ın “büyük” projesini başlattığı yıkıcı eseri Saf Aklın Eleştirisi’ne ve Hegel’in felsefeyi dünyanın ruhuna taşıttığı Felsefe Tarihi adlı eserine.
Yaklaşık bir ay sonra, 27 Mart’ta Sibirya’dan yazar bu defa: İstedikleri arasında iktisatçıların ve tarihçilerin eserleri ile yine Kur’an vardır; Kur’an ve Almanca bir sözlük. Acaba Dostoyevski, içinde açılan büyük uçurumu bu kitaplarla mı doldurmaya çalışıyordu?
Geçtiğimiz haziran ayında, Petersburg’a gidip bu şiir gibi şehrin damarlarında birkaç gün sürüklendikten sonra içimde yeniden Dostoyevski okuma arzusunun kabarmasına engel olamadım. Döner dönmez kütüphanemdeki bütün Dostoyevski ciltlerini masamın kenarına üst üste yığdım ve incelerinden kalınlarına doğru ağır ağır okumaya koyuldum. İlk okuduklarımdan biri de Beyaz Geceler oldu tabiatıyla.
Ben bu hazırlıkları yaparken meğer İletişim Yayınları, bir Dostoyevski külliyatının yayınıyla meşgulmüş. Kitapçıda Rusça aslından yapılmış çeviriler ve güzel kapaklarla yayınlanmış ciltleri görünce hem sevindim, hem de talihin bana oynadığı bu garip oyuna biraz hayret ettim.
Fakat biraz dikkat, sevincimi kursağımda bırakmaya yetti. Bütün ciltlerin üzerinde Dostoyevski’yi, “dizi editörü” olduğunu öğrendiğimiz Orhan Pamuk’un “önsözüyle” okuyacağımız duyuruluyordu. Öyle böyle değil, bütün Dostoyevski külliyatını Orhan Pamuk’un sayfalarını salavatlamadıktan sonra okumak caiz değildi yayınevine göre.
Orhan Pamuk, Dostoyevski “uzmanı” mıdır? Yoksa Dostoyevski’den “daha büyük” bir romancı mıdır? Dostoyevski’yi Türk okuyucusunun karihasına daha bir suhuletle akmasını sağlayacak bir “şârih” midir? Dahası, yazdıklarının, Dostoyevski külliyatına bir katkısı var mıdır?
Kimdir Orhan Pamuk? Kitapları “çok satan” bir Türk romancısı. (Burada romancılığının tartışmasına girmiyorum.) Hangi sıfatla “bütün” Dostoyevski romanlarına önsöz yazabiliyor? Belli değil (en azından benim için).
Hesap şöyle olmalı: Pamuk’un romanları çok sattığı için onun önsözünü yazacağı romanlar da çok satar! Okuyucu da “sürü” kabul edildiği için bu “değerli” önsözleri okuyup irşad olacak ve Dostoyevski’ler kapış kapış gidecek!
Hata üstüne hata!
Birincisi Orhan Pamuk Dostoyevski’ye önsöz yazamaz. Yazsa yazsa roman hakkındaki bölük pörçük izlenimlerini yazabilir. Bu da Dostoyevski’ye ayıp olur.
İkincisi, yazmamalıdır. Orhan Pamuk kendine, kariyerine yazık etmektedir.
Bir romancı bir başka romancı üzerine yazamaz mı? Elbette yazar. Andre Gide gibi, oturup Dostoyevski’nin kitaplaşmamış mektuplarına kadar okuyarak dirsek çürütür ve onu ilgi odağına koyarsa kitap bile yazılabilir.
Orhan Pamuk’un Beyaz Geceler’e yazdığı önsözü ibret—i âlem için okuyun lütfen, Dostoyevski’den ne bulabileceksiniz?
Beyaz Geceler, Yeşilçam melodramlarını andırıyormuş, yorucu değilmiş, basit, saf, hafif, lirik, coşkulu ve zarifmiş, “yirmi yaşlarında hangi yalnız ve mutsuz erkek yıldızlı bir bahar gecesi şehrin sokaklarında yürürken bir köprübaşında gözyaşları döken bir genç kızı hayal etmez”miş.
Bir kere bu cümleden Pamuk’un romanı dikkatle okumadığını anlayabilirsiniz; çünkü roman bahar mevsiminde geçmemektedir. Zaten Beyaz Geceler, Petersburg’da yazın ortasına doğru başlar ve ağustos sonlarında biter (asıl “Beyaz Gece”, 21 Haziran’dır). Oysa yalnız yukarıdaki cümlede değil, bir sayfa öncesinde de Pamuk’un, romanın “yıldızlı bahar geceleri”nde geçtiği zannına kapıldığını görebiliyoruz (“ve o yılın en uzun günlerine denk düşen yıldızlı bahar gecelerini”). Bir uzman, hadi onu bırakalım, Dostoyevski üzerine kafa yormuş bir insan bile bu tür basit hatalara düşmezdi.
Pamuk’un yorumlarının pek çoğu uçarı, her anlama gelecek laflarla esniyor; dahası, önsöz, bir önsözden beklenmeyecek kadar fazladan söyleyişlerle, tekrarlarla dolu. Hikâyenin özüne çekmek yerine, etrafında döndürüyor okuyucuyu.
Bunları anlayabiliyorum.
Bir romancı 30 yılda bir okursa bir başka romanı, ancak bu kadar anlayabilir!
Bunun için diyorum ki, Orhan Pamuk, Sibirya’dan Kur’an, Kant ve Hegel siparişi veren Dostoyevski’nin, hakikatin kıymığını sürekli sinir uçlarında hisseden romanlarına gölge etmekten bir an önce vazgeçmelidir!
Bu hem Dostoyevski için, hem de kendisi için iyi olacaktır!
.
“Avrasya’da dolaşan hayalet”
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
“Avrasya’da dolaşan hayalet”
Eskiden olsa dünyada böyle düşünemezdim. Öyle yeşil komünizmmiş, İslam sosyalizmiymiş; Allah korusun! Hele Lenin’in “yoldaşı” olsun da benden selamın s’sini alsın, olacak şey değildi!
Şimdi görüşlerimde mi bir değişim oldu? Saf mı değiştirdim yoksa? Ne saf değiştirdim, ne de sosyalizmin İslam’la temelde örtüşemeyeceğine ilişkin kanaatim farklı. Değişen tek şey, baktığım açının genişlemiş olması.
Şu Lenin’in yoldaşı’ndan söz etmiştik. Kimdi Attilâ İlhan’ın deyişiyle bu “Avrasya’da dolaşan hayalet”?
Önce kendi sözlerini okuyalım beraberce: “Rusya artık devrim yolunda ileri gidemez… Gelişmesini Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği formülü altında devam ettirmekte olan eski Rusya, çok fazla süremez. Sovyet Rusya geçici bir geçiş olgusudur…” Bu sözler daha 1923’te söylenmiştir. Dünya Sosyalist Devrimi için yola çıkan Sovyetler’in kısa zamanda bir bürokratik totalitarizme saplanacağını fark eden bu kişi, Sultan Galiyev’den başkası değildir.
Kimdir Sultan Galiyev?
1882’de Başkırdistan’ın bir köyünde dünyaya gelir. Kazan’daki Tatar Pedagoji Enstitüsü’nü bitirir. Ufa’da Azerbaycanlı Mehmet Emin Resulzade ile tanışır. Sosyalizme meyleder. 1917 Devrimi’ni müteakip Moskova’da toplanan Bütün Rusya Müslümanları Kongresi’ne çağrılır ve genel sekreterliğe seçilir. Kazan’da örgütlenen Müslüman Sosyalistler Komitesi’ne girer ve Molla Nur Vahidof’la beraber çalışır. Sovyetler içerisinde bir Türk ve Müslüman Devletler Birliği kurmak için uğraşır. Müslüman Kızılordu’yu örgütler. Bu çalışmalarıyla gerek Lenin’i, gerekse Troçki’yi etkiler. 1920’de Bakü’de toplanan Doğu Halkları Kurultayı’nın arkasındaki isim, odur. Doğu halklarını emperyalizme karşı ayaklanmaya çağıran bu kurultayın hemen ardından Galiyef, Moskova’da kendisi için pasif bir görev sayılan Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi rektörlüğüne getirilir. Bu arada Lenin hastalanır ve Galiyef, yerine geçen eski “yoldaşı” Stalin tarafından 76 yoldaşı ile birlikte karşı devrimle suçlanarak tutuklanır. Filmin bundan sonrası şimdiye kadar kopuktu. Yeni açılan arşivlerden çıkan mahkeme zabıtları da nasıl öldüğü veya öldürüldüğü konusunda fazla bir şey söylememektedir.
Bu ansiklopedik bilgilerden sonra Attilâ İlhan’a kulak verelim:
“… (Türkiye’de) sağcılar onu solcu diye bir köşede bırakmışlar; solcular ise sağcı diye! Malum ya, Rusya Türkleri arasında, Bolşevik Partisi’ne üye oluşu, liberal demokrat Müslümanlarla (Sadri Maksudi vs.), Cedit Hareketi’nin ileri gelenleriyle bu sıfatla mücadele edip, uzun süre Milliyetler Komiserliği’nde Stalin’le birlikte çalışışı onu Bolşeviğin önde gideni saymaya yeter; öte yandan Rusya Türklerinin hakları için savaşmış, bu yüzden Stalin’le uyuşmazlığa düşüp bu uyuşmazlığı hayatıyla ödemiş olması da sağcılığına kanıt sayılabilir. Oysa ne yanından bakılırsa bakılsın, ilginç bir adam bu Sultan Galiyef! O dönem için ileri sürdüğü fikirlerin değişikliğiyle ilginç, Rusya Türkleri arasındaki büyük etkisiyle ilginç, mücadele gücünün yüksekliğiyle ilginç, nihayet Türkiye Türklerinin kaderine karışan bazı eylemleri ve çabalarıyla ilginç.”
1990 yılında SSCB Yüksek Mahkemesi, aldığı bir kararla Sultan Galiyef’i tarih önünde aklamıştır aklamasına ya, hakkındaki tartışmalar sürüp gitmektedir. Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Galiyef düşünceleriyle yeniden gündeme gelir.
Türkiye’de bir ara Kadrocular savunur bazı fikirlerini. Sol büsbütün suskun kalır; sağ cesaretsiz ve kararsızdır onu savunup savunmamak konusunda. İslamcıların ise Orta Asya kolları kesiktir; bu yüzden ciddiye bile almazlar onu. Biraz Kemal Tahir, biraz da Doğan Avcıoğlu, onun Avrupa—Asya çatışması tezini gündeme getirirler, o kadar. Son yıllarda Attilâ İlhan, onun görüşlerini Mustafa Kemal’inkilerle kaynaştırmak için yoğun bir gayret içindedir.
Bir dava adamı olarak ölümü göze alarak mücadele eden şahsiyetler —görüşleri ne olursa olsun—, artık eskisinden daha çok cezbediyor beni. Bundan 80 küsur yıl önce dünyaya bir “Avrasya alternatifi” sunmuş ve bu uğurda Stalin’le bile çatışmayı göze almış olan Galiyef, bir rivayete göre, ölmeden önce son sözünü soran kişiye, “Son söz mü? Son söze henüz ulaşamadık ki!” demiştir.
Galiyef, çevresinde dönen alçaklık ve hilekârlıklar girdabında, son sözü söylemeyi, ömrünü kurtarmaya vakfettiği Doğulu mazlum halklara bırakmıştır. Bir Avrasya baharında dirilmek üzere bu son söz, toprağa düşmüştür bir kere…
.
Ermeni tehciri
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Ermeni tehciri
Galiba bugün “insaf sahibi” bilim adamlarının söylediklerini daha 1915’lerde, yani Ermeni Tehciri vuku bulurken “Tarihi Sevdiren Adam” söyleyivermiş. Nasıl mı? Beraber kulak verelim Eskişehir’de tehcire bizzat şahit olan Ahmed Refik’in İki Komite İki Kıtal’indeki satırlarına:
“Ermeniler tehcir ediliyor, diğer taraftan da Türk unsuru kafile kafile ateşe götürülüyordu. Anadolu’nun vâsi ovalarında, geniş ve ekilmiş tarlalarında, kırık bir boyunduruk parçasından buzağı haline gelmiş, sıska bir çift mecalsiz öküzü idareye çalışan yalınayak, sefil, yüzleri güneşten yanmış çocuklardan başka canlı görülmüyordu… Bir taraftan Ermeniler felakete sevk ediliyor, diğer taraftan halk açlıktan öldürülüyordu. Katar katar geçen trenlerde yurtlarını terk eden askerlerin me’yus ve muzdarip sesleri, acıklı türküler şeklinde aksediyordu… Bu trenlerle gidenler ne bedbaht insanlardı. Onların da Ermenilerden ne farkları vardı…”
Anadolu’nun büyük bir trajediyi yaşadığı yıllardır. “İki komite”, yani Ermeni komitacıları ile İttihatçı komitacılar arasına sıkışmış olan halk, yoksulluk ve sefalet yetmiyormuş gibi bir de ölümle burun buruna yaşamaktadır. Ahmet Refik, halklar arasındaki dostluğun bir örneğini de zikretmektedir. Adapazarı ile Eskişehir arasındaki Ermenilerle meskûn köylerin birçoğunda, Türk ahali komşularını kurtarmak için hükümete başvurur; fakat netice alamazlar. Anadolu ruhu, her şeye, bütün suni düşmanlıklara rağmen savaş yıllarında da dimdik ayakta olduğunu göstermiştir.
Bugün Ermeni Tehciri meselesinde gelinen nokta, artık iki taraftan da savaş hali icabı birtakım insanların öldüğü; ancak bunda bir soykırım kasdı bulunmadığıdır: Böyle bir soykırım emri yoktur; ancak birtakım çetelerin (komitaların) tehcir sırasında yol kesip katliam yaptıkları doğrudur. Bunun da Osmanlı hükümetini bağlayan bir tarafı bulunmamaktadır.
Zaten Bernard Lewis olsun, Gilles Veinstein olsun, Ermeni lobisi tarafından aforoz edilmelerine sebep olan açıklamalarında her iki tarafın da birbirlerini öldürdüklerini ve bunların bir iç savaş sırasında yaşandığının dikkate alınması gerektiğini belirtiyorlar. Aynı iç savaş şartlarında masum olduğunu ilan edebilecek bir ülke var mıdır? Fransa’nın daha dün denilebilecek bir süre önce Cezayir’de olukla akıttığı kan ne tez temizlendi? Amerika’dan ne kadar yerlinin “temizlendiğini” David E. Stannard, American Holocaust adlı kitabında (Oxford University Press, 1992) ayrıntılarıyla anlatıyor. Her 20 yerliden ancak biri hayatta kalabilmiştir! Tek fark, Cezayirlilerin de, Kızılderililerin de “lobicilik”te esamilerinin okunmayışıdır!
Peki Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğundan bu yana uluslararası arenada başını çok ağrıtan bu sorunla cepheden güreşebilmiş midir? Hayır. Hep kaçamak cevaplar, “olmaz öyle şey”ler, reddiyeler, “zaten Ermeniler de bizi kesmişti”lerle idare edildi bugüne kadar. Arşivler yıllar yılı araştırmacılara kapatıldı. Konuyu soğukkanlılıkla tartışacak bir ortamın olmayışı yüzünden meselenin iç yüzü hep karanlıkta kaldı. Ancak 1980’lerden sonra Osmanlı Arşivleri’nin açılmasıyla Kâmuran Gürün ve Eric Zurcher gibi bilim adamları arşiv vesikalarını inceleyerek uluslararası kamuoyuna objektif açıklamalarda bulunabildiler.
Fakat bu arada uluslararası arenada aleyhimizdeki önyargılar kemikleşti. Arşivleri kapalı tutmamız, suçluluk psikolojisine yoruldu. Halbuki yapılması gerekenler çok basitti. Madem kendimizi hiçbir biçimde suçlu hissetmiyorduk, o halde bu konunun uluslararası bir platformda tartışılmasını sağlayabilirdik. Bu illa filan mahkeme olmayabilirdi. “Taraf” bilim adamlarını ortak bir masa etrafında tartıştırıp o çok sözünü ettiğimiz ama bir türlü yapmadığımız şeyi, yani olayı tarihçilere emanet etmeyi becerebilirdik. Bu olmayınca ister istemez mesele siyallaştı, siyasallaşınca da arapsaçına dönmüş oldu.
Oysa Prof. Heat Lowry, neredeyse 10 yıldan beri haykırıp durmuyor mu, arşivlerinizi nitelikli araştırmacılara açmadıkça, konu ister istemez uzman olmayan ve ordan burdan alınan vesikalarla suiistimal edilecektir, diye. Biz 1922 Eylül’ünde “denize döktüğümüz” Yunanlıların İzmir’i yakarak kaçtıklarını söylüyoruz ya, yurt dışında mesele tam tersine biliniyor; “Gâvur” İzmir’i Türklerin yaktıkları iddia ediliyor. Buna da o devrin birkaç görgü şahidini delil gösteriyorlar. Oysa Lowry’nin ABD arşivlerindeki bulgularına göre bunlar hem tek yanlı şahitliklerdir, hem de bu şahitlerin sözlerini aktaranlar işlerine gelen yerleri almış, gelmeyenleri almamışlardır. Gelin görün ki bu konudaki TC arşivleri de henüz açılmamıştır!
Düşünebiliyor musunuz, bu kadar önemli bir konuda son sözü söyleyebilecek en önemli kaynak olan arşiv vesikalarımız araştırmacılara kapalıdır! O zaman ne oluyor? Araştırmacılar başka ülkelerin vesikalarına dayanarak yarım yamalak yaptıkları araştırmalarla dünya kamuoyunu etkiliyorlar.
Aynı şey, Ermeni Tehciri için de geçerli. Lowry haklı olarak Türkiye’nin tutumunu eleştiriyor: 1915–1980 arasında, tam 65 yıl Türkiye sessiz sedasız oturdu dışarıda kıyametler koparken. Bu “ara” dönemde Ermeni Tehciri konusu, Ermenilerce yazıldı ve dünya kamuoyu tek yanlı olarak propagandaya boğuldu. Kaynakları, tabiatıyla Batı ülkelerinin arşivleriydi. 1980’den itibaren başlayan ASALA terörü uyandırdı Türk hükümetini ve 65 yıl boyunca oluşturulmuş bulunan tabuların birkaç yılda değişeceği umuldu. Ne var ki bu o kadar kolay bir iş değildi. (“Turkish history: On whose sources will it be based? A case study on the burning of İzmir”, Osmanlı Araştırmaları, IX, İstanbul 1989 (ayrı baskı), s. 20.)
Türkiye, tarihinden kaçamaz. Geçmişimizden korkmuyorsak –ki bence de korkulacak, utanılacak bir tarihimiz yoktur– bütün konuların nitelikli tarihçilerce ilk elden kaynaklara dayanılarak incelenmesi için elimizden ne geliyorsa yapmalıyız.
65 yıllık gecikmenin bedeli, maalesef çok ağır oluyor…
.
Kadınlar şiir yazabilir mi?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Kadınlar şiir yazabilir mi?
Yazdıklarından belli fena halde sinirlendiği. Kısa, kesik kesik cümlelerle bir “hınç” çağlayanı halinde demir gibi laflarını ekranıma fırlatıyordu. Derdi, anlayın işte canım, “adam yerine konulmamak!”
“Zaten siz erkekler hep böylesiniz”ler filan. Oysa yazdıklarımda bir küçümseme, hele hele aşağılama ve hakaretin izi bile yoktu. Ama o “alınmıştı”.
Kadınlar ve feminizm üzerine gerçekçi yazılar yazmak her zaman riskli bir iş olmuştur sağ cephede. Alınganlık, normalin çok üzerindedir çünkü. “Siz de, öyle mi?”; darağacına çekilmek kadar acı bir sorudur çünkü.
Oysa kadın ve cinsel siyaset üzerine ciddi olarak düşünen, ortalıkta dolaşan feminizan lafların çürüklüğünü ortaya döken ve efsaneleri ‘de–şifre’ eden birine teşekkür edilmeli değil miydi? Nihayet “bizde” de bu konulara kıyısından köşesinden değil, belinden tutarak yaklaşan yazarların çıkmış olması neden rahatsızlık ve alınganlık kaynağı olsundu ki?
Warren Farrell Amerika’da “feminist yalanlar” üzerine uzmanlaşmış epeyce ünlü bir isim. Erkekler Niçin Oldukları Gibidirler, Özgürleşmiş Erkek ve Erkek Egemenliği Efsanesi adlı kitaplarıyla modern çağda erkeklerin güçlenmedikleri, aksine güçsüzleştikleri tezini işliyor ve bunun psikolojik ve sosyal sonuçları üzerinde duruyor. Bu ise feminist söylemin karşısına düşen bir tutum; feminist çevrelerin sürekli saldırısına uğraması bundan.
Şöyle diyor bir yerde Farrell:
“Kadınlar erkekleri eleştirdiğinde bunu ‘anlayışlılık’, ‘kendini kanıtlamışlık’, ‘kadınların özgürleşmesi’, ‘bağımsızlık’ yahut ‘yüksek bir kendine saygı’ olarak adlandırıyorum. Oysa erkekler kadınları eleştirdiğinde tepkim, ‘cins ayrımcılığı’, ‘erkek şovenizmi’, ‘savunma psikolojisi’, ‘kendi eksikliğini kadınlara yansıtma’ ve ‘irtica’ (backlash) şeklinde oluyor.”
Farrell’ın nihai kanaati, erkeklerin bu baskılar altında artık duygularını ifade edemez hale geldikleri merkezinde.
Sevgili bayan okurumun gösterdiği duygusal tepki, kadınların kitap ve şiir karşısındaki konumlarını sorgulayan yazım üzerine gelmişti. Bu meseleyi biraz daha kurcalamam ve açmam gerekiyor, çünkü çok kafa karıştırıcı bir konu ve şimdilerde yeniden tartışılmaya başlandı.
Mesela E Dergisi’nin son sayısında Şükran Yücel, kadın yazarların “yüzyıllardır erkekçe tanımlanmış bir dünyayı yeniden tanımlamaya ve yorumlamaya” çalıştıklarını belirtiyor. ‘Bugüne kadarki edebiyat, Fuzulî’ler, Dante’ler, Shakespeare’ler, Dostoyevski’ler sadece erkek dünyasının bakışını yansıtmışlardır, dünyayı ve kadınları onlar anlatmışlardır, şimdi sıra kadınlarda’ demeye getiriyor.
Ama kadın şairleri ve yazarları sayarken epeyce zorlandığı da gözden kaçmıyor. Bronte kardeşler, V. Woolf, Halide Edip, M. Shelley, J. Austen. Onun zikretmeyi unuttuğu önemli bir ismi de ben ilave edeyim: Emily Dickinson.
Neden kadınlar arasında bir Shakespeare çıkmadığına Virginia Woolf’un verdiği cevap, tam “Urfa’da Oxford vardı da biz mi gitmedik?” tarzındadır: “Onaltıncı yüzyılda üstün bir yetenekle doğan herhangi bir kadın hiç kuşkusuz çıldırır, kendini vurur ya da yaşamını köyün dışında bir kulübede korkulan ve alaya alınan bir yarı cadı, yarı büyücü olarak geçirirdi.”
Cevap ilginç ama o bitmek bilmeyen ‘feminist sızlanmalar’ın(!) bir çeşitlemesi olmaktan öteye gidemiyor. Gidemiyor, çünkü bu görüş, aynı çağda yaşayan erkeklerin bir eli yağda, bir eli balda yaşadığını varsayıyor. Hata üstüne hata!
Oysa Mozart’ı çıldırtan şartlar nelerdi? Dostoyevski’yi para dilenmeye iten ortam çok mu lehineydi? Ya Hölderlin ve Nietzsche çok mu elverişli şartlarda eser vermişlerdir? Aslında, bir sanatçıyı büyük yapan şey, verili şartların ona sağladığı imkânlar üzerinde rahatça eser vermek değil, şartların olumsuzluğuna direniştir, karşı çıkıştır, akıntının tersine yüzmektir.
Woolf’un bu tezi, mantıken şu noktaya götürür bizi: Kadınlar hiçbir zaman verili şartları aşamayacaktır. Başarısızlığın bahanesi sürekli olarak dışarıdaki bir kötü niyetli şeytanda arandığı sürece, başarısızlık kaçınılmazdır. Oysa, dışarıdaki olumsuzluklar, iddia edildiği gibi kadınların içinde gerçek potansiyel yazarlar var idiyse, onlar için kamçılayıcı bir etki de yapabilirdi; ama yapmadığı anlaşılıyor. Yazı, kültür, felsefe, şiir, edebiyat, matematik ve müzik, tarih içinde erkeklerin at koşturduğu alanlar olmuştur, çünkü “erkek” ve “farklı” olduklarını ispat mükellefiyeti, tarih boyunca erkeklerin omuzuna yüklenmiştir!
Şiir, genellikle sanıldığı gibi duygudan ibaret değildir. Şiiri şiir yapan şey, sıcak duyguların soğuk bir akıl tarafından düzenlenmesidir. Kadın duyar, fakat ifade etmekten kaçınır, çünkü ifade, duygunun iffetinin bozulması, mahremiyetinin ihlalidir; oysa ifade, erkeğin kendisini ispat için kaçınamayacağı bir araçtır. Aksi halde tıpkı Dionysus gibi ham duyguların hoyrat seli altında kendisini yitirir erkek. Soğuk ve mutlak bir eldir şiir ve duyguların el değmemiş vahşiliğine erkekçe bir başkaldırıdır. Bunun için Hölderlin’in dediği gibi “uğraşların en tehlikelisi ve en masumudur”.
.
Sayım ve itaat
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Sayım ve itaat
Geçtiğimiz pazar günü televizyon seyrederken içim dışım sayım görüntüleri oldu. İstanbul’un her zaman cıvıl cıvıl olan sokak ve meydanları kendilerine kalan turistler, tatillerini bu ‘talihsiz’ (talihli mi demeliydim yoksa) güne denk getiren tur operatörlerine içlerinden söylene söylene bomboş sokakları yağmur eşliğinde nafile yere arşınlıyorlardı.
Bir ara muhabir kardeşimiz İngiliz turistlerden birine, “Ülkenizde böyle bir sokağa çıkma yasağı olsa ne yapardınız?” gibilerinden bir şeyler soracak oldu. Adam fena halde diklendi ve bu ‘anlamsız’ yasağa hiçbir İngiliz’in uymayacağı mealindeki cevabını yapıştırıverdi. Hadi o Avrupalı, onu sineye çekebiliriz; ya şu Araplara ne oluyordu? Onlar bile şaşıyordu Türk halkının engin ve destanî uysallığına! Kendi ülkelerinde sayımların bilgisayarla yapıldığını söylüyorlardı kasıla kasıla.
Şahsen eve bir hafta kapatsalar gıkım çıkmaz; o ayrı mesele. Fakat milyonlarca insan nasıl bu kadar müthiş bir itaat sergiliyor, doğrusu hayret edilecek bir noktadır. Diyeceksiniz ki, bu millet ne zaman itaatsizlik etmiştir ki, bir gün için devlete başını kaldırıp “kaşının üstünde gözün var” desin. Belki de halk, bu “ev tipi ceza”dan mutlu oluyordur!
Pazar akşamı yasak bittikten sonra sokaklarda dolaşırken, birçok evin adeta bağırsaklarının dışarı dökülmüş olduğu görülüyordu. Hemen her köşe başında küflü öteberiler, kırık dökük masa ve sandalyeler kendilerini kapının önünde bulmuşlardı.
Bu hadise bana anlamlı göründü. Anlaşılan, mecburen eve kapanan insanlar, özellikle de erkekler, diğer zamanlar iş güç yüzünden gözlerinden kaçan ‘görüntü kirlilikleri’ne dayanamayıp çekiç veya tornavida ile tamirata girişmişler, ıslahı kabil olmayanları ise sırtlayıp sokağa atmışlardı. Artık köşe başlarında örtüsü yırtılmış yaylı yatak mı ararsınız, yoksa ahşap öteberi mi! Herhalde 5 yılda bir gelen bu aziz günü, çöplerden geçinen vatandaşlarımız kadar bekleyen kimseler yoktur!
Anlayacağınız turist kardeşlerimiz haricinde kimselerin şikayeti yoktu bu garip durumdan. Bir günlük üretim kaybıymış, nüfus planlamasına darbe vuruluyormuş(!), vatandaş bayat ekmek yiyormuş, kimsenin umurunda değildi.
Her toplumun kör noktaları vardır. Mesela biz, Amerikalıların nasıl bu kadar birbirlerinden kopuk yaşadıklarından, komşulukları olmadığından vs. kendimize pay çıkarırız ya, Amerikalılar ise bizim nasıl olup da bu kadar iç içe yaşadığımıza hayret ederler.
İsveç’te uzun yıllar yaşamış bir dostum anlatmıştı: Vatandaş, evinin dışını boyamak için bile belediyeden ruhsat almak zorundaymış orada. Yani, İsveç’te evinizin iç duvarı size ait; ama dış duvar kamunun malı; onda istediğiniz gibi tasarruf edemiyormuşsunuz.
Bizde ise bu bakımdan özgürlükler gani: Balkonunu odaya dahil edeni mi istersiniz, pimapenle yahut alüminyum doğramayla kapatanı mı, hatta kaçak katları iskambil kâğıdı gibi dizenleri mi, yerin altına inerek birkaç kat kazananı mı?… Kapısının önüne açtığı tezgâhı gün geçtikçe genişleten nalburumuzla, birkaç sandalye daha atarak alan kazanan lokantacımızla, evinin önüne, yani aslında kamusal bir alana araba park ettirmeyen sosyal demokrat apartman sakinimizle biz hep aynı yolun yolcusuyuz.
Kurallara görünüşte itaatkâr bir toplumuz, bu doğru. Lâkin itiraf edelim ki anomik, asla kural tanımayan kadim damarımız hâlâ çok canlı. ‘Nasıl olsa bir yolunu bulup işimi görürüm’ anlayışıyla görünüşte kurallara itaatkâr davranan; ama bir punduna getirdi miydi, bütün kuralları tersyüz ediveren bir milletiz, vesselâm.
Şeffaflaşamayan toplumların kaderi bu, galiba. Sürekli baskı altında kalan, itilip kakılan bir toplum, ister istemez içine kapanır ve dışına sır vermez olur. Artık onun dünyasında iki iktidar mevcuttur. Birincisi, haricî iktidar; ikincisi, çevresine ördüğü ve içine dahil olunca kendisini güvende hissettiği dahilî iktidar.
Darbelere maruz kalan, baskıya tabi tutulan, koyun gibi güdülmeye zorlanan bir toplum, zamanla dışarıya renk vermez olur. Kendi iç işleyişine dair bütün tezahürlerin rengini bulandırır. Öyle ki zamanla kendini bile ayan beyan göremez olur. Modern devletin yana yakıla aradığı o meşhur konsensustan kopar, sır vermez olur harice. Oysa devlet, modern devlet, milleti şeffafiyetle görebildiği oranda vardır. Sayımlar, seçimler onun için yapılır. Milletten beslenen; ama bir yandan da milleti kaba güçle değil de, bir zar gibi saran devlet, modern devlettir.
Milleti sarabilmek için ise bardağın içinde ne var, ne yok, görülebilmelidir. Oysa baskı, zulüm, işkence, ayrımcılık toplumun bulanıklaşmasına yol açar. Millî bütünleşme ve konsensus zarar görür. İdare, zaafa uğrar. Bu, iktidarın mantığına da terstir aslında. Toplumun bir bölümünün bütünden kopması, ileride telafisi mümkün olamayacak hasarlara sebebiyet verir. Modern devlet, vatandaşlarını bütünleştirici, birleştirici ve ortak bir konsensus sağlayıcı tedbirlerle her birey üzerinde muktedir olabilen bir devlettir.
Bugün, dinî inançlarından dolayı toplumun bir kesimi alenen mağdur edilmekte, baskıya uğratılmakta, ayrımcılığa tabi tutulmaktadır. Bu, bırakın demokrasinin işlemesini, modern devletin en asgarî şartı olan devlet-millet bütünleşmesini bile tehdit edebilecek bir gidiştir. Toplumlar, her zaman devletten daha hızlı değişir. Ancak bu, organize bir değişme olmadığı için değişmenin hep devletten geldiği zannedilir. Devleti değişmeye zorlayan, aslında toplumlardaki bu hızlı değişimdir aslında…
Bir sayım gününün sessizliği işte bu tehlikeli ve dağınık düşüncelere sevk etti kalemimi.
.
Osmanlı’da bir demokrasi tecrübesi
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı’da bir demokrasi tecrübesi
Geçtiğimiz yıl, 700. kuruluş yıldönümü Osmanlı araştırmaları bakımından çok bereketli geçti. Osmanlı tarihine dair yeni bilgiler, tabir caizse sağanak oldu, yağdı üzerimize. Arada Safiye Sultan gibi fantastik ve erotik romanlar, Padişah Anaları gibi uydurma harem tarihleri de ortalığı sarmadı değil.
Yine de tarihimizin o güne kadar bilmediğimiz pek çok kapısının bu devrede fark edildiğini ve bazılarının gıcırdayarak aralandığını söyleyebiliriz.
Tabii bazı kapıların fazla gıcırdadığını da eklememiz gerekiyor. Gıcırdama seslerine herkesin kulak kesildiği kardeş katli, matbaanın geç gelmesi, harem-i hümâyun, medreselerden aklî ilimlerin dışlanması, askeri teknoloji alanındaki gerileme ve padişahların içki içmesi veya herkesin hayatının onun dudakları arasından çıkacak bir tek söze bağlı olduğu gibi konular tahmin edileceği üzere daha fazla merak uyandırdı.
Bu sorulara tek tek cevap vermek için ayrı bir kitap yazmak gerekir. Zaten yazıldı da. Fakat bu tashih edici kitapların da başka bakımlardan tashihe muhtaç olduklarını söylemem gerekiyor ne yazık ki. Ömrümüz günümüz tashih etmekle geçiyor. Şeytan kovalamaktan salavat getirmeye vakit kalmayacak galiba bu gidişle!
Aslında bu tür sorulara cevap vermenin en güzel yolu, doğruları, savunma telaşına kapılmadan olduğu gibi ortaya koyabilme yürekliliğini gösterebilmekten geçiyor. Bütün bu olayların içinde cereyan ettiği matriksi (yatağı) anlayabilirsek, mesele büyük ölçüde hallolacaktır.
Amerika’da çalışan tarihçimiz Engin Akarlı’nın çok önemli bir kitabı vardır. Uzun Barış (The Long Peace, Londra ve New York 1993). Kitap, 1861-1920 yıllarının Lübnan’ından bahseder.
Bundan bize ne? dediğinizi duyar gibiyim. Lübnan ve bize ne? Öyle mi? Filistin’den bize ne? Bosna’dan bize ne? Kuzey Irak’tan bize ne? Kırım’dan bize ne? Hatta İran’dan bize ne? Halbuki bu toprakların büyük bölümü daha 85 yıl önce bizimdi, bizim insanlarımızdı orada yaşayanlar. Yemen’de, Kafkasya’da, Şıpka’da can verenlerin Çanakkale’de şehit düşenlerden ne farkı vardı? Aynı “vatan” için çarpışmıyorlar mıydı?
Lübnan da 1920’ye kadar Osmanlı Devleti’ne aitti. Bu tarihten itibaren Fransız mandasına girmiştir. (Biliyorsunuz Hatay da aynı mandanın idaresindeyken 1938-39’da Türkiye’ye katılmıştır.)
Akarlı, Lübnan’da Osmanlıların 1861’de kurdukları bir demokratik tecrübeden söz ediyor. Cebel-i Lübnan Mutasarrıflığı adıyla kurulan bu rejim, 1860 yılında vuku bulan kanlı iç savaşlara çözüm olarak geliştirilmiştir. Osmanlı idarecileri tarafından.
Çeşitli etnik ve dinî grupların cennetidir Lübnan, bugün bile. Arap veya Araplaşmış bir Hıristiyan halk olan Maruniler, Şiilikle Yunanî, İranî ve İslam öncesi geleneklerin karışımının şekillendirdiği bir inanç grubu olan Dürziler, Şiiler, dünyada örneği çok az bulunan Rum Katolikler (bildiğiniz gibi Rumların kahir ekseriyeti Ortodoks’tur) ve Ortodoks Katolikler, Sünni Müslümanlar ve diğerleri. Bunların bir de aşiret şeklinde dağlarda örgütlenmiş olduklarını düşününce kolayca içinden çıkılmaz bir bölge olduğu anlaşılır Lübnan’ın.
1840’lardan itibaren çeşitli iç ve dış faktörlerin etkisiyle Lübnan’da bir iç savaşın tohumları ekilir. Çatışmalar 1860’ta zirve noktasına ulaşır. Ve Osmanlı yönetimi, Fuad Paşa’nın başkanlığında bir toplantı düzenler. Toplantıya İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya ve Prusya’nın temsilcileri katılır. Aylar süren sıkı müzakereler sonucunda Osmanlı diplomatları o kadar başarılı olur ki, yabancı diplomatlar bu son derece hassas bölgede bir Osmanlı çözümünden başkasının yürümeyeceğine kanaat getirirler. Üzerinde anlaşmaya varılan ilke, Cebel-i Lübnan’ın ayrı bir yönetim birimi olarak tanınması ve bu birimin birliğinin parçalanmasına değil, tahkimine çalışılmasıdır.
1861 Mayıs’ında anlaşma imzalanır ve Sadrazam Âli Paşa’nın onayından geçtikten sonra haziran ayında uluslararası bir protokol imzalanarak yürürlüğe girer bu yeni rejim. Mutasarrıflığın başındaki vali, nüfus ekseriyeti göz önünde bulundurularak Hıristiyanlardan seçilmiştir. Vali, Babıali tarafından atanmakta olup ona karşı sorumludur. Her dinî veya etnik grup, teşkil edilen parlamentoda nüfusuna göre temsil edilecektir. Yani devlet, bir bakıma kendi iç işlerinde bölgeyi serbest bırakmakta, 20. yüzyılda gündeme gelecek olan yerinden yönetimin ilk örneklerinden birini modern anlamda tesis edecektir.
Böylece Osmanlı Devleti, 15 yıl sonra 1876’da kendi kuracağı parlamentonun bir ilk örneğini Lübnan’da oluşturmuş ve 1920’ye kadar bir “uzun barış” dönemi gerçekleştirilmiştir. Bu ilginç Lübnan tecrübesi, millî bir devlet olmayan Osmanlı Devleti’nin modern; ama millî olmayan bir demokrasi tesis etme, böylece millî-modern ulus devlet modeline bir alternatif getirme ve uygulama çabasını temsil etmektedir.
Galiba bir buzdağının tamamını görmeye çalışmak kadar zor bir iş Osmanlı tarihini hakkıyla öğrenmek…
.
Said’in başına gelenler
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Said’in başına gelenler
EDWARD SAİD’İN BÜYÜKLÜĞÜ
Hep sorarım kendi kendime, Edward Said’i kelimenin tam anlamıyla büyük yapan şey nedir? diye. Bir zamanlar bu soruya, önemli kitaplar yazması, alanında derin bir bilgi sahibi olması, fikirlerindeki orijinallik gibi daha kitabî karşılıklar verirdim:
İşte ilk defa oryantalizmi teorik bir çerçeveye oturtarak Batı’nın Doğu’yu görme biçimindeki çarpıklığı deşifre etmişti, sosyal bilimlerin de bu ‘Batılı’ karakterden masun kalamadığını ortaya çıkarmıştı filan.
Şimdilerde bu sorunun cevabını daha farklı vermeye başladım. Onun beni heyecanlandıran büyüklüğü, daha önce aramadığım bir yerde yatıyordu.
Neresiydi bu ‘yer’ peki?
Edward Said bir Arap. Filistinli bir Hıristiyan ailede doğmuş, Filistin’in İsrail tarafından işgali üzerine ailesiyle birlikte Lübnan’a yerleşmiş; ve ardından Amerika.
Kendisini bir sürgün olarak niteliyor. Topraklarından sürülmüş bir halkın temsilcisi olduğunu asla unutmaksızın uzun ve zorlu bir mücadeleye girişiyor Amerika’da. Bu mücadelenin ne zorlu bir mücadele olduğunu anlatabilmek için şöyle formüle edeyim söyleyeceklerimi:
İsrail’in kurulması ve yaşatılmasında hâmilik yapan ve Filistinlilere hâlâ büyük bir önyargıyla bakılan Amerika gibi bir ülkede, hem de kendisi için yabancı bir dil olan İngilizcede, hem de İngiliz dili ve edebiyatı bölümünde, hem de Amerika’nın en itibarlı üniversitelerinden biri olan Columbia Üniversitesi’nde İngiliz dili ve edebiyatı bölüm başkanlığına kadar yükselmek (yani bir Arap’ın, Amerikalılara kendi dillerini öğretmesi!), bütün bunları yaparken de kendi ‘davası’ndan kesinlikle taviz vermeden ilerlemek, yani İsrail’i, Amerika’yı ve Batı’yı kıyasıya eleştirmesini bilmek…
Bence Said’i çağımızda bu kadar büyük yapan şey budur.
SAİD HAKKINDA İKİ KİTAP
Sözü, yakınlarda çıkan iki kitabına getirecektim.* İkisinin de ortak özellikleri, onun yazılarından derlenmiş olması. Birincisi, geçtiğimiz şubatta İlkbahar Yayınevi’nden çıkan Oryantalizm Eleştirileri, ikincisi ise birkaç gün önce çıkmış olan Kış Ruhu (Metis).
Edward Said’in düşüncelerinin Türk okuyucusu tarafından merak edilmesi ve yayıncıların bu talebe karşılık vermeleri çok ciddi gelişmeler Türkiye için. (Geçenlerde Şerif Mardin hoca, artık üniversitelerden de umudunu kestiğini, tek umut ışığını giderek canlanan genç ve dinamik okur potansiyelinde gördüğünü söylemişti!) Hele bir yazarın bütün kitaplarına ulaşamayan okuyucular için o yazardan yapılacak derlemelerin hayatî bir önem arz ettiği son derece açık.
Fakat derlemelerde, mümkün olduğunca yazarın bütün yönlerini okuyucuya tanıtıcı bir çerçeve çizilmiş olması ve iyi yapılması gerekiyor. ‘İyi’ vasfının maalesef Oryantalizm Eleştirileri’nde, ‘bütüncül’ vasfının ise Kış Ruhu’nda görünmediğini söylemek zorundayım.
Şu var: Kış Ruhu, gerçekten iyi çevrilmiş ve iyi kotarılmış bir kitap. Yine de eksik yönleri var. Mesela Haberlerin Ağında İslam, Başlangıçlar ve Son Gökyüzünden Sonra adlı kitaplarının ve özellikle Filistin davasını savunduğu yazıların, en başta yer alan otobiyografi haricinde esamisi okunmuyor. Halbuki, tekrar ediyorum, bir yazardan yapılacak ilk “seçki”nin onun bütününü kucaklaması çok önemlidir.
Bu derlemeye, Edward Said’in ünlü siyaset felsefecisi Michael Walzer’la mektuplaşmaları veya Times Literary Supplement’te Ernest Gellner ile yaptığı ‘kalem kavgası’ veya bizzat kitabın mütercimi Tuncay Birkan’ın Cumhuriyet Kitap ekinde kendisiyle yaptığı türden söyleşi gibi ilginç bölümler eklenebilseydi sanırım daha canlı ve okuyucuyu daha fazla doyuran bir çalışma olurdu. Her şeye rağmen önemli bir çalışma Kış Ruhu.
Ne var ki aynı şeyi Oryantalizm Eleştirileri için söyleyemeyeceğim. Çünkü ‘çırpıştırılmış’ bir kitap bu. Arapçadan tercüme edildiğini öğreniyoruz jenerik sayfasından. Peki niçin Arapçadan? Asıl yazdığı dil İngilizce iken ve İngilizce bilen mütercimden geçilmeyen bir ülkede Arapçadan neden çevrilir bir yazar, anlamak gerçekten zor.
Tabii Arapçadan çevirirken pek çok hata yapılması (özellikle özel isimlerin yazılışında) kaçınılmaz oluyor. Mesela 160. sayfadaki Myrlo–Bonetti’nin ünlü filozof Merleau–Ponty olduğunu ancak yanında zikredilen Heidegger’den çıkartabildim. Bunun gibi yüzlerce hatayı zikretmenin yeri burası değil.
Fakat pek de ahlakî bulmadığım bir hususu söylemeden geçemeyeceğim. “Oryantalizm Çağının Sonu” adlı yazı, tercümesinin güzelliğiyle beni şaşırttı ve kitap boyu fakire saç baş yolduran yanlışlardan eser yoktu bu yazıda. Bir ara yazıyı daha önce sanki okuduğum hissine kapıldım ve Said dosyamı açınca yazının Varlık dergisinin Şubat 1996 sayısında Necmiye Alpay’ın tercümesi olarak yayınlandığını gördüm. İmla hatalarına kadar aynen, kaynak belirtmeden ve mütercimin ismi zikredilmeden kitaba alınan bu yazı, Oryantalizm Eleştirileri’nin bir talihsizlik olduğu kanaatimi sadece pekiştirmeye yaradı diyebilirim.
Edward Said, hakkında daha çok şey konuşmamız gereken bir isim.
* Bilmeyenlere hatırlatayım: Said’in baş eseri Oryantalizm’in Boğaziçi, Pınar ve Metis’ten 3 ayrı tercümesi çıktı. Ayrıca Filistin’in Sorunu (Pınar), Haberlerin Ağında İslam (Pınar), Kültür ve Emperyalizm (Hil), Entellektüel (Ayrıntı) adlı kitaplarını da temin etmek mümkün.
.
Sınır
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Sınır
Bu yazıyı uyku ile uyanıklığın sınırındayken okuyorsanız eğer, bilin ki aynı saatlerde ben de bir başka sınırın üzerindeyimdir. O saatlerde hayatımda ilk defa ülkemin fizikî sınırlarını cismen aşacak ve komşumuz Azerbaycan topraklarına adım atmış olacağım.
Belki şaşırdınız, belki de önemsemediniz bile. Oysa bunun benim için ne kadar sıradışı bir durum olduğunu bir bilseniz! Düşünün, ilk defa bir gecemi Türkiye sınırlarının dışında, Bakü’de geçireceğim!
Bu, değişen yastığının bile uykusunu lime lime doğradığı, misafirliklerde sabahı faltaşı gibi açılmış gözlerle hastalar kadar sabırsızlıkla bekleyen birisi için tasavvur edilemeyecek kadar müşkil bir durum.
Aslında düşünüyorum da hayatım sınırlarda başlamış zaten.
Ailece Urfalıyız ama babamın memuriyeti yüzünden, Faruk Nafiz’in o nefis deyişiyle “hududdan hududa atılmış” durmuşuz.
Doğduğum yer, o zamanlar Mardin’in, şimdi ise Şırnak’ın sınırları içerisinde kalan Cizre. Tam Suriye sınırında ve Irak sınırına da yakın bir yerleşme olan sevgili Cizre’den bebek denilecek yaşlarda ayrılmışım.
Daha sonra Gaziantep, Bursa ve İstanbul…
Bundan sonraki sınırlarda dolaşma âdetim, kılık değiştiriyor. Artık iç ellerin korunaklı döşeğine uzanmıştım, ne çare ki bu defa da düşünce sınırlarım oynaklaşmıştı. Işık hızıyla (artık o da aşıldı ya) bir kültürden diğerine, tarihten geleceğe, insanlığın en yeni fikrî tartışmalarından en kadimlerine aynı hafta, aynı gün, hatta aynı saat içerisinde savruluyordum.
Bir sırrımı ifşa edeyim hazır yurt dışına gitmişken. (Biliyorsunuz bu bir gelenektir siyasilerimiz arasında: Uçakta dilleri çözülür, en mühim ifşaatları havadayken söylemeyi, bir tür göçebelik geleneği gibi, tercih ederler.)
Mesela iki gündür bir kısmını yuttuğum yazı ve kitaplar şunlar: İtalyan asıllı Amerikan romancısı Italo Calvino’nun Why Read the Classics? (Klasikleri Niçin Okuruz?) adlı kitabından Balzac’ın romanlarını nasıl bir şehri kurar gibi kurduğunu inceleyen denemesini, Kenan Çamurcu’nun İran’daki son siyasî ve fikrî gelişmelerle ilgili kitabı Firuze Köprüde Üçüncü Cumhuriyet’i (Şehir Yayınları), Enver Ziya Karal’ın 1940’ta çıkmış olan Halet Efendi’nin Paris Büyük Elçiliği (1802—1806) adlı incelemesini, Toplumsal Tarih dergisinin son sayısında yer alan Tuna üzerindeki Adakale’nin ilginç mi ilginç hikâyesini (bu hikâyeden bir gün size bahsetmezsem etimde mutlaka şirpençe çıkar!), Justin McCarthy’nin The Ottoman Turks (Osmanlı Türkleri) adını taşıyan kitabından 1566—1789 yıllarını içeren “Destabilization” bölümünü ve nihayet bundan 17 asır önce Diogenes Laertius’un kaleme aldığı Lives of Eminent Philosophers (Meşhur Filozofların Hayatları) adlı eserden Aristo bölümünü…
Aynı gün bu asırlar alan güzergâhta diabolik sıçramalarla yol almak en karşı konulmaz zevkim benim. Çağımın ve ufkumun sınırlarını zorlamak, girdaplara soktuğum başımı çağların uğultularıyla yıkamak, ne yalan söyleyeyim hoşuma gidiyor!
Bu yüzden, belki de bu yaşıma kadar yurt dışına çıkmadığım için kendimi fazla daralmış bulmuyorum. Aksine, belki de yurt dışı iptilasının beni –birçok canlı örneğini çevremizde gördüğümüz gibi— yolumdan saptıracak ya da en azından çelmeleyecek cazip fırsatlarla tanıştırması mümkündü ve ben bugüne kadar ülkem adını verdiğim bu kutsal sığınaktan dışarıyı daha bir güvenle ve kendim kalarak takip etmeyi öğrendiğim için Rabbime şükrediyorum!
Belki tam da benimle aynı yaşta ilk defa yurt dışına çıkan ve tam da bugün vefatının 13. yıldönümünde anılacak olan Cemil Meriç’in, hep sınırlara çarpan dur durak bilmez ilgi çağlayanı bu yüzden sarsıyor beni. Bir semender gibi alevlerin içinde doğdu, onlardan beslendi ve lav parçaları halinde üzerimize püskürttüğü kelimelerle karanlık gecemize işaret fişekleri bıraktı o.
Cemil Meriç, gözlerinin açılmasına ilişkin son ümidini de kaybettiği 1955 yılında bir dergi çıkarmayı planlamaktaydı: Adı Avrasya olacaktı bu derginin. Yazık ki ne yazık! Akim kalmış dergi projesi, Asya ile Avrupa’yı, insan beyninin iki yarım küresini birleştirmeyi hedefliyordu.
Onun “hayâl belde”si olan bu projenin bir bakıma ete kemiğe bürünmüş hali olan yeni bir derginin, Diyalog Avrasya dergisinin tanıtım kokteyline katılmak üzere, tam da onun dergiyi çıkarmaktan vazgeçtiği yaştayken ve tam da 13 yıl önce vefat ettiği günde Bakü’de olacağım nasip olursa.
Siz uykuyla uyanıklık sınırındayken ben Türkiye—Azerbaycan sınırında olacağım. Benim gibi bir sınır adamı olan Cemil Meriç’in Türkiye’de anıldığı saatlerde biz onun yarıda kalmış bu projesinin sınır taşlarını biraz daha ötelere taşıyor olacağız.
Düşünce sınır tanımaz. Sınırlar, vehimlerimizden, korkularımızdan güç alır. Düşünmek, vehim ve korkuları aşmak, sınırları zorlamaktır…
Geçmişin değil, geleceğin vasiyetini yerine getirmek üzere “sınır”da buluşuyoruz.
.
Mustafa Kemal versus Atatürk
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Mustafa Kemal versus Atatürk
Düşünmek, şaşırmaktır. Düşünce, her zaman bir düşme ile, bir sarsıntı ile başlar. Bilim, bu sarsıntıyı anlama ve kanunlara bağlama çabasıdır. Tarihle birlikte düşünmeye başlayınca, sarsıntının şiddeti de artıyor ister istemez.
İşte bir soru size: 1935 yılında neler olup bitti gerçekten de?
1935 yılının ikinci yarısının gazetelerini, Ulus’u, Kurun’u, Cumhuriyet’i taramıştım bir zamanlar. Haftalar geçiyor, Atatürk’ten tek satır bahis yok! Evet, yok!
Arada sırada kibrit kutusu büyüklüğünde bir haber çıkıyor karşınıza: Atatürk dün filan elçiyi Florya Köşkü’nde kabul etti. Ya da Yalova’ya geçti. O kadar.
İnanmazsanız gidin karıştırın gazeteleri. Taksim’deki Atatürk Kitaplığı’nda tam tekmil var o günlerin gazeteleri.
Mesela, 30 Ağustos törenleri yapılacak; ama bugünkünden çok farklı. Kutlamaları Atatürk kabul ediyor zannediyorsunuz değil mi? Yanıldınız. Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak katılıyor kutlamalara ve tebrikleri o kabul ediyor. Atatürk kendisini sivil bir konuma çekmiştir çünkü. 30 Ağustos törenlerine bile katılmaması bu yüzden.
Bir tek eylül ayında Atatürk’e Çerkez Ethem taraftarlarınca bir suikast düzenlendiği ihbarı üzerine birinci sayfaya çıkabiliyor Atatürk. Halkın toplu olarak postanelere gidip Gazi’ye geçmiş olsun telgrafları çektiğini ve Gazi’nin cevabını okuyoruz. Sonra yine her şey “normale dönüyor”.
Bugün bu durumu tasavvur bile etmekte zorlanıyoruz. (Kim bilir, bunları açıkladığım için fişlenmiş bile olabilirim!) Oysa 30 Ağustos 1935 tarihli resmî Ulus gazetesinde Abidin Daver tam sayfa Başkumandanlık Meydan Muharebesi’ni yazıyor ve Gazi’nin adı bir iki yerde, o da satır aralarında geçiyordu: Yazıdaki vurgu hep Mehmetçik üzerineydi.
Düşünün, bunlar Atatürk’ün sağlığında oluyor.
1935 yılında bir şeyler mi değişmekteydi? diye sormuştuk. Evet, çok şey değişmişti o yıl. Özellikle Mustafa Kemal Paşa için.
Bu nedenle Atatürk soyadını alana kadarki Mustafa Kemal Paşa veya Gazi ile Atatürk soyadını aldıktan sonraki arasında ciddi bir kırılma görenlere katılıyorum.
Bir imparatorluk bakiyesinden bir ulus-devlet çıkartacak inkılapları yapan ekibin başındaki enerjik Mustafa Kemal ile geri plana çekilmiş -veya itilmiş- olan Atatürk arasında belirgin farklar var.
Kültür devrimleri, dil ve tarih başta olmak üzere, 1930’ların asıl işiydi. Siyasî, hukukî ve sosyal devrimler tamamlanmış, iş kültüre gelmişti. Koskoca Saltanat ve Hilafet kurumları kaldırılmış, harf ve kılık kıyafet inkılapları yapılmış ve tekke ve medreseler kapatılmış, eski rejimle olan bütün sosyal ve siyasi bağlantılar kopartılmıştı.
Bunlarda pek büyük bir direnişle karşılaşılmamıştı; ama iş tarih ve dile, yani kültüre gelince, mesafe almak o kadar kolay olmamıştı. Önce bütün kelimelerin Öztürkçeleştirilmesine ve bütün tarihin Türk tarihine bağlanmasına girişilmişti; ama bu bilim dışı tavır, birkaç yıl içerisinde geri tepecekti.
Acı tecrübelerle görülmüştü ki, kültür alanı, devrim kabul etmiyordu. 1935-36, Falih Rıfkı Atay’ın anlattığı olayda görüldüğü gibi bir rücu, geri dönüş dönemini temsil eder. Dilimizdeki bütün “yabancı” kelimeleri temizlemekle işe başlayan Türk Dil Kurumu, zamanla o hale gelmiştir ki, dünyadaki bütün dilleri Türkçeden türetmeye girişir olmuştur. Bunun anlamı, Öztürkçeleştirmenin bir çıkmaza girdiğiydi.
Keza tarihin de başına bunlar geldi. Birinci Türk Tarih Kongresi’nde Türklerin dünyaya medeniyeti öğrettikleri savunulurken, vurgu yavaş yavaş zaten bütün milletlerin Türk oldukları noktasına kadar geldi. Tabii bu durumda neden milliyetçi olmak gerektiği -çünkü “dışarıda” hiçbir millet kalmamıştı- sorusu cevapsız kalıyordu ama olsun. Yine de bir çıkış yolu bulunmuştu; ama başlanan noktanın epeyce uzağına düşerek.
İkinci dil ve tarih tezlerinde, dikkat edilirse, dar milliyetçilikten evrenselciliğe, beynelmilelciliğe doğru bir değişim gözüküyordu. Aşırı milliyetçilik üzerindeki vurgu, 1935 yılındaki bir başka olayla pekişiyordu. O yıl, Şevket Süreyya’nın başında olduğu Kadro dergisi Atatürk’ün emriyle kapatılıyor ve Avrupa medeniyetini hedef olarak gösteren evrenselci dergi Yücel, aynı yıl çıkmaya başlıyordu.
Kadro kapatılıyor, Yücel çıkıyor…
1935 yılında neler oluyor?…
.
Şeytânîlik ve Rahmânîlik
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Şeytânîlik ve Rahmânîlik
Bugün Ramazan’ın ikinci günü. Hadislerde işaret buyurulduğu üzere bu mübarek ayda şeytanların elinin kolunun bağlanmasından bilistifade, kültürümüzün önemli bir meselesi üzerinde durmak istiyorum.
Geçtiğimiz 17-18 Kasım tarihlerinde İSAV (İslamî İlimler Araştırma Vakfı) tarafından İstanbul’da düzenlenen “Modernleşme, İslam Dünyası ve Türkiye” başlıklı sempozyuma sunduğu tebliğinde, Prof. Şerif Mardin, kültürümüzde “şeytan”ın var olmasına mukabil kendisinin “şeytânîlik” olarak çevirdiği demonik unsurun bulunmayışının hayal gücümüzü sansürlediğini ve “uçma”nın meşru sayılmaması gibi bir sonuç verdiğini ifade etmiş. (Tebliğinin bir özeti, Milliyet’in 24 Kasım 2000 tarihli nüshasında bulunabilir. Ayrıca bu konuda daha geniş bir makalesini hocanın Türkiye’de Din ve Siyaset adlı kitabında bulmak mümkün.)
Şöyle demiş Prof. Mardin gazeteye göre:
“Türkiye’de, İslam’da, Osmanlı’da “şeytan” vardır, fakat “şeytanîliğin yaratıcılığı” fikri olmadığı gibi, bunu düşünmek bile günahtır. Batı’daki “demon” kavramıysa, yıkılıcılığıyla birlikte -bu sayede diyelim- özgün bir anlayışı yaratabilen, insanın iki taraflılığını bir suç olarak değil, bir özgünlük kaynağı olarak tanımlayan bir anlayıştır.”
Hocanın bu sözlerini, çağımızın en çok tartışılan sanatçılarından Samuel Beckett daha berrak bir şekilde ifade ediyor: “Hayal gücü, insan ne yapacağını bilmez olunca açar hüzünlü kanatlarını.”
Şerif Mardin hoca kültürümüzde şeytanîliğin olmayışı yüzünden, mesela bir Baudelaire’in, bir Borges’in benzerinin bizden çıkamayacağını söylüyor.
İdealizm ile bayağılık arasında gidip gelen, fakat bu ikisinden yeni ve heyecan verici bir çıkış yakalayamayan bir kültürde insan ruhunun derinliklerine inen ve onun kötü taraflarını da, tıpkı iyi tarafları gibi pozitif bir enerji olarak kullanan yazarlar ve sanatçıların çıkmayışının, kültürümüzün fakirliği olarak okunması ne kadar doğru olur?
Trajedinin başka örnekleri, mesela benim beyaz trajedi diyebileceğim iyiliğin katları arasında bir yükselişin ruha açtığı ferahlama koridorunun anlatıldığı örneklere Ananda K. Coomaraswamy, bir vesileyle değiniyor. Keza İslam kültürünün bünyesinde, mesela Mevlânâ’nın eserlerinde görüldüğü gibi ruhun iyilik yönünde bir açılışı, “yaratıcılığı” kışkırtan bir eylem olarak yorumlanamaz mı? Kısacası İslam kültürünün şeytanîlikten mahrum bulunmasının ona sağladığı avantajları da görmek gerekmez mi?
Dünyaya bir tür saflık çerçevesinde bakan İslam’ın, bir İbn Rüşd’ü, bir İmam-ı Gazalî’nin kardeşi Ahmed Gazalî’yi, bir Feridüddin Attâr’ı (İlahiname adlı eseriyle) yetiştirmiş olmasını neye bağlamak gerekir aksi halde?
Elbette üzerinde derin derin düşünülmesi gereken bir bahis açıyor önümüze Mardin hoca, fakat ondan, bu meseleyi bir değini düzeyinde bırakmayıp derinleştirmesini ve İslam irfanının engin denizlerine açılarak bunun neden böyle olduğunu bize göstermesini beklerdik.
Verdiğim karşı örneklere dikkatle bakılınca, bunların büyük ölçüde irfanî ve tasavvufî renklere bulanmış isimler olduğunu göreceğiz. Şerif Mardin hoca, sadece tasavvufta İslam kültürünün “şeytanî” bir derinlik ve yaratıcılık kazandığını söylüyor ki kısmen haklıdır; ancak tasavvufun sadece “tasavvuf” olamadığını, özellikle Moğol istilası sonrasında felsefenin yer altına inerek kelam, fıkıh ve tasavvuf gibi dalların içine sızdığını söyleyen Fazlurrahman’ı da gözden kaçırmamalıyız.
Bu noktada belki Hallac-ı Mansur’dan başlayarak İbn Arabi’ye ve Mevlana’ya bağlanan büyük bir gelenekten söz edebiliriz. Fakat “felâsife” denilen İslam filozofları, aynı zamanda tasavvufla içli dışlıydılar, hatta Sühreverdî gibi bazıları, bizzat “şeyh” konumundaydı. Bu durumda, “yaratıcı” derinliğin sadece tasavvufta ortaya çıktığını söyleyemeyiz sanıyorum. Aynı derinlik, bir fakih olan Güvercin Gerdanlığı yazarı İbn Hazm’da da, yine bir kadı olan İbn Rüşd’de de yakalanmalıdır (İbn Rüşd’ün Aristo’nun Poetika’sına yazdığı şerhte trajediyi nasıl farklı yorumladığı, ilginç bir kalkış noktası olabilir mesela).
Burada belki İslam kültürünü toptan damgalamak yerine, içine yuvarlandığımız kültür sefaletinin sebepleri üzerinde durmak gerekecektir. Yine de Şerif Mardin hocanın tartışmaya açtığı bu nokta, verimli bir düşünme faaliyetine kapı aralayabilir umudundayım.
.
Nietzsche öldü?
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Nietzsche öldü?
Hani bazı çocuklar görürsünüz, 3-5 yaşlarında; gözlerinden ejderhalar fışkırır. Bir de okullu olduktan sonra bakarsınız ki, o çocuk gitmiş, yerine başkası gelmiştir sanki.
Ne değişmiştir bu arada? O cin gibi bakışları yutan kara delik nerededir? Hepimizi normalleştiren, ehlileştiren, sıradanlaştıran ve standartlara sokan eller gerçekte bize iyilik mi etmektedirler yoksa fıtratımızdan gelen o müthiş enerjiyi soğurup posamızı sokaklara bırakan birer devasa değirmen midirler?
Ya bu değirmen, bütün insanları öğütüyorsa ve biz bunun bırakın farkına varmayı, iyi ve gerekli bir şey olduğuna inandırılmışsak? Bu durumda bütün yapabileceğimiz eli kolu bağlı durmak ve olan biteni temaşa etmek mi olmalıdır? Hayata, fıtrata ve onların içerdiği üstü örtülmüş zenginliklere dönüş bir çözüm olabilir mi?
Bir çoklarının gözünde “zındık” olan Nietzsche’yi her okuyuşumda, bu herkesi uyuşturan ve sıradanlaştıran düzene isyan eden adamın, bu dünyanın en yalnız filozofunun yazgısına pusu kurar zihnim.
*
Aslında felsefe, göründüğünden daha basittir. Karmaşıklık içinde basitliktir daha doğrusu. Etrafımızdaki kargaşaya anlam verme, anlama çabasıdır.
İkiye ayırırım filozofları bu noktada.
Birinciler, etraflarındaki kargaşayı ona mümasil bir karmaşıklıktaki felsefeleriyle göğüslemeye çalışanlardır. Kargaşaya denk bir teori geliştirerek onu göğüslerinde, bir kalecinin topu göğsünde yumuşatmasına benzer şekilde yumuşatmak isteyenlerdir onlar. Bunun bedeli, zor anlaşılmaktır.
İkinciler ise etraflarındaki kargaşayı basitleştirerek anlamaya çalışırlar.
Birinciler için Hegel iyi bir örnek olurdu. İkinciler için ise Sokrat ve Nietzsche’yi vermemde mahzur yok.
*
Nietzsche, “Tanrı öldü” sözüyle tanınır daha çok. Ve ateist olarak kabul edilir. Gerçi yazılarında, özellikle Deccal adlı kitabında bu görüşü doğrulayan pek çok ifadeye rastlamak kabil. Ancak bu sözü Nietzsche gibi bir basit görünen; ama derin anlamları her zaman heybesinde depolayan birisi söylüyorsa, orada biraz durup düşünmek gerekir.
Bu sözde aslında bir temenni, bir “Oh olsun” tavrı yoktur kesinlikle. Çağının ikiyüzlülüğüne, riyakârlığına dobra dobra konulmuş bir teşhistir. Aslına bakılırsa, yalnız 19. yüzyıl için değil, belki daha çok 20. yüzyıl için geçerli olmuş bir teşhistir.
Bilimin gelişmesi ve dinin kamusal hayattan elini eteğini çekmesi (buna bildiğiniz gibi “sekülarizasyon” diyoruz) ve bilimin alanının genişlemesiyle aslında hayatlarımızı kendilerine göre sürdürdüğümüz ahlakî ilke ve kuralların, değer sistemimizin temelleri hızla tahrip olmaktadır. (Örneğin artık kar tanelerini yeryüzüne indiren melekler yoktur; kar, bilim tarafından açıklandığı şekilde, dinden veya Tanrı’dan bağımsız olarak yeryüzüne “yağmaktadır”.) Biz, diyor, Nietzsche, temelleri zayıflamış, inanılırlığını yitirmiş bir değer sistemine göre hayatlarımızı kurmaya çalışıyoruz ki bu bir ikiyüzlülüktür, -mış gibi yapmaktır. Temellerinin sahiciliği kalmamış bir inancı, riyakârca sürdürmektir.
Artık meleklerin uğramadığı bir dünyada, melekler gibi yaşanamayacağını haykırmaktaydı Nietzsche. Gerçeği artık itiraf edelim, diyordu: “Tanrı öldü”. Burada ölen, Tanrı’nın kendisi değil, onun bizim dünyamızda işgal ettiği konumdur.
“Nân-ı azîz” olan ekmeğin, unlu bir mamule dönüştüğü bir süreçten söz ediyor Nietzsche. (Dürüstçe itiraf edelim ki, Nietzsche’nin sözleri, bugün için belki her zamankinden de fazla geçerlilik kazanmıştır. Hele bizim dünyamızda!) Bu yeni dönemde biz artık yeni bir değerler sistemine göre yaşamalıyız ki, bu yeni değer, Güç’tür. Güç, yani iktidar. Bütün bağlarından soyulmuş ve yapayalnız kalmış insanın, demirleyebileceği herhangi bir liman kalmadığında, tek dayanağı güçtür ki, William Barrett’ın deyişiyle Batılı insanın İlkellere ve Doğululara “yarı-çatlak” gibi görünmesinin altında yatan da bu müthiş güç tutkusudur.
Nietzsche’nin modern insana tutamak olarak sunduğu güç tutkusu, onun, yazımın başında söylediğim hayata dönüş tavrının bir uzantısıdır.
*
2000 yılı Nietzsche’nin ölümünün 100. yıldönümüne rast geliyor. Hakikatte Nietzsche’nin entelektüel ölümü, felç geçirdiği 1889’da gerçekleşmişti. Fakat düşüncelerin ömrü ne kadar şaşırtır insanı? Bedenen hayatta iken zihnen dünyaya kapanmıştı Nietzsche ve düşünceleri şöhret basamaklarında çıkarken, o hiçbir şeyin farkında değildi. 20. yüzyıl ise bir Nietzsche patlamasına tanık oldu; özellikle postmodernizmden sonra neredeyse yeniden kutsandı.
.
Bir semti sevmek İstanbul’da…
7 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bir semti sevmek İstanbul’da…
Sana dün bir tepeden baktım azîz İstanbul! Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer. Ömrüm oldukça gönül tahtıma keyfince kurul! Sâde bir semtini sevmek bile bir ömre değer.
20. yüzyılın gökkubbemizde asılı kalan en görkemli seslerinden Yahya Kemal, “Bir başka tepeden” adlı şiirinde, aslına bakılırsa semtlerin, İstanbul semtlerinin bilgeliğini konuşturmaktadır. Bu semtlerin, kendilerine mahsus renkleri, ışıkları, sesleri, kokuları olduğundan söz eder:
“Daha elli sene evveline kadar İstanbul, Eyüp, Üsküdar ve Boğaziçi semtleri, yeryüzünde görülmüş semtlerin en güzelleriydi; her biri diğerinden başka, kendine benzer, şekli ve havası birbirinden çok farklı semtlerdi. Bir semtten diğerine geçerken, bir yıldızdan bir yıldıza geçmiş kadar başkalık duyulurdu.”
Abdülhak Şinasi Hisar da, Boğaziçi meptaplarını anlatırken, kayıkla Boğaz’dan geçenlerin her semtten başka başka musıki nağmelerinin yükseldiğini anlatır. Adeta her semtin “tuttuğu” besteler bile sâkinlerinin karakterini yansıtırcasına farklıdır, kendine mahsustur ve bir başka lezzette ve kıvamdadır.
İstanbul semtlerinin bu benzersiz özellikleri, şairin kaleminden şu sözlerle damlamaktadır satırlara:
“İklimden anlayan gerçek ve hassas bir sanatkâr, İstanbul’un semtlerinden herhangi birini, mesela Kocamustâpaşa semtini, yahut Eyüb’ü, yahut Üsküdar’ı yahut da Boğaziçi’nin henüz millî hüviyetini muhafaza eden herhangi bir köyünü seyredince kat’i bir hüküm vererek, der ki: “Bu halk bu iklimde ezelden beri sâkindir ve bu iklime bu mimarîden ve bu halktan başka unsurlar yaraşmaz.”… Türklük beşyüz seneden beri İstanbul’u ve Boğaziçi’ni bütün beşeriyyetin hayâline böyle nakşetti. Mimarîsini bu şehrin her tepesine, her sâhiline, her köşesine kurarken güyâ “Artık bu diyar durdukça Türk kalacaktır” dediği hissedilir… Farz–ı muhal olarak Türklüğün yeryüzünde güzellik namına başka bir eseri olmasaydı, yalnız bu şehir onun nasıl yaratıcı bir kudrette olduğunu isbat etmeğe kifayet ederdi.”
Bugün Yahya Kemal’in dönemindeki rahatlıkla semtlerimizden gurur duyamıyorsak da, Kocamustafapaşa gibi hâlâ yaşayan, nefes alış verişi hissedilen, Eyüp gibi manevî merkez olma iddiasını büyük ölçüde sürdüren, çok nadir de olsa Vaniköy gibi eski güzellik ve sükûnetini korumakta olan semtlerimizin var olduğunu biliyoruz.
Sözün gelişi “biliyoruz” dedim. Aslında bildiklerimiz büyük ölçüde sadece “adları”.
Peki bu adlar neyi anlatıyor? Anlamı ne? Kimden almış ismini semtim? Ne zaman ve niçin kurulmuş? Başından neler geçmiş? Kimler yaşamış ve geriye neler bırakmış?
Bu sorular, çeşitli vesilelerle aklımıza gelmiş olsa da, ya yeterli bilgi olmayışından ya da ilgimizi uyandıracak tutamakları yakalayamayışımız yüzünden bizi harekete geçirmeye yetmez çoğunlukla. Beyoğlu semtini yalnız İstanbul’da değil, Türkiye’de bile pek çok insan bilir de, “oğul”un hangi “bey”in evladı olduğunu merak etmek aklına gelmez. Bebek’in Boğaziçi’nin nadide semtlerinden birisi olduğunu çoğumuz bilir de, bu sevimli ismi kime, hangi “bebek”e borçlu olduğumuzu sormayız; keza Zeyrek’in Müslüman İstanbul’un ilk üniversitesine ev sahipliğini yaptığını da…
Çevresine giderek daha fazla duyarsızlaştırılan insanımızın doğup büyüdüğü, yaşadığı, sevdalandığı, evlendiği, yaşlandığı, kısacası yıllarını yollarına bir halı gibi serdiği semtlerini sevmesi iki şeye bağlıdır. Birincisi çevresine duyarlı olmasına, yani ilgisinin canlılığına. İkincisi de, çevresi hakkında bilgi sahibi olmasına.
Ancak toplumun ilgi ve bilgi düzeyleri birbirine eklemlenebilirse, insanların yaşadığı çevreye sahip çıkmaları ve bir şehirlilik bilinci oluşturmaları mümkün kılınabilir. Şehirlerimizin içine yuvarlandığı sahipsizlikten kurtulmanın yolu da, şehre yönelik bilincin oluşturulması ve diri tutulmasından geçmektedir.
Bu bilincin oluşturulması için semtlerin tarihleri ve o tarihten bugüne kalan eserlerin üzerindeki anlamsızlık örtüsünü çekip alarak onları yeni bir anlam halesiyle donatmak, insanların çevrelerini kendi muhayyilelerinde yeniden şekillendirmelerine ve onun tarihi ile kendi hayatları arasında bağlantılar kurmalarına yardımcı olacaktır.
Beylerbeyi’ndeki “lahana” biçimli çeşme, Kocamustafapaşa’daki Hz. Hüseyin’in kızlarının yattığına inanılan Çifte Sultanlar Türbesi, Ayasofya’nın karşısındaki Milion Taşı, Altunizade Zühdi Paşa’nın bir semte damgasını basan imar faaliyetlerinin günümüzdeki bakiyyeleri, Mecidiyeköy’ün Sultan Abdülmecid’in adıyla bağlantısı gibi deşifre edilmeyi bekleyen binlerce ayrıntıyı gizler semtlerimiz.
Bunlar ayrıntıdır ayrıntı olmasına ama hayatı kuran, anlamlı ve yaşanmaya değer kılan da bir bakıma bu küçük şeyler, ayrıntılar değil midir?
..
Beyin ameliyatımız başarılı geçiyor…
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Beyin ameliyatımız başarılı geçiyor…
Yıl: 1996. İzlenim dergisini çıkartıyorum. Kasım sayımızın konusunu üniversite sistemimizin neden çöktüğüne tahsis etmişiz. O sıralar kafama taktığım konu, üniversitelerde yabancı dille eğitim. Arkadaşlara, “Hadi şunu bir dosya haline getirelim.” deyince, masaya ilk düşen isim, Prof. Oktay Sinanoğlu oluyor.
Oktay Bey’le 2 saate yakın süren röportajımızın içinden bir cümle başlığa taşınıyor: “Toplum olarak beyin ameliyatı geçiriyoruz.”
Hocanın bir soruma verdiği karşılığı aynen aktarıyorum: “Türkiye’de öyle bir hava yaratıldı ki bütün dersler İngilizce olacak. Böyle bir rezalet olamaz. Dünyanın birkaç sömürge ülkesi hariç hiçbir ülkede böyle bir yabancı dil öğretme usulü yoktur. Ya biz o kadar akıllı bir milletiz ki yabancı dil öğretmenin en iyi yöntemini bulmuşuz (o zaman Aziz Nesin yanlış söylemiş) ya da herkes doğrusunu yapıyor, biz dünyanın en aldatılmış milletiyiz (o zaman da Aziz Nesin eksik söylemiş).”
“Peki hocam, İngilizce ile eğitim gerçekten mi yok dünyada?” diyecek oluyorum, kesiyor sözümü: “Almanya’ya, İsviçre’ye gidiyorum, sokakta bir tane İngilizce bilen adam yok. İngilizcenin bütün dünyanın dili olduğu, tamamıyla Anglo–Sakson propagandası ve bunların ihanet çetesi ve kuyruklarının yalanıdır… Bu tam bir oyundur. Türkçenin tarihten silinmesi için yapılmış bir plandır… Plan şu: Türkiye’de Türkçeyle eğitim yapan anaokulu bile bırakmayacaklar.”
Açıkçası o zaman, bana biraz “naif” gelen bu görüşe tam olarak ikna olmamıştım. Fakat geçen hafta, sağolsun Milli Eğitim Bakanımız, Türkçenin tarihine altın harflerle yazılmış döneminin –ne ondan önce ne de sonra Türkçe bu ifade kudretine bir daha erişebilmiş değildir– ürünü olan ‘divan edebiyatı’nın lise müfredatında bir iki hafta ile geçiştirileceğini açıklayıp üstüne üstlük “Bizim miladımız Cumhuriyet’tir.” sözünü söyleyince i’lerin noktaları birer birer yerlerini bulmaya başladı kafamda.
YÖK başkanı Türkçeyi bilim dili olarak kabul etmiyor. Bu yüzden özel (vakıf) üniversiteler öğretimlerini İngilizce yapmak zorunda kalıyor. Kolejlerimiz İngilizce eğitim adına kıyasıya bir yarış içinde. Lise 1’de edebiyat, baraj dersiydi, veremeyen üst sınıfa geçemezdi; sonunda çok şükür bu uygulama da kalktı! Şimdi de edebiyat tarihi kitaplarından “fâilatün”ler kalkacak, Fuzuli’yi, Nedim’i okumaya hacet kalmayacakmış. Ne mutlu Türk milletine!
Neyse, bir süre sonra edebiyat dersine de gerek kalmayacak; Türkçe yalnız çarşı pazarda konuşulan bir dil olacak çünkü. Tıpkı Sovyetler Birliği’nde Türk cumhuriyetlerinin dillerine yapıldığı gibi. (Rusça oku–yaz, Kazakça konuş!)
Bundan sonra edebiyat kitaplarımızda Yaşar Kemal’in Türkçe hatalarıyla dolu eşkıya romanlarından parçalar, Bedri Rahmi’nin bir varsağıdan öte edebî değeri haiz olmayan Çingene şiiri, Orhan Pamuk’tan –tabii aklandıysa devletlûların nazarında– erotik yoğunluklu parçalar yer alırsa şaşmayın.
Bu arada Çalıkuşu’nun ilk yayın tarihi 1922 olduğuna göre, Cumhuriyet’ten, yani “milattan önce”ye düştüğü için ders kitaplarında yer alma şansı iyiden iyiye azalmış durumda. Keza Türkçenin iftihar ettiği ve edeceği mümtaz imzalardan Ömer Seyfettin de, Mehmet Akif de kadroya girme şansı azalanlardan. (İstiklal Marşı’nın içeriğinden utananların bulunduğu bir ülkede bundan tabii ne olabilirdi?)
Türkçeyi bu ses bayraklarımız olmadan okutacaksak çocuklarımıza, cümlemize geçmiş olsun dileklerimi sunuyorum: Beyin ameliyatımız başarıyla devam ediyor! (25 Aralık 2001)
25.12.2001
.
“We love you, America”
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
“We love you, America”
2002’nin bu ilk gününde İngilizce bir başlıkla karşılaşacağınızı düşünmüyordunuz belki; ama artık görüyorsunuz, ben de nedamet getirdim(!) Amerika’yı sevdiğini söylemenin küresel koroya katılmanın bir şartı olarak 21. yüzyılda ufkumuzu dolduracağını, biraz geç olsa da idrak etmiş bulunuyorum. Latife bir yana, dünya, belki Soğuk Savaş döneminde bile rastlamadığı türden sarsıcı ve gerilimli bir yıl geçirdi. 11 Eylül saldırısı, muhtemelen 21. yüzyılın başladığını ilan eden gongu çalıyordu. 1914’te başlamış olan 20. yüzyıl, 2001 Eylül’ünde noktalandı (böylece 20. yüzyıl sadece 87 yıl sürmüş oluyor; ama siyasi yüzyıllar ile takvimdeki yüzyıllar her zaman çakışmaz). Anlaşıldığı kadarıyla, ileride, yeni “Yeni Dünya Düzeni”nin profili biraz daha iyi belirecek. Ama çok fazla da netlik bekliyorsanız aldanırsınız; çünkü artık postmodern muğlaklıklar çağındayız.
İşte Newsweek’in elimdeki Davos Özel Sayısı. Amerika’nın fikir babaları hep bir ağızdan küresel terörün İslamî yüzünü çözümlüyorlar.
Kimler mi var dergide? En başta meşhur Medeniyetler Çatışması tezinin sahibi Huntington ve yazısının mağrur başlığı: “Müslüman Savaşları Çağı”. Üstada göre Soğuk Savaş’ın yerini Müslüman Savaşları almış durumda. Bu savaşların kökeni ise siyasette: Gerek Amerika ve Batı’nın yanlış siyasetlerinde, gerekse İslam dünyasının içinde bulunduğu totaliter rejimlerde. Başka? “Tarihin Sonu” teziyle meşhur olan Fukuyama’nın yazısı daha kışkırtıcı bir başlık taşıyor: “Hedefleri: Modern Dünya.” Fukuyama, “Mevcut çatışma” diyor, “basitçe terörizme veya bir din ve medeniyet olarak İslam’a karşı bir savaş değildir; daha çok İslamo–faşizme (İslam faşizmi) karşı bir savaştır; yani Müslüman dünyasının dört bir tarafından pıtrak gibi biten kökten hoşgörüsüz ve anti–modern bir harekete.”
Hatta İslam faşizmi denizinde yüzdüklerini söylediği teröristlerin, komünizmden daha temel bir tehlike arzettiğini söylüyor Amerika için. Bu tehlikenin kendi kendine çökeceğini beklemek yanıltıcı olur. Nitekim köken itibariyle aralarında bağ kurduğu Alman faşizminin de kendi iç çelişkileri yüzünden değil, Müttefik kuvvetlerin bombalarıyla yok edilebildiğini hatırlatarak, bombalamanın Afganistan’la sınırlı kalmayacağının işaretlerini yakıyor.
Yani bundan sonra Müslümanlar eğer bu radikal akımları kendi içlerinde eritemezlerse, yeni bir demokratik usûle başvurulacak ve “Bombalı Demokrasi” dönemi başlayacak! Fakat dikkat ettim, nedense Türkiye’ye fazla göz kırpan yok dergide. Gazetelerimiz istedikleri kadar “Türk usulü demokrasi”yi İslam âlemine deva olarak sunan manşetleri atsınlar, anlaşılan Türkiye bu yönüyle artık fazla ilginç gelmiyor Amerika’ya. Peki söyler misiniz bu yeni süreçteki gözde İslam ülkesi hangisidir? Şaşırtıcı ama; İran. Bakın ne diyorlar İran hakkında: “Eğer İran daha modern ve hoşgörülü bir İslam modelini vücuda getirebilirse, İslam Dünyası’nın geri kalanına da güçlü bir örnek olarak hizmet edecektir.”
Sanırım bundan sonra Amerika’da ve Batı dünyasında İslam çok daha fazla gündemde olacak. Bize de gözümüzü açmak ve değişen dünya konjonktüründe hem kendi yerimizi, hem de dünyayı yeniden tanımlamak görevi düşüyor. Az daha unutuyordum: İran’daki gençler, Afganistan bombalanırken yaptıkları mitingde, “Seni seviyoruz Amerika” (We love you, America) diye slogan atmışlar.
Onlara şunu söylemek isterdim: Yalnız değilsiniz!
01.01.2002
.
“Baba”sız bir neslin dramı
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
“Baba”sız bir neslin dramı
Galiçyalı bir Yahudi ailesinden gelen Freud’un Abdülhamid’e nasıl baktığını merak ettiniz mi hiç? Meğer Freud’a, başta Ödip Kompleksi olmak üzere belli başlı teorilerini ilham eden anahtar şahsiyet, II. Abdülhamid’den başkası değil miymiş? Yine meğerse bizim Jön Türkler, annelerini, yani vatanı babalarından kıskanan “oğullar” olarak isyan bayrağını açmışlar ve “zalim Baba”yı, yani Abdülhamid’i tahtından indirip iktidarını elinden alarak onu manen “öldürmüşler” imiş. Böylece meydanı boş bularak Baba’nın kendilerine yasak ettiği ne kadar zararlı oyuncak varsa hepsiyle birden oynamaya kalkan oğullar, çok geçmeden (1913 Ocak’ındaki Babıali Baskını ile), Baba’nın yönetim biçimine çok daha zalimce bir dönüş yapacaklar ama Baba’daki dirayet ve tecrübeden mahrum bulundukları için de yalnız kendilerini değil, anneyi, yani vatanı da düşman çizmelerinin altına sereceklerdir. Tabii Freud’un görüşüne katılmak zorunda değiliz. Fakat burada altını çizmek istediğim husus, Abdülhamid’in, imaj düzeyinde, onun iktidarında yaşamış Osmanlı aydınlarının kâh bilinçlerinde, kâh bilinçaltlarında mutlak iktidar sahibi bir “Baba” otoritesini temsil etmekte olduğudur. Kendisine en hafifinden “Müstebid” diyenlerin bile Jön Türk–İttihad ve Terakki istibdadını yaşadıktan ve imparatorluğun 7–8 yıl içinde nasıl darmadağın olduğunu gördükten sonra kafalarındaki kudretli “Baba” imajının nasıl yeniden fışkırdığını en iyi gösterecek metin, sanırım Rıza Tevfik’in “Sultan Hamid’in Maneviyetinden İstimdat” adlı şiiridir. İki kıtası bile Rıza Tevfik’in şahsında dönemin aydınının bilinçaltında Abdülhamid’in teşkil ettiği “Baba” figürünün nasıl köklü bir yer edinmiş olduğunu göstermeye yetecektir:
Nerdesin, şevketli Sultan Hamid Han / Feryâdım varır mı bârigâhına? / Ölüm uykusundan bir lahza uyan, / Şu nankör milletin bak günahına! / Tarihler ismini andığı zaman, / Sana hak verecek hey koca Sultan; / Bizdik utanmadan iftira atan, / Asrın en siyasî padişahına!
Çürük ipliğe hülya dizdiğini neden sonra anlayan bir nesil için Abdülhamid’in bilinçaltındaki sarsılmaz ve mutlak yeri bir türlü doldurulamamıştır. 1918’e gelindiğinde ise artık vatan işgale uğramış, Mütareke yılları ise Türk aydınının bilinçaltındaki “Baba” figürünü iyiden iyiye aşındırmış ve Ana’ya, yani toprağa, yani vatana ve vatanın, o Baba’nın terekesinden çıkan mirasına dönmek zorunda hissetmiştir kendisini. Nitekim Mütareke döneminde yazılanlara bakarsanız, Anadolu ve İstanbul’un “Baba”dan kalma mimari eserlerinin nasıl yeniden bir kimlik verici öge olarak adeta müştereken ve birdenbire hatırlandığına şahit olursunuz. Hamdullah Suphi’yi Süleymaniye Camii’ne, Nazım Hikmet’i Beyoğlu’ndaki Ağa Camii’ne koşturan ve bu camilerin ruhlarıyla dertleştiren, Tanpınar’ın deyişiyle Osmanlı’dan kalma her taşın değerini idrak etmelerine yol açan bir yetimlik psikolojisidir bu. Öksüzlük ise kapıdadır. Aslında Anadoluculuk akımının ortaya çıkışını hazırlayan sosyal ve psikolojik zemin bu şekilde oluşmuştur. Anadoluculuk, Hilafet ve Devlet’i temsil eden Baba’nın yerine Vatanı ikame etme gayreti olarak değerlendirilmelidir. Cumhuriyet’in ilk nesil aydınları, giden ve gelip gelmeyeceği bilinmeyen bir Baba’yı umutsuzca beklerken Ana’nın kucağında teselli aradılar. Onu bulup bulamadıkları konusunda ise rivayetler muhteliftir.
08.01.2002
.
Yahya Kemal ve son “Baba”: Abdülhamid
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Yahya Kemal ve son “Baba”: Abdülhamid
Oğulları (devrin aydınları) kendisine ne kadar isyan ederse etsin bilinçaltlarında II Abdülhamid, baba figürünü temsil ediyordu (neticede isyan; ancak evde bir baba varsa anlamlı değil midir?). Baba’nın tahttan indirilmesinin üzerinden 3,5 yıl geçmeden İttihatçıların gangster yönetimine ve 10 yıl geçmeden vatanın un ufak oluşuna tanık olmuş bu neslin dramını anlamak çok önemli.
Devrinde Cevdet Paşa, A. Midhat Efendi ve Tunuslu Hayreddin Paşa gibi birkaç istisna dışında anlaşılmamış, hemen bütün cephelerden oğulların amansız eleştirisine maruz kalmıştı Abdülhamid. O kadar ki, farklı açılardan baksalar da, ona karşı olmak noktasında, bugün birbiriyle uzlaşmaz kabul edilen Akif ve Bediüzzaman ile T. Fikret ve Abdullah Cevdet aynı saflarda buluşabiliyorlardı.
Henüz 19 yaşındayken bir bakıma Baba’nın “baskısı”ndan Paris’e kaçan Y. Kemal, ancak Baba iktidardan indirildikten sonra evine dönecektir. Paris’te müzmin muhaliflerin etkisiyle bilenen bilinci, Sultan’ı, annesi olarak kabul ettiği Vatan’a gayri meşru olarak el koymuş bir gâsıp gibi görmeye sevk etmiştir:
“Abdülhamid–i Sâni, eski bir Asya padişahının kıskanç hırsiyle memleketi bir zevceyi benimser gibi öyle benimsemişti ki yeni rûhlar [“oğullar”– M.A.], eski memleketin her şeyinden tiksinerek hârice fırlamak istiyorlardı.”
Annenin Vatan’ı tutkuyla sahiplenmesi karşısında, oğullar Baba’yı öldürmek için birleşirler ve onu annelerinden ayırmayı başarırlar. Muktedir Baba alaşağı edilmiş ama ne yazık ki, kısa zamanda oğulların “iktidarsız” oldukları da ortaya çıkmıştır:
“1908 İnkılabı oldu. Lâkin ortada iktidar mevkii yoktu. Olmadığı için de 1909’da bir askerî ihtilal çıktı ve Türkiye’de devletin muayyen bir şekli de kalmadı… [İttihatçılar] iktidar mevkiine tedhişten ibaret bir istinadgâh yarattı.”
Nitekim Baba’sız kalan neslin biçareliği ve iktidarsızlığı, İttihatçıların hızlı reislerinden Dr. Nazım tarafından, Cihan Harbi günlerinde Y. Kemal’e şöyle itiraf edilmiştir: “Hükumeti bırakmak istiyoruz, lâkin kime bırakalım, kime, söyle! Kime emniyet edelim de bırakalım? Hükumette zerre kadar gözümüz yoktur, halef görmediğimiz için zaruri katlanıyoruz.”
Yılgınlık, dirayetsizlik ve çaresizlik hakimdir ortama. Y. Kemal de, İttihad ve Terakki’nin tedhiş devleti karşısında bunalmış ve Baba hakkında yeniden düşünmeye başlamıştır.
1956–57’de yazmaya başlayıp da tamamlayamadığı “Her Gece Benimsin” adlı romanında bu sarsıntıyı çok çarpıcı bir şekilde dile getirir Y. Kemal. Roman kahramanı genç, Paris’te bir rüya görür. Caddeden geçen bir gazete satıcısının Fransızca “Sultan öldü!” diye bağırdığını duyunca ruhu sarsılır ve derin düşüncelere dalar:
“Demek Sultan Abdülhamid ölmüştü. Paris’e firar edenlerin; yurtta hürriyet isteyenlerin büyük kâbusu sağ değildi. Fakat şimdi ne olacaktı? Bunca yıldır vatanı her şeye rağmen bu hükümdar idare etmişti. Birçok kavimlerden ve dinlerden kurulmuş bir imparatorluğu, her şeye rağmen ayakta tutmuştu. Şimdi, iç ve dış düşmanların ayaklanmasıyla, vatanda kim bilir ne korkunç vak’alar olacaktı?”
Romandaki genç kızın, Paris’ten dönen gence, yani yazara Sultan’ı tahttan indirmenin tehlikeli olacağını söylemesi ve onu ikna etmesi de gösteriyor ki, “Her Gece Benimsin”de gençliğinin Baba’sı ile ilgili bazı yeni fikirleri işlemek istiyordu Y. Kemal.
“Son, başa döner”, derler. O Yahya Kemal ki, daha Paris’e gitmeden Baba’ya, sonradan gizlemeye çalışacağı bir medhiye yazmamış mıydı? 1957’den 1902’yi çıkartırsak 55 kalır. En az yarım asır gerekiyor galiba Baba’nın kadrini anlamamız için!
15.01.2002
.
Nazım Hikmet: Ne kahraman, ne hain!
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Nazım Hikmet: Ne kahraman, ne hain!
Bir edebî/tarihî şahsiyete yaklaşırken ölçümüz ne olmalı? Bir direk gibi düz, dümdüz tipler mi çizmeliyiz yoksa hayatının zikzakları içinden fışkıran bir portreyi hassas fırça darbeleriyle resmetmeye mi koyulmalıyız?
Meseleyi şöyle ortaya koyuyorum:
Nazım’dan bir “kahraman” üretme gayretine düşenler de, ondan bir “vatan haini” imal etmeye çalışanlar da, aynı temel hatayı işliyorlar. Her iki kanat da, bir insandan fazla köşeli ve pürüzsüz bir portre çıkarmak için bazı yönlerine kör kalmayı tercih ediyorlar.
Nazım ne bir kahramandır, ne de bir hain!
Bu düşüncelerimi yadırgayacakların olduğunu biliyorum. Şu ufacık sütunda bu düşüncelerimi temellendiremeyeceğimin de farkındayım. Ama en azından bazı satır başlarını açma fırsatını bulacağımı umuyorum. Mesela Nazım’ı Polonya vatandaşı olmakla eleştirenler, onu vatandaşlıktan bizim çıkardığımızı nedense unutuyorlar. Sovyetler’e kaçışını abartıp “hain!” damgasını vuranlar, Moskova’nın Nazım’a bir pasaportu bile çok gördüğünü görmezden geliyorlar.
Öte yandan Nazım Hikmet’ten bir komünist ideolog ve dava adamı heykeli yontmak için didinenler de, en yakın arkadaşlarının ittifak halinde kitap okumadığını söyledikleri birisinden ideolog, yine bütün arkadaşlarının şehadetiyle ölümden korkan birinden kahraman olmayacağını unutuyorlar.
‘Yaşamak güzel şey be kardeşim’ diye şiirler yazan birinin kahramanlığı, olsa olsa “yaşamak uğrunda bir kahramanlık” olabilir. Buna ise biz kahramanlık değil, korkaklık diyoruz. Nazım, korkaktır. Ölümden, öldürüleceğinden korkmuştur sürekli olarak. Şevket Süreyya Aydemir, onun en çok bu “korkak” tarafına takılmış, “Nazım komünist değildi” demiştir. Çünkü hayatı seviyordu; hayatın zevklerini bir yana bırakacak kadar gözü kara olmadı hiçbir zaman. Ne bir zamanlar üstad bellediği Mayakovski’nin, ne de şair Yesenin’in –ki ikisi de Stalin’in baskıları sonucunda intiharı seçeceklerdi–, ölüm karşısındaki onurlu duruşlarını anlayabilirdi bu yüzden.
Çocuktu… Nazım üzerine yazanlar arasında onun koca bir çocuk olduğu hususunda söz birliği var adeta. Sağda ise, biraz insaflı olanlar, aldatıldığını söylüyorlar. Doğrudur, çocuklar aldatılır.
Hapisten çıkabilmek umudu ve çevresinin telkin ve teşvikiyle Kurtuluş Savaşı Destanı’nı yazarken de, Huruşof’a –hani şu Amerikan basınının ağzıyla bildiğimiz Kuruşçev canım– mektup yazarken de ve Atatürk’ten af dilerken de, “Stalin beni yarattı” derken de hep bir çocuk saflığıyla yaklaşıyordu çetrefilleşmiş siyasî meselelere.
Hep birilerinin kendisini kollayacağı umuduyla yaşadı. Lenin’i de, Stalin’i de, aradığı Baba sandı. Ama Stalin ölünce derin bir nefes aldığını da hissediyoruz. Çünkü, yakınlarının yalancısıyım, devrin pek çok Sovyet aydını gibi o da Stalin tarafından öldürüleceğinden korkuyordu. Nazım Hikmet’in komünist olmasının sebebini şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Dedesi Halep valisi ve Mesnevi şarihi Abidin Paşa, babası Hikmet Bey ise vasat bir gazetecidir. Babası, bir ara Cemal Paşa’nın desteğiyle Matbuat Umum Müdürlüğü yapıyor; ama emekli olunca son derece basit bazı ticari ortaklıklara giriyor ve hepsinde de iflas ediyor. Çöken Osmanlı aristokrasisinin bir ufak temsilini yaşıyor yani Nazım, ailesinde. Onlar fakirleşirken, kapıcıları mevkiindekilerin milyonerleşmesini hazmedemeyerek isyan ediyor. Demek ki tepkisi, gerçekten de sınıfsaldır. Bunu anlamazsak Nazım Hikmet’in komünistliğini ciddiye alabiliriz. Çöken bir aristokrasinin acı ve hıncı gezinir Nazım’ın mısralarında. Yoksa bir proleter veya köylüde “Düşmanıyım asaletin kelimelerde bile” diyebilecek ufuk ne gezer!
22.01.2002
.
Amerika ve siyasal İslam
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Amerika ve siyasal İslam
11 Eylül 2001 sabahı gerçekleştirilen DTM ve Pentagon’a yönelik saldırılar, Amerika’yı ciddi bir ikileme düşürmüş görünüyor. Öteden beri “Hür Dünya”nın bayraktarlığını yapmış olan Amerika, bu süreçte kendi ideallerine taban tabana zıt bir noktaya sürükleniyor. Bundan sonra Amerika’nın, ancak halkının ve ekonomisinin güvenliğini temin ettikten sonra özgürlüklere kapı açabileceğini tahmin etmek zor olmasa gerek.
Fakat asıl tehlikeli gelişme, Amerika’nın bir süper gücün alamet–i farikası olan soğukkanlı davranma yeteneğini kaybettiğine dair sinyaller vermesi. Savunma refleksleri ile hınç çıkarma dürtüsünün, devlet aklı ve Aydınlanmacı birikimin önüne geçebileceği tehdidi, Amerika’nın “yeşil” manzarasını giderek “çölleştiriyor”. Ve bu kültürel manzaranın içinden Maniheist bir ikicilik olanca gümrahlığıyla fışkırıyor: İyiler ve kötüler.
Amerikalılar iyileri temsil ediyor; diğerleri ise derece derece kötüleri. Dünyaya nizam vermeye niyetli bir gücün kendisini bu kadar ağır bir “tarafgir” konuma hapsetmesi, ister istemez kendi halkının bir kısmının da “onlar” yerine konulmasını getiriyor. İşte koyu renkli Pakistanlılar, Arap ülkelerinden vatandaşlar, hatta Türkler, olası 11 Eylül zanlıları mevkiine konuluyor ortak şuuraltında.
Artık Amerikalı vatandaşın kafasında şu fikir netleşiyor: Amerika gibi zengin bir ülkede yaşadığımız için çok şanslıyız. Bizim kadar zengin olmayanlar bizi kıskanıyor. Kıskançlık şiddete dönüşüyor.
Tabiatıyla ardından alınacak tedbirler cümlesi arz–ı endam eyliyor. “İyilerin ülkesi Amerika’ya kötülerin saldırıları cevapsız kalmayacak” denilerek Tv’lerden siyasete büyük bir sansür mekanizması harekete geçiriliyor.
Özgürlüklerin sınırlanması, yabancıları yargılayacak olağanüstü yetkileri haiz askerî mahkemelerin kurulmasına kadar varıyor. Savaş halindeki bir ülkede “düşmanı” normal hukuk sürecinde yargılamanın mümkün olmadığı bile savunuluyor. Askerî mahkemeler devreye girerse, Amerika’nın o çok gurur duyduğu “jüri” sistemi ortadan kalkmış olacak. Adalet sistemini by pass etmeye yönelik bu tedbirler, Amerika’nın ünlü köşe yazarı William Safire’ı bile isyan ettirmişe benziyor.
Ve İslam; özellikle de siyasal İslam.
Bütün bu toz duman arasında herkesin dilinde siyasal İslam, İslam fundamentalizmi laflarıdır gidiyor. Gözü kapalı bir şekilde İslam ile siyasal İslam’ı özdeşleştirmeye kalkanlar bizde de bol bol çıktığı için fazla yadırgamıyorum; ama yine de Fukuyama gibi akıldânelerin yazdıkları, bir Müslüman olarak tüylerimi diken diken ediyor.
Mesela şu satırlar yeterince düşündürücü değil mi sizce de?
“İslam, görünüşe bakılırsa, modernliği bir blok halinde dışlayan Usame bin Ladin ya da Taliban gibi kimseleri düzenli bir şekilde üretecek yegane kültürel sistemdir.”
Ezcümle, ‘çağdaş terörizmin yegane kaynağı, İslam’dır’, demeye getiriyor hazret.
Amerika’nın, suçu birilerine fatura ederek işin içinden sıyrılamayacağını bilmesi, “kötüler”e karşı “iyiler” formülünün kısa vadede cazip de olsa, daha vahim çatışmalara gebe olduğunu görmesi, kendisinin dünyanın bir parçası olduğunun şuuruna ve nihayet bir zamanlar yürüttüğü izolasyonist politikanın dünyadan kültürel bir tecride dönüşmesi sonucunda Amerika’nın daha fazla çölleşeceğinin farkına varması lazım.
Siyasal İslam’ın modernleşmenin bir ürünü olduğu görülmedikçe ve modernliğin evrensel olup olmadığı sorgulanmadıkça, bu tartışmalar bitmez. Siyasal İslam’ı da, Amerikan hayat tarzını da, yaşadığımız dünyanın realiteleri olarak soğukkanlılıkla ele almak zorundayız.
29.01.2002
.
Biri herkesi gözetliyor
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Biri herkesi gözetliyor
Giderek büyük bir hızla bir “teşhir mekânı”na dönüşüyor televizyon kanalları. “Görünüyorum, o halde varım”. Descartes’ın ünlü “Düşünüyorum, o halde varım.” sözünün bugün vardığı nokta maalesef bu. Televizyona uygulayınca, ekranda görünmek, varolmak anlamına geliyorsa artık bu paradoksal durumu yeniden düşünmenin zamanı gelmiş demektir.
Bakın en ciddi tartışma programlarına: En değerli sözlerin, şovmenlerin yanında çok geçmeden sıfıra müncer olduğunu ibretle müşahede edeceksiniz.
Tv ekranı, aslında müthiş ve görünmez bir iktidarın evlerimize kadar girmesi anlamına gelir. Planı programıyla, bilimsel desteği ve olanca silahlarıyla donanmış bir yönetmen–yapımcı–teknik eleman ordusu karşısında biz çaresiz insanlar koltuklarına gömülmüş, gözlerine ve kulaklarına sunulanı içiyoruz.
Bunun iç dünyamızda hazımsızlık yapması kaçınılmazdır. Bu bombardımanın hazmedilmesi içindir ki Tv dergileri, şoku atlatmaları ve elleriyle dokunacak kadar yakınlaşmaları için dedikodu ve magazin ekleri, spor gazeteleri çıkartılır.
Ben eskiden hafta başında birbirlerine futbol maçlarını hararetli hararetli anlatan insanlara kızardım malayani işlerle vakit kaybettikleri için. Bugün artık böyle düşünmüyorum. Neden mi? Çünkü pazartesileri, hafta sonlarında yaşadıkları televizyon ağırlıklı yoğun şokların etkisini konuşarak ve paylaşarak üzerlerinden atmaya çalışıyor aslında insanlar. Popüler kültürün müşterilerinin bu paylaşma tarafını iyi anlamak gerekiyor. Şu günlerde çokça konuşulan Biri Bizi Gözetliyor programı da ortak kültürümüze batan kıymıklardan birisi. Onu sosyal hafızadan atmak kolay olmuyor bu yüzden.
Şimdi soru şu:
Bu programda kimler gözetleniyor gerçekte?
O eve toplanan 15–20 genç mi? Hiç sanmıyorum.
Gözetleneceklerini bile bile kameraların altında yaşamaya razı olan (razı olmak ne kelime, can atan) insanların gözetlendiğinden söz etmek saçma olmaz mıydı?
Oysa burada başka bir şey var: Gözetlenenleri gözetleyenleri gözetleyenler!
Yani o evdeki gençleri gözetlediklerini sanıp da Tv ve bilgisayar ekranlarının başına toplanan milyonlar var ya, ekran başına yığıldıklarını gözetleyen şirketler, medya patronları, reklamcılar, yapımcılar ve yönetmenler; ellerini ovuşturanlar ve asıl gözetleyiciler onlardır.
Televizyon, aslında her eve sokulmuş bir gözetleme aleti. Hayır, seyredenler değil, seyredenleri seyredenler var. Filanca programı kaç kişi izledi? Bu bilgiler anında reklam ajanslarına, oradan şirketlere, yani reklam verenlere akıyor ve o program daha çok veya daha az reklam almaya başlıyor.
Bu müthiş girdabın, yönetmeni de, yapımcıyı da, Tv patronunu da, oyuncuları da etkilememesine imkân var mı?
O zaman evlerdeki televizyonların aslında birer gözetleme kulesine dönüştüğünü ve buradan o evlerin içinin gözetlendiği sonucunu çıkarmak yanlış mı?
Bourdieu, gözbağcılar numaralarını yaparken seyircinin dikkatini başka bir yere çeker, der. Televizyon da aslında, görülmesi gerekeni gizleyerek insanları aldatan ve illüzyona düşüren bir gözbağcı kutusu.
Bir evin içini gösteriyor gibi yapıyor. Ama asıl derdi, sizin reklam kuşağına “koltuğunuza yaslanarak” teslim olmanız ve gözetlendiğinizi asla fark etmemeniz.
Televizyon daha icat edilmeden önce Cesur Yeni Dünya’yı yazan Aldous Huxley, gelecekte insanların sakinleştirici haplarla uyuşturularak itaat ettirileceğine dair bir ters ütopya tahayyül etmişti. Huxley’in tahmin edemediği, yalnızca kehanetinin teknolojik unsuruydu. Bugün aslında benzer bir uyuşturucuyu hepimiz her gün alıyoruz ve adına da “televizyon” diyoruz.
Biri herkesi gözetlerken bizi gözetleyenin kim olduğunu bu sayede anlamıyoruz işte.
05.02.2002
.
Abdülhamid’in halkçılığı
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Abdülhamid’in halkçılığı
10 Şubat günü, Sultan II. Abdülhamid’in vefatının 84. yıldönümüydü. Ne acıdır ki, bu önemli yıldönümü eski tabirle “meskût” geçildi. Oysa kendimizi ve dünyayı anlamakta kaçırılmayacak bir fırsattı. N. Fazıl Kısakürek, Ulu Hakan Abdülhamid Han adlı kitabını şu anlamlı cümleyle noktalar: “Abdülhamid’i anlamak, her şeyi anlamak demektir.” Siyasî ve kültürel tarihimiz açısından Abdülhamid, sonradan ayrışacak ve keskinleşecek bir yol kavşağında bütün ihtişamıyla hâlâ duruyor ve anlaşılmayı bekliyor.
Abdülhamid’i diğer yöneticilerden ayırd eden şey neydi? Onu, modern tarihimizin içinde benzersiz kılan ve bugüne kadar yaşatan etkenler nelerdi? Aradan geçen sürede her şey neredeyse tanınmayacak kadar değişime uğradığı halde hâlâ neden tartışmak ihtiyacını duyuyoruz Abdülhamid’i? Yoksa o hâlâ hazmedemediğimiz bilgi ve fikirleri taşıyan bir “saatli bomba” özelliğine mi sahipti? Abdülhamid’i sıradan bir padişah olmaktan çıkartıp bugün tartıştığımız tarihî şahsiyet haline getiren dinamiği anlamak önemli. Osmanlı Devleti’nin “93 Harbi” dediğimiz 1877–78’de Rusya ile girdiği savaştan ağır yaralar alarak çıkması sonucunda Abdülhamid, bir yandan Tanzimat’la başlayan yeniden yapılanma sürecini hızlandırdı; ama öbür yandan Tanzimat’ın sosyal bünyede açtığı yarayı, yani reformların devleti hızla halktan koparmakta olduğu gerçeğini görerek halkla kaynaşmanın, reformları halka benimsetmenin çareleri üzerinde düşündü ve bu çalışmalarını bu yönde yoğunlaştırdı. İşte onu hem sadık bir Tanzimatçı yapan, hem de Tanzimat’ı epeydir ihmal edilmiş bulunan dinî–millî değerlere göre yeni baştan yapılandırıcı bir “Restoratör” konumuna oturtan bu karmaşık vizyonunu tam olarak anlayamadığımız içindir ki, kendisine uygun bir yer biçemiyoruz. Aydınlar onu anlamaya yanaşmadı; ağır eleştirilere, ithamlara, hatta iftiralara uğradı ama onların birer “hain” olduklarına hiçbir zaman inanmadı. Sadece “aldatılmış” birer “çocuk”tu onlar. Abdülhamid, yatırımlarını, modern bir imparatorluk olmak için gereken birkaç noktada yoğunlaştırmayı seçti: Halkın eğitim ve bilgi seviyesini yükseltmeyi temel hedeflerinden biri olarak ortaya koydu; çok geniş ama birbiriyle bağlantısı büyük ölçüde kopuk parçalardan oluşan vatan topraklarını demir yolları, kara yolları ve telgraf gibi araçlarla örmeye çalıştı; dış politikada kendisinin bir “kurt” olmadığını bile bile bir kurt gibi davranmaya çalışarak (“kurtlarla birlikte ulumak” deniliyor buna) iç düzenlemeler sonucunda yetişecek nesil adına vakit kazanma çabasına girdi. En önemlisi de halkıyla kaynaşmış bir liderdi.
Hanımı Fatma Pesend Sultan’ın 1897 Yunan Harbi sırasında sarayın durumunu anlatan satırları, bugünkü yöneticilere ibret numuneleri taşımaktadır: Yıldız Sarayı Harem Dairesi’nin savaş sırasında orduya giyecek dikilen büyük bir atölyeye dönüştüğünü öğrendiğimiz bu notlarda Abdülhamid’in her gün hastanelere koşarak yaralıları ziyaret ettiğini, tek tek ihtiyaçlarını sorduğunu, hatta hemşirelerin yapması gereken işi de üstlenerek gazilerin ateşlerine bakıp doktorlara haber verdiğini görüyoruz.
Bir gün bacağını kaybeden bir askerin halinden çok müteessir olan koca Padişah, bu gaziye acısını unutturmak istemiş. Marangozluk da elinden geldiği için gazinin yürürken işine yarayacak bir baston yapmış ve kendi eliyle askere hediye etmiş. Rivayete göre bu güzel davranış yıllar yılı İstanbul mahallelerinde bir efsane gibi söylenmiş durmuş. Bir Cumhurbaşkanı Sezer’in Afyon seyahatinde otomobilinden dışarı çıkamayışını düşünün, bir de Abdülhamid’i hastanede koştururken gözünüzün önüne getirin…
12.02.2002
.
Cep telefonu: Bir özgürlük masalı
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Cep telefonu: Bir özgürlük masalı
Artık hepimiz tanıyoruz onu: Kovboy şapkalı, sırt çantalı, yanık yüzlü, macera arayan, masum ama aynı zamanda cilveli manevralarla peşindeki delikanlıyı atlatan reklamların “özgür kız”ından bahsediyorum.
Reklam, aslında ikili bir yapı üzerine oturuyor. Kılık kıyafet, müzik, özgür görüntüler, gelişmiş ve Amerikalı olmayı temsil ediyor. Mekânlar ve insanlar ise yerli, yani bizden. Böylece ileri, gelişmiş ve özgür dünyayı vaat ediyor ama bu özgürlük yapıştırma kağıdı gibi kalmış olsa, seyirci mesajı içine sindiremeyeceği için yerli bir fon olarak Türkiye manzaraları montajlanmış durumda.
Ne yabancı, ne yerli olduğu ve her iki yanılsamayı birden verebildiği içindir ki, reklam her yaştan insanın dikkatini çekmeyi başarıyor. Bir araştırmada ortaya konulduğu gibi, reklam, Türkiye’yi “bir başka yer” gibi algılatırken, bu ülkeden “gidemeyenler”e de bir fantezi sunuyor. Gelişmiş ülkelere “gidemeyenler”e, kendilerini, “burada” kalarak “orada” imiş gibi hissetme nimetini bahşeden bir aracın fantezisi: Cep telefonu ve hazır kart. Oysa, tam da özgür olmak için yola çıkan isimsiz kızın, sürekli telefonuyla oynayarak kendisini “bağımlı”, hatta “tutuklu” hale getirmeye çalıştığı da gözden kaçmıyor. Her bölümde birilerinin kendisine ulaşması için elinden geleni yaparak aslında cep telefonunun özgürlük yanılsamasını içeren bağımlılık kıskacına yakalanmakta gecikmiyor.
İletişim teknolojisi, özgürlük vaadiyle bizi avlıyor ama sonuçta daha büyük ölçekte bağımlı hale getiriyor. Karen Fogg örneği çok taze. Evimiz gibi gördüğümüz e–maillerimiz yolgeçen hanına dönüşebiliyorsa, internetin bizi özgürleştirdiğinden mi yoksa her türlü bilgimizi isteyenin kullanabildiği bir denetim alanına gömdüğünden mi söz etmek doğrudur acaba? Aslında insanların çok da özgür olmak istediklerini sanmıyorum. Hepimiz, kaos içinde tutunacak bir dal arıyoruz ve bu “dal”ı, iletişim teknolojisinde bulduğumuzu sanarak aldanmak “istiyoruz”. Cep telefonu kullanıcılarının da reklamlarda verilmek istendiği gibi “özgür” olmak gibi bir istekleri yok. Aslında “cep”le dayanışmacı toplum modelimize çok uygun bir araç bulmuş durumdayız: Birbirimizi denetlemek. Sanıyor musunuz ki, herkes “ben özgürüm” demek için cep telefonu ediniyor? Araştırmalar bunun tam aksini gösteriyor.
2000 yılında yapılan bir araştırmada, Türkiye’de cep telefonunun büyük ölçüde çevreyi, özellikle de aile fertlerini kontrol etmek (mesela eşlerin birbirlerini) ve başkaları tarafından kontrol edilmek (mesela gençlerin aileleri tarafından) amacıyla kullanıldığını ortaya koymuş durumda.
Kullanıcıların yüzde 34’ü “her istendiğinde kendisine ulaşılması”, yüzde 36’sı ise “aile fertlerine her an ulaşabilmek” amacıyla cep telefonu almışlar. Sonuç: Özgürleşmek yerine, özgürlüğümüzü daha çok kısıtlamak için kullanılan bir araç karşısındayız.
Asuman Suner’in Toplum ve Bilim’in Güz 2001 sayısında yayınlanan makalesi, meseleyi bütün vuzuhuyla ortaya koyuyor:
“Somut kullanım pratikleri açısından bakıldığında, ironik biçimde, cep telefonu… aslında “çekip gitmeyi”, “ortadan kaybolmayı”, özgürce hareket etmeyi” zorlaştıran bir araç gibi gözüküyor. Bu çerçevede, cep telefonunun sağladığı özgürlük ve hareketlilik, kısıtlılık ve denetimle birlikte geliyor. Cep telefonu kullanıcısı gönüllü olarak kendisini her arandığında bulunabileceği, her an nerede olduğu ve ne yaptığının başkaları tarafından sorgulanabileceği bir ağın içine yerleştiriyor. Bu da, insan nereye giderse gitsin ve ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın aslında hep ulaşılabilir bir yerlerde, yani “buralarda” olma durumu anlamına geliyor.”
Eflatun’un mağara istiaresi, güncelliğinden bir şey yitirmiş değil: Gölgeleri gerçek zannederek özgür olduğu zehabına kapılan tutsaklardan bir farkımız var mı?
19.02.2002
.
Fundamentalizmin son kalesi: Feminizm
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Fundamentalizmin son kalesi: Feminizm
8 Mart Dünya Kadınlar Günü yaklaşıyor. Her yıl olduğu gibi gazeteler, Tv’ler ve ajanslar kadınlarla ilgili haberleri veriyorlar. Bu haberlerden birine göre, Amerikalı feminist çevreler Oscar ödülüne isyan bayrağı açmışlar. Niçin şimdiye kadar Oscar ödülü hiç kadın bir yönetmene verilmemiş? Oscar ödülü de “erkek–egemen düzen”in kadınları görmezden gelen stratejisinin bir parçasıymış vs.
Hep onu diyorum: Feminizm bugün küresel bir kriz içindedir. Krizin de temelinde, feminizmin giderek çağımızın en fundamentalist akımlarından birisi haline gelmesi yatıyor. Feminizme “fundamentalist” dememe şaşırdınız mı yoksa? Birkaç ipucu vereyim hemen. Fundamentalizm, malum “köktencilik” diye çevriliyor dilimize. (Ecevit’in dediği gibi “köktendincilik”, olsa olsa “dinî fundamentalizm”in karşılığı olabilir!) Fundamentalizm bir sorunu, konuyu, davayı, inancı güncel düzeyde çözüm aramak yerine, kavramsal ve tarihî derinliklerine inerek “kökten” ele alma yöntemidir. Batı’nın “İslamî fundamentalizm” diye tutturduğu şey de aynı aslında: Onlardan, İslam’ı “temelden farklı” bir dünya görüşü olarak kurdukları ve asla uzlaşmaya yanaşmadıkları için korkmaktadırlar. Fundamentalizm, siyasî, kültürel ve dinî coğrafyayı köküne kadar inerek “yırtmakta” ve tam da bu “yırtık” üzerinden geliştirmektedir stratejilerini.
Farklılıkların ortadan kaldırılmasına dayalı bir proje olan modernlik sürecinde bir farklılık arayışı olan fundamentalizmler bastırılmaya çalışıldıkça kışkırtılmış oluyorlardı. “Kaynaşmış tek bir millet” oluşturmaktan “kadın/erkek ayrımının ortadan kaldırılması”na kadar pek çok ikili yapı, bir yandan eritilmeye çalışılıyor, öbür yandan tam da bu eritme işlemi yüzünden abartılı tonlarda ortaya sürülüyordu. Modernlik, fundamentalist bir tavır takınıyordu diğer inançlar, gruplar ve görüşler karşısında: Kendisine tabi olunmasını buyuruyordu. Ona karşı çıkanlar da ister istemez fundamentalistleşiyordu. Din, modern hayatta giderek ortadan silinecek iddiasındaydı modernizm; fundamentalizmler dinin direnen tarafını vurguluyorlardı. Farklı etnik gruplar ve kimlikler tek bir milletin çerçevesine sığdırılmak isteniyordu; mikro milliyetçilikler patlak veriyordu.
Ve kamusal alan erkeklerin egemenliğindedir, diye dayatıyordu; feminizmler, “Özel olan kamusaldır” sloganıyla ortaya çıkıyor, kadınlığın temele inen, yani “fundamental” bir değer taşıdığı inancıyla tepki gösteriyorlardı. İnsanlığın en temel biyolojik ayrımlarından birisi olan “cinsiyetler arası savaş” başlıyordu böylece. Bu kadar temele, insan oluşumuzun temeline inen bir hareket, yani feminizm de ister istemez fundamentalistleşiyordu.
Oysa artık modernliğin aynılaştırıcı retoriği, yerini farklılık içinde birliğe bırakmak üzere. Modern sınırlar belirsizleşiyor hızla. Eskiden tek bir “bütün” kabul ettiğimiz kimliklerin içinden farklı uçlar sarktığını görüyoruz hep birlikte. Eskiden feminizm, “kadınlar cephesi”ni tek bir bütün olarak lanse etmekten hoşlanır, bunun üzerinden siyaset yapmaya kalkardı. Yanlış bir temeldi bu besbelli ama tutmuştu. Fakat bugün artık özellikle Amerika’da “Beyaz Feminizm” ve “Siyah Feminizm” diye ikiye ayrılmış durumdalar. Türkiye’de de yaşıyoruz zaten başını örten kadınlar ile “laik” kadınların aynı “kadın” şemsiyesi altında birleşmelerinin zorluğunu.
O zaman fundamentalizmlerin kendi içlerinden çatladığı, farklılaştığı, yeni doğrultulara doğru uç verdiği ve eski keskin çatışmaları aşmaya çalıştığı bir çağda hâlâ biyolojik temele rücu eden brüt kimlikler olarak kadın–erkek çatışmasından medet uman ve bu çatışmadan nemalanan feminizmin yaşama şansı olabilir mi?
Başka bir deyişle, feminizm son fundamentalist hareket olarak 21. yüzyılda yaşamaya devam edebilir mi? Feministler kusura bakmasın ama bu 8 Mart’ta tartışmamız gereken “derin” soru bu galiba!
05.03.2002
.
Bir özü savunmak; asıl şimdi!
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bir özü savunmak; asıl şimdi!
“Katı olan her şey buharlaşıyor.” Marx’ın, kapitalizmin baş döndürücü gidişatı hakkında yaptığı bu yakıcı tespit, 19. yüzyılın ikinci yarısı için söylenmişse de, asıl anlamı günümüzde kavranmış bulunuyor. Artık eski saflık ve katılıklarını yitiren, melez, yumuşamış ve köşeleri tıraşlanmış iddiaların, nesnelerin ve eylemlerin dünyasında yaşıyoruz. Fundamentalizmler ve ideolojiler, aslında belli bir süre bu her şeyi birbirine benzeten büyük akıntıya karşı koymaya çalıştılar ama nafile. 1970’lerde “ideolojinin sonu”nun (D. Bell), ardından 1990’larda “tarihin sonu”nun (Fukuyama) ilan edilmesine engel olamadılar. Postmodernizm işte bu buharlaşma çerçevesine çok uygun bir poz verdiği için gözde bugün. “Artık temel diye bir şey yok”, bu yeni akımın “temel”(!) sloganı. Bir özü savunmak, stratejisini temellere değdirmeye ayarlamış bir görüşe bağlanmak, modern zihni yırtacak bir aykırı tavır geliştirmek yasak bölgeye girmişçesine telaşlandırır oldu insanları. kendini akıntıya bırak! Bugün insanoğluna tavsiye edilen en munis davranış tarzı bu. Otoriteler, bilim adamları, “büyükler” sizin yerinize düşüneceklerdir nasıl olsa. En ince ayrıntısına kadar hayatınızı, beyninizi, ruhunuzu hatta, uzmanlara teslim etmelisiniz rahat ve huzurlu olabilmek için. İnsanlık, bu küresel konformizme teslim olmak üzere. Ve Aydınlanma’nın amaçladığının tam tersine, düşünmeyen, mutlak olarak itaatkâr insan tipi bir salgın hastalık gibi yayılmaktadır dünyaya.
Kant ne diyordu ünlü denemesinde: “Aydınlanma, insanın kendini yine kendisinin yakalandığı bir vesayetten kurtarmasıdır.” Kurtuluşun yolunu da, “Aklını kullanma cesaretini göster” diyerek belirliyordu. Kant, aklını başkasının vesayetine terk etmiş bir insanlığın erginleşmiş sayılamayacağını iddia ediyor ve bundan kurtulmanın reçetesini sunuyordu.
Oysa bugün “sessiz çoğunluk” haline getirilmiş kitle, hayatın yüzeyine daha bir yapıştırılmış durumda. Medya vasıtasıyla uyuşturucular boca edilmekte aklımıza; ve bazı Tv programlarında denildiği gibi “koltuğunuza kurulup kendinizi teslim etmemiz”den başka bir şey istenmemektedir bizden.
Eskiden belki insanlar daha az okur–yazardı ama hayatın içinden farklı yoğunlukları yakalayıp irfana dönüştürmekte daha başarılıydılar. Basit bir çömleğin üzerindeki metafizik bir anlama sahip motiften tutun da, sözün ve sükûtun âdâbına kadar pek çok derinliği yakalayabiliyorlardı. En azından bizimki kadar tekdüze, standart ve asker gibi itaate hazır insanlar değillerdi. Genel düşünceye karşı çıkarılacak bir eşkıyaları her zaman mevcuttu.
Baudrillard bugünkü itaat zihniyetini en bariz bir şekilde uçağa binenlerin psikolojisinde görebileceğimizi söyler. Adımınızı attığınızdan itibaren hemen bütün hürriyetleriniz elinizden alınmıştır: Kemerinizi bağlayın, ayağa kalkmayın, filan aletleri çalıştırmayın, kalkışta ve inişte önünüzdeki masayı kapatın, önünüze uzatılan yiyecek ve içecekleri belli bir sürede yiyip belli bir sürede iade edin vs.
Bu itaat psikolojisi iliğimize işlemiş durumda. “Deprem Dede”nin 17 Ağustos’u müteakip hepimizi nasıl sokağa döktüğünü ve boşu boşuna parklarda yatırdığını hatırlayacaksınızdır.
Bugün derinliği algılayamayan insanlar olarak görüntüyle cilalanmak ve gözlerimizin önüne kalın bir perde çekerek yaşamaya devam etmek rahatlatıyor bizi. Daha da önemlisi, içine sıkıştırıldığımız medyatik mağaranın dışını görme arzumuzu köreltmiş olmaktan dolayı huzurluyuz.
Bize insan olmanın en derin ve renkli tabakalarını unutturan bu yüzeye yapışıp kalmaya isyan edecek özcü eşkıyalara, büyük ruh kahramanlarına, karanlığı elleriyle yırtacak ve önümüze insanca yaşamanın çoktan unuttuğumuz formüllerini cömertçe fırlatacak serdengeçtilere bugün her zamankinden daha çok muhtacız.
Bir özü savunmak; asıl şimdi!
19.03.2002
.
Türk dünyasından bir yıldız geçti
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Türk dünyasından bir yıldız geçti
İstanbul’dan bir bozkır çocuğu geçti. 60 yaşında bir çocuktu! 60. doğum gününü beraber kutladık. Konuştuk, söyleştik, gülüştük, hüzünlendik. Ve sarıldık birbirimize. Asırlar ayırmıştı bizi, saatler birleştiriyordu. Rüyalarımızı bile donduran Soğuk Savaş, buharlaşıveriyordu birkaç dakika zarfında.
Bozkırın çocuğu geçti aramızdan. Bir kuyrukluyıldız gibi ağdı dünyamıza birkaç günlüğüne ve altın tozlarını serperek üzerimize, Tanrı dağlarının eteklerine geri döndü. Orta Asya’nın o çok saf ve çok masum ve çok çocuk ve çok mahmur çehrelerinden bir demet fotoğraf bırakıp gitti kendi dünyasına. Bozkırın çocuğu dediğim, Kazakistan’ın ünlü şairi Muhtar Şahanov.
Geçtiğimiz cumartesi günü İstanbul’da iki toplantıya birden katıldı. Birincisinde bir konferans verdi. Başlığı, “Avrasya’da Kültürel Erozyon”du. İkinci toplantı ise aynı gece Şahanov’un 60. doğum yıldönümü vesilesiyle düzenlenmişti. Türk ve Kazak halklarının dostluğunu perçinleyen bu gece, gerçekten pek samimi konuşmalara ve duygulu anlara sahne oldu. Şahanov, Türkiye’de pek fazla tanınan bir şair değil. Ama Türk cumhuriyetlerinde ve Sovyetler Birliği’nde, son yıllarda da dünyada epeyce tanınmış bir isim. UNESCO, “Medeniyetin Yanılgısı” adlı kitabını İngilizce başta olmak üzere dünyanın belli başlı dillerine tercüme ettirerek yayımlatmış. (Da Yayıncılık Şahanov’un Cengiz Aytmatov’la çeşitli konulardaki sohbetlerini içeren “Şafak Sancısı”nı yayınladı, şimdi de “Cengiz Han’ın Sırrı” adlı kitabını yayına hazırlıyor.)
Şahanov, hem aşinası olduğumuz hem de çoktandır unuttuğumuz bir dille konuşuyor. Kıssa geleneğimizi hatırlatan bir anlatım tarzı bu. Aynı zamanda da Orta Asya bozkırlarının bâkir tabiatından süzülmüş diri bir hayatın usaresi gizli eserlerinde. Dede Korkut ile William Faulkner’ın, Farabi ile Tolstoy’un birlikte nabız atışları duyuluyor eserlerinde. Sanıyorum bu yüzden büyük ilgi görüyor eserleri, böylesi bir dünyayı çoktan unutmuş olan Batı dünyasında.
Önümüzdeki yıllarda Orta Asya Türk yazarları adına bir patlama bekliyorum. Hem Türkçede hem de dünya dillerinde Aytmatov’un ulaştığı şöhreti yakalamaya aday pek çok şair, yazar ve düşünür var bu topraklarda. Olcas Süleymanov, Anar, Abiş Kekilbayev, Ramiz Ruşen bunlardan sadece birkaçı.
Soğuk Savaş henüz bitmedi sanki. Bu dünyalardan çıkan yazarlara, edebiyatçılara, sanatçılara karşı sanki hâlâ eski önyargılarımızla yaklaşıyoruz. Ciddiye almıyoruz adeta. Dahası, kardeş halklar olarak birbirimizi yeterince tanımıyoruz. Belki ticarî düzeyde bir tanışma oldu kısmen ama kültürel etkileşim ve fikrî tartışma düzeyine ulaşmış değil henüz bu. Ne onlar bizi sağlıklı bir şekilde tanıyorlar ne de biz onları. Nazım Hikmet de olmasa Türk edebiyatından hiçbir iz kalmayacakmış hatırlarında. (Burada kaderin Nazım Hikmet’e yüklediği rol, gerçekten de trajiktir. Başka gayelerle gittiği Sovyetler’de, Türk halkları ile Türkiye ve Türkçe arasında bir köprü rolü oynamak düşmüştür Nazım’ın hissesine. Azeriler, onun şiir kitabı basıldığında satın almak için nasıl kuyruklarda beklediklerini, onun sayesinde Türkiye Türklüğü ve Türkçesiyle irtibat kurduklarını hâlâ anlatır dururlar.) Ama o kadar işte. Türk edebiyatından bir Mehmet Akif, bir Yahya Kemal, bir Peyami Safa, bir Necip Fazıl, tanınmıyor oralarda. Peki kabahat kimde? Komünistlerde mi yoksa kendi değerlerimizi dünyaya tanıtamayan bizlerde mi? Bu yüzden kültürel etkileşim şart. Kültürel etkileşim için de tanışma, bilişme şart. Bunun için de Şahanov gibilerin daha çok gelip gitmesi, bizim entelektüellerimizin de bu topraklarla daha sıkı bir etkileşim içinde olması lazım.
Diyalog Avrasya dergisi ve Da Yayıncılık ile bu metrûk köprüleri tamir etmek için yola çıkmıştık. Bugün geldiğimiz nokta, gerçekten her iki dünyanın da diyalog eksikliğini hissettiğini ortaya çıkarttı. Ne diyelim: “Âsân eyle yolumuz”!
26.03.2002
.
Osmanlı yaşıyor mu hâlâ?
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı yaşıyor mu hâlâ?
Geçtiğimiz haftayı kültür aktüalitesi açısından en ilginç ve trajik haftalardan birisi yapan olay, Binbaşı Toytunç’un Batı Şeria’daki El–Halil şehrinde şehit edilmesiydi. Olayın kendisi kadar kamuoyumuzun olaya yaklaşma şekli de ilginçti. Basınımızdan iki haber başlığını karşılaştırdığımızda bunu ayan beyan görebiliriz:
28 Mart 2002. “Star” gazetesi: “100 yıl sonra ilk şehit.”
29 Mart 2002. “Zaman” gazetesi: “İlk hava şehidini de Filistin topraklarında vermiştik.”
Bu başlıklar aslında Osmanlı ile aramızda olduğunu vehmettiğimiz “kopuş”un hiçbir zaman tam olmadığını, dahası, olamayacağını göstermiyor mu? Tarih, bizi adım adım takip ediyor. Kaçmak kurtuluş olsaydı bizden daha iyi kaçmaya çalışan olmadığı halde çevremizde vuku bulan her olayda bilinçaltımızdan Osmanlı dönemine ilişkin tortular kendilerini yüzeye vurmaz, bu dipten gelen dalga ortak bilinçaltında bu kadar zengin bir karşılık bulmazdı.
Tarihimizle “gergin” bir ilişki içindeyiz. Bu gerginlik, Osmanlı’ya karşı olanlarda da, savunmak konumunda kalanlarda da belirgin bir kimlik problemine deva olarak ortaya çıkıyor. Bu kimlik probleminde tarih, her iki taraf için de meşrulaştırıcı merci olarak kabul ediliyor. Osmanlı tarihi, bugün manşetlerde yaşıyor olmasını, içimize ektiği bu gergin şuura borçludur. Bu sayede Ecyad Kalesi gibi en olmadık konularda, tam da unutmaya çalıştığımız geçmiş zembereğinden boşanarak üzerimize gelmeye başlıyor.
Eğer Osmanlı tarihinin ilk yarısı mutlak manada azameti ve yüceliği, mükemmelliği; ikinci yarısı ise Batı karşısındaki zilleti, küçülmeyi, giderek teslimiyeti içerseydi, bugün bu gerginliği hissetmezdik. Teslim bayrağını çekmiş bir tarihin evlatları olarak kaderimize küsüp yerimize otururduk. Oysa bugün solcusundan Kemalistine, ülkücüsünden İslamcısına kadar hepimizin bilinçaltından “Keşke işler kötüye gitmeseydi…” hayıflanması eksik olmuyor. Mesela Kanuni zamanındaki ihtişamını anlatan, sonra da beceriksizlik ve ihanetler yüzünden Osmanlı Devleti’nin battığını söyleyen bir “ilerici”nin beyninin gerisinde, farkında olmadan, “işler yolunda gitseydi” temennisinin yattığını görmek zor değil.
Tabii bu ciddi bir çatlak oluşturuyor “ilerici”lik adına. Zira Kanuni ve torunları o hataları işlemeseydi, dünya dengeleri Müslümanların lehine olacak ve Batı medeniyeti, demokrasi, bilim, laiklik gibi “modern gelişmeler” mümkün olamayacaktı! Görüldüğü gibi, tarih, en “ilerici” kalemlerimizin bile yeterince hesaplaşamadıkları bir alan Türkiye’de. (Yeterince hesaplaşabildiğimiz bir alan olup olmadığını da doğrusu merak ediyorum.)
Osmanlı Devleti, tıpkı 1918’e kadar Arap ve Balkanlar’da tutunmak ve emperyalizmle mücadele etmek için başvurduğu çarelerde olduğu gibi, ne 18., ne de 19. yüzyılda emperyalizme teslim olmuştur. Tam tersine, dünyada neredeyse tek başına emperyalizmlerle dişe diş mücadele eden ve onlardan biri olmayı, onlar gibi davranmayı hiçbir zaman düşünmeden bu onur mücadelesini sürdüren yegâne bağımsız büyük devletti. Dünyanın neresinde aç ve açıkta kalmış bir halk varsa yardımına koşma yolunda daha Osman Gazi zamanında koyduğu kurala son yıllarına kadar sadık kalmayı başarmıştır.
Nitekim Abdülmecid zamanında İrlanda’da kıtlıktan binlerce insanın öldüğünü haber alınca Osmanlı Devleti bu mazlum halka bin pound para ve 5 gemi gıda maddesi göndermiştir. Hem de neye rağmen biliyor musunuz? İngilizlerin muhalefetine rağmen! Şimdi İrlanda’ya yolları düşenler, gemilerin yanaştığı limandaki eski belediye binasında bir teşekkür plaketinde şu satırları okuyorlar: “1847’deki büyük kıtlık sırasında İrlanda halkına gösterilen cömertliğin nişanesi olarak Türkiye Cumhuriyeti’ne şükranla.” Ta Abdülmecid zamanındaki bir yardıma 1997’de gelen bir teşekkür bu. Bilmem anlatabiliyor muyum meramımı?
02.04.2002
.
Filistin: Küreselleşmenin paslı zinciri
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Filistin: Küreselleşmenin paslı zinciri
“Kuşlar nereye uçar son gökyüzünden sonra?” Filistinli şair Mahmud Derviş’in bu acı satırları yeniden yankılanıyor bir süredir beynimde. Kuşlar, Filistinliler; son gökyüzü, Filistin toprakları. Ya sonra? Ya en son karanlık ne kadar yakınlarında kuşlar’ın?
Kimlerdi bir vakitler Yahudileri ezenler, dışlayanlar, yakanlar? Peki hangi topraklardan kovulmuş, hangi kıtada aşağılanmış, katliama uğramışlardı? Yahudi sorunu, “kimin” sorunu olarak ortaya çıkmıştı? Filistin’in, Osmanlı Devleti’nin, Orta Doğu’nun mu yoksa Avrupa’nın o imrendiğimiz “medenî”, sanayileşmiş ve ilerlemiş ülkelerinin mi?
Yahudiler, Avrupa’da ayrımcılığa ve soykırıma tabi tutulurken, Osmanlı Devleti’nin merhametli kollarına sığınıyorlardı. Hatta bunu, Sultan II. Abdülhamid’le Filistin’den toprak (yurt) satın almak için görüşen Siyonizm’in babası Theodor Herzl bile itiraf edecekti.
Vatansız kalmanın, yurtsuzluğun, aşağılanmanın, insan yerine konulmamanın her türlüsünü yaşayan Yahudiler, geldikleri/getirildikleri Filistin topraklarında 3 yaşındaki çocukların karnını kurşunla doldurmaktan yaralıları yem olarak kullanmaya, ambulansların tekerleklerini kurşunlamaktan verdikleri hiçbir sözde durmamaya kadar pek çok gayri insanî davranışı bir hak olarak görebiliyorlar.
Halbuki Filistinlileri dünyada en iyi anlayabilecek birkaç milletten biridir Yahudiler. Avrupa’nın kendilerine layık gördüğü muamelenin intikamını topraklarını zorla ele geçirdiği bu halktan çıkarmak nasıl bir karmaşık bilinçaltı sürecin eseridir acaba?
“Le Monde Diplomatique”in Türkçe yayınlanan ilk sayısından İsrail ordusundaki bazı askerlerin bile gazetelere ilan vererek artık bu insanlık dışı katliamların sorumluluğuna katlanmak istemediklerini öğreniyoruz. Şöyle deniliyor “Haaretz” gazetesinin 25 Ocak 2002 tarihli nüshasına verilen ilanın bir yerinde:
“Bizler işgal topraklarında aldığımız emirlerin, bize bu ülkede aşılanan tüm değerleri nasıl yok ettiğini fark ettik. Bizler işgalin bedelinin İsrail ordusunun insani karakterinin yitirilmesi ve tüm İsrail toplumunun ahlaki çöküşü olduğunu düşünüyoruz.”
İçinde yukarıdaki satırların geçtiği 52 subay ve erin imzaladığı bu çarpıcı ilan, İsrail ordusundan parlamentoya kadar uzanan derin bir tartışmayı tetiklemiş habere göre. Ve biliyoruz ki, İsrail içinde özellikle “aşırı dinci” çevreler İsrail’in Siyonist politikalarını şiddetle eleştirmekten çekinmemektedir.
Edward Said’in dediği gibi, aslında savaş iki halk arasında cereyan ediyor değil. Canlı bombaların düzenlediği eylemlerde hayatlarını kaybeden İsrailliler de aslında “kurbanların kurbanları”dır; Siyonizm’e kurban olarak seçilen masum Filistinlilerin kurbanı olan masum İsraillilerdir onlar.
Maalesef Türkiye’de de bazı “köşe”lerde sanki Filistinlileri terörist, hatta canavar ilan etmekten kaçınmayanlar, İsrail’in devlet terörünü bilinçli olarak görmezden geliyorlar. Sanki “mağdur” taraf olan İsrail’in topraklarını ele geçirmeye uğraşanlar Filistinlilermiş gibi, Şaron’un izinde giderek suçu canlı bombalara havale ediyorlar.
Oysa 1948’den beri topraklarını genişletmek ve dışarıdan getirdiği Yahudileri yerleştirmek için terör dahil her türlü baskıdan, hak ihlalinden tutun da Kibya, Kefr Kasım, Sabra ve Şatilla’daki katliamlara (İsrail’in resmi makamları bile son iki katliamdan sorumlu olduğunu ilan etmişti Şaron’u) gözünü kırpmadan girişen tarafın İsrail Devleti olduğu nedense göz ardı ediliyor. El–Halil Camii’nde namaz kılan 29 Müslüman’ı silahlarıyla tarayarak öldürenler unutuluyor nedense.
Elbette masum insanların canlı bombalarla öldürülmesi masum bir eylem değil. Ne var ki o insanları, gencecik bedenlerini paramparça etmeye razı edecek kadar bıçağı kemiğe dayatan gelişmeleri de görmezden gelmeyelim.
Filistin halkının trajedisi, küreselleşmenin 11 Eylül’de paslanmış zincirlerini kopma noktasına kadar gerecek gibi görünüyor.
09.04.2002
.
II. Abdülhamid’in Filistin hassasiyeti (1)
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
II. Abdülhamid’in Filistin hassasiyeti (1)
İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarında devam eden insanlık dışı katliamlar ne zaman gündeme gelse, uzun zamandır susmuş veya susturulmuş bilinçaltımızda II. Abdülhamid ve Siyonistlerin Filistin’den toprak satın almak için yaptıkları cazip teklifleri elinin tersiyle reddetmesi hadisesi canlanır. Sanılır ki Abdülhamid’in Filistin’e Yahudi iskânıyla ilgili aldığı tek tedbir bundan ibarettir. Oysa çok daha karmaşık bir hikâyedir bu. Mim Kemal Öke’nin yakında Ufuk Kitapları’ndan yayınlanacak olan “Küresel Çatışma Çağında Filistin Sorunu” adlı kitabını okurken bu Son Padişah’ın, Siyonizm konusunda Düvel–i Muazzama’nın bir İsrail devleti kurulması yolundaki riyakârca baskılarına nasıl direndiğini bir kez daha görme fırsatını buldum.
Siyonizm’in ve aslında İsrail Devleti’nin kurucusu ve teorisyeni Theodor Herzl, 1896–1902 arasındaki beş ziyaretinden yalnızca birisinde Padişah’la görüşebilmiştir. Her vesileyle Sultan’ı Yahudilerin Filistin’de iskânına ikna etmeye çalışan Herzl’in çabaları akim kalmış ve Abdülhamid tahtta kaldığı sürece İsrail devletinin kurulamayacağını anlamıştır.
Herzl, ilk teklifi, Newlinski adlı Polonyalı bir soylu vasıtasıyla yaptığında Padişah’tan şu cevabı alır: “Ben bir karış dahi olsa toprak satmam, zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır…” Herzl, yalnızca para değil, başka cazip fırsatlar da sunuyordu. Mesela Museviler Avrupa basınına hakim oldukları için o zamanlar Ermenilerin Abdülhamid aleyhine başlatmış oldukları karalama kampanyasını susturabileceğini, hatta “Batı kamuoyunu Türkler lehine çevirebileceğini” iddia ediyordu. Avrupa para piyasalarını elinde tutan Musevi bankerleri bir koz olarak kullanabileceğini düşünen Herzl, 1901 Mayıs’ında Abdülhamid’le görüşmeyi başarır. Bundan sonrasını Öke’nin kitabından okuyalım:
“…II. Abdülhamid’e Batı ülkelerinde ırkdaşlarının uğradığı haksızlıkları ve çektikleri zulümleri anlatan Dr. Herzl, Musevi uyruklarına göstermiş olduğu iyilik ve adaletten dolayı Padişah’a dünya Yahudiliğinin şükranlarını iletti… Osmanlı ülkesinin Mezopotamya’da bulunan petrol yatakları, altın ve gümüş madenleri, verimli toprakları ile ileri düzeyde iktisadî potansiyelinin olduğunu hatırlattı. Fakat tüm bu zenginlikler Avrupa devletleri tarafından sömürülmekteydi.” Siyonizm’in babası, Batı’yı Padişah’a şikayet etmekte ve Musevilerin selametinin ancak Osmanlı topraklarında mümkün olacağını, hatta topraklarına çekeceği Musevilerin bilgi, yetenek ve imkânlarıyla imparatorluğun dağılmaktan kurtulabileceğini söylemektedir. Mantık, gerçekten de mükemmel kurulmuştur ve Padişah’ın bu yaklaşım karşısında teslim olması beklenmektedir.
Fakat beklenen olmaz. Herzl’i dikkatle dinleyen Abdülhamid, Yahudilerin Filistin’e yerleşmeleri ve özerk bir idare kurmaları karşılığında Musevi bankerlerin Avrupa’daki Osmanlı borçlanma tahvillerini toplayarak devlete rahat nefes aldırabileceklerini de içeren bu cazip teklifleri, ülkesinin selameti bakımından tehlikeli bularak reddedecektir. (Liberallerimizin, mesela Kıbrıs karşılığında böyle bir teklif yapılsa kabul etmeden önce kaç dakika düşünme ihtiyacını duyacaklarını, doğrusu insan merak ediyor.) İş burada da kalmaz. Osmanlı maliyesinin zorda kaldığı bir dönemde Abdülhamid bu defa kurnazca bir karşı teklifte bulunur. Osmanlı borçlarının konsolide edilmesi karşılığında Filistin haricinde herhangi bir Osmanlı toprağına yerleşebilirlerdi Museviler. Ama Siyonistlerin gözü, “herhangi” bir toprakta değil, Filistin’dedir ve bu karşı teklifi bu defa kendileri derhal reddederler.
Hem Yahudileri topraklarından kovmak hem de onların Filistin’e yerleşmesi üzerinden çıkar sağlamak isteyen ikiyüzlü Alman ve Rus politikalarının farkında olan Abdülhamid ise karşı politikalar geliştirmekte gecikmeyecektir.
16.04.2002
.xxxxxxxxxxxxxxx
.
II. Abdülhamid’in Filistin hassasiyeti (2)
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
II. Abdülhamid’in Filistin hassasiyeti (2)
Harabeye dönmüş Cenin’den Filistinlilerin şişmiş veya parçalanmış cesetlerinin görüntüleri uydulardan evlerimizin içine birer lanet şimşeği gibi ağarken ünlü Fransız oyun yazarı Jean Genet’nin “Şatila’da dört saat” başlıklı yazısını hatırlıyorum. Ve 1982’de, binlerce cesediyle mezbahaya dönmüş Şatila’da gördüklerini:
“Aşk ve ölüm. Bu iki kelimeden bir tanesi yazıldığı vakit yekdiğerini akla getirir. Aşkın ve ölümün sefihliğini anlamam için Şatila’ya gitmem gerekiyormuş. Elli yaşlarındaki adamlar, yirmi yaşlarındaki delikanlılar, iki yaşlı Arap kadını [hepsi ölü] beni kendilerine çektiler. Ve ben kendimi çevresi yüzlerce ölüden oluşmuş bir dairenin merkezi gibi hissettim.”
Bugünün Cenin’i ile 1982’nin Şatila’sı arasında, bu defa yalnız insanların değil, evlerin de “öldürülmesi” gibi “ufak” bir ayrıntı dışında, fazla bir fark olmadığını hep beraber görüyoruz.
Zihnimi yakan soru şu oldu bütün bu görüntülerden sonra: İsrail askerleri ve yöneticileri nasıl bu kadar “acımasızca” ölüm kusabilmektedir Filistinlilere? Bu acımasızlığın çok derin bir sebebi olmalı değil midir? Tarih boyunca kendilerini her gördükleri yerde ezmiş midir Filistinliler? Hayır. Aşağılamış, yakalarına sarı yıldız takmış veya fırınlamışlar mı? Hayır. Tek yaptıkları, şimdi tıpkı İsrail’in kendi vatanı saydığı toprakları savunmak için yaptığı gibi, bir “yabancı”ya direnmek olan bu sivilleri böylesine toptan katletmenin nasıl bir açıklaması olabilirdi?
Galiba bu muammaya en net cevabı yine bir Yahudi verebilir. 1891’de yazdığı “İsrail’den Gerçekler” adlı kitabında Aşad Haam şunları söylemiş:
“Yahudiler sürgünde iken köleydiler, şimdi ise kendilerini sonsuz bir özgürlük içinde buldular. Bu büyük değişiklik onların bir kölenin kral olması örneğinde görüleceği gibi baskı ve zorbalığa meyletmelerine neden oldu. Araplara büyük bir gaddarlık ve düşmanlıkla davranıyorlar, haksızlıkla topraklarına tecavüz ediyor, onları hiçbir neden olmaksızın hem de hayasızca dövüyorlar. Hiç kimse de çıkıp bu tehlikeli ve rezil gidişe son vermelerini istemiyor.”
Bundan 113 yıl önce, Siyonistlerin, “Eretz İsrael”e sızmalarına önayak oldukları Yahudilerin Filistinlilere reva gördükleri muamele, bir İsrail devleti kurulduğunda nelerin olabileceğini göstermiş olmalı birilerine.
Tabii Siyonizmin Musevilere aşıladığı bu “zorbalık”ın hangi boyutlara varacağını görenlerden II. Abdülhamid’in Theodor Herzl ile yaptığı görüşmeden sonra söyledikleri de hatırlanmalı:
“Siyonistlerin şefi olan Herzl, fikirleriyle beni ikna edemez. Siyonistler Filistin’de yalnız ziraat yapmak değil, orada hükümet kurmak, siyasî temsilcilerini seçmek gibi şeyler de arzu ediyorlardı. Bu haris tasavvurun manasını gayet iyi anlıyorum. Lâkin, Siyonistler bu teşebbüslerini kabul edeceğimi zannetmekle saflık ediyorlar. İmparatorluğumuz dahilinde, halkımızın fertleri olarak ve Babıali’nin dirayetli hizmetkârları olarak Yahudilere ne kadar kıymet veriyorsam, Filistinlilere dair kurdukları tasavvurlara da o kadar düşmanım.”
Özellikle de Almanya ve Rusya’nın, Musevilerin Filistin’de bir yurt edinmesi için baskıları karşısında Avrupa devletlerinin ikiyüzlülüğüne de dikkat çekmiştir Abdülhamid. Zaten Yahudi Sorunu’nun kaynağı olan bu ülkelerin, topraklarından “tard ve ihraç etmek” istedikleri Yahudileri bir Osmanlı toprağına yerleştirmek için baskı yapmaları ve yerleştirdikten sonra da, bu defa yerleşimcileri Osmanlı devleti üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanmaları, Abdülhamid’i bu oyunda çok daha dikkatli davranmaya sevk etmiş ve Kırmızı Tezkere uygulamasından toprak alımının yasaklanmasına kadar pek çok tedbiri yürürlüğe koymuştur.
Abdülhamid tahtta oldukça İsrail devletini kuramayacaklarını anlayan Siyonistler, bu defa onu düşürmeye çalışan Jön Türklere destek olacak ve 1909’da Abdülhamid’e tahttan indirildiğini bildiren heyete Osmanlı Siyonisti Emanuel Karaso dahil olmayı başaracaktır.
23.04.2002
.
Çetin Altan’ın tarih sirki
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Çetin Altan’ın tarih sirki
Çetin Altan, ilk kitabı 1946’da yayınlandığına göre “ehl–i kitab” olarak 55. yazarlık yılının içinde. Şimdiye kadar 40’a yakın kitabı yayınlanan Altan’ın yazılarında sık sık tarihe göndermelerde bulunması, genel–geçer bilgi ve hükümleri beğenmemesi ve tarihe –en azından iddia düzeyinde– yeni bir açıdan bakma gereği üzerinde sık sık durması kendisine ilgi duymam için yeterli bir sebep teşkil ediyor. Hele şu satırlarını okuyup da cezbolmamak mümkün müydü?
“Dondurulmuş ve çarpıtılmış bir tarih dogmatizmiyle insan aklının ortaklaşa yarattığı evrensel ve görkemsel sanat ve bilim kubbelerinden hiçbirine merdiven kurulamaz… Bizim Osmanlı tarihi, geniş kitlelere derinliğine mal olmuş bir tarih sayılamaz… Hemen hemen hiçbir bölümü, ne kamuoyu önünde didik didik edilmiştir, ne de kare kare işlenmiştir.”
Bu sözler, Altan’ın yakınlarda 5. baskısı yapılan “Tarihin Saklanan Yüzü” (İnkılap Yayınları, 2001) adlı kitabından.
Dogmatizmden ve “klişelerle yetinmek”ten kurtulmaya çalışmak önemli olmasına önemli; ama yeni dogmatizmler ve klişeler üretmemek şartıyla. Eğer kırmaya çalıştığınız şablonlardan daha keyfîsini ve daha dogmatiğini inşa ediyorsanız, bu tarihi özgürleştirmez; bir efendiden kurtarıp öbürüne satmış olur! Oysa, evet oysa biz tarihi, Altan’ın kendi sözleriyle hayatın laboratuvarı olarak görmeli ve bir laboratuvarda bilim adamları hangi ciddiyetle çalışıyorlarsa aynı ciddiyetle eğilmeliyiz onun karanlık labirentlerine.
Her şeyden önce de, tarihi yapan aktörlerin eylemlerinde her zaman en az bizim kadar mantıktan nasiplendiklerini unutmamalıyız. “Geçmiştekilerin bu işlere aklı ermezdi zaten, öyleyse geçmişteki olaylar anlamsızdır, mantıksızdır” türünden kolaycı ve keyfî bir yargıya varmak için tarihte sebep–sonuç zincirinin işlemediği bir bölge olabileceğini kabul etmemiz gerekir.
Ne yazık ki Altan sık sık bu tuzağa düşmekten kurtulamıyor. Bütün kâinatı bir sebep–sonuç zinciri içinde anlamamız gerektiğini sık sık tekrarlayan Altan, Osmanlı tarihine bakarken bu tutarlılığını kaybediyor nedense. Ortaya, nedensiz işler yapan birtakım kuklalar çıkıyor bu yüzden.
Şu birkaç cümleyi beraber okuyalım:
“Sultanlarınki de dahil, kimsenin can güvenliği bulunmayan böylesi bir idam ve öldürme furyasını, tutarlı bir mantık içine oturtmak da zor. Bir Sultan’ın öfkelendikçe başbakanlarını boğdurup kafalarını kestirmesi bir tuhaf geliyor insana” (40). “Neresinden bakılırsa bakılsın, anlamsız cinayetlerdir bunlar” (41). “Avusturya’ya karşı gereksiz bir savaş açarak, cepheye gitmiştir” (50). “Olur olmaz nedenler yüzünden…” (53). “Herkes birbirini kesip biçmeye uğraşıyordu” (61). “(B)öyle bir tablonun hangi mantığa dayandığını anlamak zordur” (73). Ve “abuk sabukluklar” (81), “aklına estikçe” (82), “hiç neden yokken” (94) gibi yığınla ifade…
Henüz muhtevasına girip de verdiği bilgilerin doğru olup olmadığına veya söylediklerinin gerçekle tutarlı olup olmadığına bakmış değiliz kitabın. Ama bu ifadeleri okuyan birisi, yazarın bakışının çok temel bir dogmatizmle malûl bulunduğunu fark etmekte gecikmeyecektir. Yazara göre tarihteki aktörler, kendilerine verilen görevi, yani kendilerini rezil edecek bütün eylemleri yapmak üzere, üstelik de belli bir amaçla eğitilmiş kuklalardan, daha doğrusu, sirk hayvanlarından ibarettir. Olur olmaz sebeplerden ölür veya öldürülürler, gereksiz yere savaş açarlar, hasılı bir kaos cehenneminde yuvarlanıp giderler.
Oysa tarih, anlam–sız değildir. Tam tersine anlamla doludur. Onu anlayamıyorsak kabahati kendimizde aramalıyız. Tarih üzerine çalışanların görevi de, içinden çıkamadığı meselelerde pes edip meseleyi “abuk sabuk” diyerek karanlığa havale etmek olmamalı; zor olanı seçerek, tam da bu karanlığın karşısında durup gözlüklerini kontrol etmeli ve sonsuz bir süreç, hatta deyim yerindeyse sonsuz bir macera olan anlama çabasına girişmelidir. ‘Ben neden anlayamıyorum bu olayı?’ sorusundan daha eğitici bir soru yoktur tarihte çünkü.
30.04.2002
.
Çetin Altan’ın tarih sirki (2)
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Çetin Altan’ın tarih sirki (2)
Çetin Altan, bazı “büyük” doğruları çok sık tekrar eden bir yazar. Fakat o kadar çok tekrar ediyor ki insan zaman zaman bu doğruların birer etiketten ibaret olup olmadığını merak ediyor. Mesela:
“Biz Türk cumhuriyetçileri, Osmanlı tarihinin boşluklarını, karanlıklarını, bilinmezlerini ve şimdiye dek kalıplaştırılmış abartmalı yakıştırmalarla şişirme yorumlarını, soylu bir akıcılığın, objektif bir bilimselliğin ve sağlıklı bir “doğruyu arama merakının” beyinsel ve evrensel terazisi içine oturtamadık.”
Bu pasajın bu kadar çok doğruyu ihtiva etmesi şüpheyi davet ediyor akla. Bunları okuyan bir insan ister istemez yazarından dile getirdiği ilkelere uymasını bekleyecek ve “objektif bir bilimselliğin ve sağlıklı bir doğruyu arama merakının” onun vazgeçemediği tutkular olduğunu düşünecektir.
Ama nafile. Geçen yıl 5. baskısını yapan “Tarihin Saklanan Yüzü” adlı kitabında bu ilkeleri çiğneyenin bizzat kendisi olduğunu görünce şaşırıyorsunuz. Şaşırmakla da kalmıyor, yazarın metninin kendi içinde bile bir tutarlılık sağlayamadığını gözlemliyorsunuz.
Kitabını “Osmanlı ailesinin… insanı dehşete düşüren kanlı bir antolojisi” olarak takdim eden yazar, objektifliğini daha 2. sayfada yitirdiğini ilan etmiş oluyor. Objektiflik ve sağlıklı bir doğruyu arama merakı, tarihe “kanlı bir antoloji” olarak bakmamayı gerektirir en başta; sebepleri, siyasi cinayetlerin ve hanedan içi öldürme hadiselerinin mantığını çözümlemeyi gerektirir. Hanedanın, aksi halde bir iç savaşta binlerce tebanın kanına mal olacak hadiselerin patlak vermesini önlemek, yani muktedir hanedanın kutsallığından kaynaklanan o ‘muazzam şiddeti’ topluma yansıtmak yerine kendi içine yöneltmesinin mantığını anlamaya sevk ederdi.
Ama Altan kendi ilkelerini çiğneme pahasına bu çetin göreve soyunmak yerine, eleştirdiği çevrelerin kolaycılığına bürünmeyi tercih ediyor. Kısacası, söyledikleriyle yazdıkları birbirini tutmuyor.
Ya kendi içindeki çelişkileri?
Açıyoruz 119. sayfayı ve şu cümleyi okuyoruz: “Üçü de (Nevşehirli İbrahim Paşa ve iki damadı– M.A.) boğularak cesetleri sarayın Alayköşkü tarafındaki duvardan isyancıların önüne atılır.” Aynı kitabın 250. sayfasında ise şunlar yazılı (Prof. İ. Hakkı Uzunçarşılı’dan aktarıyor, kendi metniyle çeliştiğinin farkına varmadan): “Cesetleri Alayköşkü duvarından dışarı atılmak istendiyse de sonra bundan vazgeçilerek, bir öküz arabasıyla At Meydanı’na yollandı.” Aynı olayda cesetler hem sarayın duvarından atılıyor, hem de atılmıyor! Bu da, objektiflik ve doğru tarihçilik oluyor!
Ve tarihlendirme çelişkilerine bir örnek: Sayfa 42’de Makbul (sonradan Maktul) İbrahim Paşa 15 Mart 1536’da, sayfa 205’te ise 9 gün önce, yani 6 Mart 1536’da boğduruluyor.
Nihayet “kulluk” meselesi. Altan, kitabının son kısmında (s. 241) Osmanlı halkının Osmanoğulları’nın kulları olduğunu söyleyerek kulluk kavramının anlamını vulgarize ediyor ve bir efendi–köle münasebetine indirgiyor. Oysa buradaki kulluk, kölelik anlamında değil, “yönetilen” anlamında bir siyasi–hukuki kategoridir. Bir sosyal kategori değildir. Nitekim II. Mustafa, kitapta da geçtiği üzere, tebası kendisini Edirne’de tahttan indirmek istediğinde bunu büyük bir anlayışla karşılıyor ve “Kul beni tahttan indirmişler, yerine karındaşım Sultan (III.) Ahmet’i padişah eylemişler; Allah mübarek eyleye” diyebiliyordu. Demek ki buradaki kul, efendisini iktidardan azledebilecek bir güce sahipti ve işin ilginç tarafı, efendi de bunu olgunlukla karşılamaktaydı.
O zaman Voltaire gibi Osmanlı tarihindeki tahttan indirme vakalarını bir demokrasinin tezahürleri olarak da düşünemez miyiz? Yani Altan’ın düşündüğünün tersine, bir anarşi değil, padişahların gerektiğinde değiştirilebildiği bir “Osmanlı demokrasisi” olarak.
Tarihe gerçekten objektif bir gözle ve doğruyu aramak maksadıyla baktığımızda çok ilginç tablolarla karşılaşacağımızdan eminim.
07.05.2002
.
St. Petersburg’da Osmanlı izleri
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
St. Petersburg’da Osmanlı izleri
Ah şehirler. Ruhlarımızın maddi kırıntılarını cömertçe serptiğimiz tarlalar. Her birimiz hem eker hem biçeriz onu. Bir önceki neslin ektiği tohumları biçerken yeni tohumlar bırakırız şehirlerde; bir sonraki nesil gelip de dersin diye onları.
Ne zamandır takılmış dilime. Bir yerden mi okudum yoksa kendi icadım mı tam bilmiyorum; fakat her tekrarlayışımda yeni bir boyut ve derinlik kazanıyor burada; yani St. Petersburg’da:
“Bir şehri bulmak için onda kaybolmak lazım.” Hatta bu sözü biraz değiştirdim de. Şöyle yaptım kendimce: ‘Bir şehri bulmak için onu kaybetmek lazım.’ Bursa’yı İstanbul’da kaybettim ve buldum. Galiba İstanbul’u da St. Petersburg’da kaybedip bulacağım. St. Petersburg’u da asıl, İstanbul’a döndükten sonra bulacağımdan eminim.
Bu yazıyı St. Petersburg’dan yazıyorum. Hani şu Rus imparatorluğunun görkemli başkentinden. Bizim “Deli” dediğimiz ama Batılıların “Büyük” demeyi tercih ettikleri I. Petro’nun şehrinden.
Bir haftadır omzumda çantam, elimde rehber kitaplarım sokak sokak, ev ev geziyorum St. Petersburg’u. Neyi arıyorum? Kendimi mi? Belki. Belki de St. Petersburg’a yansımış yüzümü keşfe çalışıyorum.
Neler gördüm kendime dair bu şehirde?
Vladimir Sokağı’nda Dostoyevski ile karşılaşmak ilginç bir rastlantı oldu benim için. İlk romanı “İnsancıklar”ı yazdığı şu evde eserinin zamanın devleri Nekrasov ve Belinski tarafından beğenilip beğenilmeyeceğinin sancısını yaşayan genç Dostoyevski, şimdi müzeye çevrilmiş olan evinde ise şu kapağı solmuş Fransızca Kur’an–ı Kerim tercümesini okuyordu.
Sonra Liteyniy Caddesi’nde gördüğüm ve Muruzi Malikanesi olduğunu öğrendiğim binada önce Bursa’daki Yeşil Cami’den ahşap çizgiler yakalıyorum. Sonra duvarlarında Arapça hatlar (muhtemelen esma–i hüsna’dan alınmış) keşfediyorum. Ve o muazzam demir kapısında kocaman harflerle ‘Kelime–i tevhid’i okurken gözlerimin buğulanmasına engel olamıyorum. Bu bozuk da olsa ‘bizden’ hattan neden bu kadar derinden etkilendiğimi anlamanız için benim gibi Kiril harfleriyle kuşatılmış bir dünyada bir süre yaşamanız lazım zannediyorum.
Ve Muruzi Malikanesi’nin yanı başında bir kiliseye çekiliyor gözlerim. Elimdeki kitapta yazılı satırlardan gözlerim yanıyor. Bahçe duvarına dizilmiş toplara yaklaşıyorum yavaş yavaş. Üzerlerindeki Osmanlı tuğralarının ben baktıkça birer birer gülümsediklerini hissediyorum. Tuğraların içlerinde II. Mahmud’un “Adli” mahlası kolayca okunuyor. Tahminen 1827–28 Osmanlı–Rus Savaşı’nda Rus ordusunun eline geçen bu Osmanlı topları, St. Petersburg’a getirilmiş ve bu kilisenin bahçesini çeviren parmaklığa üçer üçer sıralanmış dekoratif bir unsur olarak. Okşadığım topların üzerine Osmanlı ustalarının düştüğü notlar ve işaretler yine I. Petro’nun kurmuş olduğu Kuntskamera Müzesi’nde sergilenen bir Osmanlı palasının üzerine kazınmış beyitle buluşuyordu.
Nihayet St. Petersburg’un en ünlü caddesi olan Nevskiy üzerindeki II. Katerina anıtından acı bir ayrıntı: Kırım’ı Osmanlılardan koparmayı başaran General Potemkin’in ayağının altında bir Osmanlı sancağı, bir başka komutanın ayağının altında ise Osmanlı sarığı duruyordu.
Dedim ya, şehirlerde, hiç tanımadığımız şehirlerde bile “kendimizi” ararız aslında. Kendimizi, yani bizi “biz” yapan ortak kırıntılarımızı.
St. Petersburg bu kırıntıları itina ile toplamaya çalıştığım bir şehir şu günlerde.
14.05.2002
.
St. Petersburg’un gördüğü rüya
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
St. Petersburg’un gördüğü rüya
Şehri beraber gezdiğimiz genç Timofey bir ara parmağıyla taştan bir köprüyü işaret ediyor. “İşte”, diyor “Dostoyevski’nin ‘Beyaz Geceler’inde geçen ünlü köprü bu”. Bakışlarım parmağın gösterdiği yere doğru kayarken zihnimde Dostoyevski’nin, her sabah St. Petersburg’un evleriyle sohbet ederek dolaşan kahramanı canlanıveriyor. Onun, evlerin hallerini hatırlarını sorarak gezdiği bu sokaklara şimdi benim Türkiye’den getirdiğim hafıza tozları mı serpilecekti?
İki St. Petersburg olduğunu gün geçtikçe daha iyi anladım sokaklarını adımlarken. Birincisi, işte şu karşımda duran saray, şu Puşkin’in oturduğu son ev, şu dört atın beklediği Fontanka Köprüsü, şu duvarlarındaki sembollerle benimle konuşan kilise… İkinci St. Petersburg çok daha derinlere nüfuz eden bir özelliğe sahip; binaların soğukluğunu aşan ve onları evrensel bir sempatiye doğru taşıyan daha “sıcak” bir şeyler bulunduruyor içinde. Bu St. Petersburg, şehrin hafızaya nakşolmuş boyutu; anlam katları; derinliği; ruhu bir bakıma. Edebiyat diyoruz buna, sanat diyoruz, insanlığın evrensel dili diyoruz. Mesela Gogol’ün “Nevski Caddesi” adlı hikâyesinde geçen “şehrin izleri”ni odak alan satırlar: “Ne temizdir kaldırımlar ve ne kadar çok ayak izi kalmıştır üzerlerinde! Altında koca granitin çatlayacak gibi olduğu, emekli askerin sarsak, kirli çizmeleri; güneşe dönen bir günebakan gibi başını ışıl ışıl vitrinlere çeviren genç hanımın, bir duman kadar hafif, minyatür iskarpinleri; yüzeyi sertçe tırmalayan, umutlu genç zabitin sert adımları –her şeyin izi kalır üzerinde, güçlülüğün gücüyle ya da zayıflığın gücüyle.”
Bu satırları tabii ki St. Petersburg’da okumak bambaşka bir anlama geliyor. Orada, elimde kitapla sokaklarda dolaşmak, hem görmek, hem de gördüklerimin içine nüfuz edeceğim bir bilgiyle donanmak, hasılı bu iki tecrübeyi bir arada yaşamak gerçekten de verimli sonuçlar doğurdu benim açımdan.
Bir kere St. Petersburg, modernizmin Doğu’da açan çiçeğidir. Bir şeyi tamamen yeni baştan kurmak ve oraya kurucunun niyet ve idealini yansıtmak, yani geçmişle ilgili her türlü birikimi dışarıda tutarak, en azından paranteze alarak bu ideali gerçekleştirmeye çalışmak, modernizmin esasını oluşturur. Nitekim St. Petersburg’u kuran I. Petro da, şehirde “eski”yi temsil eden Moskova tarzı mimariyi yasaklamış ve daha “Avrupai” bir şehir kurmayı tasarlamıştı. St. Petersburg, Puşkin’in ünlü “Bronz Atlı” şiirinde geçtiği gibi Rusya’nın “Avrupa’ya açılan penceresi” olarak planlanmıştı.
İkinci olarak da St. Petersburg, kendine olan güveni arttıkça, Rusların sadece Avrupa’yı taklit ettikleri bir kültür merkezi olma noktasını aşarak, Avrupalıları pek çok alanda geride bıraktıklarına ve bir Doğu–Batı sentezinin ancak kendileri tarafından yapılabileceğine inanan güçlü bir damara ev sahipliği yapmıştır. Ezcümle, Avrupa’ya gerçek medeniyetin ne olduğunu gösterecekleri iddiasındaki bir neslin yuvası olmuştur St. Petersburg.
Böylesine güçlü bir iddiayı sadece sözde kalmayarak fiiliyata da geçiren St. Petersburg’un öz güveni, ortaya konulan pek çok mimari eserde kendini başarıyla göstermiş, bu şehrin sokaklarında; kahvelerinde, müzelerinde, evlerinde, salonlarında, sahnelerinde gücünü bileme fırsatını yakalamıştı. Puşkin’den Osip Mandelştam’a uzanan çizgide St. Petersburg hep bu büyük rüyanın başaktörü olarak yeniden ve yeniden doğacaktır.
Sanata akseden bu şehir, ebediyetin de rüyasını görmeye başlayacak ve sokaklarındaki büyüyü sayfalara, yani şehrin hafızasına aksettirerek insanlığın ufuklarındaki haklı yerini alacaktır. Şehri hep yapılan bir şey, plastik bir malzeme olarak değerlendirme alışkanlığındayızdır. Oysa şehirler bir kez içlerine üflenen ruhu kavradılar mı, o ruhun emrettiği rüyaları gerçeğe dönüştürmekte üstlerine yoktur. İşte beni bir süredir içine alıp yoğuran St. Petersburg, bu rüyayı gerçeğe dönüştüren ve sadece taşa toprağa emanet etmeyip sanatın ebedî diline de çevirmeyi başaran bir şehir.
21.05.2002
.
Matbaanın mucidi Gutenberg miydi?
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Matbaanın mucidi Gutenberg miydi?
Şu matbaanın icadı konusuna bizim kadar takmış başka bir memleket var mıdır? Matbaa, ileri, gelişmiş Avrupa medeniyetinin sembollerinden biri sayılırken, bizim bu icadı 270 yıl gibi oldukça uzun sayılabilecek bir süre sonra kullanmaya başlamış olmamızı, “geri kalmışlığımızın” baş sorumlusu ilan eden değerli fikir mahsullerine adım başı rastlıyoruz.
Türkiye’ye matbaanın geç gelişinin ne din adamları, ne de devlet adamları eliyle engellendiğini; bunun çok daha karmaşık ve toplum yapımızda mündemiç sebeplerinin bulunduğunu; bugün bile Türk halkının okuma–yazma oranındaki düşüklüğün zaten matbaanın neden ülkemize geç geldiğini yeterince açıkladığını yazmıştım bir seferinde. Bugün ise matbaanın mucidi hakkında bazı ilginç ayrıntılara eğileceğim. Bilgide küreselleşmenin başlatıcısı kabul edilen Johann Gutenberg, aydınlattığı yüzyılların aksine, hayatı ve buluşu hakkında pek de berrak bilgilere sahip olmadığımız biridir.
Almanya’nın Mainz Başpiskoposluk bölgesinde yaşayan bir ailede dünyaya geldiği bilinen Gutenberg’in hayatının sadece bazı sahneleri hakkında bilgimiz vardır. Asıl mesleği, kuyumculuk veya mücevher–tıraşlıktır. Sonraları gittiği Strazburg’da bir basımevine ortak olmuştur.
Gutenberg, basımevinde çalışmaya başladığı zaman basım işlerinin yavaş ilerleyen ve aşırı emek isteyen bir iş olduğunu gördü. O zamanki baskı tekniğine göre, her yeni sayfa için yeni kalıp oluşturmak gerekiyordu. Ağaç kalıplara oyulan bu sayfaların işi bitince atılıyor, bu defa yeni sayfa için yeni bir kalıp hazırlamaya geçiliyordu. Gutenberg, ilk defa olarak alfabenin her harfi için ayrı metal kalıplar hazırlamanın yollarını araştırmaya başladı.
Ne var ki, üstesinden gelinmesi gereken bazı engeller de yok değildi. Mesela, düşük ısılarda eriyebilecek bir alaşım bulmak gerekliydi, ta ki harf kalıplarına kolayca dökülebilsin. Ayrıca, mürekkep de o şekilde olmalıydı ki, metalden kâğıda kolayca basılabilsin. Kâğıt üzerine bu izleri geçirebilmek için hangi gücü kullanmalıydı? Gutenberg’in aklına, üzüm ezmekte kullanılan bir presi matbaacılığa uyarlama fikri geldi.
Fakat bunları gerçekleştirecek sermayeden yoksundu ve bu buluşuna yatırım yapacak birisini bulması gerekiyordu. Mainz’a geri dönen Gutenberg, 1448’de, kuyumcu ve avukat Johann Fust’u buldu. Onu ikna etmek için önce bu problemleri halletmeyi başardı. Fakat daha ilk kitaplarını basar basmaz Gutenberg ile Fust’un arasının açıldığını görüyoruz. Fust, mahkeme açtığı davayı kazanmış, Gutenberg’in yaptığı ve kendisinin paralarını ödediği alet edevata el koymuş ve önce kendisi, ardından da damadı ile birlikte matbaayı işletmeye devam etmiştir. Şimdi burada işler çatallaşıyor. Matbaayı gerçekte kuran kişi kim? Gutenberg mi; yoksa Fust mu?
Fust diyenler, ‘Sermayedarın bu işe aklı yatmasaydı Gutenberg büyük buluşunu nasıl gerçekleştirebilirdi?’ sorusunu soruyorlar haklı olarak. Gutenberg cephesi ise Fust’u paragöz olmakla suçluyor ve adını Goethe’nin ünlü eserinin kötü kahramanı olan Faust’a çevirerek söylüyorlar. İşin aslına bakılırsa, sonraki matbaacılık serüvenleri açısından bakıldığında Fust’un daha başarılı olduğu ortada. Damadı ile birlikte bastığı “Mezmurlar” (1457), basımcının ve yayımcının, basım tarihi ve yerinin yazılı olduğu ilk kitap olarak sunulmuştur piyasaya.
Üstelik Gutenberg, Fust’un sağladığı imkânlarla bastığı Latince İncil’den sonra bir daha doğru dürüst kitap çıkartamamış, İstanbul’un fethinin ardından bastığı ve Avrupa’yı Osmanlı tehlikesine karşı uyaran “Türk Takvimi” (1454), bazı Endülijans mektupları (hani şu Hıristiyanlara cennette tapu satan belgeler) ve bazı dilbilgisi kitapları dışında pek fazla bir varlık gösterememiş, zaten hayatının son yıllarında görme melekesini kaybederek sefalete düşmüş ve son yıllarında bir başpiskoposun himmetiyle karnını doyurabilmiştir.
Gutenberg efsanesi de yeniden sorgulanmayı bekliyor.
28.05.2002
.
Futbolsuz bir futbol yazısı
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Futbolsuz bir futbol yazısı
Çalıştığım yerden İstanbul’un en kalabalık caddelerinden birisi görünüyor. Sokaklar boşalmış, trafik normale göre yarı yarıya azalmış. Öğrenciler bağıra bağıra yollara düşmüşlerdi az önce. Resmi daireler dahil, bu saatte her taraf tatil. Galiba Türkiye–Brezilya maçını tek seyretmeyen benim. (Tam bu sırada telefonda Türkiye’nin Brezilya’ya attığı golün haberini gözyaşları içinde bir fetih müjdesi gibi ulaştırıyorlar bana!)
Kahvede pişpirik çevirenler bile, Şenol Güneş’in milli takımı 1–4–2–2–1 mi yoksa 4–4–2 mi oynatacağını tartışıyor haftalardır. Hatta işi ileri götürüp ‘ihtiyar Ronaldo oynasa mı daha iyi olur oynamasa mı’ diye harareti epey yükselmiş müzakereleri izlemek için fazla uzağa gitmeye gerek kalmıyor.
Çağımızın bu irrasyonel (akıl–dışı) boşalım alanının küresel çapta ulaştığı noktayı görünce, insan ister istemez sözüm ona hurafelere karşı savaş açan Aydınlanmacılara acımaya başlıyor. Bugün dünyaya yeniden gelmiş olsalardı Aydınlanma’nın toplumun bu kadar derinlerine nüfuz ettiğine sevinsinler mi yoksa Aydınlanma’nın kendi mitlerinin nasıl da yıkmak istediklerinden daha inatçı çıktığına yerinsinler mi, bilemeyeceklerdi muhtemelen,.
Senegal–Fransa maçından sonra bir husus dikkatimi çekti özellikle. Fransa’da yaşayan Senegalliler, kahvehanelerde veya açık havada kurulmuş olan ekranlarda Fransızlarla birlikte, onlarla neredeyse omuz omuza seyretmişler maçı. Fransa karşısında galip gelince de, Paris sokaklarına dökülmüş, Fransızları çatlatırcasına dans etmeye, eğlenmeye başlamışlar.
Şimdi, “Ne var bunda?” dediğinizi duyar gibi oluyorum, “bunu biz de biliyoruz.” Tabii biliyorsunuz da, sanırım dikkatimizden kaçtı. ‘Hani acaba bizde böyle bir durum olsaydı, aynı hoşgörüyü göstermeye hazır mıydık?’ diye sormadan edemiyorum.
Şöyle düşünelim: Diyelim ki Türkiye’ye evvel eski yerleşmiş onbinlerce Brezilyalı var ve Türkiye–Brezilya maçını beraber izliyoruz kahvehanelerde. Yine diyelim ki, Brezilya bize gol atıyor ve bu Brezilyalı vatandaşlarımız da kahvede samba yapmaya başlıyorlar. Hatta hızlarını alamayıp, Brezilya maçı kazanınca, arabalarına doluşup meydanlara çıkıyor ve İstanbul’un –veya herhangi bir şehrimizin– meydanlarında Türkiye’yi yendikleri için çılgınca eğleniyorlar. (Bu arada skorun 1–1 olduğu haberi geliyor.)
Sorum şu: Acaba bunu hazmedebilir miydik? Ve Fransız seyircilerin, üstelik eski sömürgelerinden gelen zencilerin Paris caddelerinde yaptıkları dansa gösterdikleri hoşgörüyü bizim de benzer bir durumda gösterebileceğimizden emin değilim.
Değilim, çünkü başımdan geçen bir olay bunu böyle söylemek zorunda bırakıyor beni. Yıllar önce Galatasaray, İstanbul’da bir maç kaybetmiş. Bir belediye otobüsündeyim. Otobüsümüz Mecidiyeköy’e gelince mahşerî bir kalabalığın yolu kapatmış olduğunu gördük. İstanbul’un en büyük ulaşım akslarından biri üzerinde kızgın seyirciler protesto yürüyüşü yapıyor, yolu bir türlü açmıyorlardı. Biz otobüsteki masum yolculara kızgın kızgın bakıyor, rahatlarını kaçırdığımız için laf atıyor ve sövüyorlardı. Bir ara otobüsün sürücüsü, uyarı maksadıyla ayağını azıcık gaza dokunduracak oldu, çevremizi sarmış olan kitle, nasıl olduğunu anlayamadığım bir elektriklenmeyle harekete geçti ve otobüsümüzün camlarına taş yağmaya başladı. Bayrakların sopalarıyla camlara vuruyor, sanki biz düşmanlarıymışız gibi, bağıra çağıra üzerimize yürüyorlardı. Hepimiz yerlere yattık; kafalarımızın üzerinden taşlar, patlayan cam parçaları ve küfürler uçuşuyordu.
O cehennemden nasıl çıkabildiğimize hiçbirimiz inanamamıştık. Artık caddeler iyice tenhalaştı, maçın sonuna yaklaştık. Bu arada icq listeme bir Brezilyalı taraftar giriyor ve “Biz kazanacağız” diye beni kızdırmaya çalışıyor. ‘Tam kızdıracak adamı buldun’ diyorum kendisine.
Son dakika telefonu: Ne yazık ki Brezilyalı haklı çıkıyor!
04.06.2002
.
Futbol ayinleri
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Futbol ayinleri
İyi ki geçen hafta sitem oklarını göndermeyi akıl etmişim okurlarıma. Yoksa az kalsın “dinozorluk”un fakire mahsus bir illet olduğunu düşünmeye başlayacaktım.
Simon Kuper’in “Futbol Asla Sadece Futbol Değildir” adlı kitabından haberdar mısınız bilmiyorum ama hâlâ futbolun o bizim mahalle aralarında oynadığımız masum “oyun” olduğunu düşünenler varsa fena halde aldanıyorlar bence. Takımlara göre cep telefonu numaraları, hisse senetleri ve taraftar kredi kartlarının varlığı bile futbolun yeşil sahalarda gördüğümüzden daha “derin” boyutlara sahip bir “endüstri” olduğunu yeterince gösteriyor sanıyorum.
Futbolun bir kültür endüstrisi olması, aynı zamanda geçen hafta sözünü ettiğim kitlelerin “afyonu” olmasından da destek görüyor. Böylece futbol, günümüzün dinden boşaltılmaya çalışılan kültür arenasında bir “yeni din” olarak boy veriyor.
Futbola “din” deyişim belki bazılarımızı rahatsız edecek ama futbol kültüründeki bazı deyimler, unvanlar, sloganlar vs. dikkatle incelendiğinde bunların derinine “dinî” bir görünüme sahip olduğu hemen fark edilecektir: “İmparator Fatih Terim”, “taçsız kral Metin Oktay”, kalesinde “dev”leşen kaleci, “şeytan Rıdvan”, “inanılmaz” şutlar atan oyuncu, “nefeslerin tutulduğu an’lar”, “rakibini ezen kahramanlar” vs.
Ve geçen gün bir gazetenin ilk sayfasından bir manşet dikkatimi çelmeliyor: “Vikingler Horoz’u kesti.” Haberi okuyunca anlıyorum ki, horoz Fransa’nın sembolüymüş! Vikingler dediği de Danimarka!
Spor (daha doğrusu futbol) sayfalarında epeyce sık rastladığımız bu yoğun “totemcilik” sizin de gözünüzden kaçmamıştır. Boğalar (İstanbulspor), Arslan (Galatasaray), Sarı Kanarya (Fenerbahçe), Kara Kartallar (Beşiktaş), Yeşil Timsahlar (Bursaspor), Horozlar (Denizlispor), Kırmızı Şimşekler (Eskişehirspor) vs.
Görüldüğü gibi ilkel kabilelerin kendilerini ve rakiplerini tavsif etmekte kullandıkları türden, genellikle de hayvan motifli bir “totemcilik” almış başını gitmektedir. Beşiktaş’ın stadyumuna dikilmiş devasa bir siyah kartal totemi, Taksim’den Dolmabahçe’ye her inişimde beni irkiltir ve insanların bu pagan sembollere duydukları ilginç hayranlık yeni düşüncelere sevk eder.
“Umran” dergisinin Haziran 2002 sayısında (bu gerçekten düşündürücü futbol sayısını hararetle tavsiye ediyorum “yoldaşlarıma”) Edibe Sözen, futbol paganizminin günümüzde ulaştığı boyutlara dikkat çekiyor:
“Geçen sene GS şampiyon olduğunda, bir iki arkadaşımla Üsküdar–Salacak’tayız; insanlar deliler gibi yürüyorlar, arabalarına biniyorlar, horon tepiyorlar ama “şampiyon GS” dışında tek bir anlamlı cümle yok ağızlarından çıkan… Tıpkı barbar ritüelleri gibi “oğoğo” diyorlar, başka bir şey yok; iniyor (arabadan) aşağıya, “pat pat pat” diye ayaklarını (yere) vuruyor… Anlam üretmeyen, yorumlamayan.. “aaa” diye, “ooo” diye iki ayrı ses; yan yana gelmiyor, tam primitif bir şey.”
Kitleler iki saatliğine stadyumlara veya ekranlarının başına kilitlenerek hipnotize ediliyor. Hatta totemlerine (bayrak, forma, rozet, şapka gibi kabilenin ayırt edici sembollerine) kutsalmışçasına özen gösterdikleri de gözden kaçmıyor. Yüzlerini takımlarının rengine boyuyor, kanlarının sarı–lacivert veya sarı–kırmızı aktığını söyleyebiliyor, rakibi çimlere “gömmek”ten, “ölmeye geldik”lerinden söz ediyor, toplu ayinlerde, yani maçlarda sadece rakibi alt etmeyi düşünmeye şartlanmış olarak anlamsız uğultular çıkarıyorlar.
Futbol bugün insanların (aslında “erkeklerin” demeliydim zira bence kadınları kutlayabiliriz bu barbar ayinlerine katılmakta isteksiz davrandıkları için!) içlerinde yaşattıkları barbarlık dönemlerinin hatıralarını hem canlandırmaya, hem de belli saatler içinde deşarj etmeye yarıyor. Ve bu kışkırtıp söndürme mekanizması medya aracılığıyla sonsuz bir döngüye endeksleniyor.
Anlayacağınız, futbol endüstrisi, bir yandan dolduruyor insanları, öbür yandan da boşaltıyor. Şarj edilebilen piller gibi tıpkı.
Futbola bu sebeple afyon diyoruz ya zaten.
18.06.2002
.
Futbol ve büyü
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Futbol ve büyü
Feribotla Yalova’ya giderken geldi “altın gol” ve insanlar, denize atlayamayacaklarına göre, koltuklarından fırlayıp koridoru doldurdular. Alkışladılar, bağırdılar, zıpladılar.
Futbolun hoş bir tarafı varsa bu işte: Kendine güveni geliyor insanlarımızın. Üzerine çökmüş bulunan kara bulutları dağıtıyor. “Biz de başarabilirmişiz” dedirtiyor onlara.
Ama ya sonra? Sokaklarda “En büyük Türkiye!” diye coşkuyla haykıran gençler yine kendi “kaka” gerçekleriyle yaşamaya devam edecekler. İşsizlikten kahvelerimiz yine dolup taşacak. Fırsattan istifade, benzine yapılan zam haberlerini bu coşku içinde kimse fark etmeyecek. Batan bankaların, hortumlamaların ardı arkası kesilmeyecek. Depreme karşı yine “akılsız” binalar yapmaya devam edeceğiz. Enflasyonda dünya şampiyonluğuna futboldan önce ulaşmış olduğumuzu gizleyeceğiz kendimizden.
Kıbrıs, idam, Kürtçe yayını gibi çözümsüz meselelerimizi konuşmaya devam edeceğiz. Yine Başbakan’ımızın hastalığına kederlenip yere çakılmış bir hükümetten medet umacağız.
Bir milyona yakın vatandaşımızın evine yılda sadece 30 milyon TL girdiğini (ayda 3 milyon TL) de hatırlayacağız. Evet sevgili memleketimin dertleri o müthiş “altın gol”le bir an için rafa kalkmış oldu.
Kutlamalar sırasında 4 kişi ölmüş diyorlar. Ne gam! Ölen ölür kalan sağlar bizimdir!
Baksanıza, başarı gelince, geçen cuma, “namaz krizi” bile çıkmadı! Acar medyamız baktı ki koskoca Anglikan Kilisesi bile rakip oyuncuların ayağını bağlayan “büyü” yapıyor, bizimkilerin namazına ses çıkarmadılar.
Söz büyüden açılmışken, futbolun büyüsünü çözmek için de çok uğraşmıştır aydınlarımız. Mesela Attila İlhan, futbolun bir disiplin işi olduğundan yola çıkarak sanayi toplumlarının futbolda başarılı oluşlarının “sırrını” izah etmişti. Ama Güney Amerika’nın futboldaki başarılarını nasıl açıklayacağız? O da kolay: Diktatörlükle. Türkiye ekonomik anlamda en kötü günlerini yaşıyor ama futbolda maşallah! O zaman nasıl oluyor da Amerika kupalarda bir varlık gösteremiyor? Yoksa ekonomisi bizden daha kötü de haberimiz mi yok?
Peki nereden geliyor futbolun büyüsü ya da bazı dostlarımızı her nedense rahatsız eden “afyon” olma özelliği?
Adorno’ya bakacak olursak, modern insanın içinde açılan dev bir “boşluk” var. Dinî, sosyal, kültürel bağlarından koparak var olmaya ve var kalmaya çalışıyor modern birey. Oysa bu, çok temel bir yalnızlığı getiriyor yedeğinde. İçindeki bağlanma ihtiyacını, bağımlılık dürtüsünü tatmin etmek mecburiyetinde bir şekilde.
Özdeşleşeceği ve geçici de olsa bir nevi tatmin bulacağı bir ortak sevinç, coşku, heyecan olmalı hayatta. Kalpsiz bir hayatın geçici de olsa bir kalbi olmalı. İşte bu bağlanma ihtiyacı futbol taraftarlığı şeklinde karşımıza çıkıyor günümüzde. Hem kulüp, hem de milli takım düzeyinde bu bağımlılığın her şeye galebe çalışının sebebi bu, Adorno’ya göre.
Ve o “Mecnun” Nietzsche, bize futbolun büyüsünü çözeceğimiz bir demet ipucu sunuyor. Güçsüzler, güçlü olanlara karşı, ilk Hıristiyanların Roma’ya duydukları gibi, ezilmişlikten gelen bir hınç duyarlar. Bir süre sonra güçsüzlerin hıncı, ideoloji olarak güçlüleri bastırır ve onun yerine geçer. Böylece öyle bir an gelir ki, güçlüler de güçsüzlerle birlikte “kültür”ü kötülemeye başlarlar.
Futbolun günümüzde ulaştığı inanılmaz “küresel” yaygınlık, benzer bir rol oynuyor. Futbol, güçsüzlere bir nevi “güç vehmi” sunuyor. Artık kitleler devrim yapamıyor ama futbol, onlarda dünyanın ya da ligin en kuvvetli takımlarını devirmek kendilerinde muktedir oldukları zehabını uyandırmaya yetiyor. Ve bu alt kültür, giderek güçlüleri de içine alarak futbol dışındaki her şeyin gözden düşmesine, dolayısıyla “barbarlık”ın kültür karşısında amansızca yayılmasına doğru emin adımlarla yürüyor.
Güçsüzlere, hayatta alınması gereken “hınçlar”ını yeşil sahada alıyormuş izlenimi vermesidir futbolu küresel bir barbarlık ayinine dönüştüren faktör.
25.06.2002
.
Bakü’den futbol manzaraları
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bakü’den futbol manzaraları
Geçen çarşamba Bakü’ye vardığımız saatlerde ortalık tuhaf bir sessizlik ve ıssızlığa bürünmüştü. O cıvıl cıvıl Bakü gitmiş, yerine bir başka şehir gelmişti sanki… Zaman, bilinmeyen bir yerlere demirlemiş gibiydi. Nereye mi? Şaşırmayacağınızdan emin olarak söylüyorum, “ikinci Türkiye–Brezilya milli muharebesi”ne tabii! Bizi karşılamaya gelen Dünyamalı Bey (şu Azeri kardeşlerimizin çocuklarına isim koymaktaki dehasına hayran olmamak kabil mi?) ve Şaik Bey ile birlikte, radyoda spikerin, sesini Azericenin o en hüzünlü tonlarına bürüyerek anlattığı maçın son dakikalarını dinliyoruz.
Otele vardığımızda maç bitiyor. Azeri dostlarımız bizi teselli etmeye çalışıyor, Türkiye’nin aslında çok “uğurlu”, yani başarılı bir oyun ortaya koyduğunu tekrarlıyorlar.
Akşam Hazar Denizi kenarında bir lokantadayız. Bakü’nün meşhur rüzgârı bile futbol sohbetinin hızını kesmeye kadir olamıyor. Bizi davet eden Bakü Üniversitesi Rektörü Prof. Selahattin Halilov ve diğer hocalar ilk ağızda tebriklerini iletiyor, sevincimizi paylaşıyorlar. Güney Kore ile oynağımız maç sonrasında kendisini aradığım Azerbaycan’ın büyük yazarı Anar’ın ise heyecanla, “Mustafa Bey, sizi tebrik ediyrem!” demesi, beynimin emdiği bir uğultu bulutu halinde peşimi bırakmayacaktı Bakü’de.
Hep tuhaflıklar da beni mi buluyor ne? Türkiye’de hiç seyretmediğim maçlara inat, Bakü’de son milli maçı seyrettim. Ama bilin bakalım nerede? Bir köşede Güney Kore’yi destekleyen “ecnebiler”in, öbür köşede ise Türkiye’yi destekleyen Azerilerin kümelendiği bu İrlanda kahvesinde, iki rakip grup da kendi Tv’lerinden izliyordu maçı: İşin ilginç yanı, Azeriler bir Rus kanalından Rusça, ecnebi taifesi ise bir Arap (evet nedense Arap!) kanalından İngilizce seyrediyorlardı. Daha da ilginci, Rus kanalının görüntüleri ekranlara 3 saniye erken ulaştığı için pozisyonları önce benim de içlerine girdiğim Azeriler “ay ay ay”larla karşılıyor, sonra öbür taraf derin bir “ohh” çekiyor, sonuçta biraz daha kalın bir dumanaltına gark oluyorduk. Maç bitiyor ve dışarı çıkıyorum manzarayı daha iyi görmek için. Türk bayrağına sarınmış kızlı oğlanlı gruplar var güçleriyle “Türkiye, Türkiye” diye haykırıyorlardı. Gruplar önce sokaklarda birikiyor, oradan caddelere taşıyordu. Zaman zaman kendinden geçmiş görünen kalabalık, caddelerde yol kesme hürriyetini kullanmak ihtiyacını hissediyordu. Arabalarına atlayan Türkler veya Azeriler, kornalarına asılarak ve dahi bayrakları dışarı sarkıtarak şehir turu atıyorlardı. Önce ünlü Neftçiler sahil yolunda bir tur, sonra doğru Türk büyükelçiliğinin önü. Bir bizdeki silah atma alışkanlığı yok Azerilerde. O da olsa sanırım aramızda hiçbir fark kalmayacak! Ben böyle tatlı tatlı anlatırken siz de eminim, “Bu adam sözü ne zaman acıya bulayacak?” diye bekliyorsunuzdur.
Aslına bakarsanız Bakü’de pek çok defa duygularımla düşüncelerim arasında kaldım: Bir yanda futbolun “zararları”, öbür yanda ise bu “hoş” manzaralar. Bir yanda “futbolik nevrozlar”, bir kolektif hayaller ve çılgınlıklar sistemi, öbür yanda ise insanların bu kadar coşmaya neden ihtiyaç duydukları sorusu.
Benim gibi futbolla ilgilenmek istemeyen birisinin (bazılarının sandığı gibi “sevmiyor” değilim, aksine sevdiğim ve zararını bildiğim için bilerek mesafeli durmaya çalışıyorum) bu kadar fazla tebrike nail olması, bir kardeş halkın futbolda aldığımız başarıdan bu kadar mutluluk duyması, futbolun ulaştığı bu ilginç küresellik üzerinde yeni açılardan düşünmeye sevk etti beni.
İsterseniz bu hafta futbolseverler diledikleri gibi coşup eğlensinler. Biz futbolun ideolojisi gibi “tatsız bahisler”i sonraya bırakalım. Zira İstiklal Müzesi’nde görevli İrade Hanım, milli bir heyecan ve şuurla müzeyi gezdirdikten sonra bana, Türk milli takımının aldığı bu galibiyetlerin Azerbaycanlıların öz benliklerini bulmalarına yardımcı olacağını söylemiş ve şunları eklemişti: “Mesai saatinde radyodan da olsa maçı dinleyerek Türk milli takımının “uğurlu olması” için dua edeceğim. Bu, bizim de millet olarak zaferimiz olacak inşaallah!”
02.07.2002
.
Eyvah, afyon etkisini yitiriyor!
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Eyvah, afyon etkisini yitiriyor!
Aziz Nesin’in bir hikayesini okumuştum yıllar önce. Hikayenin kahramanı, takımlarını tribünde hararetle destekleyen taraftarlarla konuşuyor ve kendileri son derece sağlıksız (spor–suz) bir görünüme sahip olmalarına rağmen takımlarını desteklemek için tribünleri hıncahınç dolduran bu insanlara sporun ne faydası olduğunu sorguluyordu.
Günümüzde kitleleri uyuşturan “afyon” kılığına büründürülmüş olan futbolun da üzerine kafa patlatan milyonlara ne faydası olduğu sorulabilir haklı olarak. Bu soruya karşılık olarak insanların afyona da ihtiyaçları olduğunu söyleyenler çıktı (Vivet Kanetti). Hatta değerli refikimiz Hüseyin Gülerce, isim zikretmeden benim futbolu afyon olarak niteleyişimi bir “aydın aykırılığı” olarak gördüğünü ifade etti.
Şu “afyon” benzetmesini, kimsenin anlamadığına kanaat getirdiğim için biraz açmalıyım.
Malum, Marks, “Din halkın afyonudur” demişti. Marks’ın derdi, dinin “kendisine” cephe almak değildi. Din, diyordu, toplumdaki ezen güçlerin, halk, kendi gücünün farkına varmasın diye icat ettiği bir afyondur. Eğer halk kendi gücünün bilincine varacak olursa, diye ekliyordu, egemen güçler çökecek, dolayısıyla afyon da etkisini yitirecektir.
Anlayacağınız, doğrudan doğruya dine saldırmak gibi bir mantıksızlığı gündeme getirmemişti Marks. Zaten bir afyon olarak gördüğü dini, ortadan kaldırılması gereken bir hedef olarak karşısına almış olsaydı bütün teorisini çökertmiş olacaktı. Olmayan bir şeye, dine, bir varlık bahşetmiş olacak ve böylece hayali bir hasma saldırmış olacaktı. Oysa o, tabir caizse, sineklerle uğraşmak yerine bataklığı kurutmaya yönelmişti.
Din, Marks’a rağmen ve kendisini Marksist diye takdim eden ideoloji çöktükten sonra da yaşamaya, hatta canlanmaya devam etmek suretiyle bu yaklaşımı yeterince çürüttü. Yani Marks’ın toplumları uyuşturduğunu düşündüğü şeyin din olmadığı anlaşıldı.
Aslında çağlar boyunca insanları uyuşturan bu afyon, “beyin yıkama endüstrisi”nin ta kendisidir. Bir bakıma ideolojiler diyebiliriz bunlara ama galiba günümüzde popüler kültür en uygun karşılığı oluyor. Diyebiliriz ki, son 50 yılda bu kültürün yaydığı en ağır afyon cinsini, futbol oluşturmaktadır.
Ezcümle futbol, Marks’ın bir zamanlar dinde bulduğunu sandığı afyona benzer bir etki yaymaktadır günümüzde. Olağanüstü cazibesiyle kitleleri büyülemekte, onları çağdaş katedraller olarak stadyumlarda belli vakitlerde icra edilen toplu –hatta küresel– ayinlere çağırmaktadır. Rahipleri, azizleri, kutsal törenleri, efsaneleri, kralları, duaları (yeri geldiğinde ihtiyat kuvveti olarak Anglikan kilisesi veya Senegalli büyücüler gibi gerçek dinlerden de yardım almayı ihmal etmemektedir), totemleri, hep bir ağızdan okunan ilahileri ve bu tekinsiz koroyu başıboş bırakmayan amigoları vs. ile gerçekten de içine girenlerin arka–planını asla fark etmeyeceği büyüsel bir atmosfer sunmaktadır futbol endüstrisi.
Fakat neticede afyon afyondur ve bir süre sonra tesiri geçecektir. O zaman da dedikodu safhası başlar. Sezonu daha kapatmadan transfer haberleri arz–ı endam eder. Dünya Kupası biter ama İlhan Mansız’ın Japon kızlarının gönüllerini nasıl fethettiği dedikoduları kaplar ortalığı. (Bir gazetenin geçen günlerdeki manşeti, “İlhan–mania” idi, yani İlhan çılgınlığı.)
Şimdilerde futbolun tesiri kaybolmaya başlayınca, insanlar taşın sert olduğunu yeniden fark ettiler. Taş aslında hep sertti. Gerçeğin taşı. İnsanoğlunun bu dünyadaki onurlu mücadelesinde iradesini elinden almak isteyen güçlerin bir an için varlığını unutturmaya başardığı taşa, zamlarla, yolsuzluklarla, Filistin’deki katliam haberleriyle, Medine Bircan’a uygulanan başörtüsü zulmüyle yeniden ve yeniden tosluyoruz.
Ve diyoruz ki, futbola tahsis edilen bu trilyonlar eğer bir ülkeye deva olsaydı, dünya kupalarını defalarca kazanan Arjantin ve Brezilya bugün dünyanın en muteber ve müreffeh ülkeleri olurdu. Biliyoruz ki, her iki ülke de yolsuzlukları ve diz boyu sefaletiyle meşhurdur dünyada.
Bilmem anlatabildim mi sevgili dostlar?
09.07.2002
.
Haritalar nasıl yalan söyler?
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Haritalar nasıl yalan söyler?
Haritalara bakmayı biliyor muyuz? Hiç önünüze bir dünya haritasını veya bir küreyi koyup üzerinde gözlerinizle saatlerce ülkeden ülkeye, kıtadan kıtaya atlayarak gezdiğiniz oldu mu? Ufkunuzu, bulunduğunuz odanın duvarları arasında sıkışıp kalmaktan kurtarıp yerkürenin bütününe açtınız mı?
Nedense haritaların yeryüzünün minik suretleri olduğunu düşünürüz hep. Onlar adeta uzaydan çekilmiş gerçek dünya parçalarıdır. Bilimsel bir kesinliği haizdir haritalar bizim gözümüzde. Neredeyse birer insan ürünü olduklarını bile unuturuz. Haritalar, yeryüzünü nasılsa öyle, yani olduğu gibi tespit eden tartışmasız birer fotoğraftır kamuoyunun bakışında.
Bu köşenin alamet–i farikası haline gelen soruyu yine soralım burada: Acaba öyle mi? Acaba gerçekten de haritalar gerçeğin kendisi mi yoksa onun “çarpıtılmış” birer inşası (kurgusu) mudur?
Harita–bilimciler ve coğrafyacılar ise hepimizin doğru zannettiği bu bilgilerin aslında birer efsane olduğunu söylüyorlar. Yani bizim haritalar ve dünya hakkındaki bilgilerimiz bilimsel olarak doğru şeyler olmaktan uzak. Dünyanın kusursuz bir haritasını yapmak hiç kimseye nasip olmadı bugüne kadar! Uzmanlar böyle diyor. Şaşırtıcı ama gerçek.
Bütün mesele de şu basit ve can sıkıcı gerçekten kaynaklanıyor: Dünya, küresel bir yapıda olduğu için onu düz bir satıh üzerinde temsil etmek geometrik olarak mümkün olamıyor. Aslında dünya silindir şeklinde olsaydı, onu ortasından boylamasına kestiğimizde dikdörtgen şeklinde bir resmine ulaşabilirdik. Tam bir küre şeklinde olsaydı, işimiz kısmen kolaydı. Ama dünya, kutuplardan basık bir küre. Bu da haritacıların işini büsbütün zorlaştırıyor. Şöyle düşünelim: Bir karpuzun içini bir aletle boşalttıktan sonra düz bir yüzey haline nasıl getiririz? Tabii ki keserek, değil mi? Ama karpuzun dilimleri ortalarda genişken uçlarda daralır ve dilimler düz değil de eğri şeklinde olduğu için onu, kendisine zarar vermeden düzleştirerek bir yüzey haline getiremeyiz.
İşte küresel bir şekle sahip olan dünyanın düz bir yüzey üzerinde haritasını çıkarmanın güçlüğü buradan kaynaklanıyor. Bu, aslında 19. yüzyılda temelleri atılan “küresel geometri”nin de temel problemini oluşturuyor.
California, Berkeley’deki Matematik Bilimleri Araştırma Enstitüsü Müdür Yardımcısı Robert Osserman, TÜBİTAK Yayınları arasında çıkan “Evrenin Şiiri” adlı kitabında şunları söylüyor: “Yerkürenin ‘eğriliği’ yüzünden, çizdiğimiz haritalar ancak gerçekliğin çarpık birer resmi olur.”
Haritalarımızın mahiyetinden kaynaklanan bu çarpıklığın sonucu ne oluyor biliyor musunuz? Açtığınız bir dünya haritasında kuzey yarımküredeki ülkeler, güney yarımküredeki ülkelere göre, kuzey kutbuna doğru çıkıldıkça olduğundan daha büyük görünmek durumunda. Mesela Afrika kıtası, 3,5 milyon km2 (Türkiye’nin 5 katı büyüklüğünde bir toprak parçası) büyük olmasına rağmen elimizdeki haritalarda Kuzey Amerika’dan daha küçük görünmektedir. Ve Grönland adası, bu haritalarda Afrika’nın üçte biri büyüklüğünde görünmesine rağmen, gerçekte onbeşte biri kadardır!
Ve işin ilginci, bu durum matematiksel olarak aşılamayacak bir güçlük çıkartıyor haritacılara. Yani Kuzey Amerika kaçınılmaz olarak Afrika’dan büyük görünecek, Grönland, olduğundan büyük yapılacak. Başka bir yolu yok. (Var aslında ama o harita tekniğine göre yaptığınızda ise yine kaçınılmaz olarak kıtaların şekilleri çarpık resmedilmek durumunda.)
Bu işin “insan bilgisinin sınırları” diyebileceğimiz kısmıyla alakalı. Yani beşerî acziyetimizin dünyanın hatasız bir haritasını bile çıkartmaya müsaade etmemesidir söz konusu olan. Ama bir de ideolojik çarpıtma girerse devreye? Nitekim girmiştir de.
Nasıl mı? Bir soruyla bağlayıp gelecek hafta devam edelim:
Kuzey kutbu haritanın neden üstünde, güney kutbu neden altında yapılır? Yoksa uzayın her noktasından da dünya aynı şekilde mi görünmektedir?
23.07.2002
.
Harita emperyalizmi
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Harita emperyalizmi
Teknik olarak mükemmel bir dünya haritası yapmanın mümkün olmadığını söylemiştik. Her harita, kaçınılmaz olarak şu yaman çelişkinin boynuzlarına yakalanacaktır: Ya ölçüsü çarpık olacak ya da şekli. Şeklen doğru olduğu zaman bölgelerin büyüklükleri kuzey yarımküresinin lehine olmak üzere çarpıtılacaktır ya da yüzölçümleri doğru olacak ama bu defa da kıtalar bildiğimizden farklı şekiller alacaktır.
Nitekim haritacılığın bu yakıcı aczini aşmak isteyenler çıkmıştır ancak onların haritaları da “dünya”ya pek benzememektedir. Mesela bir haritada dünyanın merkezi, kuzey kutbu olarak tasarlanmış ve kıtalar onun uzantıları olarak tasvir edilmiştir. Matematiksel olarak doğru ama her kıtanın dilimlere bölündüğü ilginç harita yapma girişimleri de olmuştur. Sonuçta haritalarımızın doğru olmaya doğru gittikçe sağduyusal dünya resmimizden, yani bildiğimiz dünya haritalarından uzaklaşacağını, hatta tanınmaz hale geleceğini kabul etmek durumundayız.
Bu, işin teknik zorluğu. Bir de ideolojiler devreye girerse neler olacağını tahmin etmek zor olmasa gerek.
Soruların bizi özgürleştireceğini düşünüyorum. Beynimizi, bir mıknatıs gibi soruları çekmeye alıştırmalıyız zihin selametimiz için. Soru sormayı bilmeyen bir zihin, esir olmaya mahkûmdur.
Öncelikle şu soruları düstur olarak benimsemek ve düşüncenin kıvılcımları olarak etrafa sıçratmak zorundayız: Bu işi “kim” yapıyor? “Niçin” yapıyor? “Nasıl” yapıyor?
İlk sorudan başlayalım: Bugünkü haritalar “kim”in mamulatıdır? El–cevap: Avrupalılar ve Amerikalıların. Peki “bizim” bir haritamız var mıdır? Maalesef. Peki zamanında Müslümanların yaptıkları haritalar ile Avrupalıların haritaları “aynı” mıydı? (Mesela İdrisî’nin dünya haritasında neden güney kutbu üsttedir de kuzey kutbu alttadır?) Cevabın nasıl geleceğini biliyorum: Birinciler ilkeldi, ikinciler bilimsel. Acaba?
Peki Avrupa, kendisini, her türlü coğrafi gerçekliğin hilafına, bir “kıta” olarak vasfetme cüretini nerden buluyor coğrafya kitaplarında? Avrupa aslında Asya’nın bir alt–kıtasından, bir uzantısından, burnundan ibaret değil mi? Ama “Euro–Asia”, yani “Avrasya” terkibinde olduğu gibi kendisini ait olduğu Asya kıtasının “önüne” koyan bir zihniyet ne kadar bilimseldir dersiniz? Peki neden “Asyavrupa” demiyoruz da “Avrasya” diyoruz hiç düşündünüz mü?
Kendisi toprağını bir yarımada iken bir kıta olarak görüyor da Avrupalı, kendisinden çok daha kalabalık olan Hindistan’ı da neden “yarımada” konumuna layık görüyorlar dersiniz? Ya dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip olan Çin neden bir “ülke”dir sadece de onun onda biri kadar bir nüfusa sahip olan Avrupa, Avrasya’nın geri kalanına denk olarak resmedilmiştir?
İkinci olarak, Avrupalılar bu haritaları niçin yapmış olabilirler? Cevabını ben değil, iki ünlü coğrafya hocası veriyor (Martin W. Lewis ve Karen E. Wigen, “The Myth of Constinents”, California Üniversitesi Yayınları 1997, s. 189). Hem de bizim bile söylemeye cesaret edemeyeceğimiz bir netlikte tokat gibi bir cevap!
“Bugün kullanmakta olduğumuz küresel coğrafî çatının, temelde Avrupa’nın iktidarının haritacılık düzeyinde kutsanmış oluşu bir tesadüf değildir. Yüzyıllar süren emperyalizmin ardından bir zamanlar egemen olan bir metropolün küstah dünya görüşü, bugün dünyanın entelektüel donanımı haline gelmiştir. Sömürgeciliğe karşı çıkan ve alternatif bir küresel düzen için yeni vizyonlar imal etmeye kendilerini adamış entelektüeller bile Avrasya’nın Uzak Batısından [Harika! Avrupa demeye getiriyor! M. A.] neşet eden dar kafalı jeo–tarihî kategorilerin koleksiyonuna saplanmış bulurlar kendilerini.”
Halbuki, diyor Duke Üniversitesinden uzmanlarımız, bizim bildiğimiz coğrafî kategoriler, tamamen Orta Çağ Avrupa haritacılığının uzantısıdır ve bu haritacılık geleneği hiçbir zaman kesintiye uğramamıştır! Yani modern haritalarda Orta Çağ Avrupa’sının nabzı atmaya devam etmektedir.
Bunu söyleyen biz olsak, adımız çoktan gericiye çıkmıştı. Allah’tan ki böyle dürüst ve müdekkik ehl–i ilm var da, Batı–zedelerin asla telaffuz etmedikleri gerçekleri fısıldayarak gözlerimizdeki perdeyi indirmeye yardımcı oluyorlar.
Anlayacağınız bugün imal edilmiş olan haritalar, Avrupa emperyalizmine hizmet etmesi için istihdam edilen sözüm ona “uzmanlar”ın elinden çıkmadır ve sözünü ettiğim kitapta da sık sık vurgulandığı gibi, “küre”yi ele geçirmeye ahdetmiş bir zihniyetin çarpıtmalarıyla ikinci kez sakatlanmış durumdadır.
Unutuyordum az kalsın. Üçüncü sorumuz, nasıl yapıldığıyla ilgiliydi. Eh, buna örnek olarak da, Avustralya ile Yeni Zelanda’nın 1650’lerdeki erken modern haritalarda yerinde bir tutumla Asya kıtasına ait olarak gösterilirken, 1770’lerden itibaren Pasifik’e ait hale getirildiğini söylemem yeterli olacaktır sanırım. (Haz.: A. G. Hopkins, “Globalization in World History”, Pimlico 2002, s. 129.)
30.07.2002
.
Osmanlı, üçgeni bilmiyor muydu?
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı, üçgeni bilmiyor muydu?
Baron de Tott’u hatırlayanınız var mı? Canım, hani şu eniştesi Fransız büyükelçisiyle birlikte İstanbul’a gelen ve sözde tercümanlıkla görevli Macar asıllı Fransız. Baron de Tott’un hatıralarında geçen bir anekdotu o kadar şevkle anlatırız ki, gören de Osmanlı bilim hayatını mahkûm etmek için elimize bir gerekçe geçmişçesine çığlık atıyoruz sanır.
Baron, 1773’de (doğru tarih 1775’tir) padişahla anlaşarak ilk mühendishaneyi kurmaya girişir. Ancak zamanın geometri (hendese) hocalarının bu mühendishaneye tepki göstereceklerini varsayarak bir plan yaparlar ve hocaları bir geometri sınavından geçirmeye karar verirler. Bundan sonrasını kendisinden dinleyelim:
“Mühendislere bir üçgenin üç açısının toplamının değerini sordum. Soruyu tekrar etmemi istediler; bir müddet düşündükten sonra içlerinde en cüretli olanı üç açının toplam değerinin üçgenine göre değiştiğini, her üçgen için ayrı değere sahip olacağını söyledi. Böyle saçma bir cevap alacağımı bilseydim bu soruyu hiç sormazdım.”
Şimdi bu fıkra gibi anlatılan hadisenin içyüzüne biraz daha yakından bakmaya çalışalım.
Diyelim ki bu hadiseyi okuduk bir yerde. Bu durum karşısında, omuzlarının üzerinde bir kafa taşıdığını iddia eden birisinin ne yapması lazım? Sorgulaması, değil mi? Şu üç soruyu sorarak elbette: 1. Bu hadiseyi “kim” anlatıyor? 2. “Niye” anlatıyor? 3. “Nasıl” anlatıyor?
İlk sorudan başlayalım.
Kimdir Baron de Tott? Anlattıkları ne kadar sıhhatlidir? Niyazi Berkes’in dediği gibi “Asıl görevi, Fransa tarafından işgal edildiği takdirde Süveyş dolaylarında gerekli topografik bilgileri toplamak” olan Baron, Türkçe öğrenmek için geldiği İstanbul’da yıllar yılı kalmasına rağmen doğru dürüst Türkçe bile öğrenmemiş, buna rağmen Türklerin ne kadar “cahil, sersem, ahlaksız, şeref ve haysiyet duygularından yoksun” olduğunu söylemekten geri kalmamıştır. Beraber yaşadığı kişileri hakir gören, olayları abartan, yalan söyleyen ve genellikle de tarihlerde hatalar yapan biridir. Hatta Baron’un “atmasyonları” o kadar meşhur olmuştur ki, zamanın Teksas–Tommikslerine bile konu olmuştur (mesela “Baron Münchausen’in Maceraları”).
Baron, yaptıklarının daha iyi anlaşılabilmesi için çevresindekileri aşırı derecede küçültme arzusunun esiri olmuşa benzemektedir. Kısaca, ne kadar önemli birisi olduğunu ispatlamaya çalışan, alçaklık kompleksine kapılmış birisinin kullanabileceği bir söylem hakimdir bu anlatıya. Osmanlı’yı dinleyip anlamaya hiç mi hiç niyeti yoktur Baron’un.
Peki bu olay kendisi tarafından sıhhatli bir şekilde nakledilmiş midir? İşin bamteli de bu soruda gizli zaten.
Bir defa Baron’un Osmanlı hendesecilerine yönelttiği ve sonunda cahilliklerine hükmettiği soru, değil olayın anlatıldığı zamanda, neredeyse 14 asırdır insanlığın, yaklaşık 9–10 asırdır da Müslümanların bildiği ve üzerinde çalışmalar, hatta tartışmalar yürüttükleri bir konudur. Öklid’in 5. postulasının geliştirilmiş formülasyonu olan bu konu üzerinde Ebu’l–Vefa ve Nasıruddin Tusi başta olmak üzere tarih boyunca pek çok İslam alimi ispatlama çalışmaları yapmış ve yer yer de eleştirmişlerdir. Dahası, üçgenin iç açılarının toplamının 180 derece olması, küresel üçgenlerde (müsellesât–ı küreviyye) geçerli mi değil mi diye tartışmışlardır. Dolayısıyla 18. yüzyıl sonlarında bir hendese hocasının bu konuyu bilmemesi diye bir şey söz konusu olamaz. Hendesecimizin Baron’a verdiği cevap, olsa olsa, “Bu kadar basit bir şey de bize sorulur mu? Adam herhalde küresel üçgenlerden bahsediyor.” düşüncesiyle verilmiş olabilir. (Nitekim aynı yıllarda Mühendishane’de hocalık yapan Gelenbevî, üçgenlerle ilgili yazdığı kitapta bu konuyu enine boyuna tartışmıştır.)
Fakat daha da şaşırtıcı olanı, Osmanlı uleması tarafından kendini beğenmiş Baron’a verilen cevabın Öklid–sonrası geometri içinde yer alan küresel geometride tıpatıp aynen cevaplanmış olmasıdır. İster inanın ister inanmayın, TÜBİTAK Yayınları’ndan çıkan Robert Osserman’ın “Evrenin Şiiri” adlı kitabında (s. 76) aynen şunlar yazılı: “Bu yeni geometride bir üçgenin iç açılarının toplamı sabit bir sayı olmayıp ÜÇGENİNE GÖRE DEĞİŞİR; ama her durumda 180 dereceden küçüktür.”
Bunu okuduktan sonra siz yine Osmanlı mollasının cevabına mı gülüyorsunuz yoksa Baron de Tott’un cahilliğine mi?
06.08.2002
.
Osmanlı’nın batışı da muhteşemdi!
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı’nın batışı da muhteşemdi!
Bir yazımda, Osmanlı Devleti’ni “insanlığın son adası” diye nitelemem bazı dostlarıma biraz abartılı bir ifade gibi gelmiş olmalı ki, tepki vermekte gecikmediler: Osmanlı’nın hiç mi suçu yoktu? Onu, melekleştirmeye mi çalışıyordum? vs. vs.
Yine sözde “çöküş” veya “gerileme” dönemimizden çarpıcı bir misali zikrederek hem dostlarıma ne demek istediğimi daha iyi anlatmak fırsatını bulacağım, hem de bu yaz sıcaklarında bir Osmanlı nefhasıyla serinletmeye çalışacağım sizi.
1828–29 Osmanlı–Rus Savaşı, tıpkı 1768–74 savaşı gibi çok önemli bir dönüm noktasıdır tarihimizin. Zira 1826’da, yani bu savaşın başlamasından 2 yıl önce yeniçerilik kaldırılmıştır ve düzenli ordu denilen Asâkir–i Mansure–i Muhammediye’nin ilk ciddi sınavını verecektir. Savaşları kaybetmenin faturası eskiden yeniçerilerin laubaliliklerine bağlanırdı, bu defa onlar da “temizlenmişlerdir” ama sonuçta yine yenilmişizdir. Rumeli ve Doğu Anadolu’da büyük toprak kayıpları söz konusudur.
Bu işgalin ardından Edirne Andlaşması yapılarak bir kısım topraklar geri alınmıştır alınmasına ya, reayanın çoğunun yerinde yeller esmektedir. Çünkü Ruslar, Edirne ve çevresi de dahil olmak üzere girdikleri topraklara ve zahireye el koymanın ötesinde halkı da göçürmüşlerdir.
Göçün bir kısmı, Rusların korkusundan Anadolu’ya kaçış şeklinde olmuştur. Kendi topraklarında kalan Rum ve Bulgar reaya ise Ruslar tarafından “asıl Rus toprakları”na sevk edilmişlerdir. Bir kısmı teşvik ve ikna yoluyla götürülmüştür ama cebir uygulananlar da olmuştur. Amaç, Rusya’nın nihayetsiz topraklarını iskân etmek ve verimliliği artırmaktır.
II. Mahmud, Edirne Andlaşması’yla geri aldığı topraklarda önce bir tesbit yaptırmıştır. Kimler gitti? Kalan reayanın zararı ne kadardır? Boş kalan evler ve tarlalar hangileridir? Bundan sonra ise sıra boş kalan ev ve tarlaların işgaline izin vermemeye gelmiştir. Bu toprak ve evlerin “sahipleri dönene kadar” kiraya verilmesi ve toplanan kira bedellerinin bir sandıkta biriktirilmesi düşünülmüş ve asıl sahipleri dönünce kendilerine teslim edilmesi karara bağlanmıştır. Yani “Giden gitti, kalan sağlar bizimdir” gibi bir ulus–devletin canına minnet bir uygulama nedense asla akıllarına gelmemiştir Osmanlıların.
Gidenlerin şöyle ya da böyle gidebileceği ama gittikleri yerde, kendisinin sağlayacağı imkânları bulamayıp döneceğinin bilinciyle hareket eden Osmanlılar onlara ne “hâin” muamelesi yapmış, ne de mallarını müsadere etmeyi düşünmüştür. Tam tersine, sanki onlar hâlâ kendi topraklarındaymışçasına normal muamelesine devam etmiş ve sandıkta toplanan paralar, yıllar içinde biriktikçe birikmiş, bu paralara el sürmek isteyenler ise en ağır bir şekilde cezalandırılmıştır.
Bu kadar da değil. Gidenlerin arkasından nasihatçılar göndermeyi de ihmal etmemiştir Osmanlılar. Nasihatçılar, Osmanlı sınırları içindeki topraklarını bırakıp giden eski reayaya, döndükleri zaman hiçbir şekilde sorgulanmayacaklarını, topraklarının ve mülklerinin kendilerine aynen, hatta sandıkta birikmiş paralarıyla birlikte iade edileceğini, hatta birikmiş vergilerinin de kendilerinden alınmayacağını, hatta hatta dönerlerse eğer, topraklarını yeniden işleyebilmeleri veya hayvancılığı yürütebilmeleri için kendilerine kredi verileceği, öküz ve tohum sağlanacağı ve diğer gerekli yardımların yapılacağı vaadedilmişti.
Kuşkusuz Osmanlı’nın vaadleri bizim politikacılarımızınkine benzemez. Topraklarında kalan akrabalarının mektuplar yazarak devletin kendilerine yaptığı iyilikleri akrabalarına ve hemşerilerine duyurması üzerine yavaş yavaş dönüşler başlamış, dönenler dönmeyenlere duyurmuş ve böylece 1830–1844 arasında gidenlerin büyük bir kısmı peyderpey dönmüşlerdir. Bir Osmanlı belgesinde denildiği gibi dönenler “memnunen ve mesruren yüzlerini yere sürerek” padişahlarının hayırlı ömürlerinin devamı için dua etmişlerdi. Bu yazının kapsamına sığdırabildiğim kadarıyla Osmanlı Devleti’nin neden “insanlığın son adası” olduğunu bir kez daha vurgulamaya çalıştım. Aynı zamanda da “yıkıldı yıkılıyor” derken Atom Çağı’nın şafağına kadar nasıl ayakta durduğunun da sırrı, işte bu hak hukuk gözeten tavrında gizlidir Osmanlı’nın. Bilmem yeterince ifade edebildim mi bu defa meramımı?
(Bu hadiseyle ilgili daha geniş bilgi için Ufuk Gülsoy’un Sultan II. Mahmud ve Reformları Semineri’ne sunduğu arşiv belgelerine dayalı tebliğine bakılabilir: İ.Ü. Ed. Fak. Yay., 1990, s. 21–35.)
13.08.2002
.
Cengiz Han mı, Prozac mı?
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Cengiz Han mı, Prozac mı?
Mudanya sahillerinin esrarengiz ufuk çizgisini seyre aldığım Fıstıklı sahillerinde zihnim okuduklarımla yay gibi gerilmiş durumda. Lakin vücudum rehavet uçurumlarından birini bırakıp öbürüne atlamakta. Derken gazetelerden iki haber düşüyor önüme.
İlk habere göre Amerika artık uçaklarda işi şansa bırakmayacak ve yolcuların beyinlerini okumak suretiyle muhtemel tedhiş tehlikelerini daha baştan önleyecekmiş. Uçak kaçırmaya teşebbüs edenler beyinlerinden geçirdikleri okunarak tespit edilecekmiş. Tabii bu projenin, modern toplumun en ‘terbiyeli’ ve en ‘uysal’ toplum oluşunun en bariz olarak sergilendiği sahne olan uçak yolculuğuyla sınırlı kalmayacağını görmek için kör olmak lazım. Modern toplum nasıl insanlık tarihinin şahit olduğu en disiplinli, en itaatkâr, tehlikeli kozları en fazla budanmış ve ehlileştirilmiş (Baudrillard olsa sürüleştirilmiş derdi) toplum ise, postmodern veya küresel toplum da, Focault’nun disiplin ve cezalandırma veya Panoptikon olarak tespit ettiği modernliğin baskıcı özünü fersah fersah aşacak gibi görünüyor. Artık suç işleme şansımızın da elimizden alınacağı bir dünyaya doğru dev adımlarıyla ilerliyoruz.
Suç kavramının mahiyeti değişecek ve artık niyet de suçun kapsamına girecek anlaşılan. Böylece yalnız iktidarın düşünülmesini tasvip ettikleri düşünülecek; eylem alanında zaten iyice köşeye sıkıştırılmış bulunan bizler düşünce planında da ‘durdurulmuş’ olacağız.
Neyse, yağmur damlalarının asma yapraklarına tıpır tıpır düştüğü bu tatil gününde tabloyu daha fazla karartmanın alemi yok. İsterseniz ikinci haberimizle meselenin başka bir yönüne bakalım.
Dünkü Sabah’tan ufak bir not: 11 Eylül’den sonra işi Müslümanlara ‘faşist’ demeye kadar vardıran Fukuyama hazretleri ‘Le Figaro’daki söyleşisinde şunları buyurmuş: ‘Günümüzde insanın komplekslerini yenmesini, ihtiraslarını aşmasını, kendisiyle ve dünyayla barışık hale gelmesini sağlayan ilaçlar var. Sezar’ın zamanında, Napolyon’un döneminde örneğin Prozac olsaydı, bu liderler Avrupa’yı fethetme ihtirasıyla yanıp tutuşmayabilirlerdi. Ya da en azından bir noktada durabilirlerdi.’
Fukuyama’nın sözleriyle havaalanlarında beyin okumaya dair haber arasında aslında sandığımızdan daha yakın bir ilişki var. Prozac, bildiğim kadarıyla bir antidepresan, yani depresyonu iyileştirdiği iddia edilen bir ilaç. İlacı alanlar bir süre sonra kendilerini iyi hissedebiliyorlar. Ancak 1990’larda âla–yı vala ile tanıtılan Prozac’ın bir tür ‘uyuşturucu’ olduğu, hastaların ancak yüzde 10’unda başarılı sonuç verdiği ve çoğu insanda bir kişilik değişimine yol açmadığı, buna mukabil de yığınla yan etkisi bulunduğu biliniyor.
Kompleksleriniz ve ihtiraslarınız mı var, alacaksınız Prozac’ı, hepsinden azad olacaksınız anında! İyileşecek, normalleşeceksiniz! Sıradışı olandan nefret eden bir dünyanın normaller sürüsüne dahil olacaksınız hemen. Velhasıl toplumlar, bir uçak yolculuğundaki gibi edilgin, söz dinler ve güdülebilir bir sürü haline gelecek Fukuyama’ya kalırsa. ‘Kaka’ davranışlar daha kaynağındayken kurutulacak.
İlk haberde suça niyetlenme dahi imkânsız kılınırken, ikincide aslında pek çok alanda pozitif bir enerjiye dönüşebilecek olan sıradışı olma hakkımız elimizden alınıyor ve böylece müthiş bir uyum ve itaat toplumuna ulaşılacağı varsayılıyor.
Yağmur siyah damlalar halinde düşüyor kâğıda. Bir süre sonra yazının içi de kararıyor gördüğünüz gibi. Lafı bağlama vaktidir artık.
Soru şudur:
İnsanlığı Prozac toplumunun uyuşturucu etkisinden kurtaracak, sistemi kökünden sallayarak toprağı alt–üst edecek, rehavete gömülmüş bulunan düzeni sarsarak içinde yeni havalandırma menfezleri açacak Cengiz Han’lar, İskender’ler, Sezar’lar ve Kanuni’lerin çıkabilme şansları var mıdır bugün? Dünya tarihinin gidişatına müdahalede bulunacak büyük ve beklenmedik ‘alternatif’ hareketler çıkmazsa, toplumları itaatkâr uçak yolcularına dönüştürecek bu ‘küresel uyuşturma (veya kuzulaştırma) süreci’nin duracağı herhangi bir nokta olacak mıdır?
Beynimin zembereğini gevşeteceğini umarak başladığım yazıyı adamakıllı gergin bir soruyla noktalıyorum:
Siz karar verin: Cengiz Han mı, Prozac mı?
20.08.2002
.
Yolun açık olsun Albatros!
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Yolun açık olsun Albatros!
Bilim adamları siyasete girmeli mi? Bu soru, yakınlarda yeniden celâllendirdi ortalığı.
Partiler aday adaylarını belirlerken çeşitli meslek sahipleri politikaya soyunuyor: İşadamları, bürokratlar, şarkıcılar, eşraf, topluma söyleyecek sözleri olduğuna inanan akademisyenler vs. Bu arada Yaşar Nuri Öztürk CHP’ye, Mehmet S. Aydın da AKP’ye üye oldu ve tartışmalar başladı. Sevgili köşedaşlarım Ali Bulaç ile A. Turan Alkan da Mehmet Aydın hocanın kürsüyü bırakıp politikaya atılmasını tasvip etmediklerini bildirmek ihtiyacını hissettiler. Sayın Bulaç, hocanın “büyük bir iktidar alanı”ndan “küçük bir iktidar alanı”na, yani tefekkürden siyasete niçin geçiş yaptığını tam olarak anlayamadığını ve üzüldüğünü söylerken, Sayın Alkan da bu kanaate katılıyor ve hocanın yakasında parti rozetindense kurşun kalem görmeyi tercih ettiğini yazıyordu.
Kuşkusuz eleştirilerin haklı oldukları yanlar var. Bilim alanındaki geriliğimiz ortadayken, zaten sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen uluslararası çapta değerli akademisyenlerimizin siyasete atılmalarının bilim cumhuriyetimizi zayıflatacağı endişesi tamamen yersiz değil. Lakin bir de meselenin öbür yüzüne bakmak gerekmez mi?
Bir: Siyasetçilik bir meslek değildir, olmamalıdır da. Siyaset, insanların farklı alanlardaki “yatırımlar”ından elde ettikleri birikimleri siyasî alana taşıyıp dolaşıma soktukları bir etkinlik. (Bu “birikim”, maddi bir birikim veya nüfuz birikimi olabildiği gibi, manevî yahut bilimsel de olabilir.) Kamunun yönetimi, ancak bu birikim çeşitliliğinin verimlerine açık tutulduğu zaman toplumsal dokunun siyasete “denge”li bir şekilde yansıdığından söz edebiliriz. Yoksa zaten siyaseti meslek olarak benimsemiş insanların siyaset postlarını işgale devam etmeleri, Duverger’nin deyişiyle, bir tür “seçimle gelen krallar” ortaya çıkartır sadece.
İki: Siyaset mi bilim adamlığı mı? ikileminden sıyrılmanın hazır bir formülü yoktur. Aslında bu, modern dönemde sandığımızdan da çok aydını derinden düşündürmüş zorlu bir ikilemdir. Mesela sosyolog Max Weber, “Meslek olarak Siyaset” ve “Meslek olarak Bilim” adlı konferanslarında bu derin kaygının en bariz örneklerini sergiler. Siyasetin “şeytanla oynamak” olduğunu ve kendi alanlarındaki saflığı bu karanlık alanda bulamayacak olanların bu işe hiç kalkışmamaları gerektiğini ısrarla belirtir. Ne var ki Weber aslında bizzat “modern dünya” hakkında karamsar olduğu için epeyce karanlık bir tablo çizer ve bu yüzden siyaseti şeytanların cirit attığı bir arena olarak tanımlar. Yine de “Bilim adamlığı mı siyaset mi?” sorusuna öyle kolay ve hazır bir cevabı yoktur.
Üç: Bir bilim adamı yahut düşünür, kendi disiplinine ihanet etmeden siyasete atılamaz mı? Yani kulvar değiştirdiğinde birikimini mutlaka “ziyan” mı etmiş olur? Fakültesinde yahut fildişi kulesinde sabit–kadem olmak bir aydın için “kahramanlık” mıdır ki, orayı terk edenleri “hain” statüsüne yerleştirelim?
Dört: Bir aydın mevcut şartlarda yapamadıklarını karar verme mekanizmasının içinde gerçekleştirebilmek ümidiyle, Weber’in bahsettiği şeytanlarla sadece fikir sahasında değil, bizzat siyasetin içinde de mücadele edileceğini göstermek için veya sadece diliyle müdahale edebildiği haksızlıklara artık “eliyle” de müdahale etme imkânına erişmek için girer. (Bu hususta hemen aklıma geliveren bir örnek, ünlü romancı ve düşünür Andre Malraux’nun Fransa’da Kültür Bakanı olarak yaptıklarıdır. 1958– 1969 arasında De Gaulle hükümetindeki bakanlığı sırasında Fransız kamuoyunun ufkunu Avrupa dışındaki, özellikle de Doğu medeniyetlerinin zenginliklerine açmayı başaran Malraux, aynı zamanda ülkesi Fransa’nın Hindiçin’deki emperyalizmini de, İspanya ve Almanya’yı saran faşizmi de aynı yüreklilikle protesto etmeyi bilmişti. Yani siyasete girmek daima siyasîlere yaranmak için taviz vermek anlamına gelmez.)
Beş: Şu veya bu partiden siyasete atılmak tartışılabilir elbette ancak siyaset, toplumun diğer kesimlerine açık olduğu kadar bilim adamlarına veya aydınlara da sonuna kadar açık olmalıdır.
Ben Mehmet Aydın hocaya hayatının bu hiç de kolay geçmeyecek safhasında başarılar diliyorum; onun şahsında dürüst ve ülkesine siyaset kanalından verebilecek “sahih” şeyleri olduğuna inanan bilim adamlarımıza da. Onun gibi güzide değerlerimizin siyasetin nüzul inmiş gövdesine akıl, kalite, renk ve can katacaklarına inanıyorum.
Yeni yolun açık olsun Albatros!
27.08.2002
.
Amerikalılar büyük şehirleri neden sevmez?
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Amerikalılar büyük şehirleri neden sevmez?
Şehir meseleleriyle alakamı büyük ölçüde kendisine borçlu olduğum sayın Turgut Cansever’in bir uyarısı yıllardır aklıma mıhlanıp kalmıştır.
Şehirleşmeyi “köyden şehre göç” şeklinde sanki “tabiî” ve “kaçınılmaz” bir olaymışçasına tanımlayan sosyolojiyi fazla ciddiye almamı eleştirmiş ve özellikle bizdeki çarpık şehirleşmenin altında son derece ciddi idarî ve siyasî hataların yattığını belirtmek ihtiyacını duymuştu bir seferinde. Hepimiz aynı sosyolojik yanıltmacanın içine sıkışmış gidiyoruz aslında. İnsanoğlunun dünyasında tabiî ve kaçınılmaz diye bir şeyin olduğunu varsaymak için yığınla sosyolojik kanunu çiğnemek ve tarihin mezarlığına gönderilmiş ne kadar çok teoriyi yeniden gündeme taşımak gerektiğini bilmezden geliyoruz. Sanki bütün toplumlar bizimkine benzer bir kaderi yaşamışlar da biz de o kaderi yaşamak zorundaymışız gibi konuşuyoruz şehir hakkında. Oysa bu son derece yanıltıcı bir bakış; ve sorunlarımızın temelinde yatan optik bir yanılgı.
Dünyada şehirleşme meselelerini bizim gibi yaşayan ülkeler de var, şehirleşmeyi büyük şehirleri daha da büyütmek şeklinde anlamayan ülkeler de. Mesela Almanya’nın şehirleşmesi buna bir örnek olarak verilebilir. Hepimizin bir yakını çalışmak için gitmiştir Almanya’ya ve çoğunun oturduğu yerin adını zor hatırlarız.
Aslında bütün dünyada geçerli bir şehirleşme modeli yoktur. Örnek mi? Buyrun beraber bakalım.
Amerikan Yeni–Muhafazakârlarının sözcülerinden Irving Kristol, bir yazısında 1973 rakamlarıyla (şimdi de bu eğilimin çok fazla değiştiğine ilişkin bir veri yok elimizde) Amerikan nüfusunun yüzde 30’dan daha azının 100 bin kişiden kalabalık şehirlerde oturduğunu söylüyordu. Nüfusu 2500’den düşük nüfuslu yerlerde oturanların sayısı da yüzde 30’dur. Bir başka rakam daha veriyor Kristol. Nüfusu 1 milyondan kalabalık şehirlerde oturan Amerikalıların sayısında son 50 yılda herhangi bir artış görülmemiştir.
Sonuç: Amerika, bizim bildiğimiz anlamda şehirleşmiyor. Ya nasıl şehirleşiyor? Bunun ilginç bir açıklaması var. Yine Kristol’e kulak verelim mi?
“Amerika’nın son yarım yüzyıl içinde kentleşmesi denilen şey, çoğu metropolitan bölgelerde (yani ortasında en az 100 bin nüfuslu bir kentin bulunduğu bölgelerde) toplanmış küçük kentlere doğru bir harekettir. Ve Amerika’nın kentleşmesi böylece daha doğru bir şekilde Amerika’nın banliyöleşmesi olarak tanımlanıyor.”
Peki sebep?
Bu, Amerikan halkının karakterini ele verecek bir cevaptır aynı zamanda. Gallup’un 1968’deki bir kamuoyu yoklaması Amerikalıların sadece yüzde 18’inin merkez şehirlerde oturmayı tercih ettiklerini ortaya koymuştu. Geri kalanı ya banliyölerde ya da küçük kasaba ve çiftliklerde yaşamak istediklerini söylemişlerdi araştırmacılara. Buradan çıkan sonuç ise Amerikan halkının bir şehirleşme bunalımı olmadığı, tam tersine “bir kırsallaşma problemi”nin bulunduğudur. Avrupa ülkelerinin çoğundan farklı olarak Amerikan halkı tabiata daha yakın yaşamak isteyen bir karaktere sahiptir. Bunu, bir asır önce Veblen de bütün açıklığıyla tespit etmiş ve Amerikalıların çim sevdasından ve avcılığa merakından yola çıkarak ondaki “barbar damar”ın ölmeyen gücünden söz etmişti. Bu damar, Avrupa’da büyük ölçüde kaybolmuştu; ama Amerika’ya dinamizmini veren damar da buydu Veblen’e göre.
Peki dışarıdan alınan bu kadar göçmen nereye yerleşmektedir? Cevap basit: Önce ilk hevesle büyük şehirlere yığılan bu göçmenler, birkaç yıl içerisinde kırsal kesime kaymaktadırlar. Böylece büyük şehirler, göçmenler için sürekli kalınacak bir yer değil, bir süre kalındıktan sonra Amerika’nın kırsal kesimlerine geçilecek bir “antrepo” ödevi görmektedir. Büyük şehirler, yeni gelenleri Amerikan hayat tarzına alıştırma ve nasıl yaşanacağını öğretme yeridir. Onları şehirli yapmak için değil, büyük şehirleri terk edebilmelerine imkân verecek kadar şehirlileştirmek için bu antrepoda geçici bir süre misafir edilirler.
Uzun sözün kısası, Amerikalılar “şehirleşme” denilince büyük şehirlere yığılmayı değil, daha önce şehir vasfı kazanmamış kırsal bölgelerin yeni yerleşimlerle şehre benzemesini anlıyor ve bence kelimeye en sahih anlamı atfediyorlar. Yani köyden şehre göçe değil, şehirden köye göçe şehirleşme adını veriyorlar.
Demek ki bütün toplumların uymak zorunda oldukları bir şehirleşme olgusundan söz ederken daha dikkatli olmalıyız. Bunu bilmediğimiz için de güzelim şehirlerimizi yıkıp yerine bugünkü ucubeleri dikme planlarına belediyelerimiz “imar planları” adını vermiştir. Sanki daha önce mamur yerler değillermiş gibi!
03.09.2002
.
Avrupa, Avrupa, duy sesimizi
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Avrupa, Avrupa, duy sesimizi
Avrupa takıntımız, hemen her alanda mantık barometrelerini hırsından çatlatacak bir kıvamsızlığa bürünmüş durumda. Ne onsuz yapabiliyoruz, ne de iç dünyamızda onunla barışabiliyoruz.
“O”, bizim olmak isteyip de olamadığımız her şeyi temsil ediyor; “biz” ise her nasılsa “o” olmaya direnen tarafımızı. “O”, yani Avrupa –şimdilerde daha genel olarak “Batı”dediğimiz şey– aslında kendisinden her zaman kolayca boşanamadığımız, boşandık diyelim, yerine yeni bir eş almayı gözümüzün yemediği partnerimiz. Ne kadar kızsak da “bir şey” olduğumuzu; ancak Avrupa’nın tasdikiyle kabullenebiliyoruz.
Bir yandan “Avrupaî” top oynuyor diye takımlarımızı yere göğe sığdıramıyor, öbür yandan Avrupa’nın sesimizi duymasını bekliyoruz. Demek ki sesimiz ancak Avrupa duyunca bir şeye yarayacak. Peki o zaman Avrupa iyi bir şey mi? Bundan tam olarak emin değiliz; çünkü Avrupa’nın bize her zaman önyargıyla baktığını, hatta düşman olduğunu düşünüyoruz. Peki o zaman Avrupa kötü bir şey mi? Bu da tam olarak emin olabildiğimiz bir konu değil; çünkü o olmadan boyumuzu ölçemiyoruz. Sonuçta “Avrupa bizden üstün; ama aslında biz ondan da üstünüz” gibi çelişkili bir mantık örgüsü çıkıyor ortaya.
28 Şubat sürecinde medyamızın bayraklaştırdığı bir Chantal Zakari vardı, hatırlarsınız. Bu hanım, Fransa’da tahsil görüyordu ve antropolojik bir araştırma için Türkiye’deydi. Amacı, Türk toplumunun farklı kesimlerinin Atatürk büstleri ve portreleri karşısındaki tepkilerini ölçmekti. 28 Şubat’ın manipülasyonlarına denk geldiği için asıl niyeti biraz flu kaldı; ama o miting sırasında çarşaflı sakallı kalabalığa Atatürk resmini göstermesinin amacı buydu.
Şimdi insafla düşünelim. Fransa gibi bize karşı hep önyargılı olduğunu düşündüğümüz bir ülkeden gelen Chantal’ı nasıl oldu da kahramanlaştırabildik? Birincisi, o sırada “ortak düşman”a karşı medyanın işine yaradığı, ikincisi de Avrupalı olduğu için. Aynı çalışmayı bir İranlı kadın Anıtkabir’e gidenlere yönelik olarak yapsaydı acaba tepkimiz yine aynı mı olurdu? Burada Avrupalı tipin “çağdaş”, “modern” ve “laik” gibi bir dokunulmazlık katına yükseltildiğini görüyoruz. Chantal’ın aslında millî duygularımızı rencide edecek bir şekilde toplumumuzu “kobay” yerine koymasını hazmedebiliyoruz da, tam tersini tasavvur dahi edemiyoruz.
Aynı şeyi tarih alanında daha açık seçik olarak görüyoruz.
En katı Osmanlı aleyhtarları bile Osmanlı Devleti’nin parlak zamanlarına, Avrupa’ya diz çöktürdüğü dönemlere övgüler dizip Osmanlıların mükemmel bir sistem kurduğunu söyleyebiliyorlar. Buna karşılık aynı kişilerin Osmanlı Devleti’nin duraklamaya ve gerilemeye başlamasından kederlendikleri de gözden kaçmıyor. “Avrupa’nın Hasta Adamı” olan ve yüzyıllarca çeşitli haksızlıklara maruz bırakılan Osmanlı Devleti’nin çökmesi istenmiyor resmi söylemde. Ama öbür yandan da çağı ıskaladığından, Avrupalılar gibi olamadığından, onlar gibi kendisini yenileyemediğinden dem vuruluyor. (Osmanlı Devleti, eğer istedikleri tarzda Avrupalı bir devlet olsaydı bugün ona “Osmanlı” demeye dilleri varacak mıydı?)
Diyelim ki, Osmanlı Devleti zihniyetini tamamen değiştirip Avrupalı gibi oldu; Fransa, İngiltere, Rusya gibi güçlendi, emperyalistleşti. Aynı mantıktan devam edersek, o zaman ne Cumhuriyet’e, ne de onu kuranlara yer olacaktı tarihimizde!
Eğer Osmanlı iyiyse, başarısızlıklarını niçin sürekli vurguluyoruz? Yok kötüyse, gerilemiş olmasından neden bu kadar müteessir oluyoruz? Aynı mantığı tersine çevirerek Avrupa’ya uygulayalım: Avrupa kötüyse neden onun gibi olmak bir ideal haline getiriliyor? Yok iyiyse, neden Osmanlı Devleti’nin bu “iyilik”e direnişini alkışlıyoruz?
Tarihe bu çarpık bakış en çok da “Ermeni Tehciri” tartışmalarında kendini ele veriyor. Kanuni’den, –biraz daha insaflı olanlara göre– Viyana Kuşatması’ndan beri neredeyse hiçbir işi doğru dürüst beceremeyen bir Osmanlı imajı yerleştirilmeye çalışılırken, birdenbire parçalanma aşamasında Osmanlıların Tehcir’i ne kadar büyük insanî yardımseverlikle, ne büyük bir hassasiyet ve titizlikle, ne zekice planlar dahilinde yürüttükleri söylenerek bütün o “çöküş” söylemi farkına varılmadan silinip tersine çevriliyor.
Bence Çanakkale’de ve Tehcir olayında ne kadar “büyük” idiyse Osmanlı, gerileme döneminin tamamında da aynı büyüklüğüyle ayaktaydı. Hatta Mohaç’taki ruhla Çanakkale’deki ruh, aynı ruhtu.
Aslında Avrupa karşısındaki çelişkili duruşlarımız, geçmişimizle ilgili çelişkilerimizin bir devamı. Bu çelişkiler, Avrupa’yı da, kendimizi de görmemizi perdeliyor. Bu bakışla gidersek, İtalyan tarihçi Franco Cardini’nin Kanuni’yi “Avrupa’nın gerçek kurucusu” ilan etmesindeki espriyi “ıskalamamız” da kaçınılmaz olur.
10.09.2002
.
Moskova’dan geliyorum
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Moskova’dan geliyorum
11 Eylül 2002 tarihinde Moskova’da, Lenin Kütüphanesi’nde Türk ve Rus aydınları ‘11 Eylül ve Küreselleşme’yi konuştular. Da (Diyalog Avrasya) platformunun Moskova Üniversitesi Şarkiyat Enstitüsü ile birlikte organize ettiği toplantıya Türkiye’den İlter TÜRKMEN, Mete TUNÇAY, İlber ORTAYLI, Niyazi ÖKTEM, Avni ÖZGÜREL ve Mehmet S. AYDIN katıldılar.
Dar bir akademisyen topluluğu içerisinde cereyan eden bu faydalı toplantıdan sonra elbette Moskova’nın belli başlı tarihi yerleri gezilecekti. Özellikle de meşhur Kızıl Meydan.…
Kızıl Meydan’ın bitişiğinde bir tüketim cenneti var. GUM (Evrensel Devlet Mağazaları) diyorlar adına. Burası Çarlık döneminde alışveriş merkezi olarak yapılmış. Bugün dünyanın en iyi markaları, bu merkezde en gelişmiş, göz alıcı ve pahalı ürünlerini genç Rus müşterilerine burada sunuyorlar.
‘Kader işte’ diyordu birkaç yıl önce Türkiye’den Moskova’ya beraber yolculuk yaptığımız eski tüfek gazeteci. Haklı. Nereden nereye?
Bir zamanlar Türkiye’de (yalnız Türkiye’de mi?) ‘Kızıl Meydan’ denilince akla ‘Korku İmparatorluğu’ gelirdi. ‘Kızıl’ kelimesinin olanca olumsuz çağrışımı bu meydanın sırtına yüklenirdi. Şimdi Kızıl Meydan çok değişmiş. O artık kapitalizmin yeni sembollerinden biri olmaya aday.
Bu defa ‘şansıma’ Lenin’in mumyasının bulunduğu ‘türbe’ açıktı. Sıkılı yumruğu ve gergin yüz ifadesi, sadece üzerine düşürülmüş kuvvetli ışık altında komünist mistisizminin rötar yapmış bir gösterisini andırıyordu. Alabildiğine karartılmış mozolenin içi, kırmızı ve siyah taşlarla kaplıydı. Bugünkü değişen Rusya’da Lenin’in mozolesi, ‘komünizmin türbesi’nden öte bir anlama sahip değil.
GUM ile Lenin mozolesi arasında kalan Kızıl Meydan’ın etrafı kapitalist ürünlerle kuşatılmış ve komünist dönemden bir kalıntı görünümünde. Zira civardaki alışveriş merkezlerinde fiyatlar dolara endeksli. Meydan ise ezici çoğunluğu kapitalist ülkelerin ‘zincirsiz işçileri’, yani modern çağın vandalları olan turistlerin işgaline uğramış durumda. Cep telefonları vızır vızır çalıyor. Canon ve Nikon markalı dijital makinelerle çekilen fotoğraflar, meydanı, kendisine ait olmayan bir teknolojinin objektifine teslim ediyor, donduruyor.
Ve burası 1 Mayıs’lara, artık ‘fosillerin dansı’na dönüşmüş bulunan arkaik yürüyüşlere ev sahipliği yapmaya devam ediyor. Türkiye’de bile şubeleri bulunmayan büyük kapitalist markaların hepsi burada. Dükkanlar yüksek, dolara endeksli fiyatlarına rağmen müşteri kaynıyor. Civarda mevzilenen ‘underground’ gruplar şimdilik meydana sokulmuyor. Ama Rusya’da olmayacak şey yok. Gün gelir, o da yerini alır Kızıl Meydan’ın hızla değişen çehresinde.
Geçenlerde okuduğum bir yazıda Rus karakterinin ifratkarlığından ve cesaretinden söz ediliyordu. Batı’da tereddütlü adımlarla gelişen nihilizm, en müfrit örneklerini Rus entelijansiyasında verdi. Bizzat ‘nihilizm’ kelimesi bile Rus romancısı Turgenyev tarafından Batı’ya aktarıldı. Yani Ruslar Batı’dan gelen hareketleri alıp Batı’da olduğundan çok daha ileri merhalelere taşımayı bildiler. Bugün de, Kızıl Meydan’ın çevresindeki tüketim cennetlerine bakıldığında kapitalizmi Rusya’da, Batı’da görmediğimiz bir merhalenin beklediğini söyleyebilir miyiz? Son 10 yıllık gidişat bunun bir sürpriz olmayacağının işaretlerini veriyor.
Fakat problem şu galiba burada:
Rusya’da kapitalizm daha çok tüketim boyutunda ve yabancı sermaye girişi ağırlıklı bir seyir izliyor. Eski SSCB dönemindeki sanayi üretimi son on 10 yılda yarı yarıya azalmış durumda. Buna mukabil yabancı sermaye ve tüketim malları akışı oldukça yükselmiş. Petrol ve gaz gibi hammadde satışları hâlâ Rusya ihracatının en önemli kalemleri. Bu durum da Rusya’yı gelecekte tipik bir periferi ekonomisine itebilir. Üretimin dünya ile rekabet edecek şartlarda yapılmadığı her ülkenin başına gelen Rusya’nın da başına gelebilir.
Ne var ki imparatorluk kurmuş devletlerin genetik kodları kolay kolay değişmiyor. Türkiye gibi Rusya da tarihten gelen büyük devlet olma özelliğini sık sık hatırlayarak bulunduğu coğrafyada güçlü bir aktör gibi hareket ediyor. Belki de kendisine böyle bir mecra bulacaktır değişen dünyada Rusya.
17.09.2002
.
Petersburg’daki “bizim” Çeşme
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Petersburg’daki “bizim” Çeşme
Geçtiğimiz hafta Moskova’da olduğumu söylemiş; ama Petersburg’a da uğradığımdan bahsetmemiştim. Ne büyük bir dikkatsizlik benim için. “İnsan oralara kadar gider de sevgili Petersburg’a uğramaz mı?” diye içinden geçiren okuyucularım olmuştur eminim.
İşin doğrusu, başka bir program için gitmiştim oralara; ama yoluma yine Petersburg çıktı.
Bu defa Puşkin yahut Çar Köyü (Çarskoye Selo) denilen devasa bahçeye gittim. Nedim’in tasvirlerinden ve gravürlerinden anladığımız kadarıyla biraz bizim Sadabad’ı hatırlatıyordu. Belki biraz da Edirne’deki Sarayiçi’ni. Gelin görün ki bizim Sarayiçi ne kadar metrûk ve bakımsız durumda kaderini bekliyorsa, çarların ve çariçelerin bu engin zevk merkezleri de o kadar bakımlı ve alımlı durumdaydı. Gölünde yaban ördeklerini balıkları avlarken seyrediyor ya da sincaplarına kuruyemiş yedirebiliyorsunuz bu renkli bahçede.
Gölün etrafında bir tur atalım diyoruz. Solumuzda kule şeklinde bir bina var. Müzeymiş. “Adı ne?” diye soruyorum arkadaşlarım Adnan ve Selman’a. “Çeşme Baskını Müzesi” demezler mi? “Amman kaçırmayalım, girelim” deyip sürükledim peşimden onları da. (Çeşme Baskını üzerine geçen ay Zaman’da bir yazı yazmıştım hatırlarsanız; bilgilerimin henüz dumanı tütüyorken bu fırsat kaçmazdı doğrusu!)
Müzede 45–50 yaşlarındaki hanım görevli bize yardımcı oluyor. Rusya’nın ve bizim tarihimizin dönüm noktalarından biri olan bu savaş (daha doğrusu “baskın”) ile ilgili dev tablolar, savaşın cereyan şeklini gösterir krokiler, şemalar, savaşta kullanılan baltalar, savaş aletleri ve gemi topları, her Rus gemisinde bulunan koruyucu ikonalar, pusulalar, dürbünler ve… ve Çeşme’de Osmanlı gemilerinde asılı bulunan yarısı yanık bayraklar tavandan üzerimize sarkıyor… (Asırlar sonra da olsa bayrakları koklamak çok güzeldi.)
Kadın sürekli anlatıyor; bazan araya girip sorular soruyorum. Kadının zaten büyük olan gözleri daha da irileşiyor sorularım karşısında. Rus donanmasının İngiltere’ye uğradığında kılavuz kaptan olarak hangi İngiliz komutanı aldığını soruyorum. Şaşırıyor. Bilmediğini söylüyor ama ekliyor: “Garip. Bunu bana birileri daha sormuştu eskiden.”
Görevli kadın anlatmaya devam ediyor: “Aslında Çeşme baskını sırasında Osmanlı gemilerindeki silahlar bizimkilere göre daha gelişkindi. Daha yeniydi. Normal şartlarda Osmanlıların bizi yenmeleri gerekirdi. Ama önemli bir eksiklikleri vardı. Filoları, devşirme gemilerden oluşuyordu. Yani tek bir tornadan çıkma değildi. Bir deniz seferinde Venedik’ten ele geçirilmiş bir gemiyle, kendi tersanelerinde imal edilmiş gemi beraber savaşıyordu donanmada. Bu da iyi organize olmalarını engelliyordu. Oysa Rus gemileri tek bir tezgâhtan çıkmaydı.”
İlginç bilgilerdi doğrusu. Uzmanımız devam ediyordu anlatmaya: “Buna rağmen bizim Osmanlı donanmasını ‘normal’ savaş şartlarında yenmemiz zordu. Çünkü Osmanlı askerleri hâlâ çok iyi savaşıyorlardı. Nitekim Çeşme Limanı’nda yapılan ilk çatışma gündüz vuku bulmuştu ve bu çatışmada Rusların 623 kaybına karşılık, Osmanlıların kaybı birkaç kişiyle sınırlı kalmıştı. Oysa Çeşme Baskını gece yarısı yapılmıştı ve o zamana kadar gündüz savaşmaya alışmış olan Osmanlılar böyle bir baskını önceden tahmin edememişlerdi. Bu baskında bütün Osmanlı donanması yakıldı. Rusların kaybı ise gündüzki çatışmaların tersine 11 ölüyle sınırlı kaldı.”
Kadın görevli bunları anlatırken gözüm pencereden görünen gölün ortasındaki Çeşme Abidesi’ne takılıyor. Öbür yandan da Petersburg’un bir başka köşesinde gördüğüm Çeşme Kilisesi’ne kulaç atıyor hafızam.
Sonra zihnime üşüşen düşünceler birer birer firar ediyor müzenin camından:
Savaşlar da aslında medeniyetin bir parçasıdır. Zaferler kadar yenilgiler de bizi ve bugünümüzü besleyen medenî kaynaklardır. Kin, düşmanlık ve öfke, geçmişte kalmalıdır. Bugün bu müzede şahit olduğumuz üzere, istenirse savaşlar bile iki halkı, iki dünyayı, iki kültürü birleştirici, buluşturucu bir işlev yüklenebilir.
Ve bana asıl ağır gelen şeyi söyleyeyim mi size? Bırakın Çeşme Baskını gibi nisbeten orta ölçekli bir ayrıntıyı, İstanbul’un Fethi gibi dünya tarihinin akışını değiştiren bir büyük hadiseyi müzeleştirebildik mi bugüne kadar?
Ondan sonra kalkmış, “Büyük bir tarihimiz var” diyoruz. Oysa o tarihin büyüklüğünü idrak edemiyor ve sahiplenemiyorsak o tarih nasıl “büyük” olabilir ki? Büyük bir tarihimizin olması için zengin ve süngü gibi bir hafızamız olmalı. Bu da müzecilikle başarılır günümüzde. Bu noktada Ruslardan öğreneceğimiz o kadar çok şey var ki!
24.09.2002
.
Küreselleşmeyi fazla ciddiye almıyor muyuz?
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Küreselleşmeyi fazla ciddiye almıyor muyuz?
Küreselleşme, tek–boyutlu ve tek–yönlü bir süreç midir? Amerika’dan başlayıp Doğuya doğru akan bir sel, tabii bir afet midir? Dahası, kaçınılmaz mıdır? Ve en önemlisi de, hiçbir şekilde geri çevrilemeyecek bir kader midir?
Kelimelerin ve kavramların büyüleyici bir gücü var. Önce masumca girerler dünyamıza. Bir süre sonra temsil ettikleri gerçekliğin yerine kurulurlar. Ondan sonra gerçekliğin kendisini unutur, sadece o kavramlar manzumesinin gözlüğüyle görmeye başlarız. Küreselleşme, son 20 yılın en fazla kullandığımız kelimelerinden. Entelektüel dünyada “postmodernizm”le büyük bir yarış içinde. 11 Eylül’den sonra ise postmodernizmi solladığı kesin.
Bugün artık dünyayı “küreselleşme” açısından görmek revaçta. Her şey, din dahil, küresel açıdan ele alınıyor, yorumlanıyor, destekleniyor veya karşı çıkılıyor. Küreselliğe endekslenmemiş hiçbir şeyin pazar değeri yok neredeyse günümüzde.
Oysa kavramlar sonuçta birer araç, birer gözlüktür. Onları gerçekliğin birebir temsili olarak görmek son derece yanıltıcı olacaktır. Michael Mann’ın deyişiyle, küreselleşmeyi bir “kavramsal fil” haline getirmemeliyiz. Hikâyede geçtiği gibi, herkesin bir organını başka bir şeye benzettiği fil örneğini unutmayalım.
Küreselleşmenin “kaçınılmaz” olduğunu söylemek, küreselleşme söyleminin “içinden” konuşmak, onun tam da bize kabul ettirmek istediği belli bir küreselleşme görüşünün içine sığınmak demektir.
Oysa bizim entelektüel bağımsızlık gibi bir kaygımız yok mu? Bunun için de söylemlerle aramıza daima mesafeler koymamız gerekir. Küreselleşme söylemi ile de fazla sarmaş dolaş olmamakta yarar var. Çünkü küreselleşme, aslında çok “iri yarı” bir gerçekliği yakalama iddiasındaki bir kavramsal ağdır ve bu ağın içinden kaçan epeyce iri balıklar bulanmaktadır. Sonuçta küreselleşme, çağımızdaki belli bir gerçekliğin, bir değişimin, öncekilerden farklı olduğunu iddia ettiğimiz bir dönüşümün adı değil mi? Eğer ona “küreselleşme” değil de, “uluslar–üstüleşme” demiş olsaydık, çağımızın gerçeği değişecek miydi sanki?
Demek ki kavramların bizi fazlaca büyülemesine izin vermemeliyiz. Onlar gerçeğin kendisi değil, bizim belli bir gerçeklik hakkında ürettiğimiz söylemlerin ürünüdür, bu yüzden de her zaman her türlü çarpıtmaya ve büyülemeye açıktır.
Nitekim sekülarizasyon (dünyevîleşme) hakkında geçenlerde yayınlanan bir kitap, sosyal bilimlerdeki bu büyülenmenin bir örneğini sunuyordu. Ali Köse’nin yayına hazırladığı “Sekülerizm Sorgulanıyor” (Ufuk Kitapları) adlı kitaptaki makaleler, dünyadaki büyük sosyologların, Weber’in oyununa nasıl geldiklerinin muhasebesini yaptıklarını sergiliyordu. Weber’in, modernleşmeyle birlikte dünyanın büyüsünün bozulacağı, efsununu yitireceği yolundaki ünlü teorisinin sosyal bilimcileri on yıllar boyunca nasıl büyülediğini(!) açıkça görebiliyorsunuz kitapta.
Mesela Peter Berger, sekülarizasyon hakkında koca kitaplar yazmış bir din sosyoloğu bugün, bütün o çabalarının nasıl boşa gittiğine yanıyor. Ve sekülarizasyon kavramının mesleğini nasıl büyülediğinin analizini yapıyor.
Dolayısıyla yarın öbür gün biz de küreselleşme hakkında böyle düşünmeye başlayabiliriz. O da neticede bir değişimi anlatmak üzere seçtiğimiz bir terimden başka bir şey değildir. Üstelik, küreselleşme konusunda çok farklı yorumlar da var. Mesela bazılarına göre neredeyse insanlığın doğuşundan itibaren başlıyor küreselleşme. Bazılarına göre ise Roma, Bizans, Osmanlı, İngiliz vs imparatorlukları da kendi devirlerine göre küreselleştirdiler dünyayı. Hatta bazı iktisat tarihçilerine bakılırsa, 19. yüzyılın ortalarında dünya, bugünkünden daha küreseldi, zira Avrupa’nın sömürgeci devletleri yerkürenin neredeyse bütününü sömürgeleştirmişlerdi!
Oysa bugünkü küreselleşmenin Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla çok yakından ilişkili olduğu biliniyor. En azından bu blok parçalanmasaydı küreselleşmenin bugün ulaştığı kıtalararası homojenliğe ulaşması mümkün olmayacaktı. Bu yüzden küreselleşme ile Avrasya arasındaki sürtüşme ve gerilim, dünyanın başka bölgelerinde yaşanandan daha yoğun bir şekilde cereyan ediyor.
18–21 Eylül günlerinde Antalya’da düzenlenen Diyalog Avrasya Platformu’nda eski Sovyetler Birliği ülkelerinden gelen aydınların küreselleşme konusunda söyledikleri bizim için büyük önem taşıyor. Üstelik AB karşısında bir “Avrasya seçeneği”nden sık sık söz edildiği bir ortamda toplantıdan çıkan sonuç, bir yandan küreselleşmeyi kavramsal olarak sorgularken, öbür yandan, çağımızın bu gerçeğini kendi inisiyatifimize nasıl alabileceğimizi düşünmek gerektiği yolundaydı.
Avrasya alternatifini tartışmayı gelecek haftaya bırakalım.
01.10.2002
.
Avrupa’nın kurucusu Kanuni’dir!
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Avrupa’nın kurucusu Kanuni’dir!
Son haftalarda ne olduysa Avrupa’nın Romalı kimliği, çağdaş mahiyeti ve bunların oluşmasında İslam’ın rolü üzerine çeşitli kitaplar okudum.
Remy Brague’ın “Avrupa: Roma Yolu” adlı kitabı, Avrupa’nın yeniden Romalı olmaktan başka çıkar yolu olmadığına ilişkin güçlü iddiasıyla etkiledi beni. Romalı, yani kendisi dışındaki kültürleri kendisine katmak, onları dışlamamak yönündeki tavrın Avrupa’nın önündeki tek seçenek olduğunu söylüyor Brague. Avrupa ya Romalı tavrına geri dönecek ve İslam başta olmak üzere diğer kültürlere ve toplumlara kapısını ardına kadar açacak ya da kendi içine kapanıp Karanlık Çağ’a haşmetli bir adım atacak!
Okuduğum bir başka kitap, Joseph Fontana’nın “Çarpıtılmış Bir Geçmiş: Avrupa’yı Yeniden Yorumlamak” adlı harikulade çalışmasıydı. (Tabii Türkçe tercümesinde ilk ve asıl başlığın (“Çarpıtılmış Bir Geçmiş”) yayıncı tarafından “uçurulmuş” olduğunu eklemeliyim.) Gerçek bir tarihçinin soğukkanlılığı ve hakikat-perverliğiyle ortaya çıkan o hep sevdiğim “aykırı” yorumlardan birisi bu. Fontana’ya göre ne bizim bildiğimiz Karanlık Çağlar o kadar karanlıktır, ne de Rönesans zannettiğimiz kadar aydınlık!
Her ikisi de Avrupa’yı anlamak bakımından son derece önemli olmakla birlikte, üçüncü (ve ne yazık ki Türkçeye en önce çevrilmesi gerektiği halde henüz dilimizin hazinesine kaydı geçmemiş bir) kitap, başucumda ne zamandır: “Europe and Islam” (Avrupa ve İslam). Orta Çağ tarihi üstadı Franco Cardini imzasını taşıyan bu çarpıcı kitap, gerçekten bilinenlerden son derece farklı bir Avrupa öyküsü anlatıyor bize.
Floransa Üniversitesi’nde ders veren İtalyan tarihçi Cardini, İslam’ın Avrupa tarafından önyargılar, yanlış bilgilendirmeler ve aleyhte yayınlar yüzünden gerçek mahiyetiyle anlaşılamadığını vurguluyor. Eğer bu önyargılar ve yanlış bilgilendirmeler ve çarpıtmalar olmadan bakarsak tarihe, Avrupa ile İslam arasında sanıldığından daha derin ve güçlü bağlar mevcut olduğunu görürüz.
Cardini, hep tekrarlanan Endülüs’le yetinmiyor bu konuda. İtalyan olmasının avantajından yararlanarak Sicilya ve Napoli İslam medeniyetinin izlerini takip ederek Avrupa kültürüne beşiklik yapmış olan İtalyan kültüründe İslam faktörünü de inceliyor.
Mesela 827 tarihinde vuku bulan Sicilya’nın fethi ve Palermo’nun kuşatılması sırasında Napoli şehri idarecilerinin Bizanslılara karşı Müslümanlara yardım ettiklerini yazıyor. Yine mesela, Weber’in o çok büyük ayrıcalıklarla donattığı Hıristiyan Avrupa sahil şehirlerinin İslam’ın Avrupa’daki yayılmasının bir ürünü olduğunu söylüyor. Hatta ne söylüyor biliyor musunuz? 9. yüzyılda Kurtuba’da Hıristiyan hocaların Arapça hat meşk ettiklerini. Cardini’ye göre bu işe kendilerini o kadar kaptırmışlardır ki papazlar, kendi kutsal kitaplarını ve Kilise Babalarının yazılarını yazma işini ihmal etmeye başlamışlardır. Ya Sicilya’daki Arap şiiri? Onu dinlemeye her tarafına yayılmış olan derin hüzünden dolayı kalp dayanmaz, diyor tarihçi. Hatta Sicilya’nın Normanlarca fethini müteakip kurulan yeni Hıristiyan yönetim boyunca Arap memurlar sadece alt düzey memurluklarda değil, divanda bile görev yapmaya devam etmişler.
Cardini’ye göre Avrupalılar aslında 18. yüzyıla kadar bugünkü gibi bir önyargı seliyle kaplanmış değillerdi. Fakat 19. ve 20. yüzyıllarda Batı kültüründe bir “kısa devre” meydana geldi. Bunun sonucunda Arap veya İslam olan ne varsa, Avrupa kültürünün ötekisi olarak kabul edilmeye başlandı ve bu kültürün iliklerine işlemiş bulunan İslamî damga, kazınmaya çalışıldı. Ama nafile.
Çünkü “İslam, Avrupa’yı etkilemiştir” demek bile hafif kalır yazar göre. İslam, Avrupa’nın doğrudan doğruya kurucu unsurudur. Hatta bir adım ileri giderek denilebilir ki İslam olmasaydı Avrupa da olmazdı.
Eğer, diyor tarihçimiz, antik coğrafyacıların tasvirlerinin ötesine gidip de modern Avrupa kavramı ve Avrupa kimliğinin nasıl ve ne zaman doğduğunu kendi kendimize soracak olursak, İslam’ın, onun vücuda gelmesinde (negatif de olsa) bir faktör olduğunu fark ederiz. Bazı tarihçiler (paradoksal olarak) Hz. Muhammed’i Avrupa’nın ‘kurucu babası’ olarak selamlıyorlarsa da, benzer bir rol Fatih veya Kanuni’ye neden atfedilmesin? Onlar ki Avrupa kıtasını kendini savunmak ve tanımlamak zorunda bırakmışlar ve böylece, Avrupa kimliğinin oluşması için bir “Öteki” duygusunu oluşturmuşlardır.
Tarihçinin söylemek istediği, bu Öteki’ni, yani İslam’ı bir an için aradan çıkardığınızda Avrupa tarihinin geçmişini olduğu gibi bugününü de boydan boya yırtmış olursunuz.
Avrupa ile ilişkilerin tarihine daha farklı bakmak zorundayız artık.
08.10.2002
.
Avrupalı olmak ne demektir?
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Avrupalı olmak ne demektir?
“1994 güzünde Litvanya’daki çeşitli üniversitelerde ders verirken” diyor Cambridge Üniversitesi tarih hocalarından Jonathan Steinberg, “öğrencilerime Avrupa’yı nasıl tanımladıklarını soruyordum. Bana ‘Beyaz Rusya sınırının batısındaki her şey’ cevabını veriyorlardı. Avrupa onlar için Sovyetler Birliği’nden kurtuluş ve Avrupa Birliği gibi Slav–olmayan topluluklara katılım anlamına geliyordu.”
Bizim de Avrupa karşısındaki tavrımız, Litvanyalı öğrencilerin tavrından farklı değil esasen. Avrupa, neredeyse, Kapıkule’den itibaren başlayan bir “yer”dir gözümüzde. “Batımızda” kalır; ama tam da “nerede” başladığı ve bittiği bilinmez. Biraz deşerseniz ortak muhayyilemizi, onun aslında bir toprak parçası, yani coğrafî bir alandan çok, “bir türlü sahip olamadığımız her şey”i temsil eden “ideal” ve “özlem” olarak anlaşıldığını fark ederiz.
Kısacası, bizden olamayacak kadar “yüce bir ideal” ve bizim ulaşamayacağımız kadar “uzak bir yer”dir Avrupa. Bu yüzden hem coğrafî, hem de fikrî bir farklılık üzerine kuruludur. Avrupa’ya ulaşmak, Avrupalı gibi olmak, Avrupa ile bütünleşmek Türk elitinin vazgeçilmez sevdasıdır hâlâ. (Bilgi Üniversitesi’nin “Avrupa Etütleri” adıyla başlattığı yüksek lisans derslerinin alt başlığını “bütünleşebilmek için” koyması, bu değerli programı koyanların, Avrupa ile “ilişkiler”in bütünleşmekten başka bir alternatifi olamayacağını düşündüklerinin göstergesi değil midir?)
Oysa Avrupalılık, coğrafî bir imtiyaz beratı olmadığı gibi, Avrupalı olunca yan gelip yatabileceğiniz bir kuş tüyü yatak da değildir. Avrupa yekpare bir siyasî ve kültürel bütün değildir (hâlâ); istisnaları her daim bol olmuş bir coğrafyadır; nihayet Avrupalı kimliği, bir defa bulunmuş ve ondan sonra asla ve kat’a değişmemiş bir kimlik değildir.
Sırayla gidelim:
Avrupa bir coğrafya mıdır? Cevaplar muhtelif. Hem evet, hem hayır. Hayır, çünkü Avrupa bir kıta değildir (kıta olsaydı ta kuzeydeki İzlanda adasının ne işi vardı Avrupa’da?). Onu Asya’dan kesin olarak ayırt eden bir coğrafî sınır da bulunamaz. Bakmayın bizim Boğaz Köprüsü’ne “Asya ile Avrupa’yı birleştiriyor” dememize; başkaları da Ural dağlarını ya da Volga’yı sınır olarak gösteriyorlar. Aslında Paul Valery’nin dediği gibi Avrupa coğrafî olarak Asya’nın bir burnundan ibaret değil midir?
Evet, çünkü Avrupa’ya özgü gelişmelerin (Aydınlanma, Roma, Yunan, Yahudi–Hıristiyan mirası, Rönesans hümanizmi ve bireycilik, sivil haklar ve demokrasi…) büyük ölçüde bu coğrafyada ortaya çıktıkları ve serpildikleri ortada. ‘Peki bu temellerin ne kadarı Avrupa’ya özgüdür?’ diye düşününce, karşımıza çıkan manzara şu oluyor: Hıristiyanlık da, Yahudilik de, Yunanlılık da, aslında bugün Avrupa diye bildiğimiz coğrafyanın mahsulleri değil. Akdeniz’in doğusundan gelip Avrupa’da vatan tutmuş ve bugünkü filizlenmesini burada başarmıştır her üçü de.
Remy Brague’ın son derece haklı olarak belirttiği üzere, Avrupalı eşittir Romalıdır. Yani Avrupa’nın dışında doğmuş bulunan bütün bu inançlar ve kültürler, Romalılaştırılarak Avrupa’nın malı haline getirilmiş, Roma’nın filtresinden geçtikten sonra Avrupa kimliğinin kurucu unsurları olmuşlardır. Ama Romalılık, dışlayıcı değil, içine alıcı, hazmedici bir kimliktir ve bu yüzden de sabit bir kimlik olmaktan ziyade, kendisi gibi olmayanları içine aldıkça zenginleşen ve onların getirdiği zenginlikten ürkmeyen o kendinden emin bir tavrın eseridir.
Bu yüzden de Avrupa’nın İslam’la ilişkisi, son derece öğreticidir. 16. yüzyıla, hatta Voltaire gibi Aydınlanmacılara kadar İslam’ı temsil eden Osmanlı, Avrupa’nın olumsuzluklarına tutulan bir ayna işlevini görmüştür. (Voltaire’in Fransa ile mukayese ettikten sonra Osmanlı yönetimine “demokrasi” demekten kendisini alamadığını daha önce yazmış olmalıyım.) Yani kısmen İslam’ın Avrupalı kimliğin oluşumuna dahil edilmesi gibi bir süreçten bahsedebiliriz bu tarihlerde. Ama özellikle 19. ve 20. yüzyıllarda, Avrupa’nın Romalılığı, yani kendisinden farklı olan kabul etme yetisi ve kendine güveni “Türk korkusu” yüzünden dumura uğramış ve kendisinden farklı olanı dışlamaya, ezmeye, sömürmeye, kendisine benzetmeye başlamıştır. Bu ise aslında, “Avrupalı” kimliğinin aşınmasına ve giderek yok olmasına giden yolu açmak anlamına gelmiştir.
Avrupa’nın pek çok düşünürü bugün Avrupa’nın yeterince Avrupalı olmadığını, dahası, Romalılıktan gelen Avrupalı hazmediciliğini yitirdiğini söyleyip dururken biz Avrupa’yı sanki sabit bir “öz”, değişmez bir “coğrafya” ve bir kere üzerimize taktık mı bir daha çıkartamayacağımız bir “rütbe” şeklinde algılıyoruz. Tabii ki, bu hay huy içinde İspanyol aydınlarının, tıpkı bizimkiler gibi, 20. yüzyılın başlarında bile “Avrupalılaşalım mı yoksa İspanyollaşalım mı?” tartışmasını yaptıklarını gözden kaçırıyoruz.
15.10.2002
.
Osmanlı tokadı ve Avrupa
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı tokadı ve Avrupa
Seçim meydanlarına çıkınca eteklerdeki taşlar daha bir kolay dökülebiliyor galiba. Kitlelerin elektriği, en usta hatipleri bile tuzağına düşürmekte mahir.
Televizyon ve basın karşısında kelime iktisadına fevkalade riayetle sarf edilen sözlerin yakası bir bir açılıyor meydanlarda. Seçmenlere “damardan” mesaj vermenin arenası oluyor böylece seçim meydanları.
Seçmen şöyle düşünüyor olmalı: Bizim “reis” Tv’lerde öyle konuşmak zorunda kalsa da, sen asıl meydanlarda söylediğine bak! Böyle olunca da seçim mitingleri, liderlerin nihai ve çekirdek mesajının kitlelerin zihinlerine zerk edildiği, buna mukabil kitlelerden bağlılık yeminlerinin alındığı bir nevi modern “biat merasimleri”ne dönüşüyor.
Böyle bir biat merasiminde söylendiğine şahit olduğumuz “Osmanlı tokadı” lafı, hakiki bir tokat gibi patlamış olmalı kitlelerin muhayyilesinde. Bu sözün, yakıcı içeriğiyle tutuşturduğu 700 yıllık bir mazi deposu, artık cayır cayır yanmaktadır.
“Brüksel sevdalılarına sandıkta bir Osmanlı tokadı vuracaksınız!” Brüksel, yani Avrupa ile “siz”, yani Osmanlı, gayet mahir bir şekilde karşı karşıya konulmuş bu sözde. Brüksel sevdalıları, ağızlarının payını almalıdırlar.
Siyasi polemiğe girmeden bu sözde mündemiç çatışma kalıbını bir süre sorgu odasına almak istiyorum izninizle. Acaba “Avrupa” adlı bir bütünden bahsedebilir miyiz? Bu nasıl bir “bütün”dür eğer bütünse? Ve Avrupa ile kendimizi bu kadar karşıt kutuplara yerleştirdikçe bize, “Öyleyse ne işiniz var kapımızda?” diye sormazlar mı?
“Avrupa” ile “Biz” çatışması, aslında büyük ölçüde kafalarımızda yaşanıyor. Gerçekte hiç böyle bir çatışma yoktu, demiyorum elbette; ama bugün kullandığımız anlamda bir “çatışma efsanesi”, tarihte vaki olmadı hiçbir zaman. Biz Osmanlı bağlamında “Avrupa” derken Osmanlı’nın, tarihinin şu veya bu döneminde düşmanı olmuş hemen bütün devletleri aynı çuvala dolduruyoruz farkına varmadan. Yani Avrupa, bizim için, hiçbir zaman uyuşmadığımız, dolayısıyla da uyuşamayacağımız öteki’dir.
Acaba birleşik bir Avrupa hiç var oldu mu tarihte? 15. yüzyıldaki Avrupa ile 19. yüzyıldaki Avrupa resmi aynı mıydı? Hatta bugün soyutladığımız anlamda bir Osmanlı hiç var oldu mu? Yoksa “birleşik” bir Avrupa tehlikesi kadar hiç değişmeyen bir “Osmanlı” kurgusu da realiteden çok, kafalarımızda vuku bulan bir çatışmanın mahsulü müdür?
Bu çatışmacı ve toptancı yaklaşımın görmemizi engellediği çok önemli bir ayrıntı var: “Osmanlı Devleti, Avrupa devletleri karşısında yenilmeye başlayınca onu anlamaya çalıştı; ama bir türlü başaramadı” diyoruz ya sık sık, buradaki Avrupa’nın tam olarak ne olduğunu bildiğimizden emin değilim. Gerçekte, savaştığımız Avrupa hangisiydi?
Osmanlı Devleti, gerçekte Batı medeniyetinin asıl büyük güçleri olan Fransa ve İngiltere gibi Batı Avrupa ülkeleriyle 18. yüzyıl sonuna kadar hemen hiç savaşmadı. Hollanda ve Portekiz’le Umman Denizi’nde egemenliği kaptırmamak için savaşmıştı. İspanya ile rekabeti de hemen yalnız 16. yüzyıla inhisar eder. Dikkat edersek, Osmanlıların daha çok Bizans, Balkan devletleri, Avusturya, Habsburg, Venedik ve sonra da kuzey komşumuz Rusya gibi Orta ve Doğu Avrupa devletleriyle savaştığını görürüz. Ve işin ilginci, bu devletlerin bir kısmıyla iyi geçinebildiği dönemlerde diğerleriyle savaşabilmiştir. Fransa’ya kapitülasyonların verilmesinin bir sebebi de budur.
Dahası, biz Avrupa’yı bir bütün olarak görmeyi alışkanlık haline getirdiğimizden, Osmanlı Devleti’ni tek tek bu devletlerle karşılaştırmak yerine, her birinin eksilerini (galibiyetlerimizi) bir tarafa atıp hep artılarını (mağlubiyetlerimizi) toplayıp karşımıza koyuyor ve mukayesemizi bu hiç de adil olmayan denklem üzerinden yürütüyoruz. Oysa bire bir savaştığında yenemediği ve yenemeyeceği hiçbir devlet yoktu Osmanlı’nın. (Nitekim Napolyon da ilk yenilgisini Osmanlılardan almamış mıydı?)
Öyleyse Avrupa dediğimiz İspanya mıdır yoksa Venedik, Fransa veya Almanya mıdır? Peki İspanya’da matbaa yasaklanmamış mıydı? Ve engizisyonun kalkması için neden 1820’lere kadar beklenmişti? Bu nasıl bir Avrupa’dır?
Öbür taraftan Türklerden ibaret olduğunu söyleyebilir miyiz Osmanlı’nın? Elbette hayır. “Sicill–i Osmani”ye şöyle bir göz atmak bile yetecektir Osmanlı insanının ne kadar zengin bir milliyetler manzumesine mensup olduğunu anlamaya. Sokullu Mehmed Paşa Sırp’tır; Nizam–ı Cedid’in kurucusu sayılan Mahmud Raif Efendi ise İngiliz! Osmanlı demek, bütün bu farklı milliyet ve inançtaki yeteneklerin hiçbirini dışlamadan, onların daha üst bir Osmanlı kimliği altında memlekete hizmet edecek kıvama getirilmesi hadisesidir.
Yani o meşhur “Osmanlı tokadı”nı atanlar yalnız Türkler değil, aynı zamanda Osmanlı şemsiyesi altında bir araya gelmiş olan 72 milletin mensuplarıydı!
22.10.2002
.
“Ölü bebek kokuları” yakmıyor mu genzinizi?
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
“Ölü bebek kokuları” yakmıyor mu genzinizi?
“Olası” Irak operasyonu. Hijyenik, pürüzsüz ve şifa verici bir operasyon olacağı söyleniyor bunun.
Sistemin içinden habis bir uru (Saddam), en hassas ve uzay teknolojisinin sağladığı en mükemmel aletlerle çekip çıkartacak bir ameliyat olacakmış bu operasyon.
Bilmiyorum, Baudrillard biraz abartmış mıydı 10 küsur yıl önceki Irak “savaşı”nın hiç olmadığını söylerken? Gerçekten de savaşlar artık sadece ekranlarda mı cereyan ediyor? Hatırlayın, bir gece yarısı CNN’in bize gösterdiği, koyu yeşil bir gökyüzünde uçuşan ateşböceklerinden ibaret değil miydi? Neydi sahiden de onlar? Eğlenceli havai fişeklere daha çok benzemiyor muydu o düştüğü yerde onlarca metrelik çukurlar açan bombaların karanlık gökyüzündeki parlak izleri?
Savaş ve eğlence… Günümüzün gözde reyting–avcısı şovları.
Futbolun reytinginin bu denli yüksek olmasında, o çok bilmiş çığırtkanlarının dimağımızın zaaflarına üfürdükleri savaş naralarının rolü yok mudur dersiniz?
Her şey bir film karesinin müstekreh sıradanlığına sıkıştırılmış durumda bugün. Sevgilisini 54 yerinden bıçaklayan adamın kanlı “vahşeti”yle Berat Kandili’nin o uhrevî atmosferi eşitleniyor ekranlarımızda. Topuğundan vurulan “sanatçı”ya tahsis edilen özel saatler, 5 kardeşiyle bir çadırda yaşama mücadelesi veren 12 yaşındaki kızın hazin hikâyesinin üzerine salıyor kapkalın gölgesini.
Ekranlar, günümüzün zihin kontrol araçları olup çıkıyor. Yalnız ekranlar mı? İnternetten yazılı basına kadar her iletişim ortamı, vermek istediği mesajı haberlerin vasıtasıyla zerk ediyor beyinlere.
“Haber (medium) bir MESAJ’dır.” demişti McLuhan. Şimdi ise şunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz: “Haber bir MASAJ’dır.” Her haberiyle beyinleri yoğuran ve onu istediği şekilde terbiye eden ve yönlendiren usta işi bir masaj.
Tele–voleler ve seçim–volelerin ötesinde bir kan gölünün ortasında yüzmüyoruz muyuz? Terör, savaş, şiddet… Hiç eksiliyor mu etrafımızdan?
Filistin’de babasının koltuğunun altında çırpına çırpına can veren küçük Muhammed’in yürek paralayan hikâyesini çoğu kanal işlenmeye değer bile görmedi oysa.
Ve “olası” Irak operasyonu kapıda yine. Yine düştüğü yerde kraterler açan bombalar, yine isimsiz ölüler manzumesi, yine masum çocuk kanlarından dereler.
Ekranlarımızın başında çaya batırdığımız kurabiyeyi ağzımızda eritirken, bu “temiz”, bu “hijyenik”, bu “hayırhah” operasyonu olanca kayıtsızlığımızla izleyeceğiz yine “insanlık ailesi” olarak! Bu zayiatlara bakıp bakıp Saddam’a kinleneceğiz belki de. Onun, sadece onun sebep olduğunu düşüneceğiz bu kadar telefata.
Doğrudur. Saddam, suçludur. Pek çok benzer diktatör gibi yaptıklarının hesabını vermelidir. Ama Saddam’a hesap verdireceğiz diye de yüz binlerce masumun kanının akıtılması gerekmiyor ki? Eğer bu temiz bir operasyon olacaksa gerçekten de, vücudu el bombasıyla parçalayıp çıkartamayız uru içinden.
Bünyeyi boydan boya yırtan bir operasyona hiç temiz, hijyenik ve başarılı denilebilir mi?
Ya onun narına yananlar? Onları hiç düşünen var mı? Şu petrole bulanmış haliyle çırpınan karabatak kadar olsun kederlenebildik mi bir sığınağa girmiş 300 çocuğun “yanlışlıkla” atılan bir bombayla diri diri kebap edilmesine?
Var olasın Cüneyt Özdemir; sen de olmasan 10 küsur yıl önce sınırlarımıza yığılan Kuzey Iraklı mültecilerin ölen bebeklerinden yükselen buğu, o temiz(!) atmosferimize değmeyecekti hiç. O vakitler sınırlarımıza vuran iltica dalgası sırasında, açlık ve hastalıkların hemen her zaman ilk kurbanları olan bebekler, alelusul kazılan mezarlara gömülmeye başlanmış büyükleri tarafından. Bir süre sonra tuhaf, mültecilerin daha önce hiç rastlamadıkları, tarife gelmez bir koku kaplamaya başlamış ortalığı. Neden sonra anlaşılmış ki, bu tuhaf ve insanı iliklerine kadar ürperten koku, yüzlerce ölü bebeğin toprağın altına emanet olarak bırakılan tazecik bedenlerinden tütmektedir.
Ya böyle işte, savaşların ardından ılgıt ılgıt tüter ölü bebek kokuları. Ki onların adlarını tarihler yazmayacaktır asla.
Ekranlara çivilenmiş dimağlarımıza onların kokularını duyurabilme şansımız var mı?
29.10.2002
.
Leibniz: Padişah’a karşı Çar
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bu Leibniz muhabbeti de nereden mi çıktı? Birkaç ay önce şöyle bir dokunup geçmiştim ona; o kadar çok kişiden “Biz hazreti böyle bilmezdik” tepkisi aldım ki, biraz daha gayret edeyim de, Leibniz nam feylesofun karanlık kuytularına birkaç pare gün ışığı daha düşüreyim dedim ister istemez.
Önce eski bilgilerimizi bir tazelemeye ne dersiniz?
Leibniz, Descartes sonrası felsefenin en önemli birkaç isminden birisi. Hatta mümkün olan dünyaların en iyisinde yaşamakta olduğumuza dair iyimser görüşü, “Candide” adlı eserinde Voltaire’in hiciv oklarına maruz kalacaktır.
İşte felsefe tarihlerindeki o soyut Leibniz, gerçekte hükümdarlara danışmanlık yaparak geçimini sağlayan biriydi. Alman hükümdar ailesi Welfenlerin hizmetinde bir ömür geçirmiştir. Siyasî ve hukukî meselelerde danışmanlıktan öte raporlar da yazan Leibniz, 1672’de hızını alamayıp Fransa Kralı 14. Louis’ye de bir rapor sunmuştur. Latince kaleme aldığı raporda Kral’a Mısır’ı almak için fırsat bu fırsat demektedir.
Çünkü Leibniz’e göre Osmanlı İmparatorluğu dağılma dönemindedir ve bünyesindeki halklar “bir kurtarıcı güç”ün gelip kendilerini azat etmesini beklemektedirler. (Ne tesadüf: Amerikalılar da Saddam’ın elindeki ‘Irak halkları’ için aynı şeyi düşünmemişler miydi?) Leibniz şu sözlerle kabartıyordu Kral’ın iştahını:
“Mısır savaşından beklenen başarı kazanılırsa, bu başarının, savaşın galibine denizlerdeki egemenliği, doğu ile ticaret yollarına hakimiyeti, Hıristiyanların başkomutanlığını, Türk imparatorluğunun yıkımını (bu başarının tek sahibi Fransa olacaktır) Hıristiyan dünyasıyla ilgili işlerin idaresini, ‘Doğu İmparatoru’ unvanını ve bunun şerefini ve ‘evrenin hakemi’ olmanın getireceği paha biçilmez şanı sağlayacağı muhakkaktır.”
Bu satırlar, onun filozofluğuna yakışıyor mu? Buna siz karar verin ama Leibniz’in bu raporunda bile samimi olmadığını iddia edenler var. Buna göre hazret, aslında Fransızların dikkatini Almanya’dan uzaklaştırmak için böyle bir hileye başvurmuştur. (“Evrenin hakemi” olmak kimin ağzını sulandırmaz ki?) Allah’tan, 14. Louis bu oyuna gelip de Osmanlılarla arasını bozmaya kalkmamıştır. Lakin Leibniz’in Mısır’ı işgal projesi, tam 126 yıl sonra Napolyon eliyle yürürlüğe konulacaktır.
İşte Aydınlanma Çağı’nın filozoflarından biri. Doğrusu Aydınlanma Çağı’nda adam gibi “aydınlanmış” birisini aramayın boşuna. Zira bulamazsınız. Bir olgudan ziyade efsanedir çünkü bize anlatılan Aydınlanma.
En katı Aydınlanmacı görünenlerin bile ne marifetleri olduğunu ben değil, 10 ciltlik İngilizce Felsefe Ansiklopedisi’ne yazdığı maddede ünlü fikir tarihçisi Crane Brinton söylüyor.
18. yüzyıl Paris’inde halk, iyileştirici gücüne inandıkları için bir rahibin mezarına akın akın gitmektedir. Hayır, yaralarının üzerine pansuman yapmak için değil, düpedüz yemek için! Bu bâtıl inancın önüne geçmek isteyen Kral ise hızla bir başka bâtıl inanca sarılacaktır: Mezarın etrafı demir parmaklıklarla kapatılır ve üzerine de bir levha asılır. Levhada şunlar yazılıdır: “Kral’ın emriyle Tanrı bu yerde mucize gösterilmesini yasaklamıştır.”
Türkiye’de Aydınlanma hakkında ahkâm kesen propagandistlerden siz hiç böyle bir Aydınlanma manzarası işittiniz mi?
Leibniz, kafasındaki ideal toplum görüşünü uygulayacak birilerini aramaktadır ısrarla. Tam bu sırada Rus Çarı Büyük Petro’yu keşfeder. Rus İmparatorluğu’nu kendi fikirleri için muazzam bir laboratuvar olarak gören Leibniz, sonunda Petro’nun danışmanı olmayı başarır ve ona, reform projesinde ilk işinin mektepler açmak olduğunu söyler. Ona, Osmanlıların müşfik kucağına sığınmış olan Demirbaş Şarl’ın yokluğunda bile İsveç’teki işlerin tıkır tıkır yürüdüğünü, bunun da o yıllarda Avrupa’da şöhret bulmuş İsveç okulları sayesinde başarıldığını yazar.
Zaten İsveç’le görülecek hesabı olan Çar’ın aklı bu işe yatar ve yeni başkenti St. Petersburg’da birbiri ardına okullar açar. Leibniz’in Bilimler Akademisi teklifi de Petro’nun hoşuna gider ve Akademi’yi kurmaya girişir. Bu arada Leibniz, Çar’dan beklediği 500 dükalık maaşını tahsil edemeden ölür (1716) ama Fransızlar daha garip bir şey yaparak Petro’yu o anlı şanlı Fransız Akademisi üyeliğine tayin ederler! Tabiatıyla Petro da çok hoşnut olur bundan ve saygıdeğer Akademi’ye bir teşekkür mektubuyla birlikte Hazar Denizi’nin yeni yaptırdığı haritasını gönderir.
Şimdi sıkı durun: Yıllar önce, Çar’ın can düşmanı olan Demirbaş Şarl, Petro’ya karşı Narva Savaşı’nı kazanmıştır. Zafer haberi gelir gelmez kaleme kâğıda sarılan filozofumuz, Şarl’a, Moskova’yı ele geçireceği ve Petro’nun işini bitireceği günü sabırsızlıkla beklediğini yazmıştır.
Ah bu Aydınlanmacıların dayanılmaz muğlaklığı!
15 Haziran 2003, Pazar
.
Koçi Bey hangi kartelin adamıydı?
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Duraklama, gerileme, çöküş. Bu ithal ve tercüme kavramlara bu denli bağlılık ve hürmet neden? Osmanlı tarihinin yarısından fazlasını, yani 624 yılın neredeyse 350�sini içerisine tıkıştırmaya gayret ettiğimiz bir �kavramlar hapishanesi� içerisindeyiz tarih okurken…
Kimin kavramlarını telaffuz ediyoruz? Daha doğrusu, Cemil Meriç�e bir daha rahmet dileyerek soralım: Kimin deli gömlekleri bunlar?.
Sormaya devam edelim öyleyse; sormaya, yani düşünmeye.
Çağımızın �teorik teröristi� Jean Baudrillard bir yerde der ki: �Tarihimiz de yolunu kaybetti ve yapma bir uydu gibi etrafımızda dönüp duruyor.�
Tarihimiz, bizden uzaklaşmış, yabancılaşmış ve sanki kopmuş bir ada yahut sürgüne yollanmış bir gemi gibi etrafımızda seyrediyor ama bir türlü kara sularımıza giremiyor çünkü önyargısız bir liman bulamıyor.
Vaktiyle, 18. yüzyılda İtalyan Kont Marsigli ve �içimizdeki yabancı� Dimitri Kantemir, �Osmanlı inhitatı�ndan, yani gerilemesinden söz ettiler. Gariptir, bugün biz onlardan fazla savunur olduk bu �iddia�yı.
Hem içeriden bazı �gözlemciler� de �aynı� şeyi söylemiyorlar mıydı? Osmanlı Devleti�nin gerilemekte olduğunu bizzat Osmanlılar da itiraf etmiyorlar mıydı? Bunlar arasında en bilinenleri Defterdar Sarı Mehmed Paşa, Lütfi Paşa, Gelibolulu Mustafa Âli. Lakin en popüler isim, Koçi Bey.
Koçi Bey�in söyledikleri o kadar ciddiye alınmıştır ki, neredeyse onun �Osmanlı� dediğimiz bu karmaşık yapının röntgenini mutlak bir objektiflikle çektiği zannedilmiştir.
Beraber katıldığımız bir panelde, kendisi işletme hocası olan bir dostumu uyarmak zorunda kalmıştım. Koçi Bey, diyordu, devleti bir işletme olarak düşünüyor ve ondaki aksaklıkları tespit ediyor, sebeplerini deşifre ediyor ve hal çarelerini ortaya koyuyor.
Tabiatıyla işin işletme kısmını bilmem lâkin bildiğim bir şey varsa, Koçi Bey�in söylediklerinin doğruluğuna böylesine şeksiz şüphesiz inanmanın bilimsellikle hiçbir alakasının olamayacağı.
Mesela Koçi Bey�in eleştirdiği değişimlerden birisi, timar sisteminin terk edilip iltizâm�a geçilmiş olmasıdır. Bu değişim, onun tesiriyle hemen bütün kitaplarda bir �bozulma� alameti olarak ele alınmıştır. Peki ama neden �bozulma� olsun bu?
Oysa biliniyor ki, timar rejimi, akçenin kıt, ateşli silahların ise çoğunlukla toplardan ibaret olduğu döneme mahsustur. Nüfusun arttığı, Amerikan gümüşünün akmaya başlamasıyla akçenin bollaşıp değerinin düştüğü, Avrupalı tüccarların mütecaviz ticarî uygulamalara gittiği ve tüfek gibi küçük ve hareketli ateşli silahların yaygınlaştığı bir dönemde timar sistemi verimsizleşmeye, giderek devletin sırtında (şimdiki KİT�ler gibi) kambur oluşturmaya başlamıştır (R. �Ali Abou�El�Haj, �Modern Devletin Doğası�, İmge Kitabevi, s. 51�52).
Şunu bilmeliyiz ki, her değişim, birilerini mutlu ederken mutlaka başka birilerini rahatsız eder. Koçi Bey de cereyan etmekte olan değişimlerden rahatsız olanlar zümresine mensuptu. Birincisi, Enderun�da kendisine belletilen yordamların dışına çıkıyordu devlet. İkincisi, mensup olduğu zümre, yani devşirmeler bu değişimlerden zarar görmekteydi.
Ayrıca Osmanlı Devleti, tam da Koçi Bey risalesini kaleme aldığı sıralarda devşirme uygulamasından vazgeçiyordu. Bildiğimiz son devşirme sadrazam, yanlış olarak ilk Osmanlı bütçesini hazırladığı söylenen Tarhuncu Ahmed Paşa�dır ki 1652�53�te görev yapmıştır. Bu fırtınalı değişim ortamında, kendisi de �devşirme partisi�nin bir mensubu olan Koçi Bey feryad etmesin de kim etsin?
Köylülerin, Çingenelerin ve Türklerin �bile� asker yazılmasını şiddetle eleştirmesi bundandır Koçi Bey�in. Bir başka deyişle kendi çıkar grubunun zedelenen ayrıcalıklarını geri getirmek için yazmıştı risalesini: Padişaha, �Eskiden her şey ne kadar güzeldi� hatırlatmasını yapmasının gerçek sebebi de, eskiden olduğu gibi devşirmelerin ayrıcalıklarını tanıyacak bir sistemi idealize etmeye çalışması da bundandır.
Koçi Bey gibi Osmanlı sistemindeki her değişimi bir �bozulma� alameti olarak lanetlemekten ne zaman vazgeçeceğiz? Üstelik neredeyse değişmeyen her şeye diş bilediğimiz bir çağda Osmanlı sisteminin hiç değişmemesi gerektiğini savunmak tuhaf kaçmıyor mu?
Daha da tuhaf olanı şu ki, Osmanlı�yı hem değişmediği, hem de değiştiği için eleştiriyoruz! Şu şu değişimleri gerçekleştirseydi bugün bu durumda olmazdık diye dövünenler de, bir nevi özelleştirme demek olan iltizamı, kapitülasyonları, hatta Tanzimat�ı, bu köklü değişimleri gerçekleştirdi diye eleştirenler de yine bizleriz.
Ne yapsın Osmanlı? Değişsin mi, değişmesin mi?
Artık bir karar vermek lâzım!
.
Koçi Bey hangi kartelin adamıydı?
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Duraklama, gerileme, çöküş. Bu ithal ve tercüme kavramlara bu denli bağlılık ve hürmet neden? Osmanlı tarihinin yarısından fazlasını, yani 624 yılın neredeyse 350�sini içerisine tıkıştırmaya gayret ettiğimiz bir �kavramlar hapishanesi� içerisindeyiz tarih okurken…
Kimin kavramlarını telaffuz ediyoruz? Daha doğrusu, Cemil Meriç�e bir daha rahmet dileyerek soralım: Kimin deli gömlekleri bunlar?.
Sormaya devam edelim öyleyse; sormaya, yani düşünmeye.
Çağımızın �teorik teröristi� Jean Baudrillard bir yerde der ki: �Tarihimiz de yolunu kaybetti ve yapma bir uydu gibi etrafımızda dönüp duruyor.�
Tarihimiz, bizden uzaklaşmış, yabancılaşmış ve sanki kopmuş bir ada yahut sürgüne yollanmış bir gemi gibi etrafımızda seyrediyor ama bir türlü kara sularımıza giremiyor çünkü önyargısız bir liman bulamıyor.
Vaktiyle, 18. yüzyılda İtalyan Kont Marsigli ve �içimizdeki yabancı� Dimitri Kantemir, �Osmanlı inhitatı�ndan, yani gerilemesinden söz ettiler. Gariptir, bugün biz onlardan fazla savunur olduk bu �iddia�yı.
Hem içeriden bazı �gözlemciler� de �aynı� şeyi söylemiyorlar mıydı? Osmanlı Devleti�nin gerilemekte olduğunu bizzat Osmanlılar da itiraf etmiyorlar mıydı? Bunlar arasında en bilinenleri Defterdar Sarı Mehmed Paşa, Lütfi Paşa, Gelibolulu Mustafa Âli. Lakin en popüler isim, Koçi Bey.
Koçi Bey�in söyledikleri o kadar ciddiye alınmıştır ki, neredeyse onun �Osmanlı� dediğimiz bu karmaşık yapının röntgenini mutlak bir objektiflikle çektiği zannedilmiştir.
Beraber katıldığımız bir panelde, kendisi işletme hocası olan bir dostumu uyarmak zorunda kalmıştım. Koçi Bey, diyordu, devleti bir işletme olarak düşünüyor ve ondaki aksaklıkları tespit ediyor, sebeplerini deşifre ediyor ve hal çarelerini ortaya koyuyor.
Tabiatıyla işin işletme kısmını bilmem lâkin bildiğim bir şey varsa, Koçi Bey�in söylediklerinin doğruluğuna böylesine şeksiz şüphesiz inanmanın bilimsellikle hiçbir alakasının olamayacağı.
Mesela Koçi Bey�in eleştirdiği değişimlerden birisi, timar sisteminin terk edilip iltizâm�a geçilmiş olmasıdır. Bu değişim, onun tesiriyle hemen bütün kitaplarda bir �bozulma� alameti olarak ele alınmıştır. Peki ama neden �bozulma� olsun bu?
Oysa biliniyor ki, timar rejimi, akçenin kıt, ateşli silahların ise çoğunlukla toplardan ibaret olduğu döneme mahsustur. Nüfusun arttığı, Amerikan gümüşünün akmaya başlamasıyla akçenin bollaşıp değerinin düştüğü, Avrupalı tüccarların mütecaviz ticarî uygulamalara gittiği ve tüfek gibi küçük ve hareketli ateşli silahların yaygınlaştığı bir dönemde timar sistemi verimsizleşmeye, giderek devletin sırtında (şimdiki KİT�ler gibi) kambur oluşturmaya başlamıştır (R. �Ali Abou�El�Haj, �Modern Devletin Doğası�, İmge Kitabevi, s. 51�52).
Şunu bilmeliyiz ki, her değişim, birilerini mutlu ederken mutlaka başka birilerini rahatsız eder. Koçi Bey de cereyan etmekte olan değişimlerden rahatsız olanlar zümresine mensuptu. Birincisi, Enderun�da kendisine belletilen yordamların dışına çıkıyordu devlet. İkincisi, mensup olduğu zümre, yani devşirmeler bu değişimlerden zarar görmekteydi.
Ayrıca Osmanlı Devleti, tam da Koçi Bey risalesini kaleme aldığı sıralarda devşirme uygulamasından vazgeçiyordu. Bildiğimiz son devşirme sadrazam, yanlış olarak ilk Osmanlı bütçesini hazırladığı söylenen Tarhuncu Ahmed Paşa�dır ki 1652�53�te görev yapmıştır. Bu fırtınalı değişim ortamında, kendisi de �devşirme partisi�nin bir mensubu olan Koçi Bey feryad etmesin de kim etsin?
Köylülerin, Çingenelerin ve Türklerin �bile� asker yazılmasını şiddetle eleştirmesi bundandır Koçi Bey�in. Bir başka deyişle kendi çıkar grubunun zedelenen ayrıcalıklarını geri getirmek için yazmıştı risalesini: Padişaha, �Eskiden her şey ne kadar güzeldi� hatırlatmasını yapmasının gerçek sebebi de, eskiden olduğu gibi devşirmelerin ayrıcalıklarını tanıyacak bir sistemi idealize etmeye çalışması da bundandır.
Koçi Bey gibi Osmanlı sistemindeki her değişimi bir �bozulma� alameti olarak lanetlemekten ne zaman vazgeçeceğiz? Üstelik neredeyse değişmeyen her şeye diş bilediğimiz bir çağda Osmanlı sisteminin hiç değişmemesi gerektiğini savunmak tuhaf kaçmıyor mu?
Daha da tuhaf olanı şu ki, Osmanlı�yı hem değişmediği, hem de değiştiği için eleştiriyoruz! Şu şu değişimleri gerçekleştirseydi bugün bu durumda olmazdık diye dövünenler de, bir nevi özelleştirme demek olan iltizamı, kapitülasyonları, hatta Tanzimat�ı, bu köklü değişimleri gerçekleştirdi diye eleştirenler de yine bizleriz.
Ne yapsın Osmanlı? Değişsin mi, değişmesin mi?
Artık bir karar vermek lâzım!
.
Avrupa’nın bilinçaltında Viyana korkusu
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Avrupa’nın bilinçaltında Viyana korkusu
Yalnız biz değiliz ‘Viyana kapılarından iki defa döndük’ diyerek bu şehri sembolik bir “kapı” hüviyetine büründüren.
Baksanıza, Avusturyalı bir siyasetçi de �1683 Sendromu�ndan söz etti ve �bunun modası geçmiş bir korku� olduğunu söyledi. Ama, 6 Ekim�de cümle âlem gördü ki, henüz modası geçmemiş! Aradan geçen şunca zaman Avrupalıların korku duvarlarını indirmelerine yetmemiş. Tuhaflığı şurada bu korkunun: Biz bu 319 yılın kahir ekseriyetinde �gerileme� halinde değil miydik? Hem de kime karşı gerilemiştik? Avrupalı güçlere karşı elbette. �Onlar bizi şöyle solladılar, belimizi böyle kırdılar, yarı sömürge haline getirdiler vs.� nutuklarından geçilmiyor ortalık ama iş Avrupa kapılarını çalmamıza gelince, nedense o savaş meydanlarında hep yendikleri, ardından da diplomatik ve ekonomik entrikalarla ölümcül bir kıskaca aldıkları �Hasta Adam�, birden canlanıp ayağa kalkıyor ve Avrupa�nın ufuklarına bir heyula gibi dikiliveriyor. İyi ama bu derin korku neden? Neden Osmanlı�dan ve İslam�dan bu kadar korkmakta Avrupalılar? Hadi İnebahtı�ya, Viyana bozgunumuza kadarki kısmını anladık, haklılardı belki, ya şimdilerde ne oluyor Avrupa kamuoyuna? Hangi yarası kanıyor? Hangi kâbuslarını gölgemizin üzerine boşaltıyor?
Rüya da büyük, Jung da
Yıllar önce ünlü psikanalist Jung�un bir rüya yorumunu okuyunca ayılmıştım uykumdan. Nevroza müptela bir Fransız genci Jung�a, garip bir rüya gördüğünü anlatır. Genç, İspanya�nın Toledo şehrinde geçen karanlık bir yeraltı sarnıcına girip içindeki kupadan şehrin anahtarı demek olan hançeri almak istediğini görmüş rüyasında. Ancak yeraltı suyu karanlıkmış ve kupayı da bir yılan beklemekteymiş. Yılandan ürken genç, kendi yerine arkadaşını, yani gölgesini göndermiş. Ne var ki, arkadaşı da bu mağara, yılan ve karanlık sulardan oluşan �korkutucu� atmosferden korkarak yukarı kaçmış. Buraya dikkat buyurun. Jung çok ilginç bir şekilde yorumluyor rüyayı. Sarnıcın dışı Hıristiyanlık, içi ise İslamiyettir. Bildiğiniz gibi yeraltı suları zaman zaman taşkın yapıp sele sebebiyet verir. Keza İslamiyet en azından iki kere Hıristiyan Avrupa kıtasını ele geçirmek üzere �taşmıştır�. (Birincisi Sicilya ve İspanya�nın ele geçirilmesinde (Endülüs), ikincisi ise Osmanlıların Balkanlar ve Doğu Avrupa fütuhatında.) Toledo şehri de bu bakımdan enteresandır. Çünkü İspanyolların Müslümanları kovması veya Hıristiyan olmaya zorlaması, İslamiyetin şehrin bodrumuna itilmesi sonucunu doğurmuştur. Ne var ki, �yılan� burada önemlidir, zira sağlığı ve canlılığı sembolize etmektedir ve yılanın varlığı, İslamiyetin ölmediğini, şehrin, dolayısıyla Hıristiyan Avrupa�nın altında yaşamakta ve zaman zaman da kendisini hissettirmekte olduğunu anlatmaktadır. Rüya deyip geçebilirsiniz belki ama, rüyayı yorumlayan kişi, Avrupa�nın bilinçaltını deşifre etmeye en ziyade ehliyetli kişilerden Jung olunca iş değişir. (Belki de Jung�u bunun için Freud�dan daha çok seviyorum.) Onun yorumunda İslamiyetle özdeşleştirilen karanlık ve ondan duyulan korkunun bir açıklamasını bulabiliyoruz çünkü. İslamiyet bir şekilde Hıristiyanlığın damarlarına kadar sızmıştır ve bundan kurtuluş da yoktur. Avrupa�nın, zannettiğimiz gibi, üstünde değil, altında, temelinde, hatta temelinin de altındadır İslam. Franco Cardini gibi İtalyan tarihçilerini okuduğumuz zaman (�Avrupa ve İslam�, Litera Yayıncılık) Avrupa�nın İslamiyet olmadan kurulamayacağını, Avrupa�nın bugün gerçekten kıymeti haiz bir tarafı varsa bunu doğrudan doğruya İslamiyete borçlu olduğunu daha iyi anlarız.
Bilgi İslam�dan gelir
Modern Avrupa�nın bilimsel ve Aydınlanmış bir kıta olarak asırlardır takdis edilip durulduğunu biliyoruz ama bu Avrupa�nın �Aydınlık�ını nereden almış olduğunu, hele �bilgi�nin Avrupa�daki �suyunun� nereden geldiğini sadece sezgi düzeyinde biliyoruz. Tereddütle söylediğimiz �Avrupa�nın üzerinde doğan İslam güneşi� tabiri sadece bir övünme vesilesi zannedilmiş, içerisine sokulduğumuz derin aşağılık kompleksi �Biz kim, Avrupa kim?� mantığını egemen kılmıştır üzerimizde. Oysa araştırmalar Avrupalıların Avrupalılıklarını, İslam�a borçlu olduğunu güçlü kanıtlarla ortaya koyuyor. Nitekim Franz Rosenthal�ın �Bilginin Zaferi� (Ufuk Kitapları) adlı eseri, bize bilgiyi �bilgi� yapma ve medeniyetin taç kapısına layık görme şerefinin İslamiyete tescilli olduğunu belgeliyor. Rosenthal�ın sarsıcı tezlerinden birisi modern çağlarda bilgi�nin patentinin Müslümanlara ait olduğunu tescillemek ise, ikinci tezi, modern Avrupa�nın �bilgi�yi medeniyetinin göbeğine oturtma tavrının altında, İslamiyetin bilgiye verdiği ve asırlarca devam ettirip geliştirdiği değerin yattığıdır. Eğer bugün bir �bilgi toplumu�ndan söz edebiliyorsak bunun altında İslam medeniyeti yatmaktadır. Yatmaktadır, evet, bu söz buraya tam uydu. �Yatmak�, bir anlamda �uyumak�tır ve bu kısmen doğrudur. Lakin �altında yatmak�, üzerinde duran şeyin temelini ve varlık sebebini oluşturmaktır. Jung�un rüyada buldukları, Rosenthal�ın tezleriyle bir kere daha doğrulanmaktadır. Avrupa�nın altında İslam vardır ve İslam�ın verdiklerini çıkarttığınızda Avrupa�dan geriye kocaman bir soru işareti kalmaktadır. Bu soru işaretini hamasî bulduysanız yandınız sevgili okurlar, çünkü sizi şimdi benimkilerden daha �hamasî� bir cümle bekliyor. Cümle kime mi ait: Thomas Green ve Gawin Lewis adlı iki �Batılı�ya. Buyrun beraber okuyalım ne dediklerini: �Gerçekte BATI MEDENİYETİ, AVRUPALI BARBARLAR İLE DOĞU�NUN BÜYÜK MEDENİYETLERİ ARASINDAKİ TEMASTAN DOĞMUŞTUR (A Brief History of the Western World, New York 1992, s. 45). İşte bu temasın sihirli dokunuşuyla medenileşen Avrupalılar, İslam�ı yeraltının karanlık sularına iterek kurtulacaklarını sanıyorlar ama İslam�la yeniden yüzleşmekten başka çareleri bulunmuyor ne yazık ki. Avrupa ancak İslamiyetle yüzleşmeye cesaret ettiği zaman gerçek �yüzünü� bulacak ve korkularından kurtulacaktır. Aksi halde, Avusturyalı siyasetçinin yahut Jung�un genç hastasının kâbuslarından sıyrılamayacak ve bir türlü şifa bulamayacaktır.
HAFTANIN YORUMU
Başbakan haklı, Avrupa�nın bize daha çok ihtiyacı var. Ancak bu �biz�in ne kadar Biz�i, yani İslam�ı temsil ettiği ve edebileceği ayrı bir mesele. Avrupa�nın şifa bulması için kendisine benzeyen değil, benzemeyen bir Biz�le yüzleşmesi gerekir. Aksi halde rüyadaki gencin gölgesine benzeyebiliriz!
.
Kolomb, Amerika’ya Kudüs’ü fethetmek için gitmişti
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Kolomb, Amerika’ya Kudüs’ü fethetmek için gitmişti
İsa’nın doğumundan bu yana insan ırkı için bu kadar mânâ dolu bir gece olmamıştı. Kristof Kolomb’un 12 Ekim 1492’de İspanyol sahillerinden üç gemiyle Atlas Okyanusu’na açılışını bu kelimelerle kutsuyor 20. yüzyılın deniz tarihçilerinden Samuel Eliot Morison. Kolomb, hep batıya giderek Hindistan’a ve Marko Polo’dan okuduğu Kubilay Han’ın Çin’ine varabileceğini düşünüyordu. Nitekim ölüm döşeğinde bile Amerika’yı keşfettiğine ikna olmamıştı; çünkü “Amerika” diye bir kıtanın varlığını bilmiyordu. Yazdığı notlarda hep Hintlilerden söz edişi bundandı. İngilizcede “Hintli” (Indian) teriminin Kızılderililer için kullanılmasının sebebi de budur.
Kolomb�un batıya giderek doğuya ulaşabileceği umudu gerçek olmuştur olmasına ama bu seferini sadece içinden altınlar akan nehirlere ulaşmak için yaptığına inanmak, Kolomb�u basit bir haydut kılığına sokmak olurdu. Oysa o, bu altın nehirlerini, sadece cebini koynunu doldurmak için istemiyordu. Aynı zamanda, Seyir Defteri�nin 26 Aralık 1492 Çarşamba tarihini attığı sayfasına kendi elyazısıyla yazdığı gibi, �Hindistan�dan getireceği altınların �Kutsal Topraklar�ın, yani Kudüs�ün Hıristiyanlarca yeniden fethini finanse etmek için kullanılacağını tasarlıyordu. İspanya Kralı�na, �Siz yüce Efendimiz için giriştim bu yolculuğa� diye yazıyordu Kolomb, �kazancımın tümü Kudüs�ün fethi için kullanılacaktı.�
Şimdiye kadar Avrupa yazdı dünya tarihini. Kendisine göre; kendisi için; ve çarpıttığı bu tarihleri gerek sömürgecilik, gerekse Oryantalizm kanalından Batılı olmayan halklara öğretti. Hepimiz, kendimizi bu mercekleri bozuk aynalarda seyrettik ve Avrupa�nın yalanlarını pek bir bilgiçlenerek anlattık çocuklarımıza. Batı akılcıdır, bilimseldir, gelişmiştir, dünyayı keşfetmiş ve bir mucizeyi andıran modern çağımızın temellerini atmıştır Rönesans�tan itibaren. Oysa Doğu (yani �biz�) akıldışı dürtülerle hareket eder, mistiktir, içine kapanmıştır, dünyayı tanımak dahi istememiş, donuklaşıp taşlaşmıştır. Ta ki, Avrupa gelip de onu ölümsüz kılacak öpücüğüyle kutsayana kadar. Buna da Batılılaşma veya Modernleşme diyoruz bildiğiniz gibi.
Açıktır ki, bu tarih, Avrupa merkezli olarak kurgulanmıştır ve beyinlerimize empoze edilmiştir. Amacı da şudur: Ekonomik geriliğe ve toplumsal pıhtılaşmaya mahkûm olan Doğu�nun anahtarları Avrupalıların aydınlık zihinleri ve girişimciliğinde yatmaktadır. Batı haricinde bir çözüm yoktu ve olamaz!
Buna şimdilerde �Avrupa-merkezcilik� deniliyor ve giderek daha şiddetli hücumlara uğruyor. Dünya tarihi yeni baştan yazılıyor. Amerika�nın Kolomb tarafından keşfedilmediğini, tam tersine işgal ve icad edildiği yazılıyor mesela. Hindistan tarihi de, Çin tarihi de, Latin Amerika tarihi de �Avrupa-merkezci olmayan� bir gözle yeniden kaleme alınıyor, üzerindeki asırlık sömürgeci toz toprak silkeleniyor, adeta arkeolojik kalıntılar gibi bir bir sürgün veriyor şaşırtıcı belge ve bilgiler. Tarihler ayağa kalkıyor. (Bu köşede bazı satırlarını yansıtmaya çalıştığımız yeni Osmanlı tarihi de dirilen tarihler cümlesindendir işte.) Kolomb�un kutsandığı Amerika�nın keşif tarihi de, aynı �Avrupa-merkezci� yalanlardan birisi. Gün geçmiyor ki, Kolomb�a yönelik bir hücuma kalkmasın tarihçiler. Özellikle de onun Avrupa�nın gelişip kalkınmasındaki rolünün abartıldığı yorumlar tepe taklak ediliyor birer birer. İşte Kolomb�dan tam 71 yıl önce Çin�den yola çıkan dev donanmanın hep batıya giderek Yeni Zelanda, Avustralya, Afrika ve Amerika�yı, hatta Grönland�ı keşfettiği muazzam seferin hikâyesi de bu dirilişin işaret taşlarından birisi olarak karşımıza çıkıyor.
Unutturulmuş ve yutturulmuş bir tarih
Osmanlı tarihi bağlamında sık sık dile getirdiğim bir hakikatin dünya tarihçilerince de doğrulanmış olması gösteriyor ki, �Modern Batı� dediğimiz organizasyon ve medeniyet, nesi varsa hemen tamamını Doğu�ya, özellikle de İslamiyet�e ve Çin�e borçludur (dolayısıyla da Hind�e). Nasıl Antik Yunan medeniyetinin bir mucize olmayıp aslında Afrika kökenli bir medeniyetin, Fenikelilerin varisi olduğu gerçeği Martin Bernal tarafından tarihin mezarlığından İsrafil�in borusunu andıran gürbüz bir sesle uyandırıldıysa, modern Avrupa için de bunun yapılması gerekiyordu.
Nitekim John Hobson�un Cambridge�den 2004�te çıkan kitabı �Batı Medeniyetinin Doğulu Kökleri�, tam da bunu yapıyor ve gözümüzü Avrupa-merkezli olarak yazılmış tarihten uzaklaştırarak, aslında 19. yüzyıla kadar geri kalmış olan medeniyetin Avrupa medeniyeti olduğunu haykırıyor her satırında! (Bizim tarihçilerimiz de Osmanlı�nın 16. yüzyıldan itibaren çökmüş, bitmiş bir devlet, medeniyet ve toplum olduğunu söylemiyorlar mı, insan ne diyeceğini şaşırıyor. Ölüyü gömmek için bu ne acele efendiler?) Sanırım düşünme mekanizmamız şöyle işliyor: Biz bir şey beceremeyiz zaten. Avrupa�dan ithal ettiğimiz şeylerle bir süre idare etmişiz, sonra da yan gelip yatmışız. Adamlara baksanıza: Rönesans, Reform, Aydınlanma, gırla gitmiş. İlerleme derseniz onlarda, bilim, edebiyat, sanat derseniz onlarda. Oysa biz… Böyle bakılınca tarihe, elbette Mikelanj�ın yanında Mimar Sinan ancak bir çırak olarak kalacak; elbette Kâtip Çelebi�nin orijinalliğinin önüne kapkalın perdeler çekilecek; ve elbette 1703 Edirne İsyanı, toplumsal devrimler tarihine zinhar adım atamayacak ve Fransız Devrimi�nin pabucunu dama attıramayacaktır. Ve aynı sebepledir ki, Çinli Deniz Kuvvetleri Komutanı Müslüman Zeng Ho�nun adamlarının 1421�de Amerika�yı keşfetmiş oldukları, hatta oralarda koloniler kurdukları, Asya�dan birçok hediyeyi (porselen mesela) yanlarında götürdükleri ve oralardan tütün dahil birçok ürünü Asya�ya önce Çinlilerin getirdikleri, nihayet gittikleri yerlerin haritalarını çıkarttıkları gerçeği, kulaklarımıza inanılmaz gelecek ve yine bildiğimiz okumaya devam edeceğiz.
Oysa Çin tarihi ve medeniyeti bilinmeden Avrupa tarihinin de, hatta Osmanlı tarihinin de tam olarak anlaşılamayacağını öğrenmemiz gerekiyor artık. Çin İmparatoru Zu Di, Timurlenk ve Yıldırım Bayezid bir tarafta, Zeng Ho, Timur�un oğlu Şahruh ve Piri Reis öbür tarafta, aralarındaki derin bağları ortaya dökecek usta elleri bekliyor. Tarih, 21. yüzyılın şafağında Hacı Zeng Ho�nun, Kolomb�unkinden 5 misli büyük gemilerle çıktığı bu olağanüstü seferin unutturulmuş hikâyesini hecelemeye başlamakta, yüzündeki peçelerden birini daha açmaktadır.
Nasipse, haftaya…
.
Amerika’yı bir Müslüman komutan keşfetmişti
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Amerika’yı bir Müslüman komutan keşfetmişti
1492, tarihin karnına sokulan bir bıçak. Henüz bir babayiğit el tarafından geri çekilmediği için de kan, vücudun içinde kokuşuyor. Bu iç kanama yüzünden gözlerimize kızıl bir perde inmiş. Aynı yıl, iki bıçak birden sokulur insanlığın gövdesine
Birinci bıçak, Amerika kıtasında tam bir soykırıma yol açacak olan (�kızılderili� nüfusu 30�da bire düşecektir bu kanlı süreç sonunda) ve Kolomb�un başını çektiği Doğu�ya yolculukta girer. İkinci bıçak ise, gariptir, yine İspanya�da çekilir ve sonunda muhteşem Endülüs�ün son kalesi olan düşer; yüzbinlerce Müslüman ve Musevi�ye yol görünmüştür: Ya kalıp din değiştirecekler ya da o diyardan gideceklerdir. Üçüncü ihtimali en iyi bilenler, şüphesiz Kolomb�un Santa Maria, Nina ve Pinta adlarını taşıyan gemileri kıyılarına yanaştığı sırada şen şâtır yaşamakta olan Amerikalı yerlilerdir. Kolomb�un seyir defterine, Amerika�nın yerli halkı için �Bunlar kötülük nedir bilmeyen insanlar� diye bir not düşülmüş. Çarpıcı gerçekten de. Oysa 50 yıl sonra, 1542�de Güney Amerika�da yapılan katliamları kaleme alan Batholome dè Las Casas, İspanyolları kastederek, �Bu vahşi hayvanların yaptığı bunca iğrenç, korkunç, kanlı eylemi yazmaktan yorgun düştük� diye içi yanarak noktalayacaktır defterini.
1492 bıçaklarının bir ucu İspanya�da, öbür ucu ise Amerika�da kanıyor. Beyinlerimiz de ondan payına düşeni almakta gecikmiş sayılmaz. İşte �Kolomb olayı�, tarihe nasıl Avrupa-merkezli olarak baktığımızın çarpıcı bir göstergesi olarak karşımızda. Dünyayı keşfedenlerin Avrupalılar olduğu ve ancak Avrupalıların dünyayı keşfedebilecekleri yolundaki sahte kanaatin karşısına bir alternatif konulmadığı sürece de bu yalanlar dizisi, hafızamızı kanatmaya devam edecek. �Batı�nın yükselişi� üzerine düzülen bunca destandan sonra birisi kalkıp da Batı�nın aslında gerek Çin, gerekse İslam medeniyetlerinin omuzları üzerinde yükseldiğini, top, tüfek, kâğıt ve matbaa gibi birçok �Batılı� buluşun aslının Çin�de ortaya çıktığını ve oradan İtalyan tüccarlar kanalıyla Avrupa�ya intikal ettiğini iddia etse, Kopernik�in dünyanın döndüğü teorisinin arkasında Tusi�nin, Galile�nin hareket kanunları arkasında ise İbn Bacce�nin bulunduğunu �bilimsel olarak� kanıtlasa buna biz bile istemeye istemeye inanmaz mıyız? Neden peki? Çünkü bir buluşun ancak Batı tarafından tescillenirse gerçekten �buluş� olacağına inandırılmışız da ondan. Mesela Kristof Kolomb�un Amerika�yı ilk değil, SON keşfeden adam olduğu ve bu yüzden de Avrupa�nın o dönemdeki geriliğini şahane bir şekilde ortaya koyduğunu söyleyen birisi, kaç adım yürüyebilir dersiniz üniversitelerimizin koridorlarında? Hele birinin Amerika�nın Kolomb�dan tam 71 yıl önce Çinliler tarafından, bu defa nihai olarak keşfedildiğini, haritalarının çıkartıldığını, yerleşimler kurulduğunu, Asya ile Amerika arasında hayvan ve bitki değiş-tokuşları yapıldığını söylemesi, aforoz edilmesi için fazlasıyla yeterlidir. Edward Said burada yanılıyor: Oryantalizm, eğer yerli işbirlikçiler olmasaydı bu kadar etkili olabilir miydi? Tek taraflı bir oyun, bir yerden sonra oynayan için de sıkıcı gelmeye başlamaz mı? Hepimiz bir yerde Kolomb�un teknelerindeki tayfalar değil miyiz?
Yıl 1421, Çin, Moğolların elinden yeni kurtarılmıştır ve İmparator Zu Di, Çin�in boşalan ufuklarını yeni bir rüzgârla şişirme uğraşındadır. Bir hedef koyar yöneticilerin önüne: Çin�i dünyanın Süpergücü haline getirmek. O yılın 2 Şubat�ında tam 28 ülkeden devlet başkanları ve elçiler Pekin�de Zu Di�nin muhteşem sarayında toplanmış, günlerce şenlikleri izlemiş, yemiş içmişti. Çin İmparatorluğu�nun dört bir yanında büyük bir inşaat faaliyeti göze çarpıyordu. Yalnız saraylar yapılmıyordu. Tersaneler, silah imalathaneleri, marangozhaneler tam kapasite çalışıyor, Çin�i Kubilay Han�ın gerçekleştiremediği büyük hedefe hazırlıyorlardı. Neydi bu hedef? Okyanuslara açılmak ve Çin�in büyüklüğünü dünyanın bilinen ve bilinmeyen bölgelerine göstermek. Şenlikler bitmiş, katılanlar Çin�in -tıpkı bugün olduğu gibi- harıl harıl dünya hakimiyetine hazırlandığına kendi gözleriyle şahit olmuşlardı. Onları İmparator�un muazzam filosu bırakacaktı memleketlerine. Donanma, Deniz Kuvvetleri Komutanı Zeng Ho�nun komutasında demir aldı ve açıldı Okyanus�a. Filipinler, Hindistan, Madagaskar derken, Zeng Ho Afrika kıyılarından geri dönmüş ama diğer gemiler, Vasco de Gama�nın ilk kez geçtiğini bildiğimiz Ümit Burnu�nu ondan çok önce dolaşarak Orta Amerika�ya ulaşmışlardı. Ardından sonradan adı New York olan limana uğramışlar ve kuzeye yönelerek Grönland adasına çıkmışlar, Kuzey Buz Denizi�nden dolaşarak tekrar Çin�e dönmüşlerdi. Bu arada donanmanın bir parçası da Güney Amerika�ya ulaşmış, Falkland adalarına, ardından da güya ilk defa o geçtiği için adı Macellan Boğazı olan geçidi aşmış ve Pasifik Okyanusu�na çıkarak Çin�e dönmüşlerdi. Macellan Boğazı�nda ikiye ayrılan filonun bir kanadı ise Güney Kutbu�na yakın seyrederek geri dönerken Avustralya ve Yeni Zelanda�yı da keşfetmişti. Zeng Ho�nun donanmasındaki gemilerin boyutları da o çağa göre korkutucuydu. Kolomb�un kaptan gemisi bile azami 100 ton yük alabilirken, Zeng Ho�nun dev gemilerinin yükleri 3.000 tona kadar çıkabiliyordu. Vasco de Gama�nın gemilerinde sadece 170 kişi varken, 1421�de başlayan ve 1424�te biten bu destanî yolculukta Çin gemilerinde 28 bine yakın insan seyretmişti. Gelelim Zeng Ho�nun kişiliğine. Ailesinin 8. yüzyılda ilk Arap fetihleriyle Çin�e yerleştiği bilinen Zeng Ho�nun Çinli olmadığı halde Deniz Kuvvetleri�nin başına geçirilmiş olması, iyi eğitilmiş ve tecrübeli bir yönetici aileden geldiğini gösteriyor. Kendisi Müslüman�dı ve görevi boyunca Müslüman kaldı. Hacca gitti, hatta görevden alındıktan sonra Çin�de bir cami yaptırdığı ve Müslümanlara yardım ettiği de biliniyor. Asıl ismi Mo Ho iken, Çin Sarayı�nda isim değiştirmişti. (Çince �Ma� ismi, Muhammed, Mustafa, Murad gibi isimlerin, �Ho� ise Hüseyin�in yerine kullanılır Müslümanlar tarafından. Böylece asıl isminin Muhammed Hüseyin olduğunu anlıyoruz Kristof Kolomb�dan 70 yıl önce yalnız Amerika�yı da değil, dünyayı keşfe çıkan denizcilerin başındaki otoritenin.)
Muhammed Hüseyin veya Zeng Ho. Hangi ismi verirseniz verin, artık bir şey açık: Hem Amerika�nın kesin keşif tarihini 70 yıl kadar önceye çekmek hem de Kolomb�un çocuklarının kan gölüne çevirdiği Amerika kıtasını ondan çok önce keşfedenlerin başında bir Müslüman�ın bulunduğunu ve Çinli denizcilerin, keşfettikleri halklarla dostane ilişkiler kurduklarını öğrenmek ve öğretmek durumundayız.
Yani 1492�nin iki bıçağını da battıkları yerlerden çıkarmak zorundayız: Kolomb bıçağını ve Endülüs bıçağını. Ameliyat olabilmek için yapılması gereken ilk işlem bu çünkü.
.
Barbaros Fransa’da namaz kılarken
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Barbaros Fransa’da namaz kılarken
Düşlerimizin kıyısı, komplekslerimizin ebesi Avrupa. Bize ait olan her değerin, yüce sunağında kurban edildiği diyar
Korku nesnesi, saygı nesnesi. Tarihimizin ve tarihlerimizin yegâne efendisi. �Biz yerimizde sayarken Avrupa şimşek hızıyla ilerlemiş� sözleri, nicedir gırtlağımızda yanık izleri bırakarak dökülüyor dudaklarımızdan. Ve kafamızda bir denklem müsveddesi: Avrupa ile Osmanlı (biz) ateşle barut gibi yan yana olamamışız; olamayız da. Asıl Cumhuriyet�le birlikte Avrupa�dan koptuğumuzu neden telaffuz edemiyor dersiniz dillerimiz? Tam da bir sözde �Avrupalılaşma� söylemiyle Avrupa�dan kopartıldığımızı neden dürüstçe itiraf edemiyoruz kendi kendimize? Çok mu acı geliyor yoksa?
Oysa Osmanlı realitesi, eğer Bizans �Avrupalı� kabul edilecekse -ki bence Hıristiyan�dı ama Avrupalı değildi- daha başlangıcından itibaren Avrupa ile temas halindeydi. Mesela Fatih Sultan Mehmed, İstanbul kuşatmasını idare ederken, yanında gezdirdiği İtalyan hocalar kendisine papaların, Norman krallarının tarihini okumuşlardı. Abdülaziz�in vals bestelediği, II. Abdülhamid�in Victor Hugo hayranı olduğunu söylemek yeterli aslında. Peki besteleri Londra sokaklarında yankılanan bir padişah mı daha Avrupalıdır, yoksa �Avrupa, Avrupa, duy sesimizi� diye bağıran tribünlerin efendileri mi? Acaba Avrupa�ya �sesini� hangisi daha çok duyurmuştur? Osmanlı toplumunun neredeyse yarısı bizzat Avrupa topraklarında yaşıyordu. Osmanlı dünyasının kendisini Avrupa�ya kapatması, topraklarına ve teb�asına küsmekten başka bir anlama gelmezdi ki!
Lozan Antlaşması ve ardından yapılan kültür, dil ve tarih devrimleriyle yalnız Avrupa ile değil, Asya Türklüğü ve Müslümanlığı ile de bağlarımızı kopartmış olduk. Osmanlı güneşinden geriye, içimizde kaç gramlık ışık kaldığını anlamak için 1870�lerde Abdülaziz�in Çin�de Yakup Bey başkanlığındaki bağımsızlık hareketine top ve tüfek yardımı yaptığını bilmekte büyük fayda vardır.
Beyinlerimizdeki deli gömlekleri
Onun için diyorum ki, Cemil Meriç�in üzerimize giydirildiğini söylediği �Deli Gömleği�nden bir an önce kurtulmaya bakalım. Bu gömlek, hem itibarımızı cümle alemin gözünde yerle bir ediyor, hem de bir zamanlar iç içe olduğumuz Avrupa�yı alabildiğine uzaklaştırıyor bizden. İkisi de zehirliyor beyin hücrelerimizi çünkü.
1867�de Sultan Abdülaziz, Fransa�nın Toulon limanına çıktığı zaman halk, bu göz kamaştıran kişiliği görmek için yollara dökülmüş, bir �Türk� görmenin keyfini yaşamak için çırpınmıştı. Abdülaziz�den tam 324 yıl önce Toulon limanına, bu defa neredeyse 150 gemilik dev bir Osmanlı filosu yanaşıyordu. Mürettebat ve levent toplamı 30 bini bulan ve yürüyen bir şehri andıran Osmanlı donanması, 20 Temmuz 1543�te önce Marsilya limanına ulaşmış ve şehirdekileri top ateşiyle selamlamıştı. Türk gemileri yardımlarına geldiği için sevince gark olan Fransızlar, Osmanlı Kaptan-ı Deryası�nı görülmemiş törenlerle karşılamışlardı. Barbaros, şehrin ileri gelenlerinin verdiği ziyafette baş köşeye konulan bir tahta oturtulmuştu ve herkesin nazarları, bu efsane denizciye odaklanmıştı.
Sonra Nice şehrine geçildi. Şehir, Fransızların o zamanki baş belası Şarlken�in kuvvetlerinin elindeydi ve zaten Barbaros, Fransa Kralı I. François tarafından Nice�i kurtarması için davet edilmişti. Kış yaklaşmıştı. Mecburen ertesi bahar harekâta devam edilecekti. Lakin İstanbul�a gidip dönmek daha da masraflı bir işti. Barbaros, Fransa ile ek bir anlaşma yaparak ihtiyaçlarının karşılanması ve leventlerin maaşlarının verilmesi şartıyla kışı Fransa�da geçirmeye karar verdi. Toulon limanı, kışlamak için en uygun yerdi. Ama nasıl? Barbaros karşılaştığı her aksilikte burnundan soluyordu. Bu nasıl işti? Güya kendilerini yardıma çağırmış olan Fransızlar savaşa bile doğru dürüst hazırlanmamışlardı. Ne böyle muazzam bir orduyu besleyebilecek erzak toplamışlardı, ne de yeterli para tahsis etmişlerdi. O zamanlar bir şehri dolduracak kadar kalabalık sayılan bu kadar asker nerede yatıp kalkacak, nerede yiyip içecekti? Barbaros�un adamları ile Fransız makamları arasındaki tartışmalar tatsızlıklara yol açıyordu. Hatta yeniçeriler, bu işe kendilerini bulaştıran Fransız Sefiri Polin�i öldürmeyi bile planlamışlardı. Nihayet evler boşaltıldı ve askerler yerleştirildi.
Boşalttıkları ahaliyi Müslümanlarla temas kurmasınlar diye (Müslüman olacaklarından korkuyorlardı çünkü) ücra köylere yerleştirmişlerdi. Toulon şehri, kısa bir zamanda eni konu bir Müslüman şehrine dönmüştü. Kadılar göz açıp kapayıncaya kadar mahkemelerini kurmuşlardı; müftüler din hizmetleri veriyordu; gemilerde bulunan tüccarlar da hazır gelmişken bir şeyler alıp satmanın derdine düşmüşlerdi. Dağ gibi leventlerinin aç kalmasına tahammül edemeyen Barbaros, sonunda bir Fransız tüccardan borç almak zorunda kaldı.
Bütün çağdaş Fransız kaynakları, �Türk mahallesi�ndeki düzen ve disiplinden söz ediyor, idarecilikteki başarılarını ve âdil davranışlarını övüyorlardı. Bu arada subaylar ve idareciler birbirlerine hediye vermekle meşguldü. Barbaros, Fransız komutan Orsini�ye, üzerine 12 Osmanlı padişahının resmedildiği abanoz ve fildişinden bir kutu hediye etmişti. Fransızların mukabil hediyesi ise bir yerküre üzerine yerleştirilmiş saat olmuştu.
Nisan 1544�te Osmanlı donanması bu tatsız seferden, en azından Güney Fransa�nın işgaline engel olmayı başarmış olarak geri dönüyordu. Tabii Fransız Büyükelçisi Montluc�ün şu unutulmaz cümlelerini Avrupa topraklarına serperek: �Türklerin herhangi bir kimseyi incittiklerine dair şikâyet olmamıştır. Nazik davranmışlardır. İaşeleri için aldıkları her şeyi, karşılığında para vererek almışlardır.�
O günleri yaşayan Toulonlular, Türklerin gelişiyle birlikte namaz kılınmaya başlanan şehrin birden sükûnete büründüğünü ve �sancakbeyleriyle dolu ikinci bir İstanbul� haline geldiğini anlatmışlar birbirlerine yıllar yılı. Galiba bu anlatılanlar bir tek bizim beynimizdeki surları aşıp girememiştir içeriye
.
Macaristan’da Macarca bilen Osmanlı hocaları
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Macaristan’da Macarca bilen Osmanlı hocaları
Bu gidişle Macar tarihçiler kurtaracak Osmanlı’nın haysiyetini. Neden mi bu cümleyi sarf ettim burada? Çünkü efendim, Osmanlı tarihine kendi tarihlerinin şerefli bir sayfası olarak bakmayı çoğumuzdan önce öğrendiler de ondan.
Zaten Sandor Takats gibi dürüst ve ehil tarihçiler 1920�lerden itibaren Osmanlı idaresinin Macaristan�daki idare tarzının ifade ve icra ettiği çok seslilik ve çok renklilik üzerinde ısrarla duruyor ve bu dönemin, tarihlerindeki parlak sayfalardan biri olduğunu vurguluyorlardı. Takats�ın verdiği çarpıcı bilgiler arasında, Macaristan�da görev yapmış olan Osmanlı din adamlarının, özellikle de Kadı�ların, görevlerine başlamadan önce Macarca öğrendikleri ve Osmanlı mahkemelerinde gerektikçe Macarcanın kullanıldığı da vardı. Gerçekten de ister istemez şaşırıyor insan. Macarca bilen bir kadı? Olacak şey mi bu? Ama olur, çünkü bu, Osmanlı Devleti�dir! Havsalamızın almadığı ne kadar çok şey onun sınırları içerisine sığmıştır da bu mu sığmayacaktır?
Macaristan�ın yetiştirdiği değerli Osmanlı tarihçilerinden birisi de Budapeşte Üniversitesi Tarih Bölümü�nde Osmanlı tarihi okutan Gabor Agoston�dur. Agoston, yazdığı �Budin�de Osmanlı medreseleri ve müderrisleri� başlıklı makalede bize Osmanlı âleminin Macaristan pencerelerinden birisini aralıyor. Agoston�a göre, Osmanlı Avrupası�nın diğer şehirlerinde olduğu gibi Budin�de de çeşitli eğitim kurumları bulunuyordu. Bu eğitim kurumları arasında camiler ve tekkeler de vardı; ama Osmanlıların Avrupa topraklarına ektiği en önemli kurumlar, medreselerdi.
Macar şehirlerinde yanar mahyalar!
Macaristan topraklarında kaç medrese açıldı ve bunlar ne kadar süreyle faal kaldı? Bunları bugün tam olarak bilemiyoruz. Mesela Evliya Çelebi, 1660�lı yıllar itibarıyla Macaristan�da 77 medresenin bulunduğunu bildirir. Her ne kadar biraz abartılı gibi dursa da, Evliya Çelebi�nin rakamlarını bizim gibi bir kalemde geçmeyen Agoston, onun bilgilerini kontrolden geçirir ve Osmanlı hakimiyetindeki 32 şehir, kale ve kasaba hesaba katılacak olursa, bu 77 medresenin varlığını gerçeğe yakın kabul edebiliriz, sonucuna varır.
Macaristan topraklarında 1660�larda tam 77 medrese. Orta Avrupa sınırında bir ülkede yüzlerce müderrisin, yani din adamının yaşadığını buradan çıkarmak zor olmasa gerek. Bursa�da, Edirne�de, İstanbul�da gördüğümüz o medrese binalarının Avrupa topraklarını süslediğini, o odalarda hocaların ve öğrencilerin yatıp kalktıklarını, kazanlar kaynattıklarını, kandiller uyandırdıklarını, Kur�an tilavet ettiklerini, şehirlerin burçlarına ezan seslerinin kırık camlar gibi çarpıp medrese avlularına, hatta Peç�in meşhur Mevlevihanesi�nin tavanına döküldüğünü düşünmek bile yeterince hüzünlendiriyor insanı. Tabii, Macaristan�da Osmanlı medreseleri denilince ilk akla gelen, Sokollu Mustafa Paşa�nın Budin�deki ünlü medresesi oluyor. Kimdir bu Mustafa Paşa? Tarihlerimizden tanıdığımız Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa�nın amca oğlu olan Mustafa Paşa, tam 12 yıl süren Budin Beylerbeyiliği görevinde gönlünü kaptırdığı bu şehri birçok mimari eserle donatmış. Bu eserler arasında Mimar Sinan�a yaptırdığı medresenin ayrı bir yeri vardır. Görgü şahitlerinin ifadelerine göre, taştan yapılmış olan bu medresenin kubbeleri, diğer Osmanlı medreseleri gibi kurşunla kaplıdır. Onu son gören gözler, Kont Marsigli�ninkiler olmuştur. Bu medresede, klasik İslami ilimlerden kelam, fıkıh ve hadisin yanı sıra bizim �müspet ilimler� dediğimiz ilimler de okutulmaktaydı. Marsigli�nin kendi gözleriyle görüp kitabına kaydettiği ders kitapları arasında belagat (retorik), müzik, astronomi, mimarlık ve coğrafyaya ait kitaplar da yer alıyordu burada. Ayrıca tıp biliminin klasik metinleri de kitaplıktaki yerini almıştı Kont�umuz oraya gitmeden. Bunların arasında Bergamalı Galen�in kitabının Budin�de yapılmış bir tercümesi bile mevcuttu.
Agoston, yalnız bilgi vermeyi değil, şaşırtmayı da seviyor olmalı ki, bize İbn Sina�nın �Kanun� adlı, Avrupa dillerine de tercüme edilen meşhur kitabının, yalnız İstanbul medreselerinde değil, Balkanlardaki orta dereceli okullarda bile okutulduğunu söylüyor. Budin Müftüsü�nün kitapları arasında dikkat çeken eserlerden birisi de, İbn Baytar�ın �el-Mugni� adlı hastalıkları tasnif ettiği kitabıdır ve Arapçadan Türkçeye, Budin Beylerbeyi Hüseyin Paşa�nın emriyle çevrilmiştir. Böylece bir medrese kitaplığında bu tıp klasiklerinin ne aradığı gibi bir bilmecenin içine sürüklenmiş oluyoruz Agoston�la birlikte. Yoksa Budin�deki Sokollu Mustafa Paşa Medresesi�nde bir tıp fakültesinin kalıntılarına doğru mu ilerliyoruz?
Peşte ile birlikte bugünkü Budapeşte�nin çekirdeğini oluşturan Budin�deki bu medresede din adamlarını (müderrisleri), imparatorluğun diğer bölgelerinde görev yapanlar için tamamıyla meçhul mahalli örf ve âdetlerin cari olduğu Macar kanunlarını da öğrenme imkanını bulmuşlardır müderrislerimiz. Bunun içindir ki, diyor Agoston, Osmanlı Devleti ile Macar Kralları arasındaki siyasi münasebetlerde, barış görüşmelerinde Macaristan�da görev yapan Kadı ve Müftülerin bilgi ve tecrübelerinden yararlanılmıştır. Mesela Budin Müftüsü İsa Efendi, 1625 ve 1627 tarihlerindeki barış görüşmelerinde Osmanlı heyetine başkanlık bile yapmıştır.
Aslen Boşnak olan İsa Efendi Avusturya elçilerini alıp İstanbul�a gelmiş, Eyüp, Bursa ve İstanbul kadılığı yaptıktan sonra Anadolu ve Rumeli kazaskerliğine kadar yükselmiştir.
Bu, işin medrese kısmı. Tekkeler ve tasavvuf bahsi ise ayrı bir yazıyı hakedecek zenginliklerle dolu. Gül Baba en bilineni. Tarihçi Peçevi�nin memleketi olan Peçuy şehrindeki mevlevihâne bile başlı başına bir damgadır Avrupa�nın hafızasında. Mevlana�nın en batıdaki akıncısı olan Peçuy Mevlevihânesi�nde haftada iki defa semâ edildiği, Macar asıllı Arifi Ahmet Dede�nin İstanbul�da devam eden ve susan semâı, daha da hoş olanı, Hâfız�ın, Sâdi�nin, Hayyam�ın, Nizâmî�nin ve İbn Arabî�nin sesinin serhat boylarında bir buçuk asır boyunca çınlamış olması.
Gül Baba, gülme cehaletimize…
.
Sultan Abdülaziz’in Çin Müslümanlarına askerî yardımı
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Sultan Abdülaziz’in Çin Müslümanlarına askerî yardımı
Bu zincirleri kıracak, bu kafesten çıkacağız. Küresel çağda kendimiz olabilmek ve kendimiz kalabilmek için mecburuz buna. Bir yüzümüz olması ve bu yüzün yerinde kalması için mecburuz. Geleceği olan bir ülke ve toplum olabilmek için mecburuz.
Beyinlerimize öylesine kolu kanadı budanmış, zavallı ve aciz hale getirilmiş bir tarih ‘kakalanmış’ ki, bu büyük atlasın neresine dokunsam, kucağıma adeta hazineler yağıyor. O zaman da, ‘Şu sararmış resimdeki acûzeden işbu yiğitlik destanları nasıl sâdır olabildi?’ diye derin düşüncelere dalıyorum ister istemez. Mevcut algı kapasitemizi fersah fersah aşan ve havsalamıza sığmamakta direnen bu “büyük resmi” anlamakta ve anlatmakta ne kadar zorluk çektiğimi sizler de fark ediyorsunuzdur.
Barbaros’un Fransa’daki Toulon’u küçük bir Osmanlı şehri haline getirişini veya Macaristan’daki Osmanlı müderrislerinin entelektüel kapasitelerini görmüştük daha önce. Şimdi AB rüyasından uyanıp gözlerimizi bu defa ışığın geldiği canibe, yani Doğu’ya çevirelim ve yıkıldı yıkılıyor denildiği bir çağda Osmanlı misyonunun Pasifik sahillerine nasıl dayandığına şahit olalım. Bakalım, çöken şey, Osmanlı mıdır yoksa düşünme kapasitemiz mi?
Yıllardan 1873, aylardan Haziran’dır. Doğu Türkistan’ı Çin istilasından kurtarmak için destansı bir mücadeleye girişen Yakup Han, yeğeni Hoca Töre’yi İstanbul’a elçi olarak gönderir. Hoca Töre, elinde Farsça bir mektupla huzura alınır. Mektupta, Yakup Han’ın, yeryüzündeki Müslümanların koruyucusu olan padişahın engin kanatları altına sığınmaya geldiklerini belirten sözleri, Abdülaziz’in duygulu dünyasında yankılanmakta gecikmemiştir. Nitekim elçinin, mektubu okuduktan sonra sözlü olarak ülkesinin içinde bulunduğu vahim durumu anlatması ve askerî yardım talebinde bulunması üzerine Abdülaziz’in direktifiyle derhal yardım hazırlıklarına başlanır.
Dünyada nerede mazlum bir halk varsa, Osmanlı’nın gönlü ve eli oradadır. Hele ki bu halk, Müslüman’sa. Ta Kaşgar’dan kalkıp gelmiş bu mazlum heyetin mi yardım talebini karşılıksız bırakacaktır Osmanlı?
Derhal harekete geçilir ve Tophane Müşiri Ali Said Paşa ile Umum Fabrikalar Nazırı Seyyid Paşa, yardım işini organize etmekle görevlendirilir. İmkânlar mimkânlar önemli değildir. Her şey, bir Müslüman’ın bir nefes daha fazla alabilmesi içindir. Sonunda ‘yardım paketi’ açıklanır: Bütün alet edevatıyla birlikte 6 adet Krupp topu, bin adedi kullanılmış, bin adedi ise yeni olmak üzere toplam 2 bin tüfek ile kapsül ve barut imaline mahsus tezgâh ve diğer aletler. İyi de bu aletleri kimler ve nasıl kullanacaktır? Bu da düşünülmüştür elbet. Mermi imal etmeyi bilmeyen ve hayatlarında ilk defa top kullanacak olan Doğu Türkistanlılara yardımcı olmak ve onları, nizamî bir savaşa hazırlamak için 4 muvazzaf, 4 de emekli subay, Enderunlu Murad Efendi’nin başkanlığında Kaşgar’a gönderilecektir. Adları tarihimize altın harflerle yazılması gereken bu subaylarımızdan 4’ünü biliyoruz: İstihkâm Subayı Ali Kâzım, Piyade Subayı Mehmed Yusuf, Süvari Subayı Çerkes Yusuf ve Topçu Subayı İsmail Hakkı beyler.
Elçi Hoca Töre’yle birlikte yola düşen bu Osmanlı savaş timini taşıyan gemi, Süveyş Kanalı’ndan geçerek Hint Okyanusu’na açılmış ve Hindistan’ın Bombay şehrinde karaya çıkmıştır. Heyet, İngilizlerin çıkarttığı bin bir zorluk ve eziyeti güç bela atlattıktan sonra Kaşgar’a varmış ve Müslümanların sevgi gösterileri ve gözyaşları arasında şehre girmiştir. Yakup Han’ın 100 pare top atışıyla selamladığı Osmanlı yardım heyeti, bu gelişiyle Orta Asya İslam alemine adeta yeni bir hayat aşılamıştır. Doğu Türkistan’a gönderilen Türk bayrağı, Kaşgar semalarında dalgalanmakta, hutbe Osmanlı padişahı adına okutulmakta ve basılan paralarda Osmanlı hâkimiyeti açıkça belirtilmektedir.
Çin’de Nizam-ı Cedid askeri
Osmanlı subaylarının Kaşgarlı gönüllülerden oluşturdukları askerî birliklerin eğitimi ise ayrı bir fasıldır. Yüzbaşı Ali Kâzım’ın askerlikle ilişkisi olmayan kimselerden bir topçu taburu teşkil ettiğini, bu taburun “İstanbul askeri” gibi eğitimli hale getirildiğini, ayrıca 3 bin neferden ibaret bir alay kurarak bunlara “Nizam-ı Cedid askeri” adını verdiğini, raporundan öğreniyoruz. Doğu Türkistan’daki bağımsızlık mücadelesinin dönüm noktalarından birindeyizdir ve bu mücadeleye Osmanlı subayları da katılmışlardır. Nizami savaşı öğretirler, taktik verirler, top-tüfek kullanma ve mermi imal etme tekniklerini askerlerine aşılarlar.
Ve, işin acısı, günün birinde esir düşerler Çinlilerin eline. Zindana atılırlar. Ayaklarından zincire vurulurlar, sırtlarında kamçılar şaklar, tırnaklarına demirden iğneler saplanır. İşkence faslı tam 33 gün geceli gündüzlü sürer. Nihayet tam başları kılıçla gövdelerinden ayrılacağı sırada Çinlilere sığınmış bir Doğu Türkistanlı vali sayesinde kurtulup İstanbul’a, görevlerinin başına dönerler. Çin Müslümanlarına Osmanlı yardımlarının bu kadarla kaldığını düşünüyorsanız yine yanılıyorsunuz. Koskoca bir Abdülhamid faslı vardır ki, sadece üzerinde Türk bayrağı dalgalanan Pekin Hamidiye Üniversitesi’nin Çinli Müslümanların gözyaşlarıyla açılması hadisesi bile başlı başına bir rüyanın gerçekleşmesi demektir. Başımızı öne eğdirmeyenlerin önünde eğilsin başlarımız.
.
Orda Bir Osmanlı Cumhuriyeti var uzakta
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Orda Bir Osmanlı Cumhuriyeti var uzakta
Masamda Budapeşte’de yayınlanan “Acta Orientalia”nın mavi ciltleri bir dondurma gibi erirken, gözüm bir yazının başlığına mıhlanıyor. N. H. Biegman, şimdi Hırvatistan sınırları içinde kalmış olan Dubrovnik Cumhuriyeti vatandaşlarının Osmanlı Devleti lehine Avrupa’da casusluk yaptıklarını ve bu işi kurumlaştırdıklarını anlatıyor ki, hayret duygularım iyiden iyiye gıdıklanıyor. Nasıl? Şu nüfusunun kahir ekseriyeti Katolik olan ve Osmanlı kaynaklarında “Lâtin” diye geçen Dubrovnik halkı mı Osmanlı lehine casusluk yapmış? Hem de Venedik’e, Habsburglara ve olası bir Haçlı İttifakı tehlikesine karşı? İyi de bu adamların dinleri Roman Katolik, dilleri İtalyanca, ticari çıkarları da Hıristiyan alemiyle birlik olmakta yatmıyor muydu? Öyleyse neden Osmanlı Devleti hesabına bu casusluk faaliyetlerinin içerisine girdiler ki?
İlk başta bilmemiz gereken husus, Dubrovnik ya da Raguza Cumhuriyeti’nin, daha II. Murad döneminden itibaren Osmanlı hakimiyetini kabul etmiş olan Adriyatik Denizi kıyısındaki bir ticaret devleti olduğudur. Ama asıl önemli olan nokta, Osmanlı’nın görkemini bir kere daha cilalamaktadır: Raguza, yöneticileri eliyle teslim edildiği için Osmanlı Devleti tarafından “otonom” bir bölge haline getirilmiş, iç işlerine karışılmamış, sadece savunmaları üstlenilmiş, buna mukabil, yılda sadece 12,500 duka vergiye bağlanmıştır. Her yıl iki Osmanlı vergi tahsildarı gider, defterleri kontrol eder ve hesapları görüp dönermiş.
Venedik illerinde hörgüçlü develer
Buna mukabil Raguzalı tüccarlar kendilerine, at oynatacakları o kadar geniş bir saha bulurlar ki, Osmanlı fetihleri Balkanlardan Orta Avrupa’ya doğru bir şimşek hızıyla ilerlerken, arkasındaki “tüccar bulutu”nu da (tabir, çağımızın 24 ayar tarihçisi Fernand Braudel’e aittir) beraberinde sevk etmektedir. Böylece Osmanlı fetihlerinden önce Macar Krallığı, Venedik ve Bizans’ın hegemonyası altına girmekle tehdit edilen Raguzalı tüccarların önüne akıl almaz bir pazar, yani çil çil altınların deryası açılmaktaydı. Bu pazarın bir ucu Hindistan’a değerken öbür ucu Londra’ya dayanmaktaydı. Böylece 16. yüzyıl, Dubrovnik’in tarihinde görüp görebileceği en ihtişamlı ve refah dolu yüzyıl olacaktı. Braudel’e göre, Avrupa topraklarında deve kervanlarının ayak bastığı her yere Osmanlı kılıcı değmiş demektir. Balkanlar, Doğu Akdeniz iskeleleri, Dalmaçya kıyılarındaki Split, hatta Osmanlı kervanlarının ‘yolgeçen hanı’na çevirdikleri Venedik sokaklarına kadar develerin adım atmadıkları şehir kalmamıştır adeta. Hatta, diyor tarihçimiz, 1937’de, o romantik devirlerin içinde gezinen deve kervanlarıyla ilgili hikâyeleri bizzat Dubrovniklilerden dinlemiştim. Osmanlı’nın ticaretten anlamadığına nice yeminler edersek edelim, Osmanlı ekonomisinin hareket dolu evrenini, tek ve çift hörgüçlü develerin Cebelitarık’tan Hind ve Kuzey Çin’e, Arabistan çöllerinden Astrahan ve Kazan’a kadar engin bir coğrafyada yaptıkları bitmek bilmez yolculuklar kurmuştur.
Peki Osmanlılar niye bu kadar önem vermiştir Raguza’ya? Aslında bunun cevabı birden fazla: 1) Raguza’nın ekonomik olarak kalkınması ve zenginleşmesi, tam da Osmanlıların ezelî rakibi olan Venedik ekonomisinin elinden Avrupa’da Doğu ticaret yolları tekelinin alınması ve ekonomik olarak çökertilmesi anlamına geliyordu. 2) Bir tür serbest ticaret bölgesi haline getirilen Raguza’da tüccara tanınan düşük gümrük tarifesi, onların Avrupa içlerine yapacakları ihracatta mallarını ucuzlatıyor, dolayısıyla rekabet şanslarını artırıyor, yükselen iş hacminden Osmanlı maliyesi de vergi yoluyla fazlasıyla nasipleniyordu. 3) Raguza, Osmanlı’nın “Batı’ya açılan penceresi”ydi. Bu pencere vasıtasıyla Avrupa’da üretilen hayati önemdeki silahların takibi yapılıyor, dahası, Avrupa ahvali hakkında istihbarat elde ediliyordu.
Dubrovnik’te Osmanlı MİT’i iş başında
İşte sözünü ettiğimiz casusluk faaliyetlerinin Raguza’da bunca yaygın olmasının sebebi bu. Dubrovnik bir açık pazar olduğundan Batılı ve Doğulu tüccarlar burada buluşuyor, dolayısıyla Raguzalı casuslar rahatlıkla Osmanlı Devleti hesabına bilgi toplayıp merkeze yollayabiliyorlardı. Belki sokaklarında Osmanlı askeri göremezdiniz Raguza’nın; ama çıkarı Osmanlı hakimiyetinin sürmesinden yana olan Raguzalılar, Venedik aleyhine yalnız casusluk yapmakla yetinmemiş, mesela 1570’de Venediklilerin yardım isteğini de geri çevirmişlerdi. Nitekim yazar, Kanuni ve II. Selim’in, Dubrovnik beylerinin şifreli mektupları sayesinde Avrupa ahvalinden nasıl haberdar olduklarını örnekleriyle ortaya koymaktadır.
Daha da ilginci nedir, biliyor musunuz? Bu casusluğu yapan “beyler”, aslında bir Cumhuriyet’in, Dubrovnik Cumhuriyeti’nin tüccar-senatörleriydi. Bu soylu senatörler sırayla birer ay başkanlık yaparak yönetime katılıyorlardı. Bu uygulama, Osmanlı hakimiyetinde de devam etti ve kimse de kalkıp ‘Osmanlı Devleti bir saltanat rejimidir, bu ne herze yemektir’ demedi Raguzalılara. Sonuçta Osmanlı yönetimi, kendi bünyesinde taş gibi bir Cumhuriyetin yaşamasına izin vererek çok renkliliğine bir yenisini daha eklemiş oldu. Ne gariptir ki, Osmanlıların yaşaması için çaba sarf ettiği bu Cumhuriyet, 1806’da Napolyon’un “uygar” ordusunun elinde son nefesini verecektir!
.
Venedik’in bir İslam şehri olarak portresi
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Venedik’in bir İslam şehri olarak portresi
“Batı şehri” zannedilen Venedik’in, tam da Rönesans’ın gerçekleştiği dönemde İslam şehirlerini taklit ettiğini söyleyemesek bile, onlara imrendiğini ve kendine örnek aldığını tespit edebiliyoruz. Batı ile Doğu’nun zihnimize dikilmiş heykelleri bir kere daha çatlıyor orta yerlerinden ve neyin Batılı, neyin Doğulu olduğunu yeniden keşfe çıkıyoruz. Artık Rönesans’ın arkasındaki çehrenin bize tanıdık geleceği günlerin eli kulağında diyebiliyoruz güvenle. Zira daha sırada Jerry Broton var ki, onun “Osmanlı yoksa Rönesans da yok” demeye hazırlanan ağzını zor kapatıyorum burada.
anat tarihi kitaplarında Murâd-ı Hüdâvendigâr�ın Bursa�da yaptırdığı camiyle ilgili bahisleri okuduğunuzda bu camide Venedik mimarisinden etkiler bulunduğundan bahsedildiğini görürsünüz. Dış cephesinde ikiz sütunlar vardır, bu Venedik�te filanca binanın mimarisini andırmaktadır vs. Aslında bu yaklaşımın hiç de yabancısı olmadığınızı tahmin ediyorum. Zira ulemamız, bizim adam olamayacağımızı ispatlamaya yeminli olmalı ki, nerede orijinal bir buluşumuz varsa onu bir yabancı, tercihen Batılı, köke bağlamaya meraklıdır. Bizans�tan etkilendik, Venedik�ten etkilendik, sonra Fransa�dan, Hollanda�dan, İngiltere�den etkilendik diyorlar. Gelin görün ki, bizim Avusturya�yı, Fransa�yı, Hindistan�ı, Rusya�yı, İran�ı etkilediğimizden tek kelime ile olsun bahseden yok.
Tam bir ateş çemberi içine atmışız kendimizi. Tarihimizi üzerimize bir kafes gibi kapatmışız. Sonra da �Kaçacaksın bu memleketten!� deyince gençlere kızıyoruz. Hakkımız var mı buna? Akif�in �Âsım� kitabında dediği gibi, daha doğarken �batacaksın� diye bütün ümit kapılarını yüzlerine kapadığımız bir gençlikten farklı bir yüz istemeye yüzümüz olabilir mi?
Oysa bu iddialara tokat gibi cevaplar geliyor dört bir cenahtan ama okuyan, gündeme getiren olmayınca insanımız nereden bilecek? (Şimdi diyeceksiniz ki, biz bu köşeyi niye okuyoruz zaten? Bunları yazdığın için değil mi? Köyün delisi olup çatıları yıkmaya kalktığım doğru, doğru olmasına ya, bu yanılgıları temizlemeye ömrümün yetmeyeceğini de biliyorum. Onun için bir yerde hepiniz kendi alanınızda putları kırmaya başlamalısınız ki, yazdıklarım yankısız, sahipsiz ve ıssız kalmasın.)
Deborah Howard�ın Yale Üniversitesi Yayınları�ndan 2000 yılında çıkan �Venice & The East� (Venedik ve Doğu) adlı kitabı, bildiğimiz kurguyu tersine çeviriyor ve Rönesans�ın bu görkemli şehrinin, kültüründen mimarisine kadar bugün bile ayakta duran örneklerle nasıl buram buram Doğu, özellikle de İslam medeniyeti koktuğunu ortaya koyuyor. Kitabın alt başlığı da yeterince çarpıcı zaten: �İslam Dünyasının Venedik Mimarisi Üzerindeki Etkisi, 1100-1500.� Bayan Howard, önsözde meramını ifade ederken kitapta �Batı medeniyeti�nin en saf ve yetkin şehir örneklerinden biri kabul edilen Venedik�in Doğu�dan neler ödünç aldığını göstermeyi amaçladığını söylüyor.
Avrupa�nın aydınlanmasının İspanya ve bir miktar da Sicilya�dan başladığı, bilim ve felsefeden mimariye kadar Avrupa�nın karanlık çağlarını aydınlatan güneşin İslamiyet olduğu, giderek daha sıklıkla vurgulanıyor bilim dünyasında. Güneşin balçıkla sıvanamayacağı bir noktaya gelip dayanıldı. Her taraftan yükselen dürüst sesler, şimdilik 19. yüzyıl mağrur Avrupa-merkezciliğinin nefesini kesmeye yetmiyor ama nihayet mızrağın da çuvala sığmadığını gösteriyor. Şimdiye kadarki Avrupalıların tarihi de, Avrupalı olmayanların tarihi de ideolojik gözlüklerle Avrupalılarca yazılmış, hep Avrupa/Batı odağa alınarak kurgulanmıştı; Kristof Kolomb�un yanında Zeng Ho�nun esamisi bile okunmazdı mesela. Ancak görüyoruz ki, zincirler kırılmaya, kafesler parçalanmaya ve paslanmaya başlamıştır ve tarihin özgürlük türküleri duyulmaktadır uzaktan uzağa.
Yazara göre Venedik yalnız değildir bu yolda. Amalfi, Fatih�in Hersekzade Ahmed Paşa�yı fethe memur ettiği ve kısa bir süre Osmanlı kuvvetlerinin elinde kalmış olan Otranto, özellikle Piza ve Cenova, Doğu mimarisinin yansıdığı yüzlere sahip İtalyan şehirlerindendir. Ama başkent Venedik�in hali bir başka. Öyle ki, bu şehir, tüccar ve seyyahların ruhlarına, hatta bilinçaltlarına dolan Şark kültürü ve mimarisinin derin etkisiyle oluşmuş, hatta bu oluşumun izleri bazı köşe başlarında veya duvar kovuklarında gizlenmiş sarıklı Müslüman heykelciklerine kadar uzanmıştır.
Kitabına koyduğu resimlerle iddiasını pekiştirmeyi ihmal etmeyen Howard�ın çarpıcı örneklerinden birisi de �altana�lar�. Altana�lar da ne mi? Bildiğimiz teraslar ya da belki eski deyişle cihannümalar. Doğu İslam şehirlerinde sıcak yaz aylarında serinlemek ve çevreyi seyretmek amacıyla yapılan bu terasların Venedik yöneticilerince başlangıçta hoş karşılanmadığını, ancak 14. yüzyıldan sonra İslam şehirleriyle temasların artıp bu teraslardan yaptırmanın önüne geçilmez bir moda halini almaya başlamasıyla Venedik evlerinin standart unsurlarından biri haline geldiğini de öğreniyoruz.
Hele Şam�da -Bediüzzaman Said Nursi�nin �Hutbe-i Şamiyye�yi okuduğu- Emeviyye Camii�nin taş pencere işçiliğinin, Venedik�in en ünlü meydanının en kutsal parçası sayılan San Marko Katedrali�nin kapılarından birisinde neredeyse aynen tekrarlanmış olması, kitabın tezini iyice keskinleştiriyor. Şam, Venedik�e yansıtıyor güzelliklerini. Böylece bir �Batı şehri� zannedilen Venedik�in, tam da Rönesans�ın gerçekleştiği dönemde İslam şehirlerini taklit ettiğini söyleyemesek bile, onlara imrendiğini ve kendine örnek aldığını tespit edebiliyoruz rahatlıkla.
Batı ile Doğu�nun zihnimize dikilmiş heykelleri bir kere daha çatlıyor orta yerlerinden ve neyin Batılı, neyin Doğulu olduğunu yeniden keşfe çıkıyoruz. Artık Rönesans�ın arkasındaki çehrenin bize tanıdık geleceği günlerin eli kulağında diyebiliyoruz güvenle. Zira daha sırada Jerry Broton var ki, onun �Osmanlı yoksa Rönesans da yok� demeye hazırlanan ağzını zor kapatıyorum burada
.
Bu sergiye asıl bizim ihtiyacımız var
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bu sergiye asıl bizim ihtiyacımız var
Dünya tarihçileri, Osmanlı tarihine eğildiklerinde çok farklı ufuklar keşfediyorlar onda. Hem geçmişte işlenen günahlardan tevbe istiğfar ediyor, hem de Osmanlı’nın o zamana kadar her nasılsa fark edilmeden kalmış gizli yönlerini deşifre etmek için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar. Böylece tarihçilik mesleği, her günü yeni bir keşifle taçlanan bitimsiz bir maceraya dönüşüyor.
Eskiden tersi olurdu. �Yabancılar� tarihimizi çarpıttığı için kızardık onlara; reddiyeler döşenir, Namık Kemal gibi, �Avrupa Şark�ı anlayamaz� derdik. Doğruydu da bir bakıma. Avrupalı seyyah ve yazarların hepsi değil belki ama büyük bir kısmı, Osmanlı devleti ve toplumunu gerçeğe aykırı biçimde sunardı okuruna. Biz Piyer Loti�yi biliyoruz; lakin Fransa�da Voltaire, İngiltere�de David Urquhart gibi Osmanlı yanlıları eksik olmamıştı tarih boyunca. Hatta bu kervana ünlü �hümanist� Montaigne�i bile katabiliriz rahatlıkla.
Tabii tarihçilikteki asıl değişim, İkinci Dünya Savaşı�ndan sonra geldi. Özellikle Fernand Braudel�in �Akdeniz�inin yayınlandığı 1949�dan itibaren Osmanlı tarihi, kapatıldığı sınırlardan dışarı fırladı; önce Akdeniz, giderek Avrupa ve Avrasya, ardından dünya tarihinin onsuz eksik kalacağı bir cildi haline geldi. Şimdilerde Avrupalı tarihçiler artık eskiden dünya tarihi diye yazılan �şeyler�i, Avrupa emperyalizmini meşrulaştırmaya dönük belgeler olarak okuyor ve okutuyorlar; ibretle, hatta yer yer dehşetle.
Dünya tarihçileri, Osmanlı tarihine eğildiklerinde çok farklı ufuklar keşfediyorlar onda. Hem geçmişte işlenen günahlardan tevbe istiğfar ediyor, hem de Osmanlı�nın o zamana kadar her nasılsa fark edilmeden kalmış gizli yönlerini deşifre etmek için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar. Böylece tarihçilik mesleği, her günü yeni bir keşifle taçlanan bitimsiz bir maceraya dönüşüyor. İki günü eşit geçenin kaybettiği bir yarıştır çünkü tarihçilik. Bize gelince; bırakın iki günü, neredeyse iki asrımız eşit geçmiş görünüyor. Dönüp dolaşıp matbaanın geç gelişini, Baltacı�nın Katerina�yı çadırında ağırlayıp ağırlamadığını, Hürrem Sultan�ın Osmanlı�yı batırdığını tartışıyor olmamız bu yerinde sayma alışkanlığımızın en �çapkın� yönlerini sergiliyor sadece.
Oysa dünyadaki Osmanlı tarihçileri, tarihin tek bir yorumla ve yalnız belli bir açıdan görülmesinin acı yanılgısına işaret ediyor ve tarihçi atalarını kıyasıya eleştirmekten çekinmiyorlar. Çalışmalarını daima önemsediğim Osmanlı tarihçisi Daniel Gofmann�ın Batı tarihçilerini eleştirdiği şu sözlerinin Osmanlı tarihçilerine yönelik olanını ne zaman yazmaya başlayacağımızı merak ediyorum doğrusu: �Osmanlı İmparatorluğu, geleneksel olarak Hıristiyanlığın katili diye görülmüştür; ancak bunun yerine acımasızca hoşgörüsüz olan Hıristiyan Avrupa�dan kaçanlar için bir cennet olduğu hükmüne de varılabilirdi.�
Tarihe Avrupa açısından bakma alışkanlığının bizi getirdiği final, Londra�da Royal Academy of Arts�da açılan �Türkler 600-1600: Bin Yıllık Yolculuk� sergisi oldu. Sergi hakkında yazılanların çoğu, bu sayede İngilizlere ne kadar medenî bir millet olduğumuzun tescillendiği, Avrupa kamuoyunu Türklerin Avrupalılığına ikna etmek için bundan daha iyi bir vesile bulunamayacağı gibi sığ ve yavan laflardı ne yazık ki. Bunları yazan beyinlerin, Avrupalılardan önce kendi kafalarındaki �Türk ve Osmanlı� imajını düzeltmeleri gerektiğini bilmeleri daha faydalı olmaz mıydı dersiniz?
Osmanlı dünyasının hayal bile edemeyeceğimiz büyüklüğünü görmek için ta Londra�lara gitmemiz, İngilizlerin gözbebeklerinde beliren pırıltıdan medet ummamız gerekiyor anlaşılan. Ne yani, Londralılar beğenmese ve sergiyi sadece üç beş kişi gezse, üzüntümüzden kahrolup malzemeleri Londra Köprüsü�nden aşağı mı atacağız? Her Allah�ın günü utandığımız Osmanlı�dan kaçacak delik arayalım, ama sergilediğimiz Osmanlı�yı Avrupalıların beğenmesi için çırpınalım. Ne hoş değil mi?
Gerçi onların bize ihtiyaçları yok zaten. Maşallah, Osmanlı Devleti�nin yalnız Rumlar ve Ermeniler gibi Doğu Hıristiyanlarına değil, Macaristan�daki Ünitaryanlar, Fransa�daki Huguenotlar ve İngiltere�deki Luteranlar gibi Batı Hıristiyanlarına da kucak açtığını yine onların tarihçilerinden okuyoruz. Nitekim 16. yüzyılda Great Yarmouthlu Samson Rowlie�nin nasıl olup da Osmanlı haremine girdiği ve Hasan Ağa adıyla sarayın en güçlü kişilerinden birisi olduğu, İngiliz kamuoyunun en ziyade merak ettiği konulardan olmamış mıydı? Aynı Hasan Ağa�nın İngiliz tüccarlarına Osmanlı limanlarından yapacakları ticarette yardımcı olduğunu; ama bunu yaparken de �Osmanlı çıkarlarını korumaya� özen gösterdiğini İngiliz okurları bizden çok evvel öğrenmiş durumdalar.
Clive Ponting�in yazdığı �Dünya Tarihi�ni okurken dehşete düşmemeniz imkânsız. Çünkü yazar, bize Cezayir�de cellatlık yapan Abdüsselam adlı birisinden bahsediyor ki, kendisi asıl adı Absolom olan Exeterli bir kasaptır. En önemli Osmanlı generallerinden birisi, İskoçyalı Campbell�dır. Campbell Müslüman olup Yeniçeri Ocağı�na girmiş ve yeteneğiyle komutanlığa kadar yükselmiştir. Yine 1606 yılında, İngiltere�nin Mısır konsolosu olan Benjamin Bishop, Müslüman olup sessiz sedasız aramıza karışmıştır.
Yalnız bir olay var ki, onu anlatmasam bu yazının tuzu eksik kalır. 17. yüzyılda İngiliz Kralı II. Charles, Hamilton adlı bir kaptanı, Kuzey Afrika�da köle yapıldığına dair haberler alınan İngilizleri fidye ile kurtarmakla görevlendirir. Hamilton araya sora bulur esirlerin izlerini. Ne var ki gördükleri karşısında kelimenin tam anlamıyla şok geçirir. Çünkü köle yapıldı diye duydukları İngiliz esirler, Müslüman olup Osmanlı yönetim kademelerine girmiş ve hatırı sayılır mevkilere yükselmişlerdir. Bu sırada ciddi bir servet yapmışlardır ki, bu serveti kendi vatanlarında hayallerinde bile görmeleri mümkün değildir. Evlenip çoluk çocuğa karışmışlardır hepsi de. Sonuçta bu �İngiliz esirleri�, Kaptan Hamilton�un vatanlarına geri dönme teklifini reddedip onu eli boş gönderirler Kral�ın huzuruna.
Ponting, Osmanlı sistemi kimseyi dışlamayan tavrıyla dönemindeki pek çok Hıristiyan devletten daha hoşgörülüydü, diyor Londra�da basılan kitabında. Biz ise Londra�daki sergiye gelenlerin �Türkler�i ilk defa göreceklerini ve böylece imajımızı düzelteceğimizi sanıyoruz. Bilmiyoruz ki �onlar� bizi bizden iyi tanıyorlar; yine bilmiyoruz ki, �biz� Osmanlı tarihinin büyüklüğünden cahil kalmış son toplumuz!
.
TBMM rakıyı yasaklamıştı!
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
TBMM rakıyı yasaklamıştı!
Bundan tam 85 yıl önce de içkiyi tartışmış ve ardından yasaklamıştık. Hem de kanunla. Osmanlı zamanından bahsediyorum sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Türkiye Büyük Millet Meclisi içki yasağı koymuş bir meclistir ve daha da ilginci, bu yasak Cumhuriyet’in ilk 6 ayı boyunca yürürlükte kalmıştır.
Sahte rakı tartışması bütün hızıyla sürüp giderken, bilanço da gittikçe kabarıyor. İçtikleri etil alkol yüzünden şimdilik 21 kişinin hayatını kaybettiği bildiriliyor ve Türkiye alkolizmi yeniden tartışma gündeminin ön sıralarına alıyor. Bundan tam 85 yıl önce de içkiyi tartışmış ve ardından yasaklamıştık. Hem de kanunla. Osmanlı zamanından bahsediyorum sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Türkiye Büyük Millet Meclisi içki yasağı koymuş bir meclistir ve daha da ilginci, bu yasak Cumhuriyet�in ilk 6 ayı boyunca yürürlükte kalmıştır. İçkinin neden ve nasıl yasaklandığını öğrenmek için 13 Eylül 1920�ye gidip kulağımızı TBMM�nin kapısına dayayarak içeride neler konuşulduğunu işitmeye çalışalım. Meclis�in 23 Nisan�daki açılışının üzerinden henüz 5 ay bile geçmemiştir.* Başkanlık koltuğunda ulemadan Konyalı Vehbi Efendi oturmaktadır, kürsüde ise 3 yıl sonra Topal Osman tarafından öldürülecek olan Ali Şükrü Bey hararetli nutuklara kaptırmıştır kendini. Sözleri sık sık kesilmekte ve dinleyici sıralarından laflar atılmaktadır. Muhalefet saflarında yer almasına rağmen getirdiği içkiyi yasaklama teklifi, Birinci Grup�tan da bir hayli destek görmüş, komisyonlarda görüşüldükten sonra Genel Kurul�a kadar gelmişti.
Ali Şükrü, İslam�ın içkiyi bir ahlak ve fazilet müeyyidesi olarak yasakladığını ve ülkeyi felaketten kurtarmak için bu kanunun Meclis�ten geçmesi gerektiğini savunmaktadır. Sadece içkinin alenen alınır satılır olması değil, ülkenin gelirinin gayrimüslimlerin cebine gitmekte oluşu da endişelendirmiştir onu. �Trabzon�da 4 Rum meyhanesi vardı� der ve ekler acı bir dille: �Şimdi sayıları 73 oldu. Bir avuç Pontusçu rakı yapıp memleketi soyuyor, bu paralar Yunanistan�a kaçırılıyor… Rakı uğruna emlak ve akarlar bizden Rumlara, Ermenilere geçiyor. Maliye Vekili (Bakanı) tapu kayıtlarını tetkik etsin.�
Alkoliklerden sağlam bir millet, dolayısıyla sağlam bir ordu çıkmayacağına inanan Ali Şükrü, dünyadan örnekler getirir. Amerika�nın bazı eyaletlerinde kiliselere gitmeyenlerden 2 dolar ceza bile alınmaktadır. Dinî terbiyeyi önemseyen her millet geri kaldıysa Amerika�yı nasıl izah edeceğiz peki? Amerikalılar Hıristiyan oldukları halde bazı eyaletlerde içkiyi yasaklamışken, onu haram ilan eden bir dinin müntesiplerinin içkinin serbestçe alınıp satılmasına ve dahi içilmesine izin vermeleri olacak şey midir?
İşin garibi, bu kanuna karşı çıkanlar da, gerekçelerini, daha çok yasağın uygulanamayacağı ve afyon, esrar gibi başka keyif maddelerine yönelişi hızlandırabileceği noktasında toplamaktadırlar. Yasaklamaktansa ağır vergiler konulmasına taraftardırlar. Bu arada alkolün tamamen yasaklanmasının yerli ilaç sanayiine darbe vuracağını ve bir süre sonra eczane raflarının boş kalacağını ileri sürenler olmuş, bunun üzerine kanuna istisnalar getirilmiştir. Hatta Bursa Milletvekili Dr. Emin Bey, biranın da yasaklanması gerektiği, çünkü içki yasaklandığı takdirde kötü niyetlilerin serbestçe satılan biranın içindeki alkol miktarını artırarak kanunu delebilecekleri uyarısında bulunur.
Sıra 2. maddeye gelince işler daha da karışmıştır, çünkü içki içenlere hangi cezaların verileceğidir gündem; anlayacağınız, dayak faslındayızdır! Burada Osmanlı-Cumhuriyet sürekliliğine ilişkin hassas bir noktaya atıyoruz kemendimizi. Aslında 1920�deki bu kanun teklifinin çıkış noktasını, Said Nursi ve Mehmed Akif�in de üyelerinden olduğu İslam Üniversitesi�nin (Dâru�l-Hikmeti�l-İslâmiyye) TBMM kurulmadan bir yıl önce hazırladığı ve İstanbul hükümetinin İçişleri Bakanlığı kanalıyla valilere gönderttiği �içki yasaklama genelgesi� oluşturuyordu. Yani Osmanlı döneminin dinî bir içtihadı, TBMM tarafından uygulamaya geçirilmekte, böylece halef-selef oldukları bir kere daha ilan edilmekteydi. Öyle ki halen uygulamada olan ve camilerin 100 metre civarında içki satılamayacağına ilişkin polis genelgesi bile Osmanlı�dan kalmadır. Velhasıl, içki içenlere ve satanlara kaç sopa vurulacağı konusundaki müzakereleri, yasağın Müslüman olmayanları kapsayıp kapsamayacağı tartışması izler ve teklif, 14 Eylül�de nihai şeklini alır. Buna göre her tür alkollü içki üretimi, ithali, satın alınması ve kullanılması yasaklanıyor, alenen içenler veya gizlice içip de sarhoşluğu belli olanların 50 liradan 200 liraya kadar para cezası, 3 aydan 1 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılacakları hükme bağlanıyordu. Memurlar içki içerlerse hem cezalandırılacaklar, hem de memuriyetlerinden olacaklardı; üstelik bu hükümler temyiz de edilemeyecekti.
TBMM oylamaya geçmiş, şu işe bakın ki, sayımda oylar eşit çıkmıştır. Bunun üzerine �eşitlik halinde başkanın oyu 2 oy sayılır� şeklindeki içtüzük hükmü uygulanmış ve kanun, 71�e karşı 72 oyla kabul edilmiştir. Cumhuriyet�in ilanından sonra 5 ay, 11 gün daha içki yasağıyla yaşadığımızı ve TBMM�nin 9 Nisan 1924�te �beklenen neticelerin elde edilemediği� gerekçesiyle kanunu yürürlükten kaldırdığını görüyoruz. Toplam 3 yıl, 6 ay, 25 gün yürürlükte kalan içki yasağı kalktığında kanunun fikir babası Ali Şükrü yaklaşık 1 yıldır toprağın altındadır, yakın dostlarından Said Nursi 1 yıldır Van�da inzivaya çekilmiştir, diğer dostu Mehmed Akif de 1 yıl önce Kahire�nin yolunu tutmuştur.
Tesadüfün başı dönmüştür. İçkiden değil elbette…
.
İzlanda Sularında Sırmalı Osmanlı Sarığı
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Artık alıştım sayılır: Konuşmacı olarak gittiğim konferanslardan sonra kafası karışanlar etrafıma toplanır, kemikleşmiş bilgilerinin sarsılmasından rahatsızlık duyanlar, “Ama bize böyle öğretilmemişti!” diyerek şaşkınlıklarını beyan ederler. Ben de zihinlerindeki bulaşıkları temizlemenin yolunu yordamını anlatırım kendilerine elimden geldiğince. Lakin bir seferinde şu sözleri işittiğimde şaşırma sırası bana gelmişti: “Kafamız karıştı, çünkü bir hafta önce sizin yerinizde oturan bir başka hocamız Osmanlı denizcilerinin Akdeniz’e bile tamamen hakim olamadıklarını, burunlarının dibindeki Atlas Okyanusu’nda neler olup bittiğini merak dahi etmediklerini, zaten bu yüzden Amerika’yı bizim değil, Avrupalıların fethettiklerini söylemişti. Gerçekten de Osmanlılar Cebelitarık Boğazı’ndan burunlarını dahi çıkarmamışlar mıydı?”
Bir kere zihinlerimizdeki tarihin bir çöp tenekesine dönüşmüş olduğunu kabul edelim. İkincisi, önyargılarımızın kalın kabuğunu delip içine girmenin çaresini bulabilmiş bir Zaloğlu Rüstem çıkmış değildir. Üçüncüsü, kendi tarihine bizimki kadar hafife alarak ve karikatürleştirerek bakan bir başka aydın tipi olduğunu zannetmiyorum; tabii bir tek sömürge ülkelerinin sömürgeciler tarafından özel olarak yetiştirilmiş aydınları hariç. Bu bakımdan tarihimizin, gömüldüğü, hatta boğulduğu ve altından zaman zaman boğuk sesinin duyulduğu bir çöplük olduğunu ve ilk işimizin bu çöp yığınını seferberlik ilan ederek bir an önce kaldırmak olduğunu bilmemiz gerekir. Anlayacağınız, işimiz, Necip Fazıl’ın deyişiyle, Osmanlı buzdağının hohlayarak eritilmesi sonucunda oluşan çamur deryası içinden kayıp incileri bulup çıkartmak ve yıkayıp aslî parlaklığını iade etmek olacaktır.
İşte Osmanlıların Akdeniz’e haps olduğu ve okyanuslara açılamadığı iddiası da bu çamurlardan birisi. İnsan utanır yahu! Hadi Açe filan derken öğrendiğimiz Hint Okyanusu’nu turlayan Osmanlı gemilerini bir kenara bırakalım, ya Atlas Okyanusu’nda Kristof Kolomb’un gemilerinden birini avlayan Kemal Reis’imize ne demeli?1 Peki bir dönem İngiltere’yi avucunun içine alan Cromwell’in Cezayirlilerle mektuplaşırken Hicrî takvimi kullanması hangi manaya geliyor? Buyrun çiban çıkartan bir olay daha: 1600’lerde, ihtiyaç duyulması halinde İngiliz ve İskoç gemileri Kuzey Afrikalı hacıları Mısır’a taşıyor, üstelik bu işten hayli para da kazanıyorlardı!
“Gayrı bunca şaşırdığımız yeter”, demiyorsanız son bir örnek vereceğim. 1603 yılında Fas hükümdarı Ahmed el-Mansur, İngiliz Kraliçesi Elizabeth’e bir mektup yazar ve o devirlerde henüz bakir bir kıta olan Amerika’yı beraberce istila etmeyi teklif eder. İlginçtir, bu teklif, Amerika’da herhangi bir istikbal göremeyen(!) Kraliçe tarafından geri çevrilmiştir.2
Yıl 1627’dir, yani IV. Murad’ın iktidar yılları.
Kendi memleketlerinde korsanlık resmen yasaklandığı için işsiz kalan İngiliz ve Danimarkalı korsanlar Cezayir’e sığınır ve Müslüman olurlar. Burada kendilerini ispatlamak ve yönetime yaranmak kaygısıyla Osmanlı denizcilerinin yeterince bilmediği kuzey sahillerini ele geçirme hayallerine dalıp zaten daha önce İngiltere ve İrlanda sahillerine kadar gitmiş olan “Türk” denizcilerini daha da kuzeye gitmeye ikna ederler. Başlarında da, aslen Haarlemli bir Hollandalı olup Müslüman olarak Osmanlı saflarına katılmış olan Ağa Murat Reis (eski ismi Jan Jansen) bulunmaktadır.3 (Şu hale bakın: Osmanlı toplumu değil, Avrupa Birliği mübarek!) O vakitler (tabii şimdi de) Danimarka’nın toprağı olan İzlanda kıyıları, işte bu sefer sırasında Osmanlı sarıkları ve ezan sesiyle tanışmış, bu kuş uçmaz kervan geçmez adanın tarihinde renkli ve cıvıltılı bir sayfa açılmıştır.
20 Haziran 1627’de başlayan seferde 4 Cezayir gemisi İzlanda sahillerine ulaşabilmiş, kısa süreli bir çatışmadan sonra karaya çıkarma yapılmış ve 240 civarında İzlandalı esir alınarak Cezayir’e dönülmüştür. Amaçları, esirler karşılığında fidye koparmaktır. Dönüş yolculuğunda esirlere Müslümanlar tarafından iyi davranıldığını, kendileri ne yerse esirlere de aynısını yedirdiklerini, İzlandalılara asıl kötü davrananların, sonradan Müslüman olmuş İngiliz ve Danimarkalılar olduğunu bizzat o gemide esir bulunan piskopos Olaf Egilson, yıllar sonra yazdığı hatıralarında anlatmıştır.
Cezayir beyleri tarafından Danimarka Kralı’na fidye işinde aracı olması için gönderilen Olaf Egilson, Kopenhag’da para toplamak için var gücüyle çalışmış ve sonuçta esirlerin büyük bir bölümünün ülkelerine dönmesini sağlamıştır. Ancak esirler arasından Cezayir’de kalıp Müslümanlar arasına karışanlar da olmuştur. Hatta bunlardan ikisinin kendi istekleriyle kaldıklarını bile biliyoruz. Kaynakların bildirdiğine göre, Jon Asbjarnarsson adlı İzlandalı gemici, Cezayir Dayısının sarayında hatırı sayılır bir mevkiye yükselmiştir. Diğer İzlandalı Jonsson Vestmann’ın durumunun daha da ilginç olduğunu görüyoruz. O, Cezayir akıncıları arasına katılarak Akdeniz’i Atlas Okyanusu’na bağlayan sahada Osmanlı’dan izinsiz kuş uçurtmayan bir Osmanlı “reisi” olmayı tercih etmiştir.4
Tarihimizin uykusu kaçmıştır bir defa. İzlanda sularında sırma ve ipek şeritle süslü sarıkların gölgesi, sokulan bıçağın acısıyla uyanmış ve uyandırmıştır kendisini.
Bu bilgileri, son yıllarda Osmanlı (Müslüman)-İngiliz ilişkilerinin derinliği ve karmaşıklığı hakkında yazılmış en iyi çalışmalardan birisi olan Nabil Matar’ın kitabından derledim. Bkz. Turks, Moors & Englishmen in the Age of Discovery, Columbia University Press: New York, 1999. Matthew Dimmock’un daha yakın tarihli bir çalışması ise bize İngiltere’deki “Türk” (Turke) imajının oluşumuyla ilgili çarpıcı bilgiler sunmaktadır: New Turkes: Dramatizing Islam and the Ottomans in Early Modern England, Ashgate, 2005.
Bugün bildiğimiz manada, kendi başına buyruk korsanlık Osmanlı’da da kanunsuz bir eylem kabul ediliyordu. Ancak dar manada korsanlık, Osmanlı deniz kuvvetlerinin akıncı birliklerine tekabül eder ve devletin kontrolü altında ve hizmetinde bulunurlardı. Bunlar gayri kanunî işler yaptıklarında yakalanıp cezalandırılırlardı. Geniş bilgi için bkz. Mustafa Armağan, Osmanlı Tarihinde Maskeler ve Yüzler, İstanbul 2005, Timaş Yayınları, s. 234-239.
1 İdris Bostan’ın titiz ve sabır isteyen muhteşem çalışması Kürekli ve Yelkenli Osmanlı Gemileri (İstanbul 2005, Bilge Yayım), kanaatimce Osmanlı gemiciliğinin ‘çağdaşlığı’ konusundaki anlamsız soruya verilmiş en iyi cevaptır.
2 Bu bilgileri, son yıllarda Osmanlı (Müslüman)-İngiliz ilişkilerinin derinliği ve karmaşıklığı hakkında yazılmış en yetkin çalışmalardan birisi olan Nabil Matar’ın kitabından aldım. Bkz. Turks, Moors & Englishmen in the Age of Discovery, Columbia University Press: New York, 1999. Matthew Dimmock’un daha yakın tarihli bir çalışması ise bize İngiltere’deki “Türk” (Turke) imajının oluşumuyla ilgili çarpıcı bilgiler sunmaktadır: New Turkes: Dramatizing Islam and the Ottomans in Early Modern England, Ashgate, 2005.
3 Murad Reis, Müslüman olup korsanlar arasına karıştıktan ve Cezayir’de bir çok olaya adı karıştıktan sonra dahi iki defa sıla hasretine dayanamayarak memleketini ziyaret etmiştir.
4 Bu sefer hakkında en esaslı araştırmayı, yarım asır önce Bernard Lewis yapmıştır: “İzlanda’da Türkler” [“Corsairs in Iceland”, Revue de l’Occident musulman et de la Méditerranée, n° 15-16], Çeviren: H. D. Andreasyan, Türkiyat Mecmuası, Sayı: 10, 1951-1953, s. 277-284. Aynı makale şu yayında tekrar basılmıştır: Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu Belleteni, Aralık 1954, s. 13-17. İngilizlerin Müslüman oluşuyla ve seferi yönlendirişleriyle ilgili olarak bkz. Mithat Sertoğlu, “Türklerin İzlanda akını ve Müslüman olan İngilizler”, Tarih Dünyası, Sayı: 1, 15 Nisan 1950, s. 28-29. Konu hakkında biraz daha farklı bilgiler için bkz. Yılmaz Öztuna, “Atlas Okyanusu’nda Türkler”, Hayat Tarih Mecmuası, Sayı: 8, Eylül 1967, s. 5-6; ve Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, Cilt 2, İstanbul 1986, Faisal Finans Kurumu Yayınları, s. 127 vd., özellikle s. 131 vd. Bu seferde mi başka bir seferde mi tam olarak tespit edemedim ama “Turk Gudda” lakabı ile tanınan bir kadın korsanın da Cezayirliler tarafından ele geçirildiği ve 9 yıl Cezayirli korsanlar arasında yaşadığı biliniyor. (“Turkish Gudda” (Gudríd Símonardottír) was kidnapped in Iceland by corsairs from Algiers and held captive for nine years before buying her way back to freedom and home. Freydís, the apparently frightful, ax-wielding sister of Leif Eirícksson, stil sports a reputation akin to that of Lizzie Borden, to whom Sjoholm questioningly compares her. Kathleen Cain, “The pirate queen”, The Bloomsbury Review, Sayı: 6, 2004 (http://www.bloomsburyreview.com/Archives/2004/Pirate%20Queen.pdf). Yazar bu bilgileri, Barbara Sjoholm’un In Search of Grace O’Malley and Other Legendary Women of the Sea adlı kitabından aktarıyor (Seal Press). Genel olarak kadın korsanlarla alakalı olarak ise şu internet kaynağına bkz. http://www.piratequeen.org
.
Papa, Fatih’e Hıristiyan olmayı teklif etmişti
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Papa, Fatih’e Hıristiyan olmayı teklif etmişti
Türk aydınının şanındandır, masasına servis yapılan bilgileri zinhar sorgulamaz. Mesela Sabahattin Eyuboğlu, Fatih Sultan Mehmed’in, Papa II. Pius’a yazdığı söylenen bir mektuba, mal bulmuş mağribi gibi sarılmıştır. Sadece Montaigne’in denemelerinde karşılaştığımız bu mektupta Fatih, Papa’ya, Türklerin İtalyanlar ve Truvalılarla aynı soydan geldiklerini ve kendisinin, Yunanlılardan (Bizans’ı kastediyor) Truvalı Hektor’un öcünü almaya çalıştığını, İtalyanların bu savaşta kendisine cephe almalarına bir anlam veremediğini söyleyesiymiş.
Ne yerli ne de yabancı kaynaklarda geçer böyle bir mektup. Ama aynı Papa’nın, 1461’de yazdığı, lakin göndermediği mektubun orijinali Vatikan arşivlerinde mevcuttur. Bu mektubu Fatih basılı nüshasından okumuş, okuduysa da gülüp geçmiş olmalıdır. Neden mi? Papa II. Pius’un mektubu, aslında bir Hıristiyanlığa davet yazısıdır da ondan. Kimi davet ediyor? Fatih’i elbette. ‘Şaşırmış mı bu Papa?’ demeyin hemen. Gerçekten de şaşırtıcı olan, Papa’nın mektubunda İstanbul’un bu genç hükümdarının Hıristiyan kralların en büyüğü ve Roma İmparatoru’nun varisi olmaya en layık kimse olduğunu söylemiş olmasıdır. Hatta hızını alamayıp Fatih’i “Yeni Konstantin” ilan etmiştir. Vaftiz olmayı kabul edecek olursa dünyanın krallığı tacını giymesi işten bile değildir Fatih’in. Sözün özü, Papa Fatih’e demektedir ki, Hıristiyan olup başımıza geç, seninle dünyayı fethederiz!
Fatih okumuşsa bile gülüp geçmiştir, demiştim. Gerçekten de mektubun görünürdeki muhatabı Fatih olsa bile, Papa’nın hedef tahtasında, bir türlü Haçlı seferine razı edemediği Hıristiyan krallıkları vardır. Onlara gözdağı vermektedir sizin anlayacağınız. Bana itaat etmezseniz, ben de gider, elin Müslüman’ından yardım alır, onunla dünyaları fethederiz; size de ihtiyacım kalmaz böylece, demek ister. Lakin o yılların İtalya’sında yaramaz prensliklerin bini bir paradır. Hatta söz konusu mektuptan birkaç yıl önce Papa’nın hasımlarından Rimini Lordu Sigismondo, Fatih’i ordusuyla birlikte İtalya’ya davet etmek istiyor, bir asker olarak ordusunda görev almayı arzu ettiğini bildiriyordu. Papa, İstanbul’un fethinden sonra şoka giren Katolik camiaya söz dinletemez olmuş, otoritesini yeniden tesis edebilmek için de ölümü gösterip sıtmaya razı etmek için Fatih kozunu oynamaya karar vermiştir. Eğer Türk padişahı Hıristiyan olursa Avrupa onun olacaktı, o da Avrupa’nın yeni Konstantin’i. Bu da İsa adına yönetimde bulunanlara ağır bir darbe indirecek ve alınlarında silinmez bir leke olarak kalacaktı. Fatih’ten herhangi bir cevap alamayan bu acar Papa, kendisine bağlı devletleri uyandırmak için bu defa şantaja başvurdu. Kuracağı ordunun başında Haçlı seferine çıkacak ve kendisine bağlı onbinleri peşinden sürükleyecekti.
Haziran 1464’te yola çıktı Papa; anlaştığı kralların kendisini donanmayla karşılayacaklarını söyledikleri Ancona limanına ulaştığında üç beş ticaret gemisinden başka bir şey göremedi ortalıkta. Kan başına sıçramıştı ki, bir salgın hastalıkta, toplanan ordunun telef olduğunu öğrendi. Fatih yalnız ordularıyla değil, talihiyle birlikte geliyordu. Venedik gönülsüzce Haçlı ordusuna katılmak istediğini söylemişti ama işi epeyce ağırdan alıyordu. Neden sonra Venedik kuvvetleri Ancona’ya vardığında Papa’nın üç gün önce öldüğü haberiyle karşılaştılar. Osmanlı fetihleri sınır taşlarını eritmeye devam ediyor, her yıl Avrupa’nın sınırları yeni baştan çiziliyordu. O devirde ‘Bu yıl sıra kimin evinde?’ kaygısının gündemde olmadığı bir Avrupa ülkesi bulmak nadirattandı. II. Pius’un mektubunun arka planında, şimşek hızıyla ilerleyen Osmanlı fetihlerinin Hıristiyan ahalinin aleyhine değil, lehine sonuçlar doğurmuş olmasının payı vardır. Ortodoks ve Katolik ihtilafı yüzünden yüzyıllarca birbirini yiyen Hıristiyan dünyası, yeryüzündeki en büyük Hıristiyan nüfusu barındıran İslam devletinin onlara tanıdığı haklar ve serbestiyi gördükçe hayrete düşüyordu. Osmanlı idaresinin bu hoşgörüsüne bir mana veremiyor ve Fatih’in gizlice Hıristiyan olduğundan şüpheleniyorlardı. Zaten Avrupa yüzyıllardır Doğu’dan çıkıp Hıristiyanlığı kurtaracak bir Hıristiyan Kral bekliyordu. Bu kral Fatih olabilir miydi? Papa bu mektubuyla ‘Yoksa gizlice Hıristiyan oldu da haberimiz mi yok’ fikrinin dayanılmaz cazibesine kapılmış, Fatih’e yoklama çekiyordu. 1473 yılında Avrupa’da göklere bakanlar Jüpiter ve Satürn’ün birleştiğini gördüler. Göklerin mesajını çözebilmek için İbrani bilgelerinin kapısını çaldıklarında aldıkları cevap, “ölüm” oldu. Dehşet içinde kalan hümanistler kapıdan öylesine hışımla çıkmışlardı ki, bilgenin “ve diriliş” dediğini duymamışlardı bile. Ama kimin için ölüm ve kimin için dirilişti? 7 yıl sonra Fatih’in Arnavutluk kıyılarından gönderdiği bir filo, İtalyan çizmesinin topuğuna çıkıyor, Otranto’yu Osmanlı vatanına katıyordu. Bu sırada Roma tam bir sessizliğe bürünmüştü. Papa’nın emin bir yere kaçmak için gemileri limanda hazır beklettiği haberi rüzgâr gibi esiyordu sokaklarda. Papa’nın Hıristiyan olmasını teklif ettiği adam, Hıristiyanlığın efendisi olmaya geliyordu. Ama bir farkla. Bir zamanlar İstanbul’un düşmesinin Homer’in ikinci ölümü olacağını yazan Papa’ya inat, Fatih elinde “İlyada”nın çevirisini tutuyordu. Tabiatıyla Doğu’da bu iki yıldızın birleşmesinin farklı yorumlandığını bilmiyordu Roma ruhanileri. Onların gökte buluşması, Doğu ile Merkez’in birleşmesine yoruluyor, İstanbul’un fethinin anlamı göğe yazılıyordu. İstanbul, yüzyıllardır çarpık duran dünya eksenini yerine oturtmakla görevliydi.
.xxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
.
ABD’nin çözemediği Abdülhamid bilmecesi
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
ABD’nin çözemediği Abdülhamid bilmecesi
ABD’nin Osmanlı dönemindeki son büyükelçilerinden (1913-1916) Henry Morgenthau’nun, Ermeni soykırımı konusunda birinci dereceden etkili olmuş ve Amerika’da Türkiye aleyhtarlığını fişekleyen “Secrets of the Bosphorus” adlı hatıralarında II. Abdülhamid’den sürekli “Kızıl Sultan” veya “Kanlı Sultan” diye söz etmesi, yazdıklarının ‘objektifliği’ hakkında bir ipucu verebilir. Ancak bir Alman Yahudisi soyundan gelen Morgenthau’nun kini, Ermeni soykırımı veya Abdülhamid’le sınırlı kalmaz. O, Osmanlı’da olumlu hiçbir şey bulunabileceğine inanmaz:
�Türk�ün beş yüzyılda elde ettiği medenî inceliklerin tamamı, insafsızca hor gördüğü tebasından alınmıştır. Dini Araplardan gelir; dili [ancak] Arapça ve Farsça unsurlardan ödünç alınmak suretiyle belirli bir edebî değere ulaşmıştır; yazısı Arapçadır. İstanbul�un en nefis mimari anıtı olan Ayasofya Camii, aslen bir Hıristiyan kilisesidir ve pratikte bütün Türk mimarisi Bizans mimarisinden türemiştir��
Bu sözler yabancımız değil. Bugün içimizde de nice �Morgenthaular�ın var olduğunu ve bir zamanlar �onlar�ın olan düşüncelerin zamanla nasıl �kendi� düşüncelerimiz haline dönüştüğünü göstermek için verdim bu örneği. Sanki Amerika�nın dini Amerika�da icad edilmişti; sanki Amerikalılar bir başka kıtanın dilini ve edebiyatını kullanmıyorlardı; sanki Amerikalıların kullandıkları alfabe, kendi kıtalarında icaD edilmişti. İnsan bir başka toplum hakkında ahkâm keseceği zaman önce kendine bakmalı değil mi?
Neyse, Morgenthau�nun hatıralarına günün birinde sıra gelecek nasıl olsa. Değerlendirmelerimizi ileriye erteleyerek şu sözde �Kızıl Sultan�a Amerikan büyükelçisinin neden düşman olduğu meselesini biraz eşeleyelim. Bakalım altından neler çıkacak?
Neydi sahiden de Morgenthau�ya, Abdülhamid Han hakkında, �tarihte bilinen en korkunç canavarlardan biri� (4. baskı, Londra: 1918, s. 188) dedirten kötülük? Sıraladığı sebepler arasında bir tanesini gösteremez ki, aynı tehditlerle, hatta yüzde biriyle karşılaşan bir Amerikan Başkanı (hayranı olduğu Woodrow Wilson dahil) elini kolunu bağlayıp seyretsin olan biteni. Gösterebildiği tek suç, vatanını Avrupalı emperyalistlere kaptırmamak için çırpınmasıdır ki, aslında Abdülhamid�in Yahudilere Filistin topraklarını satmayı reddetmesi bile, �normal� bir Amerikalının alkışlaması gereken vatanseverlik değil de nedir? Bence Abdülhamid�in asıl suçu, bundan da büyüktü. ABD�yi bir �koz� olarak kullanmaya kalkmıştı!
Vahdettin Engin�in yeni yayınlanan �Abdülhamid ve Dış Politika� (Yeditepe Yay., 2005) adlı çalışmasında bu kozun nasıl oynandığı, belgeleriyle ortaya konulmuş durumda. Padişahın sadrazama yazdığı 13 �hususî irade�nin metnine baktığınızda 1893�ten 1908�e kadar geçen 15 yıl içerisinde (yani Morgenthau�nun göreve başlamasından 5 yıl öncesine kadar) Abdülhamid�in, bir yandan ABD silahlarıyla ordusunu donatırken, öbür yandan kendi çıkarları doğrultusunda tavrını koyabildiğini ve bir Osmanoğlu olduğunu hiçbir zaman unutmadığını görürsünüz.
Mesela 13 Ocak 1986 tarihli iradede Çanakkale Boğazı�ndan geçmek isteyen Bankroft adlı Amerikan gemisine, ABD, Paris Antlaşması�na imza atan devletlerden olmadığı için izin vermiyor. 20 Aralık 1897�de ise bu defa Erzurum�da bir konsolosluk açılması gündemdedir. Cevap: �ABD�nin Erzurum�da bir konsolosluk açmasına gerek yoktur, çünkü orada ABD vatandaşı yoktur. Amerikan sefaretinin böyle gereksiz bir konuda ısrarcı olması uygun görülmediğinden talebinin geçiştirilmesi Padişahımız Efendimiz Hazretlerinin emir ve iradeleri gereğidir.� Nasıl? Mesele yavaş yavaş aydınlanıyor değil mi?
Devam öyleyse. ABD ısrarla İstanbul�da bir büyükelçilik açmak istemektedir. Ancak Abdülhamid dış politikada iyi kötü kurmaya çalıştığı dengeye yeni bir aktörün girmesinin Osmanlı çıkarlarına uygun düşmeyeceğine inanmıştır. Bunun için de şu gerekçeyi gösterir: �Bizim Washington�daki temsilciliğimiz de Orta Elçi düzeyindedir. Bu talep, Osmanlı Devleti�nin Washington sefareti, büyükelçiliğe yükseltilmedikçe kabul edilemez!� 1898�de ABD bu defa Ermeni Patırtısı�nın tazminatını ödettirmeye çalışmaktadır İstanbul�a. Tehditlerin bini bir paradır. Ama Abdülhamid yine yılmaz, yine bir irade çıkarır: �Her ne ad altında olursa olsun tazminat talebinin yerine getirilmesi, olaylarda sorumluluğun kabulü anlamına geleceğinden, hiçbir şekilde tazminat ödenmesinin söz konusu olmadığı ABD sefirine hatırlatılmalıdır.�
Nihayet Harput�a (eski Elazığ) bir ABD konsolosu atanır. Ancak yapılan araştırmada bu kişinin Osmanlı vatandaşı bir Ermeni olduğu ve sonradan ABD vatandaşlığına geçtiği anlaşılır. Oysa ABD ile yapılan antlaşmaya göre bölgeye atanacak kişi, eski Osmanlı vatandaşı olamayacaktır. Bu nedenle göreve başlamasına engel olunması irade olunur. Tarih: 3 Aralık 1900�dür. Oysa aynı yıllarda Abdülhamid, ABD�nin silah şirketleriyle görüşmelerine devam etmekte ve Connecticut�taki bir şirketten Türkiye�de hafif silah fabrikası kurmasını istemekte, Amerikan Bahriyesi�nden General Bucknam�ı âlâ-yı vâlâ ile �Paşa� yapıp hizmetine almakta ve o zamanlar henüz bıyığı terlemiş bir bahriyeli subay olan geleceğin �Hamidiye kahramanı� Rauf Orbay�ı, Bucknam Paşa ile birlikte kruvazör ve denizaltı alımı için ABD�ye göndermekteydi.
Daha da ilginci, Bucknam Paşa�nın, kendisine anlatılan �denizcilik düşmanı� Abdülhamid görüntüsü ile kendisini gemi ve denizaltı almaya yollayan �denizcilik meraklısı� Abdülhamid görüntüsünü bir türlü bağdaştıramayışıdır. Nitekim Rauf Bey�e içine düştüğü şaşkınlığı şöyle dile getirmiştir: �Bilmece gibi bir adam. Hem de çözülmesi çok çok çok zor bir bilmece!� Bu bilmeceyi çözdüğümüzde, göreceğimiz resim, emin olun, Morgenthau�nunkinden çok çok çok farklı olacaktır.
.
Davasına adanmış bir ruh – Yavuz Sultan Selim
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Davasına adanmış bir ruh – Yavuz Sultan Selim
22 Eylül, Yavuz Sultan Selim’in ölümünün 485. yıldönümüydü. Ne yazık ki, takvim yaprakları haricinde bu büyük insanı hatırlayan olmadı. Oysa Yavuz’u anlamak ve onun dünyasından günümüze ışıklar düşürmek son derece önemli. Onun dünyasını anlamak, Osmanlı tarihinin en görkemli asrına damgasını vuran vizyonu bir ucundan yakalatmakla kalmayacak, aynı zamanda bir misyonu temsil etmenin pırıltılı örneklerini cömertçe savuracaktı üzerimize.
II. Murad�a kadarki Osmanlı padişahlarının dede-torun münasebetine dair ilginç bir ayrıntı ne zamandır dikkatimi yalayıp geçer: 14. yüzyıl boyunca geleceğin padişahı olacak torunlar, padişah dedelerinin öldüğü yıl doğmuşlardır! Biraz açarsak, I. Murad Bursa�nın fetih yılı olan 1326�da doğmuştur, dedesi Osman Gazi de (rivayetler muhtelif olmakla birlikte) aynı yıl hayata gözlerini kapamıştır. Yıldırım Bayezid�in doğum yılı olan 1360, aynı zamanda dedesi Orhan Gazi�nin ölüm yılıdır. Ve nihayet I. Murad�ın 1389�da Kosova�da şehadet şerbetini içtiği yıl, torunu Çelebi Mehmed hayata gözlerini açmaktadır. Bu ilginç tevafuklar zinciri II. Murad�ın, dedesi Yıldırım Bayezid�in talihsiz ölümünden 2 yıl sonra doğmasıyla (1404) kesintiye uğramakta, Fatih�in, dedesinin vefatından tam 11 yıl sonra doğmasıyla fark iyice açılmaktadır. Ancak dedesi II. Murad�ın ölümünden 3 yıl önce doğan �şanslı� II. Bayezid�den sonra bir süre dede ile torunu bir arada görme imkânı bulabileceğiz.
Yavuz Sultan Selim�e geldiğimizde ilginç bir manzara çıkar karşımıza: O, dedesi Fatih�i kaybettiğinde tam 11 yaşındadır ve padişah dedesini dünya gözüyle tanıyabilmiş ilk torun padişahtır!
Bilindiği gibi Yavuz Sultan Selim�in özel hayatıyla ilgili bilgilerimizin ana kaynağı, babası Hasan Can�ın Yavuz�un en yakın adamlarından birisi olması hasebiyle Hoca Sadeddin Efendi�dir. Onun Yavuz hakkında aktardığı bilgiler büyük ölçüde babasına dayanır ve bu yüzden muteber kabul edilir. İşte bunlardan bir örnek: Nakkaşın birisi Fatih�in minyatürünü yapmış, lakin Yavuz, resmin dedesine pek benzemediğine hükmetmiştir. �Merhum (Fatih) bizi çocuk iken� demiştir Yavuz, �mübarek dizleri üstüne almışlardır. Şerefli yüzleri hâlâ hayalimdedir. Doğan burunlu idiler. Bu ressam tamamca benzetememiş.� Nakkaşı, şahitlere danışmadan dedesinin resmini yapmakla eleştiren Yavuz�un hafızasından fışkıran Fatih tablosu, bildiğimizden çok daha ışıklıdır.
Yavuz�a ayarı bozuk gözlüklerle bakanlar
Tarihin bu kader-denk noktasında dede ile torunun buluşması, başlarında bulundukları devleti tarihin hangi dip dalgalarına karşı sevk edecekleri ve yönlendirecekleri konusunda bir stratejik derinlik kazandırmış olmalıdır kendilerine. Dede-torun dayanışmasının en bariz göstergelerinden birisi, Fatih�in son seferine çıkarken, 11 yaşındaki torunu Yavuz�u saltanat naibi olarak İstanbul�da bırakmış olmasından da anlaşılabilir rahatlıkla.
Tarihe iki noktadan bakılabilir. Birincisi, ona otağını kendinizden uzakta bir yerde kurdurur, �burada� olmasına izin vermezsiniz. Her nasılsa olmuş bitmiş tesadüfî bir olaylar zinciri olarak kurgular ve bugüne söyleyebileceği herhangi bir sözü olabileceği ihtimalini dışlarsınız. Bu bakışa, �bugünün körlüğü� diyebiliriz. İkincisi ise onu, sanki arada hiç zaman farkı yokmuşçasına hep �burada�, bizimle beraber algılamaktır ki, bu defa da zamanın kaçıncı omurları arasında durduğunuzun bilincini kaybeder, zaman denizinde bir o yana, bir bu yana savrulur gidersiniz. Oysa Kur�an-ı Kerim bize geçmiş kavimlerin başına gelenleri anlatırken, bizi zamanımızın çengelinden koparıp atmaz. Burada ve bu zamandayızdır ama geçmiş kavimlerin ve önderlerin yaşadığı tecrübeler bizim için birer �ibret dersi� olmalıdır.
1931 yılında liselerde okutulmak üzere bir komisyon tarafından hazırlanan �Tarih III� adlı ders kitabında Yavuz için yazılanlar tam da �körlük� dediğim etkiyi oluşturma çabasını yansıtır. Yusuf Akçura�dan Sadri Maksudi Arsal�a kadar devrin birçok tanınmış simasının emeği bulunan bu ders kitabında �Filistin� kelimesinin ısrarla Fransızca �Palestin� şeklinde yazılması bile Cumhuriyet çocuklarını Osmanlı mirasından soğutma yönündeki bir çabanın ürünü olarak okunmalıdır. Sayfa 38�de ise Yavuz�un Mısır�da halifeliği almasının, Osmanlı Devleti�nin �tekâmül ve terakkisine mâni� olduğu, hatta irticayı başlattığı(!) söylenmektedir.
Tabii bu iddiayı hâlâ sürdüren çevreler var. Onlara göre Yavuz�un Doğu seferleri Osmanlı kültürünü �Türklük�ten saptırıp Araplaştırmış ve irticayı, yani gericiliği başlatmıştır. Osmanlı Devleti�nin �çağdaşlık� yolundan sapmasının miladı olarak alınır Yavuz�un Doğu icraatı, ve aşağılanır. Oysa şu unutulur nedense: Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizin büyük bir bölümü, Bayburt�tan Van�a ve Diyarbakır�dan Mardin�e kadarki 200 bin küsur kilometrekare toprak, bir başka deyişle, bugünkü Türkiye�nin yüzölçümünün yaklaşık üçte biri, Yavuz döneminde �bizim� olmuştur. Bu toprakları ona borçluyuz. Öte yandan Braudel gibi dev bir tarihçinin şaşmaz kalemi, �Osmanlı ekonomisi açısından Mısır�ın fethi, İstanbul�un fethinden de hayatî bir kaynak olmuştur.� diyebilmekte, dolayısıyla Osmanlı�nın müteakip parlak asırlarını Yavuz�un sadece iki senede Suriye ve Mısır�da şimşek hızıyla gerçekleştirdiği fetihlere bağlamaktadır.
Yavuz�un, Timur gibi, fethettiği bölgelerden değerli sanatkâr, bilim adamı ve bürokratları ithal ettiği doğru. Nitekim Şam�dan, Kahire�den, Halep�ten değerli olduğunu tespit ettirdiği adamları Osmanlı�nın tam bir �eritme potası� (melting pot) olan elit sirkülasyonu sisteminin içerisine dahil etmişti. Gelenler arasında Suudilerin resmi �imam� olarak gördükleri İbn Teymiyye ekolünden âlimler de bulunuyordu. Ancak bunların Osmanlı medrese sistemi içerisinde büyük çaplı bir etkide bulunduklarını söylemek kolay değil. Kaldı ki, bu alimler gelmeseydi bile, Osmanlı sınırları bu kadar kısa sürede Maraş�tan Tebriz�e, Halep�ten Şam ve Kahire�ye doğru genişleyince bilimsel rotasyonlarla birlikte bu �dış� etkiler bünyeye bir şekilde girecekti. Nitekim IV. Mehmed döneminde Vanlı Mehmed Efendi�nin ve damadı Erzurumlu Feyzullah Efendi�nin sarayda �müteşerri� bir hava estirmiş olmaları bir tesadüf değildi. Osmanlı potası, bu dalgaları da bünyesinde eritmeyi pekala bilmişti.
Yavuz�un asıl büyüklüğü…
22 Eylül, Yavuz Sultan Selim�in ölümünün 485. yıldönümüydü. Ne yazık ki, takvim yaprakları haricinde bu büyük insanı hatırlayan ve hatırlatan olmadı. Oysa Yavuz�u anlamak ve onun dünyasından günümüze ışıklar düşürmek son derece önemli. Çünkü onun dünyasını anlamak, bize dedesi Fatih, babası Bayezid ve oğlu Kanuni ile Osmanlı tarihinin en görkemli asrına damgasını vuran vizyonu bir ucundan yakalatmakla kalmayacak, aynı zamanda bir misyonu temsil etmenin pırıltılı örneklerini cömertçe savuracaktı üzerimize. Peki neydi bu örnekler?
1. Strateji olarak Yavuz: Fatih Sultan Mehmed 30 yıllık iktidarında Anadolu�da birliği sağlamak için çaba harcamakla birlikte, imparatorluğun sınırlarını asıl Akdeniz, Karadeniz ve Balkanlar�da süratle genişletmiş ve sonuçta, nüfusunun üçte ikisi gayrimüslim olan bir �İslam devleti� olmak gibi omuriliği eğri duran bir bünyeyi devretmişti oğluna. II. Bayezid döneminde, her ne kadar babası dönemindeki kadar hızlı olmasa da, fetihler devam etti, Venedik ve Memlûklerle çatışmalar yaşandı ve Yavuz�a 1512�de Müslümanların azınlıkta kaldığı bir nüfus profili devredildi. II. Bayezid�den itibaren başlayan �Doğu�ya yürüyüş�ün arka planında bu çarpık omuriliği düzeltme gayreti yatar. Tehdit, Katolik ittifakından ziyade İran�da Safevilerden, Suriye ve Mısır�da Memlûklerden ve bunların birleşip Doğu�nun mallarını Avrupa pazarlarına bağlayan Baharat ve İpek Yolu üzerindeki Osmanlı heyulasını ortadan kaldırma planlarında aramak gerekir. Buna bir de, Ümit Burnu�nun keşfinden sonra Portekizli komutan Albuquerque�in Şah İsmail�le ittifak kurarak Memlûk topraklarını, daha da vahimi, Mekke ve Medine�yi ele geçirme planlarını hesaba katarsak, Yavuz�un delici bakışlarının neden Doğu�ya döndüğünü daha iyi anlarız. Portekizli komutan, Şah İsmail�e açıkça ittifak teklifinde bulunuyor, Lizbon�a yazdığı mektuplarda Mekke ve Medine�yi işgal edip Peygamber Efendimiz�in (sas) mezarını Avrupa�ya kaçırmaktan söz ediyordu. Doğu kaynıyor, kırmızı alarma geçiliyordu. Yavuz�un acelesi bundandı. Selman Reis�in Kanuni�ye sunduğu 1525 tarihli raporda Yavuz döneminde değişen bu stratejik önceliği ısrarla gündeme getirmiş olmasının arkasında, değişen dünya dengelerini okuma gayreti yatıyordu.
2. Okur olarak Yavuz: Osmanlı padişahları içerisinde okumaya olan merakıyla öne çıkan iki isim, Fatih-Yavuz ikilisidir. Bu ikilinin genellikle asker ve mareşal yönlerini hatırlatıyoruz; ama aynı zamanda birer kitap kurdu olduklarını da gündeme getirmeliyiz. Mesela Hoca Sadeddin Efendi, Yavuz�u elinde kitap, zaman zaman tefekküre dalan ve bu yüzden uykusuz geceler geçiren bir derviş olarak anlatmayı sever: �Gözünden hiçbir an gitmezdi kitap / Uykuya, hurilere vermezdi yüzü.� Yemek zamanlarını ancak haber verildiğinde hatırlayan, kendisini öylesine işine adamış biriydi Yavuz. Hazine-i Âmire�de bulunan değerli kitapları başlarından sonlarına dek birer kere okumuştur. Hatta okumaktan gözleri bozulmuş, buna rağmen bir mercek (gözlük) yardımıyla okumaya devam etmiştir.
3. Adanmış bir ruh olarak Yavuz: Sadece 4 yılda ülkesinin yüzölçümünü 2,5 kat genişleten Yavuz, dünyaya değer vermeyen, yaptıklarını kendi nefsi için değil, devletin �soyut� ideali uğruna yapan adanmış ruhlardandı. Nitekim ölümüne sebep olacak şirpençe çıbanını bir cerraha göstermek gerektiğini tavsiye eden Hasan Can�a (onun 3 gün önce küçük bir çıban yüzünden hekimlere koşmasını ima ederek), �Biz çelebi değiliz ki, bir küçük çıbandan ötürü cerrahlara başvuralım� diye geri çevirmiş, hastalığı iyice azana kadar da çalışmaya devam etmişti. Son anlarında Hasan Can hakikaten Yavuz�un �canı� olmuş, geceler boyu yatağının ucunda oturmuş, gâh ellerini eline, gâh ayaklarını dizine alarak onun acılarını dindirmeye çalışmıştı. Ölüm anı gelip çattığında Yavuz, �Hasan Can bu ne haldir?� deyince ondan �Allah ile olacak zamandır.� cevabını almıştı. Nediminin bile kendisini anlamadığından gelen acı, Yavuz�a çıbanın korkunç acısını unutturmuş ve bunun üzerine, �Bizi bunca zamandır kiminle bilirdin?� sözleri ağzından, tarihin neonlarına kesme nurdan kelimeler halinde dökülmüştü.
Şeyhülislam Kemalpaşazade, Yavuz�un ölümü üzerine yazdığı ünlü mersiyede, �Şems-i asr idi, asrda şemsin / Zılli memdûd olur, zamanı kasîr� demişti. �Çağının (ve ikindi vaktinin) güneşiydi, zira ikindi vaktinin gölgesi uzun olur; ama zamanı kısadır� şeklinde sadeleştirebileceğimiz beytini iki kelimeyle özetlemek istersek, en uygunu herhalde �Sana doyamadık!� olurdu. Ve der ki adeta bizlere: �Yeter artık �ibnu�l-vakt� olduğun, zamanın elinde esir olduğun, ne zaman �ebu�l-vakt� olma, şaşkın zamanlara yeni bir �Delâil-i Hayrât� (Şaşkınlara Rehber) reçetesi daha kaleme alma dirayetini, yürekliliğini göstereceksin?�
.
“Avrupa’nın Hasta Adamı” AB kapısında
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
“Avrupa’nın Hasta Adamı” AB kapısında
Avrupa Birliği-Türkiye müzakereleri bir tür hile-i şer’iyye ile (saatler durdurularak ve en batıdaki Londra saati esas alınarak) 3 Ekim 2005 tarihinde başlatılmış oldu. Hayırlı olsun. Lakin şunu bilelim ki, kopartılan yaygaraya rağmen bu bizim Avrupa’ya ne ilk gidişimiz, ne de ilk Avrupalı oluşumuz. Orhan Gazi’nin kardeşi Süleyman Paşa’nın 1354’te Çanakkale Boğazı’nda Çimpe Kalesi’ni ele geçirdiğinden beri fiilen Avrupa’da değil miydik zaten?
5 Ekim tarihli gazeteler ise Süleyman Demirel’in bir üniversitenin açılış töreninde yaptığı konuşmayı yazıyordu. Demirel konuşmasında, “Bugün Balkanlar da, Baltıklar da, Doğu ve Orta Avrupa da AB’ye üye olma istikametini tutmuşlar ve başarılı olmuşlardır. Onlara şöyle bakılıyor: Bunlar Avrupa’nın yeğenleridir. Balkanlar’a gelindiğinde, Balkanlar kuzendir. Türkiye’ye geldiğiniz zaman Türkiye yetimdir, yetim… Fakat dün akşam bu yetim Avrupa sofrasına oturdu” demiş ve ardından şunları eklemiş: “Dün ‘Hasta Adam’ dedikleri Türkiye, aradan şu kadar sene geçtikten sonra, 2005 yılında o sofraya eşit şartlarda oturmuştur.”
Hasta adam yakıştırması ne kadar doğru?
Ecdadının “hasta”, hatta “ölü” olduğunu kabul eden, Türkiye’nin içerisine yuvarlandığı yetimlik psikolojisini canhıraşane bir netlikte dile getiren ve bunu adeta iftihar edilecek bir marifetmiş gibi bangır bangır bağıran bir milletin çocukları nasıl sağlıklı bir ruh yapısına sahip olabilirler? Anlamıyorum. Nitekim olamıyoruz da. İşte AB’ye giriş sürecinde sık sık sergilenen, eziklik duygusu ile kabadayılık forsu arasındaki tekinsiz gidiş-gelişlerimizin temelinde bu hastalıklı ruh hali yatıyor. Bir başka deyişle, hasta olanlar, dedelerimiz değildi. Beyinlerimiz ve ruhlarımız hastalandı. Görmek istemesek de, asıl problem burada. “Hasta Adam” metaforu, sallantılı ruh halimizi ele veren son derece manidar bir ipucu uzatıyor elimize.
Dilimize doladığımız “Avrupa’nın Hasta Adamı” (Sick Man of Europe) sözü, Osmanlı-İslam düşmanlığıyla maruf Rus Çarı I. Nikola’nın ağzından çıkmıştır. Tarih, 9 Ocak 1853 akşamı. Yer, St. Petersburg, Düşes Elena Pavlovna Sarayı. Gayrı resmi bir kabul esnasında İngiliz Elçisi Sir Hamilton Seymour’u bir kenara çeken I. Nikola, “Türkiye hasta bir adamdır. Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesi ihtimali karşısında İngiltere ve Rusya’nın vakit varken anlaşmaları gerekir” şeklindeki görüşünü dile getirmiş; açıkça İngiltere’ye, Osmanlı’nın paylaşılacağı sofrada ittifak teklif etmişti. Hatta daha da ileri giderek, gerekirse “geçici olarak bir hâmi sıfatıyla” İstanbul’u işgal edebileceğini bile söylemişti o akşam. Böylece 152 yıl önce Rus Çarlığının başkenti St. Petersburg’un ihtişamlı salonlarından birinde dillendirilen bir ‘arzu ve plan’, zamanla plan’ın doğrudan hedefi olan bizlerin de rahatsızlık duymadan kendimize yakıştıracağımız bir ‘olgu’ kılığına bürünmeyi başarmıştır.
Osmanlı Devleti’nin son yılları için dilimize doladığımız “Avrupa’nın Hasta Adamı” deyiminin tarihî arka planı böyle. Ne var ki, asıl ilginç olan husus, Avrupalıların bu sözün sahiplerine, yani Ruslara da, 18. yüzyıla kadar “Asyalı” bir kavim gözüyle bakmış ve yönetim biçimlerine “Doğu despotizmi” damgasını vurmuş olmalarıdır. Daha da eğlenceli olan nokta, Deli Petro öncesinde Rusların Osmanlı Devleti’ni ‘Batılı’ kabul etmiş olmalarıdır (Bkz. Martin Malia, “Russia under Western Eyes”, Harvard University Press, 2000, s. 39). Ama gün gelmiş, Avrupa’nın sınırları Rusları da kapsayacak kadar genişlemiş, Ruslar “European Concert”e dahil edilmekle kalmayıp bizzat “Avrupalı” muamelesi de görmüşler. Demek ki, sabit bir Avrupa ‘çekirdeği’nden söz edemiyoruz. Avrupa, tarih boyunca şartlara göre sınırları genişleyip daralan bir kıta olmuş.
Üzücü olan husus şu: Demirel’in sözlerinde en zamksız ifadesini bulan “Avrupa’nın hasta adamı” önyargısını biz de bir deri gibi kafatasımıza geçirmekte herhangi bir beis görmemişiz. Aslına bakılırsa, bu sözlerin söylendiği tarihlerde Avrupa’nın ve Rusya’nın içi hastaydı ve bu marazlarını bütün dünyaya bulaştırmakla meşgullerdi. Bunu ben söylemiyorum. Çağımızın ünlü romancısı Henry Miller söylüyor. Şöyle diyordu Henry Miller: “1847’den 1881’deki ölümüne dek Amiel “Journal Intime”ini yazdı, -yanlış bir şekilde Türkiye olduğu sanılan, ‘Hasta Adam’ Avrupa’nın seyir defteri.” 1924’te basılan “Çorak Ülke”sinde şair ve eleştirmen T. S. Eliot Avrupa medeniyetinin içten kuruyuşuna hastalık teşhisi koymuyor muydu? Ünlü romancı Knut Hamsun, İstanbul’da bir kahvede karşılaştığı asil davranış sonucunda “Biz barbarlar bu millete medeniyet öğretmeye kalkmakla hata ediyoruz” dememiş miydi?
Bizdeyse bir Allah’ın kulu kalkıp da Avrupa’ya, ‘Ne münasebet, hasta sizdiniz’ diyemiyor. Kem küm edebiyatı ve ‘Eskiden hastaydık, şimdi iyileştik, AB’ye güllerle karşılandık’ muhabbetinden geçilmiyor ortalık. Peki, aynı sözde “Hasta Adam” değil miydi 1847’de aç biilaç kalan İrlanda halkına, İngiltere’nin muhalefetine rağmen, İstanbul’dan üç gemi dolusu gıda maddesi yollayan ve insanlığın henüz ölmediğini gösteren? Aynı sözde “Hasta Adam”, müşfik kollarını 1848 yılında Habsburg monarşisine karşı ayaklanan Macar devrimcilerine, Rus emperyalizmine karşı bağımsızlık bayrağı açan Polonyalı vatanseverlere uzatmamış mıydı? Dahası, Avusturya ve Rusya’nın, terörist muamelesi yaptığı Macar ve Polonyalı mülteciler kendilerine teslim edilmezse savaş açacakları tehdidine pabuç bırakmayarak, “Savaşsa savaş” diye mertçe direten ve derhal sınırlara yığınak yapılması emrini veren, tarihin gördüğü son şövalye devlet, aynı sözde “Hasta Adam” değil miydi? Nitekim bu olayın basında duyulması üzerine Osmanlı elçilerinin arabaları Londra ve Paris caddelerinden geçerken halkın yol kenarına dizilip alkış tutmaları da mı yeterli değildi bizim Hasta Adam olmadığımızı ve asıl hastanın, şifa arayan tarafın Avrupa olduğunu göstermek için?
Ne ilginçtir ki, Osmanlı’yı “Hasta Adam” ilan eden Çar I. Nikola’nın ölümü ‘hastası’nın elinden olacak, böylece sağlıklı olduğunu zanneden doktorun vücudunun, hastasının bünyesinden daha çürük çıktığı görülecektir. Şöyle ki: Osmanlı Devleti’nin öleceği kehanetinden kısa bir süre sonra patlak veren Kırım Savaşı, Mustafa Reşid Paşa’nın diplomatik becerisiyle İngiliz ve Fransız kuvvetlerinin bizimle aynı safta yer aldıkları bir anti-Rus savaşına dönüştürülmüştü. “Hasta Adam” teşhisinin üzerinden iki yıl geçmiştir. Ömer Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunun Kırım’a çıkarma yaptığı ve karşısına çıkan Rus kuvvetlerini peş peşe yenilgiye uğrattığı haberleri dalga dalga St. Petersburg’daki sarayın salonlarında çınlayınca, Çar I. Nikola “kahrından” ölmüştü (2 Mart 1855). Kırım Savaşı, Rusya için sonun başlangıcı olacaktı. Ama bu savaş aynı zamanda Avrupa’nın hasta çehresinin, savaşın alevleri ışığında daha net görülmesini de sağlayacaktı.
İngiliz hastanelerinin hastalığı
İngiliz askerleri Üsküdar’a yerleştirilmiş, buradaki kışlanın bir bölümü, sonradan Florence Nightingale efsanesinin doğacağı bir hastane haline getiriliyordu. Ancak hastanede ölenlerin büyük bölümü, savaştan değil, hastalıktan kırılıyordu. Hastanenin manzarası ise süpergüç İngiltere’nin 1850’lerin ortasındaki içler acısı halini yansıtmaktadır. Yeterince karyola yoktur. Yaralıların çarşafları çadır bezindendir ve öylesine kalın ve rahatsız edicidir ki, hastalar yalvar yakar hiç değilse kendilerine birer battaniye verilmesini rica etmektedirler. Koğuşlarda konforun zerresi dahi göze çarpmamakta, bira şişeleri şamdan niyetine kullanılmaktadır. Leğen, havlu, sabun, saplı süpürge, temizlik bezi, tepsi, sahan hak getire! Tabii çatal bıçak da yoktur. Yakıt ciddi bir problemdir, çamaşır yıkama işi de öyle. Mutfak perişanlıktan geçilmiyordur. Tıbbî malzemeye gelince: Sedye yoktur ortalıkta. Kırık kemikleri sarmaya yarayan süyek de, bandaj da namevcutlar arasındaydı. Bütün bu yokluklar listesini sayıp döken İngiliz yazarı Lytton Strachey “Eminent Victorians” adlı klasik kitabında, “Her şey eksikti” der, “tabii en sıradan ilaçlar da.”
Strachey’e göre, 19. yüzyılın ortasında İngiltere’yi Tanrı kayırmıştı. Yoksa yönetim, en kötü ve en beceriksiz yıllarını yaşıyor, çarpışmayı unutmuş İngiliz savaş makinesi hızla demode olmaya doğru gidiyordu. Küçük memurların beceriksizlikleri yüzünden arapsaçına dönmüş olan sistem vahim hatalara yol açıyor, Bakanların kaçınılmaz cehaletlerinden rutin işlerin ölümcül kusursuzluğuna kadar İngiliz idaresi tam bir kafa karışıklığı içinde yüzüyordu. Orduda reform yapılamıyor, aristokratların bir ağ gibi sardığı kabineden ıslahat izni çıkmıyordu. (Oysa aynı İngilizler bize Islahat Fermanı’nı yayınlatacaklardı!)
Peki Avrupa Düvel-i Muazzama’sının askerî güçleri hangi vaziyetteydi? Norman Davies 1300 sayfalık Avrupa tarihinde 1878 yılının Düvel-i Muazzama ordularını şöyle resmediyor: “Beş Avrupalı Güçten üçü ciddi askeri kusurlarla maluldü. İngiltere kudretli bir donanmaya malikti ama derli toplu silah altında bir ordusu yoktu. Fransa’da doğum oranları felaket bir biçimde düşüyor, bu da silah altına alacak asker bulmakta sıkıntı doğuruyordu. Avusturya-Macaristan ordusunun eli ise teknik ve psikolojik olarak Almanya’ya mahkûmdu.” 1915’te “Hasta” bedenimiz Çanakkale’de tarihin akışını değiştiren bir direnişle, Rusya’ya yardım götürmekte olan İngiliz ve Fransız gemilerini geçirmiyor, dolayısıyla Çarlığın Bolşevikler tarafından 1917’de içeriden çökertilmesi için gereken şartları hazırlamış oluyordu. Bir başka deyişle, Çanakkale’deki direnişimizle hem “Hasta Adam” olmadığımızı ispatlıyorduk, hem de bize “Hasta Adam” teşhisini koyan Çarlığın çöküşüne giden sancılı yolu döşüyorduk. Böylece öldü ölecek teşhisi konulan Osmanlı, bizzat teşhisi koyan ve kadavrasını parçalamaya hazırlanan doktorundan bile daha uzun yaşamayı başarmıştı!
Bu “Hasta Adam” muhabbetine şimdilik bir virgül koyalım ve Demirel’in eksik bıraktığı sözün gerçek içeriğine yeniden dikkat çekelim: “Avrupa’nın Hasta Adamı”… Anlayalım artık şunu: Osmanlı, Avrupa’nın “Hasta Adam”ıydı, Asya’nın değil!
12 Ekim 2005, Çarşamba
.
Karlı bir günün sonunda arzu
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Karlı bir günün sonunda arzu
Kar artık İstanbul’a kapıyı üç defa tıklatmadan gelmeyecekmiş! Baksanıza, hepimizde hummalı bir faaliyet. Ekmek ve portakal stoklayanlardan tutun da kar lastiği, çekme halatı ve zincir derdine düşenlere kadar cümle İstanbulluyu ciddi ciddi kara hazırlanırken görüyoruz.
Belediye, Valilik, Emniyet 24 saat alarmda. Tatile giren üniversiteler, teyakkuza geçmiş kriz merkezleri, yolları izleyen 75 adet kamera, binlerce profesyonelden kurulu tam teçhizatlı ekipler, amonyakla geceden yıkanmış asfaltlar, ihbara kulak kesilmiş gıda dağıtım birimleri vs. Bütün bunların İstanbul’a düşmesi beklenen altı üstü 15 santim kar için yapıldığına insanın inanası gelmiyor. Belki de İstanbul İstanbul olalı, kar da kar olalı böylesine ihtişamlı bir karşılama törenine tanık olmamıştır.
Yakınlarda eksi 30 dereceyi metanetle göğüslemiş olan Moskovalılar gülüyor mudur bize, bilmiyorum. Adamlar her kar yağışında bizimki gibi tantanalı hazırlıklar yapmaya kalksalar bütün kışı (ki bu yaklaşık 6-7 ay demektir!) uykuda geçirmeleri gerekebilir. Oysa benim tanıdığım Moskovalılar kar yağdığında seviniyordu. Neden mi? Çok basit: Kar yağınca hava ısınıyordu da ondan! Adamlar eksi 15’te yaşama mücadelesi verirken kar yağınca ısı 0 ya da 1 dereceye yükseliyor ve bahar gelmiş gibi oluyor! Yani Ruslar kar yağınca sokaklara atıyorlar kendilerini, biz ise bombardıman sirenleri öten Alaman şehirleri gibi evimize kapanıyoruz. Hani neredeyse karartma uygulayın deseler şaşmayacağız.
Eskiden de kar gelirdi İstanbul’a ama raconu kırılmamış bir erkeklikte. Sessizce, Tanrı misafiri gibi, bir gece ansızın şehre dahil olur ve ne zaman gideceğini asla söylemezdi. (Devir değişti galiba, artık söylüyor!) Fırtınasıyla, tipisiyle, donuyla, damlardan sarkan iri kıyım buzlarıyla şehri kırar geçirir ve yeniden hayat bulacağı bahar ordularının eline teslim ederek yine sessizce, yine aniden çeker giderdi. Hatta Kanuni devrinin derviş şairlerinden Lâmiî Çelebi, kış ve bahar ordularının hiç bitmeyen savaşlarını anlatan “Münâzara” adlı bir eser dahi yazmış, bahar ve kışı, ordularının başında hücum ve ricat emirlerini veren birer ihtişamlı hükümdar olarak şahıslaştırmıştı. “Kış Sultanı” da ehlileşti anlaşılan, hepimiz gibi.
Boğaz’da buz devri
Eski hayatımız gibi edebiyatımız da kışı bir başka türlü severdi. Nitekim Divan edebiyatında “Şitâiyye” adlı bir manzume türü bile vardır. Eskiden mevsimler hayatın ritmini tayin eder, hayat mevsimlere göre açılır veya kapanırdı. Hazırlıklı olmak, gayet ehemmiyetli bir vazifeydi bu yüzden. Bahar temizliği ve kış hazırlığı, Ramazan hazırlıkları kadar önemliydi. Hayatın ritmine mevsimlerin nasıl hükmettiğine iyi bir örnek de bu hususi mevsimlerdi; dut mevsimi, karpuz mevsimi, ayva mevsimi gibi. Mesela odun almaya daha yazın evvelinde, yani kiraz mevsiminde başlanırdı.
Şimdiki de bir şey mi, İstanbul ne büyük kışlar görmüştü. Tarih ilminin tespit ettiği en eski büyük kış, İstanbul’a bundan 1605 yıl önce misafir olmuş, Haliç ve Boğaziçi’ni baştan sona dondurmuş ve tam 20 gün boyunca Bizans’ın çiçeği burnunda başkentinin boynuzuna mezar sessizliğini asmıştı. Asıl 8. yüzyıl çok ağır geçmiş ve 4 sert kışa sahne olmuştur. Bunların birisinde (yıllardan 763’tür ve İmam-ı Azam’ın vefatından 4 yıl öncedir) İstanbul’un bütün sahilleri donmuş, Karadeniz’i kaplayan buzlar koparak Boğaz’ın kapılarına dağlar gibi yığılmış. Bu sırada İstanbul halkı, hatta kurtları bile günlerce bir yakadan öbürüne yürüyerek geçmişler. Ancak asıl büyük tehlike, buzların çözülmesiyle gelmiş. Buz dağları, Karadeniz’den şehre doğru dev destroyer filoları gibi hücuma geçmiş ve Sarayburnu açıklarına müthiş bir gürültüyle bindirmiş, hatta asırlık Bizans surlarını da, Fatih’in toplarından önce paramparça etmiştir.
Tarihlere göre İstanbul, ilk Osmanlı asırlarında nisbeten mutedil kışlar geçirmiş. Ancak uzmanların Küçük Buz Çağı adını verdikleri 17. yüzyıl, eski soğukları aratmayarak Boğaziçi ile Haliç’i defalarca dondurmuş. Sert geçen kışların en ünlüsü 1621 (1030) yılına rastlar, yani “Genç” Osman dönemine. Tarihçi Naimâ’ya göre, o yıl şubatın başından 16’sına kadar hiç durmadan kar yağmış, Boğaz tamamen donmuş, ancak ortasında dere halinde küçücük bir akıntı kalmıştır. Bu sırada Sarayburnu’ndan Üsküdar’a yaya olarak geçenlere at arabaları da katılmış, hatta bunu kıyamet alameti sayanlar dahi çıkmıştır. Şairlerin eli armut toplamıyor ya; onlar da sarılmışlar kaleme, tarih düşürmüşler buzun mavi gövdesine: Haşimî adlı şair, “Yol oldu Üsküdar’a, bin otuzda Akdeniz dondu”, Neşâtî Dedemiz ise “Be meded dondu bin otuzda soğukdan deryâ” mısralarıyla buz üstüne tarih nakşetmişler.
Lakin İstanbul’un kar ve buzla macerası burada soluklanmaz; 1669 ve 1687 yıllarında kendisini yeniden hatırlatır. İkincisinde tam 50 gün kapalı kalmış Dersaadet’in yolları; biriken karlar pek çok evin damını çökertmiş; hatta kar Bitpazarı’nı içine girilmez hale getirdiği için tüccarların alış verişlerini dükkânlarının damından sürdürdükleri yazılıdır Silahtar Tarihi’nde. 1168/1755’te ise Boğaz’ın donduğunu ve üzerinden geçildiğini gören bir şair bakın ne büyülü bir tarih düşürmüştür buzların üzerine:
Buz üstünden geçen geldi, bana yaz dedi tarihin
Deniz altmış sekizde dondu, buzdan bendeniz geçtim.
Şair hem “buzdan ben deniz geçtim”, hem de “buzdan bendeniz geçtim” demek suretiyle şehrin üşüyen yüzüne usta işi bir sanat eserini kazımayı başarmıştır.
İstanbul’un son büyük kışının II. Abdülhamid döneminde, 1878’de yaşandığını biliyoruz. Bu tarihte şehrin etrafını kuşatan sular cam gibi buzla kaplanmış. Bu soğuklarda bile şehrin manevî tandırının, hararetini kaybetmediğini görürüz. O sene Eyüp’teki Bahariye Mevlevihanesi dervişlerinin Haliç’in buzları üzerinde sema ederek Karaağaç’a geçtikleri söyleniyor ki, İstanbullu semazenlerin zevkine ve zarafetine hayran olmamak elde değildir. Anlaşılan, zamane koreograflarının tasarım sınırlarını zorlayan olağanüstü bir görsel şölen olmuştur bu buz üzerindeki sema. (İster misiniz bu yazıdan sonra bir aklıevvel bunu denesin!)
İstanbul’un yaşadığı son iki ağır kışın 1929 ve 1954 yıllarına rastladığını biliyoruz. Ancak bu tarihlerde Boğaz’ın donmasından çok, Tuna nehrinden Karadeniz’e, oradan da Boğaz’a yığılan buz kitlelerinin misafirliğidir söz konusu olan. Yani buzlar Boğaz’ın kendi mamulatı olmayıp ithal buzdur! Özellikle 1954 buzları, yaşları 60’ın üzerinde olanların hatıralarında canlılığını muhafaza etmektedir.
Kış günlerinin lalezârı
Kıştan bahsedilir de mangal zevki eksik kalırsa bu yazı lezzetinden çok şey yitirir. Çocukluğumun bir kısmının geçtiği Gaziantep’te tandır adeti vardı. Köz haline gelmiş kömürün konulduğu mangal, ahşap bir mahfazanın içine alınır ve üzerine büyük bir yorgan serilirdi. Herkes ayaklarını içine sokup yorganı boğazına kadar çekerdi. Tandır başı sohbetlerinin, masalların ve o sırada yenilen karsambaçların (temiz kar pekmezle karılarak yapılırdı), cevizli sucukların, bastıkların tadı hâlâ damağımdadır. Ahmet Rasim’i okuyuncaya kadar tandır adetinin Güneydoğu’ya mahsus olduğunu düşünürdüm. Meğer eski İstanbullular da onun “seyyar kalorifer” dediği tandıra girer, birbirlerine “tandırnâme” tabir ettikleri hikâyeleri anlatır, tabii damakları bizimkinden daha zengin bir menü ile lezzetyâb olurmuş. ‘Mangal, Arapçada içinde öteberi nakledilen kap manasındaki “menkal”den gelmektedir’, tiradına başlamadan, en iyisi bu renkli bahsi, mangalın korlarını, çılgın renkleriyle lalelere benzeten bir mısrayla noktalamak: “Mangal başı kış gününün lalezarıdır.”
Kışlar da öyle değil midir? Bir kuyrukluyıldız gibi âlemimize değip geçer ve hafızamıza kuyruklarındaki güzellik, sıcaklık ve incelik bulutunu tatlı bir melâl hissiyle bırakıp giderler. Onlar hayatın zorlu yollarında sıtmaya tutulan benliğimize, Nedim’in kalemini çıldırtan lale bahçeleri gibi od düşürür, karla kaplanmış ruhumuza amonyakla yıkanmış yollar açar, yaşama sevinci ve azmimizi kanatlandırır.
Bir güzelliğin geçmişte yaşanmış olmasının hikmeti biraz da burada gizli değil mi? Bir kere yaşanan, bir daha yaşanabilir demezler mi bize? Değil mi ki, güzellik ebedîdir, değil mi ki, insan dünyayı güzelleştirmekle mükelleftir, değil mi ki, bütün güzeller solmakta ama güzellik ruhumuzda ikamete devam etmektedir, öyleyse güzellik zamansızdır diyebiliriz. Geçmişin nabzı bugünün teninde atmaya devam eder, bugünün duyargaları da, ayçiçeğinin yüzünü sürekli güneşe dönmesi gibi, geçmişin içindeki ölümsüz anlara kilitlenir, ondan çiçek özlerini toplamak iştiyakıyla yanar tutuşur; tıpkı mangaldaki korun içimizde ömür boyu yanmaya devam etmesi gibi. İşte o zaman kar, bir kâbus olmaktan çıkar, hayatın içine çıralarını serpiştiren bir gizli ateşe döner, nihayet bütün Haliç’i koca bir semahaneye çeviren dervişlerin ruhunun tüttüğü mana ocağını yakalarız onun dumanında. Bu da şu soğuk günlerde küçümsenecek kâr mıdır?
08 Şubat 2006, Çarşamba
.
Abdülhamit ve nankörlük
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Abdülhamit ve nankörlük
Günümüzde Aka Gündüz diye bir yazarı tanıyan kaldı mı acaba? 1930’larda Dikmen Yıldızı adlı romanı ile şöhret basamaklarından aniden çıkan bu velut yazarın kısa hayat hikâyesini şöyle veriyor Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi:
1886�da Selanik�te Katerin�de doğdu, 1958�de Ankara�da öldü. Asıl adı Enis Avni�dir. (İbrahim Alâettin Gövsa, Türk Meşhurları�na babasının Binbaşı Kadri Bey olduğunu not düşüyor.) İlk öğrenimini Serez ve Selanik�te tamamladıktan sonra İstanbul Eğrikapı�daki �Sırp Rüşdiyesi�ne devam etti. Daha sonra Galatasaray, Edirne ve Kuleli askeri idadilerinde okudu. Harbiye�nin ikinci sınıfındayken hastalanarak tahsilini yarım bıraktı. Paris�e gitti, hukuk ve güzel sanatlar okumaya başladı. Ancak okulunu yine yarım bırakarak İstanbul�a döndü. Sürgün olarak Selanik�e gönderildi. 31 Mart Vak�ası üzerine (ansiklopedide 1908 yılında diye geçiyor; ama doğrusu 1909 yılı olacak!) İstanbul�a yürüyen Hareket Ordusu�na gönüllü olarak katıldı�
�Biyografiler aptalları kandırmak için yazılır� sözü bu örnekten daha iyi doğrulanabilir mi? Bir hayatın böylesine düz akmış, böylesine �sorunsuz� yaşanmış olması mümkün müdür? Selanik�te doğan, orada okula başlayan; ama İstanbul�a geldiğinde �Sırp Rüşdiyesi�ne giden bir binbaşı oğlu olmak Osmanlı toplumunda hangi anlama gelmektedir? Biyografiler bu noktada zinhar ses vermiyor. Sonra birdenbire aynı çocuğu askeri liselerde okurken görüyoruz. Hastalanıyor ve bu yüzden askeri okuldan ayrılıyor. Sonra fikir değiştirip Paris�e gidiyor, orada da bir baltaya sap olamadan yurda dönüyor ve nihayet gazetecilik hayatına atılıyor. Yazarımızın hayatını bir zar gibi kuşatan bu �başarılı istikrarsızlık� nedendir? Yine suskundur tercüme-i hal kitaplarımız.
Sonra sert ve muhalif yazılarından dolayı Sultan II. Abdülhamid döneminde kendi memleketine sürgüne gönderildiğini öğreniyoruz yazarımızın (bu nasıl sürgünse artık!). Nihayet onu, 1909�da Padişah�ı tahttan indirmek için İstanbul�a yürüyen ordunun saflarına gönüllü olarak karışmış buluyoruz. Neden gönüllü olmuştur? Cevap yok�
Hayat hikâyesinin bundan sonrasını merak edenler ilgili sözlüklere bakabilir. Bu kısımda epeyi şey söyleniyor. Onu 1932 ile 1946 yılları arasında TBMM�de milletvekili olarak gördüğümüzü söylememiz yeterli olacaktır. Biraz sonra anlatacaklarımızla birleştirince Aka Gündüz�ün bu milletvekilliğini ne denli �bileğinin hakkıyla� kazandığını anlayabilirsiniz.
Aka Gündüz�ün ömrünün 22 yılını kapsayan bu açılmış portresinin yine de çenesi bağlıdır; nutka gelmemeye hâlâ direnmektedir. �İmparatorluğun en uzun yüzyılı�nın sonunda, 1886-1908 devresinde geçmiş bir hayat için yine de fazla pürüzsüz bir öykü onunkisi. Bir şeyler daha kımıldıyor olmalı bu öykünün örtüsü altında. Ama ne?
Nihayet yaprakları sarı lekelerle kaplı bir eski zaman dergisinde gözlerime mıhlanıyor aradığım sır. Başlığını okuyorum: �Padişaha gidiyorum�. Yazan: Aka Gündüz!
Evreka! Sır çözülüyor galiba.
Okuduğum yazı, tam da kıyametin koptuğu anda başlıyor. 1909 Nisan�ının 24�ündeyiz. Yazar Yıldız Sarayı�nın ünlü kayıklı havuzunun önünde, gönüllü olarak katıldığı askerî birliğiyle beraber beklemektedir. �Ortalıkta sinsi bir canlılık ve sıkıntılı bir ağırlık var�dır. II. Abdülhamid�i hal�, yani tahttan indirme fetvası elinde saraya gelen heyetin korumalığını üstlenmek ve padişah lehine bir direniş olursa onları süngüleriyle delik deşik etmek için buradadır.
Sarayın merdivenlerini çıkanlar arasında Arnavut mebuslardan Es�ad Toptanî Paşa�yı hatırlıyor, bir de sağındaki Yahudi mebuslardan Emanuel Karasu�yu. Yazarımız diğerlerini �Arap� zannediyor. Ne de olsa 22 yaşında bıyığı yeni terlemiş bir gönüllüdür. Hepsini tanıyacak hali yok elbette! O sırada Yıldız Sarayı bahçesinde bulunan Fethi Okyar Bey�den öğrendiğimize göre, Ayan azası senatör Ermeni Aram Efendi de oradadır, Laz Arif Hikmet Paşa da. Bu dörtlü, Mabeyn�in merdivenlerine doğru yürürken bir şeyler kımıldıyor hatıralarının örtüsü altında. Bir anda yıllar, Yıldız Sarayı�nın bahçesinden Tarzan�ın sarmaşıkları gibi önüne kadar sarkıyor ve yazarımız onların birkaçına tutunarak çocukluğunun karanlık ormanına dalıyor. Daha doğrusu, sığınıyor. Vicdanı rahatsız, besbelli�
Meğer tahttan indirmek için kapısına dayandıkları Sultan Abdülhamid�in pencereden görünen siyah hayaletiyle 14-15 yıl öncesinde de karşılaşmıştır Aka Gündüz. O zamanlar belinde tokalı bir kemer vardır, şimdiyse havai fişeklik ile iki adet bomba; o gün elinde padişahın �yumuşak ve uzun parmakları� vardır, şimdiyse sımsıkı dolu bir silah!
1897�de yine bu bahçededir 11 yaşındaki Aka Gündüz. Ancak bu defa yanında saraya yakın bir büyüğü vardır. Padişaha gidip okumak istediğini, kendisini bir yatılı okula koymasını söyleyecektir. Birden ağaçların arasından 3-4 kişi çıkar karşılarına. Birisi öbürlerine göre daha iyi giyimlidir. Çocuğun dikkatini çeker bu zayıf ve hafiften öne eğilmiş sakallı adam. Adam kendisini yanına çağırır. Burada ne aradığını sorar. Aka Gündüz, olanca saflığıyla padişahı görmeye geldiğini ve okula gitmek istediğini söyler.
Çocuğun okuma konusundaki kararlılığı hoşuna gider adamın ve padişahla konuşup kendisinin zamanın en iyi eğitim kurumlarından Galatasaray�a yazılmasını, babasının sürgünden kurtarılmasını ve binbaşı yapılmasını sağlayacağını temin eder; yanındakilere çocuğa bir miktar harçlık vermelerini söyler. Çocuk sevincinden tekrar tekrar ellerini öper adamın ve bin bir mutluluk çiçekleri açtırarak içinde, sarayın hakkâkbaşının elinden tutarak babasına müjdeyi yetiştirmek üzere evine döner. Yolda öğrenir ki, elini öptüğü adam, padişah Abdülhamid�dir!
Bir çocuğun hayatının değiştiği, kaderin muhteşem anlarından birine rastlamıştır Aka Gündüz. Ancak kendisine belki de elindeki yazar kalemini borçlu olduğu bu adamı ömür boyu hayırla yad edeceğini sanıyorsanız aldanıyorsunuz!
İşte şimdi 20�li yaşlarında yine o sarayın avlusundadır ve elindeki tüfeği, bir zamanlar hayatını bir peri masalına çeviren bu uzun boylu, derin bakışlı adamın üzerine doğrultmuştur. Oysa o gün orada Abdülhamid, açtığı okullardan yetişenler tarafından tahtından indirilmiyor, aslında bir imparatorluğun kaderiyle oynanıyordu. O gün orada bir padişah tahttan indirilmiyor, Thierry Zarcone�un tespitiyle söylersek, Osmanlı Devleti�ni sadece 9 yıl içinde giyotinle doğrayarak tanınmaz hale getirecek olan Mason İktidarı tahta çıkıyordu.
Velhasıl Abdülhamid�in neye karşı direndiğini anlamak için Türkiye aydınının 1940�ları görmesi gerekiyordu.
.
Jön Türkler ve Mason iktidarı
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Jön Türkler ve Mason iktidarı
Geçen haftaki yazımı, Sultan II. Abdülhamid’in 1909’da tahttan indirilmesinden 1918’e kadar Türkiye’yi bir “Mason iktidarı”nın yönettiğinden söz ederek bitirmiştim. Sordu kimileri: Kimdir bu Mason iktidarı? Kimlerden oluşuyordu ve bir Sultan’ı nasıl tahttan indirip iktidara el koyabildiler? Gelen e-postalara bakılırsa kafası karışanlar dahi olmuş. Bugün işin uzmanlarından Joseph Brewda’nın 1994 yılında Schiller Enstitüsü’nde verdiği konferansa dayanarak Osmanlı’da Mason iktidarının oluşumuna farklı bir pencereden bakmaya çalışacağız.
1865, ilk anayasamızı yazacak olan �Yeni Osmanlılar� cemiyetinin kurulduğu tarihtir. Kendisi de bu cemiyetin üyelerinden birisi olan Ebüzziya Tevfik, cemiyetin kuruluşunda ilginç bir noktaya dikkatimizi çeker. Haziran ayının bir cumartesi günü akşamı Tansu Çiller�le yeniden meşhur olan Yeniköy semtinde Ahmed Bey adlı bir arkadaşlarının yalısında toplanır ve ertesi gün de Belgrad ormanlarında pikniğe çıkarlar. O pazar günü, Osmanlı tarihinin sonraki safhalarını derinden etkileyecek olan hareketin fünyesi çekilir.
Toplantılarda yanlarına aldıkları birkaç kitap vardır. Bunlardan birisi, Karbonari İnkılab Cemiyeti hakkındadır, diğeri ise Lehistan (Polonya) Gizli Cemiyeti hakkında. Dev ağaçlar altına serilmiş hasırlara oturan bu 6 gencin ellerindeki Karbonari Cemiyeti�nin esasları, Yeni Osmanlılar�ın da örgütlenme ve stratejisine temel teşkil etmiştir. Peki nedir bu Karbonari?
Karbonari, �Kömürcüler� demektir. 19. yüzyıl İtalya�sında kurulan gizli devrimci örgütlere bu adın verilmesi, kömürcüler gibi ormanlarda saklanarak toplantılar yapmalarından kinayedir. Amaçları, İtalya�nın bağımsızlığı ve parlamenter bir sisteme geçmesidir. Nitekim sonuncusu 1848�de patlak veren çeşitli ayaklanma ve devrimleri örgütlemiş ve kısa bir süreliğine de olsa, bir Roma Cumhuriyeti kurmaya muvaffak olmuşlardır. Ancak Fransız İmparatoru III. Napolyon�un kuşatmasına dayanamayan bu cumhuriyetin kurucuları, başta G. Mazzini olmak üzere sürgüne gönderilmiş ve çalışmalarını dışarıdan sürdürmüşlerdir.
Şimdi bu Mazzini nam zata dikkat buyurula. Zira kendisi, bu cemiyetin fikir ve eylem babalarından olup gayesine ulaşabilmek için gerekirse terör de dahil pek çok kanunsuz yola başvurmakta sakınca görmemiş gözüpek bir adamdır… Ancak bir özelliği daha var: Hem ileri derecede bir Mason, hem de Karbonari�yi Masonluk tarzında örgütlemeye girişmiş bir lider. İngiltere, Amerika ve Rusya dahil pek çok ülkede ajanları olan Mazzini�yi kâh Amerikan İç Savaşı�nda görüyoruz, kâh Rus Çarı II. Alexander�a suikast düzenlerken.
1872�de ölüyor gerçi ama ajanları faaliyette berdevamdır. Nitekim tam da Osmanlı Devleti�nin ilk anayasasının ilan edildiği 1876�da, Karbonari�nin de desteğiyle Türkiye�de Abdülaziz tahttan indiriliyor, öldürülüyor, daha önce Mason yapılan V. Murad tahta çıkartılıyor ama üç ay sonra onun da cinneti iyileşmeyince yeni bir darbe ile Şehzade Abdülhamid, Meşrutiyet�i ilan etmesi ve seçimleri yapması şartıyla tahta çıkarılıyor. Bu, tarih kitaplarımızda o kadar sorunsuz, tereyağından kıl çekercesine başarılmış bir �operasyon� gibi anlatılır ki, insan hareketin dış bağlantılarından neredeyse hiç şüphelenmez.
Oysa bu bir yılda üç taht değişiminin hikâyesi, inanılmaz bir gizli ilişkiler ağının içine düşürür bizi. Hareketi gerçekleştirenlerden Serasker Hüseyin Avni�nin bir şeyden haberdar olmadığı belli. Zaten kendisi Meşrutiyet�e karşı olmasıyla tanınıyor ve bir kin cinayetine kurban ediliyor. Midhat Paşa ne yaptığını bilen birisi gibi ama o da içine itildikleri mücadelenin giriftliğini kavrayacak dirayetten mahrum. Nitekim ilk yaptığı işlerden birisi, arkadaşı Namık Kemal�i bir mutasarrıflığa göndererek ondan kurtulmak oluyor. Yani I. Meşrutiyet�i ilan ettiren kadro, birbirini yemekle meşgul. Ancak gerek Karbonari, gerekse İngiliz Başbakanı Lord Palmerston�un desteğinde harekete geçen B�nai B�rith adlı Yahudi örgüt çoktan işin kaynağına oturmuş durumdadır.
İşte Abdülhamid Han�ın büyüklüğü burada karşımıza çıkar. Hem Midhat Efendi�yi tasfiyesi, hem de Masonik güçlerin ellerini kollarını bağlaması, kendi usulünce yasaklatması ve üyelerini takip ettirmesi, hatta zaman zaman hücre evlerine baskınlar düzenletmesi sayesinde Osmanlı ekonomisinin ve kültürünün ana damarına hakim olacak bir İngiliz-Yahudi palazlanmasına iktidarı süresince izin vermez. Nitekim bu yüzden de adı, �Kızıl Sultan�a çıkar. Bunun intikamı, 30 yıllık bir aradan sonra 1908�de alınacaktır.
Hürriyet vaadleriyle iktidara gelen İttihadcıların giderek Türkçülüğe yönelmelerini, araştırmacı Joseph Brewda, arkalarındaki İngilizlerin oyununa bağlıyor. Yani Türkçülük, Turancılığa dönerken Rusya�yla Osmanlı�yı karşı karşıya getiriyordu. Öte yandan İngiliz gizli servisi, casus Lawrence eliyle Arapçılığı, casus Seton-Watson eliyle Sırpçılığı, Lady Dunham eliyle Arnavutçuluğu, Noel Baxton eliyle de Bulgar milliyetçiliğini körüklüyor ve Osmanlı Devleti�nin parçalanması için gereken bütün şartları hazırlıyordu.
Aynı zamanda Türkiye, İran ve Rusya�dan alınacak topraklarla bir �Büyük Ermenistan� muzu ortaya atılıyor ve kapışma seyrediliyordu. Bir hayaldi bu tabii. Yaşaması mümkün olmayan suni bir hayal. Kendileri de biliyordu bunu. Arkasından bölgeyi birbirine katmak için bir �Büyük Kürdistan� muzu atıldı ortaya. İşin garibi, nasıl oluyorsa her iki �Büyük� devletin de sınırları neredeyse milimi milimine öpüşüyordu. Böylece Müslüman Kürtlerle Hıristiyan Ermenileri birbirine düşürüp bunların birbirini kırmalarından paniğe kapılıp tehcire başvuran Osmanlı�yı suçlu ilan edecek ve asıl gayelerine erişeceklerdir: Kutsal topraklar ve petrol, emperyalizmin ellerindedir artık!
Bütün bu gürültü patırtı içinde işini yürütenler yok değildi. Mesela B�nai B�rith�in Selanik�teki üyelerinden Musevi lider Emanuel Karaso, Jön Türk hareketini ustaca manevralarla Masonluğa bağlayan halka olacaktır. Sultan Abdülhamid�i tahttan indirmeye giden ekip, Ermeni Aram Efendi, Arnavut Esad Toptani, Laz Arif Hikmet ve Karaso�dan oluşuyordu ve Sultan�a da en çok bu koymuştu. Asıl bunu hazmedemiyordu. 1876�daki şartları hatırlamıştı. İttihadcılar Serasker Hüseyin Avni�den de ders almamışlardı anlaşılan.
Emanuel Karaso, I. Dünya Savaşı�na sokulan Osmanlı ordusunun iaşe müfettişliğini kapmış ve bu işten yüklü bir servet kazanmıştı. Ancak savaş suçlularının yargılanacağı belli olunca, o da diğer vatan kurtaran arslanlarımız gibi yurtdışında alacaktı soluğu. 1919�da İtalya�ya kaçtı ve orada, kazandığı serveti ölünceye kadar harcadı. Sonradan anlaşıldı ki, Karaso, İtalyan vatandaşıymış! Mazzini�nin büyük planı, belki de bir tek yerde, Osmanlı�da başarılı olmuştu.
.
Osmanlı’nın ‘Da Vinci şifresi’
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı’nın ‘Da Vinci şifresi’
Batı, kendi tarihini yeniliyor, güncelliyor, bıkmadan usanmadan gündeme getiriyor. Bir yandan “Truva”, öbür yandan “Kral Arthur”. Haçlı Savaşları’nı anlatan “Cennetin Krallığı” ile Hz. İsa’nın çilesini işleyen “The Passion”, el ele erişilmez bir Avrupa-merkezli tarihi beyinlere pompalıyorlar.
Batı, tarihin hükümdarı olarak beyazperdeden zihinleri bombardımana tutmakla meşgul. Diğer tarihler, ancak çerez olarak katılabiliyorlar kervana; figüran olarak daha doğrusu.
Hep geç kalıyorum ama acelem yok, çünkü benim malzemem hep �burada�. Tarih, bir laboratuvar olarak her daim önümde. �Da Vinci Şifresi�nin modası geçmiş olabilir ama tarihimizin Leonardo Da Vinci ile ilgili sayfası hafızalardan silinmeyecek ilginçlikte. Bakın nasıl gelişmiş olaylar� Geriye gidelim biraz, tarihlerimizde �Sofu� diye küçümsenen II. Bayezid�in iktidar yıllarına�
II. Bayezid�in bilim ve sanata olan merakı, Avrupa semalarında yankılanadursun, Floransa�dan bir allâme-i cihân, Leonardo nam bir âkil zat, bir proje hazırlamakla meşguldür. Şöhretini işittiği II. Bayezid�e, takdir edeceği ve kendisine çil çil altınlar kazandıracak bir proje sunmaktır niyeti. Oturur, hesaplar, yazar çizer ve sonunda not defterine şu cümleleri düşer:
İstanbul�da Galata Köprüsü
Genişliği 24 metre, su üstü yüksekliği 42 metre, uzunluğu 360 metre, yani deniz üzerindeki kısmı 240 metre, karaya oturan kısmı da 120 metre olan mahmuzlu bir köprü.� Bildiğimiz, projenin Sultan Bayezid�in önüne gittiği ve yetkililerce incelendiğidir. Ancak bu yanlış mühendislik hesaplarıyla dolu hayalî proje reddedilir. Rönesans�ın dâhisinin yanlış hesabı, İstanbul�dan dönmüştür. II. Bayezid, dâhi denilen bir adamın yapa yapa bu gerçekçi olmayan çizimleri yaptığına inanamamaktadır. Leonardo Da Vinci, artık Sultan�ın gözünden düşmüştür. Belli ki, hatasını kendisi de kabul etmiş ve başarısız projesini sağlığında yayınlamaktan kaçınmıştır. (Bu projeyi ve çizimleri Topkapı Sarayı Müzesi�nde bulup ilim âlemine sunan kişinin Franz Babinger olduğunu belirtelim.)
Ancak Osmanlı hükümdarı, Rönesans dâhilerini imtihana çekmekten usanmaz. II. Bayezid�in hedefinde şimdi de Da Vinci�nin ezelî rakibi Mikelanj vardır. Pazarlıklar Mikelanj�la sürdürülür. Hatta İstanbul�dan bir heyetin İtalya�ya kadar gidip Mikelanj�a proje teklif ettiklerini bile biliyoruz. (Yandaki tablonun ressamı, bu teklif sahnesini canlandırmıştır.) Ancak bu görüşmelerden herhangi bir sonuç alınamamış, muhtemelen gitmesine izin verilmemiştir. Bu, işin bir cephesi. Rönesans�ın dâhi çocuklarının para ve şöhretin kaynağının Doğu�da olduğunu keşfetmeleri yeni bir olay değil. Bellini�nin Fatih�e hayranlığını, son Bizanslı filozof Plethon�un bir eserini Fatih için yazdığını biliyoruz. Ancak ya hümanistlerin Kanuni Sultan Süleyman�a hayran olduğunu söylersem�
İşte bunlardan birisi: İtalya�nın en ünlü hümanistlerinden Pietro Aretino, Kanuni�nin yetenek ve meziyetlerinin o kadar iyi farkında ve kendisine o kadar hayran ki, 1532�de saraya bizzat başvurarak hizmetine kabul edilmesini ister. 1533�te bu defa Dermoyen adlı bir halı firmasının İstanbul�a dokumacılar ve tüccarlar gönderip Kanuni�ye halı dokumak için izin aldığını görüyoruz.
Peki nereden biliyorlar Sultan�ın el sanatlarına olan merakını? Daha bir yıl önce Kanuni Venediklilere 7 katlı nefis bir taç siparişi vermiştir de ondan. Kanuni�nin bu taçla Viyana surları önünde yaptığı muhteşem bir geçit resmi vardır ki, yalnız Viyana�yı değil, neredeyse bütün Avrupa�yı etkilemiştir.
16. yüzyılda Osmanlı hanedanı üyeleri, Avrupa�nın sanat ve bilim alanındaki en büyük himayecileri olmuş çıkmışlar, yalnız Cem Sultan�la değil, II. Bayezid�le de, yalnız Fatih�le değil, Kanuni ile de Doğu�nun ve Batı�nın şemsiyeleri altında toplanacağı bir büyük idealin peşinde koşmuşlardı. Nitekim 19. yüzyıl sonunda Abdülaziz�e beste yapıp gönderen Liszt, ondan maddî yardım isteyen Wagner, II. Abdülhamid�in yardım gönderdiği Pastör ve Koch, bize Da Vinci ve Mikelanj zamanındaki ilişkilerin sonraki dönemlerde de devam ettiğini gösteren örnekler.
Değişen tek şey, muhtemelen kendimize güvenimizdi. Bir zamanlar Da Vinci�nin dahi hatalarını buluyorken, 19. yüzyılda artık bilgi adına ne varsa Avrupalılardan öğrenmeye çalışıyorduk. Sebebi üzerinde, birilerini suçlayıp karalamadan düşünmeye değmez mi?
.
Osmanlı’nın ‘Da Vinci şifresi’
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı’nın ‘Da Vinci şifresi’
Batı, kendi tarihini yeniliyor, güncelliyor, bıkmadan usanmadan gündeme getiriyor. Bir yandan “Truva”, öbür yandan “Kral Arthur”. Haçlı Savaşları’nı anlatan “Cennetin Krallığı” ile Hz. İsa’nın çilesini işleyen “The Passion”, el ele erişilmez bir Avrupa-merkezli tarihi beyinlere pompalıyorlar.
Batı, tarihin hükümdarı olarak beyazperdeden zihinleri bombardımana tutmakla meşgul. Diğer tarihler, ancak çerez olarak katılabiliyorlar kervana; figüran olarak daha doğrusu.
Hep geç kalıyorum ama acelem yok, çünkü benim malzemem hep �burada�. Tarih, bir laboratuvar olarak her daim önümde. �Da Vinci Şifresi�nin modası geçmiş olabilir ama tarihimizin Leonardo Da Vinci ile ilgili sayfası hafızalardan silinmeyecek ilginçlikte. Bakın nasıl gelişmiş olaylar� Geriye gidelim biraz, tarihlerimizde �Sofu� diye küçümsenen II. Bayezid�in iktidar yıllarına�
II. Bayezid�in bilim ve sanata olan merakı, Avrupa semalarında yankılanadursun, Floransa�dan bir allâme-i cihân, Leonardo nam bir âkil zat, bir proje hazırlamakla meşguldür. Şöhretini işittiği II. Bayezid�e, takdir edeceği ve kendisine çil çil altınlar kazandıracak bir proje sunmaktır niyeti. Oturur, hesaplar, yazar çizer ve sonunda not defterine şu cümleleri düşer:
İstanbul�da Galata Köprüsü
Genişliği 24 metre, su üstü yüksekliği 42 metre, uzunluğu 360 metre, yani deniz üzerindeki kısmı 240 metre, karaya oturan kısmı da 120 metre olan mahmuzlu bir köprü.� Bildiğimiz, projenin Sultan Bayezid�in önüne gittiği ve yetkililerce incelendiğidir. Ancak bu yanlış mühendislik hesaplarıyla dolu hayalî proje reddedilir. Rönesans�ın dâhisinin yanlış hesabı, İstanbul�dan dönmüştür. II. Bayezid, dâhi denilen bir adamın yapa yapa bu gerçekçi olmayan çizimleri yaptığına inanamamaktadır. Leonardo Da Vinci, artık Sultan�ın gözünden düşmüştür. Belli ki, hatasını kendisi de kabul etmiş ve başarısız projesini sağlığında yayınlamaktan kaçınmıştır. (Bu projeyi ve çizimleri Topkapı Sarayı Müzesi�nde bulup ilim âlemine sunan kişinin Franz Babinger olduğunu belirtelim.)
Ancak Osmanlı hükümdarı, Rönesans dâhilerini imtihana çekmekten usanmaz. II. Bayezid�in hedefinde şimdi de Da Vinci�nin ezelî rakibi Mikelanj vardır. Pazarlıklar Mikelanj�la sürdürülür. Hatta İstanbul�dan bir heyetin İtalya�ya kadar gidip Mikelanj�a proje teklif ettiklerini bile biliyoruz. (Yandaki tablonun ressamı, bu teklif sahnesini canlandırmıştır.) Ancak bu görüşmelerden herhangi bir sonuç alınamamış, muhtemelen gitmesine izin verilmemiştir. Bu, işin bir cephesi. Rönesans�ın dâhi çocuklarının para ve şöhretin kaynağının Doğu�da olduğunu keşfetmeleri yeni bir olay değil. Bellini�nin Fatih�e hayranlığını, son Bizanslı filozof Plethon�un bir eserini Fatih için yazdığını biliyoruz. Ancak ya hümanistlerin Kanuni Sultan Süleyman�a hayran olduğunu söylersem�
İşte bunlardan birisi: İtalya�nın en ünlü hümanistlerinden Pietro Aretino, Kanuni�nin yetenek ve meziyetlerinin o kadar iyi farkında ve kendisine o kadar hayran ki, 1532�de saraya bizzat başvurarak hizmetine kabul edilmesini ister. 1533�te bu defa Dermoyen adlı bir halı firmasının İstanbul�a dokumacılar ve tüccarlar gönderip Kanuni�ye halı dokumak için izin aldığını görüyoruz.
Peki nereden biliyorlar Sultan�ın el sanatlarına olan merakını? Daha bir yıl önce Kanuni Venediklilere 7 katlı nefis bir taç siparişi vermiştir de ondan. Kanuni�nin bu taçla Viyana surları önünde yaptığı muhteşem bir geçit resmi vardır ki, yalnız Viyana�yı değil, neredeyse bütün Avrupa�yı etkilemiştir.
16. yüzyılda Osmanlı hanedanı üyeleri, Avrupa�nın sanat ve bilim alanındaki en büyük himayecileri olmuş çıkmışlar, yalnız Cem Sultan�la değil, II. Bayezid�le de, yalnız Fatih�le değil, Kanuni ile de Doğu�nun ve Batı�nın şemsiyeleri altında toplanacağı bir büyük idealin peşinde koşmuşlardı. Nitekim 19. yüzyıl sonunda Abdülaziz�e beste yapıp gönderen Liszt, ondan maddî yardım isteyen Wagner, II. Abdülhamid�in yardım gönderdiği Pastör ve Koch, bize Da Vinci ve Mikelanj zamanındaki ilişkilerin sonraki dönemlerde de devam ettiğini gösteren örnekler.
Değişen tek şey, muhtemelen kendimize güvenimizdi. Bir zamanlar Da Vinci�nin dahi hatalarını buluyorken, 19. yüzyılda artık bilgi adına ne varsa Avrupalılardan öğrenmeye çalışıyorduk. Sebebi üzerinde, birilerini suçlayıp karalamadan düşünmeye değmez mi?
.
Osmanlı diyaloğu böyle yapardı: Vatikan’da kilise yaptıran padişah kim?
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı diyaloğu böyle yapardı: Vatikan’da kilise yaptıran padişah kim?
Hiç ihtimal verir miydiniz bir Osmanlı padişahının hem de Papalığın göbeğinde bir kilise inşaatına katkıda bulunduğuna? Artık vermeniz gerekiyor, zira kimi cahillerin hâlâ hakkındaki “Kızıl Sultan” teranesini devam ettirdiği II. Abdülhamid, kendisinden yardım isteyen Papa’nın çağrısını geri çevirmemiş ve İstanbul’dan Roma’ya hem para, hem de kilisenin süslemesinde kullanılmak üzere malzemeler göndermişti.
İşte diyaloğun Osmanlıcası:
Hatırlayacaksınız: Sultan Abdülhamid�in Kadıköy, Yeldeğirmeni�nde Hemdat İsrael Sinagogu�nun yapımına müsaade etmek bir yana, Rumların saldırısına karşı özel koruması altına aldığını ve bu sayede inşa edilebildiğini daha önce yazmıştım. Aynı şekilde İstiklal Caddesi�nden Tünel�e giderken sol kolda merdivenle inilen Santa Maria Draperis Kilisesi�nin inşasına katkıları sebebiyle giriş kısmına yine Sultan Abdülhamid�in adının yazılı olduğu bir kitabe konulduğunu da biliyoruz.
Abdülhamid Han�ın �Osmanlı memleketleri�nde (�Memâlik-i Osmâniye�) yaşayan gayrimüslimlere ait çeşitli dinî binaların yapım ve tamirine aynî ve nakdî yardımlar gönderdiği de, kayıtlara geçmiş durumda. Ancak Osmanlı sınırları içinde bulunmayan, üstelik Vatikan�ın göbeğindeki bir kilisede Abdülhamid�in katkısını görmek yine de şaşırtıcıdır.
Karışık şeyler okuduğumu bilen bilir. Bunun bir faydasını da şu anda okumakta olduğunuz yazıda gördüğümü söylemem lazım. Zira bu hususa dikkatimi çeken, masonların çıkardığı bir dergideki yazı oldu. Celil Layıktez, 1995 yılında (1) Roma�ya yaptığı bir bayram tatili seyahatinden söz ediyor. Daha önce �Muhterem Üstadı Ziya Umur�dan Vatikan�daki San Gioacchino in Prati Kilisesi�nin özelliğini işitmiş olan yazarımız, seyahat sırasında gidip kiliseyi bulmuş ve Redentorista tarikatına mensup Başrahibi Padre Benito Bissacco ile görüşmüştür.
Layıktez�in Başrahip�ten aldığı bilgilere göre, kilisenin temeli 1 Ekim 1891�de atılmış ve 1898 yılında da ibadete açılmıştır. Başrahip Bissacco�nun II. Abdülhamid�in kiliseye katkısını belirten sözleri ise şöyle: �Sultan Abdülhamid�in yardımı aynî ve nakdî olmuş. Aynî olarak kilise içi süslemelerde ve �dış kapıların yapımında kullanılan Lübnan sedir ağaçlarını yollamış.�
Buna göre, Papa, kilisenin inşasına mali destek sağlamak için dünyadaki devlet başkanlarından yardım istemiştir. Oluşturulan fona, Sultan Abdülhamid�in de aralarında olduğu 24 devlet başkanı cevap vermiş ve katkıda bulunan ülkelerin isimleri, yanda gördüğünüz gibi, giriş kısmında tavana yakın lento üzerine mermer mozaiklerle yazılmıştır. Osmanlı Devleti�nin ismi de buraya Latin alfabesiyle �Memalik-i Osmaniye� şeklinde yazılmıştır.
Buna şaşırmamak lazım, çünkü Halife-Sultan, toprakları üzerinde yaşayan Katoliklerin de koruyucusuydu. Tabii bu kilisenin yapımına katkıda bulunmak suretiyle müthiş denge politikasına yeni bir aktörü dahil ediyor, Papalığa yakın mesajlar göndererek Avrupa�da aleyhimize esen havaya karşı bir propaganda fırsatı yakalamak da istiyordu. Nitekim Papalık ile ilişkisini sıcak tutmak amacıyla başka hamlelerde de bulunduğunu görüyoruz.
Mesela Sandıklı yöresinde bulunan Hıristiyanlığın ilk çağlarına ait bazı mermerlerin Müze-i Hümayun aracılığıyla Papa�ya gönderilmesini emrettiğini Hazine-i Evrâk kayıtlarından ayrıntılarıyla öğrenme imkânına sahibiz (bkz. 1310 (1884) tarihli 1724 numaralı hususî irade). II. Abdülhamid bununla da yetinmeyerek Vatikan�a Roma�dan ayrı bir elçi tayinini arzu etmiş ve arzusu üzerine Atina Büyükelçisi Asım Bey�in bu göreve atanması için harekete geçilmiştir (bkz. Başbakanlık Arşivi, 1314/1315 (1888-1889) tarihli 1138 ve 1219 sayılı belgeler). (2)
Sultan Abdülhamid�in yurtiçindeki sinagog ve havra inşaatlarına gösterdiği ihtimamın asıl sebebi, nasıl kendisine vergi veren Müslüman veya gayrimüslim teb�asının dinî ihtiyaçlarını gözetmek gibi bir �imparatorluk� tavrı ise, Vatikan�daki San Gioacchino in Prati Kilisesi�ne yaptığı yardım da, ne sözümona �kardinal� olduğundan, ne de Katolikliğe yakınlık duyduğundandır. Asıl amacı, emperyalizmle milliyetçiliğin el ele vererek kırmaya azmettikleri Memâlik-i Osmaniye platosunun bütünlüğünü korumaktı. Bunu da Katolik dünyasının dinî lideri Papa�yla diyalog kurarak başaracağına inanıyordu.
Sultan Abdülhamid, gönderdiği �Biz buradayız� mesajının, Vatikan çayırlarında (�prati� �çayır� demektir) bir hoşgörü rüzgârı gibi esmesi gerektiğine inanmıştı. Tabii böylece Avrupa kamuoyuna hoşgörünün en geniş ölçüde yaşandığı �ada�nın sesini de duyurmuş oluyordu.
Velhasıl, Osmanlı hoşgörüsü, II. Abdülhamid eliyle Vatikan çayırlarına kadar uzanmıştı. Geleceğe paha biçilmez değerde bir mesaj bırakarak hem de� İster misiniz şimdi Sultan Abdülhamid�i de kardinal ilan edenler çıksın!.. m.armagan@zaman.com.tr
dipnotlar
(1) Celil Layıktez, �Osmanlı yardımıyla Roma�da inşa edilen kilise: S. Gioacchino in Prati�, Tesviye, Sayı: 17, Mayıs 1995, s. 26-27. Bir tarihçi olarak bu yazıda aktarılan bilgileri başka kaynaklardan teyid etmem gerekiyordu. Bu işi, Mario Antonio Ebcim ve Ahmet Eren Kademoğlu beyefendiler yaptı. Fotoğraflar Ahmet Eren�e ait.) Her ikisine de teşekkür ediyorum.
(2) Taha Toros, �Benden selam olsun, Roma�daki Papa�ya!�, Yıllarboyu: Yakın Tarih Dergisi, Sayı: 7, Ekim 1978, s. 37.
.
Halife ismi taşıyan Osmanlı padişahı yok mu?
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Halife ismi taşıyan Osmanlı padişahı yok mu?
Uzun zamandır, Sultan II. Abdülhamid hakkında yazmakta olduğum kitaptan dolayı söz verdiğim halde sorularınızı cevaplandıramamıştım.
Neyse ki, kitabı yayıncıya teslim ettim ve kısmen rahatladım. Bugün sorularınıza toplu olarak cevap veriyorum. Kaynaklarımı ayrıca belirtmeye yerimin müsait olmadığını bilmem söylememe gerek var mı?
Soyadını belirtmeyen Levent adlı bir okuyucum soruyor:
�Arkadaşlarla tartıştık. Halifelerin ismini taşıyan bir Osmanlı padişahı yok. Acaba bunun hususi bir sebebi var mı?�
Aslında cevap, sorunun içinde mündemiç. �Osmanlı Devleti� dediğimize göre, üçüncü halife Hz. Osman�ın adını taşıyan bir devletten bahsediyoruz demektir. Kaldı ki, bir değil, üç Osman, Osmanlı tahtına çıkmıştır: Osman Gazi, �Genç� Osman ve III. Osman. Tahta çıkma fırsatı bulamamış şehzadeler arasında Osman, Ömer ve Ali gibi isimlere rastlanıyor: Fatih�in kardeşlerinden Alaaddin Ali, III. Murad�ın Ali ve Ömer adlı oğulları, III. Ahmed�in Ali adlı oğlu… Yakın zamanlarda ise Abdülaziz�in torunu ve Halife Abdülmecid�in oğlu Şehzade Ömer Faruk en bilinenleri.
Ancak hanedan üye ve mensupları arasında ilk halife Hz. Ebubekir�in ismine rastlanmaması gerçekten de tuhaf. Acaba Peygamber Efendimiz�in (sas) ismini, hürmetlerinden Mehmed�e çevirdikleri gibi, Ebubekir�in yerine de bir başka ismi mi tercih etmişlerdi? Ancak bugün dahi Türkiye�de Ebubekir ismine, diğer Halife isimleri kadar sık rastlanmadığı da bir vakıa. Yani biz Muhammed ve Ebubekir isimlerine apayrı bir saygı göstermiş, onları çocuklarımıza isim olarak koymakta epey cimri davranmışız. Osmanlı hanedanı dahi böyle yapmış görünüyor.
Osmanlı Anadolu�yu sömürdü mü?
Mehmet Güneş adlı okurumun sorusu ezelî derdimize sanki tuz basıyor:
�Bir arkadaşım Osmanlı�nın Anadolu�yu sömürüp başkentler hariç dışarıyı imar ettiğini iddia ediyor ve Anadolu�ya gerçek hizmeti Selçuklu Devleti�nin yaptığını söylüyor. Örnekler de veriyor. Arkadaşın karşısında cevap veremedim. Yardımcı olur musunuz?�
Bir kere nereyi sömürmüş ki Osmanlı, Anadolu�yu da sömürsün? Bu Cumhuriyet�in kuruluş dönemine ait kılıç artığı görüşlerin daha ne kadar esiri olacağız?
Afakî konuşmak yerine, bana somut olarak mesela Osmanlı şu şehre tek bir çivi çakmamıştır, desinler. Yok böyle bir şehir. Olamaz da. Adam sömürecek olsa bile 500 yıl boyunca nasıl olur da bir çivi çakmaz? Koca koca insanların aklı bu çocukça iddiayı nasıl ciddiye alabiliyor? Ve siz nasıl cevap veremiyorsunuz, anlamıyorum. Biraz etrafınıza baksanız, hakikati göreceksiniz aslında.
Bundan birkaç ay önce Samsun ve Artvin illerinde Osmanlı eserlerinin oranının yüzde 80�in üzerinde olduğunu yazmıştım. Geçen hafta sevgili dostum Konya Selçuklu Belediyesi Başkanı Adem Esen�i ziyaretimde üç mükemmel cilt kitap hediye etti bana. İncelediğimde gördüm ki, Konya gibi adı Selçuklu ile özdeşleşmiş bir ilimizde dahi, Osmanlı eserleri Selçuklu ve Beylikler dönemi eserleriyle at başı gidiyordu. Kaldı ki, Selçuklu eserlerinin bugüne ulaşmalarını, Osmanlıların tamir ve katkılarına borçlu oldukları da ortaya çıkıyor bu kitaplarda. Yani Anadolu�daki Selçuklu medeniyeti bugüne gelebilmişse bu, mutlak bir şekilde Osmanlıların himmet ve gayretleri sayesindedir! Osmanlı�yı aradan çekip çıkarttığımızda Selçuklu cephesinde de büyük bir boşluk açmış olacağımızı hiç düşünmüyoruz nedense.
Osmanlı okyanuslara neden açılmadı?
Adem Artan kardeşim daha önce kısmen ele aldığım bir soruya kement atmış:
�Osmanlı�nın deniz gücünün okyanuslara dayanıklı olmadığı sıkça tekrarlanıyor. Osmanlı, neden okyanuslara açılmadı, okyanus tecrübesi neden sınırlı kaldı? Yoksa yöneticilerin ufku �iç denizler� ile mi sınırlıydı? Karada bu kadar geniş fetihlerde bulunan bir devletin deniz seferlerinin sınırlı kalmasını neye bağlamalıyız?�
�Kır Zincirlerini Osmanlı� adlı kitabımda Osmanlı�yı bir kara gücü gibi düşünenlerin yanılgısına dikkat çekmiş ve Palmira Brummett adlı ABD�li araştırmacının Osmanlı�nın sadece bir �fil� değil, �yüzen bir fil� olduğu yolundaki tespitini sizlerle paylaşmıştım.
Maalesef Osmanlı donanmasının Akdeniz�den dışarıya burnunu çıkartmadığı dolmasını o kadar kolay yutuyor ve yuttuktan sonra da başkalarına o kadar kolay yutturuyoruz ki, nedense İzlanda adasına baskınlar düzenleyen, İngiltere sahillerini bombardıman eden, Hint Okyanusu�na açılıp Portekizli denizcilerle derya üzerinde kovalamaca oynayanların Osmanlı kaptan ve leventleri olduğunu bir türlü hatırımıza getirmiyoruz. İngiltere�nin tarihindeki en büyük deniz zaferlerinden birisini, 1588�de donanmamız sayesinde kazandığını biz göz ardı edebiliriz; ama Jerry Brotton adlı İngiliz araştırmacı, �bu yüzden Türklere teşekkür borçluyuz� diye yazabiliyordu The Guardian gazetesinde.
Mezomorta Hüseyin Paşa�nın İspanyol donanmasına karşı kazandığı Koyun Adaları zaferini, Ferah Cerbe deniz savaşını, Seydi Ali Reis�in Hind seferlerini bilmeyen nesillere Barbaros Hayreddin Paşa�nın bir sürpriz, bir �deniz kazası� gibi anlatılmasından daha tabii bir şey olamazdı. Eğer genç nesillere Yavuz Sultan Selim�in Mısır�ı aldıktan sonra Süveyş�te büyük bir okyanus donanması kurulması emrini verdiğini öğretmiyorsak, �Osmanlı okyanuslara açılamadı� yargısının neden bu derece yayıldığına da şaşmamalıyız. (Tabii bir de, Hazar Denizi seferlerimiz var ki, başlı başına bir derya!)
Velhasıl, Osmanlı deniz tarihini henüz hecelediğimizi söylememiz gerekir. Konuşmaya başladığında nasıl bir manzara ortaya çıkacağını kimse tam olarak kestiremiyor ne yazık ki!
Neden Osmanlı�dan nefret ediliyor?
Parahat Recebov adlı Türkmenistanlı bir öğrenci, biraz da şaşkınlık içinde şu satırları yazmış:
�Üniversitede Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi derslerinde Osmanlılar sanki Türk değilmiş gibi anlatılıyor. Osmanlı�yı hep kötülüyorlar. Anlamakta çok zorluk çekiyorum. Öyle bir tarihlerinin olduğundan aşağılık kompleksi duyuyorlar gibi geliyor bana. Neden böyle bir düşünce var? Neden Osmanlı�yı hep kötülüyorlar?�
Doğrusu sevgili Parahat�a ne cevap vereceğimi ben bilemedim. Siz olsanız nasıl izah ederdiniz kendisine bu durumu? Bu defa cevaplarınızı bekliyorum…
.
Osmanlı’nın Afrika oyunu
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı’nın Afrika oyunu
Başbakan Erdoğan’ın güney Afrika ziyareti sırasında Osmanlı yeniden gündeme geldi. Gazetelere göre Bakan Tüzmen, Hartum’da bazı paşalarımızın mezarlarını görünce heyecanlanmış ve bir Osmanlı Müzesi kurulmasını istemiş Sudanlı yetkililerden. Müze kurulur mu bilinmez ama tarih müzemde bölgeyle ilgili ilginç bir sayfa açılıyor önüme.
İtalya, emperyalist paylaşımda geriden gelen ve bakir topraklar bulmak umuduyla en yakınına bakan Avrupalı güçlerden. Kızıldeniz�e bakar ve Eritre�yi gözüne kestirir. Biraz daha güneye bakar ve Somali iştahını kabartır. Nihayet kuzey Afrika kıyılarına gözü takılınca, Trablusgarb ve Bingazi�nin, yani bugünkü Libya�nın en kolay koparılacak parça olduğunu fark eder. Fransa�nın Fas�la meşguliyetini fırsat bilen İtalya, bu yağlı lokmayı kapmak için harekete geçmiştir. Yıllardan kaç mıdır? 1901 veya bilemediniz 1902.
Yıldız Sarayı�ndaki adamın eli de armut toplamıyordur sonuçta. Onun da hafiyeleri, Avrupa�da dolaşan havadis rüzgârlarını Yıldız�ın telgrafhanesine bildiriyorlardı. Sultan II. Abdülhamid, Afrika�daki son Osmanlı topraklarının da elden çıkmaması için neler yapabileceğini düşünmektedir. Bir müttefik lazımdır bu işte kendisine. İngiltere�nin niyeti zaten bozuktur. Fransa�nın Fas�tan sonra Libya�ya döneceği bellidir. Rusya�yı bu işe bulaştırmanın kurda kuzu teslim etmekten farkı yoktur. Öyleyse ne yapılmalıydı?
Çözümü, dışarıdan değil, içeriden bulacaktır Abdülhamid: Bingazi�nin güneyinde ve Büyük Sahra�nın ortasındaki yemyeşil Kufra vahasında yaşayan Sunusiler harekete geçirilip örgütlenebilirse, Trablusgarb elimizde kalabilirdi. Bunun için bir sondaj yapılmalıydı. Nitekim Arapça, Fransızca ve Almancayı iyi bilen Azmzade Sadık Müeyyed Paşa�yı Sunusilere gönderdiğini görüyoruz.
Paşa, Sunusileri devlete yeniden bağladı ve sadakat yemini ettirmeden geri dönmedi. İşte Afrika�nın bu köşesinde Sunusilerin Osmanlı�ya 1919�a kadar sadık kalmaları ve İtalyan işgal kuvvetlerine kök söktürmeleri, Sultan�ın bu önden giden adımı sayesinde mümkün olmuştu.
O yıllarda Afrika�da bağımsızlığını muhafaza eden birkaç devletten birisi de Habeşistan�dı. Kral Menelik, kendisini Hz. Süleyman�ın torunu ilan etmişti. Habeşlerin beşte ikisi Müslüman, geri kalanı Hıristiyandı. Ten renkleri siyah olmasına rağmen Afrika ırklarından olmayan Habeşliler, Araplar ve Yahudiler gibi Sami ırkındandı, dilleri de İbranice ve Arapçaya akrabaydı.
Abdülhamid, Habeşistan�ın bu özelliklerini inceden inceye düşündü. Onlardan İtalya�ya karşı nasıl yararlanabilirdi? Sonunda Kral�a bir askerî heyet göndermeye karar verdi. Üç kişilik heyetin başında yine Sadık Müeyyed Paşa�yı görmekteyiz. Paşa, yanına birçok değerli hediye alarak başkent Adisababa�nın yolunu tuttu.
Görünüşe bakılırsa diplomatik bir ziyaretti bu. Ama asıl amacı gizli tutulmuştu. Önce Cibuti�ye çıkıldı, oradan başkente geçildi. Heyet parlak törenlerle karşılandı. Sadık Müeyyed Paşa, Kral�a, Abdülhamid�in, �Sen ki Hz. Süleyman�ın torunu ve Habeş Müslümanlarının hâmîsisin…� diye başlayan mektubunu takdim etti. Ardından değerli hediyeler çıktı meydane. Osmanlı nişanları, altın, gümüş ve elmas kabzalı kılıçlar, kamalar vs. Ayrıca Padişah�ın Kral�a müşir, yani mareşal rütbesi tevcih etmesi, müthiş bir etki yapmıştı. Habeş kabilelerinin reisleri dahi utulmamış, Sultan onlara da birçok değerli hediye göndererek kalplerini fethetmeyi başarmıştı.
Yeme içme fasılları bittikten sonra sıra asıl mühim işe gelmişti, yani gizli mesajın açıklanmasına. Mesajda, İtalya�nın Habeşistan�ı işgal etmek için gizli gizli hazırlık yaptığı bildiriliyordu. Saldırının semtini bile söylemiş, Eritre ve Somali üzerinden yapılacağı duyurulmuştu Kral�a. Gerçi 7-8 yıl önce böyle bir işgal teşebbüsünde Habeşliler gereken dersi vermişlerdi İtalya�ya; bu olayın hatıraları henüz tazeydi. Padişahın gizli mesajı, yaraya tuz basmış, İtalyan aleyhtarlığı yeniden hortlamıştı Habeşliler arasında.
Tabii sadece hediyeyle olmazdı; silah almaları için nakit para da gönderilmişti. Yardım hedefine ulaşmıştı. Silahlanan ve güçlenen Habeşlileri kimse tutamazdı artık. İtalyanlar bu Habeşlileri kimin uyandırdığını merak ededursun, Abdülhamid�in ördüğü örümcek ağına ağır ağır takılıyorlardı. Trablusgarb ve Bingazi�deki İtalyan askerler, derhal hareketliliğin görüldüğü Habeşistan sınırına kaydırıldı. Gerçi İtalya ile Habeşistan arasında bir çatışma çıkmadı ama Abdülhamid�in oyunu tutmuştu. Çünkü İtalyanların Libya ve Bingazi�ye sevk edecekleri askerlerden kurtulmuş, böylece derin bir nefes almıştı.
Ancak İttihatçılar, Trablusgarb ve Bingazi sahillerine Hamidiye Karakolları kuran ve silah depoları yaptıran Abdülhamid�in ince politikasının tersine, silahları merkeze aldırmış ve direniş güçlerini zayıflatmışlardı. Bunu öğrenen İtalyanların Trablusgarb ve Bingazi çıkarması hedefine ulaşmıştı. Ancak Sunusiler sayesinde, iç bölgelerde 1919�a kadar bu vatan toprağını savunmaya devam edebilmiştik. Libya�da direniş, Şehzade Osman Fuad Efendi başta olmak üzere bir avuç Osmanlı subayı eliyle, Mondros Mütarekesi imzalanmasına rağmen, devam etmişti.
Abdülhamid�in siyasî dehası, stratej tarafı, imparatorluğun gelecekteki kaçınılmaz büyük kapışmada nasıl planlı bir şekilde savunulacağının da ipuçlarını ortaya koyuyordu. Merkezi ordu her yere yetişemezdi kuşkusuz; ama yerel güçlerle yapılacak işbirliği, direnişi daha uzun ömürlü kılabilirdi. Nitekim onun gayrimüslim unsurların giderek koptuğu bir imparatorlukta İslamî unsurları öne çıkarma ve Türk, Arap, Kürt, Arnavut ve Çerkeslerden yeni ve daha küçük bir imparatorluk kurma planındaki ısrarını anlayabiliyoruz. Libya, onun gözünde Afrika�daki kontrol üssü olacaktı. Aynı şekilde Arnavutluk, Balkanlardaki Osmanlı üssü olarak konumlandırılıyordu. Kuşkusuz bunlar büyük hesaplardı ama her hesabın da bir ömrü vardır. Libya, Abdülhamid�in tahttan indirilmesinin üzerinden 3 yıl bile geçmeden elden çıktı. 6 yıl sonra ise ne Arnavutluk kalacaktı, ne de Arap toprakları.
.
Sultan Vahdettin’in orkestrası Atatürk’e kaçmıştı!
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Sultan Vahdettin’in orkestrası Atatürk’e kaçmıştı!
İki hafta önce bu köşede Türkmenistanlı öğrenci Parahat’ın İnkılap Tarihi derslerinden nasıl yakındığını okumuştunuz.
‘Bu dersleri anlatanlar Osmanlı’ya neden düşmanca bakıyorlar?’ diye, dışarıdan bir gözle hayret ettiği bu meselenin düğümünü gevşetmemi istemişti benden. Hatırlarsanız ben de topu size atmıştım. Çok sayıda cevap geldi, içlerinde hafiften makale çapında olanlar dahi vardı. Hepsi bir yana, gayretiniz bana bir şeyi göstermiş oldu: Osmanlı’dan koptuğumuzu bir türlü içimize sindiremiyoruz. Bunun “olabilemeyeceğine” inanıyoruz bütün kalbimizle. İnanıyoruz amma gelin görün ki, okul kitaplarında öbür söylemle baş başa kalıyoruz. İster istemez bir çatlak açılıyor beynimizde. Şizofren kişilikler olup çıkıyoruz sonra.
Pek sık olmasa da, bazı okullara konuşma yapmak için gidiyorum. Dinliyorlar. Tabii tezlerim kafalarını karıştırınca, soru-cevap bölümünde bir feryad figandır gidiyor. Hiç unutmuyorum, bir defasında, hem de tarih öğretmenlerinin yanında, “Ben bana okulda öğretilen tarihe inanmıyorum” demişti bir kız öğrenci.
İnsanları neden böyle yarım beyinli veya özürlü olmaya zorluyoruz? İnanmadıkları ama sırf sınıfı geçmek için öğrendikleri, sonra da hafızalarından jiletle temizledikleri bir bilgi, kimin ne işine yarayacaktır? O zaman bu dersi okutmaktan murad nedir? Aynı durumu fizik veya coğrafya dersleri için bir düşünün bakalım. Bir öğrenci kalksın ve “Ben hocamın öğrettiği fiziğe inanmıyorum, bana gerçek fiziği öğreten kitaplar tavsiye edin” desin. Böyle bir pespayelik olabilir mi? Ama oluyor.
Biz, bize öğretilen tarihin yalan olduğuna inanan ama gerçek tarihin bir yerlere gizlenmiş olduğu yönünde bir tarih tasavvuru (imajı) sunmuş oluyoruz topluma. Ve böylesine şaşılaştırılmış bir toplumdan kendine güvenen, geleceğe emin adımlarla yürüyen ideal nesillerin çıkmasını umuyoruz. Hem çocukları 80 yıllık bir tarihin içine sıkıştıralım, hem de onlardan bu ülkenin büyük adamları olmasını bekleyelim. Nerede o bolluk efendi!
Her neyse, bakın “hüzn-i umumi”miz nasıl kalemimin önüne cazip asfaltlar döküyor ve onu genel konuşmanın kolaycılığına kapılandırıyor. Ama gelin biz öyle yapmayalım ve hafızanıza yeni bilgileri raptiyeleyerek söylediklerimizi kalıcı hale getirelim.
Delikanlı soruyor: Peki, örnek verin TC’nin Osmanlı’dan kopmadığına? Hafızamın aklı karışıyor. O kadar çok ki! Hangisini vereyim? Ben de diyorum ki, bu hafta hiç girmediğimiz bir alandan, musikiden getirelim örneğimizi.
Hem de kimden? Kıyıda köşede kalmış kılıç artığı olay ve kişilerden değil, TC’nin klasik müzik alanındaki medar-ı iftiharı Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’ndan ve bağımsızlığımızın türküsü olan İstiklal Marşımızın bestecisi Osman Zeki Üngör’den. Buyurun, bakalım Osmanlı’dan kopmuş muyuz kopmamış mıyız hep beraber görelim.
Öncelikle şu tespiti yapalım: Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, Muzika-yı Hümayun’dan, yani saray bandosu ve orkestrasından doğmuştur. Yıldız Sarayı’nda, vaktiyle II. Mahmud’un kurduğu, Sultan Abdülmecid’in desteklediği, II. Abdülhamid tarafından yeniden yapılandırılan ve padişahların kendi ceplerinden finanse ettikleri saray bandosu ve orkestrası, zannedildiği gibi sadece marş çalmaz, aynı zamanda klasik Batı müziğinin en müşkil eserlerini dahi icra ederdi. Hatta Yıldız Sarayı’na gelen yabancı konuklara Sultan Abdülhamid’in arzusuyla Beethoven, Wagner, Verdi gibi büyük Batılı bestecilerin eserlerini icra ettiklerini biliyoruz.
Saray bandosu ve orkestrası, rüştünü ispatlamak için 1917 yılında bir Avrupa turnesine çıkmış ve müziğin başkentleri sayılan Viyana, Berlin, Prag gibi şehirlerde klasik Batı müziği konserleri vermişti. Aynı orkestra İstanbul halkına her hafta klasik Batı müziği konseri de veriyordu.
Demek ki, bizim müzikte Batı’ya açılmamızın Cumhuriyet’le bir alakası yok. O kadar yok ki, klasik Batı müziğiyle ilişkimizin Cumhuriyet döneminde tenzil-i rütbe ettiğini dahi söyleyebiliriz. Zira Abdülmecid döneminde bazı ünlü bestecilerin eserlerinin galası dahi İstanbul’da yapılırdı. Cumhuriyet döneminde yeni bestelerin ancak epeyce bayatladıktan sonra geldiğini söylememe gerek yok.
Velhasıl, 1922’ye geldiğimizde Vahdettin’in Muzika-yı Hümayun’unun başında İstiklal Marşımızın bestecisi Osman Zeki Üngör vardır. Üngör’ün de katıldığı beste yarışmasında Ali Rifat (Çağatay) Bey’in bestesi resmi marş kabul edilir. Ancak Üngör’ün, Ankara’ya davet edilmesiyle şans kapıları önüne açılacaktır. Gazi Mustafa Kemal, nasıl Osmanlı ordusunun seçkin paşalarını birer birer yanına çekmişse, bir hakimiyet sembolü olarak Osmanlı saray bandosunu da artık Ankara’da görmek istemektedir. Osman Zeki Bey önce gizli bir görüşme yapar Ankara’da. Sultan’ın bu teması duymasından “hayli korkmakta”dır. Dile kolay! 150 kişilik koca orkestrayı alet edevatıyla, üstelik işgal altındaki bir şehirden kaçırmak hiç kolay bir iş değildir.
Önce 5 kişilik bir piyanist heyetini yollar Ankara’ya, sonra da kendisi gider ve telgrafla çağırır arkadaşlarını. Kaçırma planı hazırdır: Gizlice trenlere taşınan levazımat tam 4 vagonu doldurmaktadır. Ankara’da ilk durakları, istasyonun ambarı olur. Ve kolları sıvayarak, yeni başkentin bağrında ilk senfonik konseri verirler. Tarih 11 Mart 1924’tür. Yer, Milli Sinema’dır. Ve burada Gazi Mustafa Kemal bir jest yaparak İstiklal Marşı’nın Osman Zeki Bey’in bestesiyle çalınmasını ister.
İşte 82 yıldır çalınan İstiklal Marşı, II. Abdülhamid’in Yıldız Sarayı’ndaki müzik okulunda tahsil görmüş (hatta Üngör, yeteneğini keşfeden kişinin Sultan Abdülhamid olduğunu söyler), Sultan Vahdettin’in orkestra şefliğini yapmış, son Halife Abdülmecid’in orkestrasını yönetmiş bir müzisyenin eseridir. Ve onun gayretiyle yine saray orkestrası, yani Muzika-yı Hümayun, Ankara’da bereketli bir doğum yapmış ve içinden, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın yanında, Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası ve Cumhurbaşkanlığı Fasıl Heyeti vücuda gelmiştir. (Saray orkestrası bir batında üç çocuk doğurmuştur anlayacağınız!) Böylece Osmanlı sarayında asırlardır varlığını sürdüren bu köklü müzik okulu, Cumhuriyet müziğini mezun vermiştir. Parahat’ın sorusunu bu bilgilerden sonra bir daha düşünün isterseniz: Kopan bir şey görüyor musunuz?
.
Cem Sultan’ın trajik hayatı
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Cem Sultan’ın trajik hayatı
Fatih Sultan Mehmed’in 3 oğlu vardı. Bunlardan Mustafa, babasının sağlığında bir hastalık sonucu 24 yaşında hayatını kaybetti (1474).
Geriye iki çocuğu kaldı: Büyük olanı, Fatih�in henüz şehzadeliğinde doğan (1448) Bayezid, küçük olanı da İstanbul�un fethinden 6 yıl sonra, 1459�da doğan Cem�dir. Annesi, sonradan oğluyla birlikte Mısır�a giderek Kahire�ye yerleşen ve orada 1498 yılında ölen Çiçek Hatun�dur.
Malum, Osmanlı şehzadeleri yetişmeleri için çocuk yaşta sancak yönetimlerine gönderilirlerdi. Şehzade Cem de henüz 9 yaşındayken Kastamonu sancağına çıkartıldı, 15�indeyken de Karaman sancağına. Şehzade Bayezid�in ise yine 9 yaşındayken Amasya�da görevlendirildiğini biliyoruz. Hemen belirtelim ki, şehzadelerin başkente yakın veya uzak sancaklara gönderilmelerinin bir anlamı vardı ve bir nevi onların tahta uzak veya yakın tutulduklarına işaret etmekteydi. Birazdan göreceğimiz gibi, tahta davet haberi ulaştığında, başkente yakın olan şehzadelerin padişahlık şansı, diğerlerine göre yüksek oluyordu.
Fatih, muhtemelen Memluklar üzerine çıktığı bir sefer sırasında Gebze civarındayken hastalandı ve aynı yerde vefat etti (1481). Zehirlendi mi, yoksa bir hastalık mı geçirdi? Bu, hâlâ sonuca bağlanmamış bir tartışmadır. Tabii vefatı üzerine iktidar problemi zuhur etti: Padişah kim olacaktı?
Her iki şehzadeye birden haber gönderildi. Amasya�da bulunan Bayezid, Karaman�daki Cem�den hem haberi daha önce aldı, hem de mesafe yakınlığı sebebiyle İstanbul�a kardeşinden önce vardı, erken gelmenin avantajıyla tahta oturdu. Cem de yola çıkmıştı; fakat İstanbul�a yaklaştığı sırada ağabeyinin tahta çıktığını öğrendi. İsyan alternatifini denemekten başka bir şansı kalmamıştı.
Bunun üzerine kendisini destekleyenler, �Saltanat senin hakkındı, tahta sen geçmeliydin, ağabeyin saltanatı gasp etti� telkinlerinde bulunarak onu isyana teşvik ettiler. Nitekim Cem, birkaç kere isyan teşebbüsünde bulundu. Bir seferinde Bursa�yı eline geçirdi ve 18 gün �padişahlık� yaptı. Bursa halkı da Cem Sultan�ı kabul etti. Bu kısa müddet içerisinde adına para bastırdığı, şehirde hutbelerin onun adına okunduğu biliniyor. Ve bu eski payitahttan ağabeyine bir mektup gönderip �Anadolu benim olsun, Rumeli senin� teklifinde bulundu. Devletin topraklarını bölüşelim diyordu.
Fatih, vefatında 2 milyon 214 bin kilometrekare toprak bırakmıştı. Bunun 1 milyon 703 kilometrekaresi Avrupa�da, yalnızca 511 bin kilometrekaresi Asya�dadır. Yani Rumeli, Osmanlı�nın asıl gövdesini oluşturuyordu. Fatih�in fütuhatını hızla Rumeli�ye yöneltmesi neticesinde Osmanlı İmparatorluğu dünyada en fazla Hıristiyan nüfusu barındıran İslam devleti(!) haline gelmişti. Avrupa�da dahi Osmanlı�daki kadar kalabalık Hıristiyan nüfus barındıran bir devlet mevcut değildi.
Cem Sultan�ın devletin topraklarını bölüşme teklifi, aslında eski Türk-Moğol geleneğinin bir uzantısıydı. Eski Türkler ve Moğollar, Han�ın sağlığında toprakları çocuklarına bölüştürürlerdi. Buna ülüş sistemi adı verilir. Osmanlı sistemi ise bölüşme ilkesini tamamen ortadan kaldırmıştı. II. Bayezid, Cem�e yazdığı cevapta �La erhâme beyne�l-mülûk�, yani �hükümdarlar arasında akrabalık olmaz�, dedi. Ona göre padişah, akrabası olmayan soyut bir kişiliktir. Halil İnalcık�ın dediği gibi, Fatih�ten sonra Osmanlı�nın artık soyut bir devlet kavramına geçmekte olduğunu görüyoruz. Padişah artık gerçek bir kişi değil, tüzel bir kişidir. Onun kardeş, baba, dede, yeğen veya amcanın ötesinde soyut bir tip haline geldiğini görürüz.
Velhasıl II. Bayezid, Cem�in üzerine Ayas Paşa komutasında bir ordu yolladı ve Cem mağlup oldu, önce Karaman�a doğru kaçtı, sonra Memluklara sığındı ve bu arada hac vazifesini yerine getirdi. Nitekim Osmanlı padişah ve şehzadeleri içinde hac vazifesini yerine getiren, yalnız Cem Sultan�dır.
Ancak Cem Sultan daha sonra çok yanlış işlere girdi. Memluklara sığınması, hadi Müslüman bir devlettir, Osmanlılarla düşmanlığı olmakla birlikte anlaşılır bir durum. Ya gidip Rodos Şövalyeleri�ne sığınmasına ne demeli? Tabii Tapınak Şövalyeleri de fırsatı ganimet bilerek Padişah�tan para sızdırmak için ona rehine muamelesi yaptılar. Nitekim daha sonra onu ciddi paralar karşılığında Papa�ya sattılar. Papa da, Cem�in kendi yanında bulunmasını arzu etti. Çünkü o yanında olunca II. Bayezid İtalya seferine çıkamayacaktı.
Cem Sultan gerçekten iyi yetişmiş bir şair, ilme meraklı, entelektüel bir şehzade. Ama şunu da eklemek lazım: Yurtdışına kaçması, Osmanlı�nın sadece aleyhinde olmuştur. Birincisi, prestiji yerle bir oldu Osmanlı�nın; düşünün ki, bir şehzadesi Papa�nın elinde oyuncak haline gelmiş. Gerçi kendisi, �Seni destekleyelim, Anadolu�ya çıkaralım, arkana asker koyalım� tekliflerini hep geri çevirmiştir. Osmanlı onuru bu kadarına el vermemiştir ama yine de pozisyonu Osmanlı�nın ve II. Bayezid�in elini kolunu bağlamıştı. Nitekim Fatih�in vefatından bir yıl kadar önce Otranto�nun fethiyle başlatılan büyük İtalya seferi, Cem meselesinin olumsuz etkileri yüzünden yarım kalmış ve baskılar sonucu vazgeçilmiştir. Bazı kısa görüşlüler II. Bayezid�i, İtalya�dan Gedik Ahmed Paşa�yı geri çağırdı diye pasiflikle suçlarlar. Oysa Cem meselesinin hallinden sonra İtalya seferine denizden devam edildiğini biliyoruz. Demek ki, Cem büyük bir stratejik hata yapmıştı. Böylece Osmanlı tahtına layık olmadığını ortaya koymuş oluyordu.
Gurbette sıkıntılı günler geçirdi ve bu tutsaklık psikolojisi onu fena halde yıprattı. En sonunda bir zehirlenme sonucunda (Bayezid mi zehirletti, yoksa içeriden mi bir suikast oldu, onu tam olarak bilemiyoruz fakat zehirli bir ustura ile tıraş edildiği ve o yüzden öldüğü biliniyor) Napoli�ye gömüldü. Yıl, 1495.
Daha sonra ağabeyi II. Bayezid cenazesini getirtip Bursa�da Muradiye külliyesine defnettirdi. Bu sırada tarihler 1499�u gösteriyordu. Orada kardeşi Mustafa ile aynı türbede kan kırmızısı kalem işlerinin coşturucu alevi ve turkuvaz renkli çinilerin sükûn bahşeden ışıltısı altında son uykusunu uyumaktadır, her tutkulu ömrün alevle başlayıp suyla bittiğini hatırlatırcasına…
Trajik bir hayattı onunkisi. Cem Sultan�ın Osmanlı hanedanının en bahtsız şehzadelerinden birisi olduğu kesin. Ama bu bahtsızlığın zeminini biraz da kendi elleriyle döşemedi mi?
.
Vahdettin’in millete beyannamesi
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Vahdettin’in millete beyannamesi
George Orwell’ın “1984”ünü okuyanlar vesikaların istenilirse nasıl değiştirilebildiğine, vesikalara nasıl yalan söyletilebildiğine dair çarpıcı örnekleri hatırlayacaklardır.
Geçen hafta sözünü ettiğimiz telgraf da bu örneklerden biriydi. Mustafa Kemal Paşa’nın Havza’dan Sultan Vahdettin’e çektiği telgrafın içinden gizli bir el bir kelimeyi (“ilkâ”) çıkartmış ve yerine bir başka kelimeyi (“dil-hâh”) koymuştu. Birincisinde Vahdettin’in Mustafa Kemal’i Milli Mücadele’ye göndermenin ötesinde bu fikre zorladığı anlaşılıyor, ikincisinde ise Vahdettin’in gönlünden Milli Mücadele’yi geçirdiği anlaşılıyordu. Anlayacağınız, daha yakışıklı görünmesi için (!) tarihin çehresine nazikçe rötuş yapılmıştı.
Tarihin yüzünü ne kadar boyarsanız boyayın nafile! Günün birinde boyalar bir yerinden dökülmeye başlar. İşte Sivas Kongresi günlerinde çıkmaya başlayan ve Milli Mücadele’nin Anadolu’daki ilk resmî yayın organı olan “İrâde-i Millîye” gazetesinin koleksiyonu, tam da resmî tarihin yüzüne sürülen kat kat boyayı kazıyacak metinlerden oluşuyor. Yayını 14 Eylül 1919’dan 3 Aralık 1922’ye kadar 254 sayı devam eden bu gazetenin bırakın yayınlanmasını, daha bütün sayılarını bir araya getirebilmiş bile değiliz. Hakkında bir yüksek lisans tezi hazırlayan Aytül Tamer, ancak 47 tanesini inceleyebilmiş ki, bazı sayılarının Türkiye kütüphanelerinde değil de, Chicago Üniversitesi arşivinde bulunuyor olması bile Cumhuriyet tarihimizi dahi yeterince ciddiye almadığımızı göstermiyor da neyi gösteriyor dersiniz? (Baksanıza, mesleğinin pirlerinden Prof. Sina Akşin “İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele” adlı ‘bilimsel’ incelemesinde “İrâde-i Milliye”den haberdar dahi değildir! Düşünün gerisini.)
Velhasıl “İrade-i Milliye” koleksiyonuna gidildiğinde, 1919-1922 yıllarının manzarası çok başka bir yüzle karşımıza çıkmaktadır. Bizzat Mustafa Kemal’in yazılarında bile Vahdettin hiç de “hain” ilan edilmiş değildir. Mesela gazetenin 28 Eylül 1919 tarihli nüshasında çıkan “Padişahımız ne emrediyor, hükümet ne yapıyor?” başlıklı makale, son derece ilginç verilerle doludur.
Vahdettin 20 Eylül’de bir beyanname yayınlayarak Anadolu hareketiyle İstanbul hükümetinin arasını bulmaya çalışmış, taraflara savaş baltalarını gömme çağrısı yapmıştı. Atatürk’ün “Nutuk”un sonuna da aldığı bu pek dikkat çekmeyen beyannamede Vahdettin, “halkla hükümet arasında muhalefet varmış gibi gösterilerek Avrupa kamuoyunun aleyhimize dönmesi”ni amaçlayanlar olduğunu söylemekte, 6,5 asırdan beri Avrupa dengesinde önemli bir faktör olan devletimizin bütünlüğünü ve Osmanlı milletinin haysiyetli konumunu garantileyecek bir barışı yakınlaştırması için dua etmekteydi.
İşte bu beyanname, Sivas Kongresi’nden yeni çıkmış olan Milli Mücadele hareketine heyecan vermiş, adeta coşturmuştu. Bundan kısa bir süre önce, ileride Halife olacak olan Veliahd Abdülmecid Efendi de Milli Mücadele’nin yanında olduğuna dair bir “lâyiha” kaleme almış ve bu da gazetenin 3. sayısında yayınlanmıştı. Böylece Sadrazam Ferid Paşa karşısında hem padişahı, hem de veliahdı yanına çektiğini düşünen Anadolu hareketi, bütün toplarını Ferid Paşa’ya karşı ateşlemeye başlamıştı. İşte bu yazıdan birkaç satır:
“Davamızın meşruiyetine karşı bir lutf-i İlahi olarak bugün de tekmil Anadolu efkâr-ı umumiyesine [kamuoyuna] padişahımızın da aynı hissiyat ile mütehassis ve milletle beraber olduğunu ispat edecek bir beyanname-i hümayuna destres olduk [kavuştuk]. Filvaki zât-ı hazret-i hilafet-penâhi, bundan evvel de şeref-müsûle nâil olan bir ecnebi muhabirine vâki olup bütün cihan matbuatına in’ikas eden [dünya basınına yansıyan] beyanat-ı mülûkânelerinde, “Milletle beraber olduklarını” ve “Milletin mukaddesatını müdafaa için pençeleşmeye amade bulunduğunu” söyleyerek hareket-i milliyeyi lütfen takdir etmiş ve hatta cereyanın [hareketin] başında bulunduklarını zımnen ilan buyurmuş olmakla beraber hükümet-i hâzıranın seyyiâtından [Ferid Paşa hükümetinin kötülüklerinden] bahs etmemişlerdi. Son beyannâme-i hümayun ise hemen kâmilen [tamamen] bu mesele hakkındaki nokta-i nazar-ı şahaneyi [Vahdettin’in bakış açısını] millete tebşir etmek [müjdelemek] itibariyle umumun ibret ve minnetini tahrik edecek bir vesika-i tarihiyye addolunabilir [tarihî vesika olarak kabul edilebilir].”
Vahdettin’in 20 Eylül’de yayınladığı beyanname, milli hareket tarafından bir İlahi lütuf gibi karşılanmış, padişahın da milletle beraber ve onun yanında olduğunu ispat etmiş, Anadolu’nun elini kuvvetlendirmişti. Aslında bir yabancı gazeteciye verdiği demeçte Vahdettin bu fikirlerini daha önce de ifade etmiştir. Hatta milletle beraber olduğunu söylemekle yetinmemiş, millet ve vatan uğrunda düşmanlarla pençeleşmeye de hazır olduğunu ifade ile milli hareketi “lütfen” takdir etmiştir. Fakat eldeki beyanname, padişahın desteğine ihtiyaç duyan Anadolu hareketi için bir doping etkisi yapmışa benzemektedir. Bu beyannameyle artık herkes padişaha minnet duyar hale gelmiştir.
İyi ama kim okur, kim dinler bu sözleri? Varsa yoksa Vahdettin haindi, şuydu, buydu. Böyle söyleyenler kendi açılarından resmî tarihin yüzüne bir kat daha astar vuruyor olabilirler. Onlara kızabilirsiniz de. Ancak burada çuvaldızı biraz da kendimize batırmamız gerekiyor. Peki biz Vahdettin’in hain olmadığına inananlar ne yaptık? Onun söylev ve demeçlerini yayınlamak aklımıza geldi mi hiç? Beyannamesi “Nutuk”ta yer aldığı halde gidip oradan da olsa okuduk mu? İttihatçıların elinde payimal olan tahtını tekrar fethedilmek için ne tür operasyonlara giriştiğini, dizginleri nasıl eline aldığını, Meclis-i Mebusan’ı neden kapattığını, Cuma selamlıklarında cephelerden dönen generallerle neler konuştuğunu ve nihayet Mustafa Kemal Paşa’ya hangi “ilkâ”larda bulunduğunu ortaya çıkartacak bir çaba içerisine girdik mi şimdiye kadar?
Birilerine kızmak kolay. “Bir şey” yapmaktır asıl zor olan. İşte size bir teklif: Gelin şu “İrade-i Milliye” nüshalarını toplama işinde bana yardımcı olun. Bir grup oluşturup bunları aynen yeni harflere aktaralım ve bir finansör bularak yayınlayalım! Var mısınız?
.
Mustafa Kemal-Vahdettin tartışmasında son nokta: İşte o telgraf!
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Mustafa Kemal-Vahdettin tartışmasında son nokta: İşte o telgraf!
Vahdettin bir beyanname yayınlıyor, Anadolu kamuoyuyla aynı duygularla duygulandığını, milletle beraber olacağını söylüyor ve bu beyanname, en büyük yankıyı, 4-11 Eylül tarihlerinde düzenlenen Sivas Kongresi’nin buğusu henüz üzerinde tüterken Mustafa Kemal tarafından çıkartılan gazetede yapıyor, düğün bayram kutlanıyor.
Savunduğumuz tez belli: Mustafa Kemal Paşa’nın İngiliz işgali altındaki İstanbul’dan Anadolu’ya gidişinde Sultan Vahdettin’in belirleyici bir rol oynadığı ve yalnız ilk düğmeye basan adam olmakla yetinmeyip yıllar içinde de desteğinin devam ettiği.
İnanıyorum ki, 1919-1920’lerin ortamını anlamanın yolu, doğrudan doğruya o günlerin orijinal metinlerine eğilmekten geçiyor. Şunun bunun hatıratından gizli notlar veya filanca kişi Fevzi Çakmak’ın eşinden duymuştu vs. gibi sağ kulağı sol elle gösterme teknikleriyle değil, bizzat resmi belge ve yayınlardan yararlanmak ve sağlamlığı herkesçe teslim edilen metinleri yeniden okumak gerekiyor bunun için de. Bu amaçla 24 Nisan 1920 tarihli TBMM tutanaklarındaki konuşmalar ile Sivas Kongresi sırasında Başkan Mustafa Kemal’in bizzat çıkardığı ve yazılar kaleme aldığı “İrâde-i Millîye” gazetesine başvuracağım. Kaynaklar resmî, konuşan ve yazan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu veya kurucuları. Bundan daha ‘kesin’ hangi belge olabilir? Öyleyse buyurun beraber bakalım o günlere.
14 Eylül 1919’da Sivas’ta çıkmaya başlayan ve 254. sayıya kadar yayınına devam etmiş olan “İrâde-i Milliye” gazetesi, daha sonra Ankara’da çıkacak olan “Hâkimiyet-i Milliye” gazetesinin de öncüsü olmuştur. Milli Mücadele’nin ilk gazetesi olması hasebiyle apayrı bir dikkatle incelenmesi gereken bu gazetenin henüz tam bir koleksiyonunun dahi yapılamamış olması, İnkılap tarihimizin hep eksikli yazılmasının nedenlerinden biridir. Bildiğim kadarıyla birisi Alman, diğeri de amatör bir televizyoncu olmak üzere 3 kişi tarafından araştırılan bu önemli gazete hakkında doğru dürüst bir çalışma yapılmamış olması bilim camiamız açısından çok acıdır.
İhmal, evet. Bu devletin Milli Kütüphanesi bu derece hayatî önemi haiz bir gazetenin koleksiyonunu barındırmayacak da, neyi barındıracak Allah aşkına, söyler misiniz? Türk Tarih Kurumu, şu kadar İnkılap tarihçilerimiz, Atatürkçü düşünce derneklerimiz 86 yıl sonra dahi Milli Mücadele basınımızın bu öncü gazetesi hakkında neden bir duvar gibi suskundurlar? Ben biraz kasıtlı bir ihmal olduğunu düşünüyorum. Milli Mücadele’nin ilk yıllarındaki, resmi teze aykırı düşen kimi can sıkıcı ayrıntıların dikkatlerden saklanması içindir bu ihmal. Başka bir şey için değil.
İşte size bu gazeteden seçtiğim birkaç cümle (sayı: 4, 28 Eylül 1919). İmza: Anadolu Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesi.
“Padişahımız [Vahdettin] Anadolu harekâtının tamamıyla meşru olduğunu ilan ederek cereyan-ı mevcudu lütfen teşvik etmekte ve hatta iştirak-i hümayunlarıyla da takviye buyurmaktadırlar.”
Allah Allah, kafamız çorba kazanına dönmüş de bizim mi haberimiz yok! Vahdettin bir beyanname yayınlıyor, Anadolu kamuoyuyla aynı duygularla duygulandığını, milletle beraber olacağını söylüyor ve bu beyanname, en büyük yankıyı, 4-11 Eylül tarihlerinde düzenlenen Sivas Kongresi’nin buğusu henüz üzerinde tüterken Mustafa Kemal tarafından çıkartılan gazetede yapıyor, düğün bayram kutlanıyor. Oysa bize, o zaman yayınladığı bir beyanname ile Milli hareketi destekleyen padişahın “vatan haini” olduğu öğretiliyor(du). “İrâde-i Milliye”lere baktığınızda orada “hain” olarak padişahı değil, Damat Ferit Paşa’yı görürsünüz. Demek ki hainlik de şartlara göre değişebiliyormuş!
Size bir telgraftan söz edeceğim. Bu telgraf, Sivas kongresi sırasında Mustafa Kemal Paşa tarafından Vahdettin’e çekilmiş ve TBMM’nin açılışının ertesi günü, yani 24 Nisan 1920’de Meclis kürsüsünden bizzat Başkan Mustafa Kemal tarafından okunmuştur. Telgraf Vahdettin’e, “Büyük milletin ve kutsal hilâfetin biricik ve gerçek dayanağı bulunan yüce saltanatınızı Allah kötülüklerden korusun” hitabıyla başlamakta ve 6,5 asırlık şan ve şerefi büyük hanedanının yüce tarihini kurtarmaktan söz etmektedir! Ne var ki, bunlar şimdi aktaracaklarımın yanında hiç kalır. Asıl, telgrafın bir cümlesi var ki, Necip Fazıl’dan beri bir sürü insanı meşgul etmiş ve etmektedir. Nedir bu “şah” cümle?
Mustafa Kemal Meclis’te diyor ki: “Dil-hâh-ı milkdârilerinden mülhem azim ve iman ile vazife-i âcizânemde müdavim bulunuyorum.” (TBMM Zabıt Ceridesi, Cilt 1, 1940.) Bu cümlenin anlamı kelimesi kelimesine şudur: “Mülkün sahibinin (padişahın) arzularından ilham aldığım azim ve imanla aciz görevime devam ediyorum.” Peki nereden gelmiş bu ilham? Onu da yukarıda kendisi açıklıyor zaten: “İstanbul’dan son olarak ayrılacağım gün bu şerefe kavuşmuştum. Bu sırada Yüce Şahsınız Boğaziçi’nde bulunan İngiliz donanmasının saraya yönelik toplarını göstererek, «Görüyorsun» dediniz. «Ben artık memleket ve milletin, nasıl kurtarılması gerekeceği hususunda kararsızlığa düşüyorum» ve ellerinizi kaldırarak, «İnşaallah millet akıllanır ve uyanır, bu üzücü durumdan gerek beni ve gerekse kendisini kurtarır» buyurdunuz.”
İşte Vahdettin’in Mustafa Kemal’e ilham veren sözleri. Kim söylüyor? Mustafa Kemal Paşa. Nerede? TBMM’de. Ne zaman? 23 Nisan’ın hemen ertesi günü. Gizli oturumda mı söylüyor? Hayır, açık oturumda. O zaman? Demek ki, en azından 1919-1920 aralığında işler başka türlü görünmekteydi.
“İrade-i Milliye”den sırf malumat olsun diye bahsetmediğimi anlamışsınızdır. Meclisin huzurunda okunmasından 8 ay önce “İrade-i Milliye”nin ilk sayısında yayınlanan bu telgrafın metninde yukarıdaki cümlede bir tek kelime farklıdır ve bu kelime, yukarıdaki tabloyu, yani Vahdettin’in Milli Mücadele’yi başlatmaktaki kararlılığını en berrak şekilde ortaya koymaktadır. Gazetede çıkan metin şöyledir: “İlkâ-i milk-dârilerinden mülhem azm-i iman ile vazife-i âcizanemde müdâvim bulunurum.” Dikkat edileceği gibi ilk kelime olan “dilhâh” (gönül isteği) kelimesi yerinde “ilkâ” kelimesini görüyoruz. Peki “ilkâ” nedir?
Şemseddin Sami’nin “Kamus”una bakalım mı: “Ko(y)ma, bırakma, atma. Kayığı denize ilkâ etmek. Ateş, nifak ilkâ etmek. Çoğulu: İlkâât: Muzır sözlerle zihin çevirme, iğfal, ifsad: Bir takım ilkââta kapıldılar: İlkâât-ı bedhahâne.” Yani Mustafa Kemal bu telgrafta Vahdettin’den ilham almakla kalmıyor, neredeyse bir kayığın denize indirilmesi gibi, kızaktan indirilerek Anadolu’ya gönderiliyor. Bunu da bizzat Mustafa Kemal, kendi gazetesi olan “İrade-i Milliye”de yayınlattığı telgrafta yazıyor.
Telgraftaki bu kelimenin TBMM Zabıtları’nda nasıl değiştirildiğini ben de merak ediyorum. Varsa bir bilen, çıkıp söylesin.
.
Denizaltıcılığımızın ‘babası’ da Abdülhamid çıktı
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Denizaltıcılığımızın ‘babası’ da Abdülhamid çıktı
Bugünkü geriliğimizi açıklamak için öfkemizi dilsiz ve savunmasız bırakılmış geçmişin kuyusuna boşaltmak kolayımıza gelir.
Uygarlık trenini kaçırdığımız, Batı’ya kapandığımız, dünyadaki gelişmelere gözlerimizi kapadığımız için bugün karanlıklar içerisinde yaşamak zorunda kaldığımızı söylemek en hoşumuza giden muhabbet mevzularımızdandır. Rahmetli Ayhan Songar acı biber yiyenleri, bedenlerine eza çektirdikleri için Mazoşist ilan etmişti. Biz de nicedir tarihimizin berbatlığını anlata anlata bitiremediğimiz için Mazoşist bir tarih anlayışına kilitlenip kalmış durumdayız.
Çoğumuz bilmeyiz ama denizaltı filomuz, dünya denizaltıcılık tarihiyle yaşıttır. Daha doğrusu, dünyada denizaltı olarak üretilen savaş gemilerinin ilki olmasa bile, ikinci ve üçüncüsünün siparişini biz vermiştik. ‘Dünya teknolojide dev adımlarla ilerlerken Osmanlı uyuyordu’ diyenler kulaklarını açıp okusunlar bu yazıyı.
25 Temmuz 1885’te Londra’dan Osmanlı Bahriye Nezareti’ne bir mektup postaya verilir. Mektubu gönderen kişi, ünlü İsveçli silah üreticisi Nordenfelt’tir. Mektupta Kopenhag yakınlarında, yaptığı denizaltı gemisinin bir dizi “resmî deneyleri”nin gerçekleştirileceği ve Bahriye Nezareti’nden bir görevli bu denemelerde hazır bulunmayı arzu ederse, denemelerin zamanının ona göre ayarlanacağı belirtilmektedir. Denemelerin ağustosun ilk veya ikinci haftasına yetişeceği notu da mektuba eklenmiştir.
Gerçi denemeler ancak ekim ayında yapılabilmiştir ama gerçekten de çok üst düzeyde bir katılım olmuştur: Rus Çarı ve Çariçesi, Danimarka Kral ve Kraliçesi, Galler Prensi ve Prensesi… Japonya’dan Brezilya’ya kadar tam 35 devletin devlet adamlarının veya askerî temsilcilerinin katıldığı denemelerde Osmanlı Devleti’ni eski Berlin Ataşenavalı (deniz ataşesi) Binbaşı Halil Bey temsil etmiştir. Sonuçta “Nordenfelt I” adlı bir numaralı denizaltı savaş gemisi Yunan bahriyesine nasip olmuştur. Halil Bey’in İstanbul’a gönderdiği raporda denizaltı gemisinin şu haliyle yeterli olmadığı, sürati artırılır, gerekli torpidolarla donatılır, satın alan devlet tarafından eksikleri tamamlanırsa, dahası, pek çok tecrübeden geçirildikten sonra uygun hale gelmiş olacağı belirtilmiştir.
Ancak İstanbul’da denizaltılara asıl merak salmış olan kişi, II. Abdülhamid’dir ve Sultan, ne yapıp edip bu yeni icadı Osmanlı donanmasına kazandırmakta kararlıdır. Kararlıdır, çünkü Abdülhamid’in tehdit algılamasına göre, Yunanlıların denizaltı gemisini satın almaları, Osmanlı ticaret ve savaş gemileri için potansiyel bir tehlike anlamına gelmektedir.
Başbakanlık Arşivi’nde bulunan bir İrade-i Seniyye’de hiçbir devlette şimdiye kadar emsali olmayan denizaltı gemisinin Yunanlılarca satın alındığı, buna mukabil, eksikleri giderilmiş ve bir değil, üç torpido atacak cinsten iki denizaltı gemisinin, tanesi 11 bin sterlinden satın alındığı belirtilmektedir. Bu acelenin sebebi olarak Yunanlıların, sırtını dayadığı İngiltere’nin teşvikiyle en kısa sürede Osmanlı İmparatorluğu’na karşı harekete geçeceği gösterilmektedir. Ancak Yunanlılar, Osmanlı kuvvetleriyle karadan başa çıkamayacaklarını bildiklerinden, demektedir Abdülhamid, denizde Sahil, Adalar ve Selanik cihetine gidecek nakliye gemilerimize ve donanmamıza müdahale edip onlara darbe vuracaklardır. Vesika, Abdülhamid’in deniz kuvvetlerine verdiği önemi olduğu kadar teknolojik gelişmelere duyduğu yoğun ilgiyi göstermesi açısından da şaşırtıcıdır.
İlk Türk denizaltısının montajı Taşkızak tersanesinde tamamlandığında tarihler 6 Eylül 1886’yı göstermektedir. 1887 Şubat’ında denize indirilebilen bu ilk denizaltımıza “Abdülhamid” ismi verilmişti. İlk testler Haliç’te gerçekleştirildi. “Abdülhamid”, deniz yüzeyinin hemen altında çalışıyor ve suya tamamiyle batamıyordu ama hızlı ve iyi idare edilmeye müsaitti. Yine de dünyada üretilen ikinci denizaltı gemisi, bekleneni tam olarak verememişti. Bunun üzerine geminin İngiliz mühendisi Garrett apar topar İstanbul’a çağırıldı ve Abdülhamid’in Nordenfelt adlı silah fabrikatörü tarafından aldatılmadığından emin olmak istediği hatırlatıldı. Padişah, kendisinde dünyanın en mükemmel denizaltı torpidobotu olsun arzu etmekteydi.
Ağustos 1887’de tamamlanan ve Ocak 1888’de denize indirilen Abdülmecid adlı ikinci denizaltımız ise Haliç’ten çıkmış, Sarayburnu akıntısını geçtikten sonra İzmit’e götürülmüş, gerek seyir, gerekse dalma ve torpido atma denemelerini başarıyla bitirdikten sonra iş sözleşmenin tamamlanmasına gelmiş. Böylece dünyada ilk torpido atan denizaltı unvanı, iki numaralı denizaltı gemimiz “Abdülmecid”in olmuştur.
Gerçi “Abdülhamid” ve “Abdülmecid” ilk ve öncü olmanın bütün acemilik ve ilkelliklerini de beraberlerinde taşımaktaydılar. İlk torpido fırlatma denemelerinden hasar görmüşlerdi ve derhal bakıma alındılar. Daha sonra da Haliç’e çekildiler. Osmanlı donanmasında bulunmaları bile yeterliydi ve galiba alınmalarındaki asıl amaç da buydu: Yunanistan’a ve onun sırtını dayadığı Rusya ve İngiltere’ye aba altından sopa göstermek.
Tabii yeni bir teknolojik icad her zaman fos çıkma riski taşıdığından, Sultan Abdülhamid, bu ilk iki denizaltı gemimizin 22 bin Sterlin tutan toplam bedelini devletin kesesinden değil, bizzat kendi cebinden ödemiştir. Sözümona denizciliğe düşman bir padişah, neden durup dururken, üstelik kendi cebinden denizaltı yaptırsın ve bunu donanmamıza bağışlasın ve dünyadaki birçok ülkeden önce denizaltı filosu kurma yönünde bir hareketi başlatmış olsun?
Denizaltıcılığımızın babasının, denizciliğe önem vermediği ve donanmamızı Haliç’te çürümeye terk ettiği için önüne gelenin suçladığı II. Abdülhamid olması, bazılarının yüzünü kızartmalı ama nerde?
.
Vahdettin Milli Mücadele’yi destekleseydi sürgüne gönderilmeyecek miydi?
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Vahdettin Milli Mücadele’yi destekleseydi sürgüne gönderilmeyecek miydi?
Vahdettin Milli Mücadele’ye taraftar olsaydı bile sonuç değişmeyecek, 1924 Mart’ında o da sürgünü boylayacaktı. Atatürk’ün silah arkadaşı Şehzade Osman Fuad Efendi ve Milli Mücadele lehine casusluk yapan Fehime Sultan’ın durumları, başka türlüsünü düşünmemize elvermiyor çünkü.
Son günlerde ağızlarda bir sakız: Vahdettin İngiliz yanlısıdır, hatta casustur. Neden? Çünkü Milli Mücadele’yi desteklememiş, İngilizlerle işbirliği yapmış, hatta onlara Ankara hükümeti hakkında bilgi ve belge de sızdırmıştır. Bu mantıktan gidersek şu sonuca ulaşmamız mümkün: Eğer Vahdettin Milli Mücadele’yi desteklemiş olsaydı padişah ve halife olarak yerinde kalacak, en azından, kendisi başta olmak üzere hanedan üye ve mensupları yurtdışına sürülmeyeceklerdi.
Bu kargaları bile kahkahadan kırdıracak iddia, onlarca yıldır ciddi ciddi dillendiriliyor, Cumhuriyet’in günah keçisi yapılan Vahdettin, bu beylerin istediği tarzda hareket etseydi baş tacı edilecekmiş gibi bir hava yayılıyor etrafa. Oysa tarihin karanlık sayfalarını karıştırdığımızda durumun hiç de böyle olmadığını, Milli Mücadele’ye destek çıkan, hatta onun lehine casusluk yapan hanedan üyelerinin bile istisna getirilmeden yurtdışına sürüldüklerini öğreniyor ve bu iddianın, bir iddia olmaktan çok bir bahane ve silah olarak kullanıldığını fark ediyoruz.
Sultan V. Murad’ın torunu Osman Fuad Efendi, 1895’te doğmuş, askerlik mesleğini tercih ederek generalliğe kadar yükselmeyi başarmıştır. 1911’de İtalyanlar Trablusgarb’a hücum edince Osman Fuad, “icabında merkezi tanımayarak müstakil hareket etmek selahiyetini haiz olmak üzere” grup komutanı olarak bir denizaltı gemisiyle Derne’ye gitmişti. Burada Mustafa Kemal ve Enver Beylerle beraber milis kuvvetleri örgütleyerek bir mücadele başlatmışsa da, 1912’de Balkan Harbi’nin başlaması üzerine hükümet, Trablusgarb’ı düşmana teslim ederek geri çekilmesi emrini göndermiştir kendisine. 18 bin kişilik Osmanlı ordusunu İtalyanlara teslim etmek istemeyen Ferik (Tümgeneral) Osman Fuad, merkezin emrini dinlemeyerek çöle doğru çekilmiş ve kuvvetlerini Tunus’a geçirmişti. Ancak merkezden gelen ikinci bir emirde Trablusgarb’ın İtalyanlara bırakıldığı belirtilince geri dönüp teslim olmuş, Napoli’de 8 ay kadar esir kaldıktan sonra İstanbul’a dönmüştü.
Birinci Dünya Savaşı’nda Süveyş cephesinde görevlendirildiğini görüyoruz Osman Fuad’ın. Stratejik bir görüşme yapmak için gittiği Almanya’dan dönüşte bindiği denizaltı gemisi İngilizlerin hücumuna uğramış, başından ağır bir yara almıştı. 1915’te Sina cephesine tayin olundu, Süveyş cephesinde savaştı ama başarısız olunca Halep’e çekildi. Burada başındaki yaranın yeniden iltihaplanması üzerine ameliyat olmak için Almanya’ya gitti. 1924’te görev icabı Roma’da bulunuyordu. Bir gün ajanslar Osmanlı hanedanının sürgüne yollanacağı haberini geçtiler. Sürgünlerin listesinde kendi ismini de okudu Osman Fuad; yıkılmıştı. Memleketi için yıllarca hizmet veren ve “gâzilik” rütbesine nail olan bir general, sırf hanedandan diye sınır dışı edilmiş, vatanının kapıları yüzüne kapatılmıştı. O günlerde askerî bir kurye, kendisine bir posta ulaştırdı. Mektup Gazi Mustafa Kemal Paşa’dan geliyordu: “Ana vatan dışında kalışınız için çok esef ederim. İstisna yapamadım. Kanun umumi idi” diyordu. Mustafa Kemal, silah arkadaşı için istisna getiremediğini bildiriyordu.
General/Şehzade Osman Fuad, 1973’te sefalet içinde yaşadığı üçüncü sınıf bir otel odasında hastalanmış ve bir hastane odasında yalnız başına ölünce Paris’te Bobini Mezarlığı’na defnedilmiştir. Vatan hasretiyle son nefesini verdiği günlerde TBMM, Osmanoğullarının Türkiye’ye girişini serbest bırakacak kanunu çıkarmak üzereydi. Göremedi.
Gelelim Fehime Sultan’a
Yıllardan 1920, aylardan Nisan’dır. Milli Mücadele’nin başlarında Ankara’nın gizli istihbarat teşkilatı, sarayın neler düşündüğünü fena halde merak etmektedir. İçeriden bilgi sızdıracak bir köstebek aranmaktadır. Sonunda, çırağ edilmiş (yani evlendirilerek saraydan çıkarılmış) bir cariye vasıtasıyla V. Murad’ın kızlarından Fehime Sultan’a ulaşılır.
Altunizade semtindeki bir köşkte gerçekleşen buluşma, Fehime Sultan’ın özellikle Vahdettin’e ve hanedan mensuplarına yönelik sert eleştirileri, onları gaflet, hatta ihanetle suçlaması ve Milli Mücadele lehine attığı coşkulu nutukla bambaşka bir çehreye bürünür. Ankara’nın istihbarat elemanları şaşkına dönmüştür. Fehime Sultan’ın Damat Ferid Paşa’ya duyduğu öfke, onu tam 2 saat konuşturmuş, bildiği ve gördüğü bütün “mel’anetleri”ni sayıp dökmüştür. Ayrıca sarayın içindeki tasavvur ve teşebbüsleri de anlatmıştır kendilerine. Dahası, İstanbul’daki Millîci gruplardan da haberdar olduğunu, isim isim sayarak zikretmiş ve istihbaratçılara şok üzerine şok yaşatmıştır. Güya bu isimleri ilgililerden başka kimse bilmemektedir!
Bir sonraki buluşmada Fehime Sultan, İstanbul’dan Anadolu’ya gönderilen adamların isimlerini ve gittikleri şehirleri not ettirmiş, kimlerle işbirliği yaptıklarını, hangi amaçla gittiklerini de belirtmekten geri kalmamıştı. Ayrılırken de büyük bir kararlılıkla şu sözleri söylemişti: “Bugünden itibaren benliğini, tıpkı sizler gibi aziz milletimizin selamet ve saadetine adamış bir fedai addediyorum kendimi.” Ezcümle, Fehime Sultan, gizli bilgileri Mustafa Kemal’in adamlarının önüne sermiş ve Milli Mücadele hareketi için bir muamma olan sarayın içini bir ayna gibi aksettirmişti kendilerine.
Peki sonuç ne oldu dersiniz? Anadolu hareketi lehine casusluk yapan ve bu yüzden “kahraman” ilan edilip madalya takılması gereken hanım sultana da bir istisna getirilmemiş ve bir gece kendisini yurtdışında bulmuştu. Fehime Sultan 1929 yılında Nice’de veremden vefat etmiş, ölmeden önce de vatanımıza hitaben açık bir mektup kaleme almıştı. Fransa’da ve Mısır’da basılan bu mektubun Türkiye’de yayınına izin verilmemiş olduğunu söyleyeyim de, varın gerisini siz düşünün.
Yani Vahdettin, Milli Mücadele’ye taraftar olsaydı bile sonuç değişmeyecek, 1924 Mart’ında o da sürgünü boylayacaktı. Atatürk’ün silah arkadaşı Osman Fuad Efendi ve Milli Mücadele lehine casusluk yapan Fehime Sultan’ın durumları, başka türlüsünü düşünmemize elvermiyor çünkü.
.
Kılıçlaşan ruhların tarihi
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Kılıçlaşan ruhların tarihi
Geçen hafta bu köşede 1893 Şikago Dünya Fuarı hakkındaki yazımı okuyanlar fotoğrafın altına baktıklarında “On dokuzuncu yüzyıl İstanbul’undan sokak manzaraları” yazısını gördüler ve muhtemelen yazı ile resim arasında bağlantı kurmakta zorlandılar.
Gazeteciliğin cilvesidir; zamana karşı yarışırsınız, istek ve iradeniz haricinde işler olur. İnternetten bulup “Turkuaz”daki arkadaşlara gönderdiğim bu ilginç fotoğrafın altına fakirin yazdığı notta ise şunlar yazılıydı: “1893 yılında, Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfinin 400. yıldönümü kutlamaları çerçevesinde düzenlenen Şikago Dünya Fuarı’nda Osmanlı Sergi Salonu’nu akın akın ziyaret eden Amerikalı hanımlar.” Yer İstanbul değil, Şikago; sokak değil, sergi alanı vs.
Genelde haber akışının hızlı olduğu gazete gibi süreli yayınlarda tarih gibi zamana dirençli konularda yazmak, hele cıvık bir popülizme yatmıyorsanız, biraz zamanını şaşırmış bir çaba gibi gözükür. Öyle ya, herkes buğusu tüten haberler vermek için yarışıyordur, siz zamanın çarklarını tersine çevirip geçmişi güncellemek, geçmişin de en azından bugün kadar kanlı canlı bir gerçekliği olduğunu göstermek, okurun güncellikle bukağılanmış âlemine geçmişin iksirinden akıtmak için çırpınıyorsunuzdur.
Tabiatıyla bu, iki kat çaba gerektiriyor. Sadece resim olayı değil; tarihle ilgili yazıların bütününde geçerli olan bir durumdan bahsediyorum. Herkesin haberi en son anındaki şekliyle öğrenmeye can attığı bir mevkutede siz okuru bugünün sakatladığı bir zaman cenderesinden çıkartarak ona geçmişin içinde bir yol açmaya uğraşmakta ve aslında gazeteciliğin doğasına ters düşen bir işlemi yürütmektesinizdir.
Belki avantajımız, bugünün kafesine girmiş, güncelliğin hapishanesine tıkılmış okura tarih cephesinden firar kapıları açmak ve bir anlamda geçmişin bir kilim gibi katlanmış anlarının içerisindeki saklı enerjiyi açığa çıkarmaktır. Asıl önemli olan da, okul kitaplarından beri zihnimize aşılana aşılana bir duvar gibi sağırlaştırıldığımız tarihin yüzündeki örtüyü açmak ve içine bakma cesaretini göstermek, tarihin bir masal kitabı değil, her an yeniden yazılabilecek değişken bir çehreye sahip olduğunu göstermek, böylece tarihin yanlış bir zihniyetle, defteri dürülmüş bir şey gibi öğretilmesine karşı çıkarak, onu asıl ilginç ve heyecan verici kılan hususun, yazılmış olanlar ile yazılmayı bekleyen tarihler arasındaki gerilim ve çatışma olduğunu sergilemek değil midir?
Ancak bunu yaparken, tarihi oluşturan bilgi halesinden kopmamaya itina göstermek, yani “uçmamak” şarttır. Aksi halde, bazen gazetelerde örneklerini gördüğümüz bilgi temelinden kopuk bir tür popüler tarihçilik, evet daha fazla okunur; ama zemini alabildiğine cıvıklaştırdığı için bir süre sonra okuruyla birlikte yazarını da bataklığın içine çeker.
“Turkuaz” ekinde yaklaşık 3 yıldır tarih hakkında yazarken dikkat ettiğim noktalardan birisi, en karmaşık bir olayı bile ortalama gazete okuyucusunun dilinde ifade etmek, bununla da yetinmeyip belli bir oranda tarih bilgisiyle donanmasını sağlamak, dahası, okurun tarihe duyduğu ilgi yelkenini şişirecek bir coşku ve heyecan rüzgârı da üflemek oldu. Özellikle en fazla yanlış anlatılmış ve anlaşılmış tarih olduğuna inandığım, bu yüzden “mağdur edilmiş tarih” dediğim Osmanlı dönemini yeni bir bakış açısından, dünyada gelişen yeni tarihçiliğin yöntem ve verileri ışığında yıkayıp önünüze getirmeye çalıştım. Çünkü insanların tarihi nasıl gördüklerinin, bugünü ve kendilerini nasıl gördükleriyle çok derin bir bağlantısı olduğuna inanıyorum. Bu inançtan hareketle kendi tarihini bir gerileme, çürüme ve yozlaşma tarihi olarak görenlerden yolumun ayrıldığını, bu bakışın bize hiçbir şey kazandırmayacağını söyledim ve söylemeye devam edeceğim.
Fatih’in kılıcından ziyade kılıçlaşan ruhunun ilgimi tırmıklaması bu yüzdendir. Bu yüzdendir II. Abdülhamid’in Edward Said’den daha iyi bir Oryantalizm eleştirmeni olduğunu göstermem. Ve bu yüzdendir Macaristan’daki Osmanlı kadılarının Macarca bildiklerini ve gerekirse Macar kanunlarına göre de yargılamada bulunduklarını söylemem. Osmanlı’yı gururundan kendi içine ‘kapanmış’ gibi gösteren zavallı bir tarih anlayışının, asıl kendilerini Anadolu’ya ‘kapatmış’ olanların eseri olduğunu iddia ettim. Son Osmanlı neslinin (mesela son demlerinde A. H. Tanpınar’ın) bu coğrafî ve kültürel ufalanma ve tekbiçimlilikten şikayetle sık sık içlerinin daraldığını söylemesi, yeterince anlamlı bir gösterge değil midir?
Cumhuriyet döneminde Osmanlı Anadolu merkezli olarak anlatıldı ki, bu onu yarım anlamak ya da hiç anlamamak demekti. Şunu bilelim ki, Osmanlı’nın iki Anadolu’su vardı, bizimki gibi tek değil. Birincisi, aşağı yukarı bizim Anadolu’muza denk gelen ve kendisinden önce İslamlaşmış olan Anadolu; ikincisi ise kendi elleriyle İslamlaştırdığı ve Osmanlılaştırdığı Rumeli. Rumeli’si uçup gitmiş bir Osmanlı, gövdesi ortasından ikiye bölünmüş bir adama benzer. Ne kadar tanıyabilirsiniz ki onu? Kaldı ki bu gövdenin bir de kolları, bacakları vardı ki, Hint Okyanusu’ndan Atlas Okyanusu’na, Somali’den Ukrayna içlerine, Viyana’dan Hazar Denizi’ne kadar uzanan engin ve zengin bir coğrafya ve bu coğrafyanın içinde kaynaşan onlarca halk ve kültür. (Mesela Osmanlı çingeneleri. Hiç aklınıza gelir miydi bu “esmer vatandaşlar”ın da bir tarihleri olabileceği? Kimbilir belki günün birinde onlardan da bahsederiz.)
Tarih, suyu tükenmeyen bir kuyu. Onun içine dikkatle bakar ve meşalemizi uzatırsak yüzümüzün aksini daha net olarak görürüz sularında. Karanlık sular gölgeleri gösterir yalnızca; belirsiz, karanlık ve şüpheli gölgeler. Tarihimizin semaya açılmış kuyularının başında buluşmak üzere.
Not: Eksik olmayın, sorular gönderiyorsunuz, elimden geldiğince cevaplıyorum. Ama bu iş neredeyse her gün mesaimin bir kısmını yutmaya başladı. “Turkuaz” yönetiminden ricam, bazen sıkıntılara da sebep olan şu resimlerin yerine bir soru-cevap köşesi açmaları. Böylece burayı daha dinamik ve etkileşime açık bir hale getirebiliriz. Ne dersiniz?
.
Abdülhamid Chicago’da ne yaptı?
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Abdülhamid Chicago’da ne yaptı?
eçenlerde Amerikalı Osmanlı tarihçisi Heath Lowry ile birlikteydik. Kuzey Yunanistan’ı dağ taş demeden gezip araştırmalar yapıyormuş. “Hayırdır” dedim, “neyin peşindesiniz şimdi de?” Bana Gazi Evrenos Bey’in ayak izlerinin peşinde olduğunu söyledi.
Bu bir tek adamın sadece kılıçla değil, bilgiyle, ticaretle, dinle ilgili konularda Yunanistan topraklarına ektiği mimari tohumların bölgeyi nasıl asırlarca canlı tuttuğundan, dahası, eserlerinin son dönemde ortadan kaybolduğundan acı duyarak bahsetti. İçime eğilip baktım o sırada; onunki kadar acı telvesi görünmüyordu!
Osmanlı günümüzde enine, boyuna, derinliğine ve yer altı dünyasına kadar yoğun bir arama bölgesi haline gelmiş durumda. Bakıyorsunuz iki arkeolog çıkmış (Uzi Baram ve Lynda Carroll), “Osmanlı arkeolojisi”nin elzemliğinden dem vuruyor. Bir başkası (İsrailli Amy Singer), “Osmanlı filantropisi”ni, yani hayırseverliğini sosyal bilimlerin projektörü altına yatırıyor. Öte yanda Usame Makdisi diye biri “Osmanlı Oryantalizmi” kavramını postalıyor uzmanlarımızın rahat döşeklerine. Diyeceğim o ki, şu günlerde Osmanlı, yeni bir baharına eriyor. Bizi yeni yüzleriyle karşılıyor, buyur ediyor bakir kıtasına.
Makdisi’nin makalesi bana, özellikle II. Abdülhamid’in devrin sanayileşmiş ülkelerinin gövde gösterisine, hatta “sanayi âyini”ne dönüşen Dünya Fuarı’ndaki ilginç tutumunu hatırlattı. 1893 yılında Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfinin 400. yıldönümü kutlamaları çerçevesinde Şikago’da düzenlenen Dünya Fuarı’na İngiliz işgali altındaki Mısır da katılmış ve Mısırlılar tam bir Şarklı mahlukların “hayvanat bahçesi” gibi teşhir edilmişti. Özel olarak Mısır’dan getirilen eşeklerle ‘modern’ Avrupalı Doğu heveslilerine turlar attırılıyor, Şark’ın efsunkâr güzelliklerini en azından tatmaları sağlanıyordu. Sergi pavyonlarında ise hep geleneksel sanatlar veya kıyafetler, folklorik veya etnografik unsurlar Batılı göze hoş gelecek şekilde takdim olunuyordu.
Oysa sömürgeciliğe direnerek modernleşmek gibi zorlu ve soylu bir yol tutturmuş olan Osmanlı Devleti, müşterilerine tatsız bir sürpriz hazırlamıştı. Görmek istediği türden seyirlik ve mahmur bir Şark sergisi gezmek için koşup gelen Avrupalı ve Amerikalı bay ve bayanlar, Osmanlı standında tam bir hayal kırıklığı yaşadılar.
19 Şubat 1891’de Şikago’dan davet geldiğinde hesap kitap yapılmış, karşılarına bayağı yüksek bir meblağ çıkınca, sergiye devletin katılmasının pahalıya patlayacağı gerekçesiyle ihale özel bir şirkete, Suhami Sadullah ve Kumpanyası’na verildi. Şirket çeşitli projeler hazırlayıp sundu yöneticilere. Kurulacak “Türk köyü”ne Sultanahmet Çeşmesi şeklinde bir Osmanlı çarşısı yapılacak, Sultanahmet’teki dikilitaşın bir kopyası ve en önemlisi de Süleymaniye Camii’nin küçük ölçekli bir benzeri dikilecekti. Ancak şirket hemen uyarıldı. Devlet, kıyıda köşede bir sığıntı gibi yer almak istemiyor, onuruna gölge düşürmeyecek merkezî bir alan istiyordu. İstek karşılanmış olmalı ki, Türk köyünün Alman ve Hollanda köyleriyle aynı sokakta yer aldığını görüyoruz. Ayrıca Türkçe, Arapça ve İngilizce yayınlanacak bir gazete çıkartılıyor, bir tiyatro kuruluyor, Osmanlı memleketlerini tanıtan geniş bir fotoğraf sergisi açılıyor, soylu Arap atlarının sergileneceği Sultanahmet’teki gibi bir Atmeydanı tasarlanıyordu.
Gelgelelim, çift kubbeli ahşap bir binadan oluşan sergi mekânı iyi hoştu da, sergilenen eşya bir tuhaftı sanki. Feshane imalatı kırmızı bir kumaşın üzerine bayrağımızın ay ve yıldızı işlenmiş ve duvarların bir kısmı bunlarla kaplanmıştı. Vitrin camlarına bile ay yıldız işlenmişti. “Biz buradayız” mesajı verilmek için elden gelen yapılmıştı; biz buradayız ve dimdik ayaktayız!
Bir Batılının aklını karıştıracak her türlü karşı harekât gözleniyordu bu salonda. Mesela Yemen kahvesi ile tuz çuvalının yanında garip metal cisimler göze batıyordu. Bunlar Tersane-i Hümayun’da imal edilmiş torpidolardan başkası değildi! Yine mesela Girit sabunları ve çeşitli maden numunelerinin arasına bir yangın söndürme aracı yerleştirilmişti ustaca. Hereke’de, Şam’da, Kosova’da, Trabzon’da vs. imal edilen el yapımı tekstil, gümüş, altın işlemeler, Sultan’ın özel kuyumcusu Çubukçuyan’ın muhteşem takıları özellikle hanımları büyülüyordu. Bakıyordunuz ki, telgraf ve çeşitli elektrik makineleri yün, pamuk, ipek, pirinç ve haşhaş örneklerinin baş ucunda bir diken gibi parlatıyor dişlerini. Bir Osmanlı kruvazörünün maketi, Osmanlı modernliğinin sembolü olarak itinayla yerleştirilmişti. Böylece Şikago’da tam 3 bin farklı ürün sergilenmiş, belki bu tanıtıma oluk oluk para akıtan Amerika, İngiltere ve Fransa ile yarışılamamıştı ama, İspanya gibi birçok Avrupa ülkesine fark atılmıştı.
Sonuçta mesaj verilmişti: Biz “Hasta Adam” değiliz; modern dünyaya uyum sağlayan bir bünyeyiz. Ama kendi kimliğimiz ve farklılığımızla.
Tabii yumuşak bir Şark atmosferi bekleyenler için hayal kırıklığını beraberinde getiren bu sergi, Abdülhamid’in “kurtlarla ulumak” şeklinde özetlenebilecek olan ince stratejisinin görkemli bir şovuna dönüşmüştü. Bu sebepledir ki, Abdülhamid fuar için kendisine sunulan teklifler arasında sema eden dervişleri gördüğü zaman sinirinden köpürmüştü. Ona göre, kendimizi Batılının gözüne folklorik bir malzeme gibi sunma çabası yerine, diri, ilerleyen, kalkınan, bilim ve teknolojiye açık bir ülke imajına sarılmamız gerekiyordu. Tabii aynı padişah, fuar idaresine, yapacakları caminin civarında eğlence yerleri bulunmamasını tembihleyecek kadar da kimlik ve onuruna sahip çıkıyordu.
Yıl 1893. Çöktü çöküyor dediğimiz Osmanlı, Batılı gözün bizi görmek istediği kalıba böyle direniyordu. Ve yıl 2005. Neredeyse her 5 yıldızlı otelimizde bir semazen takımı var. Fark, intihar mı etti?
.
İnsan Abdülhamid’in saklı yüzü
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
İnsan Abdülhamid’in saklı yüzü
Sultan Abdülhamid, zamane yöneticileri gibi devlet hazinesinden yiğitlik yapmaz, her yıl çocukluğundan beri biriktirdiği şahsi hazinesinden bir miktar parayı borcunu ödeyemediği için hapse düşenleri kurtarmaya tahsis ederdi.
Dedem Mustafa Armağan’ın yengesi Hamide Nine, evimize yatılı misafir olarak geldiğinde bizi etrafına toplar, hatıralarını anlatır, ancak konu maaşların masraflara yetmediğine gelince, takılmış plak gibi, “Ah, Sultan Hamid devrinde bolluk bereket vardı. O gittikten sonra her şey pahalandı.” diye söylenirdi. Şimdilerde doğan çocuklar arasında Tayyip isminde artış görüldüğü gibi, o zaman da aileler kızları olursa Hamide, oğulları olursa Hamid ismini koymaya özenir, hatta dedem gibi hızını alamayıp kızına Atiye ismini koyanlar da eksik olmazdı. ‘Hepsini anladık da, bu Atiye ne oluyor?’ diyorsanız bunun ilginç bir hikâyesi var ki, Sultan II. Abdülhamid’in insan yönüne olduğu kadar baba imajına da demir atar sessizce.
Burhan Felek, çocukluk hatıralarını topladığı “Hayal Belde Üsküdar”da Abdülhamid dönemine rastlayan kendi sünnet düğününde bizzat padişahın gönderdiği çeyrek altını avuçlarına aldığı zamanki heyecanını unutamadığını yazar. Tahta çıkış yıldönümü olan 19 Ağustos tarihinde toplu sünnetler düzenleten Abdülhamid, böylece bugün dahi devam eden bir çift geleneği; sünnetlerin ağustos ayında yapılması geleneği ile toplu sünnet törenlerini başlatmış oluyordu. Yani bugün eğer sünnet törenlerini, farkına varmadan ağustos ayına kaydırıyorsak ve toplu sünnet diye bir uygulama varsa, her ikisini de Abdülhamid’in insan kalbine, özellikle de çocuk kalbini kazanma yönündeki mükemmel stratejisine borçluyuz. Artık törenlere çeyrek altın gönderen bir Abdülhamid Baba yok; gerçi ama onun ayak izini aramızda görebiliyoruz hepimiz.
İşte “Atiye” ismini Urfa’daki bir aileye kadar yaygınlaştıran şey, Sultanımızın, Tanzimat’la birlikte kimyası bozulan Devlet Baba imajını diriltmek ve sahipsiz olmadıkları duygusunu halka yeniden aşılamak için gösterdiği olağanüstü çabanın sonucuydu. Bürokrasinin kekre yüzüyle muhatap ola ola devlete güveni derinden sarsılmış kitleleri yeniden sarıp sarmalayan ve kendilerini bir büyük ailenin üyeleri, padişahı da babaları gibi görmeleri yönünde güdümleyen Abdülhamid’in, bakanlarını ve vezir vüzerayı da yanına alarak halka o soğuk günlerde yakacak temin etmek için nasıl seferber olduğunu yazmıyor maalesef tarihlerimiz.
Onlar yazmıyor diye, yapılan iyilikler karşısında kalem sonsuza kadar susacak değil elbette. İşte Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyelerinden Nadir Özbek, ABD’de hazırladığı doktora tezinde (İletişim Yayınları tarafından “Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyal Devlet” adıyla 2002’de yayınlandı), Abdülhamid’in bu yardımsever yönüne büyüteç tutuyor ve ortaya inanılması güç bir tablo çıkıyor: Aydınların Kızıl Sultan dedikleri Abdülhamid’i halkımızın hâlâ neden bu denli sevdiğinin ipuçlarını buluyoruz bu kitapta.
Görelim mi ipuçlarından birkaçını?
Önce şu “atiyye” meselesi. Atiyye-i seniyyeler, padişahın geniş bir kitleye sunduğu hediyelerdir. Bu hediyeler, sünnet düğünlerine çeyrek altın göndermekle sınırlı kalmamış, mezuniyet törenlerinde öğrencilere hediye kitap göndermekten tutun da, Üsküdar’da itfaiyeci Mehmet Efendi’nin 7-8 yaşlarındaki zavallı sakat kızına protez bacak yaptırmaya kadar uzanan gerçek bir yardım seferberliğine dönüşmüştür adeta.
Mesela soğuk geçen kış günleri için özel bir komisyon kurulmuş, bunlar (bazılarının bunlara ‘hafiye’ demesinde sakınca yok) evini ısıtacak imkânı bulunmayan haneleri tespit ettikten sonra Hazine-i Hassa Nezareti’nin tahsis ettiği 15,300 kuruş karşılığında 50 ton kömür satın alıp İstanbul’un yoksul halkına dağıtmıştır. Arşiv belgelerinden öğrendiğimize göre, kömürün dağıtıldığı bir semt halkı o kadar memnun olmuştur ki, padişaha bir teşekkür mektubu göndermiştir. Yardımların yalnız İstanbul halkına yönelik olduğunu sanıyorsanız, Abdülhamid’in projesini anlamamış olursunuz. Mesela Filibe’nin fakirlerine kömür yardımı yapıldığını ve onların da padişaha müteşekkir olduklarını belirten bir arzuhal sunduklarını gösteriyor arşivler.
Abdülhamid’in her tahta geçiş yıldönümünde alışkanlık haline getirdiği bir atiyyesi de, borçları yüzünden hapse düşenleri kurtarma operasyonudur. Zamane yöneticileri gibi devlet hazinesinden yiğitlik yapmaz, her yıl çocukluğundan beri biriktirdiği şahsi hazinesinden bir miktar parayı borcunu ödeyemediği için hapse düşenleri kurtarmaya tahsis ederdi. Nitekim 1892 yılında, doğum gününü vesile kılarak komisyona mahkûmların durumunu inceletmiş, tahsis edilen miktarın gerekenden fazla olduğu anlaşılınca affın kapsamı genişletilmiş ve aftan 50 kişinin daha yararlanması sağlanmıştır.
En iyisi çarpıcı bir örnekle konuyu noktalamak.
29 Mayıs 1899’da bir dilekçe gelir Abdülhamid’e. 6 yıl önce sol bacağını kaybeden 26 yaşında bir genç, içine düştüğü sefaleti anlatarak Sultan’dan durumuna bir çare bulmasını ister. Abdülhamid, ilgilenmesi için mektubu Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa’ya ulaştırır. Paşa, raporunda bacağın kalçaya çok yakın bir yerden kesilmiş olduğunu, bu nedenle de, takma ayağın bir korse ile bele bağlanması gerektiğini yazar. Hesap kitap yapılır. Protez, tam 18 liraya mal olacaktır. Konu bu defa Sadrazam Halil Rıfat Paşa’nın masasındadır. Sadrazam paranın ödenebilmesi için padişahın onayını ister. Belgenin kenarına Abdülhamid’in zarif notu, takma bacağın parasının atiye-i seniyye’den ödenmesini buyurmaktadır. (Bkz. Yavuz Selim Karakışla’nın “Toplumsal Tarih” dergisinin Ağustos 2003 tarihli sayısındaki yazısı.)
Talebi, 2 ay gibi kısa bir sürede cevaplanan bu delikanlının kim olduğunu mu merak ettiniz? Söyleyeyim: Bu talihli gencin ismi, Ahmet, Mehmet değil, Kirkor oğlu Onnik’tir. Yani bir Ermeni çocuğu! Osmanlı milletlerini tek bir aile gibi yönetmek için yapılan son soylu girişimdi Abdülhamid’inki.
.
Vahdettin, Ecevit ve tarihin evine dönüşü
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Vahdettin, Ecevit ve tarihin evine dönüşü
Aslında “Vahdettin tartışması”nı başlatmak, 1991’in 19 Mayıs’ında, o vakitler Fehmi Koru’nun yönetiminde çıkan “Zaman” gazetesine nasip olmuştu. Vehbi Vakkasoğlu, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Samsun’a çıktığı Bandırma vapurunun, ders kitaplarında yazıldığı gibi kırık dökük bir gemi olmadığı iddiasını ortaya atmış ve bu haber, kamuoyunda ateşli bir tartışmanın fitilini ateşlemişti.
Demek her şeyin bir vakti, zamanı varmış. Demek tarih bir kere yazılınca bütün defterler kapanmıyormuş. Ve demek bir kıvılcım, dikkatleri o zamana kadar bakılmamış puslu bir noktaya yöneltiyor ve tarihin bakılmamış açıları ancak böyle fark ediliyormuş.
Sayın Bülent Ecevit’in 20 gün önce başlattığı “Vahdettin tartışması”ndan söz ediyorum. Şimdiye kadar açılmasına cesaret edilememiş kutularından birisi daha açıldı Pandora’nın ve bu defa, “Tartıştırmayız” diyen taifenin hakikat karşısında ne denli acze düştüğünü ayan beyan görmüş olduk. Daha doğrusu, son 20 gündür, küller altındaki bir hakikatin, temmuz sıcağında nasıl bir hışırtıyla aramıza karışmakta olduğuna şahitlik ettik cümle âlem.
Aslında “Vahdettin tartışması”nı başlatmak, 1991’in 19 Mayıs’ında, o vakitler Fehmi Koru’nun yönetiminde çıkan “Zaman” gazetesine nasip olmuştu. Vehbi Vakkasoğlu, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Samsun’a çıktığı Bandırma vapurunun, ders kitaplarında yazıldığı gibi kırık dökük bir gemi olmadığı iddiasını ortaya atmış ve bu haber, kamuoyunda ateşli bir tartışmanın fitilini ateşlemişti. Uğur Mumcu 20 Mayıs tarihli yazısında, yabancı kaynaklardan yararlanarak bu haberin orijinal olmadığını, konunun evvel eski bilindiğini iddia etmiş, kafaları iyice karıştırmıştı, Fehmi Koru ise 22 Mayıs tarihli yazısında, Mumcu’ya, ‘Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a Padişah tarafından gönderildiği ve İstanbul’dan İngiliz vizesiyle çıktığı madem sır değildi, neden daha önce yazmadınız?’ sorusunu yöneltmişti haklı olarak.
Peki ne oldu da, aradan geçen 14 yılda saflar yeniden şekillendi? ’28 Şubat’ın azizliği’ diyeceksiniz, biliyorum. Vahdettin’in hain olduğuna değil, “hain olarak kabul edilmesinin faydasına” inanan Sayın Süleyman Demirel’in bir zamanlar neler söylediğini, tek cümleyle hatırlayalım mı? İşte “Köprü” dergisinin Mart 1987 tarihli sayısındaki röportajından bir cümle: “Şayet Kur’ân kursları veya din eğitimi bu kanuna ters düşüyorsa, yanlış olan din eğitimi değildir; Tevhid-i Tedrisat Kanunu’dur.”
Gözlerimize inanamasak da, bundan 18 yıl önce Demirel, Tevhid-i Tedrisat’ın din eğitimi lehine değiştirilmesini, eğer değişecek -ve yanlış- bir şey varsa bunun din eğitimi değil, kanun olduğunu savunmaktadır! Yine aynı yıllarda Demirel, TC’nin bir “İslam Cumhuriyeti” olarak kurulduğunu ve laikliğin yanlış uygulamalarına rağmen bir İslam Cumhuriyeti olma vasfını koruduğunu söyleme cüretini gösterebiliyordu.
Ben bu konuda Ecevit’in daha tutarlı bir çizgi izlediğini, 1970’lerden itibaren, Atatürk’ün kurduğu partinin, CHP’nin başında olduğu yıllarda dahi, katı Kemalistler ve şabloncu zihniyetle mücadele ettiğini, Cumhuriyet devrimlerinin birer üstyapı devrimi olduğunu, bu yüzden de birçok yapısal sorunun Osmanlı’dan beri aynen devam ettiğini, asıl yapılması gerekenin, halkın inanç ve sağduyusuyla oynamadan, Cumhuriyet’in yeterince uzanamadığı altyapı devrimlerini gerçekleştirmek olduğunu haykırmıştı.
Bu yüzden Ecevit’in Vahdettin hakkındaki hükümleri sürpriz olmadı benim için. Onu tanıyanlar için de olmamak gerekirdi. Lâkin hafızaları o kadar Şubat Soğuğu’na maruz kalmıştı ki, değişenin kendileri olduğunu, Ecevit’in bir zamanlar sadece ismini koymadan söylediklerini bugün siyaseten rahatlamış olarak adıyla sanıyla dile getirdiğini fark edememişlerdi. Tabii ki, 1970’lerin kavga gürültü ortamında, tarihine saygılı muhafazakâr kesimlerin, Ecevit’in Vahdettin’le olan hısımlığını duyacak halleri yoktu, Ecevit’in de duyuracak hali.
Şimdi özlenen konuşma ortamı yakalandı bence. Habermas’ın sözünü ettiği “iletişimsel eylem” için gayet olumlu bir vasat üzerindeyiz; en azından yakın tarihimiz adına memnun olabiliriz. Bu tartışma, hiçbir şeyin kapısını açmadıysa, tabu zannedilen, ama herkesin, ‘Birisi çıksa da şunları dile getirse’ dediği asırlık bir kördüğüme doğru ilk ciddi hamle oldu. Aynı şekilde 1940’larda Sultan Abdülhamid’in ‘iyi’ olduğunu savunmak dahi cesaret isterdi; gördüğümüz gibi, bugün bu engel aşıldı, karşıt düşünceler de seslerini duyurabilecekleri imkâna kavuşmuş oldu. Aynı şey, Vahdettin için neden mümkün olmasın? Demek ki, tarihte hainler üretmek kolay olsa da, hakikatin önündeki perdeyi uzun süre kapalı tutmak mümkün olamıyor.
Bu arada Vahdettin-Atatürk ilişkisiyle ilgili yeni bilgiler de ortaya çıkıyor. Milli Mücadele’den itibaren Atatürk’ün Hususi Kalem Müdürü ve Umumi Kâtibi olarak görev yapan Hasan Rıza Soyak’ın hatıralarında geçer. 1925 yılı olmalı. Çankaya’ya, Atatürk’ün Mısır’dan tanıştığı eski bir Osmanlı paşasının mektubu gelir. Mektupta Paşa’nın, San Remo’da Vahdettin’i ziyaret ettiği, konuşmaları sırasında onun sıkıntıda olduğunu anladığı belirtilmekte ve Gazi’den yardımda bulunması rica edilmekteymiş.
Mektup okunurken Gazi’nin gözleri dolmuştur. “Gördün mü dünyanın halini çocuk?” demiştir Soyak’a, “Nerede o haşmet, nerede o azamet, nerede o saltanat. Şimdi hepsinin yerinde yeller esiyor. Hiçbir şeye güvenilemez. Bundan dolayı hayatta daima çok ölçülü olmak lazımdır.” Sonra “Nasıl yardım edilebilir?” diye düşünmüş ve kendisinin şahsî servetinin bulunmadığını, hazinenin de fakir olduğunu söyleyerek sürgündeki Vahdettin’e “devlet hazinesinden yardıma hakkımız yok” demiştir. Diğer taraftan Vahdettin’in “hataları” yüzünden şehit düşenlerin geride yüz binlerce yardıma muhtaç çocuk bıraktığını, onların yardıma Vahdettin’den daha fazla muhtaç olduklarını belirtmiştir. Çocukların nafakalarından kesilerek bir eski sultana para yollanmasının yakışık almayacağına dikkat çeken Atatürk’ün, bu konuşma sırasında Vahdettin’in “ihanet”inden hiç söz etmemesi ve olaya beşerî açıdan (hata olarak) yaklaşması ise epeyce ilginçtir.
Tarih normalleştikçe, kendisini açacaktır.
.
Necip Fazıl’ın tarihe bakışı: Bir avuç tuz olmak
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Necip Fazıl’ın tarihe bakışı: Bir avuç tuz olmak
T. S. Eliot, “Tarih kölelik de olabilir, özgürlük de” demişti. İki tarafı keskin bir Acem kılıcıyla karşı karşıyayız öyleyse. İsterseniz tarih yoluyla bir toplumu köle beyinli yetiştirebilir veya tam tersine, tarihi özgürleşmenin ateşleyicisi olarak okutabilirsiniz.
Tarih, ezeli ve ebedi akış içerisinde açtığımız bir hayat alanı, oyduğumuz bir özgürlük adası değil de nedir? Adam gibi hatırlamasını bilmediğimiz müddetçe tarih bizi rahat bırakmaz. Tarihin dünyamızı bu yakından markaja alması da tehlikelidir bir yerde. Bu, ondan yeterince uzaklaşamadığımızı gösterir. Adeta kişinin yediği gıdanın kaslarına, kemiklerine, dokularına dağılıp kişiyle beraber yürümesi gibi, hep bizde olan ama ehlileştirilmiş ve hayatın içinden olur olmaz bir noktada fırlayıp karşımıza çıkmasına engel olunmuş bir tarihle barışıklıktır hedeflenen. Nitekim Eliot’un dediği gibi, “tarihi olmayan bir halk kurtarılamaz zamandan”. Tarihi olmayan bir toplum, zamanın ezeli ve ebedi akışından çekip çıkartılamaz. Sürüklenir ve bir ‘başka’ nehrin içine karışır.
1,5 asırdır gövdesine dahil olmaktan övünç duyduğumuz deniz, ‘Batı’ olmuştur. Halbuki ne çabuk unuttuk; bir zamanlar deniz de, güneş de bizdik. Nietzsche’nin o sarsıcı sözlerini yankılarsak, Osmanlı denilen okyanusu nasıl içebildik, bu güneşi nasıl söndürebildik, bu ufukları nasıl silebildik manzaradan?
Hepimizin içini kanatan bu derin muhasebenin en keskin ve yetkin örneklerinden birisini Necip Fazıl’da bulmamız şaşırtıcı değildir.
“Tarih bir masal albümü değildir. Tarih, bir kıymet hükmü tablosu…” Necip Fazıl’ın bu acil değerlendirmesi, onun tarihi bir ‘hesaplaşma zemini’ olarak kuracağının ilk işaretlerini verir. “Nuh’un gemisi”ni yeniden yapmaktan söz edişi de, bir kurtarıcı beklediğimizi ısrarla ve bağıra bağıra söylemesi de bundandır. “Bu dava”, demiştir bir yerde, “ceplerde kaybedilmiş güneştir”. Güneş ceplerimizde kaybedilmişse, o ceplerin ağızlarını dikmek değil, içini dışına çıkarmak, kumaşı ters yüz etmek, halının havını tersine taramak gerekir. Neyi örttüğü ve kaybettiği anlaşılabilsin diye en azından. Bu yüzden Necip Fazıl’da tarih, akademisyenin yaptığı türden sabırlı ve miyopça bir uzmanlık çalışması olamaz. O, bir ‘dava’ uğruna tarihin başına çömelmiştir ve zaten çarpık çurpuk edilmiş, silinmiş, unutturulmuş, hatta tersine çevrilmiş, akın kara, karanın da ak gösterildiği bir tarihi yeniden ayakları üzerine oturtmak, yani ‘dava’nın gerektirdiği akışa büründürmekle vazifelidir. Akademik tarihçiliğin bu çarpıklığın ekmeğine yağ sürmekte olduğu vurgusu tam da bundan ileri gelir.
Lakin bir muhasebe silahı haline getirilen bu ‘yeni tarih’in kriterleri neler olacaktır? Necip Fazıl, ‘tuz ve şarap’ örneğini devreye sokar burada. Yüzyıllanmış bir şarap fıçısının içine atılan bir avuç tuzdur kendisi. Bunca çileler, ıstıraplar o bir avuç tuz olmak için çekilmiştir. Ama bu bile yetmiştir şarabın haramlığını almaya. Tuz, tarihin damarlarına karıştığında onun içindeki zararlı unsurları ayıklayıp temizleyecek ve aynı malzemeyi bu defa yararlı, kullanılabilir bir hale getirmiş olacaktır.
“Ulu Hakan II. Abdülhamid Han” adlı 600 küsur sayfa tutan eserinin başında tarih metodunu ortaya koyduğuna şahit oluruz:
“Ben sanat ve tefekkür adamı olmak davasındayım ve tarihçi değilim. Bu eser de bir tarih denemesi değil. İrfan sahiplerince bilinir ki, hikmet ilmin, ilim de tekniğin üstündedir; tarih ise bu üç görüş şekline göre çeşitli… Tarihi hikmet yönünden ele alan, onu, kafasındaki tezatsız ve her örgüsü tamam bir dünya görüşüne nisbet eder. İlmin gözüyle yoğuran, vakıaları sağlam bir analiz ve sentez halinde umumi kıymet hükümlerine bağlar. Teknik bakımından inceleyen de, sadece malzeme ve ham madde verir ve gerisi için tasa çekmez.”
Bu üç faaliyet türünden birincisi, “cemiyet hamurkârı” büyük fikircidir; ikincisi, tarihi kendi içinde ve zamanının anlayışına göre muhasebe eden meslekten bilim adamı; üçüncüsü ise bu rizikolu ve belalı işlerden kaçınıp yalnız şekil bakımından doğru ve yanlış ölçüsüyle hareket eden ve nehrin denize döküldüğü yeri değil, kaynağını tutmaya bakan kuru gözlemcidir. Ne var ki, Necip Fazıl, kendisini bu üç sınıftan hiçbirine bağlamaz. Dilediği halde olamayacağını itiraf ettiği birinci şıktadır gözü.
Onun nazarında II. Abdülhamid, Türk’ün özünün ve temel varlığının, hakkı gasp edilmiş, mağdur kurtarıcısıdır. Abdülhamid, Tanzimat sonrasındaki Batı’ya kontrolsüz, körü körüne yönelişin karşısında inatla duran, kök ve cevherin müdafaasını son bir gayretle yapan muazzam bir şahsiyettir. Abdülhamid’i anlamak sayesinde yüzlerdeki maskeler düşecek ve onu bir anahtar gibi kullanarak bizi bu karanlık ve şahsiyetsiz ortama getirenlerin içyüzleri ortaya dökülecektir.
Necip Fazıl’ın bu operasyon için önerdiği metod ise oldukça şaşırtıcıdır: Abdülhamid hakkında söylenen her olumsuz iddiayı tersine çevirdiğimizde doğruyu bulacağızdır. Yani bir tür turnusol kağıdıdır Abdülhamid. Bu yorumların yalanını ayıklayıp onun üzerine bina ettiği yapıyı yeniden ayakları üzerine oturttuğumuzda hakikat ayan beyan ortaya çıkacaktır. Bu yüzdendir ki, kitap, “Abdülhamid’i anlamak her şeyi anlamak olacaktır” gibi zarif bir kılıç hamlesiyle noktalanır.
Necip Fazıl’ın beyinlerimizi 1,5 asırdır uyuşturan şarap fıçısına dalarken, avuçlarında tuttuğu tuzun kristallerinde gezinen Abdülhamid portresini seçmeyi bilmek gerekir.
.
Nobel’li Osmanlı yazarlarının sayısı 3’e çıktı
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Nobel’li Osmanlı yazarlarının sayısı 3’e çıktı
Meğer Nobel’e ne kadar da susamışız! Geçen yazının ardından meraklı okurlar diğer ismin kim olabileceği “tüyo”sunu istemeyi ihmal etmediler. Tabii ser verip sır vermeyip bugüne sakladım söyleyeceklerimi. İyi de oldu bir bakıma, çünkü Nobel Edebiyat Ödülü listesini yakından inceleyince yeni bir isim daha keşfettim.
13 Mart 1900’de İzmir’de bir Rum çocuğu dünyaya geldi. 14 yaşına kadarki çocukluğu İzmir’de geçti. 1914’te ailesi ile birlikte Atina’ya göç etti. 1963’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandı. 1971’de Atina’da öldü.
Daha İzmir’deyken şiire başladı ve “Yorgo Seferis” adını kullandı. Şiirlerine hakim olan hava, vatanından sürgün olmanın acısı ve Akdeniz’e, özellikle doğum yeri olan sevgili İzmir’ine duyduğu derin nostaljidir. İzmirli hemşehrisi olan Batı şiirinin babası Homer’e büyük ilgi duydu ve onun şiirinden ilham aldı. İzmir’e geri dönmek istiyordu; ama 1922’de İzmir’in yeniden Türklerin eline geçişi, ümitlerini suya düşürdü. Kendisini asıl o zaman sürgünde ve yersiz yurtsuz kalmış hissetti. Bunun üzerine Paris’te hukuk tahsili yapmış olmasına rağmen diplomasiye geçmeye karar verdi. İngiliz Dışişleri’nde çalıştı. Arnavutluk, Güney Afrika, Mısır, Türkiye (Ankara), Lübnan, Suriye’de elçi müsteşarlığından büyükelçiliğe dek çeşitli kademelerde görev aldı. Daha da ilginci, 1959’da Dışişleri Bakanımız Fatin Rüştü Zorlu ile birlikte bağımsız Kıbrıs’ın önünü açan Londra Antlaşması’nın mimarlarından oldu.
Seferis’in diplomatik misyonla tayin olduğu ülkelere bakarsanız, eski Osmanlı toprakları etrafında dolaştığını görürsünüz. İmparatorluk dağılırken, köklerinden kopan ve savrulan acılı bir nesle mensuptu o. Bir anafordu yaşanan; ama bazılarının sandıkları gibi yalnızca “azınlıklar”ın kapıldığı bir anafor değildi. Seferis’in memleketine dönüş umutlarını yitirdiği 1924 yılında bir başka Osmanlı, Mehmed Akif, bu defa anavatanın gövdesinden koparak eski bir Osmanlı toprağı olan Mısır’a savrulacaktı.
İmparatorluğun sonu ve sürgünlük: Binlerce yetişmiş ruhun evlerinden koparak kendilerine yeni bir yurt aradıkları, ne çare ki, bulamadıkları sürecin iki hazin çığlığı olarak kanat çırpıyor kâinatımızda.
İkinci “Nobelli Osmanlı” ise belki romanlarını okuduğunuz ama Osmanlı olduğunu bilmediğiniz biri: Elias Canetti. 1905’te Bulgaristan’ın Rusçuk şehrinde bir İspanyol Yahudisi (Sefarad) ailesinde doğmuş. 6 yaşındayken ailesi Manchester’a göçmüş. Burada babasını kaybedince annesi çocuklarını alarak Viyana’ya dönmüş. 1994’te ölen Canetti, Nobel Edebiyat Ödülü alan “son Osmanlı” (1981).
Canetti’nin ölümünden sonra yayınlanan hatıraları (“The Tongue Set Free” adıyla 1999’da basıldı) onun Osmanlı arka-planına güçlü ışıklar tutuyor. “Kendimi”, diyor yazarımız, “daima Türkiye’den gelmiş gibi hissetmişimdir. Sonraları yaşadığım hiçbir şey yoktu ki, Rusçuk’ta onu yaşamamış olayım.”
Canetti renk körlüğü yaşayan dünyamıza Osmanlı Rusçuk’unun rengarenk havasını yansıtıyor: “Tuna nehri üzerindeki Rusçuk, bir çocuk için harika bir şehirdi ve şayet Rusçuk’un Bulgaristan’da olduğunu söylersem, o günlerin resmini yanlış aksettirmiş olurum. (Anlayın canım. Yazarımızın dili, o yıllarda iç işlerinde özerk; ama resmen Osmanlı’ya bağlı olan Bulgaristan Prensliği’nde doğduğunu söyleyemiyor. Bu müthiş renklilik ancak Osmanlı gibi çoğulculuğa kucak açan bir bünyede var olabilirdi demeye getiriyor.) Burada en farklı kökenlerden gelmiş insanlar beraberce yaşardı. Bir Allah’ın günü yoktu ki, 7-8 dilin konuşulduğunu işitmeyesiniz. Genellikle kırsal bölgelerden gelen Bulgarların yanı sıra onlarla aynı mahallede oturan çok sayıda Türk vardı. Onun yanında İspanyol Yahudilerinin oturduğu mahalle bulunurdu. Rumlar, Arnavutlar, Ermeniler ve Çingeneler de eksik değildi. Tuna’nın öbür yakasından Romanyalılar gelirdi; asla unutamayacağım süt annem, Romanyalıydı. Bir de şuraya buraya dağılmış Rusları görürdünüz.”
Batı kriterlerine göre gerçekten de inanılmaz olan bu çeşitlilik, bir çocuğa, 20. yüzyılın sonlarında böyle gülümsüyor ve ona şu unutulmaz sözleri söyletiyordu: “Bu çeşitliliğin mahiyetini gerçek anlamda hiç kavrayamadım; ama onun etkileri de hiçbir zaman yakamı bırakmadı.” Böylece 20. yüzyılın en “kozmopolit” yazarlarından birisinin Osmanlı Rusçuk’unun çok-kültürlü havasından neleri miras aldığını öğrenmiş oluyoruz.
3 Nobelli ‘yazarımız’ın Osmanlı arka-planlarına bakınca, ödülü kazanmalarını, Osmanlı zenginliğine borçlu olduklarını görüyoruz. Bir başka şeyi daha: Çocukluklarında hafızalarına içirdikleri Osmanlı “nesîm”ini dünya edebiyatına yansıtmış ve özgünlüklerini o bir daha geri gelmeyecek büyük dünyaya borçlu olduklarını itiraf etmişlerdi. Bir bunlara bakın, bir de Osmanlı’dan hırsızladıklarını pazarlayan ama Osmanlı’ya hakaret etmekten de geri kalmayan Nobel adaylarımızın hal-i pür-melâllerine.
.
İki Osmanlı yazarı Nobel Edebiyat Ödülü almıştı!
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
İki Osmanlı yazarı Nobel Edebiyat Ödülü almıştı!
Bunca yıldır bir Nobel Edebiyat Ödülü alamadığımız için tasalananlardan iseniz, üzülmeyin. Bu yazıyı okuduktan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!
Göreceksiniz ki, Osmanlı şemsiyesi altından -en azından şimdilik- iki Nobel Ödüllü yazar çıkmıştı. İngiliz yazar John Banville kendisiyle yapılan söyleşide, 1930’larda İrlandalı şair Yeats’in dahi İngiliz maliyecilerinin elinden yakasını kurtaramadığını ve soruşturma geçirdiğini söylemişti (The Guardian, 12 Ekim 2005). Banville, İrlanda kökenli İngiliz yazar ve sanatçılarının uzun bir listesini yapıyor ve İngiliz edebiyatı içindeki zengin “Irish” (İrlandalı) damarını vurguluyordu. Oradan çağrışım yaptı. Sahi, İngilizler, yönettikleri milletlerin ve dillerin İngilizce içindeki maceralarını “İngiliz edebiyatı” içinde mütalaa ederken, biz neden aynısını Osmanlı için düşünmeyiz? Mesela bir Boşnak edebiyatı, bir Gürcü, Arap, Yunan, Sırp, hatta Macar edebiyatı neden Osmanlı edebiyatı şemsiyesi altında değerlendirilmesin? Öyleyse “Osmanlı edebiyatı” terimini de yeniden tartışmaya açmamız gerekmez mi?
Osmanlı edebiyatı, yalnızca Osmanlıca, yani Arap harfli Türkçe metinlerden mi oluşuyordu? Olur mu öyle şey: Mesela Karaman Türkleri Yunan alfabesiyle Türkçe yazmıyorlar mıydı? Yazılan bal gibi Türkçeydi ama harfler Yunan alfabesindendi: Diyeceğim o ki, Türk edebiyatı da kapsama alanını genişletmek durumunda. Artık ilk romanımız kabul edilen Şemseddin Sami’nin “Taaşşuk-ı Tal’at ve Fitnat”ının tahtına, Osmanlı Ermenisi Hosep Vartan’ın Ermeni harfleriyle ama Türkçe kaleme aldığı 1851 tarihli “Akabi Hikâyesi”ni geçirmemiz gerekiyor. Velhasıl Türkçenin sınırları genişliyor, Osmanlı’nın sınırları genleşiyor, sonuçta Osmanlı’ya bakışımız büyük değişikliklere uğruyor. Tabii bu durumda Nobel’e bakışımız da değişmek durumunda.
Balkanlardan Kafkaslara, Adriyatik’ten Hint Okyanusu’na kadar uzanan muazzam Osmanlı Devleti’nin bünyesinden onlarca devlet, onlarca millet doğdu. Bu devlet ve milletler Osmanlı’nın etkilerini 1980’lere kadar üzerlerinden kazıyamadıkları gibi, tam tersine, bu bir daha bulamayacakları zengin ve verimli etki sayesinde kazanmışlardı bir kısım başarılarını.
Yaşar Kemal Nobel’i alamadı ama, iki Osmanlı kökenli yazar, edebiyat dünyasının bu en büyük ödülüne sahip olmuştu.
1961 yılında Nobel’le ödüllendirilen İvo Andriç’i bir Osmanlı köprüsünün yaklaşık 4 asırlık macerasını anlattığı “Drina Köprüsü” romanıyla tanıyorsunuz. Andriç, 10 Ekim 1892’de Travnik’te doğmuş. Buram buram Osmanlı kokan bu şehirden bir Sırp yazar çıkıyor ve Vişegrad’daki köprüyü anlatarak Nobel’i kazanıyor. 1892’de Bosna, Avusturya’nın işgalinde bulunuyor ama henüz resmen Osmanlı’ya bağlı. Bu bağ, 16 yıl sonra kopacak ve 1908’de Bosna, Avusturya tarafından resmen ilhak olunacaktır. Andriç’in ilginç yanı, Boşnak kardeşlerimiz biraz duygusal davranarak onu mahkûm etseler de, aslında “bizim romancımız” olmasıdır. Nitekim 1964 yılında “Büyük Doğu” dergisinde yazdığı “Romancımız İvo Andriç” yazısında Sezai Karakoç bu gerçeği olanca berraklığıyla şöyle vurguluyordu:
“1961 yılı Nobel Edebiyat Armağanı Osmanlı edebiyatına verilmişti denilebilir. Hatta Osmanlı romanına. Çünkü: Bu yıl Nobel’i alan İvo Andriç, bir Yugoslav yazarı, bir Slav yazarı, hattâ Avrupalı bir yazar olmaktan çok, bir Osmanlı yazarıdır. Gönüllü olarak Osmanlı tebaası bir yazardır sanki. Yalnız romanlarının kahramanlarıyla değil, yalnız romanının “zaman”ıyla değil, yalnız “mekân”ıyla değil, yalnız romanında örülen oluşlar ağıyla değil, batan bir dünyayı [Osmanlı dünyasını – M.A.] yavaş yavaş ortaya çıkarmayı deneme niyeti ve tarzıyla da, her biri bir yöne giden insan kütleleri içinde, imparatorluğun ağırlık merkezi olan bir bölgenin halkını değerlendirme ve bir medeniyet tarzı olarak sunma, orijinal bir kadro yakalama ve bundan yeni bir estetik kurma farkıyla da Osmanlı’dır.” (“Edebiyat Yazıları II”, Diriliş Yayınları, 1986, s. 101.)
Bunları Necip Fazıl’ın dergisinde yazan Karakoç, daha da ileri gider ve Andriç’i Osmanlıların “Homeros”u, eserinin de Yunanlıların “İlyada” ve “Odise”si ayarında olduğunu ilan eder. Bu eser, Osmanlı çoğulculuğu ve çok yanlılığının içinden yükselen “birlik türküsü”nü çağırmaktadır. Velhasıl, İvo Andriç iki açıdan Osmanlı’dır. Bir: Henüz Osmanlı atlarının terinin soğumadığı bir zamanda ve mekânda dünyaya gözlerini açması ve oradan beslenmesi anlamında. İki: Eserine bu batmakta olan dünyanın son ışıklarını, veda türküsü olarak serpiştirmesi anlamında. Şimdiki Nobel heveslilerinin yaptığı gibi, kendisi Osmanlı olabilirdi ama eseri başka telden çalabilirdi. Andriç asla bunu yapmadı. Osmanlı’yı ciddiye aldı. Eleştirdiği tarafları olsa bile, kendisini bir Osmanlı varisi olarak gördü. Osmanlı’nın zenginlik ve derinliğini başarıyla yansıtarak ünlendi. Geçmişinden utanmadan, ona sövmeden, onunla yüzleşti, ondan beslendi ve kazanan kendisi oldu. Öbür ‘Nobelli Osmanlı’yı ise gelecek hafta ele alacağım.
.
Osmanlı’da harem ve devşirme saltanatı
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı’da harem ve devşirme saltanatı
Elektronik posta kutuma gelen soruların hatırı sayılır bir bölümünün Osmanlı’da harem ve kadın üzerine olması bir tesadüf olamaz herhalde.
Son zamanlarda bazı internet sitelerinde dolaşan mesajlara göre, Osmanlı padişahlarının hemen tamamı “yabancı” kadınların, cariyelerin çocuklarıymış. Bundan çıkardıkları sonuç, Osmanlı tahtına yabancı kanı karışmış olan şehzadelerin geçirildiği, diğerlerinin öldürüldüğü veya tasfiye edildiği; dolayısıyla da Osmanlı Devleti’nin Türk olmamak bir yana, Türklüğe düşman bir yapı olduğu vs.
Birçok doğruyu ve yanlışı içinde barındıran bu tür yaklaşımların iyi analiz edilmeden olduğu gibi alınması, ciddi bir hazımsızlık yapıyor, zihin fesadına yol açıyor. Bir an için bu iddiayı kabul ettiğimizi varsayalım. Evet, Orhan Gazi’nin hanımı Nilüfer Hatun bir Rum tekfurunun kızıdır ve I. Murad’ın annesidir. Ya da Kanuni’nin eşi Hürrem Sultan Ukraynalı bir köy papazının kızıdır ve II. Selim’in annesidir. İyi de, tek başına bir padişahın annesi olmak, bir devletin çehresini değiştirmeye kâfi gelir mi? Böylece onlara ilahi bir güç atfetmiş olmuyor muyuz? Ve karşısındakilere de alabildiğine bir acziyet ve zavallılık? Hatta bu yabancı kadınların adeta saray içinde bir parti oluşturdukları ve “yabancı” olmaktan ileri gelen bir dayanışma şuuru geliştirdikleri, bunu da asırlar boyu sürdürdükleri varsayılıyor. Yani bir “muzır” ideoloji resmediliyor Osmanlı sarayında.
İyi ama bu asırlar süren mücadelenin aktörleri, hep aynı “takım”da oynayan ve ortak bir bilince sahip kimseler olarak, yani Osmanlı’yı felakete götürmek için ellerinden geleni ardlarına koymayan casuslar veya hainler diye nasıl görülebilir ki? Kösem Valide Sultan ile Hatice Turhan Sultan’ın kıran kırana mücadelesini nereye koyacaksınız o zaman? Bunlar ortak bir “kadınlık” dayanışması içinde de olamazlardı (nitekim feminizmin en feci yanılgılarından birisi, tarihte ve bugün ortak bir kadınlık paydası olduğu iddiasıdır). Hadi diyelim Kanuni “aldatılmıştı”, peki Orhan Gazi veya Çelebi Mehmed’in ne zoru vardı yabancı kadınlarla evlenirken? Ya II. Murad’ın? Ya Fatih’in? Bunların hepsi mi aymaz insanlardı? Hepsi mi bizim kadar kendi devletlerini düşünmüyorlardı? Onlar da evlenmemişler miydi yabancılarla? Peki onların zamanında Osmanlı yükselişe geçmemiş miydi? Bu yükselişte, bazı Bizans hayranlarının haklı olarak iddia ettikleri gibi, o yabancı kadınların payı olamaz mı? Neden yükseliş asırlarında bu kadınların payı olup olmadığı tartışılmıyor da, yalnız “duraklama” ve “gerileme” çağlarında olumsuz payları gündeme getiriliyor dersiniz? Nilüfer Hatun’a itiraz edene rastlamadım şimdiye kadar. Neden? Öte yandan Hürrem Sultan’a hakaret etmeyene de rastlamadım. Neden bu ayrımcılık?
Kaldı ki, sevgili okur, Osmanlı tarihinin başından sonuna kadar devşirme egemenliği altında cereyan ettiği masalını artık bir kenara bırakmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Devşirme uygulamasının 17. yüzyılın ortalarında tasfiye edilmeye başlandığını, kendisi de bir devşirme olan ve zümresinin çıkarlarını savunma gayretkeşliğine giren Koçi Bey’in feryatlarından anlayabilirsiniz rahatlıkla. 1650’lerden itibaren devşirme paşa bulmak için epey zorlanmanız gerekir. Bilinen son devşirme Sadrazam Tarhuncu Ahmed Paşa’dır ki, 1653’de görevden alınmıştır. Bundan sonra Müslüman ve Türk kökenli Sadrazamların sayısı giderek artacak ve devlet idaresi “Türkleşecektir”. Yani bizim duraklama ve gerileme devrimizde ağırlıklı olarak Müslüman ve Türk kökenli yöneticiler vardı başımızda!
Şimdi ben bir “uzaylı” olsam, bu manzara karşısında ne düşünürdüm? 1650’lere kadar bu devleti ayakta tutanlar ve yükseltenler demek ki; devşirmelermiş! Onlar tasfiye edilip de Osmanlı Devleti Müslümanlar ve Türkler tarafından yönetilmeye başlanınca, işler bir felakete doğru gitmiş, hatta en Türkçü yönetim olan İttihatçılar devrinde, sadece 10 yılda koca imparatorluk tasfiye edilmiş. Öyleyse, yine bir “uzaylı” olarak şunu söylemekte haklı olmam mı: Devşirme sistemi pekala iyiymiş! Bu Türkler olmasıymış, devlet daha iyi yönetilirmiş!
Gördüğünüz gibi bu mantık, aslında öbür mantıktan, yani Osmanlı’yı Türk’e özgü kılmaya çalışan yaklaşımdan daha az tutarlı değildir. Demek ki, biri ifrat, öbürü tefrittir. Peki ikisinin ortası yok mudur? Ben de onu söylemeye çalışıyorum zaten yazı ve kitaplarımla. Bu meseleler böyle karakucak usulü ele alınamayacak kadar karmaşıktır ve uzun asırlardan ve üzerinde yaklaşık 30 devletin ve yüzlerce etnik unsurun barındığı bir coğrafyadan söz ettiğimizi hiç unutmamalıyız.
Osmanlı’nın Avrupa’ya nasıl egemen olduğuna şaşanlar, bu imparatorluğun gittiği yerlerde çadır kurup oturduktan sonra oyun bitti denilince tıpış tıpış evlerine geri döndüklerini düşünüyorlarsa çok yanılırlar. Giden “biz” ile, dönen “biz” arasına asırlar girmişti, bir. Giden “biz” ile dönen “biz” arasına yaklaşık 14 milyon kilometrekarecik bir yüzölçümü girmiştir, iki! Bu rakam, bugünkü Türkiye’nin 28 katıdır, üç!
.
Osmanlı’da harem ve devşirme saltanatı
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı’da harem ve devşirme saltanatı
Elektronik posta kutuma gelen soruların hatırı sayılır bir bölümünün Osmanlı’da harem ve kadın üzerine olması bir tesadüf olamaz herhalde.
Son zamanlarda bazı internet sitelerinde dolaşan mesajlara göre, Osmanlı padişahlarının hemen tamamı “yabancı” kadınların, cariyelerin çocuklarıymış. Bundan çıkardıkları sonuç, Osmanlı tahtına yabancı kanı karışmış olan şehzadelerin geçirildiği, diğerlerinin öldürüldüğü veya tasfiye edildiği; dolayısıyla da Osmanlı Devleti’nin Türk olmamak bir yana, Türklüğe düşman bir yapı olduğu vs.
Birçok doğruyu ve yanlışı içinde barındıran bu tür yaklaşımların iyi analiz edilmeden olduğu gibi alınması, ciddi bir hazımsızlık yapıyor, zihin fesadına yol açıyor. Bir an için bu iddiayı kabul ettiğimizi varsayalım. Evet, Orhan Gazi’nin hanımı Nilüfer Hatun bir Rum tekfurunun kızıdır ve I. Murad’ın annesidir. Ya da Kanuni’nin eşi Hürrem Sultan Ukraynalı bir köy papazının kızıdır ve II. Selim’in annesidir. İyi de, tek başına bir padişahın annesi olmak, bir devletin çehresini değiştirmeye kâfi gelir mi? Böylece onlara ilahi bir güç atfetmiş olmuyor muyuz? Ve karşısındakilere de alabildiğine bir acziyet ve zavallılık? Hatta bu yabancı kadınların adeta saray içinde bir parti oluşturdukları ve “yabancı” olmaktan ileri gelen bir dayanışma şuuru geliştirdikleri, bunu da asırlar boyu sürdürdükleri varsayılıyor. Yani bir “muzır” ideoloji resmediliyor Osmanlı sarayında.
İyi ama bu asırlar süren mücadelenin aktörleri, hep aynı “takım”da oynayan ve ortak bir bilince sahip kimseler olarak, yani Osmanlı’yı felakete götürmek için ellerinden geleni ardlarına koymayan casuslar veya hainler diye nasıl görülebilir ki? Kösem Valide Sultan ile Hatice Turhan Sultan’ın kıran kırana mücadelesini nereye koyacaksınız o zaman? Bunlar ortak bir “kadınlık” dayanışması içinde de olamazlardı (nitekim feminizmin en feci yanılgılarından birisi, tarihte ve bugün ortak bir kadınlık paydası olduğu iddiasıdır). Hadi diyelim Kanuni “aldatılmıştı”, peki Orhan Gazi veya Çelebi Mehmed’in ne zoru vardı yabancı kadınlarla evlenirken? Ya II. Murad’ın? Ya Fatih’in? Bunların hepsi mi aymaz insanlardı? Hepsi mi bizim kadar kendi devletlerini düşünmüyorlardı? Onlar da evlenmemişler miydi yabancılarla? Peki onların zamanında Osmanlı yükselişe geçmemiş miydi? Bu yükselişte, bazı Bizans hayranlarının haklı olarak iddia ettikleri gibi, o yabancı kadınların payı olamaz mı? Neden yükseliş asırlarında bu kadınların payı olup olmadığı tartışılmıyor da, yalnız “duraklama” ve “gerileme” çağlarında olumsuz payları gündeme getiriliyor dersiniz? Nilüfer Hatun’a itiraz edene rastlamadım şimdiye kadar. Neden? Öte yandan Hürrem Sultan’a hakaret etmeyene de rastlamadım. Neden bu ayrımcılık?
Kaldı ki, sevgili okur, Osmanlı tarihinin başından sonuna kadar devşirme egemenliği altında cereyan ettiği masalını artık bir kenara bırakmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Devşirme uygulamasının 17. yüzyılın ortalarında tasfiye edilmeye başlandığını, kendisi de bir devşirme olan ve zümresinin çıkarlarını savunma gayretkeşliğine giren Koçi Bey’in feryatlarından anlayabilirsiniz rahatlıkla. 1650’lerden itibaren devşirme paşa bulmak için epey zorlanmanız gerekir. Bilinen son devşirme Sadrazam Tarhuncu Ahmed Paşa’dır ki, 1653’de görevden alınmıştır. Bundan sonra Müslüman ve Türk kökenli Sadrazamların sayısı giderek artacak ve devlet idaresi “Türkleşecektir”. Yani bizim duraklama ve gerileme devrimizde ağırlıklı olarak Müslüman ve Türk kökenli yöneticiler vardı başımızda!
Şimdi ben bir “uzaylı” olsam, bu manzara karşısında ne düşünürdüm? 1650’lere kadar bu devleti ayakta tutanlar ve yükseltenler demek ki; devşirmelermiş! Onlar tasfiye edilip de Osmanlı Devleti Müslümanlar ve Türkler tarafından yönetilmeye başlanınca, işler bir felakete doğru gitmiş, hatta en Türkçü yönetim olan İttihatçılar devrinde, sadece 10 yılda koca imparatorluk tasfiye edilmiş. Öyleyse, yine bir “uzaylı” olarak şunu söylemekte haklı olmam mı: Devşirme sistemi pekala iyiymiş! Bu Türkler olmasıymış, devlet daha iyi yönetilirmiş!
Gördüğünüz gibi bu mantık, aslında öbür mantıktan, yani Osmanlı’yı Türk’e özgü kılmaya çalışan yaklaşımdan daha az tutarlı değildir. Demek ki, biri ifrat, öbürü tefrittir. Peki ikisinin ortası yok mudur? Ben de onu söylemeye çalışıyorum zaten yazı ve kitaplarımla. Bu meseleler böyle karakucak usulü ele alınamayacak kadar karmaşıktır ve uzun asırlardan ve üzerinde yaklaşık 30 devletin ve yüzlerce etnik unsurun barındığı bir coğrafyadan söz ettiğimizi hiç unutmamalıyız.
Osmanlı’nın Avrupa’ya nasıl egemen olduğuna şaşanlar, bu imparatorluğun gittiği yerlerde çadır kurup oturduktan sonra oyun bitti denilince tıpış tıpış evlerine geri döndüklerini düşünüyorlarsa çok yanılırlar. Giden “biz” ile, dönen “biz” arasına asırlar girmişti, bir. Giden “biz” ile dönen “biz” arasına yaklaşık 14 milyon kilometrekarecik bir yüzölçümü girmiştir, iki! Bu rakam, bugünkü Türkiye’nin 28 katıdır, üç!
.
Silistre’den uçan bir çift güvercin
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Silistre’den uçan bir çift güvercin
Şanlı Silistre. Nazlı Silistre. Kanlı Silistre. Atlasımızın bükülmez iğneleri olan minarelerin, gölgelerini “Gazi nehrimiz” Tuna’nın hafızasına emanet bıraktığı kale…
Gözyaşlarımızdan dökülen duaların diktiği gökkuşaklarının serdarı… Bayram günlerinde gönüllerimize uçurulan bir çift güvercinsin sen…
O gün Silistre’nin komutanı Sert Mehmed Paşa kelimelerini daha bir bileyleyerek döküyordu. “Hiç merak etmeyin.” diyordu umutsuzluk pınarından içmiş gözlere bakarak, “devletimiz bizi yalnız bırakmaz. Sadrazam şuracıkta, Şumnu’da. Dayanın. Gönlünüzü ferah tutun. Evvel Allah, Ruslar gelmeden yetişeceklerdir imdadımıza.”
Ne var ki, yardım bir türlü gelmiyor, daha da kötüsü, Rusların dağ tarafına yaptıkları yığınağın ardı arkası kesilmiyordu. Sessizliğin türküsü bir rüzgâr gibi esiyordu gözbebeklerinde. Yardım geciktikçe Mehmed Paşa’nın içi içini yiyordu. Yardım neden gecikmişti? Oysa Rus ordusu, işte toplarını dizmiş, kamplarını kurmuş, hücum hazırlıklarına başlamıştı. Gazi nehrimiz Tuna, o güne kadar şehre bir nevi nefes borusu ödevi görmüştü; ama Rusların onu kapmaları da an meselesiydi. Nitekim Ruslar başkomutanlarının gelmesiyle hücuma geçmişlerdi, Şumnu’daki Sadrazam İzzet Mehmed Paşa’dan çıt çıkmıyordu.
40 bin kişilik bir kuvvete malik bulunan Rusların 152 tane de ağır topu vardı. Mahsur kalan Osmanlı askerinin sayısı ise taş çatlasa 8 bini geçmiyordu. 40 bin Rus’a karşı 8 bin Mehmetçik’le savunulacaktı Silistre.
Surlarda gedikler açıldıkça hemen onarılıyor, dur durak bilmeyen hücumlar başarıyla püskürtülüyordu. Bazı akşamlar Sert Mehmed Paşa, yanına serdengeçtileri alıp kaleden dışarı çıkarak baskınlar düzenliyor, düşmanın moralini çökertmeye çalışıyordu. Kale harap olmuş, halk Allah’ın her günü başlarına düşen güllelerden bıkıp usanmış, artık ne olursa olsun teslim olunmasını istiyordu. Nitekim General Krasovski kaleye bir elçi gönderip boşuna direnmemelerini, o çok güvendikleri Sadrazam’ın ordusunun Şumnu’da yok edildiğini, bir an önce teslim olmazlarsa başlarına geleceklerden kendilerinin sorumlu olacağını bildirmişti.
Yıllardan 1829, aylardan Mayıs’tı. Silistre kalesine bahar bir türlü gelmek bilmiyordu. Kaledeki halk temsilcileri toplandı; komutandan kaleyi teslim etmesini istediler. Sert Mehmed Paşa, bu acı teklifi işitince içinde göçükler açıldığını hissetti. Demek onlar da, öyle mi? İşin garibi, şehrin valisi olan Ahmed Paşa da “teslimiyetçiler” arasındaydı. İyi de kendisi ne için ve kimin için savaşacaktı?
Biraz daha dişlerini sıkmalarını tavsiye etti onlara ve özel olarak eğitilmiş posta güvercinlerini getirtti. Kafesin içinden bir beyaz, bir de siyah güvercin seçti özenle. Üzerine birkaç cümle yazdığı notları güvercinlerin narin, kırmızı ayaklarına bağladı: “Ruslar, bozguna uğradığınızı söylüyor. Doğru mudur? Şayet doğruysa siyah güvercini, değilse beyaz güvercini geri yollayın.” Mesajın düşman eline geçmesi ihtimaline karşı geliştirdikleri şifreli haberleşme yöntemlerinden biriydi bu.
Güvercinler okşanıp sevildi ve Bismillah’larla salındı Şumnu canibine. O günden itibaren askerlerin gözleri umutla ufuklara dikiliyor, göklerde haziran sıcağının buharıyla görüntüleri titreşen kuşların arasında beyaz güvercinlerini arıyorlardı. Beyaz güvercin, ah beyaz güvercin, geri getir Silistre’nin umutlarını!
Günlerce gözlerini kısarak baktılar ufka. Zamanın petekleri acıya çalıyordu. Ya siyah güvercin gelirse?
Derken günlerden bir gün ufukta siyah güvercin belirdi. Havada taklalar atarak, derin kavisler çizerek bir burca konduğunda kara haber çoktan yayılmıştı şehre. Güvercinin ayağında gelen mesajda, üzgün olan Sadrazam, “Tâlih-i harb bize gülmedi. Artık Silistre’yi sana ve Allah’a emanet ediyorum.” diyerek gözyaşlarını azık olarak yolluyordu.
Kalenin etrafındaki kuşatma sanki bir kat daha sıkılaşmıştı. Ahali şimdiden denklerini hazırlamıştı bile. Panik Tuna’nın yeşilinde çınlıyordu. Bu gelişme üzerine Vali Ahmed Paşa komutanları topladı. Ellerinden geleni yaptıklarını, ancak kaleyi teslim etmekten başka çarelerinin kalmadığını söyledi. Komutanlar susuyor, sağanaklarını içlerine boşaltıyorlardı. Sonunda, suskunluk çölüne kamayı Sert Mehmed Paşa soktu.
“Bak Paşa” dedi tok bir sesle, “Gücenmece, darılmaca yok, tamam mı?” Vali, tamam der gibi baktı önüne. Bu “sert” ve “mert” paşanın neler söyleyebileceğini tahmin edebiliyordu. Mehmed Paşa’nın gür sesi odanın camlarını dövüyordu: “Bu kale ne senin, ne de benimdir. Devlet bizi buranın müdafaasına memur etti. Allah’tan ümit kesilmez. Binlerce şehidin kanıyla sulanmış bir kaleyi düşmana teslim edenler arasında yer alamam. Canımın hiç kıymeti yoktur. Yarın hepimiz öleceğiz. Ama ben şehit olarak ölmek isterim, esir olarak değil. Çocuklarım var, şimdi onlar da serhatlerin kim bilir hangi köşelerinde vatan için dövüşüyorlardır. Sonra onların yüzüne nasıl bakarım?”
“İyi söylersin Mehmed Paşa amma neyle savaşacağız? Görüyorsun, bir tutam barutumuz bile yok.” Vali’nin bu itirazı üzerine Mehmed Paşa’nın bir ırmak gibi coşkulu sesi mecliste bir tokat gibi patlayacaktı: “Topa karşı tüfekle, bombaya karşı süngüyle savaşacağız. Size bir saat mühlet. İyi düşünün. Gelmek istemeyenler kalede kalabilir. Kimse gelmese bile tek başıma kaleden çıkacak ve düşmanla savaşacağım.”
Hayret! Bir saat sonra eli silah tutan herkes, firesiz kale kapısının önünde hazırdı. Hava kararmıştı. Rivayete göre, o haziran akşamı Silistre semasını, melekler kanatlarıyla serinletiyordu. Kapı açılınca ucu alevli birer ok gibi fırladılar Rus istihkâmlarına doğru. Top tüfek yağmuru altında cepheden hücuma geçmişlerdi. Sert Mehmed Paşa kuşatma zincirinin göbeğine boşaltıyordu bütün nefesini. Sonunda neye uğradığını anlayamayan Rus birlikleri panik halinde geri çekilmiş, kale uzun zamandan beri ilk defa derin bir nefes almıştı. Dualar ve tekbirlerle gittiler; döndüklerinde tam 2 bin yoldaş muharibin şehadet şerbetini içtiğini fark ettiler.
Günün ışımasını beklediler sabırla. Sonra kaleden sessizce çıkıp meleklerin ellerine emanet ettikleri cenazeleri topladılar tek tek. Bir ara askerin birisinin, gömmeden önce eliyle arkadaşının yarasını yokladığına ve koynundaki En’am cüzünün üzerindeki kanın eline bulaştığına şahit olundu. Mehmetçiğin, cüzü şehit arkadaşının boynundan ihtimamla çıkardığı, kutsal bir emanetmişçesine kendi boynuna taktığı ve arkadaşını oracıkta kazdığı çukura bir tohum gibi emanet ettiği görüldü.
İstanbul’daki Askerî Müze’yi gezenler, teşhirdeki o kanlı cüzün arka yüzünde neler yazdığını göremezler. Oysa Balkanların kilidi olan Silistre’den uçurulmuş bir çift güvercin resmi yuva yapmıştır orada. Biri siyah, öbürü beyaz iki güvercin. Bu bayram günü hangisini geri yollamak yaraşırdı size?
Bugünün Silistre’leri, bugünün Mehmed Paşa’ları, bugünün siyah ve beyaz güvercinleri uzağınızda mı sanıyorsunuz? Eğitimin, bilginin, aşkın Silistre destanlarını yazmak için yola çıkan çağımızdaki ‘ufukların efendileri’ne, tarihin tarihte kalmadığını ispatladıkları için şükran ve minnet duygularıyla yazıldı bu yazı. Unutmayalım ki, bayramlar, geçmiş ve geleceğin bugünle kontrat yaptığı referandumlardır.
.
Karlofça’daki Ali Babacan ve Jack Straw
8 Eylül 2010Mustafa Armağan
Karlofça’daki Ali Babacan ve Jack Straw
Zannedildiği gibi, kesinlikle teslimiyetçi bir müzakere tarzı yoktu Osmanlı tarafının. Her sabah bir Osmanlı icadı olan “yuvarlak masa” etrafında üç devletle (Rusya çekilmişti görüşmelerden) birden başlayan müzakerelerde Rami Mehmed Efendi heyetlerin başında geziyor, tıkanan noktalara çözümler üretiyor, nice uykusuz geceler geçirdiğini bizzat yazdığı hatıralarında anlatıyordu. Velhasıl Karlofça’da vatan toprakları karış karış müzakere edilmiş ve bu korkunç yılları en az zararla atlatmak ve en önemlisi de, padişahın yüzünü yere eğdirmemek en önemli ilkemiz olmuştu.
Karlofça 1699 denilince Avrupa karşısında teslimiyet içinde iki büklüm olmuş, yalvar yakar pozisyonunda bir Osmanlı tiplemesi hatırlarız. Oysa bizde daha Karlofça’nın tarihi yazılmamıştır. Arayın, bir tane kitap bulamazsınız. Bildiğim iki doktora tezinden ikisi de ABD’de yapılmış. Birincisi 1940’ta Illinois Üniversitesi’nde W. B. Manson, ikincisi ise R. Ali Abou-El-Haj tarafından Princeton Üniversitesi’nde. Bakalım bizde ne zaman sıra gelecek ona?
“Kır Zincirlerini Osmanlı” adlı kitabımda Karlofça’nın tarihlerimizde nasıl bir pehlivan tefrikası ağzıyla anlatıldığını göstermiştim. Bugün ise Karlofça’daki başmüzakerecimiz Rami Mehmed Paşa’dan ve 3 Ekim’de Lüksemburg’da görüşmelerin kesilme noktasına geldiği anlarda devreye girerek müzakerelerin başlamasını sağlayan İngiliz Dışişleri Bakanı Jack Straw’un Karlofça’daki denginden, Lord William Paget’dan söz edeceğim.
Rami Mehmed Paşa, 4 devletle birden kıran kırana bir müzakereye gireceği Karlofça’ya, Osmanlı Devleti’nin başmüzakerecisi sıfatıyla gönderilmişti. 44 yaşındaydı. İlk kez müzakere masasına oturacaktı. Karlofça’da Osmanlı heyetinin iki olmazsa olmaz şartı vardı. Birincisi “uti possidetis”, yani “alâ hâlihi” ilkesini savunmak, ikincisi de devleti temsil eden padişahın ırz ve namusunun ayaklar altına alınmasına mani olmaktı.
“Alâ hâlihi” ilkesi, Osmanlılar için şu açıdan önemliydi: Düşmanları Macaristan, Mora yarımadası ve Boğdan gibi her biri birkaç ülke büyüklüğündeki topraklarını işgalle yetinmiyor, üstüne üstlük, savaş tazminatı için yeni toprak talebinde bulunuyorlardı. Dolayısıyla mevcut hal üzerinden bir müzakere yürütülmesi, yeni toprak taleplerinin önünü kesecek bir tedbirdi. Aksi halde müzakerelerin ucu açık bırakıldığında işin nereye varacağı belli olmazdı. Mevcut işgalden kopartılacak her karış toprak önemliydi Osmanlı için. Nitekim Temeşvar’ın kurtarılması bu ısrar sonucunda mümkün olmuştu.
Zannedildiği gibi, kesinlikle teslimiyetçi bir müzakere tarzı yoktu Osmanlı tarafının. Her sabah bir Osmanlı icadı olan “yuvarlak masa” etrafında üç devletle (Rusya çekilmişti görüşmelerden) birden başlayan müzakerelerde Rami Mehmed Efendi heyetlerin başında geziyor, tıkanan noktalara çözümler üretiyor, nice uykusuz geceler geçirdiğini bizzat yazdığı hatıralarında anlatıyordu. Velhasıl Karlofça’da vatan toprakları karış karış müzakere edilmiş ve bu korkunç yılları en az zararla atlatmak ve en önemlisi de, padişahın yüzünü yere eğdirmemek en önemli ilkemiz olmuştu. Zira şunu iyi biliyorlardı ki, bir kere vatan olmuş bir toprak, başkasının eline geçmekle vatan olmaktan çıkmazdı. Müzakere masasında bırakılan topraklar er geç geri alınacaktı.
Zaten Karlofça’yı takip eden 40 yıl zarfında bu toprakların önemlice bir kısmı da geri alınmış ve bu yeniden fethedilen topraklar, 1739 Belgrad Antlaşması’yla resmileştirilmişti. Yani Belgrad’da biz Karlofça’nın rövanşını, en azından kısmen, almayı bilmiştik. Asla mücadeleyi bırakmamış, asla teslimiyetçi bir politika gütmemiş, tersine, şehit kanlarının, gazi terlerinin sorumluluğunu omzumuzda hissederek hareket etmiştik. Velhasıl, artık defterimizden sildiğimiz Karlofça’yı da vatanımızın sınırları içine almalıyız; vatanımızın, yani küçülen, büzülen dünyamızın içine.
Karlofça Antlaşması’nın gizli mimarları, o zaman dostumuz olan kuzey Avrupalı iki devletti. Bunlardan biri, Hollanda’nın elçisi Heemskerk’ti ama asıl marifeti, tarafsız bir devlet olan İngiltere’nin İstanbul’a yeni atanan elçisi Paget sergilemişti. Edirne’den Viyana’ya, Karlofça’dan Topkapı Sarayı’na durup dinlenmeden koşturan Paget, müzakerelerin başlaması için tam bir mekik diplamasisi gerçekleştirmişti. Her şeyden önce de, Osmanlı Devleti’ne savaşa devam etmeyi tavsiye eden Fransız diplomatlarının Babıâli üzerindeki “şahin” etkisini kırması gerekiyor, sinirlendiğinde, Osmanlı yöneticilerini düpedüz “Frenkleşmek”le itham ediyordu! Paget sonunda başardı ve taraflar masaya oturmayı kabul etti.
Ancak bir sorun vardı: Osmanlılar müzakerelerin yerini beğenmemişlerdi. Avusturya, müzakereler kendi sınırları dahilinde olsun istiyordu ama Osmanlı tarafı itiraz sesini hemen yükseltti. Tarafsız bir bölge seçilmeliydi. Müzakerelerin tam sınırda bulunan Karlofça’da yapılması teklifi Osmanlılardan gelmişti (ne de olsa bir süre öncesine kadar kendi toprağıydı). Paget önce şiddetli itiraz etti buna. Sınır hattı, yıllarca süren savaştan harabeye dönmüştü.
Sonunda Osmanlı tarafının teklifi taraflarca kabul edildi ama kasım ayı gelmiş, soğuklar bastırmıştı. İhtiyar elçi üstelik hastaydı da. Müzakerelerin, şöyle kapalı bir mekânda, sıcak bir ortamda yapılması ne iyi olurdu! Ama Osmanlı tarafı inat ediyor, başka amaçlarla yapılmış bir binanın içinde tarafsız ve güvenli bir müzakere ortamının oluşmayacağında diretiyordu.
Paget bir ara da bu mekânda iaşe sıkıntısı çekileceğini bahane ederek görüşlerine destek aramıştı ama 1200 kişilik küçük bir orduyla Karlofça’ya giden Osmanlı tarafı, 8 aylık tedariklerini yanlarında getirdiklerini söyleyince diyecek söz bulamamıştı. (Osmanlı hazırlanırsa işte böyle hazırlanırdı.)
Nihayet Paget’ın da inadı kırıldı ve müzakereler için yeni baştan bir bina yapılmasına karar verildi. İnşaatında Osmanlı ustalarının çalıştığı binanın yanında Paget’ın kalacağı çadırı da bizimkiler yaptı.
Ve görüşmeler başladı. Karlofça’nın Straw’u diyebileceğimiz Paget’ın rolü, görüşmeler boyunca da sürdü ve 26 Ocak 1699’da son imzalar da atıldığında Osmanlı tarihinde yeni bir perde açılıyordu. Bundan sonra Osmanlı “millî güvenlik belgesi”nde, kaybedilen toprakların nasıl geri alınacağına dair projeler yer alacaktı.
.
Tayyip Erdoğan ve matbaa savaşları
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Tayyip Erdoğan ve matbaa savaşları
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 12 Ekim 2005 tarihli gazetelere yansıyan, vaktiyle matbaanın geç gelmesine sebep olanlarla bugün yabancı sermaye düşmanlığı yapanları özdeşleştirip suçladığı konuşma, matbaa tartışmasının Türkiye’de hiç bitmeyeceğini, bitemeyeceğini bir kere daha hatırlatmış oldu.
İbrahim Müteferrika, Gutenberg’in 1454’teki icadından 273 yıl sonra, 1727’de İstanbul’da ilk Arap harfli matbaayı kurdu ama o günden bu yana geçen 278 yılda mesele iyice çığrından çıktı ve “matbaanın geç gelmesi” klişesi, bütün geriliklerimizin baş sorumlusu haline getirildi. Klişe dedim ama aslında bir dogma, bir nas gibi, hatta siyasî bir enstrüman, bir savaş baltası gibi eline geçenin karşı tarafa salladığı bir oyuncak bomba haline geldi. Bu da bizi, matbaa meselesinde tarihî bir hadiseyi mi tartışıyoruz, yoksa Türkiye’de siyaset yapma tarzlarını mı inceliyoruz gibi tuhaf bir ikilemin boynuzlarına bağlıyor.
Velhasıl, Türkiye’de gerçekten mevzilerine sığınmış, siperlerine sahip çıkan ve o mevzilerde direnenlerin teşkil ettiği bir kamplaşma olup olmadığından iyice şüpheye düşüyor insan. Yani kim nerede duruyor? Nereyi savunuyor? Neye sahip çıkıyor? Hatlar alabildiğine karışıyor birbirine.
Nitekim vaktiyle Mesut Yılmaz da, tıpkı Erdoğan gibi matbaa silahını kullanmıştı: Şöyle demişti 4 Ağustos 2001 tarihli ANAP Kongresi’nde: “Bugün statükoyu savunup değişime karşı direnenler, bir zamanlar matbaaya karşı direnenlerle aynı safta yer alıyorlar.” Başbakan Erdoğan’ın tam 4 yıl sonra, bir zamanlar kendisine karşı kullanılan bu silahı bu defa CHP’ye doğrultmuş olması, Türkiye’de siyasetin tarihi nasıl istihdam ettiğiyle ilgili bir fikir veriyor olsa gerek.
Vaktiyle bir araştırma yapmış ve matbaa hakkında kimlerin ne dediğini çıkarmıştım. İşte bazı ünlülerin matbaa hakkındaki incileri:
Ahmet Refik: İstanbul’da matbaa açmak, o devirde, güç bir şeydi. Evvelâ hocalar ayaklanacaklardı. Bunlar din kitapları basmak günahtır diyecekler, birçok cahilleri kendilerine uyduracaklar, ortalığı fesada vereceklerdi. Sonra, hattatlar da ayaklanacaklardı. Çünkü kitap basılacak olursa, kimse yüzlerce lira verip kitap yazdırmayacaktı. Onların da kârları ellerinden gidecekti.
Yılmaz Öztuna: Matbaa büyük bir sosyal problem yaratıyordu. Onbinlerce hattat işsiz kalacaktı. Onun için [Şeyhülislam] Abdullah Efendi’nin çok akıllıca bir görüşle kaleme aldığı fetvâsında, din kitaplarının basılması yasaklanmıştı. Hattatlar, hiç olmazsa bu alanda işlerine devam edebilmeliydiler.
Necip Fazıl: Matbaaya küfür fetvâsı verilmiştir. “İlmi kitapla bağlayınız!” hadîsi dururken… (Yolumuz, Halimiz, Çaremiz, İstanbul 1977, b.d. yayınları, s. 114.)
Orhan Koloğlu 1: Sultan III. Ahmet ve Sadrazamının yeniliklerine tepki olarak yapıldığı ileri sürülen Patrona Halil hareketinin de, Müteferrika basımevine hiç dokunmaması ve basımevinin ondan sonra da yayınına olaysız devam etmesi bu genel hoşgörünün kanıtıdır… Ne Patrona ne de sonraki ayaklanmalarda basımevine saldırmayı düşünen çıkmadı. (Basımevi ve Basının Gecikme Sebepleri ve Sonuçları, İst. 1987, s. 27 ve 54.)
Orhan Koloğlu 2: 250 sene evvel İbrahim Müteferrika’nın matbaasını bastık, perişan ettik… Matbaayı basmamızın sebebi de şuydu: O tarihte İbn Rüşd’ün Aristo’yu algılayışını anlatan bir kitap basılmıştı… “Yav, din elden gidiyor” diye matbaayı bastık. (700. Yılında Osmanlı, İst. 1999, Sabah Yayınları, s. 123).
Yaşar Nuri Öztürk: Koca Osmanlı İmparatorluğu’nu bu kafalar yıktı. Matbaanın İstanbul’a 200 küsur sene geç gelmesine bu kafalar sebep oldu. Bizim Peygamberimiz “İlim Çin’de de olsa gidin alın” diyor. Bunlar ayaklarına geldiği halde kaldırıp attılar. Şimdi bakın, Avrupa’yla bizim aramızdaki fark, matbaanın bize geç geldiği süre kadardır. 200 küsur yıl… (Star, 3 Ağustos 2003).
Görüldüğü gibi siyasetçisinden tarihçisine, ilahiyatçısından köşe yazarına kadar bütün bir aydın kadromuz matbaa meselesinde mükemmel bir ittifak içerisinde. Herkes matbaayı geç getirenlere karşı, herkes burnundan soluyor, herkes ateşli bir şekilde günah keçisini arıyor. İslamcısı, solcusu, liberali, milliyetçisi, iş matbaaya geldi mi, aralarındaki farkları unutup toplarını paralel kılabiliyorlar sorun çıkarmadan. Kime karşı peki? Sesi soluğu çıkmayan, elleri ve ağzı bağlanmış olan din adamları (ulema) ve hattatlara karşı. Yani herkes uzaya gitmek istedi de, bu iki zümre mi engel oldu kendilerine? Bu nasıl bir mantıktır, daha doğrusu mantıksızlıktır? Bütün toplum ileriye gitmek istemiş ve o koca toplumu bu bir avuç “yobaz” durdurmayı başarmıştır! Doğrusu, helal olsun onlara bunu yapabildilerse.
Bu konudaki temel tezlerimin bir kısmını şöyle toparlayayım:
1. Kimse din kitaplarını yasaklamış değildir. Şeyhülislama gelen dilekçenin kendisi zaten gramer, coğrafya, tarih, matematik vb. kitapları basacağını, yani dinî kitaplar alanına girmeyeceğini yazmaktadır. Bu şekilde önüne gelen bir dilekçeye Şeyhülislamın ‘Neden dinî kitaplar da basmıyorsunuz?’ diye itiraz etmesi, en başta fetva mantığına uygun düşmezdi.
2. Osmanlı kaynaklarında hattatların ayaklanmasına dair bir bilgi yok. Ayrıca onbinlerce veya 90 bin hattatın yaşadığından bahsedilen İstanbul’un o zamanki nüfusu zaten 500 bin civarındadır. Her hattatın 5 kişilik bir aileye baktığı düşünülürse 450 bin nüfusu geçindirdikleri gibi saçma ötesi bir durum çıkar ortaya ki, bu iddiaya, hattatların şehrin ismini “Hattatistanbul” olarak değiştirilmesi önergesini Divan-ı Hümayun’a ilettikleri gibi muhteşem kuyruk ilave etmemizde herhangi bir sakınca bulunmamaktadır!
3. Necip Fazıl’a rağmen, ulema matbaaya küfür fetvası vermiş değildir. Nitekim ilk basılan kitabın başına 11 din adamının önsöz yazması ve matbaayı övmeleri bunun en çarpıcı kanıtıdır.
4. Artık ulemayı da, hattatları da rahat bırakalım ve şapkamızı önümüze koyup düşünelim: Bugün bunca matbaamız olmasına rağmen Cemil Meriç’in kitapları 500 adet basılıyor ve birkaç yılda zor satılıyorsa sorun zannettiğimizden çok daha derindedir. Suçu birilerinin üzerine atarak sorumluluktan paçayı sıyıramayız. Unutmayalım: Bu toplum bugün hangi gerekçelerle kitaba mesafeli duruyorsa 200 yıl önce de aynı gerekçeler, hem de fazlasıyla, mevcuttu.
En iyisi bu konuda bir otoriteye başvurmak. Bakın İlber Ortaylı ne diyor:
“Matbaa gelip de kafa gelişiyor, gibi bir şey düşünmek yanlış. Yani bir toplum üretiyor, yazıyor, bunu çok okutuyor, çok okuyor ve talep ediyorsa burada matbaayı belirli zümreler yasaklasa bile Venedik’ten basılır gelir. Çünkü dışarıda matbaalar var; ama bu toplum zaten fazla okumamış. Bunu itiraf edemediğimiz için kabahati yobazda arıyoruz. Biz okumuyoruz kardeşim bir kere. Bu da 50 senelik bir hastalık değil, 500 senelik bir hastalık.”
Yüzleşmekten kaçındığımız o derin mesele biraz anlaşıldı mı acaba?
.
Vahdettin ve Mustafa Kemal sürekliliği (1919-1922)
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Vahdettin ve Mustafa Kemal sürekliliği (1919-1922)
1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi’nin ardından Damad Ferid Paşa, yayınladığı bir bildiride, Sultan Vahdettin’i kastederek, “Padişah’ın kalbi, halkının kalbiyle beraber titremektedir.” diyordu.
Vahdettin’in popülaritesi, halk arasındaki itibarı yükselişteydi. Çünkü memleketin başına musallat olan İttihatçı ekibe düşmandı. Osmanlı Devleti’nin, hak etmediği halde ağır bir yenilgi ile çıktığı Birinci Dünya Savaşı’na soktukları için İttihatçıları halkla beraber suçlu buluyordu. (Mustafa Kemal Paşa da, Vahdettin de İttihatçılara karşıydı; bu, birleştikleri noktalardan birisiydi.)
Nitekim Mustafa Kemal 1919’dan itibaren bütün bildirilerinde Sultan ve Halife’nin şahsını hedef almamış, tam tersine, onu korumak ve düşmanın zincirlerinden kurtarmak için çabaladıklarını ilan etmişti. Hatta 24 Nisan 1920 tarihinde, yani TBMM’nin açılışının ertesi günü Meclis’te yaptığı konuşmada, “Halifenin kutsal şahsiyeti”nden söz edince, meşhur Bakü Kongresi’nde Sovyet yöneticisi Zinoviev tarafından şiddetli bir eleştiriye maruz kalmıştı.
Vahdettin’in tahttan indirilmesi teklifi ilk defa 25 Eylül 1920 tarihinde gündeme gelmişti; lakin bu teklife karşı çıkanlardan ilki, yine Mustafa Kemal olmuştu. Gerekçesi de, üzerinde yalnız Halife sıfatı kalan birisi uğruna milletin savaşmayacağıdır. Ocak 1921’e geldiğimizde, Ankara’da demokrasi ilkesine dayalı geçici anayasa tasvip edilince Mustafa Kemal Paşa, Padişah’a bir öneride bulundu ve bir hatt-ı hümayun çıkararak TBMM’yi tanımasını istedi; aksi halde tahtın meşruiyeti tehlikeye düşecekti (“Nutuk”, cilt II, 1934, s. 90). Vahdettin bu öneriyi kabul etmese de, ismi 1922 Kasım’ına, yani İstanbul’u kendi ayaklarıyla terk edinceye kadar cuma hutbelerinde okunmaya devam etmişti.
Oliver Baldwin adlı soylu bir İngiliz siyasetçisi, 1932 Nisan’ında Erzurum’u ziyareti sırasında bize ilginç görünen, ama o vakitler için vukuat-ı âdiyeden sayılmak gereken bir olaya şahitlik etmişti. Erzurum’da Vahdettin’in doğum yıldönümü kutlanmaktadır. Şunları yazar Baldwin:
“Padişahın doğum günü şerefine büyük bir merasim düzenlenmişti; askerî birlikler flamalarıyla geçit resmi yapıyor, idarecilerinin (yani Vahdettin’in) iyilikleri ve Mustafa Kemal Paşa’nın dehası üzerine nutuklar çekiliyordu. Böyle bir merasim alakamı çekti, zira ben 1921 ‘Kemaliye’sinin son derece cumhuriyetçi olacağını tasavvur etmiştim.”
Şuna da dikkat edilmelidir ki, Mustafa Kemal, Temmuz 1919’da, Erzurum’a ulaştıktan bir gün sonra Vahdettin’in cülus (tahta çıkış) yıldönümü kutlamaları yapılıyordur ve bizzat resmî memurlar ile sivil görevlilerin tebriklerini kabul etmiştir; tabii Padişah adına!
Alman araştırmacı Gothard Jaschke’nin 50 yıl önce İngilizce yayınlanmış olan bir makalesinden (“The Moral decline of the Ottoman dynasty”) derledim yukarıda okuduğunuz bilgileri. Benim gibi şaşırtıcı ve ilginç buldunuz mu bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa, o da, Cumhuriyet’in “erken” tarihinin, henüz çok taraflı olarak yazılmamış olduğudur. Bu tarihi yazma zamanının, geç de olsa geldiğini söyleyebiliriz şimdilik. Yazıldıkça bize keskin bir kopuş olarak anlatılan Osmanlı-Türkiye eklemlenmesinde bakalım daha ne çarpıcı süreklilikler bulacağız?
İrade-i Milliye seferberliği
Geçen hafta “Cumhuriyet tarihini yazarken ihmal edilen kaynaklardan “İrade-i Milliye” gazetesinin nüshalarını bulup tamamını (ki yaklaşık bin sayfa tutmaktadır) yeni harflere aktarma işinde var mısınız?” diye sormuştum. Doğrusunu söylemem gerekirse, bu kadar yoğun bir talipli kitlesi ve bu sayıda gönüllü çıkacağını tahmin etmemiştim. Çağrımı tekrarlıyorum; ama özellikle Osmanlıcası iyi olanları tercih edeceğim. Gelen mesajları inceliyorum. Bu organizasyonu nasıl yapabileceğimiz hususunda düşünüyorum. (Teklifi olanlar varsa bildirsinler.) Muhtemelen bir web sitesi üzerinden bu işi yapmak daha doğru olacak. Ancak öncelikle yapmamız gereken şey, ister Sivas’ta olun, ister Chicago’da, bulunduğunuz yerdeki kütüphanelerde “İrade-i Milliye”nin nüshalarının olup olmadığını tespit etmek olmalıdır. Ben kendi payıma, İstanbul’da birkaç arkadaşımla araştırmalara başladım. İlk 10 sayıya (ki benim için asıl önemli olanlar bunlardı) ulaştım. Eğer bu koleksiyonu toplamayı başarabilirsek, yakın tarihimiz adına ciddi bir adım atmış olacağız. Latin harflerine aktarma işine daha sonraki bir tarihte başlayacağız.
Yazmaya ve özellikle soru sormaya devam edin. Zira gelecek haftadan itibaren burada bir köşe açarak, her hafta en az bir sorunuzu cevaplandırmak istiyorum. Böylece sizin de katkılarınız köşeme bu şekilde yansımış olacak
.
Vahdettin’in millete beyannamesi
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Vahdettin’in millete beyannamesi
George Orwell’ın “1984”ünü okuyanlar vesikaların istenilirse nasıl değiştirilebildiğine, vesikalara nasıl yalan söyletilebildiğine dair çarpıcı örnekleri hatırlayacaklardır.
Geçen hafta sözünü ettiğimiz telgraf da bu örneklerden biriydi. Mustafa Kemal Paşa’nın Havza’dan Sultan Vahdettin’e çektiği telgrafın içinden gizli bir el bir kelimeyi (“ilkâ”) çıkartmış ve yerine bir başka kelimeyi (“dil-hâh”) koymuştu. Birincisinde Vahdettin’in Mustafa Kemal’i Milli Mücadele’ye göndermenin ötesinde bu fikre zorladığı anlaşılıyor, ikincisinde ise Vahdettin’in gönlünden Milli Mücadele’yi geçirdiği anlaşılıyordu. Anlayacağınız, daha yakışıklı görünmesi için (!) tarihin çehresine nazikçe rötuş yapılmıştı.
Tarihin yüzünü ne kadar boyarsanız boyayın nafile! Günün birinde boyalar bir yerinden dökülmeye başlar. İşte Sivas Kongresi günlerinde çıkmaya başlayan ve Milli Mücadele’nin Anadolu’daki ilk resmî yayın organı olan “İrâde-i Millîye” gazetesinin koleksiyonu, tam da resmî tarihin yüzüne sürülen kat kat boyayı kazıyacak metinlerden oluşuyor. Yayını 14 Eylül 1919’dan 3 Aralık 1922’ye kadar 254 sayı devam eden bu gazetenin bırakın yayınlanmasını, daha bütün sayılarını bir araya getirebilmiş bile değiliz. Hakkında bir yüksek lisans tezi hazırlayan Aytül Tamer, ancak 47 tanesini inceleyebilmiş ki, bazı sayılarının Türkiye kütüphanelerinde değil de, Chicago Üniversitesi arşivinde bulunuyor olması bile Cumhuriyet tarihimizi dahi yeterince ciddiye almadığımızı göstermiyor da neyi gösteriyor dersiniz? (Baksanıza, mesleğinin pirlerinden Prof. Sina Akşin “İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele” adlı ‘bilimsel’ incelemesinde “İrâde-i Milliye”den haberdar dahi değildir! Düşünün gerisini.)
Velhasıl “İrade-i Milliye” koleksiyonuna gidildiğinde, 1919-1922 yıllarının manzarası çok başka bir yüzle karşımıza çıkmaktadır. Bizzat Mustafa Kemal’in yazılarında bile Vahdettin hiç de “hain” ilan edilmiş değildir. Mesela gazetenin 28 Eylül 1919 tarihli nüshasında çıkan “Padişahımız ne emrediyor, hükümet ne yapıyor?” başlıklı makale, son derece ilginç verilerle doludur.
Vahdettin 20 Eylül’de bir beyanname yayınlayarak Anadolu hareketiyle İstanbul hükümetinin arasını bulmaya çalışmış, taraflara savaş baltalarını gömme çağrısı yapmıştı. Atatürk’ün “Nutuk”un sonuna da aldığı bu pek dikkat çekmeyen beyannamede Vahdettin, “halkla hükümet arasında muhalefet varmış gibi gösterilerek Avrupa kamuoyunun aleyhimize dönmesi”ni amaçlayanlar olduğunu söylemekte, 6,5 asırdan beri Avrupa dengesinde önemli bir faktör olan devletimizin bütünlüğünü ve Osmanlı milletinin haysiyetli konumunu garantileyecek bir barışı yakınlaştırması için dua etmekteydi.
İşte bu beyanname, Sivas Kongresi’nden yeni çıkmış olan Milli Mücadele hareketine heyecan vermiş, adeta coşturmuştu. Bundan kısa bir süre önce, ileride Halife olacak olan Veliahd Abdülmecid Efendi de Milli Mücadele’nin yanında olduğuna dair bir “lâyiha” kaleme almış ve bu da gazetenin 3. sayısında yayınlanmıştı. Böylece Sadrazam Ferid Paşa karşısında hem padişahı, hem de veliahdı yanına çektiğini düşünen Anadolu hareketi, bütün toplarını Ferid Paşa’ya karşı ateşlemeye başlamıştı. İşte bu yazıdan birkaç satır:
“Davamızın meşruiyetine karşı bir lutf-i İlahi olarak bugün de tekmil Anadolu efkâr-ı umumiyesine [kamuoyuna] padişahımızın da aynı hissiyat ile mütehassis ve milletle beraber olduğunu ispat edecek bir beyanname-i hümayuna destres olduk [kavuştuk]. Filvaki zât-ı hazret-i hilafet-penâhi, bundan evvel de şeref-müsûle nâil olan bir ecnebi muhabirine vâki olup bütün cihan matbuatına in’ikas eden [dünya basınına yansıyan] beyanat-ı mülûkânelerinde, “Milletle beraber olduklarını” ve “Milletin mukaddesatını müdafaa için pençeleşmeye amade bulunduğunu” söyleyerek hareket-i milliyeyi lütfen takdir etmiş ve hatta cereyanın [hareketin] başında bulunduklarını zımnen ilan buyurmuş olmakla beraber hükümet-i hâzıranın seyyiâtından [Ferid Paşa hükümetinin kötülüklerinden] bahs etmemişlerdi. Son beyannâme-i hümayun ise hemen kâmilen [tamamen] bu mesele hakkındaki nokta-i nazar-ı şahaneyi [Vahdettin’in bakış açısını] millete tebşir etmek [müjdelemek] itibariyle umumun ibret ve minnetini tahrik edecek bir vesika-i tarihiyye addolunabilir [tarihî vesika olarak kabul edilebilir].”
Vahdettin’in 20 Eylül’de yayınladığı beyanname, milli hareket tarafından bir İlahi lütuf gibi karşılanmış, padişahın da milletle beraber ve onun yanında olduğunu ispat etmiş, Anadolu’nun elini kuvvetlendirmişti. Aslında bir yabancı gazeteciye verdiği demeçte Vahdettin bu fikirlerini daha önce de ifade etmiştir. Hatta milletle beraber olduğunu söylemekle yetinmemiş, millet ve vatan uğrunda düşmanlarla pençeleşmeye de hazır olduğunu ifade ile milli hareketi “lütfen” takdir etmiştir. Fakat eldeki beyanname, padişahın desteğine ihtiyaç duyan Anadolu hareketi için bir doping etkisi yapmışa benzemektedir. Bu beyannameyle artık herkes padişaha minnet duyar hale gelmiştir.
İyi ama kim okur, kim dinler bu sözleri? Varsa yoksa Vahdettin haindi, şuydu, buydu. Böyle söyleyenler kendi açılarından resmî tarihin yüzüne bir kat daha astar vuruyor olabilirler. Onlara kızabilirsiniz de. Ancak burada çuvaldızı biraz da kendimize batırmamız gerekiyor. Peki biz Vahdettin’in hain olmadığına inananlar ne yaptık? Onun söylev ve demeçlerini yayınlamak aklımıza geldi mi hiç? Beyannamesi “Nutuk”ta yer aldığı halde gidip oradan da olsa okuduk mu? İttihatçıların elinde payimal olan tahtını tekrar fethedilmek için ne tür operasyonlara giriştiğini, dizginleri nasıl eline aldığını, Meclis-i Mebusan’ı neden kapattığını, Cuma selamlıklarında cephelerden dönen generallerle neler konuştuğunu ve nihayet Mustafa Kemal Paşa’ya hangi “ilkâ”larda bulunduğunu ortaya çıkartacak bir çaba içerisine girdik mi şimdiye kadar?
Birilerine kızmak kolay. “Bir şey” yapmaktır asıl zor olan. İşte size bir teklif: Gelin şu “İrade-i Milliye” nüshalarını toplama işinde bana yardımcı olun. Bir grup oluşturup bunları aynen yeni harflere aktaralım ve bir finansör bularak yayınlayalım! Var mısınız?
.
Osmanlı, Peygamberine hakaret ettirmezdi
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı, Peygamberine hakaret ettirmezdi
Ne oluyoruz? Danimarka, derken Norveç, Almanya ve Fransa… Şu karikatür kuşatmasından bahsediyorum. Kaç gündür sabah akşam bu haberlerle dertleniyoruz. Bazı yazarlarımız Danimarka mallarını külliyen boykot çağrısı dahi yaptılar.
Bu üzücü haberleri işitip de Sultan Abdülhamid’i anmamak mümkün mü? Devletin en müşkil anlarında bile Düvel-i Muazzama’nın idarecilerine sözünü geçirebilen ve İslamiyet hakkında kalem oynatır veya tiyatroda bir eser sahneye koyarken dinî değerlerimize karşı daha itinalı olmalarını sağlayan bir derin hassasiyetin değişmez adresiydi Halife hazretleri.
İşte onun Peygamber Efendimiz (sav) ve ecdadının haklarını, hem de şu Yıldız Sarayı’ndan dışarıya adımını atmadan nasıl savunduğuna ilişkin birkaç olay.
Yıllardan 1890’dır. Fransız akademisi üyelerinden Marki de Bonnier, “Muhammed” adlı bir dram yazarak Comedie Français’e teslim etmiştir ve alınan haberlere göre oyunun provaları başlamak üzeredir. Sahnede bir aktör Hz. Peygamber rolüne çıkacaktır. Oyunun Efendimiz’in manevî şahsiyetini, dolayısıyla İslam dinini ve Müslümanları küçük düşüren hakaretamiz bölümler ihtiva ettiği haberleri Abdülhamid’i “Halife-i Müslimîn” sorumluluğuyla derhal harekete geçirecek ve yalnız o tiyatroda değil, bütün Fransa’da sahnelenmesini engelleyecektir oyunun. Nasıl mı? Fransa Cumhurbaşkanı Sadi Carnot’ya Paris Sefiri Salih Münir Paşa eliyle haber uçurarak. Tabii Carnot Cenaplarına, İslamiyet’e yaptığı bu mühim hizmet karşılığında bir Nişan-ı İmtiyaz takdim edildiğini söylememe gerek yok.
Ancak de Bonnier de işin peşini bırakmaya niyetli değildir. Bu defa eserini Abdülhamid’in diş geçiremeyeceğini tahmin ettiği, devrin ABD’si olan İngiltere’de oynatmak için girişimde bulunur. Ne var ki, Irving adlı bir aktörle anlaşmış olmasına, bir nevi devlet tiyatrosu olan Lyceum Kraliyet Tiyatrosu’nda oynanması kararlaştırılmasına rağmen, Abdülhamid’in müdahalesinden kurtulamaz. Bu defa diplomatik kanallardan bizzat İngiltere’nin ılımlı Dışişleri Bakanı Lord Salisbury devreye sokularak piyesin yalnız o tiyatroda değil, bütün İngiltere’de oynanması yasaklanır.
Marki de Bonnier-Sultan Abdülhamid kovalamacasının böylece noktalanmış olduğunu sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Çünkü bu işin bir de üçüncü raundu var.
Devir değişmiş, Lord Salisbury gitmiş, yerine bir başka Lord, İslamiyet’e daha mesafeli duran Roserbery geçmiştir. Bunun üzerine Marki de Bonnier yeniden atağa kalkar ve bir başka Londra tiyatrosuyla anlaşır. Ancak bu defa da eserini sahneye koydurmayı başaramayacaktır. Velhasıl Abdülhamid’in mahir diplomasisi, bu mel’anetin icrasına müsaade etmeyecektir. Nitekim 1900 yılında Paris’te oynanmak istenen Muhammed’in Cenneti adlı bir başka piyesin ancak ismi ve muhtevası değiştirilerek sahneye konulur hale getirilmesi de onun ince diplomatik girişimlerinin eseridir.
Keza Roma’da oynatılmak istenen Fatih Sultan Mehmed üzerine bir piyes de, Osmanoğullarının küçük düşürüleceği gerekçesiyle yasaklatılmıştır. İşin ilginç yanı, kendi gücünün yetmediği durumda yakın dostu Alman İmparatoru Wilhelm’i devreye sokarak bunu başarmasıdır. Yasaklama olayını haber veren 15 Nisan 1890 tarihli bir İtalyan gazetesi (Capitan Fracassa) aynen şunları yazmaktaydı: “Bu dramın sahneleneceği haberi üzerine, Sultan [Abdülhamid], kendisine, bir Rus filosunun Boğaziçi’ne doğru hareket halinde bulunduğu bildirilmiş gibi, heyecana kapıldı. İmparator Wilhelm de ilgilenmiş göründü.”
Abdülhamid Han’ın sevgili Peygamberine, İslamiyet’e ve ecdâdına yönelik küçük düşürücü tavırlara karşı, güçlü Batılı devletleri karşısına alma pahasına, müsamahasız, tavizsiz ve kararlı tutumu kısa sürede etkisini göstermiş ve tiyatrolar İslamiyet’le ilgili eserleri daha bir titizlikle seçer olmuşlardır. Sonuçta gerek Fransa’da, gerekse İngiltere ve İtalya’da, hatta İngiliz işgali altında bulunan Hindistan’da Peygamber Efendimiz ve Osmanlı padişahlarına yönelik bu tür hakaret içeren eserlerin sahnelenmemesi yolunda bir gelenek oluşmuştur. Nitekim Avrupalı bürokratların Osmanlı’nın hassasiyetini nazar-ı dikkate aldıklarını ve basını da zaman zaman uyardıklarını görüyoruz. Bu da Abdülhamid’in iktidar ve nüfuzunun sadece içeride ve sadece İslam âleminde değil, Avrupa’da da oldukça yüksek olduğunu gösteriyor.
Bir piyes için koca Alman İmparatoru II. Wilhelm’i bile devreye soktuğuna bakılırsa onun bu işleri ne kadar ciddiye aldığı ve aldırdığı rahatlıkla anlaşılır. Aleyhteki propagandasına son vermek için bir ara İngiltere’nin ünlü “The Times” gazetesini satın almaya dahi kalkıştığı söylenir Sultan’ın. Neden vazgeçtiğini bilmiyorum. Ama hiç de yabana atılacak bir fikir değil bence. Düşünsenize, “Times” gazetesi bizim olsaydı…
Mabeyn kâtiplerinden Tahsin Paşa’nın yalancısıyım. Sultan Hamid her sabah “Times”, “Temps”, “Kölnische Zeitung”, “Tribune”, “Standard” gibi İngilizce, Fransızca ve Almanca gazetelerin siyasî makalelerini günü gününe tercüme ettirip inceler, tepki verilmesi veya düzeltilmesi gereken haber ve yazıları işaretler ve bazı ünlü yerli ve yabancı yazarlara cevaplar yazdırarak o gazetelerde yayınlatırmış. Bununla da yetinmeyen propaganda üstadı Abdülhamid, Avrupa gazetelerinin temsilcilerini saraya çağırır, onlara iltifatlar edip hediyeler takdim ettikten sonra, çıkan haberlerin düzeltilmesini rica edermiş. İtiraz etmek ne mümkün! Birkaç gün sonra bakarmışsınız ki, o muhabirler aynı gazetede bu defa Osmanlı lehine haberler yazmışlar.
Şimdikiler ne yapıyor? Biliyorsunuz. Ve biz bu işleri becermiş olan adama, şahsî iktidarı için diktatörlük yaptığı iftirasını atmaya devam ediyoruz. Peygamberinin hakkını savunmanın şahsî iktidar tutkusuyla ne alakası var? Bilen varsa söylesin.
.
Müslümanlar neden ilgisiz ve meraksız?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Müslümanlar neden ilgisiz ve meraksız?
Osmanlı tarihini anlamanın önündeki en inatçı engellerden birinin ‘gerileme saplantısı’ olması şaşırtıcı değil. Zira başka alanlarda birbirine kılıç çeken kalemlerin iş gerileme davasına gelince neredeyse tek bir saf, hatta muntazam bir duvar oluşturmaları alışık olduğumuz bir tutum.
Gerileme anlatısı, kendimizi bildik bileli o kadar sık tekrarlanmakta ve o kadar apaçık bir olaymış gibi sunulmaktadır ki, daha işin başlangıcında edindiğimiz bu izlenimin olgu mu, yoksa iddia mı; daha doğrusu, gerçeğin bir tespiti mi yoksa belli bir Osmanlı resmini zihinlere yerleştirmek için imal edilmiş bir silah mı olduğunu sorgulama ihtiyacını duymuyoruz.
Neredeyse tabularımızdan biridir gerileme; onu tartışmak dahi cesaret gerektirir çünkü. Adeta Osmanlı’nın çöktüğü tezi, dokunulmazlık zırhına büründürülmüştür. Gerilemenin bir olgu değil, bir değer yargısı olduğunu söylemeye, en azından şüphelerinizi belirtmeye kalktığınızda insanların tepkisi hazırdır: Zaten Osmanlı gerilememiş miydi? Eğer gerilemediyse neden bugün artık Osmanlı yok? Gerileme yok idiyse Osmanlı Devleti neden yıkıldı?
İddia sahipleri gerileme derken neyi kast ediyor sahiden de? Tereddî (decay) midir kast olunan şey, yoksa inhitat (decline) mı? Eğer tereddî anlamında bir gerilemeden söz ediyorsak, şunu söylüyoruz demektir: Osmanlı Devleti ve toplumu, Kanuni çağında ulaştığı konumdan geriye gitmiştir. Kendi içinde bir dejenerasyon, yani bozulma yaşamıştır. Kastımız bu ise, Osmanlı’nın ‘öteki’si olarak kurguladığımız Avrupa’nın ilerleyip ilerlememesiyle işimiz yok demektir; çünkü Avrupa yerinde saysaydı bile biz kendi içimizde bir gerileme yaşayacaktık, bu iddiaya göre. Sonuç olarak geri kalmışlığımızın sebebi Osmanlı Devleti’nin bozulmasıdır.
Gerilemenin öbür anlamına gelirsek, yani bu terimle Osmanlı sisteminin kendi içinde tereddîye uğradığını değil de, Avrupa ile girdiği yarışta gücü yetmeyerek geride kaldığını kast ediyorsak şunu söylüyoruz demektir: Osmanlı kendi yolunda gelişmesine devam ediyordu; ancak Avrupa tarafından geçildi, ‘sollandı’. Kastımız bu ise Osmanlı’nın tereddîsini ya kabul etmiyoruz ya da önemsemiyoruz demektir; çünkü Osmanlı kendi temposunda yoluna devam etseydi bile nasıl olsa Avrupa’nın anormal ilerleme temposu karşısında geri kalacaktı. Bu kaçınılmazdı, demeye getiriyoruz.
Velhasıl şöyle bir tablo çıkıyor karşımıza: Osmanlı Devleti ve toplumu hem kendi içinde bir çürüme yaşadı, hem de Batı karşısında geri kaldı ya da her ikisi de beraber vuku buldu. Ancak gerileme tezi savunucularının, kendi içinde çürüyen bir sistemin nasıl olup da, çürümeye başladığı söylenilen tarihten, yani Kanuni’nin ölümünden yıkılışına kadar 357 (üç yüz elli yedi) yıl, yani 3,5 asır, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin ömrünün 4,5 katı kadar bir süre yaşamaya devam ettiğini, Osmanlıların asıl bu mucizeyi nasıl başardıklarını açıklamaları gerekmez miydi? Çürüme süresi, sağlıklı olduğu varsayılan ömrünün -kuruluşundan Kanuni’nin ölümüne kadar geçen süre 267 yıldır- yaklaşık bir asır fazlasına tekabül eden bir devletin çöküşe karşı nasıl bir iksir bulduğu(!) ise başlı başına bir merak konusu olmalı değil miydi?
Türkiye’de ve şimdilerde ABD’de Neo-Conlar tarafından pek bir tutulan -hatta çoğunun üniversitede hocası olduğu söylenen- Oryantalist Bernard Lewis’in gerileme meselesine yaklaşımı, bu iddianın nasıl tehlikeli bir siyasî silah halinde kimliğimize doğrultulduğuna en iyi kanıt oluyor. İki hasım medeniyet var Lewis’in kafasında. Bu ezelî husumet, İslamiyet’in 15 asır önceki zuhuruyla başlamış, zikzaklar çize çize bugüne kadar gelmiş ve maç, Batı’nın nihai galebesiyle sonuçlanmıştır. Şimdi Batı’nın bu kolu kanadı kırılmış “hasm-ı bî-âmân”ını hazmetme zamanıdır.
Lewis’in tezi şöyle gelişiyor: İslamiyet bin yıldır Hıristiyanlığa galebe çalıyordu. Ne zaman ki, Viyana önlerinde Türkler bozguna uğradı, İslam âlemi de geri çekilmeye başladı. Ardından da Osmanlı güneşi askerî, ekonomik ve bilimsel olarak Batı karşısında ‘tutulmaya başladı’ (Osmanlı tutulması). Osmanlı’nın Viyana önlerinde yaşadığı bu ilk derin utanç, sonraları Müslümanlar arasında Batı’ya yönelik “saldırgan bir öfke”ye dönüştü. Bugün Müslümanların Batı’ya duydukları öfkenin tarihî kökleri taa Viyana’ya dayanmaktadır.
Lewis’in Osmanlıları, medeniyetle özdeşleştirdiği Avrupa’dan dışlayıcı tavrına da gerilemeci söylem egemendir. Ona göre Rönesans, tartışmasız Avrupalı, dolayısıyla Batılı bir hadisedir ve işin garibi, Avrupa’nın burnunun dibinde yaşayan Osmanlılar bunu ne merak etmiş, ne de oluşumuna katılmışlardır. Temel soru şudur: Müslümanlar neden bu kadar ilgisiz ve meraksızdır?
Çatışmacı Lewis, bunu İslam medeniyetinin modern Batı karşısında gerilemiş olmasına bağlıyor ve bütün analizini bu soru üzerinde şekillendiriyor: Müslümanlar modern Batı karşısında uğradıkları hezimeti ancak Batı’nın önünde diz çökerek atlatabileceklerdir. İşte gerileme tezinin asıl korkunç yanı, İslam dünyasını teslim olmaya ve gelişme dinamiğini tükettiğini kabule zorlayacak bir “silah” olarak tasarlanmış olmasıdır.
Görüldüğü gibi “Osmanlı’nın gerilediği” iddiası, hiç de masum bir veri değil. Arkasında Avrupa’nın İslam’la 1500 yıllık bir hesaplaşması ve meydan okuması gizli. Ve biz bu meydan okumaya cevap üreteceğimize, can u gönülden Lewis’lerin safına (burası emperyalizmin safıdır aynı zamanda) geçerek tarihimize oradan bakmaya bayılıyoruz. Osmanlı’nın ‘biz’den farklı bir şey olmadığını unutuyor, yenik ve tarihine küsmüş bir milletin çocukları psikolojisiyle ayaklarımızın altında bir kere de biz eziyoruz tarihimizi. Oysa bilmiyoruz ki, ezilen de biziz, ezen de.
.
Gazi Osman Paşa’nın emekli maaşını kesmişiz!
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Gazi Osman Paşa’nın emekli maaşını kesmişiz!
Tarihe saygı duyuyoruz ama onu bilmiyoruz! Nasıl oluyorsa bizde saygı, bilgiden önce geliyor. Gerçi herkesin saydığı tipler farklı oluyor; lakin tek değişmeyen şey, tarihte yaşanmış olanların ayrıcalıklı bir konuma taşınması.
27 Mayısçılar “Tuna nehri akmam diyor” türküsünü dillerinden düşürmez, sözlerini değiştirerek DP iktidarına karşı bir devrim marşı olarak okurlarmış. Kendilerini Gazi Osman Paşa ile özdeşleştirip Menderes’i de Rus Çarı’nın koltuğuna oturtarak muhalefet bıçaklarını keskinleştirirlermiş: 27 Mayıs öncesi ve sonrasında özellikle İstanbul ve Ankara sokakları aylarca bu marşla silkinirmiş uykusundan. (-Mış diyorum, çünkü annemin deyişiyle, “ihtilâl”de daha izim tozum düşmemiş şu fani âleme!)
Gazi Osman Paşa 1878’de Plevne’de 140 bin kişilik Rus ve Romen kuvvetlerine aylarca direndikten sonra can havliyle bir huruç harekâtına girişmişti. Düşmanın ilk kordonunu yardıktan sonra ikinci kordonu yarmaya uğraşırken ayağından vurulan Paşa mecburen teslim olmuştu. Kılıcını kendisine hürmetle iade eden Çar’ın kardeşi Grandük Nikola’nın hususi arabasında gittiği Moskova’da birkaç ay misafir kalacaktı. Rusya’da hayranlık dolu bakışlar altında dolaşan Gazi Osman Paşa’ya, dönüşünde Sultan Abdülhamid sahip çıkmış, onu Yaveri yaptıktan sonra sarayına aldırmış ve bayramlarda dahi, yanı başından ayırmamıştı. Hatta iki kızını Gazi Osman Paşa’nın oğullarıyla evlendirmiş, böylece Paşa’yla dünür de olmuşlardı.
İşte Avrupa kamuoyunu kendisine hayran bırakan bu Tokatlı Paşa, 1898’de uzun süredir mustarip olduğu nefes darlığından vefat edince eşi Fatma Zatıgül hanıma emeklilik maaşı bağlanmıştır. Bağlanmıştır bağlanmasına ya, daha 10 yıl geçmeden Göztepe’deki yalının damında Meşrutiyet’in filizkıran fırtınası esmeye başlamıştır.
1935’te Aslan Tufan adlı muhabir çalar Zatıgül hanımın kapısını. Kapıyı evin kalfası açar, muhabiri içeriye buyur eder. Ne yazık ki, 38 yıl önce ölmüş olan Plevne kahramanının eşi, Osman Paşa’nın esir düştüğü haberi gelince kederinden hastalanmış; kulakları o vakitten beri ağır işitmekteymiş. Kalfa, ona sesini ancak bağırarak duyurabilmekte, gazeteciyle konuşmalarına bu şekilde yardımcı olmaktadır.
Fatma hanım uzun süre kimseye röportaj vermemiştir. Sebebini sorar muhabir. Aldığı cevap, hakiki bir Osmanlı kadınının endazeye gelmez erdem kumaşından hareler yansıtır günümüze: “Dünya hali bu. Belki parasız kaldı da hatırat satmaya çıktı derler diye çekindim!” Hatırat satmak? Ayıp mıdır bu sahiden de? Gazi Osman Paşa’nın, Kafkas gururunu bir nişan-ı zişan gibi göğsünde taşıyan hanımı oldunuz mu, ayıptır elbet!
Paşa’nın devlet malına ve parasına dokunmama hassasiyetini şöyle anlatır dul hanımı: Günün birinde emir erlerinden birini yoğurt almaya göndermiş. Tam o sırada Paşa’nın eve geleceği tutmaz mı? Zatıgül hanım artık gözlerini kapatmış, kıyametin kopmasını beklemektedir üst katın penceresinden. Askerin elinden yoğurt kâsesini alıp hiddetle yere fırlatan Osman Paşa’nın, karısının yüzüne, bu tür işler için askerleri meşgul etmenin aldığı devlet terbiyesine yakışmadığını haykırması için fazla zaman geçmesi gerekmemiştir.
Plevne savunmasını bütün safhalarıyla anlatan Zatıgül hanıma elini öperek veda etmeye hazırlanan muhabir, çıkışta kalfanın minik ricasıyla karşılaşacaktır. Zavallı kalfanın derdi, Meşrutiyet devrinde hanımın kesilen dul maaşının yeniden ödenmesidir. Bu gayeyle dilekçe verdiklerini söyleyen ihtiyar kalfa, dergide “bir iki satır” yazılırsa faydası olabileceğini fısıldar muhabire. O kadar! (Kaynak: “Yedigün” dergisi, 5 Haziran 1935.)
Peki Meşrutiyet kahramanlarımız, sırf Abdülhamid’le yakınlığı sebebiyle onun gibi hakiki bir kahramanın emekli maaşını keserek neyi ispatlamış oluyorlardı? Hadi onlar Sultan Hamid’e kızgınlıklarından bunu yaptılar diyelim, Cumhuriyet döneminde neden aynı yanlış devam etti? Yoksa kimselerin aklına mı gelmedi Paşa? Bu röportajdan sonra da durumun düzeltildiğini sanmıyorum. Nereden mi biliyorum. Şuradan: 1960 yılına kadar Hamidiye Kahramanı ve Cumhuriyet’in ilk Başbakanı olan Rauf Orbay’a henüz bir maaş bağlanmış değildi! 35 yıldan fazla zaman geçmiş ve Hamidiye Kahramanı’na hâlâ “vatanî hizmet tertibinden” bir maaş bağlatamamıştık. Neyse ki, o yıl iki milletvekilinin (Hamza Osman Erkan ve Suat Hayri Ürgüplü’nün) uyarısıyla yalnız kendisine değil, onun durumunda olanlara maaş bağlanabilmiş ve utancımız bir parça hafifletilmiştir.
Bir ahlâk abidesi olarak Gazi Osman Paşa gibi ufuklarımızdan taşan Rauf Bey, eminim, maaşın bağlanmasına değil, hatta hatırlanmalarına da değil, bu ‘vefakâr’ insanların yaşadığı bir memlekete hizmet etmenin kıvancını duymuştur içinde.
.
Sultan Abdülhamit ve Samuraylar
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Sultan Abdülhamit ve Samuraylar
‘İçeriye girdiğimde Padişah, salonun ortasındaki büyük masanın başında en büyük ölçekli, Kipert Paftası denilen haritanın başındaydı. Harita üzerine Japon ve Rus bayrakları iğnelerle yerleştirilmişti.
Böylece Rus-Japon savaşında kimin hangi toprakları elinde tuttuğu takip ediliyor, gelen haberlere göre bayraklar yer değiştiriyordu. Abdülhamid, bizi bu masanın sağ ve solundaki yaldızlı koltuklara oturttu ve Paşa’ya bayrakların doğru yerlere yerleştirilip yerleştirilmediğini sordu.’
Özetleyerek aktardığımız bu cümleler, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Başbakanı Rauf Orbay’a ait. O zamanlar henüz 20’li yaşlarında genç bir bahriyeli subay olan Rauf Bey kadar, yaverlik ve tercümanlığını yaptığı Amerikalı amiral Bagnam Paşa da şaşkındır Sultan’ın Rus-Japon savaşına duyduğu bu derin alaka karşısında. Yıldız Sarayı’na kapanmış bir despot olarak gördüğü Sultan’ın, dünya ahvalini, özellikle de Japonların Mançurya’daki ilerleyişlerini böylesine yakından takip edişi karşısında hayret duygularını gizleyemeyen Bagnam, Abdülhamid’in çözülmesi çok zor bir bilmece olduğunu söyleyecekti genç bahriyeliye.
Lakin yukarıdaki manzarayı görenlerin pek bir anlam veremedikleri derin ilginin, Abdülhamid’in şehzadelik demlerine uzanan renkli bir mazisi vardır. Abdülhamid’in tahta çıkmasına henüz 4 yıl vardır (1872). Bir gün biraderi (sonradan “V. Murad” adıyla tahta çıkacak olan) Murad Efendi’yle görüşürken eline “Hadika” gazetesi tutuşturulan Sultan Hamid’in dikkati, Paris’te düzenlenen bir sergiye Japonya diye bir ülkenin katılacağı haberine mıhlanır. Japonlar Avrupa’ya ilk ciddi çıkarmayı bu sergide yapacaklardır. Doğulu bir halkın ilerleme yolunda aldığı bu hızlı mesafeden etkilenen Abdülhamid, Zincirlikuyu’daki köşküne döner dönmez doktoru ve danışmanı Mavroyeni Bey’den Japonlar hakkında ayrıntılı bir rapor ister. Bundan sonra onun dünyasında Japonya, bir Doğulu halkın kendi inanç ve geleneklerini terk etmeden modernleşmeyi başarmasının modeli olacaktır.
İlgi yelpazesini bilgilerle destekleyen Abdülhamid, Japonya’nın özellikle Rusya karşısında başarılı olacağını öngörmüş, çıkacak bir savaşta Rusları yenilgiye uğratabileceğini tahmin etmişti. O, Japonya’nın özellikle Rusya karşısında sadık ve dost bir müttefik olacağına inanıyordu. Bir ara Japonların Avrupa’ya görgü ve bilgilerini artırmaları için gönderdikleri 5 Samuray, dönüşte İstanbul’a uğrar. Ancak asıl fırsat, 1880’de ayağına gelir Sultan’ın. Gelen, İmparator Mikado’nun akrabası Prens Hebi’dir. Böylesine kıymetli bir misafir İstanbul’a gelir de, Sultan fırsatı kaçırır mı? Kendilerini izzet ü ikramla karşılatır, Beyoğlu’nda lüks bir otele yerleştirir ve heyete Yıldız Sarayı’nda parlak bir ziyafet verir. Tercümanlar vasıtasıyla Mikado ve Japonya hakkında bilgiler alır. İlgiden fevkalade memnun kalan Japonlar, iki ülke arasında ticarî ve siyasî münasebetler kurulmasını teklif ederler ve böylece Osmanlı Devleti ile Japonya arasında ilk bağlar kurulur.
İlk teklifin Japonlardan gelmesine özen gösteren Abdülhamid’in isteği olmuş, şartları koyan taraf olma şansı doğmuştur. Başlangıçta Rusları ürkütmemek için siyasî değil, ticarî ilişkilere ağırlık vermeyi teklif eder ve İmparator ile şahsî bir dostluk kurmayı önemser. Böylece hem ilişki kurulmuş olacak, hem de Rusya’nın yıldırımlarını üzerine çekmemiş olacaktır.
1887’de altın bir fırsat çıkar karşısına. İmparatorun yeğeni Prens Akihito İstanbul’a gelecektir. Parlak bir karşılama töreni düzenlenen heyete Dolmabahçe Sarayı’nın bir dairesi tahsis edilir. Japon imparatoru, Abdülhamid’e özel bir mektup ile devletin en büyük nişanını göndermiştir. O zamana kadar Batılı ülkelerden hiçbirinin nişanını kabul etmemiş olan Sultan, Mikado’nun bu hediyesinden çok memnun kalır ve ressam Şeker Ahmed Paşa ve diğer dil bilen yaverlerini Prens’in mihmandarlığına tayin eder. Japon heyeti, o zamanlar hanedan üyeleri dışındakilerin girmesi yasak olan Hazine-i Hümayun’u dahi gezme imkânını bulur. Abdülhamid bu geziye nasıl mukabele edeceğini düşünür ve sonunda bulur: Japonya’ya bir gemi gönderecektir!
İşte Osmanlı’nın mesajını Güneydoğu Asya ve Japonya’ya götürecek olan “misyoner” gemimiz Ertuğrul’un hazin macerası böyle başlar. Uzakdoğu Müslümanlarının moral kaynağı olan Ertuğrul, Süveyş Kanalı’ndan geçerek Yokohama limanına demirler ve Tuğamiral Osman Bey İmparator’u ziyaretle Sultan’ın hediyelerini takdim eder. Japonya ayaktadır. Halk limanda toplanır, halk sokaklarda tezahürat yapar, halk evlerinde ağırlar misafirlerini. Hele bir Cuma günü gemi mürettebatının bir meydanlıkta namaz kılmaları halkı iyice meraklandırır. Ne var ki, yaşlı Ertuğrul gemisinin dönüş yolunda uğradığı feci kaza, İstanbul’da olduğundan daha büyük bir yara açar Japon halkının kalbinde. Günlerce yas ilan edilir, yardım kampanyaları açılır, imparatorun eşi dahi kendi elleriyle yaralı olarak kurtulan askerlerimize üst baş dikmek için seferber olur.
Tam 581 seçme denizcimizi kaybettiğimiz Ertuğrul faciası, Türk-Japon dostluğunun, halklar arasında bir sempati dalgasının kabarmasına vesile olmuş ve bu dostluk bugüne kadar kesintisiz olarak yaşamıştır. Belki Ertuğrul şehitleri bugün eskisi kadar hatırlanmıyor ama ülkemizde Japonlara, Japonya’da da ülkemize duyulan sempati Koizumi’nin sıcak ziyaretinde de anlaşılacağı üzere, eksilmeden devam ediyor. (Son gelen haberlere göre Başbakan Juniçiro Koizumi Japonya’daki Türk Okulları’nın yöneticilerini Çırağan Sarayı’nda kabul etmiştir.) Bu nadir görülen sivil sempati dalgasının arkasındaki mimarların Sultan Abdülhamid ve İmparator Mikado olduğunu da biz hatırlatalım istedik.
Neden unutturulmak istenir ısrarla? Ya kendisi de bir misyoner okulu mezunu olan Halide Edip’in, içinde “Kızlarımızın geleceğine İngiliz etkisini ve İngilizceyi yerleştirmek için elimizden geleni yapacağız” cümlesi de geçen müthiş(!) yazısı neden görmezden gelinir? Bugün Osmanlı’da feminizmin misyoner köklerine, bu paslı halkaya uzatıyoruz zehirli sarmaşığımızı.
Feminizm ile oryantalizm arasında, hatta feminizm ile emperyalizm arasında bir bağ var mıdır? Neden misyoner okullarının Türkiye’deki beyaz feminizm üzerindeki etkisi gündeme taşınmaz? Neden Türkiye’de kadın tarihi yazılırken bu paslı halkayı kimse tutmak istemez? Neden unutturulmak istenir ısrarla? Ya kendisi de bir misyoner okulu mezunu olan Halide Edip’in, içinde “Kızlarımızın geleceğine İngiliz etkisini ve İngilizceyi yerleştirmek için elimizden geleni yapacağız” cümlesi de geçen müthiş(!) yazısı neden görmezden gelinir? Bugün Osmanlı’da feminizmin misyoner köklerine, bu paslı halkaya uzatıyoruz zehirli sarmaşığımızı.
Constantia Kiskira’nın “Doğu’yu ‘Evanjelize etmek’: Osmanlı İmparatorluğu’nda New England Kadınlığı, 1830-1930” başlığını taşıyan İngilizce yazısı, İstanbul ve İzmir gibi büyük Osmanlı merkezleri ile Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde, bu arada Halep’te de “New England feminizmi”nin tohumlarının nasıl atıldığına berrak bir ışık tutuyor.
Kiskira’nın yazısından anladığımız kadarıyla, misyonerler her ne kadar bu çağrılarına Osmanlı sınırları içerisindeki Hıristiyan kadınlardan bile fazla karşılık bulamamışlarsa da, işi uzun vadeli düşünmüşlerdi. Protestanlığın doğrudan bir ürünü olarak gördükleri “Amerikan kültürü”nün, bu faaliyetler sonucunda 19. yüzyıl Ortadoğu’sunda bir “Yeni Siyon” kuracağına olan inançları tamdı. Ülkemizde hâlâ faaliyetlerine devam eden American Board üyeleri, Osmanlı limanlarına ilk çıkarmayı 1812’de yapmış, ardından yüzyılın ortalarında Abdülmecid’den aldıkları bir fermanla Protestan dininin ayrı bir kilise olarak tanınmasını sağlamış ve diğer “milletler” ile eşit statü kazanmayı başarmışlardı.
Başlangıçta Türkiye’ye uyum zorlukları çeken bu misyoner feministler, açtıkları okullarda orta sınıfa mensup Osmanlı kızlarını evanjelik idealler doğrultusunda sıkı bir şekilde eğitmeye girişmişler, bu arada okullarını Osmanlı toplumuna adapte edebilmek için de “nakış dikiş eğitimi” gibi bazı minik “yerel tavizler” lutfetmişlerdir. Bu okullar, aslen, başlangıçta imparatorluğun yeni yeni palazlanan Batılılaşmış elitinin kültürel ihtiyaçlarına hizmet etmekteydi. Kız misyoner okullarında Ermeni, Rum ve Müslüman çocuklarına Amerikan tarzı “kozmopolit” bir eğitim veriliyor ve hızla, Üsküdar Amerikan Kız Koleji’ne 1901’de girmiş olan Halide Edip Adıvar örneğinde gördüğümüz gibi “Amerikanlaşmış” ve misyoner hocalarına hayran yeni tipler imal ediliyordu. Halide Edip’in, The Nation adlı İngilizce gazeteye gönderdiği mektupta (1908), Türkiye’nin karanlığı içinde yeni bir ufuk açarak kendisini kurtaran fedakâr ve örnek Amerikalı ve İngiliz öğretmenlerine şükranlarını bildirmesi, onları “Osmanlı toprağına ışık getirdikleri” için cân u gönülden alkışlaması da gösteriyor ki, bu okullarda kendi toplumunun değerleri, Oryantalizm için tipik bir örnek olan sadece nakış, dikiş gibi el sanatları düzeyinde bırakılmakta, çocukların zihinlerine sözde bir “dünya vatandaşlığı” bilinci, gerçekteyse evanjelizmin ideolojisi aşılanmaktaydı. Amaç, bu okullarda yetişenlerin, zamanla “yabancı” misyonerlerin yerini alabilmesidir.
Türk aileleri de, Amerikan Kız Koleji gibi okulları, Türk kadınının toplumdaki statüsünü yükselttiği için tercih ettiklerini söylüyorlardı (s. 289). Nitekim Merzifon’daki Anadolu Kız Koleji’nde okuyan ve adlarının Feriha, Nebile, Emine ve Nasiha olduğu tespit edilen 4 kız öğrenci, bağımsız bir birey olmayı öğrendiklerini ve bu ilkeye ömür boyu uyacaklarını, okullarının kendilerine kazandırdığı kurallardan asla dışarı çıkmayacaklarını ve birbirlerini “kızkardeş” (misyoner) olarak göreceklerini yazmışlardı okul defterine.
Birey olmak, bağımsız olmak, kozmopolit olmak; ama öte yandan, her nasıl oluyorsa, cemati çağrıştıran birer “bacı” (sisters) olmak şeklinde özetlenebilecek olan bu okulların kadınlık bilincini uyandırma çabalarını okuyunca insanın aklına şu soru geliyor ister istemez: Evanjelik misyonerleri, aslında kendi ülkelerinde bile var olmayan bir kozmopolit kadınlık idealini Osmanlı topraklarına aşılamaya neden bu kadar heveskâr idiler? Cevap basit: Hem birey olmak, bağımsız olmak, hem de bacı olmak birbiriyle nasıl bağdaşabiliyorsa öyle… İşte bu sebepledir ki, Türkiye’deki feminizmin kurumsal köklerini bu yabancı okulların eğitim sisteminde aramak, daha sağlıklı bir yol olacaktır.
Amaç: Beyaz feminizmi aşılamak
Burada feminizmin hem kendi içinde bir bütün olmadığı, hem de ciddi tutarsızlıklarla malul bir ideoloji paraziti olduğu görüşümü tekrarlamak istiyorum. Feminizm, fundamentalizmin çağımızdaki son kalesidir (bir başka kale olan ırkçılık, en azından bertaraf edilmiş görünüyor). Üstelik tek bir feminizm yok, birçok feminizmler vardır. Bizdeki feminizmin kökleri de Avrupa ve Amerika’daki beyaz feminizme dayanır, yani beyaz olmayan feminizmlerin sesi nedense pek kısık çıkar feministlerimiz arasında bile.
Kaldı ki, 18. yüzyılın sonlarından 21. yüzyıla kadar feminizm yığınla dönüşüm geçirmiş ve belkemiğine sahip bir ideoloji olmadığı, hep zamanın dalgalarına binerek hareket eden bir parazit özelliğini taşıdığı için bu süreçte birbirine zıt pek çok “dolmuşa” binmiş olup yarın öbür gün yeni dolmuşlar bulmayacağının ve dahi bugün ona inananları, herhangi bir çelişki yokmuşçasına bambaşka istikametlere sevk etmeyeceğinin hiçbir garantisi bulunmamaktadır. (Unutmayalım ki, 19. yüzyıl başlarında kadınları eve kapatmak için kampanyalar düzenleyenler de zamanın ateşli feministlerinden başkası değildi!)
Sonuç olarak, Osmanlı/Türkiye sürekliliğinde feminizm ve kadın hakları hareketi, dış (Amerikan) menşeli bir misyoner faaliyetinin aşısı olarak canlanmış ve bu okullarda yetişen aydın kadınlarımız, kendilerini dantela ve nakışla, Batı’yı ise bilim ve “medeniyet”le özdeş görmek üzere özel olarak terbiye edilmişlerdir. Nihayet, Türkiye’de feminizm, ara sıra Fatma Aliye Hanım gibi onu yerlileştirmek için çırpınanlar çıkmasına rağmen, ithal bir aşıdır ve zamanın “Büyük Ortadoğu” projesinin bir parçası olarak hizmet etmek üzere Osmanlı’nın dişi damarlarına zerk edilmiş bir ilaçtır. Bu ilacın etkisini geçirmek için oryantalizmin feminizmle olan gizli beraberliğini iyi tespit etmek ve ülkemizdeki beyaz feminizmin köklerine nüfuz etmek gerekiyor.
.
Osmanlı korsanları haydut değil, deniz gâzileriydi
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı korsanları haydut değil, deniz gâzileriydi
Osmanlı belgelerinin kendi yönetiminde çalışan korsanları “korsan” diye adlandırmaması da gösteriyor ki, bunlar, Avrupalıların anladığı manadaki korsanlıkla geçinen “pirate”lar değildi. Peki neydi? Bostan, Müslüman korsanların devletten bağımsız olarak hareket ettikleri zaman bile İslam hukukunun sınırları içinde kalmış olduklarının altını ısrarla çiziyor. Ona göre, bu sebeple Osmanlı korsanları birer haydut değil, aslında birer deniz gazisidir.
Bugün muzipçe bir bilmeceyle başlayalım sohbetimize:
Soru: Şehid ile tarih arasında ne benzerlik vardır?
Cevap: İkisini de ölü zannederiz ama gerçek diriler onlardır! (Bu yüzden ‘Eyüp Sultan mı diri, yoksa ben mi?’ sorusu, enteresan bile değildir.)
Muzipçe evet ama muziplik olsun diye söylemediğimi anlamışsınızdır. Evet, ikisi de ölmez. Ölmüş zannettiğimiz şey, aslında, bizim onların diriliğini idrak edemeyen düşünme kapasitemizdir. Eğer düşünme kapasitemizi biraz körükle şişirmeyi başarırsak, bütün bu ölüler sağanağının yer altından bizimle konuşmaya başladığını görür, hayret vadilerinde tayeran eder dururuz. Bir gayeniz varsa şayet, bir şeyler yapmak arzusu bir deniz gibi kabarıyorsa içinizde, ölü zannettiğiniz geçmiş birden canlanır ve size sırlarını anlatmaya koyulur. Tıpkı Barbaros Hayreddin Paşa’nın ve Osmanlı korsanlarının gölgeli hikâyesinde olduğu gibi.
Barbaros bir korsan mıydı?
Korsan kelimesi günümüzde daha çok kanun dışı yolla basılan CD, kitap vs. basan ve satanlar için kullanılıyor (korsanların ne kadar ehlileştiğini ve okumuş insanlar haline geldiğini gösteren önemli bir işarettir bu!). Ancak eski çağlarda korsanlık, çetin bir meslekti. (Evet, bir meslekti, çünkü aynı zamanda korsanlar birer tüccardı.) Yani kimin ne zaman korsan olduğu, ne zaman ticaretle iştigal ettiği hiç belli olmazdı. Anlayacağınız, korsanlık o zamanlar ekonominin ayrılmaz bir parçasıydı.
Ancak kitaplar bize daha da ilginç bir ayrımdan söz ediyorlar. Diyorlar ki, korsan var, korsancık var. Yani korsanlığı, işi gücü sırf şirretlik olan insanlar tarafından yapılan bir tür su üstü soygunculuğu olarak algılamak yanıltıcıdır. Bu insanlar, daha kârlı iş alanları doğduğunda (taşımacılık veya alış-veriş gibi) mesailerini bu alanlara kaydırıyor, genellikle işsiz güçsüz kaldıkları dönemlerde bizim anladığımız anlamda korsanlıkla iştigal ediyor, gemilere, esir ve ganimetleriyle birlikte el koyuyor, bazı liman şehirlerinden haraç alıyorlardı. Bu, daha çok bilinen anlamda korsanlıktır ve Batı dillerinde bunun adı, “corsair” (korsan) değil, “pirate”dır.
Bir de belli bir devlet veya siyasi güç adına yasal korsanlık yapanlar vardır ki, bunlar aslında sefer zamanı, donanmanın bir parçası olarak iş görürler, diğer zamanlarda ‘izinli olarak’ ve düşmanın gücünü zayıflatmak maksadıyla rakip tarafın gemi ve limanlarına yönelik harekâtlarda bulunurlardı. İşte adı daha sonra Barbaros Hayreddin Paşa olan Hızır Reis ve kardeşleri, baştan beri, ya Memluk Sultanı’nın, ya Manisa Valisi Şehzade Korkut’un ya da Kanuni Sultan Süleyman’ın emrinde çalışmışlar ve bu yüzden de ticaret yoluyla olsun, soygun yoluyla olsun geçimini sağlayan “pirate”lardan farklı bir statü kazanmışlardı.
İdris Bostan, Osmanlı korsanlığının haydutluk gibi algılanmasına tepki gösteren değerli bir deniz tarihçisi. Bostan’ın, “Toplumsal Tarih” dergisinin Temmuz 2004 tarihli sayısında çıkan yazısında, A. Riger adlı Alman araştırmacıdan naklen, Avrupa’da 15. yüzyıl sonları ile 16. yüzyıl başlarında “korsan”ın Hıristiyanlar için kullanıldığını, Müslümanlara ise “levend” denildiğini belirtiyor. Nitekim Osmanlı belgeleri Müslüman “korsanlar”ı, ya “levend reisleri” ya da “gönüllü reisler” diye anmaktadır. Bostan’ın Osmanlı korsanları hakkındaki tespitleri son derece ilginç:
“Gönüllü reislerin esas itibarıyla Cezayir’de bulundukları, devlet donanmasının denizlere açıldığı zamanlarda ona katıldıkları, diğer zamanlarda ise üslendikleri yerlerde sahil muhafaza görevi yürüttükleri görülmektedir. Levent reislerinin sadece Osmanlı İmparatorluğu’nun hakimiyetindeki yerlere ve adalara saldırıda bulundukları zaman “korsan ve harami” kelimeleriyle adlandırıldıkları dikkat çekmektedir.”
Osmanlı belgelerinin kendi yönetiminde çalışan korsanları “korsan” diye adlandırmaması da gösteriyor ki, bunlar, Avrupalıların anladığı manadaki korsanlıkla geçinen “pirate”lar değildi. Peki neydi? Bostan, Müslüman korsanların devletten bağımsız olarak hareket ettikleri zaman bile İslam hukukunun sınırları içinde kalmış olduklarının altını ısrarla çiziyor. Ona göre, bu sebeple Osmanlı korsanları birer haydut değil, aslında birer deniz gazisidir (guzât fi’l-bahr). Özetlersek, Osmanlı korsanları denizlerdeki akıncılardı, ya da akıncıların denizlerdeki mukabiliydi.
Ayrıca Palmira Brummett’in harikulade çalışması (Ottoman Seapower and Levantine Diplomacy in the Age of Discovery, New York, 1994) bu konuya ışık tutmaktadır. Brummett, savaş zamanı haricindeki Osmanlı deniz kuvvetlerinin topuna birden “korsan” denilmesinin Avrupa’da yaygın (ama bilimsel olmayan) bir alışkanlık olduğunu ve bu alışkanlığın gariptir, modern tarihçilikte de devam ettiğini ustaca yakalıyor. Zira resmî donanmalar, seferlerde savaş gemileri yanında korsan gemilerinden de oluşuyordu. Diğer zamanlar aynı korsanlar, devletten aldığı izin veya emirle harekâta katılıyor, ancak kendilerine önceden tayin edilen yerler haricindeki limanları yağmalarlarsa veya ahidnameyle hakları garanti altına alınmış devletlerin gemilerine tecavüz ederlerse sığındıkları limanlarda yakalanıp hapse atılıyor ve idam ediliyorlardı. Brummet’e göre sırf bu cezalandırma mekanizmasının varlığı bile Osmanlı korsanlarının Avrupalı “pirate”lardan farkını ortaya koymaya yeterlidir. Nitekim daha Barbaros olmadan bile kazandığı ganimeti Midilli halkıyla nasıl paylaştığını anlatan da kendisinden başkası değildir. Yetim kızları ev ev aratıp çeyizlerini düzdürenler, çarşıda pazarda malı çalınan kimsenin zararını karşılayanlar ve “Kâdir olduğumuz kadar hayır dua almaya gayret edelim” diyenler de bizim “korsan” diye bildiğimiz bu deniz gazileriydi. Tarih, korsanların gözlerinde beliren ışıltıyla sarhoştur.
.
Ah o dokuz kişiden biri olabilmek
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Ah o dokuz kişiden biri olabilmek
Tek söz, tek bir söz kalede bir uğultu halinde duyuluyordu artık: “Allah’a emanet olun kardeşlerim.” Güneş bir mızrak boyu yükselmiş ve kale komutanı, nöbetçilere kapıyı açmalarını emretmişti. İstolni Belgrad kalesinin devasa kapıları gıcırtıyla açıldığında dokuz atlı askerin bir yay gibi gerilmiş bedenleriyle karşılaştı düşman ordusu.
O sabah Macaristan’daki İstolni Belgrad kalesinde tanyeri bir türlü ağarmak bilmiyordu. Dokuz er, abdest alacak su bulamadıkları için teyemmümle kıldıkları sabah namazından çıkışta, ellerinde meşaleler tutan arkadaşlarının boyunlarına sarılıyordu teker teker. Helallik dileyen dillerine gözyaşının tuzu karışıyor, günlerdir yıkayamadıkları yüzlerinde, sakallarına doğru ıslak iki çizgi iniyor, düşen damlalar toprağın tenini sızlatıyordu.
Lakin ağlayanlar o dokuz kişi değildi. Onlar bilakis yüzlerinde tunçtan bir ifade, kendileriyle göz göze gelmemeye özen gösteren muharip yoldaşlarını teselli ediyor, metin olmalarını istiyorlardı. Gidenler kendileriydi ama kalanlar ağlıyordu. Pastırma yazı gibi bir sıcak yakıp kavuruyordu Macaristan ovalarını. İşte nihayet güneş, ıslak gözbebeklerine karşıki dağın üzerinden ilk mızraklarını göndermeye başlamıştı. Tek söz, tek bir söz kalede bir uğultu halinde duyuluyordu artık: “Allah’a emanet olun kardeşlerim.” Güneş bir mızrak boyu yükselmiş ve kale komutanı, nöbetçilere kapıyı açmalarını emretmişti. İstolni Belgrad kalesinin devasa kapıları gıcırtıyla açıldığında dokuz atlı askerin bir yay gibi gerilmiş bedenleriyle karşılaştı düşman ordusu. Atlarını ağır ağır dışarı sürdüler, biraz sonra kapının arkalarından sürgülendiğini ve demir mandalın yerine yerleştiğini duydular. Kalede kim varsa herkes surlara tırmanmış, tarihin çıldırdığı bu ana tanık olmak için sabırsızlanıyordu.
Başlarında Budin’in yeniçeri ağası bulunuyordu. Kendisine “Âdem Ejderhası” adını takmıştı arkadaşları. Yahya Ağa olan asıl ismi ancak resmi yazışmalarda kullanılıyordu. Kuşatılan kaleye yardım için koşup gelmişti yanına aldığı birkaç ‘deli’yle birlikte. Ne ki, geleli daha bir hafta bile olmadan kalenin sarnıcındaki suyun tükenmesi, bütün planlarını altüst etmiş, demir kuşaklı cihan pehlivanlarını mecalsiz bırakmıştı. Güneşin tepelerinde kazan kaynattığı anlarda kuyuların mermerlerindeki nemi yalayarak hararetini gidermeye çalışanlar bile görülüyordu. Girdikleri savaşların sayısını unutan askerler, surlarda bir süre cenk ettikten sonra yere yığılıyor, bayılacak hale geliyorlardı.
Peki bunun sonu nereye varacaktı? Ya kaleyi teslim edecekler ya da susuzluktan kırılacaklar mıydı? 10 bin askerin savunduğu bir kaleyi teslim etmekten ar duyuyordu İstolni Belgrad komutanı. Ama Almanlar kaleyi düşürünce kuyu başlarında kıvranan zavallı bahadırlar bulması daha mı onurlu bir manzara olurdu?
İlk teklif, düşman komutanından gelmişti. Kaleyi ‘vire’ ile teslim ederlerse hiçbirinin kılına dokunulmayacak, eşyalarıyla birlikte çekip gitmelerine izin verilecekti. Danışıldı, konuşuldu, tartışıldı ve barış görüşmesi yapmak için bir heyetin kaleye gelmesine karar verildi. Bunun için iki Osmanlı askeri Almanlara rehin verilecek, buna karşılık iki Alman askeri de kaleye alınacaktı. O zamanlar bir tür garanti anlamına geliyordu bu.
Heyet gelmiş, görüşmeler yapılmış ve ‘vire’ ile teslim şartları üzerinde mutabık kalınmıştı. Görüşmelere Budin Yeniçeri Ağası olan Âdem Ejderhası da katılmış ama misafir olduğu için komuta kademesinin işlerine karışmamayı tercih etmişti. Anlaşma imzalandı. Ertesi sabah kale teslim edilecekti. Lakin o zamana kadar ağzını açmayan Yahya Ağa, tam bu sırada söz aldı ve od düşürdü meclise:
“Kusura bakmayın, siz kabul edebilirsiniz ama ben sadece şahsım adına bu ‘vire’yi kabul etmiyorum. Başımı eğmiş, önüme baka baka kaleyi düşmana bırakıp gidemem ama kalede kalıp susuzluktan köpek gibi de ölemem. Yarın sabah önce ben tek başıma kaleden çıkacak ve düşmanla savaşacağım. Vire anlaşması, ancak benim mukadderatım belli olduktan sonra yürürlüğe girer. Tamam mı?”
Meclise bir meteor düşmüş gibi oldu. Alman heyeti, garip sözler sarf eden bu iki metre boyundaki adamın ağzından çıkanların tercümesini dinliyor, kale komutanı ise başını eğmiş, trajedisinin, başka hangi burçlara savrulacağını bilemediği satırlarını alnının kırışıklıklarıyla yazıyordu. Ama gerçek taş gibi ortadaydı: Yahya Ağa, ta Budin’den yardımına koşup gelmiş bu ‘Âdem ejderhası’, ‘Ben çıkacak ve tek başıma düşmanla savaşacağım’ diye diretiyordu. Onun bu çıkışı, etrafındaki adamları da etkilemiş ve sekiz yiğit daha, ölene kadar onun yanında olduklarını haykırmışlardı. Göz kapakları kelebek kanatları gibi açılıp kapanıyor ve anlaşmaya bir madde daha ekleniyordu: Bu anlaşma, Yahya Ağa ve sekiz arkadaşı kaleden çıkıp savaşlarını bitirdikten sonra yürürlüğe girecektir.
İşte şimdi kalenin kapısı önünde, düşman ordusunun karşısındaydılar.
Kaleden yanlarına aldıkları 500 tane demir okun bir tanesini dahi zayi etmeden etraflarını bir demir duvar gibi çevirmiş bulunan düşman askerinin üzerine boşaltıyorlardı. Her bir ok, çift kat zırhları bile deliyor, Alman askerlerinin kalplerini, ciğerlerini paralıyordu. Çember giderek daralıyor ve oklar tükeniyordu. Oklar biterse, kılıçlar devreye girerdi. O dokuz er, bu defa kılıçlarını çekip tam 40 bin askerin içine çılgınca daldılar. Ya vuruşarak safları yaracaklar ya da şehit olacaklardı. Alman komutanların hayret ve hayranlık dolu bakışları önünde dokuz koldan safların arasına dalan erlerin attığı sayhalar burçlarda yankılandı, yankılandı ve sonunda bir telin kopması gibi aniden kesildi. Budin Ejderhası’nın kolları budanmış gövdesi yerde yatıyor, son kez gözlerini açtığında başında birikmiş elleri mızraklı ve kılıçlı askerleri değil, hatta artık tepesine çökmüş güneşi de değil, Cânan’ını seyrediyordu.
Olanları kaleden ağlayarak seyredenler, utançlarından başları önlerinde topladılar denklerini ve çıkıp gittiler. Arkalarına son bir kez baktıklarında, Alman komutanın, bu muhteşem yeniçerilerin cenazelerini toplattığını ve saygıyla eğilmiş sancakların önünden geçirterek kalenin yakınlarındaki bir tepeye törenle gömdürdüğünü gördüler.
Ya o dokuz er, 90, 900, 9000 er olarak çıksaydı kapıdan, önlerinde kim durabilirdi dersiniz?
Osmanlı’yı o dokuz er yaşattı ve yaşatmakta bugün. Kaleyi ‘vire’ ile düşmana terk edenlerin yüzleri artık silik bir hatıradır şimdi. Ve o dokuz kişinin bize anlattığını hangi kütüphaneler hangi okyanuslarda yıkansa anlatabilir ki?
.
Kır zincirlerini Osmanlı!
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Kır zincirlerini Osmanlı!
Kendi tarihinden utanıp sıkılan ve onu bir hayal perdesinde, çarpık çurpuk resimlerinden izlemeyi tercih eden aydınların yaşadığı bir ülkede bu sözü söylemek dahi “hamaset yapmak” sayılıyor ama olsun.
Hamaset yapılacaksa yapılır, o ayrı. Utanılacak bir tarih varsa bile arkamızda, utanılmayacak bir tarih yapmak uğruna onun da karanlıklardan aydınlığa çekilip getirilmesi gerekmez mi? Osmanlı da zincirleri içerisinde, konuşmaya çalışıyor bizimle. Mühürlerini sökecek, zincirlerini çözecek birilerini bekliyor. İşaretler hep aynı şeyi gösteriyor. Osmanlı
gerçeği, heceleniyor.
Ne zamandır dilimin ucuna gelip duruyor, hep hafızamın karanlık mahzenlerine kilitliyordum onu. ‘Sus’ diyordum, ‘otur’ diyordum, ‘dur’ diyordum. Bıkıp usanmadan kalemimin ucuna gelip sırnaşıyor, gözlerini kısarak bana bakıyordu. ‘Tam bu’, demek istiyordu, ‘söylemek isteyip de söyleyemediğin ne varsa, bu sözde gizli’: Kır zincirlerini Osmanlı! Kendi tarihinden utanıp sıkılan ve onu bir hayal perdesinde, çarpık çurpuk resimlerinden izlemeyi tercih eden aydınların yaşadığı bir ülkede bu sözü söylemek dahi “hamaset yapmak” sayılıyor ama olsun.
Hamaset yapılacaksa yapılır, o ayrı. Utanılacak bir tarih varsa bile arkamızda, utanılmayacak bir tarih yapmak uğruna onun da karanlıklardan aydınlığa çekilip getirilmesi gerekmez miydi? Hem sonra hangi milletin tarihi sütten çıkmış ak kaşıktı ki? O anlı şanlı Aydınlanma düşünürü Montesquieu değil miydi zencilere, “Bu yaratıkların insan olduklarını varsaymamız imkânsızdır” diyen? O matematik dehası filozof Leibniz değil miydi “Şu Türklerin kafası var mı acaba?” sorusunun çengelini Avrupa’nın ufuklarına asan? Hindistan’da keyif için insan avlayanlar, Cezayir’de Sartre’ı isyan ettiren “kasaplar”, Amerika’nın nüfusunu 30’da 1’e indirenler kimlerdi acaba?
Emperyalizmin zirveye tırmandığı 19. yüzyılda hangi devlet direnebilmişti Düvel-i Muazzama’ya? Hindistan’dan Avustralya’ya, Amerika’dan Orta ve Güney Afrika’ya, Sibirya’dan Çin’e kadar işgal edilmedik delik bırakmayan Avrupalı emperyalistler, üstelik kendi kıtalarında, Avrupa topraklarının beşte birinde kök salmış olan bir gücü, Osmanlı’yı söküp atmakta acze düşüyorlardı. İşin garibi şuydu ki, dünyayı fethe çıkmış bir kıtanın sahipleri, kendi evinde Doğulu kom şusundan sürekli dayak yiyordu.
Kurtlara karşı kurtlaşmardan mücadele
Başta harikalar yaratarak uçan albatros, sonunda kanatlarını yere indirmiş ve akbabalar tarafından parçalanmıştır. Hikâyemiz böyle anlatıldı bize başkaları tarafından. Bir yükseliş ve bir çöküş. Ya sonra? Bu ‘çöküş’ senaryosunun bizi yerimize mıhlamaya ve ‘çakıldığın noktada dur’ ihtarına muhatap etmeye yönelik bir kurgu olduğunu neden düşünmüyoruz hiç? Denilecek ki, ‘Zaten Osmanlı çökmedi mi?’ Her siyasî organizasyonun bir ömrü olduğu gibi Osmanlı’nın da bir ömrü vardı elbette. Ve onun ‘organizasyonu’ çöktü sadece. Geride bıraktığı tarih, kültür, medeniyet ve siyasî birikim, hele hele Batı emperyalizmine direniş ruhu, en büyük miraslarımız oldu. (Kurtuluş Savaşı’nı Çanakkale’nin ruhuyla yapmadık mı?) Osmanlı’dan başka, Avrupalı güçlere direnmeyi başarmış, meydan okumalarına cevaplar geliştirmiş ve bundan da fazlası, Avrupalılar gibi olmadan, kurtlaşmadan kurtlarla mücadele etmenin yöntemini bulmaya çalışarak bu direnişi gerçekleştiren bir başka devlet çıkmamıştı. Kurtlaşmayı kabul etse, Petro sonrası Rusya gibi, sömürmeyi ve insanın değerini hiçe saymayı başarsa, yani Aydınlanmış olsaydı, belki bu kargaşadan daha kolay paçayı sıyırabilir ve gemisini bir süre daha yüzdürebilirdi. Ama nereye kadar?
Oysa Yunanlı yazar Dimitri Kitsikis, “Türk-Yunan İmparatorluğu” adlı kitabında gerçeği bütün dobralığıyla haykırıyor yüzümüze: “Osmanlı İmparatorluğu… Yunanlılar için “400 yıllık bir kölelik” dönemi değil, tam tersine, Yunan kültürünün kesin surette katkıda bulunduğu ve Yunanlıların övünç duymaları gereken, evrensel tarihin görkemli bir eseri”dir. Osmanlıların Yunanlıları ezdiği ve sömürdüğü iddialarını Yunan tarihindeki bir “kara leke” olarak nitelendiren Kitsikis, özet olarak şunu söylemektedir: ‘Eğer Osmanlılar gelip de bu bölgeyi hakimiyetine almasaydı, ne Yunanlı kalırdı, ne Yunanca ve ne de Yunan kültürü.’ Kitsikis’in bu iddiası şaşırtıcı mı gerçekten de? Sanmıyorum. Çünkü 1921’de Londra’da basılmış bir risalede, Yunanistan’daki Millî Üniversite’de hocalık yapan yazar William Miller, 18. yüzyılda Atinalıların sevecenlikle yönetildiğini, çok az vergi verdiklerini ve mahallî olarak özerk olduklarını yazıyordu. Keza Macarlarda Osmanlı dönemini tarihlerinin bir parçası olarak kabul etme yönünde bir uyanış geç de olsa başlamış durumda. Hatırlarsanız, geçenlerde bir Filistinli yetkilinin, Osmanlı’yı arkadan vurmakla ne büyük hata ettiklerini ancak şimdi anladıklarını itiraf eden bir demeci çıktı gazetelerde.
Tarihimiz yedi mühürlü bir kitap
Osmanlı Devleti zamanında unutulmuş tek bir dil yok; bir tek etnik ve dinî gruba “ayrımcı” muamelede bulunduğu iddia edilemiyor. Hatta eğer bugün Ortadoğu, Anadolu ve Balkanlarda bu etnik çeşitlilik ve millî kültürler yaşıyorsa, varlıklarını büyük ölçüde Osmanlı idaresinde geçirdikleri mutlu devirlere borçlular. Biraz Macar ve Çek tarihi okuyan anlar ne demek istediğimi. Osmanlı Devleti, bu coğrafyadaki halkları, başlangıçta Haçlı seferlerinin, sonunda da emperyalizmin darbesinden koruyan bir kalkan, bir şemsiye olmuş ve hiçbir zaman da emperyalizmle mücadelesine nokta koymayı düşünmemişti. Yine pek az bilinen bir hususu zikretmekte fayda var: Osmanlı Devleti, 19. yüzyılın ikinci yarısında Basra Körfezi civarını İngiliz nüfuzuna kapatmak için askerî seferler düzenlemişti. O sözüm ona ‘çökmüş’ halleriyle Kuveyt’in 1869’da, 1871’de Katar’ın, aynı yıllarda Yemen’in ve Suudi Arabistan’ın fethini gerçekleştirmişti Osmanlı birlikleri. İngilizler bundan rahatsız olmuştur olmasına ama ortada ‘Osmanlı’ gücü vardır ve bu güç, bölgeyi, ancak bir Avrupa kıyameti sonrasında, I. Dünya Savaşı’yla terk edecektir.
“Faust”da şöyle bir cümle vardır: “Dostum, geçmiş zaman bizim için yedi mühürlü bir kitaptır.” Osmanlı da zincirleri içerisinde, konuşmaya çalışıyor bizimle. Mühürlerini sökecek, zincirlerini çözecek birilerini bekliyor. Kitsikis bunlardan biriydi; F. Anscombe Basra Körfezi yerine ‘Osmanlı Körfezi’ denilmesini teklif ediyor kitabında. Daniel Goffman ise Batı-merkezli bir bakış yerine Osmanlı-merkezli bir bakışın gerektiğini söylüyor. İşaretler hep aynı şeyi gösteriyor. Osmanlı gerçeği, heceleniyor.
Artık dilimin ucuna gelip duran sözü azad ediyorum: Kır zincirlerini Osmanlı!
.
Avrupa’nın bilinçaltında Viyana korkusu
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Avrupa’nın bilinçaltında Viyana korkusu
Yalnız biz değiliz ‘Viyana kapılarından iki defa döndük’ diyerek bu şehri sembolik bir “kapı” hüviyetine büründüren.
Baksanıza, Avusturyalı bir siyasetçi de “1683 Sendromu”ndan söz etti ve ‘bunun modası geçmiş bir korku’ olduğunu söyledi. Ama, 6 Ekim’de cümle âlem gördü ki, henüz modası geçmemiş! Aradan geçen şunca zaman Avrupalıların korku duvarlarını indirmelerine yetmemiş. Tuhaflığı şurada bu korkunun: Biz bu 319 yılın kahir ekseriyetinde ‘gerileme’ halinde değil miydik? Hem de kime karşı gerilemiştik? Avrupalı güçlere karşı elbette. ‘Onlar bizi şöyle solladılar, belimizi böyle kırdılar, yarı sömürge haline getirdiler vs.’ nutuklarından geçilmiyor ortalık ama iş Avrupa kapılarını çalmamıza gelince, nedense o savaş meydanlarında hep yendikleri, ardından da diplomatik ve ekonomik entrikalarla ölümcül bir kıskaca aldıkları “Hasta Adam”, birden canlanıp ayağa kalkıyor ve Avrupa’nın ufuklarına bir heyula gibi dikiliveriyor. İyi ama bu derin korku neden? Neden Osmanlı’dan ve İslam’dan bu kadar korkmakta Avrupalılar? Hadi İnebahtı’ya, Viyana bozgunumuza kadarki kısmını anladık, haklılardı belki, ya şimdilerde ne oluyor Avrupa kamuoyuna? Hangi yarası kanıyor? Hangi kâbuslarını gölgemizin üzerine boşaltıyor?
Rüya da büyük, Jung da
Yıllar önce ünlü psikanalist Jung’un bir rüya yorumunu okuyunca ayılmıştım uykumdan. Nevroza müptela bir Fransız genci Jung’a, garip bir rüya gördüğünü anlatır. Genç, İspanya’nın Toledo şehrinde geçen karanlık bir yeraltı sarnıcına girip içindeki kupadan şehrin anahtarı demek olan hançeri almak istediğini görmüş rüyasında. Ancak yeraltı suyu karanlıkmış ve kupayı da bir yılan beklemekteymiş. Yılandan ürken genç, kendi yerine arkadaşını, yani gölgesini göndermiş. Ne var ki, arkadaşı da bu mağara, yılan ve karanlık sulardan oluşan ‘korkutucu’ atmosferden korkarak yukarı kaçmış. Buraya dikkat buyurun. Jung çok ilginç bir şekilde yorumluyor rüyayı. Sarnıcın dışı Hıristiyanlık, içi ise İslamiyettir. Bildiğiniz gibi yeraltı suları zaman zaman taşkın yapıp sele sebebiyet verir. Keza İslamiyet en azından iki kere Hıristiyan Avrupa kıtasını ele geçirmek üzere ‘taşmıştır’. (Birincisi Sicilya ve İspanya’nın ele geçirilmesinde (Endülüs), ikincisi ise Osmanlıların Balkanlar ve Doğu Avrupa fütuhatında.) Toledo şehri de bu bakımdan enteresandır. Çünkü İspanyolların Müslümanları kovması veya Hıristiyan olmaya zorlaması, İslamiyetin şehrin bodrumuna itilmesi sonucunu doğurmuştur. Ne var ki, “yılan” burada önemlidir, zira sağlığı ve canlılığı sembolize etmektedir ve yılanın varlığı, İslamiyetin ölmediğini, şehrin, dolayısıyla Hıristiyan Avrupa’nın altında yaşamakta ve zaman zaman da kendisini hissettirmekte olduğunu anlatmaktadır. Rüya deyip geçebilirsiniz belki ama, rüyayı yorumlayan kişi, Avrupa’nın bilinçaltını deşifre etmeye en ziyade ehliyetli kişilerden Jung olunca iş değişir. (Belki de Jung’u bunun için Freud’dan daha çok seviyorum.) Onun yorumunda İslamiyetle özdeşleştirilen karanlık ve ondan duyulan korkunun bir açıklamasını bulabiliyoruz çünkü. İslamiyet bir şekilde Hıristiyanlığın damarlarına kadar sızmıştır ve bundan kurtuluş da yoktur. Avrupa’nın, zannettiğimiz gibi, üstünde değil, altında, temelinde, hatta temelinin de altındadır İslam. Franco Cardini gibi İtalyan tarihçilerini okuduğumuz zaman (“Avrupa ve İslam”, Litera Yayıncılık) Avrupa’nın İslamiyet olmadan kurulamayacağını, Avrupa’nın bugün gerçekten kıymeti haiz bir tarafı varsa bunu doğrudan doğruya İslamiyete borçlu olduğunu daha iyi anlarız.
Bilgi İslam’dan gelir
Modern Avrupa’nın bilimsel ve Aydınlanmış bir kıta olarak asırlardır takdis edilip durulduğunu biliyoruz ama bu Avrupa’nın ‘Aydınlık’ını nereden almış olduğunu, hele “bilgi”nin Avrupa’daki “suyunun” nereden geldiğini sadece sezgi düzeyinde biliyoruz. Tereddütle söylediğimiz “Avrupa’nın üzerinde doğan İslam güneşi” tabiri sadece bir övünme vesilesi zannedilmiş, içerisine sokulduğumuz derin aşağılık kompleksi ‘Biz kim, Avrupa kim?’ mantığını egemen kılmıştır üzerimizde. Oysa araştırmalar Avrupalıların Avrupalılıklarını, İslam’a borçlu olduğunu güçlü kanıtlarla ortaya koyuyor. Nitekim Franz Rosenthal’ın “Bilginin Zaferi” (Ufuk Kitapları) adlı eseri, bize bilgiyi “bilgi” yapma ve medeniyetin taç kapısına layık görme şerefinin İslamiyete tescilli olduğunu belgeliyor. Rosenthal’ın sarsıcı tezlerinden birisi modern çağlarda bilgi’nin patentinin Müslümanlara ait olduğunu tescillemek ise, ikinci tezi, modern Avrupa’nın “bilgi”yi medeniyetinin göbeğine oturtma tavrının altında, İslamiyetin bilgiye verdiği ve asırlarca devam ettirip geliştirdiği değerin yattığıdır. Eğer bugün bir “bilgi toplumu”ndan söz edebiliyorsak bunun altında İslam medeniyeti yatmaktadır. Yatmaktadır, evet, bu söz buraya tam uydu. ‘Yatmak’, bir anlamda ‘uyumak’tır ve bu kısmen doğrudur. Lakin ‘altında yatmak’, üzerinde duran şeyin temelini ve varlık sebebini oluşturmaktır. Jung’un rüyada buldukları, Rosenthal’ın tezleriyle bir kere daha doğrulanmaktadır. Avrupa’nın altında İslam vardır ve İslam’ın verdiklerini çıkarttığınızda Avrupa’dan geriye kocaman bir soru işareti kalmaktadır. Bu soru işaretini hamasî bulduysanız yandınız sevgili okurlar, çünkü sizi şimdi benimkilerden daha ‘hamasî’ bir cümle bekliyor. Cümle kime mi ait: Thomas Green ve Gawin Lewis adlı iki ‘Batılı’ya. Buyrun beraber okuyalım ne dediklerini: “Gerçekte BATI MEDENİYETİ, AVRUPALI BARBARLAR İLE DOĞU’NUN BÜYÜK MEDENİYETLERİ ARASINDAKİ TEMASTAN DOĞMUŞTUR (A Brief History of the Western World, New York 1992, s. 45). İşte bu temasın sihirli dokunuşuyla medenileşen Avrupalılar, İslam’ı yeraltının karanlık sularına iterek kurtulacaklarını sanıyorlar ama İslam’la yeniden yüzleşmekten başka çareleri bulunmuyor ne yazık ki. Avrupa ancak İslamiyetle yüzleşmeye cesaret ettiği zaman gerçek “yüzünü” bulacak ve korkularından kurtulacaktır. Aksi halde, Avusturyalı siyasetçinin yahut Jung’un genç hastasının kâbuslarından sıyrılamayacak ve bir türlü şifa bulamayacaktır.
.
Sultan Osman nasıl “Genç Osman” yapıldı?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Sultan Osman nasıl “Genç Osman” yapıldı?
1622 Mayıs’ında Osmanlı padişahı II. Osman’ın henüz 18 yaşındayken feci bir şekilde öldürülmüş olması, onu, bir semaîde geçtiği gibi, “genç bir arslan” katına yükseltmekle kalmamış, Osmanlı tarihinin ilk büyük reformcusu, ilk milliyetçi padişah ve ilk laik yönetici gibi birbiriyle çelişen birçok etiketin karanlık labirentlerine de gömmüştür.
Kimdi sahiden de “bu” Genç Osman? Neler yapmak istemişti? Neden böylesi feci bir ölümle noktaladı hayatını? Ve neden ölümünden sonra bir laiklik kahramanı, bir milliyetçi “başbuğ”, bir büyük reformcu olarak kutsandı tarihçilerimiz tarafından? Dahası, çektiği acılar biz tarih tüketicileri tarafından neden bu kadar derinden hissedildi? Daha kışkırtıcı bir tarzda soracak olursak, tarihte yaşamış Sultan II. Osman ile tarih kitaplarımızdaki “Genç Osman”, birbirlerini tanıyorlar mıydı? Ya da şöyle sorarak ilginizi iyice kırbaçlayayım: Tarihçilerimiz bize II. Osman’ı “Genç” göstermek için hangi geçmiş zaman aynalarını kırdılar ve onu bize bu kırık aynaların arkasından seyrettirdiler yıllar yılı?
Baki Tezcan’ın “Osmanlı” ansiklopedisinin 7. cildine yazdığı “II. Osman örneğinde “ilerlemeci” tarih ve Osmanlı tarih yazıcılığı” başlığını taşıyan çarpıcı makalesi ile geçen eylül ayında TESEV’de yaptığı “II. Osman’ı Gençleştirmek: Osmanlı Tarihyazımı ve Türk Modernleşmesi” başlıklı konuşma kadar Gabriel Piterberg’in 2003’te California Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan “An Ottoman Tragedy” adlı değerli çalışması da, Genç Osman’ı artık farklı gözlerle değerlendirme vaktinin gelip çattığını hatırlatıyor bize. “Ne yani, Genç Osman’ı da mı elimizden alacaksınız? Bu kadarı da fazla!” diyenler varsa şimdiden gözlerini başka yazarlara çevirsinler derim. Bu köşe, yorulmayı göze alanların köşesi. (Ne dersiniz, bilmem, bu köşenin girişine şöyle bir yazı asmayı düşünüyorum: “Dünyada kolay bir şey yoktur, bizim için birileri tarafından kolaylaştırılmış şeyler vardır. Biz, kolaylaştırılarak ağulanan beyinlerimizi, zorlaştırarak iyileştiriyoruz.”)
Sultan Osman nasıl “genç”leşti?
Önce Baki Tezcan’ın ana tezini onun ağzından aktarmak istiyorum: “17. yüzyıl tarihçilerinin büyük çoğunluğu Osman’ın katlini şiddetle kınamış olsalar da kendisinin tahttan indirilmesini çok başka bir çerçeveden izlemişlerdir. Osman gençtir, tecrübesizdir, inatçıdır; kendine çok kötü akıl hocaları seçmiş ve onların olumsuz etkilerinden kurtulmayı becerememiştir. Kendisine karşı harekete geçen askerin yaptıkları ise 17. yüzyıl tarihçilerinin çoğunca meşrû gösterilmeye çalışılır… Buna karşılık 20. yüzyılda Osman’ın hal’i ve katli, 17. yüzyılın başlarında yeşermeye başlayan Osmanlı reform hareketinin gerici çevrelerce daha doğmadan öldürülmesi olarak sunulur. Bu bakış açısına göre II. Osman Türk yenileşme hareketinin atası ve Mustafa Kemal’in reformlarını üç asır öncesinden başlatmayı hedefleyen bir kahramandı.” Tezcan’a göre, 17. yüzyıl tarihçilerinin “Hâile-i Osmaniye” dedikleri Genç Osman’ın öldürülmesi olayına yaklaşımları, 19. yüzyıl sonundan itibaren tamamen değişmiş ve II. Osman’ın kafalarımızdaki imajı, neredeyse bir devrim geçirmiştir. Peki bu “devrim” nasıl gerçekleşmiştir? Cevap, Sultan Osman’ın “gençleştirilmesi”yle… Burada bir parantez açarak devrimin tarihçilerimizi nasıl etkilemiş olduğunu gösterelim. Mesela Yılmaz Öztuna’ya bakarsanız, Genç Osman, “Türkiye tarihinde ilk ciddi yenileşme hamlesinin kahramanı”dır ve o tarihten bugüne kadar Türk tarihinde muhafazakârlık ve inkılapçılık çatışma halindedir. Osman, “Yeniçeri ve Kapıkulu Ocakları’nı ilga ederek bunların yerine Anadolu, Suriye ve Mısır Türklerinden kurulu… yeni bir piyade sınıfı kurmak istiyordu.” Dikkat edilirse, burada Sultan Osman’ın reformcu yönüne, bir miktar da milliyetçilik ilave edilmiş bulunmaktadır. Anadolu, Suriye ve Mısır’daki “Türkler”den müteşekkil bir ordu kurulması, ister istemez tarihçimizin içindeki millî duyguları ateşlemekte ve II. Osman’dan hem bir erken yenileşme öncüsü, hem de milliyetçi bir önder heykeli yontmak istemektedir.
Şimdi tarihçilerimizin tarihle nasıl oynadıklarına dikkat edilsin. Öztuna ve benzeri birçok tarihçinin zikrettikleri yeni asker toplama kararında sadece Türkler veya Türkmenler zikredilmekte iken, gerçekte Sultan Osman’ın bu orduya Kürtler ve Araplardan da asker yazmak istediğini söylüyor kaynaklar. Peki neden “Kürtler ve Araplar” kısmı atılmıştır onun bu “proje”sinden? Genç Osman’ı milliyetçi ve Türkçü bir padişah olarak yeniden kurgulamak maksadıyla elbette. Böylece steril, temiz bir Türkçü ve reformcunun, ve dahi “Şeriatçı olmayan” laik bir padişahın (onun bazı fetvaları, şeyhülislamın gözü önünde yırtıp attığı bilinmektedir) Osmanlı tarihindeki izlerini yakalamış olacaktık!
Bu yolun diğer bir yolcusu ise İsmail Hami Danişmend’dir. Ona göre, Genç Osman bu konuda yalnız Türklerin değil, 18. ve 19. yüzyıllarda ortaya çıkacak laiklik ve milliyetçilik fikirlerinin de öncüsüdür. Nihayet Stanford Shaw, Genç Osman’ı Atatürk’ün 300 yıl önceki öncüsü olduğunu söylemeye kadar vardırmıştır işi. Oysa Sultan Osman’ın ne laiklikten haberi vardır, ne milliyetçilikten ve elbette ne de Kemalizmden. Tezcan’a göre bu gerçekten de Sultan II. Osman’la hiç ilgisi bulunmayan “gençleştirilmiş Osman” portresi, büyük ölçüde, romancı ve popüler tarihçi Mizancı Murad’ın eseridir. Özellikle 1908 Jöntürk Devrimi, Osmanlı sisteminde yapacağı reformlarda, ideolojik bir ata (öncü) arayışı sırasında rastladığı Mizancı Murad’ın bu “Genç” Osman profiline dört elle sarılmıştı (ne de olsa “Jöntürk”, Genç Türk demekti). Böylece Jöntürkler safına katılan “bu” Genç Osman, Cumhuriyet dönemindeki inkılap masasına üç kere vuran ruhlardan birisi olmuş ve bu dönemde bir kere daha “gençleştirilmiştir”. Jöntürk ve Cumhuriyet devrimlerinden çifte su alan Genç Osman ise, inkılabın “Şeyh-i Ekberi” ilan edildiğinden habersiz bir şekilde, belki de asıl feci ölümün tarihçilerin elinde gerçekleştiğine yanarak dönmektedir kabrinde.
Sultan Osman iki defa öldürülmüştür böylece. Birincisinde, yeniçerilerin elinde, Yedikule zindanında, ikincisinde, tarih kitaplarımızda. Hangisinin onun ağırına gittiğini ise varın siz düşünün.
.
Osmanlı yalnız savaşmaktan mı anlardı?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı yalnız savaşmaktan mı anlardı?
Osmanlı, askerin egemen olduğu bir devlet miydi? Savaşmaktan başkabir şey bilmez miydi?
Savaşmak ilk işi, yönetmek ikinci işi mi olmuştu? Değerli tarihçi Rhoads Murhpeş, bütün bu iddiaların tarihçilerin marifeti olduğunu, aslında Osmanlı Devleti’nin hiç de zannedildiği gibi “yağmacı” ve “savaşçı” bir devlet olmadığını ortaya koyuyor. Eğer Osmanlı Devleti sadece savaşmayı bilen bir devlet olmuş olsaydı, 18. yüz-
yılınbüyük felaket yıllarında dahi halkın üzerindeki vergi yükünü azaltma yönünde mali tedbirleri gündeme getirir miydi?
Recep Peker’i tanıtmama gerek var mı? Hani şu Tek Parti devrinin dehşetli ideologu; Şeyh Sait İsyanı’nda Başbakan İsmet İnönü’yü “yumuşak” davrandığı için kınayarak bakanlıktan istifa eden, hatta üçüncü defa seçildiği CHP genel sekreterliğinde Atatürk’e bile yeterince “Atatürkçü olmadığı” için kafa tuttuğu için görevden alınan bu “aşırı inkılapçı”, 1946’da İnönü tarafından başbakanlığa getirilerek tasfiye edilecek ve istifasından 3 yıl sonra, 1950’de ölecektir.
Peker ölmüştür ama kendisini ‘ölümsüzleştiren’ bir eser bırakmıştır kitaplık raflarına: “İnkılâp Dersleri”. Milliyetçiliğin milleti inşa etmeye soyunduğu demlerdir ve mitolojideki Prokrustes gibi, uzun boyluların bacakları kırılarak, kısa boyluların bacaklarından çekilip uzatılarak İnkılap İdeolojisi’ne uygun adamlar imali rağbettedir. Bunun için de üniversite ve yüksek tahsil gençleri için çeşitli dersler ve konferanslar düzenlenmekte, böylece “Türk ana inanış istikametini” onlara “aşılamak” ve kafalarına “yerleştirmek” için Osmanlı tarihi ve yeni kurulan Cumhuriyet rejimi hakkında “muayyen bir fikr-i sabit” inşasına girişilmektedir.
Peker’in 1934-35 yıllarında verdiği “İnkılâp Dersleri”, sıkı bir Osmanlı eleştirisiyle, ne eleştirisi, karalamasıyla başlar. Matbaa ülkemize 300 yıl kadar geç geldiği için medeniyet hamlelerinden geri kaldığımızı söylemekte, 1770 Çeşme Baskını sırasında Osmanlı idaresinin “yüz kızartacak” derecede cahil olduğunu vurgulamakta ve Cumhuriyet’e, geçmişten kala kala bir “çöl”ün kaldığını ileri sürmektedir.
Peker, şu epeyce yaygın basmakalıp hükmü bir kere daha tekrarlamaktan çekinmez: “OSMANLI DEVRİNDE BİZİM BÜTÜN MARİFETLERİMİZ HEMEN HEMEN HARP SANAYİİNE İNHİSAR ETMİŞ OLDU. Geniş sınırları korumak ve onun içinde tutunmak gerekti. Bunun için top, tüfek, barut ve deniz harp vasıtaları yapmak lazımdı. Bu çeşit sanatlar epeyce ilerlemiş bulunuyordu. Bir zaman geldi, bu vasıtalar da daha derin ve yeni bilgi ve teknik istedi. Bunlardan mahrum olan imparatorluk harp vasıtalarını ve harbi yapmakta geri kaldı, yalnız silah ve boğuşma vasıtalarını kullanmakta büyük kudret sahibi olmak, muvaffak olabilmek ve emniyetle yaşayabilmek için hiçbir devirde yeter bir şey değildir. Bunun için vasıtadan başka ve ondan önce yenmek tekniğine, yenmek hırsına ve heyecanına malik olmak şarttır.”
Ne yazık ki, Peker, bu “idealist” düşüncelerinde yalnız kalmamıştır (idealisttir, çünkü maddi şartlardan ziyade “hırs” ve “heyecan”a bağlamıştır kudret sahibi olmayı). Sonraki yıllarda gerek sol, gerekse liberal kesimler, hatta bazen Osmanlı zaferlerini abartmaya kalkan milliyetçiler ve İslamcılar, Osmanlı’yı bir “savaş makinesi”nden ibaret gösterme yarışına katıldılar. Zaferler, fetihler ile acı yenilgiler, ağır hezimetler ve bozgunlar… Bu terimler şabloncu ve “skor tabelası”na oynayan tarihçiliğimizin iflah olmaz kapanları oldu. Elbirliğiyle Osmanlı’yı dev bir savaş makinesinin giderek köhneyen yağlanmamış çarklarına teslim etmiş olduk. Ne diyelim, hayırlı olsun!
“Savaşçı Osmanlı” fikrini, çok geniş bir yelpazede gerek aydınlar ve gerekse kitle, bağrına basmış ve Osmanlı Devleti’nin “askerî” bir devlet olduğu fikri, adeta bir kanun gibi tartışılmaz hale gelmiştir. O zaman Peker’in Kemalist iddiası nasıl oldu da bu derece yaygın bir kabule mahzar oldu topraklarımızda? Bir Venedikli, bir Rus, bir Avusturyalı söylese anlamlı olabilecek bu basmakalıp yargının beyinlerimizde yıllardır attığı voltaya “dur!” demenin zamanı gelmedi mi daha?
Osmanlı’ya asker hakem değildi!
Gelin görün ki, beynimizdeki zincirlerin bile farkına varmayacak kadar ağır bir hissizlik hastalığına duçar olmuşuz. Birilerinin gelip bize, onun hangi zincirlere bağlı bulunduğunu hatırlatması gerekiyor. Bu “birisi”ni, bu hafta köşeme davet ediyorum izninizle. Birmingham Üniversitesi öğretim üyesi Rhoads Murphey, 1999’da UCL Press tarafından basılan büyük emek mahsulü kitabı “Ottoman Warfare, 1500-1700″de Osmanlı tarihine Batılı gözle bakma alışkanlığımızın bizi zamanla nasıl “Batı gemisi”ne çalışan birer “forsa” haline getirdiğini parlak örneklerle ortaya koyuyor ve Peker’in yukarıdaki sözlerine 65 yıl sonra cevap yetiştiriyor: “TARİHİNİN HİÇBİR DÖNEMİNDE OSMANLI SİVİL TOPLUMUNA ASKERÎ KURUMLARIN EGEMEN OLDUĞU SÖYLENEMEZ.” Ne demek bu şimdi? Ne güzel biz bize Osmanlı’nın asker bir millet olduğunu, devletin de askerlikten daha iyi hiçbir şeyi beceremediğini, önce yağma yaparak geçindiğini, ganimetlerin kaynağı kesilince bu defa kendi halkını soymaya başladığını söylüyor ve eğleniyorduk. Pişmiş aşa su katmak buna denmez de neye denir?
Murphey devam ediyor inatla: “Hatta Osmanlı İmparatorluğu’nun engin yüzölçümü dikkate alındığında askerî güçlerin, devletin bekasında asgari düzeyde bir rol oynadıkları bile söylenebilir. 16. yüzyıl sonlarında nüfusu 20 milyonu aşan bir imparatorluğun bu kadarcık [70 bin civarında] sabit askerinin bulunması, çağdaşlarıyla kıyaslandığında mütevazı kalmaktadır.” Mesela, aynı yıllarda sahip olduğu sabit asker sayısı Osmanlılarınkinden çok daha fazla olduğu halde kimse Habsburglara asker-egemen devlet gözüyle bakmamaktadır. Neden? Onlar “medenî”, biz “barbar” olduğumuz için mi yoksa?
Kaldı ki, Linda Darling’in tespit ettiği gibi, askerliğe bu kadar takıntılı bir devletin 17. yüzyıl gibi her açıdan sıkıntılı bir döneminde pazarlığa açık ve esnek bir vergilendirme politikası izlemesinin mantığı bizi şaşırtmalı değil midir asıl? Bu, yaralı halkının gönlünü kazanmak için olduğu kadar, ekonomik durumunu düzeltmeye dönük bir tedbirdir ve son derece “sivil” bir bakış açısının ürünüdür. Oysa aynı dönemde Avrupa’da “ejderha devlet”, halkın cebindeki paraya dikmiştir gözlerini ve bu yüzden İngiliz Maliyesi’nin adı, halk arasında Bin Gözlü Dev’e çıkmıştır. Gözlerimizi kamaştıran ve yetişemediğimiz için dövünüp durduğumuz Batı medeniyetinin parlak aynasının arkasında böyle bir kara tabaka sırıtmaktadır.
Neyse, Recep Peker’in yanlış hesabı geç de olsa Birmingham’dan dönmüş bulunuyor.
.
Başbakan Baltacı, Katerina iftirasına kurban gitti
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Başbakan Baltacı, Katerina iftirasına kurban gitti
Aradan 300 yıla yakın bir süre geçmiş ama bir türlü unutamamışız Prut’u. Sonradan karşısında ağır yenilgilere uğrayacağımız ve bir anlamda Osmanlı Devleti’nin ikbal yıldızını karartan bu kuzey güneşini söndürmek elindeyken, fırsatı tepen Baltacı Mehmed Paşa’ya atmadığımız iftira kalmamış: Yok rüşvet aldı, yok Petro’nun nikâhsız eşi Katerina’yla beraber oldu, yok budala, yok hain, hatta “hıyanet üstü bir felâket seciyesinin sahibi” (bu hükmü vereni eminim hemen tanımışsınızdır).
Bizim talihsizliğimizin, tarihteki olayların neden-sonuç zinciri üzerinde durup mantığını kavramaya çalışmaktansa manşetlere takılmak olduğu, “Katerinalı” köşe yazılarında her geçen gün biraz daha düşen seviyeden belli değil mi? Baltacı-Katerina örneği bu talihsizliğin bariz bir misali olarak sakız gibi çiğneniyor. Putin’in gazetecilerimize verdiği demeç de buna tuz biber ekti.
KİM İFTİRA ATTI?
Tarihteki hadiseler bir boşluk içerisindeymişcesine çevresinde kopan kıyametlerden jiletle temizlenerek ele alınamaz, alınırsa böyle kötürümleşir işte. Bir defa Osmanlı’da kendine mahsus bir siyaset dünyası olduğunu bilmemiz gerekir. Belki partiler, dernekler, baskı grupları yoktu bugünkü anlamda. Ama iktidarın olduğu yerde kavga da, kavganın tarafları da eksik olmadığından siyasî dengeler her an değişebiliyor, arkasına daha büyük sosyal, askerî, siyasî, diplomatik veya saray-içi güçleri alabilen paşalar (“parti başkanları”) hükümeti kuruyor, bu arada iktidardakileri ve onlardan nasiplenen kadroyu tasfiye ediyorlardı. Ezeli iktidar savaşı, tıpkı bugün olduğu gibi, zaman zaman geriliyordu.
Bu savaşta yer alan tarafların temsil ettikleri çıkar grupları, ümitlerini onlara bağlamış kesimler vardı ve her şeyden önce, AKP gibi güçlü bir destekle iktidara gelmiş olsa bile desteği korumak ve muhalefete aman vermemek için tetikte durmak gerekiyordu. En ufak bir açık verdiğinizde partilerin, mesela yeniçerileri kullanarak, muhalefeti ayağa kaldırması, an meselesiydi; sonuçta yaptığınız iddia edilen şey, ihanet kapsamında değerlendirilirse kelleyi vermek işten bile değildi. Bu yüzden iktidarın merkezi olan padişahı belli bir yönde etkilemek için çeşitli kampanyalar düzenlenir, buna, rakip cephe karşı kampanyalarla cevap verirdi. Yükselmek ve muktedir olmak isteyenler ile onlara aman vermemek için çırpınan güçlerin ezelî dansını seyrederiz tarihte. Osmanlı tarihi de bu “danslar” bakımından son derece zengin bir repertuvar sunar bize.
PRUT VE AB’YE GİRMEK!
Şunu belirtelim ilk olarak: Baltacı’ya atılan iftiraların Rusya’ya savaş açma yanlılarından geldiği açık. O zaman temel sorumuzu soralım: Rusya’ya savaş açılması kimlerin çıkarınaydı? Stanford Shaw ve İ. H. Uzunçarşılı okunduğu zaman bu rakip partinin kimlerden oluştuğu anlaşılıyor:
1) Demirbaş Şarl: Rusya’yı Osmanlı’ya ezdirip Baltık’a tek başına egemen olmak istiyordu. Ama Şarl’ın ikide bir burnunu hükümet işlerine sokmasından hoşlanmayan Baltacı, onun Osmanlı’nın başından gitmesi için hususi bir madde koydurmuştu Petro’yla yaptığı antlaşmaya.
2) Devlet Giray: Rusya içlerine yaptığı akınlardan ganimetle dönmeye alışmış olan Kırım Hanı, Karlofça’da kaybettiği bu hakkı geri almak istemiş ama Prut’taki antlaşmayla ondan yine mahrum kalmıştı.
3) Rusya’nın genişleyip kendi topraklarını ele geçireceğinden korkan Lehistan ve Venedik elçileri.
4) Baltacı partisinin ayağını kaydırmak için fırsat kollayan Gürcü Yusuf Paşa ve Damat Ali Paşa ekibi.
Bu ana muhalefet partisinin karşısında Rusya ile savaşmanın değil de, Venedik’le savaşıp Karlofça’nın intikamını almanın devletin daha büyük çıkarı bulunduğu tezini savunan Baltacı ve ekibi ise III. Ahmed’in annesi Gülnuş Emetullah Sultan ile Venedik’in kendi nüfuz alanlarına tecavüzünü önlemeyi planlayan Fenerli Rumlardan oluşuyordu.
İşte Osmanlı iktidarının bu iki cephesi Prut’ta karşı karşıya geldi ve çarpıştı. Hiç ümit edilmediği halde Baltacı, savaşı kazandı. Baltacı’nın kafasındaki Viyana Bozgunu’nun acı hatıraları, onu barış teklifini hemen kabul etmeye zorladı. Böylece muzaffer bir Sadrazam sıfatıyla dönecekti İstanbul’a. Büyük bir koz elde etmişti ve döner dönmez Damat Ali Paşa ve ekibinin tasfiyesine girişecek, Şarl’ı ülkesine gönderip ondan kurtulacak, Devlet Giray’ı görevden alabilecek ve nicedir Mora yarımadası ve Yunanistan’ı işgal etmiş olan Venedik üzerine yeni bir sefer açabilecekti.. Petro, onun dış politikasında bir parantez olmuştu ama artık bu parantezi kapamıştı. Şimdi nasıl AB’ye girersek elimize içeride büyük bir koz geçer diye düşünülüyorsa, 1711’de de Prut böyle bir avantajdı Baltacı’nın elinde.
PRUT’TA İKTİDAR SAVAŞLARI
İşte iftira kampanyası, zafer kazanmış Sadrazam daha Edirne’ye gelmeden başlamıştı bile. Cevdet Paşa İstanbul’da nasıl bir oyun döndüğünün pekala farkındadır:
“İstanbul’da bulunan erkân-ı devlet ve tahta yakın olanlar Baltacı’nın tasfiyesine uğrayacaklarından korkarak ‘Böyle fırsat ele girmiş ve Rusya ordusu bütün bütün imha olunabilecek surete gelmişken Sadrazam Rusyalıdan rüşvet alarak sulha rıza verdi’ diye görevden alınması için çalışmışlardı. Lakin Sultan Ahmed Han hazretleri ‘Böyle gazada bulunmuş vezirin ödüllendirilmesi gerekirken azli münasip değildir’ diye reddetti. Bunun üzerine akla hayale gelmedik iftiralar ilave ederek nihayet İstanbul’a gelmeden Baltacı’yı azl ve sürgün ettirdiler. Gerçi o bu iftiralardan uzak ise de…”
Baltacı görevden alınmış ve Rusya’ya savaş açma taraftarları kazanmıştır şimdilik. Ancak bu ekibin hükümetteki ömrü sadece birkaç ay sürmüş, Padişah, Şarl ve yandaşlarının İstanbul’daki iktidarını kırmak gerektiğine karar vererek işin başına geçmiş ve yeni bir sefer açmış ama sonuçta bir antlaşmaya imza atmıştır Ruslarla. Baltacı’nın maddelerini netleştirmekle yetinen bu antlaşma, İstanbul’daki İsveç-Venedik-Lehistan-Kırım Bloku’nu parçalayacak ve ardından tasfiyelere başlanacaktı. Önce Demirbaş Şarl ülkesine yollandı, Devlet Giray görevinden alınıp Sakız’a sürgün edildi. Böylece Osmanlı sarayında Rusya ile savaş isteyen ve bunun için Baltacı’ya iftira atıp onu gözden düşüren partinin beli kırılmıştı. Venedik’le savaş isteyen grup, yoluna, Baltacı olmadan devam edecekti. Baltacı’nın iktidara yürüyüşü engellenmişti ama onun politik hedefleri, daha o ölmeden yeniden iktidara taşınmıştı. Ya, sevgili okur, anlamak istiyorsak, geçmişe böyle cıvıltılı bakışlar fırlatmamız gerekir. Böyle bakmayınca tarih tat vermez ve her şey ya mat ve heyecansız ya da karmaşık görünür.
.
Katerina’nın ‘baltası’ tarihimizi nasıl kesti?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Katerina’nın ‘baltası’ tarihimizi nasıl kesti?
Prut’ta Rus Kraliçesi Katerina’nın kocasını ve ordusunu kurtarmak için Baltacı Mehmed Paşa’nın çadırına kadar geldiği ve orada Paşa’yı “ikna ettiği” söylentisi yeni bir raunduyla yine gündemde. Aslında büyük bir gazetede çıkan Putin’in Rus kaynaklarında hadisenin başka türlü anlatıldığı yolundaki açıklaması da, bizim söylentimiz kadar hatalıydı. Göz göze dahi gelmemiş olan Baltacı ile Katerina’nın etrafına ördüğümüz bu ateşten çemberi ne zaman kıracağız? Tarihimizin karanlık bir sayfasını daha aralıyoruz bugün…
Putin ülkemize gelemedi ama tarihteki tartışmaları, akıncı kolları olarak medyamıza göndermiş görünüyor. Koskoca bir devlet başkanına sorulan soruya ve alınan cevabın yansıtılmasına bakan biri, bu ülkenin tarihle yatıp tarihle kalktığını sanır. Galiba sorulması gereken soru tam da burada gizli: Tarihi nasıl bu kadar kolay kurban ediyoruz?
Ne zaman Rusya’dan bahis açılsa diller çözülüverir ve Sadrazam Baltacı Mehmed Paşa’nın Deli Petro’nun karısı Katerina ile nasıl “iş pişirdiği” ve elbirliğiyle Osmanlı’ya nasıl ihanet ettikleri ballandırır sohbeti. ‘Keşke Baltacı, o zevk gecesi uğruna avucuna düşmüş olan Petro’yla ordusunu serbest bırakmasa ve gelecekteki büyük kuzey tehlikesini oracıkta imha etseydi vs.’
Tarihteki hadiseleri tek değişkenle izaha bayılmamızın anlaşılır bir sebebi var: Zihin tembelliğimiz. Bu yüzden bir televizyon reklamı süresini aşan açıklamalardan köşe bucak kaçıyor, ‘İşin içerisinde fark etmediğimiz incelikler olamaz mı?’ sorusunun yanımıza yaklaşmasına zinhar izin vermiyoruz. Bu da, “Baltacı-Katerina derbisi”nde olduğu gibi muhteşem bir sığlıkla ödüllendiriyor bizi.
Putin de yanılır
Ertuğrul Özkök, 2 Eylül 2004 tarihli Hürriyet’te Putin’le aralarında aynen şu konuşmanın geçtiğini yazmış:
“Sohbetin sıcaklığına ve samimiyetine sığınarak bir şaka yapıyorum: -…Şu Katerina-Baltacı Mehmed Paşa olayı. Bize anlatılana göre, Osmanlı ordusu, Rus ordusunu imha edecekmiş. Ama Katerina ile Baltacı arasında bir mesele olmuş ve Katerina Rusları kurtarmış. Ama siz böyle değil diyorsunuz. Başkan Putin yüz hatlarını hiç değiştirmeden, aynı ciddiyetle bu olayı izah ediyor: -Bizde bu olay başka türlü biliniyor. Rus ordusu kuşatma altındayken, Katerina kuşatmayı yöneten komutana rüşvet vermiş. Tüm kadınların takılarını zorla toplatmış ve kendi mücevherleriyle birlikte paşaya rüşvet olarak vermiş. Böylece Türk kuvvetleri, Rus askerlerini savaşmadan serbest bırakmış. Bu olaydan sonra Petro, özel olarak kadın nişanı çıkarmış. Adını da ‘Kutsal Katerina’ koymuş. Petro, Moskova’ya döndüğünde ilk eşini manastıra sürgüne gönderip Katerina’yı kendisine eş olarak almış.”
Ben Rusların tarihlerini iyi bildiklerini sanırdım ama yanılmışım. Şimdi Putin’in bu konudaki hatalarını tek tek düzeltelim:
1) Katerina’nın bırakın rüşvet vermeyi, Baltacı Mehmed Paşa’yla görüştüğü rivayeti bile bizim “aşna fişna” iddiamızdan daha sağlam değil. Bir Kraliçe’nin kalkıp da Sadrazam’ın çadırına gitmesi, en başta güvenlik mülahazasıyla sakıncalıdır. Gerisini siz düşünün.
2) Kocasını ve ülkesini kurtarmak için harekete geçen Katerina’nın -kendi mücevherleri haricinde- zengin subaylardan borç istediği, onların da eşlerinin mücevherlerini toplayarak kendisine verdikleri doğru. Ama onun bu “hediyeleri” Paşa’ya rüşvet olarak verdiği yanlış. Her şeyden önce Dışişleri Bakanı Şefirov gibi aracılar devredeydi. Sonra görüşmelere Baltacı’nın çadırında değil, yardımcısı Osman Ağa’nın çadırında nokta konulmuştu. (Sadrazamı barış yapmaya ikna eden, hatta zorlayan kişi, yardımcısı Osman Ağa’ydı.) Nitekim İstanbul’da Osman Ağa’nın hazinesi içinde Katerina’nın yüzüğü ile Moskova’da basılmış 20 bin altın bulunmuştu. Yani rüşveti alan kişi Baltacı değil, yardımcısı Osman Ağa’dır ve bunu bize, olayları o sırada Osmanlı çadırında bulunan İsveç Kralı’nın yaveri Ponyatovski’den dinleyen Voltaire haber vermektedir! (Allah’tan ki Baltacı’nın Voltaire gibi bir Doğrucu Davut’u varmış.)
3) Petro’nun Moskova’ya dönüşünde Katerina’yla evlendiği doğru. Doğru olmayan taraf ise ilk eşini “bu sırada” manastıra kapattığı bilgisi. Putin unutmuş olabilir lakin bu manastıra kapatma olayı, Prut’tan tam 11 yıl öncedir. İlginçtir, Evdoksiya Lopuhina adını taşıyan bu ilk eşi, Petro’nun “gâvur” adetlerini Rusya’ya getirmesine şiddetle karşı çıkıyor, onun Avrupaî kıyafetler giymesine, bir “Rus” gibi davranmayışına, dil ve zihniyetindeki değişmeye sürekli itiraz ediyordu. Bir başka deyişle Petro’nun “delilikler”ine tahammül edemiyor, onun Rusya’yı dejenere ettiğine inanıyordu. Yatak odasındaki bir muhalefete tahammülü olmayan Petro da onu 1700 yılında Suzdal’da bir manastıra kapattırmış ve bir rahibe gibi çarşafa sokmuştu! Üstelik de saçlarını sıfıra vurdurarak!
Baltacı’yı yakan kim?
Gelelim “bizimkiler”e! Henüz güllelerin vızır vızır başların üzerinden uçtuğu bir ortamda, üstelik bir Kraliçe, düşman ordusunun karargâhına kadar gelecek ve Sadrazam’la, orada olduklarını bilen on binlerce insanın içinde baş başa bir gece geçirecekler! Bunu düşünmek dahi komik geliyor insana. Bir evde bile çoluk çocuktan saklanan bir ilişkiyi, 200 bin kişilik mahşerî bir kalabalığın ortasında, üstelik yaşını başını almış bir Sadrazama yakıştırmak kadar manasız bir durum tasavvur edilebilir mi?
Son derece hassas birisi olan Baltacı Mehmed Paşa, kendisiyle görüşmek için gelen Dışişleri Bakanı Şefirov ve Mihail’in hediyelerini dahi özellikle bir iftiraya kurban gitmemek için herkesin ortasında almış ve bu hediyeleri de dönüşünde hazineye beyan etmiştir. Nitekim şüphe üzerine yapılan soruşturmada, Osman Ağa’nın rüşvet aldığı ortaya çıkmış ve derhal idamla cezalandırılmıştır. Malum “mesele”den dolayı Baltacı’ya tek bir sual dahi sorulmadığı anlaşılıyor.
Bütün bunlardan sonra ‘İyi güzel de Baltacı-Katerina söylentisi nereden çıkmış öyleyse? sorusu hâlâ cevaplanmadı’ diyorsanız, söyleyeyim: Bize Rusları ezdirmek isteyen, böylece Baltık Denizi’nde rakipsiz kalmaya çalışan İsveç Kralı Demirbaş Şarl’ın, en büyük hasmı Petro’yu yok edeceği sırada serbest bıraktıran Sadrazam’a attığı bir iftira olduğu açık değil mi bunun? Nitekim Demirbaş Şarl, Prut’tan dönüşte Baltacı’yı saraya şikayet ede ede başını yiyecektir. Baltacı’nın suçu, Prut’taki antlaşmaya, Demirbaş Şarl’ın İsveç’e dönmesi için hususi bir madde koydurmuş olmasıdır! Bilmem anlaşıldı mı şu “mesele”?
Petro, Vahideddin, Atatürk aynı kaplıcada
Prut’ta yapılan antlaşma, diplomatik bir başarı sayılmazsa da, Rusların Karlofça’da bizden kopardıkları Azak ve Taganrog kalelerinin geri alınması, Karadeniz’den Rus filosunun temizlenmesi gibi küçümsenmeyecek kazançlar da getirmişti. Nitekim bu antlaşma, Petro’nun sıcak denizlere inme hayallerine son vermiş ve ona Osmanlıların kolay lokma olmadıklarını göstermişti. Petro, bundan sonraki bütün gayretini kuzeyde İsveç ve güneyde İran’a yöneltecektir.
Petro, “güneydeki Petersburg” yapmaya hazırlandığı Azak kalesinin elinden çıkmasına fazlasıyla üzülmüş ve geçirdiği depresyondan sonra soluğu Avusturya’daki Karlsbad kaplıcalarının şifalı sularında almıştı. İki yüzyıl kadar sonra Karlsbad kaplıcalarında Osmanlı şehzadesi Vahideddin ve yaveri Mustafa Kemal’in de sıkıntılı demlerinde beraberce şifa aradıklarını görüyoruz. Böylece bir mekân parçası Petro, Vahideddin ve Atatürk gibi üç farklı kişiliği kendisinde buluşturmuş oluyordu.
.
Avrupa’nın ağzına Niğbolu biberi sürdük
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Avrupa’nın ağzına Niğbolu biberi sürdük
4 Ağustos 1708 tarihli bir Fransız gazetesi, İstanbul muhabirinin bildirdiğine göre, Osmanlı padişahı Üçüncü Ahmed’in bir hastalığa yakalanmış olduğunu yazmış ve bu haber daha sonra da birkaç kere aynı gazetenin sayfalarında basılmıştır.
“Gazette” adını taşıyan bu seçkin süreli yayının nüshaları karıştırıldıkça daha iyi görülmektedir ki, bundan 300 küsur yıl önceki Fransız kamuoyu, Osmanlı başkenti İstanbul’daki havadislere kulak kesilmiş durumdadır. Padişahın ava ve cuma namazlarına gitmesi, günlük sağlık durumu, İstanbul’da baş gösteren hastalıklar ve çıkan yangınlar, kaptan-ı deryaların Akdeniz’de yaptığı yolculuklar, bürokrasideki görev değişiklikleri, 1703’te Edirne’de patlak veren ve Fransız İhtilali’nden 86 yıl önce gerçekleşen “halk isyanı”… Bu ve benzeri pek çok haber 1700’lerin başında “Gazette” sütunlarında boy göstermiştir. Her yeniçeri isyanını, “fitne” ateşi olarak nitelemeye bayılan bizlerin aksine, 30 Ekim 1703 tarihli “Gazette”, İstanbul’daki halk hareketine şu makul ve mantıklı cümlelerle yer vermekteydi: “Herkes bu imparatorluğun kurulmasından beri bu kadar aniden çıkan isyanın ve aynı zamanda bu kadar BİLGE VE ILIMLI ASİLERİN görülmediğini kabul ediyor. Pazarlar… kapalıdır, fakat buraları hiç yağmalanmadı ve kimseye hakaret edilmedi.”
Bütün bu haberlerin bir 18. yüzyıl, yani ‘Aydınlanma Çağı’ Fransız gazetesinde çıkmış olmasına şaşmalı mıyız? Bence, hayır. Asıl kendimize, tarihimizle birlikte kendimizi gönüllü olarak içerisine gömdüğümüz o “gerileme mezarı”nın gülünç ve iğreti haline şaşmalıyız. Bu mezarı kim kazdı? Kim içine gir dedi bize? Gönüllü olarak içine girmeye nasıl ikna olduk? Hadi girdik diyelim, içinden çıkmamak için bu kadar ayak diremek neden?
Tarihçiliğimiz, maalesef mezarımızın mermer bloklarını veya kafesin demir parmaklıklarını görünmez kılmakla meşgul. Oysa sorular vardır mermeri oyar, demir kafesin parmaklıklarını yorar; ve belki bir gün üzerimize gürültüyle kapatılmış olan lahdin farkına varır da firar yollarını araştırmayı akıl ederiz bu sayede.
Niğbolu hakkı yenmiş zaferlerimizden
Artık bu manasız “battık, bittik” edebiyatını bir kenara bırakmanın ve adam gibi tarih yazmanın vakti geldi de geçiyor bile. Daha 1396’da, Niğbolu’da Avrupa’nın geleceğini Bursa’nın gökkuşağından dokunmuş beşiğinde sallayanlar Yıldırım Bayezid’in Osmanlıları değil miydi? Yine Niğbolu’da hemen bütün seçme şövalyelerini ya kaybeden ya da esir veren Fransızların, hezimet haberlerini Paris’e getiren ulaklara inanmayarak onları hapse tıktıkları, ancak haberler doğrulanınca serbest bıraktıkları ve Kral’ın moralini bozduğu için sarayda uzun süre Niğbolu’dan söz etmenin yasaklandığı bilgileri, tarihimize neden dahil edilmez dersiniz?
Gerçekten de Niğbolu, hakkı yenmiş zaferlerimizden biridir. Osmanlı ordusunun Haçlılar karşısında bir daha böylesine kesin sonuçlu bir meydan savaşı kazanması için Mohaç’ı (1526) beklemesi gerekecektir. Niğbolu’da Osmanlı kuvvetlerinin o zamanlar şöhretlerinin doruğunda bulunan Fransız, Macar, Sen Jan ve Töton şövalyelerinin topunu birden yenmesi ve esir alması, neredeyse bir tek bizim tarihlerimizde önemsenmeden geçiştirilir.
Oysa bu soylu esirlerin Bursa sokaklarında halka teşhirinin ardından Bursa Sarayı’nda misafir edilmeleri ve ara sıra Uludağ yamaçlarında sürek avına çıkarılmaları, üstüne üstlük Memlûklere gözdağı vermek için Kahire’ye gönderilmeleri ve orada da kendilerine bir geçit resmi yaptırılması, fidyeleri ödendikten sonra serbest bırakılırken Yıldırım’ın, esir komutanları, kılıçlarını alıp tekrar kendisiyle savaşa davet etmesi Doğu-Batı ilişkileri bakımından yeterince ilginç konular değil midir? (Az kalsın unutuyordum: Misafir şövalyeler sarayda bir tek baharatlı Osmanlı yemeklerini yiyemediklerinden ve şöyle gönüllerince şarap içemediklerinden şikayetçilermiş.)
O zamana kadar Osmanlı’yı barbar, padişahını da korkunç bir tiran zanneden şövalyeler, kendilerine yapılan bu asil ve medenî muamele karşısında şaşkınlık içerisinde memleketlerinin yolunu tutmuşlar. Akılları, en çok da günlerce beraber avlandıkları tam 7 bin doğancının ihtişamına takılmıştır; bir de yol harçlığı olarak kendilerine takdim edilen cömert ihsanlara. Bize Bursa’daki Ulu Cami ile ilk Osmanlı hastanesini (Darüşşifa) kazandıran Niğbolu zaferinin 600. yıldönümünü 1996’da hatırlamak aklımıza gelmedi ama bu yıl Sırplar, kendilerine bağımsızlık yolunu açan Kara Yorgi isyanının 200. yıldönümünü büyük törenlerle kutluyorlar. İşte aradaki fark.
Hep söylüyorum: Biz unutsak da dünya unutmuyor, unutmayacak.
Bazen de vur deyince öldürüyoruz. Son zamanlarda herkes bir Çanakkale’dir tutturmuş gidiyor. Çanakkale direnişi, yavaş yavaş ruhundan ve ait olduğu çerçeveden boşaltılarak bir kült haline getiriliyor ve böylece en amansız tehdide maruz bırakılıyor bence. Her taşın altında bir mucize aranıyor ki, böylece farkına varılmadan tarihin sınırları haricine itilmiş oluyor Çanakkale gerçeği.
Hakikatin üstü, sözde efsanelere bulandırılıyor. Mesela Çanakkale hakkında yakınlarda çıkan kitapların birisinde bir resim gördüm ki, evlere şenlik. Güya “Türk askeri” sedire uzanır gibi sırtüstü toprağa yatmış, elindeki mavzerle başlarının üzerinde gezinen İngiliz ve Fransız uçaklarını düşürmeye çalışıyormuş!
Olsa olsa bir talimden çekilmiş olan bu fotoğrafı “kahramanlık örneği” diye yutturanlara sesleniyorum: Bunu yapmakla Türk askerini yüceltmiş olmuyor, tam tersine, onu bugünkü hamakat seviyemize indiriyorsunuz. Mehmetçik, elindeki tüfeğin kaç metre ötesini vuracağını bilemeyecek kadar cahil olabilir mi? (Hadi o cahildi diyelim, subayları ne güne duruyordu?) Eğer bir uçağın altına sereserpe yatacak kadar gözükara idiysek, o karınca yuvası gibi siperleri neden kazdık peki? Ne gerek vardı onlara? Böyle yapmakla askerlikten ve silahtan anlamayan bir güruh haline getirdiğinizin farkında mısınız Mehmetçiği?
Taş gibi gerçeklerimizi unutuyor, öte yanda olmadık şeylere efsane yumurtlatmaya çalışıyoruz. Oysa gerçeğin kendisi efsaneden daha az cazip, daha az heyecan verici değildir ki!
Lütfen Çanakkale’yi Truva’nın Müslümancası haline getirmeyelim! .
.xxxxx
.
Portekizlilerin korkunç planı: Peygamberimizin mezarını Avrupa’ya kaçıracaklardı!
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Portekizlilerin korkunç planı: Peygamberimizin mezarını Avrupa’ya kaçıracaklardı!
Kristof Kolomb’un batıya giderek doğuya ulaşmasının asıl gerekçesi, başta Kudüs olmak üzere kutsal toprakların Müslümanlardan geri alınmasıydı. Doğu’nun zenginlikleri Avrupa’ya nehirler gibi akacak ve bu parayla yeni Haçlı orduları düzenlenip Müslüman diyarlarına sefere çıkılacaktı. Burada tarihin bir sırrını daha çıtlatayım da size, içimde kalmasın. Osmanlı Devleti, Avrupalıları kendi kıtalarına hapsedip her geçen gün yeni bir parçasını kopardıkça panik duygusuyla efsaneler imal edildi.
Güneydoğu Asya tarihin en büyük felaketlerinden birine maruz kalınca dikkatlerimiz Asya’nın saçaklarına çevrildi ister istemez. Ardı ardına yazılar yayınlandı Sumatra’ya Osmanlı yardımıyla ilgili. Biz yardım edemedik ama hiç değilse atalarımız etmişlerdi tesellisine sığındık. Velhasıl tarih bir kere daha imdadımıza yetişti. Lakin bu yazılar büyük ölçüde hazır bilgilerden derlendiği için Osmanlıların genelde Hint Okyanusu ve Güneydoğu Asya politikası es geçilmiş oldu. Oysa tarihin içinde görünmeyeni aradığımıza göre meseleyi daha sinemaskop seyretmemizde ve onu kuşbakışı görebilmek için hafızamızı kanatlandırmakta fayda var. Kristof Kolomb’un batıya giderek doğuya ulaşmasının asıl gerekçesi, başta Kudüs olmak üzere kutsal toprakların Müslümanlardan geri alınmasıydı. Doğu’nun zenginlikleri Avrupa’ya nehirler gibi akacak ve bu parayla yeni Haçlı orduları düzenlenip Müslüman diyarlarına sefere çıkılacaktı. Burada tarihin bir sırrını daha çıtlatayım da size, içimde kalmasın. Osmanlı Devleti, Avrupalıları kendi kıtalarına hapsedip her geçen gün yeni bir parçasını kopardıkça panik duygusuyla efsaneler imal edildi. Güya Müslümanların da ötesinde büyük bir Hıristiyan kral yaşarmış ve adı da Doğu’nun Kralı James imiş. İşte coğrafya tarihçilerine göre, keşiflerin arkasında yatan güdülerden birisi, Doğu’da yaşayan bu güçlü Hıristiyan kralı bulmak ve ondan gücünü Batı’daki Hıristiyanlarla birleştirmesini istemekmiş. Böylece Müslümanlara asırlardan beri bir türlü verilemeyen ağızlarının payını vereceklerini ummuşlar. Böyle bir hurafeyi bizim tarihimiz için anlatsak aklı evvellerimiz anında üzerine atlar ve zaten bu yüzden geri kaldığımız teranesine yeni bir melodi daha eklemenin zevkiyle sarhoş olurlardı. Ama aynı hurafeler Avrupa’da olunca, gördüğünüz gibi ya görmezden gelinir, ya da örtbas edilir. Velhasıl, Portekizli gemiciler 15. yüzyılın sonlarından itibaren Hint Okyanusu’nun engin sularına el atmışlardır. Önce Hindistan kıyılarında ve Endonezya’da ele geçirdikleri bazı adalarla idare eden Portekizliler, sonradan işi büyütür ve bölgenin ne kadar zengin değerli taşlar, kumaşlar, baharat ve altın yatağı olduğunu keşfederler. Ancak Portekiz’in yayılması, “Ortadoğu” ekonomisinde tehlike çanlarını çaldırmaya yetmiştir, çünkü o zamana kadar Akdeniz ülkeleri ile Avrupa’nın baharat ihtiyacını karşılayan Kızıldeniz yolu da Portekizli mütecavizlerin tehdidine maruz kalmıştır. O yıllarda İslam dünyasının en güçlü devleti olan Memlüklerin can damarlarından birisi daha kesilmek üzeredir.
Osmanlı’nın kanatları Hint’e kadar uzanıyor
Devrin kaynakları, 1507 yılının Arap tarihinin en karanlık yılı olduğunda birleşmektedirler. Portekiz gemileri, Kızıldeniz’e selamsız sabahsız girebilmekte, Basra Körfezi’nin ağzında bulunan Hürmüz adasını işgal etmekte ve Yemen’i fethetmek için girişimlerde bulunmaktadır. Memlükler direnmektedir ama ne çare ki, deniz kuvvetleri yetersizdir. Sonunda Osmanlılardan yardım isterler. 1510’da II. Bayezid 30 gemiye yetecek kadar kereste, demir, silah ve malzeme yollar Kahire’ye. Ancak bu malzemeler daha yoldayken Rodos şövalyelerinin eline geçer. İslam dünyasının kalbine yönelmiş olan Portekiz mızrağını püskürtebilmek için bir yıl sonra daha büyük bir yardım paketinin üzerinde “Gönderen: Osmanlı” yazmaktadır. Tehlike gerçekten de korkunçtur. Portekiz’in Hint Okyanusu’ndaki kuvvetlerinin başı Albuquerque’in gözü dönmüş, Goa, Malakka gibi kaleleri ele geçirdikten sonra Kızıldeniz’e çevirmiştir gemilerinin burnunu. Hedefi, “Rumî”lerin kökünü kazımaktır. Tabii ancak Rumî’nin Osmanlı levendi anlamına geldiğini biliyorsak bu komutanı neyin korkuttuğunu anlayabiliriz. Karaman’dan gönüllü olarak buralara gelen Osmanlı askerleri, Cidde ve Yemen’de Portekiz kuvvetlerine karşı direnişi örgütlüyor, yeni savaş teknik ve taktiklerini yöre halkına öğretiyor, Akdeniz’de kazandıkları tecrübeyi dindaşlarıyla paylaşıyordu.
Albuquerque’in niyeti gerçekten de kötüydü. Müslümanları kutsal topraklardan atmak için sinsice bir plan hazırlamış ve 1 Nisan 1512’de krala yazdığı mektupta niyetini açıkça ilan etmişti. Kızıldeniz ve Basra Körfezi’nde giriş çıkışları kontrol altına almak, Yemen’de Aden’i ele geçirmek, Nil nehrinin yanında bir kanal açarak Mısır’ın kuraklıktan kırılmasını sağlamak ve, ve en önemlisi de, Mekke’yi düşürüp Kâbe’yi yerle bir etmek, dahası, Medine’deki “Hz. Muhammed’in mezarını Hıristiyan topraklarına kaçırmak.” (Kaynak: F. C. Danvers, “The Portuguese in India”, c. I, Londra 1894, s. 268-271’den nakleden M. Yakub Mughul, “Kanunî Devri”, Ank. 1987, s. 52.)
Albuquerque, Şah İsmail’le de anlaşarak Memluk Devleti’ni ortadan kaldırmak için harekete geçmişti. Mekke ve Medine’nin Portekizlilerin eline geçmesi, İslam âleminin şerefini ayaklar altına düşürecekti. Bu iş böyle olmayacak, küffarın yapacakları uzaktan seyredilmeyecekti. Yavuz’un eğri kılıcı, çok geçmeden önce Kızıldeniz’e, ardından Basra Körfezi’ne yönelecek ve Hint Okyanusu’nda Osmanlı gemileri ile Portekiz gemileri arasındaki büyük kovalamaca başlayacaktı.
.
Sultan Abdülaziz’in Çin Müslümanlarına askerî yardımı
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Sultan Abdülaziz’in Çin Müslümanlarına askerî yardımı
Bu zincirleri kıracak, bu kafesten çıkacağız. Küresel çağda kendimiz olabilmek ve kendimiz kalabilmek için mecburuz buna. Bir yüzümüz olması ve bu yüzün yerinde kalması için mecburuz. Geleceği olan bir ülke ve toplum olabilmek için mecburuz.
Beyinlerimize öylesine kolu kanadı budanmış, zavallı ve aciz hale getirilmiş bir tarih ‘kakalanmış’ ki, bu büyük atlasın neresine dokunsam, kucağıma adeta hazineler yağıyor. O zaman da, ‘Şu sararmış resimdeki acûzeden işbu yiğitlik destanları nasıl sâdır olabildi?’ diye derin düşüncelere dalıyorum ister istemez. Mevcut algı kapasitemizi fersah fersah aşan ve havsalamıza sığmamakta direnen bu “büyük resmi” anlamakta ve anlatmakta ne kadar zorluk çektiğimi sizler de fark ediyorsunuzdur.
Barbaros’un Fransa’daki Toulon’u küçük bir Osmanlı şehri haline getirişini veya Macaristan’daki Osmanlı müderrislerinin entelektüel kapasitelerini görmüştük daha önce. Şimdi AB rüyasından uyanıp gözlerimizi bu defa ışığın geldiği canibe, yani Doğu’ya çevirelim ve yıkıldı yıkılıyor denildiği bir çağda Osmanlı misyonunun Pasifik sahillerine nasıl dayandığına şahit olalım. Bakalım, çöken şey, Osmanlı mıdır yoksa düşünme kapasitemiz mi?
Yıllardan 1873, aylardan Haziran’dır. Doğu Türkistan’ı Çin istilasından kurtarmak için destansı bir mücadeleye girişen Yakup Han, yeğeni Hoca Töre’yi İstanbul’a elçi olarak gönderir. Hoca Töre, elinde Farsça bir mektupla huzura alınır. Mektupta, Yakup Han’ın, yeryüzündeki Müslümanların koruyucusu olan padişahın engin kanatları altına sığınmaya geldiklerini belirten sözleri, Abdülaziz’in duygulu dünyasında yankılanmakta gecikmemiştir. Nitekim elçinin, mektubu okuduktan sonra sözlü olarak ülkesinin içinde bulunduğu vahim durumu anlatması ve askerî yardım talebinde bulunması üzerine Abdülaziz’in direktifiyle derhal yardım hazırlıklarına başlanır.
Dünyada nerede mazlum bir halk varsa, Osmanlı’nın gönlü ve eli oradadır. Hele ki bu halk, Müslüman’sa. Ta Kaşgar’dan kalkıp gelmiş bu mazlum heyetin mi yardım talebini karşılıksız bırakacaktır Osmanlı?
Derhal harekete geçilir ve Tophane Müşiri Ali Said Paşa ile Umum Fabrikalar Nazırı Seyyid Paşa, yardım işini organize etmekle görevlendirilir. İmkânlar mimkânlar önemli değildir. Her şey, bir Müslüman’ın bir nefes daha fazla alabilmesi içindir. Sonunda ‘yardım paketi’ açıklanır: Bütün alet edevatıyla birlikte 6 adet Krupp topu, bin adedi kullanılmış, bin adedi ise yeni olmak üzere toplam 2 bin tüfek ile kapsül ve barut imaline mahsus tezgâh ve diğer aletler. İyi de bu aletleri kimler ve nasıl kullanacaktır? Bu da düşünülmüştür elbet. Mermi imal etmeyi bilmeyen ve hayatlarında ilk defa top kullanacak olan Doğu Türkistanlılara yardımcı olmak ve onları, nizamî bir savaşa hazırlamak için 4 muvazzaf, 4 de emekli subay, Enderunlu Murad Efendi’nin başkanlığında Kaşgar’a gönderilecektir. Adları tarihimize altın harflerle yazılması gereken bu subaylarımızdan 4’ünü biliyoruz: İstihkâm Subayı Ali Kâzım, Piyade Subayı Mehmed Yusuf, Süvari Subayı Çerkes Yusuf ve Topçu Subayı İsmail Hakkı beyler.
Elçi Hoca Töre’yle birlikte yola düşen bu Osmanlı savaş timini taşıyan gemi, Süveyş Kanalı’ndan geçerek Hint Okyanusu’na açılmış ve Hindistan’ın Bombay şehrinde karaya çıkmıştır. Heyet, İngilizlerin çıkarttığı bin bir zorluk ve eziyeti güç bela atlattıktan sonra Kaşgar’a varmış ve Müslümanların sevgi gösterileri ve gözyaşları arasında şehre girmiştir. Yakup Han’ın 100 pare top atışıyla selamladığı Osmanlı yardım heyeti, bu gelişiyle Orta Asya İslam alemine adeta yeni bir hayat aşılamıştır. Doğu Türkistan’a gönderilen Türk bayrağı, Kaşgar semalarında dalgalanmakta, hutbe Osmanlı padişahı adına okutulmakta ve basılan paralarda Osmanlı hâkimiyeti açıkça belirtilmektedir.
Çin’de Nizam-ı Cedid askeri
Osmanlı subaylarının Kaşgarlı gönüllülerden oluşturdukları askerî birliklerin eğitimi ise ayrı bir fasıldır. Yüzbaşı Ali Kâzım’ın askerlikle ilişkisi olmayan kimselerden bir topçu taburu teşkil ettiğini, bu taburun “İstanbul askeri” gibi eğitimli hale getirildiğini, ayrıca 3 bin neferden ibaret bir alay kurarak bunlara “Nizam-ı Cedid askeri” adını verdiğini, raporundan öğreniyoruz. Doğu Türkistan’daki bağımsızlık mücadelesinin dönüm noktalarından birindeyizdir ve bu mücadeleye Osmanlı subayları da katılmışlardır. Nizami savaşı öğretirler, taktik verirler, top-tüfek kullanma ve mermi imal etme tekniklerini askerlerine aşılarlar.
Ve, işin acısı, günün birinde esir düşerler Çinlilerin eline. Zindana atılırlar. Ayaklarından zincire vurulurlar, sırtlarında kamçılar şaklar, tırnaklarına demirden iğneler saplanır. İşkence faslı tam 33 gün geceli gündüzlü sürer. Nihayet tam başları kılıçla gövdelerinden ayrılacağı sırada Çinlilere sığınmış bir Doğu Türkistanlı vali sayesinde kurtulup İstanbul’a, görevlerinin başına dönerler. Çin Müslümanlarına Osmanlı yardımlarının bu kadarla kaldığını düşünüyorsanız yine yanılıyorsunuz. Koskoca bir Abdülhamid faslı vardır ki, sadece üzerinde Türk bayrağı dalgalanan Pekin Hamidiye Üniversitesi’nin Çinli Müslümanların gözyaşlarıyla açılması hadisesi bile başlı başına bir rüyanın gerçekleşmesi demektir. Başımızı öne eğdirmeyenlerin önünde eğilsin başlarımız.
.
Macaristan’da Macarca bilen Osmanlı hocaları
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Macaristan’da Macarca bilen Osmanlı hocaları
Bu gidişle Macar tarihçiler kurtaracak Osmanlı’nın haysiyetini. Neden mi bu cümleyi sarf ettim burada? Çünkü efendim, Osmanlı tarihine kendi tarihlerinin şerefli bir sayfası olarak bakmayı çoğumuzdan önce öğrendiler de ondan.
Zaten Sandor Takats gibi dürüst ve ehil tarihçiler 1920’lerden itibaren Osmanlı idaresinin Macaristan’daki idare tarzının ifade ve icra ettiği çok seslilik ve çok renklilik üzerinde ısrarla duruyor ve bu dönemin, tarihlerindeki parlak sayfalardan biri olduğunu vurguluyorlardı. Takats’ın verdiği çarpıcı bilgiler arasında, Macaristan’da görev yapmış olan Osmanlı din adamlarının, özellikle de Kadı’ların, görevlerine başlamadan önce Macarca öğrendikleri ve Osmanlı mahkemelerinde gerektikçe Macarcanın kullanıldığı da vardı. Gerçekten de ister istemez şaşırıyor insan. Macarca bilen bir kadı? Olacak şey mi bu? Ama olur, çünkü bu, Osmanlı Devleti’dir! Havsalamızın almadığı ne kadar çok şey onun sınırları içerisine sığmıştır da bu mu sığmayacaktır?
Macaristan’ın yetiştirdiği değerli Osmanlı tarihçilerinden birisi de Budapeşte Üniversitesi Tarih Bölümü’nde Osmanlı tarihi okutan Gabor Agoston’dur. Agoston, yazdığı “Budin’de Osmanlı medreseleri ve müderrisleri” başlıklı makalede bize Osmanlı âleminin Macaristan pencerelerinden birisini aralıyor. Agoston’a göre, Osmanlı Avrupası’nın diğer şehirlerinde olduğu gibi Budin’de de çeşitli eğitim kurumları bulunuyordu. Bu eğitim kurumları arasında camiler ve tekkeler de vardı; ama Osmanlıların Avrupa topraklarına ektiği en önemli kurumlar, medreselerdi.
Macar şehirlerinde yanar mahyalar!
Macaristan topraklarında kaç medrese açıldı ve bunlar ne kadar süreyle faal kaldı? Bunları bugün tam olarak bilemiyoruz. Mesela Evliya Çelebi, 1660’lı yıllar itibarıyla Macaristan’da 77 medresenin bulunduğunu bildirir. Her ne kadar biraz abartılı gibi dursa da, Evliya Çelebi’nin rakamlarını bizim gibi bir kalemde geçmeyen Agoston, onun bilgilerini kontrolden geçirir ve Osmanlı hakimiyetindeki 32 şehir, kale ve kasaba hesaba katılacak olursa, bu 77 medresenin varlığını gerçeğe yakın kabul edebiliriz, sonucuna varır.
Macaristan topraklarında 1660’larda tam 77 medrese. Orta Avrupa sınırında bir ülkede yüzlerce müderrisin, yani din adamının yaşadığını buradan çıkarmak zor olmasa gerek. Bursa’da, Edirne’de, İstanbul’da gördüğümüz o medrese binalarının Avrupa topraklarını süslediğini, o odalarda hocaların ve öğrencilerin yatıp kalktıklarını, kazanlar kaynattıklarını, kandiller uyandırdıklarını, Kur’an tilavet ettiklerini, şehirlerin burçlarına ezan seslerinin kırık camlar gibi çarpıp medrese avlularına, hatta Peç’in meşhur Mevlevihanesi’nin tavanına döküldüğünü düşünmek bile yeterince hüzünlendiriyor insanı. Tabii, Macaristan’da Osmanlı medreseleri denilince ilk akla gelen, Sokollu Mustafa Paşa’nın Budin’deki ünlü medresesi oluyor. Kimdir bu Mustafa Paşa? Tarihlerimizden tanıdığımız Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa’nın amca oğlu olan Mustafa Paşa, tam 12 yıl süren Budin Beylerbeyiliği görevinde gönlünü kaptırdığı bu şehri birçok mimari eserle donatmış. Bu eserler arasında Mimar Sinan’a yaptırdığı medresenin ayrı bir yeri vardır. Görgü şahitlerinin ifadelerine göre, taştan yapılmış olan bu medresenin kubbeleri, diğer Osmanlı medreseleri gibi kurşunla kaplıdır. Onu son gören gözler, Kont Marsigli’ninkiler olmuştur. Bu medresede, klasik İslami ilimlerden kelam, fıkıh ve hadisin yanı sıra bizim “müspet ilimler” dediğimiz ilimler de okutulmaktaydı. Marsigli’nin kendi gözleriyle görüp kitabına kaydettiği ders kitapları arasında belagat (retorik), müzik, astronomi, mimarlık ve coğrafyaya ait kitaplar da yer alıyordu burada. Ayrıca tıp biliminin klasik metinleri de kitaplıktaki yerini almıştı Kont’umuz oraya gitmeden. Bunların arasında Bergamalı Galen’in kitabının Budin’de yapılmış bir tercümesi bile mevcuttu.
Agoston, yalnız bilgi vermeyi değil, şaşırtmayı da seviyor olmalı ki, bize İbn Sina’nın “Kanun” adlı, Avrupa dillerine de tercüme edilen meşhur kitabının, yalnız İstanbul medreselerinde değil, Balkanlardaki orta dereceli okullarda bile okutulduğunu söylüyor. Budin Müftüsü’nün kitapları arasında dikkat çeken eserlerden birisi de, İbn Baytar’ın “el-Mugni” adlı hastalıkları tasnif ettiği kitabıdır ve Arapçadan Türkçeye, Budin Beylerbeyi Hüseyin Paşa’nın emriyle çevrilmiştir. Böylece bir medrese kitaplığında bu tıp klasiklerinin ne aradığı gibi bir bilmecenin içine sürüklenmiş oluyoruz Agoston’la birlikte. Yoksa Budin’deki Sokollu Mustafa Paşa Medresesi’nde bir tıp fakültesinin kalıntılarına doğru mu ilerliyoruz?
Peşte ile birlikte bugünkü Budapeşte’nin çekirdeğini oluşturan Budin’deki bu medresede din adamlarını (müderrisleri), imparatorluğun diğer bölgelerinde görev yapanlar için tamamıyla meçhul mahalli örf ve âdetlerin cari olduğu Macar kanunlarını da öğrenme imkanını bulmuşlardır müderrislerimiz. Bunun içindir ki, diyor Agoston, Osmanlı Devleti ile Macar Kralları arasındaki siyasi münasebetlerde, barış görüşmelerinde Macaristan’da görev yapan Kadı ve Müftülerin bilgi ve tecrübelerinden yararlanılmıştır. Mesela Budin Müftüsü İsa Efendi, 1625 ve 1627 tarihlerindeki barış görüşmelerinde Osmanlı heyetine başkanlık bile yapmıştır.
Aslen Boşnak olan İsa Efendi Avusturya elçilerini alıp İstanbul’a gelmiş, Eyüp, Bursa ve İstanbul kadılığı yaptıktan sonra Anadolu ve Rumeli kazaskerliğine kadar yükselmiştir.
Bu, işin medrese kısmı. Tekkeler ve tasavvuf bahsi ise ayrı bir yazıyı hakedecek zenginliklerle dolu. Gül Baba en bilineni. Tarihçi Peçevi’nin memleketi olan Peçuy şehrindeki mevlevihâne bile başlı başına bir damgadır Avrupa’nın hafızasında. Mevlana’nın en batıdaki akıncısı olan Peçuy Mevlevihânesi’nde haftada iki defa semâ edildiği, Macar asıllı Arifi Ahmet Dede’nin İstanbul’da devam eden ve susan semâı, daha da hoş olanı, Hâfız’ın, Sâdi’nin, Hayyam’ın, Nizâmî’nin ve İbn Arabî’nin sesinin serhat boylarında bir buçuk asır boyunca çınlamış olması.
Gül Baba, gülme cehaletimize…
.
Barbaros Fransa’da namaz kılarken…
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Barbaros Fransa’da namaz kılarken…
Düşlerimizin kıyısı, komplekslerimizin ebesi Avrupa. Bize ait olan her değerin, yüce sunağında kurban edildiği diyar.
Korku nesnesi, saygı nesnesi. Tarihimizin ve tarihlerimizin yegâne efendisi. “Biz yerimizde sayarken Avrupa şimşek hızıyla ilerlemiş” sözleri, nicedir gırtlağımızda yanık izleri bırakarak dökülüyor dudaklarımızdan. Ve kafamızda bir denklem müsveddesi: Avrupa ile Osmanlı (biz) ateşle barut gibi yan yana olamamışız; olamayız da. Asıl Cumhuriyet’le birlikte Avrupa’dan koptuğumuzu neden telaffuz edemiyor dersiniz dillerimiz? Tam da bir sözde “Avrupalılaşma” söylemiyle Avrupa’dan kopartıldığımızı neden dürüstçe itiraf edemiyoruz kendi kendimize? Çok mu acı geliyor yoksa?
Oysa Osmanlı realitesi, eğer Bizans “Avrupalı” kabul edilecekse -ki bence Hıristiyan’dı ama Avrupalı değildi- daha başlangıcından itibaren Avrupa ile temas halindeydi. Mesela Fatih Sultan Mehmed, İstanbul kuşatmasını idare ederken, yanında gezdirdiği İtalyan hocalar kendisine papaların, Norman krallarının tarihini okumuşlardı. Abdülaziz’in vals bestelediği, II. Abdülhamid’in Victor Hugo hayranı olduğunu söylemek yeterli aslında. Peki besteleri Londra sokaklarında yankılanan bir padişah mı daha Avrupalıdır, yoksa “Avrupa, Avrupa, duy sesimizi” diye bağıran tribünlerin efendileri mi? Acaba Avrupa’ya ‘sesini’ hangisi daha çok duyurmuştur? Osmanlı toplumunun neredeyse yarısı bizzat Avrupa topraklarında yaşıyordu. Osmanlı dünyasının kendisini Avrupa’ya kapatması, topraklarına ve teb’asına küsmekten başka bir anlama gelmezdi ki!
Lozan Antlaşması ve ardından yapılan kültür, dil ve tarih devrimleriyle yalnız Avrupa ile değil, Asya Türklüğü ve Müslümanlığı ile de bağlarımızı kopartmış olduk. Osmanlı güneşinden geriye, içimizde kaç gramlık ışık kaldığını anlamak için 1870’lerde Abdülaziz’in Çin’de Yakup Bey başkanlığındaki bağımsızlık hareketine top ve tüfek yardımı yaptığını bilmekte büyük fayda vardır.
Beyinlerimizdeki deli gömlekleri
Onun için diyorum ki, Cemil Meriç’in üzerimize giydirildiğini söylediği “Deli Gömleği”nden bir an önce kurtulmaya bakalım. Bu gömlek, hem itibarımızı cümle alemin gözünde yerle bir ediyor, hem de bir zamanlar iç içe olduğumuz Avrupa’yı alabildiğine uzaklaştırıyor bizden. İkisi de zehirliyor beyin hücrelerimizi çünkü.
1867’de Sultan Abdülaziz, Fransa’nın Toulon limanına çıktığı zaman halk, bu göz kamaştıran kişiliği görmek için yollara dökülmüş, bir “Türk” görmenin keyfini yaşamak için çırpınmıştı. Abdülaziz’den tam 324 yıl önce Toulon limanına, bu defa neredeyse 150 gemilik dev bir Osmanlı filosu yanaşıyordu. Mürettebat ve levent toplamı 30 bini bulan ve yürüyen bir şehri andıran Osmanlı donanması, 20 Temmuz 1543’te önce Marsilya limanına ulaşmış ve şehirdekileri top ateşiyle selamlamıştı. Türk gemileri yardımlarına geldiği için sevince gark olan Fransızlar, Osmanlı Kaptan-ı Deryası’nı görülmemiş törenlerle karşılamışlardı. Barbaros, şehrin ileri gelenlerinin verdiği ziyafette baş köşeye konulan bir tahta oturtulmuştu ve herkesin nazarları, bu efsane denizciye odaklanmıştı.
Sonra Nice şehrine geçildi. Şehir, Fransızların o zamanki baş belası Şarlken’in kuvvetlerinin elindeydi ve zaten Barbaros, Fransa Kralı I. François tarafından Nice’i kurtarması için davet edilmişti. Kış yaklaşmıştı. Mecburen ertesi bahar harekâta devam edilecekti. Lakin İstanbul’a gidip dönmek daha da masraflı bir işti. Barbaros, Fransa ile ek bir anlaşma yaparak ihtiyaçlarının karşılanması ve leventlerin maaşlarının verilmesi şartıyla kışı Fransa’da geçirmeye karar verdi. Toulon limanı, kışlamak için en uygun yerdi. Ama nasıl? Barbaros karşılaştığı her aksilikte burnundan soluyordu. Bu nasıl işti? Güya kendilerini yardıma çağırmış olan Fransızlar savaşa bile doğru dürüst hazırlanmamışlardı. Ne böyle muazzam bir orduyu besleyebilecek erzak toplamışlardı, ne de yeterli para tahsis etmişlerdi. O zamanlar bir şehri dolduracak kadar kalabalık sayılan bu kadar asker nerede yatıp kalkacak, nerede yiyip içecekti? Barbaros’un adamları ile Fransız makamları arasındaki tartışmalar tatsızlıklara yol açıyordu. Hatta yeniçeriler, bu işe kendilerini bulaştıran Fransız Sefiri Polin’i öldürmeyi bile planlamışlardı. Nihayet evler boşaltıldı ve askerler yerleştirildi.
Boşalttıkları ahaliyi Müslümanlarla temas kurmasınlar diye (Müslüman olacaklarından korkuyorlardı çünkü) ücra köylere yerleştirmişlerdi. Toulon şehri, kısa bir zamanda eni konu bir Müslüman şehrine dönmüştü. Kadılar göz açıp kapayıncaya kadar mahkemelerini kurmuşlardı; müftüler din hizmetleri veriyordu; gemilerde bulunan tüccarlar da hazır gelmişken bir şeyler alıp satmanın derdine düşmüşlerdi. Dağ gibi leventlerinin aç kalmasına tahammül edemeyen Barbaros, sonunda bir Fransız tüccardan borç almak zorunda kaldı.
Bütün çağdaş Fransız kaynakları, “Türk mahallesi”ndeki düzen ve disiplinden söz ediyor, idarecilikteki başarılarını ve âdil davranışlarını övüyorlardı. Bu arada subaylar ve idareciler birbirlerine hediye vermekle meşguldü. Barbaros, Fransız komutan Orsini’ye, üzerine 12 Osmanlı padişahının resmedildiği abanoz ve fildişinden bir kutu hediye etmişti. Fransızların mukabil hediyesi ise bir yerküre üzerine yerleştirilmiş saat olmuştu.
Nisan 1544’te Osmanlı donanması bu tatsız seferden, en azından Güney Fransa’nın işgaline engel olmayı başarmış olarak geri dönüyordu. Tabii Fransız Büyükelçisi Montluc’ün şu unutulmaz cümlelerini Avrupa topraklarına serperek: “Türklerin herhangi bir kimseyi incittiklerine dair şikâyet olmamıştır. Nazik davranmışlardır. İaşeleri için aldıkları her şeyi, karşılığında para vererek almışlardır.”
O günleri yaşayan Toulonlular, Türklerin gelişiyle birlikte namaz kılınmaya başlanan şehrin birden sükûnete büründüğünü ve “sancakbeyleriyle dolu ikinci bir İstanbul” haline geldiğini anlatmışlar birbirlerine yıllar yılı. Galiba bu anlatılanlar bir tek bizim beynimizdeki surları aşıp girememiştir içeriye.
.
Amerika’yı bir Müslüman komutan keşfetmişti
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Amerika’yı bir Müslüman komutan keşfetmişti
1492, tarihin karnına sokulan bir bıçak. Henüz bir babayiğit el tarafından geri çekilmediği için de kan, vücudun içinde kokuşuyor. Bu iç kanama yüzünden gözlerimize kızıl bir perde inmiş. Aynı yıl, iki bıçak birden sokulur insanlığın gövdesine.
Birinci bıçak, Amerika kıtasında tam bir soykırıma yol açacak olan (‘kızılderili’ nüfusu 30’da bire düşecektir bu kanlı süreç sonunda) ve Kolomb’un başını çektiği Doğu’ya yolculukta girer. İkinci bıçak ise, gariptir, yine İspanya’da çekilir ve sonunda muhteşem Endülüs’ün son kalesi olan düşer; yüzbinlerce Müslüman ve Musevi’ye yol görünmüştür: Ya kalıp din değiştirecekler ya da o diyardan gideceklerdir. Üçüncü ihtimali en iyi bilenler, şüphesiz Kolomb’un Santa Maria, Nina ve Pinta adlarını taşıyan gemileri kıyılarına yanaştığı sırada şen şâtır yaşamakta olan Amerikalı yerlilerdir. Kolomb’un seyir defterine, Amerika’nın yerli halkı için “Bunlar kötülük nedir bilmeyen insanlar” diye bir not düşülmüş. Çarpıcı gerçekten de. Oysa 50 yıl sonra, 1542’de Güney Amerika’da yapılan katliamları kaleme alan Batholome dè Las Casas, İspanyolları kastederek, “Bu vahşi hayvanların yaptığı bunca iğrenç, korkunç, kanlı eylemi yazmaktan yorgun düştük” diye içi yanarak noktalayacaktır defterini.
1492 bıçaklarının bir ucu İspanya’da, öbür ucu ise Amerika’da kanıyor. Beyinlerimiz de ondan payına düşeni almakta gecikmiş sayılmaz. İşte “Kolomb olayı”, tarihe nasıl Avrupa-merkezli olarak baktığımızın çarpıcı bir göstergesi olarak karşımızda. Dünyayı keşfedenlerin Avrupalılar olduğu ve ancak Avrupalıların dünyayı keşfedebilecekleri yolundaki sahte kanaatin karşısına bir alternatif konulmadığı sürece de bu yalanlar dizisi, hafızamızı kanatmaya devam edecek. “Batı’nın yükselişi” üzerine düzülen bunca destandan sonra birisi kalkıp da Batı’nın aslında gerek Çin, gerekse İslam medeniyetlerinin omuzları üzerinde yükseldiğini, top, tüfek, kâğıt ve matbaa gibi birçok “Batılı” buluşun aslının Çin’de ortaya çıktığını ve oradan İtalyan tüccarlar kanalıyla Avrupa’ya intikal ettiğini iddia etse, Kopernik’in dünyanın döndüğü teorisinin arkasında Tusi’nin, Galile’nin hareket kanunları arkasında ise İbn Bacce’nin bulunduğunu ‘bilimsel olarak’ kanıtlasa buna biz bile istemeye istemeye inanmaz mıyız? Neden peki? Çünkü bir buluşun ancak Batı tarafından tescillenirse gerçekten “buluş” olacağına inandırılmışız da ondan. Mesela Kristof Kolomb’un Amerika’yı ilk değil, SON keşfeden adam olduğu ve bu yüzden de Avrupa’nın o dönemdeki geriliğini şahane bir şekilde ortaya koyduğunu söyleyen birisi, kaç adım yürüyebilir dersiniz üniversitelerimizin koridorlarında? Hele birinin Amerika’nın Kolomb’dan tam 71 yıl önce Çinliler tarafından, bu defa nihai olarak keşfedildiğini, haritalarının çıkartıldığını, yerleşimler kurulduğunu, Asya ile Amerika arasında hayvan ve bitki değiş-tokuşları yapıldığını söylemesi, aforoz edilmesi için fazlasıyla yeterlidir. Edward Said burada yanılıyor: Oryantalizm, eğer yerli işbirlikçiler olmasaydı bu kadar etkili olabilir miydi? Tek taraflı bir oyun, bir yerden sonra oynayan için de sıkıcı gelmeye başlamaz mı? Hepimiz bir yerde Kolomb’un teknelerindeki tayfalar değil miyiz?
Yıl 1421, Çin, Moğolların elinden yeni kurtarılmıştır ve İmparator Zu Di, Çin’in boşalan ufuklarını yeni bir rüzgârla şişirme uğraşındadır. Bir hedef koyar yöneticilerin önüne: Çin’i dünyanın Süpergücü haline getirmek. O yılın 2 Şubat’ında tam 28 ülkeden devlet başkanları ve elçiler Pekin’de Zu Di’nin muhteşem sarayında toplanmış, günlerce şenlikleri izlemiş, yemiş içmişti. Çin İmparatorluğu’nun dört bir yanında büyük bir inşaat faaliyeti göze çarpıyordu. Yalnız saraylar yapılmıyordu. Tersaneler, silah imalathaneleri, marangozhaneler tam kapasite çalışıyor, Çin’i Kubilay Han’ın gerçekleştiremediği büyük hedefe hazırlıyorlardı. Neydi bu hedef? Okyanuslara açılmak ve Çin’in büyüklüğünü dünyanın bilinen ve bilinmeyen bölgelerine göstermek. Şenlikler bitmiş, katılanlar Çin’in -tıpkı bugün olduğu gibi- harıl harıl dünya hakimiyetine hazırlandığına kendi gözleriyle şahit olmuşlardı. Onları İmparator’un muazzam filosu bırakacaktı memleketlerine. Donanma, Deniz Kuvvetleri Komutanı Zeng Ho’nun komutasında demir aldı ve açıldı Okyanus’a. Filipinler, Hindistan, Madagaskar derken, Zeng Ho Afrika kıyılarından geri dönmüş ama diğer gemiler, Vasco de Gama’nın ilk kez geçtiğini bildiğimiz Ümit Burnu’nu ondan çok önce dolaşarak Orta Amerika’ya ulaşmışlardı. Ardından sonradan adı New York olan limana uğramışlar ve kuzeye yönelerek Grönland adasına çıkmışlar, Kuzey Buz Denizi’nden dolaşarak tekrar Çin’e dönmüşlerdi. Bu arada donanmanın bir parçası da Güney Amerika’ya ulaşmış, Falkland adalarına, ardından da güya ilk defa o geçtiği için adı Macellan Boğazı olan geçidi aşmış ve Pasifik Okyanusu’na çıkarak Çin’e dönmüşlerdi. Macellan Boğazı’nda ikiye ayrılan filonun bir kanadı ise Güney Kutbu’na yakın seyrederek geri dönerken Avustralya ve Yeni Zelanda’yı da keşfetmişti. Zeng Ho’nun donanmasındaki gemilerin boyutları da o çağa göre korkutucuydu. Kolomb’un kaptan gemisi bile azami 100 ton yük alabilirken, Zeng Ho’nun dev gemilerinin yükleri 3.000 tona kadar çıkabiliyordu. Vasco de Gama’nın gemilerinde sadece 170 kişi varken, 1421’de başlayan ve 1424’te biten bu destanî yolculukta Çin gemilerinde 28 bine yakın insan seyretmişti. Gelelim Zeng Ho’nun kişiliğine. Ailesinin 8. yüzyılda ilk Arap fetihleriyle Çin’e yerleştiği bilinen Zeng Ho’nun Çinli olmadığı halde Deniz Kuvvetleri’nin başına geçirilmiş olması, iyi eğitilmiş ve tecrübeli bir yönetici aileden geldiğini gösteriyor. Kendisi Müslüman’dı ve görevi boyunca Müslüman kaldı. Hacca gitti, hatta görevden alındıktan sonra Çin’de bir cami yaptırdığı ve Müslümanlara yardım ettiği de biliniyor. Asıl ismi Mo Ho iken, Çin Sarayı’nda isim değiştirmişti. (Çince “Ma” ismi, Muhammed, Mustafa, Murad gibi isimlerin, “Ho” ise Hüseyin’in yerine kullanılır Müslümanlar tarafından. Böylece asıl isminin Muhammed Hüseyin olduğunu anlıyoruz Kristof Kolomb’dan 70 yıl önce yalnız Amerika’yı da değil, dünyayı keşfe çıkan denizcilerin başındaki otoritenin.)
Muhammed Hüseyin veya Zeng Ho. Hangi ismi verirseniz verin, artık bir şey açık: Hem Amerika’nın kesin keşif tarihini 70 yıl kadar önceye çekmek hem de Kolomb’un çocuklarının kan gölüne çevirdiği Amerika kıtasını ondan çok önce keşfedenlerin başında bir Müslüman’ın bulunduğunu ve Çinli denizcilerin, keşfettikleri halklarla dostane ilişkiler kurduklarını öğrenmek ve öğretmek durumundayız.
Yani 1492’nin iki bıçağını da battıkları yerlerden çıkarmak zorundayız: Kolomb bıçağını ve Endülüs bıçağını. Ameliyat olabilmek için yapılması gereken ilk işlem bu çünkü.
.
Kolomb, Amerika’ya Kudüs’ü fethetmek için gitmişti
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Kolomb, Amerika’ya Kudüs’ü fethetmek için gitmişti
İsa’nın doğumundan bu yana insan ırkı için bu kadar mânâ dolu bir gece olmamıştı. Kristof Kolomb’un 12 Ekim 1492’de İspanyol sahillerinden üç gemiyle Atlas Okyanusu’na açılışını bu kelimelerle kutsuyor 20. yüzyılın deniz tarihçilerinden Samuel Eliot Morison. Kolomb, hep batıya giderek Hindistan’a ve Marko Polo’dan okuduğu Kubilay Han’ın Çin’ine varabileceğini düşünüyordu. Nitekim ölüm döşeğinde bile Amerika’yı keşfettiğine ikna olmamıştı; çünkü “Amerika” diye bir kıtanın varlığını bilmiyordu. Yazdığı notlarda hep Hintlilerden söz edişi bundandı. İngilizcede “Hintli” (Indian) teriminin Kızılderililer için kullanılmasının sebebi de budur.
Kolomb’un batıya giderek doğuya ulaşabileceği umudu gerçek olmuştur olmasına ama bu seferini sadece içinden altınlar akan nehirlere ulaşmak için yaptığına inanmak, Kolomb’u basit bir haydut kılığına sokmak olurdu. Oysa o, bu altın nehirlerini, sadece cebini koynunu doldurmak için istemiyordu. Aynı zamanda, Seyir Defteri’nin 26 Aralık 1492 Çarşamba tarihini attığı sayfasına kendi elyazısıyla yazdığı gibi, “Hindistan”dan getireceği altınların ‘Kutsal Topraklar’ın, yani Kudüs’ün Hıristiyanlarca yeniden fethini finanse etmek için kullanılacağını tasarlıyordu. İspanya Kralı’na, “Siz yüce Efendimiz için giriştim bu yolculuğa” diye yazıyordu Kolomb, “kazancımın tümü Kudüs’ün fethi için kullanılacaktı.”
Şimdiye kadar Avrupa yazdı dünya tarihini. Kendisine göre; kendisi için; ve çarpıttığı bu tarihleri gerek sömürgecilik, gerekse Oryantalizm kanalından Batılı olmayan halklara öğretti. Hepimiz, kendimizi bu mercekleri bozuk aynalarda seyrettik ve Avrupa’nın yalanlarını pek bir bilgiçlenerek anlattık çocuklarımıza. Batı akılcıdır, bilimseldir, gelişmiştir, dünyayı keşfetmiş ve bir mucizeyi andıran modern çağımızın temellerini atmıştır Rönesans’tan itibaren. Oysa Doğu (yani ‘biz’) akıldışı dürtülerle hareket eder, mistiktir, içine kapanmıştır, dünyayı tanımak dahi istememiş, donuklaşıp taşlaşmıştır. Ta ki, Avrupa gelip de onu ölümsüz kılacak öpücüğüyle kutsayana kadar. Buna da Batılılaşma veya Modernleşme diyoruz bildiğiniz gibi.
Açıktır ki, bu tarih, Avrupa merkezli olarak kurgulanmıştır ve beyinlerimize empoze edilmiştir. Amacı da şudur: Ekonomik geriliğe ve toplumsal pıhtılaşmaya mahkûm olan Doğu’nun anahtarları Avrupalıların aydınlık zihinleri ve girişimciliğinde yatmaktadır. Batı haricinde bir çözüm yoktu ve olamaz!
Buna şimdilerde “Avrupa-merkezcilik” deniliyor ve giderek daha şiddetli hücumlara uğruyor. Dünya tarihi yeni baştan yazılıyor. Amerika’nın Kolomb tarafından keşfedilmediğini, tam tersine işgal ve icad edildiği yazılıyor mesela. Hindistan tarihi de, Çin tarihi de, Latin Amerika tarihi de “Avrupa-merkezci olmayan” bir gözle yeniden kaleme alınıyor, üzerindeki asırlık sömürgeci toz toprak silkeleniyor, adeta arkeolojik kalıntılar gibi bir bir sürgün veriyor şaşırtıcı belge ve bilgiler. Tarihler ayağa kalkıyor. (Bu köşede bazı satırlarını yansıtmaya çalıştığımız yeni Osmanlı tarihi de dirilen tarihler cümlesindendir işte.) Kolomb’un kutsandığı Amerika’nın keşif tarihi de, aynı “Avrupa-merkezci” yalanlardan birisi. Gün geçmiyor ki, Kolomb’a yönelik bir hücuma kalkmasın tarihçiler. Özellikle de onun Avrupa’nın gelişip kalkınmasındaki rolünün abartıldığı yorumlar tepe taklak ediliyor birer birer. İşte Kolomb’dan tam 71 yıl önce Çin’den yola çıkan dev donanmanın hep batıya giderek Yeni Zelanda, Avustralya, Afrika ve Amerika’yı, hatta Grönland’ı keşfettiği muazzam seferin hikâyesi de bu dirilişin işaret taşlarından birisi olarak karşımıza çıkıyor.
Unutturulmuş ve yutturulmuş bir tarih
Osmanlı tarihi bağlamında sık sık dile getirdiğim bir hakikatin dünya tarihçilerince de doğrulanmış olması gösteriyor ki, ‘Modern Batı’ dediğimiz organizasyon ve medeniyet, nesi varsa hemen tamamını Doğu’ya, özellikle de İslamiyet’e ve Çin’e borçludur (dolayısıyla da Hind’e). Nasıl Antik Yunan medeniyetinin bir mucize olmayıp aslında Afrika kökenli bir medeniyetin, Fenikelilerin varisi olduğu gerçeği Martin Bernal tarafından tarihin mezarlığından İsrafil’in borusunu andıran gürbüz bir sesle uyandırıldıysa, modern Avrupa için de bunun yapılması gerekiyordu.
Nitekim John Hobson’un Cambridge’den 2004’te çıkan kitabı ‘Batı Medeniyetinin Doğulu Kökleri’, tam da bunu yapıyor ve gözümüzü Avrupa-merkezli olarak yazılmış tarihten uzaklaştırarak, aslında 19. yüzyıla kadar geri kalmış olan medeniyetin Avrupa medeniyeti olduğunu haykırıyor her satırında! (Bizim tarihçilerimiz de Osmanlı’nın 16. yüzyıldan itibaren çökmüş, bitmiş bir devlet, medeniyet ve toplum olduğunu söylemiyorlar mı, insan ne diyeceğini şaşırıyor. Ölüyü gömmek için bu ne acele efendiler?) Sanırım düşünme mekanizmamız şöyle işliyor: Biz bir şey beceremeyiz zaten. Avrupa’dan ithal ettiğimiz şeylerle bir süre idare etmişiz, sonra da yan gelip yatmışız. Adamlara baksanıza: Rönesans, Reform, Aydınlanma, gırla gitmiş. İlerleme derseniz onlarda, bilim, edebiyat, sanat derseniz onlarda. Oysa biz… Böyle bakılınca tarihe, elbette Mikelanj’ın yanında Mimar Sinan ancak bir çırak olarak kalacak; elbette Kâtip Çelebi’nin orijinalliğinin önüne kapkalın perdeler çekilecek; ve elbette 1703 Edirne İsyanı, toplumsal devrimler tarihine zinhar adım atamayacak ve Fransız Devrimi’nin pabucunu dama attıramayacaktır. Ve aynı sebepledir ki, Çinli Deniz Kuvvetleri Komutanı Müslüman Zeng Ho’nun adamlarının 1421’de Amerika’yı keşfetmiş oldukları, hatta oralarda koloniler kurdukları, Asya’dan birçok hediyeyi (porselen mesela) yanlarında götürdükleri ve oralardan tütün dahil birçok ürünü Asya’ya önce Çinlilerin getirdikleri, nihayet gittikleri yerlerin haritalarını çıkarttıkları gerçeği, kulaklarımıza inanılmaz gelecek ve yine bildiğimiz okumaya devam edeceğiz.
Oysa Çin tarihi ve medeniyeti bilinmeden Avrupa tarihinin de, hatta Osmanlı tarihinin de tam olarak anlaşılamayacağını öğrenmemiz gerekiyor artık. Çin İmparatoru Zu Di, Timurlenk ve Yıldırım Bayezid bir tarafta, Zeng Ho, Timur’un oğlu Şahruh ve Piri Reis öbür tarafta, aralarındaki derin bağları ortaya dökecek usta elleri bekliyor. Tarih, 21. yüzyılın şafağında Hacı Zeng Ho’nun, Kolomb’unkinden 5 misli büyük gemilerle çıktığı bu olağanüstü seferin unutturulmuş hikâyesini hecelemeye başlamakta, yüzündeki peçelerden birini daha açmaktadır.
Nasipse, haftaya…
.
1421: Çin’in Amerika’yı keşfettiği yıl
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
1421: Çin’in Amerika’yı keşfettiği yıl
Yer Bangkok Havaalanı. Masaj salonlarından elektronik eşya satılan marketlere kadar birçok mağazanın önünden hızla kayan gözlerim, ufacık bir kitapçı vitrinine mıhlanıp kalıyor. Bir mıknatısın cazibesine kapılmış demir tozu gibi ilerliyorum kitapçının önüne. O, evet, gelmeden önce defterime koyu bir kalemle kaydettiğim kitap, kırmızı kapağıyla gülümsüyor bana. Elime alıyor, okşuyorum. Bu bir vuslat sahnesi ama mutlu sonu biraz geciken bir vuslat.
Bir sahaf dostum, “Yeni kitabı çıkınca, eski kitabı bulunca alacaksın” demişti ya, o sırada havaalanında her şeyin pahalı satılacağına dair eski bir sabit fikrime kurban verdim kitabı. Hem nasıl olsa birazdan Tayvan’a uçacak ve orada çok daha ucuza alabilecektim. Sevgili yol arkadaşım İbrahim Özdemir de uyardı ve o tarihî sözünü (“Almayıp da pişman olacağına alıp da pişman ol”) söylediği halde parmaklarıma saçlarını dolamaya uğraşan sevgili kitabımı usulca yerine bıraktım. Sen misin bırakan? Meğer kitabın küsmesi yanında, kadınların küsmesi hiç kalırmış. Tayvan’a doğru yola çıktık ama kitap zihnimden çıkmak bilmiyor. Bulutların arasından göz kırpan o, arada bir uyuyup uyandığımda şekerlemelerim arasına bir sis gibi sızan o, hosteslerin tepsilerinde önüme sürekli servis yapılan o. Taipei’ye iner inmez ilk işim kendimi İngilizce kitap satan bir dükkâna atmak ve burada bulunacağına emin olduğum kitabıma kavuşmak, kavuşmak ne kelime, sıkı sıkıya sarılıp bir daha sadakatsizlik yapmayacağıma yemin billah etmek isteği kabarıyor içimde.
Kitapların intikamı pek feci olurmuş meğer. Taipei’de altın yüzlü çocuklar karşılıyor bizi. İbrahim, Yavuz, Atilla… Hoş beşten sonra kendilerine yönelttiğim ilk soru, kanayan yaramla ilgili oluyor tabiatıyla. ‘Abi’ diyorlar, ‘kesin vardır burada. Hem burada öyle büyük İngilizce kitap satan yerler var ki, Avrupa’da, Amerika’da bile benzerleri zor bulunur.’ Bu garantiden sonra geceyi huzurlu geçiriyorum.
Ertesi günü toplantıdan sonra “Page One” adlı bu dev kitapçıya gidince resmen dudağım uçukluyor. Bir mahalleyi andıran bu kitapçı dükkânında yok yok. Çince, Tayvanca, İngilizce, Fransızca, Almanca kitaplar ayrı ayrı sokaklarda oturuyorlar. Cepheden huruç harekâtına girişmeden önce görevliye soruyorum, ‘Gavin Menzies’in “1421: The Year China Discovered the World” (1421: Çin’in Dünyayı Keşfettiği Yıl) adlı kitabı var mı?’ Bulunacağından o kadar eminiz ki, görevlinin yüzümüze tuhaf bir ifadeyle baktığını bile neden sonra fark ediyoruz. Görevli, biraz şaşkınlıktan olacak, çekik gözlerini iyice büzen bir tebessümle söylediği, ‘Çok ilginç, bu kitabın son kalan nüshasını iki saat önce bir beyefendi gelip satın aldı’ sözleri takırtıyla düşüyor aramıza. Hepimiz olanca hayret nidalarımızı fora ettikten sonra iyice merak ediyoruz. Bizden iki saat önce gelip de Bangkok’ta geri bıraktığım kitabı alan bu meçhul şahıs kimdi?
İş inada biniyor ama olsun, azmin elinden ne kurtulmuş!
Yavuz Bey, ‘Merak etmeyin’ diyor, ‘ondan da büyük bir kitabevi var Taipei’de, hem de 24 saat açık.’ 24 saat açık? Eczane mi bu? Gülümsüyorlar hayretimize. Ertesi akşam da adı “Esslitt” olan bu kitabevi zincirinin en büyük halkasına gidiyoruz. Saat, gecenin 10’u. Hafta içi ve iğne atsanız yere düşmüyor. Özellikle kitap alacak parası olmayan öğrenciler, yayılmışlar zemine ve saatlerce okuyorlar oturdukları yerde. Bir Allah’ın kulu da kalkıp ‘Yahu kardeşim, eskittin şu kitabı, bırak artık’ demiyor.
Derken Yavuz Bey yüzü aydınlanmış bir vaziyette geliyor yanımıza; kitabı bulmuş. Ama ufak bir ironinin gizlendiğini anlıyoruz bu gülümsemenin ardına. Meğer bulduğu, kitabın Çince çevirisiymiş! İngilizcesini sorduğumuz görevlinin cevabı yine aynı oluyor: ‘Üzgünüz. Bugün öğleden sonra bir müşteri gelip son nüshayı satın almış.’ ‘Peki, deponuzda filan yok mudur?’ diye soruyoruz hırsla. Bilgisayar tuşundan kalkan baş, kitabın en erken 2 ayda gelebileceğini söylüyor. Biz kitapçıdan ayrılırken saat gecenin 11’iydi ve içerisi sessiz bir kalabalığın bir ayindeymişçesine kitaplar üzerindeki soluksuz gezisi devam ediyordu.
Nasıl olur? Her iki kitapçıda son nüsha kalacak ve biz gitmeden birkaç saat önce her ikisi de satılacak. Havsalamız almıyordu ama kitap benden intikam almaya devam ediyordu. Bu arada arkadaşların aklına fakiri teselli edecek bir fikir geliyor. ‘Buralarda bir Çinli tarihçi var, bu işleri gayet iyi bilir. Bari sizi Peng Bey’le tanıştıralım da, o size kitap hakkında bilgi versin’ diyorlar. Çaresiz, razı oluyorum bu amortiye.
Peng Kuang-Kai, güleryüzlü, yardımsever, bilgi dolu bir Çinli uzman. Tayvan’da oturuyormuş. Hasbihalden sonra giriyoruz malum konuya. Bu olayın aslında Çinli tarihçiler tarafından evvel eski bilindiğini söylüyor bize Peng. Yani bütün dünya, Amerika’yı Kristof Kolomb’un keşfettiğini papağan gibi tekrarlarken, Çinli tarihçiler dünyaya kıs kıs gülüyor ama cehaletlerini yüzlerine vurmuyorlarmış. ‘Varsın öyle bilsinler. Hakikat nasılsa bir gün ortaya dökülür’ diyorlarmış. Derken, Gavin Menzies adlı Çin doğumlu ama İngiliz Bahriyesi’nden emekli bir araştırmacı çıkıp da kitabı 2 yıl önce İngilizce yayınlayınca, Avrupa ve Amerika’daki uzmanlarda şafak atmış. Kolomb’dan hem de 70 yıl önce Çin Deniz Kuvvetleri Komutanı Zheng Ho (kendisinin Müslüman olması ise ayrı bir ilginçlik katıyor hikâyeye), yaptırdığı yüzlerce gemilik bir filoya ‘İleri!’ emrini vermiş: “Ufkun ardındaki ve yeryüzünün sonundaki ülkelerin hepsi size tabi oluncaya, ne kadar uzak olurlarsa olsunlar batıdaki ülkelerin en batısına, kuzeydeki ülkelerin en kuzeyine kadar gidin.’
Peng’in verdiği bilgiler bir parça da olsa rahatlatıyor beni. Doğru iz üzerinde olduğumu görüp şükrediyorum. Üstelik de gelecek yıl Çin’de Zeng Ho üzerine yapılacak bir uluslararası toplantıya davet ediliyorum Peng tarafından. Nihayet Bangkok havaalanında heyecanlı bir kovalamacadan sonra küstürdüğüm kitabımın göz kırptığını görüyorum. Alıp okşuyorum saçlarını uçakta. Bayram sabahı Yeşilköy Havaalanı’na indiğimizde kitabın konusunun mu yoksa onu kaybedip sonra buluşumun öyküsünün mü daha ilginç olduğuna karar veremiyorum. Tıpkı şimdi olduğu gibi. Bir hafta daha bekleyip bunca kovalamacadan sonra sizin için yapacağım değerlendirmeyi merak etme sırası sizde sevgili okur.
Görüyorsunuz, yazı dediğiniz şey öyle kolay yazılmıyor…
.
Don Kişot Müslüman mıydı?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Don Kişot Müslüman mıydı?
Juan Goytisolo gibi Don Kişot’un kurgusal zemininin Endülüs taşları ile döşendiğini söylüyor. Yani Endülüs’ün yitik cennetidir Cervantes’e bu romanı yazdıran saik. Mesela Don Kişot’un baş tarafında unutulmaz bir sahne vardır. Kahramanımız, şövalye romanları okuya okuya kafayı yemiştir. Bir tek bu sahne bile Don Kişot romanının Endülüs’ün imha tarihi bilinmeden anlaşılamayacağını ortaya koymaktadır.
Batı ve Doğu diye iki ayrı küre imal edilmiş zihnimizde. Bu kürelerin kenarları birbirine değdiğinde yangınlar çıkmakta ve bir arada duramamaktadır. Batı ve Doğu… Avrupa ve İslam… Son 150 yılımızın zihni mesaisini bu kavramların hapishanesine odun taşımakla geçirmedik mi? Oysa şimdilerde giderek daha net anlaşılıyor her iki kürenin aslında iç içe geçmiş olduğu ve bir zamanlar İslam Avrupa’yı etkilerken, modern çağlarda tersi olmuş ve bu defa İslam, Avrupa’dan derin etkiler almıştır. Avrupa’ya bilim ve tekniği, aydınlanma ve kültürü Müslümanlar getirdi (tabii Çin’i de unutmuyorum), şimdi de Avrupa, aldıklarını geliştirerek dünyaya dağıtıyor. Buraya kadar her şey iyi güzel. Lakin güzel ve iyi olmayan tarafı, Avrupa’nın hem kendi tarihinden, hem de “bizim” tarihimizden bu borcunu silmiş olmasıdır. Avrupa’nın merkezinde durduğu tarih kitaplarında, öylesine steril bir geçmiş imajı çizilmektedir ki, sanki Avrupa medeniyeti ta Eski Yunan’dan bu yana kesintisiz bir çizgi izlemiş ve bu çizgi hep “başarı” öyküleriyle yazılmıştır. Oysa başka birçok “kesinti” dışında, yalnız başına ortaçağ bile bu Avrupa merkezli tarih anlayışını yerle bir etmeye kadirdir.
Dikkat edilirse ortaçağ, iki çağın ortasında yer aldığı iddia edilen bir dönemi dile getirir. Hangisidir bu çağlar? İlkçağ (ağırlıklı olarak Yunan) medeniyeti ile modern çağ, yani iki “başarı” öyküsünün ortasındaki fetret devrine biz orta çağ diyoruz ve onu “karanlık çağ” diye adlandırıyoruz. Şimdilerde bu nitelendirme de ağır hücumlara uğramakta ve karanlıktan ziyade “karartılmış” bir çağdan söz edilebileceği ve eğer bir karanlık varsa, bunun Avrupa tarihinde, Roma’yı yıkan kuzeyli “barbar” kavimlerin eseri olduğu iddiası, giderek daha çok seslendirilmektedir.
Ya Endülüs?
Endülüs İslam tarihi ve medeniyeti de karartılan kısmın içerisine giriyor işte. Avrupa’da üstelik ABD’nin üç katı uzunlukta bir geçmişe demir atmış olan Endülüs, sanki olmaması gereken bir arıza, bir kaza gibi ele alınmıştır. Oysa Endülüs, İslam için olduğu kadar Avrupa ve dünya için de ölümsüz bir model sunmuş bulunmaktadır. Bu model, şimdilerde Avrupa’nın bize dayatmaya kalktığı çok-kültürlü bir arada yaşama modelidir; hoşgörü modelidir. Endülüs bu modeli bizzat uygulamış ve Avrupa’ya öğretmiştir. Öylesine derinden öğretmiştir ki, 19. yüzyılda New York City’nin Upper West Side’ında Alman Yahudileri tarafından inşa edilen Musevi sinagoglarına bakıldığında Endülüs’ten bir rüzgarın onlara değdiği görülebilir.
Evet New York caddelerinde bile esmiştir Endülüs rüzgarı; ama Türkiye’ye kapatılmış ve iğdiş edilmiş tarih bilincimize bu rüzgardan bir esintinin değmemesi için elden gelen yapılmıştır. Bugün hâlâ ayakta duran kral III. Ferdinand’ın Sevilla şehrindeki türbesinin Arapça, Latince, İbranice ve Kastilya İspanyolcası yazılı duvarlarına yahut Toledo’daki San Roman kilisesinin mihrabındaki Arapça yazılarına bakan ziyaretçiler Endülüs’ün bir “kaza” değil, Hıristiyanlar ve özellikle Yahudilerin de katılımıyla gerçekleşen bir hoşgörü modeli olduğunu anlayacaklardır. Nitekim ünlü edebiyat eleştirmeni Harold Bloom, “Mevcut kültürel çok kültürlülüğümüz olsa olsa Kurtuba ve Gırnata kültürünün bir karikatürü olabilir” derken unuttuğumuz bir hakikatin kapısını ustaca çalmaktaydı.
İbn Hazm ve Don Kişot
Yakınlarda çıkan bir kitap bize “Endülüs ziyneti”nin sırlarını ifşa ediyor olanca dürüstlüğü ile… Maria Rosa Menocal’ın “The Ornament of the World” adlı çalışması son derece öğretici ve aydınlatıcı. Yazar, ortaçağ İspanya’sında, Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudilerin nasıl bir hoşgörü kültürü geliştirdiklerini, Endülüs tarihinden levhalar halinde tutuşturuyor elimize.
Kitap Endülüs’ün kaybına dikilmiş bir anıt. Yazar, Endülüslü âlim, şair ve düşünür İbn Hazm’ın Endülüs’ten taşan coşkusunu yansıtıyor. Etrafına karşı, sert polemikleri ile tanınan İbn Hazm, 1064 yılında, yani 940 sene önce ölürken yapayalnız ve küskün bir şövalyenin halet-i ruhiyesi içindedir. Öfkelidir çevresindeki sıradanlıklara; tek başına mücadele etmiş ve yılmamıştır savaşmaktan. Kitabın yazarı Menocal’a göre bu figür bize okul yıllarından tanıdığımız bir adamı hatırlatmaktadır. Yel değirmenlere karşı korkusuzca savaşan Don Kişot’u. Gülümsediniz mi? Bence acele etmeyin çünkü yazarımız, bir başka açık yürekli bir İspanyol aydını. Juan Goytisolo gibi Don Kişot’un kurgusal zemininin Endülüs taşları ile döşendiğini söylüyor. Yani Endülüs’ün yitik cennetidir Cervantes’e bu romanı yazdıran saik. Mesela Don Kişot’un baş tarafında unutulmaz bir sahne vardır. Kahramanımız, şövalye romanları okuya okuya kafayı yemiştir. Bir tek bu sahne bile Don Kişot romanının Endülüs’ün imha tarihi bilinmeden anlaşılamayacağını ortaya koymaktadır. Zira İspanyollar yalnız Müslümanlara ve Yahudilere değil, aynı zamanda ve özellikle kitaplara da engizisyon zulmünü layık görmüşlerdir. Arapça kitaplar ya yakılmış yahut (o zamanlar kağıt kumaştan yapıldığı için) ana maddesine geri çevrilerek dokunmuş ve kilim haline getirilmiştir. Evet yanlış okumadınız, Arapça kitaplar eğer yakılmaktan kurtulacak kadar şansları olmuşsa birer kilim olarak satılmıştır Kurtuba sokaklarında. Zaten roman da bu yakarak temizleme işinden nasılsa kurtulmuş kitaplardan birinin artık unutulmuş Arapça yazısının deşifresi olarak sunulmamış mıdır?
Böylece modern romanın babası olan ‘Don Kişot’ bile İslam tarihinin içine çöreklenmektedir. Sınırlar kayganlaşmakta, küreler iç içe geçmekte ve tarih yeniden yazılmayı beklemektedir.
.
Bayrağımızı yırtan İngilizlere Osmanlı nasıl ders verdi?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bayrağımızı yırtan İngilizlere Osmanlı nasıl ders verdi?
1870 yılında 6 parça İngiliz gemisi Bahreyn adası açıklarında görünür. Amaç, Osmanlılara gözdağı vermek ve Bahreyn üzerinde hükümranlık tesis etmektir. Bu amaçla bazı şeyhler üzerinde baskı kurularak adadan kaçırtılır. Bu şeyhlerden birisi olan Nasır el-Mübarek’in evinde yapılan aramada, duvara asılı olarak bulunan Türk bayrağı, İngilizleri iyice hiddetlendirir ve bayrağımızı imha ederler. Lakin bu bayrağın dersi, Osmanlı Sadrazamı Âli Paşa ile Bağdat Valisi meşhur Midhat Paşa tarafından çok geçmeden verilecektir.
17 Aralık hülyasına dalmış olan kamuoyu, Mersin’deki bayrağımıza hakaret eylemini bile aradan kaç gün geçtikten sonra, ancak askerin kalk borusuyla fark edebildi. Bugün sizi, bayrağımızın uğradığı bir başka hakaret karşısında Osmanlı yönetiminin nasıl tepki gösterdiğine ilişkin gözlerden uzak kalmış bir örneğe götüreceğim. “Avrupa’nın hasta adamı” ilan edilen Osmanlı Devleti’nin Basra Körfezi’ne yayılma arzusundaki İngiliz emperyalizmine karşı giriştiği yeniden fetih harekâtıdır anlatacağım. Arabistan, Yemen, Kuveyt, Katar, Ahsa ve Bahreyn’de bu sözde Hasta Adam’ın gerektiğinde nasıl kontratağa kalkabileceğini cümle aleme gösteren bir askerî, askerî olduğu kadar da diplomatik ve siyasî başarıydı kazanılan. Böylece Osmanlı tarihlerinde “çöküş” tarihimizin karanlık sayfaları diye anlatılan bu dönemlerin içindeki hayatiyet ve direnci bir kere daha görecek ve dalgınlaşan bakışlarımıza çekidüzen vermemiz gerektiğini bir kere daha anlayacağımızı umuyorum.
Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinden itibaren Osmanlı stratejik haritasına yeni bir cephe daha katılmış oluyordu: Güneydoğu cephesi veya Ortadoğu cephesi. Suriye, Irak ve Arabistan yarımadası ile Yemen’in yanı sıra Mısır, 16. yüzyılla beraber Osmanlı dünyasına dahil ediliyor ve Kızıldeniz, Basra Körfezi ve Hint Okyanusu’nda hakimiyet şaşırtıcı denilecek kadar kısa bir sürede sağlanıyordu. O vakitler bu bölgelerdeki tek rakip, Portekizlilerdi. Sonradan Hollandalılar, Fransızlar ve nihayet İngilizler çıkagelecek ve bölgede Osmanlı Devleti’yle bilek güreşine tutuşacaklardı. Emperyalizmin en kıyıcı çağı olan 19. yüzyılda bile bu kıran kırana güreşin devam ettiğini görünce bu defa Avrupa kamuoyu yerine biz hayrete düşüyoruz.
Uzun hazırlıklardan sonra 1871’de başlayan ve 1873’e kadar süren Osmanlı “operasyonu”, Süveyş Kanalı’nın da açılmasıyla hareketlenen deniz trafiği sayesinde görülmemiş bir hızla gelişti ve bittiğinde, İngilizler Basra Körfezi’ndeki kale ve şehirlerde yeniden Osmanlı bayrağının dalgalanmaya başladığını gördüler. Hasta Adam diriliyor muydu yoksa?
Burada Osmanlı stratejisindeki derinliği okumak son derece önemli. Zira “köpük tarihçileri”nin anlamakta bir hayli zorluk çektikleri “Osmanlı devlet aklı”, o vakitler henüz Irak ve Suudi Arabistan’a nüfuz edememiş olan ve Bahreyn ile civarındaki bazı nüfuz bölgeleriyle yetinen İngilizlere karşı en iyi savunmanın hücumla verilebileceğini görmüş, yalnız görmekle kalmamış, Bağdat’ı Basra Körfezi’nin girişinden itibaren savunmanın gereğine inanmıştı. Bağdat Bağdat’tan değil, Katar’dan savunulacaktı. Körfez’in girişinde oluşturulacak bir savunma duvarı, İngiliz savaş gemilerinin, tıpkı Birinci Dünya Savaşı’nda ve Irak Operasyonu’nda olduğu gibi Fav yarımadasına asker çıkarmalarını önleyecek, en azından böyle bir ihtimali geciktirecekti.
1870 yılında 6 parça İngiliz gemisi Bahreyn adası açıklarında görünür. Amaç, Osmanlılara gözdağı vermek ve Bahreyn üzerinde hükümranlık tesis etmektir. Bu amaçla bazı şeyhler üzerinde baskı kurularak adadan kaçırtılır. Bu şeyhlerden birisi olan Nasır el-Mübarek’in evinde yapılan aramada, duvara asılı olarak bulunan Türk bayrağı, İngilizleri iyice hiddetlendirir ve bayrağımızı imha ederler. Lakin bu bayrağın dersi, Osmanlı Sadrazamı Âli Paşa ile Bağdat Valisi meşhur Midhat Paşa tarafından çok geçmeden verilecektir.
Midhat Paşa’nın İngiliz hakimiyetine karşı mücadele eden bazı şeyhlere, inadına bayrak dağıttırdığını görüyoruz. Nitekim Kuveyt’teki idare binaları ile gemilere Türk bayrağının çekilmesi, Osmanlı operasyonunun ayak seslerini haber vermekteydi. Katar’a Osmanlı komutanı Nafiz Paşa tarafından gönderilen 4 adet bayrak, resmi dairelere ve kaleye asıldığında yerli halkın gönlüne güven duygusu yayılmış olduğunu Midhat Paşa’nın kendisi anlatıyor raporunda. Aşiretlerin İngilizlere karşı Osmanlı bayrağını tercih ettiklerini gösteren en çarpıcı olay Katar’da gerçekleşmiş, Şeyh, kendilerinden vergi toplamak isteyen İngilizlere, gönderdeki Osmanlı bayrağını gösterip “Bu sancak buradayken başkasını tanımayız” diyerek onları yüzgeri etmişlerdi.
Böylece Aralık 1871’e geldiğimizde “mükemmel” bir Osmanlı taburunun deniz yoluyla Katar’a ayak bastığını ve bir ay bile geçmeden buranın Osmanlı yönetimine bağlanmış olduğunu görüyoruz. İngiliz kuvvetleri bundan rahatsızdır; rahatsızlıkları, bölgede bir geziye çıkan Midhat Paşa’yı 4 savaş gemisiyle takip etmelerinden de anlaşılabilir. Ancak Osmanlı yönetiminin bölgeyi sömürmeye değil, himayeye, dahası İngiliz emperyalizmini durdurmaya yönelik olması şuradan bellidir ki, eskiden alınan vergiler dışında halka hiçbir yeni vergi koymamış, hatta bazı yıllar bu vergileri bile ya borçlandırarak ertelemiş ya da affetmişti. Yeter ki, halk kendisinden memnun kalsın ve İngilizlerin tarafına meyletmesin. “Üzerinde güneş batmayan” İngiliz İmparatorluğu, Osmanlı yönetiminin tereyağından kıl çeker gibi bölgeye yerleşmesini ve halkla kucaklaşmasını seyretmekle yetinmişti. Osmanlı, bu operasyonuyla bölgedeki anahtar güç olduğunu bir kere daha ispatlamıştı.
Velhasıl Osmanlı Devleti, kararlı tutumu sayesinde hem yavaş yavaş elinden kaçmakta olan bölgeleri yeniden ele geçirmiş, hem de İngiliz emperyalizminin işini, 45 yıllığına uzatmış oluyordu. Unutmayalım ki, bu beğenmediğimiz “uzatmalar” sayesinde bayrağımıza sarılabiliyoruz bugün. Ve bayrağımızı yırtan İngilizlere, hiç beklemedikleri bir zamanda öyle bir ders vermiştik ki, nice Lawrence’ler yetiştirmeleri gerekti bu kilidi yeniden çözebilmek için.
.
Marx ve Engels “Vatan yahut Silistre”yi okudu mu?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Marx ve Engels “Vatan yahut Silistre”yi okudu mu?
Silistre’nin ne olduğunu, neresi olduğunu ve orada nasıl bir destan yazdığımızı bilmiyoruz. Üstelik bu destanı biz anlatırsak, adı hamasete çıkıyor ve bu yüzden Engels’in satırlarına ihtiyaç duyuyoruz. ‘Türkler kendi tarihlerini benden mi öğrenecek?’ demeyin. Biz kalelerinden sonra mazisi de bombalanmış bir milletiz. Silistre’nin adını yalnız Namık Kemal’in okul kitaplarına girdiği kadarıyla biliriz. Ya Marx? Avrupalı burnu büyük diplomatların Viyana’da kapalı kapılar ardındaki planlarını Türklerin Silistre’deki kahramanlıklarıyla paramparça ettiklerini söyleyen meşhur Marx değil miydi?
Silistre, okul yıllarımızdan itibaren kulaklarımızda pas yapmış bir kelime. ‘Yabancı’ bir çağrışım yapıyor üstelik. İyi de koskoca Namık Kemal, onu neden “vatan”ın yanı başına oturtmuş, neden Silistre’yi vatanla özdeş olarak sunmuştu? Onu Silistre’de bu derece etkileyen sır neydi? Aslında Namık Kemal neslinin Çanakkale’si, Silistre savunmasıydı, bizim Silistre’miz de Çanakkale’dir. Çanakkale nasıl kimliğimizin olmazsa olmaz bir parçasıysa, Namık Kemal nesli için de aynı vazifeyi Silistre yapmıştı. Velhasıl, Silistre savunmasıyla Çanakkale savunması arasında ancak şehitlerin bildiği bir tünel kazılıdır.
Günün birinde atlasın başına oturup Silistre’yi aradığımda bulmakta epeyce zorlandığımı hatırlıyorum. Sonunda parmağımı Köstence limanından batıya doğru kaydırdığımda, Bulgaristan’ın Romanya sınırında ve Tuna sahilinde bir şehir olduğunu görmüştüm onun. Hele gravürlere verdiği nazlı pozlar, bu “Müslüman” şehrin olanca görkemiyle göklere ser çeken minarelerini yarıştırıyor gibiydi. Lakin merak buyurmayın, o yüz ne kadar kazınırsa kazınsın ve biz ne kadar hafızamızdan öz şehrimiz Silistre’yi silmeye çalışırsak çalışalım, altından pırıltılı sayfalar fırlar önümüze. Tıpkı tarihlerimizden ismi silinmiş kahramanlarımızdan olan Musa Hulusi Paşa’nın başından geçenler gibi.
“Gazi nehir” Tuna üzerinde, “Gazi şehir” Silistre’deyiz. Takvime baktığımızda 15 Mayıs 1854’ü görüyoruz. Rus ordusu, savaş açtığını dahi ilan etmeden Osmanlıların Eflak ve Boğdan dedikleri Romanya ve Moldova’ya girmiş, Tuna’nın güneyine geçmek için kilit noktalardan olan Silistre’yi aşmak istiyordu. 80 bin kişilik Rus ordusu şehri kuşatmış, dev toplarıyla saldırıyordu. Sadrazam’ın ordusu Şumnu’daydı; ama bir başka cephede savaştığı için yardıma gelemeyeceğini bildirmiş, ‘Başınızın çaresine bakın’ mesajını göndermişti. Bütün dünya, yenilmez Rus ordusunun Silistre’yi 3 günde geçeceğini ve Edirne’ye kolayca ineceğini tahmin ediyordu.
Ancak Osmanlı’yı yeterince tanımayanlar tahminlerinde yanılmakta gecikmeyeceklerdi. İşin ilginç yanı, yanılanlar arasında, o zamanlar Amerika’da bir gazeteye günlük yazılar yazan iki arkadaş, komünizmin kurucuları Marx ve Engels de vardı. Nitekim Engels, Temmuz 1854’te “New-York Daily Tribune”e yazdığı bir makalede cihanı ele geçirmeyi hedefleyen Rus planlarını ne Fransızların, ne de İngilizlerin bozabildiğini, bu planın Türkler tarafından Silistre’de geri çevrildiğini yazmaktadır. Kainata hakim olmak isteyen Rusların şu “basit” Silistre kalesinin anahtarlarını dahi ele geçiremeyişlerinin onların planlarındaki kofluğu gösterdiği tespiti, yine Engels’e ait. Komünist Engels bakın Silistre’yi nasıl anlatıyor:
“Savaşın başından bu yana cereyan eden askerî olaylar arasında en önemlisi, kuşku yok ki, Silistre kuşatmasıdır… Biz kuşatmanın ileri aşamasında Türklerin Arap Tabyasını savunmaktan vazgeçmek zorunda kalabileceklerini düşünmüştük. Oysa Türkler bu hisarın savunmasını bırakmamışlardır… Mareşal Paskeviç, açıklanması imkânsız silahlı gösterilerinden birini daha yaptı, kaleye 31 tabur, 40 süvari bölüğü ve 144 sahra topçusuyla yeni ve büyük bir yoklama saldırısına girişti… Ancak saldırı, Türkler üzerinde hiçbir etki bırakmadı. Tam tersine Türkler, düşman üzerine 4 bin süvari çıkarttılar… ARAP TABYASININ HASAN PAŞA KOMUTASINDAKİ 4 TABURLA 500 BAŞIBOZUKTAN OLUŞAN SAVUNMA GÜÇLERİNİN TUTUMU, EN YÜKSEK ÖVGÜYE HAK KAZANMIŞ BULUNUYOR. SAVAŞ TARİHİNDE ARAP TABYASI GİBİ BİR DIŞ TABYANIN BÖYLESİNE DAYANDIĞI BİR BAŞKA OLAY BİLMİYORUZ.”
Biz de bilmiyoruz Bay Engels. Ama bizim bilmediğimiz yalnız dünya tarihinde böyle bir savunmanın olup olmadığı değil, Silistre’nin ne olduğunu, neresi olduğunu ve orada nasıl bir destan yazdığımızı da bilmiyoruz. Üstelik bu destanı biz anlatırsak, adı hamasete çıkıyor ve bu yüzden sizin satırlarınıza ihtiyaç duyuyoruz. ‘Türkler kendi tarihlerini benden mi öğrenecek?’ demeyin lütfen. Biz kalelerinden sonra mazisi de bombalanmış bir milletiz. Silistre’nin adını yalnız Namık Kemal’in okul kitaplarına girdiği kadarıyla biliriz, o kadar.
Ya Marx? Şu Avrupalı burnu büyük diplomatların Viyana’da kapalı kapılar ardındaki planlarını Türklerin Silistre’deki kahramanlıklarıyla paramparça ettiklerini söyleyen de, Silistre’nin “görkemli savunması”ndan bahseden de, Silistre’de “Beni bir tek Türkler yanılttı” itirafında bulunan da meşhur Marx değil miydi?
Duvarları toplarıyla yıkan Rusları, surun içine yeni bir sur yaparak durduran Musa Hulusi Paşa, 10 bin kişilik bu inanılmaz direnişçisiyle 80 bin mevcutlu mağrur Rus ordusunu önüne katarak kovalamış ve aslında Çarlığı çökerten düğmeye basmıştı. İngiliz ve Fransızlar ancak bu zaferden sonra Rusların “da” yenilebileceğine inandılar ve bizim yanımızda savaşa girmeyi kabul ettiler. Musa Hulusi Paşa’ya, kazandığı bu meydan savaşı üzerine bir askerin ulaşabileceği en üst rütbe olan Mareşal rütbesi verilmişti. Bunun öğrenince ne dediğini asla tahmin edemeyiz (Marx ve Engels asıl bunu duysalardı, dünyada benzersiz olan şeylerin Türkler arasında ne kadar sıradanlaştığını görür ve saygıları şahlanırdı.) “Şehitlik rütbesini tercih ederdim” sözleri dökülmüş Musa Hulusi Paşa’nın ağzından. Nitekim bu sözü söyledikten tam 3 gün sonra, Silistre’ye dönen Rus ordusunun yeni bir bombardımanı sırasında, sabah namazı için abdest alırken üzerine düşen bir top güllesiyle şehadet şerbetini içmişti.
Marx ve Engels’i kendisine hayran bırakan Musa Hulusi Paşa ve askerlerinin Çanakkale’ye yardıma geldiklerini görmemek için kör olmak lazım.
.
Osmanlı “metal fırtına”yı nasıl göğüslemişti?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı “metal fırtına”yı nasıl göğüslemişti?
Size ABD Bahriyesi’nin doğuşunu Osmanlılara borçlu olduğunu söylersem şaşırır mısınız bilmiyorum. Aslında bu köşenin müdavimleri için artık şaşırtıcı bir şey kalmamış olduğunu biliyorum; ama yine de söyleyeyim: Amerikan Deniz Kuvvetleri, 19. yüzyılın başlarında denizaşırı bir sefer için yeterli değildi, hele hele Akdeniz gibi pek az bildikleri bir bölgede operasyon yapmak için hiç değildi.
Libya’ya yapılacak bu operasyon, Amerikan Deniz Kuvvetleri’nin kendini göstereceği bir arena olacaktı. Nitekim Derne’ye yapılacak çıkarma harekâtı, Amerikan Bahriye Marşı’na kadar girmiştir. Yani? Yanisi şu ki, biz Derne’nin nerede olduğunu bilmeyiz belki ama bir Amerikan Bahriyelisi, onun ismini anmadan (!) güne başlamaz.
Bundan 204 yıl önceydi ve bağımsızlığını henüz kazanmış olan Amerika Birleşik Devletleri ya da arşiv kayıtlarımıza geçen adıyla “Memâlik-i Müctemia-i Amerika Devleti”nin başı, Osmanlı Devleti’nin himayesi altındaki Kuzey Afrika ülkeleriyle fena halde dertteydi. Cezayir, Tunus ve Trablusgarblı “resmi” korsanlar, Akdeniz’in dizginlerini kapitalist güçlere kaptırmamak için var güçleriyle mücadele veriyor, kendileriyle veya doğrudan Osmanlı Devleti’yle antlaşma yapmamış olan veya savaş halinde oldukları devletlerin gemilerini yakalayıp el koyuyor, fidye isteyerek karşı tarafı ekonomik olarak ve moralman çökertiyorlardı.
Bu şartlar altında başkanlık koltuğuna oturan Thomas Jefferson hedefini açıklamıştı: Berberîlere mangır yok, gerekirse donanmamıza milyon dolarlar harcayalım. “Amerikalı şahinler”in başkanı Jefferson, Akdeniz’deki en zayıf gördüğü Osmanlı “halkası”na, yani Trablusgarb’a müdahale emrini verdi. (Amerika’nın bu ilk ön-alıcı “terör” operasyonunu Kaddafi’nin ülkesinin eski sakinlerine karşı gerçekleştirmiş olması da yeterince ilginçtir.) Savaşmak isteyen taraf sadece Amerika değildi. Trablusgarb Beyi Yusuf Paşa, Amerika’dan George Washington’un ölümüne bedel olarak istediği 10 bin dolardan ses seda çıkmayınca öfkelenerek ülkedeki Amerikan temsilcisini yanına çağırdı, ona elini öptürdü ve ceza olarak yıllık haracın miktarını 225 bin dolara çıkardığını ilan etti. Ayrıca istediği mallardan 25 bin dolarlık bir miktarın da kendisine verilmesini istedi. Eğer bu isteği reddedilirse, savaş kaçınılmaz olacaktı. Yusuf Paşa, ne kadar kararlı olduğunu göstermek amacıyla askerlerine Amerikan konsolosunun gözü önünde gemisinin bayrak direğini kestirdi ki, bunun anlamı, savaştı.
Bu hakarete cevap vermek için 4 savaş gemisiyle Trablus sahiline giden Com. Dole, 1200 km uzunluğundaki bu sahili kontrol edemeyeceğini görünce savaşmaya cesaret edemeyerek ülkesine döndü. Donanma henüz hazır değildi ve bu güç gösterisinde ilk raundu Yusuf Paşa kazanmış gibi görünüyordu. Bir yıl sonra, Mayıs 1802’de bu defa 6 gemiyle Trablus limanı açıklarına demirledi Amerikan gemileri. Gözdağı vermek amacıyla bir Trablus gemisini batırıp sahili bombaladılar. O kadar. Çünkü Başkan kararlıydı ama Kongre, bir türlü Osmanlılara karşı bir savaş açmaya yanaşmıyordu. Zoraki de olsa anlaşma yoluyla işi çözme kararı verilmişti ve bu amaçla Amerikan gemileri Fas Sultanı’nın sarayını kuşattılar. Ondan istedikleri, düşmanlıktan vazgeçmesiydi. Topların sarayına çevrilmiş olduğunu gören Fas Sultanı tam teslim olacakken, imdadına Trablusgarb Beyi yetişti. Limanında demirlemiş bulunan Amerikalılara göre “talihsiz” Albay Bainbridge, Trablus’u kuşatayım derken kendisi kuşatılmış ve 307 adet subay ve eriyle birlikte Yusuf Paşa’nın eline esir düşmüş, böylece Amerika’nın Akdeniz üzerindeki planları bir kere daha altüst olmuştu. Komutan Edward Preble, Fas’taki kuşatmayı kaldırmak ve Bainbridge ile askerlerini kurtarmak için para toplamak derdine düşmüştü. Önce 50 bin dolar fidye ödemeyi teklif etti Yusuf Paşa’ya; kabul edilmedi. Ardından miktar 100 bin dolara çıkartıldı ama cevap yine ‘hayır’ oldu. Anlaşılan yaman mı yaman bir Karamanlıdır Yusuf Paşa ve oyunlarının sonu gelmemektedir. Bu defa Bainbridge’den zaptettiği Philadelphia adlı gemiyi yeniden donatıp Amerikan filosunun üzerine göndermeyi tasarlar. Düşmanı kendi gemisiyle vurmaktır amacı. Amerika, elindeki kuvvetlerle Berberi deniz savaşçılarıyla başa çıkamayacağını anlamıştır anlamasına ama “ilk hakiki deniz kahramanı” ilan ettiği Stephen Decatur’un hiç beklenmeyen bir oyunu sayesinde hamle üstünlüğünü ele geçirmeyi başarır.
Tarihler 15 Şubat 1804’ü gösterirken Decatur, zaptettiği bir Türk teknesine Arap süsü verdiği 74 gönüllüsünü yerleştirip gizlice yanaşır Trablus limanına. Adamları Philadelphia gemisine kanca atıp tırmanır ve gemiyi ele geçirip sağ salim Malta’ya kaçırırlar. Bu manevraları yapan 25 yaşındaki Decatur, ABD Deniz Kuvvetleri’nin en genç yaşta kaptanlığa yükselmiş deniz albayıdır ve bu unvanını Osmanlılara karşı yaptığı bu savaşta almıştır. Söylenenlere bakılırsa İngilizlerin ünlü amirali Nelson bu manevrayı duyunca, onu “çağın en cesur eylemi” ilan etmiştir.
Lakin Nelson’a rağmen bu, uzun bir mücadele olacaktır. Müslüman deniz akıncıları öyle hemen teslim olacak cinsten değildir; fırsatını buldukça bombardıman ederler Akdeniz’deki Amerikan gemilerini. Decatur da boş durmaz elbette. O da aynısını Trablus’a karşı yapar. Ama Yusuf Paşa’nın inadı inattır. Amerika’ya tek başına meydan okumaya devam eder ve esirleri değiş-tokuş etmeye yanaşmaz bir türlü. Nitekim limana yanaşan bir Amerikan “intihar gemisi”, Yusuf Paşa’nın açtığı ateş sonunda görevini yerine getiremeden infilak eder. Tarihler 3 Eylül 1804’ü göstermektedir ve Amerika’nın “metal fırtınası”na karşı Osmanlı direnişi bütün hızıyla devam etmektedir. Bundan 200 yıl önce çöktü çökecek denilen Osmanlı’nın sadece Trablus paşası bile Amerikan gemilerine göz açtırmamaktadır. Gerisini siz düşünün.
.
Amerika’nın yediği Osmanlı tokadı
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Amerika’nın yediği Osmanlı tokadı
Malum, Amerika bir İngiliz sömürgesiydi. Bağımsızlığa giden yol, 5 Mart 1770’te İngiliz askerlerinin Amerikan halkına karşı gerçekleştirdiği kanlı Boston katliamıyla genişledi ve 1775’te savaş patlak verdi; 1783’te imzalanan barış antlaşmasıyla da bağımsızlığına kavuşmuş oldu.
Osmanlı-Amerika ilişkileri de, tabiatıyla bu tarihten itibaren başlamış oluyordu. O devirde “korsanlar”, denizlerin görünmez hakimleriydi. Özellikle de otoritenin zayıfladığı sıralar denizleri korsanların cirit attığı arenalar haline getiriyordu. Kendi çöplüklerinde izinleri olmadan gemi yüzdürmek, kelimenin gerçek anlamıyla “kaşınmak” anlamına geliyordu. Tarih Batı-merkezli yazıldığı için korsanlık denildiği zaman yalnız Berberi korsanları anılır; ne İspanyol, ne de İngiliz korsanlarından söz edilir. Ancak korsanlık, savaşın tabii bir uzantısıydı o devirlerde ve Amerikan bağımsızlık savaşında Amerikalı korsanların İngiliz gemilerine verdiği zayiat, unutulacak cinsten değildi. Demek ki korsanlığı o dönemin bir deniz realitesi olarak düşünmekte fayda var.
İşte korsanlığı işine geldiği zaman tecviz eden aynı Amerika, yağlı limanlar bulmak amacıyla Akdeniz’e yanaşmaktadır. Ama Berberi korsanları, avuçlarının içi gibi bildikleri bu denizde yeni misafirlerine hoşgeldin demekte gecikmeyeceklerdir. Bu acemi gemiler, korsanların çelik pençelerine düşüverir birer birer. Mesela Müslüman korsanlar, 1783’te, “semiz ördek” diye dalga geçtikleri Amerikan gemilerinden yıllık 80 bin dolar haraç istemişler ve söke söke de almışlardı. 1787’de 100 kadar Amerikalı denizci, korsanların eline esir düşmüş ve ABD, onları kurtarmak için 40 bin dolar fidye, 25 bin dolar da haraç vermek zorunda kalmıştı. 1794’e gelince, durum daha da vahimleşmiş ve korsanlar tam 11 Amerikan gemisini ele geçirmişler, 119 kişilik mürettebatı da esir almışlardı. Hatta bu çekirdekten yetişme korsanlar Akdeniz’le de yetinmiyor, Atlas Okyanusu’na seferler düzenliyor, İrlanda’nın batı sahillerine kadar dehşet saçabiliyorlardı. Velhasıl, Akdeniz’in giriş ve çıkışı onlardan soruluyordu.
O sırada bağımsızlık savaşının barut ve kan kokuları henüz dimağlarından silinmemiş olan Amerikan başkanları, başlarının bu “ırak” diyarda daha fazla derde girmesini istemiyor, korsanların bütün isteklerine boyun eğiyorlardı. Nitekim 1795’te Amerikan Kongresi, tarihinin en ağır haracını onaylamış, nakit olarak yıllık 642.500 dolar, gerekli mühimmat ve 36 topa sahip bir adet de fırkateyni korsanlara vermeye razı olmuştu. İlaveten yine her yıl, 21.600 dolar değerinde deniz araç-gereci de korsanların ellerine teslim edilecekti. Buna karşılık Akdeniz, Amerikan gemilerinin huzur içinde seyrüseferine açılacaktı.
Tam duyamadım, “Pes birader! Bu bir hazine!” mi dediniz? Durun, dahası var. Amerikan gemilerinde seyahat edenler şu veya bu nedenle esir düşerlerse onlara da bir fiyat biçilmişti bu anlaşmada. ABD, Cezayir’e yolcular için kişi başına 4.000 dolar, kabin görevlileri için de 1.400 dolar ödeyecekti. Gerçi Amerikan makamları bu ücretleri fahiş bularak pazarlık yapıp indirim yaptırmışlardı; ama sonunda kaderlerine razı oldular. Anlaşma metni yalnız Türkçe yazılmış (burada belirtelim ki, ABD’nin bir yabancı ülke ile, yalnızca o ülkenin dilinde yaptığı tek anlaşma bu olmuştur), Cezayir’de imzalanmış ve 1796 Mart’ında Amerikan Senatosu tarafından onaylanmıştır. Kaynaklar, anlaşma sonucunda serbest bırakılan rehinelerin anlattığı acıklı esaret hikâyelerinden Amerikan halkının 11 Eylül’ü aratmayacak travmalar yaşadığını da nakletmeden geçmiyor. Ancak 1800 yılında cereyan eden bir olay, Amerika ile Osmanlı himayesindeki Berberiler arasındaki iplerin kopmasına yol açacaktır. Kaptan William Bainbridge, Cezayir’e Amerika’nın yıllık haracını ödemek için gelir. Limana Amerikan bayrağıyla giremeyeceği söylenir kendisine ve bayrak indirtilir, yerine Osmanlı bayrağı çekilir. Haraç, doğrudan Sultan’a ödenecektir. Bu yüzden kendisine eşlik eden Cezayir gemileriyle birlikte Kaptan İstanbul’a götürülüp padişahın huzuruna çıkartılır. Böylece İstanbul’a ilk resmi Amerikan yetkilisi, adımını atmış olur. Kaptan memleketine dönüşünde, bir daha Cezayir’e gitmeye tövbe etmiştir. Bu olayın ardından Amerika’nın o zamanki “şer üçgeni” belli olmuş gibidir: Cezayir, Trablus ve Derne (son ikisi bugün Libya sınırları içindedir).
Amerika’nın Cezayir’e verdiği tavizler, Trablus Paşası Yusuf’un gözünden kaçmayacaktır. O da yükseltir taleplerini. Mesela o sırada George Washington ölmüştür, yeni Başkan Adams’a bir devlet başkanı öldüğünde yerine geçen başkanın ödemesi gereken özel haraç hatırlatılır. Ne kadar mı? Yusuf Paşa, Washington’un ölümüne bir de değer biçmiştir: 10 bin dolar. Artık istenen haraçlar altından kalkılır gibi değildir. Düşünün ki, 1800 yılında yıllık haraç miktarı tam 2 milyon dolara ulaşmaktadır ve bu miktar, ABD’nin sadece 10 milyon dolar olan yıllık gelirinin beşte birine denktir. Gelin görün ki, yapılan bir seçimde “şahin” Jefferson başkan seçilmiştir; onun döneminde işler daha da çetrefilleşecek, Amerika, Osmanlı limanlarına çıkarma yapmaya kadar götürecektir işi. Bunu başarıp başaramadığı ise bu yazıya sığmayacak kadar uzun, upuzun bir hikâye.
Bir “metal fırtına”nın ayak sesleri duyulmakta, tarihin mermer tenine gömülmüş bir gölge daha doğrulmaktadır. Dostlar; yıkıldı, yıkılıyor denilen Osmanlı leventlerinin ABD filosuyla nasıl başımızı öne eğdirmeden savaştıklarını görmek için haftaya, yine bu sayfadayız…
.
Londra sokaklarında bir Osmanlı’nın acı izleri
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Londra sokaklarında bir Osmanlı’nın acı izleri
Geçen haftaki yazımda 17. yüzyılda esir düşen İngilizlerin Osmanlı idaresine dahil olduktan kısa bir süre sonra nasıl servet ü saman sahibi olduklarını bir İngiliz tarihçiden, Clive Ponting’den aktarışım boşuna değildi.
Irkına ve dinine bakılmaksızın, her insanın şeref ve haysiyetinin ayaklar altına alınmadan yaşayabileceği bir ortamı sunan Osmanlı’nın imajı, yine de “bozuk”tu İngiltere’de. Ona “barbar”, homoseksüel, sapkın gözüyle bakılıyordu. Amerika’daki Kızılderililer neyse, Müslümanlar da oydu İngilizlerin gözünde. Osmanlılar Akdeniz’in Kızılderilileriydi; ya da tersine, Kızılderililer Amerika’daki Osmanlılardı!
Size bugün İsmail Paşa adlı bir Osmanlı’nın İngiltere’deki acı dolu serüvenini anlatacağım. Böylece İstanbul’a esir düşen İngiliz ile İngiltere’ye sığınan Osmanlı’nın durumunu daha rahat mukayese etmek fırsatını bulacaksınız.
İsmail, 1735’te doğan bir İstanbul çocuğu. Günün birinde bindiği gemi İspanyol korsanlar tarafından ele geçirilmiş ve hapse tıkılmış. Paşamız öyle hapislerde çürüyecek adam mıdır? Nitekim bir yolunu bulup İspanyolların elinden kurtulur ve Lizbon’daki İngiliz konsolosunun evine sığınır. Tam üç yılını bu evde geçiren İsmail Paşa, konsolosun da yardımıyla İngiltere’ye kapağı atar. Ama asıl trajedi, sığındığı İngiltere’de başlayacaktır.
Londra’ya gittiğinde üzerinde hâlâ Türk giysileri vardır. Başındaki “türban”, dikkat nazarlarını üzerinde toplamaktadır. (“Türban”, İngilizcede “sarık” manasında kullanılır.) Sokaklarda bir türlü rahat yüzü görmez İsmail. Arabacılar, hamallar gibi “sıradan” insanlar dahi pos bıyıklarını çekiştirmekte, arkasından habersizce çelme takıp onu yere düşürmekte ve kahkahalarla gülmektedirler haline. Üzerine hücum edip nesi var nesi yoksa soyanların haddi hesabı yoktur. Londra sokaklarının kendisine göre olmadığını anlayan İsmail, soluğu köylerde alır. Yollarda geçer günleri; kimse evine almadığı için en pis yerlerde, mesela mezbahalarda, kan kokusu içinde, bağırsakların üzerinde uyumasına izin verilir sadece. Sonunda kiliselerden imdat ister. Bazı iyiliksever papazlar üç beş kuruş yardım toplarlar kendisine. Ancak kapısından kovulduğu, aşağılandığı kiliseler de yok değildir. İngilizce konuşamamaktadır ya, Fransızca ve İtalyanca bilmektedir. Lakin bu dilleri bileni İngiltere’de koydunsa bul. Neyse ki, bu dilleri bilen İskoçyalı bir dükle karşılaşır. Paşa’nın haline acıyan dük, Fransızca ve Latince olarak Hıristiyanlığı telkin eder ona. Bu telkin (ve muhtemelen bazı rahatlatıcı vaadler) sonucunda İsmail, Hıristiyanlığa ısınır, ardından da vaftiz edilmek istediğini söyler. Ama dük hazretleri ona acele etmemesini, sıkıntılara bir süre daha dayanmasını tavsiye eder. Dük’ün yanından ayrıldıktan sonra yolda Türk olduğu için kendisine kötü muamelede bulunulur.
Sonunda iyice idrak eder ki, İngiltere veya İskoçya’da Türk olmak, alay, işkence ve şiddete muhatap olmak demektir. Yalnızlık ve acı çekmek demektir. Sürekli aşağılanmak ve “öteki” diye itilip kakılmak demektir.
Bir yabancının, hele de bir Müslüman’ın İngiltere’de yaşamasının zorluğunu bütün hücrelerinde hissettiği sıralarda karşısına bir İngiliz kadını çıkar. Elizabeth adlı bu kadına âşık olur (ilginç olan husus şu ki, kadınla İspanyolca anlaşmaktadır, yani Paşa’nın bildiği Avrupa dillerinin sayısı üçe çıkmıştır ama o yine de bir “barbar”dır!). Evlenirler. Bir Müslüman’ın Hıristiyan bir kadınla kilisede nasıl olup da evlenebildiği, belli değil. Yalnız Edinburgh papazının kadını bu evlilikten caydırmak için çok dil döktüğünü biliyoruz. Elizabeth’i Türkiye’de kadınlara yapılan muameleleri anlatarak korkutmaya çalışır; ama sonuçta da nikâhlarını kıyar. İsmail Paşa, muhtemelen kendisini biraz rahatlamış hissetmektedir; ama İngiliz toplumuna karışmak, Osmanlı’daki kadar sorunsuz gerçekleşmeyecektir. Tekrar vaftiz olmak ister; ama bu defa da Norwich papazı İtalyanca, İspanyolca ve Fransızca bilen İsmail’in sadece İngilizce bilmeyişini gerekçe göstererek kendisini vaftiz etmez. Hiçbir İngiliz papaz sarıklı ve “İngilizce konuşmayan” bir Türk’ü Hıristiyan cemaatine dahil etmeye yanaşmaz.
Sonunda bir köyde şansını denemek ister. Papaz onu vaftiz etmeyi kabul eder; ama ilk şartı, sarığını çıkarmasıdır. Duaları, amentüyü ve on emiri İngilizce olarak öğrenmesi istenir ve kendisine Amerika’daki Kızılderililer için yazılmış bir ilmihal verilir. Ardından o pos bıyıklarıyla vaftiz olmayacağı söylenir; bir berber çağrılıp bıyıkları kestirilir. Sonra kılık kıyafet devriminden geçmesi gerekir. Görünüşü, ismi, giysileri ve inancı tamamen bir İngilize benzemelidir. James’tir yeni ismi. Papaz kendisine, “Bak İsmail” der, “şimdi bir İngiliz’e ve Hıristiyan’a benzedin işte.”
Hikâyenin mutlu sonla biteceğini sanıyorsan aldanıyorsun ey okur! Burası İngiltere’dir ve 18. yüzyılın sonlarıdır (yani şu meşhur Aydınlanma Çağı). Bıyıkları, sarığı, dini, ismi, cismi hepsi değişmiştir; ama o bir yabancıdır yine de. Din değiştirmesi de işe yaramamıştır; ne yeni bir işe girebilir, ne de evinde oturabilir gönül huzuruyla. Eşi Elizabeth ve hayatta kalan tek çocuğuyla birlikte İngiltere ve İskoçya’da o diyar senin, bu diyar benim dolaşıp kendi hikâyelerini anlatan kitapçığı satarak geçinmek zorunda kalırlar. Ne Hıristiyan olmak kurtarabilmiştir onu, ne de İngilizleşmek. O bir yabancıdır ve yabancı kalacaktır.
Sahi, ben bu hikâyeyi niye anlattım?…
.
Evet, Osmanlı’da rüşvet vardı!
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Evet, Osmanlı’da rüşvet vardı!
Başbakan’ın eşi Emine Erdoğan’a Moskova’da bir gerdanlık ile bir ipek halı hediye edilmesi, uzun zamandır muhalefet duygularını bastırmakta güçlük çeken basınımıza bir kanat çırpma fırsatı tanımış görünüyor.
Neyse, sonunda gerdanlık iade edildi, halı da Başbakanlık envanterine kaydedildi ve işte ortalık yeniden süt liman! Bu arada verilen hediyeyi “rüşvet” kapsamına sokarak eskiden rüşvetin elden verilmediği, saraya “at arabasıyla” yollandığı gibi tuhaf örnekler süsledi gazete sayfalarını. Rüşvetin Osmanlı idare mekanizmasındaki yerini ve anlamını bilmeyen okuru yanıltacağı endişesiyle bayramın son gününde köşemizi rüşvete bulaştırmak zorunda kaldım.
Hem Osmanlı ekonomisinin neden bozulduğunu izah sadedinde kaleme alınmış metinlerde “rüşvet”, önemli bir çöküş faktörü olarak zikredilmez mi? O zaman Osmanlı Devleti’nin bir din devleti olduğunu ve Şeriat’la yönetildiğini söylemek ne derecede mümkündür? Sürekli haram olan bir fiili işleyen insanlarca yönetilmiş bir devlet ne kadar İslam devleti sayılabilir? Ve sonuçta şu bıçak sırtı noktaya gelir dayanırız: Ya bu devletin İslamiyet’le herhangi bir alakası yoktu veya Osmanlılar, tarih kitaplarında karşılaştığımız “rüşvet”i, bizim bildiğimizden farklı anlıyorlardı.
Rüşvet, aslında Osmanlı bürokrasisinde meşru bir kazanç kapısıydı. Bir makama atanmak isteyen herkes, bir üstündeki makamı işgal eden şahsa onu memnun etmek için rüşvet verir ve hatta rüşvet karşılığında makamlar alınıp satılırdı. Mesela Sadrazam Padişah’a rüşvet verirdi, Reisülküttab ise Sadrazam’a vs.; bu zincir aşağıya doğru inerdi. Şaşırdınız, biliyorum; ama bunda Osmanlı mantığı açısından herhangi bir gariplik yoktu. Çünkü bir nevi ‘hava parası’ydı verilen. Zira II. Mahmud zamanına kadar devlet görevlilerine merkezi hazineden maaş ödenmezdi. Memurlar da, paşalar da dahil, geçimlerini kendilerine bağlanan tımar, dirlik veya haslardan sağlarlardı. Ve bu görevlere atanmak, özellikle 16. yüzyılın sonlarından itibaren verilecek cazip hediyelere veya bağışlara bağlanmıştı. Yani görevler çatır çatır satın alınırdı. Daha doğrusu, kim daha fazla hava parası öderse ona verilirdi. Bir tür ihaleye çıkardı yani. En yüksek parayı veren, ihaleyi kazanırdı.
Niyazi Berkes’le birlikte belirtelim ki, Osmanlı idare lugatinde sürekli yeni devlet mevkileri ihdas edilmesi ve makamların süreli ya da ömür boyu kaydıyla “satılması” uygulamasına “rüşvet” denilmekteydi. Nitekim vezirlerin sık sık azledilmesi de, patenti devlete ait olan bir makamın çeşitli kişilere birden veya kısa aralıklarla peş peşe satılması imkânını sağladığı için tercih edilen bir usuldü. (N. Berkes, Türkiye İktisat Tarihi, I, İst. 1972, s. 165-6.) Böylece hazine, yeni işbaşı yapan görevlilerin ödedikleri “rüşvetler” sayesinde yüklü ve peşin bir gelire sahip oluyor, ağırlaşan sefer masraflarını göğüslemek için önemli bir malî kazanç elde ediyordu.
İşte tarih kitaplarımızda “Rüşvet aldı yürüdü” ifadesini gördüğümüzde anlamamız gereken şey budur. Hatta “Osmanlı rüşvet yüzünden battı” diyenler bu gerçeği bilseler, hele bu uygulamanın Osmanlılara has olmadığını, üstelik 17. ve 18. yüzyılların en ileri(!) devletleri tarafından dahi kullanıldığını zahmet edip okusalar, onların gelişmesine hizmet eden bu usulün bizi neden batırdığını sorgulamak zahmetine katlanırlar mı dersiniz? Günümüzün gözde iktisat tarihçilerinden Niall Ferguson tam da bunu yapıyor; 1660’lar Fransa’sında tam 46 bin makamın devletçe satılmış olduğunu ve bunların hazineye toplam getirisinin 419 milyon Fransız lirası tuttuğunu söylüyor. Hatta 14. Louis’nin akıl hocaları arasında, bu usulü uygulamayan İngiliz Kralı’nın başının beladan kurtulmayacağına dair iddiaya girenler dahi olmuş vakt-i zamanında. (Gördüğünüz gibi, Osmanlı tarihini Avrupa’dan bağımsız ve habersizmiş gibi sunmak, cehaletin en büyüğü.)
Ama bu anlamdaki rüşveti (İngilizcede “fee” denilen ‘bahşiş’i) İslam’da haram olan teknik anlamdaki gizli “rüşvet”le karıştırmamak gerekir. Aksi halde Osmanlı bürokrasisinde, padişahlar da dahil rüşvete bulaşmamış kimseyi bulmakta epey zorlanırsınız. Zaten bu aleniyet düzeyinde rüşvetin herhangi bir “günah” içermesi mümkün müdür? Nitekim Baltacı Mehmed Paşa’nın ayağını kaydıranlardan Damad Ali Paşa, Sadrazamlığa geçince rüşvet söylentilerinden rahatsız olmuş, hatta “YENİÇERİ AĞALARININ GÖREVE YENİ ATANMASINDA SADRAZAMLARA VE SUBAYLARIN YENİÇERİ AĞALARINA VEREGELDİKLERİ, ÖTEDEN BERİ ALIŞILAGELMİŞ HEDİYELERİ BİLE YASAK ETMİŞ VE BU GELENEĞİ KALDIRMIŞTIR”. Tarihçi Mustafa Nuri Paşa’nın “alışılagelmiş hediyeleri” ifadesi bile meramımızı anlatmaya kâfidir sanıyorum. (Netayic ül-Vukuat: III-IV, Ank. 1992, s. 29.)
Evet, Osmanlı’da rüşvet vardı ama bu rüşvete ancak kayda geçmesi şartıyla izin veriliyordu. Eh, o zaman da bunun adı rüşvet mi olur yoksa başka bir şey mi, ona da siz karar verin.
.
Ah o Fatih’i yakan kutlu ateş, nerdesin?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Ah o Fatih’i yakan kutlu ateş, nerdesin?
Portekiz tahtında oturan Kral’ın kendisi değil de kardeşi olan Denizci Henry’nin silahla donanmış adamları, 8 Ağustos 1444’te Güney Afrika kıyılarını bir güzel yağmaladıktan sonra gemilerine doldurdukları ‘malları’yla (esirlerine böyle diyorlardı) geri dönüyorlardı. Denizci Henry’nin hayat hikâyesini yazma işini üstlenen çağdaşı Gomes Eannes de Azuzara, karanlık kıtanın balta girmemiş ormanlarına uzanan korkunç yağmanın ölümcül meyvelerini kalemiyle şöyle topluyordu:
“Zavallı esirler karaya çıkartıldıklarında görülmeye değer bir manzara oluşmuştu. Bazılarının renkleri nispeten açıktı, yakışıklıydılar ve vücutları gayet muntazamdı; bazıları biraz daha karaydı; diğerleri ise köstebekler gibi kapkaraydı. Fakat onlara bakarken merhametten titremeyecek kalp var mıdır! Birbirlerine bakıp bakıp ağlaşıyorlar, gözyaşlarıyla yıkanıyordu yüzleri. Gözlerini gökyüzüne dikip de Tabiat Baba’dan çığlık çığlığa yardım isteyeni mi ararsınız, yüzlerine elleriyle vuranı mı, yoksa kendilerini yerlere atıp debeleneni mi?
Fakat bir an geldi ki, bütün bunlar, açıklanan kararın yanında hiç kaldı. Çocuklar ebeveynlerinden ayrılacaktı, kardeşler ve eşler de birbirinden. Her biri kendi kaderini kendi başına yaşayacaktı. Yüreği dağlanmadan bu ayrılık sahnesini izlemek imkansızdı. Ayrı taraflara yığılan babalar ve oğullar, olanca kuvvetleriyle birbirlerine koşmaya çalışıyor, anneler bebeklerini kucaklayarak onları Portekizlilere vermemek için kendilerini yerden yere fırlatıyorlardı. Bu manzarayı izleyen kent halkının feryat ve figanları ise manzarayı daha da feci bir hale getiriyordu.
Prens Henry, güçlü kuvvetli bir at üstünde, etrafında maiyetiyle ortalıkta geziyor, kendisine getirilen ganimetleri gözde adamlarına bol keseden dağıtıyordu. Bu sırada kendi beşte birlik hissesine düşen 46 kişiyi oracıkta azad etti. Şurası aşikâr ki, onun asıl ganimeti, arzusunun yerine getirilmesinden ibaretti. Hakikatte, aksi halde ebediyen yitirilmiş olacak bu ruhların kurtuluşunu seyretmek tarife gelmez bir tatmin veriyordu kendisine.” (Aktaran: Frederick Turner, Beyond Geography: The Western Spirit against the Wilderness, Rutgers University Press, 1994, s. 120-121.)
Prens Henry, medeniyet ve inancı uğruna işliyordu bu cinayetleri. Bunun yanında, soygunculuk hiç kalırdı. Bir tek amacı vardı: Ruhları kurtarmak. Ve bu amacı gerçekleştirmek için de keşiflere çıkmak, yaban halkları bulmak, ‘ruhlarını kurtarmalarına yardımcı olmak’ gerekiyordu. İnanç da, teknik de, bilgi de bu uğurda kullanılmalıydı. Hiç göz kırpmadan kullanıldı da.
Öyle bir çağdı. Acımasız. Sert. Haşin. Zayıfı, zayıfları affetmeyen bir çağ. Yelkenleri şişiren rüzgâr, istila türküleri estiriyordu yerküre üzerinde. Moğol fırtınasının teri kıtaların sırtında henüz kurumuş, kurulu bütün düzenleri bir tırpan gibi biçen bu akıl almaz istila sırasında yeryüzüne bırakılan imparatorluk tohumları, yeni bir küreselleşme arabasının tekerleklerini olanca hızıyla döndürüyordu. Beş bin yıllık insanlık tarihi cephesinde bir bakıma ‘yeni bir şey’ yok gibiydi. Lakin eski dünyanın kalbinde, her şeyin temelinden sarsılacağını müjdeleyen bir çağın sabah ezanları okunuyordu.
Charles Dickens’ın dediği gibi, “Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü. Umutsuzluk çağıydı, umut çağıydı.” Çağların delirme vaktiydi. Moğolların başlattığı kaos orkestrasının şimdi hangi armoninin notalarına dokunacağı bilinmiyordu. Her şey olabilir, hiçbir şey olmayabilirdi. Olan, bitebilir; bitenler ayağa kalkabilirdi. Tohum düşmüştü bir yere ama kimse yerini bilmiyordu.
Gerçi bilen biliyordu. İşte Arabistan Yarımadası’ndan doğan güneş, Avrasya’nın çehresini geri dönülmez bir şekilde değiştirmişti; Moğol istilası sırasında doğudaki kolunu kaybetmiş olan İslam medeniyeti, rövanş olarak geleceğin giderek şişen karnına altın bir ok yollayacaktı. Bu okun ucuna iliştirilmiş olan kâğıtta, Kostantiniyye’nin muhakkak fethedileceği yazılıydı; ‘onu fetheden komutan da, onu fetheden asker de kendilerine güzellikten güzellik beğensinler’ deniliyordu. O mübarek ağızdan kelam, ‘satır’dan değil, ‘sadır’dan dökülürdü. Varlıklarını çatırdatan bir gürültüyle volkan gibi püskürürlerdi yeryüzüne. Bir kere püsküren lavların nereye düşeceği ve soğuduktan asırlar sonra hangi sinelerde yeniden uyandırılacakları hiç belli olmazdı.
Olmadı da nitekim…
Yeryüzü yağmacıları Portekiz ve İspanya’da kollarını sıvarken, Akdeniz’in doğu ucunda bir genç, müjdeye doğru koşuyordu. Tam da aynı tarihte, Ağustos 1444’te tahta çıkan Mehmed Çelebi, dünyanın ayarının bozulduğu bir çağı, yeniden hakikate ayarlamaya hazırlanıyordu. Diyaloğa kapanmış bir Avrupa’nın karşısına Doğu’nun da, Batı’nın da kendi kucağında birbirleriyle konuşacakları yeni bir bahçe kurmaya hazırlanıyordu. Homeros ile Molla Cami onun bahçesinde açıyor, Bellini ile Bursalı Şiblioğlu tasvir sanatında yarışıyor, Hocazade, 2 asır önce İspanya toprağına düşmüş İbn Rüşd’e felsefî cevaplar yetiştiriyordu. Semerkand Rasathanesi’nden uzanan Uluğ Bey’in eli, Kadızade-i Rumi’nin aritmetik bilimlerinde gördüğünü söylediği ateşten yanıyor (“Kardeşlerim! Ben bu riyazî ilimlerin vadilerinde bir ateş gördüm; niçin ondan bir haber getirmez, bir tutam almazsınız?”), Ali Kuşçu avucuna aldığı bu ateşle İstanbul’a doğru koşuyor, aynı ateşi çoktan yutmuş olan Fatih’in ve çağdaşlarının dimağını kavuruyordu.
Yeni bir çağın şafağıydı. Küreselleşme yeniden başlıyordu. Tohumlar topraktaydı. Kim önce davranırsa hasat onun olacaktı. Lafı uzatmayacağım: Fatih İstanbul’a girdiğinde Leonardo Da Vinci 1 yaşını doldurmuştu, öldüğünde ise Mikelanj 7, Kopernik 9 yaşındaydı. Fatih’in acelesi vardı. Zamanı fethetmek için çırpınması, bundandı.
Ah o ateş! Ne zaman düşeceksin yeniden içimize?
.
“Bu millet ölmeyecekse, bu Fatih dirilecektir”
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
“Bu millet ölmeyecekse, bu Fatih dirilecektir”
Fatih Sultan Mehmed, İtalya’dan İstanbul’a davet ettiği sanatçılardan ülkeleri hakkında istihbarat bilgileri de almaktaydı. Mesela Mateo di Pasti adlı sanatçı, Fatih’e bir mektup getirirken yakalanmış ve casusluk yapmakla yargılanmıştı. İşte bir Rönesans masalı…
Peri masalı gibi ama gerçek bir masal aslında bu. Masal oluşu şundan: Bizim beyinlerimiz öylesine dar ve karanlık bir mağara haline getirilmiş ki, bu dar ve karanlık mağaranın içerisine sığmıyor tarihimiz. Hele Fatih. Hiç…
Devam edelim mi biraz daha kafa göz yarmaya? Mesela İstanbul’a çağrılan Gentile Bellini (canım şu Fatih’in meşhur ve muhteşem tablosunu yapan İtalyan ressam), 10 ay kaldığı bu şehirde sultanla öylesine samimileşmişti ki, ara sıra onunla beraber gezmeye çıkar ve İstanbul sokaklarını beraberce arşınlarlardı. Mesela bir defasında bir mecnun yaklaşır ve padişahı yüzüne karşı övmeye başlar. Karşılığında da bir miktar ihsan ister. Ama Fatih para vermeye yanaşmaz; besbelli ki, hoşlanmamıştır adamın davranışından. Bellini sorar kendisine: Her insan övülmekten hoşlanır, neden para vermediniz adama? Fatih’in cevabı, onun kişiliğini bir ayna gibi yansıtacak nefasettedir: “Ben akıllı insanların beni övmesinden hoşlanırım; mecnunların değil.” (Politikacılarımıza müthiş bir ders gizli değil mi bu sözde?) Her neyse, işte bu Bellini’nin Fatih tarafından, samimiyetine binaen “Centile”nin kısaltması olarak “Janti” diye çağrıldığını yazıyor kaynaklar. Rönesans’ın büyük ressamı Bellini, Fatih’in “Janti”sidir, vesselam!
Size Jerry Brotton’dan söz etmiş miydim? Bu değerli İngiliz araştırmacısını bizim basınımız geçen yıl, yayınladığı bir belgeyle tanıdı. Brotton’un İngiliz arşivlerinden bulup çıkarttığı bu belgede 1588 yılında İngilizlerin İspanya’nın Yenilmez Armadası karşısında kazandıkları ilk zaferi, Cezayir’deki Osmanlı deniz kuvvetlerine borçlu olduğu yazılıydı. Yani İngilizlerin İspanya karşısında bellerini doğrultmaları bizim denizcilerimiz sayesinde gerçekleşmişti! (Bunlar neden bizde yazılıp çizilmez, anladınız kuşkusuz: Osmanlı’yı dünyaya kapalı bir kutu olarak kurgulayıp TC’nin bir benzerini -ama berbat bir benzerini- tarihin yaylalarına yaymak için. Aksi halde Osmanlı’nın ‘büyüklüğü’, ayağımızın altındaki halıyı çekip alabilirdi.) Brotton, Oxford Üniversitesi tarafından yayınlanan “The Renaissance Bazaar” adlı çarpıcı incelemesinde Rönesans’ın içerisindeki Osmanlı parmağını titizce deşifre ederek önümüze koyuyor bir şölen görkeminde. İşte kitaptan akla zarar bir alıntı. Siz karar verin bunu okuduktan sonra, kim Rönesans’ın tarafında, kim karşısında:
“Trabzonlu Yorgo (George) 1465 yılında Fatih’in yeni başkenti İstanbul’a vardı. Mehmed’in bilime düşkünlüğünü bilen Yorgo, klasik Yunan coğrafyacısı Batlamyus’un eserine bir sunuş yazıp onu sultana şu sözlerle ithaf etti: ‘Hayatımda bilge bir krala [Fatih’i kastediyor] hizmet etmekten ve en yüce meselelerde felsefe yapmaktan daha hayırlı bir şey olmadığını düşünerek.’ Yorgo, Aristo ile Eflatun’u karşılaştıran eserini de sultana takdim etti ve Fatih’e bir dizi mektup yazmak üzere Roma’ya döndü… Fakat Papa bu işlerden hiç mi hiç hoşlanmadı ve Yorgo’yu sultanla entelektüel flörtünden dolayı hapse attırdı.” Buyrun bakalım, Fatih mi daha ‘modern’, yoksa Papa cenapları mı?
Kılıcını kavramış çelik bilekli Fatih’i anlattığımız kadar, zarif avucunda kılıçlaşan bir kalem tutan Fatih’i de anlatmak, anlatmak ve anlatmak mecburiyetindeyiz artık. Asker Fatih, devlet adamı Fatih, stratej Fatih… Eyvallah ama aynı zamanda âlim Fatih, şair Fatih, sufi Fatih ve aydın Fatih’i de anlamak ve anlatmak gerekmez mi? Üstelik de bilgi çağında bizim Fatih’in bu yönüne olan ihtiyacımız daha fazla değil mi? Sadece kendimize değil, dünyaya da sunabileceğimiz bir model o. Halbuki soyuna ender rastlanan Fatih çapında bir öndere sahip olmak için varını yoğunu verebilecek nice ülke var yeryüzünde. Hem bunlar öyle üçüncü dünya ülkeleri değil; İngilizler ve Fransızlar için, Almanlar ve Amerikalılar için de bu böyle. Portekizlilerin elinde kralın biraderi Denizci Henry adlı Prens var Allah’tan da, ikide bir aydın yönetici diye onu önümüze sürerler. Ruslar Deli Petro ve II. Katerina’ya “Büyük” deyip yere göğe sığdıramıyorlar. Neden? Aydınlanmalarını başlattığı için. Keza Fransızlar Napolyon’u, defalarca yenilse bile modern Fransa’nın, hatta Avrupa’nın kurucusu saymakta bir beis görmezler.
Bunlar elbette Fatih’le benzer tarafları olan hükümdarlar. Lakin Fatih yine de çok farklı, yine de bir yığın kavranamayan yüzlere sahip, sabırla keşfedilmeyi bekliyor. Bunun için diyorum ki, Fatih’i fethetmemiz gerekiyor. Fatih’i fethetmek, yani yüzündeki perdeleri açmak, onun sır yumağı dünyasına seferler düzenlemek, içinde bulunduğumuz çağda acil bir ihtiyaç olarak kendisini dayatıyor. Fatih sırlarıyla gitmişti malum. O gün bugündür bu sırları çözemedik. Bekliyoruz onları çözecek bir Fatih’i. Özlemle.
Geçtiğimiz çarşamba günü kendisini Maraş’ta rahmetle andığımız bir başka sır yumağı Necip Fazıl, “O manayı bul da bul / İlle İstanbul’da bul” derken bizlere bu sırrın adreslerinden birisini işaret etmiş bulunuyordu. Yine bir levha yapılacak güzellikteki o nefis yazısında Fatih’in ölmediğini, sadece sandukasının içine daha büyük fetihler için dersini çalışmaya girdiğini söylemesi, onun bu defaki fethinin “mefkûrevî bir fetih” olacağının altını altın kalemlerle çizmesi, su kadar ihtiyacımız olan bir teşhisti. Yazısını noktaladığı sözleriyse üzerine söz söylenemeyecek kadar vecizdir:
“Bu millet ölmeyecekse, bu Fatih dirilecektir.”
.
Fatih’in kardeşi Ahmed, Hind’e padişah olmuştu
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Fatih’in kardeşi Ahmed, Hind’e padişah olmuştu
Hem, dedim, senin okuduğun tarih kitaplarında Fatih’in tahta geçer geçmez bir yaşındaki kardeşi Şehzade Ahmed’i boğdurduğu yazılıdır, değil mi? Bu yüzden de birçok kimse, “Kanunnâme”deki “kardeş katli”ni sözümona ’emreden’ maddenin yazarı ve uygulayıcısı olduğuna inanır Fatih’in. Şayet bu kadar önem verilen bir “kanun” idiyse bu, neden aslını bulamıyorlar, söyler misin bana?
Yani Kardeş Katli’ni kanunlaştıran Fatih değil miydi? Bütün bildiklerimiz yanlış mı şimdi? Ne yalan söyleyeyim, hem rahatladım, hem de kafam allak bullak oldu…
Dışarıda soğuk eksi 10’u, saat 11’i vurmuş, sevdalı bir kalabalığın huzurundan Osmanlı selamıyla ayrılırken yağmur gözlü yiğitlerden birisi yanıma yaklaşmış, hayret kayığına bindirdiği kelimelerden sorular örüyordu habire. “O zaman şu…” Sözüne bıçak çekiyorum, “Var mısın”, diyorum, “buzdağının dibine dalmaya?” Tereddütle karışık bir “Varım” sözü tütüyor ağzından. “Gel o halde” diyorum bir sandalye çekerken yanıma, “şuradan başlayabiliriz dalmaya: Fatih İstanbul’u ne zaman fethetmişti?” Belli ki beklenmedik bir soru oluyor. Duraklıyor, kelimeleri dişiyle dudakları arasında iyice ezerek, “29 Mayıs 1453, değil mi?” diyebiliyor. Anlıyorum tabii, koskoca adam bu basit soruyu bana sorduğuna göre vardır bir hinlik diye kuşkuya yatmış vaziyette. “Bak” diyorum…
Bakıyor. “Madde bir”, diyorum, “Fatih İstanbul’u fethetmemişti!” Gözbebeklerinden Fesubhanallahlar düşüyor kalın buzların üzerine; zıplıyor, sesini duyuyoruz. “Fatih İstanbul’u değil, Kostantiniyye’yi fethetmişti” diyerek merakını gideriyorum hemen. Ardından ekliyorum Fatih sevdasında hepimize beş çeken Levon Panos Dabağyan’ın sözlerini yankılayarak, “Allah kimseye İstanbul’un fethini nasip etmesin”. Önce bunu bir kelime oyunu zannediyor, altını birkaç kez çizerek düşünüyor.
O düşünedursun, ben ikinci maddeyi seriyorum çarşaf gibi önüne: “Fatih İstanbul’u 1453’te değil, 857’de fethetmişti. Bir başka deyişle o, Peygamber-i Zişan Efendimiz’in Mekke’den Medine’ye hicretinden tam 857 yıl sonra giriyordu İstanbul’a. Zaten yolunu şaşırmış Miladi takvimle kutlu müjdeyi asırların üzerine sağanak gibi yağdıran bir adamın ne işi olabilirdi ki?”
“Kilid-i mülk-i İslam” tabiri Alvarlı Efe’nin kemâl pınarlarından taşmış, Erzurumluların gönül gözlerine bir lens gibi asılmıştı. Bunu gördüm Erzurum’dan tüten nefeslerin şehrin üzerinde kurduğu görünmez otağda. Bu kilidin içinde dönüyordu anahtarım. Yağmur gözlerinde yatağanlar uçuşuyordu. “Madde üç” dediğimi duydu mu bilmiyorum. Artık daima dinliyor, derin düşlere dalıyordu besbelli. Hem, dedim, senin okuduğun tarih kitaplarında Fatih’in tahta geçer geçmez bir yaşındaki kardeşi Şehzade Ahmed’i boğdurduğu yazılıdır, değil mi? Bu yüzden de birçok kimse, “Kanunnâme”deki “kardeş katli”ni sözümona ’emreden’ maddenin yazarı ve uygulayıcısı olduğuna inanır Fatih’in. Şayet bu kadar önem verilen bir “kanun” idiyse bu, neden aslını bulamıyorlar, söyler misin bana? Fatih’in pek çok kanunnamesi ve vakfiyesi bize ulaştığı halde, hatta bir tanesi sonradan türbesinde ortaya çıktığı halde, bu kanunname neden bulunamaz ve neden bir buçuk asır sonra yazılmış bazı defterlerin arasında okuruz onu da, Topkapı Sarayı’nda, yani tam da bulunması gerektiği arşivde yerinde yeller esmektedir?
“Bunları daha önce yazmıştınız sanki, okumuş gibiyim” dediğini duydum. Gayrı durmak ne mümkün. “Öyleyse bak ne anlatacağım sana” dedim. Yağmur şiddetlenmişti. Gözlerinde. Sesler duyuluyordu.
“İster inan, ister inanma. İstanbul Üniversitesi’nin eski hocalarından Profesör İsmail Hikmet Ertaylan’ın 1953’te basılan “Âdilşahiler: Hindistan’da Bir Türk-İslam Devleti” adlı kitabında şu mealde bir bilgi verilir: Fatih’in babası Sultan II. Murad, ömrünün son yıllarına tek oğulla girmenin üzüntüsünü yaşarmış. Nihayet ölümünden kısa bir süre önce Candaroğulları hanedanından aldığı Hatice Alime Hatun’dan (bir ‘prenses’) bir oğlu dünyaya gelmiş ve adını Ahmed koymuşlar. Babası Murad’ın ölümü üzerine tahta çıkan geleceğin Fatih’i Mehmed Çelebi ise fitne çıkabilir korkusuyla kardeşi Ahmed’in boğdurulmasını emredecek ve II. Murad’ın Bursa’ya yollanan tabutunu, mini mini bir tabut daha takip edecektir. Ancak bu tabutta, zannedildiği gibi kardeşi Ahmed değil, “alelacele tedarik edilen bir benzeri”, yani bir köle çocuğu son yolculuğuna çıkarılmıştır. Meğer Fatih’in üvey annesi olan Hatice Alime (veya Halime) Hatun, oğlu Ahmed’i bu oyunla cellatların elinden kurtarıp yurtdışına kaçırtmış, Bursa’daki türbeye ise zavallı köle çocuğun cesedi gömülmüştür.
“Yani?” “Yanisi şu” diyorum, “bu kitapta yazılanlar doğruysa Şehzade Ahmed öldürülmemiş, İran’a kaçırılmış. Burada büyümüş, tahsil ve terbiye gördükten sonra Hindistan’a gitmiş ve Behmeni Devleti’nin hizmetine girmiş; orada umur görmüş, yüksek makamlara kadar çıkmış. Gel gör ki, Behmenîler yıkılınca çok sayıda küçük devlet pıtrak gibi bitmiş onun toprakları üzerinde. Bunlardan birisi de merkezi Bicabur olan Adilşahiler Devleti olmuş. Bu devletin kurucusu ise Fatih’in, annesi tarafından İran’a kaçırılan kardeşi Şehzade Ahmed imiş.”
Sözüm bittiğinde gözlerindeki yağmur taneleri havada donmuş, buz kesmişti. “Bütün bunları nereden buluyorsunuz Allah aşkına?” sorusu karşısında dayanamayıp boşaltıyorum derûnumdakileri: “Ben onları değil, onlar beni buluyor aslında. Ben onları konuşmuyorum. Benim ağzımdan konuşan onlar. Hem sen Fatih Sultan Mehmed’in kayıp bir vasiyetnamesi olduğunu ve bunun Amerika’da keşfedildiğini işitmiş miydin?” Sorum, muhatabını bulamayan mermiler gibi salonun duvarlarında sekti, durdu. Hem size bir şey söyleyeyim mi: Erzurum’daki dostlar, yerdeki buzlardan değil, çatılarda susta bekleyen buzlardan sakınılmasını öğretmişlerdi bana. Ne zaman kopup başınıza düşeceği hiç belli olmazmış. Yanımda kim vardı hatırlamıyorum. Tek hatırladığım, dumanlı bir ağızdan çıkan, “Ne kadar da tarihe benziyor” sözleri oldu.
.
Fatih, bir gün gemileri dağlardan uçurmuştu!
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Fatih, bir gün gemileri dağlardan uçurmuştu!
Gemilerin karadan yürütülmesi işlemi, II. Murad döneminde Gazi Umur Bey tarafından başarıyla gerçekleştirilmiş. Bu büyük komutan, Yunanistan’daki Korint berzahından gemileri aşırarak İnebahtı körfezine indirmeyi başarmıştır.
Fatih Sultan Mehmed 1453’te gemileri gerçekten de karadan yürüttü mü? Bu soru, gerçek bir ‘soru’ olarak ele alınmayıp dedikodularımıza malzeme yapıldığı sürece fethin üzerindeki gölgelerden kurtuluşumuz yok. Ayrıntıların iktidarına sahip olamayan hiçbir tarih, muktedir olamaz çünkü. Zaman zaman meydana, pardon medyaya çıkıp gerine gerine “Gemilerin karadan yürütüldüğü, hikâyeden başka bir şey değil” diyenler bu gölgelerden istifade ediyorlar aslında. Öyleyse ayrıntı, biraz daha ayrıntı lütfen!
Malumu ilam edelim mi biraz: Tam tarihini de verelim, o zamanki takvimle 21 Nisan Pazar gecesini 22 Nisan Pazartesi’ye bağlayan gece (doğru tarihi bulmak için bunların üzerine 10’ar gün ilave etmemiz gerekir) Fatih’in emriyle 40 ila 80 parça olduğu rivayet edilen bir deniz gücü Tophane limanından karaya çekilmiş ve Tepebaşı civarından Kasımpaşa limanına indirilmiş, böylece İstanbul yarımadası, çepeçevre kuşatılmış oluyor, fethe doğru güçlü bir adım atılıyordu. Bu operasyon, Bizans güçlerini üçe bölmüş ve sur içinde hüzün, Müslümanlar arasında ise sevinç rüzgarları estirmiştir.
Kabaca olay bu. Gelgelelim, işin ayrıntısına girdikçe mesele karmaşıklaşır, çünkü rivayetler muhteliftir. Birbirini tamamen tutan iki anlatı bulmak neredeyse imkânsızdır. Gemilerin hangi güzergâhtan çekildiği ayrı bir sorundur. Nasıl çekildiği de. Yalnız şu noktada tam ittifak vardır: Gemiler karadan yürütülmüştür.
En ayrıntılı anlatılardan birisini, kuşatma sırasında İstanbul’da bulunan Nicolo Barbaro’nun günlüğünde buluyoruz. Barbaro, bu olayı sıcağı sıcağına yaşayanlardan biridir. Bu nedenle büyük önem taşır anlattıkları. İsterseniz onun tercümanı olayım size.
Osmanlı gemileri nerede demirlemiştir o sırada? Bugünkü Dolmabahçe Sarayı’nın bulunduğu noktada mı yoksa Tophane sahillerinde mi? Tam belli değildir. Belli olan bir şey varsa o da Fatih’in emri üzerine gemilerin harekete geçtiği, bütün askerlerini karaya çıkarttığı, gemilerin geçeceği güzergâhın bir tramvay yolu gibi tesviye edildiği, hatta çağdaş bir ressamın eserinde gördüğümüz gibi yer yer kazıldığı, “Pera şehri üzerinde bulunan dağ”ın ise düzlenmediğidir. Yani gemilerin geçeceği güzergâhta var olan bütün engeller temizlenmiş ve rahat geçmeleri için tepeler dahi düz bir hale getirilmiştir. Anlaşılan bu yolu açmak için müthiş bir hafriyat çalışması yapılmıştır.
Dahası, Barbaro diğerlerinden farklı bir tarif yapıyor ve yuvarlatılmış taşlarla döşenmiştir bu güzergâh, diyor. Düşünün, bütün bu yola, mıcır döker gibi, özel olarak yuvarlatılmış taşlar dökülmüş ve bunlar iç yağıyla mükemmel bir şekilde yağlanmıştır. (Taşların bu yağlanmış halini düşünürken, gözümün önüne eskiden Şişhane’ye yağmur yağdığı zaman parke taşların parlaması geliyor nedense.) Ve Fatih’in emriyle operasyon başlar. Önce bir deneme yapılması lazım gelmez miydi? Bunun için ufak teknelerle işe başlanır. Büyük bir kalabalık tarafından bu iş kısa bir sürede gerçekleştirilince asıl büyük gemilerin çekilmesine geçilir. 15 ila 22 çifte küreklilerin de içinde bulunduğu toplam 72 gemi, bu şekilde yağlanmış taşlar üzerinden kaydırılarak Haliç’e indirilir. Bunları sakin sakin anlatan Barbaro’nun beşerî tepkisi gelmekte gecikmez: “Bu alçak insanların yaptığı gibi karadan gemi yürütme işi dünyada görülmüş şey değildi.”
Bu, olayın Bizans surlarının içinden görünüşü. Peki “bizim” cephede durum nasılmış?
Olayın görgü şahitlerinden bir diğeri Tursun Bey ise Fatih’in kadırgalar ve yüksek kayıkları karadan çektirip Haliç’e salmayı tasarladığını, bunun için de ceraskar sanatında usta mühendisler ve denizcileri toplayıp planlama yaptırdığını, gemileri rengarenk bayraklarla süslediklerini, gemilerin yelkenlerini tıpkı denizde imişçesine açtırdıklarını ve Galata “ensesinden”, yani hemen üstünden “havadan yürüttüklerini” söylemektedir. Bu “havadan yürütme” tabiri de esrarengizdir. Ancak bundan sonra kullandığı tabir daha da ilginçtir: “Belki de uçurdular.” Allah Allah! Tursun Bey bize başka bir şey mi anlatmak istemektedir acaba? Gemilerin hem havadan yürütüldüğünü söylüyor, hem de uçurulduklarını. Muhtemelen gemilerin yokuştan aşağıya büyük bir hızla kaydığını anlatmak istemiştir bu sözleriyle.
Gemilerin karadan yürütülmesi işlemi, bu tarihten 13-14 yıl kadar önce, II. Murad döneminde Gazi Umur Bey tarafından başarıyla gerçekleştirilmiş, yeterince tanımadığımız bu büyük komutan, Yunanistan’daki Korint berzahından gemileri aşırarak İnebahtı körfezine indirmeyi başarmıştır. Yani aslında bu tekniği ne ilk kullanan kişiydi Fatih, ne de son kullanan. Fatih’in daha sonra Belgrad (1456) ve Eğriboz (1470) kuşatmalarında da aynı şekilde gemileri karadan yürüttüğünü biliyoruz.
Fatih’in bu operasyonunun amacı konusunda da birkaç şey söylemek gerekir: 1) Üç adet Venedik gemisinin Haliç’e girmesine engel olunamayışının ordu içerisinde meydana getirdiği paniği yatıştıracak ve moral aşılayacak bir tür “B Planı” olarak tasarlanmıştı. 2) Bizans’ın moralini bozup savunma kuvvetlerinin üçe bölünmesini sağlayacaktı. 3) Asıl amaç da Haliç’te Türk kuvvetlerini birleştirecek bir köprü kurmaktı. Zira yaklaşık olarak bugünkü Cibali ile Azapkapı arasında uzanan Unkapanı Köprüsü’nün yerinde bir köprü kurmak suretiyle Topkapı’daki kuvvetlerin Rumeli Hisarı civarındaki kuvvetlerle takviyesi bu köprüyle mümkün olacaktı. Nitekim 70 kadar geminin yan yana dizilerek bir köprü haline getirildiğini ve aynı zamanda üzerlerine yerleştirilen toplarla kara surlarına ateş ettiklerini öğreniyoruz kaynaklardan.
Velhasıl gemilerin karadan yürütülmesi konusunda bir tartışmaya gerek yok. Asıl tartışılması gereken, bunun nasıl gerçekleştirildiği ve amacının ne olduğu.
.
Gül bahçelerinde ve GATA’da yaşar Abdülhamid
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Gül bahçelerinde ve GATA’da yaşar Abdülhamid
Bir yanda “gerici” sayılan Abdülhamid canını dişine takmış, gelen muhacirlerin bile suyunu sıkıp gül yağı çıkartıyor, öbür yanda “ilerici” yöneticilerimizin gözleri önünde bir medeniyet fidanının dibine kabir suyu dökülüyordu.
1993 Mayıs’ının 24’ü sabahına İstanbul, misli görülmemiş ‘pis’ bir patlamayla uyanıyordu. İstanbul’un orta yerinde bir çöplük, metan gazı sıkışmasından infilak etmiş ve bu olay ajanslar tarafından dünyaya, 470 bin metreküp çöpün kaydığı tarihin ilk “çöplük heyelanı” olarak geçilmişti. Yıllardır gelişigüzel dökülen çöpler koca bir mahalleyi yutmuş ve toplam 39 kişi, hayatını çöplerin intikamına kurban vermişti. Çöplüğün adı, çoğunuzun hatırlayacağı gibi, Hekimbaşı Çöplüğü idi.
Belki hadisenin dehşetindendir, bu “Hekimbaşı” kelimesinin bir çöplükte ne aradığını soran eden olmadı pek. Hekimbaşı ve çöplük. Hekimbaşı ve ölüm… Bunlar bir süre yan yana gezdiler hafızamızda; ama ardından o onulmaz unutma hastalığımızın susturucusuna takıldılar. Gerçekten de bir çöplüğün isminin, Osmanlı devrinde Sağlık Bakanlığı demek olan Hekimbaşılıkla ne alakası olabilirdi?
1880’lere uzanalım. 93 Harbi diye bilinen 1877-78 Rus Savaşı’nda şimdi Bulgaristan’da kalan topraklarımızdan kopan yüz binlerce Müslüman-Türk “muhacir”, Edirne’ye, ardından da İstanbul kapılarına yığılır. Göçmenlerden bir kısmı Kızanlık bölgesindendir. Önce bulabildikleri cami avlularına, meydanlara vs. geçici olarak yerleştirilir, ardından kendilerine ‘uygun’ bir yurt aranır. Neyle geçindiklerini sorduklarında alışık olmadıkları bir cevap alırlar: Gülcülükle geçinmektedirler. (Ispartalı okurlar eminim tebessümle okuyacaklardır burasını.) Muhacirlerin bir kısmı Isparta’ya yerleştirilir; haddizatında bu gül kokulu şehrimize gülcülüğü getirenler, Bulgaristan göçmenleridir. (Abdülhamid’in Isparta’nın günümüzdeki imajını kuran adam olması garip gelebilir bazılarına ama öyle.) Diğer bir kısım İstanbul’da iskân edilir. Nerede mi? II. Abdülhamid’in şahsi mülkü olan Çavuşbaşı Çiftliği’nde.
Sabırsızlanmayın efendi, hikâyemiz yeni başlıyor daha. Kızanlıklı muhacirlerimiz Çavuşbaşı Çiftliği’nde Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane hocalarından C. Bonkowski’nin nezaretinde bilimsel metotlarla gül üretmeye başlarlar. İlk hasat 1886’da yapılır ve 650 kilo taze gül toplanır. Neticeden memnun olan Abdülhamid, gül yetiştiriciliğini teşvik etmiş ve yine Göksu deresi boyunda bulunan Hekimbaşı Çiftliği’ne de gül kokularının yayılmasına izin vermiştir. Böylece Göksu deresinin içinden geçtiği bu bölge, tam anlamıyla bir “Güller Vadisi” manzarasını almış, derenin güzelliğine bu defa da gül kokuları, renk ve ışık seli katılmıştır.
İşte bu çiftlik, III. Selim ve II. Mahmud döneminin Hekimbaşılarından Mustafa Behçet Efendi’nin mülküdür. 1834’te ölen Behçet Efendi, ünlü şairimiz Abdülhak Hamid’in de dedesinin kardeşidir. Türkiye’de tıbbın ve Türkçe tıp terimlerinin gelişmesinde öncü rolü oynayan Behçet Efendi’ye ait Hekimbaşı Çiftliği, uzun zaman sahipsiz ve bakımsız kalmış, civarındaki yerleşmelerin artmasıyla güller vadisi “çöpler vadisi”ne dönüşmüştür. İşin asıl acı yanı şu: 1880’lerin gül kokulu vadileri, okul kitaplarımızda geçtiği deyimle söylersek “çöküş” döneminde vücuda getiriliyor, insanlık dışı çöplük ve patlama olayları ise sözüm ona “çağdaş” dönemimizde vuku buluyordu. Bir yanda “gerici” sayılan Abdülhamid canını dişine takmış, gelen muhacirlerin bile suyunu sıkıp gül yağı çıkartıyor, öbür yanda “ilerici” yöneticilerimizin gözleri önünde bir medeniyet fidanının dibine kabir suyu dökülüyordu.
Üstelik aynı “gerici” Sultan, sessiz sedasız bugünkü GATA’nın, yani Gülhane Askerî Tıp Akademisi’nin temellerini atıyordu Haydarpaşa’da. Yıllardan 1898’dir. Bonn Üniversitesi’nden bir grup namlı doktor İstanbul’a çağırılmış ve ülkedeki tıp okullarının Avrupa ülkelerinin (“muasır medeniyet”) seviyesine çıkartılmasıyla görevlendirilmişlerdi. Bu arada beklenmeyen bir gelişme olmuş, o zamanlar İstanbul’daki tıp eğitimini tekellerine almış bulunan Fransız hocalar Almanlarla çalışamayacaklarını bildirip tepki göstermişlerdir. Bunun üzerine Alman doktorlara ayrı bir hastane açılmasına karar verilmiş ve en uygun yer olarak Sarayburnu’ndaki Gülhane Rüşdiyesi binası seçilmiştir. Bina kısa zamanda 150 yataklı bir hastaneye dönüştürülmüş ve Almanya’dan getirilen son sistem araç ve gereçlerle donatılmıştır.
Başlangıçta sivil bir hastane olarak açılan “Gülhane Tatbikat Mektebi”nde zamanın en ileri klinik ve laboratuvar çalışmalarının gerçekleştirildiğini Nuran Yıldırım’ın “İstanbul Ansiklopedisi”ne yazdığı maddeden öğrenmekteyiz (cilt 3, s. 440). Aynı yazıda, o zamana kadar Avrupa’dan paketler halinde ithal edilmekte olan sargı bezleri yerine hastanenin bahçesinde ufak bir fabrika kurularak yerli imalata başlandığı da bildiriliyor. Sarayburnu’ndaki hastane yeterli gelmediği için yine Abdülhamid zamanında bu defa Haydarpaşa’da askerî ve sivil okulları birleştirecek büyük bir tıp okulu kompleksinin yapımına girişilmiş, 1909’daki taşınmanın ardından Balkan ve Dünya savaşları sırasında tamamen askerî bir hastane haline getirilmiştir. Hastane Cumhuriyet döneminde Topkapı Sarayı’nın gölgesinde başladığı hayatında yeni bir kavşağa girmiş, 1941’de Ankara’ya taşınmış, 1947’de ise ismi GATA’ya çevrilmiştir. (Ufak bir not: İstanbul’daki Haydarpaşa Askerî Hastanesi de, 1980’de çıkartılan bir kanunla GATA’ya dahil edilmiştir.) Böylece Abdülhamid’in temellerini attığı kurumlardan biri daha Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerine kurulduğu sağlam birikimin öncüsü oluyordu…
Bir iyi, bir kötü örnek. Gül bahçelerinden çöplüğe ve Gülhane Tatbikat Mektebi’nden GATA’ya. Bu size neyi hatırlatıyor bilmiyorum; ama bana bir tek şeyi hatırlatıyor: Geçmişin bugünde nefes alıp verdiğini. Kâh çöplük olarak, kâh en modern bir kurum olarak. Seçin, alın…
.
Bizans İmparatoru’nu bile yeniçeriler koruyordu
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bizans İmparatoru’nu bile yeniçeriler koruyordu
Doğrusu, Ahmet Yaşar Ocak gibi değerli bir tarihçimizin kitabında okuyunca üzülmedim desem yalan olur. Ocak’a göre Fatih, Şeyhülislamlığı “Bizans’taki Patriklik makamının statüsüne benzer bir biçimde” örgütleyip kendine bağlamış, böylece yalnız siyasî otoriteyi değil, dinî otoriteyi de temsil eder olmuştur. Ne var ki, aynı yazar birkaç sayfa ileride Şeyhülislamın Papa ve Patrik gibi bir otoritesi bulunmadığını, kilise benzeri bir kurumun temsilcisi olmadığını, sadece dinî bürokrasinin “en üst kademesini” temsil etmekle yetindiğini söyleyerek bizi şaşırtıyor (“Zındıklar ve Mülhidler”, İst. 1998, s. 93, 96).
‘Bizans etkisi’ tezinin çelişkilerini sayıp dökmek değil niyetimiz. Lakin Oryantalistlerin bu tarafgir tezinin bu haliyle tekrar edilmesinin, Bizans tarihi ve Patriklik hakkında yeterince bilgi sahibi olmamaktan, yani ‘karşı taraf’ın tarihini yeterince bilmemekten ileri geldiğini sanıyorum. Oysa Patrik’in Sinod’un seçimiyle işbaşına geldiğini, İmparatorun sadece bu seçimi onadığını, fiilî -hukukî değil- bir azil yetkisi bulunduğunu, Patriğin kendi başına kararlar alıp icraatlarda bulunabildiğini, İmparatora denk olmasa da gücünü ve meşruiyetini başka kaynaklardan alan bir vasfı olduğunu bilmezsek kolayca yanılgıya düşebiliriz.
Halbuki Osmanlı idaresinde Şeyhülislamın dengi, ancak Sadrazam olabilmiştir, Padişah değil. Hatta karar verme noktasında Sadrazamın bir altında yer aldığını ve Şeyhülislamın onun tercihi üzerine Padişah tarafından atanıp azledildiğini biliyoruz. Padişah sadece Şeyhülislamın karşısında ayağa kalkar ve onun elini yalnız Şeyhülislamlar öpmezdi. Ama Şeyhülislam saygı noktasında Sadrazamdan bir adım öndeydi. Öte yandan Patriklik devletin haricinde bağımsız bir ruhban örgütüdür. Patrik ise Papa gibi bütün Ortodoksların başı değil, sadece Doğu özerk kiliselerinin eşitler arasında birincisi ve sözcüsüdür. Bu örgüt yapısının Şeyhülislamlık gibi büyük ölçüde idarî bir makamla ve “meşihat payesi”yle, yani bir yaptırım ve yargılama gücü olmayan fetva verme yetkisiyle kıyaslanması doğru olmaz. Nitekim Hezarfen Hüseyin Efendi’nin “Telhisu’l-Beyân”daki sözleri, bu iddialara bir tür cevap gibidir: “Dinin başı Şeyhülislam, devletin başı da Sadrazamdır, ikisinin de başı Padişahdır.” Bu 17. yüzyıl metninden çıkan sonuç, Osmanlı düzeninde Patrik-İmparator ve Şeyhülislam-Padişahın birbirlerine denk çiftler olmadığıdır. Osmanlı düzeninde Şeyhülislam ancak Sadrazamın dengi olabilir -saygı boyutu hariç.
Neyse, demek istediğim, Bizans’ın Osmanlı kurumlarına etkisini vurgulayan araştırmacılar, bazı dış benzerlikleri abartma eğilimindedirler. Onlardan kaba benzetmeler yerine daha rafine karşılaştırmalar yapmalarını beklemek hakkımızdır.
Bugün Bizans etkisi tezini savunanların nedense dikkatlerini çekmeyen çarpıcı bir noktaya işaret edeceğim. Osmanlının Bizans’tan değil, Bizans’ın Osmanlı’dan aldığı bir kurumun, hem de şu bizim bir türlü kimseye beğendiremediğimiz yeniçerilerin fetihten önceki İstanbul macerasından bahsedeceğim. Yanlış duymadınız, Bizans ordusunda kurulan bir yeniçeri birliğinden söz ediyorum. Ne zaman mı? Biraz eskilere dayanıyor hikâyemiz; Fatih’ten de eskilere.
Hani şu Bizans da az çekmemiştir Osmanlı’nın elinden! Mesela sırf Osmanlı korkusundan İmparator V. İoannes’in 1369’da Roma’ya kadar gidip Papa’nın ellerini, ayaklarını ve “ağzını” öptüğünü ve ancak önünde üç kere diz çöktükten sonra Katolik mezhebine kabul edildiğini biliyor musunuz? Ya da 1438-39 yıllarında Ferrara ve Floransa’da toplanan Ortodoksluk ile Katolikliği birleştirmeyi amaçlayan toplantılara, Bizans İmparatoru’nun ancak II. Murad’ın izni ve sıkı tembihleriyle gidebildiğinden haberdar mıyız? Haberdar olmadığımız bir başka nokta da Floransa’daki toplantıya giden İmparatorun maiyetindeki yeniçeri birliğidir.
Mersin Üniversitesi öğretim üyelerinden Mustafa Daş’ın “Türklük Araştırmaları Dergisi”ndeki (Eylül 2002) makalesi, bu yolculuk sırasında İmparatorun yanında bulunmuş Syropoulos adlı Bizanslı din adamının hatıratından yola çıkarak Bizans-Osmanlı ilişkilerine yeni bir kapı açmaktadır. Hatıratta Patriğin, Bizans İmparatoru’nun maiyetinde yeniçerileri İtalya’ya kadar götürmesine içerlediği belirtiliyor. Ama sebep, yeniçerilerin tehlikeli bulunması değil, “masraflı” bulunmasıdır. ‘Kendimize baktık da onlar mı kaldı?’ düşüncesindeymiş Patrik. Ferrara’da yeniçerilerin bir manastıra yerleştirildiğini öğreniyoruz. Ancak İmparatorun yeniçeri birliğini yanında götürmesinin hikmeti sonradan anlaşılmıştır. Papa, İmparatora baskı yapıp birleşme anlaşmasını zorla imzalatmaya kalkarsa müdahale etsinler diye götürülmüştür yeniçeriler. Nitekim böyle bir baskı anında yeniçerilerin caydırıcı güç olarak işe yaradıkları anlaşılıyor. Ancak Syropoulos zavallı ‘badigard’ yeniçerilerin çok yoksul olduklarını ve piskopostan yardım istediklerini de yazıyor. Piskopos da onlara yanındaki kutsal eşyalardan vererek satmalarını ve bu parayla ihtiyaçlarını karşılamalarını sağlamıştır. Çünkü pek de misafirperver birisi olmadığı anlaşılan Papa, 700 kişiyi bulan bu kalabalık misafir ordusunun masraflarını üstlenmekten kaçınmış, ‘başınızın çaresine bakın’ tavsiyesinde bulunmuştur İmparatora!
Daş’a göre 1371 yılından itibaren Osmanlı Devleti’ne tâbi bir prenslik haline gelmiş olan Bizans’ta Selçuklular devrinden itibaren Türk askeri bulunduğu, bunlara “Turkopol” denildiği ve Hıristiyan Türklerin sarayda muhafız birliği olarak görev yaptığı bilindiğine göre, İtalya’ya götürülen yeniçerilerin varlığı da sürpriz sayılmamalıdır.
Velhasıl, kaderi Osmanlı’ya bağlanmış bir Bizans’ın etkileyen taraf mı yoksa etkilenen taraf mı olacağına siz karar verin. Ya da bırakın İtalya’da bile İmparatoru koruma işini üstlenen yeniçeriler konuşsun!
xxxxxxxxxxxxxxx
Cezayir: Osmanlı’nın kesik kolu
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Cezayir: Osmanlı’nın kesik kolu
Burası Cezayir, ey çöl,
Develerin, binlerce yıl taşıdığı, atalardan
Sevgi,
Akıl,
Kişiliğim ey çıngırak.
Ey hurma, tadın yok gayri
Nice saklasam yalnızlığını
Koyu yeşilliğini büyütsen nice
Yitmiş güzelliğimiz
Ey hurma, elim ayağım acı.
Nasıl haykırıyor çiğnenmiş kumlar duyuyor musun?
Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın o canım Türkçesinin buram buram tüttüğü bir Cezayir türküsünden alındı bu mısralar. Türküden tüten derin “melâl”, Cezayir halkının Fransız işgali döneminde biriktirdiği kederin sızıntılarından birisi sadece. Osmanlı gittikten sonra “Babasız” kalmış bir halkın çiğnenen onuru, 1962’de bağımsızlık mücadelesi başarıya ulaşsa da, eskiye özlemi her fırsatta yeniden hortlatmıştır. İşte Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün ülkesini ziyareti onuruna verdiği yemekte Cezayir Devlet Başkanı Abdülaziz Buteflika’nın dilinden ajansların havuzuna düşen yeni bir Osmanlı Milletler Topluluğu (OMT) kurulması önerisini bu arka plana bakarak değerlendirmekte fayda var. Bu, anlık, yani o an akla gelmiş bir çıkış olmayıp tarihin dip dalgalarından birisinin yüzeye vurmuş köpüğünden ibarettir. Biz dibe bakalım yine. Barbaros Hayreddin Paşa 1519’da, Cezayir’i bir büyük ülkenin himayesi olmadan koruyamayacağını anlayarak zamanın Osmanlı hükümdarı Yavuz Sultan Selim’e başvurur ve himayesine girmek istediğini bildirir. Bu tarihten 1830’da gerçekleşen Fransa’nın işgaline kadar Cezayir, Osmanlı’nın İspanya, Portekiz ve Venedik’i Akdeniz’de durduran, gerektiğinde haddini bildiren kolu haline gelir. Bir süre sonra da Barbaros, Kanuni’nin isteği üzerine Kaptan-ı Derya olur. Böylece Cezayir’e “Sultan Cezayir” denilir, yani Osmanlı Devleti’nin en batıdaki kolunun başı.
Yüzyıllar yüzyılları kovalar ve 1830’un o kara 13 Haziran gününe gelindiğinde Fransız gemilerinin Seydi Ferruh’a asker çıkarttıkları haberi Cezayir’in acıya bulanmasının başlangıcı olur. Allah’ın gönderdiği koruyucu, yani Osmanlı, gölgesini çekmiştir üzerlerinden. Şiirler, türküler yakılır Osmanlı’nın ardından. Osmanlı imajı, sömürge yönetiminin altında gömülü diriltici bir soluk gibi yankılanır durur yüreklerinde Cezayirlilerin. Günün birinde ona yeniden ulaştıklarında diriltici soluğa yeniden kavuşacaklarına inanırlar. Buna en çok, Cezayir’in milliyetçi liderlerinden Messali’nin hatıralarında rastlıyoruz. Ona göre Konstantin şehrinde Osmanlı askerlerinin ateşten bir duvar haline getirdikleri savunma hattı, yüz yıldan uzun sürecek olan Cezayir direnişinin ana motiflerinden birisi olmuştur. Hele Mareşal Clauzel’in Cezayir halkına, savaş masraflarını ödetmek üzere (Amerika’nın Irak’ta yaptığına benzer şekilde) savaş vergisi salması, bu parayı ödeyemeyenlerin hapislere atılması veya kendilerine temiz bir dayak çekilmesi (ne medeniyet ama!), parası olmayanların değerli silahlarının veya kadınların mücevherlerinin toplanması gibi uygulamalar karşısında Osmanlı nostaljisinin yükselmesi kaçınılmazdı. 1908’de çıkan mecburi askerlik kanunu karşısında Cezayir halkı, Osmanlı’dan Fransa’ya müdahale etmeyi beklemiştir. 1911’de kopan Trablusgarp Savaşı’nda elinden hiçbir şey gelmeyenler bile Kızılay’a kan vererek Türk askerine katkıda bulunmak için kuyruklara girmişlerdir Cezayir’de. Ve Çanakkale Savaşı patlayıp da İngiliz ve Fransızların İstanbul’a girmek üzere oldukları haberi yayıldığında bir Cezayirli kasabın yüreğine inme inerek sokağın ortasına yığılıp öldüğünü biliyoruz. Aynı şekilde Çanakkale’den zafer haberleri dalga dalga yayıldığında, halkın sokaklara döküldüğünü ve birbirlerini kucakladıklarını da. Zafer, kafalardaki Batı’nın yenilmezliği imajını yıkmış ve Osmanlı’nın hâlâ güçlü bir çıkış yapabileceği umudunu bir ebedi müjde gibi asmıştır ülkenin ufuklarına. 8 Mayıs 1945 tarihinde İkinci Dünya Savaşı sona ermiş, bu haber Avrupa’daki pek çok halkı olduğu gibi Cezayir halkını da sokaklara dökmüştür. Benzeri görülmemiş şenlikler düzenleyen halk, büyük bir coşkuya kapılmış ve yeşil-beyaz renkli Cezayir bayrağı sokakları arşınlamaya başlamıştır. Ne gariptir ki, aynı gün Almanları ülkelerinden kovan Fransız halkı da kendi ülkelerinde “bağımsızlık” şenlikleri düzenliyordur. Ancak kendi bağımsızlıklarını kutlayan Fransızlar, aynı beklentiyle sokağa dökülen ve aynı zaferi kutlayan Cezayir halkına, hem de o kara günlerinden henüz çıkmışken, ne yaptılar biliyor musunuz? “Uygarca” davranıp halkın üzerine ateş açtılar! Evet, yıl 1945. Bütün dünya Nazi belasından kurtulduğuna seviniyor ama Cezayir halkı, o bizim halkımız sokaklarda koyun gibi kurban ediliyordu. Şenlik alanı kan gölüne dönmüştü. Fransız kaynakları kem küm ederek 15 bin kişinin öldüğünü söylüyordu ama gerçek rakamlar 45 bini bulduğunu gösteriyordu. Aynı gün, Fransız halkı Nazi zulmünden kurtulduğu için düğün bayram ederken, kendi askerleri, bir başka halka kan kusturuyor, tarihin en büyük katliamlarından birisini gerçekleştiriyordu. Üstelik de öldürdükleri bu halkın içinden seçtikleri askerler, Nazilere karşı kendileriyle birlikte omuz omuza savaşmışken… (Bugün bize 1915’te soykırım yaptığımızı itiraf ettirmek için kanunlar çıkartan Fransa’nın 1945’teki bu katliamının hesabını kim soracak peki?)
Hâlâ bir sürpriz olarak algılayanlar var mı Buteflika’nın sözlerini?
.
Papa, Fatih’e Hıristiyan olmayı teklif etmişti
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Papa, Fatih’e Hıristiyan olmayı teklif etmişti
Türk aydınının şanındandır, masasına servis yapılan bilgileri zinhar sorgulamaz. Mesela Sabahattin Eyuboğlu, Fatih Sultan Mehmed’in, Papa II. Pius’a yazdığı söylenen bir mektuba, mal bulmuş mağribi gibi sarılmıştır. Sadece Montaigne’in denemelerinde karşılaştığımız bu mektupta Fatih, Papa’ya, Türklerin İtalyanlar ve Truvalılarla aynı soydan geldiklerini ve kendisinin, Yunanlılardan (Bizans’ı kastediyor) Truvalı Hektor’un öcünü almaya çalıştığını, İtalyanların bu savaşta kendisine cephe almalarına bir anlam veremediğini söyleyesiymiş.
Ne yerli ne de yabancı kaynaklarda geçer böyle bir mektup. Ama aynı Papa’nın, 1461’de yazdığı, lakin göndermediği mektubun orijinali Vatikan arşivlerinde mevcuttur. Bu mektubu Fatih basılı nüshasından okumuş, okuduysa da gülüp geçmiş olmalıdır. Neden mi? Papa II. Pius’un mektubu, aslında bir Hıristiyanlığa davet yazısıdır da ondan. Kimi davet ediyor? Fatih’i elbette. ‘Şaşırmış mı bu Papa?’ demeyin hemen. Gerçekten de şaşırtıcı olan, Papa’nın mektubunda İstanbul’un bu genç hükümdarının Hıristiyan kralların en büyüğü ve Roma İmparatoru’nun varisi olmaya en layık kimse olduğunu söylemiş olmasıdır. Hatta hızını alamayıp Fatih’i “Yeni Konstantin” ilan etmiştir. Vaftiz olmayı kabul edecek olursa dünyanın krallığı tacını giymesi işten bile değildir Fatih’in. Sözün özü, Papa Fatih’e demektedir ki, Hıristiyan olup başımıza geç, seninle dünyayı fethederiz!
Fatih okumuşsa bile gülüp geçmiştir, demiştim. Gerçekten de mektubun görünürdeki muhatabı Fatih olsa bile, Papa’nın hedef tahtasında, bir türlü Haçlı seferine razı edemediği Hıristiyan krallıkları vardır. Onlara gözdağı vermektedir sizin anlayacağınız. Bana itaat etmezseniz, ben de gider, elin Müslüman’ından yardım alır, onunla dünyaları fethederiz; size de ihtiyacım kalmaz böylece, demek ister. Lakin o yılların İtalya’sında yaramaz prensliklerin bini bir paradır. Hatta söz konusu mektuptan birkaç yıl önce Papa’nın hasımlarından Rimini Lordu Sigismondo, Fatih’i ordusuyla birlikte İtalya’ya davet etmek istiyor, bir asker olarak ordusunda görev almayı arzu ettiğini bildiriyordu. Papa, İstanbul’un fethinden sonra şoka giren Katolik camiaya söz dinletemez olmuş, otoritesini yeniden tesis edebilmek için de ölümü gösterip sıtmaya razı etmek için Fatih kozunu oynamaya karar vermiştir. Eğer Türk padişahı Hıristiyan olursa Avrupa onun olacaktı, o da Avrupa’nın yeni Konstantin’i. Bu da İsa adına yönetimde bulunanlara ağır bir darbe indirecek ve alınlarında silinmez bir leke olarak kalacaktı. Fatih’ten herhangi bir cevap alamayan bu acar Papa, kendisine bağlı devletleri uyandırmak için bu defa şantaja başvurdu. Kuracağı ordunun başında Haçlı seferine çıkacak ve kendisine bağlı onbinleri peşinden sürükleyecekti.
Haziran 1464’te yola çıktı Papa; anlaştığı kralların kendisini donanmayla karşılayacaklarını söyledikleri Ancona limanına ulaştığında üç beş ticaret gemisinden başka bir şey göremedi ortalıkta. Kan başına sıçramıştı ki, bir salgın hastalıkta, toplanan ordunun telef olduğunu öğrendi. Fatih yalnız ordularıyla değil, talihiyle birlikte geliyordu. Venedik gönülsüzce Haçlı ordusuna katılmak istediğini söylemişti ama işi epeyce ağırdan alıyordu. Neden sonra Venedik kuvvetleri Ancona’ya vardığında Papa’nın üç gün önce öldüğü haberiyle karşılaştılar. Osmanlı fetihleri sınır taşlarını eritmeye devam ediyor, her yıl Avrupa’nın sınırları yeni baştan çiziliyordu. O devirde ‘Bu yıl sıra kimin evinde?’ kaygısının gündemde olmadığı bir Avrupa ülkesi bulmak nadirattandı. II. Pius’un mektubunun arka planında, şimşek hızıyla ilerleyen Osmanlı fetihlerinin Hıristiyan ahalinin aleyhine değil, lehine sonuçlar doğurmuş olmasının payı vardır. Ortodoks ve Katolik ihtilafı yüzünden yüzyıllarca birbirini yiyen Hıristiyan dünyası, yeryüzündeki en büyük Hıristiyan nüfusu barındıran İslam devletinin onlara tanıdığı haklar ve serbestiyi gördükçe hayrete düşüyordu. Osmanlı idaresinin bu hoşgörüsüne bir mana veremiyor ve Fatih’in gizlice Hıristiyan olduğundan şüpheleniyorlardı. Zaten Avrupa yüzyıllardır Doğu’dan çıkıp Hıristiyanlığı kurtaracak bir Hıristiyan Kral bekliyordu. Bu kral Fatih olabilir miydi? Papa bu mektubuyla ‘Yoksa gizlice Hıristiyan oldu da haberimiz mi yok’ fikrinin dayanılmaz cazibesine kapılmış, Fatih’e yoklama çekiyordu. 1473 yılında Avrupa’da göklere bakanlar Jüpiter ve Satürn’ün birleştiğini gördüler. Göklerin mesajını çözebilmek için İbrani bilgelerinin kapısını çaldıklarında aldıkları cevap, “ölüm” oldu. Dehşet içinde kalan hümanistler kapıdan öylesine hışımla çıkmışlardı ki, bilgenin “ve diriliş” dediğini duymamışlardı bile. Ama kimin için ölüm ve kimin için dirilişti? 7 yıl sonra Fatih’in Arnavutluk kıyılarından gönderdiği bir filo, İtalyan çizmesinin topuğuna çıkıyor, Otranto’yu Osmanlı vatanına katıyordu. Bu sırada Roma tam bir sessizliğe bürünmüştü. Papa’nın emin bir yere kaçmak için gemileri limanda hazır beklettiği haberi rüzgâr gibi esiyordu sokaklarda. Papa’nın Hıristiyan olmasını teklif ettiği adam, Hıristiyanlığın efendisi olmaya geliyordu. Ama bir farkla. Bir zamanlar İstanbul’un düşmesinin Homer’in ikinci ölümü olacağını yazan Papa’ya inat, Fatih elinde “İlyada”nın çevirisini tutuyordu. Tabiatıyla Doğu’da bu iki yıldızın birleşmesinin farklı yorumlandığını bilmiyordu Roma ruhanileri. Onların gökte buluşması, Doğu ile Merkez’in birleşmesine yoruluyor, İstanbul’un fethinin anlamı göğe yazılıyordu. İstanbul, yüzyıllardır çarpık duran dünya eksenini yerine oturtmakla görevliydi.
.
Medreseden aklî ilimler çıkarıldı mı?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Medreseden aklî ilimler çıkarıldı mı?
Toplantı salonlarına çöken bir sessizliktir başlangıçta soru-cevap fasılları. Kısa bir acaba, bir tereddüt ve derken arkası çorap söküğü gibi gelir. Lakin soruların bir demeti, mutlaka bilimle ve medreselerle ilgilidir. Efendim, neden Osmanlı’da ‘büyük bilim adamları’ yetişmemiştir? (Sanki mevcut olanları yeterince tanıyormuşuz gibi!) Medreseler neden zamanla bozulup yozlaşmış ve ‘Batı’yı takip edememiştir? Ve, sonunda iş dönüp dolaşıp o kritik noktaya dayanıyor: Kanuni Sultan Süleyman zamanında medreselerden aklî ilimlerin çıkartması, Osmanlı’nın geri kalmışlığının ana gerekçelerinden biri midir?
En fazla da sonuncusu acıtmış olmalı içlerini. Osmanlı’nın gerileme sebeplerinden birisine yapıştıklarına inananlar, onu ellerinden bırakmak istemiyorlar. Neden derseniz, işin ucunda bugünkü geriliğimizin açıklaması yatıyor da ondan. ‘Bugün’ adlı matkabın beynimizde açtığı oyuğu geçmişe fatura ederek kurtulmaya çalışıyoruz açıkçası. Bu mümkün mü? diye düşünmeden hem de… Yani Kâtip Çelebi’yi yanlış okuma kılavuzu, bir çip halinde yerleştirilmiş beyinlerimize sanki. Güya üstat medreselerden aklî ilimlerin, felsefenin çıkarıldığını söylemiş ve ‘Osmanlı işte bu yüzden battı.’ demiş! Yahu el-insaf! Bir kere adam böyle bir şey söylemiyor. İkincisi, söyledi diyelim, biz tarihte her söylenene inanacak kadar çocuk mu görüyoruz kendimizi. Hiç mi gözümüzü açmayacağız? Ne zamana kadar kulağımıza fısıldananları bir muska gibi bağrımıza basacak ve içini okuma zahmetine katlanmayacağız? Meselenin aslı faslı nedir diye bir soruyu aklımızın gönderine çekmemeye yeminli miyiz yoksa?
Kâtip Çelebi bu konuya iki ayrı kitabında değiniyor. “Keşfü’z-Zünûn”da isim vermeden bir Şeyhülislamın medreselerde felsefe derslerinin okutulmasını yasakladığını, dolayısıyla bu zatın Osmanlı Devleti’nde ilimlerin çökmesine sebebiyet verdiğini ifade etmektedir. Fakat bugün Osmanlı’nın gerilediği tezini haz duyarak tekrarlayanların dillerinden düşürmedikleri asıl alıntı, “Mizânü’l-Hakk” adlı eserindendir. Kâtip Çelebi’nin bu kitabında söyledikleri şöyle özetlenebilir:
Osmanlı Devleti’nin başlangıcından Kanuni devrine kadar aklî ve naklî (geniş anlamda felsefî ve dinî) bilimleri uzlaştıran gerçek araştırmacılar mevcuttu. Hatta Fatih, ünlü medreselerini yaptırdığında vakfiyesine “kanuna göre iş görülüp okutulsun diye” “Hâşiye-i Tecrîd” ve “Şerh-i Mevâkıf” derslerinin okutulmasını bildirmişti. Daha sonra ise bu dersler “felsefiyattır” diye kaldırılmış ve onların yerine “Hidâye” ve “Ekmel” dersleri konulmuştur. Bu yüzden zamanla ne felsefiyat kaldı, ne de “Hidâye” ve “Ekmel”. Osmanlı ilim pazarına kesat geldi ve bunları okutacak âlimler bile kalmadı. Ancak Doğu’daki medreselerde eski kitaplar okutulmaya devam ettiği için buralardan İstanbul’a gelen talebeler İstanbul’daki alimlere taş çıkartır oldular.
Bütün mesele bu kısa paragrafın başının altından çıkıyor işte. Şimdi bakalım ne diyor Kâtip Çelebi. Bir defa Kanuni devrine kadar olan kısma bir şey demiyor. İkinci olarak Fatih’in medresesinin vakfiyesine iki kitabın kanun üzre, yani zorunlu olarak okutulmasını yazdırdığı söyleniyor. Peki bu kitaplar kimlerindir? “Hâşiye-i Tecrid”, Nasirüddin Tusî adlı Şii alimin İsfehanî tarafından yapılan şerhine son büyük kelamcı kabul edilen Seyyid Şerif Cürcanî tarafından düşülen notlardan (hâşiyelerden) ibaret meşhur bir felsefe ve kelam kitabıdır. “Şerh-i Mevâkıf” ise Adüdüddin İcî’nin kelam kitabı “Mevâkıf”a yine Cürcânî tarafından yazılan açıklamadır. Bu eserin Tunus ve Mısır’daki medreselerde hâlâ okutulduğu biliniyor. Eğer sadece bu iki kitabın denildiği gibi müspet bilimlerin gelişmesine bir faydası olsaydı Mısır ve Tunus’ta bu kitapları okuyanların bilimin zirvesine uçması gerekirdi. Uçtular mı?
Yani Kâtip Çelebi’nin müspet bilimleri taşıma görevini yüklediği bu iki kitap, sonuçta medreselerde okutulan diğer kitaplardan çok da farklı değildi. Fakat buradaki asıl mesele şu: Bu eserler gerçekten de Çelebi’nin dediği gibi medreselerde yasaklandı mı? Bunun doğru olmadığını en başta Katip Çelebi’nin kendi ağzından anlattığı hayat hikayesinden öğreniyoruz. Kanuni devrinden en az yarım yüzyıl sonra medreseden ders alırken Kâtip Çelebi’nin “Mevâkıf” şerhini okuduğunu biliyoruz. Hatta Kanuni’den yaklaşık 1,5 asır sonra ölen Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin otobiyografisinden kendisinin “Tecrid” şerhini okuduğunu öğreniyoruz. Dahası, 20. yüzyıl başlarındaki bazı alimlerin de Katip Çelebi’nin müfredattan kaldırıldığını söylediği her iki eseri okumuş olduklarını Cevat İzgi’nin muhteşem çalışması “Osmanlı Medreselerinde İlim”inde ve Muallim Cevdet’in “Mektep ve Medrese”sinde tespit ediyoruz.
Dahasını söyleyeyim: Katip Çelebi bu iki kitabın medreselerden (belki bazılarından ama kesinlikle tamamından değil) kaldırıldığını ve yerine iki fıkıh kitabının okutulduğunu söylerken de yanılıyor olmalı. Çünkü medreseden kelam dersleri 20. yüzyıla kadar kalkmadı ki! Kelam derslerinin kaldırılıp yerine fıkıh derslerinin konulduğuna dair de bir bilgimiz bulunmuyor. En başta Taftazanî’nin “Şerh-i Makâsıd”ı asırlar boyunca okutulmuştur.
Öyleyse koca Osmanlı medresesinin tarihini bir iki kitabın müfredattan kaldırılması hadisesine, yani idarî karara kurban verdiğimizi görelim.
* Bir gazetede dipnot kullanmak uygun kaçmıyor, lakin kaynak belirtmeyince de yararlandığım eserlere haksızlık ettiğim duygusuna kapılıyorum. Nitekim geçen haftaki yazımda yararlandığım Zekeriya Kurşun’un değerli çalışması “Katar’da Osmanlılar” (TTK Yay., 2004), bu konuda yazılmış hemen tek kaynaktır.
.
Shakespeare: 17. yüzyılda bir sufi
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Shakespeare: 17. yüzyılda bir sufi
Bir vakitler Coşkun Büktel sadece 24 saatte “Shakespeare’siz Herifler” adlı bir oyun yazmış, artık ne aceleleri varsa, ikinci 24 saat sonunda da oyun apar topar sahnelenmişti. Piyes, tiyatronun üstadı Shakespeare’in eserlerini kuşa çeviren veya işlerine gelmeyen bölümleri makaslayan yönetmenleri hırpalıyordu.
Lakin mesajın hakkını vermek lazımdı. Anlayacağınız, tiyatro camiasında kimsenin Shakespeare’in kara kaşına, kara gözüne aşık olduğu yoktu. Adı büyüğe çıkmış bir kere, herkes “büyük” dedi mi vaziyeti kurtarıyor, sonra kendi “iş”ine bakıyordu.
Shakespeare üzerine ülkemizde yazılanların büyük kısmından alabildiğine bir yavanlık damlıyor. Tiyatro tarihinin dâhisi, insan ruhunun röntgenini çeken adam, insanın dünyasındaki çeşitliliğin kâşifi vs. sözleri bol bol geçiyor kitaplarda. Peki Shakespeare’in İslamiyet’le, Osmanlı ile ve tasavvufla ilgili boyutuna, kısacası “biz”e dair bir şeyler söyleyip söylemediğine işaret edenine rastladınız mı? Oysa Shakespeare’in yaşadığı çağ, Avrupa’nın bir ucunda, Endülüs’te kanatlarından birini kaparken, öbür ucunda Osmanlılar eliyle kendisine yeni kanatlar biçen İslam medeniyetinin en hareketli ve yer yer en göz alıcı dönemlerine denk geliyordu. Birçok çağdaşı gibi, Shakespeare’in de İslam ve Osmanlı dünyasıyla ilgili düşünce, izlenim ve etkileri eserine yansıtmasından daha tabii ne olabilirdi?
Gelin, bir süreliğine bu dar dünyadan kaçıp Shakespeare’in ana vatanına uzanalım ve geçtiğimiz mayıs ayında 96 yaşında kaybettiğimiz değerli bir Shakespeare uzmanına kulak verelim. Martin Lings (Müslüman olup Ebubekir Siraceddin ismini aldıktan sonra da kitaplarında bu ismi kullanmaya devam etmişti), 2004’ü “Shakespeare ve İslam” yılı ilan eden Londra’daki ünlü Shakespeare’s Globe’da konferans verdiğinde başta İngiltere olmak üzere İngilizce konuşulan dünyada günlerce tartışılmıştı.
“Shakespeare’in Kutsal Sanatı” adıyla bir de kitap kaleme almış olan Dr. Lings, konferansında, Shakespeare’in tasavvufa duyduğu hayranlıktan söz etmekle yetinmiyor, onun aynı zamanda bir Müslüman tarikatın felsefesine sıkı sıkıya bağlı olan “ruhânî bir çevre”nin üyesi olduğu tezini de gündeme zarifçe düşürüyordu.
“The Observer”in sanat ve medya muhabiri Vanessa Thorpe’un haberine göre, şimdiye kadar Shakespeare’in Roman Katolik kilisesi adına casusluk yaptığı dahi yazılmıştı ama onun tasavvuf felsefesinden etkilenmiş dinî veya ruhanî bir tarikatın üyesi olduğu iddiası dile getirilmemişti. Lings’e göre, tasavvuf düşüncesinin rehber ilkeleri Shakespeare’in yazılarında aşikârdır. Onun oyunları, modernist dünyanın şafağı ile direnen geleneksel ve mistik değer sistemi arasındaki mücadeleyi anlatmaktadır aslında. Tıpkı Sufiler gibi Shakespeare de gelenekten ve maneviyattan yana koymuştur tavrını. Yaşadığı devir, Orta Çağlar’ın sonu ile ateizmin başlangıcını soluyordu. Aydınlanma fikirleri yeşeriyor ve modern çağa adım atılıyordu. İşte Shakespeare böyle bir çağda tavrını gelenekten yana koymuş ve bu tavrıyla Batı’da “geleneğin son kalesi” olmuştu.
Lings’e bakılırsa, onun en meşhur eserlerinin bir kısmında gördüğümüz karakterler, Sufilerin arınma arayışını sembolize etmektedir. Hatta bazı karakterler bizzat Shakespeare’i temsil etmek üzere seçilmiştir. Mesela “Kral Lear”da Edgar’ın yolculuğu, dervişlerin hakikat yolculuğunu andırmaktadır. Bu yolculuğunda Edgar’a meleksi karakterler yardımcı olmakta, şeytansı karakterler de ona engel olmaya çalışmaktadırlar. Nihayet -tabii bu ‘nihayet’in Lings’e değil, bana ait olduğunu söylemeliyim- “Fırtına” piyesinde geçen “Biz rüyalardan yapılma cisimleriz” mealindeki mısra da Shakespeare’in bize bir başka dünyadan haber damıtmak istediğinin minik ipuçlarından biri.
Peki bu zengin ve mistik kâinat, üstelik İlahi ve dünyevî cisimler arasında gezinen bu meleksi ve şeytansı karakterler de neyin nesidir? Yazar nereden esinlenmiştir onları kurgularken? Bütün bunlar bizi bu defa ünlü edebiyat eleştirmeni Harold Bloom’un Lings’i de sollayan iddialarına getiriyor. Bloom’a göre, etkilenmiş olsun veya olmasın, Shakespeare’in dünyası, kesinlikle mistik, hatta tasavvufî bir kâinatla çepeçevre sarılıdır. Yani Shakespeare, bizzat bir Sufi olmasa bile, “büyük” trajedilerinde gündelik hayat ile yüce (aşkın) âlem arasında, Hıristiyan mistisizminde bulunmayan bir “hayâl âlemi” (imaginal realm) unsuruna yer vermektedir ki, bu, tastamam İbn Arabi ve Sühreverdî’nin (tabii diğer sufilerin de) sözünü ettikleri “Ceberût âlemi”ne tekabül etmektedir. (Tasavvufta içinde yaşadığımız cismanî âlem ile latif meleklerin yaşadığı Melekût âlemi arasında “nurânî akıllar ve temiz meleksi nefisler” bulunmaktadır ki, bunların Ceberût aleminde yaşadıkları kabul edilir.)
İşte Shakespeare’in dünyasında karşımıza çıkan meleksi ve şeytansı varlıklar, ne bu cismanî dünyanın pıhtılığına boğulan, ne de Melekût âleminin mutlaklığına sahip olan bu “ara bölge”de buluşurlar insanoğlu ile. Unutulmamalı ki, “Fırtına”daki büyücü Prospero ile yarı insan-yarı hayvan Caliban’ın yanında seyreden, hava gibi latif ve yarı insan-yarı peri özelliklerine sahip figür Ariel, hep birlikte Ceberût âleminde gezdirirler bizi. Lings’in kuyuya attığı taşın daha büyüğünü bu defa Batı edebiyatının gövdesine fırlatma cür’etini gösteren Bloom, yalnız Shakespeare’i değil, Milton, Shelley ve Blake gibi büyük İngiliz şairlerini okurken de sufi kozmolojisinden gözlerini ayırmamaları uyarısında bulunur okuyucusuna.
Son bir not: Biz uyuyaduralım, Özbekler bile Shakespeare’in sırrını çözmüşler, iyi mi! 1997’de Taşkent’te sahneye konulan “Kral Lear”ın alt başlığı nasıl ilan edilmiş, tahmin edin bakalım: “Shakespeare’in eserinin tasavvufî bir yorumu.”
Doğu da, Batı da yoluna devam ediyor, buluşmak için. Biz nerelerdeyiz sahi?
.
Tarihin sürpriz yağmurları
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Tarihin sürpriz yağmurları
Sürpriz yağmuru diner mi hayatın? Uçurumlar zirve olur bir anda, zirveler uçurum. Beşiğin mezara dönüktür ağzı, mezarın da beşiğe. Ritmi hayatın, soluk alıp verir tarihlerin sararmış sayfalarında. Kulağımızı açtığımızda, tarihin puslu aynasında düşman zannettiklerimizin içerisinde dostların, dost zannettiklerimizin içerisinde de düşmanların gölgelerinin tarandığına şahit oluruz.
Mesela mı? İşte monoblok bir gövde gibi gördüğümüz Haçlı Seferleri’nden günümüze ağan sarsıcı bir sahne:
13. yüzyılda Müslümanları Mukaddes Topraklar’dan kovmak için düzenlenen bir Haçlı Seferi’ne tam 95 bin küçük Hıristiyan çocuğun katılmış olduğunu yazıyor tarihler. Bunlar ellerinde kılıç ve mızrak tutamayacak kadar küçük çocuklardı. Bu “çocuk kategorisindeki Haçlı ordusu”ndan 40 bini Alpleri geçerken telef oldu. Kalan 45 bin çocuk ise Müslüman kuvvetleri tarafından esir alınıp İslam’ın genişleyen nüfus denizine bir dalga olarak karışıp gittiler.
Tamam, bu, İslam tarihinin en büyük ihtida olaylarından birisidir de, Ortadoğu nüfus profili içinde bu çocukların neslinden gelenler nerelerdedir? Hangi Müslüman gözlerinin içinden bize bakmaktadır 13. yüzyılın bu “çocuk Haçlıları”?
Ne demişler: “Ne oldum deme, ne olacağım de.” Bu defa tersinden bir örnek vererek madalyonun tersini çevirmeyi deneyelim.
Yıl 1822’dir, Osmanlı toprakları mezada çıkarılmıştır. Gerçi alanlara biraz tuzluya mal olmaktadır ama Ruslardan Fransız ve İngilizlere kadar iştahını kabartmış bekleyenler eksik olmaz Osmanlı topraklarının başından. Nihayet Yunan bağımsızlık savaşının fitili ateşlenir. Avrupa’dan gönüllüler yardımına koşar Yunanlıların. Aralarında Fransız subayları da vardır.
Korint’i, son komutan Salih Ağa savunmaktadır. Konağa kadar giren âsiler Salih Ağa’yı boğup öldürdükten sonra hanımının üzerine yürürler. Yaralı kadıncağız, kollarında tuttuğu çocuğu teslim etmemek için odadan odaya ciğerleri paralayan feryatlar bırakarak koşmaktadır. Bir ara konağın penceresine dayanır. Çocuğunu canilerin elinden kurtarabilmek için pencereden dışarı uzatmış, dehşet içinde üzerine gelenleri kollamaktadır. Yunanlılar üzerine atılınca çocuk kadının ellerinden kayar ve… aşağıda olan biteni seyretmekte olan Albert De Helbich adlı Fransız ordusuna mensup bir Alman kökenli subayın kucağına düşer. Annesinin çocuğun ardından son sözleri, “Mehmedim!” olur.
Subay, bu 5 yaşındaki yavruyu koruması altına alır. Bölgeye bir Yunan hayranı olarak gelen subay, katliamı gördükten sonra Yunanlılardan nefret eder olmuştur. Mehmet, subayla birlikte Fransa’ya gelir ve kendisini bekleyen yeni hayattan bihaber olarak hayatının çizdiği yumağın içine dolanır, durur. Toulon Tersane komutanına takdim edilir, o da çocuğu resmen De Helbich’in üzerine geçirir.
Hadiseler bir film şeridini andırsa da, yaşanmışlıktan alır gücünü. Subay günün birinde memleketini ziyarete giderken Lyon şehrinden geçer. Orada bulunan Orleans Düşesi’ni ziyaret etmek gelir aklına. Mehmet’i Düşes’in yakınlarından Madam de Dolomieu’ye teslim eder. Kraliyet ailesiyle yakınlığı ile bilinen Madam, çocuğu ileride Fransa kralı olacak olan Louis Phillipe ve kız kardeşi Adelaide’ye takdim eder. Onlar da Mehmet’in vaftiz babası ve annesi olurlar. Adı da artık Theophile Louis Henri’dir.
Mehmet henüz koleje gidecek yaşta değildir. Bu yüzden kibar çocukların kaldığı bir yurda yerleştirilir. Güzelliği ve asaletiyle görenleri hayran eder kendisine. Tatil olunca kralın özel arabası gelir, Mehmet’i saraya götürür, orada kralın oğullarıyla oyunlar oynar. Yıllar yılları kovalar ve bizim Mehmet, Deniz Harp Okulu’na girmeyi başarır. 2. sınıftayken Doğu’ya ilk seyahatine çıkar. Köklerine dönüş yolculuğudur bu bir bakıma. Babasının bir zamanlar kahramanca savunduğu Korint şehrine uğrar, onun öldürüldüğü evi ziyaret ederek çocukluk hatıralarını tazeler. Dönüşte, babasının ismini soyadı olarak almak fikri uyanır zihninde. Krala ricada bulunur. Tabii Salih’i Fransızca telaffuz etmek zordur. Ama çözüm bulunur: Salih değil, Saly olacaktır Mehmet’in soyadı.
Mehmedimiz artık 25-26 yaşlarındadır ve bahriye üniformasıyla salonlarda göz kamaştırmaktadır. Bir akşam sarayda verilen baloya aniden girince etrafına üşüşürler. Prenses Adelaide herkesin içinde Mehmet’in güzellik ve kibarlığından iftiharla söz eder. Bununla da yetinmeyerek Mehmet’e, kendisi öldükten sonra verilmek üzere yılda 3 bin franklık bir gelir bırakır. Sarışın bir Fransız kızıyla evlenen Mehmet’in 2 çocuğu dünyaya gelir. Fakat bu sırada kader ağlarını örmekte ne kadar mahir olduğu gösterir ve Fransa’nın Osmanlı Devleti’nin müttefiki olarak Rusya’ya savaş açtığı Kırım Harbi patlak verir (1855).
Mehmet, “Le Sesostris” adlı geminin komutanı sıfatıyla Çanakkale Boğazı’ndan geçerek başkent İstanbul önlerindedir. Gemisi Boğaziçi’nden Karadeniz’e doğru süzülürken, kaptan köşkünde kimbilir hangi kalp çarpıntıları boğmuştur Mehmet’in gönlünü! Yıllar sonra ana vatanına, babasının yarım bıraktığı savunma görevini yerine getirmek üzere dönmesi, onu alabildiğine coşturmuş olmalı ki, Sivastopol önünde ‘yatan’ gemisiyle Rus savunmasına ecel terleri döktürmesi üzerine terfi eder. Emekli olduktan sonra Paris yakınlarında sakin bir kasabaya çekilir ve orada ölür (1884). Oğlu Gaston Saly, babasının mezar taşına Türk olduğunu unutturmamak için bir hilal ve mesleğini hatırlatmak için de bir gemi çıpası kazdırmıştır.
Bitmedi. Fransız Akademisi’nin tarihine de girmiştir bizim Mehmet. 1932 yılında Akademi’nin “Fazilet Ödülü”nü dağıtan Duc de la Force, Mehmet’in kız torununu, 8 öksüz yeğenine bakmak için gösterdiği olağanüstü fedakârlıktan dolayı överek yad etmiştir. Bu Türk kızının fedakârlığı o kadar sarsmıştır ki Fransız kamuoyunu, Fransız Akademisi, “yılın insanı” ödüllerinden birine Theophile Saly zannettikleri Salih Ağa oğlu Mehmet’in torununu layık görmüştür.
Tarihin aynasındaki pusları delen gözlere sahip olabilmek ne büyük saadettir dostlar!
.
Bana tarihini anlat, sana kim olduğunu söyleyeyim!
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bana tarihini anlat, sana kim olduğunu söyleyeyim!
Geçtiğimiz 28 Haziran akşamı, yorgunluğun ipimi çekmek üzere olduğu bir anda girebildim eve. Yemek, şu bu derken kumandayla yerli yabancı kanallar arasındaki mahut kovalamacam başladı. Maksat biraz zihnimi dağıtmaktı. Bir ara BBCWorld’a takıldı gözlerim. Karanlık bir limanda zar zor görünen yelkenli gemiler ara sıra çatapat ateş ederek geçiyorlardı ekrandan. Önce bir film oynuyor zannettim ama bu bir haber kanalı; film oynatmaz. Öyleyse?
Ekrandaki altyazıyı okuyunca ayılıyorum: “Trafalgar Savaşı’nın 200. yıldönümü dolayısıyla savaş yeniden canlandırılıyor.” Canlı yayında gemiler birbirine zamanın toplarıyla ateş ededursun, kameralar sahilde biriken mahşerî kalabalığa çevrilince dudaklarım uçukluyor. Tamı tamına 250 bin insan toplanmış Atlantik Okyanusu’na bakan Trafalgar Limanı’nda ve modern Avrupa’yı açan savaşlardan birisinin temsilini heyecan ve coşkuyla izliyorlarmış. Napolyon’un heyulasını İngiliz emperyalizminin ensesinden kaldırıp atan bu zaferin anısına Londra’nın en ünlü meydanlarından birine Trafalgar adı verilmiştir ve meydanın ortasındaki anıtta İngilizlerin medar-ı iftiharı Amiral Nelson’un mücessem heykeli gururla yükselir.
Derken nedense fena halde hüzün bastı beni dostlar.
Biz böyle bir Avrupa’ya doğru gidiyoruz. Bilelim ki, Avrupa’yı birleştiren ortak değerler, üzerinde titredikleri tarihî müşterekler var. O gün o limanda toplanan İngiliz, Fransız ve İspanyollar ataları birbirleriyle savaşmış olsa bile Trafalgar’ı kendi kimliklerinin kurucu parçalarından biri olarak selamlıyorlardı. Onu tarihte olmuş bitmiş bir olayın mezar taşı gibi susturmaya değil, derilerinde, beyinlerinde, hücrelerinde bir nabız vuruşu gibi hissetmeye ve hissettirmeye çalışıyorlardı. Tarih böyle algılanır ve böyle anlaşılırsa tarihtir kardeşlerim. Geri kalanını ver tarihçinin olsun. Bize o tarihin tüylerimizde uyandıracağı titreşim lazım değil mi?
Aradan sıyrılan bir Çanakkale var, bir de İstanbul’un Fethi. Fethi eskiden daha sıcak kucaklamıştık, şimdilerde fena halde dizginlere asılmış durumdayız; fren seslerini siz de duyuyorsunuzdur. Sözde AB’ye gireceğiz ya, İstanbul’un fethinden bile utanır olmuşuz da haberim yokmuş! Hangi resmi toplantıda Fethi adam gibi kutlamaktan söz açsam, “Cısss. Avrupa bizi yanlış anlar!” itirazıyla karşılaşıyorum. Tabii hayretimin bini bir para oluyor.
Yahu ille surlara yeniçeri tırmandırmayı, altlarına tekerlek takılmış sandalları Tophane yokuşundan çekmeyi mi anlayacağız fetihten? Bunları, tıpkı BBC’nin canlı yayında verdiği Trafalgar gösterisinde olduğu gibi estetik, kültürel ve görsel bir şölene dönüştürmeyi becermekten aciz miyiz? İstanbul Festivali gibi seviyeli bir Fetih Festivali düzenleyemez miyiz? İstanbul’u o hafta bir sanat, kültür ve müzik şehri, dünyadaki elit çevrenin dikkatini perçinleyecek bir merkez haline dönüştüremez miyiz?
Çılgın bir mayıs akşamı Bizans ve Venedik kadırgalarıyla Fatih’in yelkenlilerinin Zeytinburnu’ndan çarpışa savaşa Sarayburnu açıklarına kadar geldiklerini ve projektörler tarafından Haliç’teki zincir önüne kadar takip edildiklerini, aynı gece Tophane’den çekilen gemilerin bir ışık huzmesi içinden süzülerek Kasımpaşa’dan denize indirildiğini ve kıyılara toplanmış -turistler de dahil- meraklıların büyülenmiş bakışları altında İstanbul’un ‘açılışı’nın projektör oyunlarıyla temsil edildiğini getirin gözünüzün önüne.
Adamlar 1805’teki zaferlerinin yıldönümünü şenliklerle kutlamaktan utanmıyorlar da, biz İstanbul’u aldığımız için neden utanacakmışız? Hem İstanbul’u alıp da mahvetmiş olsak, tamam, utanalım. İstanbul’un 1453’teki fethini, Daniel Goffman’ın isabetle belirttiği gibi, Bizans başkentini içine sıkışıp kaldığı köhnelik cenderesinden kurtaran, önünü açan ve ona taze kaynaklar sunarak yeniden doğuşuna zemin hazırlayan bir “rejim değişikliği” olarak sunmanın zamanı gelmedi mi daha? (Braudel’in Osmanlıların Avrupa seferlerini, Avrupa’yla konuşmak için çırpınışları şeklinde yorumladığı noktaya ise yıldızlar kadar uzağız.)
Mesela Kırım Harbi’nin 150. yıldönümü İngiltere’den Rusya’ya, Fransa’dan Ukrayna’ya kadar bu savaşa bulaşmış bütün ülkelerde hatırlandı, hakkında kitaplar yazıldı, sempozyumlar, sergiler düzenlendi, belgeseller çekildi. Gelin görün ki, savaşın baş aktörü olan Türkiye’de tıs yok. Geçen yıl def-i bela kabilinden bir sempozyum yapıldı kapalı kapılar ardında, o kadar. Oysa bu savaşı biz organize etmiş, İngiltere ve Fransa’yı biz sokmuştuk savaşa ve Rus Çarlığı’nın 1917’deki çöküşünün zemini, bu savaşta döşenmişti. Yani düpedüz dünya tarihinin gidişatını etkileyen bir savaştı bu. Peki hangi televizyonda bu savaşla ilgili bir belgesel izlediğinizi hatırlıyorsunuz? Marx ve Engels’in yere göğe sığdıramadıkları Silistre savunmasından, mareşallik rütbesi takılırken “Şehitliği tercih ederdim” diyen Musa Hulusi Paşa’dan, askerin morali bozulmasın diye elinin parçalandığını savaş sonuna kadar saklayan Kütahyalı Hüseyin Paşa’dan hangimiz haberdarız?
İngilizler Trafalgar Meydanı’nda Nelson’un heykelinin ne aradığını soran bir İngiliz’e uzaydan gelmiş muamelesi yaparlar. Bizdeyse tarihimizi yapan büyüklere uzaydan gelmiş muamelesi yapmak revaçtadır. Avrupa ile aramızdaki asıl fark, buradadır.
.
Abdülhamid “Amerikancı” mıydı?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Abdülhamid “Amerikancı” mıydı?
1827 yılında Rus, İngiliz ve Fransız deniz kuvvetleri, gizlice anlaşarak herhangi bir savaş sebebi (casus belli) olmaksızın Navarin’de toplanmış bulunan Osmanlı donanmasına ani bir baskın vermiş, tam 52 savaş gemimiz batırılmış, 6 bin levendimiz de şehadet şerbetini içmişti. Bu kritik olay, bir yandan Yunanistan’ın bağımsızlığına giden yolu açacak, öbür yandan da Osmanlı yöneticilerine, Avrupalı devletlerden hiçbirine güvenilemeyeceğini -bir kere daha- öğreten yakıcı bir tecrübe olacaktı. Yüzyıllar boyu Osmanlı sayesinde palazlanmış Fransa bile çıkarı gerektirdiğinde dostluğunu gözünü kırpmadan satabiliyordu. Nitekim aynı Fransa, 3 yıl sonra Cezayir kıyılarına çıkarma yapacak ve Osmanlı’nın bu en batıdaki kanadına dişlerini geçirecekti.
Peş peşe yaşanan bu iki facia, Osmanlı devlet ricalini, dış politikada yeni alternatifler aramaya zorlayacak ve Osmanlı dış politikasında “Amerika kozu” böylece devreye girecektir. Bağımsızlığını kazanalı yarım asır bile olmamış ABD’nin İstanbul’da gündeme gelişi, böyle bir ortamda gerçekleşmişti. 1799’da ABD’nin Lizbon maslahatgüzarı İstanbul’a bir antlaşma yapmak üzere gönderilmişse de, görüşme gerçekleşmemişti. Bir yıl sonra Kaptan W. Bainbridge, Kaptan-ı Derya Küçük Hüseyin Paşa’yla görüşerek ABD’nin Osmanlı Devleti’yle bir antlaşma yapmak istediğini bildirmiş, ne var ki, teklif sıcak karşılanmasına rağmen bir sonuca bağlanamamıştı. Osmanlı’yla el sıkışamayan ABD, Cezayir ve Libya (Trablusgarp) yöneticileriyle muhatap olmuş, anlaşamadığı zamanlarda ise savaş açmış, ancak gemilerini bir türlü rahatça seyrettirememişti Akdeniz’in tuzlu sularında. Sebep? Akdeniz’i hâlâ avucunda tutan Osmanlı ile bir antlaşması yoktu da ondan.
Bu tatlı günler pek çabuk geçti. Rusya, Fransa ve İngiltere’nin elde kalan topraklarını parçalayacağını gören Osmanlı stratejistleri, bu defa yeni ekonomik ve askerî güç olarak ABD’yi hatırlayacak ve 1830’lardan itibaren artık Osmanlı limanlarına, Amerikan bayrağı taşıyan ticaret gemileri de yanaşacaktı. Yalnız ticaret gemileri mi: Başkan Jackson döneminde Henry Eckford adlı ünlü mühendisin eseri olan savaş gemisi, 150 bin altına Osmanlı donanmasına katılmıştı. (Anlatayım da gülün biraz: İç savaşta istihdam edilmek üzere Osmanlı limanlarından “deve” ithal eden Amerika, bunun karşılığında İzmir Valiliği’ne tüfek hediye etmiştir. Rivayete göre bizim Amerikan tüfekleriyle ilk selamlaşmamız böyle olur.)
Lakin silah ithalatında asıl kırılma noktası 1870’lere rastlar. ABD, iç savaştan yeni çıkmıştır. Kuzey’in silah fabrikaları iç savaş sırasında üretim hacmi ve teknoloji bakımlarından ön sıralara yükselmiştir. Seri üretimden dolayı fiyatlar düşmüştür. Elde milyonlarca tüfek kalmıştır ve bunlar için uygun bir pazar aranmaktadır. Bu “uygun” pazarlardan birisi de Osmanlı Genelkurmayı olacaktır. Nitekim 1869 yılı sonlarında Osmanlı kışlalarına 239 bin Enfield marka tüfeğin katıldığını görüyoruz. 5 yıl sonra ise tüfeğin markası, sonradan ünlenip türkülerimize kadar girecek olan Martini’ye dönüşecek, sayısı da 500 bine vuracaktır. Böylece 1870’ler itibariyle Osmanlı’nın silah aldığı birinci ülke konumuna yükselecektir ABD. Hele 93 Harbi diye bildiğimiz 1877-78 Rus Savaşı’nda silah ithalatı çılgınca artmış, bu kritik dönemeçte Amerikan silah şirketleri tam kapasite çalışmış ve milyonlarca kurşun, fişek ve tüfek yollamışlardır cephelerimize. Tabii buna karşılık milyonlarca dolarımızın da ABD silah şirketlerinin kasasına aktığını söylememe gerek yok.
Bu silahlanma çabası, II. Abdülhamid döneminde artarak devam edecektir. General Berdan ve Albay Lay’in savaş gemisi (torpidobot) satabilmek için İstanbul’da nasıl kıyasıya bir rekabete girdiklerini belgelerden takip edebiliyoruz. Oral Sander ve Kurthan Fişek’in sunduğu Amerikan belgelerinden öğrendiğimize göre (“Türk-ABD Silah Ticaretinin İlk Yüzyılı”, İstanbul 1977, Çağdaş Yayıncılık), adı muhaliflerince, yok yere “denizcilik düşmanı”na çıkartılan Abdülhamid’in iktidar yıllarında çok sayıda yerli ve yabancı imalat savaş gemisi denize indirilmiş ve denizaltılar da dahil, Osmanlı donanması elden geldiğince takviye edilmiştir. Ancak ağırlığın kara kuvvetlerine verildiği aşikâr. Nitekim İstanbul’daki Amerikan elçisi Terrell, ABD Dışişleri Bakanı’na yazdığı 1897 tarihli mektupta, Abdülhamid’le bir görüşmesini anlatır ki, ibret vericidir. Osmanlı bu sırada Yunanistan’a savaş açmıştır ve ordularımız Dimetoka’ya kadar ilerlemiştir göz açıp kapayıncaya kadar. Dünya şaşkınlık içinde izlemektedir Osmanlı ordusunun ne yapacağını. “Hasta Adam” dirilmekte midir yoksa?
Karşılıklı iltifatlardan sonra Sultan, askeri birliklerin silahlandırılmaları ile sahil bataryalarının yapımından söz açar, ardından topçuluk alanında ABD’deki en son deneylerin sonuçları hakkında bilgi ister. Besbelli bu ilgiden elçinin kafası karışmıştır ama ABD ordusunun henüz kullanmaya başladığı tüfeklere dikmiştir gözünü Abdülhamid; bu konu üzerinde, Terrell’ın deyişiyle, “özellikle” ve “ısrarla” durmuştur. Terrell’ın savaş halindeki Osmanlı ordusuna dair gözlemlerinde bu gözlerinden zekâ ve bilgi ışıkları fışkıran Sultan’ın etkisi sürekli hissedilir:
“Askerlerin kusursuz donanım ve disiplini yanında, sağlık ve temizliğin geliştirilmesi için gösterilen büyük özen şaşırtıcıdır. Her keresinde kırk asker alabilen dev bir Türk hamamı her an kullanılmaya hazır beklemektedir. Türkiye’nin elinde donanım ve cephanesiyle birlikte 1 milyon adet Mavzer silahı bulunmaktadır. Bakanlığımızı ilgilendirebilir: Avrupa’nın bu “Hasta Adam”ının karşısına yalnızca bir tek düşman güç çıkarsa, herhalde modern zamanların en dinç ve dinamik hastasına tanık oluruz.”
Sultan Abdülhamid’in Amerika kozu, gelecek haftamızı da işgal edeceğe benzer. Olsun, değmez mi?
.
Fatih’in kayıp vasiyetnamesi bulundu!
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Fatih’in kayıp vasiyetnamesi bulundu!
Bir sevgili okuyucum dikkatini bileyip geçmiş bilgisayarının başına, dökmüş içindekini: ‘Geçen haftalarda Amerika’da bulunduğunu yazdığınız Fatih’in vasiyetnamesini yazmayacak mısınız? Meraktan öldük! Sevimli ve yaramaz ‘fil’imizi dört gözle bekliyor züccaciye dükkânımız.’ Siz misiniz bunu söyleyen, alın, Timur’un fillerini bile kaçıracak yedi bela bir fil size!
23 Mayıs 1936’da İngiltere’de çıkan ünlü “The Times” gazetesi, Fatih’in kayıp vasiyetinin bulunduğu haberiyle çıkmıştır. Bu haberi okuduktan sonra iflah olmaz bir Fatih sevdalısı olan Süheyl Ünver hocanın yerinde durması mümkün müdür? İngiltere’de bulunan dostu Esad Fuad Tugay’dan yazıyı bulup kendisine göndermesini ister. Yazı eline geçer ama elindekinden yine de tatmin olmaz ateşli ruhu. Gözü, belgenin Fransızca aslındadır. “The Times”a mektup gönderip belgenin aslı hakkında bilgi rica eder. Londra civarında bir kütüphanede bulunduğunu, lakin kitapların Amerikalılar tarafından satın alınmak istendiğini öğrenir. Bu defa Londra Büyükelçisi Cevat Açıkalın’dan belgenin Princeton Üniversitesi Kütüphanesi’ne satıldığını öğrenir. Ne de olsa işin ucunda Fatih vardır ve Süheyl hocanın altın oku, hedefine ustaca yaklaşmaktadır. Yıllardan 1950 olur. Süheyl hoca, Princeton Üniversitesi Kütüphanesi’nde yazma eserler kataloğunda 168 numarada kayıtlı olduğunu öğrendiği kitabın bir kopyasını sonunda temin etmiştir. Belge, eski Fransızca ile kaleme alınmıştır, dolayısıyla Türkçeye tercümesinden önce ‘yeni Fransızca’ya çevrilmesi gerekmektedir. Bu görevi Galatasaray Lisesi profesörlerinden M. P. Gauthier üstlenir. İstanbul Üniversitesi de basmayı kabul etmiştir. Gayri hocanın keyfine diyecek yoktur. Yıllardan 1952’dir ve işte elimizde bir kitapçık durmaktadır: “Fâtih Sultan Mehmed’in Ölümü ve Hâdiseleri Üzerine Bir Vesika.”
“Fatih’in Vasiyetnamesi” denilen ve bir mektubun içinde geçen bu metinde neler vardır?
Mektup Galata’da oturan bir Ceneviz tüccarı tarafından Avrupa’da oturan kardeşine yazılmıştır. Bir kere, Fatih’in hâlâ bir sır olmaya devam eden ve ölümüyle yarıda kalan son seferini hangi devlete karşı açtığıyla ilgili meseleye dair bir ipucu yakalıyoruz mektupta. Sefere katıldığını öğrendiğimiz yazar, 3 Mayıs 1481’de vefat eden Fatih’i, nisan ayının sonunda Halep’ten gelen elçilerin ziyaret ettiğini ve eğer kalkıp gelirse, şehri kendisine seve seve teslim edeceklerini bildirdiklerini aktarır. Takdir edersiniz ki, Fatih, İtalyanların 12 Ada’yı teklif ettikleri ve ‘Teşekkürler, almayayım’ diyen İsmet İnönü’ye hiç mi hiç benzemez. Derhal harekete geçen Fatih, Memlûklar üzerine sefer açmış, ancak Gebze civarına vardığında hastalanmış, ölümünün yaklaştığını anlayınca da, huzuruna 3 önemli kişiyi çağırıp vasiyetini yazdırmıştır. Mektup bu vasiyetnameyi ve Fatih’in ölümüyle ilgili bazı bilinmeyen noktaları aydınlatan ‘içeriden’ bir belge hüviyetinde.
Sıhhati tartışmalı da olsa, seferde hazır bulanan birisi tarafından yazıldığı besbelli olan bu belgeye göre Fatih,
1) İstanbul’da yaptırdığı Fatih Camii’nin avlusuna gömülmek istemiştir (bilindiği gibi, o zamana dek padişahların cenazeleri Bursa’da toprağa veriliyordu, dolayısıyla bu, hanedanın ‘mezar siyaseti’nde köklü bir değişiklik demekti),
2) Sanılanın tersine, sağ olan iki oğlundan Cem Sultan’ın değil, Bayezid’in kendisinden sonra tahta çıkmasını emretmiştir,
3) Ordudaki yeniçerilerin, Bayezid tahta çıkmadan önce İstanbul’a sokulmamasını tavsiye etmiştir (yağmaya girişeceklerinden korkuyordu),
4) Tahta geçecek olan oğlu II. Bayezid’e, bazı danışmanlarından şikayet ederek onların tavsiyeleriyle ‘yenilikler’ yapmak zorunda kaldığını, bu yüzden onları hizmetinde tutmamasını söylemiştir,
5) Topladığı muazzam hazinenin büyük bir itina ile muhafaza edilmesi gerektiği, zira ileride ona muhtaç olacakları uyarısında bulunmuş,
6) Kölelerinin âzad edilmesini buyurmuştur.
Metinde dikkat çeken nokta, Fatih’in, ölümünden önce, gerçekleştirdiği hızlı reformlarından neredeyse bir tür pişmanlık duymuş olmasıdır. Bu tavır değişikliği, muhtemelen ölümünden önce yeniliklere karşı biriken toplumsal ve siyasî tepkilere bir tür taviz olarak anlaşılabilir. Gerçi genç tarihçilerimizden Oktay Özel, Fatih’in gerçekleştirdiği reformların abartıldığı kadar radikal olmadığını söylemektedir ama, zamanın toplumu, Fatih’in kararları karşısında açıkça ‘sürklase’ olmuş, daha doğrusu ‘yorulmuş’ vaziyetteydi. Tahta ‘fütuhatçı’ politikasıyla öne çıkan Cem’in değil de, ‘güvercin’ kanada mensup Bayezid’in geçirilmesinden, Fatih’in peşinde şimşek hızıyla kıtadan kıtaya savrulmuş olan Osmanlı siyaset ve toplumunun, 30 yıllık koşturmanın ardından bir hazım sürecine, bir sükûnet devrine ihtiyaç duyduğu sonucunu çıkarmamız daha doğru görünüyor.
Vasiyetname’nin bir diğer önemli maddesi, Fatih’in Kanunname’sine sonradan katıldığına inandığım Cem Sultan’ı öven paragrafı yalanlayan cümledir. Burada Fatih’in de toplumu aktif bir dinlemeye geçirmeye ikna olduğunu görmekteyiz. II. Bayezid’i ‘pısırıklık’la suçlayanlar, onun iktidarının, Yavuz ve Kanuni’nin gelişini hazırlayan bir pekişme çağı olduğunu unutuyorlar nedense.
Aslında ‘danışmanlar’ meselesi bugün de güncel. Demek ki, Fatih’in çevresinde ona sürekli fikir ve proje sunan, onu yönlendiren ve kendisi üzerinden siyaset üretmeye hevesli bir danışman kadrosu vardı ve tıpkı bugün Başbakan’ı yönlendiren çekirdek kadro gibi, hedeflerini ona dikte ediyor, onu harekete zorluyor, onun üzerinden siyaset üretiyorlardı. Mektuptan Fatih’in bu kadronun tasfiyesini düşünmüş ama başaramamış olduğunu anlıyoruz. Ve bu son derece manidar geliyor bana…
Neyse, belgeden daha çok şey anlıyoruz da söyleyemiyoruz. Zira filimizin kırıp döktüğü dükkân sayısı bini çoktan geçti!
.
Mehmet Barlas’ın despotizm hayaleti
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Mehmet Barlas’ın despotizm hayaleti
Siz de mi Mehmet Barlas?
Geri kalmış aydınların ninnisi şudur: Ah şu geri kalmışlığımız! Geri kalmış olmasaydık Avrupa’ya ve dünyaya gösterirdik gününü!
Neredeyse 200 yıldır aynı maval: Kahrolsun bizi geri bırakanlar! Kahrolsun geri kalmamıza sebep olanlar! Kahrolsun şunlar, kahrolsun bunlar!
“Şunlar ile bunlar”ın kimler oldukları malum. Eski ve geri düşünceli yöneticiler, hocalar, yobazlar, kalkınmamızı istemeyen şer güçler, dış mihraklar, din, töreler vs. Onlara kalırsa her seferinde tam bir şeyler yapmaya davranırken, bu şer güçler devreye girmiş ve gelişmemizi engellemişlerdir. Hâlâ da gelişmemizi engelleyenler onlardır.
Bu artık ısıtılıp önümüze sürüle sürüle kokuşmuş sözde düşünce, basınımızda “çok okuması”yla maruf Mehmet Barlas’ın da kaleminin nakaratları arasına girmiş meğer. 25 Haziran 2003 tarihli Sabah’ta çıkan “Geri kalmışlığımızın nedeni despotizm mi?” başlıklı yazıda yaklaşık aynı düşünceleri tekrarlıyor.
Barlas, Kenneth Minogue’un dilimize çevrilen “Siyaset ve Despotizm” adlı kitabından yola çıkarak geri kalmışlık teması üzerinde çeşitlemeler yapıyor. (Barlas’ın yazdıklarının, Minogue’un o çok keskin anti-Amerikan düşünceleriyle ne alakası olduğunu bir başka sefere tartışacağım.)
Despotizm de ola?
Barlas’ın tanımına göre despotizm, Doğu toplumlarına özgüdür. Bu toplumlarda despotların her sözü “Allah’ın emri”dir! Siyaset, sadece padişah ve çevresindeki bir avuç adamın işi olarak görülür. Oysa Batı’da öyle mi? Daha 1215’lerde “toplum katmanları” ile “krallar” arasında “koskoca” Magna Carta’lar imzalanmamış mıdır? Despotizmin özü, egemenin kontrol edilemeyen gücüne karşı hiçbir yol ve çıkış noktası olmamasıdır. Parlamento, muhalefet, özgür basın, iktidarın aç gözlülüğünden özel mülkiyeti koruyacak yasalar yoktur. Hatta despotunkiler hariç hiçbir kamu hakkı yoktur. Böylece geri kalmışlığımızın nedeni, despotizmdir.
Şimdi sıkı durun. Mehmet Barlas son büyük bombayı patlatıyor ve despotizmi de açıklıyor:
“Siyaset”i sadece Padişah’ın veya O’nun çevresindeki bir avuç adamın işi olarak gören anlayış, belki de İKLİMden kaynaklanıyor. Dört mevsim akan ırmakların olmadığı, halkın beslenmesinin devlet desteğine bağlı olduğu COĞRAFYAlarda, “özel mülkiyet” de, “devlet kadar güçlü” üretici sınıflar da olamıyor.” (Büyük harfler bana ait- M.A.)
Mesele şimdi biraz berraklaştı. Liberal olduğu iddiasıyla ortaya çıkan Barlas, ‘Kötü bir determinizm iyi bir liberalizme yeğdir’ diyerek aslında epeyce bildik bir açmaza düşüyor; totalitarizm açmazına.
Bir böyleliğin görmemişiz liberalizmin
Bu açmaz şu:
Siyasî liberalizm, aslında “doğal” (tabiattan getirdiğimiz) açıklamalardan nefret eder. Yoksa bütün insanlar eşittir demenin bir anlamı olabilir miydi? Benim bacağım sakatsa, bu siyasî manada bir eksiklik olarak algılanamaz liberalizme göre. Ya da yoksulluk, bir eşitsizliğin açıklaması olarak kullanılamaz.
Tam tersine, bütün bir liberal öğreti, bunların ötesine geçerek herkesin katılacağı bir ortak yaşama projesi önerir. Kim olursa olsun, herkesin siyasal eyleme katılma hakkı eşit olmalıdır. Bu eşitlik kurulmadığında ise diktatörlükler kaçınılmazdır.
“Doğalcı” (natüralist) açıklamalardan köşe bucak kaçması gereken bir liberal kalkıp da, “Efendim bizde dört mevsim akan nehirler yok, bu yüzden despotizme mahkûm olduk” diyemez. Böyle bir açıklama, liberalizmin gözünde bir açıklama değildir de ondan! Nasıl topallık veya yoksul bir ailede doğmak bir insanın kaderini belirleyecek silinmez bir damga olarak görülmüyorsa, iklim şartları gibi tabiî sebeplere dayanarak da “Orta Doğu” toplumları despotik diye aşağılanamaz. Çünkü bu, kadercilikten kaçayım derken, en berbat kaderciliğin ağına düşmek gibi bir şeydir ki, ilk önce bir liberalin bucak bucak kaçması gereken bir argümandır.
Despotizm hayaleti; geldinse üç defa vur!
Aslında bu teori hiç de yeni değil. Montesquieu yüzyıllar önce Doğu ile Batı arasındaki yönetim farkını iklime dayandırmıştı. Yok Batı’da sık sık dağlar varmış da, yok bu yüzden halkı bir sürü gibi güden imparatorluklar orada kurulmazmış da, yok Doğu’da uçsuz bucaksız stepler varmış da, insanları önüne katan despotlar hiçbir engelle karşılaşmadan milyonlarca km toprağa hükmedebiliyorlarmış da…
Gülünç değil mi?
Bilir misiniz bu sözlere ilk gülenlerden biri kim olmuştur?
Şu “zındık” Voltaire, “mutlak iktidar sahibi”nin rakipsiz yönetimi diye lanse edilen “Osmanlı despotizmi” iddiaları karşısında, ‘Güldürmeyin beni’, demiştir Osmanlı padişahlarının ikide bir tahttan indirilip çıkartılmasını işaret ederek, ‘bunlar mı despot?’ Voltaire, asıl despotu görmek için “Devlet benim” diyen Fransa Kralı’na bakmasını öğütlüyordu başta Montesquieu olmak üzere Avrupalı ukalalara.
Bir zamanlar Avrupa’nın üzerinde sosyalizm hayaletinin dolaştığını söylemek pek revaçtaydı. Şimdilerde ise Türk aydınının üzerinde bir başka hayalet dolaşıyor: Despotizm hayaleti.
06 Mayıs 2006, Cumartesi
.
Çelik Gülersoy: Bir reçel damlasındaki mutluluk
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Çelik Gülersoy: Bir reçel damlasındaki mutluluk
Öyle demiş bir yazısında: “Dünyaya armağan ettiğim bir reçel damlası kadar bu küçük eserimle, bütün hüznüme karşılık, yine de mutlu sayılmaz mıyım?” Ve eklemiş: “Dünyada sık savaşlar değil, sevgiler olsa, ön yargılar değil, deneyimler konuşsa, özetle her sokak bir Soğukçeşme Sokağı ve her ev bir Konuk Evi olsa.”
Ajanslardan ekranlara düşen bir habere göre Çelik Gülersoy, geçtiğimiz hafta bir konser sırasında fenalaştı ve kaldırıldığı hastanede hayata veda etti. Basına yansıyan son haber ise cenazesi kaldırılırken keman çalındığı şeklinde oldu. Basın, büyük ilgi gösterdi Çelik Gülersoy’un ölümüne.
Biz Türkler ölümü severiz! Ölüm, başkasının ölümü karşımıza dayanılmaz cazibesiyle çıkar ve biz onun büyüleyici duygu sağanağında yıkanmaya koşarız. Ne var ki sağanak sağanaktır ve en fazla birkaç saat sürer. Sonra, hiçbir şey olmamış gibi yolumuza devam eder gideriz.
17 Ağustos depreminde öyle olmadı mı? Oysa o günlerin atmosferine bakan birisi, enkaz üzerinde çırpınan insanların bir daha eskisi gibi olamayacağına, artık şehir kurma iradelerini ellerine alacaklarına kalıbını basardı. Ama sonra…, sonra eski hamam, eski tas.
Turgut Özal’ın da, Barış Manço’nun da, Kemal Sunal’ın da ölüm haberleri geldiğinde aynı duygu sellerinde boğulmadık mı? Ya sonra?
Çelik Gülersoy’u 1996’da tanıdım. Bir röportaj vesilesiyle Turing’deki odasında görüşmüştük. Konu, Boğaziçi’ydi.
Odaya Çaykovski’den notalar dağılıyor ve biz röportaj yapıyorduk. Havada kelimeler notalarla çarpışıyordu. Beylerbeyi’ni anlatıyordu, Boğaz’ın nasıl yağmalandığını, o asırlarca korunmuş olan yeşil ve mavi uyumunun son 30 yıl içerisinde nasıl imha edildiğini. Dikkatimden kaçmamıştı: Bunları anlatırken yüzünü derin bir sızı yalıyordu.
Bu röportajı o zaman yayınlayamamıştım, maalesef hâlâ da yayınlanmadı. Bir ara sevgili Ahmet Kot’a, çıkaracağı bir İstanbul dergisi için verdim ama o dergi de çıkmadı ve röportajım bu çıkmayan derginin dosyaları arasında sırra kadem bastı.
O görüşmeden sonra ne zaman yardım istedimse, beni geri çevirmedi Çelik Bey. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı Yayınları arasında çıkardığım “İstanbul Armağanı” dizisinde (şimdiye kadar 4 cildi çıktı) “Boğaziçi neydi?” ve “Lâle ve İstanbul” adlı yazılarını yayınladım. Belediye ile en kavgalı olduğu dönemlerde bile yazılarını Belediye’nin yayınları arasında basmak için özel bir çaba gösterdim. Çünkü biliyordum ki, bu kavgalar gelir geçer ama yapılan iş kalır geleceğe.
“İstanbul Armağanı” dizisinde yayınlamayı tasarladığım ama bir türlü kuvveden fiile çıkmayan “İstanbul’un Dinî Mozayiği” adlı kitap için istediğim yazıyı da lutfedip göndermişti. Kitap biraz da benim tembelliğimden yayınlanamadı. Kendisine karşı mahcuptum. Tek tesellim, “İstanbul’da Dinlerin Uyumu” başlığını taşıyan bu güzel yazısını, iznini alarak “Yağmur” dergisinde yayınlamak oldu.
“Reçel damlaları”
Çelik Gülersoy’un en büyük hizmeti, bence İstanbul’un (yalnız İstanbul’un mu, Safranbolu’daki Havuzlu Konak az şey midir?) tarihî dokusuna yaptığı benzersiz katkılardır. 1971’de gerçekleştirilen bir yasal düzenlemeyle “triptik” gelirlerinden bir kısmı Turing’e aktarılmış, böylece kurum, elde ettiği bu gelirle faydalı hizmetler gerçekleştirme imkânını bulmuştur. Bu sayede pek çok güzelliğe tekrar merhaba demiştir İstanbul.
Yurtdışından bir misafiriniz gelse ve size dese ki: “Bu kadar büyük bir medeniyete sahip olduğunuzu söylüyorsunuz. 5 yıldızlı otel yerine bana şöyle İstanbul’un tadını doyasıya çıkartabileceğim bir Osmanlı evi bulur musun?” Aklınıza neresi gelir? Gelmiyorsa ben söyleyeyim: Sultanahmet ile Ayasofya arasında son Osmanlı konaklarından birisi olan Yeşil Ev’e misafirinizi gönül rahatlığıyla emanet edebilirsiniz. Burada pirinç karyolaları ve gaz lambalarıyla, bahçesindeki rengarenk çiçekleri ve havuzuyla misafirinizin kendisini gerçek bir Osmanlı atmosferinde hissedeceğinden emin olabilirsiniz. Peki bu evi turizme kazandıran kişinin Çelik Gülersoy olduğunu biliyor musunuz?
Fenerbahçesi’ndeki Romantika, Sultanahmet’te Geleneksel Türk El Sanatları Çarşısı (eski Cedid Mehmed Efendi Medresesi), Ayasofya’nın arkasındaki Soğukçeşme Sokağı, Yıldız Parkı, Malta Köşkü, Çadır Köşkü, Emirgân Parkı, Pembe Köşk, Çamlıca, Hıdiv Kasrı gibi onlarca eserde yine Çelik Gülersoy’un imzasını görmek mümkün.
Kendisine yönelik bazı eleştiriler yapılmadı değil. Restorasyonlardaki hatalardan tutun da kurumu kişisel işi gibi yönettiğine kadar birçok şey söylendi onun hakkında. Bunlarda haklılık payı da olabilir. Ama çok önemli değil benim için. Neden mi?
Biraz insaf lütfen. Bu eleştirileri yapanların hangisi bu şehre onun kadar hizmet etti? Kaç harap eseri ayağa kaldırmak gibi bir dertleri oldu? Bırakın eser yapmayı, hangi çeşmeye musluk taktıkları görüldü şimdiye kadar?
Bugün nefes alabilmek için Çamlıca tepesine çıkanlar gönül ferahlatan bir ortamda kendilerini yeniden doğmuş gibi hissedebiliyorlarsa, Malta Köşkü’nde lezzetli yemekler yiyebiliyorlarsa, Yıldız Parkı’nda haftalık toksinlerini boşaltabiliyorlarsa bu, Çelik Gülersoy’un reçelinden tattıklarını gösterir. O reçelden tadanlar iflah olmaz bir daha.
İstanbul’a duyulan hasbî bir aşkın 70 yıllık meyvesidir çünkü bu ‘reçel damlaları’.
“Hayatını İstanbul’a adadı”
23 Eylül 1930’da jandarma komutanı olan babasının Doğu hizmeti sırasında Hakkari’de doğan Çelik Gülersoy, 3 yaşındayken İstanbul’a gelmiş. 1958’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuş. Ardından kendisinin ve İstanbul’un tarihinde bir kırılma noktası teşkil eden Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nda çalışmaya başlamış. 1965’te kurumun Genel Müdürlüğü’ne getirilmiş. Turing, onun döneminde yeni baştan organize olmuş. Bir dizi park, restorasyon, teknik servis ve film hizmeti gerçekleştirmiş. Bir şehirlilik bilinci ve İstanbul sevgisi uyanması için olağanüstü bir çaba göstermiş.
Çelik Gülersoy’un kaleme aldığı çok sayıda kitap arasında Sultanahmet Camii’ni anlattığı “Mavi Cami”, “Taksim”, “Soğukçeşme Sokağı”, “Çağlar Boyunca İstanbul Görünümleri”, “Lale ve İstanbul”, “İstanbul’un Anıtsal Ağaçları” ve “Nasıl Bir İstanbul?” ilk ağızda aklıma gelenler. Yazdığı eserler kadar, hatta ondan da çok yeniden düzenlediği ve hayata kazandırdığı tarihî eserlerle de adını duyurdu Çelik Gülersoy. Öğrencilik yıllarından itibaren topladığı belge ve kitapları, İstanbul Kitaplığı adıyla kurduğu bir kütüphanede araştırmacıların istifadesine sundu. Şehirde, hele İstanbul gibi bir şehirde yaşamanın anlam ve değerini işlediği yazılarına ölünceye kadar devam etti.
Adı, hatırlanacağı gibi çeşitli polemiklere karıştı. Bedrettin Dalan’la, Ayasofya’nın arkasındaki Soğukçeşme Sokağı’nın yeniden düzenlenmesi konusunda; zamanın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ile de köşklerin işletilmesi konusunda yaptığı tartışmalar hâlâ hafızalarda.
Bütün bu işleri yaparken gururluydu. Kendi imzasını fazlasıyla önemsiyordu. “Bu bir Çelik Gülersoy yapımıdır” demekten müthiş bir zevk alıyordu. Ama bu gururun kendisine yakıştığı da bir gerçekti.
06 Mayıs 2006, Cumartesi
.
Cola Turka’nın ilham kaynağı: Bir “New-York” rüyası
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Cola Turka’nın ilham kaynağı: Bir “New-York” rüyası
Şaka yollu takılanlar bile oldu: 11 askerimizin başlarına çuval geçirilerek kaçırılması da Cola Turka reklamının bir parçası mıydı yoksa?
Zamanlama, olağanüstü isabetliydi gerçekten de. Türkiye’de Amerikan aleyhtarı hissiyatın (fikriyatın değil) dibe vurduğu bir sath-ı mâilde bu tür bir reklamın epeyce zedelenmiş olan kamusal izzet-i nefsin bir tür terapi ihtiyacını karşılaması ve bunun bir ticari ürün reklamıyla yapılması epeyce düşündürücü geldi bana.
Latinlerin sorduğu o sorunun yeri tam da burası değil mi: Quo vadis? (Nereye gidiyorsun?)
Oktay Sinanoğlu’nun “New-York rüyası”
Bu büyük sorunun peşinde salınmadan önce biraz zihnimizi bileylemekte fayda var.
Bu “çarpıcı” reklamın ilham kaynağı bir rüya olabilir mi?
Ne zaman konuşsa Türkçenin elden gitmekte olduğu feryadını ağzından düşürmeyen Oktay Sinanoğlu hoca, 1995’de yazdığı “Bir New- York rüyası” başlıklı ironi taşan yazısında benzer bir temayı işlemişti aslında.
Bir yaz günü uykuya dalan Sinanoğlu, rüyasında kendini 2050 yılında New York’ta bulur. Ama o da ne? Koca koca binaların cephelerinde Türkçe olarak “Nefis Rize çayı: İşte hakiki çay” diye yazıyormuş. Dükkan tabelalarında ise Rahat Shoes, Dilber Giyim Fashions, Sultanahmet Leather, World Gezim gibi yarısı Türkçe, yarısı İngilizce isimler yazmaktaymış. Amerikalılar olur olmaz yerde “Merkez” kelimesini İngilizce sözlerin arkasına ekliyor, Car Merkezi, Flower Merkezi, Hair Merkezi gibi ucubeleri kullanmaktan çekinmiyorlarmış.
Bu rüya biraz fazla oldu artık diyorsanız aldanıyorsunuz. Çünkü Sinanoğlu’nun rüyası Amerikalılara Türkçe dergi okutmak, Amerika’da Türk okulları açmak, hatta Türklere Amerikan ekonomisini ele geçirtmek gibi ayrıntılar da eklemiş ama en çarpıcı örnek sanırım kola ile ilgili olanı. Kendisini dinleyelim:
“Üstünde Jimmy’s Kahvehanesi yazılı, şemsiyeli masaları sokağa taşmış sakin bir yer gördüm, gidip bir masaya oturdum. Gelen görevli Türk olduğumu öğrenince arsız arsız sırıttı, bir iki kelime Türkçe bildiğini gösterme çabasına girişti. KOLA yokmuş, ithal malı soğuk bir Susurluk marka AYRAN getirdi.”
50 yıllık Amerikan rüyasının bir eldiven gibi ters çevrildiği bu metni okuduğumda zihnimden ne çok resim karesi geçit resmi yaptı, anlatamam.
N’oldu bize?
Belki Oktay Sinanoğlu’nun yazısı, belki başka bir şey. Ama bir şekilde bu reklam ortak hissiyata tercüman olmayı başardı. Bu es geçilecek bir şey değil.
Bence Türk toplumu giderek daha “ucuz” başarılarla avunma yolunu seçiyor. Eskiden, eskiden dedimse şurada 1917’den bahsediyorum, devrin süper gücü olan İngiliz kuvvetlerine karşı Kanal Harekâtı düzenleyen, Kutu’l-Amâre’de esir aldığı İngiliz generaline herhangi bir komutan gözüyle bakan ve bunun çığırtkanlığını yapmaktan haya eden bir toplumduk.
En kötü zamanımızda bile aklımızın bir tarafı, dengeyi işaret ederdi. İtidal, mizan ve yeryüzünde “orta ümmet” olma bilinci etiket olarak değil, davranış tarzı olarak ışınlanırdı gittiğimiz topraklara.
Büyüktük, büyük olmanın bilinciyle büyük olduğumuzu, görmemişler gibi her gururumuzu okşayan olayda bas bas bağırmazdık. Çanakkale’de tokatladığımız yedi düvelin gemilerinin arkasından zafer çığlıkları atmadık. “En büyük Türkiye” diye bağırmadık. Vakur ve kendinden emin bir çizgide biriktirdiğimiz enerjimizi stadyumlara boca etmedik.
Ya şimdi? Evet, ya şimdi?
Senegal’e attığımız gol, şehirlerimizin tavanını parçalayan marazî çığlıklara dönüşüyor, İsveç’te bir Türk öğrencinin sınıfında birinci olması gazetelerimizin birinci sayfa güzellerinin yanına kuruluyor, Yurovizyon “başarı”mızı, havaalanında başlayan ve Taksim Meydanı’nda nihayetlenen binlerce hayranın katıldığı bir karnaval coşkusuyla taçlandırıyoruz.
Ardından da askerlerimizin kaçırılması karşısında Sayın Baykal’ın deyişiyle “ulusal onurumuz inciniyor”. İncinen onurumuzu onarmak için özür bekliyoruz ama “üzgünüz” cevabını alınca alıngan bir çocuk gibi iyice içimize kapanıyoruz. Kendimize kahrediyoruz günlerce.
Kola çuvala sığar mı?
Sonra bir karnaval kendimize getirmeye yetiyor bizi. “İyi haberler” verecek birilerini beklemeye başlıyoruz.
İşte bu “iyi haberler” rolünü bu defa Cola Turka reklamı oynadı. “Kötü” Amerikalıdan intikamımızı sanal da olsa almak, kamuoyunun incinen onuruna “hayatın tadı”nı iade etmiş oldu. Şaşkın Amerikalıya doyasıya güldük, ferahladık. “İşte biz gelirsek böyle geliriz” diye efelendik kendi aramızda.
“Kiss çoluk çocuk” lafı gururumuzu okşadı kuşkusuz.
Tıpkı Sinanoğlu’nun rüyasında Amerika’daki gökdelenlerin üzerinde “Hakiki Rize çayı” reklamının asılması gibi.
Ama sormazlar mı adama “So what?” (Ya sonra?) diye.
Hem kola çuvala sığar mı azizim?
06 Mayıs 2006, Cumartesi
.
Cumhuriyetimiz 300 yaşında!
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Cumhuriyetimiz 300 yaşında!
İki şey var ki, geçmişimizin olduğu kadar bugünümüzün de üzerine kalın bir örtü çekiyor. Birincisi “gerileme”, ikincisi de “despotizm”. Aslında bu iki ‘kavramsal hapishane’ de birbiriyle derinden ilişkili.
Son 300 yıldır, Viyana bozgunundan itibaren ele gelir hemen hiçbir şey ortaya koyamadığımız ve irademizin Avrupa’nın eline geçtiği iddiasını o kadar kesin bir üslupla dile getiriyorlar ki, onu bir “iddia” değil, tarihin ta kendisi zannettirmeyi başarıyorlar.
Osmanlı’nın despotizmle yönetildiği, padişahların astığı astık, kestiği kestik despotlar olduğu, bu despotizm geleneğinin Cumhuriyet’in içinden geçerek bugüne kadar geldiği ve demokrasi yolunda bir türlü görkemli adımlar atamayışımızın temelinde iliklerimize işlemiş bulunan bu despotik geleneğin bulunduğu her Allah’ın günü tekrarlanıyor. Bu kadar tekrarlanınca da, ister istemez kendi söylediğimiz yalanlara inanmaya başlıyoruz.
Bu iddialar genel kabul gördüğünde büyüleyici bir tesir yapıyor üzerimizde. Kendimizi gerilemenin son halkası ve iflah olmaz bir despotizmin kulları olarak resmetmeye başlıyoruz. Kendi dilimizle kendimizi köleleştiriyor, ayaklarımıza bukağıyı kendi ellerimizle vuruyoruz.
Kelimeler önemlidir. Özgürleştiren kelimeler kadar zincire vuran kelimeler de vardır ve gerileme ile despotizm bu sonuncu gruptandır.
Tarih bizi özgürleştireceğine köle ruhlu insanlar haline getiriyor, şeklimizi şemailimizi çarpık çurpuk ediyorsa o zaman tarihi de tepeden tırnağa sorgulamaya açmamız lazım gelmez mi? Zira tarih sadece geçmişte “gerçekten” neler olup bittiğini öğrenmek demek değildir. Aynı zamanda geçmişten bugüne hangi karakterlerin, damarların, mecraların açılmış olduğunu da öğretir bize. Bir yerde geçmişte yaşayanların başından geçenleri okudukça kendimizi okumuş oluruz. Kendimizi tarih denilen devasa çayıra salar ve ondan bugüne yansımalar toplarız.
Görünüşte bugünün geçmişe doğru bir uzantısı gibi durur tarih. Oysa üzerindeki kabuğu soyup da altına bakmaya başladınız mı, o pek aşina gelen yüzler karanlığa dalar ve yabancı yüzlerle geri dönerler. Kendi yurdunuz zannettiğiniz geçmiş, ecnebi bir memlekete döner. Ya da aslında o zamana kadar yollarını adımladığınız geçmişin ecnebi bir memleket olduğunu, asıl şimdi kendi ülkenize döndüğünüzü fark edersiniz.
Büyü bozulmuştur ve yeni yüzlerin hikâyesini yazmak boynunuzun borcudur.
İşte size “gerileme” ve “despotizm” yalanlarını çürüten koca bir örnek: 1703 Edirne Vak’ası.
Osmanlı tarihlerinde “hain” ve “nankör” yeniçerilerin veya “fitneciler”in marifetlerinden biri olarak zikredilen bu olay, aslında Osmanlı toplum yapısının 18. yüzyıl başında arz ettiği manzaraya dair son derece öğretici olaylarla doludur.
İstanbul’da esnaf, yeniçeriler, bürokratlar, ulema, kısacası başkent sakinleri, uzun bir ihmal edilmişlik döneminin ardından Edirne’de oturan padişah II. Mustafa’ya kendi meseleleriyle ilgilenmesi için müracaat ederler. Ancak padişahı halktan tecrit eden demir duvarı delemezler bir türlü. Şeyhülislam Feyzullah Efendi, padişahı Edirne’de bloke etmiştir (büyü yaptığı bile söylenir). Toplumsal taleplere çözüm mekanizmasının başında bulunan padişahın bu şekilde enterne edilmiş olması bir süre sonra setin arkasında biriken taleplerin patlamasıyla sonuçlanacaktır.
1703 tarihinde Naimâ’nın deyişiyle “sonsuz bir denize” benzeyen onbinler, İstanbul’dan Edirne’ye yürüyüşe geçerler. Padişahla “pazarlık” yapmaktır gayeleri. İstanbul’da kendi aralarında kararlaştırdıkları yöneticilerin tayin edilmesini, vergilerin düşürülmesini ve padişahın artık Edirne’de değil, İstanbul’da oturmasını istemektedirler. Sonuçta II. Mustafa tahttan indirilir ve bu cemiyetin isteklerini kabul ettiğini bildirip İstanbul’da oturacağına söz vermek şartıyla III. Ahmed tahta çıkarılır. Böylece İstanbul’a yatırımların artacağı Lale Devri’nin tohumları Edirne’de atılmış olur.
Tarihçi Naimâ’ya göre Edirne toplantısında, Çalık Ahmed adlı yeniçeri ağası, saltanatın kaldırılabileceğini ve bir “cumhur cemiyeti ve tecemmu devleti”, yani halkın seçimine dayalı bir yönetim şeklinin getirilebileceğini söylemiştir. Bu sözün içerdiği radikallikten ürken tarihçimiz, Ahmed Ağa’yı fesat çıkarmakla itham ederek üzerini kapatır olayın. Ama laf bir kere ağızdan çıkmıştır.
18. yüzyıl başındayız ve Fransız İhtilali’ne tam 86 yıl var.
Osmanlı Devleti bünyesinde bir yeniçeri ağası, Cumhuriyet’ten, seçimden bahsediyor. Bu bir tesadüf olabilir mi? Olmadığını 17 Ağustos 1703 Edirne toplantısını 23 Nisan 1920 Ankara toplantısına bağlayan 200 küsur yıllık paslı zinciri o yabancı ülkeden geri getirdiğimizde daha iyi fark edeceğiz.
Cumhuriyetimizin kökleri, tam 300 yıl önce, bir ağustos günü Edirne’de atılmıştı.
.
Dostoyevski okumayana ehliyet yok!
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Dostoyevski okumayana ehliyet yok!
Her tatile çıkışımda aynı telaş bulutuna sarınırım. Üst baş, alet edevat zaten biz erkek milleti için ikinci, hatta üçüncü dereceden lazımelerdir. Belki de ‘nasıl göründüğü’nden çok ‘ne gördüğüne’ kendisini adamış şu ‘cins-i kesif’imize -cins-i latif’in zıddı herhalde bu olmalı- bağışlanmış bir imtiyazdır bu. Oldum olası doğru dürüst kılık kıyafet almadan çıkarım tatile. Bu yüzden gittiğim yerde işportadan aldığım ucuz tişörtlerle getirmişimdir tatilin sonunu.
Düpedüz zalimane bir şey şu tatile kitap taşımak. Ama ‘okuyarak yazma’ -tabii okumadan yazan, hatta en iyi yazarlığın mümkünse hiç okumadan, kulaktan dolma malumat ve izlenimlerle yapılacağını zannedenlerle yıldızımın barışmayacağı açık- şeklindeki kötü alışkanlığım yüzünden her tatil, kol ve sırt kaslarım açısından düpedüz bir zulme dönüşür. Bavul ve çantalarıma tıkıştırdığım kitapların (‘Ah şu Dostoyevskileri yeniden mi okusam? Yok yok, en iyisi Routledge’ın şu kışkırtıcı dizisini de yanıma almalıyım. Biraz dünya tarihi de mi okusam? Ya henüz bitiremediğim için melul melul bakan Naima ciltlerinden birine ne dersin?’) yarısı dahi okunmadan döner yerine. Ama ne gam! Onların kısa bir süre için ayrı düştüğüm kütüphanemin aziz temsilcileri olarak beni yalnız bırakmamış olmaları yeter de artar benim için.
Rivayete göre Farabi henüz yeni yetme bir delikanlıyken bir gün binlerce kitabı olan bir ihtiyar onu çağırmış ve kütüphanesini 10 yıllığına kendisine emanet edeceğini söylemiş. Eğer 10 yıl sonunda geri dönmezse bu maddi ve manevi bir servet olan kütüphane Farabi’nin olacaktır. Kitap için yanıp tutuşan delikanlının havalara uçtuğunu söylememe gerek yok. Farabi’yi Farabi yapanın bu kütüphane olduğunu söylerler.
Benim başıma böyle bir talih kuşu konmadı şimdiye kadar. Çok istedim bir kitap ambarında boğulmayı ama nasip değilmiş. Babamdan aldığım okul harçlıklarını biriktirdikten sonra o kadar ince eleyip sık dokuyarak seçerdim ki kitaplarımı, zaman zaman kitapçıların, bu saatlerdir dükkanlarında ellenmedik kitap bırakmayan çocuğu kovacaklarını düşünürdüm. Kitap seçme sanatının stajını kitapçılarda (mesela o zamanlar Bursa’daki Ali Haydar Kitap Sarayı’nda) yaptım anlayacağınız.
Neyse, hatıraların tatlı döşeğinden kalkıp kitapla şişmiş bavulumun içine dönelim. Bu sefer tatile çıkarken yanıma aldıklarımdan biri de belki çeyrek asır önce okumuş olduğum ‘Suç ve Ceza’ oldu. İyi ki de onu almışım. Hatta alıp da son anda bıraktığım ‘Karamazof Kardeşler’i küstürdüğüme hayıflandım.
Dostoyevski’yi giderek daha iyi anlıyorum galiba. Zaten klasiklerin huyudur: Zaman içinde yaklaşıp uzaklaşırlar; güneş gibi batar ve yeniden doğarlar. Ama ufkumuzu sürekli gagalarlar.
Daha önceki okumalarımdan yüzleri silinmiş hayaletler kalmıştı hafızamda. Şimdi yeniden okuduktan sonra bir güzel ete kemiğe büründüler. Yüzleri gözleri ‘açıldı’.
Roman değil, adeta bir girdap ‘Suç ve Ceza’. Bir katil ile bir hayat kadını (Raskolnikov ile Sonya), bir tefeci kadın ile üvey kardeşi zavallı Lizavetta, ayyaş bir memur (Marmeladov) ile çıldıran karısı Katerina (memur atların ayakları altında, karısı ise kan kusarak ölür)…
Karınca ezmez katiller, masumiyetiyle aynaları patlatan hayat kadınları, dürüst tefeciler, iyilikseverlik taslayan benciller, Andre Belly’nin 20. yüzyıl başlarında dirilteceği gölgeler ülkesinin pasaportunu taşıyan garibanlar… Hayatın göbeği ile sınırları arasında ışık hızıyla gidip gelen ve asıl marifetlerini bir başka romana saklayan tip tohumları geçit resmi yapar adeta.
Hepsi, hepsi bir kazanda pişer ve bir Dostoyevski klasiğinde gürültüyle açan bir büyük çiçek gibi sayfaların arasından ruhunuza kanal açıp akar.
Bir vakitler Nuri Pakdil, ‘Dostoyevski okumayana ehliyet vermemek lazım’ demişti. ‘Suç ve Ceza’yı okuyunca bu sözün haklılığı daha iyi anlaşılıyor. (İster misiniz, bundan sonra ehliyet imtihanlarında Dostoyevski’nin eserlerinden sorular çıksın!)
Geçen yıl Petersburg’da farkında olmadan Dostoyevski’nin komşusu olmuştum. Oturduğu ev, çok hoş bir müze yapılmıştı. Müzede romanlarının müsveddelerini, müsveddelerin kenarına çiziktirilmiş roman tiplerini, okuduğu kitapları, oturduğu koltuğu, kahve içtiği sehpayı… hüzünlü bir atmosferde seyretmiştim. Orada öğrendim ki, Dostoyevski’nin eserleri de Rusya’da ‘gerici’ oldukları gerekçesiyle Stalin’in şerrinden kurtulamamış, hatta bir dönem okul kitaplarından çıkarılmış. Zavallı torunları ise başlarına bir iş açılmasın diye izlerini kaybettirmeyi tercih etmişler.
Ya sonuç?
Çarlık yıkıldı, komünizm çöktü, Dostoyevski ise günden güne gençleşiyor.
Velhasıl, bir haftalık tatilime ‘Suç ve Ceza’ ile hakiki bir romanın tadı eklenmiş oldu. Siz de tatilinize bu büyük yazarın renkli dünyasından ışıklar düşürmek için belki ‘Beyaz Geceler’ gibi minik bir inciyle adım atabilirsiniz ona. Nefesim yeter diyorsanız, ‘Suç ve Ceza’ya veya ‘Ecinniler’e, ‘Yer Altından Notlar’a, şu mezarlarındaki ölülere kahkaha attırdığı ‘Bobok’ adlı hikâyesinin yer aldığı ‘Bir Yazarın Notları 1873’e buyurun. Emek ve zamanınız karşılıksız kalmayacaktır.
Acının diriltici soluğudur duyacağınız. Bir de bu dünyanın bir oyun olduğu. Ne var ki bu oyunda kimse nihai olarak kazanmaz Dostoyevski’de.
Hep sesler duyarsınız romanlarında. Başkalarının sesini. Çünkü insan ancak başkaları sayesinde insan olur.
Daha doğrusu bütün sesleri kucaklayan tek bir SES’tir bekleyen sizi
.
Osmanlı tarihine bir Amerikan bombası!
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı tarihine bir Amerikan bombası!
Kuşkusuz bizde de yetkin Osmanlı tarihçileri olduğunu söylemek lazım… Bir Kemal Beydilli, bir Mehmet İpşirli, bir Ahmet Yaşar Ocak, bir Mübahat Kütükoğlu, bir Mehmet Genç kolay yetişen tarihçiler değil. Halil İnalcık ve İlber Ortaylı, Şevket Pamuk, Engin Akarlı, Metin Kunt, Huricihan İslamoğlu ve Cemal Kafadar ise yurtdışında da otoritelerini kabul ettirmiş isimler olarak öne çıkıyorlar.
Özetle, Osmanlı tarihi alanında hatırı sayılır bir ağırlığımız var hâlâ.
Diyeceksiniz ki, bunda garipsenecek ne var? Kendi tarihimiz üzerinde ağırlığımızın olmasından daha tabii ne olabilir?
Pek o kadar “düz” bir cevabı yok bunun ne yazık ki. Çünkü öyle görünüyor ki, kendi tarihimizi gerçekten anlayabilmek için Batılı, özellikle de Amerikalı araştırmacıların çalışmalarına muhtaç olacağız bu gidişle.
Bu durumda tarihimiz nasıl “kendi tarihimiz” olacak, biraz şüpheli. Ancak Osmanlı tarihini mevcut oryantalist ve sömürgeci gözlüklerle görmeye devam edersek, tarihimiz giderek koyu gölgelere bürünecek ve onun üzerine ışık düşürmek için başka gözlüklere ihtiyaç duyacağız gibime geliyor benim.
Zaten şimdiden böyle bir akım başladı Batı dünyasında. Yalnız Batı dünyasında mı? Yuzo Nagata gibi Japonlar, Rifaat Ali Abou-El-Haj gibi Ortadoğulular, Abdülcelil Temimi gibi Tunuslular da bu kervana katılmış durumda.
Eskiden ecnebilerin tarihimizi çarpıtmak için yanıp tutuştuklarını söyler, kendi kendimize avunurduk. İşin garibi, şimdi Osmanlı tarihine “onlar”dan daha yabancı gözlerle bakıyoruz.
Mesela şu meşhur “gerileme” iddiası. ‘Kanuni’den sonra geriledik, Avrupa’nın oyuncağı olduk, battık bittik’ söylemi artık fazlasıyla can sıkıcı olmaya başladı. Çünkü dünya tarihçiliği artık bu tartışmaları köhne bir 19. yüzyıl, hadi bilemediniz 20. yüzyılın ilk yarısına ait ilkellikler olarak kabul ediyor. Sınırların daralmasıyla bir toplumun, hele hele bir medeniyetin gerilemesinin hiçbir zaman aynılaştırılamayacağını artık idrak etmemiz gerekiyor.
Mesela Osmanlı’da harem ve kadın konusu. Tonlarca kitap yazıldı. Reddiyeler kaleme alındı. Olur olmaz iddialar ortaya atıldı ideolojilerin burçlarından. Ama bütün bu çalışmaların toz dumanı arasında hakikaten ehemmiyet arz eden eserler gözden yitti.
Bu çığır açıcı eserlerden birisini Berkeley’deki California Üniversitesi’nden Leslie Peirce’e borçluyuz. Peirce, 1993’te çıkan “Harem-i Hümayun” (The Imperial Harem) adlı olağanüstü başarılı eserinde ‘Harem’in bir zevk ortamı gibi oryantalistçe ele alınmasına karşı çıkarak orayı herhangi bir devlet dairesini inceler gibi kemal-i ciddiyetle anlamaya çalışıyordu.
Peirce, 1997’de yazdığı bir başka makalesinde ise daha kapsamlı bir Osmanlı “kadın tarihi”ni yazacağının ipuçlarını uzatıyordu. Burada “kadın” ve “erkek” gibi saf tipler yerine, “Hangi kadın?” ve “Hangi erkek?” sorularından hareket ediyor ve çocuk, bekâr, gelin, dul, yaşlı gibi yaş kategorilerinin kadın oluşta farklı toplumsal kimliklere tekabül ettiğini, dolayısıyla “Osmanlı’da kadın şudur” diye kestirme bir yargıda bulunmanın son derece yanıltıcı olacağını söylüyordu. (Bkz, Madeline C. Zilfi’nin Brill tarafından 1997’de basılan “Women in the Ottoman Empire” adlı derlemesindeki yazısı.)
Ve son bomba: California Üniversitesi Yayınları’ndan yeni çıkan kitabı “Morality Tales”, 16. yüzyıl Gaziantep (Ayntab) kadı sicillerine dayalı aydınlatıcı bir çalışma. Antep’in bir yılını anlatıyor yazar. Osmanlı hukuk sisteminin mahalli bir mahkemede giriştiği toplumsal adaleti sağlama çabasına ışık tutuyor. Osmanlı hukuk kurallarının yerel talepler ve ihtiyaçlarla nasıl yeniden bütünleştiğine dikkat çekiyor. Hukukun durağan yapısına hayatiyet ve anlam kazandıran bu mahalli yorumların Osmanlı adalet sisteminin esnekliğini gösterdiğini söyleyen Peirce, incelediği dönemde Antep halkının mahkemeyle nasıl bir uzlaşmaya vardığına dikkat çekiyor. Ona göre Antep’teki fertlerin mahkemeyi, karşılıklı haklar ve yükümlülükler temelinde rejimle diyalog kurmanın aracı olarak kullanmışlardır.
Yazarın bir başka iddiası ise Osmanlı mahkemelerinin kadınlara açıklığı. Peirce bize 1540 yılı Antep mahkeme sicillerinden 3 olay anlatıyor. İne, Haciye Sabah ve Fatma’nın başından geçen olaylar bunlar.
Haciye Sabah olayı bir dönemin perdesini kaldırıyor. Haciye Sabah, kadınları aydınlatmak için çırpınan Antepli bir kadın (Haciye, kadın hacı demek). Evet, 1540 yılında böyle bir kadın yaşamış Gaziantep’te. ‘Kendisi bildiklerini çevresindeki kız ve kadınlara anlattığı yetmiyormuş gibi, bir de parasıyla erkek hocalar tutup, kendi evinde kadınlara ders ve vaaz verdirirmiş.
Nasıl? Antep’te? Hem de bir kadın, sivil olarak çevresindeki kadınları eğitmeye mi uğraşıyormuş yani?’ dediğinizi duyar gibi oluyorum.
Dedim ya, artık tarihe başka nazarlar yöneltmenin zamanı geldi de geçiyor bile.
Tarihimizin bizim için bile nasıl bir yabancı ülke haline geldiğini görüyorsunuz, değil mi?
Neyse, bu Haciye Sabah adlı kadın bir gün…
Ne yazık ki, yerimiz bitti bu haftalık. Devamını gelecek hafta anlatalım olmazsa.
.
Feminizmin kararttığı kadın tarihi
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Feminizmin kararttığı kadın tarihi
Hatırlayanlar olur belki. Birkaç yıl önceki yazılarımda feminizmin fenalıklarından söz ediyordum sık sık… Feminizm gerek kadın-erkek ilişkilerine dair, gerekse aileye, topluma ve giderek tarihe dair söylediklerinde temel bir hataydı bana göre. Bu hatanın da şehirleşen kadınlara basın yoluyla bir hastalık gibi sirayet ettiğini söylüyordum.
Şuydu o büyük hata: Modernleşme süreci, doğuştan getirdiğimiz (birincil) kimliklerin (soy sop, ırk, cinsiyet vs.) gevşetilip, yerine sonradan edinilmiş kimliklerin (siyasî düzeyde parti, sosyal düzeyde firma vs.) ikame edilmesi sürecidir. Ancak feminizm, tam da bu yönüyle, bizi o topyekün ve kaba saba kimliklere, üstelik de iri kıyım bir söylemin içine çekmektedir. Temele yeniden biyolojik cins ayrımını koymakta ve bunun üzerinden yeniden “büyük anlatılar” geliştirmeye koyulmaktadır.
Ne var ki, feminizmin bizi inandırmaya gayret ettiği gibi, geçmiş, bugün ve geleceği kat eden tek bir kadın kimliği ve kadın tarihi yoktur, olamaz ve olmamıştır da. Kadın değil, kadınlar ve kadınlıklar yüzmüştür zamanın selinde. Arap kadını ile Rus kadınını birleştiren noktalar, Arap erkeği ile Rus erkeğini birleştirenlerden fazla değildir. Nasıl biz erkekler birbirimize “erkek” diye değil, Arap, Türk, Rus erkekleri gözüyle bakıyorsak, kadınlar da kendilerine topyekün bir “hemşire” ideolojisiyle değil, farklı yaş ve sosyal statü mensupları olarak bakmaya hazır olmalıdırlar zihnen.
Kaldı ki, aynı ülke ve toplum içerisinde de farklı kadın kümeleri ve tabakaları yok mudur? Merve Kavakçı ile Türkân Saylan’ı aynı “kadınlık” paydası altında birleştiren noktalar yanında ayıran noktaları bir düşünün isterseniz.
O zaman feminizmin bugünü olduğu kadar geçmişi anlamaya ilişkin çabamızın da önündeki en inatçı engellerden birisi olması şaşırtıcı mıdır? Aileyi yeryüzünde tek bir değişmez kurum olarak ele almak, sonra da bu mutlak ve değişmez ataerkil aile icadına dayanarak bütün geçmiş kadınlık tarihini erkek egemenliğinden kurtulma serüveni olarak resmetmek, feminizmin tam da bunu başarmak için yola çıktığını iddia etmek, komünizm kadar gösterişli bir ideolojidir aslında.
Ve her ideoloji gibi feminizm de, aydınlattığından daha kalın bir gölge yayar zihinlerin üstüne.
Oysa kadınların tarihinin gerçek yüzü, bu kadar uçuk genellemeler yerine, daha özel ve dar bir alana odaklanmak suretiyle ortaya çıkartılabilir. Tıpkı geçen hafta yazdığım Leslie Peirce’in Gaziantep (Ayıntab) şeriyye sicillerinden önümüze düşürdüğü sarsıcı kadın portreleri gibi. (Gaziantepli kadınların hikâyelerine gelecek hafta döneceğiz.)
Yine arşiv vesikalarına dayalı bir çalışma, Judith Tucker’ın 1992’de yayınlanan bir araştırması, Nablus’ta erkeklerle kadınlar arasındaki ilişkiler üzerine çarpıcı belgelere ulaşıyor. Nabluslu erkeklerin “ataerkil” gibi görünmesine rağmen, aslında geniş aile rejiminden ötürü evde hiçbir zaman tek söz sahibi otorite haline gelemediğini ve kaynanaların gelinler üzerindeki kontrolünün kocanınkini kat be kat aştığını dile getiriyor. Üst sınıflara mensup Nabluslu Arap kadınların, bu karmaşık, sağlam ve geniş aile bağları yüzünden evliliği bir tür ekonomik ve sosyal garanti olarak algıladıklarını, aşağı sınıflarda ise kadınların evlilikleri çatırdamaya yüz tuttuğunda mahkemeleri, akrabalarının desteğini harekete geçirmek maksadıyla “kullandıklarını” ortaya koyuyor.
Hasılı, Nablus araştırmasından çıkan sonuç, o astığı astık, kestiği kestik Ortadoğu erkeği imajının, geniş ailelerin karmaşık ilişkileri karşısında buharlaştığıdır.
Tucker’ın Nikki Keddie ve Beth Baron’un Yale Üniversitesi tarafından 1992’de yayınlanan “Women in Middle Eastern History” adıyla yayınlanan derlemesindeki araştırmasıyla feminizm bir kere daha yanlışlanmıştır. Ne var ki, bilirsiniz, ideolojiler yanlışlanmaya karşı şerbetlidir. Yanlışlanma, bilimsel teoriler için söz konusudur. Ama ideolojiler öyle mi? Bilimsel olarak yanlışlığı gün gibi aşikârken bile komünizm hâlâ bilimsel olduğunu iddia ettiği ideolojisini fırınlayıp durmuyor muydu?
Feminizm, modernliğin son büyük ideolojisi. Kolay kolay yıkılmaz, çünkü hiçbir zaman kurulmamıştı. İdeolojiler kendileri bir şey inşa etmezler. Hep başka bir yarım-gerçekliği sömürür dururlar.
Feminizm de modern toplumdaki özgürleşme rüzgârını, biyolojiye indirgeyerek besleneceği, daha doğrusu sömüreceği bir damar bulmuş oldu. Oysa Foucault’nun dediği gibi, insanlığın kölelikten özgürlüğe doğru kesintisizce “ilerlediği” yollu tez, bir başka deyişle “ilerleme tezi”, yaman bir tuzağı gizlemeye yardım etmektedir. Nitekim özgürlüğün adımları sanılan modern hamleler -kadınları ailelerin denetiminden kurtarıp tıbbın ve iktidarın denetimine terk etmekte olduğu gibi-, bir başka tutsaklığın zulmünü örten süsler olabilmiştir bazen.
Feminizm, günümüzdeki tahakküm biçimlerini gizleyen bir ideoloji olmak istemiyorsa, geçmişe karşı uyguladığı tahakkümden vazgeçmelidir.
Yani feminizm geçmişi artık rahat bırakmalıdır.
.
Haritalar neyi göstermez?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Haritalar neyi göstermez?
“Henüz yeni yetme bir delikanlıyken harita müptelası kesilmiştim. Saatlerce dalar giderdim Güney Amerika’ya veya Afrika’ya veya Avustralya’ya; keşif duyguları beni kendimden geçirirdi. O zamanlar yeryüzünde pek çok beyaz alan mevcuttu ve bir haritaya özellikle davetkâr bir şekilde bakan birisini gördüğümde (böyle bakmayan var mıydı?) parmağımı o beyaz alanın üzerine koyar ve şöyle derdim: Büyüyünce buraya gideceğim.”
Joseph Conrad’ın, ilk baskısı 101 yıl önce yapılan romanı Heart of Darkness’tan (Karanlığın Kalbi) bu satırları okuyunca bu “Beyaz alan”ın o insanların dünyasında işgal ettiği cazibenin ne olduğunu bilmemize imkân var mı acaba? diye düşünmeden edemedim doğrusu. O yıllarda “beyaz alan”, henüz keşfedilmemiş ve dolayısıyla henüz haritası çıkartılmamış bölgeleri gösterirdi haritalar üzerinde. Özellikle Orta Afrika, yani Kara Afrika’nın göbeği, “bembeyaz” çizilirdi Beyaz Adam tarafından. Çünkü henüz kendisini ele vermemiş, henüz “bâkir” topraklardır bunlar. Kimin için? Orta Afrika’nın yerli halkları için kendi topraklarının “bekâret” arz etmesi düşünülemeyeceğine göre, bu “bâkir” toprakların kimin için haritalar üzerinde beyaz bir gelinliğe büründüğünü sormamız gerekmez mi?
Aslında şu soru tamamen de anlamsız değil: Bu “bâkir” topraklar tam da “karanlığın kalbi”nde yer alırken, neden harita üzerinde “beyaz” bırakılmıştır? Olağanüstü revnakına rağmen Afrika’yı “Kara Afrika” diye tek bir renge boyayanlar, iş haritaya gelince nedense onu büyük beyaz boşluklar halinde temsil ediyorlardı Heart of Darkness’ın kahramanı Marlowe’un zamanında. Bunun bir açıklaması olabilirdi; o da, “beyaz”ın anlamında gizliydi.
“Ah, tabii ki tabula rasa öğretisi” mi dediniz? Deneycilik ve bu fazlasıyla İngiliz işi felsefenin masum görünen ideolojisinden türeyen şu “beyaz levha” deneyi mi? Hani şu zihnimizin doğuştan hiçbir bilgiyle donatılmayıp sonradan edindiğimiz bilgilerin beyaz bir levhayı andıran zihnimize yazıldığını savunan öğretinin, tabula rasa öğretisinin ideolojik boyutuyla bir alakası olabilir mi sahiden de?
Deneyciliğin babası John Locke, insanın zihninin doğum sırasında beyaz bir levha gibi olduğunu, üzerine tek bir harf bile yazılmamış, hiçbir Fikri (İdea) barındırmayan beyaz bir Sayfayı andırdığını savunmuştur. İnsan ne öğrenirse deneyleriyle öğrenir ve bu beyaz sayfa harfler ve fikirlerle doldukça özgürleşiriz. Zaten deneyciliğin liberal öğretiyle bağlantısı da tam bu noktada ortaya çıkar. İnsanı, çevresi biçimlendirir, insan yapar buna göre. Bilgiler bize önceden verilmemiştir, onları kendimiz çevremizden kazanır ve sonuçta çevremizin efendisi oluruz.
Böylece deneycilik (empricism), insanın istenilen kalıba sokulabileceği düşüncesine kapı açmaktadır. İnsan, şekillendirilebilir, kalıptan kalıba dökülebilir ve balmumu gibi yoğrulabilir bir “nesne”ye dönüşür. Ve bu da, aslında insanın nihaî özgürleşmesini amaçlayan liberal felsefenin tabula rasa’sının bir zulüm ideolojisine dönüşme potansiyeline kucak açar. Zira insanın neye göre yoğrulabileceği gizlenmiştir liberal felsefede. Boşluğa göre yoğrulamayacağına göre insan, yoğuran elin koyduğu “model” önemlidir burada; aslında, John Gray’in isabetle teşhis ettiği gibi, liberalizmin “iki yüzü” burada gizlidir. Bir yandan özgürlük ve hoşgörü destanları düzerken, öbür yandan da herkesin kendisine göre yaşayacağı bir model sunmaktan geri kalamaz liberalizm. Ve artık küresel bir şöhret, bir tür kült-kişilik haline gelen Noam Chomsky’nin “beyaz levha” öğretisine yönelik eleştirileri, onun aslında insan genlerini programlama da dahil, özgürlüğün en büyük düşmanlarından birisi olduğu yolundadır. Bir tür kendisi gibi olmayanlar üzerinde müdahalede bulunma hakkı ve bunun meşruiyet belgesi olarak işlemiştir bu model.
Peki hangi modeldir bu? Beyaz Yalanlar ülkesinden Beyaz Adam’ın modeli tabii ki.
Afrika haritalarındaki “beyaz alanlar”a dönecek olursak, özellikle İngiliz emperyalizminin zihni beyaz bir levha kabul etmesi, sonuçta, henüz tam anlamıyla keşfedilmemiş bulunan dünyanın kâğıt üzerindeki izdüşümü kabul edilen haritaların, istenilen modele ve standarda göre yeniden, sil baştan biçimlendirilmesi süreciyle karşılaşırız. Haritalar da tıpkı zihinler gibi sil baştan çizilmekte, belirlenen “Batılı Beyaz Adam” modeline göre yeniden şekillendirilmekte ve haritaların enlem ve boylamlarından oluşan ‘grid’e, yani ‘ızgara’ya hapsedilen “beyaz alanlar”, bâkir topraklar, bir başka deyişle “fethedilmeyi bekleyen boşluklar”, bundan sonra adım adım teslim alınmaktadır.
Çağımızın büyük haritabilim (cartography) tarihçisi J. B. Harley, daha açık sözlü: “Haritalar” diyor Harley, “en az toplar ve savaş gemileri kadar emperyalizmin silahları olmuştur.”
Haritanın masumiyeti ile emperyalizmin lanetli silahları arasındaki bu kesin paralelliğe dikkatimizi çeken uzmanımız, aslında müthiş bir Avrupa-merkezcilik aleyhtarı. Avrupalı haritacıların “küçük yalanlar”ından bahsetmiyor bize; günah-ı kebâir’ini (büyük günahlarını) açıklıyor: Emperyalizmin fetihleri, “beyaz alanlar”a sahip ülkelerin harita görmemiş(!) arazilerini Batılı bilgi nosyonu içine dahil ederek kullanıma açmayı hedefler. Kime? Elbette bu ecnebi diyarlarda ne aradığını bilen -Conrad’ın kahramanı Marlowe’un parmağını hatırlayın- Efendilere.
.
Meğer Galile Kilise’yi yargılamış!
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Meğer Galile Kilise’yi yargılamış!
Tarihte bazı garip sözler veya olaylar var ki, “şuyuu vukuundan beter” hale gelmiştir. Siz istediğiniz kadar böyle bir söz söylenmemiştir diye kendinizi paralayın, belgeler, kanıtlar arayın ve yayınlayın, o sözler nesiller boyu tekrarlanıp gider.
En son öğrendiğim bu sözde-sözlerden birisi, Fransa Kralı XIV. Louis’ye atfedilen “Etat ces’t moi”, yani “Devlet benim” sözüydü. Araştırmacılar böyle bir sözü XIV. Louis’nin söylemediğinde birleşiyorlar fakat ne çare! Lakin bu sözü Güneş Kral’a da kim yakıştırmışsa iyi yakıştırmış doğrusu!
Bu sözde-sözlerden bir diğeri, Galile’ye aittir. Galile de, yargılandığı Engizisyon Mahkemesi’nden çıkarken, bir rivayete göre, şöyle demiş: “Dünya yine de dönüyor”.
1960’larda Stillman Drake adlı bir Galile uzmanı bu konuyu araştırdı ve böyle bir sözün kayıtlarda yer almadığını, çok sonraları ortaya çıktığını ortaya koydu; ama hâlâ bilim-din çatışmasından bahseden herkes bu sözü diline pelesenk etmekten vazgeçmiyor. Şimdilerde Engizisyon arşivleri açıldıkça yeni yeni belgeler ortaya çıkıyor ve abartılan balonlar bir bir patlatılıyor.
Nitekim geçen Pazar (24 Ağustos 2003) günkü “Vatan” gazetesinde Vatikan’ın “Galile’ye zulüm yapmadık” şeklinde bir açıklaması yayınlandı. Habere göre Vatikan’ın önemli başpiskoposlarından Angelo Amato, tutuklu olduğu sırada Galile’ye çok iyi davranıldığını, bunun bizzat Galile’nin dostlarına yazdığı mektuplarda yazılı olduğunu söylemiş. Hep yazıldığı gibi zindana atılmamış Galile. Bir dostunun evinde göz hapsinde tutulmuş ama kendisine izzet-i ikram eksik edilmemiş.
Doğrusu haberi yayınlayanların da kafası karışmış olmalı ki, altına kendi bildik Galile yorumlarını eklemek ihtiyacını duymuşlar. Eh, haklılar. Efsaneler yakamızı kolay kolay bırakmaz çünkü.
Bilim-din çatışması söz konusu olduğunda kendilerinin “aydınlık” tarafta bulunduklarına adları gibi iman etmiş kişiler, “karanlık”ı temsil eden Ortaçağ’ın ve kilisenin işkencelerine karşı direnen(!) bu soylu kahramana alkış tutarlar. Bertolt Brecht’in “Galile” adlı oyunu da bu mizanseni devam ettiren bir eserdir. Ancak Brecht’in, kitabının müteakip baskılarında ilave etmek ihtiyacını duyduğu gibi Galile saf iyiliğin, kilise de saf kötülüğün timsali değildir. Aslında Galile’nin dostu olan Kardinal Bellarmino da dünyanın güneş etrafında döndüğü konusunda kendisiyle hemfikirdir; ancak ufak bir çekincesi vardır. Bir bilim adamı olan dostuna yazdığı mektupta Kardinal Bellarmino şöyle diyordu:
“Siz de, Bay Galile de, mutlak anlamda değil de, varsayımlar düzeyinde kalarak konuşmakla yetindiğiniz sürece basiretli bir davranış göstermiş olursunuz. Yerin hareketli ve güneşin hareketsiz olduğu varsayılarak tüm göksel olayların dışmerkezli ve çevre-merkezli çemberler teorisinden daha iyi açıklanabildiğini söylemek mükemmel bir sağgörülü konuşma örneğidir ve hiçbir sakınca yaratmaz.”
Ünlü bilim felsefecisi Paul Feyerabend, “Akla Veda” (Ayrıntı Yayınları, 1995) adlı kitabında Kardinal’in bu ifadelerini modern bilim adamlarının diline şöyle çevirir: “Astronomiciler belli bir modelin öndeyide (tahminde) bulunma açısından diğerinden daha üstün olduğunu söyleyebilirler, bunda hiçbir sorun yoktur; ancak bu yüzden o modelin gerçekliğin sadık bir sureti olduğunu iddia ederlerse başlarına iş alırlar. Ya da daha genel bir deyişle, modelin işliyor olması, tek başına, gerçekliğin onun gibi yapılanmış olduğunu göstermez.”
Bırakın Ortaçağları, günümüzde bile bir varsayım ortaya atıldığında bilim camiası hemen üzerine mi atlıyor yoksa ‘Durun bakalım’ diyerek varsayımı iyice sınayıp deneylerden geçirdikten sonra mı kabul ediyor? Zakkumu kansere ilaç olarak sunan Dr. Ziya Özel’e yapılan aşağılayıcı muamele Galile’ye yapılandan farklı mıydı sanki?
Anlayacağınız, bugün de durum fazla değişmiş değil. O zamanki kilisenin yerini ‘bilim kilisesi’ almış, aynı hiyerarşik zihniyet bu defa üniversitelerin bünyesine kurmuştur demirden otağını. Feyerabend, lafını sakınmadan söylüyor: “Modern bilim adamının tabi olduğu idarî kısıt(lama)ların Galile dönemine oranla şüphesiz hiç de aşağı kalır bir yanı yoktur.”
Kaldı ki Galile bizzat “kilisenin adamı”dır ama nedense bu bizde hemen hiç bilinmez. (Rahibe olan kızının babasına yazdığı mektupları İş Bankası Yayınları bastı birkaç yıl önce.) Mesela Galile’nin kendisini yargılayan Kardinal’den, yargılanmasından sonra aleyhindeki söylentileri susturmak üzere bir belge rica ettiğini ve aldığını hiç duydunuz mu? Galile, sanıldığı gibi bu fikirleri ortaya atar atmaz kilisenin doğrudan bir suçlamasına maruz kalmamıştı. Ancak kitabını, kilisenin tavsiyelerini kabul etmeyerek yayımlayınca başı derde girdi ve malum “sözde” yargılamaya tabi tutuldu.
Bu yargılamalar sırasında iki rapor tutulduğu anlaşılıyor. Birincisinin imzaları eksik. İkincisi ise resmi rapor. İlk raporda Galile, bildiğimiz gibi görüşlerini değiştirmeye zorlanırken, ikinci rapor bize böyle bir şeyden bahsetmiyor: Galile özür dilemiş, güneş-merkezli görüşten vazgeçtiğini söylemiş ve Papalığın tavsiyelerine uyacağını taahhüt etmiştir. Kaldı ki itirazlar, güneş-merkezli görüşün henüz kanıtlanmamış yönleri üzerinde odaklanmaktadır ki, Bellarmino’nun itiraz ettiği bazı hususlar (mesela yıldızların paralaksı), değil 1610’larda, 1810’larda bile halledilememişti. Bu mesele 1838’de yapılan bir gözlemle düzeltilecekti.
Efsanelerin Ortaçağlarda kaldığını düşünen sözde modernlerin ne kadar parıltılı efsaneler ürettiğine Galile’den daha öğretici bir örnek bulunamazdı.
Bu bilgilerden sonra siz yine Galile’nin Kilise tarafından yargılanıp mahkûm edildiğine mi yoksa Kilise’nin asırlar boyunca Galileciler tarafından acımasızca mahkûm edildiğine mi inanıyorsunuz?
.
Kardeş Katli’nin içyüzü
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Kardeş Katli’nin içyüzü
Padişahım; kardeşimi öldürürüm!
Tarih sohbetlerine çağrıldığımda anlatıyorum dilim döndüğünce. Tarihin bize yabancı bir ülke haline getirildiğinden, bu ‘yabancı ülke’yi yeniden fethetmenin gerekliliğinden, tarihimizi yapan aktörlerin de bizler gibi birer insan olduklarından dem vuruyorum.
Ne var ki, her sohbetin sonunda dallanıp budaklanan sorulardan birisi, özellikle dikkatimi çekiyor: “Bir türlü Osmanlı’ya yakıştıramıyoruz onu” diyorlar. “Ama bir realite olduğunu da biliyoruz. Peki adalete ve hukuka bu denli riayetkâr olduğunu söylediğiniz Osmanlı padişahları nasıl böyle bir insanlık dışı muameleyi gözünü kırpmadan icra edebilmişlerdir?”
İstisnasız konferans salonlarının tavanına bir yıldırım gibi düşüyor bu ağır soru. Öyle ya, elimizde Fatih’in Kanunname’si var, orada da padişahların öz kardeşlerini “nizam-ı âlem” için katletmeleri “münasip” görülmüş, üstelik ulemanın da tecviz ettiği belirtilmiş değil mi?
Evvela Çetin Altan’ın yaptığı gibi, işi boğuntuya getirmeden soğukkanlılık ve ciddiyetle bakmamız şart. Bir defa Kanunname metninin esas ve tam nüshasından mahrumuz. Elimizdeki nüshalar ise sonraki asırlara aittir ve çeşitli tutarsızlıklar içermektedir. Nitekim Kardeş Katli gibi son derece önemli bir hüküm o kadar tuhaf bir yerde karşımıza çıkar ki, ruznamecilerin nasıl el öpecekleri ve hocaların hangi kaftanı giyecekleri gibi teşrifatla ilgili kuralların yanında zikredilmektedir.
Hocam Mertol Tulum’un dikkatli etüdlerine bakılırsa Fatih bir anayasa yazdırmamış, önceki teamüllerin bir dökümünü yapıp zaten var olan uygulamaları kâğıda geçirmekle yetinmiştir. Bir bakıma saray ve idare hayatı hakkındaki bir “tüzük”tür Kanunname.
Aslında “kardeş katli” tabirinin sadece padişahların kardeşlerini öldürmesinden çok daha geniş bir manada kullanıldığımızı unutuyoruz. Yani amca, baba, yeğen, torun gibi hanedan mensuplarının her ne suretle olursa olsun (isyan, başkaldırı, komplo dahil) öldürülmesi gibi pek çok ayrı başlık altında toplanması gereken uygulamaların hepsini kardeş katli çuvalının içine tıkarak anlatmaya çalışıyoruz. Tabiatıyla bu da akıl almaz bir karışıklık doğmasına sebebiyet veriyor. Halbuki Fatih’in Kanunname’sinde sadece “karındaşlar”ın katli münasip görülüyor; baba, amca, yeğen ve diğerlerinin öldürülmesinden söz edilmiyordu. O zaman tam olarak neden söz ettiğimizi belirlemekte fayda yok mu?
Konunun tarihî boyutlarını Abdülkadir Özcan, hukuki boyutlarını Ahmet Akgündüz, dil ve mantık boyutunu da Mertol Tulum yeterince aydınlatmış bulunuyor. A. D. Alderson ise “Osmanlı Hanedanının Yapısı” adlı eserinde meselenin pek fazla dikkat çekmeyen bir boyutunu önümüze açıyor. Alderson, merhametiyle şöhret bulan II. Bayezid’in, Cem Sultan kendisine isyan bayrağını açmamış olsaydı kardeş katli hükmünü yürürlükten kaldıracağını yazmaktadır ki, dikkate şayan bir iddiadır. Devletin bölünmesi ve tahtın güvenliğinin tehdidi gibi vahim bir krizin patlaması üzerine Fatih’in hükmü yaklaşık birbuçuk asır daha yürürlükte kalmıştır. Bence Osmanlı tarihinin tamamı az biliniyor ama bazı dönüm noktaları daha da az biliniyor maalesef. İşte bu dönüm noktalarından birisi, 21 Aralık 1603 tarihinde gelip çatmıştır.
III. Mehmed vefat etmiş ve tahtın iki varisi kalmıştır geride: 14 yaşındaki Şehzade Ahmed ve 16 yaşındaki Şehzade Mustafa. Akli dengesi yerinde olmayan Mustafa, büyük kardeş olduğu halde tahta çıkartılmamış, “seçim” yapılmak suretiyle (seçim? hem de Osmanlı’da?) Ahmed 14 yaşında, 14. Osmanlı padişahı olarak 14 yıl oturacağı tahta çıkarılmıştır. Fatih Kanunnamesi’ne uyarak kardeşini öldürmesi gerekirken, tam bu noktada devreye özellikle hanedanın soyunun devamından kendilerini sorumlu sayan saray kadınları girmiş ve I. Ahmed’i baba ve dedesinin acı bir şekilde uyguladığı bu kararından vazgeçirmeyi başarmışlardır. Gerekçeleri de son derece akla yakındır.
1) Ahmed henüz çocuk yaştadır ve yaşayıp yaşamayacağı belli değildir.
2) Yaşasa bile çocuğu olup olmayacağı belli değildir.
3) Çocuğu olsa bile yetişkin yaşına kadar yaşayıp yaşamayacağı belli değildir.
4) Çocuğu olup yetişkin yaşa erişse bile erkek çocuğu olacağının garantisi yoktur.
Bu çok bilinmeyenli denklem, sarayda biriken aklı, ister istemez Fatih’in Kanunname’sini askıya almak zorunda bırakmıştır. Kardeşi Mustafa’yı öldürmüş olsa, hanedanın tek erkek üyesi olarak kalacak olan Ahmed’in genç yaşta, belki çocuğu olmadan ani ölümüyle hanedanın soyu tükenmiş olacaktı. Bu tehlike karşısında Fatih’in emri bile uygulanmazdı ve nitekim öyle yapıldı. Kardeş Mustafa, Ahmed’in vefatından sonra kısa bir süre tahta çıktı. Fakat Mustafa da o sırada 12 yaşındaki Osman’ı, 8 yaşındaki Murad’ı ve 2 yaşındaki İbrahim’i öldürtmedi. Sebep, aynıydı: Hanedanın erkek soyu tükenebilirdi. Aynı şey, IV. Murad’ın ölüm döşeğindeyken hayattaki tek erkek hanedan üyesi olan kardeşi İbrahim’i öldürme emrinin Kösem Sultan’ın bir oğlunu öbüründen koruma manevraları sonucu engellenmesi olayında da karşımıza çıkar. Demek ki, kardeş katlinde filmin sonlarına gelinmiştir.
Şöyle toparlayalım:
Kardeş katli konusunda üç dönem ayırt edebiliriz: 1) Fatih’e kadarki “Güçlü olan kazanır” dönemi; 2) Fatih’in getirdiği kurallı dönem; 3) I. Ahmed’le başlayan en büyük erkek hanedan üyesinin tahta geçme uygulaması ki, bu uygulama, Osmanlı hanedanında “Hanedan Reisliği” şeklinde halen devam etmektedir.
O zaman şu sonuçları çıkartmak mümkün:
1) Kardeş katli, bütün Osmanlı tarihinde uygulanmış değildir.
2) 1603 yılından sonraki hanedan içi öldürmeler, istisnai niteliktedir ve 300 yıl boyunca öldürülenlerin sayıları iki elin parmaklarını geçmez.
3) Osmanlı hanedan sistemi birçok kurum gibi evrim halindedir ve bu alanda da dengeyi birçok çağdaşı monarşiden önce bulmuştur.
İyi de, yine eksik bir şeyler kaldı içimizde diyorsanız, sorularınızı yazın. Zaten benim de söyleyeceğim bir yığın şey kaldı geriye. Konuya dönmeme vesile olur belki.
.
II. Abdülhamid’den İran’a sınır ötesi operasyon
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Pek bilinmez ama Sultan 2. Abdülhamid, şimdilerde Suriye’ye karşı giriştiğimiz gibi İran’a karşı bir sınır ötesi operasyona girişmiş ve askerlerimize Doğu’ya doğru yürüyüş emrini vermişti. Bu pek az bilinen mesele hakkında önemli bir makale yazmış olan Sinan Kuneralp bu hadiseyi, Almanların meşhur Doğu’ya Yürüyüşü’ne (Drang Nach Osten) benzetmiştir.1
Şimdi bu ilginç olaya biraz daha yakından bakalım.
İran sınırında bir hesabımız yarım kalmıştı. 1736 yılında Avşar boyundan Nadir Şah’ın başınhda bulunduğu İran’la imzalamak zorunda kaldığımız antlaşma olsun, 1823 tarihli Erzurum Antlaşması olsun göstermiştir ki, her iki taraf için de 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması’nda belirlenen hudutlardan ileri gidilemiyordu.2 Bu arada 1837 senesinde bir savaşın eşiğine gelmiştik İran’la. Ancak Rusya ve İngiltere’nin devreye girmesiyle önlenebilen bu sınır anlaşmazlığının giderilmesi işi, bir komisyona havale edilmiş ve sonuçta on yıl sonra Muhammere’den Ağrı Dağı’na kadar 1.125 kilometre uzunluğundaki Osmanlı-İran sınırı üzerinde mutabakat sağlanmıştı. Rusya ve İngiltere de antlaşmaya kefil olmuşlardı.
Velhasıl, istemeye istemeye razı olmuşuz İran sınırının çizilmesine ama Osmanlı’nın içinde bir Azerbaycan ateşi yanık kalmıştır. Tebriz’dir tüten, Urmiye’dir, Selmas’tır, Evsal’dır. Sonraki antlaşmalar da tatmin etmez bir türlü devlet ricalini. Derken Kimyager Derviş Paşa (1817-1878) adlı bir subay3, sınır ötesindeki topraklarımızı belirleyen bir harita çizer ki, işte Sultan Abdülhamid basılmış olan bu harita üzerinde incelikli bir ameliyata girişecektir.
“Vermeseler de isteyeceksin!”
Birincisi stratejik, ikincisi de siyasi gerekçelerle toprak talebimizi gündeme getirmişiz. (Kemal Tahir’in Yol Ayrımı adlı romanındaki o veciz sözleri geliyor aklıma: “Vermeseler de isteyeceksin” diyor ve Cumhuriyet devrindeki kolayından toprak tasfiye tavrına ateş püskürüyordu yaşlı kahraman.) Çünkü ele geçirdiğimiz sınır şeridi, Rusların Doğu Anadolu ve Irak’a bir saldırı düzenlemesi halinde elverişli bir toplanma yeriydi. Siyasî açıdan ise İran’da -şimdilerde Suriye’de olduğu gibi- muhtemel bir parçalanma durumunda doğu sınırlarımızı güvence altına almayı hedefliyorduk. Tabii aynı zamanda bu, İslam Birliği siyasetinin de bir gereğiydi.
Nihayet Abdülhamid Han’ın beklediği fırsat 1904 yılında karşısına çıktı. Doğu Anadolu’da çalışan bir Amerikalı misyoner (adı, B. W. Labaree’dir), hududu geçerek Türkiye’ye girmiş olan İran Kürtleri tarafından öldürülmüştü. Bunun üzerine ertesi yıl Yıldız Sarayı’nda operasyonun düğmesine basıldığını ve Osmanlı birliklerinin -tıpkı Fırat Kalkanı, Zeytindalı ve Barış Pınarı harekâtlarında olduğu gibi- devletin sınırlarını kontrol altına almak üzere İran topraklarında 50 kilometre derinliğe kadar girdiklerini görürüz. “Nevâhî-i Şarkiye”, yani Doğu Bucakları ismini verdikleri bu beldeler, Osmanlılar tarafından öz toprakları kabul ediliyor ve kanıt olarak da Kimyager Derviş Paşa’nın haritası gösteriliyordu.
Tabii Sultan Abdülhamid, bilinenin aksine İttihatçılar gibi istişare etmeden, kendi kafasından iş yapan bir lider değildi. Yüzlerce kaynaktan oluk oluk bilgi akıyordu çalışma masasına; raporlar, jurnaller, haberler havuzunda toplanırdı; sözlü istişareler ise onun vazgeçmediği yöntemlerdi. Yani zannedildiği gibi kendi kafasından iş yapmaz, danışma mekanizmasını mutlaka işletirdi. Onu bu şekilde eleştirenler saraydaki idari işleyişin tam anlamıyla cahiliydiler.
İşte Sultan Abdülhamid bölge halkının Nasirüddin Şah’tan memnun olmadığını görüyor ve fırsatı değerlendirmek için kolları sıvıyordu. Kendisine, “Gel de bizi bu zalim Şah’ın elinden kurtar Sultanım!” tarzında mektup yazan İranlılar arasında bazı nüfuzlu mollalar, hatta belki şaşıracaksınız ama İran’ın Baş Müçtehidi bile vardı: Onu ve ordusunu İran’a davet ediyordu açık açık.
Nihayet İran hükümeti 1906 yılında sınırları yeniden çizmek üzere bir komisyon oluşturulmasını talep etti bizden. Onlar komisyon talep ededursun, biz de boş durmuyor, İran içerilerine doğru dörtnala ilerliyorduk. Çünkü İran artık bir kaynar kazana dönmüş, Meşrutiyet ilan edilmiş ve düzeni gevşeyen askerin sınırlarını koruyacak mecali kalmamıştır. Biz 93 Harbi’nde Ruslarla vuruşurken arkadan topraklarımızı tırtıklamaya kalkan, Ali Şeriati’nin dediği gibi Safeviler zamanından beri Osmanlıyı sürekli sırtından hançerleyen İran’dan intikam, böyle alınıyordu.4
Öte yandan Sultan Abdülhamid’in gayesi, İran sınırında bir “güvenlik kordonu” veya Suriye tezimizdeki deyişle bir ‘güvenli bölge’ oluşturmaktı. Bu yüzden başlamış olan askerî operasyon durmamalı, topraklarımızı iyice garanti altına alıncaya kadar kesintisiz devam ettirilmeliydi.
İran’da ‘güvenli bölge’ oluşturuyoruz
Nitekim 1907 senesinde “İran’ın bahçesi” diye bilinen Urmiye şehrinin Osmanlı kuvvetleri tarafından kuşatılıp düşürüldüğünü görürüz. Aynı yıl içerisinde İngiltere ile Rusya anlaşıp İran’ı aralarında pay ediverince Sultan Abdülhamid’in birkaç yıl önce başlattığı sınır ötesi operasyonun hikmet ve kıymeti daha iyi anlaşılacaktı. O, olacakları âdeta önceden sezmiş ve tedbirini ona göre almış, bir bakıma muhtemel tehlikelere karşı ön almıştı. Böylece İran topraklarının gözümüzün önünde paylaşımına seyirci kalmamış oluyor, yeni ‘davetsiz’ komşularımıza karşı da bir nevi güvenlik kordonu oluşturmuş bulunuyorduk.
Kaç yıldır Suriye için sık sık dile getirdiğimiz “toprak bütünlüğü” tabirini o zaman İran için kullanmış olmamız size de bir şeyler hatırlatıyor mu, bilmiyorum. Ama bu talepte bulunabilmek için olacakları öngörmek ve tedbirini buna göre kararlı bir şekilde almak şarttı.
Sultan II. Abdülhamid tam manasıyla bunu yapmış, hatta bir adım daha da ileri giderek Azerbaycan’ın Osmanlı Devleti’nin bir parçası olduğunu iddia etmişti. Evet, Sultanın tezi, İngilizler ve Ruslara karşı bir tedbir olarak ‘Azerbaycan Osmanlı’nın koruması altına girmelidir’, şeklindeydi. Bunun için de daha önce, 1880’lerde İran topraklarını işgal girişiminde bulunan Şemdinlili Şeyh Ubeydullah’ın5 oğlu Sadık Bey’in Kürt kuvvetlerini dahi devreye sokmaktan çekinmemişti.
İran’dan sonra şimdi de Türkiye’de Meşrutiyet ilan edilmek üzereydi ve Sultan, kurtlara karşı son operasyonlarını planlıyordu. Askerlerimiz, Azerbaycan’daki İran valisinin çevreyle irtibatını koparmış, etrafını kuşatmışlardı. Büyük devletler araya girince kim bilir kaçıncı kere bir sınır tespit komisyonu kurulmasına karar verildi. Bediüzzaman Said Nursi’nin uzun yıllar yanında kaldığı Bitlis Valisi Tahir Paşa da bu komisyonda görev alacak, Sultanın sınır ötesi operasyonuna o da bir ucundan katılacaktı.
Sultan Abdülhamid’in 1904 senesinde düğmesine bastığı İran’a sınır ötesi operasyon, ilginçtir, onun yaptıklarını bozmayı marifet bilen İttihatçılar tarafından da aynen takip edilmiş, nitekim Enver Paşa, savaşın sonlarına doğru Vehib (Kaçı), Kâzım (Karabekir) ve Nuri (Killigil) paşaları Tebriz ve Bakü’nün fethine, Rauf (Orbay) Bey’i de Güney İran’a gönderecek ve İngilizleri yöreden kaçırmaya6 memur etmiştir. Kâzım Karabekir Paşa kumandasındaki son Türk askerinin Tebriz’den ayrıldığı tarih ise 18 Kasım 1918’dir. Yani Mondros Mütarekesi’nden tam 19 gün sonra…
Sultan Abdülhamid’in İran’a sınır ötesi operasyonu burada bitti.
Hakikaten “bitti” mi acaba?
Üzerinden bir asırdan fazla zaman geçtikten sonra bile fakire bu satırları yazdırabildiğine, size de okutabildiğine göre henüz bitmiş sayılmaz, öyle değil mi?
Tıpkı Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi, güvenliğin nerede başlayıp nerede bittiğini ve ecdadının tarihte neler yaptığını hakkıyla bilen bir Türkiye devleti yönetimi, tarihin emrini yerine getirecek ve Suriye’de bir güvenlik koridoru oluşturmak üzere harekete geçecektir. Zira Osmanlı’dan hiçbir şey öğrenmediysek “sınır sınırda kalarak korunmaz” dersini öğrenmişizdir.
1 Sinan Kuneralp, “The Ottoman Drang Nach Osten: The Turco Persian border problem in Azerbaican, 1905-1912”, Editör: Sinan Kuneralp, Studies on Ottoman Diplomatic History IV, İstanbul 1990, The Isis Press, s. 71-76.
2 Ancak Cumhuriyet döneminde Küçük Ağrı dağı bölgesindeki değişimler gibi ufak tefek sınır ihlalleri ve toprak alma ve vermeleri her zaman yaşanmıştır.
3 “Bir de İran hududuna memur komisyonun reisi iken, (1870 yılında) Müzekkere ismiyle yazdığı siyasi mahiyette bir eseri de basılmıştır.” İbrahim Alaattin Gövsa, Türk Meşhurları, İstanbul, Yedigün Neşriyat, s. 102. Hakkında geniş bilgi için bkz. Salim Aydüz, “Derviş Paşa (Kimyager)”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, 2. baskı, cilt 1, İstanbul, 2008, Yapı Kredi Yayınları, s. 375-376. Eser hakkında bir yüksek lisan tezi yapılmıştır: Alparslan Fener, “Hadd-i Hudud-ı Saltanat-ı Seniyye: Derviş Paşa’nın Tahdid-i Hudud-ı İraniye Adlı Eseri Işığında Osmanlı-İran Sınırı”, İstanbul Medeniyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2015.
4 Ali Şeriati, İran ve İslam, Çeviren: Kenan Çamurcu, Ankara, 2012, Fecr Yayınları.
5 Wadie Jwaideh, Kürt Milliyetçiliğinin Tarihi: Kökenleri ve Gelişimi, Çeviren: İsmail Çekem ve Alper Duman, İstanbul, 2004, İletişim Yayınları, s. 170 vd.
6 Cemal Kutay, Osmanlı’dan Cumhuriyete Yüzyılımızda Bir İnsanımız: Hüseyin Rauf Orbay (1881-1964), İstanbul, 1992, Kazancı Yayınları, s. 23-28.
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
.
Osmanlı’nın su hali
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı’nın su hali
“Ya Amerika’yı Osmanlılar keşfetmiş olsalardı? Ya da daha kesin söylersek, Amerika’yı sömürgeleştirenler Osmanlılar olsaydı? Denizdeki üstünlük, barut, yetenek, kaynaklar; tarihçiliğin başarı formülünü oluşturan bütün bu etkenleri Osmanlılar 16. yüzyıl bitimine kadar muhafaza ettiler…
1503’te ilk Portekizli tüccarlar Lizbon’a geçici dönüş yolunu izlerken ve ambarları Hint baharatıyla tıka basa doluyken, Avrasya’daki egemen güç [Osmanlı Devleti], hegemonik tutkuları ve muhkem deniz kuvvetlerini Atlantik fantezisiyle batıya değil, doğuya yöneltmişti. Osmanlı Devleti 20 yıldan daha kısa bir sürede güney ve güneydoğuda toprak kontrolünü genişletmiş, Basra Körfezi ve Hind Okyanusu’nda Portekiz’le mücadele etmeye başlamıştı bile. Bu kitap söz konusu yayılmanın vuku bulduğu süreci odağa alıyor. Konusu imparatorlukların fizikî çatışması değil. Onun prelüdü- Osmanlı rakiplerinin tek tek Akdeniz’in kontrolü mücadelesinden uzaklaştırıldığı siyasî, ekonomik ve söylemsel mekanizmaları inceliyor.
Elinizdeki inceleme, farklı bir dünya haritası getiriyor. Bu harita Lizbon, Antwerp, Amsterdam, Paris veya Londra merkezli değil, İstanbul, Kahire ve Tebriz merkezlidir. 16. yüzyılda Osmanlı yayılmasının amaçlarının, Avrupalıların keşif yolculuklarındaki amaçlardan farklı olmadığını ortaya koymak niyetindeyim: Bu amaçlar servet, kudret, ihtişam ve dinî meşruiyet arayışı idi. Portekiz Kralı Emmanuel’e Papa tarafından vaad edilen topraklar, Osmanlıların göz diktikleri toprakların aynıydı. Tek ikilem, birisinin batıya, öbürünün doğuya doğru sefere çıkmalarıydı. Doğuda ise Osmanlıların önüne çıkan engel, Avrupalılar değil, Safevîler olmuştu.” (Ottoman Seapower and Levantine Diplomacy in the Age of Discovery”, SUNY Press, 1994, s. 1-2.)
Osmanlı’yı keşifler çağında nal toplamakla suçlayanlar Palmira Brummett’in tarihe harmandalı oynatan yukarıdaki düşüncelerine ne diyecekler, merak ediyorum. Yok Osmanlı bir kara gücüydü, yok okyanuslara uygun gemi yapamamıştı, yok Avrupa dünyayı keşfederken Avanak Avni rolü oynamıştı. Daha neler, neler… Ancak giderek daha iyi anlıyoruz ki, Osmanlı Devleti, İngiltere gibi sırf bir ‘balina’ değildi belki; ancak ‘yüzmesini bilen bir fil’ olmadığını da kimse söyleyemezdi. Osmanlı ordusunun bir ‘fil’, yani salt kara gücü olduğunu söylemek, bütün Akdeniz sahil şeridinin dörtte üçüne sahip bir devletin denizcilikten anlamadığını söylemek demektir ki, bu kadar uzun bir sahil şeridini bu kerte uzun bir süre kontrolünde tutmayı (yani asıl bu ‘mucize’yi) nasıl başardığının da makul bir izahı yapılmalı değil midir?
İşte Prof. İdris Bostan’ın son kitabı “Beylikten İmparatorluğa Osmanlı Denizciliği” (Kitap Yayınevi), bu ‘mucize’nin sırlarını fısıldayan ender çalışmalardan biri. Bostan’a göre, bir kara devleti olarak tarih sahnesine çıkan Osmanlılar, denizlerle tanıştıktan sonra onu eski sahiplerinden “yavaş ama emin adımlarla” teslim almışlar, hatta Fatih’ten itibaren padişahlarını, “İki kıtanın ve iki denizin hakanı” (Hakanu’l-berreyn ve’l-bahreyn) diye anmaya başlamışlardır. Nitekim 1538 tarihli Bender kitabesinde Kanuni’ye, “gemiler yürüten bahr-i Freng u Mağrib u Hind’e” diye hitap edilebilmekteydi.
Osmanlılar önce Karesi Beyliği’ni sınırlarına katarak bir donanma sahibi oldular, sonra Gemlik, İzmit ve Karamürsel’i alarak Marmara Denizi’ne, ardından Fatih döneminde Gelibolu’yu deniz üssü ve tersane yapmak suretiyle Akdeniz’e, yine aynı dönemde Kırım’ı ilhak ederek Karadeniz’e açılmış, bir ara Hazar Denizi’nde dahi gemi yüzdürmeyi ve operasyonlara girişmeyi başarmışlar. Aynı zamanda da Hind Okyanusu’na açılarak Portekiz’in burada babasının çiftliği gibi at oynatmasına engel olmuş ve artık bir ‘okyanus gücü’ olduklarını ispat etmişler. Bostan’ın şu tespitleri, Osmanlı denizciliği hakkındaki bilgilerimizi tepetaklak edecek niteliktedir:
“Bütün dönemler boyunca deniz teknolojisindeki değişmeleri yakından izleyen Osmanlı denizcileri mevcut teknelere kendi tarzlarını uyguladılar ve 17. yüzyılın ortalarına kadar kürekle hareket eden gemileri, yani kadırga ve benzerlerini inşa ettiler. 17. yüzyılın ortalarından itibaren ise Akdeniz’e Okyanus’tan gelen, yeni teknikle donanmış yelkenli gemilere, yani kalyon ve benzerlerine geçişi gerçekleştirdiler. Bunu yaparken bazı denemeler dışında pek zorlanmadılar.”
Yazar, Osmanlı deniz politikası, denizcilik teknolojisi ve deniz ticaretinin hâlâ karanlık bir bölge olduğunu ve kitabını oluşturan makalelerin bu karanlığa bazı ipuçları sarkıtmayı amaçladığını söylemektedir.
Yalnız şu 1571 Kıbrıs seferini inceleseniz, Osmanlı’nın muazzam deniz makinesinin harekete geçişine ve sonuç alana kadar hedefine nasıl kilitlendiğine hayran kalırsınız.
Osmanlı denizciliği deyince bir buzdağının daha etrafında seyretmekte olduğumuzu bilelim ve beyinlerimizdeki Titanik’lere mukayyed olalım. Zira derinlerdeki buzların dişleri tarafından yırtılabilirler kolaylıkla.
Osmanlı’nın “katı hali”ni, yani karadaki macerasından bahseden mebzul miktarda yayın var. Ne var ki, Osmanlı’nın “sıvı hali”, yani denizciliği henüz kekeleme aşamasında. Önümüzdeki yıllarda onun konuşmak bir yana, gürlediğine tanık olacağız hep beraber. (“Gaz hali”, yani havadaki mücadelesi ise nasipse bir başka sefere.)
.
Fatih, Bizanslı aydınları nasıl büyülemişti?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Fatih, Bizanslı aydınları nasıl büyülemişti?
Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden sonra Bizanslı bilim adamı ve filozofların Avrupa’ya kaçtığı ve orada Rönesans’ı başlattıkları söylentisi epeyce yaygındır; ama doğruluğu, yaygınlığıyla ters orantılıdır. Bu konuda ezber bozan çalışmalardan biri Sevim Tekeli tarafından vaktiyle yapılmıştı. Şimdilerde artık pek kaale alınmayan bu sözde bilgiyi tekrar edenler hiç de az değil. Yani Rönesans’ı Avrupa’ya biz elimizle teslim ettik gibi evlere şenlik bir mantık yürütüyorlar.
Şöyle bakalım konuya:
Bir kere Fatih’in fethettiği şehir, kütüphanesiyle ve bilim çevresiyle o Jüstinyen devrindeki Konstantinopolis değildir. O devir Abbasi fetihleriyle sönmüş, 1204 yılındaki Latin istilasıyla kararmış ve nihayet Osmanlıların sıkıştırması üzerine son hayatiyet ışıkları da sönmek üzereydi. Yine de skolastik felsefe ve edebiyat başta olmak üzere bazı alanlarda Avrupa’da unutulmuş bir eski filolojik gelenek varlığını koruyordu. İşte Fatih’in İstanbul’u aldığı zaman karşılaştığı birkaç bilim adamı ve düşünür, bu geleneğin son kalıntılarıydı.
Dolayısıyla bunların olsa olsa Batı’ya İstanbul’da mekân tutan Doğu hümanizmini ve skolastik düşünceyi aktarma ihtimalleri vardır ki, Rönesans bunlardan çok başka temeller üzerinde yükselecekti. Yani isteseler de Bizanslı âlim ve düşünürlerin Rönesans’ı ateşleme kudretleri mevcut değildi. Hani derler ya, kelin merhemi olsa, kendi başına çalarmış, bizimki de o hesap.
Mamafih “Osmanlılar İstanbul’a girdikten sonra Bizans imparatorluk ailesine ne yapıldı?” sorusu pek sorulmaz. Sanki ya hepsi kılıçtan geçirildi diye düşünülür ya da kaçtı. Hayır, Bizans’ı yöneten son imparatorluk ailesi Paleologoslardan bazıları Osmanlı bünyesine katılmış ve ileriki yıllarda vezirliğe kadar yükselmişlerdir. Mesela İstanbul Aksaray’da Millet ve Vatan caddelerinin kesiştiği noktada yer alan ve mimarisiyle beni hep cezb etmiş olan Muratpaşa Camii, Müslüman olduktan sonra ismini Has Murad Paşa’ya çeviren hanedandan bir Bizanslının eseridir. Keza sonraki yıllarda Mesih Paşa adıyla tarihlerimize geçmiş olan zat da bir Bizanslı hanedan mensubudur.
Osmanlı bu; ırkla, kökenle, kıyafetle uğraşmaz, doğrudan doğruya kafanın ve gönlün içine bakardı. Dolayısıyla Bizans imparatorluk hanedanı Osmanlı bünyesinde erimiş gitmiştir. Kim bilir onların soyundan gelenler hangi şehrimizde, hangi sokağımızda ikamet etmektedir?
Her neyse. Biz Bizanslı bilim adamı ve filozoflara dönelim ve Fatih’in ilgilendiği dört Bizanslı düşünür ve âlimi sırasıyla inceleyelim.
Birinci sırada, Bizans’ın son büyük filozofu kabul edilen Plethon vardır. İstanbul’un fethinden bir yıl önce ölen Plethon, fanatik denilecek derecede Eflatuncu fikirlere sahiptir ve zaten ismini de ona benzetmiştir sonradan. Bizans Yeni-Eflatunculuğu denilen bir felsefe ekolünün son büyük defans hattını kuran Plethon, fikirleri yüzünden kovuşturmaya uğramış ve aforoz edilmişti. Niye peki? Çünkü İslamiyet’i reddetmiyordu! İslamiyet ile Hıristiyanlığı eşit kabul etmesi dahi yetiyordu dışlanmasına. Ve galiba Bizanslıların kâfir dediği Osmanlıların içinde, özellikle Bursa ve Edirne’de sık sık gezilere çıkmış olduğu için önyargılarını olabildiğince inceltme imkânını bulmuştu. Hatta rakipleri, kendisinin Müslüman olduğuna bile inanmışlardı. Plethon’un Fatih’e sunulmak üzere İslamiyet ile Hıristiyanlığın birbirine zıt olmadığı yolunda bir kitap yazıp takdim ettiği biliniyor.
İkinci sırada coğrafyacı ve filozof Yorgo (Georgios) Amirutzes var. Fetihten sonra kaçmayıp İstanbul’da kalan Amirutzes, kendi dindaşları tarafından hain olarak damgalanmış; ama buna aldırmayarak çok sevdiği ve saydığı Fatih’e hizmete devam etmişti. Vaktiyle Katolik ve Ortodoks kiliselerinin uzlaştırılması uğruna nefes tüketmiş olan Yorgo, felsefe ve coğrafya konularında padişaha danışmanlık yaptı. Kadim dünyanın en büyük coğrafyacılarından kabul edilen Batlamyus’un “Almagest”ini Arapça ve Türkçeye tercüme girişimlerinde görürüz onu ve oğlunu.
Fatih’in cazibesine kapılan üçüncü Bizanslı aydın, bir Trabzonlu: Onun adı da Yorgo. Ortodoksluktan Katolikliğe geçmiş ve İtalya’da yapmış kariyerini. Tam dört papanın hocalığını yapmış olan Trabzonlu Yorgo’nun Fatih’le ilişki kurması da enteresan. Kafasında bir evrensel imparatorluk kurulması fikri vardı ve İstanbul’un fethinden sonra gördü ki, bu fikri ancak Fatih ve başında bulunduğu Osmanlı Devleti gerçekleştirebilirdi. Onun için tercihini ondan yana kullandı. Hatta Papa’nın onu, Fatih’le entelektüel flörtünden dolayı bir seyahatinde tutuklatıp hapse attırdığını biliyoruz. O da Fatih’in vizyonundan etkilenenlerden.
Son olarak zikredeceğimiz Bizanslı aydın, Gökçeadalı Kritovulos’tur. Tarihçidir. İleriyi gören birisi olmalı ki, daha 1444’te Osmanlıların karşısında durulamayacağını söylemiştir bir arkadaşına. Ve fetihten sonra Fatih’in kendisini, doğduğu adaya vali tayin ettiğini görüyoruz, 10 yıl sonra ise İstanbul’a aldırdığını. Bundan sonra o, Fatih’in resmî tarihçisidir. Yazdığı tarihte bize ‘ufukların sultanı’nın bilinmeyen ve bizim gözden kaçırdığımız taraflarını anlatır.
Böylece bu örneklerden anlıyoruz ki, Bizans seçkinleri Osmanlı bünyesinde erimiş, onun bahçesindeki güllerden biri olmuştu.
.
Fatih “İstanbul”u fethetmemişti!
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Fatih “İstanbul”u fethetmemişti!
Malum, gazetecilik biraz da başlık atma sanatıdır. Başlıkla dikkatler çekilir yazıya. Lakin bugünkü başlığımız, sırf daha fazla kafa bu yazıya yönelsin diye atılmadı. Fetih olayındaki ihmal edilmiş bir inceliği sizlere hissetirmekti maksadım.
Bilmem ismini duydunuz mu daha önce? Levon Panos Dabağyan, bir Türk Ermenisi. Hatta diyebilirim ki, çoğumuzdan daha Osmanlıcıdır. Ne Fatih’e laf söyletir, ne II. Abdülhamid Han’a. Nitekim “Paylaşılamayan Belde” adlı kitabında tarihimizdeki sızılı bir noktayı ustaca avlıyor ve Fatih’in “İstanbul”u değil, “Kostantiniyye”yi fethettiğini bir cerrahın habis uru beyinden çıkarması gibi temizliyor zihnimizden. Ve ekliyor: “İstanbul fethedilmemiştir ve fethedilmeyecektir!” Allah böyle bir fethi kimseye nasip etmesin!
İlk okuduğumda benim gibi bu işlerle uğraşan birinin bile ciğerini sızlatan bu tespit de gösteriyor ki, tarih bizim için ecnebi bir memleket haline gelmiştir. Öyleyse yapmamız gereken şey, ona mecalini yeniden kazandırabilmenin yolunu yordamını aramak, oksijen alabileceği menfezler, havalandırma kanalları açmaktır. Bunun da yolu, elbette bilgiden, ama daha da önemlisi, bakış açımızı, idrak çerçevemizi, muhakeme tarzımızı genişletmekten geçiyor.
Sondaja devam öyleyse…
Eksik olmasın, bir okurum Said Nursi’nin talebelerinden Zübeyir Gündüzalp’ten bir hatıra göndermiş. Zübeyir Gündüzalp, bir keresinde Fatih’in İstanbul’u fethini gösteren resimlere dikkat çekerek sormuş: “Resimlerdeki yanlışlık nerede?” Kimse işin içinden çıkamayınca kendisi cevaplamış:
“Bu resmi yapanlar, fetih mucizesini küçültmek istiyorlar. 40-50-60 yaşlarındaki bir kumandanın zafer kazanması, bir beldeyi fethetmesi normal ve olağandır; ama 20-21 yaşındaki bir delikanlının böyle bir emsalsiz fethi harikadır. Bu yaşta bir delikanlının sakalı bile bu kadar gür olamaz. Fatih, Efendimiz’in (asm) 9 asır evvel haber verdiği fetih mucizesinin mazharıdır, dolayısıyla bu resimler, Kur’an, Allah ve Peygamber’in Müslümanlarla beraber olduğu, İslamiyet’in hakkaniyetini herkese gösterecek bu mucizevari olayı basitleştirmektedir.”
Müthiş bir tespit değil mi? Düşünün, hiç 21 yaşında bir Fatih resmi gördünüz mü? Devam edelim biraz daha.
Yarın İstanbul’un fethinin miladi takvimle 553. yıldönümünü idrak edeceğiz. Peki fethin hicri takvimle kaçıncı yıldönümünde bulunduğumuzu merak eden bir Allah’ın kulu yaşar mı aramızda? Fatih Sultan Mehmed İstanbul’a, Ferik Ahmed Muhtar Paşa’nın tespitiyle söylersek, 20 Cemaziyelevvel 857 günü girmişti. Bugün takvim 1 Cemaziyelevvel 1427’yi gösterdiğine göre, İstanbul’un fethinin hicri takvimle 570. yıldönümünü kutlamak için önümüzde yaklaşık 20 günlük bir süre var demektir. Hatırlayan olur mu bilmem; ama ben üzerime düşeni yapıp tarihe not düşeyim dedim.
Yalnız üzülerek de olsa bu hicri tarih meselesini biraz hafife aldığımızı söylemek zorundayım. Çünkü bizim asıl manevî damarlarımızda deveran eden kan, hicri takvimin içinde akar. Nitekim Ahmed Muhtar Paşa, “Feth-i Celile-i Kostantiniyye” adlı kitabında eskiden her 20 Cemaziyelevvel gününün halk arasında “Kudüm günü” diye anıldığını, o gün gelince fetih şehidleri ve gazilerinin ruhlarına Kur’an-ı Kerimler okunduğunu, hayır ve hasenatlarda bulunulduğunu yazmaktadır. Demek ki, Osmanlılar aynı damardan akan kandan her daim beslenebilmek için Fatih’i ve fethini hicri yıldönümlerinde hatırlıyor ve hayırla yâd ediyorlar, bunu dirilmenin bir vesilesi addediyorlardı.
Biz de o görkemli dünyanın güzelliklerinden nasiplenebilmek için aynı tarih aralıklarına sokulma imkânlarını zorlamak durumundayız. İşte bu aralık kalmış kapılardan biri de, Fatih’in İstanbul projesidir. Peki İstanbul projesi neydi ve Fatih bu projeyi nereden ilham aldı?
Başka açılardan da yaklaşılabilir meseleye ama ben Fatih’in projesinin hadis merkezli olduğunu söyleyeceğim. Hadis merkezli, yani meşhur fetih hadisinin bir yorumu… Değil mi ki, o İki Cihan Sultanı bir belde’nin fethedileceğini ‘muhakkak’ (le) vurgusuyla beyan eylemiştir, o halde bu bir emir telakki edilmeli ve sadece dünyevî, yani bir şehrin surlarının yıkılıp içerisine ‘kahren’ girilmesi gibi dar anlamda yorumlanmamalıdır. Ya nasıl yorumlanmalıdır? İşte Fatih’in de, Fethin de, İstanbul’un da sırrı burada yatmaktadır.
Muhakkak ki, Fatih’in dünyasında Nebevî müjdeyle müjdelenmenin, göğsüne bir madalya daha takmakla alakası yoktu. O ve çevresi, fethin derin okumasını yaparak malum hadisle, insanlığın ve İslam’ın geleceğinde bu şehrin oynayacağı rolün kastedildiğini keşfetmiş ve sadece fetih sırasında değil, asırlar boyu İstanbul’u dünyanın merkezi kılmaya gayret etmişlerdi. Nitekim Fatih’in sonraki fütuhat stratejisine baktığınızda bu İstanbul merkezli düşüncenin hangi boyutlara ulaştığını görürsünüz.
Osmanlı, İstanbul’u alınca adeta uzun zamandır yatağını arayan bir nehir gibi hissetti kendisini ve bu nehrin yatağını, kuyumcu titizliğiyle bezemeye girişti. Bugün Süleymaniye veya Sultanahmet için ‘Bu eserler Bizans’ın başkentine uygun düşmüyor’ diyebilecek bir mimar olmadığını, geçen yaz İstanbul’da toplanan mimarlık kongresi katılımcılarının basındaki demeçlerinden görmüş olduk.
Fatih’in biri Karadeniz, öbürü Akdeniz olmak üzere iki denize birden hakim olmak şeklinde özetlenebilecek denizcilik siyaseti, yolları İstanbul’a bağlamaya matuf bir girişimdi. Keza Balkanlar ve Anadolu yönündeki hareketi de, İtalya’nın Otranto limanına yaptığı çıkarma da, Memlukler üzerine düzenlediğini tahmin ettiğimiz son seferi de hep İstanbul’un merkezde durduğu ve ışınlarının dalga dalga çevreye yayıldığı bir projenin elmas parçalarıydı. Tabii aynı zamanda Orta Asya, İran, Hindistan ve Mısır’dan davet ettiği Müslüman alimler ile Bizanslı filozof ve bilginleri kucaklaması, Petrark’ı Arapçaya çevirtmesi ve İbn Arabi’nin “Füsus”una şerh yazdırması, Ali Kuşçu ile ressam Bellini’yi İstanbul’da buluşturması, müfessir Musannifek’i yanına aldırması, ama öte yandan Truva harabelerini ziyaret etmesi gibi gelişmeler de gösteriyor ki, o, hadiste emir buyurulan fethin çok daha derinlerde ve uzun vadeli olduğuna inanmış ve tohumları ekmişti.
Tohumlar bitmediyse “toprak utansın” deyip işin içinden sıyrılabilir miyiz? Ben şahsen tohumların bitmediğini söyleyemiyorum. Bu proje, tarih içinde gelişti, şekillendi; ve Necip Fazıl’ca söylersek, “havada donan şimşek” gibi tarihin bağrında bizi beklemeye durdu. Belki de Fatih bu projeyi asıl bizim gerçekleştirmemizi istiyor ve zemini hazırlıyordu. Kim bilir?
.
Fatih, gemileri bir tek kafamızdan geçiremedi
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Fatih, gemileri bir tek kafamızdan geçiremedi
Hele tarih alanında hiç eksik olmaz maksatları üzümü yemek değil, bağcıyı dövmek olanlar. Her 29 Mayıs’ta pusuya yatıyor ve İstanbul’un fethi bir hataydı dedikleri halde, gündeme gelmek için onu ganimet biliyorlar. Samimiyetsizlikleri her hallerinden belli. Ancak basında yandaş bulmaları da çok zor olmuyor anlaşılan.
Okurlarım soruyor: Fatih gemileri gerçekten karadan geçirmedi mi? Timaş Yayınları’ndan çıkan “Ufukların Sultanı” adlı kitabımda bu konuyu ele aldığımı söyledikten sonra şakayla karışık, “Karadan yürüttü ama kafalarımızdan yürütemedi” diyorum; kendilerine. Hakikaten kafalarımız yapıp ettiklerini almıyorsa Fatih ne yapsın?
Vatan gazetesinde (29 Mayıs 2006) çıkan haberdeki iddialar şunlar:
1) Gemilerin karadan yürütülmediğini artık neredeyse herkes kabul ediyormuş ve bu bir masalmış.
2) Kaynaklarda gemilerin iki gecede yürütüldüğünden söz ediliyormuş.
3) Gemilerin geçirileceği alan yokuş, tümsek ve çukurlarla dolu ve sık bir ormanlık alanmış. Dolayısıyla sadece ağaçların kesilmesi bir ay alırmış.
4) Eğer gemiler Kasımpaşa’dan indirilmiş olsaymış, Bizanslılar daha yoldayken gemilerin gelişini görürmüş.
5) Bu gemiler Haliç’in ormanlık bölgesinde kalan Okmeydanı’nda yapılmış ve yapımına 7-8 ay öncesinden başlanmıştır. Bu iddiaya dayanak olarak da iki ‘kaynak’ zikrediliyor: Evliya Çelebi ile Müneccimbaşı.
Sırasıyla cevaplandıralım:
1) Acaba sözü edilen ‘herkes’ nasıl bir şeydir? Bilim adamları mıdır bunlar, yoksa iddia sahipleri gibi düşünen birtakım tarih meraklıları veya ‘kaynaklar’ mı? Belli değil. Mesela Fatih devri üzerine uzmanlığı tartışılmayan Halil İnalcık hoca mı? Aksine, hoca tam tersini savunuyor. Hammer mi? Hayır. Babinger mi? Ne münasebet! İlber Ortaylı mı? İddialara gülüp geçiyor. Kim öyleyse bu ‘herkes’? Kendi kitaplarını okuyup ikna olan ‘fanları’ mı?
Masal, öyle mi? Kuşatmayı yaşamış şahitlerin anlattıkları da mı kâr etmiyor? Nicolo Barbaro Bizans’ın içinden anlatıyor yetmiyor, Tursun Beğ dışından anlatıyor olmuyor, ilk tarihçilerimizden Neşrî anlatıyor, kâfi görülmüyor, Âşıkpaşazade yetmiş pare gemi ‘kurudan’, yani karadan yelken açtı diyor, kaale alınmıyor, Venedikli Zorzi Dolfin de atıyor anlaşılan. Yani bütün bu fethi ya yaşamış ya da en yakınlarından dinlemiş olanlar birleşmiş ve bir masal uydurmuşlar bize. Ne mecburiyetleri vardı peki? Birbiriyle ilgisiz şahitlerin aynı olay üzerinde ittifak etmiş olmaları gemilerin karadan yürütüldüğüne en büyük kanıttır ve o ‘herkes’ her kimlerse hiçbir kıymet ifade etmez.
2) Gemilerin bir veya iki gecede yürütüldüğünü iddia edenler Bizanslılardır, Osmanlılar değil. Bunu iyice anlamak lazım. Bizim kaynaklarda gün verilmez. Peki Bizanslılar neden bir gecede diyor? Onlar ilk gemileri ancak sabahleyin görebildi de ondan. Oysa bu konuda bir kitap da yazmış bulunan Feridun Emecen’in de belirttiği gibi (İstanbul’un Fethi Olayı ve Meseleleri), hazırlıklar en az iki hafta öncesinden başlamış olmalıdır. Belki de daha önceden, yani Rumeli Hisarı’nın yapımıyla eşzamanlı olarak. Dolayısıyla bir gecede bu kadar gemi geçebilemez, gemi başına 11 dk düşüyor vs. demek Bizanslıların hayretiyle Osmanlıları yargılamak olur ki, adaletli olmaz.
3) Bu alanın temizlenmesi bir iki günde yapılmadığına göre neden olmasın? Sonra ağaç kesilmesi neden bir ay sürsün ki? Orası hiçbir zaman bir orman arazisi değildi. Belki yer yer ağaçlar vardı Tophane sırtlarında, nitekim Fındıklı isminin buradaki fındık ağaçlarından geldiği söylenir. Yani öyle dev ve sık ağaçlıklar mevcut değildi. Şunu da belirtmek yerinde olur ki, o zamanlar Tophane semtinde bulunan Karabaş deresi yatağının kullanılmış olması da ihtimal dahilindedir. Bir iki kaynak bu noktaya değinmektedir. Bu durumda dere yatağı genişletilip düzeltilerek gemilerin geçmesine uygun bir hale getirilmiş olabilir.
4) Görseler ne yapabileceklerdi Bizanslılar? Hiç düşündünüz mü? Osmanlı ordugâhı Okmeydanı’ndan Kasımpaşa sahillerine kadar uzanıyordu. Yani Bizans ve Venedik gemileri buralara çıkamıyordu ki! Neden? Osmanlı topçuları onları keklik gibi avlarlardı da ondan. Bu yüzden bugünkü Galata Köprüsü ile Eyüp Köprüsü arasına sıkışıp kalmıştı Bizans donanması. Görseler de ellerinden bir şey gelmezdi yani. Nitekim gelmedi de. Fatih zincirin önüne bir filo göndererek Bizans gemilerini meşgul etti bir süre. Bu arada Galata’nın üzerinde bir tepeye yerleştirdiği havan toplarına aşırtma atışlar yaptırarak bu gemilerin Haliç’e indirilmiş Osmanlı gemilerine hücumunu engelledi. Böylece Bizans donanması Haliç’in ağzında çakılı vaziyette kaldı kuşatma boyunca. Ve seyretti muhteşem operasyonu. Bir tek işe yaradı bu gemiler: İstanbul düşünce mağluplarını Avrupa’ya kaçırmaya.
5) Gemilerin Okmeydanı ormanlarında yapılıp Haliç’e indirildiği iddiasına denizciler ne der bilmem. Ama bildiğim kadarıyla, suya indirilip sınanmadan bir gemi yola çıkamaz, çıksa da az sonra batabilir. Böyle saçmalık olmaz. Bu gemiler daha önce muhakkak denenmiş olmalıydı. Karada gemi yap, denize indirir indirmez yüzsün, üstelik savaşsın. Olacak şey mi bu? Bu yaş tahtaya basmayacak kadar akıllı ve tecrübeliydi Osmanlı denizcileri.
Yalnız dikkat edin, fethe şahit olmuş hiç kimseyi kaynak gösteremiyorlar. Onları, başka bakımlardan ciddiye dahi almadıkları Evliya Çelebi’ye dört elle sarılmış görmek gülümsetiyor beni yalnızca. Evliya Çelebi fetihten yaklaşık 230 yıl sonra öldü, Müneccimbaşı ise yaklaşık 250 yıl sonra. Şimdi elinizi vicdanınıza koyun ve söyleyin: Gemilerin karadan yürütüldüğünü söyleyen onlarca şahit varken bu ne kadar abes bir zorlamadır? Şahitlere inanmayacaksınız ve sırf Fatih böyle muhteşem bir operasyonu başaramazdı demek için olaydan 200 küsur yıl sonra yaşamış insanların söylediklerine mal bulmuş mağribi gibi saldıracaksınız. Ve bunu ‘aykırı tarihçilik’ olarak ciddiye almamızı isteyeceksiniz. Kaldı ki, bu iddia Sadrazam Mahmud Paşa’nın menkıbelerinin anlatıldığı meşhur bir halk kitabına dayanır. Yani dayandıkları kaynak, en başından hurafe diye bir kenara ittikleri evliya menakıbnamesidir. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak diye buna derler herhalde.
Daha 72 parça geminin asıl görevinin Haliç üzerine köprü kurmak olduğunu yazacaktım. Bu gemilerin sayısının ve boyutlarının bile Haliç’in en dar yerini kaplayacak şekilde santimi santimine belirlendiğini ve yan yana geldiklerinde yaklaşık 350 metrelik en dar yerlerinden biri olan Defterhane iskelesiyle Kumbarahane arasında bir köprü oluşturduklarını söylemekle yetineyim. Bu dahi 21 yaşındaki ‘çocuk’un harikalarındandır.
.
Osmanlı tarihinde ‘Atabey’lerle mücadele
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı tarihinde ‘Atabey’lerle mücadele
Geçtiğimiz günlerde Ankara’da mahkeme tarafından “ülke birliğini bozmaya yönelik örgüt kurma” ve “patlayıcı madde bulundurma” suçlarından tutuklanmalarına karar verilen Atabeyler çetesi, ilginç bir konuyu akla getirmiş oldu: Örgüt kendisine neden bu ismi seçmişti? Kısacası Atabeyler kimlerdi?
Osmanlı tarihinin ilk dönemlerinde her şehzadenin nasıl bir ‘lalası’ varsa, Selçuklularda da aynı görev atabeylerin omuzlarındaydı. Bu kişiler aslında geniş yetkileri bulunan sınır beyleriydi. Atabeyler Oğuz beylerinden seçilebildikleri gibi, ‘hizmet ve bağlılıklarından dolayı takdir kazanmış’ köleler arasından da şehzade hocalığına yükselebiliyorlardı. Nitekim Alparslan’ın lalası ve sonra veziri olan ünlü vezir Nizamülmülk de bir İranlıydı. Aslında birer köle çocuğu olan atabeylerin, palazlandıkça Dımaşk, Musul, el-Cezire ve Erbil atabeylikleri gibi bağımsız devletler kurduklarını da ibretle görüyoruz.
Demek ki, yakalanan çete üyeleri “Atabeyler” ismini tesadüfen almış değildir. Devlet içi ama devleti ele geçirmeye yönelik bir örgütün bu adla kurulmuş olmasının bilinçli bir tercih olduğu açıktır.
Ne var ki, Osmanlı tarihinde çeteler ve mafya benzeri örgütlenmeler eksik olmamıştır. Özellikle Osmanlı sisteminin kritik bir dönemeçten geçtiği 17. yüzyıl başlarından ortalarına kadarki isyanlı yıllar, gerek yönetimin içinde, gerekse dışında çetelerin kurulmasına epeyce elverişli bir zemin sunmuş olmalıdır. Artık yalnız idaredeki zaaftan değil, iklim şartlarındaki değişmelerden de kaynaklandığını bildiğimiz Celalî isyanlarının nispeten bastırıldığı bu dönemde Evliya Çelebi’nin de şahidi olduğu pek çok eşkıyalık olayı pıtrak gibi bitmektedir Osmanlı gövdesinde. İşte tarihlerimizde ‘Eşkıya şehirleri, köyleri bastı, yağmaladı’ diye geçiştirdiğimiz bu olayların arkasında bazı kesimlerin iktidar ağacının dallarını kendi bahçelerine eğme çabasını bulmak hiç de zor değildir.
Nitekim tarihlerimizde “Deli İbrahim” diye geçen Sultan İbrahim’in 8 yıllık iktidarı (1640-1648) bu örgütlenmelerin neredeyse meydan savaşı verdikleri bir dönemi anlatır. Ağabeyi IV. Murad’ın şiddet kullanarak önlemeye çalıştığı yolsuzlukların önüne, dürüst adam kıtlığı yüzünden bir türlü geçilemiyordu. İşte bu karışık ortam içinde yetişen Kemankeş Kara Mustafa Paşa’nın IV. Murad’ın siyasetini Sultan İbrahim’in ilk döneminde de sürdürdüğünü görmekteyiz. Onun 5 yılı biraz aşan iktidarı, sonradan tarihçiler tarafından ilginç bir şekilde “atabeg-i saltanat” olarak hatırlanacak ve çetelerle yaptığı mücadele, örnek olarak zikredilecekti.
Kemankeş Mustafa Paşa, Bağdat’ın fethinde yararlılığı görülmüş ve sefer sırasında Sadrazamlık mührünü almıştı eline. Daha önce de her geldiği görevde dürüstlüğü ve devlete sadakatiyle tanınmış, yeniçeri ağası, yani general olduğunda orduda temizliğe girişmişti. Kaptan-ı Derya olduğunda aynı temizliği orada gerçekleştirmiş, böylece göze batmaya başlamıştı. Çeteler ondan çekiniyor, iktidar savaşında sıranın ona gelmemesi için rakipleri ellerinden geleni esirgemiyorlardı. Sonuçta Bağdat onun zamanında fethedilmiş, Safevilerle yapılan Kasr-ı Şirin antlaşmasına o imza atmıştı. Doğudan zaferle döndüğünde İstanbul’da yapacağı büyük tasfiyeyi düşünüyordu Kemankeş Mustafa Paşa.
Rakipleri Silahdar Mustafa Paşa ile Ruznameci İbrahim Efendi’nin muhalefetiyle karşılaşmıştı bu sırada. Kendisine suikastlar düzenlenmiş, ölüm tehditleri almış, yine de yılmamıştı. Sultan İbrahim döneminde bir Silahdar’dan kurtulmuş ama bir başka Silahdar’la, Yusuf Paşa’yla karşı karşıya gelmişti. O da yetmezmiş gibi, “Cinci Hoca” lakabıyla tanınan Safranbolulu Hüseyin Efendi saf tutmuştu karşısında. Ancak okuduğu dualarla Sultan İbrahim’i büyülediğine inanılan Cinci Hoca’yı atlatmak o kadar kolay olmamıştı Sadrazam için. Çünkü Sultan İbrahim artık yalnız hocasına inanıyor ve güveniyordu. Bu durum karşısında Kemankeş Paşa’nın iki defa istifa etmek istediğini fakat istifasının kabul edilmediğini biliyoruz.
Anlaşılan, padişah ondan kolay kolay vazgeçmeyecekti. Nitekim Galata civarında bir yangında barut mahzeninin patlaması üzerine vücudu ve yüzü ağır bir şekilde yanmış ve üç ay tedavi görmüştü evinde. Bu süre içinde görevden alınması pekala mümkünken, ona ihtiyaç duyan Sultan, dedikodulara kulak asmayarak görevinde bırakacaktı. Fakat dedikodu kazanının ateşi bir türlü sönmemişti. Devalüasyon yaparak hazineye artı gelir sağlayan Paşa, başta Yahudi tefeciler olmak üzere dönemin ‘babaları’nın rüşvet ve para çarkına çomak sokmuş oluyordu ve bu eylemi, tasfiye edilmesi için bardağı taşıran son damla olmuştu. Rakipleri onu padişaha öldürtmeyi başarmışlardı sonunda.
Tarihler onun, yeniçeri ve süvari ocakları mevcudunu azalttığını, yeni ve tam ayarlı bir sikke kestirdiğini (bu, kur makası açılmış YTL’ye yakınlarda yapıldığı gibi, bir tür paranın reel değerine dönüş demektir), bütçenin gelir ve giderini dengelediğini, eşya ve hayvan satışlarını normal şekle koydurduğunu, daha da önemlisi, müfettişler vasıtasıyla düzen ve kanuna aykırı davrananları pek ağır cezalara çarptırdığını ve vergi tahsilatında halk aleyhine bir durum doğuran uzun zamandır yapılmamış nüfus sayımını yaptırdığını yazıyor. Bu son nokta üzerinde durmak gerekir, çünkü yeni nüfus sayımı yapılmadığında ölenler bile var sayıldığından onlar üzerinden haksız bir vergi tahsil ediliyor, bu da bazı mültezimlerin işine geliyordu, çünkü onlar peşin ödedikleri vergi miktarını, kelle sayısına göre tahsil ediyorlardı reayadan. Ayrıca birçok yolsuzluklara açık kapı bırakan senet usulünü kaldırarak her türlü resmi muamelede nakit paraya geçişi sağlamış olduğunu öğreniyoruz onun.
Anlayacağınız Kemankeş Kara Mustafa Paşa, bulanık suda balık avlamaya bayılan örgütlerin tekerleğine çomak sokmuştu ve bu yüzden hem ayağı kaydırıldı, hem de bu dürüstlüğünün cezasını canıyla ödemek zorunda kaldı. Ancak Osmanlı’da yolsuzluğa prim vermeyen devlet adamlarına duyulan ihtiyaç bitmeyecek ve IV. Mehmed döneminde padişahın annesi Hatice Turhan Sultan, Köprülü Mehmed Paşa’yı Sadrazamlığa getirerek Kemankeş’in başlayıp bitiremediği mücadeleyi onun ihtiyar omuzlarına bırakacaktı. Ve Samsunlu Köprülü hanedanının elinde Osmanlı Devleti, yarım asır boyunca bir ikinci bahar yaşayacak, çetelerle mücadelede yeni bir perde açılacaktı.
.
‘Deli İbrahim’ kaç tane Türkiye’yi yönetmişti?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
‘Deli İbrahim’ kaç tane Türkiye’yi yönetmişti?
1970’li yıllarda Mısır devleti, şimdi Yunanistan sınırları dahilinde bulunan Taşoz adasının kendisinin olduğunu iddia ettiğinde hafif bir şaşkınlık yaşanmış. Öyle ya, Mısır neresi, Ege’deki ada neresi! İşin aslı, açıklamanın devamından anlaşılıyordu. Mısır, adanın II. Mahmud tarafından 1813 yılında zamanın Mısır Hıdivi bulunan Kavalalı Mehmed Ali Paşa’ya bir fermanla verildiğini öne sürüyor ve Yunanistan’ın adayı boşaltmasını istiyordu. Çünkü kapı gibi ferman vardı ellerinde. Ortalık karışmış, gözler Osmanlı arşivlerine çevrilmişti.
O yıllarda Başbakanlık Arşivi Müdürü olan Mithat Sertoğlu’nun ifadesine göre, yapılan incelemede görülmüştür ki, ada ‘ber vech-i malikâne’ olarak verilmiştir Kavalalı’ya. ‘İyi ya, verilmiş işte, ha öyle, ha böyle’ diyorsanız yanılıyorsunuz sevgili sabırsızlarım, çünkü Osmanlı bir yeri birisine verirken kılı kırka yararak düşünür, taşınırdı. Nitekim Taşoz da Kavalalı’ya verilmiştir ama sadece ‘dirlik’ olarak. Yani adanın işletme (tasarruf) hakkı ömür boyu kendisinde olacak, ‘rakabe’si, yani toprağın nihai sahipliği devlette kalacaktı. Bu şekilde verilen bir arazi, ancak bir savaş sonucunda kaybedilirse devletin olmaktan çıkardı. Çıkınca da, onu eline geçiren devletin olurdu, malikâne sahibinin değil. Böylece Taşoz’un ömür boyu şartıyla Kavalalı’ya verildiği anlaşılmış ve ada, o gün Yunanistan sınırları içinde bulunduğu için Mısır’ın talebi, reddedilmişti.
Aklınıza takılmıştır muhakkak: Düğün değil, bayram değil, yazarımız bu olayı niçin zikretti?
Osmanlı, gövdesi sular altında kalmış bir ada; biz onun sadece deniz üzerinde görünen çıkıntısını görüyoruz, daha da fenası, bu çıkıntıyı, son dönemlerinin etkisinde görüyoruz. Ve zannediyoruz ki, Osmanlı evvel eski bizim gördüğümüz gibiydi.
Kabul edelim ki, Osmanlı atlasını kaybettik. Tabii ki beyin ve kalplerimizde. (Necip Fazıl olsa “güneşi ceplerimizde kaybettik” derdi.) O büyük atlastan elimizde kala kala, cirmimiz kadar bir yer kaldı. İşte elimizdeki bu harita parçasına bakarak bütünü hakkında ahkâm kesmeye kalkıyoruz.
Mesela şu “Deli İbrahim” dediğimiz Sultan İbrahim hakkında demediğimizi bırakmamışızdır. Osmanlı’nın aczini, beceriksizliğini, çöküşünü bundan daha iyi kim simgeleyebilir ki? Peki ama şu soruya cevap verebiliyor muyuz sarsılmadan: ‘Deli’ diye ciddiye almadığımız ve tam 8 yıl (şimdilerde iki iktidar dönemi demektir bu) padişahlık yapan Sultan İbrahim, yüzölçümü itibarıyla kaç tane Türkiye’yi yönetmiştir? Zor bir soru olduğunun farkındayım, onun için cevabını ben vereyim: Yaklaşık 20 tane Türkiye’yi yönetmiştir bu ‘Deli’. Evet, 20 tane Türkiye’yi. Dahası, Akdeniz’in en büyük adası olan Girit’i kuşatma kararı da onun zamanında alınmıştır.
Biz bugün şu avuç içi kadar Kıbrıs meselesini ateş topu gibi bir o avucumuza alıyoruz, yakıyor elimizi; bir öbür avucumuza alıyor, yine yanıyoruz. Verelim diyoruz, olmuyor; alalım diyoruz, hiç olmuyor. Osmanlı’nın milyon kilometrekarelerle ifade edilen engin coğrafyası yanında Kıbrıs’ın lafı mı olur? Bir toprak parçasını idare etmenin ne kadar zor olduğunu buradan anlayabilirsiniz rahatlıkla. Varın, Osmanlı’nın ‘büyüklüğü’nü buradan kıyas edin.
Bir başka hatalı alışkanlığımız, Osmanlı fetihlerinin kolay olduğunu sanmak. Sanki karşılarındaki bütün devletler zayıftı da, Osmanlı onun için fütuhatını şimşek hızıyla gerçekleştirebildi. Meseleye kuşbakışı bakanlar her zaman yanılır. Mesela II. Murad’ın gerçek anlamda bir “gazi” olduğunu, bir gözünü muharebede kaybettiğini neden yazmaz tarihlerimiz? Onlara ‘bir şey olmaz’ mı zannediyoruz yoksa? Ya İstanbul’un fethinden 3 yıl sonra, yani 24 yaşındayken Belgrad kuşatmasında askerin önünde savaşan Fatih’in alnından yaralandığını biliyor muyuz? Peki bunları bilmeden Osmanlı’nın nasıl bu kadar ülke fethettiğini ve onları 4-5 asır hangi tılsımla elinde tutabildiğini nereden bileceğiz?
Söz Sultan İbrahim’den açılmışken, Girit’in 25 yıl boyunca kuşatılmasına ve 1669’da tamamının fethine yol açan ilginç bir gelişmeye bakalım hep beraber.
Girit Venediklilerin elindeydi ve 1644’e kadar Osmanlı-Venedik ilişkileri, ufak tefek korsanlık hadiseleri haricinde yolunda gidiyordu. Gerçi bir ara Venedikliler Tunus donanmasını ele geçirip bir Osmanlı liman şehri olan Avlonya’yı bombalamış ve bir minareyi topla yıkmışlardı ama IV. Murad’ın öfkesini yatıştırabilmek için tam 200 bin altın tazminat ödemek zorunda kalmışlar, bu da onlara iyi bir ders olmuştu. Ancak 1644’te meydana gelen bir olay, tarihin akışını değiştirecek ve sonunda Venedik’in yıkılışını hızlandıracaktı.
Sultan İbrahim, bazı hareketlerinden hoşlanmadığı Kızlarağası Sünbül Ağa’yı azletmiş ve deniz yoluyla Mısır’a gönderilmesini emretmişti. Yeni yapılan İbrahim Çelebi’nin gemisi tahsis edildi kendisine ama bu arada geminin ulemadan bir yolcusu da vardı. Sonradan şeyhülislamlığa kadar yükselecek olan Bursalı Mehmed Efendi Mekke kadılığına tayin edilmişti. Bu arada hacca giden bazı yolcular da gemideydi. Cins at meraklısı olan Sünbül Ağa’nın, atları ve güzel cariyesiyle sürgüne gitmekte olduğunu da unutmayalım.
Velhasıl, topsuz, tüfeksiz, askersiz bir gemidir bu ve o çağda Malta (Tapınak) Şövalyeleri Akdeniz’de tam da böyle gemileri gözlerine kestirmekte, daha kilometrelerce uzaktan kokularını almaktadır. Nitekim Girit’te pusuya yatmış olan Şövalyeler yollarını kesecek ve Sünbül Ağa çarpışarak ölürken, cariyesi Zarife ve önceki efendisinden olan oğlu, Malta Şövalyeleri’nin eline esir düşecekti (tabii yıllardır biriktirdiği hazinesi ve atları da). Şövalyeler tarafından büyütülen bu çocuğun vaftiz edilerek Dominik ismini aldığını tespit edebiliyoruz. (Demek Tapınak Şövalyeleri arasında ‘bizimkiler’ de varmış!)
Esirler arasında Mehmed Efendi de vardır. Malta’da uzun süre esir kaldıktan sonra gönderilen fidye sayesinde kurtulan Mehmed Efendi İstanbul’a dönecek ve şeyhülislam olduktan sonra baba memleketi olan Bursa’ya yerleşecek, orada ölecekti. (“Osmanlı’yı Kuran Şehir” adlı kitabımda Bursa’daki evimizin arkasında türbesi bulunduğunu söylediğim “Evliya Şeyhülislam” bu zattır ve Esirî Mehmed Efendi adını bu esirliği yüzünden almıştır.)
Zenci Sünbül Ağa ile Mehmed Efendi’nin kaderini cariye Zarife ve geleceğin Tapınak Şövalyesi olan oğluna bağlayan bu küçük hayat köşebentleri, aynı zamanda sonradan oğulları Hekimbaşı Nuh Efendi adını alacak olan bir İtalyan ailenin Girit’ten kaçıp İstanbul’a gelmesine ve sadrazam olan torunları Hekimoğlu Ali Paşa’nın Kocamustafapaşa semtinde tam teşekküllü bir Osmanlı külliyesi yaptırmasına kadar uzanacaktır. Bu hurda ayrıntılar bilinmeden Osmanlı anlaşılır sanıyorsan aldanıyorsun ey okur!
.
IV. Murad İstanbul’unun en ünlü fıtık cerrahı bir kadındı
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
IV. Murad İstanbul’unun en ünlü fıtık cerrahı bir kadındı
Osmanlı… Kadını, erkeği ve çocuğuyla, padişahı ve dilencisiyle, okçusu ve hukukçusuyla yabancı bir tarihtir bize. Onu buzlu camların ardından seyr ede ede gözlerimiz bozulmuş olmalı ki, burnumuzun dibindeki bu engin ve dahi zengin tarihi küçülte küçülte bir hal olmuşuz. Kendimize benzetmişiz onu. Zannetmişiz ki, bugün ne isek, birkaç yüzyıl öncesinde de aşağı yukarı aynı şeydik, hatta daha da kötü vaziyetteydik. Temel varsayımımız değişmiyor ama: Biz ileri bir toplumuz, geçmiştekiler geriydi.
Bir kere tarihi evrim geçiren bir süreç olarak kurguladığınız, yani ilerlemeci bir tarih algılayışına kapı açtığınız zaman gelecek, geçmişten mutlaka daha iyi olacak diye düşünmeye başlarsınız. Gariptir, hayvanlar âleminde bir evrim olduğuna inanmayan ve Darwin’e ateş püsküren çevreler bile aynı evrim kanununu sosyal alanda geçerli ve gayet meşru sayarlar. Oysa ikisinin de çıkış noktası aynıdır: İnsanlık evrim geçirmektedir. Tek farkları, birisinin biyolojik, öbürünün sosyal olarak evrim geçirdiğimizi savunmasıdır. İlerleme kanunu, ikisinde de esas ve mutlaktır.
Her neyse, burada evrimi tartışacak değilim. Maksadım, Osmanlı kadın tarihine bugün etrafımıza örülen zırhlar arasından bir pencere açmak. Duvar sağlam olunca korkarım bu açma işlemi biraz hasarlı olacak; ama deneyeceğim.
Ronald Jennings’in Kayseri, Kıbrıs ve Trabzon, İsrailli araştırmacı Haim Gerber’in Bursa Şeriyye Sicilleri üzerinde, Yvonne J. Seng’in ise Üsküdar Tereke Defterleri üzerinde yaptığı çalışmalar Osmanlı kadın tarihinin karanlık bölgelerine güçlü birer ışık tutuyor.
Mesela Jennings, Osmanlı mahkemelerinin kapısının, gayrimüslim kadınlar dahil bütün şikayetçilere açık olduğunun altını çiziyor ve kadınların nikâh, boşanma, mülkiyet hakları ve miras gibi konularda kendilerine adil davranılmadığını düşündükleri zaman sık sık mahkemelerin kapısını çaldıklarını ortaya koyuyor. Yani öyle pasif, köleleştirilmiş, bütün hayatı kocasının iki dudağı arasından çıkacak söze bağlı bir Osmanlı kadın tipi hayalden ibarettir. Hatta incelediği dönemde Kayserili kadınların yüzde 80’i bizzat mahkemeye gelmiş, ancak yüzde 20’si yerlerine vekil göndermiştir. En çarpıcı örneklerden birisi, babası tarafından zorla istemediği bir erkekle evlendirilmek istenen kızın Sipahi Mehmed’le değil, İbrahim Çelebi’yle evlenmek istediğini kadıya söylemesi ve işin daha da tuhafı, mahkemenin kızı haklı görüp İbrahim’le evlenmesinin haklı olacağına karar vermesidir.
Gerber, 16. yüzyıl Bursa mahkeme kayıtlarını incelediği zaman çok eşlilik konusunda Batı’daki önyargıların ne kadar geçersiz olduklarını tespit etmiş. 1545-1659 dönemindeki 114 yıllık kayıtlar, ölen 1, 516 erkeğin yüzde 92’sinin tek eşli olduğunu, iki eşli olanların oranının yüzde 7, üç eşli olanların ise yüzde 1’den daha az olduğunu göstermiş Gerber’e. Dilimize doladığımız 4 eşliliğe ise bu dönemde hiç rastlanmaması tesadüf olamaz herhalde!
Seng’in Üsküdar’la ilgili İngilizce doktora tezi ise Üsküdarlı kadınların 1521-1524 yıllarında şirketlere ortak olmaktan tutun da kredi vermeye kadar pek çok ‘erkek işi’ne bulaştıklarını ortaya koyuyor. (Mafyaya bulaşmışlar mı, henüz bilmiyoruz!) 16. yüzyılda son derece aktif olan Üsküdarlı kadınlar, Osmanlı kadınlarının evlerinde mahpus hayatı yaşadıkları efsanesini bir kere daha gömüyorlar mitoloji mezarlığına. Tabii anlayana… (Bu bilgileri Metin Yüksel’in “International Journal of Turkish Studies”, cilt 11, No: 1-2’deki makalesinden derledim.)
Söz Üsküdar’dan açılmışken bu defa Seng’in Üsküdarlı kadınlarının yüz yıl ilerisinde yaşamış bir kadın cerrahtan söz edelim; Salih binti
Neden unutturulmak istenir ısrarla? Ya kendisi de bir misyoner okulu mezunu olan Halide Edip’in, içinde “Kızlarımızın geleceğine İngiliz etkisini ve İngilizceyi yerleştirmek için elimizden geleni yapacağız” cümlesi de geçen müthiş(!) yazısı neden görmezden gelinir? Bugün Osmanlı’da feminizmin misyoner köklerine, bu paslı halkaya uzatıyoruz zehirli sarmaşığımızı.
Feminizm ile oryantalizm arasında, hatta feminizm ile emperyalizm arasında bir bağ var mıdır? Neden misyoner okullarının Türkiye’deki beyaz feminizm üzerindeki etkisi gündeme taşınmaz? Neden Türkiye’de kadın tarihi yazılırken bu paslı halkayı kimse tutmak istemez? Neden unutturulmak istenir ısrarla? Ya kendisi de bir misyoner okulu mezunu olan Halide Edip’in, içinde “Kızlarımızın geleceğine İngiliz etkisini ve İngilizceyi yerleştirmek için elimizden geleni yapacağız” cümlesi de geçen müthiş(!) yazısı neden görmezden gelinir? Bugün Osmanlı’da feminizmin misyoner köklerine, bu paslı halkaya uzatıyoruz zehirli sarmaşığımızı.
Constantia Kiskira’nın “Doğu’yu ‘Evanjelize etmek’: Osmanlı İmparatorluğu’nda New England Kadınlığı, 1830-1930” başlığını taşıyan İngilizce yazısı, İstanbul ve İzmir gibi büyük Osmanlı merkezleri ile Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde, bu arada Halep’te de “New England feminizmi”nin tohumlarının nasıl atıldığına berrak bir ışık tutuyor.
Kiskira’nın yazısından anladığımız kadarıyla, misyonerler her ne kadar bu çağrılarına Osmanlı sınırları içerisindeki Hıristiyan kadınlardan bile fazla karşılık bulamamışlarsa da, işi uzun vadeli düşünmüşlerdi. Protestanlığın doğrudan bir ürünü olarak gördükleri “Amerikan kültürü”nün, bu faaliyetler sonucunda 19. yüzyıl Ortadoğu’sunda bir “Yeni Siyon” kuracağına olan inançları tamdı. Ülkemizde hâlâ faaliyetlerine devam eden American Board üyeleri, Osmanlı limanlarına ilk çıkarmayı 1812’de yapmış, ardından yüzyılın ortalarında Abdülmecid’den aldıkları bir fermanla Protestan dininin ayrı bir kilise olarak tanınmasını sağlamış ve diğer “milletler” ile eşit statü kazanmayı başarmışlardı.
Başlangıçta Türkiye’ye uyum zorlukları çeken bu misyoner feministler, açtıkları okullarda orta sınıfa mensup Osmanlı kızlarını evanjelik idealler doğrultusunda sıkı bir şekilde eğitmeye girişmişler, bu arada okullarını Osmanlı toplumuna adapte edebilmek için de “nakış dikiş eğitimi” gibi bazı minik “yerel tavizler” lutfetmişlerdir. Bu okullar, aslen, başlangıçta imparatorluğun yeni yeni palazlanan Batılılaşmış elitinin kültürel ihtiyaçlarına hizmet etmekteydi. Kız misyoner okullarında Ermeni, Rum ve Müslüman çocuklarına Amerikan tarzı “kozmopolit” bir eğitim veriliyor ve hızla, Üsküdar Amerikan Kız Koleji’ne 1901’de girmiş olan Halide Edip Adıvar örneğinde gördüğümüz gibi “Amerikanlaşmış” ve misyoner hocalarına hayran yeni tipler imal ediliyordu. Halide Edip’in, The Nation adlı İngilizce gazeteye gönderdiği mektupta (1908), Türkiye’nin karanlığı içinde yeni bir ufuk açarak kendisini kurtaran fedakâr ve örnek Amerikalı ve İngiliz öğretmenlerine şükranlarını bildirmesi, onları “Osmanlı toprağına ışık getirdikleri” için cân u gönülden alkışlaması da gösteriyor ki, bu okullarda kendi toplumunun değerleri, Oryantalizm için tipik bir örnek olan sadece nakış, dikiş gibi el sanatları düzeyinde bırakılmakta, çocukların zihinlerine sözde bir “dünya vatandaşlığı” bilinci, gerçekteyse evanjelizmin ideolojisi aşılanmaktaydı. Amaç, bu okullarda yetişenlerin, zamanla “yabancı” misyonerlerin yerini alabilmesidir.
Türk aileleri de, Amerikan Kız Koleji gibi okulları, Türk kadınının toplumdaki statüsünü yükselttiği için tercih ettiklerini söylüyorlardı (s. 289). Nitekim Merzifon’daki Anadolu Kız Koleji’nde okuyan ve adlarının Feriha, Nebile, Emine ve Nasiha olduğu tespit edilen 4 kız öğrenci, bağımsız bir birey olmayı öğrendiklerini ve bu ilkeye ömür boyu uyacaklarını, okullarının kendilerine kazandırdığı kurallardan asla dışarı çıkmayacaklarını ve birbirlerini “kızkardeş” (misyoner) olarak göreceklerini yazmışlardı okul defterine.
Birey olmak, bağımsız olmak, kozmopolit olmak; ama öte yandan, her nasıl oluyorsa, cemati çağrıştıran birer “bacı” (sisters) olmak şeklinde özetlenebilecek olan bu okulların kadınlık bilincini uyandırma çabalarını okuyunca insanın aklına şu soru geliyor ister istemez: Evanjelik misyonerleri, aslında kendi ülkelerinde bile var olmayan bir kozmopolit kadınlık idealini Osmanlı topraklarına aşılamaya neden bu kadar heveskâr idiler? Cevap basit: Hem birey olmak, bağımsız olmak, hem de bacı olmak birbiriyle nasıl bağdaşabiliyorsa öyle… İşte bu sebepledir ki, Türkiye’deki feminizmin kurumsal köklerini bu yabancı okulların eğitim sisteminde aramak, daha sağlıklı bir yol olacaktır.
Amaç: Beyaz feminizmi aşılamak
Burada feminizmin hem kendi içinde bir bütün olmadığı, hem de ciddi tutarsızlıklarla malul bir ideoloji paraziti olduğu görüşümü tekrarlamak istiyorum. Feminizm, fundamentalizmin çağımızdaki son kalesidir (bir başka kale olan ırkçılık, en azından bertaraf edilmiş görünüyor). Üstelik tek bir feminizm yok, birçok feminizmler vardır. Bizdeki feminizmin kökleri de Avrupa ve Amerika’daki beyaz feminizme dayanır, yani beyaz olmayan feminizmlerin sesi nedense pek kısık çıkar feministlerimiz arasında bile.
Kaldı ki, 18. yüzyılın sonlarından 21. yüzyıla kadar feminizm yığınla dönüşüm geçirmiş ve belkemiğine sahip bir ideoloji olmadığı, hep zamanın dalgalarına binerek hareket eden bir parazit özelliğini taşıdığı için bu süreçte birbirine zıt pek çok “dolmuşa” binmiş olup yarın öbür gün yeni dolmuşlar bulmayacağının ve dahi bugün ona inananları, herhangi bir çelişki yokmuşçasına bambaşka istikametlere sevk etmeyeceğinin hiçbir garantisi bulunmamaktadır. (Unutmayalım ki, 19. yüzyıl başlarında kadınları eve kapatmak için kampanyalar düzenleyenler de zamanın ateşli feministlerinden başkası değildi!)
Sonuç olarak, Osmanlı/Türkiye sürekliliğinde feminizm ve kadın hakları hareketi, dış (Amerikan) menşeli bir misyoner faaliyetinin aşısı olarak canlanmış ve bu okullarda yetişen aydın kadınlarımız, kendilerini dantela ve nakışla, Batı’yı ise bilim ve “medeniyet”le özdeş görmek üzere özel olarak terbiye edilmişlerdir. Nihayet, Türkiye’de feminizm, ara sıra Fatma Aliye Hanım gibi onu yerlileştirmek için çırpınanlar çıkmasına rağmen, ithal bir aşıdır ve zamanın “Büyük Ortadoğu” projesinin bir parçası olarak hizmet etmek üzere Osmanlı’nın dişi damarlarına zerk edilmiş bir ilaçtır. Bu ilacın etkisini geçirmek için oryantalizmin feminizmle olan gizli beraberliğini iyi tespit etmek ve ülkemizdeki beyaz feminizmin köklerine nüfuz etmek gerekiyor.
.
Osmanlı korsanları haydut değil, deniz gâzileriydi
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı korsanları haydut değil, deniz gâzileriydi
Osmanlı belgelerinin kendi yönetiminde çalışan korsanları “korsan” diye adlandırmaması da gösteriyor ki, bunlar, Avrupalıların anladığı manadaki korsanlıkla geçinen “pirate”lar değildi. Peki neydi? Bostan, Müslüman korsanların devletten bağımsız olarak hareket ettikleri zaman bile İslam hukukunun sınırları içinde kalmış olduklarının altını ısrarla çiziyor. Ona göre, bu sebeple Osmanlı korsanları birer haydut değil, aslında birer deniz gazisidir.
Bugün muzipçe bir bilmeceyle başlayalım sohbetimize:
Soru: Şehid ile tarih arasında ne benzerlik vardır?
Cevap: İkisini de ölü zannederiz ama gerçek diriler onlardır! (Bu yüzden ‘Eyüp Sultan mı diri, yoksa ben mi?’ sorusu, enteresan bile değildir.)
Muzipçe evet ama muziplik olsun diye söylemediğimi anlamışsınızdır. Evet, ikisi de ölmez. Ölmüş zannettiğimiz şey, aslında, bizim onların diriliğini idrak edemeyen düşünme kapasitemizdir. Eğer düşünme kapasitemizi biraz körükle şişirmeyi başarırsak, bütün bu ölüler sağanağının yer altından bizimle konuşmaya başladığını görür, hayret vadilerinde tayeran eder dururuz. Bir gayeniz varsa şayet, bir şeyler yapmak arzusu bir deniz gibi kabarıyorsa içinizde, ölü zannettiğiniz geçmiş birden canlanır ve size sırlarını anlatmaya koyulur. Tıpkı Barbaros Hayreddin Paşa’nın ve Osmanlı korsanlarının gölgeli hikâyesinde olduğu gibi.
Barbaros bir korsan mıydı?
Korsan kelimesi günümüzde daha çok kanun dışı yolla basılan CD, kitap vs. basan ve satanlar için kullanılıyor (korsanların ne kadar ehlileştiğini ve okumuş insanlar haline geldiğini gösteren önemli bir işarettir bu!). Ancak eski çağlarda korsanlık, çetin bir meslekti. (Evet, bir meslekti, çünkü aynı zamanda korsanlar birer tüccardı.) Yani kimin ne zaman korsan olduğu, ne zaman ticaretle iştigal ettiği hiç belli olmazdı. Anlayacağınız, korsanlık o zamanlar ekonominin ayrılmaz bir parçasıydı.
Ancak kitaplar bize daha da ilginç bir ayrımdan söz ediyorlar. Diyorlar ki, korsan var, korsancık var. Yani korsanlığı, işi gücü sırf şirretlik olan insanlar tarafından yapılan bir tür su üstü soygunculuğu olarak algılamak yanıltıcıdır. Bu insanlar, daha kârlı iş alanları doğduğunda (taşımacılık veya alış-veriş gibi) mesailerini bu alanlara kaydırıyor, genellikle işsiz güçsüz kaldıkları dönemlerde bizim anladığımız anlamda korsanlıkla iştigal ediyor, gemilere, esir ve ganimetleriyle birlikte el koyuyor, bazı liman şehirlerinden haraç alıyorlardı. Bu, daha çok bilinen anlamda korsanlıktır ve Batı dillerinde bunun adı, “corsair” (korsan) değil, “pirate”dır.
Bir de belli bir devlet veya siyasi güç adına yasal korsanlık yapanlar vardır ki, bunlar aslında sefer zamanı, donanmanın bir parçası olarak iş görürler, diğer zamanlarda ‘izinli olarak’ ve düşmanın gücünü zayıflatmak maksadıyla rakip tarafın gemi ve limanlarına yönelik harekâtlarda bulunurlardı. İşte adı daha sonra Barbaros Hayreddin Paşa olan Hızır Reis ve kardeşleri, baştan beri, ya Memluk Sultanı’nın, ya Manisa Valisi Şehzade Korkut’un ya da Kanuni Sultan Süleyman’ın emrinde çalışmışlar ve bu yüzden de ticaret yoluyla olsun, soygun yoluyla olsun geçimini sağlayan “pirate”lardan farklı bir statü kazanmışlardı.
İdris Bostan, Osmanlı korsanlığının haydutluk gibi algılanmasına tepki gösteren değerli bir deniz tarihçisi. Bostan’ın, “Toplumsal Tarih” dergisinin Temmuz 2004 tarihli sayısında çıkan yazısında, A. Riger adlı Alman araştırmacıdan naklen, Avrupa’da 15. yüzyıl sonları ile 16. yüzyıl başlarında “korsan”ın Hıristiyanlar için kullanıldığını, Müslümanlara ise “levend” denildiğini belirtiyor. Nitekim Osmanlı belgeleri Müslüman “korsanlar”ı, ya “levend reisleri” ya da “gönüllü reisler” diye anmaktadır. Bostan’ın Osmanlı korsanları hakkındaki tespitleri son derece ilginç:
“Gönüllü reislerin esas itibarıyla Cezayir’de bulundukları, devlet donanmasının denizlere açıldığı zamanlarda ona katıldıkları, diğer zamanlarda ise üslendikleri yerlerde sahil muhafaza görevi yürüttükleri görülmektedir. Levent reislerinin sadece Osmanlı İmparatorluğu’nun hakimiyetindeki yerlere ve adalara saldırıda bulundukları zaman “korsan ve harami” kelimeleriyle adlandırıldıkları dikkat çekmektedir.”
Osmanlı belgelerinin kendi yönetiminde çalışan korsanları “korsan” diye adlandırmaması da gösteriyor ki, bunlar, Avrupalıların anladığı manadaki korsanlıkla geçinen “pirate”lar değildi. Peki neydi? Bostan, Müslüman korsanların devletten bağımsız olarak hareket ettikleri zaman bile İslam hukukunun sınırları içinde kalmış olduklarının altını ısrarla çiziyor. Ona göre, bu sebeple Osmanlı korsanları birer haydut değil, aslında birer deniz gazisidir (guzât fi’l-bahr). Özetlersek, Osmanlı korsanları denizlerdeki akıncılardı, ya da akıncıların denizlerdeki mukabiliydi.
Ayrıca Palmira Brummett’in harikulade çalışması (Ottoman Seapower and Levantine Diplomacy in the Age of Discovery, New York, 1994) bu konuya ışık tutmaktadır. Brummett, savaş zamanı haricindeki Osmanlı deniz kuvvetlerinin topuna birden “korsan” denilmesinin Avrupa’da yaygın (ama bilimsel olmayan) bir alışkanlık olduğunu ve bu alışkanlığın gariptir, modern tarihçilikte de devam ettiğini ustaca yakalıyor. Zira resmî donanmalar, seferlerde savaş gemileri yanında korsan gemilerinden de oluşuyordu. Diğer zamanlar aynı korsanlar, devletten aldığı izin veya emirle harekâta katılıyor, ancak kendilerine önceden tayin edilen yerler haricindeki limanları yağmalarlarsa veya ahidnameyle hakları garanti altına alınmış devletlerin gemilerine tecavüz ederlerse sığındıkları limanlarda yakalanıp hapse atılıyor ve idam ediliyorlardı. Brummet’e göre sırf bu cezalandırma mekanizmasının varlığı bile Osmanlı korsanlarının Avrupalı “pirate”lardan farkını ortaya koymaya yeterlidir. Nitekim daha Barbaros olmadan bile kazandığı ganimeti Midilli halkıyla nasıl paylaştığını anlatan da kendisinden başkası değildir. Yetim kızları ev ev aratıp çeyizlerini düzdürenler, çarşıda pazarda malı çalınan kimsenin zararını karşılayanlar ve “Kâdir olduğumuz kadar hayır dua almaya gayret edelim” diyenler de bizim “korsan” diye bildiğimiz bu deniz gazileriydi. Tarih, korsanların gözlerinde beliren ışıltıyla sarhoştur.
.
Ah o dokuz kişiden biri olabilmek
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Ah o dokuz kişiden biri olabilmek
Tek söz, tek bir söz kalede bir uğultu halinde duyuluyordu artık: “Allah’a emanet olun kardeşlerim.” Güneş bir mızrak boyu yükselmiş ve kale komutanı, nöbetçilere kapıyı açmalarını emretmişti. İstolni Belgrad kalesinin devasa kapıları gıcırtıyla açıldığında dokuz atlı askerin bir yay gibi gerilmiş bedenleriyle karşılaştı düşman ordusu.
O sabah Macaristan’daki İstolni Belgrad kalesinde tanyeri bir türlü ağarmak bilmiyordu. Dokuz er, abdest alacak su bulamadıkları için teyemmümle kıldıkları sabah namazından çıkışta, ellerinde meşaleler tutan arkadaşlarının boyunlarına sarılıyordu teker teker. Helallik dileyen dillerine gözyaşının tuzu karışıyor, günlerdir yıkayamadıkları yüzlerinde, sakallarına doğru ıslak iki çizgi iniyor, düşen damlalar toprağın tenini sızlatıyordu.
Lakin ağlayanlar o dokuz kişi değildi. Onlar bilakis yüzlerinde tunçtan bir ifade, kendileriyle göz göze gelmemeye özen gösteren muharip yoldaşlarını teselli ediyor, metin olmalarını istiyorlardı. Gidenler kendileriydi ama kalanlar ağlıyordu. Pastırma yazı gibi bir sıcak yakıp kavuruyordu Macaristan ovalarını. İşte nihayet güneş, ıslak gözbebeklerine karşıki dağın üzerinden ilk mızraklarını göndermeye başlamıştı. Tek söz, tek bir söz kalede bir uğultu halinde duyuluyordu artık: “Allah’a emanet olun kardeşlerim.” Güneş bir mızrak boyu yükselmiş ve kale komutanı, nöbetçilere kapıyı açmalarını emretmişti. İstolni Belgrad kalesinin devasa kapıları gıcırtıyla açıldığında dokuz atlı askerin bir yay gibi gerilmiş bedenleriyle karşılaştı düşman ordusu. Atlarını ağır ağır dışarı sürdüler, biraz sonra kapının arkalarından sürgülendiğini ve demir mandalın yerine yerleştiğini duydular. Kalede kim varsa herkes surlara tırmanmış, tarihin çıldırdığı bu ana tanık olmak için sabırsızlanıyordu.
Başlarında Budin’in yeniçeri ağası bulunuyordu. Kendisine “Âdem Ejderhası” adını takmıştı arkadaşları. Yahya Ağa olan asıl ismi ancak resmi yazışmalarda kullanılıyordu. Kuşatılan kaleye yardım için koşup gelmişti yanına aldığı birkaç ‘deli’yle birlikte. Ne ki, geleli daha bir hafta bile olmadan kalenin sarnıcındaki suyun tükenmesi, bütün planlarını altüst etmiş, demir kuşaklı cihan pehlivanlarını mecalsiz bırakmıştı. Güneşin tepelerinde kazan kaynattığı anlarda kuyuların mermerlerindeki nemi yalayarak hararetini gidermeye çalışanlar bile görülüyordu. Girdikleri savaşların sayısını unutan askerler, surlarda bir süre cenk ettikten sonra yere yığılıyor, bayılacak hale geliyorlardı.
Peki bunun sonu nereye varacaktı? Ya kaleyi teslim edecekler ya da susuzluktan kırılacaklar mıydı? 10 bin askerin savunduğu bir kaleyi teslim etmekten ar duyuyordu İstolni Belgrad komutanı. Ama Almanlar kaleyi düşürünce kuyu başlarında kıvranan zavallı bahadırlar bulması daha mı onurlu bir manzara olurdu?
İlk teklif, düşman komutanından gelmişti. Kaleyi ‘vire’ ile teslim ederlerse hiçbirinin kılına dokunulmayacak, eşyalarıyla birlikte çekip gitmelerine izin verilecekti. Danışıldı, konuşuldu, tartışıldı ve barış görüşmesi yapmak için bir heyetin kaleye gelmesine karar verildi. Bunun için iki Osmanlı askeri Almanlara rehin verilecek, buna karşılık iki Alman askeri de kaleye alınacaktı. O zamanlar bir tür garanti anlamına geliyordu bu.
Heyet gelmiş, görüşmeler yapılmış ve ‘vire’ ile teslim şartları üzerinde mutabık kalınmıştı. Görüşmelere Budin Yeniçeri Ağası olan Âdem Ejderhası da katılmış ama misafir olduğu için komuta kademesinin işlerine karışmamayı tercih etmişti. Anlaşma imzalandı. Ertesi sabah kale teslim edilecekti. Lakin o zamana kadar ağzını açmayan Yahya Ağa, tam bu sırada söz aldı ve od düşürdü meclise:
“Kusura bakmayın, siz kabul edebilirsiniz ama ben sadece şahsım adına bu ‘vire’yi kabul etmiyorum. Başımı eğmiş, önüme baka baka kaleyi düşmana bırakıp gidemem ama kalede kalıp susuzluktan köpek gibi de ölemem. Yarın sabah önce ben tek başıma kaleden çıkacak ve düşmanla savaşacağım. Vire anlaşması, ancak benim mukadderatım belli olduktan sonra yürürlüğe girer. Tamam mı?”
Meclise bir meteor düşmüş gibi oldu. Alman heyeti, garip sözler sarf eden bu iki metre boyundaki adamın ağzından çıkanların tercümesini dinliyor, kale komutanı ise başını eğmiş, trajedisinin, başka hangi burçlara savrulacağını bilemediği satırlarını alnının kırışıklıklarıyla yazıyordu. Ama gerçek taş gibi ortadaydı: Yahya Ağa, ta Budin’den yardımına koşup gelmiş bu ‘Âdem ejderhası’, ‘Ben çıkacak ve tek başıma düşmanla savaşacağım’ diye diretiyordu. Onun bu çıkışı, etrafındaki adamları da etkilemiş ve sekiz yiğit daha, ölene kadar onun yanında olduklarını haykırmışlardı. Göz kapakları kelebek kanatları gibi açılıp kapanıyor ve anlaşmaya bir madde daha ekleniyordu: Bu anlaşma, Yahya Ağa ve sekiz arkadaşı kaleden çıkıp savaşlarını bitirdikten sonra yürürlüğe girecektir.
İşte şimdi kalenin kapısı önünde, düşman ordusunun karşısındaydılar.
Kaleden yanlarına aldıkları 500 tane demir okun bir tanesini dahi zayi etmeden etraflarını bir demir duvar gibi çevirmiş bulunan düşman askerinin üzerine boşaltıyorlardı. Her bir ok, çift kat zırhları bile deliyor, Alman askerlerinin kalplerini, ciğerlerini paralıyordu. Çember giderek daralıyor ve oklar tükeniyordu. Oklar biterse, kılıçlar devreye girerdi. O dokuz er, bu defa kılıçlarını çekip tam 40 bin askerin içine çılgınca daldılar. Ya vuruşarak safları yaracaklar ya da şehit olacaklardı. Alman komutanların hayret ve hayranlık dolu bakışları önünde dokuz koldan safların arasına dalan erlerin attığı sayhalar burçlarda yankılandı, yankılandı ve sonunda bir telin kopması gibi aniden kesildi. Budin Ejderhası’nın kolları budanmış gövdesi yerde yatıyor, son kez gözlerini açtığında başında birikmiş elleri mızraklı ve kılıçlı askerleri değil, hatta artık tepesine çökmüş güneşi de değil, Cânan’ını seyrediyordu.
Olanları kaleden ağlayarak seyredenler, utançlarından başları önlerinde topladılar denklerini ve çıkıp gittiler. Arkalarına son bir kez baktıklarında, Alman komutanın, bu muhteşem yeniçerilerin cenazelerini toplattığını ve saygıyla eğilmiş sancakların önünden geçirterek kalenin yakınlarındaki bir tepeye törenle gömdürdüğünü gördüler.
Ya o dokuz er, 90, 900, 9000 er olarak çıksaydı kapıdan, önlerinde kim durabilirdi dersiniz?
Osmanlı’yı o dokuz er yaşattı ve yaşatmakta bugün. Kaleyi ‘vire’ ile düşmana terk edenlerin yüzleri artık silik bir hatıradır şimdi. Ve o dokuz kişinin bize anlattığını hangi kütüphaneler hangi okyanuslarda yıkansa anlatabilir ki?
.
Kır zincirlerini Osmanlı!
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Kır zincirlerini Osmanlı!
Kendi tarihinden utanıp sıkılan ve onu bir hayal perdesinde, çarpık çurpuk resimlerinden izlemeyi tercih eden aydınların yaşadığı bir ülkede bu sözü söylemek dahi “hamaset yapmak” sayılıyor ama olsun.
Hamaset yapılacaksa yapılır, o ayrı. Utanılacak bir tarih varsa bile arkamızda, utanılmayacak bir tarih yapmak uğruna onun da karanlıklardan aydınlığa çekilip getirilmesi gerekmez mi? Osmanlı da zincirleri içerisinde, konuşmaya çalışıyor bizimle. Mühürlerini sökecek, zincirlerini çözecek birilerini bekliyor. İşaretler hep aynı şeyi gösteriyor. Osmanlı
gerçeği, heceleniyor.
Ne zamandır dilimin ucuna gelip duruyor, hep hafızamın karanlık mahzenlerine kilitliyordum onu. ‘Sus’ diyordum, ‘otur’ diyordum, ‘dur’ diyordum. Bıkıp usanmadan kalemimin ucuna gelip sırnaşıyor, gözlerini kısarak bana bakıyordu. ‘Tam bu’, demek istiyordu, ‘söylemek isteyip de söyleyemediğin ne varsa, bu sözde gizli’: Kır zincirlerini Osmanlı! Kendi tarihinden utanıp sıkılan ve onu bir hayal perdesinde, çarpık çurpuk resimlerinden izlemeyi tercih eden aydınların yaşadığı bir ülkede bu sözü söylemek dahi “hamaset yapmak” sayılıyor ama olsun.
Hamaset yapılacaksa yapılır, o ayrı. Utanılacak bir tarih varsa bile arkamızda, utanılmayacak bir tarih yapmak uğruna onun da karanlıklardan aydınlığa çekilip getirilmesi gerekmez miydi? Hem sonra hangi milletin tarihi sütten çıkmış ak kaşıktı ki? O anlı şanlı Aydınlanma düşünürü Montesquieu değil miydi zencilere, “Bu yaratıkların insan olduklarını varsaymamız imkânsızdır” diyen? O matematik dehası filozof Leibniz değil miydi “Şu Türklerin kafası var mı acaba?” sorusunun çengelini Avrupa’nın ufuklarına asan? Hindistan’da keyif için insan avlayanlar, Cezayir’de Sartre’ı isyan ettiren “kasaplar”, Amerika’nın nüfusunu 30’da 1’e indirenler kimlerdi acaba?
Emperyalizmin zirveye tırmandığı 19. yüzyılda hangi devlet direnebilmişti Düvel-i Muazzama’ya? Hindistan’dan Avustralya’ya, Amerika’dan Orta ve Güney Afrika’ya, Sibirya’dan Çin’e kadar işgal edilmedik delik bırakmayan Avrupalı emperyalistler, üstelik kendi kıtalarında, Avrupa topraklarının beşte birinde kök salmış olan bir gücü, Osmanlı’yı söküp atmakta acze düşüyorlardı. İşin garibi şuydu ki, dünyayı fethe çıkmış bir kıtanın sahipleri, kendi evinde Doğulu kom şusundan sürekli dayak yiyordu.
Kurtlara karşı kurtlaşmardan mücadele
Başta harikalar yaratarak uçan albatros, sonunda kanatlarını yere indirmiş ve akbabalar tarafından parçalanmıştır. Hikâyemiz böyle anlatıldı bize başkaları tarafından. Bir yükseliş ve bir çöküş. Ya sonra? Bu ‘çöküş’ senaryosunun bizi yerimize mıhlamaya ve ‘çakıldığın noktada dur’ ihtarına muhatap etmeye yönelik bir kurgu olduğunu neden düşünmüyoruz hiç? Denilecek ki, ‘Zaten Osmanlı çökmedi mi?’ Her siyasî organizasyonun bir ömrü olduğu gibi Osmanlı’nın da bir ömrü vardı elbette. Ve onun ‘organizasyonu’ çöktü sadece. Geride bıraktığı tarih, kültür, medeniyet ve siyasî birikim, hele hele Batı emperyalizmine direniş ruhu, en büyük miraslarımız oldu. (Kurtuluş Savaşı’nı Çanakkale’nin ruhuyla yapmadık mı?) Osmanlı’dan başka, Avrupalı güçlere direnmeyi başarmış, meydan okumalarına cevaplar geliştirmiş ve bundan da fazlası, Avrupalılar gibi olmadan, kurtlaşmadan kurtlarla mücadele etmenin yöntemini bulmaya çalışarak bu direnişi gerçekleştiren bir başka devlet çıkmamıştı. Kurtlaşmayı kabul etse, Petro sonrası Rusya gibi, sömürmeyi ve insanın değerini hiçe saymayı başarsa, yani Aydınlanmış olsaydı, belki bu kargaşadan daha kolay paçayı sıyırabilir ve gemisini bir süre daha yüzdürebilirdi. Ama nereye kadar?
Oysa Yunanlı yazar Dimitri Kitsikis, “Türk-Yunan İmparatorluğu” adlı kitabında gerçeği bütün dobralığıyla haykırıyor yüzümüze: “Osmanlı İmparatorluğu… Yunanlılar için “400 yıllık bir kölelik” dönemi değil, tam tersine, Yunan kültürünün kesin surette katkıda bulunduğu ve Yunanlıların övünç duymaları gereken, evrensel tarihin görkemli bir eseri”dir. Osmanlıların Yunanlıları ezdiği ve sömürdüğü iddialarını Yunan tarihindeki bir “kara leke” olarak nitelendiren Kitsikis, özet olarak şunu söylemektedir: ‘Eğer Osmanlılar gelip de bu bölgeyi hakimiyetine almasaydı, ne Yunanlı kalırdı, ne Yunanca ve ne de Yunan kültürü.’ Kitsikis’in bu iddiası şaşırtıcı mı gerçekten de? Sanmıyorum. Çünkü 1921’de Londra’da basılmış bir risalede, Yunanistan’daki Millî Üniversite’de hocalık yapan yazar William Miller, 18. yüzyılda Atinalıların sevecenlikle yönetildiğini, çok az vergi verdiklerini ve mahallî olarak özerk olduklarını yazıyordu. Keza Macarlarda Osmanlı dönemini tarihlerinin bir parçası olarak kabul etme yönünde bir uyanış geç de olsa başlamış durumda. Hatırlarsanız, geçenlerde bir Filistinli yetkilinin, Osmanlı’yı arkadan vurmakla ne büyük hata ettiklerini ancak şimdi anladıklarını itiraf eden bir demeci çıktı gazetelerde.
Tarihimiz yedi mühürlü bir kitap
Osmanlı Devleti zamanında unutulmuş tek bir dil yok; bir tek etnik ve dinî gruba “ayrımcı” muamelede bulunduğu iddia edilemiyor. Hatta eğer bugün Ortadoğu, Anadolu ve Balkanlarda bu etnik çeşitlilik ve millî kültürler yaşıyorsa, varlıklarını büyük ölçüde Osmanlı idaresinde geçirdikleri mutlu devirlere borçlular. Biraz Macar ve Çek tarihi okuyan anlar ne demek istediğimi. Osmanlı Devleti, bu coğrafyadaki halkları, başlangıçta Haçlı seferlerinin, sonunda da emperyalizmin darbesinden koruyan bir kalkan, bir şemsiye olmuş ve hiçbir zaman da emperyalizmle mücadelesine nokta koymayı düşünmemişti. Yine pek az bilinen bir hususu zikretmekte fayda var: Osmanlı Devleti, 19. yüzyılın ikinci yarısında Basra Körfezi civarını İngiliz nüfuzuna kapatmak için askerî seferler düzenlemişti. O sözüm ona ‘çökmüş’ halleriyle Kuveyt’in 1869’da, 1871’de Katar’ın, aynı yıllarda Yemen’in ve Suudi Arabistan’ın fethini gerçekleştirmişti Osmanlı birlikleri. İngilizler bundan rahatsız olmuştur olmasına ama ortada ‘Osmanlı’ gücü vardır ve bu güç, bölgeyi, ancak bir Avrupa kıyameti sonrasında, I. Dünya Savaşı’yla terk edecektir.
“Faust”da şöyle bir cümle vardır: “Dostum, geçmiş zaman bizim için yedi mühürlü bir kitaptır.” Osmanlı da zincirleri içerisinde, konuşmaya çalışıyor bizimle. Mühürlerini sökecek, zincirlerini çözecek birilerini bekliyor. Kitsikis bunlardan biriydi; F. Anscombe Basra Körfezi yerine ‘Osmanlı Körfezi’ denilmesini teklif ediyor kitabında. Daniel Goffman ise Batı-merkezli bir bakış yerine Osmanlı-merkezli bir bakışın gerektiğini söylüyor. İşaretler hep aynı şeyi gösteriyor. Osmanlı gerçeği, heceleniyor.
Artık dilimin ucuna gelip duran sözü azad ediyorum: Kır zincirlerini Osmanlı!
.
Avrupa’nın bilinçaltında Viyana korkusu
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Avrupa’nın bilinçaltında Viyana korkusu
Yalnız biz değiliz ‘Viyana kapılarından iki defa döndük’ diyerek bu şehri sembolik bir “kapı” hüviyetine büründüren.
Baksanıza, Avusturyalı bir siyasetçi de “1683 Sendromu”ndan söz etti ve ‘bunun modası geçmiş bir korku’ olduğunu söyledi. Ama, 6 Ekim’de cümle âlem gördü ki, henüz modası geçmemiş! Aradan geçen şunca zaman Avrupalıların korku duvarlarını indirmelerine yetmemiş. Tuhaflığı şurada bu korkunun: Biz bu 319 yılın kahir ekseriyetinde ‘gerileme’ halinde değil miydik? Hem de kime karşı gerilemiştik? Avrupalı güçlere karşı elbette. ‘Onlar bizi şöyle solladılar, belimizi böyle kırdılar, yarı sömürge haline getirdiler vs.’ nutuklarından geçilmiyor ortalık ama iş Avrupa kapılarını çalmamıza gelince, nedense o savaş meydanlarında hep yendikleri, ardından da diplomatik ve ekonomik entrikalarla ölümcül bir kıskaca aldıkları “Hasta Adam”, birden canlanıp ayağa kalkıyor ve Avrupa’nın ufuklarına bir heyula gibi dikiliveriyor. İyi ama bu derin korku neden? Neden Osmanlı’dan ve İslam’dan bu kadar korkmakta Avrupalılar? Hadi İnebahtı’ya, Viyana bozgunumuza kadarki kısmını anladık, haklılardı belki, ya şimdilerde ne oluyor Avrupa kamuoyuna? Hangi yarası kanıyor? Hangi kâbuslarını gölgemizin üzerine boşaltıyor?
Rüya da büyük, Jung da
Yıllar önce ünlü psikanalist Jung’un bir rüya yorumunu okuyunca ayılmıştım uykumdan. Nevroza müptela bir Fransız genci Jung’a, garip bir rüya gördüğünü anlatır. Genç, İspanya’nın Toledo şehrinde geçen karanlık bir yeraltı sarnıcına girip içindeki kupadan şehrin anahtarı demek olan hançeri almak istediğini görmüş rüyasında. Ancak yeraltı suyu karanlıkmış ve kupayı da bir yılan beklemekteymiş. Yılandan ürken genç, kendi yerine arkadaşını, yani gölgesini göndermiş. Ne var ki, arkadaşı da bu mağara, yılan ve karanlık sulardan oluşan ‘korkutucu’ atmosferden korkarak yukarı kaçmış. Buraya dikkat buyurun. Jung çok ilginç bir şekilde yorumluyor rüyayı. Sarnıcın dışı Hıristiyanlık, içi ise İslamiyettir. Bildiğiniz gibi yeraltı suları zaman zaman taşkın yapıp sele sebebiyet verir. Keza İslamiyet en azından iki kere Hıristiyan Avrupa kıtasını ele geçirmek üzere ‘taşmıştır’. (Birincisi Sicilya ve İspanya’nın ele geçirilmesinde (Endülüs), ikincisi ise Osmanlıların Balkanlar ve Doğu Avrupa fütuhatında.) Toledo şehri de bu bakımdan enteresandır. Çünkü İspanyolların Müslümanları kovması veya Hıristiyan olmaya zorlaması, İslamiyetin şehrin bodrumuna itilmesi sonucunu doğurmuştur. Ne var ki, “yılan” burada önemlidir, zira sağlığı ve canlılığı sembolize etmektedir ve yılanın varlığı, İslamiyetin ölmediğini, şehrin, dolayısıyla Hıristiyan Avrupa’nın altında yaşamakta ve zaman zaman da kendisini hissettirmekte olduğunu anlatmaktadır. Rüya deyip geçebilirsiniz belki ama, rüyayı yorumlayan kişi, Avrupa’nın bilinçaltını deşifre etmeye en ziyade ehliyetli kişilerden Jung olunca iş değişir. (Belki de Jung’u bunun için Freud’dan daha çok seviyorum.) Onun yorumunda İslamiyetle özdeşleştirilen karanlık ve ondan duyulan korkunun bir açıklamasını bulabiliyoruz çünkü. İslamiyet bir şekilde Hıristiyanlığın damarlarına kadar sızmıştır ve bundan kurtuluş da yoktur. Avrupa’nın, zannettiğimiz gibi, üstünde değil, altında, temelinde, hatta temelinin de altındadır İslam. Franco Cardini gibi İtalyan tarihçilerini okuduğumuz zaman (“Avrupa ve İslam”, Litera Yayıncılık) Avrupa’nın İslamiyet olmadan kurulamayacağını, Avrupa’nın bugün gerçekten kıymeti haiz bir tarafı varsa bunu doğrudan doğruya İslamiyete borçlu olduğunu daha iyi anlarız.
Bilgi İslam’dan gelir
Modern Avrupa’nın bilimsel ve Aydınlanmış bir kıta olarak asırlardır takdis edilip durulduğunu biliyoruz ama bu Avrupa’nın ‘Aydınlık’ını nereden almış olduğunu, hele “bilgi”nin Avrupa’daki “suyunun” nereden geldiğini sadece sezgi düzeyinde biliyoruz. Tereddütle söylediğimiz “Avrupa’nın üzerinde doğan İslam güneşi” tabiri sadece bir övünme vesilesi zannedilmiş, içerisine sokulduğumuz derin aşağılık kompleksi ‘Biz kim, Avrupa kim?’ mantığını egemen kılmıştır üzerimizde. Oysa araştırmalar Avrupalıların Avrupalılıklarını, İslam’a borçlu olduğunu güçlü kanıtlarla ortaya koyuyor. Nitekim Franz Rosenthal’ın “Bilginin Zaferi” (Ufuk Kitapları) adlı eseri, bize bilgiyi “bilgi” yapma ve medeniyetin taç kapısına layık görme şerefinin İslamiyete tescilli olduğunu belgeliyor. Rosenthal’ın sarsıcı tezlerinden birisi modern çağlarda bilgi’nin patentinin Müslümanlara ait olduğunu tescillemek ise, ikinci tezi, modern Avrupa’nın “bilgi”yi medeniyetinin göbeğine oturtma tavrının altında, İslamiyetin bilgiye verdiği ve asırlarca devam ettirip geliştirdiği değerin yattığıdır. Eğer bugün bir “bilgi toplumu”ndan söz edebiliyorsak bunun altında İslam medeniyeti yatmaktadır. Yatmaktadır, evet, bu söz buraya tam uydu. ‘Yatmak’, bir anlamda ‘uyumak’tır ve bu kısmen doğrudur. Lakin ‘altında yatmak’, üzerinde duran şeyin temelini ve varlık sebebini oluşturmaktır. Jung’un rüyada buldukları, Rosenthal’ın tezleriyle bir kere daha doğrulanmaktadır. Avrupa’nın altında İslam vardır ve İslam’ın verdiklerini çıkarttığınızda Avrupa’dan geriye kocaman bir soru işareti kalmaktadır. Bu soru işaretini hamasî bulduysanız yandınız sevgili okurlar, çünkü sizi şimdi benimkilerden daha ‘hamasî’ bir cümle bekliyor. Cümle kime mi ait: Thomas Green ve Gawin Lewis adlı iki ‘Batılı’ya. Buyrun beraber okuyalım ne dediklerini: “Gerçekte BATI MEDENİYETİ, AVRUPALI BARBARLAR İLE DOĞU’NUN BÜYÜK MEDENİYETLERİ ARASINDAKİ TEMASTAN DOĞMUŞTUR (A Brief History of the Western World, New York 1992, s. 45). İşte bu temasın sihirli dokunuşuyla medenileşen Avrupalılar, İslam’ı yeraltının karanlık sularına iterek kurtulacaklarını sanıyorlar ama İslam’la yeniden yüzleşmekten başka çareleri bulunmuyor ne yazık ki. Avrupa ancak İslamiyetle yüzleşmeye cesaret ettiği zaman gerçek “yüzünü” bulacak ve korkularından kurtulacaktır. Aksi halde, Avusturyalı siyasetçinin yahut Jung’un genç hastasının kâbuslarından sıyrılamayacak ve bir türlü şifa bulamayacaktır.
.
Sultan Osman nasıl “Genç Osman” yapıldı?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Sultan Osman nasıl “Genç Osman” yapıldı?
1622 Mayıs’ında Osmanlı padişahı II. Osman’ın henüz 18 yaşındayken feci bir şekilde öldürülmüş olması, onu, bir semaîde geçtiği gibi, “genç bir arslan” katına yükseltmekle kalmamış, Osmanlı tarihinin ilk büyük reformcusu, ilk milliyetçi padişah ve ilk laik yönetici gibi birbiriyle çelişen birçok etiketin karanlık labirentlerine de gömmüştür.
Kimdi sahiden de “bu” Genç Osman? Neler yapmak istemişti? Neden böylesi feci bir ölümle noktaladı hayatını? Ve neden ölümünden sonra bir laiklik kahramanı, bir milliyetçi “başbuğ”, bir büyük reformcu olarak kutsandı tarihçilerimiz tarafından? Dahası, çektiği acılar biz tarih tüketicileri tarafından neden bu kadar derinden hissedildi? Daha kışkırtıcı bir tarzda soracak olursak, tarihte yaşamış Sultan II. Osman ile tarih kitaplarımızdaki “Genç Osman”, birbirlerini tanıyorlar mıydı? Ya da şöyle sorarak ilginizi iyice kırbaçlayayım: Tarihçilerimiz bize II. Osman’ı “Genç” göstermek için hangi geçmiş zaman aynalarını kırdılar ve onu bize bu kırık aynaların arkasından seyrettirdiler yıllar yılı?
Baki Tezcan’ın “Osmanlı” ansiklopedisinin 7. cildine yazdığı “II. Osman örneğinde “ilerlemeci” tarih ve Osmanlı tarih yazıcılığı” başlığını taşıyan çarpıcı makalesi ile geçen eylül ayında TESEV’de yaptığı “II. Osman’ı Gençleştirmek: Osmanlı Tarihyazımı ve Türk Modernleşmesi” başlıklı konuşma kadar Gabriel Piterberg’in 2003’te California Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan “An Ottoman Tragedy” adlı değerli çalışması da, Genç Osman’ı artık farklı gözlerle değerlendirme vaktinin gelip çattığını hatırlatıyor bize. “Ne yani, Genç Osman’ı da mı elimizden alacaksınız? Bu kadarı da fazla!” diyenler varsa şimdiden gözlerini başka yazarlara çevirsinler derim. Bu köşe, yorulmayı göze alanların köşesi. (Ne dersiniz, bilmem, bu köşenin girişine şöyle bir yazı asmayı düşünüyorum: “Dünyada kolay bir şey yoktur, bizim için birileri tarafından kolaylaştırılmış şeyler vardır. Biz, kolaylaştırılarak ağulanan beyinlerimizi, zorlaştırarak iyileştiriyoruz.”)
Sultan Osman nasıl “genç”leşti?
Önce Baki Tezcan’ın ana tezini onun ağzından aktarmak istiyorum: “17. yüzyıl tarihçilerinin büyük çoğunluğu Osman’ın katlini şiddetle kınamış olsalar da kendisinin tahttan indirilmesini çok başka bir çerçeveden izlemişlerdir. Osman gençtir, tecrübesizdir, inatçıdır; kendine çok kötü akıl hocaları seçmiş ve onların olumsuz etkilerinden kurtulmayı becerememiştir. Kendisine karşı harekete geçen askerin yaptıkları ise 17. yüzyıl tarihçilerinin çoğunca meşrû gösterilmeye çalışılır… Buna karşılık 20. yüzyılda Osman’ın hal’i ve katli, 17. yüzyılın başlarında yeşermeye başlayan Osmanlı reform hareketinin gerici çevrelerce daha doğmadan öldürülmesi olarak sunulur. Bu bakış açısına göre II. Osman Türk yenileşme hareketinin atası ve Mustafa Kemal’in reformlarını üç asır öncesinden başlatmayı hedefleyen bir kahramandı.” Tezcan’a göre, 17. yüzyıl tarihçilerinin “Hâile-i Osmaniye” dedikleri Genç Osman’ın öldürülmesi olayına yaklaşımları, 19. yüzyıl sonundan itibaren tamamen değişmiş ve II. Osman’ın kafalarımızdaki imajı, neredeyse bir devrim geçirmiştir. Peki bu “devrim” nasıl gerçekleşmiştir? Cevap, Sultan Osman’ın “gençleştirilmesi”yle… Burada bir parantez açarak devrimin tarihçilerimizi nasıl etkilemiş olduğunu gösterelim. Mesela Yılmaz Öztuna’ya bakarsanız, Genç Osman, “Türkiye tarihinde ilk ciddi yenileşme hamlesinin kahramanı”dır ve o tarihten bugüne kadar Türk tarihinde muhafazakârlık ve inkılapçılık çatışma halindedir. Osman, “Yeniçeri ve Kapıkulu Ocakları’nı ilga ederek bunların yerine Anadolu, Suriye ve Mısır Türklerinden kurulu… yeni bir piyade sınıfı kurmak istiyordu.” Dikkat edilirse, burada Sultan Osman’ın reformcu yönüne, bir miktar da milliyetçilik ilave edilmiş bulunmaktadır. Anadolu, Suriye ve Mısır’daki “Türkler”den müteşekkil bir ordu kurulması, ister istemez tarihçimizin içindeki millî duyguları ateşlemekte ve II. Osman’dan hem bir erken yenileşme öncüsü, hem de milliyetçi bir önder heykeli yontmak istemektedir.
Şimdi tarihçilerimizin tarihle nasıl oynadıklarına dikkat edilsin. Öztuna ve benzeri birçok tarihçinin zikrettikleri yeni asker toplama kararında sadece Türkler veya Türkmenler zikredilmekte iken, gerçekte Sultan Osman’ın bu orduya Kürtler ve Araplardan da asker yazmak istediğini söylüyor kaynaklar. Peki neden “Kürtler ve Araplar” kısmı atılmıştır onun bu “proje”sinden? Genç Osman’ı milliyetçi ve Türkçü bir padişah olarak yeniden kurgulamak maksadıyla elbette. Böylece steril, temiz bir Türkçü ve reformcunun, ve dahi “Şeriatçı olmayan” laik bir padişahın (onun bazı fetvaları, şeyhülislamın gözü önünde yırtıp attığı bilinmektedir) Osmanlı tarihindeki izlerini yakalamış olacaktık!
Bu yolun diğer bir yolcusu ise İsmail Hami Danişmend’dir. Ona göre, Genç Osman bu konuda yalnız Türklerin değil, 18. ve 19. yüzyıllarda ortaya çıkacak laiklik ve milliyetçilik fikirlerinin de öncüsüdür. Nihayet Stanford Shaw, Genç Osman’ı Atatürk’ün 300 yıl önceki öncüsü olduğunu söylemeye kadar vardırmıştır işi. Oysa Sultan Osman’ın ne laiklikten haberi vardır, ne milliyetçilikten ve elbette ne de Kemalizmden. Tezcan’a göre bu gerçekten de Sultan II. Osman’la hiç ilgisi bulunmayan “gençleştirilmiş Osman” portresi, büyük ölçüde, romancı ve popüler tarihçi Mizancı Murad’ın eseridir. Özellikle 1908 Jöntürk Devrimi, Osmanlı sisteminde yapacağı reformlarda, ideolojik bir ata (öncü) arayışı sırasında rastladığı Mizancı Murad’ın bu “Genç” Osman profiline dört elle sarılmıştı (ne de olsa “Jöntürk”, Genç Türk demekti). Böylece Jöntürkler safına katılan “bu” Genç Osman, Cumhuriyet dönemindeki inkılap masasına üç kere vuran ruhlardan birisi olmuş ve bu dönemde bir kere daha “gençleştirilmiştir”. Jöntürk ve Cumhuriyet devrimlerinden çifte su alan Genç Osman ise, inkılabın “Şeyh-i Ekberi” ilan edildiğinden habersiz bir şekilde, belki de asıl feci ölümün tarihçilerin elinde gerçekleştiğine yanarak dönmektedir kabrinde.
Sultan Osman iki defa öldürülmüştür böylece. Birincisinde, yeniçerilerin elinde, Yedikule zindanında, ikincisinde, tarih kitaplarımızda. Hangisinin onun ağırına gittiğini ise varın siz düşünün.
.
Osmanlı yalnız savaşmaktan mı anlardı?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı yalnız savaşmaktan mı anlardı?
Osmanlı, askerin egemen olduğu bir devlet miydi? Savaşmaktan başkabir şey bilmez miydi?
Savaşmak ilk işi, yönetmek ikinci işi mi olmuştu? Değerli tarihçi Rhoads Murhpeş, bütün bu iddiaların tarihçilerin marifeti olduğunu, aslında Osmanlı Devleti’nin hiç de zannedildiği gibi “yağmacı” ve “savaşçı” bir devlet olmadığını ortaya koyuyor. Eğer Osmanlı Devleti sadece savaşmayı bilen bir devlet olmuş olsaydı, 18. yüz-
yılınbüyük felaket yıllarında dahi halkın üzerindeki vergi yükünü azaltma yönünde mali tedbirleri gündeme getirir miydi?
Recep Peker’i tanıtmama gerek var mı? Hani şu Tek Parti devrinin dehşetli ideologu; Şeyh Sait İsyanı’nda Başbakan İsmet İnönü’yü “yumuşak” davrandığı için kınayarak bakanlıktan istifa eden, hatta üçüncü defa seçildiği CHP genel sekreterliğinde Atatürk’e bile yeterince “Atatürkçü olmadığı” için kafa tuttuğu için görevden alınan bu “aşırı inkılapçı”, 1946’da İnönü tarafından başbakanlığa getirilerek tasfiye edilecek ve istifasından 3 yıl sonra, 1950’de ölecektir.
Peker ölmüştür ama kendisini ‘ölümsüzleştiren’ bir eser bırakmıştır kitaplık raflarına: “İnkılâp Dersleri”. Milliyetçiliğin milleti inşa etmeye soyunduğu demlerdir ve mitolojideki Prokrustes gibi, uzun boyluların bacakları kırılarak, kısa boyluların bacaklarından çekilip uzatılarak İnkılap İdeolojisi’ne uygun adamlar imali rağbettedir. Bunun için de üniversite ve yüksek tahsil gençleri için çeşitli dersler ve konferanslar düzenlenmekte, böylece “Türk ana inanış istikametini” onlara “aşılamak” ve kafalarına “yerleştirmek” için Osmanlı tarihi ve yeni kurulan Cumhuriyet rejimi hakkında “muayyen bir fikr-i sabit” inşasına girişilmektedir.
Peker’in 1934-35 yıllarında verdiği “İnkılâp Dersleri”, sıkı bir Osmanlı eleştirisiyle, ne eleştirisi, karalamasıyla başlar. Matbaa ülkemize 300 yıl kadar geç geldiği için medeniyet hamlelerinden geri kaldığımızı söylemekte, 1770 Çeşme Baskını sırasında Osmanlı idaresinin “yüz kızartacak” derecede cahil olduğunu vurgulamakta ve Cumhuriyet’e, geçmişten kala kala bir “çöl”ün kaldığını ileri sürmektedir.
Peker, şu epeyce yaygın basmakalıp hükmü bir kere daha tekrarlamaktan çekinmez: “OSMANLI DEVRİNDE BİZİM BÜTÜN MARİFETLERİMİZ HEMEN HEMEN HARP SANAYİİNE İNHİSAR ETMİŞ OLDU. Geniş sınırları korumak ve onun içinde tutunmak gerekti. Bunun için top, tüfek, barut ve deniz harp vasıtaları yapmak lazımdı. Bu çeşit sanatlar epeyce ilerlemiş bulunuyordu. Bir zaman geldi, bu vasıtalar da daha derin ve yeni bilgi ve teknik istedi. Bunlardan mahrum olan imparatorluk harp vasıtalarını ve harbi yapmakta geri kaldı, yalnız silah ve boğuşma vasıtalarını kullanmakta büyük kudret sahibi olmak, muvaffak olabilmek ve emniyetle yaşayabilmek için hiçbir devirde yeter bir şey değildir. Bunun için vasıtadan başka ve ondan önce yenmek tekniğine, yenmek hırsına ve heyecanına malik olmak şarttır.”
Ne yazık ki, Peker, bu “idealist” düşüncelerinde yalnız kalmamıştır (idealisttir, çünkü maddi şartlardan ziyade “hırs” ve “heyecan”a bağlamıştır kudret sahibi olmayı). Sonraki yıllarda gerek sol, gerekse liberal kesimler, hatta bazen Osmanlı zaferlerini abartmaya kalkan milliyetçiler ve İslamcılar, Osmanlı’yı bir “savaş makinesi”nden ibaret gösterme yarışına katıldılar. Zaferler, fetihler ile acı yenilgiler, ağır hezimetler ve bozgunlar… Bu terimler şabloncu ve “skor tabelası”na oynayan tarihçiliğimizin iflah olmaz kapanları oldu. Elbirliğiyle Osmanlı’yı dev bir savaş makinesinin giderek köhneyen yağlanmamış çarklarına teslim etmiş olduk. Ne diyelim, hayırlı olsun!
“Savaşçı Osmanlı” fikrini, çok geniş bir yelpazede gerek aydınlar ve gerekse kitle, bağrına basmış ve Osmanlı Devleti’nin “askerî” bir devlet olduğu fikri, adeta bir kanun gibi tartışılmaz hale gelmiştir. O zaman Peker’in Kemalist iddiası nasıl oldu da bu derece yaygın bir kabule mahzar oldu topraklarımızda? Bir Venedikli, bir Rus, bir Avusturyalı söylese anlamlı olabilecek bu basmakalıp yargının beyinlerimizde yıllardır attığı voltaya “dur!” demenin zamanı gelmedi mi daha?
Osmanlı’ya asker hakem değildi!
Gelin görün ki, beynimizdeki zincirlerin bile farkına varmayacak kadar ağır bir hissizlik hastalığına duçar olmuşuz. Birilerinin gelip bize, onun hangi zincirlere bağlı bulunduğunu hatırlatması gerekiyor. Bu “birisi”ni, bu hafta köşeme davet ediyorum izninizle. Birmingham Üniversitesi öğretim üyesi Rhoads Murphey, 1999’da UCL Press tarafından basılan büyük emek mahsulü kitabı “Ottoman Warfare, 1500-1700″de Osmanlı tarihine Batılı gözle bakma alışkanlığımızın bizi zamanla nasıl “Batı gemisi”ne çalışan birer “forsa” haline getirdiğini parlak örneklerle ortaya koyuyor ve Peker’in yukarıdaki sözlerine 65 yıl sonra cevap yetiştiriyor: “TARİHİNİN HİÇBİR DÖNEMİNDE OSMANLI SİVİL TOPLUMUNA ASKERÎ KURUMLARIN EGEMEN OLDUĞU SÖYLENEMEZ.” Ne demek bu şimdi? Ne güzel biz bize Osmanlı’nın asker bir millet olduğunu, devletin de askerlikten daha iyi hiçbir şeyi beceremediğini, önce yağma yaparak geçindiğini, ganimetlerin kaynağı kesilince bu defa kendi halkını soymaya başladığını söylüyor ve eğleniyorduk. Pişmiş aşa su katmak buna denmez de neye denir?
Murphey devam ediyor inatla: “Hatta Osmanlı İmparatorluğu’nun engin yüzölçümü dikkate alındığında askerî güçlerin, devletin bekasında asgari düzeyde bir rol oynadıkları bile söylenebilir. 16. yüzyıl sonlarında nüfusu 20 milyonu aşan bir imparatorluğun bu kadarcık [70 bin civarında] sabit askerinin bulunması, çağdaşlarıyla kıyaslandığında mütevazı kalmaktadır.” Mesela, aynı yıllarda sahip olduğu sabit asker sayısı Osmanlılarınkinden çok daha fazla olduğu halde kimse Habsburglara asker-egemen devlet gözüyle bakmamaktadır. Neden? Onlar “medenî”, biz “barbar” olduğumuz için mi yoksa?
Kaldı ki, Linda Darling’in tespit ettiği gibi, askerliğe bu kadar takıntılı bir devletin 17. yüzyıl gibi her açıdan sıkıntılı bir döneminde pazarlığa açık ve esnek bir vergilendirme politikası izlemesinin mantığı bizi şaşırtmalı değil midir asıl? Bu, yaralı halkının gönlünü kazanmak için olduğu kadar, ekonomik durumunu düzeltmeye dönük bir tedbirdir ve son derece “sivil” bir bakış açısının ürünüdür. Oysa aynı dönemde Avrupa’da “ejderha devlet”, halkın cebindeki paraya dikmiştir gözlerini ve bu yüzden İngiliz Maliyesi’nin adı, halk arasında Bin Gözlü Dev’e çıkmıştır. Gözlerimizi kamaştıran ve yetişemediğimiz için dövünüp durduğumuz Batı medeniyetinin parlak aynasının arkasında böyle bir kara tabaka sırıtmaktadır.
Neyse, Recep Peker’in yanlış hesabı geç de olsa Birmingham’dan dönmüş bulunuyor.
.
Başbakan Baltacı, Katerina iftirasına kurban gitti
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Başbakan Baltacı, Katerina iftirasına kurban gitti
Aradan 300 yıla yakın bir süre geçmiş ama bir türlü unutamamışız Prut’u. Sonradan karşısında ağır yenilgilere uğrayacağımız ve bir anlamda Osmanlı Devleti’nin ikbal yıldızını karartan bu kuzey güneşini söndürmek elindeyken, fırsatı tepen Baltacı Mehmed Paşa’ya atmadığımız iftira kalmamış: Yok rüşvet aldı, yok Petro’nun nikâhsız eşi Katerina’yla beraber oldu, yok budala, yok hain, hatta “hıyanet üstü bir felâket seciyesinin sahibi” (bu hükmü vereni eminim hemen tanımışsınızdır).
Bizim talihsizliğimizin, tarihteki olayların neden-sonuç zinciri üzerinde durup mantığını kavramaya çalışmaktansa manşetlere takılmak olduğu, “Katerinalı” köşe yazılarında her geçen gün biraz daha düşen seviyeden belli değil mi? Baltacı-Katerina örneği bu talihsizliğin bariz bir misali olarak sakız gibi çiğneniyor. Putin’in gazetecilerimize verdiği demeç de buna tuz biber ekti.
KİM İFTİRA ATTI?
Tarihteki hadiseler bir boşluk içerisindeymişcesine çevresinde kopan kıyametlerden jiletle temizlenerek ele alınamaz, alınırsa böyle kötürümleşir işte. Bir defa Osmanlı’da kendine mahsus bir siyaset dünyası olduğunu bilmemiz gerekir. Belki partiler, dernekler, baskı grupları yoktu bugünkü anlamda. Ama iktidarın olduğu yerde kavga da, kavganın tarafları da eksik olmadığından siyasî dengeler her an değişebiliyor, arkasına daha büyük sosyal, askerî, siyasî, diplomatik veya saray-içi güçleri alabilen paşalar (“parti başkanları”) hükümeti kuruyor, bu arada iktidardakileri ve onlardan nasiplenen kadroyu tasfiye ediyorlardı. Ezeli iktidar savaşı, tıpkı bugün olduğu gibi, zaman zaman geriliyordu.
Bu savaşta yer alan tarafların temsil ettikleri çıkar grupları, ümitlerini onlara bağlamış kesimler vardı ve her şeyden önce, AKP gibi güçlü bir destekle iktidara gelmiş olsa bile desteği korumak ve muhalefete aman vermemek için tetikte durmak gerekiyordu. En ufak bir açık verdiğinizde partilerin, mesela yeniçerileri kullanarak, muhalefeti ayağa kaldırması, an meselesiydi; sonuçta yaptığınız iddia edilen şey, ihanet kapsamında değerlendirilirse kelleyi vermek işten bile değildi. Bu yüzden iktidarın merkezi olan padişahı belli bir yönde etkilemek için çeşitli kampanyalar düzenlenir, buna, rakip cephe karşı kampanyalarla cevap verirdi. Yükselmek ve muktedir olmak isteyenler ile onlara aman vermemek için çırpınan güçlerin ezelî dansını seyrederiz tarihte. Osmanlı tarihi de bu “danslar” bakımından son derece zengin bir repertuvar sunar bize.
PRUT VE AB’YE GİRMEK!
Şunu belirtelim ilk olarak: Baltacı’ya atılan iftiraların Rusya’ya savaş açma yanlılarından geldiği açık. O zaman temel sorumuzu soralım: Rusya’ya savaş açılması kimlerin çıkarınaydı? Stanford Shaw ve İ. H. Uzunçarşılı okunduğu zaman bu rakip partinin kimlerden oluştuğu anlaşılıyor:
1) Demirbaş Şarl: Rusya’yı Osmanlı’ya ezdirip Baltık’a tek başına egemen olmak istiyordu. Ama Şarl’ın ikide bir burnunu hükümet işlerine sokmasından hoşlanmayan Baltacı, onun Osmanlı’nın başından gitmesi için hususi bir madde koydurmuştu Petro’yla yaptığı antlaşmaya.
2) Devlet Giray: Rusya içlerine yaptığı akınlardan ganimetle dönmeye alışmış olan Kırım Hanı, Karlofça’da kaybettiği bu hakkı geri almak istemiş ama Prut’taki antlaşmayla ondan yine mahrum kalmıştı.
3) Rusya’nın genişleyip kendi topraklarını ele geçireceğinden korkan Lehistan ve Venedik elçileri.
4) Baltacı partisinin ayağını kaydırmak için fırsat kollayan Gürcü Yusuf Paşa ve Damat Ali Paşa ekibi.
Bu ana muhalefet partisinin karşısında Rusya ile savaşmanın değil de, Venedik’le savaşıp Karlofça’nın intikamını almanın devletin daha büyük çıkarı bulunduğu tezini savunan Baltacı ve ekibi ise III. Ahmed’in annesi Gülnuş Emetullah Sultan ile Venedik’in kendi nüfuz alanlarına tecavüzünü önlemeyi planlayan Fenerli Rumlardan oluşuyordu.
İşte Osmanlı iktidarının bu iki cephesi Prut’ta karşı karşıya geldi ve çarpıştı. Hiç ümit edilmediği halde Baltacı, savaşı kazandı. Baltacı’nın kafasındaki Viyana Bozgunu’nun acı hatıraları, onu barış teklifini hemen kabul etmeye zorladı. Böylece muzaffer bir Sadrazam sıfatıyla dönecekti İstanbul’a. Büyük bir koz elde etmişti ve döner dönmez Damat Ali Paşa ve ekibinin tasfiyesine girişecek, Şarl’ı ülkesine gönderip ondan kurtulacak, Devlet Giray’ı görevden alabilecek ve nicedir Mora yarımadası ve Yunanistan’ı işgal etmiş olan Venedik üzerine yeni bir sefer açabilecekti.. Petro, onun dış politikasında bir parantez olmuştu ama artık bu parantezi kapamıştı. Şimdi nasıl AB’ye girersek elimize içeride büyük bir koz geçer diye düşünülüyorsa, 1711’de de Prut böyle bir avantajdı Baltacı’nın elinde.
PRUT’TA İKTİDAR SAVAŞLARI
İşte iftira kampanyası, zafer kazanmış Sadrazam daha Edirne’ye gelmeden başlamıştı bile. Cevdet Paşa İstanbul’da nasıl bir oyun döndüğünün pekala farkındadır:
“İstanbul’da bulunan erkân-ı devlet ve tahta yakın olanlar Baltacı’nın tasfiyesine uğrayacaklarından korkarak ‘Böyle fırsat ele girmiş ve Rusya ordusu bütün bütün imha olunabilecek surete gelmişken Sadrazam Rusyalıdan rüşvet alarak sulha rıza verdi’ diye görevden alınması için çalışmışlardı. Lakin Sultan Ahmed Han hazretleri ‘Böyle gazada bulunmuş vezirin ödüllendirilmesi gerekirken azli münasip değildir’ diye reddetti. Bunun üzerine akla hayale gelmedik iftiralar ilave ederek nihayet İstanbul’a gelmeden Baltacı’yı azl ve sürgün ettirdiler. Gerçi o bu iftiralardan uzak ise de…”
Baltacı görevden alınmış ve Rusya’ya savaş açma taraftarları kazanmıştır şimdilik. Ancak bu ekibin hükümetteki ömrü sadece birkaç ay sürmüş, Padişah, Şarl ve yandaşlarının İstanbul’daki iktidarını kırmak gerektiğine karar vererek işin başına geçmiş ve yeni bir sefer açmış ama sonuçta bir antlaşmaya imza atmıştır Ruslarla. Baltacı’nın maddelerini netleştirmekle yetinen bu antlaşma, İstanbul’daki İsveç-Venedik-Lehistan-Kırım Bloku’nu parçalayacak ve ardından tasfiyelere başlanacaktı. Önce Demirbaş Şarl ülkesine yollandı, Devlet Giray görevinden alınıp Sakız’a sürgün edildi. Böylece Osmanlı sarayında Rusya ile savaş isteyen ve bunun için Baltacı’ya iftira atıp onu gözden düşüren partinin beli kırılmıştı. Venedik’le savaş isteyen grup, yoluna, Baltacı olmadan devam edecekti. Baltacı’nın iktidara yürüyüşü engellenmişti ama onun politik hedefleri, daha o ölmeden yeniden iktidara taşınmıştı. Ya, sevgili okur, anlamak istiyorsak, geçmişe böyle cıvıltılı bakışlar fırlatmamız gerekir. Böyle bakmayınca tarih tat vermez ve her şey ya mat ve heyecansız ya da karmaşık görünür.
.
Katerina’nın ‘baltası’ tarihimizi nasıl kesti?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Katerina’nın ‘baltası’ tarihimizi nasıl kesti?
Prut’ta Rus Kraliçesi Katerina’nın kocasını ve ordusunu kurtarmak için Baltacı Mehmed Paşa’nın çadırına kadar geldiği ve orada Paşa’yı “ikna ettiği” söylentisi yeni bir raunduyla yine gündemde. Aslında büyük bir gazetede çıkan Putin’in Rus kaynaklarında hadisenin başka türlü anlatıldığı yolundaki açıklaması da, bizim söylentimiz kadar hatalıydı. Göz göze dahi gelmemiş olan Baltacı ile Katerina’nın etrafına ördüğümüz bu ateşten çemberi ne zaman kıracağız? Tarihimizin karanlık bir sayfasını daha aralıyoruz bugün…
Putin ülkemize gelemedi ama tarihteki tartışmaları, akıncı kolları olarak medyamıza göndermiş görünüyor. Koskoca bir devlet başkanına sorulan soruya ve alınan cevabın yansıtılmasına bakan biri, bu ülkenin tarihle yatıp tarihle kalktığını sanır. Galiba sorulması gereken soru tam da burada gizli: Tarihi nasıl bu kadar kolay kurban ediyoruz?
Ne zaman Rusya’dan bahis açılsa diller çözülüverir ve Sadrazam Baltacı Mehmed Paşa’nın Deli Petro’nun karısı Katerina ile nasıl “iş pişirdiği” ve elbirliğiyle Osmanlı’ya nasıl ihanet ettikleri ballandırır sohbeti. ‘Keşke Baltacı, o zevk gecesi uğruna avucuna düşmüş olan Petro’yla ordusunu serbest bırakmasa ve gelecekteki büyük kuzey tehlikesini oracıkta imha etseydi vs.’
Tarihteki hadiseleri tek değişkenle izaha bayılmamızın anlaşılır bir sebebi var: Zihin tembelliğimiz. Bu yüzden bir televizyon reklamı süresini aşan açıklamalardan köşe bucak kaçıyor, ‘İşin içerisinde fark etmediğimiz incelikler olamaz mı?’ sorusunun yanımıza yaklaşmasına zinhar izin vermiyoruz. Bu da, “Baltacı-Katerina derbisi”nde olduğu gibi muhteşem bir sığlıkla ödüllendiriyor bizi.
Putin de yanılır
Ertuğrul Özkök, 2 Eylül 2004 tarihli Hürriyet’te Putin’le aralarında aynen şu konuşmanın geçtiğini yazmış:
“Sohbetin sıcaklığına ve samimiyetine sığınarak bir şaka yapıyorum: -…Şu Katerina-Baltacı Mehmed Paşa olayı. Bize anlatılana göre, Osmanlı ordusu, Rus ordusunu imha edecekmiş. Ama Katerina ile Baltacı arasında bir mesele olmuş ve Katerina Rusları kurtarmış. Ama siz böyle değil diyorsunuz. Başkan Putin yüz hatlarını hiç değiştirmeden, aynı ciddiyetle bu olayı izah ediyor: -Bizde bu olay başka türlü biliniyor. Rus ordusu kuşatma altındayken, Katerina kuşatmayı yöneten komutana rüşvet vermiş. Tüm kadınların takılarını zorla toplatmış ve kendi mücevherleriyle birlikte paşaya rüşvet olarak vermiş. Böylece Türk kuvvetleri, Rus askerlerini savaşmadan serbest bırakmış. Bu olaydan sonra Petro, özel olarak kadın nişanı çıkarmış. Adını da ‘Kutsal Katerina’ koymuş. Petro, Moskova’ya döndüğünde ilk eşini manastıra sürgüne gönderip Katerina’yı kendisine eş olarak almış.”
Ben Rusların tarihlerini iyi bildiklerini sanırdım ama yanılmışım. Şimdi Putin’in bu konudaki hatalarını tek tek düzeltelim:
1) Katerina’nın bırakın rüşvet vermeyi, Baltacı Mehmed Paşa’yla görüştüğü rivayeti bile bizim “aşna fişna” iddiamızdan daha sağlam değil. Bir Kraliçe’nin kalkıp da Sadrazam’ın çadırına gitmesi, en başta güvenlik mülahazasıyla sakıncalıdır. Gerisini siz düşünün.
2) Kocasını ve ülkesini kurtarmak için harekete geçen Katerina’nın -kendi mücevherleri haricinde- zengin subaylardan borç istediği, onların da eşlerinin mücevherlerini toplayarak kendisine verdikleri doğru. Ama onun bu “hediyeleri” Paşa’ya rüşvet olarak verdiği yanlış. Her şeyden önce Dışişleri Bakanı Şefirov gibi aracılar devredeydi. Sonra görüşmelere Baltacı’nın çadırında değil, yardımcısı Osman Ağa’nın çadırında nokta konulmuştu. (Sadrazamı barış yapmaya ikna eden, hatta zorlayan kişi, yardımcısı Osman Ağa’ydı.) Nitekim İstanbul’da Osman Ağa’nın hazinesi içinde Katerina’nın yüzüğü ile Moskova’da basılmış 20 bin altın bulunmuştu. Yani rüşveti alan kişi Baltacı değil, yardımcısı Osman Ağa’dır ve bunu bize, olayları o sırada Osmanlı çadırında bulunan İsveç Kralı’nın yaveri Ponyatovski’den dinleyen Voltaire haber vermektedir! (Allah’tan ki Baltacı’nın Voltaire gibi bir Doğrucu Davut’u varmış.)
3) Petro’nun Moskova’ya dönüşünde Katerina’yla evlendiği doğru. Doğru olmayan taraf ise ilk eşini “bu sırada” manastıra kapattığı bilgisi. Putin unutmuş olabilir lakin bu manastıra kapatma olayı, Prut’tan tam 11 yıl öncedir. İlginçtir, Evdoksiya Lopuhina adını taşıyan bu ilk eşi, Petro’nun “gâvur” adetlerini Rusya’ya getirmesine şiddetle karşı çıkıyor, onun Avrupaî kıyafetler giymesine, bir “Rus” gibi davranmayışına, dil ve zihniyetindeki değişmeye sürekli itiraz ediyordu. Bir başka deyişle Petro’nun “delilikler”ine tahammül edemiyor, onun Rusya’yı dejenere ettiğine inanıyordu. Yatak odasındaki bir muhalefete tahammülü olmayan Petro da onu 1700 yılında Suzdal’da bir manastıra kapattırmış ve bir rahibe gibi çarşafa sokmuştu! Üstelik de saçlarını sıfıra vurdurarak!
Baltacı’yı yakan kim?
Gelelim “bizimkiler”e! Henüz güllelerin vızır vızır başların üzerinden uçtuğu bir ortamda, üstelik bir Kraliçe, düşman ordusunun karargâhına kadar gelecek ve Sadrazam’la, orada olduklarını bilen on binlerce insanın içinde baş başa bir gece geçirecekler! Bunu düşünmek dahi komik geliyor insana. Bir evde bile çoluk çocuktan saklanan bir ilişkiyi, 200 bin kişilik mahşerî bir kalabalığın ortasında, üstelik yaşını başını almış bir Sadrazama yakıştırmak kadar manasız bir durum tasavvur edilebilir mi?
Son derece hassas birisi olan Baltacı Mehmed Paşa, kendisiyle görüşmek için gelen Dışişleri Bakanı Şefirov ve Mihail’in hediyelerini dahi özellikle bir iftiraya kurban gitmemek için herkesin ortasında almış ve bu hediyeleri de dönüşünde hazineye beyan etmiştir. Nitekim şüphe üzerine yapılan soruşturmada, Osman Ağa’nın rüşvet aldığı ortaya çıkmış ve derhal idamla cezalandırılmıştır. Malum “mesele”den dolayı Baltacı’ya tek bir sual dahi sorulmadığı anlaşılıyor.
Bütün bunlardan sonra ‘İyi güzel de Baltacı-Katerina söylentisi nereden çıkmış öyleyse? sorusu hâlâ cevaplanmadı’ diyorsanız, söyleyeyim: Bize Rusları ezdirmek isteyen, böylece Baltık Denizi’nde rakipsiz kalmaya çalışan İsveç Kralı Demirbaş Şarl’ın, en büyük hasmı Petro’yu yok edeceği sırada serbest bıraktıran Sadrazam’a attığı bir iftira olduğu açık değil mi bunun? Nitekim Demirbaş Şarl, Prut’tan dönüşte Baltacı’yı saraya şikayet ede ede başını yiyecektir. Baltacı’nın suçu, Prut’taki antlaşmaya, Demirbaş Şarl’ın İsveç’e dönmesi için hususi bir madde koydurmuş olmasıdır! Bilmem anlaşıldı mı şu “mesele”?
Petro, Vahideddin, Atatürk aynı kaplıcada
Prut’ta yapılan antlaşma, diplomatik bir başarı sayılmazsa da, Rusların Karlofça’da bizden kopardıkları Azak ve Taganrog kalelerinin geri alınması, Karadeniz’den Rus filosunun temizlenmesi gibi küçümsenmeyecek kazançlar da getirmişti. Nitekim bu antlaşma, Petro’nun sıcak denizlere inme hayallerine son vermiş ve ona Osmanlıların kolay lokma olmadıklarını göstermişti. Petro, bundan sonraki bütün gayretini kuzeyde İsveç ve güneyde İran’a yöneltecektir.
Petro, “güneydeki Petersburg” yapmaya hazırlandığı Azak kalesinin elinden çıkmasına fazlasıyla üzülmüş ve geçirdiği depresyondan sonra soluğu Avusturya’daki Karlsbad kaplıcalarının şifalı sularında almıştı. İki yüzyıl kadar sonra Karlsbad kaplıcalarında Osmanlı şehzadesi Vahideddin ve yaveri Mustafa Kemal’in de sıkıntılı demlerinde beraberce şifa aradıklarını görüyoruz. Böylece bir mekân parçası Petro, Vahideddin ve Atatürk gibi üç farklı kişiliği kendisinde buluşturmuş oluyordu.
.
Avrupa’nın ağzına Niğbolu biberi sürdük
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Avrupa’nın ağzına Niğbolu biberi sürdük
4 Ağustos 1708 tarihli bir Fransız gazetesi, İstanbul muhabirinin bildirdiğine göre, Osmanlı padişahı Üçüncü Ahmed’in bir hastalığa yakalanmış olduğunu yazmış ve bu haber daha sonra da birkaç kere aynı gazetenin sayfalarında basılmıştır.
“Gazette” adını taşıyan bu seçkin süreli yayının nüshaları karıştırıldıkça daha iyi görülmektedir ki, bundan 300 küsur yıl önceki Fransız kamuoyu, Osmanlı başkenti İstanbul’daki havadislere kulak kesilmiş durumdadır. Padişahın ava ve cuma namazlarına gitmesi, günlük sağlık durumu, İstanbul’da baş gösteren hastalıklar ve çıkan yangınlar, kaptan-ı deryaların Akdeniz’de yaptığı yolculuklar, bürokrasideki görev değişiklikleri, 1703’te Edirne’de patlak veren ve Fransız İhtilali’nden 86 yıl önce gerçekleşen “halk isyanı”… Bu ve benzeri pek çok haber 1700’lerin başında “Gazette” sütunlarında boy göstermiştir. Her yeniçeri isyanını, “fitne” ateşi olarak nitelemeye bayılan bizlerin aksine, 30 Ekim 1703 tarihli “Gazette”, İstanbul’daki halk hareketine şu makul ve mantıklı cümlelerle yer vermekteydi: “Herkes bu imparatorluğun kurulmasından beri bu kadar aniden çıkan isyanın ve aynı zamanda bu kadar BİLGE VE ILIMLI ASİLERİN görülmediğini kabul ediyor. Pazarlar… kapalıdır, fakat buraları hiç yağmalanmadı ve kimseye hakaret edilmedi.”
Bütün bu haberlerin bir 18. yüzyıl, yani ‘Aydınlanma Çağı’ Fransız gazetesinde çıkmış olmasına şaşmalı mıyız? Bence, hayır. Asıl kendimize, tarihimizle birlikte kendimizi gönüllü olarak içerisine gömdüğümüz o “gerileme mezarı”nın gülünç ve iğreti haline şaşmalıyız. Bu mezarı kim kazdı? Kim içine gir dedi bize? Gönüllü olarak içine girmeye nasıl ikna olduk? Hadi girdik diyelim, içinden çıkmamak için bu kadar ayak diremek neden?
Tarihçiliğimiz, maalesef mezarımızın mermer bloklarını veya kafesin demir parmaklıklarını görünmez kılmakla meşgul. Oysa sorular vardır mermeri oyar, demir kafesin parmaklıklarını yorar; ve belki bir gün üzerimize gürültüyle kapatılmış olan lahdin farkına varır da firar yollarını araştırmayı akıl ederiz bu sayede.
Niğbolu hakkı yenmiş zaferlerimizden
Artık bu manasız “battık, bittik” edebiyatını bir kenara bırakmanın ve adam gibi tarih yazmanın vakti geldi de geçiyor bile. Daha 1396’da, Niğbolu’da Avrupa’nın geleceğini Bursa’nın gökkuşağından dokunmuş beşiğinde sallayanlar Yıldırım Bayezid’in Osmanlıları değil miydi? Yine Niğbolu’da hemen bütün seçme şövalyelerini ya kaybeden ya da esir veren Fransızların, hezimet haberlerini Paris’e getiren ulaklara inanmayarak onları hapse tıktıkları, ancak haberler doğrulanınca serbest bıraktıkları ve Kral’ın moralini bozduğu için sarayda uzun süre Niğbolu’dan söz etmenin yasaklandığı bilgileri, tarihimize neden dahil edilmez dersiniz?
Gerçekten de Niğbolu, hakkı yenmiş zaferlerimizden biridir. Osmanlı ordusunun Haçlılar karşısında bir daha böylesine kesin sonuçlu bir meydan savaşı kazanması için Mohaç’ı (1526) beklemesi gerekecektir. Niğbolu’da Osmanlı kuvvetlerinin o zamanlar şöhretlerinin doruğunda bulunan Fransız, Macar, Sen Jan ve Töton şövalyelerinin topunu birden yenmesi ve esir alması, neredeyse bir tek bizim tarihlerimizde önemsenmeden geçiştirilir.
Oysa bu soylu esirlerin Bursa sokaklarında halka teşhirinin ardından Bursa Sarayı’nda misafir edilmeleri ve ara sıra Uludağ yamaçlarında sürek avına çıkarılmaları, üstüne üstlük Memlûklere gözdağı vermek için Kahire’ye gönderilmeleri ve orada da kendilerine bir geçit resmi yaptırılması, fidyeleri ödendikten sonra serbest bırakılırken Yıldırım’ın, esir komutanları, kılıçlarını alıp tekrar kendisiyle savaşa davet etmesi Doğu-Batı ilişkileri bakımından yeterince ilginç konular değil midir? (Az kalsın unutuyordum: Misafir şövalyeler sarayda bir tek baharatlı Osmanlı yemeklerini yiyemediklerinden ve şöyle gönüllerince şarap içemediklerinden şikayetçilermiş.)
O zamana kadar Osmanlı’yı barbar, padişahını da korkunç bir tiran zanneden şövalyeler, kendilerine yapılan bu asil ve medenî muamele karşısında şaşkınlık içerisinde memleketlerinin yolunu tutmuşlar. Akılları, en çok da günlerce beraber avlandıkları tam 7 bin doğancının ihtişamına takılmıştır; bir de yol harçlığı olarak kendilerine takdim edilen cömert ihsanlara. Bize Bursa’daki Ulu Cami ile ilk Osmanlı hastanesini (Darüşşifa) kazandıran Niğbolu zaferinin 600. yıldönümünü 1996’da hatırlamak aklımıza gelmedi ama bu yıl Sırplar, kendilerine bağımsızlık yolunu açan Kara Yorgi isyanının 200. yıldönümünü büyük törenlerle kutluyorlar. İşte aradaki fark.
Hep söylüyorum: Biz unutsak da dünya unutmuyor, unutmayacak.
Bazen de vur deyince öldürüyoruz. Son zamanlarda herkes bir Çanakkale’dir tutturmuş gidiyor. Çanakkale direnişi, yavaş yavaş ruhundan ve ait olduğu çerçeveden boşaltılarak bir kült haline getiriliyor ve böylece en amansız tehdide maruz bırakılıyor bence. Her taşın altında bir mucize aranıyor ki, böylece farkına varılmadan tarihin sınırları haricine itilmiş oluyor Çanakkale gerçeği.
Hakikatin üstü, sözde efsanelere bulandırılıyor. Mesela Çanakkale hakkında yakınlarda çıkan kitapların birisinde bir resim gördüm ki, evlere şenlik. Güya “Türk askeri” sedire uzanır gibi sırtüstü toprağa yatmış, elindeki mavzerle başlarının üzerinde gezinen İngiliz ve Fransız uçaklarını düşürmeye çalışıyormuş!
Olsa olsa bir talimden çekilmiş olan bu fotoğrafı “kahramanlık örneği” diye yutturanlara sesleniyorum: Bunu yapmakla Türk askerini yüceltmiş olmuyor, tam tersine, onu bugünkü hamakat seviyemize indiriyorsunuz. Mehmetçik, elindeki tüfeğin kaç metre ötesini vuracağını bilemeyecek kadar cahil olabilir mi? (Hadi o cahildi diyelim, subayları ne güne duruyordu?) Eğer bir uçağın altına sereserpe yatacak kadar gözükara idiysek, o karınca yuvası gibi siperleri neden kazdık peki? Ne gerek vardı onlara? Böyle yapmakla askerlikten ve silahtan anlamayan bir güruh haline getirdiğinizin farkında mısınız Mehmetçiği?
Taş gibi gerçeklerimizi unutuyor, öte yanda olmadık şeylere efsane yumurtlatmaya çalışıyoruz. Oysa gerçeğin kendisi efsaneden daha az cazip, daha az heyecan verici değildir ki!
Lütfen Çanakkale’yi Truva’nın Müslümancası haline getirmeyelim! .
.xxxxx
.
Portekizlilerin korkunç planı: Peygamberimizin mezarını Avrupa’ya kaçıracaklardı!
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Portekizlilerin korkunç planı: Peygamberimizin mezarını Avrupa’ya kaçıracaklardı!
Kristof Kolomb’un batıya giderek doğuya ulaşmasının asıl gerekçesi, başta Kudüs olmak üzere kutsal toprakların Müslümanlardan geri alınmasıydı. Doğu’nun zenginlikleri Avrupa’ya nehirler gibi akacak ve bu parayla yeni Haçlı orduları düzenlenip Müslüman diyarlarına sefere çıkılacaktı. Burada tarihin bir sırrını daha çıtlatayım da size, içimde kalmasın. Osmanlı Devleti, Avrupalıları kendi kıtalarına hapsedip her geçen gün yeni bir parçasını kopardıkça panik duygusuyla efsaneler imal edildi.
Güneydoğu Asya tarihin en büyük felaketlerinden birine maruz kalınca dikkatlerimiz Asya’nın saçaklarına çevrildi ister istemez. Ardı ardına yazılar yayınlandı Sumatra’ya Osmanlı yardımıyla ilgili. Biz yardım edemedik ama hiç değilse atalarımız etmişlerdi tesellisine sığındık. Velhasıl tarih bir kere daha imdadımıza yetişti. Lakin bu yazılar büyük ölçüde hazır bilgilerden derlendiği için Osmanlıların genelde Hint Okyanusu ve Güneydoğu Asya politikası es geçilmiş oldu. Oysa tarihin içinde görünmeyeni aradığımıza göre meseleyi daha sinemaskop seyretmemizde ve onu kuşbakışı görebilmek için hafızamızı kanatlandırmakta fayda var. Kristof Kolomb’un batıya giderek doğuya ulaşmasının asıl gerekçesi, başta Kudüs olmak üzere kutsal toprakların Müslümanlardan geri alınmasıydı. Doğu’nun zenginlikleri Avrupa’ya nehirler gibi akacak ve bu parayla yeni Haçlı orduları düzenlenip Müslüman diyarlarına sefere çıkılacaktı. Burada tarihin bir sırrını daha çıtlatayım da size, içimde kalmasın. Osmanlı Devleti, Avrupalıları kendi kıtalarına hapsedip her geçen gün yeni bir parçasını kopardıkça panik duygusuyla efsaneler imal edildi. Güya Müslümanların da ötesinde büyük bir Hıristiyan kral yaşarmış ve adı da Doğu’nun Kralı James imiş. İşte coğrafya tarihçilerine göre, keşiflerin arkasında yatan güdülerden birisi, Doğu’da yaşayan bu güçlü Hıristiyan kralı bulmak ve ondan gücünü Batı’daki Hıristiyanlarla birleştirmesini istemekmiş. Böylece Müslümanlara asırlardan beri bir türlü verilemeyen ağızlarının payını vereceklerini ummuşlar. Böyle bir hurafeyi bizim tarihimiz için anlatsak aklı evvellerimiz anında üzerine atlar ve zaten bu yüzden geri kaldığımız teranesine yeni bir melodi daha eklemenin zevkiyle sarhoş olurlardı. Ama aynı hurafeler Avrupa’da olunca, gördüğünüz gibi ya görmezden gelinir, ya da örtbas edilir. Velhasıl, Portekizli gemiciler 15. yüzyılın sonlarından itibaren Hint Okyanusu’nun engin sularına el atmışlardır. Önce Hindistan kıyılarında ve Endonezya’da ele geçirdikleri bazı adalarla idare eden Portekizliler, sonradan işi büyütür ve bölgenin ne kadar zengin değerli taşlar, kumaşlar, baharat ve altın yatağı olduğunu keşfederler. Ancak Portekiz’in yayılması, “Ortadoğu” ekonomisinde tehlike çanlarını çaldırmaya yetmiştir, çünkü o zamana kadar Akdeniz ülkeleri ile Avrupa’nın baharat ihtiyacını karşılayan Kızıldeniz yolu da Portekizli mütecavizlerin tehdidine maruz kalmıştır. O yıllarda İslam dünyasının en güçlü devleti olan Memlüklerin can damarlarından birisi daha kesilmek üzeredir.
Osmanlı’nın kanatları Hint’e kadar uzanıyor
Devrin kaynakları, 1507 yılının Arap tarihinin en karanlık yılı olduğunda birleşmektedirler. Portekiz gemileri, Kızıldeniz’e selamsız sabahsız girebilmekte, Basra Körfezi’nin ağzında bulunan Hürmüz adasını işgal etmekte ve Yemen’i fethetmek için girişimlerde bulunmaktadır. Memlükler direnmektedir ama ne çare ki, deniz kuvvetleri yetersizdir. Sonunda Osmanlılardan yardım isterler. 1510’da II. Bayezid 30 gemiye yetecek kadar kereste, demir, silah ve malzeme yollar Kahire’ye. Ancak bu malzemeler daha yoldayken Rodos şövalyelerinin eline geçer. İslam dünyasının kalbine yönelmiş olan Portekiz mızrağını püskürtebilmek için bir yıl sonra daha büyük bir yardım paketinin üzerinde “Gönderen: Osmanlı” yazmaktadır. Tehlike gerçekten de korkunçtur. Portekiz’in Hint Okyanusu’ndaki kuvvetlerinin başı Albuquerque’in gözü dönmüş, Goa, Malakka gibi kaleleri ele geçirdikten sonra Kızıldeniz’e çevirmiştir gemilerinin burnunu. Hedefi, “Rumî”lerin kökünü kazımaktır. Tabii ancak Rumî’nin Osmanlı levendi anlamına geldiğini biliyorsak bu komutanı neyin korkuttuğunu anlayabiliriz. Karaman’dan gönüllü olarak buralara gelen Osmanlı askerleri, Cidde ve Yemen’de Portekiz kuvvetlerine karşı direnişi örgütlüyor, yeni savaş teknik ve taktiklerini yöre halkına öğretiyor, Akdeniz’de kazandıkları tecrübeyi dindaşlarıyla paylaşıyordu.
Albuquerque’in niyeti gerçekten de kötüydü. Müslümanları kutsal topraklardan atmak için sinsice bir plan hazırlamış ve 1 Nisan 1512’de krala yazdığı mektupta niyetini açıkça ilan etmişti. Kızıldeniz ve Basra Körfezi’nde giriş çıkışları kontrol altına almak, Yemen’de Aden’i ele geçirmek, Nil nehrinin yanında bir kanal açarak Mısır’ın kuraklıktan kırılmasını sağlamak ve, ve en önemlisi de, Mekke’yi düşürüp Kâbe’yi yerle bir etmek, dahası, Medine’deki “Hz. Muhammed’in mezarını Hıristiyan topraklarına kaçırmak.” (Kaynak: F. C. Danvers, “The Portuguese in India”, c. I, Londra 1894, s. 268-271’den nakleden M. Yakub Mughul, “Kanunî Devri”, Ank. 1987, s. 52.)
Albuquerque, Şah İsmail’le de anlaşarak Memluk Devleti’ni ortadan kaldırmak için harekete geçmişti. Mekke ve Medine’nin Portekizlilerin eline geçmesi, İslam âleminin şerefini ayaklar altına düşürecekti. Bu iş böyle olmayacak, küffarın yapacakları uzaktan seyredilmeyecekti. Yavuz’un eğri kılıcı, çok geçmeden önce Kızıldeniz’e, ardından Basra Körfezi’ne yönelecek ve Hint Okyanusu’nda Osmanlı gemileri ile Portekiz gemileri arasındaki büyük kovalamaca başlayacaktı.
.
Sultan Abdülaziz’in Çin Müslümanlarına askerî yardımı
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Sultan Abdülaziz’in Çin Müslümanlarına askerî yardımı
Bu zincirleri kıracak, bu kafesten çıkacağız. Küresel çağda kendimiz olabilmek ve kendimiz kalabilmek için mecburuz buna. Bir yüzümüz olması ve bu yüzün yerinde kalması için mecburuz. Geleceği olan bir ülke ve toplum olabilmek için mecburuz.
Beyinlerimize öylesine kolu kanadı budanmış, zavallı ve aciz hale getirilmiş bir tarih ‘kakalanmış’ ki, bu büyük atlasın neresine dokunsam, kucağıma adeta hazineler yağıyor. O zaman da, ‘Şu sararmış resimdeki acûzeden işbu yiğitlik destanları nasıl sâdır olabildi?’ diye derin düşüncelere dalıyorum ister istemez. Mevcut algı kapasitemizi fersah fersah aşan ve havsalamıza sığmamakta direnen bu “büyük resmi” anlamakta ve anlatmakta ne kadar zorluk çektiğimi sizler de fark ediyorsunuzdur.
Barbaros’un Fransa’daki Toulon’u küçük bir Osmanlı şehri haline getirişini veya Macaristan’daki Osmanlı müderrislerinin entelektüel kapasitelerini görmüştük daha önce. Şimdi AB rüyasından uyanıp gözlerimizi bu defa ışığın geldiği canibe, yani Doğu’ya çevirelim ve yıkıldı yıkılıyor denildiği bir çağda Osmanlı misyonunun Pasifik sahillerine nasıl dayandığına şahit olalım. Bakalım, çöken şey, Osmanlı mıdır yoksa düşünme kapasitemiz mi?
Yıllardan 1873, aylardan Haziran’dır. Doğu Türkistan’ı Çin istilasından kurtarmak için destansı bir mücadeleye girişen Yakup Han, yeğeni Hoca Töre’yi İstanbul’a elçi olarak gönderir. Hoca Töre, elinde Farsça bir mektupla huzura alınır. Mektupta, Yakup Han’ın, yeryüzündeki Müslümanların koruyucusu olan padişahın engin kanatları altına sığınmaya geldiklerini belirten sözleri, Abdülaziz’in duygulu dünyasında yankılanmakta gecikmemiştir. Nitekim elçinin, mektubu okuduktan sonra sözlü olarak ülkesinin içinde bulunduğu vahim durumu anlatması ve askerî yardım talebinde bulunması üzerine Abdülaziz’in direktifiyle derhal yardım hazırlıklarına başlanır.
Dünyada nerede mazlum bir halk varsa, Osmanlı’nın gönlü ve eli oradadır. Hele ki bu halk, Müslüman’sa. Ta Kaşgar’dan kalkıp gelmiş bu mazlum heyetin mi yardım talebini karşılıksız bırakacaktır Osmanlı?
Derhal harekete geçilir ve Tophane Müşiri Ali Said Paşa ile Umum Fabrikalar Nazırı Seyyid Paşa, yardım işini organize etmekle görevlendirilir. İmkânlar mimkânlar önemli değildir. Her şey, bir Müslüman’ın bir nefes daha fazla alabilmesi içindir. Sonunda ‘yardım paketi’ açıklanır: Bütün alet edevatıyla birlikte 6 adet Krupp topu, bin adedi kullanılmış, bin adedi ise yeni olmak üzere toplam 2 bin tüfek ile kapsül ve barut imaline mahsus tezgâh ve diğer aletler. İyi de bu aletleri kimler ve nasıl kullanacaktır? Bu da düşünülmüştür elbet. Mermi imal etmeyi bilmeyen ve hayatlarında ilk defa top kullanacak olan Doğu Türkistanlılara yardımcı olmak ve onları, nizamî bir savaşa hazırlamak için 4 muvazzaf, 4 de emekli subay, Enderunlu Murad Efendi’nin başkanlığında Kaşgar’a gönderilecektir. Adları tarihimize altın harflerle yazılması gereken bu subaylarımızdan 4’ünü biliyoruz: İstihkâm Subayı Ali Kâzım, Piyade Subayı Mehmed Yusuf, Süvari Subayı Çerkes Yusuf ve Topçu Subayı İsmail Hakkı beyler.
Elçi Hoca Töre’yle birlikte yola düşen bu Osmanlı savaş timini taşıyan gemi, Süveyş Kanalı’ndan geçerek Hint Okyanusu’na açılmış ve Hindistan’ın Bombay şehrinde karaya çıkmıştır. Heyet, İngilizlerin çıkarttığı bin bir zorluk ve eziyeti güç bela atlattıktan sonra Kaşgar’a varmış ve Müslümanların sevgi gösterileri ve gözyaşları arasında şehre girmiştir. Yakup Han’ın 100 pare top atışıyla selamladığı Osmanlı yardım heyeti, bu gelişiyle Orta Asya İslam alemine adeta yeni bir hayat aşılamıştır. Doğu Türkistan’a gönderilen Türk bayrağı, Kaşgar semalarında dalgalanmakta, hutbe Osmanlı padişahı adına okutulmakta ve basılan paralarda Osmanlı hâkimiyeti açıkça belirtilmektedir.
Çin’de Nizam-ı Cedid askeri
Osmanlı subaylarının Kaşgarlı gönüllülerden oluşturdukları askerî birliklerin eğitimi ise ayrı bir fasıldır. Yüzbaşı Ali Kâzım’ın askerlikle ilişkisi olmayan kimselerden bir topçu taburu teşkil ettiğini, bu taburun “İstanbul askeri” gibi eğitimli hale getirildiğini, ayrıca 3 bin neferden ibaret bir alay kurarak bunlara “Nizam-ı Cedid askeri” adını verdiğini, raporundan öğreniyoruz. Doğu Türkistan’daki bağımsızlık mücadelesinin dönüm noktalarından birindeyizdir ve bu mücadeleye Osmanlı subayları da katılmışlardır. Nizami savaşı öğretirler, taktik verirler, top-tüfek kullanma ve mermi imal etme tekniklerini askerlerine aşılarlar.
Ve, işin acısı, günün birinde esir düşerler Çinlilerin eline. Zindana atılırlar. Ayaklarından zincire vurulurlar, sırtlarında kamçılar şaklar, tırnaklarına demirden iğneler saplanır. İşkence faslı tam 33 gün geceli gündüzlü sürer. Nihayet tam başları kılıçla gövdelerinden ayrılacağı sırada Çinlilere sığınmış bir Doğu Türkistanlı vali sayesinde kurtulup İstanbul’a, görevlerinin başına dönerler. Çin Müslümanlarına Osmanlı yardımlarının bu kadarla kaldığını düşünüyorsanız yine yanılıyorsunuz. Koskoca bir Abdülhamid faslı vardır ki, sadece üzerinde Türk bayrağı dalgalanan Pekin Hamidiye Üniversitesi’nin Çinli Müslümanların gözyaşlarıyla açılması hadisesi bile başlı başına bir rüyanın gerçekleşmesi demektir. Başımızı öne eğdirmeyenlerin önünde eğilsin başlarımız.
.
Macaristan’da Macarca bilen Osmanlı hocaları
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Macaristan’da Macarca bilen Osmanlı hocaları
Bu gidişle Macar tarihçiler kurtaracak Osmanlı’nın haysiyetini. Neden mi bu cümleyi sarf ettim burada? Çünkü efendim, Osmanlı tarihine kendi tarihlerinin şerefli bir sayfası olarak bakmayı çoğumuzdan önce öğrendiler de ondan.
Zaten Sandor Takats gibi dürüst ve ehil tarihçiler 1920’lerden itibaren Osmanlı idaresinin Macaristan’daki idare tarzının ifade ve icra ettiği çok seslilik ve çok renklilik üzerinde ısrarla duruyor ve bu dönemin, tarihlerindeki parlak sayfalardan biri olduğunu vurguluyorlardı. Takats’ın verdiği çarpıcı bilgiler arasında, Macaristan’da görev yapmış olan Osmanlı din adamlarının, özellikle de Kadı’ların, görevlerine başlamadan önce Macarca öğrendikleri ve Osmanlı mahkemelerinde gerektikçe Macarcanın kullanıldığı da vardı. Gerçekten de ister istemez şaşırıyor insan. Macarca bilen bir kadı? Olacak şey mi bu? Ama olur, çünkü bu, Osmanlı Devleti’dir! Havsalamızın almadığı ne kadar çok şey onun sınırları içerisine sığmıştır da bu mu sığmayacaktır?
Macaristan’ın yetiştirdiği değerli Osmanlı tarihçilerinden birisi de Budapeşte Üniversitesi Tarih Bölümü’nde Osmanlı tarihi okutan Gabor Agoston’dur. Agoston, yazdığı “Budin’de Osmanlı medreseleri ve müderrisleri” başlıklı makalede bize Osmanlı âleminin Macaristan pencerelerinden birisini aralıyor. Agoston’a göre, Osmanlı Avrupası’nın diğer şehirlerinde olduğu gibi Budin’de de çeşitli eğitim kurumları bulunuyordu. Bu eğitim kurumları arasında camiler ve tekkeler de vardı; ama Osmanlıların Avrupa topraklarına ektiği en önemli kurumlar, medreselerdi.
Macar şehirlerinde yanar mahyalar!
Macaristan topraklarında kaç medrese açıldı ve bunlar ne kadar süreyle faal kaldı? Bunları bugün tam olarak bilemiyoruz. Mesela Evliya Çelebi, 1660’lı yıllar itibarıyla Macaristan’da 77 medresenin bulunduğunu bildirir. Her ne kadar biraz abartılı gibi dursa da, Evliya Çelebi’nin rakamlarını bizim gibi bir kalemde geçmeyen Agoston, onun bilgilerini kontrolden geçirir ve Osmanlı hakimiyetindeki 32 şehir, kale ve kasaba hesaba katılacak olursa, bu 77 medresenin varlığını gerçeğe yakın kabul edebiliriz, sonucuna varır.
Macaristan topraklarında 1660’larda tam 77 medrese. Orta Avrupa sınırında bir ülkede yüzlerce müderrisin, yani din adamının yaşadığını buradan çıkarmak zor olmasa gerek. Bursa’da, Edirne’de, İstanbul’da gördüğümüz o medrese binalarının Avrupa topraklarını süslediğini, o odalarda hocaların ve öğrencilerin yatıp kalktıklarını, kazanlar kaynattıklarını, kandiller uyandırdıklarını, Kur’an tilavet ettiklerini, şehirlerin burçlarına ezan seslerinin kırık camlar gibi çarpıp medrese avlularına, hatta Peç’in meşhur Mevlevihanesi’nin tavanına döküldüğünü düşünmek bile yeterince hüzünlendiriyor insanı. Tabii, Macaristan’da Osmanlı medreseleri denilince ilk akla gelen, Sokollu Mustafa Paşa’nın Budin’deki ünlü medresesi oluyor. Kimdir bu Mustafa Paşa? Tarihlerimizden tanıdığımız Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa’nın amca oğlu olan Mustafa Paşa, tam 12 yıl süren Budin Beylerbeyiliği görevinde gönlünü kaptırdığı bu şehri birçok mimari eserle donatmış. Bu eserler arasında Mimar Sinan’a yaptırdığı medresenin ayrı bir yeri vardır. Görgü şahitlerinin ifadelerine göre, taştan yapılmış olan bu medresenin kubbeleri, diğer Osmanlı medreseleri gibi kurşunla kaplıdır. Onu son gören gözler, Kont Marsigli’ninkiler olmuştur. Bu medresede, klasik İslami ilimlerden kelam, fıkıh ve hadisin yanı sıra bizim “müspet ilimler” dediğimiz ilimler de okutulmaktaydı. Marsigli’nin kendi gözleriyle görüp kitabına kaydettiği ders kitapları arasında belagat (retorik), müzik, astronomi, mimarlık ve coğrafyaya ait kitaplar da yer alıyordu burada. Ayrıca tıp biliminin klasik metinleri de kitaplıktaki yerini almıştı Kont’umuz oraya gitmeden. Bunların arasında Bergamalı Galen’in kitabının Budin’de yapılmış bir tercümesi bile mevcuttu.
Agoston, yalnız bilgi vermeyi değil, şaşırtmayı da seviyor olmalı ki, bize İbn Sina’nın “Kanun” adlı, Avrupa dillerine de tercüme edilen meşhur kitabının, yalnız İstanbul medreselerinde değil, Balkanlardaki orta dereceli okullarda bile okutulduğunu söylüyor. Budin Müftüsü’nün kitapları arasında dikkat çeken eserlerden birisi de, İbn Baytar’ın “el-Mugni” adlı hastalıkları tasnif ettiği kitabıdır ve Arapçadan Türkçeye, Budin Beylerbeyi Hüseyin Paşa’nın emriyle çevrilmiştir. Böylece bir medrese kitaplığında bu tıp klasiklerinin ne aradığı gibi bir bilmecenin içine sürüklenmiş oluyoruz Agoston’la birlikte. Yoksa Budin’deki Sokollu Mustafa Paşa Medresesi’nde bir tıp fakültesinin kalıntılarına doğru mu ilerliyoruz?
Peşte ile birlikte bugünkü Budapeşte’nin çekirdeğini oluşturan Budin’deki bu medresede din adamlarını (müderrisleri), imparatorluğun diğer bölgelerinde görev yapanlar için tamamıyla meçhul mahalli örf ve âdetlerin cari olduğu Macar kanunlarını da öğrenme imkanını bulmuşlardır müderrislerimiz. Bunun içindir ki, diyor Agoston, Osmanlı Devleti ile Macar Kralları arasındaki siyasi münasebetlerde, barış görüşmelerinde Macaristan’da görev yapan Kadı ve Müftülerin bilgi ve tecrübelerinden yararlanılmıştır. Mesela Budin Müftüsü İsa Efendi, 1625 ve 1627 tarihlerindeki barış görüşmelerinde Osmanlı heyetine başkanlık bile yapmıştır.
Aslen Boşnak olan İsa Efendi Avusturya elçilerini alıp İstanbul’a gelmiş, Eyüp, Bursa ve İstanbul kadılığı yaptıktan sonra Anadolu ve Rumeli kazaskerliğine kadar yükselmiştir.
Bu, işin medrese kısmı. Tekkeler ve tasavvuf bahsi ise ayrı bir yazıyı hakedecek zenginliklerle dolu. Gül Baba en bilineni. Tarihçi Peçevi’nin memleketi olan Peçuy şehrindeki mevlevihâne bile başlı başına bir damgadır Avrupa’nın hafızasında. Mevlana’nın en batıdaki akıncısı olan Peçuy Mevlevihânesi’nde haftada iki defa semâ edildiği, Macar asıllı Arifi Ahmet Dede’nin İstanbul’da devam eden ve susan semâı, daha da hoş olanı, Hâfız’ın, Sâdi’nin, Hayyam’ın, Nizâmî’nin ve İbn Arabî’nin sesinin serhat boylarında bir buçuk asır boyunca çınlamış olması.
Gül Baba, gülme cehaletimize…
.
Barbaros Fransa’da namaz kılarken…
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Barbaros Fransa’da namaz kılarken…
Düşlerimizin kıyısı, komplekslerimizin ebesi Avrupa. Bize ait olan her değerin, yüce sunağında kurban edildiği diyar.
Korku nesnesi, saygı nesnesi. Tarihimizin ve tarihlerimizin yegâne efendisi. “Biz yerimizde sayarken Avrupa şimşek hızıyla ilerlemiş” sözleri, nicedir gırtlağımızda yanık izleri bırakarak dökülüyor dudaklarımızdan. Ve kafamızda bir denklem müsveddesi: Avrupa ile Osmanlı (biz) ateşle barut gibi yan yana olamamışız; olamayız da. Asıl Cumhuriyet’le birlikte Avrupa’dan koptuğumuzu neden telaffuz edemiyor dersiniz dillerimiz? Tam da bir sözde “Avrupalılaşma” söylemiyle Avrupa’dan kopartıldığımızı neden dürüstçe itiraf edemiyoruz kendi kendimize? Çok mu acı geliyor yoksa?
Oysa Osmanlı realitesi, eğer Bizans “Avrupalı” kabul edilecekse -ki bence Hıristiyan’dı ama Avrupalı değildi- daha başlangıcından itibaren Avrupa ile temas halindeydi. Mesela Fatih Sultan Mehmed, İstanbul kuşatmasını idare ederken, yanında gezdirdiği İtalyan hocalar kendisine papaların, Norman krallarının tarihini okumuşlardı. Abdülaziz’in vals bestelediği, II. Abdülhamid’in Victor Hugo hayranı olduğunu söylemek yeterli aslında. Peki besteleri Londra sokaklarında yankılanan bir padişah mı daha Avrupalıdır, yoksa “Avrupa, Avrupa, duy sesimizi” diye bağıran tribünlerin efendileri mi? Acaba Avrupa’ya ‘sesini’ hangisi daha çok duyurmuştur? Osmanlı toplumunun neredeyse yarısı bizzat Avrupa topraklarında yaşıyordu. Osmanlı dünyasının kendisini Avrupa’ya kapatması, topraklarına ve teb’asına küsmekten başka bir anlama gelmezdi ki!
Lozan Antlaşması ve ardından yapılan kültür, dil ve tarih devrimleriyle yalnız Avrupa ile değil, Asya Türklüğü ve Müslümanlığı ile de bağlarımızı kopartmış olduk. Osmanlı güneşinden geriye, içimizde kaç gramlık ışık kaldığını anlamak için 1870’lerde Abdülaziz’in Çin’de Yakup Bey başkanlığındaki bağımsızlık hareketine top ve tüfek yardımı yaptığını bilmekte büyük fayda vardır.
Beyinlerimizdeki deli gömlekleri
Onun için diyorum ki, Cemil Meriç’in üzerimize giydirildiğini söylediği “Deli Gömleği”nden bir an önce kurtulmaya bakalım. Bu gömlek, hem itibarımızı cümle alemin gözünde yerle bir ediyor, hem de bir zamanlar iç içe olduğumuz Avrupa’yı alabildiğine uzaklaştırıyor bizden. İkisi de zehirliyor beyin hücrelerimizi çünkü.
1867’de Sultan Abdülaziz, Fransa’nın Toulon limanına çıktığı zaman halk, bu göz kamaştıran kişiliği görmek için yollara dökülmüş, bir “Türk” görmenin keyfini yaşamak için çırpınmıştı. Abdülaziz’den tam 324 yıl önce Toulon limanına, bu defa neredeyse 150 gemilik dev bir Osmanlı filosu yanaşıyordu. Mürettebat ve levent toplamı 30 bini bulan ve yürüyen bir şehri andıran Osmanlı donanması, 20 Temmuz 1543’te önce Marsilya limanına ulaşmış ve şehirdekileri top ateşiyle selamlamıştı. Türk gemileri yardımlarına geldiği için sevince gark olan Fransızlar, Osmanlı Kaptan-ı Deryası’nı görülmemiş törenlerle karşılamışlardı. Barbaros, şehrin ileri gelenlerinin verdiği ziyafette baş köşeye konulan bir tahta oturtulmuştu ve herkesin nazarları, bu efsane denizciye odaklanmıştı.
Sonra Nice şehrine geçildi. Şehir, Fransızların o zamanki baş belası Şarlken’in kuvvetlerinin elindeydi ve zaten Barbaros, Fransa Kralı I. François tarafından Nice’i kurtarması için davet edilmişti. Kış yaklaşmıştı. Mecburen ertesi bahar harekâta devam edilecekti. Lakin İstanbul’a gidip dönmek daha da masraflı bir işti. Barbaros, Fransa ile ek bir anlaşma yaparak ihtiyaçlarının karşılanması ve leventlerin maaşlarının verilmesi şartıyla kışı Fransa’da geçirmeye karar verdi. Toulon limanı, kışlamak için en uygun yerdi. Ama nasıl? Barbaros karşılaştığı her aksilikte burnundan soluyordu. Bu nasıl işti? Güya kendilerini yardıma çağırmış olan Fransızlar savaşa bile doğru dürüst hazırlanmamışlardı. Ne böyle muazzam bir orduyu besleyebilecek erzak toplamışlardı, ne de yeterli para tahsis etmişlerdi. O zamanlar bir şehri dolduracak kadar kalabalık sayılan bu kadar asker nerede yatıp kalkacak, nerede yiyip içecekti? Barbaros’un adamları ile Fransız makamları arasındaki tartışmalar tatsızlıklara yol açıyordu. Hatta yeniçeriler, bu işe kendilerini bulaştıran Fransız Sefiri Polin’i öldürmeyi bile planlamışlardı. Nihayet evler boşaltıldı ve askerler yerleştirildi.
Boşalttıkları ahaliyi Müslümanlarla temas kurmasınlar diye (Müslüman olacaklarından korkuyorlardı çünkü) ücra köylere yerleştirmişlerdi. Toulon şehri, kısa bir zamanda eni konu bir Müslüman şehrine dönmüştü. Kadılar göz açıp kapayıncaya kadar mahkemelerini kurmuşlardı; müftüler din hizmetleri veriyordu; gemilerde bulunan tüccarlar da hazır gelmişken bir şeyler alıp satmanın derdine düşmüşlerdi. Dağ gibi leventlerinin aç kalmasına tahammül edemeyen Barbaros, sonunda bir Fransız tüccardan borç almak zorunda kaldı.
Bütün çağdaş Fransız kaynakları, “Türk mahallesi”ndeki düzen ve disiplinden söz ediyor, idarecilikteki başarılarını ve âdil davranışlarını övüyorlardı. Bu arada subaylar ve idareciler birbirlerine hediye vermekle meşguldü. Barbaros, Fransız komutan Orsini’ye, üzerine 12 Osmanlı padişahının resmedildiği abanoz ve fildişinden bir kutu hediye etmişti. Fransızların mukabil hediyesi ise bir yerküre üzerine yerleştirilmiş saat olmuştu.
Nisan 1544’te Osmanlı donanması bu tatsız seferden, en azından Güney Fransa’nın işgaline engel olmayı başarmış olarak geri dönüyordu. Tabii Fransız Büyükelçisi Montluc’ün şu unutulmaz cümlelerini Avrupa topraklarına serperek: “Türklerin herhangi bir kimseyi incittiklerine dair şikâyet olmamıştır. Nazik davranmışlardır. İaşeleri için aldıkları her şeyi, karşılığında para vererek almışlardır.”
O günleri yaşayan Toulonlular, Türklerin gelişiyle birlikte namaz kılınmaya başlanan şehrin birden sükûnete büründüğünü ve “sancakbeyleriyle dolu ikinci bir İstanbul” haline geldiğini anlatmışlar birbirlerine yıllar yılı. Galiba bu anlatılanlar bir tek bizim beynimizdeki surları aşıp girememiştir içeriye.
.
Amerika’yı bir Müslüman komutan keşfetmişti
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Amerika’yı bir Müslüman komutan keşfetmişti
1492, tarihin karnına sokulan bir bıçak. Henüz bir babayiğit el tarafından geri çekilmediği için de kan, vücudun içinde kokuşuyor. Bu iç kanama yüzünden gözlerimize kızıl bir perde inmiş. Aynı yıl, iki bıçak birden sokulur insanlığın gövdesine.
Birinci bıçak, Amerika kıtasında tam bir soykırıma yol açacak olan (‘kızılderili’ nüfusu 30’da bire düşecektir bu kanlı süreç sonunda) ve Kolomb’un başını çektiği Doğu’ya yolculukta girer. İkinci bıçak ise, gariptir, yine İspanya’da çekilir ve sonunda muhteşem Endülüs’ün son kalesi olan düşer; yüzbinlerce Müslüman ve Musevi’ye yol görünmüştür: Ya kalıp din değiştirecekler ya da o diyardan gideceklerdir. Üçüncü ihtimali en iyi bilenler, şüphesiz Kolomb’un Santa Maria, Nina ve Pinta adlarını taşıyan gemileri kıyılarına yanaştığı sırada şen şâtır yaşamakta olan Amerikalı yerlilerdir. Kolomb’un seyir defterine, Amerika’nın yerli halkı için “Bunlar kötülük nedir bilmeyen insanlar” diye bir not düşülmüş. Çarpıcı gerçekten de. Oysa 50 yıl sonra, 1542’de Güney Amerika’da yapılan katliamları kaleme alan Batholome dè Las Casas, İspanyolları kastederek, “Bu vahşi hayvanların yaptığı bunca iğrenç, korkunç, kanlı eylemi yazmaktan yorgun düştük” diye içi yanarak noktalayacaktır defterini.
1492 bıçaklarının bir ucu İspanya’da, öbür ucu ise Amerika’da kanıyor. Beyinlerimiz de ondan payına düşeni almakta gecikmiş sayılmaz. İşte “Kolomb olayı”, tarihe nasıl Avrupa-merkezli olarak baktığımızın çarpıcı bir göstergesi olarak karşımızda. Dünyayı keşfedenlerin Avrupalılar olduğu ve ancak Avrupalıların dünyayı keşfedebilecekleri yolundaki sahte kanaatin karşısına bir alternatif konulmadığı sürece de bu yalanlar dizisi, hafızamızı kanatmaya devam edecek. “Batı’nın yükselişi” üzerine düzülen bunca destandan sonra birisi kalkıp da Batı’nın aslında gerek Çin, gerekse İslam medeniyetlerinin omuzları üzerinde yükseldiğini, top, tüfek, kâğıt ve matbaa gibi birçok “Batılı” buluşun aslının Çin’de ortaya çıktığını ve oradan İtalyan tüccarlar kanalıyla Avrupa’ya intikal ettiğini iddia etse, Kopernik’in dünyanın döndüğü teorisinin arkasında Tusi’nin, Galile’nin hareket kanunları arkasında ise İbn Bacce’nin bulunduğunu ‘bilimsel olarak’ kanıtlasa buna biz bile istemeye istemeye inanmaz mıyız? Neden peki? Çünkü bir buluşun ancak Batı tarafından tescillenirse gerçekten “buluş” olacağına inandırılmışız da ondan. Mesela Kristof Kolomb’un Amerika’yı ilk değil, SON keşfeden adam olduğu ve bu yüzden de Avrupa’nın o dönemdeki geriliğini şahane bir şekilde ortaya koyduğunu söyleyen birisi, kaç adım yürüyebilir dersiniz üniversitelerimizin koridorlarında? Hele birinin Amerika’nın Kolomb’dan tam 71 yıl önce Çinliler tarafından, bu defa nihai olarak keşfedildiğini, haritalarının çıkartıldığını, yerleşimler kurulduğunu, Asya ile Amerika arasında hayvan ve bitki değiş-tokuşları yapıldığını söylemesi, aforoz edilmesi için fazlasıyla yeterlidir. Edward Said burada yanılıyor: Oryantalizm, eğer yerli işbirlikçiler olmasaydı bu kadar etkili olabilir miydi? Tek taraflı bir oyun, bir yerden sonra oynayan için de sıkıcı gelmeye başlamaz mı? Hepimiz bir yerde Kolomb’un teknelerindeki tayfalar değil miyiz?
Yıl 1421, Çin, Moğolların elinden yeni kurtarılmıştır ve İmparator Zu Di, Çin’in boşalan ufuklarını yeni bir rüzgârla şişirme uğraşındadır. Bir hedef koyar yöneticilerin önüne: Çin’i dünyanın Süpergücü haline getirmek. O yılın 2 Şubat’ında tam 28 ülkeden devlet başkanları ve elçiler Pekin’de Zu Di’nin muhteşem sarayında toplanmış, günlerce şenlikleri izlemiş, yemiş içmişti. Çin İmparatorluğu’nun dört bir yanında büyük bir inşaat faaliyeti göze çarpıyordu. Yalnız saraylar yapılmıyordu. Tersaneler, silah imalathaneleri, marangozhaneler tam kapasite çalışıyor, Çin’i Kubilay Han’ın gerçekleştiremediği büyük hedefe hazırlıyorlardı. Neydi bu hedef? Okyanuslara açılmak ve Çin’in büyüklüğünü dünyanın bilinen ve bilinmeyen bölgelerine göstermek. Şenlikler bitmiş, katılanlar Çin’in -tıpkı bugün olduğu gibi- harıl harıl dünya hakimiyetine hazırlandığına kendi gözleriyle şahit olmuşlardı. Onları İmparator’un muazzam filosu bırakacaktı memleketlerine. Donanma, Deniz Kuvvetleri Komutanı Zeng Ho’nun komutasında demir aldı ve açıldı Okyanus’a. Filipinler, Hindistan, Madagaskar derken, Zeng Ho Afrika kıyılarından geri dönmüş ama diğer gemiler, Vasco de Gama’nın ilk kez geçtiğini bildiğimiz Ümit Burnu’nu ondan çok önce dolaşarak Orta Amerika’ya ulaşmışlardı. Ardından sonradan adı New York olan limana uğramışlar ve kuzeye yönelerek Grönland adasına çıkmışlar, Kuzey Buz Denizi’nden dolaşarak tekrar Çin’e dönmüşlerdi. Bu arada donanmanın bir parçası da Güney Amerika’ya ulaşmış, Falkland adalarına, ardından da güya ilk defa o geçtiği için adı Macellan Boğazı olan geçidi aşmış ve Pasifik Okyanusu’na çıkarak Çin’e dönmüşlerdi. Macellan Boğazı’nda ikiye ayrılan filonun bir kanadı ise Güney Kutbu’na yakın seyrederek geri dönerken Avustralya ve Yeni Zelanda’yı da keşfetmişti. Zeng Ho’nun donanmasındaki gemilerin boyutları da o çağa göre korkutucuydu. Kolomb’un kaptan gemisi bile azami 100 ton yük alabilirken, Zeng Ho’nun dev gemilerinin yükleri 3.000 tona kadar çıkabiliyordu. Vasco de Gama’nın gemilerinde sadece 170 kişi varken, 1421’de başlayan ve 1424’te biten bu destanî yolculukta Çin gemilerinde 28 bine yakın insan seyretmişti. Gelelim Zeng Ho’nun kişiliğine. Ailesinin 8. yüzyılda ilk Arap fetihleriyle Çin’e yerleştiği bilinen Zeng Ho’nun Çinli olmadığı halde Deniz Kuvvetleri’nin başına geçirilmiş olması, iyi eğitilmiş ve tecrübeli bir yönetici aileden geldiğini gösteriyor. Kendisi Müslüman’dı ve görevi boyunca Müslüman kaldı. Hacca gitti, hatta görevden alındıktan sonra Çin’de bir cami yaptırdığı ve Müslümanlara yardım ettiği de biliniyor. Asıl ismi Mo Ho iken, Çin Sarayı’nda isim değiştirmişti. (Çince “Ma” ismi, Muhammed, Mustafa, Murad gibi isimlerin, “Ho” ise Hüseyin’in yerine kullanılır Müslümanlar tarafından. Böylece asıl isminin Muhammed Hüseyin olduğunu anlıyoruz Kristof Kolomb’dan 70 yıl önce yalnız Amerika’yı da değil, dünyayı keşfe çıkan denizcilerin başındaki otoritenin.)
Muhammed Hüseyin veya Zeng Ho. Hangi ismi verirseniz verin, artık bir şey açık: Hem Amerika’nın kesin keşif tarihini 70 yıl kadar önceye çekmek hem de Kolomb’un çocuklarının kan gölüne çevirdiği Amerika kıtasını ondan çok önce keşfedenlerin başında bir Müslüman’ın bulunduğunu ve Çinli denizcilerin, keşfettikleri halklarla dostane ilişkiler kurduklarını öğrenmek ve öğretmek durumundayız.
Yani 1492’nin iki bıçağını da battıkları yerlerden çıkarmak zorundayız: Kolomb bıçağını ve Endülüs bıçağını. Ameliyat olabilmek için yapılması gereken ilk işlem bu çünkü.
.
Kolomb, Amerika’ya Kudüs’ü fethetmek için gitmişti
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Kolomb, Amerika’ya Kudüs’ü fethetmek için gitmişti
İsa’nın doğumundan bu yana insan ırkı için bu kadar mânâ dolu bir gece olmamıştı. Kristof Kolomb’un 12 Ekim 1492’de İspanyol sahillerinden üç gemiyle Atlas Okyanusu’na açılışını bu kelimelerle kutsuyor 20. yüzyılın deniz tarihçilerinden Samuel Eliot Morison. Kolomb, hep batıya giderek Hindistan’a ve Marko Polo’dan okuduğu Kubilay Han’ın Çin’ine varabileceğini düşünüyordu. Nitekim ölüm döşeğinde bile Amerika’yı keşfettiğine ikna olmamıştı; çünkü “Amerika” diye bir kıtanın varlığını bilmiyordu. Yazdığı notlarda hep Hintlilerden söz edişi bundandı. İngilizcede “Hintli” (Indian) teriminin Kızılderililer için kullanılmasının sebebi de budur.
Kolomb’un batıya giderek doğuya ulaşabileceği umudu gerçek olmuştur olmasına ama bu seferini sadece içinden altınlar akan nehirlere ulaşmak için yaptığına inanmak, Kolomb’u basit bir haydut kılığına sokmak olurdu. Oysa o, bu altın nehirlerini, sadece cebini koynunu doldurmak için istemiyordu. Aynı zamanda, Seyir Defteri’nin 26 Aralık 1492 Çarşamba tarihini attığı sayfasına kendi elyazısıyla yazdığı gibi, “Hindistan”dan getireceği altınların ‘Kutsal Topraklar’ın, yani Kudüs’ün Hıristiyanlarca yeniden fethini finanse etmek için kullanılacağını tasarlıyordu. İspanya Kralı’na, “Siz yüce Efendimiz için giriştim bu yolculuğa” diye yazıyordu Kolomb, “kazancımın tümü Kudüs’ün fethi için kullanılacaktı.”
Şimdiye kadar Avrupa yazdı dünya tarihini. Kendisine göre; kendisi için; ve çarpıttığı bu tarihleri gerek sömürgecilik, gerekse Oryantalizm kanalından Batılı olmayan halklara öğretti. Hepimiz, kendimizi bu mercekleri bozuk aynalarda seyrettik ve Avrupa’nın yalanlarını pek bir bilgiçlenerek anlattık çocuklarımıza. Batı akılcıdır, bilimseldir, gelişmiştir, dünyayı keşfetmiş ve bir mucizeyi andıran modern çağımızın temellerini atmıştır Rönesans’tan itibaren. Oysa Doğu (yani ‘biz’) akıldışı dürtülerle hareket eder, mistiktir, içine kapanmıştır, dünyayı tanımak dahi istememiş, donuklaşıp taşlaşmıştır. Ta ki, Avrupa gelip de onu ölümsüz kılacak öpücüğüyle kutsayana kadar. Buna da Batılılaşma veya Modernleşme diyoruz bildiğiniz gibi.
Açıktır ki, bu tarih, Avrupa merkezli olarak kurgulanmıştır ve beyinlerimize empoze edilmiştir. Amacı da şudur: Ekonomik geriliğe ve toplumsal pıhtılaşmaya mahkûm olan Doğu’nun anahtarları Avrupalıların aydınlık zihinleri ve girişimciliğinde yatmaktadır. Batı haricinde bir çözüm yoktu ve olamaz!
Buna şimdilerde “Avrupa-merkezcilik” deniliyor ve giderek daha şiddetli hücumlara uğruyor. Dünya tarihi yeni baştan yazılıyor. Amerika’nın Kolomb tarafından keşfedilmediğini, tam tersine işgal ve icad edildiği yazılıyor mesela. Hindistan tarihi de, Çin tarihi de, Latin Amerika tarihi de “Avrupa-merkezci olmayan” bir gözle yeniden kaleme alınıyor, üzerindeki asırlık sömürgeci toz toprak silkeleniyor, adeta arkeolojik kalıntılar gibi bir bir sürgün veriyor şaşırtıcı belge ve bilgiler. Tarihler ayağa kalkıyor. (Bu köşede bazı satırlarını yansıtmaya çalıştığımız yeni Osmanlı tarihi de dirilen tarihler cümlesindendir işte.) Kolomb’un kutsandığı Amerika’nın keşif tarihi de, aynı “Avrupa-merkezci” yalanlardan birisi. Gün geçmiyor ki, Kolomb’a yönelik bir hücuma kalkmasın tarihçiler. Özellikle de onun Avrupa’nın gelişip kalkınmasındaki rolünün abartıldığı yorumlar tepe taklak ediliyor birer birer. İşte Kolomb’dan tam 71 yıl önce Çin’den yola çıkan dev donanmanın hep batıya giderek Yeni Zelanda, Avustralya, Afrika ve Amerika’yı, hatta Grönland’ı keşfettiği muazzam seferin hikâyesi de bu dirilişin işaret taşlarından birisi olarak karşımıza çıkıyor.
Unutturulmuş ve yutturulmuş bir tarih
Osmanlı tarihi bağlamında sık sık dile getirdiğim bir hakikatin dünya tarihçilerince de doğrulanmış olması gösteriyor ki, ‘Modern Batı’ dediğimiz organizasyon ve medeniyet, nesi varsa hemen tamamını Doğu’ya, özellikle de İslamiyet’e ve Çin’e borçludur (dolayısıyla da Hind’e). Nasıl Antik Yunan medeniyetinin bir mucize olmayıp aslında Afrika kökenli bir medeniyetin, Fenikelilerin varisi olduğu gerçeği Martin Bernal tarafından tarihin mezarlığından İsrafil’in borusunu andıran gürbüz bir sesle uyandırıldıysa, modern Avrupa için de bunun yapılması gerekiyordu.
Nitekim John Hobson’un Cambridge’den 2004’te çıkan kitabı ‘Batı Medeniyetinin Doğulu Kökleri’, tam da bunu yapıyor ve gözümüzü Avrupa-merkezli olarak yazılmış tarihten uzaklaştırarak, aslında 19. yüzyıla kadar geri kalmış olan medeniyetin Avrupa medeniyeti olduğunu haykırıyor her satırında! (Bizim tarihçilerimiz de Osmanlı’nın 16. yüzyıldan itibaren çökmüş, bitmiş bir devlet, medeniyet ve toplum olduğunu söylemiyorlar mı, insan ne diyeceğini şaşırıyor. Ölüyü gömmek için bu ne acele efendiler?) Sanırım düşünme mekanizmamız şöyle işliyor: Biz bir şey beceremeyiz zaten. Avrupa’dan ithal ettiğimiz şeylerle bir süre idare etmişiz, sonra da yan gelip yatmışız. Adamlara baksanıza: Rönesans, Reform, Aydınlanma, gırla gitmiş. İlerleme derseniz onlarda, bilim, edebiyat, sanat derseniz onlarda. Oysa biz… Böyle bakılınca tarihe, elbette Mikelanj’ın yanında Mimar Sinan ancak bir çırak olarak kalacak; elbette Kâtip Çelebi’nin orijinalliğinin önüne kapkalın perdeler çekilecek; ve elbette 1703 Edirne İsyanı, toplumsal devrimler tarihine zinhar adım atamayacak ve Fransız Devrimi’nin pabucunu dama attıramayacaktır. Ve aynı sebepledir ki, Çinli Deniz Kuvvetleri Komutanı Müslüman Zeng Ho’nun adamlarının 1421’de Amerika’yı keşfetmiş oldukları, hatta oralarda koloniler kurdukları, Asya’dan birçok hediyeyi (porselen mesela) yanlarında götürdükleri ve oralardan tütün dahil birçok ürünü Asya’ya önce Çinlilerin getirdikleri, nihayet gittikleri yerlerin haritalarını çıkarttıkları gerçeği, kulaklarımıza inanılmaz gelecek ve yine bildiğimiz okumaya devam edeceğiz.
Oysa Çin tarihi ve medeniyeti bilinmeden Avrupa tarihinin de, hatta Osmanlı tarihinin de tam olarak anlaşılamayacağını öğrenmemiz gerekiyor artık. Çin İmparatoru Zu Di, Timurlenk ve Yıldırım Bayezid bir tarafta, Zeng Ho, Timur’un oğlu Şahruh ve Piri Reis öbür tarafta, aralarındaki derin bağları ortaya dökecek usta elleri bekliyor. Tarih, 21. yüzyılın şafağında Hacı Zeng Ho’nun, Kolomb’unkinden 5 misli büyük gemilerle çıktığı bu olağanüstü seferin unutturulmuş hikâyesini hecelemeye başlamakta, yüzündeki peçelerden birini daha açmaktadır.
Nasipse, haftaya…
.
1421: Çin’in Amerika’yı keşfettiği yıl
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
1421: Çin’in Amerika’yı keşfettiği yıl
Yer Bangkok Havaalanı. Masaj salonlarından elektronik eşya satılan marketlere kadar birçok mağazanın önünden hızla kayan gözlerim, ufacık bir kitapçı vitrinine mıhlanıp kalıyor. Bir mıknatısın cazibesine kapılmış demir tozu gibi ilerliyorum kitapçının önüne. O, evet, gelmeden önce defterime koyu bir kalemle kaydettiğim kitap, kırmızı kapağıyla gülümsüyor bana. Elime alıyor, okşuyorum. Bu bir vuslat sahnesi ama mutlu sonu biraz geciken bir vuslat.
Bir sahaf dostum, “Yeni kitabı çıkınca, eski kitabı bulunca alacaksın” demişti ya, o sırada havaalanında her şeyin pahalı satılacağına dair eski bir sabit fikrime kurban verdim kitabı. Hem nasıl olsa birazdan Tayvan’a uçacak ve orada çok daha ucuza alabilecektim. Sevgili yol arkadaşım İbrahim Özdemir de uyardı ve o tarihî sözünü (“Almayıp da pişman olacağına alıp da pişman ol”) söylediği halde parmaklarıma saçlarını dolamaya uğraşan sevgili kitabımı usulca yerine bıraktım. Sen misin bırakan? Meğer kitabın küsmesi yanında, kadınların küsmesi hiç kalırmış. Tayvan’a doğru yola çıktık ama kitap zihnimden çıkmak bilmiyor. Bulutların arasından göz kırpan o, arada bir uyuyup uyandığımda şekerlemelerim arasına bir sis gibi sızan o, hosteslerin tepsilerinde önüme sürekli servis yapılan o. Taipei’ye iner inmez ilk işim kendimi İngilizce kitap satan bir dükkâna atmak ve burada bulunacağına emin olduğum kitabıma kavuşmak, kavuşmak ne kelime, sıkı sıkıya sarılıp bir daha sadakatsizlik yapmayacağıma yemin billah etmek isteği kabarıyor içimde.
Kitapların intikamı pek feci olurmuş meğer. Taipei’de altın yüzlü çocuklar karşılıyor bizi. İbrahim, Yavuz, Atilla… Hoş beşten sonra kendilerine yönelttiğim ilk soru, kanayan yaramla ilgili oluyor tabiatıyla. ‘Abi’ diyorlar, ‘kesin vardır burada. Hem burada öyle büyük İngilizce kitap satan yerler var ki, Avrupa’da, Amerika’da bile benzerleri zor bulunur.’ Bu garantiden sonra geceyi huzurlu geçiriyorum.
Ertesi günü toplantıdan sonra “Page One” adlı bu dev kitapçıya gidince resmen dudağım uçukluyor. Bir mahalleyi andıran bu kitapçı dükkânında yok yok. Çince, Tayvanca, İngilizce, Fransızca, Almanca kitaplar ayrı ayrı sokaklarda oturuyorlar. Cepheden huruç harekâtına girişmeden önce görevliye soruyorum, ‘Gavin Menzies’in “1421: The Year China Discovered the World” (1421: Çin’in Dünyayı Keşfettiği Yıl) adlı kitabı var mı?’ Bulunacağından o kadar eminiz ki, görevlinin yüzümüze tuhaf bir ifadeyle baktığını bile neden sonra fark ediyoruz. Görevli, biraz şaşkınlıktan olacak, çekik gözlerini iyice büzen bir tebessümle söylediği, ‘Çok ilginç, bu kitabın son kalan nüshasını iki saat önce bir beyefendi gelip satın aldı’ sözleri takırtıyla düşüyor aramıza. Hepimiz olanca hayret nidalarımızı fora ettikten sonra iyice merak ediyoruz. Bizden iki saat önce gelip de Bangkok’ta geri bıraktığım kitabı alan bu meçhul şahıs kimdi?
İş inada biniyor ama olsun, azmin elinden ne kurtulmuş!
Yavuz Bey, ‘Merak etmeyin’ diyor, ‘ondan da büyük bir kitabevi var Taipei’de, hem de 24 saat açık.’ 24 saat açık? Eczane mi bu? Gülümsüyorlar hayretimize. Ertesi akşam da adı “Esslitt” olan bu kitabevi zincirinin en büyük halkasına gidiyoruz. Saat, gecenin 10’u. Hafta içi ve iğne atsanız yere düşmüyor. Özellikle kitap alacak parası olmayan öğrenciler, yayılmışlar zemine ve saatlerce okuyorlar oturdukları yerde. Bir Allah’ın kulu da kalkıp ‘Yahu kardeşim, eskittin şu kitabı, bırak artık’ demiyor.
Derken Yavuz Bey yüzü aydınlanmış bir vaziyette geliyor yanımıza; kitabı bulmuş. Ama ufak bir ironinin gizlendiğini anlıyoruz bu gülümsemenin ardına. Meğer bulduğu, kitabın Çince çevirisiymiş! İngilizcesini sorduğumuz görevlinin cevabı yine aynı oluyor: ‘Üzgünüz. Bugün öğleden sonra bir müşteri gelip son nüshayı satın almış.’ ‘Peki, deponuzda filan yok mudur?’ diye soruyoruz hırsla. Bilgisayar tuşundan kalkan baş, kitabın en erken 2 ayda gelebileceğini söylüyor. Biz kitapçıdan ayrılırken saat gecenin 11’iydi ve içerisi sessiz bir kalabalığın bir ayindeymişçesine kitaplar üzerindeki soluksuz gezisi devam ediyordu.
Nasıl olur? Her iki kitapçıda son nüsha kalacak ve biz gitmeden birkaç saat önce her ikisi de satılacak. Havsalamız almıyordu ama kitap benden intikam almaya devam ediyordu. Bu arada arkadaşların aklına fakiri teselli edecek bir fikir geliyor. ‘Buralarda bir Çinli tarihçi var, bu işleri gayet iyi bilir. Bari sizi Peng Bey’le tanıştıralım da, o size kitap hakkında bilgi versin’ diyorlar. Çaresiz, razı oluyorum bu amortiye.
Peng Kuang-Kai, güleryüzlü, yardımsever, bilgi dolu bir Çinli uzman. Tayvan’da oturuyormuş. Hasbihalden sonra giriyoruz malum konuya. Bu olayın aslında Çinli tarihçiler tarafından evvel eski bilindiğini söylüyor bize Peng. Yani bütün dünya, Amerika’yı Kristof Kolomb’un keşfettiğini papağan gibi tekrarlarken, Çinli tarihçiler dünyaya kıs kıs gülüyor ama cehaletlerini yüzlerine vurmuyorlarmış. ‘Varsın öyle bilsinler. Hakikat nasılsa bir gün ortaya dökülür’ diyorlarmış. Derken, Gavin Menzies adlı Çin doğumlu ama İngiliz Bahriyesi’nden emekli bir araştırmacı çıkıp da kitabı 2 yıl önce İngilizce yayınlayınca, Avrupa ve Amerika’daki uzmanlarda şafak atmış. Kolomb’dan hem de 70 yıl önce Çin Deniz Kuvvetleri Komutanı Zheng Ho (kendisinin Müslüman olması ise ayrı bir ilginçlik katıyor hikâyeye), yaptırdığı yüzlerce gemilik bir filoya ‘İleri!’ emrini vermiş: “Ufkun ardındaki ve yeryüzünün sonundaki ülkelerin hepsi size tabi oluncaya, ne kadar uzak olurlarsa olsunlar batıdaki ülkelerin en batısına, kuzeydeki ülkelerin en kuzeyine kadar gidin.’
Peng’in verdiği bilgiler bir parça da olsa rahatlatıyor beni. Doğru iz üzerinde olduğumu görüp şükrediyorum. Üstelik de gelecek yıl Çin’de Zeng Ho üzerine yapılacak bir uluslararası toplantıya davet ediliyorum Peng tarafından. Nihayet Bangkok havaalanında heyecanlı bir kovalamacadan sonra küstürdüğüm kitabımın göz kırptığını görüyorum. Alıp okşuyorum saçlarını uçakta. Bayram sabahı Yeşilköy Havaalanı’na indiğimizde kitabın konusunun mu yoksa onu kaybedip sonra buluşumun öyküsünün mü daha ilginç olduğuna karar veremiyorum. Tıpkı şimdi olduğu gibi. Bir hafta daha bekleyip bunca kovalamacadan sonra sizin için yapacağım değerlendirmeyi merak etme sırası sizde sevgili okur.
Görüyorsunuz, yazı dediğiniz şey öyle kolay yazılmıyor…
.
Don Kişot Müslüman mıydı?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Don Kişot Müslüman mıydı?
Juan Goytisolo gibi Don Kişot’un kurgusal zemininin Endülüs taşları ile döşendiğini söylüyor. Yani Endülüs’ün yitik cennetidir Cervantes’e bu romanı yazdıran saik. Mesela Don Kişot’un baş tarafında unutulmaz bir sahne vardır. Kahramanımız, şövalye romanları okuya okuya kafayı yemiştir. Bir tek bu sahne bile Don Kişot romanının Endülüs’ün imha tarihi bilinmeden anlaşılamayacağını ortaya koymaktadır.
Batı ve Doğu diye iki ayrı küre imal edilmiş zihnimizde. Bu kürelerin kenarları birbirine değdiğinde yangınlar çıkmakta ve bir arada duramamaktadır. Batı ve Doğu… Avrupa ve İslam… Son 150 yılımızın zihni mesaisini bu kavramların hapishanesine odun taşımakla geçirmedik mi? Oysa şimdilerde giderek daha net anlaşılıyor her iki kürenin aslında iç içe geçmiş olduğu ve bir zamanlar İslam Avrupa’yı etkilerken, modern çağlarda tersi olmuş ve bu defa İslam, Avrupa’dan derin etkiler almıştır. Avrupa’ya bilim ve tekniği, aydınlanma ve kültürü Müslümanlar getirdi (tabii Çin’i de unutmuyorum), şimdi de Avrupa, aldıklarını geliştirerek dünyaya dağıtıyor. Buraya kadar her şey iyi güzel. Lakin güzel ve iyi olmayan tarafı, Avrupa’nın hem kendi tarihinden, hem de “bizim” tarihimizden bu borcunu silmiş olmasıdır. Avrupa’nın merkezinde durduğu tarih kitaplarında, öylesine steril bir geçmiş imajı çizilmektedir ki, sanki Avrupa medeniyeti ta Eski Yunan’dan bu yana kesintisiz bir çizgi izlemiş ve bu çizgi hep “başarı” öyküleriyle yazılmıştır. Oysa başka birçok “kesinti” dışında, yalnız başına ortaçağ bile bu Avrupa merkezli tarih anlayışını yerle bir etmeye kadirdir.
Dikkat edilirse ortaçağ, iki çağın ortasında yer aldığı iddia edilen bir dönemi dile getirir. Hangisidir bu çağlar? İlkçağ (ağırlıklı olarak Yunan) medeniyeti ile modern çağ, yani iki “başarı” öyküsünün ortasındaki fetret devrine biz orta çağ diyoruz ve onu “karanlık çağ” diye adlandırıyoruz. Şimdilerde bu nitelendirme de ağır hücumlara uğramakta ve karanlıktan ziyade “karartılmış” bir çağdan söz edilebileceği ve eğer bir karanlık varsa, bunun Avrupa tarihinde, Roma’yı yıkan kuzeyli “barbar” kavimlerin eseri olduğu iddiası, giderek daha çok seslendirilmektedir.
Ya Endülüs?
Endülüs İslam tarihi ve medeniyeti de karartılan kısmın içerisine giriyor işte. Avrupa’da üstelik ABD’nin üç katı uzunlukta bir geçmişe demir atmış olan Endülüs, sanki olmaması gereken bir arıza, bir kaza gibi ele alınmıştır. Oysa Endülüs, İslam için olduğu kadar Avrupa ve dünya için de ölümsüz bir model sunmuş bulunmaktadır. Bu model, şimdilerde Avrupa’nın bize dayatmaya kalktığı çok-kültürlü bir arada yaşama modelidir; hoşgörü modelidir. Endülüs bu modeli bizzat uygulamış ve Avrupa’ya öğretmiştir. Öylesine derinden öğretmiştir ki, 19. yüzyılda New York City’nin Upper West Side’ında Alman Yahudileri tarafından inşa edilen Musevi sinagoglarına bakıldığında Endülüs’ten bir rüzgarın onlara değdiği görülebilir.
Evet New York caddelerinde bile esmiştir Endülüs rüzgarı; ama Türkiye’ye kapatılmış ve iğdiş edilmiş tarih bilincimize bu rüzgardan bir esintinin değmemesi için elden gelen yapılmıştır. Bugün hâlâ ayakta duran kral III. Ferdinand’ın Sevilla şehrindeki türbesinin Arapça, Latince, İbranice ve Kastilya İspanyolcası yazılı duvarlarına yahut Toledo’daki San Roman kilisesinin mihrabındaki Arapça yazılarına bakan ziyaretçiler Endülüs’ün bir “kaza” değil, Hıristiyanlar ve özellikle Yahudilerin de katılımıyla gerçekleşen bir hoşgörü modeli olduğunu anlayacaklardır. Nitekim ünlü edebiyat eleştirmeni Harold Bloom, “Mevcut kültürel çok kültürlülüğümüz olsa olsa Kurtuba ve Gırnata kültürünün bir karikatürü olabilir” derken unuttuğumuz bir hakikatin kapısını ustaca çalmaktaydı.
İbn Hazm ve Don Kişot
Yakınlarda çıkan bir kitap bize “Endülüs ziyneti”nin sırlarını ifşa ediyor olanca dürüstlüğü ile… Maria Rosa Menocal’ın “The Ornament of the World” adlı çalışması son derece öğretici ve aydınlatıcı. Yazar, ortaçağ İspanya’sında, Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudilerin nasıl bir hoşgörü kültürü geliştirdiklerini, Endülüs tarihinden levhalar halinde tutuşturuyor elimize.
Kitap Endülüs’ün kaybına dikilmiş bir anıt. Yazar, Endülüslü âlim, şair ve düşünür İbn Hazm’ın Endülüs’ten taşan coşkusunu yansıtıyor. Etrafına karşı, sert polemikleri ile tanınan İbn Hazm, 1064 yılında, yani 940 sene önce ölürken yapayalnız ve küskün bir şövalyenin halet-i ruhiyesi içindedir. Öfkelidir çevresindeki sıradanlıklara; tek başına mücadele etmiş ve yılmamıştır savaşmaktan. Kitabın yazarı Menocal’a göre bu figür bize okul yıllarından tanıdığımız bir adamı hatırlatmaktadır. Yel değirmenlere karşı korkusuzca savaşan Don Kişot’u. Gülümsediniz mi? Bence acele etmeyin çünkü yazarımız, bir başka açık yürekli bir İspanyol aydını. Juan Goytisolo gibi Don Kişot’un kurgusal zemininin Endülüs taşları ile döşendiğini söylüyor. Yani Endülüs’ün yitik cennetidir Cervantes’e bu romanı yazdıran saik. Mesela Don Kişot’un baş tarafında unutulmaz bir sahne vardır. Kahramanımız, şövalye romanları okuya okuya kafayı yemiştir. Bir tek bu sahne bile Don Kişot romanının Endülüs’ün imha tarihi bilinmeden anlaşılamayacağını ortaya koymaktadır. Zira İspanyollar yalnız Müslümanlara ve Yahudilere değil, aynı zamanda ve özellikle kitaplara da engizisyon zulmünü layık görmüşlerdir. Arapça kitaplar ya yakılmış yahut (o zamanlar kağıt kumaştan yapıldığı için) ana maddesine geri çevrilerek dokunmuş ve kilim haline getirilmiştir. Evet yanlış okumadınız, Arapça kitaplar eğer yakılmaktan kurtulacak kadar şansları olmuşsa birer kilim olarak satılmıştır Kurtuba sokaklarında. Zaten roman da bu yakarak temizleme işinden nasılsa kurtulmuş kitaplardan birinin artık unutulmuş Arapça yazısının deşifresi olarak sunulmamış mıdır?
Böylece modern romanın babası olan ‘Don Kişot’ bile İslam tarihinin içine çöreklenmektedir. Sınırlar kayganlaşmakta, küreler iç içe geçmekte ve tarih yeniden yazılmayı beklemektedir.
.
Bayrağımızı yırtan İngilizlere Osmanlı nasıl ders verdi?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bayrağımızı yırtan İngilizlere Osmanlı nasıl ders verdi?
1870 yılında 6 parça İngiliz gemisi Bahreyn adası açıklarında görünür. Amaç, Osmanlılara gözdağı vermek ve Bahreyn üzerinde hükümranlık tesis etmektir. Bu amaçla bazı şeyhler üzerinde baskı kurularak adadan kaçırtılır. Bu şeyhlerden birisi olan Nasır el-Mübarek’in evinde yapılan aramada, duvara asılı olarak bulunan Türk bayrağı, İngilizleri iyice hiddetlendirir ve bayrağımızı imha ederler. Lakin bu bayrağın dersi, Osmanlı Sadrazamı Âli Paşa ile Bağdat Valisi meşhur Midhat Paşa tarafından çok geçmeden verilecektir.
17 Aralık hülyasına dalmış olan kamuoyu, Mersin’deki bayrağımıza hakaret eylemini bile aradan kaç gün geçtikten sonra, ancak askerin kalk borusuyla fark edebildi. Bugün sizi, bayrağımızın uğradığı bir başka hakaret karşısında Osmanlı yönetiminin nasıl tepki gösterdiğine ilişkin gözlerden uzak kalmış bir örneğe götüreceğim. “Avrupa’nın hasta adamı” ilan edilen Osmanlı Devleti’nin Basra Körfezi’ne yayılma arzusundaki İngiliz emperyalizmine karşı giriştiği yeniden fetih harekâtıdır anlatacağım. Arabistan, Yemen, Kuveyt, Katar, Ahsa ve Bahreyn’de bu sözde Hasta Adam’ın gerektiğinde nasıl kontratağa kalkabileceğini cümle aleme gösteren bir askerî, askerî olduğu kadar da diplomatik ve siyasî başarıydı kazanılan. Böylece Osmanlı tarihlerinde “çöküş” tarihimizin karanlık sayfaları diye anlatılan bu dönemlerin içindeki hayatiyet ve direnci bir kere daha görecek ve dalgınlaşan bakışlarımıza çekidüzen vermemiz gerektiğini bir kere daha anlayacağımızı umuyorum.
Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinden itibaren Osmanlı stratejik haritasına yeni bir cephe daha katılmış oluyordu: Güneydoğu cephesi veya Ortadoğu cephesi. Suriye, Irak ve Arabistan yarımadası ile Yemen’in yanı sıra Mısır, 16. yüzyılla beraber Osmanlı dünyasına dahil ediliyor ve Kızıldeniz, Basra Körfezi ve Hint Okyanusu’nda hakimiyet şaşırtıcı denilecek kadar kısa bir sürede sağlanıyordu. O vakitler bu bölgelerdeki tek rakip, Portekizlilerdi. Sonradan Hollandalılar, Fransızlar ve nihayet İngilizler çıkagelecek ve bölgede Osmanlı Devleti’yle bilek güreşine tutuşacaklardı. Emperyalizmin en kıyıcı çağı olan 19. yüzyılda bile bu kıran kırana güreşin devam ettiğini görünce bu defa Avrupa kamuoyu yerine biz hayrete düşüyoruz.
Uzun hazırlıklardan sonra 1871’de başlayan ve 1873’e kadar süren Osmanlı “operasyonu”, Süveyş Kanalı’nın da açılmasıyla hareketlenen deniz trafiği sayesinde görülmemiş bir hızla gelişti ve bittiğinde, İngilizler Basra Körfezi’ndeki kale ve şehirlerde yeniden Osmanlı bayrağının dalgalanmaya başladığını gördüler. Hasta Adam diriliyor muydu yoksa?
Burada Osmanlı stratejisindeki derinliği okumak son derece önemli. Zira “köpük tarihçileri”nin anlamakta bir hayli zorluk çektikleri “Osmanlı devlet aklı”, o vakitler henüz Irak ve Suudi Arabistan’a nüfuz edememiş olan ve Bahreyn ile civarındaki bazı nüfuz bölgeleriyle yetinen İngilizlere karşı en iyi savunmanın hücumla verilebileceğini görmüş, yalnız görmekle kalmamış, Bağdat’ı Basra Körfezi’nin girişinden itibaren savunmanın gereğine inanmıştı. Bağdat Bağdat’tan değil, Katar’dan savunulacaktı. Körfez’in girişinde oluşturulacak bir savunma duvarı, İngiliz savaş gemilerinin, tıpkı Birinci Dünya Savaşı’nda ve Irak Operasyonu’nda olduğu gibi Fav yarımadasına asker çıkarmalarını önleyecek, en azından böyle bir ihtimali geciktirecekti.
1870 yılında 6 parça İngiliz gemisi Bahreyn adası açıklarında görünür. Amaç, Osmanlılara gözdağı vermek ve Bahreyn üzerinde hükümranlık tesis etmektir. Bu amaçla bazı şeyhler üzerinde baskı kurularak adadan kaçırtılır. Bu şeyhlerden birisi olan Nasır el-Mübarek’in evinde yapılan aramada, duvara asılı olarak bulunan Türk bayrağı, İngilizleri iyice hiddetlendirir ve bayrağımızı imha ederler. Lakin bu bayrağın dersi, Osmanlı Sadrazamı Âli Paşa ile Bağdat Valisi meşhur Midhat Paşa tarafından çok geçmeden verilecektir.
Midhat Paşa’nın İngiliz hakimiyetine karşı mücadele eden bazı şeyhlere, inadına bayrak dağıttırdığını görüyoruz. Nitekim Kuveyt’teki idare binaları ile gemilere Türk bayrağının çekilmesi, Osmanlı operasyonunun ayak seslerini haber vermekteydi. Katar’a Osmanlı komutanı Nafiz Paşa tarafından gönderilen 4 adet bayrak, resmi dairelere ve kaleye asıldığında yerli halkın gönlüne güven duygusu yayılmış olduğunu Midhat Paşa’nın kendisi anlatıyor raporunda. Aşiretlerin İngilizlere karşı Osmanlı bayrağını tercih ettiklerini gösteren en çarpıcı olay Katar’da gerçekleşmiş, Şeyh, kendilerinden vergi toplamak isteyen İngilizlere, gönderdeki Osmanlı bayrağını gösterip “Bu sancak buradayken başkasını tanımayız” diyerek onları yüzgeri etmişlerdi.
Böylece Aralık 1871’e geldiğimizde “mükemmel” bir Osmanlı taburunun deniz yoluyla Katar’a ayak bastığını ve bir ay bile geçmeden buranın Osmanlı yönetimine bağlanmış olduğunu görüyoruz. İngiliz kuvvetleri bundan rahatsızdır; rahatsızlıkları, bölgede bir geziye çıkan Midhat Paşa’yı 4 savaş gemisiyle takip etmelerinden de anlaşılabilir. Ancak Osmanlı yönetiminin bölgeyi sömürmeye değil, himayeye, dahası İngiliz emperyalizmini durdurmaya yönelik olması şuradan bellidir ki, eskiden alınan vergiler dışında halka hiçbir yeni vergi koymamış, hatta bazı yıllar bu vergileri bile ya borçlandırarak ertelemiş ya da affetmişti. Yeter ki, halk kendisinden memnun kalsın ve İngilizlerin tarafına meyletmesin. “Üzerinde güneş batmayan” İngiliz İmparatorluğu, Osmanlı yönetiminin tereyağından kıl çeker gibi bölgeye yerleşmesini ve halkla kucaklaşmasını seyretmekle yetinmişti. Osmanlı, bu operasyonuyla bölgedeki anahtar güç olduğunu bir kere daha ispatlamıştı.
Velhasıl Osmanlı Devleti, kararlı tutumu sayesinde hem yavaş yavaş elinden kaçmakta olan bölgeleri yeniden ele geçirmiş, hem de İngiliz emperyalizminin işini, 45 yıllığına uzatmış oluyordu. Unutmayalım ki, bu beğenmediğimiz “uzatmalar” sayesinde bayrağımıza sarılabiliyoruz bugün. Ve bayrağımızı yırtan İngilizlere, hiç beklemedikleri bir zamanda öyle bir ders vermiştik ki, nice Lawrence’ler yetiştirmeleri gerekti bu kilidi yeniden çözebilmek için.
.
Marx ve Engels “Vatan yahut Silistre”yi okudu mu?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Marx ve Engels “Vatan yahut Silistre”yi okudu mu?
Silistre’nin ne olduğunu, neresi olduğunu ve orada nasıl bir destan yazdığımızı bilmiyoruz. Üstelik bu destanı biz anlatırsak, adı hamasete çıkıyor ve bu yüzden Engels’in satırlarına ihtiyaç duyuyoruz. ‘Türkler kendi tarihlerini benden mi öğrenecek?’ demeyin. Biz kalelerinden sonra mazisi de bombalanmış bir milletiz. Silistre’nin adını yalnız Namık Kemal’in okul kitaplarına girdiği kadarıyla biliriz. Ya Marx? Avrupalı burnu büyük diplomatların Viyana’da kapalı kapılar ardındaki planlarını Türklerin Silistre’deki kahramanlıklarıyla paramparça ettiklerini söyleyen meşhur Marx değil miydi?
Silistre, okul yıllarımızdan itibaren kulaklarımızda pas yapmış bir kelime. ‘Yabancı’ bir çağrışım yapıyor üstelik. İyi de koskoca Namık Kemal, onu neden “vatan”ın yanı başına oturtmuş, neden Silistre’yi vatanla özdeş olarak sunmuştu? Onu Silistre’de bu derece etkileyen sır neydi? Aslında Namık Kemal neslinin Çanakkale’si, Silistre savunmasıydı, bizim Silistre’miz de Çanakkale’dir. Çanakkale nasıl kimliğimizin olmazsa olmaz bir parçasıysa, Namık Kemal nesli için de aynı vazifeyi Silistre yapmıştı. Velhasıl, Silistre savunmasıyla Çanakkale savunması arasında ancak şehitlerin bildiği bir tünel kazılıdır.
Günün birinde atlasın başına oturup Silistre’yi aradığımda bulmakta epeyce zorlandığımı hatırlıyorum. Sonunda parmağımı Köstence limanından batıya doğru kaydırdığımda, Bulgaristan’ın Romanya sınırında ve Tuna sahilinde bir şehir olduğunu görmüştüm onun. Hele gravürlere verdiği nazlı pozlar, bu “Müslüman” şehrin olanca görkemiyle göklere ser çeken minarelerini yarıştırıyor gibiydi. Lakin merak buyurmayın, o yüz ne kadar kazınırsa kazınsın ve biz ne kadar hafızamızdan öz şehrimiz Silistre’yi silmeye çalışırsak çalışalım, altından pırıltılı sayfalar fırlar önümüze. Tıpkı tarihlerimizden ismi silinmiş kahramanlarımızdan olan Musa Hulusi Paşa’nın başından geçenler gibi.
“Gazi nehir” Tuna üzerinde, “Gazi şehir” Silistre’deyiz. Takvime baktığımızda 15 Mayıs 1854’ü görüyoruz. Rus ordusu, savaş açtığını dahi ilan etmeden Osmanlıların Eflak ve Boğdan dedikleri Romanya ve Moldova’ya girmiş, Tuna’nın güneyine geçmek için kilit noktalardan olan Silistre’yi aşmak istiyordu. 80 bin kişilik Rus ordusu şehri kuşatmış, dev toplarıyla saldırıyordu. Sadrazam’ın ordusu Şumnu’daydı; ama bir başka cephede savaştığı için yardıma gelemeyeceğini bildirmiş, ‘Başınızın çaresine bakın’ mesajını göndermişti. Bütün dünya, yenilmez Rus ordusunun Silistre’yi 3 günde geçeceğini ve Edirne’ye kolayca ineceğini tahmin ediyordu.
Ancak Osmanlı’yı yeterince tanımayanlar tahminlerinde yanılmakta gecikmeyeceklerdi. İşin ilginç yanı, yanılanlar arasında, o zamanlar Amerika’da bir gazeteye günlük yazılar yazan iki arkadaş, komünizmin kurucuları Marx ve Engels de vardı. Nitekim Engels, Temmuz 1854’te “New-York Daily Tribune”e yazdığı bir makalede cihanı ele geçirmeyi hedefleyen Rus planlarını ne Fransızların, ne de İngilizlerin bozabildiğini, bu planın Türkler tarafından Silistre’de geri çevrildiğini yazmaktadır. Kainata hakim olmak isteyen Rusların şu “basit” Silistre kalesinin anahtarlarını dahi ele geçiremeyişlerinin onların planlarındaki kofluğu gösterdiği tespiti, yine Engels’e ait. Komünist Engels bakın Silistre’yi nasıl anlatıyor:
“Savaşın başından bu yana cereyan eden askerî olaylar arasında en önemlisi, kuşku yok ki, Silistre kuşatmasıdır… Biz kuşatmanın ileri aşamasında Türklerin Arap Tabyasını savunmaktan vazgeçmek zorunda kalabileceklerini düşünmüştük. Oysa Türkler bu hisarın savunmasını bırakmamışlardır… Mareşal Paskeviç, açıklanması imkânsız silahlı gösterilerinden birini daha yaptı, kaleye 31 tabur, 40 süvari bölüğü ve 144 sahra topçusuyla yeni ve büyük bir yoklama saldırısına girişti… Ancak saldırı, Türkler üzerinde hiçbir etki bırakmadı. Tam tersine Türkler, düşman üzerine 4 bin süvari çıkarttılar… ARAP TABYASININ HASAN PAŞA KOMUTASINDAKİ 4 TABURLA 500 BAŞIBOZUKTAN OLUŞAN SAVUNMA GÜÇLERİNİN TUTUMU, EN YÜKSEK ÖVGÜYE HAK KAZANMIŞ BULUNUYOR. SAVAŞ TARİHİNDE ARAP TABYASI GİBİ BİR DIŞ TABYANIN BÖYLESİNE DAYANDIĞI BİR BAŞKA OLAY BİLMİYORUZ.”
Biz de bilmiyoruz Bay Engels. Ama bizim bilmediğimiz yalnız dünya tarihinde böyle bir savunmanın olup olmadığı değil, Silistre’nin ne olduğunu, neresi olduğunu ve orada nasıl bir destan yazdığımızı da bilmiyoruz. Üstelik bu destanı biz anlatırsak, adı hamasete çıkıyor ve bu yüzden sizin satırlarınıza ihtiyaç duyuyoruz. ‘Türkler kendi tarihlerini benden mi öğrenecek?’ demeyin lütfen. Biz kalelerinden sonra mazisi de bombalanmış bir milletiz. Silistre’nin adını yalnız Namık Kemal’in okul kitaplarına girdiği kadarıyla biliriz, o kadar.
Ya Marx? Şu Avrupalı burnu büyük diplomatların Viyana’da kapalı kapılar ardındaki planlarını Türklerin Silistre’deki kahramanlıklarıyla paramparça ettiklerini söyleyen de, Silistre’nin “görkemli savunması”ndan bahseden de, Silistre’de “Beni bir tek Türkler yanılttı” itirafında bulunan da meşhur Marx değil miydi?
Duvarları toplarıyla yıkan Rusları, surun içine yeni bir sur yaparak durduran Musa Hulusi Paşa, 10 bin kişilik bu inanılmaz direnişçisiyle 80 bin mevcutlu mağrur Rus ordusunu önüne katarak kovalamış ve aslında Çarlığı çökerten düğmeye basmıştı. İngiliz ve Fransızlar ancak bu zaferden sonra Rusların “da” yenilebileceğine inandılar ve bizim yanımızda savaşa girmeyi kabul ettiler. Musa Hulusi Paşa’ya, kazandığı bu meydan savaşı üzerine bir askerin ulaşabileceği en üst rütbe olan Mareşal rütbesi verilmişti. Bunun öğrenince ne dediğini asla tahmin edemeyiz (Marx ve Engels asıl bunu duysalardı, dünyada benzersiz olan şeylerin Türkler arasında ne kadar sıradanlaştığını görür ve saygıları şahlanırdı.) “Şehitlik rütbesini tercih ederdim” sözleri dökülmüş Musa Hulusi Paşa’nın ağzından. Nitekim bu sözü söyledikten tam 3 gün sonra, Silistre’ye dönen Rus ordusunun yeni bir bombardımanı sırasında, sabah namazı için abdest alırken üzerine düşen bir top güllesiyle şehadet şerbetini içmişti.
Marx ve Engels’i kendisine hayran bırakan Musa Hulusi Paşa ve askerlerinin Çanakkale’ye yardıma geldiklerini görmemek için kör olmak lazım.
.
Osmanlı “metal fırtına”yı nasıl göğüslemişti?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı “metal fırtına”yı nasıl göğüslemişti?
Size ABD Bahriyesi’nin doğuşunu Osmanlılara borçlu olduğunu söylersem şaşırır mısınız bilmiyorum. Aslında bu köşenin müdavimleri için artık şaşırtıcı bir şey kalmamış olduğunu biliyorum; ama yine de söyleyeyim: Amerikan Deniz Kuvvetleri, 19. yüzyılın başlarında denizaşırı bir sefer için yeterli değildi, hele hele Akdeniz gibi pek az bildikleri bir bölgede operasyon yapmak için hiç değildi.
Libya’ya yapılacak bu operasyon, Amerikan Deniz Kuvvetleri’nin kendini göstereceği bir arena olacaktı. Nitekim Derne’ye yapılacak çıkarma harekâtı, Amerikan Bahriye Marşı’na kadar girmiştir. Yani? Yanisi şu ki, biz Derne’nin nerede olduğunu bilmeyiz belki ama bir Amerikan Bahriyelisi, onun ismini anmadan (!) güne başlamaz.
Bundan 204 yıl önceydi ve bağımsızlığını henüz kazanmış olan Amerika Birleşik Devletleri ya da arşiv kayıtlarımıza geçen adıyla “Memâlik-i Müctemia-i Amerika Devleti”nin başı, Osmanlı Devleti’nin himayesi altındaki Kuzey Afrika ülkeleriyle fena halde dertteydi. Cezayir, Tunus ve Trablusgarblı “resmi” korsanlar, Akdeniz’in dizginlerini kapitalist güçlere kaptırmamak için var güçleriyle mücadele veriyor, kendileriyle veya doğrudan Osmanlı Devleti’yle antlaşma yapmamış olan veya savaş halinde oldukları devletlerin gemilerini yakalayıp el koyuyor, fidye isteyerek karşı tarafı ekonomik olarak ve moralman çökertiyorlardı.
Bu şartlar altında başkanlık koltuğuna oturan Thomas Jefferson hedefini açıklamıştı: Berberîlere mangır yok, gerekirse donanmamıza milyon dolarlar harcayalım. “Amerikalı şahinler”in başkanı Jefferson, Akdeniz’deki en zayıf gördüğü Osmanlı “halkası”na, yani Trablusgarb’a müdahale emrini verdi. (Amerika’nın bu ilk ön-alıcı “terör” operasyonunu Kaddafi’nin ülkesinin eski sakinlerine karşı gerçekleştirmiş olması da yeterince ilginçtir.) Savaşmak isteyen taraf sadece Amerika değildi. Trablusgarb Beyi Yusuf Paşa, Amerika’dan George Washington’un ölümüne bedel olarak istediği 10 bin dolardan ses seda çıkmayınca öfkelenerek ülkedeki Amerikan temsilcisini yanına çağırdı, ona elini öptürdü ve ceza olarak yıllık haracın miktarını 225 bin dolara çıkardığını ilan etti. Ayrıca istediği mallardan 25 bin dolarlık bir miktarın da kendisine verilmesini istedi. Eğer bu isteği reddedilirse, savaş kaçınılmaz olacaktı. Yusuf Paşa, ne kadar kararlı olduğunu göstermek amacıyla askerlerine Amerikan konsolosunun gözü önünde gemisinin bayrak direğini kestirdi ki, bunun anlamı, savaştı.
Bu hakarete cevap vermek için 4 savaş gemisiyle Trablus sahiline giden Com. Dole, 1200 km uzunluğundaki bu sahili kontrol edemeyeceğini görünce savaşmaya cesaret edemeyerek ülkesine döndü. Donanma henüz hazır değildi ve bu güç gösterisinde ilk raundu Yusuf Paşa kazanmış gibi görünüyordu. Bir yıl sonra, Mayıs 1802’de bu defa 6 gemiyle Trablus limanı açıklarına demirledi Amerikan gemileri. Gözdağı vermek amacıyla bir Trablus gemisini batırıp sahili bombaladılar. O kadar. Çünkü Başkan kararlıydı ama Kongre, bir türlü Osmanlılara karşı bir savaş açmaya yanaşmıyordu. Zoraki de olsa anlaşma yoluyla işi çözme kararı verilmişti ve bu amaçla Amerikan gemileri Fas Sultanı’nın sarayını kuşattılar. Ondan istedikleri, düşmanlıktan vazgeçmesiydi. Topların sarayına çevrilmiş olduğunu gören Fas Sultanı tam teslim olacakken, imdadına Trablusgarb Beyi yetişti. Limanında demirlemiş bulunan Amerikalılara göre “talihsiz” Albay Bainbridge, Trablus’u kuşatayım derken kendisi kuşatılmış ve 307 adet subay ve eriyle birlikte Yusuf Paşa’nın eline esir düşmüş, böylece Amerika’nın Akdeniz üzerindeki planları bir kere daha altüst olmuştu. Komutan Edward Preble, Fas’taki kuşatmayı kaldırmak ve Bainbridge ile askerlerini kurtarmak için para toplamak derdine düşmüştü. Önce 50 bin dolar fidye ödemeyi teklif etti Yusuf Paşa’ya; kabul edilmedi. Ardından miktar 100 bin dolara çıkartıldı ama cevap yine ‘hayır’ oldu. Anlaşılan yaman mı yaman bir Karamanlıdır Yusuf Paşa ve oyunlarının sonu gelmemektedir. Bu defa Bainbridge’den zaptettiği Philadelphia adlı gemiyi yeniden donatıp Amerikan filosunun üzerine göndermeyi tasarlar. Düşmanı kendi gemisiyle vurmaktır amacı. Amerika, elindeki kuvvetlerle Berberi deniz savaşçılarıyla başa çıkamayacağını anlamıştır anlamasına ama “ilk hakiki deniz kahramanı” ilan ettiği Stephen Decatur’un hiç beklenmeyen bir oyunu sayesinde hamle üstünlüğünü ele geçirmeyi başarır.
Tarihler 15 Şubat 1804’ü gösterirken Decatur, zaptettiği bir Türk teknesine Arap süsü verdiği 74 gönüllüsünü yerleştirip gizlice yanaşır Trablus limanına. Adamları Philadelphia gemisine kanca atıp tırmanır ve gemiyi ele geçirip sağ salim Malta’ya kaçırırlar. Bu manevraları yapan 25 yaşındaki Decatur, ABD Deniz Kuvvetleri’nin en genç yaşta kaptanlığa yükselmiş deniz albayıdır ve bu unvanını Osmanlılara karşı yaptığı bu savaşta almıştır. Söylenenlere bakılırsa İngilizlerin ünlü amirali Nelson bu manevrayı duyunca, onu “çağın en cesur eylemi” ilan etmiştir.
Lakin Nelson’a rağmen bu, uzun bir mücadele olacaktır. Müslüman deniz akıncıları öyle hemen teslim olacak cinsten değildir; fırsatını buldukça bombardıman ederler Akdeniz’deki Amerikan gemilerini. Decatur da boş durmaz elbette. O da aynısını Trablus’a karşı yapar. Ama Yusuf Paşa’nın inadı inattır. Amerika’ya tek başına meydan okumaya devam eder ve esirleri değiş-tokuş etmeye yanaşmaz bir türlü. Nitekim limana yanaşan bir Amerikan “intihar gemisi”, Yusuf Paşa’nın açtığı ateş sonunda görevini yerine getiremeden infilak eder. Tarihler 3 Eylül 1804’ü göstermektedir ve Amerika’nın “metal fırtınası”na karşı Osmanlı direnişi bütün hızıyla devam etmektedir. Bundan 200 yıl önce çöktü çökecek denilen Osmanlı’nın sadece Trablus paşası bile Amerikan gemilerine göz açtırmamaktadır. Gerisini siz düşünün.
.
Amerika’nın yediği Osmanlı tokadı
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Amerika’nın yediği Osmanlı tokadı
Malum, Amerika bir İngiliz sömürgesiydi. Bağımsızlığa giden yol, 5 Mart 1770’te İngiliz askerlerinin Amerikan halkına karşı gerçekleştirdiği kanlı Boston katliamıyla genişledi ve 1775’te savaş patlak verdi; 1783’te imzalanan barış antlaşmasıyla da bağımsızlığına kavuşmuş oldu.
Osmanlı-Amerika ilişkileri de, tabiatıyla bu tarihten itibaren başlamış oluyordu. O devirde “korsanlar”, denizlerin görünmez hakimleriydi. Özellikle de otoritenin zayıfladığı sıralar denizleri korsanların cirit attığı arenalar haline getiriyordu. Kendi çöplüklerinde izinleri olmadan gemi yüzdürmek, kelimenin gerçek anlamıyla “kaşınmak” anlamına geliyordu. Tarih Batı-merkezli yazıldığı için korsanlık denildiği zaman yalnız Berberi korsanları anılır; ne İspanyol, ne de İngiliz korsanlarından söz edilir. Ancak korsanlık, savaşın tabii bir uzantısıydı o devirlerde ve Amerikan bağımsızlık savaşında Amerikalı korsanların İngiliz gemilerine verdiği zayiat, unutulacak cinsten değildi. Demek ki korsanlığı o dönemin bir deniz realitesi olarak düşünmekte fayda var.
İşte korsanlığı işine geldiği zaman tecviz eden aynı Amerika, yağlı limanlar bulmak amacıyla Akdeniz’e yanaşmaktadır. Ama Berberi korsanları, avuçlarının içi gibi bildikleri bu denizde yeni misafirlerine hoşgeldin demekte gecikmeyeceklerdir. Bu acemi gemiler, korsanların çelik pençelerine düşüverir birer birer. Mesela Müslüman korsanlar, 1783’te, “semiz ördek” diye dalga geçtikleri Amerikan gemilerinden yıllık 80 bin dolar haraç istemişler ve söke söke de almışlardı. 1787’de 100 kadar Amerikalı denizci, korsanların eline esir düşmüş ve ABD, onları kurtarmak için 40 bin dolar fidye, 25 bin dolar da haraç vermek zorunda kalmıştı. 1794’e gelince, durum daha da vahimleşmiş ve korsanlar tam 11 Amerikan gemisini ele geçirmişler, 119 kişilik mürettebatı da esir almışlardı. Hatta bu çekirdekten yetişme korsanlar Akdeniz’le de yetinmiyor, Atlas Okyanusu’na seferler düzenliyor, İrlanda’nın batı sahillerine kadar dehşet saçabiliyorlardı. Velhasıl, Akdeniz’in giriş ve çıkışı onlardan soruluyordu.
O sırada bağımsızlık savaşının barut ve kan kokuları henüz dimağlarından silinmemiş olan Amerikan başkanları, başlarının bu “ırak” diyarda daha fazla derde girmesini istemiyor, korsanların bütün isteklerine boyun eğiyorlardı. Nitekim 1795’te Amerikan Kongresi, tarihinin en ağır haracını onaylamış, nakit olarak yıllık 642.500 dolar, gerekli mühimmat ve 36 topa sahip bir adet de fırkateyni korsanlara vermeye razı olmuştu. İlaveten yine her yıl, 21.600 dolar değerinde deniz araç-gereci de korsanların ellerine teslim edilecekti. Buna karşılık Akdeniz, Amerikan gemilerinin huzur içinde seyrüseferine açılacaktı.
Tam duyamadım, “Pes birader! Bu bir hazine!” mi dediniz? Durun, dahası var. Amerikan gemilerinde seyahat edenler şu veya bu nedenle esir düşerlerse onlara da bir fiyat biçilmişti bu anlaşmada. ABD, Cezayir’e yolcular için kişi başına 4.000 dolar, kabin görevlileri için de 1.400 dolar ödeyecekti. Gerçi Amerikan makamları bu ücretleri fahiş bularak pazarlık yapıp indirim yaptırmışlardı; ama sonunda kaderlerine razı oldular. Anlaşma metni yalnız Türkçe yazılmış (burada belirtelim ki, ABD’nin bir yabancı ülke ile, yalnızca o ülkenin dilinde yaptığı tek anlaşma bu olmuştur), Cezayir’de imzalanmış ve 1796 Mart’ında Amerikan Senatosu tarafından onaylanmıştır. Kaynaklar, anlaşma sonucunda serbest bırakılan rehinelerin anlattığı acıklı esaret hikâyelerinden Amerikan halkının 11 Eylül’ü aratmayacak travmalar yaşadığını da nakletmeden geçmiyor. Ancak 1800 yılında cereyan eden bir olay, Amerika ile Osmanlı himayesindeki Berberiler arasındaki iplerin kopmasına yol açacaktır. Kaptan William Bainbridge, Cezayir’e Amerika’nın yıllık haracını ödemek için gelir. Limana Amerikan bayrağıyla giremeyeceği söylenir kendisine ve bayrak indirtilir, yerine Osmanlı bayrağı çekilir. Haraç, doğrudan Sultan’a ödenecektir. Bu yüzden kendisine eşlik eden Cezayir gemileriyle birlikte Kaptan İstanbul’a götürülüp padişahın huzuruna çıkartılır. Böylece İstanbul’a ilk resmi Amerikan yetkilisi, adımını atmış olur. Kaptan memleketine dönüşünde, bir daha Cezayir’e gitmeye tövbe etmiştir. Bu olayın ardından Amerika’nın o zamanki “şer üçgeni” belli olmuş gibidir: Cezayir, Trablus ve Derne (son ikisi bugün Libya sınırları içindedir).
Amerika’nın Cezayir’e verdiği tavizler, Trablus Paşası Yusuf’un gözünden kaçmayacaktır. O da yükseltir taleplerini. Mesela o sırada George Washington ölmüştür, yeni Başkan Adams’a bir devlet başkanı öldüğünde yerine geçen başkanın ödemesi gereken özel haraç hatırlatılır. Ne kadar mı? Yusuf Paşa, Washington’un ölümüne bir de değer biçmiştir: 10 bin dolar. Artık istenen haraçlar altından kalkılır gibi değildir. Düşünün ki, 1800 yılında yıllık haraç miktarı tam 2 milyon dolara ulaşmaktadır ve bu miktar, ABD’nin sadece 10 milyon dolar olan yıllık gelirinin beşte birine denktir. Gelin görün ki, yapılan bir seçimde “şahin” Jefferson başkan seçilmiştir; onun döneminde işler daha da çetrefilleşecek, Amerika, Osmanlı limanlarına çıkarma yapmaya kadar götürecektir işi. Bunu başarıp başaramadığı ise bu yazıya sığmayacak kadar uzun, upuzun bir hikâye.
Bir “metal fırtına”nın ayak sesleri duyulmakta, tarihin mermer tenine gömülmüş bir gölge daha doğrulmaktadır. Dostlar; yıkıldı, yıkılıyor denilen Osmanlı leventlerinin ABD filosuyla nasıl başımızı öne eğdirmeden savaştıklarını görmek için haftaya, yine bu sayfadayız…
.
Londra sokaklarında bir Osmanlı’nın acı izleri
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Londra sokaklarında bir Osmanlı’nın acı izleri
Geçen haftaki yazımda 17. yüzyılda esir düşen İngilizlerin Osmanlı idaresine dahil olduktan kısa bir süre sonra nasıl servet ü saman sahibi olduklarını bir İngiliz tarihçiden, Clive Ponting’den aktarışım boşuna değildi.
Irkına ve dinine bakılmaksızın, her insanın şeref ve haysiyetinin ayaklar altına alınmadan yaşayabileceği bir ortamı sunan Osmanlı’nın imajı, yine de “bozuk”tu İngiltere’de. Ona “barbar”, homoseksüel, sapkın gözüyle bakılıyordu. Amerika’daki Kızılderililer neyse, Müslümanlar da oydu İngilizlerin gözünde. Osmanlılar Akdeniz’in Kızılderilileriydi; ya da tersine, Kızılderililer Amerika’daki Osmanlılardı!
Size bugün İsmail Paşa adlı bir Osmanlı’nın İngiltere’deki acı dolu serüvenini anlatacağım. Böylece İstanbul’a esir düşen İngiliz ile İngiltere’ye sığınan Osmanlı’nın durumunu daha rahat mukayese etmek fırsatını bulacaksınız.
İsmail, 1735’te doğan bir İstanbul çocuğu. Günün birinde bindiği gemi İspanyol korsanlar tarafından ele geçirilmiş ve hapse tıkılmış. Paşamız öyle hapislerde çürüyecek adam mıdır? Nitekim bir yolunu bulup İspanyolların elinden kurtulur ve Lizbon’daki İngiliz konsolosunun evine sığınır. Tam üç yılını bu evde geçiren İsmail Paşa, konsolosun da yardımıyla İngiltere’ye kapağı atar. Ama asıl trajedi, sığındığı İngiltere’de başlayacaktır.
Londra’ya gittiğinde üzerinde hâlâ Türk giysileri vardır. Başındaki “türban”, dikkat nazarlarını üzerinde toplamaktadır. (“Türban”, İngilizcede “sarık” manasında kullanılır.) Sokaklarda bir türlü rahat yüzü görmez İsmail. Arabacılar, hamallar gibi “sıradan” insanlar dahi pos bıyıklarını çekiştirmekte, arkasından habersizce çelme takıp onu yere düşürmekte ve kahkahalarla gülmektedirler haline. Üzerine hücum edip nesi var nesi yoksa soyanların haddi hesabı yoktur. Londra sokaklarının kendisine göre olmadığını anlayan İsmail, soluğu köylerde alır. Yollarda geçer günleri; kimse evine almadığı için en pis yerlerde, mesela mezbahalarda, kan kokusu içinde, bağırsakların üzerinde uyumasına izin verilir sadece. Sonunda kiliselerden imdat ister. Bazı iyiliksever papazlar üç beş kuruş yardım toplarlar kendisine. Ancak kapısından kovulduğu, aşağılandığı kiliseler de yok değildir. İngilizce konuşamamaktadır ya, Fransızca ve İtalyanca bilmektedir. Lakin bu dilleri bileni İngiltere’de koydunsa bul. Neyse ki, bu dilleri bilen İskoçyalı bir dükle karşılaşır. Paşa’nın haline acıyan dük, Fransızca ve Latince olarak Hıristiyanlığı telkin eder ona. Bu telkin (ve muhtemelen bazı rahatlatıcı vaadler) sonucunda İsmail, Hıristiyanlığa ısınır, ardından da vaftiz edilmek istediğini söyler. Ama dük hazretleri ona acele etmemesini, sıkıntılara bir süre daha dayanmasını tavsiye eder. Dük’ün yanından ayrıldıktan sonra yolda Türk olduğu için kendisine kötü muamelede bulunulur.
Sonunda iyice idrak eder ki, İngiltere veya İskoçya’da Türk olmak, alay, işkence ve şiddete muhatap olmak demektir. Yalnızlık ve acı çekmek demektir. Sürekli aşağılanmak ve “öteki” diye itilip kakılmak demektir.
Bir yabancının, hele de bir Müslüman’ın İngiltere’de yaşamasının zorluğunu bütün hücrelerinde hissettiği sıralarda karşısına bir İngiliz kadını çıkar. Elizabeth adlı bu kadına âşık olur (ilginç olan husus şu ki, kadınla İspanyolca anlaşmaktadır, yani Paşa’nın bildiği Avrupa dillerinin sayısı üçe çıkmıştır ama o yine de bir “barbar”dır!). Evlenirler. Bir Müslüman’ın Hıristiyan bir kadınla kilisede nasıl olup da evlenebildiği, belli değil. Yalnız Edinburgh papazının kadını bu evlilikten caydırmak için çok dil döktüğünü biliyoruz. Elizabeth’i Türkiye’de kadınlara yapılan muameleleri anlatarak korkutmaya çalışır; ama sonuçta da nikâhlarını kıyar. İsmail Paşa, muhtemelen kendisini biraz rahatlamış hissetmektedir; ama İngiliz toplumuna karışmak, Osmanlı’daki kadar sorunsuz gerçekleşmeyecektir. Tekrar vaftiz olmak ister; ama bu defa da Norwich papazı İtalyanca, İspanyolca ve Fransızca bilen İsmail’in sadece İngilizce bilmeyişini gerekçe göstererek kendisini vaftiz etmez. Hiçbir İngiliz papaz sarıklı ve “İngilizce konuşmayan” bir Türk’ü Hıristiyan cemaatine dahil etmeye yanaşmaz.
Sonunda bir köyde şansını denemek ister. Papaz onu vaftiz etmeyi kabul eder; ama ilk şartı, sarığını çıkarmasıdır. Duaları, amentüyü ve on emiri İngilizce olarak öğrenmesi istenir ve kendisine Amerika’daki Kızılderililer için yazılmış bir ilmihal verilir. Ardından o pos bıyıklarıyla vaftiz olmayacağı söylenir; bir berber çağrılıp bıyıkları kestirilir. Sonra kılık kıyafet devriminden geçmesi gerekir. Görünüşü, ismi, giysileri ve inancı tamamen bir İngilize benzemelidir. James’tir yeni ismi. Papaz kendisine, “Bak İsmail” der, “şimdi bir İngiliz’e ve Hıristiyan’a benzedin işte.”
Hikâyenin mutlu sonla biteceğini sanıyorsan aldanıyorsun ey okur! Burası İngiltere’dir ve 18. yüzyılın sonlarıdır (yani şu meşhur Aydınlanma Çağı). Bıyıkları, sarığı, dini, ismi, cismi hepsi değişmiştir; ama o bir yabancıdır yine de. Din değiştirmesi de işe yaramamıştır; ne yeni bir işe girebilir, ne de evinde oturabilir gönül huzuruyla. Eşi Elizabeth ve hayatta kalan tek çocuğuyla birlikte İngiltere ve İskoçya’da o diyar senin, bu diyar benim dolaşıp kendi hikâyelerini anlatan kitapçığı satarak geçinmek zorunda kalırlar. Ne Hıristiyan olmak kurtarabilmiştir onu, ne de İngilizleşmek. O bir yabancıdır ve yabancı kalacaktır.
Sahi, ben bu hikâyeyi niye anlattım?…
.
Evet, Osmanlı’da rüşvet vardı!
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Evet, Osmanlı’da rüşvet vardı!
Başbakan’ın eşi Emine Erdoğan’a Moskova’da bir gerdanlık ile bir ipek halı hediye edilmesi, uzun zamandır muhalefet duygularını bastırmakta güçlük çeken basınımıza bir kanat çırpma fırsatı tanımış görünüyor.
Neyse, sonunda gerdanlık iade edildi, halı da Başbakanlık envanterine kaydedildi ve işte ortalık yeniden süt liman! Bu arada verilen hediyeyi “rüşvet” kapsamına sokarak eskiden rüşvetin elden verilmediği, saraya “at arabasıyla” yollandığı gibi tuhaf örnekler süsledi gazete sayfalarını. Rüşvetin Osmanlı idare mekanizmasındaki yerini ve anlamını bilmeyen okuru yanıltacağı endişesiyle bayramın son gününde köşemizi rüşvete bulaştırmak zorunda kaldım.
Hem Osmanlı ekonomisinin neden bozulduğunu izah sadedinde kaleme alınmış metinlerde “rüşvet”, önemli bir çöküş faktörü olarak zikredilmez mi? O zaman Osmanlı Devleti’nin bir din devleti olduğunu ve Şeriat’la yönetildiğini söylemek ne derecede mümkündür? Sürekli haram olan bir fiili işleyen insanlarca yönetilmiş bir devlet ne kadar İslam devleti sayılabilir? Ve sonuçta şu bıçak sırtı noktaya gelir dayanırız: Ya bu devletin İslamiyet’le herhangi bir alakası yoktu veya Osmanlılar, tarih kitaplarında karşılaştığımız “rüşvet”i, bizim bildiğimizden farklı anlıyorlardı.
Rüşvet, aslında Osmanlı bürokrasisinde meşru bir kazanç kapısıydı. Bir makama atanmak isteyen herkes, bir üstündeki makamı işgal eden şahsa onu memnun etmek için rüşvet verir ve hatta rüşvet karşılığında makamlar alınıp satılırdı. Mesela Sadrazam Padişah’a rüşvet verirdi, Reisülküttab ise Sadrazam’a vs.; bu zincir aşağıya doğru inerdi. Şaşırdınız, biliyorum; ama bunda Osmanlı mantığı açısından herhangi bir gariplik yoktu. Çünkü bir nevi ‘hava parası’ydı verilen. Zira II. Mahmud zamanına kadar devlet görevlilerine merkezi hazineden maaş ödenmezdi. Memurlar da, paşalar da dahil, geçimlerini kendilerine bağlanan tımar, dirlik veya haslardan sağlarlardı. Ve bu görevlere atanmak, özellikle 16. yüzyılın sonlarından itibaren verilecek cazip hediyelere veya bağışlara bağlanmıştı. Yani görevler çatır çatır satın alınırdı. Daha doğrusu, kim daha fazla hava parası öderse ona verilirdi. Bir tür ihaleye çıkardı yani. En yüksek parayı veren, ihaleyi kazanırdı.
Niyazi Berkes’le birlikte belirtelim ki, Osmanlı idare lugatinde sürekli yeni devlet mevkileri ihdas edilmesi ve makamların süreli ya da ömür boyu kaydıyla “satılması” uygulamasına “rüşvet” denilmekteydi. Nitekim vezirlerin sık sık azledilmesi de, patenti devlete ait olan bir makamın çeşitli kişilere birden veya kısa aralıklarla peş peşe satılması imkânını sağladığı için tercih edilen bir usuldü. (N. Berkes, Türkiye İktisat Tarihi, I, İst. 1972, s. 165-6.) Böylece hazine, yeni işbaşı yapan görevlilerin ödedikleri “rüşvetler” sayesinde yüklü ve peşin bir gelire sahip oluyor, ağırlaşan sefer masraflarını göğüslemek için önemli bir malî kazanç elde ediyordu.
İşte tarih kitaplarımızda “Rüşvet aldı yürüdü” ifadesini gördüğümüzde anlamamız gereken şey budur. Hatta “Osmanlı rüşvet yüzünden battı” diyenler bu gerçeği bilseler, hele bu uygulamanın Osmanlılara has olmadığını, üstelik 17. ve 18. yüzyılların en ileri(!) devletleri tarafından dahi kullanıldığını zahmet edip okusalar, onların gelişmesine hizmet eden bu usulün bizi neden batırdığını sorgulamak zahmetine katlanırlar mı dersiniz? Günümüzün gözde iktisat tarihçilerinden Niall Ferguson tam da bunu yapıyor; 1660’lar Fransa’sında tam 46 bin makamın devletçe satılmış olduğunu ve bunların hazineye toplam getirisinin 419 milyon Fransız lirası tuttuğunu söylüyor. Hatta 14. Louis’nin akıl hocaları arasında, bu usulü uygulamayan İngiliz Kralı’nın başının beladan kurtulmayacağına dair iddiaya girenler dahi olmuş vakt-i zamanında. (Gördüğünüz gibi, Osmanlı tarihini Avrupa’dan bağımsız ve habersizmiş gibi sunmak, cehaletin en büyüğü.)
Ama bu anlamdaki rüşveti (İngilizcede “fee” denilen ‘bahşiş’i) İslam’da haram olan teknik anlamdaki gizli “rüşvet”le karıştırmamak gerekir. Aksi halde Osmanlı bürokrasisinde, padişahlar da dahil rüşvete bulaşmamış kimseyi bulmakta epey zorlanırsınız. Zaten bu aleniyet düzeyinde rüşvetin herhangi bir “günah” içermesi mümkün müdür? Nitekim Baltacı Mehmed Paşa’nın ayağını kaydıranlardan Damad Ali Paşa, Sadrazamlığa geçince rüşvet söylentilerinden rahatsız olmuş, hatta “YENİÇERİ AĞALARININ GÖREVE YENİ ATANMASINDA SADRAZAMLARA VE SUBAYLARIN YENİÇERİ AĞALARINA VEREGELDİKLERİ, ÖTEDEN BERİ ALIŞILAGELMİŞ HEDİYELERİ BİLE YASAK ETMİŞ VE BU GELENEĞİ KALDIRMIŞTIR”. Tarihçi Mustafa Nuri Paşa’nın “alışılagelmiş hediyeleri” ifadesi bile meramımızı anlatmaya kâfidir sanıyorum. (Netayic ül-Vukuat: III-IV, Ank. 1992, s. 29.)
Evet, Osmanlı’da rüşvet vardı ama bu rüşvete ancak kayda geçmesi şartıyla izin veriliyordu. Eh, o zaman da bunun adı rüşvet mi olur yoksa başka bir şey mi, ona da siz karar verin.
.
Ah o Fatih’i yakan kutlu ateş, nerdesin?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Ah o Fatih’i yakan kutlu ateş, nerdesin?
Portekiz tahtında oturan Kral’ın kendisi değil de kardeşi olan Denizci Henry’nin silahla donanmış adamları, 8 Ağustos 1444’te Güney Afrika kıyılarını bir güzel yağmaladıktan sonra gemilerine doldurdukları ‘malları’yla (esirlerine böyle diyorlardı) geri dönüyorlardı. Denizci Henry’nin hayat hikâyesini yazma işini üstlenen çağdaşı Gomes Eannes de Azuzara, karanlık kıtanın balta girmemiş ormanlarına uzanan korkunç yağmanın ölümcül meyvelerini kalemiyle şöyle topluyordu:
“Zavallı esirler karaya çıkartıldıklarında görülmeye değer bir manzara oluşmuştu. Bazılarının renkleri nispeten açıktı, yakışıklıydılar ve vücutları gayet muntazamdı; bazıları biraz daha karaydı; diğerleri ise köstebekler gibi kapkaraydı. Fakat onlara bakarken merhametten titremeyecek kalp var mıdır! Birbirlerine bakıp bakıp ağlaşıyorlar, gözyaşlarıyla yıkanıyordu yüzleri. Gözlerini gökyüzüne dikip de Tabiat Baba’dan çığlık çığlığa yardım isteyeni mi ararsınız, yüzlerine elleriyle vuranı mı, yoksa kendilerini yerlere atıp debeleneni mi?
Fakat bir an geldi ki, bütün bunlar, açıklanan kararın yanında hiç kaldı. Çocuklar ebeveynlerinden ayrılacaktı, kardeşler ve eşler de birbirinden. Her biri kendi kaderini kendi başına yaşayacaktı. Yüreği dağlanmadan bu ayrılık sahnesini izlemek imkansızdı. Ayrı taraflara yığılan babalar ve oğullar, olanca kuvvetleriyle birbirlerine koşmaya çalışıyor, anneler bebeklerini kucaklayarak onları Portekizlilere vermemek için kendilerini yerden yere fırlatıyorlardı. Bu manzarayı izleyen kent halkının feryat ve figanları ise manzarayı daha da feci bir hale getiriyordu.
Prens Henry, güçlü kuvvetli bir at üstünde, etrafında maiyetiyle ortalıkta geziyor, kendisine getirilen ganimetleri gözde adamlarına bol keseden dağıtıyordu. Bu sırada kendi beşte birlik hissesine düşen 46 kişiyi oracıkta azad etti. Şurası aşikâr ki, onun asıl ganimeti, arzusunun yerine getirilmesinden ibaretti. Hakikatte, aksi halde ebediyen yitirilmiş olacak bu ruhların kurtuluşunu seyretmek tarife gelmez bir tatmin veriyordu kendisine.” (Aktaran: Frederick Turner, Beyond Geography: The Western Spirit against the Wilderness, Rutgers University Press, 1994, s. 120-121.)
Prens Henry, medeniyet ve inancı uğruna işliyordu bu cinayetleri. Bunun yanında, soygunculuk hiç kalırdı. Bir tek amacı vardı: Ruhları kurtarmak. Ve bu amacı gerçekleştirmek için de keşiflere çıkmak, yaban halkları bulmak, ‘ruhlarını kurtarmalarına yardımcı olmak’ gerekiyordu. İnanç da, teknik de, bilgi de bu uğurda kullanılmalıydı. Hiç göz kırpmadan kullanıldı da.
Öyle bir çağdı. Acımasız. Sert. Haşin. Zayıfı, zayıfları affetmeyen bir çağ. Yelkenleri şişiren rüzgâr, istila türküleri estiriyordu yerküre üzerinde. Moğol fırtınasının teri kıtaların sırtında henüz kurumuş, kurulu bütün düzenleri bir tırpan gibi biçen bu akıl almaz istila sırasında yeryüzüne bırakılan imparatorluk tohumları, yeni bir küreselleşme arabasının tekerleklerini olanca hızıyla döndürüyordu. Beş bin yıllık insanlık tarihi cephesinde bir bakıma ‘yeni bir şey’ yok gibiydi. Lakin eski dünyanın kalbinde, her şeyin temelinden sarsılacağını müjdeleyen bir çağın sabah ezanları okunuyordu.
Charles Dickens’ın dediği gibi, “Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü. Umutsuzluk çağıydı, umut çağıydı.” Çağların delirme vaktiydi. Moğolların başlattığı kaos orkestrasının şimdi hangi armoninin notalarına dokunacağı bilinmiyordu. Her şey olabilir, hiçbir şey olmayabilirdi. Olan, bitebilir; bitenler ayağa kalkabilirdi. Tohum düşmüştü bir yere ama kimse yerini bilmiyordu.
Gerçi bilen biliyordu. İşte Arabistan Yarımadası’ndan doğan güneş, Avrasya’nın çehresini geri dönülmez bir şekilde değiştirmişti; Moğol istilası sırasında doğudaki kolunu kaybetmiş olan İslam medeniyeti, rövanş olarak geleceğin giderek şişen karnına altın bir ok yollayacaktı. Bu okun ucuna iliştirilmiş olan kâğıtta, Kostantiniyye’nin muhakkak fethedileceği yazılıydı; ‘onu fetheden komutan da, onu fetheden asker de kendilerine güzellikten güzellik beğensinler’ deniliyordu. O mübarek ağızdan kelam, ‘satır’dan değil, ‘sadır’dan dökülürdü. Varlıklarını çatırdatan bir gürültüyle volkan gibi püskürürlerdi yeryüzüne. Bir kere püsküren lavların nereye düşeceği ve soğuduktan asırlar sonra hangi sinelerde yeniden uyandırılacakları hiç belli olmazdı.
Olmadı da nitekim…
Yeryüzü yağmacıları Portekiz ve İspanya’da kollarını sıvarken, Akdeniz’in doğu ucunda bir genç, müjdeye doğru koşuyordu. Tam da aynı tarihte, Ağustos 1444’te tahta çıkan Mehmed Çelebi, dünyanın ayarının bozulduğu bir çağı, yeniden hakikate ayarlamaya hazırlanıyordu. Diyaloğa kapanmış bir Avrupa’nın karşısına Doğu’nun da, Batı’nın da kendi kucağında birbirleriyle konuşacakları yeni bir bahçe kurmaya hazırlanıyordu. Homeros ile Molla Cami onun bahçesinde açıyor, Bellini ile Bursalı Şiblioğlu tasvir sanatında yarışıyor, Hocazade, 2 asır önce İspanya toprağına düşmüş İbn Rüşd’e felsefî cevaplar yetiştiriyordu. Semerkand Rasathanesi’nden uzanan Uluğ Bey’in eli, Kadızade-i Rumi’nin aritmetik bilimlerinde gördüğünü söylediği ateşten yanıyor (“Kardeşlerim! Ben bu riyazî ilimlerin vadilerinde bir ateş gördüm; niçin ondan bir haber getirmez, bir tutam almazsınız?”), Ali Kuşçu avucuna aldığı bu ateşle İstanbul’a doğru koşuyor, aynı ateşi çoktan yutmuş olan Fatih’in ve çağdaşlarının dimağını kavuruyordu.
Yeni bir çağın şafağıydı. Küreselleşme yeniden başlıyordu. Tohumlar topraktaydı. Kim önce davranırsa hasat onun olacaktı. Lafı uzatmayacağım: Fatih İstanbul’a girdiğinde Leonardo Da Vinci 1 yaşını doldurmuştu, öldüğünde ise Mikelanj 7, Kopernik 9 yaşındaydı. Fatih’in acelesi vardı. Zamanı fethetmek için çırpınması, bundandı.
Ah o ateş! Ne zaman düşeceksin yeniden içimize?
.
“Bu millet ölmeyecekse, bu Fatih dirilecektir”
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
“Bu millet ölmeyecekse, bu Fatih dirilecektir”
Fatih Sultan Mehmed, İtalya’dan İstanbul’a davet ettiği sanatçılardan ülkeleri hakkında istihbarat bilgileri de almaktaydı. Mesela Mateo di Pasti adlı sanatçı, Fatih’e bir mektup getirirken yakalanmış ve casusluk yapmakla yargılanmıştı. İşte bir Rönesans masalı…
Peri masalı gibi ama gerçek bir masal aslında bu. Masal oluşu şundan: Bizim beyinlerimiz öylesine dar ve karanlık bir mağara haline getirilmiş ki, bu dar ve karanlık mağaranın içerisine sığmıyor tarihimiz. Hele Fatih. Hiç…
Devam edelim mi biraz daha kafa göz yarmaya? Mesela İstanbul’a çağrılan Gentile Bellini (canım şu Fatih’in meşhur ve muhteşem tablosunu yapan İtalyan ressam), 10 ay kaldığı bu şehirde sultanla öylesine samimileşmişti ki, ara sıra onunla beraber gezmeye çıkar ve İstanbul sokaklarını beraberce arşınlarlardı. Mesela bir defasında bir mecnun yaklaşır ve padişahı yüzüne karşı övmeye başlar. Karşılığında da bir miktar ihsan ister. Ama Fatih para vermeye yanaşmaz; besbelli ki, hoşlanmamıştır adamın davranışından. Bellini sorar kendisine: Her insan övülmekten hoşlanır, neden para vermediniz adama? Fatih’in cevabı, onun kişiliğini bir ayna gibi yansıtacak nefasettedir: “Ben akıllı insanların beni övmesinden hoşlanırım; mecnunların değil.” (Politikacılarımıza müthiş bir ders gizli değil mi bu sözde?) Her neyse, işte bu Bellini’nin Fatih tarafından, samimiyetine binaen “Centile”nin kısaltması olarak “Janti” diye çağrıldığını yazıyor kaynaklar. Rönesans’ın büyük ressamı Bellini, Fatih’in “Janti”sidir, vesselam!
Size Jerry Brotton’dan söz etmiş miydim? Bu değerli İngiliz araştırmacısını bizim basınımız geçen yıl, yayınladığı bir belgeyle tanıdı. Brotton’un İngiliz arşivlerinden bulup çıkarttığı bu belgede 1588 yılında İngilizlerin İspanya’nın Yenilmez Armadası karşısında kazandıkları ilk zaferi, Cezayir’deki Osmanlı deniz kuvvetlerine borçlu olduğu yazılıydı. Yani İngilizlerin İspanya karşısında bellerini doğrultmaları bizim denizcilerimiz sayesinde gerçekleşmişti! (Bunlar neden bizde yazılıp çizilmez, anladınız kuşkusuz: Osmanlı’yı dünyaya kapalı bir kutu olarak kurgulayıp TC’nin bir benzerini -ama berbat bir benzerini- tarihin yaylalarına yaymak için. Aksi halde Osmanlı’nın ‘büyüklüğü’, ayağımızın altındaki halıyı çekip alabilirdi.) Brotton, Oxford Üniversitesi tarafından yayınlanan “The Renaissance Bazaar” adlı çarpıcı incelemesinde Rönesans’ın içerisindeki Osmanlı parmağını titizce deşifre ederek önümüze koyuyor bir şölen görkeminde. İşte kitaptan akla zarar bir alıntı. Siz karar verin bunu okuduktan sonra, kim Rönesans’ın tarafında, kim karşısında:
“Trabzonlu Yorgo (George) 1465 yılında Fatih’in yeni başkenti İstanbul’a vardı. Mehmed’in bilime düşkünlüğünü bilen Yorgo, klasik Yunan coğrafyacısı Batlamyus’un eserine bir sunuş yazıp onu sultana şu sözlerle ithaf etti: ‘Hayatımda bilge bir krala [Fatih’i kastediyor] hizmet etmekten ve en yüce meselelerde felsefe yapmaktan daha hayırlı bir şey olmadığını düşünerek.’ Yorgo, Aristo ile Eflatun’u karşılaştıran eserini de sultana takdim etti ve Fatih’e bir dizi mektup yazmak üzere Roma’ya döndü… Fakat Papa bu işlerden hiç mi hiç hoşlanmadı ve Yorgo’yu sultanla entelektüel flörtünden dolayı hapse attırdı.” Buyrun bakalım, Fatih mi daha ‘modern’, yoksa Papa cenapları mı?
Kılıcını kavramış çelik bilekli Fatih’i anlattığımız kadar, zarif avucunda kılıçlaşan bir kalem tutan Fatih’i de anlatmak, anlatmak ve anlatmak mecburiyetindeyiz artık. Asker Fatih, devlet adamı Fatih, stratej Fatih… Eyvallah ama aynı zamanda âlim Fatih, şair Fatih, sufi Fatih ve aydın Fatih’i de anlamak ve anlatmak gerekmez mi? Üstelik de bilgi çağında bizim Fatih’in bu yönüne olan ihtiyacımız daha fazla değil mi? Sadece kendimize değil, dünyaya da sunabileceğimiz bir model o. Halbuki soyuna ender rastlanan Fatih çapında bir öndere sahip olmak için varını yoğunu verebilecek nice ülke var yeryüzünde. Hem bunlar öyle üçüncü dünya ülkeleri değil; İngilizler ve Fransızlar için, Almanlar ve Amerikalılar için de bu böyle. Portekizlilerin elinde kralın biraderi Denizci Henry adlı Prens var Allah’tan da, ikide bir aydın yönetici diye onu önümüze sürerler. Ruslar Deli Petro ve II. Katerina’ya “Büyük” deyip yere göğe sığdıramıyorlar. Neden? Aydınlanmalarını başlattığı için. Keza Fransızlar Napolyon’u, defalarca yenilse bile modern Fransa’nın, hatta Avrupa’nın kurucusu saymakta bir beis görmezler.
Bunlar elbette Fatih’le benzer tarafları olan hükümdarlar. Lakin Fatih yine de çok farklı, yine de bir yığın kavranamayan yüzlere sahip, sabırla keşfedilmeyi bekliyor. Bunun için diyorum ki, Fatih’i fethetmemiz gerekiyor. Fatih’i fethetmek, yani yüzündeki perdeleri açmak, onun sır yumağı dünyasına seferler düzenlemek, içinde bulunduğumuz çağda acil bir ihtiyaç olarak kendisini dayatıyor. Fatih sırlarıyla gitmişti malum. O gün bugündür bu sırları çözemedik. Bekliyoruz onları çözecek bir Fatih’i. Özlemle.
Geçtiğimiz çarşamba günü kendisini Maraş’ta rahmetle andığımız bir başka sır yumağı Necip Fazıl, “O manayı bul da bul / İlle İstanbul’da bul” derken bizlere bu sırrın adreslerinden birisini işaret etmiş bulunuyordu. Yine bir levha yapılacak güzellikteki o nefis yazısında Fatih’in ölmediğini, sadece sandukasının içine daha büyük fetihler için dersini çalışmaya girdiğini söylemesi, onun bu defaki fethinin “mefkûrevî bir fetih” olacağının altını altın kalemlerle çizmesi, su kadar ihtiyacımız olan bir teşhisti. Yazısını noktaladığı sözleriyse üzerine söz söylenemeyecek kadar vecizdir:
“Bu millet ölmeyecekse, bu Fatih dirilecektir.”
.
Fatih’in kardeşi Ahmed, Hind’e padişah olmuştu
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Fatih’in kardeşi Ahmed, Hind’e padişah olmuştu
Hem, dedim, senin okuduğun tarih kitaplarında Fatih’in tahta geçer geçmez bir yaşındaki kardeşi Şehzade Ahmed’i boğdurduğu yazılıdır, değil mi? Bu yüzden de birçok kimse, “Kanunnâme”deki “kardeş katli”ni sözümona ’emreden’ maddenin yazarı ve uygulayıcısı olduğuna inanır Fatih’in. Şayet bu kadar önem verilen bir “kanun” idiyse bu, neden aslını bulamıyorlar, söyler misin bana?
Yani Kardeş Katli’ni kanunlaştıran Fatih değil miydi? Bütün bildiklerimiz yanlış mı şimdi? Ne yalan söyleyeyim, hem rahatladım, hem de kafam allak bullak oldu…
Dışarıda soğuk eksi 10’u, saat 11’i vurmuş, sevdalı bir kalabalığın huzurundan Osmanlı selamıyla ayrılırken yağmur gözlü yiğitlerden birisi yanıma yaklaşmış, hayret kayığına bindirdiği kelimelerden sorular örüyordu habire. “O zaman şu…” Sözüne bıçak çekiyorum, “Var mısın”, diyorum, “buzdağının dibine dalmaya?” Tereddütle karışık bir “Varım” sözü tütüyor ağzından. “Gel o halde” diyorum bir sandalye çekerken yanıma, “şuradan başlayabiliriz dalmaya: Fatih İstanbul’u ne zaman fethetmişti?” Belli ki beklenmedik bir soru oluyor. Duraklıyor, kelimeleri dişiyle dudakları arasında iyice ezerek, “29 Mayıs 1453, değil mi?” diyebiliyor. Anlıyorum tabii, koskoca adam bu basit soruyu bana sorduğuna göre vardır bir hinlik diye kuşkuya yatmış vaziyette. “Bak” diyorum…
Bakıyor. “Madde bir”, diyorum, “Fatih İstanbul’u fethetmemişti!” Gözbebeklerinden Fesubhanallahlar düşüyor kalın buzların üzerine; zıplıyor, sesini duyuyoruz. “Fatih İstanbul’u değil, Kostantiniyye’yi fethetmişti” diyerek merakını gideriyorum hemen. Ardından ekliyorum Fatih sevdasında hepimize beş çeken Levon Panos Dabağyan’ın sözlerini yankılayarak, “Allah kimseye İstanbul’un fethini nasip etmesin”. Önce bunu bir kelime oyunu zannediyor, altını birkaç kez çizerek düşünüyor.
O düşünedursun, ben ikinci maddeyi seriyorum çarşaf gibi önüne: “Fatih İstanbul’u 1453’te değil, 857’de fethetmişti. Bir başka deyişle o, Peygamber-i Zişan Efendimiz’in Mekke’den Medine’ye hicretinden tam 857 yıl sonra giriyordu İstanbul’a. Zaten yolunu şaşırmış Miladi takvimle kutlu müjdeyi asırların üzerine sağanak gibi yağdıran bir adamın ne işi olabilirdi ki?”
“Kilid-i mülk-i İslam” tabiri Alvarlı Efe’nin kemâl pınarlarından taşmış, Erzurumluların gönül gözlerine bir lens gibi asılmıştı. Bunu gördüm Erzurum’dan tüten nefeslerin şehrin üzerinde kurduğu görünmez otağda. Bu kilidin içinde dönüyordu anahtarım. Yağmur gözlerinde yatağanlar uçuşuyordu. “Madde üç” dediğimi duydu mu bilmiyorum. Artık daima dinliyor, derin düşlere dalıyordu besbelli. Hem, dedim, senin okuduğun tarih kitaplarında Fatih’in tahta geçer geçmez bir yaşındaki kardeşi Şehzade Ahmed’i boğdurduğu yazılıdır, değil mi? Bu yüzden de birçok kimse, “Kanunnâme”deki “kardeş katli”ni sözümona ’emreden’ maddenin yazarı ve uygulayıcısı olduğuna inanır Fatih’in. Şayet bu kadar önem verilen bir “kanun” idiyse bu, neden aslını bulamıyorlar, söyler misin bana? Fatih’in pek çok kanunnamesi ve vakfiyesi bize ulaştığı halde, hatta bir tanesi sonradan türbesinde ortaya çıktığı halde, bu kanunname neden bulunamaz ve neden bir buçuk asır sonra yazılmış bazı defterlerin arasında okuruz onu da, Topkapı Sarayı’nda, yani tam da bulunması gerektiği arşivde yerinde yeller esmektedir?
“Bunları daha önce yazmıştınız sanki, okumuş gibiyim” dediğini duydum. Gayrı durmak ne mümkün. “Öyleyse bak ne anlatacağım sana” dedim. Yağmur şiddetlenmişti. Gözlerinde. Sesler duyuluyordu.
“İster inan, ister inanma. İstanbul Üniversitesi’nin eski hocalarından Profesör İsmail Hikmet Ertaylan’ın 1953’te basılan “Âdilşahiler: Hindistan’da Bir Türk-İslam Devleti” adlı kitabında şu mealde bir bilgi verilir: Fatih’in babası Sultan II. Murad, ömrünün son yıllarına tek oğulla girmenin üzüntüsünü yaşarmış. Nihayet ölümünden kısa bir süre önce Candaroğulları hanedanından aldığı Hatice Alime Hatun’dan (bir ‘prenses’) bir oğlu dünyaya gelmiş ve adını Ahmed koymuşlar. Babası Murad’ın ölümü üzerine tahta çıkan geleceğin Fatih’i Mehmed Çelebi ise fitne çıkabilir korkusuyla kardeşi Ahmed’in boğdurulmasını emredecek ve II. Murad’ın Bursa’ya yollanan tabutunu, mini mini bir tabut daha takip edecektir. Ancak bu tabutta, zannedildiği gibi kardeşi Ahmed değil, “alelacele tedarik edilen bir benzeri”, yani bir köle çocuğu son yolculuğuna çıkarılmıştır. Meğer Fatih’in üvey annesi olan Hatice Alime (veya Halime) Hatun, oğlu Ahmed’i bu oyunla cellatların elinden kurtarıp yurtdışına kaçırtmış, Bursa’daki türbeye ise zavallı köle çocuğun cesedi gömülmüştür.
“Yani?” “Yanisi şu” diyorum, “bu kitapta yazılanlar doğruysa Şehzade Ahmed öldürülmemiş, İran’a kaçırılmış. Burada büyümüş, tahsil ve terbiye gördükten sonra Hindistan’a gitmiş ve Behmeni Devleti’nin hizmetine girmiş; orada umur görmüş, yüksek makamlara kadar çıkmış. Gel gör ki, Behmenîler yıkılınca çok sayıda küçük devlet pıtrak gibi bitmiş onun toprakları üzerinde. Bunlardan birisi de merkezi Bicabur olan Adilşahiler Devleti olmuş. Bu devletin kurucusu ise Fatih’in, annesi tarafından İran’a kaçırılan kardeşi Şehzade Ahmed imiş.”
Sözüm bittiğinde gözlerindeki yağmur taneleri havada donmuş, buz kesmişti. “Bütün bunları nereden buluyorsunuz Allah aşkına?” sorusu karşısında dayanamayıp boşaltıyorum derûnumdakileri: “Ben onları değil, onlar beni buluyor aslında. Ben onları konuşmuyorum. Benim ağzımdan konuşan onlar. Hem sen Fatih Sultan Mehmed’in kayıp bir vasiyetnamesi olduğunu ve bunun Amerika’da keşfedildiğini işitmiş miydin?” Sorum, muhatabını bulamayan mermiler gibi salonun duvarlarında sekti, durdu. Hem size bir şey söyleyeyim mi: Erzurum’daki dostlar, yerdeki buzlardan değil, çatılarda susta bekleyen buzlardan sakınılmasını öğretmişlerdi bana. Ne zaman kopup başınıza düşeceği hiç belli olmazmış. Yanımda kim vardı hatırlamıyorum. Tek hatırladığım, dumanlı bir ağızdan çıkan, “Ne kadar da tarihe benziyor” sözleri oldu.
.
Fatih, bir gün gemileri dağlardan uçurmuştu!
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Fatih, bir gün gemileri dağlardan uçurmuştu!
Gemilerin karadan yürütülmesi işlemi, II. Murad döneminde Gazi Umur Bey tarafından başarıyla gerçekleştirilmiş. Bu büyük komutan, Yunanistan’daki Korint berzahından gemileri aşırarak İnebahtı körfezine indirmeyi başarmıştır.
Fatih Sultan Mehmed 1453’te gemileri gerçekten de karadan yürüttü mü? Bu soru, gerçek bir ‘soru’ olarak ele alınmayıp dedikodularımıza malzeme yapıldığı sürece fethin üzerindeki gölgelerden kurtuluşumuz yok. Ayrıntıların iktidarına sahip olamayan hiçbir tarih, muktedir olamaz çünkü. Zaman zaman meydana, pardon medyaya çıkıp gerine gerine “Gemilerin karadan yürütüldüğü, hikâyeden başka bir şey değil” diyenler bu gölgelerden istifade ediyorlar aslında. Öyleyse ayrıntı, biraz daha ayrıntı lütfen!
Malumu ilam edelim mi biraz: Tam tarihini de verelim, o zamanki takvimle 21 Nisan Pazar gecesini 22 Nisan Pazartesi’ye bağlayan gece (doğru tarihi bulmak için bunların üzerine 10’ar gün ilave etmemiz gerekir) Fatih’in emriyle 40 ila 80 parça olduğu rivayet edilen bir deniz gücü Tophane limanından karaya çekilmiş ve Tepebaşı civarından Kasımpaşa limanına indirilmiş, böylece İstanbul yarımadası, çepeçevre kuşatılmış oluyor, fethe doğru güçlü bir adım atılıyordu. Bu operasyon, Bizans güçlerini üçe bölmüş ve sur içinde hüzün, Müslümanlar arasında ise sevinç rüzgarları estirmiştir.
Kabaca olay bu. Gelgelelim, işin ayrıntısına girdikçe mesele karmaşıklaşır, çünkü rivayetler muhteliftir. Birbirini tamamen tutan iki anlatı bulmak neredeyse imkânsızdır. Gemilerin hangi güzergâhtan çekildiği ayrı bir sorundur. Nasıl çekildiği de. Yalnız şu noktada tam ittifak vardır: Gemiler karadan yürütülmüştür.
En ayrıntılı anlatılardan birisini, kuşatma sırasında İstanbul’da bulunan Nicolo Barbaro’nun günlüğünde buluyoruz. Barbaro, bu olayı sıcağı sıcağına yaşayanlardan biridir. Bu nedenle büyük önem taşır anlattıkları. İsterseniz onun tercümanı olayım size.
Osmanlı gemileri nerede demirlemiştir o sırada? Bugünkü Dolmabahçe Sarayı’nın bulunduğu noktada mı yoksa Tophane sahillerinde mi? Tam belli değildir. Belli olan bir şey varsa o da Fatih’in emri üzerine gemilerin harekete geçtiği, bütün askerlerini karaya çıkarttığı, gemilerin geçeceği güzergâhın bir tramvay yolu gibi tesviye edildiği, hatta çağdaş bir ressamın eserinde gördüğümüz gibi yer yer kazıldığı, “Pera şehri üzerinde bulunan dağ”ın ise düzlenmediğidir. Yani gemilerin geçeceği güzergâhta var olan bütün engeller temizlenmiş ve rahat geçmeleri için tepeler dahi düz bir hale getirilmiştir. Anlaşılan bu yolu açmak için müthiş bir hafriyat çalışması yapılmıştır.
Dahası, Barbaro diğerlerinden farklı bir tarif yapıyor ve yuvarlatılmış taşlarla döşenmiştir bu güzergâh, diyor. Düşünün, bütün bu yola, mıcır döker gibi, özel olarak yuvarlatılmış taşlar dökülmüş ve bunlar iç yağıyla mükemmel bir şekilde yağlanmıştır. (Taşların bu yağlanmış halini düşünürken, gözümün önüne eskiden Şişhane’ye yağmur yağdığı zaman parke taşların parlaması geliyor nedense.) Ve Fatih’in emriyle operasyon başlar. Önce bir deneme yapılması lazım gelmez miydi? Bunun için ufak teknelerle işe başlanır. Büyük bir kalabalık tarafından bu iş kısa bir sürede gerçekleştirilince asıl büyük gemilerin çekilmesine geçilir. 15 ila 22 çifte küreklilerin de içinde bulunduğu toplam 72 gemi, bu şekilde yağlanmış taşlar üzerinden kaydırılarak Haliç’e indirilir. Bunları sakin sakin anlatan Barbaro’nun beşerî tepkisi gelmekte gecikmez: “Bu alçak insanların yaptığı gibi karadan gemi yürütme işi dünyada görülmüş şey değildi.”
Bu, olayın Bizans surlarının içinden görünüşü. Peki “bizim” cephede durum nasılmış?
Olayın görgü şahitlerinden bir diğeri Tursun Bey ise Fatih’in kadırgalar ve yüksek kayıkları karadan çektirip Haliç’e salmayı tasarladığını, bunun için de ceraskar sanatında usta mühendisler ve denizcileri toplayıp planlama yaptırdığını, gemileri rengarenk bayraklarla süslediklerini, gemilerin yelkenlerini tıpkı denizde imişçesine açtırdıklarını ve Galata “ensesinden”, yani hemen üstünden “havadan yürüttüklerini” söylemektedir. Bu “havadan yürütme” tabiri de esrarengizdir. Ancak bundan sonra kullandığı tabir daha da ilginçtir: “Belki de uçurdular.” Allah Allah! Tursun Bey bize başka bir şey mi anlatmak istemektedir acaba? Gemilerin hem havadan yürütüldüğünü söylüyor, hem de uçurulduklarını. Muhtemelen gemilerin yokuştan aşağıya büyük bir hızla kaydığını anlatmak istemiştir bu sözleriyle.
Gemilerin karadan yürütülmesi işlemi, bu tarihten 13-14 yıl kadar önce, II. Murad döneminde Gazi Umur Bey tarafından başarıyla gerçekleştirilmiş, yeterince tanımadığımız bu büyük komutan, Yunanistan’daki Korint berzahından gemileri aşırarak İnebahtı körfezine indirmeyi başarmıştır. Yani aslında bu tekniği ne ilk kullanan kişiydi Fatih, ne de son kullanan. Fatih’in daha sonra Belgrad (1456) ve Eğriboz (1470) kuşatmalarında da aynı şekilde gemileri karadan yürüttüğünü biliyoruz.
Fatih’in bu operasyonunun amacı konusunda da birkaç şey söylemek gerekir: 1) Üç adet Venedik gemisinin Haliç’e girmesine engel olunamayışının ordu içerisinde meydana getirdiği paniği yatıştıracak ve moral aşılayacak bir tür “B Planı” olarak tasarlanmıştı. 2) Bizans’ın moralini bozup savunma kuvvetlerinin üçe bölünmesini sağlayacaktı. 3) Asıl amaç da Haliç’te Türk kuvvetlerini birleştirecek bir köprü kurmaktı. Zira yaklaşık olarak bugünkü Cibali ile Azapkapı arasında uzanan Unkapanı Köprüsü’nün yerinde bir köprü kurmak suretiyle Topkapı’daki kuvvetlerin Rumeli Hisarı civarındaki kuvvetlerle takviyesi bu köprüyle mümkün olacaktı. Nitekim 70 kadar geminin yan yana dizilerek bir köprü haline getirildiğini ve aynı zamanda üzerlerine yerleştirilen toplarla kara surlarına ateş ettiklerini öğreniyoruz kaynaklardan.
Velhasıl gemilerin karadan yürütülmesi konusunda bir tartışmaya gerek yok. Asıl tartışılması gereken, bunun nasıl gerçekleştirildiği ve amacının ne olduğu.
.
Gül bahçelerinde ve GATA’da yaşar Abdülhamid
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Gül bahçelerinde ve GATA’da yaşar Abdülhamid
Bir yanda “gerici” sayılan Abdülhamid canını dişine takmış, gelen muhacirlerin bile suyunu sıkıp gül yağı çıkartıyor, öbür yanda “ilerici” yöneticilerimizin gözleri önünde bir medeniyet fidanının dibine kabir suyu dökülüyordu.
1993 Mayıs’ının 24’ü sabahına İstanbul, misli görülmemiş ‘pis’ bir patlamayla uyanıyordu. İstanbul’un orta yerinde bir çöplük, metan gazı sıkışmasından infilak etmiş ve bu olay ajanslar tarafından dünyaya, 470 bin metreküp çöpün kaydığı tarihin ilk “çöplük heyelanı” olarak geçilmişti. Yıllardır gelişigüzel dökülen çöpler koca bir mahalleyi yutmuş ve toplam 39 kişi, hayatını çöplerin intikamına kurban vermişti. Çöplüğün adı, çoğunuzun hatırlayacağı gibi, Hekimbaşı Çöplüğü idi.
Belki hadisenin dehşetindendir, bu “Hekimbaşı” kelimesinin bir çöplükte ne aradığını soran eden olmadı pek. Hekimbaşı ve çöplük. Hekimbaşı ve ölüm… Bunlar bir süre yan yana gezdiler hafızamızda; ama ardından o onulmaz unutma hastalığımızın susturucusuna takıldılar. Gerçekten de bir çöplüğün isminin, Osmanlı devrinde Sağlık Bakanlığı demek olan Hekimbaşılıkla ne alakası olabilirdi?
1880’lere uzanalım. 93 Harbi diye bilinen 1877-78 Rus Savaşı’nda şimdi Bulgaristan’da kalan topraklarımızdan kopan yüz binlerce Müslüman-Türk “muhacir”, Edirne’ye, ardından da İstanbul kapılarına yığılır. Göçmenlerden bir kısmı Kızanlık bölgesindendir. Önce bulabildikleri cami avlularına, meydanlara vs. geçici olarak yerleştirilir, ardından kendilerine ‘uygun’ bir yurt aranır. Neyle geçindiklerini sorduklarında alışık olmadıkları bir cevap alırlar: Gülcülükle geçinmektedirler. (Ispartalı okurlar eminim tebessümle okuyacaklardır burasını.) Muhacirlerin bir kısmı Isparta’ya yerleştirilir; haddizatında bu gül kokulu şehrimize gülcülüğü getirenler, Bulgaristan göçmenleridir. (Abdülhamid’in Isparta’nın günümüzdeki imajını kuran adam olması garip gelebilir bazılarına ama öyle.) Diğer bir kısım İstanbul’da iskân edilir. Nerede mi? II. Abdülhamid’in şahsi mülkü olan Çavuşbaşı Çiftliği’nde.
Sabırsızlanmayın efendi, hikâyemiz yeni başlıyor daha. Kızanlıklı muhacirlerimiz Çavuşbaşı Çiftliği’nde Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane hocalarından C. Bonkowski’nin nezaretinde bilimsel metotlarla gül üretmeye başlarlar. İlk hasat 1886’da yapılır ve 650 kilo taze gül toplanır. Neticeden memnun olan Abdülhamid, gül yetiştiriciliğini teşvik etmiş ve yine Göksu deresi boyunda bulunan Hekimbaşı Çiftliği’ne de gül kokularının yayılmasına izin vermiştir. Böylece Göksu deresinin içinden geçtiği bu bölge, tam anlamıyla bir “Güller Vadisi” manzarasını almış, derenin güzelliğine bu defa da gül kokuları, renk ve ışık seli katılmıştır.
İşte bu çiftlik, III. Selim ve II. Mahmud döneminin Hekimbaşılarından Mustafa Behçet Efendi’nin mülküdür. 1834’te ölen Behçet Efendi, ünlü şairimiz Abdülhak Hamid’in de dedesinin kardeşidir. Türkiye’de tıbbın ve Türkçe tıp terimlerinin gelişmesinde öncü rolü oynayan Behçet Efendi’ye ait Hekimbaşı Çiftliği, uzun zaman sahipsiz ve bakımsız kalmış, civarındaki yerleşmelerin artmasıyla güller vadisi “çöpler vadisi”ne dönüşmüştür. İşin asıl acı yanı şu: 1880’lerin gül kokulu vadileri, okul kitaplarımızda geçtiği deyimle söylersek “çöküş” döneminde vücuda getiriliyor, insanlık dışı çöplük ve patlama olayları ise sözüm ona “çağdaş” dönemimizde vuku buluyordu. Bir yanda “gerici” sayılan Abdülhamid canını dişine takmış, gelen muhacirlerin bile suyunu sıkıp gül yağı çıkartıyor, öbür yanda “ilerici” yöneticilerimizin gözleri önünde bir medeniyet fidanının dibine kabir suyu dökülüyordu.
Üstelik aynı “gerici” Sultan, sessiz sedasız bugünkü GATA’nın, yani Gülhane Askerî Tıp Akademisi’nin temellerini atıyordu Haydarpaşa’da. Yıllardan 1898’dir. Bonn Üniversitesi’nden bir grup namlı doktor İstanbul’a çağırılmış ve ülkedeki tıp okullarının Avrupa ülkelerinin (“muasır medeniyet”) seviyesine çıkartılmasıyla görevlendirilmişlerdi. Bu arada beklenmeyen bir gelişme olmuş, o zamanlar İstanbul’daki tıp eğitimini tekellerine almış bulunan Fransız hocalar Almanlarla çalışamayacaklarını bildirip tepki göstermişlerdir. Bunun üzerine Alman doktorlara ayrı bir hastane açılmasına karar verilmiş ve en uygun yer olarak Sarayburnu’ndaki Gülhane Rüşdiyesi binası seçilmiştir. Bina kısa zamanda 150 yataklı bir hastaneye dönüştürülmüş ve Almanya’dan getirilen son sistem araç ve gereçlerle donatılmıştır.
Başlangıçta sivil bir hastane olarak açılan “Gülhane Tatbikat Mektebi”nde zamanın en ileri klinik ve laboratuvar çalışmalarının gerçekleştirildiğini Nuran Yıldırım’ın “İstanbul Ansiklopedisi”ne yazdığı maddeden öğrenmekteyiz (cilt 3, s. 440). Aynı yazıda, o zamana kadar Avrupa’dan paketler halinde ithal edilmekte olan sargı bezleri yerine hastanenin bahçesinde ufak bir fabrika kurularak yerli imalata başlandığı da bildiriliyor. Sarayburnu’ndaki hastane yeterli gelmediği için yine Abdülhamid zamanında bu defa Haydarpaşa’da askerî ve sivil okulları birleştirecek büyük bir tıp okulu kompleksinin yapımına girişilmiş, 1909’daki taşınmanın ardından Balkan ve Dünya savaşları sırasında tamamen askerî bir hastane haline getirilmiştir. Hastane Cumhuriyet döneminde Topkapı Sarayı’nın gölgesinde başladığı hayatında yeni bir kavşağa girmiş, 1941’de Ankara’ya taşınmış, 1947’de ise ismi GATA’ya çevrilmiştir. (Ufak bir not: İstanbul’daki Haydarpaşa Askerî Hastanesi de, 1980’de çıkartılan bir kanunla GATA’ya dahil edilmiştir.) Böylece Abdülhamid’in temellerini attığı kurumlardan biri daha Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerine kurulduğu sağlam birikimin öncüsü oluyordu…
Bir iyi, bir kötü örnek. Gül bahçelerinden çöplüğe ve Gülhane Tatbikat Mektebi’nden GATA’ya. Bu size neyi hatırlatıyor bilmiyorum; ama bana bir tek şeyi hatırlatıyor: Geçmişin bugünde nefes alıp verdiğini. Kâh çöplük olarak, kâh en modern bir kurum olarak. Seçin, alın…
.
Bizans İmparatoru’nu bile yeniçeriler koruyordu
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bizans İmparatoru’nu bile yeniçeriler koruyordu
Doğrusu, Ahmet Yaşar Ocak gibi değerli bir tarihçimizin kitabında okuyunca üzülmedim desem yalan olur. Ocak’a göre Fatih, Şeyhülislamlığı “Bizans’taki Patriklik makamının statüsüne benzer bir biçimde” örgütleyip kendine bağlamış, böylece yalnız siyasî otoriteyi değil, dinî otoriteyi de temsil eder olmuştur. Ne var ki, aynı yazar birkaç sayfa ileride Şeyhülislamın Papa ve Patrik gibi bir otoritesi bulunmadığını, kilise benzeri bir kurumun temsilcisi olmadığını, sadece dinî bürokrasinin “en üst kademesini” temsil etmekle yetindiğini söyleyerek bizi şaşırtıyor (“Zındıklar ve Mülhidler”, İst. 1998, s. 93, 96).
‘Bizans etkisi’ tezinin çelişkilerini sayıp dökmek değil niyetimiz. Lakin Oryantalistlerin bu tarafgir tezinin bu haliyle tekrar edilmesinin, Bizans tarihi ve Patriklik hakkında yeterince bilgi sahibi olmamaktan, yani ‘karşı taraf’ın tarihini yeterince bilmemekten ileri geldiğini sanıyorum. Oysa Patrik’in Sinod’un seçimiyle işbaşına geldiğini, İmparatorun sadece bu seçimi onadığını, fiilî -hukukî değil- bir azil yetkisi bulunduğunu, Patriğin kendi başına kararlar alıp icraatlarda bulunabildiğini, İmparatora denk olmasa da gücünü ve meşruiyetini başka kaynaklardan alan bir vasfı olduğunu bilmezsek kolayca yanılgıya düşebiliriz.
Halbuki Osmanlı idaresinde Şeyhülislamın dengi, ancak Sadrazam olabilmiştir, Padişah değil. Hatta karar verme noktasında Sadrazamın bir altında yer aldığını ve Şeyhülislamın onun tercihi üzerine Padişah tarafından atanıp azledildiğini biliyoruz. Padişah sadece Şeyhülislamın karşısında ayağa kalkar ve onun elini yalnız Şeyhülislamlar öpmezdi. Ama Şeyhülislam saygı noktasında Sadrazamdan bir adım öndeydi. Öte yandan Patriklik devletin haricinde bağımsız bir ruhban örgütüdür. Patrik ise Papa gibi bütün Ortodoksların başı değil, sadece Doğu özerk kiliselerinin eşitler arasında birincisi ve sözcüsüdür. Bu örgüt yapısının Şeyhülislamlık gibi büyük ölçüde idarî bir makamla ve “meşihat payesi”yle, yani bir yaptırım ve yargılama gücü olmayan fetva verme yetkisiyle kıyaslanması doğru olmaz. Nitekim Hezarfen Hüseyin Efendi’nin “Telhisu’l-Beyân”daki sözleri, bu iddialara bir tür cevap gibidir: “Dinin başı Şeyhülislam, devletin başı da Sadrazamdır, ikisinin de başı Padişahdır.” Bu 17. yüzyıl metninden çıkan sonuç, Osmanlı düzeninde Patrik-İmparator ve Şeyhülislam-Padişahın birbirlerine denk çiftler olmadığıdır. Osmanlı düzeninde Şeyhülislam ancak Sadrazamın dengi olabilir -saygı boyutu hariç.
Neyse, demek istediğim, Bizans’ın Osmanlı kurumlarına etkisini vurgulayan araştırmacılar, bazı dış benzerlikleri abartma eğilimindedirler. Onlardan kaba benzetmeler yerine daha rafine karşılaştırmalar yapmalarını beklemek hakkımızdır.
Bugün Bizans etkisi tezini savunanların nedense dikkatlerini çekmeyen çarpıcı bir noktaya işaret edeceğim. Osmanlının Bizans’tan değil, Bizans’ın Osmanlı’dan aldığı bir kurumun, hem de şu bizim bir türlü kimseye beğendiremediğimiz yeniçerilerin fetihten önceki İstanbul macerasından bahsedeceğim. Yanlış duymadınız, Bizans ordusunda kurulan bir yeniçeri birliğinden söz ediyorum. Ne zaman mı? Biraz eskilere dayanıyor hikâyemiz; Fatih’ten de eskilere.
Hani şu Bizans da az çekmemiştir Osmanlı’nın elinden! Mesela sırf Osmanlı korkusundan İmparator V. İoannes’in 1369’da Roma’ya kadar gidip Papa’nın ellerini, ayaklarını ve “ağzını” öptüğünü ve ancak önünde üç kere diz çöktükten sonra Katolik mezhebine kabul edildiğini biliyor musunuz? Ya da 1438-39 yıllarında Ferrara ve Floransa’da toplanan Ortodoksluk ile Katolikliği birleştirmeyi amaçlayan toplantılara, Bizans İmparatoru’nun ancak II. Murad’ın izni ve sıkı tembihleriyle gidebildiğinden haberdar mıyız? Haberdar olmadığımız bir başka nokta da Floransa’daki toplantıya giden İmparatorun maiyetindeki yeniçeri birliğidir.
Mersin Üniversitesi öğretim üyelerinden Mustafa Daş’ın “Türklük Araştırmaları Dergisi”ndeki (Eylül 2002) makalesi, bu yolculuk sırasında İmparatorun yanında bulunmuş Syropoulos adlı Bizanslı din adamının hatıratından yola çıkarak Bizans-Osmanlı ilişkilerine yeni bir kapı açmaktadır. Hatıratta Patriğin, Bizans İmparatoru’nun maiyetinde yeniçerileri İtalya’ya kadar götürmesine içerlediği belirtiliyor. Ama sebep, yeniçerilerin tehlikeli bulunması değil, “masraflı” bulunmasıdır. ‘Kendimize baktık da onlar mı kaldı?’ düşüncesindeymiş Patrik. Ferrara’da yeniçerilerin bir manastıra yerleştirildiğini öğreniyoruz. Ancak İmparatorun yeniçeri birliğini yanında götürmesinin hikmeti sonradan anlaşılmıştır. Papa, İmparatora baskı yapıp birleşme anlaşmasını zorla imzalatmaya kalkarsa müdahale etsinler diye götürülmüştür yeniçeriler. Nitekim böyle bir baskı anında yeniçerilerin caydırıcı güç olarak işe yaradıkları anlaşılıyor. Ancak Syropoulos zavallı ‘badigard’ yeniçerilerin çok yoksul olduklarını ve piskopostan yardım istediklerini de yazıyor. Piskopos da onlara yanındaki kutsal eşyalardan vererek satmalarını ve bu parayla ihtiyaçlarını karşılamalarını sağlamıştır. Çünkü pek de misafirperver birisi olmadığı anlaşılan Papa, 700 kişiyi bulan bu kalabalık misafir ordusunun masraflarını üstlenmekten kaçınmış, ‘başınızın çaresine bakın’ tavsiyesinde bulunmuştur İmparatora!
Daş’a göre 1371 yılından itibaren Osmanlı Devleti’ne tâbi bir prenslik haline gelmiş olan Bizans’ta Selçuklular devrinden itibaren Türk askeri bulunduğu, bunlara “Turkopol” denildiği ve Hıristiyan Türklerin sarayda muhafız birliği olarak görev yaptığı bilindiğine göre, İtalya’ya götürülen yeniçerilerin varlığı da sürpriz sayılmamalıdır.
Velhasıl, kaderi Osmanlı’ya bağlanmış bir Bizans’ın etkileyen taraf mı yoksa etkilenen taraf mı olacağına siz karar verin. Ya da bırakın İtalya’da bile İmparatoru koruma işini üstlenen yeniçeriler konuşsun!
xxxxxxxxxxxxxxx
Cezayir: Osmanlı’nın kesik kolu
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Cezayir: Osmanlı’nın kesik kolu
Burası Cezayir, ey çöl,
Develerin, binlerce yıl taşıdığı, atalardan
Sevgi,
Akıl,
Kişiliğim ey çıngırak.
Ey hurma, tadın yok gayri
Nice saklasam yalnızlığını
Koyu yeşilliğini büyütsen nice
Yitmiş güzelliğimiz
Ey hurma, elim ayağım acı.
Nasıl haykırıyor çiğnenmiş kumlar duyuyor musun?
Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın o canım Türkçesinin buram buram tüttüğü bir Cezayir türküsünden alındı bu mısralar. Türküden tüten derin “melâl”, Cezayir halkının Fransız işgali döneminde biriktirdiği kederin sızıntılarından birisi sadece. Osmanlı gittikten sonra “Babasız” kalmış bir halkın çiğnenen onuru, 1962’de bağımsızlık mücadelesi başarıya ulaşsa da, eskiye özlemi her fırsatta yeniden hortlatmıştır. İşte Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün ülkesini ziyareti onuruna verdiği yemekte Cezayir Devlet Başkanı Abdülaziz Buteflika’nın dilinden ajansların havuzuna düşen yeni bir Osmanlı Milletler Topluluğu (OMT) kurulması önerisini bu arka plana bakarak değerlendirmekte fayda var. Bu, anlık, yani o an akla gelmiş bir çıkış olmayıp tarihin dip dalgalarından birisinin yüzeye vurmuş köpüğünden ibarettir. Biz dibe bakalım yine. Barbaros Hayreddin Paşa 1519’da, Cezayir’i bir büyük ülkenin himayesi olmadan koruyamayacağını anlayarak zamanın Osmanlı hükümdarı Yavuz Sultan Selim’e başvurur ve himayesine girmek istediğini bildirir. Bu tarihten 1830’da gerçekleşen Fransa’nın işgaline kadar Cezayir, Osmanlı’nın İspanya, Portekiz ve Venedik’i Akdeniz’de durduran, gerektiğinde haddini bildiren kolu haline gelir. Bir süre sonra da Barbaros, Kanuni’nin isteği üzerine Kaptan-ı Derya olur. Böylece Cezayir’e “Sultan Cezayir” denilir, yani Osmanlı Devleti’nin en batıdaki kolunun başı.
Yüzyıllar yüzyılları kovalar ve 1830’un o kara 13 Haziran gününe gelindiğinde Fransız gemilerinin Seydi Ferruh’a asker çıkarttıkları haberi Cezayir’in acıya bulanmasının başlangıcı olur. Allah’ın gönderdiği koruyucu, yani Osmanlı, gölgesini çekmiştir üzerlerinden. Şiirler, türküler yakılır Osmanlı’nın ardından. Osmanlı imajı, sömürge yönetiminin altında gömülü diriltici bir soluk gibi yankılanır durur yüreklerinde Cezayirlilerin. Günün birinde ona yeniden ulaştıklarında diriltici soluğa yeniden kavuşacaklarına inanırlar. Buna en çok, Cezayir’in milliyetçi liderlerinden Messali’nin hatıralarında rastlıyoruz. Ona göre Konstantin şehrinde Osmanlı askerlerinin ateşten bir duvar haline getirdikleri savunma hattı, yüz yıldan uzun sürecek olan Cezayir direnişinin ana motiflerinden birisi olmuştur. Hele Mareşal Clauzel’in Cezayir halkına, savaş masraflarını ödetmek üzere (Amerika’nın Irak’ta yaptığına benzer şekilde) savaş vergisi salması, bu parayı ödeyemeyenlerin hapislere atılması veya kendilerine temiz bir dayak çekilmesi (ne medeniyet ama!), parası olmayanların değerli silahlarının veya kadınların mücevherlerinin toplanması gibi uygulamalar karşısında Osmanlı nostaljisinin yükselmesi kaçınılmazdı. 1908’de çıkan mecburi askerlik kanunu karşısında Cezayir halkı, Osmanlı’dan Fransa’ya müdahale etmeyi beklemiştir. 1911’de kopan Trablusgarp Savaşı’nda elinden hiçbir şey gelmeyenler bile Kızılay’a kan vererek Türk askerine katkıda bulunmak için kuyruklara girmişlerdir Cezayir’de. Ve Çanakkale Savaşı patlayıp da İngiliz ve Fransızların İstanbul’a girmek üzere oldukları haberi yayıldığında bir Cezayirli kasabın yüreğine inme inerek sokağın ortasına yığılıp öldüğünü biliyoruz. Aynı şekilde Çanakkale’den zafer haberleri dalga dalga yayıldığında, halkın sokaklara döküldüğünü ve birbirlerini kucakladıklarını da. Zafer, kafalardaki Batı’nın yenilmezliği imajını yıkmış ve Osmanlı’nın hâlâ güçlü bir çıkış yapabileceği umudunu bir ebedi müjde gibi asmıştır ülkenin ufuklarına. 8 Mayıs 1945 tarihinde İkinci Dünya Savaşı sona ermiş, bu haber Avrupa’daki pek çok halkı olduğu gibi Cezayir halkını da sokaklara dökmüştür. Benzeri görülmemiş şenlikler düzenleyen halk, büyük bir coşkuya kapılmış ve yeşil-beyaz renkli Cezayir bayrağı sokakları arşınlamaya başlamıştır. Ne gariptir ki, aynı gün Almanları ülkelerinden kovan Fransız halkı da kendi ülkelerinde “bağımsızlık” şenlikleri düzenliyordur. Ancak kendi bağımsızlıklarını kutlayan Fransızlar, aynı beklentiyle sokağa dökülen ve aynı zaferi kutlayan Cezayir halkına, hem de o kara günlerinden henüz çıkmışken, ne yaptılar biliyor musunuz? “Uygarca” davranıp halkın üzerine ateş açtılar! Evet, yıl 1945. Bütün dünya Nazi belasından kurtulduğuna seviniyor ama Cezayir halkı, o bizim halkımız sokaklarda koyun gibi kurban ediliyordu. Şenlik alanı kan gölüne dönmüştü. Fransız kaynakları kem küm ederek 15 bin kişinin öldüğünü söylüyordu ama gerçek rakamlar 45 bini bulduğunu gösteriyordu. Aynı gün, Fransız halkı Nazi zulmünden kurtulduğu için düğün bayram ederken, kendi askerleri, bir başka halka kan kusturuyor, tarihin en büyük katliamlarından birisini gerçekleştiriyordu. Üstelik de öldürdükleri bu halkın içinden seçtikleri askerler, Nazilere karşı kendileriyle birlikte omuz omuza savaşmışken… (Bugün bize 1915’te soykırım yaptığımızı itiraf ettirmek için kanunlar çıkartan Fransa’nın 1945’teki bu katliamının hesabını kim soracak peki?)
Hâlâ bir sürpriz olarak algılayanlar var mı Buteflika’nın sözlerini?
.
Papa, Fatih’e Hıristiyan olmayı teklif etmişti
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Papa, Fatih’e Hıristiyan olmayı teklif etmişti
Türk aydınının şanındandır, masasına servis yapılan bilgileri zinhar sorgulamaz. Mesela Sabahattin Eyuboğlu, Fatih Sultan Mehmed’in, Papa II. Pius’a yazdığı söylenen bir mektuba, mal bulmuş mağribi gibi sarılmıştır. Sadece Montaigne’in denemelerinde karşılaştığımız bu mektupta Fatih, Papa’ya, Türklerin İtalyanlar ve Truvalılarla aynı soydan geldiklerini ve kendisinin, Yunanlılardan (Bizans’ı kastediyor) Truvalı Hektor’un öcünü almaya çalıştığını, İtalyanların bu savaşta kendisine cephe almalarına bir anlam veremediğini söyleyesiymiş.
Ne yerli ne de yabancı kaynaklarda geçer böyle bir mektup. Ama aynı Papa’nın, 1461’de yazdığı, lakin göndermediği mektubun orijinali Vatikan arşivlerinde mevcuttur. Bu mektubu Fatih basılı nüshasından okumuş, okuduysa da gülüp geçmiş olmalıdır. Neden mi? Papa II. Pius’un mektubu, aslında bir Hıristiyanlığa davet yazısıdır da ondan. Kimi davet ediyor? Fatih’i elbette. ‘Şaşırmış mı bu Papa?’ demeyin hemen. Gerçekten de şaşırtıcı olan, Papa’nın mektubunda İstanbul’un bu genç hükümdarının Hıristiyan kralların en büyüğü ve Roma İmparatoru’nun varisi olmaya en layık kimse olduğunu söylemiş olmasıdır. Hatta hızını alamayıp Fatih’i “Yeni Konstantin” ilan etmiştir. Vaftiz olmayı kabul edecek olursa dünyanın krallığı tacını giymesi işten bile değildir Fatih’in. Sözün özü, Papa Fatih’e demektedir ki, Hıristiyan olup başımıza geç, seninle dünyayı fethederiz!
Fatih okumuşsa bile gülüp geçmiştir, demiştim. Gerçekten de mektubun görünürdeki muhatabı Fatih olsa bile, Papa’nın hedef tahtasında, bir türlü Haçlı seferine razı edemediği Hıristiyan krallıkları vardır. Onlara gözdağı vermektedir sizin anlayacağınız. Bana itaat etmezseniz, ben de gider, elin Müslüman’ından yardım alır, onunla dünyaları fethederiz; size de ihtiyacım kalmaz böylece, demek ister. Lakin o yılların İtalya’sında yaramaz prensliklerin bini bir paradır. Hatta söz konusu mektuptan birkaç yıl önce Papa’nın hasımlarından Rimini Lordu Sigismondo, Fatih’i ordusuyla birlikte İtalya’ya davet etmek istiyor, bir asker olarak ordusunda görev almayı arzu ettiğini bildiriyordu. Papa, İstanbul’un fethinden sonra şoka giren Katolik camiaya söz dinletemez olmuş, otoritesini yeniden tesis edebilmek için de ölümü gösterip sıtmaya razı etmek için Fatih kozunu oynamaya karar vermiştir. Eğer Türk padişahı Hıristiyan olursa Avrupa onun olacaktı, o da Avrupa’nın yeni Konstantin’i. Bu da İsa adına yönetimde bulunanlara ağır bir darbe indirecek ve alınlarında silinmez bir leke olarak kalacaktı. Fatih’ten herhangi bir cevap alamayan bu acar Papa, kendisine bağlı devletleri uyandırmak için bu defa şantaja başvurdu. Kuracağı ordunun başında Haçlı seferine çıkacak ve kendisine bağlı onbinleri peşinden sürükleyecekti.
Haziran 1464’te yola çıktı Papa; anlaştığı kralların kendisini donanmayla karşılayacaklarını söyledikleri Ancona limanına ulaştığında üç beş ticaret gemisinden başka bir şey göremedi ortalıkta. Kan başına sıçramıştı ki, bir salgın hastalıkta, toplanan ordunun telef olduğunu öğrendi. Fatih yalnız ordularıyla değil, talihiyle birlikte geliyordu. Venedik gönülsüzce Haçlı ordusuna katılmak istediğini söylemişti ama işi epeyce ağırdan alıyordu. Neden sonra Venedik kuvvetleri Ancona’ya vardığında Papa’nın üç gün önce öldüğü haberiyle karşılaştılar. Osmanlı fetihleri sınır taşlarını eritmeye devam ediyor, her yıl Avrupa’nın sınırları yeni baştan çiziliyordu. O devirde ‘Bu yıl sıra kimin evinde?’ kaygısının gündemde olmadığı bir Avrupa ülkesi bulmak nadirattandı. II. Pius’un mektubunun arka planında, şimşek hızıyla ilerleyen Osmanlı fetihlerinin Hıristiyan ahalinin aleyhine değil, lehine sonuçlar doğurmuş olmasının payı vardır. Ortodoks ve Katolik ihtilafı yüzünden yüzyıllarca birbirini yiyen Hıristiyan dünyası, yeryüzündeki en büyük Hıristiyan nüfusu barındıran İslam devletinin onlara tanıdığı haklar ve serbestiyi gördükçe hayrete düşüyordu. Osmanlı idaresinin bu hoşgörüsüne bir mana veremiyor ve Fatih’in gizlice Hıristiyan olduğundan şüpheleniyorlardı. Zaten Avrupa yüzyıllardır Doğu’dan çıkıp Hıristiyanlığı kurtaracak bir Hıristiyan Kral bekliyordu. Bu kral Fatih olabilir miydi? Papa bu mektubuyla ‘Yoksa gizlice Hıristiyan oldu da haberimiz mi yok’ fikrinin dayanılmaz cazibesine kapılmış, Fatih’e yoklama çekiyordu. 1473 yılında Avrupa’da göklere bakanlar Jüpiter ve Satürn’ün birleştiğini gördüler. Göklerin mesajını çözebilmek için İbrani bilgelerinin kapısını çaldıklarında aldıkları cevap, “ölüm” oldu. Dehşet içinde kalan hümanistler kapıdan öylesine hışımla çıkmışlardı ki, bilgenin “ve diriliş” dediğini duymamışlardı bile. Ama kimin için ölüm ve kimin için dirilişti? 7 yıl sonra Fatih’in Arnavutluk kıyılarından gönderdiği bir filo, İtalyan çizmesinin topuğuna çıkıyor, Otranto’yu Osmanlı vatanına katıyordu. Bu sırada Roma tam bir sessizliğe bürünmüştü. Papa’nın emin bir yere kaçmak için gemileri limanda hazır beklettiği haberi rüzgâr gibi esiyordu sokaklarda. Papa’nın Hıristiyan olmasını teklif ettiği adam, Hıristiyanlığın efendisi olmaya geliyordu. Ama bir farkla. Bir zamanlar İstanbul’un düşmesinin Homer’in ikinci ölümü olacağını yazan Papa’ya inat, Fatih elinde “İlyada”nın çevirisini tutuyordu. Tabiatıyla Doğu’da bu iki yıldızın birleşmesinin farklı yorumlandığını bilmiyordu Roma ruhanileri. Onların gökte buluşması, Doğu ile Merkez’in birleşmesine yoruluyor, İstanbul’un fethinin anlamı göğe yazılıyordu. İstanbul, yüzyıllardır çarpık duran dünya eksenini yerine oturtmakla görevliydi.
.
Medreseden aklî ilimler çıkarıldı mı?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Medreseden aklî ilimler çıkarıldı mı?
Toplantı salonlarına çöken bir sessizliktir başlangıçta soru-cevap fasılları. Kısa bir acaba, bir tereddüt ve derken arkası çorap söküğü gibi gelir. Lakin soruların bir demeti, mutlaka bilimle ve medreselerle ilgilidir. Efendim, neden Osmanlı’da ‘büyük bilim adamları’ yetişmemiştir? (Sanki mevcut olanları yeterince tanıyormuşuz gibi!) Medreseler neden zamanla bozulup yozlaşmış ve ‘Batı’yı takip edememiştir? Ve, sonunda iş dönüp dolaşıp o kritik noktaya dayanıyor: Kanuni Sultan Süleyman zamanında medreselerden aklî ilimlerin çıkartması, Osmanlı’nın geri kalmışlığının ana gerekçelerinden biri midir?
En fazla da sonuncusu acıtmış olmalı içlerini. Osmanlı’nın gerileme sebeplerinden birisine yapıştıklarına inananlar, onu ellerinden bırakmak istemiyorlar. Neden derseniz, işin ucunda bugünkü geriliğimizin açıklaması yatıyor da ondan. ‘Bugün’ adlı matkabın beynimizde açtığı oyuğu geçmişe fatura ederek kurtulmaya çalışıyoruz açıkçası. Bu mümkün mü? diye düşünmeden hem de… Yani Kâtip Çelebi’yi yanlış okuma kılavuzu, bir çip halinde yerleştirilmiş beyinlerimize sanki. Güya üstat medreselerden aklî ilimlerin, felsefenin çıkarıldığını söylemiş ve ‘Osmanlı işte bu yüzden battı.’ demiş! Yahu el-insaf! Bir kere adam böyle bir şey söylemiyor. İkincisi, söyledi diyelim, biz tarihte her söylenene inanacak kadar çocuk mu görüyoruz kendimizi. Hiç mi gözümüzü açmayacağız? Ne zamana kadar kulağımıza fısıldananları bir muska gibi bağrımıza basacak ve içini okuma zahmetine katlanmayacağız? Meselenin aslı faslı nedir diye bir soruyu aklımızın gönderine çekmemeye yeminli miyiz yoksa?
Kâtip Çelebi bu konuya iki ayrı kitabında değiniyor. “Keşfü’z-Zünûn”da isim vermeden bir Şeyhülislamın medreselerde felsefe derslerinin okutulmasını yasakladığını, dolayısıyla bu zatın Osmanlı Devleti’nde ilimlerin çökmesine sebebiyet verdiğini ifade etmektedir. Fakat bugün Osmanlı’nın gerilediği tezini haz duyarak tekrarlayanların dillerinden düşürmedikleri asıl alıntı, “Mizânü’l-Hakk” adlı eserindendir. Kâtip Çelebi’nin bu kitabında söyledikleri şöyle özetlenebilir:
Osmanlı Devleti’nin başlangıcından Kanuni devrine kadar aklî ve naklî (geniş anlamda felsefî ve dinî) bilimleri uzlaştıran gerçek araştırmacılar mevcuttu. Hatta Fatih, ünlü medreselerini yaptırdığında vakfiyesine “kanuna göre iş görülüp okutulsun diye” “Hâşiye-i Tecrîd” ve “Şerh-i Mevâkıf” derslerinin okutulmasını bildirmişti. Daha sonra ise bu dersler “felsefiyattır” diye kaldırılmış ve onların yerine “Hidâye” ve “Ekmel” dersleri konulmuştur. Bu yüzden zamanla ne felsefiyat kaldı, ne de “Hidâye” ve “Ekmel”. Osmanlı ilim pazarına kesat geldi ve bunları okutacak âlimler bile kalmadı. Ancak Doğu’daki medreselerde eski kitaplar okutulmaya devam ettiği için buralardan İstanbul’a gelen talebeler İstanbul’daki alimlere taş çıkartır oldular.
Bütün mesele bu kısa paragrafın başının altından çıkıyor işte. Şimdi bakalım ne diyor Kâtip Çelebi. Bir defa Kanuni devrine kadar olan kısma bir şey demiyor. İkinci olarak Fatih’in medresesinin vakfiyesine iki kitabın kanun üzre, yani zorunlu olarak okutulmasını yazdırdığı söyleniyor. Peki bu kitaplar kimlerindir? “Hâşiye-i Tecrid”, Nasirüddin Tusî adlı Şii alimin İsfehanî tarafından yapılan şerhine son büyük kelamcı kabul edilen Seyyid Şerif Cürcanî tarafından düşülen notlardan (hâşiyelerden) ibaret meşhur bir felsefe ve kelam kitabıdır. “Şerh-i Mevâkıf” ise Adüdüddin İcî’nin kelam kitabı “Mevâkıf”a yine Cürcânî tarafından yazılan açıklamadır. Bu eserin Tunus ve Mısır’daki medreselerde hâlâ okutulduğu biliniyor. Eğer sadece bu iki kitabın denildiği gibi müspet bilimlerin gelişmesine bir faydası olsaydı Mısır ve Tunus’ta bu kitapları okuyanların bilimin zirvesine uçması gerekirdi. Uçtular mı?
Yani Kâtip Çelebi’nin müspet bilimleri taşıma görevini yüklediği bu iki kitap, sonuçta medreselerde okutulan diğer kitaplardan çok da farklı değildi. Fakat buradaki asıl mesele şu: Bu eserler gerçekten de Çelebi’nin dediği gibi medreselerde yasaklandı mı? Bunun doğru olmadığını en başta Katip Çelebi’nin kendi ağzından anlattığı hayat hikayesinden öğreniyoruz. Kanuni devrinden en az yarım yüzyıl sonra medreseden ders alırken Kâtip Çelebi’nin “Mevâkıf” şerhini okuduğunu biliyoruz. Hatta Kanuni’den yaklaşık 1,5 asır sonra ölen Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin otobiyografisinden kendisinin “Tecrid” şerhini okuduğunu öğreniyoruz. Dahası, 20. yüzyıl başlarındaki bazı alimlerin de Katip Çelebi’nin müfredattan kaldırıldığını söylediği her iki eseri okumuş olduklarını Cevat İzgi’nin muhteşem çalışması “Osmanlı Medreselerinde İlim”inde ve Muallim Cevdet’in “Mektep ve Medrese”sinde tespit ediyoruz.
Dahasını söyleyeyim: Katip Çelebi bu iki kitabın medreselerden (belki bazılarından ama kesinlikle tamamından değil) kaldırıldığını ve yerine iki fıkıh kitabının okutulduğunu söylerken de yanılıyor olmalı. Çünkü medreseden kelam dersleri 20. yüzyıla kadar kalkmadı ki! Kelam derslerinin kaldırılıp yerine fıkıh derslerinin konulduğuna dair de bir bilgimiz bulunmuyor. En başta Taftazanî’nin “Şerh-i Makâsıd”ı asırlar boyunca okutulmuştur.
Öyleyse koca Osmanlı medresesinin tarihini bir iki kitabın müfredattan kaldırılması hadisesine, yani idarî karara kurban verdiğimizi görelim.
* Bir gazetede dipnot kullanmak uygun kaçmıyor, lakin kaynak belirtmeyince de yararlandığım eserlere haksızlık ettiğim duygusuna kapılıyorum. Nitekim geçen haftaki yazımda yararlandığım Zekeriya Kurşun’un değerli çalışması “Katar’da Osmanlılar” (TTK Yay., 2004), bu konuda yazılmış hemen tek kaynaktır.
.
Shakespeare: 17. yüzyılda bir sufi
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Shakespeare: 17. yüzyılda bir sufi
Bir vakitler Coşkun Büktel sadece 24 saatte “Shakespeare’siz Herifler” adlı bir oyun yazmış, artık ne aceleleri varsa, ikinci 24 saat sonunda da oyun apar topar sahnelenmişti. Piyes, tiyatronun üstadı Shakespeare’in eserlerini kuşa çeviren veya işlerine gelmeyen bölümleri makaslayan yönetmenleri hırpalıyordu.
Lakin mesajın hakkını vermek lazımdı. Anlayacağınız, tiyatro camiasında kimsenin Shakespeare’in kara kaşına, kara gözüne aşık olduğu yoktu. Adı büyüğe çıkmış bir kere, herkes “büyük” dedi mi vaziyeti kurtarıyor, sonra kendi “iş”ine bakıyordu.
Shakespeare üzerine ülkemizde yazılanların büyük kısmından alabildiğine bir yavanlık damlıyor. Tiyatro tarihinin dâhisi, insan ruhunun röntgenini çeken adam, insanın dünyasındaki çeşitliliğin kâşifi vs. sözleri bol bol geçiyor kitaplarda. Peki Shakespeare’in İslamiyet’le, Osmanlı ile ve tasavvufla ilgili boyutuna, kısacası “biz”e dair bir şeyler söyleyip söylemediğine işaret edenine rastladınız mı? Oysa Shakespeare’in yaşadığı çağ, Avrupa’nın bir ucunda, Endülüs’te kanatlarından birini kaparken, öbür ucunda Osmanlılar eliyle kendisine yeni kanatlar biçen İslam medeniyetinin en hareketli ve yer yer en göz alıcı dönemlerine denk geliyordu. Birçok çağdaşı gibi, Shakespeare’in de İslam ve Osmanlı dünyasıyla ilgili düşünce, izlenim ve etkileri eserine yansıtmasından daha tabii ne olabilirdi?
Gelin, bir süreliğine bu dar dünyadan kaçıp Shakespeare’in ana vatanına uzanalım ve geçtiğimiz mayıs ayında 96 yaşında kaybettiğimiz değerli bir Shakespeare uzmanına kulak verelim. Martin Lings (Müslüman olup Ebubekir Siraceddin ismini aldıktan sonra da kitaplarında bu ismi kullanmaya devam etmişti), 2004’ü “Shakespeare ve İslam” yılı ilan eden Londra’daki ünlü Shakespeare’s Globe’da konferans verdiğinde başta İngiltere olmak üzere İngilizce konuşulan dünyada günlerce tartışılmıştı.
“Shakespeare’in Kutsal Sanatı” adıyla bir de kitap kaleme almış olan Dr. Lings, konferansında, Shakespeare’in tasavvufa duyduğu hayranlıktan söz etmekle yetinmiyor, onun aynı zamanda bir Müslüman tarikatın felsefesine sıkı sıkıya bağlı olan “ruhânî bir çevre”nin üyesi olduğu tezini de gündeme zarifçe düşürüyordu.
“The Observer”in sanat ve medya muhabiri Vanessa Thorpe’un haberine göre, şimdiye kadar Shakespeare’in Roman Katolik kilisesi adına casusluk yaptığı dahi yazılmıştı ama onun tasavvuf felsefesinden etkilenmiş dinî veya ruhanî bir tarikatın üyesi olduğu iddiası dile getirilmemişti. Lings’e göre, tasavvuf düşüncesinin rehber ilkeleri Shakespeare’in yazılarında aşikârdır. Onun oyunları, modernist dünyanın şafağı ile direnen geleneksel ve mistik değer sistemi arasındaki mücadeleyi anlatmaktadır aslında. Tıpkı Sufiler gibi Shakespeare de gelenekten ve maneviyattan yana koymuştur tavrını. Yaşadığı devir, Orta Çağlar’ın sonu ile ateizmin başlangıcını soluyordu. Aydınlanma fikirleri yeşeriyor ve modern çağa adım atılıyordu. İşte Shakespeare böyle bir çağda tavrını gelenekten yana koymuş ve bu tavrıyla Batı’da “geleneğin son kalesi” olmuştu.
Lings’e bakılırsa, onun en meşhur eserlerinin bir kısmında gördüğümüz karakterler, Sufilerin arınma arayışını sembolize etmektedir. Hatta bazı karakterler bizzat Shakespeare’i temsil etmek üzere seçilmiştir. Mesela “Kral Lear”da Edgar’ın yolculuğu, dervişlerin hakikat yolculuğunu andırmaktadır. Bu yolculuğunda Edgar’a meleksi karakterler yardımcı olmakta, şeytansı karakterler de ona engel olmaya çalışmaktadırlar. Nihayet -tabii bu ‘nihayet’in Lings’e değil, bana ait olduğunu söylemeliyim- “Fırtına” piyesinde geçen “Biz rüyalardan yapılma cisimleriz” mealindeki mısra da Shakespeare’in bize bir başka dünyadan haber damıtmak istediğinin minik ipuçlarından biri.
Peki bu zengin ve mistik kâinat, üstelik İlahi ve dünyevî cisimler arasında gezinen bu meleksi ve şeytansı karakterler de neyin nesidir? Yazar nereden esinlenmiştir onları kurgularken? Bütün bunlar bizi bu defa ünlü edebiyat eleştirmeni Harold Bloom’un Lings’i de sollayan iddialarına getiriyor. Bloom’a göre, etkilenmiş olsun veya olmasın, Shakespeare’in dünyası, kesinlikle mistik, hatta tasavvufî bir kâinatla çepeçevre sarılıdır. Yani Shakespeare, bizzat bir Sufi olmasa bile, “büyük” trajedilerinde gündelik hayat ile yüce (aşkın) âlem arasında, Hıristiyan mistisizminde bulunmayan bir “hayâl âlemi” (imaginal realm) unsuruna yer vermektedir ki, bu, tastamam İbn Arabi ve Sühreverdî’nin (tabii diğer sufilerin de) sözünü ettikleri “Ceberût âlemi”ne tekabül etmektedir. (Tasavvufta içinde yaşadığımız cismanî âlem ile latif meleklerin yaşadığı Melekût âlemi arasında “nurânî akıllar ve temiz meleksi nefisler” bulunmaktadır ki, bunların Ceberût aleminde yaşadıkları kabul edilir.)
İşte Shakespeare’in dünyasında karşımıza çıkan meleksi ve şeytansı varlıklar, ne bu cismanî dünyanın pıhtılığına boğulan, ne de Melekût âleminin mutlaklığına sahip olan bu “ara bölge”de buluşurlar insanoğlu ile. Unutulmamalı ki, “Fırtına”daki büyücü Prospero ile yarı insan-yarı hayvan Caliban’ın yanında seyreden, hava gibi latif ve yarı insan-yarı peri özelliklerine sahip figür Ariel, hep birlikte Ceberût âleminde gezdirirler bizi. Lings’in kuyuya attığı taşın daha büyüğünü bu defa Batı edebiyatının gövdesine fırlatma cür’etini gösteren Bloom, yalnız Shakespeare’i değil, Milton, Shelley ve Blake gibi büyük İngiliz şairlerini okurken de sufi kozmolojisinden gözlerini ayırmamaları uyarısında bulunur okuyucusuna.
Son bir not: Biz uyuyaduralım, Özbekler bile Shakespeare’in sırrını çözmüşler, iyi mi! 1997’de Taşkent’te sahneye konulan “Kral Lear”ın alt başlığı nasıl ilan edilmiş, tahmin edin bakalım: “Shakespeare’in eserinin tasavvufî bir yorumu.”
Doğu da, Batı da yoluna devam ediyor, buluşmak için. Biz nerelerdeyiz sahi?
.
Tarihin sürpriz yağmurları
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Tarihin sürpriz yağmurları
Sürpriz yağmuru diner mi hayatın? Uçurumlar zirve olur bir anda, zirveler uçurum. Beşiğin mezara dönüktür ağzı, mezarın da beşiğe. Ritmi hayatın, soluk alıp verir tarihlerin sararmış sayfalarında. Kulağımızı açtığımızda, tarihin puslu aynasında düşman zannettiklerimizin içerisinde dostların, dost zannettiklerimizin içerisinde de düşmanların gölgelerinin tarandığına şahit oluruz.
Mesela mı? İşte monoblok bir gövde gibi gördüğümüz Haçlı Seferleri’nden günümüze ağan sarsıcı bir sahne:
13. yüzyılda Müslümanları Mukaddes Topraklar’dan kovmak için düzenlenen bir Haçlı Seferi’ne tam 95 bin küçük Hıristiyan çocuğun katılmış olduğunu yazıyor tarihler. Bunlar ellerinde kılıç ve mızrak tutamayacak kadar küçük çocuklardı. Bu “çocuk kategorisindeki Haçlı ordusu”ndan 40 bini Alpleri geçerken telef oldu. Kalan 45 bin çocuk ise Müslüman kuvvetleri tarafından esir alınıp İslam’ın genişleyen nüfus denizine bir dalga olarak karışıp gittiler.
Tamam, bu, İslam tarihinin en büyük ihtida olaylarından birisidir de, Ortadoğu nüfus profili içinde bu çocukların neslinden gelenler nerelerdedir? Hangi Müslüman gözlerinin içinden bize bakmaktadır 13. yüzyılın bu “çocuk Haçlıları”?
Ne demişler: “Ne oldum deme, ne olacağım de.” Bu defa tersinden bir örnek vererek madalyonun tersini çevirmeyi deneyelim.
Yıl 1822’dir, Osmanlı toprakları mezada çıkarılmıştır. Gerçi alanlara biraz tuzluya mal olmaktadır ama Ruslardan Fransız ve İngilizlere kadar iştahını kabartmış bekleyenler eksik olmaz Osmanlı topraklarının başından. Nihayet Yunan bağımsızlık savaşının fitili ateşlenir. Avrupa’dan gönüllüler yardımına koşar Yunanlıların. Aralarında Fransız subayları da vardır.
Korint’i, son komutan Salih Ağa savunmaktadır. Konağa kadar giren âsiler Salih Ağa’yı boğup öldürdükten sonra hanımının üzerine yürürler. Yaralı kadıncağız, kollarında tuttuğu çocuğu teslim etmemek için odadan odaya ciğerleri paralayan feryatlar bırakarak koşmaktadır. Bir ara konağın penceresine dayanır. Çocuğunu canilerin elinden kurtarabilmek için pencereden dışarı uzatmış, dehşet içinde üzerine gelenleri kollamaktadır. Yunanlılar üzerine atılınca çocuk kadının ellerinden kayar ve… aşağıda olan biteni seyretmekte olan Albert De Helbich adlı Fransız ordusuna mensup bir Alman kökenli subayın kucağına düşer. Annesinin çocuğun ardından son sözleri, “Mehmedim!” olur.
Subay, bu 5 yaşındaki yavruyu koruması altına alır. Bölgeye bir Yunan hayranı olarak gelen subay, katliamı gördükten sonra Yunanlılardan nefret eder olmuştur. Mehmet, subayla birlikte Fransa’ya gelir ve kendisini bekleyen yeni hayattan bihaber olarak hayatının çizdiği yumağın içine dolanır, durur. Toulon Tersane komutanına takdim edilir, o da çocuğu resmen De Helbich’in üzerine geçirir.
Hadiseler bir film şeridini andırsa da, yaşanmışlıktan alır gücünü. Subay günün birinde memleketini ziyarete giderken Lyon şehrinden geçer. Orada bulunan Orleans Düşesi’ni ziyaret etmek gelir aklına. Mehmet’i Düşes’in yakınlarından Madam de Dolomieu’ye teslim eder. Kraliyet ailesiyle yakınlığı ile bilinen Madam, çocuğu ileride Fransa kralı olacak olan Louis Phillipe ve kız kardeşi Adelaide’ye takdim eder. Onlar da Mehmet’in vaftiz babası ve annesi olurlar. Adı da artık Theophile Louis Henri’dir.
Mehmet henüz koleje gidecek yaşta değildir. Bu yüzden kibar çocukların kaldığı bir yurda yerleştirilir. Güzelliği ve asaletiyle görenleri hayran eder kendisine. Tatil olunca kralın özel arabası gelir, Mehmet’i saraya götürür, orada kralın oğullarıyla oyunlar oynar. Yıllar yılları kovalar ve bizim Mehmet, Deniz Harp Okulu’na girmeyi başarır. 2. sınıftayken Doğu’ya ilk seyahatine çıkar. Köklerine dönüş yolculuğudur bu bir bakıma. Babasının bir zamanlar kahramanca savunduğu Korint şehrine uğrar, onun öldürüldüğü evi ziyaret ederek çocukluk hatıralarını tazeler. Dönüşte, babasının ismini soyadı olarak almak fikri uyanır zihninde. Krala ricada bulunur. Tabii Salih’i Fransızca telaffuz etmek zordur. Ama çözüm bulunur: Salih değil, Saly olacaktır Mehmet’in soyadı.
Mehmedimiz artık 25-26 yaşlarındadır ve bahriye üniformasıyla salonlarda göz kamaştırmaktadır. Bir akşam sarayda verilen baloya aniden girince etrafına üşüşürler. Prenses Adelaide herkesin içinde Mehmet’in güzellik ve kibarlığından iftiharla söz eder. Bununla da yetinmeyerek Mehmet’e, kendisi öldükten sonra verilmek üzere yılda 3 bin franklık bir gelir bırakır. Sarışın bir Fransız kızıyla evlenen Mehmet’in 2 çocuğu dünyaya gelir. Fakat bu sırada kader ağlarını örmekte ne kadar mahir olduğu gösterir ve Fransa’nın Osmanlı Devleti’nin müttefiki olarak Rusya’ya savaş açtığı Kırım Harbi patlak verir (1855).
Mehmet, “Le Sesostris” adlı geminin komutanı sıfatıyla Çanakkale Boğazı’ndan geçerek başkent İstanbul önlerindedir. Gemisi Boğaziçi’nden Karadeniz’e doğru süzülürken, kaptan köşkünde kimbilir hangi kalp çarpıntıları boğmuştur Mehmet’in gönlünü! Yıllar sonra ana vatanına, babasının yarım bıraktığı savunma görevini yerine getirmek üzere dönmesi, onu alabildiğine coşturmuş olmalı ki, Sivastopol önünde ‘yatan’ gemisiyle Rus savunmasına ecel terleri döktürmesi üzerine terfi eder. Emekli olduktan sonra Paris yakınlarında sakin bir kasabaya çekilir ve orada ölür (1884). Oğlu Gaston Saly, babasının mezar taşına Türk olduğunu unutturmamak için bir hilal ve mesleğini hatırlatmak için de bir gemi çıpası kazdırmıştır.
Bitmedi. Fransız Akademisi’nin tarihine de girmiştir bizim Mehmet. 1932 yılında Akademi’nin “Fazilet Ödülü”nü dağıtan Duc de la Force, Mehmet’in kız torununu, 8 öksüz yeğenine bakmak için gösterdiği olağanüstü fedakârlıktan dolayı överek yad etmiştir. Bu Türk kızının fedakârlığı o kadar sarsmıştır ki Fransız kamuoyunu, Fransız Akademisi, “yılın insanı” ödüllerinden birine Theophile Saly zannettikleri Salih Ağa oğlu Mehmet’in torununu layık görmüştür.
Tarihin aynasındaki pusları delen gözlere sahip olabilmek ne büyük saadettir dostlar!
.
Bana tarihini anlat, sana kim olduğunu söyleyeyim!
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bana tarihini anlat, sana kim olduğunu söyleyeyim!
Geçtiğimiz 28 Haziran akşamı, yorgunluğun ipimi çekmek üzere olduğu bir anda girebildim eve. Yemek, şu bu derken kumandayla yerli yabancı kanallar arasındaki mahut kovalamacam başladı. Maksat biraz zihnimi dağıtmaktı. Bir ara BBCWorld’a takıldı gözlerim. Karanlık bir limanda zar zor görünen yelkenli gemiler ara sıra çatapat ateş ederek geçiyorlardı ekrandan. Önce bir film oynuyor zannettim ama bu bir haber kanalı; film oynatmaz. Öyleyse?
Ekrandaki altyazıyı okuyunca ayılıyorum: “Trafalgar Savaşı’nın 200. yıldönümü dolayısıyla savaş yeniden canlandırılıyor.” Canlı yayında gemiler birbirine zamanın toplarıyla ateş ededursun, kameralar sahilde biriken mahşerî kalabalığa çevrilince dudaklarım uçukluyor. Tamı tamına 250 bin insan toplanmış Atlantik Okyanusu’na bakan Trafalgar Limanı’nda ve modern Avrupa’yı açan savaşlardan birisinin temsilini heyecan ve coşkuyla izliyorlarmış. Napolyon’un heyulasını İngiliz emperyalizminin ensesinden kaldırıp atan bu zaferin anısına Londra’nın en ünlü meydanlarından birine Trafalgar adı verilmiştir ve meydanın ortasındaki anıtta İngilizlerin medar-ı iftiharı Amiral Nelson’un mücessem heykeli gururla yükselir.
Derken nedense fena halde hüzün bastı beni dostlar.
Biz böyle bir Avrupa’ya doğru gidiyoruz. Bilelim ki, Avrupa’yı birleştiren ortak değerler, üzerinde titredikleri tarihî müşterekler var. O gün o limanda toplanan İngiliz, Fransız ve İspanyollar ataları birbirleriyle savaşmış olsa bile Trafalgar’ı kendi kimliklerinin kurucu parçalarından biri olarak selamlıyorlardı. Onu tarihte olmuş bitmiş bir olayın mezar taşı gibi susturmaya değil, derilerinde, beyinlerinde, hücrelerinde bir nabız vuruşu gibi hissetmeye ve hissettirmeye çalışıyorlardı. Tarih böyle algılanır ve böyle anlaşılırsa tarihtir kardeşlerim. Geri kalanını ver tarihçinin olsun. Bize o tarihin tüylerimizde uyandıracağı titreşim lazım değil mi?
Aradan sıyrılan bir Çanakkale var, bir de İstanbul’un Fethi. Fethi eskiden daha sıcak kucaklamıştık, şimdilerde fena halde dizginlere asılmış durumdayız; fren seslerini siz de duyuyorsunuzdur. Sözde AB’ye gireceğiz ya, İstanbul’un fethinden bile utanır olmuşuz da haberim yokmuş! Hangi resmi toplantıda Fethi adam gibi kutlamaktan söz açsam, “Cısss. Avrupa bizi yanlış anlar!” itirazıyla karşılaşıyorum. Tabii hayretimin bini bir para oluyor.
Yahu ille surlara yeniçeri tırmandırmayı, altlarına tekerlek takılmış sandalları Tophane yokuşundan çekmeyi mi anlayacağız fetihten? Bunları, tıpkı BBC’nin canlı yayında verdiği Trafalgar gösterisinde olduğu gibi estetik, kültürel ve görsel bir şölene dönüştürmeyi becermekten aciz miyiz? İstanbul Festivali gibi seviyeli bir Fetih Festivali düzenleyemez miyiz? İstanbul’u o hafta bir sanat, kültür ve müzik şehri, dünyadaki elit çevrenin dikkatini perçinleyecek bir merkez haline dönüştüremez miyiz?
Çılgın bir mayıs akşamı Bizans ve Venedik kadırgalarıyla Fatih’in yelkenlilerinin Zeytinburnu’ndan çarpışa savaşa Sarayburnu açıklarına kadar geldiklerini ve projektörler tarafından Haliç’teki zincir önüne kadar takip edildiklerini, aynı gece Tophane’den çekilen gemilerin bir ışık huzmesi içinden süzülerek Kasımpaşa’dan denize indirildiğini ve kıyılara toplanmış -turistler de dahil- meraklıların büyülenmiş bakışları altında İstanbul’un ‘açılışı’nın projektör oyunlarıyla temsil edildiğini getirin gözünüzün önüne.
Adamlar 1805’teki zaferlerinin yıldönümünü şenliklerle kutlamaktan utanmıyorlar da, biz İstanbul’u aldığımız için neden utanacakmışız? Hem İstanbul’u alıp da mahvetmiş olsak, tamam, utanalım. İstanbul’un 1453’teki fethini, Daniel Goffman’ın isabetle belirttiği gibi, Bizans başkentini içine sıkışıp kaldığı köhnelik cenderesinden kurtaran, önünü açan ve ona taze kaynaklar sunarak yeniden doğuşuna zemin hazırlayan bir “rejim değişikliği” olarak sunmanın zamanı gelmedi mi daha? (Braudel’in Osmanlıların Avrupa seferlerini, Avrupa’yla konuşmak için çırpınışları şeklinde yorumladığı noktaya ise yıldızlar kadar uzağız.)
Mesela Kırım Harbi’nin 150. yıldönümü İngiltere’den Rusya’ya, Fransa’dan Ukrayna’ya kadar bu savaşa bulaşmış bütün ülkelerde hatırlandı, hakkında kitaplar yazıldı, sempozyumlar, sergiler düzenlendi, belgeseller çekildi. Gelin görün ki, savaşın baş aktörü olan Türkiye’de tıs yok. Geçen yıl def-i bela kabilinden bir sempozyum yapıldı kapalı kapılar ardında, o kadar. Oysa bu savaşı biz organize etmiş, İngiltere ve Fransa’yı biz sokmuştuk savaşa ve Rus Çarlığı’nın 1917’deki çöküşünün zemini, bu savaşta döşenmişti. Yani düpedüz dünya tarihinin gidişatını etkileyen bir savaştı bu. Peki hangi televizyonda bu savaşla ilgili bir belgesel izlediğinizi hatırlıyorsunuz? Marx ve Engels’in yere göğe sığdıramadıkları Silistre savunmasından, mareşallik rütbesi takılırken “Şehitliği tercih ederdim” diyen Musa Hulusi Paşa’dan, askerin morali bozulmasın diye elinin parçalandığını savaş sonuna kadar saklayan Kütahyalı Hüseyin Paşa’dan hangimiz haberdarız?
İngilizler Trafalgar Meydanı’nda Nelson’un heykelinin ne aradığını soran bir İngiliz’e uzaydan gelmiş muamelesi yaparlar. Bizdeyse tarihimizi yapan büyüklere uzaydan gelmiş muamelesi yapmak revaçtadır. Avrupa ile aramızdaki asıl fark, buradadır.
.
Abdülhamid “Amerikancı” mıydı?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Abdülhamid “Amerikancı” mıydı?
1827 yılında Rus, İngiliz ve Fransız deniz kuvvetleri, gizlice anlaşarak herhangi bir savaş sebebi (casus belli) olmaksızın Navarin’de toplanmış bulunan Osmanlı donanmasına ani bir baskın vermiş, tam 52 savaş gemimiz batırılmış, 6 bin levendimiz de şehadet şerbetini içmişti. Bu kritik olay, bir yandan Yunanistan’ın bağımsızlığına giden yolu açacak, öbür yandan da Osmanlı yöneticilerine, Avrupalı devletlerden hiçbirine güvenilemeyeceğini -bir kere daha- öğreten yakıcı bir tecrübe olacaktı. Yüzyıllar boyu Osmanlı sayesinde palazlanmış Fransa bile çıkarı gerektirdiğinde dostluğunu gözünü kırpmadan satabiliyordu. Nitekim aynı Fransa, 3 yıl sonra Cezayir kıyılarına çıkarma yapacak ve Osmanlı’nın bu en batıdaki kanadına dişlerini geçirecekti.
Peş peşe yaşanan bu iki facia, Osmanlı devlet ricalini, dış politikada yeni alternatifler aramaya zorlayacak ve Osmanlı dış politikasında “Amerika kozu” böylece devreye girecektir. Bağımsızlığını kazanalı yarım asır bile olmamış ABD’nin İstanbul’da gündeme gelişi, böyle bir ortamda gerçekleşmişti. 1799’da ABD’nin Lizbon maslahatgüzarı İstanbul’a bir antlaşma yapmak üzere gönderilmişse de, görüşme gerçekleşmemişti. Bir yıl sonra Kaptan W. Bainbridge, Kaptan-ı Derya Küçük Hüseyin Paşa’yla görüşerek ABD’nin Osmanlı Devleti’yle bir antlaşma yapmak istediğini bildirmiş, ne var ki, teklif sıcak karşılanmasına rağmen bir sonuca bağlanamamıştı. Osmanlı’yla el sıkışamayan ABD, Cezayir ve Libya (Trablusgarp) yöneticileriyle muhatap olmuş, anlaşamadığı zamanlarda ise savaş açmış, ancak gemilerini bir türlü rahatça seyrettirememişti Akdeniz’in tuzlu sularında. Sebep? Akdeniz’i hâlâ avucunda tutan Osmanlı ile bir antlaşması yoktu da ondan.
Bu tatlı günler pek çabuk geçti. Rusya, Fransa ve İngiltere’nin elde kalan topraklarını parçalayacağını gören Osmanlı stratejistleri, bu defa yeni ekonomik ve askerî güç olarak ABD’yi hatırlayacak ve 1830’lardan itibaren artık Osmanlı limanlarına, Amerikan bayrağı taşıyan ticaret gemileri de yanaşacaktı. Yalnız ticaret gemileri mi: Başkan Jackson döneminde Henry Eckford adlı ünlü mühendisin eseri olan savaş gemisi, 150 bin altına Osmanlı donanmasına katılmıştı. (Anlatayım da gülün biraz: İç savaşta istihdam edilmek üzere Osmanlı limanlarından “deve” ithal eden Amerika, bunun karşılığında İzmir Valiliği’ne tüfek hediye etmiştir. Rivayete göre bizim Amerikan tüfekleriyle ilk selamlaşmamız böyle olur.)
Lakin silah ithalatında asıl kırılma noktası 1870’lere rastlar. ABD, iç savaştan yeni çıkmıştır. Kuzey’in silah fabrikaları iç savaş sırasında üretim hacmi ve teknoloji bakımlarından ön sıralara yükselmiştir. Seri üretimden dolayı fiyatlar düşmüştür. Elde milyonlarca tüfek kalmıştır ve bunlar için uygun bir pazar aranmaktadır. Bu “uygun” pazarlardan birisi de Osmanlı Genelkurmayı olacaktır. Nitekim 1869 yılı sonlarında Osmanlı kışlalarına 239 bin Enfield marka tüfeğin katıldığını görüyoruz. 5 yıl sonra ise tüfeğin markası, sonradan ünlenip türkülerimize kadar girecek olan Martini’ye dönüşecek, sayısı da 500 bine vuracaktır. Böylece 1870’ler itibariyle Osmanlı’nın silah aldığı birinci ülke konumuna yükselecektir ABD. Hele 93 Harbi diye bildiğimiz 1877-78 Rus Savaşı’nda silah ithalatı çılgınca artmış, bu kritik dönemeçte Amerikan silah şirketleri tam kapasite çalışmış ve milyonlarca kurşun, fişek ve tüfek yollamışlardır cephelerimize. Tabii buna karşılık milyonlarca dolarımızın da ABD silah şirketlerinin kasasına aktığını söylememe gerek yok.
Bu silahlanma çabası, II. Abdülhamid döneminde artarak devam edecektir. General Berdan ve Albay Lay’in savaş gemisi (torpidobot) satabilmek için İstanbul’da nasıl kıyasıya bir rekabete girdiklerini belgelerden takip edebiliyoruz. Oral Sander ve Kurthan Fişek’in sunduğu Amerikan belgelerinden öğrendiğimize göre (“Türk-ABD Silah Ticaretinin İlk Yüzyılı”, İstanbul 1977, Çağdaş Yayıncılık), adı muhaliflerince, yok yere “denizcilik düşmanı”na çıkartılan Abdülhamid’in iktidar yıllarında çok sayıda yerli ve yabancı imalat savaş gemisi denize indirilmiş ve denizaltılar da dahil, Osmanlı donanması elden geldiğince takviye edilmiştir. Ancak ağırlığın kara kuvvetlerine verildiği aşikâr. Nitekim İstanbul’daki Amerikan elçisi Terrell, ABD Dışişleri Bakanı’na yazdığı 1897 tarihli mektupta, Abdülhamid’le bir görüşmesini anlatır ki, ibret vericidir. Osmanlı bu sırada Yunanistan’a savaş açmıştır ve ordularımız Dimetoka’ya kadar ilerlemiştir göz açıp kapayıncaya kadar. Dünya şaşkınlık içinde izlemektedir Osmanlı ordusunun ne yapacağını. “Hasta Adam” dirilmekte midir yoksa?
Karşılıklı iltifatlardan sonra Sultan, askeri birliklerin silahlandırılmaları ile sahil bataryalarının yapımından söz açar, ardından topçuluk alanında ABD’deki en son deneylerin sonuçları hakkında bilgi ister. Besbelli bu ilgiden elçinin kafası karışmıştır ama ABD ordusunun henüz kullanmaya başladığı tüfeklere dikmiştir gözünü Abdülhamid; bu konu üzerinde, Terrell’ın deyişiyle, “özellikle” ve “ısrarla” durmuştur. Terrell’ın savaş halindeki Osmanlı ordusuna dair gözlemlerinde bu gözlerinden zekâ ve bilgi ışıkları fışkıran Sultan’ın etkisi sürekli hissedilir:
“Askerlerin kusursuz donanım ve disiplini yanında, sağlık ve temizliğin geliştirilmesi için gösterilen büyük özen şaşırtıcıdır. Her keresinde kırk asker alabilen dev bir Türk hamamı her an kullanılmaya hazır beklemektedir. Türkiye’nin elinde donanım ve cephanesiyle birlikte 1 milyon adet Mavzer silahı bulunmaktadır. Bakanlığımızı ilgilendirebilir: Avrupa’nın bu “Hasta Adam”ının karşısına yalnızca bir tek düşman güç çıkarsa, herhalde modern zamanların en dinç ve dinamik hastasına tanık oluruz.”
Sultan Abdülhamid’in Amerika kozu, gelecek haftamızı da işgal edeceğe benzer. Olsun, değmez mi?
.
Fatih’in kayıp vasiyetnamesi bulundu!
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Fatih’in kayıp vasiyetnamesi bulundu!
Bir sevgili okuyucum dikkatini bileyip geçmiş bilgisayarının başına, dökmüş içindekini: ‘Geçen haftalarda Amerika’da bulunduğunu yazdığınız Fatih’in vasiyetnamesini yazmayacak mısınız? Meraktan öldük! Sevimli ve yaramaz ‘fil’imizi dört gözle bekliyor züccaciye dükkânımız.’ Siz misiniz bunu söyleyen, alın, Timur’un fillerini bile kaçıracak yedi bela bir fil size!
23 Mayıs 1936’da İngiltere’de çıkan ünlü “The Times” gazetesi, Fatih’in kayıp vasiyetinin bulunduğu haberiyle çıkmıştır. Bu haberi okuduktan sonra iflah olmaz bir Fatih sevdalısı olan Süheyl Ünver hocanın yerinde durması mümkün müdür? İngiltere’de bulunan dostu Esad Fuad Tugay’dan yazıyı bulup kendisine göndermesini ister. Yazı eline geçer ama elindekinden yine de tatmin olmaz ateşli ruhu. Gözü, belgenin Fransızca aslındadır. “The Times”a mektup gönderip belgenin aslı hakkında bilgi rica eder. Londra civarında bir kütüphanede bulunduğunu, lakin kitapların Amerikalılar tarafından satın alınmak istendiğini öğrenir. Bu defa Londra Büyükelçisi Cevat Açıkalın’dan belgenin Princeton Üniversitesi Kütüphanesi’ne satıldığını öğrenir. Ne de olsa işin ucunda Fatih vardır ve Süheyl hocanın altın oku, hedefine ustaca yaklaşmaktadır. Yıllardan 1950 olur. Süheyl hoca, Princeton Üniversitesi Kütüphanesi’nde yazma eserler kataloğunda 168 numarada kayıtlı olduğunu öğrendiği kitabın bir kopyasını sonunda temin etmiştir. Belge, eski Fransızca ile kaleme alınmıştır, dolayısıyla Türkçeye tercümesinden önce ‘yeni Fransızca’ya çevrilmesi gerekmektedir. Bu görevi Galatasaray Lisesi profesörlerinden M. P. Gauthier üstlenir. İstanbul Üniversitesi de basmayı kabul etmiştir. Gayri hocanın keyfine diyecek yoktur. Yıllardan 1952’dir ve işte elimizde bir kitapçık durmaktadır: “Fâtih Sultan Mehmed’in Ölümü ve Hâdiseleri Üzerine Bir Vesika.”
“Fatih’in Vasiyetnamesi” denilen ve bir mektubun içinde geçen bu metinde neler vardır?
Mektup Galata’da oturan bir Ceneviz tüccarı tarafından Avrupa’da oturan kardeşine yazılmıştır. Bir kere, Fatih’in hâlâ bir sır olmaya devam eden ve ölümüyle yarıda kalan son seferini hangi devlete karşı açtığıyla ilgili meseleye dair bir ipucu yakalıyoruz mektupta. Sefere katıldığını öğrendiğimiz yazar, 3 Mayıs 1481’de vefat eden Fatih’i, nisan ayının sonunda Halep’ten gelen elçilerin ziyaret ettiğini ve eğer kalkıp gelirse, şehri kendisine seve seve teslim edeceklerini bildirdiklerini aktarır. Takdir edersiniz ki, Fatih, İtalyanların 12 Ada’yı teklif ettikleri ve ‘Teşekkürler, almayayım’ diyen İsmet İnönü’ye hiç mi hiç benzemez. Derhal harekete geçen Fatih, Memlûklar üzerine sefer açmış, ancak Gebze civarına vardığında hastalanmış, ölümünün yaklaştığını anlayınca da, huzuruna 3 önemli kişiyi çağırıp vasiyetini yazdırmıştır. Mektup bu vasiyetnameyi ve Fatih’in ölümüyle ilgili bazı bilinmeyen noktaları aydınlatan ‘içeriden’ bir belge hüviyetinde.
Sıhhati tartışmalı da olsa, seferde hazır bulanan birisi tarafından yazıldığı besbelli olan bu belgeye göre Fatih,
1) İstanbul’da yaptırdığı Fatih Camii’nin avlusuna gömülmek istemiştir (bilindiği gibi, o zamana dek padişahların cenazeleri Bursa’da toprağa veriliyordu, dolayısıyla bu, hanedanın ‘mezar siyaseti’nde köklü bir değişiklik demekti),
2) Sanılanın tersine, sağ olan iki oğlundan Cem Sultan’ın değil, Bayezid’in kendisinden sonra tahta çıkmasını emretmiştir,
3) Ordudaki yeniçerilerin, Bayezid tahta çıkmadan önce İstanbul’a sokulmamasını tavsiye etmiştir (yağmaya girişeceklerinden korkuyordu),
4) Tahta geçecek olan oğlu II. Bayezid’e, bazı danışmanlarından şikayet ederek onların tavsiyeleriyle ‘yenilikler’ yapmak zorunda kaldığını, bu yüzden onları hizmetinde tutmamasını söylemiştir,
5) Topladığı muazzam hazinenin büyük bir itina ile muhafaza edilmesi gerektiği, zira ileride ona muhtaç olacakları uyarısında bulunmuş,
6) Kölelerinin âzad edilmesini buyurmuştur.
Metinde dikkat çeken nokta, Fatih’in, ölümünden önce, gerçekleştirdiği hızlı reformlarından neredeyse bir tür pişmanlık duymuş olmasıdır. Bu tavır değişikliği, muhtemelen ölümünden önce yeniliklere karşı biriken toplumsal ve siyasî tepkilere bir tür taviz olarak anlaşılabilir. Gerçi genç tarihçilerimizden Oktay Özel, Fatih’in gerçekleştirdiği reformların abartıldığı kadar radikal olmadığını söylemektedir ama, zamanın toplumu, Fatih’in kararları karşısında açıkça ‘sürklase’ olmuş, daha doğrusu ‘yorulmuş’ vaziyetteydi. Tahta ‘fütuhatçı’ politikasıyla öne çıkan Cem’in değil de, ‘güvercin’ kanada mensup Bayezid’in geçirilmesinden, Fatih’in peşinde şimşek hızıyla kıtadan kıtaya savrulmuş olan Osmanlı siyaset ve toplumunun, 30 yıllık koşturmanın ardından bir hazım sürecine, bir sükûnet devrine ihtiyaç duyduğu sonucunu çıkarmamız daha doğru görünüyor.
Vasiyetname’nin bir diğer önemli maddesi, Fatih’in Kanunname’sine sonradan katıldığına inandığım Cem Sultan’ı öven paragrafı yalanlayan cümledir. Burada Fatih’in de toplumu aktif bir dinlemeye geçirmeye ikna olduğunu görmekteyiz. II. Bayezid’i ‘pısırıklık’la suçlayanlar, onun iktidarının, Yavuz ve Kanuni’nin gelişini hazırlayan bir pekişme çağı olduğunu unutuyorlar nedense.
Aslında ‘danışmanlar’ meselesi bugün de güncel. Demek ki, Fatih’in çevresinde ona sürekli fikir ve proje sunan, onu yönlendiren ve kendisi üzerinden siyaset üretmeye hevesli bir danışman kadrosu vardı ve tıpkı bugün Başbakan’ı yönlendiren çekirdek kadro gibi, hedeflerini ona dikte ediyor, onu harekete zorluyor, onun üzerinden siyaset üretiyorlardı. Mektuptan Fatih’in bu kadronun tasfiyesini düşünmüş ama başaramamış olduğunu anlıyoruz. Ve bu son derece manidar geliyor bana…
Neyse, belgeden daha çok şey anlıyoruz da söyleyemiyoruz. Zira filimizin kırıp döktüğü dükkân sayısı bini çoktan geçti!
.
Mehmet Barlas’ın despotizm hayaleti
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Mehmet Barlas’ın despotizm hayaleti
Siz de mi Mehmet Barlas?
Geri kalmış aydınların ninnisi şudur: Ah şu geri kalmışlığımız! Geri kalmış olmasaydık Avrupa’ya ve dünyaya gösterirdik gününü!
Neredeyse 200 yıldır aynı maval: Kahrolsun bizi geri bırakanlar! Kahrolsun geri kalmamıza sebep olanlar! Kahrolsun şunlar, kahrolsun bunlar!
“Şunlar ile bunlar”ın kimler oldukları malum. Eski ve geri düşünceli yöneticiler, hocalar, yobazlar, kalkınmamızı istemeyen şer güçler, dış mihraklar, din, töreler vs. Onlara kalırsa her seferinde tam bir şeyler yapmaya davranırken, bu şer güçler devreye girmiş ve gelişmemizi engellemişlerdir. Hâlâ da gelişmemizi engelleyenler onlardır.
Bu artık ısıtılıp önümüze sürüle sürüle kokuşmuş sözde düşünce, basınımızda “çok okuması”yla maruf Mehmet Barlas’ın da kaleminin nakaratları arasına girmiş meğer. 25 Haziran 2003 tarihli Sabah’ta çıkan “Geri kalmışlığımızın nedeni despotizm mi?” başlıklı yazıda yaklaşık aynı düşünceleri tekrarlıyor.
Barlas, Kenneth Minogue’un dilimize çevrilen “Siyaset ve Despotizm” adlı kitabından yola çıkarak geri kalmışlık teması üzerinde çeşitlemeler yapıyor. (Barlas’ın yazdıklarının, Minogue’un o çok keskin anti-Amerikan düşünceleriyle ne alakası olduğunu bir başka sefere tartışacağım.)
Despotizm de ola?
Barlas’ın tanımına göre despotizm, Doğu toplumlarına özgüdür. Bu toplumlarda despotların her sözü “Allah’ın emri”dir! Siyaset, sadece padişah ve çevresindeki bir avuç adamın işi olarak görülür. Oysa Batı’da öyle mi? Daha 1215’lerde “toplum katmanları” ile “krallar” arasında “koskoca” Magna Carta’lar imzalanmamış mıdır? Despotizmin özü, egemenin kontrol edilemeyen gücüne karşı hiçbir yol ve çıkış noktası olmamasıdır. Parlamento, muhalefet, özgür basın, iktidarın aç gözlülüğünden özel mülkiyeti koruyacak yasalar yoktur. Hatta despotunkiler hariç hiçbir kamu hakkı yoktur. Böylece geri kalmışlığımızın nedeni, despotizmdir.
Şimdi sıkı durun. Mehmet Barlas son büyük bombayı patlatıyor ve despotizmi de açıklıyor:
“Siyaset”i sadece Padişah’ın veya O’nun çevresindeki bir avuç adamın işi olarak gören anlayış, belki de İKLİMden kaynaklanıyor. Dört mevsim akan ırmakların olmadığı, halkın beslenmesinin devlet desteğine bağlı olduğu COĞRAFYAlarda, “özel mülkiyet” de, “devlet kadar güçlü” üretici sınıflar da olamıyor.” (Büyük harfler bana ait- M.A.)
Mesele şimdi biraz berraklaştı. Liberal olduğu iddiasıyla ortaya çıkan Barlas, ‘Kötü bir determinizm iyi bir liberalizme yeğdir’ diyerek aslında epeyce bildik bir açmaza düşüyor; totalitarizm açmazına.
Bir böyleliğin görmemişiz liberalizmin
Bu açmaz şu:
Siyasî liberalizm, aslında “doğal” (tabiattan getirdiğimiz) açıklamalardan nefret eder. Yoksa bütün insanlar eşittir demenin bir anlamı olabilir miydi? Benim bacağım sakatsa, bu siyasî manada bir eksiklik olarak algılanamaz liberalizme göre. Ya da yoksulluk, bir eşitsizliğin açıklaması olarak kullanılamaz.
Tam tersine, bütün bir liberal öğreti, bunların ötesine geçerek herkesin katılacağı bir ortak yaşama projesi önerir. Kim olursa olsun, herkesin siyasal eyleme katılma hakkı eşit olmalıdır. Bu eşitlik kurulmadığında ise diktatörlükler kaçınılmazdır.
“Doğalcı” (natüralist) açıklamalardan köşe bucak kaçması gereken bir liberal kalkıp da, “Efendim bizde dört mevsim akan nehirler yok, bu yüzden despotizme mahkûm olduk” diyemez. Böyle bir açıklama, liberalizmin gözünde bir açıklama değildir de ondan! Nasıl topallık veya yoksul bir ailede doğmak bir insanın kaderini belirleyecek silinmez bir damga olarak görülmüyorsa, iklim şartları gibi tabiî sebeplere dayanarak da “Orta Doğu” toplumları despotik diye aşağılanamaz. Çünkü bu, kadercilikten kaçayım derken, en berbat kaderciliğin ağına düşmek gibi bir şeydir ki, ilk önce bir liberalin bucak bucak kaçması gereken bir argümandır.
Despotizm hayaleti; geldinse üç defa vur!
Aslında bu teori hiç de yeni değil. Montesquieu yüzyıllar önce Doğu ile Batı arasındaki yönetim farkını iklime dayandırmıştı. Yok Batı’da sık sık dağlar varmış da, yok bu yüzden halkı bir sürü gibi güden imparatorluklar orada kurulmazmış da, yok Doğu’da uçsuz bucaksız stepler varmış da, insanları önüne katan despotlar hiçbir engelle karşılaşmadan milyonlarca km toprağa hükmedebiliyorlarmış da…
Gülünç değil mi?
Bilir misiniz bu sözlere ilk gülenlerden biri kim olmuştur?
Şu “zındık” Voltaire, “mutlak iktidar sahibi”nin rakipsiz yönetimi diye lanse edilen “Osmanlı despotizmi” iddiaları karşısında, ‘Güldürmeyin beni’, demiştir Osmanlı padişahlarının ikide bir tahttan indirilip çıkartılmasını işaret ederek, ‘bunlar mı despot?’ Voltaire, asıl despotu görmek için “Devlet benim” diyen Fransa Kralı’na bakmasını öğütlüyordu başta Montesquieu olmak üzere Avrupalı ukalalara.
Bir zamanlar Avrupa’nın üzerinde sosyalizm hayaletinin dolaştığını söylemek pek revaçtaydı. Şimdilerde ise Türk aydınının üzerinde bir başka hayalet dolaşıyor: Despotizm hayaleti.
06 Mayıs 2006, Cumartesi
.
Çelik Gülersoy: Bir reçel damlasındaki mutluluk
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Çelik Gülersoy: Bir reçel damlasındaki mutluluk
Öyle demiş bir yazısında: “Dünyaya armağan ettiğim bir reçel damlası kadar bu küçük eserimle, bütün hüznüme karşılık, yine de mutlu sayılmaz mıyım?” Ve eklemiş: “Dünyada sık savaşlar değil, sevgiler olsa, ön yargılar değil, deneyimler konuşsa, özetle her sokak bir Soğukçeşme Sokağı ve her ev bir Konuk Evi olsa.”
Ajanslardan ekranlara düşen bir habere göre Çelik Gülersoy, geçtiğimiz hafta bir konser sırasında fenalaştı ve kaldırıldığı hastanede hayata veda etti. Basına yansıyan son haber ise cenazesi kaldırılırken keman çalındığı şeklinde oldu. Basın, büyük ilgi gösterdi Çelik Gülersoy’un ölümüne.
Biz Türkler ölümü severiz! Ölüm, başkasının ölümü karşımıza dayanılmaz cazibesiyle çıkar ve biz onun büyüleyici duygu sağanağında yıkanmaya koşarız. Ne var ki sağanak sağanaktır ve en fazla birkaç saat sürer. Sonra, hiçbir şey olmamış gibi yolumuza devam eder gideriz.
17 Ağustos depreminde öyle olmadı mı? Oysa o günlerin atmosferine bakan birisi, enkaz üzerinde çırpınan insanların bir daha eskisi gibi olamayacağına, artık şehir kurma iradelerini ellerine alacaklarına kalıbını basardı. Ama sonra…, sonra eski hamam, eski tas.
Turgut Özal’ın da, Barış Manço’nun da, Kemal Sunal’ın da ölüm haberleri geldiğinde aynı duygu sellerinde boğulmadık mı? Ya sonra?
Çelik Gülersoy’u 1996’da tanıdım. Bir röportaj vesilesiyle Turing’deki odasında görüşmüştük. Konu, Boğaziçi’ydi.
Odaya Çaykovski’den notalar dağılıyor ve biz röportaj yapıyorduk. Havada kelimeler notalarla çarpışıyordu. Beylerbeyi’ni anlatıyordu, Boğaz’ın nasıl yağmalandığını, o asırlarca korunmuş olan yeşil ve mavi uyumunun son 30 yıl içerisinde nasıl imha edildiğini. Dikkatimden kaçmamıştı: Bunları anlatırken yüzünü derin bir sızı yalıyordu.
Bu röportajı o zaman yayınlayamamıştım, maalesef hâlâ da yayınlanmadı. Bir ara sevgili Ahmet Kot’a, çıkaracağı bir İstanbul dergisi için verdim ama o dergi de çıkmadı ve röportajım bu çıkmayan derginin dosyaları arasında sırra kadem bastı.
O görüşmeden sonra ne zaman yardım istedimse, beni geri çevirmedi Çelik Bey. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı Yayınları arasında çıkardığım “İstanbul Armağanı” dizisinde (şimdiye kadar 4 cildi çıktı) “Boğaziçi neydi?” ve “Lâle ve İstanbul” adlı yazılarını yayınladım. Belediye ile en kavgalı olduğu dönemlerde bile yazılarını Belediye’nin yayınları arasında basmak için özel bir çaba gösterdim. Çünkü biliyordum ki, bu kavgalar gelir geçer ama yapılan iş kalır geleceğe.
“İstanbul Armağanı” dizisinde yayınlamayı tasarladığım ama bir türlü kuvveden fiile çıkmayan “İstanbul’un Dinî Mozayiği” adlı kitap için istediğim yazıyı da lutfedip göndermişti. Kitap biraz da benim tembelliğimden yayınlanamadı. Kendisine karşı mahcuptum. Tek tesellim, “İstanbul’da Dinlerin Uyumu” başlığını taşıyan bu güzel yazısını, iznini alarak “Yağmur” dergisinde yayınlamak oldu.
“Reçel damlaları”
Çelik Gülersoy’un en büyük hizmeti, bence İstanbul’un (yalnız İstanbul’un mu, Safranbolu’daki Havuzlu Konak az şey midir?) tarihî dokusuna yaptığı benzersiz katkılardır. 1971’de gerçekleştirilen bir yasal düzenlemeyle “triptik” gelirlerinden bir kısmı Turing’e aktarılmış, böylece kurum, elde ettiği bu gelirle faydalı hizmetler gerçekleştirme imkânını bulmuştur. Bu sayede pek çok güzelliğe tekrar merhaba demiştir İstanbul.
Yurtdışından bir misafiriniz gelse ve size dese ki: “Bu kadar büyük bir medeniyete sahip olduğunuzu söylüyorsunuz. 5 yıldızlı otel yerine bana şöyle İstanbul’un tadını doyasıya çıkartabileceğim bir Osmanlı evi bulur musun?” Aklınıza neresi gelir? Gelmiyorsa ben söyleyeyim: Sultanahmet ile Ayasofya arasında son Osmanlı konaklarından birisi olan Yeşil Ev’e misafirinizi gönül rahatlığıyla emanet edebilirsiniz. Burada pirinç karyolaları ve gaz lambalarıyla, bahçesindeki rengarenk çiçekleri ve havuzuyla misafirinizin kendisini gerçek bir Osmanlı atmosferinde hissedeceğinden emin olabilirsiniz. Peki bu evi turizme kazandıran kişinin Çelik Gülersoy olduğunu biliyor musunuz?
Fenerbahçesi’ndeki Romantika, Sultanahmet’te Geleneksel Türk El Sanatları Çarşısı (eski Cedid Mehmed Efendi Medresesi), Ayasofya’nın arkasındaki Soğukçeşme Sokağı, Yıldız Parkı, Malta Köşkü, Çadır Köşkü, Emirgân Parkı, Pembe Köşk, Çamlıca, Hıdiv Kasrı gibi onlarca eserde yine Çelik Gülersoy’un imzasını görmek mümkün.
Kendisine yönelik bazı eleştiriler yapılmadı değil. Restorasyonlardaki hatalardan tutun da kurumu kişisel işi gibi yönettiğine kadar birçok şey söylendi onun hakkında. Bunlarda haklılık payı da olabilir. Ama çok önemli değil benim için. Neden mi?
Biraz insaf lütfen. Bu eleştirileri yapanların hangisi bu şehre onun kadar hizmet etti? Kaç harap eseri ayağa kaldırmak gibi bir dertleri oldu? Bırakın eser yapmayı, hangi çeşmeye musluk taktıkları görüldü şimdiye kadar?
Bugün nefes alabilmek için Çamlıca tepesine çıkanlar gönül ferahlatan bir ortamda kendilerini yeniden doğmuş gibi hissedebiliyorlarsa, Malta Köşkü’nde lezzetli yemekler yiyebiliyorlarsa, Yıldız Parkı’nda haftalık toksinlerini boşaltabiliyorlarsa bu, Çelik Gülersoy’un reçelinden tattıklarını gösterir. O reçelden tadanlar iflah olmaz bir daha.
İstanbul’a duyulan hasbî bir aşkın 70 yıllık meyvesidir çünkü bu ‘reçel damlaları’.
“Hayatını İstanbul’a adadı”
23 Eylül 1930’da jandarma komutanı olan babasının Doğu hizmeti sırasında Hakkari’de doğan Çelik Gülersoy, 3 yaşındayken İstanbul’a gelmiş. 1958’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuş. Ardından kendisinin ve İstanbul’un tarihinde bir kırılma noktası teşkil eden Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nda çalışmaya başlamış. 1965’te kurumun Genel Müdürlüğü’ne getirilmiş. Turing, onun döneminde yeni baştan organize olmuş. Bir dizi park, restorasyon, teknik servis ve film hizmeti gerçekleştirmiş. Bir şehirlilik bilinci ve İstanbul sevgisi uyanması için olağanüstü bir çaba göstermiş.
Çelik Gülersoy’un kaleme aldığı çok sayıda kitap arasında Sultanahmet Camii’ni anlattığı “Mavi Cami”, “Taksim”, “Soğukçeşme Sokağı”, “Çağlar Boyunca İstanbul Görünümleri”, “Lale ve İstanbul”, “İstanbul’un Anıtsal Ağaçları” ve “Nasıl Bir İstanbul?” ilk ağızda aklıma gelenler. Yazdığı eserler kadar, hatta ondan da çok yeniden düzenlediği ve hayata kazandırdığı tarihî eserlerle de adını duyurdu Çelik Gülersoy. Öğrencilik yıllarından itibaren topladığı belge ve kitapları, İstanbul Kitaplığı adıyla kurduğu bir kütüphanede araştırmacıların istifadesine sundu. Şehirde, hele İstanbul gibi bir şehirde yaşamanın anlam ve değerini işlediği yazılarına ölünceye kadar devam etti.
Adı, hatırlanacağı gibi çeşitli polemiklere karıştı. Bedrettin Dalan’la, Ayasofya’nın arkasındaki Soğukçeşme Sokağı’nın yeniden düzenlenmesi konusunda; zamanın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ile de köşklerin işletilmesi konusunda yaptığı tartışmalar hâlâ hafızalarda.
Bütün bu işleri yaparken gururluydu. Kendi imzasını fazlasıyla önemsiyordu. “Bu bir Çelik Gülersoy yapımıdır” demekten müthiş bir zevk alıyordu. Ama bu gururun kendisine yakıştığı da bir gerçekti.
06 Mayıs 2006, Cumartesi
.
Cola Turka’nın ilham kaynağı: Bir “New-York” rüyası
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Cola Turka’nın ilham kaynağı: Bir “New-York” rüyası
Şaka yollu takılanlar bile oldu: 11 askerimizin başlarına çuval geçirilerek kaçırılması da Cola Turka reklamının bir parçası mıydı yoksa?
Zamanlama, olağanüstü isabetliydi gerçekten de. Türkiye’de Amerikan aleyhtarı hissiyatın (fikriyatın değil) dibe vurduğu bir sath-ı mâilde bu tür bir reklamın epeyce zedelenmiş olan kamusal izzet-i nefsin bir tür terapi ihtiyacını karşılaması ve bunun bir ticari ürün reklamıyla yapılması epeyce düşündürücü geldi bana.
Latinlerin sorduğu o sorunun yeri tam da burası değil mi: Quo vadis? (Nereye gidiyorsun?)
Oktay Sinanoğlu’nun “New-York rüyası”
Bu büyük sorunun peşinde salınmadan önce biraz zihnimizi bileylemekte fayda var.
Bu “çarpıcı” reklamın ilham kaynağı bir rüya olabilir mi?
Ne zaman konuşsa Türkçenin elden gitmekte olduğu feryadını ağzından düşürmeyen Oktay Sinanoğlu hoca, 1995’de yazdığı “Bir New- York rüyası” başlıklı ironi taşan yazısında benzer bir temayı işlemişti aslında.
Bir yaz günü uykuya dalan Sinanoğlu, rüyasında kendini 2050 yılında New York’ta bulur. Ama o da ne? Koca koca binaların cephelerinde Türkçe olarak “Nefis Rize çayı: İşte hakiki çay” diye yazıyormuş. Dükkan tabelalarında ise Rahat Shoes, Dilber Giyim Fashions, Sultanahmet Leather, World Gezim gibi yarısı Türkçe, yarısı İngilizce isimler yazmaktaymış. Amerikalılar olur olmaz yerde “Merkez” kelimesini İngilizce sözlerin arkasına ekliyor, Car Merkezi, Flower Merkezi, Hair Merkezi gibi ucubeleri kullanmaktan çekinmiyorlarmış.
Bu rüya biraz fazla oldu artık diyorsanız aldanıyorsunuz. Çünkü Sinanoğlu’nun rüyası Amerikalılara Türkçe dergi okutmak, Amerika’da Türk okulları açmak, hatta Türklere Amerikan ekonomisini ele geçirtmek gibi ayrıntılar da eklemiş ama en çarpıcı örnek sanırım kola ile ilgili olanı. Kendisini dinleyelim:
“Üstünde Jimmy’s Kahvehanesi yazılı, şemsiyeli masaları sokağa taşmış sakin bir yer gördüm, gidip bir masaya oturdum. Gelen görevli Türk olduğumu öğrenince arsız arsız sırıttı, bir iki kelime Türkçe bildiğini gösterme çabasına girişti. KOLA yokmuş, ithal malı soğuk bir Susurluk marka AYRAN getirdi.”
50 yıllık Amerikan rüyasının bir eldiven gibi ters çevrildiği bu metni okuduğumda zihnimden ne çok resim karesi geçit resmi yaptı, anlatamam.
N’oldu bize?
Belki Oktay Sinanoğlu’nun yazısı, belki başka bir şey. Ama bir şekilde bu reklam ortak hissiyata tercüman olmayı başardı. Bu es geçilecek bir şey değil.
Bence Türk toplumu giderek daha “ucuz” başarılarla avunma yolunu seçiyor. Eskiden, eskiden dedimse şurada 1917’den bahsediyorum, devrin süper gücü olan İngiliz kuvvetlerine karşı Kanal Harekâtı düzenleyen, Kutu’l-Amâre’de esir aldığı İngiliz generaline herhangi bir komutan gözüyle bakan ve bunun çığırtkanlığını yapmaktan haya eden bir toplumduk.
En kötü zamanımızda bile aklımızın bir tarafı, dengeyi işaret ederdi. İtidal, mizan ve yeryüzünde “orta ümmet” olma bilinci etiket olarak değil, davranış tarzı olarak ışınlanırdı gittiğimiz topraklara.
Büyüktük, büyük olmanın bilinciyle büyük olduğumuzu, görmemişler gibi her gururumuzu okşayan olayda bas bas bağırmazdık. Çanakkale’de tokatladığımız yedi düvelin gemilerinin arkasından zafer çığlıkları atmadık. “En büyük Türkiye” diye bağırmadık. Vakur ve kendinden emin bir çizgide biriktirdiğimiz enerjimizi stadyumlara boca etmedik.
Ya şimdi? Evet, ya şimdi?
Senegal’e attığımız gol, şehirlerimizin tavanını parçalayan marazî çığlıklara dönüşüyor, İsveç’te bir Türk öğrencinin sınıfında birinci olması gazetelerimizin birinci sayfa güzellerinin yanına kuruluyor, Yurovizyon “başarı”mızı, havaalanında başlayan ve Taksim Meydanı’nda nihayetlenen binlerce hayranın katıldığı bir karnaval coşkusuyla taçlandırıyoruz.
Ardından da askerlerimizin kaçırılması karşısında Sayın Baykal’ın deyişiyle “ulusal onurumuz inciniyor”. İncinen onurumuzu onarmak için özür bekliyoruz ama “üzgünüz” cevabını alınca alıngan bir çocuk gibi iyice içimize kapanıyoruz. Kendimize kahrediyoruz günlerce.
Kola çuvala sığar mı?
Sonra bir karnaval kendimize getirmeye yetiyor bizi. “İyi haberler” verecek birilerini beklemeye başlıyoruz.
İşte bu “iyi haberler” rolünü bu defa Cola Turka reklamı oynadı. “Kötü” Amerikalıdan intikamımızı sanal da olsa almak, kamuoyunun incinen onuruna “hayatın tadı”nı iade etmiş oldu. Şaşkın Amerikalıya doyasıya güldük, ferahladık. “İşte biz gelirsek böyle geliriz” diye efelendik kendi aramızda.
“Kiss çoluk çocuk” lafı gururumuzu okşadı kuşkusuz.
Tıpkı Sinanoğlu’nun rüyasında Amerika’daki gökdelenlerin üzerinde “Hakiki Rize çayı” reklamının asılması gibi.
Ama sormazlar mı adama “So what?” (Ya sonra?) diye.
Hem kola çuvala sığar mı azizim?
06 Mayıs 2006, Cumartesi
.
Cumhuriyetimiz 300 yaşında!
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Cumhuriyetimiz 300 yaşında!
İki şey var ki, geçmişimizin olduğu kadar bugünümüzün de üzerine kalın bir örtü çekiyor. Birincisi “gerileme”, ikincisi de “despotizm”. Aslında bu iki ‘kavramsal hapishane’ de birbiriyle derinden ilişkili.
Son 300 yıldır, Viyana bozgunundan itibaren ele gelir hemen hiçbir şey ortaya koyamadığımız ve irademizin Avrupa’nın eline geçtiği iddiasını o kadar kesin bir üslupla dile getiriyorlar ki, onu bir “iddia” değil, tarihin ta kendisi zannettirmeyi başarıyorlar.
Osmanlı’nın despotizmle yönetildiği, padişahların astığı astık, kestiği kestik despotlar olduğu, bu despotizm geleneğinin Cumhuriyet’in içinden geçerek bugüne kadar geldiği ve demokrasi yolunda bir türlü görkemli adımlar atamayışımızın temelinde iliklerimize işlemiş bulunan bu despotik geleneğin bulunduğu her Allah’ın günü tekrarlanıyor. Bu kadar tekrarlanınca da, ister istemez kendi söylediğimiz yalanlara inanmaya başlıyoruz.
Bu iddialar genel kabul gördüğünde büyüleyici bir tesir yapıyor üzerimizde. Kendimizi gerilemenin son halkası ve iflah olmaz bir despotizmin kulları olarak resmetmeye başlıyoruz. Kendi dilimizle kendimizi köleleştiriyor, ayaklarımıza bukağıyı kendi ellerimizle vuruyoruz.
Kelimeler önemlidir. Özgürleştiren kelimeler kadar zincire vuran kelimeler de vardır ve gerileme ile despotizm bu sonuncu gruptandır.
Tarih bizi özgürleştireceğine köle ruhlu insanlar haline getiriyor, şeklimizi şemailimizi çarpık çurpuk ediyorsa o zaman tarihi de tepeden tırnağa sorgulamaya açmamız lazım gelmez mi? Zira tarih sadece geçmişte “gerçekten” neler olup bittiğini öğrenmek demek değildir. Aynı zamanda geçmişten bugüne hangi karakterlerin, damarların, mecraların açılmış olduğunu da öğretir bize. Bir yerde geçmişte yaşayanların başından geçenleri okudukça kendimizi okumuş oluruz. Kendimizi tarih denilen devasa çayıra salar ve ondan bugüne yansımalar toplarız.
Görünüşte bugünün geçmişe doğru bir uzantısı gibi durur tarih. Oysa üzerindeki kabuğu soyup da altına bakmaya başladınız mı, o pek aşina gelen yüzler karanlığa dalar ve yabancı yüzlerle geri dönerler. Kendi yurdunuz zannettiğiniz geçmiş, ecnebi bir memlekete döner. Ya da aslında o zamana kadar yollarını adımladığınız geçmişin ecnebi bir memleket olduğunu, asıl şimdi kendi ülkenize döndüğünüzü fark edersiniz.
Büyü bozulmuştur ve yeni yüzlerin hikâyesini yazmak boynunuzun borcudur.
İşte size “gerileme” ve “despotizm” yalanlarını çürüten koca bir örnek: 1703 Edirne Vak’ası.
Osmanlı tarihlerinde “hain” ve “nankör” yeniçerilerin veya “fitneciler”in marifetlerinden biri olarak zikredilen bu olay, aslında Osmanlı toplum yapısının 18. yüzyıl başında arz ettiği manzaraya dair son derece öğretici olaylarla doludur.
İstanbul’da esnaf, yeniçeriler, bürokratlar, ulema, kısacası başkent sakinleri, uzun bir ihmal edilmişlik döneminin ardından Edirne’de oturan padişah II. Mustafa’ya kendi meseleleriyle ilgilenmesi için müracaat ederler. Ancak padişahı halktan tecrit eden demir duvarı delemezler bir türlü. Şeyhülislam Feyzullah Efendi, padişahı Edirne’de bloke etmiştir (büyü yaptığı bile söylenir). Toplumsal taleplere çözüm mekanizmasının başında bulunan padişahın bu şekilde enterne edilmiş olması bir süre sonra setin arkasında biriken taleplerin patlamasıyla sonuçlanacaktır.
1703 tarihinde Naimâ’nın deyişiyle “sonsuz bir denize” benzeyen onbinler, İstanbul’dan Edirne’ye yürüyüşe geçerler. Padişahla “pazarlık” yapmaktır gayeleri. İstanbul’da kendi aralarında kararlaştırdıkları yöneticilerin tayin edilmesini, vergilerin düşürülmesini ve padişahın artık Edirne’de değil, İstanbul’da oturmasını istemektedirler. Sonuçta II. Mustafa tahttan indirilir ve bu cemiyetin isteklerini kabul ettiğini bildirip İstanbul’da oturacağına söz vermek şartıyla III. Ahmed tahta çıkarılır. Böylece İstanbul’a yatırımların artacağı Lale Devri’nin tohumları Edirne’de atılmış olur.
Tarihçi Naimâ’ya göre Edirne toplantısında, Çalık Ahmed adlı yeniçeri ağası, saltanatın kaldırılabileceğini ve bir “cumhur cemiyeti ve tecemmu devleti”, yani halkın seçimine dayalı bir yönetim şeklinin getirilebileceğini söylemiştir. Bu sözün içerdiği radikallikten ürken tarihçimiz, Ahmed Ağa’yı fesat çıkarmakla itham ederek üzerini kapatır olayın. Ama laf bir kere ağızdan çıkmıştır.
18. yüzyıl başındayız ve Fransız İhtilali’ne tam 86 yıl var.
Osmanlı Devleti bünyesinde bir yeniçeri ağası, Cumhuriyet’ten, seçimden bahsediyor. Bu bir tesadüf olabilir mi? Olmadığını 17 Ağustos 1703 Edirne toplantısını 23 Nisan 1920 Ankara toplantısına bağlayan 200 küsur yıllık paslı zinciri o yabancı ülkeden geri getirdiğimizde daha iyi fark edeceğiz.
Cumhuriyetimizin kökleri, tam 300 yıl önce, bir ağustos günü Edirne’de atılmıştı.
.
Dostoyevski okumayana ehliyet yok!
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Dostoyevski okumayana ehliyet yok!
Her tatile çıkışımda aynı telaş bulutuna sarınırım. Üst baş, alet edevat zaten biz erkek milleti için ikinci, hatta üçüncü dereceden lazımelerdir. Belki de ‘nasıl göründüğü’nden çok ‘ne gördüğüne’ kendisini adamış şu ‘cins-i kesif’imize -cins-i latif’in zıddı herhalde bu olmalı- bağışlanmış bir imtiyazdır bu. Oldum olası doğru dürüst kılık kıyafet almadan çıkarım tatile. Bu yüzden gittiğim yerde işportadan aldığım ucuz tişörtlerle getirmişimdir tatilin sonunu.
Düpedüz zalimane bir şey şu tatile kitap taşımak. Ama ‘okuyarak yazma’ -tabii okumadan yazan, hatta en iyi yazarlığın mümkünse hiç okumadan, kulaktan dolma malumat ve izlenimlerle yapılacağını zannedenlerle yıldızımın barışmayacağı açık- şeklindeki kötü alışkanlığım yüzünden her tatil, kol ve sırt kaslarım açısından düpedüz bir zulme dönüşür. Bavul ve çantalarıma tıkıştırdığım kitapların (‘Ah şu Dostoyevskileri yeniden mi okusam? Yok yok, en iyisi Routledge’ın şu kışkırtıcı dizisini de yanıma almalıyım. Biraz dünya tarihi de mi okusam? Ya henüz bitiremediğim için melul melul bakan Naima ciltlerinden birine ne dersin?’) yarısı dahi okunmadan döner yerine. Ama ne gam! Onların kısa bir süre için ayrı düştüğüm kütüphanemin aziz temsilcileri olarak beni yalnız bırakmamış olmaları yeter de artar benim için.
Rivayete göre Farabi henüz yeni yetme bir delikanlıyken bir gün binlerce kitabı olan bir ihtiyar onu çağırmış ve kütüphanesini 10 yıllığına kendisine emanet edeceğini söylemiş. Eğer 10 yıl sonunda geri dönmezse bu maddi ve manevi bir servet olan kütüphane Farabi’nin olacaktır. Kitap için yanıp tutuşan delikanlının havalara uçtuğunu söylememe gerek yok. Farabi’yi Farabi yapanın bu kütüphane olduğunu söylerler.
Benim başıma böyle bir talih kuşu konmadı şimdiye kadar. Çok istedim bir kitap ambarında boğulmayı ama nasip değilmiş. Babamdan aldığım okul harçlıklarını biriktirdikten sonra o kadar ince eleyip sık dokuyarak seçerdim ki kitaplarımı, zaman zaman kitapçıların, bu saatlerdir dükkanlarında ellenmedik kitap bırakmayan çocuğu kovacaklarını düşünürdüm. Kitap seçme sanatının stajını kitapçılarda (mesela o zamanlar Bursa’daki Ali Haydar Kitap Sarayı’nda) yaptım anlayacağınız.
Neyse, hatıraların tatlı döşeğinden kalkıp kitapla şişmiş bavulumun içine dönelim. Bu sefer tatile çıkarken yanıma aldıklarımdan biri de belki çeyrek asır önce okumuş olduğum ‘Suç ve Ceza’ oldu. İyi ki de onu almışım. Hatta alıp da son anda bıraktığım ‘Karamazof Kardeşler’i küstürdüğüme hayıflandım.
Dostoyevski’yi giderek daha iyi anlıyorum galiba. Zaten klasiklerin huyudur: Zaman içinde yaklaşıp uzaklaşırlar; güneş gibi batar ve yeniden doğarlar. Ama ufkumuzu sürekli gagalarlar.
Daha önceki okumalarımdan yüzleri silinmiş hayaletler kalmıştı hafızamda. Şimdi yeniden okuduktan sonra bir güzel ete kemiğe büründüler. Yüzleri gözleri ‘açıldı’.
Roman değil, adeta bir girdap ‘Suç ve Ceza’. Bir katil ile bir hayat kadını (Raskolnikov ile Sonya), bir tefeci kadın ile üvey kardeşi zavallı Lizavetta, ayyaş bir memur (Marmeladov) ile çıldıran karısı Katerina (memur atların ayakları altında, karısı ise kan kusarak ölür)…
Karınca ezmez katiller, masumiyetiyle aynaları patlatan hayat kadınları, dürüst tefeciler, iyilikseverlik taslayan benciller, Andre Belly’nin 20. yüzyıl başlarında dirilteceği gölgeler ülkesinin pasaportunu taşıyan garibanlar… Hayatın göbeği ile sınırları arasında ışık hızıyla gidip gelen ve asıl marifetlerini bir başka romana saklayan tip tohumları geçit resmi yapar adeta.
Hepsi, hepsi bir kazanda pişer ve bir Dostoyevski klasiğinde gürültüyle açan bir büyük çiçek gibi sayfaların arasından ruhunuza kanal açıp akar.
Bir vakitler Nuri Pakdil, ‘Dostoyevski okumayana ehliyet vermemek lazım’ demişti. ‘Suç ve Ceza’yı okuyunca bu sözün haklılığı daha iyi anlaşılıyor. (İster misiniz, bundan sonra ehliyet imtihanlarında Dostoyevski’nin eserlerinden sorular çıksın!)
Geçen yıl Petersburg’da farkında olmadan Dostoyevski’nin komşusu olmuştum. Oturduğu ev, çok hoş bir müze yapılmıştı. Müzede romanlarının müsveddelerini, müsveddelerin kenarına çiziktirilmiş roman tiplerini, okuduğu kitapları, oturduğu koltuğu, kahve içtiği sehpayı… hüzünlü bir atmosferde seyretmiştim. Orada öğrendim ki, Dostoyevski’nin eserleri de Rusya’da ‘gerici’ oldukları gerekçesiyle Stalin’in şerrinden kurtulamamış, hatta bir dönem okul kitaplarından çıkarılmış. Zavallı torunları ise başlarına bir iş açılmasın diye izlerini kaybettirmeyi tercih etmişler.
Ya sonuç?
Çarlık yıkıldı, komünizm çöktü, Dostoyevski ise günden güne gençleşiyor.
Velhasıl, bir haftalık tatilime ‘Suç ve Ceza’ ile hakiki bir romanın tadı eklenmiş oldu. Siz de tatilinize bu büyük yazarın renkli dünyasından ışıklar düşürmek için belki ‘Beyaz Geceler’ gibi minik bir inciyle adım atabilirsiniz ona. Nefesim yeter diyorsanız, ‘Suç ve Ceza’ya veya ‘Ecinniler’e, ‘Yer Altından Notlar’a, şu mezarlarındaki ölülere kahkaha attırdığı ‘Bobok’ adlı hikâyesinin yer aldığı ‘Bir Yazarın Notları 1873’e buyurun. Emek ve zamanınız karşılıksız kalmayacaktır.
Acının diriltici soluğudur duyacağınız. Bir de bu dünyanın bir oyun olduğu. Ne var ki bu oyunda kimse nihai olarak kazanmaz Dostoyevski’de.
Hep sesler duyarsınız romanlarında. Başkalarının sesini. Çünkü insan ancak başkaları sayesinde insan olur.
Daha doğrusu bütün sesleri kucaklayan tek bir SES’tir bekleyen sizi
.
Osmanlı tarihine bir Amerikan bombası!
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı tarihine bir Amerikan bombası!
Kuşkusuz bizde de yetkin Osmanlı tarihçileri olduğunu söylemek lazım… Bir Kemal Beydilli, bir Mehmet İpşirli, bir Ahmet Yaşar Ocak, bir Mübahat Kütükoğlu, bir Mehmet Genç kolay yetişen tarihçiler değil. Halil İnalcık ve İlber Ortaylı, Şevket Pamuk, Engin Akarlı, Metin Kunt, Huricihan İslamoğlu ve Cemal Kafadar ise yurtdışında da otoritelerini kabul ettirmiş isimler olarak öne çıkıyorlar.
Özetle, Osmanlı tarihi alanında hatırı sayılır bir ağırlığımız var hâlâ.
Diyeceksiniz ki, bunda garipsenecek ne var? Kendi tarihimiz üzerinde ağırlığımızın olmasından daha tabii ne olabilir?
Pek o kadar “düz” bir cevabı yok bunun ne yazık ki. Çünkü öyle görünüyor ki, kendi tarihimizi gerçekten anlayabilmek için Batılı, özellikle de Amerikalı araştırmacıların çalışmalarına muhtaç olacağız bu gidişle.
Bu durumda tarihimiz nasıl “kendi tarihimiz” olacak, biraz şüpheli. Ancak Osmanlı tarihini mevcut oryantalist ve sömürgeci gözlüklerle görmeye devam edersek, tarihimiz giderek koyu gölgelere bürünecek ve onun üzerine ışık düşürmek için başka gözlüklere ihtiyaç duyacağız gibime geliyor benim.
Zaten şimdiden böyle bir akım başladı Batı dünyasında. Yalnız Batı dünyasında mı? Yuzo Nagata gibi Japonlar, Rifaat Ali Abou-El-Haj gibi Ortadoğulular, Abdülcelil Temimi gibi Tunuslular da bu kervana katılmış durumda.
Eskiden ecnebilerin tarihimizi çarpıtmak için yanıp tutuştuklarını söyler, kendi kendimize avunurduk. İşin garibi, şimdi Osmanlı tarihine “onlar”dan daha yabancı gözlerle bakıyoruz.
Mesela şu meşhur “gerileme” iddiası. ‘Kanuni’den sonra geriledik, Avrupa’nın oyuncağı olduk, battık bittik’ söylemi artık fazlasıyla can sıkıcı olmaya başladı. Çünkü dünya tarihçiliği artık bu tartışmaları köhne bir 19. yüzyıl, hadi bilemediniz 20. yüzyılın ilk yarısına ait ilkellikler olarak kabul ediyor. Sınırların daralmasıyla bir toplumun, hele hele bir medeniyetin gerilemesinin hiçbir zaman aynılaştırılamayacağını artık idrak etmemiz gerekiyor.
Mesela Osmanlı’da harem ve kadın konusu. Tonlarca kitap yazıldı. Reddiyeler kaleme alındı. Olur olmaz iddialar ortaya atıldı ideolojilerin burçlarından. Ama bütün bu çalışmaların toz dumanı arasında hakikaten ehemmiyet arz eden eserler gözden yitti.
Bu çığır açıcı eserlerden birisini Berkeley’deki California Üniversitesi’nden Leslie Peirce’e borçluyuz. Peirce, 1993’te çıkan “Harem-i Hümayun” (The Imperial Harem) adlı olağanüstü başarılı eserinde ‘Harem’in bir zevk ortamı gibi oryantalistçe ele alınmasına karşı çıkarak orayı herhangi bir devlet dairesini inceler gibi kemal-i ciddiyetle anlamaya çalışıyordu.
Peirce, 1997’de yazdığı bir başka makalesinde ise daha kapsamlı bir Osmanlı “kadın tarihi”ni yazacağının ipuçlarını uzatıyordu. Burada “kadın” ve “erkek” gibi saf tipler yerine, “Hangi kadın?” ve “Hangi erkek?” sorularından hareket ediyor ve çocuk, bekâr, gelin, dul, yaşlı gibi yaş kategorilerinin kadın oluşta farklı toplumsal kimliklere tekabül ettiğini, dolayısıyla “Osmanlı’da kadın şudur” diye kestirme bir yargıda bulunmanın son derece yanıltıcı olacağını söylüyordu. (Bkz, Madeline C. Zilfi’nin Brill tarafından 1997’de basılan “Women in the Ottoman Empire” adlı derlemesindeki yazısı.)
Ve son bomba: California Üniversitesi Yayınları’ndan yeni çıkan kitabı “Morality Tales”, 16. yüzyıl Gaziantep (Ayntab) kadı sicillerine dayalı aydınlatıcı bir çalışma. Antep’in bir yılını anlatıyor yazar. Osmanlı hukuk sisteminin mahalli bir mahkemede giriştiği toplumsal adaleti sağlama çabasına ışık tutuyor. Osmanlı hukuk kurallarının yerel talepler ve ihtiyaçlarla nasıl yeniden bütünleştiğine dikkat çekiyor. Hukukun durağan yapısına hayatiyet ve anlam kazandıran bu mahalli yorumların Osmanlı adalet sisteminin esnekliğini gösterdiğini söyleyen Peirce, incelediği dönemde Antep halkının mahkemeyle nasıl bir uzlaşmaya vardığına dikkat çekiyor. Ona göre Antep’teki fertlerin mahkemeyi, karşılıklı haklar ve yükümlülükler temelinde rejimle diyalog kurmanın aracı olarak kullanmışlardır.
Yazarın bir başka iddiası ise Osmanlı mahkemelerinin kadınlara açıklığı. Peirce bize 1540 yılı Antep mahkeme sicillerinden 3 olay anlatıyor. İne, Haciye Sabah ve Fatma’nın başından geçen olaylar bunlar.
Haciye Sabah olayı bir dönemin perdesini kaldırıyor. Haciye Sabah, kadınları aydınlatmak için çırpınan Antepli bir kadın (Haciye, kadın hacı demek). Evet, 1540 yılında böyle bir kadın yaşamış Gaziantep’te. ‘Kendisi bildiklerini çevresindeki kız ve kadınlara anlattığı yetmiyormuş gibi, bir de parasıyla erkek hocalar tutup, kendi evinde kadınlara ders ve vaaz verdirirmiş.
Nasıl? Antep’te? Hem de bir kadın, sivil olarak çevresindeki kadınları eğitmeye mi uğraşıyormuş yani?’ dediğinizi duyar gibi oluyorum.
Dedim ya, artık tarihe başka nazarlar yöneltmenin zamanı geldi de geçiyor bile.
Tarihimizin bizim için bile nasıl bir yabancı ülke haline geldiğini görüyorsunuz, değil mi?
Neyse, bu Haciye Sabah adlı kadın bir gün…
Ne yazık ki, yerimiz bitti bu haftalık. Devamını gelecek hafta anlatalım olmazsa.
.
Feminizmin kararttığı kadın tarihi
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Feminizmin kararttığı kadın tarihi
Hatırlayanlar olur belki. Birkaç yıl önceki yazılarımda feminizmin fenalıklarından söz ediyordum sık sık… Feminizm gerek kadın-erkek ilişkilerine dair, gerekse aileye, topluma ve giderek tarihe dair söylediklerinde temel bir hataydı bana göre. Bu hatanın da şehirleşen kadınlara basın yoluyla bir hastalık gibi sirayet ettiğini söylüyordum.
Şuydu o büyük hata: Modernleşme süreci, doğuştan getirdiğimiz (birincil) kimliklerin (soy sop, ırk, cinsiyet vs.) gevşetilip, yerine sonradan edinilmiş kimliklerin (siyasî düzeyde parti, sosyal düzeyde firma vs.) ikame edilmesi sürecidir. Ancak feminizm, tam da bu yönüyle, bizi o topyekün ve kaba saba kimliklere, üstelik de iri kıyım bir söylemin içine çekmektedir. Temele yeniden biyolojik cins ayrımını koymakta ve bunun üzerinden yeniden “büyük anlatılar” geliştirmeye koyulmaktadır.
Ne var ki, feminizmin bizi inandırmaya gayret ettiği gibi, geçmiş, bugün ve geleceği kat eden tek bir kadın kimliği ve kadın tarihi yoktur, olamaz ve olmamıştır da. Kadın değil, kadınlar ve kadınlıklar yüzmüştür zamanın selinde. Arap kadını ile Rus kadınını birleştiren noktalar, Arap erkeği ile Rus erkeğini birleştirenlerden fazla değildir. Nasıl biz erkekler birbirimize “erkek” diye değil, Arap, Türk, Rus erkekleri gözüyle bakıyorsak, kadınlar da kendilerine topyekün bir “hemşire” ideolojisiyle değil, farklı yaş ve sosyal statü mensupları olarak bakmaya hazır olmalıdırlar zihnen.
Kaldı ki, aynı ülke ve toplum içerisinde de farklı kadın kümeleri ve tabakaları yok mudur? Merve Kavakçı ile Türkân Saylan’ı aynı “kadınlık” paydası altında birleştiren noktalar yanında ayıran noktaları bir düşünün isterseniz.
O zaman feminizmin bugünü olduğu kadar geçmişi anlamaya ilişkin çabamızın da önündeki en inatçı engellerden birisi olması şaşırtıcı mıdır? Aileyi yeryüzünde tek bir değişmez kurum olarak ele almak, sonra da bu mutlak ve değişmez ataerkil aile icadına dayanarak bütün geçmiş kadınlık tarihini erkek egemenliğinden kurtulma serüveni olarak resmetmek, feminizmin tam da bunu başarmak için yola çıktığını iddia etmek, komünizm kadar gösterişli bir ideolojidir aslında.
Ve her ideoloji gibi feminizm de, aydınlattığından daha kalın bir gölge yayar zihinlerin üstüne.
Oysa kadınların tarihinin gerçek yüzü, bu kadar uçuk genellemeler yerine, daha özel ve dar bir alana odaklanmak suretiyle ortaya çıkartılabilir. Tıpkı geçen hafta yazdığım Leslie Peirce’in Gaziantep (Ayıntab) şeriyye sicillerinden önümüze düşürdüğü sarsıcı kadın portreleri gibi. (Gaziantepli kadınların hikâyelerine gelecek hafta döneceğiz.)
Yine arşiv vesikalarına dayalı bir çalışma, Judith Tucker’ın 1992’de yayınlanan bir araştırması, Nablus’ta erkeklerle kadınlar arasındaki ilişkiler üzerine çarpıcı belgelere ulaşıyor. Nabluslu erkeklerin “ataerkil” gibi görünmesine rağmen, aslında geniş aile rejiminden ötürü evde hiçbir zaman tek söz sahibi otorite haline gelemediğini ve kaynanaların gelinler üzerindeki kontrolünün kocanınkini kat be kat aştığını dile getiriyor. Üst sınıflara mensup Nabluslu Arap kadınların, bu karmaşık, sağlam ve geniş aile bağları yüzünden evliliği bir tür ekonomik ve sosyal garanti olarak algıladıklarını, aşağı sınıflarda ise kadınların evlilikleri çatırdamaya yüz tuttuğunda mahkemeleri, akrabalarının desteğini harekete geçirmek maksadıyla “kullandıklarını” ortaya koyuyor.
Hasılı, Nablus araştırmasından çıkan sonuç, o astığı astık, kestiği kestik Ortadoğu erkeği imajının, geniş ailelerin karmaşık ilişkileri karşısında buharlaştığıdır.
Tucker’ın Nikki Keddie ve Beth Baron’un Yale Üniversitesi tarafından 1992’de yayınlanan “Women in Middle Eastern History” adıyla yayınlanan derlemesindeki araştırmasıyla feminizm bir kere daha yanlışlanmıştır. Ne var ki, bilirsiniz, ideolojiler yanlışlanmaya karşı şerbetlidir. Yanlışlanma, bilimsel teoriler için söz konusudur. Ama ideolojiler öyle mi? Bilimsel olarak yanlışlığı gün gibi aşikârken bile komünizm hâlâ bilimsel olduğunu iddia ettiği ideolojisini fırınlayıp durmuyor muydu?
Feminizm, modernliğin son büyük ideolojisi. Kolay kolay yıkılmaz, çünkü hiçbir zaman kurulmamıştı. İdeolojiler kendileri bir şey inşa etmezler. Hep başka bir yarım-gerçekliği sömürür dururlar.
Feminizm de modern toplumdaki özgürleşme rüzgârını, biyolojiye indirgeyerek besleneceği, daha doğrusu sömüreceği bir damar bulmuş oldu. Oysa Foucault’nun dediği gibi, insanlığın kölelikten özgürlüğe doğru kesintisizce “ilerlediği” yollu tez, bir başka deyişle “ilerleme tezi”, yaman bir tuzağı gizlemeye yardım etmektedir. Nitekim özgürlüğün adımları sanılan modern hamleler -kadınları ailelerin denetiminden kurtarıp tıbbın ve iktidarın denetimine terk etmekte olduğu gibi-, bir başka tutsaklığın zulmünü örten süsler olabilmiştir bazen.
Feminizm, günümüzdeki tahakküm biçimlerini gizleyen bir ideoloji olmak istemiyorsa, geçmişe karşı uyguladığı tahakkümden vazgeçmelidir.
Yani feminizm geçmişi artık rahat bırakmalıdır.
.
Haritalar neyi göstermez?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Haritalar neyi göstermez?
“Henüz yeni yetme bir delikanlıyken harita müptelası kesilmiştim. Saatlerce dalar giderdim Güney Amerika’ya veya Afrika’ya veya Avustralya’ya; keşif duyguları beni kendimden geçirirdi. O zamanlar yeryüzünde pek çok beyaz alan mevcuttu ve bir haritaya özellikle davetkâr bir şekilde bakan birisini gördüğümde (böyle bakmayan var mıydı?) parmağımı o beyaz alanın üzerine koyar ve şöyle derdim: Büyüyünce buraya gideceğim.”
Joseph Conrad’ın, ilk baskısı 101 yıl önce yapılan romanı Heart of Darkness’tan (Karanlığın Kalbi) bu satırları okuyunca bu “Beyaz alan”ın o insanların dünyasında işgal ettiği cazibenin ne olduğunu bilmemize imkân var mı acaba? diye düşünmeden edemedim doğrusu. O yıllarda “beyaz alan”, henüz keşfedilmemiş ve dolayısıyla henüz haritası çıkartılmamış bölgeleri gösterirdi haritalar üzerinde. Özellikle Orta Afrika, yani Kara Afrika’nın göbeği, “bembeyaz” çizilirdi Beyaz Adam tarafından. Çünkü henüz kendisini ele vermemiş, henüz “bâkir” topraklardır bunlar. Kimin için? Orta Afrika’nın yerli halkları için kendi topraklarının “bekâret” arz etmesi düşünülemeyeceğine göre, bu “bâkir” toprakların kimin için haritalar üzerinde beyaz bir gelinliğe büründüğünü sormamız gerekmez mi?
Aslında şu soru tamamen de anlamsız değil: Bu “bâkir” topraklar tam da “karanlığın kalbi”nde yer alırken, neden harita üzerinde “beyaz” bırakılmıştır? Olağanüstü revnakına rağmen Afrika’yı “Kara Afrika” diye tek bir renge boyayanlar, iş haritaya gelince nedense onu büyük beyaz boşluklar halinde temsil ediyorlardı Heart of Darkness’ın kahramanı Marlowe’un zamanında. Bunun bir açıklaması olabilirdi; o da, “beyaz”ın anlamında gizliydi.
“Ah, tabii ki tabula rasa öğretisi” mi dediniz? Deneycilik ve bu fazlasıyla İngiliz işi felsefenin masum görünen ideolojisinden türeyen şu “beyaz levha” deneyi mi? Hani şu zihnimizin doğuştan hiçbir bilgiyle donatılmayıp sonradan edindiğimiz bilgilerin beyaz bir levhayı andıran zihnimize yazıldığını savunan öğretinin, tabula rasa öğretisinin ideolojik boyutuyla bir alakası olabilir mi sahiden de?
Deneyciliğin babası John Locke, insanın zihninin doğum sırasında beyaz bir levha gibi olduğunu, üzerine tek bir harf bile yazılmamış, hiçbir Fikri (İdea) barındırmayan beyaz bir Sayfayı andırdığını savunmuştur. İnsan ne öğrenirse deneyleriyle öğrenir ve bu beyaz sayfa harfler ve fikirlerle doldukça özgürleşiriz. Zaten deneyciliğin liberal öğretiyle bağlantısı da tam bu noktada ortaya çıkar. İnsanı, çevresi biçimlendirir, insan yapar buna göre. Bilgiler bize önceden verilmemiştir, onları kendimiz çevremizden kazanır ve sonuçta çevremizin efendisi oluruz.
Böylece deneycilik (empricism), insanın istenilen kalıba sokulabileceği düşüncesine kapı açmaktadır. İnsan, şekillendirilebilir, kalıptan kalıba dökülebilir ve balmumu gibi yoğrulabilir bir “nesne”ye dönüşür. Ve bu da, aslında insanın nihaî özgürleşmesini amaçlayan liberal felsefenin tabula rasa’sının bir zulüm ideolojisine dönüşme potansiyeline kucak açar. Zira insanın neye göre yoğrulabileceği gizlenmiştir liberal felsefede. Boşluğa göre yoğrulamayacağına göre insan, yoğuran elin koyduğu “model” önemlidir burada; aslında, John Gray’in isabetle teşhis ettiği gibi, liberalizmin “iki yüzü” burada gizlidir. Bir yandan özgürlük ve hoşgörü destanları düzerken, öbür yandan da herkesin kendisine göre yaşayacağı bir model sunmaktan geri kalamaz liberalizm. Ve artık küresel bir şöhret, bir tür kült-kişilik haline gelen Noam Chomsky’nin “beyaz levha” öğretisine yönelik eleştirileri, onun aslında insan genlerini programlama da dahil, özgürlüğün en büyük düşmanlarından birisi olduğu yolundadır. Bir tür kendisi gibi olmayanlar üzerinde müdahalede bulunma hakkı ve bunun meşruiyet belgesi olarak işlemiştir bu model.
Peki hangi modeldir bu? Beyaz Yalanlar ülkesinden Beyaz Adam’ın modeli tabii ki.
Afrika haritalarındaki “beyaz alanlar”a dönecek olursak, özellikle İngiliz emperyalizminin zihni beyaz bir levha kabul etmesi, sonuçta, henüz tam anlamıyla keşfedilmemiş bulunan dünyanın kâğıt üzerindeki izdüşümü kabul edilen haritaların, istenilen modele ve standarda göre yeniden, sil baştan biçimlendirilmesi süreciyle karşılaşırız. Haritalar da tıpkı zihinler gibi sil baştan çizilmekte, belirlenen “Batılı Beyaz Adam” modeline göre yeniden şekillendirilmekte ve haritaların enlem ve boylamlarından oluşan ‘grid’e, yani ‘ızgara’ya hapsedilen “beyaz alanlar”, bâkir topraklar, bir başka deyişle “fethedilmeyi bekleyen boşluklar”, bundan sonra adım adım teslim alınmaktadır.
Çağımızın büyük haritabilim (cartography) tarihçisi J. B. Harley, daha açık sözlü: “Haritalar” diyor Harley, “en az toplar ve savaş gemileri kadar emperyalizmin silahları olmuştur.”
Haritanın masumiyeti ile emperyalizmin lanetli silahları arasındaki bu kesin paralelliğe dikkatimizi çeken uzmanımız, aslında müthiş bir Avrupa-merkezcilik aleyhtarı. Avrupalı haritacıların “küçük yalanlar”ından bahsetmiyor bize; günah-ı kebâir’ini (büyük günahlarını) açıklıyor: Emperyalizmin fetihleri, “beyaz alanlar”a sahip ülkelerin harita görmemiş(!) arazilerini Batılı bilgi nosyonu içine dahil ederek kullanıma açmayı hedefler. Kime? Elbette bu ecnebi diyarlarda ne aradığını bilen -Conrad’ın kahramanı Marlowe’un parmağını hatırlayın- Efendilere.
.
Meğer Galile Kilise’yi yargılamış!
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Meğer Galile Kilise’yi yargılamış!
Tarihte bazı garip sözler veya olaylar var ki, “şuyuu vukuundan beter” hale gelmiştir. Siz istediğiniz kadar böyle bir söz söylenmemiştir diye kendinizi paralayın, belgeler, kanıtlar arayın ve yayınlayın, o sözler nesiller boyu tekrarlanıp gider.
En son öğrendiğim bu sözde-sözlerden birisi, Fransa Kralı XIV. Louis’ye atfedilen “Etat ces’t moi”, yani “Devlet benim” sözüydü. Araştırmacılar böyle bir sözü XIV. Louis’nin söylemediğinde birleşiyorlar fakat ne çare! Lakin bu sözü Güneş Kral’a da kim yakıştırmışsa iyi yakıştırmış doğrusu!
Bu sözde-sözlerden bir diğeri, Galile’ye aittir. Galile de, yargılandığı Engizisyon Mahkemesi’nden çıkarken, bir rivayete göre, şöyle demiş: “Dünya yine de dönüyor”.
1960’larda Stillman Drake adlı bir Galile uzmanı bu konuyu araştırdı ve böyle bir sözün kayıtlarda yer almadığını, çok sonraları ortaya çıktığını ortaya koydu; ama hâlâ bilim-din çatışmasından bahseden herkes bu sözü diline pelesenk etmekten vazgeçmiyor. Şimdilerde Engizisyon arşivleri açıldıkça yeni yeni belgeler ortaya çıkıyor ve abartılan balonlar bir bir patlatılıyor.
Nitekim geçen Pazar (24 Ağustos 2003) günkü “Vatan” gazetesinde Vatikan’ın “Galile’ye zulüm yapmadık” şeklinde bir açıklaması yayınlandı. Habere göre Vatikan’ın önemli başpiskoposlarından Angelo Amato, tutuklu olduğu sırada Galile’ye çok iyi davranıldığını, bunun bizzat Galile’nin dostlarına yazdığı mektuplarda yazılı olduğunu söylemiş. Hep yazıldığı gibi zindana atılmamış Galile. Bir dostunun evinde göz hapsinde tutulmuş ama kendisine izzet-i ikram eksik edilmemiş.
Doğrusu haberi yayınlayanların da kafası karışmış olmalı ki, altına kendi bildik Galile yorumlarını eklemek ihtiyacını duymuşlar. Eh, haklılar. Efsaneler yakamızı kolay kolay bırakmaz çünkü.
Bilim-din çatışması söz konusu olduğunda kendilerinin “aydınlık” tarafta bulunduklarına adları gibi iman etmiş kişiler, “karanlık”ı temsil eden Ortaçağ’ın ve kilisenin işkencelerine karşı direnen(!) bu soylu kahramana alkış tutarlar. Bertolt Brecht’in “Galile” adlı oyunu da bu mizanseni devam ettiren bir eserdir. Ancak Brecht’in, kitabının müteakip baskılarında ilave etmek ihtiyacını duyduğu gibi Galile saf iyiliğin, kilise de saf kötülüğün timsali değildir. Aslında Galile’nin dostu olan Kardinal Bellarmino da dünyanın güneş etrafında döndüğü konusunda kendisiyle hemfikirdir; ancak ufak bir çekincesi vardır. Bir bilim adamı olan dostuna yazdığı mektupta Kardinal Bellarmino şöyle diyordu:
“Siz de, Bay Galile de, mutlak anlamda değil de, varsayımlar düzeyinde kalarak konuşmakla yetindiğiniz sürece basiretli bir davranış göstermiş olursunuz. Yerin hareketli ve güneşin hareketsiz olduğu varsayılarak tüm göksel olayların dışmerkezli ve çevre-merkezli çemberler teorisinden daha iyi açıklanabildiğini söylemek mükemmel bir sağgörülü konuşma örneğidir ve hiçbir sakınca yaratmaz.”
Ünlü bilim felsefecisi Paul Feyerabend, “Akla Veda” (Ayrıntı Yayınları, 1995) adlı kitabında Kardinal’in bu ifadelerini modern bilim adamlarının diline şöyle çevirir: “Astronomiciler belli bir modelin öndeyide (tahminde) bulunma açısından diğerinden daha üstün olduğunu söyleyebilirler, bunda hiçbir sorun yoktur; ancak bu yüzden o modelin gerçekliğin sadık bir sureti olduğunu iddia ederlerse başlarına iş alırlar. Ya da daha genel bir deyişle, modelin işliyor olması, tek başına, gerçekliğin onun gibi yapılanmış olduğunu göstermez.”
Bırakın Ortaçağları, günümüzde bile bir varsayım ortaya atıldığında bilim camiası hemen üzerine mi atlıyor yoksa ‘Durun bakalım’ diyerek varsayımı iyice sınayıp deneylerden geçirdikten sonra mı kabul ediyor? Zakkumu kansere ilaç olarak sunan Dr. Ziya Özel’e yapılan aşağılayıcı muamele Galile’ye yapılandan farklı mıydı sanki?
Anlayacağınız, bugün de durum fazla değişmiş değil. O zamanki kilisenin yerini ‘bilim kilisesi’ almış, aynı hiyerarşik zihniyet bu defa üniversitelerin bünyesine kurmuştur demirden otağını. Feyerabend, lafını sakınmadan söylüyor: “Modern bilim adamının tabi olduğu idarî kısıt(lama)ların Galile dönemine oranla şüphesiz hiç de aşağı kalır bir yanı yoktur.”
Kaldı ki Galile bizzat “kilisenin adamı”dır ama nedense bu bizde hemen hiç bilinmez. (Rahibe olan kızının babasına yazdığı mektupları İş Bankası Yayınları bastı birkaç yıl önce.) Mesela Galile’nin kendisini yargılayan Kardinal’den, yargılanmasından sonra aleyhindeki söylentileri susturmak üzere bir belge rica ettiğini ve aldığını hiç duydunuz mu? Galile, sanıldığı gibi bu fikirleri ortaya atar atmaz kilisenin doğrudan bir suçlamasına maruz kalmamıştı. Ancak kitabını, kilisenin tavsiyelerini kabul etmeyerek yayımlayınca başı derde girdi ve malum “sözde” yargılamaya tabi tutuldu.
Bu yargılamalar sırasında iki rapor tutulduğu anlaşılıyor. Birincisinin imzaları eksik. İkincisi ise resmi rapor. İlk raporda Galile, bildiğimiz gibi görüşlerini değiştirmeye zorlanırken, ikinci rapor bize böyle bir şeyden bahsetmiyor: Galile özür dilemiş, güneş-merkezli görüşten vazgeçtiğini söylemiş ve Papalığın tavsiyelerine uyacağını taahhüt etmiştir. Kaldı ki itirazlar, güneş-merkezli görüşün henüz kanıtlanmamış yönleri üzerinde odaklanmaktadır ki, Bellarmino’nun itiraz ettiği bazı hususlar (mesela yıldızların paralaksı), değil 1610’larda, 1810’larda bile halledilememişti. Bu mesele 1838’de yapılan bir gözlemle düzeltilecekti.
Efsanelerin Ortaçağlarda kaldığını düşünen sözde modernlerin ne kadar parıltılı efsaneler ürettiğine Galile’den daha öğretici bir örnek bulunamazdı.
Bu bilgilerden sonra siz yine Galile’nin Kilise tarafından yargılanıp mahkûm edildiğine mi yoksa Kilise’nin asırlar boyunca Galileciler tarafından acımasızca mahkûm edildiğine mi inanıyorsunuz?
.
Kardeş Katli’nin içyüzü
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Kardeş Katli’nin içyüzü
Padişahım; kardeşimi öldürürüm!
Tarih sohbetlerine çağrıldığımda anlatıyorum dilim döndüğünce. Tarihin bize yabancı bir ülke haline getirildiğinden, bu ‘yabancı ülke’yi yeniden fethetmenin gerekliliğinden, tarihimizi yapan aktörlerin de bizler gibi birer insan olduklarından dem vuruyorum.
Ne var ki, her sohbetin sonunda dallanıp budaklanan sorulardan birisi, özellikle dikkatimi çekiyor: “Bir türlü Osmanlı’ya yakıştıramıyoruz onu” diyorlar. “Ama bir realite olduğunu da biliyoruz. Peki adalete ve hukuka bu denli riayetkâr olduğunu söylediğiniz Osmanlı padişahları nasıl böyle bir insanlık dışı muameleyi gözünü kırpmadan icra edebilmişlerdir?”
İstisnasız konferans salonlarının tavanına bir yıldırım gibi düşüyor bu ağır soru. Öyle ya, elimizde Fatih’in Kanunname’si var, orada da padişahların öz kardeşlerini “nizam-ı âlem” için katletmeleri “münasip” görülmüş, üstelik ulemanın da tecviz ettiği belirtilmiş değil mi?
Evvela Çetin Altan’ın yaptığı gibi, işi boğuntuya getirmeden soğukkanlılık ve ciddiyetle bakmamız şart. Bir defa Kanunname metninin esas ve tam nüshasından mahrumuz. Elimizdeki nüshalar ise sonraki asırlara aittir ve çeşitli tutarsızlıklar içermektedir. Nitekim Kardeş Katli gibi son derece önemli bir hüküm o kadar tuhaf bir yerde karşımıza çıkar ki, ruznamecilerin nasıl el öpecekleri ve hocaların hangi kaftanı giyecekleri gibi teşrifatla ilgili kuralların yanında zikredilmektedir.
Hocam Mertol Tulum’un dikkatli etüdlerine bakılırsa Fatih bir anayasa yazdırmamış, önceki teamüllerin bir dökümünü yapıp zaten var olan uygulamaları kâğıda geçirmekle yetinmiştir. Bir bakıma saray ve idare hayatı hakkındaki bir “tüzük”tür Kanunname.
Aslında “kardeş katli” tabirinin sadece padişahların kardeşlerini öldürmesinden çok daha geniş bir manada kullanıldığımızı unutuyoruz. Yani amca, baba, yeğen, torun gibi hanedan mensuplarının her ne suretle olursa olsun (isyan, başkaldırı, komplo dahil) öldürülmesi gibi pek çok ayrı başlık altında toplanması gereken uygulamaların hepsini kardeş katli çuvalının içine tıkarak anlatmaya çalışıyoruz. Tabiatıyla bu da akıl almaz bir karışıklık doğmasına sebebiyet veriyor. Halbuki Fatih’in Kanunname’sinde sadece “karındaşlar”ın katli münasip görülüyor; baba, amca, yeğen ve diğerlerinin öldürülmesinden söz edilmiyordu. O zaman tam olarak neden söz ettiğimizi belirlemekte fayda yok mu?
Konunun tarihî boyutlarını Abdülkadir Özcan, hukuki boyutlarını Ahmet Akgündüz, dil ve mantık boyutunu da Mertol Tulum yeterince aydınlatmış bulunuyor. A. D. Alderson ise “Osmanlı Hanedanının Yapısı” adlı eserinde meselenin pek fazla dikkat çekmeyen bir boyutunu önümüze açıyor. Alderson, merhametiyle şöhret bulan II. Bayezid’in, Cem Sultan kendisine isyan bayrağını açmamış olsaydı kardeş katli hükmünü yürürlükten kaldıracağını yazmaktadır ki, dikkate şayan bir iddiadır. Devletin bölünmesi ve tahtın güvenliğinin tehdidi gibi vahim bir krizin patlaması üzerine Fatih’in hükmü yaklaşık birbuçuk asır daha yürürlükte kalmıştır. Bence Osmanlı tarihinin tamamı az biliniyor ama bazı dönüm noktaları daha da az biliniyor maalesef. İşte bu dönüm noktalarından birisi, 21 Aralık 1603 tarihinde gelip çatmıştır.
III. Mehmed vefat etmiş ve tahtın iki varisi kalmıştır geride: 14 yaşındaki Şehzade Ahmed ve 16 yaşındaki Şehzade Mustafa. Akli dengesi yerinde olmayan Mustafa, büyük kardeş olduğu halde tahta çıkartılmamış, “seçim” yapılmak suretiyle (seçim? hem de Osmanlı’da?) Ahmed 14 yaşında, 14. Osmanlı padişahı olarak 14 yıl oturacağı tahta çıkarılmıştır. Fatih Kanunnamesi’ne uyarak kardeşini öldürmesi gerekirken, tam bu noktada devreye özellikle hanedanın soyunun devamından kendilerini sorumlu sayan saray kadınları girmiş ve I. Ahmed’i baba ve dedesinin acı bir şekilde uyguladığı bu kararından vazgeçirmeyi başarmışlardır. Gerekçeleri de son derece akla yakındır.
1) Ahmed henüz çocuk yaştadır ve yaşayıp yaşamayacağı belli değildir.
2) Yaşasa bile çocuğu olup olmayacağı belli değildir.
3) Çocuğu olsa bile yetişkin yaşına kadar yaşayıp yaşamayacağı belli değildir.
4) Çocuğu olup yetişkin yaşa erişse bile erkek çocuğu olacağının garantisi yoktur.
Bu çok bilinmeyenli denklem, sarayda biriken aklı, ister istemez Fatih’in Kanunname’sini askıya almak zorunda bırakmıştır. Kardeşi Mustafa’yı öldürmüş olsa, hanedanın tek erkek üyesi olarak kalacak olan Ahmed’in genç yaşta, belki çocuğu olmadan ani ölümüyle hanedanın soyu tükenmiş olacaktı. Bu tehlike karşısında Fatih’in emri bile uygulanmazdı ve nitekim öyle yapıldı. Kardeş Mustafa, Ahmed’in vefatından sonra kısa bir süre tahta çıktı. Fakat Mustafa da o sırada 12 yaşındaki Osman’ı, 8 yaşındaki Murad’ı ve 2 yaşındaki İbrahim’i öldürtmedi. Sebep, aynıydı: Hanedanın erkek soyu tükenebilirdi. Aynı şey, IV. Murad’ın ölüm döşeğindeyken hayattaki tek erkek hanedan üyesi olan kardeşi İbrahim’i öldürme emrinin Kösem Sultan’ın bir oğlunu öbüründen koruma manevraları sonucu engellenmesi olayında da karşımıza çıkar. Demek ki, kardeş katlinde filmin sonlarına gelinmiştir.
Şöyle toparlayalım:
Kardeş katli konusunda üç dönem ayırt edebiliriz: 1) Fatih’e kadarki “Güçlü olan kazanır” dönemi; 2) Fatih’in getirdiği kurallı dönem; 3) I. Ahmed’le başlayan en büyük erkek hanedan üyesinin tahta geçme uygulaması ki, bu uygulama, Osmanlı hanedanında “Hanedan Reisliği” şeklinde halen devam etmektedir.
O zaman şu sonuçları çıkartmak mümkün:
1) Kardeş katli, bütün Osmanlı tarihinde uygulanmış değildir.
2) 1603 yılından sonraki hanedan içi öldürmeler, istisnai niteliktedir ve 300 yıl boyunca öldürülenlerin sayıları iki elin parmaklarını geçmez.
3) Osmanlı hanedan sistemi birçok kurum gibi evrim halindedir ve bu alanda da dengeyi birçok çağdaşı monarşiden önce bulmuştur.
İyi de, yine eksik bir şeyler kaldı içimizde diyorsanız, sorularınızı yazın. Zaten benim de söyleyeceğim bir yığın şey kaldı geriye. Konuya dönmeme vesile olur belki.
.
II. Abdülhamid’den İran’a sınır ötesi operasyon
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Pek bilinmez ama Sultan 2. Abdülhamid, şimdilerde Suriye’ye karşı giriştiğimiz gibi İran’a karşı bir sınır ötesi operasyona girişmiş ve askerlerimize Doğu’ya doğru yürüyüş emrini vermişti. Bu pek az bilinen mesele hakkında önemli bir makale yazmış olan Sinan Kuneralp bu hadiseyi, Almanların meşhur Doğu’ya Yürüyüşü’ne (Drang Nach Osten) benzetmiştir.1
Şimdi bu ilginç olaya biraz daha yakından bakalım.
İran sınırında bir hesabımız yarım kalmıştı. 1736 yılında Avşar boyundan Nadir Şah’ın başınhda bulunduğu İran’la imzalamak zorunda kaldığımız antlaşma olsun, 1823 tarihli Erzurum Antlaşması olsun göstermiştir ki, her iki taraf için de 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması’nda belirlenen hudutlardan ileri gidilemiyordu.2 Bu arada 1837 senesinde bir savaşın eşiğine gelmiştik İran’la. Ancak Rusya ve İngiltere’nin devreye girmesiyle önlenebilen bu sınır anlaşmazlığının giderilmesi işi, bir komisyona havale edilmiş ve sonuçta on yıl sonra Muhammere’den Ağrı Dağı’na kadar 1.125 kilometre uzunluğundaki Osmanlı-İran sınırı üzerinde mutabakat sağlanmıştı. Rusya ve İngiltere de antlaşmaya kefil olmuşlardı.
Velhasıl, istemeye istemeye razı olmuşuz İran sınırının çizilmesine ama Osmanlı’nın içinde bir Azerbaycan ateşi yanık kalmıştır. Tebriz’dir tüten, Urmiye’dir, Selmas’tır, Evsal’dır. Sonraki antlaşmalar da tatmin etmez bir türlü devlet ricalini. Derken Kimyager Derviş Paşa (1817-1878) adlı bir subay3, sınır ötesindeki topraklarımızı belirleyen bir harita çizer ki, işte Sultan Abdülhamid basılmış olan bu harita üzerinde incelikli bir ameliyata girişecektir.
“Vermeseler de isteyeceksin!”
Birincisi stratejik, ikincisi de siyasi gerekçelerle toprak talebimizi gündeme getirmişiz. (Kemal Tahir’in Yol Ayrımı adlı romanındaki o veciz sözleri geliyor aklıma: “Vermeseler de isteyeceksin” diyor ve Cumhuriyet devrindeki kolayından toprak tasfiye tavrına ateş püskürüyordu yaşlı kahraman.) Çünkü ele geçirdiğimiz sınır şeridi, Rusların Doğu Anadolu ve Irak’a bir saldırı düzenlemesi halinde elverişli bir toplanma yeriydi. Siyasî açıdan ise İran’da -şimdilerde Suriye’de olduğu gibi- muhtemel bir parçalanma durumunda doğu sınırlarımızı güvence altına almayı hedefliyorduk. Tabii aynı zamanda bu, İslam Birliği siyasetinin de bir gereğiydi.
Nihayet Abdülhamid Han’ın beklediği fırsat 1904 yılında karşısına çıktı. Doğu Anadolu’da çalışan bir Amerikalı misyoner (adı, B. W. Labaree’dir), hududu geçerek Türkiye’ye girmiş olan İran Kürtleri tarafından öldürülmüştü. Bunun üzerine ertesi yıl Yıldız Sarayı’nda operasyonun düğmesine basıldığını ve Osmanlı birliklerinin -tıpkı Fırat Kalkanı, Zeytindalı ve Barış Pınarı harekâtlarında olduğu gibi- devletin sınırlarını kontrol altına almak üzere İran topraklarında 50 kilometre derinliğe kadar girdiklerini görürüz. “Nevâhî-i Şarkiye”, yani Doğu Bucakları ismini verdikleri bu beldeler, Osmanlılar tarafından öz toprakları kabul ediliyor ve kanıt olarak da Kimyager Derviş Paşa’nın haritası gösteriliyordu.
Tabii Sultan Abdülhamid, bilinenin aksine İttihatçılar gibi istişare etmeden, kendi kafasından iş yapan bir lider değildi. Yüzlerce kaynaktan oluk oluk bilgi akıyordu çalışma masasına; raporlar, jurnaller, haberler havuzunda toplanırdı; sözlü istişareler ise onun vazgeçmediği yöntemlerdi. Yani zannedildiği gibi kendi kafasından iş yapmaz, danışma mekanizmasını mutlaka işletirdi. Onu bu şekilde eleştirenler saraydaki idari işleyişin tam anlamıyla cahiliydiler.
İşte Sultan Abdülhamid bölge halkının Nasirüddin Şah’tan memnun olmadığını görüyor ve fırsatı değerlendirmek için kolları sıvıyordu. Kendisine, “Gel de bizi bu zalim Şah’ın elinden kurtar Sultanım!” tarzında mektup yazan İranlılar arasında bazı nüfuzlu mollalar, hatta belki şaşıracaksınız ama İran’ın Baş Müçtehidi bile vardı: Onu ve ordusunu İran’a davet ediyordu açık açık.
Nihayet İran hükümeti 1906 yılında sınırları yeniden çizmek üzere bir komisyon oluşturulmasını talep etti bizden. Onlar komisyon talep ededursun, biz de boş durmuyor, İran içerilerine doğru dörtnala ilerliyorduk. Çünkü İran artık bir kaynar kazana dönmüş, Meşrutiyet ilan edilmiş ve düzeni gevşeyen askerin sınırlarını koruyacak mecali kalmamıştır. Biz 93 Harbi’nde Ruslarla vuruşurken arkadan topraklarımızı tırtıklamaya kalkan, Ali Şeriati’nin dediği gibi Safeviler zamanından beri Osmanlıyı sürekli sırtından hançerleyen İran’dan intikam, böyle alınıyordu.4
Öte yandan Sultan Abdülhamid’in gayesi, İran sınırında bir “güvenlik kordonu” veya Suriye tezimizdeki deyişle bir ‘güvenli bölge’ oluşturmaktı. Bu yüzden başlamış olan askerî operasyon durmamalı, topraklarımızı iyice garanti altına alıncaya kadar kesintisiz devam ettirilmeliydi.
İran’da ‘güvenli bölge’ oluşturuyoruz
Nitekim 1907 senesinde “İran’ın bahçesi” diye bilinen Urmiye şehrinin Osmanlı kuvvetleri tarafından kuşatılıp düşürüldüğünü görürüz. Aynı yıl içerisinde İngiltere ile Rusya anlaşıp İran’ı aralarında pay ediverince Sultan Abdülhamid’in birkaç yıl önce başlattığı sınır ötesi operasyonun hikmet ve kıymeti daha iyi anlaşılacaktı. O, olacakları âdeta önceden sezmiş ve tedbirini ona göre almış, bir bakıma muhtemel tehlikelere karşı ön almıştı. Böylece İran topraklarının gözümüzün önünde paylaşımına seyirci kalmamış oluyor, yeni ‘davetsiz’ komşularımıza karşı da bir nevi güvenlik kordonu oluşturmuş bulunuyorduk.
Kaç yıldır Suriye için sık sık dile getirdiğimiz “toprak bütünlüğü” tabirini o zaman İran için kullanmış olmamız size de bir şeyler hatırlatıyor mu, bilmiyorum. Ama bu talepte bulunabilmek için olacakları öngörmek ve tedbirini buna göre kararlı bir şekilde almak şarttı.
Sultan II. Abdülhamid tam manasıyla bunu yapmış, hatta bir adım daha da ileri giderek Azerbaycan’ın Osmanlı Devleti’nin bir parçası olduğunu iddia etmişti. Evet, Sultanın tezi, İngilizler ve Ruslara karşı bir tedbir olarak ‘Azerbaycan Osmanlı’nın koruması altına girmelidir’, şeklindeydi. Bunun için de daha önce, 1880’lerde İran topraklarını işgal girişiminde bulunan Şemdinlili Şeyh Ubeydullah’ın5 oğlu Sadık Bey’in Kürt kuvvetlerini dahi devreye sokmaktan çekinmemişti.
İran’dan sonra şimdi de Türkiye’de Meşrutiyet ilan edilmek üzereydi ve Sultan, kurtlara karşı son operasyonlarını planlıyordu. Askerlerimiz, Azerbaycan’daki İran valisinin çevreyle irtibatını koparmış, etrafını kuşatmışlardı. Büyük devletler araya girince kim bilir kaçıncı kere bir sınır tespit komisyonu kurulmasına karar verildi. Bediüzzaman Said Nursi’nin uzun yıllar yanında kaldığı Bitlis Valisi Tahir Paşa da bu komisyonda görev alacak, Sultanın sınır ötesi operasyonuna o da bir ucundan katılacaktı.
Sultan Abdülhamid’in 1904 senesinde düğmesine bastığı İran’a sınır ötesi operasyon, ilginçtir, onun yaptıklarını bozmayı marifet bilen İttihatçılar tarafından da aynen takip edilmiş, nitekim Enver Paşa, savaşın sonlarına doğru Vehib (Kaçı), Kâzım (Karabekir) ve Nuri (Killigil) paşaları Tebriz ve Bakü’nün fethine, Rauf (Orbay) Bey’i de Güney İran’a gönderecek ve İngilizleri yöreden kaçırmaya6 memur etmiştir. Kâzım Karabekir Paşa kumandasındaki son Türk askerinin Tebriz’den ayrıldığı tarih ise 18 Kasım 1918’dir. Yani Mondros Mütarekesi’nden tam 19 gün sonra…
Sultan Abdülhamid’in İran’a sınır ötesi operasyonu burada bitti.
Hakikaten “bitti” mi acaba?
Üzerinden bir asırdan fazla zaman geçtikten sonra bile fakire bu satırları yazdırabildiğine, size de okutabildiğine göre henüz bitmiş sayılmaz, öyle değil mi?
Tıpkı Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi, güvenliğin nerede başlayıp nerede bittiğini ve ecdadının tarihte neler yaptığını hakkıyla bilen bir Türkiye devleti yönetimi, tarihin emrini yerine getirecek ve Suriye’de bir güvenlik koridoru oluşturmak üzere harekete geçecektir. Zira Osmanlı’dan hiçbir şey öğrenmediysek “sınır sınırda kalarak korunmaz” dersini öğrenmişizdir.
1 Sinan Kuneralp, “The Ottoman Drang Nach Osten: The Turco Persian border problem in Azerbaican, 1905-1912”, Editör: Sinan Kuneralp, Studies on Ottoman Diplomatic History IV, İstanbul 1990, The Isis Press, s. 71-76.
2 Ancak Cumhuriyet döneminde Küçük Ağrı dağı bölgesindeki değişimler gibi ufak tefek sınır ihlalleri ve toprak alma ve vermeleri her zaman yaşanmıştır.
3 “Bir de İran hududuna memur komisyonun reisi iken, (1870 yılında) Müzekkere ismiyle yazdığı siyasi mahiyette bir eseri de basılmıştır.” İbrahim Alaattin Gövsa, Türk Meşhurları, İstanbul, Yedigün Neşriyat, s. 102. Hakkında geniş bilgi için bkz. Salim Aydüz, “Derviş Paşa (Kimyager)”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, 2. baskı, cilt 1, İstanbul, 2008, Yapı Kredi Yayınları, s. 375-376. Eser hakkında bir yüksek lisan tezi yapılmıştır: Alparslan Fener, “Hadd-i Hudud-ı Saltanat-ı Seniyye: Derviş Paşa’nın Tahdid-i Hudud-ı İraniye Adlı Eseri Işığında Osmanlı-İran Sınırı”, İstanbul Medeniyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2015.
4 Ali Şeriati, İran ve İslam, Çeviren: Kenan Çamurcu, Ankara, 2012, Fecr Yayınları.
5 Wadie Jwaideh, Kürt Milliyetçiliğinin Tarihi: Kökenleri ve Gelişimi, Çeviren: İsmail Çekem ve Alper Duman, İstanbul, 2004, İletişim Yayınları, s. 170 vd.
6 Cemal Kutay, Osmanlı’dan Cumhuriyete Yüzyılımızda Bir İnsanımız: Hüseyin Rauf Orbay (1881-1964), İstanbul, 1992, Kazancı Yayınları, s. 23-28.
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
.
Osmanlı’nın su hali
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı’nın su hali
“Ya Amerika’yı Osmanlılar keşfetmiş olsalardı? Ya da daha kesin söylersek, Amerika’yı sömürgeleştirenler Osmanlılar olsaydı? Denizdeki üstünlük, barut, yetenek, kaynaklar; tarihçiliğin başarı formülünü oluşturan bütün bu etkenleri Osmanlılar 16. yüzyıl bitimine kadar muhafaza ettiler…
1503’te ilk Portekizli tüccarlar Lizbon’a geçici dönüş yolunu izlerken ve ambarları Hint baharatıyla tıka basa doluyken, Avrasya’daki egemen güç [Osmanlı Devleti], hegemonik tutkuları ve muhkem deniz kuvvetlerini Atlantik fantezisiyle batıya değil, doğuya yöneltmişti. Osmanlı Devleti 20 yıldan daha kısa bir sürede güney ve güneydoğuda toprak kontrolünü genişletmiş, Basra Körfezi ve Hind Okyanusu’nda Portekiz’le mücadele etmeye başlamıştı bile. Bu kitap söz konusu yayılmanın vuku bulduğu süreci odağa alıyor. Konusu imparatorlukların fizikî çatışması değil. Onun prelüdü- Osmanlı rakiplerinin tek tek Akdeniz’in kontrolü mücadelesinden uzaklaştırıldığı siyasî, ekonomik ve söylemsel mekanizmaları inceliyor.
Elinizdeki inceleme, farklı bir dünya haritası getiriyor. Bu harita Lizbon, Antwerp, Amsterdam, Paris veya Londra merkezli değil, İstanbul, Kahire ve Tebriz merkezlidir. 16. yüzyılda Osmanlı yayılmasının amaçlarının, Avrupalıların keşif yolculuklarındaki amaçlardan farklı olmadığını ortaya koymak niyetindeyim: Bu amaçlar servet, kudret, ihtişam ve dinî meşruiyet arayışı idi. Portekiz Kralı Emmanuel’e Papa tarafından vaad edilen topraklar, Osmanlıların göz diktikleri toprakların aynıydı. Tek ikilem, birisinin batıya, öbürünün doğuya doğru sefere çıkmalarıydı. Doğuda ise Osmanlıların önüne çıkan engel, Avrupalılar değil, Safevîler olmuştu.” (Ottoman Seapower and Levantine Diplomacy in the Age of Discovery”, SUNY Press, 1994, s. 1-2.)
Osmanlı’yı keşifler çağında nal toplamakla suçlayanlar Palmira Brummett’in tarihe harmandalı oynatan yukarıdaki düşüncelerine ne diyecekler, merak ediyorum. Yok Osmanlı bir kara gücüydü, yok okyanuslara uygun gemi yapamamıştı, yok Avrupa dünyayı keşfederken Avanak Avni rolü oynamıştı. Daha neler, neler… Ancak giderek daha iyi anlıyoruz ki, Osmanlı Devleti, İngiltere gibi sırf bir ‘balina’ değildi belki; ancak ‘yüzmesini bilen bir fil’ olmadığını da kimse söyleyemezdi. Osmanlı ordusunun bir ‘fil’, yani salt kara gücü olduğunu söylemek, bütün Akdeniz sahil şeridinin dörtte üçüne sahip bir devletin denizcilikten anlamadığını söylemek demektir ki, bu kadar uzun bir sahil şeridini bu kerte uzun bir süre kontrolünde tutmayı (yani asıl bu ‘mucize’yi) nasıl başardığının da makul bir izahı yapılmalı değil midir?
İşte Prof. İdris Bostan’ın son kitabı “Beylikten İmparatorluğa Osmanlı Denizciliği” (Kitap Yayınevi), bu ‘mucize’nin sırlarını fısıldayan ender çalışmalardan biri. Bostan’a göre, bir kara devleti olarak tarih sahnesine çıkan Osmanlılar, denizlerle tanıştıktan sonra onu eski sahiplerinden “yavaş ama emin adımlarla” teslim almışlar, hatta Fatih’ten itibaren padişahlarını, “İki kıtanın ve iki denizin hakanı” (Hakanu’l-berreyn ve’l-bahreyn) diye anmaya başlamışlardır. Nitekim 1538 tarihli Bender kitabesinde Kanuni’ye, “gemiler yürüten bahr-i Freng u Mağrib u Hind’e” diye hitap edilebilmekteydi.
Osmanlılar önce Karesi Beyliği’ni sınırlarına katarak bir donanma sahibi oldular, sonra Gemlik, İzmit ve Karamürsel’i alarak Marmara Denizi’ne, ardından Fatih döneminde Gelibolu’yu deniz üssü ve tersane yapmak suretiyle Akdeniz’e, yine aynı dönemde Kırım’ı ilhak ederek Karadeniz’e açılmış, bir ara Hazar Denizi’nde dahi gemi yüzdürmeyi ve operasyonlara girişmeyi başarmışlar. Aynı zamanda da Hind Okyanusu’na açılarak Portekiz’in burada babasının çiftliği gibi at oynatmasına engel olmuş ve artık bir ‘okyanus gücü’ olduklarını ispat etmişler. Bostan’ın şu tespitleri, Osmanlı denizciliği hakkındaki bilgilerimizi tepetaklak edecek niteliktedir:
“Bütün dönemler boyunca deniz teknolojisindeki değişmeleri yakından izleyen Osmanlı denizcileri mevcut teknelere kendi tarzlarını uyguladılar ve 17. yüzyılın ortalarına kadar kürekle hareket eden gemileri, yani kadırga ve benzerlerini inşa ettiler. 17. yüzyılın ortalarından itibaren ise Akdeniz’e Okyanus’tan gelen, yeni teknikle donanmış yelkenli gemilere, yani kalyon ve benzerlerine geçişi gerçekleştirdiler. Bunu yaparken bazı denemeler dışında pek zorlanmadılar.”
Yazar, Osmanlı deniz politikası, denizcilik teknolojisi ve deniz ticaretinin hâlâ karanlık bir bölge olduğunu ve kitabını oluşturan makalelerin bu karanlığa bazı ipuçları sarkıtmayı amaçladığını söylemektedir.
Yalnız şu 1571 Kıbrıs seferini inceleseniz, Osmanlı’nın muazzam deniz makinesinin harekete geçişine ve sonuç alana kadar hedefine nasıl kilitlendiğine hayran kalırsınız.
Osmanlı denizciliği deyince bir buzdağının daha etrafında seyretmekte olduğumuzu bilelim ve beyinlerimizdeki Titanik’lere mukayyed olalım. Zira derinlerdeki buzların dişleri tarafından yırtılabilirler kolaylıkla.
Osmanlı’nın “katı hali”ni, yani karadaki macerasından bahseden mebzul miktarda yayın var. Ne var ki, Osmanlı’nın “sıvı hali”, yani denizciliği henüz kekeleme aşamasında. Önümüzdeki yıllarda onun konuşmak bir yana, gürlediğine tanık olacağız hep beraber. (“Gaz hali”, yani havadaki mücadelesi ise nasipse bir başka sefere.)
.
Fatih, Bizanslı aydınları nasıl büyülemişti?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Fatih, Bizanslı aydınları nasıl büyülemişti?
Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden sonra Bizanslı bilim adamı ve filozofların Avrupa’ya kaçtığı ve orada Rönesans’ı başlattıkları söylentisi epeyce yaygındır; ama doğruluğu, yaygınlığıyla ters orantılıdır. Bu konuda ezber bozan çalışmalardan biri Sevim Tekeli tarafından vaktiyle yapılmıştı. Şimdilerde artık pek kaale alınmayan bu sözde bilgiyi tekrar edenler hiç de az değil. Yani Rönesans’ı Avrupa’ya biz elimizle teslim ettik gibi evlere şenlik bir mantık yürütüyorlar.
Şöyle bakalım konuya:
Bir kere Fatih’in fethettiği şehir, kütüphanesiyle ve bilim çevresiyle o Jüstinyen devrindeki Konstantinopolis değildir. O devir Abbasi fetihleriyle sönmüş, 1204 yılındaki Latin istilasıyla kararmış ve nihayet Osmanlıların sıkıştırması üzerine son hayatiyet ışıkları da sönmek üzereydi. Yine de skolastik felsefe ve edebiyat başta olmak üzere bazı alanlarda Avrupa’da unutulmuş bir eski filolojik gelenek varlığını koruyordu. İşte Fatih’in İstanbul’u aldığı zaman karşılaştığı birkaç bilim adamı ve düşünür, bu geleneğin son kalıntılarıydı.
Dolayısıyla bunların olsa olsa Batı’ya İstanbul’da mekân tutan Doğu hümanizmini ve skolastik düşünceyi aktarma ihtimalleri vardır ki, Rönesans bunlardan çok başka temeller üzerinde yükselecekti. Yani isteseler de Bizanslı âlim ve düşünürlerin Rönesans’ı ateşleme kudretleri mevcut değildi. Hani derler ya, kelin merhemi olsa, kendi başına çalarmış, bizimki de o hesap.
Mamafih “Osmanlılar İstanbul’a girdikten sonra Bizans imparatorluk ailesine ne yapıldı?” sorusu pek sorulmaz. Sanki ya hepsi kılıçtan geçirildi diye düşünülür ya da kaçtı. Hayır, Bizans’ı yöneten son imparatorluk ailesi Paleologoslardan bazıları Osmanlı bünyesine katılmış ve ileriki yıllarda vezirliğe kadar yükselmişlerdir. Mesela İstanbul Aksaray’da Millet ve Vatan caddelerinin kesiştiği noktada yer alan ve mimarisiyle beni hep cezb etmiş olan Muratpaşa Camii, Müslüman olduktan sonra ismini Has Murad Paşa’ya çeviren hanedandan bir Bizanslının eseridir. Keza sonraki yıllarda Mesih Paşa adıyla tarihlerimize geçmiş olan zat da bir Bizanslı hanedan mensubudur.
Osmanlı bu; ırkla, kökenle, kıyafetle uğraşmaz, doğrudan doğruya kafanın ve gönlün içine bakardı. Dolayısıyla Bizans imparatorluk hanedanı Osmanlı bünyesinde erimiş gitmiştir. Kim bilir onların soyundan gelenler hangi şehrimizde, hangi sokağımızda ikamet etmektedir?
Her neyse. Biz Bizanslı bilim adamı ve filozoflara dönelim ve Fatih’in ilgilendiği dört Bizanslı düşünür ve âlimi sırasıyla inceleyelim.
Birinci sırada, Bizans’ın son büyük filozofu kabul edilen Plethon vardır. İstanbul’un fethinden bir yıl önce ölen Plethon, fanatik denilecek derecede Eflatuncu fikirlere sahiptir ve zaten ismini de ona benzetmiştir sonradan. Bizans Yeni-Eflatunculuğu denilen bir felsefe ekolünün son büyük defans hattını kuran Plethon, fikirleri yüzünden kovuşturmaya uğramış ve aforoz edilmişti. Niye peki? Çünkü İslamiyet’i reddetmiyordu! İslamiyet ile Hıristiyanlığı eşit kabul etmesi dahi yetiyordu dışlanmasına. Ve galiba Bizanslıların kâfir dediği Osmanlıların içinde, özellikle Bursa ve Edirne’de sık sık gezilere çıkmış olduğu için önyargılarını olabildiğince inceltme imkânını bulmuştu. Hatta rakipleri, kendisinin Müslüman olduğuna bile inanmışlardı. Plethon’un Fatih’e sunulmak üzere İslamiyet ile Hıristiyanlığın birbirine zıt olmadığı yolunda bir kitap yazıp takdim ettiği biliniyor.
İkinci sırada coğrafyacı ve filozof Yorgo (Georgios) Amirutzes var. Fetihten sonra kaçmayıp İstanbul’da kalan Amirutzes, kendi dindaşları tarafından hain olarak damgalanmış; ama buna aldırmayarak çok sevdiği ve saydığı Fatih’e hizmete devam etmişti. Vaktiyle Katolik ve Ortodoks kiliselerinin uzlaştırılması uğruna nefes tüketmiş olan Yorgo, felsefe ve coğrafya konularında padişaha danışmanlık yaptı. Kadim dünyanın en büyük coğrafyacılarından kabul edilen Batlamyus’un “Almagest”ini Arapça ve Türkçeye tercüme girişimlerinde görürüz onu ve oğlunu.
Fatih’in cazibesine kapılan üçüncü Bizanslı aydın, bir Trabzonlu: Onun adı da Yorgo. Ortodoksluktan Katolikliğe geçmiş ve İtalya’da yapmış kariyerini. Tam dört papanın hocalığını yapmış olan Trabzonlu Yorgo’nun Fatih’le ilişki kurması da enteresan. Kafasında bir evrensel imparatorluk kurulması fikri vardı ve İstanbul’un fethinden sonra gördü ki, bu fikri ancak Fatih ve başında bulunduğu Osmanlı Devleti gerçekleştirebilirdi. Onun için tercihini ondan yana kullandı. Hatta Papa’nın onu, Fatih’le entelektüel flörtünden dolayı bir seyahatinde tutuklatıp hapse attırdığını biliyoruz. O da Fatih’in vizyonundan etkilenenlerden.
Son olarak zikredeceğimiz Bizanslı aydın, Gökçeadalı Kritovulos’tur. Tarihçidir. İleriyi gören birisi olmalı ki, daha 1444’te Osmanlıların karşısında durulamayacağını söylemiştir bir arkadaşına. Ve fetihten sonra Fatih’in kendisini, doğduğu adaya vali tayin ettiğini görüyoruz, 10 yıl sonra ise İstanbul’a aldırdığını. Bundan sonra o, Fatih’in resmî tarihçisidir. Yazdığı tarihte bize ‘ufukların sultanı’nın bilinmeyen ve bizim gözden kaçırdığımız taraflarını anlatır.
Böylece bu örneklerden anlıyoruz ki, Bizans seçkinleri Osmanlı bünyesinde erimiş, onun bahçesindeki güllerden biri olmuştu.
.
Fatih “İstanbul”u fethetmemişti!
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Fatih “İstanbul”u fethetmemişti!
Malum, gazetecilik biraz da başlık atma sanatıdır. Başlıkla dikkatler çekilir yazıya. Lakin bugünkü başlığımız, sırf daha fazla kafa bu yazıya yönelsin diye atılmadı. Fetih olayındaki ihmal edilmiş bir inceliği sizlere hissetirmekti maksadım.
Bilmem ismini duydunuz mu daha önce? Levon Panos Dabağyan, bir Türk Ermenisi. Hatta diyebilirim ki, çoğumuzdan daha Osmanlıcıdır. Ne Fatih’e laf söyletir, ne II. Abdülhamid Han’a. Nitekim “Paylaşılamayan Belde” adlı kitabında tarihimizdeki sızılı bir noktayı ustaca avlıyor ve Fatih’in “İstanbul”u değil, “Kostantiniyye”yi fethettiğini bir cerrahın habis uru beyinden çıkarması gibi temizliyor zihnimizden. Ve ekliyor: “İstanbul fethedilmemiştir ve fethedilmeyecektir!” Allah böyle bir fethi kimseye nasip etmesin!
İlk okuduğumda benim gibi bu işlerle uğraşan birinin bile ciğerini sızlatan bu tespit de gösteriyor ki, tarih bizim için ecnebi bir memleket haline gelmiştir. Öyleyse yapmamız gereken şey, ona mecalini yeniden kazandırabilmenin yolunu yordamını aramak, oksijen alabileceği menfezler, havalandırma kanalları açmaktır. Bunun da yolu, elbette bilgiden, ama daha da önemlisi, bakış açımızı, idrak çerçevemizi, muhakeme tarzımızı genişletmekten geçiyor.
Sondaja devam öyleyse…
Eksik olmasın, bir okurum Said Nursi’nin talebelerinden Zübeyir Gündüzalp’ten bir hatıra göndermiş. Zübeyir Gündüzalp, bir keresinde Fatih’in İstanbul’u fethini gösteren resimlere dikkat çekerek sormuş: “Resimlerdeki yanlışlık nerede?” Kimse işin içinden çıkamayınca kendisi cevaplamış:
“Bu resmi yapanlar, fetih mucizesini küçültmek istiyorlar. 40-50-60 yaşlarındaki bir kumandanın zafer kazanması, bir beldeyi fethetmesi normal ve olağandır; ama 20-21 yaşındaki bir delikanlının böyle bir emsalsiz fethi harikadır. Bu yaşta bir delikanlının sakalı bile bu kadar gür olamaz. Fatih, Efendimiz’in (asm) 9 asır evvel haber verdiği fetih mucizesinin mazharıdır, dolayısıyla bu resimler, Kur’an, Allah ve Peygamber’in Müslümanlarla beraber olduğu, İslamiyet’in hakkaniyetini herkese gösterecek bu mucizevari olayı basitleştirmektedir.”
Müthiş bir tespit değil mi? Düşünün, hiç 21 yaşında bir Fatih resmi gördünüz mü? Devam edelim biraz daha.
Yarın İstanbul’un fethinin miladi takvimle 553. yıldönümünü idrak edeceğiz. Peki fethin hicri takvimle kaçıncı yıldönümünde bulunduğumuzu merak eden bir Allah’ın kulu yaşar mı aramızda? Fatih Sultan Mehmed İstanbul’a, Ferik Ahmed Muhtar Paşa’nın tespitiyle söylersek, 20 Cemaziyelevvel 857 günü girmişti. Bugün takvim 1 Cemaziyelevvel 1427’yi gösterdiğine göre, İstanbul’un fethinin hicri takvimle 570. yıldönümünü kutlamak için önümüzde yaklaşık 20 günlük bir süre var demektir. Hatırlayan olur mu bilmem; ama ben üzerime düşeni yapıp tarihe not düşeyim dedim.
Yalnız üzülerek de olsa bu hicri tarih meselesini biraz hafife aldığımızı söylemek zorundayım. Çünkü bizim asıl manevî damarlarımızda deveran eden kan, hicri takvimin içinde akar. Nitekim Ahmed Muhtar Paşa, “Feth-i Celile-i Kostantiniyye” adlı kitabında eskiden her 20 Cemaziyelevvel gününün halk arasında “Kudüm günü” diye anıldığını, o gün gelince fetih şehidleri ve gazilerinin ruhlarına Kur’an-ı Kerimler okunduğunu, hayır ve hasenatlarda bulunulduğunu yazmaktadır. Demek ki, Osmanlılar aynı damardan akan kandan her daim beslenebilmek için Fatih’i ve fethini hicri yıldönümlerinde hatırlıyor ve hayırla yâd ediyorlar, bunu dirilmenin bir vesilesi addediyorlardı.
Biz de o görkemli dünyanın güzelliklerinden nasiplenebilmek için aynı tarih aralıklarına sokulma imkânlarını zorlamak durumundayız. İşte bu aralık kalmış kapılardan biri de, Fatih’in İstanbul projesidir. Peki İstanbul projesi neydi ve Fatih bu projeyi nereden ilham aldı?
Başka açılardan da yaklaşılabilir meseleye ama ben Fatih’in projesinin hadis merkezli olduğunu söyleyeceğim. Hadis merkezli, yani meşhur fetih hadisinin bir yorumu… Değil mi ki, o İki Cihan Sultanı bir belde’nin fethedileceğini ‘muhakkak’ (le) vurgusuyla beyan eylemiştir, o halde bu bir emir telakki edilmeli ve sadece dünyevî, yani bir şehrin surlarının yıkılıp içerisine ‘kahren’ girilmesi gibi dar anlamda yorumlanmamalıdır. Ya nasıl yorumlanmalıdır? İşte Fatih’in de, Fethin de, İstanbul’un da sırrı burada yatmaktadır.
Muhakkak ki, Fatih’in dünyasında Nebevî müjdeyle müjdelenmenin, göğsüne bir madalya daha takmakla alakası yoktu. O ve çevresi, fethin derin okumasını yaparak malum hadisle, insanlığın ve İslam’ın geleceğinde bu şehrin oynayacağı rolün kastedildiğini keşfetmiş ve sadece fetih sırasında değil, asırlar boyu İstanbul’u dünyanın merkezi kılmaya gayret etmişlerdi. Nitekim Fatih’in sonraki fütuhat stratejisine baktığınızda bu İstanbul merkezli düşüncenin hangi boyutlara ulaştığını görürsünüz.
Osmanlı, İstanbul’u alınca adeta uzun zamandır yatağını arayan bir nehir gibi hissetti kendisini ve bu nehrin yatağını, kuyumcu titizliğiyle bezemeye girişti. Bugün Süleymaniye veya Sultanahmet için ‘Bu eserler Bizans’ın başkentine uygun düşmüyor’ diyebilecek bir mimar olmadığını, geçen yaz İstanbul’da toplanan mimarlık kongresi katılımcılarının basındaki demeçlerinden görmüş olduk.
Fatih’in biri Karadeniz, öbürü Akdeniz olmak üzere iki denize birden hakim olmak şeklinde özetlenebilecek denizcilik siyaseti, yolları İstanbul’a bağlamaya matuf bir girişimdi. Keza Balkanlar ve Anadolu yönündeki hareketi de, İtalya’nın Otranto limanına yaptığı çıkarma da, Memlukler üzerine düzenlediğini tahmin ettiğimiz son seferi de hep İstanbul’un merkezde durduğu ve ışınlarının dalga dalga çevreye yayıldığı bir projenin elmas parçalarıydı. Tabii aynı zamanda Orta Asya, İran, Hindistan ve Mısır’dan davet ettiği Müslüman alimler ile Bizanslı filozof ve bilginleri kucaklaması, Petrark’ı Arapçaya çevirtmesi ve İbn Arabi’nin “Füsus”una şerh yazdırması, Ali Kuşçu ile ressam Bellini’yi İstanbul’da buluşturması, müfessir Musannifek’i yanına aldırması, ama öte yandan Truva harabelerini ziyaret etmesi gibi gelişmeler de gösteriyor ki, o, hadiste emir buyurulan fethin çok daha derinlerde ve uzun vadeli olduğuna inanmış ve tohumları ekmişti.
Tohumlar bitmediyse “toprak utansın” deyip işin içinden sıyrılabilir miyiz? Ben şahsen tohumların bitmediğini söyleyemiyorum. Bu proje, tarih içinde gelişti, şekillendi; ve Necip Fazıl’ca söylersek, “havada donan şimşek” gibi tarihin bağrında bizi beklemeye durdu. Belki de Fatih bu projeyi asıl bizim gerçekleştirmemizi istiyor ve zemini hazırlıyordu. Kim bilir?
.
Fatih, gemileri bir tek kafamızdan geçiremedi
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Fatih, gemileri bir tek kafamızdan geçiremedi
Hele tarih alanında hiç eksik olmaz maksatları üzümü yemek değil, bağcıyı dövmek olanlar. Her 29 Mayıs’ta pusuya yatıyor ve İstanbul’un fethi bir hataydı dedikleri halde, gündeme gelmek için onu ganimet biliyorlar. Samimiyetsizlikleri her hallerinden belli. Ancak basında yandaş bulmaları da çok zor olmuyor anlaşılan.
Okurlarım soruyor: Fatih gemileri gerçekten karadan geçirmedi mi? Timaş Yayınları’ndan çıkan “Ufukların Sultanı” adlı kitabımda bu konuyu ele aldığımı söyledikten sonra şakayla karışık, “Karadan yürüttü ama kafalarımızdan yürütemedi” diyorum; kendilerine. Hakikaten kafalarımız yapıp ettiklerini almıyorsa Fatih ne yapsın?
Vatan gazetesinde (29 Mayıs 2006) çıkan haberdeki iddialar şunlar:
1) Gemilerin karadan yürütülmediğini artık neredeyse herkes kabul ediyormuş ve bu bir masalmış.
2) Kaynaklarda gemilerin iki gecede yürütüldüğünden söz ediliyormuş.
3) Gemilerin geçirileceği alan yokuş, tümsek ve çukurlarla dolu ve sık bir ormanlık alanmış. Dolayısıyla sadece ağaçların kesilmesi bir ay alırmış.
4) Eğer gemiler Kasımpaşa’dan indirilmiş olsaymış, Bizanslılar daha yoldayken gemilerin gelişini görürmüş.
5) Bu gemiler Haliç’in ormanlık bölgesinde kalan Okmeydanı’nda yapılmış ve yapımına 7-8 ay öncesinden başlanmıştır. Bu iddiaya dayanak olarak da iki ‘kaynak’ zikrediliyor: Evliya Çelebi ile Müneccimbaşı.
Sırasıyla cevaplandıralım:
1) Acaba sözü edilen ‘herkes’ nasıl bir şeydir? Bilim adamları mıdır bunlar, yoksa iddia sahipleri gibi düşünen birtakım tarih meraklıları veya ‘kaynaklar’ mı? Belli değil. Mesela Fatih devri üzerine uzmanlığı tartışılmayan Halil İnalcık hoca mı? Aksine, hoca tam tersini savunuyor. Hammer mi? Hayır. Babinger mi? Ne münasebet! İlber Ortaylı mı? İddialara gülüp geçiyor. Kim öyleyse bu ‘herkes’? Kendi kitaplarını okuyup ikna olan ‘fanları’ mı?
Masal, öyle mi? Kuşatmayı yaşamış şahitlerin anlattıkları da mı kâr etmiyor? Nicolo Barbaro Bizans’ın içinden anlatıyor yetmiyor, Tursun Beğ dışından anlatıyor olmuyor, ilk tarihçilerimizden Neşrî anlatıyor, kâfi görülmüyor, Âşıkpaşazade yetmiş pare gemi ‘kurudan’, yani karadan yelken açtı diyor, kaale alınmıyor, Venedikli Zorzi Dolfin de atıyor anlaşılan. Yani bütün bu fethi ya yaşamış ya da en yakınlarından dinlemiş olanlar birleşmiş ve bir masal uydurmuşlar bize. Ne mecburiyetleri vardı peki? Birbiriyle ilgisiz şahitlerin aynı olay üzerinde ittifak etmiş olmaları gemilerin karadan yürütüldüğüne en büyük kanıttır ve o ‘herkes’ her kimlerse hiçbir kıymet ifade etmez.
2) Gemilerin bir veya iki gecede yürütüldüğünü iddia edenler Bizanslılardır, Osmanlılar değil. Bunu iyice anlamak lazım. Bizim kaynaklarda gün verilmez. Peki Bizanslılar neden bir gecede diyor? Onlar ilk gemileri ancak sabahleyin görebildi de ondan. Oysa bu konuda bir kitap da yazmış bulunan Feridun Emecen’in de belirttiği gibi (İstanbul’un Fethi Olayı ve Meseleleri), hazırlıklar en az iki hafta öncesinden başlamış olmalıdır. Belki de daha önceden, yani Rumeli Hisarı’nın yapımıyla eşzamanlı olarak. Dolayısıyla bir gecede bu kadar gemi geçebilemez, gemi başına 11 dk düşüyor vs. demek Bizanslıların hayretiyle Osmanlıları yargılamak olur ki, adaletli olmaz.
3) Bu alanın temizlenmesi bir iki günde yapılmadığına göre neden olmasın? Sonra ağaç kesilmesi neden bir ay sürsün ki? Orası hiçbir zaman bir orman arazisi değildi. Belki yer yer ağaçlar vardı Tophane sırtlarında, nitekim Fındıklı isminin buradaki fındık ağaçlarından geldiği söylenir. Yani öyle dev ve sık ağaçlıklar mevcut değildi. Şunu da belirtmek yerinde olur ki, o zamanlar Tophane semtinde bulunan Karabaş deresi yatağının kullanılmış olması da ihtimal dahilindedir. Bir iki kaynak bu noktaya değinmektedir. Bu durumda dere yatağı genişletilip düzeltilerek gemilerin geçmesine uygun bir hale getirilmiş olabilir.
4) Görseler ne yapabileceklerdi Bizanslılar? Hiç düşündünüz mü? Osmanlı ordugâhı Okmeydanı’ndan Kasımpaşa sahillerine kadar uzanıyordu. Yani Bizans ve Venedik gemileri buralara çıkamıyordu ki! Neden? Osmanlı topçuları onları keklik gibi avlarlardı da ondan. Bu yüzden bugünkü Galata Köprüsü ile Eyüp Köprüsü arasına sıkışıp kalmıştı Bizans donanması. Görseler de ellerinden bir şey gelmezdi yani. Nitekim gelmedi de. Fatih zincirin önüne bir filo göndererek Bizans gemilerini meşgul etti bir süre. Bu arada Galata’nın üzerinde bir tepeye yerleştirdiği havan toplarına aşırtma atışlar yaptırarak bu gemilerin Haliç’e indirilmiş Osmanlı gemilerine hücumunu engelledi. Böylece Bizans donanması Haliç’in ağzında çakılı vaziyette kaldı kuşatma boyunca. Ve seyretti muhteşem operasyonu. Bir tek işe yaradı bu gemiler: İstanbul düşünce mağluplarını Avrupa’ya kaçırmaya.
5) Gemilerin Okmeydanı ormanlarında yapılıp Haliç’e indirildiği iddiasına denizciler ne der bilmem. Ama bildiğim kadarıyla, suya indirilip sınanmadan bir gemi yola çıkamaz, çıksa da az sonra batabilir. Böyle saçmalık olmaz. Bu gemiler daha önce muhakkak denenmiş olmalıydı. Karada gemi yap, denize indirir indirmez yüzsün, üstelik savaşsın. Olacak şey mi bu? Bu yaş tahtaya basmayacak kadar akıllı ve tecrübeliydi Osmanlı denizcileri.
Yalnız dikkat edin, fethe şahit olmuş hiç kimseyi kaynak gösteremiyorlar. Onları, başka bakımlardan ciddiye dahi almadıkları Evliya Çelebi’ye dört elle sarılmış görmek gülümsetiyor beni yalnızca. Evliya Çelebi fetihten yaklaşık 230 yıl sonra öldü, Müneccimbaşı ise yaklaşık 250 yıl sonra. Şimdi elinizi vicdanınıza koyun ve söyleyin: Gemilerin karadan yürütüldüğünü söyleyen onlarca şahit varken bu ne kadar abes bir zorlamadır? Şahitlere inanmayacaksınız ve sırf Fatih böyle muhteşem bir operasyonu başaramazdı demek için olaydan 200 küsur yıl sonra yaşamış insanların söylediklerine mal bulmuş mağribi gibi saldıracaksınız. Ve bunu ‘aykırı tarihçilik’ olarak ciddiye almamızı isteyeceksiniz. Kaldı ki, bu iddia Sadrazam Mahmud Paşa’nın menkıbelerinin anlatıldığı meşhur bir halk kitabına dayanır. Yani dayandıkları kaynak, en başından hurafe diye bir kenara ittikleri evliya menakıbnamesidir. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak diye buna derler herhalde.
Daha 72 parça geminin asıl görevinin Haliç üzerine köprü kurmak olduğunu yazacaktım. Bu gemilerin sayısının ve boyutlarının bile Haliç’in en dar yerini kaplayacak şekilde santimi santimine belirlendiğini ve yan yana geldiklerinde yaklaşık 350 metrelik en dar yerlerinden biri olan Defterhane iskelesiyle Kumbarahane arasında bir köprü oluşturduklarını söylemekle yetineyim. Bu dahi 21 yaşındaki ‘çocuk’un harikalarındandır.
.
Osmanlı tarihinde ‘Atabey’lerle mücadele
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı tarihinde ‘Atabey’lerle mücadele
Geçtiğimiz günlerde Ankara’da mahkeme tarafından “ülke birliğini bozmaya yönelik örgüt kurma” ve “patlayıcı madde bulundurma” suçlarından tutuklanmalarına karar verilen Atabeyler çetesi, ilginç bir konuyu akla getirmiş oldu: Örgüt kendisine neden bu ismi seçmişti? Kısacası Atabeyler kimlerdi?
Osmanlı tarihinin ilk dönemlerinde her şehzadenin nasıl bir ‘lalası’ varsa, Selçuklularda da aynı görev atabeylerin omuzlarındaydı. Bu kişiler aslında geniş yetkileri bulunan sınır beyleriydi. Atabeyler Oğuz beylerinden seçilebildikleri gibi, ‘hizmet ve bağlılıklarından dolayı takdir kazanmış’ köleler arasından da şehzade hocalığına yükselebiliyorlardı. Nitekim Alparslan’ın lalası ve sonra veziri olan ünlü vezir Nizamülmülk de bir İranlıydı. Aslında birer köle çocuğu olan atabeylerin, palazlandıkça Dımaşk, Musul, el-Cezire ve Erbil atabeylikleri gibi bağımsız devletler kurduklarını da ibretle görüyoruz.
Demek ki, yakalanan çete üyeleri “Atabeyler” ismini tesadüfen almış değildir. Devlet içi ama devleti ele geçirmeye yönelik bir örgütün bu adla kurulmuş olmasının bilinçli bir tercih olduğu açıktır.
Ne var ki, Osmanlı tarihinde çeteler ve mafya benzeri örgütlenmeler eksik olmamıştır. Özellikle Osmanlı sisteminin kritik bir dönemeçten geçtiği 17. yüzyıl başlarından ortalarına kadarki isyanlı yıllar, gerek yönetimin içinde, gerekse dışında çetelerin kurulmasına epeyce elverişli bir zemin sunmuş olmalıdır. Artık yalnız idaredeki zaaftan değil, iklim şartlarındaki değişmelerden de kaynaklandığını bildiğimiz Celalî isyanlarının nispeten bastırıldığı bu dönemde Evliya Çelebi’nin de şahidi olduğu pek çok eşkıyalık olayı pıtrak gibi bitmektedir Osmanlı gövdesinde. İşte tarihlerimizde ‘Eşkıya şehirleri, köyleri bastı, yağmaladı’ diye geçiştirdiğimiz bu olayların arkasında bazı kesimlerin iktidar ağacının dallarını kendi bahçelerine eğme çabasını bulmak hiç de zor değildir.
Nitekim tarihlerimizde “Deli İbrahim” diye geçen Sultan İbrahim’in 8 yıllık iktidarı (1640-1648) bu örgütlenmelerin neredeyse meydan savaşı verdikleri bir dönemi anlatır. Ağabeyi IV. Murad’ın şiddet kullanarak önlemeye çalıştığı yolsuzlukların önüne, dürüst adam kıtlığı yüzünden bir türlü geçilemiyordu. İşte bu karışık ortam içinde yetişen Kemankeş Kara Mustafa Paşa’nın IV. Murad’ın siyasetini Sultan İbrahim’in ilk döneminde de sürdürdüğünü görmekteyiz. Onun 5 yılı biraz aşan iktidarı, sonradan tarihçiler tarafından ilginç bir şekilde “atabeg-i saltanat” olarak hatırlanacak ve çetelerle yaptığı mücadele, örnek olarak zikredilecekti.
Kemankeş Mustafa Paşa, Bağdat’ın fethinde yararlılığı görülmüş ve sefer sırasında Sadrazamlık mührünü almıştı eline. Daha önce de her geldiği görevde dürüstlüğü ve devlete sadakatiyle tanınmış, yeniçeri ağası, yani general olduğunda orduda temizliğe girişmişti. Kaptan-ı Derya olduğunda aynı temizliği orada gerçekleştirmiş, böylece göze batmaya başlamıştı. Çeteler ondan çekiniyor, iktidar savaşında sıranın ona gelmemesi için rakipleri ellerinden geleni esirgemiyorlardı. Sonuçta Bağdat onun zamanında fethedilmiş, Safevilerle yapılan Kasr-ı Şirin antlaşmasına o imza atmıştı. Doğudan zaferle döndüğünde İstanbul’da yapacağı büyük tasfiyeyi düşünüyordu Kemankeş Mustafa Paşa.
Rakipleri Silahdar Mustafa Paşa ile Ruznameci İbrahim Efendi’nin muhalefetiyle karşılaşmıştı bu sırada. Kendisine suikastlar düzenlenmiş, ölüm tehditleri almış, yine de yılmamıştı. Sultan İbrahim döneminde bir Silahdar’dan kurtulmuş ama bir başka Silahdar’la, Yusuf Paşa’yla karşı karşıya gelmişti. O da yetmezmiş gibi, “Cinci Hoca” lakabıyla tanınan Safranbolulu Hüseyin Efendi saf tutmuştu karşısında. Ancak okuduğu dualarla Sultan İbrahim’i büyülediğine inanılan Cinci Hoca’yı atlatmak o kadar kolay olmamıştı Sadrazam için. Çünkü Sultan İbrahim artık yalnız hocasına inanıyor ve güveniyordu. Bu durum karşısında Kemankeş Paşa’nın iki defa istifa etmek istediğini fakat istifasının kabul edilmediğini biliyoruz.
Anlaşılan, padişah ondan kolay kolay vazgeçmeyecekti. Nitekim Galata civarında bir yangında barut mahzeninin patlaması üzerine vücudu ve yüzü ağır bir şekilde yanmış ve üç ay tedavi görmüştü evinde. Bu süre içinde görevden alınması pekala mümkünken, ona ihtiyaç duyan Sultan, dedikodulara kulak asmayarak görevinde bırakacaktı. Fakat dedikodu kazanının ateşi bir türlü sönmemişti. Devalüasyon yaparak hazineye artı gelir sağlayan Paşa, başta Yahudi tefeciler olmak üzere dönemin ‘babaları’nın rüşvet ve para çarkına çomak sokmuş oluyordu ve bu eylemi, tasfiye edilmesi için bardağı taşıran son damla olmuştu. Rakipleri onu padişaha öldürtmeyi başarmışlardı sonunda.
Tarihler onun, yeniçeri ve süvari ocakları mevcudunu azalttığını, yeni ve tam ayarlı bir sikke kestirdiğini (bu, kur makası açılmış YTL’ye yakınlarda yapıldığı gibi, bir tür paranın reel değerine dönüş demektir), bütçenin gelir ve giderini dengelediğini, eşya ve hayvan satışlarını normal şekle koydurduğunu, daha da önemlisi, müfettişler vasıtasıyla düzen ve kanuna aykırı davrananları pek ağır cezalara çarptırdığını ve vergi tahsilatında halk aleyhine bir durum doğuran uzun zamandır yapılmamış nüfus sayımını yaptırdığını yazıyor. Bu son nokta üzerinde durmak gerekir, çünkü yeni nüfus sayımı yapılmadığında ölenler bile var sayıldığından onlar üzerinden haksız bir vergi tahsil ediliyor, bu da bazı mültezimlerin işine geliyordu, çünkü onlar peşin ödedikleri vergi miktarını, kelle sayısına göre tahsil ediyorlardı reayadan. Ayrıca birçok yolsuzluklara açık kapı bırakan senet usulünü kaldırarak her türlü resmi muamelede nakit paraya geçişi sağlamış olduğunu öğreniyoruz onun.
Anlayacağınız Kemankeş Kara Mustafa Paşa, bulanık suda balık avlamaya bayılan örgütlerin tekerleğine çomak sokmuştu ve bu yüzden hem ayağı kaydırıldı, hem de bu dürüstlüğünün cezasını canıyla ödemek zorunda kaldı. Ancak Osmanlı’da yolsuzluğa prim vermeyen devlet adamlarına duyulan ihtiyaç bitmeyecek ve IV. Mehmed döneminde padişahın annesi Hatice Turhan Sultan, Köprülü Mehmed Paşa’yı Sadrazamlığa getirerek Kemankeş’in başlayıp bitiremediği mücadeleyi onun ihtiyar omuzlarına bırakacaktı. Ve Samsunlu Köprülü hanedanının elinde Osmanlı Devleti, yarım asır boyunca bir ikinci bahar yaşayacak, çetelerle mücadelede yeni bir perde açılacaktı.
.
‘Deli İbrahim’ kaç tane Türkiye’yi yönetmişti?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
‘Deli İbrahim’ kaç tane Türkiye’yi yönetmişti?
1970’li yıllarda Mısır devleti, şimdi Yunanistan sınırları dahilinde bulunan Taşoz adasının kendisinin olduğunu iddia ettiğinde hafif bir şaşkınlık yaşanmış. Öyle ya, Mısır neresi, Ege’deki ada neresi! İşin aslı, açıklamanın devamından anlaşılıyordu. Mısır, adanın II. Mahmud tarafından 1813 yılında zamanın Mısır Hıdivi bulunan Kavalalı Mehmed Ali Paşa’ya bir fermanla verildiğini öne sürüyor ve Yunanistan’ın adayı boşaltmasını istiyordu. Çünkü kapı gibi ferman vardı ellerinde. Ortalık karışmış, gözler Osmanlı arşivlerine çevrilmişti.
O yıllarda Başbakanlık Arşivi Müdürü olan Mithat Sertoğlu’nun ifadesine göre, yapılan incelemede görülmüştür ki, ada ‘ber vech-i malikâne’ olarak verilmiştir Kavalalı’ya. ‘İyi ya, verilmiş işte, ha öyle, ha böyle’ diyorsanız yanılıyorsunuz sevgili sabırsızlarım, çünkü Osmanlı bir yeri birisine verirken kılı kırka yararak düşünür, taşınırdı. Nitekim Taşoz da Kavalalı’ya verilmiştir ama sadece ‘dirlik’ olarak. Yani adanın işletme (tasarruf) hakkı ömür boyu kendisinde olacak, ‘rakabe’si, yani toprağın nihai sahipliği devlette kalacaktı. Bu şekilde verilen bir arazi, ancak bir savaş sonucunda kaybedilirse devletin olmaktan çıkardı. Çıkınca da, onu eline geçiren devletin olurdu, malikâne sahibinin değil. Böylece Taşoz’un ömür boyu şartıyla Kavalalı’ya verildiği anlaşılmış ve ada, o gün Yunanistan sınırları içinde bulunduğu için Mısır’ın talebi, reddedilmişti.
Aklınıza takılmıştır muhakkak: Düğün değil, bayram değil, yazarımız bu olayı niçin zikretti?
Osmanlı, gövdesi sular altında kalmış bir ada; biz onun sadece deniz üzerinde görünen çıkıntısını görüyoruz, daha da fenası, bu çıkıntıyı, son dönemlerinin etkisinde görüyoruz. Ve zannediyoruz ki, Osmanlı evvel eski bizim gördüğümüz gibiydi.
Kabul edelim ki, Osmanlı atlasını kaybettik. Tabii ki beyin ve kalplerimizde. (Necip Fazıl olsa “güneşi ceplerimizde kaybettik” derdi.) O büyük atlastan elimizde kala kala, cirmimiz kadar bir yer kaldı. İşte elimizdeki bu harita parçasına bakarak bütünü hakkında ahkâm kesmeye kalkıyoruz.
Mesela şu “Deli İbrahim” dediğimiz Sultan İbrahim hakkında demediğimizi bırakmamışızdır. Osmanlı’nın aczini, beceriksizliğini, çöküşünü bundan daha iyi kim simgeleyebilir ki? Peki ama şu soruya cevap verebiliyor muyuz sarsılmadan: ‘Deli’ diye ciddiye almadığımız ve tam 8 yıl (şimdilerde iki iktidar dönemi demektir bu) padişahlık yapan Sultan İbrahim, yüzölçümü itibarıyla kaç tane Türkiye’yi yönetmiştir? Zor bir soru olduğunun farkındayım, onun için cevabını ben vereyim: Yaklaşık 20 tane Türkiye’yi yönetmiştir bu ‘Deli’. Evet, 20 tane Türkiye’yi. Dahası, Akdeniz’in en büyük adası olan Girit’i kuşatma kararı da onun zamanında alınmıştır.
Biz bugün şu avuç içi kadar Kıbrıs meselesini ateş topu gibi bir o avucumuza alıyoruz, yakıyor elimizi; bir öbür avucumuza alıyor, yine yanıyoruz. Verelim diyoruz, olmuyor; alalım diyoruz, hiç olmuyor. Osmanlı’nın milyon kilometrekarelerle ifade edilen engin coğrafyası yanında Kıbrıs’ın lafı mı olur? Bir toprak parçasını idare etmenin ne kadar zor olduğunu buradan anlayabilirsiniz rahatlıkla. Varın, Osmanlı’nın ‘büyüklüğü’nü buradan kıyas edin.
Bir başka hatalı alışkanlığımız, Osmanlı fetihlerinin kolay olduğunu sanmak. Sanki karşılarındaki bütün devletler zayıftı da, Osmanlı onun için fütuhatını şimşek hızıyla gerçekleştirebildi. Meseleye kuşbakışı bakanlar her zaman yanılır. Mesela II. Murad’ın gerçek anlamda bir “gazi” olduğunu, bir gözünü muharebede kaybettiğini neden yazmaz tarihlerimiz? Onlara ‘bir şey olmaz’ mı zannediyoruz yoksa? Ya İstanbul’un fethinden 3 yıl sonra, yani 24 yaşındayken Belgrad kuşatmasında askerin önünde savaşan Fatih’in alnından yaralandığını biliyor muyuz? Peki bunları bilmeden Osmanlı’nın nasıl bu kadar ülke fethettiğini ve onları 4-5 asır hangi tılsımla elinde tutabildiğini nereden bileceğiz?
Söz Sultan İbrahim’den açılmışken, Girit’in 25 yıl boyunca kuşatılmasına ve 1669’da tamamının fethine yol açan ilginç bir gelişmeye bakalım hep beraber.
Girit Venediklilerin elindeydi ve 1644’e kadar Osmanlı-Venedik ilişkileri, ufak tefek korsanlık hadiseleri haricinde yolunda gidiyordu. Gerçi bir ara Venedikliler Tunus donanmasını ele geçirip bir Osmanlı liman şehri olan Avlonya’yı bombalamış ve bir minareyi topla yıkmışlardı ama IV. Murad’ın öfkesini yatıştırabilmek için tam 200 bin altın tazminat ödemek zorunda kalmışlar, bu da onlara iyi bir ders olmuştu. Ancak 1644’te meydana gelen bir olay, tarihin akışını değiştirecek ve sonunda Venedik’in yıkılışını hızlandıracaktı.
Sultan İbrahim, bazı hareketlerinden hoşlanmadığı Kızlarağası Sünbül Ağa’yı azletmiş ve deniz yoluyla Mısır’a gönderilmesini emretmişti. Yeni yapılan İbrahim Çelebi’nin gemisi tahsis edildi kendisine ama bu arada geminin ulemadan bir yolcusu da vardı. Sonradan şeyhülislamlığa kadar yükselecek olan Bursalı Mehmed Efendi Mekke kadılığına tayin edilmişti. Bu arada hacca giden bazı yolcular da gemideydi. Cins at meraklısı olan Sünbül Ağa’nın, atları ve güzel cariyesiyle sürgüne gitmekte olduğunu da unutmayalım.
Velhasıl, topsuz, tüfeksiz, askersiz bir gemidir bu ve o çağda Malta (Tapınak) Şövalyeleri Akdeniz’de tam da böyle gemileri gözlerine kestirmekte, daha kilometrelerce uzaktan kokularını almaktadır. Nitekim Girit’te pusuya yatmış olan Şövalyeler yollarını kesecek ve Sünbül Ağa çarpışarak ölürken, cariyesi Zarife ve önceki efendisinden olan oğlu, Malta Şövalyeleri’nin eline esir düşecekti (tabii yıllardır biriktirdiği hazinesi ve atları da). Şövalyeler tarafından büyütülen bu çocuğun vaftiz edilerek Dominik ismini aldığını tespit edebiliyoruz. (Demek Tapınak Şövalyeleri arasında ‘bizimkiler’ de varmış!)
Esirler arasında Mehmed Efendi de vardır. Malta’da uzun süre esir kaldıktan sonra gönderilen fidye sayesinde kurtulan Mehmed Efendi İstanbul’a dönecek ve şeyhülislam olduktan sonra baba memleketi olan Bursa’ya yerleşecek, orada ölecekti. (“Osmanlı’yı Kuran Şehir” adlı kitabımda Bursa’daki evimizin arkasında türbesi bulunduğunu söylediğim “Evliya Şeyhülislam” bu zattır ve Esirî Mehmed Efendi adını bu esirliği yüzünden almıştır.)
Zenci Sünbül Ağa ile Mehmed Efendi’nin kaderini cariye Zarife ve geleceğin Tapınak Şövalyesi olan oğluna bağlayan bu küçük hayat köşebentleri, aynı zamanda sonradan oğulları Hekimbaşı Nuh Efendi adını alacak olan bir İtalyan ailenin Girit’ten kaçıp İstanbul’a gelmesine ve sadrazam olan torunları Hekimoğlu Ali Paşa’nın Kocamustafapaşa semtinde tam teşekküllü bir Osmanlı külliyesi yaptırmasına kadar uzanacaktır. Bu hurda ayrıntılar bilinmeden Osmanlı anlaşılır sanıyorsan aldanıyorsun ey okur!
.
IV. Murad İstanbul’unun en ünlü fıtık cerrahı bir kadındı
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
IV. Murad İstanbul’unun en ünlü fıtık cerrahı bir kadındı
Osmanlı… Kadını, erkeği ve çocuğuyla, padişahı ve dilencisiyle, okçusu ve hukukçusuyla yabancı bir tarihtir bize. Onu buzlu camların ardından seyr ede ede gözlerimiz bozulmuş olmalı ki, burnumuzun dibindeki bu engin ve dahi zengin tarihi küçülte küçülte bir hal olmuşuz. Kendimize benzetmişiz onu. Zannetmişiz ki, bugün ne isek, birkaç yüzyıl öncesinde de aşağı yukarı aynı şeydik, hatta daha da kötü vaziyetteydik. Temel varsayımımız değişmiyor ama: Biz ileri bir toplumuz, geçmiştekiler geriydi.
Bir kere tarihi evrim geçiren bir süreç olarak kurguladığınız, yani ilerlemeci bir tarih algılayışına kapı açtığınız zaman gelecek, geçmişten mutlaka daha iyi olacak diye düşünmeye başlarsınız. Gariptir, hayvanlar âleminde bir evrim olduğuna inanmayan ve Darwin’e ateş püsküren çevreler bile aynı evrim kanununu sosyal alanda geçerli ve gayet meşru sayarlar. Oysa ikisinin de çıkış noktası aynıdır: İnsanlık evrim geçirmektedir. Tek farkları, birisinin biyolojik, öbürünün sosyal olarak evrim geçirdiğimizi savunmasıdır. İlerleme kanunu, ikisinde de esas ve mutlaktır.
Her neyse, burada evrimi tartışacak değilim. Maksadım, Osmanlı kadın tarihine bugün etrafımıza örülen zırhlar arasından bir pencere açmak. Duvar sağlam olunca korkarım bu açma işlemi biraz hasarlı olacak; ama deneyeceğim.
Ronald Jennings’in Kayseri, Kıbrıs ve Trabzon, İsrailli araştırmacı Haim Gerber’in Bursa Şeriyye Sicilleri üzerinde, Yvonne J. Seng’in ise Üsküdar Tereke Defterleri üzerinde yaptığı çalışmalar Osmanlı kadın tarihinin karanlık bölgelerine güçlü birer ışık tutuyor.
Mesela Jennings, Osmanlı mahkemelerinin kapısının, gayrimüslim kadınlar dahil bütün şikayetçilere açık olduğunun altını çiziyor ve kadınların nikâh, boşanma, mülkiyet hakları ve miras gibi konularda kendilerine adil davranılmadığını düşündükleri zaman sık sık mahkemelerin kapısını çaldıklarını ortaya koyuyor. Yani öyle pasif, köleleştirilmiş, bütün hayatı kocasının iki dudağı arasından çıkacak söze bağlı bir Osmanlı kadın tipi hayalden ibarettir. Hatta incelediği dönemde Kayserili kadınların yüzde 80’i bizzat mahkemeye gelmiş, ancak yüzde 20’si yerlerine vekil göndermiştir. En çarpıcı örneklerden birisi, babası tarafından zorla istemediği bir erkekle evlendirilmek istenen kızın Sipahi Mehmed’le değil, İbrahim Çelebi’yle evlenmek istediğini kadıya söylemesi ve işin daha da tuhafı, mahkemenin kızı haklı görüp İbrahim’le evlenmesinin haklı olacağına karar vermesidir.
Gerber, 16. yüzyıl Bursa mahkeme kayıtlarını incelediği zaman çok eşlilik konusunda Batı’daki önyargıların ne kadar geçersiz olduklarını tespit etmiş. 1545-1659 dönemindeki 114 yıllık kayıtlar, ölen 1, 516 erkeğin yüzde 92’sinin tek eşli olduğunu, iki eşli olanların oranının yüzde 7, üç eşli olanların ise yüzde 1’den daha az olduğunu göstermiş Gerber’e. Dilimize doladığımız 4 eşliliğe ise bu dönemde hiç rastlanmaması tesadüf olamaz herhalde!
Seng’in Üsküdar’la ilgili İngilizce doktora tezi ise Üsküdarlı kadınların 1521-1524 yıllarında şirketlere ortak olmaktan tutun da kredi vermeye kadar pek çok ‘erkek işi’ne bulaştıklarını ortaya koyuyor. (Mafyaya bulaşmışlar mı, henüz bilmiyoruz!) 16. yüzyılda son derece aktif olan Üsküdarlı kadınlar, Osmanlı kadınlarının evlerinde mahpus hayatı yaşadıkları efsanesini bir kere daha gömüyorlar mitoloji mezarlığına. Tabii anlayana… (Bu bilgileri Metin Yüksel’in “International Journal of Turkish Studies”, cilt 11, No: 1-2’deki makalesinden derledim.)
Söz Üsküdar’dan açılmışken bu defa Seng’in Üsküdarlı kadınlarının yüz yıl ilerisinde yaşamış bir kadın cerrahtan söz edelim; Salih binti
Küpeli Hatun’dan.
Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde (Maliyeden Müdevver Defterler’de) 1622 yılından (Genç Osman dönemi) itibaren rastladığımız bir dizi belge, bizi Üsküdarlı bir kadın cerrahla tanıştırmaktadır. Bu kadar belgenin peş peşe sıralanması da göstermektedir ki, devrin en ünlü ve başı en kalabalık fıtık cerrahı, Saliha Hatun’dur. Üstelik bir belgeden öğrendiğimize göre bu kadın, Kıptî, yani Çingene’dir.
Evet, aynı dönemde Avrupa şehirlerinden kovulan Çingeneler, üstelik kadınken Osmanlı Devleti’nin başkentinin göbeğinde resmî olarak doktorluk yapıyor ve bunlar resmî kayıtlara geçiyor ve biz hâlâ Osmanlı kadınını köleleştirilmiş, eve kapatılmış, bütün hakları elinden alınmış gibi sunuyor ve bundan da garip bir haz duyuyoruz. İlerlemiş olduğumuzu nasıl ispat edeceğiz aksi halde? Onlar geri olarak sunulmalı ki, ileri olduğumuz anlaşılabilsin! Öyle değil mi?
Velhasıl Saliha Hatun, Üsküdar’da kadın-erkek fark etmeden hastalarına hizmet veriyor, onlara şifa dağıtıyor, arı gibi çalışıyor. Üstelik de her hastasıyla bir sözleşme imzalamak ve tedavi ücretinin yarısından fazlasını peşin almak şartıyla. Saliha Hatun’un hastalarına bir şart daha koştuğunu görüyoruz. Hasta tedavi sırasında ölürse sorumluluğu kabul etmediğine ve hasta sahiplerinin herhangi bir sorgu sualine muhatap olmayacağına dair bir de belge düzenletiyor: Bunlardan birini paylaşayım sizinle (hasta konuşuyor):
“Müddet-i medîd fıtık arızasına mübtela olup mu’aleceye şiddet-i ihtiyacım olup mezbure hatunı maraz-ı mezkûra ilac eylemek içün 800 akçe ücret ile icar idüb ücret-i merkumeden 500 akçasını ber-vech-i peşin meste’cire-i mersume hatuna ifa ve teslim idüp icare-i mezkureden 300 akçesi halen zimmetimde mezbure hatuna ait ve raci deynimdedir, bi-emrillahi teala mezbure hatunun mübaşereti sebebiyle maraz-ı mersumdan ifakat bulmayup helak olursam veresemden ve ahardan mezbure Saliha Hatun’u dem ü diyetime müteallik rencide idüp dava ve niza eylemesünler…”
Yani, uzun süredir fıtık illetine tutulmuştum, tedaviye şiddetle ihtiyacım vardı, Saliha Hatun’u bulup hastalığımı iyileştirmesi için 800 akçe ücretle tuttum, 500 akçesini peşin verdim, kalan 300 akçe de yanımdadır ve bu para da onundur. Allah’ın emri vaki olup da ameliyat masasından kalkamaz ve ölürsem varislerim ve onların çocukları bu kadına beni öldürdü diye diyet uygulatmaya kalkıp dava ve kavga meselesi yapmasınlar. Yani ben kendi rızamla doktorumun ellerine teslim oluyorum, sorumluluk tamamen bendedir.
Bilindiği gibi bu uygulama, tehlikeli ameliyatlar için bugün de geçerlidir. Osmanlılar ‘rıza senedi’ diyorlardı buna. Bu senetlerden o kadar çok örnek var ki saymakla bitmez. Biter de yerimiz izin vermez. (Merak edenler, yakınlarda Biofarma Şirketi tarafından büyük bir özenle bastırılan “Osmanlılarda Sağlık” adlı 2 cilt halinde bastırılan muhteşem kitaba başvurabilirler. Kitabı yayına sevgili dostum Coşkun Yılmaz ve Necdet Yılmaz hazırlamış. İçerisinde onlarca akademisyenin katkıları yanında, Saliha Hatun’unkiler de dahil olmak üzere Osmanlı sağlık hayatıyla ilgili 800 belge de yer alıyor.)
Saliha Hatun gibi niceleri var ki, yaşamamış hükmündedir gözümüzde. Osmanlı kadınlarına yeniden nefes aldıracak ve asırlık yanılgılarımızı silip süpürecek belgeler arşivlerde, bizi bekliyor. Şimdilik konuşabiliriz. Onlar konuşmaya başlayınca biz susacağız nasıl olsa!
.
Osmanlı tarzı sağlıklı yaşama rehberi
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı tarzı sağlıklı yaşama rehberi
Yaz ayları gelince, malum, basında bir furyadır başlar. Yok sağlığınız için şunları yemelisiniz, yok gençliğinizi korumak için şunlara dikkat edeceksiniz, yok yaz diyeti, yok formda kalmanın yöntemleri… Bunların benzerlerini dünya basınında da görebilirsiniz.
İyi de bu ‘sağlıklı yaşam’ takıntısı nereden geliyor? Neden ille de genç kalmak önemli olsun? Vücudumuzu bir kaportaya dönüştüren bu yaklaşımların, onu aynı zamanda sanki bizim dışımızda bir varlıkmış gibi ele aldıklarının farkında mıyız?
Oysa sağlığın esası, ruh ve vücut uyumunu sağlamak değil midir? Sağ-lık, yani ‘sağ olma hali’, aynı zamanda ruh ve zihnimizin bedenimizle beraber sağaltılmasını gerekmez mi? Hayır, öyle olmuyor. Ruh, ruh hekimlerine havale ediliyor, vücudumuz ise doktorlara. Böylece modern insanın vücudu parçalara ayrılıyor. Bu boşluğu gidermek için son yıllarda psiko-somatik hekimlik diye bir dal ortaya çıktı. ‘Soma’ vücut demektir, ‘psike’ ise ruh. Böylece psiko-somatik hekimlik, ruh-vücut bütünlüğünü göz önünde bulundurur, hastaya hem fizyolojik, hem de psikolojik yönden yaklaşmayı amaçlar.
Ancak modern insanın ruh-vücut bütünlüğü, fena halde çarpılmış durumdadır. Dikkat ederseniz, vücudumuzdan bir başkası gibi söz ediyoruz. Sanki ruhumuz bir makinenin içine girmiş hayalet gibidir. ‘Güzel bir vücudum var’ demek, vücudu kendimizden ayrı bir mekâna yerleştiriyoruz demektir. Oysa ruh-vücut birliği açısından doğru olan cümle, ‘Ben güzel bir vücudum’ olurdu. Ruhumuz bu bedende geçici bir misafir değil; mahşerde onunla beraber haşr olacağımıza göre, ruhumuzla bedenimiz kader birliği yapmış demektir. Bu durumda nasıl olur da vücudumuzu bir kenara itecek şekilde yaklaşabiliriz kendimize?
Geçenlerde eski bir tarih dergisinin koleksiyonunu karıştırırken Osmanlılarda sağlıklı yaşama kurallarıyla ilgili bir mektup geçti elime. Mektup, bir dönem Başbakanlık da yapmış bulunan Müşir (Mareşal) Gazi Ahmed Muhtar Paşa’dan Sultan Abdülaziz’in oğlu Yusuf İzzeddin Efendi’ye yollanmış. Tecrübeli, gün görmüş bir generalin, bir dönem talebesi de olan şehzadeye babayanî tavsiyelerinin sizin de ilginizi çekeceğinden eminim. Bu tavsiyelerin bugünkü tıp nazarındaki değerini takdir edecek durumda değilim ama kendi payıma sabah yapılacaklar faslını uyguladığım her seferinde faydasını gördüğümü söyleyebilirim.
Ahmed Muhtar Paşa, velinimeti olan Abdülaziz’in emaneti olan Yusuf İzzeddin Efendi’yle, babasının ölümünden sonra da çok yakından ilgilenmiş, sık sık sinir krizleri geçiren ve düzensiz bir hayat süren Veliahda elinden geldiği kadar yardımcı olmaya çalışmıştır. Aşağıda özetini sunacağımız mektup, İsmail Hakkı Uzunçarşılı tarafından yayınlanmış olup 1913 tarihlidir. (Kaynak: Resimli Tarih Mecmuası, Sayı: 56, Ağustos 1954, s. 3273-5.)
Mektup işin felsefesini izah etmekle başlıyor: “İyi bir zihin ve iyi bir fikre sahip olmak, iyi, sıhhatli bir vücuda malik olmakla hâsıldır. Vücut sıhhatte oldukça güzel uyku uyunur ve vücut daima akl-ı kâmil ile bulunur. Sıhhatli vücut ise soğuk almak vs. gibi arızî şeylerden sarf-ı nazarla (ki bu misillu şeyler hep tahaffuzla kolayca bertaraf edilmek kabildir) başlu iştiha ile taam etmek ve her sabah vücudu muzır şeylerden kurtarmak ile hasıldır; bu ikisi de taht-ı intizam ile yaşamakla mümkündür.”
Özetlersek Paşa, akıl ve beden sağlığını beraber düşünüyor. İyi düşünmek sağlıklı bir vücuda sahip olmaya, sağlıklı bir vücuda sahip olmak da sağlıklı düşünmeye bağlıdır. Sağlığı korumanın anahtarı, soğuk almak gibi vücuda zararlı şeylerden korunmakla, yemeği iştahlı yemekle ve her sabah vücudu, ona geceden kalmış zararlı şeylerden kurtarmakla mümkündür. Tabii düzenli bir hayat sürmek de işin esasını oluşturuyor.
Ahmed Muhtar Paşa, birazdan anlatacaklarını kendi hayatından örneklendiriyor, yani tecrübesini konuşturuyor. Ben onun söylediklerini sadeleştirip maddeler haline getirerek anlaşılmasını kolaylaştıracağım. Bakalım Paşa 24 saati nasıl geçiriyormuş?
1) Her akşam saat 9-10 arasında uyurum.
2) Güneş doğmadan kalkar, namazımı kıldıktan sonra güne başlarım (sadece yaz aylarında namazdan sonra biraz daha uyurum).
3) Devamlı kabız olduğumdan ilaç kullanmak yerine şunları yaparım: Sabah ezanından sonra bir litre ılık suyu içer, sonra sedire uzanırım. 10 dakika kadar ellerimle bağırsaklarımı hareket ettirir ve tuvalete giderek içimin boşalmasıyla dünyaya yeni gelmiş gibi olurum.
4) Ardından banyoya gider, elime bir küçük havlu alır, eşimin eline de bir havlu veririm. Kurnayı sıcak suyla doldururum. Her ikimiz de havluları suya batırıp ıslak havlularla vücudumu tepeden tırnağa ovarız. Bu işlem 3-5 dakika sürer. Ancak bu sırada üşütmemeye özen göstermek gerekir.
5) Derhal bornozumu giyip dışarıda oturur, vücudumu biraz daha ovduktan sonra ellerime bir kıl eldiven giyer ve onunla elimin yetiştiği yerleri ovarım. Sırtımı ise eşim yine kıl eldivenle ovar. 5-6 dakika da bu işlem sürer.
6) Eğer bu sırada vücudum yeterince ısınmamış olursa bir havlu eldiven giyerek biraz da onunla hızlı hızlı ovunarak hararetin vücudun her tarafına yayılmasına özen gösteririm. Daha sonra odama gidip kahvaltımı ederim.
7) Kahvaltım bol sütlü bir çay, rafadan bir yumurta, marmelat ve münasip miktarda ekmekten oluşur.
8) Bütün bunlar tam bir saatimi alır. Sonra yazım varsa yazar, yoksa kitap okumaya geçerim. Yürüyüş yapmayı ihmal etmem.
9) Tam saat 12’de öğle yemeğine otururum. Menüm şöyledir: Bir tabak çorba / Bir tabak et yemeği / İki tabak sebze yemeği / Bir tabak pilav / Muhallebi veya sütlaç (meyveyi, gaz yapıp uykumu kaçırdığı için hemen hemen hiç yemem).
10) Öğle yemeğinden 3-3,5 saat kadar sonra bir bardak çay içerim fakat çayla beraber bir şey yemem.
11) Akşam tam saat 7’de yemeğe otururum. Bu defa yukarıdaki menüden sadece sebze yemekleri eksik olur sofrada.
12) Bu üç öğün arasında kesinlikle bir şey yemem. Hatta yemeklerde su dahi içmem. Sadece pilav yerken bir bardak su içerim.
13) Saat 9 veya 10 oldu mu yatağımdayımdır.
Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın tavsiyeleri bitecek gibi değil. Kulağını çekmeyi ihmal etmez: Cinsel münasebetten mümkün olduğu kadar uzak durmasını tavsiye eder genç Veliahda. Ayrıca “gönül hoşluğu ile çalışma”nın çok sevap olduğunu da ekler sözlerine.
Paşa 80’ini geçkin olarak vefat ettiğine göre tavsiyeleri yerindedir ama Veliahd’ın genç yaşında intihar etmesine (bir rivayete göre babası gibi katledilmesine) engel olamamıştır. Yaşasaydı Vahdettin’in yerine Yusuf İzzeddin padişah olacak, belki de Osmanlı tarihinin bu son sayfası farklı bir şekil alacaktı. Sizin anlayacağınız, Ahmed Muhtar Paşa’nın tavsiyeleri belki de tarihin akışını değiştirecekti…
.
Tuna’ya gömülü son Osmanlı adası
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Tuna’ya gömülü son Osmanlı adası
Takvimler 13 Eylül 1967’yi gösterirken, gazeteler şu garip satırları düşüyorlardı birinci sayfalarına: “Başbakan Süleyman Demirel, Adakale’deki soydaşlarımızı yurda getirmek için Romanya’ya gitti.”
İyi de bu adada yaşayan “Türkler” nasıl olmuş da o bir asır süren Balkan kıyametini kazasız belasız atlatabilmiş, Berlin Kongresi’nden Lozan Antlaşması’na kadar pek çok sırattan hangi beceriyle sıyrılıp Başbakanlık uçağına kadar sağ salim ulaşabilmişlerdi? Bu adanın uzun yaşama sırrı nerede yatıyordu?
Fakat Adakale, ah Adakale! Cümle düğümler sende, senin pek cılız olan omuzlarına yığılıdır. Bir çözebilsek onları!
Ne zaman o yalazlı satırları okusam gözlerimde bir şeyler kaynar.
Ne de çabuk unuttuk Tuna’yı. Rumeli türkülerimiz de olmasa neredeyse hatırlayan çıkmayacak. Oysa Tuna bizim Avrupa’daki maceramızın etrafında toplandığı birkaç odaktan biriydi. Evet savaş, ama bir medeniyet destanını dokudu ve okudu o aynı zamanda. Viyana’dan Karadeniz kıyısındaki Köstence’ye (haritalarda “Constanza” yazdıklarına bakıp da yabancı bir şehir sanmayasınız onu) uzanan bir latif şerittir Tuna ve aktıkça hikâyemizden sayfalar düşürür unutkan hafızamızın sularına. Ve dahi Tuna’nın haşarı evladı Adakale bu unutulmuş sayfalarından biridir tarihimizin.
Bugün Romanya ile Sırbistan toprakları arasında akan Gazi Nehir’de kayıplara karışmış bir ada olan Adakale, altı üstü 2 hektar yüzölçümündedir ve nüfusu bini bulmamaktadır. Nüfusun çoğunluğunu Türkler oluşturmakla birlikte Boşnaklar gibi farklı ırklardan Müslümanlar da vardır.
Ada ancak 17. yüzyılda, yani çevresi tamamen Osmanlı toprağı haline geldikten yaklaşık 2 asır sonra arşiv belgelerine göz kırpmaya başlar. Adakale, Avusturyalıların eline geçmiştir ve Belgrad’ın yeniden fethinden sonra sadece 400 kişilik bir birlik gönderilerek geri alınır (1691). Böylece Osmanlı ile ilk ayrılığı sona eren ada buna fazla sevinemeden ikinci bir ayrılık yaşar. 18. yüzyıl başlarında yeniden Avusturyalılarca ele geçirilen Adakale, 1738’de, I. Mahmud dönemindeki o son büyük Avrupa içi operasyonumuzda sınırlarımıza dahil edilir.
Mühimme Defteri’ndeki bir kayıtta Adakale, bizzat padişahın diliyle, “kilid-i memleket-i Erdel ve Macar ve miftâh-ı ülkât-ı Belgrad ve Tamışvar”, yani Macaristan’ın kilidi ve Sırbistan ve Romanya’nın anahtarı diye zikredilmiştir. Osmanlılar bu adada bir şeyler olduğunu ve olacağını kavramışlardır sanki. Bakalım Adakale hangi anahtarın kilidi, hangi kilidin anahtarıymış?
Osmanlı askerleri Sırbistan’daki garnizonlarından 1867’de çekilmiştir. Ancak Osmanlı askeri, çevresinden çekilse de, Adakale, tarihin çözülmez sırlarından birisine şahit olmaktadır: Balkanlardaki sınırlarımızın belirlendiği 1878 Berlin Kongresi’nde resmen unutulur ve böylece Adakale’nin Lozan’a kadarki benzersiz serüveni başlamış olur.
Tuna üzerinde unutulan ve çevresi boşaltıldığı halde Osmanlı sınırları dahilinde kalmaya devam eden Adakale’ye İstanbul’dan nahiye (bucak) müdürü ve kadı tayinine devam edilir. Hatta II. Meşrutiyet parlamento seçimlerine “ikinci seçmenleri”ni (müntehib-i sâni) göndermeyi dahi ihmal etmemiş ve Osmanlı sistemi içinde olduğunu bir kere daha göstermiştir.
I. Dünya Savaşı’ndan sonra durum tamamen değişmiş, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Osmanlı Devleti gibi yenilmiş ve toprakları paylaştırılmıştır. Çevresiyle birlikte Romanya’ya bırakılan Adakale’nin bu ilhakını Osmanlı hükümeti hiçbir zaman kabul etmemiş ve oranın kendi toprağı olduğunda ısrar etmiştir. Garip gerçekten de. Daha da garip olanı, Ankara hükümetinin de bu ilhakı kabul etmeyişi.
Neden garip? Şundan: Balkanlar nere, Anadolu’nun ortasında kurulan hükümet nere? Üstelik Adakale Misak-ı Milli sınırlarımız içinde değil…
İşte bizi tarihimize karşı körleştiren noktalardan biri daha. Adakale, kafalarımızdaki paslı bir kilidin içinde dönmeye başlıyor yavaş yavaş.
Aslında İstanbul’daki meclisin TBMM’nin kurucusu olduğunu, hatta Meclis-i Mebusan reisi Celaleddin Arif Bey’in 23 Nisan öncesinde Ankara’ya gelerek TBMM’nin kuruluşu için çalışmalarda bulunduğunu bilmezseniz tabii ki TC’nin Osmanlı’dan kopmuş olduğunu sanmakta mazursunuzdur. Ancak geçenlerde (27 Haziran 2006) Toktamış Ateş’in Bugün’deki köşesinde yazdığı gibi TBMM’nin çıkardığı 1 nolu yasanın Ağnam Vergisi Kanunu olduğunu, çünkü İstanbul Meclisi’nin toplantılarını ertelediği 18 Mart 1920 günü, gündeminin 1. maddesinde bu yasa tasarısının bulunduğunu, velhasıl TBMM’nin Meclis-i Mebusan’ın doğrudan doğruya devamı olduğunun farkında değilseniz, daha şaşıracak çok şeyiniz var demektir.
Nerede kalmıştık? Evet, İstanbul hükümeti de, TBMM hükümeti de sınırlarımızdan kilometrelerce uzakta kalan Adakale’yi bırakmaya razı değildir. O bir bakıma Balkanlardaki serhat günlerimizin tatlı bir hatırası olarak muhafaza edilmek istenmektedir. Peki bu nasıl bir iştir? Hem Misak-ı Milli’ye dahil değil, hem de üzerinde hak iddia ediyoruz. Lozan müzakereleri sırasında Türk tarafının bu ufacık gurbet adası üzerindeki ısrarı Romenleri bile şaşırtmış, yoksa bunların niyeti tekrar Balkanları ele geçirmek mi sorusunun delegelerin kafalarını kemirmesine yol açmıştır.
Ancak Ankara’dan Hüseyin Rauf (Orbay) imzalı bir telgraf, Türk tarafının Adakale’ye nasıl hakiki bir Osmanlı gözüyle baktığını pek güzel özetlemektedir:
“… Adakale elyevm câmi-i şerifi ile 600 kadar kâmilen Müslim ve Türk ahalisiyle ve Türk mebânisiyle tamamen Türk yurdunun nefis ve hazin bir nümunesi ve tarihimizin temelinde kurulmuş bir abide hâtıratını temsil etmekte ve Tuna’nın suları bu adacığın sevahiline eski devr-i azametin hikâyatını tevdi’ ederek cereyan eylemekte…”
Evet, Tuna’nın dalgaları sahillerine vurdukça tarihimizin parlak asırlarının hikâyeleri duyulmaktadır ondan ve anlaşılan, Ankara hükümeti, bu her nasılsa bize bağışlanmış olan sembolik ada üzerinde ısrar etmeyi bir şeref meselesi addetmiştir. İsmet Paşa’nın karşılaştığı bunaltıcı direnç karşısında gerilemesi üzerine tıkanan görüşmeler, Şubat 1923’te onu tekrar Ankara’ya getirecek ve TBMM yine ısrar edecektir. Hatta Adakale’ye bucak müdürü olarak atanan ama Romanyalıların itirazı üzerine görevine başlayamayan Firuz Bey’in görev yerine gönderilmesi talimatı bizzat Başbakan Rauf Bey tarafından İsmet Paşa’ya çekilen bir telgrafla verilecektir.
TBMM’nin bütün bu ısrarlarına rağmen Lozan’da İngiltere’nin baskıları sonuç verecek ve Ankara’dan gönderilen “gizli bir telgraf”la bu işin sonuca bağlanması emredilince Adakale resmi olarak kopacaktır ana vatandan. 1923’ten 1967’ye kadar adada yaşamaya devam eden nüfus, bu tarihte Adakale’nin, Tuna nehri üzerinde yaptırılan bir barajın suları altında kalma tehlikesi üzerine boşaltılır. Böylece son Osmanlı bakiyyesi de ana vatana kavuşmuş olur. Demirel adada kalan son Türkleri getirir ama Tuna üzerindeki asırlarımızı dikkatli gözlerle içmiş olan kediler unutulmuştur. Civar köylüler, barajın suyu yükseldikçe kedilerin günlerce acı acı miyavladıklarını ve tepelere tırmandıklarını, sonunda hepsinin boğulduklarını anlatırmış.
Bugün Adakale sular altında. Bekliyor günün birinde yeniden müjdeli şafaklar çaktırmayı hafızamıza. Yeter ki hafızamızın suları onun yankısından mahrum kalmasın.
.
Osmanlı hanedanının bahtsız ikizleri
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı hanedanının bahtsız ikizleri
Haberlere göre Polonya’da bir ilk gerçekleşti. Artık Polonya aynı yumurta ikizleri tarafından yönetilecekmiş. Cumhurbaşkanı Lech Kaczynski’nin ağabeyi Jaroslav Kaczynski, meclisten güvenoyu alarak Başbakanlık koltuğuna oturmuş (aralarında sadece 45 dakika ‘yaş farkı’ olduğunu yazıyor gazeteler).
Polonya, Kaczynski kardeşlerin ellerine teslim oladursun, bu olay aklıma Osmanlı hanedanında ikizler meselesini getirdi. Hakikaten ikiz kardeşler var mıydı Osmanlı hanedanında? Varsa kimlerdi? Bu ikizlerden herhangi biri padişah olmuş muydu?
Genel tarihler tabii bu tür entipüften meselelere ehemmiyet vermezler, bu yüzden onlarda boşuna aramayın hanedan ikizlerini. Ya vakanüvislerin satır aralarından cımbızlayacaksınızdır onları ya da Osmanlı hanedanı üzerine yazılan eserlerden.
A.D. Alderson’un “Osmanlı Hanedanının Yapısı” adıyla Türkçeye çevrilen kitabında ikizlerle ilgili bir tablo bulunuyor. Buna göre, Osmanlı hanedanında kesin ikiz doğum sayısı 10’dur. İki de şüpheli durum var. Şimdi bunları tarih sırasıyla inceleyelim.
Fakat daha önce bir hususa dikkat çekmek istiyorum. İkiz doğumların ikisi hariç tamamı kış aylarında meydana gelmiş, çoğu da kısa bir süre sonra -belki de kış şartları yüzünden- vefatla sonuçlanmıştır. Bir de 650 yıl boyunca hiç üçüz, dördüz, beşiz… vakasına rastlanmayışı ilginçtir. Ayrıca 10 ikiz doğumdan 3’ünün III. Ahmed’den, 2’sinin de Abdülmecid’den olması, genetikçileri ilgilendirecek bir husus olsa gerektir.
İlk ikiz vak’ası, Şubat 1585’te gerçekleşmiş (daha önce varsa da kayıtlar tam tutulmadığı için bilinmiyor). Bu tarihte döl bereketiyle tanınan III. Murad’ın Cihangir ve Süleyman adlı iki şehzadesi doğmuş. Ancak her ikisinin de yaşlarını doldurmadan vefat ettiklerini biliyoruz. (Yalnız bu ikiz vakası kesin değil; aynı yıl farklı zamanlarda doğmuş olmaları da muhtemel.)
İkinci vaka veya ilk kesin ikiz doğumu, 7 Ekim 1692’ye rastlıyor. Bu tarihte II. Ahmed’in Râbia Sultan’dan ikiz çocukları dünyaya geliyor. Adları İbrahim ve Selim. Ancak Selim 8 aylıkken, İbrahim de 23 yaşındayken vefat ediyor.
II. Mustafa’nın eşi Hafise Sultan’ın yaptığı doğumda yine iki oğlan çocuğu doğuyor. Ne var ki, Ahmed ve Murad isimleri konulan şehzadelerden birincisi sadece 6 ay, ikincisi ise 10 ay yaşıyor.
Bundan sonra III. Ahmed’in 3 ikizi var sırada: Ümmügülsüm ve Zeyneb (birincisi 25 yaşında, ikincisi 11 aylıkken ölür), Abdülmecid ve Abdülmelik (ilki 4 aylıkken, ikincisi 14 aylıkken ölür) ve Selim ile Saliha (ilki 3 yaşında, ikincisi 63 yaşında ölmüştür). Böylece şu ana kadar doğan ikizlerin en uzun ömürlüsü Saliha Sultan olmuştur.
II. Mahmud’un ikizleri Mahmud ve Mehmed de erken ölümden kurtulamamış, birincisi 7 yaşında, ikincisi de 7 aylıkken vefat etmişler.
Şimdi sırada Abdülmecid’in ikizleri var. Önce Gülcemal Sultan’dan Hadice ve Refia dünyaya gelmiş. Hadice Sultan aynı yıl ölürken, Refia Sultan o vakte dek en uzun yaşayan ikinci ikiz olarak 38 yaşında ölmüştür. Epeyce kabarık bir yekûn tutan mektupları elimizde Refia Sultan’ın. Bir kısmı, ablası olduğu Sultan II. Abdülhamid’e yazılmış olan bu mektuplardan yola çıkan akademisyen dostum Ali Akyıldız, onun hakkında değerli bir araştırma kaleme aldı (“Mümin ve Müsrif Bir Padişah Kızı Refia Sultan”, İstanbul, 1998, Tarih Vakfı Yurt Yayınları). Ayrıca Ayşe Kara’nın Refia Sultan’ı konu alan bir romanı da Timaş Yayınları’ndan çıkmıştı.
Abdülmecid’in diğer ikizleri 19 Nisan 1850’de, yani ilk defa bahar ayında dünyaya gelir. Fakat bahar da uğur getirmez ikizlere. Mehmed Nizameddin ve Mehmed Vamık adlarını taşıyan bu şehzadelerden birincisi 3 yaşında, ikincisi 5 aylıkken ölür.
Son padişah ikizleri II. Abdülhamid’indir. İkbali Behice Sultan, Ahmed Nureddin ve Mehmed Bedreddin adlarını taşıyan şehzadeleri doğurur Abdülhamid’e. Ahmed 43 yaşında, sürgünde, Paris’te vefat etmiş ve Bobigny Müslüman Mezarlığı’na gömülmüştür. Mehmed ise 2,5 yaşında bir hastalıktan ölmüştür.
Kesin olan son ikizler, Abdülaziz’in oğlu Şehzade Mehmed Seyfeddin’in Nervaliter Hanım’dan doğma Ahmed Tevhid ve Fatma Gevherî adlı çocuklarıdır. Şehzade Ahmed 1966’ya kadar yaşamış ve 62 yaşında ölmüştür. Fatma Sultan ise 1980 Aralık’ında ölmüş olup Osmanlı hanedanında yaşayan son ikizdi. Aynı zamanda 76 yaşına kadar yaşayarak hanedan ikizleri arasında en uzun ömürlüsü olmuştur.
Bir de Ocak 1717 doğumlu Sultan III. Mustafa’nın Mehmed adlı bir ikiz kardeşi olduğu söylenmekteyse de, kayıtlardan aralarında 20 gün kadar fark olduğu anlaşılmaktadır. Bu iddia doğru olsaydı, ikizlerden birinin padişah, diğerinin veliahd olduğu renkli bir durumla karşılaşmış olacaktık. Belki aynı anda değil ama yaş sırası esas olduğu için birbirinin ardından tahta çıkacak ikiz kardeşlerin iktidar yıllarına şahit olacaktık 18. yüzyılın sonlarında.
Bakın öyle böyle derken, ikizler konusu malı götürdü bu hafta. Daha neler yazacaktım halbuki. Hem biraz dedikodulu bahisler vardı. Yok Kanuni’nin gizli bir ikiz kardeşi varmış da, gizli gizli görüşür, sırlarını açık etmezlermiş vs. Bundan sonrasını merak edenler kitapları karıştırsın. Benden bu kadar…
.
‘İsrail tarihî bir hatadır!’
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
‘İsrail tarihî bir hatadır!’
İsrail’in 1982’den sonra giriştiği ikinci Lübnan işgali, modern dünyanın medenî yüzünü hızla kazıyor ve altındaki ikiyüzlülüğü teşhir ediyor. Lübnan’ın İsrail tarafından işgali, zannedildiği gibi ilk değildir. Hafızalar o kadar hızla kurtlanmaktadır ki, binlerce masum insanın kıtır kıtır kesildiği Sabra ve Şatilla katliamları bile çoktan unutuldu gitti.
O zamanlar hiç değilse Jean Genet gibi namuslu entelektüeller kalkıp ateşli yazılar yazıyor, dünya kamuoyunun dikkatini bu insanlığın bittiği noktaya çekebiliyorlardı. Şimdilerde Norman Finkelstein gibi cesur yürekler de olmasa Lübnan ve Gazze’de yaşanan bebek gaddarlığından neredeyse habersiz kalacağız. (Basından gizlenen fotoğraflara ulaşmak için bu siteye göz atmanızı ama önce bir doktora gidip kalbinizin sağlam olup olmadığını kontrol ettirmenizi tavsiye edeceğim: )
ABD’nin fikir tanklarından Richard Cohen, 18 Temmuz 2006 tarihli Washington Post’da çıkan lafını budaktan esirgemeyen yazısında, İsrail’in yapabileceği en büyük “hata”, kendisinin bir hata (mistake) olduğunu unutmaktır diyor. İsrail kuzeyde Hizbullah’la, güneyde Hamas’la savaşıyor olabilir ama en amansız düşmanının “tarih” olduğunu unutmamalıdır, diye ekliyor Cohen. Nedir bu hata? Cohen’e göre bu hata, etrafı Müslüman ülkeler ve halklarla çevrili bir coğrafyaya Avrupalı Yahudilerin göç ettirilerek bir millet ve devletin kurulabileceğine inanılmış olmasıdır.
İsrail’in kurulması için çalışan Siyonist akıl, Filistin’in “halksız bir toprak”, Yahudilerin de “topraksız bir halk” olduğu yolundaki evlere şenlik bir sloganla yola çıkmıştı. Filistin boş bir araziydi, Yahudiler de topraksız bir halk. O zaman? Bu ‘boş alan’a, binlerce yıl evvel vaat edilen ülkeye gidip yerleşmekten başka iş kalmıyordu.
Lakin 1917’de ilan edilen ve İsrail’in kurulması yolundaki en hayatî adımlardan birini teşkil eden Balfour Deklarasyonu’nda Yahudilere bir “yurt” (Jewish Home) verilmesine İngiliz Yahudi cemaatinin yöneticileri tarafından karşı çıkıldığını bilmek lazım. İngiliz Yahudilerine göre bu deklarasyon, Yahudileri İngiltere’den kovmak(!) için düzenlenmiş bir planın parçasıydı. Hatta İngiliz kabinesinde bakan olan Yahudi E. S. Montagu, Ortadoğu’da düşmanlığı kışkırtabileceği gerekçesiyle Balfour Deklarasyonu’na muhalefet etmekten çekinmemişti.
Şunu eklemek gerekir ki, Osmanlı-Türk Yahudileri bugün İsrail’de üvey evlat muamelesi görürler. Yani Avrupalı Yahudi olmak ile Avrupa dışından gelen Yahudi olmak bile farklılık doğurmaya yetmektedir İsrail’de. Kuzey Afrika’dan İsrail’e göç eden Yahudiler, kendi sözde yurtlarında gördükleri ikinci sınıf vatandaş muamelesi karşısında ne yapmışlardır biliyor musunuz? Bir siyasî parti kurarak haklarını savunmak zorunda kalmışlardır.
Demek ki, Yahudiler denilince yekpare bir kütleden bahsetmek mümkün değil. Her beşerî topluluk gibi onların da kendi içlerinde büyük görüş ayrılıkları var. Olmaması tuhaf olurdu zaten. Üstelik İsrail’de toplanan insanların binlerce yıldan beri farklı diller, kültürler, alışkanlıklar, davranışlar, dünya görüşleri, hayat felsefeleri vs. geliştirdiklerini ve millet olmak için belki fazla şehirli ve kültürlü ama bir halkın sahip olması gereken (çocuk oyunlarından siyaset felsefelerine kadar) ortak algı ve davranış kodlarından mahrum bulunduklarını bilmekte yarar var.
İsrail devleti, Rus ve Doğu Avrupa Yahudileri istisna edilirse köylülükten uzun zaman önce kopmuş ve neredeyse tamamen şehirlileşmiş bulunan Avrupalı Yahudilerin yeniden toprakla tanıştığı bir tecrübeyi temsil eder. Fakat Avrupa’daki fennî ve makineleşmiş köylülüktür onlarınki. Köy kültürünün şekillendirdiği o tabiatla senli benlilik, o biraz kaygısız ilişki İsrail kibbutzları tarafından kurulamamıştır. Hani bizde “sonradan görme şehirli” tipi vardır ya, onlarınki de “sonradan görme köylü” tipidir. Köylülüğün özünde var olan bilgelikten mahrumdurlar.
Etrafı düşmanlarla çevrili bir ülkeye yerleşen Yahudi göçmenler, gerek satın alma yoluyla, gerekse işgal yöntemiyle Filistin topraklarını adım adım fethetmişlerdi. Daha 1930 yılı başlarında ekilebilir arazinin onda birinin Yahudi yerleşimciler tarafından ele geçirilmiş olması da gösteriyor ki, Filistin arazisi asla “halksız bir toprak” değildi. Ekilen biçilen topraklar burada bir halkın yaşadığının en büyük kanıtıydı.
Tabii kendilerinden önce Filistin toprağını boş kabul ettikleri için de mesela ünlü Yafa portakalının tamamen bir İsrail mucizesi olduğunu iddia edecektir İsrailliler. Oysa kaynaklara gittiğimizde bu portakal cinsinin Filistin topraklarına ekilme tarihinin 1880 olduğunu, yani II. Abdülhamid dönemine denk geldiğini ve portakalcılığın Filistin’e sağlanan sulama imkânları sayesinde geliştiğini görürüz. İlk olarak 500 fidan dikilmiş, 1913 yılına gelindiğinde tam 1,6 milyon kasa Yafa portakalı ihraç edilmiştir. Osmanlı’nın Yafa portakalı zamanla İsrail’in en önemli ihraç kalemlerinden biri olmuş ve Filistin’deki “Yahudi mucizesi”nin kapsama alanına alınmıştır. (Yafa portakalının, bu şehirden ayrılmak zorunda kalmış Filistinli Araplar için vatan hasretini ve mutlu zamanları simgelediğini de belirtelim.)
Cohen, İsrail’in “tarihî bir hata” olduğunu söylemişti. Bu sonu olmayan savaş, İsrail’in yalnız Arap-Müslüman ülkelerden değil, insanlığın diğer kısmından kopartan devlet terörü bataklığına saplanmasından, daha fazla kan ve gözyaşı akıtmasından, bilimsel ve teknolojik başarılarına rağmen ‘çağdışı’ kalmasından başka bir kapıya çıkmayacaktır. ABD’nin İsrail’e desteği, tıpkı bir zamanlar İngiltere’nin desteği gibi, petrolün varlığına ve bölgedeki stratejik hesaplarına bağlıdır. Bu hesapların değişeceği bir dünya ihtimalidir İsrail’i asıl korkutan. Nitekim 1989’da Demir Perde çökünce Başkan Regan’ın, tıpkı bir zamanlar İngiltere’nin Yahudi göçmenlerin yüzüne kapısını kapattığı gibi, ABD’nin Sovyet vatandaşı Yahudilere vize vermeyeceğini ilan etmesi İzak Şamir’i fena halde panikletmişti. Şamir, Reagan’ı güç bela ikna edebilmiş, ABD’nin göçmenleri kabul etmesi karşılığında onların bir an önce İsrail’e gitmeleri için ellerinden geleni yapacaklarına, Ortad oğu’daki Amerikan çıkarlarının daha sadık bir müttefiki olacaklarına dair sözler vermişti. Bu da, İsrail’in nasıl kullanıldığını gösteren çarpıcı bir örnektir yakın tarihten.
Velhasıl, yüzyıllardır bilimden sanata kadar birçok alanda parlak başarılar gösteren Yahudi dehası, İsrail’in kurulmasında gösterdiği aklı, sonraki siyasetine hakim kılmayı becerememiş durumda. Birilerini kullanmak ile kullanılmak arasındaki o ince sınıra bu kadar yüklenmek, İsrail için fayda değil, zarar getirir. Devlet adamlığı ve bilgeliğini, bu alanlarda acemi bir halktan beklemek zor belki; ama İsrail’de dünyadan kopuk yaşamanın da bir sonu olduğunu bilecek kadar akıllı insanlar olduğunu tahmin etmek istiyoruz. İsrail, ince bir yol ayrımında. Hata mı değil mi, zaman gösterecek. Umarız bu hatadan daha fazla kana mal olmadan dönülür.
.
Yahudiler Çanakkale’de bize karşı savaştı mı?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Yahudiler Çanakkale’de bize karşı savaştı mı?
1897 yılında kendi isteği üzerine Kudüs Valiliği’ne tayin edilen Mehmed Tevfik Bey (Biren), 4 yıl başarıyla görev yapar. Siyonistler onu sevmemişlerdir, çünkü Sultan II. Abdülhamid’in defalarca koyduğu yasaklara rağmen akla hayale gelmeyecek yollardan Filistin’e sızan ve bir kere girdiler mi, bir daha çıkarılması mümkün olmayan Yahudilerin göçüne engel olmaya çalışmış, görevinde gevşeklik gösteren memurları cezalandırmıştır. Ancak o zamanki şartlar göz önüne alındığında (sanki durum şimdi farklı mı?) İstanbul’da kanun çıkarmak ve bunu taşraya bildirmek yeterli olmuyor, icrada bulunanların da denetlenmesi gerekiyordu kanunun amacına ulaşabilmesi için. İşte Vali beyi de çileden çıkartan nokta buydu.
Başkentteki sarayında Abdülhamid Han istediği kadar “Musevilerin arz-ı Filistin civar ve inhâsında ma’dûd olan [sayılan] Suriye ve Beyrut vilayetleri dahilinde iskânları dahi mahzurdan salim olmayacağına” karar versin, Yahudilere toprak satışını yasaklamaya kalksın, iş Filistin’deki memurun masasına gelince bambaşka bir şekil alıyor, amaç orada tersine dönüyordu. Onca yasağa rağmen her yıl Filistin’e göçen Yahudi sayısı artıyordu. Bu acziyet ve dahi beceriksizlik, yeni Osmanlı valisini kızdırmıştı. Meseleyi çözmeye karar verdi. Fakat…
Evet, fakat küçük bir sorun vardı: İltimas ve rüşvet. Kendisi de bir Yahudi olan dünyanın para imparatoru Baron de Rothschild kesenin ağzını açmış, yasal olsun olmasın, Filistin’de bir Yahudi yurdu kurulması yönünde 1897 Dünya Siyonist Kongresi’nde alınan kararın hayata geçirilmesi için düğmeye basmıştı. En olmadık adamlar saraydan nişanlar alırken, dürüst adamlara istediği ödüller bir türlü gelmemektedir. Ümidi kırılır ama mücadelesine devam eder Tevfik Bey.
Kudüs’e güya ticaret maksadıyla gelen bir Musevinin, sarayda sözünün geçtiğini söyleyerek, olur olmaz kişilerden rütbe ve nişan vaatleriyle para aldığı, işin daha garibi, vaat ettiği rütbe ve nişanların bir süre sonra hakikaten geldiği duyulur. Olayı araştırınca doğruluğu ortaya çıkar. İşi büyüten İshak Ariye adlı bu Musevi tüccarın, eşkıyaya yataklık yapan, rüşvet komisyonculuğuna girişen, vergi kaçıran, yalandan davalar uyduran bir köyün ihtiyar heyeti üyesine bile para karşılığı “sâlise rütbesi”ni aldırdığı anlaşılınca devreye giren Vali, önce İstanbul’a bir telgraf çekerek durumu bildirir, ardından da Museviyi yakalatıp güvendiği bir başkomiser eliyle Saraya gönderir.
Sonuç olarak bu Musevi tüccarın, saraydaki bendegânı parayla ayarladığı ortaya çıkar. Durum Sultan’a intikal edince beklediği gibi derhal sorumluların cezalandırıldığı ve tüccarın da Edirne’ye sürgüne gönderildiğini öğrenir, görevini yapmanın huzurunu yaşar.
Bilmiyorum, bu olay, Filistin konusunda o kadar hassas davranan II. Abdülhamid’in çevresinin ne kadar büyük bir ahlakî çöküntü içinde olduğunu ortaya koyabiliyor mu? Yani Abdülhamid’in işi gerçekten zordu. Bir dışarıyla mücadele etmesi, bir de etrafındaki adamlarla uğraşması gerekiyordu. Muhtemelen kendi döneminde aleyhine oluşan havada, buradaki bendegân örneğinde gördüğümüz gibi, çalıştığı adamların da hatırı sayılır bir payı vardı. Mesele kendisine intikal ettiğinde müdahale ediyor, durumu düzeltebiliyordu ama hangi birine yetişsin!
Velhasıl, Filistin meselesi bir yandan İngilizlerin diplomatik baskılarıyla, öbür yandan Avrupalı hükümdarların “savaş müteahhitlikleri”ni üstlenen Yahudi para babalarının akıttığı sterlinlerin etkisiyle kangren haline gelecek, nihayet Birinci Dünya Savaşı içerisinde Balfour Deklarasyonu ile karara bağlanacaktı. İngilizlerin Yahudilere duydukları “aşk”tan kaynaklanmıyordu elbette bu karar. (Nitekim İslam dünyasının kalbinde bir toprağı cömertçe vadeden İngiltere, deklarasyonu yayınladığı günlerde kendisine sığınmak isteyen bir Yahudi mülteci gruba yüz vermeyecekti. Siyonist lider Lloyd George elinde şekillenen yeni Ortadoğu projesi için bölgede güvenilir bir “taş”a ihtiyaç duymuştu İngiliz emperyalizmi. O taş yerine konulacaktı.
Ancak bu projenin gerçekleşmesi için Yahudilerin de bir şeyler yapmaları ya da en azından kendilerine lûtfedilenleri “hak etmeleri” gerekiyordu. Bu beklentiyi, asayişi bozdukları gerekçesiyle Filistin’den kovulan ve Mısır’daki İngiliz birliklerine sığınan Yahudi örgüt elemanları karşılamaya karar verdi. İttihatçıların arasına karışarak adını değiştirip gazete bile çıkartmış olan Jabotinski ile Trumpeldor adlı bir Rus Yahudisi başı çekti. İngilizlere, onların saflarında Osmanlı’ya karşı savaşmak için hazır olduklarını bildirdiler. Niyetleri, İngiltere’ye bir Filistin cephesi açtırmak ve orada savaşmaktı ama o zaman böyle bir cephe açmayı gerekli görmemişti komutanlar. En iyisi onları, kıyametin kopmakta olduğu Çanakkale cephesine göndermekti!
Gerçi 18 Mart 1915 kıyameti geçmiş ve İngilizler deniz savaşlarında hiç beklemedikleri bir yenilgiye uğramışlardı. Şanslarını karada deneyeceklerdi bu defa. Mısır’da eğitilen Yahudi Katır Birliği iki gemiyle yola çıkarıldı. Toplam (subaylar hariç) 562 kişiydiler. 25 Nisan’da Gelibolu’da karaya ayak bastıklarında yakalarındaki sarı renkli Davut yıldızı motifli birlik armalarından tanınıyorlardı. Doğrudan savaşmayacaklar ama katırlarıyla su, gıda, mühimmat vs. ihtiyaçlarını karşılayacaklardı birliklerin. İki gruba ayrılmışlardı. Gruplardan birisi Seddülbahir’de, öbürü Anzaclarla Arıburun’daydı. Ancak Anzaclar onları pek sevmemişti. “Türk”e benzedikleri için ara sıra -yanlışlıkla- onları da avlıyorlardı! Bunun üzerine ikinci grup geri gönderildi. Ancak Seddülbahir Grubu ulaştırma birliği olarak görevini canla başla getiriyordu. Nitekim İngiliz askeri istihbarat elemanı Aubrey Herbert, onların “oldukça iyi hizmet verdikleri”ni ve “olağanüstü cesarete sahip oldukları”nı yazacaktı hatıra defterine. (Gerçi disiplinsizlik cezası alanlar ve herkesin önünde yere yatırılarak kamçılananlar da yok değildi.)
Sonuçta Yahudi Katır Birliği 8 kayıp vermiş, 25 kişi de yaralanmıştı. Haziran ayında Kahire’den 150 kişilik bir takviye kuvveti istendi. Birliğin görevi 26 Mayıs 1916’da sona erecekti. Ancak belki iki bin yıldır bir orduda ilk kez görev alan bu Yahudiler, bugünkü İsrail’in kurucu gücü olacak ve içlerinden devlet başkanları, bakanlar, komutanlar çıkaracaktı. Nitekim hemen ardından açılan Filistin cephesinde General Allenby’nin ordusuna Yahudi Lejyonu adı altında katılacak ve bu defa “kendi toprakları” için savaşacaklardı Osmanlılarla.
1919 yılına gelindiğinde London School of Economics’den Halford J. Mackinder, bir yıl önce ele geçirilen Filistin topraklarının İngiltere’nin kurduğu Dünya-Adasının merkezi olacağını yazıyor ve bugüne kadar geçerliliğini koruyan projenin adını koyuyordu. Daha doğrusu, Abdülhamid’in Filistin konusunda neden bu kadar direndiğini kendi açısından izah ediyordu. Aradan geçen 90 yıl, bu direnişin şerhidir.
.
Bizim bir haritamız var mı?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bizim bir haritamız var mı?
Rahmetli Turgut Özal vaktiyle “Ortadoğu’da haritalar yeniden çizilecek” derken herhalde bunu kastetmiş olmalıydı:
Ortadoğu haritası yeni küresel imparatorluk rejimine göre bir kere daha tanımlanacak, coğrafyalar sil baştan kesilip biçilecek, sınırlar malum hedeflere göre başka hatlara kayacak. Tıpkı Brest-Litovsk’ta, tıpkı Sevr’de, tıpkı Versay ve Yalta’da olduğu gibi masamızdaki haritalar hızla çöp kutusunu boylayacak. Yani haritalar bir kere daha gerçeği değil, patronun istediği “şey”i gösterecek. Çağımızın yılmaz harita deşifrecisi J.B.Harley’in sarsıcı sorgulaması geliyor aklıma burada: “Haritaların kullanım tarihi bize gösteriyor ki, onlar hiçbir zaman gerçekliği göstermezler; sadece farklı bir gerçekliğin üretilmesine hizmet ederler.”
Harley (1932-1991) bir İngiliz harita tarihçisi. Asıl özelliği, haritacılığın ideolojik arka planını göstermesi, siyasetle ve emperyalizmle alakasını kurması, her şeyden önce de, imalatçının niyetlerini yansıttığını bıkıp usanmadan savunmuş olmasından geliyor. Fikir dünyamızın Harley gibi verimli bir kaynaktan bihaber kalması, onun kusuru olamaz herhalde.
Haritaların gizli gündemi
Hakikati arayanların önüne engin bir ufuk bırakarak bu dünyadan ayrılan Harley’in haritaların doğası hakkındaki fikirlerini “Haritanın yapısını bozmak” (“Deconstructing the map”) adlı ünlü makalesinden yola çıkarak şöyle toparlayabiliriz: Haritacılar bize ‘bilimsel’ veya ‘objektif’ bilgi sağladıklarını iddia ederler. Tabii ki öyle düşüneceklerdir; ancak harita bilimi, haritacılara bırakılamayacak kadar önemlidir! Harley’e göre, harita, gerçekte halk için olduğu kadar uzmanlar için de bir resimden, haritacı da bir ressamdan farklı sayılmaz. Ama nedense işin bu tarafı ustalıkla gizlenir kamuoyundan. Unutmayalım ki, “bilimsel” denilen haritalar bile yalnız geometrinin ve aklın düzeninin değil, sosyal geleneğin norm ve değerlerinin de ürünüdür. O zaman haritacılığın gizli gündem maddelerini bulup çıkartmak gerekmez mi? Yazarımız da buna soyunuyor zaten ve inatla atlaslarda gizlice kodlanmış bilgiyi deşifre etmeye girişiyor. Öncelikle haritaya bakışımızı değiştirmeye davet ediyor bizi. Haritada gösterilen ‘şeyler’ kesin olgular değil, ancak belli bir kültürel perspektiften anlamlı olan, dünyaya özel bir bakış tarzının mahsulüdür.
Bir kere haritaların tek bir imalat tekniği bulunduğunu kimse iddia edemez. Bu teknik toplumdan topluma değişir. Oysa Batı haritacılığı tek bir harita tekniği ve bilimi olduğunda ısrar eder. Avrupa-merkezci bir haritacılık anlayışı hakimdir kafalara. Oysa Batı kökenli haritalar da, kendi toplumlarının, etnik, siyasî, dinî veya sınıfsal çıkarlarından bağımsız düşünülemeyecek birer “resim”dir. Bir başka deyişle, arkasındaki resmi gizleyen, örten bilimsel görünüşlü “maskeler”dir.
Haritalar birer ayna değil, imalatçının kültürel kodlarını sergileyen birer ‘metin’dir. Ancak böyle bakarsak haritaların şeffaf olmayan görüntüsünün kimden hamile kaldığını çözebiliriz. Haritalar hiç de masum aletler değildir. Nitekim Batı’da üretilen haritalarda sayısız yanlışlar, sansürler ve tafrasını sattığı bilimselliğe hiç de uygun olmayan dalavereler mevcuttur. Bunlar ortaya konulduğu halde haritalardan şüphe etmek neredeyse yasaktır. Haritacılık, ikna etmeye dönük bir iletişim sanatıdır. Bütün haritalar muhataplarına belli mesajlar yollar ve onları kafeslemek için çırpınır.
Haritaların, onları yapan ve tasarlayan kişilerin toplumsal konumlarını, değerlerini vs. yansıtan birer metin olmaları, onların siyasî ve ideolojik, giderek propagandacı birer metin oldukları anlamına da gelir. Ancak buradaki iktidar, hesabı kolaydan dürülecek bir gölge değildir. İki türlü iktidar vardır modern haritalarda. Birincisi, patronların istekleri, ikincisi haritacıların iktidarı. Haritacılara patronları tarafından dayatılan haritalar olduğunu biliyoruz. Foucault’nun dediği gibi, haritalar iktidarın denetim ve gözetimi için şarttır.
Ancak gözden kaçan ve haritaların suları içinde gezinen ikinci bir iktidar nefesini daha görmek gerekir. Haritacıların kendileri de bir iktidar imal eder; uzayda herkesin gözetleneceği bir hapishane, bir Panoptikon yaratırlar. İşte harita metnine sızmış olan asıl iktidar buradadır. Artık haritanın haricindeki bir iktidardan değil, bizzat onun içindeki bir iktidardan; iktidarın haritasından değil, haritanın iktidarından bahsediyoruz. Bu, bilgiyle kesişen ve bilgiye içkin bir iktidardır. Dünyayı kataloglamak, onu temellük etmektir. Dünyanın disipline edilmesidir. Normalleştirilmesidir. Bizler haritanın uzay matrisindeki mahpuslarıyızdır.
İktidarın haritası değil, haritanın…
Kuşkusuz bunun her zaman kasıtlı olarak yapıldığını iddia edemeyiz. Bu, çoğunlukla haritacıların da farkında olmadıkları bir paradigma sayesinde işler. Dünyanın bir bölgesine (Batı’ya) mahsus bir bilgi biçimi haritacılara “evrensel” diye kabul ettirilir. Haritacı demek, maçta üç büyüklerin faullerine düdük çalamayan hakem demektir. Böylece harita, gerçeği temsil etmez, farklı bir gerçekliğin üretilmesine hizmette bulunur. Asla tarafsız değildir ve bize tarafsız göründüğü yer, aslında bizi tarafsızlığa ikna etmeye çalıştığı söylemde gizlidir. Biz o söylemi tarafsız kabul ettiğimiz içindir ki, haritaların masum ve objektif belgeler olduğunu düşünürüz.
Harley’in sorgulaması bizi üç gerçekle yüz yüze getirmiş olmalıdır: 1) Haritaların objektif bir bilimin adım adım ilerlemesiyle elde edildiği tezi, pozitivist haritacılığın bir iddiasından ibarettir. 2) İktidar sadece haritaların dışında değil, bizzat tekniğinde yuvalanmıştır. 3) Haritanın bir metin olduğunu kabul ettiğimizde, bu metnin üzerindeki giysiyi soyup yeniden giydirme imkânını yakalarız ki, bu da az şey değildir. Ama önce uyanış. Bu ilk şart.
Bugün malum imalathanelerde harıl harıl yoğrulmakta olan tasarının burnumuzun dibindeki adı BOP, yani “Büyük Ortadoğu Projesi”dir. Önce Amerikan basınından öğrendik onun adını, ardından da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır’ı bu projenin merkezi yapmak istedikleri yolundaki beyanatıyla karşılaştık ve Harley’e bir kez daha hak verdik. Haritacılar, işe koyulmuştu bir kere. Artık kim durabilirdi önlerinde? Ortadoğu haritası büyür, küçülür; ülkeler, halklar, kültürler onun içerisine girer, çıkar. Önemli olan, bizim nerede yaşadığımıza ve nerede yaşamak istediğimize dair bir bilincimizin, yani kendimize ait bir haritamızın olup olmadığıdır. İnternette şunun bunun haritaları cirit atıyor, lakin galiba bir tek bizim haritamız yok ortada. Neden dersiniz?
.
Çanakkale’de savaşmak zorunda mıydık?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Çanakkale’de savaşmak zorunda mıydık?
Tarih sadece olayların içerisinde yuvarlanmak demek değildir. Tarihçilik, olayları sebep ve sonuç zinciri içine koymak demektir. “Çanakkale geçilmez” diye övünenden geçilmiyor ortalık. Lakin “İyi de biz Çanakkale’de savaşmak zorunda mıydık?” diye bir soru nedense yasaktır. Adeta doğal bir felaket gibi algılarız Çanakkale savaşlarını ve müsebbibini bulamayacağımızı düşünürüz.
Geçenlerde bir İngiliz gazetecinin, ülkesinin Çanakkale’deki hatalarını eleştirdiği kitabını okurken düşündüm bunları. Adam İngiltere’yi yönetenlerin basiretsizliğini acıyarak anlatıyor ve 18 Mart’tan sonra bombardımana devam edilseydi, savaşı kaybettiklerini düşünen Osmanlı komutanlarının direnmeyip teslim olacaklarından söz ediyordu. Sizin anlayacağınız İngilizler, iki gün önce Çanakkale’deki deniz kuvvetlerinin başına getirilen Amiral De Robeck’in korkaklık ve acemiliğine kurban gitmişti.
“Ne yani, şimdi biz koca Çanakkale zaferini bir Amiral’in basiretsizliğine mi borçluyuz?” dediğinizi duyar gibi oluyorum.
Bir kere şunu ortaya koyalım: Çanakkale’de “Asım’ın nesli”, kahramanlık ve fedakârlığıyla olmazları oldurdu, İngiliz ve Fransız emperyalizmlerinin burnunu sürttü, mağrur Churchill’in yeni dünya düzenini geciktirdi, daha da çarpıcı olanı, Rus Çarlığı’nın çöküşünü ve Bolşevik Devrimi’ni hızlandırdı. Dünya tarihinin istikametini değiştirdiği bile söylenebilir. Asıl önemlisi, bu ülkenin yılgın çocuklarının kalplerine, hâlâ bir şeyleri başarabilecekleri azim, umut ve hissini yerleştirdi. Unutmayalım ki, İstiklal Savaşı’nın arkasındaki moral güç, Çanakkale’den devşirilmişti.
Lakin bunlar yine de “Biz Çanakkale’de savaşmayabilir, on binlerce gencimizi kara toprağa gömmeyebilir miydik?” sorusuna cevap olmuyor. Çanakkale’ye yönelik ilk İngiliz bombardımanı 3 Kasım 1914’te gerçekleşti. Peki neden önce Çanakkale’de başladı savaş? Bunu anlamak için isterseniz David Fromkin’in değerli çalışması “Barışa Son Veren Barış”ından takip edelim olayları.
İki Alman savaş gemisi Goeben ve Breslau, Ağustos 1914 başında Akdeniz’de İngiliz kuvvetleri tarafından takibe alınır. Çanakkale Boğazı’na doğru ilerleyen gemilere Osmanlı tarafı giriş izni vermezse arkadan yetişen İngiliz filosu ile karasularımızda bir deniz savaşı cereyan edecekti. Arkadan yardım da gelemeyeceğine göre bu iki Alman gemisi ya imha edilecek ya da teslim olacaktır. Sıkışan Almanlara 9 Ağustos’ta Said Halim Paşa bir çözüm önerdi. Gemileri satın almış gibi yapacak, böylece Almanların elini rahatlatacak, aynı zamanda Sultan Osman ve Reşadiye adlı savaş gemilerimize el koymuş olan İngilizlerin gözlerini korkutacaktık.
Çaresiz kalan Almanlar teklifi kabul ettiler ve gemiler Yavuz ve Midilli adlarını alarak 16 Ağustos’ta törenle bahriyemize katıldı. Ancak bizde dönemin “son moda” gemilerini kullanacak yetişmiş eleman olmadığından elmecbur Karadeniz filomuzun komutanlığına atanan Amiral Souchon ile subay ve mürettebatı “Osmanlı” yapıldı! Hep birlikte Alman Bahriye üniformalarını çıkartıp Osmanlı üniformalarını ve feslerini giydiler. Bunun üzerine Churchill 1 Eylül’de Türkiye’ye saldırı planlarına başlamak için kabineden yetki aldı. Öncelikli amaç, Çanakkale Boğazı’ndan çıkması durumunda iki geminin batırılmasıydı.
Böyle böyle bir Türk muhribinin İngiliz filosu tarafından Çanakkale açıklarında durdurulup arandığı 27 Eylül’e gelmiş olduk. Gemideki Alman mürettebatın varlığı İngilizleri çileden çıkartmıştı. Bu, Osmanlıların tarafsızlıklarını yitirdikleri anlamına geliyordu. Demek Osmanlı yöneticileri taraflarını seçmişlerdi ama çaktırmak istemiyorlardı. Sadrazamı devre dışı bırakarak Almanlarla gizlice anlaşan Enver Paşa, inisiyatifi tamamen ele geçirmiş, Liman Von Sanders’e Çanakkale Boğazı’nı kapatma ve mayın döşeme emrini vermişti. (Nitekim 1,5 yıl önce Bakanlar Kurulu toplantısını basıp Nazım Paşa’yı öldürten ve iktidara el koyan da kendisiydi. Yani aslında yasa dışı yoldan iktidardaydı.)
İngiltere yine de sabrediyor, savaş açmıyordu. Fırtınanın ayak sesleri duyuluyordu. Öte yandan Almanlar iki savaş gemilerini kaybetmiş ama Osmanlı Devleti’ni savaşa çekmeyi başaramamışlardı. Aslında Enver Paşa ve arkadaşlarının hedefinde, İngiltere değil, Rusya vardı. Bu ezelî düşmanımızı çökertmek ve Alman-Rus savaşının cephesini yaymak için düğmeye basılması gerekiyordu. Peki kim basacaktı düğmeye? O zamana kadar şansı yaver gittiği için hep kazanmaya alışmış olan Enver Paşa, kumarı devletin gövdesi üzerinde oynadığını unutmuş gibiydi. Kazanmak kadar kaybetmek de vardı bu oyunda. Ama o, kumarı sadece bahse girmek zannediyordu.
Nitekim 9 Ekim’de Alman Büyükelçisi Wangenheim’a, savaşa girilmesi hususunda Meclis’in desteğini arkasına aldığı teminatını verirken görüyoruz onu. Ekim ortasında savaşa gireceklerini de ekliyordu sözlerine. Ancak ordunun malî desteğe ihtiyacı vardı. Yani Almanlardan kesenin ağzını açmalarını istiyordu. 11 Ekim’de İttihatçı liderler Enver tarafından ikna edilmiş, 2 milyon altın lira geldiği takdirde Almanların safında savaşa girebilecekleri bildirilmişti. Altınlar gelmiş ama nasıl olmuşsa bu arada Talat Paşa kararından caymıştı. Ancak İngilizler saldırırsa savaşa girecek, aksi takdirde tarafsızlıklarını koruyacaklardı. O durumda bile Enver ve ikna ettiği Cemal Paşalardan başka kimse savaşa girme riskini üstlenmek istemiyordu. Enver Paşa Almanlar karşısında itibarını yitirme tehlikesiyle karşı karşıyaydı.
Nihayet Enver ve Cemal Paşaların gizli emriyle gemiler Karadeniz’e çıktı. Ateş açma emrinin kim tarafından verildiği bugüne kadar çözülememiş olmakla birlikte muhtemelen Souchon’un Almanya’dan aldığı talimat üzerine -Türkleri savaşa girmek mecburiyetinde bırakmak için- 28 Ekim’de Sivastopol ve Odessa limanları bombalandı. Buna cevap olarak Rusya 2 Kasım’da Osmanlı Devleti’ne savaş açtı. Ve Çanakkale açıklarında bekleyen İngiliz gemileri ertesi gün Londra’dan bombardımana başlama emrini aldılar. Tarihler 3 Kasım 1914’ü gösteriyordu.
Ancak olayları bu sırayla göz önüne getirince İngiliz gemilerinin neden ilkin Çanakkale’ye yöneldiğini ve savaşın ilk büyük kıyametinin neden bizim topraklarımızda koptuğunu anlayabiliyoruz. Tabii zeki ve cesur bir asker olan ama bir milletin kaderiyle kumar oynamanın ne kadar ağır bir sorumluluk gerektirdiğine dair en ufak bir fikri ve tecrübesi bulunmayan Enver’in, Çanakkale zaferi kazanıldıktan sonra “kahraman” ilan edilmesindeki garabeti de hatırlayalım. Şunu da hatırlatalım ki, aynı “kahraman”, İngilizlerin başkent İstanbul’u işgal edeceklerini haber alınca, kurtarmak için onca gencin kanını döktükleri vatanı, bir Alman istimbotuyla terk edip gidecekti. Yaverine söylediği son sözler, “Turan yapmak istedik, memleketi viran ettik” olacaktı.
Takvimler 1 Kasım 1918’i gösteriyordu. Günlerden cumartesiydi. Saat 23.00’tü. Boğaz’ın karanlığında kaybolan istimbot, can çekişen bir imparatorluğun kahramanlarını kaçırıyordu.
.
Atatürk, Suudi Arabistan’ı ilk kutlayan devlet başkanıydı
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Atatürk, Suudi Arabistan’ı ilk kutlayan devlet başkanıydı
Suudi Arabistan’ın hırsızların elini kesen, “katı Şeriat kuralları”nı uygulayan despot bir devlet olarak nitelenmesine ve dışarıda Usame bin Ladin ile yurtiçindeki “şeriat özlemcileri”ni besleyen para kaynağının başındaki güç olarak yaftalanmasına alıştık. Ecyad Kalesi’ni yıktırmamak bahanesiyle Suudi rejimini tartışma konusu yaptığımızı da unutmadık henüz. Gelin görün ki, aynı çevrelerin arkasına sığındıkları Atatürk’ün Suudi rejimine bakışı, hiç de zannedildiği gibi olumsuz değildir. Atatürk, Suudi devletini desteklemiş, hatta Türkiye’nin en sıkı müttefiklerinden biri olarak görmüştü.
İşte Atatürk’ün “Şeriatçı” Suudi yönetimine karşı tavrı.
Bugünkü Suudi Arabistan devleti Hicaz, Necd ve yöresini birleştiren Abdülaziz ibn Suud’un melik, yani kral ilan edilmesiyle 8 Ocak 1926 tarihinde bağımsızlığına kavuştuğunda İslam âleminde olduğu kadar Türkiye’de de iyimserlik meltemleri estirmişti. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti yönetici kadrosunun, çöken Osmanlı Devleti’nin küllerinden doğan ikinci bağımsız devlet kimliğiyle Suudi Arabistan’la yakınlaşma, hatta dayanışma içerisine girdiklerini görüyoruz. 1932’de Suudi Arabistan’ı resmen tanıyan ilk devletin Türkiye Cumhuriyeti, ilk kutlama mesajını çeken kişinin de Gazi Mustafa Kemal olması, bu şaşırtıcı gerçeğin göstergeleridir.
Daha ilginç bir nokta ise şudur: Yıllar sonra Suudi Arabistan tahtına oturacak ve 1975 yılında bir suikasta kurban gidecek olan vezir Emir Faysal, 1932’de Türkiye’ye yaptığı ziyarette kelimenin tam anlamıyla “krallar gibi” karşılanmış, yani kraliyet protokolü uygulanmıştı. Başta Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı olmak üzere devlet adamları ve erkânından, ayrıca halktan çok yakın ve sıcak bir ilgi görmüş, hatta gazete haberlerine bakılırsa sokağa çıktığında coşkun bir şekilde alkışlanmıştır. Türk basını ise bu ziyaret sırasında Suudi rejiminin “Şeriatçı” olup olmadığıyla değil, bağımsızlığına kavuşmuş bir kardeş İslam ülkesi diye ilgilenmiştir. Hele bu ziyaret vesilesiyle Yunus Nadi’nin “Cumhuriyet” gazetesinde yazdığı bir yazı var ki, bugün o yazının aynı gazetede yayınlanması maalesef hayaldir!
14 Haziran 1932 tarihli bu yazıda Misak-ı Milli sınırları kavramına açıklık getiren Yunus Nadi, onun yalnız Türkiye’nin bağımsızlığını değil, aynı zamanda Osmanlı’dan ayrılan ülkelerin de bağımsızlığını içeren bir proje olduğunu söyler. Yani aslında Osmanlı’dan miras kalmış olan İslam alemini koruma ve kollama işlevi, Misak-ı Milli’nin de görev alanındadır! Faysal’ın ziyaretinden heyecana gelmiş olan Yunus Nadi, Arapların birleşmesini dahi savunmuştur.
Bugünün penceresinden baktığımızda bu geziyle ilgili şaşırtıcı bir gerçeğe daha tosluyoruz. Emir Faysal’ın zaman zaman tercüman kullanmayıp İstanbul şivesiyle Türkçe konuştuğunu öğrenince o zamanın gazetecileri gibi bizim de hayret damarlarımız kabarıyor. Sebep basittir oysa: Fethi Tevetoğlu’nun verdiği bilgilere göre, Emir Faysal’ın dedesi Muhammed es-Sanayan, vaktiyle Osmanlı ordusunda savaşırken şehit düşmüştür! Üstelik gezi sırasında Faysal’ın yaverlik ve tercümanlığını yapan Binbaşı Halid Bey de Çanakkale gazilerindendir!
Faysal, Ankara’da resmî bir törenle karşılanır, ardından Çankaya’da Gazi Mustafa Kemal tarafından kabul edilir; şerefine bir ziyafet verilir. Ertesi gün Anadolu Ajansı “Gazi Hazretleri”nin gezi münasebetiyle “irad ettikleri” şu nutku yayınlayacaktır:
“[Bu ziyaret] münasebetlerini samimiyet ve karşılıklı itimad esasları üzerine kurmuş bulunan Türkiye Cumhuriyeti ile Hicaz-Necd ve Yöresi Devleti arasındaki bağları daha ziyâde kuvvetlendirecektir… Memleketlerinizin terakki yolunda inkişafı için sarfolunmakta bulunan gayret, Türkiye’de alâka ve takdirle takip olunmaktadır… Türk milleti, devletiniz ve milletiniz için devrin icablarına göğüs gerecek ciddî mesâide büyük muvaffakiyetler kazanılmasını bütün samimiyetiyle arzu etmektedir. Haşmetlû Melik Hazretleri ile yüksek Hânedânının saadeti ve Devletinizin ikbal ve tealisi hakkındaki kalbî temennilerimi bu vesile ile de ifade etmek isterim.”
Bunlar diplomatik nezaket kelamlarından ibaret değildir kuşkusuz. Öyle olsaydı Atatürk’ün Suudi Arabistan’ın bağımsızlığını ilk tebrik eden devlet başkanı olmak için acele etmesine ne lüzum vardı? O zamanlar Suudi Arabistan’ın bugünkü gibi “katı” bir şeriat rejimi olmadığını söyleyip, daha az Vehhabi ve daha az “İslamcı” olduğunu bahane etmeye kalkacaklar fazla heveslenmesinler. Zira Emir Faysal’ın İstanbul’daki basın toplantısında yaptığı konuşma ve gazetecilerin sorularına verdiği cevaplar basına yansımış ve hiçbir gazete de “Şeriatçılar adam kesiyor” yaygarası koparmamıştır. Genç misafir, basın mensuplarına lafı eğip bükmeden, ülkesinde Şeriat hükümlerinin geçerli olduğunu, hırsızlık yapanların ellerinin kesildiğini, katillere kısas uygulandığını, içki içenlerin mülklerinin ellerinden alınıp sınır dışı edildiğini, tiyatro ve sinemanın yasak olduğunu söylemiştir. Yine çıt yok!
O günden beri ne değişti acaba?
Demek ki, 1930’lardan 1990’lara gelene kadar kafalarımız epeyce yıkandı, çitilendi, ütülendi. Baksanıza, Cumhuriyet gazetesi dahi artık Atatürk gibi bakamıyor Suudi Arabistan’a.
O zaman son bir soru: Suudi Arabistan mı değişti, yoksa biz mi değiştik? Ya da şu: Bugün Suudi Arabistan’a husumet duyanlar, Atatürk’ün izinin peşini bırakmış olabilirler mi? İçinizden sanki, “Zaten hiç izlememişlerdi ki” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Öyleyse? Öyleysesi şu: Kolları sıvayıp yakın tarihin içine girecek ve ihtilallerin beyinlerimizi nasıl yıkadığını deşifre edeceğiz.
Faust öyle demişti değil mi: “Dostum, geçmiş bizim için yedi mühürlü bir kitaptır.”
Murat Bardakçı yine yanlış yazdı
25 Mart 2001 tarihli Hürriyet’te Tanzimat Fermanı’nı 1826’da, yani 13 yıl önce ilan ederek erken doğum yaptıran (!) refikimiz Murat Bardakçı, geçen pazar (13 Ağustos 2006) Kral Abdullah’ın ülkemizi ziyaretiyle ilgili bir yazı kaleme aldı. Başlık şöyleydi: “Gayet sıcak ağırladığımız Suudi Kralı Abdullah’ın büyük dedesinin kellesini kesmiştik.” Kuşkusuz olay doğru. Ancak vahim olan nokta, aktarılan bilgilerde tam 2 yıllık bir hata yapılması. (Üstelik Bardakçı, meslekten bir iktisatçıdır, yani hesap kitabı benden iyi olması gerekir.) Yazar, olayın 1820 yılında geçtiğini söylüyor ve Tarih-i Cevdet’te verilen 15 Safer 1234 tarihini garip bir şekilde Rumi tarih olarak alıyor. Halbuki bilindiği gibi Safer, Hicri aylardandır. Rumi takvimde böyle bir ay olmadığını bilecek kadar müktesebatı olduğunu sanıyorum yazarımızın. En azından İslam Ansiklopedisi’ne baksaydı, orada doğru çevrilmiş tarihi görür ve bu vahim hatayı işlemezdi. Bu durumda Abdullah ibn Suud’un idam tarihi, 14 Aralık 1818’dir. Üstelik Bardakçı’nın yazdığı gibi, bu tarihte bayram filan yoktu. Safer ayında ne bayramı bu üstat?
.
‘Geri gel, ey Osmanlı!’
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
‘Geri gel, ey Osmanlı!’
‘Osmanlı adası’nın önce zihinlerimizdeki zincirlerinden kurtarılması gerek. Kabul edelim ki, bize sığmayan, fazla gelen, ateşteki tencere gibi kenarından taşan bir tarafı var bu adanın. Çapını 777 bin kilometrekare içerisinden algılamaya çalışmak, cüssesini Anadolu platosuna sıkıştırarak anlatmaya kalkmak, sırtına modern şablonlar giydirmek, efsanedeki zalim Prokrust gibi o görkemli tabloyu kırpıp fakir dolaplarımıza tıkmak anlamına gelir. Prokrust da, tıpkı bizim gibi, standart ebatlardaki yatağına, uzun gelenlerin bacaklarını kırarak, kısa gelenlerin de gövdelerini de uzatarak yatırmıyor muydu?
O engin ve zengin coğrafyanın bir paftasında yaşıyoruz. Yunanistan’dan Cezayir’e, Yemen’den Moldova’ya, Mısır’dan Gürcistan’a kadar onlarca devlet ve millet onun harita parçaları üzerinde ikamet etmesine rağmen beyinler, tasavvur kabiliyetleri, algı eşikleri, atlasın bütününü kavramaktan aciz hale getirilmiş. Bu yüzden o bütünü her anlama çabamızda ister istemez kendimize benzettiğimiz bir ‘karikatür’ fırlıyor masamıza.
“Osmanlı mucizesi” denilince, Macaristan’daki sarıklı kadıdan tutun da Somali’deki esmer fellaha, Cezayir’deki ak sakallı deniz gazisine, Adriyatik’teki tecrübeli Raguzalı tüccara, Selanik’teki bıyıkları yeni terlemiş Mevlevi müridine, Süleymaniye’de çalışan Kayserili taşçı ustasına ve mahyacı Abdüllatif Efendi’ye kadar yatay ve dikey dilimler halindeki milyonlarca isim ve resim ile onlarca neslin terlerinden dikilen muazzam bir elbiseyi kastediyoruz. Bu engin coğrafyada yaşayan rengarenk halklar hangi maharetle idare ediliyor, bu denli farklı soydan insan ve cemaat ne tür bir sihirli tutkalla tutturuluyor, hangi sırlı kazanda karıştırılıp onlardan bugün hayran kaldığımız ürünler çıkarılıyordu?
Osmanlı, kendisini bir iddia ile kabul ettirdi. Neydi bu iddia? Osmanlı kendisini bir projeyle kabul ettirdi. Neydi bu proje? Osmanlı çağında tam da yapılması bekleneni yaptığı için başarılı oldu. Neydi o yapılması beklenen?
Osmanlı’nın iddiası, Braudel’in Balkan fütuhatı için söylediği gibi, mevcut düzenden daha insanî, daha akılcı, daha gerçekçi olanı getirmekte yatıyordu. Mevcut çelişkilere önerdiği daha elverişli çözümdür Osmanlı’yı başarılı kılan. Çözümünün alternatiflerinden iyi olduğunu, kabulündeki coşkudan anlayabiliriz: Timur kuvvetleri Ankara Savaşı’nda Osmanlı ordusunu yenince toprakları eski sahiplerine dağıtmıştı. Bir yerde sayaç sıfırlanmış, yüz yıl öncesine dönülmüş oldu. Diğer beyliklere bir şans daha verilmişti. Ama Fetret Devri’nden birkaç yıl sonra görüldü ki, çözüm yine Osmanlılardadır. Diğerleri yine başarısız oldu, Osmanlı önerisi yine kabul gördü.
Bu da bize, Osmanlıların gayet planlı, programlı, uzun vadeli bir strateji izlediklerini gösteriyor. Bunun için Gazi Evrenos Bey’in adımlarını takip etmek yeterlidir. Kuzey Yunanistan’ı adım adım fethederken, arkasında çil çil hanlar, hamamlar, camiler, vakıflar bırakıyordu bu akıncı gazimiz. Böylece “şimşek hızıyla yayılma”nın sırrını da açıklamış oluyordu. Velhasıl, yalnız kılıçla değil, hayır eserleriyle de fethetmiştik Rumeli’yi.
Osmanlı bugün bir çıkış yolu olabilir mi? Bu soru ‘Hangi Osmanlı?’ konusunu gündeme getirir. Eğer Osmanlı’yı bitmiş bir hadise olarak telakki ediyorsanız, evet tarihe karışmıştır. Ondan ancak müzecilik anlamında yararlanabilirsiniz. Oysa benim gibi Osmanlı’nın bitmediğine inanıyorsanız, durum tamamen değişir. Osmanlı, insanlığın şafağından bugüne kadar uzanan “sonsuzluk kervanı”nın görkemli duraklarından biriydi. Bir mücadeleyi devraldı ve bayrağı, atom çağına kadar iyisiyle kötüsüyle getirmeyi başardı. Daha da önemlisi, sancağı ellerimize devretti ve gitti. Gitti mi gerçekten de? Aslında hayır, bir yere gitmedi. Aramıza karıştı. Osmanlı ruhu bizde yaşamaya devam ediyor.
‘İnsanlığın Son Adası’na böyle bakarsanız, sular altında kaldığı için bir kıtayken bir adaya, Anadolu’ya büzülmüş görünen ve bu yüzden de gönül kasları bir yay gibi gerilmiş olan bizlere çok iş düşüyor. Suların çekileceği ve hatta kuruyacağı bir zaman mutlaka gelecektir. Kitabımız, zulüm ebediyen payidar olamayacaktır, demiyor mu? Dünyada zulüm devam ettikçe bir Osmanlı’ya her zaman ihtiyaç duyulacaktır. Buna inanıyorsak, bir zindana çevrilmiş bulunan beyinlerimizi temizlemek ve fıkrada Temel’in başını zindanın duvarlarına vurarak “Hatırla oni!” diye ağlaması örneğinden yola çıkarak, ne olduğumuzu hatırlama çabasına girmemiz gerekir. Bu muharref, bu felç edici, bu kötürüm bırakıcı tarihin zincirlerinden kurtulduktan sonradır ki, kurtuluş umudumuz yeniden filizlenecektir. Yani kurtuluş umudumuz aslında tarihte değil; bizde. Biz tarihte değil, tarih bizde kurtulacaktır.
300 yıldır gerileyen bir tarihin evlatları olduğumuz öğretildi bize. Bir başka gözlükle bakınca görüyoruz ki, bu 300 yıl, yükseliş dönemine parmak ısırtacak başarılarla, inceliklerle, adam gibi adam resimleriyle örülü. Karlofça bize bir utanç sayfası olarak okutuldu. Oysa şimdi anlıyoruz ki, Rami Mehmed Paşa’mız, Kutsal İttifak karşısında hiç de yenik bir devletin diplomatı gibi diz çökmemiş, Osmanlılık şeref ve namusunu sonuna kadar korumuştu. Öte yandan Lozan’ın zafer olduğundan övgüyle söz edilir. Oysa Yunanlılardan Anadolu’da zulümlerinin, yaktıkları kasaba ve şehirlerin tazminatını dahi almamış, böylece en azından onları tarihin gözünde suçlu bırakacak en değerli kozu elimizden kaçırmışızdır.
Yenik düşmüş bir tarihin vârislerinin kalp ve beyinlerinin özgür ve kendine güveni tam olarak yetişmesini bekleyebilir misiniz? Umut, kendimizdedir dostlar. Tarihi yeniden ve farklı bir gözle okumak, karanlık sayfalarında şimşekler çaktırmak bunun için önemli. Onu bir masal kitabı gibi esneyerek okumanın faydası yok. Öğrensek ne olacak o tarihi? Hatta öğrenmesek daha iyi belki de. Önemli olan, bizi geçmişe değil, bugünün kördüğümlerinin üzerine, geleceğin ufuklarına itecek bir tarih okumak ve okutmak.
Velhasıl, umudumuz tarihte değil. Aksine, tarihin umudu bizde. Baksanıza, tarih, gövdesindeki donmuş enerjiyi boşaltacak yer arıyor ve ayçiçeğinin yüzünü güneşe dönmesi gibi, bize her fırsatta göz kırpıyor.
Muhalif Yahudi yazar İsrael Şamir’in başlıkta alıntıladığım çağrısını bunun için önemsiyorum: “Geri gel ey Osmanlı!” Asırların yirmi birincisi de senin gür sesini hasretle bekliyor.
.
Osmanlı’yı göklere çıkarmak
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı’yı göklere çıkarmak
İstanbul’da Fatih Belediyesi’nin kullandığı eski kaymakamlık binasının karşısındaki sessiz anıt, bize bir şeyler söylemek ister gibi huzursuzdur. Öğrencilik yıllarımdan beri önünden geçip gittiğim, ağaçlarının hışırtısını işittiğim, yaz sıcaklarında ağaçlarının gölgelerinden serinlik yudumladığım bu parkın, bizi geçmişimize bağlayan en hüzünlü ama aynı zamanda en meraklı köprülerden biri olmak için yanıp tutuştuğunu çok sonraları fark edecektim.
Sahiden de göklere fırlamak için hazırlanmış top mermisi şeklindeki mermer sütun neler fısıldıyordu bizlere? Bu sorunun cevabını bulabilmek için hafızamızın kuşunu kafesinden çıkartıp 92 yıl önceye uçurmamız, haritamızın sınırlarını da Kudüs’e kadar uzatmamız gerekecektir.
Dünyada ilk uçak, 1903 yılının Aralık ayında kanatlanmış yerden. Amerikalı Wright kardeşlerin açtığı bu çığır kısa zamanda Avrupalıların da ilgi odağı haline gelmiş ve ilk ciddi uçuş denemeleri 1906’da gerçekleştirilmiş. Osmanlı buna ilgisiz kalacak değil ya! 3 yıl sonra, 1909’da yine bir Aralık günü Baron de Catters adlı Belçikalı bir asilzadenin İstanbul’daki uçuş tecrübesini başarıyla tamamladığını öğreniyoruz. Ancak pilotların acemilik yıllarıdır; bu yüzden sık sık kazalarla karşılaşılması normaldir. Baron’umuz üç defa ertelediği uçuşların ardından Taksim’den havalanmışsa da gözden kaybolmuş ve çok geçmeden Pangaltı’da bir evin damına çakılı vaziyette bulunmuştur.
Fakat ne de olsa ilk adım atılmıştır ve arkasının gelmesi kaçınılmazdır. Özellikle de devrin Genelkurmay Başkanı Mahmud Şevket Paşa işin peşinde olursa…
Ordudaki havacı subaylar Almanya, İngiltere ve Fransa’da tahsil görürken, halktan “iâne-i milliye” adı altında para toplanır ve Avrupa’dan iki adet uçak satın alınır. Birisi, yardım kampanyasının adını almıştır (Muâvenet-i Milliye), öbürüne ise Prens Celaleddin’in adı konulur. Nihayet bugün adı Sefaköy’e dönüşen Sofraköy’de, yani Yeşilköy Atatürk Hava Limanı’nın bulunduğu mahalde ilk uçak tesislerimiz yükselmeye başlar. Eylül 1913’e geldiğimizde, Fransız Hava Kulübü’nden 3 uçağın Osmanlı semalarında giriştikleri kıyasıya bir yarışa sahne olur Yeşilköy tesisleri. Fransız pilotların Kahire’ye kadar ulaşan (yine bir Aralık ayında, bu defa 1913’teyizdir) ve İslam âlemine yönelik teknolojik bir şova dönüşen uçuşları, Osmanlı askerinin Balkan Harbi’nden yaralı çıkan gururunu tahrik eder.
Buna mutlaka bir cevap verilmeli, yarışta geri kalınmadığı cümle âleme ispat edilmelidir. Bu amaçla Osmanlı pilotları İstanbul-Kahire arasında tam 2.500 km uçacak ve bu yarışta “Biz de varız!” diye yazacaklardır göklere. Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın isteği üzerine 8 Şubat 1914’te Yeşilköy’den havalanan Muâvenet-i Milliye’nin pilotu Fethi Bey’dir, yardımcısı da Sadık Bey. Arkalarından Nuri Bey’in kullandığı ve gözcülüğünü İsmail Hakkı Bey’in yaptığı Prens Celaleddin havalanır. Kılıç-kalkan ve ok-mızrakla başlayan uzun macerası sonunda Osmanlı, göklere de çıkabildiğini göstermek azim ve kararlılığındadır.
Fethi Bey, uçağıyla Torosları aşmayı başarmış, önce Adana’ya inmiştir, ardından da Halep’e. İki hafta boyunca Şam ve Beyrut’ta gösteri uçuşlarına katılan ekip, 27 Şubat günü Şam’dan Kudüs’e gitmek üzere havalanırken, bunun son uçuşları olduğunu elbette bilemezdi. Kudüs’te havaalanında toplanmış olan tam 80 bin kişi, heyecanla göklerden inecek olan Osmanlı kuşunu beklemektedir. Ancak nafile. Zira Fethi ve Sadık beyler, Şam’dan kalkıp 80 km kadar uçtuktan sonra Taberiye Gölü civarındaki Cehennem Vadisi üzerinden geçerken kuvvetli bir hava akımına kapılmış ve kayalara çarparak şehit olmuşlardır. Şehitlerin cenazeleri, 10 bin kişinin katıldığı muhteşem bir merasimle Şam’da Emeviye Camii’nin avlusunda bulunan “Şark’ın en sevgili sultanı” Selahaddin-i Eyyubî’nin ayak ucuna defnedilmiştir.
Dedik ya, Osmanlı bir onur mücadelesidir tutturmuş. Kahire’ye uçma emri, bu defa arkadan gelen uçağa verilir. Üsteğmen Nuri Bey ve arkadaşı 11 Mart günü Yafa’dan havalandıklarında binlerce kişi arkalarından dua etmektedir. Ne var ki, onlar da aynı acı akıbetten kurtulamayacaktır. Uçak daha tam havalanamadan denize gömülmüş, Nuri Bey şehit olmuş, yoldaşı Yüzbaşı İsmail Hakkı ise son anda kurtarılmıştır. Yine kalabalık bir cenaze alayı üçüncü hava şehidimizi Selahaddin-i Eyyubî ve arkadaşlarının yanına defnedecek, böylece havacılık tarihimizin ilk şehitleri Şam-ı Şerif’in evliya kokulu toprağına emanet edilecektir.
Osmanlı azmi bu, kolay kırılmaz. Nitekim görevin tamamlanması için üçüncü bir uçak alındığına şahit oluruz. Salim ve Kemal isimli iki yüzbaşı, Ertuğrul adı verilen uçakla yola çıkarsa da aksilikler bir türlü yakalarını bırakmaz. Edremit yakınlarında ağaçlı bir bölgeye zorunlu iniş yaparlar ve uçakları kullanılamaz hale gelir. Şu işe bakın ki, bu defa Edremitliler aralarından topladıkları parayla yeni bir uçak satın alarak Hava Kuvvetleri’mize bağışlarlar. Görevi tamamlamak, Edremit adı verilen bu Bleriot uçağına nasip olacaktır.
Beyrut’a gemiyle götürülen Edremit uçağı, 1 Mayıs’ta Kudüs semalarında gözükür. 3 bin kişilik bir cemaatle Mescid-i Aksâ’da kılınan namaz, heyecanı doruğa çıkarır. Nihayet Mayıs’ın 9’unda Kahire’dedirler. Piramitler üzerinden uçan Edremit uçağı, halk arasında o denli coşkulu bir heyecan dalgasına yol açmıştır ki, hakkında kartpostallar çıkarılmış ve sonuçta halkın dikkatini havacılığa çekmeyi başarmıştır. Bu başarıyı, büyük bir yardım kampanyası taçlandıracaktır. Velhasıl 8 Şubat’ta Yeşilköy’de başlayan macera, tam 3 ay sürmüş ve ilk büyük hizmetini Çanakkale Savaşı’nda verecek olan hava kuvvetlerimizin temellerini atmıştır.
Bu zorlu macerayı ölümsüzleştirecek bir anıt yapmak vacip olmuştur İstanbul’a. Mimar Vedat Tek’in projesi kabul edilmiş ve Nisan 1914’te temelleri atılan anıt, 1916’da açılmıştır. Aynı zamanda Abide-i Hürriyet ile beraber Cumhuriyet öncesinin nadir anıtlarından biri olan Tayyare Şehitleri Anıtı’nın kaidesindeki mermerde, geleneksel Selçuklu ve Osmanlı mimarisinden unsurlar kullanılması dikkat çeker. Ucu kırık sütun, havacılarımızın yarım kalan yolculuklarını simgelemektedir; kaideye işlenen tunç madalyalar ise talihleri yaver gidip de menzil-i maksuda sağ olarak ulaşsalardı, Kahire’de boyunlarına asılacak madalyaların büyütülmüş birer kopyasıdır. Ayrıca o zamanlar Milli Savunma Bakanlığı olan İstanbul Üniversitesi’nin kapıları, İstanbul’un minareleri, Beyazıt Kulesi, bir uçak ve Mısır piramitleri, kabartma resimler halinde bize yakın tarihimizden sırlar fısıldamaya çalışır.
Fatih Belediyesi’nin karşısındaki bu sessiz sütunu, çağlarını yakalamaya kararlı bir toplumun torunlarına verdiği mesaj olarak okuyalım. Yaptıranlar şunu diyor olmasınlar bize: Bugüne kolay gelinmedi ve yarına kolay yürünmeyecek.
.
Cumhuriyet, ‘büyük devlet’ statüsünü Osmanlı’ya borçludur!
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Cumhuriyet, ‘büyük devlet’ statüsünü Osmanlı’ya borçludur!
Artık biliyoruz: Kopuş söylemi ile gerçekten kopmak arasında dağlar kadar fark var. Nedir kopmak? Bir şeyin kendisinden daha büyük bir birimden şiddet yoluyla ayrılması. Yani kopulan birimin kopandan büyük olması gerekir ki, bunu bir kopuş olarak değerlendirebilelim. Öbür türlüsü ancak “kırılma” olurdu; ikiye, üçe, dörde kırılma… Bir de bu durumlarda “dağılma” kelimesini kullanırız ki, onda iradî bir kopuştan ziyade, Sovyetler Birliği’nin durumunda olduğu gibi, söz konusu birimin şu ya da bu sebeple “tecezzi etmesi”, cüzlerine ayrılması hadisesini kastederiz.
Peki biz Osmanlı’dan koptuk mu sahiden de? Yoksa o dağıldı da dağılan parçalardan biri mi olduk? Yani biz Osmanlı’ya isyan edip ondan ayrılmak istedik de mi koptuk yoksa dağıldı da kalan parçalarından birine mi sarıldık ve kurtulduk? Hangisi?
Eğer hakikaten bir kopma vaki olsaydı, yani biz ‘Türkler’ kalkıp da “Hayır biz artık Osmanlı idaresinde yaşamak istemiyoruz, o bizi sömürmüştü vs.” diyerek isyan bayrağını açmış olsaydık belki hakikaten Osmanlı’dan koptuğumuzu söylemeye hakkımız olurdu. Ancak öyle olmadığını hepimiz biliyoruz. Bırakın Birinci Dünya Savaşı’ndaki Osmanlı’yı kurtarma hedefini, 1919, 1920, hatta 1921 ve daha da ilerisi 1922 Sakarya zaferine kadar Kuva-yı Milliye’nin hedefi, Saltanat ve Hilafeti kurtarmaktı. Bunu bizzat Mustafa Kemal Paşa’nın yazışma ve konuşmalarından anlayabiliyoruz.
Daha önce verdiğim bir örneği tekrarlamanın tam yeridir: Oliver Baldwin adlı soylu bir İngiliz siyasetçisi 1922 Nisan’ında Erzurum’u ziyaret eder ve bize ilginç görünen ama o vakitler için vukuat-ı âdiyeden sayılmak gereken bir olaya tanık olur. O sırada Erzurum’da Padişah Vahdettin’in doğum yıldönümü kutlanmaktadır. Defterine şunları not düşer Baldwin:
“Padişahın doğum günü şerefine büyük bir merasim düzenlenmişti; askeri birlikler flamalarıyla geçit resmi yapıyor, idarecilerinin (yani Vahdettin’in) iyilikleri ve Mustafa Kemal Paşa’nın dehası üzerine nutuklar çekiliyordu. Böyle bir merasim alakamı çekti, zira ben 1921 ‘Kemaliye’sinin son derece cumhuriyetçi olacağını tasavvur etmiştim.”
Demek ki 1922 Nisan’ında Erzurum’da, kısa bir süre sonra hain damgası yiyecek olan Vahdettin’in doğum günü tebrikleri, gönderdiği paşası Mustafa Kemal’de adresini buluyordu! Bu o günler için garip görünmeyen ayrıntı, bugünkü ‘kopuş’ söylemi taraftarları için anlaşılmaz bir tutumdur.
Demek ki, biz Cumhuriyet’in Osmanlı’dan koptuğu yaygarasıyla yetiştirilen nesilleri, yakın tarihimizde pek çok sürpriz, biraz da tebessümle beklemektedir. İşte diplomasi tarihinden, gözlerimizi faltaşı gibi açması gereken yeni bir örnek. Bakalım Cumhuriyet gerçekten de Osmanlı’dan kopabilmiş mi?
Hep Cumhuriyet’e Osmanlı’dan borçlar ve harap olmuş bir ülkeden başka miras kalmadığı söylenir ya, miras sahibinin olumlu yönleri görmezden gelinir ısrarla. Mesela Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı İmparatorluğu’ndan ne büyük bir diplomatik itibar devraldığı göz ardı edilir. Bu gerçekte bir mirastan öte, ayrıcalıktı; ancak imparatorluk varislerine tanınan bir ayrıcalık.
Yılmaz Öztuna’nın “Diplomatik temsil” adlı yazısında yakaladığım bu ayrıntıya göre, Türkiye Cumhuriyeti daha kurulur kurulmaz, o devirde sadece büyük devletlere mahsus olan büyükelçi gönderme hakkını kazanmıştır. Peki nedir bunun anlamı?
1918 yılına, hatta 1945’e kadarki diplomatik teamüle göre yalnızca büyük devletler kendi aralarında büyükelçi (ambassadeur: sefîr-i kebîr) teati ederler, diğer devletler birbirlerine ve büyük devletlere ancak ortaelçi, yani “ministre” veya bizim deyişimizle “sefîr” gönderebilirlerdi. Bu uluslararası kural, ancak 1945 yılından sonra ortadan kalkmış ve ortaelçilik kurumu, bazı kritik durumlar haricinde hemen hemen tarihe karışmıştır.
Mesela Türkiye Cumhuriyeti, İsrail’i ilk tanıyan devletlerden biri olmuş ama büyükelçi göndermemiş, ortaelçi göndermekle yetinmişti. 1981 yılında Kudüs’ü “ebedî başkent” ilan ettiğindeyse ortaelçisini geri çekerek İsrail’le diplomatik ilişkilerini en alt düzeye indirdiğini biliyoruz. İsrail’e yönelik bu sert tavır, Doğu Kudüs’teki başkonsolosluğumuzu kapatışımızla ciddi bir boyut kazanmış oluyordu. Durum ancak 1991’de Madrid’de Ortadoğu Barış Süreci başlayınca değişmiş, Türkiye, İsrail’in olumlu tutumu üzerine diplomatik temsilciliğini ancak bu tarihte büyükelçilik düzeyine çıkarmıştı. Buna mukabil ne yapılmıştır? Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Ankara temsilciliği büyükelçilik düzeyine yükseltilmiş ve Doğu Kudüs’teki başkonsolosluğumuz yeniden açılmıştır.
Görüldüğü gibi bazı ender durumlarda büyükelçilik yerine ortaelçilik veya daha alt diplomatik temsilcilikler hâlâ söz konusu olabilmektedir.
Ne diyorduk? Evet, 1945’e kadar ancak büyük devletlerin büyükelçi atama hakları vardı. Dikkat edin, bu büyük devletler içinde 1923’e kadar, evet yıkılana kadar Osmanlı da vardır! İngiltere, Fransa, Rusya, Almanya, Avusturya-Macaristan, İspanya, İtalya, ABD ve nihayet 1906’da Japonya büyük devletler arasına katılmışlardı ve aile içinde daha başından beri Osmanlı Devleti de bulunuyordu. (Hatta Osmanlı Devleti, bir istisna olarak büyük devletler arasında bulunmayan İran’a ayrıcalık tanımış ve İran’la büyükelçi teati etmişti (bu ayrıcalığa bir de İsviçre erişmişti, o da Fransa’nın lûtfuyla).
Şimdi bu “büyük devlet” olma ayrıcalığı Osmanlı’dan Cumhuriyet’e nasıl intikal etmiş, ona bakalım.
Türkiye Cumhuriyeti’nin diplomatik ilişkiler alanında Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopan diğer devletler (mesela Bulgaristan veya Yunanistan) gibi sıradan bir ülke muamelesi görmemesi ve daha kurulur kurulmaz diğer imparatorluklar gibi büyük devlet statüsünde diplomatik temsilciler gönderip kabul etmesi, aslında bal gibi Osmanlı’nın devamı olduğunu göstermektedir ve bundan hiçbir Cumhuriyet idarecisinin gocunduğu da söylenemez. Büyük devletlerle diplomatik münasebetler Cumhuriyet döneminde de sanki hiçbir şey değişmemiş gibi devam etmiş ve değiştirilmeyip yerinde kalan diplomatlar bile olmuştur.
Düşünün ki, bu sırada yüz milyonlarca nüfusa malik Çin bile büyük devlet kabul edilmiyor, ortaelçilikle idare ediyordu. Nitekim Çin, büyük devlet olma şansını ancak İkinci Dünya Savaşı’nı müteakip bağımsızlığına kavuşan sömürge ülkelerle birlikte kazanabilmiştir.
Şimdi bunlar ışığında yeniden soralım mı? Biz Osmanlı’dan sahiden koptuk mu?
Ben söylemlerin eylemleri saklamaya, örtmeye yaradığını düşünenlerdenim. Kopmayan kopmuş gibi yapacak ki kopmadığı anlaşılmasın, üstü örtülsün. Osmanlı öncesiyle en kopmaz bağlara sahip Sabetaycı çevrelerin Türkiye’de Osmanlı’dan kopuş söyleminin şampiyonluğunu yapmaları bir tesadüf olabilir mi sizce?
10 Eylül 2006, Pazar
.
Papa’nın sözleri…
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Papa’nın sözleri…
Dünyaya yön veren etkili güçler, yıllardır İslam’ı şiddetle ilişkili, Müslümanları barbar göstermek için olağanüstü çaba harcıyor. Bugün dünyada İslam’ın bizatihi kendisiyle algılanması arasında uçurum var.
Bu açıdan bakıldığında kara propagandanın sonuç verdiği söylenebilir. Kendi iç sorunlarıyla boğuşan İslam dünyası, yüksek sesli propagandalara etkili ve ikna edici cevap vermekten çok uzak.
İletişim ağları ve diğer kanallar karşı tarafla boy ölçüşülecek düzeyde değil. Bugün Müslümanların kutsalları sürekli saldırıların hedefi durumunda… Hiçbir din bu kadar saldırıya uğramadı. Papa’nın İslam ve Peygamber Efendimiz hakkındaki talihsiz açıklamalarını da bu kapsamda değerlendirmek lazım. Papa’nın sözleri, bu kara propagandanın uzantısından başka bir şey değil.
Bir din adamına, yeryüzünde milyarlarca müntesibi bulunan bir başka din hakkında uluorta konuşmak yakışır mı? Muhteva ve üslup çok kötü… Cümleler dikkatle okunduğunda sözlerin bir sürç-i lisan olmadığı anlaşılır. Amaç; medeniyetler çatışmasına yol açmak mı? Asıl şiddet ve kan bu çatışmada, medeniyetler savaşı dünyanın sonu demek.
Tüm olumsuz karalama kampanyalarına, kara propagandalara rağmen İslam yeryüzünde en çok ilgi gören din, Müslümanlığa her yerde olağanüstü yöneliş var. Dünya tarihine dinler açısından bakıldığında, her türlü olumsuz örneklerine rağmen şiddetten en uzak dinin İslam olduğu apaçık görülecektir. Vaktiyle Avrupa’yı kasıp kavuran mezhepler savaşının hangi dinden neşet ettiğini hatırlatmaya gerek yok sanırım.
Sonra, şiddetin, işkencenin ve zulmün anası engizisyon mahkemeleri… İslam’la şiddet arasında ilişki arayanların önce kendi dinlerinin tarihine göz atmasında yarar var. Dünü bırakıp bugüne bakarsak… Bugün dünyanın Hıristiyanlığın egemenliği altında olduğunu söyleyebiliriz. Süper gücü yönetenlerin dininin ne olduğu sorusuna verilecek tek cevap var. Liderlerinin kiliseyle içli dışlı hayat sürdükleri herkesin malumu…
Dünyanın bir başka güç merkezi Avrupa ülkelerinin dinleri de malum… Almanya, İngiltere, Fransa ve İtalya gibi devletler acaba hangi dinin gölgesi altında. Yeryüzünde yaşanan karışıklıklarda, huzursuzluklarda, çatışma ve savaşlarda bir dinin payı aranacaksa bu hangi din acaba?
En can alıcı soru şu; Papa aynı sözleri Yahudiler için söyleyebilir mi? Vatikan’ın Musevilikle ilgili düşüncelerini aynı üslupla açıklayabilir mi? Yazının başında uluslararası arenada İslam dünyasının zayıflığından yakınmamın nedeni bu. Neylersin ki bugün İslam garip, güç dengesinde Müslümanlar zayıf…
Bazılarının söylediği gibi Papa’nın talihsiz sözleri, Hıristiyanlarla aramıza duvarlar örmemizi değil, aksine daha fazla diyaloğu zorunlu kılıyor. Amaç, barış dini İslam’ı doğru anlatmak, Sevgi Peygamberi Hazreti Muhammed’i doğru tanıtmak.
Bunu yapmanın diyalogdan başka yolu yok. Marifet karanlığa küfretmek değil, mum yakmakta… Bir Müslüman’ın Papa’nın sözlerine duyarsız kalması düşünülemez. Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu’nun tepkisi yerinde, İKÖ’nün tavrı da… Tepki sadece İslam dünyasından da değil. Dini farklı olsa da insaf sahiplerinden benzer sesler yükseliyor.
Amerika’nın etkin gazetesi The New York Times’ın başyazısında İslam’a saldırdığı ifade edilen Papa’nın ‘derin ve ikna edici biçimde’ özür dilemesi gerektiği yazıldı. Türkiye’de belli kesimler ‘Biz laikiz, Papa’nın açıklamalarından bize ne’ gibi yaklaşımlar dile getiriyor. Bunların arasında devletin zirvesinde olan isimler de var. Bunlar Papa’nın sözleri kadar üzücü… Devlet laik olsa da büyük çoğunluğu Müslüman olan vatandaşlarını derinden yaralayan bir konuda sessiz kalınması düşünülemez.
Sadece Müslüman kamuoyu değil, insaf sahibi herkes Papa’dan sözlerini geri almasını ve İslam dünyasından özür dilemesini bekliyor. Üzgün olduğunun açıklanması yeterli değil. Aksi halde kasım ayında Türkiye’ye yapacağı ziyaret başlamadan biter.
17 Eylül 2006, Pazar
.
İzmir’i kim yaktı?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
İzmir’i kim yaktı?
Bu yazıyı İzmir, Çeşme’den yazıyorum. Hani şu 1770 yılında Rus filosunun donanmamızı imha ettiği körfezden esen imbat ciğerlerime doluyor, uzatmaları oynayan tatilime kavisler çizdiriyor. Neden buradayım? Yani takvim yapraklarına göre 15 Eylül’de fakiri buraya çeken şey neydi? Ben de bilmiyorum tam olarak. Rus Çarlığı için Akdeniz’e girişin sembolü olan Petersburg’daki Çeşme anıtı çevresinde geçen keşifli günlerime bir nazire mi? Onu da bilmiyorum.
Bildiğim bir şey varsa, bu günün ve bu yerin beni çağırdığı. Önümdeki not, olan biteni açıklıyor: Son Yunan askeri Çeşme’den ayrıldığı sırada takvimler 16 Eylül’ü gösteriyordu. 1922 yılının 16 Eylül’ü hangi güne denk geliyormuş diye bakıyorum, elimdeki ajanda cumartesi diyor. 2006 yılının 16 Eylül’ü de cumartesi değil mi? Yani siz bu yazıyı okurken ‘dün’ olan gün.
Çeşme kumlarına peş peşe vuran köpüklü dalgalar beni alıp ta 84 yıl öncesine götürüyor. Uzun zamandır yazmayı planladığım İzmir yangını yazısı, bu son Yunan askerinin çekildiği kıyılara ve tam da onların çekildiği güne nasipmiş demek. Tarihle bu kadar iç içe yaşayınca sürprizlere de hazırlıklı olmak gerekiyor.
İzmir yangını meselesi bundan 12 yıl önce Washington’a kadar uzanmış, Temsilciler Meclisi’nde Rum yanlısı 3 üye, “İzmir soykırımı”nı imzaya açmışlardı. Fark etmişsinizdir muhakkak, geçenlerde AB’den gelen “Pontus şartı” aynı noktaya göz kırpıyordu. Amaç, İzmir yangını üzerinden, Etyen Mahçupyan’ın deyişiyle Türkiye’nin “burnuna yeni bir halka” geçirmek (Zaman, 11 Haziran 2006). Ancak ben Mahçupyan’ın bu yazısının biraz aceleye getirilmiş olduğunu söyleyeceğim. Çünkü bu halkayı burnumuza takacak kadar yetenekli olmadığımızı(!) düşünüyorum. Malum, halka, ayıların burnuna sahipleri tarafından takılır, kendileri tarafından değil!
Şöyle diyor yazısının son paragrafında Mahçupyan:
“Türkiye bugün bile hâlâ tarihi, tarihçilere bırakma cesaretine sahip değil. Sadece Ermeni meselesinde değil, bütün yakın tarih açısından devletin koyduğu resmi anlayışı kıskançlıkla koruyan bir anlayışımız var. Nihayet samimiyetin bizzat tarihsel olgular karşısında da gösterilmesi lazım…”
Buraya kadar anlaşamayacağımız bir durum yok. Ancak paragrafın bundan sonrası, aniden ve ciddi bir şekilde irtifa kaybediyor. Mahçupyan’ın İzmir yangınıyla ilgili söyledikleri ise şunlar:
“Örneğin İzmir’i yakanların Yunanlılar olmadığını, yangının onlar gittikten 4 gün sonra başladığını ve nedense sadece Rum ve Ermeni mahallelerini yaktığını söylemek gerekiyor. Çünkü bunları bütün dünya biliyor ve herkesin bildiğini inkar ederken, başkalarından ‘doğru’ davranış beklemenin hiçbir inandırıcılığı olmuyor. O zaman da kendi elimizle kendi burnumuza malum halkayı takıyor, ipini de herkesin kullanımı için ortalığa sunmuş oluyoruz.”
Şimdi Mahçupyan’ın iddialarını teker teker çözmeye çalışalım.
1) İzmir’i yakanlar Yunanlılar değil, Türklerdir. Çünkü yangın, Yunanlıların gidişinden 4 gün sonra başlamıştır.
2) Nedense sadece Rum ve Ermeni mahalleleri yanmıştır, bu da yangını Türklerin çıkardığını kanıtlar.
3) Bunları (nasıl oluyorsa) “bütün dünya” biliyor, biz de herkesin bildiği bu apaçık gerçeği inkâr ediyoruz.
4) Böylece de burnumuza halkayı kendi elimizle takıyor ve ipin ucunu da kullanmaları için ortalık yere bırakıyoruz.
Sırayla ele alalım:
1) İzmir’i yakanların Yunanlılar olmadığı, en azından 1980’lerden beri biliniyor. Bunu iddia edenler kimlerse, okul kitaplarından öteye geçememiş kıt bilgisiyle caka satanlardır. Dolayısıyla ciddiye alınmaları gereksizdir. Türkler mi yakmıştır? Bunu da, bizim inkâr etmemize gerek yok. Gerek zamanın İzmir İtfaiye Müdürü Paul Grescovich’in raporu, gerekse o sırada İzmir’de bulunan Amerikan Yardım Heyeti’nden Mark O. Prentiss’in Amiral Bristol’e yazdığı rapor bu iddiayı yeterince “inkâr” ediyor zaten. Aksine, İzmir yangını konusunda ilk ve temel kitabı kaleme alan Housepian, sözde bilimsel kitabında (“Smyrna 1922”), Grescovich’in tanıklığını zikretme lutfunda bile bulunmayarak kanıtları nasıl seçici bir şekilde kullandığını göstermiş değil midir? Geriye Mahçupyan’ın zikretmediği üçüncü şık kalıyor: Ermeniler çıkarmış olamazlar mı yangını? Nitekim İtfaiye Müdürü ile Prentiss’in söyledikleri bu yönde kanıtların bulunduğunu gösteriyor. Peki Mahçupyan bu ihtimal konusunda neden sessiz kalıyor dersiniz? Yoksa çok itham ettiği “milliyetçi” tarih yazımı hastalığına karşı aşılanmayı unutmuş olabilir mi?
2) Zaferinden elde edeceği nimetleri kendi elleriyle yakan muzaffer bir ordu hangi mantığa oturuyor, ben çözemedim. Yakmaktansa yağmalamak daha fazla işine gelmez miydi Türklerin? Hem de o zamana kadar sahip olmadıkları bir sürü ilaç, para, mülk vs. gibi kaynaklara daha zahmetsiz bir şekilde ulaşmak varken. Yangın başladıktan sonra rüzgârın imbattan lodosa dönmesidir sadece Hıristiyan mahallelerinin yanmasının sebebi.
3) “Bütün dünya”nın bildiği iddiası çok su götürür. Zira Bernard Lewis yangından tek kelime ile olsun bahsetmez, 1931-1934 yıllarında İzmir’de öğretmenlik yapan Donald Webster Ermenileri suçlar, Yunanlı tarihçi Lord Kinross Ermenilerin çeşitli yerlerde yangın çıkarttıklarını kabul eder. Tarihçi Orhan Koloğlu’na göre 19 Eylül tarihli “New York Times” gazetesi bile, Paris’ten aldığı şu habere sayfalarında yer vermeyi gerekli görmüştü: “Fransız kaynakları, Türkleri İzmir’i yakmakla suçlayan bütün haberlerin, Atina üzerinden Londra’ya gelip yayıldığını ortaya koydular.” Yani 1922’nin propaganda savaşının atmosferinden çıkmakta hepimiz için fayda var. Herkesçe kabul edilmiş tek bir görüş olmadığı biliniyor; hele tarih gibi kırılganlığın arttığı bir alanda “Bütün dünya biliyor” gibi bir iddia ne kadar geçerli olabilir ki? Velhasıl, “inkârlar” karşılıklıdır; tıpkı iddialar gibi.
4) Bir kere halkanın bilimsel değil, siyasî, yani güçle ilgili bir mesele olduğunu kabul edelim. Kimse Fransızları, Napolyon’un Mısır’da tam 4 bin Müslüman esiri sırf manevralarında ayak bağı oluyor diye katlettirdiği için suçluyor mu? Bunun için burunlarına halka takmayı düşünüyor mu?
Son Yunan askerinin 84 yıl önce ayrılmasına saatler kala Çeşme’den yazılan bu yazı burada bitmiyor tabiatıyla. Söylenecek daha çok şey var. Sürpriz tanıklar… Bekleyin…
17 Eylül 2006, Pazar
.xxxxxxxxxxxxxxxx
.
İzmir’i Ermeniler mi yaktı?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
İzmir’i Ermeniler mi yaktı?
1924 Aralık’ıdır ve Londra, Yüksek Adalet Mahkemesi’nde ilginç bir davaya tanıklık etmektedir. Davayı açan taraf, Amerikan Tütün Şirketi’ydi, davalı sandalyesinde ise Guardian Sigorta Şirketi oturuyordu. Tütün Şirketi, 1922 Eylül’ündeki İzmir yangınındaki zararının tazminini istiyordu. Sigorta ise yangının savaş halinin bir sonucu olduğunu belirterek ödeme yapmaktan kaçınıyordu. Tazmini istenen meblağ tam 600 bin doları buluyordu ya, emsal teşkil edeceği için sigorta şirketinden çıkacak toplam miktar 100 milyon dolara ulaşacaktı.
Meblağ büyük olunca mahkeme süreci de ilginç şahitlikler ve iddialara sahne olacak, böylece İzmir yangınının ilk hukukî hesaplaşması Londra’da yapılacaktı.
Taraflar çeşitli milletlerden şahitleri çağırır mahkemeye. Griswold adlı bir Amerikalı görevli, Türklerin şehrin etrafını kordon altına almasının, halkı eşkıyadan korumayı amaçladığını, İzmir’de yangından önce de, sonra da tek bir şiddet olayına şahit olmadığını aktarır. Guichet adlı Fransız demiryolu mühendisi şenlik amaçlı birkaç havai fişekten başka ateş görmediğini söyler. Tütün Şirketi Müdürü Archbell’in iş ortağı da dahil her milletten şahidin ağız birliği etmişçesine tek bir ateş gördükleri ve rüzgârın etkisiyle bunun kazara yayıldığı ifadesini vermeleri karşısında aklı karışan hakim Rowlatt, “Hayatımda karşılaştığım en muğlak davalardan biri bu”, diyerek isyan etmiştir.
Durum gerçekten de kafa karıştırıcıdır. Bir tarafta ayyuka çıkan “Türk mezalimi” iddiaları, öbür tarafta çelişkili beyanlar: Yunanlıların da, Ermenilerin de, Türklerin de çıkardığı söylenmektedir yangını. Peki hangisi doğrudur? Daha önemlisi, davada hangisine göre hüküm verilecektir?
Nihayet 19 Aralık’ta hakimin kararını sigorta şirketi lehine açıkladığı görülür. Tütün Şirketi tek kuruş tazminat alamamıştır, çünkü yangında kastî bir eylem tespit edilememiş, savaş halinin yaşandığı sırada çıkan bir yangının kesin olarak kimin tarafından ve hangi maksatla çıkarıldığının tespit edilemeyeceği karara bağlanmıştır.
Davanın seyrini neden bu kadar ayrıntılı aktardığımı anlamış olmalısınız. 1924 gibi canlı şahitlerin henüz yaşadığı bir yılda ve İngiltere gibi, Türkiye’deki işgalini henüz noktalamış bir emperyalist gücün ülkesinde bile yeterince kanıt bulunamadığı için beraat edilmişse, bugün aydınlarımızdan, İzmir yangınıyla ilgili olarak en azından İngiliz hakim kadar tarafları dinleyerek hüküm vermelerini istemek hakkımız olmalıdır. (Taraflı davranmamak için bu davanın öyküsünü, İzmir yangınını Türklerin çıkardığını savunan, Marjorie Housepian’ın “Smyrna 1922” (Londra 1972, s. 230 vd.) adlı kitabından aldım; yani ‘aleyhimizdeki’ bir kitaptan.)
Housepian, kitabında o kadar çok kişi, kurum ve devleti bu olayda tarafgir davranıp(!) Türkleri mahkûm etmedikleri için suçlamaktadır ki, tavrının bir akademisyene mi yoksa bir petrol şirketi avukatına mı ait olduğu karıştırılmaktadır. ABD’ye kızmakta, çünkü Yunanlıları Türkiye’deki çıkarları için satmıştır. İngiltere’ye yüklenmekte, çünkü Musul petrollerine ağzının suyu aktığı için Türklerle bir problem çıkmamasına özen göstermiştir. Fransa zaten Yunanlıları arkadan hançerlemiştir. İtalya’yı hiç saymayın, zira Türk taraftarıdır. Tabii Türkleri tanıyınca önyargılarını aşmayı başaran ünlü tarihçi Arnold Toynbee de bu kızgınlıktan nasibini almakta gecikmez.
Gerçekten de Toynbee, 1921’de Manchester Guardian gazetesinin muhabiri olarak Anadolu’ya gelmezden evvel “Türk düşmanı” Başbakan Gladstone’un, Türklerin yeryüzünden temizlenmesi gereken “rezil” bir millet olduğu tezini savunan biriydi. Ne var ki, ülkemize gelip de işgal altındaki Türklerin sesine kulak kabartınca tarihçimizde şafak atar. Nitekim Türkçeye “Tanıdıklarım” adıyla çevrilen kitabında (Klasik Yay., 2005, s. 286) “İnsan bir şeylerin doğrusunu anlamak isterse sessiz kalan tarafın bakış açısını da göz önünde tutmalı” diye yazacaktır haklı olarak.
Toynbee, Yunan işgalindeki Yalova’ya bir Kızılay heyeti eşliğinde gider ve gördükleri karşısında beyni altüst olur. Manzara beklediğinin tam tersidir: Rumlar ve Ermeniler Türkleri katletmektedir. Gazetesine asıl Türklerin mazlum olduğunu ve öldürüldüğünü yazdıkça tepkiler yükselir. Artık Yunanlıların gözünde o bir haindir. Gazetenin yayın yönetmeni Scott, “Yunan ordusunun Türk toplumuna karşı işlediği canavarlıkları” anlattığı telgrafları yayınlamakla dürüstlüğünü ve cesaretini ortaya koyar ve Toynbee sayesinde İngiliz ve Amerikan kamuoyu Türklerin sesini kısık da olsa duyar. O tarihten itibaren Türk insanını İngiliz kamuoyuna anlatmak için elinden geleni yaptığını söyler tarihçimiz.
Toynbee’nin dönüşümü şu bakımdan önemlidir: Bir olay hakkında hüküm verirken, tarafların seslerine eşit olarak kulak vermeye mecburuz. Yalnızca Yunan ve Ermeni iddialarını dikkate alarak, “Bunu zaten bütün dünya biliyor” deyip işin içinden sıyrılmak, kolaycılık olur. Aksi halde, Encyclopaedia Britannica’nın 1970 baskısında İzmir yangınıyla ilgili olarak “Yunanlıların kaçarken verdikleri savaş ziyanı (war damage)” ifadesinin kullanılmasını ya da Yunanlıların Türklere yaptıkları zulmü vurgulamasını nereye koyacağız? Ya da Fransızların ünlü dergisi L’Illustration’un muhabiri G. Ercole’ün 13 Eylül 1922’de yazdıklarını:
“Fakat işte Ermeni mahallesinde iki yeni ve çok mühim duman yığını gözüktü. Vaziyet ciddileşiyor, çünkü rüzgâr hızını artırıyor ve alevleri Avrupalıların oturduğu Frenk mahallesine doğru itiyor. Orada da birkaç alev ışığı gözükmeye başladı. Alevler çatırdıyor ve fişekler patlıyor. Türk işgali altında kalmaktansa ölmeyi tercih eden Ermeniler, evlerini ateşlemişler ve Türk askerleriyle mücadeleye girişmişlerdi. Müthiş gürültülerle cephane depoları patlıyor.”
Fransız muhabirin sözünü ettiği patlama sesleri, İzmir İtfaiye Müdürü Grescovich’in raporunda sözünü ettiği, Ermeni çetelerin çıkardığı yangından gelmektedir. Velhasıl yangın, çeteler ellerindeki silah ve mühimmatı Milli Kuvvetler baskın yapmadan imha etmeye çalışırken çıkmıştır. Kısacası, Ermeniler çıkarmıştır yangını, ancak Londra’daki hakimin de karar verdiği gibi bu kasıtlı çıkarılmış bir yangın değildir. Zaten İzmir’deki ABD başkonsolosu Barnes da şehirdeki Amerikalıların çoğunun yangını Ermenilerin çıkardıklarına inandıklarını söylemiyor muydu?
Daha yangını bizzat yaşayan Levantenlerden söz edecektim… Hep söylüyorum: Yenim dar değil ama yerim dar. Ne çare!
24 Eylül 2006, Pazar
.
İzmir’i Türklerin yaktığını “bütün dünya” biliyormuş!
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
İzmir’i Türklerin yaktığını “bütün dünya” biliyormuş!
Geçen hafta 1922 İzmir yangınının Levanten şahitlerinden söz etmiş, ancak yerimiz kalmadığı için devam edememiştim. Ege Üniversitesi hocalarından Pelin Böke’nin gerçekleştirdiği bir sözlü tarih araştırması, İzmir’deki yangını yaşamış Levantenleri konuşturmaktadır. Şimdi ne Ermeni, ne Rum, ne de Türk olan, yani tarafsız kalmaları için her türlü sebep bulunan bu şahitlerden 1914 doğumlu Ferdinando Stano’yu dinleyelim:
“O gece yangın başladı Gazi Bulvarı’nda. Evde çoluk çocuk, annem, babam, amcalar hepsi vardı. Bir battaniye aldık, nerde yatacağız belli değil. İzmir’den Turan’a gitmek..!!?? Vesait yok, araba çalışmaz, hiçbir şey. Ermeniler birinciydi yangını çıkaran. Yunanlılar çarpışıyordu ara sırada. Türkler Eşrefpaşa’da, yukarıdaydılar. Ermeniler Yunanlılarla birlik çarpışıyordu o zaman. Eee gördüler, Türkler başladılar inmeye Eşrefpaşa’dan İzmir’e doğru, yangına verdiler İzmir’i.”
Böke, görüştüğü bütün Levantenlerin de yangını Ermenilerin çıkardığı kanaatinde olduğunu ekliyor sözlerine. Madam Cochini olsun, Claire Copri olsun hemfikirler.
Ancak biz işi burada bırakmayalım ve Etyen Mahçupyan’ın o sığ dedikodu üslubunun (“bütün dünya biliyor” demenin başka bir izahı olabilir mi?) dışına çıkmaya çalışalım. Bakalım, “bütün dünya” bu yangını Türklerin çıkardığına sahiden de inanıyor muymuş?
Bir Ermeni yazarın, Pars Tuğlacı’nın “Çağdaş Türkiye” adlı 3 ciltlik eserine bakmaya ne dersiniz? İlk cildinin 649. sayfasından itibaren önce şehri Yunanlıların yakmadığının söylenemeyeceğini, sonra da J. Schicklin adlı İzmir-Kasaba Demiryolu Şirketi’nin Fransız müdürünün ağzından Ermeni çetelerinin bulundukları mahalleyi nasıl bir “kale” haline dönüştürdüklerini ve bu kaleden şehre giren Türk askerine karşı nasıl kurşun ve bomba yağdırdıklarını aktarmaktadır.
Tuğlacı’dan, Türk edebiyatçısı Bezmi Nüzhet Kaygusuz’un annesinin Ermeni mahallesinde babadan kalma bir evi olduğunu ve yangında onun da yandığını öğreniyoruz. Demek ki, yanan Ermeni mahallesinde yalnız Ermeniler oturmuyormuş; diğer Osmanlı mahallelerinde olduğu gibi karma bir düzen varmış. Ayrıca Tuğlacı, yangını Ermenilerin çıkardığını iddia eden İtfaiye Müdürü Grescovich’in raporunu da gözünü kırpmadan yayınlamıştır.
Bitti mi? Hiç biter mi? Bakın daha neler var heybemizde:
Acaba o ne söylediğini çok özlediğimiz dış basın neler yazmıştır? Tarihçi Orhan Koloğlu’nun makalesinden takip edelim.
Dış basının nasıl zikzaklar çizdiğini pek güzel ortaya koyan Koloğlu, Fransız gazetesi “Figaro”nun 1919’da Türkleri “barbar” gösterirken, 1922 Eylül’ünde Türk yanlısı bir konuma geçtiğini belgeliyor. Ancak bu da kesin değil. 18 Ekim 1922’de şehri Türklerin yaktığını yazan da aynı gazetedir. “New York Times” Türklerin İzmir’i intikam almak için yaktıklarını yazar. Oysa Fransız “Temps” gazetesi, Yunanlıların yaktığı kanaatindedir. İtalyan basını ise başından itibaren Türkleri desteklemiştir. Nitekim “Corriera Della Sera”, Türk askerinin şehirdeki disiplin ve sükûnetinden övgüyle söz etmektedir. İngiliz “Times” muhabiri, İstanbul’dan geçtiği haberde şehri Yunanlıların yaktığını yazarken, Fransız “Le Matin” gazetesi Ermenilerin yaktığına inanır. (23 Eylül 1922)
Bu haber çorbasından ne çıkar dersiniz? İzmir’i her üç tarafın da yaktığı veya kimsenin yakmadığı mı? Bence bir tek şey çıkıyor: “Bütün dünyanın” yangın hakkında aynı şeyi düşünmediği.
Mahçupyan’ın bir TV programında tarafsız tarihçi olarak lanse ettiği Eric Jan Zürcher “Modernleşen Türkiye’nin Tarihi”nde yangını kimin çıkardığı konusunda sessiz kalmayı yeğlerken, Batı Anadolu’daki hasarları savaş haline ve Yunan ordusunun “kasıtlı tahribatı”na bağlamaktadır. Justin McCarthy de bu konuda aynı düşünmekte ve İzmir’i Türklerin yaktığı iddiasını gülünç bulmaktadır: “Acaba Türklerin Kurtuluş Savaşı tarihinde böyle akıldışı bir olayın benzeri var mıydı? Mustafa Kemal buraya işgal süresince Rumlar yerleşti diye yeni ele geçirilen bu en verimli Anadolu şehrinin bu şekilde yok edilmesine izin verecek bir insan mıydı?”
Ben kanıtlarla konuşuyorum, laf cambazlığı yapmıyorum. İşte bir başka kanıt: 1939’da Türkiye üzerine bir kitap kaleme alan D. E. Webster, kimin çıkardığı hususunda çeşitli rivayetler bulunmakla birlikte, tarafsız gözlemcilerin, yangını, işgal süresince yanlış ata oynayan Ermeni terör örgütlerinin çıkardığına inandığını aktarmaktadır. Yunanlı tarihçi Lord Kinross’un, sözü budaktan esirgemeyen “Atatürk” adlı kitabında da benzer görüşler ileri sürülür.
Son olarak Amerikalı mühendis ve yardım komitesi üyesi Mark O. Prentiss’in birinci el kaynak hüviyetindeki raporuna göz atalım. Prentiss, “Amerika’da herkes İzmir’i Türklerin yaktığını zannediyor; ama ben böyle bir bulguya rastlamadım.” diyor. Bunun yerine, halkın, Türkler gelirse şehri yakacaklarına yemin etmiş bir genç Ermeni örgütünün bulunduğunu bildiklerini ve bu yangının onların planı olduğunu söylüyor. Aynı şekilde Grescovich’in şahitliğine ve samimiyetine tamamen güvendiğini ifade eden Prentiss, itfaiyenin yetersiz kaldığı yangının “Türk askerleri tarafından söndürüldüğünü” belirtiyor. Rüzgârın yön değiştirmesi ve şiddetlenmesi olayına dikkat çeken asıl kaynağımız da onun raporu. Bazı kaynaklarda belirtilen Türk askerlerinin Amerikan Konsolosluğu civarına benzin döktükleri rivayetini de kesin bir dille reddeden Prentiss, böyle bir olaya şahit olmadığını söyledikten sonra şu sözlerle noktalıyor raporunu:
“Dürüst tarihçinin dikkatine değer bir olgu şudur ki, yangının başlamasından itibaren veya müteakip haftalarda İzmir’deki pek az insan Türklerin yangından sorumlu olduğuna inanıyordu. Türklerin bir yangının patlak vermesine karşı düzenli uyarılar noktasında ağır bir şekilde ve suçlanacak derecede ihmalkâr davrandıklarını herkes biliyor; fakat ne Türk askerlerinin, ne de Türk sivillerin şehri kasten yaktıkları veya onu tahrip etmek istedikleri yönünde bir kanıta rastladım. Bütün kanıtlar başka bir yönde toplanıyor.”
Böylece yoğun bir yazı dizisinin sonuna geldik diyecektim ki, Mahçupyan’ın sinirli hali her satırından tüten cevabı çıkageldi. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu saldırgan ve kişisel üsluba hiç gerek yoktu. Sonuçta tarihi tartışıyoruz, kendimizi değil.
Anlayacağınız gelecek hafta Mahçupyan’ın meseleyi anlamayı değil, bağcıyı dövmeyi ödev olarak önüne koyduğu yazısındaki tutarsızlık ve bilgi eksikliklerini okuyacaksınız. Sabır istiyorum. Birazcık…
01 Ekim 2006, Pazar
.
İzmir yangını, tarihin demokratikleşmesi için bir fırsat
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
İzmir yangını, tarihin demokratikleşmesi için bir fırsat
Etyen Mahçupyan, 29 Eylül tarihli zehir zemberek cevabında bize belge ve bilgi sunacağına bol bol zihin egzersizi yaptırıyor. Eksik olmasın. Lakin tarihî bir meseleyi ele alırken kaynaklara göz ucuyla bakıvermek ve sorgulamadan “basit mantık” yürüterek hükme varmak, sağlıklı bir tarih tartışması usulü olmasa gerek.
Tarihçi” olduğumu hiçbir zaman iddia etmedim. Ben derdi olan bir insanım. Bu ülkenin bir aydını olarak kendisine karşı sorumluluk duyduğum değerler var. Ancak bu değerler elbette hakkaniyetten vazgeçmemi gerektirmez. Derdim ne peki? Eskilerin o hoş deyişiyle “ihkâk-ı hak”, yani meseleyi hak gözüyle görmek. Önyargılarımdan tümüyle arınabileceğimi sanmıyorum, zaten bu mümkün de değil. Ancak bilgi, anlayış ve kendimi karşındakinin yerine koyarak düşünme çabasıdır ki, önyargı duvarlarımı inceltebilir, tarihi bir kavga alanı olmaktan çıkarıp bir diyalog platformuna dönüştürebilir.
Ancak Mahçupyan’ın yolundan gidersek daha çok kavgalar ederiz. Muhatabımın alaycı bir üslupla yazılmış ilk cümlesi, yazdıklarımı ciddiye almadığını gösteriyor. Ve güya İzmir’in kurtuluştan 4 gün sonra yandığını hatırlatmasından rahatsız olmuşum.
Sayın Mahçupyan, bu iddiayı ne ilk ortaya atan kişi sizsiniz, ne de son kişi olacaksınız. Yakınlarda Engin Ardıç (Akşam, 27 Ekim 2005) ve Emre Aköz (Sabah, 3 Mayıs 2006) aynı iddiayı dillendirdiler. Benim temel itirazım, bir iki hatırat okuyarak ahkâm kesilmesine.
Mesela Mahçupyan yazısında, “Armağan biraz daha gayret edip örneğin, Falih Rıfkı Atay’a veya dönemin hatıratına bakabilirdi” diye evlere şenlik bir tavsiyede bulunmuş. Şimdi buradan kendisinin Falih Rıfkı’ya güvendiğini mi çıkartacağız? (Tavsiye ettiğine göre öyle olmalı.) Peki, diyelim ki tavsiyesine uyup “Çankaya” kitabını açtık ve Atay’ın şehri Türklerin yaktığına dair itirafını okuduk. Öyle ya, onun gibi bir Kemalistten daha güvenilir kimi bulacağız?
İşte ilk bubi tuzağı burada gizli. Zira güvenilir kabul ettiği Falih Rıfkı’nın “Babanız Atatürk” adlı bir başka kitabını açıyor ve şu satırları okuyoruz: “Bu sırada bir mesele çıkarmak isteyen Ermeni komitecileri şehri tutuşturdular.” Buyurun burdan yakın! Peki neyi ispatlamış oldu güvenilir kaynağımız? Bilgilere göz atıverip hüküm giydirmek bunun için tehlikelidir işte. Şimdi ben de Falih Rıfkı’nın öbür rivayetini esas alırsam ne diyebilirsiniz? Başkasına samimiyet tavsiye edenin aynı samimiyeti kaynaklara karşı da göstermesi gerekmez miydi?
Gelelim şu “basit mantık” yürüterek sorduğu sorulara: Türk ordusunun girer girmez şehre tamamen hakim olduğu varsayımı üzerine bina ediyor bütün iddialarını. Bir kere Türkleri şehre sokmamaya yeminli Ermeni ve Rum örgütlerin birer “kale” haline getirdikleri evlerinden askerlerimize ateş ettiklerini ve yer yer sokak çatışmaları çıktığını belgeleriyle yazdım. (Burada “9 Eylül’de düşmanı denize döktük” söylemi de gözden geçirilmelidir. Zira son Yunan askerinin İzmir’den ayrılışı, kurtuluştan bir hafta sonradır.)
Sonra 9 Eylül günü İzmir’in Hıristiyanlardan tamamen temizlenmiş gösterilmesi de hakikate mugayir. ‘Rumlar temizlendiyse mübadele kimlerle yapıldı?’ diye sormak gerekmez mi? Zaten on binlerce insanı taşıyacak sayıda gemi mevcut değildi. Üstelik gemiler askerleri almak için gelmişlerdi, siviller için değil.
Mahçupyan, hadi diyelim ki diyor, birkaç Ermeni komitacı kalmıştı şehirde (bunu da kabul etmiyordu ya, neyse), peki Türk mahallesi dururken niçin kendi mahallelerini yaktılar? Ermeni çetelerinin kendi “cephaneliklerini patlatma” yerine o cephaneyi sivil Türklere yöneltmesi beklenmez miydi? Cevabı gayet basit: Cephanelerini imha ediyorlardı; çünkü ellerinde yakalanması kendileri için kötü olurdu. Ancak Türk askerlerine olduğu kadar yangını söndürmeye giden itfaiye erlerine de evlerden ateş edildiğini, bazı itfaiyecilerin yaralandığını ve hortumların mermilerle delik deşik edildiğini başka kaynaklar yanında Grescovich’in raporundan biliyoruz. Şu “sayın itfaiye yetkilileri”nin yangını seyrettiklerini de nereden çıkartıyorsunuz Allah aşkına? ABD diplomatı Prentiss, İtfaiye Müdürü’nün günlerdir uyumadığını ve sürekli yenileri çıkan yangınlarla mücadele etmekten bitap düştüğünü yazmamış mıydı?
Yine bir iddia: “Acaba Mustafa Kemal niçin, ‘Bırakın yansın’ dedi?” Kim dedi, ne zaman dedi, belli değil. Bir iddiayı ortaya atarken kaynağının da söylenmesi gerekmez miydi? Ancak ben size birinci el bir belge sunabilirim. Bu, Mustafa Kemal’in 28 Eylül 1922 tarihli şimdiye kadar yayınlanmamış bir mektubu. Buyurun; zahmet edip kendi ağzından okuyun düşüncelerini.
‘Türkler İzmir’i yağmalamak varken neden yaksınlar?’ diye sormuştum. Cevap şu: “İnsanların evlerini terk edişinden sonraki dört gün yağmalama için yeterliydi.” Benim de basit mantıklar yürütmeme müsaade var mı? Yakmak için ne aceleleri vardı? Doyuncaya kadar yağmalamak daha çok işlerine gelmez miydi? Aylar sonra yakmalarına ne engel vardı? vs.
Bu arada belden aşağı vurmayı da ihmal etmiyor yazarımız: “Evlerin yakılmasının mantığı tamamen farklıdır ve bunu bilmeyen birinin tarihçi olarak ortaya çıkması gariptir.” Gördüğünüz gibi cehaletle suçlanıyorum. Peki o zaman şehirde sükunet sağlandıktan sonra neden evlerinize dönün çağrısı yapıldı? Diri diri yakmak için mi? Üstelik de Pelin Böke’nin çalışmasından, yağmanın Türk askerinin şehre girmesinden önce başladığını ve yağmalayanların siviller olduğunu öğreniyoruz. Çingenelerin ve Hıristiyanların bile yağmaya katıldıklarını biliyoruz. O zaman?
Mahçupyan sözlerle oynamaya bayılıyor olmalı. İzmir’i Türklerin yaktığı iddialarının tarihî değil, siyasî, yani güçle ilgili bir mesele olduğunu söylüyorum ya, o şunu söylediğim sonucuna varıyor: Güçlü olursak bilimsel alanda da istediğimiz çarpıtmalara gidebiliriz! Sözü koz anlamak diye buna derler. Ben İzmir’i Türkler yaktı diyenlerin güçlerinden bahsediyorum. Maalesef güçlü olanın sesi hakim oluyor ortalığa, haklı olanın değil.
Tarihe bilimsel ve demokratik bir yöntemle bakacaksak, farklı görüşlerin dile gelmesinden rahatsızlık duymamamız gerekir. Bilimsel olmayan tavır, hep haklı çıkma tutkusunda ele verir kendisini. Tabii ki tartışacağız ama yaftalamadan. Demokrasiyi savunduğunu söyleyip farklı bir görüşe hemen misyonerlik yaftası yapıştırmak, tartışma kapısını kapatmak ne kadar demokratik bir tutumdur, siz karar verin.
Lynn Hunt’ın deyişiyle söylersek, tarih, anlatılmış olan hikâyeler ile anlatılacak hikâyeler arasındaki bitmek bilmez bir gerilim alanıdır ve doğrusu fakiri tarihle birlikte düşünmeye cezbeden şey de bu bitmemişliğidir. İzmir yangınıyla ilgili yeni görüşlere açık olmak hem tarihin, hem de toplumun demokratikleşmesi için zorunludur. Tabii birbirimizi dinlemek şartıyla.
08 Ekim 2006, Pazar
.
Bir gizli irtica hayaleti olarak ‘Ata’nın Bursa Nutku’
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Bir gizli irtica hayaleti olarak ‘Ata’nın Bursa Nutku’
1966 yılı gazetelerinde bir hayalet gezinir: “Bornova Savcısı Asliye Ceza Mahkemesi’nde Nutuk’u okuyanların halkı, kanunlara karşı gelmeye teşvik ettiği iddiası ile dava açtı. Bu sırada Yargıtay Başkanı’nın ‘Adalet Yılı’ açış konuşmasında, ‘Nurculuk’ dolayısıyla Atatürk’ün Bursa Nutku’nu tekrar etmesi üzerine şiddetlenen tartışma halen devam etmektedir. Bu nutkun anarşiyi teşvik ettiği…”
Atatürk’ün bir nutkunu okuyanlar aleyhine dava açılıyor, halkı kanunlara karşı gelmeye teşvik ettiği ileri sürülüyor. Yargıtay Başkanı ise irticanın o zamanki adresi olan Nurculuğa çatabilmek için nutku silah olarak kullandığı yetmezmiş gibi “herkesi göreve çağırıyor.” Ne iş? Hayırdır inşaallah!
Bir yurt gezisine çıkmış olan Atatürk’e İzmir’deyken acil bir telgraf ulaştırılır. Kâğıt, Bursa’da ezanın Arapça okunmasını isteyen bir grubun valiliği ‘bastığı’nı haber vermektedir. Gezisini iptal eden Atatürk, Bursa’ya ulaşıp yetkililerden bilgi alınca anlar ki, heyecana gerek yoktur. Nitekim Anadolu Ajansı’na kamuoyunu yatıştırıcı bir demeç verir. Ulu Cami’deki cemaat, cuma namazından çıkışta topluca Evkaf Müdürlüğü’ne gidip, ‘Niye İstanbul’da ezan Arapça okunuyor da Bursa’da okunmuyor?’ diye sormuş, cevap alamayınca aynı niyetle vilayete yürümüştür. Halkın talebini mülki amirine bildirmesi ve izahat istemesinde ne tuhaflık olabilir? Ne var ki, heyecana kapılan vilayet görevlileri olayı garnizon komutanına, polise vs. bildirirler. Cemaatin ‘elebaşıları’ yakalanır.
Buraya kadar her şey normal. Ancak 6 Şubat 1933 gecesi Atatürk’ün, şimdi müze yapılan Çelik Palas yakınındaki ahşap köşkte akşam yemeğini müteakip bir konuşma yaptığı iddia edilir. İşte meşhur Bursa Nutku bu konuşmada geçmiştir bir rivayete göre.
Şüpheler de bu noktada toplanıyor zaten. Hadisenin cereyan ettiği günlerde basında tek kelimeyle olsun söz edilmeyen -ki o zamanlar Atatürk’ün her sözü anında zaptedilirdi- bu nutku, yaklaşık 15 kişi olduğunu bildiğimiz toplantıya katılan zevat da yalanlar (mesela Kılıç Ali ile Yusuf Hikmet Bayur). Katılanların yalanladıkları, nöbetçi defterinde kaydı bulunmayan, gazetelerde esamisi okunmayan, Anadolu Ajansı’ndaki beyanatta zikri geçmeyen bu nutkun Atatürk’e ait olması mümkün değildir. Hatta bazılarına göre, Stalin’in Komünist Gençliğe Hitabı’ndan alınıp Atatürk’e yamanmıştır.
Sonradan Bursa Nutku adıyla meşhur olacak bu metin ilk kez 1947’de Rıza Rüşen Yücer’in Atatürk’e Ait Birkaç Fıkra ve Hatıra adlı kitabında görülürse de, Celal Bayar tarafından 1949’da İzmir’de yapılan II. DP Büyük Kongresi’nde okutulmasına kadar yine kimsenin ilgisini çekmez. Bayar’ın menfaatlerine bir eldiven gibi uymaktadır Nutuk’ta ‘Madem gerici CHP’yi adalet durdurmuyor, o halde gençlik yönetime el koymalıdır’ mesajı bağırmaktadır. Ne var ki, nutku alkışlayan DP’liler, hasımlarının eline ne denli tehlikeli bir silah uzattıklarının farkında değillerdir.
9 yıl sonra bu defa CHP yanlısı Ulus gazetesine basılmış olarak görürüz onu. Bu defa amaç, DP’yi tehdittir. ‘Gençlik, iktidara rağmen kanun-nizam dinlemeden rejimi korumak adına idareye el koyacaktır’ mesajı çınlar. Tartışma alevlenince Cumhuriyet Savcısı Ulus gazetesi hakkında soruşturma açar. DP’nin bu nutku daha önce okuttuğunun ortaya çıkması üzerine ise Menderes’in baskısıyla savcılık takipsizlik kararı verir ve hadise kapanmış görünür. Ancak bir kere kılıfından çıkan silah belden bele dolaşmaya kararlıdır.
1966’ya geldiğimizde nutkun doğrultulduğu irtica hedefinde yeni bir isim belirmiştir. Yargıtay Başkanı’nın Adalet Yılı açış konuşmasında Bursa Nutku’nu okuması üzerine hararetlenen tartışmalar karşısında Demirel, onun Atatürk’e aidiyetinin ‘şüpheli’ olduğunu söylemek zorunda kalır. “Karışıklıklara yol gösteren, devlet anlayışının, kanun hâkimiyetinin, asayiş ve inzibat fikrinin yıkılmasını tavsiye” eden bu metnin Atatürk’e aidiyeti ispatlanmalıdır. Bir bilirkişi heyeti kurularak konunun Senato’da araştırılması gündeme gelir. Türk Tarih Kurumu’ndan rapor istenir, Milli Eğitim Bakanı açıklama yapar. Ve aslı astarı olmayan bu nutuk etrafında koparılan irtica fırtınası günün birinde kendiliğinden diner. Ta ki müsait bir hava boşluğu bulup yeniden uğuldayana kadar. Nitekim onu, yaşadığımız günlerde de hararetli bir tartışmayı başlatmış bulacağız.
Özetle Bursa Nutku, ne zaman irtica tartışmaları patlak verse çekmeceden çıkarılıp gündeme sürülen hikmetinden sual olunmaz bir belge olmuş, darbe, devrim, rejim muhafızlığı gibi açık (ve tehlikeli) göndermeleri, onun gerçekten Atatürk’e ait olup olmadığından daha önemli görülmüştür. Tabii 64 yıllık ömrüyle bir tür “irtica fezlekesi” olarak tarihe geçmeyi hak ettiğini de eklemek şarttır.
İşte sözde Bursa Nutku!
Türk genci, inkılâpların ve rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunların lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır; rejimi ve inkılâpları benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve bir hareket duydu mu, ‘Bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır’ demeyecektir. Hemen müdahale edecektir.
Polis gelecektir; asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, ‘Polis henüz inkılâp ve cumhuriyetinin polisi değildir’ diye düşünecek, fakat asla yalvarmayacaktır. Mahkeme onu mahkûm edecektir. Yine düşünecek, ‘Demek adliyeyi de ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım’.
Onu hapse atacaklar. Kanun yolundan itirazlarını yapmakla beraber bana, İsmet Paşa’ya, Meclis’e telgraflar yağdırıp haksız ve suçsuz olduğu için tahliyesine çalışılmasını, kayırılmasını istemeyecek. Diyecek ki: ‘Ben inanç ve kanaatimin icabını yaptım. Müdahale ve hareketimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı meydana getiren sebepleri ve amilleri düzeltmek de benim vazifemdir.’
İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği.
________________________________________
Kaynak: Raşit Ülker, Tanıklar ve Belgelerle Ata’nın Bursa Nutku, İstanbul 1967, Okat Yayınevi, s. 6-7.
15 Ekim 2006, Pazar
.
Düş artık yakamızdan Fransa!
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Düş artık yakamızdan Fransa!
Hep böyle olur. En son yaşananlar, yakındaki çöpün uzaktaki ağaçtan daha büyük görünmesi gibi, gerçeğin üstünü örter, kendisi de birkaç zaman sonra batacak olan yeni bir yanılsamanın kuyruğuna bağlar zihnimizi. Fransa Meclisi’nin aldığı son karar da bu Frenk memleketi hakkındaki yargılarımızı sanki geri dönülemez biçimde sarsmış görünüyor. Ama sadece “sanki”. Bir süre sonra kırılgan (Menderes, “nisyan ile malul” demişti) hafızamız bu fena hatırayı da bağrına gömecek ve kızacak başka şeyler bulacağız.
Yine de güncelin bizi ayartmasına karşı mesafe koymayı bilelim ve uzak günlere sürelim kâğıttan gemimizi. Epeyce uzağa. Şöyle bin, binbeşyüz yıl kadar önceye.
Fransız halkının kökeni nereye dayanır? Bu çıplak sorunun cevabı çetrefillidir. Aslında Fransızların ataları olan Franklar Tuna boyunda, Macaristan civarında yaşayan “barbar” kavimlerden biriydi. Roma İmparatorluğu onların Akdeniz’e inmesini yasaklayıp uç beyliği konumunda tutma şartıyla vergiden affetmişti (zaten “frank” kelimesi de ‘vergiden muaf tutulan’ demektir). Roma İmparatorluğu’nun çökmesiyle Franklar Galya’ya, yani bugünkü Fransa toprağına yerleşmeyi başardılar. İşte Yahya Kemal’in, bir Fransız yazarından alarak tekrarladığı, “Fransız halkını bin yılda Fransa toprağı yarattı” sözü bu yeni toprağın yurt edinilmesi sürecini özetler.
Bunları anlatırken, nedense, ‘Aa, tıpkı bizim maceramız gibi’ dediğinizi duyar gibi oldum. Tabii ki öyle. Yahya Kemal’in Türkiye’nin Malazgirt iksirini Paris’te keşfetmiş olması da bir başka ilginç nokta. Biz nasıl Malazgirt zaferiyle Anadolu’da kendimize yeni bir vatan açmışsak, Franklar da Romalıların “Galya” dedikleri toprakları vatan edinmişler, misafir olarak geldikleri topraklarda yaşayanlarla yoğrularak Fransız kültürünü var etmişlerdi. Tabii Frankların ancak 8. yüzyılda Hıristiyanlaşıp Avrupalılaştıklarını da eklemek gerekiyor. (Sahi biz onları ta baştan beri Avrupalı bilmiyor muyduk? İşte patlatmanız için bir çıban başı daha!) Aynı şekilde biz de Anadolu platosunun kilidini 11. yüzyılda kırdık ve bu topraklar bin yılda kimliğimizi yoğurdu.
Demek istediğim, Fransa evvel eski bizim bildiğimiz Fransa değildi. Fransızlar da her millet gibi tarih içinde çıktıkları yolculukta nice duraklara uğradılar, bugünkü kıvama erebilmek için nice ter ve kan döktüler.
Ne var ki, yeni vatanlarında Fransa krallarını ciddi bir meşruiyet bunalımı bekliyordu. Barbar bir kavimken vatan ve din değiştirmişlerdi; yeni vatanları üzerindeki iddialarını hukukî bir çerçeveye bağlamak için şiddetle meşru bir tutamağa ihtiyaçları vardı. Bu bunalım ancak Fransa krallığını kendilerinden önceki imparatorluklara bağlamakla çözülebilirdi. Doğru ama hangi imparatorluğa? Roma İmparatorluğu, arkasında varis bırakmadan çöküp gitmişti. Kala kala geriye Bizans kalıyordu. Ama Bizans’la da tarihî bir bağ kurulamıyordu. Bu durumda tarih kuyularının başına koşarak masallar çekmeye başladı Fransa’nın akıldaneleri.
Efendim, Truva’nın yıkılmasıyla Batı’ya kaçanlar olmuştu. Bunlardan Aeneas, şair Virgil’in eseri sayesinde Roma’da tanınıyordu. İşte bu zat-ı muhtereme bir yeğen uydurup adını Francion koydular ve onu Fransızların atası ilan ettiler. Böylece Antik Çağ’ın en uygar devleti olan Truva’nın hükümdar ailesine demir atmış oluyordu Franklar. Sonradan bu soyağacına Büyük İskender’den tutun da Turcus’a kadar kimler eklenmedi ki! Asıl ilginç olan husus, bu Turcus ya da okunuşuyla söylersek Türküs, Türklerin atası oluyordu. Böylece meselenin bam teline dokunmuş olduk: Fransızlar ile Türkler kuzen çıkmışlardı!
Bakın şu bizim kuzenlerin işine! Bir zamanlar bizimle akraba olduklarını ispatlamak için kırk dereden su getiren hayırsızlar şimdi kalkmış, bize ağabeylik taslıyorlar. Eh, kuzenlerin birbirine kızıp küsmesi normaldir diyeceksiniz ama aynı hak bize de tanınmış olmuyor mu böylece?
Efsane bir yana, Fransızların tarih boyunca Türklere yakınlıklarını her fırsatta dile getirdiklerini, Fredagaire’in “Historia Francorum”undan beri biliyoruz. Ancak bu şarkı burada bitmez sevgili okur. Pierre Chuvin’in “Popüler Tarih”in son sayısında yazdığına göre, biz Bizans’ı yıkıp yerine oturunca Galya’daki kuzenlerimiz pek bir gönenmişler bundan ve Fatih’in, aslında Yunanlılardan ortak ataları olan Truvalıların öcünü aldığını düşünüp onların medar-ı iftiharları olduklarını söylemişler (o vakitler Grekçe konuştukları için Bizanslılar, Yunanlıların devamı kabul ediliyordu). Nitekim Montaigne’in denemelerinden birinde benzer bir yoruma hayretle rastlamışsınızdır siz de.
Fransız paparazzicileri Fatih’in annesinin bir Fransız prensesi olduğu efsanesini fark ettiklerinde tarih yeni bir rüyaya daldı. Bu efsaneyi sırtlanan Fransızlar yine “Türk” dedikleri Osmanlı kapısında aradılar meşruiyetlerini. Bir Fransız prensesinin, Osmanlı sarayına girip de Fatih gibi bir cihangiri doğurduğu ortaya çıkarsa Batı’daki kuzenlerimizin Avrupalı komşuları arasındaki konumları güçlenecek ve Fransa kralları daha bir dik bakacaklardı etraflarına. Böylece Büyük Efendi’nin, yani Padişah’ın akrabası konumuna yükseliyor ve Osmanlı kanalından Bizans’a ve Roma’ya, oradan da kestirmeden Truva’ya bağlanıyordu soyları. Uyanıklığın bu kadarına da pes doğrusu!
Lakin pes diyen yalnız biz değiliz. Nitekim Fransızların bu uyanıklığı Osmanlı sarayına da pazarlamak ve bu sayede işlerini usulet ve suhuletle görmek için çırpınıp durmaları, sonunda tarihçimiz Peçevî’yi çileden çıkartacak ve Fatih’in annesi meselesini bir hafiye gibi araştırmaya koyulacaktı. Fransızların ağızlarına sakız ettikleri rivayete göre, Fatih’in annesi Müslüman olmamış, yani Hıristiyan olarak ölmüş; zaten kilitli tutulduğundan Galata’daki türbesinde de Kur’an okunmazmış. Sevgili Peçevî bir gün elçilerin sözünü ettikleri türbeye gider, bekçisiyle konuşur. Bekçi kendisine, her sabah türbede hatim indirildiğini, ardından da kapısının kilitlendiğini söyler. İşin aslını öğrenen Peçevî uygun bir fırsatta bu bilgiyi Fransız elçisine aktarmışsa da, adam Nuh demiş, peygamber demeyip iddiasından geri adım atmaya zinhar yanaşmamıştır. Saf tarihçimizin anlayamadığı nokta, adamın derdinin Prenses’in varlığını saraya kabul ettirmek değil, bu efsane üzerinden hem Avrupa’da, hem de Osmanlı sarayında itibar kazanmak, velhasıl Osmanlı hanedanından asalet payı devşirebilmektir.
Anlayacağınız, hayırsız kuzenlerimizin yeni bir yaramazlığı ile karşı karşıyayız. Onları affedebiliriz. Baksanıza, hâlâ meşruiyetlerini bizim üzerimizden üretmeye çalışıyorlar. “Yahu bin sene olmuş, ayaklarınız üzerinde durmayı öğrenin de düşün artık yakamızdan.” dememizi mi bekliyorlar yoksa?
22 Ekim 2006, Pazar
.
Avrupa tarihinin 10 büyük yalanı
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Avrupa tarihinin 10 büyük yalanı
Cemil Meriç, “Kartaca’nın tarihini Roma’dan dinledik” diye yazmıştı. Roma karşısında mağlup olan ve bütün izleri silinen bu Afrikalı devlet, tarihini anlatacak bir Kartacalı çıkıncaya kadar sessizliğini koruyacak muhtemelen. Avrupa’nın Kartaca’sı olan Osmanlı tarihini de Avrupa merkezli bir bakışla okuyup okutmuyor muyuz? Biz de Osmanlı’nın tarihini Avrupa’dan dinleyenler safında değil miyiz?
Osmanlı tarihini ‘Viyana’ya gittik, Viyana’dan döndük’ şablonuna sıkıştırarak anlatma hastalığımızdan belli değil mi bu? Niye Tebriz’e, Aden’e, dünyanın bir ucundaki Hindistan’ın Goa limanına kadar gittik demiyoruz da, Viyana’ya gitmeyi bu kadar önemsiyoruz? Üstelik Viyana’nın İstanbul’dan mesafesinin sadece 956 kilometre olduğunu bile bile söylüyoruz bunları (oysa Osmanlıların fethettikleri Bağdat’ın İstanbul’a olan mesafesi 1,334, Kirmanşah’ınki ise 1,579 kilometredir). Daha Yemen’i dahil etmiyorum listeye, çünkü ölçüm aletlerimizi maazallah patlatabilir.
Tarihimizle ilgili bilgilerimizde Avrupa bu denli sabit, değişmez bir ölçü ise, bizzat Avrupa tarihiyle ilgili bilgilerimizde bu haydi haydi böyledir. Bu yazıda Avrupa’nın kendisi hakkında uydurduğu, sonra da beyinlerimize yerleştirdiği 10 yalana eğilecek ve onların gözlerimize serap serpen kuyu başlarında beliren saflığımıza beraberce güleceğiz. Buyurun.
1) Yunan mucizesi yalanı
Antik Yunanlıların insanlık tarihinde eşsiz bir mucize gerçekleştirdikleri tezi, kendi karanlık dünyasına fener tutmak için çırpınan Avrupalı aydınlar için afyon etkisi yapmış ve bu efsaneye can simidi gibi yapışmışlardır. Neden? Çünkü Rönesans yıllarında Avrupalılar ele gelir neleri varsa bunları Müslümanlardan aldıklarını biliyor ve Müslümanlar karşısında içine düştükleri aşağılık kompleksinden kurtulabilmek için onların haricinde bir tutamak arıyorlardı.
İşte sözde Yunan mucizesi, bu iflah olmaz hastalığa bir tür sahte deva olarak sunulmuştu. Nitekim bu tez, hiçbir işe yaramadıysa bile Yunan halkının Osmanlı bünyesinden koparılması için Avrupa çapında bir heyecan dalgasına yol açtı ve bağımsız bir Yunan devletinin kurulmasıyla sonuçlandı. Oysa ne o gün Yunanistan’da yaşayanlar Eflatun ve Aristo’nun torunlarıydı, ne de ortada herhangi bir mucize vardı. Üstelik Martin Bernal’in “Black Athena” adlı 4 ciltlik çalışmasında yetkinlikle ortaya çıkarttığı gibi, “Yunan mucizesi” diye bilinen uygarlığı kuranlar Yunanlılar değil, siyah derili Afrikalılardı, yani Fenikeliler ve Mısırlılar! Velhasıl Yunan mucizesi tezi, Romantiklerin icad ettikleri bir yalanı pazarlama çabasından başka bir şey değildi.
2) Magna Carta yalanı
Hangi aklı evvelin kitabını açsanız, dünyada demokrasinin ve anayasa hukukunun başlangıcı olarak İngiltere Kralı I. John’un yetkilerini kısıtlayan Magna Carta adlı belgeyi önünüze sürerler. ‘Adamlar daha Selçuklular devrinde demokrasinin temellerini atmışlar kardeşim’ yollu konuşmalara siz de sık sık rastlamış olmalısınız. Oysa çok özel bir durumdan neşet eden bu belgenin o günkü İngiltere tarihi için dahi “gerici” bir belge olduğunu bilmek önemlidir. Bakın neden?
Bir kere 1215 yılında imzalandığı bilinen Magna Carta’nın kral tarafından imzalanan orijinali değil de, kopyaları elimizdedir. İkincisi, bu belge ilerici değil, düpedüz gerici bir belgedir, çünkü Kral, feodal beylere, baronlara yeni vergiler yüklemek istiyor ve merkezî hükümetin gelirlerini artırmaya uğraşıyordu; baronlar ise tam tersine, eski düzendeki vergilerin aynen devamı için bastırıyorlardı. İşte krala imzalatılan belge, feodal ayrıcalıkların yeniden tanınmasını getiriyordu, kaldırılmasını değil. Yani ileriye gidişi değil, eskiye dönüşü amaçlıyordu.
Ancak tarihte yapılan bazı hareketlerin amaçlanmamış sonuçlar doğurması nadir rastlanan bir durum değildir. İşte Magna Carta’yı imzalatanların başına gelen de bu oldu. Onlar feodal sisteme dönülmesi için uğraş verirken, sonraki kralların, çözümü feodal düzenin dışında aramalarına yol açmış, böylece tahkim edeyim derken feodal düzenin yıkılmasını kolaylaştırmışlardı. Bu sebepledir ki, Kral I. John üzerinde uzmanlaşan Johns Hopkins Üniversitesi eski öğretim üyelerinden Sidney Painter, açıkça “Magna Carta’da demokrasi yoktur” diyebilmektedir. Çünkü bu belge, İngiliz feodalizminin resmi beyanlarından biridir sadece. Painter’ın altını çizdiği bir başka husus ise bu feodal geleneğin modern demokrasilerimizde yaşamaya devam ettiğidir! (1808 Sened-i İttifak’ını Magna Carta’nın geç bir yansıması olarak gösterenlerin ‘gözüne gözlük’ diyelim mi?) Yani aslında feodal düzen yıkılmadı, ruhu modern demokrasilere geçmiş oldu sadece.
3) Rönesans yalanı
“Rönesans” (Renaissance) kelime anlamı itibariyle ‘yeniden doğuş’ demek. 19. yüzyıl tarihçileri tarafından aydınlık kabul ettikleri kendi çağlarını karanlık Ortaçağ’dan ayırd etmek üzere icad edilen “Rönesans” terimi, nedense fazlasıyla ciddiye alınmış ve sanki tarihte böyle bağımsız bir dönem yaşanmış gibi gösterilmiştir. Oysa tarihte Rönesans’ı meydana getiren ustaların yaşadığı ve eserlerini ortaya koydukları bir zaman diliminden söz edebilmekle birlikte, öyle planlı programlı, tasarlanmış, başı ve sonu belli bir dönemi kesinlikle göremeyiz.
İnsanın otoriteleri sorgulamaya başladığı dönem olarak yüceltilen Rönesans’ın kendisi nedense sorgulanmaz, kutsal bir inek gibi çevremizde döner durur. Oysa Lynn Thorndike adlı uzman, daha 1943 yılında şunları söylüyordu: “Hiç kimse Rönesans’ın ayrı bir dönem olarak varlığını ispatlayamadı; hatta bunu yapmak için çaba da göstermedi.” Yani Rönesans’ın Orta Çağlardan nasıl ayırt edilebileceğini bilmediğimiz halde Rönesans’ın varlığı hakkında kesin bir dille konuşabiliyoruz.
İşte günümüzün en önde gelen Rönesans uzmanlarından Peter Burke, dikkatimizi Rönesans’ın Latin ve Yunan kaynaklarına, yani binlerce yıl öncesine bir ‘geri dönüş’ hareketi olduğu noktasına çeker. Yani Rönesans aydınları, aslında ilerici değil, gericidir. Nitekim genellikle Rönesans’ın hümanist yazarları arasında zikredilen Montaigne, bazı bakımlardan Rönesans aleyhtarı değil midir?
Avrupa tarihinin yalanlarını bir yazıya sığdırmak ne mümkün! Keşke imkânım olsa da hepsini geniş geniş anlatabilsem sizlere. Belki bir kitapta, kim bilir!
________________________________________
Fransızların 1572’de birbirlerini fırında pişirdiklerinin resmidir!
Angouleme şehrinde Fransız Protestanlarının Katolikleri nasıl öldürdüklerini gösteren bu gravürün sol tarafında bir odaya kapatılan ve aç bilaç bekletilen insanlar görülüyor. Oradan teker teker çıkartılan Katolikler bir halatın üzerinden çırılçıplak vaziyette çekiliyor ve birazdan ağır ağır kızartılacakları yere doğru götürülüyordu.
29 Ekim 2006, Pazar
.
Avrupa tarihinin 10 büyük yalanı: 3. perde
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Avrupa tarihinin 10 büyük yalanı: 3. perde
Avrupa’nın büyük yalanları sergisini nasipse bugün topluyoruz. İşte son kalan yalanlarımız.
7. Galile’nin yargılanması yalanı
Bilim-din çatışması denilince ilk öne sürülen örnek, Galile’nin yargılanmasıdır. Kendilerinin “aydınlık” tarafta bulunduklarına adları gibi iman etmiş çevreler, “karanlık”ı temsil eden Ortaçağın ve Kilisenin baskı ve işkencelerine karşı direnen(!) bu soylu kahramana alkış tutarlar.
Oysa Galile’nin yargılanması diye bir olay cereyan etmemiştir. Afedersiniz, şöyle düzelteyim; yargılanmıştır ama bu, dostlar alışverişte görsün kabilinden bir yargılamadır ve Galile’yi mahkûm etmek bir yana, onu muhtemel fanatik hücumlarından kurtarmak için düzenlenmiş bir mizansenden ibarettir. Kendisini yargılayan Kardinaller, Galile’nin okul arkadaşlarıydı. Unutmayalım ki Galile, kilisenin bünyesindeki bilim adamlarındandı. Nitekim Papa da eski bir arkadaşı oluyordu. Hatta iki kızını rahibe olmaları için manastıra kapatan da bilim güneşimiz Galile’den başkası değildi.
Üstelik Galile’nin yargılanış sebebi, Dünya’nın Güneş’in etrafında dönmesi gibi bilimsel düşünceleri değil, bağlı olduğu, bağlı olmak ne kelime, bizzat içinde bulunduğu Katolik Kilisesi’ne itaatsizliğidir; yani kilise içi bir meseleyle karşı karşıyayız. Papa’ya, teorisini bir varsayım olarak sunacağına söz verdiği halde, bu sözünü tutmayan ve kitabını bildiği gibi bastıran Galile’nin arkadaşları tarafından gerçekleştirilen bir kurtarma operasyonudur yargılama. Anlayacağınız, Galile bahane, onun üzerinden dinin mutlaka bilime karşı olması gerekiyormuş gibi bir sözde gerçeklik üreterek nasiplenenler şahane!
8. Siyonizm yalanı
Yahudi meselesi, bir Avrupa sorunuydu; ama İslam âlemine fatura edildi. Avrupa, yüzyıllar boyu uğraştı durdu Yahudilerle. Şehrin içine bile almadı onları; mahallelerini yaktı, kovdu, dövdü, öldürdü, mallarını müsadere etti. Aynı dönemde ise İslam âleminde Yahudilerin keyiflerine diyecek yoktu.
Öte yandan Siyonizm’in babası Theodor Herzl’in II. Abdülhamid’e Avrupa’yı şikayet etmesi gerçekten tuhaftı. Bir Ortadoğu kavmi olan Yahudiler, kendilerini Avrupa’ya sürgün edilmiş gösterip yerlerine dönmek isterken, Abdülhamid onları kullandığını Avrupa’nın biliyordu. Nitekim tekliflerini reddedince haklılığı gün gibi ortaya çıktı; onu devirmekten tutun da Çanakkale’de bize karşı savaşmaya kadar pek çok komplo ve girişimin başında Siyonistler yer alacak, İngilizlerin yedek güçleri, daha doğrusu “Asya’ya karşı Avrupa kalesinin suru”, “barbarlığa karşı uygarlığın uçbeyleri” olarak harekete geçeceklerdi. Hâlâ da öyle değil mi?
Daha da acı olanı, “topraksız bir halk” dedikleri Yahudilere, “halksız bir toprak” olarak sundukları Filistin’in durumuydu. Milyonlarca Müslüman ve Hıristiyan Filistinli yaşamasına rağmen (nüfusun yüzde 95’ini oluşturuyorlardı), Filistin toprağı boş bir arazi olarak sunuldu dünyaya. Ancak şimdi aynı trajedi, hem de kat be kat fazlasıyla Filistin halkı için geçerli, yani toprakları ellerinden alınmış durumda. Ne var ki, o hayırhah Avrupa’nın kılı kıpırdamıyor. Neden? Çünkü İsrail devleti, Ortadoğu üzerinden geçecek stratejik hammadenin, yani petrolün kontrolü için gerekliydi ve bunun, Yahudi halkına insanî yardımla herhangi bir alakası yoktu.
9. Doğu despotizmi yalanı
17. yüzyıla kadar Çin, Hint ve İslam âlemlerine oranla epeyce geride bulunan Avrupa, kendisi haricindeki medeniyetlere bilinçli bir çamur atma stratejisini izledi. Ağır bir aşağılık kompleksi içindeydi. İşte bu strateji doğrultusunda Doğu’nun despotik bir yönetimi olduğu tezi ortaya atıldı ve Marx’tan Weber’e, hatta bugünkü bazı akıldanelerimize kadar pek çok kafayı iğfal etmeyi başardı.
Oysa Lucette Valensi gibi araştırmacıların da ortaya koyduğu gibi, bu, Avrupa zihniyetinin, gerisinde bulunduğu Doğu’yu gözden düşürme ve onun üzerinden kendi kimliğini üretme mücadelesinin bir parçasıydı. Ancak Voltaire ve Althusser gibi iki büyük düşünür bu yalanı yutmamış ve asıl despotizmin Avrupa’da yaşandığını, Avrupalı düşünürlerin, kendi ülkelerindeki despotizmi, dışarıya yansıtarak, yani Doğu’yu istismar ederek okurlarına anlattıklarını, artık Osmanlı’nın yakasından düşme vaktinin geldiğini dile getirdiler. Ne ki, bu tatlı yalanın ısıttığı sıcak yataktan kalkmaya kimse razı değildi.
10. Batı’nın üstünlüğü yalanı
İktisat ilminin kurucularından Adam Smith, 1770’lerde Çin teknolojisinin Avrupa’dakinden ileri olduğunu itiraf ediyordu, biz ise 18. yüzyılda Avrupa’nın dünyanın en ileri uygarlığı olduğunu savunmaya devam ediyoruz. Neden acaba? Şundan sanırım: Beyinlerimiz keşifler, icatlar, Rönesans, Aydınlanma, Bilimsel Devrim gibi bir sürü Avrupa yalanıyla tıka basa doldurulmuş durumda. Böyle olunca, dünyanın diğer bölgelerinde neler olup bittiğiyle ilgilenmiyor ve daima skora takılıyor gözümüz: Ne olsa maçın kazanılıp kazanılmadığı önemli.
Öyleyse Hodgson ve Blaut gibi birinci sınıf tarihçilerle sesimizi gürleştirelim: Avrupa’nın “gelişmesi”, Afrika ve Asya karşısında uzun süren geri kalmışlığını telafi etmeye ancak 1800’lerde yetecekti. Avrupa, dünyanın diğer kısımlarındaki gelişmelerden o kadar uzak kalmıştı ki, şu meşhur keşiflerle bir parça nefes alabilmişti. Bu açılma da, Asya ekonomilerinin tarihinde pek çok defa vuku bulan bir gerileme anına denk gelmiş, Osmanlı ve Çin dahil Doğu’nun başlattığı bir küreselleşme dalgasının üzerine binmişti. İşte Avrupa bu sayede kıyıda köşede kalmaktan kurtulup küresel ekonominin motoru olabildi.
Son sözü Hodgson’a bırakmak en iyisi. Ona göre, modern dünya ile Batı, aynı şeyler değildir. Modernlik, Afrika, Asya ve Avrupa’nın beraberce inşa ettikleri bir oluşumdu. Yüzyıllar süren bu hazırlık döneminden kârlı çıkan bölge, fırsatları değerlendirmeyi bilen ve bir katalizör rolü oynayan Avrupa oldu. Şartlar orada birbirine kavuştu ama kavuşmayabilirdi de. Modernlik Çin’de veya İslam âleminde de ortaya çıkabilirdi (tabii oralara mahsus görünümleriyle). Asya ve Afrika’nın muazzam bilgi birikimi ve ticaret ağı olmasaydı, Avrupa’daki modern dönüşüm hayal dahi edilemezdi.
Düşünün ki, Vasco da Gama bin bir zahmetle Ümit Burnu’ndan dolaşıp Hindistan’ın Kalküta limanına indiğinde İspanyolca konuşan bir Tunuslu Müslüman tüccarla karşılaşmış ve pek şaşırmıştı. Haklıydı, çünkü buraları bilmeyen tek medenî kıta, Avrupa’ydı. m.armagan@zaman.com.tr
12 Kasım 2006, Pazar
.
Sultan Abdülhamid’in petrol savaşı
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Sultan Abdülhamid’in petrol savaşı
İnsan bir kitaba her şeyi sığdıramıyor tabiatıyla. Hacim, önemli bir sorun. Tabii bütün konuları yazmanın kitabın nizamını bozabilir endişesi de bunda rol oynuyor. Dolayısıyla muhakkak dışarıda kalan bir şeyler oluyor.
İşte beklediğim fırsat nihayet çıktı ve Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün açtığı serginin haberleri basına yansıyınca, notlarını çıkardığım halde “Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı”na koyamadığım Abdülhamid’in petrol savaşı bölümünü yazmak boynumun borcu oldu.
Malum, Sultan II. Abdülhamid döneminin çeşitli sebeplerle karanlıkta kalmış pek çok noktası var. Bunlardan birisi de, Osmanlı ülkesini demir bir ağ içine alma, sonradan Onuncu Yıl Marşı’nda dile geldiği üzere, ülkeyi ‘demir ağlarla örme’ projesidir. Bunu ham ve aceleci hükümlerle ‘Alman emperyalizmine peşkeş çekmek’ olarak sunan tarihçimizin ismini vermeyeyim; çünkü çok yaygın ve orta malı bir kanaattir.
Hicaz Demiryolu hakkında çok şey söylenebilir; ama herhalde tamamen yerli sermaye ile ve yerli mühendis ve işçilerle ve dahi, başta padişah olmak üzere Osmanlı halkından ve İslam âleminden bir seferberlik halinde toplanan yardımlarla (bu yardımların içerisine kurban derileri de dahildir) gerçekleştirilmiş olması, öncelikle söylenmesi gerekenler arasındadır. Projelendirilmesinden uygulanmasına kadar yerlidir ve Cumhuriyet dönemindeki Türk şimendiferciliğinin temeli bu projenin tatbiki yıllarında atılmıştır. Bir uzmanın (Yakup Kalgay) deyişiyle, “Hicaz Demiryolu, bugünkü Türk şimendiferciliğine geniş ölçüde bir tatbikat alanı, tecrübe ve meleke okulu olmuştur. Ve gerçekten bugün (1945 Kasım’ında yazıyor) işbaşında bulunan mühendislerimizden bir kısmı, bu tatbikat alanında stajlarını tamamlamış, salâhiyet, ehliyet imtihanlarını başarı ile vermiştir.”
Demek ki, Hicaz Demiryolu’na bakarken sadece 1.465 kilometre uzunluğunda dev bir tesis olmaktan öte, yerlilik ve Türk demiryolculuğunun okulu olma keyfiyetlerini de vurgulamak önemlidir. Ancak önemli olan başka bir nokta daha var ki genellikle ihmal edilir: Bu projenin Abdülhamid’in enerji politikasıyla yakın ilgisi.
Öncelikle tarihimizin ne kadar sığ ve sebep-sonuç bağlantısı olmadan anlatıldığına bir örnek olmak üzere Birinci Dünya Savaşı’nın ana gerekçesini petrolün oluşturduğuna dikkat çekmemiz şart. Yani temel sorun, İran, Irak, Suriye, Kuveyt, Azerbaycan vs. gibi yerlerdeki petrole hangi emperyalist ülkenin daha önce ulaşacağı sorunuydu. Çünkü dünyanın gelecekteki en önemli enerji kaynaklarının ‘Ortadoğu’da yoğunlaştığı anlaşılmıştı. Daha 1882’de İngiliz Amirali Fisher, dünya üzerindeki kontrollerinin, gemilerinde kömür yerine petrol kullanmaya bağlı olduğuna inandırmaya çalışıyordu Savunma Bakanlığı’nı. Petrolün kaynağı ise Ortadoğu’daydı. Öyleyse?
Ancak bunun karşısında Abdülhamid iktidarının sonlarında Almanlara verilen Bağdat Demiryolu ihalesi kalın bir duvar oluşturacağa benziyor, Hindistan’daki İngiliz hakimiyetini bile tehdit edeceğinden korkuluyordu. Proje gerçekleşirse Bakü ve İran’da gemileri için petrol çıkarmaya uğraşan İngiliz emperyalizmi, Almanya’dan başlayan ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Bulgaristan, Sırbistan ve Osmanlı Devleti’yle Basra Körfezi’ne bağlanan binlerce kilometrelik duvara toslayacak ve müttefiki olan Rusya’yla bağlantısı kopacaktı. Yani Bağdat Demiryolu, böyle bir demir perde gerecekti İngiliz emperyalizminin karşısına.
Ne var ki, ‘demir perde’ projesinin en zayıf halkası, Sırbistan’dı. Bütün mesele, Sırbistan’ın hangi cephede kalacağı noktasında düğümleniyordu. Sırplar Almanları tercih ederse İngilizler, İngilizleri tercih ederse Almanlar şapa oturacaktı. İşte Birinci Dünya Savaşı’nın bir Sırp anarşisti tarafından Saraybosna’da Avusturya-Macaristan Arşidük’üne karşı gerçekleştirilen suikast sonucu çıkmasının gerçek sebebi, Ortadoğu petrollerine uzanacak hattın zayıf halkasının kimde kalacağı meselesiydi.
Zaten daha 1896’da Bağdat Demiryolu, Konya’yı Berlin’e bağlamıştı bile. İş, Konya’dan Bağdat’a uzanmaya kalmıştı. Böylece Osmanlı ülkesinin iç pazarı, Avrupa kanalından dünya pazarlarına bağlanmış, öbür taraftan 1900 yılında Sultan’ın iradesiyle başlanan Hicaz Demiryolu, Osmanlı’nın bu defa yabancı devletlerin yardımı olmadan Ortadoğu’ya karadan bir kanal açma harekâtı olacaktı.
Aslında Hicaz Demiryolu, Sultan Abdülhamid’in imparatorluğu kurtarma projesinin bir parçasıydı. Yalnızca içerideki ekonomik canlanmayı temin etmeyecekti bu projenin gerçekleşmesi, aynı zamanda yakın bir gelecekte kopması muhtemel kıyamet öncesinde Osmanlı kuvvetlerinin seri hareket edebilmesini de sağlayacak, petrol bölgelerine yönelik bir emperyalist hücumunu da önleyebilecekti. Yani Hicaz Demiryolu’nun gerçek yapılma sebebi, Yavuz Sultan Selim’in, Osmanlı fetihlerinin yönünü doğuya çevirmesindeki sırla alakalıydı. Nasıl Yavuz, İran, Suriye ve Mısır fetihleriyle Portekiz’in Hind Okyanusu’ndaki etkinliğine karadan giderek bir cevap vermişse, torunu olan II. Abdülhamid de Hindistan ve Mısır’ı kontrolü altına alan İngiliz emperyalizmine yine karadan bir yol bularak karşılık veriyor, kurtların iştahlarını kabartan enerji havzalarına sahip çıkıyordu.
Bunu, Bağdat ve Hicaz demiryollarının geçtiği noktalar ile petrol çıkan bölgeleri gösteren haritaya baktığınızda daha net olarak görebilirsiniz. Ne tuhaf, değil mi! Tren hatları, petrol çıkan bölgelerden geçirilmiştir. Ve bu Abdülhamid de çok olmaktadır artık…
Nitekim 1908 yılının Mayıs’ında Concession Sydicate Limited şirketinin operasyon şefi George B. Reynolds, İran sınırları içindeki Mescid-i Süleyman bölgesinde dünyanın o zamana kadar gördüğü en zengin petrol yataklarını patlattığında Abdülhamid iktidarının sonu da gözükmeye başlamıştı. Ne gariptir ki, Mayıs 1908’de petrol bulunmuş, bundan sadece ve sadece 2 ay sonra Jön Türk isyanı başlamış ve temmuz ayında Abdülhamid, Meşrutiyet’i ilan ederek iktidarı bırakmak zorunda kalmıştı.
Velhasıl, petrol, bir devlet başkanının daha başını yemişti. Ama bu, ne ilk, ne de son olacak, sadece 10 yıl sonra bu defa, onu devirenler de kullanılarak Osmanlı Devleti yıkılacak ve Abdülhamid’in petrol haritasında işaretlediği hemen bütün noktaların kontrolünün şaşırtıcı bir hızla İngilizlerin eline geçtiği görülecekti. 1918 yılının 1 Kasım’ını 2 Kasım’a bağlayan gece vatanı terk eden Enver Paşa, gitmeden önce yaveri Mersinli Cemal Paşa’ya, Siyonizm’in oyununa geldiklerini ve en büyük hatalarının Sultan Hamid’i anlayamamak olduğunu söyleyecekti. Haklıydı belki; ama ne çare ki, atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmişti.
19 Kasım 2006, Pazar
.
Atatürk “takiyye” mi yapıyordu?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Atatürk “takiyye” mi yapıyordu?
‘Tarih bir bilim midir?’ diye soruyor genç bir okurum. Bildiğimiz anlamda bir bilim olmadığı belli. Belki bir araştırma disiplini denilebilir. Kuralları, felsefesi olan ama konusunu göğüslemek için metodunun değişkenlik arz etmesi gereken bir entelektüel faaliyet alanı daha doğrusu.
Bana kalırsa bir fikir platformudur tarih. Düşüncenin ferah fahur at koşturabildiği engin, rengin ve zengin bir bahçe. Tabii dikenleri, çalılıkları, ısırganları bol. Bu bahçe insana seraplar gördürür bol bol. Bazen bir nesle anlamlı, hatta hayatî görünen bir tarihî olgu, bir sonraki nesilde sağır bir duvara toslar.
Mesela geçenlerde bir sahaftan, resimleriyle ünlü “Illustration” dergisinin Mart-Nisan 1913 sayılarını satın aldım. Balkan savaşlarından söz ediliyordu dergilerde. Ak sakallı “Edirne müdafii” Şükrü Paşa’nın ıstırabın zehirli jiletleriyle doğranmış muhterem çehresini seyrettim uzun uzun. Ne garip! Sanki asırlar geçmişti o yüzle aramdan. Nicedir unutmuşum şuramda olduğunu.
Zamanın ucu bize doğru yaklaştıkça genişler. Onun için yakın da olsa, geçmişi bir tünelin çıkışından içeriye bakar gibi değerlendiririz ve içerisi hemen daima karanlık görünür. Son günlerde Atilla Yayla’nın konuşmasıyla yeniden alevlenen Atatürk tartışması da bu karanlık güzergâhlardan birisini siper almış durumda.
Bir kere Osmanlı paşası olan Mustafa Kemal’i Atatürk olmaya iten etkenler yeterince incelenmiş değildir. Bu yüzden de Kemalistler olsun, anti-Kemalistler olsun bu karanlıktan istifadeyle açık kapıyı omuzlamaya bayılırlar; yani ucuz kahramanlığa. Oysa tarih, emek ister. Gayret ister. Anlamak niyetinde olanlara açar görkemli kapısını.
Eğer Mustafa Kemal ve neslinin içinden geçtiği o derin dönüşüm sürecini bilmiyorsanız Kemalistler gibi onun Cumhuriyet ve laiklik idealini ta en başından beri kafasında taşıdığını ve fırsat zuhur ettikçe merhale merhale gerçekleştirdiğini söylersiniz. Yahut anti-Kemalist cephedeyseniz bu defa aynı düşünce doğrultusunda giderek onun fırsatçılık yaptığını söyler, işi düştükçe İslam’ı kullandığını ama güçlenince Müslümanları tasfiye ettiğini düşünürsünüz. Burada ilginç olan nokta, her iki kampın da, tarih dışı bir muhakeme yürütmeleri ve adını böyle koymasalar bile, onun bir “takiyyeci” olduğu noktasında buluşmuş olmalarıdır.
Tepki alacağımı biliyorum ama ben aynı kanaatte değilim. Cumhuriyet’i kuran kadronun, 1911-1922 arasında neredeyse kesintisiz 11 yıl süren sarsıcı bir tecrübe yaşadıklarını, bu kan, ateş, ihanetler, kahramanlıklar, yiğitlikler, umutsuzluk ve karamsarlıklar ile hayat ışığı ve iyimserlik arasındaki gidiş gelişler girdabında piştiklerini ve 30 yılda ancak kazanılabilecek bir olgunluğa erkenden ulaştıklarını düşünüyorum.
Bu yalnız cihet-i askeriye açısından değil, aydınlar açısından da böyle. Cumhuriyet’e Osmanlı’dan akan o ilk nesil, hakikaten erken olgunlaşmış ve en güzel eserlerini tam da bu yıllarda vermiş veya pişirmişlerdir.
Reşat Nuri’nin “Çalıkuşu” romanının 1921’de yayınlandığına, Yahya Kemal’in ve Halide Edib’in bugün bildiğimiz kimliklerine bu savaş atmosferinde eriştiklerine dikkat edelim. Yakup Kadri’nin “başörtüsü”nü kimliğimizin kopmaz bir parçası sayan meşhur yazısını yine bu atmosferde kaleme aldığına, Ahmet Haşim’in her okuyuşumuzda bir Müslüman’ın hayatının nasıl olması gerektiğine dair yeni bir dikkat kılıcı bileylediğimiz “Müslüman saati” başlıklı yazısını Mayıs 1921’de yazdığına dikkat edelim. Nitekim Mustafa Kemal Paşa’nın 1919-1922 arasında gerek TBMM’deki konuşmalarında, gerekse basına yaptığı açıklamalarda göze çarpan “İslamcı” vurgular bir tesadüf eseri değil, içine girilen dindarlaşma atmosferinin, yani zamanın ruhunun bir taşmasıydı.
Öyleyse 1923-1924 civarında başlayan değişimi nasıl açıklamalıyız?
Tabii ki çeşitli açılardan bakılabilir buna; içeriden ve dışarıdan ayrı manzaralar yakalanabilir. Mesela Lozan’da kapitülasyonların kaldırılacağı tezi tartışılırken Türkiye’deki yabancıların durumunun ne olacağı ciddi bir sorun olarak karşılarına çıkmış, yabancılar azınlık statüsüne geçmek istemediklerine göre uygulamada olan Şeriatın onları hangi hukukî konuma yerleştireceği sorulmuştu İsmet Paşa’dan. İşte o zaman Rıza Nur ve Münir Ertegün, Ankara’dan aldıkları talimat doğrultusunda Şer’î hukuk yerine Medenî Hukukun geçirileceği sözünü vererek kapitülasyonların kaldırılmasına razı edebildiler büyük devletleri.
Bazı sözler tabii ki verildi. Bunları ayrıca konuşuruz. Ancak ben yine o soruya dönmek istiyorum: Cumhuriyet’i kuran kadronun savaş yıllarındaki dindarlaşması nasıl açıklanmalıdır? Bence bu düğümü çözmedikçe ne Kurtuluş Savaşı’nı, ne de sonrasındaki değişimi sağlıklı bir şekilde anlamamız mümkün olabilir.
Mehmed Akif’in Safahat’ın 6. kitabı olan “Âsım”da çizdiği bir neslin karakter değişimi tablosu, bize ışık tutabilir. Âsım askere gitmeden önce -bir hoca çocuğu olmasına rağmen- haylaz, lakayd, dinî konularda hassasiyeti olmayan bir zamane gencidir. Zaten bu yüzden de babası oğlunu hor görmektedir. Gün gelir, Âsım askere çağrılır pek çok yaşıtı gibi. Çanakkale’de arslanlar gibi, hatta arslanlardan bile daha korkusuz bir savaş çıkarır; “hüsrân”ın demir çemberi İslam’ı boğacakken onu göğsüyle kırıp parçalar ve bu toprakların sahipsiz olmadığını, en koyu karanlığın bastığı zamanlarda bile “en kesif orduları” püskürtmeyi başaracaklarını ispatlar. Askerden dönen Âsım hassaslaşmıştır. Ramazan günü vapurda sigara içenleri dövmeye, kadınlara laf atanları pataklamaya başlamıştır. Burada Akif bize savaş öncesinde haylaz bir genç olan Âsım’ın ve neslinin, Çanakkale’de yaşadığı müthiş dönüşümü resmeder.
Ben Cumhuriyet’i kuran kadronun Kurtuluş Savaşı yıllarındaki dindarlaşması olayına bu dönüşümün ışığında bakılmasını teklif ediyorum. Atatürk, Kurtuluş Savaşı sırasında “takiyye” yapmıştı diyenlere bu yüzden katılmıyorum. Çünkü bu bir takiyye idiyse, bir ‘kadro takiyyesi’ olmalıdır. Ama her biri başka kesimden gelen ve farklı görüşlere sahip aydınlar Milli Mücadele yıllarında hep birlikte dindarlaşmışsa, bunun şahsî bir takiyye değil, ortak bir dönüşüm olduğunu söylemek zorundayız. Böylelikle de Kurtuluş Savaşı’nı tek bir kişi üzerinden değil, dönemin ruhuyla açıklamanın kapılarını çalmış oluruz.
Meclis’i açarken Sakal-ı Şerif’in arkasından yürüyen kadronun Lozan’dan sonra yaşadığı dönüşüm ise bir başka yazının konusu olabilecek kadar renklidir. m.armagan@zaman.com.tr
26 Kasım 2006, Pazar
.
Atatürk, Nutuk’u keşke hiç yazmasaydı!
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Atatürk, Nutuk’u keşke hiç yazmasaydı!
Aslında Nutuk’la birlikte karşımıza iki Mustafa Kemal’in çıktığı kesin. Ve maalesef Nutuk’ta, tarihi yazan yapana değil, yapan yazana sadık kalmıştır. Her zaman olduğu gibi! Bu da inkılap tarihçilerinin işini külliyen zorlaştırmaktadır.
Özellikle yakın tarihle ilgili yazmaya başladıktan sonra sorularınızın rengi de değişti sanki. Osmanlı tarihiyle ilgili yazarken, ‘Bu kaynaklara nereden ulaşıyorsunuz?’ diye sorarken, şimdilerde, ‘Tarih nasıl bu kadar farklı yazılabilmiş?’ türü sorulara rağbet ediliyor. İster istemez okurların kafaları karışıyor: ‘Siz bir türlü anlatıyorsunuz, başka kaynaklar başka türlü. Bunu bir açıklayıverin. Hani yüzlerce, binlerce yıl önceki tarih olsa ters yazılan; amenna. Ama şurada 80-90 yıl önceki olayları bile nasıl olmuş da tersinden yazabilmişiz, hayret!’
Çocukluğumda Bursa sokaklarında baloncuk şişeleri satan bir adam dolaşırdı. Elindeki deterjanlı şişeye daldırdığı ucu daire şeklindeki çubuğu bir süre mahalle çocuklarına üfletip baloncukları seyrettirdikten sonra etrafında yükselen ‘Aaaa’ nidalarına, ‘Hayret, hayret, biraz da gayret!’ diye karşılık verirdi. Gayret, yani satış. Bizim de artık hayretten gayrete geçme zamanımız gelmedi mi? Gayret, yani metinler üzerinde çalışma.
Ben tarihteki karışıklıkların büyük kısmının, metinlerin yanlış, bazen de yanlı okunmasından kaynaklandığını düşünüyorum. İlk kaynaklardan kopulduğu zaman kaçınılmazdır bu. Özellikle Harf Devrimi’nin bizi 1929 öncesi malumatın hemen tamamından mahrum ettiğini bilmemiz lazım. Kurtuluş Savaşı’nın gazetelerini okumayan bir nesil, oradaki tartışmalara nasıl vâkıf olacak, farklı olarak neler söylendiğini nereden öğrenecek? Nutuk’tan elbette, diyecekler. İyi ama Nutuk bir fotoğraf değil, bir yorumdur. Hem de öyle bir yorumdur ki, kendisinden sonraki bütün yorumları boyunduruğuna almak için yazılmış bir ana yorum.
Atatürk’ün yakınlarından ve laikliğin yılmaz bekçilerinden Falih Rıfkı Atay, 22 Haziran 1951’de, “Dünya” gazetesinde ilginç bir yazı kaleme alır. Bu yazıda Atatürk’ün Nutuk’u yazmakla belgeleri belli bir yoruma tabi tuttuğunu ve tarihçiyi hükümlerinde bağladığını söyler. Atay’a göre Atatürk Nutuk’u yazmamalı, bütün o belgeler, tutanaklar dosyalarda kalmalı ve tarihçiler hükümlerinde daha serbest olabilmeliydi.
Nutuk’un yazılması, bir bakıma yakın tarihimizin dilini tutuklamıştır. Neden? Çünkü yine Atatürk’ün bir sözünde geçtiği gibi, Nutuk’u bir tarih metni olarak kullanmaya kalktığınızda, tarihi yapan mı yazana sadık kalmıştır yoksa yazan mı yapana sadık kalmıştır, karışmaktadır. Yani Nutuk’u kaleme alan şahıs, Milli Mücadele’nin kahramanı Mustafa Kemal Paşa mıdır yoksa bir tarihçi mi? Tarihçi Mustafa Kemal, Gazi’nin bütün eylemlerini onaylamakta mıdır? Tamamen onaylıyorsa Nutuk, nasıl bir tarih metni olabilir? Değilse ona hangi noktalarda itiraz etmektedir?
Aslında Nutuk’la birlikte karşımıza iki Mustafa Kemal’in çıktığı kesin. Ve maalesef Nutuk’ta, tarihi yazan yapana değil, yapan yazana sadık kalmıştır. Her zaman olduğu gibi! Bu da inkılap tarihçilerinin işini külliyen zorlaştırmaktadır. Çünkü onlar ‘tarihi yazan Mustafa Kemal’e mi, yoksa ‘tarih yapan Mustafa Kemal’e mi sadık kalacaklarını çoğu zaman şaşırmaktadırlar.
Erik Jan Zürcher’in dediği gibi, Nutuk, aslında 1919-1927 yıllarını anlatan bir tarih metni olarak okunmamalı. Daha çok İzmir suikastı ve sonrasında İttihatçıların ve Milli Mücadele kadrolarının neden tasfiye edildiğinin bir muhasebesi, yani bir hesaplaşma metni olarak okunmalıdır. İşin içine hesaplaşma tavrı girince ortada ne kadar tarih kalacağına varın siz karar verin.
Nitekim de kalmıyor. Kâzım Karabekir, malum, Milli Mücadele’nin 1924’e kadarki en gözde kahramanlarından. ‘Şark fatihi’ne çıkmış namı. Kurtuluş Savaşı hep bir Garp cephesi savaşı olarak anlatıldığı için onun ‘savaş’ı es geçilmiştir. Oysa 19 Mayıs 1919 şartlarına baktığınızda Mondros Mütarekesi’nden sonra ayakta kalan son düzenli Osmanlı ordusunun Erzurum’daki Onbeşinci Kolordu olduğu görülür. İlk kongrenin Erzurum’da toplanması tesadüf değildir ve bu kongrenin toplanmasında Mustafa Kemal Paşa’nın hiçbir katkısı yoktur. Üstelik başlangıçta İstanbul’dan geldiği için kendisinden şüphelenip kongreye kabul edilmediğini biliyoruz. Kâzım Karabekir’in aracılığıyla kabul edilip başkan seçilmiştir.
İşte size Nutuk’tan Kâzım Karabekir’i silen bir belge. Elimde 1927 tarihli, Arap harfli 2. baskısı var Nutuk’un. Vesikaları içeren 2. cildin 8. sayfasındaki vesika, tarih sırası itibariyle Nutuk’taki en eski vesikadır ama nedense hak ettiği gibi en başa değil, 10. sıraya konulmuştur!
21 Mayıs 1335 (1919) tarihli bu şifreli telgraf, Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışından sadece 2 gün sonra Kâzım Paşa’ya çekilmiştir. Şimdi metnin baş tarafını vesikalar cildinden dikkatle okuyalım:
“Ahvâl-i umumiyemizin almakta olduğu şekl-i vahimden pek müteellim ve müteessirim. Millet ve memlekete medyûn olduğumuz en son vazife-i vicdaniyeyi yakından mesâi-i müşterekeyle en iyi ifa etmek mümkün olacağı kanaatiyle bu son memuriyeti kabul ettim. Bir an evvel zâtıâlinize mülâki olmak arzusundayım…”
Burada genel durumun vahim oluşundan üzgün olduğunu söyleyen Mustafa Kemal’in, Kâzım Paşa’ya, bu müfettişlik görevini, onunla beraber çalışarak başarabileceğine inandığı için kabul ettiğini ve bir an önce onunla buluşmayı arzuladığını okuyoruz.
Gelin görün ki, aynı Nutuk’un ilk cildinin 11. sayfasını açıyor ve bu telgraf metnini bir kere de buradan okuyoruz. Hayretle, yukarıdaki “Bir an evvel zâtıâlinize mülâki olmak arzusundayım” cümlesinin, “Bir an evvel Erzurum’a gitmek arzusundayım”a dönüştürüldüğünü görüyoruz. 1919 Mayıs’ında kendisine neler borçlu olduğunu bildiğimiz Kâzım Karabekir Paşa, 1927’de artık istenmeyen adam olmuştur.
Yani Nutuk’ta anlatılan olayların ister istemez 1924 sonrasında oluşan yeni duruma uydurulduğunu, bu yeni konum gereği eski olayların yeniden hizaya sokulup yorumlandığını görmekteyiz. Daha önce yazdığım ve “Küller Altında Yakın Tarih” (Timaş) adlı kitabımda genişçe incelediğim gibi, Vahdettin’e çekilen telgraftaki bir kelimenin değiştirilmesi tek örnek değildir. Dolayısıyla yakın tarihi Nutuk eksenli okumak, her zaman isabetli sonuçlar vermeyebilir. Tabii ki yararlandığımız tarafları olacak. Ancak tarih kaynaklarını kutsal ve dokunulmaz kılarsanız, tam da o zaman kaynak olma özelliklerini yitirirler. Unutmayalım ki, Nutuk’a yapılacak en büyük kötülük, onu okunmayan ve tartışılmayan bir fosilleşmiş metin kılığına sokmaktır.
Ben Falih Rıfkı Atay’ın 1951’de açtığı tartışmanın cesaret düzeyini maalesef sonrakilerde bulamıyorum. m.armagan@zaman.com.tr
.
Kara Afrika’nın çehresini değiştiren adam
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Kara Afrika’nın çehresini değiştiren adam
Geçtiğimiz günlerde Afrika’dan o kara haber düştü haber ajanslarına. Üniversite açmak için Tanzanya’ya giden Erkan Çağıl adlı 38 yaşında bir eğitim gönüllüsü, başkent Darüsselam’da geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetmişti.
Kendisine Allah’tan rahmet, yakınlarına sabr-ı cemil niyaz ederken, bir yandan da düşünmeden edemedim: Sen kalk, Erzurum’dan Tanzanya’ya git ve kendini üniversite açmaya ada. Bu, Türk insanının gönül cevherindeki zenginliğin göstergesi değil de neydi?
Umutsuzlandığımız, kendimize olan inanç ve güvenimizin yerlerde süründüğü anlarda ağzımızdan, “Tek başıma bu dağlaşan olaylar yığını karşısında ne yapabilirim ki?” sözleri çok dökülmüştür. Oysa tarihte tek bir hedefe kilitlenmemiş olan kalabalıkların ayaklanmadan başka bir şey becerdikleri pek görülmemiş, yine ne yapmışsa fertler yapmıştır. Tarihin hafızasına kazınan olayların altında daima kafa ve yürek beraberliğinin seçilmesi bundan.
Bir zamanlar solcuların pek bir iltifat ettikleri Bertolt Brecht, bir şiirinde şöyle demişti mealen: ‘Sanki piramitleri firavunlar mı yapmıştı? Onlar on binlerce insanın kan ve teriyle inşa edilmişti.’ Bu sığ kafayla bir yere varılamayacağı açık. ‘Peki o on binler neden kendi başlarına bir tek piramit inşa edememişlerdi?’ sorusu cevapsızdır bu mantıkta. O bir kişiler yok mu, yığınları zorla şerle de olsa bir projeye yönlendirmiş, aksi takdirde dağılmaya yazgılı enerjilerini yoğunlaştırmış ve ortaya binlerce yıl sonra dahi hayran kalınacak eserlerin çıkmasına öncülük etmişlerdir. Unutmayalım ki, tarihin pek çok anahtarı mevcuttur; ama kapılarını açan anahtar hep o bir kişidedir.
İşte bugün serüvenini anlatacağımız kişi de bize uyup ‘Tek başıma neyim ki?’ diye düşünseydi, Afrika tarihi başka bir şekil alabilirdi. Ama o üşenmedi, kendisine Tanrı’nın yüklediğine inandığı misyon uğrunda azimle yaya olarak tam 50 bin kilometre kat etti ve sonuçta Afrika’nın kaderini değiştiren, tarihin en büyük yürüyüşlerden birine imza attı.
David Livingston 19 Mart 1813’te İngiltere’de yoksul bir ailede doğdu. Daha 10 yaşındayken bir dokuma fabrikasında çalışmaya başladı. O zamanlar yalnız büyükler değil, çocuklar da gayet ağır şartlarda çalışmak zorundaydı. Küçük Livingston fabrikada tam 12 saat geçiriyor ve 7 kişilik ailesiyle tek odalı bir evde yaşıyordu. Yine de kendini yetiştirmek için didinirken görüyoruz onu. Mesela ilk haftalığının bir kısmıyla kitap aldığını ve onu fabrikada okuyup bitirdiğini söylüyor kaynaklar. Bilim ve seyahat kitaplarını tercih ediyordu genellikle. Geceleri de Latince öğrenmek için bir okula gidiyordu. Oyun nedir bilmemişti Livingston, çocukluğunu yaşayamamıştı.
26 yaşında Glasgow’da bir üniversiteye yazıldı. Tıp, kimya ve ilahiyat okudu. Yazları fabrikada çalışıyor, para biriktiriyor, kışları da okula gidiyordu. 1839’da tıp misyoneri olarak Çin’e gitmeye karar verdi. Ama olmadı. Çin’in kapıları Afyon Savaşı’ndan dolayı İngiltere’ye kapanmıştı çünkü. O aldırmadı ve mesleğinde yükselmeye baktı. Nihayet 20 Kasım 1840’ta tarihî kararını verdi. Tanrı’nın emrini dinleyecek ve doğru Afrika’ya gidecekti. Bu sırada henüz 27 yaşındaydı.
Afrika hakkında çok şey okumuş ve işitmişti. En çok da coğrafya kitaplarında ve atlaslarda henüz keşfedilmediği için “beyaz” olarak bırakılan Orta Afrika’yı merak ediyordu. Tanrı’nın kendisini Afrika’da çalışmak ve insanların acılarını dindirmek için seçtiğine inanmıştı.
1840-1841’de, yani bizim Tanzimat’ın ilan edildiği yıllara rastlayan tarihlerde Güney Afrika’ya yaptı ilk yolculuğunu. Lakin bu ilk seferinde fazla kalmadı. Dönüşünde bir Protestan papazının kızıyla evlendi. Artık bundan sonra beraberce gideceklerdi gezilere.
Bu büyük Afrika yolculuğunda kâh nehirlerde seyahat ettiler, kâh çöllerde. Balta girmemiş ormanlara da, aç bataklıklara da gömüldüler. Türlü hastalıklarla boğuştular; çeçe sinekleriyle de. Göller ve şelaleler keşfettiler. Kabileler tanıdılar. Şehirler de tabii. 1855 yılında keşfettikleri şelaleye, İngiltere Kraliçesi Victoria’nın adını koymayı ihmal etmediler.
Bu arada Livingston’un, vakit buldukça haritalar çizip gökyüzünü gözlemlediğini de yazıyor kitaplar. Bu 16 yıl süren nefes nefese yolculuktan döndüğü Londra’da, millî bir kahraman gibi törenle karşılandığını biliyoruz.
Devam etti keşifleri Livingston’un. Nihayet 1873 yılında, 60 yaşındayken şiddetli kanamalar sonucunda Bangweulu gölü yakınlarındaki bir köyde son nefesini verdiğinde artık Afrika’nın haritalarda, hakkında yeteri kadar bilgi bulunmadığı için beyazla gösterilen kısımları, coğrafyacıların ve elbette emperyalistlerin azgın iştahına altın bir tepsiyle sunulmuş bulunuyordu.
Tek başına bir adam, arkasına Evanjelik misyonu almış ve uzun yürüyüşüne çıkmıştı. Ancak ölümünden kısa bir süre sonra Afrika, Avrupa’dakinden daha fazla Hıristiyan barındıran bir kıta haline gelivermişti. Bugün Nijerya’daki Anglikan mezhebine mensup insan sayısının İngiltere’dekinden fazla olmasının hemen hemen tek bir sebebi vardır: O tek kişinin misyonu uğruna giriştiği delice girişim.
“Tanrı beni uzak ülkelere çağırıyor” demişti bir konuşmasında. Orada kendini bekleyenler olduğundan emindi. Nitekim yanlarında kaldığı bir kabileyi Hıristiyan yapamadığına için için kederlenirken beklediği fırsat zuhur edivermişti. Kabile reisinin çocuğu hastalanmış, büyücüler de onu bir türlü iyileştirememişlerdi. Doktor Livingston, ‘Bir de ben bakayım.’ demiş ve çocuğun basit bir hastalıktan muzdarip olduğunu görünce rahatlamıştı. Verdiği ilaçla çocuk ayağa kalkar kalkmaz, kabile toptan Hıristiyanlığı kabul etmişti bile.
27 yaşında bir adamın tek başına girdiği Afrika’dan 33 yıl sonra tabutu çıkarken, ardından gelenlerin kıtanın çehresini kısa zamanda değiştireceği fark edilmemişti belki. Lakin gördüğümüz gibi değişti. Hem de çok.
Peki bizim Livingston’larımız nerede? İşitiyoruz, ormanlarda, çöllerde, bozkırlarda delice iz sürüyor onlar. Hem memleketlerine döndüklerinde törenle karşılayan da yok kendilerini. Gelecek zamanın atlıları üzerimize doğru gelip onları tek tek bulacaktır nasıl olsa! Ne demişti Hz. Mevlânâ: “Aramakla bulunmaz; ama bulanlar yalnız arayanlardı.” m.armagan@zaman.com.tr
10 Aralık 2006, Pazar
.
Atatürk, Vahdettin’i savunuyor!
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Atatürk, Vahdettin’i savunuyor!
Birkaç haftadır üzerinde türlü spekülasyonlar yürütülen son saltanat mührü, bir son dakika sürprizi olmazsa bugün itibarıyla saraya geri dönmüş olacak. Bu olay bana ‘Osmanlı’nın evine dönüşü’nü hatırlattı.
Evdekiler onu unutmuş görünseler de, Türkiye’nin dış mahfillerde hakaret gördüğü her seferinde içlerinde ‘büyük’ ve ‘güçlü’ bir devlet özlemi yanıp tutuşuyor ve alevli bir ok gibi hafızalarına yürüyen şeyin Osmanlı şevketi olduğunu hatırlıyorlar. Bu, Freud’un sözünü ettiği “yara izi”dir işte. Yarayı unutsak bile yaranın izi kalmıştır derimizin üzerinde. O ize baktığımızda yarayı da, yaralayanı da, yaralı bünyeyi de düşünmeye mahkûmuz.
Cumhuriyet’in kurucularının Osmanlı tarihine bakışlarında bu yara izi, kendisini her fırsatta ele verir. Osmanlı kötülenir; ama “altın çağ” müstesnadır. Sinan benzersizdir, Fatih, Yavuz, Kanuni büyüktür vs. Böylece seçmece ve kesmece satılan bir karpuz sergisine girmiş gibi oluruz. ‘Huz mâ safa, da mâ keder!’ Neşelendirecek olanı al, üzecek olanı bırak, kuralı geçerlidir burada. Tabii ister istemez ‘Bu bir tarih midir?’ sorusunu sorarız. Sormak zamanı gelmiştir daha doğrusu.
Kabul edelim ki, Cumhuriyet döneminde, “olan” değil, “olması arzulanan” bir tarih yazılmıştır daha çok. Tarih arzuya göre sıcak veya soğuk olarak servis edilmiştir. Nitekim inkılap tarihi alanının önde gelen otoritelerinden Ord. Prof. Dr. Enver Ziya Karal, 8 Kasım 1974’te TRT televizyonunda yaptığı konuşmada, çalışmalarının duygusal plânda kaldığını, haddizatında 1950’lere kadar Atatürk konusunda objektif olunamadığını itiraf etmiştir.
Atatürk’ün bazı konuşmalarında hemen bütün Osmanlı padişahlarını, ayrım gözetmeden eleştirdiğini, bazılarında ise yücelttiğini görmemizin bir sebebi bu duygusallıktır. Mesela 26 Şubat 1921’de Amerikalı gazeteci Clarence K. Streit’in sorusu üzerine şunları dile getirmişti:
“Milletimiz aleyhinde söylenenler bütünüyle iftiradır. Milletimizin zalim olduğu iddiası baştan başa yalandır. Hiçbir millet, milletimizden daha çok yabancı unsurların inanç ve âdetlerine riayet etmemiştir. Hatta denilebilir ki, başka dinlere mensup olanların dinine ve milliyetine riayetkâr olan yegâne millet, bizim milletimizdir. Fatih, İstanbul’da bulduğu dinî ve milli teşkilatı olduğu gibi bıraktı. Rum Patriği, Bulgar Eksarhı ve Ermeni Kategikosu gibi Hıristiyan din reisleri imtiyaza sahip oldu. Kendilerine her türlü serbestlik verildi. İstanbul’un fethinden beri, Müslüman olmayanların mazhar bulundukları bu geniş imtiyazlar, milletimizin dinen ve siyaseten dünyanın en büyük müsaadekâr ve civanmert bir milleti olduğunu ispat eden en büyük delilidir.”
Bu konuşmada “milletimiz” kelimesinin Fatih’i de kuşatan bir anlamda kullanıldığına ve 40 yaşındaki Gazi’nin, Türklerin zalim ve barbar bir millet olmadığını ispat için İstanbul’un fethine sarılışına dikkat buyurun. Gelgelelim tam 2 yıl sonra (17 Şubat 1923) İzmir İktisat Kongresi’ndeki Mustafa Kemal’in, tam da aynı sebeple Fatih’i eleştirdiğini görüyoruz. Nasıl mı oluyor? Buyurun beraber okuyalım söylediklerini:
“Osmanlı hakanları… Ele geçirdikleri ülkelerdeki, o dili, dini, geleneği, her şeyi birbirinden ayrı ulusları olduğu gibi korumaya kalkıştılar; onlara bütün bu özellikleri koruyabilmeleri için imtiyazlar (ayrıcalıklar) bağışladılar. Örneğin; Fatih zamanında Cenevizlilere ve patriklere verilen ayrıcalıklarla açılan yol, sonraları daha çok genişlemiş ve genişletilmişti. Üstelik, bu ayrıcalıklar, devletin en güçlü, en gösterişli günlerinde bağışlanıyordu. Bir zorunluluk değil, sadece bir “şahane” bağış olarak.”
Şimdi hangi Mustafa Kemal’e inanacağız? İki yıl önce Amerikalı gazeteciye Fatih’in Cenevizlilere ve Patrikhane’ye tanıdığı imtiyazları bir civanmertlik olarak gören ve bununla övünen Mustafa Kemal’e mi, yoksa tam da bu yüzden Fatih’i eleştiren Mustafa Kemal’e mi itibar edeceğiz? Nasıl oluyor da 2 yıl önce gurur kaynağı ve Türk milletinin uygar olduğunu kanıtlayan belgeler, bu defa milletin kaynaklarını tüketen ve ülkemizin ekonomik kökünü kurutan keyfî birer uygulama damgasını yiyebiliyordu?
Bence tarihçilerimiz bu kördüğümü çözmek zorunda. Kaçarak, görmezden gelerek bu işin içinden çıkamayız. Sorunla mertçe yüzleşmemiz gerekir. Ancak böylelikle 1922-1924 arasında gerçekleştiğini tespit ettiğimiz “büyük kırılma”nın, daha doğru bir deyişle yeni Türkiye’nin zihinlerinde ortaya çıkan “yırtılma”nın kökenine inebilir ve sorunu doğru teşhis edebiliriz. Bundan sonraki adım, tarihin rehabilite edilmesidir ki, oraya varmak için daha geçmemiz gereken çok aşama var.
Ben saltanat mührüyle yine gündemimize giren Sultan Vahdettin’in sırtına yapıştırılmış “hain” damgasının da bu büyük yırtılmanın bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Burada sorulması gereken soru şudur: Mustafa Kemal Paşa’nın 24 Nisan 1920’de, yani 23 Nisan’ın hemen ertesi günü TBMM gizli oturumunda Vahdettin’i temize çıkarmak için söylediklerini nereye koyacağız? İleride devam etmek üzere şimdilik birkaç satırına bakmaya ne dersiniz? (Özetlenmiş ve sadeleştirilmiştir):
“Millet, Hilafet ve Saltanat makamının bağımsız ve tehlikeden uzak bulunmasını vicdanî bir emel saymıştır. Müslümanların Halifesi’nin bundan başka bir şey düşünmesi mümkün müdür? Ben şahsen hiçbir şey düşünmem. Hatta zât-ı şâhânenin ağzından işitsem bunun mutlaka zor ve baskı altında söylendiğine hükmederim.”
Neler oluyor yahu?
1920 Nisan’ında Vahdettin kendi ağzıyla, ‘Ben İngilizlerle çalışıyorum, kurtuluş murtuluş umrumda değil, işbirlikçinin tekiyim’ dese bile inanmam, bunun katiyen İngilizlerin silah zoruyla söylediğine hükmederim diyen ve sonradan ihanetinin belgeleri arasında sayılan fetvayı “sânia”, yani iftira ve hile olarak niteleyen Mustafa Kemal Paşa, 1 Kasım 1922’de “şuursuz ve idraksiz bir hain” olarak yaftalayacaktır onu.
Burada kapatayım; çünkü aklıma 1 Mart 1923’teki açık celse konuşmasında Misak-ı Millî’ye karşı çıkanları ‘hain’ ilan eden kişinin bundan sadece bir iki gün önce, 27 Şubat 1923’teki gizli celsede Misak-ı Millî’nin bir harita çizmediğine dair sözleri geliyor ki, dikkat! mayınlı araziye giriyoruz ikazını duyar gibi oluyorum. m.armagan@zaman.com.tr
17 Aralık 2006, Pazar
.
Menemen neleri örtüyor?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Menemen neleri örtüyor?
Yakın tarihimizdeki pek çok olayda olduğu gibi, Menemen olayını ya bir “irtica” ayaklanması ya da düpedüz bir “komplo” suretinde ele almak ortak alışkanlığımız oldu galiba.
Peki Menemen olayına bir de İsmet İnönü ve CHP örgütü açısından bakmaya ne dersiniz? İşte o zamanki adıyla Başvekil İsmet Bey’in, Menemen olayı üzerine TBMM’de yaptığı 1 Ocak 1931 tarihli konuşmadan bir pasaj:
“Bizim çektiğimiz sıkıntı nedir? Muhalefet havasında, tenkidatta, muhalif neşriyatta memleketin ve devlet otoritesinin çektiği sıkıntı, memleket alınganlığının suistimal edilmesidir. Nasıl mevkii iktidar sahibi, memleketin tahammülü yoktur vesilesini siper ittihaz ederek kendisini lâyuhtî mevkiinde göstermeğe istidatlı ise fırsat ve imkanı bulunca tenkit etmek vaziyetini takınmış olan adam da bütün şahsiyetleri, devletin bütün kanun ve kuvvetlerini ayak altına almak için hiçbir hudut tanımamaktadır (Doğru sesleri, bravo sesleri).”
Şimdi ne anlamalıyız bu konuşmadan? Öncelikle itiraf edilmeyen bir sıkıntı olduğunu kabul etmektedir. Ancak sıkıntı tek taraflı değildir.
İnönü’ye göre devlet otoritesi sıkıntılıdır, çünkü “Muhalefet havasında, tenkidatta, muhalif neşriyatta”, yani Fethi Okyar’a kurdurtulan Serbest Fırka’nın getirdiği hürriyet ortamında hükümete yönelik eleştiriler “memleket alınganlığını” suistimal etmekte, kötüye kullanmaktadır. Bu “memleket alınganlığı” meselesi çok mühim. Ülke CHP’nin icraatından neden alınmakta olsun? Çünkü CHP’yi istemediğini, “yiyiciliğini”, kendisine yabancılaştığını Fethi Bey’in İzmir mitinginde en açık biçimde göstermiştir. Seçimlerde Ege Bölgesi silme Serbest Fırka’ya oy vermiştir. Menemen CHP’nin değil, Serbest Fırka’nın adayını seçmiştir. (Tabii Samsun ve Silifke de. Silifke o tarihte il merkeziydi. Seçimde muhalif partiye oy verdiği için cezalandırılacak ve ilçe yapılacaktır.)
İşte bu serbestlik ortamından ve “Yarın”, “Son Posta” gibi muhalif gazetelerin eleştirilerinden fena halde rahatsız olan İnönü, “fırsat ve imkanı bulunca tenkit etmek vaziyetini takınmış olan adam” dediği Fethi Okyar’ın Meclis’teki yaylım ateşinden şikayet etmektedir. Menemen olayından 3 gün önce Okyar’ın Meclis’e bir soru önergesi verdiğini bilirsek CHP’nin nasıl köşeye sıkışmış olduğunu daha iyi anlarız. Bu soru önergesinden, İzmir basınında çıkan haberlerde Değirmendere bucağında, Ahmetli köyünde halkın sefaletinden bahsedildiğini, halkın açlık yüzünden sadece ahlat ve otla beslendiğini öğreniyoruz. Dikkat buyrulsun, Orta ve Doğu Anadolu’dan bahsetmiyoruz, nispeten müreffeh bir bölgede, İZMİR’İN KÖYLERİNDE 1930’LARDA İNSANLAR OT YİYORDU ve bu haberler, CHP’nin bütün baskılarına rağmen basına taşabiliyordu.
Fethi Okyar’ın uyarıları devam ediyordu. Mesela Adana’nın eski ve yeni belediye başkan ve üyelerinin “yiyicilikten suçlu oldukları halde” ve Danıştay da suçlarını kabul ettiği halde CHP tarafından neden korunduğunu ve mahkemeye sevk edilmediklerini soruyordu. Öte yandan Arif Oruç, “Yarın” gazetesinde İnönü ile bu işin yürümeyeceğini ve Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığından istifa edip Başbakanlığa geçmesini, Fevzi Çakmak’ın Cumhurbaşkanı olması gerektiğini yazabiliyordu.
İşte 23 Aralık 1930’daki Menemen olayı, CHP’nin bu sıkışık konumunda, ona bir nefes alma imkânı sağladığı gibi, ülkede yavaş yavaş serbestleşen tartışma ortamını boğmak için de eline altın bir fırsatı tepsiyle sunmuş oluyordu. Nitekim Menemen olayının ardından yapılan tutuklamalar ve sindirme siyasetiyle, yine İnönü’nün baskısıyla kapanmış ama yine de kökü temizlenmemiş olan Serbest Fırka’nın bütün tortularının kazındığına ve CHP’nin kendisine çekidüzen verdiğine şahit olacağızdır.
Ama nasıl bir çekidüzen?
CHP’nin halktan koptuğunun ayan beyan ortaya çıktığını görünce Atatürk 17 Kasım 1930-2 Mart 1931 tarihlerinde iki büyük yurt gezisi düzenleyecek ve böylece halkın nabzını tutmak ihtiyacını hissedecekti. İşte Menemen olayı tam da bu gezinin ilk kısmındayken patlak vermişti.
Gezi notlarında Atatürk’ün bazı “itirafları” dikkat çekicidir. Mesela halkın şikayetlerinden söz etmektedir. Beraberce okuyalım:
“Bu seyahattaki temaslar bize halk şikayetlerinden devlet işlerinin nasıl yürüdüğünü anlamak faydasının çıkarılabileceğini gösterdi. ŞİKAYETLER… BÜYÜK HALK TABAKALARININ HANGİ IZDIRAPLARLA MAHMUL OLDUĞUNU GÖSTERİYOR.”
Şaşırtıcı görünüyor, değil mi? Atatürk, halkın şikayetlerini dinliyor ve ızdırap içinde kıvrandığını tespit ediyor. Bu metin ise 6 Ocak 1931’de, yani Menemen olayından 14 gün sonra biten gezisinin ilk kısmının sonunda yazılıyor. Ama tabii daha şaşırtıcı olan nokta, gezisi sırasında sık sık Atatürk’ün önüne çıkıp bağıran köylülerin varlığıdır. Alpullu İstasyonu’nda köylünün ihmal edildiğini, gırtlağına kadar borca battığını, parasızlıktan hayvanlarını sattığını bağıranı mı istersiniz, yoksa Edirne’nin bir köyünde hayvanlarının suya gidecek yolunun bulunmadığını söyleyeni mi?
İşte bence Menemen’in gerçek sebebini komploda veya irticada değil, burada, yani halkın içerisine düştüğü memnuniyetsizlik ve ilgisizlikte aramak lazım. İnönü’nün Meclis konuşmasında Kubilay’ın öldürülmesine Menemen halkının seyirci kalmasına, hatta alkış tutmasına inanamayışı, onun halktan kopuşunun en çarpıcı itirafını oluşturmaktadır. Eğer o da Atatürk gibi Anadolu halkının dünyasına eğilmek lütfunu gösterseydi, karşılaşacağı manzaranın çok daha feci olacağını, Gazi’ye bu kadarını söyleyenlerin, onun yüzüne kimbilir hangi acı hakikatleri haykıracağını bilmek için kâhin olmaya gerek yok.
Ancak Meclis’te İsmet Paşa’ya cevap vermek için kürsüye gelen Serbest Fırka’nın kurucularından Ağaoğlu Ahmet Bey’in sert tespiti bile uyandırmaya yetmemiştir CHP’yi. 1935’e giden yolda partiyi devletle bütünleştirmek için CHP Genel Sekreteri Recep Peker tarafından faşistçe bir program hazırlanmış ve Meclis’in devre dışı bırakılması öngörülmüştür. Hasan Rıza Soyak’ın aktardığına göre bu girişim karşısında Atatürk, kendisinin de tasfiye edilmek istendiğini fark ederek “bu tam bir faşizm” diye isyan edecekti. Ancak 1935’ten sonra zaten Atatürk, ahtapotlaşan CHP örgütüyle başa çıkacak kudretten yoksun durumdadır. İşte Menemen, şu bu değil, bu ahtapotu harekete geçiren olaydır. m.armagan@zaman.com.tr
24 Aralık 2006, Pazar
.
Servetini askere bağışlayan Osmanlı generali
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Servetini askere bağışlayan Osmanlı generali
Tarihçiler Sultan Melikşah’ın, kılıcını iki defa denize batırıp çıkardığını yazarlar: Batum’da Karadeniz’e ve İskenderun’da Akdeniz’e. Bu, denizlere açılışı, daha doğrusu kavuşmayı sembolize eden bir jesttir.
Nitekim Fatih de kendisini “iki denizin ve iki kıtanın sultanı” ilan ederek Melikşah’ın yüzyıllar önce çizdiği stratejinin tamamlayıcısı olduğunu bildirmiyor muydu? Osmanlı denizcileri Yavuz devrinde Hint Okyanusu’na, Kanuni devrinden itibaren de Atlas Okyanusu’na açılacaklar, İngiltere sahillerine, daha kuzeydeki İzlanda adasına kadar gideceklerdi.
Osmanlı tarihi, yanlış bir şekilde hep bir Avrupa topraklarına ilerleme ve geri çekiliş tarihi olarak takdim edildiğinden, yani Avrupa’yı merkeze alarak bir Osmanlı senaryosu yazıldığından asıl gayesi ihmal edilir. Mesela Kanuni’nin ölümünden 12 yıl sonra başlayan büyük Kafkas harekâtından söz edilmez de, hep Viyana’ya kadar gittik ve döndük diye yazılır. Oysa Kafkas harekâtı, tarihimizin en hayranlık uyandıran kişiliklerinden birisini, Özdemiroğlu Osman Paşa’yı hediye etmiştir hafızamıza.
Belki de şu bayram günü ziyaretine gittiğiniz Eyüp Sultan Hazretleri’nin türbesini geçince yine avlunun içinde demir parmaklıkla ayrılmış kısımda bazı mezar taşlarına rast gelirsiniz. Orada mütevazi bir mezarda karşılar sizi: Kanuni’den itibaren dinmeyen bir fırtına Lala Mustafa Paşa. Ufuklardan ufuklara koşan bu zat, aslen Boşnak’tır. Ama Balkan kökenli oluşu, Erzurum’da şirin bir cami yaptırmasına mani olmamıştır. Hatta Konya Ilgın’da Mimar Sinan’a muhteşem bir külliye yaptırmıştır ki, içerisinde medresesinden kervansarayına kadar yok yoktur: Cami, sıbyan mektebi, imaret, tabhane adları, çarşı (arasta), iki han fırın, mutfak, medrese, hamam, kütüphane, dükkanlar, çeşme-şadırvan, sebil… (Osmanlı hep Balkanlara yatırım yapmıştı diyenlerin kulakları çınlasın. Bakın bir Balkanlı general görev yaptığı yerleri nasıl imar etmiş?) Lala Mustafa Paşa “Kıbrıs fatihi” olarak bilinir daha çok. Ama Anadolu’nun imar tarihindeki yeri de teslim edilmelidir.
İşte Eyüp Sultan’ın yanı başındaki bu sakin mezarın ev sahipliği yaptığı vücut, 400 yıl önce Kafkas harekâtını Serdar-ı Ekrem unvanıyla üstlenmiş bulunuyordu. Yardımcısı, Özdemiroğlu Osman Paşa’ydı. Peki Özdemiroğlu Osman Paşa kimdi?
Babası Özdemir Paşa, Mısır’ın Memlûk beylerindendir. Abbasi hanedanından bir prensesle evlendirildi. Hadım Süleyman Paşa’nın Hint Okyanusu seferine katılan Özdemir Paşa’ya, daha sonra Mısır eyaletinin sınırlarını güneye doğru genişletme emrinin verildiğini görüyoruz. Sudan, Eritre, Somali, Habeşistan ve Yemen’deki fetihlerle Osmanlı bayrağını ekvatora yaklaştırdı. İşin garibi, bütün bu işleri, hepi topu birkaç bin askerle gerçekleştirmesi. Kanuni, kendisini Habeş Beylerbeyi olarak atadı. Burada İslamiyet’in yayılması için öylesine çalıştı ki, Yılmaz Öztuna’nın ifadesiyle, bugün Habeşistan nüfusunun yarısının Müslüman olması, doğrudan Özdemir Paşa’nın eseridir. O ve oğlu Osman Paşa sayesinde Afrika’nın doğusu Katolik sömürgecilerin eline geçmekten kurtulmuş ve bugüne kadar Müslüman kalabilmiştir.
Kanuni’nin coğrafyamıza yağdırdığı yıldızların hangisini anlatacağımı ben de şaşırdım sevgili okur. Hangisinin peşine takılsam teslim almaya kalkıyor kalemimi. Beni de anlat der gibi… Şu aziz mübarek günde fatihalarınıza bir ucundan takılmak için bu çabaları zahir.
Efendim, işte bu Osman Paşa’nın oğlu Özdemir Paşa, Lala Mustafa Paşa’nın kurmay başkanı olarak çıktığı Kafkas harekâtında öylesine görkemli başarılara imza atmıştı ki, sonunda Sadrazamlığa getirildi. Neler yaptığına hızla göz atalım:
Bugünkü Gürcistan’ın başkenti Tiflis’i fethetti. (Ağustos 1578)
Hemen ardından Koyun Geçidi zaferi (Eylül 1578) geldi. 2 saat içinde Safevi ordusu perişan edildi. Hazar denizine ulaşıldı. Şirvan fethedildi ve şair Baki bu fetih için özel bir gazel yazdı.
Şamahı Zaferi (Kasım 1578)
Meşaleler Savaşı (Mayıs 1583): Osmanlı ordusu geceleri de süren savaşta binlerce meşale yaktığı için “Meşaleler Savaşı” adı verilmiştir. 3 gün, 3 gece sürdü. Erivan dahil bütün Ermenistan ele geçirildi.
Beş yıl süren büyük Kafkas seferinde Osmanlı Devleti’nin toprakları tam 300 bin kilometrekare büyümüştü. (Bu rakam, yaklaşık olarak bugünkü Türkiye topraklarının yarısına tekabül eder.) 28 Haziran 1584’te İstanbul’a döndü. Muhteşem bir karşılama töreni düzenlendi. Huzura kabul edildi. Padişah bu büyük serdarın oturmasını istedi. Ancak Osman Paşa, edebinden oturamadı. Ancak dördüncü defa ısrar edilince oturabildi.
III. Murad “Gaza ve cihadlarınızı bir de sizin ağzınızdan dinlemek isteriz.” deyince “Bizim ne haddimize sultanım. Heman Cenab-ı Hakk’ın inayeti ve sultanımın helal lokma yedirdiği gazilerin himmeti berekâtıdır.” diye tam bir Osmanlı’ya yakışır, olgun bir cevap verdi. Heyecanlanan padişah, belindeki murassa (mücevherli) kılıç ve hançerini çıkarıp “Ananın ak sütü gibi helal olsun!” diyerek paşanın beline taktı. Bundan sonra artık Osman Paşa’yı Sadrazam olarak göreceğiz.
Yaşlanmış, önce Yemen ve Habeşistan’da, sonra da Kafkaslardaki görevlerinde büyük iklim değişikliklerine dayanamayan vücudu yıpranmıştı. Yine de Eylül 1584’te Tebriz’i fethetti. Yavuz’un fethinden tam 71 yıl sonra Tebriz’de yine Osmanlı müezzinleri ezan okudu.
Hastalığı ilerleyince vasiyetini yazdırdı. 10 milyon akçeyi bulan muazzam servetinden hayatta olan annesine, hanımına ve kızına sadece İstanbul’da oturmakta oldukları evi miras bıraktı. Geri kalanını Peygamber Ocağına, yani askerlerine devretti. Zaten askerlerine hazineden değil, kendi cebinden maaş ödüyordu.
29 Ekim 1585’te vefat etti. Babası Kızıldeniz kenarındaki Musavva şehrine gömülmüştü. Kendisi Diyarbakır’da toprağa verildi.
Özdemiroğlu Osman Paşa yalnız zaferleriyle değil, yaşadığı örnek hayatla da günümüze eskimez bir mesaj bırakmış oldu. Yalnız başkasını değil, kendini yenmenin de erdemini keşfetmiş alperenlerimizden biriydi o. Bu bayram yazıma konuk olması ve ısrarla kendisini yazdırmak istemesi boşuna mıydı sanıyorsunuz?
Cenab-ı Hakk’ın, gönülleri, geleceği geçmişinden daha parlak bir Türkiye idealiyle yanıp tutuşanlardan olmayı nasip etmesi niyazıyla Kurban Bayramı’nızı tebrik ederim. m.armagan@zaman.com.tr
31 Aralık 2006, Pazar
.
Osmanlı tarihinin en karanlık idamları
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı tarihinin en karanlık idamları
Saddam Hüseyin’in idam görüntüleri, hafızamızda 11 Eylül görüntülerinin yanındaki mutena yerini alırken, dikkatlerimizi de idam olayına çevirmiş oldu. Tevafuk bu ya, bir okurum da Osmanlı’da idamları sormuş. Dolayısıyla bu hafta Osmanlı tarihinin en karanlık; ama aynı oranda da en dramatik idam sayfalarından birini açacağım önünüze.
“Tarih, çizilecek bir tablo değil, çözülecek bir problemdir.” demiştir Buckle adlı İngiliz tarihçisi. Ne kadar isabetli bir söz olduğunu bu köşeyi bitirdiğinizde bir kere daha anlayacaksınız. Bazen tek taraflı okumak, insanı ana meselenin uzağına nasıl savuruyor. Bu yüzden sadece Osmanlı tarihçilerini okuyarak Osmanlı tarihini hakkıyla kavrayamayacağımızı da göreceğiz.
Şimdi bazılarınız bana kızdınız, biliyorum; ama işin hakikati tek taraflı ortaya çıkmaz ki. Başka gözler, başka bakış noktaları, “kale arkası kamera” vs. hepsi seferber edilmelidir tarihi araştırırken. Nasıl topun çizgiyi geçip geçmediğini merak ettiğimizde sıfır noktasındaki kameraya uzatıyorsak bakışlarımızı, tarihteki bir olayın çizgiyi geçip geçmediğini öğrenmek için de en yakındakiler kadar en uzaktakiler de göreve çağrılmalıdır. Bu yüzden bir tarih metodu dersi gibidir Cidde olayları.
Tarih: 15 Temmuz 1858 Cuma.
Yer: Şimdiki Suudi Arabistan’ın Cidde Limanı.
Anlatan: Ord. Prof. Enver Ziya Karal.
Kaynak: Türk Tarih Kurumu Yayınları’ndan çıkan “Osmanlı Tarihi”nin Islahat Fermanı cildi. (s. 32-33)
Bölgede Osmanlı Devleti’nin hükümranlığının devam ettiği yıllar. Büyük bir halk kalabalığı birtakım fesatçılara katılarak Hıristiyanların üzerine yürümüş ve mahiyeti “dinî” olan bir kavga başlamıştır. Fransız Konsolosu ile İngiliz Viskonsolosu, Cidde’de bulunan kendi tebalarını korumak isterken öldürülmüşler, emniyet güçleri de olayları bastırmakta yetersiz kalmıştır. Tabii İngiltere ve Fransa işbirliği yaparak harekete geçmiş, savaş gemilerini yollayıp Cidde Limanı’nı bombardıman ettirmişler, daha sonra askerleri şehre çıkıp olayın elebaşılarını yakalayıp 10’unu idam etmişlerdir.
Karal’a göre Cidde olayları “mutaassıp bir halk güruhunun eseri”ydi ve bu bakımdan “teessüfe şayan”dı. Ancak İngiltere ve Fransa’nın da şehri bombalaması ve adaleti yerine getirmek için adam asmaları tasvip edilir gibi değildi. Bu ecnebi müdahalesi Müslüman halk ve özellikle Dürziler arasında önceden kestirilemeyen bir heyecan yaratmış ve hemen arkasından Dürzilerin Marunilere saldırmalarıyla Suriye’de bir intikam isyanına sebebiyet vermiştir.
Olayı burada kesen Ordinaryüs Profesörümüzün meseleyi “din” ve “taassup” temelinde ele alışı sizin de dikkatinizden kaçmamıştır. Bu fazlasıyla taraflı anlatımın asıl ihmal ettiği nokta ise olayın uluslararası bağlantısıydı. Meseleyi ‘bir mutaassıp dindar güruh’a havale ederek işin içinden sıyrılmaya kalkınca bunu Menemen gibi iç olaylarda yutturabilirsiniz belki; ama Cidde olayları gibi yabancıların da işin içinde bulunduğu olaylarda dış gözlerin takibinden kurtulamazsınız.
Burada bir parantez açarak alim tarihçimiz Cevdet Paşa ne demiş diye bakınca yine mat bir yüzeyle karşılaşıyoruz. Gerek “Ma’ruzât”ında, gerekse “Tezâkir”inde olayı gayet yüzeysel olarak geçen Paşamız, onu “gâile” olarak adlandırmıştır. Karal’dan tek farkı, çıkış sebebini “bir gemiye İngiliz ya İslam sancağı çekilme”si olarak tespit etmiş olmasıdır. Bir de İngiliz konsolusunun “pek fena bir adam” olduğu notu dikkat çeker. O kadar.
Peki hakikaten bundan mı ibarettir “Cidde gailesi”? Bu soruyu sorunca farklı kaynaklardaki malumatı önünüze dökmek vacip oluyor fakir için. Artık yerimiz ne kadarına müsaade ederse…
Önce yıla dikkat edelim: 1859. Bu, Islahat Fermanı’nın üzerinden 3 yıl geçtiğini gösterir. Aynı yıl Paris Kongresi’nde Türkiye “Avrupa Konseri”ne, yani uyumuna dahil edilmiştir. (Yani biz AB’ye 150 yıl önce girmiştik aslında. Tabii sözde!) Dolayısıyla fermandan destek bulan Avrupalı tüccarlar Cidde Limanı’nda üslenmişler, hatta İngiliz buharlı gemileri İslam âleminden Müslümanları deniz yoluyla hacca götürüp getirmeye bile başlamıştır. Bu yeni gelişmenin Kızıldeniz civarında yüzyıllardır iş yapan başta Hadramevtli gemiciler olmak üzere bölge sakinlerinin geçim kaynaklarını baltalayacağını kestirmek için kâhin olmaya gerek yok. Yani 1859’da Cidde, İngiliz ve Fransız tüccarlarının cirit attıkları, büyük ticarethaneler açtıkları canlı bir liman şehridir.
Islahat Fermanı ile “eşitlik artı ayrıcalık” gibi eşine az rastlanır bir avantaj elde eden yabancı tüccarın palazlanacağı yeni bir döneme girilmiş oluyordu. İşte Cidde’de ilki 1857’de çıkan Hıristiyanlara karşı silahlı saldırıların bir sebebi buydu.
Ancak asıl sebep, bir yıl önce kanlı bir şekilde bastırılan Hint isyanıydı. 1857’de İngiliz idaresine karşı başlatılan ve Müslümanların başını çektiği büyük isyan, bir yıl kadar sürmüş ve kanlı bir şekilde bastırılmış, geniş çaplı idamlar ve sürgünlerle sonuçlanmıştır. Bu, modern tarihte İslam âleminde emperyalistlere karşı başlatılan Cihad’ın ilk adımı olmuş, adeta bir kırılma noktası meydana getirmişti. İngilizler Hindistan’ı toptan Hıristiyanlaştırmaya karar vermişler, bu da özellikle Müslümanları harekete geçirmişti. İsyan sonunda binlerce Hintli öldürülmüş ve asılmış, diğer suçlular ise kitleler halinde sürgüne gönderilmişti.
Nereye mi? Yemen’e, Mısır’a, İstanbul’a, Cidde’ye, Mekke ve Medine’ye… Nitekim 1860’larda Cidde’deki İngiliz konsolosu, Arabistan’da 10 bin Hintli Müslüman’ın varlığından söz etmektedir. Bu on binlerce insanın içlerindeki İngiliz düşmanlığını gittikleri yerlere taşımalarından ve etraflarına aşılamalarından daha doğal bir şey olamazdı. Zaten Cidde olayı da İngiliz konsolosunun bir Müslüman kızına sarkıntılık etmek istemesinden çıkmıştı. Burasına kadar gelen halk, Hintli asilerin de tahrikiyle olayları başlatmıştı.
İşte Cidde’de baş gösteren ecnebi düşmanlığının kökleri, bir yıl önce kanlı bir şekilde bastırılan Hint isyanına dayanıyordu.
Peki Osmanlı ne yaptı bütün bu olanlar karşısında? Elmecbur, suçluları yakalattı ve kendi eliyle idam ettirdi. Takvimler, 12 Ocak 1859’u gösteriyordu. Osmanlı tarihinin en karanlık idam seanslarından biri Cidde’de gerçekleşiyor, beri yanda tarihlerimizin gözlerinden uyku akıyordu. m.armagan@zaman.com.tr
07 Ocak 2007, Pazar
.
Yakın tarihimizdeki kara delikler
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Yakın tarihimizdeki kara delikler
Tehdit edenler bile var. Küfür derseniz gırla gidiyor. Öfkesini yenemeyip aklına geleni sayanlar mı dersiniz, iyiliğimi düşünüp ‘Bu işlere bulaşmasanız’ tavsiyesini su gibi gözüme akıtanlar mı? Kimmişim? Ne yapmak istiyormuşum?
Son zamanlarda bu tip mesajlar artmaya başladı. Normal. Çünkü biraz cesaret gerektiren konulara hep yapıldığı gibi kulaktan dolma bilgilerle değil, belgelerle giriyorum. Bu da bazı “iyi saatte olsunlar”ın canını sıkıyor doğal olarak. Olabilir…
Yürüyüşümü yıllar önce şöyle formüle etmiştim: Tarihle birlikte düşünmek. Bu uzun yürüyüş sırasında rastladığım ipuçlarını çözüyorum okurlarımla. Düşünmeye çalışıyoruz. Ama boş boş, Nasreddin Hoca’nın Hindisi gibi düşünmeye değil, buna “spekülasyon” diyoruz. Bilgiler ve belgeler üzerinde düşünmek. Asıl zor ve makbul olan düşünme de bu değil midir?
Kararım: Tarihle birlikte düşünmeye devam. Gelmek istemeyenler memleketlerine dönebilir.
Geleceklere sözüm: Yürüyelim arkadaşlar…
Bugün her biri üzerinde ayrı ayrı yazılar yazılabilecek bazı konu başlıklarını paylaşacağım sizinle. Kızıp köpürenler olabilir, sevinçten el çırpanlar olabilir. Beni ilgilendirmiyor. Beni öğrenmenin heyecanını duyanlar ilgilendiriyor. Gözlerinde kıvılcımlar çakanlar…
Belki hepsi üzerine yazmak nasip olmayabilir diye maddeler halinde bir toparlama yapmak istiyorum.
1. SEVR ANTLAŞMASI VAHDETTİN TARAFINDAN İMZALANDI MI?
Hayır, imzalanmadı. Neden?
Çünkü o sırada Osmanlı Meclisi kapatılmıştı. Önce Meclis-i Mebusan’ın antlaşmayı görüşüp kabul etmesi, sonra da imzalamak üzere Vahdettin’e göndermesi gerekiyordu. Tabii Meclis kapalı olduğu için görüşülemedi, dolayısıyla Vahdettin’in masasına bile gitmedi Sevr Antlaşması. Ama kime sorsanız, “Hain Vahdettin Sevr’i imzalamamış mıydı?” derler.
Nitekim Meclis-i Mebusan kendi kendisini 11 Nisan 1920’de feshetmiş, Sevr Antlaşması ise bundan 4 ay sonra, yani 10 Ağustos’ta imzalanmıştı ama Meclis’in ve Sultan’ın imzalaması şartı vardı. Böylece Sevr, hukuken geçerlilik kazanmamış bir antlaşma olarak kalmış, zaten bunun gerçekçi ve uygulanabilir bir antlaşma olmadığına kendileri de ikna olan İtilaf Devletleri, Birinci İnönü Savaşı’ndan kısa bir süre sonra, 21 Şubat 1921’de Sevr’in bazı maddelerinin hafifletilmesi ve böylece kabul ettirilmesi için Londra Konferansı’nı organize etmişlerdi.
2. İTALYANLARA KARŞI SAVAŞTIK MI? 1920 yılının Haziran ayında Konya’ya kadar topraklarımızı işgal etmiş bulunan İtalya bizim safımıza geçti ve Antalya’dan kendiliğinden çekti askerlerini. Ve Karakol örgütünün Milli Mücadele’ye İstanbul’dan silah kaçırma işlerinin bir kısmı, İtalyan gemileri eliyle yapıldı. Rusların yardımı yazılır da, İtalyanların yardımı nedense es geçilir.
3. İLK TBMM’NİN KARARLARI HUKUKEN GEÇERLİ MİYDİ?
Kestirme cevabı şu: Hukuken şüpheli ama siyaseten geçerlidir. Neden hukuken şüpheli? Çünkü o sırada geçerli olan tek anayasa vardır, o da Kanun-i Esasi’dir ve zaten TBMM varlığını Osmanlı Meclis-i Mebusan’ının devamı, hatta kendisi olarak tanımlamaktadır. 19 Mart 1920 tarihli seçim tebliğine göre her livâdan (sancak ya da il ile ilçe arasındaki bir Osmanlı yönetim biriminden) 5 milletvekili çıkarılması gerekiyordu. Toplam 66 liva mevcuttu ve çarptığınızda Meclis’te 330 milletvekilinin hazır bulunması gerekirdi. (Gerçi milletvekili sayısı konusunda çok farklı rakamlar var elimizde.) Ne var ki, 24 Nisan günü yapılan Meclis Başkanlığı seçiminde oy kullanan toplam milletvekili sayısının 120 olduğunu biliyoruz. Halbuki anayasanın hükmüne göre meclisin toplanabilmesi için milletvekili tam sayısının yarıdan bir fazlası, yani 166 milletvekilinin hazır bulunması gerekirdi. Yani ilk Meclis Başkanlığı seçimi, yeterli çoğunluk bulunmadan yapılmış lakin hukuken olmasa bile siyaseten geçerli kabul edilmişti.
4. MİSAK-I MİLLÎ ÇARPITILIYOR MU?
Mustafa Budak’ın muhteşem çalışması “İdealden Gerçeğe: Misâk-ı Millî’den Lozan’a Dış Politika” (Küre Yayınları) bu konudaki temel başvuru kitabımdır. Budak’a göre Misak-ı Millî’yi yalnız Mustafa Kemal tarafından hazırlanıp İstanbul Meclisine dayatılmış bir ısmarlama belge olarak göstermek doğru değildir. İstanbul’daki vatanseverlerin eli armut toplamamış, onlar da kendi Misak-ı Millî programlarını oluşturmuşlardı. 1920’nin 28 Ocak’ında İstanbul’da kabul edilen Misak-ı Millî’nin kapsama alanı, Mustafa Kemal’inkinden daha genişti.
Mustafa Kemal’in İstanbul’a gönderdiği 19 ve 21 Ocak tarihli Misak-ı Millî taslaklarında Mondros Mütarekesi “hattı dahilinde” bulunan Osmanlı-İslam çoğunluğun bölünmesine karşı çıkılırken, Meclis-i Mebusan’ın yaptığı değişiklikle kabul edilen halinde “mezkûr hatt-ı mütareke dahil ve haricinde” denilmekteydi. Bunun anlamı, Mondros Mütarekesi’ni birisinin mutlak sınır, öbürünün tartışmalı sınır olarak kabul etmesiydi. Yani Osmanlı Meclisi, bir Osmanlı tavrı ve sorumluluğuyla Osmanlı topraklarının işgal edildiğini, bunun bir oldubitti olduğunu ve Mütareke hattı dışında kalan Osmanlı-İslam çoğunluğun haklarını ve topraklarını da savunduğunu göstermiş oluyordu.
İşin ilginç olan yanı, TBMM de bu geniş Misak-ı Millî’yi aynen kabul etti, yani mütareke sınırları dahil ve haricinde, şeklinde. Fakat gelin görün ki, sonradan gizli bir el, kitaplardan bu hayatî önemi haiz “haricinde” (dışında) kelimesini tıraşlamaya başladı. Elinizdeki okul kitaplarına bakabilirsiniz bunun için. Yine de meraklıları için bir örnek vereyim. Mesela Enver Ziya Karal’ın liseler için hazırladığı “Türkiye Cumhuriyeti Tarihi (1918-1953)” adlı kitapta (İstanbul 1958, Maarif Basımevi, s. 52) Misak-ı Millî’nin ilk maddesindeki “dışında” kelimesi temizlenmiş ve metin “bu mütareke hududu içinde” şekline çevrilmiştir. Neden acaba?
Türkiye Cumhuriyeti tarihi yazma iddiasıyla meydana çıkan koca bir Ordinaryüs Profesörün kaleme aldığı kitapta bu çarpıtma yapılıyorsa, varın gerisini siz düşünün.
Tarihimiz kimlerin eline kalmış ey ehl-i vatan! Tarihin Kuva-yı Milliyecileri, nerdesiniz? m.armagan@zaman.com.tr
14 Ocak 2007, Pazar
.
Atatürk, Mehmed Akif’i nasıl eleştirdi?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Atatürk, Mehmed Akif’i nasıl eleştirdi?
Geçen ay, vefatının 70. yıldönümünde rahmetle andığımız Mehmed Akif’in bazı yönleri çok vurgulanmış, lakin hayatının bazı safhaları neredeyse bilinmezlik perdesinin arkasına saklanmıştır.
Nasrullah Camii’nde yaptığı heyecanlı konuşmalar, fedakârlığı, sözünün eri oluşu, kar yağdığı bir gün saatlerce yürüyerek bir dostuna verdiği sözü yerine getirmesi, İstiklal Marşı için verilen 500 liralık ikramiyeyi almaması çok sık tekrarlanır; gelgelelim 3 yıl kadar milletvekilliğinde bulunduğu halde TBMM’de neden “inatla” suskun kaldığı yeterince bilinmez.
Gerçekten de, Akif gibi bir söz üstadının Meclis’teki suskunluğu hayreti muciptir. Ankara’nın içinden geçtiği bu fevkalade kritik devrede, üstelik en yetkili karar organında bulunan Akif, olaylara neden müdahale etmemiş, neden hiç sesini çıkarmamıştır? Ne yazık ki, Akif araştırmaları, Eşref Edip ve Hasan Basri Çantay’dan sonra bu suskunluğun sebepleri hakkında suskun kalmıştır.
Nitekim hakkında yazılmış en değerli hatıralardan birinin yazarı olan dostu Mithat Cemal Kuntay, Akif’in milletvekilliğini “4 senelik bir sükût” diye nitelendirmiştir. Şöyle devam eder Kuntay:
“Zabıtlarda iki üç kelimesi var; bunlar bile çok defa bir edattır; bazen de bir nükte: Bütçe müzakeresinde, mazbata muharriri, Arap harflerinin muzipliği olarak “me’murin” [memurlar] kelimesini “me’mureyn” [iki memur] diye okuyacak, Akif oturduğu yerden haykıracak: “Me’mureyn olsa şekerle besleriz.”
Kuntay bunu, onun terbiyesine yoruyordu. Akif, bilmediği konulara karışmak istemiyordu! Hayret ediyorum bu yoruma. Belki bütçe gibi teknik konularda anlayabiliriz bu suskunluğu; ama Allah aşkına, hiç mi ilgileneceği ve hiddetleneceği bir mevzu cereyan etmemişti 1920-1923 döneminde? Bu müthiş altüst oluşlar sırasında hiç mi kendisine söz orucunu bozduracak bir konu bulamamıştır?
Doğrusunu söylemek gerekirse TBMM Gizli Zabıtları 1980’de yayınlanıncaya kadar bu böyle biliniyordu. Yayınlanınca görüldü ki, Akif “konuşmuştu”. Tabii yine de beklendiği kadar değil. Ne var ki, en azından bir gizli oturumda kürsüye çıkmış, daha sonra da kürsüye çıkmadan, oturduğu yerden bazı tartışmalara girişmişti. Hatta 28 Şubat 1921 tarihli oturumda muhatabına, “Rezil herif, sus” diye belirtmişti öfkesini.
Ne var ki, Akif’in Meclis kürsüsünden yaptığı tek konuşma, bundan 20 gün önceye aittir: 8 Şubat 1921 Salı günü yapılan gizli oturumda, Sevr Antlaşması hakkında Sadrazam Tevfik Paşa’ya çekilecek telgraf tartışılmaktadır. İtilaf Devletleri, Birinci İnönü Savaşı’ndan sonra Sevr Antlaşması’nın bazı maddelerini hafifletmek için Londra’da bir konferans düzenlemeyi kararlaştırmış ve İstanbul hükümetini davet etmişlerdir. Tevfik Paşa ise uzlaşma yanlısı bir sadrazam olarak Ankara’dan da bir heyetin katılmasını şart koşmuş, bir telgraf çekerek Ankara hükümetini temsilen İstanbul’a bir heyet gönderilmesini istemiş, böylece yakınlaşmayı hızlandıracak bir jest yaptığını zannetmişti.
İşte TBMM tarafından verilmesi düşünülen cevap Meclis’in gizli oturumunda görüşülmektedir ve kürsüde Burdur mebusu Mehmed Akif Bey vardır.
Akif, İstanbul ile Ankara arasındaki önyargıların ortadan kalkmasını ve mevcut iki hükümetli yapının bertaraf edilmesini arzulamaktadır. Bir müsvedde hazırlanmış ve okunmuş, onun üzerinde tartışılmaktadır. Akif müsveddenin üslubundaki şiddete karşıdır. Daha yumuşak, daha uzlaşmacı (itilâfcuyâne) bir telgraf çekilmesini ister. Taleplerimizi ılımlı bir dille ve yumuşak bir üslupla ifade edelim, Tevfik Paşa tarafı kabul etmezse sorumluluk ve vebal onların üzerine kalır demekte, demekle kalmamakta ve kendi hazırladığı bir metni okumaktadır.
Aslında son derece ilginç olan bu mektubun tamamını burada yayınlamak isterdim. Lakin yerimiz müsait değil. Özetle şunları söylüyor Akif:
İstanbul hükümeti olayların gidişatını yeterince kavrayabilmiş değil. Ancak Sevr’i yeniden gündeme getirmenin de faydası yok. Olan oldu. Milletin istiklali, Sevr’in büsbütün ortadan kalkmasına bağlıdır. Bugün Milli Mücadele sayesinde elhamdülillah durum lehimize dönmüş durumda. Ancak İstanbul ısrarla hakikatlere gözlerini yumuyor. İşgal kuvvetleri devletimizin bütün varlığını payimal ediyor. Hukukunu çiğniyor. Bu durumda İstanbul’un yeni bir tavır alması gerekir. Oysa Ankara, Halife ve Sultanı kurtarmak için canla başla çalışıyor. İstanbul’un görevi artık Ankara’ya devretmesi en uygunudur. Dolayısıyla Tevfik Paşa Londra’ya heyet gönderme hakkının yalnız Ankara’da olduğunu açıkça ilan etmelidir. İkilik ancak böylelikle ortadan kalkar. TBMM, “icmâ-i ümmet mahiyetinde”dir. [Bu çok ilginç bir vurgudur.] Yabancı işgali altındaki bir halifenin vereceği kararlar gayri meşrudur. Osmanlı hanedanının seçkin konumunu koruyabilmesi için İstanbul’un, TBMM’yle mesaisini birleştirmesi gerekir. Aramızdaki ufak tefek meseleleri büyütmeden aynı gayenin elde edilmesine elbirliğiyle çalışmak dinî, vatanî ve millî görevlerin en önde gelenidir. Derhal TBMM’nin seçtiği delegelerin tasdik edilmesi temennimizdir.
Akif kürsüden indikten sonra önerisine başta Hamdullah Suphi’ninki olmak üzere çeşitli eleştiriler gelir. Hatta Tunalı Hilmi Bey, “berât-ı idam” gibi bazı kelimelerini beğenmez. Nihayet kürsüye Mustafa Kemal Paşa çıkar ve Akif’in önerisini eleştirmeye başlar. Ancak daha ilk madde olan Sevr’de Akif’e söylemediği bir sözü söylettiğini görürüz. Buna göre Akif, Sevr’in genel olarak tadil edilmesini istemiştir. Atatürk’ün sözleri şöyledir: “Sevr muahedesinin bazı maddelerini kabul etmektense, Sevr muahedesinin heyet-i umumiyesini tadil etmek lazımdır, diyor.”
Halbuki zabıtlar meydanda. Akif şu sözlerle ifade etmiştir meramını: “Milletin berat-ı idamından başka bir şey olmayan Sevr muahedenamesini İstanbul’a kabul ettiren esbabın burada mevzubahsedilmesini münasip görmüyoruz. Ancak milletin istiklali o muahedenamenin birkaç maddesinin tadil ve tebdiliyle temin olunamayıp, büsbütün ortadan kalkmasına mütevakkıf bulunmasına nazaran vaktiyle o muahedenameyi kabul edenlerin bugün konferansta lazım gelen vak ü tesiri haiz olamayacakları pek tabiidir.” Akif’in neden sustuğunu bundan iyi hangi misalle anlatabiliriz ki? m.armagan@zaman.com.tr
21 Ocak 2007, Pazar
.
Ermenilerin yaptığı Ermeni tehciri
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Ermenilerin yaptığı Ermeni tehciri
Hrant Dink’in katledilmesi, Türkiye Ermenilerinin tarihini yeniden gündeme getirdi. TV ve gazetelerin son bir haftalık performansına bakılırsa bir “Ermeni Rönesansı”ndan bile söz edebiliriz.
Türkiye Ermenileri, tıpkı Üzeyir Garih’in öldürülmesinden sonra Yahudi cemaatinin yaşadığına benzer bir dışa açılış sürecine böylece adım atmış oldu.
Tarihe bakarsak, Ermenilerin içe kapanışının oldukça yeni bir olay olduğunu görürüz. Osmanlı döneminde Ermenilerin “sadık millet” olduklarını biliyoruz. Dahası, Osmanlı Devleti’nin Ermeni milletinin iç işlerine karışmamak ve bütünlüklerini muhafaza etmelerini temin etmek bakımından nasıl büyük bir hassasiyet sergilediğini de biliyoruz.
Örneğimi Osmanlı Ermenileri tarihinden seçtim. Üzerinde derin düşüncelere dalmamızı gerektiren çarpıcı bir örnek bu. Bakalım, Osmanlı yöneticileri ve halkı, iki Ermeni kilisesi arasındaki hesaplaşmada nasıl davranmış? Olayı, Katolik Ermeni rahibi Y. Gamidas Çarkcıyan’ın ilk baskısı 1953’te yapılan “Türk Devleti Hizmetinde Ermeniler” (Kesit Yay., 2006) adlı kitabından özetliyorum.
19. yüzyıl başlarında patlak veren isyanlardan endişelenen Osmanlı devlet erkânı, Ermenilerin faaliyetlerinden şüphelenmeye başlamıştı. Nitekim Ruslar 1823 yılında İran’ı işgal ettiklerinde saflarına katılan ve yanlarında savaşan Ermenilere bağımsız bir Ermenistan vaat etmişler, tehlikeyi gören İran Şahı’nın uyarısı üzerine Osmanlı Devleti de gereken tedbirleri almaya girişmişti. İşin fenası, Rusya ile savaşın eli kulağındaydı.
Bunun üzerine II. Mahmud, Ermeni Gregoryen Patriği’ni huzuruna çağırdı ve kendisine, Rusya’yla bir savaş durumunda tebası olan Ermenilerin isyan çıkarmayacaklarına kefil olup olmadığını sordu. Bu soru, padişah farkında olmasa da, patriğe çoktandır beklediği bir fırsatı sunuyordu.
Malum, Ermeniler bugün farklı mezheplere bölünmüş durumdadırlar. Gregoryenler kadar Ortodokslar, Katolikler ve Hrant Dink gibi Protestan Ermeniler de vardır. 1823’teki asıl dava ise Gregoryenler ile Katolikler arasındaydı. Patrik ‘Fırsatını bulsam da Osmanlı ülkesinde pıtrak gibi yayılan şu Katolik Ermenileri temizlesem’ diye düşünüyordu. Bu yüzden II. Mahmud’un sorusunu büyük bir fırsat olarak değerlendirdi ve ancak kendisini patrik olarak tanıyanlara kefil olabileceği, diğerlerinin sorumluluğunu üstlenemeyeceği cevabını verdi. Böylece ‘Gregoryenlerden emin olabilirsiniz; ama Katoliklerden değil’ mesajını vermiş, başkent ve diğer şehirlerde palazlanan Katolik Ermenilerin geldikleri vilayetlere gönderilmesi halinde Ermenilere kefil olabileceğini söylemişti. Artık Katoliklerin üzerinde şüphe bulutları gezmeye, yabancı devletler hesabına çalıştıkları söylentisi dilden dile dolaşmaya başlamıştı. Nitekim 29 Aralık 1827’de patriğin dayatmasıyla ünlü tehcir kararnamesi (ferman) çıkartılmış oldu.
Ferman, şehirlere gelmiş olan Katolik Ermenilerin memleketlerine dönmelerini emir buyuruyordu. Ancak fermanın kışa denk getirilmesi ve sürgüne gideceklerin tespit edilmesi, saklananların yakalanması gibi işlerin patrikliğe bağlı Ermeniler tarafından “gönüllü” olarak üstlenildiğini söylemek, kilise içi anlaşmazlığın hangi boyutlara vardığını göstermeye yeter. Toplanan Katolik Ermeniler, patrikhane tarafından seçilen mübaşirler eşliğinde sürgüne yollanıyor, hatta İstanbul doğumlu Katolik Ermeniler de, ya Gregoryen olmak ya da sürgüne gönderilmek seçeneklerinden birini tercihe zorlanıyorlardı. Sürgüne gönderilenlerin malları mülkleri yok pahasına satılıyor, büyük bir kısmı da uyanık Gregoryenler tarafından satın alınıyordu.
Tarihler 10 Ocak 1828’de tehcirin başladığını bildiriyor. İstanbul’daki kafile, yaya olarak Üsküdar’dan İzmit’e gitmişti. Fakat İzmit’te beklenmedik bir durumla karşılaştılar. Sürgün edilenlerin büyük bir kısmı, “yerli cömert Müslümanlar tarafından hazırlanmış çadırlarda ve kervansaraylarda alıkonuldular ve iki gün misafir edildiler. Müslüman kadınları, yorgunluktan bitkin bir hale gelmiş kadınları haremlerine dahi almaya çekinmediler”.
Hayret, değil mi? Ermenilerin sürdükleri Ermenileri Müslümanlar sahipleniyor! Ama durun, arkası var. Patrik, İzmit’teki bu hoşgörülü davranıştan ürküp sürülenlerin isyan edeceğinden endişelenmiş; İzmit’e dek koşturarak valinin kapısını çalmış ve kafilenin bir an önce şehirden uzaklaştırılmasını istemiş.
Ardından Giresun’a gelinmiş. O da ne? Giresunlu Müslümanlar da kucak açmışlar zavallı Ermenilere ve patriğin yanlarına verdiği adamlara resmen kafa tutmuşlar. Erzurum Valisi ise daha atak çıkmış; Giresun’a haber salıp rahiplerin kelepçelerinden kurtarılmasını sağlamış ve İstanbul’a bir dilekçe yazarak vilayette bulunan 3 bin hane Katoliğin cezasını affettirmeyi başarmış. Bitlis Türkleri ise mübaşirlerin elinden şehrin sevilen keşişini kurtarmışlar. Trabzon valileri Galib ve Bektaş beylerin başına gelen daha da ilginç. Ermenileri korumaya kalktıkları için patriğin yandaşlarından Darphane Emini Kazaz Artin’in entrikalarıyla koltuklarını kaybetmişler.
İstanbul’da da benzer bir durum yaşanır. Hüsrev Mehmed Paşa, saatçisi Osep’i korumuş, Hüseyin Paşa ise “patriğin zulmünden kaçmak için” çırpınan Ermenileri kurtarmıştır. Şikayetler artınca durum II. Mahmud’a bildirilmiş; fermanda belirtilen tehcir kararının uygulamada bir mezhep içi intikam savaşına büründüğünü fark eden Sultan da müdahale ederek olaya el koymuş, sorumlular adalete teslim edilerek bu defa kendileri sürgünle cezalandırılmış. Ve Ermeni’nin Ermeni’ye karşı gerçekleştirdiği bu tehcirden dönenler aynen görevlerine iade edilmişler.
Sürgüne son veren yeni bir ferman yayınlandığında Katolikler, o zamana kadar bağlı bulundukları Gregoryen Kilisesi’nden ayrılıp kendi kiliselerine kavuşmuşlar. Zira cemaatlerin iç işlerine karışmadığı için patriğin kararını onaylamak zorunda kalan devlet, sonunda her iki mezhebin aynı çatı altında bulunamayacaklarını anlamış ve bağımsızlıklarına giden yolu açmıştı.
Osmanlı Devleti’nin bu olaydaki hakem rolü, unuttuğumuz bazı ipuçlarını hatırlatmıştır umarım. m.armagan@zaman.com.tr
.
Musul’u bir Alman tayyareci yüzünden kaybetmiştik
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Musul’u bir Alman tayyareci yüzünden kaybetmiştik
Sert geçen müzakereler sonunda Lozan’daki Türk heyeti bir barış projesi teklif etmişti. Bu projeye göre, görüşmelerde tıkanan Irak sınırı meselesi, Türkiye ile İngiltere arasında antlaşmanın yürürlüğe konulmasından itibaren 12 ay zarfında razı olan taraflar tarafından tayin edilecek, anlaşmazlık halinde Birleşmiş Milletler’e (o zamanki adıyla Cemiyet-i Akvâm’a) götürülecektir. “Irak sınırı”ndan Musul’un kastedildiği açıktır.
Derler ki, Musul, Arapça “mavsıl” kelimesinden gelir. Kavşak anlamındadır. Gerçekten de İran’a, Kafkaslar’a, Basra Körfezi’ne, Medine’ye, Kudüs’e, Anadolu ve İstanbul’a giden ticaret yolları Musul’da düğümlenir ve açılırdı. Nitekim müzakereler sırasında İngiliz heyetinin başındaki Lord Curzon, Musul’u Basra Körfezi’nin uzantısı sayarken, İsmet Paşa Anadolu’nun tabii bir parçası olarak takdim etmişti ve her iki taraf da Musul’un kendilerine ait olduğunu onun coğrafî konumunu esas alarak savunmuştu.
İsmet Paşa, teklif ettiği projenin ardından Ankara’ya dönünce Meclis’te fena halde köşeye sıkıştırılacaktır. Projenin gizlice verildiği iddia edilecek ve Meclis’te açıkça okunması istenecek, ancak nedense okunmayacaktır. Okunmayınca Misak-ı Millî’nin çiğnendiği, hatta çöpe atıldığı haykırışları duvarlarda yankılanacaktır. İşte 27 Şubat 1923 tarihli gizli oturumdan bazı cümleler:
Operatör Emin Bey: Efendiler, yalnız Musul ile kalmaz, Musul’u verdiğimiz gün hudut Erzurum’dur.
Mustafa Durak Bey: Musul’un bir sene sonraya taliki [bırakılması] demek… Musul’u kaybetmek demektir. Musul’u kaybettikten sonra senin Şark’ta bir yerin kalmamıştır.
Sırrı Bey: Misak-ı Millî çiğnendi, heba oldu, iptal edildi. Battal edildi.
Necmettin Bey: [Musul’u] Cemiyet-i Akvâm’a vermek, İngilizlere vermek demektir.
Şair Yahya Kemal ise günün birinde Musul’daki kardeşlerimizle yeniden aynı bayrak altında yaşayacağımıza inandığını belirtir. Buruktur içi ve Lozan’ı kerhen, istemeye istemeye imzaladıklarının altını çizer.
Oysa bundan daha bir ay önce, 23 Ocak 1923 günü öğleden sonra Lozan’da yapılan oturumda İsmet Paşa, sonradan gevşeyecek kararlı Misak-ı Millîci tavrı sürdürmekte ve sonradan unutulacak bazı kavramları sakınmadan kullanmaktadır:
“TBMM Hükümeti, Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de hükümetidir; çünkü Kürtlerin gerçek ve meşru temsilcileri Millet Meclisi’ne girmiştir ve Türklerin temsilcileriyle aynı ölçüde ülkenin hükümetine ve yönetimine katılmaktadırlar. Kürt halkı ve… temsilcileri, Musul vilayetinde oturan kardeşlerinin anayurttan ayrılmalarına razı değillerdir; böyle bir ayrılmaya engel olmak için bütün fedakârlıklara katlanmaya hazırdırlar. Musul vilayeti nüfusunun çoğunluğunu meydana getiren Kürtlerle Türklerin, vilayetlerinin Türkiye’nin tamamlayıcı bir parçası olarak kalmasını sağlamak için bütün güçleriyle mücadele etmekten bir an bile geri durmayacaklarına şüphe yoktur.”
Başlangıçta Misak-ı Millî sınırlarına bu denli önem atfedilirken Curzon’un blöfleri karşısında meydana gelen gevşeme, Musul meselesini ertelemeyi ve olmazsa Birleşmiş Milletler’e havale etmeyi getirmiştir, ardından da İngilizlerce yutulmasını. Siirt milletvekili Necmettin Bey’in tahmini doğru çıkmış, BM’ye havale, İngilizlere havale olmuştur.
İyi de Musul üzerinde neden bu kadar durduk? Çünkü onu Misak-ı Millî kapsamında kabul ediyorduk ve Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı 30 Ekim 1918’e kadar Musul, Osmanlı kuvvetlerinin elinde bulunuyordu. Mütareke tarihinde kim hangi sınırlardaysa o sınırlar esas kabul edilmişti; bizim de bütün davamız, şimdilerde beğenmediğimiz Mondros sınırlarına yeniden kavuşabilmekti. Ancak İngiliz kuvvetleri Mütareke’ye rağmen harekâtı durdurmamış ve 3 Kasım’da Musul’a girmişler, Osmanlı hükümeti de 8 Kasım’da Musul’u boşaltma emrini vermiştir. Sizin anlayacağınız, İngilizler Mondros sonrası uyanıklıklarını bir emrivaki olarak kabul ettirmek istemişlerdir Lozan’da ve ne acıdır ki, haklı olduğumuz halde bu dayatmaya boyun eğmek zorunda kalmışızdır.
Peki Musul nasıl düşmüştür İngilizlerin eline?
Ali İhsan [Sabis] Paşa, savaşın son günlerinde merkezi Musul’da bulunan 6. Kolordu’nun başına tayin edilmiştir. Hedefi Musul’da tutunmak, yaklaşan Mütareke’ye kadar bu hattı İngilizlere karşı korumaktır. İşte tam bu sırada hem güney cephemizin nihai yenilgisine, hem de Musul’un elden gitmesine sebep olan sırlarla dolu bir olay cereyan eder.
28 Ekim 1918 günüdür.
Mondros görüşmeleri bütün hızıyla sürmekte, İngiliz ordusu doğu sınırlarımıza doğru ilerlemektedir. Ordu merkezinden uzakta bulunan Ali İhsan Paşa, haberleşme hatları kesik olduğu için bir çare düşünür ve bulduğu bir Alman tayyarecisi “külliyetli miktarda altın” karşılığında hayati bir görev için kiralanır. Görevi, uçağıyla havalanıp yazılı bir talimatı merkez grup kumandanlığına atmaktan ibarettir.
Alman havacı “attım” deyip altınları cebe indirse de, emrin atılmadığı sonradan anlaşılacak; fakat iş işten geçmiş olacaktı. Emir yerine ulaşsaydı, Paşa’nın başında bulunduğu Dicle Grubu zayiat vermeden Musul’daki ordu merkezine çekilecek ve iki gün sonra Mütareke imzalanacağı için Musul’da daha uzun müddet tutunabilecek, belki de hiç çıkmayacaktı. Böylece bu değerli kolordu ve silahları İngilizlere teslim edilmeden ileride Anadolu savunmasında Kafkas Kolordusu gibi kullanılabilecekti.
Sonuç: 9 Kasım’da Ali İhsan Paşa Nusaybin’e çekilirken, bir gün önce Musul Hükümet Konağı’na İngiliz bayrağı çekilmiştir bile.
Bir Alman havacısının oyununa mı gelmiştik, yoksa İngilizlerin oldu bittisine mi? Ne olursa olsun, Lozan’daki Musul hezimetimiz açıktır. Zaten Başbakan Rauf [Orbay] Bey de İsmet Paşa’nın Lozan’dan döndüğü gün istifasını bu başarısızlık üzerine vermiş ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı Lozan’ın hesabını sormak için kurmaya kalkmıştı. Kısa bir süre sonra parti kapatıldı. Sesleri kesildi. İyi mi oldu? m.armagan@zaman.com.tr
04 Şubat 2007, Pazar
.xxxxxxxxxxxxxxxxxxx
.
Mustafa Kemal, Vahdettin konusunda nasıl yanıltıldı?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Mustafa Kemal, Vahdettin konusunda nasıl yanıltıldı?
Tarihte “son nokta” yoktur; olamaz da. Donmuş değil, dinamik bir süreçtir tarih. Vakalar değişmese bile algılanmaları zamanla değişir. Daha önce bakılmamış açılar ortaya çıkar, yeni tanıklar konuşmaya başlar, elde edilen bilgiler yeniden harmanlanır ve yeni sentezler doğar bunlardan.
Bugün üzerinde duracağımız örnek ise bildik bir konuda: Vahdettin hain miydi? Bu soru son yıllarda artık eski enteresanlığını yitirmişse de, yine de taraftar buluyor. Vatan hainliği ithamına net ve tarafsız bir tanım getirmedikçe galiba ilgi çekmeye devam edecek.
Nedir vatana ihanet ve kimin hain olduğuna son tahlilde hangi merci karar verecektir?
Mesela bundan 50 yıl önce Nazım Hikmet vatan hainiydi devlete göre. Bugün ise böyle düşünenlerin sayısı azınlıktadır. Peki ne değişmiştir aradan geçen sürede? Nazım, bir mahkemede aklanmıştır da onun için kitapları serbestçe basılabilmekte, şiirleri kapış kapış kasetlerde yerini almaktadır? Hayır. Herhangi bir hukukî beraati olmadı; ama Nazım’a 1950 şartlarında vurulan hain damgasının esasa değil, devrin şartlarına dayandığı, dolayısıyla o şartlar ortadan kalktığı (komünizm çöktüğü) için suçlamanın gereksizliği anlaşıldı.
Ancak Vahdettin’in ihaneti hakkındaki tartışmalar kolay son bulacağa benzemiyor. Çünkü Vahdettin’in hainliği iddiasının da hukukî olmadığı, tıpkı Nazım’da olduğu gibi siyasî ve konjonktürel sebeplerden kaynaklandığı anlaşılırsa onun üzerine bina edilen bütün iddialar, mesela Osmanlı tarihinin son dönemi hakkındaki yorumlar çökme tehlikesi geçirecektir. Bu yüzden, 2005 Temmuz’unda Süleyman Demirel’in isabetle (!) teşhis ettiği gibi, Vahdettin’in hain olduğunun bilinmesinde daha bir süre yarar vardır!
Şimdi TBMM’ye uzanalım ve Gizli Zabıtları karıştıralım. 1921 yılını içeren cildi elimize alalım ve başlayalım karıştırmaya. Tam da bu yazıyı yazdığım 8 Şubat gününe gelelim. Biraz önce Mehmed Âkif, Meclis kürsüsünden ilk ve son defa konuşmuş, sonra bazı milletvekilleri Âkif’in Padişah’a yazılacak mektubun taslağı üzerinde görüşlerini belirtmişlerdir. Nihayet kürsüye Mustafa Kemal Paşa çıkmış ve Milli Şairimizin Sevr konusunda işgal kuvvetlerinin süngüsü altındaki Halife-Sultan Vahdettin’in meşruiyetini kaybettiği için TBMM’yi tasdik ve kararlarını kabul etmesini isteyen ifadelerini eleştirmiştir. Ona göre Meclis’in, meşruiyetini başka hiçbir merciye tasdik ettirmeye ihtiyacı yoktur. Kaldı ki, der, Mustafa Kemal, Hilafet makamı aslında “mühmel”dir, yani boştur.
Neden peki? Çünkü, bu “çünkü” çok önemli, Mustafa Kemal’e göre Sultan Vahdettin, antlaşmanın imzası öncesinde, 22 Temmuz 1920’de toplanan Saltanat Şûrası’nda “Sevr muahedesini… bizzat ayağa kalkmak suretiyle kabul etmiştir.” Dolayısıyla TBMM’nin, İngiliz süngüsü altındaki “esir padişah”ın onayına ihtiyacı yoktur.
Peki olay hakikaten Mustafa Kemal’in açıkladığı gibi mi cereyan etmiştir? Yani Saltanat Şûrası’nda ‘Sevr’i kabul edenler ayağa kalksın’ denilmiştir de, Vahdettin de ayağa kalkmak suretiyle onu kabul mü etmiştir? Yoksa…
İşin esası şu: Hadise Mustafa Kemal’e yanlış aksettirilmiş ve onun Vahdettin hakkındaki kanaati, iletişim hatlarındaki “bir kısım” parazitlerden olumsuz yönde etkilenmiştir. O halde nedir olayın iç yüzü?
Vahdettin’in Saray Başmabeyncisi, yani özel sekreteri Lütfi Simavi’nin “Osmanlı Sarayının Son Günleri” (Pegasus Yayınları, 2006, s. 328) adlı hatıralarında anlattıkları gerçekten de şaşırtıcıdır. Simavi’ye göre Vahdettin, bırakın oylamada ayağa kalkmayı, açılış nutkunu okuduktan sonra salonda bile durmamış, çıkıp gitmiştir.
Siz gözlerinizi ovuşturmaya devam ederken ben Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’ndaki silah arkadaşlarından ve aynı zamanda Vahdettin’in damadı olan, yani iki tarafa da eşit mesafede duran birinin, İsmail Hakkı Okday’ın “Yanya’dan Ankara’ya” (Sebil Yayınları, 1994, s. 385-386) adlı hatıralarını masama getirip okuyayım da dikkatle dinleyin:
“Nihayet ‘Sevr’i kabul edenler ayağa kalksın’ denildi. Damat Ferid Paşa bu sırada Padişah’ın salonu terk etmesi için işaret verdi. Vahdettin dışarı çıktı, yandaki odaya geçti. Padişah ayağa kalkınca da salondakiler Hünkâr’a bir saygı eseri olarak ayağa kalktılar. Kendisini bu suretle selamladılar. Öyle ki, bu ayağa kalkışın Sevr’in kabulü anlamına mı geldiği, yoksa Padişah’a hürmeten kıyam mı edilmiş olduğu açık olarak belirmedi. Hatta Ayan’dan Topçu Feriki Rıza Paşa, ‘Biz Padişah’a hürmeten ayağa kalktık, Sevr’i kabul ettiğimizden değil’ diye haykırarak Damat Ferid’in oyununu açıkça protesto dahi etti.”
Şimdi o ayağa kalkma meselesi anlaşıldı mı acaba? Özetleyelim o halde:
1) Bir kere bu tür şûralarda padişahın oy hakkı yoktur ki! O, konuşulanları dinler, kararın kendisine bildirilmesini ister ve sonuçta onaylar veya onaylamaz.
2) Ayağa kalkarak oylama yapılması çağrısı yapılınca padişah, konumu gereği dışarı çıkmış ve o çıkarken şûra üyelerinin hepsi saygılarından ayaklanmış, bu da Damat Ferid tarafından Sevr’in onaylandığı şeklinde yorumlanmış, yani oylama tam anlamıyla bir oldubittiye getirilmiştir.
3) Rıza Paşa ise oyuna geldiğini anlayınca oylamayı protesto maksadıyla yerine oturmuş ve bu yüzden de aleyhte çıkan tek oy onunki sayılmıştır.
Kuşkusuz 1921 Yazı gibi feslerin bir baştan öbürüne uçuştuğu bir ortamda meselenin içyüzünü bilebilecek durumda olmayan Mustafa Kemal ve Kâzım Karabekir gibi Milli Mücadele önderleri, ayağa kalkıp Sevr’in imzalanmasını onayladığı sonucunu çıkararak Vahdettin’in hainliğine hükmetmişler, bu da onun ihanetine yeterli delillerden biri sayılmıştır.
Fazla söze ne hacet! İşte tarihte yanlış anlamaların nereden kaynaklandığına yakıcı bir misal. m.armagan@zaman.com.tr
11 Şubat 2007, Pazar
.
Abdülaziz’in kanlı gömleği intiharı da kanıtlamaz mı?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Abdülaziz’in kanlı gömleği intiharı da kanıtlamaz mı?
Sultan Aziz intihar mı etti, yoksa öldürüldü mü? Yakın tarihimizin bu ‘kanlı’ olayının tarihçilerden çok sokaktaki adamı ve siyasîleri ilgilendirmesi ve meselenin olgusal cephesinin ıskalanması eski bir sözümü hatırlattı: Geçmiş geçmemiştir.
Zaman gazetesinin gerek 5 Mart 2005 tarihli “Sultan Abdülaziz’in öldürülmeden önceki son fotoğrafı”, gerekse 16 Şubat 2007 tarihli “İşte Abdülaziz’in kanlı gömleği” başlıklı haberlerinin gördüğü yaygın alaka bunun somut bir tezahürü bence. ‘Canım taa ne zaman olmuş bir olaydan bize ne?’ diyemedi okuyucu. Öyle ya, “geçmiş” hakikaten geçmiş olsaydı dedelerimizin dedelerinin zamanına ait bu ‘kanlı’ haber bizi neden bu denli ilgilendirsindi ki?
Ancak bu haberlere siyasiler ve kamuoyundan tepkiler yükselirken, tarihçilerimizin suskunluğu dikkat çekiyordu. Diyeceksiniz ki, haberde çeşitli tarihçilerin görüşlerine de başvurulmadı mı? Evet, Hasan Celal Güzel ve Aydın Menderes gibi siyasilerin yanında bazı tarihçilerin de görüşleri alınmıştı alınmasına. Lakin herhangi bir belge veya bilgi sundukları yoktu. Sadece hüküm veriyorlar ve akıl yürütüyorlardı. Mantık dersiyle tarihin çözüldüğü nerede görülmüş? Ağız birliği etmişcesine gömleğin katli “ispatladığı” söyleniyordu? Niye? Katledilince kan başka türlü mü akar? Kanlı gömleğin her iki iddia için de kanıt olabileceği nedense unutuluyor.
Hikâye derseniz, yığınla. Ama iş ciddi çalışmaya gelince yokuz.
Gerçekten de tarihin karanlık bir sayfası karşısındayız. Mesele iyice çalışılmadan, bütün belgeler süzgeçten geçirilip sağlam monografiler ortaya konulmadan önce kesin hükümlerden mümkün mertebe kaçınmak zorundayız. Hele tarihçiler.
Ne var ki, haberde ismi geçen tarihçilerden bir kısmının o kadar kesin hükümleri var ki, insan şaşmadan edemiyor. Sanki bu konuda daha önce ciltlerce eser yazmışlar da onlara dayanarak böylesine cüretkârca konuşabiliyorlar.
Değerli refikimiz Ahmet Turan Alkan ise habere yazdığı ve günümüze mesajı bakımından önemli bulduğum yorumunda Abdülaziz’in öldürüldüğünü açık bir şekilde dile getirmiş. Ancak kafamı karıştıran bir nokta var. Kendisi doktora tezi olan “İkinci Meşrutiyet Devrinde Ordu ve Siyaset” adlı kitabında Abdülaziz’in intihar ettiğini söylemektedir. O ifadeyi eserin son baskılarında düzeltmediğine ve bu konuda yeni bir bilimsel makale kaleme almadığına göre, bu görüş değişikliğini nasıl yorumlamamız gerekir bilemiyorum. Şöyle diyor Alkan: “Sultan Abdülaziz tahttan indirildikten 4 gün sonra hâlâ karanlıkta kalan bir intihar neticesinde vefat etti.” (Ufuk Kitap, İstanbul 2006, s. 26)
Anlayacağınız kafalarımız hâlâ fena halde karışık ve aslında böyle olması da gayet normal. Çünkü Abdülaziz’in cesedi, apar topar düzenlettirilen ve birbirinden komik olan üç doktor raporundan hemen sonra, kimsenin incelemesine izin verilmeden aynı gün yıkanmış ve defnedilmiştir. (Gazetede yayınlanan beyanatında Erhan Afyoncu’nun zannettiği gibi “günlerce karakolda bekletil”memiştir!) Daha da önemlisi, olayın delilleri henüz eldeyken, şahitleri henüz sağken ve hatıraları henüz tazeyken adlî bir kovuşturmaya gidilmemiş ve suçluların kim olduğu üzerinde durulmamış olmasıdır. Sonuçta “intihar” bile etmiş olsa eden şahıs bir hamal değil, Adriyatik’ten Hind Okyanusu’na uzanan bir imparatorluğun yöneticisidir. Otopsisi bir hastanede yapılmadan apar topar gömülmesi ve bazı ifadelerin baskıyla alınması, olayın üzerindeki şüphe bulutlarını kalınlaştırmıştır.
Sultan II. Abdülhamid dönemindeki Yıldız Mahkemesi ise ölümün sorumlularını ortaya çıkarmak için çok sayıda delil toplamışsa da, ölümün üzerinden geçen 5 yıl, birçok taşı yerinden oynattığı için geç kalınmış bir yargılama olarak adalet tarihine ancak sınırlı miktarda belge ve bilgi sunabilmiştir. Kaldı ki, orada da bazı sanıklara işkence uygulandığına ve ifadelerin değiştirtildiğine dair bilgilerimiz var.
Nitekim ‘Abdülaziz intihar mı etti yoksa öldürüldü mü?’ tartışmasına açıklık getirmek isteyen ve delilleri adamakıllı araştıran son Osmanlı vakanüvisi Abdurrahman Şeref Bey, şimdiki tarihçilerimiz kadar acele hüküm vermemiş ve bir tarihçiye yakışır bir şekilde şöyle noktalamıştır sözlerini: “İntihar mı, katl mi? Bu iki rivayetten hangisi doğrudur? Meseleyi etrafıyla tetkik ve münakaşa ederek kat’i bir hüküm vermek ne iyi olurdu; lâkin abd-i âciz her iki tarafa kanaat-i tamme (kesin kanaat) hasıl edemediğinden mesmuatımı (işittiklerimi) zikr ve irat ve bazı mütalaalar ilavesiyle iktifa edeceğim.”
Üstad İbnülemin Mahmud Kemal İnal da ortada kalmışlardan. Şöyle diyor olayın faili hakkında: “Sultan Abdülaziz katledilmiş ise katlettiren Hüseyin Avni Paşa’dır, intihar etmiş ise ettiren de odur.”
Ahmet Midhat Efendi’nin Osmanlılığından şüphe eden olabilir mi? Ama bakın 1885’te ilk cildi basılan “Üss-i İnkılab”ında her iki iddiayı da ele almakta ve “Hakan’ın intihar ettiğini” savunmaktadır. O devri yaşamasına rağmen mutedil bir dil tutturduğunu görmemek ve bunları, Abdülaziz’in öldürüldüğüne sonuna kadar inanan Abdülhamid’in iktidarında yazdığını unutmamak gerekir.
Onu bunu bırakın da tarihçiliğimizin yüz akı Cevdet Paşa’ya kulak verelim. Mahmud Nedim Paşa ve kabinesinin değişmesi için ayaklanan “suhteler”in, yani medrese öğrencilerinin 10 Nisan’da (zannedildiği gibi 10 Mayıs’ta değil) harekete geçtiklerini, 13 Nisan’da kabine değişikliğinin, 31 Mayıs’ta darbenin gerçekleştiğini anlatırken her iki görüşü de (intihar-katl) birlikte değerlendirir. Kanaati, öldürüldüğü yönündedir. Ancak söylediği bir söz var ki, düne olduğu kadar bugüne de ışık tutacak kuvvettedir. Cevdet Paşa’ya göre eğer Abdülaziz ölümü göze alarak kendisini tahttan indirmeye gelen darbecilere dirense ve meydan okusaydı askeri kendi yanına çekmesi ve darbeyi önlemesi mümkün olacaktı. Hani şimdilerde ‘Ankara’da tank vardı da üstüne çıkmadık mı?’ diyenler var ya! Onlara söylüyor. m.armagan@zaman.com.tr
25 Şubat 2007, Pazar
.
Menderes’in son mektubundaki kehanet
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Menderes’in son mektubundaki kehanet
İdamlar bütün dünyada nicedir elin ayağın ortalıktan iyice çekildiği saatlerde, yani sabaha doğru yapılıyordu. Sebebi ise gayet basit ve anlaşılırdı: Gündüz infaz edilen idamlar halkta taşkınlıklara meydan veriyor, olayın dehşetinden etkilenenler sağa sola saldırıp başka ölümlere yol açıyorlardı. Ama onunki öyle olmayacak, bir ikindi vakti, ağır ağır darağacına doğru yola çıkarılacaktı.
Son sözlerini yazmak için kâğıt kalem istedi. Ufak bir not kâğıdı uzattılar önüne. Başladı yazmaya. Kendini iyi ifade etmesiyle tanınan Başvekil Adnan Menderes, darağacının gölgesinde o kâğıt parçasına bir demokrasi manifestosu döktürecekti. Kimseden korkusu kalmamıştı. Ölümden öte yol var mıydı?
Başladı yazmaya. Dünyaya sağlığında bıraktığı son belgenin “eski yazı” dediğimiz Osmanlıca olması ve hemen hiçbir imla bozukluğu ve cümle düşüklüğü olmadan yazılmış bulunması ise düşündürücüdür. Demek ölümü bile arzulayacak noktaya getirilebiliyormuş insan. Gerektiğinde ona bir sevgiliye koşar gibi koşabiliyormuş.
İlk satırı yazdı: “Adnan Menderes’in idamından evvel son sözleri.” Sonra düşüne düşüne yazmaya devam etti:
Menderes’in idam edilmeden önce yazdığı son mektubun orijinali.
“Sizlere dargın değilim. Sizin ve diğer zevatın iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyorum. Onlara da dargın değilim. Kellemi onlara götürdüğünüzde deyiniz ki, Adnan Menderes hürriyet uğruna koyduğu başını 17 sene evvel almadığınız için sizlere müteşekkirdir. İdam edilmek için ortada hiçbir sebep yok. Ölüme kadar metanetle gittiğimi, silahların gölgesinde yaşayan kahraman efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz? Şunu da söyleyeyim ki, milletçe kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendinizi yine de 1950’de olduğu gibi kurtarabilirdim. Dirimden korkmayacaktınız. Ama şimdi milletle el ele vererek Adnan Menderes’in ölüsü ebediyete kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Ama buna rağmen duam [bu kelimenin üzeri çizilip merhametim yapılmıştır] sizlerle beraberdir.”
O mahkemede ezilmiş, tükenmiş ve adeta canlı cenaze gibi bir görüntü çizen Menderes’in dimağı, bu son mesajında adeta tutuşmuş ve eski günlerini hatırlamıştır. Özellikle irticalî konuşmalarında zaman zaman edebî bir lezzet kazanan üslubu, Osmanlıcanın o zengin lügatinden bir çıkış yolu arardı. İşte 1 Mayıs 1960 tarihli radyo konuşmasından birkaç cümle:
“Çok partili hayat birtakım müşkilata rağmen devam edip yerleşmekte… Ve her memleket meselesini milletin rey ve iradesiyle halletmek veya istikametlendirmek şuuru vicdanlarda kökleşmekte… Fakat memleket bütün bu güzel ve müsbet manzaraları ile göze gelmiş gibi, feleğin kahrı şeametli [uğursuz] bir nefes gibi üstünde dolaşmakta, sanki zehirli bir çöl rüzgârı gibi onun güzel renklerini soldurmaya çabalayarak esmekte… Ne için sevgili vatandaşlarım? Bu kin, bu husumet, bu ihtiras, bu kıskançlık ne için kurutucu bir çöl fırtınası gibi bu güzel vatanın üstünde estirilmek istenmekte?”
Evet ne içindi bütün bunlar? Memleketin üzerinde estirilmek istenen zehirli çöl rüzgârı kimin eseriydi? Daha da önemlisi, Menderes, “silahların gölgesinde yaşayan efendiler”den kimleri, hangi güçleri kastetmişti? CHP’liler ve İnönü’yü mü? Derin devleti mi? Yoksa bazılarının iddia ettiği gibi ABD’yi mi? Ya da yine bazılarının iddia ettiği gibi hakimiyetini ABD’ye kaptırmış olmanın telaşıyla harekete geçen İngiltere öncülüğündeki Avrupa’yı mı?
Mektubun dikkat çekici cümlelerinden birisi, Türkiye’deki “hürriyet mücadelesi”nin er geç kazanılacağına ilişkin vurguyla öne çıkıyor. Menderes’in hürriyet mücadelesinin başlangıcı olarak verdiği tarih, 17 yıldır ki, 1944’e tekabül eder. Demek ki Eylül 1945’te CHP’den ihraç edilmeden önceki ilk muhalefet günlerini hatırlıyordu Menderes. Şükrü Saraçoğlu kabinesine güvensizlik oyu veren 7 muhaliften biri de o değil miydi?
‘Geç kaldınız, geç. Benim başımı asıl o zaman alacaktınız’, demeye getiriyordu idam sehpasının eşiğindeki Başvekil. İşte bu cümleden çözüyoruz, mektupta Menderes’in hedefinin, ezelî rakibi İsmet İnönü olduğunu. Silahların gölgesinde yaşayan efendi, odur. ‘1950’de kurtardım’ dediği de odur. İktidara geldiklerinde paçası tutuşan İnönü’ye ‘devr-i sâbık” yaratmayacaklarını söyleyerek teminat veren, bir nevi onu kurtaran Celal Bayar’la kendisi değil miydi?
Bakmayın siz İnönücülerin ‘Aslında İsmet Paşa Menderes’in idam edilmesini son dakikaya kadar istemedi’ yavelerine. Çünkü Bedii Faik’in de ustaca yakaladığı gibi, İnönü onun idamını son dakikaya kadar değil, “son dakikada” istememiştir. Ama zaten o son dakikada kimsenin (ABD Başkanı’nın bile) idamı önleyecek gücü kalmamıştı ki! Zamanlaması tek kelimeyle harikaydı İnönü’nün. Rakibinden kurtulmayı arzu etmiş ama son dakikada harekete geçerek üzerindeki şaibeyi de temizlemek istemişti. ‘Ne yapayım, gördünüz, elimden geleni bu kadardı’, diyerek de işin içinden sıyrılmayı becermişti.
Mektup devam ediyor: “Adnan Menderes’in ölüsü ebediyete kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir.” Yoksa bir kehanet karşısında mıyız? Ölüsü değil de ruhu, gün gelecek defalarca sandığa gömerek -yeni bir Menderes olarak ortaya çıkan Ecevit parantezi hariç- CHP’yi siyaset meydanından silip süpürmeyecek midir? Ve bugün CHP’nin ensesindeki nefes, Türk halkının gönlünden hâlâ silinmeyen Menderes’in ruhu değil midir? Dolayısıyla bu son anından damıtılmış kehanet pekala tutmuş, yıllar sonra İstanbul’a nakledilen kemikleri bile on binleri sokağa dökmeye yetmiştir.
Bana sorarsanız asıl çıkan kehaneti, ihtilalden sonra dostları tarafından bile komik bulunan “Bütün bir millet arkamdan geliyor” sözleri olmuştur. m.armagan@zaman.com.tr
04 Mart 2007, Pazar
.
Yassıada’da Menderes’i yakan hatıra defteri bulundu
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Yassıada’da Menderes’i yakan hatıra defteri bulundu
“Mahkemede o defterler okunurken neler düşünüyordu Adnan Bey? Belki hatıraları birçok yıllar öncesine iniyordu. Aydın’ın yemyeşil ovalarına, beyaz çiçeklerini açmış pamuk tarlalarına, Menderes suyunun kıyılarına! (…)
Beraber büyümüşler, beraber okumuşlar, askerliklerini beraber yapmışlar (…) Demokrat Parti kurulduğu zaman da bu yeni çatının altına yine birlikte girmişlerdi. Bütün bu hayat yolculuğunda Adnan bir adım önde, Ethem tam bir gölge halinde arkadan yürümüştü.”
Kendisi de Yassıada mahkûmlarından olan Samet Ağaoğlu’nun kudretli kaleminden böyle damlamıştı ak kâğıdın üzerine o uğursuz an.
Adnan Menderes’in kalbine Yassıada duruşmalarında paslı bir bıçak gibi saplanmıştı çocukluk ve kader arkadaşı Ethem Menderes’in hatıra defterlerinin okunması. Sen de mi Brütüs? Sen de mi Ethem? Sen de mi soyadını paylaştığı fakat akrabası olmayan ama akrabadan da yakın bildiği kadim dost?
Çökmüştü sabık Başvekil Adnan Bey. Önce irkilmiş, sonra iğrenmişti okunanlardan. “Fakat heyhat!.. Adnan Menderes’i ölüme götüren yol bu hâtıra defterlerinden başlıyordu.”
Tam 8 yıl Adnan Bey’in bakanlığını yapmış bu ‘küçük Menderes’in hatıra defterlerine o satırları yazması nedendi? Bugüne kadar bu sır tam olarak çözülemedi. İşin garibi, hatıra defterleri mahkemelerde okunmuş ve okunan kısımların bazı parçaları gazetelere de intikal etmişti ama tamamı yayınlanmamıştı. Mahkemenin seyrini değiştirecek, Adnan Bey’i ve diğer DP’li mebusları sindirecek hangi gizli bilgiler yer alıyordu onlarda?
Bir yandan kabinenin neredeyse demirbaşı olmuş Ethem Menderes nasıl olmuştu da hafif bir cezayla kurtulmuştu Yassıada’dan? Şüphe. Onlar okunurken Mükerrem Sarol gibi bakanların aklına birden o celallenmiş muhalif basının Ethem Bey aleyhine tek satır karalamadığı da gelivermişti. Şüphe.
Hatıra defterinden anlaşılıyordu ki, Ethem Bey, Cemal Gürsel’in 3 Mayıs tarihli mektubundan Celal Bayar’ı haberdar etmemiştir. Şüphe.
Defter belki kasten Adnan Bey’in aleyhine notlarla doldurulmamıştı ama dedikoduları incelemeye tabi tutmadan aktarmış olması, affedilir gibi değildi. Ethem Bey’in Bayar’la arası bozuktu ve zaten Cemal Paşa’nın mektubunu da bunun için “aşk mektubu gibi” saklamıştı kendisinden. Onu sadece Adnan Bey’e vermişti ama o da yaldızlı cümlelerine takıldığı için darbenin ayak seslerini ciddiye almamıştı. Muhakkak olan bir şey varsa, Bayar’ın ve kabinenin eline geçseydi bu cüretkâr mektup, 27 Mayıs’a giden yolda kritik kararlar alınabilir ve belki de hadisenin seyri değişebilirdi. Komitacılıktan gelme Bayar’ın genç komitacılara karşı neler yapabileceğini görebilirdik o zaman.
Hatta 27 Mayıs’tan kısa bir süre önce Çankaya’da yapılan zirvede neler konuşulduğunu yazmış ve Bayar’ın diktatörlüğe niyetli olduğuna dair bir de not düşmüştü. Güya Bayar o akşam, “Tehlikeli vaziyetteyiz. İcap ederse dikta ile idare edeceğiz” demiştir. Mahkemede bu not okunduğunda Mahkeme Başkanı, o akşam köşkte bulunan Samet Ağaoğlu’na ne düşündüğünü sormuştu. Ağaoğlu’nun cevabı, Ethem Bey’i çökertecek cinstendi: “Maalesef arkadaşım Ethem Menderes, o günkü müzakerelerin seviyesine ulaşamamış ve konuşulanları hiç anlamamıştır.”
İşte Yassıada mahkemesinde bu kadar hayatî bir rol oynamış bulunan ve Arap harfleriyle kaleme alınan bu defterin bir fotokopisi fakirin elindedir. ‘Nasıl eline geçti?’ diye sormayın, çünkü meslek sırrıdır, söylenmez.
Ethem Menderes’in günlük notlarını TCDD ajandalarına düzenli olarak kaydettiği bu 4 defterin elimdeki fotokopisi 1 Ocak 1957 Salı günü başlıyor ve ihtilalden 4 gün önce, 23 Mayıs 1960 Pazartesi günü bitiyor. Ne yazık ki, 1960 yılına ait sayfalar pek az. Belki de incelenirken veya kasten yırtıldı. Düzensiz tutulduğu anlaşılan 1960 yılı notları 29 Mart’tan başlıyor ve Kıbrıs’la ilgili bazı notlar göze çarpıyor.
Ethem Menderes özellikle idamlardan sonra çok tartışılmış bir isim. Gerçekten de Adnan Bey’in idamında onun notları rol oynadı mı? En azından mahkemeyi etkilediği ve Başvekil’in moralini çökerttiği bir gerçek.
Şimdi bu defterleri gün ışığına çıkarma vaktidir. Onlar 27 Mayıs’a nasıl gelindiğinin içeriden bir değerlendirmesini yapacak, Menderes iktidarının karanlık bir sayfasını aralayacaktır. O bir hain miydi yoksa dışarı vuramadığı duygularını kâğıda dökmek suretiyle en azından vicdanını yelpazelemeye çalışan samimi bir muhalif mi? Bu defterler yayınlandıktan sonra anlaşılacaktır hakikat. Ne demiş şair: “Kalmasın Allah’ım âlemde hiçbir hakikat nihân.” m.armagan@zaman.com.tr
________________________________________
Menderes, Yassıada’da uyuşturuluyor muydu?
Adnan Menderes’in Yassıada mahkemesi sırasında solgun, bitkin ve moralsiz hali, sevenlerini perişan ediyordu. Gerçi kendisine savunmasına izin verilirse -ki Yüksek Adalet Divanı Başkanı Başol bilinçli bir şekilde onun sözünü kesiyor ve savunma yapmasına izin vermiyordu- gayet mantıklı ve insicamlı (tutarlı) savunmalar yapıyor, karşısındaki profesörleri bile çuvallatıyordu. Ancak Yassıada’ya geldiğinden beri o kadar ağır bir baskı altındaydı ki, diğer mahkûmlardan daha tehlikeli bulunduğundan olacak tam bir tecrit içinde yaşıyordu. Kader arkadaşlarından Necmettin Önder’in hatıralarından öğreniyoruz ki, duruşmalara verilen 10’ar dakika aralarda, diğer arkadaşlarının sigaralarını dışarıda serbestçe içmelerine müsaade edildiği halde Menderes, bir kapı geçidinin girintisine oturtuluyor ve ancak yüzünü duvara dönerek sigarasını içebiliyordu. Böylece ne arkadaşları onun yüzünü görebiliyor, ne de o arkadaşlarının yüzünü. Bir de kendisine yapılan uyuşturucu iğnelerden şikayet ediyordu sık sık. Bu iğneleri zorla, “Sana iyi gelir” diyerek yapıyorlardı. İyilik mi? Yassıada’ya çıkarken başbakanı dahi tekme tokat dövdüren sizler değil miydiniz ey iyilik melekleri?
11 Mart 2007, Pazar
.
Atatürk’ün başörtülü milletvekili
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Atatürk’ün başörtülü milletvekili
Türkiye’de kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi tartışılırken genellikle sanki bir ihsan-ı şahane gibi anlatılır. Oysa gerçek bunun tam tersidir. Olayların seyrini inceleyince Türk Kadınlar Birliği’nin zorlamaları olmasaydı muhtemelen Türkiye’de kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi işi, Fransa ve İtalya’da olduğu gibi İkinci Dünya Savaşı’nın sonundaki demokrasiye geçiş dönemine kadar sarkacaktı.
Kadınlara genel seçimlerde oy kullanma ve seçilme hakkının tanındığı 1934 yılı öncesinde Kadınlar Birliği mensupları değişik vesilelerle Atatürk’e isteklerini bildirmişler, ancak her seferinde de ‘Siz erkekler gibi askerlik görevini yapmadığınız için bu haklardan da yararlanamazsınız’ cevabını almışlardır. Nitekim 1930’ların ateşli kadın hatibi İffet Halim Oruz, hatıralarında Atatürk’ü ziyaretlerinden birini şöyle anlatır:
“Atamız, her zamanki nezaketi ile bizleri karşıladı, kendisine dileklerimizi bildirdik. Türk kadınına tüm siyasi hakların verilmesini istedik. Gazi bizlere bazı sorunlar üzerinde durmamızı işaret etti. Başlıca uyarısı da köylü kadınlarımızı eğitmek için yetiştirici çalışmaların yapılması gerekli olduğunu işaret etmekti. O sırada genç ve ateşli bir dava savunucusu olarak kendisine dedim ki:
“Gazi Hazretleri, erkekler, köylü, kentli seçme ve seçilme hakkına sahip değil midir, kadınlarımızı neden ayırt edeceğiz, niçin onlar bu haklara sahip olmasın?”
Kendisinin bize verdiği cevabın özeti şöyledir: “Erkekler asker ocağında vazife görüyor, orada talim ve terbiyeden geçiyor, kadınlarımızı yetiştirmemiz lâzımdır.”
… Bu realist ve mantıklı cevaba verecek söz kalmamıştı. “Emredersiniz, köylü ninelerimizi yetiştirmek için Türk Kadınlar Birliği teşkilâtı vazifesini yapacaktır Paşa hazretleri.” dedim.”
Oruz bunları anlatadursun, nihayet 1934’te kadınlar sıkıştıra sıkıştıra seçme ve seçilme haklarını almışlardır. Yani zannedildiği gibi gökten düşen elmalar gibi masalsı bir hak söz konusu değildir.
Peki ilk 18 kadın milletvekilimiz nasıl seçilmişlerdir? Mesela Atatürk tarafından Bursa milletvekili olarak seçilen Fakihe Öymen bir öğretmendir. İçlerinde avukatlık yapan da vardır, doktor olan da. Hatta Satı Kadın diye bilinen bir milletvekili vardır ki, onun hikâyesi büsbütün ilginçtir.
1934 yılında Ankara’dan İstanbul’a giderken Halkavun bucağında kendisine ayran sunan bir kadın Atatürk’ün dikkatini çeker. Medeni cesareti, erbaplığı, doğallığı hoşuna gider. Kadınla biraz konuştuktan sonra hakkında bilgi alıp yollarına devam ederler.
Sonra seçimler yapılacağı zaman köye bir siyah otomobil gelir, Satı Kadın’ın evini sorar. O sırada muhtarlık yapmakta olan Satı Kadın’ı Ankara Valisi Nevzat Tandoğan çağırmaktadır. Arabaya binip giderler. Vali, Satı Kadın’a Atatürk’ün kendisini milletvekili seçmeyi düşündüğünü söyler. Gariptir, o buna da şaşmaz. Kabul eder.
Milletvekili seçilmiştir. Fakat şehirli gibi giyinmesini ister partisi (CHP). Köylü kıyafetiyle Meclis’e girmemelidir. Başını açmalıdır. Satı Kadın sadece başını açmayı kabul eder, oldukça mazbut bir kravatlı elbiseyle TBMM’ye gelip yeminini eder. Anlaşılan diğer zamanlar köylü kıyafetini, hele meşhur bindallısını bırakmamıştır. Hatta Atatürk’e bu durumu şikâyet ettiklerini yazıyor kendisiyle görüşen Nezihe Araz. Atatürk’ün kıyafet konusundaki ısrar karşısındaki cevabı şaşırtıcıdır: “O yapacağını bilir. Ne isterse öyle yapsın, hiçbir şeye zorlamayın.”
İşte Atatürk’ün bir kadın milletvekilinin kıyafetiyle ilgili çarpıcı tavrı. Bir de bugünküleri düşünün. Kadın özgürlüğü diye ortalıkta dolaşanlar ellerinden gelse böyle bir ‘kapalı’ tipin saçını başını yolarlardı herhalde.
Neyse biz ilk kadın milletvekillerimizden Satı Kadın’a dönelim yine.
Satı Kadın bir dönem milletvekilliği yapar, sonra bir daha seçilmez ve o da dosdoğru köyüne döner. Çiftine çubuğuna sarılır dört elle. Sanki hayatına hiçbir Ankara parantezi girmemiş gibi tam bir Anadolu köylüsü gibi yaşar ve bir Anadolu köylüsü gibi ölür.
Nezihe Araz, 13 Nisan 1956’da, yani ölümünden yaklaşık bir ay sonra Hayat dergisine yazdığı bir yazıda o tarihte sağ olan kız kardeşiyle konuştuklarını da anlatır. Araz’ın naklettiğine göre Satı Kadın, ecel saatinin yaklaştığını anlayınca köyün hocasını çağırmış yanına. Öleceğinden korktuğunu sanmış hoca, teselli etmeye kalkmış. O gayet kendinden emin, şöyle konuşmuş: “Yoo, demiş, koç gibi, Allah’ımın kurbanıyım. Ölümden korkmam, çok yaşadım, çok gördüm. Allah imandan ayırmasın.”
İşte Atatürk’ün bu başörtülü milletvekili, 18 Mart 1956’da ölmüş ve köyüne tıpkı bir köylü gibi defnedilmişti. Resmi törensiz, bandosuz… Halkavun’un Kazan köyündeki mezarı hâlâ duruyor mudur, bilmem.
Bildiğim bir şey varsa 1934’ün Türkiye’si ile 2000’lerin Türkiye’si arasındaki anlayış farkını görmek için Satı Kadın’ın şu son resmine yeniden, gözlerimizi oğuşturarak bakmamızda fayda olduğu.
İnanabiliyor musunuz: O bir milletvekiliydi; hem de Atatürk’ün seçtiği bir milletvekili. m.armagan@zaman.com.tr
18 Mart 2007, Pazar
.
Abdülhamid’in Ayetullahları
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Abdülhamid’in Ayetullahları
Ulema-Osmanlı Devleti ilişkileri açısından en önemlisi Iraklı Ayetullahların Abdülhamid’in İslam Birliği siyasetini desteklemeye başlamalarıdır. Ayetullahlar aynı zamanda Abdülhamid’in bu defa İran’daki ılımlı Ayetullahlarla girdiği diyaloğu ve yakınlaşmayı da desteklemeye başlamışlardır.
Ne derseniz deyin, şu Midhat Paşa hoş adam. Baksanıza, İstanbul’un surlarını yıktırıp kazanılan alana ‘çevre yolu’ açtırmayı düşünen o (İstanbul hayranı İngilizler de olmasa, belki de emeline nail olacaktı), Rusçuk valisiyken planlı bir şehir yapmak için kastî olarak yangın çıkarıp ahşap şehrin yerine ‘yepisyeni’ bir kâgir şehir kurmaya kalkan o.
Bir de meşhur Bağdat valiliği vardır Midhat Paşa’nın. İran Şahı Nasirüddin 1870’te Necef ve Kerbela’yı ziyarete geldiğinde dahice bir fikir ortaya atmış: Necef ve Kerbela türbelerinde yüzyıllardır biriken pahada ağır hediyeleri satışa çıkarıp elde edilecek parayla İran’ı Necef’e bağlayacak bir demiryolu yaptırmayı teklif etmiş. Böylece Kerbela turizmini patlatmayı hedeflemişti Paşamız. Şii alimleri derhal reddetmişler bu fikri tabii. Ancak Şii ulema, Osmanlıların başka makul tekliflerine de direnmişti. Mesela türbelerde biriken hazine değerindeki eşyayı ek hizmetlerde kullanmak ve kutsal şehirleri geliştirmek teklif edilmişti; ama alınan cevap yine ‘Hayır’ oldu.
Anlayacağınız, Midhat Paşa eliyle Tanzimat zihniyeti Irak’a girmeyi deniyordu. Kutsallığın akıl karşısında geri adım atması isteniyor, ulema direniyordu. Tanzimat kanunları Osmanlı bünyesindeki bu en büyük Şii kitlenin kalbine doğru ilerlemek istiyor; ancak tarihten gelen Şii-Sünni gerginliği bu reformları engelliyordu.
Mesela laik eğitim kurumları, yani rüşdiye ve idadiler kurulmaya başlanmıştı; ama Şiilerin kutsal şehirlerine nüfuz edememiş, daha çok Bağdat’ın Sünnilerin yaşadığı bölgeleriyle sınırlı kalmıştı. Bir de askere alma kararı olmasa, daha iyiydi; ama Osmanlı kararını vermişti: Şiilerin kutsal şehirlerinden de askerlik hizmeti istiyordu. Midhat Paşa’nın valiliğe tayininden bir yıl önce, 1858’de bir askere alma girişimi olmuş, bu da ulemayı fena halde korkutmuştu.
Medrese öğrencileri askerlikten muaf tutulacaktı ya, Şiiler medreselerini resmi kayıt kuyuda geçirmeye direndikleri için talebelerin herhangi bir ayrıcalıklı vasfı olduğu belgelenemiyordu. Bu durumda Sünni medrese öğrencileri askere alınmazken, herhangi bir resmi belge ibraz edemedikleri için Şii öğrenciler alınıyor, bu da kıskançlık ve hınç duygularının yayılmasına hizmet ediyordu Şiiler arasında. Sonunda bir çözüm yolu bulundu ve Osmanlı Devleti Şiilerin başına bir Ayetullah atadı. Seyyid Muhammed Taki Bahru’l-Ulum “Necef reisü’l-müderrisîni” olarak kabul edildi. Bundan sonra askere gitmek istemeyen Şii medrese öğrencileri Seyyid Muhammed’den imzalı bir belge getirdikleri takdirde askerlikten muaf tutulacaklardı.
Ancak Osmanlıların aklına karpuz kabuğu düşüren gelişmeler de yok değildi. Ya Şiiler bu yetkiyi kötüye kullanmaya kalkarlarsa? Ya askere gitmesini istemedikleri adamları medrese talebesi diye yutturmaya kalkarlarsa? Devlet buna da bir çözüm yolu aradı ve buldu. Bütün medrese talebeleri Bağdat’ta sınavdan geçirilecek, böylece ak koyun ile kara koyun belli olacaktı.
Laz’ın dediği gibi ‘iş inada binmişti’. Şiiler Osmanlı merkezinin sıkıştırmalarından kaçmaya çalışıyorlardı, Osmanlı yönetimi de kaçakları tespit etmeye. Müctehidler emindi öğrencilerinin sınavı alınlarının akıyla vereceklerinden. Bu vesileyle devletle ilişkiye girdiler: Aracı rolü oynayarak konumlarını sağlamlaştırmış oluyorlardı.
Sınavı geçemeyenlerin askere alınmasına sıra gelince isyanlar baş gösterdi Kerbela ve Necef’te. Seyyid Ali’nin araya girmesiyle isyancıların kabahatlerinden dolayı özür dileyip aflarını istediklerini biliyoruz. Nitekim İngiliz gazeteci Geary, bundan sonra “müctehid ve diğer kıymetli ricalin düzeni sağlamakta Türklerin eylemlerini tamamen onayladıklarını” söyler.
İşte Sultan II. Abdülhamid’in iktidarı böyle bir miras devralır Irak’ta. Onun döneminde Osmanlılar ile Şii ulema arasındaki ilişkiler önemli değişimler geçirecektir. İslamiyet’i imparatorluğun ideolojik çimentosu olarak gören Abdülhamid, Şii-Sünni ayrılığının, hatta çatışmasının hayrımıza olmadığına ve düşmanlarımızın ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramayacağına inanmaktadır. Bu yüzden Şiileri Osmanlı’nın bu birleştirici misyonuna dahil etmeyi amaçlar. Onlara iyiliksever ve inançlarına saygı duyan bir Sultan olduğunu hatırlatmak ihtiyacını duyar. Bunun nişanesi olarak da Abdülaziz’in yapımını başlattığı Hz. Ali’nin türbesine eklenecek altın yaldız kaplı iki minarenin inşasını tamamlattırır.
Ulema-Osmanlı Devleti ilişkileri açısından en önemlisi de, Iraklı Ayetullahların Abdülhamid’in İslam Birliği siyasetini desteklemeye başlamalarıdır. Ayetullahlar aynı zamanda Abdülhamid’in bu defa İran’daki ılımlı Ayetullahlarla girdiği diyaloğu ve yakınlaşmayı da desteklemeye başlamışlardır.
Abdülhamid’in Irak ve İran politikası, hele Sünni-Şii barışı üzerindeki hassasiyeti ve yakınlaştırma çabaları yeterince anlatılmış, dolayısıyla anlaşılmış değildir. Gökhan Çetinsaya’nın “The Caliph and the Mujtahids” adlı makalesinde verilen bilgilere göre, Abdülhamid’i destekleyen bazı Şii Ayetullahlar vardır ve İran Şahı’na dinine, inancına saygılı bir hükümdar modeli olarak onu göstermekte, kısacası Abdülhamid gibi olmasını istemektedirler ondan.
O yıllarda İstanbul’da bulunan muhalif Şii müctehid Mirza Şeyh Hasan Reis ile işe başlanır. Onun da dostları olan Yusuf Rıza Paşa ile tarihçi-âlim Ahmed Cevdet Paşa Şii-Sünni yakınlaşmasının nasıl olacağına dair risaleler ve raporlar kaleme alıp Sultan’a sundular. Cevdet Paşa’ya göre, “düvel-i nasaranın tagallüb ve tahakkümlerine” karşı Şiiler ile Sünniler arasında “ittifak ve ittihad”, yani güç birliği yapmak ve birleşmek gerekiyordu. Yusuf Rıza Paşa’ya göre ise Abdülhamid hem hükümdar, hem de halife olduğu için sadece dünyevi bir iktidara sahip bulunan İran Şahı’nın üzerinde bir etki ve yetkiyi haizdi, bu yüzden de Şii-Sünni yakınlaşmasını ve birleşmesini sağlayacak tek kişiydi.
Bu birleşmenin altyapısını oluşturmak için İran’da büyük şöhrete sahip olan Cemaleddin Afganî’den yararlanan Abdülhamid, onun İstanbul’da bulunan Şii müctehidlerden oluşan bir cemiyet kurup İran’daki Ayetullahlara birleşme mesajı taşıyan mektuplar göndermesini ve gayet olumlu ve sıcak mesajlar almasını sevinçle karşılar. İslam dünyasının bu büyük çatlağı aşılmakta mıdır ne?
Ne var ki, Osmanlı Sultanı’nın iç işlerine karışmakta bulunması ve Ayetullahları aleyhine kışkırtması haberleri üzerine İran Şahı karşı atağa geçer ve ‘Ermeni kozu’nu oynar. Abdülhamid’e baskı yaparak iç işlerine karışmaya devam ederse Ermeni çetelerini barındıracağını ve destekleyeceğini bildirir. Nicedir Avrupa’nın üzerine geldiği bu meselede bir de İran’dan darbe yememek için büyük bir fırsat olan Şii-Sünni ittifakında frene basılır ve İstanbul’daki muhalif İranlı müctehidler Trabzon’a sürülür. Denildiğine göre Afgani’nin Abdülhamid’in gözünden düşmesinin bir sebebi de bu baskıdır.
Abdülhamid’in İslam dünyasını birleştirme yönündeki bu girişiminin akim kalması acıdır.
25 Mart 2007, Pazar
.
Eğitimin Çanakkale’sini başarmak!
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Eğitimin Çanakkale’sini başarmak!
Bir test: 23 Ocak 1913. 14 Safer 1331. Doğru söyleyin, bu tarihlerden hangisi ‘bizden’ biri gibi göz kırpıyor size? Tabii ki birincisi mi? Şu aziz mübarek Mevlid Kandili günü bunu söylemeyecektiniz.
Ama oldu bir kere. Sahi Mevlid Kandili dediniz de, bu yıl kaçıncı doğum yıldönümü Efendimiz’in? 1436. yıldönümü demeyin bana hemen. Bu hesap Miladi takvime göre.
Klasik kaynaklarımızın zamanı algılayış biçimleri silinmiş zihnimizden. Gün eskiden akşam ezanıyla başlardı, şimdi gecenin ortasında alafranga bir saatin münasebetsiz tik taklarıyla başlıyor. Aradaki 7 fark nerede? Ahmet Haşim’in “Müslüman Saati” yazısını olsun çerçeveletip baş ucuna asanlar var mı peki?
Biraz Ahmed Cevdet Paşa’nın “Kısâs-ı Enbiyâ”sına çevirelim mi bakışlarımızı? Bakalım “Mevlid-i Muhammedî” bahsinde neler fısıldıyor kulaklarımıza?
“Fil yılında ve şuhur-ı Rûmiyye’den nisan içinde, Rebiu’l-evvel ayının on ikinci pazartesi gecesi, sabaha doğru henüz tan yeri ağardığı vakit, âlem bir başka âlem oldu. Yani Hâtemü’l-Enbiya Muhammed Mustafa sallalâhü aleyhi ve sellem hazretleri doğdu ve gün doğmadan âlem nur ile doldu. Abdullah’tan Âmine’nin alnına geçmiş olan nûr-ı melâhat, onun alnına geçti. Devr-i Âdem’den beri evlattan evlada intikal edegelen nur-ı hâtemiyyet şimdi sahibini buldu ve artık onda karar kıldı…”
Özellikle sadeleştirmedim bu parçayı ki, klasik bir Osmanlı âliminin edeble yoğrulmuş ilmi rahatça görülebilsin.
Demek ki, Efendimiz hangi yılda doğmuş? Fil yılında. Şu bizim bildiğimiz fil mi? Ta kendisi. Hani Habeşistan hükümdarlarından Ebrehe Yemen’i fethedip San’a şehrinde dev bir kilise yaptırmış ve Arapların hac için Kâbe’ye değil, bu kiliseye gelmelerini emretmişti de, kimsenin gitmemesi üzerine meşhur filini Kâbe’yi yerle bir etmek üzere Mekke’ye yollamıştı ya, işte o yıla “fil yılı” derdi Kureyşliler. Fil, sahipleri ne kadar zorlasa da Mekke’ye girmeyi kabul etmemiş, sonra aniden zuhur eden ebabil kuşları Ebrehe’nin ordusunu telef etmişti. İşte bu sırada Peygamber Efendimiz’in “nûr-i melâhat”ının, yani güzellik nurunun fani âlemi teşrif buyurmasına sadece 50 küsur gün vardı. Ebrehe’nin filini yolundan döndürenin de, ebabil kuşlarını yardıma gönderenin de o nurun sahibi olduğuna inanıldığı için Fil Yılı bir hatıra olarak korundu İslam tarihlerinde.
Peygamber Efendimiz bu şartlarda dünyayı şereflendirdi. Mevlid kandillerinde o günlerin karanlığını hissetmemiz ancak fil yılında doğduğunu hatırladığımızda som bir gerçeklik duygusuna çevrilebilir.
İşte Mehmed Akif’in İslam tarihinin en karanlık günlerinden birinde (henüz en karanlık değil; çünkü en azından kutsal topraklar o sırada işgale uğramamış durumdadır) yazdığı “Pek Hazin Bir Mevlid Gecesi” adlı şiir, Peygamber Efendimiz’in doğumunu Asr-ı Saadet zaviyesinden değerlendiren bir dertli kalemin kederini yansıtır. Ülkeyi kurtaracakları iddiasıyla başa geçenlerin 1908’de Bosna-Hersek’i, Girit’i, Bulgaristan’ı, 1911-1913 döneminde ise Trablusgarb’ı, sonra da bütün Rumeli kıtasıyla birlikte Edirne’yi düşmanlara teslim ettiklerini acı içinde görmüşlerdi. Yazımızın başında verdiğimiz iki tarih, Enver Paşa’nın dizginleri iyice ele alıp muhalefeti susturmak için düzenlediği kanlı Babıali baskınının Miladi ve Hicri tarihleridir. Bu açık bir askerî darbedir ve 1960 darbesinin babasıdır.
İşte Edirne’siz hazin bir Mevlid Kandili gelip çatmıştır. 19 Şubat 1913, yani 12 Rebiu’l-evvel 1331 günüdür. Müslümanların izzet-i nefisleri yerlerde sürünmektedir. Kimsenin yüzüne bakacak halleri kalmamıştır. Yürekler yangın yeri. Hangi yüzle kutlayacaklardır o nurun doğuşunu? Mensup oldukları din, en karanlık, en netameli günlerini yaşamaktadır. Bu yıkımda hissesi olanlar Babıali baskınıyla ülkeyi yeni bir yıkıma, Birinci Dünya Savaşı’na sürükleyecekler ve 5 yıl sonra karanlık içinde karanlık bir döneme adım atılacaktır.
Yine de bir umut, tek umut O ve O’nun hiç kurumayacak nur pınarıdır. Kaleme sarılır Akif. Gözleri yaşlı olduğuna, göğsünün hıçkırıklarla körük gibi şişip indiğine bahse girmeye değer. Göğsünde biriken kanlı gözyaşları satırlara şu kelimelerle yansır:
Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed,
Aylar bize hep muharrem oldu!
Akşam ne güneşli bir geceydi…
Eyvah, o da bir leyl-i mâtem oldu!
Âlem bugün üç yüz elli milyon
Mazlûma yaman bir âlem oldu:
Çiğnendi harîm-i pâki şer’in;
Nâmûsa yabancı mahrem oldu!
Beyninde öten çanın sesinden
Binlerce minâre ebkem oldu.
Allah için ey Nebiyy-i ma’sûm,
İslâm’ı bırakma böyle bîkes,
İslâm’ı bırakma böyle mazlûm.
Balkanlardaki binlerce minarenin dilsizleştiğini, İslam topraklarının düşman çizmeleri altında çiğnendiğini, Müslümanların kimsesizleştiğini ve ondan başka yardım dileyecekleri kimsenin kalmadığını yüreği yanarak itiraf eder milyonlarca Müslüman gibi. O Mevlid gecesinin karanlığından “Âsım’ın nesli” idealini fışkırtan Akif, tarihimizin hep kötüye giden talihinin kırılma noktası olarak Çanakkale zaferini alacak ve orada çağları altüst eden Mehmetçiği, bir başka deyişle Âsım’ı bu defa başka bir zafere şartlandıracaktır. Çanakkale’yi kazanan ve vücudunu ancak ebediyetlerin taşıyabileceği Mehmetçiği Berlin’e tahsile gönderir. Orada bilgi pınarlarını kana kana içecek olan Âsım-Mehmetçik aldığı feyizleri Kur’an ahlakıyla birleştirerek ülkenin yanmış yıkılmış topraklarına akıtacak ve kurumuş olan pınarlarımız yeniden gürül gürül çağıldamaya başlayacaktır. “Âsım’ın nesli” Çanakkale’de ilk vazifesini başarmıştır; ama onu daha büyük bir zafer beklemektedir: Eğitimin Çanakkale’sini başarmak. Bu defa zafer, Çanakkale’lerin bir daha yaşanmaması için kazanılmalıdır.
İşte Mevlid kandilleri bu zafere yaklaşmak için “kıt’a kapma” oyunu oynayan eğitim neferlerimize edeceğimiz dualarla renklenecek, saflarımız belirlenecektir. m.armagan@zaman.com.tr
01 Nisan 2007, Pazar
.
Akif’in Asım’ı da darbeciliğe soyunmuştu!
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Akif’in Asım’ı da darbeciliğe soyunmuştu!
Mehmed Akif’in “Safahat”ı, üzerinde uyuduğumuz gerçek bir hazine. Onun kadar farklı okumalara elverişli bir metin bulmak kolay olmasa gerek. Kendi devrindeki olayların bir tür aynası olarak da sökebilirsiniz hecelerini, zamanı bulamaç yaparak getirdiği eleştiriler olarak da.
Bazı bölümleri o devrin malum şahsiyet veya olay kadroları üzerine kurulmuştur ama o devir battığından, olay veya şahıslar da hafızalarımızda giderek silikleştiğinden, karınlarındaki anlamı söküp çıkarmak pek zahmetsiz bir işlem olmuyor tabiatıyla.
Velhasıl, emek gerektirir Akif’i okumak. Tabii fazlasıyla değer. Zahmetinizi ödülsüz bırakmayacak kadar değerli taşlarla döşelidir çünkü “Safahat”ın yolları.
Hele “Âsım”… O bambaşka.
Değerli ağabeyim Beşir Ayvazoğlu Kapı Yayınları’ndan çıkan “1924: Bir Fotoğrafın Uzun Hikâyesi” adlı usta işi arkeolojik kazısında bize bir fotoğrafın peşinden giderek yakın tarihimizin edebî ve kültürel enkazı altında gülümseyen resmi uzatıyor. “Âsım”la başlayan hazin bir hikâye bu. Umutların enkazı. Ama aynı zamanda iki devrin birbirinin içine geçmesinden hasıl olan muazzam çatırtının Akif’in neslini nasıl hem tematik, hem de coğrafi ve zamansal bir savrulmaya mahkûm ettiğini öz bir şekilde sunuyor kitap.
1924, bir imparatorluğun bir ulus-devlete dönüşme sürecinin başlangıcı. Evet daha önce TBMM kurulmuş, saltanat kaldırılmış, cumhuriyete geçilmiştir. Ancak toplum şuur ve hayatına yansıyan değişikliklerin başlangıcı neredeyse tamamen 1924 yılına dayanır. Hilafetin ilgası, Osmanlı hanedanının yurtdışına çıkarılması, medreselerin kapatılması, yeni anayasanın kabulü, muhalefeti temsil etmek üzere kurulan Terakkiperver Fırka’nın kurulmasıyla kapatılması bir olan ömrü, Said Nursi’nin Van’da Erek Dağı’na çekilmesi… Bütün bu hadiseler arasında ferahlatıcı bir haber, Akif’ten beklenen “Âsım” kitabının yayınıdır.
Ancak devrin dağdağası içinde “Âsım”ın biraz zamanını şaşırdığı bile söylenebilir. Tam bir tasfiyenin başladığı yılda eskiyle yeninin buluşacağı ‘bir başka inkılab’ın mümkün olduğunu açıklayan bu ilginç kitabı haklı olarak “Kuğunun son şarkısı” diye nitelendirmişti Süleyman Nazif. Osmanlı’nın batarken semaya bıraktığı en güzel şarkıydı o. Akif bir yanardağa dönen dimağından fışkıran mısraları, çelik kalemiyle milletinin mermerden mamul tarih cephesine kazırken, o kalemden akan mübarek sıvıyla yalnız Türkçenin değil, dünya edebiyatının da en büyük şaheserlerinden birinin yazılmakta olduğunu acaba sezebilmiş midir?
Ne yazık ki, “Âsım”ın talihsizlik yakasını bırakmamış ve hâlâ yeterince anlaşılamamıştır. Aslında, geçmişi değil, geleceği anlatır Akif; Beşir Ayvazoğlu’nun dikkat çektiği gibi, ideal neslin temsilcisi olarak gördüğü Asım’ı anahtar gibi kullanarak bir “gelecek projesi” çizer. Daha doğrusu alternatif bir “kurtuluş reçetesi”.
İyi ama biz daha önce kurtulmamış mıydık? İstiklal Savaşı’nda düşmanı İzmir’den denize dökmemiş, yurdu düşmandan temizlememiş miydik? Yoksa Çanakkale’de süper güçleri durdurarak işgali önlemek yeterli olmamış mıydı? İşte Akif bütün bunların bir son değil, bir başlangıç olduğunu anlatmak için yazmıştı “Âsım”ı. Barut ve kan kokusunun yerini kitap kokusu, şehit ve gazilerin yerini çantası elinde, bilgi pınarından kana kana içmeye hazırlanan yeni bir nesil almalıydı: “Âsım’ın nesli” buydu.
Çanakkale zaferini, İstiklal Savaşı’nı kazanan bu altın nesil, şimdi yeni bir göreve talip olmalıydı. Onlar bilginin, eğitimin, cehaletle ve fakirlikle savaşın Çanakkale’sini başaracaktır şimdi. Ve ancak bu başarılırsa Çanakkale gerçekten ve nihai olarak kazanılmış olacaktır. Genç nesli kırgın gibi biçen Çanakkale’lerin bir daha yaşanmaması için “bu Çanakkale”nin kazanılması şarttır.
Lakin Akif’in ideal neslin timsali saydığı Âsım askerden dönünce bir tuhaf olmuştur. Sokakta gördüğü sarhoşları pataklamakta, mübarek Ramazan günü sigarasının dumanını yüzüne üfleyenleri tokatlamakta, kumarbazları alenen tehdit etmektedir. Hatta hızını alamayıp memleketteki bozuk işlerin düzeltilmesini alıştığı kaba kuvvet mantığıyla çözmeye kararlıdır. Vurarak, kırarak, hatta darbe yaparak işlerin düzeleceğine inanmıştır.
Babası, Âkif’e Âsım’ı şikayet eder. “Senin aptal” der, “daha bir hayli çılgın bularak Bâbıâli’yi basmayı kurmuş.” Bâbıâli’yi, yani Başbakanlığı basarak işi tepeden halletmeye karar vermiştir. Ablası mani olmaya çalışmaktadır ama ne yapacağı hiç belli olmaz bu “deli”nin. Bakarsın hem basar, hem de asar baştakileri! Ona ne yapıp edip mani olunmalıdır. Babanın sözü geçmiyordur. Akif’ten yardım ister. Âsım’ı doğru yola getirmek ona düşmektedir.
Nihayet millî şairimiz, Âsım’ı bir kenara çeker. Dinî ve bilimsel bilgilerin beraber okutulacağı yeni bir medrese kurup “nesli tehzib” ve “i’lâ ile”, yani terbiye edip yükseltmekle meşgul olması gerektiğini söyler. Kendisi de inkılap istemektedir ama hükümeti devirmekle, adam asıp kesmekle yapılacak bir inkılap değildir o. Bilgiyle ahlakı kaynaştıracak, bütünleştirecek uzun vadeli (kendisi “20 yıl ister” diyor) bir inkılaptır. Onun için Âsım, Avrupa’ya gidip fen diyarından sızan sonsuz pınarı hem içecek, hem de yurda getirecektir.
Asım ve nesli, böylece İttihatçıların bu ülkeye en büyük kötülükleri olan darbeci zihniyetten uzaklaşmalı ve ülkenin geleceğini sabun köpükleri üzerine değil, sağlam temeller üzerine kurmanın gönüllü fedaileri olmalıdırlar. (Muhtemelen Âsım, 1916’da bir hükümet darbesine hazırlanan Teşkilat-ı Mahsusa’dan Yakup Cemil ve arkadaşlarının etkisindedir.)
İşte hazırlanmış, Berlin’e, tahsile gitmektedir Çanakkale kahramanı Âsım. Şairimiz şu umut dolu mısralarla yolcular onu:
İnkılabın yolu mademki, bu yoldur yalınız,
“Nerdesin hey gidi Berlin?” diyerek yollanınız.
Altı ay, bir sene gayret size eğlence demek…
Siz ki yıllarca neler çekmediniz, hem gülerek!
Hani, bir ömre bedeldir şu geçen her gününüz;
Bir gün evvel gidiniz, bir saat önce dönünüz.
Şark’ın âgûşu açıktır o zaman işte size;
O zaman varmanın imkânı olur gâyenize.
Eşref Edip, Akif’in “Âsım”ın devamını yazmayı planladığını ancak gerçekleştiremediğini söyler. Anadolu’da ‘lafın tamamı deliye söylenir’ derler. Bence yazmış yazacağını. O tohumlar bugün bitmekte. Hem yalnız Berlin’de mi?.. m.armagan@zaman.com.tr
08 Nisan 2007, Pazar
.
1930’lu yıllar Altın Çağ mıydı?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
1930’lu yıllar Altın Çağ mıydı?
İster CHP’nin söylemine bakın, isterseniz sığ popüler basına, 1930’ların neredeyse kutsandığını görürsünüz. 1920’li yıllar da önemsenir gerçi; ama asıl Cumhuriyet’in kendisini bütün görkemiyle gösterdiği yıllar 1930’lardır.
Asıl amaç Osmanlı’dan kopmak olduğuna göre, 1930’lar bu kopuşun zirve yaptığı yıllardır. Kalkınma hamleleri, sanayileşme çabaları, ekonomik bağımsızlık ve tek kuruş dış borç almadan kalkınmayı gerçekleştirme… bu dönemin karakteristiği olarak sunulur.
Gerçi bir ‘Osmanlı borçları’ meselesi vardır; ama bu da abartıldığı kadar değildir. Kuşkusuz 1930’ların şartlarında yılda iki taksit halinde 700 bin altın lira ödemek kolay bir iş değildir; ama sonuçta bu, bağımsızlığı uğrunda savaşılan bir ülkenin borcudur ve küçümsenmeyecek bir kısmı da Birinci Dünya Savaşı sırasında alınmıştır. Üstelik bu borcu biz ödedik de Arnavutluk, Suriye, Yemen, hatta Yunanistan’ın da aralarında bulunduğu 14 ülke ödemedi mi?
Kaldı ki, savaş tazminatı olarak Almanya’ya ödetilen miktar dudak uçuklatacak cinstendir: Tam 24 milyar altın sterlin. Öde öde bitmez diyorsanız yanılıyorsunuz; çünkü Almanlar 1932’de borçlarını bitirmişlerdir bile! Uzun vadeli borçlarımızın 15 milyon altın sterlin tuttuğunu göz önüne alırsanız diğer borçlarla birlikte ödeyeceğimiz meblağ yaklaşık Almanya’nın tazminatının yüzde biri civarındadır. Bu arada borcumuzun ilk taksidini ödemeye başladığımız tarihin Cumhuriyet’in 10. yılı olan 1933 olduğunu da unutmayalım.
Madem girdik bu bahse, bir şey söyleyeyim de siz inanmayın: İngiltere güya savaşın galibi olarak kurumla dolaşmaktadır ortalıkta; ama ekonomisi tek kelimeyle iflas etmiştir. Aman canım, lafı uzatmayayım da, İngiltere’nin Amerikan bankalarına olan borcunu 1960’ların sonlarına kadar ödemeye devam ettiğini söyleyeyim de gülün biraz! Tarih bazen komiktir sahiden de. Neyse biz gelelim bizim 1930’ların macerasına.
Bilindiği gibi Atatürk, Serbest Fırka’nın kurulmasına giden yolda hükümetin halk ile arasında oluşan kopukluğu gidermek ve muhalefet kanalıyla yukarıya yansımayan bazı gerçeklere uyanabilmek için kurdurmuştu. İşte Serbest Fırka’nın İzmir ve Balıkesir mitinglerinde halkın meydanları doldurması ve İnönü aleyhine, hatta bazı yerlerde Atatürk aleyhine sözler sarf edilmesi ve resimlerinin yırtılması karşısında Gazi harekete geçmiş ve iki etaptan oluşan bir yurt gezisine çıkmıştı.
Kasım 1930’da başlayıp Mart 1931’de biten bu yurt gezisi Gazi için çok öğretici ve hatta hayret uyandırıcı olmuşa benzemektedir. İdeolojik ve kültürel devrimlerle büyük şehirlere egemen olmaya çalışan Kemalist inkılabın henüz halka inemediğini bu gezi sırasında öğrenmiş olmalıdır.
Mesela Atatürk şöyle yazıyor gezi defterine: “Hükümeti ve fırkayı (CHP) zayıf düşüren mühim sebeplerden birisi de halk şikayetlerinin ve fırka teşkilat temennilerinin kayıtsızlığa maruz kalmasıdır. Halktan gelen müracaat ve şikayet tali memurların değil, bizzat Vekilin [Bakanın] (veya mahallinde valinin) imzalayacağı (müsbet veya menfi olsun) esbab-ı mucibeli [gerekçeli] bir cevapla karşılanmalıdır.”
Atatürk uyarıyor, İnönü dinliyor. Dinliyor mu acaba? Devam ediyor Atatürk:
“Bu seyahattaki temaslar bize… büyük halk tabakalarının hangi ıstıraplarla mahmûl [yüklü] olduğunu gösteriyor.”
Daha ne desin? Üstelik Ege Bölgesi ormanlarından elde edilen kitre, çiçek soğanı, mazı ve harup ihracatının 1914 yılına oranla çok fazla düştüğünü (bazı kalemlerde yüzde 99’dur oran) gözlemleyen Gazi, Ziraat Bankası’nın esasının bozuk olduğunu, boşu boşuna binalar yaptırıldığını, bu binalara saplanan sermayeyi uygun şekilde işletmesinin daha faydalı olacağı uyarısını yapmaktan da alamaz kendisini. Gezi sırasında Atatürk’ün önüne atılıp “Açız” diyenler de cabası.
Nitekim yakınlarından Hasan Rıza Soyak’a söylediği şu sözler 1930’ların başlarında Türkiye’yi de içine alan 1929 dünya ekonomik bunalımının Atatürk’ü ne kadar bunalttığının göstergesidir:
“Bunalıyorum çocuk, büyük bir ıstırap içinde bunalıyorum! Görüyorsun ya, her gittiğimiz yerde mütemadiyen (sürekli olarak) dert, şikayet dinliyoruz. Her taraf derin bir yokluk, maddî manevî perişanlık içinde…”
Kim söylüyor bu sözleri? Atatürk. Ne zaman söylüyor? 1930’da. Peki nasıl oluyor da bu bunalımı yaşamış bir Türkiye Altın Çağ ilan edilebiliyor?
Bu gerçeği ısırıcı bir dille yakalayanlardan Yakup Kadri’nin sözlerine kulak verelim şimdi de. Kendisi Atatürk’ün de, İnönü’nün de yakınıdır. “Politikada 45 Yıl” adlı hatıralarında 1925’lerdeki durum hakkında şunları söyler: “O sıralarda bence bu hâdiselerin en önemlisini teşkil eden dünkü Millî Mücadeleciler ve o günkü devrimciler kadrosunun bir kazanç ve menfaat şirketi karakterini taşımaya başlamasıydı. Bunlardan kimi arsa spekülasyonları, kimi idare meclisi azalıkları, kimi taahhüt işleri, kimi de türlü türlü şekillerde komisyonculuklar peşine düşmüş bulunuyorlardı… Hiçbirini durdurmak kabil [mümkün] olmuyordu.”
Demek ki neymiş? CHP kadrosu devlete sırtını dayayan bir rant ekonomisine startı vermiş ve halktan koparak bir avuç devletin palazlandırdığı zenginle Türkiye’yi idare etmeye kalkmıştır. Ancak Atatürk’ün bu kötü gidişe son vermek üzere kurdurduğu Serbest Fırka’nın eleştirilerine tahammül edemeyen kesim de, o zamanın deyişiyle “yiyici” kesimdi. Muhalefet istemiyorlar ve her muhalefet kımıldanışını “irtica” olarak damgalıyorlardı. Neden? Çünkü irtica, yani eskiye dönmek demek, ellerinden hortumlarının alınması anlamına gelecekti. Eğer 1920-1924 arasındaki serbestlik geri gelirse avantalar ellerinden gidecekti de ondan. 1935 yılı İl İdare Kurulu üyelerinin meslekî dağılımına bakarsak, bu seçkin zümrenin nasıl kemikleştiğini daha iyi görürüz: 90 tüccar, 31 varlıklı çiftçi, 10 fabrikatör, 24 avukat, 17 doktor ve eczacı, 7 banka müdürü, 14 emekli general ve subay, 4 öğretmen. 44 il ve belediye genel meclis üyesi…
Halk nerede, görebiliyor musunuz? O “Açız!” diye Atatürk’ün önüne atılanlar?
Çankaya savaşlarının özü, özeti budur vesselam. m.armagan@zaman.com.tr
15 Nisan 2007, Pazar
.
Atatürk Türkiye’sinin Hitler Almanya’sına ekonomik bağımlılığı
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Atatürk Türkiye’sinin Hitler Almanya’sına ekonomik bağımlılığı
Geçtiğim yollara dikenler bıraktığım için özür dileyecek değilim. Tarih yeniden yazılmayı bu denli arzuluyorsa yapılacak tek şey, yazanın yapana ve yapılana sadık kalmasıdır.
Ord. Prof. Enver Ziya Karal gibi bir üstadın bile açıkça itiraf ettiği gibi, inkılap tarihlerimizi yazanlar onu kendi arzu ve duygularına uydurmuşlarsa biz ne yapalım? Belki yol kenarlarına bıraktığımız dikenlere takılan yünlerden yeni bir palto yapmayı becerir birileri. Mesajımız, gelecekteki süngü zekâlı tarihçilere. Ümidimiz onlarda…
Geçen haftaki yazımda Osmanlı borçlarının 1933 yılından itibaren ödenmeye başlandığını yazmıştım hatırlarsanız. İşte bu süngü zekâlı kardeşlerimizden birisi üşenmeyip kitaba bakmış ve aslında ilk borç taksidini 1929’da ödediğimizi bulmuş. Soruyor haklı olarak: Hangisine inanacağım?
Burada belirtilmesi gereken üç nokta var:
1. 1929’da ödediğimiz borcun kendisi değil, yalnız faiziydi.
2. Bu ilk ödememizle birlikte ekonomi iflas sinyalleri vermiş ve alacaklılara gerisini getiremeyeceğimizi ilan etmiştik. İşte bundan sonra ödemelere ara verilmiş, görüşmeler 1932’de sonuçlanmış ve asıl borcun ilk düzenli ödemesine 1933’ten itibaren başlamıştık. Oradaki kastım, 1954 yılına kadar devam edecek olan bu ilk düzenli ödemeydi.
3. Ödediğimiz Osmanlı borçlarının tutarı, TL bazında yaklaşık 150 milyon liradır. Peki hiç merak ettiniz mi Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kalan nakit para tutarının ne kadar olduğunu? Tamı tamına 161 milyon TL kâğıt para (bozuklar hariç). Yani Osmanlı hazinesinden 161 milyon TL’yi cebinize koyarken bu para nereden geliyor diye sormuyorsunuz da, borcunuz çıkınca niye mızıklanıyorsunuz? Bir miras olayında alacak ve borç gayet tabii bir durum değil mi?
Her neyse. Bu borçlar meselesi epey su götürür. Ancak belirtilmesi gereken bir başka nokta da, bu borç ertelemesiyle birlikte Türkiye’nin dış kredi itibarının dibe vurmuş olmasıdır. Hatta 1920’lerde İngiliz hükümeti Türkiye’nin İngiltere’de tahvil satmasını yasaklamıştır. Son çare olarak ABD’ye başvurulmuşsa da, Avrupalı tahvil alacaklıları Türk isteğinin geri çevrilmesi için Washington’a kredi vermemesi için baskı yapmışlardır.
Şimdi gelelim asıl konumuza.
1930-1934 arasındaki dönemde Türkiye için 1929 dünya ekonomik buhranının da misillemesiyle ağır bir ekonomik darboğaz oluştuğunu söylüyor uzmanlar. Hani bazıları o zamanlar Türkiye’nin parası yabancı paralar karşısında değerliydi diyorlar ya, Gülten Kazgan’dan Yahya Sezai Tezel’e kadar Osmanlı iktisat tarihi uzmanları bunun ekonomi üzerindeki felç edici etkisini gündeme getiriyorlar.
1930-1934 döneminde TL’nin aşırı değerlenmesi ile Türkiye’nin ihracat yaptığı tarım ürünlerinin fiyatlarının dış piyasada düşmesi sonucunda özellikle Ege Bölgesi’ndeki ihracatçılar iflas etti, mal üreticinin elinde kaldı. Türkiye reel gelir kaybına uğradı. İlk defa TL bu dönemde dolara bağlandı. Enflasyon yoktu belki ama bu defa deflasyon-depresyon süreci doğdu.
Bir çıkış yolu olarak önce Fransa’yla başlayan bir tür anlaşmalı takas olan “kliring” ticareti denendi. İşte bu takas ticareti, yazımızın konusunu oluşturan Hitler rejimiyle Türkiye Cumhuriyeti’ni 1934-1939 yıllarında birbirine sıkı sıkıya bağlayacak ve Yahya Sezai Tezel’in ifadesiyle söyleyecek olursak, Türkiye tarihinin (Osmanlı da dahil) başka dönemlerinde görülmemiş derecede bir emperyalist dış güce ekonomik olarak bağımlı olmasını getirecektir.
Nasıl? Atatürk döneminde Türkiye dışa bağımlı mıymış? Hem de Nazi Almanya’sına öyle mi? Şu Hitler’in rejimine hem de?
Siz bu soruların kabuğunu kaşıyadurun, ben hocanın “Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi” (Tarih Vakfı Yay., 1994) adlı kitabının kapağını aralıyor ve başlıyorum özetlemeye:
Tezel’e göre Türkiye’nin 1934’e kadar süren bu olumsuz ekonomik tablosunun olumluya dönmesinde Hitler Almanya’sıyla kurduğu yakın ekonomik işbirliğinin önemli bir payı bulunmaktadır. Kendi deyişiyle,
“Türkiye’nin dış ticaretindeki genişleme, Nazi Almanyası’nın uluslararası düzeyde iktisadî güç kazanmasıyla ilişkilidir. Almanya’nın Balkanlar ve Ortadoğu’da güttüğü ticarî genişleme politikası nedeniyledir ki, Türkiye, Büyük Buhran’ın sıkıntılarını yaşayan liberal metropollerin Türk ihraç mallarına talebinin zayıfladığı bir dönemde, ihracat hacmini artırabilmiştir.”
Yeterince çarpıcı. Devam edelim biraz daha.
Almanya 1930’ların sonuna doğru Türkiye’nin ticaretinin aşağı yukarı yarısını kendine kanalize etmeyi başardı. Böylece Almanya’nın ihracatımızın cari değerindeki payı 1929’da yüzde 15 iken 1934’te yüzde 39’a, 1935-1938 ortalamasında ise yüzde 44’e çıktı. Almanya’nın ithalatımızın cari değerindeki payı ise 1932’de yüzde 25 iken, 1934’te yüzde 36’yı, 1935-1938 ortalaması ise yüzde 46’yı buldu. Hatta bu dönemde Türkiye Almanya’dan yalnız silah almakla kalmamış, askerî örgütlenmesinde de Üçüncü Reich’a bağımlı hale gelmiştir.
Bunun sebebi ise Türk ihraç ürünlerine yüz vermeyen diğer ülkelerin aksine Almanya’nın ihraç mallarımıza yüksek fiyatlar ödemekte ve kliring hesabında açık vererek Türkiye’yi Almanya’dan daha fazla ithalat yapmaya zorlamakta olmasıdır.
Böylece ihracat ve ithalatımızın neredeyse yarısını kendisine bağlamayı başaran Almanya’nın Türkiye’yi nereye sürüklemekte olduğu ancak 1937’de fark edilmiş ve yönetimde bir panik havası baş göstermiştir. Aynı şekilde İngiltere de Türkiye’nin faşizme kaymasıyla Ortadoğu dengelerinin aleyhine döneceği paniğine kapılmış ve Türkiye’ye baskı yapmaya başlamıştır. Bunun üzerine 1936 ve 1938 yıllarında yapılan anlaşmalarla İngiltere’den 118 milyon TL borç alınmışsa da, İkinci Dünya Savaşı patladığında Türkiye’nin dış ticaretinin Almanya’ya bağımlılığı hâlâ sürmekteydi. Öyle ki, 1939’da bu bağımlılık muazzam boyutlara tırmanmış bulunuyordu: İthalatta yüzde 51, ihracatta yüzde 37.
Hatta “The Economist” dergisinin 5 Ağustos 1939 tarihli sayısında yayınlanan bir hesaba göre, Almanya, Türkiye’yi kendisine siyasî olarak bağlamak için zarar etmeyi bile göze almış ve bizden yüksek fiyatla mal alıp ucuz fiyatla mal satmak suretiyle sadece 1938 yılında tam 8 milyon TL tutarında bir mali yardımda bulunmuştur. Bu para, aynı yıl Osmanlı borçları için ödediğimiz miktarın tam iki katıdır! Şimdi Osmanlı’dan kaçarken Hitler’e tutulmuşuz diyeceğim, yine birileri köpürecek. Noktanın yeri burası mıydı? m.armagan@zaman.com.tr
22 Nisan 2007, Pazar
.
“Kardeş! Beylik senin hakkındır”
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
“Kardeş! Beylik senin hakkındır”
İbrenin Recep Tayyip Erdoğan’dan Abdullah Gül’e nasıl döndüğü, bu seri dönüş sırasında daha başka kimleri gösterdiği ve o 23 Nisan gecesi sabah 5’e kadar süren sıkı pazarlıklar, Erdoğan’ın evine gelen o “üst düzey devlet yetkilisi”nin Gül’ün seçimindeki etki ve katkısı uzun süre tartışılacak gibi görünüyor.
Üstelik ismi gizlenen bu derin yetkilinin Erdoğan’a, hükümetin başarılarında devletin de payının olduğunu unutmaması uyarısında bulunmuş olması, tarihe dikkate değer bir not olarak düşülmüştür.
Tabii “Milliyet”ten Hasan Cemal’in ismi açıklanmayan bir AKP’linin ağzından aktardığı Erdoğan’ın fedakârlığının sahabelerinkiyle kıyaslanması gerektiği yorumu epeyce ilginçti. Hasan Cemal’in ‘sahabe’ kelimesini daha önce hiç duymamış olması da bir başka ilginçlik olarak karşımıza çıkıyordu.
Osmanlı tarihine bu gözle baktığımızda Gül-Erdoğan dayanışmasına en fazla benzeyen olayın Osman Gazi’nin iki oğlu arasında geçtiğini görürüz.
Dönemin kaynaklarından “Aşıkpaşazade Tarihi”, Osman Gazi’nin vefatını izleyen olayları şöyle anlatır bize:
Üç ölüm peş peşe gelmiştir o 1324 yılında (bazı kaynaklar bu yılı 1326 diye zikreder): Önce Şeyh Edebali, bir iki ay sonra da kızı Malhun Hatun ahirete intikal etmişlerdir. Osman Gazi hem kayınpederini, hem de hanımını kendi elleriyle defnetmiştir. 3 ay sonra bu sefer ahirete gitme sırası Osman Gazi’ye gelmiştir. Söğüt’te Hakk’ın rahmetine kavuşan Osman Gazi önce oraya defnedilmiş, Bursa’nın fethinden sonraysa vasiyeti gereği oğlu Orhan tarafından “Gümüşlü Kümbet”e taşınmıştır cenazesi.
Ölüm hak, miras helal… Her faninin ölümünden sonra olduğu gibi şimdi sıra mirası bölüşmeye gelmiştir. Aşıkpaşazade’nin deyişiyle “Azizler”, yani ileri gelenler Bursa’da Ahi Hasan adlı şeyhin tekkesinde toplanarak miras işini konuşurlar.
Aşıkpaşazade anlatmaya devam ediyor:
“Osman’ın malı var mı, yok mu diye sordular. Teftiş ettiler ki bu iki kardeş arasında miras taksim oluna. Baktılar ki ancak fetholunan ülkeler var. Akça ve altın hiç yok.”
Osman Gazi’nin parası yok ama ülkesi vardır. Bir de şahsi mal varlığı. Bakalım onlar neymiş? “Osman Gazi’nin yeni sayılabilecek bir elbisesi vardı. Bir yancığı (atın yanına asılan ve ihtiyaç maddelerini koyduğu torbası), tuzluğu (eskiden tuz her adım başı bulunan bir şey olmadığı için insanlar tuz keselerini yanlarında taşırlardı), kaşıklığı (belinde kaşığın konulacağı kılıf), çizmesi, birkaç tane “iyice” atı ve bir kaç sürü koyunu, Sultanönü’nde birkaç yüğrük atı ile birkaç çift de öküzü vardı. Başka bir şeyi bulunmadı.”
Bir cihan devletinin tohumunu atan ve ismi üç kıtada asırlarca çınlayacak olan adamın öldüğünde çocuklarına bıraktığı miras işte bunlardan ibaretti.
‘İyi de feragat bunun neresinde?’ diyorsanız, az biraz sabredin lütfen. Geliyorum asıl meseleye.
Bu fakir miras tablosu ortaya çıkınca iki kardeş birbirlerine baktılar. Alaaddin büyük oğluydu Osman’ın. Orhan ise küçük oğlu. Beylik töresine göre ağabeyin beyliğin başına geçmesi gerekiyordu. Orhan, ağabeyine bıraktı kararı. O ne derse o olacaktı.
Tarihin akışını etkileyecek bir karar verilecekti orada. Osmanoğullarının soyu Alaaddin’den mi devam edecekti, yoksa Orhan’dan mı?
Tarihçilerin “Alaaddin Paşa” dedikleri büyük oğul, öncelikle miras hakkından kardeşi lehine feragat ediyordu. Böyle bir babanın mirası paylaşılmazdı ona göre:
– Bu ülke senin hakkındır. Buna çobanlık etmeye bir padişah gerek ki memleketin işlerini görüp başara. Padişaha iş görecek lüzumlu şeyler ister. Padişaha lüzumlu olan şeyler bu atlardır. Koyunlar da padişah şöleninin gerektirdiği şeydir. O halde bizim bölüşülecek neyimiz var ki bölüşelim.
Alaaddin Paşa belki de büyük bir devletin anahtarını kilidin içerisinde çeviren bu sözüyle tarihe geçecekti ki, Orhan ağabeyinin bu teklifini duymazdan gelerek tekrarladı:
– Öyleyse gel sen çoban ol.
Alaaddin Paşa gözü dünyaya tok olanlara mahsus o sağduyulu cevabını astı Osmanlı tarihinin kapısına:
– Kardeş! Babamızın duası ve himmeti seninledir. Onun içindir ki kendi zamanında askeri senin yanına vermişti. Şimdi çobanlık dahi senindir.
Orada bulunan “azizler” de Alaaddin Paşa’nın bu ancak civanmertlere yakışır teklifini onayladılar ve sonuçta Orhan Gazi, yaşı küçük olmasına rağmen beyliğin başına geçti.
Ancak fazilet yarışı durmuyor, devam ediyordu. Orhan Gazi ağabeyinin bu davranışına hiç olmazsa bir vezirlik ile mukabele etmek istedi. “Öyleyse bana paşa ol” teklifinde bulundu kendisine. “Yok” dedi, Alaaddin Bey, “şu ovada bir köy var, onu ver, yeter.”
Devlete karşı köy… Lakin bu dünyada kazanılabilecek en büyük zafer olan nefsini yenmeyi başarmış insanın bereketi, köyün gelirinden bir başka manevî bereket fışkırtmayı da bilmiş ve Bursa’da bir tekke ile bir cami yaptırmıştır. Ömrünün geri kalan 5 yılını bugün hâlâ ayakta duran şirin camisinin yakınında yaptırdığı evde geçirmiş, sevgili kardeşine hayır dualarını hiç eksik etmemiştir.
Bu Osmanlı tarihinde bir daha rastlayamayacağımız çelebice davranış, mucizevi boyutlara ulaşan “Osmanlı başarısı”nın temellerinde nefsin arzularının değil, feragat ahlâkının yattığını yeterince göstermiyor mu? Ve eli kılıç tutan Orhan’lara olduğu kadar ağzı dualı Alaaddin’lere de ihtiyacımız olduğu açık değil mi? m.armagan@zaman.com.tr
29 Nisan 2007, Pazar
.
Asker, Menderes’e Cumhurbaşkanlığı’nı teklif etmiş, sonra da asmıştı
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Asker, Menderes’e Cumhurbaşkanlığı’nı teklif etmiş, sonra da asmıştı
“Tarih yazılarına başlayalı epey oluyor. Çok şaşırıyoruz yazdıklarınıza.” diyor beni gören okurlarım. Çok şaşırıyoruz… Neden peki?
Anlattıklarım hiç bilinmeyen şeyler değil ki! Ben ‘bilinmeyen gerçekler’den değil, ‘unutulan gerçekler’den söz ediyorum. Ve hep önümüzde olduğunu düşündüğümüz gerçeklere soru sorarak yaklaşmamız gerektiğini söylüyorum. Belki de farkım burada.
Kabul edelim ki, hafızamız epeyce zayıf. Hızla erozyona uğruyor bilgilerimiz. Hafızamızın mıknatıslığı azalmış. Jean-Paul Roux’nun dediği gibi, “Bu kadar sık şaşırmamızın nedeni, tarihi yeterince iyi incelemeyişimizdir”.
O zaman havanın puslu olduğu bugün de 27 Mayıs darbesinin üzerine gitmeye devam edelim. Bakalım onun unutulan yüzünde hangi gerçekler ışıldıyor, sormaya ve yeniden hatırlamaya çalışalım.
Her şey o mektupla başladı…
Hangi mektupla?
Canım, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel’in 3 Mayıs 1960 tarihini taşıyan şu ‘gizli’ mektubundan söz ediyorum.
Diyeceksiniz ki, neresi gizli? Haklısınız tabii. Mesela 1995 yılında Alparslan Türkeş’in hatıralarında fotokopisi yer aldı. Geçen yıl Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü başka belgelerle birlikte bu mektubun üzerindeki sınırlamayı kaldırdı ve internete dahi verdi. Erdal Şen kardeşimiz de “Yassıada’nın Karakutusu” adıyla Zaman Yayıncılık’tan çıkan kitabında arşivdeki orijinalini bir kere daha yayınladı.
Ne var ki, bence bu mektubun anlam ve önemi üzerinde yeterince durulmuş değil. Şunu söyleyeyim ki, bu mektup kadar darbecilerin ikiyüzlülüğünü çıplak bir şekilde ortaya koyan belge zor bulunur.
Tahliline sonra geleceğiz. Fakat önce mektubun mahiyetini beraberce hatırlayalım mı? 2 Mayıs 1960 gecesi, bir gün sonra izin alıp emeklilik günlerine başlayacak olan Orgeneral Gürsel ile Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes arasında gizli bir görüşme cereyan eder. Gürsel Paşa’nın da, Ethem Bey’in de gidişattan memnun olmadıkları bellidir ve kötüye gidişin asıl sorumlusu olarak Celal Bayar’ı görmektedirler. Her ikisine göre de Bayar Cumhurbaşkanlığı’ndan ayrılmalı ve yerine daha uygun birisi, Adnan Menderes geçmelidir.
O gece bu fikir üzerinde uzlaşan ikili, mektubun Paşa tarafından imzalanmasına karar verirler. Gürsel imzalayacak, Ethem Bey ise Başbakan’a ulaştırma işini üstlenecektir. Bunun üzerine Gürsel ertesi sabah ihtilalcilerle arasındaki irtibatı temin eden Albay Alparslan Türkeş’e mektubu yazdırır. İmzaladığı mektubun üç nüsha olarak daktilo edildiğini, birisinin Türkeş’te ‘hatıra’ diye kaldığını, diğerinin Ethem Menderes’e verildiğini, üçüncüsünün ise Cemal Gürsel’de kaldığını Mükerrem Sarol’un hatıralarından öğreniyoruz. (cilt II, İstanbul 1983, Kervan Yayıncılık, s. 1028)
Sonradan arkadaşları tarafından “Brütüs” diye yaftalanacak olan Ethem Menderes, Cemal Paşa’yla ortaklaşa yazdıkları bu mektuptan Başbakan’ı “ayak üstü” haberdar eder. Sadece kendisini öven kısmı ve devamında da bir iki maddeyi okuduktan sonra Adnan Bey fazla önem vermez ve mektuptan Celal Bayar’ın haberi olmaması için bakanını özel olarak tembihler. Bunun üzerine Ethem Bey mektubu kasaya kilitler.
Şimdi geliyorum meselenin bam teline. Yassıada tutanaklarında okunan mektupta Gürsel Paşa’nın Başbakan’ı öven kısmının sansürlenerek okunduğu yazılıysa da, mektubun tek nüsha olmadığı ve mahkeme safahatı sırasında cereyan eden kritik bir hadise nedense gözlerden kaçmıştır.
Bir yazıya her şeyi sığdırmak epey zor iş olacak; ama gayret edeceğim.
1. Sansürlü de olsa Yassıada duruşmalarında okunan mektup, Ethem Menderes’in kasasına kilitlediği nüsha olmalıdır. O zaman Gürsel’in nüshasına ne olmuştur? Ya da okunan Gürsel’inki ise Ethem Bey’in kasasından çıkartılan nüsha nerededir?
2. Arşivin kullanıma sunduğu ‘sansürlenmemiş’ nüshanın ilk maddesi şöyle: “Cumhurbaşkanı istifa etmelidir. [Burada bir cümlelik boşluk dikkat çekiyor. -M.A.] Cumhurbaşkanlığına Sayın Adnan MENDERES getirilmelidir. Bu muhterem zatı her şeye rağmen milletin çoğunluğunun sevmekte olduğuna kaniim, bu sevgiden istifade edilerek kırılanların gönülleri alınmalı ve millete yeniden güven telkin edilmelidir.” Oysa bu ilk maddeden bahseden başka kaynaklar (mesela DP’li Mükerrem Sarol, İsmet Bozdağ, Hüsamettin Cindoruk, MBK üyesi Numan Esin, gazeteci Örsan Öymen) mektupta Cumhurbaşkanı’ndan bahseden ilk cümleden sonra, “Bütün fenalıkların bu zattan geldiği hakkında umumi bir kanaat vardır.” ifadesine yer vermektedirler. Ne var ki, bu cümle arşivdeki mektupta yoktur.
3. O zaman Alparslan Türkeş’in anılarında ‘değiştirildi’ dediği kısım aradaki o bir cümlelik boşlukta mı yer alıyordu? Yahut Bayar’la ilgili bu ifade, kızı Nilüfer Gürsoy’un iddiası geçerliyse, gizlice açılan kasadaki nüshaya sonradan mı eklenmişti?
4. Belki de tersini düşünebiliriz. Şimdiye kadar Bayar’la ilgili ifadenin Menderes’le ilgili kısım çıkartılarak ilk maddeye monte edildiği söyleniyordu. Ama sözün gelişinden ve “Cumhurbaşkanı istifa etmelidir” şeklindeki başlangıçtan sonra bir cümlelik garip boşluktan yola çıkarak mektupta var olan Bayar’la ilgili ifadenin sonradan çıkarıldığını varsayabiliriz.
5. Adnan Menderes’in avukatı Burhan Apaydın’la bu yazıyı yazmadan önce bir telefon görüşmesi yaptım. (Bu arada kendisine acil şifalar diliyorum.) Burhan Bey, Yassıada muhakemeleri sürecinde bu mektubun değiştirilmemiş aslı olduğunu bir subaydan gizlice öğrendiğini ve mahkemede okunmasını talep ettiğini söyledi. Belgenin aslını buldurup dosyaya koyduran Apaydın’a göre Menderes, 27 Mayıs’ı çökertecek ve yargılamanın seyrini etkileyecek bu mektubun, yani ihtilalin devlet başkanının kendisine Cumhurbaşkanlığı teklifinde bulunduğunu içeren nüshanın okunmasını reddetmişti. Adnan Menderes tam da kendisini idamdan kurtaracak bir mektubun okunmasını neden istememişti? Apaydın, baskı ve silah zoruyla reddetti, diyor.
Tarihin ne kadar önemli olursa olsun, arşivde bulunan bir belgeyle yeniden yazılamayacağını, bu yüzden onun üzerinde adeta bir arkeolog titizliğiyle kazı yapmamız ve yorumlamamız gerektiğini öğreten bu tarihî mektubun tahliline devam edeceğiz. m.armagan@zaman.com.tr
06 Mayıs 2007, Pazar
.
Menderes’ten darbecilere ‘işbirliği’ teklifi
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Menderes’ten darbecilere ‘işbirliği’ teklifi
Sonradan cumhurbaşkanı olarak silahların gölgesinde Çankaya’ya tırmanacak olan Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Cemal Gürsel, 2 Mayıs 1960 günü Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes’le yaptığı görüşmede bir konuda mutabakata varmıştı.
Kendisi emekliye ayrılacaktı, Bakan’ın da gidici olduğu söyleniyordu. Ancak her ikisinin de Celal Bayar’la arası iyi değildi. Öyleyse hâlâ halk tarafından sevilen Adnan Menderes Köşk’e çıkmalı ve işleri düzeltmeli, kırgınlıkları gidermeliydi.
Başvekil’e bir mektup yazılmalı ve uyarılmalıydı. Ancak Yassıada duruşmalarında Mahkeme Başkanı Salim Başol’un Adnan Menderes’e yönelttiği ikazda dediği gibi değildi işin aslı. “Cemal Gürsel size gereken uyarıyı bir mektupla yapmış. Niçin gereğini yerine getirmediniz?” demişti Başol ve mektubu okutmuştu. Ethem ve Adnan Beyler mektubun bir maddesinin değiştirildiğini fark ettiler ama itiraz etmediler. Aslı böyle değildi, demediler. Hatta Adnan Bey, avukatı Burhan Apaydın’ın mektubun aslının okunması talebini dahi reddetti. Okutmadı.
Neden peki?
Doğru ya da yanlış, merhum Adnan Menderes, kendisine göre bir savunma stratejisi belirlemişti. Bu stratejide askere ve darbecilerin kurduğu Milli Birlik Komitesi’ne en ufak bir sataşmada bulunmayacak, onlara daima güven verecekti. Hele o mektubu yazan ve kendisini cumhurbaşkanlığı makamına layık gören Cemal Gürsel yok mu, onunla iyi geçinecek, üzerine toz kondurmayacaktı. Umudu, bu stratejiyle muhtemel bir affa layık olabilmekti.
Oysa sabık Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu gibi darbecilere direnen Demokrat Partililer yok değildi. Hatta Bayar’ın asker Köşk’ü bastığında darbecilere silah çektiğini ve son çare olarak intihar etmek üzere silahı kafasına dayadığını, ancak bunda başarılı olamadığını biliyoruz. Kendisini Çankaya Köşkü’nün merdivenlerinden sürükleyerek çıkaran subaylara, “Ben halkın oyuyla geldim, beni buradan çıkartamazsınız” diye bağırıyordu 77 yaşındaki kurt İttihatçı.
Ne yazık ki, Adnan Menderes onun kadar güçlü ve olayların sacında pişmiş bir iç dünyaya sahip değildi. İlk darbeyi yediği “bebek” davasından sonra tek bir kurtuluş yolu olduğunu görmüştü: İyi geçinmek ve hatadan dönülmesini beklemek. Denilebilir ki, Menderes, idam kararına kadar idam edileceğine inanmadı. Çünkü bir hata işlediğine inanmıyor ve bu hatadan dönüleceği, affa uğrayacağı ve yıldızının tekrar parlayacağı ana kavuşacağı umuduyla yaşıyordu. Bu yüzden idam kararı yüzlerine okunduğu zaman Bayar kulaklığını yere fırlatıp sert adımlarla dışarıya çıkmış, Menderes ise kelimenin tam anlamıyla olduğu yerde çökmüştü.
Ne diyorduk? Evet, Menderes tek çıkış yolu olduğunu görmüştü. Değil mi ki kendisini cumhurbaşkanlığına layık görenler yapmıştı darbeyi, kendisini kayıracaklar, en azından affedeceklerdi. Zaten aynı duygularla hareket etmişti 27 Mayıs sabahından itibaren. Son ana kadar askerlerin kendisini darbecilere karşı korumak üzere alıkoymaya geldiklerini düşünmüştü.
Ne masumiyet yarabbi! Yoksa ne gaflet mi demeliydim?
Bakan arkadaşlarından Mükerrem Sarol’a bakılırsa, Menderes’in “Orduya inancı kutsal bir tutku gibiydi.” Hatta yakalandıktan sonra getirildiği Harbiye’de darbenin kudretli albayı Alparslan Türkeş’e söylediği şu sözlerin sürpriz olmadığını bilmek lazım: “Size yardımcı olmak isterim. Arzu ederseniz, kendi sesimden teybe beyanat vereyim. Arzu ederseniz, kendi el yazımla bir bildiri yazıp size vereyim…”
Ne demek şimdi bu? Birtakım subaylar darbe yapıp hükümeti devirmişler, Atatürk’ün 1924 Anayasası’nı ihlali bırakın, düpedüz ilga etmişler, parlamentoyu feshetmişler, süngü zoruyla yönetime el koymuşlar ve siz, milyonların ümidi olan bir başbakan olarak darbecilere işbirliği yapmayı veya yardımcı olmayı teklif ediyorsunuz. Olacak şey mi?
Ama olur… Adnan Menderes, baştan beri askerin yanlış yapmayacağına inandırmıştı kendisini. İhtilal olacağına dair ihbarlar geldiğinde tepkisi daima sert olmuştu: “Ben Türk ordusuna hakaret ettirmem” diyordu da başka bir şey demiyordu. Darbeyi Türk ordusuna hakaret sayıyor, ihbarı getirenleri (mesela Samet Kuşçu’yu) cezalandırıyor, sürgüne göndertiyordu.
İşte Menderes, aynı mantıktan hareket ederek mahkemede o mektubun okunmasına karşı çıkmıştı. Mektup okunsa darbecilerin devlet başkanı yaptıkları Gürsel ağır bir yara alacaktı belki; ama muhtemelen Menderes’in önü iyice tıkanacaktı. Çünkü aynı zamanda darbeciler de darbe yiyecekti. Öyle ya, devlet başkanları, darbeden 24 gün önce şimdi idamla yargıladıkları Başbakan’ı övgüye boğuyor ve bir karşı darbeyle onu cumhurbaşkanlığına getirmeyi teklif ediyordu.
Menderes açısından mesele şöyle görünüyordu: Mektup okunsa cunta belki daha da hırçınlaşacak, bir kurtulma ümidi varsa o ümidi de söndürmek üzere harekete geçecekti. Bunun için yerinden fırlayıp avukatının şaşkın bakışları arasında, “Devlet Başkanı’nın mektubunun burada okunmasını istemiyorum” diyecek, böylece mahkemede eline geçen en büyük kozu kullanmayacaktı.
Hani muhteşem Cevdet Paşa’mız, Sultan Abdülaziz için, “Darbeciler kendisini almaya geldiklerinde direnseydi kazanırdı” der ya, 1876’dan 1960’a, oradan bugüne kadar uzanan 131 yıllık darbeler tarihimizin bam teline basar bence. Nitekim 27 Mayıs darbesinde İstanbul 3. Zırhlı Tugay komutanı olan Orhan Erkanlı’nın hatıralarında dediği gibi, “Yassıada mahkûmları ağız birliği ederek ‘Biz milletin seçilmiş temsilcileriyiz, sizi tanımıyoruz, hiçbir sorunuza da cevap vermeyeceğiz, elinizden geleni ardınıza koymayın’ diye gürleselerdi yapacak hiçbir şeyimiz yoktu.” Gerçekten de ne yapabilirlerdi böyle bir durumda? m.armagan@zaman.com.tr
13 Mayıs 2007, Pazar
.
Onuncu Yıl Marşı’nın bestesi çalıntı mıydı? (1)
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Onuncu Yıl Marşı’nın bestesi çalıntı mıydı? (1)
Yazmıştım ama tekrarda fayda var: Biz asıl Cumhuriyet döneminde Batı’dan koptuk!
Şaşırdınız kuşkusuz. ‘Nasıl olur?’ dediniz belki de, ‘onca Batılılaşma gayretleri ortadayken bunu nasıl iddia edebilirsiniz? Şapka ve kılık kıyafetten tutun da medeni hukuka, saat ve takvime kadar Avrupa’dan alınmadık bir şey kalmamışken nasıl olur da kalkıp ‘Biz asıl Cumhuriyet döneminde Batı’dan koptuk!’ iddiasında bulunma cüretini gösterebiliyorsunuz?’
Bir kere söylem ile eylem arasında derin bir fark olduğunu belirtmem lazım. Evet, muasır medeniyetin Avrupa medeniyeti olduğuna dair çok sayıda beyanatla karşı karşıyayız. Bunlar bizzat Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşa’nın ağzından çıkmıştır ve o devirde pek çok aydın tarafından da paylaşılmıştır. (Tabii aynı çevrede yer alıp da Yahya Kemal gibi bu tezi paylaşmayanlar da mevcuttu.)
Ne var ki, iş icraata geldi mi, mesele değişir. Uygulamada kendi toplumsal ve kültürel ufku, inkılapçıların hareket sahasını daraltır. Nitekim Medeni Kanun yapılırken Avrupa’daki en muhafazakâr hukuk sistemine sahip ülkelerden İsviçre’nin model seçilmesi epeyce manidardır. Biliyorsunuz, Katolik İsviçre kadınlara seçme ve seçilme hakkını yalnız Avrupa’da değil, dünyada en geç tanımış ülkedir. İskandinav ülkelerinden veya Fransa’dan değil, medeni hukukta tutuculuk bakımından toplumsal yapımıza en yakın örnek olan İsviçre’nin seçilmesi Batıcılığımızın da ‘seçmece’ olduğunun en güçlü kanıtı oluyor.
Demek ki, masa başında “muasır medeniyet seviyesi”ne ulaşma veya üstüne çıkma nutukları çekilse de, iş icraata gelince sanıldığı kadar radikal adımlar atılamıyor, Nitekim Prof. Ergun Özbudun, Kemalizmin Türk toplumunu tamamen değil, kısmen değiştirmeye yöneldiğini söylerken aynı noktaya parmak basıyordu. Yani Atatürk İnkılaplarının, zannedildiği kadar, mesela Sovyetler Birliği tecrübesi nispetinde bir topyekün değişimi olmayıp Batılılaşma veya Çağdaşlaşma projesinin meçhul bir ütopyaya göre değil, pratikteki ihtiyaçlara ve eldeki şartlara göre yürütüldüğünü söylemek gerekiyor.
Bugün size 1930’lara doğru yoğunluğu giderek artan “kültür devrimleri”nden, özellikle de “müzik devrimi”nden ve çarpıcı sonucundan söz edeceğim.
Önce bir soru: “Müzik devrimi” neyi amaçlamıştı? 1926’da Türk musikisi öğretimi resmi kurumlardan kaldırılmıştı; 1934’te ise asıl darbe gelecek, radyodan alaturka musiki çalınması yasaklanacaktı. Peki neydi amaç? Asıl müzik, Batı müziğidir, Türk musikisi tek seslidir ve medeni dünyanın seviyesinden geridedir. Öyleyse nasıl kılık kıyafetimizi veya Arap harflerini değiştirerek muasır medeniyet karşısında içine düştüğümüz aşağılık kompleksinden kurtulduksa, aynı şekilde “geri ve ilkel” musikiyi terk edersek medeni milletler dairesine kabul edilmemiz mümkün olur diye düşünülmüştü. Böylece ne oldu? Müzikolog Bülent Aksoy’un deyişiyle bir kere daha “ideoloji”, “kültür”e baskın çıktı.
Halbuki esas mesele, müziği alafranga veya alaturka diye ortadan ikiye bölüp halkı birincisini ‘çağdaş müzik’ olarak kabule zorlamak ve ikincisinden uzaklaştırmak değil, kaliteli müziğin üretilmesi olarak konulsaydı, yine kültür galip gelecek ve belki de asıl başarılmak istenen yeni Türk müziği sentezi, bu iki kültürel üretim geleneğinin etkileşiminden zuhur edecekti. Aksoy’un deyişiyle, bu yaklaşım güzel bir ağır semai ile basit bir şark ezgisini aynı kalıba koyma yanlışına düşerken, öbür yandan güzel bir konçerto ile basit bir dans ezgisini de eşitlemiş oluyordu. Böylece ne oluyordu? Dede Efendi ile meyhanedeki udi, Mozart’la bardaki kemancı aynı kalıba oturtuluyor, birinciler alaturka denilerek sahneden diskalifiye ediliyor, ikinciler hangi seviyeden olursa olsun baş tacı ediliyordu.
Herhalde müziğe ideoloji karıştığında ne büyük facialara yol açtığına bundan iyi bir kafa karışıklığı örneği bulunamazdı.
İstanbul Belediyesi tarafından 1932 yılı sonlarına doğru konservatuvarı ıslah maksadıyla çağrılan Viyana Müzik Yüksek Okulu rektörü Joseph Marx, raporunda yöneticilerimizi şu acı sözlerle uyarıyordu:
“Milliyetsiz büyük sanat yoktur. Vatan toprağına ve vatan sesine bağlılık mutlaka lazımdır. Yoksa sanat kıymetsiz, kansız bir özentiye döner… Milli özelliği pek bozmadan Avrupa musiki tekniğini millete mal edecek surette musiki propagandasını kuvvetle yürütmenin tam zamanıdır.”
Marx ‘propaganda’ derken ideolojik beyin yıkama ve yasaklama faaliyetinden söz etmiyor. Müziğin kaliteli hale getirilmesi için mesela orkestraların halka belirli günlerde konserler vermesi veya meyhanelerden alınacak verginin artırılması, böylece kaliteli müzik dinleyecek kitlenin buralara yönelmesini temin gibi tamamen müzik içi bir propagandayı kastediyor.
Belki de Marx’ın bu sözünü yanlış anladı yöneticilerimiz ve Batı müziğinin propagandasına, hatta dayatmasına soyundular. Üstelik onun İstanbul’daki bir konferansında dile getirdiği fikirleri hiç umursamadan:
“Türk musikisi Avrupa musikisinin tekniğinden faydalanacak, fakat milli hususiyetlerinden hiçbir şey kaybetmeyecektir… Türk musikisi gerek millî kaynaklardan, gerek Avrupa kaynaklarından kuvvet alarak kendi kendine büyümelidir.”
Oysa bakın Onuncu Yıl Marşı’nın bestecisi Cemal Reşit Rey, 1950 yılında “Akşam” gazetesinde çıkan röportajında neler söylemiş. İbretle okuyalım:
“Tek sesli musikiyi Garba sevdirmek zordur. Zira Garplılar bu musikiden pek hoşlanmaz, hatta onu biraz iptidaî [ilkel] bulurlar. Bu musikiyi Garba sevdirmek için en güzel örneklerini Garp lisanlarile cazip bir şekilde izah ederek ve Garba has bir titizlikle hazırlayarak radyodan dinletmek lazımdır.”
Elin Marx’ı Türk musikisinin çok sesli hale getirilmesinin feci bir hata olacağını söylerken, Bay Rey, bütün derdini ‘ilkel’ müziğimizi Batılılara sevdirmek şeklinde koymuş. Bir müzik eserinin niteliği mi önemlidir, yoksa Batılıların hoşlanması mı?
İşte yolunu böyle belirlemiş olan Cemal Reşit Rey, Onuncu Yıl Marşı’nı bestelerken de, aynı tarzda hareket edecektir. Ancak hâlâ söylenen Onuncu Yıl Marşı bestesinin Batı müziği tarihinin pek fazla bilinmeyen bir operasından alıntı, hatta çalıntı olduğu iddiası TBMM kürsülerinden “Musiki Mecmuası” satırlarına kadar taşacaktır.
Gelecek hafta Onuncu Yıl Marşı’nın bestesiyle ilgili sıkı bir dosya bekliyor sizi… m.armagan@zaman.com.tr
20 Mayıs 2007, Pazar
.
Onuncu Yıl Marşı’nın bestesi çalıntı mıydı? (2)
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Onuncu Yıl Marşı’nın bestesi çalıntı mıydı? (2)
Yıl 1933. Cumhuriyet’in 10. yıldönümü görkemli törenlerle kutlanacaktır. Bir bakıma halkın ve dünyanın zihnine Cumhuriyet’i nakşetmek için bir fırsat olarak değerlendirilmiştir o yılın Cumhuriyet Bayramı törenleri.
Bir de bu önemli yıldönümünü ve Cumhuriyet ideolojisini ölümsüzleştirecek bir marş için beste yarışması açılır. Sonuç olarak 1904 Kudüs doğumlu, yani henüz 29 yaşında bulunan Cemal Reşit Rey’in bestesi marş olarak kabul edilir. Edilir edilmesine ama hemen o günlerde olmasa bile ardından büyük bir tartışma başlar. Bu marş bir başka eserden çalıntı mıdır?
İddiayı dile getiren kişi de ilginç. Tıbbiyeden askerî tabip olarak mezun olduktan sonra Çanakkale’den Kurtuluş Savaşı’na kadar pek çok cephede bizzat hizmet veren Osman Şevki Uludağ, aynı zamanda Bursa’daki “Uludağ”ın da isim babasıdır. (Eski adı “Keşiş Dağı”ydı.) Milletvekili seçildikten sonra da bu iddiayı defalarca dile getiren Uludağ, meseleyi Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsüne kadar taşımış ve Türkiye’nin bu çalıntı marş ayıbından kurtulması gerektiğini eline geçen her fırsatta dile getirmiştir.
Bu fırsatlardan birisinde şu cüretkâr iddiaları dile getirecektir:
“Cemal Reşit Rey’in bu marşı da üçüncü veya beşinci derecede bir kompozitör olan Jean Jacques Rousseau’nun “Le devin du village” adlı operasından ve bu operanın “bütün saadetimi kaybettim – hizmetçimi kaybettim” manasına gelen “J’ai perdu tout mon bonheur – J’ai perdu mon serviteur” mısralarının bestesinden alınmıştır. Onun için bu eserde de pek çok prozodi ve sair teknik hatalar vardır. O da dilimizin ve şiirimizin bünyesini ve tekniğini anlamış değildir. Ve işte esası Garp’tan alınmış olan bir bestenin aruz veya hece ölçüleri ile yazılmış olan şiirimize giydirilmesi böyle hatalar doğurur… Onuncu Yıl Marşı’nı tamamiyle unutmalıyız. Buna “bizimdir” demekle ancak gülünç oluruz.”
Dr. Osman Şevki Bey 1950 yılında “Musiki Mecmuası”na yazdığı “Cüretin derecesi” başlıklı yazıda iddialarını sürdürecektir. Hem de daha da sertleştirerek:
“Cemal Reşit Rey, bizim yirmi seneden beri makale, konferans, Büyük Millet Meclisi kürsüsünde münakaşa şekillerinde ortaya attığımız ithama cevap vermemiştir. Biz senelerden beri onun imzasını taşıyan “Cumhuriyet Onuncu Yıl Marşı”nın kendilerine ait olmadığını yüzlerce defa alenen söyledik. Türk dilinin bünyesini yanlış tasvir eden, Türk şiirinin tekniğini tahrip eden bu marşın Jean Jacques Rousseau’nun “Le devin du village” adlı operasından aşırılmış olduğunu iddia ettik. Cumhuriyet gibi büyük ve mesut bir inkılabın onuncu senesini Türk çocuklarına intihal edilmiş bir eserle ta’ziz ettiren Cemal Reşit Rey, bunun hesabını hâlâ vermiyor.”
Osman Şevki Bey eleştirmekle kalmaz, daha önce Hasan Âli Yücel’i Meclis kürsüsünden terlettiği yetmiyormuş gibi, bu defa da dönemin itibarlı bir müzik dergisinden Milli Eğitim Bakanı’ndan Cemal Reşit Rey’e şu soruları sormasını ister:
“İmzanızı taşıyan Cumhuriyet’in Onuncu Yıl Marşı sizin eseriniz midir yoksa J.J.Rousseau’nun mudur? Türk çocuğunu Cumhuriyet’i ta’ziz ederken ne hakla aldattınız? Ve niçin hâlâ o marşın kendinize ait olmadığını itiraf ederek çocuklarımıza aşıladığınız bir fenalığı tamir etmiyorsunuz?”
Bütün bu eleştirilere suskun kalarak “cevap veren” Onuncu Yıl Marşı’nın bestekârı Cemal Reşit Rey, yalnızca bestesini kendisinden aldığı Rousseau’nun operasından tek bir nota bile dinlemediğini söylemiştir. Rey’in talebesi Yalçın Tura, yalnız onun değil, Dr. Osman Şevki’nin de sözü edilen eseri dinlemediğini iddia ederek “O operanın bir tek ezgisini bile dinlemediğini, bir tek notasını bile görmediğini sanıyorum. O dönemde böyle bir şey mümkün değildi.” demektedir. Peki bu iddia nereden kaynaklanmıştır?
Yalçın Tura’nın iddiasına göre o dönemde bu eseri bilebilecek tek kişi, Alman besteci Ernest Preatorius’tur. Olsa olsa Dr. Osman Şevki’ye o söylemiştir böyle bir benzerlik olduğunu.
Ben Cemal Reşit Rey’in söz konusu eseri hiç dinlememiş olduğu fikrine pek katılamıyorum. Çünkü Cemal Reşit Rey, Rousseau’nun memleketi olan Fransa’da uzun yıllar kalmış ve müzik tahsilini orada yapmıştı. Birinci Dünya Savaşı yıllarında da Fransız kültürünün etkisindeki İsviçre’ye geçmiş ve orada müzik konusundaki çalışmalarına devam etmiştir. Bu yıllarda, özellikle de Rousseau’nun 200. doğum yıldönümü etkinliklerinde pekala Türkçesi “Köy Kâhini” olan bu opera icra edilmiş ve Rey de izlemiş veya dinlemiş olabilir.
Çünkü iki ezginin özellikle giriş bölümlerindeki benzerlik çok fazla. 7 nota ve iki ölçü Rousseau’nun eserinden alınmış görülüyor. Sonradan değişip başka bir tona (Gönül Paçacı’nın deyişiyle rast makamına yakın bir melodi düzenine) geçiyor ama en azından “Çıktık açık alınla, on yılda her savaştan” kısmı, Rousseau’nun eserinden notasına ve perdelerine varıncaya kadar aynen alınmışa benziyor. 1752 yılında bestelenmiş bir eserin 1933 yılında bir Türk bestekârı tarafından, üstelik bir marşta alıntılanmış olması, Osman Şevki Uludağ’ın hala cevaplanmayı bekleyen iddiası olarak ilginçliğini koruyor.
Onuncu Yıl Marşı’nı Rousseau’nun “Köy Kâhini” adlı eseriyle kıyaslamak isteyenler internetten girip http://www.rousseauassociation.orgaboutRousseaumusicalWorks.htm adresinden “Le Devin du village” eserini (benzerlik buradaki kaydın ortalarına denk geliyor) dinleyebilir ve kararlarını kendileri verebilirler. Bakalım eser çalıntı mı, değil mi? Dinledikten sonra görüşlerinizi paylaşın benimle. m.armagan@zaman.com.tr
27 Mayıs 2007, Pazar
.
Fatih zehirlenmiş miydi?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Fatih zehirlenmiş miydi?
29 Mayıs yaklaştı mı, teyakkuzdayımdır. ‘Fatih içki içer miydi?’ yahut ‘İstanbul’un fethinde tüfek kullanılmış mıydı?’ yollu ciddi tartışmaları siz de hatırlayacaksınız.
Bu yıl da beklentim boşa çıkmadı ve Fatih’in zehirlenerek öldüğü iddiası gazetemizdeki yerini aldı.
Haberde, Türkiye’de tarih denilince akla geliveren birkaç isimden biri olan İlber Ortaylı’nın, Bükreş’teki bir bilimsel toplantıda “Evet, Fatih Sultan Mehmet, yönü belli olmayan bir sefere çıkarken zehirlenerek öldürülmüştür. Tarihî veriler bu seferin İtalya üzerine olduğunu gösteriyor ve İtalyanlar o dönemde zehir konusunda çok uzmanlaşmış bir milletti. Fatih Sultan Mehmet’in hastalığı vardı; ama o hastalıktan ölmedi, zehirlenerek öldü.” dediği kaydediliyordu (Zaman, 31 Mayıs 2007)
Haber üzerine kendisiyle telefonda görüştüğüm Osmanlı tarihçiliğinin yaşayan en büyük otoritesi Halil İnalcık Hoca, elimizde kesin deliller olmadığı için zehirlenme tezinin ancak bir ihtimal olarak ileri sürülebileceğini; ancak yok da sayılamayacağını belirtti. Böylesine bilgi boşluklarıyla dolu bir konuda kesin bir hükme varmanın doğru olmadığını, tarihçinin bütün ihtimalleri hesaba katması ve her zaman bir ihtiyat payı bırakması gerektiğini vurguladı.
Ben de bu yazıda İnalcık Hoca’nın tavsiyesine uyarak elimizdeki kaynaklarda Fatih’in ölümünün nasıl anlatıldığını inceleyip bir sonuca varmaya çalışacağım. Bakalım Fatih gerçekten zehirlenerek mi öldürülmüş?
Önce hafızamızı tazeleyelim mi?
Fatih 26 Nisan 1481 günü bir sefere çıkmak üzere Üsküdar’a geçti ve müzmin hastalığı olan nikris azınca burada üç gün kadar dinlendi. Daha sonra Gebze’ye kadar bir at arabası içinde ilerledi, sonradan Sultan Çayırı denilen mevkide sancıları iyice arttı ve hekimler tedaviye başladı. Ne var ki, vücudu ilaçlara cevap vermedi ve 3 Mayıs Perşembe günü saat 16.00 sularında Hakk’ın rahmetine kavuştu.
Onun ölümü hakkında bazı şüpheler uyandıran kaynağımız Âşıkpaşazade’ye bakarsak, zehirlenme iddiasını destekler gibi görünür:
Tabipler şerbeti kim verdi o hana
O han içti şarabı kana kana
Ciğerin doğradı şerbet o hanın
Hemin-dem zârı etti yana yana
Dedi niçin bana kıydı tabipler
Boyadılar ciğeri canı kana
İsabet etmedi tabip şarabı
Timarları verdi kamu ziyâna
Tabipler hana çok taksirlik etti
Budur doğru kavil düşme gümâna
Zehirleme teorisini savunanların ısıtıp ısıtıp gündeme getirdikleri Âşıkpaşazade’nin bu beyitlerinde ‘zehir’ kelimesi geçmiyor; ama her nasılsa bu ifadelerden, bir yanlış tedavi anlatısı çıkartılacağına, Fatih’in zehirlenerek öldürüldüğü iddia olunuyor. Halbuki Arslan Terzioğlu’na göre, Aşıkpaşazade’nin, Fatih’in öldüğü 3 Mayıs günü kırk mevlidi okunmuştur! Yani nasıl oluyorsa Fatih’in ölümünün hekim hatasından (zehirlenmeden değil) kaynaklandığını söyleyen en gözde kaynağımızın yazarı, Fatih’ten 42 gün önce ölmesine rağmen onun ölümünü gözüyle görmüş gibi anlatabilmektedir! Gözleri çakmaklanan okurlarım anlamıştır meseleyi: Fatih’in ölümüyle ilgili bölüm, Âşıkpaşazade’nin müritleri tarafından eklenmiştir.
Franz Babinger zehirlenme tezini Venedik arşivlerinden bulduğu belgelerle destekliyor; ama kesin konuşmaktan yine de kaçınıyor ve “Fatih’in ölüm nedenini tam bir güvenle bilemiyoruz.” diyor. Lakin bu iddiayı ondan alarak ortaya atan Yılmaz Öztuna o kadar cesurca konuşuyor ki, şaşmamak elde değil: “Fatih’in zehirlendiği bugün münakaşa mevzuu bile olamaz, o kadar açık bir keyfiyettir.” Peki delilleri nedir? Venedik arşivlerinde Fatih’i öldürmek için yapılan planlara dair belgeler. En önemlisi de, 1471’de Onlar Meclisi’nce Hekim Yakup Paşa’ya Fatih’i öldürmesi için vaat edilen paralara dair bir anlaşma belgesi.
Diyeceksiniz ki daha ne istiyorsun? Belgeyse belge… İyi de o belge 1471 yılına ait ve sadece bir teşebbüsten bahsediyor. Fatih ise bundan sonra 10 yıl daha yaşadı. Padişahla dostluğunu 30 yıl boyunca korumuş nadir kişilerden olan Hekim Yakub’un, Fatih’in hasm-ı bi-amanı Venediklilerle en ufak bir teması haber alınsa omuzlarının üzerinde ne taşıyacağını merak eden yok mudur aramızda? Fatih’in 30 yıl boyunca koynunda bir yılan beslediğini ve kendisine kurulan bütün tuzaklardan habersiz yaşamış saf bir padişah olduğunu mu söylemeye getiriyoruz yoksa? O Fatih ki, istihbarat örgütüyle İtalya’yı birbirine katıyor, getirttiği sanatçıları bile muhabir olarak kullanıyordu. Gafletin bu derecesini Ufukların Sultanı’na yakıştırmak hiç yakışık alır mı?
Evet, Venedikliler Fatih’i defalarca zehirleme girişiminde bulundular; ama hiçbirini başaramadılar. Üstelik Fatih 1479’da Venediklilerle ittifak anlaşması imzalamış ve yönünü Mısır’a çevirmişti. Nitekim son seferinin Memlûkler üzerine olduğu, Kayıtbay’ın Osmanlı elçilerinin kelleleriyle top oynamasından bellidir. Peki Fatih neden tam da yönünü doğuya çevirmişken Venediklilerce zehirlensin? Bunun bir mantığı var mı? İlle bir zehirlenme olayı varsa neden Memlûkler tarafından yapılmış olmasın? Nitekim Murat Sertoğlu, Memlûk Sultanı Kayıtbay’ın İranlı hekim Larî’yi ayarlayarak Fatih’i zehirlettiğini iddia ediyor. Buyurun yeni bir tartışmaya.
Hekim Yakup’un İslamiyet’i seçmiş bir Yahudi olması, onun ‘doğal olarak’ Venediklilerle işbirliği yaptığına kanıt teşkil eder mi? Sonra neden yapsın ki bunu? Yahudiler Venedik’te çok mu el üstünde tutuluyordu sanki? Para, mal derseniz, Fatih, Venedik’in vaat ettiğinin fazlasını zaten sağlıyordu kendisine. Hatta nesiller boyu doğacak torunlarını bile vergiden muaf tutmuştu. Bir Venedik belgesinde ismi geçti diye, hain yaftasını boynuna geçirmeye kalkarsanız, Osmanlı saray hekimlerinin hatırı sayılır bir kısmını hainler hapishanesine tıkmanız gerekirdi. Birileri Fatih’in ölümü üzerine Hekim Yakup’un yeniçerilerce öldürülmüş olmasını zehirleme iddiasına delil gösteriyorsa buna da sadece gülüp geçmek lazım. O zaman İranlı hekim Larî’yi de II. Bayezid’in öldürttüğünden yola çıkarak onu da mı hain ilan edeceğiz?
Sonuç olarak Fatih’in zehirletilerek öldürülmüş olması çok uzak bir ihtimaldir. Zira ölümün doğrudan doğruya zehirlenmeden meydana geldiğini söyleyen hiçbir birinci el kaynak mevcut değildir.
Not: Geçen hafta verdiğim sitenin doğru adresi şöyle olmalıydı:
http://www.rousseauassociation.org/aboutRousseau/musicalWorks.htm
Derin okuma rehberiŞehabeddin Tekindağ, “Fâtih’in ölümü meselesi”, İÜ Edb. Fak. Tarih Dergisi, Mart 1966, s. 95-108; Turgut Akpınar, “Fatih zehirlendi mi?”, Tarih ve Toplum, Mart 1993, s. 30-36; Arslan Terzioğlu, “Fatih Sultan Mehmed’in ölümü”, Tarih ve Toplum, Temmuz 1993, s. 24-32; Süheyl Ünver, İstanbul Risaleleri 1, Haz.: İsmail Kara, İst. 1995, s. 450 vd.; İbn Kemal, Tevârih, VII, Ank. 1991, s. 531 vd; Âlî, Künhü’l-Ahbâr, II, Ank. 2003, s. 178 vd.
m.armagan@zaman.com.tr
03 Haziran 2007, Pazar
.
Osmanlı modernlikten kopuk muydu?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Osmanlı modernlikten kopuk muydu?
Doğrusu, eğlenceli bir iş Türkiye’de tarihçilik. Çetin Altan’a bakarsanız, Osmanlı, Avrupa’da olup bitenleri sadece seyretmişti.
Newton, yerçekimi yasasını bulurken Kuyucu Murad Paşa, Celalilerin kellelerini kuyulara doldurmakla meşguldü vs.
Eğlenceli; çünkü tarihi önemseyen ülkelerde bu tür uçuk kaçıklıklara birer fantezi olarak bakılırken, bizde ciddiye alınıyor. Böylece tarih alanı, sirklere dönüyor. Sirklere, evet. Ama bir farkla. Sirkteki hayvanların gerçek doğada da aynı şekilde davrandıklarına inanmıyoruz. Ancak tarih alanında gezinen aktörlerin birileri tarafından ehlileştirilmiş, özellikle güzel veya çirkin gösterilmiş olduklarının bir türlü farkına varamıyoruz.
Güya Osmanlı modernlikten kopmuş, hatta modernlik trenine hiç binmemiş, sürekli kaçırmış. Acaba böyle mi? Artık tarihçiler uyandı ve Osmanlı tarihinin bir hayvan sirki olarak görülemeyeceğini var güçleriyle haykırmaya başladılar. Mesela Cemal Kafadar şöyle demişti Nuriye Akman’a:
“Bazı yargılarımız değişti… Benim çok önemli olduğunu düşündüğüm bir şey var: 16. yüzyıldan itibaren Osmanlı toplumu kendi dinamikleriyle, kendi içinden bir modernleşme ve sekülerleşme serüveni yaşamıştır.” (Zaman, 11 Nisan 2004)
İlginç bir açılım. Modernlik ile Osmanlı’nın su geçirmez bölmelerde olmadığını, birbirinden etkilendiğini göz önüne seren bu yaklaşımı mimariden bir örnekle desteklemek istiyorum.
Gülsün Tanyeli’nin bir makalesinden (“Prof. Doğan Kuban’a Armağan”, Eren Yay., 1996, s. 85-93) öğrendiğimize göre aslında daha 16. yüzyılda Osmanlılar, çağın değişen şartlarına ayak uydurarak Mora yarımadasında bulunan Anavarin (Navarin) kalesinin inşasında önemli bir değişikliğe gittiler ve Avrupa’da yapılan modern, yani rasyonel esaslara dayalı kale yapımı tekniğine geçtiler.
Osmanlı mimarlığında Avrupa ile bağlantının projelendirilmesi bazında ilk örnek olan Anavarin Kalesi, bir yabancı mimara “Frenk üslubunca” yaptırılmıştır: Kalenin tasarımı, hiçbir kuşkuya yer vermeyecek biçimde dönemin en yeni Avrupa tahkimat planlama anlayışlarıyla ilişkilidir. Sözü Tanyeli’ye bırakalım:
“Yapının ilginçlik ve önemi her şeyden önce, bizim kültür coğrafyamız için geleneksel modellerden kesin bir kopuşu örneklemesinden kaynaklanıyor. Batı ile ilişkili önceki örneklerde görülen yerliyle yabancıyı uzlaştırma çabasının burada izi görülmez. 16. yüzyılın ikinci yarısında İtalya’da gelişen tahkimat anlayışının doğrudan bir uygulaması olan yapı, geleneksel anlayıştakinin aksine, burçlarla onların arasını kapatan bedenlerden oluşmaz. Çokgen planlı (altıgen) tam simetrik bir ana kitleye köşelerinden eklenen yine çokgen planlı (beşgen) tabyaları içerir. Tüm kitle top atışlarından olabildiğince az etkilenmesi için yayvan ve eşyükseklikli tutulmuş, buna karşılık duvarlar kalınlaştırılmış ve şevli olarak inşa edilmiştir. Üzerinde geleneksel dendan yerine, tabyalar üzerindeki geniş platformlara yerleştirilmiş topların ateş etmesi için bırakılmış az sayıda mazgal bulunur. Kale duvarının en üst kesimindeki bitişiyse, mazgallar dışında, yine top atışlarını sektirecek nitelikte belirgin bir şevli kesit verilerek gerçekleştirilmiştir.”
Dolayısıyla Anavarin Kalesi, Batı’da mimari modernitenin başlangıcını haber veren bir rasyonalite ürünüdür. Yalnızca aklî çerçevede tanımlanmış bir soruna aklî bir cevap vermek üzere biçimlendirilmiştir ve eski dönem kalelerini karakterize eden efsaneler, semboller ve hurafelere dayalı yaklaşımlardan kesin bir kopuşu gösterir. Bu yeni kale yapımı tekniğinin asıl sebebi ise ateşli silahların seri ve kitlesel kullanımı gerçeğinin Osmanlı mimarlığını da tıpkı Avrupa’da olduğu gibi rasyonel önlemler almaya ve çözümler geliştirmeye itmesidir.
Anavarin Kalesi, Kafadar’ın Osmanlı’nın 16. yüzyıldan itibaren kendi dinamikleriyle bir modernliği yakalama çabasına girdiği tezini doğrulayan somut bir örnektir:
“Osmanlı’da rasyonalite merkezli bir düşünce sistematiği yaratılamamışsa da, en azından mimarî etkinlikler bazında Osmanlı üst sınıf kültürü içinde rasyonel davranış örüntüleri geliştirmediği söylenemez. Anavarin gibi örnekler bunu yeterince kanıtlamaktadır. Dikkat edilirse, bu yapım… tasarımından yapım sürecine dek rasyonel araçlarla yürütülmüş merkezî bir planlama etkinliği olarak özellikle ilginçtir… [H]er konuda Osmanlı yönetiminin “uzaktan kumanda” pratiklerini ne denli yetkin bir biçimde kullanabildiği de görülmektedir. Aynı pratiklerin içerdikleri rasyonalite açısından ne denli acımasız bir kararlılıkla işletildikleri de fark edilebilmektedir.”
Yazar, ulaştığı sonucu bir sorun olarak önümüze koyarken ilginç noktalara parmak basar: “Belki de Osmanlı üst sınıf kültürünün ana sorunu, bu rasyonalist tutumunun üzerinde yükseleceği toplumsal ve ekonomik bir altyapıdan yoksun oluşudur. Ve belki de bu rasyonalite kendi kendisini olağanüstü geniş bir coğrafyanın bu gibi eksikliklerini örgütsel araçlarla telafi etmek uğruna heba etmiştir.”
Rasyonellik dediğimiz modernliğin aslî unsurlarından birinin sadece aklî bir duruş meselesi olmadığını, onu besleyip geliştiren bir sosyal ve ekonomik temelin de var olması gerektiğini vurgulayan bu filizlenen yaklaşımın mutlaka dikkate alınması gerekir. Çünkü sözde Osmanlı medreselerinden aklî ilimler çıkarıldı diye Osmanlı’nın duraklayıp gerilediği sakızını nicedir çiğneyenlere verilmiş güçlü bir cevap yatıyor burada: Akılcılık, toplumun içinde bulunduğu şartlardan kopuk salt zihinsel bir tutum değildir.
Osmanlı akıldan uzaklaşmış! Bundan daha komik bir iddia olabilir mi? Bir Sultanahmet Camii’nin inşası akıldan kopuk nasıl mümkün olabilir? En basit bir askerî sefer bile müthiş bir akıl destanı değil midir? Braudel’in dediği gibi, Kanuni döneminde Londra’dan İstanbul’a gelen İngiliz hukukçular, Osmanlı hukukunun hangi aklî esaslarından yararlanıp ülkelerine döndüler acaba, biliyor muyuz?
Tarih, kitaplarımızı hokkabazlardan temizlediğimizde bunların ipuçlarını fısıldayacaktır, inanın. m.armagan@zaman.com.tr
10 Haziran 2007, Pazar
.
1924’de girecektik Kuzey Irak’a, Atatürk istemedi
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
1924’de girecektik Kuzey Irak’a, Atatürk istemedi
Kuzey Irak’a sınır ötesi operasyon meselesi adeta bir ateş topu gibi elden ele gezerken, tarih yine imdadımıza koşuyor ve bazı eskimez ipuçlarını fısıldıyor kulağımıza.
1927 yılında İngilizlerin Irak’taki Baba Gürgür petrol kuyularından gümbür gümbür petrol fışkırmaya başlayınca bizi bir yıl önce kandırdıkları ayan beyan hale gelmişti. Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, kurt İngiliz diplomatların blöfünü yutmuş, Musul petrollerini onların tahmininden de ucuza kapatmıştı. Ancak anlaşmanın üzerinden kısa bir süre geçtikten sonra petrolden “hisse” değil de, gelirden “kâr payı” almanın korkunç tuzağına düştüğümüz görülünce içeride homurtular da yükselmeye başlayacak ve bugüne kadar devam edecektir.
İşte Lozan’ın eksik bıraktığı maddelerden birisi daha karşımızdaydı. İttihatçılardan başlayarak göz göre göre bir dizi hata işlemiş ve sonuçta Musul sözde Irak’a dahil edilmiş, böylece güney sınırlarımızı kesinleştirmiştik.
Sultan II. Abdülhamid’in petrol sahasını ailesinin şahsi mülkü haline getirmek suretiyle bir işgal durumunda kurtarma çarelerine başvurmasına karşılık İttihatçılar bu statüyü değiştirerek petrol sahasını hanedanın şahsî mülkü haline sokmuş, 1924’te ise hanedan yurtdışına çıkarılırken vatandaşlıktan da çıkartılınca Türkiye’nin elinde hiçbir kozu kalmamıştı. Öyle ya, kendi kanunumuzla vatandaşlıktan çıkardığımız hanedanın petrol sahalarındaki emlakinin hakkını nasıl savunacaktık?
En son olarak da uluslararası bir araştırma komisyonunun 1925 yılında Birleşmiş Milletler’e verdiği raporda “Türkiye Musul üzerindeki hukukî haklarından vazgeçmedikçe Musul’un bir başka devlete verilmesi imkânsızdır” demesine rağmen, yani Musul üzerindeki hakkımız tarafsız bir komisyonca da teslim edildiği halde elimizdeki kozları yeterince değerlendiremeden görüşmeleri sonuçlandırmıştık.
Artık Musul da, petroller de sözde Irak’ın, gerçekteyse İngiliz ve sonra da Amerikan petrol şirketlerinin kasalarını dolduran yağlı payı olmuş, kuyulardan gürül gürül çekilen petrolün kasalara akıttığı altınların şakırtısı ta Ankara’dan duyulur olmuştu. Türkiye’de meydana gelen her homurtuya içeride bir karışıklık çıkararak cevap veren emperyalizm, bu defa da Nasturi ayaklanmasına başvurmuş, güneydoğu sınırımızda yeni çıban başları icat etmeye koyulmuştu.
Henüz ikinci yaşına basmış bulunan Türkiye Cumhuriyeti, isyanı bastırmak için General Cevad Çobanlı’nın emrindeki Yedinci Kolordu’yu Diyarbakır’daki birliklerle de takviye ederek bölgeye sevk etmiş, hemen hemen tam mevcutlu bir ordu haline getirmişti. Operasyonun başına da Kurtuluş Savaşı’nın unutulmaz komutanlarından Cafer Tayyar Eğilmez getirilmişti.
Gören görüyordu. Bu tam tekmil ordu, herhalde sadece sınırlarımızın içinde bulunan bir avuç Nasturi isyancıyı bastırmak için düzenlenmiş değildi. Hedef daha büyüktü. İsyan bahane edilerek ve bir oldubittiye getirilerek Musul’a kadar sarkılacaktı. Fırsat bu fırsattı.
Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve General Cafer Tayyar Paşa baş başa verip bu operasyonun nasıl gerçekleştirileceği üzerinde müzakerelerde bulundular. Müzakereler, yönetimin asker ve sivil kanatları arasında varılan tam bir mutabakatla sonuçlandı.
Böylesine güçlü bir desteği arkasına alan Yedinci Ordu da, Nasturi harekâtını büyük bir hızla tamamladı. Tamamlamakla kalmadı, sınırı geçerek Musul’a kadar sarktı.
Tabii harekâta şiddetli bir tepki veren İngiltere, Ankara’ya Musul’un derhal boşaltılması için sert bir nota verdi. Notalar birbirini kovalıyordu. İlkin bu tepkileri duymazdan gelen Ankara, işin ciddileşmekte olduğunu anlayınca Cafer Tayyar Paşa’ya Musul’u boşaltması emrini verdi. Cafer Tayyar Paşa, Raif Karadağ’a (Petrol Fırtınası, 1979, s. 209) bizzat anlattığı hatıralarında Ankara’dan gelen emirden şoke olduğunu belirtmiştir. Paşa, ‘bu fırsat bir daha ele geçmez’ deyip ısrarla Musul’da kalmak istiyor, Ankara’ya çektiği cevabî telgraflarında İngilizlerin başının belada olduğunu, bizimle uğraşamayacaklarını, notalarının da blöften ibaret olduğunu boşu boşuna haykırıyordu.
İngilizler gerçekten de blöf mü yapıyorlardı? Gerçekten de Irak’ta Araplara verdiği bağımsızlık sözünü tutmayan (ne ilginçtir ki, tutmayacağını bir tek Iraklılar bilmiyordu) İngiltere’ye karşı milliyetçi bir tepki dalgası yükselmekteydi. Kandırılmış Irak halkının İngiltere’ye güveni azalmıştı ve İngiltere, böyle sıkışık bir konumda Türkiye’ye açacağı savaşın nelere mal olacağını gayet iyi biliyordu.
Bu durumu içeriden teşhis eden Cafer Tayyar Paşa telgraflara direniyor, birliklerini inatla geri çekmek istemiyordu. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa kendisini bizzat Ankara’ya çağırdı. Uzun müzakerelerden sonra birliklerin geri çekilmesine karar verilmişti. Cafer Tayyar Paşa’nın Raif Karadağ’a anlattığına göre, Mustafa Kemal Paşa’yla aralarında şiddetli tartışmalar geçmişti. Kendisi “Musul’un Türk olduğunda ısrar ediyor ve boşaltma yoluna gitmek istemiyordu. Gazi ise yeni kurulan devletin İngiltere’yle arasının açılmaması ve yeni badirelere sürüklenmemesi için Paşa’yı tahliye hususunda sıkıştırıyordu.”
Bu uzun ve çekişmeli geçen müzakereler sonucunda karar verilecek ve ancak geri çekilmeyi kabul etmeyen Cafer Tayyar Paşa görevinden alınarak Musul boşaltılabilecekti.
Bugünkü sınır ötesi operasyonu savunan ve karşı çıkanlara tarihten bir ayna tutmaya çalıştım. Bilmem daha fazla söze hacet kaldı mı? m.armagan@zaman.com.tr
17 Haziran 2007, Pazar
.
Musul defterini sadece 143 milletvekilinin oyuyla kapatmıştık
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
Musul defterini sadece 143 milletvekilinin oyuyla kapatmıştık
Yani eğer bugünkü gibi salt çoğunluk, nitelikli çoğunluk ve üçte iki gibi şartlar aransaydı TBMM’de, 6 Haziran 1926 günü Musul’un defterini kapadığımız Ankara Antlaşması’nın kabulü hiçbir zaman mümkün olamayacaktı.
Çünkü bir gün önce yapılan müzakerelerde İsmet İnönü’ye karşı ciddi bir muhalefet hareketi baş göstermişti. Musul’un ucuza kapatıldığına inanan, üstelik daha 2 yıl önce Atatürk’ün ince eleyip sık dokuyarak seçtiği (gerçekteyse atadığı) TBMM’nin toplam 286 milletvekilinden yarısı o gün oylamaya katılmayı reddetmişti. Evet, o 140 kişi Atatürk’e ve İnönü’ye rağmen katılmayı reddetme cesaretini göstermişlerdi. 2 çekimser, 1 ret oyu vardı.
Gerçekten de çok ilginç bir başkaldırıydı bu. Buraya nereden ve nasıl gelinmişti? Şimdi kısaca buna bakalım.
Biz Mondros, Sevr, Lozan’a sınırlar meselesi açısından baktık hep. İşte Sevr’de sınırlarımız şu kadardı, Lozan’da bu kadar oldu, vs. Oysa bu sınırlar meselesi yalnız başına ele alınamaz ki.
Bir de Misak-ı Millî takıntımız var. ‘Nedir Misak-ı Milli?’ diye sorduğumuzda dilimize ilk yapışan cevap, ‘millî sınırlar’ oluyor. Oysa Misak-ı Millî’nin bir sınır meselesi olmadığını, tabir caizse bir ‘konsept’, yani tasavvur olduğunu, bunu belirleyecek yegâne kriterin de milletin çıkarı olarak konulduğunu bizzat Gazi Mustafa Kemal, TBMM kürsüsünden açıkça ilan etmişti. Buna rağmen hâlâ Misak-ı Milli sınırlarımızdan söz edenler oluyor. Bunlar ya Atatürk’ü anlamıyor yahut anlamak istemiyorlar.
Kestirmeden söylersek, Sevr de, Lozan da Mezopotamya petrolleri ve İngiltere’nin güvenlik algılamalarını tatmin etmek içindi; daha da ötesi, kendisi sayesinde yenilgiye uğrayan Almanya’dan boşalan alana İngiltere’nin bütün pençelerini geçirmesinden rahatsızlık duyan ABD’nin karşı atağı da petrol içindi. İngiltere, Amerika’yı petrol bölüşüm işinin içine karıştırmamak için uğraş veriyor, Amerika ise dışında kalmayı çıkarlarına aykırı görüyordu.
Bunu en iyi, Sevr’de sınırlarımız dışında kalan Çölemerik’in (Hakkari merkez) Lozan’da sınırlarımız içine alınmasından, buna karşılık sınırlarımız içinde kalan Musul’un kuzeyinden bir parçanın, Süleymaniye ve civarının Musul’da dolayısıyla sınırlarımızın dışında kalmasından anlayabiliriz.
Öyleyse esas mesele bizim için bağımsızlık, petrol şirketleri için ucuz enerji, emperyalizm için ise stratejik güvenlikti. Bunun garantilenmesi Lozan’daki ana davaydı.
İşte Musul konusunda 1926 yılına kadar süren yalpalamalarımızın kökeninde, emperyalizmin gerçekte bu bölgede ne yapmak istediğiyle ilgili gerçeklerin zamanla anlaşılması yatmaktaydı. Gerek Lozan’da Lord Curzon’un itiraf mahiyetindeki konuşması, gerekse Turkish Petroleum Company’nin (TCP) Lozan’dan sonra ABD’yi de ortakları arasına alması, aslında emperyalizmin derdinin kuru kuruya toprak olmayıp verimli, ama yeraltı serveti bakımından verimli toprak olduğunu gösteriyordu.
1923 Şubat’ında TBMM tartışıyordu Lozan’da verilen sözleri. Tartışmak ne kelime, dalgalar gibi köpürüyordu vekillerimiz. Hele Erzurum mebusu Hüseyin Avni [Ulaş] Bey ile Mustafa Durak Bey’in konuşmaları… Sınırları zorluyordu. Şöyle demişti Hüseyin Avni Bey:
“Hey’et-i Vekile [Bakanlar Kurulu] ve BMM, Misak-ı Millî’den zerre kadar fedakârlık ederse icab-ı namus-u millî için [millî namusumuz için] çekilip gitmelidir.” Yani hükümetin istifasını istiyordu. Ali Şükrü Bey ise Lord Curzon’un bir ara gündeme getirdiği Musul topraklarının bir kısmının (Sevr’de bizde gözüken toprağın) Türkiye’ye devredilmesi teklifinin geri çevrilmiş olmasını büyük bir fırsatın kaçırılması olarak görüyordu. Operatör Emin Bey ise daha korkutucu bir ihtimalden bahsediyordu: “Musul’u verdiğimiz gün, hudut Erzurum’dur.”
1926’ya geldiğimizde konuyu havale ettiğimiz Milletler Cemiyeti’nin, Musul’un Irak’ın bir parçası olduğu yönündeki kararının İngiltere’nin elindeki kozları artırdığını ve Dışişleri Bakanımız Tevfik Rüştü Aras’ın karşısındaki kurt diplomatlarla başa çıkmakta zorlandığını görüyoruz. Önce Türk Petrol Şirketi’nden hisse alınması gündemdeydi. Musul’u bıraktık, bari petrol kuyularından hisse alalım anlayışı Lozan’da İngilizlerin oyunuyla gündemimize girmiş, bu zaafımızı gören İngilizler, ekonomik durumumuzun nasıl bir bunalım içinde bulunduğunu gördükçe baskılarını artırmışlardı.
Sonunda İngilizler petrolden hisse vermek istemediklerini, sadece gelirinden pay (royalty) verebileceklerini belirttiler. 30 Mayıs 1926’da Dışişleri Bakanı Aras, İngiltere murahhası Lindsay’e % 10 gelir payına razı olduklarını bildirdiğinde İngilizler derin bir nefes aldılar. Çünkü Londra’dan kendilerine hem daha uzun vadeli, hem de daha yüksek (% 25 gibi) bir pay ödemeye hazır olmaları söylenmişti. 5 Haziran günü İngiltere ile Türkiye arasında Ankara Antlaşması imzalandığında o güne kadar İngiliz aleyhtarı söylemi dillendiren Türk basını birdenbire sesini kesmişti. Artık İngiltere’den olumsuz bir dille söz etmek neredeyse yasaktı.
Yine de Musul’un ucuza gittiğini düşünenler, 10 gün sonra hiç seslerini çıkartamaz olacaklardı. ‘Neden?’ dediğinizi işitir gibi oldum sanki. Hatırlatayım: İzmir Suikastı girişimi ortaya çıkartılmış ve hâlâ mırın kırın eden basın ve büyük paşalar, mahkemelere ve hapishanelere doldurularak sesleri kesilmişti.
Musul konusunda en iyi kitaplardan birisi olduğuna inandığım “Musul Sorunu” adlı çalışmasında İhsan Şerif Kaymaz’ın da isabetle belirttiği gibi, Musul konusunda her şeyi kazanmamıza elbette imkân yoktu; ama her şeyi de kaybetmemiz gerekmiyordu.
Musul’un yitirilmesi, 1926’da Meclis tarafından tepkiyle karşılanmıştı. Bugün artık bu yara, unutulup gitti. Ama kanamaya devam ediyor. İçin için… En azından Lozan’ın bir zafer olmadığını hatırlatıyorsa o da bir teselli kaynağıdır. m.armagan@zaman.com.tr
Not: Bazen elde olmayan hatalar zuhur edebiliyor. Geçen haftaki yazımın başlığında çıkan 1927 tarihi de teknik bir karışıklığa kurban gitmiş görünüyor. Doğru tarih, düzelttiğimiz internet sayfasından da görülebileceği gibi 1924 olacaktı.
24 Haziran 2007, Pazar
.
‘Osmanlı sevinci’ bir daha yaşanabilir mi?
14 Eylül 2010Mustafa Armağan
‘Osmanlı sevinci’ bir daha yaşanabilir mi?
Nietzsche’nin Zerdüşt’ü antik peygamberden çok modern bir bilge ve kâhindir. Nitekim onun bir keresinde şöyle dediğini okuruz Böyle Buyurdu Zerdüşt’ten:
“Tek bir sevince ‘Evet’ dediğiniz oldu mu hiç? Ah, dostlarım, o zaman her üzüntüye de ‘Evet’ demişsinizdir. Her şey birbirine dolanmış, düğümlenmiş ve kenetlenmiştir. Bir kez bile bir şeyi iki kez istediyseniz, ‘Mutluluk, beni memnun et! Kal biraz!’ dediyseniz, o zaman her şeyi geri istemişsinizdir… Çünkü her sevinç ebediyet ister.”
Burada tekrar yaşanması ve ebedileştirilmesi istenen “sevinç” kavramı üzerinde -Nietzsche’nin sözlerinin bağlamıyla oynamak pahasına- durmak istiyorum.
Tıpkı bireysel hafızamızda olduğu gibi toplumların ortak hafızalarında da Faust gibi ‘Dur, geçme sakın’ diyecekleri sevinçli anlar bulunması ve onların, zaman geçtikten sonra yeniden hatırlanması, salt bir tarihçilik zanaatıyla sınırlanamayacak kadar geniş bir anlama sahiptir. İnsanlar gibi uluslar da sadece hayal ettikleriyle değil, ‘garip anlarda’ hafızadan içeri süzülen anılarla da yaşar. Bu anılar içindeki bazı sevinçlerin yeniden yaşanması, o sevinçlerin sonsuzluğun boynunda pırıldaması ve kaçınılmaz kaderimiz olan ölümün karşısında bunun bir direnç hattı oluşturması istenir. Yuvarlak yıldönümleri, zafer kutlamaları, anma toplantıları, heykeller, anıtlar bu ulusal sevincin ebedileştirilmesi amacına hizmet eder.
Osmanlı sisteminin İslam hukukunda ve pratiğinde kaynağını bulan; ama kendi çağının şartlarına göre uyarlamayı başardığı ‘birlikte yaşama modeli’nin son yıllarda giderek daha sık ve yaygın bir şekilde hatırlanmaya başlanması, bir kutlama şeklinde olmasa bile, geçmişin bazı sevinçli anlarının bir kere daha yaşanabileceği umudunun kabarmasına yol açmaktadır.
Westfalya damgasını taşıyan mevcut ulus-devlet temelli siyasal yapılanmanın azınlık haklarına tecavüzden ırkçılığa, soykırıma, din savaşları ve xenephobia’ya kadar varan ürkütücü boyutları, buna mukabil, dünyanın giderek daha yüksek dozlarda kozmopolitizm ve çok kültürlülük içeren bir evreye açılması, günümüz yönetimlerini çözümü maharet isteyen bir pozisyona sürüklemektedir: Homojen bir kültür ve egemen bir dil, hatta monolitik bir yasal çerçeve, giderek artan bu çeşitliliği göğüsleyebilecek kudrette midir? Farklılıklar artarken, ulus devletler hâlâ tekbiçimli yapılanmalar olarak kalabilecekler mi? Yoksa onlar da bu artan çoğulluğa ayak uydurabilecekler mi? Uyduracaklarsa yeni ortaya çıkacak siyasal yapılar nasıl bir egemenlik paradigmasına dayanacaktır? Uyduramayacaklarsa göçler ve giderek ayrımlaşan hayat tarzları bu ulusal şemsiye altında daha ne zamana kadar kalabileceklerdir?
‘Osmanlı millet sistemi’nin günümüzde yeniden hatırlanıyor ve tartışılıyor olmasının bu siyasî arka planda ele alınması gerekli. Ancak bu modelin yeniden gündeme geliş sebebinin modern gelişmeyle sınırlı olmadığını da biliyoruz. Çünkü Will Kymlicka gibi çokkültürlülüğün sancılarını Kanada’yı model alarak tartışan liberal teorisyenler bile Osmanlı modeliyle bir hesaplaşma gereğini duyuyorlarsa, sözünü ettiğimiz ‘millet sistemi’nin en azından çokkültürlülük tartışmaları bağlamında tarihî bir referans noktası işlevi görebileceğini söyleyebiliriz.
Osmanlı modelinin hatırlanmasındaki üçüncü faktörün postmodernizm veya 11 Eylül 2001’den beri çoğunlukla onun yerine kullanılır olan küreselleşme olduğunu düşünüyorum. Modern dilin içine sızmış bulunan Ortaçağ tortusu sebebiyle ulus-devlet (veya modern) öncesi unsurlar, geçmişin farklı din ve uygarlıklara sahip imparatorluk deneylerine (mesela Çin ve İslam imparatorluklarına) örtük veya açık bir önyargıyla yaklaşıyor ve bu tortuların secularization’uyla da onları modern-öncesi ve köhnemiş oryantal yapılara indirgiyorlardı. Osmanlı’nın çöküşü yahut Doğu Despotizmi şablonlarının yaygınlığı hatırlanınca bu önyargıların, gerçeğin önünde ne kadar kalın bir perde oluşturduğunu fark edebiliriz. Postmodernizmin ve küreselleşmenin etkisiyle modern yapılar da hızla kırılmaya uğrayınca, zihinlerdeki yargı ve izlenimler değişime uğruyor ve geçmişin imparatorluk yapılarına farklı bir gözle bakma ihtiyacı duyuluyor.
Hele ‘küresel tarih’ gibi bir yeni tarih dalının, bugünkü küreselleşmenin geçmişteki başlatıcı ve sürdürücü aktörlerini tanımak bakımından önemli bir merhale olduğunu söyleyebiliriz. Bu açıdan Çin’in 15. yüzyılda dünyanın süper gücü olduğu tezinin veya Cengiz Han’ın en büyük küreselleşmeci lider olduğu iddiasının hararetli tartışmalara açılması anlamlıdır. Böylece Eski Dünya’ya mensup küresel aktörlerin bir zamanlar ulaşmış oldukları etkinlik düzeyi ve derecesi ortaya konulurken, aynı zamanda etraflarındaki dünyayı bir karadelik gibi nasıl içlerine aldıkları ve yüzyıllarca bu farklı bünyelerle beraber yaşayabildikleri de büyük bir soru işareti olarak karşımıza çıkmaktadır.
Nitekim Leslie Pierce’in bir tür alan çalışması sayılabilecek Morality Tales’i Gaziantep (‘Ayntab) vilayetinin Memluk Devleti bünyesinden Osmanlı Devleti bünyesine geçerken hangi süreçleri izlediğini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bir ABD üniversitesinde yapılan bu çalışma, hayranlık verici bilimsel titizliği ve sağlam metodolojisiyle göz doldururken, aynı zamanda ‘Neden Gaziantep?’ sorusuna da cevap aramaya kışkırtmaktadır okuyucuyu. Ve neden iki imparatorluk sınırındaki bu ‘Ortadoğu’ şehri bir Amerikalı akademisyeni böylesine cezbetmiştir?
Böyle denilebilirse ‘Osmanlı sevinci’, yalnız Türkiye’ye değil, dünyaya da nasıl bir ışık düşürebilir? Onu hatırlamanın akademik bir kaygının ötesine taşması ve günümüze bir mesaj vermesi ya da Caroline Finkel’ın sözünü ettiği anlamda ‘Osmanlıların geri getirilmesi’ mümkün müdür?
Sevincin ebedileşmek istediğinden söz etmişti Nietzsche. Ve sevince evet diyenlerin aslında üzüntüye de evet demiş olduklarını söylemişti ironik bir dille. Günümüzün sevinçlerine ‘Evet’ demenin aynı zamanda onun üzüntülerine de ‘Evet’ demek anlamına gelmemesi için tarihin hatırladığı evet ve hayırları iyice dinlemek ve ders almak gerekir. Buna bugün fazlasıyla ihtiyacımız var. Çünkü insanlık daha fazla üzülmek istemiyor. Sevinci ebedileştirmek istiyor. Sorumuz şu: Osmanlı’nın sevinci, ortak hafızamıza nasıl taşınabilir? m.armagan@zaman.com.tr
.
.
Bugün 249 ziyaretçi (401 klik) kişi burdaydı!
|
| Bugün 411 ziyaretçi (763 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|