 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Zübeyde Hanım
#Zübeyde Hanım#ATATÜRK#Istanbul
Ocak 15, 2023 09:455dk okuma
Paylaş
Zübeyde Hanım’ı Türk halkı candan benimsemiştir. Bir vatan kurtarıcısının, büyük komutan ve devlet adamının annesidir. O dönemin bütün Türk kadınları gibi hem çocuklarının dünyaya açılışını destekliyor, tasvip ediyor hem de kendi ananeleri ve itikadının içinde kalmayı tercih ediyordu.
Haberin Devamı
1923 yılının ocak ayında Gazi Mustafa Kemal Paşa’mızın validesi Zübeyde Hanım, İzmir Karşıyaka’da vefat etti. Cenazesine bölgenin mülki amirleri ve İstiklal Savaşı’nın kumandaları başta olmak üzere hemen bütün İzmirliler katıldı. O devirdeki nüfus yoğunluğu itibarıyla görülmemiş, bir kilometreyi geçen bir cenaze katılımı varmış.
Zübeyde Hanım
YETERİNCE İNCELENMEDİ
Zübeyde Hanım bizim yakın tarihimizdeki biyografilerde yeterince ele alınmış değildir. Üzerinde güvenilecek kaynaklar Halide Edib Hanım’ın kendisini tasviri, kızı Makbule Atadan’ın hatıratı, üstad Şevket Süreyya Aydemir’in “Tek Adam”ıdır. Şüphesiz ki Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’nın, Abdurrahman Çaycı gibi tarihçilerin eserlerini de unutmamak lazımdır. Öte yandan Zübeyde Hanım ve Atatürk’ün ailesi üzerindeki spekülasyonlar, art niyetli yazılar Dr. Rıza Nur’dan başlayarak devam eder. Hepsinin ortak özelliği çelişkiler ve edeb dışılıktır.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Makedonya’ya Anadolu’dan yerleştirilen sürgün Türklerin oldukları anlaşılıyor. Karaman Beyliği yöresi; yani bugünkü Konya, Isparta, İçel’in dağlık kesimleri, Niğde-Aksaray gibi bölgeler Osmanlı’nın pek huzur duymadığı Karaman Beyliği halkından oluşur. Devlet ve hanedanla gerginlik dolayısıyla yeni fethedilen topraklara Karaman ahalisinin yerleştirilmesinde hem Rumeli’nin bayındırlığı ve ümranı hem de Anadolu’nun sükûneti açısından büyük fayda görülmüştür. Kıbrıs fethedildiğinde de aynı politika uygulandı ve Toros Türkmenleri önemli miktarda oraya yerleştirildi. Bu daha iyi biliniyor çünkü devir 16. asır sonudur ve kayıtlar düzgündür.
Büyük Atatürk’ün, baba ve anne tarafından Anadolu’dan geldiği resmi biyografidir ve gelişen, araştırılan belge bilgileri bunu gösteriyor. Onun Makedonya’da doğmuş olması Makedonya için bir iftihar vesilesidir. Gittiği idadide büstü var. Büyük Makedonyalılar arasında sayılıyor. Zübeyde Hanım’ı da Türk halkı candan benimsemiştir. Bir vatan kurtarıcısının, büyük komutan ve devlet adamının annesidir. O dönemin bütün Türk kadınları gibi hem çocuklarının dünyaya açılışını destekliyor, tasvip ediyor hem de kendi ananeleri ve itikadının içinde kalmayı tercih ediyor.
Haberin Devamı
ENDİŞE KAYNAĞIYDI
O devrin muharib subayı, ailesi için hiç de huzurlu bir kariyer takip etmezdi, edemezdi. Hele Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemindeki genç bir başarılı kurmay subay, onu dört gözle bekleyen anası için devamlı bir endişe ve özlem kaynağıydı. Devrin şartları gereği erken yaşta hayatına kaybeden kardeşleri ve şimdi de Sevgili Mustafa’sının izlemek zorunda olduğu hayat ve siyaset çizgisi herhalde annesini bir tevekküle ama devamlı bir endişeye de maruz bıraktı. Nilgün Kara’nın Zübeyde Hanım’ın hastalık ve ölümü üzerindeki çokça başvurulan bilimsel raporu bu gerçekleri anlatıyor.
İSTANBUL’UN HAFRİYAT TOPRAĞI SORUNU
İstanbul’un il sınırlarının içi doldu. Komşu illerin, Kocaeli gibi yerlerin ilçeleri -misal Gebze- bütün gün buraya taşınıyor. Çorlu, artık uzak sayfiye kasabası değil İstanbul’un günlük hayatına dahil bir kalabalık kent durumunda. Şehir surları içinde boş alan yok. Arazi fevkalade kıymetlendi, bir yandan da acayip gökdelenler yükseliyor. Temel hafriyatı kocaman dağlar kadar. Bunları taşıyan kamyonlar bir büyük şehrin yaşam usulüne aykırı olarak 24 saat trafikteler. Hamla başı (yük) iş görüp yevmiye aldıkları için son sürat geziniyorlar. Mahkemeler bunların yaptığı kaza davalarıyla dolu, aldırış edilmiyor. Çıkan hafriyatın toprağı için dökülecek yer aranıyor. İstanbul arazisinin, taşı toprağı altın değil, artık zümrüt olan, platin olan bu memlekette, arsa sahipleri de eskisi gibi değil; gözü kulağıyla malının üzerinde. Hafriyatın döküleceği alanlar artık endemik bitkilerin ve eski eserlerin bulunduğu güzel manzaralı vadiler...
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
BUGÜNKÜ MİMARLARA BENZEMEZ
Utanmazlık o dereceye kadar vardı ki Roma devrinden veya Mimar Sinan’dan kalma sukemerlerine dahi zarar veriliyor. Mimar Sinan büyük bir adamdır; büyüklüğü uzun tatbiki eğitimine dayanır. Bugünkü mimarlara benzemez. Bulunduğu Kapadokya yöresinde duvar örmeyi ve kalfalardan inşaat sanatını tanımıştı, buluğ çağında devşirildi. Genç yaştaki devşirme daha Yavuz Sultan Selim devrinde ordunun mimarlar ocağına alındığı için bu büyük imparatorluğun üç kıtadaki büyük eserlerini gözleyen, tetkik eden bir uyanık delikanlıydı. Bütün hayatı da aynı şekilde devam etmiş; 90 yaşlarında minareleri inip çıkan, köprülerin üzerinde teftiş yapan bir baş üstattı. Mimar Hayreddin gibi, Sedefkâr Mehmed Ağa gibi maiyyetinde yetişen mimarlar onun en vefakâr izleyicileri oldu.
Mostar Köprüsü, Sultanahmet Camisi, Ankara’daki Cenabi Ahmed Paşa Camisi, Tırhala’daki cami ve çarşı onun sisteminde ortaya çıkmış bazı eserlerdir. İmparatorluğun merkezi bir nafia (bayındırlık) merkezi gibi bir mimar, birinci sınıf mühendis. Sırf bizim topraklamamızda değil, bütün Rönesans dünyasında bu konuda herkesle yarışır ve geçer. Eski Roma’nın; vadileri, dağları geçen ve suyu kaynağından eşit zaviyede şehirlere getiren aquaductus (su yolu) sistemini iyi etüt etmişti. Kavala’da, İstanbul’da bunu görüyorsunuz. Eğer Fatih ve Kanuni, şehri fetihten sonra sarnıçlarla geçinmeye mahkûm bir şehir olarak bırakmak istemiyorlarsa İmparator Valentinianus’ten beri (5. asır) var olan eski ama artık yetersiz kalan sistemi geliştirmek zorundaydılar. Fatih’in tatbik ettirdiği bu sistemi Mimar Sinan sonradan en âlâsından geliştirdi.
Zübeyde Hanım
Deliklikaya Kemeri’nin planı.
Haberin Devamı
KEMERLER TEHLİKE ALTINDA
Bugünkü Yunanistan’ın Kavalası’ndaki sukemeri onun eseri, görenler yanılarak Roma sukemeri (aquaductus) zannediyorlar. İstanbul’un etrafındaki Kırkceşme suyunu dağıtan Deliklikaya’daki kemer hatta Kemercountry olarak isim verilen bölgedeki kemerler, mesela Molova, bilhassa alt kemerleri itibarıyla tehlike altında. İnşaat şirketlerinin cürufunu dökecek herifler buralara yükleniyorlar. Kamyon geliyor, Deliklikaya denen bölgedeki kemerlerin üstüne toprağı döküyor. Döktüğü yer cürufla şişiyor, örtülüyor; ardından üstüne hafriyat toprağı bir daha dökülüyor. Utanmasalar yakında üstüne yol da döşerler, apartman da yaparlar. 50 yıl sonraki İstanbul’un ne olacağını anlamak için artık jeologlara müracaat etmek gerekecek.
Zübeyde Hanım
Fotoğraflar Twitter’daki @selimkeskin hesabına aittir.
Son facia, Twitter’da @selimkeskin’in tespiti ve takibiyle ortaya çıkan bir durum; Deliklikaya’daki sukemerlerinin; aquaeductusların tamamıyla cürufla doldurulması. Bu kamu kurumlarının ve şirketlerin ortak yolsuzluğudur. Etraftaki ahaliye de, (bizimkilere hiçbir şekilde “şehr-i şehriyarı hemşerileri” demek mümkün değil) bunu önlemek düşer ama ilgilenen yok. Bu bir bilinç meselesidir. Sevimli ve bilinçli Z kuşağı olgunlaşma çağında, bizler için neler diyecekler tasavvur etmek bile istemiyorum.
Haberin Devamı
GEÇMİŞ OLSUN MERAL AKŞENER
Zübeyde Hanım
Bu memlekette muhalif muvafık herkesin üzerinde birleşeceği bir gerçek var; Dr. Meral Akşener’in siyasi hayatımıza girişi, bizim için kazançtır. Hiç şüphesiz ki perşembe akşamı duyduğumuz haber bir şoktu. Allah’tan meselenin basit bir taşikardi (tachycardie) olduğu ve kendisinin çok çabuk bir müdahale ile ayağa kalktığı anlaşıldı. Herhalde kısa bir dinlenmeden sonra (ama gerçek bir dinlenme) siyasi faaliyetlerine bütün enerjisi ve süratiyle devamı candan temenni edilir. Şifalar olsun.
.Türk Edebiyatı-Türkçe Edebiyat tartışması
#Türk Edebiyatı#Türkçe Edebiyat#Greta Thunberg
Ocak 22, 2023 07:054dk okuma
Paylaş
Türkçe kaleme alınan veya terennüm edilen edebiyata Türk edebiyatı denir. Avusturya’nın yazdıkları Alman edebiyatına, Belçikalı ve İsviçrelilerin yazdıkları da Fransız edebiyatına girer. Yine Avrupa dillerinde Française, English veya Deutsch kelimesi hem lisanı ifade ediyor hem de o dildeki eserlerin ve kimliğin sıfatı oluyor. Galiba bu çakallığı yapanlar Türkçe ve Türk edebiyatı ayrımlarına yaparken grameri bu şekilde kullanmak istiyorlar. Böyle bir ayrım söz konusu değildir.
Haberin Devamı
Küçük Asya, Yunancası; “Mikra Asia” demektir. Anatolia ise “Şark” anlamındadır. Türklerin Asya içlerinden gelip ulaştığı son nokta değildir. Zira buraya geldikten sonraki 400 yıl içinde bu yayılma Tuna mansabına, tekrardan Güney Ukrayna steplerine, Kafkasya’nın belirli bölgelerine ve asıl önemlisi Selçukilerin Alp Arslan’dan beri hayalini kurup da ulaşamadıkları Suriye, Filistin, Mısır’a ve Kuzey Afrika’ya kadar gitti. Her halükârda doğuda bugünkü Uyguristan’dan ve Moğolistan’dan başlayıp Hazar kıyısındaki Türkmenlere kadar uzanan birçok Türk kabilesinin bölgede iz düşümü görülmektedir.
Türk Edebiyatı-Türkçe Edebiyat tartışması
SON BÜYÜK DALGA
Türkiye dünya tarihinde de bir kıtanın etnik yapısını değiştiren son büyük dalgadır. Selçukiler buraya ulaştıkları zaman; bir kere Türklükten ve doğudaki Türkmenistan (Mâverâünnehir) ve Türkistan gibi yerlerde yaşamak özleminde değildi. Dahası Sultan Alp Arslan’ın hedefi; Suriye, Filistin ve Mısır’dı. Biraz kaderin sevkiyle önce oralara yanaşıldı, tutunulamayınca birdenbire Anadolu’ya geçildi, İznik’te yerleşildi. 13. asırda Haçlı Seferleri ve Bizans’ın yeniden başlayan ‘Rönesans’ıyla o bölgede tutunamadık. Anadolu’nun iç kısmına çekildik.
15. asra kadar Türklerin Alanya (Alaiye) ve Sinop’tan başka denizle bağlantıları yoktu. Ülkenin adı olan Türkiya yahut Türkmenya’yı İtalyanlar koymuştur (Turchia veya Turcomenia). Selçukilerin aklı Roma İmparatorluğu’ndaydı ve topraklarının adı Rum toprağıydı, hanedanı bile Selaçikiye-yi Rumi; Rum Selçukluları diye anıyorlardı. Roma kozmopolit bir kavramdır ve hiç şüphesiz ki büyük Roma’dan beri bir siyasi kültürel birliğin adıdır. Türklerin tanıdığı Romalılar klasik olanlar değil Hıristiyan Roma İmparatorluğu’ydu (Bizans). Ne bu tabiri ne de Helen tabirini Anadolu’nun Doğu Romalıları kendileri için kullandılar. Ancak Komnenler hanedanın 11. asırdan sonra Yunan unsurun etnik yapısını öne çıkarıp bir kültürel dönüşüm yaşamaları söz konusu oldu ve bu nedenle belirli bölgelerde Helen dili ve hâkimiyeti ana unsur olarak kalmıştır.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
‘LİNGUA FRANCA’SIYDI
Haberin Devamı
Türklerin Anadolu’daki en son ayırıcı noktası da geldikleri bu yurtta eski Helenlerin aksine yoğun bir kabilecilik ve akraba ilişkileri içinde sadece şehir ve köyde değil, dağlık bölgelerdeki yarı göçebe ve göçer olarak yerleşmesidir. Küçük Asya’da Türkçenin de yayılması ve muhtelif gruplar arasında lingua Franca (anlaşma dili) olarak kullanımına nedendir. Arapça medresede, Farsça bürokraside hâkim olsa da Karaman’dan başlayarak Türkçe resmi dil oldu. Bütün bu dönemde daha önce Gaznelilerde, İran Selçukilerinde ve Anadolu’da ordunun dili Türkçeydi. Pazar meydanında köylülerin, şehirlilerin ve tarikatlar mensuplarının konuşma dili yine Türkçeydi.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
Türkçe kaleme alınan veya terennüm edilen (tiyatro gibi) edebiyata Türk edebiyatı denir. “Tarihte Türk olduğunu defalarca tekrarlayıp Türkçe şiir yazmayan Nizâmi-i Gencevi gibi şairler Türk’tür ama Türk şairi değildir” derdi üstad Cevat Heyet. Çağdaş İran edebiyatının Türk asıllı şairi Şehriyar, anasının “Senin dediğini ben anlamıyorum ki, senin bu şiirlerin benim başa düşmir ki” demesinden sonra Türkçe yazmaya yönelmiş ve “Heydar Baba” şaheserini ortaya çıkarmıştır. Bu eserle Türk edebiyatına girer, yoksa o da Türk olan bir Fars şairiydi. Aytmatov ve Anar gibileri anadilinde de yazdığı için Türk edibidir. Rusça yazdıkları da malûmdur. Mario Levy’nin başka dilde yazdığını duymadım, Türk edibidir. Halide Edip İngilizce de yazardı ama Türk düşünür ve romancısıdır.
Haberin Devamı
MANASIZ BİR AYRIM
İnsanların “Türk dilinde edebiyat” lafını kullanmaları manasız bir ayrımdır. Bu gibi fuzuli ve mesnetsiz iddialarla Türk edebiyatı ve Türk dilinde edebiyat olmaz. Hatta şunu söyleyelim, Avusturya’nın yazdıkları Alman edebiyatına girer. Belçikalı ve İsviçrelilerin yazdıkları da Fransız düşüncesine ve Fransız edebiyatına girer. Léopold Sédar Senghor bu anlamda bir Fransız şairidir, tabii ki Fransız değildir. Yine Avrupa dillerinde Française, English veya Deutsch kelimesi hem lisanı ifade ediyor hem de o dildeki eserlerin ve kimliğin sıfatı oluyor. Galiba bu çakallığı yapanlar Türkçe ve Türk edebiyatı ayrımlarını yaparken grameri bu şekilde kullanmak istiyorlar. Böyle bir ayrım söz konusu değildir.
Nizâmi Türk’tür ama Fars dili şairidir, dedik bazılarının da etnik aidiyeti farklı olabilir veya öyle hissedebilir ama kullandığı dilin çerçevesinden çıkmayacağı çok açıktır. Böyle insanlara en iyi örnek Türk tarihçiliğine ve medeniyet tarihine büyük katkıları olan Kırım Hanlığı’nın tarihiyle çok meşgul olan Ahatanhel Krimskiy’dir, Omeljan Pritsak hocasıdır. Birçok dili bildiği halde geniş bir okuyucu kitlesine ulaşamama pahasına Ukraynaca yazmıştır çünkü Ukraynalıydı.
Haberin Devamı
GRETA THUNBERG
Türk Edebiyatı-Türkçe Edebiyat tartışması
Almanya’da gözaltına alınan Greta Thunberg kısa bir süre sonra serbest bırakıldı. Avrupa Birliği üyesi Almanya’nın Lützerath kentindeki kömür madenlerinin yeniden açılmasını protesto ettiği için yaka paça tutuklanıyor. Herhalde sınır dışı edilecekken geri alınıyor. Şu tablodaki trajikomik duruma bakın; Federal Almanya bütün hayatı boyunca her yerdeki maden açılımına, nükleer enerji kullanımına karşı politika güdüyordu. Bilhassa başkaları için bu konuya hoşgörüyle bakmazdı. Biraz sıkışınca kendileri aynı yolu izliyorlar. Eylemlerinin ve bakışlarının birinci bölümüne iştirak ederim ama bu son perde resmi bir ikiyüzlülük ve sıkılmazlıktır.
Yobazlığın kalıntısı... Kitap yakmak
#Kitap Yakmak#İsveç#Recep Yazıcıoğlu
Ocak 29, 2023 07:065dk okuma
Paylaş
Kitap yakmak, barbarlığın ve engizisyon devri yobaz Katolikliğin bir kalıntısıdır. Modern devirdeki kalıntısı da Nazizm’in kendisidir. 17. asırdan beri Avrupa devletler sahnesinde yeri olan İsveç’in devlet ciddiyetinin bazı pasajlarına ulaşamadığı anlaşılıyor.
Haberin Devamı
Kİtap yakma olayı Batı tarihinde görülür. Zararlı yayınlar, miktarı kalabalıklaşan ve yasaklanan bazı kitaplar ki bunlara indeks denir. 16. yüzyılda yasaklanan kitaplar listesi “Index Librorum Prohibitorum” yayımlanmaya başladı. Ama medeniyet tarihi açısından insanların en çok utanacağı ve utanması gereken Nazilerin yaktığı kitap yakma olayıdır. Heinrich Heine gibi Alman romantik milliyetçiliğinin sözcülüğünü yapan bir şair bile (sırf Yahudi asıllı olduğu için) kitapları yakılanlar arasındaydı. Histerya içindeki kitle binlerce başlığın on binlerce nüshasını yaktı. Tabii ki içinde Yahudi dininin kutsalları vardı. Hatta sinagoglardan gasp edilen bazı Tevrat rulolarının; yani deri üzerine yazılmış nüshaların birinden Alman subay bir yelek diktirmiş ve konsantrasyon kampındaki mahkûmların önünde giymiştir. Zavallı mahkûmların siniriyle oynamak ve onları ezmek için giymiştir. Dini inançlara sahip olmayabilir, yetirince saygı göstermeyenler olabilir. Fakat insanların inancı onların ruhunun bir parçasıdır, onların umududur, illa düşmanlıkların ifadesi diye bakmak fevkalade yanlış hatta iğrençtir. Bu kitap yakmak, barbarlığın ve engizisyon devri yobaz Katolikliğin bir kalıntısıdır. Modern devirdeki kalıntısı da Nazizm’in kendisidir.
Yobazlığın kalıntısı... Kitap yakmak
DEVLET CİDDİYETİ EKSİK
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
by Taboola
İsveç maalesef Türk Büyükelçiliği’nin karşısında yapılan gösterilere, 1980’ler ve 1990’larda herkesin ve azınlıkların hakkı diye bakmakla kalmadı. Bunların fiili saldırılarını önlemek yerine sefaretin etrafını kafeslerle çevirmişti. Bu konudaki şikâyetlerin pek dikkate alınmadığı görülüyordu. Halbuki bir devletin devletliliği yabancı elçiliğin ve yabancı devlet misafir temsilcilerinin hayatının ve şerefinin teminatının sağlanmasıyla ortaya çıkar. Ortaçağlarda bile bir elçinin şahsiyetine hakaret veya canına kastedilmesi müdahale için hak teşkil etmiştir. Osmanlı Devleti’ni Avrupa’daki eski bir müttefiki olan ve en azından 17. asırdan beri Avrupa devletler sahnesinde yeri olan İsveç’in devlet ciddiyetinin bazı pasajlarına ulaşamadığı anlaşılıyor. Karşı nutkun ve tenkidin en can alıcı noktası bu olmalıdır.
Yobazlığın kalıntısı... Kitap yakmak
Danimarkalı aşırı sağcı siyasetçi Rasmus Paludan, İsveç ve Danimarka’daki Türkiye Büyükelçilikleri önünde Kuran-ı Kerim yakmıştı.
Haberin Devamı
ZEKİCE BİR AÇIKLAMA
Bu görüşü ve kuralı yerine getiren Kemal Kılıçdaroğlu’nun demecidir. Saldırının ne olduğunu ama bu saldırının himaye edilmesinin ciddiyetle bağdaşmadığını “İsveç yönetimi devlet zekâsından yoksun, seyretti durdu” şeklinde özetledi. Bu zekâ, anane, hukuk ve terbiyeyi içeren bir açıklamadır. Bu söz yeter. Yettiğini demecin verilmesinden sonraki günlerde her şeyi görmezden gelen ve bu konuda ağzını açmaya tenezzül etmeyen İsveç siyasi otoritelerinin olayı ayıplamak zorunda kalmalarından anladık.
Diplomaside kuru gürültüyle iş halledilmiyor. Size yöneltilen bir dış hakaret ve provokasyon yurtiçinde tribünlerde halkımıza atılan nutuklarla halledilemez. Karşı tarafın ahmaklık ve iptidailiği de bu şekilde tasvir edilip kabul ettirilemez. Diplomatik dile hâkim olmak gerekir. Diplomasi bir üslup meselesidir; “Söz ola kafa kese, söz ola ağulu (zehir) aşı balla ve yağla yedire” demiş büyük şairimiz.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
BU MİLLETİN UNUTULMAZ VALİSİ
RECEP YAZICIOĞLU
Vali Recep Yazıcıoğlu, Türkiye’deki vali imajını değiştiren biriydi. Konuşması hızlı, hareketleriyle yaramaz, hiperaktif bir çocuk gibiydi. Hiç durmayan söylemiyle tam bölgesinin adamı olarak en aykırı gelen yeni yeni fikirleri ortaya atardı. “İdarenin başında bir yerlere geçse de ortalık âbâd olsa” derdim. Kısmet olmadı.
*
Recep Yazıcıoğlu 1948 doğumluydu. Trabzon’un Köprübaşı ilçesinde (eskiden Sürmene’de idi) doğdu. Ankara Hukuk Fakültesi’nin bu öğrencisinin adı ilk defa Tokat Valiliği’yle duyuldu. Doğrusu çarpıcı bir gelişmeydi. Ordunun hak ettiği eli yüzü düzgün orduevlerinin, emniyet kuvvetlerine de inşası için polisevi projesine Tokat’ta başladı. Girdiği yere kazma ve proje de giriyordu, spor da etkin olarak bulunduğu yerlere getirdiği dallardı.
Yobazlığın kalıntısı... Kitap yakmak
HİPERAKTİF ÇOCUK GİBİYDİ
Haberin Devamı
Konuşması hızlı, hareketleriyle yaramaz, hiperaktif bir çocuk gibiydi. Erzincan Valiliği’nde bir sahne beni çok güldürmüştü. Ciple geldik, Munzur’un kenarında durduk. Herkes Vali Beyi bekliyor, cipten biz indik. Halbuki Vali Bey arkadan çıkıp hemen atladığı aşağıda sudan yukarıya bakıyor. Dağın eteğindeki köyleri tırmanıyor ve yanında şehir ileri gelenleri, zannetmeyin ki toprak sahipleri veya ticaret odası reisi olacak; çift çubuğuyla uğraşan “Hacı amca”, kitabevi sahibi Erol, sonra bir avukat hanım, daha bunun gibi birkaç kişi. 70’ini geçkin hacı amcayla yamaç paraşütü yapıyor. Vali Beyin tayini çıkıp Aydın’a gittikten sonra oğlu gitmiş gibi hastalandı. Boş durmazdı. İnanılmaz bir proje başlattı, “Kemaliye’den Sivas Divriği’ye tünel açacağım” dedi. Merkezi hükümetten ses yok. Özel idare bütçesiyle işe başladı. Kemaliye (Eğin) kazasında nüfus azalmış, gidenler destek oldu. Proje bitti. İlk mahalli gayret ve vilayet özel bütçesiyle dağ delindi. Yol kısaldı.
Haberin Devamı
Erzincan’da Otlukbeli şenliklerine katıldık. Galiba Aydın’dayken müftü olan babasını tanıdım. Bulundukları eski adı Holomezire olan köyün âdetidir; köyün delikanlıları eskiden medresede okurlardı, Doktor Hasan Karaman’ın babası gibi. Çocuklar ise hukukçu, idare memuru yahut hekim olurlar, köyün ahalisi, Adnan Kahveci başta olmak Vali Recep, kardeşi Türkiye’nin en genç diyanet başkanı, bilgin ve bilge Mustafa Sait Hoca, doktor Hasan Karaman gibi kişiler... Memuriyetlerinde dürüstlükleriyle hizmet ve başarılarıyla tanınırlar.
REFORMİST BİR İDARECİYDİ
Vali Recep yerinde duramayan sportmen yapılı bir gençti. Ankara’ya uğradığında fakültedeki dersime misafir konuşmacı olarak çağırırdım. Talebeler arasında seveni boldu; sınıf dolar taşardı. Hiç durmayan söylemiyle tam bölgesinin adamı olarak en aykırı gelen yeni yeni fikirleri ortaya atardı. Dinlemekten zevk alırdı. “İdarenin başında bir yerlere geçse de ortalık âbâd olsa” derdim. Kısmet olmadı. Denizli Valiliği sırasında aramızdan ayrıldı. Türkiye reformist bir idarecisini kaybetti. Biz de Vali Recep Yazıcıoğlu’nu, Türkiye’deki vali imajını değiştiren bir arkadaşı.
20 yıl evvel Eylül’ün bir gününde resmi araçla ani bir kaza oldu ve vefat etti. Yatakta sükûnetle ölümü bekleyecek bir karakter de değildi. Doğduğu günden itibaren koşuşmuş, belli ki hep hızlı düşünüyordu, hızlı ve gürültülü konuşuyordu ve işlerin çabuk olmasına bakardı. Her gittiği yerde mahali halkın işini iyi yapanlarını bulurdu. Onun etrafındakiler ister fasulye eksin, ister avukat olsun, ister esnaftan olsun düzgün ve dinamik çalışan kimselerdi. Partileri mühim değildi. Bizim gibi gelen ziyaretçilerini saatlerce masada ağırlamak veya odada çay içmekle vakti kaybetmezdi. Günlük teftişlerini, köy gezilerini birlikte yapardık. Onun sayesinde Erzincan’ı, Munzur Irmağı’nın etrafını, Aydın’ın bir sürü bildiğim zannettiğim fakat bilmediğim yörelerini tanımışımdır. Topu topu ikişer günlük ziyaretlerdi. Üstelik Erzincan’a iki kere gittim, birinde vakit Otlukbeli Savaşı’nı tartışmak ve anmakla geçti. Orada da yine etrafa gezi yapıldı ve köylere uğrandı. Seyyar kongre geleneği de böyle başlamış oldu; her tebliğ bir yerde okundu.
YENİLİKÇİ GÖRÜŞLERİ VARDI
Ara sıra videolarına bakıyorum, hâlen tatbiki bekleyen yenilikçi görüşler. Bazı görüşlerimde bunları dinleyerek tadilat yapılabilirim fakat denemelerde onun kadar cesur ve gözü kara olmadığım için sadece farklı yolları önermekle yetindim. Mahalli idare mefhumunu köye kadar yetkiyle sokmak fikrindeydi. Biz daha muhafazakâr kalıyorduk, mahalli idari birimlere güvenemiyorduk ama güvensizlikle de bir yere gidilemez. İnsanları daha fazla idareye sokmak lazım. Katmadığınız takdirde kurtarıcı beklerler ve yanlış kurtarıcılar gelir. Haklıydı.
Antalya Müzesi
#Antalya Müzesi#Afrodisias#Antalya Üniversitesi
Şubat 05, 2023 06:295dk okuma
Paylaş
Antalya Müzesi arkeoloji tarihimizin unutulmaz kişiliklerinden Süleyman Fikri Hoca’nın eseridir. Herkül’ün on iki başarısının işlendiği lahit, dansöz heykeli, Hadrianus, Traianus ve Septimius Severus gibi imparatorların en güzel büst ve heykelleri mitolojiyi çok iyi ifade eden eserler hepsi buradadır. Sidamara ve Likya tipi lahitlerin koleksiyonu dünyanın en önde gelenidir.
Haberin Devamı
Türkiye’nin arkeolojik zenginlikler açısından miktar ve hacminin ötesinde, çeşitlilik noktasında önde gelen bir ülke olduğu açık. Klasik Yunan devrinin; İyonya ve Aiolya mirasının en iyi örneklerini barındırıyoruz. Sadece Priene’nin (Güllü Bahçe) saf bir Hellenik şehir ve en iyi örnek olduğu açıktır. Antalya bölgesindeki şehirler Perge, Side bilhassa Termessos klasik Hellen yerleşimlerinin en iyi örneğidir.
Hellenistik devir ise bütün Ege bölgesinde en yaygın örnekleriyle ayaktadır. Efes, Asya metropolitidir. Antakya ayrı bir zenginliktir. Kazılar üst üste gidiyor. Bütün bu zenginliklerin ortasında İstanbul ve Ankara arkeoloji müzeleri başta Ephesus-Selçuk Müzesi ve aynı zamanda klasik heykel atölyesi olarak Afrodisias (Geyve) ve tabii ki Antalya önde gelir.
Antalya Müzesi
PARMAK ISIRTAN KOLEKSİYON
Haberin Devamı
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Bugünkü yazımızda iki bölgeyi ele alacağız. Antalya Müzesi’nin kendine has büyük başarıları ve karşılaştığı problemler var. Müze arkeoloji tarihimizin unutulmaz kişiliklerinden Antalyalı Süleyman Fikri Hoca’nın eseridir. Onun Alaeddin Camisi ve avlusunda kurduğu müze bugün 1972’den beri önemli bir bina olarak hizmettedir. İçindeki seksiyonları teker teker anlatmama burada imkân yok fakat Sidamara tipi lahitler ve özellikle Likya tipi lahitlerin koleksiyonu bakımından dünyanın en önde gelenidir. Herkül’ün on iki başarısının işlendiği lahit, yine dansöz heykeli, Hadrianus, Traianus ve Septimius Severus gibi imparatorların en güzel büst ve heykelleri mitolojiyi çok iyi ifade eden eserler hepsi buradadır. Ayrıca Antalya Müzesi’nin etnolojik ve İslami eserler bölümü de kayda değerdir. Burada ünlü bir sporcunun başarısının ebedileştirildiği, yani kazandığı kupaların resmedildiği lahdi de görmeliyiz. Lucius Septimius Theronides dokuz şehirdeki şampiyonluğunun mükafatı olarak kazandığı kupaları lahdin dört tarafına kazıtmıştır. Lucius Septimius Theronides’un dokuz kupasının resmedildiği bu lahdi Nusret görmesin, mutlaka kaldırıp fotoğraf çektirir.
Antalya Müzesi
Lucius Septimius Theronides’un dokuz kupasının resmedildiği lahdi.
Haberin Devamı
En önemli özelliği mazide yağmalanan ve bazı eserleri hırsızların hışmına uğrayan Antalya Müzesi’ni Türkiye Cumhuriyeti’nin mahkemelere dava açılarak başta Amerika müzeleri ve Metropolitan olmak üzere geri aldığı heykellerin hepsi burada sergileniyor. Bu düzgün bir koleksiyondur. Bu defaki gidişimde Avukat Bahadır Kalaycı’ya ait Cumhuriyet devri altınlarına ait bir sergi ve yanı başında bir başka sergi daha gördüm, Türkiye’deki ilk solo sergisini Antalya Müzesi’nde gerçekleştiren İlknur Tunalı. Şüphesiz ki bunlar takdire şayan faaliyetlerdir. Esas itibarıyla Antalya Müzesi’nin normal teşhire koymadığı bazı eserleri depolardan çıkararak konulu sergiler açması tavsiye edilir. Müzenin neşriyatı ve hatıra eşya bölümünde de Türkiye’de öncü bir hava var.
Haberin Devamı
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
ARKEOLOJİMİZİN YÜZ AKI
Antalya Müzesi klasik filoloji ve arkeoloji bakımından önemli bir merkez olan Antalya Üniversitesi’ni tamamlayan bir abidedir. Hiç şüphe yok ki Suna ve İnan Kıraç’ın bu beldeye hediye ettikleri Akdeniz Medeniyetleri Müzesi, koleksiyonlar ve kurmakta oldukları kütüphaneyle Antalya’nın ve Akdeniz Üniversitesi’nin taşra üniversiteleri nitelemesinden kurtuldukları açıktır. Bu civardaki Burdur ile Isparta müzeleri ve üniversitelerinin faaliyetleri ve kazılarıyla bölge, Türkiye arkeolojisinin bir yüz akıdır, Türk arkeolojisinin bir ekol haline gelmesine yardım eden merkezdir.
MODERN TÜRKİYE’DE BİR ROMA ŞEHRİ
APHRODİSİAS
Küçük Asya’nın “Pax Romana” dediğimiz döneminde Roma İmparatorluğu’nun getirdiği devamlı ve geniş sulh dolayısıyla kıtanın bereketinden ve coğrafi konumundan istifade ederek çok zenginleştiği dönemler vardır. Bunların başında klasik Roma çağı gelir. Klasik Roma çağında İyonya ve Karia bölgesindeki şehirler; Ephesus, Miletos, Afrodisias ve Antalya bölgesindeki klasik Hellen şehirleri; Perge, Side, dağlık bölgedeki Termessos ve bilhassa Sagalassos (Ağlasun) ve tabii ki Antalya ve civarı klasik dünyanın en güzel örneklerini mimari, mozaik, heykel sanatının kalıntılarını barındıran bölgelerdir.
Haberin Devamı
ÜRETİM ANADOLU’YA KAYDI
Üstelik artık bölgenin talebi dolayısıyla en mükemmel sanatçıların İtalya veya herhangi bir yerde ürettikleri ve çalıştıkları malzemenin ithalinden çok Anadolu’da yapılması yayılmıştır. Afrodisias klasik heykel atölyelerinin en önemlisini barındırır. Klasik Yunan eserlerinin, Roma devri kopyaları burada hazırlanmıştı ve hiç şüphesiz realist çizgilere sahip Roma portre sanatının iyi örnekleri de burada çıkmaktadır.
Antalya Müzesi
Daha güneyde Palmira’daki bazı örnekleri görülen çalışmalar (ki çölün kraliçesi Palmira her şeye rağmen Afrodisias ve Ephesus’tan mukayese kabul edemez) bu merkezin değerini artırıyor. Yüzyılımızın ilk yarısından itibaren ünlü Türk arkeoloğu, Amerika ve Avrupa’da eğitim gören Profesör Kenan Erim’in Afrodisias kazıları arkeoloji literatürüne önemli katkılar sundu. Fakat bu beldenin kendisi önemli bir arkeolojik alandır ve memnuniyet verici bir biçimde gençliğimizde sadece yabancı tur gruplarının geldiği yer; bugün artık genç nesillere de yaz kış rastlamak mümkündür.
Haberin Devamı
Afrodisias’ı ayağa kaldıran faaliyetlerin dışında, Kenan Erim’in Koç ailesiyle kurduğu işbirliği rol oynar. Bilhassa Sevgi Gönül ailenin kültür işlerini yöneten üyesi olarak Afrodisias’ı bir bağış kampanyasıyla kaldırdı. Bulunan heykellerin her biri bakım masrafları, restorasyonu karşılayacak kişilere, müze dostlarına âdeta evlat olarak verildi. Afrodisias kazı alanının bütçesini Kültür Bakanlığı’mızın karşılaması mümkün değildi ve hâlâ da değildir. Bu nedenle Afrodisias örneği sivil toplum kuruluşlarının, sanatsever kişilerin; yani mesenlerin desteğine muhtaçtır. Sırada Priene, Antakya’daki villa kazıları, Sagalassos (Ağlasun) ve Datça’nın batı ucu Knidos gibi kazı alanlarının bu gibi ilgiye muhtaç olduğu açıktır.
ANA TANRIÇANIN ADINI TAŞIYOR
Afrodisias’ın ana tanrıçanın adını taşıdığı malûm. Klasikte şehre Nineon yahut Lelegon da deniyordu. Karya mermerlerinin hâkim olarak kullanıldığı atölyelerde, antik dünyanın en güzel parçalarının çıktığı açıktır. Afrodisias’ın Afrodit Mabedi ve bilhassa Bouleuterion dediğimiz meclis binası, heykel galerisinin ana mekânı olan Sebasteion binası ve hiç şüphesiz ki geniş arena gezilip görülecek yerler.
Afrodisias’ın ziyareti de kolay. Aydın’dan Muğla’ya, Söke’ye doğru geçişin üzerinde. Aydın, Türkiye’nin en zengin zirai bölgesi. Bu klasikten beri böyledir, bugün de öyle devam ediyor. Mazide kültürel kurumlaşmaları zayıftı. Bugün gelişmeler görülüyor. İlçe merkezlerinde kütüphaneler, bazı müzelerin kuruluşu bunun göstergesi. Lakin o hareketlilik ve zenginliğe rağmen kurulan üniversitelerin gelişmesinde bir patlama henüz yok.
Borç ödeme zamanı
#Deprem#Fay Hattı#Türkiye
Şubat 12, 2023 06:295dk okuma
Paylaş
Karanlıkta, soğukta ulaşılamayan bölgelerdeki insanlarımızın birtakım göçüğü âdeta tırnaklarıyla kazdığı ve kurtarabildikleri insanları yeniden hayata kavuşturduklarını gördük. Herkesi olağanüstü biçimde 7/24 çalışırken görüyoruz. Yarım kilometrelik sıra sayesinde elden ele tırlar dolduruluyor ve sevkediliyor. Bu ilgi ve dinamizmle iftihar ediyoruz.
Haberin Devamı
Sevgili vatanımız tarihinde görülmeyen çifte bir felaketi art arda yaşadı. İki fay hattı telaki (buluşma) halinde. Bu hattın ve çevrenin içindeki 10 vilayetin nüfusu 14 milyonu buluyor. Yarısı Türkiye sanayisinde hatırı geçer vilayetler. Tamamına yakınında sanayi kalkınması ve ziraatın gelişmesinin yarattığı bir kalabalık nüfus var.
TÜRKİYE’NİN DERDİ
Böylesine gelişen şehirlerin çoğunluğunda olduğu gibi konut alanlarında, yapılaşmada bir eşitsizlik var. Ne var ki acı olan, Türkiye gibi dünyanın önde gelen deprem bölgelerinden biri olan yerde meskenlerdeki bu görünüş farkının dışında, kalitesiz inşaatın yer etmesidir. Bu durum, Türkiye’nin derdi. Bu gelişen şehirlerimizde, Allah muhafaza ama deprem potansiyeli olan bu kalabalık metropollerimizde insanların dinleneceği, oturabileceği park, bahçe alanı bile yok. Afet bölgelerinde toplanılacak merkezler ise sadece tabelada mevcut.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Aşağı yukarı 30 yıldır moda olan imar affı gibi bir müessese zaten naif karakterli olan halkımıza bir yanlış umut duygusu veriyor. Buna illüzyon, gözbağcılık derler. Tabii bu gözbağcılığı yapan müteahhitlerin sayısı belirsiz. Şahsen kendim ev ararken bu gibi sahtekârlıklara adım başı rastladım. Yapılan iş, utanmazlık ve vicdansızlıkla karışık bir yolsuzluktur. Bu durum sadece rüşvet değil; rüşvet başka bazı ülkelerde de inşaatların tasdiki için alınıyor ama bizde maalesef yapı denetimi ve kullanım safhasında söz konusu. Denetim zayıf, belki denetimi yapacakların bazı usulsüz menfaati dışında tembelliklerinin de rolü var.
Belediyeler ve merkezi hükümet imar nizamını birlikte yürütemiyor! Daha doğrusu yürütemiyorlar. Yeni gelişen alanlarda özellikle dar gelirli bölgelerde insanlar aslında en çok muhtaç oldukları yeşil alan ve dinlence için ortak kullanım bölgelerini, umursamaz bir şekilde plandan çıkarmaya uğraşıyorlar. Yeni yerleşim bölgelerinde kendi arsalarının ucuza kamulaştırılacağı kuruntusuyla bu alanların ihdasını engelliyor ve bunu da belediyelere kabul ettiriyorlar.
Borç ödeme zamanı
Haberin Devamı
MASUM İSTEK
Maraş’ı 1966’da gördüm. Bir Danimarkalı gazeteci çift için Dışişleri Bakanlığı’nın isteği ve fakülte dekanımızın aracılığıyla Karadeniz’den başlayarak Tunceli üzerinden Maraş ve Antep’e indik ve onları Suriye’ye uğurladım. Maraş geleneksel, hiç de fakir olmayan bir şehirdi. Çarşı düzeni ve evlerine hayran olmuştuk. Birkaç sene sonra yerini hemen hemen gökdelen tipi binaların almaya başladığını gördüm. Halk çalışkandı, bölge zengindi. Maraş sanayileşiyordu. Bunlar iyi gelişmeler ve tabii bu iyi gelişmelerin sonunda masum bir istek vardı; daha modern, ısınması ve serinletmesi daha kolay, temizliği ev halkını yormadan yapılacak apartman daireleri. Ama artan talebin karşılanmasının pek de dürüst inşaat teknikleriyle ve inşaat giderleriyle karşılanmadığı bugün açık. Nitekim Ankara’da Sanayi Mahallesi’nin kenarında bir modern çarşı yapılmıştı. Yangın merdivenlerine esnaf ağırlıklarını yığdığı için binanın içindeki kimyevi maddelerden çıkan yangında üst kattakiler yangın merdivenini kullanamadılar. Böyle bir kötü kullanımı ne devlet denetlemiş ne de içeridekiler bu usulsüzlüğü protesto edip önlemek yolunu seçmişlerdi.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
Türkiye’de binanın inşa ve kullanımının denetlenmesi düzenli ve dürüst değil; ahbap çavuşlar, partidaşlar, akrabalık, sınıf arkadaşlığı gibi bağlarla bir araya gelenlerin yürüteceği bir yol değil. Aksine işini ciddi yapan, hatta deneticinin bazen başka yerden geldiği ama geniş ölçüde kurulların baktığı bir denetim kaçınılmaz olacak. Bu nedenle toplumumuzun geleceğindeki birkaç on yılı kapsayacak biraz yorucu bir denetim hiç değilse bir alışkanlık yaratır.
İMAR AFFI KALDIRILMALI
İmar affı gibi kötü bir uygulamanın, böyle bir âdetin derhal kaldırılması lazım. Bunun Anayasa’ya konacak lüzumsuz koruma maddelerden daha gerekli olacağı açık. Ülkenin nüfusu maalesef arazilerin hoyratça kullanılmasına müsait değil. Sevgili vatanımızın toprakları ve kıyılar, bir imtiyaz olması gereken Türk vatandaşlarının bile ihtiyaçlarına yetmez. Yabancı uyruklulara arazi satmanın kesinlikle kaldırılması, bazı kritik maddeler ve ihtiyaçlar dışında derhal önlenmesi, mevcutların da daha fazla vergilendirilmesine geçilmesi gerekir.
Haberin Devamı
İlk yardım kuruluşlarımızın, bunlara gönüllü gençlerimizin sayısı artıyor. Nasuh Mahruki’nin kurduğu AKUT gibi grupların sayısında artış var. Bunların desteklenmesi lazım. Şehir planları içinde bilhassa dar gelirlilerin yaşadığı bölgelerde umumi alanların genişletilmesi, aksine uygulamaların şiddetle kaldırılması gerekir. Yurttaşlarımızı bu konuda uyaracak profesyonel gönüllü kuruluşların faaliyete geçme zamanıdır.
İstanbul, bu gibi kusurlar bakımından başta geliyor ve işin hazini deprem potansiyeli olan bir bölge. Türkiye’de depremin kendisinden çok deprem sonrası dönemin bir faciaya dönüşme ihtimali artıyor. Sahipsiz kalan çocuklar, yıkıma uğrayan alanlar yeni talepler doğuruyor; toplumu açıkgöz ve ahlaksız insanların istismarından kurtaracak tedbirlerin alınması lazımdır. Hakikaten başka Türkiye yok. Bu sözü sıradan bir slogan gibi tekrarlamayalım.
Haberin Devamı
Bazı ülkelerin kalabalıkları için bazı yerlerde iskân imkânı vardır. Bir İngiliz, vatanından kendisini Amerika’ya atarsa sıkıntı çekmez, Avustralya’da ve Kanada’da çekmez. Dünyadaki bazı küçük milletlerin aranan azınlıklar olarak sağa sola yerleşimi mümkündür ama Türk halkı dünyalıların ekserisi gibi böyle bir imkânı düşünmemeli, çünkü yok ve oturduğumuz vatana sahip çıkmalıyız.
DİNAMİK BİR TOPLUMUZ
Halkımızın örgütlenme ve sağa sola koşma kabiliyetini bu son depremde bile gördük. Karanlıkta, soğukta ulaşılamayan bölgelerdeki insanlarımızın, ne olursa olsun birtakım göçüğü adeta tırnaklarıyla kazdığı ve kurtarabildikleri insanları yeniden hayata kavuşturduklarını gördük. Çok şaşkın ve aciz durumda olan bir toplum değiliz, örgütlenme yeteneklerimiz var. Bütün mesele bunu organize edecek otoritededir. Kanun ve müesseselere dikkat etmeli, bu alanda çalışacak personelin liyakat sahibi olmasına bakmalıdır.
Türkiye’deki en zengin ilk 500 firmanın içinde inşaat şirketlerinin önemli bir yeri vardır. O zaman lütfen, kâr yılı değil ar yılına düştük. Bu sene böyle olacak. İcabında rutin işlerinizi bırakıp sahaya koşunuz. Koşanlar var, ama bunun henüz yeterli olmadığı görülüyor. İnşaatı bırakın, burası tekstil ülkesi. İlk 24 saatin içinde donan insanlara ulaşan malzemenin Japonya’dan gelmesi veya doğrudan doğruya halkın sandıklarından çıkması dışında tekstil şirketleri nerede? Onlardan da güzel destekler bekliyoruz. Gıda firmaları için de aynı yükümlülük söz konusu.
Spor kulüplerimizin örgütlenmesi, çağrı yapması ve gençlerin gönüllü işe koşması çok duygulu bir olay. Galatasaray-Beşiktaş-Fenerbahçe statları gibi bazı kulüplerin kısa zamanda TIR’lar doldurup gönderdikleri görülüyor. Yenikapı’da İBB’nin deprem yardım merkezinde, Üsküdar’da Çavuşdere Spor Salonu’nda, Nişantaşı’nda Nilüfer Hatun İlkokulu’nda gençliği olağanüstü biçimde 7/24 çalışırken görüyoruz. Yarım kilometrelik sıra sayesinde elden elde TIR’lar dolduruluyor ve sevk ediliyordu. Bu ilgi ve dinamizmle iftihar ediyoruz.
Yanlış nerede
#Deprem#İmar Affı#İnşaat
Şubat 19, 2023 06:295dk okuma
Paylaş
Yerküredeki başka topluluklara göre birçok yönlerden önde olan toplumumuz hak etmediği bir yetersiz ve kötü sistemin esiri halindedir. Tarım devrimini doğru biçimde yapamadık. Mühendislerimizin ve doktorlarımızın dışarı çıkmasını önleyemedik. Köylüyü eğitemedik. İnşaat sektörünü iyi mühendislerden çok haydut ruhlu insanlar doldurdu. Bütün bu olayların dikkate alınması ve yaşadığımız ülkenin işleyişini seçilmişlere veya tayin edilmişlere değil seçenlere de bırakmanın gereği ortaya çıkıyor. Yurttaşlık 4 yılda bir sandığa gitmek değil, her an ne olup bittiğini kontrol etmektir.
Haberin Devamı
Doğu Türkiye’nin batı ve güney bölgeleri hiç şüphesiz ki ziraatın zenginliği, hayvancılık ve bir de (turizmi tamamen unutarak belirtirsek) eski eserlerin zenginliği bakımından dünyanın mihenk noktalarındandır. Maalesef hayvancılık yanlış politikalar yüzünden gerilediği gibi, Türkiye’yi birkaç nesil boyu enflasyonla yaşamaya mahkûm eden büyük baraj yatırımlarıyla ortaya çıkan ziraattaki gelişmeler de tam istendiği gibi planlanmıyor. Türkiye tarımının başındakiler, uzmanlıktan çok yerel menfaatleri gözlemeyi düşünürler.
Yanlış nerede
BU FELAKETLERİ HAK ETMİYORUZ
Gittikçe açlığa yürüyen dünyada Türkiye tarımının zenginliği üzerine gelecek için hayal kuracak, projeler geliştirecek bir kadro halen yok. Nüfus planlaması bazılarının zannettiği gibi doğum kontrolü değildir. Her şeyden evvel, yeni doğan kentlerin kırsal alanın nüfus yokluğuna ve düşen zirai üretime mahkûm olmaması düşünülmeli ve bu temin edilmelidir. Ne yazık ki on ilde yaşadığımız deprem, Türkiye şehirciliğinin ve inşaat sektörünün Türk cemiyetinin fikri yapısı, eğitimi, uzman zenginliği ve kalkınmasının çok gerisinde olduğunu göstermiştir.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Belirli bir düzeyi; yani üçüncü dünyanın yapısını aşmış olan, belki de aslında öbürleri gibi yaşamamış olan bir ülkenin bünyesine yakışmayacak felaketler, Türkiye’nin jeolojik yapısından çok Türkiye yönetiminin yarım asrı aşan bir zamandır içinde bulunduğu boşvercilik, yüzeysellik, dar grupların menfaatlerinin kötü ürünü olarak ortadadır.
Yerküredeki başka topluluklara göre birçok yönlerden önde olan toplumumuz hak etmediği bir yetersiz ve kötü sistemin esiri halindedir. Bu, gelişen Türkiye’nin 80 yıldan beri içine girdiği dar yapıdır. İkinci Dünya Savaşı kıtlığı fakat arkasından gelecek bereket, daha hemen harp sonundan başlayarak plansızlığın veya ilginç biçimde onunla birlikte de atılım ve dinamizm kıtlığı nedeniyle istifade edilemeden kaldı.
Yetişen ziraatçılarımıza rağmen tarım devrimini yeterli ve doğru biçimde yapamadık. Mühendislerimizin ve doktorlarımızın dışarı çıkmasını önleyemedik, önlemeyi de düşünmedik. Köylüyü eğitemedik. Ziraat ve hayvancılıkta çiftçi sınıfını çıkarmayı; Macaristan, Romanya ve Bulgaristan gibi ülkelerin bir asırdır başarıyla yaptıkları türden uygulamayı gerçekleştiremedik. Bu ülkelerde komünizmden evvel bu dallarda önemli gelişmeler olmuştu.
Haberin Devamı
YAPILAŞMA SORUNU
Büyüyen şehirlerde planlama, kanun hâkimiyeti tatbik edilemedi. İnşaat sektörünü sanatçı mimarlar, iyi mühendislerden çok, iş bitirici ve hatta haydut ruhlu insanlar doldurdu. Doğru, yüzyılın ağır bir depremini geçiriyoruz ama depremin kendinden çok bu yanlış yapılaşma sorunludur. Depreme karşı teknik uygulamayı düşünmeden evvel ortadaki feci manzaraları önleyecek kanuna ve örgütlenmeye girmeliyiz.
Çocuklar ve bebeler, anasız babasız kaldı. Bu çocuklar katiyen yetişme yurtlarında yetişemezler. Geçirdikleri travma ile buralarda sağlıklı bireyler olarak kalmaları mümkün değil. Türk halkı merhametlidir. Bosna’nın kamplarındaki Sırp haydutların ortaya çıkardığı ve Bosna halkının da barındırmaya tahammül edemedikleri 5 bin çocuğu evlat edindiler. Nasıl olduysa devrin yönetimi bunların gelişini tasdik etmedi. Bu utanç verici feci olayın kendisi ortada fakat nedenlerini de kimse açıklamak dürüstlüğünü göstermiyor. Türkiye bu depremin yavrularını bağrına basar. Bu toplumun şefkat düzeyi birçok toplumunkinden daha yüksektir. O zaman bunu hesaba katmalıyız. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve Çocuk Esirgeme Kurumu’yla iş bitmez. Derhal komiteler teşkil edilmesi lazım. Durumu tespit için ilgili bakanlıkların, emniyet birimlerinin kadroları geliştirilmeli. Asıl önemlisi; hemen yükseleceğinden söz edilen inşaatların geniş bir denetime tabi tutulmasıdır. Bir binanın çimento ve demirinden çalınarak elde edilecek cüzi miktara bile tenezzül edilen bir memlekette toptan inşaatlarda neler beklenebilir, belli değil. Kontrolün daha geniş tutulması gerektiği gibi denetime ve müdahaleye de açık olması lazım.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
İMAR AFFI DOLANDIRICILIĞI
İnanması güç ama eğer deprem birkaç gün sonra olsa Meclis’te genel seçimden önce yasalaşmak için yeni bir imar affı sıradaydı. İmar affı artık dolandırıcılığa çevrilen bir unsurdur. Birçok müteahhit arsa üzerindeki uygunsuz yapıları vatandaşlara bile bile satmaktadırlar ve satmışlardır. İşte sonuç ortada. Yine aynı şekilde telefon şirketlerinin depreme ne kadar hazırlıksız yakalandıklarını acı bir gerçek olarak görüyoruz. Yerini kötü seçtikleri verici istasyonlar yüzünden insanlar çöküntülerin altından başkalarını arayamadı, mesaj gönderemedi.
Bütün bu olayların dikkate alınması ve yaşadığımız ülkenin işleyişini seçilmişlere veya tayin edilmişlere değil, seçenlere de bırakmanın gereği ortaya çıkıyor. Yurttaşlık 4 yılda bir sandığa gitmek değil, her an ne olup bittiğini kontrol etmektir.
Haberin Devamı
BİNLERCE YILIN EMANETİ ANTAKYA
Antakya’yı ilk defa 1963 yılı baharında gördüm. Öğleden sonra İskenderun’dan hurda bir otobüsle Antakya’ya ulaştık. O devir için bir şanstı; Fransızlardan kalma asfalt yol... Gidiş geliş yine de çok zordu, ancak tecrübeli şoförlerle yolun virajları geçilebiliyordu.
Yanlış nerede
Hava kararmıştı. O akşam çöküntüsünün içerisinde karşıdaki köy evinden Arapça konuşulduğunu duydum. Kendine göre bir Arapçaydı. Tepelerin üstüne akşam çöküyordu. Büyük İskender’in geçtiği yerler aklıma geldi. Şehir bin yılların izini taşıyordu ve halkı da o bin yılların oluşturduğu bir sekeneydi. İlk künefeyi o zaman yedim. Hâlâ unutamadığım bir tat. Böyle künefenin başka yerlerde yapıldığını düşünmüyorum. O yıllarda birkaç kere daha Antakya’ya gittim ve bu gezileri hiç değilse iki yılda bir yapmaya gayret ettim.
Haberin Devamı
kimse eskiyi korumak istemiyor
Bugün harap olan şehrin, el sürülmese daha fazla ayakta kalabileceğini düşünmek mümkün. Çünkü tarihi binalar yapılan ilavelerle zayıflamış gibi. Kimse eskiyi korumak istemiyor. Orada yaşamak belki zor ama onu korumanın da yolları var. Güzelleştirmek demek; binayı alelacele, yanlış yöntemlerle değiştirmek demek değil. Nüfus artıyor, belki şehir gerekli kaynakları bulamadı. Hiç unutmadığım bir şey 1800 yıllık zamanın değil, devletin veya belediyenin hoyrat kararıyla yıkılan; Hadrianus Köprüsü.
Bugün eski Antakya’yı arayacak duruma geldik. Bari hiç değilse deprem dolayısıyla ortaya çıkan eski eserleri koruyalım. Bu şüphesiz ayrı bir çaba, dikkat ve uzmanlık istiyor. Eski Antakya’yı görmek, onu yaşamak ve yeniden yapmak için bir ümit ve gayret gerekecek.
Beni bu şiddetli deprem ve onun yıktığı Antakya düşündürüyor. Hatay ilimiz hiç şüphesiz ki Türkiye için güzel bir inci. Yıkılsa da ayakta kalsa da; onu, İskenderun’u, Arsuz’u, Samandağ’ı yeniden diriltmek için uğraşmalıyız. Antakya bizlere; Ortadoğu’nun, Akdeniz’in binlerce yılının Türkiye Cumhuriyeti’ne bıraktığı emanet. Şüphe yok ki onu yine biz koruyup ayağa kaldırabiliriz.
En büyük sorunumuz: Ailesini kaybetmiş çocuklar
#Deprem#Tarih#Çocuklar
Şubat 26, 2023 06:294dk okuma
Paylaş
Şu anda en büyük sorunumuz evsiz ve ebeveynsiz kalan çocuklar.
Haberin Devamı
Nüfusu azalan, doğum oranı düşen Türkiye’de hem fiziki bakımdan hem manevi bakımdan bu çocukların trajik bir öneme sahip olduğu açık. Devletin yurtları gibi kuruluşların travmaya uğrayan bu çocukları gerçekten sağlıklı yetiştirebilmesi mümkün değil. Bunu herkes söylüyor. Gerçek övünülecek varlığımız ise sırada bekleyen 2 bini aşkın koruyucu ailedir. Taleplerine ancak şükranla bakmalıyız. Şüphesiz evlat edinme sürecinde hem makul süreli denetim hem de geçen zamanlarda kurumsal ani denetim mekanizmaları mühimdir. Bunu süratle değerlendirmek zorundayız. Bu konuda tekelci koruma davranışlarımız maalesef sahadan uzak kalmıyor.
En büyük sorunumuz: Ailesini kaybetmiş çocuklar
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
Hürriyet muhabiri Musa Kesler, jandarma ekipleri tarafından sokakta tek başına dolanırken bulunan ve ailesini kaybettiği anlaşılan Derman’ın acı hikâyesini yazmıştı.
DEPREM SONRASI YAPILACAKLAR
Antakya’da bazı mozaikler şimdi açığa çıkmış olabilir. Koruma altına alınmaları gerekiyor. Buralardaki restorasyon dikkatli bir şekilde yapılmalı. Üstündeki toprak titiz bir elemeyle taranmalı. Halk gelecekteki Antakya’nın dağ yamacına doğru gelişmesini istiyor. O takdirde düzlükteki Antakya’nın yeniden hem de hiç acele etmeden taranması, değerlendirilmesi gerekiyor.
En büyük sorunumuz: Ailesini kaybetmiş çocuklar
Deprem sürecine girdik; artçı depremler, tekrar eden 6.7 şiddetindeki deprem bu afetin fiziki bakımdan da öncekilere hiç benzemeyen, dehşetli ve yıkıcı yanını ortaya koyuyor. Aslında bu günlerde insanların henüz toprak altında oldukları ve bu depremin ulusal nüfusumuz açısından en dehşet yanını teşkil eden sahipsiz çocukların durumunun ele alınması gerektiği anda eski eserlerden bahsetmek biraz fazla soğukkanlılık olarak düşünülebilir. Ama uzun zaman içinde suçlamaların ve feryatların göğe yükseleceği alan budur.
Haberin Devamı
Türkiye, Akdeniz tarihinin en önemli hazinelerini barındırıyor ve özel olarak da Türk ve İslam tarihinin en önemli bölgesidir. Hatta bu konuda bir ölçüde İran’ı da geçer. Türk dünyası için önemi ise tartışılmaz. Roma mirası konusunda İtalya ile boy ölçüşür. Bizans’ın zaten ana merkezidir. Yeraltı ve yerüstü eski eser zenginliği hiçbir yerde bulunmayacak durumdadır.
DOĞU’NUN İNCİSİ ANTAKYA
Maalesef eski eser koruması sadece depreme karşı söz konusu değildir. Türkiye bir dönem hırsız amatör arkeologların zulmüne uğradı. 19. yüzyılda Tanzimat’tan sonra bu eserleri toplayıp bir müzeye yığmak aklımıza geldi. Osman Hamdi Bey’in çıkardığı; Asar-ı Atika Nizamname’si ise kanun halinde çok yakın zamanlara kadar kullanıldı. Şüphesiz ki zamanın eskittiği bütün kurallar bütünü gibi onun da yenilenmesi gerekti. Yenilenmiş mevzuat tatbik edilemiyor. Türkiye’nin en belalı kaçakçılık mevzusu eski eserlerdir. En yoğun kumar alanı da hazine avcılığıdır. Bunun için aileler batmakta, sağ sol köstebekler gibi kazılmakta, aldatılan hazine avcıları bazı ahvalde birbirlerini bile vurmaktadırlar. Bu korkunç depremden sonra bir de bu gibi rezaletle karşılacağız.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
Bu problemi bugün Hatay açısından ele alıyoruz. Antiochia şüphesiz ki 8000 yıllık yerleşim tarihine sahip ama asıl parlaması Büyük İskender’in seferi ve onun ölümünden sonra diadohlara (halef); yani General Seleukos’a ve onun torunu olan Antiochos’a ait. Antakya, Doğu’nun incisi olarak inkişaf etti. Zaten Efes’le birlikte Metropolites Asias olarak anılır. Yine aşağıdaki İskenderun ise Büyük İskender’in kurduğu bir liman.
Şüphesiz ki bu yer seçiminde o dönem için asırların getirdiği bir tecrübe söz konusu değildi ve yeni kurulan bütün şehirlerle aynı zaafa sahipti. Kurucular depremin ve doğal afetin muhtemel tahribatı hakkında ciddi bir bilgiye sahip değildi. Nasıl ki Büyük Petro’nun Petersburg denen kaleyi başkent haline getirmesi, Katarina’nın Karadeniz kıyısında Odessa’yı kurması; bölgenin doğal yapısını, jeolojik yapısını, iklim sorunlarını dikkate almamaktan ileri gelen hataları içeriyordu... Bu iki örnek de eski çağlardaki hatalarla benzeşir.
Haberin Devamı
Nitekim Antakya bu faciadan evvel son büyük depremi 1870’lerde yaşadı ama ondan evvelki deprem sicili de bir hayli uzun. Bununla birlikte şehir o kadar zengindi ve seçkin sınıflar o kadar gösteriş meraklısıydı ki Antakya’nın müzesinin, yokluk içindeki eski eserler bütçemize rağmen 1950’lilerde kurulmasına başlandı. Bardo (Tunus) Müzesi’yle birlikte Akdeniz’deki Roma uygarlığının en önemli koleksiyonlarındandır.
TEK TESELLİ MOZAİKLER
Tek teselli Antakya’nın mozaiklerinin bir örneğini içeren ve ayakta kalan Müze Otel’in mozaikli tabanından yukarı Habib-i Neccar Dağı’na kadar mozaikli alandır. Bazı mozaikler şimdi açığa çıkmış olabilir. Bunlar envanterde yok, olanları biliyoruz. Koruma altına alınmaları gerekiyor, hem de en kesif şekilde. Buralardaki restorasyon yeni ve dikkati bir hafriyatla yapılmalı. Üstündeki toprak titiz bir elemeyle taranmalı.
Haberin Devamı
ACELE ETMEDEN İNCELEYELİM
Gelecekteki Antakya’nın dağ yamacına doğru gelişmesi bekleniyor. Halk öyle istiyor. O takdirde düzlükteki Antakya’nın yeniden hem de hiç acele etmeden taranması, değerlendirilmesi gerekiyor. İcabında dış ülkelerden de ciddi uzmanlar istenmeli ve personelimiz görevlendirilmeli. Çok katlı planlardan kaçınmak gerekir. Müze hırsızlarının hiç insafı yoktur. Çok azı hariç önemli miktar, Amerikan müzelerinin bodrumlarını doldurur, daha beteri birtakım yeni zengin villalarını da. Buraya taşınanların ilim aleminin bilgisi dışında kalacağı açıktır. Bu konuda beşeriyetin gelişme eğrisi düşüktür. Rabia olayları sırasında Avustralya’nın haddi bilmez bir biçimde Kahire Müzesi’ni soydurduğu yakın zaman hafızamızdadır. Civardaki şehirleri de ele almamız lazım. Samandağı, Defne, Harbiye, Arsuz bilhassa Reyhanlı; bu çember içindedir ve problemleri aynıdır. Öğrendiğimiz kadarıyla Kahramanmaraş’taki eski eserler; Ulu Camii gibileri ayakta kalabilmiş. Gaziantep’te de kalenin yukarı kısmı hariç aynı şey söz konusu.
Bugün için en önemli ve acil bir biçimde yoğunlaşacağımız konu yalnız kalan çocuklarımızdır. Bunu göz önüne alarak ikinci önemli konu ise eserlerdir. Akdeniz, Ortadoğu tarihinin en zengin bölgesi tabiatın hışmına uğradı ama tabiata karşı bir konuda başarılı savunma vermek bu alanda mümkün olacaktır. Belki artık bu bölgede gökdelenli şehirler kurulamayacak, her istediğimiz yerde her istediğimiz binayı dikemeyeceğiz ama eski eserler için göstereceğimiz gayret tabiat tarafından bile önlenemez. Çünkü tabiat akıllıdır, akıllı insanların akıllıca işleriyle uyum sağlar.
Kızılay mirasına layık olalım
#Kızılay#Hilâl-İ Ahmer#Deprem
Mart 05, 2023 06:293dk okuma
Paylaş
Hilâl-i Ahmer (Kızılay), imparatorluk döneminde seçkin Osmanlı bürokratları ve hekimleri tarafından kuruldu. Felaketlerde ve savaşlarda elinden geleni yaptı. Kısa zamanda İslam ülkelerinin hepsinde benimsendi. Gelişen Türkiye ile büyüdü. Yönetim ve kaynaklarının işletilmesi son derece dikkat ister ve denetime tabi tutulması gerekir. Bu mirasa sahip ve layık olmak gerekir.
Deprem sonrası dördüncü haftadayız. Enkaz hâlâ kaldırılamadı, zaman istiyor. Kaybettiğimiz vatandaşların bazılarının naaşları çıkarılamadı, kayıplardan bahsediliyor. Milletimiz hâlâ şok içinde; bölgeyi terk edenler Orta ve Batı Anadolu’daki yakınlarına, yeni hanelerine sığındılar. Bazılarının durumu çok sıkıntılı. Çocuklarımız ve 14-18 yaş arası yetişkinlerimiz yetiştirme yurtlarına alınıyor. Buraların onlar için nihai yuvalar olmamasını temenni ediyoruz. Şefkatli halkımız evlatlarımıza bakmak için artan sayılarla müracaat ediyor (başvuranların sayısı 300 bini geçti).
AKUT gibi gönüllü kuruluşlar deprem yerine ulaştılar. Madenciler ve itfaiyeciler harikalar yaratıyor. İnsanlarımız yardıma koşuyor. Dış ülkelerden gelen yardımlar birbirini izledi. Dünyanın her tarafından kurtarma ekipleri geldi. Bazılarından gayet duygusal anılar kaldı. İsrailli hemşire Yosefit Moshe’nin kucağında Aras’ın uyuya kalması gibi. Ordu birlikleri geldi. Bir jandarma erinin kucağında küçük Derman... Komşu devletler buradaydı. Felakette kurtarma ekipleri politikanın getirdiği karabulutları dağıtıyor.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
Kızılay mirasına layık olalım
KIZILAY’IN YENİLENMESİ GEREKİR
Kızılay tenkitlerin hedefi. Anlaşılan yenilenmesi gereken bir kuruluş. Hilâl-i Ahmer, imparatorluk döneminde kuruldu. İsviçreli Henry Dunant’ın Kızılhaç’ından sonra ortaya çıkan tarihi bir cemiyettir. Seçkin Osmanlı bürokratları ve hekimleri kurdular. Felaketlerde ve savaşlarda elinden geleni yaptı. 19. yüzyılda Hilâl-i Ahmer demek, henüz üç kıtadaki imparatorluğun her tarafında fiziki şartlar pek müsait olmasa da afetlere yetişen, yüzyılı kapsayan savaşlarda mutlaka savaş alanlarında yer alan, fukaraya yardım ve bakım mefhumunu kamusal bir görev haline getiren, hatta çoktan çöken sağlık ile ilgili vakıfların yapamadıklarını yapmaya çalışan bir kuruluş demekti.
Kısa zamanda İslam ülkelerinin hepsinde benimsendi. Kızılhaç’ın yanında Kızılay (Hilâl-i Ahmer) birçok alanda yer alıyordu. Birinci Dünya Savaşı’nda harp eden ülkelerin çocuklarına yardım için Kızılhaç ve Kızılay tarafından tertiplenen herhangi bir toplantıda veyahut balo, açık arttırma veya kermeste Kızılay’ın amblemi altında yapılan yardım, Osmanlı İmparatorluğu’na bile hisse verebiliyordu. Britanyalıların Çanakkale’deki usulsüzlükleri dışında Kızılay bayraklı bir çadıra veya kafileye hücum edilmezdi. Kızılay dünyada Kızılhaç’ın yanı başında bir yer edinmişti.
Kızılay mirasına layık olalım
Gelişen Türkiye ile büyüdü. Hayırsever insanların, bilhassa mirasçısı ölenlerin bıraktıkları, bu kurumu güçlendirdi. Kızılay bir yardım derneğidir. Kamu yararına olduğu tasdiklidir ama statüsü ve ananevi rolü bunun ötesindedir. Yönetim ve kaynaklarının işletilmesi son derece dikkat ister ve denetime tabi tutulması gerekir. Denetim bazı durumda herhangi bir devlet kuruluşu kadar, bazı halde ondan da ileride sıkı olmalıdır. Kızılay’ın kendi yönetici kadrolarını da yetiştirmesi, bu cemiyeti yönetecek insanların bunlar arasından çıkması gerekir. Bu bir kariyer (meslek yolu) olmalıdır. Her zaman çalışanlarının ve gönüllülerinin yaptıkları maddi imkânlarının ötesinde büyük başarılar hanesine yazılmıştır. Bu mirasa sahip ve layık olmak gerekir.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
Kızılay mirasına layık olalım
ÖDÜLLENDİRME ZAMANI
Hilâl-i Ahmer madalyaları askerlerin dışında harp alanında bu hizmeti yapanlara, felakete yetişenlere verilirdi. Şu son felakette yararlılığı ve fedakârlığı görülen itfaiyecilere, madencilere, yardım kuruluşlarına Kızılay hangi madalyayı veriyor? Bunun sağlanması gerekir. Bir taltif vesikası maddi bir ödeme değildir ama nesillerin nesillere devrettiği bir onur belgesidir.
MADENCİLERİMİZE SAHİP ÇIKALIM
Madenciler deprem zamanı hatırlandıklarını, kendilerine tezahürat yapılsa da depremin dışında çalışma haklarının bile verilmediğini söylüyorlar. Hiç değilse itfaiyeci ve madenci gibi profesyonel kurtarıcıların barış ve refah zamanında da iyi yaşamalarına, en azından sağlıklarını ailece korumalarına imkân verecek bir mekanizmanın kurulması gerekir. Kızılay ve AFAD’ın, bu tip personelin yetiştirilmesinde, eğitilmesinde, ekipmanlarının hazırda bulunmasında destek vermesi gerekir. Türk gençliği dağcılık, tabiatın keşfi, denizlerden sporla istifade etme gibi etkinliklere yönlendirilmeli ve bu kuruluşların öncü faaliyetlerinden istifade edebilmeli. Bu faaliyetler, gençliğin en güzel şekilde ülkemizi ve doğayı tanıması kadar afetlerde anında derlenip toparlanmayı, bölgeye ihtiyaç halinde büyük destek sağlama imkânını yaratır.
Haberin Devamı
Kızılay mirasına layık olalım
GENÇLERİMİZİ DE UNUTMAYALIM
Şu sıralarda depremden kurtarılan ve büyük şehirlere nakledilen gençlerin ve deprem bölgesinde koruma altına alınanların manen rahatlamaları ve gelişmelerini temin edecek tiyatro, konser gibi faaliyetlere başlama zamanı gelmiştir. Üstelik bu gençlerin derin bir hüzün ve depresyona girmelerini önlemek için de spor faaliyetlerinin düzenlenip yaptırılması gerekiyor.
.
Mübadelenin 100. yılı
#Mübadele#Muhacir#Balkan
Mart 12, 2023 06:295dk okuma
Paylaş
Türkiye Cumhuriyeti imparatorluktan kalma bir alışkanlıkla gelen, şimdi mübadil denen muhacir kitlelerini yerleştirmekte, toprak ve ev sahibi yapmakta pekâlâ başarılı olmuştur. Bununla birlikte Türkiye Cumhuriyeti’ne lazım olan bazı gruplar bu mübadele ile yurtdışına çıkarılmıştır. 1 milyon 200 bin kişinin Yunanistan’da başarılı denecek şekilde yerleştirilemediği, gayrimemnun bir zümre yaratıldığı açıktır. Buna karşılık Yunanistan’dan gelen 500 bin kişilik muhacirin ülkeye uyum sağladığı, yeni zirai ürün dallarının yaratıldığı da bir gerçektir.
Haberin Devamı
hurriyet-new
Lügat anlamıyla bu kelime, doğrudan doğruya “mal mübadelesi” ve klasik Osmanlı döneminde elçilerin daimi ikametgâhı yokken sefirlerin sınırda karşılıklı değişimle başkentlere gönderilmesi nedeniyle “büyükelçi mübadelesi” olarak bilinir. İlk defa belirli dini ve etnik gruptan bir bölgenin insanlarının asli yurtları sayılan yere gönderilmesi ve oradan da aynı şekilde gönderen ülkenin etnik, dini yapısıyla uyuşanların Türkiye’ye alınmasını ifade eden işlemin adı oldu.
BALKAN BOZGUNUYLA BAŞLADI
1912 Balkan bozgunuyla Osmanlı tarihine ve hukuk literatürüne “mübadele” kelimesi girdi. Rumeli’deki göçmenler Bulgaristan ve Yunanistan hâkimiyeti dolayısıyla bulundukları topraklarda maruz kaldıkları muamelenin yarattığı şedid elem ile mübadele konusu oldular. Merkez idaresi bilhassa komşu memlekette azınlık durumunda yaşayan nüfusu anavatana celbetmek, aynı şekilde Türkiye topraklarında kalan bazı Hellen nüfusu Yunanistan’a göndermek gibi bir işlemle karşı karşıya kalmıştır.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
by Taboola
İlk olarak Talat Paşa Midilli ve civar adalardaki göçmenleri bugünkü Ayvalık civarındaki Rumlarla mübadele etmiştir. Gelen nüfus (Türkler) gidene göre (Ege Hellenleri) daha azdı ve hatta servet durumları da farklıydı. Bu nedenle bu mübadeleyle gelen nüfus Türkiye topraklarına yerleşmiş ve iş, güç ve toprak sahibi olabilmiştir.
Mübadelenin en sarsıcı olanı ve iki memlekette akislerini devam ettirmesi durumu 1923 Lozan Antlaşması’nda zikredilen mübadeledir. Ardından bunun konusu ve alanı tartışıldı ve 1924 yılında Girit ve adalar ve özellikle Yunanistan başta olmak üzere Yunan ana kıtasındakiler Türklere mübadil oldular. Müzakerede bu işlemle sınırlar çizilmiş gibiydi. Herkes mübadele zengini ve kârlısı çıkacak gibi görünüyordu. O nedenle Britanya İmparatorluğu’nun Venizelos ile olan bağları içinde mübadelenin yeniden düzenlenmesi söz konusu edildi.
Mübadelenin 100. yılı
ASIL SORUN KARAMAN RUMLARIYDI
Haberin Devamı
Yunanistan 1919’da Küçük Asya seferine Ege’nin ötesindeki topraklarda Yunan büyük vatanını kurmak gibi bir emelle başlamıştı. Venizelos’un “Megali İdea”sı 26-30 Ağustos 1922 Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nden sonra bir kâbusa dönüştü. Ege Bölgesi’nde bir İyonya Cumhuriyeti kuran hatta Yunan Merkez Bankası şubesini açan Yunanistan yönetimi bu Cumhuriyet’in üniformasını giyenlerin savaş suçlusu sayılacağını göz önüne almış olmalı ki büyük devletleri; yani İtilaf Devletleri’ni kullanarak yeni Türkiye üzerinde mübadele yapılmasını talep ettiler.
Yeni Türkiye’nin savaş ve gerilimi herhangi bir şekilde devam ettirmesi söz konusu olamazdı çünkü 10 yıllık savaşın yorgunuydu. İstanbul ve iki ada (İmroz ve Bozcada) dışındaki nüfus mübadeleye tabi tutuldu. Bunlar Yunanistan’a yollanacaktır. Burada asıl sorun Karaman Rumu dediğimiz Orta Anadolu bölgesindeki Türk Hıristiyanların mübadeleye tabi tutulması olmuştur. Gelecekteki Türkiye bu çaresiz mübadiller yüzünden hem işgücünden hem insan gücünden hem de laik toplum yapısından çok şey kaybedecekti.
Haberin Devamı
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Ne çare ki İtilaf Devletleri ve Yunanistan’ın baskısı açıktı. Endişeleri, bu nüfusun Küçük Asya’da zulme uğrayacak olmasından çok Yunanistan gibi bu nüfusa göre geniş olan bir ülkenin bayındır hale gelmesi, ziraatının ve zanaatlarının işler olmasıydı. Ama Yunanistan bu mübadele ile kendi ülkelerindeki ziraatçilerini, bazı zanaatkârlarını ve tütün işçilerini kaybetmiş, sigara fabrikaları bile mal üretemez duruma düşmüştür.
Konferansın 12 maddelik talepler bölümü boş kaldı. Lozan’daki ekalliyet (azınlık) hakları iyi tatbik edildiği takdirde istenileni yerine getirecekti. Şimdi ise yerine konan yeni anlaşma Lozan “vatandaşlarımıza gereken teminatı” verecek gibiydi. Şüphesiz bazı usulsüzlükler oldu. Mesela Cumhuriyet Hükümeti ve Mustafa Kemal Paşa Ege Bölgesi’nde her gelen mübadil aileye 200 ağaçlık bir zenginlik vadetmişti. Tasarıları buydu. Fakat daha evvel, yerel güçlerin istismar işlemini küçük seviyeli gruplarda gözlemek söz konusu oldu. Bu çevreler; “Herkese bol arazi verilirse biz burada çalıştıracak işçi bulamayız” gibi söylemlerle kararı etkilemek yolunu seçtiler. Daha evvelki mübadelede kurulan nizam gerçek anlamda üretici bir kitle ortaya çıkaramamış. 1924’te gelenler ise son derecede dar imkânlarla hayata devam etmek zorundaydılar.
Haberin Devamı
BAŞARIYLA YERLEŞTİRİLDİLER
Bir tarafın yapabileceği ve gerekli olanın altında fırsat verilirse diğer tarafa da o nispette ölçüsüz bir bağış yapılmışsa tarımsal strüktürün, işletmeciliğin ve verimin sarsılacağına şüphe yoktur. Türkiye Cumhuriyeti imparatorluktan kalma bir alışkanlıkla gelen şimdi mübadil denen muhacir kitlelerini yerleştirmekte, toprak ve ev sahibi yapmakta pekâlâ başarılı olmuştur. Hiç kimsenin geldiği yerde tam memnun olması mümkün değildir. Fakat mesela İzmir gibi yerde mübadillerin oradaki mevcut Hıristiyan gruplarla çatışması söz konusu olmamıştır.
Britanya İmparatorluğu’nun yıkılışı sırasında Hindistan ve geleceğin Pakistan’ını oluşturacak Müslümanlar ve kitleler arasındaki kanlı savaşları düşünürsek 1923-24 Mübadelesi bir başarı sayılmalıdır. Bununla birlikte Türkiye Cumhuriyeti’ne lazım olan bazı gruplar bu mübadele ile yurtdışına çıkarılmıştır. 1 milyon 200 bin kişinin Yunanistan’da başarılı denecek şekilde yerleştirilemediği, gayrimemnun bir zümre yaratıldığı açıktır. Bu karşılık Yunanistan’dan gelen 500 bin kişilik muhacirin ülkeye uyum sağladığı, yeni zirai ürün dallarının yaratıldığı da bir gerçektir.
Haberin Devamı
MACAR TÜRKOLOG EDİT TASNADİ
Çağdaş Macar türkologlarından Edit Tasnadi’yle yapılan nehir söyleşilerinden oluşan “Tuna Kürsüsü-Edit Tasnadi Kitabı” adlı kitap, ilginç konuları içeriyor. Söyleşi Sinan Yaman tarafından yapılmış. Kuşkusuz ki yazarın Türkçesinin mükemmelliği Macarca yazdıklarını aktarmakta faydalı olur.
Tasnadi’nin Türk ve Macar kültürel ilişkileri üzerine kaleme aldığı önemli makaleler ve Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde misafir hocalık dönemi okuyucuya çok şey kazandırır. Macar Türkolojisi hizmetkârlarının iyi dil bilmesi, gayreti ve bitaraf tarih metodu sayesinde örnek bir çalışma alanıdır.
Mübadelenin 100. yılı
Ünlü türkologların bu gibi söyleşiler ile tanıtılması için, daha evvel küçük röportajlara Tarih ve Toplum Dergisi’nde başvurulmuştu. Bu kitap gibi yayınların daha etkili bir çalışma olduğunu düşünüyorum. Şüphesiz ki Macaristan’ın ünlü türkologlarının sayısının bir düzineyi bulduğu bir gerçektir. Bunların hiç değilse bir kısmının Türk okuyucuya, öğrencilere tanıtılması Türkiye tarihi için önemli olan Hungaristik; yani Macar bilim araştırma ve öğrenimine de teşvik rolü oynar.
Kitap içinde tabii ki Tasnadi’nin hayat hikâyesi de yer alıyor. Bir münevverin portresini çiziyor ve şu önemli şu sorulara cevap veriyor: “Genç Edit niçin Türkolojiye ilgi duydu?”, “Türkiye’deki filoloji dallarına ilgi nedir?” Bunları bir yabancı meslektaşın gözünden takip etmek ve bu ciddi biliminsanını tanımak bizim için önemli.
Son Kıbrıs gezimin düşündürdükleri
#Kıbrıs#Türk Maarif Koleji#İsias Otel
Mart 19, 2023 06:294dk okuma
Paylaş
Kıbrıs’a kaç kere gittiğimi hatırlamıyorum ama son gidişimi hep hatırlayacağım. Mağusa’daki Türk Maarif Koleji’ne gittim. Malum bu okul Kıbrıslı küçüklerin en zeki ve çalışkanlarını eğitir, sporda önde gelir. Burada okuyan 25 yavrumuz son depremde Adıyaman’da İsias Otel’in kalıntıları altında kaldı. Sayıca küçük bir toplum için inanılmaz bir yara. Adıyaman’daki otel, Türkiye’de inşaat sektörünün sahtekârlık olayının abidesi. Bence olduğu gibi bir ibret nesnesi olarak bu haliyle muhafaza edilmeli ve hikâyesi anlatılmalı.
Haberin Devamı
1974 Kıbrıs Barış Harekâtı iki safhada tamamlandı. Stratejik açıdan müdahalenin coğrafi olarak uygunluk arz eden Mağusa’dan yapılması bekleniyordu. Zira Kuzey Dağları (Beşparmak) geçişe ve karaya çıkmaya uygun görünmüyordu. Üstelik dağları ve geçitleri gerek Yunan alayının gerekse Güney Kıbrıslı yerli savaşçıların tutması böyle bir imkânı azaltmış gibiydi. Oysa çıkartma strateji oradan anlaşıldı. Çıkartma kuzeyden yapıldı.
İlk etapta ara verilen ve mütareke beklenen safha görüşmelerin çıkmaza girmesi dolayısıyla üçüncü günden sonra devam etti ve bugünkü sınırlara ulaşıldı. Mütareke ilan edildiği sırada işgal edilen ama merkezle bağlantı kurulamadığı için orada kalan “Varosha” denen (Macarca Osmanlıca “varoş”tan geliyor) Maraş bölgesi de işgalin dışında koruma altına alınan bir yer olarak kaldı. Şu anda artık bölgenin açılması planlanıyor ve gerçekleşiyor.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
Son Kıbrıs gezimin düşündürdükleri
RUM TARAF VAZGEÇTİ
Kuzey Kıbrıs Cumhuriyeti Şubat 1975 yılında Kıbrıs Türk Federe Devleti olarak hayata doğdu. 1978’ye kadar Rauf Denktaş ve Makarios arasındaki görüşmeler ve sonrasında da Kıbrıs’ta iki kesimli, iki toplumlu federasyon kurulması için ilke anlaşmalarına varılmıştır. Fakat bu ikili anlaşmaya Rum taraf dikkat ve saygı göstermekten vazgeçti. Uzun yıllar sonra 1983’ün 15 Kasımı’nda federe devlet statüsü terk edilerek bağımız Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilan edildi.
17 Nisan 1984’te de Türkiye ile Kıbrıs arasında büyükelçi teatisi yapıldı. Şu anda adadaki tek büyükelçilik Türkiye’ninki. Devleti tanımayı düşünen bazı müttefik devletlere Türkiye tarafından bu işlemi zamana bırakmaları telkini yapıldığı doğrudur ve akıllı politikadır. Ağır bir ambargo uygulanmasına rağmen, Kıbrıs’ın evvela Türk dünyasında sonra bazı devletlerde gözlemci statüsüyle tanınmaya başladığı gerçektir. Sonuç şu: Londra ve Zürih Antlaşmaları’nın getirdiği statü ancak birkaç yıl devam edebilmiştir. Olaylar her zaman olduğu gibi yeni bir Kıbrıslı Türk kişiliği yaratmıştır.
Haberin Devamı
1964 yılındaki bilhassa EOKA’nın yaptığı tedhiş ve katliam olaylarından sonra Kıbrıs’taki Türk toplumu içine kapandı, temasları sadece Türkiye ile oldu. Eğitim de burada gerçekleşti. Dünya ile temas Türkiye’den Türk Hava Yolları vasıtasyıla yapıldı. Britanya idaresi döneminde alınan bazı pasaportlar dolayısıyla Commonwealth statüsünden istifade edenler Britanya’nın eski ülkelerinde iş yapabildiler, yerleşebildiler. Ağır izolasyon şartları içerisinde güneydeki Rumlarla gevşek olan ilişkilerini de kaybetti. Bugün 60 yaşının üstünde olanlar Rauf Denktaş neslinin yaşadığı kozmopolit Kıbrıs’ı tanımıyorlar.
Son Kıbrıs gezimin düşündürdükleri
İNANILMAZ BİR YARA
Türkiye’den gezi kolay, kültürel ilişkiler kolay; Kıbrıs bir turizm ve özel üniversite ülkesi oldu. Kaç kere gittiğimi hatırlamıyorum ama son gidişimi hep hatırlayacağım, çok hüzünlü oldu. Mağusa’daki Türk Maarif Koleji’ne gittim. Malum bu okul Kıbrıslı küçüklerin en zeki ve çalışkanlarını eğitir, sporda önde gelir. Yani kısacası ada toplumunun gelecekteki seçkinlerinin yeridir. Kıbrıs’ta başka okullarda da böyleleri vardır ama her toplumda olduğu gibi azdır.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
İBRET NESNESİ OLMALI
25 yavrumuz son depremde Adıyaman’da İsias Otel’in kalıntıları altında kaldı. Kurtulan çok az. Çocuğunu kaybeden öğretmen ile karşılaştım, “Dünyada en zor saygı görevi bir anaya ve babaya çocuğu için başsağlığı dilemek.” Hayat devam ediyor. Cana yakın halkın çocuklarıyla anında kaynaştık ama hüzün ortada geziyor. Hayatın bize en büyük hediye olduğu ve ne olursa olsun yaşanıp sürdürülmesi gerektiği üzerinde durdum ama iki öğretmenin çocukları bazılarının ebeveynlerini orada kaybettik. Sayıca küçük bir toplum için inanılmaz bir yara.
Adıyaman’daki otel, Türkiye’de inşaat sektörünün sahtekârlık olayının abidesi. Bence olduğu gibi, bir ibret nesnesi olarak bu haliyle muhafaza edilmeli ve hikâyesi anlatılmalı. İnsanların kriminal davranışları unutulmamalı. Yapanlar yok olsalar bile toplumun hafızasına yerleştirilmeliler. Türkiye, Kıbrıs’a her zaman olduğu gibi sahip çıkmalı. Bu çocukların yerine yetişecek olanlara destek olmalı. Şurası bir gerçek, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti hep var olacak bizim dışımızda ama yanımızda devam edecek. Tıpkı bizim de onlarla yapacağımız gibi.
Haberin Devamı
Son Kıbrıs gezimin düşündürdükleri
UNUTAMADIĞIM RENKLİ BİR İSİM: ÜMİT HASSAN
Ümit Hassan ile Mülkiye’de karşılaştık, aynı sınıfta okuduk. İdari şubeyi seçtik. Orayı seçme nedenimiz kaymakam olmak değildi, hukuk derslerinin ağırlıklı olduğu bir bölümdü ve tabii Halil (İnalcık) Hoca’nın talebesi olduk. Onun Köprülü’den devraldığı İdare Tarihi dersleri unutulmaz dallardandı.
Ümit, zıt ve özgün düşünceliydi. Bir keresinde “Ortaçağlar devrinin Fransız tarihçisi Grégoire de Tours paganlar konusunda şunları söyler, hayli alaylıdır” dediğim zaman, üç kere “Kim kim kim söylemiş?” dedi. Kulağında bir kusur olduğundan ağır mı işitiyor diye bağıra bağıra tekrarladım. En sonuncuda “Kendi yazar, kendi okur” dedi. Grégoire ile beni aynı kefeye koymuştu. Bu onun tarih felsefesiydi. Kaynakları bile insanların kendi kafalarına göre okuyup değerlendirdiklerini hem sertçe kritik eden hem de özgürce kabul eden biriydi.
Haberin Devamı
HÜZNE SOKAN HABER
Bazı kavramlar üzerinde orijinal görüşlerini hatırlıyorum. Makaleleri ve konferansları kitapları kendi kadar renkliydi. Kıbrıs’a geçişi bir küskünlük ve çaresizlik miydi yoksa bu güzel memlekette Epiküryen bir yalnızlığı ve yeni çevreyi denemek istemesinden mi?
Bu tatlı inzivadaki ölümünü geç haber aldım. Hakikaten unutamadığım kimliklerdendir. Bizim neslin insanını hüzne sokan bir yaprak dökümü daha...
Onlar bu ülkenin gizli kahramanları
#Menhus İsias Oteli#Rehber#Enkaz
Mart 26, 2023 06:295dk okuma
Paylaş
Turist rehberliği başka türlü bir ruhun intisab ettiği meslektir. Öyle mihmandarlar vardır ki Türkiye’nin kültür tarihini âdeta şiirleştirmiştir. Yurdun dört bucağının saklı hazinelerini bulurlar. Onlar bu ülkenin gizli kahramanlarıdır. Menhus İsias Oteli’nin enkazından 30 tercüman rehberlik stajyerinin naaşı çıkarıldı. Böyle bir facia bütün bunları hatırlamamıza sebep oldu. Sevgili meslektaşlar yine yollarınıza devam edip gezin, harabelerimizi tanıtın. Yolunuz açık olsun, Allah sizi korusun.
Haberin Devamı
KIBRIS Türk toplumunun genç fidanlarından sonra 76 yaşında yüreğimi yakan bir kaybı daha bugün kaleme alıyorum. Menhus İsias Oteli’nin enkazından tercüman rehberlik stajyeri 30 kişinin naaşı çıkarıldı. 43 rehberden kurtulanlar çok az. Cenazelerin nakli sırasında sevk edilecek cenaze arabası dahi bulunamamış. 30’unu kaybettiğimiz bu 43 kursiyer, batı bölgelerinden sonra doğudaki eğitim turu için Adıyaman’da konaklıyorlardı. Seçilen otel de yine İsias’tı.
Onlar bu ülkenin gizli kahramanları
1963 yılında o zamanki Basın-Yayın Turizm Bakanlığı ile Talebe Birliği birlikte, bir anlamda, genç amatör tercüman rehber kursu tertiplemişti. Lisan bilen lise ve üniversite öğrencileri bu kursa imtihanla alındı. Ben de aralarındaydım. Henüz yolları ve konaklama imkânları bugünkü ile mukayese edilemeyecek memleketimizde bu zengin ve güzel toprağı etüt etmeye başladık. Akşamları kurslar vardı. Geziler hafta sonlarına geliyordu. Tercüman rehberlik ve turist mihmandarlığı dediğimiz meslek Türkiye’de kültürel bir milli spordur. Bazı şaşkın turizm firmaları olmasa daha da anlamlı devam edeceğine şüphem yok. Daha sonra Turizm ve Kültür Bakanlığı’nın verdiği kursların ise nasıl gittiğini bilemiyorum. Bu kurslardan hatırladığım tek şey sevgili kızım Tuna’nın da bu kursları tamamlayarak İtalyanca ve İngilizce rehber diplomasını aldığıdır.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
SAYISIZ SORUNLU BİR İŞ
Turizm rehberleriyle hep temasım oldu. Bu sadece duygusal bir bağ değil, içlerinde tarih, coğrafya merakları ve bilgileri itibarıyla akademik dünyaya geçenleri var. Rehberlik başka türlü bir ruhun intisab ettiği meslektir. Şüphesiz her kalabalık içinde olduğu gibi bunların içinde de kayda değmez ve hatta olumsuzca değerlendirilebilecek kişiler vardır ama rehberliğin sayısız sorunları olan bir iş olduğu açık. Kaliteli turizm şirketleri ve mükemmel otellerin yanında personeli ve teşkilatıyla bir bela teşkil eden diğerleri, birinci sınıf otobüs şoförlerinin yanında dert çıkaranları mesleğin sıkıntılı yanlarıdır. Adıyaman’da kaybettiğimiz bu grupta gezi grubunun içinde otobüs kaptan şoförü de var, o da grubun rehberi sayılır.
Haberin Devamı
Rehberler bütün turizm ülkelerinde olduğu gibi geniş turist kitleleri karşısında memleketlerini temsil ederler. Benim zamanımda geziye gelen turist kafileleri içinde akademik merakı olan çok az sayıdaki turistin, bugün artık geniş kitlelere dönüştüğü gerçektir. Turistler mihmandarın dışında çok az Türk vatandaşıyla yakın ilgi kurar, elbette gezdikleri yerlerdeki halkın her zaman misafirperverce ilgi gösterenleri olur ancak mutlaka tırtıkçılar, dolandırıcılar da türer. Bu gibi muzır eşhasla da yine rehberler uğraşır.
Onlar bu ülkenin gizli kahramanları
Öyle mihmandarlar vardır ki Türkiye’nin kültür tarihini âdeta şiirleştirmiştir. Artık rehberlerin meslek yaşamlarını sürdürme süresi uzadı. Bu mesleği yapan insanların heyecanı, işe ara verseler de devam eder. Âdeta Türkiye’nin her yerinde evleri ve çevreleri vardır, yurdun dört bucağının saklı hazinelerini bulurlar. Onlar için uzun Batı Anadolu turlarından sonra akşam ışıklarıyla İzmir’e girmek sanki babasının mahallesine gelme hissi verir. Tire’nin tepelerinde dolaşmak, vadiyi seyretmek; yurdu bir ipek halıya benzeten şairi hatırlatır. Rehberler sayesinde Güneydoğuyu, bugünkü deprem bölgesini gezerken insan Helenistik ve Roma çağının hatta daha da eskisinin havasını solunur. Konya ve Kapadokya son bin yılını insana duygularla ezberletirler. Beyşehir Gölü’nün etrafında Hititlerden Selçuklu’ya bir muhteşem Orta Anadolu gözünüzün önündedir.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
TELAFİSİ MÜMKÜN DEĞİL
Bunların yanında hayatın realitesi rehberlerin karşısına çıkar; esnaf kaydı yapan insan olarak vergi meselesi. İstanbul ve Ankara’nın pahalı kiraları, evinizde hasta varsa dahi turu nasıl tamamlayacağınız, yakın dostlarınızla bir yerlerde geçireceğiniz vakitten çalan turizm acentasının olağanüstü davetleri... Her turist grubu içinde dünyanın en sevimli insanlarına rastlarsınız. Hatta bazıları ile ebedi dostluk kurarsınız ama en terbiyesiz, problemli tipler de oradan çıkar. Grubun içindeyken yolunu kaybeden ihtiyarlar, bavulunu ve çantasını kaybedenler ve unutanlar, sabahları otobüsüne zor yetişenler bu rehberlerin ömrünün yarısını götürür. Birtakım ören yerlerinde ve turistik şehirlerde esnafın iyisi bir dost kazandırır, kötüsü insanı bezdirir.
Saydıklarımın hepsi bu ülkenin gizli kahramanlarıdır. Tabii böyle bir facia bütün bunları hatırlamamıza sebep oldu ama facianın yarattığı kaybın telafisi mümkün değildir. Sevgili meslektaşlar, yine yollarınıza devam edip gezin, harabelerimizi tanıtın. Yolunuz açık olsun, Allah sizi korusun.
Haberin Devamı
YENİLENEN SEDDÜLBAHİR KALESİ
SEDDÜLBAHİR “Denizlerin koruyucu duvarı” demek. Gelibolu Yarımadası’nın ucunda dört asrı gören satvet ortada. Yakın zamanlara kadar sevimli bir köyün çevrelediği; köyü de tepelerdeki servilerin ve Cahidi Sultan Türbesi’nin pitoresk bir manzarayla tamamladığı yer burası...
Kaleden baktığınız zaman Türkiye’nin denizlere açılan bir ucunda bulunduğunuzu hissedersiniz. Avrupa’dan Asya’ya, Asya’dan Avrupa’ya geçen büyük orduların ve kahramanların silueti gözünüzün önüne gelir. Tabii bulunduğunuz toprak bütün Türkiye ve Şark tarihinin en mutantan zafer alanıdır. O gün orada vatan ve bütün Şark dünyasının kurtuluşu başlamıştır.
Onlar bu ülkenin gizli kahramanları
Seddülbahir 1916 başına kadar Çanakkale savunmasının önemli bir alanıydı. Fransa ve İngiltere bu bölgeye saldırdı, bölge kahramanca savunuldu. İlk başlarda Gelibolu’ya geçişin yolunu kesti fakat sonra işgal edildi. 9 ay sonra 1915 yılı Aralık’ın son haftası ve 1916 yılının başında düşmanın sessizce çekilmesiyle zafer abidesi olarak kaldı.
Haberin Devamı
TARİHİN ÖZETİ GİBİ
Şu sıra Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı, buradaki restorasyonu yıllar süren titiz bir çalışmadan sonra tamamladı. Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alanı’nı ziyaret eden Türk ve yabancı tüm misafirlerin mutlaka ziyaret etmesi gereken bir yer olmuş. Hem bir gezinti yeri olarak hem de bazı kültürel faaliyetler için rahatça kullanabilecek bir alan. Ziyaretçileri 1915’in Nisan ayına, Çanakkale Kara Muharebeleri’nin başladığı o destansı günlere götürecek bir hava hâkim.
Kalenin içinde burçların üstünde savunmayı temin eden ağır toplar var. Tabii her köşesinde milyonlarca kurşun ve şarapnel kalıntısı da. Valide Hatice Turhan Sultan’ın niyabeti zamanında Venedik saldırılarına karşı boğazın güvenliği için inşa ettirdiği bu kalenin her devirde, zamanın askeri teknoloji ve savunma gereklerinin değişimlerine uygun izleriyle birlikte arkada mütevazı Seddülbahir köyü yer alıyor. O köyün ve manzarasının ihtişamı tasvir edilemez.
Az ileride bu topraklara gelip burada kalan düşman ordusunun savaşçıları adına dikilen bir anıt ve geride kuzey tarafta da muhteşem Çanakkale Şehitler Abidesi. Gelibolu Yarımadası’nın ve vatanın bu ucu tarihin özeti gibidir. Muhakkak ziyaret edilmeli ve vakit geçirilmelidir.
Fransa’nın değil Fransızların imparatoru Napoléon Bonaparte
#Napoléon Bonaparte#FRANSA#Ersin Tatar
Nisan 02, 2023 08:124dk okuma
Paylaş
Napoléon Bonaparte askeri tarihin de diplomasi tarihinin de tartışılmakla bitmeyen konu ve portresi. Şüphesiz ki onun diktatör idaresi Fransa’yı derledi topladı. Bütün tatsız yanlarına rağmen Avrupa kıtasını da eski dünyadan yeniye sürükledi.
Haberin Devamı
Henüz 27 yaşında İtalya’daki Direktuvar ordularının Başkomutanı, Mısır’da Büyük İskender’in hedeflerini izleyen, Fransa’da ihtilalin yatıştığını iddia eden Direktuvar’ın (ülkenin yönetici kurulu) içine girdiği girdabı durduran, Cumhuriyetçiliğine rağmen yakın dostlarıyla bile (Madame Germaine de Staël) çatışmaya düşen, resmi unvanıyla Fransa’nın değil Fransızların imparatoru!
YENİ BİR ROMA İMPARATORU
Monarşinin bütün âdetlerini kaldırdığı gibi kendini yeni bir Roma imparatoru gibi öne süren, Fransız yaşamına, zevkine ve mimarisine Roma taklidi ampir üslubu getirilmesine ön ayak olan, monarşinin belirlediği birtakım kanunları (medeni kanunu) yeni bir veçheyle ileri süren, İtalya’da kazandığı zaferlerle aynı ülkede onun ardından yenilenlerin kaybını telafi eden, ailesini yeni Fransa İmparatorluğu’nun kralları olarak tahtalara çıkaran ama bir yandan da ihtilalci Cumhuriyet’in bazı hedeflerini tereddütsüz gerçekleştiren, Yahudilerin emansipasyonu, vatandaşlık hukukunun geliştirilmesine çalışan, 1812’deki Rusya mağlubiyetinden, daha doğrusu Rusya’nın gerilla savaşı ve “general kış”tan dolayı, mağlup ve perişan bir halde dönen, Mısır’da İngiliz tarihinin büyük amirali Horatio Nelson’a yenilen (Abukir 1799), 1815 Viyana Kongresi Fransa’yı yeniden düzenlerken aniden Waterloo’da karşısına çıkanlara karşı daha mağlup olan bedbaht ve hüzün içinde St. Helena’ya giden İmparator...
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
Aslında İspanya Seferi ve işgalin ardından gelen yenilgisi Bonaparte’ın talih gemisinin çarptığı ilk kayalıktı. Ardından da başarıya ulaşamayan kıta ablukası (blocus continental) yani İngiltere’nin sözde ekonomik kuşatma altına alınması bir vodvil olarak bitti.
Napoléon Bonaparte hâlâ Fransa’da Fransız demokrasinin çıkmaz sokaklarına ve kraliyetin yani Bourbonların Fransa tarihinden çekilmesini isteyen monarşi taraftarlarına önderlik eden bir siluet. Kralcılar hâlâ Bonaparte’den nefret ederler, hatta ‘Kırmızı Külahlılar’ın başı dedikleri Maximilien Robespierre kadar...
Napoléon askeri tarihin de diplomasi tarihinin de tartışılmakla bitmeyen konu ve portresi. Hakkında kaynaklar çok, yorumlar çok ters. “İstanbul’u geleceğin Doğu ve Batı medeniyetinin kaynaştığı başkent olarak” nitelemiş. Ama şunu da söylemek lazım gelir ki Osmanlı İmparatorluğu Napoléon’un Avrupa’daki neredeyse tek müttefikiydi. Onun düşmanlığını kazandığı Mısır Seferi’den sonra Rusya ile Osmanlı’nın bir araya gelerek ittifak yapmasına neden olan tek kuvvet de oydu. 1800-1801 ittifakı Yunanistan’a gelecekteki Adriyatik’teki İyon Adalarının hediyesini sağladı. İki kuvvet burada bir Cumhuriyet kurmuştu. (Bunun adı: Cezayir-i Seb’a-i Muctemi’a Cumhuri idi.)
Haberin Devamı
2014’TE YAYIMLANDI
İtalya, Napoléon’dan önce ve sonra onun izlerini taşır. Zira Napoléon bir Korsikalıdır. İtalya onun içindedir. Ama İtalya hâkimiyeti Korsikalıları ve İtalyanları yaralamıştır. İtalya kültürü Fransa’ya daha çok ve yeniden girmiştir. Bunun yanında İtalya’da da Fransa yerleşmiştir.
Andrew Roberts’in “Napoléon” adlı eseri ilk olarak 2014’te yayımlandı. 33 bin mektup ve evrak inceleyen yazar 21. yüzyılın Britanya tarihçiliğine, dünyaya ve Avrupa’ya yeni yorumlar getiren verilerle katılıyor. Bu yorumlar Fransa’nın Anales ekolü kadar çarpıcı gelmese bile her şeyden evvel çalışkanlık ve üslubla okuyucu sürüklüyor. Andrew Roberts’in bu çok okunan “Napoléon” eseri 1000 sayfayı aşkın bir tercüme ve metinle (Tercüme: Barbaros Uzunköprü) geçtiğimiz ay Türk tarih okuyucularının önüne çıktı. Bunu birlikte çalıştığım Kronik Kitap’ı iftiharla tebrik ederek belirtiyorum; bu reklamın ötesinde bir takdirdir. Gençliğimizde Avrupa veya dünya tarihinden böyle bir tercüme yapılıp basılması hayal edilemezdi. Napoléon üzerine ilk değil ama şu ana kadar neşredilen en ağır çalışma.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
by Taboola
AVRUPA’YI DEĞİŞTİRDİ
18. asrın sonunda genç generalin İtalya mağlubiyeti, Direktuvar’ın yolsuzlukları ve başarısızlıklarıyla gölgelendi. Maalesef çağımızın Cumhuriyetleri denen; yani Fransa Cumhuriyetlerin bütün güzellikleri yanında bütün hastalıklarını da öncü olarak taşıyordu. Şüphesiz ki onun diktatör idaresi ve bir Romalı diktatör gibi (diktatör ifadesi Roma’da bir hakaret, küçümseme değil gerçek bir devlet adamı vasfıydı) Fransa’yı derledi topladı. Bütün tatsız yanlarına rağmen Avrupa kıtasını da eski dünyadan yeniye sürükledi. Arkasından Viyana Kongresi (1815) ile gelen monarşist restorasyon artık başarılı olamayacaktı. Modern Avrupa’ya çehresini kazandıran bir politikacının ve askerin mahiyetindeki dürüst veya oportünist, komplocu veya sadık bütün mensuplarına rağmen Bonapartist başarılı kadronun hikâyesini burada görmek mümkün. Sıkılmadan, yavaş yavaş okunacak bir kitap ve iyi bir tercüme.
Fransa’nın değil Fransızların imparatoru Napoléon Bonaparte
Özellikle Napoléon’un Mısır macerası bu kitapta ele alınmış. Herhangi bir Avrupa tarihçisinde karşılaşılacak bazı eksiklikler burada da söz konusu. Batılı tarihçiler için Osmanlı ve Mısır kaynaklarını incelemek zor, kitabın dipnotlarına baktığımız zaman bunu farkediyoruz. Şunu söylemek gerekir ki Avrupa arşivlerindeki kaynaklar bu konuya da bir katkı sunuyor. Hiç şüphesiz ki okuyucumuzun bu bölümü okuması Osmanlı modernleşme tarihini anlaması bakımından da yardımcı olacaktır.
Haberin Devamı
MENFUR SALDIRI
Sayın Ersin Tatar Londra’da Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olarak Kıbrıs sorununu anlatmak hususunda bir konferansa davet edildi. En basit anlamdaki söz hakkını Londra’daki Kıbrıslı Rumlar Yunan bayrakları ve Güney Kıbrıs’ın bayrağıyla protesto ettiler. Kalabalık değillerdi. “Kıbrıs Rum’dur, Tatar’a ölüm” sloganları iki dünya arasındaki iptidai Balkan milliyetçiliklerini yansıtan bir slogan.
Fransa’nın değil Fransızların imparatoru Napoléon Bonaparte
Kıta Yunanistan idaresinin en kritik zamanda deprem felaketi meydana gelince ne olursa olsun Türkiye’nin yardımına gösterişsiz bir şekilde koştuğu hatta afetlerden sorumlu Yunan bakanın neredeyse sabaha kadar Türk Büyükelçiliği’nde konaklayarak yardım faaliyetini yürüttüğü bir dönemde Kıbrıslı Rumların ne kadar dünyadan ve kendi dünyalarından habersiz oldukları ve garip bir stratejik hata içinde düştükleri anlaşılıyor. Aynı stratejik hatayı bu bihaber ve biidrak tutumlarından dolayı Annan planının oylamasında da gerçekleştirdiler. Cehalet rakibin işine yarıyor.
Haberin Devamı
Kim ne derse desin, kıta Yunanistan’daki politikacı ve devlet adamlarının kalitesinin onda biri Kıbrıslı Rum politikacılarda yok. Bu provokasyona anında 150 kişilik bir Türk kalabalığı karşı cevap verebilir ve kavga çıkartabilirdi. Böyle ucuz provokasyona gelmediler. Cumhurbaşkanı’mızı konferans salonunun kapısında karşıladılar. Sayın Tatar mütevazı ve soğukkanlı kişiliğiyle burada da karşımızdaydı. Kendisine geçmiş olsun diyoruz.Son facianın faillerinden biri: Müteahhitler
#Deprem#Müteahhit#Suzan Nana Tarablus
Nisan 09, 2023 06:295dk okuma
Paylaş
15 yıl önceki bir sayıma göre iki büyük partinin il başkanlarının büyük çoğunluğu inşaatçıydı. Hele belirli bir bölgenin inşaatçıları bütün partilerde hâkimse burada umumi bir prensip uygulamak gerekir. İnşaatlar üzerinde ciddi bir denetimin yasal mevzuata rağmen gerçekleşememesi de bununla ilgilidir. Şu halde artık bütün siyasi partilerin, devlet organlarının ve tabii asıl vatandaşların çok uyanık olması gerekir.
Haberin Devamı
Son faciada en büyük kusurlulardan biri Türkiye’deki müteahhitlerdir. Müteahhit sayısının 450 bini bulduğu açıklandı, rakam resmidir. Ancak bu yüksek sayının aksine inşaat mühendislerimizin sayısının ise birçok ülkeye göre az olduğunu söylüyorlar. Az sayıda mühendis bu firmalarda güya istihdam ediliyor. Bu müteahhit unvanlı zevat nasıl yetişiyor, hangi meslek kuruluşlarının imtihanından geçiyor, üzerlerindeki devlet gözetimi nedir? Deneyimlerimden biliyorum; restoratör diye ortaya çıkan müteahhitlerin ne restorasyonla ne eski eserle alakaları vardı. Tuttukları çalışanlar da kendileri gibi ve bunların üzerinde denetim de kurulamıyor.
Son facianın faillerinden biri: Müteahhitler
BU DURUM HİÇ SAĞLIKLI DEĞİL
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
Bugünlerde hepimizin şikâyet ettiği bir konuda Daron Acemoğlu da bir makale yazdı: Yatırımların yüzde 40’ı inşaat şirketlerine aitmiş. Yüksek bir orandır. İkinci Dünya Savaşı’ndan çıkmadığımıza göre Türkiye’deki iktisadi, sınai yatırımların büyük ölçekte bu sektöre yöneltilmesi çarpık bir yapı gösteriyor. Bir inşaat müteahhitleri ülkesi haline dönmüşüz.
Bunun siyasi sonuçlarının daha da büyük oranı teşkil ettiği ileri sürülüyor, saymak son derece kolay. Benim bildiğim 15 yıl önceki bir sayıma göre iki büyük partinin il başkanlarının büyük çoğunluğu inşaatçıydı. Bu üçüncü ve dördüncü partiler için de doğru olabilir. Şu son andaki durumu sayı olarak veremem, bunu tespit gerek ama açıkta görünen yapı şudur; partilerde de hâkimler. İnşaat müteahhitlerinin partilere girmesi yasak değil, ayıp da değil. Her vatandaş gibi onların da hakkı ama parti kadrolarını onların doldurması ve bağışların tamamen oradan gelmesi hiç sağlıklı değil. Bu sadece onlar için geçerli değil, her meslek ve üretim grubu için geçerli prensip olmalı.
Her şey anayasa ve kanunlarla düzenlenmez. Demokrasilerde bir siyasi ahlak, gelenek ve prensip söz konusudur. Eğer partiler tembelliklerinden, aidat toplayamamalarından, geniş temsili sağlayacak üyeler edinmekten mahrumsalar ve bunu gerçekleştiremiyorlarsa güçlü siyasi parti sayılmazlar ve kitleyi temsil edemezler. Her partide müteahhit bulunabilir ama hâkimiyet o grupların içinde olmaz. Hele belirli bir bölgenin inşaatçıları bütün partilerde hâkimse burada umumi bir prensip uygulamak gerekir. Bunun arkasından bürokraside aynı tip hâkimiyet kurulur. Türkiye bu durma gelmiştir.
Haberin Devamı
ÜZERİNE DÜŞÜNÜLMESİ GEREKEN SORULAR
İnşaatlar üzerinde ciddi bir denetimin yasal mevzuata rağmen gerçekleşememesi de bununla ilgilidir. Şu halde artık bütün siyasi partilerin, devlet organlarının ve tabii asıl vatandaşların çok uyanık olması gerekir. Evvela desteklediğiniz ama özellikle çalıştığınız partiye bakacaksınız, hangi meslek grubu orada söz geçiriyor, genel merkezde kimler hâkimdir, sizin bulunduğunuz ilde nasıl bir yapı söz konusudur? Eğer partinin üyeleri ve çalışanlarında böyle bir prensip uygulaması görülürse bu seçimlere de yansır. Niçin partilerin yönetiminde zeytinciler, modern çiftçilik yapanlar, hayvancılığı geliştirenler gerekli orana sahip değiller? Hep beraber üzerine düşünmemiz gereken sorular...
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
ANTAKYA’NIN GELECEĞİ
Son facianın faillerinden biri: Müteahhitler
Antakya’nın yani beşeriyetin en eski metropolitlerinden birinin üzerinde çok acı bir deprem yaşadık. İnsan kaybı son derecede sarsıcı. Bir yerde en önemli unsur her zaman olduğu gibi insandır; yeni yaşayan nüfusun rengi, niteliğidir.
ACELEYE GELMEMELİ
Gençlerin ve çocukların hayatta kalanlarının yetimhanelere toplanmasıyla iş bitmiyor. Koruyucu ailelerin yüz binleri bulan müracaatlarının süratle değerlendirilmesi lazım. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı yetimhane yahut yetiştirme yurdu denen yerlere çocuk yerleştirmekle işini bitirmiş sayılmaz.
Moloz kaldırma faslı başladı. Bir fabrikadan, hangardan bahsetmiyoruz. Söz konusu olan Antakya ve mücavir kasabalar. Kalıntıların dikkatle alınması, elekten geçirilmesi icap eder. Aniden verilen moloz kaldırma işi hiç de tasvip edilemez. Son dakikada duyduğuma göre Kültür ve Turizm Bakanlığı nezdinde durdurulması istenmiş. Bakanlığın uyduğunu söylediler bilemiyorum, tahkik etme durumunda değilim. Bu konuda herkesin aydınlatılması gerekir. Her kalıntının içinden tarihi yerinden oynatacak sadece yüzlerce, binlerce yıl evvelinin değil 20. yüzyıl Hatay tarihinin de canlı belgeleri çıkabilir çünkü o bölgede çağdaş tarih kalıntıları da harap oldu.
Haberin Devamı
SUZAN NANA TARABLUS’UN DİKKAT ÇEKEN ÇALIŞMASI: BABA BİZE NEDEN DÖNME DİYORLAR?
Tarihçiyim, bulunduğum ve yetiştiğim muhitte Doğu Avrupa’nın ve Ortadoğu’nun muhtelif azınlıkları üzerine konuşmaları duyarak büyüdüm. Buna rağmen dönme ve dönmeler tabirini ancak 1960’lı yıllarda duyduğumu hatırlıyorum. Neredeyse 20 yaşına yaklaşmışken. Bunların ilki söylentilerdi. Sonra Yahudi dostlarımdan dinledim. Son zamanlardakinin aksine eskiden hiç de sıcak bakılmıyordu.
Son facianın faillerinden biri: Müteahhitler
Devir değişti. Dönmelerin (aslında Sebateist demek gerekir) Türk hayatındaki müsbet katkıları üzerine bir tetkik yazısı yazdım, yayımlandı. Edirne hahambaşısı, İstiklal Savaşı’nda Türkiye hahambaşısı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin aynı makamdaki ilk din bilgini Haim Becerano’nun Karakaş olayı sırasında Selanik’in dönmeleri denen grubu ekstrem bir Yahudi mezhebi olarak nitelendirdiğini okudum. Becerano ve Dr. Markus (Eşkinaz haham) Türkiye modern tarihinde tanınan iki bilgin hahamdır. Bu, gazete taramalarında çıktı. Sonra Yemen’de de böyle bir mezhep öğrendim. Nihayet zamanımızda Sabatay Sevi’nin Baltıklar ve eski Rusya topraklarından bıraktığı bir miras olan Frankistler grubuna rastladım. New York’taydılar. Onlar da Hıristiyanlığı kullanmışlardı. Ama yine bunların 1492 yılında İspanya’daki Reconquista’dan sonraki Muranos ve Moriskos denen sözde Hıristiyanlığa dönmüş Müslüman ve Yahudi gruplardan farklı olduğu açıktı.
Haberin Devamı
Sabatay Sevi 17. asrın İzmirlisidir. Yahudi ve gayriyahudi literatürde hakkında çok farklı yorumlar vardır. Şahsen Bernard Lewis’in bile olayı çok tarafsızca ama soğukkanlı olmaktan çok soğukça tasvir etiğini söylemeliyim. Gerçekten Osmanlı Yahudiliğinin çöküntü döneminde çöküntünün sebebi olan bir grup mudur? Hiç zannetmiyorum. Türkiye’de hâlâ kendi soyunu açıklayanlarla açıklamayanlar bir arada, belli ki kimliğine karar veren, önemsemeyen ve hatta unutanlar var.
KİTABI İLGİYLE OKUYORUM
Dostumuz Suzan Nana Tarablus’un onlarca kişiyle yaptığı mülakatın dürüstçe ayıklandığını ve bir araya getirildiğini gördük. Doğrusu isimlerin açıklanmadığı bir ikisini tanıdığımı zannettim, bu portrelerin kendilerini ve anlatımlarını ilgiyle okudum. 350 sayfalık bu eseri hâlâ okuyorum.
Rıfat N. Bali’nin “Bütün Zamanların Günah Keçileri: Dönmeler Yahut Gizli Yahudiler” (A Scapegoat for All Seasons: the Dönmes or Crypto-jews of Turkey) adlı ISIS Press’ten çıkan İngilizce kitabı, Gerşom Şalom’un (Gershom Scholem) Yahudi Mistisizmi içinde bu grup ve inançları konusundaki yazıları, Tarablus’un kitabının bibliyografında görmediğim Renée Molho’nun çalışmaları ve aslında bir Müslüman ilahiyatçı olan Amerika’daki Cengiz Şişman’ın titiz ve çok meraklı araştırmaları bu konuda artık yenilikler getiriyor. Leyla Neyzi’nin, Ilgaz Zorlu’nun kendilerinden bahseden eserleri yanında Suzan Hanım’ın bu derlemesi halen ilginç ve yeni renkler getiren bir çalışma.
..Her şey yerinde güzel
#Parthenon#British Museum#Persepolis
Nisan 16, 2023 06:295dk okuma
Paylaş
Parthenon’dan kaçırılan kabartma ve heykeller, British Museum’un en ilginç bölümünü oluşturuyor. Atina’da Parthenon Müzesi’ni ziyaret ettiğimde “Böyle bir müze varken, British Museum’un eserleri tutması yanlış ve usulsüz” dedim. Haklıydım, her şey yerinde güzeldir; Pergamon Altarı Bergama’nın üstünde, Mısır piramitlerinden çalınanlar Mısır’ın ortasında, Elgin Mermeri denen Parthenon kalıntıları da Yunanistan’daki asıl yerinde güzeldir.
Haberin Devamı
Topkapı Sarayı Müzesi müdürlüğüm zamanında Atina’da Parthenon Müzesi’nin yeni bölümünün ziyaretine gitmiştim. Bir modern mimari harikasıdır. Bence Louvre Müzesi’ndeki piramitli galeriden daha ilginç bir konstrüksiyon. Hava kirliliğinden dolayı dökülmeye başlayan Parthenon mabedi ile üzerindeki eserler ve bir köşeye sıkışan oradaki küçük müzeyi buraya naklettiler. Plan müthiş fakat bir şey göze çarpıyordu: Parthenon’un soyulmuşluğu.
YANLIŞ VE USULSÜZ BİR HAREKET
Kim ne derse desin uzun Türk idaresi boyunca Parthenon’dan bu gibi eserler çalınmadı. Yunan Ayaklanması denen 1821 olayları durumu değiştirdi. Arada Yunanistan’ın Karlofça Antlaşması öncesi ve sonrası Venedik’e teslimi ve bu sıradaki savaşta bir depo olarak kullanılan mabedin denizden atılan mermilerle cephene kısmının infilakı bir tahribe sebep oldu. Ama asıl tahribat, 1801-1812 arasında Osmanlı İmparatorluğu nezdinde büyükelçi olan Lord Elgin’in (Thomas Bruce) bunlara el atıp boşalan şehirden parçaları, liman da çok yakın olduğu için kolaylıkla Londra’ya yollamasıyladır. Bu hırsızlık eserleri, 1816’da müzenin ilgili pavyonunun kurulmasından bu yana British Museum’un en ilginç bölümünü oluşturuyor.
Her şey yerinde güzel
Mimar Bernard Tschumi tarafından tasarlanan yeni Akropolis Müzesi’nin pencerelerinden gözüken Parthenon.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Müzeyi ziyaret ettiğimde Müdür Prof. Dimitrios Pandermalis’ti. Yakında vefat eden bu dostumuz çağdaş Yunanistan’ın en seçkin arkeologlarındandı. Onunla müzeyi gezdik. Çıkışta Yunan TV’si kanaatimi sorduğunda, “Böyle bir müze varken, British Museum’un eserleri tutması yanlış ve usulsüz” dedim. Haklıydım, her şey yerinde güzeldir; Pergamon Altarı Bergama’nın üstünde, Mısır piramitlerinden çalınanlar Mısır’ın ortasında, Elgin Mermeri denen Parthenon kalıntıları da Yunanistan’daki asıl yerinde güzeldir. Böylece, etrafla bağını ve tarihteki yerini de daha iyi anlatmış olur. Yeni nesillerin dünyayı böyle sevmeleri mümkündür.
Haberin Devamı
İSTİLA SIRASINDA TAHRİP EDİLDİ
Elgin Mermerleri’nin dönüşü bugün yeniden tartışılıyor. Galiba uzun vadeli bir ödünç vermeyle geri verilecekmiş. Uzun vadeli ödüncün ebediye dönüşmesi temenni edilir ve götürülen eserlerin tümünün iadesi gerekir. İnşallah aynı şey Bergama Altarı (sunak) için de söz konusu olacaktır. Berlin müzelerinde hiç de o kadar göz almıyor. En iyi göz alacağı yeri, velev cam muhafaza altında da olsa, Bergama Metropolü’nün üzerindeki orijinal ocağıdır.
Parthenon milattan önce 5. asırda İran Ahamaniş İmparatorluğu’nun kuvvetleri tarafından istila edildi. Muhteşem İran medeniyeti ve idaresi bugünkü vatanımızın eskiden İyonya ve Karya (bugün İzmir, Aydın, Muğla) denilen Kuzey ve Güney Ege bölümündeydi. Yunanistan’da İran istilası da söz konusu oldu (M.Ö. 400’ler). Tahrip edilen Parthenon’un yeniden yapılması söz konusu oldu. Kalıntılar ve bilgilerden edindiğimize göre eskisiyle mukayese edilmeyecek bir şaheser ortaya çıktı. Hatta mabedin alınlıklarını taşıyan sütunlar Karyalı Kızlar (Karyatid) diye anılıyor. Çünkü bugünkü Muğla bölgesinde kalan Karya Perslerle birlikteydi.
Her şey yerinde güzel
British Museum’daki Elgin Mermerleri.
Parthenon’un her köşesindeki kabartma ve heykeller Eski Yunan heykelciliğinden kalan muhteşem mirastır. Bunların yeni açılan Parthenon Müzesi’nde teşhiri de bu bakımdan anlamlıdır. Bu eserler İngiltere’den geldiği zaman, Yunanistan’ın Parthenon’un dibindeki kötü yapılaşmayı kaldırması da tavsiye edilir. Madem klasik dönem yeniden ihdas ediliyor, 20. yüzyılın çirkin binalarının da o müzenin yanı başında yer almaması gerekiyor.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
by Taboola
İRAN SEYAHATNAMESİ
Kaç zaman geçti. Şiraz’a tekrar özlemle döndüm. Şiraz’ın civarında Kaşkay Türkleri yaşıyor. Kışları Basra Körfezi’ne yakın bir bölgedeler. Hâlâ göçer oldukları için nisan ayından itibaren yavaş yavaş Şiraz’a ama daha çok etrafındaki çevre dağlara (Zagros) geliyorlar çünkü hava yüksekte yaşama ve hayvanlar için daha müsait. Kaşkayların dili Türkçe, lehçeleri ve kültürü bizim memlekete çok benzer. Dolayısıyla insan kendine adeta Güney Anadolu’da Akdeniz bölgesinde zanneder.
Her şey yerinde güzel
EDEBİYATA DÜŞKÜNLER
Şiraz hiç şüphe yok ki İran’ın asıl kültür merkezi Fars bölgesi ve İsfahan gibi değil, İsfahan daha kozmopolit ve tarih olarak Selçuklu ve Safevi mirasına yakın. Şiraz’da eski Zend devri kalesini görüyorsunuz. Zendi hanedanının hükmettiği 18. asırda burayı başkent yaptığı ve buradan Tahran’a geçilen yer. Zendilerin bıraktığı sayısız eser var. Kaçar devrinde de öyle. Şiraz her zaman için bugün de modern İran kültürün en önemli adamlarının yetiştiği şehir. Tabii Hafız’ın ve Sadi’nin şiir memleketi. Onun için Şirazlılar şiir ve edebiyata çok düşkünler. Bugün bile şiir kahveleri var. Oralarda toplanıp yazdıkları şiirleri güzel bir adla ilan ediyorlar; levhalar üzerinde duvarlara asıyorlar. Okullarda şiir ve edebiyata çok önem veriliyor ve şiir öğreniyorlar.
Haberin Devamı
Şiraz’ı ilk gezdiğinizde eski ve yeni bölümleri fark ediyorsunuz. Eski bölümü oldukça iyi korunmuş. En önemli husus da çevrede Pers İmparatorluğu’nun bu merkezinde Persepolis’in yer alması. Persepolis, İran Ahamaniş hanedanının şahlarının harici ilişkiler için kurduğu bir yerdir. Taht-ı Çemşid diyorlar, orada sefirleri kabul ederlerdi. Yabancılar gelirdi; imparatorluk ve eyaletlerinin temsilcileri... Civarında da Nakş-ı Rüstem dediğimiz meşhur kabartmalar var. Bir tanesi Şâpûr’un İmparator Valerius’u esir alışı ve bu kayalara nakşedilmiş. Şüphe yok ki İran kültürü her dönemde Greko-Romen kültüre çok yakın, heykel ve resim konusunda çok önde gittiler ve İranlılar bu vasıflarını hep muhafaza etti. Avrupa resmine de yakındılar. 20. yüzyılda da modern sanatlarda öncü bir ülke.
Her şey yerinde güzel
Haberin Devamı
Türk Hava Yolları epey bir zamandır Şiraz’la tıpkı İsfahan’la, Tebriz’le de olduğu gibi Tahran’dan sonra ilişkiye geçti. Haftada iki sefer mutlaka uçuş var. Turistik zamanlarda bunların sayıları arttırılıyor. Türk Hava Yolları ile dilerseniz buradan Isfahan’a geçer, öyle dönebilirsiniz. İran’ın ilginç ve muhteşem çöl şehri Yezd buraya karayolundan yakın, İsfahan’a da uçup Yezd’e gelebilirsiniz. Bunun için çok uygun bir hat olduğunu ve tercih edildiğini belirtmek gerekiyor. Bu davetleri ve misafirperverlikleri için başta THY Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Bolat olmak üzere İsfahan bürosu müdürü Selim Aluç, Şiraz Müdürü Özgür Suucak ve tüm çalışanlara çok teşekkür ediyoruz.
Meclisimizin 103.yılı... İstiklal ruhuyla istikbale
#23 Nisan#Mustafa Kemal Atatürk#Meclis
Nisan 23, 2023 06:296dk okuma
Paylaş
Büyük Millet Meclisi, Türkiye adını almıştı. Göktürklerden beri tarihte ilk defa Türk adı kullanılmaya başlandı. Bu Meclis, İstiklal Savaşı’nın yürütüldüğü bir organ haline dönüştü. “Egemenlik ulusundur.” Bugün bile Millet Meclisi’nin şiarı budur. Bir devletin ve sistemin kuruluşundaki ruh yaşadığı, kutsandığı derecede istikbale emin adımlarla yürünür.
Haberin Devamı
23 Nisan 1920, günlerden Cuma... Bugünün özellikle seçildiğini söylemek mümkündür. Ankara’nın en önemli ve ülke çapında şöhrete sahip dini merkezi Hacı Bayram Veli Camisi’nde kılınan Cuma namazından sonra dualar ve kesilen kurbanlarla Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ni temsil eden ve “makarr-ı teessüs” dediğimiz kuruluş merkezi görevini yerine getiren binada Millet Meclisi toplandı. Bina, şehrin istasyona doğru gelişme eğilimini temsil eden en güney noktasında (bugün Ulus Meydanı) İttihat Terakki Fırkası’nın kulübü olarak inşa edilen neoklasik bir binaydı (halen İnkılâp Müzesi).
Sinop mebusu Şerif Bey’in “Ey hüzzar-ı kirâm” diye başlayan konuşması “Büyük Millet Meclisi’ni açıyorum” diyerek çalışmalarına başlamıştır. Meclis reisi Mustafa Kemal Paşa’ydı. İstanbul’dan gelen Celaleddin Arif Bey ikinci başkanlığa, Abdülhalim Bey (Konya Mevlevi dergâhı postnişini) birinci başkan vekilliğine seçildiler. Kâtip üyelerle birlikte başkanlık divanı tamamlanmış oldu. Meclisin zabıt kâtipleri pek zikredilmez ama tarihimizin ilginç kişilikleridir. Bir tanesi Ankara’da rüşdiye ve idadide talebelik yapan Koçzâde Vehbi Efendi, ikinci zabıt kâtibi hepimizin tanıdığı medeni hukuk hocamız sonraki Ordinaryüs Profesör, Hıfzı Veldet Efendi (Velidedeoğlu), üçüncüsü Ankara’da muallimlik yapan Mahir Hoca (İz) idi. Mustafa Kemal Paşa aynı zamanda Meclis Hükümet sistemine göre bu hükümetin başkanıydı. Burada hükümet kelimesini kullanıyoruz. Zira devlet henüz hilafet ve saltanatı mezceden İstanbul’daki monarşidir.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
Meclisimizin 103.yılı... İstiklal ruhuyla istikbale
GÖKTÜRKLERDEN BERİ TARİHTE BİR İLK
Büyük Millet Meclisi, Türkiye adını almıştı. Göktürklerden beri tarihte ilk defa Türk adı kullanılmaya başlandı. Hükümet saltanat ve hilafeti, işgalin zor şartlarından kurtarmak, vatanın bağımsızlığını gerçekleştirmek için toplanmıştır. Bu nedenle hâkimiyetin “bilâ kaydü şart” Türk milletine ait olduğu vurgulanıyor. Bu nedenle kürsüdeki başlık o günden bugüne tartışılıyor. Bazı yazarlar ve hukukçular bu sloganın meşruti monarşi dediğimiz sistemle bağdaştığını, bazıları ise artık yeni bir hâkimiyet ve yeni bir devletin ortaya çıktığını söylüyorlar. “Egemenlik ulusundur.” Bugün bile Millet Meclisi’nin şiarı budur.
Haberin Devamı
“Meclis hükümeti sistemi”ne tarihte daha evvel iki büyük ihtilalde, Fransız Devrimi’nde ve Sovyet Devrimi’nde rastlanıyor. TBMM’nin sistemi konvansiyoneldir ve hâkimiyet-i milliye kavramının çokça telaffuz edildiği TBMM, bu evvelki ikisine göre daha değişik görüşteki grupların burada temsil edilmesidir. Gerek Fransız gerek Rus Devrimi’nde konvansiyonel sistem veya Sovyet sistemi liderlerin hâkimiyetini aksettirir ve törensel bir şekilde tasarı, kanun ve kararları kabul ederdi.
Halbuki Büyük Millet Meclisi bir harbin yönetildiği bir organ olmasına rağmen, her zaman ciddi bir muhalefet ve muvafakatın; yani bir şekilde hükümeti destekleyen kanatla tenkit etmekte çekinmeyenlerin münakaşa ettikleri bir ortamdı. Tarihimizde hiç görülmedik bir şekilde ne 1876 Anayasası’nda ne 1908’deki yeniden düzenlemeye rağmen hükümetler her zaman birincisinde padişah tarafından seçilen ve tasdik edilen sadrazamın, vekillerin ve nazırların, ikincisinde meclisi teşekkülüyle ortaya çıkan organın hükümeti tasdik etmesiyle olduğu hâlde, burada her bakanı ayrı ayrı millet meclisi seçer. 25 Nisan tarihli karar “icra vekilleri heyetinin teşkiline karar verildi” şeklindedir. Dolayısıyla meclis başkanını seçtikten sonra başkan vekili onun tarafından tayin edilir, bakanlar kurulu üyelerini de seçmektedir ve onları denetlemektedir, Meclis hükümet dahil yargı organının da görevlerini yerine getirmelerini denetler. Yani kesin bir kuvvetler birliği söz konusudur. İcra ve yargı gücü de meclisin elindedir. Bu sistem hiç şüphesiz 1924 Anayasası’nda değişecektir.
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
by Taboola
Meclisimizin 103.yılı... İstiklal ruhuyla istikbale
Bu meclisin üyeleri iki kaynaktan geliyor. Birisi, yakın tarihimizin facialarından birine; yani Şubat 1920’de Misak-ı Milli (Milli Andı) yapan ve kabul eden, coğrafyayı çizen son meclise karşı ve Millet Meclisi’ni dağıtmak, İstanbul’u yeniden işgal etmek, işgal sırasında meşum cinayetler işlemek (Şehzadebaşı Karakolu’nda gece uykusunda olan erlerimizin nöbetçilerle birlikte şehit edilmesi gibi), mebusların Malta’ya sürgünü, basının ve bütün ulaşımın, posta servislerinin kontrol altına alınması gibi olaylardan sonra dağılan meclis üyelerinin Ankara’da görevlerine devam etmesidir. Bu kaynaktan gelenler daha ilk anda Ankara’ya sığınabilen birkaç kişiyi müteakib meclise İstanbul bölgesinden gelenler ve Malta sürgünlerinin serbest bırakılanlarının katılımıyla oluştu. İkinci zümreyi ise sancak esası üzerinden daha çok müdafaa-ı hukuk gruplarının seçtiği üyeler oluşturdu. Tarihte hiçbir Osmanlı meclisinde görülmediği kadar ilmiye sınıfından ve medreseden de üyeler vardı. Gayrimüslim mebus ise yoktu.
Haberin Devamı
Meclisimizin 103.yılı... İstiklal ruhuyla istikbale
MUSTAFA KEMAL’İN GÜCÜNÜN GÖSTERGESİ
Nihayet Mehmet Akif Ersoy gibi milli şairimiz dahil entelektüellerin katıldığı bu meclis, İstiklal Savaşı’nın yürütüldüğü bir organ haline dönüştü. 15 Ağustos tarihidir ki Büyük Millet Meclisi adının benimsendiği tarihtir. İlk kuruluşu Erzurum–Sivas’taki 16 Mart tarihli Heyet-i Temsiliye’nin adına kurulmuş olan bu meclisin adı Millet Meclisi diye geçiyordu. Meclis üyelerinin yüzde 8’i din adamları, yüzde 34’ü sivil bürokratlar, yüzde 13’ü askerlerden oluşuyordu. Askerler 1924 Anayasası’nın yürürlüğe girmesinden sonra kendi istekleriyle ya istifa ederek siyasete devam ettiler yahut da Mareşal Fevzi Çakmak gibi askeri kariyeri tercih ederek yerlerinde kaldılar.
Haberin Devamı
Meclisin açılması Türkiye sathındaki redd-i ilhak cemiyeti, vilayet-i şarkiye, müdafaa-i hukuk cemiyetleri gibi muhtelif direniş gruplarının bir araya toplanmasından oluştu. Bu büyük bir başarıdır. Birçok düşünürün ve yazarın ifade ettiği gibi askeri zaferden evvel bütün temeli oluşturan, önemli bir başarıdır. Bu Mustafa Kemal Paşa’nın siyasi gücünün göstergesidir. Ankara ise böyle bir Büyük Millet Meclisi oluşumunu, çalışmasını ve mücadelesini desteleyecek bir bölge olarak daha o günden modern tarihe adını yazdırmıştır. Zaten 27 Aralık 1919 tarihinde Mustafa Kemal Paşa şehre ulaştığında şehrin müftüsü Börekçizâde Rifat Efendi, sivil memurlar, askeri bürokrasi, Bayrami Şeyhi, esnaf ve tüccarlar kendisini büyük coşkuyla karşıladılar. Bu daha evvelki kongre merkezlerinde görülmeyen bir havaydı. İkinci ve asıl önemli husus Ankara, demiryolunun bittiği noktaydı. Yani modern harbin en önemli aracı olan demiryolu şebekesinin başına geçilmişti. Zaten ziraat mektebi dediğiminiz Kalaba semti tarafındaki binadan evvel Mustafa Kemal Paşa’nın ofisinin Ankara garındaki bina olması bir tesadüf değildir.
VE MECLİS BİR ANAYASA YAPTI
Meclisin içindeki siyasi gruplar şaşılacak derece birbiriyle bağdaşamaz durumdaydı. Hatta Yeşil Ordu gibi doğaçlama ortaya çıkan içinde halkçı sosyalist örgülerden muasır Bolşevizm’e karşı sempati besleyenler de yer alıyordu. 1921 tarihinde saltanat devletinin anayasası yanında meclis bir anayasa daha yaptı. 1921 Anayasası kısa bir anayasadır, bugün bile görülmeyecek derecede adem-i merkezci bir yapı içermektedir, yerel kurullara çok önem vermekteydi. Bu öngörü tatbik edilmedi. Birlikte yürünecek bu anayasanın yanında 1921 Anayasası’nın uygulanmaktan çok bir hedef teşkil ettiği görülüyor. Bir kenara itilmesi beklenen 1876 Anayasası ise zaten konvansiyonel sistem yürürlükte olduğu için “sözde yürürlükteydi” ama idari ruhu itibarıyla merkeziyetçi sistemi devam ettiren bir meclis hükümetinin ve Anadolu idaresinin vazgeçemeyeceği bir belgeydi. Bu çelişkiyi ancak 1924 Anayasası ortadan kaldırdı.
Meclisimizin 103.yılı... İstiklal ruhuyla istikbale
ÇOCUKLAR BU VATANIN ANA UNSURU
Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin en önemli sorunlarından birisi öksüz ve yetim kalan çocuklardır. İstiklal Savaşı’nın önemli acılarından biri çocukların durumuydu. Uzun süren bir büyük savaşın kalıntılarını yaşayan memlekette bu mücadele devam ediyordu. Çıkarılan kanunlara uyulması, halkın olağanüstü vergileri kabul etmesi, harfiyen riayet etmesi ve milli müdafaanın gereklerini istisnasız yerine getirmesi Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin en büyük başarısıdır. Muhalif gruptan tenkidi yükselten hiç kimse ne azalıktan atılmıştır ne de hakkında soruşturma açılmıştır.
Bugün, bir asır sonra Büyük Millet Meclisi’nin bu ruhi yapısını hâlâ özlüyoruz. Bizce özlemin hep devam etmesi lazım. Bir devletin ve sistemin kuruluşundaki ruh, yaşadığı, kutsandığı derecede istikbale emin adımlarla yürünür. Bu bayrama 1927’den itibaren Milli Hâkimiyet Bayramı değil aynı zamanda Çocuk Bayramı deniliyor. Çünkü çocuklar bu vatanın ana unsuru olarak düşünülmelidir. Bu ilkeyi son depremin acı kalıntıları arasında da aklımızda her an tutmaktan vazgeçmemeliyiz.
.İstanbul’un nüfus problemi
#Istanbul#Nüfus#Bayram
Nisan 30, 2023 06:296dk okuma
Paylaş
Bayramın ilk günü gördüğümüz kalabalık bir kaosun değil bir endişenin ve karamsarlığın habercisidir. Sirkeci–Sultanahmet arası Eminönü Meydanı ve vapur iskelesi, Sultanahmet’in bizatihi kendisi ve Divanyolu kalabalığın değil bir kıyametin görünümüne sahipti. Üç tarafı bir yarımadanın, daha doğrusu bir köprünün içine tıkıştırılan 20 milyon insan adım atamıyor.
Haberin Devamı
Bayram boyu İstanbul’un manzarası çok yeknesak ama endişe verici haldeydi. Daha doğrusu hüzünlendiren bir görünümdeydi. Benim çocukluğumda 1955 nüfus sayımında İstanbul’un kendine has karmaşası, temelde tramvay ve otobüse dayanan sıkışık trafiği şehirde bazıları Avrupa’ya kıyasla “cık cık cık” çekseler de bir renk olarak addedilebilecek bir görünümdü. Şebeke suyu bugünküne göre kıttı. Hayat ise daha canlı, verimli ve kültürel alışverişi mümkün kılan, gelenek yaratan bir mekanizmaydı. Bugünkü kalabalık ise renk ve üretimden çok sıkıntı yaratıyor.
İstanbul’un nüfus problemi
MÜTEVAZILIĞINI KAYBETTİ
1960’ta şehrin nüfusunu 1.5 milyon kadar veriyorlar. 1950’de bu bütün vilayetin nüfusuydu ve İstanbul henüz vilayet ve belediye sınırlarına ayrı ayrı sahipti. 1970’te nüfus 1 milyon daha arttı. Asıl korkunç gelişme 1980’le 2000 yılları arasındadır. Oradan itibaren sınırlar aşıldı. Zavallı İstanbul güzelliklerini, tarihi eserlerini korumaya çalışıyor ama onu anlamayan birtakım kuvvetler tahrip ediyordu. Fakir bir şehir değildi ama çapaçullaşıyordu. İstanbul’a açgözlülük ve görgüsüzlük hâkim olmuştu. Eskisi gibi mütevazı değildi, acayip binalar ve gökdelenler yükselmeye başladı. Su şebekesi eskisine göre daha yaygın dağıldı ama kullanım ayrı şey. Umumi nakil vasıtalarında burnun direği kırılmadan gezmek mümkün değil. Eski fakir ve su sıkıntısı çeken İstanbul’da temizlik kurallarına sahip olan, buna gayret eden bir nüfus vardı.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
by Taboola
İstanbul, yarattığı zenginlik ve milli gelir ortalaması itibarıyla dünyanın başka bir grubuna, Kuzey Akdeniz’e aitti ama Güneydoğu Asya’da Hindistan alt kıtasında ve Afrika’da doğan aşırı kalabalık, gecekondu metropollerin dağınıklığı da gelip yerleşti. Bugün bunu görüyoruz. Yeşil alanı olmayan (ama hiç olmayan) 1 milyon civarındaki nüfuslu ilçeler, eski anıtların profillerini yıkan yapılanmalar şehre hâkim.
Bayramın ilk günü gördüğümüz kalabalık bir kaosun değil bir endişenin ve karamsarlığın habercisidir. Sirkeci–Sultanahmet arası Eminönü Meydanı ve vapur iskelesi, Sultanahmet’in bizatihi kendisi ve Divanyolu kalabalığın değil bir kıyametin görünümüne sahipti. Kazara orada bir kebapçı veya dönerci dükkânında hafif bir yangın çıksa büyür, hiçbir itfaiye aracı gelemezdi. Onu bırakın bir provokatör, “Yangın var,” diye bağırsa dağılan kalabalık birbirini ezer. Bu şehirde trafiği önleyecek zabıta kuvvetleri herhalde protokolün refakatine ayrılıyor. Mademki öyle sayılarını arttırın, polisin de görevini rahatlatır.
Haberin Devamı
HAVA ALACAK YER YOK
Milli gelir itibarıyla İstanbul, İtalya’nın ortalama kentleriyle Ortadoğu’nun az sayıdaki şık başkentiyle yarışacak bir yer ama İstanbul gezilip hava alınacak alana bile sahip değil. Üç tarafı bir yarımadanın, daha doğrusu bir köprünün içine tıkıştırılan 20 milyon insan adım atamıyor. Ta Sultanahmet’ten Eminönü’ne, oradan Beyazıt Meydanı’na kadar bayram nedeniyle sokağa çıkan ve buna da çok fazla hakkı olan kalabalık için hava alacakları tek yeşillik Gülhane Parkı’dır. Topuzlu Cemil Paşa’dan beri kimse böyle bir ihtiyacı hissetmemiş. Topkapı Sarayı’nın güney tarafı bile hâlâ bitmeyen bir düzenleme içinde. Kolay bir iş değil biliyoruz.
Haberin Devamı
Her sokak bir macera
Jeep Türkiye
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
İstanbul göğe doğru yükseliyor. Surun içinde kat tahdidi konan yerlerde bile utanmaz insanlar kaçak katlar yükseltiyorlar. Bunların hepsini belediyeler görüyor ama hiçbir tedbir almıyor. Bir tanesi bana, “Elalemin malına niye böyle bakıyorsun?” dedi. Ben elalemin malına öyle bakmam ama toplumun havasından, oyun ve gezi yerinden çalana başka türlü saygıyla bakmanın gereğini de herkese tekrarlarım.
Hakla gaspı ayırt edemeyen bir toplumuz. Siyasi partilerin hiçbirinin söyleminde İstanbul’un nüfusunu boşaltmak, şehrin havası ve sahasını çalan kaçak imarı önlemek ve yıkmak konusunda ciddi bir söylem, bir program takdimi görmedim. Bundan sonraki 15 gün içinde de görüp duyacağımı zannetmiyorum.
Haberin Devamı
BU MESELE ÇÖZÜLMELİ
Zavallı İstanbul! Ne kadar azizsin ve asilsin. Üç dünya imparatorluğunun bize emanetisin. Seni kurtarmak için savaşan bir Cumhuriyet’in hakiki başkentisin. Ne var ki seni koruyamayan, yağmalayan bir güruh var. Üstelik bu şehrin kalabalığı hiç de bize lazım olmayan başka amaçlarla buraya taşınmış ve taşıttırılan bir kalabalık. Kimseyi zorbalıkla itmek gerekmiyor. Plan programla ülkenin boş yerlerine yöneltmekle ve her şeyden evvel yurdun sahiplerinin havasını suyunu korumak ideali ile hareket etmemiz lazım. Bu sahip için ayrım yapmak gerekmez. Ayrım, gerçek iş ve üretime katkı ölçüsüyle olmalıdır.
SON GÜNLERİN EN GÜZEL OLAYI
Avusturya Liseliler Derneği’nin Kartçınar (okulun bulunduğu sokağın adıdır) Klasik Türk Müziği Korosu ile bizim Galatasaray Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesi’nin solistleri ve sazendeleriyle kurduğu grubun (24 Nisan saat 20.00’deki) konseri ruhumuzu dinlendirdi, umut oldu. Gidip dinlediğimde ben bile hayret ettim. 20-25 yıldır tanıdığım genç öğretim üyesi dostlarımdan karşıma muhteşem bir Türk müziği korosu çıktı. Prof. Dr. Emre Öktem, Dr. Sinan Yüksel, baro reisimiz ve ceza hukukçumuz Prof. Dr. Ümit Kocasakal ve de hele Doç. Dr. Zeynep Pirim. Halil Dural flüt çalıyor, Doğan Eymirlioğlu teganni ediyor, Pelin Işıntan ardından çıkıyor. Mehpare Çelik Hanım’ın güzel Türkçesi ve esprili sunumuyla bizim Sıtkı Anlam Altay Hoca’nın muhteşem yönetimi güzel bir gece yaşattı.
İstanbul’un nüfus problemi
İLK DEFA RASTLADIM
Haberin Devamı
Bunun üzerinde bir sanat olayı olarak durmaktan çok kültürel yönden durmalıyız. Bir üniversitenin hocaları bir orkestra oluşturuyor. Batı’nın büyük üniversitelerinde sıkça gördüğümüz bu olayın Türkiye’de ilk defa bir örneğine rastlıyorum. Sessiz sedasız meslekleriyle ilim dallarıyla uğraşan seçkin hocalar, birdenbire evlerindeki ve cemiyet hayatındaki sanat eğilimleriyle karışınıza çıkıyor. Bazılarının amatörlük seviyesinin çok üstüne çıktığını söylemek zorundayız.
Bu Türkiye çok şey gösteriyor; Alman liselerinden, Fransız mekteplerinden çıkan insanlar Batı müziği yanında Türk müziğini de biliyor ve seviyorlar. Aynı zamanda hayatlarında böyle bir faaliyet yer alıyor. Burası büyük bir ülke. Türk müziği bitti diye üzüldüğünüz zaman taş duvarların içinden tekrar ortaya çıkıyor. Burası bir Akdeniz ülkesi, çeşitlilik esastır.
Üniversite hayatımız kültürel ruhunu, birliğini kaybetti dediğiniz zaman içinde bulunduğunuz bahçenin sizin içinde bulunduğunuzu zannettiğiniz bahçeden daha fazla olduğunu, daha da yeşil ve kokulu olduğunu görüyorsunuz. Sağ olun arkadaşlarım...
ANTAKYA’NIN İMARI
Depremde en büyük tahribatı yaşayan deprem şehri: Antakya. Anadolu’nun kadim medeniyetinin, bütün imparatorlukların parlak bir üssü. Her taşının üzerine titremek gerekir. İnsanları koruyamadık, kurtaramadık daha doğrusu şehrin güvenli imarı ve hayatı için ikna edemedik. Antakya kötü bir imar düzeniyle yıkılacak yapılarla doldu. Yıkıntıların ortasında kalanlara baktığımızda bu depremin acılarının ve tahribatının aslında önlenebilecek olduğunu görüyorsunuz ama şimdi daha hazin bir safhaya girdik.
İstanbul’un nüfus problemi
Şehri yeniden imar edeceğiniz an molozları kaldırırsınız. Futbol sahasını temizler gibi aniden moloz kaldırmanın, göz boyamanın ötesinde hiçbir anlamı yok. Hatta daha fenası o molozların içinde ne aradığınızı da sorarız. Çünkü kaldırılacak olan molozları tarayacak olanlar arkeologlar heyetidir. Bu konuda hiçbir girişim ve düzenleme yapıldığını duymadım, ilgililere de sorduğum halde yeterli bir cevap da alamadım.
CEVAPLANMASI GEREKEN SORULAR
Bu molozları nereye döküyorsunuz? Şehrin coğrafyası malum. Civarındaki Asi Irmağı vadisine mi yoksa başka yeşil alanlara mı? Bunları nerede tasnif edeceksiniz? İçinden çıkacak mimari kalıntıları, belgeleri nasıl tespit edip bulacaksınız, hepsi birer soru. Antakya heyetinin buna icazet verdiğini zannetmiyorum çünkü iki hafta evvel sorduğumda böyle bir girişimi önlemek için, “Tenbih ettik, taleb ettik,” dediler. Şehrin yaşadıkları, insanların kaybı, deprem sonrası örgütsüzlük ve usulsüz gelişimin her anı ıztırab konusu oluyor.
İstanbul’un nüfus problemi
#Istanbul#Nüfus#Bayram
Nisan 30, 2023 06:296dk okuma
Paylaş
Bayramın ilk günü gördüğümüz kalabalık bir kaosun değil bir endişenin ve karamsarlığın habercisidir. Sirkeci–Sultanahmet arası Eminönü Meydanı ve vapur iskelesi, Sultanahmet’in bizatihi kendisi ve Divanyolu kalabalığın değil bir kıyametin görünümüne sahipti. Üç tarafı bir yarımadanın, daha doğrusu bir köprünün içine tıkıştırılan 20 milyon insan adım atamıyor.
Haberin Devamı
Bayram boyu İstanbul’un manzarası çok yeknesak ama endişe verici haldeydi. Daha doğrusu hüzünlendiren bir görünümdeydi. Benim çocukluğumda 1955 nüfus sayımında İstanbul’un kendine has karmaşası, temelde tramvay ve otobüse dayanan sıkışık trafiği şehirde bazıları Avrupa’ya kıyasla “cık cık cık” çekseler de bir renk olarak addedilebilecek bir görünümdü. Şebeke suyu bugünküne göre kıttı. Hayat ise daha canlı, verimli ve kültürel alışverişi mümkün kılan, gelenek yaratan bir mekanizmaydı. Bugünkü kalabalık ise renk ve üretimden çok sıkıntı yaratıyor.
İstanbul’un nüfus problemi
MÜTEVAZILIĞINI KAYBETTİ
1960’ta şehrin nüfusunu 1.5 milyon kadar veriyorlar. 1950’de bu bütün vilayetin nüfusuydu ve İstanbul henüz vilayet ve belediye sınırlarına ayrı ayrı sahipti. 1970’te nüfus 1 milyon daha arttı. Asıl korkunç gelişme 1980’le 2000 yılları arasındadır. Oradan itibaren sınırlar aşıldı. Zavallı İstanbul güzelliklerini, tarihi eserlerini korumaya çalışıyor ama onu anlamayan birtakım kuvvetler tahrip ediyordu. Fakir bir şehir değildi ama çapaçullaşıyordu. İstanbul’a açgözlülük ve görgüsüzlük hâkim olmuştu. Eskisi gibi mütevazı değildi, acayip binalar ve gökdelenler yükselmeye başladı. Su şebekesi eskisine göre daha yaygın dağıldı ama kullanım ayrı şey. Umumi nakil vasıtalarında burnun direği kırılmadan gezmek mümkün değil. Eski fakir ve su sıkıntısı çeken İstanbul’da temizlik kurallarına sahip olan, buna gayret eden bir nüfus vardı.
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
by Taboola
İstanbul, yarattığı zenginlik ve milli gelir ortalaması itibarıyla dünyanın başka bir grubuna, Kuzey Akdeniz’e aitti ama Güneydoğu Asya’da Hindistan alt kıtasında ve Afrika’da doğan aşırı kalabalık, gecekondu metropollerin dağınıklığı da gelip yerleşti. Bugün bunu görüyoruz. Yeşil alanı olmayan (ama hiç olmayan) 1 milyon civarındaki nüfuslu ilçeler, eski anıtların profillerini yıkan yapılanmalar şehre hâkim.
Bayramın ilk günü gördüğümüz kalabalık bir kaosun değil bir endişenin ve karamsarlığın habercisidir. Sirkeci–Sultanahmet arası Eminönü Meydanı ve vapur iskelesi, Sultanahmet’in bizatihi kendisi ve Divanyolu kalabalığın değil bir kıyametin görünümüne sahipti. Kazara orada bir kebapçı veya dönerci dükkânında hafif bir yangın çıksa büyür, hiçbir itfaiye aracı gelemezdi. Onu bırakın bir provokatör, “Yangın var,” diye bağırsa dağılan kalabalık birbirini ezer. Bu şehirde trafiği önleyecek zabıta kuvvetleri herhalde protokolün refakatine ayrılıyor. Mademki öyle sayılarını arttırın, polisin de görevini rahatlatır.
Haberin Devamı
HAVA ALACAK YER YOK
Milli gelir itibarıyla İstanbul, İtalya’nın ortalama kentleriyle Ortadoğu’nun az sayıdaki şık başkentiyle yarışacak bir yer ama İstanbul gezilip hava alınacak alana bile sahip değil. Üç tarafı bir yarımadanın, daha doğrusu bir köprünün içine tıkıştırılan 20 milyon insan adım atamıyor. Ta Sultanahmet’ten Eminönü’ne, oradan Beyazıt Meydanı’na kadar bayram nedeniyle sokağa çıkan ve buna da çok fazla hakkı olan kalabalık için hava alacakları tek yeşillik Gülhane Parkı’dır. Topuzlu Cemil Paşa’dan beri kimse böyle bir ihtiyacı hissetmemiş. Topkapı Sarayı’nın güney tarafı bile hâlâ bitmeyen bir düzenleme içinde. Kolay bir iş değil biliyoruz.
Haberin Devamı
Her sokak bir macera
Jeep Türkiye
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
İstanbul göğe doğru yükseliyor. Surun içinde kat tahdidi konan yerlerde bile utanmaz insanlar kaçak katlar yükseltiyorlar. Bunların hepsini belediyeler görüyor ama hiçbir tedbir almıyor. Bir tanesi bana, “Elalemin malına niye böyle bakıyorsun?” dedi. Ben elalemin malına öyle bakmam ama toplumun havasından, oyun ve gezi yerinden çalana başka türlü saygıyla bakmanın gereğini de herkese tekrarlarım.
Hakla gaspı ayırt edemeyen bir toplumuz. Siyasi partilerin hiçbirinin söyleminde İstanbul’un nüfusunu boşaltmak, şehrin havası ve sahasını çalan kaçak imarı önlemek ve yıkmak konusunda ciddi bir söylem, bir program takdimi görmedim. Bundan sonraki 15 gün içinde de görüp duyacağımı zannetmiyorum.
Haberin Devamı
BU MESELE ÇÖZÜLMELİ
Zavallı İstanbul! Ne kadar azizsin ve asilsin. Üç dünya imparatorluğunun bize emanetisin. Seni kurtarmak için savaşan bir Cumhuriyet’in hakiki başkentisin. Ne var ki seni koruyamayan, yağmalayan bir güruh var. Üstelik bu şehrin kalabalığı hiç de bize lazım olmayan başka amaçlarla buraya taşınmış ve taşıttırılan bir kalabalık. Kimseyi zorbalıkla itmek gerekmiyor. Plan programla ülkenin boş yerlerine yöneltmekle ve her şeyden evvel yurdun sahiplerinin havasını suyunu korumak ideali ile hareket etmemiz lazım. Bu sahip için ayrım yapmak gerekmez. Ayrım, gerçek iş ve üretime katkı ölçüsüyle olmalıdır.
SON GÜNLERİN EN GÜZEL OLAYI
Avusturya Liseliler Derneği’nin Kartçınar (okulun bulunduğu sokağın adıdır) Klasik Türk Müziği Korosu ile bizim Galatasaray Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesi’nin solistleri ve sazendeleriyle kurduğu grubun (24 Nisan saat 20.00’deki) konseri ruhumuzu dinlendirdi, umut oldu. Gidip dinlediğimde ben bile hayret ettim. 20-25 yıldır tanıdığım genç öğretim üyesi dostlarımdan karşıma muhteşem bir Türk müziği korosu çıktı. Prof. Dr. Emre Öktem, Dr. Sinan Yüksel, baro reisimiz ve ceza hukukçumuz Prof. Dr. Ümit Kocasakal ve de hele Doç. Dr. Zeynep Pirim. Halil Dural flüt çalıyor, Doğan Eymirlioğlu teganni ediyor, Pelin Işıntan ardından çıkıyor. Mehpare Çelik Hanım’ın güzel Türkçesi ve esprili sunumuyla bizim Sıtkı Anlam Altay Hoca’nın muhteşem yönetimi güzel bir gece yaşattı.
İstanbul’un nüfus problemi
İLK DEFA RASTLADIM
Haberin Devamı
Bunun üzerinde bir sanat olayı olarak durmaktan çok kültürel yönden durmalıyız. Bir üniversitenin hocaları bir orkestra oluşturuyor. Batı’nın büyük üniversitelerinde sıkça gördüğümüz bu olayın Türkiye’de ilk defa bir örneğine rastlıyorum. Sessiz sedasız meslekleriyle ilim dallarıyla uğraşan seçkin hocalar, birdenbire evlerindeki ve cemiyet hayatındaki sanat eğilimleriyle karışınıza çıkıyor. Bazılarının amatörlük seviyesinin çok üstüne çıktığını söylemek zorundayız.
Bu Türkiye çok şey gösteriyor; Alman liselerinden, Fransız mekteplerinden çıkan insanlar Batı müziği yanında Türk müziğini de biliyor ve seviyorlar. Aynı zamanda hayatlarında böyle bir faaliyet yer alıyor. Burası büyük bir ülke. Türk müziği bitti diye üzüldüğünüz zaman taş duvarların içinden tekrar ortaya çıkıyor. Burası bir Akdeniz ülkesi, çeşitlilik esastır.
Üniversite hayatımız kültürel ruhunu, birliğini kaybetti dediğiniz zaman içinde bulunduğunuz bahçenin sizin içinde bulunduğunuzu zannettiğiniz bahçeden daha fazla olduğunu, daha da yeşil ve kokulu olduğunu görüyorsunuz. Sağ olun arkadaşlarım...
ANTAKYA’NIN İMARI
Depremde en büyük tahribatı yaşayan deprem şehri: Antakya. Anadolu’nun kadim medeniyetinin, bütün imparatorlukların parlak bir üssü. Her taşının üzerine titremek gerekir. İnsanları koruyamadık, kurtaramadık daha doğrusu şehrin güvenli imarı ve hayatı için ikna edemedik. Antakya kötü bir imar düzeniyle yıkılacak yapılarla doldu. Yıkıntıların ortasında kalanlara baktığımızda bu depremin acılarının ve tahribatının aslında önlenebilecek olduğunu görüyorsunuz ama şimdi daha hazin bir safhaya girdik.
İstanbul’un nüfus problemi
Şehri yeniden imar edeceğiniz an molozları kaldırırsınız. Futbol sahasını temizler gibi aniden moloz kaldırmanın, göz boyamanın ötesinde hiçbir anlamı yok. Hatta daha fenası o molozların içinde ne aradığınızı da sorarız. Çünkü kaldırılacak olan molozları tarayacak olanlar arkeologlar heyetidir. Bu konuda hiçbir girişim ve düzenleme yapıldığını duymadım, ilgililere de sorduğum halde yeterli bir cevap da alamadım.
CEVAPLANMASI GEREKEN SORULAR
Bu molozları nereye döküyorsunuz? Şehrin coğrafyası malum. Civarındaki Asi Irmağı vadisine mi yoksa başka yeşil alanlara mı? Bunları nerede tasnif edeceksiniz? İçinden çıkacak mimari kalıntıları, belgeleri nasıl tespit edip bulacaksınız, hepsi birer soru. Antakya heyetinin buna icazet verdiğini zannetmiyorum çünkü iki hafta evvel sorduğumda böyle bir girişimi önlemek için, “Tenbih ettik, taleb ettik,” dediler. Şehrin yaşadıkları, insanların kaybı, deprem sonrası örgütsüzlük ve usulsüz gelişimin her anı ıztırab konusu oluyor.
Seçim programları
#Seçim#Göçmen Sorunu#Eğitim
Mayıs 07, 2023 06:294dk okuma
Paylaş
Göçmen sorunu... Artan sayıdaki üniversitelerin gittikçe niteliksizleşen eğitimi... Sağlıkta şiddet... Yanlış ve düşmanca politikalar yüzünden, yetiştirdiğimiz en değerli kaynağımız olan insan hazinemizi kaybetme tehlikesi... Bazı sorunlara maalesef iktidar kadar muhalefetin seçim programlarında ve konuşmalarında da yüzeysel olarak değiniliyor.
Haberin Devamı
BÜTÜN partiler ve geçmiş ile geleceğin genel problemlerine değinelim. Bunlardan birincisi, seçimlere katılımın yüksek oranda olacağı anlaşılıyor. Hatta dışarıda bile bu oranın yükseldiği görülüyor. Mesela bu zamana kadar çok ilgi duymayan ve Amerika’nın genel seçmeninin havasına uyarak seçim sandıklarıyla alaka kuramayan ABD’deki Türklerin dahi katılım oranı yükseleceğe benziyor. Avrupa’da ise bu katılım daha hareketlidir. Türkiye’nin genel sorunları karşısında dışarıdaki seçmenin tutumu aslında çok ilginçtir. Vatandaş olsalar bile bulundukları ülkenin seçimleri ve partileriyle yeterince sıcak ilgi kuramayan ve seçimlere katılım oranları düşük olanların Türkiye seçimlerine katılımı bazen bir gösteri mahiyetini alıyor. Konsolosluklar ve büyükelçiliklerde mahalli memurlar ve diplomatlara karşı saygısız ve lüzumsuz protestolar göze çarpıyor. Hatta bu son seçimde Fransa’daki taraflar arasında çatışma çıktığı malum. Dış ülkelerdeki Türk seçmenin durumunu ele alarak bir değerlendirme yapılması şarttır. Buna karşılık seçim günü seferde ve sahada olan yüzlerce yer personeli, kabin memuru ve kaptan pilot oy kullanamıyor. YSK’ya başvurular var ama hiç ses yok. Üzerinde ciddiyetle durulması lazım ve bu bir ayıp teşkil edecek noksandır.
Seçim programları
YÜZEYSEL DEĞİNİLİYOR
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
by Taboola
Bazı sorunlara maalesef iktidar kadar muhalefetin seçim programlarında ve konuşmalarında da yüzeysel olarak değiniliyor. Bunlardan birincisi göçmen sorunudur. Türkiye’nin bir göçmen ülkesi olmadığı gerçeği, taraftarı az görünen bir partinin dışında büyük partilerin programında ciddi olarak ele alınmıyor. Hele ki bir facia haline gelen ve halkımızın, vatandaşlarımızın mesken bunalımının ve yüksek kiraların kaynağı olan vatandaşlığın satılması, dış göçmenlerin gelişi ve bunun nasıl önleneceği ne iktidar ne de muhalefet partilerinde ciddi biçimde belirtilmemiştir. Muhalefet ilk 5 yıl bu işe izin verilmeyeceğini söylüyor. Ancak geçmişin birikimi nasıl halledilecek ve 5 yıl sonra niye tekrar açılacaksınız?
Haberin Devamı
Eğitim programları son derece sathi; eğitim Türkiye’nin acil ıslahat bekleyen konularından birisidir. Köy okulları kapatılıp taşımalı eğitime devam edilecek mi? Yoksa bu saçma ve yorucu sistemden vazgeçilip son zamanda bakanlığın önerdiği gibi asli sisteme dönülecek mi? Yani her köyün okulu ve öğretmeni muhafaza edilecek mi?
Diğer bir sorun, hiç şüphesiz ki seçim anketlerinde bile bazı densiz insanlar daha evvel doktorların kendilerine kötü muamele ettiğini, şimdi ise onları dövebildiklerini sıkılmadan söyleyebilmektedirler. Besbelli ki kürsülerin dışındaki militan grupların seçim propagandaları bu minval üzere gidiyor. Bu gibi seçmenin kimseye hayrı olmayacağı bir yana, muhalefetin bu konuda nasıl ciddi tedbirler almayı düşündüğünü göremiyorum. Daha açık konuşsunlar. Bazı utanç verici sorunları herkese hoş görünmek için halının altına itemezsiniz.
Çok yakın gelecekte 5 milyon nüfus, Felemenkçe ve Almanca konuşan ülkelerde emekli olacak; dolayısıyla Türkiye’ye acilen ihtiyaçları var. Çünkü Türkiye’de ara eleman miktarı diğer işsizlik çeken ülkelere göre yüksektir. Ne kadar tenkit etsek de eğitim düzeyinde de fark vardır. Üstelik yanlış ve düşmanca politikalar yüzünden, yetiştirdiğimiz en değerli kaynağımız olan insan hazinesini yitirmekle karşı karşıyayız. Artan sayıdaki üniversitelerin gittikçe niteliksizleşen eğitimi çığ gibi büyüyen bir diğer sorundur. Üniversitelerin yakın geleceği hakkında planlama belli ki yok. Herhangi bir vaat veya tasvir de göze çarpmıyor. Dış ve İçişleri Bakanlıkları kadroları maalesef geleneksel sağlam yapısından mahrum hale getirildi. Bu konuda nasıl acil bir tedbir olan, kadroların yenilenmesi veya tayinlerde restorasyon cihetine gidilecek mi sorusuna da değinilmiyor.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
LİSELERİN SON SINIFLARI
Seçim programları
Lİselerİn son sınıfında âdeta ders yapılmıyor, öğrenciler okula dahi uğramıyor veya daha beteri bir başka yerde de ders görmeyip koridorlarda oturuyorlar. Devamsızlık söz konusu olmayacakmış. Mektepleri kapatsak zaten sorun hiç olmaz. Lisenin son iki senesi medeni bir memlekette yani kültürünü, bilimini gençliğe aktarmayı başaran bir memlekette en önemli iki yıldır. Bu Türkiye’de de böyleydi. İçine düşülen şu durum bir rezalettir. Manzara; dershanelerin sırtında tutunan bir Türkiye eğitimi! Ne var ki dershanelerin de giriş sınavlarında başarıyı bile sağlamadığını kendi verdikleri rakamlar gösteriyor. O takdirde bu manzarayı niye seyrediyoruz?
Haberin Devamı
SAĞLIK PERSONELİMİZ VE GELECEĞİMİZ
Önümüzdekİ yasama döneminde TBMM ve hükümet kim gelirse gelsin sağlık personelinin geçimini, iş güvenliğini ve meslek haysiyetini onaramaz, tahkire ve tecavüze devam eden kendini bilmez çevrelerin suyunda gider ve halk dalkavukluğuna dahi değil, doğrudan doğruya çığırından çıkmış kimselerin dalkavukluğuna devam ederse Türkiye’nin tıbbi başarıları çıktığı seviyenin altına düşer. Hastaneleriyle iftihar etmeye başlayan, hekimlerine güvenen Türk halkı çaresiz ve güvensiz kalır, imkânı olanlar da parmağı kesilse Avrupa hastanelerine müracaat eder.
Seçim programları
Bu hazin macerayı görmek istemiyorsanız lütfen muhalefet partilerinin temsilcilerinden daha kesin söylemli nutuklar ve programlar talep ediniz. Şüphesiz ki bu talep ve tenkit iktidar partisine de yöneliktir. Bazı konuların parti ve ideoloji ile alakası yoktur. Türkiye hangi medeniyeti seçeceğine karar vermelidir. Bağnaz, devlet ve münevver düşmanı bir taassupla mı beraber olacağız, yoksa yetişmiş insanlarımıza hürmet duymayı, kanun ve nizama yer vermeyi mi öğreneceğiz?
Karadeniz
#Karadeniz#Rize#Yusufeli
Mayıs 14, 2023 06:294dk okuma
Paylaş
Karadeniz uç bölgesi bizim için hayatidir. İnsanların buradan göç etmemeleri gerekiyor. Oysa göç gerilemiş, zayıflamış fakat tamamıyla durmuş değil. Çetin coğrafyada gelişmeyi sağlamak hiç de kolay bir iş değil. O bakımdan insan, siyasi partilerin günlük programlarının mekanizması dışında partilerin üzerinde uzlaşma sağladığı milli bir kalkınma ve gelişme programının ne kadar önemli olduğunu anlıyor.
Haberin Devamı
Geçen hafta Rize ve Yusufeli’nde bir gezideydik. Pazar Milli Eğitim Müdürlüğü’nün davetiyle MEF Üniversitesi Rektör Yardımcısı, Roma Hukukçusu Prof. Dr. Havva Karagöz ile birlikte konuşma yaptık. Rize’deki gençlik de artık eğitimin sorunları, yönlendirilmesi konusunda yakın bir ilgi içinde. Şunu belirtmek gerekir; seçimi kim kazanırsa kazansın ciddi bir program ve faaliyete girmediği takdirde gençlerin hayal kırıklığı ölçemeyeceğimiz sonuçlar doğuracak. Kalabalık sayıdaki üniversitelerin tasfiyesi, tabii bu tasfiyenin bir plan ve gerçek ihtiyacın tespiti doğrultusunda yapılması gerekir.
REFORM YAPILMALIDIR
1933’ten bugüne kadarki üniversite reformları köksüzdür ancak 1933 Reformu istisnadır. Çünkü o, üniversiteyi kurmak ve bilimsel düzeni yerleştirmek için yapıldı. Tek parti döneminin kendine göre direktiflerine bağlı kalması ama büyük ölçüde de dış dünyanın değişmesi ve Türkiye’ye bir akademik akımın olmasıyla başka kadrolar oluştu. Bu akademik akım sadece Hitler Almanyası’ndan ve Avusturyası’ndan değil, Rusya’nın parçalanmasından ileri geldi. Kazan, Başkırdistan, Azerbaycan gibi Çar döneminde nispeten gelişme gösteren bölgelerin genç âlimleri Türk akademilerine girdiler. Türkiye 1920’li yıllardan beri sistematik bir dış burs programı uygulamıştı. Bunların hepsinin yardımı olmuştur. Mevcut olan değişme tek yönlü değildi.
Karadeniz
Haberin Devamı
Vizesiz Balkan Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
by Taboola
Nuran Yıldırım, Arslan Terzioğlu gibi tıp ve bilim tarihçilerimiz 1930’lardan sonraki gelişmeleri oldukça aydınlatacak bir düzeyde ele aldılar. Bugünkü reform ise eğitimin düzeyini maziye göre düşüren anormal gelişmelerden, üniversite sayısını artırmak ve gençlere beklediklerini vermemekten dolayı yapılmalıdır.
Çamlıhemşin, Pazar ve merkez ilçe gibi yerlerde hayatın gördüğüm devirlere göre daha fazla değiştiğini gördüm. Kadınlar daha çok ticari hayatın içindeler. 40 yıldır okullaşma oranı yüksek. Aslında Rize’de genç kızların yüksek tahsile katılma oranı 1960’larda bile etrafa göre yükselmekteydi; bu yavaş gelişme hızlandı.
Haberin Devamı
Rize Pazar’dan Yusufeli’ne gittim. Anadolu’nun en ilginç coğrafyası, bitki örüntüsünün (flora) en ilginç olduğu yer. Yusufeli’nin zeytinleri bile meşhurdur. Ne var ki dar sahalarda yapılan bu zeytincilik baraj dolayısıyla eriyor. Baraj civarın su ihtiyacını karışlayacak ancak birkaç on yıl için. Fakat bu arada fauna ve florasını tahrip edecek. Ekolojik yönden kaçınılmaz bir gelişme! Anadolu’da elektrik enerjisi ve sulama sisteminin daha az zararlı faaliyetlerle gerçekleştirilmesi lazım.
ORTADA YUSUFELİ YOK
Çoruh kıyısındaki Yusufeli’nin yeni yerleşmesine baktım. Binalar modern, herhalde mali bakımdan taşınanlara çok fazla yük olmamış ama ortada Yusufeli diye bir şey yok. İnsanların birbirlerine gidip gelmeleri için tepeleri aşmaları lazım. Yeni ilçenin merkezi nerede, bulmak mümkün değil. Hiç görülmeyecek ve tehlikeli manzaralarla karşılaştım. İnsanlar tepeden tepeye gitmek için açılan tüneller ve viyadükleri kullanıyor. Gelecekteki trafiğin yanında bu yayılımın ne kadar sakıncalı olduğu anlaşılıyor; bir şehrin halkı birbirlerini böyle bir sistem ile mi bulacaklar? Demek ki yerleşim sorunu iyi etüd edilmemiş.
Karadeniz
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Karın Yağı Kalorilerden Kaynaklanmıyor (Harika!)
Foot & Body Today
by Taboola
Karadeniz uç bölgesi bizim için hayatidir. İnsanların buradan göç etmemeleri gerekiyor. Oysa göç gerilemiş, zayıflamış fakat tamamıyla durmuş değil. Çetin coğrafyada gelişmeyi sağlamak hiç de kolay bir iş değil. O bakımdan insan, siyasi partilerin günlük programlarının mekanizması dışında partilerin üzerinde uzlaşma sağladığı milli bir kalkınma ve gelişme programının ne kadar önemli olduğunu anlıyor.
Rize halen çay ziraatıyla tanınıyor. Halbuki insanları arayışa başlamış. Zihni Derin’in ziraat müdürlüğü zamanında Rize’ye getirilen çay bir heyecan yaratmıştı. Devletin sübvansiyonuna dayanan bu tarım bölgede bir canlılık ve iktisadi destek yarattı. Ama Türkiye halkının içtiği çay evvelce Hindistan alt kıtası ve Seylan’dan geliyordu. Bugün de bu zevk ve keyfe dönülüyor.
Haberin Devamı
Artık aranan çay zevki gümrük duvarlarını zorluyor. Rize’nin çay ekimi bu gelişime ne kadar dayanır; bu bir soru. Fakat bir şeyi unutmayalım, Rize’nin dağları çay bitkisiyle donandığı vakit güzelim narenciye bahçeleri yok oldu. Karadeniz’in mandalinaları yani hakiki satsumalar bütün dünyada bulunamayacak bir tada ve kokuya sahiptir.
Batum’daki mandalina bahçelerindeki meyvelerin tadına baktığım zaman daha iyisinin Rize’de olduğunu söylemişlerdi. 1980’li yıllar. Oysa Rize’de böyle bir şey görülmüyordu. Birkaç bahçede ve ziraat müdürlüğünün alanında bulunuyormuş. Rize’yi asıl zengin edecek ve şöhrete kavuşturacak tarım budur. Artık üniversitede araştırmaları yapılan, Rektörümüz Yusuf Yılmaz’ın da bana hediye ettiği bir fide de gösteriyor ki bu iş artık ciddiye alınmaya başladı. Bir an önce toprağı asıl bitki örtüsü ve tarımına döndürmemiz lazım.
BETONDAN AHŞABA GEÇİŞ
Çamlıhemşin’den sonraki Rize manzaraları; bilhassa Yusufeli kuraktır. Tabii baraj suyunun burayı yeşillendireceği açık. Bir güzel gelişme daha gördüm Rize’de, betonlaşmanın yerini yavaş yavaş ahşap montaj evler almaya başlamış. Bu gelişme devam ederse bölge yerleşim bakımından bir hamle yapabilir. Rize ise her zaman yeşildir. Ama bu yeşilin çay bitkisiyle değil gerçek ağaçlarla olması tercih edilir. Galiba havada bilhassa hissedilen ağır nem de bu şekilde azalabilir.
Rize’de Arabistan’dan gelen Arapların toprak alması ve yerleşmesi Trabzon kadar ölçüsüz değil. Galiba bölgenin yağmurlu olması bunu önlemiş. Tabiatın önlemesine maruz kalmadan iktisadi mekanizmalarla idarenin ve halkın bunu önlemesi gerekir. Yabancı yerleşimi ister siyasi göç, ister iktisadi göç, isterse lüks tüketim sınıfların özenmesiyle olsun kontrol altında tutulmalıdır. Çünkü birçok Akdeniz ülkesinde ve okyanuslarda görüldüğü gibi yerli halka çok zor zamanlar yaşatılıyor.
Balkanlar’ın renkli ülkesi Bulgaristan
#Bulgaristan#Balkan Forumu#Aylin Sekizkök
Mayıs 21, 2023 06:294dk okuma
Paylaş
Bana göre Bulgaristan, Balkanlar’ın en renkli ve kişilikli yöresidir. Halkı her zaman olduğu gibi çalışkandır. Balkanlarla ilişkimiz Kemalist politikayla belirlidir. Bu ülkelerin bağımsızlığına büyük saygı duyuyoruz, dış politikada da onlarla birlikte olmak istiyoruz.
Haberin Devamı
Geçtiğimiz pazartesi günü karayoluyla büyükelçiliğimizin daveti üzerine Sofya’ya gittim. Bulgaristan’a karayoluyla gitmek kısa da sürse havayolundan daha da ilginç. O tarafa gidenlere bunu tavsiye ediyorum. Osmanlı İmparatorluğu’nun en bereketli ülkesiydi, bugün de Balkanların en güzel ülkesi. Özellikle Filibe ve Gabrovo’nun programa alınmasını tavsiye ederim.
Balkanlar’ın renkli ülkesi Bulgaristan
Büyükelçimiz Sayın Aylin Sekizkök beni Avrupa Birliği ile yapılan “Balkan Forumu” için konuşmacı olarak davet etti. Bulgar Parlamentosu’nun (Narodno Sabranie) Türk milletvekillerinden İlhan Küçük etkinliği düzenleyenler arasındaydı. Hak ve Özgürlükler Hareketi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Ahmed Ahmedov, Başmüftü Mustafa Hacı ve akademisyenler ile Türk işadamlarının iştirak ettiği verimli bir etkinlikti. İlhan Küçük Liberal Parti’de olduğu için Avrupa Parlamentosu’ndaki liberal grubun da başkanıdır. Bu gibi görevler iftihar edilecek şeyler. Türkiye’ye ruhen bağlı bir azınlık ki buna azınlık demekten çok halk grubu demek lazım, sayıları aşağı yukarı 1 milyondur, memleketlerine hizmet ve onu temsil yanında Türkiye’yi de seviyorlar. Saat 12’deki Türkiye oturumunda Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Burak Akçapar, Büyükelçi Selim Yenel Bey, Büyükelçi Aylin Sekizkök Hanım ve bendeniz bir konuşma yaptık.
Balkanlar’ın renkli ülkesi Bulgaristan
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
by Taboola
SICAK İLİŞKİLERE DEVAM ETMELİYİZ
Balkanlarla ilişkimiz Kemalist politikayla belirlidir. Bu ülkelerin bağımsızlığına büyük saygı duyuyoruz, dış politikada da onlarla birlikte olmak istiyoruz. Özellikle Birinci Dünya Savaşı’nda yenilen tarafta olduğumuz Bulgaristan’ın başına savaştan sonra Stambuluski Hükümeti’nin (yani Çiftçi ve Sosyalist Parti’nin) geçişiyle Kemalist Türkiye ile kurdukları sıcak ilişki uzun bir zaman devam etmiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndaki bloklaşma dönemi hariç bunun devam etmesi gerekir ve görünen o ki farklı bir yol da izlenemez. Ne yazık ki Avrupa Birliği başta Almanya olmak üzere Bulgaristan’ı hem Rusya’dan uzaklaştırma hem de NATO müttefiki olduğumuz halde Türkiye’den uzaklaştırma yolunu tutuyor. Ama Türkiye’nin politikası azimle ittifakı vurgulamak. Bunu doğru buluyoruz. Toplantıda kalabalık bir genç kitlesi vardı. Bulgaristan’da Türkiye’den gidip okuyanlar var ama Bulgaristan Türk gençliği son derece bilinçli ve tahsile düşkün. Son deprem faciası sırasında, Bulgaristan’dan gelen yardım grupları zarafetleri, halka karşı sıcak ilgileri ve canhıraş çalışmalarıyla gönlümüzü kazandılar.
Haberin Devamı
Çarşamba günü Filibe’ye hareket ettik. Muradiye Camisi’nde bir konuşma yaptım. Müftü Ahmet Pehlivan ve İmam Sami Hoca davet etmişlerdi. Gençler oradaydı. Şunu söylemek durumundayım; Bulgar üniversitelerinde Almanya’dan gelen Türk öğrenciler de okuyor ve bunların da oradaki Türk gençlerin de Türkçeleri Avrupa ve Amerika’dakilerden daha iyi. Bütün sorun; bizdeki televizyonlar ve iletişim araçlarında yeni ve kötü bir Türkçe telaffuzunun bu kitlelere ulaşması. Bu, Türkçeyi mahveder.
Filibe çok hoş bir şehir. 5 asırlık mirası orada görmek mümkün. 150 bin nüfuslu bir şehirde senfoni orkestrası var. Sanat galerisi var. Başta Etnografya Müzesi olmak üzere gezilip öğrenilecek çok yer var. Okçular (Aleksandrovo) köyü ve ondan sonra geldiğimiz Gabarevo köyü sakinleriyle sohbet ettik.
Balkanlar’ın renkli ülkesi Bulgaristan
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
Dünya ekonomik krizi Bulgaristan’ı da etkiliyor ama iktisadi hayat büyük sarsıntılar geçirmeden sürüyor. Türk köylülerin durumu, gördüğümüz yerlerde iyi. Tuna Boyu Türk’ü her zaman çalışkandır. Bunu Kıbrıs’a yerleşen Bulgaristan göçmenlerinde de görüyoruz. Bu ülkeleri gezmeyi ihmal etmeyelim. Başta Büyükelçimiz Aylin Hanım’ı son derece aktif ve oradaki Türk kitlesiyle çok yakın ilişkiler içinde gördüm. Bu çok mühim. Barışçıl tutum hiç şüphesiz ki Bulgaristan ayanı ve hükümetini ikna ediyor. İktidardaki bazı çevrelerin ezbere konuşmaları haricinde Dışişleri kadrosu Türkiye’nin seçkin bölümlerinden biri. Bu tezimin haklılığını bu gezide de gördüm.
Haberin Devamı
Bugünkü Bulgaristan toprakları o zamanki başkent Tırnova ve Nikopolis denen Niğbolu’nun ele geçirişiyle I. Murad-ı Hüdavendigâr’ın Filibe’ye gelişiyle II. Beyazıt devrinde artık Osmanlı İmparatorluğu’ndaydı. Osmanlı’nın bir imparatorluk haline geçişi Balkanlar’dadır. Anadolu’nun batısı dışında bir hâkimiyetimiz henüz yoktu. Bereketli bölgeye zaman içerisinde geniş Karaman eyaletinin köylüleri ve zanaatçıları yerleştirildi. Bu nedenle Balkanlar’daki ilk Türk nüfusu Karaman Beyliği dediğimiz bugünkü Konya, Niğde bölgesinin esnaf ve köylüleridir. Şüphesiz 19. yüzyılda ve 1853 Savaşı’ndan sonra Kırım ve Karadeniz’in kuzeyindeki toprak kaybı nedeniyle buradan da önemli bir nüfus yerleştirildi.
Haberin Devamı
Midhat Paşa’nın valiliği bu bölgedeki nüfusun arttırıldığı dönemdir. Tuna vilayeti dediğimiz yerde valinin iskan çalışmaları fevkalade başarılıydı. Üstelik zirai bakımdan kabiliyetli bölgede, manüfaktürün de çok erkenden geliştiği ve Avrupa ile temasın sağlandığı bilinir. Bu zenginliği Bulgaristan’ın her köşesinde görmek mümkün oluyor.
HALKI HER ZAMAN ÇALIŞKANDIR
Bana göre Balkanlar’ın en renkli ve kişilikli yöresidir. Halkı her zaman olduğu gibi çalışkandır. Toplantılarda Bulgaristan’ın eski başbakanı ve hiç şüphesiz ki 5 yaş ile 9 yaş arasında krallığını yapmış II. Simeon (Saxe-Coburg-Gotha) da vardı. 21. yüzyılın centilmen yöneticilerindendir ve mütevazı kişiliğiyle toplantıyı onurlandırdı. Türk toplumunun ileri gelenleriyle, baş müftüyle, milletvekilleriyle yakın ve saygılı ilişki içindedir. Zaten onun başbakanlığı zamanında hükümette ve partide yer aldılar. II. Simeon’un Türkiye’ye bir yakınlığı vardır. Mısır’daki sürgün hayatı boyunca oradaki Osmanlı hanedan üyeleriyle yakın ilişki içindeydiler. Annesi, Kraliçe Giovanna şark ve garbın hanedanlarını bağlayan bir kişiliktir. Tabii Osmanlı hanedanının kültürlü prenseslerinin bunda rolü çoktur.
Bugünkü Bulgaristan’ın eski devirden beri ziraatta ve sanayideki öncü rolünde sıkıntılar yaşandığı bir sır değil. Bunları yenmekteki en büyük gücü nüfustu. Üstelik genç nüfusunu Batı Avrupa’ya işgücü olarak yollamak gibi bir açığı da var. Dolayısıyla Türkiye’yle sınai ve ticari ilişkileri geliştirmesinde büyük fayda vardır.
Azerbaycan
#Azerbaycan#Yunanistan#Seçim
Mayıs 28, 2023 06:296dk okuma
Paylaş
Azerbaycan’ın, Akdeniz’in bitki örtüsü ve tarımına sahip bir bölgesi olduğu herkesin malumu. Gelecekte bu bölgede Türkiye ve Azerbaycan işbirliği Kafkasya’daki milletlerin dengeli yaşamı ve varlığı için de hayırlı olabilir. Bütün mesele Arap Ortadoğu’sunun tersine İran, Türkiye ve Kafkasya arasında daha akıllı bir politik işbirliğin, en azından karşılıklı anlayışın var olmasıdır. Dış politikalarda bu tatbik edildiği gün, bu bölgenin Avrupa Birliği yanında ve dışında daha açık bir istikbalinin olacağına hiç şüphe yoktur.
Haberin Devamı
Yüzölçümü itibarıyla Türkiye’nin 1/4’i kadardır (192 bin 752 km2). Bugünün Azerbaycan’ı, İran Şahlığı’nın tam idaresinde değildi ama nüfuzu altındaki hanlıklardan oluşurdu. 1828 ve 1829 yılları Osmanlı İmparatorluğu ve İran için bir felakettir. Azerbaycan bölgesinin en bereketli kısmı Türkmençay Antlaşması ile Rusya’ya verildi, diğer kısım ise İran’da kaldı. Şurası bir gerçektir; İran’da kalan Azerbaycan’ın siyasi, toplumsal ve kültürel hayatı üzerine bu tip bir bölünmenin olumsuz sonuçları olduğunu söylemek abartma olur. Çünkü kendilerini eski isim Türk ve Türkmen olarak adlandıran bu takımın İran’ın siyasi idaresindeki, bilhassa ordusundaki, iktisadi hayatındaki rolü her zaman başat olmuştur.
FARS KÜLTÜRÜNÜ SEVEREK BENİMSEDİLER
Fars kültürü zorunlu bir kabul ettirmeden çok 11. miladi asırdan beri; yani Gazneli ve Selçuklu devrinden beri Türk unsurun okumuşları tarafından sevecenlikle benimsenmiştir. Azerbaycan ve Horasan’ın Türk ahalisi içerisinde İran’ın meşhur şairleri, edipleri, yazarları vardır. Rusya Azerbaycan’ı ise bazı iddiaların aksine Batı medeniyetine Rusya sayesinde girmekten evvel tıpkı güney kısmı gibi Avrupa ve bilhassa İtalya ile temas halinde olduğundan Batı kültürüne Rusya İmparatorluğu’nun Rusya halklarından evvel nüfuz eden ve bunu devam ettiren kesim olmuştu.
19. asrın Azerbaycan edebiyatı, düşünürleri, sanatçıları içinde öncü durumda olanlar yüksek sayıdadır. Bakülü bir entelektüelin Farsça ve Rusça yanında Fransızca veya Almanca bilmesi nadir rastlanan bir olgu değildi. Musiki zevklerinde bir çifte yön vardı. Tebriz ve Bakü arasında bu kültürel rekabet ve iletişim hep devam etmişti. Sovyet iktidarı kurulmadan evvel Azerbaycan Müstakil Cumhuriyeti’nin harf devriminden başlayarak birtakım konularda öncü olduğu gerçektir. Kısa süren bu dönem Sovyet iktidarıyla bitti.
Azerbaycan
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
Azerbaycan isminin etimolojisi çok münakaşalıdır fakat Azeri tabiri yanlış kullanılıyor. Gerçekte Azeri diye bir kavim vardır ve nüfusu yarım milyondan daha azdır. Hazar kıyısında Bender Enzeli ve Gilan bölgelerinde yaşarlar ve Sasani devrinin hoş Farsçasını konuşurlar. Bundan dolayı Güney Azerbaycan ve kuzeyde yaşayan Azerbaycanlılara bu tabirle hitap etmek, yani “Azeri” demek doğru değildir. Zaten gerek imparatorluk devrinde hatta Stalinist dönemde Azerbaycanca ve Azerbaycan gibi bir kavim adı kullanılmaz. Lügatler bile Türkçe–Rusça, Almanca–Türkçe basılırdı. Ancak 1930’larda Azerbaycanlı ve Azerbaycanca tabiri uygulandı.
Haberin Devamı
İran’ın tarihindeki Türkmen hanedanları, Akkoyunlu, Karakoyunlu, Safeviler, Nadir Şah’ın Afşarları ve Kaçarlar’dan sonra hâkimiyet Pehlevilere geçti. Ama akıbet bellidir. İran ve Azerbaycan’ın resim sanatı birçok yönleriyle minyatürü zorlamıştır. Buralarda bir İtalyan tesirinin varlığından söz edilebilir ama her halükârda mesela Osmanlı minyatür tekniğinin burada benimsenmediği görülüyor. 14. asırdan beri İran ve Azerbaycan bölgesinin eserleri oldukça ihmal edilmişken bunları ilk defa İmparatoriçe Farah Pehlevi bir araya getirdi ve bir koleksiyon yarattı. Halı üzerindeki tetkikleriyle de imparatoriçe, bugün Azerbaycanlıların çok hürmet ettiği bir tarihi kişilik. Bakü’deki muhteşem halı müzesinde baş köşede onun portresi yer alıyor. Bu müzenin görülmesi halı sanatını anlamak bakımından Tahran’dakiyle eşdeğerdedir. Hatta Bakü daha öne geçer.
Azerbaycan
Geçen hafta Celal Şengör ile Bakü’ye davet edildik.
Haberin Devamı
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
1920 yılı 27 Nisan’da Azerbaycan’ı işgal eden Kızıl Ordu, parlamento ve hükümeti feshederek Azerbaycan’ı Trans-Kafkasya Sovyet Federal Cumhuriyeti’nin bir üyesi olarak teşkilatlandırdı. 1936 Sovyet Anayasası’yla da Birliğin üye Cumhuriyetlerinden biri haline getirdi. Yeni müstakil Azerbaycan, ülkemizle dış politikayı hemen hemen paralel yönetiyor. Savunma işbirliğimiz kuvvetli. Ticari şirketlerin aktiviteleri yükseliyor. Ne var ki İran’da hâkim ekonomi petrole dayandığı için bu işbirliğinin çeşit alanlara yayılması şimdilik çok söz konusu değil fakat genişleyecek. Bütün yapılacak iş kültürel işbirliğini yürütmektir. Türk televizyonları çok etkili fakat etkili olan televizyonlarımızda son zamanlarda garip bir telaffuz kullanılıyor. Şunu söylemek zorundayız; gerek devlet ve özel TV şirketleri en başta da RTÜK dil alanındaki mesuliyetini idrak etmeli. Türk dilinin doğru telaffuzunun birinci derecede öneminin olduğunu anlamalıdır. Siyasi sansür veya ahlak zabıtalığı ön planda gelecek bir şey değildir. Zaten yerkürede o konuda herkes etkisiz kalmaktadır. Ön planda gelecek olan kurtaracağımız dilimizdir.
Haberin Devamı
Geçen hafta Celal Şengör ile Bakü’ye davet edildik. Dinleyici sayısı binleri geçen iki konferans ve iki yayında bulunduk. Şunu belirtmek zorundayım; Azerbaycan gençliğinin her konuda sabırla dinleme ve ölçülü soru sorma alışkanlığı var. Bazı konularda uzun bir totaliter yönetimden geçilmesine rağmen bu topluluğun duyargalarının bizim toplumun ötesinde işlediğine kani oluyorsunuz.
İŞBİRLİĞİMİZ BÖLGEYE YARAR GETİRİR
İlk 20 yılın içinde petrol gelirlerinin hayata bir türlü eşit yansıyamamasına rağmen bu 20 yılın sonunda taşradaki kentlerde de olumlu etkiler görülmeye başlamış. Bakü’nün yenilenmesi ilginç. Bu dönüşümde ilk önce göklere yükselen bir Bakü tercih edilmişken şimdi o durdurulmuş. Eski Bakü’nün de korunmasına dikkat ediliyor. Şüphesiz ki iklim şartları bu petrol bölgesinde en tercih edilecek şey değil ama Azerbaycan’ın Şeki, Şamahı, Kuba, Gence gibi kuzeyin havasını Kafkasya eteklerine taşıyan şehirleri olması ve Lenkeran gibi adeta Akdeniz’in bitki örtüsü ve tarımına sahip bir bölgesi olduğu da herkesin malumu.
Gelecekte bu bölgede Türkiye ve Azerbaycan işbirliği, bilir bilmez konuşan bazı insanların aksine Kafkasya’daki milletlerin dengeli yaşamı ve varlığı için de hayırlı olabilir. Nihayet İran etkisi şu sıralar daha ölçüsüzce ilerleme niyetinde görülüyor. Bu tabii siyasi hareketlerde bir panik yaratıyor. Bütün mesele Arap Ortadoğu’sunun tersine İran, Türkiye ve Kafkasya arasında daha akıllı bir politik işbirliğinin, en azından karşılıklı anlayışın var olmasıdır. Dış politikalarda bu tatbik edildiği gün, bu bölgenin Avrupa Birliği yanında ve dışında daha açık bir istikbalinin olacağına hiç şüphe yoktur. Kaldı ki tarihte bu bölgenin Akdeniz ülkeleriyle olan verimli iktisadi, kültürel ilişkileri bu asırda daha etkili bir biçimde ilerler. Yani Akdeniz dünyası aslında Portekiz’den başlar, Türkiye ve Kafkaslar üzerinden Afganistan sınırlarına kadar uzanır.
Haberin Devamı
YUNANİSTAN SEÇİMLERİ
21 Mayıs Yunanistan seçimlerinin sonuçları hakkında Atina’da yaşayan İstanbullu işadamı ve İktisat Fakültesi mezunlarından dostum Venos Sahariadis bana beklediğim raporu gönderdi; buna göre 59 seçim bölgesinden Türklerin yaşadığı Rodop’tan Syriza partisinden Özgür Ferhat, Pasok’tan İlhan Ahmet; İskeçe’den (Xanthi) yine Syriza partisinden Hüseyin Zeybek, Pasok’tan Burhan Baran milletvekili oldular.
Bu, Yunanistan’daki seçimlerin gelişimi bakımından çok ilginç. Uzun bir aradan sonra ilk defa Türk azınlık dört milletvekili çıkarıyor.
Seçimler çok ilginç sonuçlar verdi. Kiryakos Kiriakos Miçotakis’in Yeni Demokrasi’si, seçim tahminlerinin ve anketlerin aksine Syriza’dan 20 puan önde. Demek ki bu anket kolaycılığı daha doğrusu cehaleti her yerde yaygınlaşmaya başladı.
Azerbaycan
TEKRAR SANDIĞA GİDİYORLAR
Halihazırdaki sonuçlara göre, yani 21 Mayıs seçimlerine Kiriakos Miçotakis’in Yeni Demokrasi Partisi 146 milletvekili, Syriza 71 milletvekili, Pasok 41 milletvekili çıkardı. Sürpriz Kyriakos Velopulos’un partisi 16 milletvekili çıkardı. Komünistler yine yakın tarihte bir atılım yaptılar, 26 milletvekili çıkardılar. Sonuçta bir koalisyon kurulma ihtimali görülüyor. Ama Kiriakos Miçotakis çok mağrur. Bu durumda tekrar seçime gideceğini söyledi. Diğer partiler de kendisine katılmama niyetlerini açıklayınca yeminlerin yapıldığı ilk oturumda Meclis feshedildi. 20 puan ona seçimde 20 adet sandalyeyi daha garanti ediyor. Parlamento, yemin törenini takiben seçim kararı aldı ve Sayıştay Başkanı, bağımsızlardan oluşan bir aylık hükümet kurdu. 25 Haziran’da tekrar seçime gidiliyor. Bu konuda gelecek haftadan itibaren Türkiye’deki seçimlerle ilgili yazılarımda bazı mukayeseler için Yunanistan’a başvuracağım. Ama şunu açık söyleyelim; her şeye rağmen bize çok yakın bildiğimiz Yunanistan, Avrupa kıtasının özelliklerine bizden farklı olarak daha çok intibak etmiş.
Cumhurbaşkanlığı seçimleri
#Cumhurbaşkanlığı#Seçim#AK Parti
Haziran 04, 2023 06:295dk okuma
Paylaş
Geleceğin Türkiye’si bugünkü strüktürünü değiştirmek zorundadır. Denenmiş liderleri deneme ve sürekli öne sürme dönemi bitmelidir. Toplumun dikkat edeceği ikinci bir husus; anket şirketlerinin tavrıdır. Bizdeki sapmaların rekor teşkil ettiği açık. Dışarıdaki Türk vatandaşlarının seçimlere katılma sorununu tekrar ele almamız lazım. Buradaki seçmenin yaşadıklarını ve gördüklerini yaşamıyorlar ve de görmeye niyetleri yok. Diğer mesele de Suriyeli göçmenlerin verecekleri rey...
Haberin Devamı
Sayın Erdoğan’ın 30 yıldır girdiği her seçimi kazandığı ve yandaş basında bu gerçeğin bilhassa vurgulandığı malumdur. Bu vurgulamada yanlış da yoktur. Recep Tayyip Erdoğan’ın kendi partisinde gençlik kollarından başlayan yükselmesi, 1980’deki ara verme, nihayet İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı (Mart 1994) bu yükselmenin ilk parlak safhasıdır. Erdoğan’ın bu dönemde büyükşehir seçimini kazanması, varoşlardaki partililerinin halkı örgütlemesi kadar Cumhuriyet Halk Partisi çevrelerindeki lider olacak insanlara yol vermeme politikasıyla da ilgilidir.
Cumhurbaşkanlığı seçimleri
1997 yılında askere hitaben yazılmış Ziya Gökalp’ın şiirini okuması, Erdoğan’ın Pınarhisar Cezaevi’ndeki dört aylık mahkûmiyetini çekmesiyle sonuçlandı. Bu mahkûmiyet Türkiye toplumunda sadece kendi taraftarları değil, o görüşte olmayan insanlar tarafında da tasvip edilmedi. Bunu herkes hatırlamalı. Nihayet ardından Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kuruluşu. 2003 yılında Cumhuriyet Halk Partililerin de katıldığı bir koalisyonla, TBMM affıyla siyasi hayata döndü ve 9 Mart 2003’ten itibaren Türkiye’nin uzun yıllar başbakanlığını ve ardından cumhurbaşkanlığını yaptı. Bütün bu süre içinde CHP’nin çıkardığı temsilciler dahil aldığı rey yüzde 2.5 farkı geçmemiş. Hiçbir toplumda, siyasi rekabette bu kadar matematik asla istikrar görünmez. Bu doğrudan doğruya adayların, partilerin bağlılığın ötesinde geniş kitleleri etkileyecek yapıda olmamasıyla ilgilidir.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
Cumhurbaşkanlığı seçimleri
MUHALEFETİN LİDER SORUNU
Besbelli ki Türkiye’de muhalefet, lider adayında ön şart olan karizmatik; yani doğuştan öncü karakteri tespit edemiyor. Türkiye demokrasisinin bu yönü gittikçe de zayıflıyor. Bugün Türkiye, liderlerini tespit etmekte 1950, 1960 ve 1970’lerin seçmeninden çok daha becerisiz ve atıldır. Bir toplumun gözünün bu kadar kapalı olmasının nedeni siyasi partilerin hayata intibak edemeyişi, kadrolarını yetiştirmeyişi ve kitleleriyle bağdaşamamasıdır. Türkiye inatçı iki kampa bölündü. Buna sınıf savaşı değil kültürel savaş deniyor. Her iki kampın içinde de içtimaî, ekonomik ve eğitim durumu farklı kitleler var. Türkiye çok ilginç denebilecek bir yapısal aksaklığa sahip. Hiçbir ülkede yurttaş kitlesinin bir yarısı öbür yarısına bu kadar uzak görüşe sahip değildir. Bize benzer yapıda olan İsrail’de de solcular vardır, dini kuralları ikinci plana atan Siyonistler vardır ve tabii ki keskin Ortodoks cemaatler halinde yaşayan gruplar vardır ama orada dahi çatışmanın bu kadar kesin ve ikiye bölünmüş halde devam ettiği söylenemez.
Haberin Devamı
Türkiye seçim olayını 19. yüzyılda Tanzimat Devri’nden beri tanıyor. Birtakım mahalli kurulların üyeleri açık seçimle tespit edilirdi. İkinci Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemi tek partili veya serbest seçimle geçti. 1946’dan beri çok partili sandık demokrasisini tanıyoruz; yani bugün artık çok küçük bir azınlığın dışında Türk insanı başka bir seçim düzeni hatırlamıyor. Bunun üzerinde ısrarla duralım. Bu çok az ülkeye mahsus bir lükstür. Bu tarihi lüks mirası kullanamamak şüphesiz ki problem yaratır. Onun için her şeyden mühim olan ne ekonomidir ne iktisadi düzendir, seçim güvenliğidir.
1980’lerden beri Türkiye köylüsü sübvansiyona alıştırıldı. Hayvanlar bakılmıyor, tarlalar ekilip biçilmiyor, ürün devşirilmiyor. Bu işi yevmiyeli yapan Afgan göçmenlerin doğuda birtakım alanları sahiplerinden kiraladığı, feodalitede görülen tarzda değil ama tamamen ticari bir ortakçılıkla işi yaptığı ve bu gibi kontratların kaçınılmaz hale dönüştüğü açık.
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
by Taboola
Seçimlerde AK Parti ekseriyetle oy aldı. Fakat ortada 15 tane parti var. Bunu daha kötümser yorumlarla Weimar Almanyası meclisine benzetmeyelim. Çünkü bu halin Weimar dönemindeki partilerin ısrarına ve sert ideolojik yapılarına bağlı olduğunu söylemek mümkün değil. Kısa zamanda her biri bir tarafa dağılan üyeler, kaynaşmalar veya yeni oluşumlarla sayıları azalacak. Bir şey açıkça ortadadır; partilerin kapatılıp tekrar kurulma süreci dolayısıyla geleneksel olarak siyasi itikadı pekinleşmiş kadrolardan çok, günü gününe bir partiye sığınan üyeler ve kanaat önderlerinden oluşan bir demokratik yapı var. Bu bir sakatlıktır. Bu zümrelerin siyaset bakımından o partiye ve destekleyicilere karşı fazla bir sorumlulukları yok. Britanya’da işçi doklarında işini doğru dürüst yapmadığı için neredeyse turşusu çıkarılacak bir işçi milletvekilinin halini anlatıyorlardı. Bu gibi manzaraların burada görülmesi mümkün değil. Sorumsuz siyaset erbabı, Batı’daki gibi nesiller boyu kökleşen anane sahibi partililerin aksine, bir ömrün içinde cemiyetten cemiyete, partiden partiye dolaşanların durumundadır.
Haberin Devamı
Cumhurbaşkanlığı seçimleri
BUGÜNKÜ YAPI DEĞİŞMELİ
Geleceğin Türkiye’si bugünkü strüktürünü değiştirmek zorundadır. Denenmiş liderleri deneme ve sürekli öne sürme dönemi bitmelidir. Bu anlaşılıyor. En çok önümüzdeki belediye seçimlerinden sonra bu yapının düzenlenmesine geçileceğine ümit ediliyor. Toplumun dikkat edeceği ikinci bir husus; anket şirketlerinin tavrıdır. Her yerde bu alanda sapmalar ve yanlış tespitler söz konusu olduğu malum ama bizdeki sapmaların rekor teşkil ettiği açık. Artık bir zikzak halindeler. Dışarıdaki Türk vatandaşlarının (ki önemli bir kısmı çifte vatandaştır) seçimlere katılma sorununu tekrar ele almamız lazım. Şurası bir gerçek; buradaki seçmenin yaşadıkları ve gördüklerini yaşamıyorlar ve de görmeye niyetleri yok.
Haberin Devamı
Diğer mesele de maalesef Suriyeli göçmenlerin verecekleri rey bize daha az gösterildi. Neredeyse iki misli düzeyde seçime katıldıklarından söz ediliyor. Türkiye gibi bir ülkenin nüfusunun neredeyse 1/20’i kadar bir ilaveyi kabul etmesi mümkün değildir. Gelecekte kaynaşma, iktisadi, kültürel senteze dönüşmek şöyle dursun; iç kavgalara, irridantist özlemlere, partileşmeye ve siyasi taleplere dönüşür. Otokton ve otantik; yani yerleşik ve özgün olmayan bir toplumun 21. yüzyılda herhangi bir memlekette söz sahibi olması hiçbir yerde mümkün değildir.
Toplumla bütünleşme yeteneğine sahip göçmen gruplarının kimler olduğu bellidir. Türkiye bu grupların göçüne yardım etmelidir. Çünkü kuruyan ziraatımız, mahvolan hayvancılığımız bu gelen işgücüne de ihtiyaç duyuyor. Gelenler içinde nitelikçe iskân ve vatandaşlık kanununun ruhu buna müsaittir. Suriyelilerin varlığı bir tarihi kazadır. Bunların burada kalmasına müsaade edilmesi mümkün değildir çünkü bu sorun hiçbir zaman çözülemeyecek. Türkiye bu kadar ıssız ve imkânlı bir ülke değil. Siyaset üzerinden sosyal mühendislik yapamazsınız. Geleceğin Türkiye’sini sizin temennileriniz ve arzularınız doğrultusunda karşılamanız ve kurmanız mümkün değildir. Toplum mühendislik alanı değildir; ona yön vermek geniş bir toplumsal uyumu ve zamanı gerektiren bir olgudur.
.Henry Kissinger
#Dışişleri Bakanlığı#Washington#Sovyetler Birliği
Haziran 11, 2023 06:295dk okuma
Paylaş
Dışişleri Bakanı olarak yemin ettiği andan itibaren Washington diplomasisini etkilediği Alman aksanlı müthiş İngilizcesi, derin bilgisi ve gayet kurnaz yöntemleriyle maiyyetini koşturma, kısa zamanda da Dışişleri personelinin niteliğini yükseltmesi Henry Kissinger’ın eseridir. Türk diplomatlar ile çatışmadan, hem kendisinin hem de onların sinirlerini bozmadan en zor zamanlardaki ilişkileri yürütmesini bildi. 100 yaşındaki biriyle ABD ve Avrupa kulvarında koşacak adam hâlâ yok.
Haberin Devamı
Zamanımızda diplomasi dediğimizde önce Henry Kissinger’ı hatırlamak gerekiyor. Zira Birinci Dünya Savaşı’ndan önce ismi geçen bütün diplomatlar savaşı önleyemediler. Bazılarının gülünç derecede planları, stratejileri oldu. Bu durum sonraki arşiv kayıtları ve nakillerle ortaya çıktı. İki büyük savaş arası Avrupa’da da barışı sadece sınırları içinde değil komşu bölgelerde de korumak için gayret eden Kemalist Türkiye ve bir ölçekte Eleftherios Venizelos’un dışında akıllıca hareket eden dış politika ustası yoktur.
Henry Kissinger
AVRUPA SAVAŞI ÖNLEYEMEDİ
Bir dönemi değerlendirirken esas unsur; büyük devletlerin örgüt ve iktidarı, büyük diplomatların ortaya koydukları esaslar ve başarılı yöntemleridir. Bu anlamda iki büyük savaş arası Avrupa’nın savaşı önleyemedikleri, demokrasilerden bahsettikleri halde NAZİ’lere karşı başarılı bir direniş ve önleme gösteremedikleri görülür. Maalesef Sovyetler Birliği’nin NAZİ’lerle olan işbirliği de savaşa hazırlıklı olmama dolayısıyla bir oyalama söylemi dışında genişleme politikasını yürütmek için başvurulan bir antlaşma (Molotov-Ribbentrop Saldırmazlık Paktı; 23 Ağustos 1939) oldu. Bu, Sovyetler Birliği’ne Alman saldırısına karşı önemli bir zaman kazandıramadığı gibi ülkenin dışındaki sol hareketlerde de yer yer sukutuhayal ve parçalanma yaratmaya neden oldu.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
Her halükârda İkinci Dünya Savaşı’nın çıkardığı ünlü politikacı Winston Churchill’dir. Diplomatlar ve devlet adamları yetiştiren bir soy -ki onun soyunda da bir dük Marlborough vardır- başarısının ardında imparatorluk geleneğini ve tebaaya yayılmış bir ulusal onur duygusunun rol oynadığını gösteriyor. Uzun Soğuk Savaş yılları boyunca NATO müttefiki ülkelerde daha bağımsız bir politika güden de Gaulle Fransası’nda ve Sovyetler Birliği’nde çıkan tecrübeli politikacıların dahi büyük gücün temsilcisi olmanın ötesinde, içlerinde stratejileri başarıyla değiştirenin, kuvveti yönlendirme yolunda öncülük yapanın varlığını görmek zor. Mamafih, Kennedy-Kruşçev etrafındaki Küba krizinde Sovyetlerin bu sistemi yara aldı ve ardından Kennedy’yi yiyen ABD iç sistemi de bu kendi başarılı politikalarını götüremedi.
Haberin Devamı
Belki de şartların olgunlaşması ve ABD’nin artık eski pozisyonunu devam ettirememesi dolayısıyla Henry Kissinger ortaya çıktı. 1975 yılında Güney Vietnam pes etti, Amerika’nın Hindiçin politikası askeri anlamda geçerliliğini kaybetti. Fakat bundan birkaç yıl önce artık durumun nasıl gelişeceği belli oluyordu.
NIXON’LA YILDIZI PARLADI
Kissinger, 1960’daki başkanlık seçimlerini kaybeden Richard Nixon’ın 1968’ten itibaren etrafında topladığı takımdaki Harvard’ın genç profesörlerinden biriydi ve yıldızı da bundan sonra parladı. Çoktan beri Washington’ın güvenlik ve diplomasi çevrelerinde etkin bir uzmandı. 1923 doğumluydu. Nurnberg’ün hemen yanındaki Yahudi burjuvazinin yerleştiği banliyö şehri Fürth’te doğdu. Henry Alfred Kissinger 1938’de ailesiyle birlikte Amerika’ya sığındı. Alman telaffuzunu muhafaza etmesini bizzat kardeşi, “Henry dinlemekten çok konuştuğu için telaffuzunu düzeltemedi” diye izah edermiş.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
by Taboola
Avusturya’nın ilhakından evvel Alman NAZİ’leri kamp dönemine girmiş değildir ve mümkün mertebe Yahudi nüfusu kovalamaya bakmaktadırlar. Almanya’nın gelecekte neler kaybettiğinin ve neler kaybedeceğinin örneklerinden biri de Kissinger’dır. Harvard’da başarılı bir talebelik ve ilginç bir doktora yaptı. Dış ilişkilerdeki doktora tezi tarihe yönelikti (Peace, Legitimacy, and the Equilibrium: A Study of the Statesmanship of Castlereagh and Metternich). Napoléon’dan sonraki restorasyon Avrupasının kuruluşu etrafında Avusturya’nın unutulmaz Hariciye ve Başvekili Prens Klemens von Metternich ve Britanyalı diplomat Lord Castlereagh politikalarının incelenmesidir. Kissinger bu eserinde; hem kendi ülkesinde hem de dışarıda devlet despotluğunun örneği olarak bakılan Metternich’in aslında nasıl uzlaştırıcı, tespit edici, muhafazakâr politikalar etrafında nasıl kurucu bir diplomasi meydana getirdiğini anlamış görünüyor. Bu doktora tezinin uzun bir zaman hem az bilinen hem de bilenleri çok etkileyen bir çalışma olduğu açık.
Haberin Devamı
Washington çevrelerindeki önemli güvenlik organlarında danışmanlık yapan, Harvard çevrelerinde tutulan bir diplomattı. Nixon’la tanışması, bilhassa onu izleyen yardımcı Gerald Ford devrinde ortaya çıkması Amerika’nın yeni politikasıdır. Rusya ile ilişkileri yumuşatmak ve kurumlaştırmak ama asıl önemlisi Çin ile Sovyetler arasındaki gerilimden istifadeyle Çin’in yanında daha sıcak ilişkiler kuran bir Amerika’nın yer alması onun politikasıdır. Tabii sadece masa başında takip edilen bir politika değildi. Amerikan sanayili Çin’deki ucuz işgücünü de kullanarak birtakım yatırımları da bu dönemde genişletti.
Ortadoğu’da İsrail ile Arap dünyası arasında zikzaka dayanan (shuttle diplomacy) bir diplomasiyle Yom Kippur Savaşı’ndan sonra düzenin kurulması, en azından Mısır’ın İsrail’le sıcak savaşı bitirmesi onun politikasının eseridir.
Haberin Devamı
Kissinger’ın o dönemde Amerika için yeni bir yüz olduğunu söylemek mümkündür. Dışişleri Bakanı olarak yemin ettiği andan itibaren Washington diplomasisini etkilediği Alman aksanlı müthiş İngilizcesi, derin bilgisi ve gayet kurnaz yöntemleriyle maiyyetini koşturma, kısa zamanda da Dışişleri personelinin niteliğini yükseltmesi onun eseridir.
ZEKİ VE SAKİN BİRİYDİ
Halen yaşıyor, bu mayısta 100. yaşını kutladı. Birçok vakfın başındadır. Müdürlüğünü yaptığım dönemde Topkapı Sarayı Müzesi’ni gezdi. Zekiydi ve sakin görünümlüydü, soruları kritikti. Bir tanesinde “Harem”in, yani hanedanın kraliçeleri diyebileceğimiz gözdelerin nasıl seçildiğini sordu. Cevap olarak, “Hem güzel hem de akıllı, öğrenen genç kızlar padişahların çocuklarını doğuruyor ve ana kraliçe oluyor. Mevkileri Habsburg prenseslerinden daha aşağı değil. Küçük yaşta bir hükümdarın naibesi de oluyorlar. Bir ölçüde hemofili dynastileri yerine bu sistemi tercih etmişiz” demiştim. Bu sözüme çok güldü. Zeki ve kendi tarihine kritik olarak bakan münevver bir Avrupalı Yahudi’nin reaksiyonuydu. Eşine, “Bak Nancy, hemofili dynastileri diyorlar” diye vurgulamıştı. Aslında bu gibi sözleri kendisinden evvel son Avusturya veliahdı Arşidük Ferdinand bile söylemiştir. Türk diplomatlar ile çatışmadan, hem kendisinin hem de onların sinirlerini bozmadan en zor zamanlardaki ilişkileri yürütmesini bildi. Bu bile hanesine yazılacak olumlu bir not. 100 yaşındaki biriyle ABD ve Avrupa kulvarında koşacak adam hâlâ yok.
Henry Kissinger
ZAFER TOPRAK
Mülkiye’ye aynı sene girdik. Listenin başında girdiğini şuradan biliyorum: Şubat ayında garip bir imtihan sistemi uygulanırdı. İlk sene şubat imtihanında sınıf, ders sayısına göre gruplara ayrılırdı. Bizim grubun temsilcisi olarak Zafer, uğurlu elleriyle benim çok hazırlıklı olduğum bir dersin adını çekti. Şubatı artı puanla tamamlamıştım.
Üçüncü sınıfta Esat, Ümit Hassan ve ben İdari Şube’ye gittik; Halil (İnalcık) Hoca’nın talebesi olmak istiyorduk. İki yıl boyunca Nuri Çolakoğlu’nun tiyatrosunda tanıdığım Zafer üçüncü sınıfta birden kendisini bu gibi faaliyetlerden çekmiş ve diplomasi bölümü öğrenciliğine yüklenmişti. Dördüncü sınıfın imtihanlarının bittiği gün onu kimse ortada görmedi. Anlaşıldı ki İngiltere’den bir burs almış, gitmiş.
Aşağı yukarı 1970’lerin ortalarında “İttihat ve Terakki” dönemiyle ilgili sayısız belge ve birikimle ortaya çıktı. Konunun üstadı Tarık Zafer Tunaya Hoca’nın gözde çalışma arkadaşlarından biriydi. Siyasal Bilgiler Fakültesi’yle bu tarihten sonra pek ilgisi olduğunu görmedim. İstanbul’da yaşıyordu, geniş bir özel kütüphaneyi kurmaya devam ediyordu. Boğaziçi Üniversitesi’nin öğretim üyesiydi.
Çalışma yıllarında yazdıkları ve söyledikleri bugüne kadar takip edilenlerdendir. Yakın Çağ tarihi üzerindeki belge tespit ve toplama metodu halen devam ediyor. Ama aynı kuvvetle izlendiğini zannetmiyorum. Hatta bunu yurtdışındaki Türkolog ve uzmanlar için de söylemek gerekir. Bir kuşak sonrakilerin onunkine benzer yöntemi benimseyeceğini umuyorum. Ölümü ani oldu. Son görüşüm iki üç ay evveldir ama hiç de öyle sağlık sorunu olan birine benzemiyordu. Bizim kuşağın mensupları birer birer gidiyor. Bazıları Zafer Toprak gibi bu vedayı da sessizce yerine getiriyor.
Türk tefekkür tarihinin ölümsüz ismi: Tarık Zafer Tunaya
#Tarık Zafer Tunaya#SMA#Doğa Canpunar
Haziran 18, 2023 06:295dk okuma
Paylaş
Tarık Zafer Tunaya sevilen bir dost, takip edilen bir münevver ve saygın bir hocaydı. Edebi bakımdan fevkalade güçlüydü. Fransızcayı ve Türkçeyi edebi zevkle öğrenen nesildendi. En karmaşık durumları iki cümleyle tarif etmekte üstüne yoktu. Hobisi olan bir aydındı. Öğrencileriyle meşgul olan bir hocaydı.
Haberin Devamı
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeyken Tarık Zafer Tunaya Hoca’nın ismini duyardım. 1960 devriminden sonra teşkil edilen ilk anayasa komisyonunda üyeymiş. Galiba Lütfi Duran ve ikisi, saygı duyduğumuz Sıddık Sami Onar ile bir çatışma dolayısıyla komisyondan ihraç edilmişler. O vakit fark etmediğimiz ve bilemediğimiz bu meselenin sonradan daha çok farkına vardık. Çatışma ne bilgisiz bir adamla ondan daha bilgili genç profesörlerin arasındaydı ne de dürüst bir adamla politika bataklığında yanlara sapan kişilerindi. Üç tane mükemmel insanın çatışma nedeni; iftiharla belirteyim; eski müesseseleri, devlet yapısını, imparatorluğu, hukuktaki hükmi şahsiyet kavramını ve kurumlarını çok iyi tanıyan Sıddık Sami ile anayasa tarihimizde birtakım kalıplaşmış hukuki normlar ve bilgilerin dışında Osmanlı tarihini tetkikte adımlar atan, başvekalet arşivine de üniversitedeki günlerinin bir kısmını ayırmayı iş edinmiş bir meslektaşı arasındaydı.
Türk tefekkür tarihinin ölümsüz ismi: Tarık Zafer Tunaya
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
‘GOGOL’ÜN PALTOSU GİBİDİR’
Zekice nitelendirmeleriyle tanıdığımız Mete Tunçay, Tarık Hoca için, “O Dostoyevski’nin tabiriyle Gogol’ün paltosu gibidir. Rus edebiyatının büyükleri nasıl o paltonun cebinden çıktıysa biz de Tarık Hoca’nın paltosunun cebinden çıktık” demişti. Bu bilgin kişinin aynı zamanda sevecen bir büyük, sadık, vefakâr bir dost olduğunu ve değer verdiklerini himaye etmekten çekinmeyen bir centilmen olduğunu tanıdım. Ankara’dan Mülkiyeli Zafer Toprak onun benimsediği yakın bir çalışma arkadaşıydı. Kendi fakültesinde değil yandaki İktisat Fakültesi’nden çıkma Şükrü Hanioğlu için de aynı şey geçerliydi ve mektepten talebesi ama ilginç araştırma ve buluşları olan Erol Sadi de o gruptandı. Nihayet şunu itiraf edeyim; 1976 yılındaki bir anayasa 100. yıl seminerinde tanıştığımız hocayla da o günden sonra çok yakın bir irtibat içine girdik. Tarık Hoca beni çok cesaretlendirdi.
Tarık Hoca İstanbul Üniversitesi’nin gözde bir insanıydı. O üniversitede rakipleri çoktu ama iş Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler ve Hukuk Fakültesi’ne gelince durum daha farklıydı. Tarık Zafer Tunaya sevilen bir dost, takip edilen bir münevver ve saygın bir hocaydı. İlginç çıkışlarıyla tanınan Profesör Bülent Nuri Esen bütün hocaların bulunduğu bir ortamda, “Tarık gel, İstanbul Üniversitesi sensiz bir hiçtir” gibi abartılmış bir slogan kullanmaktan çekinmezdi.
Haberin Devamı
Edebi bakımdan fevkalade güçlüydü. Fransızcayı ve Türkçeyi edebi zevkle öğrenen nesildendi. En karmaşık durumları iki cümleyle tarif etmekte üstüne yoktu. Bunlar vazgeçilmeyecek terimlerdir. Mesela “anayasa romantizmi”; bütün Jön Türkler, Genç Osmanlılar, Midhat Paşa ve etrafı anayasayla imparatorluğun kurtulacağına iman etmişlerdi. Ne var ki anayasa romantizminin sakat tarafları da vardı. Sağlam bir anayasa metni nasıl hazırlanır bilmiyorlardı. Meclis dağıtılmıştı. Ama öte yandan mesele yoktu, anayasal rejime, meşrutiyet ve hürriyete açılan kapılar bir daha kapanmamak üzere açılmıştı.
İstanbul Üniversitesi’nde faydalı ve kalıcı seminerler düzenlemekte usta olan iki hoca tanıdım. Birisi Edebiyat Fakültesi Tarih Enstitüsü’nün İdare Tarihi başında bulunan Profesör Mübahat Kütükoğlu, diğeri ise Hukuk Fakültesi’nde Profesör Tarık Zafer Tunaya. İstanbul’la temasta bulunduğum 10 yıl içinde sekiz adet semineri en mükemmel şekliyle tertiplemişlerdi. Dış toplantılara katılırdı. Fransa’da gördüm, 1973’te Amerika’da (Chicago’da) görmedim ama toplantının cereyan tarzını biliyorum. Ankara’da ve İstanbul’da konuşurdu. Hatta hiçbir şekilde olayla bağlantılı olmayan o malum günde toplanan “laiklik semineri” de onun gayretiyle ortaya çıkmıştı. Açılışı Cumhurbaşkanımız Fahri Korutürk yaptığı anda meşum haber ulaştı. Maraş’ta gruplar arasında çatışma, yaralama ve katl başlamıştı. 1970’lerin kanlı ve acımasız ortamını birlikte yaşadık ve bugün şunu söyleyebilirim; belki büyük ihtimal ile o hava 1960’larda yaşanacaktı. İsmet Paşa’nın henüz bitmeyen iktidarı ve Süleyman Demirel’in devlete ve tarihi şahsiyetlere olan bağlılığı dolayısıyla Türkiye çatışma potansiyelini 1960’larda hadisesiz atlattı. 1970’ler Türkiye’si bunu beceremedi. 1980 darbesi ve üstünden gelen tasfiyeyi birlikte yaşadık.
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
BUGÜN ONU ANIYORUZ
Bir yerde kaderimiz birleşmişti. Atılan arkadaşlarımız onunla birlikte İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden ayrılarak kuranlardı. Hoca istifa etti. Zordu. Hayatında üniversiteden başka bir şey olmayan, bunun dışında deneyimleri (Paris’teki temsilcilik ve kurucu meclis üyeliği gibi) geçici tecrübeleri gören bir aydın hoca hizmet yıllarının son gününü hüzünle evinde geçirecekti. O günleri beraber atlattık. Tam aydınlığa oturmadan, tam normale dönemeden belki ancak iyi insanlara bir nimet gibi olan ani bir ölümle bu dünyadan ayrıldı. Bir gece yatıp sabaha kalkamadı. Son yılına kadar da belge birikimi, notlarını değerlendirerek “Siyasal Partiler” kitabını tamamladı. Bu onun Türk tefekkür tarihine ve Türk siyasal tarihçiliğine bıraktığı (eskilerin tabiriyle muhalled) kalıcı, ölümsüz bir eserdir.
Türk tefekkür tarihinin ölümsüz ismi: Tarık Zafer Tunaya
Hocanın bütün makalelerinde ayrı bir görüş vardır. Eserlerini yazarken de dünyanın en güzel desenlerini çizerdi. Bir tanesini sırf göstermek için Paris’e götürmüştü. Galiba Pierre Cardin bakıp beğenmiş. Mülakatı fazla uzatmamış; “Bu bana yeter. Benim işim bu olacak değil. Sadece fikrinizi merak ediyordum” diye galiba birkaç parçayı ona bırakarak ayrılmıştı.
Haberin Devamı
Hobisi olan bir aydındı. Öğrencileriyle meşgul olan bir hocaydı. Onlar 1940’lar ve 1980’ler arasındaki Türkiye üniversitelerinde sıradan meziyetler değildir. Bugün onu anıyoruz. O ise Aşiyan’da, sıkıntılar içindeki İstanbul’un güzelliklerine karşı yatıyor. Onu tanıyan ve tanımayanlar hepsi onun eserlerini yeniden okumaya başladı. En son kitaplarından biri olan “Atatürk ve Atatürkçülük” gözden geçirilerek tekrar basıldı. “Siyasi Partiler” külliyatı da bulunmayan bir eser olmaktan çıkacak ve yakında elimizde olacağını tahmin ediyoruz.
SMA YAYILIYOR
GAZİ Üniversitesi’nin iki öğretim üyesi hekimimizin sevgili çocukları iki aylık bir yavrumuz Doğa Canpunar, doğumunun beşinci gününden itibaren SMA tipi bir hastalığın teşhisiyle aramıza karıştığı anlaşıldı. Bu hastalık şu an için nadir fakat gittikçe yayılıyor. Valilik izniyle başlatılan bir kampanya var. Kullanılacak ilacın fiyatı son derece yüksek. Bu yüzden tedavi imkân ve şifa ihtimali çok yüksek olan bu bebeğimizin derdine deva olmanız için siz vatandaşlarımızın yardımını bekliyoruz. Devlet henüz ödeme yapmıyor ama mutlaka yapmalı.
Haberin Devamı
Zor yıllarda, günlerde yaşayan ve hiçbir mesleki fedakârlıktan kaçınmayan iki hekimimizin bu meblağı karşılayamaması umumi bir sorun. Ama bizim hiç değilse bu konuda kendilerine yardım etmemiz ve bebeğin geleceği için elden geleni yapmamız gerekiyor.
Gayret sizden, himmet Allah’tan. Doğa bebeğe şifalar diliyoruz.
Tatilimizi güzel geçirelim
#Türkiye#Seyahat#Otel
Temmuz 11, 2023 11:165dk okuma
Paylaş
Türkiye’de seyahat her şeye rağmen en ucuz eğlencedir. Gittikçe pahalılaşan restoranlarda, pek de kalınması gerekmeyen lüks otellerde daha çok para harcarız. Ama benim gençliğime göre halen Türkiye’de makul fiyatlara kalınacak basit otel ve pansiyonların sayısı hayli kalabalık ve bunların fiyatları uygun. Bayram vesilesiyle müsaadenizle size bazı tavsiyelerde bulunmak istiyorum.
Haberin Devamı
Sevgili okurlarımız, bayramınızı tebrik ederek başlamak istiyorum. Bu bayramda tabii ki yine gezeceksiniz. Bazılarınız sadece belirli bir noktaya gidecek ve tatil yapacak. Türk halkının gerek yurtiçinde gerek yurtdışında gezileri aslında son 30 senedeki gelişmedir. Bir zamanlar seyahat rehberi kitapları çıkmaya başladı. Tabii bu alanda Batı’daki Almanca konuşan, İngilizce konuşan, hatta turizme geç başladıkları halde Rusça konuşan milletlere göre literatürümüz çok zayıf. Ancak bazı iyi örnekler de var, bunlara zaman zaman değindik. Bayram vesilesiyle müsaadenizle size bazı tavsiyelerde bulunmak istiyorum.
TÜRKİYE’Yİ TANIYAN BURADAN KOPAMAZ
Türkiye’de bundan 30-40 yıl evvel insanların birçoğu 2-3 yerden fazlasını bilmezdi. Hatta yurtdışına entelektüel göçte bile bu bilgisizliği nedenlerden biri olarak görüyorum. Mesela Ankara’da doğan, okuyan, meslek edinen gençler dünya çapında bir mesleğe de geçebilirler fakat Ankara ve haydi haydi İstanbul dışında o da satıhtan görmek şartıyla pek bir yer tanımazlardı. Bu nedenlerdir ki icabında ABD’nin Midwest (orta bölgesi) denen eyaletlerindeki basit ilişkilerden beslenen bana göre oldukça renksiz ve etrafındaki tabiattan başka hiçbir güzelliği görülmeyen yerlerde bayılarak kalmayı tercih edebilmişlerdir. Para ve rahat her şey değildir. Doğduğunuz memleketin havası, kültürel zenginliği sizi cezbedebilir. İtalyanlar İtalya’dan göç etseler bile kolay kopamazlar.
Tatilimizi güzel geçirelim
Haberin Devamı
Vizesiz Yurt Dışı Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
by Taboola
Türkiye’nin güzel tabiatını, zengin kültürel yapısını, adım başındaki ilginçliklerini tanıyan ve seven bir gençliğin buradan kopması pek mümkün değildir. Hatta göçün kendisi bile bu yüzden geçici olabilir. Bu bakımdan size bazı tavsiyelerim var. Bayram tatillerimizi belirli bir bölgede yapalım ve sadece denize girmenin dışında etrafı gezmeyi iş edinelim.
Türkiye’de seyahat her şeye rağmen en ucuz eğlencedir. Gittikçe pahalılaşan restoranlarda, pek de kalınması gerekmeyen lüks otellerde daha çok para harcarız. Ama benim gençliğime göre halen Türkiye’de makul fiyatlara kalınacak basit otel ve pansiyonların sayısı hayli kalabalık ve bunların fiyatları uygun.
Haberin Devamı
Kaldı ki mesafelerin tıpkı İtalya’daki gibi kısa olması, bu mesafeler içinde çok fazla şeyler görüp yaşamamızı sağlıyor. Bu özellik ve yapıdan bayramlarda istifade edin. Çanakkale’de Behramkale’ye gidersiniz ama etrafı gezmek hiç de masraflı değildir ve yapın. Marmaris’e gidersiniz ama orada oturup kalmak zorunda değilsiniz; etrafındaki güzellikleri görebilirsiniz, Muğla Karaburun da aynı şekilde. Trakya’dan geçin Çanakkale ve Gelibolu merkezli yerler de buna dahildir. Tutun ki bu tatilde hiçbir yere gidemediniz. Kırklareli tarafına İğneada’ya uzansanız yeter.
Uzun bir tatile giriyoruz. Bu tatilde Türkiye için gezi programı yapmak en akıllısı olacak. Tatilde seçtiğiniz ana üsse göre bazı bölge ayrımlarına gireceğiz. Şayet Çanakkale civarında kalıyorsanız; Anadolu yakasında Troya, Behramkale civarına odaklanmanızı tavsiye ediyoruz. Bu köşeyi tanımak gerekiyor, sevmek çok kolay. Alıştığımız Troya kazıları yanında Farelerin Apollo’sunun Mabedi diye (Gülpınar Köyü’nde) bilinen ve restorasyonu başarılı olan anıtı görmekte büyük fayda var. Paşaköy’den Midilli’yi seyretmek ayrı bir zevk. İmroz ve Bozcaada bayramda gidilecek yerlerden değil. Aşırı kalabalık ve ulaşımı da denizden sınırlı imkânlar verdiği için keyfiniz kaçabilir.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Bayramdan sonra devam edebileceğiz bu bölgede Gelibolu Yarımadası’nın Kilidbahir ve hemen uçta yer alan kısmı ve Seddülbahir köyleri gezi, denize girmek ve yemek için nadide rastlanan yerlerdir. Gelibolu Yarımadası üzüm bağları buna dayanan sanayi ve restoranlarla ünlendi. Türkiye tabiatının el değmemiş sadece gezilmekle kalmakla temenni ettiğimiz yerler.
Çanakkale Boğazı’nın Anadolu yakası ise Lapseki’den itibaren kıyıları itibarıyla inanılmaz bir zenginlik veriyor. Şayet yeni açılan tüneli kullanmazsanız Çanakkale’den Balıkesir vilayetine geçiş; yani Küçükkuyu ve Altınoluk gezisi böyle bir ziyaret için en uygunu. Ayvacık kazasının Paşaköy gibi bütün köyleri ayrı bir zenginliktir. Bayramda en az uğranması gereken yer ise bugün için Balıkesir vilayetinde bulunan Altınoluk, Edremit ve Ayvalık sahilleri. Buralardaki insan ve araç trafiği bayram tatilleri sırasında tahammül edilmeyecek dereceye ulaşıyor.
Haberin Devamı
ÇEŞME VE ALAÇATI’DAN UZAK DURUN
İkinci bölge; İzmir’in Urla kazası Karaburun ilçesi ve Çeşme arasındaki bölgedir. Çeşme ve Alaçatı bayram ziyaretlerinde uğranmaması gereken yerler. Ama Seferihisar’ın kıyıları Ege Bölgesi’nin zenginliklerini, bitki örtüsünü hâlâ görebileceğimiz yerler.
Üçüncü bölge; Muğla ili sınırları içindedir. Bayramda Milas kazası, Güvercinlik, Güllük Muğla’nın kendisi ve doğrudan doğruya Datça varken hiç Bodrum ve Marmaris’e yönelmeyin. Datça’ya giderken Selimiye ve Bozburun’a da uğranabilir. Burası deniz ve yelken için çok müsait. Genellikle Türk turistler karşıdaki Simi Adası’nı tercih ediyorlar. Hakikaten tipik bir Yunan adası. Rodos’a gelince, Akdeniz tarihinin özeti bir ada. Bir bayram tatilinde Rodos, Midilli’ye veya Sakız’a tercih edilecek kadar rahat ve geniştir. Üstündeki şövalyeler dönemi geç Avrupa ortaçağının eserleri ve kale Osmanlı dönemi ve daha öncesinin atmosferi yaşanmaya değer, ada merkezinden güneye doğru gitmek daha ilginç manzaralar çıkarılabilir.
Haberin Devamı
Dördüncü bölge Antalya’nın Çıralı ve Fethi’ye arasındaki bölgesi. Eğer mutlaka deniz demiyorsanız, Kelebekler vadisi ve dağ.
Beşinci bölge de Antalya’ya yoğunlaşmayacaksınız Elmalı, Korkuteli, Saklıkent ve Burdur'un Sagalassos gibi dağ kentleri. Buralarda Klasik Yunan ve Roma devrinin hoş kalıntıları daha Antalya’dan Elmalı’ya geçerken sol tarafınızdaki Termessos dağ kentini ziyaretle başlar. Türkiye arkeolojisinin ve tarihinin en ilginç noktası buradadır. Üstelik Selçuki devri kervansarayları ve yerleşimlerinin, Akdeniz medeniyeti ile Türklerin nasıl kaynaştığını anlamak için bu kazalara bakmak gerekiyor.
SEVGİLİ ÖZLEM SENİ BEKLİYORUZ
10 Haziran’da beklenmedik bir kaza geçirdin. Tesadüfe bakın Zürih’te otobüs sana çarptı. Komadasın, endişe içinde hayati tehlikeyi atlatmanı bekliyoruz. Başkonsolosluğumuz ve Büyükelçiliğimizi aradığımızda çoktan meseleye müdahil olduklarını öğrendik. Zürih Üniversitesi Hastanesi şu anda kendisine sığınılabilecek en iyi kurum diyorlar. Senin şifa bulman, sağlığın, neşen ve pırıldayan zekân ve kaleminle aramıza dönmen hepimizin tek arzusu.
Tatilimizi güzel geçirelim
Özlem Kumrular’ı tanıdığımda Halil İnalcık Hoca’nın Bilkent’te öğrencisiydi. Renkli ve tatlı bir çılgındı. Boğaziçi’ni okuduktan sonra o kariyerdekilerin pek de yapmadığı bir şey yapmak için İspanya’da Salamanca Üniversitesi’ne gitmişti. Bu eski üniversitede aldığı dereceyle bir Akdeniz tarihçisi olarak gelmişti. İspanyolca ve Portekizcesi vardı. Hele İspanyolca denizcilik dilini de biliyordu. İtalyancayı üstüne öğrenmişti ve 17. asrın metinlerini (paleografik kaynakları) ustalıkla okuyordu. Ne yazık ki Türkiye’deki üniversitelerde bu vasıflardan yeterince istifade edilecek bir bölüm halen kurulmuş değil. Biz imparatorluğumuzun, atalarımızın, kendimizin hangi ortam ve dünyada yaşamış olduğunu ve yaşamakta olduğunu hâlâ idrak edemedik.
Özlemcik neredeyse her 6 ayda bir yeni bir lisan öğreniyordu. Bir de baktım Yeni Yunanca öğrendi. Hocasını tanıdım ve tesadüf ettim. “Bu kız ne yapıyor?” dedim. “Fevkalade yapıyor. Mükemmel kavradı” dedi. Neredeyse elinden hiçbir lisan kurtulmuyordu. Ama devamlı hepimiz gibi bir mali sıkıntıdaydı. Bulunduğun üniversite ile aranın iyi olmadığının farkındaydık. Üstün kabiliyetli çocukların ve hocaların işi zordur. Etrafın kendilerine uymalarını beklerler.
Bu parlak insanın tekrar bizle olmasını, çalışmasını, eserler vermesini, tatlı tatlı uzun uzun konuşmasını Allah’tan diliyoruz.
.Cumhuriyet’in kültürel mirasına sahip çıkmalıyız
#Semiha Berksoy#Rıza Pehlevi#Opera
Temmuz 02, 2023 06:295dk okuma
Paylaş
Bugün sahne sanatları, musiki ve opera yayılıyor ama yeterli değil. Konservatuvarların şan bölümleri muganni ve muganniye yetiştiriyor. Bunlar yerkürenin her yerindeler. Avrupa’nın festivallerinde en çok alkışlananlar bizimkiler. Onları dinleyemediğimiz yer ise sadece Türkiye. Türkiye büyük memleket diyorsunuz. Büyüklüğün yansıması aynı zamanda kültürel faaliyetlerle, sanatçılarla, onları yeri göğü tutan sesleriyle, insanları büyüleyen sahnedeki rolleriyle mümkün olur.
Haberin Devamı
Haziran 1934, Türkiye’nin kültür tarihinde önemli bir noktadır. Diplomat ve tarihçileri ilgilendiren kayıtların dışında bunun okul eğitiminde ve toplumun aydın sınıflarının hafızasında yer etmesi pek kolay değildir. Onun için olaylar bütünü içinde ele almalıyız. İran şahı Muhammed Rıza Pehlevi ne Batı Avrupa’nın ne de Ortadoğu’nun monarkları arasında şahsi eğitimiyle dikkati çeker ama zekâsı ve direnişi itibarıyla önderimizin sadece dikkatini çekmekle kalmamış saygısını da kazanmıştır. İran Şahı uzun bir Türkiye gezisi yapar. Demiryoluyla ulaşılacak her yere gitmiştir. Karabük’te kurulan demir çelik tesisine, İzmir ve Bursa’nın tekstil tesislerine, tabii ki İstanbul ve Anadolu’daki mühim şehirler gezildi.
Cumhuriyet’in kültürel mirasına sahip çıkmalıyız
Mustafa Kemal Atatürk 16 Haziran 1934 yılında İran Şahı Rıza Pehlevi ile birlikte İstanbul’da.
Haberin Devamı
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
Vizesiz Sharm El Sheikh Turlarını Keşfedin!
Jolly Tur
by Taboola
OPERETİ ORTADOĞU’YA EMPOZE ETMEK İSTEDİ
Gazi Paşa’nın hedeflerinden biri Türkiye’de opera kurmaktı. Türkler operayı ilk defa Cumhuriyet devrinde görmüş değiller. İstanbul, İzmir, Selanik gibi merkezlerde opera temsilleri dışardan gelen ecnebi truplar vasıtasıyla zaman zaman izlenirdi. Operet türü ise hiç yabancımız değildi, hatta tiyatro Yıldız Sarayı’na girdi. Bu tiyatro stadın inşaatı yüzünden yıkılan Dolmabahçe’deki Saray tiyatrosu, operetler için sarayda tesis edilen tesislerdi. Beyoğlu yabancı truplar gibi bazen de yerlilerden de misafir operet temsilleri görebiliyordu.
Gazi’nin isteği operet denen sanatı Ortadoğu’ya empoze etmekti. Nitekim Rıza Şah döndükten sonra Tahran’da operayı kurdurdu. Gazi’nin operayı kuruşu ise gecikti. 1934’te Adnan Saygun’un bestelediği “Özsoy” tarihi Turan ve İran savaşlarını ve birlikteliğini anlatan tek perdelik bir temsildir. Senaryoyu yazan galiba Münir Hayri (Egeli)’ydi. Reisicumhur temsilden pek tatmin olmadı. Bu işler için de üniversite gibi dışarıdan uzman getirmeliyiz, diye düşünüldü.
Carl Ebert, Paul Hindemith gibi ünlüler geldi. Bu arada Eduard Zuckmayer gibi kaliteli bir piyanist ve hoca da sığınmış ama ona gösterilen görev, kurulması planlanan konservatuvar değil Musiki Muallim Mektebi’ydi; yani Gazi Enstitüsü’ndeki müzik bölümüydü. Eduard Zuckmayer “Ben burada da sanatçı yaratacağım, göreceksiniz” dedi. Fedakâr bir hoca olarak Türkiye’nin musıki eğitimi tarihinde yerini aldı. O kadar ki 1945’ten sonra eşinin de ısrarıyla memleketlerine (Almanya’ya) dönmek söz konusu olduğunda ilk anda onu takip etti. 6 ay sonra eşinden de boşandı. Doğru dürüst maaş bile alamadığı Türkiye’ye geri dönmüş, ders karşılığı yevmiye ile Gazi Eğitim Enstitüsü’ne yerleşmişti. 24 saat öğrencileriyle meşgul oluyordu. 1960’larda Alman Kültür’de gördüğüm Eduard Zuckmayer kendisini musiki dünyasını yaratmaya adamıştı ve ölene kadar da böyle kaldı. Gazi Eğitim’den mezun olanlar aslında sadece iyi öğretmen olmakla kalmadı (ki içinde bizim müzik öğretmenimiz de vardı) opera korosunda bazı orkestralarda da yer aldılar.
Cumhuriyet’in kültürel mirasına sahip çıkmalıyız
Haberin Devamı
1934’te Gazi Paşa, “Özsoy” Operası’nda yer alan Semiha Berksoy ve iki arkadaşını daha Almanya’ya yollamıştır. Başarılı eğitimle “Hochschule für Musik”i tamamlayan Semiha Hanım kapanış konserini verdi. O yıllarda âdet olduğu üzere Hitler gençliği ayaklanmıştı. “Bu rol Alman gençliğine verilir” diyorlar. Üniversitelerde bile yüksek notun Almanlara verilmesine dikkat ediliyordu. Clemens Schmalstich sanatçı cesaretiyle “Beni kimin ne olduğu ilgilendirmez. O bir sanatçıdır” dedi.
Operanın kuruluşu kolay iş değildi. Bu işin kaç yıla ihtiyacı olduğunu soran Atatürk’e Karl Ebert bir süre verdi. Gazi hüzünlendi. Yetişemeyeceğini hisseti. Nitekim Devlet Operası’nın ilk temsilleri Atatürksüz icra edildi. Bununla birlikte Cumhuriyet devrinde operanın Türk konservatuvarlarında ve Türk bütçesiyle bakanlık nezdinde kurulması bir yeniliktir.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
Arkeologyayı, musikiyi payitahtta belirli çevrelerde tutmak yetmiyor. O yüzden 10 yıl içinde operamızın 100. yılını kutlamaya hazırlanmalıyız. Bu olay Köln televizyonundaki bir programda tartışıldığında 90. yaşındaki Semiha Berksoy’u dinleyen program konuğu ünlü sosyolog Ralf Dahrendorf iyi bir kültür sosyoloğu olarak operanın bir cemiyet için ne anlama geldiğini belirtti. Wagner’den bazı aryaları terennüm etmeyi deneyen 90 yaşındaki Türk opera tarihinin canlı siması onu heyecanlandırmıştı. Dahrendorf “Guiscard ve Kohl gibi heriflere kendilerini ne zannediyor? Türkiye köşeyi dönmüş bir ülkedir” diye bağırarak...
70 yılı aşkın bir süre Türk operası Ankara’da devlet sübvansiyonuyla yaşadı. Büyük meblağlar yoktu. Resmi kurumlarla ve özellikle sosyalist dünyanın büyük sanatçılarıyla mübadele işlemi dolayısıyla tanıştık, çok şeyler öğrendik ve güzel sesler dinledik. Orkestramızın da bu gibi konukları getirmesi de aynı sistemle devam etmesidir. Ama operanın değil taşradaki vilayetlere İzmir ve İstanbul’a dahi yayılmasını beceremedik. İstanbul’un operaya hem de devlet şubesi olarak sahip olması 1970’lerdeki bir olaydır. Filarmoni orkestrası da bazı üyelerini Almanya’daki orkestralara ihraç etti ama İstanbul’da bir eşini kurması aynı şekilde zaman almıştır. Bugün sahne sanatları, musiki ve opera yayılıyor ama yeterli değil.
Haberin Devamı
Büyükşehir belediyelerinin salon tahsisi gerekir; yani belirli yerlerde salon blokları kurulacak. Şayet İstanbul’a 100 kadar irili ufaklı salon tesis edilirse bu sayede sayısı 250’yi geçen tiyatro trupları hiç değilse münavebeli olarak çalışabilecek salona sahip olurlar. En büyük desteği de görürler. Bizim tiyatrocularımızın hemen hepsi okulludur. Bir memlekette tiyatronun dili sahne sanatları piyasadan yetişen sanatçılara bırakılmaz. Türkçenin ne hale geldiğini gördük. Kötü telaffuz ediliyor. Acayip bir lisan türedi, ancak konservatuvar eğitiminden geçen sanatçılar bunu önleyebilir. Nitekim onların farklı bir oyunculuğu olduğu, dili çok iyi kullandıkları hemen fark ediliyor.
Haberin Devamı
İstanbul’a opera lazım. Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi’nin adını tekrarlayıp durmayalım. Terk edilen Haydarpaşa Garı İstanbul’a yakışan silueti ve alanı itibarıyla büyük bir opera binası olabilir. Onu da otele çevirmesinler. Haydarpaşa’daki geniş alan tiyatrolar ve sanat merkezleri için uygun bir yerdir. Aynı şekilde terk edilen ve ulaşım merkezi olma fonksiyonunu kaybeden Sirkeci Garı da bu şekilde düşünülüp düzenlenebilir ve düzenlenmelidir. İzmir ve Ankara için de bu söz konusudur. Artık terk edilmeye başlayan Ankara Garı’nın merkez olma fonksiyonu gidiyor. Bu takdirde o güzel, tarihi yapıyı bir opera binası olarak düşünmek gerekir. Herhalde Ankara Devlet Bale ve Opera Binası’nın kültürel anılarımızın ötesinde bir değere sahip bina olmadığı açıktır. Filarmoni orkestrası ise Türkiye gibi bir ülkenin yüzünü ağartacak bir anıt değildir. Türkiye bu gibi masrafları yerine getiremeyecek bir ülke değil. Ama Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bütçesi genel bütçenin 100 değil 1000’de 2’sidir.
TÜRKİYE DIŞINDA DÜNYANIN HER YERİNDELER
Her yerde konservatuvarlarımız aktör ve aktris yetiştiriyor. Konservatuvarların şan bölümleri muganni ve muganniye yetiştiriyor. Bunlar yerkürenin her yerindeler. Avrupa’nın festivallerinde en çok alkışlananlar bizimkiler. Onları dinleyemediğimiz yer ise sadece Türkiye. Bunu utanılacak bir şey olarak görüyorum, ayrıca tiyatro sanatçılarımızın niçin Azerbaycan’da, Özbekistan’da, Sovyetler Birliği’nin Türklerin yaşadığı merkezlerde yer almadığını da sormak isterim. Onları isterler, bu bir organizasyon meselesi ama düşünüldüğünü bile zannetmiyorum.
Türkiye büyük memleket diyorsunuz. Büyüklüğün yansıması aynı zamanda kültürel faaliyetlerle, sanatçılarla, onları yeri göğü tutan sesleriyle, insanları büyüleyen sahnedeki rolleriyle mümkün olur. 100. yılda olsun, Cumhuriyet’in bu gereğini hep ihmal ediyoruz ve düşünmek bile istemiyoruz. Niçin?
Mirasımız ve geleceğimiz olan sağlık personelimize sahip çıkalım
#Türk Doktorlar#Sağlık Çalışanları#Sağlık Personeline Saldırı
Temmuz 09, 2023 06:296dk okuma
Paylaş
Türkiye bugün tıpta Nobel düzeyine gelmiştir. Batı ülkelerinde insanlar avlayacak kitle arıyor. Türkiye’de ise birtakım kitleler büyük başarılar göstermiş bu insanları hâlâ dövmekte hiçbir mahsur görmüyor. Peki, ne yapılmalı? Kediye yüklenecek zamlarla kimseyi ikna edemezsiniz. Ama asıl önemlisi çalışan doktorun haysiyetinin ve onurunun korunmasıdır. Saldırgan edepsizlerin tabi tutulacağı ilk muamele ruhiyat kliniği olmalıdır. Avrupa’daki bu mevzuat alınıp tatbik edilmelidir. Bizdeki mevzuat da iyi bir bakış ve hakkaniyetle uygulanmalıdır.
Haberin Devamı
İtalya’nın 1920’lerin başında Mussolini’nin Roma’ya yürüyüşüyle faşist rejime adım atışının önemli nedenlerinden birisi de göç sorunuydu. O dönemde Avustralya’ya, Kanada’ya, Güney Amerika’ya ve Birleşik Amerika’ya yönelen göçlerin dönüşü olmadığı malum. Kıtalararası gezmeler ve ziyaretler bugünkü kadar ucuz ve kolay değildi.
İtalyanlar, gözleri yaşlı insanlardan oluşan, mektup ve fotoğraf bekleyen bir millete dönüşmüştü. İtalya’nın güya birleştiği 1860’larda “Risorgimento” hareketi ortaya büyük bir devlet çıkarmakla birlikte Güney ve Kuzey arasındaki fark, nüfusun artan fakirliği, bilhassa Güney ve Orta İtalya’dan, Sardinya’dan, Sicilya’dan göçleri artırmıştı. Roma Risorgimento Müzesi’ndeki kayıtlardan da anlaşılıyor ki ülke, 1860’lar ve 1920’ler arasındaki 60 yılda 30 milyon erkek nüfusunu yurtdışına yollamıştı. Bu kitlelerin gittikleri yerde kendi aralarında bir kültürel diaspora yaratmalarının ötesinde hiçbir parlak sonuç yoktu. İtalyan Devleti’nin bunlarla uğraşma kabiliyeti ve enerjisi de yoktu. Güney Amerika ve ABD doğu sahillerindeki metropollerde bir İtalya yaratıldı; kültürü ve mafyası ile.
Haberin Devamı
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Mirasımız ve geleceğimiz olan sağlık personelimize sahip çıkalım
ÇİFTE PASAPORT OYUNU
Gençlerin eğitimi kilisenin elinde kalmıştı. Laik bir eğitim ve propaganda da ancak 1920’lerden sonra faşist dış ilişkiler için kurulan ofis tarafından yürütülüyordu. Bizzat Türkiye bile bu tarihler arasında önemli bir İtalyan nüfus barındırmıştır. Ressamından, müzisyeninden tutunuz da hekimine, duvarcısına, liman işçisine kadar birçok İtalyan burada geçinmiştir. Zamanla daha parlak gördükleri başka ülkelere göç ettiler. Padişah Abdülmecid Han bile çok sıkıntı çekenlerin Amerika’ya göçüne yardım etmiştir. Buradakiler de yavaş yavaş Ortodoks Rum nüfusun içinde eridiler ama anavatan İtalya’ya dönen muhacir İtalyan pek azdı. Türkiye’den göç eden bizim milyonların da buraya geleceğini pek sanıyorum. Bütün bu rey verme gösterileri, siyasi miting numaraları geçicidir. Çifte pasaport gibi bir oyuna Türkiye’nin girmesi bürokrasinin tembelliği kadar elden kaymakta olan dıştaki Türk nüfusun kazanılma ümidini ifade eder; çaresiz ve boştur.
Haberin Devamı
Biz burada çok objektif olarak düşünürsek, bizi ilgilendiren, kalifiye nüfusu kaybetmemizdir. İkinci Dünya Savaşı sonundan itibaren ABD ve Kanada’ya başlayan doktor hücumunu döndürmek kolay değildi hatta ilk anda mümkün olmadı. Tek istisna, Türkiye bürokratlarının ve akademisyenlerinin içinde pratik zekâsı ve maharetiyle ortaya çıkan rahmetli Profesör İhsan Doğramacı’nın Hacettepe Üniversitesi’ni kurması, teşkil ettiği vakıflarla maaşlara yetenekleri kadar zam vererek birtakım kıymetli talebelerini ve meslektaşlarını yeniden Türkiye’ye kazandırmasıdır. O yüzdendir ki Türkiye tababeti o tarihte 100 yıldır sahip olduğu yüksek kaliteyi hayata geçirebildi. Durum düzeliyordu.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Bu uygulamayı bir ölçekte başarılı hastaneler takip ettiler. Profesör Mehmet Haberal’ın Başkent Hastane ve Üniversitesi bu fasıldandır. Ama üçüncü bir dalga geldi. ‘Biz rey alırız’ diye halk dalkavukluğu yapan, işini yapmadığını iddia ettiği hekimlere, hemşirelere veya kendine saygısızlık (!?) yaptığını iddia ettiği güvenlikçilere saldıran deliler. Bu deliler, Anadolu’nun yanlış erkek çocuk terbiyesinden ileri gelmekle kalmıyor; bir ritüel haline dönüştü. Bazı bölgelerden gelen insanlar 80 yaşındaki dedeleri öldüğü vakit duasını okur gibi öldüğü hastanenin hademelerine, hemşirelerine, doktorlarına saldırmayı, kapanan kapıların camlarını kırmayı âdet hâline getirdiler. Bu garip ritüel gün geçtikçe arttı. Adamın birinin kafası atıyor, doktora saldırıyor, yaralıyor, öldürüyor, sakat bırakıyor.
Haberin Devamı
İşin kızgınlığın ötesinde bir organizasyon olduğu anlaşılıyor. Bir cani, ambulansın içine saklanarak hastanenin içine giriyor. Hemşireleri rehin alıyor ve birtakım tehditlerde bulunuyor. Hakimler ve savcılar bu davalara bakmaktan bezdi. Deliller toplanıyor ve toplanmıyor. Yorgun adliye teşkilatının ifade vermeye çağırdığı doktorlar da artık bıktılar çünkü sonuç almayan davaya gidip gelmektense işlerini yapmayı tercih ettiler.
Anadolu’da ise propaganda mekanizması gelişti. Üç gün için kurulan birtakım YouTube tipli televizyon kanallarında hüdekayı memleketten iki tip çıkıyor, kendilerine has bozuk aksanla “doktorların kendilerini bir şey zannetmelerinden, bir arkadaşın karısına yanlış teşhis koymasından falan bahsediyorlar”. Gerçekten üzülen, isyan eden bir adamın hali yok. Daha çok malını müşteriye satmaya çalışan bir üçkâğıtçı kumaşçının edasıyla hareket ediyorlar. Belli ki bu işten geçiniyorlar, kişiliklerini kazanıyorlar, para kazanıyorlar.
Haberin Devamı
İşin utanmazlığı o dereceye vardı ki Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı camilere hutbeyi yazıp göndermesine rağmen gelen hutbenin içine kaçak veya korsan bir bölüm yerleştiriyorlar. İmam hatibin biri doktorlardan bahsediyor. Nihayet vatandaşın birisi çıkıyor, “Eskiden doktorlar bize hakaret ederdi, sıraya gir, derdi. Şimdi biz onları dövüyoruz” diyor. Zavallının bu dövülen doktorlar dolayısıyla başına geleceklerden haberi yok. Çoluk çocuğu hangi memlekette yaşayacak, bir ağır hastalık halinde yurtdışına gitme ihtimali var mı? Hayır, olmayacak. Bazı insanların parmağı kanasa yan memlekete gidebilirler. Birtakım Arap şeyhleri memnu olmasına rağmen İsrail’in hastanelerinde soluk alıp tedavi ediliyorlardı. Ama kitlenin büyük çoğunluğu için böyle bir şey olmayacak.
Ekte bir resim var. Medyada Alman sağlık kuruluşlarının verdiği ilanlar. “Almanya’ya geliniz. Almanya’da kalifiye elemanlar için çok iyi maaşlar var.” En başta hekimler ve sağlık personeli. Bu davranış ve mekanizmayla baş etmemiz mümkün değil. Çok yakın bir gelecekte Hollanda, Almanya, Avusturya’nın binlerce sağlık personeli açığı olacak. Bunu kapatabilecekleri üç ülke var. Ama en başta Türkiye sonra İran ve Pakistan. Galiba Türkiye en çok tercih edileni oluyor. Çünkü tıbbımız onlarla tarihi bir birliğe sahip, nüfuslarının bir kısmını oluşturan yerli personelle çalışmaları kolay. Ama her şeye rağmen şunu unutmayın; Almanlar iş hayatında nazik bir millet değildir. Üstelik daha da fazlasıyla kıskançtırlar. Orada onurlu iş görenleriniz olabilir ama sukutuhayale uğrayanlarınız da olabilir ve dönüş o zaman çok da kolay olmaz. Bir de ne olursa olsun Hollandaca dediğimiz Flamancayı öğrenmek gibi boşuna işle uğraşmayın. Başka daha tatlı ve yaygın diller var.
PEKİ NE YAPILMALI
Maaşların arttırılması gibi miktarlara çocuklar güler. Kediye yüklenecek zamlarla kimseyi ikna edemezsiniz. Ama asıl önemlisi, çalışan doktorun, mühendisin, hocanın haysiyetinin ve onurunun korunmasıdır. Ta 18. asırdan itibaren beri mühendislik ve tıbbiye alanında yenilik yapıyoruz. Çok methettikleri Sultan II. Abdülhamid zamanında da buna devam edildi. Tabii o dönemde hiçbir doktorun dövülmesine müsaade edilmezdi.
İkinci Dünya Savaşı’ndan önce gelen ünlü Alman hekimler burada kendilerine rakip bir Fransız ekolü buldular. Öyle bir çöl ülkesine gelmemişlerdi. Üstelik İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yetişip dönen hocalar daha da etkili oldular. Türkiye bugün tıpta Nobel düzeyine gelmiştir. Verilen Nobel’in çok daha ötesinde ödüller alabilecek durumdadır. Böyle bir kaynağı kimse kaçırmaz. Batı ülkelerinde insanlar avlayacak kitle arıyor. Tembelleşen kitleler böyle ağır mesleklerde çalışmak istemiyorlar. Bunun bir faraziye değil, bir gerçek olduğunu pandemi faciasında gördünüz. Hekimlerimizin canla başla tedavi ettiği bu ülkenin aksine, birçok Avrupa ülkesinde insanlar hastanelerde koridorlara yığıldılar, her geleni gerekli gereksiz entübe ettiler. ABD’de de çaresiz kaldılar. Bunlar artık gazetelere kadar düşmüş gerçekler.
Mirasımız ve geleceğimiz olan sağlık personelimize sahip çıkalım
Türkiye’de ise birtakım kitleler büyük başarılar göstermiş bu insanları hâlâ dövmekte ve maariften bîbehre (cahil) adamları üstlerine kışkırtmakta hiçbir mahsur görülmüyor. Gelecek nesiller bundan dolayı sizi adamakıllı suçlu tutacaklar. Çünkü Türkiye, bir anda çıktığı yüksek mevkiden hak etmediği yere düşen bir ülke olacak.
Probleminiz varsa bu ülkeden siz gidip başka bir ülkede yaşayınız. Ama burada yaşamak isteyen insanların haklarını ve huzurunu gölge altına almayınız. Doktora, hemşireye, sağlık personeline saldıran çılgının, edepsizin tabi tutulacağı ilk muamele ruhiyat kliniğinde muayene edilmektir. Müşahedenin uzunluğuna göre cezai ehliyeti olduğu anlaşılırsa savcının önüne gider. Yoksa savcının önüne manyak ve delileri çıkarmamalıyız. Buna dikkat edilmiyor. Derhal Avrupa’daki bu mevzuatın alınıp tatbik edilmesi gerekir. Bizdeki mevzuat da iyi bir bakış ve hakkaniyetle uygulanırsa bir meselenin olmaması gerekir. Bazı iktidar partisinin uzmanları, “Biz kanun metnini değiştiriyoruz ama hukukçular karşı çıkıyor” demektedir. Bunların görüşlerine karşı bigâne adamların mevkileri ne olursa olsun karşı çıkmaları mümkün değildir. Bu kendinize göre bir mazerettir. Bu milletin ve memleketin şahane tarih ve mirasını harcama hakkını kimse kendinde görmesin. En kötü şey de masum insanlar tarafından Allah’a havale edilmektir.
Ulusal meselemiz: Eğitim ve öğretimin düşüşü
#Eğitim#ODTÜ#Tiyatro
Temmuz 16, 2023 06:295dk okuma
Paylaş
Türkiye’de genç beyinlerin dışarıya kaptırılma süreci başlamıştır. İnsanlar artık çocuklarının ilkokulda bile iyi eğitilmediği kanaatindeler. İlla kıyamet kopmasını beklemeden işlerin düzenlemesine girişmek gerekir. Bu bir siyasi parti, iktidar ve muhalefet meselesi değil ulusal bir meseledir. Çocuklarımızın, gençlerimizin geleceği ve sağlığıdır.
Haberin Devamı
Türkiye’de eğitimin modernleşmesine devletin kendisi karar vermiştir. 18. asırdan beri savaşa yarayan mektepler “Mühendishane” adı altında; topçuluk, fen, matematik, fizik öğreten ve hakikaten Fransızların “génie militaire” dedikleri “askeri mühendislik” okulları, Bahriye ve Tıbbiye’deki eğitim ister istemez devletin muhtevasına göre düzenlediği dallar olmuştur.
19. yüzyılda lisan eğitimi dolayısıyla Müslüman ve gayrimüslim nüfusun yöneldiği misyoner okulları (ki bunlar 1/10’i bile ayakta değildir; 20. yüzyıl başında sadece İstanbul’da 33 İtalyan okulu vardı) zamanımızda başka bir mecraya yönelmiştir. Devlet Fransızca eğitimin zaruretini anlar anlamaz daha Sultan Abdülaziz devrinde ilgili mektep Mekteb-i Sultani ismiyle; yani Lycee Imperial Ottoman de Galata-Serai, Galatasaray Lisesi kurulmuştur. Bu okul kendisinden aşağı yukarı 60 yıl kadar genç olan, şimdi St. Petersburg civarındaki Tsarskoe Selo’dan (Puschkin Gymnasium) sonraki ilk örnektir. Batılılaşmanın gereklerini de biz yerine getiririz felsefesine dayanır. Benim neslimin okuduğu dönemde yabancı dil eğitimi İstanbul’da misyoner kökenli yahut yabancı devletlerin laikliğe yakın özel liselerinde yoğunlaşmıştı. Galatasaray istisnaiydi, devlet okuluydu.
Haberin Devamı
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
Karadeniz Yaylalar ve Batum Turlarını Kaçırmayın.
Jolly Tur
by Taboola
O yıllarda İstanbul Erkek Lisesi yoğun Almanca eğitime döndü, Almanya’dan öğretmenler getirtti. Şüphesiz ki işlem Tevhid-i Tedrisat Kanunu’ndaki kurala uymuştu. Sosyal dersler Türk öğretmenler tarafından Türkçe okutulacak Milli Eğitim kurallarına göre matematik ve doğa bilim dersleri Almanca, Fransızca veya İngilizce yapılacaktı. British High School kapandı. Bence devletimizin Britanya’nın bütçe kısmasını yüklenmesi ve birlikte okulu kontrol altına almamız lazımdı. Çünkü İngilizcenin çok iyi okutulduğu bu okulda Milli Eğitim Bakanlığı’nın kontrolünü arttırarak eleman yetiştirmek mümkün olurdu.
DÜŞÜNMEMİZ GEREKEN KONULAR
İstanbul Lisesi giderayak Almanya, Avusturya’ya öğrenci göndermeye ve Beykoz’da kurulan Türk Alman Üniversitesi’ne yöneliyor. Bir de Saint George Avusturya Lisesi ve Alman liseleri var. Bunların talebe dağılımına ve yüksek tahsildeki yönelimine dikkat etmek gerekir. Alman Lisesi’nin bu yıldaki dağılımına baktığımız zaman Robert Kolej benzeri olarak kurulan Hisar Lisesi’nin ağırlıkla Amerika’ya yönelişi gibi bir durum var. Bunu düşünmek zorundayız.
Haberin Devamı
Liseyi bitirene kadar Almancanın öğrenilmesi, tedrisatta kullanılması öğrencilere bir avantaj sağlar. Fakat yüksek tahsilde aynı biçimde Almanca konuşulan ülkelere yönelmesi arzu edilecek bir durum değildir. Türkiye’de eğitim gören insanların söz konusu olan yabancı dilse iyi İngilizce öğrenmeleri gerekir. Bunun mesela İngiltere gibi yerlerde sağlanması gerekir.
Türk gençliği her yere yöneliyor. Dış üniversitelerde Almanya’da seçkin kurumlar olduğunu iddia etmek zor. Karlsruhe ve Aachen gibi yerlerdeki teknik üniversiteler iyi kurumlardır. Hukuk fakülteleri ve eczacılık dalı için de benzer şey söylenebilir ama gençlerimizin Bochum’daki Ruhr Üniversitesi’ne dahi yönelmesi bir kayıptır. Alman üniversitelerinin kendileri seçkin öğrencilerini ABD’nin doğusundaki ve İngiltere’deki okullara gönderiyorlar. Sosyal bilimler dalında Alman üniversitelerinin öğrenci sayısı aşırı derecede kalabalıktır. Bunları çoğunda da kütüphanenin düzeni, bırakınız ABD üniversite kütüphanelerini, İsrail’deki kütüphanelerle ve memleketimizdeki Bilkent yahut Koç Üniversitesi gibi kuruluşların kitaplıklarıyla dahi mukayese edilemez.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
Her Alman şehrinin tiyatro, müzik, opera, sergiler konusunda büyük Alman merkezleri gibi hizmet vermesi mümkün değildir. Küçük şehir küçük şehirdir. Türk üniversite gençliği liseden gidenler ve Almanya’da büyüyenlerin kaynaşma durumuna bakmak gerekir. Amaç Almanya’daki Türk grubunun gençlerinin dahi Avrupa’nın başka ülkelerine yönelmesi, başka dilleri iyi öğrenmesi olmalıdır. Bu bakımdan Alman Lisesi mezunlarının son yılda sadece yüzde 2’sinin Türk üniversitelerine devam etmesi doğru bir yönelim değil.
ALMAN LİSESİ MEZUNLARININ ÜNİVERSİTE TERCİHLERİNİN ÜLKELERE GÖRE DAĞILIMLARI
Ulusal meselemiz: Eğitim ve öğretimin düşüşü
2012 yılında talebenin yüzde 80’i Türk üniversitelerine gitmiş. Ağırlık yine İstanbul’da. Mesela ODTÜ’ye 2 öğrenci girmiş. 2022 yılında ise Alman Lisesi’ni bitirenlerin daha çok Almanca eğitimli yerle gittiği göze çarpıyor. Burada psikolojik kaçmalar kadar yanlış bilgilendirmenin rol oynadığı açıktır. 1960’larda kültürel ve akademik hayatıyla İstanbul gençliğinin seçkinlerini cezbeden Ankara’nın artık istenmeyen bir taşra konumuna dönüşmesi bir kayıp olur çünkü Ankara hâlâ ODTÜ gibi, Bilkent gibi, Hacettepe ve Ankara Üniversitesi’nin belirli bölümleri gibi seçkin eğitim kurumlarına sahip.
Haberin Devamı
Türkiye’nin liseler itibarıyla seçkin okullarından çıkan gençlerinin arz edilen mekanizmaları fazla gözden geçirmeden, sınamadan, ciddi bir takip yapılmadan dışarıya atıldığı görülüyor. Aynı istatistiklere fen liselerinden, Kabataş gibi mekteplerden, Galatasaray mezunlarından ve yine aynı şekilde Galatasaray Üniversitesi mezunları açısından bakılması gerekir. Mukayeseler bize eğitim hakkında fikir verecektir. Bilindiği ve görüldüğü kadarıyla Türkiye’de genç beyinlerin dışarıya kaptırılma süreci başlamıştır. Son 10 yılın bu akımıyla memleketimizin mekanizmasının baş etmesi mümkün değildir.
Demokratik bir rejimde yaşıyoruz. İsteyen istediği ülkeye okumaya gider ama belli ki bu seçimde başka faktörler görülüyor. İnsanlar artık çocuklarının ilkokulda bile iyi eğitilmediği kanaatindeler. Bunda bazen haksız da değiller. İş giderayak orta eğitimdeki kurumlara ve yüksek tahsil kurumlarına yöneliyor. YÖK’ün vakıf prensiplerine uymadığı açık olan birtakım özel üniversitelerini ve aynı şekilde devlet üniversitelerini tatil etmesi gerekir. Eğer bu enflasyon sona ermezse Türkiye’de kurumların yararlı olması mümkün değildir. Eğitim kalitelerinin yeniden değerlendirilmesi gerekir.
Haberin Devamı
Parlamenter komisyonları kurmak, YÖK’ün kendi teftiş kadrolarını görevlendirmek yetmez. Geniş akademisyen katkılı ve üniversitelerin üst sınıflarından gelen gençlerin de katıldığı araştırma ve inceleme grupları olmalı. Raporlar bir an evvel kamuoyuna sunulmalıdır. O zaman bu acil ve köklü reformun ne için gerekli olduğu, kaçınılmaz olduğu anlaşılır.
GENÇLER AFFETMEZ
- Eğitim göz boyamayla devam edemez. Siyasal bakımdan kendine uygun gençlik yetiştirdiğini zanneden her akımdan siyasetçi kendini aldatır. Çünkü gençliğin göz boyanarak aldatılmasını en başta gençler affetmezler. Bugün tatmin ettiğinizi zannettiğiniz ve kendilerini mutlu zanneden gençler birkaç yıl sonra gerçekleri gördükçe daha fazla kinlenirler. Bu raddeye düşmemek gerekir. Eğitim hakikaten ulusal bir meseledir ve bir asgari müşterektir. İnsanlar ilk anda aldıkları eğitimle oyalanırlar ama birkaç yıl sonra kendilerinin aldatıldığını fark ederler. Bunu yabancı üniversitelerde teşhis ettim. Mesela Berlin’deki Freie Universität’ta politoloji bölümünde bazı hocaların ders sisteminin çok demokratik zannedildiği ve takdir edildiğini ama talebelerin bir iki sömestr sonra bir şarlatanın önünde vakit kaybettiklerini söylediklerini hatırlıyorum.
Bütün dünyada üniversitelerde kalite düşüklüğü var. Ama bu kalite düşüklüğü gençleri çok fazla oyalayamayacak. Fransa’daki yüksek okulların dışından üniversitelerin nitelik düşüşü 1968’de patlak verdi. Bugün yine aynı şeyin tekrar etmemesi için bir sebep görülmüyor. O zaman Avrupa’ya yayılan bu olay üniversitelerde sözde bir reform dalgası getirdi. Reformun gerçek olmadığı ve reformistlerin işleri daha da tavsattığı anlaşıldı.
Hocaların yeterince birlikte çalışarak öğretemeyeceği kalabalık eğitim kurumlarının kütüphane, laboratuvar gibi tesislerinin yetersizliğinin açık olduğu; nihayet talebelerin barınma, beslenme ve spor yapma kurumlarının hiç kale alınmadığı üniversitelerin Avrupa üniversitelerinde de bir gerçek olduğu açık. Eskisi gibi değiller. Ama bizde bu konu galiba sıfıra yakın. İlla kıyamet kopmasını beklemeden işlerin düzenlemesine girişmek gerekir. Bu bir siyasi parti, iktidar ve muhalefet meselesi değil ulusal bir meseledir. Çocuklarımızın, gençlerimizin geleceği ve sağlığıdır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ebediyete uzanan tapusu Lozan
#Lozan Antlaşması#Türkiye Cumhuriyeti#Atatürk
Temmuz 24, 2023 06:296dk okuma
Paylaş
Bugün Lozan Antlaşması’nın 100’üncü yıldönümü. Antlaşma, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu belgesidir. 100. yılında tekrar görüşme diye bir şey yoktur. Lozan ebedidir. Bugün Lozan üzerinde zafer mi mağlubiyet mi kavgası yapılıyor. Bu boş ve art amaçlı bir kavgadır. Hukuki vesikalar mesnetsiz tarih kavgalarına alet edilemez. Şüphesiz ki Lozan bir vesika olarak tarafların riayet ettiği, bu bölgedeki barışı ve hâkimiyeti tanıyan önemli bir girişimdir. Bu niteliğin herkesçe böyle bilinmesinde fayda vardır.
Haberin Devamı
24 Temmuz 1923, Lozan Antlaşması’nın şehirdeki ünlü otel Beau-Rivage (Otel) Sarayı’nda delegeler tarafından imzalanıp yürürlüğe girme tarihidir. Hiç şüphesiz bu, Lozan görüşmelerinin; daha doğrusu kongrenin ikinci safhasıdır. Birinci safha 1922 yılında başlamış ve kesilmiştir. Lozan’daki görüşmelerin kesilmesinin en önemli nedeni toprak meselesi değildir. Çünkü Türk orduları süngü gücü ile girdikleri alandan çekilmemişlerdir. Ama tazminat dahil ordunun girmediği bir yer de kongrede Türkiye’ye verilmiş değildi. Maalesef Türkiye Balkanlar’daki Yunanistan ve Romanya’nın aksine kongrelerde kendisine cemilede bulunan bir memleket hiçbir zaman olmadı. Ama kongrede kendi kazancımızı, ordunun girdiği bölgeyi terk etmemek buradaki kuvvetli iradenin neticesidir.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
KRİTİK MESELE: KAPİTÜLASYONLAR
Kongrenin asıl çatışma alanı kapitülasyonlardır. Önemli Britanya diplomatları gibi hayatının bir döneminde Hindistan kral naipliği; yani genel valilik yapan Lord Curzon, Mısır üzerinde de tecrübe sahibidir ve Ortadoğu dünyasına bakışında sert bir yöntem vardır. Bu bakış açısı ve davranış her Britanya hariciyecisinin takip ettiği bir yol değildir. Lord Curzon bir ekol mensubudur; yani biraz demode bir ekolün mensubudur. Ama aksine Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türk imparatorluğunun orduları karşısında önemli mağlubiyetlere uğradıkları halde Kût’l Amâre, Çanakkale, Kafkasya ve İran’da Britanya askeri kanadı Türklere karşı hariciyelerinden daha saygılı ve ihtiyatlı davranmışlardı.
Bugün Lozan üzerinde efsaneler dolaşıyor. Bunlardan birincisi gizli görüşme belgeleridir. Pembe Köşk’teki mevcut evrakın İnönü ailesince sergilenmesinin ötesinde, 1970’lerde Büyükelçi Osman Olcay ve onun yakın dostu Prof. Seha Meray, Lozan görüşmelerini, verilen layihaları, sadece nihai metni değil; nihai metni hazırlayan ve “ratio legis” diye bilinen antlaşmanın ruhunu, çatışma alanlarını belirleyen bütün evrakı mükemmelen çevirip yayınladılar. Ne yazık ki yayın, Türkiye’de tefekkür tarihinde ve tarihçilikte çok az müracaat edilen vesikalardandır. Binlerce sayfalık bir tercümedir, bir yorumdur. Lozan’ın ruhunun anlaşılması için Mondros Mütarekesi, aynı şekilde Sevr ve Montrö üzerinde durulmuştur. Yazarların Sevr ve Montrö yayınları da vardır.
Haberin Devamı
Tabii Türkiye’nin kahvehane tarihçiliği bu gibi vesikalardan haberdar değildir, ulaşamaz, ulaşsalar da pek anlamayacaklardır. Bu bakımdan aradıkları gizli belgeler efsanedir diyoruz. 100. yılında tekrar görüşme diye bir şey de yoktur. Lozan ebedidir. Taraflardan biri her anlaşmada olduğu gibi buradan çekilirse Montrö’de olduğu gibi rejim devam eder veya yeniden gözden geçirilir, çekilen tarafın alınma zorunluluğu olmaz. Bu bakımdan Lozan’ın hükümleri değişmedi demek doğru değildir. Bilhassa Boğazlar konusunda Montrö’de ilerlemeler kaydedilmiştir. Yeni Boğazlar rejimi Lozan’da üstündür çünkü Mondros’ta kurulan beynelmilel komisyonun başkanı İngiltere iken Lozan’da Türkiye olmuştur ve başkanlık yetkileri daha da artmıştır. Boğazların silahlardan arındırılması hükmü ise Montrö ile değişmiştir. Arada Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk alanında yaptığı devrimler, beynelmilel antlaşmalara olan ahde vefası bu konuda ikna edici oluştur. Tabii ki yeni Türkiye’nin kazandığı rol de bunda en mühim unsurdur. Lozan’ın demek ki süre bakımından ve gizli sayfaları, hükümleri bulunduğu üfürmelerinin hiçbir ciddiye alınacak tarafı yoktur.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
Lozan bir zafer midir? Lozan’ın zafer olduğunu o günlerde Avrupa basını da ilan etmiştir. Lakin büyük mesele Cumhuriyet’imizin ve milletimizi tatmin eden bir uzlaşmanın varlığıdır. Kapitülasyonların kaldırılması konusu hiç şüphesiz ki Britanya ve kapitülasyon sahibi devletler tarafından tatmin edici değildir. O yüzden aralarındaki ihtilafa rağmen bu devletler; yani Fransa, İtalya ve İngiltere Lozan’daki kapitülasyonlar konusunda birleşmişlerdi. Fakat ordunun kazandığı zafer, Mustafa Kemal ve İsmet Paşaların bu konudaki direnci meseleyi değiştirmiştir. Lozan’da kapitülasyonlar kaldırıldı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ebediyete uzanan tapusu Lozan
VENİZELOS TOPRAK TALEP ETTİ
Burada en büyük ihtilaf konularından biri de mübadeledir. Venizelos, Versay Anlaşmaları’nın havası içinde “Megali idea”; yani büyük ülküsünü gerçekleştirmek için Karadeniz kıyılarından, Ege’den ve hatta Akdeniz’den Yunanistan lehine toprak talep etti. Pontus’taki ayaklanmalar oradaki Pontik unsura bir bağımsızlık kazandıramadı. Yerel halk ve kurdukları çeteler Pontuslulara mâni oldular. Aslında Mustafa Kemal Paşa da Karadeniz’e böyle bir çatışmayı önlemek için müfettiş olarak gönderilmişti. Tabii Paşa’nın böyle bir görevin çok dışında ve ötesinde bir planla Milli Mücadele’yi örgütlemeye başlamasının, bu fevkalade müfettişliğin sınırlarını çok aştığına şüphe yoktur. Milli Mücadele böyle başlamıştır. Kendisine Kâzım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa gibi resmen kolordularının başında olan komutanlar da destek olmuşlardı.
Haberin Devamı
İtalya ise Aydın demiryolu hattının güneyini Yunanistan işgaline bırakmadı. Kendisi bir oldubittiyle o bölgeyi işgal etti, yani Antalya’dan bugünkü İzmir’in Selçuk, Efes’ine kadar olan bölgeyi kastediyoruz. Savaş içinde İtalya’nın Ankara Hükümeti’yle ilişkileri de farklıydı. Daha sonra Fransa da bu cepheye katılmıştır. Ama İzmir ve İstanbul’daki yerli Rumların ve ecnebilerin kapitülasyon haklarına gelince durum değişti. Buradaki slogan şudur, İsmet Paşa bunu şöyle ifade etmişti: “Azınlıklar eşit haklara sahiptir. Ama fazla eşit haklara değil” Nitekim egemen bir milletin yargı hakkını kaptırmamak, farklı adli rejimler uygulanmasına fırsat vermemek Lozan’da tartışma konusu oldu.
Haberin Devamı
YENİ BİR ANLAYIŞLA ELE ALINMALI
Lozan heyetinde İttihat Terakki devrinin, II. Meşrutiyet’in ünlü hahambaşısı Hayim Nahum da vardı. Kongrede bilhassa o yeni Türkiye’nin yapacağı hukuk devriminden söz etti. Aslında Tanzimat döneminden beri hukuki alanda Batı’nın paralelinde değişmeler görülmektedir. Şurası açıktır 1926 Medeni Kanunu ile vatandaşların dinlerine göre adli statüde bulanmalarına lüzum kalmadı. Yani patrikhanelerin medeni davalarda ayrı bir yargı hakkına sahip olmaları, yine aynı şekilde bunun Musevi cemaati için söz konusu olması malumdur. Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile de laik eğitim başlatıldığı için cemaatlerin eğitim alanındaki farklı uygulamalarına da lüzum kalmadı. Bununla birlikte gayrimüslim cemaatlerin okulları Lozan’ın hükmü altında korunmaya alınmıştır ve bugüne kadar devam etmiştir. Şimdi şu noktanın üzerinde duralım. Buraya girecek öğrencilerin bile köken ve sayı olarak sınırlandırılması artık günümüzde bu okulların aleyhindedir. Onun için bu okulların yeni bir anlayış içerisinde hepsinden hiç değilse kendi belirledikleri kontenjanlarla öğrenci almaları mümkün olmalıdır. Bunu orta eğitimdeki kalitenin düzelmesi açısından da makul görüyoruz.
Lozan, Türkiye’yi müstakil bir devlet ve Cumhuriyet olarak ilan etti. Vakıa Cumhuriyet bundan sonra ilan edilecektir. Ama TBMM Hükûmeti’nin 1922 yılı kasımından beri saltanat sistemini lağvettiği biliniyor. Lozan Antlaşması olmasa Birinci Dünya Savaşı da İstiklal Savaşı da hukuki statü bakımından devam edecekti. Böyle savaşı bitirmeyen, mütareke rejimiyle devam eden ülkelerin örneği vardır. En başta Avrupa; İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra 1980’lerin sonuna kadar Almanya’nın statüsü beynelmilel bir antlaşma ile tespit edilmiş değildi. Mütareke hükümlerine göre ve bunun üzerine verilen tekil anlaşmalarla durum devam etti. Mesela Avusturya mütarekeden sonra devlet anlaşması denen 1955 tarihli müttefikler ve yeni Avusturya arasındaki bir anlaşmayla bağımsızlık statüsüne kavuştu.
EKSİK KALAN YÖNLERİ NEYDİ
Lozan’ın Türkiye açısından eksik kalan yönleri mesela Hatay’ın durumuydu, halledildi. Vakıa bölgenin ordunun işgaliyle katılması Atatürk’ün ölümünden sonradır, onun ölümünden evvel statü hazırlanmıştı. Musul meselesi halledilemedi. Boğazlar rejimi Lozan’a göre Montrö’de daha iyi halledildi. Maalesef Lozan’da söz konusu olan mübadele, Yunan ordusunun girdiği bölgelerde ve Anadolu’dan göç edenlerin bugünkü Yunanistan’daki Müslüman azınlıklar üzerinde uyguladıkları baskı ve yağma hatta katliam dolayısıyla yürürlüğe konmak durumda kaldı. Bununla birlikte Batı Trakya ve İstanbul’un Rum ahalisinin Etabli mütemekkin olarak sayılması, diğerlerinin mübadeleye tabii tutulması çözümsüzlük de getirdi. Türkiye Anadolu’daki Hıristiyan Türkleri kaybetmek zorunda kaldı. Mübadele dışı bırakılan İstanbul Rumları ve Batı Trakya Türkleri iki devlet arasında sürekli çözülemeyen problemlerin yaşanmasına sebep oldu. Bunu uzun bir tarihin çözeceğine inanıyorduk. Çözümlerin bugün yeniden bir neticeye ulaşılması için çalışılması gerekir. İki memleket arasındaki azınlıklar aslında iki taraf için de bir zenginlik sayılmalı ve biz de meseleye bu açıdan yanaşmalıyız.
Lozan Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu belgesidir. Uzun zaman için Dışişleri Bakanlığı bunu böyle vurgular, mensuplarının ve genç adayların bu anlaşmayı iyi bilmesini isterdi. Bugün Lozan üzerinde zafer mi mağlubiyet mi kavgası yapılıyor. Bu boş ve art amaçlı bir kavgadır. Bir grubun bilhassa Oniki Ada’nın Yunanistan’a bırakılması gibi muayyen maddeler ileri sürdükleri, yakın Türkiye tarihinden haberdar olmadıkları görülüyor. Bunlar samimi davranışlar değildir. Hukuki vesikalar mesnetsiz tarih kavgalarına alet edilemez. Şüphesiz ki Lozan bir vesika olarak tarafların riayet ettiği, bu bölgedeki barışı ve hâkimiyeti tanıyan önemli bir girişimdir. Bu niteliğin herkesçe böyle bilinmesinde fayda vardır.
Anadolu’ya ışık tutan bölge Kapadokya
#Anadolu#Kapadokya#Nevşehir
Temmuz 30, 2023 06:296dk okuma
Paylaş
Kapadokya bölgesine ilk kez 60 yıl önce ayak bastım. Oraya her sene birkaç tur yaptıkça bölgeyi daha çok tanıdım; ucu bucağı olmayan bir yerdi. Bölge çok ilginç bir büyüme içinde. Nüfusunun çok arttığını söylemek mümkün değil. Turist sayısında da kontrol sağlanırsa gelecek buranındır. Ama tabii çevrenin korunması en önemli nokta. Bu bölgenin tarihi Anadolu’ya ışık tutuyor.
Haberin Devamı
1963 Nisanında bundan 60 yıl önce Kapadokya’ya adım attım. Kuşkusuz tek başına değildim. O tarihte Mukadder Sezgin Basın-Yayın Turizm Bakanlığı diye bilinen kurumun Turizm Dairesi Başkanı’ydı. Dairesinde hademe dahil 19 kişi çalışıyordu. Bu kadrolarla bazı şeyleri gerçekleştirmesi mümkün değildi. Halbuki projeleri vardı. Pratik bir adamdı. 1960’lı yılların kıtlığı içinde turizm işlerini hiç değilse başkent çevresinde düzenlemeye kalktı ve bunda da başarılı oldu.
İlk iş eleman bulmaktı. Kendi memurlarıyla bu işi yapamayacaktı; sayıca yetersizlerdi. Bazıları da lisan bilmiyordu. Başkentteki iki üniversitede okuyan o da yetmedi yabancı dil bilgisi olan lise öğrencilerini de bir amatör tercüman, rehber kursuna aldı. Amatör lafı yaş sınırını ortadan kaldırıyordu. Ciddi bir lisan imtihanı yapıldı. Kurs başladığı zaman programın daha ciddi olduğu anlaşıldı.
Haberin Devamı
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
Karadeniz Yaylalar ve Batum Turlarını Kaçırmayın.
Jolly Tur
by Taboola
Bakanlığın Polonya asıllı Türk vatandaşlarından Edwin Rizi gibi her şeye koşuşturan bir memuru vardı. O da bazı kursları yüklendi. Arkeologlardan da gelenler oldu. Ama asıl önemlisi Mukadder Bey Tahsin Özgüç, Ekrem Akurgal gibi hocaları hatta Katharina Otto-Dorn’u bir konferans için ayarlamıştı. Sanat tarihinin yükü yine Gönül Öney’deydi; güzel ve bilgili bir asistan kızdı. Entelektüel bir ailede yetişmişti. Sevgi Soysal, Devlet Opera ve Balesi’nin ilklerinden Duygu Yener (Gürer Aykal’ın eşidir) onun kardeşleridir.
Anadolu’ya ışık tutan bölge Kapadokya
DÜNYA İLE TEMAS EDİYORDUK
Ankara içinde geziler yapılıyordu. Akşam kursları çok iyi geçmişti. Doğrusu meraklı olduğumuz arkeoloji ve sanat tarihi gibi dallarda bilgi edinmek zevkli geliyordu. Hafta sonu Ankara içindeki eski eserler görüldü. Bunların bazılarını tesadüfen tanıyordum. Bazılarını hiç görmemiştim. Çoğu Ankaralı, eski Ankara’nın içinde neler var bilmezlerdi, bugün de medeni bir rakama ulaşamadık.
Nihayet mart ayı geçtikten sonra nisanda yurtiçi geziler başladı. Bunlar ilk anda belli bir alandaydı. Konaklama imkânımız olmadığı için Alacahöyük, Boğazköy’e, Göreme’ye, Gordion’a, Konya’ya gittik. O zamanın Konyasını görmek büyük bir şanstı. Pek tabii asıl büyük kazanç Göreme. Aksaray kavşağından sonra şose yolla ulaşılan Ürgüp ve Göreme’nin bizim literatürden tanıdığımız bacaları vardı ama mekteplerde bacaların dışında en hafif bir bilgi verilmeyen kaya kiliseleri, manastırlar hepimizi büyülemişti. Nevşehir ve Ürgüp Selçuklu medeniyetinin, Bizans’ın kaynaştığı yerlerdi.
Haberin Devamı
Anadolu’nun zenginliklerine ilk bakışımızın çok yüzeyden olduğu anlaşılıyor. Zaten Türkiye’nin uç noktalarına ulaşmak bu mütevazı programda yoktu. Nitekim sonuç geldi. Hazirandan itibaren Ankara’nın her yerine “Tourist Information” tabelaları asıldı. Tunalı’daki bakanlığın alt katı enformasyon merkezi olarak düzenlendi. Talebeler orada enformasyon hizmeti veriyordu. Gelen turist orayı mutlaka buluyordu. Kalabalık sefaret mensupları ve o tarihte kalabalık sayıdaki Amerikalılar da.
Broşürler basılmıştı. Bu broşürleri hazırlayanlar turizm dairesinin elemanlarıydı. Doğrusu çok güzel broşürlerdi. Doğru ve kısa bilgiler veriyorlardı. Bütün Türkiye için çıkarılmaya başlandı. O tarihte Türkler vatanlarını tanımak için Ernest Mamboury, Thomas Schröder, Guide Bleu ve Karl Baedeker’in baskılarına müracaat etmek zorundalardı. İlk defadır ki Türkiye’de geniş bir öncü rehber kitap ortaya çıkacak gibiydi.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
Doğrusu yaptığımız işlerden çok keyiflenmiştik. Ankara gibi İstanbul’un aksine dış dünyaya kapalı görünen bir başkentte dünya ile temas ediyorduk. Hatırlıyorum, lise birinci sınıftaydım. O yılın sonunda eylül ayında ne yapıp edip Bursa, İzmir ve Burdur üzerinden Antalya’ya gittim. Bu gezi için rahmetli annemle epey mücadele ettik. Ama Türkiye henüz bakirdi. O bakir Antalya ve Alanya’yı bir daha görmem mümkün olmadı. Aynı şeyi ikinci sene okulun turizm kolunda, oralarda tertiplediğim bir geziyle sağladık. Rehber öğretmenimiz kimyacımız Osman Bey’di. Efes’i ve Bergama’yı görmüştüm, Selçuk’a bakmıştım. İzmir’den demiryolu ile ulaştığımız Selçuk kasabasından Efes Harabeleri’ne tırmanmak ayrı bir keyifti. Bugün o lüksün, o dönemin çok uzağındayız. Her şey artık motorize oldu. Bu harabeleri gezmenin de tadı kaçtı.
Haberin Devamı
Bu hafta Kapadokya’da turizm rehberlerine bir konferans verdim. 60 yıl önce ayak bastığım bu toprakta eski bir tercüman, rehber, mihmandar olarak bölgeyi anlatıyordum. O tarihte otel yoktu. Sadece Turizmkent bir Tusan Hotel inşa etmişti. Ortahisar’da bir pansiyon vardı. Nevşehir’de alışılmış kasaba otelinin dışında pek bir şey yoktu. Birkaç sene içinde hepsi gelişti. Oraya her sene birkaç tur yaptıkça bölgeyi daha çok tanıdım; ucu bucağı olmayan bir yerdi.
Kaya kiliselerini gezenlerin sayısı çok azdı. Bugün binlerce insan geziyor. Doğrusu buna pek sevinemiyorum. Anlayan da anlamayan da orada. Bu yalnızca yerli turistler için değil yabancılar için de söz konusu.
Haberin Devamı
SINIRLAMA UYGULANMALI
1977 yılında Kremlin’in Genel Müdürü dört uzmanıyla beraber Ahmet Taner Kışlalı’nın bakanlığı döneminde Kışlalı’nın davetlisi olarak geldiklerinde onlara kısmen mihmandarlık yaptım. Bakanlık danışma kurullarındaydım. Rusya’ya önem veriyorduk. Genel Müdür Mihail Petroviç Sovyet bürokratlarına has bilmiş tavrıyla âdeta direktif verir gibi doğru şeyler söyledi: “Ben Kremlin’in müzelerini bile haftanın her günü açmam. Bazıları bir hafta dinlenir, bir hafta açık kalır. Sebebi aspirasyon-nefes. Fresklerin nefese tahammülü yoktur. Siz nasıl oluyor da buraya bu kadar insanı sokuyorsunuz?” Hakikaten dar kaya kiliselerinin tarih boyu geçirdiği, insanlar tarafından yapıldığı fizikî tahribattan daha fazlasını bekliyordu. Zaman ve nefes. Bu konuda artık tedbir alındığını görüyoruz ama alınmayan bir tedbir var. Bu bölge kiliselerine sadece kontenjan tespit edilerek girilmesi ve herkese açık tutulmaması. Kesinlikle sınırlamanın uygulanması.
Kapadokya o zaman da çalışkan insanların bölgesiydi. Nevşehir, Türkiye’nin en büyük kamyon filosuna sahipti. Kayaların içindeki depolar birtakım sebze ve meyvenin depolanıp uygun bir mevsimde yüksek fiyata satılmasına müsaade ederek bir servet getiriyordu. Haklarıdır. Bölgenin çocukları cin gibiydi. Her aileden birkaç kişinin bürokrat olması ananeydi. Yavaş yavaş Avanos’un klasik çanak çömlek üretimi bugün seramiğe dönüştü. Bugün Kapadokya artık otellerin ve seramik atölyelerinin bulunduğu bir bölge haline geldi. Venessa Seramik önemli bir atölye ve ihraç malı üretiyor. Bazaar 54’te yöresel halılar elam dokunuyor, iyi örnekler var. Başarılı bir üretim noktası.
Avanos çok değişmedi. Aynı ustalar kendilerini geliştirdiler. Artık testi, çanak, çömlek gibi o zamanın Türkiyesi’nde aranan özelliklere sahip meta yerine baya seramik ve porselen üretimine geçtiler. Şahane parçalar ortaya çıkıyor. Avanos, Kızılırmak’ın civarında demir bakımından zengin çamuruyla bu sanayiyi döndürmeye devam ediyor.
Bölge ile ilgili rehber kitaplar çıkıyor. En son elime sevgili meslektaşımız Mustafa Uysun’un “Kapadokya’nın Kutsal Sanatı” kitabı geçti, oğluna ithaf etmiş. Baba oğul ikisi de rehberdi. “Rehberdi” diyorum çünkü oğul Emin Uysun Adıyaman’daki depremde İsias Otel’de hayatını kaybedenler arasında. Görüyorum ki mihmandarlık bir meslek olarak aile içinde kuşaktan kuşağa geçen bir meslek haline geliyor. Her şeyin ırsi olanı iyidir. Bunun da devam etmesi gerekiyor. Ajwa, Azerbaycanlı bir şirket ve sanat galerisi gibi. İyi bir inşaatta, eserlerle döşeli. Bölgede otellerin rastgele yerlerde kurulmaması, bilhassa kayaların kullanılmaması gerekiyor.
Anadolu’ya ışık tutan bölge Kapadokya
TABİİ ÇEVRE KORUNMALI
Ürgüp canlı bir şehir haline geldi. Fakat burada bir sınırlama gerekiyor. Fazla tabela var. Otel sayılarını da bölgelere sınırlamak gerekiyor. Mustafapaşa, Sinasos-Soğanlı bölgesi Kapadokya’daki Helenik mirasın kalıntısı bir şehirdir. Fakat çok ilginçtir; Ürgüp’teki Hıristiyanlar Karaman’daki Hıristiyan Türklerdir. Bunu eserlerinde de görmek mümkün.
Bölgenin insanı ilk anda çok bilmiş bir girişimcilikle dağa tepeye otel yapmaya kalktı. Bugün bunun kontrol altına alınmasına çalışılıyor. Başarı derecesi nedir bilemiyorum. Şehirler değişiyor ama galiba kontrol altına alınan bir şey var. Temiz havayı, yaz akşamlarının serinliğini önleyecek, ortadan kaldıracak bir kirlenmeye rastlamak mümkün değil. Ayrıca Kapadokya üniversite bölgesi oldu. Aksaray, Nevşehir’de, Mustafapaşa’daki Kapadokya Üniversitesi ile hatırı sayılır bir öğrenci kalabalığı var.
Maalesef turizm şirketlerinin doldurduğu şişirme ziyaretçi sayısını karşılayacak durumda değil. Bir zaman hepimizin rahatça girdiği Floransa’daki Ufizi hatta Doumo ve Vatikan müzeleri dahil büyük müzelerin hepsinde kontenjan uygulaması başladı. Türkiye’deki müzeler ünlü ve tahribe karşı da çok hassas olan Göreme Vadisi’nin çoktan böyle sıkı bir kontenjana tabii olması lazımdı. Aynı şekilde Ayasofya da böyle bir eserdir.
Şehir çok ilginç bir büyüme içinde. Nevşehir yarı yarıya köyde oturan çiftçilerin kışın oturdukları apartmanlarla dolu. Yani mevsimlik metropol büyüyor. Bölgenin nüfusunun çok arttığını söylemek mümkün değil. Turist sayısında da kontrol sağlanırsa gelecek buranındır. Ama tabii çevrenin korunması en önemli nokta. Bu bölgenin tarihi Anadolu’ya ışık tutuyor.
Zeytinlerimize sahip çıkalım
#Zeytin#Akdeniz#Balkan Savaşı
Ağustos 06, 2023 06:295dk okuma
Paylaş
Ege’de hiçbir zeytin bölgesi kalmadı. Tabiatın zengin nimetlerini kullanamayan insanlara her türlü ceza yağar. Ceremesini genç nesiller ve çocuklar çeker. Lütfen insanlarımız zeytinlik alsınlar. Aldığınız zeytinlikler hem sizi, hem çocuklarınızı hem de vatanı kurtarır. Türkiye beton oteller değil zeytinlikler vatanı olmak zorunda.
Haberin Devamı
Türkiye bu sene zeytin rekoltesinde (yani dünyada) Akdeniz birincisi oldu. Akhisar’ın inatçı çiftçilerine bir kere daha saygımı sunuyorum. İki yıl evvel, “Biz yakında İspanya’yı geçeceğiz” diyorlardı. Rumeli’nin bu çalışkan insanları tütün işçiliğindeki dinamizmlerini zeytinciliğe çevirmişlerdi. Akhisar’ın zeytinciliği hem eski hem de bu patlamış haliyle oldukça yenidir. Modern sıkma teknikleri uygulanan değirmenler kurdular. Prenses Colonna’nın sakatlanmaya başlayan İtalyan zeytin üretiminin açıklarını Akhisar’dan tamamladığını biliyoruz.
Gençliğimde hatırlıyorum, orta sınıf Amerikalılar da olive’den (zeytinden) söz etmek için “Encyclopedia Americana”ya müracaat ederlerdi. Rusya’daki ansiklopedilerde daha komik ifadeler vardı: “Biraz eski tarihte; Efendimizin son yemeğini yediği Zeytindağı’ndaki ürünün yağından söz ederlerdi.” Şimdi Çinliler zeytinyağı kullanıyor. Ruslar zeytinyağı arıyor. Amerikalılar bu işte de kullanım ve pişirim şampiyonu olduklarını iddia etmeye başladılar. Şurası bir gerçek ki ağız tadının ötesinde insan sağlığı için altın değerinde bir sıvı. Obeziteye, sindirim güçlüklerine, hatta ciltteki bazı sorunlara karşı en etkili yiyecek ve hakikaten lezzetli.
Haberin Devamı
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
Karadeniz Yaylalar ve Batum Turlarını Kaçırmayın.
Jolly Tur
by Taboola
Zeytinlerimize sahip çıkalım
Zeytinde bazı yıllar öngörülen kıtlıktır; bu yıl da öyleydi ama öngörülmeyen derecesi iklim, çevrenin kirletilmesi, zeytinliklerin hödük inşaatçılar tarafından işgali, otel meraklılarının zeytinliklere girmesi bunda etkin oluyor. Bu sene feci bir yıl geçiriyoruz. Zeytinin yıllık bereketsizliğinin yanında gerek ticaret ve pazarlamada gerekse ülke zeytinliklerinin hoyratça tahribinden doğacak kötü neticeler ortaya çıkmaya başladı. Son olarak Milas’ın Akbelen’indeki facia gibi, koca sarıçam ağaçlarının tahribi gibi... Sözde bir termik santralı iki buçuk yıl ancak idare edebilecek linyit havzasını elde etmek için Akbelen ormanlarının tahribi gibi, uzun zamandır zeytinliklerin de beş para etmez kömür madenleri açımı için yok edildiğini biliyoruz. Tiny house yapacağız, kampus kuracağız diyen yarım yamalak müteşebbisler zeytinliklere el atmasın derken, kanunlar ve yönetmeliklerin sertliğine rağmen bu işler beceriliyor. Çünkü ikide bir imar affı veya sit alanında, zeytin alanında değişik kullanımlar uygulanıyor. Daha yakın zamanda ziraat profesörü tarım bakanının maden sahası açacağız diye zeytinlikleri katlettiğini gördük. Ege’de hiçbir zeytin bölgesi kalmadı. Tabiatın zengin nimetlerini kullanamayan insanlara her türlü ceza yağar. Ceremesini genç nesiller ve çocuklar çeker.
Haberin Devamı
PAZARLAMADA EKSİĞİZ
Bugün aşağı yukarı üretim ve ihracat rakamları ortaya çıktı. Türk halkının zeytinin litresine ödeyeceği fiyat yüksek. Bu, dar gelirlilerin bir müddettir alıştığı ve sevmeye başladığı zeytinyağını şişede seyretmesi anlamına gelir. Lakin sözünü ettiğimiz çirkin saha tahribatı dışında maalesef pazarlama bilmeyen bir zeytinci takımı var. Başta İtalya, dışarıya sevk ettikleri zeytinleri yok pahasına ihraç ediyorlar. Çünkü örgütlenme zihniyetleri yok. Yavuz Barlas, Habertürk’teki ekonomi programında güzel bir benzetme yaptı; “Çıkardığı petrolü benzine çeviremeyenlerin ihracatı gibi” dedi. Halbuki biz çıkardığımızı, bahsettiğim modern preshanelerde çok iyi sıkıyoruz. Ama iş şişeye konan şeyi pazarlamaya gelince dökülüyor. İhracat fiyatlarımız çok düşük. Ne çalışan insanların ücretini karşılayacak durumda ne de üreticinin hak ettiğini verebilir. Ama asıl korkuncu, zeytinyağını tatma hakkı kesilen kitleleri memnun edemez. Bir an evvel hem ihracatın ve fiyatların örgütlenmesi hem de miktarların ayarlanması lazım.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
Zeytinlerimize sahip çıkalım
Zeytin ziraatının yapıldığı bölgelerin hemen yanına çiftçiler istedikleri ekimleri yapıyorlar. Mesela Anadolu’nun kıt yeraltı kaynaklarını eriten, su kaynaklarını yok eden yonca ziraatı bunun başında geliyor. Ege’de gözlediğimiz bu uyumsuzluk maalesef yine ziraat fakültelerinin teşvikiyle ortaya çıkmıştır. Gereksizdir. Yonca ziraatı zeytinlere dadanan parazitlerin ve sineklerin kaynağıdır. Zaman zaman zeytinliklerin imara açılması, hükümetin vazgeçemediği bir alışkanlıktır. Protestoları dinlemek istiyoruz. Demokrasi, kuru gürültü ve kavgayla değil olayları iyice etüt edip ortaya koymakla, kusurlu ve suçluları teşhir etmekle yürütülür. Lütfen insanlarımız zeytinlik alsınlar. Aldığınız zeytinlikler hem sizi, hem çocuklarınızı hem de vatanı kurtarır. Türkiye beton oteller değil zeytinlikler vatanı olmak zorunda.
Haberin Devamı
İKİNCİ BALKAN SAVAŞI
110 yıl evvel Balkan Savaşı’nın milletin zihnindeki bir facia olmasında bir hafifleme meydana geldi. Enver Bey (Paşa) ileride Başkumandan Vekili olarak başarılı olamayacaksa da 1911’de Trablusgarb’daki savunmayı düzenlemesi, ardından da Bulgarların eline düşen Edirne’yi istirdatıyla (geri almasıyla) tanınır. Sebep İkinci Balkan Savaşı’ydı. Osmanlı’ya karşı birleşmeleri bir mucize sayılan Balkan devletleri, Balkan Savaşı’nın ilk safhasında gösterdikleri fırsattan istifade stratejisiyle elde ettikleri kazancı paylaşamadılar, birbirleriyle kapıştılar.
Sırbistan, Yunanistan ve Bulgaristan II. Balkan Savaşı’nı çıkardılar. Bulgaristan bu ikinci safhadan düzenli ordusu ve başarılarına rağmen mağlup çıkacaktır. Mağlubiyetin onlar için en tatsız safhalarından biri de Edirne’yi ellerinden Enver Bey komutanlığındaki Türk kuvvetlerinin geri almasıdır.
Haberin Devamı
Zeytinlerimize sahip çıkalım
Enver Paşa
İşgal sırasında şehirde ilginç olaylar görüldü. İşgalcilerle işbirliğine hazır cemaatler içinde Musevi cemaatinin ve Hahambaşı Haim Becerano’nun kesin şekilde işgalcilere karşı cephe aldığı ve âdeta Türk kuvvetlerinin orayı geri almasını beklediği görülür. Balkan Savaşı sırasında İşkodra’yı savunan Rıza Paşa’nın kahramanlığı ve şehadeti, Yanya’yı savunan Esad Paşa’nın becerikli kumandanlığı ve Edirne’yi kaptırmamak için uzun zaman Bulgarlara bütün imkânsızlıklara karşı direnen Şükrü Paşa’nın ardından Edirne’nin elden çıkışı hazin bir macera olarak yaşanmıştı. Şimdi bu hüzünlü hikâyenin sonu gelmişti. Aslında Enver Paşa’nın kariyerinde yükselişi ve toplumsal desteği sağlayan bir olaydı.
RUMELİ’DEKİ ANAVATANIMIZI KAYBETTİK
İkinci Balkan Savaşı’nın bitişiyle Rumeli sınırımızda bir tashih meydana geldi. Edirne’yi geri alınca Midya-Enez Hattı değil Meriç esas oldu. Bulgaristan Ege kıyılarındaki kazancını bile yitirdi. Balkanlar’da da savaşın getirdiği kazanç ve kayıplar siyaseti etkiledi. Bulgaristan, Rusya ile çok iyi nostaljik ilişkileri olmasına rağmen Almanya-Avusturya blokuna kaydı. Türkiye için Balkan Harbi toptan bir faciadır. Orada imparatorluğu değil Rumeli’deki anavatanımızı kaybettik ve ülkemiz nüfusunun önemli bir kısmını oluşturan Rumeli göçmenleri hazin bir göçle yeni yurda geldiler.
Birinci Dünya Savaşı’nda Balkan muhacirleri içinde orduda ve kamu hizmetlerinde gayretli bir savunma aşamasına geçiş görülmüştür. Bazı Balkan muhacirleri bir buçuk nesil içinde üç kere yer değiştirmişlerdir. Mesela Kırım ve Kafkasya’dan Dobruca bölgesine yerleştirilenler. 1878’de ikinci kere daha güneye ve 1912 Balkan bozgunundan sonra üçüncü kere hicrete muhtaç oldular. Hayatlarında iki kere bu göçün acısını yaşayan ve hatırlayan insanlar bir hayli çoktu. Her şeye rağmen gelenler Anadolu’ya bir iktisadi, zirai rahatlık ve zenginlik getirmişlerdir.
GÜZEL KOYLARIMIZI YOK EDİYORUZ
MARMARİS’in en güzel koylarından biri Karacasöğüt’tür. Koyun ağzında pitoresk denen resim gibi kayalıklar vardır. Bu kayalıkların envantere geçmesi ve sözde Tabiat Varlıklarını Koruma ismini taşıyan genel müdürlükte kaydına dikkat edilmesi beklendi.
Esasen sit alanı olmasına rağmen burada ihlaller göze çarpıyor. En son örneklerden biri; bu kayalık sahilin en güzel yerine yapılan ve olabilecek en rüküş sözde taş yapının Fethiye’deki otel sahiplerinden Meral Hanım’ın köşkü olduğu ortaya çıktı. Ruhsatsızmış, yıkılmasına da karar verilmiş. Lakin memurların mazereti çok gülünç, “Yol yok, yıkamıyoruz” diyorlar. Peki yapan hangi yoldan geçerek, nasıl yaptı, diye sordunuz mu?
Zeytinlerimize sahip çıkalım
Güzel vatanın zirai alanlarını tahrip etmeye, gözümüzü ve ruhumuzu dinlendirecek manzaraların üzerine olur olmaz binaları, otelleri inşa etmeye devam edin; gelecek nesillere düzeltecek hatalar bile bırakamayacağımız anlaşılıyor. Bu bir zelil istiladır ki ancak vatanı kuranların çocuklarının gafletiyle izah edilebilir.
Sadece akademinin değil herkesin ilgilenmesi gereken sanat: Arkeoloji
#Arkeoloji#İstanbul#Roma Devirleri
Ağustos 13, 2023 06:296dk okuma
Paylaş
Hiç şüphesiz ki Bizans’ın sahip olduğu Küçük Asya, donanım bakımından bilhassa İstanbul, bütün şehirleri geçecek durumdadır. Aynı talih Selçukî Türkiyesi ve ardından Osmanlılar için de söz konusudur. Böyle bir yerde arkeolojinin millî bir sanat olması, arkeolojik kazıların akademik heyetlerin dışında geniş vatandaş kitlesini ilgilendirmesi gerekir. Bu düzeye erişmekte bir hayli sorun yaşıyoruz.
Haberin Devamı
ESKİ çağlar ve orta çağlar tarihinin merkezi Küçük Asya’dır. 11. ve 12. asırlarda atalarımızın bu ülkeye gelişiyle biz buraya Roma İmparatorluğu; Rumî dedik. İtalyanlar ise buraya Türkiye dediler çünkü Küçük Asya’nın baştan başa dağları, köyleri ve şehirlerinin yoğun bir Türk nüfusuyla dolduğu anlaşılıyordu. Evet, ilk defadır ki dağlık bölgelere bile Türkler yerleşiyordu. Hellenistik ve Roma devirlerinde dağ şehirlerinin sayısı çok azdır. Ancak denize çok yakın Likya ve Pisidia gibi yani bugünkü Antalya’nın Batı ve Kuzeybatı bölgelerinde Sagalassos ve Termessos gibi şehirler vardı.
Sadece akademinin değil herkesin ilgilenmesi gereken sanat: Arkeoloji
Türkiye’nin Türkler gelmeden evvel son derece zengin bir tarihe sahip olduğu belli; bu artık açık bir şekilde ortada. Roma İmparatorluğu’nun bile en zengin bölge ve şehirleri burada. Bütün İtalya’da Roma vardı, öbür şehirlerin sayısı, hacmi ve nüfusuna göre Küçük Asya; Ephesus ve Antiochia’nın yanında 2. ve 3. derecedeki şehirleriyle bu konudan da çok zengindi. Bugün sadece bir Roma garnizon şehri Galatia’nın merkezi olan Ankara (Ancyra) bile önemli bir antik alandır. Başkentte kazıların yapılması gerekir; yani Ankara’nın Çankırı Caddesi, İsmetpaşa Mahallesi, ta yukarı kaleye kadar kazılara konu olmalıdır. Ortaya çıkacak eserlerle bu görülecektir. Zira Augustus Mabedi’nin yapılması ve kült merkezi olarak gelişmesi için bereketli bir şehir gerekir. Kalemiz Roma’dan evvelki devre aittir, Galatialılar tarafından yapılmıştır. Orta çağlar boyunca zaten Bizans’ın ama asıl önemlisi Selçukluların stratejik bir merkeziydi.
Haberin Devamı
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
TARİH DOLU TOPRAKLAR
Hiç şüphesiz ki Bizans’ın sahip olduğu Küçük Asya, donanım bakımından bilhassa İstanbul (Konstantiniyye) bütün şehirleri geçecek durumdadır. Aynı talih Selçukî Türkiyesi ve ardından Osmanlılar için de söz konusudur. Böyle bir yerde arkeolojinin millî bir sanat olması, arkeolojik kazıların akademik heyetlerin dışında geniş vatandaş kitlesini ilgilendirmesi gerekir. Bu düzeye erişmekte bir hayli sorun yaşıyoruz.
Haberin Devamı
Türk arkeologlar bu bölgenin sadece Yunan, Roma değil zengin İranlı geçmişiyle de ilgileniyorlar. Mesela iki arkeoloğumuzun bu alandaki eserleri çığır açıcı bir yenilik; Sevgi Sarıkaya’nın Anadolu’da Persler: Daskyleion Satraplığı ve Şehrazat Karagöz’ün İngilizce yazdığı Anadolu’daki Yerel Halklar ve Kültürler Üzerindeki Ahamaniş Etkisi kitapları iftiharla övüneceğimiz monografilerdir. Evet, Ahamanişler devri İranı’nın en zengin eserleri Daskyleion gibi, Behramkale gibi eski satraplık merkezleridir. Bunlar bazı hâlde İran’daki miras ile yaraşılabilecek durumdadır.
HER ŞEY YERİNDE AĞIRDIR
Avrupa müzelerindeki Anadolu’dan ve Yunanistan’dan kaçırılan eserlerin bir bütünlük göstermediği ve bir uygarlığı anlamak bakımından pek bir şey ifade etmediği açıktır. Kısacası Avrupa müzelerindeki antik eserler, toplu temsil yeteneğine sahip değildir. Her şey yerinde ağırdır. Parthenon Mabedi’nin ne olduğu ve klasik Yunan medeniyeti British Museum’da değil Yunanistan’ın kendinde anlaşılır. Yeni yapılan Parthenon müzesinin bir an evvel Britanya’dan gelecek Elgin Mermerleri ile donatılması gerekiyor. Aslında bu keyfiyet Türkiye için de söz konusu olacaktır. Oysa şu anda dahi birtakım eserlerin yağması söz konusu ve ancak yargı yoluyla mücadele veriliyor, iadelerine çalışılıyor.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Sadece akademinin değil herkesin ilgilenmesi gereken sanat: Arkeoloji
Türkiye’yi tehdit eden en büyük tehlikelerden biri kaçak kazılardır. Bunlar tarihi malzemeyi tahrip ediyor. Kaçak kazılara karşı ciddi arkeolojik kazılar var ama her şeyden önce vatandaşın uyanıklığı gerekir. Maalesef vatandaşın ilgisizliği sadece Yunan ve Roma eserlerine değil, ön plandaki Osmanlı eserlerine de karşıdır. Yağmalanmayan bir kabristan düşünebilir misiniz? En değerli şahideler (kabir taşları) müzelerde değil, Los Angeles, New York gibi yerlerde ve hatta Türkiye’deki bilinçsiz zenginlerin bahçelerini süslüyor.
Efes kazılarını 19. asırdan beri önce İngiltere ve ardından Avusturya yapıyordu. Avusturya bir ara pes etti, malî kaynak bulamadı, şimdi yeniden başlamış görünüyorlar. En son Efes’te buldukları yamaç evlerinden sonra şimdi bir mahalle daha keşfetmişler (miladın 7. asrı). Bunun ilginç olduğunu düşünüyorum.
Haberin Devamı
Sadece akademinin değil herkesin ilgilenmesi gereken sanat: Arkeoloji
Haberlere göre Efes’e girişlerde yabancı turistlere 700 lira ücret kesilecekmiş. Ne yüksek diyorsunuz? Hiç de yüksek değil. Aşağı yukarı 23-24 Euro civarındaki bu fiyatla Avrupa’daki koca bir harabeyi gezmeniz mümkün değil. Bazı yerli turistler, “Biz ne yapacağız?” diyorlar. Siz hiçbir şey yapmayacaksınız. Size 20 seneden beri yeni bir imkân verildi; yıllık müze kartı almak. Bu çok cüzi bir fiyata alınıyor. İstediğiniz müzeye isterseniz 500 kere girebilirsiniz. Böyle şeyleri öğrenmeden protestolarımızı yapmamızda fayda olmadığını belirtmek isterim. Bu, Türk vatandaşlarına verilen kültürel bir imtiyazdır.
Arkeologların Bizans dönemine yönelik kazıları maalesef her zaman iyi gitmiyor. 20. yüzyılın başında hedef daima klasik dönemi araştırmak olduğundan Carl Humann gibi arkeologların yaptığı kazılarda Bizans döneminin kazıları âdeta bir çöp gibi bir köşeye yığılmıştır. Priene bunun canlı bir örneğidir.
Haberin Devamı
ZİYARETÇİ SAYISINI KISITLAYIN
Türkiye’de bazı eserlere çok yoğun turist ziyareti oluyor. Tabii bu sırf Türkiye’nin problemi değil. İtalya müzeleri hatta kiliseler çoktan beri kontenjan uygulamasına geçti. Hele Kapadokya kiliseleri gibi yerlerde milyonlarca insanın nefesi freskleri tahrip ediyor. Bu bilinen bir sorundur. Ayasofya’nın yılda birkaç milyon ziyaretçiyi kaldırması mümkün değildir. Ciddi bir restorasyona ihtiyacı var. Bu restorasyondan önce ağır bir tahribat görmemesi için lütfen ziyaretçi sayısını kısıtlayınız. Müzeler için de aynı şey söz konusudur. Topkapı Sarayı Müzesi en toleranslı rakamla yılda yarım milyondan fazla ziyaretçi kabul edemez.
Limanlarımıza uğrayan gökdelen boyundaki gemilerin ise sadece kirlilik yarattığı bir gerçek. Buradan inenlerin çoğunun geldikleri yer hakkında bir fikirleri yok ve nereye götürüldüklerini de bilmiyorlar. Bunların yarattığı kirlilik Amsterdam ve Barcelona gibi şehirlerde çoktan protestolara sebep oldu. Venedik çoktan bu tip gemilerin gelmesini engelledi. İstanbul limanında apartman boyu gemilerin olmaması bir kazanç sayılır. Nasıl gerçekleşir o hayal!
Türkiye kazılarında sadece Efes’in buluntuları değil, reklam olmadığı için duyulmayan başka yerler var. Kinidos kazılarında İslamî devir katmanı çıktı. Eserler oldukça ilginç; işlenmeyi ve teşhiri bekliyor. İstanbul müzelerine gelen buluntular yılda birkaç bine ulaşıyor. İtalya’dan evvel Türkiye en zengin buluntuların çıkarıldığı yerdir. Bunların envanterlerinin yapılması, işlenmesi ayrı bir meslek. Değerli arkeolog yetiştirme safhasına ve gereğine geçmiş bulunuyoruz.
Bazı iyi örnekler bunu gösteriyor. Muğla Üniversitesi’nde Latince, Yunanca ve Aramca (Süryani dediğimiz grubun dili) dersler veriliyor. Anadolu’nun her yerinde birkaç üniversite de arkeolog yetiştirmeye başladı. Ama bazılarında talebe yoğunluğundan bu dersler iyi yapılamıyor. Bütün eğitimin planlı şekilde düzenlenmesi gerekir.
DEVLET OPERASI’NIN KURULUŞ ÖYKÜSÜ
Murat Katoğlu, Türkiye kültür tarihinin özellikle sistematik analizinin yapılmadığı son dönemiyle ilgili görüş ve derlemeleriyle tanınır. Bu yönüyle Cumhuriyet tarihinin ve Cumhuriyetçi bilincin oluşmasında önemli hizmette bulunanlardandır.
Türk operasının 82. yılından söz ediliyor. Türkler operayı daha evvel de tanıdılar. Ama bir operayı sahnelemek ve bunları yapacak gençleri yetiştirmek gençlerin işidir. 1934’teki ilk teşebbüsten bahsediyoruz. Bu başarısız bir deneme ve fakat ileriyi planlamanın gereğidir. Atatürk, Türk operasının kuruluş temsilini göremedi. Fakat 1941’de “Tosca”nın temsili gerçek operaya geçiştir. Türkiye Giacomo Puccini gibi zor bir bestecinin kendi yetiştirdiği sanatçılar “Tosca” ve “Madam Butterfly” operalarının gerçekleşmesini sağladı.
Sadece akademinin değil herkesin ilgilenmesi gereken sanat: ArkeolojiMurat Katoğlu
Mustafa Kemal Paşa’nın Sofya’daki ateşemiliterlik günlerinden beri açığa vurduğu özlemini nasıl gerçekleştirdiği ve ardından bu kurumun ortaya çıkışı, kültür hayatımızın ve kurumlarımızın en önemli üstatlarından biri tarafından ifade ediliyor.
Türkiye’nin bugün büyük opera sanatçıları var. Bunlar dünya çapında sanat icra ediyorlar. Hâlâ kavrayamadığımız, içinde bulunduğumuz ama değerlendiremediğimiz sanatın bir bilançosu olarak Murat Katoğlu’nun “Devlet Operası’nın Kuruluş Öyküsü” adlı çalışması çok önemlidir. Murat Katoğlu, yakın dönem Türkiye kültür tarihini gözleyen ve yöneten önemli kişilerdendir.
Yok olup giden kıyılarımız
#Turizm#Kıyı#Plaj
Ağustos 20, 2023 06:295dk okuma
Paylaş
Son dönemin turizm politikası, İspanya’nın çoktan terk ettiği bir “kale turizm tesisleri”ne dönüşmüştü. Birileri gelip otel kuruyor, manzarayı kapatıyor, sıkılmadan kıyıları da kapatıp çeviriyor. İleriki Türkiye bugünkü gibi bilinçsiz olmayacak ve bu binalar yıkılacak. Fakat tahrip ettikleri tabiat o kadar çabuk düzelemeyecek.
Haberin Devamı
Türkİye’nin üç taraflı denizlerle çevrili bir kara olduğu çok tekrarlanır. Bu tekrar ilkokul müfredatından başlayarak bütün hayatımızca benimsetilen bir mütearifedir ve çoğu zaman bizim denize karşı hoyrat davranışımızın da gerçek sebebidir.
Üç tarafımız denizle çevrilidir; sıradağların hükmettiği kuzey ve güney kıyılarının ortasında aslında bir “caldera”, dipsiz bir derinlik olması gerekir. Celâl Şengör ve arkadaşlarının teorisine göre jeolojik oluşumda bu bölgede, yeryüzü madenlerinin kaynayarak üste çıkması, çökerek soğuması ve tekrar kaynayarak üste çıkmasıyla oluşmuş bir yayla vardır.
Yok olup giden kıyılarımız
Bu yayla Ukrayna ovaları gibi verimli değildir. Madenler bakımından zengindir ama kaliteli madenlerden çok, çeşit söz konusudur. Tarım bakımından şüphesiz Orta Asya steplerine benzer, İran’ın ortasındaki çöl mıntıkasıyla çok az ilgisi vardır fakat Balkanların verimliliği de söz konusu değildir. Yani dikkatle çalışılması, işlenmesi, yeraltı su kaynaklarının ölçülü kullanılması gerekir.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
Sınırsız sandığımız kıyılar Ege adalarından hiçbirinin elimizde olmaması nedeniyle kıyı zenginliğimizin (uzunluğumuzun) sınırlılığını getirir. Bu sınırlılığı turizm sektörümüzün öncülerinden Mukadder Sezgin, Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde çılgın turizmin, kıyılardaki binalaşma ve otelleşmesine karşı vurguladığı bir gerçektir. O günden beri çok az insanın zihninde yer eder, etmediği için de kıyılarımızın ne hale geldiği gördük.
GUDUBET OTELLERİN YÜKSELİŞİ
Türkiye koyları tıpkı İspanya gibi dikkat edilmesi gereken bir zenginliktedir. Her yerine rastgele bina yapamazsınız; yani Antalya’nın doğusundaki Belek denen bölgede pinus (fıstık çamı) ormanının yok edilmesiyle sözde görgüsüz golf sahalarını, kıyıları kapatan garip gudubet otellerin yükselmesiyle nasıl bir kirlilik meydana geldiği açıktır. Aynı kirlilik Batı Antalya’da da söz konusudur hatta başlamıştır.
Ege Bölgesi’nde ise bu tip yatırımlar hiç de o kadar imkân bulacak durumda değildir. Ege’nin su kaynakları kısıtlıdır. Artan nüfusu hesaba katarsak Türk milletinin denize girebilmesi, deniz tatili yapması için araziyi ve deniz kıyılarını çok dikkatli kullanmak gerektiği açıktır. Yani bu kıyılarda kitle turizme açık oteller yapılamaz. Birtakım insanların yılda 15-20 gün ancak kullanacakları yüksek binaların içinde geniş meskenler meydana getirilemez. İnsanların Ege Bölgesi kırsalındaki yapıları ancak mütevazı binalar ve mümkün mertebe kıyının dışında olmalıdır.
Haberin Devamı
Zira bir tehlike daha var; Ege Bölgesi dünyanın en zengin ve kaliteli zeytin rezervlerine sahiptir. Dışarıda para biriktirip bunu da akıllarınca değerlendirmek için gelip Ege kıyılarında lüzumsuz yazlık binalar; daha doğrusu hücre apartmanlar satın alıp kıyıları berbat etmekten çok gurbetçi kişilerin bu vatana bir bağlılık duyuyorlarsa zeytinlikler almaları gerekir. Bu zeytinlikler onların mülkiyetinde olsun veya olmasın çok fark etmez ama zeytinlik olarak kalmalıdırlar. Orta Anadolu yaylalarının da bu dikkatli yerleşime konu olması gerekir.
Güneyde durum daha vahim. Bütün Akdeniz’in genişlikte galiba Po Ovası’nda sonra gelmesine rağmen en verimli ovası Çukurova artık zirai verimin düştüğü, plansız olarak kurulan sanayinin terkedilmesi dolayısıyla harabeye dönüşmüş kasabalar, şehirler Adana gibi korkunç bir metropolün işgal ettiği alandır. Türkiye’nin en verimli alanında bugün sanayi ve tarımsal sözde girişimleri, üst üste manasız dönüşüm tesisleri kuruyorlar. Yani çöpü dönüştüreceklermiş. Yurtdışından getirilip oraya atılan çöpler henüz Çukurovalılara vız geliyor ama İngiltere’de, Avrupa’da çoktan çevreciler her gün protesto gösterileri yapıyorlar. Türkiye sanayi ülkelerinin çöplüğü olacak bir ülke değildir. Aslında dünyanın hiçbir yerinde bu yapılmaz.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
Son dönemin turizm politikası İspanya’nın çoktan terk ettiği bir “kale turizm tesisleri”ne dönüşmüştü. Devasa oteller, ne işe yaradığı belli olmayan camping alanlarının çoğu, tesisler iyi işlemediği için çöp furyası halinde. Ege ve Akdeniz şehirlerinin bu ani yazlık nüfus artışını karşılayamayan su kaynakları dolayısıyla hastalık tehlikesi artmış vaziyette görülüyor. Daha büyük bir kepazelik, düzeltileceği yerde anlayışsızlıkla devam ediyor. Adamların birileri gelip otel kuruyorlar, manzarayı kapatıyorlar, iç kısımlarla ardı ilkesini kesiyor. Sıkılmadan kıyıları da kapatıp çeviriyorlar. Bu manzara Türkiye’nin sosyal anlayış ve kanun nizamın uygulanması bakımından General Franco’nun İspanyası’ndan çok daha geride olduğunu gösterir. Çünkü General Franco kıyıları açık olarak bırakmıştı. Büyük oteller bile çok geride bina dikerdi, plajlar istifade için kendi markalı şezlonglarını bırakırlardı ama kıyılar herkese açıktı. Bu dün öyleydi, bugün de öyle. İspanya tabiatı ve kıyıları, bundan büyük ölçüde istifade etti.
Haberin Devamı
Bizde ise bir yerde kurulan oteller Belek modelinde, Antalya Fenike modelinde ve Ege Bodrum modelinde olduğu gibi kıyıyı kapatan hapishaneler durumunda, hele birtakım yerlerde balık çiftliklerinin bulunması bilhassa körfezler bölgesi olan Ege’de kıyıların çok çabuk kirlenmesine neden oluyor. Bunların hiçbirinin durdurulması ve ayıklanması söz konusu olmuyor. İleriki Türkiye bugünkü gibi bilinçsiz olmayacak ve bu binalar yıkılacak. Fakat tahrip ettikleri tabiat o kadar çabuk düzelemeyecek. Ve biz yaşadığımız güzel ülkede bunalacağız, çevremiz kurumuş olacak, iklimimiz bile değişmiş olacak.
İstanbul bir kayıp göstergesi, İzmir Körfezi’nin hali bunun göstergesi... Zeytinlik dolu kıyılarda Marmara’nın en güzel yaşamını süren Türkler (bizim neslin gençliğinde bile) bugün orada nefes alamıyor. Oralardan otomobil ile geçmek bile çok zevksiz, tahammül edilmez bir manzara halinde.
Haberin Devamı
TURİZM KURTULUŞ YOLU OLAMAZ
Yapılan tahrip getirilen geliri karşılamaz ve zaten çok yakında paralı ya da parasız olsun turistlerin güzel tabiata, romantik tarihi eserler bölgesine yöneldiğini ve Türkiye’ye itibarın azaldığını göreceksiniz. 80 milyonluk ülkede turizm bir kurtuluş ve çıkış yolu olamaz. Ancak bir yan daldır. İyi yapıldığı takdirde sakinlerinin yaşam düzeyini ve zevkini geliştirir. Fakat bizimki öyle bir şey değildir. Çoğu otel yatırımcısı bir iki yıl sonra tesisini ona buna devretmek zorunda kalıyor. Çünkü anlamadıkları işlerle uğraşıyorlar.
Kıyılara yapılan binaların bakımı son derece güç. İspanya’da binalar, “ghost town”; hayalet şehirlere döndü. Burada da geleceğin öyle olacağını söyleyebiliriz.
KIYILAR HALKINDIR
Yok olup giden kıyılarımız
Geçtiğimiz pazartesi günü “Kıyılar halkındır” diyerek bir araya gelip kıyıdaki yapılaşma ile plaj işletmelerini protesto eden grup, sahile havlu serip oturma eylemi yaptı.
Ayvalık Altınova’da halk ilk defa kıyıyı korumak için ayaklandı. Tatilciler için bunun tebrik edilecek bir davranış olduğunu söylemeyin. Aslında hiç de o kadar görülmemiş cesurane bir halk talebi değildir. Ama bizde her şey o kadar sükûnetle karşılanıyor ki bunun beni heyecanlandırdığını belirtmeliyim. Maalesef, turizme ve yazlıkçılara ilk defa açılan bu semtte ilk mütevazı kooperatiflerin ardından hemen otelciler ve lüks konutçular geldiler. Yüksek binalarla kıyıdaki rüzgârı, imbatı kestikleri gibi bir de oturup kıyıyı da kapatıyorlar. Bu iptidailik 21. yüzyıla hiç yakışmayacak bir şeydir. Çünkü 20. yüzyılda General Franco bile böyle bir girişim yaşatmamıştı.
.İngiltere müzeleri
#Laocoon#Parthenon Müzesi#Parthenon
Ağustos 27, 2023 06:295dk okuma
Paylaş
Korunan eserlerin zaman zaman müzelerden çok iptidai bir şekilde götürüldüğü açık. Son olarak British Museum’un eksperlerinden birinin (Peter Higgs) uzun bir zamandır Yunan-Roma koleksiyonlarını ayıklayıp sattığı, hem de pazarlamayı internet yoluyla yaptığı açığa çıktı. Bu hırsızlık tespit edildi ama Türkiye’deki Britanya kazılarına dahi katılan bu uzmanın (Orada hangi küçük parçaları götürdüğünü Allah bilir) bir ceza bile almadığı açık.
Haberin Devamı
Dünyada eski eser kaçakçılığı aslında aşağı yukarı 17. yüzyıldan beri çok yaygındır ve bu eser taşımanın klasik dünyanın âşıkları tarafından yapıldığı ileri sürülür. Oysa bu dönemde oluşan koleksiyonların en önemlisi İtalya’dadır. İtalya ahalisi başta Papalık olmak üzere çevre bölgelerden eser yağmalamaktan çok, bazı Roma-Yunan buluntularını özellikle Laocoon (orijinali Rodoslu üç heykeltıraş Agesander, Polydoros ve Athenodoros tarafından yapılmıştır) gibi Klasik Yunanistan’ın eski Roma ustaları tarafından iyi yapılmış taklitlerini saklamışlardır.
KLASİK ESERLERE HOYRAT DAVRANILDI
II. Pius yeryüzüne dünyanın ilk kamusal müzesini hediye etmiştir. İtalya’da buna rağmen klasik eserlere hoyrat davranıldığı bellidir. Bu hoyratlık şüphesiz ki bazı ülkelere benzemez ama daha çok irredantist Birleşik İtalya’nın getirdiği milliyetçilikle klasik dünyanın değerlendiği görülür. 18. asır boyunca İtalya’ya inenlerin de sistematik toplayıcılıktan çok değerli malzeme elde ettikleri açıktır. Johann Joachim Winckelmann (1717-1768) Almanya’nın ilk ciddi arkeolojik Roma eserlerini, özellikle sikkeleri, koleksiyoner zihniyeti ve sistematik bir tasvirle toplamıştır.
Haberin Devamı
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
GAP Turları Uygun Fiyatlarla Jolly'de
Jolly Tur
by Taboola
Mısır dünyasının tahribi ise çok daha hazindir. İnsanların hiyeroglifin çözüldüğü zamanda bile bu medeniyete saygı göstermekten ziyade Londra salonlarında meraklı amatör bir kitle tarafından mumya teşhir ettikleri, parçaladıkları malum. Edepsizlik o dereceye varmıştır ki sağdan soldan piramitlerin dışındaki mezarlardan bile devşirilen eserler ve mumyaların Kahire’de ve Asvan’da sokakta işportada satıldığı görülmüştür.
Kütüphaneleri toplamak daha eski bir meraktır. Hiç şüphesiz bu toplamanın ilmi tarafı vardır ama kitap toplayıcılığı bugün bile daha başka problemler arz ediyor. Toplanan yazmalar veya nadir baskılar (incunabel) diyebileceğimiz Şark eserleri çoğu zaman Batı’da veya Japonya gibi bu dallara merak duyan ülkelerde sadece birkaç binin bakabileceği koleksiyonlarda tutuluyor. En hazini 18. asırda Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün eyaletlerinin yağmalanmasıdır. Türklerin bu işten anlamadığı söyleniyor. Yağmacılar ve hırsızlık Osman Hamdi Bey’in kazılar yaptığı, müze kurdurduğu, müze müdürü olduğu zamanda bile görünür, hatta daha arsızca hırsızlıklar da yapmışlardır. Ayasofya haziresinde II. Selim türbesinin çinilerini değiştirmek gibi...
Haberin Devamı
İngiltere müzeleri
Lord Elgin bütün Parthenon’un kabartmalarını götürmüştür. Bugün görülen tahribat onun taşımasına aittir. Son senelerde Parthenon’un eteğinde açılan modern Parthenon Müzesi’ni müteveffa Profesör Bandırmalidis ile gezmiştim. Hazin bir manzaraydı, alınlığın monte edildiği bölgede eldeki eserler bütünün yarısını bile bulmaz. Bu arada Almanya’nın bir kabartmanın elinin üçte birini hediye etmesi de trajikomik bir görünümdü.
Parthenon Müzesi’nin (Akropolis Müzesi) aydınlık, mükemmel teşhire müsait yapısı dururken British Museum’un ne lüzumu vardır. Her şey yerinde güzeldir. Aynı şekilde Bergama Sunağı’nın görüleceği yer de en güzelinden Bergama Akropolü’nün tepesidir. Bazı tipler vardır: “Bunlar oralarda daha iyi korunuyor” diyor. Bunlar o ülkenin yerlileri gibi bizimkiler tarafından da tekrarlanıyor. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın gördüğü tahribat ve bombalanan Berlin’de bazı müzelerden münferit bazı eserlerin götürüldüğü bilinir. Hatta Kızıl Ordu’nun bazı eserleri oradan toplayıp götürmesine bugün artık ayıplamaktan ziyade Puşkin Müzesi’ndeki teşhirin ardından çok soğukkanlı bakmak gerekir. Truva hazineleri buna bir örnektir.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
by Taboola
İtalya’nın sonsuz Rönesans zenginlikleri bütün Avrupa’yı besliyor. İtalya bunları geri istemiyor. Ama şurası bir gerçektir. Floransa’da Uffizi Galeri’deki aldığınız tadı, o eserlerin oradaki görünümünü ne Viyana’daki müzelerde ne de Avrupa’daki müzelerde alırsınız. Eserlerin kendi aralarındaki bütünlük ve dış dünyayla aralarındaki bütünleşme çok önemlidir.
Eski eser tahribinin sonu yok. Mezarlıklarına sahip çıkamayan Türkiye’nin yüzlerce şahidesinin Batı ve Amerika’daki alakasız malikânelerde görüldüğü bir gerçektir. Üstelik Şark’tan çalınan eserler bir bilimsel koleksiyonun, bir müze malzemesinin bütününe de dahil değildir. Bir mihrabın parçaları her yerdedir. Benaki Müzesi Yunanistan’daki ünlü bir mihrabı bir araya getirdiği zaman bu daha iyi anlaşıldı.
Haberin Devamı
BATI’DA DA SAHİP ÇIKILMIYOR
Korunan eserlerin zaman zaman müzelerden çok iptidai bir şekilde götürüldüğü açık. Son olarak British Museum’un eksperlerinden birinin (Peter Higgs) uzun bir zamandır Yunan-Roma koleksiyonlarını ayıklayıp sattığı, hem de pazarlamayı internet yoluyla yaptığı açığa çıktı. Bu hırsızlık tespit edildi ama Türkiye’deki Britanya kazılarına dahi katılan bu uzmanın (Orada hangi küçük parçaları götürdüğünü Allah bilir) bir ceza bile almadığı açık. Sadece üç sene boyu süren tahkikat bir eksperin basında yaptığı ihbarlar ile bu hırsızlığı ispat etmesi neticesinde ancak işinden atılmış.
Sağdan soldan topladıkları eserlere Batı’da da sahip çıkıldığı pek söylenemez. Tac Mahal’ın en ünlü taş süslemelerini 18. asırda zamanın İngiliz görevlileri İngiltere’de satmak için söktürmüştü. Ancak beklenilen fiyatı alamayınca işi durdurmuşlar. Dünyanın bu konuda bir bilince ulaşması gerekiyor. Bu da bir kirlenme. Ruhumuzu dinlendireceğimiz ve bizi eski dünyaya çekecek eserlerin müzelerde bile barınamadığı görülüyor. Kaldı ki Mardin’de Artuklu Camisi’ndeki kapı kilidini de müzeye mi kaldırmak zorundaydık? Danimarkalılar birkaç yıl evvel çaldırdı. Bu utanmazca tasarrufu da kimsenin önlediğini duymadık, şahane kilit hâlâ orada müzede.
Haberin Devamı
İngiltere müzeleri
Peter Higgs
GÜZEL ÇANAKKALE YANIYOR
ÇANAKKALE’de bu yılın en korkunç yangını başladı. Hava sıcak ve kuru. Üstelik bir de hızlı rüzgâr var. Yangın kolayca yayılıyor. Bu tip bir yayılma bazen kundakçıların da tahmin edemediği bir facia. Burada köylünün suçlu olduğu tespit edildi ama neticede yangın yeri aynı tehlikeye maruz kalacak.
Çanakkale gelişiyor. Nüfusu artmasa da yapılaşma lüks şekilde artıyor. Bu gelişmenin bazı çevrelerde iştah uyandırmaması mümkün değil. Nitekim son yangının da civardaki göl etrafında görülmesi şüpheyi ve bu çevrelerin iştahını arttırıcı unsur.
Yangın alanında çok yerde birkaç sene içinde ihtiyaca binaen turistik oteller türüyor. Yerleşmeler de onu takip ediyor. Güya dokunulmaz olan zeytinlikler her yerde yapılaşmanın gazabına uğruyor.
İngiltere müzeleri
TÜRKİYE’YE HAS BİR SEFERBERLİK RUHU
Aslında toprağı dar olan, nüfusun ihtiyaçlarına cevap veremeyecek kapasitede olan Türkiye’nin bu konulardaki laubaliliğini anlamak çok zor. Bu sorun bu şekilde devam edip gidiyor. Ne zaman ki yangın yerlerine kesinlikle inşaat izni verilmez ve kanunsuz olarak verilenler de iptal edilir, hiçbir şey yapamayacağınız yer belirli bir tazminatla imha edilir, bu işten vazgeçerler. Yoksa memleketimizde iptidai iştahçı inşaatının hiçbir şekilde durdurulması mümkün değildir.
Son yangında bütün Çanakkale ve civarındaki illerin itfaiye ve kolluk kuvvetleri yanında resmi görevliler ve ama asıl önemlisi bütün halkımızın civar illerden bile kalkarak yangın söndürmeye koşması ve fedakârlığı dikkati çekmiştir. Millet, orman yangınlarına karşı alakasız değil. Bu, Türkiye’ye has bir seferberlik ruhudur. Ama idare bu durumda bile sorumsuzluk ve usulsüzlüklerden vazgeçmeli...
Baharda bir başkadır Türkiye
#Üniversite #Kültür Ve Turizm Bakanlığı#Antalya
Eylül 03, 2023 06:294dk okuma
Paylaş
Türkiye eylül ve ekim aylarında yaşaması ve gezmesi kolaylaşan bir yer çünkü iklimin normalleşmesi yanında kitle turizmi de oldukça hafifliyor. Gezeceğimiz yerler en başında tabii ki Ege ve Akdeniz’dir. Antalya’nın batısı ve Muğla civarı sayısız harabelerle ve romantik görünümlerle kaplı.
Haberin Devamı
Yaz sonu geliyor. Okullar açıldı. Çocuklu aileler geri dönüyor. Üniversiteler ise her zaman olduğu gibi ekim ayı başlarında faaliyete geçecek. Üniversite gençliği için bulunmaz bir zaman. Mali yükü az, hareket kabiliyeti çok yüksek bir gezi düşünebilirler. Türkiye tıpkı İtalya gibidir. Yakın mesafelerde inanılmaz tarihi zenginliklere ve tabiat harikası köşelere el’an rastlanabiliyor. Bunların arasındaki ulaşım da bütün artan fiyatlara rağmen henüz normal ödeme düzeyinde.
Baharda bir başkadır Türkiye
YETERİNCE KULLANILMAYAN BÜYÜK İMKÂN: MÜZEKART
Bütün ülke sathına yayılan yüzlerce müzemiz Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı olduğu için buralara giriş “müzekart” ile neredeyse bedava düzeyde (müzekart tam fiyat 60 Türk Lirası talebelere indirimli fiyat, engelli ve 65 yaş üstü vatandaşlarımıza da ücretsiz). Bu kartla istediğiniz müzeye istediğiniz kadar girebilirsiniz. Üstelik de iyi ve tasdikle hazırlandığı için kimlik yerine geçiyor. Oysa yurttaşlarımız bu olanağı henüz yeterince kullanmıyorlar. Bize müzelerin pahalılığından şikâyet ediyorlar; pahalı değil ucuz bile. Mevcut turist akınını göz önüne alırsak daha da artırılmasını düşünmelisiniz; vatandaşlık imtiyazından yararlanırız. Çünkü Kültür ve Turizm Bakanlığı müzekartı son zamanda çıkan kararname ile Millî Sarayları da içeriyor, hatta bazı özel müzeler de buna katılmaya başladı.
Haberin Devamı
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
Karadeniz Yaylalar ve Batum Turlarını Kaçırmayın.
Jolly Tur
by Taboola
Baharda bir başkadır Türkiye
Memleketimizin her yerinde pahalı oteller olduğu gibi otellerin şimdi çok şikâyet ettiği özel pansiyonlar da var. Bu pansiyonların kontrol edilmesine evet, fakat son tedbirlerle aşırı vergi uygulanmasına karşı çıkmamız lazım. Mevcut düzen yeterlidir. Türkiye’nin konaklama ihtiyacını mücessem otel bloklarıyla karşılayamayız. Bu tip oteller usulsüz olarak tabiatı tahrip ediyor ve çevre kirliliği yaratıyor. Bunu önlemek için otel yapımına izin vermemek yerine insanlarımızın hesaplı otel, pansiyon tercihini desteklemek durumundayız.
Haberin Devamı
Eylül ayında gezeceğimiz yerler en başında tabii ki Ege ve Akdeniz’dir. Antalya’nın batısı ve Muğla civarı sayısız harabelerle ve romantik görünümlerle kaplı. Antalya’nın doğusundan İskenderun’a kadar ise antik dünyanın önemli merkezleri görülür. Henüz Orta Anadolu’nun önemli Hitit merkezi Boğazköy, Alacahöyük, Van civarındaki Urartu merkezleri, Ahdamar gibi Ortaçağ Ermeni katedralleri de iklim bakımından gezmeye müsaittir. Türkiye eylül ve ekim aylarında yaşaması ve gezmesi kolaylaşan bir yer çünkü iklimin normalleşmesi yanında kitle turizmi de oldukça hafifliyor.
Baharda bir başkadır Türkiye
İSTANBUL’UN ZENGİNLİĞİNİ İSTANBULLU BİLMİYOR
Hiçbir yere gitmezsek bile İstanbul’u ele almalıyız. Suriçi İstanbul’dan başlayalım. Birinci bölge, Unkapanı Köprüsü-Yenikapı arasındaki hattı aşarken rastladığımız eserlerdir. Pammakaristos – Fethiye Müzesi, Pertevniyal Camii’nin doğusunda kalan yerler son derece ilginç, Yenikapı’da keşfedilen Theodosius Limanı, Aksaray’daki camiler, Fenari İsabey Camii - eski adıyla Lips Manastırı Kilisesi ve Fatih Semti’nde Kıztaşı’ndan; yani Marsianus Sütunu’ndan başlayan Fatih civarındaki külliye, Atik Ali Paşa Camii gibi yerler, Hırka-i Şerif, sur dibi kalıntıları, Kariye Camii, Yedikule civarı sadece meşhur eski eserleri değil, sokak sokak görülecek eserlerin ve güzelliklerin bulunduğu yerler. Bu sokaklar artık değişiyor. İstanbul’un zenginliğini maalesef çoğu İstanbullu bilmiyor.
Haberin Devamı
Compass'la yeni rotalara
Jeep Türkiye
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
Geçelim Beyoğlu tarafına; Beyoğlu Caddesi’nin sağında ve solundaki eserleri insanlar gezmeye başladı. Sıcakta zor ama eylül-ekimde nefis semtlerdir. Geçelim Üsküdar’a; hiç değilse iki pazarın içi eşsiz bir yerdir. Boğaz turları cabası. Hızımızı alamadık, Bursa’ya geçtik. Gitmesi kolay gelmesi kolay. Size buradaki bir hafta geçirin de demiyorum, bir gece kaldınız mı iki günde dünyayı görürsünüz. Çanakkale’den başlayarak Akdeniz’e doğru inebilirsiniz.
Bütün bunların hepsi yapılacak şeyler. İllaki Eylül ayında Kapadokya’nın güzelliği anlatılamaz. Gündüzleri sıcak geçse de geceleri püfür püfür esen bir yer. Eylül ve ekim ayları için Kapadokya dinlenilecek bir yerdir. Antep ve Urfa her zaman için bu mevsimde görülmesi gereken yerler. Üstelik bu iki şehir değişiyor. Birtakım eski eserler korunuyor, restore ediliyor. Şehirlerin belediye hizmetleri ve dış görünümleri her 10 senenin içinde fark ediyor. Antep’te yeni açılan müzeler, kalenin restorasyonu, çarsının yeni düzeni, bu iki şehrin etrafındaki harabeler, tabii ki Mardin ve civarındaki Midyat’ın zanaatkâr özellikleri ile mimari düzeni, üstelik de uzun süren terör devrinin üstünden normal bir hayata dönmüşken en kolay gezilip görülecek ve insana çok şey öğretecek yerler. Yaz sıcağından sonra bahar aylarında yaşanacak yerler diye tarif edebiliriz.
Haberin Devamı
PAHALILIK LAFLARI GÖZÜNÜZÜ KORKUTMASIN
Artık Türkiye’de gezi rehberleri basılıp yayımlanıyor. Hiçbir şey olmazsa internetten şehirler hakkında esaslı bilgi alabilirsiniz. Bunları dosyalayıp gezelim. Katiyen pahalılık lafları sizi ürkütmesin. Çok istisnai yemek, lokanta vs. aramazsanız pazarlardan aldığınız meyve, sebze, çeşitli peynirle gününüzün bir kısmını geçirebilirsiniz. Yemek Türkiye’de lokantaların dışında da karşılanabiliyor. Nihayet Anadolu’nun lokantaları da İstanbul ve İzmir gibi pahalı değil.
HER BÖLGEDEN GÖZDE İKİ ŞEHİR�
- Akdeniz Bölgesi: ANTALYA - MERSİN
- Doğu Anadolu Bölgesi: VAN - KARS
- Ege Bölgesi: MANİSA - MUĞLA (Bodrum ve Marmaris etrafındaki her yer çekicidir.)
Haberin Devamı
- Güneydoğu Anadolu Bölgesi: MARDİN - ŞANLIURFA
- İç Anadolu Bölgesi: NEVŞEHİR - ESKİŞEHİR
- Karadeniz Bölgesi: KASTAMONU - AMASYA
- Marmara Bölgesi: BURSA – EDİRNE
Baharda bir başkadır Türkiye
İLBER HOCA’DAN YEDİ TAVSİYE BİR ŞEHİR NASIL GEZİLİR
- Bir şehri ilk defa görüyorsanız, bir dakika bile dinlenmeyeceksiniz.
- Yürüyeceksiniz. Gençseniz ve bir şehirde gönlünüzce yürümüyorsanız orayı gezdiğinizi söyleyemezsiniz.
- Bir şehre ilk defa gidiyorsanız çok yoğun bir program yapacaksınız, illâ ki yorulacaksınız.
- O şehir hakkında her fırsatta okuyacaksınız, hatta şehri gezerken bile okuyacaksınız. 20 saat geziyorsanız mesela, iki saat da okuyacaksınız. Gezi sırasında okuyacaksınız. Rehber de bulduysanız, programınızda olmasa da üşenmeden gidip bakın.
- Harita bakacaksınız, fotoğraf çekeceksiniz, not tutacaksınız.
- Müzeleri gezeceksiniz ama mutlaka çarşıya-pazara da karışacaksınız. Bunları görmeden o çevreyi tanıyamazsınız.
- Güvenliği hesaba katarak şehri gece de gezin. Gece, bir şehrin güzelliğidir.
IV. Murad’ın tahta çıkışının 400. yılı
#IV. Murad#Bağdat#Erivan
Eylül 10, 2023 06:295dk okuma
Paylaş
400 yıl evvel bugün, Bağdat’ın ikinci fatihi, Erivan’ı imparatorluğa katan Sultan IV. Murad Han, 11 yaşında tahta çıktı.
Haberin Devamı
Bir müddet usul gereği naibe olarak valide sultan devleti idare etti. Çocukluktan 18 yaşına kadar başkaları onun adına ortalığı karıştırdı. Ancak 10 sene imparatorluğu idare etse de kan ve ateşle toplumun içine düştüğü anarşiyi önledi.
IV. Murad’ın tahta çıkışının 400. yılı
10 Eylül 1623’te, yani bundan tam 400 yıl önce bugün Sultan IV. Murad Han tahta oturdu. 17. yüzyılın muamma tarihi portresi Sultan Murad Han, bir bakıma son muzaffer ve cihangir padişahtır, aslında kendisinden sonraki kuşaktan sefere çıkan II. Mustafa’dır. O, bildiğimiz gibi Zenta’da Prens Eugene karşısındaki hazin yenilgiyi temsil eder. Bundan sonra da Osmanlı padişahları sefere çıkmadılar.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
ÇALKANTILI YÜZYIL
27 Temmuz 1612’de doğdu. Geçiş dönemi olan 17. yüzyılın seyri içinde her yerde karışıklıklar, değişim sancıları duyuluyordu. 17. yüzyılda İngiltere Cromwell olayını, iç savaşı yaşadı. Fransa’da Fronde hareketleriyle ortalık altüst oldu. Rusya tarihiyse onun doğduğu yıl en karmaşık dönemlerini yaşıyordu. Sahte Dimitri; Çar Korkunç İvan’ın (IV. İvan) öldürüldüğü iddia edilen oğlu olduğu iddiasıyla taraftar toplamıştı. Yanına Polonya’nın desteğini de alarak Rusya içlerine yürüdü ve Moskova’yı işgal etti. Rusya ilk olarak hem aristokratların hem esnafın hem de halkın birleştiği bir mukabil direnme hareketiyle onu ve Polonyalıları çıkardılar. Bir sene içinde de saltanat Romanovlar hanedanın eline geçti.
Bunların üzerinde şunun için duruyoruz. 17. yüzyıl Osmanlı tarihi içindeki kargaşayı tarihçiler duraklama devri diye izah etmişlerdir, oysa 17. yüzyıl her yerde 16. yüzyıl saltanatlarının kaydettiği büyük ilerleme, despotça da olsa kurdukları düzenin bir biçimde sarsıntı geçirdiği, sancılandığı bir devirdir.
IV. Murad tahta çıktığı zaman babası I. Ahmed genç yaşta ölmüştü. Gözdesi ve sevgili hasekisi Kösem Sultan âdet üzere ‘Eski Saray’a kapatılmıştı. Osmanlı hanedanın hakikaten meczup olan tek üyesi I. Mustafa tahttaydı. İki kere tahta çıkarıldı. Genç Osman’dan evvel ve Genç Osman’ın ‘hal’inden; yani feci bir şekilde utanmazca hakaretlerle idamından, Osmanlı hanedanının ve Türk siyasetinin daha üç asır dehşetle hatırladığı meşum olaydan sonra... Lakin devletin deli tarafından idaresi mümkün değildi. Herkes müştekiydi. Çaresiz I. Ahmed’in küçük oğlu şehzade Murad, IV. Murad olarak Osmanlı tahtına oturdu. Abdülkadir Özcan Hoca’nın kaleme aldığı biyografide bu dönemin teferruatıyla hikâyesi yer alıyor (VI. Murad Şarkın Sultanı, Kronik Kitap).
Haberin Devamı
Çocuk da olsa yeni padişahın tahta çıkışı bir nefes alma ve kurtuluş olarak göründü. Halk ve yeniçeriler sanki büyük bir adamın geldiğini hissetmişlerdi. Ancak büyük adamın büyüklüğünü göstermesi için yaşı henüz çok küçüktü. Çocuk padişahın annesi Kösem Sultan’ın genç bir valide sultan olarak eski saraydaki sıkıntılı hayatı sona ermişti. Alaylı kapıkulu askeri ve çarşı esnafı ve halkın Divanyolu boyunca tezahüratıyla saraya geldi.
11 yaşındaki oğlu tahttaydı. Bir müddet usul gereği naibe olarak valide sultan devleti idare etti. Doğrusu söz, ayağa düşmemişti ama kapıkulu ocaklarının ve onların taraftarı geçinen ulemanın elindeydi. Talepleri bitmiyordu. Başlangıçta kapıkulu ocakları cülus bahşişinden bile vazgeçmişlerdi. Hazinenin durumu kötüydü ama bu fedakârlık çok uzun sürecek değildi. Üst üste ayaklanma, sık sık ayak divanı çocuk padişahın idari iktidarı olgunlaşmadığından ağaların talepleri, bazı ilmiye mensuplarının kendilerini kışkırtmalarıyla Kösem Sultan ancak bir uzlaşma sağlıyordu. Doğrusu rolünü küçümsemek hiç doğru değil. Kösem Sultan öldüğü daha doğrusu katledildiği zaman rolü anlaşıldı. İstanbul’daki 10 bini aşkın fukara onun hayrıyla geçiniyormuş.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
PADİŞAHIN İNTİKAMI
Gözünün önünde padişahın en sevdiği yakınları (kurena), Melek Musa Paşa, Defterdar Mustafa Paşa, Hasanbeyzâde Ahmed Paşa ayaklanan yeniçerileri bastırmak için kurban edildiler. Bu büyük bir ruhsal transformasyondu. Zira genç padişah bir adem ejderhası olduğunu önce fizik olarak gösterdi. İyi silah kullanıyordu, cirit oynuyordu, inanılmaz derecede şampiyon halterci gibi kuvveti vardı. Günün birinde bu ayaklanan küstahların karşısına geçti. İlk işin izi hâlâ vardır; Lala bahçesindeki sütunlardan birine 200 okkalık gürzü indiriverdi. Sütunun üzerinde yara açılmıştı ve nutkunu attı. Dehşet içinde dinlediler ve boyun eğdiler. Boyun eğmenin bedeli ilk anda mimlediği kapıkulu (başını) ağaları ve malum neferleri idam ettirdi.
Haberin Devamı
Kapıkulu askeriyle iş yapan Topal Recep Paşa’yı anında “Kelime-i şahadet getir” diye katlettirdi. IV. Murad’ın en çok sevdiği ve hakkıyla tutulacak Sadrazam Kemankeş Ali Paşa Anadolu celali eşkıyasının elindeydi. Eşraf birçok yerde ayaklanmıştı. İlmiye sınıfının içinde de, mülkiye takımının içinde de başkaldıranlar vardı. (Bağdat Seferi sırasındaki kışın başlamıştır. Kar küretme işini ve sefer hazırlığına iyi nezaret etmedi diye İzmit kadısını astırdı.) Ulemanın bu şekilde siyaset edilmesi devletin geleneği dışındaydı. Sefer ilerledikçe Konya ovasında ayaklanma belirtisi gösterenleri çağırdı. İçlerinden en göze batanı acımasızca katletti.
Benzer şiddeti İstanbul’da meyhane ve kahvehaneleri kapatarak da gösterdi. Zira isabetle biliyordu ki devlet sohbetleri ve fesatın kaynaştığı yerler oralardı. Hatta bir gece karanlıkta fenersiz geziyor diye Hocapaşa’da bir imamın oğlunu da katletti. Aşırı tedbirler bazen gaddarlığa varıyordu. Ama 17. yüzyılın dünyası içinde asayiş başka türlü sağlanamazdı.
Haberin Devamı
Padişah içkiyi ve afyonu yasaklamıştır ama kendisi içkiye devam ediyordu. Üstelik Revan Seferi’nden getirdiği Emirgûneoğlu Yusuf Paşa kendisine helva sohbetleri için hazırlık yapıyordu. İçki genç ve güçlü padişahı, Bağdat’ın bu ikinci fatihini, Erivan’ı imparatorluğa katan adamı mahvetti. Genç yaşta, 28 yaşında dünyadan ayrıldı. 11 yaşında tahta geçmişti. Çocukluktan 18 yaşına kadar başkaları ortalığı karıştırmıştı onun adına. Ancak 10 sene imparatorluğu idare etti. Önemli fetihler ve Bağdat’ın düzenini sağladı. Rumeli zaten sakindi ama anarşi içindeki Anadolu hizaya geldi.
Devrinde yetişen devlet adamları Kemankeş Mustafa Paşa veya Köprülü Mehmed Paşa gibi devlet adamları aynı sertlik ve disiplinle devleti yönetmeye devam edeceklerdir. IV. Mehmed devrinde; yani kardeşi İbrahim’in tek aday olarak tahta çıkmasından ve yeni karmaşık bir dönem yaşanmasından sonra tahta çıkan ikinci kuşağın yönetiminde bu devlet adamlarının büyük payı vardır.
VERİMSİZ BİR ASIR
Galiba Avrupa tarihine baktığımızda da eğer Prens Euguen’in asrın sonunda Osmanlılar üzerindeki zaferi olmasa, genç Sultan Murad Han 17. yüzyılın önemli bir mareşalidir. Devlet hayatında ise kan ve ateşle toplumun içine düştüğü anarşiyi önledi. Şüphesiz ki bu karışıklıklar ve düzenin sağlamalarda Osmanlı Devleti’ni birçok Avrupa devletinden ve Hindistan’daki karışıklıklardan ayırmak mümkün değildir. Ama bir konuda Şark’ın durgunluğu başlamıştı. 16. yüzyılda manifaktürde, askeri üretimde ve dış ticarette devlet artık eski düzene sahip değildi. Bir gelişme gösteremedi. Onun için 17. yüzyıl aslında zaman zaman gelen yetenekli yöneticileri, II. Osman gibi açık fikirleri olan reformatör eğilimli bir padişahı ve IV. Murad gibi sancağa çıkmasa da ecdadının asker niteliklerine sahip bir mareşale rağmen verimli bir Osmanlı asrı olamadı.
Ayasofya’yı koruyalım
#Gaziantep#Ayasofya#Roma
Eylül 17, 2023 06:296dk okuma
Paylaş
Ayasofya herkesin elini kolu sallayarak geçeceği bir yol değildir. Zira altındaki dehlizler, atık ve nem sularını taşıyacak suyolları, havalandırma sistemi bu kadar ziyaretçiyi taşıyacak güçte değil. Giriş ve görüşleri zaruri olan tarihçi, arkeolog gibi bilim insanları, büyük dinler dünyasının temsilcileri, devlet adamları ve memurların oluşturduğu yıllık 20-30 bin kişilik bir kitle bile buranın ziyareti için kalabalık olabilir.
Haberin Devamı
Sadece hatırlatmak için tekrarladığım cümleler: Ayasofya beşeriyetin hâlâ ayakta olan, kullanılan ve orijinal yapısıyla korunan en eski mabedi. Şekil ve hacim değişimleri itibariyle Ayasofya’dan daha eski olan kiliseler var ama bunların sanat tarihinde öncü bir rolü olmadığı gibi teknik bakımdan da hiçbir şekilde Ayasofya’daki mühendislikle mukayese edilemezler.
Ayasofya yapıldıktan bir müddet sonra bir zelzeleyle kubbede kısmî çökme meydana geldi ve onarıldı. Asıl büyük onarım ise Mimar Sinan’a aittir. Sinan bu restorasyonundan o kadar müftehirdi ki Tophane’deki Kılıç Ali Paşa Camii’ni Ayasofya’yı model alarak yaptı.
ORTAÇAĞIN EN YÜKSEK BİNASI
Mühendislik harikası eserin kubbe genişliği Roma’daki Pantheon’dan daha geridedir. Ama Pantheon bir bardağın üzerine konmuş yarım elma gibi statik bakımdan daha bilinen bir gelişmeyi temsil eder. Ayasofya ise sütunlar ve kemerlerin üzerine kurulmuş muhteşem bir merkezi kubbedir. Bu özellik ona bütün ortaçağlar boyu şehrin en yüksek binası olma özelliğini kazandırdığı gibi binanın içindeki ihtişam hâlâ devam etmektedir. Ayasofya’da giriş narteksinde Hz. İsa’ya değerli hediyeler sunan iki imparator var. İmparator Konstantin, Konstantinopolis’in yani İstanbul’un maketini, Justinianus ise Ayasofya’nın maketini sunuyor.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
Burada şunu da söylemek lazım. Tabiat harikası İstanbul’u iki bin yıldır, şu son kötü yapılaşmaya kadar, mimari bir şaheser şehri hâline getiren eserlerin başında Ayasofya gelir. İkincisi Mimar Sinan ve ekolünün eserleridir. Justinianus gerçek, inanmış bir Hristiyan’dır. Konstantin Hristiyanlığı, vaftiz oluşu, pozitif tarihçilik bakımından tartışılıyor. Topladığı ilk konsülün (325 yılı Nicea) takbih ve aforoz ettiği Aryanizm’e mensup olduğu da Caesarialı Eusebius aracılığıyla Aryanizm’e sempati duyduğu da dedikodular arasındadır. Onun Hristiyanlığı, Hristiyan tebaanın destek ve başarılarına karşı duyduğu borcun getirdiği gösterimden ibaret olmalı. Gerçek Hristiyan imparator Justinianus’tur. 6. asırda vahdete ulaşan ilk ve tek hükümdardır. Onun eseri bugüne kadar devam ediyor. Koyduğu ad eski kiliseninkidir. Müslüman İstanbul da bu hoş tabiri (ilahi hikmet) kaldırmadı ve cami bu adla devam ediyor.
Haberin Devamı
Ayasofya’yı koruyalım
Etrafındaki Osmanlı ilaveleri; türbeler, çiniler ve dört minare sonraki ilavelerdir. Ne dışında ne de içinde Ayasofya’nın orijinal hâlini gölgede bırakacak bir ilave yok. Bu bakımdan tüm İstanbul’un Ayasofyası, Kurtuba’daki mescide benzer bir zulme uğramamıştır. Bunu belirtmekte büyük fayda var.
Hâlihazırda minarelerin restorasyonu söz konusu; bu doğrudur. İhmalden dolayı meydana gelebilecek herhangi bir çöküntü ve yıkılma esere de zarar verir. Bu yüzden taş taş yeniden inşa edilecek. Yoğun ziyaretçi vaziyeti ise kabul edilemez. Zira camiye çevrildikten sonra buraya gelen kişi sayısının yıllık üç milyon olduğu söyleniyor. Bu rakama turistler dahil değil.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
Şurası bir gerçek Ayasofya herkesin elini kolu sallayarak geçeceği bir yol değildir. Zira altındaki dehlizler, atık ve nem sularını taşıyacak suyolları, havalandırma sistemi bu kadar ziyaretçiyi taşıyacak güçte değil. Ayasofya’nın altındaki kanalların ucu Topkapı Sarayı’na kadar uzanır, bir müddet evvel İstanbul Teknik Üniversitesi’nin araştırma heyeti izinleri olduğu hâlde Ayasofya idaresi kanallara girme noktasında güçlük yaratıyordu. Biz kendilerini Topkapı kanalından soktuk. Çok da iyi oldu, kanallarının haritası zamanla ortaya çıktı. En sonunda tayin edilen Prof. Dr. Hasan Fırat Diker bu krokileri çıkarıyor.
Sözün kısası bütün bu kanalların elden geçirilmesi, temizlenmesi ve acil restorasyonu da şart. Binanın kendisi için de bu devamlı yapılacak bir işlem. Ayasofya, Müzeler Genel Müdürlüğü için bir gelir kapısı olamaz. Restorasyonu da Vakıflar’ın bütçesini aşacak kadar yüksek bir meblağ ister. Ziyaretçi sayısına acil müdahale gerekir. Hatta giriş ve görüşleri zaruri olan sanat tarihçisi, tarihçi, arkeolog gibi bilim insanları, büyük dinler dünyasının temsilcileri, Müslüman dünyanın din adamları, devlet adamları ve memurların oluşturduğu yıllık 20-30 bin kişilik bir kitle bile buranın ziyareti için kalabalık olabilir. Aya İrini’de artık konser verilmemelidir, hatta seminer ve konferans yapılması da beklenemez. Aslında Aya İrini’nin çoktan tam restorasyonla kapatılması gerekirdi.
Haberin Devamı
TARİHİN BİZE BIRAKTIĞI EMANETLERE İYİ BAKALIM
Bu eserler İstanbul’a ve Türklere tarihin bıraktığı emanetlerdir. Bu emanetlerle hiç kimse size gerçekten beynelmilel ve insanlık tarihine hizmet açısından yaklaşmaz ve destek olmaz. İşi selametle yapacak sadece biz olabiliriz. Belki aynı şekilde çok methedilmeyiz ancak en acı tenkitler bize yapılır. Bu şuur içinde birtakım taşkın gösteriş ve kuru gürültü değil, Fatih Sultan Mehmed’in politikasına, Mimar Sinan’a yakışır bir ciddiyete ve derin ilme sahip olmak gerekir.
Ayasofya’da gündelik hayatın içinde tuvaletler ve musluklar kurulamaz. Büyük sebiller gibi su dağıtan yerler kurulamaz. Klasik Osmanlı sebili ile bugünkü tuvaletlerin tükettiği ve sızdırdığı su aynı değildir. İnsanlık 1500 senedir Ayasofya’ya kısa bir süre için uğruyor. Def-i hacet için Ayasofya’nın tuvaletlerini kullanmanın akıl kârı yanı yoktur. Her giren sebil ve tuvaletleri kullansa bu binanın altındaki kanalizasyon sistemi bunu nasıl taşıyacak? Düşünülmesi lazım.
Haberin Devamı
GAZİANTEP’İN DEĞERLERİ
Bu hafta Gaziantep Belediyesi’nin davetlisi olarak Antep’e gitme fırsatım oldu. Gaziantep, Türkiye’nin Güneydoğu Bölgesi’nin sanayi merkezi durumunda. Sanayileşme kentte 19’uncu yüzyıldan bu yana süregelen bir gelişme ile bugününe ulaşıyor. Sanayileşmenin yanı sıra bugün de marangozlukta, dekoratif sanatlarda, kısmen dericilikte, bakır işçiliğinde de bu ilerleyiş devam ediyor. Bazı sanatlar ise gitgide ölüyor. Bu sanatların tekrar canlanması adına daha çok çalışılması gerekiyor. Örneğin, mobilyacılıkta doğrama tekniğinde klasik ve modern dekorasyonun canlı örnekleri halen işlense de maalesef bu dallarda Gaziantep’te birkaç işyeri kalmış durumda. Bunlardan biri de mobilyacı Mustafa Deniz Durakoğlugil’in dükkânı. El işçiliğiyle muhteşem eserler ortaya çıkarmışlar. Ancak sanayi gelişiyor. Ziraat alanında da Çukurova’nın aksine bir gelişme söz konusu. Bu gelişmelere geleneksel sanatların, el sanatlarının da ilerleyişi ivedilikle senkronize edilmeli.
Gaziantep’te ayrıca yeni müzeler oluşturuluyor. Depremde bazı tarihi yapılar hasar almış, bunlardan en çok etkilenenlerden biri de Gaziantep Kalesi. Geç kalınmadan restorasyonuna başlanmış. Burada dikkat çeken bir başka detay daha var: Kalenin altındaki dehlizler ve kayalara oyulmuş İran ve Afganistan’daki kanat örneği. Bu su kanalları da bugün tekrar restore ediliyor. Bu eserler çok önemli örneklerden. Bu çalışmalar bu nedenle daha da önemli ve kıymetli hale geliyor. İklim değişikliğine uğranan ve akarsuların buharlaştığı bu dönemde bizim de artık bu gibi yeraltı kanallarını yeniden kazma zamanımızın geldiğine inanıyorum. Kanat sistemi buna iyi bir örnektir. Keza Gaziantep’in altındaki kanallarda da bu sistem görülebilir.
Ayasofya’yı koruyalım
Gaziantep Kalesi
BAŞARILI BİR PANORAMA ÖRNEĞİ
Gaziantep’te rastladığım en önemli konulardan biri de mahir sanatçı Alexander Samsonov’un sekiz yıldır emek verdiği “Gaziantep Panoraması”. Bu panorama, Gaziantep Büyükşehir Belediyesi’nin restorasyonları sonucu oluşturduğu müzeyle aynı ismi alıyor. Panorama 25 Aralık Gaziantep Savunması Kahramanlık Panoraması ve Müzesi’nde ziyaretçilerine sunuluyor. Bence bir savaşı; muharebe veya direnişi en iyi ifade eden esasen Sovyet Rusya’da geliştirilen ve bütün Sovyetler Birliği’ndeki sanatçıların da benimsediği Panorama sistemidir. Antep’teki panorama bu anlamda başarılı bir örnek. Hem öğretici hem de etnografik malzemelerin derlendiği bölüm gayet ilgi çekici. Ayrıca, Gaziantep’teki geleneksel dokuma sanatları da yaşatılması gereken önemli bir dal, bakırcılık da öyle. Bunların diri tutulması önemli. Şehirdeki kiliseler ve eski konaklar restorasyon ve rehabilitasyon içinde; bunlar şehrin önemli özellikleri. Bazı hanlar otel olarak kullanılmaya başlanmış. Mimar Mahmud Anlar’ın Hışvahan Oteli bunun bir örneği.
Gaziantep müzeleri sadece eserlerden ibaret değil. Kıyıları kentle birleşen Fırat Nehri’nin konumu dolayısıyla da sualtı çalışmalarının kente yerleşmesi ve geliştirilmesi düşünülüyor. Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin de bu konu ile yakından ilgileniyor. Gaziantep Büyükşehir Belediyesini bu alanlarda da yaptığı çalışmalarla gayet başarılı ve girişimci buluyorum.
Turizmin karanlık geleceği
#Turizm#Mykonos#ONE Derneği
Eylül 24, 2023 06:295dk okuma
Paylaş
Bugün Ege kıyılarında insanlar bir restorana girmeye çekiniyor. Bodrum’da plajlar paralı ve çok pahalı. Fiyatlar lüks tatil merkezi Mykonos’un üstünde diyorlar. Ulaşımın artması, hızlı teknelerin sefere girmesi ile Ege kıyıları daha çok darbe yiyecek çünkü karşıda çok daha iyi restoranlar ve hizmet yarı yarıya düşük fiyatlarla.
Haberin Devamı
Yetkİlİ turizm otoriteleri şikâyetlerini yücelttiler. Turizm gelirleri bu yılın sonunda ve gelecek yıl hiç de iç açıcı rakamlara ulaşmış değil. Artış düşük, seneye hatta daha düşük olacak. Asıl önemlisi içeriye turist yığınını getirmek değil, gelir olmalıdır. Amerika Birleşik Devletleri’ne gelen turist sayısı Avrupa’nın büyük turizm merkezlerine gelen sayıyla mukayese edilemeyecek kadar düşüktür ama elde ettikleri turizm geliri daha yüksektir. Ürün çeşitliği, arz edilen malın ucuzluğu, fiyat düşüklüğü, insanların dudaklarını uçuklatan restoran ve servis hizmetleri yanında pekâlâ orta sınıf insanları tatmin edecek, yüzlerini güldürecek hatta daha iyisini aratmayacak bir hizmetin Avrupa’ya göre çok daha ucuza temini. Bu Amerikan iktisadi anlayışının bir gereğidir.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
İNSANLAR RESTORANA GİRMEYE ÇEKİNİYOR
O kadar uzağa gitmeyelim. Ege kıyılarındaki restoran ve otel fiyatları lüks hizmetin pahalılığına sahip ama onun yanında insanın yüzünü güldürecek rahatlığın ve kalitenin eksiliği mevcut. Bugün Ege kıyılarında insanlar bir restorana girmeye çekiniyor. Bodrum’da plajlar paralı ve çok pahalı. Fiyatlar bu konuda Yunanistan’da ölçüyü kaçırmış diye bilinen lüks tatil merkezi Mykonos’un üstünde diyorlar. Ulaşımın artması, katamaran gibi hızlı teknelerin sefere girmesi ile Ege kıyıları daha çok darbe yiyecek çünkü karşıda çok daha iyi restoranlar ve hizmet yarı yarıya düşük fiyatlarla. Bu yıl bizdeki fiyatlar hiç kimseyi memnun etmemişe benziyor. Hatta burayı “eli mahkûm” nitelendiren Arap turistleri bile.
Geçen hafta sevgili dostlarım Büyükelçi Ayşe ve Aydın Sezgin ile Midilli’ye geçtik. Mevsimin dönüşe geçtiği günlerdi. Midilli yeşil bir ada. Aynı paraleldeki kuzey Ege kıyılarıyla aynı iklime sahip olduğunu söylemek gereksiz. Şu farkla, orada zeytinlikler ve tabiat korunuyor. Çevrenin istismarı bizimle mukayese edilmeyecek derecede az. Midilli kıyılarını gezdikçe, yeşil alanların nasıl korunduğunu gördükçe insan zeytinlerin beş para etmez binalar için kesildiği, hoyrat yapılarla kıyıların kapatıldığı Türkiye’deki Ege’nin hüznünü daha iyi anlıyor. Çirkin bir bloğu yapan adamın binasının temelini atmadan evvel kıyısını betonla kapatıp örtmesi âdet hâline gelmişken, her yeri altyapısız bungalovlar sarmışken, Midilli’nin güzelliğine her seferinde daha hayran olurum ve gıpta ile bakarım. Halbuki Küçük Asya’nın zenginliği ve güzelliği antikiteden beri bütün yazar ve coğrafyacıların kalemindedir. Bu laubalilik bakalım ne kadar devam edecek.
Haberin Devamı
ŞARTLAR AYNI KALİTE FARKLI
Karşıda her şey ucuz göründü ve öyle; restoranlardaki yemekler, deniz ürünleri, ulaşım hizmetleri, hepsi ve canlılığın çoğu eskiden beri yükselen Türk turizminin ilgisi nedeniyle. Hadise çıkmadan alıcılar da satılar da memnun hayat sürüyor. Bu arz ve talebin birbiriyle uyuşması demek. Çünkü Yunan adalarındaki turizm sektörü mensupları çalışıyorlar. Aynı iklim şartlarına sahipler. Onların yazı da bazı yerde kısa bazı yerde uzun sürüyor ama müşteri ilgisinin mevsimden ve iklimden çok daha hassas olduğunun farkındalar.
Şikâyet edeceğinize yaptığınız işi ve kalite fiyatını ayarlarsınız. Yabancı turistten evvel Türk turistin canı yanıyor.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Turizmin karanlık geleceği
İTALYA
ONE Derneği (Türkiye Ortak Nesiller Entegrasyonu Derneği) Demet Sabancı ve dostları Cenova’da bir sempozyum tertiplediler. Konu enteresan, Prof. Savaş Arslan’ın yürüttüğü bir proje; Ceneviz kaleleri. Hiç şüphesiz ki dünkü imparatorluğumuzun sınırlarındaki Ceneviz eserleri daha kalabalıktı ama Türkiye’nin Karadeniz ve Ege kıyılarında da yeterince Ceneviz eseri var. Hatta İstanbul’un yakınındaki kavaklardan bunu görebilirsiniz.
İLGİNÇ BİR RAKİPTİK
Cenova İtalya’nın en kuzeydeki önemli liman şehri. Tarihinde deniz cumhuriyetlerinin hâkim olduğu devirdeki başlıca rakibi Venedik Cumhuriyeti’ydi. Akdeniz’in her yerinde Cenova ve Venedik vardı. Bizim tarihimizin içinde ve İstanbul Galata’daki Podesta Sarayı, bugün bile kalıntıları görülen Cenevizli aileler, Venedik Sarayı ve Venedikliler yer alır. Hiç şüphesiz ki kuvvetli bir savaşçı niteliği olan kısa zamanda donanmasını kurmaya çalışan ve kuran Osmanlı İmparatorluğu, Roma’da Papalık, Venedik Cumhuriyeti ve Cenova için ilginç bir rakipti. Hem işbirliği yapardık hem de savaşırdık.
Haberin Devamı
Bununla birlikte tarihte Cenova’ya nazaran Venedik’le daha çok savaş yapmışızdır. Cenevizler ise bizim tarihimizde daha yapıcı rol oynarlar. Mesela Kırım Hanlığı’nda Cenevizlilerin dış ticareti yönlendirdiği, hatta diplomaside rolleri olduğu, Kırım hanlarının Litvanya büyükelçilerinden birinin Mirza Vinsenti adlı mirzalar silkine alınmış bir Cenevizli patrici olduğu malûmdur.
Şehirdeki ailelerden bazılarının isimlerini ve rollerini belirttiğimde tebliğden sonra ihtiyar bir beyefendi geldi: “Bizden bahsettiniz. Ben Beneventi’lerdenim” dedi. Karşılıklı epey sohbetimiz oldu. Şehrin önemli müzelerinden biri Pallavicini ailesinin sarayıdır. Pallavicini’ler İstanbul’da oturup bir kısmı da Avusturya’dadır. Son Avusturya Macaristan Büyükelçisi Marki Pallavicini’ydi.
Haberin Devamı
Turizmin karanlık geleceği
ŞAŞAALI BİR ORGANİZASYON
Sempozyumda benim de Osmanlı İmparatorluğu’nda Cenevizliler için kısa bir konuşma yapmamı istediler. Organizasyon doğrusu şaşaalıydı. Palazzo Ducale’de yani bir zamanki denizaşırı Ceneviz Cumhuriyeti’ni yöneten binada toplandı. Tarihi binada işinsanlarına has tasarruf ve pratiklik görülüyor. Venedik’teki dukalık sarayının şaşaası yanında bu dukanınki küçük. Cumhuriyeti yöneten Ceneviz dukaları iki yıl için seçililerdi. Herhâlde dışarı çıkıp entrika yapmasın, ziyaretlerde bulunmasın diye sarayından çıkması bu iki yıl içinde yasaktı. Şehrin Belediye Başkanı Marco Bucci, üniversite rektör yardımcısı Fabrizio Benente güzel konuşmalar yaptılar. Artık emekli olan bir Ceneviz uzmanı, kaleler üzerinde böyle bir toptancı seminer için pek fazla olan uzun bir konuşma yaptı ama değerli bilgiler içeriyordu. Bizden Nezih Başgelen de konuşmacılar arasındaydı.
İzmir Belediye Başkanı Tunç Bey geldi, bir sürprizdi. Buna Venedik Belediye Başkanı sevindi. Roma’daki Büyükelçi’miz Ömer Gücük Bey ve Milano Başkonsolosu’muz Mehmet Özöktem de oradaydı. Cenova’da da Türk öğrenciler var. Bazıları da etkinliğe katıldı. Bu bir günlük seminerle herhâlde büyükşehirlerimiz, Ceneviz ve ONE Derneği arasında sıcak bir ilgi kuruldu. Mühim olan çalışmaların devam etmesi. Hiç değilse Osmanlı liman şehirleri için zengin bir edebiyatı bulunan Cenovalı bilginlerin eserlerinin tercüme edilmesi zamanı gelmiş de geçiyor bile.
Turizmin karanlık geleceği
TÜRKİYE’Yİ ANLAMAK İÇİN...
Kültürel ve bilimsel ilişkiler her zaman fayda getirir. İzmir’i andıran Cenova’nın mantalitesi de öyle. Bana göre İzmir kadar güzel değil ama daha çok korunduğu açık bir husus. Türkiye’yi anlamak için dış dünyanın tarihinde onu aramak lazım, sandığımızdan daha çok derinliği olan bir ülke. Akdeniz tarihi enteresandır. Türklüğün ne kadar önemli bir unsur olduğunu, gezip tetkik ettiğinde insan daha iyi anlıyor.
Tarihimizin en kara mütarekesi: Mondros
#Mondros#Birinci Dünya Savaşı#Pasarofça Antlaşması
Ekim 01, 2023 06:295dk okuma
Paylaş
Mondros Mütarekesi, Türk İmparatorluğu’nun Avrupa topraklarından tamamıyla itilmesi, Akdeniz ve Karadeniz üzerindeki bağlantının beynelmilel kuvvetlere geçmesi ve en güçlü bahri kuvvet olarak İngiltere tarafından yönetilmesi, Türklerin imparatorluğunun Küçük Asya’da da sınırlı bir parçaya nakledilmesidir. İstiklal Savaşı’nın başarıyla tamamlanması ve Lozan’a gidilmesi bu projeleri durdurdu.
Haberin Devamı
30 Ekim 1918 tarihi, kaderin cilvesi diyebiliriz. Birinci Dünya Savaşı’nın seyri olduğunu söylememiz daha rasyoneldir; bu tarihten tam 4 yıl evvel Rusya ile resmen savaş ilan ederek harp eden devletler arasına girmemizden sonra bu sefer teslim bayrağı çektik ve mütarekeye başvurmak zorunda kaldık. Avusturya-Macaristan, Bulgaristan gibi ağır müttefikler bizden evvel çekilmişlerdi. Almanya ise bir müddet sonra çekilecektir. Mütareke Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda olacaktır.
Tarihimizin en kara mütarekesi: Mondros
Türk heyetinin başında Bahriye Nazırlığı’na gelen Rauf Bey, İngiliz heyetinin başında Sir Somerset Arthur Gouch Calthorpe vardır. Şartlar malum devletlere İtilaf Devletleri tarafından empoze edildiği gibi ağırdır.
DEVLET-İ ÂLİYYE’YE DAYATILAN AĞIR ŞARTLAR
Haberin Devamı
MultiNet’le Tasarruf Edin, Maliyetleri Düşürün
Multinet Up
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
1. Bütün tersaneler teslim edilecek, donanmalar da bu tersanelerle birlikte bağlantı altına alınacaktır.
2. Mevcut askerî kuvvetler terhis edilecek, sadece asayişi sağlayacak kuvvetler kalacaktır. Osmanlı Genelkurmayı’nın doğrudan doğruya işgal kuvvetleri ile işbirliği hâlinde çalışması söz konusudur. Bu husus, ikinci işgal sırasında doğrudan doğruya Genelkurmay’a gelen yazışmaların kontrol ve sansür altında tutulmasına dönüşecektir.
3. Asayiş için Devlet-i Âliyye’nin bölgeleri İtilaf Devletleri’nin işgaline bırakılacak, devlet gereken yerlerde asayişi sağlayamazsa müdahale imkânı olacaktır. Bu madde de çok fazlasıyla ve abartılarak uygulanmıştır.
4. Doğrudan doğruya Birinci Dünya Savaşı’nın öncesindeki şartlara dönülecektir. Dolayısıyla İtilaf Devletleri’nin Türkiye’deki kapitülasyonlar konusunda ne kadar titiz oldukları, bu konunun üzerinde dikkat ve ciddiyetle durdukları, dostane ve hakkaniyetli bir yaklaşım beklemeyecekleri açıktır. Şahsen Rauf Bey mütareke sırasında Calthorpe’a yeniden bir gözden geçirmenin yapılabileceğini söylemiştir. Tabii İngiltere bu durumu Lozan Barışı’na kadar götürecek ve hatta Lozan görüşmelerinin çığırından çıkmasına sebep olacaktır.
Haberin Devamı
İtilaf Devletleri savaşın daha sonrasında muhtelif safhalarda birbirleriyle ihtilafa düştükleri hâlde, mütarekede dahi, Lozan görüşmeleri sırasında hep bir arada kapitülasyonlar için hassasiyetlerini korumuşlardır. Bundan başka idarenin ve ordunun her safhada kontrolü vardır. İdarede bu sansürün ve kontrolün çok ileri gittiği; haberleşmeye el konulduğu, bundan daha fazlası Hariciye Nezareti’nin tüm mütareke dönemi boyunca çok açık bir şekilde İtilaf Devletleri ve İngiltere ile işbirliği yapması Ankara Hükümeti’ni çileden çıkaracaktır. Zaferden sonra Osmanlı Hariciye Nezareti’nde büyük ölçüde tensikata (işten çıkarmalara) gidilmesi tesadüf değildir.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Rauf Bey, Osmanlı milletinin fazla iyi niyetli davrandığını, İngiltere’den ve sözcüleri Amiral Calthorpe’dan daha soğukkanlı ve daha mutedil bir muamele gördüklerine inandıklarını belirtmiştir. Halbuki bunların hiçbirisi hakikat bulamaz çünkü İtilaf Devletleri’nin niyeti Versailles’ın ön görüşmeleri sırasında ortaya çıktı. Bizzat Trianon, Saint-Germain, Neuilly Antlaşmaları sonrasında İngiltere’nin Türk tarafı ile ön görüşmelerinde de bilfiil tekrarlandı. Mütareke sırasında bile İtilaf Devletleri’nin bu kadar amansız davranacakları, verdikleri sözleri tutmadan veya asayişi öne sürerek belirli maddelere başvuracakları görülecektir.
Türk halkının uzun bir savaşın sonunda 19 Mayıs’ta mütarekenin ilk düzeninin de lağvedildiği bir politikanın içinde savaşa girdiği görülmüştür. Nitekim ondan sonraki uzun devrede Yunanların 15 Mayıs 1919’da İtilaf kuvvetlerinin desteğiyle İzmir’e çıkması, ardından Mustafa Kemal Paşa’nın fevkalade ordu müfettişi olarak faaliyetlere başlaması, 1920’de Millet Meclisi’nin kurucu hükümet olarak meydana gelmesi, 1921’de Sakarya Muharebesi’nin kazanılmasından sonraki dönem olarak dört dönemde ele alınıyordu.
Haberin Devamı
İSTİKLAL SAVAŞI PROJELERİNE ENGEL OLDU
Mondros Mütarekesi, Türk İmparatorluğu’nun Avrupa topraklarından tamamıyla itilmesi, Akdeniz ve Karadeniz üzerindeki bağlantının beynelmilel kuvvetlere geçmesi ve en güçlü bahri kuvvet olarak İngiltere tarafından yönetilmesi, Türklerin imparatorluğunun Küçük Asya’da da sınırlı bir parçaya nakledilmesidir. Bu sonuçlarla hazırlanan Sevr, tıpkı diğer antlaşmalar gibi fakat onlardan çok daha hazin olarak ortaya çıkmıştır. Reddedilmesi ve ölü doğması, İstiklal Savaşı’nın başarıyla tamamlanması ve Lozan’a gidilmesi bu projeleri durdurdu. Dolayısıyla Avrupa topraklarında da Küçük Asya’da da Türkiye’nin konumu güçlendi. Avrupa devletleri Birinci Harp’ten sonra feci çarpışmalı bir duruma düştüler ve bugünkü dönemlerine girdiler. Bu, Avrupa’nın son çağıdır ve çok parlakça bir çağ olduğu söylenebilir mi, bunu henüz göreceğiz.
Bu ay Cumhuriyet’in 100. yıldönümüne girdik. Bu yıldönümünün istenildiği ve beklenildiği gibi hazırlanmadığı görülüyor. Bundan sonraki yıllarda yakın Türkiye tarihinin daha çok incelenmesi ve önemli olayların sık sık müstakilen kutlanması şart olmalıdır.
Haberin Devamı
EGE TURU
Bu hafta Çiğdem Simavi, Melih Fereli, Nazan Joffre ve Zeynep Ecevit’in katıldığı Ege gezisi yaptık. Simi Adası’nı tekrardan görmek nasip oldu. Doğrusu bu adanın iki sıraya dizilmiş pitoresk evleri onun tabiat bakımından yoksulluğu örten bir güzellikti. Türk turistlerin çok düşkün olduğu bir yer. Paranın akışı, turizm faaliyetlerinin yükselmesi dolayısıyla şehrin birkaç sene içerisinde büyüdüğünü gördük. Bu büyüme daha çok öbür evlerin taklidi olan pek fazla tabiatın, tarihin, kültürün yaratısından çok, çakma bir büyümeyle oluyor. Betonarme evlerin sanki klasik malzemeyle yapılmış gibi bir havası var. Hoşuma gitmedi ama dediğim gibi büyük konuşmayacaksınız.
Tarihimizin en kara mütarekesi: Mondros
Karşıda Bozburun’a geçtik. Bozburun her şeye rağmen sempatik, tenha bir kıyı kasabasıydı. Burayı kalkındıran merhum tıp profesörümüz, İstanbul’un entelektüel simalarından olan ve deniz sporlarına düşkün Süleyman Dirvana’dır. Orası da büyümüş. Büyüme alıştığımız usul; gecekondu betonlaşması. Karadeniz ustalarının yarattığı garip, üçgen çatılı binalar, kolayına geldiği gibi çırpmalarla orası da büyüyor. Bozburun’a gelip yerleşenler tabiata, hayvan sevgisine açık insanlar. Ama bu fazla bir şey ifade etmiyor. Kim orayı kendine göre planlıyor; daha doğrusu plansızlaştırıyor ise durum ona göre gelişiyor.
Anadolu kıyıları maalesef Yunanistan kıyılarına göre güzellik bakımından günden güne geri kalıyor. Oysaki doğa itibarıyla son derece güzel olduğu gibi, tarih yönünden de Knidos gibi kazı yerlerinin bulunduğu bir çizgidir. Ne zaman bu güzel vatanı daha dikkatli kullanacağız, bu önemli bir soru.
PASAROFÇA ANTLAŞMASI’NIN BELGELERİ NASIL SATIŞA ÇIKTI
Murat Bardakçı’nın Pasarofça Antlaşması’nın metinlerin Sotheby’s’deki bir müzayededen aniden çekilmesi üzerine yazdığı ilginç yazısını okudum. Doğrusu haberde itiraz edilecek bir şey yok. Bir tek şeyin üzerinde duralım. Kendisinin de belirttiği gibi satışa sunulan belgeler Topkapı Sarayı Arşivi’ndeki Pasarofça Antlaşması belgeleri değildir. Ama bildiğiniz gibi beynelmilel antlaşmalar Vestfalya Antlaşması’ndan (1648) sonraki dönemde tarafların birbirlerine karşılıklı yetki belgeleri (delegelere tanıtma ve tasdik ettirme) ayrıca ara görüşmelerin layihalarının eklenmesiyle meydana gelir ve bu gibi metinler daha çok Osmanlıların kendi Türkçeleri karşı tarafların da ya kendi milli dilleri ya da Latince metinlerle olur. Teati edilen belgeler hiç şüphesiz bir bütün içerisinde antlaşmaların tarihini meydana getirir.
Tarihimizin en kara mütarekesi: Mondros
MÜZELERDEKİ HIRSIZLIK ARŞİVLERE SIZMIŞ OLABİLİR
Uzun tarihimiz harplerle doludur. Tabii mütareke ve muahedeler de vardır. Bunların yayınını hep ihmal ederdik. Ancak zaman artık bunu zorluyor. Prut için Akdes Nimet Kurat Bey’in yaptığı gibi doğrudan doğruya birtakım milletlerdeki vesikaları karşılaştırarak inceleme, ister istemez Pasarofça ve Karlofça için de olacak. Bu antlaşma metinlerinin de herhâlde Avrupa devletlerinin biri, bir ihtimal İngiltere veya Avusturya tarafından çıktığı anlaşılıyor.
Neden aniden belge müzayededen geri çekildi? Hakikaten polisiyelik bir soru. Zannediyorum son zamanlarda Avrupa müzelerinde meydana gelen hırsızlık arşivlere de sızmış olabilir. Sotheby’s’de ise herhangi bir ülkenin elinde bulunması gereken muahede metinlerinin, yetki belgelerinin, ara layihaların bu maceralı el değiştirmeleri çok tartışılır bir nokta.
Antik Anadolu ve zamanın Türkiye’si
#Aydın#Çine#Anadolu
Ekim 08, 2023 06:295dk okuma
Paylaş
Bugün eski eser kaçakçılığı, Hollywood’daki malikanelere, Avrupa’daki yeni zenginlere hizmet ediyor. Kaçakçıları takip eden birtakım küçük burjuvalar da geçtikleri yerde rastladıkları taşları, camları yağmalayıp götürmekte geri kalmıyor. Akdeniz havzasının en zengin eski eser ülkesi biziz. Bu konuda bilincimiz var fakat yetersiz. Türk halkı, eski eserlerine ve vatanın zenginliğine kendisi sahip çıkmalı. Ona yabancı gözle bakmamalı. Bazılarımız eski Yunanı, Bizans’ı dışlayabilir, bazıları da Osmanlı devrini dışlar. Böylece Küçük Asya’nın muhteşem mirası yağmacıların eline düşer.
Haberin Devamı
Aydın’ın Çine ilçesinde Alabanda Antik Kenti olarak bilinen antik kalıntı, eski eser tabelalarıyla gösterilen, yönlendirilen bir kazı alanıdır. Maalesef Türkiye’de tespit edilen hatta haklı olarak ziyarete yönlendirilen birtakım merkezlerde gereken ilmi kazıların yapılmadığı bir gerçektir. Bu arkeoloji eğitiminde son 20 yılda yetiştiremeyeceğimiz ve tatbikatla besleyemeyeceğimiz sayıda öğrencinin alınması, hatta her yerde arkeoloji ve sanat tarihi adı altında güya her ikisinin de bir arada yapıldığı garip bölümlerin kurulmasıyla ilgilidir. Arkeologya dediğimiz zaman milattan önce 1200’lerden başlayan -bazı yerlerde 2000 bazı yerlerde daha da eski- ve geç antik devir dediğimiz 6. - 7. yüzyıla kadar uzanan bir dönemin belirli yerleşkelerdeki kazıları ve incelemeleri akla gelmelidir. Hiç şüphesiz ki klasikteki bu devir eserlerinin incelenmesi büyük ölçüde filolojik malumatı da gerektirir. Sıradan amatör kazılar Schliemann’dan beri yapılmaktadır. Schliemann dil bilmekteydi. Ama bunun epigrafiye kadar yayıldığını söylemek mümkün değildir. Kazı teknikleri ve arkeolojinin hassas kazıları üzerinde bilgi sahibi olmadığı bilinmektedir.
Haberin Devamı
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
Karadeniz Yaylalar ve Batum Turlarını Kaçırmayın.
Jolly Tur
by Taboola
Zaman içerisinde Türkiye başta olmak üzere, Akdeniz havzasının en zengin eski eser ülkesi biziz ve bu bizim için büyük bir derttir (ama altından kalkmamız lazım), Yunanistan, İtalya, tabii Suriye kıyıları, İsrail, Lübnan, Mısır ve Kuzey Afrika bu gibi kaçak kazıların ve kaçakçıların ilgilerini yönelttikleri yerlerdir. Hatta bazı halde bu kaçak kazı veya eser kaçırma işine arkeologların da bir yerden bulaştığı bir sır değildir. Kaçak kazılara karşı yapılacak şey milli devletlerin eserleri koruma alanında örgütlenmesi ve aynı zamanda da bilimsel grupların bizzat kazıları yürütmesidir.
Antik Anadolu ve zamanın Türkiye’si
Alabanda Antik Kenti
ESKİ ESER BİLİNCİ VAR FAKAT YETERSİZ
Akdeniz’in eski eser alanlarını ve eski eserlerini koruma şampiyonu İsrail’dir. Her İsrailli on bin yıllık bir tarih kesitini vatanlarının ve milletlerinin mevcudiyetini ispatlayacak bir tapu olarak öğrenir. Bunda çok haksız da değildir. Eski Yehuda Krallığına kadar Roma devri ve çok daha yoğun olarak Osmanlı devri Yahudi mimarî ve kültürel tarihinin bir bölümsel zenginliğini meydana getirir. Şunu söylemekte fayda var, orada herhangi bir kaçakçının veya kaçak işleminin takipçisi sadece devlet değildir. Son Belçikalının yakalanması gibi örneklere İsrail’de pek rastlanmaz çünkü reaksiyon çok serttir. Zaten giriş çıkışlarda da havaalanlarında asayiş ve emniyet antiterör kontrol dolayısıyla eski eserler hatta rekonstrüksiyon ve taklit eserler bile incelenir, sorgulanır. Ülke içindeki arkeoloji eğitimi görmüş çeşitli grupların bu gibi faaliyetleri yakalaması, izlemesi çok sık rastlanan örneklerdir. Yani yanıbaşındaki ecdat mirası cami haziresine ilgisiz gözlerle bakan İstanbullular örneğine orada rastlayamazsınız. Fakat derece derece İstanbulluların, Antalyalıların, Yozgatlıların örneği bütün Akdeniz’de yaygındır. Mısır öteden beri yağmalanır. Arap Ortadoğusu bu konuda son derece ilgisizdir. Hatta İtalya gibi bir devlet bile zaman zaman çok acizdir. Türkiye’de eski eser bilinci var fakat yetersiz. Gerek devletin gerekse gönüllü grupların savunması çok düşük düzeyde kalıyor.
Haberin Devamı
Antik Anadolu ve zamanın Türkiye’si
Belçikalı turist çift, ülkelerine dönerken çantalarından çıkan Roma Dönemi’ne ait tarihi taşlar nedeniyle yakalanmıştı.
Bu, üniversite eğitiminin bahsettiğimiz problemi yanında ortaokula kadar eğitimin yayılamamasından ileri geliyor. Bizim kuşakta bazı genç gruplar çeşitli organizasyonlar dolayısıyla 14-15 yaşlarındayken uzmanlardan bu bilgileri edinmeye başladılar. Aynı şeyin tekrarlandığını ve yayıldığı maalesef göremedim. Kitlenin eski eserler ve tarihle ilgisinin uyandırılması iktisadi imkânsızlıklar içindeki eğitim reformunu hatta devrimini başaran Kemalist dönemindir. O dönemin romantizminin ve enerjisinin devam edemediğini de biliyoruz.
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Çine ilçesindeki Alabanda Kenti çevresi, antik yerin nekropol (mezarlık) alanıdır. Burada adamların açıktan açığa gündüz veya gece fark etmeksizin kazı yapma cesaretini nereden buldukları tartışılır. Köylüler jandarmaya haber verdikten sonra iş ortaya çıkıyor. Basındaki fotoğraflardan izlediğim kadarıyla Helenistik devirle ilgili bir lahdin ortaya çıktığı görülüyor. Tarih iki bin yılı geçiyor. Nasılsa gömülü olduğu için fazla tahrip edilmeyen bir lahit. Bu gibi lahitlerin parçalanarak taşındığı bakidir. Batı müzeleri bunlarla dolu. Sadece müzeler olsa gene bir derece, hiç değilse müzelerdeki kalıntıları ilim dünyası envanterler yoluyla takip edip tarih yazmakta istifade edebilir. Bugün eski eser kaçakçılığı, Hollywood’daki malikanelere, Avrupa’daki yeni zenginlere hizmet ediyor. Kaçakçıları takip eden birtakım küçük burjuvalar da geçtikleri yerde rastladıkları taşları, camları, sadece eski eserleri değil botanik varlıkları da yağmalayıp götürmekte geri kalmıyorlar. Unutmayalım Türkiye’nin florası da endemik bitkiler bakımından çok zengindir.
Haberin Devamı
KÜÇÜK BURJUVANIN MERAKI TAHRİPKÂR OLUR
Toplanan eserlerin pek tesadüfen taş diye toplandıklarını söyleyemeyiz. Amatör, yarım bilgili kişidir. Yarım bilgisiyle sadece göze hitap eden şeyleri toplar. Bunun ne olduğunu değerlendiremez. Bir sütunun veya başlığın kenarındaki parçaymış! Atina Parthenon Müzesi’ne Almanya’nın hediye ettiği orijinal parçalardan biri, sadece bir heykelin elinin üçte biri kadarıdır ve alınlıktaki tasvirin içindeki tam yeri bulunmuştur.
Küçük burjuvanın merakı tahripkâr olur. Saraybosna’daki cami hazirelerinden birinden yürütülen bir mezar taşının övünçle gösterildiğini gördüm. Şahıs arabasına koyup götürdüğü şey ulemadan birinin destarlı şahidesiydi. Bunun kırk yıl evvelki bir hatıra olduğunu belirtmeliyim. Bugünkü Bosna’da böyle bir şeyin mümkün olduğunu artık sanmıyorum. Felaketler dikkat ve uyanıklığı getirdi. Türk halkı, eski eserlerine ve vatanın zenginliğine kendisi sahip çıkmalı. Ona yabancı gözle bakmamalı. Yabancılığın sonu gelmez. Bazılarımız eski Yunanı, Bizans’ı dışlayabilir, bazıları da Osmanlı devrini dışlar. Böylece Küçük Asya’nın muhteşem mirası yağmacıların eline düşer.
Haberin Devamı
MÜTEVAZI BİLGE: HURİ TÜRSAN
Son haftanın en kötü haberi; okulda doktora kurslarından tanıdığım, benden genç ama bir yerde bizim kuşağımıza giren bilgelik ve zekâ itibarıyla ebedi dost olarak gördüğümüz Huri Türsan Brüksel’de vefat etti. Bu, öngörülen bir istikbal değildi. Üniversite, 1980’lerde kendisinin yeteneklerini görmesine rağmen asistan olarak almamıştı. Dış bursla Brüksel’deki Université de Libre’ye gitti. Orada hazırladığı ve ‘Democratisation in Turkey: The Role of Political Parties’ adıyla Türkiye’deki siyasi partilerin demokratikleşme sürecimize katkılarını incelediği ilginç tezi bence kısa sürede dilimize çevrilmeli.
Antik Anadolu ve zamanın Türkiye’si
ÖĞRENMEKTEN YORULMAYAN BİR KİŞİLİK
Belçika’da evlendi ve çok kısa zaman sonra da menhus hastalığın eline düştü. Uzun bir süre kanserle mücadele etti ve yenik düştü. Huri, General Nureddin Türsan’ın kızıdır. Nureddin Paşa, Türk ordusundaki bilgin kurmayların örneklerindendir. Böyle kurmaylar az sayıda olsalar da her zaman var oluyorlar. Bu, Türkiye’de askerlerin eğitimlerini sürdürmekteki gayretlerinin neticesidir. Nureddin Paşa, askeri tarihimiz üzerine her zaman başvurulacak eserler yazmıştır. Eşi de onunla birlikte çalışırdı. Bu tarih meraklısı ve uzmanı ana babanın kızı olarak Huri de okuma ve araştırmada çok önde gidenlerdi. Mütevazı kişiliğinin arkasında prensip sahibi bir demokrat insan ve sonsuz araştırma meraklısı bir ruh yatıyordu. Sağlık bakımından son 10 yılı çok sıkıntılı geçen ama öğrenmekten yorulmayan bir kişilik olduğu belliydi. Her zaman için de dostlarını zor zamanda bile güler yüzle karşılamayı biliyordu. Bu tip vakar ve aynı zamanda tevazu sahibi bilge insanlar artık Türkiye’de azalıyor. İddialar yeteneklerin üstünde gidiyor. Huri Türsan’ların artması ve ülkemizde kalabilmeleri ümidiyle.
Yunanistan’da seçimler
#Yunanistan#Yunanistan Seçimleri#İsrail
Ekim 15, 2023 06:296dk okuma
Paylaş
Yunanistan’da geçen hafta yerel seçimler yapıldı. Başbakan Kiriakos Miçotakis’in Yeni Demokrasi Partisi 13 çevre valiliğinden yedi tanesini almış. Bu haftaki seçimlerde de Yeni Demokrasi Partisi’nin önde gitmesi bekleniyor. Yunanistan’daki bütün sıkıntılara rağmen Miçotakis, bir oy bile kaybetmemiş. Yunanlıların da bizimkine benzer bir mazereti var; muhalefette iktidar olacak kimse yok.ATİNA’dan dostumuz Venos Saharyadis (Şekeroğlu) bildiriyor. Geçen hafta pazar günü (8 Ekim) Yunanistan seçimleri (5 senede bir tekrarlanır); 56 vilayette ve 13 çevre valiliği (yani genel valilikte) ve 262 adet büyükşehirlerdeki belediye seçimlerini içeriyordu.KAZA, YANGIN, SU BASKINLARISon zamanlarda Yunanistan’da sorun çok. Tren kazasında 52 kişi öldü. Eğriboz adasında müthiş bir yangın vardı ve söndürülemedi. Volos ise su baskınlarından büyük hasar gördü. Teselya (Thessalía) Ovası; sel sularından göle döndü. Bütün bu sıkıntılara rağmen Kiriakos Miçotakis bir oy bile kaybetmemiş. Yunanlıların da bizimkine benzer bir mazereti var; muhalefette iktidar olacak kimse yok.Kiriakos Miçotakis’in Yeni Demokrasi Partisi 13 çevre valiliğinden yedi tanesini almış. Beş tanesi bu haftaki seçimlerde belli olacak. Sadece Pasok’tan bir aday kazandı. Katılım oranları düşük. Buna rağmen Girit’te kazanan aday partisinin (PASOK) oy oranı partinin genel oranın çok üstünde (Yüzde 12’nin üstünde) ama Girit yüzde 78’le seçildi. Stavros Arnaoutakis ilginç bir Giritli. Girit’teki dört vilayetin başında genel vali. Bütçesi ve yetkisi geniş bir makam. Bu güveni kazanan adam Rethimnon yani Resmo şehrinin Arhanes köyünde muhtardı. Avrupa Birliği’ne bir proje sundu. “Köy idaresi olarak iktisadi işletme kurmalıyız” diyerek yola çıktı. Avrupa bütçesine bağlı ilk lokantayı burada kurdu ve Arhanes’te ilk Avrupa bakkal dükkânı da açıldı. Köye para yağdı. Bu zenginlikle köy kalkınınca muhtar da belediye başkanı, arkasından bulunduğu vilayetin valisi ve milletvekili seçildi. Şu anda da genel vali.Yunan seçimlerinde bugüne kadar görülmeyen tiplerin sayısı hayli kalabalık. Anadolu kökenli, özellikle Karadeniz’den ge-lenlerin çocukları ve torunları soyadlarını muhafaza ederek belediye başkanı oldu; seçilenler de oldu. Mesela Dangalakas, Cep-kenci, Dangalikis, Nizamis, Muradoğlu, Mayhoşoğlu, Kafatasakis, Pısvisis gibi. Trabzonlu Andrias Pahaturidis, Lazca pahari, ova demek oluyor. 245 bin nüfuslu Pelisteri şehrinin başında. 21 sene başkanlıktan sonra beş sene için yüzde 77.8 oy oranıyla bir kez daha seçildi. Bu haftaki seçimlerde de Yeni Demokrasi Partisi’nin önde gitmesi bekleniyor.TUZU KURU BİR ÜLKE AMA...Komşumuzun demokratik yapısı bize göre işliyor; görünen o. Seçimlere katılım düşük. Ama belediyelerdeki iktisadi girişim hareketi büyü-yor. Arnaoutakis tam bir belediyecilik kahramanı. Yunanistan’da da Karadenizliler bizdeki havuza dayanan bir seçim ve parti mekanizması geliştirmişe benziyorlar. Yunanistan tuzu kuru bir ülke. Seçimlere gitmeyenler gidenlere bakmaya bile üşeniyor. Ama kamuoyunun bizdeki kadar ilgilenmediğini söyleyemeyiz. Partiler ve partililer kontrol altında. Galiba demokrasinin en önemli vasfına sahip olan bir ülke.
Haberin Devamı
Atİna’dan dostumuz Venos Saharyadis (Şekeroğlu) bildiriyor. Geçen hafta pazar günü (8 Ekim) Yunanistan seçimleri (5 senede bir tekrarlanır); 56 vilayette ve 13 çevre valiliği (yani genel valilikte) ve 262 adet büyükşehirlerdeki belediye seçimlerini içeriyordu.
KAZA, YANGIN, SU BASKINLARI
Son zamanlarda Yunanistan’da sorun çok. Tren kazasında 52 kişi öldü. Eğriboz adasında müthiş bir yangın vardı ve söndürülemedi. Volos ise su baskınlarından büyük hasar gördü. Teselya (Thessalía) Ovası; sel sularından göle döndü. Bütün bu sıkıntılara rağmen Kiriakos Miçotakis bir oy bile kaybetmemiş. Yunanlıların da bizimkine benzer bir mazereti var; muhalefette iktidar olacak kimse yok.
Kiriakos Miçotakis’in Yeni Demokrasi Partisi 13 çevre valiliğinden yedi tanesini almış. Beş tanesi bu haftaki seçimlerde belli olacak. Sadece Pasok’tan bir aday kazandı. Katılım oranları düşük. Buna rağmen Girit’te kazanan aday partisinin (PASOK) oy oranı partinin genel oranın çok üstünde (Yüzde 12’nin üstünde) ama Girit yüzde 78’le seçildi. Stavros Arnaoutakis ilginç bir Giritli. Girit’teki dört vilayetin başında genel vali. Bütçesi ve yetkisi geniş bir makam. Bu güveni kazanan adam Rethimnon yani Resmo şehrinin Arhanes köyünde muhtardı. Avrupa Birliği’ne bir proje sundu. “Köy idaresi olarak iktisadi işletme kurmalıyız” diyerek yola çıktı. Avrupa bütçesine bağlı ilk lokantayı burada kurdu ve Arhanes’te ilk Avrupa bakkal dükkânı da açıldı. Köye para yağdı. Bu zenginlikle köy kalkınınca muhtar da belediye başkanı, arkasından bulunduğu vilayetin valisi ve milletvekili seçildi. Şu anda da genel vali.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
Yunan seçimlerinde bugüne kadar görülmeyen tiplerin sayısı hayli kalabalık. Anadolu kökenli, özellikle Karadeniz’den gelenlerin çocukları ve torunları soyadlarını muhafaza ederek belediye başkanı oldu; seçilenler de oldu. Mesela Dangalakas, Cepkenci, Dangalikis, Nizamis, Muradoğlu, Mayhoşoğlu, Kafatasakis, Pısvisis gibi. Trabzonlu Andrias Pahaturidis, Lazca pahari, ova demek oluyor. 245 bin nüfuslu Pelisteri şehrinin başında. 21 sene başkanlıktan sonra beş sene için yüzde 77.8 oy oranıyla bir kez daha seçildi. Bu haftaki seçimlerde de Yeni Demokrasi Partisi’nin önde gitmesi bekleniyor.
Haberin Devamı
TUZU KURU BİR ÜLKE AMA...
Komşumuzun demokratik yapısı bize göre işliyor; görünen o. Seçimlere katılım düşük. Ama belediyelerdeki iktisadi girişim hareketi büyüyor. Arnaoutakis tam bir belediyecilik kahramanı. Yunanistan’da da Karadenizliler bizdeki havuza dayanan bir seçim ve parti mekanizması geliştirmişe benziyorlar. Yunanistan tuzu kuru bir ülke. Seçimlere gitmeyenler gidenlere bakmaya bile üşeniyor. Ama kamuoyunun bizdeki kadar ilgilenmediğini söyleyemeyiz. Partiler ve partililer kontrol altında. Galiba demokrasinin en önemli vasfına sahip olan bir ülke.
Yunanistan’da seçimler
ORTADOĞU
Ortadoğu felaket kıtası mı oluyor? İsrail ve Hamas arasındaki çatışmalar tam karşılıklı terör savaşı hâline dönüştü. Terör savaşlarının masum kurbanları arasında çocuklar önde geliyor. Bu nedenle bu konularda tarafgir, basit, heyecandan ve bilgelikten mahrum demeç ve yazıların pek yersiz olduğunu belirtmek gerekir. Hükümetin bu konudaki yaklaşımı ise soğukkanlıdır, doğrudur. Tarihte hiçbir ülke bu kadar küçük yüzölçümüyle bu kadar büyük bir sorun haline dönüşmüş ve trajedi yaşamış değildir. Ve gene Ortadoğu bölgesinde Nil vadisi dahil, bu kadar küçük bir sahada böyle kalabalık bir nüfus bulmak güçtür. Daha asrın başında nüfusu 40 bin ve Birinci Dünya Savaşı sonunda ise azalarak 20 binden aşağı düşmüşken; yüz yıl sonra nerdeyse bir milyonu aşan bir nüfus bu topraklarda barınıyor.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
TARTIŞMA YARATAN SORU
Bu hafta Celal Şengör ile “Açık Mikrofon” programına davet edildim. Doğrusu ilk başta program rayında gidiyordu. Fakat sunumun sonundaki bir soru düşünmek istemediğim bir durumu ortaya çıkardı. Bizim kitlenin içinde hem medyayı takip edenler hem de yönetenler açısından bir tutarsızlık, bir kolaycılık hâkim.
Oğuzhan Bey, Celal Hoca’ya sordu: “Filistinliler karşı tarafa toprak satmış mıdır?” Celal Hoca’nın çok hassas olduğu ve üzüldüğü bir konu, “Sattılar tabii. Bu yüzden bugünlere geldik” dedi. Aynı soruyu bana da yönetti. “Evet, Siyonist yerleşmelerden beri toprak satın alınıyor. Zirai koloniler, okullar ve tesisler kuruluyor ama son zamanlarda bu bitti ve artık kimseye toprak satılmıyor. Hatta bu hıyanet olarak görülüyor” diye müdahale ettim.
Haberin Devamı
Tabii sosyal medyada anlamadan yorumlayanlar ortaya çıktı. Bunlara cevap vereyim. İki cemaat bir araya geldiği zaman bir grubun öbürünün yanında zirai bölgede yaşaması için ya işçilik yapar ya da kendisinin arazi satın alıp tezgâh kurar, işletmeci olur. Sabralar, yani Filistin’de doğan, büyüyen kolonizatörler Ortadoğu’nun klasik toprak yarıcıları gibi olamazlar. Dışarıdan gelen sermaye ile belki Rothschild gibileri belki kendi orta sınıflarından gelen sermayeyle araziler satın aldılar, çiftlikler kurdular.
Filistinlilerin toprak zenginlerinin, bütün Ortadoğu’da olduğu gibi toprak satarak lüks bir hayata geçtiği bir gerçek. Bahsettiğim asıl dönem Osmanlı zamanı değil. Programda da söylediğim gibi “iki savaş arası”. Yani Birinci ve İkinci Dünya Savaşı arası. Ama bütün bunlar İkinci Dünya Savaşı’nın öncesinde kaldı. Siyonizm’in bir yeni devlet olarak ortaya çıkmasından beri (1948) Filistinliler daha dikkatliler. Özellikle son 60 senede toprak satmak “hıyanet” olarak görülüyor.
Haberin Devamı
BU DRAM İSTİSMAR EDİLEMEZ
Mühim olan bu gibi yaralara değinmek değil. İçinde bulunduğumuz son savaş herkes için bir şoktur. Mutlaka müdahale edilmesi ve gündemde kalması gereken terörist metotlarla süren savaştır. Ölenler sivillerdir, çocuklardır. Tarihin ulaşacağı bu hedef onlara sorulmadı. Bu hazin, trajik noktadan doğan dram hiçbir şekilde istismar edilemez.
Bir yayıncıya düşen de kahvehanelerdeki insanların sloganlarını tekrarlamak değil, onları aydınlatacak düşünceler ve gözlemlerin yorumlanmasıdır. Bu bakımdan genç Oğuzhan Bey’in programının tanıtımını başarılı bulmadım. Cumhuriyet’in 100. yılını konuşmak için davet edildiğim programın başlığa uygun şekilde ilerlemesi isabetli olurdu. İnsanlığın imtihan edildiği, acıların çok taze olduğu bir ortamda anlamsız ve kışkırtıcı bir sunumla kamuoyu meşgul edildi. Genç yayıncının daha dikkatli, daha yapıcı, ufuk açıcı bir program yürütmesini temenni ederim.
Nasıl deprem zamanı ekibiyle yardıma koştuysa şu anda da yüz binlerce masum insanın susuz, elektriksiz ve en önemlisi can güvenliğinin olmadığı bir ortamda haberciye düşen görev ilk olarak geçmişi kurcalamak değil, günümüzü izleyiciye aktarmak olmalı.
Yunanistan’da seçimler
MEZOPOTAMYA KÜLTÜRÜNÜN YEŞİLKÖY’DEKİ YERİ: MOR EFREM SÜRYANİ KADİM ORTODOKS KİLİSESİ
Bu Pazar (8 Ekim) öğleden sonra Yeşilköy’de İstanbul Mor Efrem Süryani Kadim Ortodoks Kilisesi’nin açılış töreni yapıldı. Kilise aşağı yukarı 2013’te Başbakanlığın ve İstanbul Belediyesi’nin girişimiyle tahsis edilen arazide yapılmaya başlamıştı. Bu, Sultan Abdülmecid zamanında Tarlabaşı’nda açılan Meryem Ana Kilisesi’nden sonra Cumhuriyet devrinde inşa edilen ilk Süryani Ortodoks kilisesidir. Hatta ilk kilisedir. Dolayısıyla Türkiye Cumhurbaşkanı’nın bu kiliseyi törenle açması bir ilk oluyor. Cemaatin yeri bakımından da çok önemlidir. Rum Ortodoks Patriği I. Bartholomeos Cenabları’na “Ekümenik Rum Kilisesi” unvanının yazışmalarda hükümet tarafından aşağı yukarı iki yıldan beri kullanılması kadar önemlidir.
Yunanistan’da seçimler
TÜM SÜRYANİ METROPOLİTLER KATILDI
Açılış güzel tertiplenmişti. Bütün dünyadaki Süryani metropolitleri katılmışlardı. Vikar Patriyark olarak Mor Filüksinos Yusuf Çetin Hazretleri törenin yöneticisiydi. Süryani Vakfı Başkanı Sait Susin Beyefendi’nin nutku fevkalade önemli. Cumhurbaşkanı’nın açılış nutku ise bir politikanın da altını çizdi. Süryani cemaati devletle ittifak halinde. Türkiye’de gayrimüslim bir cemaatle devletin yakınlaşmasını temsil eden Patrik Bartholomeos Cenapları da oradaydı. Yeşilköy semtinin bu şahane mimari eserle ayrı bir nitelik kazanacağını, Mezopotamya kültürünün Yeşilköy’de yerini aldığını söylemek mümkün.
.Filistin
#İsrail#Filistin#Avrupa Birliği
Ekim 22, 2023 06:296dk okuma
Paylaş
Masum insan ve çocukların katledildiği, yüz binlerce insanın aç-susuz bırakıldığı bir zamanda dünyaya yön veren devletlerin daha makul, daha tarafsız davranması beklenirdi. ABD’nin tavrı küstahça, Avrupa Birliği’nin tutumu ise çiğ. Evet bir zamanlar topraklarından ittiğiniz Yahudiler oradadır ama yüzyıllardır Filistinliler de o topraklarda yaşıyor. Asıl mesele, bu iki topluluğun nasıl bir arada barış içinde yaşayabileceğini belirlemek ve doğru yaklaşımları desteklemektir.
Haberin Devamı
Fİlİstİn milattan önce 14 binlerden beri yerleşik kavimlerin bulunduğu bir yer. Bazı kaynaklar milattan önceki 11. yüzyılda Amâlika denen Sami kavmin burada yaşadığını ileri sürüyor. Bu kavmin bu coğrafyada ne kadar yayıldığı tartışılabilir.
EN KARANLIK DÖNEM
Milattan önce 12. yüzyıl, bütün Doğu Akdeniz tarihinin en karanlık devridir. Kimlerin nereden geldiği hâlâ tartışılıyor. Daha evvelki kavim “Paleziler” denen, daha sonra “Filistler” diye çevrilen Filistinlilerdi. Bu kavmin dilinin Sami dil olmadığı İndo-Avrupa’ya ait olduğu da ileri sürülüyor. Görüldüğü üzere filolojinin sabit bilgiler edinemediği bir devir.
Ama asıl Samileşme demek ki milattan önce 11. yüzyılda başlıyor ve bu devre kadar geliyor. İbraniler, yani İsrailoğullarının geliş noktası da Tevrat bilgilerinin dışında pozitif arkeoloji ve tarih açısından tartışmalıdır. Ancak realite ortadadır. Milattan önce 10. yüzyıl, yani 972 ve 932 arası Hz. Davud -Yahudilerin peygamberi ve hükümdarı Müslümanların da halife olarak kabul ettiği isim- ve sonra onun oğlu Hz. Süleyman’ın burada hâkim olduğu bir gerçek.
Haberin Devamı
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Asıl önemlisi miladın 1. yüzyılında Yahudilerin Roma’ya karşı çıkardıkları Bar Kohba İsyanı ardından Romalıların bazı Yahudi prenslerle işbirliği yaparak bölgeyi tamamen kendi ellerine aldıkları ve özerkliğini kaldırdıkları bir gerçektir. Ünlü laik Yahudi tarihçisi Titus Flavius Josephus bu isyanı Romalıların yanında hareketi bastırmak için katıldı. Sebebini de kavminin tamamen ortadan kaldırılmasını önlemek diye açıklamıştır. Ama dönem için onun bilgisine sahibiz.
Filistin’in bugünü Roma, Bizans döneminden sonra Müslüman Arap fetihleri bilhassa Komutan Amr bin Âs’ın burayı da Mısır ile birlikte fethetmesiyle başlar. Hz. İsa döneminde İbrancanın dil ve edebiyatta, Aramcanın günlük lisanda kullanıldığı malum. Artık Araplaşma dönemi başlamıştır. Bizim medeniyet tarihinde gözden kaçırdığımız bir nokta var: Filistin’de Yunan veya Latin dilinin kültürel hâkimiyet kurması Arap fethinden öncedir ve Batı’daki Hristiyan Helen Yahudi uygarlığının başat bir terim olarak kullanılmasının kabul edilemeyeceğini gösterir. Zira Yunancada, Hristiyanlıkta Doğu Akdeniz, Küçük Asya ve Mısır’da bugünkü Avrupa’dan çok daha evvel yerleşmiştir.
Haberin Devamı
Roma devrinin ardından kalan manzara şu: Filistin’deki Yahudi toplumunun büyük bir çoğunluğu imparatorluğun dört tarafına dağılmıştır. Daha evvelden İskenderiye ve Ege Bölgesi’nde, Fırat havzasında yaşayanların üstüne Yunanistan’a, İtalya’ya ve giderayak İspanya’ya doğru bir akım vardır. Diasporadaki Yahudilerin bir müddet sonra Pireneleri aşarak bugünkü Fransa’ya geçtikleri, dolayısıyla Seferad İspanya tipi bir dönemin üstüne Selfati (Fransalı) ve Eşkinazi (Almanyalı) bir dönemin geldiği görülür. Esas olarak bu devir, bu ünlü göç Endülüs İspanyası sonrasıdır. Endülüs’te Müslümanlar ve Yahudiler İspanya’da çok önemli bir işbirliğiyle bir Rönesans devri başlatmışlardı.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Filistin
400 SENELİK SULH DEVRİ
Filistin’in en hadisesiz dönemi Memlûklar ve Osmanlılar dönemine aittir. Memlûkların 1516 seferinden sonra Yavuz Sultan Selim tarafından bu bölgeden uzaklaştırılmasıyla Osmanlı hâkimiyeti başlar, 400 sene devam eder. Bu 400 sene sulh ve sükûn devridir. Dönem içerisinde bölgede çok az ilave Yahudi yerleşmiştir. Bununla birlikte Yahudiler de ilk kahhar cemaatlerinin de Safad ve Yude dediğimiz Tiberya Gölü civarı ve Kudüs’te görüldüğü açıktır.
Asıl Yahudi göçü Siyonist laik milliyetçilikten sonra 19. yüzyılda görülür. Özellikle Rusya-Polonya bölgesinden Rusya’nın anti-Semit politikasından kaçanlar, Doğu Avrupa ülkelerinden gelenler, burada eski Sefarad ya da Mizrai Yahudilerinin yanında önemli bir ölçüde Eşkinaz Yahudi cemaatlerinin yerleşmesine ve gelişmesine neden oldular. Bölgedeki Araplarla kolonizatör Yahudiler arasındaki ilk ilişkiler burada başladı.
Haberin Devamı
Çatışmadan çok kolonist Yahudilerin ziraat için toprak alıp yerleşmelerini, ilk kültür kurumlarını Hayfa Teknionu’nu ve Yeruşalim’de kiliseyi kurmalarından sonra başlar. Bununla birlikte İkinci Dünya Savaşı’ndan evvel bölgede çok kalabalık, hâkim bir Yahudi ekseriyeti yoktur. 1917’den sonra Lord Balfour’un deklarasyonu ile bölgenin Yahudilerine bir bölge vadedildiği açıktır. Bu bilhassa iki dünya savaşı arasındaki Avrupa’dan Yahudi göçünü hızlandırdı. Savaşın bitimiyle bu göç daha da arttı. İngiltere başta, Yahudi dostu bir idare takip etmesine rağmen mandacılık devrinin ikinci yarısında bu politikayı terk etmiştir. Hatta gelen Yahudilerin bir kısmını almamak gibi bir tedbire girişmiştir.
Haberin Devamı
1967’deki Altı Gün Savaşı’nda bu bölgeler alındı. Amerika Birleşik Devletleri’nin ancak bu safhadan itibaren İsrail’in genişlemesini kendi Orta Doğu’da genişlemesi açısından çok yerinde buldu. İsrail’i tanıyan diğer devletlerin böyle bir politikayı pek teşvik etmedikleri ama artık bölgede kurulan İsrail’i tanıdıkları görülüyor. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın galipleri Sovyet Rusya dahil olmak üzere ve Türkiye gibi San Francisco Konferansı’na katılanlar bunların başında gelir. Uzun yıllar Arap dünyası Türkiye’nin bu tanıma işlemini tenkit ettiler fakat sonunda, özellikle 1967 yılındaki savaştan sonra kendilerinin bu süreçten kaçınması mümkün olmadı. Hatta Yom Kippur’dan, yani Mısır-İsrail çatışmasından sonra Mısır’ın Sina’da bazı yerleri alması ama Gazze Şeridi’ni tekrardan ele geçirememesi dolayısıyla İsrail ile karşılıklı ilişkiye girmesinden başka çare olmadığı görüldü. Asıl hazin unsur 1970’te Ürdün Filistin Krallığı dediğimiz, yani Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ü elinde bulunduran Ürdün’ün buradan ani çekilişidir. Bugünden itibaren Arap dünyası ve İsrail arasındaki çatışma dünyada da çeşitli muhitlerde bir şekilde karşılığını bulmuştur.
OLAN MASUMLARA OLUYOR
En önemli unsur yeni toprakların ele geçirilmesi sırasında birtakım Yahudilerin kendi kılıklarıyla ve Siyonistlerin dışından Avrupa-Amerika Yahudilerinin burada ortaya çıkması yeni bir görünümdür. İsrail’de kalan Filistinliler, Filistin vatandaşı, yeni işgal edilen topraklardakiler işgal bölgesi statüsü altında yaşıyorlar. Buna Batı Şeria ve Gazze de dahildir. Yaratacağı ve yaratmakta olduğu sıkıntı herkesin malumudur. İki tarafın savaşı terör savaşıdır. Bunun masum insanlara ve çocuklarına mal olduğu açıktır. İsrail’de hiç şüphesiz ki Altı Gün Savaşı’ndan elde edilen toprakların Filistin Devleti’ne terk edilmesine savunanlar vardır. Hatta Yahudi toplumu içinden Ortodoks mezhepler mensuplarının yeni devletin, Siyonist devletin dolayısıyla Tevrat’ta gösterilmeyen ve hak edilmeyen bir role soyunduğu ve tehlike teşkil edeceğini düşünenler vardır.
İsrail anayasası itibariyle laik bir devlet değildir. Yurttaşlık hakları anadan geçen ve tercihen hem ananın hem de babanın Yahudi olduğu ırsiyet ile mümkündür. Ayrıca her Yahudi bu devletin tabii üyesidir; vatandaşıdır. Bununla birlikte İsrail toplumunun Batı Avrupa ve Amerika’daki hayat tecrübeleri, Sovyetler Birliği’nden gelenlerde sosyalist görüşlerin bulunmasıyla laik bir yaşam tarzını benimseyenler ve bu yolda politika güdenler vardır. Dolayısıyla Orta Doğu’nun en modern, laisizme yatkın toplumlarından biridir, denebilir.
Hiç şüphesiz ki geçen zaman içerisinde İsrail’deki muhafazakâr hükümetlerin bilhassa Beytüllahim (Betlehen) ve Hebron bölgesinde yerleşimi arttırdıkları, Nablus’un civarını çevirdikleri açıktır. Ne var ki İsrail’in çöle çıkışı bir kuvvet verirken, diğer taraftan da bir güvensizlik unsuru yaratmıştır.
Son olay ABD ve Avrupa Birliği’nin artan olayları çok kaba bir üslupla desteklemesinden dolayı çıkan rahatsızlığı da taşıyor. ABD geçici ateşkesi veto ediyor. Birleşik Krallık ve Rusya çekimser oy kullanmış. Bu bile anlaşılmaz bir tavırken ABD’nin tavrı gerçekten bir küstahlık. ABD’nin büyük olduğu zamanlara bir gölge. Masum insan ve çocukların katledildiği, yüz binlerce insanın aç-susuz bırakıldığı bir zamanda dünyaya yön veren devletlerin daha makul, daha tarafsız davranması beklenirdi. Türkiye sağduyulu davranan ülkelerin başında geliyor. Avrupa Birliği’nin en başından beri tutumu çiğdir. Evet bir zamanlar topraklarından ittiğiniz Yahudiler oradadır ama yüzyıllardır Filistinliler de o topraklarda yaşıyor. Asıl mesele, bu iki topluluğun nasıl bir arada barış içinde yaşayabileceğini belirlemek ve doğru yaklaşımları desteklemektir.
TÜRKİYE YAHUDİLERİ
- İSRAİL’de 120 bin kadar Türkiye Yahudisi vardır. Birçoğu halen Türkiye pasaportu kullanır. Dışişleri Bakanlığı’nın kendileriyle doğru dürüst ilişki kurmaya üşendiği devirlerde bile bu memleketi temsil etmeye gayret ettiler. Çocukları Türkçe öğrendi. İs-rail’deki Türkiyeliler Birliği Başkanı Ovi Roditi Gülerşen, Netanyahu politikasını tasvip etmediklerini bildiriyor. İsrail hükümetinin şiddet politikasını kesinlikle desteklemiyorlar. Bu sevgili hemşehrilerimiz ve vatandaşlarımız vicdan ve onur sahibidir. Aynı toprağı paylaşmış olmaktan mutluyuz.
.Ortadoğu coğrafyası
#Fazıl Say#BM #Arabistan
Kasım 05, 2023 06:294dk okuma
Paylaş
İlk olarak 2013 yılında çizilen ve şimdi tekrar gündem olan, tartışılan şu harita ABD’deki karar sürecini sürükleyen grubun her şeyden evvel aile, okul ve dünya vatandaşlığı terbiyesinden çok uzakta olduğunu gösterir. Amerika, Ortadoğu’da kendine göre kuvvetli noktalar yaratmaya çalışıyor. Bunlarda muvaffak olması mümkün değil.
Haberin Devamı
ORTADOĞU coğrafyası fizikî bakımından hâlâ incelenmektedir. Sanılanın aksine kolonyalist dönemin coğrafyacıları ve hassaten kolonyalist idare burada fiilen hazır bulunmayan güçler kadar bu coğrafyayı filolojik, hatta biyolojik ve jeolojik bakımdan incelememiştir. En kaba bilgisizlik maalesef Osmanlı İmparatorluğu’nundur. Ama 30 yılı aşan manda döneminde bile İngiltere’nin en önemli incelemeleri yaptığı söylenemez. Fransızların geçen asırdan beri bölgenin etnik ve kültürel tarih araştırmaları daha önde gitmektedir.
Bugün ise bilgisizlik, o mevcut bilginin yerini kaparak siyasi karar mahfillerine sızmıştır. State Department’ın tarihçileri ve coğrafya uzmanlarının tahminleri bir satranç tahtasına veya bir matrikstin periyodik anlayışına göre ortaya çıkmaktadır. En grotesk hatalarından biri İkinci Dünya Savaşı’nda savaşa katılmayanların Yahudi mirasını ve mülteci Yahudi parasına el koyduklarına dair inançtı. İsviçre ve İsveç’te gözledikleri hakikatleri herkese teşmil etmeye çalıştılar. Realite ile alakası yoktu.
Haberin Devamı
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
Karadeniz Yaylalar ve Batum Turlarını Kaçırmayın.
Jolly Tur
by Taboola
Ortadoğu coğrafyasında İngiltere tarihte ne siyasi ne de fizikî coğrafya bakımından birbiriyle ilişkisi olmayan parçaları bir araya getirdi. Madam Gertrude Bell’in Irak haritası grotesk bir örnektir. Kendisinin arkeoloji ve etnik yapı üzerindeki sözde bilgisi muasır ve bazen işbirliği yaptığı Lawrence tarafından adamakıllı tefe konmuştu.
Sonuç ortada; cehaletin yarattığı Ortadoğu haritası Sykes-Picot ikilisinin şarlatan görüşleriyle ortaya çıkan Şark-î Arabistan’ın bölünme planları maalesef hikmet arayan Ortadoğulular tarafından cehaletin değil de şeytanca bir planın ürünü gibi değerlendiriliyor. Günümüzde de bu yaşanıyor. İlk olarak 2013 yılında çizilen ve şimdi tekrar gündem olan, tartışılan şu harita ABD’deki karar sürecini sürükleyen grubun her şeyden evvel aile, okul ve dünya vatandaşlığı terbiyesinden çok uzakta olduğunu gösterir. Medeni milletlerin bu gibi cürümleri ancak kapalı kapılar arkasında gizli kasalarda mühürlenir. En azından Birinci Dünya Savaşı’na kadar bu böyleydi.
Haberin Devamı
Zamanımızın ABD’si sanki demokrasinin sınırlarını kendine göre dolaştırıyor. Hürriyet, yani sevgili libertas (elefteria) ahlak, etik, moral ve Latinlerin deyimiyle ananeyle (norm) birlikte var olur. Herhangi bir toplumun belirgin, kaynaklarına ve araçlarına dayanarak başka toplumlar hakkında bu gibi haritalar çizmeye hele bunları cehaletle doldurmaya hiç hakkı olmaması gerekir.
Ortadoğu coğrafyası
Eylül 2013’te New York Times’da Robin Wright imzasıyla yayımlanan makalede, 5 ülkeden 14 yeni ülke ortaya çıkabileceği savunulmuştu.
WASHINGTON BÖLÜCÜLERİ GERÇEKLERDEN HABERSİZ
Yeni anlaşmazlık ve çatışmalara neden olacak şekilde kafalarına göre Kürdistan’ı neredeyse denize kadar uzatıyorlar. “Alawitestan” diye yazdıkları yanlış imlâlı kelimenin gerçekle alakası yoktur. Tripolis’i içeren (Trablusşam), bu bölgenin Suriye Nusayrileri’yle dolu olduğu bir gerçektir. İsimler bilinmiyor. Bu bölgede başka gruplar da olabilir sadece mezheplere bağlı bir yorumdur. Cebel el-Dürzi dedikleri yer Lübnan’dır. Bugünün Lübnan’ında Dürzilerle Maruniler tarihte ilk defa bir araya geliyorlar. Washington bölücülerinin bu gerçeklerden de haberi yok. Sunnistan denen bölgede bir alay Hıristiyan yaşar. Irak’ı Sünnistan ve Şiistan diye bölmüşler, Şii dediğiniz bölgede İbrahimî dini mensupları bile vardır, yani Hanifler.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
by Taboola
Arabistan’ın bölünüşü bir kepazeliktir. Keza herhâlde İsrail’e harp ilan etmelerinden dolayı olacak, Yemen’i de eski komünist ve imamî bölge noktasında bölmüşler. Oysa bu dava çoktan bitti ve külleniyor. Vahabistan dedikleri yerin içinde ise Umman vardır. Libya’nın böyle saçma haritasını Mussolini görse yerlere yatar. Bu topraklardaki eski idarelerin bile incelenmediği görülüyor. Amerikan oryantalizminin şaşkın koridorlarını burada anlamak mümkün. Lütfedip bir de Umman’ın canına nasıl okuyacaklar ondan haber verselerdi. Herhâlde akıllarınca onu bir şantaj aracı olarak kasada tutuyorlar.
Amerika, Ortadoğu’da kendine göre kuvvetli noktalar yaratmaya çalışıyor. Bunlarda muvaffak olması mümkün değil. Daha evvelki kolonyal rejimlerden nasihat alması gerekir. Kaldı ki bu yarattığı kuvvetli noktaların kuvvetle muhtemel başarısızlıkları sonucunda sahiplerinin nasıl bir feci akıbete uğrayacakları, komşularıyla nasıl yeni boğazlaşmalara girecekleri hiç hesaba alınmıyor.
Haberin Devamı
Atlantik ötesindeki dünyanın eski dünyada ciddiye alınması maalesef başta Almanya olmak üzere bazı Avrupa Birliği üye ülkelerinin kabahatidir. Eski kanka ve akraba Britanya dahi Amerika’ya bu derecede itaat etmemeyi tercih etmiştir.
Dünya hiç iyiye gitmiyor. Eski düşman hedeflerin yerini yenileri alıyor. ABD bunlardan birisi. Bu gibi haritaları hazırlarken Washington’dakilerin ABD’de dolaşan bazı hırslı ve marjinal Arap entelektüellerini de yanlarına aldıklarına da hiç şüphe yok.
BM’DE KATLİAMA KALKAN ELLER
BİRLEŞMİŞ Milletler Güvenlik Konseyi’nde tek başına bir kararı savunuyor. Tam Amerikancı bir tutum. Dünyaya yüz vermiyor, dinlemiyor. Gazze Şeridi’ne insani yardım sağlanması için İsrail ve Hamas arasındaki çatışmalara “ara verme” çağrısında bulunan karar tasarısını tek başına veto ediyor. “Benim dediğim doğru” diyor. Dünyada kimseyi takmayacak yılların geride kaldığının farkında değil. Fotoğrafta görüleceği gibi daimî delege koltuğunda oturan ABD heyetinden Linda Thomas-Greenfield elini kaldırmış. Kararı ülkesi adına veto ettiğini bildiriyor. Arkasındaki ekibin bazı üyeleri ise rahatsız bir ifadeyle gözlerini başka yere çeviriyor. ABD’nin bu tavrı gerçekten tam bir küstahlık. Türkiye bu konuda en büyük çabayı gösteren ülkelerin başında geliyor. Hükümetimiz ve Dışişleri tüm gücüyle çalışıyor. Avrupa Birliği’nin tutumu ise başından beri çiğdir.
Haberin Devamı
Ortadoğu coğrafyası
FAZIL SAY
FAZIL Say bizim millî sanatçılarımızdandır. Uğraştığı dal itibarıyla ünü ülkemizin sınırlarını çoktan aşmış biridir. Dünyanın her yerinde hayranları vardır, binlerle ifade edilir. Bunların içinde İsrail gibi müzikten anlayan insanların ülkesi de vardır. Müzikte siyaset olmaz. En antisemit zamanlarında bile iyi müzisyen Yahudiler sadece üst cemiyette değil, Rusya ve Polonya’nın köylerinde bile el üstünde tutulurdu.
Ortadoğu coğrafyası
Bu bakımdan onun son saldıralar hakkındaki açıklamalarının konserlerini iptal ettirecek bir tepkiyle karşılanmasını doğru bulmuyorum. Kendisi ne fanatik bir insandır ne de Yahudi toplumuna karşı bir önyargısı vardır. Bu bakımdan sanatçımıza gösterilecek en hafif bir protesto ve boykot hareketini tasvip etmediğimi belirtmek isterim. Sanatçı ve müzisyene boykot etkili olmaz. Müzik ve resim dokunulmaz alanlardır.
40’ıncı yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
#Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti#Rauf Denktaş#Kıbrıs Adası
Kasım 12, 2023 06:296dk okuma
Paylaş
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin devlet yapısı Avrupa devletlerinin demokrasilerine uygundur. Laiklik gerçekten önemli bir kurumdur. Birinci maddede belirtilir, ikinci maddede dilin Türkçe olduğu belirtilir. Yargının bağımsızlığı tam olarak uygulanmıştır. Şu anda 40. yılını kutladığımız bu cumhuriyet yavaş yavaş dünyada tanınmaktadır. Türkiye ile ilişkilerinin belirgin bir ölçüde dikkatli taranması, yerleşmelere devam edilmesi politikanın esaslarından olmalıdır.
Haberin Devamı
1974 yılı temmuz ayında Kıbrıs Adası’ndaki iki cemaat olan Türk ve Rum arasındaki gerilimin zorba bir darbe ile kilitlenmesi üzerine Türkiye, Kıbrıs’a askerî müdahalede bulundu. Bu tasvire layık bir olaydır. Türkiye’nin adadaki Türk cemaati korumak ve gerektiğinde müdahale yapmak konusundaki ültimatomlarına adadaki Rum cemaati aldırış etmiyordu.
Adadaki Rumların lideri Makarios’a darbe yapıldığı vakit Nikos Sampson EOKA’cıların (Ethniki Organosis Kiprion Agoniston) kuklası olarak cumhurbaşkanlığına getirildi. EOKA’nın Kıbrıs’ta hâkimiyeti sağlanmıştı. Bu arzu edilir bir manzara değildi çünkü Kıbrıs Rumlarının önemli bir kesimi sol eğilimlidir. Bu sol eğilim AKEL Partisi’nde (Emekçi Halkın İlerici Partisi), yani mahalli komünist partide yoğunlaşmıştır.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
Makarios’un Üçüncü Dünya’daki şöhreti, Üçüncü Dünya tipi bir sosyalizmin sözcülüğünü yapmasından ileri geliyordu. Adanın nüfusu ile orantılı olmayacak bir şekilde Hind liderlerin, Cemal Abdünnasır’ın, Yugoslav lider Josip Broz Tito gibi önderlerin yanında yer almakta Üçüncü Dünya Bloku’nda sözü dinlenmektedir. Üçüncü Dünya aktif bir blok değildir. Herhangi bir meseleyi etkin çözecek bir tarafsızlar konferansından bahsedilemez. İdare daha çok Mısır’ın elindedir. Lakin ülkelerin nüfus olarak kalabalığı, örgütlenme beceriksizliği, iktisadi durumlarının yetersizliği dolayısıyla AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu) gibi, NATO gibi, hatta Varşova Paktı gibi bir ağırlığı söz konusu değildi. Ancak farklı bir sesti.
40’ıncı yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
TÜRKİYE’DEN BÜYÜK SÜRPRİZ
EOKA çevrelerinde Türkiye’nin müdahalesinin gerçekleşemeyeceği kanaati uyanmıştı. Rauf Denktaş’ın ifadesi ile karşı taraftan, “Bekledim de gelmedin şarkısı sabah akşam çalınıyordu”; beklenenin gelmesi büyük sürpriz oldu. Üstelik stratejik olarak çıkarma harekâtının Magosa tarafından; yani güneyden yapılacağı düşünülüyordu. Fakat zor olan taraf Girne tercih edildi. Girne’deki savunmanın daha aksak ve zayıf olduğunu ileri sürdüler, oysa tabii ve çetin bir savunma hattıydı. Her hâlükârda Girne hattı bir günde aşıldı ve aşıldıktan sonra Türk ordusu ilk etapta Lefkoşa’nın bugünkü sınırlarına, Magosa’ya ulaştı.
Haberin Devamı
Varoş, Osmanlıca bir kelimedir. XVI. asırda Macaristan’dan alınmadır ve banliyö anlamında kullanılır. “Varosa” olarak telaffuz edilen bölgenin adını da Maraş’a çevirdiler. Ateşkes kararına burada uyulduğu için Maraş bölgesi hâlâ iskâna açılmamış görülüyor. Açılması gerekir çünkü adanın ekolojisi, ekonomisi ve her iki tarafta oturan insanlar açısından verimsizliğe mahkûmdur. Hâlbuki verimli bir bölgedir.
Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilk anda federe devlet olarak teşkil edildi ve öyle ilan edildi. Oysa bu federasyonu Kıbrıs Rumları tanımıyorlardı. “Biz üniter devletiz” diyorlardı. Türklere azınlık olarak yer veriyorlardı. Akdeniz, Balkanlar ve Orta Doğu’da azınlık bir cemaatin yaşama hakkı yoktur. Bu bölgedeki tarihî yapılanma, beşerî coğrafya bu gibi bir statüyü kaldırmaz. Tek istisna Lübnan’dır; orada da cemaatlerin her birinin seçimde ne yapacakları, ne kadar aday gösterecekleri, hükümetteki görevleri anayasa ile belirtilmiştir. Nüfus yapısı 1940’lardan bugüne kadar çok değiştiği hâlde nüfus sayımı yapılmayarak anayasaya sözde uyulmakta ama aslında uyulmamaktadır ve değişmez facia ortadadır.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
40’ıncı yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
Bu nedenle Türk cemaatinin lideri Rauf Denktaş bu konuda ikna yolunu seçti. Rauf Denktaş’ın 1963’te ilk çatışmalar çıktıktan sonra haklı olarak adadaki liderlik üstünlüğünü ele geçirdiği görüldü. İyi tahsil görmüş bir hukukçuydu. İngiliz idaresinde Türk münevverleri daha çok hukukçulukta temayüz etmişlerdir. Bu on senenin içerisinde Rauf Denktaş’ın hayatı çok kolay değildi. Karşı tarafla çekişmek ve cemaatinin üyelerine söz anlatmak durumundaydı; asıl önemlisi Ankara’daki hükümet temsilcileriyle başı her zaman hoş değildi.
Türkiye’de kamuoyunun da bu nedenle Rauf Bey üzerinde yüzde 100 olumlu bir izlenime sahip olmadığını belirtmek gerekir. Kişiliğindeki üstünlük dolayısıyla bu durum değişti. Aradan on sene geçmedi ki Rauf Bey’in müstesna bir lider ve politikacı olduğu anlaşıldı.
Haberin Devamı
Kıbrıs Türk Federe Devleti Meclisi 15 Kasım 1983 günü Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilan etti. Çünkü maalesef Rumlar üniter devlet ısrarındaydı ki 1960 statüsüne de aykırıydı. 1960’taki garantörlük antlaşmaları iki devletli, cemaatlerin federal bir yapıda hareket edeceklerini, dış politika konusunda da bakanlıkları paylaşacaklarını ve hatta herhangi bir uluslararası bir kuruluşa birlikte gireceklerini, uyumsuzluk durumunda veto hakkı tanıdıklarını belirtmekteydi. Buna rağmen AET tamamıyla Ortaçağ’a mahsus duyguyla Kıbrıs Rumlarının üniter devlet görüşünü kabul etmiş. AET’ye kabullerini de sağlamıştır. Burada Türk tarafına hiçbir şekilde danışılmamıştır. Birlikte alınmaları da söz konusu değildir. İleri sürülen hukuki gerekçe ise geçerli değildi. Bu noktada Federal Almanya’nın başı çektiği, Fransa’yı da kolayca ikna edip Benelux Bloku’nu yanına aldığı görülmekteydi. Zira Akdenizli AET üyelerinin bu konularda aşırı bir ısrarı olmazdı.
Haberin Devamı
40’ıncı yılında Kuzey Kıbrıs Türk CumhuriyetiRauf Denktaş
AVRUPA DEMOKRASİLERİNE UYGUN
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin devlet yapısı Avrupa devletlerinin demokrasilerine uygundur. Laiklik gerçekten önemli bir kurumdur. Birinci maddede belirtilir, ikinci maddede dilin Türkçe olduğu, diğer azınlık gruplarının her türlü haklarının eğitim dahil olmak üzere tanındığı belirtilir. Yargının bağımsızlığı belirlenmiştir ve tam olarak uygulanmıştır.
Kıbrıs’ın iktisadi hayatı en problemli olan cihetidir. Anadolu’dan yerleştirilen nüfusun Kıbrıs’ın ekonomisine çok fazla bir katkı yaptığını söylemek çok zordur. Üstelik yerleştirilen nüfusun içindeki bir kesimin birçok konuda sınırın ötesindeki, Güney Kıbrıs yönetimi ve halkıyla işbirliği yaptığı görülmektedir. Nitekim Annan Planı’nın bütün aleyhteki görünümüne rağmen bu nüfus tarafından desteklendiği ve bu nedenle kuzeyde makbul tutulduğu görülmüştür. Oysa aynı planı güneylilerin reddettiği malumdur.
Sık sık demokratik yapıdan istifadeyle yapılan bazı neşriyatta Kuzey Kıbrıs Cumhuriyeti’nin geçersiz olduğu, barıştan kaçtığı, Avrupa Birliği’ne girişi önlediği, kuzeyin işgalci ordusunun burada faaliyet gösterdiği hatta derse giden, konuşmalar yapan hocalar ve gazetecilerin de bu neşriyatta “kolonizatör” olarak nitelendirildiği görülmektedir.
Bu nüfusun önemli bir eleme olmadan adaya alındığı çalışma kalitelerinin incelenmediği görülmektedir. Durum bu şekilde devam edecek olursa yapının değiştirilmesi gerekir. Buna karşılık Bulgaristan Cumhuriyet’inden adaya sığınan on bin kadar Tuna boyu Türk’ünün çalışkanlıkları ve yerel Türk halkının kurallarına mükemmel bir şekilde uyum sağladıkları, hem yerli halk tarafından çok sevildikleri hem de kendilerinin mutlu oldukları gözlenmiştir.
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin asıl gelir kaynağı turizm sektörüdür. Nüfusun 400 bine yaklaştığı belirtilmektedir. Eğitim durumu adada bir gelir getirecek kadar mükemmeldir. Üniversitelerde bilhassa Asya, Afrika ülkelerinden gelen yabancı öğrencilerin sayısı çoktur. Bunlar eğitimlerinden sonra adanın kuzeyinde kalmaktadırlar.
YAVAŞ YAVAŞ TANINIYOR
Şu anda 40. yılını kutladığımız bu cumhuriyet yavaş yavaş dünyada tanınmaktadır. Başkonsolosluklar Londra, ABD’de Washington’da, BM’de New York’ta, Berlin ve bazı Avrupa başkentlerinde temsilcilikler kurulmaktadır. Buralara KKTC Dışişleri Bakanlığı’nın büyükelçi rütbesindeki diplomatları tayin edilmektedir. Yakın zamanda Azerbaycan’ın KKTC Cumhurbaşkanı’nı davet etmesi ve yakın ilgi kurulması ve Azerbaycan’ın da buraya resmen büyükelçilik düzeyinde tanıyacağına bir delildir. Bu KKTC için mutlu bir olay sayılmaktadır. Umut ederiz ki Kıbrıs Türk halkı da mantalite, yaşayış ve kültür bakımından kendilerine en yakın bu Türk grubuyla çok iyi anlaşacaklardır.
Türkiye ile ilişkilerinin belirgin bir ölçüde dikkatli taranması, yerleşmelere devam edilmesi politikanın esaslarından olmalıdır. Şu anda adada 35 bin kadar Rus mültecinin bulunduğu göze çarpıyor. Malum miktarda orada evlilik yoluyla veya bazı istisnai iş durumlarıyla bulunan Rusların bir kültürel zenginlik yarattıklarına şüphe yoktur. Fakat bu aşırı kalabalığın yanıbaşımızdaki Suriye’nin ve Akdeniz’in stratejik askerî durumu göz önüne alınırsa mahzurlu olduğu, ayrıca gelenlerin üretmekten çok tükettikleri, adada mesken bakımından büyük problem ortaya çıkardıkları, adanın mimari profilinin bu müşteriler için yapılan çirkin binalarla bozulduğu göze çarpmaktadır. Bu konularda hassasiyet gerekir.
Roma İmparatorluğu ve Türkiye
#Laodikeia#Nymphaeumu#Prof. Dr. Celal Şimşek
Kasım 19, 2023 06:295dk okuma
Paylaş
Kocaman Roma İmparatorluğu’nun içinde İtalya kadar bir zengin bölge bugünkü Türkiye’dir. Son olarak Denizli’deki Laodikeia’nın ünlü anıtsal çeşmesi ‘nymphaeum’, Prof. Dr. Celal Şimşek başkanlığındaki heyet tarafından restore edildi. Muhteşem havuzu, arşitrav-frizleri; alınlıkları ile sekiz sütunlu anıtsal bir çeşmedir. İmparator Traianus Laodikeia’daki Nymphaeumu’nda Türk arkeologlarını şükranla selamlıyor.
Haberin Devamı
MİLATTAN önce 2. asırdan başlayarak milattan sonra 3. asra kadar beş asırlık bir dönemin görünümü; Britanya adalarından bugünkü Fransa, Galya, Güney Almanya (Germenia) ve Ren bölgesi (Kolonya), Viyana ve Pannonia (bugünkü Macaristan) Romanya (Dacia), Herson (Kırım Yarımadası’nın kuzey sınırları), Akdeniz’de; İberya (İspanya), Güney Fransa, İtalya, bütün Adriyatik bölgesi ve İlirya, Yunanistan, Trakya ve Asya Minör içinde Bitinya (klasik Bursa); Paflagonya (klasik Kastamonu); Pontus bütün Karadeniz çevresi, Galatya (Ankyra’nın başkenti olduğu Orta Anadolu) ve Caesarea (bugünkü Kayseri), İonya; Karya, Likya, Pamfilya, Klikya (yani Antalya ve Çukurova’yı içeren Akdeniz), zengin Antiochia, bugünkü Suriye’nin, Filistin ve Lübnan’ın, Mısır’ın, bugünkü Libya’nın ve Mağrib ülkelerini içeren, bütün dünyayı kapsayan Roma üniversaldı.
Haberin Devamı
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Roma İmparatorluğu ve TürkiyeÜLKEMİZ, İTALYA KADAR ZENGİN BİR BÖLGE
Yaşanan dünya ve Roma’nın bu hâkimiyeti sırasında eski kalelerin bazıları yıpranmış, tamirine ihtiyaç duyulmamış, bazıları hiç yapılmamıştı. Yeniden kale yapmak ancak Bizans denen devre aittir. Bütün bu havalide Roma hukuku işlerdi. Eyaletlerin ve halkların bazı hâlde anlaşmalarla kendilerine has hukukları vardı. Yahudilerde olduğu gibi.
Bu kocaman imparatorluğun içinde İtalya kadar bir zengin bölge bugünkü Türkiye; yani Küçük Asya eyaletleridir ve Antakya’dır. Efes, Asya’nın payitahtı mesabesindeydi; Efessos (Metropolis tes Asias). İmparator Augustus’un dönemindeki Ankara bir hayli imar gördü. Ünlü Augustus Mabedi eski çağ tarihi için çok önemli bir eserdir ve duvar yani cella yazıtları “Monumentum Ancyranum” diye bilinen Augustus’un bir nevi nutku ve biyografisidir. İmparator Caracalla zamanında yaptırılan Roma hamamları Yozgat’ın Sarıkaya’sındakiyle İngiltere’deki ünlü Bath şehrindeki hamamların çok daha üstündedir. Üstelik Sarıkaya’daki hamam kullanılır hâldedir. Ancak hiçbiri ne İngiltere’deki kadar tanıtılır ne de ciddi bir restorasyon geçirmiştir.
Haberin Devamı
İmparator Traianus ve ondan sonra yerine geçen Hadrianus zamanında Küçük Asya yeni bir mimari değişim geçirdi. Hadrianus gezgin bir imparatordu. Mısır dahil bütün Afrika eyaletlerini, Suriye’yi gezdi. Gezdiği her yerde eserler bıraktı. Anadolu’da Efossos ve asıl önemlisi Edirne’yi (Hadrianapolis) yeniden inşa ettirmek onun işidir.
Laodikeia bugün “Ladik” diye telaffuz ediliyor. Aynı ismi taşıyan iki şehirden birisi de Amasya-Samsun arasındadır. Denizli’deki kazı Prof. Dr. Celal Şimşek başkanlığında yürütülüyor. Son olarak Laodikeia’nın ünlü anıtsal çeşmesi ‘nymphaeum’ bu heyet tarafından restore edildi. Muhteşem havuzu, arşitrav-frizleri; alınlıkları ile sekiz sütunlu anıtsal bir çeşmedir. Buna yakın bir anıtsal çeşme Side, Sagalassos ve Efossos’ta vardır.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
ANADOLU’DAKİ KADAR GÜZEL NYMPHAEUM YOK
Roma İmparatorluğu’nun her tarafında Anadolu’daki kadar güzel ve çok sayıda nymphaeum bulunmaz. Nymphaeum Roma ve Yunan’a ait bir anıtsal çeşme türü değil; kendi özgün yapısı olmakla birlikte Beyşehir Gölü kenarında Hititlerin de güzel bir nymphaeumu (Eflatunpınar) olduğunu görürüz.
Türkiye’yi gezmek, eski çağ tarihini öğrenmek için güzel bir giriştir. Bizim yurdun zenginliğini korumak ise güç bir iştir. İlk defa bu bölgede ciddi kazılar yapmak, yapılan kazıları filolojik bir malumatla değerlendirmek Cumhuriyet’in işidir. Türkiye arkeolojisinin görevi çok ağırdır. Ama yaptıklarıyla da iyi tanınır. Cumhuriyetimizin yurdu anlamak için yaptığı en önemli hamlelerden biri arkeolojideki ilerlemedir. İmparator Traianus Laodikeia’daki Nymphaeumu’nda Türk arkeologlarını şükranla selamlıyor.
Haberin Devamı
BİR VATAN MESELESİ: ZEYTİNLİKLERİMİZ
EDREMİT Körfezi, zeytinlikler yönünden Akhisar’a kadar zengin bir bölgeydi. Önce bu körfezin etrafındaki bilinçsiz yapılanma ve yerleşme bu bölgenin belini büktü. Ta Ayvalık’a kadar giden ülkemizin en lezzetli ve nitelikçe en zengin zeytinlerinin yarıya yakını hiçbir işe yaramayan bir beton medeniyetine kurban gitti.
İŞLETMELER KAPATILDI
Edremit büyüyor ama gerçek zenginliğini işleyerek, bunlar dolayısıyla zenginleşerek büyümüyor. Avrupa’dan gelen yazlıkçı Türklerin ve orta sınıfa hitap eden yapılanma isteklerinin er veya geç elde kalacak bina yapımlarıyla Edremit şişiyor; vilayet bile olması söz konusu. Buralarda Altınoluk civarında Antandros gibi önemli kazı yerleri de var. Yapılacak olanlar var. Yapılması gerekenler var. Balıkesir bölgesi Vakıf zeytinlikleri ve Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesindeki Edremit vakıflarında çalışanlar ve halk feryat ediyor. Bir haftaya yakın bir süredir işletme binaları kapatıldı, çalışanlar başka yere sevk ediliyor.
Haberin Devamı
Buradaki işletme ve fabrikalar birkaç güne öncesine kadar çalışıyordu. Şimdi kapatıldı. Akhisar’ın insanları “Biz İspanya olacağız” diye gayretle uğraşırken Edremit’te vakıfların tepesindeki idare zeytin işleme fabrikasını kapatıyor. Bölge sakinlerinin de fazla umurunda değil. Zira yakında vilayet olması düşünülen Edremit’in ve civarındaki yerleşmelerin ahalisi burada devamlı oturanlar değil. Dolayısıyla bölge de onların fazla umurunda değil.
Roma İmparatorluğu ve Türkiye
Bu bölgede Ayvalık Vakıf Zeytinlikler İşletme Müdürlüğü’ne bağlı arazi 14 bin dönüm. Romalılardan beri buralarda bir dönüme ortalama 10 ağaç dikiliyor. Bu verimli bir ziraat yöntemidir. Dolayısıyla 165 bin kayıtlı ağaç var. Bunların istikbali karanlık. Zeytincilik faaliyeti böyle durdurulduğuna ve vakıfların elinden alındığına göre ne yapılacağı belli. Çok yakında kimlerin burayı niye aldığı, kapattığı anlaşılır. İkinci sınıf inşaat müteahhidinin ve bilinçsiz tüketicilerin Türkiye zeytinliklerini harap etmesine müsaade etmemek lazım. Çünkü zeytin yakın geleceğin en önemli beslenme aracı ve Türkiye bir zeytin ülkesi olmasına rağmen halkı zeytinyağına ulaşamayacak.
DURUM VAHİMDİR
Buna karşı Vakıflar İdaresi’nce yapılan açıklama ikna edici ve tatminkâr değildir, daha ciddi izahat gerekir. Durum vahimdir. Vakıf arazisini elden çıkarmak ne ananeye (Latince: Mores) ne dinî kurallara ne de millî servet anlayışına uygundur. Eğer devletin elindeki vakıflar bu arazileri ellerinde tutamıyorsa, vatandaşlara bina yapılmamak şartıyla satışa çıkarılabilir. O zaman yapılacak şey şu olur; yurttaşların zeytinlik alıp bakması ve vatan topraklarına sahip çıkması...
METİN UCA
METİN Uca’yı herkes gibi sabah haberlerinden tanıdım. Çok ilginç bir sunuş tarzı vardı ve programlarına samimi bir selamlamayla başlıyordu. Haberlerinde daima tatlı bir üslup kullanırdı ama çok acı hakikatleri de ortaya koyduğu bir gerçektir. Bazı şeylerin doğru gitmediğini hiç çekinmeden belirtirdi. Basın hayatında da bu böyle devam etti.
Doğrusu ilk zamanlarda bilmiyordum; Metin maden mühendisiymiş. Bunun üzerine ciddi bir şekilde tiyatro eğitimi de almış. Kendisini tiyatro sahnesinde son yıllarında seyrettim. Tükenmez bir enerji ve doğru bir telaffuzla iki saat sahnede kalmak her oyuncuya nasip olan bir kabiliyet değildir.
Şüphesiz ki 62 yaş gibi çok olgun ve verimli bir zamanda aramızdan ayrılışı hüzün verici. Hayatın bu tatsız taraflarını kabul ederek onu her zaman anacağız.
Dışişleri Bakanlığı’nın unutulmaz siması: Bilal Şimşir
#Bilal Şimşir#Dışişleri Bakanlığı#Kazakistan
Kasım 26, 2023 06:295dk okuma
Paylaş
Bilal Şimşir, bir imparatorluğun emanetiydi. Cumhuriyetçiydi, Atatürkçüydü, Midhat Paşacıydı. Heyecanlı konuşması, tükenmeyen yazı enerjisiyle Dışişleri Bakanlığı’nın unutulmaz simalarındandı. Rumeli Türkiye’sinin çocuğuydu. Bu kimliğini bir otoportre ressamı gibi korumayı bildi öyle de aramızdan ayrıldı.
Haberin Devamı
hurriyet-new
Bilal Şimşir’i genç yaşlarında ilk kitaplarıyla tanıdım. Bir Mülkiyeli Hariciyeliydi. Mülkiye’yi bitirdikten sonra Siyasi Tarih Kürsüsü’nde asistan olarak bırakılmıştı. Tuna boyu göçmenlerindendi. 1933 yılında bugünkü Bulgaristan’ın Yılancılar Köyü’nde dünyaya gelmiş. Babası Kırım Savaşı’na iştirak ederek madalya almış. Rüşdiye ve Gymnasium’u Bulgaristan’da okuyarak 17 yaşında Türkiye’ye geldiğinde Gelibolu’ya iskân edilmişler.
‘O ÇOCUK BENDİM’
1957 yılında Mülkiye’deki asistanlıktan sonra Dışişleri Bakanlığı’na intisaba karar vermiş. Midhat Paşa için yaptığımız bir seminerde; bu büyük valinin o ülkelerdeki ikon derecesine çıkan rolünü ifade için bir hikâye anlatmıştı. Oturduğu yerde Türk ortaokulunu kapatmışlar. Ailesi bir çocuğunu daha büyük bir merkezde yatılı okula gönderiyor ve çocuk hâliyle evden ayrılacağı için ağlıyormuş. Babası demiş ki; “Ağlama büyük valimiz de böyle ağlayanlar yüzünden açtığı okullara talebe bulamadı ve bu hâle düştük”, “Bu ihtar üzerine ağlamayı kesen o çocuk bendim” dedi.
Dışişleri Bakanlığı’nın unutulmaz siması: Bilal Şimşir
Haberin Devamı
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
Karadeniz Yaylalar ve Batum Turlarını Kaçırmayın.
Jolly Tur
by Taboola
Bilal Şimşir’in Dışişleri Bakanlığı ve Siyasi Tarih gruplarındaki tetkik şöhreti; Dışişleri Bakanlığı arşivini ama asıl önemlisi büyük başkentlerdeki imparatorluktan kalma arşivleri tasnif etmesiyle tanınır. Arşivde çalışmak, arşivleri düzenlemek Dışişleri Bakanlığı memurlarının haklı olarak pek hoşlanmadıkları bir işti ama Dışişleri Bakanlığı’mızın arşivlerinin hâlâ tasnif ve düzeninin tamamlanmadığı açık. O yüzden Bilal Bey’in bu rolünü ve yaptıklarını herkes hâlâ şükranla anar.
İMPARATORLUĞUN EMANETİ
O, bir imparatorluğun emanetiydi. Cumhuriyetçiydi, Atatürkçüydü, Midhat Paşacıydı. Dağılan imparatorlukta bu mirasın orada kalan Türk kavmini bir arada tuttuğunu Bilal Şimşir’den hatırlarız. Rumeli’nden Türk göçleri, Balkanlar politikası, Midhat Paşa, Ermeni meselesi üzerine yazdığı sayısız kitap ve makale, bakanlığın dışında çok okunması ona özgün bir kişilik kazandırdı.
Heyecanlı konuşması, tükenmeyen yazı enerjisiyle Dışişleri Bakanlığı’nın unutulmaz simalarındandır. Böyle heyecanlı insanlarda görülen huysuzluk ve kavgacılık gibi emareler onda yoktu. Tartışma sırasında dinlemeyi ve münakaşayı uzatmamayı da biliyordu.
Bilal Şimşir Rumeli Türkiye’sinin çocuğuydu. Bu kimliğini bir otoportre ressamı gibi korumayı bildi öyle de aramızdan ayrıldı. İşini seven, Dışişleri Bakanlığı arşivlerini yerinde kullanan nadir değil belki tek kişiydi.
Haberin Devamı
KAZAKİSTAN GEZİSİ
Kazakistan Türk dünyasındaki en geniş coğrafyaya sahip ülke; 2 milyon 724 bin 900 kilometrekare. Türkiye’nin 3.5 misli. Buna karşılık nüfusunun şu son günlerdeki sayımın kesinleşmesiyle 20 milyonu geçtiği görülüyor. Eski Sovyetler Birliği’nin Rusya’dan sonra en geniş arazili devleti nüfus bakımından çok daha alt sıralarda. 20 milyon nüfusun tahminen yüzde 70’i Kazaklardan oluşuyor. Geri kalanlar Ruslar, Özbekler, Ukraynalılar, sayıları gittikçe Alman göçüyle azalan Almanlar, Rusya Yahudileri, Koreli, Uygur gibi sayısız milletlerden oluşuyor.
Dışişleri Bakanlığı’nın unutulmaz siması: Bilal Şimşir
HASSAS NÜFUS DENGESİ
Devleti yönetenler 1999’dan beri bu hassas nüfus dengesine çok dikkat etmişler ama bir yandan da Kazakların nüfusunun artması için çaba göstermişlerdir. Nüfus doğal hâliyle; yani bereketli doğumlarla zaten artıyor. Üstelik Kazakistan Moğolistan ve Çin’deki millî azınlıklarını da Nazarbayev’den beri başarıyla içeri çektiler.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
Sakin görünen politik atmosferde 2015 olayları, İslami fundamentalizminde de rol oynadığını gösteriyor. Bu İslami hareketten daha çok Suudi Arabistan’dan etkilendikleri endişesiyle çekiniliyor. Devletin politikası kadar orta sınıfların tepkisini de eken bir hareket.
Kazakistan eski başkenti olan Almatı hele hele yeni başkent Astana bize bir Balkan başkentini eski başkent Ankara’yı hatırlatıyor. Buna rağmen ülkenin bereketi Özbekistan ile karşılaştırılamayacak durumda. Ziraat yönünden bu kocaman cumhuriyet Özbekistan topraklarının üretimine bağlı.
Kazakistan’ın önemli özelliği Kazakların Rusçasının ortalama bir Rus’unkinden daha mükemmel olmasıdır. Öte yandan, daha çok film endüstrisinin tesiriyle Türkiye Türkçesi konuşanların sayısı artıyor. Azerbaycan’da ve Kazan Tataristan’ında yüksek olan bu yeni Türkçe eğilimi Kazakistan’da da var.
Dışişleri Bakanlığı’nın unutulmaz siması: Bilal Şimşir
Haberin Devamı
Kazakistan’ın bilimsel kapasitesi üst düzeyde. Şu anda iki üniversite var ki Astana ve Almatı beynelmilel düzeyde değerlendirme çıtalarını aşıyorlar. Kazakların tarihi 18. asırdan beri dağınık aşiretlerin hâkimiyetiyle ilgili. Kazakların devlet teşkilatının 15. asır boyunca bütün Türk dünyası gibi cereyan ettiği fakat Kazakistan’ın üst yönetici olarak Moğolları barındırdığı anlaşılıyor. Kazak toplulukları 17-18. asırlarda kendi yönetimleri için birbirleriyle savaştı. Kazakistan’ın modern tarihi böyle oluştu.
19. asır sonlarından itibaren de Rusların Kazakistan’da hâkimiyeti yüksek. Kazakistan’da aşiretler arasındaki mücadele açık bir gerçeklik olarak Rusların hâkimiyetini 18. asırdan beri burada tutunmasına neden oldu. Fakat aynı şekilde 19. asır boyunca da Kazak aşiretler Rusya’ya karşı direnişi sürdürdü asıl önemli Cedidçiler dediğimiz modernleşme taraftarlarının bu toplum üzerinde etkisi oldu.
Haberin Devamı
Bugünkü Kazakistan’ın sanayi kapasitesi yüksek. Türkiye’yle ilişkileri beklenenin üstünde. Türk üniversitelerindeki öğrenciler içinde Kazaklar başarılarıyla tanınıyor. İklimin sertliği, yazların ve kışların mevsim normallerinin üzerinde soğukluk ve sıcaklığa sahip olması hayatı zorlaştırtıyor ama asri teknoloji bu durumu yenmiş görünüyor. Ne kadar zaman, nereye kadar bu başarı devam edebilir; bu bilinmez.
Geçen hafta Kazakistan’daydım. Astana’daki Uluslararası Türk Akademisi’nin organizasyonuyla Gumilov Avrasya Üniversitesi’nde bir konferans yaptım. Avrasya Üniversitesi’nde bana Fahri Profesörlük verildi. Cömert ve zarif bir davranış.
Astana’dan sonra Almatı’ya geçtim. Almatı sadece Kazakistan’ın değil bütün Orta Asya’nın entelektüel merkezi. Opera ve balede Frédéric Chopin müziğinden derleme parçalarla nefis bir bale, ardından da Rimski Korsakov’un Şehrazad’ını seyrettik. Kazak balesinin düzeyi yüksek, Rusya’da da tanınıyor ama kıtanın dışına çıkıp Avrupa ve Amerika’da başarılı üyelerinin pek görülmemesinin sebebi belli eski sistem hâlen devam ediyor. Sovyet devrinde Türk cumhuriyetlerinin entelektüellerinin bırakınız Batılı kapitalistler, Demir Perde içindeki Sosyalist Avrupa ile bile teması kısıtlıydı. Bugün eski durum söz konusu olmasa da bu durum devam ediyor. Kazakistan’ın dış dünya ile ilişkilerini ancak Türkiye Cumhuriyeti üzerinden Türkiye sağlayabilir. Gelişmeler de öyle görünüyor.
Astana’daki Büyükelçimiz Mustafa Kapucu, Almatı’daki Başkonsolosumuz Evren Müderrisoğlu, Rusya ve Orta Asya uzmanı Birinci Müsteşarımız Turhan Dilmaç ve Birinci Müsteşarımız İpek Aynuksa bizim öğrencilerimiz. Hepsi de Rusça bilen başarılı diplomatlar.
TÜRK DİPLOMASİSİNİN DEĞİŞİMİ
Türk diplomasisinin eski Sovyet coğrafyasındaki konumu, stratejisi ve nitelik değişimi takdire sayan. 1970 ve 1980’leri bilenler bunun farkındadır. Almatı Başkonsolosumuz Evren Müderrisoğlu ile önemli bir görüşme yaptık. Bölge hakkındaki bilgisinden çok yararlandım. Burada Orta Asya’nın en eski üniversitesi olan devlet üniversitesinde bir konferans daha verdim. Al-Farabi Kazak Millî Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Canseyit Tüymebayev elinden bir fahri unvan bahşedildi.
İki yılda bir gördüğümüz ülkelerde Özbekistan’da ve Kazakistan’da hayat şartları değişiyor. Gençlerin ilgi ve dinamizmlerinin arttığını gözlüyorsunuz. Bunlar bu kıta için ümit verici gelişmeler.
Türk edebiyatının geç anlaşılan dâhisi: Ahmet Hamdi Tanpınar
#Edebiyat Fakültesi#SİCİLYA#Bakü
Aralık 03, 2023 09:134dk okuma
Paylaş
Ahmet Hamdi Tanpınar yaşadığı dünyayla birlikte çocuklarının değil ancak torunlarının nesliyle gözde yazarımız oldu. Huzur’da huzuru bulanlar; Tanpınar’ın eski dünyası ve kültür çevresini tanıdı. Onun Osmanlıcasına sahip değillerdir. Lâkin onun Fransızcasıyla edindiği Fransız medeniyeti ve değerlerini tanıdıkları için iki nesil evvelin bu garplı-şarklı münevverini kavradılar.
Haberin Devamı
BİR nesil onu unutmak üzereydi ki arkadan gelen neslin yarısı keşfetti. Tanpınar yaşadığı dünyayla birlikte çocuklarının değil ancak torunlarının nesliyle gözde yazarımız oldu. Belki de biraz abartılmış İstanbul nostaljisi; eski hayatın tevazu, zamandan çok etikete, hızlı düşünme ve bol tartışmadan çok içe dönük tefekkür ile tecride yönelik tarafından söz edilmeye başlandı.
Türk edebiyatının geç anlaşılan dâhisi: Ahmet Hamdi Tanpınar
BATI’YA AÇILAN KAPI
Edebiyat Fakültesi’nin sevilen profesörü Ahmet Hamdi Bey, Beyoğlu Narmanlı Han’da balkonla çevrili, oda oda kiraya verilen eski Rusya Sefareti’nde bir geniş odada oturuyordu. Avlunun ortası parke taş döşeliydi. Bugün o bina AVM şeklinde restore edildi. Tanpınar mütevazı hayatında eski Türklerin arasında Fransa ve Fransızca dolayısıyla Batı’ya açılan bir kapıydı. Edebiyat Fakültesi’nin eskileri arasında monden takımla belki tek ilgi kuran oydu. Halide Edip Hanım hem sağ hem sol tarafından dışlanmıştır. Adamdan o kadar anlarız.
Haberin Devamı
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
Karadeniz Yaylalar ve Batum Turlarını Kaçırmayın.
Jolly Tur
by Taboola
Türk edebiyatının geç anlaşılan dâhisi: Ahmet Hamdi Tanpınar
Huzur’da huzuru bulanlar; Tanpınar’ın eski dünyası ve kültür çevresini tanıdı. Onun Osmanlıcasına sahip değillerdir. Lâkin onun Fransızcasıyla edindiği Fransız medeniyeti ve değerlerini tanıdıkları için iki nesil evvelin bu garplı-şarklı münevverini kavradılar. Huzur aslında Türk Edebiyatı’nın 1980’den sonra klasikleşen eseridir. Dergâh Yayınları, Huzur’un âdeta tenkitli (emandasyon) eleştirel basımını yaptı. Bu özel çalışmanın her sayfasında açıklayıcı notlar var. Huzur’un yaşandığı zamanların İstanbul’unun fotoğrafları ve mekânlarının çizimleri okuru o günlere götürüyor. Sadece Huzur değil Ahmet Hamdi Tanpınar külliyatı özel ve uzun bir çalışmayla yeniden hazırlanmış, Paul Valery’nin ilk (Monsieur Teste) tercümesiyle birlikte. Türk aydın alemine faydalı bir hizmet.
Haberin Devamı
Türk edebiyatının geç anlaşılan dâhisi: Ahmet Hamdi Tanpınar
Huzur’un geçtiği İkinci Dünya Savaşı öncesi İstanbul bir geçiş dönemidir. Eskinin kendini koruduğu değil, sızlandığı, yenilerin hoşlanmadığı bir dönem. Birinci Dünya Savaşı sonrası iktisadî krizin eski dünyaya maledildiği bir devrin İstanbul’u. İstanbul coğrafyasının iki yakası birbirine yabancıydı. Oysa ikisinin de kendine göre tadı vardı. Gözümü açtığım devir 1950’ler sonrası. İstanbul’un bu döneminin tadını kıyısından alan biriyim.
Bizim nesil Tanpınar’ı sevdi ve sıla hasretiyle baktığı bir dünyayı onunla tanıdı. Huzur bu dünyayı veriyor. İddiasız ve gürültüsüz bir pazarlama… Sonra onun neslinden birkaç yazar aynı şeyi gürültülü bir pazarlamayla yaptılar. Tanpınar’ın yaptığı daha Osmanlıca ve daha sadedir.
BAKÜ
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
by Taboola
KASIM ayının 26’sı Pazar günü Celâl Şengör’le Bakü’deydik. Kültür Sarayı Salonu’nda 100. yıl Türkiye ve Azerbaycan’ı üzerine konuşuldu. Tabii iki ülke arasındaki ilişkiler ve bağlar söz konusu edilecekti. Şunu söylemem lazım; Celâl Şengör Azerbaycan’ın genel aydın gurubuyla büyük bir uyum içinde. İç politikada, laiklik konularında, dış politikada zihniyetin beraber olduğu yerde başka bir birlik istemez. Konuştuğu Türkçe kitleyi etkilemeye ve anında kendine çekmeye son derecede müsait. Azerbaycan halkı lisan dehasıdır. İstanbul Türkçesinin bizde kaybolan çeşidini orada yarattılar.
Bazı şeyleri rahatlıkla konuşabileceğimiz bir diyar. İnsanların varlık nedeni olan konularda çok titiz ama aynı zamanda da hoşgörülü olduğu bir memleket. Orada iki gece kaldık. Ama ne yazık Azerbaycan müziğinden, klasik opera ve tiyatrodan uzak. Programı bir türlü denk getiremiyoruz. Her zaman yaptığım gibi “halı müzesini” gezdik. Eserler korunmuş ve klasik koleksiyonlar büyütülmüş. Üstelik klasik tipteki halılar da dokunabiliyor. Sovyet devrinin programcı, plana hizmet eden hantallığının yerini başka türlü heyecanlar aldı. Şehir zengin, gösterişli bir yapılanma yaşıyor.
Haberin Devamı
BENİ ÇEKEN BİR DÜNYA
İki memleketin arasındaki kültürel ilişkiler ve tarihî temel birlikte yaşamaya çok müsait. Mesela İstanbul Türkçesini televizyonlarından kapan gençlerin telaffuzları bizim Türkçeyi yutarak konuşup bozan kendi gençlerimizden çok daha hoş. Tarihe ilgi başka düzeyde. Doğrusu beni bir aydın ve hoca olarak çeken bir dünya. Celâl Şengör’ün de aynı fikirde ve tavırda olduğunu gördüm.
PALERMO
SİCİLYA’nın başkenti mafyadan temizlenmiş. Hoş mafya her sokağa çıkan insanın hissedeceği bir kuruluş değildi. Sokaklarda anti mafya sloganlar var. Şehrin kültürel hayatı eskisi bütün klasisizmiyle devam ediyor. Mondello Koyu ve Monte Pellegrino bütün güzelliğiyle hayatı etkiliyor. Bir milyonluk bu şehir canlı.
Haberin Devamı
Türk edebiyatının geç anlaşılan dâhisi: Ahmet Hamdi Tanpınar
TÜRK OPERA SANATÇILARINI TANIYAN BİR ŞEHİR
İtalya’nın en meşhur eserlerinden birini Teatro Massimo’da Vincenzo Bellini’nin Capuleti ve Montecchi’sini seyrettik. Başrollerden birinde Mert Süngü vardı. Palermo Türk opera sanatçılarını tanıyor. Mert de seviliyor. Bellini’nin rejisörü modernist bir denemeydi. Beni ne rahatsız etti ne de çok etkiledi ama sesler fevkaladeydi. İspanyol’un, Rus’un yanında Mert’in kişiliğinde Türk operası da var. İtalyan operası her zaman yaşar. Zira renkliliğe ve yeni kabiliyetlere önem veriyor. Açık konuşayım; şehirdeki hayat İstanbul’dakinden çok daha ucuz. Nüfus canlı fakat boğucu değil. Güney İtalyan şehirlerinde kozmopolitizm göze batan bir şey değil. İtalyanlık onu kendine göre yontuyor. Sicilya ve Sardinya gibi adalar İtalya’dan çok farklı. Zengin bir tarihin mistik yapısı hep hissediliyor.
Türk edebiyatının geç anlaşılan dâhisi: Ahmet Hamdi Tanpınar
Palermo’ya Teatro Massimo’da bu icrayı takip için geldim. Turizm yapmak için geldimse namert olayım. Bakü-Palermo benim için 100. yıl hediyesi oldu. Bakü Celâl Hoca’yı alkışlıyor, İtalya Mert Süngü’yü bayılarak dinliyor. 50 yıl önce söyleseler inanamayacağım manzaralar.
Palermo’nun fakir semtleri var ama buralardan kriminalite tahmin edildiği kadar yüksek değil. İtalya’nın problemli şehirlerinden olmaktan çıkmış. Orta sınıfın hayatı hiç de o kadar çekilmez bir acılıkta değil. Bu konularda memleketimizdeki benzer sancıyı sakinlerin yüzünde görmüyorsunuz.
Türk edebiyatının geç anlaşılan dâhisi: Ahmet Hamdi Tanpınar
Eski günlerden farklı olarak Türkler her yerde olduğu gibi Palermo’da da turizm yapıyor. Palermo’daki arkeoloji müzesi meşhur bulguların sergilendiği bir yer. Ama Avrupa’da çok az müze Türk müzelerindeki buluntuların uğrağı olacak durumdadır. Bizim ülkenin klasik mirası malûm; biz gerçek bir tarihî zenginliğe sahip memleketiz. Müzelerimizde herkes ve her şey var.
Alacahöyük sergisi
#Alacahöyük Sergisi#Beyoğlu#Yapı Kredi Müzesi
Aralık 10, 2023 06:295dk okuma
Paylaş
Hatti (Hitit) kültürünün ne Mezopotamya ne de Akdeniz’deki diğer arkaik ve parlak uygarlıklara benzemeyen özellikleri vardı. Şu anda İstanbul Beyoğlu’ndaki Yapı Kredi Müzesi’nde ‘Atatürk ve Alacahöyük’ başlıklı sergi bu bölgeyi en esaslı ve en ilginç yönleriyle tanıtma peşinde. Bütün seramikler ve elektron dediğimiz altın, gümüş alaşımı süs eşyaları, Hatti idolleri bronz işçiliğinin zirvesi olarak seyredilebilir.
Haberin Devamı
ATATÜRK 1937’de Alacahöyük’ü tanıdı. Hayatının geç döneminde bile Anadolu medeniyetinin bu ilginç safhasıyla ilgilendi. Aslında ilk kazılar daha evvelden başlamıştı. İstanbul âsâr-ı atîka uzmanlarından Theodor Makri Bey 1907 yılında kazılara başlamıştı.
Alacahöyük sergisi
1935 yılında Türk Tarih Kurumu Remzi Oğuz Arık ve Hamit Zübeyir Koşay Bey’i görevlendirdi. Bir filolog ve etnolog olan Kazan Tataristan’ı kökenli ve Macaristan’da doktora yapan Hamit Zübeyir (Koşay) Bey Alacahöyük’ü tarih sahnesine çıkaran öncü arkeologlarımızdan. Hatti (Hitit) kültürünün ne Mezopotamya ne de Akdeniz’deki diğer arkaik ve parlak uygarlıklara benzemeyen özellikleri vardı. Bugün bile bu yorumu yapmak çok zor ama Alacahöyük’ün girişindeki iki sfenksten başka hiçbir şeyin bilenmediği dünyada çıkanlar Eski Bronz Çağı dediğimiz dönemin daha yazı bile bulunmadan evvel ne kadar parlak örnekler verebileceğini gösteriyor.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
by Taboola
Anadolu’nun öncü olduğu devir aslında demir çağıdır. Bu büyük Hitit İmparatorluğu’yla Akdeniz ülkelerinin eski Ramses Mısır’ı başta olmak üzere Suriye’deki ve bölgedeki hükümetçikler arası savaşında da görülür. MÖ 2. bin yıl başları birdenbire yazılı kültür çağına giren Anadolu’nun sadece Hititçe değil komşu Sami kültürler için de önemli olan arşivleri ve tabletleri bugün hâlâ büyük ölçüde araştırılmayı bekliyor ve bu hazineler Türkiye’dedir.
235 ORİJİNAL ESER BİR ARAYA GETİRİLDİ
Yapı Kredi Bankası artık 20 yıla yakın bir süre klasik dünya tarihçiliğinin pek el atamadığı Likya, Pisidya, Karya gibi bölgeler dışında Hitit kültürünü de incelemeye, sergilemeye dikkat eden, personel ve bütçe ayıran bir kuruluş. Şu anda Beyoğlu’ndaki Yapı Kredi Müzesi’nde Atatürk ve Alacahöyük başlıklı sergi bu bölgeyi en esaslı ve en ilginç yönleriyle tanıtma peşinde. Küratör Nihat Tekdemir ve sanat tarihçisi Derya Sayın’ın rehberliğinde sergiyi gezdim. “Bir İdealin Peşinde: Atatürk ve Alacahöyük” adlı sergi kataloğu çok titiz biçimde hazırlanmış. Serginin bilimsel danışmanlığını yapan Tayfun Yıldırım’ı Anadolu arkeolojisi için önemli bir atılım olan Alacahöyük kazılarının başlangıç yılları üzerindeki giriş yazısı muhakkak okunmalı ve ardından sergi gezilmeli.
Haberin Devamı
Bu serginin en önemli özelliği Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Alacahöyük Müzesi, Çorum Müzesi ve İstanbul Arkeoloji Müzesi’nden 235 arkeolojik ve etnografik orijinal eseri bir araya getirmesidir. İstanbullular için ne büyük bir hizmet. Galiba bir sergiden beklenecek en büyük başarı da budur. Bütün seramikler ve elektron dediğimiz altın, gümüş alaşımı süs eşyaları, Hatti idolleri bronz işçiliğinin zirvesi olarak seyredilebilir.
Hiç şüphesiz ki Ankara’daki Hitit Arkeoloji Müzesi Frigleri ve Urartuları da ihtiva ediyor. Neolitik çağdan (cilalı taş devri) başlayarak Roma-Yunan’a kadar eserler sergileniyor. Eski bronz çağı oradadır. Çorum Müzesi açıldı, aynı paraleldedir. Çankırı kazıları var. Vakti olanların, yolu düşenlerin, bu dönemle ilgilenenlerin muhakkak gitmeleri gereken müzeler.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
by Taboola
Alacahöyük sergisi
İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI SIRASINDA TÜRKİYE
80 YIL ÖNCE KAHİRE KONFERANSI
80 yıl önce bugünlerde Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’nın eşiğinden döndü. Birçok Balkan, Orta Avrupa ülkesinin rövanşist eğilimlerle Almanya ve Nazi’leri destekleyerek savaşa karışması veya Sırbistan ve Yunanistan’ın Almanya tarafından işgal edilmesi gibi tehlikeleri atlatan ülke 1943’te koşarak İngiltere ABD yanında savaşa girebilirdi. Bugün bile bu çekinmeyi tenkit edenler var. Oysa Cumhuriyet tarihinin en yerinde, en kurnaz, en isabetli görüşü Churchill’in Adana ve Kahire görüşmelerinde ikna edilerek savaşın dışında kalmamızdır.
‘BURANIN GÜVENLİĞİ VAR MI’
Türkiye savaşa katiyyen hazırlıklı değildi. Hatta İsmet Paşa’nın bu durumu İngiliz başvekiline ifade ediş tarzı da çok ilginçtir. Kahire’deki üstteki görüşmeleri sırasında “Buranın güvenliği var mı?” diye Churchill’e sordu. Churchill “Tabii bu kadar uçak bizi koruyor burada” deyince “Gördün mü bak bana savaşmak için daha azını veriyorsunuz” demiştir.
Haberin Devamı
Churchill’e kalsaydı daha ilk anda o yıl İtalya’dan adaları alan Mussolini’ye Kuzey İtalya’da İtalyan Sosyal Cumhuriyeti’ni kurduran Almanya’nın burada son bir atılım yaparak topraklarımızın bir kısmını ele geçireceğine şüphe yoktu. Tabii bu toprakları geri almak için geri kurtaran (!) devlet Sovyet Rusya olacaktı. Bu kısa savaşın Türkiye’nin hayatını alt üst edeceğine hiç şüphe yoktu.
Churchill’in savaş hakkındaki son devir görüşleri hiç isabetli değildir. Normandiya Çıkarması’nı İngiltere’nin üstünden atarak Nazi işgalindeki Avrupa’yı kurtarmak için İtalya ve Yunanistan kıyılarına yönelmek noktasında Amerikalıları ikna etmeye çalışması da böyle bir faaliyetti. Yanlış politikayı izleyen, yanlışlık ise belki de en çok çilekeş memleketimize mal olacaktı. İkinci Dünya Savaşı’nda aklıbaşında hiçbir devletin ve savaşa ihtiyacı olan halkın yeri yoktu. Türkiye galiba bunu anlayan nadir ülkelerden biriydi.
Haberin Devamı
30-31 Ocak 1943’te Adana’da yapılan görüşme ardından yapılan Kahire’de 22-26 Kasım 1943’te yapılan görüşmeyle Türkiye ile İngiltere saldırmazlık paktı çerçevesinde pozisyonunu korudu. Bir müddet sonra San Francisco Konferansı’na katıldı. 1945 yılını; yani mayısta bitecek savaşın birkaç ay evvelinde seferberlik ile Almanya’ya savaş ilan etti.
Alacahöyük sergisi
HENRY KİSSİNGER
AVUSTURYA Şansölyesi Metternich’in diplomasisini ilk defa etraflıca inceleyip bambaşka bir açıdan bakan uluslararası ilişkiler uzmanı ve tarihçi, Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın pragmatist veya kibar tabiriyle realpolitikçi, ABD dış politikasının darbeden diktatörlere kadar her şeyi onaylayan ama sadece bloklar arasında saldırgan ve radikal politikasını reddeden uzmanı.
Gençliğinde hiç de yabana atılmayacak bir futbolcu, Güney Almanya’nın Fürth şehri Yahudi burjuvazisinin Alman kültürünü besleyen ve o kültürden beslenen gençlerinin tipik temsilcisi ama her şeyden evvel ABD’nin ve diplomasi dünyasının 20. yüzyıldan 21. yüzyıla geçişini planlayan uzman. Galiba Kissinger’i détente (detant) dediğimiz; bu uzlaşma ve ara verme diplomasisi 20. yüzyıl diplomatı ve devlet adamı yapmıştır.
Alacahöyük sergisi
1974 Kıbrıs Çıkarması’ndan görevini bırakana kadar Türk dış politikasının bazı yönlerde muarızı görünen lakin aynı zamanda ana atılımlarını kıyıda köşede durup destekleyen politikacı.
Kissinger’ı Topkapı Sarayı Müzesi müdürlüğüm sırasında yaptığı ziyarette biraz daha tanıdım. Avrupa kültürünün bağnazlığına karşı Alman Yahudi entelektüelinin zekâ ve birikimini temsil eden bir adam olduğu açıktı. Osmanlı tarihi üzerindeki soruları ve cevaplarında bile bu ironik zekâyı fark ettim. Dünyaya açıktı.
Hiç şüphesiz ki 21. yüzyılda Amerikan dış diplomasisi bu gibi ikonları izleyecek durumda değil. Facia da oradan ileri gelebilir. 100 yaşında ölmek de tam Kissinger’a yakışan bir tavır. Asırdan aşıra geçişte bir asrı aktif olarak tamamlayanlardan, nadir insanlarından biri.
.İstanbul’da depremler
#İstanbul#Deprem#Ormancılar Birliği
Aralık 17, 2023 06:294dk okuma
Paylaş
İstanbul tarihinde çok yıkıcı depremler hatta tariflere göre tsunami içeren felaketler yaşamıştır. 557’deki deprem İstanbul’u hâk ile yeksan etmişti. İstanbul’u Osmanlı zamanında sarsan depremlerden sonuncusu ise “1894 Depremi”dir. Marmara sahillerinde denizin önce 200 metre çekildiği, ardından şiddetli dalgaların geldiği yazılır. Benzer büyüklükte depremler için İstanbul’da gerekeli tedbirlerin alınmadığı görülüyor.
Haberin Devamı
Küçük Asya denen; Avrupa-Asya köprüsü üzerindeki bölgedeyiz. Ülkemizin adı 12. asırdan beri Türkiye diye anılıyor. Bizden evvel Roma İmparatorluğu’ydu. Tarihte Bizans denen ülke ve halk ise bildiğimiz bu ülkede Roma İmparatorluğu adını kullanmıştır. Ahalisi de Romalılardır. Konstantinopolis de İlirya (muasır Arnavutluk) halkından bir general olan Konstantin’in adına kurulmuş başkenttir.
İstanbul’da depremler
TARİH ÖRNEKLERLE DOLU
Konstantinopolis jeolojik özellikleri dolayısıyla Küçük Asya ve İstanbul denen köprü yarımadanın en sorunlu bölgesindedir. Tarihinde çok yıkıcı depremler hatta tariflere göre tsunami içeren felaketler yaşamıştır. Miladi 557 yılı 14 Aralık gecesi, yani Doğu Roma’nın büyük imparatoru Justinianus’un hükmettiği dönemde ise çok ağır bir deprem yaşadı. Bu deprem daha evvelki 10’ar yıl içinde öncülleriyle biliniyordu. 533, 541, 545, 547, 551 ve 554 yılları.
Haberin Devamı
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
İstanbul’da depremler
‘1894 Depremi’nin İstanbul’daki yıkıcı etkisi fotoğraflara böyle yansımıştı.
557’deki deprem İstanbul’u hâk ile yeksan (yerle bir) etmişti. Hatta imparatorun yeni inşa ettirdiği ve çok iftihar ettiği eseri gerçekten de yeryüzü mimari tarihinin ulu bir eseri olan Ayasofya’nın kubbesi çatlamış ve depremden bir yıl sonra da kubbede ağır hasar meydana gelmişti. Bu tür deprem hasarlarını önlemek amacıyla, Mimar Sinan tam 5 asır önce, aynı caminin taşıyıcı duvarlarına mesnet payandaları ekleyerek mimari bir çözüm getirmişti. İftihar ettiği bu mühendislik tedbirini Tophane’deki Kılıç Ali Paşa Camii’nde âdeta Ayasofya’nın bir modeli olarak kullanmıştı.
İstanbul’da depremler
14 Aralık 557’deki deprem büyük bir yıkıntıya sebep oldu. Çağdaş Bizans vakanüvisi Agathias kış başlangıcındaki bu depremin ahaliyle büyük sıkıntı ve paniğe ittiğini, soğuktan donanlar yanında, kiliselere sığınanların da olduğunu yazar. Halk sokaklardaydı. Bazıları yarı çıplaktı. Depremden kurtulanlar arasında ise hayatta kaldıkları için sevinenler, şükredenler, birbirlerine sarılanlar varmış. Şehrin surları da bu depremde zedelenerek 6. asırdaki kavimler göçü ve Hunların akınlarına açık kalmış.
Haberin Devamı
İstanbul’u Osmanlı zamanında sarsan depremlerden sonuncusu Fatih Camii’nin büyük hasar görmesine sebep olan 19. asırdaki “1894 Depremi” dediğimiz hemen hemen 130 yıl evvelki depremdir. Marmara sahillerinde denizin önce 200 metre çekildiği, ardından şiddetli dalgaların geldiği, kıyıdaki kayık ve teknelerin parçalandığı yazılır. Söylentiler bir yana; bu konuda Fatma Ürekli’nin “İstanbul’da 1894 Depremi” (İletişim Yayınları) kitabına muhakkak uzmanların, yöneticilerin, şehir plancılarının göz atması gerekir. Büyük bir depremin İstanbul’a nasıl tahribat verdiği, yakın çevredeki il ve ilçelerin bu afetten nasıl etkilendiği ve hasar tespit çalışmaları detaylı şekilde anlatılıyor. 129 yıl önce yaşanan “büyük afet”le ülkemizde her deprem sonrası yaşadıklarımız arasındaki ilginç benzerlikleri ortaya çıkarmasıyla insanı sarsan bir eser.
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
İstanbul’da depremler
GEREKLİ TEDBİRLERİN ALINMADIĞI GÖRÜLÜYOR
Benzer büyüklükte depremler için İstanbul’da gerekeli tedbirlerin alınmadığı görülüyor. En büyük tedbirsizliklere yol açan ve kontrol imkânı olmayan gökdelenler hâlâ dikiliyor. Şehrin nüfusunun artmasını önleyecek tek tedbir ise sanayinin ve bazı faaliyetlerin Anadolu’ya taşınmasıdır. Bu ciddi planlanma gerektiren konunun ancak sadece sözü ediliyor, girişim görülmüyor. İnsanların hayat ve geleceklerini İstanbul’da görmesiyle deprem felaketinin önlenemeyeceği, daha doğrusu muhtemel bir depremde büyük kayıpların yaşanmasının önlenemeyeceği açıktır.
ORMANLARIMIZ
Geçtiğimiz günlerde maden mühendisleri ve madenciler Celal Şengör’ü açık oturuma davet etmişler. Konuşmasının özeti medyada son derece muğlak olarak verilmiş. Sevgili dostum Celâl’in kendine has üslubuyla çok sert tarifler yaptığı belli. “’Madencilik doğayı tahrip eder’ diyen adamı kovacaksın” demiş. Fakat genel olarak madencilik konusunda mı konuşuyor, yoksa Türkiye’deki madenler üzerinde mi duruyor belli değil. Celâl’in herhâlde Türkiye madenlerinin kapasitesi, büyük bir madencilik faaliyetinin yararları, zararları konusunda bir açıklayıcı konuşma yapması gerekli olacak.
Haberin Devamı
Ormancılar Birliği Celâl Şengör’e karşı bir yazı yayımlamış. Doğrusu biraz hayret ettim. Zeytinlikleri tahrip ederek berbat kömür madenleri açanlara onay veren ziraat mühendisleri hem de profesör olanlarını gördük. Ayvalık’taki Kozak Yaylası dahil “granitleri çıkaracağız” diye edepsizce taş ocakları açıldığını ve orada pinus (fıstık ağacı) ormanlarının tahrip edildiğini gördük. Bütün bunların tahribine izin verenler maalesef siyasilerle beraber orman mühendisi bürokratlardır. Bu tahribat tüm Anadolu’da devam ediyor. Nihayet köylüler ve halk sokağa döküldü. Ama bir yandan da Edremit’teki Vakıf zeytinlikleri faaliyetlerini durduruyor, dahası fabrika kuruluyor, arazilerin üzerlerine oteller yapılacağına dair ciddi emareler var. Açıklama yok.
Haberin Devamı
İstanbul’da depremler
ORMAN MÜHENDİSLERİNİN MÜCADELESİ NEREDE
Türkiye madenlerinin çoğunun değersiz olduğunu ciddi maden mühendisleri söylüyor. Bu hal dünyaca ünlü profesörümüz Londra Imperial College’taki Prof. Dr. Rıfat Kandiyoti’nin raporlarından bellidir. Bütün bunlarla uğraşan bazen benim gibi tarihçiler veya şehir sevdalıları oluyor. Orman mühendislerinin ciddi bir kampanya açtıklarına, gürültü kopardıklarına şahit olmadım.
Türkiye genelinde bir laubalilik var. Neredeyse asırdîde olan Türk Tarih Kurumu’muzun Turgut Cansever elinden çıkan binasını boşaltıyorlar. Ne olacağı belli değil! Bunları söylediğim zaman şüphesiz bir bedel de ödeyeceğim, beni hiç rahatsız etmez, umurumda da değil. Bazı meslek erbabını temsil edenlerin cesur, ısrarcı ve enerjik olmaları gerekir. Eğer orman mühendislerinin bütün bu usulsüzlüklere karşı ciddi bir şekilde mücadele verdiğini, tepki gösterdiğini, rapor yayınladığını söyleyen varsa beri gelsin. Ben şahsen özür dilemekten çekinmem. Bir kişiyi konuşturup seyretmek Türk toplumunun âdetidir. Hâlbuki bu hiçbir şey ifade etmez. Modern cemiyetlerde öncü olan meslek örgütlerinin işi yürütmesi, insanları bilgilendirmeleri esastır.
.Türkiye’nin İtalyası Safranbolu
#Safranbolu#UNESCO#Sent Antuan Kilisesi
Aralık 24, 2023 06:293dk okuma
Paylaş
Safranbolu Türkiye’nin İtalya’sıdır. Sakinleri baba konaklarında ve evlerinde oturmayı bir asalet ve görkem sorunu olarak ele alırlar. O yüzden de bugünlere kadar ulaştılar. UNESCO 17 Ağustos 1994’te burayı dünya varlığına dahil etti. Lütfen fazla tahrip etmeden Safranbolu’yu bol bol gezmeye çalışalım.
Haberin Devamı
ESKİ Kastamonu vilayetinin en güzel yerleşme bölgelerinden biridir. Hoş Kastamonu vilayetinin içindeki yerleşmelerin içinde oldukça değişim geçiren Sinop (bugün aynı özellikte değil), il merkezinin kendisi, İnebolu, Çankırı’nın Belören Köyü gibi pitoresk (resimsi) yerleşmelerin sayısı hiç de az değil.
Burayı 1964 yazında Turizm Dairesi Başkanı Mukadder Sezgin’in tertiplettiği grubun içinde envanter için ziyaret etmiştim. Envanter Zonguldak’ta yapılıyordu. İlin en ilginç kazası da burasıydı. 4-5 gün kaldım. Şehirde daha avukat yoktu, baro kurulmadığı için dava muakkibleri vardı; ilginç insanlardı. Böyle ilginç tiplerden birisi de Cinci Hanı’nın müsteciriydi. Adı galiba İbrahim Efendi’ydi. Han tamirat görmemişti ama kullanılıyordu. Hayat ortaçağ şehirlerinde gibiydi. Hamam da aynı şekilde kullanılıyordu. Kaymakamlık “Kale” denen tepedeki hükümet konağındaydı. Sonra orası yandı veya yakıldı. Bunu bilemem. Ama konaklar hep ayaktaydı.
Haberin Devamı
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Türkiye’nin İtalyası Safranbolu
MİSTİK HAVASIYLA GÜZEL
Safranbolu Türkiye’nin İtalya’sıdır. Sakinleri baba konaklarında ve evlerinde oturmayı bir asalet ve görkem sorunu olarak ele alırlar. O yüzden de bugünlere kadar ulaştılar. Harap olan sadece bu vadinin üstündeki “Bağlar” kesimidir. Maalesef büyüyen Karabük’ün konut ihtiyacını karşılamak uğrana ekserisi gitti. Fakat Karabük üniversitesinin yerleşkesi de bu kesimde. Kıranköy (Kiren Rumca kızılcık demek oradan geldiğini söylediler) yani Kiren kentle birleşip aslında hoş bir gezi ve eğlence bölümü olmuş. Kim ne dersin üniversite şehri değiştiriyor. İlçenin Belediye Başkanı Elif Köse Anadolu’da nadir rastlanan kadın belediye başkanlarından. Partilerin dışında her gün halkla iç içe olan bu gibi başkanlar beni çok ilgilendiriyor. Anadolu’da böyle kasabalar var. Sivrihisar gibi, Denizli Buldan gibileri. Saymakla bitmez. İnşallah hepsinin belediye heyetleri seçimden sonra da aynı kalır.
Haberin Devamı
Bir toplantı yaptık. İlgi büyüktü. Safranbolu’da şikâyet edilecek nokta turizmin yaratmak istediği tahribattır. Bu gibi bölgelerde turistik denen yatırımları yapanlar genellikle bölge dışından insanlardır. Şehrin ruhunu anlamıyorlar. İtalya ve İspanya gibi ülkelerden farkımız bu. Yabancı yatırımcı turizm için hiç uygun bir tip değildir. Bu yerlinin uygun olduğu anlamına gelmez ama ikincisi hiç değilse laftan, sözden, tenkitten anlar.
UNESCO 17 Ağustos 1994’te burayı dünya varlığına dahil etti. Bu hem olumlu hem de olumsuz sonuçlar doğuracak bir olay. Aç gözlü sermayeyi çeker. Mesken ve arsa pahalığına arttırır. Bunlar tedbir alınacak konulardır. Safranbolu mistik havasıyla, güzel... Çok yakın tarihlerimize kadar Anadolu’da dericiliğin ve deri sanayiinin merkeziydi. Üretimi Bartın üzerinden Rusya’ya ulaşırdı. Açıkçası zengin bir merkezdi. Meyveciliği verimliydi, fakirlik gören şehirlerden değildir.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Anında Tami Ön Ödemeli Karta Sahip Ol.
Tami
by Taboola
1912’den, Balkan faciasından beri de Batı Trakya’dan göç edenlerle yerlilerin uyumlu ortamında özgün bir kültür ortaya çıktı. Cemil İpekçi, Leyla Gencer hatta Zeliha Berksoy’un babasının Ercüment Bey’in soyu Pir Âli Paşa’dan gelen bu bölgenin insanlarıdır. Cinci Hanı kadar Pir Âli Paşa Camii ve diğer Osmanlı eserleri de şehre güzelliğini kazandırır.
TAHRİP ETMEDEN GEZELİM
Esnaf çarşıda hâlen çalışıyor. Binaların restorasyonuna dikkat ediliyor. Şehrin güneyle; yani Ankara yoluyla dolayısıyla Ankara ile irtibatı çok fazla. Ankara ahalisi son zamanlarda değişti. Hafta sonlarını AVM’lerde değil Beypazarı’nda, Safranbolu’nda, Güdül’de, Çam Koru’da geçirmeyi tercih ediyorlar. Bu da şehre bir canlılık kazandırıyor.
Haberin Devamı
Şehrin tarihiyle ilgilenenler antik Paflogonya’nın; yani Osmanlı Selçuk devrinin İsfandiyaroğlu bölgesinin ve geniş Kastamonu’nun kültürü içinde şehri ele alan yazarlar var. Tarih güzel yazılıyor. Bunları değerlendirmek gerekiyor. Lütfen fazla tahrip etmeden Safranbolu’yu bol bol gezmeye çalışalım. Bazı seminerleri, konserleri burada tertipleyelim.
Türkiye’nin İtalyası Safranbolu
NOEL KONSERLERİ
BU sene Noel konserleri için Sent Antuan Kilisesi’nde Polonyalı sanatçıları dinledik. Onları bir araya getiren Polonya Başkonsolosu’dur. Witold Lesniak’ı tebrik etmek lazım. Bilmeyenlere söyleyeyim. Bir müddettir İtalyan ve Süryani Katoliklerinin birlikte kullandıkları Sent Antuan Kilisesi rahipleri artık Polonya’dan geliyor.
Haberin Devamı
Türkiye’nin İtalyası Safranbolu
Bu kadar güzel bir Noel konseri dinlediğimi hatırlamıyorum. Elzbieta Nowotarska-Lesniak ve piyanist Olena Şenol’un eşliğinde inanılmaz güzellikte Noel şarkıları teganni etti. Doğu Batı müziğinin buluşması gibi gayretlerle çok ilgilenenlerden değilim ama açık söyleyeyim, Monika Bulanda’nın Türk arkadaşları neyzen Koray Bey eşliğindeki müzik harikaydı. İran’dan Türkiye’ye oradan Batı’ya geçen Monika Bulanda bir filolojik fenomen. Türkiye’de yaşaması bizim için kazanç. Güzel bir konserdi ve böyle icraların tekrarı İstanbul’un çok kültürlülüğüne yakışan ve bir olaydır.
.Yunus Emre Enstitüleri
#Yunus Emre Enstitüleri#Puşkin#Cervantes
Aralık 31, 2023 06:293dk okuma
Paylaş
Yunus Emre Enstitüleri’nin kuruluşunda Atilla Koç, Kültür ve Turizm Bakanı’ydı. Herkesin hakkını teslim ettiği gibi çok okuyan, çok bilen bir kişiliktir. Yunus Emre Enstitüleri’nde prensip olarak enstitü memurlarının ve müdürlerinin dış ülkelerde yaşayan ve yetişen Türk gençlerinden olmasına karar verilmişti, faydası görüldü. Arap ülkelerinde, Almanya’da, Avusturya Viyana’sında çok etkili müdürler vardı ve faaliyetler tertiplendi.
Haberin Devamı
Yunus Emre Enstitüleri’nin kuruluşunda Atilla Koç, Kültür ve Turizm Bakanı’ydı. Uzun yılların içerisindeki görüşmelerimiz ve tartışmalarımızda, İspanyolların Cervantes, Rusların Puşkin, İtalyanların Dante Alighieri ve Almanların Goethe gibi enstitülerinin gerekli olduğu konuşulurdu. Bunlardan İtalyan ve Alman enstitüleri Ankara’da çok itibar görüyordu.
Yunus Emre Enstitüleri
MÜLKİYE’DEN SINIF ARKADAŞIMDI
Atilla Koç herkesin hakkını teslim ettiği gibi çok okuyan, çok bilen bir kişiliktir. Mülkiye’den sınıf arkadaşımdır. Daha ilginç bir özelliğini söyleyeyim; biz lise tiyatro kolundayken Kenan Işık ve diğer arkadaşlarla Turgut Özakman’ın “Ocak” adlı eserini sahneye koymayı denedik. Devlet tiyatrosundan bile yardıma geldikleri hâlde işi bitiremedik. Atilla o oyunu İzmir Özel Türk Koleji’nde tek başına sahnelemiş. Sabırlı ve zeki bir çocuktur. Turgut Özakman’ın oyununu hele “Ocak”ı sahnelemek kolay iş değildir.
Haberin Devamı
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Yunus Emre Enstitüleri’nde prensip olarak enstitü memurlarının ve müdürlerinin dış ülkelerde yaşayan ve yetişen Türk gençlerinden olmasına karar verilmişti, faydası görüldü. Arap ülkelerinde, Almanya’da, Avusturya Viyana’sında çok etkili müdürler vardı ve faaliyetler tertiplendi.
Yunus Emre Enstitüleri
Şimdi de yine Yunus Emre Enstitüleri’nin daveti üzerine Viyana ve Roma’ya bir konferansa gittim; bu bir yılbaşı programı içindi. Cumhuriyet ile ilgili sunumlar yapıldı. Viyana’da üniversiteden salon alınmış, bu oradaki Yunus Emre Enstitüsü Müdürü’nün otoritesidir. Roma’daki dostumuz Zafer Kıyıcı Bey benzer organizasyonu Yunus Emre Enstitüsü’nün Rönesanstan kalma binasında tertip etti. Roma’da birçok Türk genci okuyor. Doğrusu orada çok şey öğreniyorlar, hayatlarından memnunlar. Ama Türk kültürüyle, Türkiye ile ilgilerini kesmek de istemiyorlar.
Haberin Devamı
OPERA SANATÇILARIMIZI MEMLEKETE CELBETMELİYİZ
Gezimin sonunda Bologna’ya geçtim. Mert Süngü Johann Strauss’un Yarasa (Die Fledermaus) Opereti’ndeydi. Fledermaus’u Almanca değil İtalyanca ilk defa dinliyorum. Doğrusu daha güzel oluyor. Reji birincisi sınıftı, müzik tabii öyleydi, orkestra da öyleydi, teatrelite şahaneydi. Başrollerde Mihaela Marcu, Francesco Castoro ve hele Mert Süngü mükemmeldi. Rejisörlüğünü Cesare Lievi yapıyor.
Yunus Emre Enstitüleri
Dışarıda bir düzineyi aşkın opera sanatçımız var. Bunların memlekete celbetmenin zamanı çoktan geldi. Gelip otursunlar demiyoruz ama sık sık sahne almaları lazım. Opera sanatçısının bir yerde tıkılıp kalması bu asırda mümkün değil. Bir memleketin en iyi propagandası müzikteki başarısıyla mümkündür. Bunun değişik örnekleriyle görmüşümdür. 100. yılda Atatürk’ün Türkiye’si onun çok önem verdiği musiki alanında başarıları devam ettirmesi. Ama asıl bir türlü değerlendiremediğimiz yetenekli gençlerimizi ve sanatçılarımızı millete göstermesi gerekmektedir. Belediyelerden bu konuyla tek ilgilenen Eskişehir’de Yılmaz Büyükerşen Hoca’dır. Eskişehir’i Türkiye’nin bir müzik holü hâline getirdi.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
by Taboola
İtalya’da hayat güzel kiradan gıdaya, restorandan marka mağazaları hariç, pazarda bulunan her türlü giyime varıncaya kadar bizden ucuza olduğunu söyleyebilirim. Belki ancak İstanbul Merter’deki ve bazı pazar yerlerindeki fiyatlar o derecededir.
TÜRKİYE ORMANCILAR DERNEĞİ
HEPİMİZİN derdi aynı. Yaşadığımız çevre, hava, manzara mahvoluyor. Bununla birlikte zeytinliklerin kurtulmasını, bilinçli vatandaşların kâr gayesi gütmeden zeytinlik satın almalarını 3, 5, 10 dönüm fark etmez sürekli tavsiye ediyoruz.
Yunus Emre Enstitüleri
Türkiye’de derneklerin seslerini daha çok çıkarması lazım. Ormanlar ve bilhassa zeytinlikler onların mülkiyetini elinde tutan tembel çiftçilerin veya aksine çaresizlik içindeki köylülerin tamamen eline bırakılamaz. İyi niyetli vatandaşların küçük araziler de olsa satın alarak zeytinci grubunun arasına girmesi, etrafı kontrol etmesi, usulsüzlüklere karşı daha bir güçlü şekilde karşı koymasıyla bu mesele büyük ölçüde halledilir.
Haberin Devamı
Yunus Emre Enstitüleri
BİRLİKTE TEŞHİR EDELİM
Türkiye Ormancılar Derneği’nin bana hitaben yaptığı basın açıklamasını dinledim. Nazikane toplantınız ve cevabınız için çok teşekkür ederim. Söz konusu kanunsuzluklara boyun eğen meslektaşlarınızı birlikte teşhir edersek büyük ölçüde yol almış oluruz. Zeytinlik ve ormanlık alanlar için çok yazıyorum ama hâlâ kitap ve broşürlerinize ulaşamadığımı da arz ederim. Teşekkürlerimle.
Okuyucularımıza mutlu ve az sıkıntılı bir sene diliyorum.
.Ölümünün 50. yılında İsmet İnönü
#İsmet İnönü#Cumhurbaşkanlığı#CHP
Ocak 07, 2024 06:296dk okuma
Paylaş
İsmet İnönü, 20. yüzyıl Türkiye siyasetinin ve idaresinin geçirdiği evrimi temsil eder. Onu ne otoriter bir devletin başbakanı ne otoriter tek partili bir cumhuriyetin cumhurbaşkanı olarak görmemiz mümkün değildir. Zamana ve zemine göre etrafa uymayı bildi. Yer yer sabırlı yer yer haşin bir ana muhalefet lideri oldu. 1961’den sonra ise üçüncü dünyada görülmeyen bir hükümet idaresi, anlayış ve politika ustalığının şefiydi. Türkiye Cumhuriyeti üçüncü dünyanın tipik özellikleri içine düşmedi ve bunun dışında bağımsız bir kuvvet olarak devam edebildiyse bu başarılı yolun kaptanlarının en başında İsmet İnönü gelir.
Haberin Devamı
TÜRKİYE cumhurbaşkanlarının ikincisi ve Atatürk döneminin en önemli başvekili İsmet Paşa, bundan 50 yıl evvel 90. yaşına merdiven dayadığında ani bir krizle hayata veda etti. Bir müddet önce siyasî hayatından bir küskünlük ama bir tevekkülle ayrılmıştı.
‘DEĞİŞİKLİK MİLLETLERİN EN MASUM İSTEĞİDİR’
Cumhuriyet Halk Partisi ona rağmen Bülent Ecevit’in yolunu seçmişti. Delegeler “İsmet Paşa bizim paşamız ama Ecevit genel başkanımız” diyorlardı. 1950’de 15 Mayıs sabahı söylediği ve oğlu Erdal İnönü’ye yazdığı mektupta tekrarladığı cümle; “Değişiklik milletlerin en masum isteğidir” olmuştur. Genel başkanlığa Bülent Ecevit’e devrettiği günde bu sözünü herhâlde daha buruk bir tonla tekrarlamış olmalıdır. Her hâlükârda görev devri son zamanda CHP’de rastlanan başkanlık devri kadar mudhike (komedi-vodvil) olmadı. Büyük adamların devri geçti gibi...
Haberin Devamı
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Ölümünün 50. yılında İsmet İnönü
Değişiklik mutlaka CHP’lilerin de masum bir isteğiydi. Parti yeni ufuklara açılıyordu. Bu ufuklar CHP için çok belirli olmadı. 1980 darbesinden sonra bizzat Ecevit eski partiyi tabiri caizse üstünden bir yorgan gibi attı. En yakın gördüğümüz partilileri ve bürokratlarıyla bile görüşmeyi kesmişti. CHP idaresi güç bir partidir. İdeolojisi hiçbir zaman nesiller arasında devam eden bir üyelik mirasına dayanmaz ve asıl önemlisi sınıfsal bir mücadele ve kümeleşmenin partisi olmamıştır.
İsmet İnönü, 1884’te Malatyalı Kürümoğulları ailesinden Hacı Reşit Bey’in oğlu olarak İzmir’de doğdu. Babası askerî muhakeme dairesi mümeyyizliğinden emeklidir. Sivas’ta ilkokul ve aynı yerde mülkiye idadisi (sivil lise) nihayet 1897 babasının tayini nedeniyle altıncı sınıftan itibaren Halıcıoğlu’nda Harp Okulu’nun lise kısmına girdi. 14 Şubat 1901’de Topçu Harbiye Sınıfı’na girmiş. O zamanki tabiriyle mühendishane olan bu yerde askeri mühendis; yani topçu mülazım-ı sanisi olarak 1903 yılında mezun olmuştur. Başarılı öğrenciler gibi erkân-ı harbiye sınıfına ayrıldı. Burayı da birincilikle bitirerek 1906’da mezun oldu (yüzbaşı rütbesiyle).
Haberin Devamı
Ölümünün 50. yılında İsmet İnönü
Askerlik hayatı boyunca hemen hemen bütün orduda disiplini, çalışkanlığı ve keskin tahlilleriyle tanındı, tercih edilen bir kurmay subaydı. Bu nedenle 26 Şubat 1910’da İmam Yahya’nın isyanına karşı bölgede görevlendirilen Ahmet İzzet Paşa komutasındaki orduda komutanı onu rütbesinin üstünde bir taleple ve ısrarla istedi ve İsmet Bey ordu kurmay başkanı olmuştu.
Yarbay ve Albay İsmet Bey’in orduda en yakın teması olan geleceğin komutanları arasında Kâzım Karabekir Bey ve Enver Bey gelir. İsmet Paşa her zaman Enver Paşa’yı takdir etmiştir. Tabii Enver Paşa da takdirin ötesinde onu genel kurmay ikinci başkan muavinliği gibi bir rütbede (yani üçüncü şube başkanlığında) görevlendirdi. Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında Almanya’nın Marne’daki durumu üzerine yazdığı rapor askerî edebiyatımız için istisnai parlaklıkta bir örnektir. “Marne cephesindeki duraklamadan ve Fransa karşısındaki şiddetli savunmanın gerçekleşebilmesinden dolayı Alman ordusunun teknik ve savunma gücünü abartmak doğru değildir. Böyle bir müttefikle birlikte savaşmamalıyız” diye verdiği son rapor önemlidir. Buna rağmen bir ay içinde Almanlarla birlikte savaşa girdik. İsmet Bey tıpkı Mustafa Kemal Bey, Kâzım Karabekir Bey, Esad Paşa gibi Almanlarla hiç temas edilmemesine ve birlikte olunmamasına gayret eden grubun içindeydi. Onun Almanya’ya karşı bu ihtiyatlı, hatta menfî durumu bütün hayatı boyunca devam etti. İkinci Dünya Savaşı’nda hem Almanya’yla müttefik olmamak hem de Alman ideolojisinden uzak durmak onun özelliğidir.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Ölümünün 50. yılında İsmet İnönü
SİYASİ HAYATI ZORLUKLARLA GEÇTİ
Başbakanlığı döneminde yeni Türkiye kuruluyordu. İki demokrasi denemesi de başarısızlıkla sonuçlandı. Otoriter tek parti yönetiminin muhalifler tarafından en fazla hücuma uğrayan görevinde ve kanattaydı. Cumhurbaşkanlığı dönemi de tamamıyla İkinci Dünya Savaşı gibi bir faciaya ve onun arkasından gelen kıtlık dönemine rastladı. 1938 Kasım’ı savaş başlangıcının çanlarıyla geçti. 1939’dan sonra Türkiye uzun bir savaşın getirdiği sıkıntıları yaşadı. Hazırlıksızdık ve hazırlanacak mali gücümüz de yoktu. Dünya ile iktisadi ilişkiler tamamıyla kopuktu. Hiçbir sanayici devlet Türkiye’ye ihracatta bulunamazdı, aksine hammadde kıtlığı dolayısıyla ithal edilecek ürün aranıyordu. Türkiye maliyesinin sıkıştığı bu dönemde döviz stokları bu dar zamanda olabildiğince birikti. Savaşın sonunda planlı bir ekonomiye geçilemedi. Diğer devletlerle mukayese edilemeyecek Marshall yardımıyla Türkiye bir kalkınma dönemine ve bir rahatlamaya girmiştir. Plansızlığın etkileri olsa da bu durum hızlıca bir yokluğa dönüştü.
Haberin Devamı
1946 yılı sonrası çok partili dönemdeki alınan tedbirler muhalefet talepleri ve tenkitlerini bastıracak derecede değildi. 1950’den sonra Halk Partisi’nin bir ürünü olarak hayata giren Demokrat Parti iktidarının beceriklileri kadar beceriksiz uygulamaları da halkın muhtelif zümre ve sınıfları arasında farklı tepkilere sebep olmuştur. İsmet Paşa âdeta birleşik muhalefetin lideriydi diyemeyiz. Osman Bölükbaşı DP’yi de CHP’yi de sokak mitinglerinde topa tutuyordu. Ama temsili sadece Kırşehir’deydi.
27 Mayıs darbesi onun bir eseri olarak değerlendirildi. Hatta tarihin çok iyi tespit edemediği bu rolü sözlü edebiyatta ve rivayette abartmayı vazife bildiler. Her hâlükârda 1961 Anayasası ve başbakanlığı dönemi modern Türkiye için gerçek bir tarihtir. Planlı bir iktisat dönemine girilmişti. 1961 Anayasası’nın kurumlarının tatbiki için hükümet, yani onun başında bulunduğu koalisyon son derece dikkatli ve anayasaya riayetkâr davranmıştır. Tabii bir veçheyi de unutmamamız gerekir, ana muhalefet partisi Adalet Partisi’nin başında Süleyman Demirel’in bulunması itidal sahibi, sinirlerine hâkim ve bulunduğu zümreyi bu yönde idare etmesini bilen bir politikacı tarafından götürülüyordu. İsmet Paşa ve Demirel’in yakınlığı birbirlerine riayet ve karşılıklı saygıları Türk halkını artması kuvvetle muhtemel çatışma ortamından ve felaketten uzak tuttu. 1960’lı yılların fakir Türkiye’si yavaş yavaş endüstriyel bir toplumun özelliklerine kavuşmaya başladı. Bu dönemde İsmet Paşa’nın Türk demokrasisi ve parlamenter rejime getirdiği bir yenilik var. Millî Bakiye sistemi ile 1965-69 TBMM döneminde TİP ve MHP mecliste grup kurabildiler. Siyasal hayatın, siyasal sistemin Batı Avrupa parlamentoları gibi olgunlaştığı renk değiştirildiği görüldü. Ama alla turca parti düzenine dönüldü. Kendi partisinden kodamanlar bile Paşa’nın bu girişiminin değerini anlayamamışlardı. Siyasi hayat 1970 darbesinden sonraki ortam ve bizzat kendi partisi bile İsmet Paşa’nın yöneteceği bir kuruluş değildi.
Haberin Devamı
Ölümünün 50. yılında İsmet İnönüİsmet İnönü - Mevhibe İnönü
VEFATI HERKESİ DEHŞETE DÜŞÜRDÜ
İsmet İnönü 20. yüzyıl Türkiye siyasetinin ve idaresinin geçirdiği evrimi temsil eder. Onu ne otoriter bir devletin başbakanı ne otoriter tek partili bir cumhuriyetin cumhurbaşkanı olarak görmemiz mümkün değildir. Zamana ve zemine göre etrafa uymayı bildi. Yer yer sabırlı yer yer haşin bir ana muhalefet lideri oldu. 1961’den sonra ise üçüncü dünyada görülmeyen bir hükümet idaresi, anlayış ve politika ustalığının şefiydi. Onu bu tarafıyla anmamız gerekir. Yeni Cumhuriyet toplumunun modernleşmesini temsil eder. Bu modernleşmenin safhaları bazı grotesk denecek kadar, yani gülünç denecek kadar başarısızlıklarla da doludur. Ama niyet aynıdır. Türkiye değişmek isteyen bir toplumdu ve onun hükümetleri her zaman bunu anladı.
Türkiye Devleti’nin imparatorluktan bugünkü topluma geçişinde büyük adamın faaliyeti 25 Aralık 1973’teki vefatına kadar sürdü. Amerika ile 1964 sonrası değişen ilişkilerin ve Türkiye’nin içine düştüğü ideolojik çatışmaların gölgesi altında devam etmişti. Öldüğü an karşı partideki tecrübeli politikacılar bile dehşete düştüler: “Şimdi ne olacak?” Çok rahat bir dönem geçirmedik ama tehlikeleri atlatmayı bildik. Türkiye Cumhuriyeti üçüncü dünyanın tipik özellikleri içine düşmedi ve bunun dışında bağımsız bir kuvvet olarak devam edebildiyse bu başarılı yolun kaptanlarının en başında İsmet İnönü gelir.
Yakın tarih çarpıtmaları
#Osmanlı#İkinci Dünya Savaşı#Kâzım Karabekir
Ocak 14, 2024 06:295dk okuma
Paylaş
Bir taraf İsmet Paşa’yı İkinci Dünya Savaşı’na girmemek gibi bir hatayla suçluyorlar. Türkiye’nin bu sayede On İki Ada’yı Almanlar eliyle kazanma şansından söz ediyorlar. Türkiye İkinci Dünya Savaşı’na girseydi Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Macaristan gibi Sovyet Rusya işgaline (kurtarmasına) terk edilen bir koz olurdu. İsmet Paşa’yı “fırsat kaçırıcıdır” diye tenkit edenlerin bu rejimi hiçbir şekilde istediklerini sanmıyorum. Maalesef insanlarımız tutarlı düşünmeyi tercih etmiyorlar.
Haberin Devamı
hurriyet-new
TÜRKİYE’nin yakın tarihi “tarih” diye bilinen (!) alandır. Osmanlı tarihi hakkında bazen çocukça diyeceğimiz yorumlar yakın tarih kesitinde üstelik olaylarında saptırılmış şekilde nakledilmesi, bazı konuların şişirilmesi gibi sorunlarla kitlelere nakledilir. Çağımız hakkındaki umumi bilgisizlikler dahi burada kendini gösterir.
GERÇEKLERİ HESABA KATMIYORLAR
En korkunç yorumlar üniversitedeki bazı meslektaşlarımdan kahvehanelerdeki laklakları dinleyen sade vatandaşa kadar gezinen ürkütücü yorumlardır. Bir taraf İsmet Paşa’nın İkinci Dünya Savaşı’na girmemesini büyük bir başarı ve şükran konusu olarak yorumladığı hâlde, kendisini savaşa girmemek gibi bir hatayla suçlayanlar vardır, tabii bu arada bunun daha çok Alman yandaşlığı şeklinde olmuş olması istenir. İki dünya savaşı arası durumu tanımadan, Balkan devletlerinin rövanşist politikalarına benzer özlemler duyanlar zaten 20. yüzyıl savaşlarının nasıl felaketler doğurduğunu yeterince incelemeden Türkiye’nin bu sayede On İki Ada’yı Almanlar eliyle kazanma şansından söz edenler vardır. Bazı gerçekleri de hesaba katmazlar. Nazi Almanyası adama adayı kolay teslim etmez. Bu ancak Türkiye’yi yanında rahatça kullanacağı bir savaş alanı, savaşçı insan gücü olarak kullanmakla mümkün olur. Üstelik verilecek adaların da mutlak bir terk ediş değil, kontrolü bir saha olarak verilmesi mümkündür.
Haberin Devamı
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
by Taboola
1943’ün sonunda ve 1944 başlarında böyle bir talep ve bu savaşı artık kimin kazanacağı belli olan bir dünyada kimlerle karşı karşıya gelineceği bilinmelidir. Türkiye, Batı Avrupa karşısında hiçbir zaman Yunanistan’ın konumunda değildir. Batılılar Yunanistan’ı bir üs olarak istismar etseler de güvenilir bir üs olarak görülür. Türkiye politikasına ve halkına karşı ise böyle bir bağları ve iyi niyetleri Allah’a şükür yoktur. Bu kötü niyet kadar olumsuz bir konum olurdu.
Yakın tarih çarpıtmaları
İsmet İnönü
İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NA GİRSEYDİK...
Türkiye İkinci Dünya Savaşı’na girseydi, Yunanistan ve sadece Yunanistan gibi paçayı kurtaran bir Balkan ülkesi değil; Bulgaristan, Romanya, Macaristan gibi kısmen veya tamamen Sovyet Rusya işgaline (kurtarmasına) terk edilen bir koz olurdu. İsmet Paşa’yı “fırsat kaçırıcıdır” diye tenkit edenlerin bu rejimi hiçbir şekilde istediklerini sanmıyorum. Maalesef insanlarımız tutarlı düşünmeyi tercih etmiyorlar ve böyle bir eğitimleri yok.
Haberin Devamı
İsmet Paşa’nın komutanlığını tartışanlar onun kurmaylık hizmetleri ve başkomutan tarafından niye mutlaka istendiğini incelemekle mükelleftir. Lozan gibi antlaşmaları incelemeden üzerinde ters hüküm yürütüp efsane yaratanlar maalesef milleti akademik dünyanın uzmanlarında, diplomatları yazdıklarından daha çok etkiliyorlar. Eğitim ve araştırma noksanlığı ve onun yaratacağı sonuçların vahameti bu demektir.
ALİ FUAT CEBESOY
İSTİKLAL Savaşı’nın Mustafa Kemal Paşa’yı destekleyen iki komutanından birincisi şüphesiz Kâzım Karabekir Paşa’dır. Ama ikincisi de merkezî Anadolu’daki kolordu komutanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’dır. Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra Ali Fuat Paşa’nın Terakkiperver Fırka kurucusu olması yüzünden Atatürk’le aralarının bir dönem açıldığı bir gerçektir. Bu kıymetli insanı İsmet İnönü cumhurbaşkanlığı sırasında Kâzım Karabekir Paşa’dan sonra TBMM reisi olarak onurlandırmıştır.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
İmece Kart'la tarımsal ihtiyaçlarını hemen karşıla.
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Bir konuyu daha unutmayalım. Aslında Ali Fuat Paşa, Atatürk’le daha hayattayken iyi ilişkilerini sürdürmüş, sürdürmeye devam etmiştir. İstiklal Savaşı komutanları arasında gerginlik ve yakınlık sıradan yorumlarla kaleme alınacak konular değildir.
Yakın tarih çarpıtmaları
BU DURUM BİZE YAKIŞMIYOR
Ali Fuat Cebesoy’un hukukunu savunanlara bir konuya işaret etmek istiyorum. Kendisinin Geyve’deki anıt mezarının durumu maalesef üzücüdür. Mustafa Kemal Paşa’nın Harp Akademisi’nde sınıf arkadaşı, Birinci Dünya Savaşı’nın kıymetli komutanı, İstiklal Savaşımızın önde gelen savaşçısı, Türkiye Devleti’nin Moskova nezdindeki ilk büyükelçisi ve nihayet TBMM başkanlığı yapan bir eski asker ve münevver insanın hiç değilse mezarına daha çok özen göstermeliyiz.
Haberin Devamı
Geyve son yıllarda maalesef düzensiz yoğunluğun arttığı bir bölge. Kocaeli-Sakarya bölgesi sanayileşmenin, turizmin yarattığı yoğunluğu kendi imkânlarıyla çözmeye çalışıyor. Halbuki bizim gençliğimizde sempatik ve pitoresk kasabalardandı. Şu anda Paşa’nın mezarı bir caminin izbede kalmış avlusunda yer alıyor. Etraftaki klimalar, çöpler, mezarın karşısına yapılan ek bina tarihseverleri rahatsız ediyor. Bu çevre büyük ölçüde son zamanda bu hâle gelmiştir. Belediyenin, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün ilgisini bekliyoruz. Vatandaşlarımıza da Bilecik, Eskişehir, Kütahya, Antalya yolu üzerinde bulunan Geyve’deki Paşa’mızın mezarını ziyaretini tavsiye ederiz. Mezarın yakınındaki Ali Fuat Paşa Kuva-i Milliye Müzesi ise sizleri Milli Mücadele günlerine götürecek.
Haberin Devamı
Yakın tarih çarpıtmaları
Ali Fuat Cebesoy’un anıt mezarı, Sakarya’nın Geyve ilçesinde bulunuyor.
KİTAP ÖNERİSİ: SARSILAN SARAY
FRANSIZ Osmanistler arasında son zamanlarda bizim kuşaktan iki kişi çok dikkat çeken çalışmalar yapmıştır. Birisi 1945 doğumlu ve 2013’te erken yaşta vefat eden Collège de France’ın üyeliğine seçilen, kalabalık bir eser listesi olan Gilles Veinstein. Diğeri ise École Normale Supérieure’ı bitiren ve Collège de France’da Osmanlı etüdlerini profesörlüğünü yapan Nicolas Vatin. Sürükleyici üslubları ve Osmanlı tarihi üzerindeki monografileri ile tanınan uzmanlardır.
Birlikte kaleme aldıkları Le Sérail ébranlé, siyasi kriz anındaki tahtan düşürülen padişahlar (hal’), hatta tahttan indirildikten sonra siyaset uygulanan; idam edilenler gibi normal ölümle hastalık gibi veya tahtan çekilen, feragat edilenler gibilerin akıbetleri neydi? Tahta geçen nasıl cülus bahşişi ile kabul edilir, gözde olur? Padişahın cenazesi nasıl hazırlanır, tören nasıl yapılır? İstisnai ve hakikaten bizi sarsan olaylar olmakla birlikte saltanatın ve verasetin kaidesi hâline gelen olaylar ve bu konuda tamamıyla Osmanlı hanedanına has gelenekler kitapta kaleme alınmış.
Yakın tarih çarpıtmaları
HANEDAN MEŞRUİYETİNİ ELE ALIYORLAR
Sarsılan Saray (Çeviri: Ayşen Sarı) iki yazarın edibane üslubu ve merakıyla Osmanlı’yı Batı’ya tanıtıyor. Yaşanan siyasi krizlerle pek çok kez iç savaşın eşiğine gelen Osmanlı İmparatorluğu’nda hanedan meşruiyeti ilk kez siyasi ve dini boyutların yanı sıra tarihsel ve antropolojik yönleriyle de ele alınıyor. Yazarlar Osmanlı sultanlarının ölümleri, tahttan indirilmeleri ve tahta çıkışlarına dair oluşan gelenekleri titizlikle inceliyor ve okurlara imparatorluğun pek de bilinmeyen taraflarını gösteriyor.
Bizde bu gibi çalışmalar ve etkileyici kitaplar daha çok hepimizin bildiği vekayinameleri ciddi olarak takip eden Reşat Ekrem Koçu ve Ahmet Refik tarafından kaleme alındı. Bilhassa Reşat Ekrem Koçu, özgün üslubu ve araştırma bilgisiyle bizim nesil gibi gelecek kuşakları da etkileyecektir. Benim için göstergedir. İnsanlar Reşat Ekrem Koçu’yu okumaya düşkünseler o kuşakta tarihe daha meraklı ilgilenme safhası başlamış demektir. Aynı şeyi Batı’daki Türk tarihinin meraklıları için söylemek mümkün.
Vatin ve Veinstein’ın çokça okunması da Fransızların tarihe olan düşkünlükleri ve tarihe, edebiyata ve sanata saygıları olduğunun delilidir.
Ani Harabeleri’nin seslenişi
#Ani Harabeleri#Kazı#Kafkas Üniversitesi
Ocak 21, 2024 06:295dk okuma
Paylaş
Ani; Kafkasya, İran ve Anadolu arasındaki İpek Yolu’nun buluşma noktasıdır. Bagrationlar zamanından kalma kiliseler bölgenin sanat tarihi açısından çok etkin örneklerdir. Selçuklu eserleri ise Türk sanatı açısından son derece kıymetlidir. Şimdilik göze batan eserler etrafında bir kazı faaliyeti var. Kuşkusuz başka türlü yerleşmeler de ortaya çıkacak ve Ani göz alan güzel bir tarihî gezi alanı olacak.
Haberin Devamı
Geçtiğimiz hafta perşembe günü Kars Valiliği himayelerinde Serhat Kalkınma Ajansı’nın yürüttüğü ‘Tarihi Kimliği ile Kars Kenti Projesi’ faaliyetleri kapsamında İstanbul Arkeoloji Müzelerinin misafirperverliğiyle Ani Kazıları üzerine hem toplantılar yapıldı hem de beş gün süren bir fotoğraf sergisi düzenlendi.
Ani Kazıları’nın şu anda Kafkas Üniversitesi’nden Doç. Dr. Muhammet Bey başkanlığında yapılmaya devam ettiğini biliyoruz. Uzun bir dönem, Soğuk Savaş yıllarında iki blok arasında bırakın ziyaretçileri, kazı heyetlerinin bile girişinin problem olduğu bir noktadaydı. Herhangi bir ziyaretçinin karşı taraf için uygunsuz görülen hareketi sınır bölgesi idarecilerinin nota teatisine sebep olurdu. Turist gruplarının oraya götürülmesi pek arzu edilmezdi. Tam Arpaçay’da Ani şehrinin yanında turistlik tesislerin kurulması istenmiyor, bunlar hâlen alınması gerekli tedbirlerdir.
Ani Harabeleri’nin seslenişi
Haberin Devamı
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
Karadeniz Yaylalar ve Batum Turlarını Kaçırmayın.
Jolly Tur
by Taboola
İPEK YOLU’NUN BULUŞMA NOKTASI
Kars merkezle Ani harabelerinin arası 40 kilometredir. Pekâlâ gidilip gelinir. Artık iki ülke arasındaki münasebetler eskisi gibi değil. Karşısı Ermenistan’dır. Ani şehri arasında Arpaçay’ın meydana getirdiği kanyon vardır. Kanyonun ötesinde ortaçağlardaki şehrin nekropolü (mezarlığı) yer alır. Bu tarafta ise önemli eserler vardır. Şehrin surlarının kalıntıları açıkça görülüyor. Sur içi alan meskûn değil, olmadı ve aslında sınır karakolu olduğu için taş eserlerin yağması da mümkün değil. Aşağı yukarı Ortaçağ’ın erken dönemlerinde bazı küçük sülaleler ile 9. yüzyıl başlarında Bagration hanedanın burada hükümferma olması şehrin gelişmesini engellememiş, birçok eser yapılmış; 1064 yılında Sultan Alparslan’ın gerçekleştirdiği Anadolu’daki bu ilk fetihle birlikte Selçukiler zamanında da sanat, kültür ve mimarlıkta yeni eserler yapılmış. Yani Bagration hanedanı zamanında Doğu Anadolu için bir dinî merkez olan Ani bir gerçek, lâkin sadece bu rolüyle izah edilemez.
Ani; Kafkasya, İran ve Anadolu arasındaki İpek Yolu’nun buluşma noktasıdır. Şehrin surlarının kapıları ve kiliselerinin sayısı hâlâ arkeologların kesin raporlarını bekleyen, daha doğrusu kazıların sonuçlarını bildiren raporlara bağlı. Fakat şurası bir gerçek; Doğu Anadolu Kars yaylasının müthiş güzel mistik görünümü içinde bir yer. Surlar muhtemelen Anadolu’daki yayla şehirlerinde en başta Boğazköy’de olduğu gibi yoğun bir yerleşimden çok; yarı tarımsal, yarı ticari ve askerî yerleşme ihtiva eden anıtların çok olduğu, yerleşmelerin yoğun olmadığı bir görünüm vermektedir. Daha evvelki kazılar umumiyetle yüzeyseldir; yani yüzey arkeolojisi dediğimiz türe girer. Yüzey arkeolojik araştırması için o zamanki kürsü asistanı Prof. Gönül Öney’in 1960’larda Ankara’da Alman Dostluk Cemiyeti’ndeki konferansını hatırlıyorum. Çoğumuzun oraya gitme imkânı yok gibiydi. Fakat birkaç yıl sonra rehber kursuyla gidebildik. Zaman zaman uğradığım bu şehrin romantik görünümü her seferinde benim ruhumu yeninden fethetti. 1904-1917 arasında ünlü Gürcü kökenli Rus bilim adamı Nikolai Marr, 1944’te Prof. Dr. Kılıç Kökten, 1964-1967’de Prof. Dr. Kemal Balkan ve nihayet ufak bir restorasyon çalışmasıyla Prof. Dr. Beyhan Karamağaralı, Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu ve Prof. Dr. Fahriye Bayram zamanında sınırlı kazılar yapılmıştır. 2009 yılından beri Doç. Dr. Muhammet Arslan’ın çabalarıyla kazı ve koruma çalışmaları yoğunlaştı.
Haberin Devamı
Ani şehrinin içinde 4. yüzyıldan beri başlayan kiliseler, Şadadoğlu Menûçehr gibi Selçuklu devrindeki vassal beylerin yaptırdığı cami vardır. Bu dönemler arasında Bagrationlar zamanından kalma kiliseler bölgenin sanat tarihi açısından çok etkin örneklerdir. Son kazılarla gün yüzüne çıkarılan Selçuklu eserleri ise Türk sanatı açısından son derece kıymetlidir. Mescit, büyük hamam ve büyükçe bir Selçuklu kümbetinin de olduğu mezarlık alanı bunlardan sadece birkaçıdır. Bu eserler Anadolu’daki Türk-İslam mimarisi için ilk örneklerdir. 1064’ten beri Büyük Selçuklular ve arkadan Gürcüler, Moğollar ve nihayet Karakoyunlu, Akkoyunlu gibi Türkmen devletleri ve 16. yüzyıldan beri Osmanlı Devleti’nin hüküm sürdüğü bölgede 1878 Berlin Kongresi’nden sonra 40 yıl kadar Rusya Çarlığı kaldı.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
KAZILAR SÜRATLE DEVAM ETMELİ
Hiç şüphesiz ki ilişkileri kopuk iki dünyanın sınırında olmak Ani için hem bir koruma hem de tabiatın tahribine açık olmak gibi bir sorun yarattı. Ama şahsen benim ilk gördüğüm zamanda bile Ani’de askerler beklerdi. Türk tarafının yaptığı kazılar süratle devam etmeli. Ani’deki Ermeni kiliselerinde eski İran’ın, Selçuklu döneminin izleri var.
Binaların dıştaki ikonografik rölyefleri insanları hayran bırakıyor. Ziyaret artık açık. Ani’de bir Urartu hakimiyetinden söz ediliyor. Urartular için son yıllarda yapılan kazılarda çıkan yazılı belgeler ki çivi yazısı tabletlerin okunup çözülmesiyle, bu dilin muasır Çeçenceye çok yakın olduğu öğrenildi. O takdirde Ani’de Urartu hakimiyetinin çok köklü izler bıraktığını düşünmek şu anda pek delillendirilemez.
Şimdilik göze batan eserler etrafında bir kazı faaliyeti var. Kuşkusuz bilinen surlarının içindeki bütün mıntıkanın çapraz taraması sonucu başka türlü yerleşmeler de ortaya çıkacak ve Ani göz alan güzel bir tarihî gezi alanı olacak. Lüzumsuz yerleşmelerle bölgenin etrafı dejenere edilmesin, panorama korunsun.
Haberin Devamı
KARS GELİŞİYOR
KARS şehrinin turistik yapısında bir gelişme var. 1950’lerde, 1960’larda Çar Rusya’sının garnizon şehri gibi görünümü olan bölge bir hayli değişim geçirdi. Bugün 19. yüzyıl Rus işgalinden (4 yıl sürdü Brest-Litovsk Antalşaması’na kadar 1918 yılı) ve daha evvelki Türk devrinden kalma binaların restorasyonu ilerliyor. Şehrin turistik bakımdan gelişmesinde Ani Örenyeri’nin korunmasının büyük rolü var. Türkiye topraklarının devirler ve uygarlıkları bakımından en ilginç sentezinin barındığı bir bölge.
Ani Harabeleri’nin seslenişi
Kars hâlâ bir hayvancılık merkezi. 1950 ve 60’lardaki renkli etnik yapısı malum, Rusça ve Almanca bile konuşulurdu. Bugün artık yok ve unsurları değişen bütün bölge gibi pek de olumlu olarak değerlendiremeyeceğimiz mimari değişiklikler de söz konusu. Ama ortaçağlar kadar modern Türkiye ve Türkiye tarihi için de çok önemli bir bölge olduğu açık ve mutlaka Kars bölgesi hem ilginç coğrafyası ve iklimi, hem kırsal faaliyetleri, hem de ilginç şehircilik örneği olarak Türkiye için mühim.
Haberin Devamı
AYNI TİP MİMARİNİN KALINTILARI
Rus işgali sırasında yapılan binaları Orta Rusya ile karşılaştırmak mümkün değil. Çünkü kâgir taş yapılı binaya önem verilmiş. Bunlar daha çok Kuzey Avrupa’da Baltık üslubunda uygulanmış ve Ruslarla birlikte Kars’ta yeni bir sanatsal ve mimari anlayışa bürünmüş. Bu binaların kullanımı ve ısıtma sistemi çok değişik. Devlet binalarında tuhaf bir şekilde o tarihteki Milano Brera Güzel Sanatlar Akademisi mimarlarının izleri görülüyor. Daima Kars’taki devlet yapısıyla Tuna vilayetindeki Vidin ve Rusçuk’taki Osmanlı devlet yapılarından kalan eserler arasındaki benzerlik dikkatimi çekmiştir. Çünkü ikisi de aynı tip mimarinin kalıntılarıdır.
Kars, Rusya için ileri bir karakoldur. Bir garnizon şehri. Onun için oradaki yapılaşma ve muntazam planlamayı Rusya’nın eski şehirlerinde görmek pek kolay değildir. Daha ziyade Baltık’ta ileri karakol şehirlerini andırır. Demiryolu doğrudan Tiflis’e bağlı geniş kadranlı Rus demiryolu hattıydı. Ancak 1989’dan sonra bu bölgenin demiryolu vasıtasıyla Türkiye’ye bağlantısının kurulması düşünüldü ve şimdilik ticaret kadar turizme de çok yarıyor. Kış turizmi öne çıkmaya devam ediyor.
Ali Emîrî Efendi
#Fatih Camii#Arapça#Adana
Ocak 28, 2024 06:294dk okuma
Paylaş
Ali Emîrî Efendi, Osmanlı kayıtlarında muhtelif yazı, hat türlerini, kayıt tekniklerini kavrayan bizdeki ilk paleografya ve diplomatika uzmanı sayılır. Bıkmadan usanmadan gittiği yerleri tetkik etti. Sağda soldaki yazmaları topladı ve bunların önemli kısmını çürümekten kurtardı. Ali Emîrî 20. yüzyılın ilk yıllarında dirilen tarihçiliğin başında gelenlerdendir. Ocak 1924’te, bundan tam 100 yıl evvel vefat etti. Asırları son asırla bağlayan bu büyük adamın hatırası önünde ihtiramla eğiliriz.
Haberin Devamı
100 yıl önce Fatih Camii’nin haziresinde bir köşe ayrıldı. Bu köşe Ali Emîrî Efendi’nin defnedildiği yerdi; etrafında o zamanki cumhurbaşkanlığı danışmanı ve diğer zevatın yerinde müdahalesiyle Halil İnalcık Hoca’nın Karacaahmet’e gömülmesinden vazgeçildi, oraya defnedildi. Bir zaman sonra Bizans-Osmanlı sanat tarihini ünlülerinden Semavi Eyice Hoca, Kemal Karpat, Mehmet Genç de buraya defnedildiler.
OSMANLI COĞRAFYASINI EN ÇOK BİLENLERDENDİ
Tarihçiler köşesinin ilk hamuşu Ali Emîrî Efendi kimdir? 1857’de Diyarbakır eşrafından Seyyid Mehmed Şerif Efendi’nin oğlu olarak dünyaya geldi. Tanınmış bir ulema ve şuera (âlimler ve şairler) ailesidir. İlk tahsilini Diyarbakır’da yapmış, Arapça yanında Farsçayı da çok iyi öğrenmiş, ardından o vakit mümkün olduğu üzere çok genç yaşta Maliye Nezareti’nin taşra teşkilatına girmiş kısa zamanda Mardin’de tahrirat müdürlüğüne kadar çıkmış. Bir yandan da Arapça ve Farsça alanında derslerine devam etmiştir.
Haberin Devamı
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
1875 yılında telgrafçılık öğrendiği söyleniyor. Sîs (Kozan), Adana Âşâr Nezareti, sonra Rumeli’de Leskovik, Anadolu’da Kırşehir, Afrika’da son eyalet Trablusşam sancağında maliye muhasebeciliklerinde, Elazığ ve Erzurum defterdarlıklarında, Yanya ve İşkodra maliye müfettişliklerinde, Halep’te defterdarlık ve Yemen’de aynı hizmette bulunmuş.
Memur kısmı Osmanlı coğrafyasını bilirdi. Ali Emîrî en çok bilenlerdendi. Bıkmadan usanmadan gittiği yerleri tetkik etti. Sağda soldaki yazmaları topladı ve bunların önemli kısmını çürümekten kurtardı. Kendi akranlarından sayılmasa da daha sonraki kuşaktan Köprülüzâde Fuad gibi o da bu tükenmez ve ihmal edilen hazinelere çok erkenden el atmıştır.
Ali Emîrî Efendi
SAHAFTAN ÇIKAN HAZİNE
Bir gün İstanbul’da sahaflarda rastladığı ve kendisine sahafların alışılmış nezaketini pek göstermeyip derhâl peşin parayla pahalıya satılan Dîvânü lugâti’t-Türk nüshası o sırada eline geçti. Sahaf peşin para isteği için kapıda oturmuş ve gelen geçen arkadaşlarından borç alarak ödemeyi yapmıştır. Sonra da bu borcu ödemek için zeytin ekmekle evine kapanmış. Bulduğu hazine Türk dilinin bilinen en eski lugatıdır. Mahmud-u Kaşgari’nin (müellif nüshası denen aslı kayıptır) en esaslı kopyasıdır. İkinci Meşrutiyet’in Türkçülük havası içerisinde Talat Paşa bu eseri bastırttı, bugün kütüphanelerimizde. Kullananların sayısı artmaya başladı. 10. yüzyıl Türkleriyle 20. yüzyıl Türklerini bir araya getiren nadir köprülerden bir filolojik anıttır.
Haberin Devamı
Ali Emîrî Efendi, biyografyalar ve şiirlerle ilgili Rumeli ve Anadolu Türkiye’sinin ünlülerini bir araya getiren antolojilerinin 30 kadarını yayımlamıştır. (Tezkire-i Şuarâ-yı Âmid, Diyarbakır şairlerinin bir antolojisidir.) Yayımlamayıp kaybolanları da vardır. Fatih’teki Feyzullah Efendi Medresesi’nin yanına Millet Kütüphanesi kurdu. Erkenden emekliye ayrıldığı hâlde birçok ilmi komisyonlarda çalışmıştı. Son görevi de kendi kütüphanesinde fahri müdürlüktür.
Fuad Köprülü’nün, Köprülülerden değil de Kıblelizâdelerden geldiğini pek de haklı ve yerinde olmasa da iddia etti. İkisi arasındaki münaferet buna dayanır. Tarih Kurumu’nda Köprülü’den pek hoşlanmayan Franz Babinger’in eseri ve bu nakli tercümeye aldığı için Çoşkun Üçok’un da Babinger tercümesine geç basılmıştı.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Anında Tami Ön Ödemeli Karta Sahip Ol.
Tami
by Taboola
Ali Emîrî 20. yüzyılın ilk yıllarında dirilen tarihçiliğin ve metinlere dayanan pozitivist tarihçiliğin dolayısıyla metinlere dayanan tetkikatın başında gelenlerdendir. Halil İnalcık, Ali Emîrî Efendi ve Semavi Eyice’nin mezarının bir arada bulunması bu neslin nadir rastlanan kadirşinas örneklerinden bir düzenlemedir.
Ocak 1924’te bundan tam 100 yıl evvel vefat etti. Cenazesini Fatih Camii’ne taşıyan kalabalık Millet Kütüphanesi’nin önünde aniden durakladı. Tabut eller üstünde havaya kaldırıldı ve birkaç dakikalık bir tazim duruşu sergilendi. Bu tip bir törensel davranış bile 20. yüzyıl Türklüğünün modernleşmesine işaret eder.
Ali Emîrî Efendi
İLK PALEOGRAFYA VE DİPLOMATİKA UZMANI
Haberin Devamı
Ali Emîrî Efendi, Maliye Nezareti memurluklarında çalışması dolayısıyla Osmanlı kayıtlarında muhtelif yazı, hat türlerini, kayıt tekniklerini kavrayan bizdeki ilk paleografya ve diplomatika uzmanı sayılır. Bugün gençlerimizin daha yoğun bir şekilde götürdükleri bu meslekî faaliyet Osmanlı döneminde o kadar da marifetli yürütülemiyordu. Ali Emîrî gibileri daha nadirdi. Tanzimat döneminde böylelerinin yetiştirilmesine gayret edildiği hâlde yetişenler nadirdi ve kendi zekâları ve gayretleriyle bu yola girdiler. Eski eserlerimizin ihmal ve tahribi ise çok tekrarlanan bir slogan ama Cumhuriyet devrine ait bir özellik değildir. Ali Emîrî’nin kaleme aldığı şikâyetlerde bu görülür. Vakıflar nezaretine yazdığı uzun “vicdanname”leri okuyanlar bu bakımsızlık ve ihmalin dile getirildiğini haklı olarak belirtirler. Arşivlerimize yaptığı büyük takdirlerden biri de ilk esaslı tasnifi Ali Emîrî’nin yapmasıdır. Bu tasnifle zamanın tarihçileri birçok eski vesikaları daha iyi ulaşıyorlar. Ali Emîrî Efendi’nin kütüphaneciliği üzerindeki bilgiyi bizim kuşağın kütüphanecilik ve yazmalar üzerindeki yetkili uzmanı olan İsmail Erünsal’ın çalışmalarında bulabiliriz.
Haberin Devamı
Asırları son asırla bağlayan bu büyük adamın hatırası önünde ihtiramla eğiliriz.
MAHMUD-U KAŞGARİ
MİLADİ 1000’lerde Hicri 5. asırda İslam dünyasının Arap Fars kültürü içinde yetişen ama kendi ana dili Türkçeyi onun Uygurca lehçesini çok iyi bilen âlimidir. Bugün elimizde olmayan kayıtlar, yazma eserler ve kitabelerin bir sürüsüne vakıf olduğu anlaşılıyor ama bunun dışında da konuşulan Türk dilinden belirli zenginlikte bir lugatı almış Arapça çevrimleri ile vermiştir. Bu kullanımlar şimdi modern Türklüğün ilgisini çekiyor ve yavaş yavaş bazı kavramları tartışırken Dîvânü lugâti’t-Türk’e de başvurulduğunu görüyoruz. Üstelik sadece üniversite içerisinde değil, sosyal bilimlerin muhtelif dalları gibi Dışişleri Bakanlığı diplomatları arasında dahi böyle bir eğilim artmaktadır. Bu gibi faaliyetler
arttıkça da Ali Emîrî’nin ismi büyüyecek ve Fatih Camii haziresindeki mütevazı mezarı daha çok ziyaret edilecektir.
Tarihle yüzleşmek laubaliliği!
#Amerika#OTSA#Ömer Lütfi Barkan
Şubat 04, 2024 06:296dk okuma
Paylaş
2022 yılında alınan bir kararla Amerika’daki OTSA (Osmanlı ve Türkiyat Araştırmaları Derneği), Ord. Prof. Ömer Lütfi Barkan, Prof. Halide Edip Adıvar, Ord. Prof. Fuad Köprülü’nün isimlerinin verilen ödüllerden çıkarılmasına karar vermiş. Üçü de ırkçılık ve aşırı Türkçülük ile itham ediliyormuş. Maalesef ABD’de de olsa, Avrupa’da da olsa tarihle yüzleşmekte de (tabir de gülünç) insanlarımız Türklere has alaturka davranıştan kurtulamıyor. Tavır olarak hoş değil, laubalilik.
Haberin Devamı
Amerika’da OTSA (Ottoman and Turkish Studies Association/Osmanlı ve Türkiyat Araştırmaları Derneği) adında bir dernek var. Daha çok MESA (Middle East Studies Association) ile yakın bağları vardır. Türkoloji, Türk Tarihi, özellikle Osmanlı üzerine çalışılan bir meslek örgütü; bu dalda çalışan Amerikalı ve Türk asıllı Amerikalı tarihçilerin kuruma üye olduğu görülüyor.
Tarihle yüzleşmek laubaliliği
Amerika’da usûl olduğu üzere ödüllerde ünlü bilgilerin isimlerini kullanmak söz konusudur. 2022 yılında alınan bir kararla dernek Ord. Prof. Ömer Lütfi Barkan, Prof. Halide Edip Adıvar, Ord. Prof. Fuad Köprülü’nün isimlerinin verilen ödüllerden çıkarılmasına karar vermiş. Üçü de ırkçılık ve aşırı Türkçülük ile itham ediliyormuş. Bu meslektaşların ne Ömer Lütfi Bey’in, ne Halide Edip Hanım’ın, ne de Fuad Köprülü’nün kişiliğini iyi tanıdıkları kanaatinde değiliz.
Haberin Devamı
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Tarihle yüzleşmek laubaliliği
KABACA VE BİLGİSİZCE BİR DEĞERLENDİRME
Ömer Lütfi Bey Strasbourg’da okudu -Strasbourg Üniversitesi Annales Okulu ve Marc Bloch demektir-. Barkan, sosyolog kökenlidir ama tarih bilgisi müthişti, Fuad Köprülü’nün de takdir ettiği gençlerdendi. Türkiye’de iktisat tarihi diye bir disiplini Annales Okulu çerçevesinde ortaya koyan, gençlere bu dalı sevdiren âlimdir. Hepimiz Ömer Lütfi Barkan okuyarak yetiştik. Halide Edip Hanım’dan kastınız acaba; ırkçı tahribat veya jenosit gibi suçlamalarsa, kim olduğunu çağdaş kaynaklardan okuyunuz ve bu gibi eylemlere nasıl baktığını görünüz.
Maalesef ABD’de de olsa, Avrupa’da da olsa tarihle yüzleşmekte de (tabir de gülünç) insanlarımız Türklere has alaturka davranıştan kurtulamıyor. Tavır olarak hoş değil, laubalilik. Özellikle bu konuda tarih tahsil etmek isteyen, derinleşmek isteyen gençlerin; Avrupa Tarihi, Eski Çağ Tarihi, Rusya Tarihi gibi Türkoloji dışındaki alanlara, Türkiye’nin ihtiyacı dışındaki alanlara yönelmeleri gerekir. Avrupa ve ABD’de de Türkoloji ile vakit kaybetmemeleri tavsiye edilir.
Haberin Devamı
Şu kadarını söyleyelim; Halide Edip Hanım’ın muasır Hindistan ve Pakistan tarihinde önemli düşünür rolü vardır. Batı edebiyatı çevirileriyle tanınır. Türkçeyi ve Türk edebiyatını evin ve çevrenin eğitimiyle almıştır. Türkçesinde duruluk, saflık hâkimdir. Bu yönüyle Türkçe öğrenen yabancılar 1930’lar, 40’lar ve 50’lerde önce onun “Sinekli Bakkal”ını sonra Yakup Kadri ve Reşat Nuri’yi okurlardı. 1930’lardan beri kitapları (Inside India gibi) İngiltere’de basılmıştır, hâlâ makbuldür. Türk edebiyatı dalındaki kalıcılığını tartışmıyorum bile, İngiliz edebiyatı üzerine yazdığı kısa çalışmanın da hâlâ değerli olduğuna inanıyorum. Halide Edip Hanım Avrupa’da ve Asya’da edindiği tecrübeleri ülkemize aktarmasına rağmen Türkiye’de aşırı sağda ve soldaki sivri kalemlerin neredeyse ortaklaşa hücumuna uğramak gibi bir mazhariyete ulaşmıştır. Halide Hanım bu ortak saldırı ile ancak daha da yücelir. Aynı tutumun günümüzde de devam ettiğini görmek hayrete şayandır. Yerinde sayan bir güruh var. Fuad Köprülü ise tartışmaların dışında bir kişiliktir. Bu tip isimlerin silinmesini şahsî şöhret merakına bağlıyorum. Dürüst bir davranış olmadığı kanısındayım. Hiçbir memleketin tarihinde, tarihyazımına ve edebiyata mal olmuş isimlerin yeniden bu şekilde kabaca ve bilgisizce değerlendirilmesine şahit olunamaz.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
DIŞARIDA BAŞKA ALANLARI TERCİH EDİN
Sözün kısası benim de Amerika’da çok kısa bir MA çalışmam var. Sadece 11 ayı kapsadı. Halil İnalcık Hoca’nın yanındaydım ama çok değerli hocaları da tanıdım. Chicago Üniversitesi çok önemli bir okuldur. Başka okullarda çok önemli insanlar yetişir. Harvard çok iyi bir merkezdir, Princenton da öyledir. Buna rağmen şunu söylemek istiyorum. Türkiye’de dışarıda tarih okumaya meraklı bir genç kitle var. Lütfen bu tarih öğrenimi meraklarını Türkoloji dışındaki alanlara yöneltsinler çünkü işin tadı kaçmaya başladı. Zaten ülkemizin ihtiyacı olan da Bizans, Mezopotamya, İlk Çağ, İran, Helen-Roma kültürü, Slavlar, Batı ve Kuzey Avrupa hatta Hispanik Afrika ve Amerika kıtasıdır. Amerika’ya gidip Amerikan tarihi okuyan olursa da doğrusu takdir ederiz. Bu kadar alan dururken bizim pazarda bulacaklarınızı orada tekrarlamanızın anlamı yoktur. Hiçbir zaman tavukgöğsü Amerika’da daha iyi olmaz.
Haberin Devamı
Tarihle yüzleşmek laubaliliği
KIBRIS
27 Ocak Cumartesi günü Kıbrıs’ta Denktaş Vakfı, kurucu cumhurbaşkanının 100. doğum yıldönümünü andı. Rauf Denktaş müstesna bir devlet adamı ve fevkalade yetenekli bir müzakereciydi.
Tarihle yüzleşmek laubaliliği
1963’te Kıbrıs müdahalesi yapılmadı. Sadece hava akımlarıyla EOKA biraz sindirildi. Ama ada ikiye ayrıldı. Bu zor günlerde Denktaş hem adaya sokulmuyordu hem de açıkça söylemek gerekirse Türkiye’de siyasi partiler ve onları izleyen basın giderayak halk bu işten bezgindi. Kendisini takip edenler Dışişleri Bakanlığı’nın Coşkun Kırca gibi bir avuç fakat son derece etkili diplomatları, askerler, bir kısım halk ve üniversitedeki bir kesimdi. İnatçı ve tükenmeyen bir enerjisi vardı. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin varlığı onun politikasına çok şey borçludur. Tamamen barışçı metotlarla millî bir kurtuluş savaşı vermiş sayıca küçük bir ulusal toplumun başındaydı.
YAVAŞ YAVAŞ DÜNYADA KENDİNİ KABUL ETTİRİYOR
Kıbrıs’ın sorunları var. Hiçbiri kolay değil ama ürkütücü de olmamalı. 1973’teki yerleşme politikasını yeniden gözden geçirmek gerekir. Hele son zamanlarda Rusya ve Ukrayna’dan gelen göçmen kitlesi Kıbrıs’ta ekonomiyi, ondan da çok içtimai hayatı sarsacak düzeydedir. Türklerle evlilik yapan Ruslar ve yetiştirdikleri çocuklar bir kozmopolit kültürün nişanesidir, yararlıdır. Ne idüğü belirsiz insanların ise küçük bir adada bu kadar yoğun yerleşmesini akıllıca karşılanmaz.
Kıbrıs yavaş yavaş dünyada kendini kabul ettiriyor. Bizim neslin hayatında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti cumhurbaşkanının müstakil Azerbaycan cumhurbaşkanını ziyaret edeceği, devlet töreni ile karşılanması görülecek rüya bile değildi. Üstelik bu iki cumhuriyetin kukla olduğunu da kimse söyleyemez. Her ikisinin de müstakil güçleri, Azerbaycan’da olduğu gibi Rusya’dan bağımsız atılımları, özgün dış politikası, yine aynı şekilde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin de demokratik, özgürlükçü bir hayatı söz konusu. Bu gibi devletlerin varlığı ana unsurun hayatını düzene koymak ve derleyip toplamak bakımından da iyi örneklerdir.
Denktaş Vakfı doğrusu gelen konuşmacıları can-ı baştan ağırlıyor. Bunu bir misafirperverlikle de izah etmek de pek mümkün değil. Anavatanla birlikte var olmayı anlamış bir aile söz konusu. Hâlen politikanın içinde olan sayın Serdar Denktaş müstesna politikacılardan. Doğrusu Kıbrıs kurallara, demokrasinin yaşam biçimine riayet etmeyi öğrenen politikacılar yetiştiriyor. Sandık demokrasisi pürüzsüz hâkim. Muhalefet ve iktidar bir arada kurallara göre yaşamayı biliyor. Halk da bu huzuru seviyor.
Tarihle yüzleşmek laubaliliği
ESKİ HALİ/YENİ HALİ/Nur-u Osmaniye Çeşmesi (III. Osman Çeşmesi)
İSTANBUL’DA YADİGAR PROJESİ
İstanbul Valiliği’nin Yadigâr Projesi var. Kısaca özetlersek 1000 adet eski eser restore edilecek. Eğer eser tamamen yok olmuşsa yeniden ihya edilecek, restorasyona ihtiyacı olanlar ise restore edilecek. Projede çeşmeler özel bir yere sahip. Yıllarca bakımı ihmal edilen ve sokak aralarında kaybolmaya yüz tutan çeşmeler proje kapsamında uzman eller tarafından yenilenecek. İstanbul’da akmaya başlayan tarihî çeşmelere yenilerinin ekleneceğini duymak beni çok mutlu ediyor. Taşları kırılmış, önlerinde çöp dağları oluşmuş tarihi çeşmelere dair fotoğraflar hâlâ hafızalarımızda.
Tarihle yüzleşmek laubaliliği
ESKİ HALİ/YENİ HALİ/Yahyazade Ahmet Efendi Çeşmesi
BU PROJELER MUTLAKA DESTEKLENMELİ
Suriçi İstanbul ve civarda eskinin Bilâd-ı selâse dediği Eyüp, Beyoğlu (Galata), Üsküdar bu projenin içinde. 148’i çeşme, 77’si diğer tescilli yapılar olmak üzere halihazırda toplam 225 adet korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı niteliğindeki eserin restorasyon çalışmaları fiilen başlamış ve çalışmaları devam etmekte. Geriye kalan 775 adet tescilli eserin restorasyonlarının 3 yıl içerisinde tamamlanması hedeflenmekteymiş. Bu gibi projeler mutlaka desteklenmeli ve herkes elinden geleni yapmalı. İlgi gösterilmezse, proje yürümez ve ortam dejenere olur. İstanbulluların ve hepimizin bu projenin takipçisi olması gerekir.
Son olarak benim de bu listeye bir teklifim var. Surların üzerindeki Kazasker İvaz Paşa’nın Mimar Sinan tarafından yaptırılan pitoresk eserinin etrafını düzenlemekle işe başlayabilirler. Eski eserlerin korunması için çevreden işe başlamak gerekir.
.Boynumuzun borcu
#6 Şubat#Deprem#İsias Hoteli
Şubat 11, 2024 06:293dk okuma
Paylaş
6 Şubat’ta yaşanan facianın birinci yılını anıyoruz. Depremlerin etkilediği bölgelerimizin genişliği bir memleket kadardır. Bir depremden sonra restorasyon kolay iş değildir. Birkaç mimarın ve mühendisin çok bilmişliğine bırakılamaz. Her şeyden evvel oranın sakinlerinin ecdadının gelecek nesillere bırakacağı bir bölgenin yeniden imarı hepimizin boynuna borçtur.
Haberin Devamı
KORKUNÇ bir depremin birinci yılını yaşıyoruz. Acılar geçmiş değil ama bu vesileyle tabii ki dışavurumu yükseliyor. Tansiyon had safhada. Böyle zamanlarda kışkırtıcı, kötümserliği artırıcı demeçler kadar insanların acılarıyla alay eder gibi tuzu kuru, münasebetsiz demeçlerin de yeri değil. “Ayakta kalırız” demek başka şey, “daha iyi gelecek” demek başka şey. Yakınlarını kaybedenlere “daha iyi bir gelecek” hiçbir olumlu katkıda bulunmayacak manasız bir terimdir.
Bazı şeylere dikkat etmek lazım. Deprem komisyonlarında üye olanların bu alanlarda ne kadar tecrübeleri olduğu belli değil. Deprem bölgesi kendi hâliyle bırakılmaz. Günümüzde dokümantasyon imkânları daha fazla, eskinin gözden geçirilmesi lazım. Hele Hatay gibi bölgelerde imarın yeniden ihlali söz konusu olabilir.
Haberin Devamı
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Boynumuzun borcu
Erzin ilçe merkezinin yetkililerinin ve idarecilerin söz sahibi olmasına dikkat etmelidir. Burası örnek bir beldedir. Pazarcık fay hatlarının kesiştiği bir noktadır, yönetimin hukuka ve imara ve ananeye riayetinden dolayı büyük tahribat olmadı. Can kaybı hiç yok. Birçok yerde şehir sakinleri geleneksel mimariyi hızla terk ettiler, yeni yapılan binalar hakkında bilgileri yoktu. Maraş merkezinde bu facia yaşandı, birkaç bina var ki iyi mühendisliğin eseri olarak ortada duruyor, gerisinde çalışan ve üreten nüfusumuz kayboldu gitti. Malatya’da en seçkin sporcuları en iyi yapıda kaybettik. (Güya burası bölgenin depremi ağır geçirmeyen yeridir.) Adıyaman’da İsias Hoteli bir faciaydı, aynı zamanda bir skandaldır. Kıbrıslı yavrularımızı kaybettik. Otel kaçak beş kattan oluşuyor, üstelik önceden kamu desteği de almış. “Suçluların mahkûmiyeti, soruşturmaları, tutuklanmaları acaba nerede kaldı?” diye sormalı.
RESTORASYON KOLAY İŞ DEĞİL
Bir depremden sonra restorasyon kolay iş değildir. Birkaç mimarın ve mühendisin çok bilmişliğine bırakılamaz. İkinci Dünya Harbi’nden sonra müttefiklerin bombalayarak yerle bir ettiği Dresden, Hitler katillerinin ve Almanya’nın çekilirken özellikle tahrip ettiği Varşova’nın yeniden imarı sırasında mühendisin de, mimarın da, sanat tarihçisinin de bolluğu ortadaydı. Arşivlerde her şeyi gösterecek belge vardı. Buna rağmen sakinlerin reyine başvuruldu, bilgisinden yararlanıldı. İş öyle kolay değildir. Volgagrad, yani eski Stalingrad’da birtakım eski mezarlıkların, tarihî alanların şehrin yeniden inşası sırasında alakasız binalarla kapandığı hatta oto garaj yapıldığı bile söyleniyor.
Haberin Devamı
Boynumuzun borcu
GELECEĞİMİZİN EN ÖNEMLİ PROBLEMİ
Bu işin rejimlerle alakası yoktur. İşine ve topluma saygısı olmayan lakayd ve gaddarca tahrip eden mühendislerin bulunduğu toplumlar her yerde vardır. Hatta bunlar bazen sözde eğitimi yüksek kimseler olabilir, zengin olabilir ama gereken bilgi noksanlığı restorasyonu istenen ölçüde gerçekleştirmeyi önler. Deprem bölgelerimizin genişliği bir memleket kadardır; Macaristan veya Portekiz, İzlanda veya Sardinya Adası kadar. Nüfusu 10 milyonu bulan meskûn yerlerdir. Buraların imarı Türkiye’nin geleceği için en önemli problemdir. İş particiliğin veya muhalefetin mensubu olmakla ilgili değildir. Her şeyden evvel sakinlerin ve onları canı gönülden takip ederek denetimi ele alan bir milletin varlığı söz konusudur.
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
İmece Kart'la tarımsal ihtiyaçlarını hemen karşıla.
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Antakya bu deprem bölgesinde en çok tahribat gören üç merkezden biridir. Yerin altında ve üstündeki eserler üç bin yılı aydınlatacak, nüfusun renkliliğini temsil edecek bütün dinlerin nasipleneceği eserlerdir. Antakya’nın yeniden inşası diye eski ile alakası kopmuş, bir yeni heyulanın hiç kimsenin işine yaramayacağı açıktır. Her şeyden evvel oranın sakinlerinin ecdadının gelecek nesillere bırakacağı bir bölgenin yeniden imarı hepimizin boynuna borçtur.
SAHİPSİZ KALAN ÇOCUKLAR
- DEPREMDEN sonraki aylarda Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı “çocukların yerleştirildiği” gibi bir demeç vermişti. Elhamdülillah merhametli bir halkımız var. 100 binlerce aile bu çocukları evlat edinmek için sıraya girdi. Bu çocukların en önemli ihtiyacı sıcak aile yuvasıdır. Hâl böyleyken yaş gruplarına bile dikkat etmeden bir kuruma yerleştirmekle iş bitmiyor. Bu merkezlerden bir ikisini gördüm; birçok görevli elinden geleni yapsa da travma geçiren yavrularımız için yeterli değildir. “Ben yaptım, oldu” diye rahat etmek kolay bir çözüm değildir.
Haberin Devamı
Boynumuzun borcu
BU ÇOCUKLAR AİLE İSTER
Bakanlığın, hükümetin, belediyelerin kadroları kadar muhalefetin de iyi niyetle, seçim döneminde rastlanacak kolaycı propagandalardan kaçınarak çocuklarımızı düşünmeleri ve ele almaları lazımdır. Merhametli bir milletiz. Bir yıldır bu çocuklar hâlâ yuvalarda. Hatta annesinin babasının öldüğünü söyleyerek ortada gezen bir yavru bile şimdi nerede bunu bilmiyorum. Bazıları onun da yetiştirme yurdunda olduğunu söyledi. Yetiştirme yurdu en son düşünülecek yer. Bu çocuklar aile ister.
.Rusların Ukrayna üzerindeki iddiaları
#Rusya#Ukrayna#Vladimir Putin
Şubat 18, 2024 06:296dk okuma
Paylaş
Polonya’nın Ukrayna üzerindeki hâkimiyeti, aynı şekilde Rusya’nın Küçük Rusya (Malaya Rossiya) diye nitelendirilen Ukrayna üzerindeki hâkimiyeti, Ukrayna ulusunun ortaya çıkışının sureleri, tarihte Ukrayna-Rusya varlığının birbirinden bağımsız olarak gelişmesi gibi konular oldukça çetin cevizdir. Doğu Avrupa devletleri tarihî haritalar ve iddialar ileri sürmeye bayılırlar.
Haberin Devamı
Vladimir Putin’in Tucker Carlson’a verdiği demeç geçtiğimiz günlerde büyük ses getirdi. Başkan Putin’in masasında 100’ün üstünde gazetecinin röportaj teklifi için müracaat başvurusu vardır. Bunlardan Tucker Carlson’ın seçilmesi adamın tarihten bihaber kişiliğiyle de ilgilidir.
Her hâlükârda ortaya çok tartışma çıkaran bir görüşme oldu. Bu tartışmanın siyasi hayata, uluslararası ilişkilere ne derecece yön vereceği tartışılır. Ama normal vatandaşın tarih bilgisine sahip olmamasının veya daha beteri yanlış bilgilendirilmiş olmasının vahim neticeleri de olur.
Rusların Ukrayna üzerindeki iddialarıVladimir Putin - Tucker Carlson
Polonya’nın Ukrayna üzerindeki hâkimiyeti aynı şekilde Rusya’nın Küçük Rusya (Malaya Rossiya) diye nitelendirilen Ukrayna üzerindeki hâkimiyeti Ukrayna ulusunun ortaya çıkışının sureleri, tarihte Ukrayna-Rusya varlığının birbirinden bağımsız olarak gelişmesi gibi konular oldukça çetin cevizdir. Bırakalım Putin-Carlson görüşmesini ve dışişleri bakanlıklarının kaleme aldıkları mukabil protestoları seçkin âlimleri bile bir araya getirseniz iş kavgayla sonuçlanır.
Haberin Devamı
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
PUTİN’E GÖRE UKRAYNALILAR...
Putin’e göre Ukrayna suni olarak ortaya çıkmış bir devlettir. Ona göre Ukraynalılar Rusların bir parçasıdır. Lenin bu görüş ve tutumu daha çok destekledi. Stalin’e kalsa böyle yapmazdı fakat Doğu Polonya topraklarını ilhak ettiği zaman, “Böylece Ukrayna’yı da birleştirdik” dedi. Ancak o birleşen kısma, Galiçya ahalisine sorulsa çok da memnun değillerdi.
Bu çok tartışılan bir görüştür. Polonya ile Almanya işbirliği söz konusu ediliyor. Polonya, Almanya ile işbirliği yapmadı. Mareşal Piłsudski’nin adamları Almanlarla anlaşma yapılabileceği ve barışın böylece korunabileceği gibi tarihi bir hata yaptılar. Ukraynca konuşulur, Ukrayna milliyetçiliği var. 19. asırda Çarlık Rusya tarihine baktığın zaman Ukrayna ile Rusya arasında milliyetçilik farkı var, Ukrayna’nın yetişmiş unsurları var. Rusya orada başka türlü hareket etmek zorunda. Valiler oradaki arşivleri bile yasaklıyor. Bilhassa tarihçiler her zaman için yeni bir Ukrayna yaratmış ama o insanlar niye merkezi devlet Rusya tarafından takip edilmiş, çünkü memnun değillerdi.
Haberin Devamı
Ukrayna Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nda sonraki kurucuları arasında bulunan Mihaylo Hruşevski’nin eseri “History of Ukraine-Rus’” başlıklıdır. Önemli bir eserdir. O, Ukrayna ve Rusya’nın tarihî köken birliği üzerinde durur. Bu nedenle de Stalin tarafından elenen politikacılardan değil, aksine Bilimler Akademisi’ne kabul edilenlerdendir. Tabii ki birçok Ukraynalı bilgin bu köken birliğini reddeder. Ünlü Türkolog Omeljan Pritsak “The Origin of Rus’” adlı Harvard’da yayımlanan eserinde Rus ve Ukrayna meselesinin kökenleri ön planda Arapça ve Rus kaynaklardan istisnai olarak İskandinav kaynaklarından da ek alır. Omeljan Nors dili öğrenmiştir. İlginç bir şekilde Sicilya sarayındaki Muhammed İdrisî’nin “Kıtab-ı Roger”ını kullanır. Essakalibiyya (Slavlar) için farklı kök arar. İdrisî şüphesiz ki İskandinavların köken dili olan Nors’u bilmiyordu ama gelen İskandinavlarla Latince konuşarak bütün bu konudaki efsaneleri ve menkıbeleri anlamıştır, toplamıştır. Rusya coğrafyasının (Kitab-ı Roger) oluşumunda o çevredeki Türk ve Fin unsurlarının bile etkili olduğunu ileri sürer.
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
Anında Tami Ön Ödemeli Karta Sahip Ol.
Tami
by Taboola
Rusların Ukrayna üzerindeki iddiaları
UKRAYNALILARA RUS RUSLARA MOSKOF DENİRDİ
15. asrın ilk Osmanlı kaynaklarında, Bursa sicillerinde Rus lafı Ukraynalılar için kullanılıyordu. Ruslara ise Moskof denirdi, daha sonra temasa geçtiğimiz bir unsurdu. Ukrayna Polonya ve Rusya arasında sıkışmış kalmıştır. Ona hayatını veren unsur bağımsız olarak yaşayan Kazaklar’dır. Hukuken bağımsız olmayan kâh Ukrayna’ya kâh Rusya’ya bağımlı olan bu zümre iç hayatlarına ve kimliklerine sahip olmayı bildiler. İşi uzatmamak gerekir; Polonyalılar Avusturya İmparatorluğu’na ait Polonya topraklarını, yani Galiçya’yı ve bu komünayı ele geçirdiler (eski Veliko Polska – Büyük Polonya).
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Galiçya Polonya’nındı. Batı Ukrayna denen bu bölümde aydınlarca hem konuşulan Ukraynca hem de Polonca (Lehçe) bilinirdi. O yüzdendir ki Lviv (veyahut Lemberg) bölgesindeki Ukrayna münevverleri 20. yüzyılda Ukrayna milliyetçiğinin ve millî kültürünün inkişafında önemli rol oynamışlardır. Bugün dahi bu bölgenin insanları bu kültür ve kimliği öne süren büyük âlimlerin yurdu olarak bilinir. Mesela Ahatanhel Krımski, üç Avrupa lisanında mükemmel yazabilmesine rağmen sadece Ukraynca yazmıştır. Tezleri şüphesiz ki Ukrayna’nın varlığıdır. Onun talebesi olan Omeljan Pritsak aynı sistemi devam ettirmiştir.
Haberin Devamı
Yarı kültürel ilişkiler ve yarı yarıya da belki uluslararasındaki çekişimler ve politikalar dolayısıyla bu mesele çok açığa çıkmıştır. Bu kavgaların dışında bir tek şeyi burada ele almamız lazım. Mareşal Józef Piłsudski modern Polonya’yı kuran önemli komutandır, cumhurbaşkanıydı. Yardımcısı Albay Beck’ti. Almanya ile iyi geçinmenin yolunun tatlı ilişkiler ve saldırmazlık paktı olduğu konusunda ısrarlıydı. Bu tabii askerî donanım bakımından zayıf olan bu yüzden de iktisadi hayatı daha parlak olan Polonya’da felaketi önleyemedi. Netice 1939 Eylül’ünde Polonya’nın vatansever subayları ve ordusu hunhar Alman hücumunda tanklara karşı süvarilerle çarpışmakta tereddüt etmediler. Polonya’nın bu savunması 13 gündü. Nerdeyse motorize Fransa’nınkine eşit uzunluktadır. İşgalden sonra da Polonya halkı çok çekti. İşgal bittikten sonra da Varşova gibi şehirler tamamıyla Almanlar tarafından bombalanarak terkedildi.
Haberin Devamı
Bununla birlikte çağdaş Polonya 1939’da Molotov-Ribbentrop Paktı’yla Doğu Polonya topraklarını işgal eden Sovyet Rusya’yı çok daha fazla hınçla anar. Özellikle Stalin’in bu işgalden sonra Katyn ormanlarında yüzlerce Polonyalı zabiti katletmesi unutulmayan bir olaydır.
ANTİ-RUS HAREKETİNİN BAŞLANGICI
Stalin’in Hitler ile işbirliği sadece harbe hazırlıklı olmayan bir Sovyet Rusya’nın zaman kazanması açısından değil fırsattan istifade Finlandiya, Baltık devletleri ve Polonya üzerindeki yeniden işgaldir. Polonya’dan aldığı Ukrayna topraklarını, yani Galiçya (Batı Ukrayna) ilk olarak bu dönemde Sovyet Ukrayna’sına bağlamıştır. Ukrayna’daki anti-Rus hareket de işte bu zamanda başladı.
Doğu Avrupa devletleri tarihî haritalar ve iddialar ileri sürmeye bayılırlar. Mesela Kırım’ın Rusya’ya aidiyeti böyledir ama daha ilginci 1953’te Kruşçev’in genel sekterliği zamanında tamamen su kaynaklarının serbestçe temini ve bağlanması açısından Ukrayna’ya verilen kurumlara onların sahip çıkması da böyledir. Binaenaleyh Ukrayna’nın da mesela bu parçaya sahip çıkmasındaki ciddiyet ele alınmalıdır.
DOĞU AVRUPA’DA EBEDİ SULH OLMAZ
Türkiye’nin bu karmakarışık meselelerin içine dış politika tutumuyla girme teşebbüsü hiç tasvip edilemez. Doğu Avrupa’da hiçbir devletle ebedi bir sulh tesisi mümkün değildir. Tarihimizin en mutlu iki olayı; birincisi Çin sınırlarından uzaklaşmamız, ikincisiyse bütün tarihimizin en muhteşem devletlerinden biri olan Osmanlı İmparatorluğu’nun güney bölgelerinde yani Avrupa ve Akdeniz’de kurulması, genişlemesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Küçük Asya’da Türk varlığını damgalamasıdır.
İttifaklarımıza dikkat edeceğimiz yer Akdeniz bölgesidir. Buralarda uzak yakın komşularla barış içinde iktisadi, kültürel ilişkilerimizi devam ettirmemiz gerekir. Kuzeybatı Avrupa, Karadeniz’in kuzeyindeki Volga boyu kısmen Türk unsurlarla meskûndur, lakin buradaki Slavların tarihsel iddiaları zaman zaman hakikatin dışındadır. Rusya 17. asırda Büyük Petro dolayısıyla sadece kavga ettiğimiz bir devlettir. 1700’de İstanbul Antlaşması ile İstanbul’da daimî büyükelçilik kurdular. İlk büyükelçileri de Büyük Tolstoy’un büyük dedesi Pyotr Tolstoy’dur.
Ruslar Hristiyan koalisyonda, yani Karlofça’da karşımızdaydılar. Büyük Petro’nun ele geçirdiği Azak Kalesi, Azak Denizi kuzeyindeki yerlerin hepsi 1711 Prut Cengi’nde Osmanlı Devleti tarafından tekrar elde edildi. Rusya dolayısıyla Karadeniz’in kuzeyine, içerilere çekildi. Rusya ile bizim kavgamız 18. asır ortalarında başlar ve bilhassa 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’yla başka bir manzara oryaya çıkar; Rusya Karadeniz kıyılarındadır. Tarihimizde ilk defa Müslüman ve Türk bir devlet elden çıkmaktadır. Bu bölgedeki Çerkes kabileler, Kırımlılar başka bir idarenin eline geçti. Rusya ile savaş bitmez. II. Katerina saltanatı hem Polonya’nın bölüşümünde hem de Osmanlıların elinden Karadeniz kıyılarını ele almakta büyük atılımlar yapılan bir dönemdir.
KENDİ TARİHİMİZİ BİLMEMİZ ŞART
Bizim de kendi tarihimizi bilmemiz lazım ama tabii bunu okullarımızdaki zavallı tarih eğitimiyle, oralarda okutulan niteliksiz tarih kitaplarıyla nesilleri yetiştirmemiz, bilinçlendirmemiz mümkün değil. İnsanların çoğu tarihi okulda öğrenir; kötü öğrenirse kötü, hiçbir şey öğrenemezse dünyada ne olup bittiğini anlayamayan bir kitle ortaya çıkar. Birleşik Devletler ahalisinin tarih cehaletini Türkiye’de tatbik edip yaşatmak mümkün değildir. Olaylar acı şekilde öğretir.
Kitle ve tarih bilgisi
#Milli Eğitim Bakanlığı#Osmanlı#Atatürk
Şubat 25, 2024 06:296dk okuma
Paylaş
Türkler tarihi yapan ama yazamayan, muhteşem tarihin girdapların, karanlık yollarından alnının akıyla çıkan ama bugün bunu aynı kesinlik ve başarıyla tartışamayan, günlük kaba siyasete tarih bilgisini alet ederek sözde tezler ileri süren bir toplum hâline dönüşmüştür. Milli Eğitim Bakanlığı’mızın tarih derslerini eskisi gibi tekrar geniş bir müfredat ve ustaca bir üslubla gençliğe aktarması gerekir.
Haberin Devamı
Türk halkının tarih kirlenmesi yaşadığı tartışılmaz bir görünümdür. Kitle iletişim araçlarının doğru düzgün tarihî belgeler, belgesel filmler ortaya koymaması, tiyatro ve sinemamızın tarih temelli dramaya yeterince ve başarılı bir biçimde eğilmemesi sorun yaratıyor. Bu konulara eğildikçe de halkımızın ilgisi artıyor. Zira toplum tarihini sadece tarihçilerin kitaplarını okuyarak öğrenmez. Bu kaynak hatta azınlığa hitap eden bir kaynaktır.
Kitle ve tarih bilgisi
YAŞANMAMIŞ OLAYLARLA TARİH YAZIYORLAR
Türkiye Devleti’nin tarihî idarî yapısı, kültürel dokusu üzerinde maalesef söz kahvehaneye düşmüştür. Kasaba kahvehaneleri yanlış bilgi öğreten, anakronik tartışmaların yaşandığı yerlerdir. Buralardan yetişen gençliğin doğru dürüst bir tarihe dayalı toplum analizci bir yaklaşıma sahip olması mümkün görünmüyor. İş başından zorlaşmaktadır. Politikacılarımız da tıpkı ekseri sermaye sahipleri gibi çok kısa zamanda yükselen, hayatta böyle bir göreve uzun boylu hazırlanamamış kimselerdir. Söylemlerde, münakaşalarda bu açıkça ortadadır.
Haberin Devamı
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
Karadeniz Yaylalar ve Batum Turlarını Kaçırmayın.
Jolly Tur
by Taboola
Yaşanmamış olaylarla yeniden bir tarih yazılmaktadır. Övgülerin ve tenkitlerin ölçüsü yoktur. Batı tarihçiliğinin esasını teşkil eden yazılı belgeler, ispatlı çağdaş gözlemler, evrakın da buna göre tasnif ve muhafazası gibi âdetler pek göze çarpmıyor. İslam alemi tarih ve coğrafya bilgi ve meali bakımından hicri 5. asrın gerisindedir. Daha doğrusu tarihyazımı çağımızda bu ülkelerde henüz gelenekselleşememiştir. Politik nutuk ve söylemlerde bu kendini aksettiriyor. Reaksiyonların dahi çoğu fiilin ve söylemin kendisi kadar dehşet vericidir. Oysa Türk halkının tarih bilgi ve şuuruna sahip olması kaçınılmaz bir gerekliliktir. Bu gerekliliğe itaat etmediğimiz takdirde ne demokratik zihniyetimiz ne de demokratik kurumların işleyişinde bir sağlık göze çarpabilir.
İnsanlar her şeyi merak ediyorlar. Nüfus kayıtlarımızın doğru düzgün olmadığı açık. Buna rağmen soyla sopla uğraşmalar hızla ve merakla gidiyor. Bu tarz bir girişimle boş konuşanların soyları araştırılırsa karşılarına hoş sonuçlar çıkmayabilir.
Haberin Devamı
Milli Eğitim Bakanlığı’mızın tarih derslerini eskisi gibi tekrar geniş bir müfredat ve ustaca bir üslubla gençliğe aktarması gerekir. Çünkü bugünkü nesiller uğrunda kavga etmeye hazırlandıkları sloganlar hakkında en küçük tutarlı bilgiye sahip değiller. Vaziyet vahimdir.
TÜRKLERİN İMPARATORLUĞU TÜRKLERİN CUMHURİYETİ
Türkiye Devleti’nin bugünkü şekli cumhuriyettir. Eski bir devletiz. Osmanlı Türklerin imparatorluğuydu, bu da Türklerin cumhuriyetidir. Cumhuriyeti kuran komutanlarımız, mülkî amirlerimiz, aydınlarımız gökten zembille inmedi. Hepsi o imparatorluğun yetiştirdiği insanlardır. Daha doğrusu imparatorluk şarkta Türklere özgü bir yapı olduğu için asrın icabına uygun bir şekilde idarisi, ordusu, teknolojisi gibi insan unsurunu da dönüştürmeyi becerebilmiştir.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
Türk inkılabı ve reformlar maziyi silmek için yapılmış değildir. Aksine maziye daha bilinçli dönmeyi ve bakmayı gerektirir. Bu ikisini yapamadığınız takdirde akıbet ortadadır. Yani Türkler tarihi yapan ama yazamayan, muhteşem tarihin girdapların, karanlık yollarından alnının akıyla çıkan ama bugün bunu aynı kesinlik ve başarıyla tartışamayan, günlük kaba siyasete tarih bilgisini alet ederek sözde tezler ileri süren bir toplum hâline dönüşmüştür. Bu nedenle tarih bilgi ve eğitimini okullar karşılayamamakta ama dışarıda serbest piyasada yazılan ve basılanlar da ısrarla değerlendirilmektedir. Bu bilgiler ve yapılan yorumların çoğunlukla hiçbir geçerliği yoktur.
Haberin Devamı
Cumhuriyeti kuran Mareşalimiz Atatürk’e açıkça saldırı başlamıştır. Bunun bir ideoloji hatta yanlış tarih yorumuna bile dayandığına artık inanmıyorum. Arkasında etnik saikler vardır. Bazı gruplar Türklerin generalleri, devlet adamları, tarihî yapılanmalarını hatta kültürlerini küçümseme eğilimindedir. Onların küçümsenmesiyle kendilerinin yüceltileceğini sanıyorlar. Gülünç bir durum. Büyük Rusya imparatorluğu’ndaki Müslümanların hiçbiri Puşkin’e, Tolstoy’a, Rus müziğine saldırarak kendi millî kimliklerini yüceltme yolunu seçmediler. Kuşkusuz Çekler ve Macarlar gibi eğitimli milletler de Avusturya İmparatorluğu’nda tahribkâr milliyetçilik çıkmazına girmediler.
Haberin Devamı
Bizim devletin ve toplumun tarihinde 19 ve 20. yüzyıllarda ilk önce Balkanlarda denenen bu yol pek bir yere götürmedi. Balkan halklarının milliyetçiliği ve tarihî kimlikleri sağlam bir biçimde ortaya konamadı. Şimdi ise kimlik sorunlarının çözümünü tekrar başka sahada denemek istiyorlar. Bizde de böyle bir çıkarım var; ana unsurun kimliğini yıpratma denemesi. Bu tezahüratın sonu yok. Son meclis tartışmalarında da bunu gördük.
ATATÜRK TÜRKİYE İÇİN KURTULUŞTUR
Dinleyenleri itidale ama uyanıklığa davet ederiz. Atatürk ve silah arkadaşlarına bilir bilmez hücumda bulunanlar çok büyük bir yanlış içindedirler. Eğer bu kullandıkları metodu ve kaba dili başkaları da onlara karşı kullanırsa çok zararlı çıkarlar. İstenmeyen bir safhaya gireriz. Bütün istediğimiz huzur içinde yaşamak, iktisadi problemleri alt etmek, çocuklarımıza ve gençlerimize daha iyi bir eğitim vermek. Oysa bu gelişimi baltalamak için bu hareketlerin çok ağırlıklı rolü olduğunu görüyoruz. Hukuk sistemimizin toplumun değerlerine hakaret edenlere sessiz kalması ancak cahillerin cesaretini artırır.
Atatürk, Türkiye için kurtuluştur. Zor bir dünya savaşından sonra asrın harp stratejisinin ve teknolojisinin en usta şekilde benimsenip tatbik edilmesi ve vatanın o sayede kurtulması demektir. Hiç şüphesiz Atatürk 20. yüzyılın kültürel dünyasına, tarihi ve coğrafya bakışına Türkleri de kavuşturmak için gayret demektir. Tarihe mâl olmuş portrelerimizin, manevi şahsiyetlerine saldırı affedilemez. Bu ciddi krizler çıkarır, vebali bunu çıkaranların boynuna.
Kitle ve tarih bilgisi
ŞEHİR KÜTÜPHANELERİ
İKİ hafta önce Niğde’ye şehir kütüphanesinin açılışına gittim. Diğer Anadolu şehirleri gibi aşırı yapılaşma dikkatimi çekti. Bu eski Selçukî kentinin birçok tarihi abidesinin bu yapılaşmanın ortasında kaybolmamasını sağlamak lazım. Birçok şehirde merkezi kütüphaneler ise son zamanlarda açılıyor. Şehir gençliğinin çalışacakları, görüşecekleri, yeni kitaplara ve ufuklara açılacakları merkezler olarak bunların önemi var. Anadolu şehirlerinin şu anda ihtiyacı olan tek şey kütüphane, tiyatro, ciddi konser salonlarıdır. Bunu gerçekleştiren belediyeleri takdir etmek gerekir. En önemli ve başarılı örnek 1980’lerin sonundan beri bu yolu başarıyla deneyen Yılmaz Büyükerşen’in başkanlığında Eskişehir’dir. Sayıları artıyor. Zaman zaman ele alacağız.
Kitle ve tarih bilgisi
AHISKA TÜRKLERİ
SAVAŞ nedeniyle Ukrayna arazisinden tahliye edilen 218 Ahıska Türkü aileler hâlinde Bitlis Ahlat’a yerleştirildi. Ahlat mimarisi, kültürü, folkloru itibariyle âdeta Kafkas Azerbaycan’ının havasını taşır. Dolayısıyla Ahlat, Ahıska Türklerinin de vatanına, asıl çıktıkları yerleri çok andıran bir yerdir. Hepimizin bildiği gibi ünlü Selçukî dönemi mezarlığı da oradadır.
Kitle ve tarih bilgisi
Ülkemize göçmen olarak yurtdışında kalan Türk azınlıkların gelmesinde büyük fayda vardır. Yerleşecekleri yer burasıdır. Bilhassa Ahıska Türklerinin ihmal dolayısıyla Amerika tarafından bile alındıkları (90 bin kişi) malûmdur. Bu bir kayıptır. Eğitimli ve vasıflı bir kitlenin üstelik de bizle etnik bağı olanların yâd ellere kaptırılması tasvip edilemez.
Ahıska Türklerinin durumu; mesela evinizin ortasından bir duvar geçiyor; oturma odasıyla yatak odası ayrı tarafta kalıyor. Sınırın ötesindekiler ayrı kaldılar. İkinci Dünya Savaşı’nda ise oraya hiç Almanlar gelmedi. İşgal ve işbirliği söz konusu olmadığı hâlde fırsattan istifade sınır boyunca Türkçe konuşan nüfusu tehlikeli olarak gören Stalinist politika Ahıska Türklerini de sürgüne tabî tuttu. Orta Asya’ya sevk etti.
TARTIŞILMASI GEREKEN KONU
Ahıska Türkleri oralarda mutlu olmadılar. Bununla birlikte çalışkan ve yapıcı olduklarından, gittikleri ülkelere katkıları önemlidir. Şimdi geri dönmek istiyorlar. Geri dönecekleri yer Gürcistan’ın Türkiye sınırı olamaz, burada hayat yoktur. Bir kongre dolayısıyla gittiğimizde gördüm. Benimle Ankara Üniversitesi eski rektörü Günay Hoca ile eşi Rüveyda Hoca da vardı. Kimsenin yerleşebileceği bir yer değildir. Türkiye topraklarının verimli ve işlenmeye muhtaç yerlerine, şehirlerin iktisadi durgunluk olan bölümlerine gelmelerinde büyük fayda var.
Benzer durumda olanlar hâlen Orta Asya’da oturan Kırım Türkleri, Kırgızistan’da zor durumda yaşayanlar ve Özbeklerden gelmek isteyenlerdir. Türkiye tarımı, hayvancılığı ve zanaatların bu insanlarımıza ihtiyacı vardır. Boşalan köylerimiz ile ekonomik nitelik ve görünümleri değişen kasabalarımızın bu gibi canlandırıcı unsura ihtiyacı olduğu açıktır.
“Türkiye’ye hiç göçmen gelemez” sözü yanlıştır. Kim gelir, nasıl gelir? Bunun tartışılması lazım. Dışarıda olan, zorda olan Türklerin iskân kanununun gerekçelerine ve ruhuna uygun bir şekilde göçmen olarak kabulü ve desteklenmeleri amir bir hükümdür. İlk önce bu şartlar yerine getirilmelidir.
Fatih Sultan Mehmed Han operada
#Maometto II#Gioachino Rossini#Maometto Secondo
Mart 03, 2024 06:294dk okuma
Paylaş
Gioachino Rossini “Maometto II veya Maometto secondo” adlı operasında, Eğriboz valisi Erisso’nun kızı Anna ile Fatih’in kendi kimliğini gizleyerek başladığı bir aşk hikâyesini ele alıyor. Tabii farazidir. Ankara 1990’lardaki ilk temsilinden sonra şimdi İstanbul’daki Devlet Operası’nın yeni atılımları içerisinde yer edecek bir olay başlattı. Özgün, dünyaya hitap eden bir performans ve sahneleme söz konusu.
Haberin Devamı
Fatih Sultan Mehmed Han Türklerin büyük mareşallerinden. Türk tarihinde büyük komutanlar ve fatihler var. Ama bunların içinde en özgün bir deha; 15. asırda Batı ve Doğu dillerinden Arapça, Farsça, Eski Yunanca ve İtalyancayı rahatça kullanan, okuyan, yazabilen bir kişilik şarkta ve garpta yoktu.
Batı’nın Rönesans aydınları eğer ilahiyatla meşgulse bazen İbranca bilirlerdi. Eski Yunanca henüz öğrenilme safhasındaydı. Her aydın kişi bilmezdi. Büyük ölçüde yerel milli dillerden bir ikisi ve Latincenin klasik kaynaklarla düzeltilmişi, zenginleşmişi, yani “Latina Vulgata” denen Orta Çağ Latincesini terk ederek daha rafine bir Latince öğrenmek özellikti. Pico della Mirandolo gibi bir Floransa aydını ve Reuchelin gibi reformist de çok renkli Doğu-Batı külliyatına sahip değildi.
Haberin Devamı
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Fatih bu dilleri bilirdi (Yunanca, İtalyanca, Farsça, Arapça). Minyatürcü bir cemiyette Batı resmini tanıyan, bu alanda eksik kalsa bile bir eğitimi olan, matematik ve astronomide bilgi sahibi biriydi. Orta Asya Rönesansı’nı Türkiye’ye taşımaya gayret ediyordu. 21 yaşında İstanbul’u fethetti. Bu önemli bir tarihî olaydı. Fethin en göze batan tarafı Batılıların geliştirdiği ateşli silahları bile kullanamadıkları bir dünyada ateşli silahları etkinlikle ve yoğunlukla kullanan, top döktüren bu anlamda 15. asır için modern sayılan bir ordunun komutanıydı.
Türkler Asya’nın içlerinden geldiler. 13. asırda denizcilikle tanıştılar ama artık Kuzey Ege adalarını fetheden, Yunanistan kıyılarında Eğriboz’un (Évvoia veya Venediklilerin Negroponte’si) 1470 yılında fethinde bir deniz seferi komutanı da oldu. Bu konuda Türkiye’nin henüz hamleler yapması gerekiyordu. Parlak başlangıç onundur. Bizim millet Fatih Sultan Mehmed’in birçok meziyetine dikkat bile etmemiştir. Hele o tarihlerde ne askerlerimiz ne de vakanüvislerimiz bu özelliklerinden bahsetmez.
Fatih Sultan Mehmed Han operada
FARAZİ BİR AŞK HİKÂYESİ
Haberin Devamı
İtalya ise hep Doğu Akdeniz’deki ikbalini sarsan kuvveti merak etti. Gioachino Rossini bu merakını saygı derecesinde ifade etmiştir. Fetih sırasında bir efsaneyi “Maometto II veya Maometto secondo” adlı operasında ele aldı. Eğriboz valisi Erisso’nun kızı Anna ile Fatih’in kendi kimliğini gizleyerek başladığı bir aşk hikâyesini ele alıyor. Tabii farazidir. Karşımızda Türk senyörlerinin aşk ve âlicenaplık bileşimi içinde bir tarifi daha söz konusu. Mozart’ın “Saraydan Kız Kaçırma” operasından ve benzer eserlerden, Beyazid ve Timur ile Muhteşem Süleyman Batı operasının meşgul olduğu tarihî portrelerdi.
Rossini’nin “Maometto II veya Maometto secondo” adlı bu eseri ilk önce Napoli’de San Carlo tiyatrosunda temsil edildi. Bir iki temsilden sonra 20. yüzyılda tekrardan prömiyeri yapıldı. Ankara 1990’lardaki ilk temsilinden sonra (ki libretto Türkçeydi) şimdi İstanbul’daki Devlet Operası’nın yeni atılımları içerisinde yer edecek bir olay başlattı. Rossini Türk sahnelerinde İtalyanca teganni ediliyor. Orkestra şefi Alessandro de Marchi, rejisör Renato Bonajuto, dekor Zeki Sarayoğlu, kostüm tasarımı Gizem Betil. Kostüm ve dekor son derecece orijinal. Dünyanın her yerinde bu temsile ayrı bir özgünlük ve mucit bir görünüm verilir. Nil Berkan’ın koreografisi orijinal. İki dünyanın dans zevkinin ortasını bulmuş. II. Mehmed rolünde Burak Bilgili, Anna’da Gülbin Günay, Vali Erisso rolünde Mert Süngü, Condulmiero rolünde Berk Dalkılıç var. Bir yorum değişikliği, Esen Demirci genç kahraman asker Calbo’yu teganni ediyor. Rossini bu rolü kontralto veya mezzosoprano için yazdı. II. Mehmed rolünde dönüşümlü olarak Volkan Kuran (genç ve yetenekli bir bas) olacak...
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Fatih Sultan Mehmed Han operadaMert Süngü - Gülbin Günay
1990’daki Türkiye prömiyerinden sonra yine özgün, dünyaya hitap eden bir performans ve sahneleme söz konusu. 1990’da da II. Mehmed’i Suat Arkın teganni etmişti. Belli ki Türk operası İtalyan operasının her safhasına hâkim olacak durumda. Mert Süngü’nün Türkiye operası sahnesine çıkışı ümit ederiz dışarıya giden sanatçı göçünün bir ölçüde avdeti olur.
Türk operası kim ne derse desin Atatürk’ün eseridir. Osmanlı ülkesi opera ve operetleri tanıyordu. Hatta padişahlarımız içinde zevkle dinleyenler vardı; mesela II. Abdülhamid. Tabii ki Sultan Abdülaziz, Sultan V. Murad ve Halife Abdülmecid Batı müziğinin Türkiye’deki öncülerindendir. Ama operayı kurmak onu Türkiye’de bir sanat olarak benimsetmek, asıl önemlisi eğitimini konservatuarda verdirtmek Kemalist Türkiye’nin işidir. Dönülmez ve vazgeçilmez bir şekilde Türkiye operayı benimsemeye başladı.
Haberin Devamı
Devlet Operası’nın genel müdürü Tan Sağtürk bu sezon “la Traviata”nın sahneye konacağını söyledi. Yakın gelecekte sahnelenecek opera ve bale eserlerinin Fatih Sultan Mehmed operası gibi dünya ölçülerinde icra edileceği anlaşılıyor. Bale yeniden canlandı, “Giselle” sahneye kondu.
Hilafetin kaldırılması
#Hilafetin Kaldırılması#Türkiye Büyük Millet Meclisi#Son Halife
Mart 10, 2024 06:296dk okuma
Paylaş
1924 yılı Mart ayında Türkiye Cumhuriyeti milletini temsil eden Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kararıyla son halifeyi makamından indirmiştir. Hilafet doğuşu, varoluşu ve kaldırılışıyla her safhasında çok özgün bir kurumdur. Hilafet var olduğu sürece ismi ve sahip olanın iktidarı ölçüsünde etkilidir. Bu statü bittiği zaman tekrar ihdası olmayan bir nadide kristal vazo gibidir. Bugün için hilafet avdeti mümkün olmayacak lüzumsuz bir kâbustur.
Haberin Devamı
TAM yüz yıl önce 3 Mart 1924 tarihinde “Hilafetin ilgasına ve Hanedanı Osmani’nin Türkiye Cumhuriyeti memaliki haricine çıkarılmasına dair” kanunla Osmanlı hilafeti resmen lağvedildi. Hilafet doğuşu, varoluşu ve kaldırılışıyla her safhasında çok özgün bir kurumdur. Varoluşu itibariyle İslam milletlerinin hilafeti yaşanan bir olgudur. Uygulanışı ve meşruiyyeti “sui generis”tir; yani kendine özgüdür.
Müslümanın inancında Kur’an-ı Kerim’de hilafet Hz. Adem ve Hz. Davud için vardır. Hz. Adem insanların atasıdır. Allah’ın adını, varlığını ümmete öğretendir. Hz. Davud peygamber hükümdardır. Kavram ve hüküm böyledir. Bunun dışında; halifenin nasıl seçileceği, nasıl tayin edileceği vahyin konusu olsa da Müslümanların kendi doktrinlerine, içtihadlarına ait olmuştur. “Bütün ümmetin başında bir halife mi olacaktır, birkaç tane mi?” bu konu da sahih değildir. Nitekim pratikte de aynı anda birden çok halifenin olduğu bir gerçektir. Halife kimler arasından tayin edilecektir? Hz. Muhammed’in soyuna, kabilesine mi aittir; yani Kureyş’ten mi gelir yoksa sadece Hz. Muhammed’in ehlibeyti yani ailesi ve ahfadıyla halife Kureyş dışından bir kabile ve topluluktan olabilir mi?
Haberin Devamı
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
Karadeniz Yaylalar ve Batum Turlarını Kaçırmayın.
Jolly Tur
by Taboola
Hilafetin kaldırılmasıSon Halife Abdülmecid Efendi
Pratikte en uzun hükmeden halifelerin Kureyşli olmadığı malumdur. Sözünü ettiklerimiz Türk hükümdarlardır. Seçimle mi gelir, yoksa veraset sistemiyle bir soyda mı devam eder? İlk dört halifenin seçimi dışındaki üçünün suikastla görevleri sona ermiştir. Hanedanlar önce Emevî ve Abbasi soyu arasında, bilahare peygamber soyundan olduğunu iddia edenler arasında (Fatımiler gibi) ve nihayet bu soydan olduğu sahih olan halifelerin başkasının vesayeti altında görevlerini devam ettiği görülür. (Abbasi halifelerinin Mısır Memlükleri veya Buveyhîler ve Selçukluların yanındaki durumu gibi.)
Daha Emevîlerden itibaren bugünkü İspanya’ya; yani Endülüs’e çıkan Müslümanlar Emevi ailesinin bir kolunu orada halife olarak ilan etmişlerdir. Endülüs’ün Emevi halifeleri hem Şam’daki Emevilerin bilahare de Abbasîlerin yanında bu görevi görmüştür. Her zaman için Mısır’daki Fatımilerin karşısında başkaları da vardır. İran halifelik ismini kullanmadıysa da İran’ın tarihteki hükümdarlarının; yani Akkoyunlular, Safeviler, Kaçarlar gibi Türk hanedanlarının halifelik iddiasında değilseler de Osmanlı hilafetiyle hiç barışık olmadıkları ve ayrı bir statüde hükümdarlıklarını devam ettirdikleri bellidir.
Haberin Devamı
EN UZUN SÜRE OSMANLI DEVAM ETTİRDİ
Ama şunu açıkça söylemek lazım; Osmanlı soyu hilafeti en uzun süre devam ettiren, daha da önemlisi Emevîlerden sonra idare ettikleri topraklarda mutlak bir merkeziyetçi hâkimiyetle bu statüyü koruyan sülaledir. Kronolojiye baktığımız zaman aksine zaman aralıkları çıksa da ne Emevîlerin ne Abbasîlerin hâkimiyetleri boyunca Osmanlı iktidarının coğrafi ve idarî bütünlüğüne kavuşamadıkları da acıktır.
1924 yılı Mart ayında Türkiye Cumhuriyeti milletini temsil eden Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kararıyla son halifeyi makamından indirmiştir. Daha da ilginci son halife sadece halife olarak; yani saltanat mevkiinde bulunmaksızın aynı meclisce buraya getirilmişti. Bu da tarihi yönden istisnai, özgün bir uygulamadır. Son veliahd-ı saltanat ve sadece Halife Abdülmecid Efendi bu makama getirilirken hilafet ve saltanat birbirinden ayrı mıdır? Münakaşasına katılanların çoğu, “Evet ayrı” demiştir. Hayır diyenler de olmuştur; “Evet” diyenlerden Adliye Vekili Seyit Bey bir müddet sonra iki makamın birbirinden ayrılması caiz değildir diye bir risale daha yazmıştır. Bunun oportünizm olduğunu düşünmüyorum. Şartlara boyun eğen bir fetvadır ve şurası bir gerçektir ki İstanbul’daki hilafet kurumu Ankara’daki Meclis ve hele 1923’ten sonra Cumhuriyet idaresiyle bağdaşır durumda değildir.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
O MAKAMI YÜRÜTMEYİ BECEREMEDİ
Halife Abdülmecid Efendi’nin iki makamın ruhunu anlamak gayretinde olmadığı anlaşılıyor. Muhteşem bir sanat bilgisine; ressamlığına ve müzisyenliğine, tarih bilgisine rağmen alçak profil denen, “sudan sessiz, ottan basık” bir makamı yürütmeyi beceremedi. İktidar bölünemez. Osmanlı hilafeti hiçbir zaman ikili şartlarda yaşamamıştı. 1922 yılı Kasım ayında altı asırlık saltanat kurumu Vahdeddin’in çekilmesi, aynı zamanda da makamın ve idarenin TBMM tarafından lağvıyla sadece halife olarak meclis tarafından seçilmiş gibi bu göreve geldi. Dolmabahçe Sarayı’nda oturdu ve ardından bir buçuk yıl sonra hilafetin lağvıyla ve hükümetin kararıyla; hanedanın bütün erkek ve kadın üyelerinin sürgünüyle Halife bu toprakları terk etti.
Haberin Devamı
Bu sürgüne dahil edilenler daha önce Osmanlı hanedan yasasında tarif edilenlerdir. Buna göre, doğrudan doğruya hanedanın erkek soyundan gelen erkek (şehzade) ve kadınları (sultanlar) hanedan üyesidir. Bu nedenle sultanların soyundan gelen erkek ve kadınların hanedan üyelerinin sürgün dışında tutuldukları bir gerçektir. Ama pratikte bilhassa küçük yaşta olanlar veya ailesinden kendi iradesiyle ayrılmak istemeyen yetişkinler bu sürgüne tabi tutuldu.
Hanedanın kadın üyeleri 1952’deki affa kadar yurtdışında kaldılar. Bu arada Türkiye’ye gelebilen tek istisna Neslişah Sultan oldu. Çünkü Mısır veliaht prensinin ve Hidiv ailesinin mensubuydu. Kendisinin buraya kabul edilememesi protokol ve belirli tören ve ilişkiler açısından mümkün değildi. 1952’deki aftan sonra da bütün sultanlar gelmedi. 1974’te siyasi bütün aflarla birlikte adi suçların affının da eklendiği bir kanunla Millî Selamet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi koalisyonunun çıkardığı afla erkek üyeler de geri dönebildi ve yavaş yavaş geldiler. Hatta cenazeler nakledildi. Bu konuda Avusturya Cumhuriyeti’nden daha evvel ve çabuk hareket ettik.
Haberin Devamı
Hilafetin kaldırılmasıSon Halife Abdülmecid Efendi’nin 1915 tarihli “Haremde Beethoven” adlı yağlıboya tablosu.
‘AİLEMİZ İÇİN HAZİN TÜRKİYE İÇİN HAYIRLI’
Osmanlı hanedanının sürgünü Avrupa’da Habsburglar hanedanı gibi oldu. Romanovların feci akıbetine kimse uğramadı. Hanedan reisi durumunda olan Sultan II. Abdülhamid’in torunu Şehzade Osman Ertuğrul Efendi vatandaşlıktan çıkarıldıktan sonra kendisi bir daha hiçbir ülkenin vatandaşlığını kabul etmemiştir. Ancak son hükümetler döneminde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın teklifi, çağrısı ve pasaport vermesiyle yeniden Türkiye’ye gelmiştir. Son derece bilgili, dünyadaki birçok hanedan mensubunda görülmeyecek bir bilgi ve izan sahibiydi. Kuzeni Neslişah Sultan da böyleydi. “Sürgün ailemiz için hazin ve zahmetli oldu ama Türkiye için hayırlı oldu” diyerek bu davayı ve kavgayı gönüllerde de kapamışlardır.
Hilafet Türkiye’de kalktıktan sonra Hind Müslümanları bir müddet rahatsız oldular. Sonra kabul ettiler; daha doğrusu unuttular. Hilafet onlar için Britanya kolonyalizmine karşı bir zırhtı. Orta Asya Türkleri ve Rusya Müslümanlarının bu konuda fazla bir rey izhar etmeleri dahi mümkün değildi. Arap aleminin ise ne Mısır hıdivlerini (Kral Fuat ve Faruk’u), ne Ürdün ve Irak krallarını halife olarak tayin etmeleri mümkün olmadı, sadece çekişme ve boş teşebbüsler görüldü. Keza Suudiler de öyle. Bugün de İslam dünyasının bu konuda ortak bir hilafeti kabul edecekleri hiç sanılmasın.
Hilafet var olduğu sürece ismi ve sahip olanın iktidarı ölçüsünde etkilidir. Bu statü bittiği zaman tekrar ihdası olmayan bir nadide kristal vazo gibidir. İslam tarihinde ve Müslüman halklar arasında halife isminin en çok kutsandığı dönemlerden biri Osmanlı hanedanı ve özellikle bu hanedan ve hâkimiyetin İngiltere, Rusya, Fransa ve Hollanda’nın Müslüman milletler üzerindeki kolonyal hâkimiyeti sırasındaki durumdur. Rusya’da tipik bir kolonyal idare olmadığı için Müslümanlar her zaman Rusya’nın padişahına (!) karşı, İstanbul’daki halifeyi gönüllerinde üstün yere koymuşlardı.
Bugün için hilafet avdeti mümkün olmayacak lüzumsuz bir kâbustur ama bu demek değildir ki cumhuriyet ve demokrasinin kendini o kadar rahatta hissetmesi mümkündür. Kamuoyumuzun Türkiye’nin bağımsızlığını ve demokratik idaresini candan sahiplenmesi gerekir. II. Meşrutiyet’te halife müstebit; yani tek sözlü olma vasfını tabii ki yitirdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihteki en önemli rolü hilafet makamındaki hükümdarın iktidarının Tanzimat döneminde kısmen, Meşrutiyet döneminde tamamen sivil iktidar tarafından ele alınmasıdır. Maalesef son safhada bu demokratik karakterini çok uzun muhafaza edemedi.
Seçimler
#Belediye Seçimleri#Fatma Şahin#Mansur Yavaş
Mart 17, 2024 06:295dk okuma
Paylaş
Türk halkı, devlet görevlileri, hatta okumuşlar ve çok “liberal” aydınlar bile yerel seçim ve belediyenin bir halkın hayatı, yaşam kalitesi, siyasi terbiyesi için ne kadar muhterem ve muhteşem bir olay olduğunu bilmiyorlar. Bir şeyi unutmayalım, partiler için referandum yapmıyoruz. Yaşadığımız belediyelerin reislerini seçiyoruz.
Haberin Devamı
MEMLEKETİMİZDE belediye seçimleri Meclis seçimlerinden daha eskidir. Tanzimat döneminde belediye meclisleri ve Tanzimat Fermanı’yla eşzamanlı olarak teşkil edilen, vergi toplamak için teşkil edilen mali işlemleri yürüten sadece memurlar ve idarecilerin değil mahallî temsilcilerin üye olduğu “muhassıllık meclisleri” seçim ananesini meydana getirir.
İlk seçimlerde sandık usulü uygulanmazdı. Meclise girecek adaya rey verenler bir tarafa vermeyenler öbür tarafa toplanırdı. Zamanla seçim alışkanlığı değişti. İstanbullular ise bu gibi seçimleri hiç tanımazlardı. 1877 yılında ilk Meclis-i Mebusan’da Vilayet ve Belediye Kanunu müzakere edilirken Anadolu mebusları “Biz bidayeti Tanzimat’tan beri seçim içindeyiz, İstanbullular daha bu işi ilk defa tanıyorlar, seçim konusundaki teklifleri ve görüşleri bu yüzden de pek isabetli değildir” demeye getiriyorlardı.
Haberin Devamı
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
Karadeniz Yaylalar ve Batum Turlarını Kaçırmayın.
Jolly Tur
by Taboola
Seçimler
BELEDİYE İNSANLARIN HAYATIDIR
Bugün Türk halkının hâlâ belediye seçimlerinde, kimse gücenmesin ama rey vermeyi ve belediyeciliği anladığını söylemek mümkün değildir. Kitlenin bu konudaki lakaydisi veya yanlış yönelimi büyük ölçüde politikalarımızı, yani kanun yapanları ve merkezî idari teşkilatının başındaki siyasileri de içerir. Türk halkı, devlet görevlileri, hatta okumuşlar ve çok “liberal” aydınlar bile yerel seçim ve belediyenin bir halkın hayatı, yaşam kalitesi, siyasi terbiyesi için ne kadar muhterem ve muhteşem bir olay olduğunu bilmiyorlar.
Yeryüzünde eski Yunan, Roma demokrasisi bir yana monarşilerin hükmettiği Ortaçağ Avrupa’sında fakir şehirlerin belediyeleri 15. asırdan beri işin başında bağlı bulundukları imparator, kral veya grandüklerden kısa zamanda koptular. Şehirler hür fakat fakir yerlerdi: “Havası insanı özgürleştirirdi.”
Doğu Avrupa ülkelerinde belediyecilik bu derecede demokratik bir yapıya sahip değildi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki sosyalist Avrupa ülkelerinin belediye yapılanması da şüphesiz Avrupa’nın 1000 yılık geleneğine uygun olaylar değildi. Ama Hitler Nazizmi gibi korkunç bir rejime ve İspanya’da Falanjişmin militan davranışa rağmen hem orada hem İtalya’da belediye hayatının merkezî hükümete itaat ve idarî anlayışı bakımından farklı olduğu açıktır. Belediye insanların hayatıdır; onun için mühimdir. En son taviz verilecek bir daldır.
Haberin Devamı
İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda Fransa, İtalya gibi ülkelerde hatta tuhaftır ki Solingen gibi şehirlere bakarsanız Batı Almanya’da bile komünizm korkusuyla sağ partilerin parlamentolarda ekseriyeti almasına rağmen, belediye seçimlerinde keyfiyet değişikti. Yukarıda sözünü ettiğimiz Solingen şehrinin komünist belediye reisi vardı. Fransa ve İtalya’da bu olay daha yaygındır. Sağ partiyi seçen seçmen reyini komünist partiye verebiliyordu. Niçin diye sorulduğunda da “Adamlar çalışıyor ve dürüst” cevabı alınıyordu. Britanya’da halkın belediyeleri çok sıkı ve amansızca denetlemesi bir ananedir. Bu nedenle oralarda da dar bölge sistemindeki parlamento ve yerel seçimlerin teşekkülünde farklı partilere eğilim gösterilebiliyordu. Türk halkı hâlâ tuttuğu partiden (bilhassa merkez partiler seçmeni) belediyede de vazgeçmiyor. Bu çok bilinçsiz ve manâsız bir inattır.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
by Taboola
DEĞİŞMESİ GEREKEN ZİHNİYET
Büyükşehirlerde yeni göç edenler bu konuda daha teşkilatlı ve buyurucu rol oynayabiliyor. Nesiller yerleştikçe bir rehavet çöküyor. Bugün İstanbul’da 20 belediyede başkanlar Karadeniz’den, 11’inde Doğu Anadolu’dan, sadece 4’ü Marmara Bölgesi’nin yerlilerinden. Bölgeciliğin kendine ait kanuna uygun olsa da tasvip edilemeyecek yerel partizan eğilimlere dayandığı, nepotizmin güçlü olduğu anlaşılıyor. Haklı görülmesi mümkün olmayan “Önce bize”, “Biz olursak imar kanunlarını da hallederiz” zihniyetinin hâkim olduğu bir gerçektir. İhtiyaçların ve nüfus yığılmasının ötesinde İstanbul ormanlarına varana kadar bu gibi spekülasyonların ve hoşgörülemeyecek örgütlenmelerin kurbanı oldu.
Haberin Devamı
Bu seçimde değişik eğilimler görülmeye başladı. “Parti başka, belediye başka” zihniyetine karşı çıkanlar var. Açık söyleyelim Nasuh Mahruki’nin seçimin rahat geçeceğini düşünen seçmenlerin hâkim olduğu Beşiktaş bölgesinde problemleri kavrayarak ortaya çıkması, ortadaki partilerin kendince kemikleşmiş aday seçme mekanizmasına karşı seçime girmesi takdir edilecek bir davranıştır. Bu kararı beğenmeyen beğenmez, isteyen partili yine tuttuğu partiye rey verir.
Muğla’nın Ula belediyesinde Yunus Emre Arapoğlu bağımsız olarak adaylığını koydu. Ne kadar şansı olduğunu hiç tartışmaya bile lüzum yok; olsa da olmasa da bu değiştirici bir çıkıştır. Parti merkezlerinin bilgisiz hâkimiyetine karşı her yerde hatalar var.
Haberin Devamı
Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin Hanım şanslı, başarılı bir aile bakanıydı. Büyükşehrin başkanı olarak diğer ilçe belediyelerle son derece iyi ilişki götürür. Anketleri izler, dinamiktir. Ankara’da CHP’ye bağlı Mansur Bey’in tekrar aday olması bizim milletimiz için bir şanstır. MHP kökenli ve arkasında başarılı bir geçmiş var. Beypazarı’nı diğer İç Anadolu kasabaları gibi unutulmuşluk ve yokluk içinde erimekten kurtardı. Ekonomik bakımdan gelişen, pitoresk resim gibi güzel bir geleneksel kasaba dirildi. Etimesgut Belediye Başkanı Enver Demirel tarihimizin öğrenilmesine büyük katkılarda bulunan bir isim. Yakın zamanda açılan Türk Tarih Müzesi ve Parkı, Ankara’ya uğrayan tüm tarihseverlerin uğraması gereken bir mekân. Tunceli’nin başarılı belediye başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu da Kadıköy’ün belediye başkan adaylarından. Önümüzdeki seçimin dikkat çeken belediye başkan adaylarından.
Onu diğer ilçeler takip ediyor. Sivrihisar da böyle unutulmaktan ve çürümekten kurtulan bir belediye oldu; oranın başkanı da Hamid Yüzügüllü’dür. Safranbolu en azından turizmin getirdiği çirkinleştirmelerden kurtuldu. Halk belediye başkanını hep yanında görüyor. CHP’li Elif Köse iyi bir başkandır, yine aday. Antalya’da Muhittin Böcek, Korkuteli merkezinde CHP’li Saniye Caran, Alanya’da halihazırdaki Belediye Başkanı Murat Yücel aday. Sorunlu bir belediye ama sorun ondan gelmiyor ve çözülecek. Gerilimler azaltılıyor ve bazı düzelmeler var. Kuvvetli bir aday olduğu anlaşılıyor. Kepez’de Mesut Kocagöz şanslı. Aydın Büyükşehir’de Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu yine aday. Gösterilen eksikleri tamamlamaya gayret etti ve tenkitleri hep dinledi. Bazı cesur davranışlarından dolayı “Topuklu Efe” de deniyor. Eskişehir’de yaşlılık gibi sıradan bir nedenle Büyükerşen Hoca’nın adaylıktan elenmesi bence bir riskli davranış. Yerine aday gösterilen Ayşe Yücel Hanım onun paralelinde çalışan, halkın benimsediği bir aday. Ama Büyükerşen efsanesini bu kadar çabuk unutmamak gerekirdi.
SİYASİ YAPI BUNU HÂLÂ ANLAYAMADI
Klasik aday gösterme eğilimi hâlen devam ediyor. Türkiye belediyelerinin gelir kaynakları arttı. Kadrolarına daha iyi çalışanlar girebilir ama siyasi yapı hâlâ belediyeciliği anlayamadı. Artan sıkıntılar ve zorlaşan hayatımızda belediyeler derde ne kadar derman olacak doğrusu çok iyimser konuşulamaz.
Ümidimiz seçmenin dar particilik görüşlerinden, kalıplarından kurtularak rey vermesidir. Bir şeyi unutmayalım, partiler için referandum yapmıyoruz. Yaşadığımız belediyelerin reislerini seçiyoruz. Mevzuatta büyük yanlışlar var. Bursa, Ankara gibi şehirlerde nüfusun önemli bir kesimi olan üniversite öğrenci ve öğretim üyelerinin belediye meclislerine girme şansı hiç yok. Bu bazı başka meslek grupları için de söz konusu. Belediye meclis üyesi olmak için mutlaka memuriyetin dışında mı olmak gerekiyor?
Üniversitelerimiz
#YÖK#Almanya#FIFA
Mart 24, 2024 06:295dk okuma
Paylaş
2018-2022 yılları arasında 1 milyon 967 bin üniversite öğrencisi okulu bırakmış. Burada bütün kusur YÖK’ün kontenjanları artırıp talebelerin eğitim hayatını zorlaştıracak bir sorumsuzlukla haddi aşan bir kapasiteyi yüklemesidir. İkinci sorumluluk tabii ki YÖK’ü aşar; malî imkânı bulunmayan öğrenciler hayatın zorluğu karşısında devlet üniversitelerinden ayrılıyor. Çözüm açık; ama onu yürütmeye niyet var mı?
Haberin Devamı
TÜRKİYE’nin 2018-2022 yılları arasındaki beş yıllık yüksek eğitim istatistiklerine göre; bu süre içinde 1 milyon 967 bin üniversite öğrencisi okulu bırakmış. 2015 yılında 98 bin öğrenci üniversiteyi bırakırken bu sayı beş yıl sonra 390 bin hemen hemen 400 bin oldu. Son yıl, yani 2023’te ise sayının daha da artacağına dair işaretler var. Hazin bir tablo... Bunun birinci nedeni ise YÖK’ün üniversitelerin kontenjanını popülist bir politikayla devamlı artırması.
Meslektaşlarımıza bir noktayı anlatamıyoruz; zekâ ve gayret bir ana babanın dört çocuğu arasında bile aynı olmaz. Birisi ne yapsan etsen tırmanır işini yapar, öbürüne yalvarsan da tam anlatamazsın. Buna karşılık hiçbir çocuğunuzu felakete bırakmanız gerekmez. Birisi matematik şampiyonudur, biri müzik. Öbürü ise kabiliyetini keşfedersen eline aldığı çekiç, keski ile harikalar yaratan bir marangoz olur.
Haberin Devamı
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
Karadeniz Yaylalar ve Batum Turlarını Kaçırmayın.
Jolly Tur
by Taboola
Üniversitelerimiz
ELİT KAVRAMI
Türkiye’de elit (seçkin) kavramı çok değişik. Paralı insanların ehliyetsiz araba kullanan çocuğunu bu gruba sokuyorlar. Çocuklarıyla üst sınıf üyeliklerini devam ettirmeye çalışıyorlar. Seçkin olmak için bürokrasinin üst kesimlerinde oturacaksın. Bir ilkokul öğretmeninin harikalar yaratacağına, insanların zihninde yer edeceğine inanmıyorlar. Bu mutlaka üniversite hayatının parlak hocalarından biri olmalıdır. Bana ve kime sorsanız hayatımızın en önemli ve başarılı öğretmenini ortaokul sıralarından, lise sıralarında gördüklerimizden seçeriz. Bana göre en seçkin ve becerikli insanlardan biri rahmetli döşemeciler kahyası Hüsnü Usta’dır. Zanaatına getirdiği teknik ilaveler ve yaptığı eserler hâlen hatırlardadır; “Hüsnü Usta dikişi” gibi. Bu beynelmilel sosyolojide Gaetano Mosca ve Vilfredo Pareto elit teorilerinde de belirlenen bir durumdur. İş bölümüne göre sınıflanan dikeyine sınıfların üstündeki insanlar seçkini meydana getirir.
Türkiye halkının iyi çocuğun hukuk fakültesinden çıktığına dair sabit fikrini değiştirmesi lazım. Sayısı 200’e yaklaşan hukuk fakülteleriyle gülünç bir rekor düzeyindeyiz. Bu, Avrupa’daki en yüksek üniversite sayısıdır. Bu rapora göre talebe terkinin yaygın olduğu ilk 25 üniversitede özel okullar pek göze çarpmıyor ama kuyruk aşağı doğru indikçe çarpacaktır. Hazin olan bu değil; ilk 25 üniversitenin içinde Anadolu Üniversitesi 78 bin, sonra 65 binle Antalya Akdeniz Üniversitesi, Ankara Gazi Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi geliyor. Marmara Üniversitesi, Ege Üniversitesi, Dokuz Eylül Üniversitesi ve İzmir Ege de üst sıralarda.
Haberin Devamı
Görüşümü bildireyim; Anadolu Üniversitesi iyi bir kurumdur, Gazi Üniversitesi de pekala yetiştirdikleriyle bürokraside ve özel sektörde göze çarpıyor. Antalya Akdeniz Üniversitesi ise tıp fakültesi, tarih ve arkeoloji bölümleri ile sınırları aşan bir şöhrete sahip. Ankara Üniversitesi’ne de denecek yok. Marmara ve Ege Üniversitesi de gidiyor.
Üniversitelerimiz
BU BİR ALARMDIR
Peki neden bu kurumların öğrencileri yarıştan çekiliyor? Burada bütün kusur dediğim gibi YÖK’ün kontenjanları artırıp talebelerin eğitim hayatını zorlaştıracak bir sorumsuzlukla haddi aşan bir kapasiteyi yüklemesidir. İkinci sorumluluk tabii ki YÖK’ü aşar; ne yazık ki özel üniversitede okuyan gencin malî imkânı bu üniversite öğrencilerinde bulunmuyor. Hayatın zorluğu karşısında ayrılıyor. Yüksek rekorlar işi beceremeyip hayatı başka yerden kazanmayı deneyen öğrencilerden çok barınacak yeri ve yiyecek ekmeği kalmayanlardadır. Bu bir alarmdır. Yoksa eğitimin kalitesizliği karşısında sukût-u hayale uğramak ciddi sebep olmakla birlikte bu daldaki rekor bu zikredilen üniversitelere ait olamaz.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
by Taboola
Üniversiteyi başaracak öğrenciyi üniversiteye almamız lazım. Hatta Anadolu Üniversitesi Büyükerşen’in muhteşem rektörlüğü zamanında bazı bölümlere sadece merkezi sistemdeki puanlarla değil bir de mülakat uygulayarak talebe alırdı. Bu şüphesiz bazı bölümlere yapılıyordu. Puan alan talebe ise her hâlükârda üniversitede başka bir bölüme yönlendirilirdi. Bu nedenle Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde başından beri basın hayatına girebilenler oldu ve tutundular.
Çözüm açık; ama onu yürütmeye niyet var mı? Yoksa eski sistemle beklenen felakete doğru mu gidelim? Üniversiteli işsizler ve üniversiteden ayrılan ümitsizler! Bu sayıları artırmakta ne anlam var?
Haberin Devamı
BİZE BUNLARI ÖNLEYECEK BİR PEHLİVAN LAZIM
GEÇEN hafta Türkiye’yi meşum niteliğine rağmen fazla dehşete kaptırmayan bir olay meydana geldi. Gerçi seçim atmosferi içinde daha dingin bir biçimde geçiştirilmesi hayırlı olmuştur. En azından seçim dolayısıyla politikacıların bu işe fazla ilgi duymaz görünmesi bu dinginlikte rol oynuyor. Bazı politikacıların özellikle Trabzonluların, söz söylemekten kaçınması da buna bağlıdır. Her zaman olduğu gibi vazife şuuruna sahip İçişleri Bakanı’mız olayların titizlikle takip edileceğini açıkladı ve provokatörler adaletin önüne çıkarıldı.
Tiplerden biri sahaya “ortalığı yatıştırmak” için indiğini söylüyor. Yani Almanya’dan sırf bunun için gelmiş. Suratına taktığı Almanya’daki holiganların kullandığı iğrenç maskeyi bu kadar sakin tabiatlı (!) bir adamın neden buraya taşıdığını sormak lazım. Bu olayın sadece futbola has bir holiganlık olduğu da su götürür. Provokasyon soyunma odalarından havaalanına kadar uzandı. Geleneksel misafirperverlik hiç ortada yoktu.
Haberin Devamı
Üniversitelerimiz
MADAM THATCHER’IN ÇEKİCİ
Gazetemiz “Hürriyet” o günlerde Başbakan Margaret Thatcher’ın benzer işlemini zikretti. Çok da doğru etti. Brüksel’de üstelik ölümle neticelenen benzeri olayı, FIFA bile “Ne kadar ceza verelim, bir mi verelim üç mü verelim?” diye tartışadururken Madam Thatcher, “Beş sene hepinize her şey yasak” diye çekici vurdu. Thatcher’ın İngiltere tarihine geçecek bir lider olduğunu o gün bir kere daha anladım. Mahalli milliyetçiliğe, holiganlığa karşı böyle politikacılar lazım. Bu olay gayet iptidai bir zihniyete dayanıyor: “Her iş bize, her hizmet bize, ligde şampiyonluk da bize.” Buna, “Ne hakla, niçin?” diye soran çıkmıyor. Son derece istenmeyen sonuçları doğuracak bir tutum. Bu gelişmeleri önleyecek pehlivan lazım. Şiddeti değil, kanunu ve adaleti serseriliğin önüne dikecek birisi.
Trabzon’un ev sahibi olarak yaptığı bu hareket millî ananeye uymaz. Eğer şehre her gelen takımların onların önünde yenilmesi gerekiyorsa zaferin defne dalını ilk günden başlarına koyalım. Yalnız bunun adı o zaman lig yarışması olmaz. Yurtiçi maçların Trabzon’da oynanmasına bir müddet ara verilmesi ciddi bir tekliftir. Trabzonsporlu yöneticiler ve şehir ileri gelenlerinin Fenerbahçe takımına karşı saygın bir ifade ile özür bildirdikleri görülmüyor. Bizim manevi bünyemizin kaldıramayacağı olaylar ve demeçler de var. Daha evvel Fenerbahçe’de top koşturan, şimdi Trabzonspor’da antrenör yardımcılığı yapan Egemen Korkmaz da sahaya dalmış. Bu hiçbir şekilde izah edilemeyecek çirkin bir davranıştır.
ÇOCUKLAR FUTBOLDAN UZAKLAŞIYOR
Bütün bu olayların sonucu şu; çocuklar futboldan uzaklaşıyor. Yeni nesiller bu tip bir sporseverliğin ve sporculuğun kendi bünyelerine uzak olduğunu düşünmeye başlıyorlar. Eskrimde, yüzmede, okçulukta hatta kayak ve buz pateni gibi bize yeni gelen dallarda şampiyonlar türemeye başladı. Bunu sevindirici buluyorum ve ne olursa olsun beynelmilel bir spor dalının da gittikçe lümpenleşmesi, lümpenleşmenin ötesinde bölgeler arası çatışmanın sinyalini taşıması bizleri endişelendiriyor. Seçimlerden sonra bakalım daha cesur değerlendirmeler yapılacak mı?
Türk Tarih Kurumu
#Türk Tarih Kurumu#Osman Hamdi Bey#Dil Ve Tarih-Coğrafya Fakültesi
Mart 31, 2024 06:294dk okuma
Paylaş
Bizim Tarih Kurumu’nu taşıyacaklar. Lüzumsuz bir tasarruf. Biz aksine kendi kafalarımızda Türk Tarih Kurumu’yla Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ni yan tarafta boşaltılan Olgunlaşma veya eski adıyla İsmet Paşa Kız Enstitüsü’nün binasıyla birleştirip Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin arkasındaki saçma sapan kısmı yıkıp Bruna Taut’un, Turgut Cansever’in Cumhuriyet mimarlarının özgün eserlerini bir arada Ankara Üniversitesi’nin Atatürk Bulvarı kampüsü gibi Beşerî Bilimlerin beynelmil, unutulmaz bir merkezî olarak planlamıştık. Şimdi ise bu dala el atanlar daha başka yapmışlar. Şehrin ta dışında kutup yıldızı gibi beş köşeli bir bina yapmaya başlamışlar ki bana kalırsa hiçbir işlerliği olmadığı temininden belli oluyor.
Haberin Devamı
TARTIŞMASI bile lüzumsuz. Târîh-i Osmânî Encümeni’nden sonraki kademeyi temsil eder. Târîh-i Osmânî Encümeni bir mecmua çıkarırdı. Yapabildiği şey bazı metinleri yayımlamaktı. Şüphesiz ki Arap harfleriyle yetişen nesiller ve Osmanlıca dediğimiz bürokratik dili bilenlerin daha fazla şeyler yapmaları ve geliştirmeleri mümkündü ama bu saygın faaliyetler bugün Türkiye’deki genç kuşak tarihçilerin yaptıklarıyla mukayese edilemeyecek durumdadır (sayı olarak, devir olarak, araştırma alanı olarak).
Türk Tarih Kurumu
Âsâr-ı Atika Müzesi, Osman Hamdi Bey ve yardımcıları arkeolojik kazı yapmışlardır; bunu biliyoruz. Mesela Aziz Bey’in kızı sonraki Perge’nin kazıcısı Prof. Jale İnan’dır. Dolayısıyla ikinci kuşak arkeologlardan bahsederken çok küçük bir grup da olsa Türkiye’de tarihçilik bakımından üzerinde durmalıyız. Ama şurası bir gerçek ki Türkiye’de kazıları genişleten, bu kazıları üstelik filolojik materyalleri değerlendirerek gerçekleştiren kurum evvelen Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi ve onun yanıbaşında İstanbul Edebiyat Fakültesi’ydi. Bugün artık Yunan-Roma alanında epigraf yetiştirmek, Hititoloji dalında tanınmış uzmanlar yetiştirmek ve Sedat Alp gibi bir Hititolojinin babasından söz etmek mümkündür. Bütün bu faaliyetin içinde 15 Nisan 1931 tarihinde kurulan Türk Tarih Kurumu’nun rolü başta gelir.
Haberin Devamı
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
ANADOLU SELÇUKLU MEDRESELERİNDEN ESİNLENDİ
Benim ilk gençliğimde bu kurum, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin birinci kattaki konferans salonunda çalışırdı. Genel sekreter ve birkaç memur bitişikteki odadaydılar. TTK’nın unutulmaz kütüphane müdürü ve gerçek anlamda bir kütüphaneci olan merhume Mihin Eren Lugal müdire olarak yardımcılarıyla birlikte orada otururdu. Kütüphanenin bastığı eserler fakültenin bodrum katında sergilenir, satışı oradan yapılırdı. Müracaat kitapları salonun içindeydi. Seneler sonra yan tarafta millî mimarimizin önemli simalarından Turgut Cansever’in Anadolu Selçuklu medrese modellerinden esinlenerek yaptığı ve sonraları iyi ve kötü taklitleri çokça görülen bir mimarî üslupta bina ortaya çıktı. Cansever hakiki bir sanatçıdır. Binanın hiçbir köşesi lüzumsuz ve hiçbir köşesi de ihtiyaca cevap veremeyecek kadar aciz değildi. Hatta çalışma odalarındaki raflar, masa ve sandalyelerini bile tersim etmişti. Bunlar bugün yok olmuştur, nereye gittiğini çok merak ediyorum. Çünkü bence hakiki sanat eserleriydi. İddialı boyutları olmayan ama göze çarpan, tevazularında ihtişam olan çalışma masaları.
Haberin Devamı
Türk Tarih Kurumu
Türk Tarih Kurumu Başkanlığı Binası
Türk Tarih Kurumu dört yılda bir yapılan kurultayları dışında 1960’lardan sonra beynelmilel konferanslara da açıldı. Bunlardan birisi ekonomik ve sosyal tarih, ikincileri ise Balkan kongreleriydi. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin sınıflarında da seksiyonların çalıştığı bu kongre hiç şüphesiz Tarih Kurumu levhasını taşıyan, fakültenin Kızılay Sokağı’na bakan kapısını da açtırırlar ve iki bina arasında trafik birleşirdi. O merdivenlerin başında merak ettiğimiz birçok Osmanistik âlimiyle tanıştık. Irène Mélikoff ile orada görüştüm. Bistra Cvetkova’yı binanın içeri seksiyonlarında gördüm. Asıl önemlisi Rusya Türkolojisinin Sovyetler Birliği zamanındaki en son kuşağının ünlü siması Anna S. Tveritinova’ya da orada takdim edilmiştim. Bu bir bilgi teati merkeziydi. Bu kadar verimli kongreler görmedim. Çünkü Balkan milletleri ve Türkiye demir perde rejiminin de etkisiyle birbirleriyle fazla teması olmayan ülkelerdi. Bunun delindiği tek kanal burasıydı. Ankara değişiyordu. O değişimi yaratan müesseseler Üçüncü Tiyatro - Küçük Tiyatro, Devlet Operası gibi salonlar, filarmoni orkestrası ve Türk Tarih Kurumu binasıydı.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
İmece Kart'la tarımsal ihtiyaçlarını hemen karşıla.
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Türk Tarih Kurumu
Yeni yerleşkenin inşaat hali
Şimdi biliyoruz ki, birkaç zamandır bizim Tarih Kurumu’nu dışarı taşıyacaklar. Lüzumsuz bir tasarruf. Biz aksine kendi kafalarımızda Türk Tarih Kurumu’yla Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ni yan tarafta boşaltılan Olgunlaşma veya eski adıyla İsmet Paşa Kız Enstitüsü’nün binasıyla birleştirip Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin arkasındaki saçma sapan kısmı yıkıp Bruna Taut’un, Turgut Cansever’in Cumhuriyet mimarlarının özgün eserlerini bir arada Ankara Üniversitesi’nin Atatürk Bulvarı kampüsü gibi Beşerî Bilimlerin beynelmil, unutulmaz bir merkezî olarak planlamıştık. Çünkü bize itibar edecek insanlar yoktu.
Şimdi ise bu dala el atanlar daha başka yapmışlar. Şehrin ta dışında kutup yıldızı gibi beş köşeli bir bina, bana kalırsa hiçbir işlerliği olmadığı temininden belli oluyor. Ve “Tarih Kurumu burada ne arıyor?” Bu da sorulacak bir soru. Öbür iki kurum Tarih ve Dil Kurumu’nun vazifelerine ortak olan ama kendi başına var olan iki kurumdur. Bunlar 1980’den sonra icat edilen kurumlardır. Kapatılsın demiyoruz, düzenlenebilirler, ıslah edilebilirler; edilmelerinde de fayda vardır. Mesela Atatürk Kurumu modern Türkiye ve Avrupa yeniçağ dünyasının muasır tarihini birlikte inceleyen bir kurum olur. Kültür kurumu da bunun gibi düzenlenebilir.
Haberin Devamı
Türk Tarih Kurumu
Yeni yerleşkenin proje hali
ESKİ HALİNE DÖNDÜRÜLMESİ BOYNUMUZUN BORCU
Dil Kurumu’nun binasını değiştirmek için çoktan böyle bir şey arıyorlardı. Ama Tarih Kurumu’nun böyle bir talebi yoktu. Bu güzel tarihî bina ve atmosferi yok etmenin manası nedir anlamış değilim. Güya binanın ihaleleri tekrarlanıp duruyor ve maliyet artıyormuş. Doğrusu beni hükümetin ve bakanlıkların bu gibi tasarruflarının başarı derecesi pek ilgilendirmiyor. Tarih Kurumu, Türkiye kültür tarihinin, nesillerin anılarında yer etmiş bir abidedir. Bu abidenin nimetlerinden yararlanamayacak kadar ayrı dallarda eğitim gören bazı meslektaşlarımızın da bu harekete katılması normal görülebilir. Ama ne İstanbul’da Bâb-ı Âli’nin arkasındaki orijinal arşiv binamızın oradan kaldırılmasını, tarihi arşivin (Hazine-i Evrak) IRCICA’ya bırakılmasını ve Haliç’e yerleşmesini ne de Tarih Kurumu’nun bu naklini anlamış değiliz, diyorum. Meslektaşların ekserisi bu tasarrufa taraftar değil. Söylentilere göre Tarih Kurumu’nun içinde bir görüş, binanın kurumun elinde kalmasını ve muhafazasını istemiş ve ikna etmiş; ümit ederiz öyledir. Tarih Kurumu’muz bize en önemli Kemalist mirastır. Vazifelerini 90 yıldır şeref ve şanla yerine getirmiştir ve söz her zaman tarihçi ve arkeologların olmalıdır.
Haberin Devamı
Gençler lütfen bunu hafızanıza kaydedin nereye giderse gitsin bu binaların tekrar eski hâline döndürülmesi hepimizin boynunun borcudur.
Sandıktan ne çıktı
#BELEDİYE Seçimleri#Yerel Seçimler#CHP
Nisan 07, 2024 06:295dk okuma
Paylaş
Seçmen profili değişiyor. Siyasete küskün olan gençlik bile iş belediye seçimine gelince daha çok ilgi duydu. Kadın belediye başkanları sayıca arttı; ama hâlâ oran Millet Meclisi’nin altında. Medya ve küçük istisnaisiyle kamuoyu ölçüm şirketleri Türk halkının gözünde yara aldı. Ümidimiz bu seçimde olumlu belirtileri görülen genel merkezlerin “Biz kimi istersek o aday olur, gösterdiğimiz aday da kim olursa olsun kazanır” sloganını unutmaları gerektiğidir çünkü abes zihniyet her tarafta ilk darbeyi yedi.
Haberin Devamı
hurriyet-new
BELEDİYE seçimleri çok az kişinin umduğu kadar CHP’nin galebesiyle sonuçlandı. Bu sonuçtan ders alması gerekenler umumî söylemin aksine politikacılardan ve hükûmetten evvel sorumsuzca konuşan, propaganda yapan, kamuoyunu çocuk yerine koyan basın ve medyadır. Medya ve küçük istisnaisiyle kamuoyu ölçüm şirketleri Türk halkının gözünde adamakıllı bir yara aldı. Herkes daha dikkatli yazmak ve haber vermek durumunda.
İkincisi bürokrasiyi oluşturan nepotizmin (adam kayırmacılığı) çıkış noktası olmadığı anlaşıldı. Kimse Türkiye’yi kayırma ve yerleştirme yöntemleri ile ele geçiremez. Güney Amerika usullerinin eski bir imparatorluğun kalıntısında sökmeyeceği, önünde sonunda patlak vereceği açık. Eğer ciddi tedbirler alınmazsa doğacak sonuçların herkes altında kalır.
Haberin Devamı
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
Karadeniz Yaylalar ve Batum Turlarını Kaçırmayın.
Jolly Tur
by Taboola
Şüphesiz ki seçimden galip çıkan parti dahil herkesin belediyelerin muhtariyetine saygı duyması gerekir. En başta belediye başkan adaylarını tayin etmekten genel merkezlerin vazgeçmesi şarttır. Eskişehir’de Büyükerşen Hoca’nın tasvibiyle adaylığa konan Ayşe Ünlüce Hanım ümit vadediyor. Tebrik ederiz. İnşallah selefinin yolunda, onun mirasını iyi değerlendirecektir. Nitekim Büyükerşen’in yarattığı kurumları ve manzarasıyla âdeta bir Orta Avrupa şehrine dönen Eskişehir’in bu niteliğinin kaybı çok acı tepkiler yaratır. Eskişehir’in gelişen hâli civar kasabaları da etkiledi, CHP’ye rey verenlerin sayısı arttı. Başarılı belediye olan Sivrihisar’da CHP az farkla kazandı. Fakat bu zamana kadar AK Partili belediye başkanı yaratıcı biçimde çalışmıştı.
Sandıktan ne çıktı
ANKARA’YA ÜMİT VERDİ
Üçüncü kere Fatma Şahin Hanım Gaziantep Belediye Başkanı oluyor, olumlu ve yapıcı. Bana sorarsınız en olumlu yanı da belde başkanlarıyla çok uyumlu çalışması. Belediye seçimlerinin yükselen gerçek portresi Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’tır. Küçük tarihî bir beldeyi diriltti, Ankara’ya da ümit verdi. Cumhuriyet’in başkentini sessiz sedasız reklamdan uzak bir biçimde daha iyi yerlere götüreceği açık. Seçimi şöhret değil hatta destek de değil çalışmak ve didinmek kazandırır. Safranbolu’da her dakika halkın içinde esnafın önünde turizmin getireceği olumsuz unsurları ustalıkla önleyen Elif Köse Hanım tekrar başkan. Antalya ikinci kere Muhittin Böcek Bey’i seçti. Aydın halkı her şeye rağmen tenkitleri dinleyen, eksikleri anında düzeltmeye çalışan Özlem Çerçioğlu Hanım’a belediye başkanı olarak güvenoyu verdi. Tokat belediye başkanlığına Recep Yazıcıoğlu valimizin oğlu Mehmet Kemal Yazıcıoğlu seçildi. Örnek, yaratıcı bir idareci ve güvenilir bir devlet adamı olan babasının mirasını devam ettireceği açık. Tokatlılar isabetli bir seçim yaptı. Bilecik Belediye Başkanlığı’na Melek Mızrak Subaşı seçildi. Bu güven oyudur. Kadın belediye başkanlarının sayısının artması yerel yönetimler için olumlu bir gelişme ve etkisi kısa zamanda görülecektir. Üsküdar, İstanbul Şehir Hatları A.Ş’nin başarılı eski Genel Müdüresi Sinem Dedetaş’ı seçti. İsabetli bir seçim, iyi çalışmalar...
Haberin Devamı
YEREL DEMOKRASİYE DÖNÜŞ
İLK defadır ki bu seçimde bağımsız adaylar ortaya çıktı. Nasuh Mahruki bunların içinde bir partinin genel merkezinin dediğim dedik tutumu karşısında bağımsız seçime girdi ve yüzde 15 gibi memleketimiz ölçülerinde yüksek bir oy oranına ulaştı. Nasuh Mahruki’nin politikadan çekilmemesi ve devam etmesi gerekiyor.
Fatih’te Suriyeli nüfusun reyi hâkim oldu. Madem rey veriyordur; Suriyelilere şunu anlatmak lazım; etrafla daha kaynaşarak, daha fazla istişarede bulunarak, söz dinleyerek rey versinler. Parti mühim değil ev sahibinize uyun. Suriçi İstanbul (Intramuros) yani Dersaadet önemlidir. Tarihimize ve dünyaya karşı sorumluyuz. Böyle sağdan soldan gelenlerin kitle hâlinde söz sahibi olması isabetli olmuyor, hemşeri gibi değil, bindirilmiş kitle hâlinde hareket şuursuzluktur.
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Urla’da belediye idaresi keşmekeşten ve kayyumluk döneminden çıktı. CHP’nin adayı kazandı. Selçuk Balkan bilinen bir şehirci ve mühendistir. Çeşme Belediye Başkanı Lâl Denizli oldu. Yaşına rağmen tecrübeli parti üyesidir. Çanakkale Kalkım Belediyesi’nin genç başkanı Zeynep Çelik, Antalya Korkuteli’nin güzel başkanı Saniye Caran, hepsiyle iftihar ediyoruz. Bunların yanında pırıl pırıl bir sonuç daha var; Akbelen Ormanı savunmasının önde gelen temsilcilerinden Nejla Işık, İkizköy’ün yeni muhtarı oldu. Balıkesir Büyükşehir Belediyesi’nin daimî baskısından bunalan Ayvalık Belediyesi Mesut Ergin’e güvenoyunu tazeledi. Ayrıca Balıkesir’de ilk defa Ayvalık ile iyi geçinecek bir büyükşehir belediyesi teşekkül etti. Bunlar olumlu gelişmelerdir.
Haberin Devamı
Sandıktan ne çıktı
BELEDİYE MECLİSLERİNE SEÇİM ŞARTLARI DEĞİŞTİRİLMELİ
Seçmen profili değişiyor. Siyasete küskün olan gençlik bile iş belediye seçimine gelince daha çok ilgi duydu. Bundan sonra yapılacak iş belediye meclislerine seçim şartlarını değiştirmektir. Ne olursa olsun üniversite şehirlerinde üniversite öğrenci ve hocalarının belediye meclislerine girmesi şart. Mahalle teşkilatlarının değişmesi lazım. Bilhassa muhtarlık bölgelerinde her yerin nüfus kompozisyonuna ve komşuların birbiriyle olan ilişkilerine ve geleneksel örtülerine göre yeniden bir taksimat düşünülmeli. Kadın belediye başkanları sayıca arttı; ama hâlâ oran Millet Meclisi’nin altında. Halbuki, Behice Boran, Nermin Nefçi, Sevil Korum ve Çağlayan Ege gibi birkaç kadın milletvekili ve kadın bakanı saymazsak, kadın belediye başkanları hemcinsleri milletvekili ve bakanlardan daha çalışkan ve yapıcıdır.
Ümit ediyoruz bu seçim sonuçlarından da anlaşılacağı üzere genel merkezlerin “Biz kimi istersek o aday olur, gösterdiğimiz aday da kim olursa olsun kazanır” anlayışından vazgeçmeleri kesinlik kazanmıştır çünkü abes zihniyet her tarafta ilk darbeyi yedi.
III. SELİM
III. Selim Osmanlı reformasyonu başlar. İlk reformatör tepkici çevrelere karşı maalesef çok yumuşak davrandı. Orduyu ıslah eden ve Nizam-ı Cedid’i kuran bir hükümdarın Karadeniz boğazının kalelerindeki boğaz yamakları dediğimiz Karadenizlilerin Kabakçı Mustafa önderliğinde (burada kaba öncü demektir) başkente yürüyüp iktidarı devirmesi bu vurdumduymazlığın gerekçesidir.
Devir değiştirecek insanların bazı hâlde çok sert davranması gerekir. 18., 19. asır dönemecinde reform yapanlar asrın başında Büyük Petro, 19. asrın başında da Sultan II. Mahmud acımasız davranmışlardır. III. Selim figürü ise etkisiz kaldı. Aydın düşünmeye gayret eden bir hükümdardı. Dünyayı çok iyi tanıdığı söylenemez ama en azından onun saltanatı devrinde Fransız İhtilali’nin yeniliklerine daha doğrusu yeni hükümetine karşı Osmanlı İmparatorluğu çok hayırhah yaklaştı.
Sandıktan ne çıktı
Bu hatta Avusturya ve Rusya’nın başına gelenlerden sonra İstanbul çevrelerinde hoş karşılanan bir ihtilaldi denebilir. Ne zamanki Napoléon Mısır’a saldırdı iş değişti. Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu ilk defa müttefik oldu. Bu ittifakla Adriyatik Denizi’ndeki İon adaları Fransızların işgalinden kurtarıldı ve bir cumhuriyet ilan edildi.
BAROK DÖNEMİNİ TEMSİL EDER
III. Selim Osmanlı tarihinde Barok denen değişim dönemini temsil eder. İstanbul’un mimarisi de askerî yatırımlar da yön değiştirdi. Türk musikisi, tabii bu musikide usta olan II. Mahmud’un hem orduya hem de içtimaî hayatımızın içinde Batı musikisini sokmasını önleyemedi, gerekli görülmüştür.
III. Selim’in reformları bilhassa askerî eğitim alanında göze çarpar. Tamamlanamayan bu reform hareketinin yine kanlı bir ihtilalden sonra II. Mahmud’un eliyle Türkiye Tanzimat dönemine sürüklediği açıktır. Aslında Osmanlı Tanzimatı genç Padişah Abdülmecid’İn tahta geçip de 1839 Tanzimat Hattı hümayunu ilan ettiği gün değil II. Mahmud’dan itibaren onun idari, askerî reformlarıyla başlamıştır
Divanhane’nin geleceği
#Divanhane#31 Mart#Deniz Kuvvetleri Müzesi
Nisan 14, 2024 06:294dk okuma
Paylaş
Kasımpaşa’daki Divanhane, Deniz Kuvvetleri Yüksek Konseyi gibidir. Geniş bir binadır. Bakımı da son derece zordur. Şu ara zaten yeniden bir restorasyon geçirdi. Ne olacağı konusunda kamuoyunda tartışmalar sürmektedir. Divanhane’nin tarihçiler tarafından teklif edildiği gibi Deniz Kuvvetleri Müzesi olması uygundur. Çünkü Beşiktaş’taki Deniz Kuvvetleri Müzesi artık fonksiyonunu yerine getiremeyen bir yapı haline dönüşmüştür. Buraya nakli daha doğru olur.
Haberin Devamı
Osmanlı zamanında denizcilerin yerleştiği bölge esas itibariyle Kasımpaşa, Dolapdere ve bugün maalesef Polat İnşaat’ın Piyalepaşa İstanbul adlı sitesinin ve Kasımpaşa Büyük Piyale Paşa Camii’nin yer aldığı bölgedir. Bu bölgenin mülki ve idari amiri de Kaptan Paşa’dır. Yani oradaki karakolhanelerde oturanlar adı üzerinde Yeniçeri karakollukçularının değil, doğrudan doğruya donanma leventlerinin ve onların başındaki ricalindir. Semtte de zaten ekseriyetle donanmaya mensup insanlar otururlar. Bu 19. asırda da böyleydi. Hatta bizim çocukluğumuzda ve gençliğimizde de birtakım bahriye subayları Kasımpaşa’da otururlardı.
Divanhane’nin geleceği
TİPİK BİR OSMANLI MAHALLESİ
Kasımpaşa fakirin, zenginin okumuş ile okumamışın bir arada bulunduğu tipik bir Osmanlı mahallesidir. İstanbul’un en renkli yerlerindendir ve İstanbul’un her semti gibi onun da kendine has bir şivesi vardır. Bu şive daha çok birtakım argo kelimelerden de oluşur. Şaşılacak bir şey değil. Osmanlı donanması lügat olarak İtalyanca kullanırdı. O yüzden dilimizdeki birtakım İtalyanca kelimeler, donanma deyimleri gibi hayatımıza girmiş. “Façanı alırım”, “Bu işin raconu budur” gibi laflar da Kasımpaşa sayesinde Türk diline girmiştir. Yani “façanı alırım” yüzünü yırtarım demek; “bu işin raconu” doğrusu budur demek. İtalyanca “ragione”den gelir.
Haberin Devamı
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
Karadeniz Yaylalar ve Batum Turlarını Kaçırmayın.
Jolly Tur
by Taboola
Divanhane’nin yerindeki Osmanlı Bahriye Nezareti diyeceğimiz bölümü ilk defa Cezayirli Hasan Paşa yeniden teşkil etmiştir. Daha evvelden burada kaptan paşalık yok demek değildir. Divanhane Bahriye zabitlerinin, amirallerin Kaptan Paşa başkanlığında toplandıkları Deniz Kuvvetleri Yüksek Konseyi gibidir. Donanmanın bütün zabitleri, ofisleri, mali bölümleri de orada bulunurdu. Geniş bir binadır. Bakımı da son derece zordur. Şu ara zaten yeniden bir restorasyon geçirdi. Şu an ne olacağı konusunda kamuoyunda tartışmalar sürmektedir. Osman Öndeş “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Divanhane ve Bahriye Nezareti Müzesi” olarak tüm milletimize, devletimize armağan edilmesinin uygun olduğunu deniz tarihi alanında önemli bir uzman olarak söylemektedir.
Haberin Devamı
Divanhane’nin tarihçiler tarafından teklif edildiği gibi Deniz Kuvvetleri Müzesi olması uygundur. Çünkü Beşiktaş’taki Deniz Kuvvetleri Müzesi artık fonksiyonunu yerine getiremeyen bir yapı haline dönüşmüştür. Üstelikte trafiği tıkamaktadır. Buraya nakli daha doğru olur.
Kaptan Paşalık yine adı üzerinde Kaptani Paşa yani Bahriye’de Bahriye kuvvetlerinin komutanı, Divan-ı Hümayun azası olan büyük amiralin ofisidir. “Kaptan Paşalık” ismi Sultan Abdülaziz devrinde kaldırıldı ve Bahriye Nezareti’ne çevrildi. Kayserili Ahmet Paşa ki Kaptan Paşa’ydı bu unvan ve isim değişikliğinden hiç hazzetmedi. “Bahriye Nazırlığı” gibi bir ismi istemediğinden darbenin taraflarından biri olduğu bile söylenir.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
RASTGELE GELİŞİME TERK EDİLMEMELİ
Kasımpaşa İstanbul demektir. Her köşesindeki restorasyona ve düzenlemeye dikkat etmemiz, tarihi korumak gerekir. Bu bugünkü Kuzey Deniz Saha Komutanlığı olan binadan tutunuz da Üçüncü Selim Köşkü’ne ve maalesef Rixos Otel yüzünden vakfedilen Fatih Sultan Mehmed’in Taş Kazak tersanesine kadar. Şimdi sözü geçen Divanhane’den arkalarındaki neoklasik tarzdaki ilkokul binalarına kadar söz konusudur. Bu semtin rastgele bir gelişmeye terk edilmesi doğru değildir. Hele Piyale Paşa Camii gibi dünyada eşi bulunmaz nadir bir Mimar Sinan eserinin etrafına son zamanda yapılan binalar son derece korkunçtur. 21. yüzyılın Türklüğü için bir yüz karası olarak tarihe geçecektir. İnşallah bu bölgeyi gelecek nesiller yeniden ele alacaktır.
Haberin Devamı
31 MART VAKASI
31 Mart Vakası oldu olalı tam 115 yıl geçti. Rumi takvime göre 31 Mart 1325’te (13 Nisan 1909) başladığı için bu adla anılmıştır. Olaylar başkentteki Avcı Taburlarının Birinci Ordu Zabitleri tarafından astsubayların ve onbaşıların hakaret gördükleri, haklarının yendiği şikâyetiyle başladı. Gerçekte ise Volkan Gazetesi ve Derviş Vahdetî’nin kışkırtıcılığını yaptığı bir ideoloji değil, bir retorikten ibarettir. Sultan Abdülhamid’in bu hareketle ne kadar ilgisi olduğu halen ispatlanamamış ve şiddetli kavga konusudur.
31 Mart’ın en büyük özelliği sokağa çıkan insanların alt kademe medreseliler tarafından desteklenmesi yani klasikteki yeniçeri ayaklanmalarına hem benziyor hem benzemiyor ve ortaya trajikomik olayların çıkmasıdır. Güya birine “Mektepli misin, alaylı mısın” diye sormuşlar. “Yahu ben hekimim, benden hiç mektepli olur mu” demiş, kurtarmış paçayı. Bazıları için de daha başka fıkra anlatıyor. Hareket Ordusu şehre girdikten sonra gelen ordunun mensupları 31 Mart ayaklanmacılarını kovalıyorlar. Molla’nın birine “Gördün mü, nereye gitti” diye sormuşlar. Tebdil-i kıyafet etse de cevap verirken tecvid ile “Ha, birisi şu tarafa geçti, öbüri de öbür tarafa kaçtı” deyince “Hah sen de onlardansın” diye yakalamışlar.
Divanhane’nin geleceği
Haberin Devamı
PADİŞAHIN HAL’İNE KARAR VERDİLER
31 Mart Vakası, Rumeli’deki Hürriyet hareketine katılan yerli komite üyelerinin de katıldığı, Rumeli askerinin Hüseyin Hilmi Paşa başkanlığında yürüdüğü Kurmay komutanın da Mustafa Kemal Bey olduğu bir harekettir. 31 Mart Hareketi ile Yeşilköy’de toplanan Meclis-i Meb‘ûsan ve Meclis-i Âyan ikisi bir arada Meclis-i Umûmî olarak padişahın hal’ine karar verdiler. Bu, 1922’de saltanatın ilgası ve 1924’te de hilafetin kaldırılmasından evvelki usulün ilk örneğidir. Hal’ heyeti karışık etnik gruplardan, dini gruplardan oluşuyordu. Padişaha hal’ edildiğini bildirdi.
31 Mart hareketinin tarihçiler tarafından bugünkü ideolojilerden ve siyasetten uzak bir şekilde tartışılma devri çoktan gelip geçmiştir. Bırakınız arşivlerde okunabilecek açık evrakı, yeterince gazete koleksiyonları, yabancı elçi raporları bile yeterince değerlendirilememiştir. Bu okyanus gibi bir iş değildir. Kısaca özetleyecek olursak, bir iç kavga maalesef bir yeni hükümet darbesiyle daha bitti. Bu yeni hükümet darbesinin sonunda partinin kuvvetlenmesi İkinci Meşrutiyet’in ikinci safhası, yani 1908, 1909’dan sonraki safhası, ordudaki bazı subayların en başta Hareket Ordusu’nun kurmay başkanı olan Mustafa Kemal Bey ile askerle partinin siyasette bir karışımlarının bir arada bulunmalarının mahzuru etrafında itirazlara sevk etti. Galiba ordunun siyasetin dışında kalması düsturu da yine tarihimizde ilk defa bu kadar etkili bir biçimde böyle baş göstermektedir.
Türkiye kıyıları ve milletimiz
#Galataport#Galata Projesi#Beyoğlu Belediyesi
Nisan 21, 2024 06:295dk okuma
Paylaş
Galata Projesi maalesef çok müsrif bir kullanımdır. Kıyının bir köşesine sığınıp etrafı seyredecek gençleri, talebeleri, orta şeker insanları sıkıntıya soktular. Bu yetmezmiş gibi o dar alanın önüne bile bir nehir ziyafet gemisi monte edildi. Bu meseledeki en büyük rezalet bu lokanta gemisini işleten şirketin bir de rıhtımı kendine “özel” diye ayırması, halkın geçişini engellemesi. Bu haydutlukların bitmesi lazım. Kıyıları mümkün mertebe halkın gezebilmesine açmalıyız.
Haberin Devamı
TÜRKİYE kıyılarının eni boyu bellidir. Uzunluk itibariyle ne Yunanistan ana kıtası ve adalar kadar geniş ve bakir sahillerimiz var, ne de İtalya kadar. İspanya’nın nüfusu ise neredeyse bizden yarıdan azdır. Daha Turgut Özal’ın devrinde Türkiye turizminin öncülerinden merhum Mukadder Sezgin kıyılara rastgele otel yapılması, bunun için krediler açılması, kıyıların kullanılması konusunda eli sıkı (muktesit) davranılması için gerekli raporları verdi.
Şimdi nüfusumuz 80 milyonu aştı. Belki daha da büyüyecek ama kıyılarımız büyümüyor ve Karadeniz’in kıyıları ile Akdeniz’in kıyıları, Ege ve Marmara arasında hem iklim bakımından fark var hem de Marmara’da olduğu gibi nitelik açısından fark var. Çünkü bizim kuşağın şahane Marmara Denizi artık kirlilik içinde.
Haberin Devamı
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Hâl böyleyken kıyılarla ilgili anayasal hüküm ortada. Kıyılara bina yapılması hoş mümkün değil ama bunu dinleyen yok. Sık sık hem de turizm otoriteleri tarafından otellerin hem tabiatın dengesini bozacak hem kıyıları kapatacak şekilde her yere yapıldığı görülüyor. Bu alışılagelmiş gibi görünüyor. Ne var ki alışılagelmiş gibi değil. Mukadder Sezgin raporunda 1980’lerde belirtildiği gibi Türk halkı gittikçe denize yönelir oldu. Bu onların hem hakkı hem de sağlık bakımından, eğitim bakımından görevi. İnsanlarımızı etraflarındaki denizi tatmak ve hayatlarına almak durumundalar. Çok yakın bir gelecekte bu açıdan kriz yaşanır.
Benim ister istemez sık sık tekrar ettiğim General Franco’nun işi sosyalistlere bile bırakmadan kıyılarda üzerindeki sert uygulamasını ve prensiplerini zikrediyorum, kıyılara bina yapılmıyor. İspanya’da kıyıları kullanmak durumunda olan art plandaki lüks oteller ancak oraya markalı şezlonglarını koyabilirler. Hepiniz artık gezmeye başladınız, İspanya’da kıyılar nasıl kullanılıyor gözlerinizle görüyorsunuz. Eğer böyle yapılmaz ise önemli gerilimler hatta çatışmalar çıkar. Çatışmaları engellemek sadece İçişleri Bakanlığı’nın görevi değil, başka kurumlardaki insanlarımız da kurallara uymak zorunda.
Kıyıların korunması bakımından bugünlerde yeni CHP’li belediyelerden Beyoğlu Belediyesi ve Başkanı İnan Güney önemli bir karar aldı. Galata Projesi maalesef çok müsrif bir kullanımdır. Baştan ayağa lüks restoranlar, Kılıç Ali Paşa Camii ve Nusretiye’ye bile zarar veriyor. Alımlı restoranlar, kafeşantanların bulunmasına kimse itiraz edemez ama bütün sahilin birbirine benzeyen blok binalarla dolu olması bence isabetli bir karar değil.
Haberin Devamı
Türkiye kıyıları ve milletimiz
BU HAYDUTLUKLARIN BİTMESİ LAZIM
Boşuna konuşmayayım; 50 yıl sonraki Türk gençliğine havale ediyorum. Eminim ki çoğunu ortadan kaldıracaklar ve bunu yapanlar için de çok iyi şeyler konuşmayacaklar. En azından Kılıç Ali Paşa ve Nusretiye gibi camilerin yarattığı profili önlemekten vazgeçebilirlerdi. Ondan bile vazgeçtik, kıyının bir köşesine sığınıp etrafı seyredecek gençleri, talebeleri, orta şeker insanları sıkıntıya soktular. Bu yetmezmiş gibi o dar alanın önüne bile bir nehir ziyafet gemisi monte edildi (izni veren Türkiye Denizcilik İşletmeleri). Bu meseledeki en büyük rezalet bu lokanta gemisini işleten şirketin bir de rıhtımı kendine “özel” diye ayırması, halkın geçişini engellemesi. Bu haydutlukların bitmesi lazım, böyle bir hukukî statü yok. Aslında bütün Galataport’ta yani Karaköy’den Tophane’ye kıyının açık olması lazım. İnsanlar orada oturabilmeli, gezebilmeli çünkü İstanbul’da gezinti yeri yok. Topkapı Sarayı’nın ön tarafını rahmetli Topuzlu Cemil Paşa belediye başkanımız Gülhane Parkı’na çevirdi. Arka tarafını da benim zamanımda masaya getirdik ama halen bir netice çıkmadı.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
by Taboola
Kıyıları mümkün mertebe halkın gezebilmesine açmalıyız. Galataport bunun istisnası olamaz. Aynı şekilde Peninsula İstanbul Hotel’in halkın geçişini engelleyecek şekilde otelin önünü kapatma yetkisi yoktur. Böyle bir kanun yok, dikkatinizi çekiyorum. İş bununla bitmiyor. Beyoğlu Belediyesi’nin ve bütün belediyelerin gayrete devam etmesini temenni ediyoruz.
Beyoğlu Belediyesi’nin yeni başkanını tebrik ediyorum. Gelir gelmez isabetli bir iş yaptı, geminin kıyaya yanaşmasını menetti. Belediye diye buna denir. Ancak umarım Ege ve Akdeniz kıyılarındaki CHP belediyeleri de aynı pehlivanlığı gösterir.
MACARİSTAN VE TÜRKİYE
HER şeyden önce Macaristan iki nedenle Türkoloji’nin anavatanıdır. Birincisi Macar bilginleri Türkçeyi çok iyi öğrenirler. İkincisi Türkoloji’yi bir bağımsız bilim olarak sadece İslami asırlar ve coğrafyayla değil, İslamiyet’ten önceki ve modern zamanları da bir bütün olarak anlayıp çalışırlar. Hatta bugün Devlet Başkanı olan Viktor Orbán bile bu bilimsel bakışa sahip olan bir şahsiyettir.
Haberin Devamı
Dávid Bartus, Ivan Vassary, Géza Dávid, Eva Csáki, Mária Ivanics, Pal Fodor, Gabor Fodor, Sandor Popp ve tercüme şampiyonu ünlü Edit Tasnádi gibi muhterem meslektaşlar Eötvös Loránd Üniversitesi gibi Türkoloji’nin tarihî merkezi olan yerde “Geçmişten Günümüze Türk-Macar İlişkileri” üzerine bir sempozyum düzenlediler. Bendenizi açılış konuşması için davet etmek alicenaplığını gösterdiler. TİKA Budapeste Program Koordinasyon Ofisi (başta Elif Türkislamoğlu olmak üzere) organizasyonun sorumlusuydu. Doğrusu vazifesini hakkıyla yerine getiren bir kurum. Büyükelçi Gülşen Karanis Ekşioğlu, Askerî Ateşemiz Albay Feride Tosun Budapeşte’de heyetimiz muhteşem ve aktif bir grup, kalabalık bir öğrenci kitlemiz var.
Haberin Devamı
Türkiye kıyıları ve milletimiz
İlginç tebliğler var. Bu gibi tebliğlerin Macaristan’da kalması yeterli değildir. Zaten Macar Türkolojisinin Macarca ve diğer dillerdeki sayısız makalelerini toplamak, tanıtmak, klasikleşen bazılarını Türkçeye çevirerek yayımlamak Türkiye’deki kurumların görevi olmalıdır.
TÜRKLERİN İLGİSİ BÜYÜK
Macaristan güzel bir ülke. Macaristan’ın başkenti Budapeşte bu dünyanın mimar ve mühendis olarak titiz ve başarılı yaratıcılığının bence en güzel örneği. 19. asır medeniyeti Budapeşte’de vücut bulmuştur. Bu şehre Türkler büyük ilgi gösteriyor ki haklılar. Kalabalık bir öğrenci kitlemiz orada. Hepsinin Macarcayı iyi bir şekilde öğrenmesini dileriz. Çünkü Türkler için öğrenilmesi zor değil. Tabii her şeyden evvel Türkçenin doğru telaffuz edilmesi Macarca öğrenmeyi de kolaylaştırır.
Macaristan halkı ve hükümeti Türkiye’ye yakınlık duyar. Eski komşumuz ve müşterek tarihimiz var. Macaristan Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Tiranon Antlaşması’yla biz ise Sevr Antlaşması’yla ezilmek istendik... Eski milletler her zaman dirilir. Macarlar yeni Türkiye’yi o zaman da en çok alkışlayan bir halktı. Osmanlı-Macar ilişkileri üzerine Türkiye’de önde gelen tarihçilerden olan Prof. M. Tayyib Gökbilgin’in çalışması “Osmanlı-Macar İlişkileri” bu ortak tarihin gelişiminin izlerini sürüyor.
Yeşil Bursa!
#Bursa#İzmir#Antalya
Nisan 28, 2024 06:295dk okuma
Paylaş
1963 yılında henüz lise ikinci sınıf öğrencisiyken gördüğüm Bursa bir rüyaydı. Ahalisinin zarafeti, ucuz otellerin bile sakız gibi temizliği yemeklerin çeşnisi, ister gündüz ister akşam vakti olsun yeşillik, yeşillik, yeşillik... O yeşilliğin içinde şehrin panoraması başka renk ve asaletti. Ecdadın niye burayı başkent, payitaht olarak seçtiği, fethi için Osman Gazi’nin neden bu kadar heyecanlandığını anlamamak mümkün değildi. Bu kadar önemli bir vilayetin bugün dahi aynı öneme sahip olmasına rağmen sanayi ve tarım çevreleri açısından hâlâ ciddiye alınmaması bir faciadır.
Haberin Devamı
11 Eylül 1922’de Bursa şehri iki yıllık Yunan işgalinden kurtuldu. Bu işgal tıpkı İzmir gibi fakat daha gürültüsüzce tamamen İngiliz Yüksek Komiserliği’nin tertiplediği bir operasyondu ve İstanbul’un yanında Bursa’nın açıkta ve kontrolün dışında bırakılması onlar açısından uygun görülmemişti.
Mücadele uzun sürmüştür. Bursa’nın kurtuluşu bizde artık manasını yitiren birtakım yerlerin kurtuluşundan bahsetmekten epey farklıdır. Bursa, İstiklal Harbi’mizin önemli bir merkezidir. İstiklal Harbi’mizin merhum ve muhterem komutanları arasında Bursa-Antalya-İzmir hattı konusunda farklı mütalaalar ileri sürülmüştür. Anadolu’da birçok yerin kurtuluşundan sonra bu bölgeyi de zorlamanın bizi aşacağı ve başarısızlık söz konusu olduğu belirtilmiştir. Batı Anadolu hattının kurtulması ani ve “yıldırım harekâtı” denen harekât planlarıyla önplanda Mustafa Kemal Paşa’nın başarısıdır. Türkiye mareşali asıl bu safhada yeni Türkiye’nin dâhi bir komutanı ileri görüşlü insan olduğunu ispat etmiştir.
Haberin Devamı
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
MultiNet’le Tasarruf Edin, Maliyetleri Düşürün
Multinet Up
by Taboola
6 Nisan 1326’da Söğüt ve Bursa’yı başkent edinen küçük Osmanlı Devleti evvela, Koyunhisar Muharebesi (Bafeon) ile 1304’te bir kuvvet ve devlet olduğunu ispat etmiştir ve Batı Anadolu’da Bursa’nın etrafındaki birçok yeri ilhak etmeye başladıktan sonra Osman Gazi’nin tam ölümü anında Bursa’nın fethi Orhan Gazi tarafından tamamlanmıştır. Sultan Orhan sikkesi basılan ve Bursa gibi önemli bir merkezi fetheden ayrıca da Doğu Roma imparatorunun kızı Holofiera’yla Kantakouzenoslardan gelin getiren biridir. Bu ûnvan ortaçağlarda önemliydi. “Sultan” ûnvanını kullanmıştır ve ondan o şekilde bahsedilmiştir. Bu artık Türk İmparatorluğu’nun kuruluşunda ilk beylik (principote) devrinin kapanmasıdır. Bundan sonra tahtı devam ettirenler Hüdâvendigâr ûnvanlı I. Murad ve Yıldırım ûnvanlı I. Bayezid’dir.
Yeşil Bursa
İSTANBUL’UN KADERİNİ YAŞIYOR
Bursa her hâliyle Osmanlı mülküne intibak etmiştir ve mazideki kalıntılarına rağmen tipik bir Osmanlı şehri olarak ortaya çıkmıştır. Bereketli bir bölgedir. Bugün de öyledir. Mesela İnegöl’ün mobilyacıları bile neredeyse Çukurova kadar ihracat geliri getirmektedir. 1960’lardan itibaren acele bir kararla otomotiv sanayii oraya kuruldu. Bunda bölgeye yerleşen Tuna Boyu Türklerinin içinde mekanik ustaların bulunması başlıca rolü oynamıştır. Dokuma sanayii konusunda da önemli bir bölge. Ne var ki Bursa’nın geleceğini karartan da bu otomotiv endüstrisi oldu. Şehrin etrafında dünyanın en bereketli bahçeleri ve tarım alanları yutuldu. Aşırı nüfus artışı bugün Bursa’yı problemli şehir hâline getirmiştir. İstanbul’un kaderini yaşamaktadır.
Haberin Devamı
1963 yılında henüz lise ikinci sınıf öğrencisiyken gördüğüm Bursa bir rüyaydı. Beni çarpmıştı. Ahalisinin zarafeti, ucuz otellerin bile sakız gibi temizliği yemeklerin çeşnisi, ister gündüz ister akşam vakti olsun yeşillik, yeşillik, yeşillik... O yeşilliğin içinde şehrin panoraması başka renk ve asaletti. Güneşli havalar kadar sisli havalarda da Bursa efsanevi şehirdi. Ecdadın niye burayı başkent, payitaht olarak seçtiği, fethi için Osman Gazi’nin neden bu kadar heyecanlandığını anlamamak mümkün değildi.
Bugün o şehrin yarattıklarından geçiniyoruz ama o yarattıklarımız bir yerde altın yumurtlayan tavuğu kesmek gibi. Derhâl ani bir planlama yapılması gerekir. Bunların başında isteyenin istediği yere bina kurmasını önlemek gelir. Hele devletin önceliği ile yapılan TOKİ yapıları gibi, fırlama binaların bu şehrin hem trafiğini hem manzarası hem havasını bozduğuna hiç şüphe yoktur.
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
Bursa’nın halkı kendine göre özellikleri olan bir halktı. Misafirperverdiler, yaşamayı bilirlerdi. Türkçeleri 14. asırdan beri kalan deyimleri bile içerirdi. Bugün bundan bahsetmek mümkün değil tıpkı İstanbul’un nüfusu ve âdetleriyle gelen kalabalıkların içinde erimesi gibi Bursa da aynı akıbete uğramıştır. Şehrin sanayinin kaydırılması pekâlâ Anadolu’nun başka bir yerlerinde kurulabilecek tesislerin oralara nakledilmesi kaçınılmazdır. Hele suriçi Bursa’da ticaret ve sanayi tesislerinin kurulması son derece yanlıştır. Buralarda ancak eczane, gıda satış mağazası gibi acil ticarethaneler kurulabilir. Büyük şirket yönetimlerinin bile yer değiştirmesi gerekir.
Haberin Devamı
DİKKATİNİZİ ÇEKTİ Mİ
Bursa sanayi merkezidir. Bu sanayiinin içinde sırf otomotiv değil tekstil de yer alıyor ama şehir içinde bu ürünlerden ve zenginliklerden yaratılan bir moda ve hususi marka teşkil eden mağazaların görülmemesi acaba dikkatimizi çekmiyor mu? Böyle bir şehrin tüketiminin şehrin içinde muhafaza edilmesi hatta etrafı çekmesi gerekirken birtakım alışveriş ve tüketimde İstanbul’un tercih edilmesi bizi rahatsız etmiyor mu? Önemli tüketim sanayiinde tek gelişme 1970’lerden beri İnegöl’ün beynelmilel bir mobilya sanayii merkezi hâline dönüşmesidir.
Yeşil Bursa
Bursa 15. asırdan beri beynelmilel bir ticaret merkezidir. Sicillere baktığınız zaman Rus sözü o devirde Ukraynalı demektir, çünkü öbürü Moskov diye geçer, Lelhi (Polonya), Nemçeli (Cenevizli, Venedikli) tüccarlardan bahsedilir. Şehrin nüfusu her dinden insanı barındırır. Hatta İstanbul’un fethinden sonra Ermeni Metropoliti Hovakin Fatih tarafından İstanbul’a celbedildi ve Ermeni milletinin millet başı (etnah ve patrik) olarak tayin edildi. 19. yüzyılda önemli valiler gördü. Başka Ahmed Refik Paşa, sonra Mehmed Ziyaeddin Bey gibileri...
Haberin Devamı
Osmanlı hayatının içinde kültür ve siyasi bakımdan bu kadar önemli bir vilayetin bugün dahi aynı öneme sahip olmasına rağmen merkezi hükümetin planlaması işi sanayi ve tarım çevreleri açısından hâlâ ciddiye alınmaması bir faciadır. Yakın gelecekte büyük sıkıntılar çekeceğimiz açıktır. Ulaşım ve trafiği hâli ortadadır. Acil tedbirlerle önlenmesi gerekir. Bursa’nın gerçek anlamda kurtuluşu İstanbul’un kurtuluşundan celbedecektir.�
POMPEİ
Göksel Göksoy’un, Latinceyi hiç değilse kaynakları kullanacak, önemli tercümelerin doğruluğunu kavrayacak kadar bildiği açık. Türkiye’deki tercüman rehberler, yani turist mihmandarları arasında inanılmayacak insanlar bulunur. Her meslekte olduğu gibi kaydadeğmezlerinin yanında yüksek kaliteli insanlar vardır. Bazıları gayet güzel kitaplar yazmaya başladılar. Popüler tarih alanımız bunlarla süsleniyor.
Yeşil Bursa
Göksel Göksoy ipi aşanlardan biri. Mesleğinin yardımıyla İtalya ve Roma tarihini çok etüt etmiş. Türklerin Türkiye dışında tarihe el atmaları hâlen gecikmiş bir süreç. Sayısız metinleri okuyarak Pompei üzerine bir monografi meydana getirdiği görülüyor. Bu yolda çok saygıdeğer bir adım olarak değerlendiriyoruz.
Pompei, Roma’nın güneyinde Napoli civarında Vezüv’ün eteğinde volkan indifalarının istilasına uğrayarak yok olan tarihin en önemli şehirlerindendir. Daha büyük bir kayıp görülmez. Lavlar altında kalan Roma medeniyetinin bu ünlü şehrinin vesikalar ve kayıtlar dışında bulunuşu tamamıyla bölgedeki çiftçilerin eseridir. 19. asırda tesadüfen Pompei ortaya çıkmıştır. O günden bugüne yapılan sistematik, düzgün araştırmalarla Pompei artık önemli bir gezi merkezi.
Yeşil Bursa
Eski Roma’yı tasarlamak ve anlamak için iki tane şehir çok önemlidir. Birisi Pompei, ikincisi Libya’da bulunan Leptis Magna. Kumlara gömülü olduğu için Kuzey Afrika’nın bu önemli şehri, İmparator Septimus Severus’un da vatanıdır. Bugün iç harp dolayısıyla oraya gidilemiyor.
“Pompei”, Roma şehrini anlatan bir kitap ve bir tercüman rehberin kaleme aldığı, 500 sayfalık, bol görselli bir eser. Sanırım bu kadar hoş bir araştırma örneği dışarıda da çok bulunmaz. İtalyanca dahil Batı dillerinde kullanılan eserlere başvurmuş, zengin kaynaklı..
.2. Dünya Savaşı sonrası dünya
#2. Dünya Savaşı#2. Dünya Savaşı Türkiye#2. Dünya Savaşı İlber Ortaylı
Mayıs 05, 2024 06:297dk okuma
Paylaş
1950’lilerden beri dünya kirlenmeyi de hızlandıran yeni bir istismar ekonomisine girmiştir. Tabiatın tahribi artmıştır. Dünya kesif bir kirlenme ve asıl beteri beslenme krizine doğru gidiyor. Nüfusun artışında azalma bekleniyor. Ama bu herhâlde öbür çöküşü karşılayacak kadar olmayacak. Gelecekte su ve gıda problemi büyüyecek ve kavgalar bunun etrafında dönecek.
Haberin Devamı
TAHRAN (28 Kasım-1 Aralık 1943) ve Yalta (4 Şubat 1945 - 11 Şubat 1945) konferanslarında mağlubiyetinden sonra Almanya’nın kaderi tayin edilmişti. Franklin D. Roosevelt Tahran’da Almanya’nın ve Almanların İkinci Dünya Savaşı’ndaki suçlu rollerinden dolayı tehlikeli ulus olduğunun anlaşıldığını bu nedenle Almanya’nın tamamıyla bir ziraatçı ve endüstrisi olmayan memleket hâline getirilmesi tezini ileri sürdü. Winston Churchill bu konuda sessiz kaldı. Stalin ise bir Alman hayranı olduğunu gösterdi; belki strateji bunu gerektiriyordu; Almanya’nın ayakta kalmasını istedi ve Roosevelt’in modeline hiç iltifat etmedi.
2. Dünya Savaşı sonrası dünyaYalta Konferansı / Winston Churchill - Franklin D. Roosevelt - Stalin
Haberin Devamı
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Yeni Almanya pek de gerçeği yansıtmayan; daha doğrusu demokratik gelişimine faydası olmayacak federal bir sisteme bürün-dürüldü. Bu gerçek bir federalizm değildir. 1948’de Batılı müttefiklerin işgalindeki Almanya bir cumhuriyet olarak böyle kuruldu. Konrad Adenauer Nazi hayranı olmayan ve onlarla geçinemeyen bir muhafazakârdı (Köln Belediyesi eski başkanıydı). Hitler’in maliye nazırı olan Dr. Hjalmar Schacht da arka planda bu yeni cumhuriyetin iktisadi sorunlarını çözen biriydi. İki ihtiyarın gizli - açık işbirliği vardı ve kuru-cu oldular.
2. Dünya Savaşı sonrası dünyaHitler
SAVAŞTA BİLİM İNSANLARINI MUHAFAZA ETTİLER
Yeni Almanya’nın sıfırdan kurulması sonradan çıkarılmış, abartılan bir kasidedir. Savaş sırasında en mühim üretim unsuru insandır. He-saplı biçimde cepheye sürülenlerin arasında ne o günkü Almanya’nın ne de geleceğin Almanya’sının kolay gözden çıkaramayacağı mühendisler, fen ve bilim insanları cephe gerisinde muhafaza edilmiştir. Hatta ileride Amerikan sanayiini ve harp sanayiini geliştirecek uzmanlar bile böyle ortaya çıkmıştır. Tabii ki Sovyetler Birliği de Doğu Almanya’daki insan kaynağını aynı şekilde kullanmıştır. Yeni Almanya’nın düzenli toplumu müttefik Batılılardan bile daha hızlı bir şekilde örgütlenmeyi becerdi. Daha savaş içerisinde zarar gördükçe hızla onarılan tesisler (meskenler değil) yeniden üretime geçti, savaş sonrası dünyanın ihtiyacını karşılamaya başladı. Fabrikaların dirilmesinden işçiler ve işverenler birlikte çalıştı. Bu nedenledir ki 1948’de kurulan cumhuriyetin sıfırdan inşa edilmediği açıktır. Malî reform; yani bütün tasarrufları silen ve herkese geçerli bir miktarı bağışlayan tedavüldeki paraların fiilen lağvı ve belirli karşılığı olan meblağın yurttaş başına 75 DM verilmesi gibi acı bir ilaçtı. Marshall Yardımı en rasyonel olarak kullanılabildiği ülke Almanya olmuştur. Askerî harcamaların yapılmadığı, kapitalist (hür dünya) veya komünist (esir dünya) diye ayrılan iki blok arasın-da Batı Almanya savaş masraflarından da oldukça kurtulmuştur. Ordusu çok sınırlıydı. Aynı şansın Doğu Almanya için olduğunu söylemek mümkün değildir.
Haberin Devamı
Uzak Doğu’da da Japonya benzer bir durum yaşadı. Savaş sonrası komünizm Birinci Dünya Savaşı’ndan farklı olarak en önemli problem hâline gelmiştir. Dünyanın nüfus olarak yarıya yakını, coğrafya olarak da önemli bir kısmı yeni bir bloğun içindeydi. Soğuk Savaş dönemi Batı’da sosyal harcamaların felaketi önleyici maksatlarla bir ölçekte arttırılmasını bir yandan da komünizm korkusu-nun birlikte artmasını sağladı.
Demokrasiler ilginç bir döneme girmişti. 1 Mayıs’ın işçi bayramından çok bahar bayramı olması adı öyle konmasa da bir sokak şenliği hâline çevrilmesi Türkiye’de de “bahar ve çiçek bayramı” denmesi böyle bir anlayışın örneğidir. Aslında “1 Mayıs’ın” ortaya çıkışı herkesin bildiği gibi Amerika’da kanlı biten ilk büyük işçi mitinginin yıldönümü olmasından ileri gelir.
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
1950’lilerden beri dünya kirlenmeyi de hızlandıran yeni bir istismar ekonomisine girmiştir. Tabiatın tahribi artmıştır. Türkiye gibi savaşa girmeyip birikim sağlayan bir ülke olmak üzere bazı ülkelerin barışın nimetlerinden yararlanarak büyüdüğü açık-tır. Bazıları ise destekle belirli bir düzeye gelir. Uzak Doğu umulmayacak kadar ileri adımlar attı. Japon ve Kore modeli yeni kurulan Tay-van (milliyetçi Çin) gibi yerlerde uygulandı. Zenginlik yavaş yavaş Uzak Doğu’ya kaymaya başladı.
Rejimler değişti. Bu değişiklikler Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki gibi değildir. Çok partili ama ideolojili olmayan rejimler; Franco İspanya’sının faşizminden dolayı izolasyonu gibi gösterişli birkaç sene geçtikten sonra Franco üye olmasa da gerekli üsleri NATO’nun emrine verdi ve ambargodan kurtuldu. (El Caudillo) Franco, Dışişleri Sekreteri Foster Dallas’ın İspanya ziyaretini büyük sevinç ve gururla karşıladı ve ziyaretin sonunda “İspanya iç harbini şimdi kazandım” dedi.
Haberin Devamı
2. Dünya Savaşı sonrası dünya
ORTA DOĞU KAOSUN İÇİNE GİRDİ
Orta Doğu yeni bir kaosun içine girdi. Burada kaos İngiltere’nin petrol kaynaklarına aşırı sahipliği, Süveyş Kanalı’nın veriminden ve gelirinden vazgeçememesi Amerika’nın bu konularda onunla rekabeti nedeniyle artmıştır. Aralarındaki bu uzlaşmanın yetersizliğinden dolayı ABD Kral Faruk’a karşı darbeyi destekledi. Darbecilerle Kahire’deki Amerikan sefiri fevkalade yakındı.
Orta Doğu’yu asıl sarsan olayın İsrail olduğu söyleniyor. Her şeyi olduğu gibi bunun da gözden geçirilmesi lazım. İlk Siyonistlerin İsrail’in 1967’den sonraki politikasında tesiri olmadı ve bu yıldan sonraki İsrail daha çok Amerika’nın şekillendirdiği, öne sürdüğü bir ünitedir. Politikanın sonu Netanyahu gibilerinin iktidara gelmesiyle sonuçlandı. ABD politikası her yerde olduğu gibi burada da büyücü çırağı rolüne düşmüştü. Ustanın emrini süpürge ve kovayla didinerek yapacağına onun kulak misafiri olduğu sözde tılsımlı sözlerini tekrarladı fakat süpürgeyi durdurmayı bilmediği için dükkânı sular bastı. Orta Doğu dünyası İkinci Dünya Savaşı’nda da etkilenmiştir. Türkiye eski bir devlet olmanın verdiği tecrübe, İstiklal Harbi komutanlarının hepsinin kesinlikle Almanlara soğuk bakması ve Batılıları da bir ölçüde idare etmesiyle bu savaşın ustalıkla dışında kalan tek ülkedir.
Haberin Devamı
Sovyetler Birliği’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan önceki savaş dışı kalma politikası anlaşılır bir şeydi. Ama açıkçası Stalinizm savaş dışında kalmak gibi anlaşılabilir bir politikanın daha ötesinde fırsattan istifadeye çalıştı. (Molotov-Ribbentrop Antlaşması) Bu kenardan ciğeri kapma düşüncesiyle Nazi Almanyası’nın zamansız ilerlemesine sebep olan ve bu alanda da Batılılardan (İngiltere ve Fransa) aşağı kalmayan bir yanlışın müsebbibidir. Yeni Sovyetler Birliği her şeyden evvel sosyalizmin ve Marksizmin taraftarı ve sempatizanı olan Batılı sol çevreleri Sovyet Rusya’dan ve politikasından soğutmuştur. Asya’daki etkinliğini ise Kore Savaşı’ndaki yenilgiden çok Asyalıların kendilerine has politik ustalıklarından dolayı kaybetti.
Şurası bir gerçektir; İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşmiş Milletler’in Çin ve Kore’ye karşı güttükleri iç savaş hem politika hem potansiyel olarak bir daha da tekrarlanamamıştır. Afrika’da Batı – Doğu mücadelesi kesinlikle Sovyetler Birliği’ne açık kazanç ve nüfuz sağlayamadı. Sovyet Rusya gerçekten Batı’nın istismarı altındaki Afrika’da başlangıçtaki sempatik görünümünü kaybetti. Nedeni ise Batı Afrikanistlerinin çokça tekrarladığı yeni istismar politikaları değil, aksine etkisizliktir. Üretim yapısı, bürokrasinin ağırlığı ve gerekli politikaları geliştire-memesiyle Sovyet Rusya Afrika’da başarılı olamamıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra en önemli nokta Britanya’nın içindekilerin bağımsızlığı ve Hindistan gibi bir büyük unsurun ortaya çıkışıdır. Bunlar 20. yüzyılın problemli ama bir ölçüde de büyük gelişmeleridir. İnsanlığın siyasi yapısının rengini değiştirmektedir.
Bu hava içerisinden 1950’lilerin sonunda ortaya çıkan Üçüncü Dünya Bloku (Tarafsızlar) bir müddet sonra etkilerini kaybettiler. Ama hâlâ Mısırlı diplomatların söylediği gibi “Bizim için bağlantısızlar konferansı her şeyden önemlidir. İslam dünyasının kendi birleşmeleri yararlı değildir.” Hatta Kahire’deki bir seminerde büyükelçiler şunu dedi: “İslam Konferansı’nın işe yarar tek örgütü İstanbul’daki IRCICA’dır.” Bunu tespit etmiştik. En hafif bir uzlaşma, toplantı tekniklerini bile bilmiyorlardı. Dolayısıyla dünyanın bir bölümü için Üçüncü Dünya Bloku canlı, renkli gibi gözükmüyor. Ama şurası da açıktır; çöpe de atılmamıştır, buzdolabındadır.
GELECEKTEKİ KAVGALARIN İKİ ANA MERKEZİ
Dünya kesif bir kirlenme ve asıl beteri beslenme krizine doğru gidiyor. Nüfusun artışında azalma bekleniyor. Ama bu herhâlde öbür çöküşü karşılayacak kadar olmayacak. Gelecekte su ve gıda problemi büyüyecek ve kavgalar bunun etrafında dönecek. Türkiye coğrafyasının ve stratejilerinin kesinlikle değişmesi gerekiyor. Biz bloklar arasında kesin taraf tutan ve kavgaya bir taraf-ta katılan bir unsur olamayız.
Avrupa demek Konrad Adenauer’un General De Gaulle ile anlaşması demekti. Birinin kömürü, diğerinin metali yeterli değildi. İtalya’da ise hiçbiri yoktur. Fransa ve Almanya İtalya’yı kültürel yavru olarak aileye soktular. Kuzey’in zenginliği Güney’in faaliyetleri artar diye düşündüler. İlk başta çok parlak, çok geçmişi şanlı, görünümü hoş olan birliğin zamanla Almanya politikası yüzünden aşırı büyümesi ile doğan problemler işin rengini değiştirdi. İlk başta girmek isteyen ve Fransa’nın engellemesi ile geciken İngiltere, Avrupa’ya girdikten sonra hayal kırıklığına uğradı. Yakın zamanda da (Brexit) çıktığına pişman olmuştu. Ama raporlara göre bu pişmanlığı unutturacak bir düzelmeye giriliyor. Avrupa’nın dertleri bitmedi. Tabii kaynakları sınırlı ama daha çok dağınık olan bu kıtada şimdi istenen iş gücü, yani insan unsuru istenmeyecek ölçüde feci bir patlamaya girmiştir. Afrika’dan ve Asya’dan göçler nasıl önlenecek? Türkiye’nin göç politikasını yönlendirmeye yönelik yaptıkları malî dolandırıcılıkların bile pek işe yaramayacağı açık. Ama daha büyük bir tehlike var; azalan nüfus, cemiyetin bünyesini değiştiriyor. Ne yapmak zorundalar? Gelen göç-menleri mi alsınlar? Yeni cemiyeti kurmak için istenen çeşnideki malzeme değil. Yoksa doğrudan doğruya hayatı mı değiştirsinler? Kim ne derse desin eskiden tahayyül bile edemeyecekleri bir görece refaha, yaşama alışan tüketim merakları artan toplumların artık Tevrat’ın emrinde olduğu gibi hırslarından vazgeçip mütevazı hayata dönmeleri mümkün değil.
.Venedik, Bienal ve Marco Polo
#Venedik#Elgiz Müzesi#Akdeniz
Mayıs 12, 2024 06:296dk okuma
Paylaş
Venedik, bugün eski saraylarını koruma mücadelesinde. Bir konağı korumak az bir şey değil. Venedik’i korumak için İtalya gayretini tabii ki gösterecek. Ama dünyanın Venedik için gösterdiği gayret hiçbir şekilde istenen düzeyde değil... Venedik Bienali Türkiye Pavyonu hayli orijinal... Marco Polo, dünya tarihinin ilginç bir seyyahıdır. Milattan önce 13. asırdan beri kaleme alınan seyahatnameler var. Onların içinde Marco Polo’nunki en çok tartışılanı...
Haberin Devamı
VENEDİK’teyiz. Mayıs ayının ilk onunda. Yağmur, alışılmamış bir olay değil. Yeni olan yağmurdan sonra Venedik’in muayyen sokaklarını ve başta San Marco Meydanı’nı suyun basması; anında plastik torbaları yetiştiriyorlar, suni çizmelerle geziyorsunuz. Elgiz Müzesi Venedik Bienali’ne bir ziyaret tertipledi müze dostlarıyla birlikte. Ama daha ilginci Demet Sabancı Çetindoğan’ın başkanlığını yürüttüğü T-One derneği, Elgiz Müzesi kurucusu Sevda Elgiz organizasyonunda, Venedik Belediyesi ve Pesce di Pace vakfı başkanı Nadia de Lazzari, Veneto bölgesi Türkiye fahri konsolosu Filippo Olivetti’nin işbirliğinde bir de konferans tertiplendi. Filippo Olivetti ve eşi Türklerin yoğun olarak bulunduğu Veneto bölgesinde Türkiye’yi çok iyi temsil ediyorlar ve yurttaşların işleriyle yoğunlukla ilgileniyor. Bir fahri konsolosun yapacağından daha fazlasını yerine getiriyorlar. Bunun dışında hiç şüphesiz ki Türk Hava Yolları’nın büyük desteği oldu. Milano Başkonsolosu Mehmet Özöktem’in de desteğini belirteyim. Konferansta Venedik Türkiye ilişkileri ele alındı. Asıl önemlisiyse Marco Polo’nun 700. ölüm yıldönümü.
Haberin Devamı
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
Karadeniz Yaylalar ve Batum Turlarını Kaçırmayın.
Jolly Tur
by Taboola
Venedik, Bienal ve Marco Polo
SEYAHATNAMELER İÇİNDE EN ÇOK TARTIŞILANI ONUNKİ
Marco Polo, dünya tarihinin ilginç bir seyyahıdır. Seyahatname yazmak Mısırlı hekim Şinoe’den beri bir adet, yani milattan önce 13. asırdan beri kaleme alınan seyahatnameler var. Onların içinde Marco Polo’nunki en çok tartışılanı. Yüz elliye yakın kopya var. Bunlar matbaadan evvel yazılmış el yazmalarıdır. Marco Polo seyahatnamesinde birbirini tutmaz kelimeler var. Bazı olaylar yazılmamış. Mesela Çin Seddi’nden niye bahsetmiyor diyorlar. E oradan geçmedi çok açık. Ama buna karşılık banknottan (Çin ve Moğol banknotu ilginç bir gelişmedir ve ortaçağların harikasıdır), silahlardan, kağıttan bahsetmektedir. On üçüncü asırdan beri var olan bu seyahatname bazı atlaslara da -Barselona Atlası, Katalan Atlası gibi- yardımcı da olmuştur. Yalnız şu konunun üzerinde duralım. Kendisinden evvel gezenler vardır. Asya’dan bahsedenler vardır.
Haberin Devamı
Venedik, Bienal ve Marco Polo
Mesela, Benjamin Tudela bir Yahudi seyyah olarak Bizans İmparatorluğu ve Türklerin bulunduğu bölgelerden geçti ve çok önemli bilgiler verdi, yorumlar yaptı. Kendisinden sonra Asya’yı gezenlerin içinde de en başta İspanya elçisi yani Katalunyalı Clavijo ve Bertrandon de la Broquiere (15. asır başı), Hans Schildberger (yine 15. asır başı) gibi seyyahlar var. İbn-i Battuta’yı hepimiz tanıyoruz. Türklerin bulunduğu Volga boyu ülkelere ilk giden İbn-i Fadlan’dır. Bu önemli eseri, muhteva ve analizini dünyaya Zeki Velidi Togan tanıttı.
Şunların üzerinde durmamız gerekir. Bazı konularda Marco Polo eğlenceli bir üslup hatta abartıya gidiyor. Eski seyahatnamelerde vazgeçilmez bir unsur. Ama bazı şeylerde de iyi bilgiler veriyor. Çin, Hindiçini, Endonezya ve Seylon Adası gibi olaylar üzerinde. Her halükârda Latinceyi dahi bilmeyen o çağlar için fazla münevver sayılmayacak biri ama iyi bir denizci ve babası gibi tüccar. Dünyadan ticaret kaybolsa, bizim Ömer Lütfü Barkan Hoca’nın dediği gibi, Venedikliler onu yeniden keşfederdi. Bu çok önemli bir unsur. Dolayısıyla Anadolu’da Trabzon ve İstanbul’dan başka bir yeri pek zikretmeyen, ki İstanbul da Haçlılar istilasından geçtiği için Ayasofya ve birkaç manastırın dışında çok aciz bir merkezdi, Anadolu üstündeki kervansaraylardan ve başka şehirlerden söz edemeyen bir yapısı vardır. İran’ı, Kubilay Han prenseslerinden birini İlhanlı Hanları olan kuzene götürdükleri, refakat ettikleri için tesadüfen gördü. Moğol İmparatorunun Çin’de olduğu (Kubilay Han zamanı) ve İran’da İlhanlılar hüküm sürdüğü önemli bir periyoda baktı. Bu nedenle kendisi daha evvelden bu bölgelere giden Plano di Carpini gibi rahiplerden bu yana tamamıyla gözlemci olarak bakan, kilise adamı olmayan biri. Bu bilgilerin çok yararlı olduğu bir gerçek. Ama bütün Orta Çağ yazıtları gibi ihtiyatla değerlendirilmesi gerekiyor. İkinci bir nokta üzerinde durmalıyız, bu bilgiler bizim için orijinal fakat her zaman için yan bilgilerle birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Unutmayalım, orta zaman tarihinin modern zamanlara geçişinde en önemli bir dönem. Türkiye’de bu gibi araştırmalara da bakılması gerekiyor ve bizim kendimiz bu kanala girmeliyiz.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
Diğer çok önemli bir husus İstanbul tarihidir. 13. asır sonundaki İstanbul -ki bu dönemden sonra Marco Polo artık Venedik’te bir tüccar olarak oturmaya başlamıştır- yani 1200’lerin sonu Türkiye tarihi için önemlidir, Bizans için de önemlidir. Çünkü o tarihlerde Bizans IV. Haçlı Seferi denen faciayı yaşamasından itibaren neredeyse bir asır geçirmişti. Toplumun ve büyük şehrin tarihinde büyük değişiklikler meydana gelmişti.
700. yılında Marco Polo’yu anmak önemli. Akdeniz çocukları projesine Lübnan, Yunanistan, İtalya ve Türkiye’den de İta okulları, Lütfi Banat ve Evrim Okulları katıldı. Özellikle bu projeye katılan İtalyan ilkokulları çocuklarının resimlerinden oluşan projelerini gördük. 7 Mayıs Salı günü görkemli Palazzo Mocenigo Müzesi’nde “Alphabet Marco Polo, Venedik İstanbul” sergisinin açılışını Venedik Belediye Başkanı ile birlikte yaptık. Ve burada çocukların bazı resim sergilerine bakıldı. Demek ki artık yeni nesillere mevcut aletlerin dışında yeni ilgi alanları uyandırılıyor ve Venedik’le İstanbul gibi zengin eski merkezlerin bıraktıkları miras gelecek için önem kazandığından bu gençlere okutuluyor.
Haberin Devamı
Venedik, Bienal ve Marco Polo
Venedik Belediye Başkanı Luigi Brugnaro
TÜRK MEDENİYETİNİ ANLAMAK İÇİN...
Gezilerimizde bir şeye dikkat etmemiz gerekiyor. Akdeniz şehirleri bizim için sadece güneş, deniz ve yemek değil. Bu benzerlik Türkiye’de de var. Başka benzerlikler peşinde olmalıyız. Aslında Türk medeniyetini anlamak için coğrafi sınırlar İran’dan başlar İspanya’ya kadar uzanır. Son zamanlarda Cenova’da gördüğümüz gibi, İtalyan şehirlerinin tarihi şehirlerin Türkiye’ye olan yakın ilgisinden dolayı birlikte çalışmalar görülüyor. Bunun artması lazım. İtalya’da okuyan kalabalık sayıda Türk genci var. Bunların İtalyan kültürüne sahip çıkacak kadar bu dili öğrenmeleri ve alaka duymaları biraz da iki taraftan müşterek faaliyetlerin desteklenmesiyle mümkün olacak gibidir. Konferans, Türk gençlerinin ve İtalyanların dikkatini çekti. Gençlerden gelen birkaç sorudan da bu anlaşılıyordu. Yazar Pieralvise Zorzi de Venedik tarihi ve Marco Polo üzerine çalışanlardan. Doğrusu konuşması ilgi çekiciydi. Bence bazı karalamacı, şüpheci veya abartıcı efsanelerin dışında Venedik’in hayatını ve Marco Polo’yu ilginç bir şekilde ele aldı.
Haberin Devamı
Venedik, Bienal ve Marco Polo
Venedik’in aristokrasisi bizim bildiğimiz feodal Avrupa aristokratları gibi değil, “patrici” sınıfıdır. Yani paralı tüccarlar. Bu aristokrasi gayet eski ailelerden oluşuyor. Hatta birçok Fransız, Alman barondan ve konttan daha eski soylular olduğu söylenebilir. Bugün eski saraylarını koruma mücadelesindeler. Venedik’te bir konağı korumak az bir şey değil. Ama buna rağmen bizdeki gibi yap sat kültürüne girmemeye gayret ediyorlar. Şüphesiz onların da ihtiyacı var ve parayı seviyorlar. Venedik’i korumak için İtalya gayretini tabii ki gösterecek. Ama dünyanın Venedik için gösterdiği gayret hiçbir şekilde istenen düzeyde değil. Mısır eserlerini korumak için Avrupalılar ve ABD’liler çok cömert davrandılar, bu güzel. Ama bu işi aynı zamanda müzelerine birtakım eski Mısır parçaları kazanmak için yaptıkları anlaşılıyor. Çünkü Venedik böyle bir gayret karşılığında o kadar cömertçe mal dağıtmaz.
BU SENE GÖÇ VE MÜLTECİLER GÜNDEMDE
- 1895’te temeli atılan ve dünyanın en prestijli, en seçkin kültürel kurumlarından biri olarak kabul edilen Venedik Bienali’nde iki yılda bir olmak üzere; bir yıl sanat bir yıl ise mimarlık sergisi düzenleniyor. İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın koordinasyonunu üstlendiği Venedik Bienali Türkiye Pavyonu ise Türkiye güncel sanatını derinden etkileyen ve dünyada saygın bir yer edinen 50 yılı aşkın sanat pratiğinde; resim, enstalasyon, video ve performans üretimlerine eğilip; göç, yerellik, kimlik, kültürel farklılık ve toplumsal cinsiyet gibi konuları ele alan Gülsün Karamustafa’nın bienale özel ürettiği eserlerine yer verilmiş. Bienalin en yüksek ödülü olan yaşam boyu altın aslan ödülü de bu sene Nil Alter’e verildi. Gülsün Karamustafa, genç kuşaklar için en etkili sanatçılardan biridir. Türk pavyonu da hayli orijinal, birtakım pavyonlar da öyle. Bu sene göç ve mülteciler aktif konu olmuş. Çok enteresan ve kalabalık bir izleyici var. İklim çok müsait gitmese de mayıs ayında ziyaretçisi bol ve kasıma kadar devam edecek. Adriano Pedrosa’nın küratörlüğünü üstlendiği “Yabancılar Her Yerde” başlıklı 60. Uluslararası Sanat Sergisi, 20 Nisan – 24 Kasım 2024 tarihinde gerçekleşecek.
.Öğretmenlere saldırılar kabul edilemez… Her şeyin başı maarif
#Öğretmen#Ayvalık#Milli Eğitim Bakanlığı
Mayıs 19, 2024 06:295dk okuma
Paylaş
Özel okullar, gençliğimdeki gibi otorite ve veliler ile talebeleri saygıya alıştıran yerler olmaktan çok uzak. Özel okul öğretmenleri velilerin devamlı tacizi ve cahilane müdahalelerini dinlemek zorunda kalıyor. Müdürler ise “müşteri her daim haklıdır” düsturuyla hareket ediyor. Çoluk çocuk takımı da bu havayı hissettiği için edepsizliğe ve şımarıklığa sürükleniyor. Mustafa Necati ekolüne mensup eğitimcilerin bir sloganı vardı; “Efendim her şeyin başı maarif” derlerdi...
Haberin Devamı
VAROŞ ve kasaba çılgınları, doktorları, hemşireleri ve sağlık çalışanlarını sopalı saldırı ve hatta silah zoruyla sindirdikten sonra öğretmenlere ve eğitim çalışanlarına da yöneldiler. Maalesef memleketimizde kasabalar 16. - 18. yüzyıldaki ananevi konumlarını, geleneklerini ve üretkenliklerini kaybetmişlerdir. Evliya Çelebi’nin ünlü seyahatnamesinde Anadolu ve Rumeli’deki birçok kasaba için verdiği teferruatlı tasvirler, çarşı pazardaki esnafın ürettikleri, ahalinin usul ve erkâna nasıl sahip oldukları, evlenme ananelerine kadar uzanan tasvirleri ve geleneği nasıl korudukları malûmdur. Zamanın rüzgârları 20. - 21. yüzyıl kavşağında bu âdetlerin çoğunu süpürmediyse de daha tatsız bir duruma dönüştürdü. Günün şartları olumlu olumsuz etkileriyle kendine göre bir silsile ortaya çıkardı.
Haberin Devamı
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
Öğretmenlere saldırılar kabul edilemez… Her şeyin başı maarif
İstanbul Eyüpsultan’da, okul müdürü İbrahim Oktugan, odasında, liseden atılan 17 yaşındaki Irak uyruklu Y.K. tarafından silahla 5 el ateş edilerek öldürüldü.
TÜRK HALKI EĞİTİMCİSİNE ÇOK SAYGI GÖSTERİRDİ
Cumhuriyet’in ilk döneminde kasaba çocukları vilayet merkezindeki lisede okurlardı. Hayatlarını düzene koyacak yatılı eğitimden geçerlerdi. Öğretmenlerimiz Mustafa Necati ekolünün yarattığı ayrı bir kuşaktı. Biz onlardan her şeyi öğrendik; Türkçeyi, güzel yazıyı, hatta güzel bir üslubla yakın tarihi ve Osmanlı tarihini. Edebiyat hocalarımız pekâlâ divan edebiyatına kadar gereken çeşniye verirlerdi. Sağcı veya solcu olmaları mühim değildi. Bu memleketin insanlarıydılar ve Türk öğretmeni seçkin bir simaydı. Türk halkı da eğitimcisine, öğretmenine çok saygı gösterirdi.
İlk yırtılma fanatiklerin kışkırtmasıyla oldu; öğretmen ile halk arasında bir gerilim doğdu. Hekim ve hemşirelere yapılan saldırı ise sadece kasaba delilerinin tepesinin atmasıyla izah edilemeyecek biçimde örgütlü bir karaktere dönüştü. Sağlık politikalarının kötülüğü dolayısıyla hekimsiz ve sağlık personelsiz kalmaya mahkûm Almanya, Avusturya, Hollanda gibi ülkeler açıklarını kapatmak için bizimkileri avlamak yolunu seçtiler. Bunun en önemli yolu düşük maaşlar değil, ön planda artan okul fiyatları ve hekiminden hemşiresine karşı gereken terbiyeyi ve saygıyı gösteremeyen kasaba halkıdır. Bunları kışkırtıyorlar da.
Haberin Devamı
Şimdi öğretmenlere yönelik saldırılarda bu grup kadar bir de memleketimizin âdetlerini benimsememekte ısrarlı olan Suriyelilerin ve bazı Iraklıların da payı var. Özel okulların yapısı ise hat safhadadır. Zira özel okullar çocukluğum ve gençliğimdeki gibi Ayşe Abla (Neriman Hızır), Büyükelçimiz Çoşkun Kırca’nın babası merhum Mehmet Ali Haşmet Kırca’nın kurduğu okullardaki (Yeni Kolej) otorite ve veliler ile talebeleri saygıya alıştıran yerler olmaktan çok uzaktır ve “Müşteri velinimetimiz” lafının dozunu çarşıdaki esnaftan daha fazla kaçırıyorlar. Özel okul öğretmenleri velilerin devamlı tacizi ve cahilane müdahalelerini dinlemek zorunda kalıyor. Müdürler ise “müşteri her daim haklıdır” düsturuyla hareket ediyor. Çoluk çocuk takımı da bu havayı hissettiği için edepsizliğe ve şımarıklığa sürükleniyor.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
İmece Kart'la tarımsal ihtiyaçlarını hemen karşıla.
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Bizim millet eğitimde demokrasiyi şamata ve küstahlık olarak anlar. Saygı göstermeyi bilmezken saygı bekler. Bunlardan dolayı bizde Batı okullarındaki havayı bulamazsınız. Bu memlekette yabancı misyonların açıp yönettiği bazı özel okul öğrencileri (İstanbul ve İzmir’de yabancıların açtığı özel okullarda) pekâlâ bu Avrupa tipi disipline boyun eğdiği hâlde diğer okullarda hakiki şeker ve mısır şerbetli çikolata misali ayrı bir dejenerasyon yaşıyoruz.
Milli Eğitim Bakanlığı hızla harekete geçti. Derhâl eğitimcilere yönelik şiddete ilişkin kapsamlı bir düzenleme hayata geçirilecekmiş. Aynı hızı maalesef sağlık çalışanlarımız için göremedik. Çünkü onların sayısı eğitimciler kadar kalabalık değil. Reylerini de herhalde dikkate almıyorlar. Doktoruna, hemşiresine, sağlık çalışanlarına saygı duymayan bir toplumun sağlıklı yaşaması mümkün değildir. Sağlıkta gereken mevzuat değiştirilmedi; bakalım eğitim alanında neler yapacaklar.
Haberin Devamı
LAUBALİLİĞİN AĞIR BEDELİ
Evvelen bu özel okulların kontrol altına alınması, çok şubeli şirketler hâlinden çıkarılmaları, eğitim personelinin okul sahipleri ve velilerle ilişkilerinin ayarlanması gerekir. Bazı velilere mesleğin ne diye sorduğunuzda “okulun önünde kamp kurup, diğer bazı velilerle arkadaşlık kurup günde 12 saati okul idaresiyle geçirmek” diyecekleri kadar iş çığırından çıkmış. Buluğ çağındaki çocukların hayatının izansız ve mantıksız bir çağda geçtiğini gözlüyoruz. Bunun üzerine de çocuklar bütün hayatları boyunca düzeltmeyecekleri kaba bir hitap, üslûb ediniyor.
Bundan birkaç sene evvel de yine dengesiz bir öğrencinin Ankara’daki bir vakıf üniversitesinde imtihana nezaret eden asistan Ceren Damar Şenel’i öldürdüğünü unutmayalım. Üstelik bu cinayeti savunurken eğitim kurbanı merhume asistanın iffetine dil uzatıp bunu delil olarak kullanmaya kalkan hukukçular ve aile büyükleri vardı. Bir toplum için hazin bir manzaradır. Allah’tan sözü geçen davadaki savunma avukatı “hakaret” suçundan cezalandırıldı.
Haberin Devamı
Öğretmenlere saldırılar kabul edilemez… Her şeyin başı maarif
Ankara Çankaya Üniversitesi’nde araştırma görevlisi Ceren Damar Şenel, odasında, sınavda kopya çekerken yakaladığı öğrencisi Hasan İsmail Hikmet tarafından tabancayla vurulup, bıçaklanarak öldürüldü.
Düzgün bir millî eğitim örgütlenmesinin sanıldığından daha kısa bir zamanda nesillerin hayatını değiştirdiğini gözlerinizle izleyebilirsiniz. Fakat bu eğitim düzeni ve politikası toplumumuzun edep anlayışında, zekâsını ve yetenekleri değerlendirme alanında ve toplumun iktisadi ve kültürel hayatını yoluna koymasında en büyük engeli oluşturuyor. Mustafa Necati ekolüne mensup eğitimcilerin bir sloganı vardı; “Efendim her şeyin başı maarif” derlerdi. Çok da doğrudur. Yaşayan Türkiye 50 senedir içine girdiği laubalilik ve ucuzluğun bedelini ağır bir şekilde ödemeye başladı.
AYVALIK’IN YENİ KÜLTÜR YUVASI
CUMARTESİ günü (11 Mayıs) Ayvalık’ta Sayın Rahmi Koç’un denizcilikten demir yolcuğuna, sınai üretimden laboratuvar deneyleri için kullanılan ara ürünler; yani özgün buhar makineleri gibi tarih olmuş sanayi mallarını, motosikletleri İstanbul Haliç’teki müzeden sonra Ankara’da Çengelhan ve Safranhan’da ve nihayet Ayvalık’taki müzede teşhire koyulduğunu görüyoruz.
Öğretmenlere saldırılar kabul edilemez… Her şeyin başı maarif
Bu müzelerden sonra dördüncü müze kullanılmaz hâldeki bir zeytinyağı sıkım tesisinde açıldı. Bugün artık her biri bir estetik harikası olan Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma ve bu savaşın hemen sorasında hayata giren taşıma araçları, kamyonetler, binek araçları “Peugeot” gibi markaların ilk örnekleri, bunların yanında model çocuk otomobilleri, Türkiye’nin 19. yüzyılında bir başlangıç teşkil eden faytonların burada yapılanları ve dışarıdan gelenleri, ilk lokomotif ve buhar makineleri ki bunların bazıları ara üretim için kullanılan modellerdir, bu müzede yer alıyor.
Neredeyse İstanbul’dakine yakın bir saha ve yazları çok kalabalık olan bu turizm merkezinden hem Ayvalık’ın rekreasyonel alan dediğimiz; yani yaşam kalitesini yükselten alanını değiştiren eser hâline gelmesi hem de tatil sırasında gençlerin ve herkesin endüstri alanında bilgi edinecekleri, son derece iyi düzenlenmiş bir müze.
Ayvalık Roma Ortodoks dünyası için de önemli bir metropolitlik merkeziydi. Rahmi Bey’in restore ettirdiği Aya Taksiyarhis’deki küçük sergi müzeden sonra bir katkıdır. Kuşkusuz dinlenmek için iyi bir kahvehanesi ve bahsettiğimiz eserler yanında arkeolojik eserler, mezar taşları ve folklorik eserler var. Sıra geldi Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Ayvalık’ta tertipleyeceği bir arkeoloji müzesinin teşkiline. Tabii Türkiye’nin bu zengin kasabasının mübadeleyle gelen ayanının bu konuda yardımcı olacağı ve nihayet kamu yararına bir eseri ortaya koyacaklarını ümit etmek lazım.
.Sahillerimiz
#Mehmet Özhaseki#Sahil#Kıyı
Mayıs 26, 2024 06:295dk okuma
Paylaş
Kıyılar tamamen işgal edilmiş. Yanına şezlongunu veya uzanacağı hasırı alıp gitse bile yayılacağı yer bulamayanlar var ve bulan da terk etmesi için ikaz ediliyor. Kıyı canavarları türemiş. Hepsinin cesaret aldığı da yetkililerin göz yumduğu kaçak otel kıyıları. Bu konuda Sayın Bakan Mehmet Özhaseki’den etraflı kararlar ve çözümler bekliyoruz.
Haberin Devamı
SAYIN Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki Bey, sahilleri belirli bir kullanım şekline bağlayacak çok önemli ve kapsamlı proje hazırladıklarını açıkladı. Şu anda özellikle turistik sahillerimizin çok kapsamlı bir araştırması sürüyormuş. İlk elde Göcek ele alınıyor. Bu yer üzerinde duralım. “Sahillerimizde de 50 metreden daha yakın plajların kaçak olanlarını tamamen yıkacağız” diyor. Bunun üzerinde de duralım. Verilen süre çok kısa.
Sahillerimiz
Sahillerin kamuya ait olduğu zaten kanun gereğidir. Bu ülkede çoktan tapusu, belgesi, sicili kayıtlı bu hukuk ihlal eden binaların, şık otellerin sayısı belirsiz. Göcek’ten işe başlanması reklam değeri çok yüksek bir girişimdir. Çünkü Göcek’te teknesini bağlayan veya kıyıda evi olan insanların en başta kendi grubuna giren münasebetsizlerden rahatsız oldukları açıktır. Girişim, Türkiye toplumunda herkesin uğraşmaya cesaret edemeyeceği insanların arasındaki problemi devletin çözmesidir. Sağda solda kıyılara ev yapan, peyzajı bozan Marmaris’te belirtiğimiz gibi bir otel sahibi hanımın sahil kıyılarına diktiği kaçak yapıların sayısı hayli yüksek. Bodrum’da ve diğer sahillerde kıyılar edepsizce istila edilmiş.
Haberin Devamı
Türkiye'nin Eşsiz Kış Rotalarında Kayak Turları Jolly'de!
Jolly Tur
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
by Taboola
DÖRT KİŞİLİK BİR AİLENİN GÜNEŞLENECEĞİ YER YOK
İşin ilginci Türk halkının bütün sıkıntılara rağmen kazanç seviyesi 1950 ve 1960’lardaki gibi değil. Öncelikli ihtiyaçları yer değiştirmiş vaziyette. Orta sınıf gelir grubunun bile eğitimi gereği ihtiyaç listesinde çocuklarının denize girmesi öncelikli; oysa herhangi bir tatil yerine gittiklerinde dört kişilik bir ailenin güneşleneceği yer yok. Kıyılar tamamen işgal edilmiş. Yanına şezlongunu veya uzanacağı hasırı alıp gitse bile yayılacağı yer bulamayanlar var ve bulan da terk etmesi için ikaz ediliyor. Kıyı canavarları türemiş. Hepsinin cesaret aldığı da yetkililerin göz yumduğu kaçak otel kıyıları. Bu konuda sayın bakandan etraflı kararlar ve çözümler bekliyoruz.�Şu anda “bakalım görelim” demekten başka çare de yok.
Haberin Devamı
Sorunun bu seviyeye çıkacağını Turgut Özal devrinin sınırsız kredi ve sahil tahsisi döneminde eski Turizm Dairesi Başkanı ve Turizm Tanıtma Bakanlık Müsteşarı Mukadder Sezgin söylemişti: “Kıyılarımızın boyu budur, tatile müsait olan yerlerin boyu da şudur, nüfus da budur. Yıl 1980’lerin başıydı. 20 sene sonra bu kadar olacağız. Yetersizlikle karşılaşacağız.” Çok yakında bugün şahit olduğumuz kıyı ve havlu protestoları adamakıllı bir gerilim ve çatışma haline dönüşebilir. Bazı şeylere işaret edildiği zaman kimse solculuk yapmıyor, huzur istiyor.
Kaç kere örnek vererek yazmışımdır. İspanya diktatörü General Franco herhalde solcu değildi ama kıyılardan her türlü özel mülkiyeti ve kullanımı kaldırdı. Lüks oteller bile belirli sayıda şezlong koyabilir ve herkesin aynı yerde şezlonglarını koyup uzanmalarına kimse engel olamazdı. Bugün de İspanya böyle devam ediyor. Kendi 30 milyon nüfusu kadar genel yılık 40-50 milyonu da bu şekilde ağırlayabiliyor.
Sahillerimiz
Haberin Devamı
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
İmece Kart'la tarımsal ihtiyaçlarını hemen karşıla.
Türkiye İş Bankası
by Taboola
HUZURUMUZ İÇİN BU EŞKIYALARIN ÖNÜNÜ ALIN
Bunlar çok ağır sorunlar. Değişen iklimde tatil zihniyeti çok farklı şeyler. Hâlâ koruma altındaki bölgelerde bile bungalov yapmaya kalkan sözde Anadolu kaplanı iş insanları var. Coğrafi ayırım yaptığımı zannetmeyin. Göcek’te de ismi lazım değil, denize sarkıttığı birkaç dubanın üstüne bir iki mobil ev yapan İstanbullu çakallar vardı. Sahillerde iskele kuruluşu, falanın iskelesine filanın teknesini bağlaması günlük kavgalar arasına karışmış vaziyette. İnsanlar çok objektif değildir. Türk halkı olmadık şeylere boyun eğer, görmezlikten gelir, hiç ummadığınız yerde de tepesi atar. Bırakın sosyal ihtiyaç ve eşitlik anlayışı her şeyden evvel huzurumuz için kıyı eşkıyalarının önünü almanız gerekir hem de acilen.
Haberin Devamı
Denizlerimizin kullanılışı bu şekilde haydutların eline terk edildiği için biraz parası ve hali vakti müsait olan Yunanistan vizesi için kuyruğa girdi. Korkunç ücretler ödeniyor. Komşunun açgözlü esnaf vizeciliğine dünya kadar para ödenmeye başlandı. Bu gidişle turizmimizin astarı yüzünden pahalıya mal olacak.
Lütfen biraz acele edin, planlı olun ve bilhassa kayırmacılıktan vazgeçin. Bu otelcilik işinde çok hassas davranmamız gerekiyor. Savunma kaleleri gibi çirkin oteller devri geçiyor. Mesele İspanya o dönemi denedi ve bugün hepsi iptal ediliyor. Antalya’nın Belek mıntıkası, yavaş yavaş Fenike yöresi, Mersin kıyıları görgüsüzlüğün ve açgözlü yağmacılığın hazin görüntüleridir. Dediğim gibi “bakalım görelim” demeli. Daha şimdiden alkış tutacağımıza sadece gözlerimizi dikmeli, Sayın Bakan ve çalışma arkadaşlarını gözlemeliyiz.
Haberin Devamı
BİR TOPLUM PANORAMASI
OLAYI hepimiz dehşetle takip ettik. Türk ordusunun emekli bir albayı ve eşinin hayatı karardı. 20 yaşındaki gencecik fidan gibi oğulları Ata Emre Akman bir serserinin daha doğrusu azmettirici serseri bir babayla hasta olduğu açık Lombrosso tipi iki insanın saldırısına uğradı ve hunharca katledildi. Bu tiplerin sayısı hızla artmaya başladı. Daha doğrusu varlardı da artık daha cesurca ortaya çıkmaya başladılar.
BU KİŞİLER NASIL ORTADA DOLAŞIYOR
6 tane sabıka kaydı bulunan kesinlikle gözaltında hiç değilse devamlı takip altında tutulması gereken biri nasıl ortada dolaşıyor? Bu tip gençleri azmettiren babaların sayısı hayli yüksek. Telefon dolandırıcılığı yapan aile tipi şebekeler, hırsızlık yaptıranlar, tepesi attığı zaman onu bunu katlettirenlerin içinde kalabalık sayıda baba var. Buradan şu netice çıkıyor; katilin veya hırsızın yaşıyla ucuz kurtulmasında infaz biçimi artık teşvik edici hâle gelmiştir. Azmettirenlerin cezasının artırılması gerekir.
Bir hafta önce bir öğretmen öldürüldü. Şimdi de bir genç, bu ikinci olay. Azmettirenlerin ve katillerin toplum dışı oldukları birçok kriminoloji ve ceza hukuku üstadının reddettikleri İtalyan Lombrosso’nun tipolojisini maalesef haklı çıkarmaya başladı. Ama bunu doğal nedenlere bağlamaktan çok toplumsal yapıyla izah etmek gerekir. Şehirlerimiz çok aşırı büyüyor. Kırsal bölgeler bütün hastalıklarını şehre doğru kusuyor. Bu vakalar şehirlerimizde artık istisnai değil kural haline dönüşmeye başlıyor. Ona göre tedbir alınması gerekir.
Yarın insanları keyif için öldüren Karındeşen Jack’ler, emniyet mensuplarına saldıran veya kendince infaz eden çetelerin sayısı artarsa ne yapacaksınız? Tedbirler en başından alınmalı. Göçler ve kontrolsüz imar faaliyetleri Türkiye’de kışkırtıcı unsurlardan biri haline dönüşüyor. Dünden bugüne yetkililerin etraflarına bahşettikleri imkânlarla tahrip edilen tabiat, yağmalanan kıyılar ciddi birer problemdir. Biz her şeyden evvel huzurla yaşamak istiyoruz..
.Roma’nın istilası
#Roma#İtalya#Darphane
Haziran 02, 2024 06:294dk okuma
Paylaş
395’te İmparator Theodosius, Büyük Roma İmparatorluğu’nu çocukları arasında Batı’da Honorius ve Doğu’da Arcadius olmak üzere taksim etmişti. 455’te Vandalların şefi Genserik yağma ettikleri Roma’yı tam anlamıyla tarihe gömdü. 1204’te de ikinci bir barbar istilası IV. Haçlı Seferi’nin yağmacıları Konstantinopolis’i yağma etti.
Haberin Devamı
455’te bildiğimiz İtalya’daki Roma İtalya Yarımadası’nı basan Vandallar tarafından istila edildi ve şehir tahrip edildi, yağmalandı. Beşeriyet tarihinin en iğrenç olaylarından biridir: Barbarların medeniyeti tahrip etmesidir. Vandalların şefi Genserik yağma ettikleri şehri tam anlamıyla tarihe gömmüşler demek doğrudur. Çünkü 395’te İmparator Theodosius Büyük Roma İmparatorluğu’nu çocukları arasında Batı’da Honorius ve Doğu’da Arcadius olmak üzere taksim etmişti. Doğu Roma, yani başkenti Konstantinopolis olan bölge Küçük Asya’da ekseriyetle Yunanca konuşulan ama bunun yanında sayısız dillerin konuşulup yazıldığı, kültürlerin kaynaştığı bir bölgeydi. İkinci Roma yüzyıllarca satvetiyle hayatını sürdürdü. Ta ki ikinci bir barbar istilası IV. Haçlı Seferi’nin yağmacıları 1204’te baş şehir Konstantinopolis’i yağma edip burada Latin Krallığı’nı 50 yıl için kurana kadar; Roma asıl bu tarihte sona erecektir.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
Roma’nın istilası
Karl Bryullov tarafından 1833-1836 tarihleri arasında resmedilen Roma’nın 455’teki istilasını gösteren yağlıboya tablo.
İNSANLIĞIN 1000 YILLIK ENTERNASYONAL DİLİ
5. asırdan sonra İtalya’da klasik Latin kültürü yavaş yavaş eridi. Latince yeni gelenlerin diline doğru değişti. Bu dillere İtalyanca gibi Roman ve Fransızca gibi Latin dilleri diyorsak da cümle yapısı (sentaks) ve kelimelerin çekiminde (morfoloji yönünden) temel farklılar vardır. İnsanlığın 1000 yıl kadar enternasyonal dili olan Latince Avrupa’da konuşulan kaba Latinceye, Latina Vulgata’ya dönüştü. Klasik Yunanca da zaten ayrı bir döneme girmişti ve klasik Yunan metinlerini ve felsefeyi Doğu Roma, Justinianus devrinde reddettiği için Süryaniler ve Araplar Arapçaya çevirdiler. O yolla da Eski Yunan onların sayesinde tekrar Avrupa’ya dönüş yaptı. Bu dönemin medeni eserlerini Avrupa’ya kazandıranlar daha çok Endülüslülerdir. Özellikle hem Latinceyi, hem Yunancayı, hem de Arapçayı bilen Yahudi mütercimlerdir. Justinianus Latinceyi seven bir Makedonyalıydı. Kodifikasyonu Bizans’ta esas itibariyle Latince yaptı. Hazırlattığı ünlü teorik hukuk eseri “Corpus Iuris Civilis” Latincedir. Nitekim Beyrut ve İstanbul hukuk mektepleri hukuk eğitiminin ilk defa ciddi olarak kurulması olayıdır.
Haberin Devamı
Roma bugün her yerde muhteşem kalıntılarıyla yaşıyor. Mısır’da Kuzey Afrika’da, İspanya’nın dışında taşra tipi kalıntılara da Almanya’da, İngiltere ve Avusturya’da rastlanıyor ama asıl Roma medeniyetinin kalıntıları İtalya ve daha da ziyade Küçük Asya’dadır. Türkiye, Roma kültürünün parlak kalıntılarını taşır. Roma’nın hukuku, modern insanlığın ortak hukuk anlayışına temel olmuştur. Romalı hukukçunun fikir yürütüşüyle İslam hukukçusu da çok yerde büyük benzerlik gösterir. Medeniyetlerin birbirini naksedeni yoktur. Sağlam olanlar hem tarihe, geçen zamana dayanır hem de birbirleriyle kaynaşırlar. 455 istilası gibi Roma’yı yıkan bir istila Küçük Asya’da ancak 1204’te oldu. Şehrin o dönemde geçirdiği haçlı yağması ve faciası bugün bile telafi edilmiş değil.
Haberin Devamı
İmece Kart'la tarımsal ihtiyaçlarını hemen karşıla.
Türkiye İş Bankası
Anında Tami Ön Ödemeli Karta Sahip Ol.
Tami
by Taboola
Roma’nın istilası
BARBARLAR AVRUPA’YI NASIL DEĞİŞTİRDİ
JOHN Bury’nin klasik eseri sayılan “Barbarların Avrupa’yı İstilası” Vizigotlar, Ostrogotlar gibi Germen göçebelerin kıtada yaptığı değişikliği ele alan önemli bir araştırma. Milattan sonra 3. ve 4. yüzyıllarda başlayıp 9. yüzyıla kadar devam eden kuzey barbarlarının uzun süren göç hareketlerinin genel ve geniş bir manzarasını sunan bu çalışma, Avrupa’ya şimdiki şeklini veren süreci gözler önüne sermekte. İçinde Attila’nın Galya ve İtalya saldırısı da yer alıyor. Tabii şunu söylemek lazım; Roma şehirlerinin ve eserlerinin Hunlar tarafından öbürküler gibi istilası söz konusu değildir. Bununla birlikte geç Roma tarihinde en çok kalıntısı olan olaydır.
Haberin Devamı
DARPHANE NAZIRI’NIN ÖLÜMÜ
MALİYE Nezareti kurulana kadar Osmanlı mali teşkilatında defterdardan hemen sonra gelenlerden biri Darphane Nazırı’ydı. Tuğrul Bilen Ünal 1967 yılı Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu, Mülkiye tarihinde tek örnektir. Diploması sürecinde okuduğu ve lisan bilgisi mükemmel olduğu hâlde Maliye Bakanlığı’nın en zor sınavına müracaat etti.
SON MALİYE MÜFETTİŞLERİNDENDİ
Maliye Bakanlığı müfettişleri içinde en özgün kariyer yapanıydı. Okulda hayatı boyunca Dışişleri Bakanlığı’na hazırlandığı düşünülürken Maliye Bakanlığı’na doğru yöneldi. Zor olan imtihanı kazandı. Maliye müfettişliği Türk devlet idaresinin ve Maliye Bakanlığı’nın temel sütundur. Buradan yetişenlerin hepsi istisnasız devletin bu önemli kurumunun temel unsurlarını teşkil ederlerdi. Maliye müfettişliği kariyerinin kaldırılması tam esnafça bir görüştür. Esnaf görüşüyle modern devlet maliyesinin ve devlet yetkilerini donanmak zorunda olan iktisadi - mali hayat yönetiminin ne olduğunu anlamak mümkün değildir. Tuğrul son maliye müfettişlerindendi.
Haberin Devamı
1967 yılında Teftiş Kurulu, 1971’de kendilerine “üstad” diye hitap edilen maliye müfettişi, makamın özelliği dolayısıyla doğrudan başbakan tasdikli kimlik kullanıyorlardı. Tuğrul Ünal Maliye Bakanlığı Tetkik Kurulu üyeliği neden sonra 1981’de özel sektöre geçmişti. Bankalardaki yükselmeyi izleyen dönemde ise tekrar devlet hizmetine döndü, Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü’ne atandı.
Roma’nın istilası
Tuğrul Bilen Ünal
KANAAT ÖNDERİYDİ
Zor bir kariyer olan maliyedeki başarılarının yanında iyi bir marangozdu. Ağaç işleri ustasıydı. Mesleğiyle ilgili kitap ve makaleler dışında Mülkiye mezunlarının çok sevdiği bir kanaat önderiydi. Onun tertiplediği yıllık gezilerde hem çok öğrenir hem birbirimizi görürdük. Mekteb-i Mülkiye’nin Türkiye’nin müstesna yerini temsil edenlerdendi. Sakin görüşünün ardında müthiş bir mizah kabiliyeti vardı. Çocukları ve torunları ile geçen mutlu bir evlilik hayatı yaşadı. Bizim kuşak artık yaprak dökümünün içindeyiz. Neredeyse her sene bir iki arkadaşımızı sessiz gemiyle ebediyete uğurluyoruz.
Aşırı yetkili, taşra maliye teşkilatını ve şirketleri aniden teftiş eder, adli ve idari organlara müracaat yetkisi vardır. Bunun için özel bir dokunulmazlığı bulunur. Kariyere girişte de çalışma hayatı boyunca da en çok gözlenen memurlardı. Fire vermemişlerdir. Kıymetli devlet adamlarımızın bu kariyerden yetiştiği malûmdur. Maalesef devlet emanet edildikleri tarafından iyi anlaşılmıyor. Tuğrul Ünal’ı böyle bir kişilikle anıyoruz. “Memuriyet Suçları” başlıklı eserini okunmasını bütün politika ve devlet görevlilerine tavsiye ederim.
.Büyük İskender
#Antalya#Büyük İskender#Babil
Haziran 09, 2024 06:305dk okuma
Paylaş
İskender’in hayatı şüphesiz ki çok kısa sürmüştür. 33. yaşı içerisinde aşağı yukarı 10 senede 20’yi aşkın seferle Küçük Asya’ya geçti. Termessos (Antalya’daki) gibi dağ şehri hariç aşağı yukarı alamadığı bir yer yoktur ve İran, Orta Asya ve Kuzey Hind’e girdi. Ama mühim olan onun yeni bir askerî teknik ve strateji ustalığı ile Yunan kültürünü kısa zamanda dünyaya yaymasıdır.
Haberin Devamı
10-11 Haziran MÖ 323 yılında İskender, Babil’de öldü. Tarihin büyük cihangiri sayılıyor. Ondan daha büyük, hızlı fütuhatta bulunan Cengiz Han var ve halefleriyle de bu fetihler devam etmiş (Altın Orda hep küçülerek, parçalanarak devam etti). Bu nedenle artlarından bıraktıkları imparatorluklar itibariyle İskender’in tesirleri daha büyük. İskender’den evvel Yunanca Küçük Asya’da, Mısır’da, Orta Doğu’da sadece bilinen bir dildi. Kendisinden sonra ise Hellen kültürü ve Yunanca enternasyonal bir vasfa ulaştı.
ARDINDA KENDİ İSMİYLE ANILAN ŞEHİRLER BIRAKTI
Roma’nın Yunan asıllı büyük yazarı Plutarkhos “Paralel Hayatlar”da Caesar ile İskender’i mukayese ederek ikisinin biyografisini yazmıştır. Aralarında fark var. Caesar Küçük Asya’da Pontus bölgesinde ve Mısır’ın fethinde rol oynadı ve onunla Roma İmparatorluğu gerçek bir devlet hâline dönüştü. İkisi de ana ülkelerine Şark’tan birtakım kültürel unsurları, ilmi bilgiyi hatta devlet yönetimi ve maliyedeki esasları aldılar. İskender’in hayatı şüphesiz ki çok kısa sürmüştür. 33. yaşı içerisinde aşağı yukarı 10 senede 20’yi aşkın seferle Küçük Asya’ya geçti. Termessos (Antalya’daki) gibi dağ şehri hariç aşağı yukarı alamadığı bir yer yoktur ve İran, Orta Asya ve Kuzey Hind’e girdi.
Haberin Devamı
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
Karadeniz Yaylalar ve Batum Turlarını Kaçırmayın.
Jolly Tur
by Taboola
Büyük İskender
Charles Le Brun tarafından 1665 tarihinde resmedilen “İskender’in Babil’e Girişi” adlı yağlıboya tablo.
Darius’u üç savaşta yendi. Bunun sonuncusundan sonra kendisinin çok iddialı olduğu Şark şehirleri ve medeniyetine olan saygı duygusuna zıt bir iş yaptı. Persepolis’i, yani taht şehri (Taht-ı Şemşit) olan ana şehri yağmaladı ve yaktı. İran medeniyeti Hellenlerin sahasına çok daha evvelden kendisi fatih olarak girmiştir. Bugün İonya bölgesinde, Bandırma civarındaki Daskyleion kazıları Küçük Asya’daki İran satraplığının zenginliğini ve kültürünü gösteren bir örnektir.
İskender ardında kendi ismiyle anılan şehirler bıraktı. Bunlardan bir tanesi deprem felaketine uğrayan, Türkiye’nin büyük merkezlerinden biri İskenderun’dur. İkincisi Mısır’ın parlak merkezi Akdeniz kıyısındaki Aleksandria’dır (İskenderiye). Türkiye’deki harabelerden Çanakkale’deki Aleksandria Troas da onun kurduğu bir şehirdir.
Haberin Devamı
Ardından yakın silah arkadaşları Selevkos ve Ptolemaios, imparatorluğunu devraldılar. Selevkoslar ülkemizin Güneydoğu kısmını ve Orta Doğu’yu idare ettiler. Adıyaman Nemrut’ta Yunanlılarla kaynaşan bu Yukarı Mezopotamya medeniyetinin kalıntıları görülür. Mısır İskenderiyesi’ni ise General Ptolemaios yönetti. Ptolemaios Hanedanı bir firavun gibiydi. Ancak Mısır’ın dili Kobtça’yı öğrenmediler. O yüzden de her şeyi Yunancaya çevirttiler. Mısır’ın tarihini hiyeroglif yazıtları kullanan rahipler Yunanca kaleme aldı (Rahip Manetho). Ptolemaioslar Tevrat’ı Yunancaya 70 kitap hâlinde çevirttiler (Septuaginta). Bu hanedanın en son hükümdarı en parlak olanıdır. Kleopatra büyük bir tıp ve eczacılık dehasıydı. Ayrıca kendisinden evvelkilerin aksine Mısır’ın Kobt dilini, İbranca ve Himyerceyi de öğrendiği söyleniyor. Sefirleri tercümansız kabul edermiş. Zekâsı güzelliği kadar etkindir. Caesar’ı ve Antonios’u kendi yanına aldı. Onu ancak Octavius (Augustus) yendi ve böylelikle Mısır, Caesar’ın aksine özerkliğini kaybederek imparatorluğa bağlandı.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
by Taboola
Büyük İskender
YUNAN KÜLTÜRÜNÜ KISA SÜREDE DÜNYAYA YAYDI
İskender’in etkileri İran’da, Tacikistan’da ve Hint alt kıtasının üst kısmında da görüldü. Maurya hanedanı onun mirası ve askerî teknikleri sayesinde Hindistan’ın büyük kısmını fethetmiştir. Peşinde bıraktığı büyük imparatorluklar dolayısıyla birçok milletin tarih ve menkıbelerinde İskender-i Kebir yaşamaktadır. Hakkında yazılanlar devri aksettirir. Mısır’a girdiğinde çöldeki Sisi’deki bir mabedi geçmek için bütün ordusunu çölden geçirdi ve mabette tanrılığı ilan edildi.
Mısır firavunları gibi oturduğu ülkede Nil’in kaynağını bile keşfetmeye çalıştı. Muvaffak olamadı. Kolay iş değil kendisinden çok sonra onu taklit eden General Bonaparte de o kaynağa ulaşamadı. Bernini’nin Fontana dei Quattro Fiumi heykel grubunda belirtildiği gibi dört büyük nehri temsil eden figürlerin içerisinde Nil’in yüzü örtülüdür, kaynağı belirsizdir. İskenderiye Helenistik kültürün merkezi oldu. Mısırlı rahiplerin kimya ve mumya dolayısıyla kadavra üzerindeki bilgi ve kesimlerini Küçük Asya’nın Bithinyası’ndan giden hekimler anatomiye çevirdiler.
Haberin Devamı
İskender hakkındaki çığır açan bilimsel tarihi Prusyalı bilgin Droysen yazdı. Droysen birçok yönleriyle İskender tekniklerini başlatan hatta zamanımızda dahi geçilmeyen Alman tarihyazıcılığının önemli bir klasik dönem yazarıdır. Dünya tarihinde İskender kadar menkıbe ile hakikatin bir arada anıldığı yer yoktur. Bir Fransız ders kitabında Caesar, Cengiz Han, Napoléon Bonaparte ve Bağdat Sultanı (!) Süleyman da büyük cihangirler olmasına rağmen hepsi İskender’in ardına diziliyor. Makedonyalı İskender Yunanlı mıdır yoksa Makedon mudur? Kavgası hâlâ yapılıyor. Ama mühim olan onun yeni bir askerî teknik ve strateji ustalığı ile Yunan kültürünü kısa zamanda dünyaya yaymasıdır.
Haberin Devamı
O zamanki dünyanın tarihini kavrayarak anlatmak kolay iş değil. Belki de okuyucularımızın Netflix’te seyrettiği Büyük İskender dizisi, seyri hoş olsa da bu noksanı tamamlayan bir girişim değil. Sinema hâlâ Büyük İskender’i etkili anlatan bir araç değil.
ÖZLEM KUMRULAR’A HÜZÜNLÜ VEDA
GEÇEN hafta Üsküdar’daki Valide-i Cedid (Gülnuş Emetullah) Camii’nin sükûnet dolu avlusunda sayıca fazla olmayan ama hüzünlü bir dostlar kalabalığı bir yılı aşkın süredir komada olan Özlem’i uğurladık.
Özlem çok genç yaşta inanılmaz yetenekleriyle ortaya çıkmıştı. Birkaç ay içinde bir lisanı okuyacak kadar öğrenirdi. Bunların içine Yunanca gibi diller de dahildi. Daldan dala atlayan bir tarihçiydi. İspanya - Osmanlı ilişkileri ve denizcilik üzerine yazarak başladı. Halil İnalcık Hoca’nın talebesiydi. Mutfak kültürüne kadar çalıştı. Büyük hızla yazardı, 20 kadar kitabı vardır. Kısa bir ömür için verimli bir hayattır.
AKADEMİNİN HARİKA ÇOCUĞUYDU
Bütün bunlara rağmen Türk akademik hayatının onu yeterince değerlendirdiğini söyleyemeyiz. Bizim akademi dünyamız farklı olanı kabul edemiyor. Oysa dünyayı biraz tanısalar, Özlem gibi renkli karakterleri daha çok severler. Çalıştığı vakıf üniversiteleri de bu fasit kuralın istisnası olmadıklarını gösterdiler. Geçenlerde Avusturya’da bir Hammer seminerindeydim. Özlem gibi farklılar o kadar azdı ki... Hayatını kazanmak için tur rehberliği bile yaptı. Ölümü de bundan dolayı İsviçre’de bir kaza nedeniyle sona erdi.
Büyük İskender
Çok zeki ama bir yanıyla çocuk kadar saf duygulu bir insandı; hayatımda son derece içimi acıtan bir meslektaş ölümü olduğunu söylemeliyim. O, akademinin harika bir çocuğuydu ve çok sevimliydi. Hep özleyeceğiz...
.250’nci yılında tarihçi Hammer
#Hammer#Maria Theresia#Avrupa Parlamentosu Seçimi
Haziran 16, 2024 06:296dk okuma
Paylaş
Hammer, Maria Theresia’nın kurdurduğu “dil oğlanları” diye çevrilen Orientalische Akademie’de Latince, Yunanca, Arapça, Farsça ve Türkçe öğrenmişti. Avusturya Bilimler Akademisi’nin ilk reisiydi. Osmanlı Encümen-i Dâniş’inin ilk Avusturyalı üyesiydi. Tıpkı Ahundzâde’ye Latince alfabesinden dolayı Padişah Abdülmecid’in bir Mecidiye nişan vermesi gibi Hammer’e de ilk örneklerden sayılan ikinci dereceden Mecidiye nişanı verilmiştir.
Haberin Devamı
1774’te Avusturya’nın Graz şehrinde doğdu. Osmanlı İmparatorluğu’nun bazı siyasi tarihçilerin deyimiyle çöküş devri başı sayılan tarihtir. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’yla ilk defa imparatorluğun önemli toprağı, savaşçı insan gücünün kaynağı ve Karadeniz ekonomisinin merkezi olan Kırım Hanlığı ve bağlı toprakların Devlet-i Âliyye’den ayrıldığı Küçük Kaynarca Antlaşması bu yıl imzalandı. Rusya dönemin Çarı II. Katerina (aslen Anhalt-Zerbst prensesi) tarafından bu olayla bir Avrupa gücü olarak ilan edildi. 10 yıl sonra da sözde bağımsız olarak inşa edilen Kırım Hanlığı ilhak edildi. Birçok yönleriyle Batı medeniyetine ve edebiyatına ilk açılan bölgedir. Molière’in ilk defa çevrildiği ve Hansaray’da temsil edildiği bir ülkeydi. Erken batılılaşma denemesi içeride tartışma ve iç kavgalara sebep olmuştu.
Haberin Devamı
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
Karadeniz Yaylalar ve Batum Turlarını Kaçırmayın.
Jolly Tur
by Taboola
250’nci yılında tarihçi Hammer
‘BU ALMAN BİZE TÜRKLERİ TANITTI’
Bu olaydan on beş sene sonra genç Hammer, Maria Theresia’nın kurdurduğu “dil oğlanları” diye çevrilen Orientalische Akademie’de Latince, Yunanca, Arapça, Farsça ve Türkçe öğrenmişti. Okulun ilk örneği Fransa’daki “Ecole Jeaux de Langues”da yetişenler arasında 17. asrın Fransız sefirleri içerisinde Pierre de Girardin gibi Türk dilini iyi bilenleri vardı. 20 yıl geçti Farsçadan tercümeler başladı. “Hafız”ı başka Avrupalı şarkiyatçılar da çevirmiştir ama Avrupa edebiyatına ve felsefesine tesir eden, büyüleyen ilk çeviri onunkisidir. “Hafız”ı çevirmek çivi gibi bir iştir. Bunda Hammer’in dil bilgisi kadar şairliği de rol oynamıştır. Richard Rückert “Hafız” çevirisiyle Almancada aruz vezni kullanmıştır. Ama Hammer’inki başka bir zarif tercümedir. Hegel’den Goethe’ye, Goethe’den yarım asır sonra Marx ve Engels’i etkileyen hatta Engels’in “Bütün öbür hariciyeciler bu milleti (Türkleri) tanımaz ve tanıtamazken bu Alman bize onların tarihini, edebiyatını tanıttı” demesine sebep olmuştur.
Hammer, Metternich’in maiyyetindeydi ama görüşleri Metternich’inkine yakın değildi. O Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşmesini alkışlıyordu. Metternich ise “Osmanlı İmparatorluğun modernleşmesi değil Rusya’ya karşı var olması beni ilgilendirir” fikrinde ve ifadesindeydi. Hammer bu nedenle erken yaşta diplomatik kariyerde tatmin olmadan geri çekildi ama çok büyük bir tercüme faaliyetine girişti. “Vassâf”ın demir leblebi gibi tarihini Almancaya taşıdı. Bu eser bugün ancak yeniden gözden geçirilip basılmaktadır, çetin bir iştir. Avusturya’nın genç tarihçilerinden Sibylle Wentker on yılı aşkın Avusturya Milli Kütüphanesi’ndeki metin üzerinde uğraştı. Hammer’in Almancası Vassâf’ın Farsçasıyla yarışacak kadar güzel ama el yazısı çirkindir.
Haberin Devamı
Avusturya gerçek anlamda oryantalizmi getirdi. Bu oryantalizm Edward Said’in ve taraftarlarının tasvir etiği gibi bir oryantalizm değildir, Şarka cahilane bakan insanların susmasına, düşünmesine sebep olmuştur. Hammer’in mezarı bile yeni bir üslubu temsil eder. Cevdet Paşa’nınkine benzer yuvarlak bir şahide üstünde Arapça “Hüvelbâkī üç dilin tercümanı Müverrih Yusuf bin Hammer” diye devam eder. Goethe’nin mezartaşında da Hristiyanlıkla ilgili ne herhangi epigrafik bir işaret ne bir söz var.
İKİNCİ DERECEDEN MECİDİYE NİŞANI VERİLMİŞTİR
Avrupa’nın romantizminin yeni bir evreye girişinde tarihçiler şairlerle, bilim insanları ve müzisyenlerle el eleydi. Galiba hepsinin iyi olması hepsinin birlikte var olmasına bağlıdır. İlimden istifade edemeyen bir tarihin gerçekleri anlatmaya çalışması beyhudedir. Hele edebiyatla ilgisi yoksa yazdıkları sıkıcı sayfalardan ibarettir. 19. yüzyılın bütün büyük tarihçileri aynı zamanda büyük edebiyat adamlarıydı. Avusturya Bilimler Akademisi’nin ilk reisiydi. Osmanlı Encümen-i Dâniş’inin ilk Avusturyalı üyesiydi. Tıpkı Ahundzâde’ye Latince alfabesinden dolayı Padişah Abdülmecid’in bir Mecidiye nişan vermesi gibi Hammer’e de ilk örneklerden sayılan ikinci dereceden mecidiye nişanı verilmiştir.
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
250’nci yılında tarihçi Hammer
İstanbul için yazdıkları (“İstanbul Günleri-Bir Tarihçinin Gözünden Osmanlı Dünyası ve İnsanları”) şüphesiz bazı hatalar içerir ama insanın hayranlığını cezbeden bir edebiyat ve mizah da vardır. Mesela Beyoğlu Caddesi’ni (Grand de Pera) tarif ederken “sakinlerinin kartvizitlerindeki manasız unvanlar kadar uzun ve kafaları kadar da dar” diye bir tasvir yapıyor. Kastettiği Beyoğlu’nun Levantenleridir.
250’nci yılında tarihçi Hammer
Geçen hafta Graz’da güzel bir kongre yapıldı. Açılış konuşmasını benden rica ettiler. Üniversitenin çeviri enstitüsünün tertibiydi. Bakalım biz Cevdet Paşa’nın tarihçiliği için 1980’lerde Edebiyat Fakültesi’ndeki seminerin dışında ne yapacağız? Gerçekten Hammer’in ve çağdaşı Avrupalıların temasa geçtikleri, ilgiyle izledikleri, orijinal vakanüvistlik sınırlarını çok aşan ilk tarihçi Cevdet Paşa’dır.
Haberin Devamı
AVRUPA PARLAMENTOSU SEÇİMLERİ
GEÇEN hafta üye ülkelerde Avrupa Parlamentosu seçimi yapıldı. Üye ülkeler kendi nüfuslarına göre milletvekillerini seçtiler. Bu vekillerin içinde siyasi görüşlere temsili aslında garip bir tesadüf ya da bir benzerlik değil normal bir eğilim içinde birbirlerini takip etmektedirler.
AŞIRI SAĞIN YÜKSELİŞİ
Nitekim bir iki ülke hariç (İskandinavlar, Polonya ve İspanya) Fransa’da da Almanya’da da ve irili ufaklı yerlerde de aşırı sağcı partilerin sempati kazandığı görülüyor. Madam le Pen, Fransa’da hâkim bir parti olma belirtilerini veriyor. Daha doğrusu çanlarını çalıyor. Almanya’da Sosyal Demokratlar geriledi ama asıl 40-50 yılın en ilginç olayı Yeşiller’in Almanya ve Avusturya’da gerilemesidir. Yunanistan’da daha ilginç listeler ortaya çıktı. Miçotakis’in sınırlı kaybı (zira rey kaybı açık) içinde ilginç örnekler de var. Mesela dostum Venos Saharyadis’in verdiği rapora göre Arnavutluk’taki Yunan asıllı kesimden Himara Belediye reisi olan eski belediye reisi Fredi Beleri hapse tıkılmış ve makamından edilmişti. Mitçotakis, Fredi Beleri’yi mebus adayı olarak gösterdi ve o da Avrupa Parlamentosu’na girdi. (Yunanistan’ın etnik kökene göre ikili vatandaşlığı tanır.) Şimdi bakalım Arnavutlar Avrupa Parlamentosu’nun vekilini içeride tutmaya muvaffak olabilecek veya böyle bir isteklilik devam edecek mi?
Haberin Devamı
250’nci yılında tarihçi Hammer
Avrupa Birliği, üye ve aday ülkelerin hayatına çok etkin biçimde müdahale etmeye başladı. Yeni formlar da göze çarpıyor. Ama bunlar yenilenmeyi de getiriyor. Uluslararası biçimlenmeler, öyle iman edilecek mucizeler değil, sadece dikkatle takip edilmesi gereken gelişmelerdir. Avrupa Birliği bunların dışında değildir. Yunanistan’da Türk partisi seçime sokulmuyor oy sayısının yüzde 3’ü bulması isteniyor, oysa yüzde 3 nüfus yok.
GÖÇMEN KRİZİ SEÇİMLERİ ETKİLEDİ
Açıkçası 21. yüzyılı başlatan kriz; göçmen krizi. Son Avrupa Parlamentosu seçimlerini de etkilemiştir. “Avrupalı olmayanlar dışarı” diye özetlenebilecek slogan muvaffak olmaktadır. Fransa’da merkezi sağın; yani Macron’un yenilgiyi kabul etmesi, meclisin feshedilip yakın gelecekte seçime gidilmesi gerçeği, Madam le Pen’i tekrar gündeme çıkardı. Avrupa’nın gerçekten saldırgan bir sağcılıkta ısrar etmesinin tesadüf olmadığı anlaşılıyor. Eskinin müreffeh ve üretken kıtası sıkıntılara tahammül edemiyor. Kendi getirdiği işgücünü dışarı atmak için yeni mekanizmalar arıyor. Bu arada da gelen nüfusun entegrasyonu Amerika ve Kanada gibi değil. Hatta kıtanın içinde de İspanya ve Rusya gibi ülkelere benzemiyor. Germanik blok hem pastayı yemek istiyor hem de dolapta saklamak istiyor. İkisinin bir arada olmayacağı ve bu konudaki ihmalin sosyal bünyede başlarına çok dert açacağı açıktır.
Türkiye’nin yeni göçmen deposu olarak düşünülüyor ve siyasi partiler buna ikna edilmeye çalışılıyor. Eğer ikna edemezlerse ve Türkiye girdiği bu fasit daireden kurtulursa bu işi becerenlere mazideki sorumluluklarını dahi unutup saygı duymak gerekir. Bunu zaman gösterecek.
OYA ZAİM KATOĞLU
OYA Katoğlu’nu kaybettik. Birkaç yıldır gözleri zayıflamıştı, resim yapamıyordu. Onun getirdiği sıkıntı içindeydi. Son zamanlarda yoğun bakımdaydı. Ünlü ressam Turgut Zaim’in kızıdır. Bu ismi vermeye lüzum yok üslub olarak ve canlılık yönünden kızı ve yakın meslektaşıydı. Aynı kaynaktan geldikleri, ayrı renk ve coşkuya sahip oldukları açıktır.
250’nci yılında tarihçi Hammer
Yaptığı resimlerin hemen hepsi yurtdışındadır. Bu nedenle sanatçının etraflı bir albümünün hazırlanması şarttır. 1940’ta doğan Oya Katoğlu hayat arkadaşı Türkiye Kültür Bakanlığı’nın ve sanat tarihi çevrelerinin seçkin siması Murat Katoğlu ile birlikte uzun verimli bir çalışma dönemi içindeydiler, sanat tarihçisiydiler, resmin üstadıydılar, Oya Katoğlu’nun Türk resmindeki yeri özgündür.
Günümüz Türkiye’sinin öncü tarihçilerinden Mübahat Kütükoğlu
#Mübahat Kütükoğlu#Sicilya#İtalya
Haziran 23, 2024 06:294dk okuma
Paylaş
İngiliz arşivlerini derinlemesine tarayan ilk tarihçilerdendir. Kendi ifadesiyle 50 yıl arşivlerde çalıştığını söylüyor, ben daha fazla olduğunu hesaplamıştım. Bugün Ege Bölgesi Osmanlı dönemi tarihyazıcılığını onun sayesinde ana hatlarıyla tamamlamış oluyoruz. Hayatı da neredeyse bir asır oldu. Mübahat Hoca o asrın içinde en kalıcı eserler veren ve en iyi öğrenci yetiştiren saygın bir akademi üyesidir.
Haberin Devamı
PROFESÖR Doktor Mübahat Kütükoğlu günümüz Türkiye’sinin öncü tarihçilerindendir. İzmir Kız Lisesi mezunudur. Bu eski lisemiz Türk bilim ve edebiyat hayatına çok sayıda şahsiyet yetiştirmiştir. Mübahat Hoca benim hocam olmadı çünkü ben Mülkiyeli ve Dil ve Tarih-Coğrafya Fakülteliyim. Halil İnalcık Hoca’nın talebesiyim. Ama şunu peşinen söyleyeyim derin bilgisi, çalışkanlık ve düzeniyle herkes gibi benim de hayranlık ve hürmetimi çeken bir hocadır.
93. yaşını kutlamak için bu yılın mayıs ayının son iki gününde kendisinin şerefine bir sempozyum tertiplendi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin bu sempozyumu, onun getirdiği tarihçilik anlayışının başlığını taşıyor: “Tarih Boyunca İnsan ve Tabiat İlişkisi” İki günlük sempozyumun başında bir konuşmam oldu. Ümit ederim ki değerli tebliğlerin hepsi basılır.
Haberin Devamı
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
Karadeniz Yaylalar ve Batum Turlarını Kaçırmayın.
Jolly Tur
by Taboola
Günümüz Türkiye’sinin öncü tarihçilerinden Mübahat Kütükoğlu
SAYISIZ ESERİ ART ARDA NEŞRETTİ
Ortaokul ve lisede, tarihi lise öğretmenin etkisiyle sevmiş. Bu tip tarih sevdiren hocalar gittikçe azaldı. Edebiyat Fakültesi mezunu olduğu hâlde Türkiye tarihçiliğinde çığır açan Ömer Lütfi Barkan Hoca onu İktisat Fakültesi’ne tarih asistanı olarak aldı. İngiliz arşivlerini derinlemesine tarayan ilk tarihçilerdendir. İngiltere ve Türkiye arasında iktisadî ilişkileri, doğrusu iktisatçı görüşü ve kavramlarıyla almıştır. Doçentlik tezi de bu konudadır. Nihayet tarihçi yetiştirmek isteğiyle Edebiyat Fakültesi’ne geri döndü. Kendi ifadesiyle 50 yıl arşivlerde çalıştığını söylüyor, ben daha fazla olduğunu hesaplamıştım. Bu düzenli çalışmayla ve daha da düzenli bir tasnifle sayısız eseri art arda neşretmiştir. Bugün Ege Bölgesi Osmanlı dönemi tarihyazıcılığını onun sayesinde ana hatlarıyla tamamlamış oluyoruz. Tabii bilimin ve tarihçiliğin dibi yoktur.
İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın kendisini çok etkilediğini söylüyor, doğrudur. O da aynı Mübahat Hoca gibi ömrünü arşivde geçiren, Osmanlı tarihini tamamıyla vesikalara dayanarak yazan bir öncüydü. Ömer Lütfi Barkan’ın kendisini çok etkilediğini söylüyor. Ben de kendisiyle aynı fikirdeyim. Galiba onu Edebiyat Fakültesi’nin ötesinde bir tarihçi metoduna ve düşüncesine sevk eden ekol iktisadî tarih kürsüsüdür. Bekir Kütükoğlu Hoca’yla hem meslektaş hem de talebeleri birlikte yönelten bir akademisyen çiftiydi. Yakın zamanda Bodrum tersanesi üzerine çalışmasını tamamladı. Pandemiyle evine kapandı, daha çok yazar oldu. Yetiştirdiği öğrenciler Edebiyat Fakültesi’nin en başarılı kuşağıdır.
Haberin Devamı
Günümüz Türkiye’sinin öncü tarihçilerinden Mübahat Kütükoğlu
Uzun akademisyenlik ömrü hâlâ sağlıklı olarak devam ediyor. Bu ömrün yeni nesilleri etkilediğini görüyoruz. Edebiyat Fakültesi bir asrı geçkin bir kuruluştur. Ama o fakültenin Fuad Köprülü’yle başlayan hayatı da neredeyse bir asır oldu. Bu bir asır hep parlak şöhretlerle doludur. Bana kalırsa Mübahat Hoca o asrın içinde en kalıcı eserler veren ve en iyi öğrenci yetiştiren saygın bir akademi üyesidir.
SİCİLYA GÜNLERİ
GEÇTİĞİMİZ salı günü Bari’den Palermo’ya uçtum. Buraya kaçıncı uğrayışım olduğunu bilemiyorum. Bir seferinde İtalya musiki tarihinin ünlü operası Teatro Massimo’da nefis opera temsilleri dinledim, bir başka sefer bir grup genç asistan ve Başbakanlık Müsteşarı Dr. Füsun Koraltan ile birlikte Yunan tapınaklarını gezdiğimiz bir Sicilya turu yaptık. Sicilya gibi klasik öncesi Yunan kolonizasyonu (Magna Gretia) ardından Fenikelilerin ticari ve sınai faaliyetlerini yoğunlaştırdıkları bir bereketli ada ve nihayet ünlü Kartaca kolonisi oluşumunun özgün izleri vardır. Roma Sicilyası ayrı bir zenginliktir; ama bence Doğu Akdeniz tarihinde ayrı bir yer edinmesi önce Bizans, 9. asır sonlarından itibaren de Arapların Magripli denizcilerinin fethi ile gelen İslami devirdir. Doğrusu Güney İtalya’nın Puglia Eyaleti gibi Sicilya da bu devri yaşamıştır. 11. asırda Kuzeyli Normanlar bu bölgeyi ele geçirdiler; II. Ruggero, İmparator Frederik gibi hükümdarlar sanıldığının aksine 11. asırda Filistinli Kudüs’ü ve Antakya’yı alt üst eden Haçlılar gibi davranmadılar. Orada yaşayan Yahudileri en başta Arap İslam nüfusu, Bizans’tan kalan Helenleri kendi kabileleri ile birlikte yönetmeyi başardılar. Endülüsten sonra ikinci bir kozmopolit medeniyet Akdeniz’de harikalar yarattı. Faslı prens, büyük coğrafya ve tarihçi El-İdrisi bile Kral Ruggero’ya ithaf ettiği “Kitab-ı Rocer” ile 20. yüzyıl tarihçileri elan meşgul eden bir anıt bırakmıştır.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
Günümüz Türkiye’sinin öncü tarihçilerinden Mübahat KütükoğluŞenay Boynudelik - Palermo Belediye Başkanı Roberto Lagalla - Sahrap Soysal
AVRUPA’DA BEŞ VAKİT EZANIN DUYULDUĞU NADİR BİR BAŞKENT
Sicilya’nın tarihinde Rönesans ve Barok İspanyollarla, ardından Burbonlarla temsil edilir ve nihayet Risorgimento ile İtalya’nın kuruluşunu yaşadı. Birlikte seyahat ettiğim arkadaş grubunda olan Sahrap Soysal “Yahu gördüğümüz insanların hiçbiri birbirine benzemiyor” diyordu, doğrudur. Sicilya kültürel katmanlardan ibarettir, her gelen kendinden sonra gelenle yaşamayı ve kendine benzetmeyi becermiştir. Palermo, Avrupa’da beş vakit ezanın duyulduğu nadir bir başkenttir. Şehrin Belediye Reisi Roberto Lagalla, bayram namazlarına Müslümanlarla birlikte katılıyor. Kimse bu tip ilişkilerden dolayı ne Hrıstiyanlığa ne Müslümanlığa dönmüş değil; ama en azından birbirlerinin kilise ve camiilerinin ne olduğunu, nasıl ibadet ettiklerini ve korkulacak insanlar olmadıklarını herkesten önce anlamışlardır. Nitekim Belediye Reisi Lagalla, “Burası Kudüs, Beyrut ve İstanbul gibidir, Frankfurt ve Berlin’e benzemez” diye Batı Avrupa’ya müstehzi bir tenkit yöneltiyor. Ekibimize eşlik eden ve 20 yıldır İtalya’da yaşayan, Palermo Üniversitesi’nin öğretim üyesi Şenay Boynudelik ile Sicilya halkının ve Belediye Başkanı’nın özellikleri hakkında da bol bol konuştuk. Sicilya birçok yönüyle 18. ve 19. asırları kuvvetle yansıtıyor, son senelerde Avrupa Birliği’nin fonlarıyla kullanılmaz haldeki binalar restore edilmeye başlandı. Palermo büyük şehir ama eskinin büyük şehirlerinin havasında.
Haberin Devamı
Yılın hemen hemen on ayı yaşanacak bir iklimi var. Sicilya’nın her tarafı güzel ve birbirine yakın. Sicilya’yı bilen, Akdeniz’i öğrenir. İnsanlar rahat ve canayakın. Gezilecek, görülecek, hatta uzunca oturulacak bir yer olduğuna eminim.
Almanlar
#Merih Demiral#Bozkurt#ALMANYA
Temmuz 07, 2024 08:455dk okuma
Paylaş
Avusturya karşısındaki galibiyette, oyuncularımızdan Merih Demiral ‘Bozkurt’ işareti yaparak tur attı. Alman İçişleri Bakanı maalesef ciddi bir güvenlik bakanı değil, provokatif tavırları var. Futbol müsabakalarına kadar karışmak çok ayıp. 1936 Berlin Olimpiyatları’nda değiliz. Evinize gelenlerin kendilerine has gösterilerine de fazla ses çıkartmanız hoş olmaz. Almanya, tarihteki olumsuz intibahını ve halihazırda yükselen faşizmini örtmek için ucuz politikacı söylemlerine başvuruyor.
Haberin Devamı
ALMANYA’daki Türkler en sessiz, çalışan, üreten tasarruf eden kitledir. Tek noksanları aldıkları eğitimi, derecesi ne olursa olsun mükemmelleştirmekten henüz uzak olmalarıdır. Bununla birlikte kalabalık Türk vatandaş kitlesinin içinde ayrılıklar çıkarmakta Alman makamları çok becerikli olduklarını sanıyorlar, yanlış yapıyorlar. Tarihi adetlere isabetsiz operasyonlarından biri daha... Bu kadar önemli bir nüfus miktarını huzursuzluğa sevk ederseniz ceremesini biz değil siz çekersiniz.
Almanlar
ALMAN BAKAN’IN TAVIRLARI PROVOKATİF
Avusturya karşısındaki galibiyette, oyuncularımızdan Merih Demiral belki kendiliğinden belki de tribünlerdeki kendisini selamlayanlara uymasından ‘Bozkurt’ işareti yaparak tur attı. Bu, Alman Federal Bakan’ın onun kendi istihbaratından yanlış öğrendiği kadar Türkiye’de çok yaygın bir kullanım değildir. Olsa bile bizim ülkemizin davranışıdır. İşte size büyük devlet olamamanın mahsurları; birincisi, yanlış ve eksik bilgi alırsın. İkincisi, elbette saha senin memleketinindir ama beynelmilel müsabakalara açmışsın. O an için senin yerin olmaktan biraz çıkıyor. Her gelene nasıl davranacağını öğretemezsin. Alman İçişleri Bakanı maalesef ciddi bir güvenlik bakanı değil, provokatif tavırları var. Aziz milletimize söylüyorum; eski Alman kültürünü sevelim, bugün için artık beynelmilel bir dil değildir ama 19. ve 20. yüzyıl yarısının felsefesi, tarihi, teknik bilimleri, tıbbı için önemli bir dildi. Fakat kimse Almanya’yı demokrasinin kâbesi gibi bir ülke gibi görmesin. Bu evrim kolay olmuyor. 50 sene öncenin facialarından temizlenmek çok kolay değil. Almanlar, evvela Alternatif Parti denen yaygın ve çılgın gruplarının taşkınlıklarını kontrol etmek zorundalar. Almanya, tarihteki olumsuz intibahını ve halihazırda yükselen faşizmini örtmek için ucuz politikacı söylemlerine başvuruyor. Bu demagojinin hedeflerinden biri de Türkiye; soğukkanlı ve sıkı cevaplar verilmeli. Uzun vadede Federal İçişleri’nin propaganda politikaları geçerli olamaz.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
by Taboola
1936 BERLİN OLİMPİYATLARI’NDA DEĞİLİZ
Haberin Devamı
Bundan 20 sene evvel Viyana’daki bir demokrasi forumunda Prof. Dr. Bernard Lewis çok önemli bir cümle sarfetti: “Demokrasi İngilizce konuşan milletlerin rejimidir...” Hoşlansan da hoşlanmasan da, bilsen de bilmesen de gerçek bu. Batı parlamentarizminin ve demokrasinin hayran olunacak yönü, İngilizce konuşan memleketlere ait. Öbürleri daha hâlâ bu alanda eğitimlerini tamamlayamamıştır.
Futbol müsabakalarına kadar karışmak çok ayıp. 1936 Berlin Olimpiyatları’nda değiliz. Evinize gelenlerin kendilerine has gösterilerine de fazla ses çıkartmanız hoş olmaz, aksi takdirde beynelmilel müsabaka tertipleyemezsiniz.
Dışişleri Bakanlığı’nın karşı yazısında bu işaretin Almanya’da anayasayı koruma federal komitesi tarafından bir suç olarak görülmeyeceği belirtilmiş. Galiba Federal İçişleri Bakanlığı’nın kendi içinde, hukukçuların liyakati gibi bazı çözülmemiş sorunları var.
Haberin Devamı
İmece Kart'la tarımsal ihtiyaçlarını hemen karşıla.
Türkiye İş Bankası
Anında Tami Ön Ödemeli Karta Sahip Ol.
Tami
by Taboola
KIDEMLİ BİR TİYATRO ADAMI: YÜCEL ERTEN
O bir devirdi; 1960’lı yıllar. Ankara Halkevi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yanında şimdi yıkılan bir muhdes binadaydı. Halkevleri’nin genel merkezi de orasıydı. Halkevini yeniden diriltenler eski CHP’liler ve 27 Mayısçı idarecilerdi. Doğrusu, kurumun eski havası var ama kültürel faaliyet ruhuna da dikkat edildi. Hoş bir binanın dikkatlice kullanıldığını gördüm.
Ankara’daki yönetim kurulunu Prof. Dr. Hıfzırrahman Raşit Öymen Hoca yönetiyordu. Kıymetli üyeler vardı. Onlara yardım eden birkaç gençten biri de bendim. Bir iki seminer yapıldı, bunlar zayıftı. Bir “düşün ve konuş” kursu vardı, tanıdığım birçok sima sonradan Mülkiye’de arkadaş olacağım Hasan Celal Güzel bile orada kurs alıyordu, faydalıydı. Edibane bir kurstu ama asıl önemlisi tiyatro koluydu.
Almanlar
Haberin Devamı
DÖNEMLERİNİN PARLAK SANATÇILARI OLDULAR
1960’ların sonunda Türk sahnelerinde gördüğümüz genç ve önemli isimler o zaman oralardaydı. Ebediyete intikal eden İstemi Betil, sonra Nurşim Demir, Çetin Tekindor, Alpay İzbırak, Rüştü Asyalı, Ayten Uncuoğlu başta Yücel Erten ve Cihan Ünal onlardan tanıdığımdı. Kursu ve sahneye konan oyunları ciddiye alıyorlardı. Can Gürzap İstanbul’a gelmişti. Nitekim bu işi ciddi yürütenlerin içinde DTCF öğrencisi Nurhan tanıdıklarımdandı. Şimdi galiba Devlet Konservatuvarı’nda ve Bilkent’te hocalık yapan sevgili arkadaşım Sevgi Doster de o dönemde tiyatro kursuna uğrayanlardandı. Birkaç başarılı oyun dışında asıl o gençlerin diksiyon, ses kullanımı ve telaffuz, artikülasyon gibi sorunları daha konservatuara gitmeden orada hazırlık olarak çözümlediklerini gördüm. 1965 yılının Devlet Konservatuarı imtihanları sırasında kabul edilen öğrencilerin içinde bu grubun hatırı sayılır yeri vardı ve bunlar dönemlerinin parlak sanatçıları oldular.
Haberin Devamı
Yücel Erten onlardan galiba bir sene evvel girmişti. Mezun olduktan sonra Devlet Tiyatrosu sahnelerinde göründü mü hatırlamıyorum ama burslu olarak Almanya’ya gitti ve orada birkaç senede tiyatro sanatını olağanüstü başarıyla geliştirdi. Oradan döndüğünde sahneye çıkacak kadar nefis bir Almancası vardı. İyi bir rejisörlük tekniği öğrendiği anlaşılıyordu ve tiyatro literatürüne hâkim bir genç tiyatro adamıydı. Özellikle Ergin Orbey’in Devlet Tiyatroları’ndaki yönetimi sırasında temayüz ettiğini gördük. Sahneye koyduğu oyunlarla ödül üstüne ödül alıyordu. Dönemin tiyatrocuları özellikle bu nesil kendinden evvelki kuşakla iyi bir ustalık ilişkisi içindeydi. Handan Uran, Kerim Avşar, Tijen Par, usta tiyatro adamı Nihat Akcan, Semih Sergen gibi aktörlerle sorunlu, küçümseyen veya itişmeli bir ilişki içinde olduklarını görmedim, duymadım. Ankara Sanat Tiyatrosu tiyatroda zıt bir kuruluş olarak ortaya çıkmıştı ama Devlet Tiyatrosu’nun bu kuşağının içindekiler gerekli ve başarılı sanatçılarla kaynaşmayı bilmiştir.
DAHA ÖĞRETECEK ÇOK ŞEYİ VAR
Sözün kısası, genç Yücel Erten’i prensip olarak uyumlu ve geçimli “efendi” takımından bir insan olarak hatırlıyorum. Hep öyle kaldı. 1960’lı, 1970’l yılların İstanbul, Ankara Devlet Tiyatrosu ve özel tiyatrolarının rekabetli ortamında bile uyumlu olmayı, geçinmeye, meslek grubuyla her zaman bir olmayı bilen sanat adamlarındandır. Bu kıdemli tiyatro adamının bugün bile öğretecek çok şeyi olduğuna bu sıralardaki sahneye koyduğu eserlerden ve yorumlardan anlıyoruz.
Yeni İzmir Büyükşehir Belediyesi hiçbir şekilde anlamadığım bir tasarrufla, üstelik sanat yönetmenleriyle alışılagelmiş nezaket ve protokolü koruyamadan, Yücel Erten’i saf dışı etti. Bunun da iyi bir not olmadığını belirtmeliyim. Bazı şeyleri gördüğümüz gibi unutmuyoruz. Ben şahsen kimsenin de unutmaması için gayret edeceğim.
Avrupa ve Osmanlı’ya bakış
#Osmanlı Devleti#Avrupa#Müslümanlık
Temmuz 14, 2024 06:304dk okuma
Paylaş
Endülüs’teki gerilemenin başladığı dönemlerde Küçük Asya’da Osmanlı Devleti’nin ortaya çıkışı Müslüman tehlikesinin âdeta Türk ismiyle bağdaşmasına neden olmuştur. Müslümanlık Batı Avrupa için Türkler demektir. Türklerin kendi askerî yapılarının, eğitimlerinin, devlet ve maliye yapılarını modernleştirmek için girdikleri laikleşme sürecinin resmen adının konulması dahi Türkiye Cumhuriyeti hakkındaki alışılmış avamî yorumlamayı değiştirmemiştir.
Haberin Devamı
HİÇ şüphesiz ki miladi 8. asırda Müslümanların, Arap mücahitler ve Kuzey Afrikalıların özellikle de Berberilerin savaşçılığı ve Târık bin Ziyâd gibi bir liderin önderliğinde İberya Yarımadası’na çıkmaları ilk etkili olaydır. Bu arada Sicilya, Girit, Kıbrıs Bizans İmparatorluğu’ndan alınmıştır. Ama hiç şüphesiz Endülüs’teki hâkimiyet en uzun süreli oldu ve doğrudan doğruya Batı Avrupa için bir alarmdı. Bunun duruşu ancak Charles Martel komutasında Merovenj Fransa’sının Müslümanları 8. asrın ilk yarısında Puvatya Savaşı’nda (732) durdurmalarıyla oldu.
Bununla birlikte sekiz asra yakın bir hâkimiyet Batı Avrupa’nın kültürünü, Endülüs medreselerinde okutulan tıp, filozofi, astronomi derslerinin Batı’daki bilim çevrelerini etkilemesi, İspanya’nın Hristiyanları üzerinde bile (musta’arib) Araplaşmıştan gelen “Mozarib” denen bir kültürün İslam dinini değil ama Doğu kültürünü benimsemeleriyle ilgili gelişmeler görüldü. Fakat Endülüs’teki gerilemenin başladığı dönemlerde Küçük Asya’da Osmanlı Devleti’nin ortaya çıkışı sadece Doğu Hristiyanlığı, Bizans üzerinde değil Cenova ve Venedik’le kâh iyi ilişkiler kâh sürtüşmeler içine girmesi kuvvetli Hristiyan devleti olan Macar Krallığı’nı Osmanlıların zorlaması, Müslüman tehlikesinin âdeta Türk ismiyle bağdaşmasına neden olmuştur.
Haberin Devamı
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
Karadeniz Yaylalar ve Batum Turlarını Kaçırmayın.
Jolly Tur
by Taboola
MÜSLÜMANLIK ONLAR İÇİN TÜRKLER DEMEKTİR
Carlo Ginzburg’un ünlü eseri “Peynir ve Kurtlar” yarı aydın zihniyetine ulaşmış, Engizisyonun zulmüne uğrayan bir değirmencinin sorgulanma safahatını ele almıştır. Burada adamın Müslüman fikirlere, siyasete sempati duymasını Engizisyon yargıcı “Türkleşme” diye tarif ediyor. Türk demek Sarazen lafının bile terk edilmesine sebep olan bir kavramdır. Belirli okul kitaplarında, hatta 20. yüzyılda bile (Musisches Lexikon) İranlı büyük şair “Firdevsi” maddesinde 650 yılında Türklerin İran’ı fethederek orayı “Müslümanlaştırmasından” bahsediliyor. Garip bir yanlış yapılıyor. Hiç de seviyesi o kadar da düşük sayılmayacak bir okul ansiklopedisinde bu hatanın arkeolojisine bakmak gerekir. Müslümanlık Batı Avrupa için Türkler demektir. Türklerin Batı’ya yaranmak için değil tamamıyla kendi askerî yapılarının, eğitimlerinin, devlet ve maliye yapılarını modernleştirmek için girdikleri laikleşme sürecinin resmen adının konulması dahi yani Türkiye Cumhuriyeti hakkındaki alışılmış avamî yorumlamayı değiştirmemiştir.
Haberin Devamı
EĞİTİM SEVİYESİ HER YERDE DÜŞÜYOR
Sayısı artık birkaç milyonu bulan işçi gruplarının içinde hatırı sayılır profesyonel Türklerin de bulunduğu, bu kitlelerin hatta 3. - 4. kuşakta basit işçilikten başlayıp işadamlığına, önemli endüstri şirketlerinde mühendisliğe yükselen zümreyi teşkil etmesi dahi Almanya ve Fransa’da belirgin bir Türk imajını değiştirmiyor. Maalesef provokatif zümrelerin içinde devletlerin sorumlu yerlerindeki politikacılar ve idareciler de yer alıyor. Son futbol olayında Almanya Federal Cumhuriyeti İçişleri Bakanı Nancy Faeser, bir içişleri bakanının, yani koca bir memleketin asayiş amirinin sahip olması gereken soğukkanlılık ve muhakeme gücünden yoksun bir tavırla provokatif davranış sergilemiştir. Açıkça belirttiğimiz gibi futbol işlerine politikayı bu derece karıştırmak çirkinliktir, kasaba politikacılarına has bir özelliktir. Ne yazık ki eğitim seviyesi her yerde düşüyor. Diplomalı insanlar bazen, tahsilsiz insanlar gibi davranabiliyorlar.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
O KÜLTÜRÜ TAM BENİMSEYEMEDİLER
Bu tavrı Almanya’da destekleyen bir grup vardır. Bunlar, bu gibi hareketleri desteklemekle kalmayıp bazen buradan yalan yanlış haberler ve tercümeleri de etrafa yayabiliyorlar. Sosyal medya bunların sahasıdır. İsabetsiz bir uğraş içindeler. 40 senedir bu kitle hâlâ entegre olamamış. Entegre olamadıkları yer Almanya’dır ikinci sınıf insan olarak yaşıyorlar. Çünkü dil bilmiyorlar, bilenler de o kültürü tam benimseyemiyor ve o hayata giremiyorlar. Bir yandan da Türkiye toplumundan ruhî kopma içindedirler. Âdetleri ve özlemleri itibarıyla buradan kopmuş değillerdir. Yazlıklarda bunların aldığı evlerle doludur. Tatil zamanı herkes gibi onlar da buraya gelmektedir.
Haberin Devamı
Basın, yarım bilgililerin tarafındadır. Türkiye’nin bu propaganda ile baş edecek donanımı yeterli değildir. Belki de bu tip bir dünyanın değerlendirmelerini pek kale almıyoruz. Halbuki Avrupa’da Türkleri tutanlar da var.
Avrupa ve Osmanlı’ya bakış
YAHUDİ BİLGİNLER VE TÜRK TARİHİ
AVRUPA dünyasında İslamistlik araştırmalarında gerekse tarihçilik ve dil araştırmalarında, hem Arabistik hem de İran araştırmalarında ve Türk tetkiklerinde hatırı sayılır bir Yahudi grup vardır. Karl Marx ve Friedrich Engels’den beri bu bahistedir. Bernard Lewis, Claude Cahen, Maxime Rodinson, Ignác Goldziher, Arminius Vambery; daha modern zamanlarda bilhassa Macar âlimler Lajos Fekete geleneğini izleyen Pál Fodor, Kaldor Naci, István Vásáry gibi tarihçiler, Edit Tasnádi, Beatrix Caner gibi üstün düzeyde tercümanlar buna örnek sayılabilir.
Haberin Devamı
Avrupa çevrelerinde genellikle Yahudi entelektüellerin anti - Türk tutumuna rastlanmaz. Tam aksine Türkiye’ye, Türk tarihine bakışlarında en azından daha âdildirler. Gene Rusya ve Ukrayna’daki oryantalistlerin içinde Agafangel Efimoviç Krımskiy, Omeljan Pritsak, Viktor Ostapçuk, Alexandre Benningsen, bütün Moskova ekolü, Mihail Serafimoviç Meyer ve Svetlana Oreshkova gibilerini zikretmek gerekir. İsrail’deki Türkologlar da genellikle bu çevrelerdendir.
DÜNYANIN ÇEŞİTLİLİĞİNİ TANIYALIM
Türklüğün durumu değişiktir; tarih yaparken büyük savaşlar veren bir memleketin iki asırdır barışçı bir dünya arayan ve onun ortasında değişmeye kalkan ve büyük değişiklikler geçiren bir toplumun hayatı kolay değildir. Basit kitlelerin provokasyonu bazı hâlde, bazı vatandaşlarımız tarafından da çeşitli nedenlerle desteklenmektedir. Galiba bir enformasyon sapıtması, abartma yöntemini de daha çok bu ikinci grup başvurmaktadır.
Türk gençlerinin Rusya, İran, Fransa, İtalya, İspanya, Macaristan ve İsrail gibi ülkelerde tarih ve coğrafya eğitimi görmesi bu toplumları tanımasıyla mümkün olur. Basit antisemitism, basit Batı aleyhtarlığı, her şeyin başı Amerika’ymış gibi bu ülkeye yanaşma merakı Türkiye’nin ve Türk milletinin politikasını, kültürel tavrını ve yönlendirilişini sağlıklı bir şekilde etkileyemez. Eğitimimize düşen dünyanın çeşitliliğine yönelmek ve onu tanımaktır. Yurdumuzun sadece bize ait olan son 900 senesini değil, daha evvelki 3000 yılını da çevresiyle birlikte tetkik etmektir. Büyük Atatürk’ün güçlü bir ulusu ve kültürü yaratmak için başvurduğu yol budur.
ABD Başkanlığı
#ABD#ABD Başlanlık Seçimleri#Üsküdar
Temmuz 21, 2024 06:294dk okuma
Paylaş
Trump bir reklam ürünüdür. Vaatleri yanlış veya doğru bir yanıyla çok renkli ve sarsıcıydı. Fakat çoğu gerçekleşmesi lüzumsuz ya da gerçekleşmesi mümkün olmayan vaatlerdi. Bugün aynı teatraliyle devam ediyor. Bir gerçek olduğuna şüphe olmayan son suikast kendisine yardımcı olacak. Her şeye rağmen geleneksel muhafazakârlığı ve umursamazlığı temsil eden Demokrat Parti’nin başkan adayı çıkarmadaki başarısızlığı da Joe Biden ile bir kere daha ortaya çıktı.
Haberin Devamı
1860-64 arası Amerikan İç Savaşı’nda Kuzey bölgesini cumhurbaşkanı olarak yönetecek olan fakat Güney’e karşı zafer kazan Abraham Lincoln’e yapılan suikast ABD tarihinde bilinen ilk sarsıntıydı. Köleliğin kaldırılması Kuzey bölgesinin hâkimiyeti, Güney’deki plantasyon sisteminin; on binlerce kölenin çalışmasıyla üretilen pamuk, yani tekstil hammaddesini elinde tutanlarla savaştı ve Güneyliler Kuzey’in zaferini hazmedemedi.
KUZEY - GÜNEY SAVAŞI ZİHİNLERDE BİTMEDİ
Güney – Kuzey Savaşı bitse de zihinlerde bitmiş değildir. 1964’te genç başkan J. F. Kennedy’nin Teksas’ta organize suikastla yok edilmesi dönem içinde sadece Amerika’da değil hâliyle bütün dünyada yansımasını buldu. Kennedy’nin suikastı bir paradokstur, tezattır. Doğu Bloku’na, Komünizme karşı aslında bir üstünlük de kazanmıştı. Dönemin Sovyetler Birliği’ni yöneten diktatörü diyebileceğimiz Nikita Kruşçev daha nefes alınabilir bir rejime adım atmıştı, anti-Stalinizm dönemiydi; değişiklik başlamıştı. Açıkçası Sovyet halkının refah düzeyi de “kvartira, maşina, daça”; yani 40 m2 apartman dairesi, küçük bir araba ile Moskova ve Leningrad civarındaki daçalar denen kulübe evlerle artmıştı. Rusya uzay araştırmalarında da öne geçmişti ve Küba Sovyetlerin yanına geçmişti. Kennedy’nin Küba’ya müdahalesi başarılı değil fakat Sovyetlere karşı üs kavgasını kazandı. Berlin nutkuyla bugünün aksine Avrupa’da ABD başkanları müthiş sempati sahibiydi.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Suikastlar noktasında Cumhuriyetçilere de sıra geldi; Ronald Reagan. Donald Trump’tan evvel en ağır derecede suikast tehlikesi atlatandı. Neden? Kuşkusuz ki Britanya sisteminden gelen kanun ve usul üzerine kurulu bu demokraside her şeye rağmen zorbalığa yer var; zira konfederasyon, sistemi önemli ölçüde ağırlaştırıyor. Dünyada hiçbir yerdeki konfederasyon başka yerdekine benzemiyor. Adliyede, güvenlik sisteminde, maliyede, eğitimde inanılmaz farklılıklar var. Bir eyalette suç sayılan öbüründe idamı getiriyor. Bazı konularda ise inanılmaz esneklik farkı görülüyor.
Şaşılacak bir şey herkes Amerika’dan daha çok dış dünyada Amerikan rüyası görür. Yoksul ve her şeyi vatanında kaybetmiş insanların fırsat bulduğu ve yükseldiği... Efsaneler gerçeklerle karıştırılır, bire bin katılır. ABD’de de insanların sınıf değiştirmesi hiç de o kadar kolay bir iş değildir. Daha çok “occupational mobility” denen iş değiştirme, yer değiştirme, bir grubun içinde nispeten daha iyi yere gelme mümkündür. Dışardan gelen milyarderlerin gürültüsü ve reklamı hayatında durgunlukları ve riskleriyle her zaman tezat teşkil eder. Amerika fırsatlar ülkesidir, teorik olarak çok insan yararlanabilir, engel yoktur. İnsanların nereden geldiğine bakılarak kadrolar verilmez. Ama olmadık yerlerde de bir rengin, uzun bir süre cinsiyetin olumsuz rolü çok olmuştur, hâlâ de oluyor.
Haberin Devamı
VAAT ETTİKLERİNİN ÇOK AZINI YAPABİLDİ
Trump bir reklam ürünüdür. Dört yıllık başkanlık döneminde vaat ettiklerinin çok azını yapabildi. Vaatleri yanlış veya doğru bir yanıyla çok renkli ve sarsıcıydı. Fakat çoğu gerçekleşmesi lüzumsuz ya da gerçekleşmesi mümkün olmayan vaatlerdi. Bugün aynı teatraliyle devam ediyor. Bir gerçek olduğuna şüphe olmayan son suikast kendisine yardımcı olacak. Gelecek dört yıl Amerikan rüyası dışında Amerikan çılgınlıklarına ne kadar hizmet edebilecek belli değil. Her şeye rağmen geleneksel muhafazakârlığı ve umursamazlığı temsil eden Demokrat Parti’nin başkan adayı çıkarmadaki başarısızlığı da Joe Biden ile bir kere daha ortaya çıktı.
Haberin Devamı
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
İmece Kart'la tarımsal ihtiyaçlarını hemen karşıla.
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Önemli bir problem... Genç insanlar, Amerikan siyasetinde çok yol bulamıyorlar. Halk arasında “Harvard’lı olanın yolu Beyaz Saray” diye bir söz vardır ama bunun nasıl ve ne zaman olacağı çok şüphelidir. Harvard mezunu kısa zamanda kalitesine göre uyumlu bir yaşama, orta vadede de Amerikan hukukçu milyonerliğine ulaşabilir. Ama siyasette aynı yolu aşabilmesi çok mümkün olmaz.
ABD Başkanlığı
AMERİKA’YI YÖNETEN DAR KADROLARIN MARİFETİ
Bugün kadro dışı kalmış, uyumsuz, daha çok psikolojik sorunları olan gençlerin suikastçılığa soyundukları görülüyor. Bu doğru. Ama yakın zamanda aynı tipin tahsilli, güzel konuşan, orada yok edilmezse mahkemeye çıktığı vakit literatüre geçecek bir savunma yapabilecek biri olabileceğini de düşünen yok. Böyle bir ihtiyar hâkimiyetinin (gerontokratik) Amerika’yı yöneten dar kadroların bir marifeti ve anlayışı olduğu açık. 350 milyonu aşan hareketli bir nüfus dar bir çember içinde; yüzde 25 çok fakir, endüstriyel bir ülkeye yakışmayacak kalabalık sayıda okuma yazma bilmeyenler var. New York gibi bir metropol, o şehrin dışına çıkma kabiliyet ve imkânı olmayan işsiz, suça açık bir kitle ile dolu.
Haberin Devamı
Kadın yönetici Avrupa’da ve hatta Asya’da artık alışılmış bir manzara olmaya başladı. ABD için hâlâ büyük bir problem. Akademik hayatta bile Amerikan kadın meslektaşların yolu da çok zor. Genellikle bu girdabı aşanların da zekâları ve çalışkanlıklarından çok hücumla ve entrikayla karşılaştıkları da bir gerçek. Dedikoducuların attığı bu çamur bir yana biz neşriyat dünyasına, kongrelerdeki başarılı tebliğlere, hastane ve sanayideki ünlü buluşları bakarız. Dedikoducuları çürütecek rakamların yüksek olduğunu söylemek mümkün değil gibi. Anglosaksonların yanında Germen asıllıların da bu konuda daha tutucu bir çevrede kaldığını söylemek mümkün.
ESKİ ÜSKÜDAR DİRİLİYOR
Haberin Devamı
Eski Üsküdar dirildi. Yeni Üsküdar Belediye Başkanı Sinem Dedetaş doğrusu başarılı bir deniz ulaşım şefliğinden sonra Üsküdar’ın Belediye Başkanı olmak talihini bize getirdi. Geçen hafta tertiplediği (14 Temmuz, Pazar günü) konserle Nevmekan’ın bahçesi şenlendi. Türk klasik müziğindeki valsler Neveser Kökdeş’inki gibi Şef Oğuzhan Balcı ve Başsolist Cihat Aşkın ve Tevfik Rodos tarafından Avrasya Orkestrası eşliğinden seslendirildi. Bu bizim için önemli bir konser çünkü Üsküdar’da sık görmediğimiz eski Üsküdarlılar oradaydı. Arada Dmitri Şostakoviç valsi bile çalındı. Dinleyici müziğe âdeta dansla eşlik etti.
ABD BaşkanlığıÜsküdar Belediye Başkanı Sinem Dedetaş
Bu eski, klasik Üsküdar’ın dirilmesi demektir ve umuyoruz bu tip konser ve tiyatro faaliyetleriyle Üsküdar yeniden eski kişiliğine kavuşacak. Güzel bir gündü. Ümit verecek bir faaliyetti. Cihat Aşkın’a, Oğuzhan Balcı’ya, Tevfik Rodos’a da güzel refakatleri için teşekkür etmek lazım.
50. Yılında Kıbrıs Barış Harekâtı
#1974 Barış Harekâtı#Kıbrıs Barış Harekatı#Bülent Ecevit
Temmuz 28, 2024 06:296dk okuma
Paylaş
1974 Barış Harekâtı Türkiye’nin kendi sanayisi, askerî ve politik yapısı bakımında bir mucizedir. Bülent Ecevit (Cumhuriyet Halk Partisi) ve Necmettin Erbakan (Millî Selâmet Partisi) koalisyon hükümetiyle adaya çıkarmayı mükemmelen becermişlerdir. Doğu Akdeniz nükleer gücü olan büyük devletlerin hemen hepsinin yerleştikleri yer oldu. Bu durumda Kıbrıs Türkiye için çok büyük stratejik öneme haizdir.
Haberin Devamı
KIBRIS’ı Helen adası diye modern Yunanistan’ın ve genelde sade vatandaş Avrupalıların benimsedikleri bir slogandır. Çünkü Kıbrıs’ın tarihi, kültür ve ticaretteki rolü zaman bakımından Helenizmi aşar. Çeşitli milletler ve katmanlar vardır. Arkeolojik kazılar bunu gösterir. Madenleri en başta bakır ve Akdeniz’in ortasındaki rolü itibarıyla mesela Girit, Midilli, Sicilya gibi bereketli olmamasına rağmen çok ilginç bir askerî ve siyasî merkez olmuştur. Şüphesiz ki Helen nüfus kadar Fenikelilerin de tadı var ve ortaçağlarda da bu karma miras böyleydi. Mesela Kıbrıs’ın Venedik dönemi Akdeniz’de çok daha etkilidir, daha çok bilinir, doğrudur.
50. Yılında Kıbrıs Barış Harekâtı
Haberin Devamı
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
Karadeniz Yaylalar ve Batum Turlarını Kaçırmayın.
Jolly Tur
by Taboola
TOROS TÜRKMEN AŞİRETLERİ BÖLGEYE YERLEŞTİRİLDİ
Türkler burada ancak 16. asrın ikinci yarısından sonra ortaya çıkarlar. Bu II. Selim dönemindeki fetihle oluşmuştur. Fakat çok ilginç bir kolonizasyon vardır. Bir, devletin içtimaî ve idarî yapısından dolayı zorluk çıkaran; yani gerek aralarındaki itilaf gerekse vergi konusunda merkezi devlet temsilcileriyle çıkan başkaldırılardan dolayı zapt edilmesi gereken bir unsur olarak Toros Türkmen aşiretleri önemli ölçüde adaya yerleştirilmişlerdir. Saf Oğuz ırkı oldukları için dinî bakımdan da Anadolu’nun diğer gruplarına göre daha değişik, profan bir dünya görüşlerini vardır. İçlerinde Anadolu Alevileri bulunmakla birlikte neredeyse Şamanizme daha yakın olanları vardı. Bütün bu nedenlerinden dolayı modern Kıbrıs halkının İslamî yaşamı gerçekten daha çok uhrevidir. Hayatın her safhasına birtakım âdetlerle girmemiştir. Modern Kıbrıs Türk’ünün bu yüzden benimsediği en açık akım laikliktir.
Latin harfleri geldiği zaman da Türkiye’den kültürel yardım istemişlerdir. Adada Türklerin çok aktif politika gütmedikleri zamanlarda bile Türkiye’nin tesiri olmuştur. Hele İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Yunan Enosis’ine ve Rum nüfusun ayaklanması döneminde İngiltere tarafını seçmişlerdir. Bu gayet kaçınılmaz bir tutumdur çünkü koloni idarelerinde iki etnik grup varsa bunların birbirine zıt hareket etmeleri doğaldır.
Haberin Devamı
Türkiye’den kaynaklanan daha doğrusu Osmanlı’dan beslenen bu Türklük şuuru da eğitim bakımından da yeterince desteklenmiştir. Lefkoşa Türk Lisesi fevkalade gençler yetiştirmiştir. Bu nesillerin İstanbul ve Ankara’daki seçkin üniversitelere ne kadar intibak ettiklerini gözümüzle gören kuşaklarız.�Hâkim olan Türklük olduğu için araziler daha çok Türk Müslüman unsurudur. Bu her türlü tapu kayıtlarında, tahrirlerde görülür.
Esasen adadaki folklorik kültür “Biz mütegallibe bir millet olduğumuz için ticaret ile uğraşmadık” şeklindedir. Gerçekten Rum nüfusun aksine beynelmilel ticari bağlarla ilgi kuramamışlardır. İki unsurun da ne ticari işbirliğine ne de “intermarriage” dediğimiz karşılıklı evliliğe başvurmadığı biliniyor. Bu konuda Kıbrıs daha çok, Rus imparatorluğundaki Türk milletlerin tavrına yakındır. Türkler dil kültürüne açık olsa da dine ve karışık evliğine kapalı bir yapı gösterir. Buna karşılık Kıbrıs’ın Türk eşrafı ayakta kalma savaşı veren bütün azınlıklar gibi yetiştirdiği çocuklara tıp ve hukuk öğretmeyi tercih etmiştir. Britanya idaresi devrinde mahkemelerde ve hukuk hayatında Türklerin becerikli hukukçuları çoktu.
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Rauf Denktaş Bey de bunlardan biridir. Yargıç değil, savcıdır. Hukuk bilgisinin kuvveti de İngiltere’deki tahsili ve adadaki pratiğinden ileri gelir. Kıbrıs halkının iki tarafta da politik tecrübeleri ve kabiliyetleri zayıftır. Yunan politikacıların içinde Makarios’tan daha renkli bir tip görülemez. Çok değerli kanaat önderleri olmasına rağmen Türkler arasında da Rauf Denktaş seçkin bir politikacıdır. Türk gurubunun öbürkülere göre âkil tavrı da seçkin liderin etrafında pek fazla münakaşa etmenden etseler de bunları bir yana bırakarak birleşmeleridir. Adada Rauf Denktaş’a muhalifler her zaman olmuştur. Ama bunlar açık bir şekilde çoğunluk tarafından desteklenmemiştir.
Haberin Devamı
O DÖNEMİN ŞARTLARI İÇİN MUCİZE BİR HAREKÂTTI
1974 Barış Harekâtı Türkiye’nin kendi sanayisi, askerî ve politik yapısı bakımında bir mucizedir. Bülent Ecevit (Cumhuriyet Halk Partisi) ve Necmettin Erbakan (Millî Selâmet Partisi) koalisyon hükümetiyle adaya çıkarmayı mükemmelen becermişlerdir. Kıbrıs Türk ordusunun da donanımı ve askerî sanayisini kurması bakımında büyük bir hamle oldu. Çünkü 1960’lardan beri belirli konularda ABD’nin uygulamaya kalktığı kısıtlamalara karşıydı. Bununla beraber şunu söylemeli ki Yunan tarafında da solculuk dolasıyla ABD’nin Yunanlıları desteklemekten geri durduğu hatta yanlarına İsrail’i kazandığı söyleniyor. Söylentilerin açık bir planlamayı ve stratejiyi ispatlayacak derecede kuvvetli olduğunu söyleyemeyiz.
Haberin Devamı
Şurası bir gerçek; adanın garantör devleti olan Türkler tarafından çıkarma ile kontrol altına alınması (bu yarı bölgede de olsa hakiki bir kontroldür) o anda vahim olan ekonomik durumu yeniden ıslahında, nüfusun naklini gerektirmiş gibi görünüyor. Burada galiba bir yanlışlık başladı. Türkiye Anadolu’dan getirdiği nüfusu iyi seçmeyi bilemedi. Bugün adada Annan Planı desteklemiş olan ve Türk işgal (!) idaresinden bahseden bir nüfus var. Bunların neşriyat ve yayını da var ve Rum tarafıyla birleşerek Avrupa vatandaşı olmayı düşleyen bir oportünist gruptur. Tabii bu hayal devam etmez. Böyle bir şey gerçekleşse bile Rumlar tarafından ilk atılacak grubun içinde kendileri yer alırlar.
1974’ten sonraki ani yerleştirmeyi tashih etmelidir. Şüphesiz ki Kıbrıs’a yerleşmeci bulunabilir. Nitekim Tuna Boyu’ndan Bulgaristan’dan gelen, daha doğrusu çok kısa zaman önce atılan göçmenler, çalışkanlıkları ve kültürel düzeyleri itibariyle yerli Türkler ile çok iyi kaynaştılar ve iktisadi gelişmeye de büyük katkıları oldu. Yine aynı şekilde sayısız eğitim kurumuna da Türk üniversitelerinden oraya nakledilen uzmanlar ve öğretim üyeleri besliyorlar. Hayatın her safhasında tabipten, orkestra şefine kadar anavatanın oraya seçkin insanlar yolladığı da bir gerçektir.
1974’teki federasyon planı karşı tarafta hiç kabul görmedi. Bu zamanla bir gerçeği ortaya koydu ki federasyon ve hatta konfederasyon tipindeki birleşmeler bir hayaldir. 70 yaşındaki nüfusun bile Kıbrıs’ın Rum kesimiyle ilişkileri son derece sathidir, hatta tarih olmuştur 50-70 arası için ise böyle bir şey söz konusu olmadı. Kıbrıs’ın Türk kesiminde kalan Rum nüfusun ise gerçekten dikkatli bir politika ile bütünleşmesi sağlandı. Bu bakımdan Kıbrıs’ın artık federatif çözüme entegrasyonu önemlidir.
KIBRIS’IN ÖNEMİ GÜN GEÇTİKÇE ARTIYOR
Doğu Akdeniz nükleer gücü olan büyük devletlerin hemen hepsinin yerleştikleri yer oldu. Rusya tarihte ilk defa Esad hanedanı sayesinde bu imkâna kavuştu. Amerika zaten yüzen bir kıta hâlinde hep oradadır. İngiltere’nin üsleri vardır. Yarın bir gün silahlanması artıkça NATO’nun içindeki Almanya’nın buraya bahri bir kuvvetle inmesi şaşılacak bir sonuç olmaz. Bu durumda Kıbrıs Türkiye için çok büyük stratejik öneme haizdir ve bu bölgede evlilik veya intibak dolasıyla gelen Rus ve Ukraynalı az sayıdaki nüfusun dışında son Ukrayna - Rusya Savaşı’ndan sonra burada türeyen Rusların ve Ukraynalıların burada tutulması son derece mahsurludur. Zira bu nüfusun simetriği güneyde de mevcuttur.
Bölgenin ekolojisi değişti, acayip bir yapılaşma ortaya çıktı. Sosyal dengeler bozuluyor, evlilik yoluyla gelip yerleşen Türk tebaasına geçen Rusların ve Ukraynalıların tersine bu nüfus fevkalade intibaksızdır. Aynı şey Antalya bölgesi için de geçerlidir. Bu nüfusun derhal iadesi söz konusudur. Herkes Suriyelilerin üzerinde çok duruyor ama asıl ikinci grup budur. Buna karşılık Türkiye’ye hiç şüphesiz kabulü mümkün ve hatta gerekli olan nüfus söz konusu olacaktır. Çünkü ziraat buna ihtiyaç duyuyor. Ekim ve devşirme sistemimiz oldukça durgun. Türkiye köyleri köylülerden boşaldı ama o bereketli toprakların o ülkeye yakın sakinlere ihtiyacı var. Böyle bir nüfus da mevcut. Hatta diyebiliriz ki ABD gibi herkesi alabilecek bir ülkenin dışında İsrail’dekine benzer bir yapımız var; kendimize yakın insanlar diasporadan her an buraya gelebilirler.
NİTELİKLİ BİR ESER
TÜRK Mukavemet Teşkilatı’nın (TMT) kuruluşuna, faaliyetlerine ve aktörlerine dair tüm bilgilere ulaşılabilecek nitelikli bir eser. Yaşananların ilk elden kaynaklarıyla inşa edilmiş olan bu kitap, Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 50. yılında adadaki Türklerin varlıklarını koruma ve sürdürme mücadelesinin bugüne dek sessiz kalmış kahramanlarına karşı önemli bir çalışma.
.Masonluk üzerine
#Masonluk#Rus#Kenan Işık
Ağustos 04, 2024 06:296dk okuma
Paylaş
Türkiye kendi masonluğu hakkında efsanelerin uçurulduğu ülkelerden biridir. Bazıları onu yabancıların, en gülünç şekilde Hristiyan dünyanın, Siyonistlerin aleti bir örgüt olarak gösterirler, bazıları da kapitalizmin meşum kararlarının alındığı bir örgüt olarak... Türk masonları bu toplumda hiçbir şey yapmasalar dahi disiplinli toplanmayı, kırıcı ve saçmalayan insanlar olmadan tartışma yapmayı bilenlerdir. Bu alışkanlık Türk toplumuna oradan yayılmıştır.
Haberin Devamı
GEÇEN hafta Habertürk’te Eren Eğilmez’in programında ilginç ve bugüne kadar yapılmayan bir sohbet yayınlandı. Programın davetlisi Türk Masonları’nın Maşrık-ı Azam’ı diyeceğimiz hem de bu göreve birinci defa çok genç yaşta olmak üzere ikinci kez seçilen Prof. Remzi Sanver’di. Sanver şöhreti Türkiye sınırlarını aşan bir ekonometri üstadıdır. Üstelik eğitim ve hitap alanı sadece Anglosakson muhitler değil ön planda Fransa’yı da kapsar. Nitekim uzunca bir dönem École Normale Supérieure’da ve Fransa’nın Bilim Akademisi sayılan CNRS’de direktörlük (profesörlük) yaparak yeniden Türkiye’ye döndü. Görevini ciddiye alan nadir insanlardandır. Yazdığı kitapla mensubu olduğu kardeşlik örgütünü anlatıyor.
Masonluk üzerine
Haberin Devamı
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
Karadeniz Yaylalar ve Batum Turlarını Kaçırmayın.
Jolly Tur
by Taboola
ABARTILI YORUMLAR
Türkiye kendi masonluğu hakkında efsanelerin uçurulduğu ülkelerden biridir. Bazıları onu yabancıların, en gülünç şekilde Hristiyan dünyanın, Siyonistlerin aleti bir örgüt olarak gösterirler, bazıları da kapitalizmin meşum kararlarının alındığı bir örgüt olarak... Şüphesiz ki bunları hepsi saptırmalı, izam edilen yorumlardır. Bazıları da “Türk masonluğu” değil “Türkiye masonluğundan” söz eder. Sanver bu tür isimlendirmenin manasızlığını belirterek reddetti. Bana sorarsanız Masonların Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid dönemlerinde her türlü fikrin tartışıldığı mahfil olmaktan öte bir rolü olmamıştır. İkinci Meşrutiyet döneminde İttihat ve Terakki mensuplarının önemli simalarının Türk masonu olmasıyla ayrı bir mecraya girmiş gibidir. Ne var ki o dönemin Türk mason locası da dünyadaki biraderler tarafından pek kabul edilmiş bir yer değildir.
Bu konulardaki Türk araştırmaları dar ve amatör düzeydedir. Yabancı Türkologların içinde Thierry Zarcone ve Paul Dumont gibi tarihçiler konuyu ele aldılar. Şurası bir gerçek Fransız İhtilali’nin daha doğrusu ihtilalcilerinin Francmasonería ile ilgileri bilinir. Geniş neşriyat vardır. Francmasonería ve Avrupa devrimleriyle ilgili Daniel Ligou’nun Franc-maçonnerie et Révolution française, 1789-1799: Franc-maçonnerie et révolutions kitabı önemlidir.
Haberin Devamı
Burada Remzi Sanver bu mühim eserlerden Daniel Ligou’yi ısrarla zikretti. Thierry Zarcone’ye başvurdu. Konuşmaları son derece açıkça çalışan bir cemiyetin atmosferi ve faaliyetleri hakkında dürüstçeydi. Framasoneri hakkında dünyadaki en önemli eserlerden biri Tatyana Alekseevna Bakunina’nın Rus masonluğu üzerindeki çalışmasıdır. Gerek üyelerinin tam listesi ve gerek loncanın tarihi açısından örnek bir çalışmadır ve Framasonerinin ne olduğunu daha iyi açıklamaktadır.
Remzi Sanver sohbet sırasında Türk mason grubunda Necdet Egeran dönemindeki kriz üzerine de konuştu. Burada tarihî hakikati hiçbir şekilde gizlemedi. Bana göre; Süleyman Demirel’in masonluk üyeliğinin açıklanmaması 1960’lardaki siyasi gelişmeler açısından da hayırlı bir olaydır. Bir partinin liderinin seçimi böyle bir havada adil olmazdı. Yani masonluk hakkında bilgisiz ve önyargılı bir katmanda “ortanın sağında” bir partinin liderinin seçimi böyle bir motif etrafında olamazdı.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
Masonluk üzerine
ÖRGÜTSÜZ BİR TOPLUM OLMAZ
Bu sohbette en çok hoşuma gitmeyen nokta konuyu program getirmekteki seçiminin isabetli olması yanında, Eren Eğilmez’in muhatabının cevaplarını sık sık kesmesidir. Kritik bir konuyu ele almak ve açıklamakla uğraşan Türk masonlarının lideri Prof. Sanver doğrusu pek terlemeden bu işi atlattı. Şahsen sözü bu kadar kesilen biri programı terk etse şaşmazdım. İkincisi Eren Eğilmez’in sözünü ettiğimiz büyük araştırmalardan hiç bahsetmemesi ve soru sormaması, konu etmemesi tuhafıma gitti. Tabii Tatyana Alekseevna Bakunina gibi Türk masonluğu üzerinde soran ve konuşanın hiçbir zikir bulunmamaları en acayibidir çünkü bu konuda bize en çok benzeyen Rusya’dır. Eren Bey’in kullandığı kaynaklar daha çok popüler ve eksiktir. Soruları soranın da soruların muhatabı kadar bu konularda hazırlıklı olması gerekir.
Haberin Devamı
Türk masonlarının büyük üstadını tebrik ederim ve daha çok bu gibi açıklamaların, konuşmaların yapılması gerekir. Şunu söyleyeyim, Mason derneğindeki üye sayısı hiç şüphesiz toplumumuzun entelektüel kapasitesi ve hacminin üstündedir. Fakat şurası da bir gerçektir; Türk masonları bu toplumda hiçbir şey yapmasalar dahi disiplinli toplanmayı, kırıcı ve saçmalayan insanlar olmadan tartışma yapmayı bilenlerdir. Bu alışkanlık Türk toplumuna oradan yayılmıştır. Örgütsüz bir toplum olmaz. Soldan sağa liberal ve sosyal düşünceye dair her fikrin ve eğilimin sahiplerinin bir arada, kendilerini ifade etmesi toplumlarda kaçınılmaz bir kanundur.
ANKARA GÜNLERİ VE KENAN IŞIK
Haberin Devamı
KENAN Işık deyince benim Atatürk Lisesi’ndeki son iki senemde tiyatroya meraklı ve gerçekten gönül vermiş bir Malatyalı delikanlı göze çarpar. Konservatuar müdür yardımcılığından Atatürk Lisesi’ne edebiyat hocası gelen Bahri Miyak Hoca’nın talebeleriydik. Bu benim yetişme tarihinde Hicran Aktrük’le birlikte kilometre taşı olan hocalarımdandır. Bahri Bey Fransız edebiyatına da çok meraklıydı ve Türk edebiyatının yanıbaşında onu da bize sevdirirdi. Divan edebiyatını bu lisedeki sağcı solcu, sadeleştirmeci, muhafazakâr hocalar gereği gibi bilir ve öğretirlerdi.
Kenan bu ortamda kurduğumuz tiyatro kulübünün meraklı ve aktif bir üye, başkan ve başkan yardımcısıydı. Yer yer alıngan yer yer çok tatlı bir karakteri vardı. Bizim kulüp ise benim gibilerin ağırlıkta olduğu bir yerdi. Devlet tiyatrosu ve konservatuarının rejisör ve hocaları, bilhassa Atatürk Liseli olup da sahne hayatına girenleri Muazzez Kurtoğlu gibi saygıyla andımız sanatçıları sohbet ve konferansa çağırırdık. İki yılda tiyatro kulübünün sayesinde sahneye çıktığımı hatırlamıyorum ama tiyatro hakkında epey bilgi edindiğimi biliyorum.
BU ORTAMIN İÇİNDE BÜYÜDÜ
Alman Kültür Merkezi’nde konservatuar öğretmeni ve rejisörlerden Max Meinecke’nin tiyatro okuma grupları da ilgiyle takip edilecek faaliyetlerdi. Ankara canlı bir kültür hayatına sahipti. Bugün artık Avrupa Birliği’nin büyük iddialarına rağmen ortalıkta görülmeyen kültür merkezleri o tarihlerde Ankara ve İstanbul’da faaliyetteydi. Fransız, İtalyan merkezleri sinemalarda göremeyeceğimiz Fransız ve İtalyan filmlerini getirirdi. Alman Kültür Merkezi’nde Çin gölge oyunları haftası bile vardı. Çin gölge oyunu orada ne arıyor demeyin. George Jakob başta olmak üzere Asya’daki gölge oyunlarını Türk Karagöz’ünü dahil (üstat toplayıcı Prof. Ritter’di) Almanlar toplamışlardır. Konserler bütün canlılığıyla devam ediyordu. Cuma akşamları veya cumartesi öğlen Ankara konser salonlarındaydı. Devlet tiyatrosu altın çağındaydı. Klasik tiyatroyu takip etmemiz, öğrenmemiz çok mühimdir. Hepimizin hafızasında Küçük Tiyatro, Büyük Tiyatro ve eski Halkevi olan bugünkü müze Üçüncü Tiyatro’nun anısı silinme olarak durur. Kenan Işık da bu ortamın içinde büyüdü. Ankara Sanat Tiyatrosu İstanbul’da yaşamayan Ankara’da patlayan bir tarihî kurumdu. Mutlaka İstanbul’daki bir gence göre şanslıydı. Bu kadar bilgi toplamayı, görmeyi, yaşamayı ancak Ankara’nın atmosferi insana kolayca ve etkilice sağlayabilirdi.
Dil-Tarih ile Hukuk Fakülteli gençler Hukuk Fakülteliyle, Devlet Konservatuvarlı ve ODTÜ’lü öğrenciler birbirini tanır ve bunlar derslerin dışında da muayyen yerlerde bir araya geliyordu. Sanatsever Ankaralı bürokratların ve serbest meslek sahiplerinin kendileri için kapalı bir kulüp olarak kurdukları “Sanatseverler Kulübü” gençliği faaliyetleriyle içine çeken doğrusu çok faydalı neticeler hasıl eden bir yer oldu. 1960 ve 1970’lerin Ankara’sı buydu. İlk önce hava kirliliği ardından darbelerle gelen sarsıntılar bu havayı siler gibi oldu. Ankara bugün o günleri diriltebilir mi, bilemiyorum ama sevimli ve verimli bir merkez olduğu açık ve sayısız sanatçının şehri oldu.
FOTOĞRAFIN HİKÂYESİ
- DEVLET Tiyatrosu’nun en ünlü sanatçısı Muazzez Kurtoğlu’nun Atatürk Lisesi Tiyatro Kulübü’nü ziyareti sırasında bu fotoğraf çekildi. Sağ başta Kenan Işık olmak üzere bizlerle çektirdiği fotoğraf. Ben en arkadayım. Muazzez Hanım hemen ortada, öbür yanda Kenan Işık diğeri Emrah dediğimiz arkadaş. Bu grup Sanatseverler’deki bir şiir gecesinde insanları büyülediler, program tekrarlandı. Bu divan edebiyatı gecesini hazırlayan da hocalarımızdan, daha sonra Eğitim Fakültesi’ne geçen Prof. Enise Kantimir’di.
Masonluk üzerine
Nüfusu bir milyonu bulmayan bir başkent bugünkü 4-5 milyonluk Ankara’dan çok daha canlı ve etkileyiciydi. İstenirse yapılır. Halk talep etmeyi bilmeli, idarecilerde de onu verecek kapasite ve anlayış bulunmalı. Kültür alanında yapılan yatırımlar hiç de çok pahalı yatırımlar değildir, fakat en kalıcı ve ulusu şekillendirici çalışmalardır.
.Ağustos ayının yolculukları
#İğneada#Behramkale#Safranbolu Evleri
Ağustos 11, 2024 06:295dk okuma
Paylaş
Öyle görünüyor ki bunaltıcı sıcaklar ağustos ayının ortasından itibaren düşmeye başlayacak ama hâlâ yaz. Bu yüzden size muazzez vatanımızın her bölgesinden havası suyu en uygun yerleri seyahat hedefi olarak tavsiye edeceğiz. Bunların pek azı deniz kıyısıdır. Neşeli tatil ve geziler dileğiyle...
Haberin Devamı
MARMARA
- MARMARA Bölgesi’nden başlayalım. Kırklareli ve İğneada kısa turlar için uygun ve çok kabarık miktarda olmasa da uygun otel ve yeterli sayıda lokanta imkânları mevcut. Tekirdağ – Şarköy hattı ve Karadeniz kıyısındaki bu imkânın yanında ikinci bir bölge daha aşağı yukarı aynı konaklama ve iaşe imkânlarına sahip; Eceabat ve Gelibolu arasında Seddülbahir ve Kilidbahir arası ama daha çok karşı Anadolu yakasında Ezine ve Behramkale arasındaki tesisler yer alıyor. Bu bölgenin arkeolojik gezi açısından da çok uygun olduğu malum.
Bu sıra en çok dikkat edeceğimiz yer; hiç şüphesiz hep göz ardı ettiğimiz, bazılarının modası geçmiş diye baktığı yerler. Bir zamanlar çok makbul olan Erdek, gözden düşmüş gibi. Oysa şu mevsimde gezilecek, konaklanacak ve çok şeyin görüleceği en uygun bölge burasıdır. Gene aynı şekilde Eceabat ve Gelibolu arasındaki Seddülbahir ve Kilitbahir çizgisi üstündeki bölge fevkalade tatil geçirebileceğiniz bir yer. Gelibolu ve Çanakkale mutfağı Türkiye’nin en canlı, en lezzetli mutfağı olan bölgelerinden biridir. Deniz ürünleri bakımından da son derece tatminkârdır. Şimdi tatilcilerden çok sayfiye evlerinin yığıldığı Çanakkale - Behramkale arasındaki bölge hâlâ Ege Denizi’nde hâkim coğrafyası, doğal güzellikleri yanında Troya’dan başlayan ve Aleksandr Troya’sına kadar uzanan arada “Farelerin Apollon’u” denen mabet gibi yeni kazıların ve restorasyon faaliyetlerinin görüldüğü, arkeolojik bakımdan zengin bölgelerdir. Bu bölgenin en rahat gezileceği zaman ağustos ayının ikinci yarısıdır.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Ağustos ayının yolculukları
KARADENİZ
- YAZIN sıcak zamanlarında Amasra, İnebolu, Kastamonu ve Ilgaz arasında konaklama imkânları yeterli olup, eskiden beri alışılmış yaz rotasıdır. Bilhassa Amasra ve Safranbolu turizme açık ve geceleri rahat ettiren, gündüzleri de bunaltıcı sıcakların görülmediği yerlerdir. Kastamonu ve civarındaki Kasaba Camii gibi eserler ve birtakım köyler bilhassa Çankırı’da Belören gibi köylerimiz de bu cümledendir.
Haberin Devamı
Ağustos ayının yolculukları
ORTA ANADOLU
- Orta Anadolu’nun bu mevsimde en esaslı gezi yeri ne Konya ne Ankara’dır. Doğrudan doğruya Kapadokya dediğimiz Nevşehir bölgesine gitmeliyiz. Göreme Vadisi, Ihlara ve Avanos... Gündüzün kuru sıcağı sizi biraz yorabilir ama bu orada gezmenize mâni değil. Bilhassa akşamın çökmesinden sonra dünyanın en tatlı serin geceleri bu bölgededir. Kapadokya’yı Bizans, Karamanlı - Hristiyan Türk yerleşimi olup Ürgüp’teki kalıntılar ve Selçuklu dönemi eserleri için mutlaka gezmelisiniz. Size edebiyatın veremeyeceği bilgiyi, görsellik ve onun uyandıracağı merakın uyarılacağı yerler.
Ağustos ayının yolculukları
GÜNEYDOĞU
- GÜNEYDOĞU’da sadece ve sadece Mardin, Deyrüzzaferân, Mor Gabriel Manastırı dediğimiz manastır bölgesi kısa bir gezi için uygun. Gezilerinizi eylül ayına tehir etmenizde fayda vardır. Mardin kendi yapısını korumaya çalışan eski yapısı, geleneksel çarşısı ve etrafında Deyrüzzaferân ile Mor Gabriel Manastırı gibi Süryani – Arami medeniyetine ait manastır ve kiliselerin bulunduğu yerler. Geceleri hiç şüphesiz daha serin bir hava var ve konaklama imkânı eski yıllara göre çok daha iyi.
Haberin Devamı
İmece Kart'la tarımsal ihtiyaçlarını hemen karşıla.
Türkiye İş Bankası
Tami Kartla Sevgililer Günü Alışverişlerinde Bolca Nakit İade Kazan!
Tami
by Taboola
Ağustos ayının yolculukları
Ağustos ayının yolculukları
DOĞU ANADOLU
- SONRAKİ hedef Doğu Anadolu’da Erzurum’un kendisi ve Kars’tır. Kars yaylası temmuz ve ağustos aylarında faydalı bir bölgedir ve nefis bir gezi için uygundur. Eğer bir çırpıda Selçuklu öncesi Ermeni medeniyeti ve Selçukî Türk medeniyeti ve Osmanlılığı bir arada öğrenmek istiyorsanız bu bölgede olmalısınız. Hele ki Kars mıntıkası Rusya – Osmanlı çatışmalarını kapsadığı için yakın tarihi kitabiyat dışında canlı örneklerle görebileceğiniz yer.
Ağustos ayının yolculuklarıAğustos ayının yolculukları
EGE VE AKDENİZ
- EGE Bölgesi’nde yazın bu sıcak zamanlarında kuzeyde Kaz Dağları, güneyde de Fethiye bölgesinden başka yeri sıcak mevsimde tavsiye etmemiz zor. Denizden uzak yaylaları gezmeye alışmalıyız. Aynı şekilde Antalya’da batı yakasını tercih etmeliyiz. Çıralı’nın üst tarafları ve Kelebek Vadisi gibi yerler görülmelidir. Biz Akdeniz’i sadece plaj olarak düşünüyoruz. Halbuki Antalya’nın hemen kuzeyindeki Elmalı, Saklıkent, Isparta - Burdur bölgesindeki Sagalassos ve diğer harabeler Helen - Roma medeniyeti için önemlidir ama kervansarayların son nihai bölümü Antalya bölgesinden geçer. Burada Kelebekler Vadisi gibi yerler günübirlik gezi için uygundur. Aslında Batı Antalya yazın sıcak günlerinde Doğu Antalya’ya göre daha tahammül ve rahat edilecek bölgedir.
Haberin Devamı
Türkiye tarihinin Helenistik, Roma ve Bizans, Selçuklu ve Osmanlı devri bakımından en verimli yöresi hiç şüphesiz ki Bergama’dan başlayarak Fethiye’ye kadar uzanan bölümdür. Nihayet uzun bir yol kat etmeyi göze alırsanız Datça Yarımadası’nı bir baştan öbür başa, özellikle uçtaki Knidos harabelerini görüp denize girerek yaşamak müstesnadır. Buraları yazın daha rahat coğrafî şartlar altında gezer hareketli bir tur yapar, sağlıklı günler geçirebilirsiniz.
Ağustos ayının yolculukları
PARİS OLİMPİYATLARI
PARİS Olimpiyatları sona eriyor. Doğrusu ilginç manzaralar sunan aynı zamanda da ciddi organizasyon problemleri olan bir faaliyetti. Türk gençleri ve Türk takımları futbolun dışında yeni spor dallarında varlıklarını sergilemeye başladılar. Filenin Sultanları, boks alanında kızlarımız, nişancılarımız çeşitli dallardaki başarılarımız tekerrür ediyor ve yeni sahalar açılıyor. Türkiye için hafife alınacak olaylar değil. İlk defadır ki Türkiye olimpiyatlarda Yusuf Dikeç’in şahsında çok orijinal başarı gösterdi. 16 yaşındaki Kuzey Tunçelli dereceye girenlerdendi. Atışta Yusuf Dikeç âdeta olimpiyatların sembolüydü. Taklit edilen biri oldu. İnsanımız kabiliyetlidir. 14 yaşında bir çocuğa rastladım, Balkan eskrim şampiyonuymuş. Yakında bir yerde çıkar.
Haberin Devamı
MALÎ İMKÂNLARIMIZI FUTBOL DIŞINA YÖNELTMELİYİZ
Futbol için çılgınca bütçeler harcamaları bırakmalıyız, malî imkânlarımızı bu sahalara yöneltmeliyiz. Hiç şüphesiz ki kalabalık ve altyapısı üçüncü dünya blokundan farklı bir ülkenin bu gibi sonuçlara gitmesi normaldir. Mühim olan siyasetin ve idarenin bunu anlaması, spor idaresinin belli bir zümrenin tekelinde değil, ehil insanları da içine katarak yenilenmesidir. Gelecek olimpiyatlar için bu noktayı tartışacağız ve olimpiyat sona erdirdikten sonra neticeler üzerinde duracağız.
Fenerbahçe Spor Kulübü olimpiyatlara gönderdiği sporcu sayısının fazla olmasıyla dikkati çekti. Başarılıydılar. Kulübün bu alandaki fedakârlığını ve başarısını iki kelime ile karşılayabiliriz; candan şükran ve tebrik...
Troya’dan Anafartalar’a Çanakkale
#ÇANAKKALE Belediyesi#Troya#Anafartalar
Ağustos 18, 2024 06:296dk okuma
Paylaş
Çanakkale sadece Türkiye topraklarının değil bütün eski dünyanın savaş alanıdır. Kavimler göçünün hâlâ yaşayan bir parçasıdır. Doğudan İran İmparatorluğu ve Türkler 1500 yıl boyunca bu boğazı geçtiler, Avrupa topraklarına adım attılar. Batı’dan insanlar bu boğazı geçerek Anadolu’yu istila etmeye kalktılar ancak başarıları sınırlı oldu.
Haberin Devamı
ÇANAKKALE Belediyesi’nce bu yıl 61’incisi düzenlenen Uluslararası Troia Festivali’nin resmi açılışı, Troya Antik Kenti’nde gerçekleştirildi. Troya Harabeleri’nde Odeon (küçük tiyatro, müzik dinleme yeri) kısmında Macaristan’dan gelen kardeş şehir Tapolca Belediyesi meclis üyeleri ve belediye başkanı ve Almanya’dan gelen kardeş şehir Osnebrück Belediyesi meclis üyelerinin katılımıyla bir konferans da yapıldı. “Troya’nın Tarihteki Rolü” adlı bu konferansta Troya’nın tarihteki rolü üzerinde durdum. Troya Zaferi’ne Fatih Sultan Mehmed çok ilgi duymuştur ki kendisi bir Rönesans hükümdarıdır ve bittabi Türkiye’nin Ebedî Başkomutanı, Reis-i Cumhurumuz Gazi Mustafa Kemal Paşa da bu zaferle ve tarihiyle ilgilenmiştir.
“İlyada” nasıl bir eserdir? Homeros kimdir? Kişilik üzerinde destanın mahiyeti üzerinde 1795 yılından beri çetin münakaşalar var. Friedrich August Wolf, “İlyada”nın muhtelif şarkılar, türkülerden oluşan anonim bir eser olduğunu bile iddia etmiştir. Homeros’un doğum yeri, kişiliği de aynı şekilde tartışma konusudur. Ama şurası bir gerçek ortada bir eser, bir “İlyada” var. Zamanla bazı bölümlerine müdahale edilse de Anadolu ile Hellas Adası kavgasını konu ediniyor. Vakıa Fransızların Seddülbahir’deki anıtına da Hellas Anıtı deniyor. Bu ilginç bir şekilde Akhalıların mirasına sahip çıkmaktır. Hoş Fransa’nın Birinci Dünya Savaşı’nda hele Gelibolu’daki muharebelerde ulaştığı neticeler ortadadır. Gelibolu’daki muharebelerle Fransa daha çok İngiltere ile karşılıklı bir nefret içine düştü. Çünkü müttefikinin kendine bu muharebelerde stratejik bir harcama uyguladığı kanaatindeydi. Fransa Genelkurmayı Türk askerlerinin askerlikte yetenekleri ve onurlarına, şövalye davranışlarına saygı duymuştur. Bu o günkü komutanlarda olduğu gibi sonra İstanbul’da işgal komutanı olan Mareşal Louis Franchet d’Espèrey’de de görülür.
Haberin Devamı
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
Karadeniz Yaylalar ve Batum Turlarını Kaçırmayın.
Jolly Tur
by Taboola
Troya’dan Anafartalar’a Çanakkale
HÜSEYİN AVNİ BEY
Haberin Devamı
10 Ağustos ayrıca, Anafartalar Zafer Günü’müzdür. 109 yıl önce Mehmetçik, Conkbayırı’nda süngü taarruzuyla İtilaf kuvvetlerini bozguna uğratmış ve çıkarma harekâtını bertaraf etmiştir. O dönem kurmay albay olarak görev yapan Mustafa Kemal, Conkbayırı, Anafartalar ve Arıburnu’nda gösterdiği üstün askeri başarı sonucu “Anafartalar Kahramanı” diye ünlendi.
O günlerde şehit olan önemli bir subayımız da 57. Alay’ın şanlı komutanı Hüseyin Avni Bey’dir. Hüseyin Avni Bey, 25 Nisan çıkarmaları sırasında binbaşıydı ve “canını verircesine” gösterdiği kahramanlıktan dolayı 12 Mayıs’ta yarbay rütbesi verildi. 25 Nisan 1915 tarihindeki Arıburnu Çıkarması’nda büyük kahramanlıklar gösteren 57. Alay’ın komutanını, Atatürk şu sözlerle anmıştı: “Arıburnu muzafferiyetinin ilk ve metin temel taşı olan 57. Alay’ın temiz kalpli, inançlı, seçkin komutanı Şehit Yarbay Avni’yi özel bir hürmetle anarım.” (Hakkında çok önemli bir kitap, torunu Hüseyin Avni Tanman ile Çanakkale Muharebeleri’ne dair araştırmalarıyla tanınan Ahmet Yurttakal’ın kaleminden “Şanlı 57. Alay’ın Cesur Komutanı: Şehit Yarbay Hüseyin Avni Bey” adıyla çıktı. İlk kez yayımlanan belgelerle birlikte 57. Alay’ın ve onun efsane komutanının muharebeler esnasındaki faaliyetlerini, mücadele sahnesindeki tarihi önemini tüm detaylarıyla anlatan bir eser.)
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
Troya’dan Anafartalar’a ÇanakkaleÇanakkale Belediye Başkanı Muharrem Erkek
Bugün Gelibolu toprakları üzerinde müstesna bir anıt ve mezarlık tarihî hafızamızda bu alayı yaşatmaktadır. Şehit Hüseyin Avni Bey’in oğlu Tekin Arıburun sonraları Hava Kuvvetleri Komutanı oldu. “Arıburun” soyadını da babasına ithafen Gazi Paşa kendisine vermiştir. 27 Mayıs tevkifatından sonra hem Tekin Paşa hem de eşi milletvekili Perihan Arıburun mahkûm oldular. Bununla birlikte paşanın ne hükümete, ne o zamanki askerlere kin tutmadığına kendim de şahit oldum. Anayasa’nın ve Meclis’imizin 100. yılı için Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi bir seminer yapmak istedi. Bu mütevazı seminerde birkaç kişinin yol parası, otel parası ve kitabın basımı için ayrılacak tahsisat yoktu. Prof. Bahri Savcı başkanlığında bir heyet TBMM Reisi Erzurum milletvekili (CHP) Kemal Demir’e müracaat etmiş, doğrusu talepleri ilgi görmemişti.
Haberin Devamı
Troya’dan Anafartalar’a Çanakkale
TAYYARECİ TEKİN PAŞA
Cumhuriyet Senatosu başkanına müracaat ettiler. Tekin Paşa büyük bir zarafet, tevazu ve şık bir cevapla isteneni yerine getirdi. “Efendim Meclis-i Ayan, Senato’nun kökenidir. Biz zaten dağıtılmadığımız ve göreve devam ettiğimiz için 100. yılın kutlamalarını da bizim desteklememiz gerekir” dedi. Bilgili ve Osmanlı tabiri ile efendi idi, şüphesiz iyi bir komutandı. Birçok Batı dilini biliyordu. NATO dönemine de intibak etmişti. Kendisine Tayyareci Tekin Paşa derlerdi. Çünkü ordumuzda yeni dönemin havacılığına intibak eden ilk subaylardandır. (Aslında bu dala 1911 yılından beri bütün öbür devletlerle birlikte intibak ettiğimiz bilinmelidir.) Kültürlü, geniş bilgili bir komutan ve devlet adamıydı.
Haberin Devamı
Tekin Paşa ile o karşılaşmadan sonra çok görüşemedim. Mevkiim ve yaşım buna müsait değildi ama eminim karşılaşsak o engin tevazuu ile beni de misafirleri arasına alırdı. Çocukları özellikle merhume arkadaşım kızı Gülfiliz ile yakın dostluğumuz devam etti. Bu müstesna komutan her zaman için bana Arıburnu’nu hatırlatmıştır.
ESKİ DÜNYANIN SAVAŞ ALANI
Çanakkale sadece Türkiye topraklarının değil bütün eski dünyanın savaş alanıdır. Kavimler göçünün hâlâ yaşayan bir parçasıdır. Doğudan İran İmparatorluğu ve Türkler 1500 yıl boyunca bu boğazı geçtiler, Avrupa topraklarına adım attılar. Batı’dan insanlar bu boğazı geçerek Anadolu’yu istila etmeye kalktılar ancak başarıları sınırlı oldu. Troya bir problem. Ünlü Hititologumuz Sedat Alp’in Ahiyavalılar teorisinden beri bu ülkeye adım atanlar ve Troyalıların menşei tartışılıyor.
Tartışılmayacak bir gerçeği; yani 1915 müdafaasını, bu parlak zaferi bugün bile muhtelif şekilde saptırarak yorumlamaya kalkan zavallılar var. Bunlardan bazıları Çanakkale’yi Almanların savunduğunu ileri sürüp sosyal medyada yaymaya kalkan başta FETÖ’cü takımı gibi yurtdışından beslenen gruplardır. Çanakkale ve Gelibolu’yu 19 bin Alman asker ve subayı savunmuş (!). Tabii arkalarında şaşkın Alman askerî tarihçilerinin bazıları bu iddiayı ileri sürmektedirler. Şunu bilmek lazım, Çanakkale mevkii komutanı Osmanlı mareşali rütbeli Liman von Sanders’ti. Fakat Liman von Sanders diğer Alman paşalara göre mütevazı ve makul bir adamdı. Belki savaş tarihinin ünlü komutanı değil ama Türk genç subaylara saygılıydı. Verdiği emirleri çok sefer Türk komutanların itirazı üzerine geri çekmiştir. Bu bir fazilettir. İçlerinde Mustafa Kemal Bey, en başta mevkii komutanı Cevat Paşa, Fevzi Çakmak Paşa, Kâzım Karabekir Bey gibi İstiklal Savaşı’nın büyük komutanları vardı. Birinci Dünya Savaşı bu genç komutanların zaferleriyle doludur. Birinci Dünya Savaşı’nda nihai mağlubiyetin yanında vatan savunmasında, imparatorluğun savunmasında da doğrusu iyi işler yaptık.
Çanakkale’de medeniyeti kutluyoruz. Rüstem Aslan Hoca’nın kazılarında bunu gördük, müzedeki sergilere baktık. Troya Müzesi muhteşem bir kültürel ünitedir. O topraklarda bugün barış ve kültür diriliyor. Bu şehir son 50 yılda inanılmayacak derecede atılımlar yaptı. Elverir ki bunlar ve coğrafyası korunsun. Anormal kıyı istilasına, basit sanayi tesislerinin istilasına uğramasın. Çanakkale turizm ve ziraat alanı ve tarihin yaşayacağı bir alan olarak kalmalı.
MİLLİ ONURUMUZ
BU yazıyı kaleme alırken Gelibolu Yarımadası’nda 57. Alay Kabristanı civarında orman yangını çıktığını gördük. Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı’nın görevi çok zor. Tarihi Alan Başkanı İsmail Kaşdemir bugüne kadar bu zorlu görevin altından başarıyla kalktı. Bu tarihimiz için son derece önemli ve milli onurumuz olan alanda imar nizamının ihlali ve istisnaların uygulanması son derece tehlikeli sonuçlar verir. Bu bakımdan Çanakkale’deki boğaz statüsünün, milli parklar kanunlarının ve Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı’nın aldığı kararların can-ı gönülden desteklenmesi gerekir.
.Türkiye bereketli bir ülke mi
#Türkiye#Ziraat#İdil Biret
Ağustos 25, 2024 06:296dk okuma
Paylaş
Ülkemizde pek yanlış kanaat ve slogan vardır: “Namütenahi zenginlikleri olan, gümrah; yani bereketli bir ülke.” Bu tamamıyla yanlıştır. Türkiye’nin ne Kuzey Avrupa ülkeleri kadar bereketli ve gümrah ormanları vardır ne de ABD ve Avrupa’daki birçok ülke kadar zengin su kaynakları bulunur. Türkiye’nin yaylaları, ormanları, bozkırı hepsi planla kullanılır. Ziraatta iyi planlama yapmadığımız ve menfaat sahipleri bunu dinlemedikleri için Çukurova tarımı batmıştır. Dolayısıyla bereketin ortasında aç kalmak istemiyorsak birtakım planlamalara dikkat etmeli, bazı tedbirler alarak arazi ve kıyı yağmasını önlemeliyiz.
Haberin Devamı
BU tatilde benim gibi siz de görmüşsünüzdür; özellikle yangın felaketine uğrayan ormanların daha önceleri yanından geçtiğinizde iç karartıcı manzarasına şahit olmuşsunuzdur. Ormanların ta içine kadar girip bakmaya lüzum yok. Yol kenarındaki çamların bile senelerdir budanmadığı, tutuşmaya müsait otların bir şekilde ayıklanmadığı görülüyor. Disiplinsiz ve hoyrat insanların oranı düşük de olsa bu gibi serseriler her yerde vardır. Pencerelerinden çöp atarlar veya izmarit fırlatırlar.
Benim dikkatimi çeken şey belirli nüfusun olur olmaz her yerde durup piknik yapmalarıdır. Bu piknik sonunda bırakılan çöplerin ne toplandığını ne de gözden geçirildiğini sanmıyorum. Avrupa’da çok düzenli sayılan Hollandalılar gibi milletlerin de son derecede laubali ve tahripkâr sürücüleri vardır. Her alanda piknik yaparlar ve piknik yaparken de peşlerinde izmarit bırakmadıklarını düşünmek mümkün değil.
Haberin Devamı
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
Karadeniz Yaylalar ve Batum Turlarını Kaçırmayın.
Jolly Tur
by Taboola
Halkımız ormanlarına sahip çıkmıyor. Yangınlarda itfaiye ve Orman İşletme Müdürlüğü ekipleri canla başla çalışıyor ama Ankara’da Tarım ve Orman Bakanlığı’nda işler aksak ilerliyor. Bu çok açık. Bu bir düzenleme gerektirir. En azından odun ihtiyacının karşılandığı bölgeler var, bununla hiç ilgilenilmeyen orman bölgeleri var. Mesela Balıkesir’in bazı ormanlık köylerinde orman idaresi civardakilerin ve köylülerin yakacak odun ihtiyacını kendi karşılıyor ve bedava yahut makul bedelle satıyor. Bir sürü yerde bu yok. Bürokrasinin her zaman liyakatli ellerde olması gerekir. Hele ki konu ormanlarımızsa.
DÜZENLİ İSTATİSTİK YAYIMLANMASI LAZIM
Maalesef Türkiye’de orman arazisinin içine kadar sokulmuş yerleşmeler var. Bunların bazıları ormanın korunmasına dikkat ediyor ama hepsinin sakinleri için aynı şeyi söylemek yine mümkün değil. Hatta bir ilçenin sınırları içindeki orman kenarı yerleşmelerde bunu gözlemek mümkün oluyor. Ülkemizde pek yanlış kanaat ve slogan vardır: “Namütenahi zenginlikleri olan, gümrah; yani bereketli bir ülke.” Bu tamamıyla yanlıştır. Türkiye’nin ne Kuzey Avrupa ülkeleri kadar bereketli ve gümrah ormanları vardır ne de ABD ve Avrupa’daki birçok ülke kadar zengin su kaynakları bulunur. Eski rakamlar yüzde 13.5’i ormanla örtülü olduğuydu. Bu bilgimizde değişmelerin olması kaçınılmaz. Değişmeler olumlu mu olumsuz mu? Ormanlar ne derecede korunuyor? Bakımı yapılıyor mu ve yeni sahalar ağaçlandırılıyor mı? Bakanlığın bu konuda daha düzenli istatistik yayımlaması lazım. TEMA kadar faaliyet gösteren başka vakıflar ve hatta devlet organları var mı?
Haberin Devamı
Zeytinliklerin çok korunmadığını biliyoruz. Tarım ve Orman Bakanlığı anlamsız ve fakir kömür kaynaklarını açmak için bu zeytinliklerin tahribine ses çıkartmıyor. Son senelerde Vakıflar Genel Müdürlüğü de geniş ölçüde arazileri imara açtı. İmardan istifade edenler daha çok yılda 15-20 gün memlekete gelen Avrupa’daki Türkler ve kıyılara kadar yayılan turistik oteller. Bunların bazılarının işletmesi hiç de öyle bereketli değil. Daha doğrusu otelciliği hızlı bir kâr kaynağı olarak gören insanların bu sanattan anlamadıkları çok açık. Nitekim bir açıklama yapılırsa birçok kıyı otelinin lenduha hâlinde inşa edilip birkaç yıl sonra sahipleri olan şirketlerin ve şahısların el değiştirdiği görülür. Turizmde hedef az sayıda turist ve bol gelirdir. Tabiatımıza mâl olan bu tip konaklama tesislerinin beklenen geliri getirmeyeceği ve bir felakete sebep olacağı açıktır.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
by Taboola
2000’li yılların başında Alman Seyahat Acentaları Başkanı devrin yetkililerine “Biz buraya tabiat ve tarih için geliyoruz. Bu görünümleri tahrip ettikçe bizden turist bekleyemezsiniz” demişti. Hakikaten boyuna Alman turist sayında artış miktarı verilmesine rağmen bunun arzu edilen derecede olmadığı ve pek de zil çalınacak rakamlar olmadığı açıktır. Demir perdenin yıkılmasından ve düzenin değişmesinden sonra Akdeniz kıyılarını hayal eden ve büyük bir iştahla gelen Eski Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupalı turistlerin daha ne kadar zaman bir artışa cevap vereceği belirsiz. Üstelik kıyıları kapatan bu otellerde her türlü basit işletme mantığına aykırı olarak “hepsi dahil” ücretler ödendiği ve bu yerli turistten alınanın çok altında olduğu biliniyor.
Haberin Devamı
KIYILARIN KORUNMASINA DİKKAT EDİLMİYOR
Kıyıların korunması aslında kanunlarımızda var. Fakat buna dikkat edilmiyor. Her zaman tekrar ediyorum; İspanya’da General Franco kıyıları umuma açtığında ve kıyıları otellerin işgal etmesini önlediğinde bunu sosyalist eğilimlerle yapmadığı açık. Sadece düzenin bozulmasını, kavga çıkmasını önlemek istiyordu. Nitekim sıkıntılı belirtiler ülkemizde görülmeye başlandı. 1980’lerin başında o zamanki Turizm Müsteşarı Mukadder Sezgin, Turgut Özal’a verdiği raporda kıyı uzunluklarımız budur ve nüfusumuz budur, çok yakında bu nüfusun çoğu kıyılara hücum edecek, tatil yapmak isteyecek ve birçoğu da buralarda yerleşecek. Çünkü büyük şehirlerin bazıları nüfusu kaldırması mümkün değil. Çalışanların birçoğunun Ankara gibi yerlerde ilelebet yaşamasını bekleme mümkün değil, demişti.
Haberin Devamı
Hızla bu öngörü gerçekleşti. Bugün kıyılara hücum edenler haklı olarak isyan ediyorlar. Bodrum’un hâli ortada, fakat sosyal demokrat belediye başkanının “Bizim belediye plajlarımız herkese yeter” demesine de ancak gülünür. Yani bu demek oluyor ki bir şekilde kıyıları kapatıp plaj açanlar ve oraya astronomik fiyatlarla müşteri kabul edenler makul görülmeli. Bazı turizmciler de bunu destekleyen görüşler ileri sürüyorlar. Bodrum yarımadasını biraz bilen insanların bu gibi görüşleri paylaşması mümkün değil. Muğla vilayetinin çeşitli köşelerinde kıyı şeridinin peyzajını bozacak özel yapılanmalar var. Bunu yapanların bazıları otelciler. Yağmalama alışkanlığı edinenler arasından çıkıyorlar.
PLANSIZ ZİRAAT OLMAZ
Su kaynakları sınırlıdır. Konya ovasındaki sorumsuz üretim, mesela yonca üretimi araziyi mahvetti. 250 metreye kadar artezyen kuyuları kazıldı, su çekildi ve bugün bu obrukların ortaya çıkmasıyla neticelendi. Oysaki daha işin başında zirai planlama ve uzmanlar Orta Anadolu’da yonca ekimine müsait olunmadığını mısırın da buna dahil olmadığını belirtmişlerdir. Buna rağmen hem çiftçiler hem kolay para kazanmak isteyenler, hem de mahalli halkla şu veya bu şekilde ilişkisi olan ziraat profesörlerinin bile yonca üretimini teşvik ve serbest bırakılması için bin türlü lobicilik yaptığını hatırlıyorum.
Türkiye’nin yaylaları, ormanları, bozkırı hepsi planla kullanılır. Ziraatta iyi planlama yapmadığımız ve menfaat sahipleri bunu dinlemedikleri için Çukurova tarımı batmıştır. Böyle bir memlekette plansızlık neticesinde birtakım ürünün daha tarladayken müşteriye ulaşılmayacak şekilde heba olması anlaşılmaz.
Şunu söylemeliyiz; burası ABD topraklarının imkânlarına sahip değildir. Bazı ürünler konusunda çok bereketli olan tropikal ülkelerin durumu da söz konusu değildir. Dolayısıyla bereketin ortasında aç kalmak istemiyorsak birtakım planlamalara dikkat etmeli, bazı tedbirler alarak arazi ve kıyı yağmasını önlemeliyiz.
TÜRKİYE’NİN MEDARIİFTİHARI İDİL BİRET
ÇANAKKALE yolunda ilerliyoruz. Otomobilde Frédéric Chopin bantı var. Vladimir Ashkengi, Anna Şikovska ve birden İdil Biret’in Chopin nokkinleri, mazurka icrası geliyor bizi büyülüyor. Hiç abarttığımı sanmıyorum. Bantın en çok çarpanı İdil Biret. Türkiye ne kadar aziz bir ülke, çünkü birçok sorunlarına ve kusurlarına rağmen bu ihtişamı ona büyük evlatları veriyor. İdil Biret bunlardan biri.
Dört yaşında Türkiye’de mülteci olarak yaşayan Prof. Fritz Neumark başta herkesi büyüleyen bir küçük piyanistti, İdil Biret. Onun yüksek kabiliyeti sonucunda “harika çocuklar kanunu” çıkarıldı. Bu kanunla bazıları Türkiye’nin müzik atmosferini değiştirdi. Her giden için belki aynı şey söylenemez. Buna bakarak da bu gibi kanunlar tenkit edilmez. Çünkü bir yerden başlamak lazımdır. Batı kültürüne intibak eden Rusya, 18. asırdan beri bu gibi kabiliyetli çocukları Avrupa’ya yollayıp bilhassa musiki ve güzel sanatlar dalında eğitim için geri getirmiştir.
Türkiye bereketli bir ülke mi
HEM BÜYÜK BİR VİRTÜÖZ HEM DE BİR TÜRK AYDINI
Sadece uluslararası bir virtüöz değil bazı edepsiz plak şirketleri onun plaklarını satılmasını ve dağıtılmasını önlemek gibi aşağılık yöntemlere girişseler de sonunda sanatın sesi galip geldi. İdil Biret uluslararası büyük bir virtüöz değil aynı zamanda istisnai bir Türk aydını. Avrupa dillerinin birkaçını çok iyi kullandığı gibi üslubuyla etrafı etkiliyor ama şunu söylemek lazım, coğrafyayı da tarihi de çok iyi biliyor.
Merhum Müntekim Ökmen kitaplardan ve haritalardan çok iyi tanıdığı ve 1973’ten sonra pasaportla gidip yaşadığı Paris’te eski işçi semtlerini ararken çıkmaza girmişti. Bir toplantıda rastladığı İdil kendisine bütün Paris’i anlattı: “O mahaller güney banliyölerinde değil, kuzey banliyölerindedir. Orada Mağribiler yaşar, burada Afrikalılar. Eski Fransız işçi sınıfı daha çok şuralardadır” gibi bilgiler... Sanki büyük bir Konzertmeister değil de sosyalist bir partinin propaganda şefi gibi endüstri merkezinin işçi coğrafyasına hâkimdi. Türkiye’nin Tanzimat tarihini de, Avrupa’nın yakınçağ tarihini de bilirdi.
Bu olgun hafıza, bu sınırsız yetenek Küçük Asya Türkiye’sinin Sovyetler Birliği’nde Türkî kitlelerle de ilk büyük temasını konserleriyle temin etti. İnsanlar İdil’in adını haykırarak uzaktaki Türkiye’ye saygılarını ve özlemlerini belirttiler. Zamanımızda politikacıların yıktığını sanatçıların yeniden inşa edeceğine en iyi delildir. Dileğimiz uzun yıllar, mütevazı, sakin büyük insanımızın aramızda bulunması.
100. yılında Topkapı Sarayı Müzesi
#Topkapı Sarayı#Ziyaretçi#İş Bankası
Eylül 01, 2024 06:298dk okuma
Paylaş
Bu yıl Topkapı Sarayı’nın müze oluşunun 100. yılı. Burayı dikkatlice kullanmamız gerekiyor. Sarayın yıllık ziyaretçi sayısı çok kalabalıktır. Bunun lüzumu yoktur. Bütün dünyada kontenjan sistemine gidiliyor, ziyaretçi sayısı azaltılıyor. Ayasofya ve Topkapı gibi makamların şuurlu ve bilgili ziyaretçiye ihtiyacı vardır. Herkesin önüne anlayıp anlamayacağı bir hazineyi çıkarıp içeride taban teptirmenin manası yoktur.
Haberin Devamı
TOPKAPI Sarayı hepimizin bildiği gibi Sarayburnu diye adlandırılan Suriçi İstanbul’un en uç mıntıkasında yer alır. Bu bölgedeki kalıntılar temelde Atina civarından geldiği bilinen Megaralılar’ın kurduğu efsanevi Byzantion’dur. Ama bu isim unutulmuştur. Hiçbir zaman bizim Bizans dediğimiz imparatorluğun ahalisi kendilerine Romalı demekten başka bir isim kullanmadılar, kimlikleri buydu. Hellenizm şuuru bu bölgede miladi 10. - 11. asırlarda başlamıştır. Bugünkü Saray-ı Amîre aşağıda Çinili Köşk ve bugünkü alan, henüz Edirne döneminde, yani 1446’dan itibaren yapıldı ve saray 1460’larda buraya nakledildi.
SİRKECİ DEMİRYOLU HATTI KALDIRILMALI
Bugün Sarayburnu’nda dış kapıda bir Gotlar Sütunu vardır. Şehrin Gotlar tarafından kuşatılmasının önlenmesi üzerine bunun şerefine dikilmiştir. Bir küçük şapel (ayazma) vardır. Doğrusu bir kazı yapıldığında neler çıkabilir. O Sarayburnu’nu çevreleyen yolun kaldırılmasına bağlıdır. Bugün için Sarayburnu’ndan Sirkeci Demiryolu hattını kaldırmak yeterli. İmparatorluk ulaştırma tarihinin önemli istasyonu Sirkeci İstasyonu’dur, bunun müştemilatı, Sepetçiler Köşkü, alay köşkleri gibi kalıntılar Topkapı Sarayı bahçelerine dahildir. Bu bakımdan Sirkeci Demiryolu hattının kaldırılması gerekir. Hattın altında bir de Bizans devrine ait bir bazilika vardır. Hâlen bölgede zaman zaman görülüyor, şu son birkaç yılda Topkapı Sarayı idaresi yeni bir sarnıç daha keşfetti. Gülhane Bahçesi’nin de yer aldığı bu bölümde geniş bir parkın tesis edilmesi düşünülüyor ki isabetlidir. Çünkü İstanbul halkının tenezzüh, hava almak ve gezmek için bu gibi alanlara şiddetle ihtiyacı vardır.
100. yılında Topkapı Sarayı Müzesi
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
by Taboola
Soğukçeşme ile sınırlı olan bugünkü Saray-ı Hümayun duvarları şüphesiz Ayasofya’nın devamı olan Aya İrini’yi de barındırıyor. Aya İrini 8. asırdan kalma bir bazalikal tipte bir kilisedir. İkonklast (put kırıcı dönem) kiliselerin son ve tek muhteşem örneğidir. Şiddetli restorasyona muhtaç olduğu için konserlerin iptal de isabetli olmuştur, restorasyonun hızla başlaması gerekir.
Haberin Devamı
Darphane dediğimiz bölüm aslında sarayın başka ülkelere yollayacağı diplomatik hediyelerinin, mutena cilt işlerinin, soğuk demir işlerinin, marangozluğun yapıldığı alandı. Bugün burası Topkapı Sarayı’nın zengin çini koleksiyonu için düşünülüyor. İlk anda isabetli bir kara gibi ancak yakın gelecekte Topkapı Sarayı’ndaki muhteşem çini porselenleri, Avrupa porselenlerinin (Saksonya ve Petersburg) ayrı bir alanda mutena bir bina da toplanması icap eder. İstanbul en büyük ve en orijinal porselen müzesini barındırmaya aday bir şehirdir. (Aday binalar eski Defter-i Hakanî ve Maçka’daki Teknik Lisesi’dir.)
Aynı şekilde Topkapı Sarayı’nın cam eserleri de son yıllarda Beykoz’daki Abraham Paşa Köşkü’ne taşındı. Korunun içinde gayet sempatik bir müze ortaya çıktı. Lâkin o müzenin restorasyon bölümü, uzmanların çalışacağı bölümler için sahaya ihtiyaç var. Bu saha Türk Alman Üniversitesi dediğimiz; nasıl çalıştığı hâlâ belli olmayan, verimliliği de çok tartışılan bir üniversite tarafından işgal ediliyor. Amacımız bu üniversite ile uğraşmak değil. Fakat üniversitenin müzenin alanına ve ormandaki diğer sahaları kapatması da hoş değil. Hatta buraya güya çok lüks öğrenci yurdu yapılarak bu saha, orman kapanmak, tahrip edilmek yoluna gidildi. Bunların düzeltilmesi gerekiyor. Bu alan müzeye aittir.
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
TOPKAPI SARAYI’NIN GÜZELLİĞİ MÜTEVAZI OLMASINDADIR
Sarayımızın II. Mahmud döneminde fiilen, Sultan Abdülmecid devrinde resmî olarak Dolmabahçe Sarayı’nın yapılmasıyla terk edildi. Zaruri bir durumdu. Çünkü en geniş salonunda bile 19. yüzyılın bir diplomatik banketi tertiplenemez. Arz odasının muasır diplomatik törenler için geçerli olmadığı açıktır. Topkapı Sarayı’nın güzelliği, hem muhteşem hem mütevazı olmasındadır ve eski bir eserdir. Zamanında 5 bin insanın yediği, görev yaptığı, barındığı sarayın 19. yüzyılda hizmet vermesi mümkün değildir. Aslında çağdaşlarıyla mukayese edilmeyecek Dolmabahçe Sarayı da fazla bir büyüklüğü yok ama güzel görünümlü, iyi seçimli bir bölgededir. 19. yüzyılda bütün hazinenin ve gelirlerin saraylara harcandığı gibi bir efsane ezberedir, söylenti şehir efsanesidir.
19. yüzyıl boyunca atalara uyularak Yavuz Sultan Selim Han’ın mührüyle açılıp kapanan Hazine Daire, Hasodalar Dairesi dediğimiz Mukaddes Emanetleri de barındıran bölüm sarayda tutulmuştu. Bazı Enderun ağaları ve hatta harem halkının orada ikâmete devam ettiği anlaşılıyor. Mesela Sultan Abdülmecid devrinde bile Şehzade Süleyman Efendi’nin, yani Naciye Sultan’ın annesi ve büyükannesinin orada oturduğu anlaşılıyor. Abdülmecid’in kadınefendisi orayı bırakıp Dolmabahçe’ye geçmemiş. Bazı törenler en başta biat töreni burada yapılmaya devam etti. Topkapı’nın elbise aynı şekilde silah dairesi de teşhire açıktı. Bunlar hususi berat, izinle gezilebilirdi.
Haberin Devamı
1924 yılına kadar Topkapı’nın çok da iyi bakıldığını söylemek mümkün değil. Saha zamanın tahribatına kalmıştı, bazı yerlerde çöküntü vardı. 1924 yılından sonra müze kuruldu. Müzenin ilk müdürü, Arkeoloji Müzesi’ndeki nümizmatik kabinesinin (sikkelerin) başındaki Halil Edhem Bey’in asistanı Tahsin Öz Hoca’dır. 25 yıl orada kalmıştır. Çocukluğumda müzeyi gezdiğimde Cüce Bahri Bey olduğu anlaşılıyor, Enderun cücelerinden biri olmalı ve siyahî ağaların birini (galiba Nadir Ağa idi) ve hanımları memur olarak görmüştük. Doğrusu iyi bir kadro olmalı, sarayın hiçbir zaman umumî bir yağmaya uğramadığı açıktır. Geçiş döneminde bazı yolsuzluklar olduğundan şikâyet ediliyor. Bunu bilemeyiz, saray hakkında böyle uydurmaları işi gücü olmayanlar, Sahaflar Çarşısı’nın köşelerinde bazı mahfilde ezbere konuşmayı iş edinmişlerdir. Topkapı Sarayı aslında iyi korunmuştur.
Haberin Devamı
1924’te müze olduktan sonra ortadaki Enderun Ağaları Camii de bütün bölümlerdeki yazmaların, Piri Reis haritası ve bizzat Fatih Sultan Mehmed’in kullandığı İliada gibi sayısız Şark ve Garp yazma eserinin toplandığı yerdir. Bugün 18 bin el yazması, 5 bin matbu olmak üzere toplam 23 bin kitap gibi zengin bir koleksiyonu olan bu bölüm sadece Osmanlıca değil, Farsça, Arapça, Çağatay Türkçesi (II. Bayezid Uygurca ve Çağatay edebiyatını iyi okurdu) Ermenice, orta Yunanca ve eski Yunanca ve hatta Kanuni Sultan Süleyman Han Batı müziğini de dinlemeye meraklı olduğu için Budin’den Kral Mátyás Corvinus’un kütüphanesinden getirilen antefonali, yani Macar musiki mecmualarını da getirmişti.
Sarayın mücevher dairesi birkaç defa restorasyondan geçti. En sonra restorasyonda taş kaplama kubbelerin yerini, tekrar ahşap aldı. Doğrusu budur. Aksi taktirde beton terlemesi görülüyor. 1960’lı yıllarda beyaz çimento kullanılmıştı, bugün bazı bölümlerde, bunlar izale edilmiştir. Marmara Denizi’ne bakan duvarlar ıslah edilmiştir, Harem’de çalışma devam etmektedir.
SARAYIN ZİYARETÇİ SAYISI ÇOK FAZLA
Sarayın yıllık ziyaretçi sayısı çok kalabalıktır. Bunun lüzumu yoktur. Bütün dünyada kontenjan sistemine gidiliyor, ziyaretçi sayısı azaltılıyor. Ayasofya ve Topkapı gibi makamların şuurlu ve bilgili ziyaretçiye ihtiyacı vardır. Herkesin önüne anlayıp anlamayacağı bir hazineyi çıkarıp içeride taban teptirmenin manası yoktur.
Müzenin yönetimi Millî Saraylar’a geçti; tıpkı Dolmabahçe ve Yıldız Sarayı gibi. Milli Saraylar döneminde özellikle Enderun avlusundaki yapıların restorasyonları tamamlandı, tefrişi yenilendi ve ziyarete açıldı. Aynı şekilde dördüncü avludaki Mecidiye Köşkü de restore edildi ve ilk kez ziyarete açıldı. Son dönemde depolarda bulunan yaklaşık 3 bin yeni eser ziyaretçilerle buluşturuldu. Bu hummalı çalışmaların hiç durmadan devam etmesi gerekir.
Bu yıl sarayın müze oluşunun 100. yılıdır. Buraya genç yaştaki öğrenciler daha doğrusu talebeler, anlayan insanlar gider. Ziyaretlerin kısıtlı olması gerekir. İlkokul çocuklarının getirilip de bir şey anlamadan gezdirilebilecekleri yer değildir. Ayrıca ilkokullar gezileri iyi tertipleyemiyor, öğretmenler de oraya buraya koşturmaktan görevlerini tam olarak yapamıyorlar. Müzenin çocuk eğitimi verecek kadroları yok. Bunların düzeltilmesi gerekir. Bağdat ve Revan Köşkleri 17. asır çini sanatının harikalarını barındırır. Buna Harem’de Veliaht Dairesi de dahildir. Sarayın arka bahçeleri de bugün yine ele alınıyor.
Topkapı Sarayı Müzesi’ni dikkatlice kullanmamız gerekiyor. Giriş ziyaret ücreti yüksek gelebilir. Ama bu lüzumsuz bir sızlanmadır. Zira Türk vatandaşlarının yıllık aldıkları müze kart, hele öğrencilerin indirimiyle çok ucuzdur, böyle bir kartla Topkapı Sarayı Müzesi’ni de her türlü müzeyi isterseniz bir yıl boyunca bin kere gezebilirsiniz.
TOPKAPI SARAYI MÜZESİ’NDE GEZİLMESİ GEREKEN YERLER
TOPKAPI Sarayı’nın dikkatle görülmesi gereken yeri mutfaklardır. Buradaki çini örnekleri görülecek şeylerdir. Yakında çini müzemiz darphanede olacak. Sarayın Bâb-ı Hümayun tarafından girilince dış avlusunda Arkeoloji Müzesi’ne sonradan ilave edilen gudubet bir bölüm var. Bu hâlâ yıkılmıyor. Sarayda benim “senkronik kirlenme” dediğim zaman eşleşmesi mefhumunu zedeliyor. Arkeoloji Müzesi’nin klasik eserlerinin açık ya da kapalı olsun Topkapı Sarayı’nı örtmesi gerekmez. Bunlar ikisi iki ayrı zamanın eserleridir ama bir aradadırlar. Arkeoloji Müzesi, Müze-i Hümayun 1894’ten beri bütün Avrupa’nın en orijinal arkeolojik hazinelerinden biridir.
İkincisi Hazine Dairesi, üçüncü Elbies-i Hümayun dediğimiz yer. Hasoda, yani Mukaddes Emanetler bölümünün Topkapı’da eserlerle bir bütünlüğü yoktur, ayrı bir havayla bakılmalı ve gezilmelidir. Hemen yanında ise Harem Sofası, Bağdat ve Revan Köşkleri de görülecek eserlerdendir. İkinci bir gezinizde de Harem’i ziyaret edebilirsiniz. Bugünlerde de bir restorasyon söz konusudur.
ULUSAL ÖZEL BANKAMIZIN 100. YILI
İŞ Bankası 1924 yılında kuruldu. İttihat ve Terakki’nin İzmir’deki bölge sekreteri, genel sekreter demek, Mahmud Celal Bey (Bayar) kurucu genel müdürdür. O zaman için önde gelen bankacıydı. Atatürk’ün takdirini kazanmıştı. Ünlü bankacılar burayı hep yüceltir.
İlk binası Ulus’taki neoklasik yapıdır. Zamanla genel müdürlük yakında yıllarda İstanbul’a geçti. Türkiye’deki özel bankacılığın en kuvvetli, en eski devamlı atılım gösteren bir kurumudur. Millî iftiharımızdır. Şüphesiz her kurumumuz gibi ıslaha muhtaç yönleri olabilir. Ama doğrusu öncülüğü bırakmamıştır.
100. yılında Topkapı Sarayı Müzesi
MUHTEŞEM BİR TÖRENDİ
Kuruluş yıldönümünü Haliç Ritz Oteli’nde kutladılar. Konser muhteşemdi; Emel Sayın muhteşemdi, Murat Karahan muhteşemdi, Erol Evgin’i dinledik, Ajda da çıktı, o da muhteşemdi. Orkestra da iyiydi. Kalabalıktı. Her şeye rağmen bankaya yakışan bir törendi, muhteşemdi. Genel Müdürlüğü kutlarız. İş Bankası’na ve 100. yıla yakışmayan bine otelin kendidir. Haliç’i bu gibi binalarla sözde modernleştirmek çok ayıp bir şeydir. Ciddi bir kontrol ve denetimin ne proje safhasında ne de sonrasında yapılmadığı anlaşılıyor. Bu yıl operamızın da 90. yılıdır. Bankayı kuran büyük adam Mustafa Kemal Atatürk bu ülkede operayı kurumsallaştırdı. İlk operamız “Özsoy” operasını İran Şahı ile Ankara’da dinlediler. Bir iki opera aryasını programa koyamayacak kadar alışkanlıklarından vazgeçemez miydiniz?
Oturduğum zaman içimi sızlatan olayı unutamayacağım. Bu bina Fatih Sultan Mehmed’in taş kızak tersanesinin üstüne yapıldı, o kalıntıyı koruyacak, gösterecek hiçbir emare yok. Bunlar hesabı sorulacak konulardır. Bu tatsızlığı bir kenara bırakırsak, pazartesi gecesini, yani güzel bir yaz gecesini büyük bankamızın tatlı 100. yıl töreni ile hatırlayalım.
Hükümet davete sadece mesaj göndererek katıldı, ana muhalefet liderimiz oradaydı. Sevgili Kıbrıs Cumhurbaşkanımız
Ersin Tatar Bey de katıldılar ve 100. yıla yakışan bir tören oldu.
Eğitim sistemimiz
#Türk Millî Eğitim Bakanlığı#Eğitim Sistemi#Türk Eğitim Sistemi
Eylül 08, 2024 06:297dk okuma
Paylaş
Türk Millî Eğitim Bakanlığı’nın vaziyeti iyi değil; ancak ne Bakanlığı ne memurları hatta ne de bakanları tek tek suçlamamız mümkün değil. Çünkü iki seneden fazla hiçbir Millî Eğitim Bakanı iş başında kalmadı. İnsanlar, çocuklarının aynı anda 2-3 dil öğrenmesini, spor yapmasını, iyi matematik ve Türkçe öğrenmesini istiyorlar. Bunları temin edemezseniz; yetişmemiş nesillerle ne demokrasiyi ne Türkiye’nin kalifiye sınıflarını yaratabilirsiniz.
Haberin Devamı
OSMANLI İmparatorluğu, yani Türklerin İmparatorluğu’nda Türkçe eğitimin modernleşme süreci 250 yıl evvel başladı. Reformun ana itici unsuru askerî reformların gerekliliğidir. Mühendislik, tıp, veterinerlik, kimya dalındaki Batı Avrupa ilminin getirilmesi, Mühendishane mektebleri kurularak, bunun tatbiki ve tabii ilimler içinde bilhassa orduda ele alınması 18. yüzyıla ait bir başlangıçtır. Hiç şüphesiz ki 19. yüzyıl boyunca bu süreç hukuk eğitimine (II. Mahmud devri) ve yine tıp eğitimine hız vermek yoluyla geliştirildi.
TÜRK KADIN DEVRİMİNİN BAŞLANGICI
19. yüzyılda eğitimin en önemli rolü sıbyan mekteplerinin kız ve erkek çocuklarının birlikte eğitime tabi tutularak, bu okullarda kısmen modern sayılacak okuma, yazma ve hesap öğretimi ile tanıştırılmasıdır. Bu ilk kademe eğitimden sonra bazı çocukların imkânlarının darlığı dolayısıyla, şayet kabiliyetliyseler, Bâbıâli’deki ofislere çırak olarak alınmasına da devam edildi ve büyük Tanzimat memurları yetişti. Asıl değişiklik, kız çocuklarının da eğitime devam etmesine müsaade edilmesidir. Tabii Rüştiyelerin yapısına ek olarak bu durumda kız ortaokulları (İnas Rüştiyeleri) da kuruldu ve daha da muhteşem bir eylem olarak Dar’ülmuallîmat (Kız Öğretmen Okulu) mevcut erkek öğretmen okulları (Dar’ülmuallîmin) yanında ortaya çıktı. Kadın öğretmenlerin cemiyetimize katılması Balkan ülkeleri ve Rusya ile hemen hemen aynı tarihleri taşır ve gerçek Türk kadın devriminin de başlangıcıdır. Bir bakıma Osmanlı İmparatorluğu eski ananeyi yeni dünyaya intibak ettirerek devam ettirdi.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Osmanlı eğitim sistemi bursa önem veriyordu. Askeri alanda olduğu gibi, Dârüşşafaka, Mülkiye, 1860’larda kurulan Galatasaray ve veterinerlik okulları öğrencilerin sadece okuma yazma masraflarını değil, giyim kuşam masrafları ve yatılı olarak da barındırırdı.
Eğitim sistemimizGalatasaray Lisesi
Daha da ilginci, imparatorluk Avrupa tipi eğitimde Fransızca eğitimini zorunlu gördüğü için bu sahayı misyonerlerin etkinliklerine bırakmak niyetinde değildi. Eğitim tarihimizin gerçekten büyük insanı Sultan Abdülaziz devrinde Mehmed Emin Âli Paşa, Ahmed Vefik Paşa ve bilhassa Keçecizâde Fuad Paşa, Fransızca – Türkçe eğitimli bir okulu, Galatasaray’ı kurdular. Bu örnek, sadece Rusya’da 33 yıl boyunca eğitim veren “Tsarskoye Selo Lisesi” gibi bir şeydir. O okulda da büyük Puşkin, birtakım devlet ve edebiyat büyükleri ve Rusya’nın Hariciye Nazırı ünlü Aleksandr Gorçakov gibileri okumuştur. Paşalarımız “Fransızca lazımsa misyon okullarını biz yaparız” dediler ve alasıyla yaptılar.
Haberin Devamı
Askerî eğitimin modernleşmesi sadece Harbiye ile kalmayarak, aynı zamanlarda Avrupa’da yeni teşkil edilen kurmay eğitiminin benimsendiği 1840’lardadır. Bu yüzden Osmanlı ordusu Birinci Dünya Savaşı’na bile genç fakat âdeta tecrübeli generaller gibi, lisanları, matematik ve coğrafyayı her şeyi bilen yüklü bir kurmay sınıfıyla girdi.
Millî eğitim meselesi, gayrimüslimlerin de Türkçeyi iyi öğrenmelerine dikkat etmiştir. Bilhassa Osmanlı eğitiminde küçük yaşlardan itibaren Türkçenin iyi öğrenilmesine dikkat edilirdi. İlginç gelişmeler vardı. Rusya İmparatorluğu’nda da Türk kökenli aydınlar Azerbaycan, Kırım, Kazan’da İsmail Gaspıralı’nın Cedid usulünü takip eden Azerbaycanlı münevverler (Hüseyinzade Alibey, Topçu Başev bilhassa Mirza Fethali Ahundzade) Kazan’da ve Orta Asya Türkistan’da ise Doğu ve Batı kültürünü bensimseyen aydın münevverlerce devam ettirildi. Bunlar tamamen özel ve mahallî atılımlardı ancak çok taraftar topladı. 20 sene içinde sayıları Rusya İmparatorluğu’nda 5 bine ulaştı. O kadar ki Bolşevik devriminden sonra birtakım vilayetlerde Türk köylü ve kasabalılarının okuma yazma konusunda Rus köylü ve taşralılarından birkaç adım önde olduğu görüldü.
Haberin Devamı
Anında Tami Ön Ödemeli Karta Sahip Ol.
Tami
İmece Kart'la tarımsal ihtiyaçlarını hemen karşıla.
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Tanzimat boyunca maarif vekillerimiz çok ilginç şahsiyetlerdi. İttihat ve Terakki döneminde de aynı manzara görüldü. Nihayet Cumhuriyet bu işi daha ciddiye aldı. Özel okul Türk hayatında önemlidir. Sâtı’ el-Husrî Bey, Halepli ailelerdendir, onun kurduğu yuva mekteplerindeki maarif sistemi, kendisinden sonra küçük kardeşi Neriman Hızıroğlu’nun (Ayşe Abla) Ankara’da kurduğu mekteple pedagojik bakımdan başkentte bir reform yaptı. İstanbul’da, Dışişleri eski Bakanlarımızdan merhum Coşkun Kırca’nın babası Mehmet Ali Haşmet Kırca, Terakki mekteplerindeki idarecilik başarısını kendi kurduğu Yeni Kolej’de devam ettirdi. Bunlar disiplinli yetişen, hatta disiplinsizliği görülen öğrencileri hizaya getiren, dil ve matematik öğreten okullardır.
Haberin Devamı
Özel okullara karşı değiliz, bu ucuz bir slogan olur. Lakin özel okullar Türkiye’de bu işi başlatan ve devam ettiren insanların ruhuna ve yöntemine sahip değiller. Geçen zaman içinde Türk öğretmen sınıfının bir kısmı kazancı tercih etti. Bir okulu kuruyor; fotokopisini muayyen il merkezlerinde açıyor; öğretmenler ve öğrenciler arasındaki ilişkiler, özellikle haddini bilmeyen veliler yüzünden bozuluyor. “Acaba üniversiteyi nasıl kazanırız?”, “Falan okul çokça başarılıymış” sloganı hâkim oluyor. Millî Eğitim Bakanlığı ise bu işi tamamıyla özel sektöre bırakmıştır ve ciddi denetim de yapmıyor.
Her yere imam hatip okulu açmak cemiyeti toparlamak için geçerli bir yol hiç değildir. Burada eğitim verecek uzman öğretmen bulmak çok zor. İmam hatipte okuyan öğrencilerin büyük çoğunluğu Arapça öğrenmek bir yana, Arap harfli bir metni çözmekten bile uzak kalmış; üstelik bu çocukların birçoğu da gerçekten çok meraklı ve zeki yavrularımız. Çok öğrenci okulun kalabalıklığından ama hiçbir şey öğrenemeden mezun olduğunu söylüyor. Galiba anne babalar okulların eğitim başarısından çok disiplin tarafına önem veriyorlar. Bazı okullar ise Anadolu İmam Hatip Lisesi gibi başlıklarla kuruluyor; yani hem İngilizce öğretecekler, hem Arapça hem de Türkçe; maaşallah. Henüz görülmedi. “Edebiyat Liseleri” diye birçok aydınımızın program ve muhteva düzenleyerek sundukları projeler “Fen Liseleri”ne paralel bir program öneriyordu. Derhâl sulandırılarak dejenere edildi. Öyle ki sayıları gereksizce ve hazırlıksızca ilk anda 30’a ulaşan bu okulların bazılarında öğrenciler, eğitimcilerden daha çok öğrenmeye iştahlı ama tatmin edilmedikleri açık. Bu konularda bakanlık açık imtihan yapabilir, yani anında çekilen bir kura ile okullarda öğrencilerin birtakım başka meslektaş ve aydın önünde bir imtihana girmesi mümkün olabilir. Mazide Osmanlı maarifinin bu gibi müsabakalara başvurduğu biliniyor ve bu başarılıydı ancak bu başarının tekrar edeceği şüphelidir.
Anne babaların disiplin altına alınması lazım. Para veriyorum diye insanların okul civarında gruplaşması, kendi aralarında WhatsApp grupları teşkili, gerek müdürleri gerekse öğretmenleri baskı altında tutmaları kabul edilemez. Böyle bir manzarayı hiçbir Avrupa okulunda ne kilise, ne laik, ne de özel atılımlı okullarda göremezsiniz. Türkiye, parayı verenlerin her şeyi bileceği bir ülke hâline geldi ve disiplin ilk önce maarifi ve maarifçileri bırakmakla olur.
Türk Millî Eğitim Bakanlığı’nın vaziyeti iyi değil; ancak ne Bakanlığı ne memurları hatta ne de bakanları tek tek suçlamamız mümkün değil. Çünkü iki seneden fazla hiçbir Millî Eğitim Bakanı iş başında kalmadı. Hepiniz bilirsiniz, son Osmanlı asrı da Atatürk devri de uzun süre çalışan eğitim nazırlarının devridir, cumhuriyet devri bunun şahıdır; Mustafa Necati Bey ölene kadar bu ülkenin eğitimin sistemini kurdu, biz onun yetiştirdiği öğretmen ordusunun veletleriyiz. Ortaokul hayatımız onun çizdiği şahane öğretmen profilleri ile doludur. Bana sorsanız ki hayatınızda tanıdığınız altın madalyalı pedagog kimdi, ortaokul edebiyat öğretmenimi gösteririm. Ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan iki yıl önce göreve başlayan, milletin maarif ve kültür hayatını aydınlatmakta büyük rol oynayan Doğu ve Batı kültürüne hâkim bir münevverimiz Hasan Ali Yücel Bey, 1946’dan itibaren Halk Partisi’nin içinde ayaklanan malum kliğin kışkırtmalarıyla görevden alınınca bu anane yıkıldı. Ondan sonra uzun süre hizmet gören Millî Eğitim Bakanı pek tanımıyoruz. Hatta bu son uzun süreli AKP iktidarı boyunca, sürekli Maarif vekili değiştirilmesini hiç kimse anlayamaz, size şunu söyleyelim Hariciye, Maliye ve bilhassa Maarif vekilini sürekli ve tam iktidarla seçememek bir hükümete eksik kabiliyetle beceriksiz ve bilgisiz damgasını vurdurur. Günün methiye ve değerlendirme kağıdın üzerine değil, ancak buz üstüne yazılır.
Eğitim sistemimizHasan Ali Yücel
DAHA İYİLERİNİ DEVLET İÇİN KURUN
Yabancı okullara müdahale etmek kabul edilir bir şey değil. Sizin göreviniz, Tanzimat’ın büyüklerinin yaptığı gibi o okulların daha iyisini devlet eliyle devlet için kurmaktır. Hele bir de bu okullara çocuk veren velileri yabancı hayranlığıyla fazla suçlamayalım, çünkü çok açık biliniyor ki kabinedeki bakanlarımızdan birinin çocukları da orada okuyormuş. Kendinize ayıp olmayanı başkasına niye ayıplıyorsunuz? İnsanlar, çocuklarının aynı anda 2-3 dil öğrenmesini, spor yapmasını, iyi matematik ve Türkçe öğrenmesini istiyorlar. Bunları temin edemezseniz; yetişmemiş nesillerle ne demokrasiyi ne Türkiye’nin kalifiye sınıflarını yaratabilirsiniz.
Köy okulları az talebe var denilerek kapatıldı. Servis tesis ettiler. Hiç iyi işlemediğini gördük. Bu masraf olur diye kaldırdılar. Evvelki Maarif Vekili Mahmut Özer köy okullarının yerinde ve servissiz devamı gibi akıllı bir projeyi uygulamaya başlamıştı. Tutun ki köyde üç tane öğrenci var, öğretmeni tayin edersin o çocukları okutur, buna ek olarak köydeki okuyamamış ana babaları da eğitime tabii tutar. Zaten böyle garip tasarruf tedbirlerine hiç gerek yok. Zaten küçücük çocukları sabahın köründe dağ taş aşacak servis arabalarıyla bir yerlere yollamak tehlikelidir.
Eğitim sistemimizMahmut Özer
Öğretmenlere evvela iş veriniz, maaşlarını düzeltiniz. Birçok öğretmenin işleri, çocukların da öğretmenleri yok. Niye? Küçücük çocukları oradan buraya koşuşturacağınıza içeride eğitmeye bakın ve köyler artık bunu yapmaya müsaittir. Örnek mi arıyorsunuz; büyük valimiz merhum Recep Yazıcıoğlu’nun yaptıklarına bakınız. İleride onun kurduğu okulları ve öğrencileri nasıl yerinde tuttuğunu, geleceğin eğitimini nasıl keskin örneklerle başlattığını göreceksiniz.
Yeni alfabe
#Alfabe#Türk#Özbekler
Eylül 15, 2024 06:296dk okuma
Paylaş
“Türk dünyasının ortak alfabesi kabul edildi” haberleri çıktı. Harflerin sayısı 34’e çıkacakmış. Türk devletlerinin ortak projelerini bilimsel yapılar olarak görmek ve fonetik kayıtlara almak en doğrusudur. Ancak Türkçenin bu şekilde düzeltileceğini, düzgün telaffuz edileceğini sanmak, hele bunu bürokratik bir yapıyla gerçekleştirmeyi ummak gülünçtür. Bu çözümsüzlük ortamında, ne kadar işleyeceği belirsiz bir alfabe teklifinden önce, medyada konuşulan ve matbaa dili olarak kullanılan Türkçeyi güçlendirelim.
Haberin Devamı
12 Eylül’de gazetelerde “Türk dünyasının ortak alfabesi kabul edildi” haberi vardı. Mevcut 29 harfe eklemeler yapılacakmış, sayı 34’e çıkacakmış. Eklenen harfler de aslında harf demeye bin şahit ister; daha çok hareke misali bir takım işaretler. Fakat içlerinde en gereksiz olanı da “Q” harfi. Bu “Q”, Arapçadaki “kaf”ın karşılığı olarak görülüyor ve Türk lehçelerinde kaba bir şekilde telaffuz edilen kalın “K” sesini karşılıyormuş. Hem İran’da hem Sovyet Azerbaycan’ında, keza Osmanlı dünyasında da okumuş yazmış insanlarımız bu kalın “kaf”ı pek kullanmazdı. Modern Farsçada bu “kaf” zaten “Ga” sedasıyla karşılanır. Bu kalın telaffuz, halk arasında vardı ve hâlâ da var.
Yeni alfabe
Haberin Devamı
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
Karadeniz Yaylalar ve Batum Turlarını Kaçırmayın.
Jolly Tur
by Taboola
TÜRKİYE DİL MESELESİNDE ÖNCÜ OLMA VASFINI YİTİRDİ
Bir de “e” var ki, oldukça açık bir ses; ancak edebiyat ve tiyatro sahnelerinde gittikçe terk ediliyor. Dil meselesinde siyasi tayinlerin yetkinliği olmadığı malum. Bilhassa Türk birliğine üye devletlerin içinde dil biliminde otorite sayılacak uzmanlar Macar bilim insanlarıdır. Macar meslektaşlarımız, Türk dilini hakkıyla öğrenmiş, derin bilgi birikimine sahip bir gruptur. İkinci sırada Azerbaycanlılar ve Kazan Tatarları gelir. Ne yazık ki Türkiye, bu konuda öncü olma vasfını yitirmiştir. Bunu geri kazanmak ise son derece önemlidir.
Önerilen bu harfler, hele o garip “kâf u nûn” kombinasyonu, kırsal bir konuşmayı çağrıştırıyor. Cumhurbaşkanı’mızın bu tarz bir telaffuzu kullanmadığını hepimiz biliyoruz. Hiçbir nutkunda “yaptığının, ettiğinin” gibi bir telaffuz işittiniz mi? Yakın zamana kadar lise tahsili görmüş hiçbir İstanbul ve Anadolu çocuğu da bu tarzı korumazdı. Ancak bugün işler değişti. Daha vahim bir tabloyla karşı karşıyayız. Haberi sunan spiker hanımdan tutun da, genç kızlarımızın büyük bir kısmı, bırakın bu yeni beş harfi, mevcut sekiz sesli harfi dahi düzgün telaffuz edemiyor. Türkçemiz, adeta sümüklü bir telaffuzla dolaşıyor ortalıkta.
Haberin Devamı
Haberdeki örnekler de son derece ilginçti. İspanyolca’daki “nyo” sesini veriyorlar, maşallah! Ama en çok sinirime dokunan kısım, rahmetli Oktay Sinanoğlu’nun ruhunun şad olduğunun söylenmesiydi. Oktay Hoca’yı hayatının son on yılında yakından tanıdım. Pek çok tehlikeyi abarttığını sanıyordum; fakat sonradan gördüm ki, hepsi gerçekmiş. Ruhundan özür dilerim. Hocamızın dikkat çektiği bir mesele de buydu: Sesli harfleri çöp eden bir Türkçe. Hatta bu durumu bir komplo olarak bile değerlendirirdi. Kız kardeşi Esin Afşar da Türkçeyi tertemiz konuşanlardandı. Oysa bugün Jülide Gülizar, Aytaç Kardüz gibi düzgün Türkçe konuşan spikerler kaybolup gitti. RTÜK, Türkçeyi katleden medya kuruluşlarına ceza kesmekle meşgul olsa, siyasi sansürden daha hayırlı bir iş yapmış olur.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
Yeni alfabe
TÜRK DÜNYASI İSTANBUL LEHÇESİNE YÖNELİYOR
Bu yeni harfler fonetik laboratuvarlarımızı ve arşivleri ilgilendiren bir meseledir. Zira Türk dünyasında insanlar giderek İstanbul lehçesine yönelmektedir. Bilhassa Özbekler arasında Farsça kelime dağarcığını çok başarılı bir şekilde Türkçenin ses yapısına uygun kullanan bir zümre oluştu. Uzaklardaki Uygurlar da bu yapıya yatkındırlar. Türk devletlerinin ortak projelerini bilimsel yapılar olarak görmek ve fonetik kayıtlara almak en doğrusudur. Ancak Türkçenin bu şekilde düzeltileceğini, düzgün telaffuz edileceğini sanmak, hele bunu bürokratik bir yapıyla gerçekleştirmeyi ummak gülünçtür.
Atatürk devrinde alfabe komisyonlarındaki üyelerin kim olduğunu biliyor musunuz? Bunların bazılarını tanıdım: Abdülkadir İnan, Agop Dilaçar gibi isimler. En azından düzgün bir Farsça konuşurlardı. Abdülkadir Bey, Sibirya lehçelerine kadar her şeyi bilirdi. “Rûberû”, “hoşbû” gibi kelimelerde kullanılan şapkalı “û”nun sadece bir hareke olmaktan öteye geçemeyeceğini çok iyi ifade ederdi. Aynı şekilde “a”nın şapkası konusunda Türk Dil Kurumu hâlâ bir karar veremedi. Hâlâ “helâ” ile “hâlâ”yı, “kar” ile “kâr”ı karıştırıyoruz. Yollara kar mı yağıyor, kâr mı yağıyor, belli değil. Bu çözümsüzlük ortamında, ne kadar işleyeceği belirsiz bir alfabe teklifinden önce, medyada konuşulan ve matbaa dili olarak kullanılan Türkçeyi güçlendirelim.
Haberin Devamı
ÇOCUKLUĞUMUZDAN BERİ TANIDIĞIMIZ TARİHÇİ: YILMAZ ÖZTUNA
20 Eylül 1930 yılında dünyaya geldi. Osmanlıcayı doğrudan okuyacak bir kuşaktan gelmiyordu, ancak bunu öğrendi ve kendini geliştirdi. Hatta söylemeliyim ki, musikiyi her yönüyle benimseyen bir çevreden de değildi, ama zamanla sevdi, özümsedi ve öğrendi. Alaturkayla birlikte Batı müziğine de derin bir saygısı vardı ve bu alanı da gayet iyi bilirdi. Fransa’da uzun yıllar eğitim gördü. Coşkun Kırca’nın babası Mehmed Ali Haşmet Kırca Bey’in disiplinli, yüksek pedagojik niteliklere sahip eğitim anlayışıyla bilinen Yeni Kolej’den mezundu. Fransa’daki yılları ise adeta Yahya Kemal’in Paris’te geçirdiği dönemlere benzerdi. École de Science Politique’in her dersinde her şeye ilgi gösterdi, ancak Paris’in ünlü Bibliothèque Nationale’inde geçirdiği uzun saatler ona büyük bir birikim kazandırdı. Diplomasını almadan yurda döndü ve bunu her fırsatta dile getirirdi.
Haberin Devamı
OSMANLI TARİHİNİ YENİ NESİLLERE AKTARDI
Osmanlı tarihini yeni nesillere aktarma konusunda, eser hacmi bakımından yalnızca Reşad Ekrem Koçu’yla kıyaslanabilir. Bu anlamda, İsmail Hami Danişmend bile onun gerisinde kalır. Osmanlı Türkçesini ve üslubunu, yeni Türkiye’nin insanlarına kolayca anlaşılabilir bir biçimde sunmayı başaran ender şahsiyetlerdendi. Bu da doğru bir yaklaşımdı, çünkü dilde zorluk çıkarırsanız bağlar kopar. Avrupa tarihine olan vukufu ise beni hayrete düşürmüştür. Türkler arasında, Nusret Hızır gibi birkaç isim dışında, Avrupa tarihini derinlemesine bilen çok az kişi vardır. Bu durumu başka türlü iddia eden kimse beni ikna edemez.
Onunla Ankara’da tanıştık. Nasıl bir vesileyle olduğunu hatırlamıyorum, ancak zamanla onun niteliklerini keşfettikçe ona olan hayranlığım arttı. Aramızda karşılıklı tevazuya dayanan bir dostluk gelişti diyebilirim. “Avrupa Hanedanları Tarihi” adlı eseri kusursuz bir biçimde gözden geçirilmiş, karşılaştırmalı bir çalışmadır. Türk hanedanları tarihi konusunda ise, bu alandaki bilgi eksikliklerimizi ne ölçüde aştığımızı kesin olarak bilemem, ancak bugün dahi en doğru şecerelerden biri olarak kabul edilebilir. Yeni nesillerin bu alanda neyi düzelteceğini ya da düzeltebileceğini zaman gösterecek.
Türk tarihinin çeşitli ve herkesçe bilinen bölümlerini ustalıkla birbirine bağlayarak, unutulmaz bir başarıyla işlemiştir. Ancak şu bir gerçek ki, Türkiye hâlen 1500 yıllık tarihini mantıklı ve ikna edici bir şekilde birbirine bağlayarak inşa edebilmiş bir tarih anlayışına sahip değil.
Yeni alfabe
CUMHURİYETÇİ BİR ÇİZGİDEYDİ
Osmanlı tarihiyle ilgili olarak, son dönemin muhafazakâr çizgisiyle, İttihatçılara karşı Abdülhamid yanlısı bir duruşu vardı. Ancak bu Abdülhamid sevgisini asla bir tür tapınma noktasına getirmedi. İttihatçılara yönelik eleştirileri ise, bizzat bu hareketin kurucularından Kâzım Karabekir Paşa’nın eleştirilerinden daha fazlasını içermiyordu. Cumhuriyetçi bir çizgideydi. Atatürk’ün ilke ve inkılaplarına daima bağlı kaldı ve Cumhuriyet’in aleyhinde yıkıcı fikirler ortaya attığını kimse söyleyemez. Muhafazakârdı, ancak Türk demokrasisinde aşırı uçların değil, merkezdeki isimlerin yanında yer aldı. Bununla birlikte, Yılmaz Bey’in siyasetle geçirdiği 30 yılı bile bulmayan kısa süreli aktif politik hayatının, onun zihnini ve vaktini fazlasıyla işgal ettiğini düşünmekteyim. Genç nesillerden Öztunalara tavsiyem ise, politikadan tamamen uzak kalmasalar dahi, çevrelerini dikkatle seçerek ve gözlemci bir yaklaşımla hareket etmeleridir.
“Ömründe Ömürler Yaşadı: Yılmaz Öztuna” kitabı, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteklediği, Yağmur Tunalı’nın derlediği bir eserdir. Samimi gözlemlerle dolu, aşırılıktan uzak, yaralayıcı bir üsluptan kaçınılarak kaleme alınmış. Kütüphanelerimiz için büyük bir kazançtır. Yağmur Tunalı’nın çalışması da sürükleyici ve faydalı bir üslupla yazılmış, değerli bir eserdir.
.İklim değişikliği ve Küçük Asya
#İklim Değişikliği #Mert İnan#Küçük Asya
Eylül 22, 2024 06:294dk okuma
Paylaş
Dünyanın iklimi değişiyor ve bu durumun üzücü sonuçları, belki de bir dönüşüm ve restorasyon sürecine kapı açacak. Akdeniz sahillerimiz, sadece Türkiye’de değil, birçok yerde su altında kalmaya aday. Türkiye kıyıları, zaten mevcut nüfusun ihtiyaçlarına cevap vermekte zorlanıyor. Dolayısıyla, bu kıyıları yeni inşaatlarla işgal etmek bir yana, var olan yapıların bir kısmını dahi ortadan kaldırmanın yollarını aramalıyız.
Haberin Devamı
Kutupların erimesi artık gözlerimizin önünde gerçekleşen bir facia. Dünyanın iklimi değişiyor ve bu durumun üzücü sonuçları, belki de bir dönüşüm ve restorasyon sürecine kapı açacak. Ancak bu meseleleri derinlemesine tartışmak, sadece bizim değil, doğa bilimcilerin bile tam anlamıyla üstesinden gelemediği bir konu. Ortak paydada buluşulan tek nokta; gelecekte karşılaşacağımız çevre felaketleri ve insanlığın yüzleşeceği devasa sorunlar. Açlık, tuhaf hastalıklar ve nihayetinde yaşadığımız kara parçalarının sular altında kalması. Şimdiden Seyşeller halkı gibi, vatanlarının sulara gömüleceği gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalan toplumlar var.
İklim değişikliği ve Küçük Asya
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
by Taboola
Allah bilir, kuzeydeki bazı ülkeler, gelecekte göç dalgalarını daha sert ve acımasız yöntemlerle önlemeyi nasıl başaracaklarını düşünüyorlar. Ekvatora yakın bölgelerde yaşayan halkların giderek kuzeye kaçacağı aşikâr. Sibirya’nın yüzölçümü ne kadar büyük olursa olsun, bereketi Kuzey Amerika kadar değil. Bazılarının hayal ettiği gibi bir milyar insanı barındıracak kapasitede bir coğrafyadan söz etmek mümkün değil.
SAHİLLERİMİZ DE SUALTINDA KALACAK
Tecrübeli gazeteci Mert İnan’ın geçen hafta çıkan özel haberi bize tekrar Türkiye’yi hatırlattı. Akdeniz sahillerimiz, sadece Türkiye’de değil, birçok yerde su altında kalmaya aday. Türkiye kıyıları, zaten mevcut nüfusun ihtiyaçlarına cevap vermekte zorlanıyor. Dolayısıyla, bu kıyıları yeni inşaatlarla işgal etmek bir yana, var olan yapıların bir kısmını dahi ortadan kaldırmanın yollarını aramalıyız. Kıyılarımızdaki tek mesele, tarımı nasıl sürdüreceğimiz ve lüzumsuz betonlaşmayı nasıl önleyeceğimiz değil.
Küçük Asya, antik çağların en zengin, en müreffeh ve en yoğun yerleşim bölgelerindendi. Ne İtalya, ne Adriyatik kıyıları, ne de İber Yarımadası, Efes, Didim, Miletos, Knidos, Kaunos, Antalya, Side ve Perge gibi ardı ardına sıralanan antik şehirler dizisiyle doludur. Bu liste, sadece en bilinenleri içeriyor. Bu antik harabelerin çoğu, kazılar ilerledikçe daha da çarpıcı bir miras ortaya koyacak ve maalesef mirasın önemli kısmı da yükselen suların istilasıyla yüzleşecek. İstanbul’un Suriçi bölgesinin bile bir kısmı bu tehlikeyle karşı karşıya. Bugünden, istesek de istemesek de surların çevresindeki bulvarların ortadan kaldırılması ve doğal ile tarihi çevreyi koruma çalışmalarını planlamak zorundayız. Gelişigüzel göç politikaları, kıyıların sorumsuzca kullanılması ve her yere yol yapma sevdası; bu açgözlü istilanın tümü tabiatın engellerine takılacak. Tabiat, kendisinden çalınanı unutmaz, er ya da geç geri alır.
Haberin Devamı
ORTALIĞI DERLEYİP TOPLAMANIN VAKTİ GELDİ
Türkiye gibi antik çağlardan geç antikiteye, hatta orta ve yeni çağlara uzanan bir zenginliği barındıran bir ülkenin antik kentleri, çeşitlilik ve zenginlik bakımından eşsizdir. Bu çeşitliliğin ve zenginliğin başlıca sebebi, kıyılarımızın yaşamaya, konaklamaya ve gemilerin demirlemesine uygun olmasıdır. Ayrıca, hinterlandın (art ülkenin) zenginliği ve dış dünyaya ihracatın bu kıyılardan yapılması da önemli bir etkendir. Dolayısıyla, bu bölgeler basit turizm planlamaları ve “turizm gelirimiz 5 milyardan 10 milyara çıksın” gibi özlemlerle harcanacak yerler değildir. Doğu Antalya’nın, özellikle Belek bölgesinin, bir zamanlar ne denli zengin bir tabiat ve tarihi çevreye sahip olduğunu ve antik devir korularının nasıl yok edildiğini bizim kuşak çok iyi biliyor. Bu bölge, maalesef sakil bir otel bölgesine dönüştü. Artık ortalığı derleyip toplamanın vakti geldi.
Haberin Devamı
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
Anında Tami Ön Ödemeli Karta Sahip Ol.
Tami
by Taboola
İklim değişikliği ve Küçük Asya
HİÇ CEVAP YOK
Geçen hafta bu köşede Türkiye’nin birçok bölgesinden gelen talepleri yazmıştık. Herhangi bir değerlendirme ya da cevap gelmedi. Köy okullarının yeniden açılmasına ve ihyasına pek sıcak bakılmadığı görülüyor. Öte yandan, öğrenci servislerinin de kaldırılmasıyla karşı karşıyayız. Bu iki konuda da sağlam tedbirler alınırsa, herkesin bu çabayı desteklemesi gerekir. Ancak, ne bir çözüm getiriliyor ne de bu konuda sorulara cevap veriliyor. 85 milyonluk hareketli bir toplumda, bu tür hayati meselelerde susmak, âdeta felâketi davet etmektir. Bürokratik yapının bu denli kayıtsızlaşması tehlikeli bir gidişatın da habercisidir.
‘İYİ MAARİFÇİ OKULLARDA BULUNUR’
Haberin Devamı
Millî Eğitim Bakanlığı’nda, sorunlara kayıtsız kalan bürokratların varlığı artık bir facia boyutuna ulaşmış durumda. Ömrüm boyunca Millî Eğitim Bakanlığı’nda tanıdığım kişiler ve öğretmen arkadaşlarımla yaptığım sohbetlerde, her zaman şu slogan geçerliydi: “İyi maarifçi, okullarda bulunur.” Bazı müdürler, gerçekten iyi eğitimcidir; öğretmenlerini özenle seçer, okulu güçlendirirdi. Bunu, Anadolu liselerinin en iyilerinde, sanat okullarında ve hatta imam hatip okullarında dahi gözlemek mümkün. Ancak, Millî Eğitim Bakanlığı’nın merkezinde, planlama yapacak, sorunlara vakıf ve acil hareket edebilecek memurlar bulunmazdı. Ne yazık ki bu durum aynen devam ediyor; tıpkı zaman zaman Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda olduğu gibi. Müzelerde bir zamanlar çok iyi uzmanlar vardı ama merkez bakanlıkta bu işleri layıkıyla yürütecek yetkinlikte kişilere nadiren rastlanırdı.
Gidişat değişmiyor. Yılın başında okullar açılıyor, sınıflar hâlâ organize edilmemiş, ilkokula yeni başlayan çocuklarda hangi sınıfa hangi öğretmenin gireceği belli değil. “İdare edin canım, Bakanlık düzenleyecek” diyerek geçiştirilen bir sistem. Oysa, ilkokul çağına gelen çocuğun hayatında en önemli unsur, ilk öğretmeninin sürekliliğidir. Benim sınıfımda bile bir ay sonra öğretmen değiştiğinde bir huzursuzluk yaşamıştık. Neyse ki, hayatımızda iz bırakan bir öğretmen gelmişti. Bir de temizlik şikâyetleri başladı ki bu en ciddi problem.
Millî Eğitim Bakanlığı’nın, Amerika’dan mastır yapmış olanlardan ziyade, Türkiye’deki eğitim problemlerine vakıf, ciddi insanlardan oluşması gerekir. Mucizeler, komutanlardan çok, kale muhafızları sayesinde gerçekleşir. Eğitimde de asıl mucize, sahada çalışan gerçek maarifçilerle mümkündür.
.Polise değil, toplum düzenine karşı terör
#Polis#Şeyda Yılmaz#İzmir
Eylül 29, 2024 06:307dk okuma
Paylaş
Genç polis memuru kızımız Şeyda Yılmaz görevini icra ederken akıl sağlığını kaybetmiş ve toplumun ellerine bırakılmış biri tarafından katledildi. Ardından Ankara’da iki serseri, başka polis memurlarına aynı saldırıyı denedi. Toplumda orduya ve polise karşı bir direnç ve bu kuvvetleri hafife alma gibi bir davranış biçimi yaygınlaşıyor. Bu, toplumsal bir serserilik hâlini alıyor. Bu saldırıların sadece sosyal çöküş teorileriyle açıklanıp açıklanamayacağına bakmak gerek. Sakın bu durum, daha derin ve sistemik terörist bir yönelişi işaret ediyor olmasın?
Haberin Devamı
İSTANBUL, İzmir, Ankara ve Adana’nın varoşları, resmi rakamlarının çok ötesinde nüfus barındırıyor. Mesela İstanbul vilayeti, neredeyse Kocaeli’nin varoşlarına bitişmiş durumda. Adana, Mersin, Tarsus gibi merkezler birbirine çok yakın. Ankara’da varoş diye tanımlanan mahalleler, bizim kuşağımızda mütevazı alt orta sınıf banliyöleriyken, bugün son derece karmaşık bir demografik yapıya ve kriminal yuvalanmalara ev sahipliği yapıyor. İzmir de bu gidişatın dışında değil. Aynı toplumsal kalıbı Batı Avrupa metropollerinde de görmek mümkün.
İMKÂNSIZLIK SUÇA İTİYOR
Bu bölgelerdeki eğitimsizlik ve okullaşma sorunu öğretmen eksikliğini ve eğitim kalitesizliğini iki kat artırıyor. Varoş gençliğini eğlendirecek ya da meşgul edecek ne sanat, müzik ve tiyatro imkânları var, ne de yoğun bir spor faaliyeti. Türkiye’de spor, pahalı bir faaliyet. Bu nedenle varoşlar, sanat ya da spor yıldızlarından çok, suçlular yetiştiren bir yapıya evriliyor. Bu gelişme, Türkiye’yi birçok üçüncü dünya ülkesinde olduğu gibi Güney Amerika metropollerine benzetiyor. Tarihsel ve kültürel kodlarımıza tamamen zıt bu durum, toplumu büyük bir dehşetin eşiğine getiriyor. Aziz dostum Sedat Ergin’in bu hafta kaleme aldığı yazı da bu korkunç gerçeği gözler önüne seriyor.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
by Taboola
Toplumda orduya ve polise karşı bir direnç ve bu kuvvetleri hafife alma gibi bir davranış biçimi yaygınlaşıyor. Bu, toplumsal bir serserilik hâlini alıyor. Liyakatsiz, partizan, eğitimsiz ve ideolojik saplantılarla malul bürokrasi ve siyasi temsilciler kanuna ve devlete saygıyı ortadan kaldırıyor. Devleti bir tabu olarak gören geleneksel kültürümüz, yeni liberal takımın hayalini kurduğu bireysel haklar ve özgürlükler anlayışına dönüşmediği için, yerini haydutluğa ve başıbozukluğa bırakıyor. Bu durum, bireylerin devlet karşısındaki bin yıllık tutumlarını terk etmeleri anlamına geliyor. Avrupa tarihinde de benzer süreçler yaşandı; ancak Avrupa, muhafazakâr ve sosyal demokrat anlayışlarıyla vatandaşlık kültürünü geliştirmeyi başardı ve serseriliğe yer bırakmadı.
Haberin Devamı
Polise değil, toplum düzenine karşı terör
YA TIMARHANE YA HAPİSHANE
Varoş suçluluğu her yerde mevcut, ancak bunun kahramanlığa evrilmediği yerlerde toplum düzeni daha sağlam kalabiliyor. Kanunların, güvenlik güçlerinin ve ordu mensuplarının savunma haklarını garanti altına almamak, politikacıların popülizm adına sorumsuz kitlelerle işbirliği yapması son derece tehlikeli bir gelişme.
Henüz 1997 doğumlu genç polis memuru kızımız görevini icra ederken akıl sağlığını kaybetmiş ve toplumun ellerine bırakılmış biri tarafından katledildi. Oysa böyle bir kişinin tımarhanede tedavi görmesi ya da müebbet hapisle kontrol altında tutulması gerekirdi. Ne yazık ki ailesini dahi usandıran bu birey 26 adet suça rağmen mahalleye geri salındı. ABD’nin varoşlarında ya da Doğu Londra’da benzer durumları görürsünüz; fakat orada bu kişiler genellikle hapishanelerde tutulur. Kriminalite, açık havada terbiye edilemez. İnsanların doğuştan suçlu olduğuna inanmam, ama topluma entegre edilemeyen bireyler, hızla bu kategoriye girer. Bireylerini küçük yaşta eğitemeyen bir toplum, onları kontrol altında tutmayı da bilmelidir. Dünya, insanların doğuştan getirdikleri temizliği koruyacak ve geliştirecek ideal bir düzeni henüz hiçbir yerde kurabilmiş değil.
Haberin Devamı
İmece Kart'la tarımsal ihtiyaçlarını hemen karşıla.
Türkiye İş Bankası
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
by Taboola
DÜŞÜNÜLMESİ GEREKEN SORULAR
Genç polis memuru Şeyda Yılmaz’ın hayatının söndüğü bu trajediyi düşünün. Meslektaşları onu neden koruyamadı? Bu da bir tahkikat konusu olmalı. Belli ki polisin görevini yapmasına engel olan bir mevzuat ve uygulama var. Polisin hayatını riske atarak yakaladığı suçlular, üç gün sonra sokaklara geri dönüyorsa, kim görevini canla başla yapabilir? Fransa tarihinin tartışmalı figürlerinden Napoléon’un İçişleri Bakanı Baron Joseph Fouché, bu konuda şöyle der: “Saldırı imparatora dahi olsa affedebilirim, ama polise yönelen bir terör affedilemez. Çünkü bu, toplum düzenini ve yurttaşın emniyetini sona erdirir.” Ordu ve emniyet mensubu genç yaşta eğitim görmeye başlar. Üniversite çağına gelmiş gencin çevik bir polis ve kriminalite uzmanı olması, bu yaşta eğitime başlayan bir subay adayının da üniversite tabelalı yerlerden çok Harp Akademisi veya Harbiye’de daha erkenden eğitime alınması gerekir. Bu işler dünyada böyle olur.
Haberin Devamı
Olaylar kendini tekrar ediyor. Polis memuru Şeyda Yılmaz’ın hunharca şehit edilmesinin ardından Ankara’da iki serseri başka polis memurlarına aynı saldırıyı denedi. Bu saldırıların sadece sosyal çöküş teorileriyle açıklanıp açıklanamayacağına bakmak gerek. Sakın bu durum, daha derin ve sistemik terörist bir yönelişi işaret ediyor olmasın? İçişleri Bakanı’mız başarıyla yürüttüğü bu anti-terörle mücadelede yeterince destek bulabilecek mi?
LÜBNAN
1960’larda Suriye’den Lübnan’a yaptığım ilk geçişi hatırlıyorum. Tabiat aynı, dil aynı, insanlar aynı. Arap kavminin bütün ayrılıklarına rağmen derin bir müşterekliği var, bu açık. Ancak şaşırtıcı bir tezat hemen sınırda karşımıza çıkmıştı: Suriye’nin fakir, yoksul gümrük memurlarının sınavını geçtikten sonra bir anda kendinizi Güney Fransa’da hissederdiniz. Lübnan sınırında, kendinden emin, hafif küstah ama düzenli ve saygılı bir atmosfer vardı.
Haberin Devamı
Polise değil, toplum düzenine karşı terör
HERKESİN HAYRANLIĞINI KAZANAN BİR ŞEHİRDİ
Coğrafya ise oldukça değişikti. Anti-Lübnan dağlarından geçerken gördüğümüz köşkler ve zenginlik ki bu zenginlik yalnızca Hristiyan Marunilere değil, Dürzi semtlere ve köylere de yansıyordu. Bugün, Lübnan’da tarihi düşmanlıkları olan Dürziler ve Maruniler Cünye limanı ve Cebel çevresinde bir araya gelmek zorunda kalmış durumda. Öbür parçadan kurtulmak için... O zamanlar bu refah seviyesine hayranlıkla bakıyordum ve hak vermemek elde değildi.
Lübnan, 1960’ların Türkiye’sinde görmediğimiz bir refah içindeydi. Fakat bu refah, dini gruplar arasındaki derin farkları ortadan kaldırmıyordu. Müslüman mahalleler, o dönem Türkiye’deki ve hatta bazı İtalyan ve İspanyol şehirlerindeki yoksul mahallelere kıyasla çok daha iyi durumdaydı. Arap dünyasının toplayıcı bölgesi olmasının zenginliği üzerine kurulu bir ülkeydi Lübnan. Bankacılık sistemi mükemmeldi, hizmet sektörü de aynı şekilde. Her sınıfa hitap eden kafe ve restoranlar, hepsinde de belirli bir temizlik ve sağlık düzeni vardı. Eğlence hayatı kadar kültürel hayatı da zengin ve nitelikliydi. O dönemde herkes Lübnan’a hayranlık duyuyor ve örnek gösteriyordu.
Polise değil, toplum düzenine karşı terör
Ancak bu huzurlu tablo uzun sürmedi. Hizbullah, büyük iddialarla bölgeyi koruyacağını öne sürdü. Ama gerçek şu ki; iç savaş bölgeyi hızla sardı. Örnek alınan bu model çabuk çatladı. “Lübnan da Ortadoğululaştı, hem de feci bir şekilde” dediler. Önce içlerindeki Filistinlilerle çatışmaya girdiler. Ardından dini gruplar, Marunilerle Sünniler arasında gerilim yükseldi, sonra Şii gruplar ortaya çıktı. Kimileri Beyrut’un başkent olacağı bir Şii Lübnan’dan söz ediyordu. Hem ticarette hem de terörde örgütlü bir yapıya sahiptiler. Lübnan kendi içinde parçalanıyordu. Bugün İsrail, bu kaosun üzerine acımasız şekilde son darbeyi vuruyor. Ancak bu girdabın içine girmek, İsrail’in kendi hayatını ve kuruluş idealini sürdürebilmesine izin verecek mi? Vatandaşları hızlıca ülkeyi terkediyor. Ülke basınına göre binlerce kişi son bir yılda İsrail’den ayrıldı. Ortadoğu, daima son derece ihtiyatla yaklaşılması gereken bir yer olmuştur ve bu gerçek bir kez daha gün yüzüne çıkıyor. Olaylara bakarken bu dengeyi her zaman akılda tutmak lazım.
Hiç şüphesiz, Ortadoğululaşma süreci, Doğu Akdeniz’de barış içinde yaşanacak bir şeridi de tahrip ediyor. Gelecekte bu kavimlerin, geçmişin yaralarından ve karşılıklı nefretlerinden ne kadar zamanda kurtulacağı tartışılır. Aynı şey, bu küçük ama teknik ve kültürel bakımdan üstün Ortadoğu ülkeleri için de geçerlidir. Lübnan, Suriye, Filistin ve İsrail’in dünya üzerindeki rollerinin ne olacağı, diğer milletlerin hafızasında nasıl bir yer edinecekleri sorusu önemlidir. Savaş artık yalnızca karşı tarafı değil, bütün tarafların geleceğini de kemiren bir sürece girmiştir.
Polise değil, toplum düzenine karşı terör
PRENSES FAZILA
CUMA sabahı erken saatlerde Hidiv hanedanından Prens İbrahim’in ve Osmanlı hanedanından Hanzade Sultan’ın kızları olan Prenses Fazıla vefat etti. Son Mısır Naibesi Neslişah Sultan’ın da yeğeniydi. Kardeşi de hem Osmanlı ailesinden hem de Mısır hanedanından Prens Ahmet’ti. Mısır’ın hali hazırda veliaht prensi sayılan Abbas Hilmi’nin ve Prenses İkbal’in kuzenidir. Prenses Fazıla tarih ve şarkiyat konusundaki geniş bilgisiyle tanınırdı ve zaten gençliğinden beri de bu dalların eğitimini almıştır. Çok genç yaşlarında Irak Kralı II. Faysal’ın eşi, dolayısıyla Irak Kraliçeliği için Osmanlı ailesi üyeleri ve Irak Naibi Abdülilah ve Başbakan Nuri Said Paşa arasındaki anlaşma ile seçildi. Hazin bir olay. Birkaç gün farkla düğünden önce Irak’ta General Kasım darbe yaptı. Kral II. Faysal da naibi Abdülilah da Başbakan Nuri Said Paşa da etraflarındaki maiyetle birlikte hunharca katledildiler. Şayet düğün olmuş olsaydı hiç şüphesiz ki Prenses Fazıla da genç kraliçe olarak onların akıbetini paylaşırdı. Hayatın bu cilveleri Osmanlı ailesi üyelerini 1950’li yıllarda da takip etmiş oldu. Prenses Fazıla tarih ve doğu bilimi konusundaki tahsiline devam etti. Bu son zamana kadar böyledir. Bu arada Türkiye tarihinin sevilen başbakanı Suat Hayri Ürgüplü’nün oğlu Hayri Ürgüplü ile evlendi, 2 oğulları oldu. Selim ve Suat.
Polise değil, toplum düzenine karşı terör
Mütevazi, son derece sohbeti yerinde prensesi maalesef asrın hastalığı da yakaladı. Son yıllarını inzivada ve oğullarının bakımıyla geçirdi. Türkiye’yi ve Arap dünyasını tanırdı ve memleketimize her zaman vakarla temsil etmiş Osmanlı ailesinin bir ferdidir. Cenazesi pazar günü Bebek Camii’nden kalktı. Prenses Fazıla, Mısır’ı da genç yaşta terk etmiştir. Zaten ihtilal Osmanlı ailesinin üyelerini Hidivlerle olan evliliklerinden dolayı Mısır’da da yurtsuz duruma getirdi. Bu durumda Hanzade Sultan ve babası Prens İbrahim’le Fransa’ya yerleşmek durumundaydı. Bununla birlikte Türkiye’deki yakınlarıyla hatta arkadaş çevresiyle de ilişkilerini hep devam ettirdi. Kusursuz güzel Türkçesi vardı ve memleketin hem tarihini hem siyasi durumunu takip ederdi. Ürgüplü ailesiyle de evlilik dolayısıyla hem vatandaşlık hem de anavatanla bağı devam ettirme şansına erdi. Oğulları burada büyüdü ve bu ülkenin çocuklarıdır. Avrupa’nın ve Asya’nın ünlü bir hanedanının altı asırlık bir saltanattan sonra da son asrın tarihinde yerini alan tanınan üyelerindendi.
Ortadoğu’nun son beş asrı
#Ortadoğu#Siyonist#Mısır
Ekim 06, 2024 06:306dk okuma
Paylaş
Dört asırlık uzlaşma ve barışçı bir düzeni getiren Osmanlı çekildikten sonra bu memleketler rahat yüzü görmedi. Koca kıtanın haritası ABD’de oyun düzeniyle çiziliyor. Bu oynama kolay değil. Gelişen patlamaların kimleri nereye kadar götüreceği belli değil ama iyi yere gidilmiyor.
Haberin Devamı
BUGÜNE kadar yerli ve yabancılar arasında “Modern Türkiye’nin Doğuşu” kitabının yazarı Bernard Lewis Fars, Arap kültürü, Latin ve İbranî dillerindeki ustalığı ve birikimi yanında Rusça, Almanca, Fransızca, İtalyancada, Batı ve Doğu’yu bir araya getirmeye gayret etmiş biriydi. Siyonistti ama dindar değildi. Bu siyonizminin hiç şüphesiz bugün İsrail’de ve Amerika’da rastlanan aşırı fonlarına bulaşmayacak kadar da Arap dünyasını tanırdı. Tanıdığı ve iltifat gördüğü Türkiye’nin aşırı bir hayranı ve taraftarı mıydı? Mesafeli bir sempatisi vardı. Türkiye onun için reformlar yapan ve demokrasiye yakın bir ülkeydi. Ömrünün son 30 yılına yaklaşan şahsi görüşmelerimin dışında 1970’lerin başından beri sayısız konferansında da bulundum. “Ortadoğu” onun en iyi kitabıdır ve bu sahada okumamız, okuyucumuzun bilmesi gereken bir eserdir. “Ortadoğu” kitabının yanında yakın zamanda çıkan “Modern Ortadoğu Nasıl Kuruldu?” kitabının okunması da tavsiye edilir.
Haberin Devamı
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
Karadeniz Yaylalar ve Batum Turlarını Kaçırmayın.
Jolly Tur
by Taboola
Ortadoğu’nun son beş asrı
Senkronik (eş zamanlı) olarak Çin’de, Hint’te medeniyet vardı, ama bu parçaların birbiriyle ve Ortadoğu’yla ilgisi azdı. Bu cümle bir slogan değildir. Çinliler Ortadoğu ve Mısır kadar olmasa da milattan önceleri devletleştiler ve yazıları vardı. Hint alt kıtasında Muhanca - Dara kültüründe bu yazılı safhaya rastlanmaz. Demek ki Akdeniz ve Ortadoğu milattan önce 4000’lere kadar uzanan piktografik (resim yazısı) ve bunu izleyen çivi yazısı ve Mısır’daki hiyeroglif ile yazılı kültüre ulaşan, etrafıyla ilişki kuran, Küçük Asya’yı, Akdeniz’deki kıyıları, Ege adaları ve Kıbrıs gibi yerleri de etkileyen bir medeniyettir. İran da bu büyük çerçeveye bitişiktir.
ROMA, BİZANS VE OSMANLI İMPARATORLUĞU
Bu safhayı bugün ele almıyoruz ama gerçekten bu eski Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de birtakım milletler gibi Filistinliler ve Yahudiler de yer alır. Bugün Lübnanlıların ataları Fenikelilerle bağları malûmdur. Bu medeniyetin Helenistik devirdeki kalıntılarını yeryüzüne ilk çıkaran da arkeolog Osman Hamdi Bey’dir (Sayda [Sidon] kazılarıyla). Helenizm Doğu ve Kuzey Akdeniz’e bunlara göre geç gelir ama dünya tarihindeki önemi açıktır. Roma bütün Akdeniz’i birleştiren ilk büyük imparatorluktur. İkincisi coğrafya olarak buna yakın olanı ve Hristiyanlığın getirdiği felsefede ve plastik sanatlardaki yenileşmeye rağmen Bizans’tır ve Müslüman dünyayla eskinin birbirini artiküle eden, ekleyen (saçaklaştıran) Osmanlı İmparatorluğu’dur. Fatih Sultan Mehmed aslında tipik bir Roma imparatorudur; Kayzer-i Rum unvanları arasındadır ve bu özellik kendi portresini oluşturan çizgilerde de mevcuttur.
Haberin Devamı
1516 ve 1517 yılı bugünkü Suriye, Çukurova, Filistin, Lübnan ve ardından da Mısır’ın imparatorluğa katıldığı yıldır. Bunların hepsi zamanın askerî teknoloji ve bir harp dehası olan Osmanlı İmparatorluğu’nun gerçekleştirdiği değişimdir. Aynı zamanda Kuzey Afrika’da Cezayir, Tunus bugünkü Libya, o günkü Trablusgarp, Garp Ocakları denen memleket bu devlete tabidir ve burada sosyal bir değişim tamamlanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’ndan evvelki Memlukler, İslam’ın Türk - Çerkes savaşçı sınıfını Arabistan ulemasıyla kaynaştıran bir idareydi. Mercidabık ve Ridaniye Savaşlarıyla Osmanlılar onların halefi oldu.
19. asırda yerli yabancı herkesin üzerine müttefik olduğu bir durum şudur; Arap değişmiştir. Bugünkü Arap entelektüellerinin ve iş bilmeyen bazı sözde tarihçilerin de tekrarladığı, “Araplar Türkler yüzünden yerinde saydılar” sözü çok tartışılır ve tartışılıyor. Hem de sırf bizim açımızdan değil çünkü tarihçiliğimiz bir iki istisna dışında modern Ortadoğu’yu incelemeye üşeniyor. Bu işi yapan Amerikan ve İngiliz üniversitelerindeki Yahudi bilginlerdir. Şüphesiz ki muhalif görüşler bazı grupların kendi yorumundan çok onlara dayatılan görüşler de olabiliyor. Ama tarihçilikte yeni safhaya geliyor.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
Ortadoğu 1919’da ortaya çıkan Fransız ve İngiliz mandasından beri huzursuzdur. Bozdukları en önemli nizam; şehirlerdeki Osmanlı idari sistemi, her din mensubunun millet idaresi altında ele alınması, iki; bilhassa aşiret yapısına Osmanlı yönetiminin ilginç bir uzlaşma sistemiyle el atmasıdır. Bu böyle devam etti. İngilizler geldiği zaman daha mükemmel ve modern bir tarz getiremediler. Üstelik eski nizamı sarsarak yer yer isyanlara ve huzursuzluklara sebep oldular.
Ortadoğu’nun son beş asrı
ÇATIŞMALARIN BU NOKTAYA GELMESİNİN SEBEBİ...
19. asır boyu Filistin’de Yahudi yerleşimi son derece uzlaşmacı yöntemlerleydi ama asıl önemlisi sınırlı göçle başlamıştır. 1918’de Devlet-i Aliyye o topraklardan çekildiğinde henüz bir Yahudi çoğunluğu yoktu. Yahudilerin önemli bir kısmı tarafından “Siyonizm” ilgi görmüyordu. İlgi gösterenler Yahudi zulmünün başladığı Rusya İmparatorluğu’nun Yahudileri ve asıl 1933’teki hâkimiyetlerinden sonra Alman Reich’ı ve onların Balkan topraklarındaki müttefiklerindedir. İngiltere bu yeni akımla mücadele etmeyi denedi. Belki pek niyeti de yoktu ama Ortadoğu mandasının hâkimiyetini bırakmak niyetinde değildi. İlk başta Yahudi yerleşimcilerle çatıştıysa da nihayet teslim olduğu görülüyor.
Haberin Devamı
İkinci Dünya Savaşı insanlık tarihi için utanç kaynağı olan dönemden sonra dünya Yahudilerin antik vatanlarında yerleşmelerine göz yumdu. O zamanki Arap dünyasının bu yeni eğilimle ne kadar mücadele ettiği daha doğrusu edemediği açıktır. Bugün ciddi İsrail bilginleri ve münevverleri bile bu dönemi oldukça bağımsız tarafsız kaleme alıyorlar. Ama İsrail oradadır ve bugünkü koalisyonda pek de parlak zekâlı olmayan Dr. Yisrael Katz ile isim benzerliğinden başka hiçbir ilgisi olmayan Golde Mayer kabinesindeki Avusturyalı Yahudi Dr. Yisrael Katz’ın ifade ettiği gibi: “Burası bizim vatanımız, gidecek yerimiz yok ama başkalarının da vatanı onların da gidecekleri yeri yok” fikri hâkim olmuştur.
Haberin Devamı
Çatışmaların bu noktaya kadar ilerlemesinde Amerikan Yahudiliği ve bizzat Washington’un kendi hegemonya ve cehaleti büyük rol oynar. Bugün Ortadoğu feci vaziyette ve Arapların düzenli devlet ve orduları yok. Diplomasileri son derece prensipsiz. Aklı başında hiçbir kimsenin tasvip etmeyeceği örgütler işleri yürütmeye kalktılar. Bu da bazı devlet grupları tarafından abartılarak mücadele konusu oldu. Dört asırlık uzlaşma ve barışçı bir düzeni getiren Osmanlı çekildikten sonra bu memleketler rahat yüzü görmedi. Koca kıtanın haritası ABD’de oyun düzeniyle çiziliyor. Bu oynama kolay değil. Gelişen patlamaların kimleri nereye kadar götüreceği belli değil ama iyi yere gidilmiyor.
Türk dış politikasının son derece temkinli olması gerekir. Katiyen taraflardan birine entegre olmamalıyız ama her anda ateşe düşmemek için gereken tedbirler alınmalıdır. Bunun için güneydeki topraklar, Doğu Akdeniz’de hâkimiyetimiz, Rusya ve İran’ın birlikte hareket etmesine karşı da tedbir almalıyız. Halep gibi önemli bir bölgeyi Türkiye’nin kontrol altında tutması gerekiyor. Bunun dışında Şam’da namaz kılmak gibi parlak fikirlerden (!) vazgeçmek gerekir, düşünmemek bile gerekir.
ÖLÇÜLÜ VE İHTİYATLI DAVRANMALIYIZ
Planlanan yeni bir Lübnan var. Onu gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Yani Dürziler ve Maruniler birleşerek Cunya başkent olmak üzere Cebel’de (Dağlık Lübnan) yeni bir devlet kurmaları. Her iki birliğin de Arap dili bilmekten öte de o dünyayla ilgileri ve daha da ilginci muhabbetleri hiç yok. Kavganın içine Suriye ve Irak alınmak isteniyor. Tarihî mevcudiyet ve kimlikleri zayıf bu iki devletin üç imparatorluk devrinde de bir arada olmadığı ve tarihî kişiliklerinin oluşmadığı açıktır. Suriye ve Irak’ın sözde BAAS’cı geçmişlerine rağmen bir araya gelebilecekleri görülmektedir. Uzak durulması gereken yapılardır.
Ortadoğu içinden çıkılmaz bir cehennemdir ve maalesef kazan yanımızda kaynıyor, tedbir almalıyız. Bu hengamenin içinde Lübnan’ın Trablusşam vilayeti ne güneyinde ne kuzeyindeki etnik gruplarıyla kaynaşması olmayan Türkiye taraftarı bir çekince içindedir. Arap Yarımadası’nın güneyindeki Yemen’in ise her şeye rağmen ne Arap dünyası ne de Yahudilik ile ilgisi yok ama şimdi onu da iç savaşını mahrumiyet içinde yaşadığı için iç savaşa giren ülkenin bir kısmıyla kaynaştırmaya çalışıyorlar. Bu kadar uzakta savaşçı bir politika güden hiçbir Ortadoğu devletinin aslında akıllı bir politika gütmediği ve var olma şansını zayıflattığı çok açıktır. Yemen imparatorlukları yutar; bu çok açıktır.
Suriye bazılarının iddiasının aksine; Türkiye’nin güvenli bir müttefiki olamaz. Bu hafta İsrail’in Suriye’deki Rusya müdahalesi onlar açısından da beklenmeyecek bir hata olduğunu belirtmeliyiz. Prof. Dr. Esat Arslan’ın deyimiyle, çocukların oyunundaki “acıtmadı ki” bahanesiyle geçirilecek bir olay değil. “Acıttı.” Sahneyi Rusya’yı etkin olarak çekme durumu var. Bu kazandan ölçülüce ve bir süre ihtiyatla uzak kalmak gerekir. Bizim müttefik ve sorumlu olduğumuz geniş bir dünyamız var. Bunu her an hesaba katmak zorundayız.
Şiddet, cinayet ve Türkiye
#Şiddet#Cinayet#Akdeniz
Ekim 13, 2024 06:295dk okuma
Paylaş
Boşanmaların sayısındaki artış, bazı taraflar için aynı rahatlıkla karşılanamıyor. Sokak cinayetleri ise polisin yeterince kontrol sağlayamaması ve yasal boşluklar nedeniyle artış gösteriyor. Çocuklarımızı kontrol edemiyoruz ve onlara yeterince sevgi veremiyoruz. Uyuşturucu, tarihte hiç olmadığı kadar yaygınlaşıyor. Türkiye için üzücü sonuçlar doğuran bir tablo bu. Çok daha iyisini yapabilir, çözüm üretebiliriz.
Haberin Devamı
Şiddet ve cinayet, dünyada şehirleşmeyle birlikte artıyor gibi görünmektedir. Bir şehrin kuruluşu, insan ilişkilerinin hem ekonomik hem de sosyal açıdan değişime uğradığı bir alanın doğumunu simgeler. Şehir, kayıtların, bilgilerin ve olayların düzenli olarak kaydedilmesi demektir. Dolayısıyla şehirleşmeyle birlikte tarih ortaya çıkmaktadır. Tarihin kaydetmediği toplumlar, yalnızca arkeolojik ve jeolojik buluntularla anlaşılabilir. Bu toplumların yaşam biçimlerini, ilişkilerindeki adetleri eksiksiz ve ayrıntılı olarak tespit etmek mümkün değildir. Mukayeseli antropolojik incelemeler de bu toplulukları yeterince iyi açıklayamaz. Kısacası, tarih şehirle başlar ve şehirler, insan yaşamında hem adetlerde hem de ilişki biçimlerinde sürekli bir değişim gösterir.
Haberin Devamı
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
Karadeniz Yaylalar ve Batum Turlarını Kaçırmayın.
Jolly Tur
by Taboola
Şiddet, cinayet ve Türkiye
Şiddet ve suçun sadece son dönemlerin bir alışkanlığı olduğunu düşünmeyelim; ancak endüstrileşen şehir, eşitsizliğin sadece gelir dağılımında değil, eğitimde de görüldüğü, insanların mutluluk ve mutsuzluklarını çözümleme biçimlerinin zaman içinde farklılaştığı bir toplum yapısını doğurmuştur. Bir toplum, insanların birbirlerinin derdini dinlediği, yüz yüze çözümler aradığı bir yerken, son iki-üç yüzyılda bu konuda gittikçe artan bir yalnızlık ve bireysel toplum yapısının ortaya çıktığı görülmüştür. Yakın tarihlerde Batı Avrupa’da polis kayıtlarının iyi tutulduğu yerlerde “Karındeşen Jack” ve “Mavi Sakal Landru” gibi seri katiller, o toplumlara özgü kalıplar olarak değerlendirilirken; diğer toplumlarda benzer vakaların yaşandığı, ancak kayıtsızlık ve unutkanlık nedeniyle tarihin hafızasından silindiği anlaşılmaktadır.
KÖYLERDEN ŞEHİRLERE...
Türkiye’nin hızlı şehirleşmesi, 20. yüzyılın ortalarında başladı. İkinci Dünya Savaşı’na fiilen katılmadık. Bu savaştan sonraki refah ve işletme mekanizmalarından etkileniş, gerçekten yeni bir Türkiye yarattı. Merhum hocamız Halil İnalcık, “Anadolu kıtasının refahı, klasik eski Roma dönemindedir ve ardından büyük karmaşık Bizans döneminde sona erer. İkinci refah dönemi ise Anadolu Selçukluları dönemindedir” der, Osmanlı dönemini ise bu bağlamda zikretmez; “1946’dan sonraki dönemdir,” diye eklerdi. Milli gelirimizdeki artış ve yaşam biçimimizdeki değişimler göçleri de beraberinde getirdi. Türkiye’de kırsal kesimden göç, köylerdeki açlık krizleri veya ölümler nedeniyle değil, aslında daha sancısız bir sosyoekonomik değişimle gerçekleşti. 1950’lerin başında yüzde 80 olan köy nüfusu bugün yüzde 8’e kadar gerilemiştir. Pek çok köy statüsü kaldırılarak, yakınlardaki kasaba veya il merkezlerinin bütçe ve etkileşim mekanizmalarına bağlanmıştır. Bu gibi gereksiz tedbirlerin yanı sıra, köylerin iç yapısında yaşanan aile çözülmeleri köyleri boşaltmaya itmiştir. Son 60 yılda, ki bunu bizim nesil neredeyse gözlemiştir, Türkiye’de “gecekondu” adı verilen yerleşim alanları Macarcadan gelen tatlı bir kelime olan “varoş” (şehir dışı) ile özdeşleşmiştir. Varoşlarda, sakin fakat yavaş yavaş kalıp değiştiren; nesiller arasında adet kopukluklarına, kimi zaman cinayetlere varan komşu ve aile içi çatışmalara tanık olunmaktadır. Otomobil medeniyeti ise bambaşka bir kaos yaratmıştır. Konuşulan dil, ne köy dili ne de şehir dilidir; eski İstanbul’un ve eski Anadolu şivelerinin kaybı söz konusudur. Bunu bir “proletarya jargonu” olarak tanımlamak da pek mümkün değildir. Sonuç olarak, ortaya inanılmaz psikolojik hastalıklar ve yeni akımlar çıkmıştır. Tuhaf eğilimler ve satanizm gibi çeşitlemeler de kendini göstermektedir.
Haberin Devamı
Boşanmaların sayısındaki artış, bazı taraflar için aynı rahatlıkla karşılanamıyor. Sokak cinayetleri ise polisin yeterince kontrol sağlayamaması ve yasal boşluklar nedeniyle artış gösteriyor. Kadın-erkek anlaşmazlıkları ve bunun cinayete kadar varan sonuçları, her ülkede farklı şekillerde kendini gösterir. Örneğin, birbirine çok yakın olan İspanya ve Portekiz bu konuda iki zıt kutuptur. Romanya ile Bulgaristan halkı arasında bile bu açıdan fark vardır. İran’daki sokak kavgaları Türkiye’deki kavgalarla benzerlik göstermez. Mısır’da ve İran’da şoförler ya da çarşıdaki kriminal gruplar genellikle uzun süreli tartışmalara girerler; bizdeki gibi hemen delici ve kesici aletler ya da silah kullanılmaz. Rusya gibi yerlerde ise kriminal olaylar daha kurnazca, acımasız ve örgütlü bir şekilde yapılır. İki maganda arasındaki çatışma, o anda sokakta silah çekilmesiyle değil; olaydan çok sonra birinin sokakta yürürken bıçaklanmasıyla sona erer. Türkiye bu konuda farklı bir yerdedir.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
KRİTİK BİR DÖNEMDEYİZ
Çocuklarımızı kontrol edemiyoruz ve onlara yeterince sevgi veremiyoruz. Birçok insan, sevginin parayla sağlanabileceğini düşünüyor; oysa bu sorun, hem varlıklı çocuklarda hem de varoştaki fakir ailelerde aynı şekilde yaşanıyor. Anne-babalar çocuklarını kontrol edemiyor, belki de etmek istemiyor. Hayatın amacı, aile üyelerinin dışarıdaki meşguliyetlerine bağlı olarak değişmiş durumda. Örneğin, 19 yaşında kendi iki arkadaşını art arda bıçaklayıp surlardan atan genç ve benzerlerinin ebeveynlerinin anlattıklarına baktığınızda, aile yapısının çoktan çözülmüş olduğunu, bu çözülmenin olumlu yönde gerçekleşmediğini ve sorunun aile bireyleri arasındaki ilgisizlikte odaklandığını görüyorsunuz. Hekimler, ruhsal hastalıkların kalıtımsal olabileceğinden bahsediyor, ancak ruhsal sorunlar, varlık seviyesi ya da sınıf meselesi olmaktan çok uzaktır. Devletin, psikolog ve psikiyatrları geniş ölçekte istihdam etmesi; gençlerin destek araması gerektiğinde onlara yardımcı olması gerekir. Aksi takdirde, bu sorunun çözümü oldukça zor. Toplum olarak kritik bir dönemden geçiyoruz. Avrupa’nın yoksul mahallelerinde ya kilise cemiyeti ya da sosyalist kulüpler bulunurdu, fakat bunlar yeterince etkili olamadı. Bizde ise bu sorunlara sadece kapalı grup yaratan hareketler ve çevreler müdahale ediyor; bu gruplar, topluma ve mahalleye yabancı bireyler yetiştirip örgütlüyorlar.
Haberin Devamı
Bir gencin hayatı, 20 yıl içinde Anadolu’nun sakin yaşantısından kopup İstanbul, Ankara veya İzmir’in varoşlarında devam ederse (ki bu şehirlerin varoşları birbirinden çok farklı sorunlar ve yapılara sahiptir) ve ümitsiz bir fakirlikten öteye geçemezse, bunun çözümü nedir? Çözüm, erken emeklilikle insanları geçindirmek değildir. Kırsal yaşama dair eğitim verilmeden, köy hayatından kopmuş insanları yeniden köylere adapte etmeye çalışmak da değildir. Bu bir çıkış yolu değildir ve neredeyse imkânsız bir hayaldir; çünkü köye dönen insanlar, yumurtayı dahi satın alacakları bir bakkal aramaktadır.
Şiddet, cinayet ve Türkiye
ÇÖZÜM ÜRETEBİLİRİZ
Eğitimde gerçeklikten kopuk, fanteziye dayalı programlar yapmak hiçbir sorunu çözmez. Özellikle Akdeniz ve Ege bölgelerinde, 1930’larda kaliteli şekilde inşa edilen okul binalarıyla dolu köyler mevcuttur. Bu okullar bugün boştur; oysa boş olmaları için bir sebep yoktur. Orada hâlâ çocuklar yaşamaktadır. Köyler, sadece tarımın gerilemesi ya da şehirlerdeki büyük sanayi ve hizmet devrimleri nedeniyle boşalmıyor. Marmara, Ege ve Akdeniz bölgelerinde bazı köyler, fantezilerle dolu tatilciler ve yazlıkçılar tarafından işgal ediliyor. Bu kişiler buralarda mülk alıp bir süre sonra köylüleri kendi hayallerindeki düzene uydurmaya çalışıyorlar. “Burada neden keçi besliyorsunuz?” diye sitem ediyorlar; keçi yetiştireni ilçenin ilgili kurullarına şikâyet ediyor, taciz ederek oradan uzaklaştırıyorlar. “Sabahları horoz ötmesin, uyuyamıyorum” diyorlar. “Köy meydanında bu keçiler ne arıyor, pislik yapıyor” ya da “Ağaçları yiyor” diye yakınırlar. Sözde hayvanları ve doğayı özleyerek yerleşmiş olan bu insanlar, köy yaşamına uygun olmayan taleplerde bulunuyorlar. Kaçan köylülerin elindeki mülkleri ucuza kapatmaya çalışarak sevimli Akdeniz köylerinin yerini yazlık sitelerin almasına sebep oluyorlar.
Haberin Devamı
Çocuklarımız da benzer bir durumda. Okuyup bir meslek sahibi olacak diye getirdiklerimiz, işsiz çete üyeleri hâline geliyor. Uyuşturucu, tarihte hiç olmadığı kadar yaygınlaşıyor. Meslek eğitimi verilemiyor; eğitim alanların da iş bulması zorlaşıyor. Türkiye için özel problemler ve 85 milyonluk bir ülke için üzücü sonuçlar doğuran bir tablo bu. Çok daha iyisini yapabilir, çözüm üretebiliriz.
Ertuğrul Osman Osmanoğlu
#Ertuğrul Osman Osmanoğlu#Osmanlı Hanedanı#Şehzadenin Yüzyılı
Ekim 20, 2024 06:295dk okuma
Paylaş
Ertuğrul Osman Efendi hiç unutamayacağım bir portredir. Çok özgün ve bronz gibi sağlam bir kültürel birikime sahipti. Yıllar boyunca başka bir pasaport kullanmadı. Bir noter kimliğiyle yaşadı ve iş yaptı. Nihayetinde, Türk vatandaşlığına yeniden döndü. “Bizim aile için bir felaket olan bu durum, millet için faydalı olmuştur” demesini bilirdi. Böyle bir vakara sahipti.
Haberin Devamı
Ertuğrul Osman Efendi, Osmanlı hanedanının Şehzade Harun Efendi’den iki önceki hanedan reisiydi. 15 yıl boyunca Avrupa’da ve dünyada tahtını kaybetmiş hanedanların mensupları ve reisleri arasında, ilmi, zekâsı, bilgisi ve zorunluluktan değil, samimi bir sevgiyle aranılan, hürmet gösterilen bir kişilik olarak biliniyordu.
Ertuğrul Osman Osmanoğlu
II. Abdülhamid’in oğlu Mehmet Burhaneddin Efendi ve Aliye Melek Nazlıyar Hanımefendi’nin oğluydu. Hanedan üyelerinin sürgün listesine dahil edilmesine rağmen, babasının iş hayatını tercih etmesi sebebiyle daha önceden Avusturya’da bulunuyorlardı. Nitekim 1924’te Viyana’da Theresianum’da iken hanedanın ani sürgün kararı verildi. Theresianum, Avusturya İmparatorluğu’nun seçkin çocuklarının okuduğu bir kurumdu. Hem askerî sınıfa hem de diplomasiye girecek kimseler burada eğitim alırdı. Aynı zamanda, tarihte Şarkiyat Şubesi’nin büyük âlimi ve bir diplomat olarak yetiştirilmiş olan Joseph von Hammer-Purgstall gibi isimler de burada eğitim görmüştür.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
by Taboola
YENİ CUMHURİYETE SAYGI GÖSTERDİLER
Ertuğrul Osman Efendi, 1924 yılında çoktan Paris’teydi ve Institut d’études politiques de Paris’te eğitimini sürdürüyordu. Biyografisine her yerde rastlamak mümkündür. Şahsen, ilk kez elime geçtiği gece bırakamadan bitirdiğim “Şehzadenin Yüzyılı: Sultan II. Abdülhamid’in Torunu Ertuğrul Osman Efendi’nin Hatıraları” kitabını ancak takdim gününde elime verdiler. Bununla birlikte, kitaptaki bilgiyi izleme zevkini okurlarına bıraktım.
Ömürlerinin son yıllarında gayet dinç bir vücut ve zihinle Neslişah Sultan ile Ertuğrul Osman Efendi’yi tanıdım. Bu, benim talihimdi. Hiç unutamayacağım bir portredir. Devrilen hanedanın üyeleri de milletin menfaatini ve haysiyetini her şeyin önünde tutup yeni cumhuriyete saygı göstermenin canlı örnekleridir. Kazanan onlar oldular. Habsburglar, Bourbonlar, Hohenzollern hanedanları aynı olgunluğu göstermediler ve kaybeden onlar oldu. Ülkelerinde kurulan cumhuriyetler devam ediyor ve edecek; ancak gösterdikleri olgunluk, haysiyet ve mensup oldukları millete saygı bakımından bizimkilerle yarışamazlar.
Ertuğrul Osman Osmanoğlu
Haberin Devamı
Yıllar boyunca başka bir pasaport kullanmadı. Bir noter kimliğiyle yaşadı ve iş yaptı. Nihayetinde, zamanın başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisine sunduğu pasaportla Türk vatandaşlığına yeniden döndü. Ertuğrul Osman Efendi, herkesi kendine hayran bırakan bir kişilikti. Ancak bu meziyeti, herkesle iyi geçinmek gibi bir oportünist karakterle karıştırılmamalıdır. “Bizim aile için bir felaket olan bu durum, millet için faydalı olmuştur” demesini bilirdi. Böyle bir vakara sahipti. Devlet yaşar, millet ona her zaman büyük hürmet gösterdi. Cenaze kalabalığı da bunu gösterir nitelikteydi; Sultanahmet Meydanı dar geldi. Divan Yolu’ndaki II. Mahmud Türbesi’ne defnedildi. Türbe, her şeyi unutmaya ve öğrenmemeye yatkın İstanbul’un yeni nesillerinin hafızasına bu vesileyle kazındı. 23 Eylül 2009’daki bu küçük tören, tarihle barışmanın bir ifadesidir.
Haberin Devamı
İmece Kart'la tarımsal ihtiyaçlarını hemen karşıla.
Türkiye İş Bankası
Tami Kartla Sevgililer Günü Alışverişlerinde Bolca Nakit İade Kazan!
Tami
by Taboola
Çok özgün ve bronz gibi sağlam bir kültürel birikime sahipti. Bir anımızı unutamam; eşi, Afgan hanedanından Zeynep Tarzi ile müzeyi gezmeye geldiler. Belirli yerleri gezdikten sonra, Avrupa protokolünde prenses olan, burada ise Zeynep Tarzi Hanımefendi olduğunu iftiharla belirten Zeynep Hanım (zira Doktor Pakize Tarzi’nin kızıdır), o gün haremi gezmek istediğini söyledi. Ertuğrul Osman Efendi ile dinlenmesi için müdüriyetime doğru yürüdük.
AVUSTURYALI EKİBİ DUYGULANDIRAN ALMANCA
O gün sabah, Avusturya televizyonu ORF gelmişti ve sarayda benimle bir röportaj yapıyor, etrafta çekim yapıyorlardı. Ekibin başında olan Avusturyalı hanım yanıma gelerek, “Acaba (Şehzade) hanedan reisi bize bir röportaj verir mi?” diye sordu. “Bekleyin, sorayım” dedim. Cevap, onun o kalın sesiyle “Gelsin” oldu. Kadın hemen geldi ve sorulara başladı. Ertuğrul Osman Efendi’nin hangi dilde röportaj yapmak istediğini sormamıştım. Kadın sorunca, “Sorun bakalım” dedi. Biraz sonra, benim bile tahmin edemeyeceğim kadar muhteşem bir Prag Almancası ile konuşmaya başladı. Avusturya aristokratları ve Viyana entelektüellerinin konuştuğu bu lehçeye Prag Almancası (Prager Deutsch) denir. İmparator Rudolf zamanlarından beri Prag’daki saray dili olarak kabul edilen lehçe budur. Bu dili ondan sonra hayatımda çok az duydum. En son Praglı bir Yahudi hanım olan bir büyükelçinin eşinden işitmiştim. Alıştığımız Almancanın aksine gayet hoş bir lehçedir. Hanedan reisi bu dili konuştukça karşıdaki insanların tüyleri diken diken oldu. Hepimiz öyleyizdir; dilimizin yüksek formunu, geçmişini duyduğumuz zaman duygulanırız. Baktım, o patırtılı gürültülü Avusturyalı ekibin hepsinin gözlerinde yaşlar var. Şüphesiz Fransızcası da, Amerikan İngilizcesi de öyleydi. Amerikan İngilizcesinin kibar formları da vardır.
Ertuğrul Osman Osmanoğlu
Haberin Devamı
ZEVKLE OKUNACAK BİR KİTAP
İstanbul’da en çok zevk alarak görüştüğü insanların başında Neslişah Sultan gelirdi. Onda, kendisine benzer bir dünya entelektüeli buluyordu. Neslişah Sultan da onu çok severdi; aralarındaki takılmalarda bile sevgi ve saygı vardı.
Enver Paşa’nın torunu Arzu da onun şefkat gösterdiği gençlerdendi. Garip gelmesin; burada tanıştılar, hatta ben kendisini götürdüm. İlk karşılaşmada Arzu, “Acaba beni kabul eder mi?” diye sordu. “Niye etmesin, senin dayın olmuyor mu?” dedim. Yine de kendisinden izin aldım. “Gelsin yahu, nerede zaten?” cevabı geldi. Enver Paşa’yla birlikte arabaya binip onu nasıl gezdirdiğini anlattı. Enver Paşa’nın torunu ile Abdülhamid’in torunu, aynı hanedana mensup oldukları için değil, iyi insanlar oldukları için kaynaştılar.
Haberin Devamı
Daha ek bir bilgi: Şiar Yalçın, İttihatçıların parlak Maliye Nazırı Mehmed Cavid Bey’in oğlu, Şehzade Ertuğrul Osman Efendi ile ana bir baba ayrı kardeştirler. Kusursuz iki kardeştirler ve şüphesiz Şiar Yalçın’ın bilinen çıkışları yanında, ağabeyinin anlayışı en önemli rolü oynamıştır. Şiar Yalçın’da da bir yetenek vardı. Okul arkadaşı Altemur Kılıç ile ömür boyu sürdürdükleri kan kardeşlikleriyle tanınırlar. İdama mahkûm edilen eski maliye nazırımız ve hükmü veren yargıcın oğulları... Böyle manzaralar hiçbir yerde görülmez. Herhalde Dostoyevski görse buna daha geniş bir perspektif eklerdi. Nadir insanlara bu dünyada halen rastlanıyor.
“Şehzadenin Yüzyılı”, âdeta gözlerinizin önünde canlanacak kadar canlı manzaralarla dolu. Yapı Kredi Yayınları’ndan çok anlamlı bir çıkış ve severek okuyacağınız bir kitap. Türklerin dışarıda büyüyenleri, ister aydın ailelerden ister sıradan işçi ailelerinden olsun, bozuk Türkçeli olurlar. Şehzade Ertuğrul Osman Efendi’nin günlük üslup ve aksanı kadar yazarlığı da mükemmel ve sürükleyiciydi.
Filistin cephesi
#Filistin#Mustafa Kemal Paşa#FETÖ
Ekim 27, 2024 06:296dk okuma
Paylaş
Mustafa Kemal Paşa’nın Filistin’e ilk tayini de 1917 ortalarında Yıldırım Ordular Grubu kurulduğunda oldu. Bazı cahil kişilerin yazdığı gibi Gazze’den kaçıp kuzeye gitmiş değildir. Filistin’e ikinci tayini 1918 Ağustos’unda olmuştur. Suriye Cephesi’ne başkomutan olarak tayin edilen Liman Paşa’nın yönetiminde 7.Ordu’ya komuta etmiştir. Burada bahsedilecek tek şey, Mustafa Kemal Paşa’nın ricat (geri çekilme) denen olayı, elinden geldiğince düzgün ve tertipli bir şekilde yapmış olmasıdır. 20. yüzyılın büyük Türk mareşali ve etrafındaki isimler hakkında sürekli olarak dil uzatmak, bu kasaba münevverlerinin işi olan bir küstahlık ve hamakattir.
Haberin Devamı
Öteden beri Gelibolu’daki Albay Mustafa Kemal Bey ve Filistin Cephesi’ndeki Mustafa Kemal Paşa hakkında olur olmadık yazılar yazılır. Ne yazık ki bu cepheler hakkında kalem oynatanların birçoğu tarih bilmez, okumaları eksiktir. Üstelik kasaba kültürüyle edindikleri birtakım önyargılar ve hurafeler, zihinlerinde adeta saplantı haline gelmiş ve ana motivasyonları olmuştur. Elbette kasabayı küçümsemek niyetinde değilim; zira Rusya İmparatorluğu’nun kasabaları, orada yetişen az sayıda münevver, bilhassa ‘gymnasium’da okutulan dersler, müthiş şahsiyetler ortaya çıkarmıştır. Mesela Simbirsk gibi Volga kıyısındaki tipik bir Feodal Rusya şehrinde Nikolay Karamzin gibi bir tarihçi, İvan Gonçarov gibi bir romancı yetişmiş, 20. yüzyıl Rusya’sı ve dünya siyasetini derinden etkileyen Vladimir İlyiç Ulyanov (Lenin) ve onun rakibi Aleksandr Kerenski de aynı şehirden çıkmıştır. Bu insanlar Roma ve İngiltere tarihini oralarda okumuşlardır.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
KOLAY DİPLOMA POLİTİKASI EĞİTİM KALİTESİNİ DÜŞÜRDÜ
Bizim de vilayet merkezlerimiz zamanında kasaba kadar izole yerler de esaslı insanlar yetiştirmiştir. Ancak 18. yüzyılın Türk kasabası, artık eski kasaba değildir. Zanaatlar ölmüş, 18. yüzyıl başındaki Karaman ile 19. yüzyıldaki Karaman aynı değildir. Aksaray da aynı Aksaray olmadı, hatta Diyarbakır bile eski Diyarbakır gibi kalmadı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye ekonomik bakımdan geliştikçe, öğrenme ve çalışma merakı garip bir şekilde azalmıştır. Demokrasi döneminde okulların “Bir mühür bir müdür” anlayışı ve partilerin kolay diploma dağıtma politikasıyla eğitim kalitesi düşmüştür. Bugün sosyal medyada gördüğümüz saçmalıkların temelinde bu vakıa yatar.
Mustafa Kemal Bey, Çanakkale Muharebeleri’nde henüz general değildi. Mevki komutanı Osmanlı Mareşali sıfatıyla Enver Paşa tarafından oraya getirilen Liman von Sanders’ti. Ancak Liman Paşa, birçok müşavir Alman generali gibi kibirli ve “dediğim dedik” bir subay değildi. Emri altında sadece Mustafa Kemal Bey değil, Kâzım (Karabekir) Bey ve 57. Alay’ın şehit komutanı Yarbay Hüseyin Avni Bey gibi çok sayıda deha vardı. Bunlar, Birinci Dünya Savaşı’ndaki genç ordular arasında nadir görülebilecek portrelerdir. Özellikle Mustafa Kemal Bey, Liman von Sanders’in verdiği bazı emirleri eleştirmiş, Liman Paşa da aksi kişiliğine rağmen makul bir yaklaşımla bu eleştirileri dikkate alarak emirleri değiştirmiştir. Çanakkale bir zaferdir ve bu zaferin komutanları ile erleri, tarihimizin en muhteşem kahramanlarıdır.
Haberin Devamı
FETÖ’cü takımı ve Almanya’daki BND dalkavuklarının sosyal medyada “Çanakkale’yi 19 bin Alman savundu, zaferi böyle kazandık” gibi utanmazca iddialarını görüyoruz. Bu türden utanmazlıklar maalesef bizim kasaba münevverlerinde de görülüyor. “Atatürk’ü kim bilirdi?” diyorlar. Bilen biliyordu. Zaten Çanakkale’de söylediğim gibi her savunucu, tarihimizin yüce abideleridir.
Mustafa Kemal Bey Gelibolu’dan sonra mirliva (tuğgeneral) yapıldı. Savaş Nişanı kazandı ve Edirne’ye tayin edildi. Oradan da Diyarbakır Kolordusu’na geçti. Burada Bitlis ve Muş’un istirdadı gibi büyük bir zafer kazandı. Ancak geri aldığı bu yerlerden Muş kısa süre sonra tekrar Rusya’nın eline geçti. Filistin’e ilk tayini de 1917 ortalarında Yıldırım Ordular Grubu kurulduğunda oldu. Bazı cahil kişilerin yazdığı gibi Gazze’den kaçıp kuzeye gitmiş değildir. Filistin’e ikinci tayini 1918 Ağustos’unda olmuştur. Suriye Cephesi’ne başkomutan olarak tayin edilen Liman Paşa’nın yönetiminde 7.Ordu’ya komuta etmiştir. Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgimiz, esasen Avusturya’nın işe yaramaz derecede kötü kurulan Rusya’daki mevzilerini tutamaması, Bulgaristan’ın aniden mütareke istemesi (çünkü onlar da tükenmiştir) ve Almanya’nın da nihayet bizim hemen ardımızdan mütareke talebinde bulunmasıyla sona ermiştir. Bulgaristan’ın çekilmesinden sonra İtilaf Devletleri’nin bölgedeki komutanı olan Fransız Mareşal Louis Franchet d’Espèrey’in yolu açılmıştır. Bu durumda yapılacak bir şey kalmamıştır. Dolayısıyla, Nablus’taki kısmî direnişe rağmen, Mustafa Kemal Paşa’nın da elinde fazla bir imkân yoktu ve mütareke geldi.
Haberin Devamı
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
Tatilsepeti - Kıbrıs’ta %50’ye Varan İndirim!
Tatilsepeti
by Taboola
Filistin cephesi
KASABA MÜNEVVERLERİNİ DİNLEMEYİN
Burada bahsedilecek tek şey, Mustafa Kemal Paşa’nın ricat (geri çekilme) denen olayı, elinden geldiğince düzgün ve tertipli bir şekilde yapmış olmasıdır. 20. yüzyılın büyük Türk mareşali ve etrafındaki isimler hakkında sürekli olarak dil uzatmak, bu kasaba münevverlerinin işi olan bir küstahlık ve hamakattir. Bunları dinlemeyiniz. Her fırsatta önlerine mikrofon uzatılınca her konuda ahkâm keserler. Ayasofya meselesinde her biri Bizans tarihi uzmanı kesilir, cumhuriyet tarihine gelince zaten doğuştan uzman olduklarını iddia ederler.
29 Ekim haftasındayız, 10 Kasım’a yaklaşıyoruz. Geçtiğimiz yıl, Atatürk inkılaplarının devam ettiği yılların 100. sene-i devriyesiydi. Türkiye’nin bugünkü sorunları karşısında, bazı kişilerin yaptığı çıkarımlar, ortalığın ne halde olduğunu gösteriyor ama burada bu konuyu tartışacak değiliz.
Haberin Devamı
Trablusgarp’a gönüllü olarak savaşmaya giden, Sofya’da ataşemiliterken cephede ısrarla görev isteyen ve Çanakkale’de müstesna bir genç komutan olan Mustafa Kemal’i Filistin’den kaçmakla itham edenler, kasaba dedikoducularından başka bir şey değildir. Lütfen ufkunuzu ortaokul cehaletinin ötesine taşıyın. Çünkü bizim 1950’lere kadar nefis bir ortaokul ve lise eğitim sistemimiz vardı, ilkokulumuz da aynı şekilde sağlamdı. Ne yazık ki bu sistem harap edildi. Bu tipler, bu harap edilen sistemin ve niteliksiz hale getirilen öğretmen kadrolarının ürünüdür. Eksiğinizi biliniz derim.
Bunlara, öncelikle “Resimli Osmanlı Tarihi”nden başlayarak ansiklopedi maddelerine başvurmalarını ve son dönem Osmanlı ile Cumhuriyet tarihini doğru kaynaklardan okumalarını tavsiye ediyorum. Çanakkale’deki komutanların biyografileri hakkında, cephede nasıl savaştıkları, askerleriyle nasıl şehit düştükleri üzerine bir imtihana tutulsalar kaçı geçer acaba?
DOKTORLAR
TÜRKİYE’nin tabipleri, 20. ve 21. yüzyıl Türkiye tarihinin iftihar edeceği bir sınıftır. Avrupa, epidemi denilen bu son COVID sürecinde kırılırken; Amerika ve Avrupa hastaneleri felç olmuş, hastalara derman olamaz hale gelmişken, bizim hastanelerimizdeki personel, kendi hayatlarını riske atarak, salgın hastalığa yakalanma pahasına harikalar yaratmıştır. Buna karşılık, cevabımız ne oldu? Kasabalarda kurulan kaçak televizyon istasyonları ve camilerde kendilerine verilen hutbe metinlerinin dışına çıkarak korsan hutbe okuyan bazı densizler, doktorlara karşı hakaretler savurup halkı kışkırtmaya çalıştı.
Şimdi doktorlarımız geçinemiyor, bazıları yurtdışına gitmek zorunda kalıyor. Göç, yurtdışındaki sağlık sisteminin çöküşüne denk geldi. Eminim ki oradaki insanlar da hekimlerimizi takdir edeceklerdir. Ancak ne yazık ki, onlara dil uzatanlar yine bizden çıkıyor. Şüphesiz içimizde kanı bozuk herifler var. Şu son yenidoğan vakasında, PKK ile hüküm giymiş bir adama, siyasi aflardan faydalanarak dahi olsa, tabip diploması vermek ve hastanenin başına geçirmek ne demek oluyor? Özel hastaneler ve özel okulların, işlemez hale gelen maarife bir nebze destek olabileceğini kabul etsek de, bu işin çığırından çıktığını hâlâ fark etmiyor musunuz?
Filistin cephesi
BU VAKA TİTİZLİKLE ETÜT EDİLMELİ
Şimdi, bu rezaleti kullanarak halkımızın karşısında hekimlerimizin bir kez daha zor duruma düşürülmek istendiğini hissediyorum. Kahraman savcımız Yavuz Engin gibi hareket eden adliye personelimiz ve işini düzgün yapan Sağlık Bakanı Prof. Dr. Kemal Memişoğlu gibi isimler, dikkatli çalışırlarsa, bu tür rezaletler bir daha yaşanmaz. Ancak bu vaka titizlikle etüt edilmelidir. 10 hastane listesinin içinde, her türlü insanın yer aldığını gördük. Bu kişiler aşırı uçlardadır. Sağda ve solda, bir zamanlar Türkiye’yi muharebe meydanına çeviren, her yerde kavga eden insanların, mali menfaat söz konusu olunca bir araya geldiklerini görmekteyiz.
Bu tür durumları öğrenelim, tenkit edelim ve ancak öyle karar verelim. Çünkü, gecekondu mahallelerinde bile, birbirini kesmeye hazır gibi görünen adamların, devletin polis kuvvetlerini mahallelerine sokmadan, arsalar üzerine kaçak bina yaptıklarını biliyoruz. Bu gerçekler bize çok şey anlatır. Öğrenelim ve ona göre adımlar atalım.
Anadolu coğrafyası ve Antalya
#Antalya#Türkistan#Çin
Kasım 03, 2024 06:295dk okuma
Paylaş
Bereketli Antalya hem tarımı, hem iklimi, hem de hiç şüphesiz ki tarihî mirası itibarıyla dünyanın mümtaz bir parçasıdır. Ukrayna - Rusya Savaşı sonrası 200 bin tane ne idüğü belirsiz Rus ve Ukraynalı, şehri istila etti. Kiralar arttı, daha doğrusu arttırıldı. Belek bölgesi, zaten karışık bir mimariyle örtülmüş vaziyetteydi. Şimdi batı bölgesinde de garip manzaralar görülüyor. Tarımsal alanlarda, arazi sahipleri olarak Batı Avrupalılar var, örneğin İngilizler; aldıkları gibi satıyorlar. Sorunların artık ciddi olarak ele alınması lazım. Çok çabuk heba edilebilir bir zenginlik. Geleceği harcama hakkımız yok.
Haberin Devamı
“ANADOLU coğrafyası çok zengin.” Evet, bereketli, ama Amerika gibi bir kıtayla hatta Arjantin gibi ülkelerle mukayese edilemez. Arjantin’in yönetimindeki hatalar, 1950’lerin başında bile geleceğin zengini diye bakılan bir ülkenin ne hâle gelmesine sebep oldu, gördük. 1930’larda çok daha aydın bir istikbali var gibi görünüyordu.
Nüfusumuz arttı, bundan sonra artacağa benzemiyor. Ciddi bir demografi enstitümüz (Hacettepe Üniversitesi’nin nüfus etütleri çevresi ve oradan yetişenler) ilginç figürler verdiler. Fakat bu asrın içinde Türkiye hâlâ genç nüfuslu bir ülke sayılacak. Bir müsbet tarafımız daha; Orta Asyada nüfus potansiyelimiz var. Canımız İslam milletlerini sevmek istiyor, Arapları kardeş görüyoruz gibi kuruntulardan çıkıp, göç politikası doğru dürüst idare edilirse, Kırgızistan, Afganistan’ın belirli bölgeleri Çin işgalindeki Türkistan gibi becerikli, hayvancılık yapan ve tarımcı eğitimi de hiç fena olmayan bir nüfus burayı besler. Bu bizim şansımız.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
by Taboola
Anadolu coğrafyası ve Antalya
KÖYLÜLERİMİZE ÇİFTÇİLİĞİ SEVDİREMEDİK
Amerika zenginliğinden, İsrail ise son savaşa kadar kavmi özelliğinden dolayı dışarıdan ilmi nüfus çekiyordu. Kısacası, “Türkiye göçmen ülkesi değildir” demek doğru, ama “Türkiye’ye hiç göçmen almayız” demek yanlış. Köylülerimize çiftçiliği sevdiremedik. Çiftçiler ile son alıcı arasında köprü bir türlü kurulamadı. Maliyet artışları ve düşük fiyatlar nedeniyle ülke genelinde memnuniyetsizlik hâkim. Türk köy aile yapısı, maalesef işletmeye müsait değil. Bu konuda eğitim lazım. Aile ve miras hukukunda bazı düzenlemelere girilmesi lazım, fakat bunu da Medeni Kanun çıkarılması sırasındaki bir curcunaya çevirmeden ciddi bir heyetle işe başlamak gerekiyor. Böyle bir heyeti oluşturacak irade Tanzimat döneminde, Cevdet ve Âli paşalar gibileri sayesinde mümkün oldu. Sadrazamla hukukçu kafa kafaya verebildiler ve bir uyuşma noktası buldular. Bugün için böyle bir uzlaşma kabiliyetine sahip kadrolar görmüyorum.
Haberin Devamı
Sözün kısası, facia kapılarda. Bereketli Antalya hem tarımı, hem iklimi, hem de hiç şüphesiz ki tarihî mirası itibarıyla dünyanın mümtaz bir parçasıdır, yani klasik Pamfilya bugünkü Antalya’nın batısından Alanya’ya kadar olan kesim. Elmalı, Korkuteli ve kıyıya doğru inen bölge korkunç bir tehdit altında. Antalya bölgesinde, Rusya’dan ve Ukrayna’dan gelen gelin kızların, Türk - Slav karışık evliliğinden doğan tatlı bebeleri, şehre 30 bin kişilik bir nüfus güzel bir Rusya kültürel hava da getirmişti.
BU KADAR SERBEST ARAZİ ALIM SATIMI YAPILMAMALI
Ukrayna - Rusya Savaşı’nda dikkatle tarafsız kalmamıza rağmen savaş nüfus cürufunu bize akıttı. 200 bin tane ne idüğü belirsiz Rus ve Ukraynalı, şehri istila etti. Kiralar arttı, daha doğrusu arttırıldı. Zaten iç göç dolayısıyla karışık bir yapısı olan şehirde, edepsiz ev sahiplerinin eski kiracıyı cebren kovaladığını gördük. 10 sene evvelki vilayet idaresi, bu konuda kendisine verilen yetkileri bile kullanmadı. Hiç değilse şehrin bazı bölgelerini bu kaçakların istilasına kapatması lazımdı. Göz önünde, emlak fiyatları arttı ve mesela Konyaaltı’nda ev satan komisyoncu ve alıcıyla bu sığınmacılar bölgeyi istila etti. Belek bölgesi, zaten karışık bir mimariyle örtülmüş vaziyetteydi, lüzumsuz Golf sahaları Fıstık Çamı bölgesini tahrip etti. Şimdi batı bölgesinde de garip manzaralar görülüyor. Tarımsal alanlarda, arazi sahipleri olarak Batı Avrupalılar var, örneğin İngilizler; aldıkları gibi satıyorlar da. Bütün Türkiye, bu tip ikinci sınıf spekülatörlerin alanı oldu. Antalya ve İstanbul bunların başında geliyor. Sorunların artık ciddi olarak ele alınması lazım. Çünkü bir ilkeyi unutmayın: Ve bu başlığın sadece Hürriyet Gazetesi’nin ön kapağında yer alması gerekmez: “Türkiye Türklerindir.” Biz arazi spekülasyonu yapacak bir memleket değiliz; bu kadar serbest arazi alım satımına da hiçbir şekilde girmeye gerek yok. Bazı Avrupa Birliği ülkeleri bile bu konuda çok ihtiyatlı ve önleyici davranıyorlar.
Haberin Devamı
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
Yeni FIAT 600 Hybrid
Fiat
by Taboola
ŞEHİRDE TİYATRO - SENFONİ ORKESTRASI SALONU YOK
Bu tatsızlıktan sonra güzel şeylerden de bahsedelim: Bu yılki kitap fuarının açılışı yine hoştu. Antalya’nın valisi Hulusi Şahin, başarılı bir idareci. Belediyeyle uyumlu bir çalışması var. Üniversite şehri ne de olsa, insanlar okuyor. Ama bu okuyan gençliğe vereceğimiz devamlı bir tiyatro, opera, senfoni orkestrası salonu yok. Bu konuda Antalya, 2.5 milyonluk nüfusuna rağmen Eskişehir’in çok çok gerisinde.
Demre kazıları Prof. Dr. Nevzat Çevik başkanlığında yapılıyor. İnanılmaz buluntular var. Bilhassa Fenike’nin Akdeniz dünyasına getirdiği cam ürünleri imalatı konusunda, bugüne kadar fragman (parça) hâlindeki örneklerden başka bir örneği olmayan cam döşeme ve süsleme örnekleri çıktı. Demre’nin harabesi sayılan Myra’da, hem hamamda hem antik imalathanelerdeki kalıntılarda yeni buluşlar var. Hepimizin bildiği gibi “murs” denen balığın kemiklerinden yığın bulundu. Belli ki Demre, kumaş üretimi ve dokumacılık yanında daha çok renklendirme, özellikle antik dünyanın mücevheri sayılacak erguvan (purpur) renkli kumaşların üretiminde önde gelen bir yerdi.
Haberin Devamı
Dağları ve ovasıyla bereket dolu şehirde, yani Demre’de, akıllı bir otelcilik mimarisi gelişiyor. Deniz kıyısındaki pansiyon oteller ve bungalov otellerden Çıralı’daki D’Mare ve Karaöz’deki Kilidonia bunun örneklerindendir. Bu numune yayılıyor. Orman yangınlarının artık bir tabiat tesadüfü olmadığı çok açık. Bu konuda son derece amansız davranmak gerekiyor. Yangın filomuzun mükemmelliği, halkın laubaliliğini ve idarenin toleranslı davranışını önleyemez. Böyle bir kundakçı mekanizmanın Avrupa ülkelerinde kim bilir nasıl cezalandırılacağını düşünmek lazım. Toprağı karış karış elde etmek için yakıyorlar; bunu Çıralı’da gördüm.
Anadolu coğrafyası ve Antalya
BİLİNÇLİ VE ZENGİN TURİST POLİTİKASINA GEÇİLMELİ
Haberin Devamı
Denizleriyle, tabiatıyla güzel olan bir memleket; ama o güzelliği saçma bir turizm politikası uğruna da harcayamayız. Bu dünyada herkes her yeri görmek zorunda değil. Turistik geziler ve ziyaretler bir Hac farizası değil; herkes her yeri görmeden de yaşayabilir. “Turist sayımız 30 milyon oldu, 40 milyon oldu, 50 milyon oluyor” diye bağırmak gülünç bir zafer nişanesi... Turizm gelirimiz; 40 milyar, 50 milyar, 60 milyar, 70 milyar oldu demek daha az zengin turistle bir marifet olur. Maalesef kıta Avrupa’sı da bu konuda çok yanlışlar yaptı. Amerika daha az turistle daha çok para kazanıyor. Biz de bu politikaya bir an evvel dönmeliyiz: Çok turist değil, bilinçli ve zengin turist.
Unutmayın ki kıyılarımızın boyu, kendi nüfusumuzun tatil ihtiyacını karşılamaya yetmiyor. Bunu 1983’ten beri, yani Turgut Özal’a takdim edilen Mukadder Sezgin raporundan beri biliyoruz. Kimse bilmek ve hatırlamak istemiyor.
Küçük Asya Türk milletine tarihin ve ataların bir emaneti. Çok çabuk heba edilebilir bir zenginlik. Geleceği harcama hakkımız yok.
Trump
#ABD Seçimleri#Donald Trump#Pınar Hacıbektaşoğlu
Kasım 10, 2024 06:307dk okuma
Paylaş
Söylenenlere göre Trump’ın ilk şaşkınlığı geçmiş durumda. “Şimdi artık çılgınlık ve saldırganlık devri geldi” diyorlar. Bu gibi endişeler şüphesiz Beyaz Saray’ın çalışanlarını ve başkanın etrafındaki, bizdeki bakan mesabesindeki sekreterleri ilgilendirir. ABD’nin geleneklerine aykırı şekilde, tam bir “canının istediğini getirip diğerlerini atma” devrinin başlayacağı açık. Trump’ın “dünyaları ben yarattım” diyeceği bu dönemde önemli devletlerle ilişkisi farklı olacaktır. Büyük devletlere karşı diş geçiremeyebilir. Ancak biz, sanırım yeterince büyük olmaktan ziyade önemli ve hacimli bir ülkeyiz. Meseleleri büyütmekten kaçınmak gerek.
Haberin Devamı
TRUMP yeniden geldi. Modaya uyarsak bu çok şaşırtıcı bir durum. Açıkçası, rakibesine gelince; Hindistan’dan ABD’ye gelen profesör anne, sıradan biri değildir. Bu kişiler çok fazla rekabet süzgecinden geçer. Kamala Harris’in annesi de böyle bir profesör. Babası ise; Jamaikalıları fakir Antilliler olarak düşünmemek gerek. UNESCO’da Jamaikalılar grubunu tanımıştım; eğitim seviyesi düşük bölgenin seçkin bir entelektüel grubudur. Kamala Harris mutlaka sevimli bir ailede yetişmiştir. Başkan yardımcılığı sırasındaki yakın çevresinden bazıları onun hakkında olumlu konuşurken bazıları çok olumsuz görüşlere sahip. Ancak bütün bunlar tek başına bir kıstas olamıyor. Biden denilen yaşlı lider, zamanında görevi bırakmasını bilmedi. Bir yeminle Kamala ABD başkanı olarak ara dönemi kapatsaydı seçimde de daha güçlü olabilirdi.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
by Taboola
Trump’a gelince: Para konuştu, hem kendi parası hem de destekçileri arasında Elon Musk gibi maskaralar da var. Adamın belirli şartları karşılayan Pensilvanyalılara 1 milyon dolar ödemeyi vadetmesi ve bunu ilan etmesi hangi çağdaş demokrasi kuralına sığar, bilmiyorum. Böyle olunca paranın yetmediği fakir yerlerde ellişer dolar dağıtırlar ve işi götürürler.
Trump
‘ÇILGINLIK DEVRİ GELDİ’ DENİYOR
Amerikan demokrasisi üzerine en eski demokrasilerle ilgili övgü dolu söylemler duyuyorum. Milletimiz hem övmede hem de yermede ölçüyü kaçırır. Doğrudur, ABD Anayasası modern dünyanın ilk anayasasıdır; bu, onun sağlam olduğu kadar bazı köhne yanlarını da gösterir. Zamana uyum için yapılan değişiklikler bizdeki gibi sürekli yeni anayasa yapmadan, değişiklik maddeleri şeklinde metnin arkasına eklenir. Anayasanın boşluklarından sıkça istifade edildi. Trump’ın ilk başkanlığında yüksek mahkemeye kendi adamlarını atayarak bazı içtihat ve hükümleri etkileme yolunu seçmesi gibi, Roosevelt de muhafazakâr yargıçları azledemeyeceği için kendine uygun yargıçları ilave ettiydi. “New Deal,” yani Yeni Düzen Politikası da böyle başlamıştı.
Haberin Devamı
Söylenenlere göre Trump’ın ilk şaşkınlığı geçmiş durumda. “Şimdi artık çılgınlık ve saldırganlık devri geldi,” diyorlar. Bu gibi endişeler şüphesiz Beyaz Saray’ın çalışanlarını ve başkanın etrafındaki, bizdeki bakan mesabesindeki sekreterleri ilgilendirir. ABD’nin geleneklerine aykırı şekilde, tam bir “canının istediğini getirip diğerlerini atma” devrinin başlayacağı açık. Zaten kendisi de söylüyor: “Göreceksiniz şimdi.” Fakat, bunun dışında bir dünya var; Trump, ister istemez dizginlenecek. Fakat o dünyada da Trump’ı dizginleyemeyecek olanlara da akıldışı davranışlar gösterilir.
Vladimir Putin ile dostluğu, bazı Amerikalıların iddia ettiği gibi ihanet sınırına çekilemez. Nihayetinde iki politikacının yakın ilişkileri çok eskiye dayanır. 18. asırda bir ülkenin veliahdı, diğer ülkenin hükümdarıyla gizlice ilişki kurarsa bu hem usulsüzdür hem de Büyük Petro ile oğlu Aleksey davasında görüldüğü gibi ihanet sayılabilir. Putin ile Trump bir ölçüde anlaşacaklardır. Ukrayna Savaşı’nın anlamsız kısmı sona erecek. Henry Kissinger, Doğu Ukrayna’nın Rusya’ya bırakılması gerektiğini söylediğinde bu bilgece bir yorum olarak kabul ediliyor da, Trump bunu söylerse neden suç sayılıyor?
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
EGEA CROSS ÖTV MUAFİYETİ SEÇENEĞİYLE
Fiat
by Taboola
Amerika’da seçimlerde para harcanır; hem bağışlar yapılır hem de bu paralar harcanır. Dostum Prof. Dr. Hüseyin Bağcı, bunu çok iyi ifade etti. Amerikan davranış ve zihniyetini anlamadan eleştirmek, aynı şeyleri yapmış olan eski dünyanın kendisini suçlu kabul etmesini gerektirir.
Türkiye ile ilişkilere gelince; Rus-Ukrayna Savaşı’ndaki geleneksel diplomasimiz oldukça isabetli oldu. Hiç kimseye hesap vermek zorunda değiliz. Trump ile Cumhurbaşkanımız arasında hem sürtüşmeler yaşandı hem de kısa sürede çözüme ulaşan ilişkiler oldu. Bir gerçeği artık fark etmişsinizdir: Amerikalılar, özellikle de Trump gibi geleneksel bürokrasiden ve diplomasiden gelmeyenler, asla fazla kibar olamazlar. “Hemen fazla konuşma, çekil aradan” pozisyonuna geçiverirler.
Haberin Devamı
BÜYÜK DEVLETLERE DİŞ GEÇİREMEYEBİLİR
Trump’ın “dünyaları ben yarattım” diyeceği bu dönemde önemli devletlerle ilişkisi farklı olacaktır. Büyük devletlere karşı diş geçiremeyebilir. Ancak biz, sanırım yeterince büyük olmaktan ziyade önemli ve hacimli bir ülkeyiz. Meseleleri büyütmekten kaçınmak gerek. Bürokrasimize gelince; bu dönemin diplomatları arasında Batı Avrupa ve ABD ile dengeyi kurabileceklerin sayısı çok azaldı. Mevcutlar arasından iş görebilecek olanlar bir elin parmaklarını geçmez. Bu kadroyu dikkatle kullanmak, onları zedelememek ve çevreyi yarım yamalak insanlarla doldurup işleri aksatmamak önemlidir.
Pentagon’un Ortadoğu haritasında iki hedefi var. Birincisinde Prof. Dr. Celal Şengör haklı; su kaynaklarımıza saldırabilirler. Ne Türkiye ne de Ortadoğu için petrol kaynakları şu an en önemli unsur değil. Zaten durumu açık ama en değerli kaynağımız su. Çizilen Kürdistan haritasının ise bir geçerliliği yoktur. Akdeniz milletlerinin 5.000 yıllık tarihi ve kültürel yapısıyla böyle bir düzenlemenin ilgisi olamaz. Bu durum, Türkiye için yeni fırsatlar doğurabilir.
Haberin Devamı
Demokrat Parti’nin kıvrak ama kaypak üyeleri ve tecrübesini bilmediğimiz Kamala Harris ve ekibiyle anlaşma ihtimalimiz zayıf olurdu. Belki Trump’ın bu döneminde kendi bölgemizi, yani Kuzeybatı Mezopotamya’yı daha kolay düzenleyebiliriz. Zira tarihte “Suriye” diye bir devlet yoktu; Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan da başarılı olmadı. Suriye büyük ihtimalle küçülecek. Geriye kalan topraklardan kimlerin ve ne gibi resimlerin çıkacağı, buradaki düzen açısından hayati önem taşıyor.
FİLİSTİN’İN HARİTADAN ÇIKARILMASI MÜMKÜN DEĞİL
Üçüncü olarak, tüm Arap dünyası Filistinlilere karşı. Filistinlilerin zihniyeti, çalışkanlığı ve kendilerine olan güvenleri Arapların tahammül edebileceği bir şey değil. Buna rağmen, Filistin ve Filistinliler var olmaya devam edecekler. Ortadoğu haritasının dışına çıkarılmaları mümkün değil. Oradalar, bunu da herkes bilmeli ve de dış alemde etkileri ve varlıkları daha belirgin olacak.
Trump, Suudi Arabistan başta olmak üzere bölgedeki tüm ülkelerin kendisine biat etmesini kabul ettirir. Böyle bir dünya ve ittifakla çatışmamızın bir anlamı yok; elimizden fazla bir şey gelmez. Ancak bu politikaya belirli bir ustalıkla yaklaşmamız bizim için de faydalı sonuçlar doğurabilir.
ABD’nin gidişatını değiştirmek kimsenin işine gelmez ve bunu değiştiremezler de. Bazı şeylere dikkat etmek lazım. Çinlilerin 200 milyon insanı Sibirya’ya sızdırıp yerleştirmesi gibi bir manzara hayaldir. “Sibirya’nın fauna, flora ve jeolojisini bilin de konuşun,” derler. Sibirya toprakları 200 milyon insanı kaldıramaz.
İkincisi, Amerika ve Rusya tarih boyunca hep beraber olmuştur; ne kadar zıt güçler gibi görünseler de. Çinlilerle, büyük devletlerden hiçbirisi –Avrupa’daki bazı hayalperest ülkeler hariç– gerçek bir ittifak politikası izleyemez. Bu kadar açık.
PINAR HACIBEKTAŞOĞLU’NUN TEZİ
AVUKAT Pınar Hacıbektaşoğlu’nun hafta içindeki demeci bana çok önemli bir prensibi hatırlattı. Azınlıkta kalanlar, kendi kültürünü ama en azından o ülkenin ana unsurunun dilini ve kültürünü onlar kadar öğrendiği takdirde değişim başlar. Pınar Hacıbektaşoğlu Ağrı’nın bir köyünden. 1972 doğumlu. 10 çocuklu bir aileden. Gayretli ve çalışkan, bu açık.
Trump
20 yılı aşkın süredir hukuk tarihi ve idare tarihi okutuyorum. Önce Mekteb-i Mülkiye ve sonra seçkin kurumumuz Galatasaray Üniversitesi, ODTÜ, Bilkent, MEF’te azımsanmayacak hocalık tecrübem oldu. Malûm Türkiye’yi geziyorum. Bizim gençlerde benim rastladığım en büyük kusur, hatta durum; Türkçe konuşmayı unutmalarıdır. Sekiz tane sesli harfi telaffuz ettiremiyorsunuz. Aynı kalabalıklar ne kadar az olsa da kitleler hâlinde yabancı ülkeye adaylar yolluyor. Gayretlisi, çalışanı çok ama yanlış düzeyde. Türklerin en güzel telaffuz ettiği İtalyanca bile korkunç bir telaffuzla Roma’da, Bologna’da ağızlarında dolaşıyor.
TÜRKÇESİNE HAYRAN OLMAMAK ELDE DEĞİL
Bir sabah TV programında denk gelip işittiğim Pınar Hanım’ın düzgün Türkçesi, diksiyonu, artikülasyon dediğimiz tonlamaya dikkat eden seslileri ve sessizleri kaybetmeyen Türkçesine hayran olmamak elde değil. Bu düzeye 10 yaşından sonra öğrendiği Türkçede ulaşmış. Süratle konuşurken ne “ııı” çekiyor ne de “şey”, “falan” gibi manasız seslerle cümleleri kurmaya çalışıyor. Retorik mükemmel. Roma İmparatorluğu’nda hukuk fakültesi ve akademisi yoktu. İnsanlar düzgün konuşma, mantıklı cümlelerle yargıçların yanına girer hukukçu olurlardı. Pınar Hanım bu açıdan 100 üzerinden 110 alır ve herkese örnek olur. Rahmetli annemin Stalingrad Edebiyat Fakültesi’ndeki başarılılarından söz ettirilen bir prensibi vardı: “Biz en azından çoğunluk kadar iyi yapmalıyız.” Pınar Hanım’ın kayyumluk değil belediye reisinin meclis tarafından seçilme önerisini başarılı ve mantikî savunusunu dinledim.
Gördüğüm kadarıyla AK Parti’ye mensup Pınar Hacıbektaşoğlu gibilerini gördükçe AK Parti’nin de diğer partiler gibi hatta daha beter biçimde Fransızların anturaj dedikleri başkanların taifelerini iyi toplayamadığını, iyileri bir kenara ittiğini görüyorum. Şüphesiz ki karmaşık doğu probleminin bir parti liderinin daveti gibi jestlerle çözüleceğini ummam mümkün değil. İran ve Irak Kürtleri hakkında Pınar Hanım’ın sayıları nereden edindiğini bilmiyorum. Hiçbir kaynağın sıhhatli olması mümkün değil. Ama bir konuda çok eminim; Irak ve İran’daki Kürtlerin hayatında farklı bir şey var. Okumuş yazmışları hem ana kültüre sahipler ki bu alanda bizde Pınar Hanım gibileri çok azınlıkta kalır, ikincisi oradaki zevat kendi kültürünü biliyor.
İNSANLAR İYİ NİYETLE ÇALIŞINCA BAŞARILI OLURLAR
“Bize mektepte okutmadılar” gibi bir gerekçeyi ne 19. asrın Avusturya İmparatorluğu’nda Polonyalılar, Macarlar ve Galiçya Ukraynalılarından duyabilirdiniz, ne de 19. ve 20. yüzyıl başında Rusya İmparatorluğu’nun Yahudilerinden, Kırım, Kazan ve Azerbaycan Türklerinden işitirdiniz. Hepsi tarihlerini, edebiyatlarını tırnaklarıyla taş üzerine kazıyarak öğrendiler, öğrettiler. 1917 İhtilâli olduğu zaman bu ülkelerde köylü kitlelerinin eğitim düzeyi çok fark etmese de Rus köylülerin üstündeydi. Münevverleri de dünyaya Ruslar kadar açılmayı bildiler. Çekoslovakya ne kadar üstün bir kalite ile kurulduysa ihtilal Aralığı’ndan sonra Türkiye’ye sığınan Rusyalı Türkler orada kısa ömürlü cumhuriyetlerini kurarken burada da Gazi Paşa’nın cumhuriyetine hizmet ederken başarılıydılar. Bugün dahi ben İran’ın Kürt entelektüellerine hayranım. İnsanlar iyi niyetle çalışınca başarılı olurlar, diğerlerini kendilerine hayran bırakırlar ve “ötekileme süreci” de böyle geçer, gider.
.185. yılında tanzimat
#Tanzimat Dönemi#Tanzimat Dönemi Reformları#Moğollar
Kasım 17, 2024 06:306dk okuma
Paylaş
1839 yılının 3 Kasım’ında okunan fermandan bu yana 185 yıl geçti. Tanzimat Dönemi’nin asıl önemli gelişmesi merkezi devlet teşkilatında yenilenme, taşralarda mahalli halkın kısmen idareye iştirak edilmeye başlaması gibi bir sürecin devam ettirilmesidir. Mühendislik ve tıp eğitimi başlamıştı, bu bir yeniliktir ama asıl önemlisi Türkiye idaresi eğitim alanında büyük bir teşkilatlanma ve ilerlemeye şahit oldu.
Haberin Devamı
hurriyet-new
YAKIN tarihimizde Tanzimat devrinin muhtelif yorumları vardır. Bunlardan birincisi (ki süreklilik kazanan görüştür); Tanzimat devrinin Türk cemiyet ve toplum yapısını çağdaşlaştırma hamlesi olduğu ve Türkiye’nin devlet olarak mevcudiyeti ve Türk halkının zamana uyumunun bu şekilde sağlandığının belirtilmesidir. Esas görüş budur. Ne var ki derinlemesine ve esas olarak çapraz bir bakışla yapılmış ikinci bir görüş daha çok nutuk olarak caziptir ve Tanzimat’ı komple ve teslim olarak ele alır.
Tanzimat dönemi sanayileşmeyle ilgilenmiştir. Bu konuda 1930’lardan sonraki görüş Türkiye’de sanayinin tamamıyla ihmal edildiği, yabancı malların piyasayı istila ettiğidir. Görüş kısmen doğrudur, kısmen yanlıştır. İmparatorlukta iflas olduğu gibi birçok yerde dokumacılıkta bazı manifaktürün geliştirilmesinde hamleler yapılan bir devirdir. Donanmanın ıslahı için büyük adımlar atılamadı ama öbür yandan da tersanelerde ve Tophane’de askerî sanayinin devamı ve bazı yenilenmelere girildiği görüldü.19. yüzyılın dünyası vahşi bir dünyaydı. Bugün de ne kadar uygarlaştığını bilemiyoruz. Böyle bir dünyada toplumun yaşayabilmesi için askerî sanayide, topta ve diğer bilimlerde atılım yapılması gerekiyordu. Bunlar hatalar ve eksikler olsa da başarıldı.
Haberin Devamı
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
Karadeniz Yaylalar ve Batum Turlarını Kaçırmayın.
Jolly Tur
by Taboola
Türkiye 20. yüzyıla varlığını koruyabilen bir memleket olarak girebildi. Birinci Dünya Savaşı’nda genç komutanların ve ordunun nizamının düzgünlüğü dolayısıyla büyük devletlere karşı direnebildi. Önemlidir çünkü Rusya’ya karşı siyasi hatalar, zaman ve tarafın iyi seçilememesi dolayısıyla başlangıçta zayıf bir cephede savaşa girildi. Hem Rusya hem de Britanya İmparatorluğu ile savaşa girilmek zorunda kaldı. Doğrusu Rusya karşısında kesin bir mağlubiyete uğramadık. Britanya İmparatorluğu da dört yıl meşgul ettik ki bu görülmüş bir şey değildi. Mondros ve Sevr’deki kinin sebebi de budur.
REFORM DEVRİ
Tanzimat Dönemi’nin asıl önemli gelişmesi merkezi devlet teşkilatında yenilenme, taşralarda mahalli halkın kısmen idareye iştirak edilmeye başlaması gibi bir sürecin devam ettirilmesidir. Mühendislik ve tıp eğitimi başlamıştı, bu bir yeniliktir ama asıl önemlisi Türkiye idaresi eğitim alanında büyük bir teşkilatlanma ve ilerlemeye şahit oldu. Yabancı eğitim kurumlarıyla, misyoner mektepleriyle rekabete girebildi. Bizatihi Galatasaray Lisesi (Mekteb-i Sultani) kurulması bile üçüncü dünyanın azgelişmiş ülkelerin eğitim tarihinde görülmeyecek bir atılımdır ve ancak Rusya’daki eğitim reformuyla mukayese edilebilir. Türkler ve Türk eğitici kadroları bugünkülerden çok daha idealist ve başarılıydı. Rusya İmparatorluğu’nda, Kuzey Afrika’da, elimizden çıkan Balkan ülkelerinde henüz bizde kalan bölümlerde halkımızı ayakta tutan ve çağdaş dünyaya ne de olsa bağlantı kurabilen bir eğitim sistemi vardı. Bu hız Cumhuriyetin ilk 30 yılında büyük başarıyla devam etti. Ondan sonra dejenere olmaya başladı. Yarım asırdır Türk eğitimi Tanzimat’ın ve ilk Cumhuriyet döneminin çok gerisinde bir tempoda vahim hata ve saplantılar içindedir.
Haberin Devamı
Bununla birlikte Tanzimat Dönemi’nin ziraatta başladığı atılımlar son 40 yıla kadar gayet verimli bir patlama gösterdi. Fakat 40 yılda ziraat ve hayvancılıkta da vahim bir gerileme içine girildi. Bunlar dolayısıyladır ki Tanzimat Dönemi maalesef geçmişte kutlanacak bir başarı olması ötesinde bugün neredeyse örnek alacağımız bir dönem hâline dönüşmüştür.
Tarihyazıcılığımızda Tanzimat Dönemi reformların küçümseme hatta onun büyük adamlarını basit Üçüncü Dünya diktatörü, kiralık adamlar gibi göstermek devri bugün geçmektedir. Görüş demode olmuştur. İnsanlar mazide daha bilinçli ve adil hüküm verici olarak bakmaya başladılar. 1930’ların Tanzimat Döneminin tarihini yazanlarının aksine yurtiçi ve yurtdışı arşivlerde, kütüphaneler birinci el kaynaklara, orijinal gözlemlere dayanan tarihyazıcılık dönemine girilmiştir. Tanzimat Dönemi’nin Batı musikisine geçiş konusundaki çabaları Cumhuriyet’te değerlendirildi. Cumhuriyetin ilk 20 yılındaki opera kurma çabaları ve hakikaten operanın kurumlaşması bugün aynı hızla devam etmiyor. Dünyaca meşhur opera sanatçılarımız memleketimizde yad ellerde hayatlarını kazanıyorlar. Bütün bunlara bakmak lazım.
Haberin Devamı
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
by Taboola
Bazı beyefendiler için burada bir not tutalım; 1934’te temsil edilen “Özsoy Operası” üzerinde ve bunun temsilinde Gazi Paşa Hazretlerinin operayı bilen ve seven takdir ve tenkit kabiliyetini bir arada tutuğunu, bu görüş ve ifademi ters anladıkların veya anlamak istemediklerini belirtmeliyim.
OPERAYI KUVVETLENDİRİN
Tekrar ediyorum; boş kutlamayı sevmem. “Bir Cumhuriyet Şarkısı” adıyla “Özsoy Operası” olayının perdeye getirilmesi başarısızdır. Ticarette reklamcı zihniyetten kurtularak işe bakınız. O olay bazılarının zannettiğinden daha geniş etkileri olan bir atılımdı. İran’da opera şahın bu ziyaretinden sonra kuruldu. Zaten İran şahını gelişi için yetiştirilmişti. Büyük müzisyenlerimizi takdir etmek bir fazilettir fakat ikide bir “dünya çapı” veya “musiki tarihi mucizesi” gibi kavramları ölçülü olarak kullanmanız gerekir. Sanatta lüzumsuz övgü ancak mudhike; yani gülünçlükle neticelenir. Böbürlenmelerin bırakılıp organizasyonların yapılması gerekir. Lütfen operayı kuvvetlendirin, opera temsillerini dinlediğiniz binaların daha iyisini yaptırmaya dikkat edin, sanatçıların; yani operada sanatını yerine getiren insanların bina hakkındaki, ekosistemi hakkındaki yorumlarına kulak verin. İstanbul’da gerçek bir opera binası yok. Bu çok ayıp bir durum; söylenecek söz bu. Görünen o ki mimarların bu teknik dallarla ilgisi yok.
Haberin Devamı
Kısacası Tanzimat devam ediyor. Büyük adamın 15 yılı parlak çıkıştır. Sonrasında bir iniş var. Ama bir kere Türk toplumunun tarihsel yetenek ve kabiliyeti ortaya çıkmıştır. Cumhuriyet devrimimin yeniden restorasyonu hiç de uzak değildir, mümkündür. 1839 yılının 3 Kasım’ında okunan fermandan bu yana geçen 185 yıl bunu gösteriyor. 200. yıl daha parlak olacak çünkü arada Kemalist yıllar var.
185. yılında tanzimat
MOĞOLLAR
SON zamanlarda tarih yazcılığımızda gelişmeler başladı. Çocukluğumda ve gençliğimi kavrayan geniş bir dönemde Moğolca metinleri okuyarak tarih yapan Profesör Ahmet Temir vardı. Çok verimli bir hoca sayılmazdı ama uzmandı. Moğolların imparatorluğu sadece Moğolların imparatorluğu değildir. Aşağı yukarı tümüyle 150 yıl kadar devam eden bu imparatorluğun sarsıntıları Avrupa ortalarına kadar hissedilir. Mesela Macaristan’da Sümek Kalesi gibi...
Haberin Devamı
İki büyük dünya Moğollardan sarsılarak ortaya çıkmıştır. Birisi Orta Asya ve Çin’in ortası, ikincisi klasik İran medeniyetinin bugünkü Maveraünnehir ve Kuzey Maşrık Arabistan’ını, Suriye ve Irak’ı da kaplayan bölümü. Üçüncüsü doğrudan doğruya Rusya ve Polonya’ya kadar ki bölge.
DİRİLİŞ VE SAVUNMA İÇGÜDÜSÜ YARATTI
Buradaki Moğol etkisi sırf kan ve barut değildir. Bir kere silahlar sustuktan sonra bölgede garip bir kültürel kaynaşma da olmuştur çünkü Moğolların Moğol milliyetçiliği yoktur. Zaten imparatorluk ordularının içinde Kıpçak unsur çok kalabalıktır. Bu yüzden başka milletlerin tarihinde bir işgal olarak alınan bu bölümün Türk tarihi için de ayrı bir yaklaşımı esastır. Şunu da unutmayalım Moğol etkisi Anadolu’da büyük tahribattan çok ayrı bir diriliş ve savunma içgüdüsü yarattı. Anadolu Selçuklu tarihinin önemi buradadır. Direnmeyi ve gelişmeyi faciaları atlatarak başarmak...
Kitaplar üzerinde konuşmak bu sütunu aşar. Prof. Dr. Altay Tayfun Özcan, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi’nde genç bir tarihçi, Moğolca biliyor, Çağatay kaynaklarına hâkim ve Avrupa dillerinde okuma yapabiliyor. Birkaç zamandır ortaya koyduğu iki kitap üzerinde ileri daha geniş tartışmalar açmak isterim. Birisi “Batu” yani Cengiz Han’ın halefi. Bilhassa Rusya ve İdil boyu tarihi için çok önemli bir dönem. İkincisi “Moğollar Avrupa’da”, Moğolların Avrupa’daki serencamı. Orta Avrupa’ya giden bir dönemi bu kadar tatlı, sürükleyici bir üslubla ele alışı; okuyucuyla kolayca bağ kurabilmesi takdire şayan. Bu ayların okunacak eseri Altay Tayfun Özcan’dan. Bir de “Moğol - Rus İlişkileri (1223 - 1341)” adında Türk Tarih Kurumu’nda basılan kitabını işin içine katarsak galiba kış aylarının okunacak serisi, erken orta çağ Türk tarihinin ana hatlarıyla okuyucuyla buluşmasını sağlıyor.
185. yılında tanzimat
Anadolu üniversitelerinin bilhassa İç Batı Anadolu ve Ege bölümünde yararlı çıkışlar yaptığını görüyoruz. İstanbul, Ankara gibi büyükşehirlerin üniversiteyi barındırma kapasitesi çok düştü. Buralarda yaşam öğrenciler için de öğretim üyeleri için de bir ava dönüşmektedir. Akdeniz kıyısındaki şehirlerin, Ege’deki sakin şehirlerin, Muğla, Eskişehir gibi yerlerin katkısı daha büyük olacak çünkü insanlar ilim yapmak için mütevazı, rahat yerler isterler.
.Atatürk devri
#Mustafa Kemal Paşa#Atatürk#Daron Acemoğlu
Kasım 24, 2024 06:296dk okuma
Paylaş
Atatürk’ün zamanı iki harp arasıdır. Sadece demokrasi fikrinin değil Avrupa medeniyetinin bütün parlak yönlerinin çamura düştüğü zamandır. Demokrasinin fikri, felsefi temellerini inşa edenler dahi Anglosaksonlar hariç çok partili rejimin düşmanı kesildiler. Onu bir şarlatanlık, burjuva aldatması veya daha adi bir tabirle “Yahudi komplosu” olarak nitelendirdiler. Bu dönemin içinde Türkiye Cumhuriyeti liderinin demokrasi aleyhinde hiçbir demeci söz konusu bile değildir.
Haberin Devamı
Mustafa Kemal Paşa Anadolu mücadelesini yürüttüğü ve ilk büyük zaferi kazandığı günden beri (yani Eylül 1921 Sakarya Zaferi) kurucu Türkiye’nin Gazi mareşali ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti reisi olarak yabancıların dikkatini çekmiştir. Aslında çağdaşı olan Türkler de Halide Edip Hanım başta olmak üzere büyük lider üzerine çok çarpıcı görüşler ve tasvirler sunuyorlar. Pekâlâ Nazım Hikmet de yaşça bunlardan genç olmasına rağmen bu kuşağın adamıdır ve Kuvâyi Milliye Destanı’nda çizdiği Atatürk portresi samimiyetle ve vatanseverlikle çizilmiş ve şaire de saygımızı her zaman tazelememizi gerektiren adeta anıtsal bir nutuktur.
İKİ HARP ARASI DÖNEM
Gazi Paşa ile İstiklal Harbi’nin günlerini yaşayan, Anadolu Ajansı’nın kurucusu ve gerçek yapıcısı olan Halide Edip Hanım ve eşi Adnan Adıvar bir müddet sonra onunla çatışmaya düştüler. Sebep demokrasiydi, liberalimizdi. Yalnız çok saygı duyduğumuz seçkin ikilinin gerçekle teması olduğunu zannetmiyorum. Atatürk’ün zamanı iki harp arasıdır. Sadece demokrasi fikrinin değil Avrupa medeniyetinin bütün parlak yönlerinin çamura düştüğü zamandır. Demokrasinin fikri, felsefi temellerini inşa edenler dahi Anglosaksonlar hariç çok partili rejimin düşmanı kesildiler. Onu bir şarlatanlık, burjuva aldatması veya daha adi bir tabirle “Yahudi komplosu” olarak nitelendirdiler. Bu dönemin içinde Türkiye Cumhuriyeti liderinin demokrasi aleyhinde hiçbir demeci söz konusu bile değildir.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
YENİ GRANDE PANDA | Pozitif Enerji Her Anda
Fiat
by Taboola
Atatürk devri
Dağınıklığı yüzünden işe yaramaz Hariciye Vekâleti arşivimiz bazen karıştırıldığı vakit (ki bunu yapmak sadece Dışişleri Bakanlığı mensuplarına ait ve öyle olması gerekmiyor) önemli şeyler bulunuyor. Merhum büyükelçi ve tarihçi Bilal N. Şimşir’in bulduğu; faşizm ve faşist diplomatik çevrelerde sefirlerimiz ve diplomatlarımızın nasıl davranması, ne kadar ihtiyatlı ve uzak durmaları üzerindeki Atatürk’ün talimatı dikkat çekicidir. Führer Almanyası ile kimsenin gırtlak gırtlağa girecek hâli yoktu. Fakat cumhuriyeti kuran kadroların bu tarafı da çok sağlamdır; Almanları hiç sevmez ve güvenmezlerdi. Batı demokrasisi bu nedenle Kemalist grup nezdinde “Anglosaksonlar” demekti. Britanya, Kemalist Türkiye’nin politik husumet dolayısıyla başında çok çekiştiği ama Lozan’dan sonra ister istemez yakın durduğu, saygılı davrandığı bir ülkedir, Birleşik Devletler’e de o zaman böyle bakılmıştı.
Haberin Devamı
Cemiyet hayatının, yaşamın, kanunların devrimi ise en önemli fasıldır. Şimdi önümüzdeki yıldan itibaren Türk Medeni Kanun’un kabulü başta olmak üzere asıl 100. yılları kutlayacağız. Bir zamanlar solcuların dahi “gardırop devrimciliği” dediği balolar ve kıyafet devrimi ve kadınlara eşitlik meselesinin yeterince ciddiye alınmayışının bugünlerde hazin neticelerini yaşıyoruz; “Atatürk’ün başlattığı balo devrimi nihai hedefe varsaydı” demek gerekiyor. Ama Büyük Petro’nun balo devrimi dahi çok geç hedefe vardı ancak II. Katerina devrini bekledi.
DARON ACEMOĞLU VE 3 KONU
İnsanlarımız bu dönemi anlamıyorlar; Daron Acemoğlu 1980’lerden beri Ankara’da bizim Siyasal Bilgiler muhitinde, İstanbul’da Sencer Divitçioğlu Hoca’nın etrafındaki arkadaşlarım arasında ismi telaffuz edilen ve kendisinden “istikbal vaat eden biri” diye söz edilen gençti. İktisadi hayatın dengelerinin kurulmasında tüketici kalıplarının önemini vurgulayan bir yaklaşımı olduğu söylenirdi. Bu karakteriyle yazdıklarını geç okudum. Meslek hayatındaki gelişmeler ve hakkında yapılan uzun analizler ciddi bir iktisatçı ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyordu. Hatta bizimkiler onun ileride Nobel dahi alacağından bahsederlerdi.
Haberin Devamı
Anında Tami Ön Ödemeli Karta Sahip Ol.
Tami
İmece Kart'la tarımsal ihtiyaçlarını hemen karşıla.
Türkiye İş Bankası
by Taboola
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin sayılan bir hocasının, Kevork Acemoğlu’nun oğluydu. İstanbul Ermeni toplumunun hiç şüphesiz seçkin bir ailesine mensuptu. Galatasaray gibi millî bir müessesemizde okumuştu. Belki biraz erken olarak Amerika’ya adım atmıştı. Keşke lisansında ciddi bir tarih nosyonunu da edinebileceği bir İngiliz üniversitesinde veya Fransa’da okumayı tercih etseydi.
Şunu söylemek istiyorum; tarihçilik bazı başarılı ve statülerle otomatik gelen bir yetenek değil. Bizde iktisatçı olduğu hâlde tarih dalında gelişen, uğraşan insanlar var. İlhan Tekeli mühendis şehircidir ama cumhuriyetin iktisat tarihi üzerindeki ilginç ve ayrıntılı monografileriyle tanınır. Bana her zaman bu muhterem hocanın söylediği bir şey vardı; “tarih başka bir şey”. Evet, Johann Gustav Droysen’in dediği gibi “tarih bilim değildir, bilimin üstündedir”. Acemoğlu’nun Arapların Osmanlı döneminde iktisadi gelişimi üzerinde Oksijen gazetesinde bir yazısını okudum, maalesef boştu. Anglosakson tarihçiler arasında ve bilhassa İsrail’de 19. yüzyıl Arap ülkeleri üzerine yazılan kitaplar rafları doldurur ve ciddi araştırmalardır. Bu konudaki Acemoğlu’nun yorumları kampüsteki Arap entelektüellerinden esinlenerek kaleme aldığı açıktır. Daron Bey’in oradaki ifadesine göre bir gelişme görülmemiş, fakat tarihi izleyen mesela Britanyalı parlamento üyesi muasır Mark Sykes dahi başka şeyler söylüyor (The Caliphs’ Last Heritage: A Short History of the Turkish Empire adlı eser).
Haberin Devamı
Atatürk devri
Daron Bey’in bu gazetede Macaristan üzerindeki yazısını da okudum. “Macaristan demokrat değilmiş, Avrupa Birliği’nden atılmalıymış.” Bu sözleri söyleyen, Amerikalı olsa da MIT’de profesör olsa da şarktan gelen bir delikanlıdır. Avrupa tarihini ne kadar etüt ettiğini bilmiyorum. Macaristan Avrupa Birliği’nden atılırsa o Avrupa Birliği neye yarar. Herhâlde Romanya ve Bulgaristan’la devam edecek bir camia değildir. Bu gibi ifadeleri akşam kahve konuşmalarında yapabilirsiniz. O tarihte Nobel almamıştı ama yine saygın bir kurumun, saygın bir hocasıydı. Bunları açıkça yazıp söylemek densizliktir. Maalesef bazı pozisyonlar bazı söylem biçimlerini dengelemek ve sınırlamayı gerektirir.
Haberin Devamı
Üçüncü konu. Atatürk devri üzerinde yazan insanların Batı’daki bu tip söylemlere kaynaklık eden Erich Jan Zürcher yorumundan etkilendiği görülür. O kitabı herhâlde okumuş olmalı ve tesir altında kaldığını zannediyorum. Zürcher kaynak kullanılmak bakımından çok özürlü bir yazardır. Sınırlı kaynak yorumcusu ve nakilcisidir. Başka bir şeyi de pek okuduğunu düşünemiyorum. İlla Avrupa kaynağı arıyorsa cumhuriyet dönemi için Bernard Lewis’ten başlar ve Andrew Mango ile devam edersiniz. Hadi Standford Shaw’u beğenmiyorsunuz Paraşkev Paruşev’e kadar devam edersiniz.
DAHA OTURAKLI DEĞERLENDİRMELER YAPMALI
İnsanların tarihteki bazı devirlerle hoşnut olmayan anıları olabilir. Şunu söylemek istiyorum; böyle anılar bir imparatorluğun mirasçıları olarak Türk toplumunda şu veya bu gruba mahsus ızdıraplar değildir. Rumeli’den göçenimizin ayrı travmaları vardır, Kafkasya göçlerinden gelenlerin ayrı, Rusya arazisinden gelenlerin başka, Arap ülkelerinden gelenler hakeza. Bir ülkenin tarihi ne kadar kalabalık ve ne kadar yaygınsa ki bu Birinci Dünya Savaşı’na kadar devam eden büyük imparatorluklarından biridir, hakkında hüküm vermek de biraz okumayı ve düşünmeyi gerektirir. Bana göre Daron Acemoğlu bir iktisat ödülünü üçe bölerek verilecek biri değil, demek orada da kendisine hafif bir haksızlık yapılmış. Bunu da düşünerek, göz önüne alarak söylüyorum. Aldığı bilim ödülünün durumunu düşünerek daha oturaklı değerlendirmeler yapması tavsiye edilir.
ZAVALLI NURUOSMANİYE
Bir zamanlar Eminönü Belediyesi’nin en meşum icraatı, Sultanahmet Meydanı’nı birtakım garip barakalarla donatmak olmuştu. Bu katiyen geleneksel bir faaliyet haline dönüşemedi. Ne kimse Sultanahmet Kitap Fuarı’na gitme alışkanlığı edindi ne de Sultanahmet Meydanı’nda İstanbul halkı ve dışarıdan gelen ziyaretçiler, güzel bir gün geçirme ve etrafı bu şekilde gözleme ve öğrenme adetini edindiler.
Bugünlerde yine İstanbul’un dört köşesinde belediyeler en mutena yerleri kulübelere bırakıyorlar. Çar Rusyası’ndaki şehirlerin semtlerinde fukaralığı temsil eden bizde de maalesef kasaba pespayeliğini payitahta taşıyan bir yenilik bu.
Daha birkaç sene önce milyonlarca lira masraf edilip tam 7 yılda restore edilen, 2016 yılında UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne giren Nuruosmaniye Camii’nin önündeki meydan şimdi fotoğrafta gördüğünüz “gecekondularla” kuşatılıyor.
Atatürk devri
BUNUN MESULÜ KİM
Kapalıçarşı’yı, Nuruosmaniye’yi, Çemberlitaş Sütunu’nu ziyarete gelen bir İstanbullunun veya turistin şu çirkinliğe nasıl tahammül etmesini bekliyorsunuz? Bu tip barakalarda belediyelerin ne kazandığı beni hiç ilgilendirmiyor. Çünkü vergi mükellefinin cebinden çıkan parayla biçimlendirilmeye çalışılan meydana bu gibi çirkinliklerin hiçbir gereği yok.
Bu şarklı, döküntü görünümden vazgeçemiyoruz. İstanbul halkı güzel şeyler görmek istiyor. Değişik ortamda gezinmek istiyor. Bari bunalan ruhumuz açığa çıksın, onu bile çok görmeyin.
Bunun mesulü kim? Fatih Belediyesi mi yoksa Büyükşehir Belediyesi mi? Şunu söyleyeyim; siz belki birbirinize muhalif olduğunuz için “nasıl olsa ben değilim” diyebilirsiniz ama insanlar bu işin kimden kaynaklandığını fazla merak etmezler, iş sonunda büyükşehir belediyesine patlar.
Acaib bir geçiş dönemi
#ABD#Rusya#Balistik Füzeleri
Aralık 01, 2024 06:29 4dk okuma
Paylaş
Amerikan demokrasisinin hayatındaki acâ’ib ve’l-garâ’ib safhası başladı. Biden görevi Trump’a devretmeye hazırlanırken tuhaf emirler verdi. Balistik füzelerin Ukrayna’ya teslim edilmiş olanları için kullanılış müsaadesi verildi. Bu karşı tarafı, yani tarihteki ikinci nükleer devin sahiplerini çileden çıkardı.
Haberin Devamı
ÂDET olduğu üzere Beyaz Saray’da nöbet değişimi 1.5 ay sürüyor. Nadiren seçimi kaybeden başkan yeni gelenin maiyyetine işler hakkında bilgi verir, dosyaları devreder. Bu arada Beyaz Saray yeni sahip ve sahibesinin kabulüne hazırlanır. Amerikan demokrasisinin hayatındaki acâ’ib ve’l-garâ’ib safhası başladı. Biden görevi Trump’a devretmeye hazırlanırken tuhaf emirler verdi. Balistik füzelerin Ukrayna’ya teslim edilmiş olanları için kullanılış müsaadesi verildi. Bu karşı tarafı, yani tarihteki ikinci nükleer devin sahiplerini çileden çıkardı. Yapılacak iş yok. Kavganın hızı arttı. İki Slav milleti arasındaki kardeş kavgası diye nitelenecek çatışma doruğa, dönülmez safhaya ulaştı.
Acaib bir geçiş dönemi
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
by Taboola
İLİŞKİLER NE ZAMAN BOZULMAYA BAŞLADI
Ukrayna ve Rusya’nın tarihi Çarlık dönemindeki tatsızlıklardan ve adaletsiz olaylardan sonra bilhassa 1930’lardaki suni açlıkla pürüzlü safhaya girdiydi. Fakat Sovyetler Birliği’nde Ukraynalılar her zaman ikinci millet olarak idare sahibi olmuşlardır. Bir yanıyla Ukrayna münevverlerinin sol ve Komünist partili kesimi Kiev devrinin yarattığı Rus ruhunun etrafında birbirleriyle anlaşırlardı. Ukrayna milliyetçiliği asıl Galiçya ve Bukovina’ya doğru uzanan kesimdeki Batı Ukrayna kesimidir. Burada kilise (Uniat Kilisesi) dediğimiz Grek Katolik ritüeli takip eder.
Halk ve münevverler Ukraynaca konuşmaya ve yazmaya dikkat ederler. Osmanlı tarihinin iki büyük uzmanı Agafangel Efimoviç Krimskiy ve talebesi Omeljan Pritsak bu bölgedendir. Yani Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avusturya İmparatorluğu’nun parçasıyken Polonya’ya kalan ancak Molotov-Ribbentrop antlaşmasından sonra Sovyetler Birliği tarafından ilhak edilen bölge söz konusu. Bütün muasır milliyetçilik, yani yurtdışında büyüyen bu kuvvetli diaspora Batı Ukrayna kaynaklıdır. Bugün de mesela Osmanlı tarihini bile Sovyetler Birliği Bilim Akademisi’nden daha farklı yorumlayan âlimler Victor Ostopçuk gibileri bu zümredendir.
Haberin Devamı
Hiç şüphesiz ki 1989’dan itibaren Sovyetler Birliği’nin parçalanması ve komünist partinin idare hayatından çekilmesiyle ayaklanan Ukrayna milliyetçiliği, diğer eski cumhuriyetlerin de önüne geçti. Ukrayna Rusya’dan mı, yoksa rejimin kendinden mi daha çok soğumuştu? Buna karar vermek zor. Hatta Ukrayna Kilisesi bile Rusya Ortodoks Kilisesi’nden ayrılarak ve müstakil olarak Fener’e bağlanmak istedi. İstanbul’daki ökumenik patriyarklık başlangıçta bu talebe sessiz kaldı. Zaten Ukrayna’da Rusya’ya bağlı olan kanadın bağlantıları kendisine bağlı manastırlar ve cemaati daha önde gidiyordu. Bununla birlikte zaman içerisinde bağımsız kilise, yani otosefal Ukrayna Kilisesi’nin gelişimi hız kazandı ve yakın zamanlarda Fener’e bağlandı. Bu tabii Moskova ve İstanbul arasında da gerilimi artırdı.
Haberin Devamı
Tami Kartla 14 Şubat Alışverişin için Toplam 4.500 TL Nakit İade Fırsatını Kaçırma!
Tami
İmece Kart'la tarımsal ihtiyaçlarını hemen karşıla.
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Kiliselerin ayrılması ve cumhuriyetin teşkil edilmesi kadar kolay olmayan sorun; Ukrayna’nın ekonomik örgütlenmesi etrafında gelişiyor. Sovyetler Birliği’nin ne madenler ne ağır veya hafif endüstrisi ne de gıda endüstrisi gibi dalları olsun kolay kolay bölünemezler. Ziraata Ukrayna’da tıpkı Rusya’da olduğu gibi hatta daha fazla gelişme görüldü. Bereketli Ukrayna toprağı Sovyetlerin son 50 yılında çok gümrah bir kazanç ve üretim kaynağı değilken yeni düzende üretken oldu. Bunda yeni bir örgütlenme, toprakları aniden doğan eski bürokrat yeni bir zümrenin ele geçirmesidir.
BATILILARA GÖRE DAHA ÂKİL DAVRANDIK
Ukrayna Batı’ya yanaştı. Tıpkı Baltık cumhuriyetleri gibi NATO üyesi olmak istedi. İşte Belarus ve Ukrayna için böyle bir yanaşmaya müsaade edilemezdi. Nitekim Moskova paralel ve âdeta Moskova yönetimine aday bir pozisyonu koruyan Belarus’un aksine Ukrayna’yla arada gerilim arttı. Batı Avrupa dünya sulhunu ve bölgesini düşünmeden Ukrayna’nın NATO’culuğunu teşvik etti. Hatta bu konuda Henry Kissinger gibi âkil bir devlet sekreterinin politikası da kaale alınmadı. Kissinger tabii ki artık devlet sekreteri (Dışişleri Bakanı) değildi ama tavsiyeleri dinlenirdi, dinlenmedi. Bugün belki de onun önerdiği modele dönülecek.
Haberin Devamı
Ukrayna-Rusya çatışmasında Türk dış politikasının ustaları doğru görüş ileri sürdüler. Hükümetimiz de bunu takip etti. Bu isabetli bir karardır. Ukrayna-Rusya sorununda Karadeniz’in nasıl ve kimin elinde kalacağı belli değil. Kırım için ise Türk dış politikasının bazı rezervleri var. Bunlar nasıl kabul edilir, buradaki kültürel azınlığın durumu ne olacak? Ayrıca nüfus içerisinde 3’te 1 bile değiller. Ayrıca kültürel azınlık statüsünü bile Ukrayna Cumhuriyeti ile Süleyman Demirel döneminde Türkiye Cumhuriyeti’nin anlaşması tespit etmiştir. Bu bakımdan bu safahat üzerinde durulması gerekir.
Zannediyorum ki Türk dış politikasının Ukrayna-Rusya meselinde Batılılara göre daha âkil davrandığını söylemek hakkaniyetli bir görüş olur.
Haberin Devamı
GENÇ OPERACILAR YARIŞMASI
PERŞEMBE gecesi Kadıköy Süreyya Opera Sahnesi’nde bence son zamanların ilginç olayı cereyan etti. Genç opera muganni ve muganniyelerinin en başarılıları yarıştılar, ödülleri verildi. “Bu gençler nerede?” diye soracaksınız. Hemen hemen hiçbiri bu memlekette değil. Şu anda dahi muhtelif Avrupa ve ABD sahnelerindeler. Tıpkı Burak Bilgili ile Mert Süngü’nün Hong Kong’ta opera temsilleri vermeleri gibi.
Acaib bir geçiş dönemi
Türk operasının kuruluşunun 90. yılındayız. Konservatuarlarımız var. Yetenekli, ünlü sanatçılarımız yetişti. Çoğunun ismini bile bu millet bilmiyor. Tanıtmaya yönelik bir propaganda faaliyeti de yok ve kendi yetiştirdiklerimizi kendimiz dinleyemiyoruz. Bu ibtidai görünümün önlenmesi lazım. Gelecek hafta yarışma üzerinde daha etraflı bilgi verip konuyu ele alacağız.
Haleb
#Haleb#Suriye#Heyet Tahrir El-Şam
Aralık 08, 2024 00:134dk okuma
Paylaş
1966 yılında Haleb’e gitmiştik. Antakya’dan sınırı geçtik. Haleb, adeta rüya gibi bir şehirdi. Kendimi bir anda 19. ve 20. yüzyıl Osmanlı Türkiyesi’nde bulmuş gibi hissettim. Şehirde farklı etnik ve kültürel unsurlar bir arada yaşıyordu. 1967’de ise İsrail Savaşı çıktı. Bu renkli, antika dünya mahvoldu. O günkü Haleb’i, 10 yıl sonra, 1976’da tekrar ziyaret ettiğimde yine aynı güzelliğiyle gördüm. Ancak bugün aynı Haleb’i görebileceğimi sanmıyorum. Oysa Haleb, Türkiye tarihi ve Ortadoğu için her zaman çok önemli bir merkez olmuştur.
Haberin Devamı
hurriyet-new
SURİYE adıyla anılan bir siyasi birlik, ne Roma İmparatorluğu’nda ne de Osmanlı İmparatorluğu’nda mevcuttu. Osmanlı İmparatorluğu’nun en büyük vilayetleri arasında Selanik ve Haleb başı çekerdi. Aynı şekilde, “Hüdâvendigâr” adıyla bilinen Bursa da bu vilayetlerden biriydi. Bu vilayetler, bugünkü birkaç bölgeyi içine alacak kadar genişti. Haleb, kendisine oldukça yakın olan Anteb (Ayıntab) Sancağı’nı ve Urfa’yı da kapsardı. Şimdilerde HTŞ’nin (Heyet Tahrir el-Şam) ilerlediği Hama da bu eyalete dahildi. Bu vilayetlerdeki tımarların sayısı fazlaydı ve asker mevcudu yüksekti. Her merkezin çarşılarındaki üretim, ayrı bir zenginlik kaynağıydı.
Haleb ile Şam arasında tarih boyunca büyük bir rekabet vardı. Öyle ki Şamlılar, Halebliler için “Timurlenk’in veletleri” tabirini kullanırdı. Ne yazık ki, son kriz sırasında Esad’ın milisleri Haleb ve halkına çok ağır bir yıkım yaşattı.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Haleb
BU BÖLGEDE SORUMSUZCA DAVRANILAMAZ
Memluklar ve Osmanlılar dönemlerinden beri her türlü zenginliğin merkezi olan bu bölgenin ne zaman ve nasıl ıslah edileceği belirsiz. Ayrıca Haleb halkının, kendileriyle hiçbir bağı olmayan bir idarenin altında yaşaması mümkün değil. ABD’nin bu bölge üzerindeki, Akdeniz’e uzanmayı amaçlayan ve yerel YPG’yi destekleyen stratejisi ise son derece sakıncalı. Türk sınırlarının; güneydeki sanayi ve tarım havzasının geleceği açısından, bu bölgenin böylesine sorumsuz bir politikaya terk edilmesi mümkün değildir.
Bu vilayet, dinler ve mezhepler açısından oldukça renkli bir nüfusa ev sahipliği yapıyordu. İmparatorluğun son dönemlerinde dahi, Vilayet İdare Meclisleri’ndeki cemaatlerin ruhani ve laik temsilcilerinden oluşan bir yapıya sahipti. Adeta tarihte benzeri görülmemiş bir ruhban şurasını andırıyordu. Bölgede konuşulan diller de inanılmaz bir çeşitlilik gösteriyordu. Sadece Türkçe ve Arapça değil, Fırat kıyısındaki doğu bölgelerinde Kürtçe; Haleb ve civarındaki şehirlerde ise İtalyanca ve Fransızca bile konuşuluyordu.
Haberin Devamı
18. yüzyıldan beri Akdeniz ticaretinin en önemli merkezlerinden biri olan Haleb, bugün de bu rolü üstlenmeye adaydır. Ancak Hafız Esad ve halefinin yönetimindeki Suriye’de bu bereketli yapının devam etmesi mümkün görünmüyor. Rusya, Putin’in liderliğinde ilk kez Akdeniz’e girdi ve Suriye’de bir üs kurdu. Ancak bu üssü ne derece başarıyla elde tutabileceği konusunda henüz ikna edici bir gelişme görülmüyor. ABD ise Ortadoğu politikasını kendi çıkarlarına göre şekillendiriyor, ancak bu tamamen bilgisizlik üzerine kurulu bir stratejidir. Şehirlerini terk eden insanların nasıl ve ne kadarının geri döneceği ise belirsizliğini koruyor.
HalebTelevizyon programı için çekime gittiğimiz Haleb kalesinin önü.
Haberin Devamı
Anında Tami Ön Ödemeli Karta Sahip Ol.
Tami
Sevgililer Günü alışverişlerine 11.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
YAPILACAK EN İYİ ŞEY NEDİR
Yapılacak en iyi şey, Suudi Arabistan gibi ne yapacağını bilemeyen bir siyasi yapının ötesine geçip mali yönden daha güçlü olan Katar gibi bir devletin desteğiyle Haleb ve civarında asayişi sağlamak ve geri dönen mültecilerin refahını ve rehabilitasyonunu temin etmektir. Ancak bu, Esad yönetimi altında mümkün değildir. Esad rejimi, Suriye nüfusunun yalnızca yüzde 7-8’ini temsil eden unsurların oluşturduğu, bir arada yaşamaları mümkün olmayan bir topluluğa dönüşmüştür. Rejim ancak kendi taraftarlarıyla Batı Suriye’de Lazkiye civarında tutunabilir.
Eski Suriye’nin aslında çok da eski bir yapı olmadığı, Birinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan bir Fransız tasarımı olduğu açıktır. Bu yapılanmanın tekrar restore edilip edilemeyeceği ise büyük bir soru işaretidir. Bu restorasyon sürecinde ABD, İran ve Rusya gibi güçlerin bir anlaşmaya varmaları ve etkili bir şekilde varlık göstermeleri pek olası görünmüyor. Bölge devletlerinden en iyi niyetli olanı ise yine Türkiye ve onun müttefikleri olabilir. Bu bağlamda, bölgede bir tür diriliş sağlanabilir.
Haberin Devamı
1966 yılının Mart ayında Türk-Arap Talebe Birliği ile Haleb’e gitmiştik. Antakya’dan sınırı geçtik. Doğa gerçekten çok güzeldi. Haleb, adeta rüya gibi bir şehirdi. Kendimi bir anda 19. ve 20. yüzyıl Osmanlı Türkiyesi’nde bulmuş gibi hissettim. Şehirde farklı etnik ve kültürel unsurlar bir arada yaşıyordu. Lokantaların sunduğu lezzetler başka bir tat ve renkteydi. Çarşı pazarın canlılığı ve renkleri büyüleyiciydi. Türkçe, şehirde konuşulan bir dildi; özellikle yaşlı nüfus bu dili kesinlikle biliyordu. Ayrıca, muhtemelen Çukurova’dan göç etmiş olan bir Ermeni nüfus da vardı. Doğrusunu söylemek gerekirse, Türkiye’den gelenlerle aralarında düşmanca bir ilişki yoktu.
Haberin Devamı
ORADA YOK OLAN ŞEY HERKESİN ORTAK MİRASI
1967’de ise İsrail Savaşı çıktı. Bu renkli, antika dünya mahvoldu. O günkü Haleb’i, 10 yıl sonra, 1976’da tekrar ziyaret ettiğimde yine aynı güzelliğiyle gördüm. Ancak bugün aynı Haleb’i görebileceğimi sanmıyorum. Oysa Haleb, Türkiye tarihi ve Ortadoğu için her zaman çok önemli bir merkez olmuştur.
Haleb
Haleb ve Şam’la ilgili açık konuşmak gerekirse, ilk ziyaretimden sonra geçen 20 yıl boyunca bu şehirlerin korunmuş olmasına hayran kalmıştım. Fakat Arap dünyasında hiçbir şeyin devamlılığına ve sağlamlığına güvenemezsiniz. Bugün bu şehirleri harap hâle getiren de yine aynı yönetimdir. Ancak yok olan şey sadece şehirlerin yapıları değil; bin yıl boyunca orada yaşayan herkesin ortak mirası ve geçmişidir.
Rusya’nın Suriye’deki tutumu, bırakın bugünkü dünyanın gereklerine uygun olmayı, 19. yüzyıl Çarlık Rusyası’nın Şark’taki yönetim ve koruma anlayışına bile benzemiyor. Amerikalılardan ise zaten Ortadoğu’yu anlamalarını veya korumalarını beklemek mümkün değil.
Suriye
#Suriye#Ortadoğu#İsrail
Aralık 15, 2024 06:295dk okuma
Paylaş
Suriye bir ülke miydi? Hayır. Suriye’nin bir siyasi başlık olması istendi ama bu başarılamadı. Suriyeliler var, ancak birlikte hareket etmekten çok, bölünmeyi tercih ediyorlar. Suriye şu an dağılmış durumda. Peki, yeniden toparlanabilir mi?
Haberin Devamı
Ortadoğu dediğimiz bölge, sınırları itibarıyla tartışmalıdır. Bu tartışma herkesi ilgilendiriyor gibi görünse de herkesin kendi bağımsız yorumunu yapabileceği bir alandır. Fas’tan başlayarak Afganistan’daki Hayber Geçidi’ne kadar uzanan kuzey sınırları, Balkanlar’dan başlayıp Yemen ve Somali’ye kadar devam eden bir coğrafya; Ortadoğu olarak kabul edilebilmektedir.
BU ÇATIŞMALAR GERÇEK Mİ YAPAY MI
Bu geniş coğrafyadaki kavimlerin, dillerin ve dinlerin birbirleriyle ne kadar ilişkisi var? Yoktur demek yanlış olur; çünkü bu, insanlık tarihini inkâr etmek anlamına gelir. Kısacası, medeniyet sadece bu bölgede değil, yeryüzünde başka yerlerde de görülmüştür. Örneğin, Çin’de ve bizim kıtamızdan bağımsız olarak, en azından 15. yüzyılın sonuna kadar Amerika kıtasında da medeniyet izleri vardır. Üstelik bunlar, insanların yaşam ve gelişim eğrilerinde dikkat çekici bir paralellik göstermektedir.
Haberin Devamı
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
Karadeniz Yaylalar ve Batum Turlarını Kaçırmayın.
Jolly Tur
by Taboola
Ancak şu bir gerçektir: Doğu Akdeniz Bölgesi, bir dönem Güney Akdeniz ile Mezopotamya ve İtalya arasında kesintisiz bir bağlantı ve bütünlük sağlamıştır. Bu bütünlük, yakın zamanlara kadar korunmuş, ancak son iki asırda bölge bir çatışma alanına dönüşmüştür. Peki, bu çatışma gerçekten gerekli midir, yoksa yapay bir şekilde mi yaratılmıştır?
Bazı meseleler üzerine ciddi şekilde düşünmemiz gerekiyor. Palermo’nun ilginç Belediye Başkanı Roberto Lagalla şöyle demiştir: “Bizim şehrimizin bağlantıları İskenderiye, Beyrut ve İstanbul’dur. Kuzeydeki şehirlerle ne ilgisi var?” Bu tarihî gerçeklik bugün de geçerlidir. İnsanlar, Hristiyanlık ve Müslümanlık arasındaki tezatların ötesinde, şimdi başka zıtlıklar yaratarak Doğu-Batı ayrımı yapmaya çalışıyorlar. Ancak bu ayrımlar sık sık başarısızlığa uğruyor. Günümüzdeki dünya olayları bunu açıkça göstermektedir.
Çelişkiler yalnızca Müslümanlarla Yahudiler ya da Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında değildir. Yahudi dünyasının kendi içinde dahi belirgin çelişkiler ortaya çıkmış, bunların birçoğu da Ortadoğu kaynaklı olmuştur. Aynı şekilde, İslam dünyasında da benzer çelişkiler bulunmaktadır. Ortadoğu’ya müdahale eden dış güçlerin hataları ise giderek artmaktadır. Bu durum bazen gülünç, bazen trajikomik bir hâl alarak, delinin kendine zarar vermesine dönüşmektedir.
Haberin Devamı
Suriye
SURİYE BİR ÜLKE MİYDİ
Suriye bir ülke miydi? Hayır. Suriye’nin bir siyasi başlık olması istendi ama bu başarılamadı. Suriyeliler var, ancak birlikte hareket etmekten çok, bölünmeyi tercih ediyorlar. Üstelik bu bölünme, Slavların kardeş kavgası gibi değil. Filistinlilerle Arap Müslümanlar arasında da gerilim var, ancak bu gerilim Ukrayna, Polonya ve Rusya arasındaki gibi sürekli ve şiddetli değil. Suriye şu an dağılmış durumda. Peki, yeniden toparlanabilir mi? Belki de toparlanamaz.
Güneyimizdeki İsrail’in yapacakları ise merak konusu. Avrupa kültürünün ortasında yetişen Siyonizmin ve geçmişteki liderlerinin sahip olduğu akıl ve mantığın onda biri bile bugün ortada yok. Planların tamamı sloganlarla şekillenmiş, mantık zincirleri esnekliğini kaybetmiş durumda ve politik şahsiyetlerin inisiyatifine bırakılmış. İsrail’in henüz ele alamadığı ve belki ciddi bir sorun olarak karşılaşmayacağı bazı unsurlar, ileride onlar için daha büyük bir problem hâline gelebilir.
Haberin Devamı
Tami Ön Ödemeli Kartı Alışverişlerinde Kullan.
Tami
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Bizim güney sınırlarımızda Kürtler üzerinden oyun kurmaya çalışan Amerikalıların, bu kavim hakkında herhangi bir bilgiye sahip olduklarını sanmıyoruz. Kendilerine ders veren Britanya’nın da tarihte bu konuda sanıldığı kadar büyük başarılar elde edemediği bir gerçek. Aslında Amerika’nın mevcut organizasyonu ve teknolojisi, bu gibi durumların üstesinden gelmekte zorlanabilir. Bu da onun tarihî yorgunluğuyla bağlantılıdır.
Bizi ilgilendiren asıl mesele, Golan Tepeleri’ni aşmaya çalışan ABD’nin, oradaki insanların Cebeli Lübnan’daki ve İsrail’in içindekilerle ne kadar bağlantılı olduğunu fark etmesidir. Ancak bu üçlüden birini ne kadar kontrol edebileceği sorusu hâlâ belirsizdir.
Haberin Devamı
Golan Tepeleri’ni aşan İsrail, çok daha yoğun bir şekilde bu tür sorunlarla karşılaşırken, Türkiye’nin de bazı tereddütleri olduğu açıktır. Fırat’ın batısı, hayati önem açısından Türkiye için çok daha değerli bir bölgedir. Bu bölgeyle ilgili odaklanılması gereken noktalar şunlardır.
- Su kaynakları sorunu,
- Endüstri alanları,
- Yaşam alanları.
Suriye
MÜNBİÇ’TE BAŞKA TOPLULUKLAR DA VAR
Sürekli olarak Kürtlerin elinde olduğu iddia edilen Münbiç, bir Kürt şehri değildir. Burada yaşayan başka topluluklar vardır. Ancak bu topluluklar hakkında son derece yetersiz bilgiye sahibiz. Ansiklopedik düzeyde bilgiye bile ulaşamadığımız çok açık. Bu bölgeyle ilgili yakın zamana kadar siyasilerin kullandığı tanımlar, gelecekte büyük ihtimalle gülünç bulunacaktır.
Suriye şimdi İsrail’in saldırısı altında. Rusya’nın kurduğu üs ve Esad rejimine verdiği silahlar imha ediliyor. Şu anda belki Rusya’dan etkin bir cevap gelmeyecek ama şüphesiz ki devletin hafızasına kaydedilen bu olay yakın gelecekte vahim sonuçlar doğurabilir. Nihayet Ortadoğu’nun gelgitleri kuzeydeki ebedi devletleri bir ölçüde etkileyebilir. Ama devamlı ve kalıcı etkilerini iddia etmek mümkün değildir.
Şu anda şaşkın, uzun ve karanlık bir dönemden nasıl aydınlığa yürüyeceğini bilemeyen bir toplumun üzerine bu baskılar kurulmuşken onun yorumlarının karamsar ve yani nihilist tavırlarla ortaya konması hiç doğru değildir. Türkiye’nin de sınır güvenliği, sanayi güvenliği, tarımsal bölge güvenliği açısından önemi büyük olan Batı Fırat ve Halep Havzası’na daha aktif bir şekilde bakması gerekiyor. Hükümet ne yapacak, basın ve kamuoyu önderleri neler diyecek bu önemli...
HARİCİYE KONSERİ
Taşansu Türker; geçen yıl yayımlanan, Türk dış politikası ve beynelmilel ilişkileri resmettiği kitabı olan ‘Kafiye Çağı’ndan sonra bu kez bir romanla okuyucusuyla buluştu: ‘Hariciye Konseri’. Artık nadiren karşılaştığımız, hoş bir Türkçe ile yazılmış bir roman. Türk Hariciyesi bir zümre; imparatorluktan cumhuriyete seçkin devlet hizmetkârları, ama kapalı değil, aksine bu zümrenin üye muhtevası hep değişir.
Suriye
Konusu ile mütenasip bir şekle işaret eden dil zenginliği, karakterler ve kurgudaki şaşırtıcılık epey iddialı... Fakat benim açımdan asıl mesele, bu romanın çok katmanlı yapısı olsa gerek. Hızla okunabiliyor. Akabinde ise geri dönüşlere mecbur bırakan bir birikim var metinde. Hasılı; memleketimizin giderek çoraklaşmış entelektüel ortamında ciddi bir şekilde etüd edilmeyi hak eden ve böylelikle memlekete renk katan bir zümreyi ele alan, mesleğin akademik kanadından ama hakkını veren bir yazar. Yıpratılması için içten dıştan gayret gösterilen bir zümrenin, Türk diplomatlarının portresi. Bu etüt ve tartışma için; romanda da kullanılan kelime ile “iskra” yani kıvılcımın ise herhalde ilk başta Hariciye mensuplarından, kıymetli dostum Celal Hoca’dan ve saygın sanatçımız Fazıl Say’dan gelmesi beklenmeli.
Kritik sorular
#Suriye#ANGELA Merkel#Suriye-Türkiye
Aralık 22, 2024 06:295dk okuma
Paylaş
Şimdi Suriye sükûnet içinde mi? Güney sınırlarımızın güvenliği acaba 30 kilometrelik bir sınırla sağlanacak mı? Halep ne olacak? Sınırlar ne olacak? Nereler korunacak? Nerelerin gözetim altında olması gerekiyor? Amerika Birleşik Devletleri, kuzeydeki YPG gerillalarından vazgeçebilir mi? Bu soruları önümüze koymalıyız.
Haberin Devamı
BİRBİRİNE zıt tebliğler dolaşıyor. Birincisi, genel bir iyimserlik havası: Memleket kurtuldu. Oysa Suriye hiçbir zaman bir “vatan” olmadı. Bu coğrafyada yaşayan insanlar kendi kabileleri, soyları ve şehirleri içinde kimliklerini korudular. Ortadoğu tarihinin, ta “Ebla” ve “Mari Krallığı” gibi dönemlerden itibaren, parlak yerleri oldu. Ama o zamanlarda bile Suriye demek ya güneyden Firavunlar İmparatorluğu’nun, ya Hititlerin, ya da Asurlular gibi kuvvetlerin egemenliği demekti. Suriye, denizlere Fenikeliler gibi açılamadı; karalarda ticaret yaptı. Fakat her zaman bir imparatorluğun parçası oldu. Kendi fakirleştikçe imparatorlukları zenginleştirdi.
İki dönem var ki Suriye, her şeye rağmen barış içinde yaşadı: Klasik Roma dönemi ve Rönesans’tan itibaren Osmanlı İmparatorluğu. Kim ne derse desin, yakın tarihin en barışçıl dönemlerinden biri, bazı bilgisizlerin aksine, en azından bir tüccar ile entelektüel burjuvazinin dönüştüğü bir dönemdi. Son asırda, Osmanlı ricali kadar Fransız döneminde de küçümsenmeyecek kadar devlet adamı, toplumu sürükleyen şahsiyetler yetiştirdi; Bereketzâdelerden Suphi Bey, cumhurbaşkanının kızı Zehra Halefoğlu ve Şükri el-Kuvvetli gibi... Şükri el-Kuvvetli’nin savaş sonrası Fransızlarla kurduğu Harb Okulu’nun askerî darbelerin kaynağı olduğu söylenir.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Tami Ön Ödemeli Kartı Güvenle Kullan.
Tami
by Taboola
Sınırların içinde yaşayan Suriye Nusayrileri tabii ki Arapça konuşuyor. Liderler Mişel Eflak’ın Baas Arap milliyetçiliğine çok bağlı görünse de aslında sadece kendilerine bağlılar. Ortadoğu’nun en eski kavimlerinden Aramiler ve Nabatiler gibi topluluklara dayanan bir Suriye halkı var. Bu kadar küçük bir coğrafyada, birbirinden bu kadar farklı motiflere sahip medeni üniteler pek görülmez. Bir de Suriye’nin kuzeyi var ki onun klasik medeniyetlerle ilişkisi, Ekrem Akurgal Hoca’nın birçok dile çevrildikten yıllar sonra Türkçeye kazandırılan “Doğu ve Batı - Mezopotamya: Yunan Sanatının Kaynağı” kitabında örnekleriyle anlatılıyor.
SINIRLARIMIZIN GÜVENLİĞİNİ KORUMAK ZORUNDAYIZ
Şimdi Suriye sükûnet içinde mi ve neyi, nasıl bekliyor? Bu soruları önümüze koymalıyız. Nusayriler ile Hafız Esad hanedanının düşmanı kitleler arasında gerçekten sükûnet olacak mı? İkincisi, güney sınırlarımızın güvenliğini korumak zorundayız. Güvenlik dediysek süt ürünleri veren Golan Tepeleri’nden değil, üç neslin Türkiye Güneydoğusu’nda enflasyon teriyle kurduğu barajlar ve sulanan topraklardan bahsediyoruz. Hani şu son arazi rejiminden dolayı her önüne gelene sattığımız, bu arada İsrail şirketlerinin bile aldığı sulanan topraklarımızdan söz ediyoruz. Bu araziler bir şekilde geri alınmalı, topraklarımıza sahip çıkılmalı. Nihayetinde, Ortadoğu bölgesinin su kaynaklarını yönetmek ve sahiplenmek zorundayız.
Haberin Devamı
ORDULAR HAYDUTLA İŞ GÖRMEYİ SEVMEZ AMA...
Bütün bunlar acaba 30 kilometrelik bir sınırla sağlanacak mı? Ayrıca, 30 kilometrelik bir hatla Akdeniz’e çıkmaya çalışanların o denize çıkma hakkı var mı? Hangi vesileyle? Halep ne olacak? Sınırlar ne olacak? Nereler korunacak? Nerelerin gözetim altında olması gerekiyor? Kolay mütalealardan ve propagandadan korunmalıyız. Haklı olmak, endişesiz olmayı gerektirmiyor. Ayrıca, haklı olanların seslerini de bastırmaya hazır bir dünya var. Amerika Birleşik Devletleri, kuzeydeki YPG gerillalarından vazgeçebilir mi?
Aslında hiçbir düzenli ordu, haydut sürüleriyle iş görmekten hoşlanmaz. Ama hakikat şudur ki diplomatların, generallerin, devlet adamlarının ve tüccarların bile telaffuz edemeyeceği gerçekler var. ABD orduları, artık uzun zamandır İkinci Dünya Savaşı’ndaki “savaşçılarına” sahip değil.
Haberin Devamı
Hayalinizdeki araç için Anında Taşıt Krediniz İşCep’te
Türkiye İş Bankası
İmece Kart'la tarımsal ihtiyaçlarını hemen karşıla.
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Kritik sorularEmevi Meydanı’nda toplanan Suriye halkı, ülkenin özgürlüğü ve ‘yeni Suriye’ için temenniler içeren sloganlar attı.
TEĞMENLER
İNTERNET, çağdaş demokraside kaçınılmaz bir kullanım aracıdır. Ancak bunu mutlaka akıllı kişiler kullanacak diye bir şart yok; sabahtan akşama miskinliğine çözüm arayanlar da interneti kullanıyor. Daha kötüsü, organize edilmiş ve desteklenmiş tayfalar da var.
Bugünlerde ordudan ihracı gündeme getirilen teğmenlerimiz hakkında, birtakım kendini bilmez kişilerin eleştiriyi aşan hakaretleri internet sayfalarını dolduruyor. Bu meseleyi pek takip etmememe ve sinirlenmek istemememe rağmen, üzücü bir şekilde olaylardan haberdar oluyoruz. Şu sıralar bu işi yapan kişiler yalnızca sefil değil, aynı zamanda büyük ölçüde karanlık kuvvetlerin, hatta dış güçlerin yönlendirdiği kimselerdir.
Haberin Devamı
BİZİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİ
Türkiye’nin coğrafyasında, tarihinde ve içtimai yapısında ordunun yerini tartışacak değiliz; ancak bu konu bizim için en önemli meseledir. Türk ordusunu zayıflatmayı ve mensuplarının moralini bozmayı hedefleyen her hareket, ister ahmak ve beyni çürümüş insanlar tarafından yapılsın, isterse başka bir niyetle görünsün, bu işlerin arkasında dış güçlerin olduğuna bu kritik günlerde hepimiz inanıyoruz. Bazı cürümlerin unutulmaz olduğunu herkesin bilmesi gerekir.
Kritik sorular
MERKEL
ANGELA Merkel’in hatıratını aldık. “Hürriyet” kelimesi üzerinde çok durmuş. İlginç bir insan. Fizikçi. Hamburg’da doğmuş, ancak babası Protestan Kilisesi’nin verdiği bir görev nedeniyle Berlin’e taşınmış. Protestan bir pastörün kızına verdiği disiplinle büyümüş. Bence Alman elit sınıfı içinde en mütevazı ve dengeli insan tiplerinden biri (Soyunun yarısı Polonyalı). Ursula von der Leyen gibi boş politikacı tiplerinden değil.
Haberin Devamı
YUNANİSTAN’IN HALİ
Kitapta dikkatimi çeken iki bölüm üzerinde duracağım. İlk olarak, Yunanistan’ın iflas sinyalleri... Sevimli Türk dostu Yorgo Papandreu, borç ve faiz ödemelerinin milli gelir içindeki payının artmasından dolayı alarm veriyor. Bunun üzerine Avrupa Birliği’nin ilgili kurulu toplanıyor. Kurul üyeleri Yunanistan’a ihtiyaç duyulan paranın verilmesi gerektiğini savunuyor. Ancak bu paranın miktarı, neden ve nasıl verileceği gibi meseleler henüz tartışılmış değil. Anlaşılan o ki, Alman bürokrasisinin üstünlüğü bir kez daha kendini gösteriyor. Merkel, ilk toplantıya hazırlıklı giden tek lider. Nicolas Sarkozy, başlangıçta eli açık görünse de sonunda zıvanadan çıkıyor ve sokak ihtilali çıkacak diye bağırmaya başlıyor. Herkes paranın verilmesini istiyor, ancak bunun gerekçesi ve sonuçları konusunda kimse hesap yapma derdinde değil. Bu durum, Avrupa Birliği’nin zannedildiği gibi her şeyi güneşin altındaki ilahlar tarafından yürütmediğini gösteriyor. Çok canlı ve dürüstçe tarif edilmiş bir manzara. Bu kısım gerçekten dikkati çekiyor.
Kritik sorular
GÖÇMENLER MESELESİ
İkinci dikkatimi çeken konu, göçmenler meselesi. Göç sorununun nasıl üzerimize yığıldığı ve vaat edilen paralar kitapta açıkça anlatılıyor. Ancak vaat edilen 3 milyar Euro’nun ne kadarının ödendiği belirtilmemiş. Bu da meselenin üzerinin örtülmesi gibi görünüyor. Bugünlerde AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen teyze tekrar bir miktar önerisiyle kelle pazarlığına geldi. İtalya başbakanı Meloni de faşizm arayanlar, Leyen’deki tavırlara ve pazarlık usulüne dikkat etmeli.
Doğrusu, Merkel’in hatıratında Almanya’da Türk azınlıklarla olan ilişkiler, onların kurumları ve siyasi temsilcileri hakkında bazı bilgiler bekliyordum. Ancak bu konulara hiç değinilmemiş. Türk devlet yapısının ve devlet adamlarının uzun uzun değerlendirildiği bir bölüm de bulunmuyor.
Bu eksiklikler Merkel’in kendi ihmalkârlığından mı yoksa Almanya’nın Türk azınlığına karşı ilgisizliği ve geleneksel Türkiye’ye bakış çizgisinden mi kaynaklanıyor? Bu, tartışmaya değecek bir konu.
TEŞEKKÜR
KOÇ Üniversitesi Hastanesi’nde bir ortopedik ameliyat geçirdim. Ameliyat ağır olmadı ama önemliydi. Başta Dr. İlker Eren ve Dr. Lercan Aslan olmak üzere tüm doktorlara, hemşirelere ve sağlık çalışanlarına teşekkür etmek benim için bir borçtur. Hastane her ne kadar hastane olsa da, doğrusu bazen kendimi evimde gibi hissediyorum. Tabii ki bu tür bir “ev ortamını” Allah bizden uzak tutsun.
Türkiye rönesansının kırılması
#Türkiye Rönesansı#RAHMİ Koç Teknoloji Müzesi#The Lonely Crowd
Aralık 29, 2024 06:307dk okuma
Paylaş
Rönesansımızın, durgunlaşsa da, 20. yüzyıla büyük bir tarihi kırık ya da uçurumla değil, yoğunluğunu kaybederek ve yavaşlayarak ulaştığı açıktır. Aksi takdirde, 19. yüzyılda orduda tıbbın, kimyanın, veterinerliğin ve coğrafyanın kendi ölçülerimiz içinde gelişmesini; Batı ilmi ve üniversitesine doğru yüksek okullar aracılığıyla atılan adımları izah etmek mümkün değildir. 20. yüzyıl Türkiye’sinin atılımlarının kökü buradadır. Eksikliklerinin ve gereken yoldan sapmalarının köklerini de burada aramak gerekir.
Haberin Devamı
AÇIK bir bilgidir ki, Maveraünnehir, bilhassa bugünkü Orta Asya, 13. ve 14. yüzyıllarda bugünkü İran İslam Rönesansı’nın canlı köşelerinden biriydi. İbn Sînâ, Bîrûnî, Mâverdî gibi isimler; ister tıp, ister astronomi, matematik, tarih, coğrafya, isterse felsefe alanında dünyanın iki ucu arasında -Endülüs ile Doğu İran ve Maveraünnehir arasında- bilgi alışverişinde bulunurdu. Ana dili Farsça olan, ancak Arapça yazıp konuşan bilginlerin yanı sıra Türkler de bu entelektüel ortamda önemli bir yer tutuyordu. Türk tarihine, Dîvânü Lugâti’t-Türk kadar derinlikli bir sözlük yazılmamıştır. Fârâbî gibi isimler eşsizdir. Arap gramerini Fars asıllı bilginler işlerken, İslam’ın nakli ilimlerinde de onların sözü geçerdi. Ali Kuşçu, Timurlenk’in torunu Uluğ Bey zamanında, bu büyük âlim ve hükümdarın himayesi altında yetişmiştir.
Haberin Devamı
Doğayla dost, şehirle uyumlu
Jeep Türkiye
Sürüşte yeni bir çağ
Jeep Türkiye
by Taboola
Türkiye rönesansının kırılmasıFatih Sultan Mehmed ve Ali Kuşçu
BİRÇOK ESER KALEME ALDI
“Cehaletiyle meşhur Rum” deyimi, bazı durumlarda Orta Asya ve İran’da kaynayan ilim muhitinde tutunamayan ya da ulema arasındaki çirkin mücadelelerin harcadığı insanları emen bir coğrafya olmuştur. Doğudakilerin Anadolu için kullandığı bu ifadeye rağmen Anadolu, eksiklerinin farkında olarak, medreselerden cami yapımı ve dekorasyonuna kadar Tebriz, Horasan, İsfahan ve Maveraünnehir bölgesinden ve Orta Asya’dan ulemayı ve sanatkârları kendine çekmekten geri durmamıştır. Bu isimleri davet etmekte tereddüt etmemiştir.
Ali Kuşçu, Fatih Sultan Mehmed’e ilk önce Uzun Hasan’a (Hasan Padişah) hizmet ederek ulaştı. Bu dönemde birçok eser kaleme aldı. Günümüze ulaşanlardan biri, astronomiyle ilgili Farsça bir kitap olan Risale fil-Heye’dir. Orijinal kopyaları buradan dünyaya yayılmış, o dönemde Farsçadan Türkçeye de çevrilmiştir. Er-Risaletü’l-Muhammediyye fi’l-Hisâb gibi, sayısı onu aşan eserleri olduğu bilinmekle birlikte, kaybolan eserlerinin de bulunduğu tahmin edilmektedir. Ali Kuşçu, 15 Aralık 1474 tarihinde Türkiye’de vefat etti ve Eyüp’te defnedildi.
Haberin Devamı
ATILIMLARIN KÖKÜ BURADA
Fatih Sultan Mehmed, Rönesans Avrupa’sında örneği görülmeyen özgün bir aydındı. Arapça ve Farsçadaki mükemmeliyetinin yanı sıra İtalyanca ve eski Yunancayı da iyi bildiği, sadece Türk kaynaklarında değil, yabancı kaynaklarda ve Bizans’ın son döneminde de hayranlıkla ifade edilmiştir. Resim sanatına yakınlığı, gençliğinde bu konuda eskizler yaptığının bilinmesiyle de dikkat çeker. Doğu Akdeniz’de yaşayan bu özgün aydın hükümdarın çevresini ilk olarak Ali Kuşçu gibi Asya’dan gelen âlimler sardı. Rönesansımız, durgunlaşsa da, 20. yüzyıla büyük bir tarihi kırık ya da uçurumla değil, yoğunluğunu kaybederek ve yavaşlayarak ulaştığı açıktır. Aksi takdirde, 19. yüzyılda orduda tıbbın, kimyanın, veterinerliğin ve coğrafyanın kendi ölçülerimiz içinde gelişmesini; Batı ilmi ve üniversitesine doğru yüksek okullar aracılığıyla atılan adımları izah etmek mümkün değildir. 20. yüzyıl Türkiye’sinin atılımlarının kökü buradadır. Eksikliklerinin ve gereken yoldan sapmalarının köklerini de burada aramak gerekir.
Haberin Devamı
İmece Kart'la tarımsal ihtiyaçlarını hemen karşıla.
Türkiye İş Bankası
Tami Kartla 14 Şubat Alışverişin için Toplam 4.500 TL Nakit İade Fırsatını Kaçırma!
Tami
by Taboola
MEDENİYET TARİHİMİZİN MARATONU
- 1474 yılı 15 Aralık, Ali Kuşçu’nun ölüm yılıdır. Şu anda 550. yılını anıyoruz.
1526 Mohaç Zaferi, Avrupa’daki hâkimiyetimizin ve yerleşmemizin ilk önemli adımlarından biridir ve iki yıl içinde bu askerî zaferin 500. yılını anacağız. Ancak unutmayalım ki, Macaristan, Orta Avrupa’nın Rönesans’ı temsil eden bir ülkesiydi. Balkan milletlerinin kendilerine atfettikleri bu döneme ait Rönesans olayı mübalağa olsa da, Macaristan bu kapsamda bir istisnadır- edebiyatıyla, musikisiyle, mimarisiyle.-
Unutmayalım, Kanuni Sultan Süleyman, Batı müziğini icra eden ya da öğrenen bir Türk değildi, ancak bu müziği dinlemeye meraklı olduğu vekayinamelerden anlaşılmaktadır. Maddi bir kanıt isterseniz, Buda’da Macar kralı Mátyás Korvinus’un sarayındaki kütüphaneden alınarak Osmanlı topraklarına getirilen musiki mecmualarını gösterebiliriz. Bu eserlerin Topkapı Sarayı’nda yeniden tamiri ve değerlendirilmesi, yaklaşık 30 yıl önce Macar Bilimler Akademisi ile Topkapı Sarayı’nın işbirliğiyle gerçekleştirilmiştir. Bu, bir dönemin Macar kültürünün Topkapı Sarayı’nda muhafaza edildiğini gösterir.
Haberin Devamı
Türkiye rönesansının kırılması
İLİŞKİLER DİPLOMASİYLE YÜRÜTÜLÜYORDU
1925 yılında Ankara Hukuk Mektebi’nin kuruluşunun 100. yılını gelecek yıl kutlayacağız. Hukuk inkılabımızdan önce eğitim vermeyi amaçlayan bu girişim, o dönemde başarılı bir başlangıç yapamamış olsa da niyeti olumluydu. Özellikle merhum hocamız Coşkun Üçok’un öğrenciliği sırasında edindiği tecrübelerden aktardığına göre, girişim pek başarılı değildi, ancak 1933 üniversite reformuyla gereken atılım yapılmıştır. Bu okulun kuruluşunun bu yıl içinde hakkıyla anılmasını, hukuk tarihi eğitimindeki geçmiş ve bugünkü sorunların ele alınmasını hararetle tavsiye ediyoruz.
1926 yılı, hiç şüphesiz, Türk hukukunun Romanizasyonunda ikinci safhadır. İlk safha nedir diye soracak olursanız, 1699 Karlofça Antlaşması’ndan itibaren Türk devletinin, bürokrasisinin uluslararası hukuka yakınlaştığını ve en azından Westphalia sistemini öğrenmeye başladığını söyleyebiliriz. Batı ile ilişkiler sadece savaşlarla değil, ticaret ve yoğun diplomasiyle de yürütülüyordu. Türkiye’yi bugünkü hukuk platformuna yaklaştıran bu başlangıçtır. Bu nedenle, 2026 yılını bu konularda akıllıca kutlamalar için ele almak gerekir; belki de geç bile kaldık.
Haberin Devamı
2026 yılı ayrıca Bakü Türkoloji Kongresi’nin 100. yıl dönümüdür. Fuad Köprülü’den Ağam Alioğlu’na, Sovyetler Birliği topraklarındaki Türkologlar, kuvvetli Alman ekolü ve Dârülfünûn Edebiyat Fakültesi’nin ağır toplarıyla temsil edilen bu kongrede, harf devrimi gibi önemli konular tartışılmıştır. Sol komünist dünyayla başlayan soğukluk nedeniyle bir süre ara verilen bu ilişkiler, 1965’ten sonra Ankara ve İstanbul Edebiyat Fakültelerinde devamlı düzenlenen Türkoloji ve Türk Tarih Kongreleri ile yeniden tesis edilmiştir.
DOĞRU VE TİTİZ YAZILAR YAZMAK GEREKİYOR
O dönemin gençliğini oluşturan nesil, bugün literatürde duyduğumuz birçok bilgini Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi ve Türk Tarih Kurumu’nun merdivenlerinde seksiyonları dolaşarak tanımış ve onlarla konuşma imkânı bulmuştu. Çağdaş Türkiye’yi şekillendiren ancak zamanla gölgede kalan bu dönemi tekrar değerlendirmek için 2026 yılı bir vesile olmalıdır.
Tabii ki, 1928’in 100. yılı, harf inkılabının yıl dönümü de yaklaşıyor. 2028’de bu olayın ciddi şekilde ele alınması, 1500 yıldır kullanılan Türk yazı dilinin yeniden değerlendirilmesi ve yapılanların bilançosunun çıkarılması gerekmektedir. İnşallah bu dönüm noktası üç yıl sonra kuru bir konferansla geçiştirilmez.
1432 ve 2032, Türk tarihinin önemli Rönesans münevverlerinden biri olan Fatih Sultan Mehmed’in 600. doğum yıl dönümüdür. Bu büyük aydın kafa ve genç mareşali anmak için şimdiden doğru ve titiz bir şekilde yazılar yazmaya, çizimler yapmaya ve bu olayı değerlendirmeye başlamamız gerekiyor.
RAHMİ KOÇ TEKNOLOJİ MÜZESİ
RAHMİ Koç Teknoloji Müzesi’nin kendine özgü özellikleri vardır. Belki Amerika’da, Detroit’teki Ford Müzesi veya Viyana’daki Arsenal Müzesi kadar eski bir tarihe sahip değildir. Oradaki teşhirle kıyaslandığında farklı yönleri tartışılabilir, ancak bu müze dizisinde geri kalınmadığı görülür. Bununla birlikte, müzenin bir alanı diğerlerinden daha orijinaldir. Bu müzede orijinal eski modellerin yanı sıra maketler ve özellikle üretimde kullanılan ilk deneme modelleri de yer alır. İşte bu özellik, müzenin en orijinal tarafını oluşturur.
Türkiye rönesansının kırılması
BU MÜZE KENDİNE ÇEKİYOR
İkinci önemli unsur ise müzenin işleyişidir. Eksik parçaların ve modellerin envanteri yapılır; bulunamayan parçalar için arayış sürdürülür. Sergilerde bu tür parçalar geçici teşhire sunulur ve dünyanın öbür ucunda olsa bile getirilir. Müzenin koleksiyonunda bu tür modeller de bulunmaktadır.
“Beygir Gücü” sergisi, günün her saatinde her yaştan ziyaretçiyi, özellikle de çocukları ve gençleri neşe ve merakla kendine çeken bir alandır. İkinci pavyonda nadir at heykelleri de sergileniyor. Bu serginin, bu yılın en önemli etkinliklerinden biri olduğunu düşünüyoruz. Bu tür sergilerin devamlı olmasını temenni ediyorum.
İstanbul, müzecilik alanında çok önemli atılımlar yapıyor. Bu gelişmelerde Koç müzelerinin, özellikle Teknoloji Müzesi’nin büyük bir payı olduğunu teslim etmeliyiz.
2024’ÜN KELİMESİ
TDK ve Ankara Üniversitesi İletişim Araştırmaları ve Uygulama Merkezi (İLAUM) işbirliğiyle yılın kelimesi seçilmesi için anket yapıldı. “Kalabalık yalnızlık” gibi, iki sıfattan isme çevrilmiş bir kelime seçildi. Kullanımında kafiyeden başka hiçbir özellik yok. Anlam olarak son derece kafa karıştırıcı. Soyut, sentetik bir kavram olmakla birlikte basit bir tasviri birleştiren, gramer bakımından da adeta “hanedanlık” kelimesine benzer kaba bir kafiye. Bu terimi bizim nesil duydu. 1950’lerde “The Lonely Crowd” başlığıyla çıkan, Yale profesörlerinden David Riesman’ın eseriydi. Refah düzeyi ve organizasyon bakımından kendisiyle çok övünen ABD ve Batı Avrupa toplumlarındaki geleceğin krizini haber veriyordu. Problem, dikkat çekildiği kadar da büyüktü. Bu kelime, sosyolojimizde “yalnız toplum” diye çevrildi ve doğru da kullanıldı.
Türkiye rönesansının kırılması
SAKINCALI BULUYORUM
Bu nedenle, böyle bir kelimenin hiçbir akademik kontrole başvurmadan kabul edilmesini sakıncalı görüyorum. Dil çok önemlidir. Maalesef TDK, 1940’lardan beri kimin idaresinde ve kimin hâkimiyetinde olursa olsun şuursuzca, bazen doğru dürüst deyimleri ortaya koysa da, geniş bir tarama ve değerlendirme ile fonetik laboratuvar çalışması yapmadığı için çok yanlış kelimeler (sözlükler) belirliyor. Kurumun bu huyu devam ediyor. Kullanmamanızı tavsiye ediyorum. Bunun adı “yalnız kalabalık”tır, “münzevi kalabalık” da olabilir. Önce bu kelimeyi seçime sunanlar, kavramı anlatan ve ele alan sosyolojik eseri okusalardı.
YENİ YIL MESAJI
İNŞALLAH gelecek yıl, gönül dinlendirici ve hoş kokulu yazılarla tamamen dolmasa da daha çok iyi şeylere yer vereceğimiz bir yıl olur. Hepinize şimdiden sağlıklı ve mutlu yıllar diliyorum. Toplum ve yurt olarak hak ettiğimiz güzel günlere ulaşmamız dileğiyle.
.
|
| Bugün 429 ziyaretçi (1511 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|