Yeni bir yıla umutla girmemek için elde çok fazla sebep var. Belki de bu kez yıla umutla girmemek vicdanının, ahlakın gereği.
Dünya tarihinde gelmiş geçmiş insanlar içinde muhtemelen en çok çocuk cesedi görmüş insanlar, 2023 yılında yaşayan, elinde bir akıllı telefon olan ve Gazze diye bir yerde olan bitenlere bakmasını engelleyecek kadar duyarsızlaştırıcı önyargıları olmayan insanlar olabilir.
Türkiye’de yaşayan bizler içinse 2023 Cumhuriyet’in 100. yılını bile kutlamaya derman bırakmayan bir yıl oldu.
Belki de bu hevessizliğin sebebi Cumhuriyet’in geri kalan 99 yılı herkes için o kadar da kutlanılası geçmemesidir.
2023, bu coğrafyanın en kadim şehri Antakya’nın ve komşu 6 şehrin yıkıldığını, 50 bin insanın, önemli bir kısmının da çaresizlik içinde enkazlarda kurtarılmayı beklerken hayata veda ettiğini, milyonlarca insanın çaresizce geçen günlerin sonunda yaşadıkları şehirlerden göç ettiğini görerek başladı.
Elimizden hiçbir şey gelmedi.
Sonra seçimler oldu. Tam ortadan ikiye bölündük. Birbirimizden delicesine nefret ettik. Hatta bir kısım insan depremzedelerden bile nefret etti.
İktidar yanlıları isyan eden depremzedelerden, muhalifler şükreden depremzedelerden nefret etti.
En kötüsü de bütün bu trajedileri, özellikle 50 yaşın altında olan insanlar ömürlerinin en yoksul, en parasız günlerinde yaşadı.
Kiralar maaşların iki misline fırladı. Bir kahve içmek lükse kaçtı.
Artık pek de kimsenin umurunda olmayan demokrasi, ifade hürriyeti, hukuk devleti irtifa kaybetmeye devam etti.
Ama bütün bunlar 21 yıllık iktidarı değiştirmeye yetmedi.
Aşırı ümitler, aşırı hayal kırıklıklarına neden oldu.
Hayal kırıklığı nefrete döndü, nefret muhalefeti darmadağın etti, Altılı Masa’dan geriye masanın cıvataları bile kalmadı.
Muhalefet bu hayal kırıklığıyla suçu yarışa iktidarla denk girmelerini sağlayan ittifaklara çıkardı. Sadece Altılı Masa değil, ittifak fikrinin kendisi, geri adım atma, taviz verme, pazarlık yapma gibi hasletler tukaka edildi.
Dışarıya açılma devri yerini içeriye doğru kapanmaya, özüne doğru çekilmeye bıraktı.
CHP, daha sol, daha CHP’li oldu. Seçim yenilgisinin suçu muhafazakâr partilere kaptırılan vekilliklere, helalleşmelere, açılımlara çıkarıldı.
İYİ Parti, hür ve müstakiliğini ilan etti, laik-milliyetçi çelik çekirdeğine doğru büzüldü.
HDP ya da DEM Parti daha fazla Öcalan diyen, daha selam verilmesi zor bir parti oldu.
Muhafazakarlar ne olursa olsun AK Parti etrafında toplanınca, Gelecek-Saadet, DEVA Partileri büyüyemedi.
Onların yerine aşı olursan beş kollu çocukların doğan diyen Yeniden Refah Partisi büyüdü.
Merkez sağa açılan İYİ Parti, oy kaybederken, işkenceci savunan, mülteci karşıtlığını Arap düşmanlığına çevirmiş Zafer Partisi büyüdü.
Muhafazakarlara açılan CHP’nin kesmediği Kadıköylü, Çankayalı, Karşıyakalı geleneksel CHP’li seçmenden bir kısmı soluğu Türkiye İşçi Partisi’nde aldı.
İktidarın medyadan hukuka uzanan kesintisiz gücü karşısında pasif kalmak dışında çaresi olmayan ana akım muhalefet heyecan vermezken, radikal fikirler, kesimler, partiler güçlenmeye başladı.
Seçimin ardından en çok izlenen Youtube kanalının ağzını bozmuş, Şeyh Said’e küfrederken Hitler öven bir gazeteci olması da bunun sonucu.
Türkçü, ırkçı gençlik yapılanmaları ortaya çıkıyor, yeni nesil gündemi göçmenlere maymun, CHP’ye PKK’lı, geri kalan herkese FETÖ’cü diyen sosyal medya kahramanlarından takip ediyor.
En makul muhalifler bile bir zamanların sağcıların “Kızıl Komünisti” gibi bütün kötülüklerin arkasında Müslümanla eşit olarak kullandıkları “siyasal İslamcıları” buluveriyor.
Nefretin yarattığı zihinsel tembellikle kutuplaşmanın ateşi her gün harlanıyor.
AK Parti iktidarının irrasyonellikleri karşısındaki çaresizlik, bir zamanların demokrat insanlarına bile bunların hakkından Atatürk gelmiş dedirtiyor, hem insan hakları, hukuk, demokrasinin yokluğundan şikayet ederken Atatürk’ün devrimci yöntemleri övülüyor. Hatta hızını alamayanlar övgülerine 28 Şubatçı komutanlarla devam ediyor, yakın tarih yeniden yazılıp askeri vesayetten bir denge denetim mekanizmasıymış gibi bahsediliyor.
Tabii bu öfke krizlerinden zamanında başörtüsü yasağına karşı çıkmış, askeri vesayetle mücadele etmiş entelektüeller de nasibini alıyor.
Seçim yenilgisi öğretici olmak bir tarafa nefreti artırıyor, muhalefeti radikalleştiriyor.
Muhalefet radikalleştikçe, oklar iktidardan iktidara destek veren büyük kitlelere çevrilince, iktidar terör, ayaklanma, din düşmanlığı kartlarından istediğini açıp seçmenini konsolide ediyor, seçimler bir varlık yokluk mücadelesine dönüyor, kültür savaşı düğmesi her an el altında tutuluyor.
Ve bu kısırdöngüde şimdilik demografik olarak daha kalabalık olan muhafazakarlar iktidarda kalmaya devam ediyor.
2024’de yerel seçimler bu denklemi bozacak gibi görünmüyor.
Muhalefet parçalı, ittifak siyaseti demode bulunuyor, kapsayıcılık ayıplanıyor, radikallik övülüyor.
Muhalefetin hedefi mümkün olduğunca çok büyükşehri elde tutmakla sınırlı. Bu kez motive olan kaleleri yıkmak için saldıran iktidar.
Sonuç ne olursa olsun, muhalefet için en iyi sonuç bugünkü kazanımları korumaktan fazlası olmayacak.
Daha sonra da Türkiye seçimsiz dört yıla girecek.
Bu dört yılda dünya daha da sahipsiz, karmaşık olacak. Gazze’ye bakanlar, Türkiye’nin dertlerinin büyük olmadığını düşünecek. İstikrar, devlet, din demokrasi, insan hakları ve özgürlüklerinden daha fazla risk altında bulunacak.
Batı bir demokratikleştirici referans olmaktan iyice çıkacak. Hatta muhtemelen Batı artık Türkiye’yle uğraşmaktan tümüyle vaz geçecek. Hatta pragmatik ilişkiler kurmak isteyecek.
Belki sandıklardan çıkacak Trump, Le Pen gibi liderlerle “Biz kötüyüz de Batı mı iyi” fikri daha itibarlı hale gelecek.
Bu arada hem iktidarda hem muhalefette artan milliyetçilik komada olan PKK’ya cansuyu olabilir. PKK ölmemek için direndikçe Türkiye siyasetinin tepesinde terör kılıcı daha fazla sallanabilir.
Her şartta Türkiye’de demokrasiyi, hukuku savunmak daha az itibarlı bir işe dönecek. Maliyeti daha da ağırlaşacak.
Hukuk ve demokrasi için yapılacak en pratik iş iktidara bunun için ricacı olmak olacak.
AK Parti içindeki dengeler ve güç mücadeleleri, muhalefet-iktidar mücadelesinden daha sonuç alıcı olacak.
İktidar koalisyonunu çatlayabilecek krizler de Türkiye’yi gerebilir.
Sinan Ateş cinayetinin üzerine gitmek için atılmış bir adım, Türkiye’yi AK Parti-MHP kapışmasının ortasında bırakabilir.
Bu dört yılda en büyük sınavı ise muhalefet verecek.
Muhalefet kendi içine, kendi doğrularına doğru çekildikçe büyüyecek mi küçülecek mi?
Son Suudi krizi gibi histeri krizleri, popülist milliyetçi fırsatçılıklar bu işlerin “kralını yapmış” iktidar karşısında işe yarayacak mı?
Belki de yerel seçimlerden dört yıl muhalefeti götürecek enerji kaynağı çıkmayacak ve muhalif alandan, siyasetten insanlar çekilecek.
Muhalefet dar bir radikal grubun eline geçecek.
İktidar sadece parmağıyla onları göstererek yeni seçim zaferine hazırlanacak.
Muhalefet küstüğü ittifaklara geri dönecek, yeniden kapsayıcı olmaya mı çalışacak? Yoksa kutuplaşma siyasetinin diğer cephesinde mi mevzilerini kazacak?
Peki iktidar seçimsiz bu dört yılı nasıl geçirecek? Dört yıl sonraki seçim için kutuplaştırma ateşinin arada harlayarak mı, yoksa boş bulduğu meydanı reformculuk, kapsayıcılık için kullanarak mı?
Çoğunlukla karamsar ama cevapları üzerinde düşünmemiz gereken yılbaşı soruları bunlar.
2024’de siyaseti bu sınavlar bekliyor.
Bu sınavın sonucuna göre 2025’e bambaşka bir muhalefetle ya da varlığı ve yokluğu belli olmayan bir muhalefetle de girebiliriz.
.3/01/2024 00:01
Eminönü’nde işportacıdan aldığı 80 liralık bayrakla Şişhane’de hilafet isteyecekken son anda durdurulan İsmail Aydemir!
İsmail Aydemir kim mi?
İsmini duymamış olmakta haklısınız.
Halbuki önceki gün tüm Türkiye onu konuştu.
İstanbul’un ortasında elinde hilafet bayrağı ile rejimi yıkacakken son anda yumrukla durdurulan adam.
Haberlerde de ondan sürekli “adam” diye bahsediliyor.
“Hilafet bayrağı açan adam”, “hilafet bayrağı açan kişi”, “tevhid bayrağı açan şahıs”
Suratına yediği yumrukla kan içindeki görüntüsü bile onu, haberlere adı yazılacak, geçmiş olsun dilenecek bir mağdur yapmaya yetmedi.
Ona yumruk atan saldırgandan ise önce haberlerde “Hilafet isteyen adama tepki gösteren genç” diye bahsedildi.
Sonra da hep ismiyle anıldı.
CHP Sözcüsü İzmir Milletvekili Deniz Yücel, “Hilafet yanlılarına tepki gösteren Ege Akersoy” dedi.
(Herhalde İzmir’de “yumruğa”, “tepki” deniyor)
CHP yöneticisi ve milletvekili avukat Ali Mahir Başarır ise övgüde biraz daha ileri gitti:
“Daha yaşamının baharında olan ve burası Türkiye Cumhuriyeti diyen Türk genci”
Tam da “Burası Türkiye Cumhuriyet” derken yumruğu İsmail Aydemir’in yüzüne çarpmış olmalı.
İYİ Parti Sözcüsü Kürşad Zorlu’ya göre neredeyse yumruk atmak zorunda kalmış bir mağdur Ege:
“Yürüyüşün dağılması esnasında bu görüntülerden etkilenen üniversite öğrencisi Ege Akersoy”
CHP genel başkanı Özgür Özel, ailesini arayıp geçmiş olsun diledi ve hukuki destek sözü verdi.
Pandemi sırasında meşhur olmuş tıp profesörü bursu kesilirse burs vaad etti, Fatih Altaylı “eline sağlık” diye tebrik etti.
Muhalif gazeteciler, siyaset bilimciler, avukatlar, emekli diplomatlar sokakta bir adama “Arap sevici” diye yumruk atıp yüzünü kan içinde bırakmış “gencecik üniversite öğrencisi Ege” ile dayanışma içinde iki gündür.
CHP gençlik kolları fotoğrafıyla “Türk genci Cumhuriyet ve devrimlerinin sahibi ve bekçisidir” posteri bile yaptı.
İki gündür “EgeAkersoyyalnızdeğildir” hashtagi sosyal medyada TT.
Kendisine tek kelime etmemiş, gariban bir adamı yumruklamış bir saldırganın tutuklanması dışında olayda bir mağduriyet, hukuksuzluk, alçaklık göremeyecek kadar gözlerini siyaset bürümüş herkesin.
Peki bir “geçmiş olsun”un bile esirgendiği, koca partilerin karşısında seferber olduğu İsmail Aydemir kim?
Belki de sırtındaki sağlık sorunu yüzünden videoda görenler onu yaşlı bir adam sandı ama 50 yaşında.
Bir sitede temizlik görevlisi olarak çalışıyor.
Elinde tuttuğu ve yumruk yemesine neden olan bayrağı nerden bulduğunu da kendisiyle yapılan tek röportajda şöyle anlatmış:
“Eminönü Yenikapı’da miting yapıldı. Ben parasını verdim, 80 lira bir para verdim. Orda satıyorlar yani dışarıda bir sürü bayrak satıyorlar. Ben de gittim bayrak aldım bir tane. Üstünde “La ilahe illallah, Muhammedurrasullullah” yazıyor. Şehit olan askerlerimiz için, Filistin’deki mazlumlar için mitinge gitmeyelim mi? Kapalıydı yollar, Yürüyerek yukarı doğru geliyordum. Avizeciler falan var oralarda. Oralarda bir anda karşıma çıktı bu arkadaş. Elimde bayrakla gidiyordum. Tek ben değilim akın akın insanlar var. “Sen Türk değil misin burası Türkiye” dedi. “Sen Arap seviciliği mi yapıyorsun” dedi. Bir anda bir patlattı, genç çocuk zaten. Öyle bir vurdu ki zaten sağıma vurdu yapıştım yere. Ağzımdan burnumdan kanlar akmaya başladı.”
Konuşmasından İstanbul’un semtlerine o kadar aşina olmadığı anlaşılıyor.
Mitinge geldiği Galata Köprüsü’ne Yenikapı diyor, Şişhane’den “avizecilerin olduğu yer” diye bahsediyor.
Ama yumruk yediği saldırganın gençliğini ve ‘kuvvetini’ takdir ederken gülümseyecek kadar görmüş, geçirmiş, olgun.
O bayrağı da o sabah Eminönü’nde her miting, kongre, konser öncesi ortaya çıkan meşhur işportacılardan 80 TL vererek satın almış.
Bayrak esnaf ofislerinde, İslamcı eylemlerde, AK Parti, Saadet, Yeniden Refah mitinglerinde görebileceğiniz, her yıl on binlercesi basılıp sağda solda satılan bir bayrak.
İsmail Aydemir o bayrağın afilli “kelime-i tevhid bayrağı” adını da bilmiyor galiba.
Üzerinde yazanı biliyor.
Sabahın köründe Gazze için sokaklara çıkacak kadar da anlamını idrak etmiş.
Beş vakit minarelerden okunan kelime-i tevhidi dahi bilmeyenlerin siyaset bilimci olup, ülke gündemini yorumlayabildiği bir ülke için gayet yeterli bir bilgi bu.
Boynundaki Filistin atkısında da hem Filistin hem Türk bayrağı var.
Yani Yıldız Teknikli çok başarılı, burslar alan mühendisin kafayı bozduğu sorunun cevabı da boynunda asılı; Evet Arap değil, Türk.
Keşke yumruk atmadan önce kafatasını ölçseydin!
Özel bir sitede temizlikçi olarak çalışan İsmail Aydemir’in Twitter hesabı yok.
Yani yumruk yemesini meşrulaştırmak için Halk Tv’nin “Bakın kim çıktı” haberini yaptığı tweetler ona ait değil, o başka bir İsmail Aydemir’e ait ama onu da dövmemeniz gerekiyor. İnsanları fikirleri yüzünden dövmemeniz gerektiğini size anne-babanız anlatmış olmalı!
İsmail Aydemir, hilafetçi ya da bir videoyla özdeştirildiği gibi Hizbuttahrirci de değil.
Muhtemelen Hizbuttahrir adını eğer okursa ilk kez bu yazıdan duyabilir.
İsmail Aydemir’in profilinden hilafet çağrısı yapacak bir Derviş Vahdeti çıkarılamayınca, dolaşıma sokulan Hizbuttahrir’in “Filistin’i hilafet kurtarır” ana pankartlı yürüyüş görüntüleri de 1 Ocak sabahı Galata Köprüsü’nden değil.
17 Aralık günü Hizbuttahrir’in Sultanahmet’te yaptığı bir başka Filistin yürüyüşünden.
Galata’daki yürüyüşte ne böyle bir pankart açıldı ne hilafet çağrısı yapıldı ne de Hizbuttahrir ordaydı.
Hizbuttahrir de 50 yıllık, bütün dünyada şubeleri olan, çoğu ülkede yasal bir dernek ve parti. Raşidi hilafeti savunuyorlar. Yani halifenin geri gelmesini istiyorlar ama istedikleri halife peygamberin soyundan yani Arap olacak.
Yani o konunun da Türkiye ile doğrudan ilgisi yok.
Türkiye’de 40 yıldır varlar, henüz hilafeti geri getiremediler.
Hizbuttharir’in hilafeti geri getirme ihtimali, Ezilenlerin Sosyalist Partisi’nin devrim yapma ihtimalinden biraz daha yüksek olabilir.
İslam dünyasının bir halifeyi, üstelik bir Türk halifeyi kabul etme ihtimali ise, Kadıköy’ün AK Partili başkan seçme ihtimalinden bile daha düşük.
Çünkü halifeye önce ümmet lazım.
Serseri bir yumruğu süsleyip püsleyip, devrimci yumruğa çevirmek isteyenler, çok eleştirdikleri Ahaber’den mahirce hakikati çarpıtırken konuyu bir anda İsmail Aydemir’in suratına yediği yumruktan, Hizbuttahrir’in eski bir gösterisine kaydırdı, bunu yaparken pek de utanmadı.
Özetleyelim;
Eminönü’nden 80 TL vererek aldığı, tek bir yüzüne baskı yapılmış kalitesiz bir yeşil bayrakla, avizecilerin olduğu yokuşa doğru yürürken eğer önüne Yıldız Teknik Üniversitesi’nde mühendislik okuyan cumhuriyet fedaisi, Arap düşmanı, muhtemelen o bayrağı Suudi bayrağıyla karıştıracak kadar cahil üniversite öğrencisi çıkmasaydı da İsmail Aydemir hilafet çağrısı yapmayacaktı.
Eğer izin verilseydi bir otobüse ya da metroya binip ya evine ya da muhtemelen orada yaşayanların da yumrukçusu için hashtag kastığı çalıştığı siteye dönecekti.
Yani Cumhuriyetimiz 2024’ün ilk günü çok büyük bir tehlike atlatmadı.
Yumrukçuyla dayanışmak için birbirini eze duran CHP’liler, İYİ Partililer, bir eczacı olarak pansuman yapılacak mağduru hemen tanıması gerekirken yanlış adrese geçmiş olsun dileyen Özgür Özel, milletvekilleri, parti sözcüleri, haberlerinde yumruk yemiş adamın adını bile vermeye erinen gazeteciler, yumruğun yapısökümünü yapan PHD adayları, ellerinde Bursa Nutku’yla yumruklayacak cumhuriyet düşmanı arayan CHP gençlik kolları huzurla evlerine dönebilir.
Varsa azıcık insanlık, mühendislik okumasa da bu ülkenin eşit bir vatandaşı olan İsmail Aydemir’e belki geçmiş olsun da derler.
Umarım kısa zamanda sokak ortasında dellenip masum bir adamı yumruklamanın mahcubiyetiyle Ege de üniversitesine döner, bir daha yeşil, kırmızı bayrakları karıştırmaz, kim Türk kim Arap bırakıp, pergelini kafatasçılık için değil, mühendislik için kullanır.
Belki iki gündür kimseden duymadığı için şaşıracak ama; geçmiş olsun İsmail Bey.
Bu aralar herkes çok gergin aman olaylara karışmayın, işportacılara da boş yere para kaptırmayın.
.6/01/2024 00:16
Kutuplaştırarak İstanbul kazanılabilir mi?
1804 yılında Paris’teki Notre-Dame Katedrali’ndeki taç gitme töreninde, 15 yıl önce Fransız Devrimi’yle bitirilmiş imparatorluğu geri getiren Napolyon Bonaparte’ın geleneklere göre Papa’nın önünde başını eğmesi ve tacını Papa’nın başına takması gerekiyordu. Papa yerine oturdu, Napolyon’un eğilmesini bekledi ama Napolyon tacı aldı, başına taktı ve kendi kendini imparator ilan etti.
Böylece hükümranlığının dünyevi ya da uhrevi başka bir kaynağı olmadığını herkese göstermiş oldu.
Dün Haliç Kongre Merkezi’ndeki Ekrem İmamoğlu’nun adaylık lansmanında bu anın nasıl yaşanacağı merak konusuydu.
Yani “Adayımız Abdullah Gül kardeşim” ya da “Gel bakalım Muharrem bey” anının nasıl yaşanacağı.
Öyle bir an yaşanmadı.
CHP İstanbul İl Başkanı, Özgür Özel’i, Özgür Özel de İmamoğlu’nu bir sonraki konuşma için sahneye davet ettiler.
Kimse kimseyi başkan adayı olarak ilan etmedi, adayımız demedi, böyle bir hiyerarşik ilişki kurulmadı.
Ekstra bir takdim ya da genel başkanın bir görev tevcih anı ya da İmamoğlu’nun genel başkana kendisini seçtiği için ekstra bir hürmeti olmadı.
İmamoğlu oybirliğiyle kendisini aday olarak gösteren PM’ye teşekkür etti.
İmamoğlu’nun adaylığı zaten CHP PM’de onaylandığı ve resmi olarak açıklandığı için ortada bir sürpriz yoktu.
Özgür Özel’in sahnenin yanındaki posteri sayılmazsa bütün salon İmamoğlu resimleri, sloganlarıyla donatılmıştı. Özel olarak İmamoğlu için yapılmış “Ben derim Ekrem, sen de İmamoğlu” şarkısı çaldı.
Ev sahibinin CHP Genel Merkezi ya da CHP İstanbul İl Başkanlığı değil, İmamoğlu olduğu açıktı.
AK Parti’de benzerini göremeyeceğimiz bir durum bu.
Özel ve İmamoğlu arasındaki hiyerarşik olmayan, eşit ilişki hakkında çok şey söylüyordu salon.
Aslında aralarında daha dikkat çekici başka bir gizli çekişme vardı.
Çekişmeden çok çekiştirme demek daha doğru.
Özgür Özel’in konuşmasının neredeyse yarısı Gezi ve Yargıtay kararı üzerineydi. Yargıtay’ın kararını eleştirerek başladı, Gezi’yle devam etti. Hapisteki ve dışarıdaki Gezi tutuklularına selamlar gönderdi. (Bu kez Demirtaş selam listesinde yoktu.)
Onlar sayesinde Taksim Parkı’nın hala ayakta olduğunu, AKM’nin AVM olmadığını söylediği kısım, Gezi olaylarının yöneticisi ya da organizatörü olmadıklarını söyleyen davanın tutuklu sanıklarının çok hoşuna gitmemiş olabilir.
Konuşmasında en çok alkışı alan kısım ise Suudi Arabistan’la süper kupa krizi üzerine söyledikleriydi.
Suudiler İstiklal Marşı’nı okutmadığı, Atatürklü formalara izin vermediği gibi gerçek olmayan iddiaları tekrarladı. Salon “Mustafa Kemal’in askerleriyiz”, konuyla çok ilgisi olmasa da “ Türkiye laiktir laik kalacak” diye inledi.
Özel’in Suudi yetkililerin Ankara’ya geldiklerinde Anıtkabir’i ziyaret etmediklerini hatırlatması biraz tuhaftı. Peygamberin mezarını bile yıkmaya kalkmış, mezarlığı bidat olarak gören bir Vehhabi’den böyle bir jesti dünyadaki kimse beklemiyor olabilir.
Özel’in son üç gündür kendisinin ve CHP’lilerin en önemli gündemi olan hilafet, yumruk mevzusuna hiç girmemesi önemliydi. Üstelik İstanbul CHP İl Genölik Kolları, yumrukçu öğrenciyi Bursa Nutuklu bir poster boy yapmışken.
İsmail Aydemir’in bir Derviş Vahdeti olmadığını onlar da öğrenmiş olmalılar.
Sonra İmamoğlu’nu sahneye davet etti Özgür Özel.
O anda ilginç bir şey oldu.
Sahnede kürsünün arkasına konmuş Amerikan tarzı tribünlere İstanbul Gönüllüleri oturtulmuştu.
Özel konuşurken salondaki video walllerde arkasında bazı gönüllüler de görünüyordu.
Ama İmamoğlu sahneye çıkarken bir anda oturanların bir kısmı yer değiştirdiler hızlıca.
Sonra İmamoğlu konuşmaya başlayınca arkadaki kadraja girenlerin de değiştiğini gördük.
Özgür Özel’in tam arkasında birkaç erkek görünürken, İmamoğlu’nun arkasında iki kadın göründü, en net görüneni başörtülüydü.
Seçim kampanyasını Eyüp Sultan’da sabah namazıyla açan İmamoğlu önceki gün de Arnavutköy’deki bir Kürt taziye evinde Kuran’dan kısa süreler okumuştu.
İmamoğlu bu konuda istikrarlı bir çizgi izliyor. Laiklik ve Atatürk vurgularını tasarruflu kullanıyor. Belki herkesin dikkatini çekmemiştir. İBB TV’nin en çok görünen muhabiri bir başörtülü gazeteci. Yine İBB’nin Cumhuriyet’in 100. Yılı logosunun sloganı “Demokrasinin Yüzyılı.”
İmamoğlu konuşmasında Suudi Arabistan meselesinden sadece Erdoğan’ın organizasyondaki sorumluluğunu hatırlatarak değindi.
Hilafet, Atatürk, yumruk konularına hiç girmedi. Hatta Yargıtay’ın Can Atalay kararı, Gezi gibi mevzular üzerine de konuşmadı. Sadece “Özgür Özel’in zaten Gezi’yi hatırlattığını” bir cümleyle söyledi ve geçti.
Sonra da 2019’da 800 bin fark attıran seçim iptali skandalıyla ilgili bir video izletti ve o haksızlığın üzerine konuştu.
O seçimi nasıl kazandığını unutmamış gözüküyor. Bu seçimin nasıl kazanılacağını da biliyor.
İttifaklardan, içeriye doğru çekilen yeni CHP’nin, Özgür Özel’in Suudi Arabistan krizi ve hilafet geliyor paranoyasıyla, vandal bir yumruğu Bursa Nutku’na bağlamaya kadar varan ideolojik sertleşmesinin belki İzmir’de, Muğla’da, Tekirdağ’da seçim kazandırması mümkün ama İstanbul kutuplaşmayla kazanılabilecek bir şehir değil.
İstanbul hem iki kutuplu olmayan çok kutuplu, çeşitli, renkli, çok kültürlü bir şehir, hem de son dört seçimden üçünde birleşik muhalefetin iktidarın az farkla önünde çıktığı, sadece CHP’lileri, laikleri kutuplaştırarak yüzde 50’ye ulaşılamayacak bir şehir.
İmamoğlu 2019’da neredeyse sıfır CHP’lilikle kazanmıştı, Kılıçdaroğlu, 28 Mayıs’ta Erdoğan’ı 4 puan geçerken de ittifak diliyle bunu başardı.
2019’da Binali Yıldırım mutedil bir çizgi izlese de, Erdoğan, “Sisi mi diyeceksiniz Binali mi” diyecek kadar dili sertleştirmişti ve işe yaramadı. Son Cumhurbaşkanlığı seçiminde de Anadolu’da işe yarayan kutuplaştırıcı terör işbirlikçiliği diskuru İstanbul’da tam olarak çalışmadı.
AK Parti en azından İstanbul’da bu dersi çıkarmış gözüküyor. Cumhurbaşkanı’nın son iki gündür kutuplaşmaya karşı verdiği mesajlar bunun işareti. AK Parti’nin en favori iki İstanbul adayı Murat Kurum ve Ali Yerlikaya’nın siyasi çizgileri belirsiz, bürokrasiden gelen, muhalefet seçmenine de hitap edebilecek profiller olması da bunu gösteriyor.
İmamoğlu da kimseyi kırmadan dökmeden seçimin kazanılabileceğini görüyor.
Peki, daha fazla sol, daha fazla laiklik diyen CHP buna izin verecek mi?
14 Ocak’ta Tandoğan’da hemen akla Cumhuriyet Mitingleri’ni getiren bir miting yapacak CHP.
Muhtemelen kızmakta sonuna kadar haklı olduğu Yargıtay kararı üzerinden sert bir siyaset yapacak. Ama bunu yaparken işin içine Suudi Arabistan da hilafet de girecek. Biraz da biz yalan haberlerle, manipülasyonla siyaset yapalım, biraz da biz kutuplaştıralım fikri epey alıcı buluyor görünüyor.
Kitleler bu tarzı seviyor, muhalif medya buna zaten bayılıyor.
İmamoğlu’nun seçimlerdeki en büyük rakibi AK Parti adayı olacak. Ama bir rakibi daha var. Partisi ve siyasi heyecan ve gerilim seven medyası…
Lansmandan son üç not:
İmamoğlu’nun akreditasyon uygulamayıp, iktidara yakın gazetecileri de davet etmesi özgüven işaretiydi.
Böyle toplantılarda “izdiham oldu, oturacak yer bulunamadı” bir övgü vesilesi değil, bir organizasyon beceriksizliği işaretidir. Gazetecilerin zor bela oturabildiği koltukların önünde onlarca ayakta insan vardı ve beş metre ilerimizde olan töreni ekranlardan izleyebildik.
“O geliyor, bayrakları göreyim” tarzı cazgır anonsçuluğun bırakılmış olması güzeldi. Darısı diğer partilerin başına.
.15/01/2024 00:01
Ankara’da bir evin hikayesi
Birkaç hafta önce kerpiç evlere giden şehit cenazelerinden sonra şimdi de bir şehit cenazesi Maraş’taki bir depremzedenin çadırına gitti.
Kahredici bir görüntüydü. Ama öfke yine yanlış sorularla yanlış adreslere yöneldi.
Neden orta sınıf ya da üst sınıftan değil yoksul ailelerden gençler sözleşmeli er olarak orduya katılıyor gibi temel ve cevabı zor sorularla uğraşmaktansa neden zenginlerin çocuklarının savaşta ölmediği gibi profesyonel orduya geçtikten sonra anlamını yitiren sorular soruldu.
Bu tartışmalar sürerken sosyal medyada dolaşıma giren eski bir Vehbi Koç röportaj videosuyla konu dönüp dolaştı, artık toplam sayıları Esenyurt’ta yaşayan yabancılardan bile az olan Ermenilere, Rumlara, Yahudilere de geldi.
Videoda 80’li yaşlarında olan Vehbi Koç, şöyle diyor:
“Türkler askere giderdi ölmeye, hasta olmaya. Katolikler, Ermeniler, Museviler bedel öder askerlik yapmazlardı. Büyük paralar kazanır, en güzel yerlerde yaşarlardı. Biz de onlara hayran hayran bakardık.”
1901 Ankara doğumlu Vehbi Koç’un sözlerine, 1909’da gayrimüslimlerin de askere alındığı bilgisiyle cevap verenler oldu, Çanakkale’de savaşan Ermeni, Yahudi askerleri hatırlatanlar da.
Vehbi Koç’un 80’li yaşlarında verdiği bir röportajda bile taze olan sınıfsal öfkesi dışında söylediklerinden dikkat çekici olan başka bir şey daha vardı
Koç, Ankara’daki zengin gayrimüslimleri sıralarken “Katolikler, Ermeniler, Museviler” diyor.
Ermeniler ve Museviler tamam da peki kimdi bu Katolikler?
Aslında onlar da Ermenilerdi. Ermeni Katolikler.
1901’de Vehbi Koç’un doğduğu Ankara’da 25 bin Müslüman Türk, 12 bin Katolik Ermeni, 4 bin Ortodoks ya da Gregoryen Ermeni, 3 bin Rum ve bin Yahudi yaşıyordu.
Katolik Ermeniler, Vehbi Koç’un yaşadığı devirde Ermeni olarak anılmamak ya da Ermeni cemaatiyle aralarına mesafe koymak için kendilerine sadede Katolik diyorlardı.
Herhalde Koç’un aklında o yüzden öyle kalmış.
Peki neden Katolik Ermeniler kendilerini diğer Ermenilerden ayrı tutuyorlardı?
Ermenilerin Katolik olması 18. yüzyılda bir tür Ermeni aydınlanmasının sonucu.
Sivaslı Peder Mıkhitar, İstanbul’da Ermeni Patrikliği’nin taassubuna karşı Katolik Avrupa’dakilere benzeyen okullar açar ve Mıkhitar’ın etkisindeki Ermeniler kendi geleneksel kiliselerine tepki olarak bir nevi bir protestanlaşmayla Katolikleşir.
Fakat bu durumdan rahatsız olan Ermeni Kilisesi’nin Osmanlı’ya baskısıyla Peder Mikhıtar, sürgün edilir. Önce Venedik’e bağlı Modon’a sığınırlar. Ama sonra Osmanlılar orayı ele geçirince San Lazzora adasında bir manastır kurarlar.
Manastır, Avrupa’nın en ileri ilahiyat merkezlerinden biri haline gelir. Kitaplar basılır, kütüphane kurulur, ada Ermeni dünyasının fikri merkezi olur.
(Ayrıntılar için https://nisanyan.substack.com/p/sivasl-mkhitar-venedikte)
İstanbul’da yaşayan Ermeni Katolik cemaati de büyür. İstanbul’da Ermeni Patrikhanesi ile itikadı çekişme artar.
Nihayet Ermeni Patriği’nin İkinci Mahmud’a baskılarıyla 1828’de Ermeni Katolikler İstanbul’dan Ankara’ya sürgün edilir.
Ankara’da hali hazırda zaten Ermeni Katolikleri yaşamaktadır.
Ankara’da geniş bir Ermeni Katolik cemaati ortaya çıkar.
Dünyayla, Avrupa ile güçlü ilişkileri olan, iyi eğitimli Ermeni Katolikler, dünyadaki tiftik üretimin merkezi olan Ankara’daki tiftik üretiminde söz sahibi olurkar, Avrupa’ya Angora ihraç ederler, zenginleşirler.
Tabii güzel evler yaparlar, bağlar kurarlar.
Ankara’da daha çok Etlik ve Keçiören civarlarında yaşamaktadırlar.
Henüz bu kadar çirkin değilken Keçiören
1900’lerin başında Etlik’teki Ermeni manastırı
İşte Vehbi Koç’un görüp, gıpta ettiği zengin Ermeniler onlardır.
Zaten anılarında da anlatıyor bunu:
“Ankara’da yazlığa çıkmak âdeti vardı. Ayrıca sıtma hastalığı çoktu. Onun için yazları orta halliler ve zenginler bağlara giderdi. Bağa çıkanların zenginlik derecesine göre çift ya da tek atlı arabaları, bir atı ya da eşeği bulunurdu. Ankara’da havası ve suyu iyi olan yazlık üç semt vardı: Keçiören, Etlik, Çankaya. (…) Bizim bağımız Keçiören’in altında Çoraklık semtinde idi. Eş, dost, akraba hepimiz bu semtte oturduk. Çoraklık’ta hep bizim gibi Müslümanlar otururdu. Biraz ilerimizdeki Keçiören’de en çok Katolik ve Emeniler otururlardı. Onların bağlarının bakımı, güzel binaları, bahçeleri hemen dikkat çekerdi. Bu Hıristiyanların büyük bölümü Ankara’yı terk ettikten sonra evleri satıldı. Keçiören’in havası itibariyle Ankara’nın en güzel yazlıklarından birisi idi. Atatürk Köşkü şimdiki hastanenin yerinde yapılacaktı. Her nedense vazgeçildi, Çankaya’da yapıldı.”
Vehbi Koç, hatıratında “Bu Hıristiyanların büyük bölümü Ankara’yı terk ettikten sonra” kısmının sebebinin 1915 olduğunu tabii yazmıyor.
Peki o satılan evlerden birini kim alır?
Vehbi Koç’un Ankara Keçiören’de bir bağ evi vardı. Ömrünün büyük bir kısmını o evde geçirdi. Bütün çocukları da o evde doğdu.
Ev şimdi Vehbi Koç ve Ankara Araştırmaları Merkezi (VEKAM) adıyla hizmet veriyor.
Vakfın sitesine göre “19. yüzyıl sonlarında yapılmış olan ve 1923 yılında Mareşal Fevzi Çakmak’tan satın alınan bağ evini, Koç Ailesi uzun yıllar yazlık konut olarak kullandı. Vehbi Koç’un Ankara'daki hayatının büyük bir bölümünü geçirdiği ve bütün çocuklarının dünyaya geldiği ev, türünün ayakta kalan son örneklerinden biri”
Sitede bu kadarı yazıyor.
Yani özetle 1923 yılında Mareşal Fevzi Çakmak’tan aldık, gerisini karıştırmayın, varsa sorunuz Mareşal’e sorun diyor.
Peki, hani bunun ilk sahibi?
Bu sorunun cevabını Ottova’nın ünlü mimarlarından biri olan Edward J. Çuhacı’nın 2007’de Çankaya Köşkü’nün hikayesiyle ilgili Hürriyet Gazetesi’nde çıkan bir yazıya gönderdiği mektuptan okuyacağız.
Ama önce kim Edvard Çuhacı?
Yine mektuptan okuyalım:
“Annemin kızlık ismi: ROZ KASAPYAN. Doğum yeri: Ankara 1896-2001. Babasının (yani dedemin) ismi OHANNES KASAPYAN Doğum yeri: Ankara 1857-1944. Dedemin ailesi, kardeşleriyle birlikte Ankara keçisinin tiftiğini (Angora Wool) İngiltere’ye ihraç edermiş. Ve kardeşlerden bir tanesi İngiltere’de Bradford şehrinde yerleşmiş ve Ankara keçisinin tiftiğini İngiltere’de pazarlarmış. Ben İTÜ’nün mimarlık fakültesinden 1954 senesinde mezun oldum. Yedek subaylık görevimi bitirmemi müteakip evlendim ve 1957 Şubat ayında eşimle Kanada’ya muhacir olarak geldim. Hamdolsun, Ottawa’nın belli başlı mimarlarından biriyim.”
Ve bu zengin ailenin 1915’de Ankara’da geride bıraktıkları mülklerini anlattığı satırlar:
“Çankaya Köşkü’nü Kasapyan ailesi hiçbir kimseye satmamıştır. Devrin hükümeti yalnız o köşkü değil, bütün mallarını ve mülklerini ellerinden alıp Ağustos 1915 yılında tüm aileyi sürgüne sevk etmişlerdir. Benim babam (Ankara doğumlu 1887-1930) o tarihlerde ecnebi bir şirketin sahibi olduğu demiryolunda çalışması vesilesiyle tüm aileyi Ankara’dan (Konya yoluyla) İstanbul’a kaçırmıştır.”
Çankaya Köşkü’ne dönüşen Kasapyanların evinin hikayesi malum.
Ama Kasapyan ailesinin bir de Keçiören’de yazlık evleri var.
Mektupta onun akıbeti de anlatılıyor:
“Kasapyan ailesinin sahip oldukları mülkler arasında Keçiören’deki bağ evi vardı ve bu bağa da Vehbi Koç ailesi sahip olmuştur. Bundan birkaç sene evvel (belki 15 veya daha fazla) İstanbul gazetelerinden birinde bu bağ evinin resmi çıkmıştı -bu evi Vehbi Bey müzeye çevirmişti- ve annem rahmetli Vehbi Bey’e bir mektup yazmıştı. Vehbi Bey de anneme o bağ evinin renkli bir fotoğrafını yollamıştı. Annem bu evde çocukluk yıllarını geçirmiştir. Bize daima o günlerden bahsederdi.”
Yani Vehbi Koç “Büyük paralar kazanır, en güzel yerlerde yaşarlardı. Biz de onlara hayran hayran bakardık” dediği Katolik zenginlerinden birinin evinde 20’li yaşlardan itibaren yaşamaya başlamıştı, yani hayran hayran bakışları çok da uzun sürmemişti.
80 yıl sonra verdiği röportajda bile hala içinde tuttuğu sınıfsal öfkesinin sebebi daha çok ideolojik gibi görünüyor.
O ideoloji, şimdi “Ankara Araştırmaları Merkezi” olan o evin ilk sahibinin adını bir yere yazamayacak kadar da hala güçlü…
.17/01/2024 00:01
Türk “whistleblower”ın cenazesindeki çelenkler
“MİT İstanbul Bölge Başkanı ve teknik istihbarat biriminin kurucusu merhum Mazhar Eymür’ün oğludur. En yakın çalışma arkadaşlarından Hiram Abas’ın bir suikast sonucu hayatını kaybetmesi üzerine onun misyonunu üstlenmiş ve terörle savaşa sahada liderlik etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’ni tehdit eden iki tehlikeye her zaman dikkat çekmiş ve bunlarla mücadelesini ömrünün sonuna kadar yılmadan sürdürmüştür. Bunlardan birincisi resmi görevlerini kendisine kalkan yaparak veya milli değerleri istismar ederek şahsi çıkarları için illegal faaliyetler yürüten yapılanmalar. İkincisi de yine şahsi veya siyasi menfaatleri için ülkesini yabancı istihbarat servislerine satan siyasetçiler, bürokratlar ve askerler. Bilhassa siyasilerin çıkarları için kurduğu kontrolsüz ilişkilerin devlete ve millete verdiği zararlara dikkat çekmiş; yabancı istihbarat servislerinin bu siyasileri kullanarak Türkiye’de istediklerini yaptırdıklarını vurgulamıştır.”
81 yaşında hayatını kaybeden eski MİT Kontrterör Dairesi Başkanı Mehmet Eymür hakkında bu satırlar, atin. org yada uzun adıyla “Anadolu Türk İnterneti” sitesine giren son yazıdan.
Yeni nesiller için artık tasarımı Solitaire dünyasında kalmış bu site pek bir şey ifade etmeyebilir.
Ama 2000 yılında açıldığında Atin.org, ortalıkta bu kadar haber sitesinin, sosyal medyanın, her yerden yağan bilginin, kulisin hatta Kurtlar Vadisi’nin bile olmadığı bir devirde internetteki en heyecanlı sitelerden biriydi.
Çünkü eski ve meşhur MİT yöneticisi Mehmet Eymür, bu site üzerinden bildiklerini, güncel olaylarla ilgili yorumlarını herkese açıklıyordu.
Üstelik bunu ilk kez de yapmıyordu.
İstihbaratçı bir babanın oğlu olan Mehmet Eymür için bildiklerini ifşa etmek, sır tutmaktan daha heyecan vericiydi.
Türkiye’nin en tecrübeli ve güvenilir polis-adliye muhabirlerinden ve şimdi Yeni Şafak’ta özel haberlerin başında olan Erdal Kılınç’ın yazdığı portrede dediği gibi “Hiçbir istihbaratçı Mehmet Eymür kadar tartışılmadı.”
https://www.yenisafak.com/hayat/mehmet-eymurun-uc-donemi-4594944
Tartışılmak bir istihbaratçının en son isteyeceği şey olmalı.
Ama neredeyse Türkiye’nin en tartışmalı yıllarındaki, en tartışmalı operasyonlarında olay yerindeydi Eymür. Mesleği bıraktıktan sonra da site açarak, sık sık röportajlar verip, kitap yazarak, önemli davalarda tanıklık yaparak tartışmaların hep içinde kalmayı sürdürdü.
Kılınç, üniversite öğrenciyken baba mesleği istihbaratçılığa başlamış Eymür’ün MİT’teki hayatını üç döneme ayırmış: “İlki binlerce genç insanın öldüğü sağ-sol olayları, Meşhur Ziverbey sorguları. İkincisi, siyasi konulardan uzaklaştığı “Babalar Operasyonu”, üçüncüsü de ASALA ve PKK’yla mücadelede yapılan operasyonlar.”
Daha 30’lı yaşlarda genç bir istihbaratçıyken, 9 Mart 1971 darbe teşebbüsünün sorgulandığı, işkence merkezine Ziverbey Köşkü’ndeydi.
Hemen ardından İsrail Konsolosu Elrom’u öldürdükten sonra girdikleri hapisten tünel kazıp kaçan ve NATO dinleme üssündeki 3 İngiliz radar görevlisini kaçıran Mahir Çayan ve arkadaşlarına Kızıldere’deki o eve operasyon yapan ekibin içindeydi.
70’lerin sonu, 80’lerin başında CIA için çalışan Albay Turan Çağlar ve MİT Başkan Yardımcısı Sabahattin Savaşman’u yakalayanlardan biriydi.
1982’de ASALA’ya karşı suikastleri organize eden MİT yöneticilerindendi. Bu sırada Abdullah Çatlı, Alaattin Çakıcı gibi isimlerle çalıştı.
1984’de Dündar Kılıç, Behçet Cantürk gibi dokunulmaz mafya babalarına yönelik Babalar Operasyonu da o yapmıştı.
90’larda PKK ile rutin dışı mücadeleler, Yeşillerin devreye girmesi, Öcalan’a Bekaa’da suikast girişimlerinde de başrollerdeydi.
Susurluk skandalının teşhir edilmesinde de yine ön cephedeydi.
Fakat esas olarak bir MİT mensubu olarak adının duyulması ise operasyonlarla değil, ifşalarıyla oldu.
Türkiye’nin 60 darbesini üç yıl önce ihbar eden Samet Kuşçu sayılmazsa Türkiye’nin ilk whistleblower’ı, derin gırtlağı Mehmet Eymür olabilir.
MIT Kontrespiyonaj Dairesi içinde kurulan Kaçakçılık ve İstihbarat Şube Müdürü olarak 1984 yılında Genelkurmay Başkanlığı’ndan alınan izinle Babalar Operasyonu’nu başlatmış. Birçok ünlü kabadayıyı gözaltına alıp sorgulamıştı. Dündar Kılıç, Behçet Cantürk gibi isimlerin siyaset ve bürokrasiyle bağlarını ortaya çıkarmıştı.
Fakat soruşturma mafyanın bir adım ötesine geçememişti.
Bu arada o yıllarda çokça örneği olan banker skandallarından biri daha patlamış, MİT Müsteşarı tecrübeli Eymür’den bir “etüt” yapmasını istemişti.
“Banker Bako Olayı, Polis İçindeki Çekişme ve Yeraltı-Polis-Kamu Görevlileri İlişkileri” isimli etüdü müsteşar vekili Hiram Abas’a teslim etti.
O kurum içi “etüt”ü Türkiye, 14 Şubat 1988 günü Doğu Perinçek’in çıkardığı “İkibine Doğru” dergisinin kapağında gördü: MİT Raporu.
MİT Raporu’nun 125 sayfalık eklerini de Nokta Dergisi yayınladı.
Daha sonra raporu Kenan Evren’in MİT’çi damadı Erkan Gürvit’in basına sızdırdığı iddia edildi.
Etüt ya da rapor kıyamet kopardı.
Çünkü içinde olmayan yoktu.
Bugün artık kimsenin hatırlamadığı, bir Eski Türkiye fotoromanı gibi olan o rapordan birkaç paragraf okuyalım:
https://hafimevzular.blogspot.com/2010/09/1-mit-raporu-banker-bako-olay-polis.html
“MGK üyesi, Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin ŞAHİNKAYA: Sarı Avni (Avni MUSULLULU-KARADURMUŞ), Behçet CANTÜRK, Dündar KILIÇ, Fahrettin ASLAN ile inşaat ve ihale mafyasıyla ilişkilidir. ŞAHİNKAYA ’nın bu alandaki ilişkilerine ait , Ankara Sıkıyönetim 4 no.lu Mahkeme Başkanlığı’nda ifadeler , teyp tapeleri ve teyp bantları bulunmakta olup, Selahattin DELİDERE isimli bir silah ve uyuşturucu madde kaçakçısının konuştuğu (Diyarbakır’da) bir teyp bandında adıgeçene Sarı Avni’nin yurtdışında bir villa aldığından bahsedilmektedir.
Tahsin ŞAHİNKAYA’nın İstanbul Emniyet Müdür Muavini Mehmet AĞAR ile yakın irtibatı olup Mehmet AĞAR, adı geçenin "terzi - elbise temizliği" dahil her nevi özel işiyle uğraşmaktadır.
Eski Genel Kurmay Başkanı Necdet ÜRUĞ: Adı geçenin, İstanbul 1. Kolordu Komutanı olduğu devrede Şükrü BALCI-Fahrettin ASLAN-Hamsi Fuat lakabıyla tanınan Beşiktaş Askerlik Şubesi Başkanı Alb. Fuat DİNÇER ve eski MİT görevlisi Nuri GÜNDEŞ kanalıyla bazı irtibatları olmuştur.
İrtibatları arasında Topal Yaşar lakabıyla tanınan silah-uyuşturucu kaçakçısı Yaşar YAMAK bulunmakta olup, bu şahıs bilahare N. ÜRUĞun tavsiyesiyle MİT tarafından eleman olarak kullanılmış, ancak herhangi bir faydası olmamıştır.
ÜRUĞ’un kadınlara düşkün olduğu ve 1981 yılında Fahrettin ASLAN’ın İstanbul Sheraton Oteli’nde özel bir odada kalan N.ÜRUĞ’a Emel SAYIN’ı getirdiği bu tarihte Emel SAYIN’ın Fahrettin ASLAN’ın oğlu ile evli olduğu söylentiler arasındadır.”
İstanbul Valisi Nevzat Ayaz: Polislikten gelme Nevzat AYAZ, Başkomiser olduğu tarihte İstanbul Emniyeti’nde tescil Amirliğine bakmış, bu sebeple gazino, kahvehane ve benzeri yerlerin ruhsatlarının verilmesinde Fahrettin ASLAN ve diğer yeraltı adamlarıyla ilişkiler kurmuştur. Birçok olayın arkasında olan Vali AYAZ, Şükrü BALCI ile sınıf arkadaşı ve yakın dosttur.
Fahrettin ASLAN’la ilgili uyuşturucu madde kaçakçılığı soruşturması sürdüğü tarihte, Fahrettin ASLAN’a plaket vermek ve bunu basın aracılığı ile yansıtarak F.ASLAN’ı onurlandırmak suretiyle himaye eden Vali AYAZ, eski Genel Kurmay Başkanı’nın Sayın Cumhurbaşkanımıza müspet empozeleri ile bugüne kadar yerini muhafaza etmiştir.
İstanbul Emniyet Müdür Şükrü BALCI: Gayri müslimlerden baskı suretiyle para toplama işinde de adıgeçen Vali AYAZ’ın, kendisini bu görevden almak istediğini bildiği ÖZAL Hükümeti’ne sempatisi yoktu.
MİT İstanbul Şefi Nuri GÜNDEŞ:
“(1) Başak Grubu sahipleri Ertan SERT ve Turan ÇEVİK’ten himaye edilmelerine karşı 60 milyon TL aldığı.
(2) Aynı tarihlerde eski MİT Müsteşar Yardımcısı Nihat YILDIZ’ı Başak Holding’e soktuğu
(3) Başak Holding’in 300 milyonluk bir borcunu banka müdürüne baskı yapıp ertelettiği,
(4) Erdoğan DEMİRÖREN’in Arşimidis işini kapattırdığı,
(6) Dündar KILIÇ ve Fahrettin ASLAN’dan hediye aldığı ve menfaat temin ettiği, hususları yer almaktadır. Bu ilişkilerde Cengiz ABAOĞLU daima yer almıştır.”
DYP’li Hüsamettin Cindoruk:
Yeraltı dünyasının avukatlığını ve bu meyanda Of’luların (Osman CEVAHİROĞLU) ve Dündar KILIÇ’ın avukatlığını yapmış olan Karadeniz’li (Samsun) Hüsamettin CİNDORUK, eski Ortaköy Şifayurdu sahibi banker Fikri ERDÜŞ (ölü) ile de iltisaklıdır. H. CİNDORUK’un BAKO, ilişkisi avukat sanık münasebetlerinden doğmayıp H. CİNDORUK’un yeraltı ilişkilerinden kaynaklanmaktadır.
Fikri ERDÜŞ’ün 1981-82 yıllarında Kuruçeşme’de kendine ait gümrük depoları mevcut olup bu depolara Dündar KILIÇ ve Of’lu Osman’da ortakdırlar.
O zamanki MİT İstanbul Daire Başkanı olan Nuri GÜNDEŞ’in de Hüsamettin CİNDORUK ve Dündar KILIÇ’la yakın irtibatı bulunmaktadır. Nuri GÜNDEŞ zaman zaman Teşkilatın imkanlarıyla Hüsamettin CİNDORUK’un özel korumasını da yaptırtmıştır.”
Rapor yayınlanır yayınlanmaz kıyamet koptu.
Hükümet sarsıldı. Hiram Abas istifa etti. İçinde yöneticilerinin adının geçtiği Genelkurmay, Emniyet, DYP ayaklandı.
Açıklamalar, davalar açıldı. Emel Sayın-Necdet Uruğ ilişkisi gibi iddialar günlerce manşetlerden düşmedi.
Tabii raporu hazırlayanın Mehmet Eymür olduğu da ortaya çıktı.
Deşifre olan Eymür MİT’ten ayrıldı.
Bir süre buz işi yaptıktan sonra 1994’de yeniden Öcalan’a suikast planı için göreve çağrıldı. 1996 yılında MİT’in Terörle Mücadele Dairesi’nin başındayken Askar Simitko, Lazım Esmaeili adlı iki İranlı ve MİT’çi Tarık Ümit’in öldürülmelerini araştırırken Mehmet Ağar ve Abdullah Çatlı’ya ulaştı.
Susurluk kazasına 1.5 ay vardı.
Hazırladığı rapor 22 Eylül 1996’da yine Perinçek’in Aydınlık dergisinde kapaktan çıktı: “Yeni MİT Raporu: Ağar ekibinin cinayetleri”
Artık MİT raporlarının adı Birinci ve İkinci MİT raporu olmuştu.
Rapor şöyle başlıyordu:
“Emniyet Genel Müdürlüğü'nce PKK ve Dev Sol'a karşı faaliyetler için kullanılıyor görüntüsü ile özel bir suç ekibi teşkil edilmiştir. Tehdit, gasp, haraç, uyuşturucu kaçakçılığı, cinayet gibi suçların içinde olan bu grup genellikle eski ülkücülerden teşekkül etmiştir. Grup doğrudan Emn. Gn. M d . Mehmet Ağar'a bağlı olup, Em. Gn. Müdür Müşaviri Korkut Eken tarafından sevk ve idare edilmektedir. Grup üyelerine Em. Gn. Md.lüğü'nce "Polis" hüviyeti ve "Yeşil Pasaport" verilmiştir. Bahsi geçen grup, teröristlere karşı faaliyetlerde bulunma görünümünde Almanya, Hollanda, Belçika, Macaristan ve Azerbaycan'a gidip gelmekte, uyuşturucu kaçakçılığı yapmaktadırlar. Emniyet Genel Müdürlüğü Özel Harekat Daire Başkanlığında görevli polis memurları Ayhan Akça, Ziya ve Semih, bu grupla birlikte çalışmakta ve aynı zamanda grubun himayesini sağlamaktadır.
Ağar'ın suç ekibinde bulunanlar
Grubun başlıca isimleri şunlardır:
1. Abdullah Çatlı. 1977 Ülkü Ocakları Derneği Ankara Şubesi Başkanı, 1978 Ülkü Ocakları 2'inci Başkanı, 1978 Ankara Bahçelievler'de 7 TİP'linin öldürülmesi olayı sanığı, Mehmet Ali Ağca'nın kaçışına yardım, 1982 cinayetten aranma, 1984 eroin ve silah ticaretinden aranma, Papa suikastinin planlayıcısı olduğu, idama mahkum, uyuşturucu kaçakçısı. Mehmet Özmen (veya Özbey) adına kimlik taşımaktadır. Polis kimliği ve yeşil pasaportu vardır. Bordo Audi bir otomobil kullandığı bilinmektedir.”
Ve şöyle bitiyordu:
“Netice itibariyle bu eylemler devlet üniformasının koruması altında yürütülen uyuşturucu kaçakçılığı çok büyük meblağlardaki çıkar ilişkileri ve cinayetler zincirinin bir halkasıdır. Önlenmediği takdirde bu ekibin gelecekte siyasi cinayetlere de tevessül etmesi mümkün görünmektedir.”
https://zarveinat.blogspot.com/2012/12/ikinci-mit-raporu.html
1,5 ay sonra Susurluk Kazası oldu. Ve rapordaki suçlar ve isimler teşhir oldu. Dönemin bütün bilgilerinin kaynağı da Eymür’ün MİT raporuydu.
Mehmet Eymür, daha sonra eski MİT mensubu olarak whistleblowerlık yapmaya devam etti.
Susurluk Komisyonu’nda bildiklerini anlattı, Ergenekon Davası’nda tanıklık yaptı, fail-i meçhuller davasında önce gözaltına alındı sonra tanıklık yaptı, kitaplar yazdı, röportajlar verdi. 15 Temmuz öncesin katıldığı bir yayında yazın çok sıcak ve zor geçeceğini bile söylemişti.
Atin. org sitesine 2021’e kadar makaleler girmeye devam etti. Cevaplar verdi, polemikler yaptı.
Bildiklerinin hepsini anlatacak kadar fırsatı olmuştu, ne kadarını anlattığı ise meçhul.
Ama yine de o klişe bu örneğe tam oturmuyor. Mehmet Eymür için sırlarıyla gitti diyemeyiz.
Devletin mafya ve suç örgütleriyle kirli ilişkilerini teşhir eden iki rapor yazmış eski MİT yöneticisinin ülkenin iki büyük organize suç örgütü liderinin çelengiyle uğurlanması son 50 yıllık hukuk ve demokrasi malulü Türkiye tarihinin kısa bir özeti gibiydi.
Ve bu özet bir sır değil.
.20/01/2024 00:01
Hilafetten uzaya Türkiye’nin çılgın gündemi bize ne söylüyor?
Türkiye uzaya giden ilk Türkü konuşuyor. Jet pilotu Alper Gezeravcı ,14 gün uzayda kalacak, yani 14 gün boyunca gündemimiz uzay olabilir.
Avrupa Uzay Ajansı bile Rusya’yla ambargo yüzünden çalışmadığı için Space X’ten bilet alarak Uluslararası Uzay Üssü’ne astronot gönderirken, Türkiye’nin uzay üssüne Seçil Erzan’ın dolandırdığı kadar bir parayla astronot göndermesini israf ve turistik gezi olarak görenler, uzay çalışmalarında Türkiye’den gezegen, galaksi falan keşfetmesini bekleyenler hariç herkes mutlu gözüküyor.
Orta Asya’dan Anadolu’ya uzun yürüyüşlerinin uzayda bitmesinden Yörükler mutlu, ailesinin başörtülü olmasından muhafazakarlar mutlu, “uzaydan vereceği ilk mesaj “Sayın Cumhurbaşkanım olur” diye dalga geçilirken verdiği ilk mesajın Atatürk’ün “İstikbal Göklerdedir” olmasından sekülerler mutlu. Kürtler bile hali hazırda Uluslararası Uzay Üssü’nde bir Kürt astronotun olmasından dolayı mutlu.
(O yüzden Atatürk’ün ömrü hayatında öyle bir sözü olmadığını, bu sözün İtalyan şair, havacı Gabriele D'Annunzio’ya atıfla Mussolini’den alınmış olabileceğini söyleyip kimseyi boş vere üzemeye gerek yok.)
Bu mutluluğu bozmadan 6 ay kadar daha öncesinde Tekirdağ’a gidelim.
Türkiye gibi hızla tüketilen gündemlerin ülkesinde 6 ay, tarih öncesi devirler kadar uzak bir zamana denk geliyor.
6 ay önce üstelik Tekirdağ’da ne mi olmuştu?
Bir sokak röportajında AK Partili olduğunu söyleyen kadına küfreden “teyze”nin kombiniyle sandığa giden Melek Mosso, Tekirdağ’ın AK Partili Süleymanpaşa Belediyesi’nin Kiraz Festivali’nde sahne almış ve kıyamet kopmuştu.
Tepkilere rağmen AK Partili Belediye Başkanı Cüneyt Yüksel, konseri iptal etmemiş, konserden önce Mosso, özür dilemiş, başkan da sahnede Melek Mosso’nun elini öpmüş, hatta başına da koymuştu.
Konserin bu görüntüleri sosyal medyaya düştüğü andan itibaren iktidara yakın gazetecilerin başını çektiği bir grup “Cüneyt Yüksel Kovulsun” kampanyası yapmış, Yüksel’in bir zamanlar herkesin kaşık salladığı bir maklube tepsisinin kenarındaki fotoğrafı dolaşıma sokulmuş, neredeyse FETÖ’cülükten kayyım atanması istenmişti.
O tartışmalar sırasında bu köşede bir yazı yazmıştım:
“AK Partili başkan ise olgun davranarak ergen bir sosyal medya şakası uğruna şehrin gençlerini bir konserden alıkoymadığı için yaşadığı şehirde takdir görecek.
Bu takdirden memnun olmak da eziklik değil.
Çünkü Tekirdağ gibi bir ilde seçim kazanmak gibi zoru başarmış bir siyasetçi ile İstanbul ve Ankara’da konfor alanlarında yaşayan tavizsiz ve atarlı İslamcı AK Parti elitleri arasında bir fark var.
Tekirdağ’daki AK Partili başkan, karşı tarafta kaya gibi değişmez bir düşman kütlesi değil, hala ikna edilmesi gereken potansiyel seçmenler görüyor.
Sadece seçim sonuçlarına bakmak bile uzaktan eziklik olarak görünen alttan almanın rasyonalitesini görmek için yeterli.
2002’den bu yana AK Parti, referandumlar dahil hiçbir seçimi Tekirdağ’da önde bitirmemiş. Ama Tekirdağ’da hep yüzde 30’un üzerinde kalmayı da başarmış.
2019 yerel seçimlerinde Süleymanpaşa dahil üç ilçe belediyesi kazanmış.
Yani Türkiye ortalamasına benzemeyen “ezik” AK Partililik işe yaramış.
Tam da bu yüzden Süleymanpaşa Belediye Başkanı’na AK Partili gazeteciler, sosyal medya karakterleri ateş püskürürken, AK Parti kurmaylarından bir ses çıkmadı.”
Yazıdan kısa bir süre sonra AK Partili Süleymanpaşa Belediye Başkanı Cüneyt Yüksel istifa etti. Daha doğrusu istifa ettirildi.
Yazı da uzaktan naif tespitler olarak arşivlerdeki yerini almıştı.
Ta ki önceki gün Cumhurbaşkanı Erdoğan, Cüneyt Yüksel’in AK Parti’nin Tekirdağ Büyükşehir Belediye başkan adayı açıklayana kadar…
Hazır esas konuya yerel seçimlerden yaklaşmaya çalışırken, üzerinden biraz vakit geçen ama yeterince konuşulmamış başka bir adaylıktan daha birkaç cümle bahsetmeliyiz.
Yeniden Refah Partisi’nin Karaman adayından.
Fatih Erbakan’ın birlikte Milli Görüş selamı verdiği Karaman Belediye Başkan adayı Durdu Elif Çeliktaş;, Hollanda doğumlu, Karaman'da "esnaf"lık yapıyor. Bir önceki seçimlerde de AK Parti’den aday adayı olmuş.
Türkiye’nin Hüda-Par’ı saymazsak en İslamcı partisi İç Anadolu’daki bir şehirde belediye başkanlığı için başı açık, pantalonlu bir kadını aday gösterdi.
Erbakan’ın şeriatı kanlı mı kansız mı getireceğinden endişeye kapılmış olanlar, 30 yıl sonra Erbakan’ın oğlunun Karaman adayına bakıp rahatlayabilirler.
40 yıl önce Erdoğan’ın otobüsleri haremlik-selamlık diye ayıracağından korkanlar, aynı Erdoğan’ın Tekirdağ’da gösterdiği adayın Melek Mosso’nun elini öperkenki videosuna bakıp rahatlayabilir.
30 yıl önce askerlerin laiklik yüzünden cenazelerde bile saf tutmadığını hatırlayanlar, laikliğin koruyucusu CHP’li İstanbul belediye başkanı ise seçim kampanyasına Eyüp Sultan’da namaz kılıp, Arnavutköy’de taziye çadırında Kuran okuyarak başlamasıyla rahatlayabilir.
20 yıl önce Meclis’e başörtülü milletvekili girmesini en büyük mesele yapanlar, CHP’nin başörtülü genel başkan yardımcısına ve gölge bakanına bakıp rahatlayabilir.
Kadınları eve kapatacak bu iktidar diye endişelenenler, ilk kadın Merkez Bankası başkanını atamanın ülke tarihinin en muhafazakar iktidarına nasip olduğunu düşünüp rahatlayabilir.
1o yıl önce içki yasaklarına karşı, AKM AVM yapılacak diye sokaklara çıkanlar bugün yeni Atatürk Kültür Merkezi’nde Don Giovanni Operası’nı izleyip, çıkışta AKM’nin en üst katında yeni açılmış boğaz manzaralı lüks lokantada içkinizi içebileceğinizi düşünerek rahatlayabilir.
Hala bir noktada şeriatın gelmesinden, hilafetin ilan edilmesinden endişelenen, korkanlar ya da endişelenip, korkmaya devam etmek isteyenler varsa arada bunları hatırlayıp rahatlayabilirler.
Ama kötü haber o rahatlık, rahatsızlıklarınıza çare olmayacak.
Esas endişelenilmesi gereken meseleler bunlar değildi çünkü.
Daha bir ay önce iktidarın hilafet getirmesinden endişe edenler, 20 gün sonra aynı iktidarın uzaya gönderdiği ilk Türk astronotun ilk sözünün Atatürk’ten “İstikbal Göklerdedir” olmasıyla mutlu oluyor.
Galiba yanlış şeylere ve yanlış yerlerden muhalefet ediyorsunuz ve bunun kimseye bir faydası yok.
.22/01/2024 00:01
“Gerekeni yapmıştır”lar artarken…
Diyarbakır’da Cuma namazında Diyanet tarafından hazırlanan merkezi hutbedeki şehitlerle ilgili bölümü okumayan imam M.K., camideki Kulp Kaymakamı Burak Akeller tarafından önce uyarıldı, tekrar hutbeye çıkan imam hutbenin okumadığı kısmını da okudu, namaz kılındı, ardından Kaymakam imamı imam odasına çağırdı ve iddialara göre darp etti.
Son dönemin en simgesel, üzerine oturup düşünülmesi gereken olayında önce kim ne dedi, bir kere daha hatırlayalım:
İmam M.K. yaşananları şöyle anlattı:
“Kaymakam beyle daha önce aramızda hiçbir husumet yoktu. Hutbeden inerken birinin bağırma sesi geldi, ‘Hoca hutbeyi tamamla’ diye. Bağıran kişinin kaymakam bey olduğunu görünce geri gittim, bir paragraf kadar geri gittim ve tekrar yerime geçtim. Cuma namazını kıldıktan sonra cübbemi çıkarıp odaya gidecektim. O sırada kaymakam beyin koruması gelerek ‘hutbeyi al odaya geç kaymakam bey gelecek’ dedi.”
“Ben kaymakam bey geldiğinde ‘hutbeyi niye yanlış okudun, ya da bazı yerleri neden atladın’ demesini bekliyordum. Odaya gittiğim esnada ağza alınmayacak küfürler etmeye başladı. Ettiği küfür ve hakaretlere karşı tek bir şey demedim. Bana ‘Terörist’ kelimesi kullandı. Kaymakama ‘Babam güvenlik korucusu, ağabeyim polis, bu kelimeyi bana diyemezsin’ dedim. Bunu deyince sinirlendi, yumruk ve tekme attı. Ben asla karşılık vermedim. Suçlu olmamak için karşılık vermedim. Küfür etmeye devam etti.”
“Odada mikrofon sopası vardı, onu aldı bana ‘sarık ve cübbeni çıkar’ dedi. Sarık ve cübbemi çıkardıktan sonra sopayla bacaklarıma vurmaya başladı. O esnada cemaatten birkaç kişi kapıyı çaldı, kaymakamın talimatı ile koruması kimsenin girmesine izin vermedi. Olaydan sonra hastaneye gittim darp raporu aldım.”
“Darbeler önemli değil, ama ettikleri hakaretleri kabul etmiyorum. Ben darp etmedim diyor, peki ayağımdaki bu morluklar neyin nesi? Yıllardır bu camide görev yapıyorum, bugüne kadar cemaatle ilgili bir tek sıkıntım yoktu.”
“Hastanede kaymakamın darp olayından söz etmedim. Hastanede ‘kaymakam bey beni darp etti deseydim’ olayı örterlerdi. Bu nedenle başka bir kişi ile tartıştığımı söyledim.”
Aynı zamanda kayyım olan Kulp Kaymakam Burak Akeller ise darp olayını yalanladı:
“Bugün hastaneye giden herhangi birinin buram ağrıyor dese darp raporu alabiliyor. İmamın raporu gerçekçi değil. Raporda da ‘sağ bacağında ağrı var, yüzeysel bir de çizik’ diye yazıyor. Ben imama dokunmadım bile.”
Olay iktidara yakın Memur-Sen’e bağlı Diyanet-Sen Başkanı’nın tweetiyle duyuldu:
“Kaymakam mısın? Kabadayı mı? Kulp İlçesinde Diyanet-Sen İlçe Başkanımız, imam-hatip arkadaşımız Cuma namazında cemaatin huzurunda Diyanet İşleri Başkanlığımızın yazmış olduğu Hutbeyi okurken, meslektaşımıza yakışıksız üslupla müdahale etmek provakatörlüktür.
Namazdan sonra Korumasının da yardımıyla hocamızı odaya alarak darp etmesi de magandalıktır.”
Sonra Memur Sen Başkanı Ali Yalçın, olayı sert biçimde kınadı:
“Bu nasıl bir çiğliktir. Bu nasıl bir hamlıktır. Böyle mülki amir mi olur Allah aşkına!”
Sonra olay daha da çetrefil hale geldi.
Önce BBP genel başkanı Mustafa Destici’nin kaymakama verdiği desteğin ardından, uzun yıllar sonra ilkkez bürokrasiden toplu bir siyasi itiraz sesi yükseldi.
3 vali, 1 vali yardımcısı, 8 kaymakam Burak Akeller için destek mesajı paylaştı.
Üstelik AK Parti’ye yakın Memur-Sen’in başkanına karşı çok sert ifadelerle…
Gaziantep Vali Yardımcısı Mehmet Bek, Memur-Sen Genel Başkanı Ali Yalçın’ın yaşanan olaya tepki gösterdiği mesajı alıntılayarak şunları yazdı:
“Ali sen nasıl bir müfterisin, o kadar çiğ ve hamsın ki anlamadan dinlemeden sırf çıkarların ve menfaatin uğruna terör destekçisi bir alçağı bile alkışlayabiliyorsun.”
Mehmet Bek’in bu paylaşımı, Kulp Kaymakamı Burak Akeller tarafından da paylaşıldı.
Bu esnada birçok il ve ilçede görev yapan mülki idare amirinden imam darp eden Kulp Kaymakamı Burak Akeller’e destek paylaşımı geldi.
Hatay Valisi Mustafa Masatlı: Meslektaşımı tebrik ediyorum
“Tarihinden aldığı ruhu ve sorumluluğu bugün de her şart ve alanda taşıyan, Mülki İdare feraseti varolsun. Meslektaşımı ferasetinden dolayı tebrik ediyorum
Tunceli Valisi Bülent Tekbıyıkoğlu:
“Şehitlerimizi anmayanların , terörü lanetlemeyenlerin devlet, millet ve hatta din hizmetinde bulunamayacaklarını değerlendiriyorum.”
Kırıkkale Valisi Mehmet Makas:
“Devlete ve Aziz Milletimize Sadakat Varlığımızı Borçlu Olduğumuz Yüce Şehitlerimiz ile Gazilerimize Saygı En Büyük Şerefimizdir???????? Meslektaşımızı Ferasetinden Ötürü Kutluyorum”
Çilimli Kaymakamı Furkan Alpay:
“Değerli meslek büyüğümüz, Kulp Kaymakamı @burakakeller , Cuma hutbesinde aziz şehitlerimiz ile ilgili bölümü okumayan imamı uyararak örnek bir devlet adamı refleksi göstermiştir. Devletimiz ve milletimiz için verilen her görevi üstün fedakarlıkla yerine getirdiğine şahitlik ettiğimiz kıymetli büyüğümüzü, vatan ve bayrak uğruna canını feda eden aziz şehitlerimizi anmaktan imtina edenlere, sendikal şovlardan medet umanlara yem edecek değiliz!”
Şanlıurfa Vali Yardımcısı Erinç Demir:
“Algıların olguların geçmesi… Sayıca çoğunluk olanın haklı gösterilmesi… Değerli meslektaşımı Burak Akeller’i duruşundan ve değerlerimize sahip çıkmasından ötürü tebrik ediyor kendisine şükranlarımı sunuyorum.”
“Ham ve çiğden sonra güdük ve hödük geldi.
Bizim kim olduğumuzu ne olduğumuzu millet biliyor sen merak etme otel lobisi…
Tuzlukçu Kaymakamı İsa Bertan:
“Peki Ali efendi. Olayı araştırmadan bilmeden milletin değerlerine bu kadar uzak olan bir adamı savunmayı nasıl tarif edersin. Milletimiz iyi şekilde tarif ediyor ve sende o tariften payını alıyorsun unutma. Meslek büyüğümüz gerekeni en iyi şekilde yapmış var olasın MİA ailesi”
Ağın Kaymakamı Furkan Taha Türkmenoğlu:
“Devlet nizamı asilik kabul etmez Ali efendi!”
Silopi Kaymakamı Cihat Koç:
“Okuması gereken hutbede bile şehitlerimizi anamayan üyesini komik bir çizik görseli üzerinden savunan sendika başkanı mı olur? Hiç mi utanmanız arlanmanız yok? Değerli meslektaşım hukuki sınırlar içerisinde koyduğu tepkiyle gerekeni yapmıştır.Var olasın @burakakeller kardeşim”
İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya da kaymakamı koruyan bir açıklama yaptı.
Her bakımdan sembollerle ve Türkiye’deki fay hatlarının üzerinden geçen, devlet yönetimi ile ilgili çok kötü sinyaller veren bir olay bu.
Önce hutbede okunmadığı söylenen bölümü okuyalım:
“Geçen hafta hain bir terör saldırısı nedeniyle vatan evlatlarımız şehadet makamına ulaştı. Geçen hafta hain bir terör saldırısı nedeniyle vatan evlatlarımız şehadet makamına ulaştı. İnanıyoruz ki, Rabbimizin rahmeti şehitlerimizin üzerinedir. Onlar, kendilerine müjdelenen cennet nimetleriyle sevinmektedirler. Şehitlerimizi ve gazilerimizi yetiştiren anne babalar başımızın tacıdır.”
Merkezi hutbe 28 Şubat’tan miras bir uygulama. İslami de olmayan, devletin kendi imamlarına, camilerine güvensizliğinin, merkeziyetçiliğin zirvesi.
Diyarbakır Kulp her iki kişiden birinin HDP’li olduğu bir ilçe.
Bu ilçede görev yapan bir imamın terör saldırısıyla ilgili Manisa’daki bir imamla aynı dili kullanmaması, mesela “hain terör saldırısı” demek istememesi hoşunuza gitse de gitmese de bir Türkiye realitesidir.
Bu dili tasvip etmediği için de söylememiş olabilir, güvenliği için de.
Ama esas mesele bu da değil.
Bir Cuma namazında böyle bir durumu tespit eden, üstelik kayyım gibi görev yaptığı ilçede halkın en az yarısının tasvip etmediği bir sıfatı da olan genç bir kaymakama düşen hutbedeki imama bağırmak, çıkışında odaya çağırıp en azından azarlamak, raporlara göre darp etmek değildir.
Eğer yasa dışı bir durum varsa o ilçede kanunların uygulanmasından birinci derecede sorumlu olan kaymakam idari süreçleri başlatmakla sorumludur.
Ama daha da kötüsü Cuma namazında hutbe okuyan imamı azarlayan, iddiaya göre sonra darp eden bir kaymakama diğer valilerin ve kaymakamların aleni destek vermesi, hem de bunu “Ali Efendi”, “gerekeni yapmıştır” gibi racon keserek yapmaları.
Olay devletin rutin dışına ne kadar kolay çıkılabileceğinin kötü bir işareti.
Üstelik ortada incelenmesi gereken bir darp iddiası varken “gerekeni yaptı” diye her şeyin meşru görülmesi, bunu hukukun, devletin yereldeki temsilcilerinin yapması korkutucu.
Hilafet bayrağı, kelime-i tevhid bayrağı taşıdı diye yumruk atan saldırganın “gerekeni yaptı” diye övülmesinden haftalar sonra bu kez de hutbede imam azarlayan, darp eden kaymakama diğer valiler ve kaymakamlardan gelen “gerekeni yapmıştır”ı da gördük.
“Gerekeni yapmıştır”ların artması tehlikeli.
İlgililerin de sebebi ne olursa olsun şiddetin meşrulaştırılmasına karşı gerekeni yapması gerekir.
.26/01/2024 00:52
Erdoğansız, heyecansız, ‘Kanal’sızdı ama iyi hazırlanmış, sempatik ve mütevaziydi
İBB’ye ait Haliç Kongre Merkezi, bundan iki hafta önce İmamoğlu’nun aday lansman toplantısına ev sahipliği yapmıştı.
Salonun her yeri büyük modern led ekranlarla donatılmış, sahnede kürsünün arkasına gönüllüler yerleştirilmiş, hiç masraftan kaçınılmayarak Amerikanvari siyasi bir ortam yaratılmıştı.
Bütün led ekranlarda da bir hariç (salona gelen Özgür Özel’in fotoğrafı) İmamoğlu’nun adı ve fotoğrafları vardı.
Murat Kurum’un dün aynı salondaki proje lansmanı ise daha kuru ve basitti. İmamoğlu’nunkine nazaran ucuza kaçılmış gibiydi.
Ama en dikkat çekici fark bu değildi.
Salonun hiçbir yerinde Murat Kurum’un adı ve fotoğrafı yoktu.
Sahnenin iki yanına Erdoğan ve Atatürk’ün dev fotoğrafları yerleştirilmişti.
(Galiba İmamoğlu’nun lansmanında böyle dev bir Atatürk resmi yoktu.)
Led ekranlarda ise yine Murat Kurum’un adı geçmeden “Sadece İstanbul” sloganı döndürüldü.
İmamoğlu’nun seçim şarkısı “Ben derim Ekrem, sen de İmamoğlu” diye ismi üzerine kurulmuştu.
Murat Kurum’un kampanyası için yapılan melodisi hoş ama kitleleri çoşturmayan romantik şarkıda ise Kurum’un adı geçmiyor, “Sadece İstanbul” sloganı tekrarlanıyor.
Murat Kurum salona girerken eskiden cazgır da denen anonsçunun isminden bile önce ilk cümlesi “Başkomutanımızın, Cumhurbaşkanımızın dava arkadaşı” oldu.
AK Parti’de uzun zamandır Erdoğan dışında bir ismin parlamasından ve parlatılmasından pek hoşlanılmıyor. Bu hassasiyet lansmanda da görüldü.
Zaten İmamoğlu da ilk röportajlarında Kurum için “atanmış, bürokrat rakibim değil” diyerek rakibin bu yapısal zayıf karnına doğru yumruklarını savurdu.
Murat Kurum’un İmamoğlu’na karşı en güçlü kozu ise kampanyanın sloganıyla görünür oldu: Sadece İstanbul.
Sloganın hedefi, tabii ki İstanbul dışında büyük siyasetle ilgilenmekle suçlanan İmamoğlu’ydu.
Son beş yılda İmamoğlu’nun adı İBB Başkanı’ndan çok, potansiyel Cumhurbaşkanı adayı olarak geçti. Uğruna ittifak az kalsın dağılıyordu. Cumhurbaşkanı yardımcısı adayı olarak aylarca meydan meydan gezdi.
Bunun şimdi yerel seçimde rakiplerinin kullanacağı bir zaafa dönüşmesi kaçınılmazdı.
Ama bu aynı zamanda bir avantaj. İmamoğlu bu seçime artık adını az kişinin bildiği bir ilçe belediye başkanı olarak girmiyor.
Dün Kurum’un lansmanına gelen Binali Yıldırım’ı Başbakanlıktan emekliye gönderen İmamoğlu olmuştu.
Kurum’un start verirken bir PR faciası olarak yanına oturtulduğu Binali Yıldırım salona anonsla girerken cılız bir alkış aldı. Sonra yine anonslanarak Süleyman Soylu salona girdi. Biraz daha yükseldi alkış desibeli ama yine de düşüktü.
Mevlüt Çavuşoğlu’nun adı anons edildiğinde ise yaprak kıpırdamadı. Siyaset biraz da nankör bir meslek.
Ve ardından Murat Kurum geldi. Anonsçu salonu coşturmaya çalışsa da seviyeli bir heyecandan fazlası olmadı.
Kurum, anons edilirken sık sık “Başkomutanımız, Cumhurbaşkanımızın dava arkadaşı” dendi.
Anonslarla, tribünlerden yükselen sloganlarla, sahnedeki dev fotoğrafıyla Erdoğan oradaydı ama muhtemelen sahneyi Murat Kurum’a bırakmak için lansmana katılmamıştı.
AK Parti artık o kadar Erdoğan partisi ki onun yokluğu heyecanı düşürüyor, olmasa da sık sık anılıyor. Erdoğan’ın yokluğunda etrafta ev sahibi gibi dolaşan, bir ara Binali Yıldırım’ım yanına oturan Hakan Ural bile ilgi gördü.
Cumhurbaşkanı olmayınca Kurum’un lansmanına eski bakanlardan başka gelen muvazzaf bakan da olmadı.
(Murat Kurum’un bakanlığı sırasında bürokratı olduğu Erdoğan Bayraktar da oradaydı. Hatta Kurum konuşmasında bir ara onu da anarak vefa gösterdi.)
Belki de bu bir stratejidir. Devletin ağırlığını hissettirerek yarışta adaletsizlik hissi yaratılmak istenmiyor olabilir.
Kampanyanın ileriki aşamalarında Cumhurbaşkanı ne kadar sahaya çıkacak göreceğiz.
Murat Kurum, sahneye gençlerin koreografisi eşliğinde sempatik bir giriş yaptı. Bayrak yarışındaki bayrağı onlardan devraldı.
Böyle ortamlara alışık olmadığı, kalabalık karşısındaki acemiliği ve mahcubiyetinden belli oluyordu.
Tuhaf biçimde beklenenin aksine devletin gücünü arkasına almış Kurum’dan çok İmamoğlu özgüvenli görülüyor.
Salondaki ilk tepkilere bakılırsa Kurum, seçim kampanyasında mütevaziliği ve mahcubiyetiyle kitlelerle iletişim kuracak.
Sahnede medya görünümündeki yüzü asık, bıyıklı inşaatçı bürokrattan daha sempatik bir Kurum vardı sahnede.
Projeleri laf olsun diye kağıda yazılmamış, iyi hazırlanmış, iyi sunulan somut projelerdi.
Onları sunarken siyaset yapmak zorunda kaldığı anlardaki gibi sıkılgan değildi, rahatladı, konuya vakıf göründü. Zaten en güçlü kası burası.
Kanal İstanbul’dan bahsetmedi. Çevre, kültür vurguları yaptı, çünkü kentsel dönüşüm, deprem konusundaki becerisi en büyük avantajıyken, beton ve inşaat dünyasından gelmesi en büyük dezavantajı.
Ama meydanlar için mimari yarışmalar açan, İBB Miras gibi kent duyarlılığı yüksek kesimlerin gönlünü kazanan işlere imza atan, modern bir estetik tarzı yakalayan İmamoğlu belediyeciliği hala kentli, eğitimli kesimlerde bir adım önde.
Murat Kurum, trafiği nasıl çözeceğini, depreme karşı ne yapacağını anlatırken ikna ediciydi ama kampanyada büyük siyasetle ilgili de konuşması gerekecek. Kürt sorunu, HDP, mülteciler, Gazze, Atatürk, laiklik, tarikatlar sorulacak, geçiştirmeden, dişe dokunur, gönül kazandıran ya da gönül kırmayan cevaplar vermesi beklenecek.
Dünkü salondaki AK Parti, çok güçlü iktidar partisi gibi değil, güçlü bir iktidarı eleştiren bir muhalif partisiydi. 2019 yerel seçimlerinde büyükşehirleri muhalefetin kazanması Batı’da Türkiye’deki demokrasiyi Putin Rusya’sıyla birlikte ananların kafasını bir hayli karıştırmıştı.
Türkiye’de demokrasinin derin sorunları var ama hala seçimler formalite değil.
22 yıllık güçlü iktidar partisi de anketlerde biraz geriden, kafasında şüphelerle ama dersine iyi çalışmış olarak yarışa giriyor.
.27/01/2024 01:49
Yine tatava yapmayıp basıp geçsinler mi?
“Ben bu seçimlerin ne olacağından daha çok sonucunun belki de Türkiye Cumhuriyeti’nin İslam Cumhuriyeti'ne dönüşmesinde son çıkış yolu olacağı düşüncesindeyim. O yolu kesmemiz gerekiyor, asıl mesele bence bu. Yani AK Parti’nin kazanması demek, laik demokratik Türkiye’nin artık isminin değişmesi demek.”
Eski CHP milletvekili Fikri Sağlar, katıldığı bir televizyon yayınında 31 Mart yerel seçimleri için böyle dedi.
İnsan okuyunca acaba genel seçimler için yapılmış bir açıklama da şimdi yeniden mi dolaşıma girdi diye şüpheye düşüyor.
Hayır, bayağı belediye seçimlerinin, ittifakların önemini anlatırken böyle demiş.
Yani altı ay önce zaten beş yıl boyunca ülkeyi Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin verdiği süper yetkilerle yönetme hakkını sandıktan almış AK Parti’nin Türkiye’yi İslam Cumhuriyeti’ne döndürmesinin önünde meğerse tek bir engel kalmış: İstanbul, Ankara, Mersin, Adana, Antalya Büyükşehir Belediyeleri’ni kazanmak.
Muhtemelen abartmıyor, buna inanıyor. Herhalde 14 Mayıs öncesi televizyonda da buna benzer şeyler söylemiştir.
Muhtemelen 2011, 2002 genel seçimlerine giderken de, hatta eski bir siyasetçi olduğu için 1994 yerel seçimlerine giderken de benzer şeyler söylemiş olabilir.
1994’de RP İstanbul’u kazanırsa otobüsler haremlik-selamlık olacak korkusunun bile daha anlaşılır nedenleri vardı.
Karşıdaki siyasi rakip, düşmansa her seçim kritiktir, hatta belki de son seçimdir.
O yüzden “bunlara” karşı, “bizler” ittifak kurmalıyız.
Bunun zirvelerinden biri 2014 yerel seçimleriydi.
Gezi ve 17-25 Aralık olmuştu. İktidar sarsılıyordu. Muhaliflere iktidar yıkıldı, yıkılacak gibi geliyordu.
Yerel seçimlerde AK Parti’nin karşısına CHP, o günkü gazetelere göre çok iddialı bir adayla çıkmıştı: Mustafa Sarıgül.
Bugün için herkesin mahcubiyetle hatırlayacağı büyük övgüler yapıldı Sarıgül için.
O heyecanı kimsenin örselemesine, Sarıgül’e laf söylenmesine izin verilmedi.,
BDP’nin aday çıkarıp çıkarmayacağı hararetle tartışıldı.
Çok tanıdık tartışmalar yapıldı:
“CHP'nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayının Mustafa Sarıgül olacağı, bu kararın ardından İstanbul'u AK Parti'ye kaptırmamak için BDP'ye İstanbul'da güçlü aday çıkarmayın önerisi yapıldığı öne sürüldü.”
Ama BDP, çıkarabileceği en güçlü adayı çıkardı: Sırrı Süreyya Önder’i.
Sırrı Süreyya, Gezi olaylarında muhaliflerin kahramanı olmuştu. Sonra çözüm sürecinde iktidarla yan yana olmasına çok bozulmuştu muhalifler. Ama en çok İstanbul’a aday olmasına kızdılar.
“AKP ile işbirliği” suçlamaları havada uçuştu. Sarıgül ile ilgili kafası karışıklar için o günlerde iki popüler ikna edici cümle bulunmuştu
“Ortamlarda Sırrı’ya verdim dersin”, “Tatava yapma bas geç”
Öyle de yaptılar. Sarıgül yüksek bir oy, yüzde 40 aldı. Ama Kadir Topbaş ona yüzde 7 puan fark atıp seçimi kazandı.
Peki Sırrı Süreyya yüzünden mi seçim kaybedilmişti? Hayır Sırrı Süreyya yüzde 5 almıştı. MHP de yüzde 3.
BDP, o seçimlere kendi başına girerek, çözüm sürecinde birlikte çalıştığı AK Parti’yi karşısında herkesle işbirliği yapılması gereken bir şeytan gibi görmediğini gösterdi.
Bu arada sandıkta da gücünü göstermiş oldu. Ağustos’taki Cumhurbaşkanlığı seçiminde yine ittifak olmadı, Demirtaş yüzde 10 aldı. 7 Haziran’da yüzde 13, 1 Kasım’da yüzde 11…
Ardından 2019’da CHP ile gizli işbirliği kazanılan belediyeler, 2023 Cumhurbaşkanı seçimini aday çıkarmayarak, Kılıçdaroğlu’na İYİ Parti’den daha yüksek oranlarla ve motivasyonla verilen büyük destek.
Ve seçim kaybı.
Şimdi geldik yerel seçimlere. Büyükşehirlerdeki, İstanbul’daki Bir HDP-DEM seçmeni iki büyük seçimdir, esas büyük seçimde pusulada kendi adaylarına oy vermiyor.
Bir parti için bu büyük bir fedakarlık. Şimdi aynı fedakarlık bu seçimler için de isteniyor. Muhtemelen 2028 için de istenecek.
Çünkü bu yerel seçimler sanki altı ay önce esas kritik seçim yapılmamış gibi yine çok kritik.
Neredeyse dört yıl sonra yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçiminin provası diyenler var.
Hatta partizanlığın, fanlığın ölçüsünü kaçırıp, İmamoğlu bu seçimi alırsa 20 yıl daha cumhurbaşkanı diye içindeki “reisçiliği “ ele verenler bile oldu.
Muhalefetin büyükşehirleri bir kere daha kazanması tabii ki önemli olacak.
Bu kez ayrı ayrı giren muhalefetin değil ama CHP’nin gücünü gösterecek, iktidarın karizmasını çizecek.
Bu yüzden bütün muhalefet partilerinden özellikle de DEM Partisi’nden 2024 yerel seçimlerinde de kritik büyükşehirlerde tatava yapmayıp CHP adaylarına oy vermeleri bekleniyor.
O kadar ki muhaliflik adına bugüne kadar tweet atıp kolunu yormak dışında bir bedel ödememiş olanlar, Başak Demirtaş’ın adaylık çıkışı sonrası, 7 senedir hapiste olan ve daha 6 ay önce muhalefete hapisten hararetle destek veren Demirtaş’ı bile iktidarla işbirliğiyle suçlanmaya başladılar.
Yavaş yavaş sandıklardan “AKP-PKK ile işbirliği yapıyor” sopaları çıkarılmaya başlandı.
Hep onları mı terörden bize vuracak, biraz da biz onlara vuralım pragmatizmi yavaş yavaş yükleniyor.
Peki, tam olarak yerel seçimlerde DEM Partisi’nin ve Kürtlerin tatava yapmayıp basıp geçmekten çıkarı bu kez ne olacak?
“Faşizmi geriletmeliyiz”, “İktidara ders vermeliyiz”, “Büyükşehirler bari muhalefet de kalsın” gibi motivasyon cümleleri, bizden değilseniz onlardansınız dışında ortada ne var?
DEM Parti, büyükşehirler karşılığında birkaç büyük ilçede ve birkaç şehirde CHP’nin desteğini alabilir.
Ama zaten DEM Parti yerel seçimlerde il ve ilçe kazanmaya ihtiyacı olan bir parti değil.
Geçen yerel seçimde 62 il, ilçe ve beldede belediye kazandılar ama şu anda ellerinde bir elin parmağını geçmeyen sayıda belediye kaldı.
Geçen seçimde seçilen belediye başkanlarının en az yarısı hala hapiste.
Tabii bu olanlara bir ders vermek isteyebilir, iktidarı sandıkta sarsarak güçlerini gösterebilirler.
Ama yerel seçimlerde sandıkta iktidar değişmeyecek, kim kazanırsa kazansın adalet sorunları, ekonomik sorunlar, Kürt sorunu çözülmeyecek.
1 Nisan günü sonuç ne olursa olsun iktidarın 4 yıllık kesintisiz iktidarı devam edecek.
CHP’nin zaferi mevcut durumu korumaktan ilerisi olmayacak. Ellerindeki tek kolluk gücü de zabıtaları olacak.
İktidar ise bütün gücüyle, kurumlarıyla yerinde kalacak.
Üstelik bu kez DEM Parti, AK Parti iktidarına karşı CHP’yle işbirliği yapmış bir parti olarak yaşamaya devam edecek.
CHP belki belediyeleri kazanacak ama DEM Parti bu zafer yüzünden biraz daha fazla düşman olacak.
1 Nisan günü geriye kırık dökük birkaç teşekkür cümlesi dışında, girmediği büyükşehirler yüzünden düşük oy oranları, her an kayyım atanabilecek kazanılmış belediyeler ve hapishanelerdeki siyasetçiler kalacak.
Peki, neden zaten zayıf, hedefte bir parti başka bir muhalefet partisi belediyeleri yönetsin diye böyle bir bedel ödesin?
İktidarın düşmanlığını bir kere daha üzerine çeksin, kendi talepleri için müzakere edebileceği kapıları kapatsın, her seçimde CHP’ye basamak olarak siyasi kimliğini bir kere daha zayıflatsın?
CHP’liler, seküler muhalefet için sandıkta bu iktidarın yenilmesi herşeyden önemli olabilir. Bunu laiklik, Cumhuriyet için bir olmazsa olmaz olarak görebilirler.
Ama DEM Partililer de bunu böyle görmek zorunda değil.
Kürtlerin bunlardan daha büyük ve öncelikli sorunları var ve bu sorunların çözümü için yerel seçimlerde ittifak yapmamaları işbirlikçilik, davaya ihanet, satılmışlık olarak görülemez.
Tam tersine kendi meselesini dünyanın en önemli meselesi sanmak, bir çeşit kibir ve bencilliktir.
Zaten yeterince düşmanlaştırılmış, cezalandırılmış insanların üzerine bir de yerel seçimlerde iktidara karşı işbirliği yapan parti yükünü yüklemek mi, bundan imtina etmeleri mi ahlaken daha fazla sorunlu acaba?
Üstelik günün sonunda “Dersim” demenin, “Şeyh Said’in mezarı bulunsun” diye konuşmanın bile hala büyük çoğunluğunun tüylerini diken diken ettiği bir muhalefeti güçlendirmek neden gözü kapalı iyi bir fikir olsun?
Siyaset sadece bir ahlaklı, ilkeli olma mücadelesi değil, bir güç temerküzü becerisi de.
Gücünü artırmak, gücünü göstermenin tek yolu da CHP’lileri başkan yapmak değil.
Muhalefetle işbirliği yapıp, iktidara kazandıracak bir güç olduğunu göstermek de siyaseten iyi bir seçenek olabilir, en maksimum oy oranına çıkıp gücünü göstermek de…
Pazarlık yapmaya, müzakere etmeye, doğru yerde durmaya siyaset diyoruz.
Siyaset tatava yapmaktır, demokrasi de gözü kapalı basıp geçmek değildir.
O yüzden herkesin, özellikle DEM Parti’nin, Demirtaş’ın tatava yapmak ve basıp geçmemek hakkı var.
Pazarlık yapmak isteyenler önce bu hakka saygı duymalılar.
.29/01/2024 00:01
Türkiye’nin yeni güvenlik tehdidi “Aşırı sağ” mı?
İki hafta önce MİT 97. kuruluş yıldönümünü kutladı. Kutlama için Kale adı verilen MİT’in yeni binasının salonunda yapılan toplantıya Cumhurbaşkanı Erdoğan da katıldı.
Toplantı daha salondaki MİT mensuplarının toplu fotoğrafının her yerde dolaşıma girmesiyle konuşuldu.
50 yıllık Soğuk Savaş’ta CIA, MI5 ve KGB’nin ifşa olan toplam ajan sayısından daha fazla ajan tek karede ifşa oldu. Neyse ki hızlıca fotoğraflar her yerden silindi.
Ama MİT’in 97. kuruluş yıldönümü için hazırlanan videoda bir vurgu dikkat çekti.
MİT, yeni dönemde güvenlik risklerine “aşırı sağ”ı da eklemişti.
Aslında MİT, üç yıldır tehdit değerlendirmesi raporlarına aşırı sağı da koyuyor.
2021’deki yıllık raporda dünyadaki yeni tehditler sıralanırken şöyle denmişti:
“Hızlanan hipersonik füze denemeleri, gelişen Siber Teknoloji, uzayda yaşanan rekabet, siber saldırılar, sanal gerçekliğin beraberinde getirdiği yeni risk alanları ve aşırı sağ hareketler 2021'de öne çıkmıştır.”
MİT’in 97. Kuruluş yıldönümünde kuruluşu duyurulan Milli İstihbarat Akademisi’nin yayınlandığı ilk raporun adı da “Batılı Ülkelerde Aşırı Sağ Hareketler.”
Rapor genel olarak Batılı ülkelerdeki aşırı sağın yükselişi ve aşırı sağ kökenli şiddet olaylarıyla ilgili ama raporun bir de Aşırı Sağ Hareketler ve Türkiye bölümü var.
Burada isim verilmiyor ama riskin bir profili çiziliyor:
“Aşırı sağcı gruplar temelde milliyetçilik ideolojisi üzerine inşa edilmeleri sebebiyle uzun yıllar boyunca ulusal seviyede, kendi millet ya da ırklarının korunması üzerine faaliyet göstermişlerdir. Bununla birlikte teknolojik gelişmelerle paralel şekilde grupların uluslararası etkileşimleri de kademeli olarak artmaya başlamıştır.20 Özellikle koronavirüs salgınıyla birlikte çevrim içi ağlarla küresel iletişim gücünü kuvvetlendiren aşırı sağcı gruplar, Telegram başta olmak üzere kapalı iletişim kanalları üzerinden iş birliği ve koordinasyon faaliyetlerini ivmelendirmiştir.
Bu süreçte grupların ortak etkinlikler düzenledikleri, benzer stratejiler geliştirdikleri ve ortak düşman algısı ekseninde aralarındaki farklılıklar yerine benzerliklere odaklandıkları görülmüştür. Aşırı sağ hareketlerin özellikle sanal platformlar üzerinden 13-18 yaş grubunu hedef alması ve genç kesimi ideolojik propaganda süreçlerinin akabinde “yalnız aktör” saldırılarına yönlendirmesi de toplumsal dinamikler açısından dikkate alınması gereken bir konudur.”
Türkiye’de sırasıyla; mürtecilik, Kürtçülük, komünizm, bölücülük, irtica devlet tarafından tehdit olarak görüldü.
1960 ‘dan sonra devletin tehdit tanımlarını Milli Güvenlik Kurulu’nda askerler Kırmızı Kitap olarak da bilinen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde yazarlardı.
28 Şubat’ta irtica bölücülükten daha tehlikeli bir tehdit olarak kırmızı kitaba girmişti.
O kırmızı kitap revizyonunda Susurluk tecrübesi nedeniyle aşırı sağ da tehditler arasına sokulmuştu:
Belgeye ‘Türk milliyetçiliği bazı kesimlerce ırkçılığa dönüştürülmek istenmektedir. Ülkücü mafya bundan yararlanmak istemektedir. Bu da bir tehdit unsuru oluşturmaktadır’ cümlesi girmişti.
Sonra 2005’de aşırı sağ tehdit listesinden çıkarıldı. El Kaide kitapçığa girdi.
Sonra askerler ve MGK’nın değişmesiyle kırmızı kitapçığın önemi azaldı. Hala bir yerlerde duruyor ve değiştiriliyor olmalı.
Ama uzun süredir Türkiye’de iç ve dış tehditlere askerler değil MİT bakıyor.
MİT’in aşırı sağı sadece bir dış tehdit değil, iç tehdit olarak da gördüğü anlaşılıyor.
Özellikle Türkiye’de yaşanan 5 milyon sığınmacıya karşı artan öfke; 2016 darbe girişiminin ardından muhalefet alanının kapanmasıyla bir alternatif muhalefet odağı haline gelen yeni nesil bir Türkçülüğü yükseltiyor.
Sosyal medya üzerinden kendi kanaat önderlerini bulan, en son onlarından biri Demirtaş’ın annesine alenen küfretmişti, bu yeni nesil milliyetçi dalga, bütün şehirlere dağılmış beş milyon mülteciyle- yerli halk arasında yaşanan husumetler, olaylar üzerinden taban buluyor. Tam da raporda yazıldığı gibi propaganda internet üzerinden yapılıyor ve bu propagandanın en etkili olduğu kitle de gençler.
İktidara , mültecilere öfkeli, şehirli, sekülerlemiş, hatta dinle arasına büyük mesafeler koymuş, bilinen milliyetçi, ülkücü hareketlere benzemeyen bu yeni nesil aşırı sağcılık, milliyetçiliğin her devir Türkiye’de meşru, makbul bir ideoloji ve siyasi muhalefet pozisyonu olmasından da hareketle büyüyor ve etkisini artırıyor.
Henüz kriminalize olmamış ama gençlerin mevcut muhalefetten ümidini kesmesiyle radikalleşebilecek, sosyal medyadaki tehditkar dilin gösterdiği gibi bu şiddet nüvelerini içinde taşıyan, her an Türkiye’nin herhangi bir yerinde patlayabilecek mültecilere karşı bir harekette görünür olabilecek bir hareketten bahsediyoruz.
Bütün dünyada benzer hikayeleri olan hareketler bunlar. İnternetten akan alternatif bilgi, yorum kanallarıyla beslenen, hızlıca yatay olarak örgütlenebilen ve Türkiye’de de anaakım siyasetlerin gerilemesiyle kendine alan bulabilen bu yeni aşırı sağcılığın MİT’ten önce siyasetçilerin, kanaat önderlerinin ilgisini çekmesi gerekir.
Ama aralarında ünlü tarihçilerin, gazetecilerin ve siyasetçilerin olduğu pek çok kişi bu dalganın yükseldiğini görüyor ve üzerinde sörf yapmayı tercih ediyor.
Almanya’da yüzde 20’lere dayanan AfD, İtalya’da eski bir Mussolinicinin başbakanlığa gelmesi, Fransa’da tekrar yükselen Le Pen, Hollanda’da Wilders’in sandıktan çıkması, Trump’ın ayak sesleri, İsrail’deki aşırı sağcı hükümetin Gazze’de yaptıkları girdiğimiz yeni dönemin işaretleri.
Bakalım insanlık bu yeni aşırılık dalgasını bir büyük savaşa girmeden atlatabilecek mi?
.31/01/2024 01:52
Can Atalay için neden Anayasa buruşturulup atıldı?
Bu soru, Can Atalay’ın vekilliğini düşüren hükmü Meclis’te okuyan Bekir Bozdağ’a Anayasa buruşturup atan milletvekiline değil.
Onun yaptığı Anayasa’ya hukuken yapılanın fiilen gösterilmesinden ibaretti.
Dün TBMM’de yaşanan olaylardan sonra herkesin herhalde ilk aklına gelen esas soru şudur:
Buna değecek ne yaptı Can Atalay?
Can Atalay ne yapmış olabilir ki Anayasa Mahkemesi’nin iki hak ihlali kararına rağmen, önce ilk dereceli mahkeme, sonra Yargıtay 3. Ceza Dairesi Anayasa’ya meydan okudu, MHP lideri Bahçeli milletvekilliğinin düşürülmesini Meclis kürsüsünden istedi, TBMM Başkanı bile aylarca direndi ama tepeden bir müdahaleyle Bekir Bozdağ başkanvekili iken karar okutuldu, TBMM, Anayasa Mahkemesi’ni değil, Yargıtay 3. Ceza Dairesi’ni esas aldı, aynı anda AYM, TBMM ve Anayasa buruşturulup atıldı?
Can Atalay solcu, aktivist bir avukat. Biraz haber karıştıran herkes onun adını kamuoyunda tartışılan pek çok davada görmüş olabilir.
Aladağ’daki tarikat yurdu yangını davasında, 301 madencinin öldüğü Soma davasında, Çorlu tren kazası davasında, Hendek havai fişek fabrikası davasında Can Atalay mağdurların avukatlarından biriydi.
Tabii pek çok hak mücadelesinin, direnişlerin, protestoların de içindeydi.
2013’de Taksim’deki Emek Sineması’nın yıkılmasına karşı yürütülen kampanyanın da örgütleyicilerindendi.
Gezi Parkı’na AVM yapılması girişimine karşı kurulan Taksim Dayanışması’nın da avukatlığını yürütüyordu.
Gezi Davası’yla ilgisi de bu.
İddianamelerde, Yargıtay kararlarında hakkındaki temel suçlama da bu;
Okuyalım:
“Gezi Parkı eylemlerinin, toplumun verdiği anlık ve öngörülemez bir tepki hareketi olmayıp, çalışmaları iki yıl öncesinden başlatılan ve planlı bir kalkışma hareketi olduğu, yine şiddet eylemlerine dönüşen Gezi Parkı olaylarından bir yıl önce 2 Mart 2012 tarihinde çeşitli sendikalar, odalar, siyasi partiler, çevre örgütleri ve dernekler tarafından Taksim yayalaştırma projesine tepki bahanesiyle sanıklar Tayfun Kahraman ve Şerafettin Can Atalay'ın öncülüğünde Taksim Dayanışmasının kurulduğu, Taksim Dayanışması'nın resmi Twitter hesabı olan ve Gezi Parkı olayları sürecinde eylem çağrılarının ve toplumu kışkırtmaya yönelik paylaşımların yapıldığı Taksim Dayanışması/@taksimdayanisma isimli hesabın da 2012 yılı Haziran ayında oluşturulduğu, bu itibarla Gezi Parkı olaylarının öncesinde ''Occupy/İşgal'' düşüncesinin özellikle sosyal medya hesaplarından topluma yayılmaya başlandığı ve gerçekleştirilmesi planlanan toplumsal ayaklanmaya taraftar toplanmaya çalışıldığı, hazırlık hareketlerine ilişkin bu sürecin alışılageldik ve gelişigüzel şekilde gerçekleşen bir süreç olmadığı, hazırlık eylemlerinin arka planında dünyaca ünlü bir başkaldırı topluluğunun ve akademik çalışmalarında bulunduğu bir toplum mühendisliğinin ürünü olduğu, bu kapsamda Gezi Parkı olaylarının hazırlık sürecinde toplumsal desteği sağlamak ve toplumsal algı oluşturmak amacıyla dünyaca ünlü OTPOR grubundan destek alındığı, grubun kurucusu olan Sırp asıllı Ivan Marovic ve CANVAS eğitmenlerinin de hazırlık sürecinde bir süre…” ülkemizde bulundukları tespit edilmiştir.
“Taksim Dayanışması'nın, Gezi Parkı eylemlerinin fiilen başlamasından önce 02.03.2012 tarihinde kurulduğu ve ilk protestolarını 2012 yılı Haziran ayında Gezi Parkı'nda toplanarak basın açıklaması yapmak şeklinde gerçekleştirdiği, alınan kararlarda sanıklar Tayfun Kahraman ve Şerafettin Can Atalay'ın etkili olduğu Taksim Dayanışması'nın, 2012 yılından itibaren sosyal medya üzerinden açıklamalar yaparak halkı eylem yapmaya çağırdığı ve tahrik edici paylaşımlarda bulunduğu..”
“Sanık Şerafettin Can Atalay'ın, bir plan dahilinde yürütülen kalkışma hareketinin başlaması ve tüm ülke sathına yayılarak derinleştirilmesi kapsamında faaliyetlerinin bulunduğu, Gezi Parkı eylemleri sürecinde yaptığı paylaşımlar ve eylem çağrıları ile şiddet olaylarının tırmanmasına neden olan Taksim Dayanışması'nı yöneten ve yönlendiren kişilerden olduğu..”
“Gezi Parkı eylemleri sürecinde yaptıkları provokatif paylaşımlar ve eylem çağrıları ile eylemcileri tahrik ederek şiddet olaylarının tırmanmasına neden olan Taksim Dayanışması’nı yönlendirdikleri, Gezi Parkı eylemlerinin gerçekleştirilmesindeki organizasyonda baş aktör olan ve bu eylemleri finanse eden diğer sanık Mehmet Osman Kavala ile de irtibatlı olarak birlikte hareket ettikleri…”
Bunlarla suçlandı ve “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs”ten 17 yıl hapis cezası aldı.
Bu suçlamaların hepsinde Gezi olaylarını başlatan, provokatif paylaşımlarla insanları eyleme çağıran, hatta bunun için yurtdışından eğitim almış bir Can Atalay var…
Peki gerçekten öyle mi?
Hatırlayanlar olacaktır, hashtag kavramı Türkiye’de Gezi olaylarıyla popülerleşti ve öğrenildi.
Hatta Gezi olaylarının adı sık sık #Gezi olarak yazıldı.
Gezi olayları sırasında NTV’den kovulan Tarih dergisi bile daha sonra #Tarih diye çıkarılmıştı.
Yani Gezi’yi başlatan, yöneten biri varsa hashtag işaretini biliyor olması beklenir.
Çünkü bütün çağrılar esas olarak Twitter’dan ve bu hashtag işareti kullanılarak yapıldı. Hele de Gezi için yurtdışından eğitim almış biri varsa herhalde ona ilk öğretilenlerden biri telefonundan ve bilgisayarından nasıl hashtag ile tweet atacağıdır herhalde.
Şimdi doğrudan iddianameden bir telefon konuşmasını sansürlemeden aynen okuyalım.
Telefon konuşmasının tarihi 27-07-2013.
Yani Gezi olayları 28 Mayıs’ta başlamış, iki ay olmuş. Hatta olayların esas kısmı bitmiş. Taksim boşaltılmış. Her şey olup bittikten sonraki bir tarih bu.
Gezi’nin organizatörlerinden olduğu iddia edilen Can Atalay, benzer bir suçlamayla ceza alan Çiğdem Mater’i telefonla arıyor:
“27.07.2013 21:10:58 de Şerafettin Can ATALAY’ı ÇİĞDEM MATER UTKU’nun aradığı görüşmede özetle; Şerafettin Can’ın “Anladım çok güzel ya çok güleceğin bir sorum var sana ... birisi bana e bir dakika bir dakika ay pardon twiter dan şöyle bir şey yazmış ... başka tweet hesaplarını da yazıyor ve diyor ki işte çok takip edilen hesaplar Ceylanpınar’la ilgili hashtag olması için tweet atın ne yapmam lazım benim ... Sana da gelmiş olabilir bir bak istersen“ dediği, Çiğdem Mater’in “Bir dakika dur bilgisayarda mısın telefonla mı yapıyorsun ...” dediği, Şerafettin Can’ın “Telefonla yapacağım telefonla yapacağım“ dediği, Çiğdem Mater’in “Okey tamam telefonda bir tane şey işareti var ya hashtag işareti onu biliyorsun“ dediği, Şerafettin Can’ın “gördüm yani“ dediği, Çiğdem Mater’in “Bakayım ... hashtagi ne acaba o hashtag işaretinden yapıp yanına Ceylanpınar yazacaksın bir de Ceylanpınar’la ilgili bir cümle yazacaksın“ dediği, Şerafettin Can’ın “Tamam bakayım Ceylanpınar’la ilgili ... yazıyor ne bileyim ya bu da bir sorumluluk getiriyormuş insana kardeş çok zormuş bu ya hayır ya..” dediği, Çiğdem Mater’in “(Gülüyor)”
Yani hashtag işaretiyle tweet atmasını bile bilmeyen Can Atalay, #Gezi olaylarını çıkarıp hükümeti devirmeye teşebbüs etmekten ceza aldı.
Yetmezmiş gibi gerçekle ilgilenmeyen birileri de sırf onu hapiste tutmak için Anayasa Mahkemesi’ni iki kere çiğnedi. Meclis’in itibarını düşürdü, Anayasa’yı ezip geçti.
Sonra da biri Anayasa’yı buruşturup Meclis Başkanvekili’nin yüzüne attı.
Peki sahiden bütün bunlara değdi mi?
.5/02/2024 00:01
Orada kimse var mıydı?
1990’ların ilk yılları. Rize’de az kitabın geldiği bir kitapçının yeni kitaplar bölümünde kapağı ve adıyla dikkat çeken bir kitapla karşılaştım.
Kitabın kapağında büyük karakterlerle “Viva La Muerte!” (Yaşasın Ölüm!) yazıyordu.
Üzerinde de daha küçük karakterlerle; “Orada Kimse Var mı?”
Taşradan İstanbul ve Ankara’ya kıskançlıkla bakan, entelektüelliğe özenen bir lise öğrencisinin muhatabı olmak isteyeceği bir soruydu.
İngilizce ders kitapları dışında hiç yabancı dilde kitap görmemiş biri için de üzerinde dev harflerle yabancı dilde adı yazan bir kitaba sahip olmanın bu yıllardan bakınca ezikçe bulunabilecek bir hazzı vardı.
20 yıl sonra bu serinin son kitabına karikatürize edilmiş bir liberal aktivist karakteri olarak gireceğimi hiç düşünmeden kitabı aldım.
Daha kapağını açmadan kendini aldıran kitap, daha ilk sayfalarında herkes gibi beni de yakalamıştı.
Kitap, Şişli Camii’nden kalkan bir cenazeyle açılıyordu.
Devrin bütün ünlü Kemalist sol entelektüelleri cenazedeydi. Hem de bizzat isimleriyle; Emil Galip Sandalcı, Oktay Akbal, Melih Cevdet, Tarık Akan…
“Öğleyi kılan Müslümanların işlerini bitirip cenaze namazı meselesini halletmelerini bekliyorlardı. Bir an cenazenin ortada kalmasını diledim. Müslümanların greve gitmelerini diledim.”
Bu cümlelerin sahibi Günay Rodoplu, aslında bu sınıfsal, sosyal kini güdecek İslamcı, taşralı biri değil.
Kitaptaki tarifle “Türkiye toplumunun kıydığı bir aydındı.”
Gönlünü kaptırdığı, önce “yeşil elma, tarçın ve kekik kokulu” bir devrimci sonra lümpen, popülist, yolsuz bir belediye başkanı olan Şafak Özden üzerinden bütün sol elitlerin ipliğini pazara çıkarmıştı.
Şafak Özden, aslında SHP’nin 1989 Ümraniye belediye başkanı Şinasi Öktem’di.
“Türkiye’nin kıydığı aydın” Günay Rodoplu ise bir dönem Şinasi Öktem’e danışmanlık yapmış Alev Alatlı.
Sonra serinin ikinci kitabında Günay Rodoplu, bu kez Türkiye’ye dil devrimi üzerine araştırma yapmaya gelen Pavloviç çiftiyle Batı-Doğu, Batılının gözünden “biz” meselesine girdi.
Alatlı, Siyonizm karşıtı Harvardlı Yahudi akademisyen David Pavloviç’e “İsa Mesih, Müslüman bulamıyorum” diyerek isyan ettirmiş, eşi Diana ise kitaba adını veren daha radikal bir çözüm önermişti: “Türkiye’ye nükleer atmak lazım, başka çaresi yok.”
Alev Alatlı, serinin üçüncü kitabı “Valla Kurda Yedirdin Beni”de Kürt meselesine dair söyleyeceklerini söyledi, “OK Musti Türkiye Tamamdır”da ise Türk meselesi, ülkücülerle ilgili söyleyeceklerini…
Romanla belgesel, siyaset bilimi makalesi ile köşe yazısı arasındaki kitaplar çok satmıştı ama okunması ve anlaşılması kolay olmayan metinlerdi.
Zeki ve entelektüel Alev Alatlı’nın her zaman söyledikleri tam anlaşılamadı.
Ama anlaşılması zor bir entelektüel olan Cemil Meriç gibi o da söylediklerinden çok durduğu yerden, Tokyo’da lise, Amerika’da üniversite okumuş İstanbullu sarışın bir kadın yazar olarak bunları söylemesiyle önce dikkat çekmişti.
Alev Alatlı’nın babası Ertuğrul Alatlı, 27 Mayıs MBK’sının ilk 42 isminden bir albaydı.
Türkeş, başbakanlık müsteşarıyken Alatlı da MBK’nın propaganda ve basından sorumlu ismiydi.
MBK adına basınla ilişkilerini yürütüyordu.
Her hafta 27 Mayısçı darbeciler adına basının karşısına çıkıyor ve sorulara cevap veriyordu. İngilizce bildiği için yabancı gazetecilerle de o ilgileniyordu.
27 Mayıs’tan hemen sonra gazetelerin manşetlere çıkardığı büyük bir iddia da ondan bilinmişti:
“28 Nisan Ankara-İstanbul olaylarında kaybolan gençler Et ve Balık Kurumu’nda kıyma makinelerine atıldı.”
Bizzat Türkeş, 90’ların başında gazetede çıkan anılarında bu kara propagandanın günahını Ertuğrul Alatlı’ya yıkmıştı.
Alatlı, “Be brader” diye başlayan sert bir mektupla Türkeş’i yalanladı ve bu bilginin Resmi Gazete’de yayınlanan bir MBK bildirisinden çıktığını hatırlattı. Haklıydı.
Ertuğrul Alatlı, bir süre sonra 14’lerle birlikte tasfiye edildi ve yurtdışına gönderildi.
Muzaffer Özdağ gibi Tokyo’ya gitti.
Alev Alatlı’nın CV’sindeki Tokyo’da okunan lise bu siyasi sürgünün bir sonucu.
Baba Alatlı 1961’de DP’nin devamı iddiasındaki partilerden Yeni Türkiye Partisi’nden siyasete girdi ama 1980’lere kadar sıkı bir 27 Mayısçı olarak yaşadı.
12 Eylül 1980 darbesinden sonra Evren, onu Danışma Meclisi’ne almış ama sonra pişman olmuştu.
Çünkü Alatlı, 1982 Anayasası’na Danışma Meclisi oylamasında “Hayır” oyu vermiş iki kişiden biriydi, sol çevrelerle de yakın ilişkileri vardı, askerlerin siyasetteki ağırlığını eleştiren kitaplar, yazılar yazmıştı.
Yani özetle Alev Alatlı, Türkiye’de sol Kemalist elit ve entelektüel çevrenin ortasında doğmuş bir isimdi.
Amerika’da iyi bir eğitimin ardından CV’sindeki İstanbul Üniversitesi, DPT, Yazko, Cumhuriyet gazetesi gibi yine camianın elit kurumlarında çalışmıştı.
İçinde bulunduğu çevrelerle ilk kavgasını Latife Tekin’in 12 Eylül öncesi sol hareketleri eleştirdiği Gece Dersleri’nin uğradığı linci yazdığı Aydın Despotizm ile vermişti.
80’lerin sol entelektüel çevrelerinde kalarak Edvard Said’den Filistin meselesini çevirmiş, “İşkenceci” ve “Yaseminler Tüter mi Hala”yı yazmıştı.
Ama esas şöhreti İstanbul entelektüel camiasına 1992’de Vive La Mourte ile attığı tekmeyle geldi.
Zamanın ruhuna uygun bir çıkıştı.
Ama sonra zamanın ruhu değişti.
Alev Alatlı’nın laik, sol, Kemalist elitlere karşı savunduğu yerliliği de milliyetçiliğe evrildi.
Yıllar sonra edebiyat dünyasına Schörendinger’in Kedisi ile geri döndü.
Kitap çıktığında henüz kuantum, miting meydanlarında Muharrem İnce’nin hava atacağı kadar popüler bir entellik pozu değildi.
Çok yeni tartışmaların kapılarını açmıştı. Aslında kuantum tartışmalarıyla kitap postmodern liberal, küreselci çevreleri hedef alıyordu.
Tam da Türkiye, AB reformlarıyla askeri vesayetten kurtulmaya, demokratikleşmeye çalışırken Alev Alatlı, küreselcilerin liberal reformlarıyla köleleştirilmiş bir disütopyada “onarımcı”larla direniş örgütlüyordu.
Bu kez Alev Alatlı’nın güncel meselelerle ilgili fikirlerini Günay Rodoplu yerine İmre Kadızade’den duyduk.
Sonra bir level daha ilerledi.
301 davalarında muhalif yazarlar yargılanırken ulusalcı tezlerle ekranlarda göründü, “Kart kurt sesi çıkaran Türkler”in aslında Türklerin Kürtleri kendilerinden ayrı görmediklerini gösteren bir jest olduğunu söyledi. Ermeni soykırımı tartışmalarına girdi, Hrant Dink’in ardından Hrant’ı iyi Ermeni, Etyen’i kötü Ermeni olarak gösterdi.
Muhafazakar kesimlerle ipleri ise 2008’de başörtüsü yüzünden AK Parti kapatılmanın eşiğine gelmişken düzenli yazılar yazdığı Zaman gazetesinde üniversitelerdeki başörtüsü düzenlemesini eleştirerek, türban vs tülbent gibi çokça iğdiş edilmiş bir tezi yerlilik diye tekrarlayarak kopardı.
Kabus’un ikinci cildi olan Rüya’da girdiği Rusya konusuna yoğunlaştı.
Artık ulusalcı, milliyetçi bir Alev Alatlı vardı. Çözüm sürecinden de hiç hoşlaşmamıştı.
Ve uzun bir aradan sonra çözüm süreci günlerinde 2013’de “Orada Kimse Var mı” serisinin beşinci kitabını çıkardı: Beyaz Türkler Küstüler…
Bu kez oklarını liberallere, liberal-solculara çevirmişti.
Kitap evinde oturup gazete kupürleri keserek duvarına asan yaşlı bir yazarın Facebook’taki öfkeli postları gibiydi.
Kitapta yine bir sürü gerçek kişii kod adlarla roman karakterine dönüştürülmüştü.
Oben Koman, Ulus Baker’di. Teşvikiye Camii’ndeki cenazesinde “New age liberalleri, Spinoza ateistleri, Müslüman Kalvincilerle tesanüt içinde saf tutmuştu.”
Şirince, ilk adı olan Çirkince olmuştu, Nesin Vakfı ise Aziz Nesin’in ilk adından hareketle Mehmet Nusret Vakfı, yöneticisi Ali Nesin, Ali Nusret, Sevan Nişanyan ise Kirkor Saroyan.
İlginç bir önseziyle Gezi olaylarından bir ay kadar önce çıkan kitapta liberal, solcu aktivizm, medya yerden yere vuruluyordu.
Yerden yere vurulan karakterlerden birinin adı Burak Çakıroğlu’ydu.
Rizeliydi, ODTÜ mezunuydu, Converse ayakkabıyı simge yapan Genç Siviller grubunun kurucularındandı.
Uzun uzun alıntılar ve alaycılıkla “şımarık, liberal, Batıcı” sıfatlarıyla anılan Genç Siviller’in orijinal bildirileri, röportajları da kitaba aynen girmişti.
Hepsi bana çok tanıdık gelmişti!
20 yıl önce elitlere olan öfkesiyle tanıştığım Alatlı’nın nasıl olduysa bir ‘elit’ olarak öfkesini çekmeyi başarmıştım.
Kitabın çıkmasından 1 yıl sonra Erdoğan’dan ödül alırken “Siz 'Dünya beşten büyüktür' dediğinizde George Orwel ve Daniel Defoe burada olsa ayağa kalkar, sizi alkışlardı” derken muhtemelen bu sloganın da Burak Çakıroğlu ve ‘işbirlikçi’ arkadaşlarına ait olduğunu bilmiyordu.
Alev Alatlı, bugün iktidarın resmi ideolojisi olan yerli ve milliliğin ilk ideologlarından biri sayılabilir.
Ama hızla sığlaşan, ideolojilerin değersizleştiği bir ortamda Batı’daki ana siyasi düşünce metinlerini çevirmesi, üniversite kurması, sık sık kimsenin bilmediği isimlere referanslar verdiği röportajlar vermesi de ideolog olarak hak ettiği değeri görmesine yetmedi.
Pek ideoloğa ihtiyaç olmayan bir dönemin aydınıydı.
Nihayet, cenazesinde Cumhurbaşkanı tarafından “Ablaların ablası” olarak yolcu edildi.
“Ablaların ablası” diye yolcu edilmek bir akraba, tanıdık için hoş bir veda olabilir ama bir entelektüel, bir yazar için “ablaların ablası” olmanın herhalde başka bir anlamı var.
O da tam Alev Alatlı’yı anlatıyor.
Alatlı, romanları, fikirleri (ölümünün ardından her yerde dönen helal-yasallık konuşması hariç) ve akıllarda kalan cümleleriyle değil, sosyal kimliğinin aksine durduğu pozisyon ile “ablalık” yapmıştı.
Helal ve yasallık konuşması sahiden güzeldi. Ama her şeyin yasalara uygun yapıldığı bir ülke için bu hoş bir hassasiyet hatırlatması olabilirdi.
Ama tarih üstü, büyük meseleleri olan Alatlı için, insan hakları, hukuk devleti, ifade hürriyeti gibi meseleler süfli konular olarak kaldılar. Onların ihlal edilmesini haram olarak görmedi.
Belki de tiksintiyle romanlarında bahsettiği insanların yanında olmak istemedi.
Ailesinin, okurlarının, Günay Rodoplu ve İmre Kadızade’nin başı sağ olsun.
.07/02/2024 08:57
Adalet, 6 Şubat, 04.17, Hakim Bey!
6 Şubat depreminin birinci yıldönümünde, depremin olduğu saat 04.17’de Hatay, Adıyaman, Maraş ve Malatya’da on binlerce insan sokaklara çıktı.
Anma için toplanan adreslerden biri de Malatya Mehmet Buyruk Caddesi üzerindeki bir boş arsaydı.
Etrafında apartmanlar olan boş arsaya dev harflerle “Adalet, 6 Şubat, Hakimbey, 04.17” yazılmıştı.
Bu hem bir adalet çağrısıydı hem de bu boş arsada bundan bir yıl önce ayakta olan apartmanın adıydı: Hakimbey Apartmanı
Hakimbey Apartmanı, etrafındaki diğer binalar ayakta kalmışken 6 Şubat saat 04.17’deki 7 saniye içinde yıkıldı.
79 insan gözlerini açamadan enkazın altında can verdiler.
Peki 79 insanın ailesinin adalet arayışında bir yılda ne oldu?
Önce bütün Türkiye’nin rakamlarına bakalım.
DW Türkçe’nin derlediği rakamlara göre son bir yılda 6 Şubat depremiyle ilgili 2 bin 622 kişi hakkında soruşturma başlatıldı.
259 kişi tutuklandı, 946 şüpheli hakkında adli kontrol kararı alındı.
190 iddianame hazırlandı, 154'ü kabul edildi. Davalar başladı. Bu davalarda 126'ü tutuklu olmak üzere 461 sanık yargılanıyor.
Mahkemeler tarafından henüz kabul edilmeyen 36 iddianamede de 8'i tutuklu, 55 şüpheli bulunuyor.
Peki bu şüpheliler ve tutuklular arasında herhangi bir kamu görevlisi var mı?

DW Türkçe'ye konuşan Adıyaman Baro Başkanı Bilal Doğan, Adıyaman’da şüpheli kamu görevlisi olmadığını söylüyor:
"Deprem soruşturmaları kapsamında savcılıklara gelen bilirkişi raporları var. Bu raporlarda kamu görevlilerine de kusur atfedildi. Ancak şu ana kadar kamu görevlilerine açılmış bir soruşturma da yok dava da yok. Onunla ilgili prosedür işliyor. Soruşturma izni alınması lazım. Ancak bildiğimiz kadarıyla verilmiş bir soruşturma izni yok.”
Kahramanmaraş’ta da durum aynı. Kahramanmaraş Baro Başkanı Muhammed Burak Gül neden böyle olduğunu da anlatmış:
"Bilirkişi raporlarında kamu görevlilerine tali kusur atfediliyor”
Hatay ve Malatya'da da soruşturmaların ucu kamu görevlililerine bir yılda ulaşmadı.
Malatya’da 167 soruşturma sonunda şu ana kadar 58 dava açıldı. Açılan davalarda 245 sanık yargılanıyor. Bilirkişi raporu beklenen 31 dosyanın da yakın zamanda tamamlanması bekleniyor.
Yargılanan şüpheliler müteahhitler, mimarlar, mühendisler, yapı denetimcilerinden oluşuyor.
Yargılanmaların temeli de binaların çökme sebebiyle ilgili üniversitelerden alınan bilirkişi raporları.
Ama o raporlarda büyük sorunlar var. Bazı raporlar şehre bile gelmeden masa üstünde hazırlanmış.
Bazılarında deprem yönetmelikleri karıştırılmış. Deprem için hazırlanan son yönetmenliğin üzerinde olan ivmesi hiç hesaba katılmamış.
Hem inşaat mühendisi hem de avukat olan Levent Mazılıgüney bu davalardaki bilirkişi sorununa dikkat diyor:
“1997 ve 2007 deprem yönetmeliklerine göre 1. Derece deprem bölgelerinde öngörülen tasarım depremi için azami yer ivmesi 0,4 g (yer çekimi ivmesinin 0,4 katı, yani yüzde 40’ı) büyüklüğündedir. 6 Şubat Kahramanmaraş depremlerinde elbette her yerde değil ama bazı alanlarda tasarım depremi büyüklükleri aşıldı. Örneğin Hatay merkezde ortalama ivme 1,0 g mertebelerinin üzerinde değerleri buldu. Kahramanmaraş’ta 2,1 g azami yer ivmesi ölçülen istasyonlar oldu. Vücudumuza yatay yük olarak ağırlığımızın yüzde 40’ı ölçüsünde peş peşe yumruk gelmesiyle yüzde 100’ü ölçüsünde peş peşe yumruk atılması aynı mıdır? 40 kg, 100 kg ya da 200 kg kuvvetinde yumruklar aynı etkiyi mi oluşturur?
1000 tonluk bir yapı düşünün. Yatayda gelen kuvvet için (detay hesaba girmeden) 0,4 g ile 1,0 g veya 2,0 g aynı etki midir? Binalar deprem yönetmeliğinin öngördüğü 0,4 g için tasarlanmışsa, mühendisin veya müteahhidin sorumluluğu nereye kadardır? 4 bin dosyaya bakan üniversitemizin raporlarının hiçbirinde depremin büyüklüğüyle ilgili bir değerlendirme yok.”
Yani devlet yine tuttuğunu yakaladı, vicdanları rahatlatmak için davalar açıldı, neden bu felaket başımıza geldi diye dürüst ve cesur bir kamu soruşturması açılmadı.
Binlerce davadan biri de Malatya’daki Hakimbey Apartmanı davası.
Malatya’da 6 Şubat depremlerinde yıkılması sonucunda 78 kişinin enkaz altında kalarak vefat ettiği
Hakimbey Apartmanı davasında da dört kişi yargılanıyor: Mimar, iki inşaat mühendisi ve proje müellifi.
2000 yılında inşa edilen binanın müteahhiti yıllar önce ölmüş.
1975 yönetmenliğine göre yapılan Hakimbey Apartmanı’nın diğer yıkılan bir farkı var.
Aslında apartman bundan üç yıl önce bir uyarı vermişti.
24 Ocak 2020 tarihinde Elazığ Sivrice’de deprem meydana geldi.
Malatya da o depremde sarsıldı, 4 bin 947 binanın ağır hasarlı hale geldi.
Hakimbey Apartmanı’nın da zemin kattaki asansörünün etrafında, otoparktaki kolonlarında gözle görünen çatlaklar oluşmuştu.
Korkudan dört gün boyunca kimse apartmana giremedi.
İlk gelen yetkililer apartmanın ağır hasarlı olduğunu şifahen söylediler.
24 Ocak depreminden 2 gün sonra Hakimbey Apartmanı’nın sakinlerinden 32 yaşındaki Gülen Öner, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü’ne bir dilekçe yazdı:

“İkamet ettiğimiz aşağıda açık adresini belirttiğimiz apartmanımızda ve dairemizde 24.01.2020 tarihinde meydana gelen depremde hasarlar ve çatlaklar oluşmuştur. Bu nedenle evimizde ikamet edemiyoruz. Hasar tespiti için yerinde testlerin yapılması için arz ederiz.
Dilekçenin sonuna bir de not düşmüştü:
“Evde kalamıyoruz. Gelindiğinde yukarıdaki numaramdan iletişime geçilmesini rica ediyoruz”
Dilekçenin sonucunu beklerken Gülen Öner ve ablası Fatma Öner 2 ay boyunca evlerine girmediler.
Ama bir türlü dilekçeye cevap verilmedi.
124 gün sonra 30.05.2020 tarihinde Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü, apartmana “Hasarsız” raporu verdi.
Apartmanın kapıcısı Cumhuriyet Savcısına daha sonra verdiği ifadede, Sivrice depreminden sonra zemin kattaki bir dairedeki kolonlarda çatlaklar gördüğünü, giriş kattaki merdivenlerde fayansların düştüğünü söylemişti ama Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü “sıva çatlağı” deyip geçiştirmişti.
İkna olmayan kapıcı bedava oturduğu apartmandan başka bir yere taşınıp, kapıcılığa devam etmişti.
Bu öngörüsüyle ailesinin ve kendisinin canını kurtardı.
6 Şubat 04.17’de “hasarsız” Hakimbey Apartmanı’nın yıkılması 7 saniye sürdü.
79 kişi uykularında enkaz altında kaldı.
Enkaz altında kalanlar arasında “hasarsız” raporunun ardından çaresizce apartmana dönen Gülen Öner ve ablası da vardı.
Cesetleri enkazdan ancak 9 gün sonra çıkarılabildi.
Depremin ardından Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı, yıkılan diğer binalar gibi Hakimbey Apartmanı için de soruşturma açtı.
1997 yılında binanın inşaat mühendisi tutuklandı. Daha sonra 25 yıl önce bu binanın inşaatında görev almış mimar, mühendis ve yapı denetimcisi gözaltına alındı.
Halen bir kişinin tutuklu yargılandığı davada konu bir türlü 3 yıl önceki hasarsız raporuna gelemedi.
Hasarsız raporunu veren Malatya Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü uzmanı savcılığa tanık olarak ifade verdi.
“Gözlemsel bir tespitle” hasarsız raporu verdiklerini söyledi. İki gün sonraki dilekçeye rağmen incelemeyi de resen yaptıklarını iddia etti.

Peki, bu doğru olmayan ve sorumluluğunu itiraf eden ifadenin sonunda ne oldu?
“Hasarsız” raporunu veren şube müdürü terfi aldı, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Şube Müdürlüğü’ne vekaleten atandı.
Malatya’yı ayağa kaldıracak bakanlığın ildeki bir numaralı koltuğuna oturdu.
Peki, mühendis ve mimarları yargılanırken bu binaya ruhsat veren belediye yetkilileri?
Savcı, depremden 11 gün sonra dönemin Malatya Belediyesi İmar Müdürlüğü çalışanı beş kişi hakkında soruşturma izni istedi.
Ama Battalgazi Kaymakamlığı bu izni ancak 8 ay sonra, Hakimbey Apartmanı skandalını KayısıHaber’in başındaki Mahir Temur yazınca verdi.
Dün Hakimbey Apartmanı’nın enkazı önündeki anmada, yıkılmaması için üç yıl mücadele ettiği binada ölen Gülen Öner’in kardeşi Sevgi Öner de konuştu:
“Biz yaşamıyoruz, 6 Şubat’ta onlarla beraber öldük. Ablam (Gülen Öner) her zaman adaletten yanaydı, herkesin hakkını arayarak gitti. 24 Ocak 2020 depremi sonrası Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü’ne “Eve giremiyoruz, korkuyoruz. İncelemeye geldiğinizde bu numaradan bize ulaşın” diye bir dilekçe yazmıştı. Şimdi incelemeye gelip “O bina çok sağlam” diyenler, şimdi gelsin bir daha “O bina çok sağlam” desinler. Ağır hasar raporu verilen binayı az hasara çevirdiler, ablam Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü’ne gidip “Tekrar inceleme yapmazsanız o binaya girmem” demiş. Üç kişi gelmiş, ellerinde çekiçle kolonlara vurup “Sağlam” diyorlar. O üç kişi gelsin. Üç kez incelemeye geliniyor; ağır hasar, az hasar ve hasarsız raporları veriliyor. Bu ekiple buraya gelsinler; yaşına girmemiş bebeklerin, annesiz babasız bizi dışarıda bıraktılar, bunun hakkını ödesinler. O zaman adalet yerini bulur”
Dün Adıyaman’daki anmalarda birden bire ortaya çıkan slogandaki gibi bu “sahipsiz memlekette” ölmemek için devlete karşı mücadele etmek de yetmeyebiliyor.
Ama şiirde dendiği gibi “Sussan olmuyor, susmasan olmaz” hakim bey!
.10/02/2024 03:53
“31 Mart’ı aşırı derecede önemseyenlerin” göremediği…
DEM Parti uzun uzun tartışmalar, ertelemelerden sonra nihayet İstanbul adaylarını açıkladı.
Her parti en çok oy alacak adayla seçime girmek ister. Bunun için anketler yaptırır, istişareler yapar, nabız tutar. Sonunda bazen isabetsiz bir aday belirler ama niyet her zaman kazanmaktır.
Ama bu kez bir parti anketlere, lehte aleyhte bütün yorumculara, sokaktan yükselen seslere göre aday gösterilse en yüksek oyu alacak adayını bile isteye göstermedi.
Başak Demirtaş yerine eş başkan adayları olarak Meral Danış Beştaş ve Murat Çepni’nin adı açıklandı.
Beştaş, Kürt siyasetinin önemli ve özgül ağırlığı olan isimlerinden biri. O yüzden heyecan yaratmasa da iddiasız bir aday değil.
Peki ya Murat Çepni?
Eski HDP İzmir Milletvekili. Rize İkizdere doğumlu. Rize’de doğup büyümüş. Rize’nin solcuları genelde Lazlardan olur. Ama Çepni Laz değil, İkizdereli. Samsun’da yaşamış ama hala aksanını koruyacak kadar bir Rizeli.
Ama aday gösterilmesinin sebebi herhalde Trabzonlu İmamoğlu’na karşı DEM Parti’ye ancak yanlışlıkla oy verebilecek İstanbul’daki Rizelilerin oyunu almak değildir.
Çünkü Çepni, klasik değil sosyalist bir Rizeli. Sosyalistlerin de azınlık olarak bir hizbinden.
Ezilenlerin Sosyalist Partisi’nin Samsun il temsilciliğini yapmış.
ESP, MLKP’nin siyasi kanadı olarak biliniyor. DEM-PKK ilişkisine benzer ilişkileri var.
Çepni, yasal, meşru siyasette, çevre hareketleri içinde yer almış, İkizdere’deki maden direnişinde önlerde durmuş bir isim.
“Ölümsüzlüğünün yıldönümünde” Stalin’i anacak kadar da ortodoks bir sosyalist.
Peki, nasıl oldu da bu kadar marjinal bir Rizeli Stalinist sosyalist, Kürtlerin partisinden önce milletvekili oldu, şimdi de İBB için aday yapılabildi?
Çünkü MLKP; Rojava’da YPG ile birlikte savaşıyor.
Daha birkaç ay önce Rize Fındıklı doğumlu 60 yaşında bir MLKP’li Suriye’de bir SİHA saldırısında öldürülmüştü.
MLKP’nin PKK ile kurduğu bu ittifak siyasette de HDP-ESP ittifakı olarak sürüyor.
Suruç’ta IŞİD saldırısında hayatını kaybeden gençlik grubu da Kobani’ye yardım götüren ESP’nin gençlik kollarının üyeleriydi.
HDP’nin şimdi hapiste olan eski eşbaşkanı Figen Yüksekdağ da ESP kontejanından eşbaşkan olmuştu.
Yani Rojava’da verilen askeri destek, marjinal bir sosyalist partiyi ve hareketi, Kürtlerin Meclis’te üçüncü büyük gruba sahip partisine ortak ediyor.
Çünkü Kandil’in birinci gündemi Türkiye değil, Rojava.
DEM’in şimdiki eş başkanı Tülay Hatimoğulları ise SYKP’li. Adını ilk defa duymuş olanlar çoğunlukta olabilir. Bu bir cehalet değil.
SYKP yani Sosyalist Yeniden Kurtuluş Partisi de HDP’nin ve DEM’in kurucu ortaklarından. Muhtemelen küçük bir Kürt aşiretinden daha az üyesi var.
Üstelik Tülay Hatimoğulları bu partiyi kuran sol gruplarından Toplumsal Özgürlük Platformu’ndan.
Bu daha çok Hataylı Arap Alevilerinin içinde yer aldığı bir sosyalist grup. Eski bir sosyalist hareketin devamı.
Böyle marjinal bir partiden bir Arap Alevisi sosyalistin DEM Parti’ye eşbaşkan olması da benzer hassasiyetlerin sonucu olabilir.
DEM Parti’den son seçimde Meclis’e giren milletvekillerinin bir kısmı bu adlarını düzenli haber takip eden insanların bile duymadığı sol hareketlerden geliyor.
Mesela şimdi partinin Barzani’ye bile işbirlikçi diye atar yapacak, Demirtaş ile polemiğe girecek kadar ileri gitmiş isimlerinden Sezai Temelli, 2015’e kadar sadece İstanbul Üniversitesi SBF’de öğretim görevlisi bir Eğitim-Sen’li sendikacıydı.
Geri kalan milletvekillerinin önemli bir kısmı ise adlarını Kürtlerin bile pek bilmediği, yasal olarak kimseyi zan altında bırakmamak için üretilmiş o kavramla söylersek “Kürt hareketinin” sağlam kadrolarından oluşuyor.
Öcalan’ın avukatları, KCK, DTK gibi davalardan hapis yatmış gençlik, kadın hareketinden isimler…
Bu yüzden mesela Diyarbakırlıların DEM Parti milletvekilleri içinde en çok tanıdığı isim Cengiz Çandar olabilir.
DEM Parti’nin MYK’sında, HDP’den ve önceki partilerden farklı olarak bu sağlam kadrolardan isimsiz isimler ağırlıkta.
HDP’deki Sırrı Süreyya, Ahmet Türk, Altan Tan gibi kendi ağırlığı olan isimler yerine, örgütün güvendiği, sözden çıkmayacak kadrolar işbaşında.
DEM Parti’nin ön seçimle belirlediği yeni belediye başkan adayları da böyle isimlerden oluşuyor. Mardin’de Ahmet Türk bile sandıktan zor bela çıkabildi.
Çoğu hapis görmüş, haklarında bir iddianame yazmak ya da soruşturma açmanın kolay olduğu bu isimlerin tercihi bile kayyum atanmasına karşı iktidarla bir işbirliği olduğu tezini yalanlıyor.
Sokağın sesini duyan Demirtaş ile DEM Parti arasındaki siyasi, duygusal makas da bu yüzden açılıyor.
Sokaklar, Kürtler Demirtaş’ı lider olarak görse de bu partinin kadrolarını ilgilendirmiyor ya da etkilemiyor.
Çünkü Kandil de Kürtlerin yaşadığı dünyadan bambaşka bir dünyada yaşıyor artık.
PKK’nın yayın organlarından ANF’de Başak Demirtaş’ın adaylıktan çekilmesinden sonra Atakan Roni takma adıyla çıkan yazı bu alternatif evren hakkında bir fikir veriyor:
“2024 yılına Kürt Özgürlük Hareketi büyük bir siyasi ve askeri hamle ile psikolojik üstünlük sağlayarak, bölgesel ve küresel düzeyde etki yaratan gelişmelerin önünü açtı. Önder APO’ya özgürlük temelinde yürütülen dalga dalga tüm dünyaya yayılan özgürlük hamlesi her gün yeni ve yaratıcı eylemlerle yeni bir aşamaya yükselerek, dünya halkları içinde heyecan ve umut yaratıyor.”
Yazının Demirtaş’ın adaylığına doğrudan değinen kısmı ise şurası:
“Uluslararası komploya karşı mücadele temelinde özgürlük yürüyüşü sürerken yeni bir komplonun ayağı Ankara, Bağdat ve Hewlêr’de örülmeye çalışılıyor. Örülmeye çalışılan komplo büyük özgürlük yürüyüşüne karşı mutlak kölelik dayatmasıdır. AKP-MHP faşizmi Kürt soykırımını gerçekleştirmek için yürüttüğü bu saldırıların Kürt halkı ve dostları tarafından yeteri kadar anlaşıldığı söylenemez. Günümüz bilim-teknik ve iletişim ağlarında ortaya çıkan gelişmeler yeni bir iktidar tekniği ortaya çıkardı. Sanal medya ve sınırsız enformasyon ile toplum yirmi dört saat hakikatten uzaklaşmakta ve algı operasyonlarının nesnesi olmaktadır. Kürt soykırımı planlarına karşı yirmi dört saat mücadele yürütülmesi gerekirken ‘kim aday olmuş, kim niye çekilmiş’ tartışmaları algı operasyonları ve yeni iktidar biçimi olarak psiko-iktidar yönlendirmeleridir.”
Yani kod adıyla yazı yazan muhtemel PKK yöneticisi bu adaylık tartışmasından duyduğu rahatsızlığı anlatıyor.
Çünkü Kandil’den dünyaya bakan bir PKK yöneticisi, teknolojik atılımla askeri olarak varoluşunu tehdit eden, ittifaklarla etrafını saran bir düşman olarak “AKP-MHP faşizmi” ni görüyor.
Ama Türkiye’de siyaset yapan bir Kürt siyasetçisi Türkiye’yi dört yıl daha yönetecek ve çözüm için diyalog kurulması gereken otoriter bir iktidar görüyor.
İkisi de aynı davayı paylaşsa da bir silahlı örgüt bakışı ile bir siyasetçi bakışı arasındaki fark bu.
Selahattin Demirtaş’ın Başak Demirtaş’ın adaylıktan çekilmesi sonrası yazdığı yazıdaki şu bölüm bu bakış farkını net ortaya koyuyor:
“DEM Parti ile AKP arasında bir görüşme trafiği var mı bilmiyorum. Ama eğer yoksa bu, iki parti için de büyük bir eksikliktir. Tüm partiler ülkenin, toplumun sorunlarının çözümü için görüşebilmelidir, konuşabilmelidir. Bu son derece meşrudur, hatta geldiğimiz süreç itibarıyla bir görev, bir sorumluluktur.”
DEM Parti içindeki Türk-Arap sosyalistler ve Aleviler de bu açıdan Kandil ile aynı frekanstalar.
Onlar için de ilk öncelikli düşman “AKP-MHP faşizmi.”
Klişe ve boş gösteren bir tabir olan “faşistlikten” daha fazla aslında ilk meseleleri İslamcı karşıtlığı ve laiklik hassasiyeti.
O yüzden Türkiye’deki herhangi bir seçime baktıklarında Kürtlerin kazanımlarından önce, AK Parti’yi geriletmeyi temel hedef olarak görüyorlar. Kürtlerin kazanımının da tek yolunun bu olduğunu düşünüyorlar.
Onlar için İstanbul’u AK Parti’nin değil, CHP’nin yönetmesi hayati bir mesele.
DEM Parti’ye biçtikleri rol de ittifaklar içinde kalarak ya da ittifak kurmasa da CHP aleyhine hareket etmeyerek AK Parti’nin şehirleri kontrol etmesini engellemek.
Demirtaş ise son mesajında açıkça 31 Mart’ın böyle “aşırı derecede önemsenmesine” karşı çıkıyor:
“Bizim için 31 Mart seçimlerinden çok, 1 Nisan ve sonrası önemlidir. 31 Mart seçimlerini aşırı derecede önemseyenler de bizim demokrasi, adalet, barış arayışımıza, ciddiyetle yaklaşmalıdırlar.”
PKK içindeki özellikle Alevi kadroların ve DEM Parti içindeki sosyalistlerin konu AK Parti olunca “İslamcı” karşıtı hassasiyetleri, Kürt duyarlılıklarının önüne geçiyor.
Çözüm sürecinde de bu meselenin AK Parti ile çözülüyor olması benzer bir dirençle karşılanmıştı.
Demirtaş ve benzer Kürt siyasetçilerin dünyasında ise Kürtlerin dertleri ve çıkarları önde. Demirtaş, son mahkeme savunmasındaki İslam vurgularıyla da bu siyasetle arasındaki mesafeyi açmıştı.
Demirtaş’ın mektubundaki şu cümleler, iki bakış arasındaki farklılığın iyice açıldığını gösteriyor:
“Başak Demirtaş’ın adaylık iradesi, DEM Parti’nin ısrarla kurmaya çalıştığı üçüncü yol siyasetini görünür kılmak içindi. “Biz koltuk, makam, rant için değil, halkın acil ihtiyacı olan demokrasi, adalet, barış için siyaset yapıyoruz” demek içindi. “Hayır, bu değerler benim belediye koltuğumdan kıymetli değil” diyen varsa bundan sonra adaletten, demokrasiden dem vurmasın.
– Başak Demirtaş’ın adaylık iradesi sıkılı yumrukları açmak, tokalaşmayı hatırlatmak içindi. Bunun kıymetini anlayamayanlar bundan sonra yumruk yediklerinde ah vah etmesinler en azından.
DEM Parti de bu özgüvenle hareket etmeli, iktidar partisi dahil ana muhalefet ve diğer tüm partilerle görüşebiliyorsa görüşmeli, ilkeler çerçevesinde ve demokrasinin gelişimi için uzlaşabiliyorsa uzlaşmalıdır.
Başak Demirtaş’ın adaylık iradesi bu yönleriyle, DEM Parti dışındaki siyasi aktörlerce doğru değerlendirilmemiştir. Bu nedenle, başka kıymetli arkadaşlarımızla seçim yarışına girileceği anlaşılmaktadır. Oysa biz bu siyasi hamleyi seçimden çok toplumsal barış için önemsiyoruz.”
Kandil ve PKK için Demirtaş aynı zamanda kendi zahmetleri, fedakarlıkları, iktidarları üzerine konan ve popülaritesi gençler arasında kendilerini hatta Öcalan’ı dahi geçmiş ciddi bir rakip.
2015’den beri büyüyen bir tehlike bu. Öcalan, bizzat Demirtaş’ın yüzüne karşı “Önderlik tedbirlerimi alıyorum” demişti. Kandil içinse, kendi gündemlerinden farklı, Türkiye gündemiyle siyaset yapan bir isim Demirtaş.
Yani bütün dünyası “uluslararası komplo, Öcalan’a tecrit, AKP’nin özel savaş taktikleri” olmayan daha başka meseleleri olan biri.
Ve tabii o önceliklere göre de hamleler yapan, bu hamleleriyle Kürtleri yönlendirebilen biri.
2019’daki İstanbul seçimlerinde Kürtleri Öcalan’ın mektubu değil, Demirtaş’ın çağrısı yönlendirmişti.
Kılıçdaroğlu’na destek açıklamakta da Demirtaş herkesin önüne geçmişti.
Başak Demirtaş’ın İstanbul adaylığı Demirtaş’ın popülaritesinin daha da büyümesine, hapishanedeyken sandıkta Demirtaş’ın gücünü görünmesine neden olacaktı.
Kandil, parti içindeki ağırlığını kullanarak, sonucu DEM Partisi’nin rağmına da olsa bunu engellemiş oldu.
Böylece hem “AKP’nin geriletilmesini” en öncelikli hedef olarak gören sol kanat mutlu oldu hem de Demirtaş’ın partinin önüne geçmesinden rahatsız olanlar.
Sonuçta DEM Parti en çok oyu alacak adayı çıkarmamak gibi siyasetin tabiatına aykırı bir kararı verdi.
Karardan İstanbul’da İmamoğlu’nun kazanmasını isteyenler mutlu.
Ama böyle vesayet altındaki, irrasyonel, organik olmayan bir DEM Parti’nin desteği 14 Mayıs’ta görüldüğü gibi iktidarın her zaman elinde bir koz olacak, kaybettirebilecek de bir destek.
Bu pragmatizmi 2019’da iktidar Öcalan’dan mektup alarak kullanıp zararını görmüştü, şimdi de muhalefet için en azından uzun vadede zararlı olabilir.
O yüzden Türkiye demokrasisi için 31 Mart’ta kimin belediyeleri kazanacağına fazlasıyla kendini kaptırmış olanlar, Başak Demirtaş’ın adaylığı meselesine de sadece bu açıdan bakanlar, Türkiye’de demokrasinin geleceği için Kürt siyasetinde hangi bakışın kazanacağı üzerinde de daha derin düşünmeli.
.12/02/2024 00:01
Hâlâ hangi yüzle mi konuşuyor?
Yılmaz Karakoyunlu hayatını kaybetti. ANAP’ın önde gelen isimlerinden, eski bakan, etkileyici bir konuşmacı, iyi bir liberal ama hepsinden daha önemlisi çok iyi ve cesur bir yazardı.
1990’ların başında Salkım Hanım’ın Taneleri’ni yazdığında Varlık Vergisi bugünkü gibi üzerinde konuşulmamış hiçbir şey kalmamış bir mesele değildi.
Sonra Güz Sancıları’nı yazdığında da 6-7 Eylül Netflix’te dizileri çıkan popüler bir konu değildi.
Ödüller alan ama dar bir edebiyat çevresi dışında çok da bilinmeyen Salkım Hanım’ın Taneleri esas kıyameti 1999 yılında Tomris Giritlioğlu tarafından filme çekilince koparmıştı.
Türk askerini tecavüzcü göstermekle, devleti karalamakla suçlandı. Bugün muhalif olup sağda solda bağıranlar, o günlerde sırtlarını askerlere dayamış filme bağırıyor, sansür istiyorlardı.
O yıllarda bu yakın tarihin trajedilerinin konuşulması o kadar cesaret istiyordu ki tartışmalara girmek istemeyen Yahudi cemaati, film için sinagog ve mezarlıklarını açmamış, bu yüzden romandaki Lui karakteri filmde Levon’a dönüştürülüp Ermeni yapılmıştı.
Hatta bu yüzden filmin senaristlerinden Etyen Mahçupyan suçlandı.
Cumhuriyet’in tek parti yıllarını eleştiren bir tartışmaya adı Etyen Mahçupyan olan birinin senarist olarak girmesi zaten tek başına cesurcaydı.
Varlık Vergisi’nden en çok etkilenmiş Yahudi Cemaati’nin gazetesi Şalom’da bile filmle ilgili şöyle yazılar çıkmıştı:
“Bu adaletsiz vergiyi insanlık adına kınayalım ama bunu vesile bilip Cumhuriyet’e saldıranların oyununa gelmeyelim.”
1999’da Mahçupyan resmi ideolojinin trajedilerinden birini teşhir ederken bu yazıyı yazan Şalom’un başyazarı İvo Molinas’ı dün Etyen Mahçupyan’ın vasatlıktan bahsettiği Serbestiyet’teki programının Twitter’daki lincine katılanlar arasında görünce o günleri hatırladım.
Programa artık streotype haline gelmiş benzer başka tepkiler de geldi:
“Bunlar hala konuşuyor mu?” “Verdikleri destekle bugünleri hazırlayanlar utanmadan konuşuyor”
Demokrasinin, özgür düşüncenin eksikliğine vahlanırken sevmediği insanların susmasını, konuşmamasını istemenin garabeti bir tarafa özetle şöyle diyorlardı bu tepkileri gösterenler:
“Siz zamanında AK Parti’ye destek verdiniz, o yüzden bugün AK Parti iktidarının geldiği noktanın, bütün anti-demokratik, hukuksuz uygulamaların mesulüsünüz, artık sizin konuşmaya hakkınız yok, susun.”
Susturmak istedikleri insanlar 80’lerden bu yana Türkiye’de en riskli, çetrefil meselelerde sözünü esirgememiş, pozisyon almış, devleti, orduyu, resmi tarihi, yasakları, ana akım medyayı en son da uzun süredir de mevcut iktidarı eleştirmiş insanlar.
Tam da zaten “artık susun” histeri krizlerinin muhatabı olmalarının sebebi de bu.
Aslında “neden çenenizi kapamadınız, herşeyi didiklediniz, bizi mutlu hakikatlerimizle baş başa bırakmadınız, bak İslamcılar da sizden cesaret aldı, onların önünü açtınız” diyorlar.
Sadece yazıp, konuşan insanlara sahip olmadıkları bir güç atfediyorlar.
Zannediyorlar ki onlar fikren sarstığı için AK Parti o eski Türkiye’yi yıktı.
Uzun yıllar fikren söyleyecek pek sözleri de kalmamıştı.
Ama bugün ellerine AK Parti sayesinde bir haklılık kozu geçti.
Otopsi masasında yatan cesede bakıyorlar, postmortem bir analizle Türkiye’nin son 40 yılındaki resmi ideolojiye, statükoya, askeri vesayete uzanmış her eleştiriyi bugünlere gidilen yol dizilmiş taşlar olarak anlatıyorlar.
Başörtüsü yasaklarına karşı çıkmak, askerlerin siyaset üzerindeki gölgesiyle mücadele etmek, resmi tarihi eleştirmek, yakın tarihin konuşulmayan trajedileri üzerinde konuşmak, AK Parti’nim kendi cumhurbaşkanının seçme hakkını savunmak, iktidar partisinin kapatma davasına karşı yazı yazmak hepsi bu suça ortak olmak için yeterli.
Geçenlerde yine Etyen Mahçupyan’ın katıldığı bir Youtube yayınında programcı bir adım daha ileri giderek “1999’da ben gençtim bana sorsaydınız bunların ne olduğunu size söylerdim” bile dedi.
Bahsettiği 1999 yılında; depremde devlet çökmüş, AB reformlarına karşı ordu bildiriler yayınlıyor, Merve Kavakçı Meclis’ten dışarı dışarı diye kovuluyor, Erdoğan okuduğu şiir yüzünden hapis yatıyordu.
Meğer bu şartlarda Fazilet Partisi içinden kopan Yenilikçilerin aslında çok tehlikeli siyasal İslamcılar olduğunu görmek gerekiyormuş.
Aslında temelde eli CHP’ye gitmeyen, bağnaz diye eleştirdikleri muhafazakarlardan pek farkları yok.
Çünkü karşı tarafta doğuştan bir kusurluluk, varoluşsal bir defo görüyorlar ve asla değişemeyeceklerini düşünüyorlar.
Bu önyargıya da öngörü dememizi bekliyorlar.
Hayat uzun, bazen önyargılar haklı da çıkabilir.
Hele de söz konusu olan 22 yıla varmış bir tek parti iktidarıysa.
Nasıl 27 yıllık tek parti CHP iktidarının her 10 yılı birbiriyle aynı görülemezse, 22 yıllık AK Parti iktidarı da ilk gününden son gününe kadar düz bir çizgide görülemez.
Cumhuriyeti kuran, CHP’yi kuran kadrolardan önemli bir kısmı, 5- 10-20 yıl içinde CHP’ye muhalif hale geldiler. Bu yüzden Halide Edip’i, Karabekir Paşa’yı öngörüsüzlükle suçlayabilir miyiz?
Bugün AK Parti’nin pek çok kurucusu muhalefet safında.
Ama AK Parti’yi doğuştan lekeli gören, 2002’den 2024’e kadar uzanan düz bir çizgiden başka bir şey görmeyene bunlar bahaneymiş gibi görünüyor.
Halbuki 2004’de Leyla Zanaları AB reformları içinde tahliye eden AK Parti’ye destek vermek, neden bizi 2024’de AİHM kararlarını uygulamayan bir AK Parti’nin sorumlusu yapsın?
Ya da 2008’de Azınlıkların el konmuş vakıf mallarını iade eden, 2013’de Tehcir için taziye yayınlayan, Andımız’ı kaldıran, Dersim katliamı için özür dileyen, 2014’de Çözüm Süreci’ni yürüten AK Parti’ye destek vererek neden bugün neden MHP ile ittifak yapmış yerli ve milli AK Parti’ye giden kapıları açmış olalım?
Örneğin Etyen Mahçupyan, 2016 yılının Şubat ayında iktidarı, Cumhurbaşkanı’nın bazı danışmanlarını eleştiren bir yazısı yüzünden Akşam Gazetesi’nden ayrıldı.
Yani kabaca AK Parti iktidarının son 8 yılında muhalif pozisyonda bir isim.
2014-2016 arasındaki Akşam yazılarına bakınca o tarihlerde de iktidarı eleştirdiği onlarca yazısını görmek mümkün.
Akşam’dan önce yazdığı gazetelerde de sık sık iktidarı eleştiren çok sert yazıları var.
Yani ortada ne hep aynı çizgide gitmiş bir AK Parti ne de bu AK Parti’ye verilmiş kesintisiz, gözü kapalı bir destek yok.
Mesela Etyen Mahçupyan’ın şöyle hararetli bir AK Parti desteği hiç olmadı:
“Bugünü düzenleyen başta Sayın Bakanımız Egemen Bağış ve arkadaşları olmak üzere tüm organizatörlere içten teşekkür eder, bu organizasyonun tarihi bir kilometre taşı olduğunu belirtmek isterim.
Türkiye Cumhuriyeti gayrimüslim azınlık tarihine baktığımızda böylesi bir iklimin gerçekleşmesinin belki de mucizevi olduğuna inanabiliriz. Ancak mucizeleri yaratmak Tanrı'nın izniyle kulları olan insanlara kalmıştır. Ak Parti hükümetlerinin, gerek AB uyum yasaları çerçevesinde gerekse de demokrasi anlayışı bağlamında getirdiği temel değişiklikler bizi bugün bu çok olumlu resime taşımıştır.
Ak Parti hükümetlerinin çağdaş demokratik normlarına uygun olarak gayrimüslimlere ve vakıflarına olan bakış açıları bir sessiz devrimdir ve topraklarımızda süregelen ayırımcılığı ve ötekileştirmeyi bitirmenin başlangıcı olarak kabul edilmelidir.2003 ve 2008 de çıkarılan yasalarla gayrimüslim vakıfların haklarının iade edilmesi çok önemli bir tarihi dönemeçtir.
Bir zamanlar Balkanların en büyük , Avrupa'nın ikinci en büyük sinagogu Edirne Sinagogu ile Gaziantep sinagogunun onarılması ,Kilis sinagogunun ise yeniden projelendirilmesi büyük bir sevinç kaynağıdır.Tarihimize sahip çıktığımızın kanıtıdır bunlar.Keza İzmir Yahudi Cemaati'nin statüsünün yeniden tanınmış olması çok olumlu bir adım olmuştur.
Basın İlan Kurumu'nun azınlık gazetelerine maddi yardımda bulunmaları da sanırım Cumhuriyet tarihimizde bir ilki teşkil etmektedir.
Ben bu iradeyi ,devrimi yapan hükümette görmenin sevincini taşıyorum. AB uyum ve demokratikleşme süreçlerinde bugüne kadar gösterilen büyük çabaların yarın da devam edeceğine yürekten inanıyorum.”
2012 yılında dönemin AB Bakanı Egemen Bağış’ın yemeğinde bu konuşmayı yapan Şalom Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İvo Molinas’dı.
Dün Etyen Mahçupyan’ın konuşmasının üstüne şöyle yazmıştı:
“Bu iklime harç dökenler hangi yüzle konuşuyor?!”
Bu iklime kimler harç döktü acaba?
.17/02/2024 00:01
Evine dönen cesur adamın sonu...
Moskova’dan 1900 kilometre uzakta, Sibirya’nın Kuzey Kutbu’na en yakın ucunda, derecelerin bugünlerde -20’nin altına düşmediği Yamal yarımadasındaki “Kutup Kurdu” lakaplı bir cezaevi.

Kar, soğuk, karanlık ve sinekler dışında hiçbir şey yok.
Dün itibarıyla cezaevinin en ünlü ve en tehlikeli mahkumu da yok artık.
Ancak Sovyetler ve Rusya’ya karşı bir Amerikan kara propaganda filmindeki kadar abartılı bu kötü şartlar içinde üç yıldır yaşayan ve dün hayatını hücresinde şüpheli bir şekilde kaybeden 47 yaşındaki Aleksey Navalny , Türkiye’deki pek çok kişiye göre de “Batı’nın Rusya’ya karşı kullandığı bir piyon”du.
Ama bir “piyon” için fazla cesur, muzip ve zekiydi.
Yeni yıla hapishanede nasıl girdiğini avukatlarına şöyle anlatmıştı:
"Altı yaşımdan beri ilk kez tüm yılbaşı gecesini uyuyarak geçirdim. İnsanlar yeni yılı alışılmadık bir şekilde kutlamak için para ödüyor ama ben bunu bedavaya yaptım."
Ama suyun buz tutup akmadığı ya da çamur olarak aktığı, penceresinden bakınca alacakaranlıkta bir çit dışında hiçbirşeyingörünmediği bu hapishane hücresinde hayat bu kadar muzip geçmiyordu.
300 gün tek başına hücrede tutulan Navalny’ye nihayet bir hücre arkadaşı gönderilmişti.
Şeytanlar ve iblisler tarafından ele geçirildiğine inanan, saatlerce hırıltılı, gırtlaktan gelen bir çığlıkla gündüzleri 14 saat, geceleri ise üç saat boyunca bağıran ve hijyen kavramı olmayan bir adamdı hücre arkadaşı:
"Bir hücrede yaşıyorsanız ve bir kişi sizden 7/24 bir kol mesafesinde yaşıyorsa ve her ikiniz de 7/24 tuvaletten bir veya iki metre uzaktaysanız ve tuvalet yerde bir delikse, hijyeni sağlamak temel öneme sahiptir. Ve bu anlamda sorunlu olan bir mahkumhayatınızı anında çekilmez hale getirecektir."
Putin’in kutuplardaki bir hücrede ağır çekim ölüm cezasına mahkumettiği Navalny, yine de ölümünden bir gün önce bir kafesin ardında çıkarıldığı mahkemede rengi solmuş, zayıflamış olsa da hakimle dalga geçecek kadar muzip ve cesur görünmüştü.
Hakime “Hesap numaramı göndereyim de o büyük hakim maaşından bana biraz gönder, param bitti” diye takıldığı video görüntüleri yayınlandıktan bir gün sonra 47 yaşında bir adamın hücresinde eceliyle öldüğüne o yüzden kimse inanmadı.

Ama Moskova’nın elinde bütün bu şüpheleri örtecek bir silah vardı: Dış güçler Rusya’ya saldırıyor.
Putin, Navalny’nin Rus istihbaratının imzası sayılan Noviçok zehirli gazıyla zehirlendiğine dair Alman doktorların hastane raporu için “Berlin’deki klinikteki o hastayı CIA destekliyor” demişti.
2022 yapımı Navalny belgeselinde, Navalny, Putin’in Aralık 2020’deki yıllık basın toplantısını canlı izlerken kendisiyle ilgili bu cevabını duyunca şöyle diyor:
“Her şeyle ilgili en favori ve en nihai cevabı hep CIA”Eski bir KGB ajanı olan Putin’in elinde tuttuğu çekiçle her şeyi çivi olarak görmekle kalmadı, yasaları da buna göre düzenleyerek sivil toplum kuruluşlarını, gazetecileri, siyasetçilere karşı “ajanlık ve aşırıcılık” diye her deliğe giren maymuncuk gibi iki suçlama yarattı.
Ama Navalny’ye 19 yıl hapis cezası “aşırıcı bir örgüt kurmak”tan verildi.
Bu ‘aşırıcı’ örgütün adı da Yolsuzlukla Mücadele Kuruluşu’ydu.
Doğrudan Putin, “CIA yardım ediyor” dese de, Berlin’de tedavi edilip, Noviçok’la zehirlenme iddiasını Merkel, Biden telaffuz etmiş olsa da Aleksey Navalny hakkında ajanlık suçlaması yapılamamıştı.
Çünkü Navalny bu “ajanlık” suçlamasının altını boşaltacak bir adım atmıştı.
Berlin’de hastanede iyileşip, kendisini zehirleyen FSB ajanlarını deşifre edip, bir de üstüne Putin’in gizli sarayı üzerine bir belgesel hazırladıktan sonra Moskova uçağına binip tutuklanmayı göze alarak eşiyle birlikte ülkesine geri dönmüştü.
Bu Putin’in hazır bir cevabının olmadığı bir meydan okumaydı. Navanly’yi Putin için tehlikeli yapan da buydu.
Navalny kimsenin “vatan haini”, “Batı’nın uşağı”, “ajan” diyemeyeceği kadar bir Rus milliyetçisiydi.
Liberal Yabloko partisinden 2007’de Russian March adlı aşırı milliyetçi ve Nazi grupların gösterilerine katılmaktan ihraç edilmişti.
Belgeselde Navalny’ye o yürüyüşte ne işi olduğu sorulunca şöyle cevap veriyor:
“Normal bir ülkede onlarla yan yana olmazdım. Ama insanların zehirlenerek, suikastla öldürüldüğü bir ülkede herkesle ittifak kurmak zorundasınız.”
Sonra Rusların yeni Çar diye etrafında toplandığı Putin’in esas zayıf karnını buldu: Yolsuzluklar.
2008’de 30’larının başında genç bir avukat olarak blog yazılarıyla başladığı yolsuzluklar ifşalarını 2011’de kurduğu Yolsuzlukla Mücadele Kuruluşu ile bir ekip çalışmasına çevirdi.
Tabii bu en iyi siyaset yapma yoluydu da.
Muhalefetinin temeli Çeçenlerle savaş, insan hakları ihlalleri, muhaliflerin öldürülmesi ya da daha sonra Kırım’ın işgali değildi.
Hatta “Kırım’ı iktidara gelirseniz geri verecek misiniz” sorusuna “Kırım alınıp verilen bir sandviç değil” diyerek gönülsüzce cevap vermişti.
Sıradan insanları Putin karşıtı gösterilere taşıyordu.
Tam da bu yüzden Putin’in her muhalifi Batı’nın beşinci kol faaliyeti olarak gösteren KGB’den kalma ezberlerini bozuyordu.
2011’de yolsuzluk ifşaları sokak gösterilerine dönüştü, gözaltıları başladı. Sonra siyasete girdi. 2013’de 36 yaşındayken aday olduğu Moskova Belediye Başkanlığı seçimlerinde yüzde 27 oy aldı ve ikinci oldu.
2012-2014 yılları arasında 7 kez tutuklandı. Kızının mezuniyet törenini bile kaçırdı.
2015’de onu çok etkileyen, müttefiki liberal muhalif lider Boris Nemstov’un sokak ortasında Çeçen suikastçılara öldürülmesi de onu durdurmadı.

Her hafta ekibiyle yolsuzluk dosyaları hazırlıyorlar, 7 milyon takipçiye ulaştığı Youtube’da ve diğer sosyal medya platformlarında yayınlıyorlardı.
Tabii anında sansür geliyordu.
2017’de kaldırılan bir belgeselini, Pornhub adlı meşhur porno sitesine “Russian Corrupted Politician Fucked Hard” adıyla yükleyip milyonlarca izleyiciye ulaşacak kadar fırlama bir muhalifti.

7 kez tutuklanan Navalny, davalarını AİHM’e taşımış, AİHM de 2018 yılında, Kavala ve Demirtaş kararlarındaki gibi bir karar vererek tutuklama ve gözaltıların siyasi amaçlı olduğuna hükmetmiş, Rusya’yı 63 bin Euro cezaya çarpıtmıştı.
Navalny, bu yüzden özgürdü.
Ama televizyonlar, gazeteler ona kapalıydı.
Belgeselde “Sıfır para, çok sayıda yapılacak iş, eşim Yulia ve internet vardı” diye anlatıyor şartlarını.
Perşembe günleri yaptığı canlı Youtube showu milyonlara ulaşıyordu.
TikTok’taki mizahi yolsuzluk videolarıyla yeni nesli de etkilemeye başlamıştı.
Tabii çoktan Putin’in radarına girmişti. Putin adını anmadan, ondan aşağılayıcı bir üslupla bahsediyordu: “şu Blogger”, “bahsettiğiniz kişi”, “adı her neyse”
Ofisleri basıldı. Gözaltına alındı, yüzüne yeşil bir sıvı sıkıldı.

“Artık çok meşhur bir adam haline gelmiştim. Beni öldürmeleri sıkıntı olur diye düşünmüştüm. Ama fena halde yanıldım” diye dalgasını geçiyor belgeselde kendisiyle.
2020 yılında yine bir yolsuzluk dosyasının çekimleri için Sibirya’daki Tomsk şehrine gitmişti.
Çekimleri yaparken kimsenin onlara müdahale etmemesinden şüpheye düşmüştü:
“Saygısızlık hissettim, ben buradayım, nerede benim polislerim.”
Bu sessizliğin ve ilgisizliğin sebebi sonradan anlaşıldı.
Moskova uçağını havalimanında beklerken, bir kafede oturup çay içti.

Sonra uçakta yolcular acılar içinde bağıran Navalny’nin sesiyle irkildi.
Uçak en yakın piste acil iniş yaptı, Navalny hastaneye kaldırıldı.
Ama bir tuhaflık vardı. Eşinin bile yanına girmesine izin verilmiyordu.
Doktorlar ciddi bir şey olmadığını açıklıyordu ama acılar içinde kıvranan eşini gören Yulia Navalny tedavi için onu yurtdışına çıkarmak istedi.
Berlin’den bir özel uçak geldi. Ama bu Moskova hakkında bir davada verilmiş yurtdışı çıkış yasağı yüzünden izin vermedi.
Avukatları AİHM’e acil başvuru yaptı.
AİHM, İnsan Hakları Sözleşmesi’nin acil geçici tedbirleri düzenleyen 39’uncu maddesine dayanarak başvurunun kabul edildiğini açıkladı, bunun üzerine Navalny'nin onu almak için gelen Alman uçağına binmesine izin verildi.
Rusya’nın bile hala AİHM’i dinlemesi sayesinde komada Berlin’de bir hastaneye yattı.
Rus devlet televizyonlarına çıkan Putin yandaşı yorumcular “fazla Amerikan antidepresanı kullandığı” için zehirlendiğini söylüyordu.
Bir yorumcu bütün muhaliflerin “alkolik olduğunu, kokain kullandığını, grup seks ve eşcinsel ilişkiden bu hale geldiğini” bile söylemişti.
Komadan uyandığında Alman doktorların vücudunda Noviçokbulduğunu öğrendi.
Belgeselde konuşan yardımcısının anlattığına göre ilk tepkisi: “Ha s..r, bu çok aptalca” olmuştu.

Putin’in Rus gizli servisinin imzası anlamına gelen Noviçok’la birini daha zehirlemeye çalışmayacak kadar akıllı olduğunu düşünüyordu.
2018’de İngiltere’de eski Rus ajan Sergei Skripal bütün dünyanın gözü önünde Noviçok zehirli gazıyla öldürülmüştü.
Askeri amaçlar için Rusların ürettiği Noviçok’un özelliği geride hiç iz bırakmaması, doğal bir ölümden ayırt edilememesiydi.
Bellingcat adlı online veriler üzerinden gazetecilik yapan sitenin başındaki Bulgar araştırmacı Christo Grozev de ilk başta “Noviçokkullanacak kadar aptal değillerdir” herhalde diye düşünmüştü.
Ama rüşvetle, internet korsanlığıyla elde ettiği telefon rehberleri, Noviçok üretim tesisi çalışanları üzerinden yaptığı araştırmalarla üçü FSB ajanı ve biri kimyacı dört kişinin kimliğine ulaşmıştı.
Bu dört kişinin Navalny’yi iki yıldır takip ettiğini, aynı günlerde farklı uçaklarla Tomsk’a gittiğini tespit etti.
Navalny’nin ekibine Twitter’dan ulaştı. Ekip üyeleri önce Grozev’in nördbir araştırmacı olduğu hikayesine inanmadılar.
CIA ya da MI6 için çalıştığını düşündüler.
Ama sonra ikna oldular.

Navalny belgeselinin en heyecanlı kısımları da buralar.
Navalny, kendisini zehirleyen dört kişinin telefonlarına ulaştı ve dördü de telefonla aradı.
Üçüne kendini tanıttı ve telefonlar yüzüne kapandı. Dördüncü kişiolan kimyacı Konstantin Kudryavtsev’i ise Navalny’nin zehirlenme operasyonunun neden başarısız olduğuyla ilgili üstlerine rapor yazan bir FSB ajanı olduğuna ikna etti ve onu 49 dakika boyunca konuşturdu.
Adam, biraz korkarak da olsa zehirlenme operasyonunu itiraf etti.

https://www.youtube.com/watch?v=gwvA49ZXnf8
Eğer uçak acil nişi yapmasaydı, Navalny’nin kurtarılamayacağını söyledi.
Sonra Noviçok’un izlerini hastanede nasıl yok ettiklerini, en fazla izin Navalny’nin mavi donunda olduğunu anlattı.
Bütün konuşma kaydedildi ve Putin’in inkar açıklamalarından sonra yayınlandı.
Navalny yine TikTok videolarında dalgasını geçerek, elinde suikastçılarının fotolarını sallayarak, mavi donuyla fotoğraf çektirerek suikast planını ifşa etti.
https://www.tiktok.com/@_navalny_/video/6906085665046400257
Navalny, iyileştikten sonra Almanya’da boş da durmamıştı.
Almanya’daki günlerini belgesel hazırlayarak geçirdi.
Berlin’deki Doğu Alman istihbarat örgütü Stasi’nin arşivlerine girdi ve 30’lu yaşlarında 1985 ile 1989 arasında KGB adına Dresden’de görev yapan Putin’in dosyasını inceledi.
Arşivlerinden ilk bulduğu Putin’e 1987 yılında Stasi tarafından hizmetleri için verilen altın rozet için düzenlenen gala gecesinin raporu ve fotoğraflarıydı.
O fotoğraflardaki Putin’in yakın çalışma arkadaşları şimdi Rusya’nın en büyük devlet şirketlerinin başındaydı.
Çoğu geçmişlerindeki bu KGB izlerini silmişti.
Putin’in parayla tanışması ise komünizmin çökmesinden sonra, 1991’de görev yaptığı Saint Petersburg Belediyesi’nde olmuştu.
Belediyenin başında ilk demokratik seçilmiş belediye başkanı olan, anti-komünist hareketin öncülerinden, Rusya Anayasası’nın yazarlarından Anatoly Sobchak var.
Putin, bir referansla belediyenin dış ilişkilerinin başına getirilmiş. Görevlerinden biri ihracat lisansları vermekti.
Bu, o tarih için çok kritik bir görevdi.
Çünkü o günlerde Rusya’nın elinde sadece petrol, gaz ve ormanları var; diğer ürünlerde kıtlık yaşanıyordu.
Şirketlere petrol, gaz karşılığı, yurtdışından temel ihtiyaç maddeleri getirmek için izinler veriliyor. Yani petrol verilip patates, bebek maması alınıyordu.
Bu ruhsatları bu ticaretin merkezi olan Rusya’nın liman şehri Saint Petersburg’da veren kişi Putin’di
Navalny’nin iddiasına göre Putin burada büyük bir yolsuzluk ağı kurmuştu.
Navalny ve ekibi, Putin’in Karadeniz kıyısındaki safiye şehirlerinden Gelencik’te yaptırdığı gizli sarayı ilk kez ortaya çıkarmıştı.

7800 hektarlık bir alan üzerine inşa edilen 17,692 metre kare sarayın içinde 300 hektar üzüm bağı, şarap imalathanesi, helikopter pisti, sera, istiridye çiftlikleri, liman, kilise, amfitiyatro, çay evi, gece kulübü ve yer altında kurulmuş bir buz hokeyi pisti bile vardı.
Sarayın üzerine kurulduğu 7800 hektarlık alanın çoğu ormanlık arazi ve Rus güvenlik teşkilatı FSB’ye aitti.
Sarayın olduğu araziye karadan, denizden, havadan ulaşım imkansızdı. Sarayın üzerinde uçuş yasağı vardı. Denizden iki milden fazla yaklaşmak yasaktı.
Navalny’nin Youtube kanalında programlar yapan iki editör, biletlerini değiştirerek, yanlış duraklarda inerek, telefon sim kartlarını değiş-tokuş ederek polisi ve istihbaratı atlatıp sarayın yakınlarından bir kıyıdan şişme bir botla deniz açıldılar ve sarayın kıyılarına birkaç yüz metre yaklaşıp, drone’larını uçurup sarayın görüntülerini çektiler.
Belgesel hazır olduğunda Navalny, herşeyi göze aldı ve Berlin’den Moskova’ya giden uçağa bir düzine gazeteciyle birlikte bindi.
Uçak inmesi gereken havalimanına, bekleyen protestocular yüzünden inmedi.
Navalny, uçaktaki yolculardan bunun için özür diledi.
Beklenen oldu havalimanında gözaltına alınıp, tutulduğu karakolda kurulan bir mahkeme tarafından tutuklandı.
İşte tam bu sırada Berlin’den gelirken yanında getirdiği esas sürpriziYoutube’a yüklendi.
“Putin için Saray: Dünya Tarihinin En Büyük Rüşveti” adlı belgesel.
1 saat 53 dakika uzunluğundaki belgesel Navalny’nin Youtube’daki 6 milyon takipçili kanalından kısa sürede 100 milyondan fazla kez izlendi.
https://www.youtube.com/watch?v=ipAnwilMncI&t=879s
Navalny’nin serbest bırakılması için Rusya’nın bütün şehirlerinde günlerce gösteriler yapıldı.
Aslında insanları soğuk havada sokaklara çıkaran sadece Putin’in zaten bilinen zorbalıkları, yolsuzlukları olmadı; esas motivasyonu sağlayan, Navalny’nin cesaretiydi.
Zehirli bir gazla zehirlendiği ülkeye, Putin’i doğrudan suçlayan açıklamalardan sonra bir de Putin’in gizli sarayını ifşa eden bir belgeselle birlikte dönmüştü.
Bunu yaparken her adımda olan bitenle dalga geçerek videolar çekmiş,Putin’e mahkeme salonunda çektiği videoda “sığınağındaki bunak” diye seslenmişti.
Bunun bedelinin ne kadar ağır olduğu malumdu.
Bu bedeli de ödedi.
Önce unutturuldu, sonra da 47 yaşında bir hücrede ölü bulundu.
2021 yılında tutuklanacağını bile bile Berlin’den Moskova uçağına eşiyle şen şakrak binerken gazetecilere “Korkmuyorum. Burası benim evim” demişti.
Putin karşısında en büyük gücü olan vatanseverliği ve cesareti yüzünden gerçeği tam olarak görmemişti.
Çünkü bir vatansever için kabul edilmesi zor olsa da evi artık korkulacak bir yere dönüşmüştü.
.21/02/2024 02:01
Siyasetçiler çok heyecanlı ama seçmenler değil
31 Mart yerel seçimleri için adayların belirlenmesinde son gün dündü. Son bir hafta Lütfü Savaş aday gösterilecek mi, Yeniden Refah İstanbul adayını çekecek mi, DEM Parti CHP işbirliğinde yeni bir adım gelecek mi diye heyecanlar yaşandı.
O da bitti.
Yerel seçimlerin önünde artık sadece günler var. Bir de adayların yapabileceği gaflar.
Muhalefet için büyük başarı statükoyu korumak olacak, iktidar içinse İstanbul’u almak.
Ama açık bir gerçek var ki muhalefet bir zafer kazansa da iktidar bir hezimet yaşasa da bunun heyecanının ömrü 6 ay bilemedin 1 yıl olacak.
Son en az üç yıl daha devam edecek bir AK Parti iktidarı dönemi var.
Yani 31 Mart seçimi ile 2028 seçimleri arasında altından daha çok sular akacak yıllar var.
O yüzden muhalif kanaat önderlerinin bu seçim çok önemli analizleri propagandadan ileri gidemiyor.
Hayır bu da son seçim değil. Tarihi bir seçim hiç değil.
Bir önceki seçim için de son seçim denmişti. Daha ikna ediciydi ama o da öyle olmadı. İstanbul’da AYM’yi dahi tanımayan AK Parti iktidarının adayı sokak sokak gezerek oy istiyor. Bazen Kürtçe konuşuyor bazen bozkurt işareti yapıyor, bazen de Sevgililer Günü için klip yapıyor. İzmir’deki AK Parti adayı barlar sokağını dolaşıp yaşam tarzı güvencesi veriyor.
Türkiye’ye dışarıdan bakanlar, bir Putin Rusyasından fazlasını göremeyenler için tuhaf haberler bunlar.
2019 yerel seçimlerinin sonuçları da böyle şaşkınlıkla karşılanmıştı.
Dünyada otoriter rejimlerin birkaç örneğinden biri olarak gösterilen ülkede ülkenin en büyükşehirlerini yerel seçimlerde muhalefet kazanınca Batılı kanaat önderlerini n kafası biraz karışmış, Türkiye’nin muhalif lider zehirlenen Putin Rusyasına benzetilmesinin haksızlık olduğu yazıları yayınlanmıştı.
Tam da muhalif kanaat önderlerinin durumu tarif ederkenki abartısıyla yaşanan arasındaki büyük fark insanların beklenen tepkileri vermemesini de açıklıyor.
Türkiye’de 2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminden bu yana iktidarı destekleyenler ve muhalifler yarı yarıya bölünmüş durumda. 2015 7 Haziran, hatta 1 Kasım, 2017 referandumu, 2018 Cumhurbaşkanlığı seçimleri, 2019 yerel seçimleri ve 2023 genel seçimlerinin sonuçları aşağı yukarı aynı. Birkaç puan farkla iktidarın kazandığı ama muhalefetin de yüzde 50’lerin biraz altında olduğu seçimler bunlar.
Yani ortada uzun bir süredir fikri sabit canlı bir muhalefet var.
Ama toplumun muhalefet konusundaki kararlılığı bir iktidar enerjisi, kapsayışı bir pozitif enerjiyle yüzde 50’yi geçemediği gibi, iktidarı destekleyenleri de birleştiren bir negatif enerji yaratıyor.
Yerel seçimlerde pek çok büyükşehirde de sonuç bu yüzden başabaş olacak ama bu kez muhalefetin ciddi bir sorunu var, çünkü ittifak halinde seçime girmiyorlar.
Yani yüzde 50’ye yaklaşan hatta İstanbul, Ankara’da yüzde 50’yi geçen muhalefet enerjisi bölünecek.
Sadece rakamsal olarak bölünmeyecek. İttifak fikrinden de uzaklaşmış, ona lanetler okuyarak bir seçime giriyor muhalefet.
En ümitvar muhaliflerin beklentisi o ittifakın sandıkta kurulması. Yani muhalif partilerin bir kısmının seçmen tarafından tasfiye edilmesi.
Ama bu beklentinin kendisi bile negatif bir beklenti, kapsayıcı değil dışlayıcı, sandıkta ittifak ararken bile dışlayıcı olmak muhalefetin en büyük handikapı.
Çünkü ittifak sadece sandığa yaklaşırken akla gelince işe yarayan bir fikir değil. İttifak bir ortak gelecek ideali yaratabilmekten, birbirini anlamaktan, birlikte iş yapıp, birbirini acıtmaktan vazgeçmekten geçiyor. Yani neredeyse bu bir zihniyet değişimi, bir yaşar tarzı olmalıydı.
Sadece muhalif bir tv kanalını bir saat izleyen biri bile muhalefetin bu zihniyetin fersah fersah gerisinde olduğunu, hatta 14 Mayıs’ın çok daha gerisine düştüğünü görebilir.
Evet bu seçim önemli. Ama galiba muhalefet için önemli. Esas olarak muhalif aktörler arasında bir yarış var. İktidar ve muhalefet ekseninden çok muhalefetin kendi iç aktörleri arasındaki tartışmaların daha hararetli olması da bu yüzden.
.26/02/2024 00:01
Mesele belki de o kadar yerli ve milli değildir
Netflix’te gösterime giren “The Greatest Night in Pop” belgeseli, gerçekten de pop müziğinin en efsanevi gecesini anlatıyor.
Michael Jackson, Bob Dylan, Bruce Springsteen, Tina Turner, Stevie Wonder, Lionel Richie, Diana Ross, Cyndi Lauper, Kenny Rogers gibi isimlerin aralarında olduğu 40’ı aşkın efsanevi isim bir gece sabaha kadar bir kayıt stüdyosunda toplandı ve 1985 yılında bütün dünyayı sallayan meşhur “Weare the World” şarkısını yaptı.
“Sabah 07.30 olduğunda artık bir aile olmuştuk” diye anlatıyor projenin mimarlarından Lionel Richie.
Belgeselde o kayıt gecesinin tüm görüntüleri var.
Ama belgesel sadece nostalji duygusunu tatmin etmiyor.
“We Are the World” tüm dünyanın dikkatini Afrika’daki açlığa çekmiş, yardım kampanyalarının ateşleyicisi olmuştu.
Şarkı bütün dünyada müthiş bir küresel seferberlik başlatmıştı.
Küreselleşmenin başlangıç yıllarıydı. İnsanlığın ortak bir hikayesi ve kaderi olduğuna dair inançların güçlü olduğu zamanlardı.
“We Are the World” sözünün ikna edici bir karşılığı olduğu, Sovyetler’deVictor Tsoi’ye “Peremen”i ( Değişim), Scorpions’a Wind of Change’ı(Değişimin Rüzgarı) yaptıran değişim dalgasının yükseldiği, Tarihin Sonu’nun geldiğini söyleyenlere kulak kabartılan zamanlardan 40 yıl sonra hikayenin buraya geleceğini herhalde kimse düşünmezdi.
Türkiye, düşük bir profili bir siyasi atmosferde yerel seçimlere doğru giderken dünyada 64 ülke bu yıl önlerine gelecek sandıklarda kritik kararlar vermeye hazırlanıyor.
En kritik seçimi Kasım ayında ABD yapacak.
Cumhuriyetçilerin adayı olmaya son sürat giden Trump, en son Kuzey Karolina’da burada iki dönem valilik yapmış olan Hint asıllı, aşırı İsrail yanlısı ama analistlere göre ılımlı aday Nikki Haley’i neredeyse ikiye katladı.
Trump’ın nasıl bir etki yarattığını devam eden Amerikan Muhafazakarların yıllık Davos toplantısı CPAC zirvesindeki Trumpçıların hallerinden görmek mümkün.
Trump dövmeli, tshirtli, şapkalı binlerce insan, dualar ederek, bağırarak burdan bakınca tam olarak ne bulduklarını anlayamadığımız bu zengin şımarık adama sevgilerini gösteriyor. Neredeyse ruhani bir kişiliğe dönmüş durumda Trump.
CPAC zirveleri artık sadece Amerikalı muhafazakarların buluşma mekanıdeğil.
Geçen yıl Macaristan Başbakanı Orban zirvede etkili bir konuşma yapmıştı, bu yıl zirvenin yıldızları testereli, İsrail bayraklı Arjantin'in yeni devlet başkanı Javier Milei ve ülkesinde mafyayı hukuku bir kenara alarak bitiren El Salvador’un lideri Nayib Bukele’ydi.
İspanyol aşırı sağcı partisi VOX’un lideri Santiago Abascal, İngiliz aşırı sağcı lider Nigel Farage, eski muhafazakar İngiliz Başbakanı Liz Truss da zirvedeydi.
Tabii bu ulusal muhafazakar fikriyatın ideologlarından Steve Bannon daoradaydı.
Amerikalı aşırı sağcı yorumcu Jack Posebiec’in konuşması ise viral oldu:
"Demokrasinin sonuna hoş geldiniz - onu tamamen yıkmak için buradayız. Demokrasiyi tamamen ortadan kaldırmak için buradayız. 6 Ocak'ta oraya kadar gelemedik ama ondan kurtulmaya ve yerine bunu koymaya çalışacağız. Çünkü tüm zafer hükümetin değil - tüm zafer Tanrı'nındır.”
Sonradan muhafazakarları böyle suçlayanlarla dalga geçtiğini söyledi ama aldığı alkışlar pek de mizaha değil gibiydi.
İlk kez bu CPAC zirvesinde Amerika’da Neo-Nazi grupların temsilcileri de yer aldılar, Nazi olmadıkları söyleyerek bol bol Amerikalıların “N-words” dediği “Zenci”li cümleler kurdular.
Orban’ı 2022’de CPAC zirvesinde konuşmuş “Küreselcilerin hepsi cehenneme gidebilir; ben Teksas’a geldim” demişti. Sonra Orban, kurduğu think tanklerle Amerikan sağcılarıla ortak konferanslar yapmaya başladı.
2022’de Budapeşte’de Orban’ın evsahipliğinde yapılan zirveye Avrupa’daki diğer aşırı sağ liderler katıldılar.
O liderlerden Mussolinici kökenli İtalya’nın Kardeşleri’nin lideri Meloni, 2022’de İtalya’da iktidara geldi.
Popülistler, aşırı sağcılar denen bu fikriyatın artık kendi kullandıkları bir adı da var: Ulusalcı Muhafazakarlık.
Tam olarak her konuda hemfikir olmasalar da küreselcilere karşı küresel bir ittifak kurmakta hem fikir görünüyor.
Şimdiden Batı demokrasilerde kaleleri birbir düşürüyorlar.
Avrupa Birliği’nin en kalabalık beş ülkesinin (Almanya, Fransa, İtalya, İspanya ve Polonya) dördünde aşırı sağcı partiler ya hükümette ya da %20ve üzeri oy oranına sahip. (İspanya hariç).
İsveç Demokrat Partisi ve Fin Partisi gibi bir zamanlar koalisyon hükümetlerinden dışlanan sağ popülistler, artık bir kenara atılamayacak kadar popüler hale gelmiş durumda.
Hollanda’daki koalisyon görüşmelerinden Geert Wilders başbakan olarak çıkabilir.
Marine Le Pen, Fransa’da 2027’de yapılacak bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçimleri için yapılan ilk anketlerde önde görünüyor.
Almanya’da AfD'ye verilen destek %20'ye gerilediği için liberal ve solcu Almanlar çok mutlu.
Ama kapatma davaları, sokak gösteriyle baskılar arttıkça AfD güçlenecek.En son Katolik Kilisesi’ne bağlı papazlar bir bildiri yayınlayıp neredeyse “AfD’ye oy vermek haramdır” demeye getirdi.
Dananın kuyruğu ABD başkanlık seçimlerinin hemen öncesinde Haziran 2024 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde kopacak.
Anketlere göre popülist radikal sağ partiler bu seçimde büyük bir patlama yapacaklar.
Avrupa karşıtı popülistlerin dokuz üye ülkede (Avusturya, Belçika, Çek Cumhuriyeti, Fransa, Macaristan, İtalya, Hollanda, Polonya ve Slovakya) sandıktan birinci çıkması, diğer dokuz ülkede ise (Bulgaristan, Estonya, Finlandiya, Almanya, Letonya, Portekiz, Romanya, İspanya ve İsveç) ikinci veya üçüncü olması bekleniyor.
AP’de sandalyelerin neredeyse yarısını bu aşırı partilerden siyasetçiler dolduracak.
Yani 2024 yılında dünyada bambaşka bir yer haline gelebilir.
Batı ve Avrupa dediğimizde bugün anladığımızdan bambaşka bir referans karşımıza çıkabilir.
Zaten Gazze’deki katliama verilen tepkiyle Batılı devletler artık insan hakları, demokrasi için en azından bizim bölgemizde bir referans, bir çıpa olma vasıflarını kaybettiler.
Demokrasi ve hukukta bizden daha ileride olmaları bu gerçeği değiştirmiyor, Batı referansıyla Türkiye’de ve bu referansa ihtiyaç duyan dünyanın çok geniş bir kesiminde artık insan hakları ve demokrasiyi savunmak ikna edici olmayan hatta damgalanıp suçlanmanıza neden olacak beyhude bir çaba.
Batılı ülkelerdeki insan hakları savunucuları, demokratlar, solcular ve liberaller için de bu geçerli.
Artık kimsenin elinde tutacak bir dal kalmadı.
Küreselleşme ile toplumlar melezleşti, dünya küçüldü ama küreselleşme insanları etrafında toplayan kimlikler, değerler yaratamadı. Küreselleşmenin itici gücü We are the Wolrd şarkısını söyleyen siyahi popçuların yardım seferberlikleri değil, kendilerini dünya zanneden bembeyaz Davos elitleri.
Günün sonunda küreselleşme karşıtları küreselleşti.
Aslında bizim yerli ve milli zannettiğimiz meselelerin pek çoğu bu küresel yeni dalgaların kıyılarımıza vurmasından ibaret.
Türkiye de küreselleşmenin altın yıllarını Özal ile yakaladı, o dalga üzerinden 90’ların özel televizyonları açıldı, çok sesli fikir ortamı oluştu, öncü entelektüeller tabuları devirdi, AK Parti iktidara geldi, reformlarla Türkiye AB kapısının eşiğine kadar geldi.
Küreselleşme direnen çevreler, her reformun, demokrasi, AB, Kürt sorununda çözüm için atılan adımın karşısında duran ordu siyaseten tasfiye oldu.
Küreselleşmenin dalgalarıyla önce demir perde yıkıldı, sonra renkli devrimlerle Batı’daki otoriter rejimler sarsıldı sonra Arap Baharı ile Ortadoğu diktatörlükleri devrilmeye başladı.
Ama tam da bu tarihlerde 2008 kriziyle sarsılan dünya ekonomisi, Çin’in yükselişi, ABD’nin güç kaybı, Putin’in bu boşluğu iyi görmesi, küreselleşen cihatçı terörün tetiklediği korkular, küresel iletişim ve ulaşımın kolaylaşmasıyla büyüyen göç dalgalarıyla dalga tersine dönmeye başladı.
Çin’e karşı gümrük duvarları yükselmeye başladı, küresel finans akışına karşı ekonomiler kapandı, teröre karşı güvenlik kaygıları arttı, göçmenlere karşı sınırlar yükseldi, ulusalcı korumacı hisler kuvvetlendi, kültürel ve dini kimlikler tetiklendi.
AK Parti küreselci dalgayla sörf ederken liberallerle ittifak yaptı, anti-küreselleşmeci dalga yükselirken ise milliyetçilerle.
Muhtemelen bu küresel büyük resmi görmeden, hissi kablel vuku tercihlerdi bunlar.
Bu yüzden siyaset fikirlerin önünden koştu. Bu savrulmalarda nefes nefese kalan kanaat önderleri, gazeteciler ellerinde yerlilik millilik mezurasıyla dolaşan, Ceviz Kabuğu’na telefonla bağlanan ulusalcı komplocu araştırmacı yazarlara dönüştü. Hatta bazıları hızını alamayıp “Kürtçe tabii konuş ama evinde konuş” gibi şarampole yuvarlandı.
Yani AK Parti iktidarının içe kapanması, hukuk, demokrasi, insan haklarının gerilemesi sadece Türkiye’nin kendine özgü şartları içinde olmadı.
1930’ların tek parti rejimi, o günkü dünya şartları içinde değerlendiriliyorsa, muhtemelen bugünlerdeki AK Parti iktidarı dünyanın 2020’lerdeki şartları içinde değerlendirilecek.
Tabii dünyadaki mevcut durum ne 1930’lardaki tek parti dönemini meşrulaştırabilir ne de bugünleri.
Biz tarihin içinde yaşadığımız için rüzgarın nereden estiğiyle haklı olarak ilgilenmiyoruz.
Ama o rüzgarlar ve dalgalar bizim kıyılarımıza da vuruyor.
Gazze’nin olabildiği bir dünyada bugün “We are the World” şarkısı insana güzellik yarışmalarındaki barış mesajları gibi geliyor.
Yine de çocukluğu, gençliği 80’lerde geçmiş, yabancı müziğe aşina olanlar için “The Greatest Night in Pop” eski güzel günleri yad etmek için güzel bir vesile
.28/02/2024 02:01
İstanbul seçimlerini izlemekten sıkılanlar için bir öneri: Batman
Türkiye’de yerel seçimlerde bütün gözler İstanbul’da.
Ama İstanbul’daki yarıştan sıkılanlar ve Türkiye’nin başka hayati gerçeklerine doğru bakmak isteyenlere başka bir şehirdeki yerel seçimleri öneriyorum:
Batman.
Son olarak bir futbol maçıyla haber oldu Batman.
TFF 3. Lig’de mücadele eden Batman Petrolspor ile Anadolu Üniversitesi arasında geçen hafta oynanan maçı tribünde iki belediye başkan adayı yanyana izledi:
HÜDA PAR Batman Milletvekili ve Belediye Başkan Adayı Serkan Ramanlı ile DEM Parti Batman Eş Başkan Adayı Mehdi Öztüzün.
Başka bir şehirde olsaydı, bunda ne var denebilir ve bu centilmenlik herkes tarafından takdir edilebilirdi.
Aslında Batman’da kamuoyunun geniş bir kesimi için de bu böyle oldu.
Ama daha sonra 90’ların kötü hatıraları hatırlatıldı.
Batman, 90’larda Hizbullah’ın doğduğu ve güçlü olduğu şehirdi.
PKK ile Hizbullah arasındaki çatışmaların da merkezi olmuştu.
Ama uzun süredir şehirde barış hakim.
Ama yıllar sonra HÜDA PAR ile DEM Parti’nin adayları birlikte maç izleyince ortalık karıştı.
Serkan Ramanlı ve Mehdi Öztüzün’ün ikisi de avukat.
60 yaşındaki Mehdi Öztüzün, Abdullah Öcalan’ın eski avukatlarından. Daha önce DEHAP’ın il başkanlığını da yapmış, şehirde tanınan, mütevazi ve idealist çizgisiyle geniş kesimlerin takdirini kazanmış bir isim.
Uzun süre KCK davalarında hapis yattı. Avukatlarından biri de Serkan Ramanlı’ydı.
44 yaşında Serkan Ramanlı da yeni dönemde Meclis’in en dikkat çeken milletvekillerinden biri. Piyano çalan Hüda Parlı olarak seçim öncesi sosyal medyada ünlenmişti. Sonra yaptığı ılımlı açıklamalar, Kürtçe seçmeli ders için yürüttüğü kampanyayla adından bahsettirdi.
İki rakip belediye başkan adayı Batman Yeni Şehir Stadı’ndaki maçı tribünde taraftar grupları Vikingler ve Yarasaların arasında izledikten sonra fotoğraflar paylaştılar.
Ve linç başladı.
Mehdi Öztüzün, sosyal medyada bazıları gazeteci de olan isimlerce “Hizbullahçı katillerle yanyana olmakla” suçlandı.
Ve Batman DEM’den kendi adaylarıyla ilgili açıklama geldi:
“Uzun yıllarca başta kentimiz olmak üzere, Kürdistan’da halkımıza karşı suç işlemiş, büyük acılar yaşatmış yapılarla bir araya gelmemiz mümkün değildir. Parti politikamız ve ideolojik hattımızla düşmanca tavır sergilemiş bu yapılarla mesafemiz çok net ve bellidir. Dün bir futbol karşılaşmasında yaşanan durum, halkımızda ve değerli ailelerimizde büyük bir tepkiye ve infiale neden olmuştur. Öncelikle tüm halkımıza ve değer ailerimizi yaşananlar karşısında sükunete çağırıyoruz. Söz konusu durum, partimizin ilgili kurullarınca incelemekte olup, geniş değerlendirme daha sonra yapılacaktır. Halkımıza saygıyla duyulur.”
Aslında Öztüzün’e karşı tepkinin başlangıcı maç değil.
Yine İstanbul seçimlerine odaklanmış olanların kaçırdığı tartışmalar yaşanıyor Batman’da haftalardır.
DEM Parti, bölgedeki illerde eş başkan adaylarını önseçimle belirledi. Kadın ve erkek eşbaşkan adayları için ayrı önseçimler yapıldı.
Tabii sandıktan ne çıktıysa o olmadı. Diyarbakır’da istenen aday zorla çıkartıldı, Mardin’de ilk turda yüzde 50’yi göremeyen Ahmet Türk, ikinci tur öncesi siyaseti bırakma kararı verince, apar topar aday yapıldı.
Ama Batman’daki önseçimde yüzde 80 oy alan Mehdi Öztüzün’e aynı demokratik ayrıcalıklar tanınmadı.
DEM Parti, pusulada resmi aday olarak kadın kotasından seçilen eşbaşkan Gülistan Sönük’ügöstermek istedi.
Çünkü kadın kotasının doldurulması gerekiyordu. Bunu Mardin’de ya da başka bir yerde yapamayacakları için piyango, oyların cepte görüldüğü Batman’a vurmuştu.
Bunun üzerinde Batman’da Pazaryeri Mahallesi’nde toplanan DEM Partili vatandaşlar, Öztüzün’e destek açıklaması yaptı:
“Burada toplanmamızın nedeni Mehdi Öztüzün’dür. Parti, verdiğimiz kararı tanımıyor. Eğer parti halkı tanımıyorsa biz de partiyi tanımıyoruz.”
Batmanlı derneklerin temsilcileri de DEM Parti genel merkezini ziyaret etti ve Öztüzün’ün aday gösterilmesini istedi.
Ama bu ısrar üzerine bu kez örgüte yakın çevreler devreye girdi.
Önce sosyal medyada örgütün Avrupa’daki medyasından isimler Öztüzün’e açıktan saldırmaya başladı.
PKK’nın Avrupa’daki kanalı Sterk Tv’nin tanınan isimlerinden AmedDicle, Öztüzün’ün “Tek başkan ben olurum dayatmasında” bulunduğunu iddia etti.
Daha tehlikelisi PKK’ya yakın ANF’de “Kurdistan Halk İnisiyatifi” imzalı bir açıklama yayınlandı:
“Seçimler üzerinden yürütülen tartışmalar, mücadelemizin öncü gücü olan kadın özgürlük çizgisine karşı açık bir saldırı halini almıştır. Temsili siyaseti ve seçimleri mücadelemizin merkezi haline getiren iktidarcıanlayış ve klikler faşizmin özel savaşına zemin olmakla kalmamış, sanal medya üzerinden aynı yöntemleri mücadelemize karşı kullanmıştır. Özellikle Batman merkezli yürütülen saldırılar, paradigmamıza ve özgürlük mücadelemize açık bir saldırı halini almıştır.
Soykırım saldırıları altında bulunan bir halk gerçekliği için seçimler elbette önemli bir mücadele yöntemidir. Ancak seçimleri ve onun kazanımlarını kendi kişisel ikbali ve koltuk kazanma derdine dönüştüren erkek egemenlikli kimi anlayışlar her türlü provokasyonu ve manipülasyonu devreye koymaktalar. Özgürlük bilincinden yoksun bu kişilikler adeta hırslarını Kürt halkının ve kadın özgürlük mücadelesinin önüne koyup kendi seçilmişlik meselesini bir ölüm kalım meselesi haline getirerek bilinçli bir özel savaş biçimine dönüştürmekteler.
Mücadelemizin değerlerini iktidar ve koltuk sevdası uğruna kirletilmesine asla müsaade etmeyeceğimiz bilinmelidir. Yurtsever halkımızın, faşizmin özel ve psikolojik savaşına zemin sunan bu iktidarcı kliklere asla zemin vermemelidir. Büyük bedellerle yürütülen mücadelemiz bir seçim ya da koltuk uğruna kirletilmeyecek kadar büyüktür. Yürütülen özel savaşa bilmeyerek zemin olan herkesi bu tutuma son vermeye çağırıyoruz.”
Sonra bölgedeki DEM Parti olan DB, “Kadın özgürlük çizgisini tartışmak özel savaş saldırısıdır” başlıklı bir açıklama yaptı.
Bu tepkiler üzerine Öztüzün pes etti: “Eksikliklerimiz oldu. Özeleştirimizi veriyoruz” dedi, resmi aday Gülistan Sönük oldu.
Ama sonra Öztüzün sonra yeni bir açıklama yaptı:
“Halkımız tarihi bir direniş ve değerlerine sahip çıkma kararlığı gösterdi. Bu aynı zamanda sınıfsal bir öfkeydi. Siyaset ağalarına, gruplara, müteahhit siyasetine halkımızın itirazı idi.
Halkımızın onurlu direnişi mevcut siyasi grupları da aşarak Avrupa’daki bazı kesimleri bile rahatsız ettiği açıkça görüldü. Son gün yaşanabilecek tehlikeli durumları ve halkımızın mücadelesine gelebilecek zararları engelleyebilmek için sorumluluk alma gerekliliği duymamızdan dolayı mevcut tutumu sergilediğimizi halkımızla paylaşma ihtiyacı duyuyoruz.”
Mehdi Öztüzün’ün paylaşımını Brüksel’den yayın yapan PKK’ya ait SterkTV’nin ekran yüzlerinden Amed Dicle eleştirdi:
“O sıraladığın eylemler, dil uzattığın insanların verdiği mücadelenin zekatıbile olamaz. Annelerin ve gençlerin duruşunu kariyer hastalıklarına alet etme altında kalırsın. ‘Sınıfsal öfke’ dediğin şey devlet nazarında ‘makam sahibi’ olarak görünme hevesi ise yanlış adrestesin.”
Amed Dicle, mesajını daha sonra sildi.
Amed Dicle’nin yanıtının ekran görüntüsünü paylaşan Mehdi Öztüzün ise “Avrupa’da yaşayıp Batman’a ayar vermek haddine değil!” yazdı.
Yani baskılara karşı susmadı ve cevap verdi.
Ve şimdi de Hizbullahçılarla yanyana görünmekle suçlanıyor.
Kulislere göre tekrar bir özeleştiri vermesi isteniyor, adaylığının çekilmesi hala gündemde.
Ön seçim yapıp sonuçlarını kesip biçmek, jakoben hatta tehditle feminizm, kendi tabanının taleplerine bile kulak kapatan bir örgüt bürokrasisi, ideolojik paket, kolayca şeytanlaştırma, ötekileştirme, özel savaşla suçlama…
Diyalogdan, uzlaşmadan rahatsız olma, sekterlik, kendi kabuğundan çıkmaya çalışmak, sivilleşmek ve sivilleşememek…
Yani Türkiye’de otoriterliğin tek bir hali yok ve İstanbul dışında da heyecanlı, öğretici seçimler oluyor.
Bakalım Batman’da serinin devamında neler olacak…
.02/03/2024 02:01
Yoksul bir semtin tepesinde yükselen ibretlik bir şato: Bulgur Palas
İstanbul’un yedinci tepesi kabul edilen Fatih Kocamustafapaşa’da civardan geçen herkesin gözüne muhakkak çarpmış olan görkemli, kuleli metruk köşk, yani Bulgur Palas, 2022 yılında son sahibi Garanti Bankası tarafından satılığa çıkarıldı, İBB tarafından satın alındı, restore edildi ve geçen hafta çok güzel bir kültür merkezi, kütüphane, cafe olarak açıldı.
Peki, İstanbul’un her devir mütevazi, yoksul kalmış bu semtinde bu Avrupai şatonun ne işi vardı?
İstanbul’daki saraya karşı hürriyet ateşiyle Makedonya’nın Ohri Dağları’na çıkan bir idealist kolağasının, İstanbul’un yedi tepesinden birine bir saray inşa ettirmesiyle biten ibretlik hikaye 1878 yılında Bolu’da başlıyor.
Bolu’dan kalkıp İstanbul’daki Harbiye Mektebi’ni topçu subayı olarak bitiren Mehmet Habib Bey, kolağası rütbesiyle Manastır’a tayin olur.
Buradaki askeri okulda İnşaatı Askeriyye Öğretmenliği yapar.
Onun Manastır’da olduğu 1900’lerin başında o yılların genç subayları Enver Paşa ve Kazım Karabekir de Manastır’dadır.
Kısa bir süre sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti ile birleşecek, II. Abdülhamit karşıtı Selanik merkezli Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ni gizli gizli örgütlemektedirler.
Kazım Bey, Enver Bey’e cemiyet için birliğindeki iki askeri önerir. O askerlerden biri kolağası Bolulu Habib Bey’dir.
Gizli yemini eder ve cemiyete girer.
İttihatçıların ilk ve en dar halkasındadır artık.
O kadar ki Resneli Niyazi, Manastır’da Abdülhamit’e karşı isyan bayrağını kaldırıp hürriyet için Ohri Dağları’na çıktığında mahiyetindeki genç subaylardan biri de Habib Bey’dir.
23 Temmuz’da Hürriyet’in İlanı’ndan sonra örgütlemesi için memleketi Bolu’ya gönderilir.
Bolu ve çevresinde İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni kurar.
21 Ekim 1908’deki seçimlerde de İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin adayı olarak Kastamonu Vilayeti’ne bağlı Bolu Sancağı’ndan Meclis-i Mebusan’a seçilir.
En yakın dostu bakanlık yapmış, 1914’de Osmanlı’yı Birinci Dünya Savaşı’na sokan cihat fetvasının altında Şeyhülislam olarak imza atacak Ürgüplü Mustafa Hayri Efendi’dir.
31 Mart ayaklanması sırasında bütün İttihatçılar sağa sola kaçışırken, Mustafa Hayri Efendi ile birlikte Yeşilköy’’deki İngiliz Kulübü’ne sığınırlar.
Ayaklanma bastırılınca herkes eski pozisyonuna döner.
Ama 1912’de bu kez Halaskaran-ı Zabitan cuntasının muhtırasıyla Hürriyet ve İtilafçılar iktidara gelir.
İtilafçıların azılı düşmanlarından Habib Bey, kendini İttihatçıların önde gelen isimleriyle, bakanlarla birlikte hapiste bulur.
Koğuşta yakın dostu Mustafa Hayri Efendi ile birlikte Enver Paşa’nın sağ kolu Levazım Reisi Topal İsmail Hakkı Paşa da vardır.
Savaşta bir ayağından yaralandığı için topal olan İsmail Hakkı Paşa ile burada kurduğu dostluk, Babıali Baskını ile İttihatçılar iktidarı yeniden ele geçirince ona büyük bir zenginliğin kapısını açacaktır.
1913’den sonra İttihatçılar, Balkan Savaşları’nın, Arnavutluk isyanının da etkisiyle Türkçülük ve millileştirme politikalarına hız verir.
Bu politikalardan biri de Milli İktisat’tır.
Milli İktisat’ın hedefi kapitülasyonlar ile yabancı şirketlerin ve geleneksel olarak da Rum, Ermeni, Musevi, Levantenlerin elindeki sermayeyi ve ticareti Türkleştirmekti.
Bunun için görev verilen iki isim; Kara Kemal ve ordunun bütün alımlarını yapan Harbiye Nezareti Levazım Dairesi Başkanı Topal İsmail Hakkı Paşa’ydı.
Savaş yıllarıdır.
Demiryolları askeri sevkiyat için kullanılmaktadır.
Bu yüzden gıda sevkiyatı aksamaktadır. Kıtlıklar başlamıştır.
Almanlardan yeni vagonlar alınır.
Trenlerdeki bazı vagonlar emtia nakliyesine ayrılır.
Ayrılan vagonlarla halkın temel ihtiyaç kalemleri taşınmaya başlanır: Şeker, un, pamuk tütün, pirinç, bulgur…
Nakliyatta bir tekel oluşmuştur.
Vagonları tüccarlara kiralama işi ordunun yani Enver Paşa’nın yani Kara Kemal’in ve Topal İsmail Hakkı Paşa’nın elindedir.
“Vagon inhisarı” büyük bir ayrıcalık haline gelir.
Bu büyük fırsatı, fırsatçılar iyi değerlendirirler.
Cemiyete yakın isimlere vagonlar düşük kiralarla tahsis edilmeye başlanır. İltimas, rüşvet, gizli ortaklıklar alıp, başını yürür.
Vagonları kiralayanlar bütün ürünlerde fiyatı ve dağıtımı da kontrol etmeye başlamışlardır artık.
İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne yakın askerler, küçük bürokratlar bir gecede servet sahibi olmaya başlar.
Bu sırada yeni iki yeni kelime daha dolaşıma girer: İhtikar ve muhtekir…
İhtikar yani karaborsadır.
Malları Anadolu’dan taşıyan, istifleyen, piyasaya yavaş yavaş salan vagon tüccarlarına ise “muhtekir” yani “vurguncu” denir.
Halk yokluk çekerken, en temel gıda ürünleri bulunmazken, çoğu devlet memuru olan muhtekirler, vagon tüccarları hızla zenginleşmektedir.
Meşhur “Harp zenginleri” ortaya çıkmıştır.
İltimas, rüşvet, ihtikar iddialarının merkezinde ise bir isim vardır: Topal İsmail Hakkı Paşa.
Ordunun bütün iaşesinden sorumlu, vagonları istediğine tahsis eden ve bütün bunlardan büyük bir servet sahibi olduğu iddia edilen paşa ile şikayetler ayyuka çıkar.
Talat Paşa bile şikayetleri Enver Paşa’ya bildirmiş ama Enver Paşa yakın adamını “o olmazsa ordu aç kalır” diyerek yedirmemiştir.
“Çalıyor ama çalışıyor” savunmasının belki de ilk örneğidir bu.
Topal İsmail Hakkı Beyin kötü şöhreti romanlara bile konu olur.
Ömer Seyfettin, 1919’da ittihatçılar devrildikten sonra yazdığı “Niçin Zengin Olmamış?” adlı hikayesinde doğrudan adını verecektir:
“Şemsi, ilk ayda, bana, anafordan üçbin lira kazandırdı. Doğrusu kendisine çok müteşekkirim. Beni adam etti. Un işi yapıyoruz. Zaten bundan kârlı bir şey yok. Biraz zahireye de karışıyoruz. Şeker filan kapatıyoruz. Dört ay evvel yazdıklarımı okurken gülümsedim. Vay anasını! O sefaletlere nasıl dayanmışım! Günde yarım liraya kapalı bir dershanede beş saat kafa patlatmak! Sonra bu derece sarih bir eşekliği fazilet zannetmek! Ben, çok şükür bu pîr aşkına sürünmek faziletini kaybettim. Vâkıa şimdi bulunduğum muhit biraz adi. Fakat katiyyen ukala değil… Herkesin emeli, felsefesi, arzusu bir: Para kazanmak!... Açıkgözlülük en büyük kuvvet… Ah şu muharebenin başında niçin elimden bir tutan olmadı? Biz hâlâ bugünün fakirleri sayılırız. Şimdi öyle adamlar var ki, son iki sene içinde on milyon lira kazanmışlar… Topal ile küçük bir ortaklık kâfi! Balkan trenleri, Anadolu hattı bir ay insan için çalışsa…”
Ortalık kurulan Topal, Topal İsmail Hakkı Bey’den başkası değildir.
Hüseyin Rahmi Gürpınar, “Hakka Sığındık”ta da mevzuya daha da açıkça girmiştir:
“Öyleleri var ki İstanbul’un en çukur, en havasız, en karanlık mahallelerinden, en adi evlerinden Taksim’in, Şişli’nin en âlâ, en mualla, en muhteşem kâşanelerine31 fırladılar… Zavallı gazeteci, sen bunlardan birinin Bahriye tayinatından her ay aldığı beş yüz çift ekmeği ne yaptığını düşünüyorsun… Bu kadar ekmeğe ne miktar katık lazım geleceğini hesaplasana… Belki yemiyor, satıyordu. O hâlde bu harp zamanının kepekli kuru ekmeğini irtikap eden bir doymak bilmezin hasebül-vazife elinden geçen bilyonlarla sarı liraların cazibeleri önünde çevirmeyeceği entrika mı tasavvur olunur? Afiyetle yesinler… Ah, sen hakikati bilsen vücudundaki kan tahammülünden fazla fayrap edilmiş bir makine gibi damarlarını patlatır… Biz canımızı aç kurtlara, peynir tulumlarını kedilere emanet etmiştik, şimdi neye çırpınıyoruz bilmem!..
Evet, Hacı Ferhat Efendi, yağmur yağarken küpünü doldurmuştu. Servet serveti cezbeder. Talih yardım etti. Zorbaların içinde kulaç attıkları yağma deryasından hanesine bir nehir akmaya başladı. İki kızı vardı, ikisini de birer zabite verdi. Damatlarından biri levazıma yerleşti. Öteki bilmem hangi komisyonda mühim bir mevki tuttu. Levazımdaki damadı kıymet ve kadir ve ehemmiyetçe Reis İsmail Hakkı Paşa’nın yalnız iki gözü değil, bir çift eli ve tek bacağının mütemmimi, müttekası, bastonu idi. Onun levazım umurundaki reviyeti, kârşinaslığı ve himmetiyle tek bacak Reis artık topallamıyor, sekmiyor, aksamıyordu. Paşadan himmet, damattan gayret öyle bir ticarete koyuldular ki milyonlar önlerinde taklak atıyordu. En büyük tüccarlar, Kamhiler filanlar yanlarında âciz birer gölge gibi kaldılar.”
Refik Halid, Peyami Safa, Hüseyin Cahit, Ahmet Emin’in yazılarında, hikayelerinde, romanlarında bir gecede zengin olan vagon tüccarlarının, muhtekirlerin, harb zenginlerinin hikayeleri anlatılır.
Enver Paşa’nın çok güvendiği, “onsuz ordu aç kalır” diye her fırsatta savunduğu İsmail Hakkı Paşa’nın el verdiği isimlerden biri de hapishane arkadaşı Bolulu Mehmet Habib Bey’dir.
Habib Bey önce ordu müteahhidi yapılmış, sonra ona da vagon kiralanmıştır.
Onun vagonla tüccarlığını yaptığı bir ürün daha sonra adıyla birlikte anılacaktır: Bulgur.
İlk lakabı “Bulgur Kralı Habib Bey” olur.
“Muhtekir” (vurguncu) sıfatıyla birlikte anılan isimlerden biridir.
Servetinin kaynağı ile ilgili iddialar muhteliftir. İttihatçıların gazetesi Tanin’in yazı işleri müdürü ve başyazarı Muhittin Birgen, servetini tehcire bağlar:
“Levazım Reisi İsmail Hakkı Paşa, Bolu Mebusu Habip e o zaman sekiz bin lira vermiş, bu parayla tehcir zamanına denk geldiği için yok pahasına sığır alınmış, böylece ilk sermaye oluşturulmuştu. İsmail Hakkı Paşa himayesinde yapılan işlerle büyümüş ve Bulgur Palas ın temelleri böyle atılmıştı.”
Habib Bey, eski bir asker ve mebus olarak hayat standardının çok üstünde sahip olduğu servetini herkesin gözüne sokmasıyla kötü şöhretini artırır.
Lüksü, ihtişamı, konforu sever.
Aile Baltalimanı’nda Reşat Paşa Yalısı’na yerleşmiştir.
Daha sonra borcu kapatmak için ailenin elden çıkarttığı, bugün yerine apartmanlar dikilmiş yalıdaki lüksü, halası bu yalıya gelin gitmiş, çocukluğunda yazlarını burada geçirmiş Ferda Kazancıbaşı anlatıyor:
“Daha önceleri Reşit paşa Yalısı olarak bilinen Bolu Mebusu Habib Bey Yalısı güney tarafından Balta Limanı Deresi’ne bitişik ve ön taraftan denize cephelidir. Horasan harçlı tuğla örmeli zemin katına bahçe tarafındaki servis kapısından girilmekte, yalının aşçıları, uşakları, dadıları ve Sudan kökenli Arap hizmetkârları burada ikamet etmektedir. Yalının dev avizeli ahşap birinci ve ikinci katlarının salonları, heykeller, vazolar ve antika eşyalarla donanımlıdır. Alt ve üst kat salonlarının her köşesinde siyah metalden eli mızraklı yüzü maskeli Avrupa’lı savaş askerlerini canlandıran insan boyundaki heykeller ile Fransız Sevr Sarayı kökenli Napolyon’un Avrupa seferlerini tasvir eden mine işlemeli insan boyundaki dev vazolar yer almaktaydı. Bazen Venedik’den özel olarak getirtilmiş Gondol ile boğaz gezileri yapılır ve bu gezilerin bazılarına ben de katılırdım. Serinliğin fazla olduğu gecelerde kazağımı almak için yalının üst katındaki daireye çıkacak olduğumda adam boyundaki heykellerden korkar ve yalnız çıkamazdım. Yalının kayıkçılarından Kukas’ı, oğlu Leon’u, ayrıca ekmekçi Dimitri’yi, sandalcı Foti’yi burada tanıdım. Yalının hizmet kadrosundaki Cemile dadı ile Sudan kökenli Arap Melahat abla ve Arap Necati abi, hepsi güzel insanlardı.”
Ama Harbiye’de askeri inşaat dersleri veren, inşaattan, mimariden anlayan Habib Bey, çok daha görkemlisini istemektedir.
İtalyan Sefareti’ni, San Antuan Kilisesi’ni yapmış, Osmanlı Bankası’nın baş mimarı ünlü bir mimarla anlaşır: Gulio Mongeri
Bütün haberlerde “İtalyan mimar diye geçen Mongeri evet İtalyandır ama İstanbul doğumlu bir Levanten’dir.
19. Yüzyılın ortalarında İtalya’daki savaşlardan kaçıp İstanbul’a sığınmış ailelerden birinin mensubudur, daha sonra Milano’da mimarlık eğitimi alıp, İstanbul’a dönmüş ve mimarlık ofisini açmıştır. Osmanlı Bankası’nın resmi mimarı olarak İstanbul’daki İtalya Sefareti, İstiklal’deki San Antuan Kilisesi’ni yapmış devrin en gözde mimarıdır.
1920’lerde Taksim’deki Atatürk anıtının kaidesi, Maçka Palas, Karaköy Palas gibi görkemli apartmanlar, Ankara’daki Osmanlı Bankası, Ziraat Bankası, İş Bankası binalarını da o yapacaktır.
Habib Bey, küçük sarayı için İstanbul’un yedi tepesinden Kocamustafapaşa’yı seçer.
O yıllarda da yoksul bir semttir. Etrafta küçük mütevazi evlerden başka hiçbirşey yoktur.
Yapımına 1912 yılında başlandığı yazılsa da 1926’da inşaatı henüz bitmediğine göre tarih daha geç olabilir.
İnşaat malzemeleri Avrupa’dan getirilir.
Bulunduğu yoksul semtle pek ilgisi olmayan, İstanbul’un geleneksel mimarı dokusuyla uyumsuz İtalya’daki bir köşkten farksız bu kuleli küçük saray tepede büyüdükçe dikkat çeker.

Bir eski İttihatçı kolağası ve mebusa ait olamayacak kadar görkemli, döneminde İstanbul’un en yüksek yapılanlarından biri olan köşk, paranın meşum kaynağı hakkında bir istihza ile anılmaya başlanır:
Bulgur Palas.
İnşaat sürerken savaş sürmektedir. O yüzden işler yavaşlar.
Sonra savaş büyük bir yenilgiyle biter.
İstanbul işgal edikir. İtilafçı bir hükümet işbaşına geçer.
Kaçamayan diğer İttihatçılar gibi Mehmet Habip Bey de gözaltına alınır ve Malta’ya sürgüne gönderilir.
Yanında yine Şeyhulislam Mustafa Hayri Efendi vardır.
1915 tehciri ile suçlanmayan 21 isim arasındadır.
Malta’da Mustafa Hayri Efendi’nin rahatsızlığı nedeniyle ona refakat ederek daha iyi şartlarda bir yere nakledilmiştir.
Sonra bırakılır, İstanbul’a döner ama Damat Ferit Hükümeti, onu tekrar tutuklatır.
Sonra bırakılır ve Baltalimanı’ndaki yalısına çekilir.
Malta Sürgünü’nden diğer dönenler gibi Ankara’ya geçip İstiklal Harbi’ne katılmaz.
Aileye yakın Ferda Kazancıbaşı’nın anlatımına göre “Eşi Bedia Hanım ‘Habib buralarda oyalanma git, bu SARI KEMAL boş adam değil. Mutlak bir kerameti vardır ‘ diyerek uyardığı halde Habib Bey ilgisiz kalmaya devam” etmiştir.
Ama İstiklal Harbi yıllarında boş durmadığı anlaşılıyor.
Savaş sürerken 1922 yılındaki bir TBMM Gizli Celse Zabtı’nda adı “Bulgur Palas Habib Bey” olarak geçiyor. Ankara Hükümeti’ne 20 bin tüfenk satmaya çalışan bir silah tüccarı olarak…:
“Bulgur Palas Habib Bey tekrar bir teklif yapıyor. Kendisi diyor ki; ‘Benim elimde 20 bin tüfenk var ve fiyatı şundan ibarettir. Ben bunu şu kadar zamanda size teslim ederim.’ Bu Paris’teki komisyona kendi vazifesi haricindeki şu teklifi yazdık. Çünki böyle şey değil. Makineli tüfenk filan başka siparişat da var. ‘Vaktinde veririm. Şu kadar zamanda size teslim etmezsem mukabil tazminat olarak 30 bin lira var. Bunu da bankaya yatırıyorum’ diyor. Bu şeraite baktık gayet müsait. Bir ay zarfında gönderecek. Göndermezse 30 bin lira mukabil teminatı vardır. Bunu alacağız ve aynı zamanda diğer tarafta da sipariş veririz ve para akreditif olarak verilir. Yahut da göndermek filan değil. Bu bir tüccar sıfatıle bize teklifte bulunuyor. Nitekim bize böyle teklif yapan günde 4-5 kişi çıkar. Tüfenk getireyim, top getireyim, her gün çıkar. Habib Bey de bunlardan biridir. Biz bunların hiç birine karışmıyoruz. Aradan bir ay geçti. Bu, ne oldu efendiler? Efendim, vapur hareket etti, şu oldu bu oldu dedi ve daha bir hafta oyaladı. Bu cephane gelir dedik, biraz daha bekledik. Belki yola çıkmıştır, hazır Daha bir hafta müsaade edelim, gelmezse mukabil paraya vaziyed edeceğiz ve hakikaten bir hafta daha gelmedi. 30 bin liraya biz de vaziyed ettik ve bankadan aldık. Habib Bey e de bir şey vermedik. Habib Bey de bunun üzerine bizi yine ümide bağladı. Zararımızda banka tahvili olarak kaldı. Mamafih diğer teşebbüsattan da geri kalmadık. Başka taraflardan da yine siparişat temin ettik. Sonra İstanbul dan aldığımız haberlere nazaran Yunanlılara da böyle yapıyorlarmış. Yalnız Habib Bey değil, ben Habib bey bunu yaptı diyemem. Kimsenin günahına giremem ve kati olarak söyleyemem. Çünki böyle herkes yapabilir. İhtimal ki bu da böyle yapmıştır.”
Fakat bu harb fırsatçılığı bu kez iyi sonla bitmez.
Kalkıp gitmediği Ankara’daki hükümet kazanır.
İmtiyazlarını kaybetmiş Habib Bey, Bulgur Palas için Osmanlı Bankası’ndan aldığı kredileri ödeyemeyecek hale gelir.
1926 yılında kalp krizinde öldüğünde sadece 48 yaşındadır.
Birkaç ay sonra eşi Bulgur Palas’ı borçlarının karşılığı olarak Osmanlı Bankası’na devreder. Banka adına kıymetlendirmeyi hem küçük sarayın hem de bankanın mimarı Mongeri yapar.
Aile 40’lı yıllarda yalılarını da apartman karşılığı vermek zorunda kalacaktır.
İstanbul’un yedi tepesinden biri üzerine kurulmuş Bulgur Palas ise ortada kalır.
Koca binanın bazı odalarına Osmanlı Bankası’nın eski evrakları konmaya başlanır, bir oda ise bankanın kanaryalarına tahsis edilmiştir. Bir oda dolusu kanarya.
Bir bankanın neden kanaryası olduğu meçhul.
Ama Habib Bey’e oturmak nasip olmayan küçük sarayda oturmak kanaryalar dışında başkalarına da nasip olur.
Üstelik çok manidar ev sahipleridir bunlar.
1950’lerde Bulgur Palas’ta yaşayan Emine Erdem, Bir Yerde Bir Gül Ağlar’da anlatıyor:
“Avluda üç aile otururduk. Büyük tahta kapıdan bahçeye girildiğinde sağ yandaki evde Madam Eleniler, onların sağda karşılarında Halise hanımlar, solda karşılarında biz otururduk. Mösyö Pepo İtalyan, eşi Eleni Rum’du. Halise hanımlar Bulgaristan göçmeni Türklerdi. Bizimkiler ise Kürdistan’dan kopup gelmişlerdi İstanbul’a. Ailenin erkekleri Osmanlı Bankasının memurlarıydı. Bir de bekçi Hüseyin Efendi vardı. Bulgur Palas’ın yüksek duvarları, çevredeki komşuların biraz da kıskançlıkla düşündükleri gibi zengin aileleri değil, yurtlarından kopup gelmiş insanların, ya da öz topraklarında yabancı, azınlık durumuna düşürülmüş insanların trajik yazgılarını, acılarını, korkularını umutlarını çevreliyordu buradaki tek tek insanların kimliğinde…”
Bu yüzden Bulgur Palas’ın kapıları 1955’in 6-7 Eylül gecesinde zorlanır:
“Karanlık bastığında sokaklardan insan sesleri, bağırtılar gelmeye başladı. Giderek büyüyüp yükselen gürültü gelip dayandı Bulgur Palas’ın büyük tahta kapısına. “Gâvurlar çıkın dışarı, Türk düşmanları” ve kapı gümbür gümbür dövülmeye başlandı. Galeyana gelen, sırtlarında torbaları, sepetleriyle, ellerinde sopaları, hançerleriyle çapulcular durdurulamaz bir kinle içeri girmek istiyorlardı. Onları azdırıp saldırtan karanlık eller birer gölge gibi sinsi belli belirsiz, görünmez olmuştu.
Bulgur Palas ölüm sessizliği içinde. Annem ve babam ellerinde Türk bayrağı ve kimlikleri, büyük tahta kapının arkasında dışardaki kalabalığa boşuna seslerini duyurmaya çalışıyorlardı. Biz sonra korku içinde tüm ışıkları sönük Aki’lerin evine giriyoruz. Aile her biri korku ve telaş içinde Aki’yi kolundan çekerek “Oğlum benimle ölsün.” diyor. Babam aileyi yatıştırmaya çalışırken, annem Aki’yi kapıyor ve “Madam ölürsek beraber ölürüz.” diyor. Birden hep beraber sakinleşiyor, birlikte olmanın verdiği garip bir duyguyla oturuyorlar.
Dışarıda uzaklaşan sesler korkuyu sanki birlikte alıp götürüyormuş gibi zayıflıyor, karanlığa karışıp gidiyor. Işıkları yakmadan pencereden bakıyoruz. Yer yer alevler içinde evler, rüzgârın getirdiği yanık kokusu. Korku ve bilinmezliklerden kurtulamamış olmamıza rağmen bir sevinç kıvılcımı düşmüştü yüreklerimize. Hepimiz bizim eve gittik.
Kısa bir süre sonra Bulgur Palas’ın arka kapısı çatırtılarla devrilmiş, çapulcular gürültü ve bağrışlarla girmişlerdi büyük konağın bahçesine. Boş evrak deposu olarak kullanılan Bulgur Palas ilgilendirmiyordu onları. Gelmiş müştemilat bahçesini konak bahçesinden ayıran kapıya dayanmışlardı. Annem korkudan titreyen hepimizi evin karanlık bölümüne saklamak fikrinden vazgeçti, hepimiz olacakları bekliyorduk. Bu arada babam bütün ışıkları yakmış, iki bahçeyi ayıran kalın duvarın üzerine çıkmıştı. Elinde Türk bayrağı kalabalığa seslendi. ”Derhal çıkın buradan, şimdi telefon ettim polise. Burası Osmanlı Bankası ve biz de Müslümanız ne istiyorsunuz? İsterseniz bekleyin görün olacakları.” Bir ara ne yapacağını bilmez durumdaki insanlar, yavaş yavaş çekilip gitmişler, sonra annemle babam ara kapıyı açıp konağın büyük bahçesine girdiler ve ana bahçenin kırık kapısını birkaç kalasla yeniden tutturmaya çalıştılar. Herhalde bu gecelik tehlike kalmamıştı.”
Sonra herkes tek tek Palas’tan taşınır.
Garanti Bankası’nın mülkiyetinde geçer, Perili Köşk’e döner, adının neden Bulgur olduğu bile unutulur.
Habib Bey’den geriye ise kötü şöhreti bile kalmaz.
Aslında bir hatırat dışında.
Hatıratı, 2016’da hayatını kaybeden tarihçi Yavuz Selim Karakışla’nın eline geçmiştir:
“Benim elimde en önemli İttihâdçı muhaliflerinden, sonradan “Bulgur Kralı” olarak anılmış olan İttihâdçı Topçu Yüzbaşı ve sonradan Bolu Mebusu Mehmet Habib Bey’in anıları var. Mehmet Habib Bey’in anıları İkinci Meşrutiyet’in ilan edildiği güne kadar gün gün geliyor. Mehmed Habib Bey, İkinci Meşrutiyet’i ilan eden Manastır İttihâd ve Terakkî Şubesi’nin başkanı. Anılarında o kadar inançlı ve yurtsever bir İttihâdçı ki, 1908’de mebus seçilir seçilmez karşı tarafa geçeceği, ve 1914’ten sonra savaş vurguncusu olacağı; ve bir savaş zengini olarak, savaş sırasında savaş koşullarını kötüye kullanan bir “muhtekir” tüccar olarak nam salacağı kendisinden hiç beklenmez. Çünkü, 1908’e kadarki günlük yazıları onun son derece yurtsever bir Osmanlı subayı olduğunu, sadık bir İttihâdçı olduğunu ve çok can-ı gönülden inanan bir Müslüman olduğunu belirtir. Ama iktidar baştan çıkarıcı fettan bir kadın gibidir, kendisine tutulan insanları çok farklı yönlere savurabilir.”
“Ama iktidar baştan çıkarıcı fettan bir kadın gibidir, kendisine tutulan insanları çok farklı yönlere savurabilir”
Bugün İBB tarafından hayata döndürülen Bulgur Palas’ın girişine biraz seksist de olsa ibret için bu söz asılabilir.
İstanbul’un manzarasının en güzel göründüğü Bulgur Palas, Türkiye’nin siyaset- devlet manzarasının da izlenebildiği ibretlik bir abide çünkü.
Yoksul bir semtin ortasından yükselen devasa, görkemli, bir şatodan daha iyi ne anlatabilir!
Kaynakça için linkler:
Ana kaynak için : Mehmet Tunçkol- İttihat ve Terakki’nin milli burjuva yaratma politikası ve Bolu milletvekili Mehmet Habib Bey
https://dostbeykoz.com/balta-limani-nda-habib-bey-yalisi
https://bellekcalismalariblog.wordpress.com/2020/02/26/bulgur-palas/
https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1928318
.9/03/2024 02:01
Hayır size de operasyon çekmiyorlar
0.64.
Yeşil Sol Parti yani bugünkü DEM Parti’nin 14 Mayıs 2023 seçimlerinde Afyon’dan aldığı oy oranı.
Türkiye’de yüzde 8,1 oy alan DEM Parti’nin en düşük oy aldığı 10 kentten biri Afyon.
Yozgat da bile daha fazla oy almışlar.
Peki, o halde neden CHP’nin Afyon adayı, milletvekili ve grupbaşkanvekili Burcu Köksal “Seçildiğimde belediyenin kapıları DEM Parti hariç her partiye açık olacak” dedi?
Neredeyse Afyon’da belediyenin kapısından girebilecek DEM Partili bile yokken?
İşte bu soruya, kendilerini fena halde seçimlere kaptırmış pek çok tecrübeli gazeteci, PHD’li siyaset bilimci, anketçi şu cevabı yapıştırıverdi:
“İmamoğlu’na operasyon çekiliyor.”
Yıllarca iktidarın faiz lobisi, yurtdışından çekilen operasyonlar, Otpor, Soros komplo teorileriyle dalga geçmiş, bunlara inananları cahillikle, fazla Ahaber izlemekle açıklamışların birden “operasyon çekiyorlar” diskuruna nasıl saplandığına birazdan geleceğiz.
Önce gelin neye dayanarak “operasyon çekiyorlar” dediklerine biraz daha yakından bakalım.
Çünkü konu biraz da Afyon diye bir yer olduğunu kabul etmeyen İstanbul kibri ile ilgili.
Operasyon diyenler özetle şunları iddia ediyor; “Burcu Köksal, hararetli bir Kılıçdaroğlu destekçisiydi, Afyon’da zaten kazanma şansı yok, sadece İmamoğlu’na giden Kürt oyları engellemek için bu sözleri söyledi.”
Tabii insanın aklına ilk gelen şu oluyor;
Şayet Kılıçdaroğlu ve ekibi böyle herkesin rolünü şahane oynadığı, “false flag” operasyonları planlayan bir stratejik akla sahip olsaydı; daha 10 ay önce basit kurgu videolarla meydanlarda PKK’lı ilan edilir, daha beş ay önce de elindeki partiyi Zoom toplantılarında örgütlenen parti içi muhaliflerine kaptırır mıydı?
Peki, gerçekten de Afyon’da CHP adayı Burcu Köksal’ın hiçbir şansı yok, Afyon’da siyaset namına hiçbir tartışma yok, herkes işi gücü bırakmış İstanbul seçimiyle ilgileniyor ve Köksal tamamen fake bir çıkışla İmamoğlu’nun Kürtlerden oy almaması için mi bu sözleri söyledi?
İddianın ilk bölümünden başlayalım.
Afyon’da 2019 yerel seçimlerini AK Parti adayı, İYİ Parti adayının sadece 4.150 oy ilerisinde tamamlayarak belediyeyi kazandı.
Seçimlere CHP, İYİ Parti’yi destekleyerek girmemişti.
Cumhur İttifakı ise yoktu. Ayrı giren MHP de 16,2 oy almıştı.
2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ise AK Parti yüzde 44, CHP 19, MHP 16, İYİ Parti 12 aldı.
2024 yerel seçimlerinde AK Parti mevcut belediye başkanını aday göstermedi. Başka bir adayla seçime giriyor. MHP, İYİ Parti, Yeniden Refah ve Zafer Partisi de güçlü adaylarla yarıştalar.
Şehirdeki tek kadın aday ise CHP adayı, milletvekili Burcu Köksal.
Her zaman Türkiye ortalamasının üzerinde sağcı, muhafazakar ve milliyetçi olmuş Afyon’da bu yerel seçimlerde kopkoyu bir milliyetçilik yarışı var.
Favori AK Parti ama sağ oylar bölündüğü, Burcu Köksal da ilde tabanı olan bir siyasetçi olduğu için aradan sıyrılma ihtimali var.
Yerel anketlere göre Burcu Köksal, Afyon’da iddiasız bir aday değil.
Zaten sadece birkaç Afyon yerel gazetesini okuyuncu AK Parti ve MHP’li siyasetçilerin işi gücü bırakıp CHP ve Burcu Köksal’la kavga ettiği görülüyor.
Peki kavganın ana teması ne?
Çok saçma ama Afyon’da 0,64 alan DEM Parti.
Tabii ki esas mesele CHP’nin DEM Parti ile ittifakı.
Afyon’da DEM Parti hatta Kürt yok ama İstanbul’daki ittifak milliyetçi Afyon’da bütün yerel seçim tartışmasını belirlemiş durumda.
Mesela daha bundan 15 gün önce AK Parti Afyon milletvekili Ali Özkaya şöyle demiş:
“Bir hanımefendi Afyon’da milliyetçi kesiliyor. Grup başkanvekili olduğu partiden değil de sanki farklı bir partiden adaymış gibi havası var. Milletimiz ona da sandıkta güzel bir cevap verecek. Ankara’da DEM’lenip, Afyonkarahisar’da milliyetçilik yapmakla olmuyor bu işler.”
AK Parti’nin belediye başkan adayı Hüseyin Uluçay ise yine 15 gün önce AK Parti’nin mitinginde şöyle demiş:
“Afyonkarahisar insanı Arif'dir, irfan sahibidir! Kimi nereye koyacağını da, sandıkta nasıl cevap vereceğini çok iyi bilir. Onların, yarın o teröristin partisinin İl Başkanlığını da bu şehirde açmaya kalkacağını da bilir, Kandil’e selam çakacağını da... Ancak Afyonkarahisar halkının kantarı belindedir, bu ihanete asla sessiz kalmaz, kalamaz…”
Neredeyse bütün yerel seçim tartışması DEM’li cümleler ve CHP’ye suçlamalarla geçiyor.
Yani CHP’li Burcu Köksal, durup dururken Özgür Özel’in katıldığı mitingde o çıkışı yapmadı.
O sözlerle bu iddialara, suçlamalara üst perdeden bir cevap vermiş oldu.
Bu cevabı duyan meydandaki CHP’liler de onu hararetle alkışladılar.
Konuşma yapılırken otobüsün içinde olan Özgür Özel de üç dakika sonra kürsüye çıkıp Burcu Köksal’I Atatürk’ün kızı diye övdü, elini havaya kaldırdı.
“Sürç-I lisan” açıklamasını ise saatler sonra Uşak’ta yaptı.
Demek bu çıkış onun da ilk başta kulağını tırmalamamıştı.
Zaten bu çıkış, Afyon’daki yerel gazetelere bakılırsa Afyon’da bayağı da beğenilmiş görünüyor.
Peki, daha sonra Özgür Özel’in sürç-i lisan açıklaması, İmamoğlu’nun kapıyı göstermesi Afyon’da nasıl yankılandı?
Bir kaç örnek okuyalım:
AK Parti Afyon İl Başkanı:
“Evet değerli hemşerilerim bugün geldiğimiz noktada CHP’nin Afyonkarahisar’da dem Parti ile yüzleşmesi olmuştur. Daha düne kadar Türkiye Büyük Millet Meclisi nde HDP’lilerle ve LGBT’lilerle kolkola gezen malum zat bugün Afyonkarahisar’da milliyetçilik yapmaya çalışırken eline yüzüne bulaştırdı. Maske düştü kel göründü! Bugün bizim sahada karşılaştığımız vatandaşlarımızın bize verdiği mesaj CHP çatısında altında olmaktan utanç duyuyorum mesajı oldu. Değerli hemşerilerim gerçekler acıdır ama dününüzü de unutamazsınız. Dün HDP ile kolkola idiniz LGBT ile kolkola idiniz. Peki kimdir bu LGBT; LGBT denilen çatı erkek erkeğe evliliği kadın kadını evliliği meşru gören bir çatıdır kısaca Türk aile yapısının katilidir. Evet bu katille Afyonkarahisar’ın malum belediye başkan adayı hanımefendi kolkola geziyor ve daha birkaç ay önce onlarla birlikte Türkiye’ye onların meşrulaşması için mesaj veriyor. HDP‘yi anlatmaya gerek var mı değerli hemşerilerim, Kandil’in siyasi uzantısı, terör örgütünün Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki adeta temsilcisi konumundaki bu siyasi parti bu hanımefendi ile daha dün kolkola geziyordu. HDP’liler için çıkarılan fezlekeleri meclis kürsüsünde yırtıp atan bu hanımefendi değil midir? Afyonkarahisar’da milliyetçilik yapmaya çalışan bu hanımefendi değil midir?”
AK Parti milletvekili Özkaya:
“DEM’cilerle mecliste dip dibe oturuyorsun. Bugüne kadar onlarla ilgili tek kelime söz söylemedin. Afyonkarahisar milliyetçi Afyonkarahisar muhafazakâr ben bu şehrin insanından DEM’cilere çakarak oy alırım diye mi düşündün. Tabi DEM’cilerle yönetmeyeceğim dedi ama iş sosyal medyaya düşünce DEM’cilerden fırçayı da yiyince üstüne bir de büyük şehirleri kaybederiz korkusuyla geri vitese taktılar. Genel başkanını arayıp, ‘yanlış söyledim aman başkanım sen düzelt’ diyor. Bunların entrikaları bitmez gece de işler karışınca Ekrem İmamoğlu çıkıyor, “onu atın partiden” diyor. Yahu sen de belediye başkan adayısın o da belediye başkan adayı çıkıp da hadi oradan sen kimsin demiyorsun. Bir de diyor ki ben DEM’cilerle Afyonkarahisar’ı yönetmeyeceğim. Afyonkarahisar’ın hangi belediye başkanı DEM’cilerle yönetti bu şehri? Yalan söyleyerek bu memleketin muhafazakâr seçmeninden oy almaya çalışıyorsun”
AK Parti, MHP, İYİ Parti adaylarının da benzer açıklamaları var.
Peki, Afyon’daki CHPliler Burcu Köksal’ın açıklamasına ne demiş olabilir.
CHP’ye yakın bir gazetedeki yazıdan birkaç cümle okuyalım:
“Büyük taarruz'un yaşandığı İstiklal savaşımızın kazanıldığı Afyon topraklarında Sayın Burcu Köksal milliyetçi muhafazakar vatandaşların oyunu alabilmek için terör konusundaki hassasiyetini dile getirmeyecekti de ne yapacaktı. Niye hoplayıp zıplıyorsunuz Ey dingili kırıklar, seçim arefesinde AKP adayına en fazla zorlayan ve hatta kazanma ihtimali bulunan Sayın Burcu köksal'ı köşeye sıkıştırıp algı operasyonu mu yapmaya çalışıyorsunuz.”
Burcu Köksal’ın Özel ve İmamoğlu’nun çıkışlarından sonra da geri adım atmaması, “dik durması” da Afyon yerel medyasında takdirle karşılanmış.
Yani İstanbul’dan Afyon’a bakınca, kendi dinamikleri, tartışmaları olan bir şehir değil de İmamoğlu’na kumpas, operasyon görenler siyasi bir myopluk yaşıyorlar.
Ama esas mesele bu miyopluk değil.
“Bize operasyon çekiyorlar” komploculuğunun nasıl da bir anda herkesi ikna etmesi.
"Çünkü herşeyi zeki kötülerin korkunç komplolarıyla açıklama hastalığı İslamcıların, taşralıların bir milli sporu değil."
Bu bir siyaset yapma, düşünme ve PR tarzı.
Kendinizi bir davaya, lidere, mücadeleye fazla kaptırırsanız, dünyayla ilgili algılarınızın hepsi o mercekten geçer, ufalır, perspektifinizi kaybedersiniz, kendi kaderinizi o mücadeleyle,liderle birleştirip fazla alıngan, hassas, evhamlı hale gelirsiniz.
Beyniniz parçaları birleştirmeye, yanıltıcı örüntü ağları kurmaya başlar.
Tabii bir de fanatik bir tarafgirlikle, kendi cephesindeki defoları görmez, herşeyi dışarıdaki süper zekalı düşmanlarının bir kumpası, komplosu, operasyonu olarak görmeye başlarsınız.
Bütün kötülükler başkalarından, bütün iyilikler sizden hasıl olmaya başlar.
Halbuki gerçek her zamanki gibi basit ve çoğu kez üzücüdür.
CHP bu sözlerin rahatça söyleyebilecek insanların çoğunlukta olduğu bir parti, bu partide Bolu Belediye Başkanı gibi daha ağırlarını da söyleyen “Kılıçdaroğlucu” olmayan çok sayıda isim var, seçim kazanmak için pragmatik makyajlar, halının altına süpürmeler, stratejik olarak görmezlikten gelmeler bu tarihi, yapısal gerçekleri ve zihniyetleri değiştirmiyor.
Bir yerlerden dikişler patlayıveriyor.
Ayrıca Türkiye’de olan herşey İstanbul seçimleri için yaşanmıyor.
Afyon diye bir il var, orda da seçimler oluyor, oradaki insanlardan İstanbul’daki DEM’li Kürt seçmenleri ürkütmemelerini bekleyen hassas kalpler için de Türkiye’de siyaset bir cehennem olabilir.
.4/03/2024 02:00
Gazze kırgınlığı bir kırılmaya döner mi?
Gazze’de insanlık krizi şimdiden siyasi kırılmalara neden olmaya başladı.
ABD’nin Michigan eyaletindeki Demokrat Parti başkanlık önseçiminde 101 bin seçmen oy vermeye gitti ve Biden’ın İsrail yanlısı politikasını protesto için oy seçeneklerinden “kararsız”ı işaretledi.
Rakipsiz Biden, önseçimi kazandı ama yüzde 13 ile Gazze tepkisi ikinci sırada çıktı.
“Biden’e salla”, “Biden’a yalnız bırak” kampanyalarını düzenleyenlerin hedefi 10 bin seçmeni “kararsız” oy vermeye götürmekti.
Özellikle hedef kitle de Michigan’da Müslüman ve Araplardı.
Ama onların beklentilerini de aşan bir tepki ortaya çıktı. Özellikle genç seçmenler kararsız oy vermek için sandıklara gitmişti.
Biden için büyük bir uyarıydı bu. Çünkü Michigan swing yani sallanan (swinger değil tabii) Demokratlar ile Cumhuriyetçiler arasında gidip gelen eyaletlerden.
2020’de Biden, Trump’ı sadece 150 bin oyla geçip eyaleti almıştı.
Herhalde bu korkuyla Biden, İsrail’e karşı tavrını biraz sertleştirdi. Gazze’ye havadan yardım malzemesi attırdı. Bunu da bizzat anonsladı. ABD hala BM ateşkes çağrılarını vetolarken, başkan yardımcısı Harris, acil ateşkes çağrısı yaptı.
İngiltere’de de Gazze siyaseti sarsıyor.
Ara seçimlerde büyük bir sürpriz oldu ve aykırı çıkışlarıyla tanınan solcu siyasetçi George Galloway’ın parlamentoda temsil edilmeyen marjinal partisi, yoğun bir Müslüman nüfusunun yaşadığı Rochdale’daki seçimleri Gazze temalı bir kampanyayla açık ara farkla kazandı.
İktidardaki Muhafazakarlar üçüncü, İsrail’i eleştiren demeci yüzünden kendi adayından desteğini çeken İşçi Partisi beşinci olabildi.
Muhafazakarların ve İşçi Partisi’nin pro-İsrail politikalarını yeden yere vurarak kampanya yapan Galloway, zafer konuşmasında İngliz İşçi Partisi ve liderine seslendi:
“Keir Starmer, bu Gazze için! Gazze Şeridi’nde şu anda devam eden felaketi mümkün kılmak, teşvik etmek ve örtbas etmek için oynadığınız rolün bedelini çok ağır ödediniz ve ödeyeceksiniz.”
İngiliz İşçi Partisi de Gazze meselesi yüzünden neredeyse ikiye bölünmüş durumda.
Bütün partilerin fanatik İsrail destekçisi olduğu, neredeyse İsrail’e kış demenin antisemitik ilan edilmenize yettiği, en son Berlinale’de en iyi belgesel ödülü kazanan muhalif bir İsrailli yönetmenin bile antisemitik ilan edilebildiği Almanya’da da bu aşırılık, katliamın boyutları büyüdükçe insanlara batmaya başladı.
Kendi adıyla bir ittifak kuran Sahra Wagenknecht, İsrail’i eleştiren çıkışlar yapıyor ve şimdiden yüzde 10’u gördü.
Peki Türkiye’de Gazze siyaseti etkiler mi?
AK Parti hükümeti, Gazze konusunda daha önceki yıllardaki sert çıkışlarla kıyasla yumuşayan dili, elçi geri çekmek gibi ani tepkilerden uzak mutedil politikaları nedeniyle İslami ve muhafazakar çevreleri tatmin etmiyor.
Uzun bir süre sonra ilk defa İslami kesimlerden, muhafazakar kanaat önderlerinden yüksek sesle iktidara sitemler ve eleştiriler duyuluyor.
İHH’nın bütün şehirlerde yaptığı Gazze buluşmalarında konuşan Siyer Vakfı başkanı Muhemmed Emin Yıldırım, ısrarla ve artan bir tonla bu eleştirileri her seferinde dillendiriyor. Salonlardan alkışlar yükseliyor.
İlk başta bu eleştirileri yapanlar “İrancı” olmakla suçlandı ama katliam sürdükçe ve kimse bunu durduracak bir adım atmadıkça bu suçlamanın da altı boşaldı.
Artık “İrancı bunlar” diye karşı saldırıya geçmek, kendini yakan Amerikalı askeri bile “gavurun oyunu” diye değersizleştirmeye çalışmak, “Külliye’den aradılar, Gazze’yiz hocam” gibi şehir efsaneleriyle insanların yüreğini soğutma girişimleri sert tepkilere, alay konusu olmaya neden oluyor.
Doğrudan iktidarı pasif kalmakla eleştirenler olduğu gibi esas eleştiriler İsrail ile devam eden ticaretle ilgili.
Sahada askeri ya da diplomatik olarak katliamı bitirmeye kimsenin gücünün yetmeyeceği kahredici bir realite olarak teslim edilse de tamamen Türkiye’nin kararına bağlı olan ticareti kesmek gibi bir adımın neden bir türlü atılamadığını en kararlı iktidar destekçileri bile açıklayamıyor.
Küresel bir ekonomik pazarda ticareti tümden kesmek çok mümkün olmasa da bu artık siyaseten ve psikolojik olarak bir teste dönüşmüş durumda.
Özellikle MÜSİAD gibi toplantılarında Kuran’dan Yahudilerle ilgili ayetler okunan bir örgütün üyelerinin bu ticarete devam etmesi, fedakarlık eşiklerinin Starbucks’tan kahve almamanın ötesine geçememesi tepkileri artıyor.
Bir de üstüne İBB adayı Murat Kurum’un Gazze’yi amatörce 31 mart seçim kampanyasında kullanması eklenince tepkiler daha da yükseldi.
Kurum’un “31 Mart’ta Gazze’deki mazlumlar sevinecek. Gazze’de elini bize uzatan kardeşlerimiz, Gazzeli yavrularımız sevinecek. Gazze’nin özgürlüğü için İBB olarak Gazze’ye yapacağımız yardımlar için 31 Mart’ta milletimiz gerçek belediyecilikten yana tavrını koyacaktır” sözlerine Özgür Özel: “Çapsız, samimiyetsiz, istismarcı”, Ekrem İmamoğlu: “Aslında hükümeti eleştiriyor”, Ali Babacan: “Gazze’yi belediye seçimine malzeme yapmak utanç verici”, Ahmet Davutoğlu: “O kadar çağrı yaptık, Gazze için bu istismarcıları harekete geçiremedik!”, Temel Karamollaoğlu: “Gazzeli mazlumların acılarını yerel seçimlere alet etmek ahlaksızlıktır, seviyesizliktir, vicdansızlıktır!” diye sert tepkiler verdi.
Aslında Kurum’un esas devirdiği çam İHH’yı ziyareti sırasında ısrarla “Kudüs’te yaşanan zulüm” demesiydi.
Bürokrasiden gelen bir aday için beklendik potlar bunlar.
(Daha önce bu köşede siyasetten gelmeyen, organik olmayan adayların en büyük dezavantajının bu ideolojik ve söylemsel açık olabileceği yazılmıştı.)
https://www.karar.com/yazarlar/yildiray-ogur/ak-parti-neden-siyasetten-aday-cikaramadi-1598644)
Peki, Gazze konusunda İslami ve muhafazakar kesimlerde hükümete karşı bu kırıklık, küskünlük, eleştirel dil seçimlerde ABD ve İngiltere’de ilk örnekleri görünen bir siyasi tepkiye, kopuşa neden olur mu?
AK Parti hükümeti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan Gazze konusunda kendisinden beklenen performansı göstermese de Gazze meselesinde Hamas ve İsrail’i birlikte kınamadan öteye bir cümle kuramamış, bir eylem ortaya koyamamış, hatta sadece Gazze için bir afiş bile asamamış, genel olarak İslam dünyasındaki trajedileri AK Parti’ye havale etmiş CHP, İYİ Parti ya da gündeminde pek de Gazze olmayan Türkiye’deki seküler medyaya bakıldığında hala AK Parti bu konuda ehveni şer olarak görünecektir.
Saadet, Gelecek, DEVA, Yeniden Refah, Hüda Par gibi partililerin Gazze duyarlılığı ve iktidara haklı eleştirileri ise takdir edilen ama bu takdirlerin oyları bölmek için yetmeyeceği olumlu puanlar olarak hanelerine yazılacaktır.
Murat Kurum’un Gazze’yi seçim kampanyasında amatörce kullanması haklı olarak eleştirilse de İstanbul’da Gazze için mevcut belediyenin bir tane afişi bile yokken, kimin bu konuda daha duyarlı olduğu büyük bir sır değil, her zaman ve kolaca siyasi duyarlılıklar hissedilir ve sözler hatta potlardan daha kalıcı etkiler yapar.
Hele de Gazze için sabahın köründe eyleme giden bir adamı, yol ortasında elindeki bayrak yüzünden yumruklayan üniversite öğrencisini kahraman ilan edenlere ya da Gazze meselesine ilk tepkisi “Arapların topraklarını sattığı” olanlara, bir zamanlar sağcıların “kızıl komünist”i gibi her meseleyi getirip “siyasal İslamcı”ya bağlayanlara, bunu yaparken de ağzından çıkan köpüklere engel olamayanlara bakanlar için retorik düzeyinde de olsa iktidarın Gazze hassasiyeti tutunacak bir dal olmaya devam edecektir.
İktidar hala Gazze meselesinde kitlesini “daha fazlasını yapmak istiyor, ama yapamıyor, şartlar malum” diye tutmaya devam edecektir.
Nasıl Atatürk konusunda hiçbir CHP’liyi, 100. Yıl kutlaması yaptı diye AK Parti’nin CHP’den daha duyarlı olduğuna ikna edemeyeceğiniz gibi Gazze ve benzeri konularda da iktidara yönelik eleştirilerin sonucu radikal bir kopuş ve ani bir aydınlanma olmaz.
Ama ani oy verme davranışlarını etkilemese de Gazze meselesinde iktidara kırgınlıklar, hayal kırıklıkları ve yükselen eleştiriler özellikle bugüne kadar her vesileyle susmuş, kol kırılır yen içinde kalır diyenlerden yükselen homurtu sesleri daha orta ve uzun vadede duygusal kopuşların başlangıç anı olabilir.
AK Parti iktidarını ümmet için hilafet makamına yakın görenler, bütün alem-i İslam’ın biz Türkleri hasretle beklediğini zannedenler için Gazze meselesindeki reel politik ve diplomatik soğukluk ve mesafe iktidarın etrafındaki kutsallık haresinin dağılmasına neden olmuş olabilir.
Şimdiden eleştirilmezlik zırhının delinmesine neden olduğu görülüyor.
Ayrıca Gazze; beklentinin tersine “biz ve onlar”, “Müslümanlar-kafirler” ikiliklerine sığmadı, onları artıran değil sarsan etkiler yarattı.
Gazze konusunda Batılı başkentlerdeki kalabalıkların İslam başkentlerindeki, Türkiye’deki kalabalıklardan büyük, ısrarlı olması, Batılı isimlerin, siyasetçilerin, kanaat önderlerinin, sanatçıların inatçı, cesur, yaratıcı tepkileri hızla ve takdirle tüketildi, zenofobik, ümmetçi, milliyetçi önyargılarda kırılmalara yol açtı.
Bu da iktidarın temelde üzerine oturduğu biz ve onlar ikiliğinde hasarlar yaratmış olabilir.
Ama iktidarın etrafındaki kutsallık haresinin reel politikle aşınması ve biz-onlar, kafirler-Müslümanlar ikiliklerinde kafaların karışması ancak bu meselelerde muhalefetin ikna edici ve güvenilir bir aktör haline gelmesiyle siyaseten bir sonuç yaratabilir.
Onun da 14 Mayıs 2023’ün bile gerisinde, çok uzağındayız.
Yani özetle Gazze eleştirileri, muhaliflerin hemen, şimdi, derhal beklediği, ümit ettiği sonuçları doğurmayacaktır. Orta ve uzun vadede ise kalıcı hasarlar bırakabilir.
Her şeye rağmen üç kuşak CHP’ye gözü kara oy verip, muhafazakarların bir anda bir şey olunca oy vermeyi bırakmasını bekleyenlerin hatta bunu yapmadıkları için onları “biat kültürü”yle suçlayanların bu sonuca çok da şaşırmaması beklenir.
.11/03/2024 02:00
Programa çıkar mısınız? Peki ne kadar?
1991 seçimlerini hatırlayacak kadar yaşı yetenler herhalde o ismi asla unutmamışlardır:
Hasan Peker.
20 Ekim 1991, Türkiye’de özel televizyonlarla gidilen ilk genel seçimdi.
Daha önce TRT’de YSK’nın ilgili kanun maddesi okunarak açılan zorunlu bir propaganda süresini kullanabilen partiler, ilk kez siyasi reklam filmleriyle seçmenin karşısına çıkmıştı.
Mesut Yılmaz’ın ünlü Fransız reklamcı Seguela’ya yaptırdığı reklam filmi, Sezen Aksu’nun Hadi Bakalım şarkısından uyarlanan klip ilk akla gelenlerden.
Ama büyük partiler dışında adaylar da reklam filmleriyle televizyonlarda yer alıyorlardı.
Özellikle de bir aday; Hasan Peker.
Hasan Peker, DYP Tekirdağ milletvekili adayıydı.
30’lı yılların başında Çorlulu genç bir işadamıydı.
Paraya kıymış ve kendisine bir şarkı besteletip, bir reklam filmi yaptırmıştı.
Artık kaç kere dinlediysem şarkısı bile aklımda hala: “Hasan Peker, delikanlı, yeni kanlı. İşçinin, köylünün, esnafın sesi…”
Hasan Peker, milletvekili seçildi. Merak edenler varsa 64 yaşında, siyaseti bırakmış işlerinin başında.
Ama eğer Hasan Peker bugün mesela Çorlu Belediye Başkanlığı’na aday olsaydı, televizyonlara çıkmak için reklam filmi yayınlatmasına gerek kalmazdı.
Neden mi?
Karar TV’de hafta üç gün Elif Çakır’la program yapıyoruz. Programa bu aralar tabii ki dikkat çeken, genel seyirciler için de ilginç olabilecek belediye başkan adaylarını konuk olarak çıkartıyoruz.
Ama belediye başkan adayları ve basın danışmanları davetleri duyunca bir süre duraklıyorlar, başka bir şey denmesini bekliyorlar.
Sonra da biraz fazla teşekkür ediyorlar.
Ne de olsa bizim işimiz programımıza iyi konuklar çıkarıp, izlenmek ve konuşulmak.
Bu kadar teşekküre ne gerek olabilir!
Nihayet İstanbul’da seçimlere giren ama fazla iddialı olmayan bir partinin adayı bu teşekkürlerin sebebini açıkladı.
“Çünkü siz program için ücret talep etmiyorsunuz.”
Sonra da ne kadar ücret ödeyerek hangi kanallara çıkabildiklerini anlattı.
Kendisini ancak bu şekilde finanse eden Youtube kanallarından, sosyal medya influencerlarından bahsedilmiyordu.
Ülkenin önde gelen ulusal haber kanallarından bahsediliyordu.
Belediye başkan adaylarını ulusal haber kanallarına çıkarmak için ücretler 150 bin ile 250 bin arasında gidip geliyor.
Bazı kanallarda çıkılacak programa, popüler spikerlere göre tarifeler değişiyor.
Akşam kuşakları daha pahalı iken, gündüz kuşaklarında bir 10 dakika konuşmak daha az maliyetli olabiliyor.
Hatta bu işte aracılar bile ortaya çıkmış.
Bir televizyon programına konuk olmak artı bir gazeteye haber olmak diye paketler bile satılmaya başlanmış.
Bu iddiaları kontrol etmek ise çok zor olmadı.
Konuştuğum belediye başkan adayları, basın sorumlularının tamamı bunu artık olağan bir iş kampanya kalemi olarak kabul etmişlerdi.
Herkes bütçesine göre kanallara çıkıyor.
Hatta bir basın danışmanı “Onlar gelip bizden parayla konuk olmamızı istemiyorlar, biz sesimizi duyurabilmek için başvuruyoruz, rica ediyoruz, onlar da bize bu tarifeleri sunuyorlar” diyerek durumun aslında herkes için ne kadar efektif bir çözüm haline geldiğini anlattı.
Gerçekten de ona yakın iddialı parti ve bu partilerin yüzlerce büyük il ve ilçede adayları var.
Bu isimlerin çoğu ulusal bir medya için çok da ilginç konuklar değiller.
Mesela beş büyük partinin büyükşehirlerin belediye başkan adaylarına bile yer vermek bayağı bir iş ve saat demek bir televizyon için.
İşte bu sınırlı ekran süresini kullanım hakkı o yüzden değerli hale geliyor, piyasayı oluşuyor.
Bu çok gizli bir bilgi de değil. Sadece önemli haber kanallarını bir gün izleyince zaten kendiniz durumun farkına varıyorsunuz.
Çünkü bir anda ulusal bir haber kanalının ekranında Şanlıurfa Haliliye Belediye Başkan adayı görünüyor.
10 dakika ekrana projelerinden görüntüler de getirilerek güya konuk olduğu programda kendini anlatıyor.
Böylece bütün Türkiye, Haliliye’deki yeşil alan sorununu öğrenmiş oluyor.
Bu yapılırken başında, sağında, solunda bunun bir tanıtım ya da reklam olduğuyla ilgili bir ibare yer almıyor.
Üniversite tercih günlerinde ekranlardaki üniversite tanıtım programları gibi.
Ama bu kez reklam olduğunu izleyici anlamıyor.
Bir anda ulusal bir haber kanalında ünlü bir ekran yüzünün karşısında İYİ Parti Ordu adayı, CHP Sultanbeyli adayı, AK Parti Şanlıurfa adayı görünüyor.
Böylece reklam bütçelerinin kısıldığı ya da kamu reklamlarının siyasi kriterlere göre dağıtıldığı ülkede medya hayatını devam ettirmek için bir ek kaynak bulmuş oluyor.
Başkan adaylarının artık bu tarz reklamlar için yüklü bütçeleri var.
Gazeteciler, influencerlar, Youtuberlar ücreti karşılığında lansmanlara çağrılıyor, nerden para kazandığı belirsiz 24 saat haber paylaşan push notification tarzı sosyal medya hesapları parayla tweetler atıyor, instagram postları paylaşılıyor böylece organik görüntülü hormonlu bir tanıtım yapılıyor.
Alan memnun satan memnun hatta parasını vererek sağlanan bu çokseslilikle demokrasiye katkı yaptığı bile söylenebilir.
Ama en azından seyircilere aptal muamelesi çekmeden yapmak daha doğru olurdu.
Ekonomisi altüst olan bir ülkede meslekler de bunlardan etkileniyor.
Polis müdürü kaçakçılık yapıyor, hakim parayı bastıran uyuşturucu kaçakçısını tahliye ediyor, 5 bin doları veren herkesin internet geçmişinin silinmesine kararı çıkartıyor, haber kanalları parayla belediye başkan adayı konuk alıyor, gazeteciler lansmanlardan influencerlık yapıyor.
İnsanların mesleklerine saygısı, yaptıkları işin değerine inancı kalmayınca, meslek etiği boş ve aptalca bir lafa dönüşüyor. Maaşların yerlerde süründüğü bir ekonomide milyon dolarlık kararlara imza atan bürokratlar akan zenginlikten çubukla kendilerine doğru akan yarıklar açmaktan çekinmiyor, büyük bütçeleri olan belediyeleri yöneten başkanların haberlerini bedava yapmak salaklık gibi görülüyor.
Ekonomideki bozulma, her şeyi bozuyor. İdealleri, meslekleri ve tabii insanları…
Medyası iktidar ve muhalif siyasetçiler tarafından kontrol altına alınmış bir medyada bir süre sonra o medyaya nüfuz etmenin etik dışı yöntemleri ortaya çıkıyor.
O zaman da parayı bastıran Haliliye Belediye Başkanı bütün Türkiye’ye projelerini izletiyor.
Bütün bunlara karşı eski usullerle direnenlere selam olsun ve kolay gelsin.
Muhtemelen kimse bunun değerini teslim etmeyecek, hatta içlerinden bunlar ne kadar aptal bile diyor olabilirler
.18/03/2024 00:01
Diyarbakır nasıl bir ‘müjde’yi bekliyor?
Hafta sonu bir konferansa katılmak için İstanbul’dan Diyarbakır’a giderken İstanbul’daki televizyonların gündemi hala 31 Mart, İmamoğlu, Kurum ve Kürtlerin seçimlerde ne yapacağıydı?
Uçak Diyarbakır’a indiğinde ise bu gündemden geriye hiç bir şey kalmadı.
Diyarbakır’da zaten 31 Mart’ta ne olacağı belli.
Önseçim yapıp, önceden seçilmiş parti bürokratlarını aday olarak dayatan, sürpriz yapan Batman adayı gibi isimleri armudun sapı, üzümün çöpü diyerek tasfiye eden, şehirlerde pek de tanınmayan, heyecan yaratmayan ya da kayyım atamaya niyet etmişlere gollük pas gibi profillere sahip adaylar göstermiş DEM Parti’nin üçüncü yol gibi görünen ama öyle de olmayan, heyecan yaratamayan yeni politikasına karşı bir tepki var.
Ama yine de merak edilen DEM Parti’nin yüzde kaçla, ne kadar oy kaybederek kazanacağı.
Diyarbakır’da ne olacağı esas merak edilen, heyecan yaratan Mart günü ise 31 Mart değil, 21 Mart.
8 yıl sonra verdiği ilk röportajda “Erdoğan artık çözüm sürecini dondurucudan çıkarmalı” diyen Leyla Zana neden sessizliğini bozdu ve 21 Mart’ta Diyarbakır’daki Newroz’da ne diyecek?
Karayılan’ın Newroz’dan birkaç gün önce açıklayacağını duyurduğu müjde ne?
20 Mart günü Diyarbakır’a geleceği duyurulan Erdoğan neden bu gezisini Newroz sonrasına erteledi?
Fidan, Kalın ve Güler’in Bağdat ziyareti sonucunda Irak neden PKK’yı yasa dışı örgüt ilan etti?
Hafta sonu Diyarbakır’a bu sorulara cevap bulunabilecek bir toplantı için gittim.
İnsan Hakları Derneği, geniş katılımlı bir Kürt Meselesinin Çözümü ve Barış Konferansı düzenledi.
Çözüm sürecinde bile çok istekli görünmemiş, DEM Parti’ye yakın çizgideki İHD’nin çözüm ve barış arayan bir konferans yapması zaten ilginçti.
Ama bir gazeteci için esas heyecan verici olan konferanstaki iki oturumdu.
“Cumhuriyetin 2. Yüzyılında Türkiye’de Yeni Bir Barış Süreci Mümkün mü?” başlıklı oturumun konuşmacıları Ali Bayramoğlu ve Leyla Zana’ydı.
Uzun yıllardır Diyarbakır’daki köyünden çıkmayan Leyla Zana’nın Newroz öncesi bu başlık altında bir konferansta konuşması bile tek başına haberdi.
İkinci dikkat çekici oturumda ise DEM Parti milletvekili Ayşegül Doğan, AK Parti milletvekili Galip Ensarioğlu ve CHP milletvekili Sezgin Tanrıkulu konuşmacıydılar.
Konferansa Edirne’den gelen bir mesaj durumu daha da ilginçleştirdi.
Selahattin Demirtaş ve hücre arkadaşı Selçuk Mızraklı’dan gelen mesajın en çarpıcı cümlesi zaten birazdan bütün sitelerde manşet oldu:
“Hükümet de bugün itibarıyla Sayın Erdoğan şahsında temsil edildiğine göre, bu işin birinci muhatabı Sayın Erdoğan’dır. Yine geçmiş deneyimlerden bilinen, kabul gören ve devletin de resmi hafızasında meşruiyeti kayıt altına alınmış Sayın Öcalan bir başka muhataptır.”
Sonra sosyal medyaya Ahmet Türk’ün o gün verdiği bir röportajdan cümleler düştü:
“CHP yapamaz. Neden? Derin devleti ikna edemez çünkü. Erdoğan isterse ikna edebilir. Sorunu çözebilirler.”
Muhalifler sosyal medyada DEM Parti’yi CHP ve İmamoğlu’na karşı iktidarla iş pişirmekle suçlarken salondaki hava hiç öyle değildi.
Leyla Zana, “Seçim çalışmaları, Newroz hazırlıkları” gibi pek de ikna edici olmayan mazeretler ileri sürerek konferansa katılamayacağını söyleyen bir mesaj göndermişti.
DEM, AK Parti ve CHP’yi barış başlığı altında bir araya getiren oturumun da “daha sonra yapılmak üzere” iptal edildiğini açıklandı.
Neden iptal edildiğine dair bir gerekçe gösterilmedi ama sonradan DEM Parti’nin AK Parti ile yan yana gelmemek için son anda katılmaktan vazgeçtiğini öğrendik.
Yani Demirtaş, Türk, Zana AK Parti ile diyalog, çözüm süreci sinyalleri verirken, DEM Parti Diyarbakır’da Galip Ensarioğlu ile bile çözüm, barış konulu bir panelde yan yana durmak istemeyen sekter siyasetini sürdürüyordu.
Diyarbakır’ın neredeyse önde gelen bütün kanaat önderlerinin, STK başkanlarının, Cengiz Çandar, Hasan Cemal, Ali Bayramoğlu, Vahap Çoşkun, Eren Keskin, Hakan Tahmaz, Arzu Yılmaz, Levent Korkut, Murat Çelikhan gibi isimlerin bulunduğu salona ise karamsarlık hakimdi.
Peki bu karamsarlığın sebebi doğrudan meselenin muhatabı olmak mıydı yoksa siyaseten iktidara öfke mi?
Her ikisi de.
Özellikle kayyumlar, bölgede ve bölge dışındaki Kürtlerin AK Parti’ye öfkesini artırıyor.
Mesele kayyumların şehirleri çok kötü yönetip yönetmediği de değil. Bazı kayyumlar gayet iyi işler de yapmış.
Ama uygulamanın kendisi haklı olarak Kürtlere ve demokratik haklarına saygısızlık olarak görülüyor.
Bu yerel seçimlerde de seçmenler kayyumlara karşı tepkilerini iktidara gösterebilecekleri bu büyük fırsatı kaçırmayacaklar.
DEM Parti’nin düşük profilli adayları ve onları belirleme tarzına tepki bile en fazla katılımı düşürebilir.
İstanbul’daki Kürtlerin en az yarısının gidip İmamoğlu’na oy verecek olmasının ana motivasyonu da bu.
Yoksa CHP, CHP Diyarbakır İl Başkanı’nı bile ikna etmekten uzak. Özellikle de 14 Mayıs’a doğru açılan büyük kredi, Ümit Özdağlı protokolle tükendikten, Burcu Köksal’da şüpheler doğrulandıktan sonra.
2028’e kadar Kürtlerin dertlerine çare olacak bir güç odağı olamayacak CHP ile işbirliği, elde edilen kazanımların buna değip değmediği de bu yüzden sorgulanıyor.
Özellikle daha dindar Kürtler ya da Kürt milliyetçileri; DEM’in CHP’ye desteğinin, Kürt hassasiyetinden ya da Kürtlerin çıkarlarını gözetmekten çok, DEM Parti ve Kandil içinde hakim bir grubun İslamcılık karşıtlıklarından ve laik hassasiyetlerinden kaynaklandığını düşünüyor.
AK Parti’nin MHP’yle ittifakı, kayyumlardan, tutuklu siyasetçilerin durumundan geri adım atacak gibi durmaması da eldeki seçenekleri azaltıyor.
Bu sıkışmışlık karamsarlığa neden oluyor.
Ayrıca bu sıkışmışlık içinden imkanlar, fırsatlar da görülemiyor.
O yüzden içinde mutlu ve haklı hissedilen eski diskur içinde dolaşmak, fırsatların ve zorlukların reel bir analizini yapmaya tercih ediliyor.
Meseleyi hala savaş, barış, çözüm süreci gibi kavramlarla konuşmak da o kolaycılıklardan biri.
Tam olarak neyi kastettiğimi salonda biraz yüzleri ekşiten beş dakikalık bir konuşmayla anlatmaya çalıştım.
Şöyle özetlenebilir;
İki günlük toplantıda neden kimse 2013’deki Çözüm Süreci’nin ana mottosunu bir kere bile dillendirmedi: Analar ağlamasın.
Bunu anlamak için 11 yıl geriye gidip Çözüm Süreci’nin neden başladığına biraz daha yakından bakmak gerek.
AK Parti iktidarı 2005 ile 2013 arasında en az üç kez ve ısrarla çözüm süreçlerini denedi.
Peki neden AK Parti iktidarı ısrarla bu denemeleri yaptı?
Kürtlerin ekstra oyuna ihtiyacı yoktu, zaten yeterince güçlüydü, bu adımı atmak siyaseten de riskliydi.
Bunun iç ve dış sebepleri olarak ilk akla gelenleri şöyle sıralayabiliriz;
AK Parti iktidarı ordu ile bir iktidar mücadelesi içindeydi. Sivilleşme, demokratikleşme adımları bu güç mücadelesinin bir parçasıydı. Kürt meselesi ahlaken, siyaseten fikren AK Parti iktidarının rejime, resmi ideolojiye ve orduya karşı elindeki güçlü bir argümandı.
AK Parti iktidarı içerisinde üst düzeylerde çok sayıda Kürt siyasetçi, bürokrat, entelektüel vardı. İslamcılar genel olarak Kürt meselesinde devletin çizgisi dışında Kürtlerle iyi ilişkilere sahipti. Kürt İslamcılığı her zaman güçlü oldu ve AK Parti, Milli Görüş çizgisine yakın durdu. Yani bu fikri lobi çözüm süreçlerinin konuşulmayan motivasyonları içindeydi.
Dünyada çözüm, barış, demokrasi, insan hakları değerlerinin yükseldiği bir dönemdi. Arap Baharı ile bizim bölgemizde de bu değerler büyük bir enerji yaratmıştı. Çözüm sürecini bitiren Suriye’deki savaşta Esad kaybetmek üzereydi.
Ama en önemlisi bunlar değildi.
En önemli neden şiddet, terör Türkiye’nin uzun süredir en büyük sorunuydu. Sürekli kayıplar veriliyor, şehit haberleri geliyor, terör saldırıları oluyordu. Bölgede olaylar bitmiyordu. Güvenlik ciddi bir sorundu.
Bütün anketlerde terör en önemli sorun olarak çıkıyordu. Hatta enflasyonu bile geçiyordu.
O yüzden ortada hayatını felç eden, çözülmesi zaruri bir sorun vardı. Analar ağlıyordu ve “analar ağlamasın” mottosu herkesi ikna edebiliyordu.
Ve son olarak bu işi yapabilecek Erdoğan gibi güçlü, halkı ikna edebilecek bir lider vardı.
Şimdi de 11 yıl sonraki Türkiye’ye bakalım;
AK Parti iktidarı artık bütün devlete, orduya hakim.
Arap Baharı yenildi, bölgede otoriter rejimler kazandı. Esad kazandı, PKK için Suriye’de 40 yıllık tarihinde ilk kez bir şehirde hakimiyet kurdu, kendine ait bir alanda iktidar oldu. Türkiye’deki çözüm, barış PKK’nın gündeminden düştü.
Bu arada Liberal demokrasi karşıtı rüzgar bütün dünyayı kapladı. En son Avrupa’nın en solundaki Portekiz’de bile aşırı sağ yüzde 20’lere dayandı.
Hala daha da güçlü olan Erdoğan tarafından yönetiliyoruz ve hala AK Parti’de sayıları ve etkileri azalsa da Kürt ve Kürt meselesine duyarlı isimler kritik yerlerde.
Çözüm sürecinin MİT müsteşarı Hakan Fidan Dışişleri Bakanı, Dolmabahçe fotoğrafındaki Efkan Ala AK Parti’nin iki numarası. Çözüm süreci ve demokrasi perspektifi olan bir entelektüel olan İbrahim Kalın MİT Başkanı, çözüm sürecine en yakın generallerden Yaşar Güler Savunma bakanı, Diyarbakır’ın yakın tarihindeki en Kürt dostu valilerden İçişleri Bakan yardımcısı Münir Karaloğlu İçişleri Bakan yardımcısı.
Ama en kritik faktör artık yok.
Terör artık Türkiye’de vatandaşların şikayet ettiği, anketlerde üst sıralarda çıkan bir sorun değil. Anketlerde terör mültecilerden hatta sokak köpeklerinden bile daha düşük düzeyde bir sorun olarak görülüyor.
Çünkü PKK Türkiye’de eylem yapamıyor. Savaş teknolojisi artık dağda gerillacılığa izin vermiyor.
Bu yüzden çözüm sürecinin ana sloganı olan “analar ağlamasın” sloganı bugün kimseyi etkilemiyor. Çatışmalar genelde sınır ötesinde Suriye’de, Irak’ta oluyor. Büyük kayıplar yaşanmıyor. Ordu profesyonel askerliğe geçtiği için, PKK’ya katılımlar Türkiye’den çok düştüğü, PKK Suriye katılımlı bir örgüt olarak devam ettiği için yaşanan ölümler toplumsal öfke krizlerine, travmalara neden olmuyor.
PKK devlet için hala bir mesele ama vatandaşlar için değil. Kürtler için de çok değil. Hakkari’nin dağ köylerinde bile yıllardır PKK’lılar görülmüyor.
Yani ortada çözülmesi acil bir mesele yok. Mevcut çatışmalar, şiddet, terör devlet için birlikte yaşanılabilir düzeyde. Türkler ve Kürtler için de şiddet, terör hayatı etkileyen, felç eden bir faktör olmaktan çıktı. Savaş olmadığı için barış kelimesi de boşa düşüyor. Çözüm sürecindeki gibi çözüm kendini bir ihtiyaç olarak hissettirmiyor.
Bu yüzden uzun bir süredir Türkiye’deki tartışmalardan PKK’dan değil, HDP’den, DEM Parti’den bahsediliyor. Tartışmalarda adından en çok bahsedilen, öfkenin muhatabı olan da Öcalan, Kandil’deki PKK’lılar değil Demirtaş.
Kandil’deki PKK komutanları sadece seçimlerle ilgili yaptıkları açıklamalarla gündem olabiliyorlar.
İşte tam da bu noktada görülmeyen bir fırsat var
Bugün Kürtlerin en büyük kozu ve gücü siyaset.
2015’den bu yana HDP, Yeşil Sol, DEM Parti Türkiye siyasetinin anahtar rolde, ittifak kurulması gereken partilerinden biri oldu.
Meclis’te MHP’den, İYİ Parti’den daha fazla milletvekilleri var.
14 Mayıs seçimlerinde muhalefet en kritik desteği aday çıkarmayan HDP’den aldı. Bu yerel seçimlerde de sonucu en çok belirleyecek olan DEM Parti’nin tavrı oldu.
Kayyum gibi çok sert bir uygulama olmasına rağmen siyaset sürüyor.
Seçimler var bütün Diyarbakır belki aylar sonra yerlerine kayyum atanacak adayların fotoğraflarıyla kaplı. Seçimi kazanmalarına kesin gözüyle bakılıyor.
Peki bu nasıl mümkün oldu?
Birinci faktör: demografik değişim.
Kürtlerin artan nüfusu onları siyaseten etkili hale getirdi.
Demirtaş gibi karizmatik bir siyasetçi de bu demografik gücü mobilize etmeyi, bir partiye kanalize etmeyi başardı.
Kürtler artık küstürülmemesi gereken, konuşurken dikkatli olunması gereken bir potansiyel müttefik.
O yüzden 90’larda devletin resmi politikası olan inkar-red politikaları artık siyaseten ayıplı.
Kürtçe yasakları yaşandığında iktidar çevrelerden hızlı yalanmalar geliyor. Burcu Köksal’ın konuşması üzerine CHP’den gelen seri yalanlamalar ortamın nasıl değiştiğini gösteriyor.
Bu ortamı sağlayan en önemli değişken başarısızlıkla biten çözüm süreci.
Çözüm sürecinde her şey en zirvede yaşandı ve konuşuldu ki çözüm süreci Türkiye’yi, Kürt siyasetini değiştirdi.
Kürt meselesini yaratan Dersim, 90’lar gibi referanslar artık ortak bir tarih bilincine dönüştü.
Böyle bir sorunun varlığını tartışmak marjinal bir görüş haline geldi.
Çözüm süreci meselenin savaşarak değil konuşarak çözülebileceğini gösterdi.
Eğer bu bir kere mümkünse bir daha insanları şiddete ikna etmek de zordur. Bunu anlamayan PKK hendeklerde intihar etti, Suriye sayesinde hayatta kaldı.
Ama bütün araştırmalar gösteriyor ki Kürtler açısından şiddet bir yol olmaktan çıktı.
PKK, Türkiye’deki Kürtleri Suriye gündemiyle, oradaki kazanımlarla heyecanlandırmaya çalışıyor. Ama bu yeni nesillerden örgüte katılım motivasyonu yaratmıyor.
Çünkü artık yerleşik, şehirleşen orta sınıflaşan bir Kürt nüfusu var ve herkesin kaybedecek çok fazla şeyi var.
Türkiye ile entegrasyon kültürel, ekonomik, sosyal olarak artıyor.
Bununla paralel olarak yapılan araştırmalarda Kürt milliyetçiliğinin de yükseldiği görülüyor. Ama hala Kürt milliyetçisi partiler çok zayıf, çünkü bu milliyetçilik siyasi değil kültürel bir milliyetçilik.
Kürtçe; kayyumlara karşı olmak ve Demirtaş’ın özgürlüğünün de önünde Kürt mücadelesinin en heyecanlı, insanları birleştiren, motive eden davası.
Ama bu yeni Kürt toplumsal gerçekliği siyaseten temsil edilmiyor, bu yeni, gerçeklik üzerine bir dil ve mücadele inşa edilmiyor.
“Yaşasın barış” sloganları da, çözüm süreci beklentileri de o yüzden boşlukta asılı kalıyor.
Kürt sorunu 80’lerde, 90’larda, hatta 2013’lerde hayatı felç eden, herkesi etkileyen bir meseleydi. Artık Kürt sorunu yok, Kürt gerçeği var.
O yüzden çözüm süreci, barış yok. DEM Parti, Demirtaş, Kürt seçmenler var.
Kürtler artık bir siyasi, demografik güç.
Ama bu gücün bir muhatabı, sahibi, temsilcisi yok.
DEM Parti, hala biz değil adaya ve dağa bakın diyor, muhatap olmayı, aktörleşmeyi reddediyor. Askeri olarak düşman olan iktidar, siyasetin de düşmanı olmak zorunda kalıyor.
Irak’ta PKK’ya karşı ittifaklar kuran bir iktidarla, Diyarbakır’da bir masada oturmak ayıplanıyor.
Bu da siyasetin imkanlarını öldürüyor.
Büyük demografik, siyasi gücün rasyonel ve efektif olarak kullanılmasını engelliyor.
DEM Partili siyasetçiler ve çevresindeki kanaat önderleri; 90’larda yaşıyormuşuz gibi sert bir inkar-asimilasyon-özel savaş terminolojisiyle ya da toplumdan kopuk bir woke sivil toplumculuk diliyle konuşuyor.
Değişen Kürt nüfusunun talepleri ve diliyle konuşmayı ideolojik zayıflık gibi görüyor. Eski sloganlar, fikri külliyata sığınıyor, hayatı da oraya çekmeye çalışıyor.
Ama hayat yine fikirlerin ve sloganların önünde koşuyor. Hayat arabayla ilerlerken fikirler, sloganlar, argümanlar at arabasıyla ona yetişmeye çalışıyor.
Bu da siyasetin gündemini ve dilini toplumdan koparıyor.
O yüzden her şeyin bir anda devlet tarafından verileceği bir çözüm süreci ve müzakere anı dışında bir talep ve siyaset geliştirilemiyor.
Aslında tuhaf biçimde bir taraftan devlete ateş püskürülürken, bir taraftan da inayeti bekleniyor.
Halbuki eldeki siyasi ve demografik güç doğru bir kanalda toplanabilirse, diyalog kanalları açılırsa kimsenin inayetine, barışa olan sevdasına ihtiyaç olmadan sorunları parça parça konuşmak, çeşitli meselelerde mücadele vermek, kazanımlar elde etmek mümkün.
Ama anlaşılan DEM Parti şu anki haliyle bu fikre çok uzak. Onlar başka bir alternatif evrende Ortadoğu’da aydınlanma ve özgürlük ateşini yaktıklarını düşünüyorlar.
Ama Demirtaş başta olmak üzere Leyla Zana ve Ahmet Türk gibi tecrübeli siyasetçiler bu siyasi gücü görüyor ve kullanmak istiyor. Ama onların rol çalması da istenmiyor.
Başak Demirtaş adaylığı çıkışı sonrası Demirtaş’ın gördüğü direnç ve tekrar girdiği sessizlik bunun son örneğiydi.
Karayılan’ın müjdesi muhtemelen siyaset, çözüm için hayırhah bir müjde olmayacak ama bakalım 21 Mart’ta Leyla Zana Newroz’da ne diyecek?
.23/03/2024 01:52
Kürt Memet şimdi de sandığa mı?
Uzun yıllar inzivaya çekildiği Diyarbakır’daki köyünden çıkarak, Diyarbakır’da her zamankinden çok daha kalabalık olan Newroz mitinginde konuşan Leyla Zana’nın Kürtçe yaptığı konuşmasında iki kritik mesaj vardı.
(Ne olduğundan habersiz olduğumuz bu bayramı 90’lı yılların başında öğrendiğimiz Kürtlerin Newroz’undan bahsederken Newroz, sonra bir anda Türklerin de böyle bir bayramı olduğunu hatırlayan ve takım elbiselerle resmi kısık ateşten atlama törenleri düzenleyenlerin Nevruz’undan bahsederken Nevruz demeyi tercih ediyorum.)
Tartışılan yeni bir çözüm süreci için şöyle dedi:
"1993’te Öcalan ilk kez barış yolunu ve yöntemlerini konuşmaya başladı. Bu yolun bir daha açılmasına hazır mısınız? Tek kelime ile soracağım size. Evet mi?”
Bir hafta kalan yerel seçimler içinse şöyle:
“Bir yandan CHP bir yandan AKP diğer yandan MHP. ‘Kürtlere yaptıklarımızdan Kürtler razı ki bize destek veriyor’ diyorlar. Ama biz irademizi sadece kendimiz için kullanacağız.”
Zana’nın yerel seçimlere 10 gün kala bu çıkışının bazı muhalifleri, özellikle İstanbul seçimine kilitlenmiş CHP’li siyasetçileri, kendilerini yine siyasetin dalgalarına bırakmış gazetecileri, kanaat önderlerini kızdırdığı anlaşılıyor.
En komiği zamanlamayı manidar bulanlar.
Ne yaparsın ki 21 Mart Newroz, tarihi 31 Mart seçimlerinin öncesine denk geldi!
Bir süredir benzer açıklamalar yapan, Erdoğan’ı çözüm için muhatap olarak işaret eden, AK Parti ile de diyaloğa yeşil ışık yakan, 3. Yolcu çizginin altını çizen Selahattin Demirtaş, Ahmet Türk de muhaliflerden aynı tepkileri alıyor.
Başak Demirtaş’ın adaylık ihtimali sırasında bu homurtu sesleri zirve yapmış muhalif kanallarda iktidarla işbirliği, gizli anlaşma, pazarlık suçlamaları, sandıklardan çıkarılan “terör”lü cümlelerle birbirine karışmıştı.
İktidarla işbirliği, muhalefete, demokrasiye ihanet suçlamaları aklıma bundan 12 yıl önceki hararetli bir tartışmayı getirdi.
2012’nin haziran ayı. Çatışmalar, ölümler var. Ufukta bir çözüm, barış ihtimali yok.
O sırada yazdığım Taraf’ta bir çözümün gelmekte olduğunu anlatan yazılar yazıyordum.
Haber kaynaklarından duyumlar, açık kaynaklardan analizlere dayanan bu yazılar üzerine büyük bir polemik başladı.
Bir grup, demokrasi gelmeden barış ve çözüm olamayacağını, otoriterleşen Erdoğan’la Kürt meselesini çözmenin mümkün olmadığını savunuyordu.
Muhalif çevrelerde takdir ve beğeni toplayan bir görüştü bu.
Dışarıdan yazarlar, siyasetçiler de tartışmaya girdiler. Gazeteden istifalar oldu, MİT’çilik, gizli AKP’lilik suçlamaları havalarda uçuştu.
Tam o günlerde Leyla Zana Hürriyet’e konuştu ve şöyle dedi:
“Asker çözer, polis çözer, yargı çözerle bu iş olamaz. Burada bir gerçek vardı. Bunu hepimiz açıkça söyleyelim ve kabul edelim. Bu işi isterse en güçlü durdurur. O güçlü kimdir, şimdiki hükümettir. O hükümetin başı Recep Tayyip Erdoğan’dır. Tarihin en güçlü hükümetinin başındaki isim isterse o iradeyi gösterir, buna gücü yeter ve bu sorunu da çözer. Ben onun bu işi çözeceğine inanıyorum. Buna dair umudumu da, inancımı da asla yitirmedim. Yitirmek de istemiyorum. Yitirseydim giderdim, burada olmazdım. Şimdi hepimizin yapması gereken, hepimizin başbakanın sorunu çözmesinde yanında olduğumuzu ona hissettirmemiz, onu teşvik etmemizdir.”
Leyla Zana’nın bu çıkışına o yıllarda BDP Genel Başkanı olan Selahattin Demirtaş şöyle demişti:
“Hiçbir belediye başkanımız, hiçbir parti yetkilimiz, hiçbir milletvekilimiz halkın iradesinin üstünde olamaz. Leyla’yı Leyla yapan Mecnun’un aşkıdır.”
Demokrasi gibi zor ve ulaşılmaz bir çıtayı barış gibi acil bir ihtiyacın önüne koyanlara demokrasi ile barışın ayrılmaz bir ikili olmadığını, dünyada demokrasisiz barış deneyimleri olduğunu da hatırlatıyorduk.
Anlatması pek kolay değildi. Dünyadan örnekler tam tersini söylüyordu ama.
O yazılardan birinde şöyle yazmışım:
“Mesela Sudan’ın soykırımcı lideri El Beşir en radikalini yapmıştı, referanduma gidip, savaştığı etnik gruba ayrılmak isteyip istemediklerini sormuştu, “istiyoruz” cevabına saygı duymuştu. Peki, savaş suçlusu Beşir demokratlıktan mı yapmıştı bunu?
Peki, ya De Klerk, aparthaid rejiminin ünlü ailelerinden birinden gelen bir ırkçı olarak nasıl Mandela ile el sıkışıp, birlikte Nobel Barış Ödülü’nü kaldırdı dersiniz? Büyük bir demokrat olduğu için mi?
Ya demokrasiyle, demokrat liderle barış arasında doğrudan bir ilişki olsaydı, dünyanın en demokratik anayasasını yapıp, tüm faşizan yüklerinden kurtulan İspanya’nın bir Bask sorunu kalır mıydı?
Öyle olsa, 1998’de Öcalan, yarı-askerî bir rejimle yönetilen Türkiye ile anlaşıp, silahlı mücadeleye son kararını verir miydi? Kürt bile diyemeyen bir devlete güvenip, gerillalarını sınırdışına çeker miydi? Partisinin adını değiştirir miydi?
Evet demokratikleşme barışı sağlamlaştırır, kalıcılaştırır. Ama barışın önüne daha uzun yıllar alacak tam bir demokratikleşme hedefini koymanın, bu sorunu çözmek için sandıktan demokrat bir başbakanın, Yeşiller-EDP iktidarının çıkmasını beklemenin her gün kan akan meselenin çözümünden kaçmaktan başka bir anlamı yok.”
Günün sonunda Ocak 2013 itibarıyla benim gibi düşünenler ve Leyla Zana haklı çıktı.
Erdoğan, çözüm sürecini başlattı.
Gezi Olayları gibi AK Parti iktidarının en sertleştiği günlerde çözüm süreci sürdü.
17-25 Aralık sonrasında yani iktidarın hukukun, medyanın dizginlerini eline aldığı sırada da süreç sürdü.
6-8 Ekim olaylarına rağmen devam etti.
Ve 2015 Şubat’ında Dolmabahçe Zirvesi gibi tarihi bir mutabakat anına ulaşıldı.
Yani Türkiye çözüm sürecini demokrasinin dipte olduğu yıllarda yürüttü.
Eğer Suriye savaşı olmasaydı, PKK geri çekilmeye ve Öcalan’a direnmeseydi, bu mesele o şartlarda da çözülebilirdi.
Nitekim, Dolmabahçe mutabakatını tanımadığını açıklayan Erdoğan’ın çıkışına rağmen 7 Haziran seçimlerinden bir ay sonrasına kadar ateşkes de sürdü. PKK’nın HDP’nin seçim başarısına rağmen şehir gerillası savaşı başlatma kararının, hendeklerin muhasebesi daha sonra yaşananlar nedeniyle henüz düzgün bir biçimde konuşulamadı. Çözüm sürecinin bitmesi sadece 7 Haziran seçimlerine yıkıldı.
Çoğu kez olayların kronolojisiyle bile oynanıyor ve suç birbirine atılıyor.
Şimdilik o tartışmaya girmeden bugüne geri dönelim.
Bugün Türkiye’deki demokrasi ve hukuk standartları 2013’ün gerisinde. O yüzden her seçim muhalefet için gidişata hayır deme, gücünü göstermek, iktidara ders verme seçimi.
28 Mayıs seçim yenilgisinden sonra muhalefet için 31 Mart bir rüştünü ispat etme, gücünü gösterme, kitlelerin heyecanını 2028’e kadar sürdürme seçimi.
Muhaliflerin heyecanı o yüzden anlaşılır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün vatandaşları için güçlü bir muhalefet hayati önemde..
Muhaliflerin Kürt seçmenlerden beklentisi de bu doğrultuda iktidara karşı muhalefetin yanında hizalanmaları ve oylarını kullanmaları.
Anketlere göre çok büyük bir kısmı da zaten öyle yapacak.
Ama onlardan beklenen bunu yaparken susmaları ve sadece görevlerini yapmaları.
Seçim öncesi Zana’dan, Demirtaş’tan, Türk’ten gelen AK Parti’ye, Erdoğan’a diyalog eli uzatan, yeni bir çözüm süresinden çıkışlar Batı’daki muhalifleri çok kızdırıyor.
Hatta Kürt seçmenlerin Leyla Zana’yı, Öcalan’ı, Demirtaş’ı dinlemeyeceği, İmamoğlu’nu dinleyeceğini söyleyecek kadar ileri gidenler bile oldu.
İşte tam da burası kendi gündemine gömülmek, kendi meselelerini ülkenin en büyük meselesi zannetmek gibi bencilliğe işaret ediyor.
O kadar ki Kürt siyasetçilerin seçim vesilesiyle siyaset yapmasına bile tahammülsüzler.
Halbuki televizyonlara çıkarılmayan, vebalı gibi davranılan, kriminalize edilen Kürt siyasetçiler için yerel seçimler bir diyalog, konuşma, müzakere etme fırsatı.
Tabii ki ellerindeki kozu, siyasi gücü pazarlık için, güç elde etmek, sorunlarını çözmek için devreye sokacaklar, masaya getirecekler.
Tam olarak buna iyi siyaset diyoruz.
Muhaliflerin onlardan beklediği ise kendi dertlerini unutup, sadece Türkiye’deki muhaliflerin Erdoğan’a karşı kazanmasına sessizce destek olmaları. İstanbul’da CHP’ye bir zafer kazandırmaları.
Aksi her adımı iktidarla işbirliği olarak görüyorlar.
Çünkü iktidar kaybederse otoriter rejimin yara alacağını, muhalefetin güçleneceğini, otomatik olarak bunun Kürtlerin de yararına olacağını düşünüyorlar.
Haklı noktaları var.
Ama 2019’da muhalefetin belediyeleri kazanması Kürtlerin dertlerine bir çare olmadı. Son beş yılda HDP’nin aday çıkarmamasıyla, Kürt oylarıyla seçilen CHP’li belediyelerin Kürt seçmenlere ekstra bir katkısı olmadı.
Mesela İmamoğlu, ancak seçime üç hafta kala Kürtçe merhaba demeyi öğrenmesi gerektiğine karar verdi.
(Bu arada Kürtçe merhaba, merhaba demek.)
31 Mart’ta belediyeleri muhalefetin kontrol etmesi de Kürtlerin kendilerine özgün kayyum, tutuklu siyasetçiler, yok olan Kürtçe gibi dertlerine bir çare olmayacak.
Ama gerçek şu ki; AK Parti iktidarı dört yıl daha iktidarda ve karşımızda yerel seçimden yaralı çıkınca bunu demokratik meşruiyet açısından kafaya takacak bir iktidar da bu zaferi alıp iktidarı sıkıştırabilecek bir muhalefet de yok.
Muhtemelen 1 yıl sonra 31 Mart seçimlerinin sonuçlarını kimse hatırlamayacak.
Ama AK Parti iktidarı hala sürüyor olacak.
Bu yüzden Demirtaş, Zana, Türk gibi Kürt siyasetçilerin 1 Nisan ve sonrasındaki Türkiye için hazırlık yapmaları, yerel seçimleri iktidarla konuşmak için bir fırsat olarak kullanmaları iktidarla işbirliği değildir, buna siyaset diyoruz.
Siyaset bütün yumurtaları aynı sepete koymakla yapılmaz. İmkanları, alternatifleri artırmak, gücünü çoğaltmaktır iyi siyaset.
O yüzden muhaliflerin artık Türkiye’deki demokrasinin yükünü Kürt seçmenlerin üzerine yıkmaktan vazgeçmesi, kendi dertlerine çare arama çabalarına saygı göstermesi, işbirlikçilik suçlamasını bırakması, İstanbul’u hangi parti yönetecek gibi dertlerle dertlenmiyorlar diye Kürt siyasetçileri suçlamak gibi bencillikleri terketmesi gerek.
Türkiye’de demokrasinin ve hukukun şartları 2013’den çok daha kötü olabilir.
Kürt meselesinde statükonun sarsılması, İstanbul seçimlerini CHP’nin kazanmasından daha fazla Türkiye’deki demokrasiye hizmet eder.
Bırakın da Kürt siyasetçiler ellerindeki siyasi ve demografik gücü pazarlık yapmak, sorunları çözmeye çalışmak, iktidarla diyalog kurmak için kullansın.
Muhalifler bencilliği, Kürtleri iktidarla mücadele saflarının en önüne çağırmayı bırakmalı, bu tarihi meselenin, çetin sorunların halli için diyalog ihtimalini şeytanlaştırmaktan vazgeçmeli.
Bu kez Kürt memet nöbete çağrılmamalı.
.1/04/2024 00:01
Adıyaman nasıl CHP’nin oldu?

Fotoğraf 6 Şubat depreminin birinci yıldönümünde Adıyaman’dan.
8 bin 387 insanın hayatını kaybettiği Adıyaman’da erkekler, kadınlar, çocuklar, kucaklarda taşınan bebeklerle binlerce insan, soğuk havaya rağmen sırtlarında battaniyelerle depremin meydana geldiği 04.17’de duran saat kulesine doğru yürüdü.
Sessizce akan bir insan seli gibi yürüyüş sırasında kalabalıktan sadece tek bir slogan sesi yükseldi.
Anadolu’da neredeyse her şehirde, şehrin ahalisinin şehirlerine olan ilgisizlikten yakınırken söylediği, mizah malzemesi bile olmuş o klişe yakınma, doğal bir slogana dönüşmüştü: “Sahipsiz memleket”
Muhtemelen çoğu hayatlarında ilk kez bir protestoda yürüyordu. Ve ilkkez de slogan atıyordu.
Vakur, utangaç bir sesle sahipsiz memleket diye halkın bağırdığı Adıyaman’da 1994’den beri Refah Partisi, Fazilet ve AK Partili belediyeler var. SHP 1989’da sağ oylar bölününce belediyeyi kazanmış. 2019’da AK Parti yüzde 53 ile kazanırken CHP ikinci olan Saadet Partisi’nin adayına destek verip aday göstermemişti.
Bundan sadece bir yıl önce 14 Mayıs seçimlerinde Erdoğan’a yüzde 66, AK Parti’ye yüzde 51 oy vermiş Adıyaman, 31 Mart seçimlerinin en büyük sürprizi oldu.
Her zaman sağın kalesi olmuş, 22 yıldır AK Parti’nin kalesi olan, Sünni-Alevi ayrımının siyasi haritasını da belirlediği Adıyaman’da belediye başkanlığını yüzde 48 oyla 48 yaşındaki CHP milletvekili Abdurrahman Tutdere kazandı.
Hem de öyle bir kazandı ki AK Parti yüzde 28, Yeniden Refah yüzde 14 aldı. Yani ikisi toplandığında bile CHP’ye yetişemiyor.
Tutdere’nin ne tabandan bir CHP’li ne bir Alevi-Kürt olması sonucu değiştirmedi.
Peki bu nasıl oldu?
Öncelikle AK Parti seçmeninin partisine iki türlü ceza kesmesiyle.
Adıyaman’da bir grup seçmen sandığa gitmedi.
14 Mayıs’da yani depremin yaraları hala taze iken seçimlere katılım oranı yüzde 82,43 iken, 31 Mart’ta katılım oranı yüzde 69’a düştü.
Bu oran Adıyaman tarihinde son 30 yıldaki en düşük katılım oranı.
İkinci ceza olarak AK Parti seçmeni kendisine tepkisini gösterecek “meşru”, “helal” bir adres buldu: Bu da Yeniden Refah oldu.
Yeniden Refah yüzde 14 aldı.
Böylece 2019’da 66 bin oy alan 2023’de bu oyunu depreme rağmen koruyan AK Parti, Adıyaman merkezde 28 bine düştü.
Peki nasıl oldu da CHP, AK Parti (yüzde 27) ve Yeniden Refah’ın (yüzde 14) toplamından daha fazla oy aldı?
CHP’nin Adıyaman merkezdeki oyu 32 binden 51 bine yükseldi.
Orada iki faktör var.
Birincisi iyi, genç, depremden sonra şehirde itibarını korumuş aday.
Ama esas kritiği DEM Parti’nin oylarını alarak.
14 Mayıs 2023’de Adıyaman merkezde Yeşil Sol Parti yüzde 16 oy yani 22 bin oy almıştı. Bu seçimde DEM Parti kendisi de aday çıkardı ama tıpkı İstanbul’da olduğu gibi DEM adayı yüzde 2,7 yani 2742 oy aldı.
Geri kalan oylar CHP’nin Kürt adayı Tutdere’ye rahatça gitti.
Sahipsiz memleketin sahipleri, bir yıl önde ülkeyi yönetmesi için destek verdikleri iktidara hem deprem meselesindeki şikayetleri hem de ekonomideki kötüleşme için ağır bir fatura kestiler.
Bunu yaparken de üç faktör bir araya geldi.
AK Parti aleyhine katılım düştü, Yeniden Refah AK Parti’den kopan tepki oylarının adresi oldu ve CHP muhalif oyların (Adıyaman’da DEM oylarının) rasyonel ve pragmatik adresi haline geldi.
Bu form pek çok şehirde tekrarlandı.
Batı’da DEM, İYİ Parti, Zafer, TİP oyları, doğuda DEM oyları CHP’nin güçlü bir alternatif olduğu şehirlerde CHP’de birleşti, AK Parti hem düşük katılımla hem de Yeniden Refah’la kan kaybetti.
AK Parti’nin kalesi olan pek çok şehirde katılım oranları Türkiye ortalaması olan yüzde 78,4’ün ve CHP’nin güçlü olduğu yerlerin altında kaldı.
Örneğin; Elazığ’da yüzde 67, Gaziantep’te yüzde 70, Rize’de yüzde 71, Erzurum’da yüzde 72, Malatya yüzde 74, Şanlıurfa’da yüzde 75, Konya’da yüzde 76, Kayseri’de yüzde 77, Kastamonu yüzde 77, Kırıkkale yüzde 76, Bursa’da yüzde 78 oldu.
Kadıköy’de katılım yüzde 82 iken Fatih’te yüzde 76 oldu.
AK Partili seçmen en fazla sandığa gitmeyerek tepkisini ortaya koydu.
İkinci olarak da CHP ile bir yıl önce işbirliği yapmayıp Erdoğan’ı desteklemiş, Erbakan hocanın mahdumunun helal sertifikalı ama iktidarla da son anda seviyeli bir tartışmaya girerek kendisini iktidarın yüklerinden ayrıştıran Yeniden Refah partisine oy vererek tepkisini ortaya koydu.
Urfa ve Yozgat’ı alan Yeniden Refah Konya, Kayseri, Maraş, Rize’de ikinci parti oldu.
Seçimden önce herkes bunun İstanbul seçimi olduğunu, herkesin gözünün İstanbul’da olduğunu söylüyordu.
İstanbul’da İmamoğlu, Ankara’da Mansur Yavaş çok büyük farkla kazandılar. En büyük farkları 30’ar puanla Yavaş ve Mersin’de Vahap Seçer yaptı.
Ama seçim herkesin kampanya boyunca söylediği gibi bir İstanbul seçimi olmadı. Bir Türkiye seçimine döndü.
CHP, ekonomik krizin tepki oylarının adresi oldu.
2019 yerel seçimlerinde en düşük seviyelerinden birine düşen Tüketici Güven Endeksi, 14 Mayıs 2023 seçimlerine doğru giderken hızla yükseldi, seçim anında 90 puanı gördü ve AK Parti kazandı. Sonra hızla düşmeye başladı, yerel seçime doğru biraz toparlandı ama 2019 seviyesini geçemedi ve AK Parti kaybetti.

Clinton’ın danışmanının tahtaya yazdığı gibi “It’s economy stupid!” seçimi oldu.
Öyle ki CHP, Zafer Partisi ve İYİ Parti gibi partileri bile anlamsız hale getirdi, yükselen milliyetçiliğin bir meşru muhaliflik tepkisi olduğu görüldü.
AK Parti’ye tepki hissi o kadar baskın oldu ki milliyetçi seçmenin gözü DEM ittifakını görmedi. CHP, aynı zamanda Kürtlerin oylarını da kapsamayı başardı. DEM Parti ile Zafer Partisi aynı anda CHP içinde eridi.
Peki, bundan sonra ne olur?
AK Parti ve Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’yi bundan sonra bugüne kadar ki gibi yani istediği gibi yönetemeyeceği açık.
Şehirli insanlar, yeni nesiller iktidardan uzaklaşıyor. 14 Mayıs’tan 31 Mart’a yeni 1 milyon seçmenin en az yarısı CHP’li. Sadece yüzde 20’si AK Partili.
AK Parti’nin Karadeniz dışında denizlerle bağı kesildi. Bir İç Anadolu ve Karadeniz partisi haline geldi.
Türkiye’de statükoyu yıkan AK Parti, statükonun yerine geçti. Seçmen bulduğu her makul, güçlü alternatifte bu yeni statükoyu cezalandırdı.
Kimi koysam kazanırım kibri, merkezi idaresiz çalıştırmam tehditleri, küçük feodal beylere dönen kadrolar, hukuk ve medyanın paspas edilmesi en sadık seçmenleri bile ilk fırsatta başka bir adrese doğru itti.
Erdoğan’ın önümüzdeki seçimsiz dört yılda artık iki büyük işi var: Ekonomiyi toparlamak ve AK Parti’yi toparlamak.
Yoksa AK Parti gitgide bir taşra partisi haline gelecek, yeni nesillerle, eğitimli, donanımlı insanlarla bağı daha da azalacak, kadroları ya devletleşecek ya taşralaşacak, her şehirde küçük feodal devletçiklerini kuran, ideallerini kaybetmiş, yozlaşmış, yaşlanmış kadrolar muhafazakar kitleleri küstürecek.
Adıyaman’ı, Kastamonu’yu, Amasya’yı, Kilis’i, Üsküdar’ı kaybeden Türkiye’yi de kaybetmenin eşiğine ulaşmıştır.
.06/04/2024 02:30
AK Parti’nin boşalan havuz problemi
AK Parti’de 22 yıl sonra gelen ilk ikincilik ve seçim yenilgisi şimdilik öksüz kalmış görünüyor.
Bazı siyasetçiler, gazeteciler güzel günlerde ettikleri yarım kelimelik eleştirilere sığınıyor, biraz dışlanmışlar, görev verilmemişler içerdekileri parmakla suçlama fırsatını kaçırmıyor, “Ben demiştim”ler, “Ben uyarmıştım, dinlenmedi”ler havalarda uçuşuyor.
Seçim muhasebesi, esas muhasebesi yapılması gereken tasfiyecilik için yeni bir vesile de olmak üzere.
Yenilginin sorumluluğunu “kibirli”lerde bulanlar pek de mütevazilikleriyle malum sayılmazken, faturayı kolay ve maliyetsiz adreslere göndererek “İstanbul Sözleşmesi” üzerinden Özlem Zengin’i, “itsever”lik diyerek başka bir kadın milletvekilini suçlayanların kafasındaki ideal AK Parti de baraj altında kalacak sekter bir parti olabilir ancak.
Muhasebeye en yakın tartışma ise Van krizi üzerinden yaşanıyor.
Son anda YSK’den dönen sandık gaspını eleştiren AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı, eski İstanbul İl başkanı, milletvekili ve MKYK üyesi Aziz Babuşçu, eski MEB Hüseyin Çelik, eski milletvekilleri Adnan Boynukara, Orhan Atalay, Orhan Miroğlu, Mehmet Metiner gibi isimler karşılarında, bütün bu isimlerin hepsinden çok daha sonraki bir tarihte AK Parti trenine binmiş Cumhurbaşkanı’nın ünlü başhukukçusunu buldular.
Üstelik kendilerine “Muhalefetin tüm aktörlerinin ve daha çarpıcısı iktidar içinde yer aldığı kabul edilen ve neo liberal zehirle zihin dünyalarını batıcılığa teslim etmişlerin Van olayında aldıkları tutumların kaydedildiğini de herkes fark eder” diye parmak sallarken.
İslamcı ya da Milli Görüşçü kökeni olmayan, seküler AK Partili kanaat önderleri için artık liberallik imkanı da kalmayınca ideolojik tek tutamak noktası külüstür ve ucuz bir anti-emperyalizm ve anti-küreselcilik oluyor.
Ama yine de Berlin Duvarı çökene kadar Moskova’ya bağlı kalmış bir komünist, ardından sırasıyla Amerikan vizesi acentalığı, liberal-sol aktivistlik, küresel fonlarla dönen sivil toplumculuk yapmış biri için, kırk yıllık İslamcıları “neo-liberal zehirle zihin dünyalarını Batıcılığa teslim etmekle suçlamak” için aşırı özgüvenden fazlası gerekir.
Bir zamanlar kapılarını, güvenlik güçlerine taş attıkları için hapiste olan Kürt çocuklarını kurtarmak için çalmış idealist bir avukatı, bugün kapılarını seçilmiş bir Kürt belediye başkanının hakkını savundukları için yumruklarken görenler de bir hayli şaşırıyor olmalı.
Ama ilhamlarını halktan, teşkilatlardan değil, doğrudan doğruya Reis’ten alan güç simsarları için müthiş fırsatlarla dolu bir ortam var.
O kadar ki yeni bindiğin trene 40 yıl önce binmiş, iyi havalarda değil Pınarhisar’a giderken Cumhurbaşkanı’nın avukatlığını yapmış bir parti büyüğüne, “tutumunuz kaydediliyor” diye Sovyetlerden bir parti komiseri gibi tehdit savurabiliyorsun ve günün sonunda da mesajını silen sen olmuyorsun.
AK Parti’nin muhasebe etmesi gereken dört dörtlük bir yapısal mesele bu.
Yine de çözümü mümkün, güçlü bir iradeyle yönetilebilir.
Ama AK Parti’nin esas daha ciddi bir derdi var;
31 Mart seçimleriyle çıplak gözle herkesin gördüğü gibi uzun süredir AK Parti havuzu su kaçırıyor.
Bu, tamircilerin çözebileceği teknik bir sorun da değil.
Yapısal, sosyolojik, demografik bir mesele var karşımızda.
AK Parti’nin yelkenlerini şişiren sosyal değişimler artık ters yönden esiyor.
Bu değişimlerin bir kısmı AK Parti’nin bizzat kendi eseri.
En başta artan şehirleşme ve son yıllarda erimeye başlasa da orta sınıflaşma.
AK Parti, bu iki büyük trendin hem sonucu hem de failiydi.
Bu iki değişim dalgası Milli Görüş gibi ideolojik kapalı bir hareketten liberal-muhafazakar- dünyaya açık bir kitle partisi yaratıp, tek başına iktidara taşıdı.
Ve AK Parti başarılı bir iktidar tecrübesiyle bu iki trendin ivmesini artırdı.
Çok beylik laflar olduğu için AK Parti’nin kendi kuyusuna kazarcasına yaptığını bir cümlede özetlemek gerekirse; şehirleşme ve orta sınıflaşma melezleşmeyi, gettolarından çıkmayı, birlikte yaşamayı ve nihayet sekülerleşmeyi getirdi.
Ama sürekli tasfiyeler, dar kadroculuk, azalan kapsayıcılık, ifade hürriyetinin mutlak sadakatle öldürülmesiyle çölleşen fikri, kültürel ve sosyal hayat, şehirli sınıfları evde tutacak bir “kültürel iktidar” kuramadı.
İktidarla bu yeni şehirli alt ve orta sınıflar arasındaki en sağlam bağ olan ekonomik gelişme de son beş yıldır geriye doğru sarıyor.
2013’de 13 bin dolara çıktıktan sonra 7 binlere doğru yuvarlanan milli gelirdeki düşüş, enflasyon bir tarafa artık Türkiye’de geniş halk yığınları için hayat 2002 öncesinden daha müreffeh değil.
Eskiden hastaneler, eczaneler, kuyruklar, otobüsler hikayesinin son kullanım tarihi geçti.
Bunun sonucunda AK Parti 2017’den bu yana büyükşehirleri istikrarlı olarak yavaş yavaş kaybediyor.
2018’deki süper zayıf cumhurbaşkanı adaylarına karşı kılpayı alınan iyi sonuca rağmen 2019, 2023’de bu trend artarak devam etti ve 2024 seçimleriyle AK Parti’nin Karadeniz dışındaki denizlerle irtibatı kesildi, batıda Bursa, Balıkesir, Denizli, Afyon, Manisa da kaybedildi, AK Parti Kocaeli, Sakarya dışında bir İç Anadolu ve Karadeniz partisine döndü.
Genç oylarda da şehirleşme ve sekülerleşme trendi AK Parti aleyhine çalışıyor uzun süredir.
2019 yılından bu yana yeni seçmenlerin açık ara birinci partisi CHP. Yüzde 50’lerdeki CHP’ye sempatinin yanında AK Parti yüzde 22’de kalmış görünüyor.
Yani havuz en baştan sosyolojik olarak su kaçırıyor.
Ama havuzda tek bir delik yok, başka bir yerinden de demografik olarak sular dışarıya akıyor.
Türkiye nüfusu yaşlanıyor.
Hala Türkiye ortalamasının üstünde genç bir nüfusa sahip ise bir büyük kitle var: Kürtler.
Kürtler 2015’den bu yana çözüm süreciyle açılan meşru alanla ve orada görünür olan Demirtaş’ın karizmasıyla demografik güçlerini siyasete tahvil etmeye başladılar.
Bölge’deki oyları domine etmek dışında, “Büyükşehirlerdeki Kürt oyları” diye bir fenomen ortaya çıktı. Hatta sırf bunu araştıran araştırma şirketleri kuruldu.
Bu Kürt demografisiyle AK Parti iktidarı 2015’den beri kavgalı.
Kobani meselesinin tetiklediği Kürt milliyetçiliğiyle başlayan kopuş, yeni nesil Kürtlerin rol modeli Demirtaş’ın hapse atılmasıyla büyüdü, kayyumlarla bir gurur meselesine döndü ve güçlü ve sert bir iktidar karşısında çaresiz ve öfkeli hisseden Kürtlerin önlerine sandık geldiğinde AK Parti’ye bir ders verme arzusunu, ne Öcalan, ne Zana’dan gelen çağrılar da törpüleyemiyor.
AK Parti, yeni seçmenler içinde oranları sürekli artan Kürt yeni nesilleri neredeyse tamamen kaybetmiş bir parti artık. Orta yaş üstü muhafazakar Kürtlerin de tutunacak pek dalı kalmadı. İstanbul’un Kürt nüfusunun yoğun olduğu ilçelerinde CHP’ye doğru oy kayışı 2024’de artarak sürdü: Sadece DEM seçmeni değil, daha muhafazakar ilçelerdeki eskiden AK Parti seçmeni olan Kürt seçmenler de artık AK Parti’den uzaklaşıyor.
Adıyaman’daki Kürtlerin CHP’ye rahatça oy vermeye başlaması bu değişimin en çarpıcı sonucu oldu.
Özetle; Kürtçe televizyonu açan, Cumhuriyet tarihinin en radikal siyasi projesi olan çözüm sürecini yapan, Dersim Katliamı için özür dileyen bir iktidar artık en büyük düşman.
Bu büyüyen demografik Kürt gerçeği de AK Parti aleyhine işliyor. Her seçimde etkisi artarak büyüyor.
Siyasetteki değişimin ivmesi de AK Parti havuzunu boşaltıyor, partiye akan yeni su kaynakları kesiliyor.
Bir zamanlar çevresinde büyük bir fikri koalisyon kuran AK Parti, uzun süredir kapsayıcı değil, partilileri birleştiren fikri saikler azalıyor, geriye sadece Erdoğan sevgisi kalıyor.
Onun kapsayıcılığı ve taşıyıcılığının da sınırları yüzde 50’nin sınırlarında dolaşıyor. Giderek de zayıflıyor.
İktidarın kapsayıcı değil dışlayıcı olmasıyla, AK Parti’nin insan havuzu sürekli tasfiyelerle küçülürken, iktidarın gadrine uğramışların, öfkeli AK Parti yorgunları ve kızgınlarının havuzu büyüyor. Bir zamanlar AK Parti aldıkları oy kadar rıza oranını da ölçen bir partiydi Artık gri alanda kimse kalmadı. Fanlar ve nefret edenler diye iki büyük havuz oluştu. O yüzde AK Parti’ye başka havuzlardan geçişler olmuyor.
Nihayet AK Parti, 31 Mart’ta aday diye parlatacak sıkıcı ve emir kulu bürokratlar, yüzleri eskimiş siyasetçiler, yaşlı ve yorgun belediye başkanlarından başkasını bulamadı.
Son yerel seçimde AK Parti’nin en parlayan ve görece kendi şehrinde en fazla oyunu artıran adayı parti içinden gelen yeni kuşaktan bir isim olan Hamza Dağ’dı.
Buna karşı bir zamanlar yaşlı ve asık suratlı parti kodamanlarından oluşan CHP ise yepyeni, genç, eğitimli, parlak insanlarla vitrinini yenilemiş olarak halkın karşısına çıktı.
AK Parti’nin kapıları devlet ricali tarafından tutulmuş, Cumhurbaşkanı’nın yakın çevresinden iyi hal kağıdı alamayanların girişine izin verilmezken, CHP kapılarını araladı, farklı siyasi eğilimlerden gelen isimler CHP adayı olarak seçim kazandılar.
CHP sadece kapılarını siyasetçilere açmadı, özellikle CHP’nin siyasi stratejilerini belirleyen İmamoğlu’nun kurduğu ekiplerde liberal, muhafazakar, Kürt entelektüeller, gençler görev aldı, strateji üretti, anketler yaptı.
İktidar bir zamanlar çevresinde olan fikir insanlarını, akademisyenleri, gazetecileri, reklamcıları tek tek sırtlarına birer damga vurup dışladığı için AK Parti’nin seçim kampanyalarında bu fikri çeşitlilik ve renklilik yoktu.
Siyasi stratejiler seçim yorgunu parti kadrolarına ve dağıtılan bütçelere göz koymuş çok da yetenekli olmayan partiye yakın profesyonellere emanetti.
Yıllarca tasfiyelerle zaten daralmış, trolleşmek zorunda bırakılmış, inandırıcılık, güven, yaratıcılıktan yoksun iktidara yakın medyanın Sovyetik, tek tip parti propagandası bu yerel seçimde etkisizdi, çeşitli nedenlerle anaakım medyalardan kovulmuş isimlerin oluşturduğu muhalif medyalar ise yaratıcı, hevesli ve ikna ediciydi.
Bu kadar medya tecrübesinden, fikri birikiminden, yetişmiş insan potansiyelinden sonra AK Parti’nin anakım medyadaki yüzü Hakan Ural oldu demek herhalde yeterlidir.
AK Parti havuzu su kaçırırken, CHP havuzu dolmaya başladı.
Kılıçdaroğlu’nun muhafazakarlara ve Kürtlere doğru atmaya cesaret ettiği küçük, amatör, derinliksiz adımlarla epey bir mesafe gidildi, kadrolar sağ, muhafazakar, Kürt kökenli siyasetçilerle takviye edildi. AK Parti havuzundan CHP’ye doğru akan küçük kanallar açıldı. Şimdilik o kanallardaki su cılız akıyor ama debisi gittikçe artacaktır.
Yani sadece ekonomi, aday tercihleri ya da “iktidar kibri” değil, bir tür farkına varılmayan iç kanama gibi sosyal, demografik, siyasi değişim de AK Parti havuzunu yavaş yavaş boşaltıyor.
AK Parti ile kitleler arasındaki sadakat ilişkisi azalıyor. Ekonomik sıkıntılara sabretmek için fikri, dini, milli motivasyonlar artık yetmiyor, değişmeyen propaganda argümanları ikna ediciliğini kaybediyor, kopuş kolaylaşıyor.
Sular sadece fazla uzamış bir partinin iktidarından akıp gitmiyor, büyük kalabalıkların büyük mücadelelerle biriktirdiği miras ve itibardan da gidiyor.
Halbuki o havuz kolay dolmamıştı.
AK Parti, Türkiye’deki muhafazakarların uzun mücadeleler sonunda kurdukları bir kale ve babaeviydi.
Ama baba artık o kadar şefkatli değil, pek çok insan o evden atılmış, evin kapıları içeriden kilitlenmiş, içeride olanlar dışarıda olanlarla irtibatı kesmiş, evin dışına atılanlar da ellerine aldıkları baltalarla o evi yıkmaya çalışıyor.
80’lerden beri dolan fikri, siyasi, sosyal bir havuz boşalıyor.
Kısa hayatlarımızda tanık olduğumuz tarihsel bir zaman diliminin sonlarına doğru gidiyoruz.
Havuz boşalıyor, zaman, sosyal gelişmenin yönü hem AK Parti’nin hem de Türkiye’deki muhafazakarların aleyhine işliyor.
Bu havuz probleminin çözümü için de ileri derecede matematik bilmeye gerek yok
.8/04/2024 02:00
Merhaba ey post-Kemalist CHP
Geçen hafta seçimlerin ardından son yılların en grotesk tartışması yaşandı.
Tartışmanın merkezinde CHP’li belediye başkanlarının göreve başlarken yaptıkları vardı.
Ekrem İmamoğlu, görevinin ilk günü makam odasında geniş ailesini ağırladı, çağırdığı beyaz takkeli imamın okuduğu duaya aile üyeleri amin dediler, bunun videosu da sosyal medya hesaplarından paylaşıldı.
Balıkesir’ın 72 yıl sonraki ilk CHP’li Belediye Başkanı olan Ahmet Akın ise, ilk gününün sabahında Zağnos Paşa camisine sabah namazına gitti ve videosunu paylaştı.
İki gün sonra da aynı camide Kadir Gecesi için mevlit programı organize etti.
Tıpkı İzmir Konak’ın CHP’li kadın belediye başkanı gibi. O da Kadir Gecesi’ni iftar daveti vererek idrak etti.
CHP’li Alaşehir ve Gemlik belediye başkanları Kuran’ı öpüp başlarına koyarak göreve başladılar. Hatta Alaşehir Belediye başkanı biraz daha ileri gidip “Kutsal kitabın öngördüğü şekilde dinimizin tüm değerlerine sahip çıkacağım” diye söz bile verdi.
CHP’li Bursa Belediye Başkanı bütün kampanya boyunca defalarca teravih ve sabah namazlarından video paylaştı.
CHP Akçakoca belediye başkanı kampanyası sırasında Menzil şeyhini ziyaret etmişti. Ataşehir, Tuzla, Çerkezköy’deki CHP adayları ise promosyon olarak zikirmatik, seccade, tespih dağıtmışlardı.
CHP’li başkanlar Ramazan boyu iftarlar, sahurlar, teravihlerden bildirdiler. Yeni seçilen başkanlar, “Behzat Ç.” de dahil olmak üzere “Kadir Gecemizi tebrik eden” mesajlar paylaştılar.
Buraya kadar grotesk bir şey yok.
Grotesk kısmı ise bundan sonra başladı.
Bir grup muhalif İslamcı, CHP’li başkanların özellikle de İmamoğlu’nun yaptığına “din istismarı” dedi ve CHP’lileri bu yapılanın laikliğe aykırı olduğuna ikna etmeye çalıştı ve ne oldu?
Fena linç yediler.
En sık duydukları ve en kibar cümle şuydu:
“Ne var ki bunda?”
Gerçekten de bunda ne vardı ki?
Ama Türkiye’nin yakın tarihinde “bunda” çok şey bulunmuştu.
Tarih 15 Nisan 1994…
24 Mart 1994 yerel seçimlerinde sürpriz bir şekilde İBB başkanı seçilen Refah Partili Recep Tayyip Erdoğan, Belediye Meclisi’nin ilk toplantısını açıyor.
Laiklik korkuları zirve yapmış. Başkanlardan göreve gelir gelmez otobüslerde kadın ve erkeklerin ayrılmasını bekleniyor. Daha hiçbir adım atmamışlarken, laiklik gösterileri yapılıyor.
Erdoğan, Refah’ın azınlıkta olduğu Belediye Meclisi’ni açarken üyeleri “Tarihteki Türk büyükleri ve şimdiye kadar görev yapan, hayatta olmayan İstanbul Belediye Başkanları için Fatiha” okumaya davet ediyor.
Ortalık bir anda karışıyor.
SHP, DSP, ANAP ve DYP’li üyeler Atatürk için saygı duruşu yapılması için önerge veriyorlar. Sonra da ayağa kalkıp saygı duruşuna geçiyorlar. Erdoğan ve Refahlı üyeler de onlara katılıyor.
Ertesi gün olay gazetelerde bir laiklik krizine dönüyor. “Şeriatçı başkan”lı manşetler atılıyor.

Ama olaylar burada da durulmuyor.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Erdoğan hakkında soruşturma başlatıyor.

Kriz, bir kaç gün sonra Erdoğan’ın bu kez aylardır büyük kuraklık yaşayan İstanbul’a yağmur yağması için yağmur duasına çıkacaklarını söylemesiyle iyice tırmanıyor.
Protesto gösterileri oluyor, gazete manşetleri “şeriatçı başkanı” bir kez daha kınıyor ve ayıplıyor.
Nihayet, bir hafta sonra 76 ilin Cumhuriyet Başsavcısı Refahlı belediye başkanlarını hedef alan bir laiklik uyarısı yayınlıyor.

Peki savcıları belediye başkanlarına karşı yayınladıkları laiklik muhtırası için kim kutluyor?
Tabii o günlerin CHP’si SHP’nin genel başkanı.

Yani bundan 30 yıl önce makam odasına mevlithan çağırtıp dua okuyarak göreve başlamak değil, göreve Fatiha okuyarak başlamak bile “ne var ki bunda” denmeyecek ciddi bir kriz konusuydu.
Hatta daha yakın zamanlarda bugün CHP’li başkanların yaptıklarını yapmak Türkiye’de parti kapatma iddianamesine delil olarak bile giriyordu.
Fazilet Partisi kapatma davasında “Fazilet Partili Altındağ Belediye Başkan; Mehmet Ziya Kahraman, 1999’da Belediye Meclisi toplantısına, bazı meclis üyelerinin şiddetli muhalefetine rağmen, Fazilet Partili Belediye Meclisi Üyesi Havva Bektaş'ın başörtülü olarak katılmasına izin vermesi” partinin laiklik karşıtı eylemlerinden biri olarak yer almıştı.
AK Parti hakkında 2008’de açılan kapatma davasının delilleri arasında da bugün CHP’li belediye başkanlarının özgürce yaptığı eylemler laikliğe karşı odak olma suçuna delil olarak sıralanmıştı.
Bir kaçını hatırlayalım:
“2005 yılında Samsun Gazi Beldesi Belediye Başkanı Adalet ve Kalkınma Partili Süleyman Kaldırım'ın önsöz yazdığı ‘Muhtasar İlmihal-Resimli Namaz Hocası’nı ilköğretim okulu öğrencilerine 2005 yılı Eylül ayında bedava dağıtması”
“Dinar İlçesi’nin AKP’li başkanı Mustafa Tarlacı, 2005 yılı Ramazan ayı boyunca 8 camide teravih namazı kıldırdı”
“AK Parti Eyüp Belediye Başkanı Ahmet Genç, 2006 yılı ramazan ayında Eyüp Sultan Cami bahçesine kurulan ramazan çadırına ismini ve sıfatını içeren afişler astırttı”
“AKP’li Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu, 2006 tarihinde üzerinde kartviziti ve AKP logosu bulunan 5.000 adet Kuran-ı Kerim’i Büyükşehir amblemini taşıyan çantalar içerisinde belediye personeli aracılığıyla kentte dağıttırdı”
“AKP’li Bolu Belediye Başkanı Alaaddin Yılmaz, 2004 yılı Kasım ve Aralık aylarında belediyenin görevleri içerisinde bulunmadığı halde belediye ait otobüsü seyyar mescit haline dönüştürdü.”
“AKP Gençlik Kolları Ankara İl Başkanlığı tarafından 2006 yılında “Hoş geldin Ya Şehr-i ramazan”, “Adalet ve Kalkınma Partisi Gençlik Kolları Ankara İl Başkanlığı İftar Çadırı” yazıları ile iftar çadırı açıldığının belirlendi.”
“AKP’li Isparta Belediye Başkanı Hasan Balaman’ın Isparta Müftülüğü tarafından düzenlenen ‘Hafızlık Taç Giyme Töreninde’ yaptığı konuşmada; “başörtülü bir kadın da belediye başkanı, daire başkanı olabilmeli, imam hatipli bir kişinin hırsız veya uğursuz olduğu görülmemiştir” dediği…”
Abdurrahman Yalçınkaya’nın bundan sadece 15 yıl önce yazdığı iddianamedeki delilleri böyle uzayıp gidiyor.
O günlerde kimse bunlar için “ne var bunlarda” demiyordu. Çünkü p güne kadar siyasetçiler benzer şeyler pek yapmamışlardı.
Geçmişe doğru gittikçe dinin kamusal hayattaki görünürlüğü yavaş yavaş kayboluyor.
28 Şubat postmodern darbesi tetikleyen en büyük kriz Erbakan’ın Başbakanlık konutunda bazı tarikat liderlerine verdiği iftardı.
Çünkü 90’ların başında Çankaya Köşkü’nde Özal’ın verdiği iftar davetine kadar resmi makamlarda benzer bir organizasyon hiç yapılmamıştı.
Demirel, Ecevit, Menderes, İnönü dönemlerinde bırakın iftar davetlerini başbakanlar ve Cumhurbaşkanlarının cenaze namazı dışında camilerde görünmez, Ramazan’da oruç tutup tutmadıkları bilinmezdi. Suudi Arabistan ziyareti sırasında Kabe’ye gidip ihramla umre yapmaya cesaret eden ilk Cumhurbaşkanı Kenan Evren olmuştu.
Çünkü Kemalist Cumhuriyet’in kamusal alanında dinin görünürlüğü Diyanet ve camilerle sınırlandırılmıştı.
Dini semboller ve dini terminoloji kullanan siyasetçiler dönemine göre ya irticacılıkla suçlanırdı ya da en kibarı dini siyasete alet etmekle.
Dindar bir halk ile dinin görünmediği bir devlet ve kamusal alan şizofrenisi, siyasetçilerle toplum arasındaki duygusal makası da hep açık bıraktı.
Benzer biçimde resmi kamusal alanda Kürtler de Kürt kimlikleriyle, dilleriyle uzun uzun yıllar boyunca görünemediler.
Tam olarak Kemalist Cumhuriyet’in kamusal alanında tek bir kimlik ve kültür geçerliydi, vatandaşların dinleri, farklı dilleri ve kültürleri kamusal alanda görünmez kılınmıştı.
Bu ikiyüzlü, çift karakterli bir toplum ve siyaset yaratmıştı.
Merkez sağ partiler laik devletle dindar halk arasında bir tampon bölge rolü oynadılar uzun süre. Dindar halka karşı laikliği, laik devlete karşı dindar halkı savundular ama kırmızı çizgileri asla aşmadan.
70’lerden itibaren bir grup seküler entelektüel bu Kemalist cumhuriyetçiliğe, baskıcı laikliğe ve tek tipçi milliyetçiliğe itiraz etmeye başladı.
Kürtler ve dindarların kamusal alanda görünme, temsil edilme taleplerine destek verdi.
Resmi tarihte yazmayan tarihi gerçekleri literatüre soktu.
Sadece iyi akademisyenler, dürüst entelektüeller oldukları ve resmi devlet çizgisinden saptıkları için uzun yıllar gericileri ve bölücüleri cesaretlendirmekle, meşrulaştırmakla hatta onlara yol açmakla suçlandılar.
Atatürk düşmanı, liboş, ikinci cumhuriyetçi sonra YAE’ci diye adlar takıldı, bugün artık bütün bu dedikodu düzeyindeki suçlamaların akademik bir adı bile var; post-Kemalistler…
Haklarında akademik mi siyasi mi olduğu belirsiz öfkeli makaleler yazılıyor, bu post-Kemalistlerin Cumhuriyet okumasıyla bugünlerimize neden olduğu iddia ediliyor.
Halbuki AK Parti’nin bugün ne yaptığı, geçmişte yaşanan tarihi gerçekleri değiştirmiyor.
Socrates’in yargılanması zamanın şartlarına göre değerlendirilemeyeceği gibi, Cumhuriyet’in uygulamaları hakkındaki ahlaki ve fikri kanaatler de bugünün ihtiyaçlarına göre değiştirilemez.
Katliam katliamdır, adaletsizlik adaletsizliktir, baskı baskıdır, ayrımcılık da ayrımcılık.
Peki o halde post-Kemalistler niye suçlanıyorlar?
Mesela bundan 40 yıl önceden itibaren şöyle şeyler söyledikleri, çevre-merkez, halk-devlet karşıtlığı gibi tezler ileri sürdükleri için suçlanıyorlar:
“Devletle millet yarışırsa millet kazanır. Kurucu irade refleksi CHP’nin gündelik yöneticilerini hep devletin tarafında olmaya itiyor. Devletin tarafında olduğunuzda milletin tarafında olamıyorsunuz. Bizde şöyle bir gerçek var; bu ülkede insanlar devleti severler, devletin emriyle askere giderler, canlarını vermeyi göze alırlar, devletlerine laf söyletmezler. Ama devlet karşılarına geçerse de gereğini yaparlar. Devlet milleti yönetmeye kalktığında direnir. Örnek, 1983 Kenan Evren. Bu asker kökenliyi seçeceksiniz dedi, millete istikamet verdi, büyük bir şokla Özal geldi. Özal da şaşırdı ama devlet-millet rekabetinde millet kazandı.”
Ya da mesela 30 yıl boyunca başörtüsü yasakçılığına karşı şöyle direndikleri için de suçlanıyorlar:
“O gün ne oluyordu biliyor musunuz, devlet milletin ne giyeceğine karışıyordu. Devletle millet karşı karşıya geldi o gün. Ve devlet üniversitelerde başörtüsü yasağı getirdi. Aynı görüşteki erkekler üniversiteye giriyorken sadece kadın öğrenciyi dışarıda tutmak kadın-erkek eşitsizliğidir. Kaldı ki her başını örteni siyasal İslamcı, her başını örteni cumhuriyet düşmanı ilan etmek; sen kimsin de buna karar veriyorsun? O gün mesela bazı CHP’liler yanlışlıkla devletin tarafını tuttular. Oysa CHP’liler orduevlerine başörtüsüyle girmeme talimatı verenin gırtlağına yapışmalıydılar.”
Neyse ki gecikmeli de olsa bugün bu post-Kemalist tezleri 50 yıl sonra ilk kez partisini birinci parti yapmış CHP’nin genel başkanı Özgür Özel, Halk Tv ekranında söylüyor.
CHP’nin farkla seçim kazanmış başkanları makam odalarında dua okutuyor, göreve sabah namazına giderek ya da Kuran’ı öperek başlıyorlar. İstanbul Belediye Başkanı Kürtçe bilmediği için hayıflanıyor.
Samimiler mi yoksa sadece bunlar taktik mi bilmiyoruz.
Kesin olan artık eski Cumhuriyetçi-Kemalist dil ve yöntemleriyle siyaset yapamadıkları, toplumla iletişim kuramadıkları…
Bir CHP’li siyasetçi için artık merkeze yönelmek, iktidar olmak, geniş kitlelerden oy almak için siyaset yapmanın yolu ve yöntemi çok açık; Cumhuriyetçi-Kemalist dili ve tarzı aşmak, onları esnetmek…
Belki gömleği tümden çıkardık demiyorlar ama başka gömleklerle etrafta geziyorlar.
Zaten önemli olan da bu.
Samimiler ya değiller ama günün sonunda teravihten video atarak, zikirmatik, seccade dağıtarak, sabah namazına giderek, makam odasında dua okuyarak, şeyh ziyaret ederek, Kürtlerin haklarına saygı duyduklarını belli ederek seçimleri kazandılar ve seçim başarıları eski ideolojik takıntıları da önemsizleştirdi.
Kimse artık o ideolojik takıntılara takılmıyor. Kimsenin takılmasını da istemiyorlar.
O yüzden İmamoğlu’nun makam odasında imamlı duası haber bile olmadı.
15 yıl önce parti kapatma gerekçesi olan eylemler, şimdi o parti kapatmayı savunanlarca tekrarlanıyor ve başkası yaptığında “dini sömürü” diyenler bu kez “ne var ki bunda” diyorlar.
Ama bunu derken “artık bu normal, aşalım bunları” da demiş olmuyorlar.
Bu eylemleri eleştirenlere, “Seçimleri kazanmak için bu yapılması gerekiyorsa, siyasetçilerimiz bunu yapsınlar, neden gıcıklık yapıp, ortalığı bulandırıyorsun, ne gerek var” diyorlar aslında.
Tam da bu aşırı pragmatizm bu değişimin zayıf karnı. CHP’deki bu değişim de Cumhuriyet’in diğer reformları gibi yarım yamalak jakoben.
Tepede yaşanıyor ama tabana dayatılamıyor.
Duvarında Erdoğan ve Mahmut Ustaosmanoğlu’nun fotoğrafı asılı Erzurumlu Mahruze Teyze’nin bu kez oyunu almaya başaran Ekrem İmamoğlu’nun, bu siyasi becerisi ve herkese hitap eden profili takdir ediliyor. Ama Mahruze Teyze’nin siyaseten “kandırılması”ndan çok memnun olanlar, mesela onun gönül verdiği tarikatın da kapatılmasını savunabiliyor. Oralarda henüz bir esneme yok.
Bu herkesin oyunu alabilme, onlarla konuşabilme işlerini mesela İmamoğlu’nun, Yavaş’ın onlar adına yapıp, halletmesini ama kendilerini bu işe bulaştırmamasını istiyorlar.
Bir gün Mahruze Teyze Halk Tv ve Sözcü Tv açıp izlediğinde bu gerçekle karşılaşabilir.
Çünkü herkesin CHP’li komşusu İmamoğlu, Yavaş ya da Kılıçdaroğlu değil.
Yine de Ramazan’ın son günleri hüsnü zanı elden bırakmamakta fayda var. Eski Kemalist tarzların, dilin artık işlevsiz, demode kalması, bunun tam itiraf edilmese de anlaşılması, CHP genel başkanının liberal liberal, az önce Şerif Mardin, İdris Küçükömer okumuş gibi konuşması bile önemlidir.
Büyük değişimler, kıtaların hareketleri, suların yükselmesi gibi yavaş yavaş oluyor.
30 yıl önce Erdoğan yaptığında hakkında soruşturma açılana 30 yıl sonra İmamoğlu yapınca “ne var bunda” deniyor. 15 yıl önce parti kapatma delili olan, 15 yıl sonra seçim kazanma taktiği oluyor.
Ve bunlar çelişki değil, kıtaların ağır ağır hareketi…
O halde biraz erken de olsa, vakit henüz tam girmese de teşvik için hadi aşkla hep birlikte; Merhaba ey post-Kemalist CHP.
.10/04/2024 02:22
Bana kimle bayramlaştığını söyle...
Bayram günleri Ankara’daki en heyecanlı haber, ellerinde çiçekler ve çikolatalarla partilerin birbirilerini ziyaretleridir.
Bu ziyaretlerde yaşanacak diyaloglar, ufak gerilimler, dokundurmalar, siyasi espriler bayram günleri siyasi haber sıkıntısı yaşayan gazetelerin ve televizyonların imdadına yetişir.
Kötü espriler bile geniş geniş sayfalarda yer bulur.
Aslında zorunluluktan gazete sayfalarına giren bu geleneksel partiler arası bayramlaşma haberleri meraklısına siyaset hakkında çok şey söyler.
Bu geleneğin ilk ne zaman başladığı tam bilinmiyor.
Eski gazetelere bakılırsa 1966 yılında 38 yaşındaki genç Meclis Başkanı Ferruh Bozbeyli’nin bayramda parti liderlerini ziyaretiyle başlamış olabilir.
70’lerde partiler arası bayramlaşma ziyaretleri artık rutinleşmiştir.
1979 yılında ideolojik kavgalarda her gün sokaklarda onlarca kişinin öldürüldüğü günlerde bile kıran kırana bir mücadele içindeki CHP, MHP, MSP, AP bayramlarda birbirlerini ziyaret etmekten vazgeçmezler.
Bayram ziyaretleri 80’ler, 90’lar boyunca da sürdü.
Siyaset arenasında birbirini boğazlayan ANAP ve DYP’li politikacılar bayram günleri çikolatalarını çiçeklerini alıp birbirilerini ziyaret ediyordu.
90’lardaki partiler arası bayram ziyaretlerinde ilk defa bir partinin kapısı çalınmamaya başlanmıştı; dönemin HDP’si olan DEP’in.
Yine de bayram ziyaretleri siyasetteki pek çok gerilimin bitmesine neden oluyordu.
1991 yılındaki ilk bayram ziyaretiyle SHP ile Ecevit’in DSP’si arasındaki gerilim yumuşamıştı.
1995’de Refah Partili İstanbul Belediyesi’nin ellerini kollarını bağlamaya çalışan Başbakan Çiller ile Belediye Başkanı Erdoğan arasındaki gerilim de Ramazan Bayramı’nda Erdoğan’ın çikolatasını alıp Çiller’i ziyaret etmesiyle tatlıya bağlanmıştı.
1995’de, 1996’da, 1997’de laiklik-irtica krizleri tırmanmışken bile bayramlarda Refah Partisi diğer partiler tarafından ziyaret edildi, Refah Partililer de diğer partileri ziyaret edip bayramlaştılar.
2000 yılında partiler arası bayramlaşmalarda bir tabu daha yıkıldı. Bayramda CHP ve Fazilet Partisi, o güne kadar bayramlarda diğer partilerin kapısını çalmadığı HADEP’le karşılıklı olarak bayramlaştılar.
2001 yılında kurulan AK Parti ise yıllarca bayramlaşma randevu listesi en uzun olan parti oldu.
2001 yılında HADEP’i ziyaret eden yeni kurulmuş AK Parti heyetini, Ahmet Türk ve Öcalan’ın avukatlığını yapan Mahmut Şakar ağırlaşmıştı.
O yıl AK Parti ile sadece Saadet bayramlaşmadı.
2003 yılındaki bayramlaşmada da AK Parti, bütün partilere randevu vermiş ve onları ziyaret etmişti.
Pek çok partinin randevu vermediği DEHAP ve artık medeni bir ilişki kurulan Saadet Partisi de listedeydi.
2004, 2005 yılında bayram ziyaretlerinde de kapısı herkese açık ve herkesi ziyaret eden bayram havasına en uygun parti yine AK Parti oldu.
DEHAP, hatta siyasi alanda kıran kırana mücadele edilen Cem Uzan’ın Genç Partisi bile ziyaret listesindeydi.
2006 yılında artan terör saldırıları nedeniyle CHP ve MHP ile birlikte AK Parti de DTP’yi bayramlarda ziyaret etmedi.
2007 yılında yine terörün arttığı günlerde girilen bayramlarda CHP ve MHP’nin DTP boykotuna son anda AK Parti de katıldı.
2008 yılında ise bu kez AK Parti DTP’den bayramlaşmak için randevu istedi ama bu kez de DTP randevu vermedi.
2009 yılında demokratik açılım sürecinde ilişkiler tekrar normale döndü. AK Parti, CHP ve MHP’nin randevu vermediği DTP’yle bayramlaştı.
2010 yılındaki bayramlaşmaların sürprizi Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığa seçildiği CHP’nin ilk kez BDP’yi ziyaret etmesi oldu.
Ama aralarında BDP’nin de olduğu en çok partinin ziyaret ettiği ve en çok partiyi ziyaret eden yine AK Parti olmuştu.
2011 yılında artan terör olayları yüzünden CHP, MHP ve AK Parti, BDP’yi iki bayramda da ziyaret etmediler. İlk kez MHP, kendisinden kopan BBP’yle bayramlaşmama kararı aldı.
2013-2014-2015 çözüm süreci yıllarındaki bayramlarda AK Partili heyetler bütün partilerle birlikte HDP’yi de ziyaret etti ve onlar tarafından ziyaret edildi.
2016-2017-2018-2019 yıllarında AK Parti, HDP ile bayramlaşmadı.
AK Parti 2019 yılına kadar Vatan Partisi ile de bayramlaşmadı.
AK Parti’nin bayramlaşmama listesi kabarırken, artık bayramların en çok ziyaret edilen ve bayram ziyareti yapan iki partisi vardı; CHP ve Saadet.
2020 yılında online yapılan bayramlaşmada AK Parti; CHP, MHP, HÜDAPAR, Saadet Partisi, BBP, DSP, Demokrat Parti, İYİ Parti, Vatan Partisi, Anavatan Partisi ve Yeniden Refah Partisi ile bayramlaştı.
AK Parti’nin listesinde HDP ve AK Parti’den kopan isimlerin kurduğu Gelecek ve DEVA partileri yoktu.
Bayramlaşma trafiği en yoğun parti ise CHP oldu. CHP; AK Parti, DSP, Vatan Partisi, HDP, İYİ Parti, DP, BBP, Deva Partisi, Saadet Partisi, ANAP, MHP, Gelecek Partisi ile bayramlaştı.
2021, 2022 ve 2023’de liste değişmedi.
Ve bu yıl.
CHP yine bayramdaki en yoğun ziyaret listesi olan parti olacak: AK Pati, DSP, Vatan Partisi, DEM Parti, İYİ Parti, BBP, DP, MHP, SP, ANAP, DEVA Partisi, Gelecek Partisi, Yeniden Rafah Partisi, Bağımsız Türkiye Partisi ve Zafer Partisi’ne bayram ziyaretine gidecekler.
AK Parti’nin ziyaret listesi ise bu yıl biraz daha kısalmış durumda; CHP, HÜDAPAR, BBP ve İYİ Parti, MHP, Yeniden Refah Partisi ve DSP’yi ziyaret edecekler.
MHP’nin ziyaret listesinde sadece dört parti kaldı: AK Parti, CHP, YRP, DSP.
DEM Parti’nin listesi de onlardan kaynaklanmayan bir kısalıkta: Gelecek Partisi, CHP, Saadet Partisi, DEVA Partisi.
Yani çok uzun yıllar boyunca AK Parti’nin durduğu her partiyle diyalog halindeki merkezi pozisyonda bugün CHP var.
AK Parti merkezden kendi sağına doğru kayarken, CHP ise merkeze doğru yaklaştı.
Bugün iktidar ortağı AK Parti ve MHP, HDP dışında kendi içlerinden kopmuş partilerle de bayramlarda bile bir araya gelemeyecek bir sekterliğe kendilerini hapsetmiş durumdalar.
CHP ise uzun süredir yaşadığı değişimle bütün partilerle diyalog kurabilen esnek bir partiye dönüşmüş, siyasetin merkezine doğru gelmiş görünüyor.
Kapsayıcılık siyasette hala en kritik kavramlardan biri olmaya devam ediyor.
Bayramlaşma listesi uzadıkça partilerin oyları arttı, kısaldıkça azaldı.
Yani bayramda partiler arası ziyaretler deyip geçmemek gerek.
.15/04/2024 02:00
Bu tekinsiz dünyada ülkeyi kim koruyabilir?
Soru şöyle de sorulabilirdi: “Bu tekinsiz dünyada Türkiye’yi kim, hangi lider, hangi iktidar koruyabilir?”
Ama cevaba gelmeden sorunun kendisi bile “iktidar propagandası” hissi uyandırmaya yetiyor.
Zaten tam olarak da bu hissi konuşmalıyız.
Çünkü uzun süredir Türkiye’de bu soru ve cevabında bir tekelleşme var.
Cevabını bırakın, sorunun kendisi bile iktidar propagandasının en önemli argümanı.
Halbuki bu soru üzerinde düşünmeden 14/28 Mayıs 2023’ü , Mayıs 2023-Mart 2024 seçimleri arasındaki farkı anlamak da, 2028’deki muhtemel senaryolar üzerinde düşünmek de zor.
Belki objektif düşünmek için biraz Türkiye’den uzaklaşmaya ihtiyacımız vardır.
Muhtemelen dün İran’ın drone sürüsü kendilerine doğru gelirken İsrailliler de bu soru üzerinde düşündüler.
İlk seçimde kararlarını verirken akıllarında bu soru olacak.
Kasım ayında başkan seçecek Amerikalıların tercihinde de bu soru kritik olacak.
Macarlar bu soruya bir kere daha Orban diye cevap verdiler geçen yıl.
Benzer korkular yaşayan İtalyanlar da siyasete Mussolini çizgisindeki partide başlamış Meloni’yi seçtiler.
Hollandalılar ülkenin sınırlarını ve kültürünü korumada en sert adam olan Geert Wilders’i tercih ettiler.
Slovaklar da Ukrayna krizinin daha fazla içine girmekten korkup, Rusya yanlısı Pellegrini’yi devlet başkanı yaptılar geçen hafta.
2027’de Fransızlar Macron ve Le Pen arasında karar verirken de bu soru en kritik soru olacak.
Bu hafta sonu sandık başına gidecek Hindistan’da Modi’de halka bu sorunun doğru cevabının kendisi olduğunu söyleyerek kampanya yaptı.
Haziran ayındaki Avrupa Parlamentosu seçimlerinde bu soru yüzünden aşırı sağ ve Avrupa-septik partiler çoğunluğu ele geçirebilir.
Yani biz kaçsak da peşimizden kovalayan, küresel bir soru var karşımızda.
Türkiye’de 14 Mayıs 2023’de yapılan genel seçimin sonucunu da aslında bu soru belirledi.
31 Mart’ta ise seçmene sorulan soru bu değildi.
14 Mayıs ile 31 Mart arasında temel fark bu kadar basitti aslında.
Sorulan soru farklıydı.
( Etyen Mahçupyan Serbestiyet’teki son yazısında bunu detaylı olarak yazdı)
Eğer dünyada önümüzdeki yıllarda küresel barış, eşitlik, adalet ve düzen hakim olmazsa 2028’de de tekrar halka bu soru sorulacak.
Peki iktidar ve muhalefet bu sorunun akla ilk gelen cevabı olabilmek için ne yapıyor?
Bu soruya geçmeden bir rakama biraz daha yakından bakalım:
271019210019
Son birkaç haftadır Türkiye’yi karıştıran bir kod numarası bu.
Türkiye’nin ihracat kalemleri listesinde Kerosen yani jet yakıtının kod numarası.
Türkiye’den İsrail’e ihracatın devam etmesine, listede jet yakıtının bile olmasına insanlar haklı olarak tepki gösteriyorlar.
Bu acımasız katliam karşısında çaresizlik hissiyle insanlar en azından kendi ülkelerinin yapabileceğinin maksimumunu yapmasını talep ediyor.
Türkiye gibi siyaseten kutuplaşmış bir toplumda gerçek zaten öksüz, üstelik Gazze meselesi yerel seçim tartışmalarının da bir parçası oldu.
O yüzden listede bu kod numarasını görenler İsrail’in Türkiye’den aldığı jet yakıtı ile Gazze’yi bombaladığını bile iddia etti.
Halbuki gerçek o kadar acımasız değildi.
Ticaret Bakanı, epey geç kaldığı için duyulmayan açıklamasında jet yakıtının yakıt ikmalinde sivil uçaklara satılan yakıt olduğunu anlattı.
Bakanlıktan aldığım biraz daha ayrıntılı bilgilere göre durum şöyle:
7 Ekim 2023 ile 31 Mart 2024 tarihleri arasında İsrail’e 110 bin dolarlık Kerosen yani jet yakıtı ihraç edilmiş.
Bunun %99,2'si 2023 yılında yapılmış.
2024 yılında sadece Mart ayında 918 dolarlık bir ihracat görülüyor.
2023 yılının tamamında yapılan ihracatın toplamı 641 bin dolar.
Bunun %93'ünü SOCAR ve yüzde 7’sini Petrol Ofisi yapmış. İkisi de özel şirketler.
Peki kime ihraç etmişler?
Şirket adları: Israir Airlines, Challenge Airlines, Arkia Airlines, Corendon Airlines, Shino Aviation ve El Al İsrael Airlines.
Tamamı İsrail merkezli sivil havacılık şirketleri. Bazıları yolcu uçağı, bazıları da özel uçaklar işletiyor.
Yani Türkiye havalimanlarına gelen İsrail sivil uçakları yakıt ikmali yapmışlar, bu da kayıtlara ihracat kalemi olarak girmiş.
Normal zamanlarda rutin olan yakıt ikmali üzerinden ihracat, Gazze gibi bir insanlık krizinde tepki çeken bir meseleye, iktidarın çelişkileri teşhir edilirken bir malzemeye dönüştü.
Ama bu gerçeği Gazze’deki katliam karşısındaki hiçbir şey yapamama hissiyle boğuşan, en azından kendi ülkesinin daha fazlasını yapmasını isteyen insanlara anlatmak kolay değil.
Çünkü Filistin konusunda çıtayı yükseltmiş olan bizzat iktidarın kendisi.
2009’da One Minute olayı bir tarafa, önce 2010’da sonra 2018’de iki kez İsrail Büyükelçisi’ni geri göndermiş, her Gazze operasyonu sırasında İsrail’deki hükümetlerle açıktan tartışmaya girmiş, Hitler benzetmeleri yapmış, 7 Ekim’den sonra İslam dünyasında Hamas’a kurtuluş örgütü diyerek destek veren, üç çocuğunu İsrail öldürünce Hamas liderlerinden Haniye’yi taziye için arayan dünyadaki tek lider (Katar Dışişleri Bakanı dışında) olmuş Erdoğan’ın ve AK Parti iktidarının en azından Filistin meselesindeki hassasiyetine herhalde kimse itiraz etmeyecektir.
Hatta uzun süre bu hassasiyet Türkiye’de muhalefet tarafından aşırı bulundu ve eleştirildi.
Türkiye’de iktidarın Gazze politikası yerden yere vurulurken, Erdoğan’dan aldığı taziye telefonunu salondaki diğer Hamaslı yetkililere hoparlörden dinleten Haniye’nin böyle düşünmediği
herhalde belli oluyor.
Aslında Erdoğan ve Türkiye, 7 Ekim’den sonra uzun bir süre çok alttan aldı, diyalog kanallarını zorladı, arabuluculuk denedi.
Hatta bu sırada Türkiye’de yapılan Filistin eylemlerinde polis gaz kullandı.
Sonra mesele Batı’dan sadece Hamas’ın 7 Ekim saldırısına indirgenip, Gazze’deki İsrail’in katliamı “meşru müdafa” olarak görmezden gelinince, Batılı liderler Tel Aviv’e desteğe koşunda Erdoğan da ünlü konuşmasını yaparak mücahitler grubu diyerek sahip çıktığı Hamas’a karşı IŞİD koalisyonu gibi bir koalisyon kurulması girişimlerine itiraz etti.
Ama Hamas’a mücahitler grubu diyen tek İslam dünyası lideri olan Erdoğan, İsrail’den elçisini çekmedi, İsrail ile tüm ticari, diplomatik, siyasi bağlar koparılmadı.
Peki bu kez neden Türkiye daha temkinli davrandı?
Dünyada bölgedeki İslam ülkeleri dahil İsrail’le tüm ticareti kesmiş tek ülke Malezya.
Malezya uzakta ve İsrail ile ticareti zaten kısıtlı.
Türkiye, ticareti kısıtlayan ikinci ülke oldu.
Diğer Batılı ülkeler ise hala İsrail’e silah satışının yasaklanmasını tartışıyor.
Bütün İslam ülkeleri içinde bu kararı sadece Türkiye ile Malezya’nın vermiş olması tabii ki tesadüf değil.
Pakistan’ı dışarıda tutarsak İslam dünyasının iki seçimli demokrasisi Türkiye ve Malezya. İktidarların üzerinde hala toplumun baskısı var.
Nihayet devlete adım attıran sivil toplumun baskısı oldu.
Tekrar sorunun cevabını arayalım. Neden Türkiye’de daha önce sonuncusuyla kıyasla sınırlı kalan İsrail’in Gazze saldırılarında yaptığını bu kez yapmadı?
Çünkü Gazze faciasından çok önce iktidarın dış politikasında radikal bir değişiklik oldu.
Türkiye, dış politikada vites küçülttü.
Ekonomik sorunların da tetiklemesiyle kavgalı olduğu Körfez ülkeleri ve Mısır’la barıştı. Suriye’ye barış sinyalleri gönderildi. Ukrayna-Rus krizinde Batı’nın net Ukraynacı çizgisi izlenmedi. Gazze öncesi İsrail’le de yeniden ilişkiler kurulmuştu.
Ve hemen ardından benzeri yaşanmamış Gazze geldi. Kurulan bütün bu dengeleri sarstı.
Türkiye’deki iktidarın önünde iki yol vardı; Ya AK Parti’nin klasik dış politika reflekslerine geri dönülüp, en üst perdeden Gazze’ye tepki gösterilecek, elçi çekilecek ve bütün ilişkiler dondurulacaktı ya da..
İkincisi tercih edildi.
Türkiye’nin Gazze’de herkesin en önüne geçmemek diye bir politika izlediği anlaşılıyor.
Burada gözetilen denge özellikle de yeniden ekonomik-siyasi ilişkilerin kurulduğu Arap ülkelerini Gazze meselesinde gölgede bırakmamak, onları kendi toplumları nezdinde mahcup etmemek.
Çünkü Körfez ülkeleri ve Mısır, Gazze konusunda sessiz, aşırı temkinli, Hamas’a çok mesafeli, İsrail ile kötü olmadan bu krizi atlatmak ve Gazze’deki savaşı bitirmek istiyorlar.
En ilerisini yapan Katar’ın pozisyonu bile arabuluculuk.
Hiçbir Arap ülkesinin gündeminde İsrail ile ticareti kesmek, İsrail’e ambargo uygulamak, petrol vanalarını kapatmak yok.
Anlaşılan Türkiye’nin Gazze meselesinde politikası da buna uyumlu ilerliyor.
Bu konuda Erdoğan’ın dümeni Hakan Fidan’a ve Dışişleri’ne bıraktığı görülüyor.
Aslında 28 Mayıs’tan bu yana Erdoğan ekonomide dümeni Mehmet Şimşek’e verdiği gibi dış politikada da dümen Hakan Fidan’da.
O da kapalı kapılar ardında müzakereyle iş yapmayı sürdürüyor, arabuluculuk imkanlarını zorluyor, son sürpriz basın toplantısından Gazze’ye yardım atmak için İsrail ile bile bir diyalog olduğu anlaşılıyor.
İşte Gazze gibi yaşadığımız devrin en korkunç trajedisinde, AK Parti iktidarının bu kez diplomatik yolları, yöntemleri izlemesi o yüzden göze batıyor.
Gazze gibi bir katliam karşısındaki bu siyaset, pasif, etkisiz bulunuyor, tabiri caizse toplumu kesmiyor.
“Ey”lerle fazlasına alıştırmış iktidarın bu kez tüm ipleri koparmama siyaseti, mesela ticaretin sürmesi de çelişki olarak görülüyor.
Hem Gazze konusunda hassas olanlar hem de muhalefet bu çelişkiyi kullanıyor ve kullanacak.
İktidar ahlaken doğru politika ile rasyonel politika arasında sıkışmış görünüyor.
Fakat eleştirilere rağmen iktidar heyecanlı, yayılmacı, atak, tepkisel dış politikasına dönmüyor.
Çünkü artık ne bunu kaldırabilecek bir dünya var, ne de Türkiye’nin bunu taşıyabilecek ekonomik ve politik gücü.
Kötü tecrübelerle oluşmuş frenler çalışıyor.
Son olarak İran-İsrail meselesinde Cumhurbaşkanı henüz hiç birşey söylemedi, bütün açıklamalar Dışişleri Bakanı’na bırakıldı.
Tarafsızlık, mesafe, olaylara fazla karışmama yeni dış politikanın esası oluyor.
İktidar bunu ne kadar sürdürülebilir, tam tersine alıştırılmış iktidarın tabanı bundan ne kadar memnun ve tatmin olur gibi soruların bir cevabı yok. Gazze’deki diplomatik politika, AK Parti’ye yerel seçimde bir miktar oy kaybettirmiş gibi görünüyor.
Peki, buna karşı muhalefet ne yapacak?
Sadece iktidarın çelişkilerini teşhir mi edecek, yoksa dış politikada, Türkiye’nin bu tekinsiz dünyada nerede durması ve ne yapması gerektiğine dair kendi fikirlerini oluşturacak mı?
Yoksa Yurtta Sulh Cihanda Sulh gibi bir tarafsızlık sloganının arkasına saklanmaya devam mı edecek?
CHP’nin dünya algısında iki birbirine zıt renk görünüyor.
Bir tarafta tabana da hakim ana ideolojik çizgi solcu, ulusalcı bir antiemperyalizm, anti-Amerika, anti-NATO çizgisi.
Ama resmi dış politika söylemi emekli büyükelçilere emanet.
Onlar da her konuda Batı ittifakı içinde kalalım, başımız ağırmasın çizgisini savunuyor.
Peki bu çizgi ve çizgisizlik merkezi, patronu kalmamış, çok başlı ve tekinsiz dünyada Türkiye’nin çıkarlarını savunmak, Türkiye’yi güçlendirmek ve korumayı sağlar mı?
Bu sorular, sadece dış politika uzmanlarına bırakılmayacak kadar önemli ve iç siyasetle doğrudan ilişkili sorular.
Bu sorulara verilecek cevaplar, dış politikadan önce Türkiye ve gelecek tahayyülümüzü de belirleyecek.
Ama nedense genel seçimlerin sonucunu belirleyen bu mesele üzerinde ciddi bir tartışma yürütülmüyor.
Siyasi sömürü için kullanılmaktan bıkkınlık veren “beka kaygısı” derken kaşınanın gerçek bir kaygı olabileceği ihtimali pek düşünülmüyor.
Halbuki bütün dünyada hissedilen tekinsizlik duygusu Türkiye’de de hissediliyor.
Ve önümüzdeki dört yılda dünyanın düzene kavuşacağını, herkesin kendini güvende hissedeceğini herhalde kimse iddia edemez.
Belli ki krizler derinleşecek, çok başlı dünya daha da tekinsiz hale gelecek.
O zaman en baştaki soruyu bir daha sorarak bitirelim;
Peki, 2028’de daha da tekinsiz dünyada Türkiye’yi kim koruyabilir?
.20/04/2024 02:20
Denizli Hadisesi’ni neden kimse hatırlamıyor?
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın benzetmesi tartışılıyor:
"Milli Mücadele sırasında Türkiye'deki Kuvayi Milliye ne ise Hamas da işte aynen odur.”
Günlerdir bu benzetmeye CHP’li siyasetçiler, profesörler, gazeteciler ateş püskürüyor.
Tepkiler sadece Hamas ile ilgili ideolojik önyargıları ortaya koymuyor, Kuvvayi Miilliye konusundaki tarihi bilgilerin ne kadar kof olduğunu gösteriyor.
Sadece iki profesör siyasetçiden örnek:
“Hamas hiç bir surette Kuvayi Milliye ile bir tutulamaz. Bunu söylemek Kuvayi Milliyeyi ve bu ülkenin her bir karışının nasıl düşman işgalinden kurtulduğunu hiç anlamamak demektir. Sadece hamaset ile de peynir ekmek gemisi yüzdürülmez” diye yazmış.
“Hamas ile Kuvayi Milliye’nin benzerliği yoktur. İdeolojik tercihlerinize Milli Mücadeleyi alet etmeyin. Siz Filistin davası için hiçbir bedel ödemediniz. En büyük cesaretiniz Yahudi lobisinden Cesaret Madalyası almanızdı.”
İki profesör de milli mücadeleyi Kuvvayi Milliye ile aynı şey sanıyor, ülkeyi işgalden kurtaranın Kuvvayi Milliye olduğunu zannediyor, Kuvvayi Milliye’nin hangi şartlarda oluştuğunu, ömrünün ne kadar olduğunu, neden bizzat Mustafa Kemal’in ve Ankara’daki Meclis tarafından tasfiye edildiklerinden de bi haber olduklarını gösteriyorlar.
Esas ideolojik önyargının kimde olduğunu da…
Özellikle CHP’li dış politika uzmanı profesörün iktidarı eleştirmek için meseleyi konuyla ilgisiz Yahudi Cesaret Madalyası’na kadar getirip, antisemitizme işi vardırması ise ibretlik…
Araplar ve İslamcılar söz konusu olduğunda bütün muvazenesini kaybeden tarihsel bir önyargıya karşı 20’inci yüzyıldaki hiçbir milli bağımsızlık savaşının pürü pak yaşanmadığını, mesela İngiliz kolonyal güçlerine karşı savaşırken İsraillilerin de otel patlatmaya kadar terör ve tehdiş eylemleri yaptığını anlatmanın herhalde bir faydası yok.
Belki Kuvvayi Milliye’nin tarifini Mustafa Kemal’den dinlemek işe yarar:
Mustafa Kemal Paşa, 1 Mayıs 1920 tarihli gizli Meclis oturumunda konuşuyor:
“Malûmu Âliniz… Hükümeti merkeziye düşmanların şiddetli çemberi içinde idi, …çember içinde vatanı müdafaa edecek, milletin ve devletin istiklalini muhafaza edecek kuvayı umumiyeti millete emrediyorlardı. Bu tarzda yapılan emirlerle vesaiti millet ve devlet vezaifi asliyesini ifa edemiyordu ve edemezdi. Bu vesaiti müdafaanın birincisi olan ordu da, ordu namını muhafaza etmek ve bu namı izhar etmekle beraber bittabi vazifesi asliyesini ifadan mahrumdu. İşte bunun içindir ki vatanı müdafaa ve muhafazadan ibaret olan vazifei asliye, doğrudan doğruya milletin kendisine teveccüh etmiş bulunuyordu. Millet orduya; kendi içinden teslim etmiş evladını, düşman tecavüzüne maruz kalan mıntıkaların müdafaasına, düşman tasallûtuna uğrayan kardeşlerinin hayatının muhafazasına memur etmeğe mecbur olmuştu. İşte buna Kuvayi Milliye diyoruz ve bütün kâinat böyle diyor.”
30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi’nin ardından örgütlenmeye başlayan, 21 Mayıs 1919 İzmir’in işgalinin ardından büyüyen, İstanbul Hükümeti’nin otoritesi bitmiş, Ankara Hükümeti’nin otoritesi henüz kurulmamışken oluşan iktidar boşluğu içinde ortaya çıkan silahlı direniş gruplarına Kuvvayi Milliye diyoruz.
Kurulmaları, mücadeleleri ve tasfiyeleri ile 1,5 yıllık bir dönemde hem büyük kahramanlıklara yapmış hem de tasfiye edilmelerine neden olan başıbozukluklar göstermiş bu silahlı gruplara daha sonra haklarında kitap yazanlar haklı olarak “gerilla” dediler.
Şimdi Atatürk’ün yaptığı tarifi yeniden okuyalım.
Bu tarife ülkesi işgal altında olan ama ortada bir devlet olmadığı için bu işgale karşı silahlı direniş başlatmış Filistinliler de girer mi?
Bütün kâinata göre girer.
Hamas da ordusu olmayan bir milletin işgale karşı ülkesini savunması için kurduğu bir örgüttür.
Sadece silahlı bir milis grubu olmayıp, bir alanı kontrol etmesi ve yönetmesi açısından bizde yerel kongreler ile belli alanları kurtarıp, yöneten Kuvvai Milliye gruplarına bir hayli benzemektedir.
Ama esas kızılan bu değil.
Kuvvayi Milliye’nin sadece bir kahramanlık hikayesi Hamas’ın ise sadece terör yapan bir örgüt olduğu önyargısı ve cehaletiyle benzetmeye kızılıyor.
Tabii ki hikayenin esas kısmı kahramanlıktı.
Nazım Hikmet’e Kuvvayi Milliye Destanı yazdıracak kadar:
“Onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar
çokturlar;
korkak,
cesur,
câhil,
hakîm
ve çocukturlar
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.”
Ama hikaye sadece bundan ibaret değildi.
Denizli bölgesindeki Kuvva-i Milliye direnişini başlatan, bir savaş kahramanı olduğuna şüphe olmayan Demirci Mehmet Efe’nin 9 Temmuz 1920’deki Denizli Baskını bunun en somut ve korkunç örneklerinden biridir.
Yunan işgali İzmir’den Ege’nin içine doğru ilerlemektedir. İşgale karşı milli mücadele sadece Kuvvayi Milliye milisleriyle direnmektedir, henüz ordu oluşmamıştır.
Milislerin de gücü bir yere kadardı.
Aydın ve Nazilli işgal edilince Denizli’deki ahali telaşlanır.
Kaçanlar olur. Bu arada şehrin içinde başka yerlerden düşmanla işbirliği yapmaması için sürülen kalabalık bir Rum nüfus da vardır.
Rumların işbirliği yapmaması için şehirden sürülmesi ile bunun Yunan işgali sırasında Türklerin katledilmesine neden olacağı arasında şehrin eşrafı gider gelir.
Şehirden ayrılmayan Türk ve Rumların haklarını korumak için
“Hicret Etmeyeceklerin Hukukunu Müdafaa Cemiyeti” kurulur.
Ama çevre illerdeki Kuvvayi Milliye’nin başı olan Umum Komutan Demirci Mehmet Efe, tehcir için adamlarını şehre göndermiştir.
Olanları konunun uzmanlarından okuyalım:
“Demirci Mehmet Efe, sağ kolu durumundaki Sökeli Ali Efe ve 30 kadar zeybeği, Rumların toplanıp trenle Eğirdir’e gönderilmeleri için Denizli’ye gönderir. 6 ve 7 Temmuz günleri, Rumlar toplanıp Eğirdir’e gönderilirler. Yerli Müslüman eşraftan bazılarının Rumları evlerinde sakladıkları ihbarını alan Sökeli Ali Efe bu evlere yaptığı baskında saklanan Rumları bulur ve ev sahiplerini döver, halkın içinde onları küçük düşürücü sözler sarfeder. Rumları gönderen Efe’nin adamlarının daha sonra yerli ahaliden bazılarının evlerini soydukları, kadına kıza sarkıntılık yaptıkları, Çamlık’ta Tavas yolunu keserek (o zaman Tavas yolu Çamlık’tan geçiyordu) Tavas’a gidenlerin ziynet eşyalarına el koydukları haberleri şehre yayılır. Toplanan bazı kişilerin “Kuvayı Milliye istemeyiz. Zeybekleri istemeyiz. Yaşasın Padişah Efendimiz” diye bağırdıkları haberi zeybeklere iletilir. Bu arada, silahlanan eşraftan bazı kişiler, Sökeli Ali Efe ve bir arkadaşını vurarak öldürürler. Sökeli Ali Efe’nin öldürüldüğü haberini alan Demirci çılgına döner. Bunu yapanlardan intikam alacağına, Denizlilileri kesip, Denizli’yi yakacağına yemin eder.”
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/215723
Daha sonra tarihe Denizli Olayları olarak geçen hadiseyi ise Sarayköylü siyasetçi ve Müdafai Hukuk Cemiyeti yöneticisi Emin Aslan Tokat’ın hatıralarından:
“Tren Denizli istasyonuna gelince Umum K. Demirci Mehmet Efe gözlerini kan bürümüş bir halde kendilerini istikbal için istasyona gelen heyet meyanında evvela ilk önüne çıkan kalem reisi Albay Tevfik Bey’i ondan sonra da sırasıyla mutasarrıf vekili hakim beyi ve savcı Mehmet Ali Bey’i bizzat kendi eliyle ve kendi tabancasiyla beyinlerine tabanca sıkmak suretiyle öldürdü.
Ve oradan doğruca hükümet konağına gidildi, hükümet avlusunda Umum K. Demirci Mehmet Efe cellatlarını çağırdı ve diğer zeybeklerle beraber bütün Denizlililer’i gözünün önünde kesmelerini emretti.
Zeybekler adeta şehir içinde sokaklarda ve caddelerde avcı hattına çıkıp kesecek adam arıyorlardı, yakaladıkları Denizlililer’i getirip cellada teslim ediyorlardı, cellat Mustafa ve arkadaşları hükümet karşısındaki boş arsada bu zavallıları enselerinden kesmek suretiyle öldürmeğe devam ediyorlardı. Feryat, figan, canhıraş sesler ortalığa dehşet veriyordu. Denizli’nin Heyeti Milliye reisi müftü Ahmet Hulusi Efendi başta olduğu halde bütün ileri gelenleri Tavas’a kaçmış ve canlarını kurtarabilmişlerdi, halktan birçok kimseler de köylere ve dağlara hicret etmişlerdi. Zeybekler bütün evlere girip çıkıyor adam arıyorlardı. Bütün bu kepazelikler 57.Tümen komutanı Albay Şefik Bey’in gözü önünde cereyan ediyordu.
Albay Şefik Bey Umum K. Demirci Mehmet Efe’ye karşı tek kelime söyleyerek bu zavallıların imdatlarına ve şefaatlerine gitmiyordu. Şefik Bey adeta taş kesilmişti, karşıdaki arsada cellatlar mütemadiyen çalışıyordu, ki bu arsa adeta kanlar içinde kalarak bir mezbaha halini almıştı. O kadar ki kesilmek için getirilmiş zavallıların önünde birçok kesilmiş kimseler ölü ve ağır yaralı olarak yatmakta birçokları da bir taraftan kesilmekte bir kısmı da kurbanlık koyunlar gibi kuyrukta kesilme sıralarını bekliyorlardı. Bu suretle yetmiş seksen kadar zavallı ense ve boğazlarından kesilerek öldürülmüşlerdi.”
(Emin Aslan Tokat, Milli Mücadelede Sarayköy Hatıralarım, Esat Özberk Yayını, İstanbul)
Peki nasıl durduruldu Demirci Mehmet Efe?:
“Makineli tüfeklerden biri caddenin alt tarafına, diğeri üst tarafına doğru yerleştirilir. Topun ağzı da şehre doğru çevrilir. Şehri yakmak için, Belediye’nin deposundan gazyağı tenekeleri getirtilir. Şehrin sokaklarına dalan zeybekler, buldukları herkesi sürükleyip Efe’nin önüne getirirler. Efe’nin “kesilsin” dedikleri, yolun karşısındaki boş avluda bıçakla, koyun boğazlanır gibi, başları kesilerek öldürülürler. Demirci Efe’nin gözünü kan bürümüştür. Gaddar bir kişiliğe sahip olan Efe’yi sakinleştirmek mümkün olmaz. 60 kadar insanın başları kesildikten sonra Sarayköy’lü din adamı Şeyh Tahir Efendi, Demirci Efe’ye, “Efe, artık yeter.” diyerek Efe’yi sakinleştirmeye çalışır. Efe insan kesmekten vazgeçer ama yeminini yerine getirmek için şehri yakmaktan vazgeçmez. Şeyh Tahir Efendi yine devreye girer ve “Efe” der, “Mezarlık da şehrin bir parçası sayılır. Orada da bu şehrin insanları yatıyor. İlla yakacaksan orayı yak, yeminin yerine gelsin”. Şeyh Efendi’nin konuşması etkili olur. Gazyağı tenekeleri mezarlığa taşınır ve mezarlık yakılarak Efe’nin yemini yerine getirilir.”
https://www.denizlihaber.com/ozgun/kent-bellegi/demirci-mehmet-efenin-denizli-baskini/
Katliam, Ankara’da infial yaratır ve Kuvvayi Milliye’nin tasfiye edilmesi sürecini hızlandırır.
Ama konu geçiştirilir, İstiklal Mahkemesi yerine bir Dahiliye Encümeni soruşturmasıyla kapatılır.
Çünkü Demirci Mehmet Efe aynı zamanda bir savaş kahramanıdır.
Nutuk’u ve dönemin BMM Gizli Celse Zabıtları’nı okuyanlar zaten bu tasfiye sürecinin farkına varırlar.
Demirci Mehmet Efe, Çerkes Ethem gibi direnmez ve düzenli orduya teslim olur. Köyüne yerleşir, daha sonra da bazı isyanların bastırılmasına yardım eder.
Bir ara suikast girişiminden kurtulur, bir keresinde de esrar ticaretinden yargılanır.
Ama şimdi Aydın’da ve Denizli’de heykelleri var, ölüm yıldönümünde anmalar yapılıyor.
Kimse Denizli Hadisesi’ni hatırlamıyor ya da hatırlamak istemiyor. Çünkü İstiklal Harbi bütün hikayelerden daha büyük.
Filistinliler için de 7 Ekim değil, İsrail’e karşı verilen milli mücadele esas hikaye. Bütün diğer hikayeler bunun bir parçası.
Hamas ve Kuvvayi Milliye’nin benzemeyen tarafları da var:
Türkiye’nin bir Mustafa Kemal’i, arkasında 700 yıllık bir devlet geleneği, yarım yamalak kalsa da bir ordusu vardı.
O yüzden devletsiz 1,5 yılda Kuvvayi Milliyeler ile direnildi, sonra düzenli orduya geçildi.
Ama Filistinlilerin malum ki böyle imkanları yok.
Onlar 70 yıldır ellerindeki tek yol olan Kuvvayi Milliyeler ile direniyorlar.
Yani ortada dört dörtlük bir benzerlik var.
.22/04/2024 02:30
Kayyım şampiyonluğa da mı karşı?
Güç ve başarı yine önyargıların azalmasına yardım etti.
Amedspor, İkinci Lig’in kırmızı grubunda ligin bitimine iki hafta kala üç puanla önde.
Aslında bütün Diyarbakır bu hafta şampiyonluk kutlaması için seferber olmuştu.
Çünkü ikinci sıradaki Kastamonu’dan alınan galibiyet sonrası fark altıya çıkmıştı ve bu hafta kendi sahasında alacağı bir galibiyet ve Kastamonu’nun puan kaybetmesi Amedspor’u Birinci Lig’e çıkaracaktı.
Ama Diyarbakırlıların hevesleri dün 2-0 kaybettikleri Iğdır maçıyla kursaklarında kaldı.
Bütün biletlerin tükendiği, karaborsa yüzünden bilet sahiplerinin bile içeri giremediği hınca hınç dolu stattan ise medyada en çok o fotoğraf dolaştı.
Tribünde beyaz tülbentleriyle dua eden bir grup Kürt teyze.

50 ve üstü yaşlardaki teyzelerin sempatik pozu bütün gün sosyal medyada ve internet sitelerinde döndü.
Onların sadece Amedspor tutkunu beyaz tülbentli Kürt teyzeler olmadığını bilenler ise adlarını da yazdılar: Barış Anneleri.
Barış Anneleri, PKK saflarında çatışmalarda çocuklarını kaybetmiş annelerin kurduğu bir inisiyatif.
İlk olarak 1999’da barış için Ankara’ya yapmak istedikleri ama yapamadıkları ziyaretle adlarını duyurmuşlardı.
25 yıldır bir sivil inisiyatif olarak aktifler.
(Pek hoşlanmadığım ama meseleyi daha makul bir zeminde anlatmakta faydalı olduğu için kullanacağım) Kürt siyasal hareketi çizgisinde eylemlerin, mitinglerin hepsinde varlar.
Genelde daha siyasi, ciddi meselelerle ilgili eylemlerde görmeye alışık olduğumuz Barış Anneleri bu kez maçtaydı.
Gülüyorlardı, dua ediyorlardı, bu kez siyasi sloganlara değil, takımı destekleyen sportif sloganlara eşlik ediyorlardı.
O fotoğraf da aslında Kürt meselesinde Türkiye’de yaşanan doğal normalleşmenin de bir fotoğrafı.
Evet, normal olmayan çok şey var. Azalsa da süren çatışmalar, hapiste olan insanlar, kayyım tehlikesi…
Ama hayat devam diyor, zaman, orta sınıflaşma, şehirli hayat, güçlenen siyaset herkesi daha az ideolojik, daha az öfkeli yapıyor.
Trajik geçmiş hayatın akan bir parçası olmaktan yavaş yavaş hatırlatılması gereken kötü hatıralara doğru geriye itiliyor.
Kürtlerin son yıllardaki en başarılı, en fazla insanı seferber eden kurumu artık Amedspor.
Kurdish Studies Center’ın raporuna göre Diyarbakır’da en az 250 bin ve Türkiye genelinde 1 milyondan fazla taraftarı Amedspor taraftarı var.
DEM Parti’nin seçimlerde yaratamadığı heyecanı Amedspor yaratıyor.
Taze DEM Partili başkanlar değil, Amedsporlu futbolcular konuşuluyor.
Dağdaki gençler yerine gözler yeşil sahalardaki gençlere çevriliyor.
PKK’nın büyük bir ‘müjde’ olarak açıkladığı ‘drone düşürme teknolojisi’ haberi değil, Kastamonuspor galibiyeti insanları heyecanlandırıyor.
Amedspor Kürtlerin başarı, temsiliyet ihtiyacını tatmin ediyor.
Bu herhangi bir süreçle, projeyle başarılamayacak kadar kalıcı bir normalleşmenin, sivilleşmenin, Türkiyelileşmenin de işareti.
Normal bir devletin bunu teşvik etmesi, bu havaya destek olması beklenir.
90’larda bölgede görev yapmış Emniyet Müdürleri bile Diyarbakırspor’a destek vererek şehir hayatını normalleştirmeye, gençlerin gündemini değiştirmeye, halkla ilişki kurmaya çalışmışlardı.
Ama anlaşılan Ankara’da birileri, itibarlarını kutuplaşmaya borçlu bazı gazeteciler ve siyasetçiler bu huzur ve güven ortamını bozacak girişimler peşinde.
Son bir haftadır bayrak, saygı duruşu, Atatürk ve Erdoğan fotoğrafları üzerinden DEM Partili belediyeler hakkında soruşturmalar açılıyor.
Bu soruşturmalarla ilgili bilgiler bizzat İçişleri Bakanı ve Adalet Bakanı tarafından paylaşılıyor. İktidar medyasının meşhur bazı isimleri bu iddiaları bizzat paylaşıyor, haber yapıyor.
Bunlar da doğal olarak kayyım hazırlığı olarak görülüyor.
Önce Diyarbakır Büyükşehir Belediye Meclisinin açılışında ‘Türk bayrağının kaldırıldığı” haberleri çıktı.
Mardin’de ise bir AK Partili Meclis üyesi toplantının açılış gündemine saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın eklenmesini istedi. Sonra AK Partili üyeler ayağa kalkıp saygı duruşu ve İstiklal Marşı okudular ve bu haber oldu.
Bizzat İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya mülkiye başmüfettişlerinin görevlendirildiğini açıkladı.
DEM Parti’nin kazandığı Diyarbakır Sur Belediyesi’ndeki devir teslim töreni sırasında ise belediye başkanlığı makamına girilirken içeri girenlerden biri Kürtçe bir hakaretle Atatürk ve Erdoğan’ın resimlerinin hala neden burada asılı olduğunu soruyor.
Sonuncu örnekteki adam gözaltına alındı ve tutuklandı. Bu konuda da bizzat Adalet Bakanı açıklama yaptı.
DEM Partililer ve ailesi ise tutuklanan şahsın partide bir görevi olmadığını, akıl sağlığının yerinde olmadığını söylediler.
DEM Partili Mardin Belediye Başkanı Ahmet Türk, İstiklal Marşı okunmadı iddiaları için açıklama yaptı, “her zaman olay çıkaran bir üyenin işi, böyle bir önerge görüşülmedi, bu ülkenin ortak değerlerime her zaman saygılıyız” dedi:
Diyarbakır Büyükşehir Belediye ise belediye meclisinin ilk oturumunun fotoğrafını paylaştı, bayrağın yerinde durduğu görüldü.
Yani DEM Partililer, bayrakla, marşla, Atatürk ve Erdoğan fotoğraflarıyla sorunları olmadığını söyleyerek bu iddiaları yalanmaya çalıştılar, olanların arkasında durmadılar ama bu açıklamaların değerinin farkında olmayanlar “hayır var sorununuz” diye ısrar etmeye devam ediyor.
En ilginci ise son örnek. Tam anlamıyla bir sanal kavga.
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi internet sitesinin tepesindeki headerda bulunan Türk bayrağının kaldırıldığı iddia edildi.
Siteye şu anda girdiğiniz bayrağı headerda görebiliyorsunuz.
https://www.diyarbakir.bel.tr/
Diyarbakır’ın tarihi yapılarının yer aldığı tasarımdaki surlara Türk bayrağı kötü bir montajla dikilmiş.
Peki bayrak gerçekten de kaldırılmış mıydı?
Yine gerçek “montaj bu” diyenlerle, kaldırıldı diyenler arasında bölündü.
Neyse ki en azından internette bunu test etmek kolay.
Archive.org sitesi uzun yıllardır tüm internet sitelerini fotoğraflıyor ve saklıyor.
Yani bir sitenin geçmişteki görünümünü, site kapatılmış olsa bile bu siteden görmek mümkün.
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin sitesinin linkini “Way back machine” sekmesine yazdığınızda sitenin 2005'den bu yana 2164 kez fotoğraflandığını görülüyor.
2024 yılında üç kez fotoğraflanmış 21 Nisan, 19 Nisan ve 9 Ocak’ta.
Önce 21 Nisan saat 15.00’dekine bakalım.

Bayrak şimdi ki gibi yerinde duruyor.
Şimdi de 19 Nisan 2024. Yani bu haberler çıkmadan önceki siteye bakalım:

Bayrak yukarıdaki hedaerdan çıkarılmış.
Peki ne zaman çıkarılmış? 31 Mart öncesinde mi sonrasında mı?
Bilmiyoruz. Ama 9 Ocak 2024’deki site fotoğrafına göre bayrak orda.

Peki, bu bayrak ne zamandır sitenin tepesindeki tasarımın içinde?
İşte bu sorunun cevabı nasıl ergen ve sanal tartışmalar içinde olduğumuzu gösteriyor.
Archive.org kayıtlarında Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin 2015’den bu yana sayfalarının fotoğrafları var.
Belediyeye kayyım atanmadan önce, HDP’li başkanlar tarafından yönetilirken 2016 Ağustos ayında tasarımda bayrak yok.

Ekim 2016’da ilk kayyım belediyeye atanıyor.
Kasım 2016’daki sitenin görüntüsüne bakalım:

Kayyım gelince sitedeki tasarıma bayrak eklenmiş. “Ortadoğu’nun ve Kültür ve Sanat Başkenti” sloganı da çıkarılmış.
2019 Mart’ında tekrar yerel seçimlerde HDP Diyarbakır Belediye başkanlığını kazandı. Temmuz 2019’daki site tasarımına bakalım:

Bayrak gitmiş yerine Türkçe ve Kürtçe Hafıza ve Sevdanın Kenti sloganı gelmiş.
Bir ay sonra Ağustos 2019’da belediyeye tekrar kayyım atandı.
Ayarlarıyla bu kadar oynamaktan sitenin önce kafası biraz karışmış.

Sonra ise Atatürk siluetli bayrak tepeye geri gelmiş.

Sonra 2021’de bayraktaki Atatürk silüeti kaybolmuş, yerine surlara dikilmiş bayrak görseli gelmiş.

Ve 2024 seçimlerinden sonra bir aşamada bir kere daha kaybolan bayrak şu anda surlarda dikilmiş olarak sitede duruyor.
Peki, her belediyenin sitesinde tepede Türk bayrağı var mı?
AK Partili Trabzon, MHP’li Çankırı, Tokat ve Karaman, BBP’li Sivas, YRP’li Yozgat’a bakalım: Yok

Kayyım tarafından yönetilen Mardin belediyesinin sayfasında da yok.
Ama demek ki Diyarbakır’da kayyım sanal olarak internet sitesinde sura bayrak dikmeyi bir meseleye çevirmiş. Buna karşı da DEM’liler de onu çıkarmayı bir marifet sanmış.
Ama günün sonunda sanal kavgada bayrak surun üzerine duruyor.
Peki devlet için mesele sanal dünyada surları fethetmek, bunları vesile edip belediyeyi güçle geri almak mı?
Böyle mi Diyarbakır’da devletin otoritesi tesis edilecek, “bölücü, yıkıcı emeller” inkıtaya uğratılacak?
Halbuki kayyımların yarattığı esas tahribat psikolojik oldu.
İnsanlar kendi kararlarının ve iradelerinin bu kadar kolay çöpe atılmasına, kızdılar, bu ağırlarına gitti, gururlarını incitti.
Yoksa HDP’li, DEM’li başkanlar süper yetenekli, şehirlerine çok iyi hizmet eden, şehirlerini harika temsil eden başkanlar pek olmadılar.
Ama iki kez kayyımlara karşı tepki olarak HDP’li, DEM’li adaylar yeniden seçildi.
Şimdi üçüncü kez aynı hatayı yapmak, Kürtlerin gururunu yeniden incitmek, Türkiye’ye olan aidiyiyet hislerine en büyük zararı vermek olacak.
Bir internet sitesinin headerında bayrak olması değil, o şehirde yaşayanların buna rıza göstermesidir devleti güçlü ve egemen yapan.
Tabii ki suçlar takip edilmeli, ergence ideolojik tavırlara tepki gösterilmeli ama demokratik meşruiyet, böyle bahanelerle askıya alınacak kadar basit bir mesele değildir.
Kayyımların geri dönmesi şehirlerdeki hayatın normalleşme ivmesini bozacaktır.
Bırakın da yıllarca korku ve güvenlik krizleri içinde kalmış şehirler şampiyonluk kutlaması yapsın.
İzin verin hayat, ideolojik aşırılıkları yumuşatsın.
Akıllı bir devlet bundan başka ne ister ki!
Sanal dünyada sembol savaşları yaşanan şehirlerde, gerçekte haftasonu maça gidip, şampiyonluk isteyen insanlar huzur içinde yaşıyor.
Bir devletin esas görevi insanların huzurunu sağlamaktır.
Huzuru bu kez devlet kaçırmamalı.
.04/05/2024 02:00
Bu normalleşmeyi nereden hatırlıyoruz?
Erdoğan-Özel görüşmesinden sonra siyasette normalleşme ve yumuşama rüzgarları esiyor.
Muhalefet cephesinin bir kısmında hala demode “iktidara meşruiyet sağlamayalım” itiraz sesleri yükseliyor. 22 yıllık bir iktidarın meşruiyetini kendine görecek kadar gerçeklerden kopmuş bir kibrin neyse ki müşterisi artık az.
Özgür Özel’in genel başkan olarak öne çıkmasının ise ikinci geleneksel muhalefetin cumhurbaşkanı adayı kim olacak olimpiyatlarını başlattığı anlaşılıyor. Bir seçim kaybettiren hizipleşmenin tadı damaklarda kalmış demek.
İktidar cephesinde ise itiraz sesleri kulaklarla duyulamayacak desibelde çıkıyor. Ekmeğini ve itibarını kutuplaşmadan çıkaranlar, mevsim normallerinin üzerindeki normalleşmeden rahatsızlar.
Bazı gazeteciler görüşmede Özel’in Erdoğan’dan talepleri diye gönüllerden geçen herşeyi yazmışlar. Onların yazdıklarına bakılırsa Özgür Özel, bildirisini okuyup salonu terk etmiş.
Halbuki anlaşılan bu görüşmenin önemi ve gündemi görüşmüş olmaktı. Ve görüşmeden çıkan en somut ve değerli sonuç da iade-i ziyaret oldu.
Erdoğan’ın 18 yıl sonra ilk kez CHP genel merkezine gidecek olması içinde yaşadığımız anormal şartların bir özeti aslında.
Ama bu anormal şartları sadece iktidara yıkmak haksızlık olur.
Son görüşmenin 2006’da yapılmış olması çok şey anlatıyor. Çünkü 2006’ya kadar Meclis’te AK Parti ile AB reformları yapan bir CHP varken, o tarihten sonra Cumhurbaşkanlığı seçimini krize çeviren, e-muhtıraları, hukuk dışı 367 kararlarını, AK Parti’ye kapatma davalarını, başörtüsü yasaklarını destekleyen bir CHP gelmişti.
İlişkiler uzun yıllar bu yüzden koptu. Ama 2015’de Davutoğlu’nun genel başkanlığı döneminde koalisyon görüşmesi yapacak kadar iki parti yakınlaştı.
Gerisi zaten malum.
Erdoğan, süper yetkili bir Cumhurbaşkanı olarak Meclis’ten uzaklaştı, diğer parti genel başkanlarıyla eşit ilişki kurmaktan uzak durdu.
Özel görüşmesindeki üçüncü koltuk onun simgesi.
Ama iade-i ziyaret zorunlu olarak eşit ilişkiye dönüş olacak.
Bunu da demokrasiye borçluyuz. Tabii bir de CHP’nin gözardı edilemeyecek politik gücüne.
Bu güç nedeniyle 14 Mayıs öncesi Erdoğan, YRP Genel Merkezi’ni de ziyaret etmişti.
Çok güçlü bir iktidarın göklerden fanilerinin arasına inmesinin kendisi bile normalleşme demek oluyor.
Ve bu bizim tarihimizde daha önce de yaşanmıştı. Üstelik bu kez göklerden fanilerin arasına inen 24 yıllık CHP iktidarıydı.
Tamamen benzemiyor, kabul. Ama benzerlik beynimizin çalışmayan hücrelerini harekete geçiriyor.
İkinci Dünya Savaşı bitmiş. Savaşı faşizmlere karşı demokrasiler kazanmıştı.
Savaşta tarafsız kalan Türkiye, son anda kazananlar cephesinde yer almıştı ama bu muzafferler cephesine kabulüne yetmemişti.
Demokrasiler kulübüne kabul edilip, San Francisco’daki konferansa davetiye alabilmek için o günlerin tabiriyle “Şeflik” rejiminden çok partili demokrasiye geçilmeliydi.
Sadece kazananlar kulübüne kabul için değil, ülkenin bekası için de bu şarttı.
Savaşın kazananlarından Sovyetler, savaş ganimeti olarak Türkiye’den Boğazlar’da imtiyaz ve kuzey illerinden toprak talep ediyordu. Bu komşu süper gücü dengelemek ve durdurmak için Türkiye’nin Batı’nın desteğine ihtiyaç vardı.
Ayrıca bütün Avrupa’yı yıkmış savaş, Türkiye’yi de yoksullaştırmıştı, pek çok alanda kıtlık vardı. Tarım, sanayi çökmüştü. Hollanda gibi Türkiye için de tek çare ABD’nin yardım programına dahil olmaktı, bunun şartı da demokratik rejimdi.
Öyle de yapıldı.
Çok partili hayata geçildi, partilerin kurulmasına izin verildi ve Türkiye San Francisco Konferansı biletini kaptı.
Sırada, Sovyetlere karşı Batı’nın koruma kalkanına girmek ve ABD’nin bütün Avrupa’ya vereceği askeri ve ekonomik Marshall Yardımları’ndan almak vardı.
Bu motivasyonlarla demokrasi arabasının tekerleri yavaş yavaş dönmeye başladı.
Ama 21 Temmuz 1946’daki ilk çok partili seçimde demokrasi arabası yolda kaldı.
Hileler ayyuka ulaşmış, açık rey, gizli tasnifle seçime gölge düşmüştü.
Günlerce tartışmalar sürdü. Sert açıklamalar yapıldı.
DP, Meclis’e küçük bir grupla girdi ama iktidar tehlikenin daha büyük olduğunun farkındaydı.
Peki 23 yıllık CHP tek parti iktidar şimdi ne yapılacaktı?
Normalleşme mi, sertleşme mi olacaktı?
Milli Şef İsmet İnönü, başbakan tercihiyle önce sertleşmeyi seçti.
CHP’nin en sert genel sekreteri Recep Peker, başbakan olarak kabineyi kurdu.
Önce ekonomide kemer sıkma politikaları başladı. TL’nin değeri devalüasyonla düşürüldü.
Sonra iç ve dış şartlar ileri sürülerek İstanbul, Edirne, Kırklareli, Tekirdağ, Çanakkale ve Kocaeli’nde sıkıyönetim altı ay uzatıldı.
DP’lilere göre bunun sebebi mitingleri, siyasi faaliyetleri engellemek, gazeteleri kolayca kapatmaktı.
Komünist tevkifatları başladı, gazeteler ve dergiler kapatıldı.
DP ile CHP iktidarı arasındaki gerilim ise Meclis’teki ilk bütçe görüşmesinde zirveye ulaştı.
Başbakan Recep Peker’in konuşması üzerine söz alan DP Aydın Milletvekili Adnan Menderes, tasarruf tedbirlerini eleştirince Peker tekrar kürsüye çıktı ve şöyle dedi:
“Muhterem arkadaşlarım, Demokrat Parti adına dinlediğiniz Adnan Menderes'in sesinde kötümser ve psikopat bir ruhun mariz karanlıklar içinde şanlı bir milletin ve arkada bıraktığı karanlıklardan azametli, şan ve şerefli bir istikbale gitmek azminde bulunan kudretli bir devletin hayatını bir boşluk halinde ifade eden ruh hâletinin akislerini dinledik.”
Peker, açık açık Menderes’e “psikopat” demişti.
DPliler Meclis’i terk etti.
Gerilimi azaltmak için Cumhurbaşkanı İnönü devreye girdi, Peker ve Bayar ile görüştü.
Ama gerilim azalmadı.
DP, Ocak 1947’deki Ankara’da 800 delegenin katıldığı, ABD ve İngiliz elçiliklerinin temsilci gönderdiği ilk kongresinde Hürriyet Misakı’nı yayınlandı.
Bayar’ın okuduğu misakta dört konuda adım atılması isteniyordu:
“DP üzerinde devlet baskılarının kaldırılması
Anayasa’ya aykırı olan kanunların kaldırılması
Parti başkanlığı ile Cumhurbaşkanlığının ayrılması
Seçim kanununun değiştirilmesi.”
Adının misak yani yemin olmasının sebebi ise eğer iktidar bu adamları atmazsa DP’nin Meclis’ten çekileceğinin ilan edilmesiydi.
Hürriyet Misakı, CHP’lileri çok öfkelendirdi.
CHP Genel Sekreteri Hilmi Uran, parti teşkilatına bir yazı göndererek kongre için “ülkeye zehirli telkinler saçılan zehirli propaganda” dedi, kongrenin CHP’ye karşı “içlerindeki sönmez kini gösterdiğini” söyledi.
Misaka Başbakan Peker’in cevabı da çok sert oldu.
Peker, “İstiklal Mahkemeleri kanununun hala yürürlükte olduğunu” hatırlattı.
Menderes, bu sert hatırlatmaya sert bir cevapla karşılık verdi:
“Memlekette demokrasi devrini açıyoruz, iddiasını ileri sürenler bu devri hile fesat ve zor kullanma temeli üzerine kuracaklarını farz ediyorlar.”
Bu konuşma üzerine CHP, Menderes’in dokunulmazlığının kaldırılmasını talep etti. Komisyon dokunulmazlık dosyasını incelemeye başladı.
Bu arada 1947’de o zamanların belediye seçimleri olan muhtarlık seçimleri yapıldı. Seçimler bir kez daha skandala dönmüştü.
Muhalefet, bazı yerlerde seçimlerden çekildi, Arslanköy gibi örneklerde direnişler yaşandı.
Başbakan Recep Peker ile DP Lideri Celal Bayar arasında dozu artan sert münakaşalar yaşanıyordu.
Peker, DP’lileri Milli Şef’e saygı göstermemekle, Atatürk aleyhine olmakla, tahrikle, kışkırtmayla, bozgunculukla, ihtilale teşvik etmekle suçladı, CHP’liler DP için “ihtilal komitesi” demeye başlamışlardı. DP yanlısı gazeteciler tutuklanıyor, muhalefete baskılar artıyordu.
1.5 yıllık demokrasi büyük bir risk altındaydı.
Ama Türkiye’nin demokrasiden vazgeçme lüksü yoktu.
Aynı günlerde DP-CHP gerilimi dışında manşetlerde iki haber daha yer alıyordu.
Birincisi ABD’yle süren Marshall Yardımları görüşmeleriydi. Her gün askeri ya da sivil bir ABD heyeti Türkiye’ye geliyor, Amerika ve İngiltere ile dostluk gösterileri yapılıyordu.
ABD ordusunun Türk ordusuna hibe ettiği gemi, uçaklar gelmeye başlamıştı.
İkinci haberler ise Paris mahreçliydi. Savaşın ardından müttefik Sovyetleri hizaya getirmek için Paris’te görüşmeler sürüyordu. İngiltere, Fransa ve ABD’nin Sovyetler’i vazgeçirmeye çalıştığı başlıklar arasında Türkiye ile ilgili talepleri de vardı.
Siyasetçilerin ve gazetecilerin Amerikancılık, anti-komünizm duygularının en güçlü olduğu zamanlardı. Hasan Ali Yücel, DTCF hocaları gibi pek çok kişi hakkında da komünist cadı avı sürüyordu.
Yani Türkiye’nin demokrasiden vazgeçme lüksü yoktu.
İşte tam bu noktada Cumhurbaşkanı İsmet İnönü devreye girdi.
Başbakan Recep Peker ve DP Lideri Celal Bayar’la görüşmeler yaptı.
Önce İnönü’nün CHP liderliği ve üyeliğinden ayrılarak tarafsız bir Cumhurbaşkanı olacağıyla ilgili bir anayasa değişikliği gündeme geldi. Değişiklik önerisi gazetelerde bile yayınlandı.
Sonra İnönü’nün sadece genel başkanlıktan ayrılıp, basit bir CHP üyesi olarak kalacağı yazıldı. Hatta yeni genel başkan adayları bile tartışılmaya başlandı.
Ama bunlardan daha sonra vazgeçildi.
Nihayet 11 Temmuz günü Cumhurbaşkanı İnönü, radyodan halka seslendi, önce Peker ve Bayar ile yaptığı görüşmeler hakkında ayrıntılı bilgi verdi, sonra da şu tarihi sözleri söyledi:
“Benim, bu son dinlediğim karşılıklı şikayetler içinde mübalağa payı ne olursa olsun, hakikat payı da vardır. İhtilalci bir teşekkül değil, bir kanuni siyasi partinin metotları ile çalışan muhalif partinin, iktidar partisi şartları içinde çalışmasını temin etmek lazımdır. Bu zeminde ben, Devlet Reisi olarak, kendimi her iki partiye karşı müsavi derecede vazifeli görürüm.
İdare mekanizması, yani Valilerimiz ve maiyetleri, bir seneden beri çok ağır bir tecrübe geçirmişlerdir. Öyle zamanlar oldu ki, memlekette hükümetin mevcut olup olmadığı bile şüphe götürür idi.
Sorumlu Hükümetin huzur ve asayiş vazifesi münakaşa götürmez. Fakat, meşru ve kanuni siyasi partilere karşı tarafsız, eşit muamele mecburiyeti, siyasi hayat emniyetinin temel şartıdır. Bu arada, siyasi partilere mensup olan veya görünen hususi maksat sahiplerinin şirretliklerini pervasız olarak tesirsiz bırakmak hususunda partilerin dikkat göstermeleri icap eder.
Siyasi partilerin hangisi işbaşına gelirse gelsin, onları, idare mekanizmasında çalışanların, haklarına ve itibarlarına karşı adaletli bir zihniyette olacaklarına inandıracaklardır.”
Konuşma 12 temmuz günü gazetelerde yayınlandığı için 12 Temmuz Beyannamesi adını aldı.

Bu açıklamayla parti-devlet sistemi resmen olmasa da fiilen bitti. İktidarın barışçıl olarak seçimlerle devredileceği en yetkili kişi tarafından teminat altına alındı.
12 Temmuz Beyannamesi’nden sonra Başbakan Recep Peker bir süre ortadan kayboldu, izne çıktı.
Kısa bir süre sonra da sertlik politikaları Milli Şef’ten veto yiyen Recep Peker kabinesiyle birlikte istifa etti.
Hasan Saka başbakanlığında yeni ve mutedil bir hükümet kuruldu.
Beyannameyi, reformlar izledi.
Yeni hükümet savaş nedeniyle 7 yıldır devam eden sıkıyönetimi kaldırdı. İstiklal Mahkemeleri lağvedildi. Partilerin kuruluşunu düzenleyen Dernekler Yasası liberalleştirildi.
Kasım 1947’deki CHP Kurultayı’nda parti programında değişiklikler yapıldı, partinin çizgisi siyasi merkeze taşındı.
Parti okulları haline gelmiş Köy Enstitüleri ve Halkevleri’nin statüleri değiştirildi.
İlahiyat kökenli Şemsettin Günaltay Başbakanlığa getirildi.
İlahiyat Fakültesi ve imam hatip okulları kuruldu. Bazı türbelerin açılmasına izin verildi.
Nihayet en önemli adım olarak seçin kanunu değiştirildi ve 21 Şubat 1950’de demokratik seçimlerin güvencesi olan Yüksek Seçim Kurulu kuruldu. Radyoda muhalefete de yer verilmeye başlandı.
Bu reformlarla Türkiye Batı ittifakının ayrılmaz bir parçası haline geldi. Marshall Yardımları kapsamına girdi, ordu, sanayi ve tarımda ciddi yardımlar gelmeye başladı.
1949’da kurulmasından hemen sonra NATO üyeliği için başvuruldu.
CHP hem sağa ve dindarlara açıldı hem iktidar yumuşadı, siyaset normalleşti.
CHP, bu açılımlarla iktidarını koruyabileceğini düşünmüştü ama iş işten çoktan geçmişti.
1950’da özellikle YSK’nın kurulması ve serbest seçimlerin yapılması DP’yi iktidara getirdi.
Bugün şartlar tam olarak aynı değil.
Aynı olanlar; 22 yıllık yorgun ve bir şey yapmazsa seçimleri kaybedebilecek bir iktidar ve normalleşmeyi zorlayanın yine demokrasiye duyulan büyük aşk değil, ekonomik şartlar olması.
En büyük fark ise 22 yıllık güçlü iktidarın sandıktan ikinci çıkması, büyük şehirleri seçimle kaybetmesi.
Kaybettiği seçimlerde oyların çalındığı, Suriyelilerin oy verdiği gibi safsatalarla kendini teselli eden muhalefet de kazandığı seçimlerin keyfini çıkarıyor.
Yine bir fark; Bugün normalleşme en çok muhalefetin değil, iktidarın ihtiyacının olması.
İktidarını korumak, daralan ve su kaçıran havuzunu genişletmek için tasfiyeciliği, içe kapanmayı, düşman kazanmayı bırakması gereken taraf 22 yıllık iktidar partisi AK Parti.
12 Temmuz Beyannamesi siyaseti normalleştirmişti. Bakalım Mayıs görüşmesinin yarattığı ılımlı rüzgarlar Türkiye gemisini nereye kadar taşıyabilecek.
.8/05/2024 02:01
Birbirini tanımayan iki kişi aynı tetikçiyi azmettirip bir akademisyeni sebepsiz yere öldürtmüş
145 sayfalık Sinan Ateş cinayeti iddianamesini böyle özetleyebiliriz.
Tabii yine eksik bir özet olur bu cümle.
Cümleyi şöyle de uzatmak gerek: Bunu yaparken de aralarında eski MİT mensupları, cinayet büro amirleri, özel harekatçı polisler ve avukatların da olduğu 22 kişi de onlara yardım etmiş.
İddianamedeki iki müştekiden biri olan Sinan Ateş’in eşi Ayşe Ateş savcılığa 17 sayfalık bir ifade verip, eşinin nasıl tehdit edildiğini, şüphelendiği isimleri tek tek anlatmıştı.
Ama bu 17 sayfalık ifadeden iddianameye sadece üç cümle girmiş.
“Olay tarihinde öldürülen Sinan Ateş'in eşi olduğunu, olayın bütün yönleriyle araştırılmasını talep ettiği, eşinin öldürülmesi olayını gerçekleştiren tüm şüphelilerden davacı ve şikayetçi olduğunu beyan ettiği anlaşılmaktadır.”
Diğer müşteki, Sinan Ateş suikasta uğrarken yanında olan, kurşun yiyerek yaralanan halasının oğlu ve bacanağı Selman Bozkurt.
Neyse ki cinayetin birincil tanığı olduğu için onun ifadesi iddianamede yer almış.
Okuyalım:
" Sabit bir mesleğim yoktur. Ancak iş takibi yaparak geçimimi sağlarım. Bana sormuş olduğunuz olayda ilgili olarak olayda hayatını kaybeden Sinan ATEŞ benim öz halamın oğlu olur aynı zamanda da bacanağımdır. Olay günü yani 30.12/2022 günü saat:11:00 sıralarında yukarıda adresini vermiş olduğum ikametimden olayda hayatını kaybeden Sinan ATEŞ'e ait 06 BGY 216 plaka sayılı beyaz renkli Mercedes marka araç ile çıkarak tek başıma aracı ben sürer vaziyette Sinan ATEŞ'in Varlık Mahallesinde bulunan ikametine gittim. Saat 11:30 sıralarında Sinan ATEŞ'i alarak Kızılırmak Mah 1456 sokak 3/26 Çankaya Ankara sayılı adresinde bulunan ofisine birlikte gittik. Ofise vardığımızda ofis çalışanı Sultan HASKILIÇ vardı. Yaklaşık yarım saat sonra Sinan ATEŞ'in üniversite öğrencisi olan Ahmet KEÇİK ofise geldi. Bir müddet sohbet ettikten sonra sohbet esnasında Sinan ATEŞ bana hitaben sahte hesaplardan sosyal medya üzerinden tehdit mesajları aldığını söyleyerek dikkatli olalım şeklinde sözler söyledi. Bir müddet sonra Sinan, Ahmet ve ben abdestlerimizi alarak saat 12:50 sıralarında üçümüz yaya olarak ofisten çıkarak Cuma namazı kılmak için Firdevs Camiine doğru yürümeye başladık. Bir müddet sonra camiye girdik camiide Sinan ATEŞ benim ön kısmımda safa durdu. Namaz başlamadan Sinan beni yanına çağırarak belinden çıkarmış olduğu siyah renkli marka ve çagpını bilmediğim tabancayı bana vererek "silah belimi rahatsız etti bunu beline tak" diyerek bana verdi. Ben de tabancayı belime soktum. Bildiğim kadarı ile Sinan'ın 2 adet tabancası vardı bir tanesi ruhsatlı olduğunu biliyordum ancak diğer silahının ruhsatlı olup olmadığını bilmiyorum Cuma namazı bittikten sonra üçümüz birlikte Camiiden çıkıp ofis istikametine doğru geldiğimiz istikametten yürümeye başladık. Olay yerine geldiğimiz esnada Sinan ATEŞ ve Ahmet KEÇİK benim yaklaşık 2 metre önümde bende arkada yürüyorduk. Tam olay yerine geldiğimiz esnada saat 13:30 sıralarında sağda bulunan park halinde tahminen transit marka aracın önünden bir şahıs Sinan ATEŞ'in önüne geçerek elinde bulunan siyah renkli tabanca ile art arta ateş etmeye başladı. Sinan ATEŞ vurularak yere düştü. Ben Sinan'ın yanına gelip müdahale edecekken bana da 2 el ateş etmesiyle bende yaralanarak hemen kendimi solda bulunan bir aracın arkasına atarak sipere geçtim. Bu esnada bize ateş eden şahıs tekrar ateş ederek yaya vaziyette kaçmaya başladı. Bende belimde Sinan ATEŞ'in vermiş olduğu tabanca ile kaçan şahıs arkasından havaya doğru 4-5 el ateş etti. Bize ateş eden şahıs kısa bir müddet sonra yaya olarak kaçıp gözden kayboldu. Kaçış istikameti ilerde faaliyet gösteren Hof Cafe istikametindeydi. Ben Sinan ATEŞ'ie müdahale için tekrar yanına gittim kısa bir süre sonra olay yerine ambulans ve polis ekipleri geldi.”
İfadeden anlaşılan Sinan Ateş’in böyle bir cinayeti beklediği.
Öldürülmeden birkaç saat önce bile sosyal medyadan tehdit mesajları aldığını söylüyor, bacanağına dikkatli olalım diyor, camiye tabancasıyla gidiyor, tabancasını rahatsız olduğu için bacanağına veriyor. Ve Cuma çıkışı vuruluyor.
Normal şartlarda böyle bir ifadeyi alan bir savcının ne yapması beklenir?
Tabii ki Sinan Ateş’e sosyal medyadan gelen tehdit mesajlarını araştırması gerekir.
Kim, neden tehdit etmiş, neden silahla geziyor?
Ama anlaşılan savcı, eşinin ifadesini, cinayete şahitlik edeni vurulan akrabasının anlattıklarını ciddiye almamış.
Ankara’nın ortasında iki yıl önceki eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı’nın neden öldürülmüş olabileceğini merak etmemiş.
Çünkü savcıya göre öldürülen kişi eski Ülkü Ocaklar Başkanı da değil. İddianamenin hiç biryerinde savcı Sinan Ateş’ın bu kimliğinden bahsedilmiyor.
İddianameye göre Sinan Ateş, “Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü’nde akademisyen.”
İfadelerde “Sinan Ateş’i Ülkü Ocakları eski başkanı olarak tanırım” diyenler olmasa iddianameden Sinan Ateş’in Ülkü Ocakları eski Başkanı olduğunu anlamak bile mümkün değil.
Peki o halde niye öldürülmüş bu akademisyen?
Onun da cevabı yok.
Katil var, katili azmettirenler var, cinayeti gözetleyen var, katili İstanbul’dan Ankara’ya getiren iki özel harekatçı polis var, Sinan Ateş’in adresini bildiren cinayet büro amiri var. Katili evinde misafir eden, saklayan var.
Ama bu büyük organizasyonun bir sebebi yok.
Savcının bu cinayet organizasyonunda bulduğu tek şey; “Maktulü öldürmek üzere azmettirici Doğukan Çep ve Tolgahan Demirbaş'ın planlama ve tasarlama yaptıkları.”
Ama iddianamede bu iki eş azmettiricinin birbirini tanıdıkları ve görüştüklerine dair bir bilgi, delil, tape yok.
Ama iki eş azmettirici günün sonunda aynı katili bulup cinayeti işletmiş görünüyor.
Peki neden buna zahmete girip, cinayet azmettirmişler?
Meçhul, bilinmiyor.
İddianame sansürlenmiş bir romana benziyor.
Sanki biri eline makası almış romanın başının, sağını, solunu, ortasını kesmiş. Geriye manasız bir hikaye kalmış gibi.
Sinan Ateş öldürüldüğünde 2022’de iki yıl önceki Ülkü Ocakları Genel Başkanı’ydı, iddianameye göre azmettiren iki kişiden biri olan Tolgahan Demirbaş Ülkü Ocaklar Genel Merkez eski yöneticisi, azmettiren diğer kişi Doğukan Cep’in hapishane arkadaşı olan ve cinayete yardımla suçlanan sanıklardan Ufuk Köktürk, cinayet meydana geldiğinde MHP İstanbul İl başkanlığında yönetim kurulu üyesiydi.
Ama bütün bunlara rağmen 145 sayfalık iddianamede 9 yerde Ülkü Ocakları’nın, iki yerde MHP’nin adı geçiyor.
MHP’nin adının geçtiği iki yerden birinde “06 MHP..” plakalı bir araçtan bahsediliyor, diğerinde sanıklardan biri “MHP’li genel başkan yardımcısının danışmanı” olduğu iddiasını reddediyor.
Ama iddiayı niye reddediyoruz bilmiyoruz. Çünkü savcının böyle bir iddiası da, sorusu da yok zaten.
Ülkü Ocakları adının geçtiği yedi yerde ise tanıklar Sinan Ateş’i “eski Ülkü Ocakları başkanı olarak tanıdıklarını” söylüyorlar.
Ülkü Ocakları’nın adının geçtiği diğer iki yer ise Tolgahan Demirbaş’ın telefonunun bazı sanıkların telefon rehberlerinde nasıl kaydedilmiş olduğunun gösterildiği yerler: “Tolgahan Demirbaş Ülkü Ocaklar Genel Başkan Yardımcısı” ve “Tolga Ülkü Ocakları.”
Bu kadar.
Eğer telefon rehberleri de olmasa azmettirici olarak iddianamenin merkezinde yer alan en önemli iki sanıktan biri olan Tolgahan Demirbaş’ın Ülkü Ocakları’nda yönetici olduğunu da anlamak mümkün değil.
Çünkü her sanık ifadesine kendini tanıtarak, ne iş yaptığını anlatarak başlarken savcı Tolgahan Demirbaş’a bırakın MHP eski Mersin Milletvekili Olcay Kılavuz’un evinde neden yakalandığını sormayı “sen kimsin, ne iş yaparsın” diye bile sormamış.
Onun ifadesi “30.12.2022 günü 12:00 ile 13:00 saatleri arasında arkadaşım Emre ile birlikte, benim sürekli gitmiş olduğum Gölbaşı Gökçehöyük mahallesinde bulunan Göl kenarına gitmeye karar verdik” diye başlıyor.
Cinayetin işlendiği sırasında MHP İstanbul İl Başkanlığı’nda yönetici olan sanık Ufuk Köktürk de iddianameye göre eski dönerci, yeni emlakçı.
Neyse ki iddianamede cinayeti gören tanıklar ve bir katil var.
Bir süre firar ettikten sonra yakalanan katil Eray Özyağci bir suç makinesi. 26 yaşında. İstanbul’da yaşıyor. Tam olarak bir işi yok. Çocuk koğuşunda beş yıl yatmış. Cinayete teşebbüs, adam yaralamadan araması var, firari. İddianamede arkadaşlarının evlerinde kaldığını, uyuşturucu kullandığını anlıyoruz.
Peki, böyle biri neden Ankara’ya kadar gidip öldürmüş eski Ülkü Ocakları başkanını?
Savcıya verdiği ifadede şöyle anlatmış:
“Sinan ATEŞ isimli şahsı 3-4 yıldır tanırım, kendisini tanıdığımda Ülkü Ocakları Başkanı idi. Kendisine gösterdiğim vefaya karşılık vermediği için aramızda kişisel bir husumet oluştu ve kendisini yaralamak amacıyla birtakım planlamalar ve ayarlamalar yaptım, hiç kimseden yardım talep etmedim, her şeyi kendi imkânlarımla yaptım, Yukarıda bahsettiğim gibi birkaç sene öncesinde tanırım, aramızdaki sorun tamamen kişisel bir mesele idi.”
145 sayfalık iddianamede cinayet için gösterilen en somut neden bu; “vefasızlık!”
26 yaşında işsiz, sabıkalı, firari bir adama, üniversite hocası, eski Ülkü Ocakları başkanı nasıl vefasızlık yaptı sorusunun da bir cevabı yok.
Savcı şuna inanılmasını bekliyor: Sabıkalı, uyuşturucu bağımlısı, firari bir gencin vefasızlık cinayeti için koca koca adamlar, polisler seferber oldu.
Ama cinayetle ilgili planlar, hazırlıklar pervasızca yapıldı ve emniyet içinde birileri cinayet sonrası bütün bu delillerin izini sürüp resmi kayıtlara soktu. O delilleri ve bağlantıları artık yok etmek mümkün değildi.
Savcı, bu zorunlu malzemeden fincancı katırlarını ürkütmeyecek bir hikaye çıkarmak zorundaydı.
O da cinayet organizasyonunu iki azmettiriciye bağlayarak işin içinden çıkmaya çalıştı.
Azmettiricilerden biri 33 yaşındaki Hopalı, Maltepe’de oturan Doğukan Çep ya da herkesin bildiği adıyla Dodo.
Kendi ifadesinden okuyalım:
“Hasan GEDİK dosyasından 35 senelik cezamın olduğunu biliyorum, ben bu suçtan dolayı kaçıyordum, diğer aranmalarım konusunda bilgim yoktur. Firar olduğum zamanda hep İstanbul’daydım, üzerimde kimliğim hiç olmadı, herhangi bir düzenim de olmadı, Çekmeköy’deki polislerin de bastığı ikametimde kalıyordum, bu firar olduğum dönemde herhangi bir suç işlemedim, suça da karışmadım. Ailemle telefon ile görüntülü görüşüyordum, bu görüşmelerimi Gürcistan menşei bir Whatsapp numarası ile yapıyordum. Evimin kirası da dahil olmak üzere tüm masraflarımı ailem ve arkadaşlarım karşılıyordu. Benim uyuşturucu satıp tezgah kurup akşamları hesap topladığım bir kardeşim olmadı. Ben sadece Esrar kullanırım, onun da beni sakinleştirdiğini düşündüğüm içiyorum. Uyuşturucu içiciliği suçundan eski kayıtlarım vardır ancak şuan adli sicil kaydımda bulunmuyor.”
Çep’i cinayete bağlayan somut deliller ve ifadeler var.
Çep, katil Eray Özyağci’nın arkadaşı.
Katil ifadesinde kendisi gibi firari olan Çep’i hem tanıdığını, hem vurdulu kırdılı işlerde birlikte olduklarını anlatıyor ama onu bu cinayet işine de karıştırmamaya çalışıyor:
“Doğukan ÇEP’i de birkaç seneden bu yana tanırım, kendisi arkadaşım olur, kendisiyle birlikte herhangi bir ticaretimiz yoktur, yaklaşık 3-4 ay önce Doğukan ile birlikte Kocaeli ilinde şuan ismini tam olarak hatırlamadığım bir otele gittik ben araçta bekledim, hatta aracı ben sürüyordum, içerden silah sesleri gelmeye başladı, Doğukan ve yanındaki tanımadığım arkadaşları hızlıca araca bindiler ve oradan hızlıca uzaklaştık. Doğukan’a, olaydan kısa bir süre önce “birisini vuracağımı” söyledim, hiç kimseye güvenmediğim için Doğukan’a da kimi neden ne zaman ne şekilde yaralayacağımı söylemedim, dolayısıyla olayı gerçekleştirme aşamasında Doğukan’ın bana herhangi bir yardımı olmamıştır.”
Fakat başka ifadeler katil Özyağci’yı yalanlıyor ve Doğukan Çep’i cinayete bağlıyor.
Mesela katil Eray Özyağci’yı Ankara’ya götüren siyah transpoter aracı veren Mustafa Uzunlar’ın ifadesi:
“Kendisi ile sohbet ederken Ankara İlinde bir düğün olduğunu düğün sahibini hediyesini verip gelmek için araç ihtiyaçları olduğunu hatta Ankara iline iki tane polis arkadaş ile birlikte gedeceğini birazdan polislerinde otoparka geleceğini söylemesi üzerine ben ilk başta aracımı vermemek için çeşitli bahaneler ürettim o sırada daha sonradan emniyette isimlerini öğrendiğim Muratcan ÇOLAK ve Aşkın Mert GELENBEY isimli polisler geldi ben bu polisleri de gördükten sonra Doğukan ÇEP’in ısrar etmesi üzerine aynı gün gidip gecesi dönüş yapacağını söyledi bu sırada ben “ tamam aracı vereyim ancak bian önce gidip gelin aracı sağ sağlim teslim edin” diye Doğukan’a söylediğimde Doğukan “ birini bekliyoruz biri daha gelecek oda bizim ile Ankara’ya gidecek” deyince ben araç temiz olsun diye otoparkımızda bulunan yıkamaya aracı yıkatmak için verdirttim bu sırada Papi lakaplı Eray ÖZYAĞCI isimli şahıs da otoparka geldi ben araç içindeki şahsi eşyalarımı aldım ve aracı kendilerine 27.12.2022 günü saat: 16.30-17.00 sıralarında aracı otoparkta teslim ettim. Aracı hatırladığım kadarınca polislerden biri direksiyona geçti diğer Eray ÖZYAĞCI ve diğer polis araca bindiler ve otoparktan ayrıldılar. Doğukan ÇEP ise araca binmedi otoparkta kaldı. Ben Doğukan’a “ hani sende gidecektin” diye sorduğum da “ yok ben kalacağım arkadaşlara gidip gelecek” demesi üzerine ben spor yapmak için spor salonuna gittim Doğukan da otoparkta kaldı ben spordan geldiğimde Doğukan da otoparktan gitmişti.”
Bu ifadeden hem katili Ankara’ya götüren aracı Doğukan Çep’in ayarladığını hem de katile iki polisin eşlik ettiğini öğreniyoruz. Yani o polisleri de organize eden kişi cinayet firarisi Doğukan Çep.
Şimdi tutuklu olan bu iki özel harekatçı polisin; firari, 26 yaşındaki bir işsiz gençle bir siyah transportera binip Ankara’ya neden gittiklerini nasıl açıkladıklarına bir bakalım.
2017’de özel harekat sınavını kazanarak polis olan Aşkın Mert Gelenbey, bu tuhaf durumu şöyle açıklamış:
“İsmini Ero olarak bildiğim ancak ismini siz görevlilerden öğrendiğim Eray ÖZYAĞCİ’yi yaklaşık 8-9 yıl önce ablam Ayşe BEKTAŞ İstanbul Aydos semtinde oturuyordu. Ben de o zamanlar Ordu ilinde ikamet ediyordum, ara ara tatil dönemlerinde ablamın yanına ziyaret için gidiyordum Eray ÖZYAĞCİ da ablam ile aynı mahallede oturdukları için tanırım.
Murat Can ÇOLAK isimli şahsı aynı işyerimde beraber çalıştığımız için tanırım.
Biz, aynı birimde çalıştığım Murat Can ÇOLAK ve ben Eray’ın arandığını bilmiyorduk.
Hayır ben Eray ÖZYAĞCİ’yi para karşılığında Ankara iline getirmedim. Ben ve Murat Can ÇOLAK zaten Ankara iline eğlenmek için gelecektik. Eray ÖZYAĞCİ’nin de dedesi rahatsızmış o da bize katılmak istedi hatta aracın yakıtının yarı parasını Eray ÖZYAĞCİ karşıladı. Benim Ankara iline gelme amacım Pavyona gitmekti, ancak yolda çok fazla alkol aldığım için arkadaşım Murat Can ÇOLAK ve abim Abdullah GÜMÜŞ’e çok fazla alkollüyüm bu şekilde pavyona gidersek tekrar İstanbul’a geri dönemeyiz dedim.
Eray’ın araçtan indiği esnada ben de araçtan indim, ikimizin de indiği esnada bir şahsın da bizi beklediğini gördüm, bana izletmiş olduğunuz videodaki şahıs ile aynı şahıstır. Bu şahsın ismi de siz görevlilerden öğrendiğim Suat KURT isimli şahıstır, hatta Eray’ın yapmış olduğu telefon görüşmelerinde karşı tarafa “Suat Dede” diye hitap ettiğini duydum.”
Diğer özel harekatçı polis Murat Can Çolak ise şöyle anlatmış:
“Aşkın Mert ile konuşmamızda eşimi İzmit ilinden alıp geleceğimi söylediğimden oda bana Ankara ilinde ağabeyimin yanına gideceğini eşi ile sorunlarının olduğunu, birlikte gidip gelelim, hem Ankara ilinde biraz eğlenip gezer geliriz diye söyledi, bende geceden görevden çıktığımdan yorgun olduğumdan bu teklif cazip geldi bende tamam diyerek bu teklifi kabul ettim. Aşkın Mert gideceğimiz olan aracın kirli olduğunu söyleyip aracı yıkatıp temizlettirdi, bu sırada oto parka daha önce yani yaklaşık 15- 20 gün kadar önce yine Aşkın Mert ile geldiğim zaman tanıştığım benim gibi Maltepe ilçesinde oturduğunu söyleyen Dodo lakaplı Doğukan ÇEP isimli şahıs tek geldi ancak oraya ne ile geldiğini görmedim, onlarla da hoş beş ettik , tam araba ile oto parktan çıkacağımız sırada kendisini daha önceden hiç görmediğim orta boylarda, esmer tenli siyah saçlı hatta saçlarının yanları sıfır tıraşlı tahminen 25- 30 yaşlarında bir şahıs geldi, Aşkın Mert bana bu şahsı bizimle birlikte Ankara iline geleceğini söyledi hatta ben Aşkın’a bu şahsı tanıyormusun bir sıkıntısı varmı diye sordum oda şahsı tanıdığımı sıkıntılı biri olmadığını söyledi, saat tahminen 17.00- 17.30 sıralarında Aşkın’ın emanet olarak oto parktan almış olduğu 61 OF son rakam gurubunu hatırlamadığım siyah renkli Wosvogen Transporter marka araç ile hareket ettik, aracın direksiyon kısmında Aşkın Mert, Ön sağ kısmında ben, arkada ise ismini araça bindikten sonra öğrendiğim Ero lakaplı Eray isimli şahıs bindi, İstanbul ilinden çıktık otobana girdik, gece nöbetten çıktığımdan dolayı uyumak için Bolu yada Düzce tarafında arkada oturan Ero lakaplı şahsın öne geçmişini arkada yatıp uyuyacağımı söyledim, Ero lakaplı şahıs aracın ön sağ kısmına geçti, ben arkada yatıp uyumaya çalıştım. uyandığımda Aşkın Mert ön sağda oturan Ero lakaplı şahsa sen arkaya geç öne ağabeyim binecek diye söylediğini duydum, aracın ön sağ kısmına Aşkın Mert’in ismini bilmediğim ağabeyi oturdu, Ero’da aracın arka kısmına geçti, Aşkın Mert’in ağabeyini nerede aldığını aracın koltuğunda yattığımdan kafamı kaldırmadığımdan bilmiyorum, bir süre sonra bir Hastane gördüm, yaklaşık 200- 300 metre sonra Aşkın Mert durdu, araçtan bizimle birlikte İstanbul ilinden gelen Ero lakaplı Eray indi, bu şahsı yine gece ve ışıkların yüzüme vurmasından dolayı eşkal bilgilerini hatırlamadığım 25- 30 yaşlarında kirli sakallı bir şahıs karşıladı.”
Yani iki polis Doğukan Çep’in ayarladığı transporterla katili İstanbul’dan Ankara’ya götürmelerini “pavyona gidiyorduk” diye açıklamışlar.
Doğukan Çep’i cinayette azmettiren yapan ikinci bağ ise polislerinden ifadesinde geçen kirli sakallı “Suat Dede.” Yani tutuklu sanıklardan Suat Kurt.
O da işsiz, sabıkalı, hapiste yatıp çıkmış, firari olmuş, bir ara Batum’a kaçmış, düzenli bir işi olmayan bir profil. Cinayetteki rolü yine arkadaşı Doğukan Çep’in yönlendirmesiyle cinayetten dört gün önce Ankara’ya gidip, Sinan Ateş’i gözetlemek, cinayette gözcülük yapmak. Her şeyi net biçimde anlatmış ifadesinde.
“Ben Gebze de iken tam hatırlamamakla birlikte 22-23/12/2022 günü Doğukan, beni facetime uygulaması üzerinden aradı. Bu yapmış olduğum görüşme içeriğinde Doğukan bana “Ankara’ya gider misin” diye sordu, ben de kendisine “niye kardeşim” diye cevap verdim. Bunun üzerine Doğukan bana “birisi var arabasını söylicem plakasını söylicem ismini söylicem, oraya gittiğinde seni görüntülü aricam tarif edicem” dedi. ben de “tamam giderim” dedim. Bu konuşmadan sonra tam hatırlamıyorum ancak 24-25/12/2022 günü bana hesap numarasını bilmediğim iban dan 1.000 (BinTL) para gönderdi. Ben de bu paranın hepsini nakit olarak çektim. 25/12/2022 günü saatini tam hatırlamıyorum ancak öğleden sonra Gebze Otogarından firmasını hatırlamadığım bir otobüse bindim ve akşam saatlerinde Ankara iline tek başıma geldim…Doğukan beni yine facetime üzerinden görüntülü aradı, bu görüşmenin içeriğinde Doğukan bana ölen Sinan ATEŞ’in ofisinin olduğu sokağı, ofisinin olduğu binayı, arabasının plakası ile marka model ve rengini bana tarifetti. Doğukan’ın tarif etmiş olduğu yerlerde yaya olarak bulundum, bu konuşmada Doğukan bana “arabası kaçta gelip gidiyor, aracı tek mi kullanıyor, bunları öğren ve bana haber ver” dedikten sonra ben telefonu kapattım, bu sefer olay yeri sokağın başında bulunan Hoff isimli cafeye saatini hatırlamadığım bir zamanda oturdum. Kendime çay-kahve söyledim, bunları içerken de bir yandan cafenin içerisinden görebildiğim kadar SinanATEŞ’in sokağını, ofisinin girişini ve arabasını gözetliyordum.
Ertesi gün Sinan ATEŞ’in ofisinin önünde Doğukan’ın bana söylemiş olduğu aracı gördüm ve hemen sonra Doğukan’ı facetime üzerinden aradım. Doğukan’a “araç burada” dedim. Doğukan da bana “tamam bekle bakalım kaçta çıkacak” dedi... Aynı gün saat 22:30 sıralarında Doğukan beni aradı, “abi çocuk geldi aşağıda” diyerek telefonu kapattı. Ben de aşağıya inip daha önceden Doğukan’a atmış olduğum konuma Doğukan bu gelen şahsa benim atmış olduğum konumu atmış olacak ki bu şahıs adresin önüne siyah renkli minibüs tarzı bir araç geldi. Bu araçtan sağ ön kapısından Eray indi. Şoför koltuğundan siz görevlilerin daha önceden bana göstermiş olduğunuz fotoğraftaki Aşkın Mert GELENBEY isimli şahıs indi. Bu araçtan inen 3. bir şahıs görmedim. Eray ile Aşkın isimli şahıs sarılarak birbirleri ile vedalaştılar. Araç devam etti, ben de Eray’ı alarak Zekeriya’nın evine çıktık…Eray isimli şahıs Eray ÖZYAĞCİ’dir.
Doğukan ikamet içerisinde bulunduğumuz esnada Eray ÖZYAĞCİ’yi yine görüntülü aradı. Doğukan’ın ölen şahıs Sinan ATEŞ’i kastederek “o şahısla arasında bir sorunun olduğunu, bu şahıs dövülüp ayaklarından yaralanacak” dedi. Ben de bu konuşmayı net olarak duydum.
Ertesi gün cafeye geçtim. Bu esnada Sinan ATEŞ ve yanında 2 şahısla birlikte ofisinin bulunduğu binadan çıktılar. Bu esnada da Doğukan beni görüntülü aradı görüntülü görüşme halindeyken göz temasımı kaybettim dedim. Bu durumu Doğukan’a söyledim. Doğukan’da bana “tamam abi bak işte” dedi ve telefonu kapattı. Ben tekrar göz teması kurmak için gittikleri istikamette devam ettim. Olay yeri sokaktan sağa döndüm, kavşaktan karşıya geçtim, burada yaklaşık 20-25 dakika kadar bekledim. Beklediğim esnada Doğukan beni tekrar aynı şeklide görüntülü aradı. Doğukan bana “bak bakalım abi işte gelen giden var mı” dedi. Bu görüşme esnasında benim bulunduğum yerin karşısından Sinan ATEŞ ve yanındaki 2 şahsın yaya olarak ofis istikametine doğru yürüdüklerini gördüm, Doğukan’a “gidiyorlar yine geldikleri yöne doğru” dedim. o da bana “tamam abi sen taksiye bin geç” dedi. Olayın olduğu sokak ile ana caddenin bağlandığı kavşakta bulunduğum esnada halen telefonum açıktı, ben silah seslerini duyduktan sonra görüşmeyi sonlandırmak için telefonumu komple kapattım.
Bindiğim taksinin Wifi sine bağlandım ve Doğukan’ı aynı şekilde görüntülü aradım, Doğukan’a “taksideyim geliyorum o tarafa, hayatını kaybetmiş” dedim. o da bana “maalesef abi, üstatlar ocakbaşının karşısında bulunan dominos pizzanın önünde bekle seni bir ticari taksi alacak” dedi ve telefonu kapattık. Bana Doğukan’ın tarif ettiği yere gittiğimde bir ticari taksi geldi. Şoförü Caner’di. Siz görevlilerden bu şahsın adını Caner GÜNAY olarak öğrendim. Caner bana “beni Dodo gönderdi, seni Şile de bir adrese götürecem” dedi ve araç seyir halindeyken Caner, Doğukan’ı aradı. Caner telefonu bana verdi. Doğukan bana “Caner’in götüreceği eve geç, orada kal” dedi. Ben de bunun üzerine Doğukan’a “bu iş böyle olmayacaktı ölüm filan olmayacaktı, ben teslim olabilirim” dedim ve ağlamaya başladım. Doğukan bana “bende böyle olsun istemedim ne desen haklısın, sen dediğim yere geç, orada wifi var yine konuşuruz ” dedi ve telefonu kapattık.”
Yani Doğukan Çep, katili ayarlayan, özel harekatçılarla Ankara’ya götüren, onlardan önce Sinan Ateş’i gözetlemesi için Ankara’ya gözcü gönderen, cinayetten sonra kaçanları saklayan kişi.
Peki bütün bunları neden yapmış?
Bu kadar basit ve temel bir sorunun da cevabı yok iddianamede.
Ona birisi mi emretmiş? Bilinmiyor. İddianameye göre azmettirici o. Ama bir sebebi yok. Suat Kurt’un ifadesine göre Sinan Ateş’le bir sorunu var ve onu amacı da onu dövdürüp ayaklarından yaralamak.” Ama sorunun ne olduğu belirsiz. Bunun için İstanbul’dan iki özel harekatçı eşliğinde transporterla sabıkalı bir genci Ankara’ya getirmek, öncesinde gözcü göndermek gibi büyük bir prodüksiyonlara neden girdiği de açıklanmıyor.
Belki cevap diğer azmettirici Tolgahan Demirbaş’tadır.
Ama ona geçmeden, iddianameye göre aralarında hiyerarşik ilişki de olmayan iki eş cinayet azmettiricisi Çep ve Demirbaş.
Aynı adamı vurdurmak için aynı katili azmettirmekle suçlanıyorlar.
Aralarında sıkı bir ilişki olması gerekir.
Ama iddianameye göre iki azmettirici birbirinden habersiz cinayeti azmettirmiş. Aralarında hiçbir ilişki, tape, görüşmek yok.
Yok ve aynı zamanda savcı da peki siz ikiniz nasıl iki azmettirici olabildiniz diye de merak etmemiş.
Bunu nereden biliyoruz?
Doğukan Çep’e savcının diğer sanıkları nereden tanıdığıyla ilgili sorusundan.
“SORULDU: Vedat BALKAYA, Suat KURT, Eray ÖZYAĞCİ, Zekeriya ASARKAYA, Hakan SARAÇ, Mehmet YÜCE, Aşkın Mert GELENBEY, Murat Can ÇOLAK, Caner GÜNAY, Osman BAYRAKTAR, Ufuk KÖKTÜRK, Havva KÖKTÜRK, Mustafa UZUNLAR, Emin UZUNLAR, Umut ERSOY, Alper ATAY, Damla YÜCE ve Yunus HASAR ismi yazılı şahısları tanır mısınız, tanıyorsanız nereden, nasıl ve ne şekilde tanırsınız?”
Savcının sorması gereken bir soru. Ama 18 tanığın adının yer aldığı soruda bir eksik var: Tolgahan Demirbaş.
Savcı azmettirici dediği zanlıya, diğer azmettirici dediği zanlıyı nereden tanıdığını nedense sormamış!
O yüzden de ikisinin ayrı ayrı azmettirdiğini düşünmek zorundayız.
Peki, Tolgahan Demirbaş ne yaparak cinayeti azmettirmiş?
Azmettirici olarak iddianamenin merkezinde yer alan en önemli iki sanıktan biri olan Tolgahan Demirbaş’ın Ülkü Ocakları’nda yönetici olduğunu iddianamede saklandığını yukarıda göstermiştik.
Her sanık ifadesine kendini tanıtarak, ne iş yaptığını anlatarak başlarken savcı azmettirici Tolgahan Demirbaş’a “sen kimsin, ne iş yaparsın” diye sormamış.
Fakat iddianameden Tolgahan Demirbaş’ın kolunun her yere uzandığı anlaşılıyor.
Eski bir MİT mensubundan cinayet öncesi Sinan Ateş’in adresini isteyecek kadar…
İddianamede şüpheli olan Ç.Z’nin ifadesinden okuyalım:
“2003 yılında Milli İstihbarat Teşkilatı’nda Memur olarak görev yapmaktaydım, 2010-2015 yılları arasında Kayseri ilinde görev yaptım. 2015 yılı sürecinde tarafıma açılan soruşturmadan dolayı prosedürler gereği teşkilattan Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğüne naklen atamam yapıldı. Çukurambar semtinde bulunan Marco Pasha isimli kafede Aytaç isimli mekânın sahibiyle tanıştırdılar, ben de bu şahısla görüşmelerimde beni biriyle tanıştıracağını bir maruzatı olduğunu söyledi. Tanıştıktan birkaç hafta sonra yine aynı kafede Tolgahan DEMİRBAŞ bana hitaben “bir haylaz arkadaşımız var, uyaracağız ama bulamıyoruz, adresine ihtiyacımız var” dedi. Ben öncesinde talebi reddettim, benim böyle bir yetkim veya ulaşabileceğim gücüm yok dememe rağmen ısrarla yerini sordu, şuan tam olarak hatırlayamıyorum, bana ya isim ya da telefon bilgilerini ulaştırmış olmalı ki ben de başımdan savmak adına rastgele bir adres söyledim, hatırladığım kadarıyla bu adres İstanbul ilinde çok kalabalık alandı, beni en azından bu konuyla alakalı rahatsız etmemesi adına böyle bir yol izledim. Bu tarihten sonra 20 gün bu konuyla alakalı beni arayıp sormadı. Bana yine Tolgahan DEMİRBAŞ Whattsap üzerinden ulaşarak “verdiğin adreste bu şahsa ulaşamadık, bir daha bu şahsın nerede olduğuna bakabilir miyiz” yazdı, ben de yine kafamda ona yardım etme amacı gütmediğim için benden uzak durması adına, şuan hatırlamadığım Kırşehir ilinde bir adres söyledim, bu tarihten sonra da bana ulaşarak tekrardan yardım talep etti, ben de bu konuyla alakalı sıkıntı yaşanabileceğini bu konuyla alakalı yardımcı olamayacağımı kesin ve net olarak söyleyince bir daha bana herhangi bir şekilde ulaşmadı. Olayın olduğu gün Aytaç Bey beni saat 13.30-14.00 sıralarında telefonla aradı, “Sinan ATEŞ öldürüldü, sana onunla ilgili bir şeyler sorulmuştu ya, onların hepsini sil” dedi, ben öncelikle ne dediğini tam olarak anlayamadım, akşam eve gittiğimde haberlerde Sinan ATEŞ isimli şahsın suikasta uğradığını görünce Aytaç’ ın ne demek istediğini o an anladım.”
Cafenin sahibi Aytaç Ataç da bu olayı teyit ediyor:
“2022 yılının Mart ayında Çağlar ve Tolgahan yanımda oturdukları sırada Tolgahan Çağlar’a hitaben “Bir adres bulmamız lazım yardımcı olabilirimsin” dedi bunun üzerine Çağlar’da “Yardımcı olabilirim” dedi. Ancak Tolgahan benim yanımda kimin adresini istediğini söylemedi. Çağlar daha sonra cafeye geldiğinde yaptığımız sohbet sırasında Tolgahan’ın kendisinden istemiş olduğu adresin Sinan ATEŞ’ in adresi olduğunu bana söyledi. Bunun üzerine bende “bu tür işlere girme başın ağrır” dedim.”
İddianamede telefon dökümleri de bu talebi doğruluyor:
“Tolgahan DEMİRBAŞ ile Çağlar ZORLU arasında yine, maktün Sinan ATEŞ’in anlık konum bilgisinin teminine yönelik birkaç kez görüşme yaptıkları, Çağlar ZORLU’nun 28/03/2022 ve 03/04/2022 tarihlerinde iki kez farklı adresleri gösterir şekilde adres bilgisi paylaştığı”
Eski MİT’çiden istediği adresi alamayan Demirbaş, Ankara Emniyeti Cinayet Büro Komiseri Mustafa Ensar Aykal’dan Sinan Ateş’in ev adresini istemiş. Peki neden? Evinin önünde pankart asmak için!:
“Ankara Emniyet Müdürlüğü eski Cinayet Büro Komiseri Mustafa Ensar AYKAL'ı tanırım. Mustafa Ensar AYKAL ile aramızda Sinan ATEŞ hakkında mesajlaşma olmuştur. Kendisine mesajlar göndermiş olabilirim. Mustafa Ensar AYKAL, Sinan ATEŞ'in cep telefon numarasını olaydan 8 ay önce sorgulayıp bana göndermiş olabilir. Sinan ATEŞ'in ev adresini mesajla bana göndermedi. Hatırladığım kadarıyla Mustafa Ensar AYKAL'a Sinan ATEŞ'in cep telefonu numarasını göndererek Sinan ATEŞ'in adresini tespit edebilirse bana göndermesini istemiştim. Mustafa Ensar AYKAL telefon numarasını gönderdikten sonra bana dönüş yapmadı. Az önce ifade ettiğim üzere Sinan ATEŞ'in ev adresi mesajla veya herhangi bir şekilde bana gönderilmedi. Ben Sinan ATEŞ'i olay öncesi şahsen tanımazdım. Mersin'de vuku bulan saldırı olayında camiamızdan bir genç öldürülmüştür. Bu olaya tepki olarak Sinan ATEŞ'in ikametinin önünde pankart asılması düşüncesi gündemdeydi. Bu nedenle adresin tespitini istemiş olabilirim.
Mersin'deki saldırı olayından sonra Sinan ATEŞ'e karşı Türkiye genelinde ve camia içerisinde bir tepki oluşmuştu. Ben Mustafa Ensar AYKAL ile aramızdaki mesajları hatırlamıyorum. Ancak bu mesajı yazdıysam Sinan ATEŞ'in camiadan dışlandığını ve camia ile bir bağı kalmadığını kastetmiş olabilirim. Başka türlü bir anlam çıkarılması mümkün değildir. Sinan ATEŞ'e saldırı olacağına dair bir imada bulunmadım.”
Azmettirici cinayetin arkasında motivasyonla ilgili önemli şeyler söylemiş. Ama tabii savcı yine, “Mersin’deki olay ne” diye azmettiriciye sormamış ya da bu kritik bilgiyi sorgulama ihtiyacı bile hissetmemiş.
Ankara Emniyet Müdürlüğü Cinayet Büro komiseri Mustafa Ensar Aykal ise bütün bunları ifadesinde inkar ediyor:
“Ankara Emniyet Müdürlüğü Cinayet Büro’da5 yıl görev yaptım. Son 3 yıl büro amiri olarak görev yaptım. 30 Ağustos 2023 tarihinde Ankara Emniyet Müdürlüğü Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğünde göreve başladım. Sinan ATEŞ'in öldürülmesi olayının başından itibaren Cinayet Büro Amiri olarak soruşturmayı yürüttüm.
Olay tarihinde Tolgahan DEMİRBAŞ isimli şüpheli şahsı önceden tanıdığımı Şube Müdürümüz Oben ÖZAY'a bildirmiştim. Ancak görevi yürütmek istemediğime dair talebim olmadı.
Tolgahan DEMİRBAŞ'a ait cep telefonu incelemesi neticesinde düzenlenen bilirkişi raporunda tespit edildiği üzere olay tarihinden 8 ay önce Tolgahan DEMİRBAŞ'ın isteği üzerine Sinan ATEŞ'in cep telefon numarasını sorgulayıp ev adresini Tolgahan DEMİRBAŞ'a ilettiğim yönündeki tespit doğru değildir. Ben böyle bir bilgiyi Tolgahan DEMİRBAŞ'a hiç bir şekilde iletmedim.
Sinan ATEŞ'in avukatı olan Ali YÜCEL'in araç plakasını olaydan 8 ay önce sorgulayarak Ali YÜCEL'in ev adresini Tolgahan DEMİRBAŞ'a iletip iletmediğimi hatırlamıyorum. Şayet Ali YÜCEL'e ilişkin bilgileri sorgulayıp göndermiş isem Tolgahan DEMİRBAŞ'ın ne maksatla bu bilgileri almak istediğini bilemiyorum.
Bazı telefon numaralarını sorgulayıp adres veya kişi kartlarını Tolgahan DEMİRBAŞ'a yollayıp yollamadığımı hatırlamıyorum. Bu bilgilerin paylaşılmaması konusunda gizlilik içerisinde kendisinde kalması yönünde mesaj göndermiş olabilirim. Bu bilgilerin sorgulanıp paylaşılmasının suç olduğunu görevim gereği biliyorum. Bu nedenle gizlilik içerisinde kimseye bildirmemesine dair uyarı mesajı göndermiş olabilirim.
Sinan ATEŞ'in telefon numarasını sorgulayıp sorgulamadığımı, sonrasında Tolgahan DEMİRBAŞ'a "Bu numara eski genel başkana çıkıyor" şeklinde mesaj yazıp yazmadığımı hatırlamıyorum.
Tolgahan DEMİRBAŞ'ın cevaben "Reis onun ipini çekmişler" şeklinde mesaj gönderdiğini hatırlamıyorum. Böyle bir mesaj gelmiş olsaydı mutlaka hatırlardım. Tolgahan DEMİRBAŞ konuşmalarımızda bana "Reis" diye ara sıra hitapta bulunur. Ancak "Kanka, Abi, Komiserim" şeklinde de hitapları olmuştur.”
Peki bu ifadeden esas ne öğreniyoruz?
Meğer cinayetin azmettiricisi Tolgahan Demirbaş’ın cinayet öncesi Sinan Ateş’in ev adresini istettiği Ankara Emniyet Cinayet büro komiseri Aykal, Sinan Ateş cinayetini soruşturmuş!
Kötü bir Türk polisiye dizisinde bile olmayacak bir skandallar zinciri var karşımızda!
Cinayete yardımdan sanık olan cinayet komiseri doğru mu söylüyor, yalan mı?
İddianamede Tolgahan Demirbaş’ın dijitallerinin incelenmesinden okuyalım:
“Ankara İl Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube Müdürlüğü Cinayet Büro Amiri olarak görev yapan Mustafa AYKAL ile Tolgahan DEMİRBAŞ arasında Sinan ATEŞ ile ilgili mesajları tespit edilmiş, Mustafa AYKAL'ın Tolgahan DEMİRBAŞ'ın isteği üzerine Sinan ATEŞ'in cep telefon numarasını olaydan 8 ay önce sorguladığı, ayrıca Sinan ATEŞ'in avukatı Ali YÜCEL’in araç plakasını yine olaydan 8 ay önce sorguladığı ve ev adresini Tolgahan DEMİRBAŞ 'a ilettiği yine Tolgahan DEMİRBAŞ'ın yolladığı bazı telefon numaralarını sorguladığı ve adres veya kişi kartlarını Tolgahan DEMİRBAŞ a yolladığı”
Peki, komiserin inkar ettiği “ipini çektiler reis” görüşmesi?
Onun da tapesi var iddianamede:
“Tolgahan DEMİRBAŞ: “Amirim bizim GB istedi de” “…” telefon numarası bu” , “adres lazım bize”, “sana zahmet olmazsa”
Mustafa AYKAL: “Est bakalım reis”
Mustafa AYKAL: “Reis önceki gbye çıkıyorbu numara”
Tolgahan DEMİRBAŞ: “aynen”, “reis”, “onun ipini çekmişler”
Mustafa AYKAL: “birazdan arıyorum reis.”
“GB” yani genel başkan. Önceki Ülkü Ocakları Genel Başkanı Sinan Ateş.
Peki Sinan Ateş’in telefonundan adresinin öğrenilmesini isteyen “bizim GB” yani bizim “Genel Başkan” kim?
Savcı bunu da merak etmemiş.
“Onun ipini çekmişler” diyen kişi iddianameye göre azmettirici.
İpi çeken kişi peki?
Yok.
Sinan Ateş’in “ipini çeken”lerle ilgili tek delil ayırma kararındaki tek cümle:
“Soruşturma kapsamında diğer şüpheliler hakkında ayırma kararı verilmiş olup soruşturmaya devam edilmektedir.”
İsimleri yok, kaç kişi oldukları yok, neden bu dosyadan ayrıldıkları yok?
Tabii haklarındaki soruşturmanın ne olduğu da yok.
Bir yoklar iddianamesiyle karşı karşıyayız.
Ankara’nın ortasında Cuma namazı çıkışı güpegündüz işlenmiş bir cinayetin insanların aklıyla alay edilen bir iddianameyle örtbas edilebileceği düşünülüyor olmalı.
Belki de böyle düşünmekte haklıdırlar.
.11/05/2024 02:01
Rüzgarlar yine ters taraftan mı esiyor?
1968 hareketini dünyada büyüten Vietnam’da ABD’nin katliamları olmuştu.
ABD üniversitelerinde başlayan olaylarda kampüs işgalleri yaşanmış, rektörler bu ‘vatan hai’nlerine karşı polisi kampüslere sokmuş, çok sert polisiye müdahaleler eylemleri büyütmüş ve bütün dünyaya yaymıştı.
68 sol bir hareketti ama Sovyetçi değildi. Tam tersine Prag Baharı’nı tanklarla ezen Sovyetler de eleştirilerin hedefindeydi.
Anti-ırkçı, feminist, bağımsızlıkçı, antiemperyalist kimlik talepleri ana akım siyasetlere itirazlara dönmüştü.
Tabii bu rüzgarlardan Türkiye’deki gençler de etkilendi. Üniversite boykotları, eylemler benzerdi.
Ama benzemeyenler de vardı.
Batı’daki 68 özgürlükçü, solcu, kimlikçi bir hareketken, Türkiye 68’den sonra Stalin’i, Lenin’i, ulusal kurtuluş hareketlerini, silahlı mücadeleyi keşfetti.
60 ihtilalinin etkisiyle ortaya çıkan orduculuk, sol-Kemalizm bu Ortodoks sosyalistlikle birleşti.
Yani bir bakıma dünyada esen 68 rüzgarları ile Türkiye’de esen rüzgarlar aynı değildi. Hatta bir ölçüde rüzgar tersten esmişti.
Bugün de Batı ile Türkiye arasında rüzgarların esiş yönü, atmosfer farkı üzerinde düşünmek gerek.
Özellikle de Batı’daki Filistin protestolarına bakarken neden bizde böyle şeyler olmuyor diye düşünürken…
Amerikan üniversitelerinde başlayan ve bütün Batılı üniversitelere yayılan Filistin eylemleri 1968’e benzetiliyor.
Yine uzaklardaki bir savaşta kendi ülkelerinin rolünü vicdanlarına sığdıramayan gençler var, toplumun en eğitimli, en ilerici insanları var, yine işgaller var, kampüslere sokulan polis var, yine korsan eylemler ve yine bütün bunlardan utanç duyan, olanı biteni anlayamayan, bu yüzden de polise, sansüre, yasağa başvuran bir statüko var.
Ama bu kez statüko Nixon, De Gaulle gibi sağcı, anti-komünistler değil, içinde 68 kuşağının temsilcilerinin de olduğu liberal, sol, küreselleşmeci, ilerici siyasetçiler, kurumlar, aydınlar…
Time dergisi bu hafta kefiyeleri yüzlerine sarmış kız öğrencilerin fotoğrafını kapak yaparak “Kampüs başkaldırısı” başlığı attı. 68 kuşağına, ne bileyim Tayland’daki, Rusya’daki protestolara gösterilen bir sempatiyle değil, başkaldırı kelimesinde de kendini belli eden bir korkutma, damgalama ile…
Daha muhalif olan Amerikan liberal, sol entelektüel hayatının merkezlerinden New Yorker ise elleri kelepçeli bir öğrencinin mezuniyeti resmini kapağına koydu.
İki kapak da bastırılmaya, gözden kaçırılmaya, temsil ettirilmemeye çalışılan bu dalganın kafaları nasıl bulandırdığını gösteriyor.
ABD ve Avrupa’da başta liberal üniversiteler olmak üzere, ifade hürriyeti, insan hakları, demokrasi şampiyonu pek çok kurum siyasetçi, medya; kefiyeli, anti-İsrailci iyi eğitimli gençlere karşı ne yapacaklarını bilemiyor.
Beyaz bir Amerikalı rapçi, New School’da bir feminist, Harvard’da bir felsefeci, Eurovision şarkı yarışmasında İrlandalı, Yunan bir şarkıcı olarak karşılarına çıkıyorlar.
Kefiye takıyorlar, İslamcı aktörlerle, Müslüman bir halkla empati yapıyorlar.
35 bin sivilin öldürülmesini meşrulaştırabilen bir ahlaki pozisyona, dünya algısına, görmezden gelmenin rahatlığına itiraz ediliyor. Esas rahatsız eden böyle katliamları ilkkez yapmayan İsrail değil, bu fikri konfor.
Protestolar esas olarak İsrail’deki gibi sağsağcı, ultra Ortodoks bir iktidara karşı değil, savunduğu bütün değerleri ideolojik önyargılarına paspas eden, liberal, demokrat Batı’nın ikiyüzlülüğüne karşı yükseliyor.
Bu hem ahlaki hem kökten ideolojik bir itiraz. Ama en çok da küresel sistemin taşıyıcı kolonları taşlanıyor.
Aslında 2. Dünya Savaşı sonrası uluslararası düzenin, 68’de yükselen değerlerin, 90’lardaki küreselleşmenin, AB ve Amerikan Demokratlarının kurduğu dünya, değerler, siyasetler, söylemler, kültür sınanıyor ve mavi ekran veriyor.
Bir zamanlar “Bir daha asla”nın sigortası olarak görünen İkinci Dünya Savaşı sonrasından çıkarılan dersler, travmalar, biriktirilen ve yaşatılan hafıza bugün yaşanan bir katliamın meşrulaştırıcısı oluyor.
Ve bir siyaset kuşağı bu yaptığı kötülüğün farkında bile değil.
Irkçılara, sağcılara, komploculara, cinsiyetçilere karşı ne diyeceklerini biliyorlar. O konularda idmanlılar ve ellerindeki hazır reçeteler işe yarıyor.
Ama bu kez karşılarında böyle damgalayamayacakları, kendi politik doğrucu dilleri içinden konuşan insanlar var.
Sadece o ülkelerin yerlisi beyaz Batılılar da değil, oralara yıllar önce göçmüş doğuluların artık arka mahallelerden çıkıp iyi yetişmiş çocukları, çok iyi İngilizce konuşan, bütün kültüre hakim, iyi skorlarla üniversitelere kabul almış zeki Arap, Müslüman, Afrikalı öğrenciler var.
İsrail’in karşısında en net duran ülkenin, 20’inci yüzyılın en itibarlı hak mücadelesinin verildiği Güney Afrika olması bile sembolik.
O, “soykırım yapılıyor” dediğinde onu damgalamak, onun sesini bastırmak, görmezden gelmek hiç kolay değil.
O yüzden ne yapacağını bilemiyor Batılı demokratlar.
Biden, Ursula Von Der Leyen, Keir Starmer, Boris Johnson, Annelena Bearbock gibi pek çok süper demokrat bocalıyor gençleri Hamasçılıkla, anti-semitizmle, vandallıkla suçlamak gibi demode bir sağcılığın içinde kıvranıyorlar.
Gençleri tuzu kurulukla, hippilikle, aşırı empatiyle suçlayacak kadar yaşlı fikirler dünyayı yönetiyor artık.
Hillary Clinton’u gün aşırı bir kampüste gençler tarafından protesto edilirken ve onları azarlarken görüyoruz.
En süper demokrat Obama’nın bile karşısında aylardır birşey diyemediği bir itiraz bu.
Savunduğu bütün aktivizmlerin ilerisinde bir şey oluyor ve onun müktesebatı bu radikallikle ilişki kuramıyor.
Hollanda’nın Türk Adalet Bakanı, 12 Eylül sonrası Türkiye’den botla kaçmış siyasi sığınmacı bir aileden gelen Dilan Yeşilgöz, ülkesindeki üniversite öğrencilerinin Filistin gösterilerine karşı Kenan Evren gibi tepkiler veriyor.
Bu pozisyonun ucu anti-İslamcı, anti-Arap, anti-göçmen bir Avrupa ve Amerika Kemalizmine çıkıyor. Başka çare yok.
Türkiye’den bakınca bu protestolar heyecan verici bulunuyor, bonkörce alkışlanıyor ve takdir ediliyor ama…
Ama aynı zamanda bu gençlerin temsil ettiği çok kültürlü, kimlikli değerlerin, bu empati duygusuna gelmelerini sağlayan liberal atmosferin çok uzağında Türkiye.
Sivil toplumun, ötekiyle ilişki kurmanın, hak savunuculuğunun tehlikeli bir iş olduğu bir anda biz bu eylemlere yakalandık.
O yüzden burada bir kuraklık var, Batı’daki hareketle senkronize bir hareket ortaya çıkmıyor, çıkanlar cılız, renksiz, yaratıcılıktan uzak.
Sadece uzağında değil, bunun damgalandığı, suçlandığı, hapsedildiği bir atmosfer hakim Türkiye’ye uzun süredir.
Ama esas duygusal farklılığı yaratan bu değil.
Batılı muhaliflerin aksine Türkiye’de muhalifler, Araplardan, Orta Doğu’dan, Filistin’den hızla kaçmaya çalışıyor.
Suriyeliler, Araplardan nefret eden bir muhalefet yükseliyor. Belediye başkanları aleni ırkçılık yapıyor ve başlarına hiçbir şey gelmiyor.
“Siyasal İslamcı”, bir zamanların kızıl komünisti gibi bütün şerlerin sebebi bir küfre dönüşmüş durumda.
Batı ile Türkiye arasındaki duygusal farklılık Filistin meselesine bakışı da değiştiriyor.
Çünkü esas olarak Batı’daki bu hareketle ilişki kurabilecek, onunla aynı frekansta hareket edebilecek, o tartışmalara katılabilecek kitleler aynı zamanda muhalifler ve kafalarının bir yerinde Gazze itirazı karşı çıktıkları AK Parti siyasetinin bir uzantısı.
Kefiye takmak, Araplarla empati yapmak, namaz kılanların etrafında etten duvar örmek Türkiye’de bir muhalifin sadece tüylerini diken diken edebilecek türden siyasal İslamcılığa destekler.
O yüzden aylarca rektöre karşı direnen Boğaziçililerin aklına Albert Long Hall’un adını Hind Hall’e çevirmek gelmiyor.
Belki de tam olarak Boğaziçililer için o salonun adının da Araplaşmaması, Albert Hall kalması esas mesele bugün.
Böyle küresel hareketlerin Türkiye’ye ilk girdiği yerlerden ODTÜ’de de gündem Bahar Şenliği’ni Devrim Stadyumu’na yaptırmayan rektöre direnmek.
Sanatçılar, entelektüeller o yüzden ellerini taşın altına sokup, yaratıcılıklarını mücadele ettikleri siyasal İslamcıların davasına hizmet için kullanmak istemiyorlar.
Eurovision’da İrlandalı şarkıcı, Yunan şarkıcının aldığı riski Sertap Erener almıyor. Onun muhalif eylemi Türkiye’nin yasakladığı Eurovision’un parçası olmak.
O yüzden Türkiye’de Gazze, küresel düzen tartışmaları bile köksüz, cılız sloganlarından ibaret kalıyor.
Pek çok muhalif kanalda, çevrede Gazze tartışması bir iç politika tartışmasına dönüşüyor sadece. Gazze, AK Parti iktidarının ikiyüzlülüğünün teşhir edileceği diğer meselelerden biri. Gazze ile ilgili başlayan her cümle artık söylenmekten yıpranmış bir iktidar eleştirisine çıkıyor.
Halbuki bütün dünyada ve İslam ülkeleri içinde hala Gazze meselesinde en eleştirel ülkelerden biri Türkiye.
O yüzden Batı’da yükselen dalgalar henüz bizim kıyılarımıza vurmadı, rüzgarlar ters yönden esiyor, protestolar ve itirazlar da buradan bakınca pek anlaşılmıyor.
Türkiye yine 68’deki gibi bu rüzgara da ters rüzgarlar altında yakalandı.
Batı’daki yeni nesiller, entelektüeller Batı’nın demokrasi, insan hakları sicilini, pratiklerini eleştirirken, Türkiye’de onların muadili olan çevreler için yapılması gereken hala sadece Batı’ya dönmek, Batılı siyasi değerleri referans almak.
Türkiye’nin mevcut durumu için bu eleştiriler lüks ve şımarıkça bulunuyor.
Ama Gazze sonrası dünyada Türkiye’deki demokrasi mücadelesini Batı’ya referansla yapmak artık zor ve hiç ikna edici değil. Bu daha da böyle olacak.
Türkiye’de ne yaşanırsa yaşansın, hiçbirşey olmamış gibi Batı merkezli düşünmek, muhalefet stratejisini bu referanslar üzerine kurmak ve alternatif iktidarın Batı ile daha uyumlu olacağını hissettirmek muhalefetin en ciddi defosuna dönüşebilir.
İsrail’e destek için toplantı basıp, konuşmacı, yönetmen iptal eden Almanya’nın Cumhurbaşkanı’nın elinden döner yemek, onun övgüleriyle mutlu olmak, onun desteğini arkasında bulmak muhalefet için öldürücü bir öpücük.
Ekrem İmamoğlu’nun Avrupa’da katıldığı toplantılarda popülist otoriterliğe karşı demokrasinin zaferi mesajları verip, Ukraynalı siyasetçilerle birlikte ayakta alkışlanması iki sene önce çok itibarlı bir durum olabilirdi ama bugün onun için o alkışlar Türkiye’deki imajını parlatmıyor, tam tersine Batı’nın Türkiye’de takdir edip, desteklediği adamlar olmak siyaseten kaçınılması gereken bir yafta haline dönüşüyor.
Türkiye, Erdoğan ve AK Parti eleştirisiyle anlaşılabilir, iktidarın hayatımıza etkisi insanların her meseleye bu gözle bakmasına neden olabilir. Ama dünyada olup biten her olayı AK Parti ve Erdoğan karşıtlığı açıklamaz, her şey Türkiye tartışmasına bağlanamaz, hatta bir yerden sonra bu saplantı dünyayı algılamanın önünde bir perdeye döner.
Tıpkı yükselen son dalgayla Türkiye arasındaki perde gibi.
Ama Türkiye nihayetinde bu dünyanın bir parçası. O rüzgarlar burada da esecek, dünyadaki küresel alt üst oluşun yükselttiği dalgalar bizim kıyımlarımıza da vuracak.
.13/05/2024 00:01
Demirtaş keman çalabilecek mi?
1998 yılının mayıs ayı. 44 yaşındaki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan hakkında Yargıtay kararı verilmiş ve belediye başkanlığından alınmış.
28 Şubat’ın kurdurduğu hükümet Erdoğan’ı hızlıca protokol listelerinden çıkarmış.
Kırmızı Kitap’ta irtica, PKK’dan daha tehlikeli. Refah Partisi kapatılmış bir parti. İslamcı gruplara yönelik operasyonlar yapılıyor. Sokaklardaki İmam Hatip ve başörtüsü eylemlerine polis sert biçimde müdahale ediyor.
Yani bugünlerden anlaşılmayacak bir baskı ortamı var.
İşte bu şartlarda görevden alınmış eski başkan Erdoğan, Galatasaray’ın Avrupa maçlarından birini izlemek için başkan Faruk Süren’in davetiyle Ali Sami Yen stadına gider
Ama kapıda bir sorun çıkar. Artık protokol listesinde değildir ve kapıdaki İl Spor Müdürlüğü’ne bağlı protokol müdürü onu içeri almak istemez.
Ankara’dan özel talimat gelmiştir.
Davet eden Faruk Süren aranır, kapıya gelir. Başkanlığı sırasında çok iyi ilişkiler kurduğu Erdoğan’ı alır, birlikte protokol tribününün yanındaki VIP tribününe giderler ve maçı oradan izlerler.
Stada Erdoğan girince bir hareketlenme olur, sonra da tribünlerden tezahürat başlar:
Recep-Tayyip-Erdoğan…
O günler için cesur bir tezahürattır bu.
Tıpkı geçen gün Diyarbakır stadını dolduran taraftarların attığı tezahürat gibi…
Birinci Lig’e ( yani eskinin ikinci ligine) yükselen Amedspor’un kupa törenine ev sahipliği yaptı Diyarbakır stadı.
Kulüp başkanı Aziz Elaldı; şampiyonluk yolunda kendilerine destek verenlere sırayla teşekkür etmeye başladı.
Diyarbakır Ticaret Odası başkanı Mehmet Kaya, CHP Diyarbakır Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Ekrem İmamoğlu, Tuncer Bakırhan, Özgür Özel…
Bütün isimler alkış aldı ama sonra tribünlerden bir anda desibel sesi artan bir tezahürat yükselmeye başladı.
O kadar yüksek sesli bir tezahürattı ki başkan ne dendiğini önce anlayamadı.
Tribünler; “Selo Başkan” diye bağırıyordu.
Yani, Selo Başkan’ı unutma, ona da teşekkür et.
Amedspor Başkanı, tribünlerden cesaret alarak “Kalbiyle, yüreğiyle yanımızda bulunan ve bize tebrik mesajı gönderen Selo Başkan'a da teşekkür ediyoruz" dedi.
Bu sahne aslında uzun süredir Diyarbakır’da tekrarlanıyor.
En son Newroz mitinginde yine kürsüden adı anons edilince bütün meydan “Selo Başkan” diye tezahürat etmeye başlamıştı.
Demirtaş değil, Selahattin bile değil; Selo.
Tıpkı Erdoğan değil, “Tayyip”, sonra da “Reis” gibi.
Turgut, Tansu, Mesut, Deniz, Bülent’e nasip olmamış, Sülo’ya biraz nasip olmuş bir samimiyet bu.
Doğal bir liderlik tezahürü.
Erdoğan 3 ay yatmıştı ve efsanesi büyümüştü. Demirtaş’ın 8 yıldır hapishanede olması da o samimi bağları köreltmedi hatta bitmeyen mağduriyet daha önce de olduğu gibi efsaneyi ve duygudaşlığı büyütüyor.
31 Mart seçimlerinde eşi Başak Demirtaş’ın adaylığının seçim sonucu üzerinde doğrudan etki yapabilecek, en kritik meselelerden biri haline gelmesi de bu bağın ve politik gücün sonucuydu.
İşte nihayet bu üzerinde pek konuşulmayan bu siyasi güç geçen hafta İstanbul’da Rawest Araştırma’nın “Kürt Meselesi, Kürt Siyaseti ve Demirtaş” başlıklı araştırmasının sunulduğu toplantıda masanın üzerine kondu.
Taksim’deki bir oteldeki toplantı uzun süredir gördüğüm en renkli ve en kalabalık kapalı toplantıydı.
Salondaki isimleri muhtemelen en son 1995’de Siyaset Meydanı’nda bir araya gelmişti.
Kimler yoktu ki: Cengiz Çandar, Sezgin Tanrıkulu, Hanefi Avcı, Gülay Göktürk, Ali Bayramoğlu, Akif Beki, Ruşen Çakır, Bekir Ağırdır, eski AK Parti milletvekili Nurettin Yaşar, Vahap Çoşkun, Mehmet Kaya, Nahit Eren, Neşet Girasun, Tarık Çelenk, Mesut Yeğen, Murat Sabuncu…
Araştırma üzerine Karar’da Akif Beki zaten yazdı. Epey de konuşuldu.
Araştırmacılar kendi çalışmalarından iyi manşetler ve iyi özet cümleler çıkarmışlar:
“Kürtlerin ilk sivil lideri.”
“DEM Parti’den ayrı bir ‘hayatiyeti’ var.”
“Bölge ve metropol Kürtleri ayrışıyor, Demirtaş birleştiriyor.”
“Kürtler için herkesin başkanı, Türkiye için ise sağ-sol, seküler-muhafazakâr ayrımını aşan lider.”
“Kürtleri birleştiriyor, Türkleri uzaklaştırmıyor.”
“Kürtlere çok yakın, Türklere uzak değil…”
“Çözüm olabilir hissiyatının güçlü temsilcisi.”
Zaten hem salonda hem de sonrasındaki tartışmalar bu önemli tespitler üzerinden gitti ve gidiyor.
Esas hararetli itirazlar Demirtaş’a karşı öfkeli, önyargılı olan kesimlerden, Türklerden, AK Partililerden, milliyetçilerden gelmiyor.
Esas itirazlar Demirtaş’ın DEM Parti’den daha popüler olması, kendi başına bir varlığı olmasına yönelik yükseliyor.
Salonda da öyle oldu.
Hatta bazı gazeteciler kendilerini siyasi angajmanlarıyla bir hayli kaptırıp “Nasıl olur da ankette Demirtaş mı DEM mi sorusu sorarsınız, amacınız ne?” gibi soru sormayı sorgulayan sorular bile sordular.
Utanmasalar “fitne mi çıkarmak istiyorsunuz” diyeceklerdi.
Halbuki partisinden uzun süredir uzakta, aralarında bir gerilim ve iktidar paylaşma sorunu olduğu 31 Mart seçimleri öncesinde net biçimde görülmüş aktörler arasındaki ilişkinin sahadaki karşılığını öğrenmekten bir gazeteci ve bir siyasetçi ancak memnun olabilir.
Galiba rahatsızlığın sebebi soru değil, verilen cevap.
Demirtaş mı DEM mi sorusuna DEM seçmeninin yüzde 60’ı Demirtaş demiş.
20 yıldır sürekli yükselen bir trendle Kürt siyasetinde liderlik, Cumhurbaşkanı adaylığı yapmış, ankete göre Türkler arasında da en popüler Kürt siyasetçi olan Demirtaş’ın; sekiz Diyarbakır milletvekilinin en ünlüsü son 7 yıldır kaldığı İsveç’ten Türkiye’ye gelmiş Cengiz Çandar olan, 40 kişilik bir sol partinin liderinin eşbaşkanlık yaptığı, sürekli kadrolarını tasfiyelerle daraltan, adına tabela yetişmeyen DEM Parti’den daha popüler olduğunu bilmek için ankete bile gerek yoktu.
Ankette başka sorulara verilen cevaplar da DEM Parti siyasetinin yetersizliğini, Kürtleri temsil etme, Türkiyelileşme talebini karşılayamadığını da gösteriyor.
Partinin oy oranındaki düşüş, bölgedeki katılım oranlarındaki düşüş de bu sonuçları teyit ediyor.
Ankete göre Türkiye’nin en politik kesimi olan Kürtlerde siyasete ilgi düşüyor. Kürtlerin sadece üçte biri siyasi tartışmalarla ilgileniyor.
Ama çıplak gözle bile görülebilecek bu tespitler yüksek sesle ve bir araştırmanın sonucu olarak söylendiğinde artık bir kamusal bilgi haline geliyor.
Aslında araştırmada devam sorulardan DEM seçmeninin “Demirtaş’a HDP/DEM’den daha yakın olsalar da HDP/DEM’de siyaset yapmasını isteyenlerin çoğunluk” olduğu da ortaya çıkıyor.
Yine araştırmada şöyle tespitler var: “HDP’lilerde mutlaka HDP’de devam etmeli ama başına geçmeli başka parti doğru olmaz düşüncesi net. Demirtaş’a yeterince alan açılmadığı ve ‘’engellendiği ‘’ yönündeki düşüncelere kısmen hak verseler de kendi havzasında akması gereken bir yol araması gerektiği kanaatindeler.”
Ama bütün bunların kapalı kapılar ardında, kol kırılır yen içinde kalır mantığıyla konuşulmasını isteyenler için İstanbul’da bir toplantıda, televizyonlarda, gazetelerde konuşulması rahatsızlığa neden olacaktır.
Ama hayatın dinamiğinden kaçmak zor.
Nasıl hayat, sosyal değişim Erdoğan’ı Erbakan’ın ve Milli Görüş’ün karşısına çıkardı, yine sosyal değişim, zaman, değişen ihtiyaçlar da Demirtaş’ı mevcut Kürt siyasetinin, PKK çizgisinin karşısına çıkarabilir.
Ama bu kendiliğinden olmuyor.
Erdoğan’ın en büyük cesareti ve siyasi başarısı, zamanı geldiğinde hocasına ve davasına karşı çıkmaya cüret edebilmesiydi.
Bu sayede yüklerinden kurtuldu, önündeki baraj yıkıldı.
Buna cesaret edemeyebilir, siyasi ömrünü eski bir belediye başkanı olarak da tamamlayabilirdi.
Demirtaş’ın işi daha zor.
Ortada 100 yıllık bir sorun, 100 binden fazla insanın son 40 yılda öldüğü bir çatışma, trajedi, hatıralar ve en önemlisi iktidarını kimseyle paylaşmak istemeyen aktif silahlı bir örgüt var.
PKK için Türkiye’deki siyaset hayati değil. Onlar için hala mesele silahlı mücadele ve siyaseti de bu silahlı mücadeleye yardım eden bir yan unsur olarak görüyorlar. O yüzden HDP ve DEM Partisi’nden Rojava ile ilgilenmesini, operasyonlara karşı mücadele etmesini, Öcalan’ın tecridine karşı kampanya yapmasını istiyorlar.
Kendi doğrularından memnunlar, zamanının geçtiğini düşünmüyorlar, yeni aktörlerin, özellikle de sivil ve genç bir aktörün onların kazanımlarının üzerinden güç sahibi olmasına karşı da tahammülsüzler.
O yüzden Kürt siyasetinde 90’lardan beri parlayan bir siyasetçi olmadı.
En parlayanı Leyla Zana’ydı, o da 10 yıldır köyünde yaşıyor.
Demirtaş da bir ara fazla parlamış, yine fazla dikkat çekmiş, siyaseti bırakıp eşofmanlarıyla dağ bayır dolaşırken röportajlar vermişti.
Ama sonra tekrar parladı ve bu kez o parlaklığın etkisi sürüyor. Planlı değil, doğal bir parlama süreci bu.
Hapiste olmak da bunu değiştirmiyor.
Peki Demirtaş tarihin kendisini taşıdığı o karşılaşma anına hazır mı?
Tabii ki değil.
Karşılaşmadan meseleyi çözmek istiyor, çatışma istemiyor, o yüzden sık sık bağlılığını gösteriyor, bildiriyor ve geri çekiliyor.
Haklı da çünkü o karşılaşmaya Kürt kamuoyunda kimse hazır değil.
Ama liderlik de bu ilgiyi hak etmekle, onun gereğini yapmakla yani biraz cesaretle oluyor.
Hapishanede tecrid edilmiş bir genç siyasetçiden beklenmesi haksızlık olan yükler bunlar.
O yüzden Demirtaş, şimdilik müzikle ve edebiyatla ilgileniyor. Avukatlarının söylediğine göre 12. müzik aletine başlamış.
Ona bir keman almışlar.
Keman çalmak çok zordur, çalmayı bırakın pek çok kişi ses bile çıkaramadan bırakır.
Pınarhisar’a birkaç kilometre mesafedeki Edirne’deki hapishanede sekiz yıldır yatan Demirtaş’ın keman öğrenmeye vakti olup olmayacağını bu hafta mahkemenin vereceği karar belirleyecek.
Zaman hapishanede aleyhine, dışarıda ise lehine işliyor.
Diğer aktörler yaşlanıyor, dışarıdakiler için vakit daralıyor ama Demirtaş’ın ise bekleyecek kadar vakti var.
.15/05/2024 02:01
Bahçeli bu kez neden “17-25 Aralık darbe girişimi”ne karşı?
Devlet Bahçeli dün grup toplantısında Eurovision, Gazze, çevreden bahsetti sonra da ilginç bir girizgahla konuya girdi:
“Her birinizin, belki birkaç münferit hadise dışında, bu sabah Meclis’e emniyet ve esenlik içinde intikal ettiği düşüncesindeyim. Çok şükür evinizden dışarı adımınızı attığınız andan itibaren yolunuzu kapatan olmadı, hürriyetinize ket vuran olmadı, kısa veya uzun mesafeli seyahatinizi engelleyen de çıkmadı.”
Ardından 1920’de mütareke İstanbul’unda Çamlıca’daki evinden Fındıklı’daki Meclis-i Mebusan’a gitmeye çalışan Kastamonu Mebusu Yusuf Kemal Tengirşek’in başından geçenleri anlattığı hatıratından uzun bir bölüm okudu.
Bu uzun alıntıdan sonra esas mevzuya geldi:
“Bugünlerde iç işgal cephesinde toplanıp aynı zamanda emniyet ve yargı içine yuvalanmış soysuz ve kripto çetelerin yeniden Türkiye üzerinde hesap yaptığı görülmektedir. Bu kan içen vampirlerin aklını başına alması, etrafımızda iftira ve ihanet duvarı örmeye kalkışmalarının ağır sonuçları olacağını bilmeleri, akıbetleri için 15 Temmuz gecesine dikkatle bakmaları ikaz ve ihtarımdır. Ayranımızı kabartmasınlar, sabrımızı taşırmasınlar. Maşa kullanıp sütre gerisine saklananların hepsini takip ediyoruz. Olan biten tüm kanun dışı irtibat ve ilişki ağlarının farkındayız. Birkaç emniyet müdürünün açığa alınmasıyla geçiştirilemeyecek bir komplo devrededir, nitekim hedef Milliyetçi Hareket Partisi, AK Parti, Cumhur İttifakı ve son tahlilde Türkiye’dir. 17-25 emniyet ve yargı ortaklı darbe girişiminin tekrarını planlayanlara boyun eğersek boyumuz devrilsin, göz yumarsak gözümüz çıksın, eyvallah edersek de kanımız kurusun. Gizli tanık ifadeleriyle şerefli isimleri karalama kumpasını ve tecelli eden millet iradesini gölgeleme arayışını himaye eden ve buna hizmetkarlık yapan kim varsa haindir, haşhaşidir, emniyet, yargı ve medya uzantılarının tepesine binilmelidir. Bakalım temiz eller operasyonu nasıl oluyormuş, hepsine göstermek, hepsini yaka paça içeri tıkmak da hukuk devletinin varlık ve şeref konusudur. Meclis gündemine gelecek olan 9’uncu yargı paketinde, casusluk suçu ilgili yeni düzenlemeden rahatsız olanlar çok iyi araştırılıp incelenmelidir. Yurt içinden ve yurt dışından hain FETÖ’cülerin, onlara sözcülük yapan satılmış, devşirilmiş sözde gazetecilerin bedel ödemesi yakındır ve kaçınılmazdır.”
Bahçeli’nin bahsettiği olay; Ayhan Bora Kaplan organize suç örgütü davasında o örgütün iki numarasıyken önce gizli tanık olan, sonra da elektronik kelepçesinden kurtulup yurtdışına çıkan Serdar Sertçelik’in Youtube’daki açıklamalarıyla ortaya atılan “yeni 17-25 Aralık” , “Cumhur İttifakı’na darbe girişimi” iddialarının ardından Ankara İl Emniyet Müdür Yardımcısı Murat Çelik, Ankara İl Emniyeti Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürü Kerem Öner ve Şube Müdür Yardımcısı Şevket Demircan açığa alınması.
Bahçeli, bunun “Birkaç emniyet müdürünün açığa alınmasıyla geçiştirilemeyecek bir komplo” olduğunu söylüyor ve “hedef Milliyetçi Hareket Partisi, AK Parti, Cumhur İttifakı ve son tahlilde Türkiye’dir” diyor.
Ve sonra da meydan okuyor: “17-25 emniyet ve yargı ortaklı darbe girişiminin tekrarını planlayanlara boyun eğersek boyumuz devrilsin, göz yumarsak gözümüz çıksın, eyvallah edersek de kanımız kurusun.”
Olayın esas tuhaf kısmına gelmeden, daha az tuhaf kısmında bir miktar duralım.
Evet yanlış okumadınız Bahçeli, “17-25 emniyet ve yargı ortaklı darbe girişiminin tekrarını planlayanlar” diyor.
Bir önceki “17-25 Aralık emniyet ve yargı ortaklı darbe girişimi”nden sonraki ilk basın açıklamasının başlığını hatırlatmak yeterli:
“Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin “Emniyet Genel Müdürlüğü’ndeki Kıyım ve Toplu Görev Almalarla” ilgili yazılı basın açıklaması.”
O açıklamadan birkaç cümle de okuyalım:
“Emniyet Genel Müdürlüğü’ndeki toplu kıyımlar, çığ gibi büyüyen ve her tarafa sıçrayan görevden almalar hükümet üzerindeki şüpheleri alabildiğine kuvvetlendirmiştir. Türk polisi hükümetin hışmına ve mütecaviz emellerine kurban gitmektedir. Oysaki emniyet mensuplarımız yalnızca görevlerini ifa etmekte, verilen emirlerin gereğini yerine getirmektedir. Hırsızın, uğursuzun, siyasetçi-işadamı işbirliğiyle tesis edilen yolsuzluk şebekesinin ikinci plana itilip de polislerimizin hedef tahtasına oturtulması edep, haya ve ahlak dışı bir uygulamadır. Başbakan Erdoğan ve hükümeti her şeyden önce polislerimizle değil, kendilerine kadar uzanan yolsuzluk kanallarıyla, deşifre edilen çirkin ve karanlık bağlantılarla uğraşmalıdır.”
Sonrası malum. Odasına 17/25 Aralık için odasına özel takvim ve saat koymuş, o haftayı ertesi yıl “17-25 Aralık Rüşvet ve Yolsuzlukla Mücadele Haftası” ilan etmişti.
Ama bu kez “açığa almalarla geçiştirilemez, hepsini yaka paça içeri tıkmak gerek” diyor.
Bu yeni “17/25 Aralık’ta” ise bu kez AK Parti cenahı sessiz!
Belki de ne olduğunu onlar da anlamamışlardır.
Olayın başlangıcında Ayhan Bora Kaplan adlı Ankaralı bir mafya ve çetesine yönelik başlayan soruşturma var.
Ayhan Bora Kaplan, 15 Temmuz gecesi Süleyman Soylu’ya destek olarak TRT binasına giden silahlı adamlardan biri olarak tanındı.
İçişleri Bakanı değişince bir operasyonla kendisi ve çetesi gözaltına alındı.
Ankara’daki gece kulüpleri üzerinden bürokrasi ve siyasetçilerle ilişkiler kurduğu ortaya çıktı.
Soruşturma dosyasındaki en dikkat çekici ifade M7 adlı gizli tanığa aitti.
Gizli tanık, eski Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Yüksek Kocaman’a Ayhan Bora Kaplan’ın hediyeler verdiği, evinin eşyalarını aldığını iddia ediyordu.
Gizli tanığın Kaplan’ın örgütünün ikinci adamı olan, yine Ankara’da kulüpler işleten, bir oyuncuyla evli olan Serdar Sertçelik olduğu ortaya çıktı.
Sertçelik, ayağında elektronik kelepçesiyle ünlü bir fenomenle bir gece kulübüne gitti, kavgaya karıştı ve vuruldu.
Sonra kelepçesi bir biçimde çözüldü ve nasıl olduysa yurtdışına kaçtı.
Yurtdışında da gazeteci Erk Acerer’in Youtube programına bağlandı.
Polislerin kendisinden başka isimleri de gizli tanık ifadesine eklemesini istediği iddia etti ve önündeki bilgisayara ya da kağıda bakarak o isimleri söylemeye başladı:
“Bekir Bozdağ, Hasan Doğan, Mücahit Aslan, Abdülhamit Gül, Fahrettin Koca, Halkbank Genel Müdürü Osman Arslan, Sadık Soylu…”
Hatta Hasan Doğan’ı ilk saydığı listede söylemedi, sonra ekledi.
Her hali tuhaftı. Herhalde zaten bunları söylemek üzere çıkmıştı.
Çünkü yayını geri kalanında genelde gazeteci konuştu, 15 Temmuz gecesini sordu, Sertçelik’i çakallıkla suçladı.
Serdar Sertçelik, daha sonra bir Youtube kanalı açtı.
Profesyonel KJ’li, görsel tasarımı kanalda yine önündeki metinleri okudu, Ankara Emniyeti’nden bir komiserle yaptığı telefon görüşmesinin kayıtlarını açıkladı.

O görüşmede komisere “Bu işlere Bekir, Mücahit, Akbank girdiği zaman bu iş bana döner mi” diye soruyor, komiser de “Temiz Eller Operasyonu’ndan” bahsediyor, sonra onu yurtdışından Türkiye’ye dönmezse gelip almakla tehdit ediyor.
Kesilmiş kaydın amacı, içeriği tam anlaşılmıyordu.
Ekrandaki tasarımlardan ise iki kişinin hedefte olduğu görülüyordu:
Ankara Emniyet Müdürü Engin Dinç ve organize suçlardan sorumlu il emniyet müdür yardımcısı Murat Çelik.
Çelik aynı zamanda Ayhan Bora Kaplan operasyonunu da yapan kişi.
Sosyal medyada dolaşan ama iktidar medyasının rağbet etmediği videolar ve iddialar üzerine İçişleri Bakanlığı, 5 Mayıs’ta Cumhurbaşkanı’na bağlılık bildirerek başlayan bir açıklama yaptı:
“22 yıldır Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde Yeniden Büyük ve Güçlü Türkiye için büyük bir gayretle çalışıyoruz…Organize suç örgütleri ile mücadelemiz devam ederken bazı sosyal medya hesaplarından Ankara İl Emniyet Müdürlüğü ile ilgili iddiaları içeren paylaşımlar yapılmaktadır. Ankara İl Emniyet Müdürlüğünce daha önce soruşturması yapılan ve mahkeme süreci devam eden Ankara’daki bir organize suç örgütüyle ilgili sosyal medyadaki iddiaların açıklığa kavuşturulabilmesi için İçişleri Bakanlığımızca Mülkiye Müfettişleri görevlendirilmiştir. Gelişmeler kamuoyu ile paylaşılmaya devam edecektir.”
Sonra 9 Mayıs’ta bir açıklama daha yaptı:
“Ankara’daki bir organize suç örgütüyle ilgili sosyal medyada yer alan iddiaların açıklığa kavuşturulabilmesi için İçişleri Bakanlığımızca görevlendirilen Mülkiye Müfettişlerince, soruşturmanın selameti açısından Ankara İl Emniyet Müdür Yardımcısı, Ankara İl Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürü ve Müdür Yardımcısı görevlerinden uzaklaştırılmışlardır.”
İktidara yakın medyada konu ilk olarak bu İçişleri Bakanlığı açıklamasıyla haber oldu.
Ama Sabah Gazetesi, sadece bakanlığın açıklamasını verirken, Sabah’ın Özel Haber Müdürü Abdurrahman Şimşek, 9 mayıs günü Twitter hesabından şöyle şeyler yazmaya başlamıştı:
“Ankara Emniyet Müdürlüğü içinde üst düzey 3 emniyetçi tarafından AK Parti’ye 17-25 Aralık benzeri bir emniyet kumpası kurulmak istendi… İçişleri Bakanlığı, derhal tüm sorumluları hızlıca tespit edip görevden almalı!
AK Partili bakanlara kurulmak istenen bu kumpasın ana hedefi…
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’dır…
Uyanın artık!
Ankara’nın göbeğinde devlete yine operasyon çekiliyor.”
Devlete operasyon çekiliyorsa neden Sabah, Hürriyet, A Haber ya da Yeni Şafak bunu haber yapmıyordu?
Sadece dün iki köşe yazısı vardı.
Hürriyet’te Nedim Şener, bunun bir yeni 17/25 aralık olduğunu yazdı ve arkasında Emniyet’teki Nurcu-Okuyucu bir grubun olduğunu iddia etti.
Sabah’ta da Mahmut Övür, “siyaset hatta hükümet o polis müdürlerini aşan bir operasyonla karşı karşıya” diye biten bir yazı yazdı.
Ama ne Hürriyet ne de Sabah, yazarlarının bu ciddi iddialı yazılarını birinci sayfalarından bile görmediler.
Ve nihayet dün Devlet Bahçeli konuştu.
Peki mesele Bahçeli’nin bahsettiği kadar ciddiyse, “hedef Milliyetçi Hareket Partisi, AK Parti, Cumhur İttifakı ve son tahlilde Türkiye” ise o halde neden AK Parti, iktidar ve Erdoğan da Bahçeli gibi bağırmıyor?
Neden İçişleri Bakanı ortalığı inletmiyor?
Neden iktidara yakın gazeteler manşetlerinden bu kumpası teşhir etmiyor, bu yeni 17-25 Aralık girişimini iktidara yakın televizyonlar haber bile yapmıyorlar?
Neden Bahçeli’nin gördüğü “darbe girişimi”ni AK Parti görmüyor?
Belli ki Ankara’da yine havalar puslu, sanki yine birileri birilerinin ayağına basıyor, nefret ettiğim o tabirle “operasyon çekiyor?”
Sanki “Hedef Erdoğan” denerek birileri yine Erdoğan’a hedef gösteriliyor.
Bir zamanlar Fethullahçı polislerin suikast iddialarıyla Erdoğan’ı etkilemeye çalıştığını hatırlıyor insan.
Emniyet Genel Müdürlüğü, Ankara ve İstanbul Emniyet müdürlükleri üzerinde yaşanan Emniyet içi güç savaşları da izliyor olabiliriz, Ayhan Bora Kaplan soruşturmasının ilerlememesine karşı bir girişim de, hala sessizliğini koruyan İçişleri Bakanı’na karşı bir hamleyi de…
En düşük ihtimal ise üç emniyet müdürünün bunca yaşanan olaydan sonra hala hükümete karşı yeni bir 17/25 Aralık girişimi yapabileceği…
Bazen iktidarlar çok güçlü görünür ama iktidar tek bir yerde toplanınca aslında her yerde boşluklar oluşur, o boşlukları da birileri doldurmaya çalışır.
Bahçeli’nin bu kez karşı olduğu yeni “17-25 Aralık darbe girişimi”nin arkasından bakalım neler çıkacak?
Cumhurbaşkanı, ortağının ön alıp iddia ettiği gibi kendisine yönelik bir kumpas ve darbe girişimi olduğunu kabul edecek mi?
Yoksa bu meseleyle neden MHP genel başkanı bu kadar yakından ilgileniyor, kimse konuşmazken çıkıp iddialı şeyler söylüyor diye herkes gibi o da mı merak ediyor
.22/05/2024 02:01
Hakime 'bitanem' diyen mafya lideri bu özgüveni kime borçlu?
Geçen haftanın gündemi iktidara karşı yeni 17/25 Aralık darbe girişimi iddialarıydı.
Sosyal medya ve bazı gazete köşelerindeki iddiaları yüksek sesle ilk dillendiren MHP lideri Bahçeli olmuştu.
Bahçeli, geçen haftaki grup konuşmasında çok iddialı şeyler söylemişti:
“Birkaç emniyet müdürünün açığa alınmasıyla geçiştirilemeyecek bir komplo devrededir, nitekim hedef Milliyetçi Hareket Partisi, AK Parti, Cumhur İttifakı ve son tahlilde Türkiye’dir. 17-25 emniyet ve yargı ortaklı darbe girişiminin tekrarını planlayanlara boyun eğersek boyumuz devrilsin, göz yumarsak gözümüz çıksın, eyvallah edersek de kanımız kurusun.”
Bahçeli’den sonra Cumhurbaşkanı’nın ne diyeceği merak ediliyordu. Ne de olsa yeni 17/25 Aralık’ın, darbe girişiminin esas hedefi Cumhurbaşkanı’ydı.
Erdoğan, darbe girişiminden, 17/25 Aralık’tan hiç bahsetmeden konu hakkında sadece üç cümle kurdu:
“Son 21 yılda çetin mücadeleler sonucu gerilettiğimiz bürokratik vesayetin tekrar nüksetmesine fırsat vermeyiz, vermeyeceğiz. Son dönemde gündeme gelen her hadiseyi tüm boyutlarıyla en ince detayına kadar takip ediyoruz. Kanunun dışına çıkan, hatası, kastı veya marazı olan kim varsa hukuk zemininde hesabını mutlaka soruyoruz.”
Bahçeli, hafta sonu bu meseleyle ilgili yine konuştu.
Ama bu kez mesjalarının rengi ve tonu değişmişti.
Darbe girişimi, 17/25 demedi, kimin kime yaptığı belirsiz “kumpaslar”dan bahsetti, iddialara göre kumpasın hedefi bizzat iktidar ve MHP iken bu kez “kumpasçılık”la arasına mesafe koydu:
“Özellikle altını çiziyorum ki, kumpasçılarla işimiz olamaz. Komplo peşinde koşanlarla ortak noktamız bulunamaz.Devletin içinde, FETÖ benzeri hukuk dışı yapılanma ve gayri meşru hiyerarşik sistem kuran, güç devşiren, pozisyon mücadelelerine girişen, kendi tarikat veya cemaat mensupları dışında kim varsa fişleyip berhava etmek için nifak üreten odaklarla asla yolumuz kesişemez.”
Ve dün “darbe girişimi’nin üzerinden bir hafta geçti. Bahçeli, dün yeniden MHP grubunda konuştu.
Peki, bu kez bu “darbe girişimi” hakkında ne dedi?
Hiç birşey!
Tek bir cümle bile kurmadı.
Bir grup gazeteci dışında da AK Parti’den başka kimse hafta boyu darbeden bahsetmedi.
Ne oldu darbeye? Bastırıldı mı?
Darbeyle suçlanan Ayhan Bora Kaplan davasına bakan üç emniyet müdürü dört siville birlikte tutuklandı.
Peki hangi suçlamadan tutuklandılar? Hükümete karşı darbe girişiminden, kumpastan mı? Hayır:
“Tanığı etkilemeye teşebbüs”, “Göreve ilişkin sırrı açıklanma” “Suçluyu kayırma.”
Peki, bu hararetli 10 günde başka ne oldu?
Yurtdışına kaçan ve polisleri AK Partili üst düzey isimlere karşı kumpasla suçlayan Ayhan Bora Kaplan’ın sağ kolu ve gizli tanığın ifşaatlarından 10 gün sonra Ayhan Bora Kaplan davasının duruşmaları başladı.
Zamanlaması manidar.
Tam duruşmalar başlarken, “çocuğumu öldürdü”, “beni dövdürdü”, “hayatımı mahvetti” diyen tanıklar ve gizli tanıklar mahkemede aleyhlerine konuşmaya başlayacakken bir anda davanın havası değişti.
Suçlanan suçlayan pozisyonuna geçti, hava değişti.
Darbe, kumpas iddialarından sonra davanın gizli tanıklarından Ü5 ifadesini geri çekti.
( Davayla ilgili notlar Müyesser Yıldız’ın haberlerinden alındı)
İlk günkü duruşmada da bir müşteki “İşlerin bu noktaya geleceğini bilsem kendimi camdan atar şikayetçi olmazdım. Mahkeme sevmiyorum” diyerek davadan çekildi.
Ayhan Bora Kaplan ve diğer 20 sanık ise polisleri ve savcıyı suçladı.
Dünkü duruşmada da aleyhine ifade veren bir müşteki konuşurken polislerin dışarı çıkmasını istemişti.
Özellikle ifadesine şöyle başlayan müşteki Erkan Doğan konuşurken:
“Başıma gelenlerden sonra emniyet-adliye-siyaset bağlantısını görünce 2023’e kadar sessiz kaldım. 15 Temmuz akşamı fotoğrafım var. İbrahim Kalın ve Yavuz Bingöl’ün klibinde kullanıldı. Herkes şehit, tek canlı olan benim. O gece sokağa çıktım. Canmı ortaya koymuş biriyim. Bu dosyada FETÖ’yle bağlantı kurulmak istense de vatan için yaptıklarım ortada. Burası benim için son yol, hak yoludur. Tövbe haşa kimse bunlara dokunamıyordu. Her şeyden haberleri oluyordu.”
Ayhan Bora Kaplan müştekiyi doğrudan kendisini tutuklayan ve şimdi tutuklanan Ankara Emniyet Müdür Yardımcısı Murat Çelik’in adamı olmakla suçladı:
“Kaplan: Murat Çelik’in adamı.
Doğan: Bir yerden icazet almışsın, “Erkan Doğan’ın üzerine buradan gidin” diye.
Kaplan: Organize sizi kurmuş. Savcı da ağlarına, onların kumpasına düşmüş. Sahtekar.”
Sonra da müşteki ifade verirken organize polislerinin salondan çıkmasını istedi:
“Kaplan: “Organize’de görevli olan polisler lütfen çıksın salondan, onların çıkartılmasını talep ediyorum. Çünkü onlar buradayken Erkan Doğan doğru şeyleri söyleyemiyor”
Dün ikinci duruşma yapıldı.
Ayhan Bora Kaplan ve diğer sanıklar kendilerine yönelik kumpas yapıldığını iddia ettiler, yine polisleri ve savcıları suçladılar.
Üstelik müthiş bir özgüvenle.
Mesela şu diyalog mahkeme salonunda dün yaşandı:
“Başkan: Sana niye ihtiyaç duyuyorlar?
Ayhan Bora Kaplan:
Efendim bir tanem.
Başkan: Sana niye ihtiyaç duyuyorlar?
Kaplan: Pardon efendim. Bir tanem dedim, ağzımdan kaçtı, çok özür dilerim.”
Sonra şöyle dedi:
“Bunlar devlet memuru, ama devlet memuru oldukları şüpheli. Kendi hesaplarının peşindeler. Bana kumpas kurdular; bürokratların, bakanların, bakan yardımcılarının hakkında ifade vermemi istediklerini söyledim, inanmadınız. Kafalarına göre bir savcı bulup istediklerini yaptırdılar.
“Bana operasyon düzenlerken T24’ü kim aramış? Burası devlete, hükümete muhalif bir kanal. Niye devletin Anadolu Ajansı’nı veya İHA’yı aramıyorsunuz, gaye nedir?
FETÖ’cü demiyorum, ama FETÖ’cülerin yaptıklarını yapıyorlar. Bu makam sahipleri hakkında suç duyurusunda bulunulsun ve tanık olarak dinlensinler. Hangimiz yalan söylüyoruz, ortaya çıksın.”
Davada hava öylesine tersine döndü ki ikinci gün de iki müşteki daha ifadelerini geri çekti.
Üstelik açıktan polisleri suçlayarak
“İstedikleri ifadeyi vermeyince, ‘Bora Kaplan bir daha dışarı çıkmayacak, korkma.’ dediler. Kabul etmeyince de, ‘Sen böyle devam et, ikinci operasyona dahil edelim, gör. Git, düşün.’ dediler. Sonra mahkemeye ilişkin tebligatı getirdiler. İmzalamak istemeyince ‘Derdini mahkemede anlatırsın.’ dediler, mecburen imzaladım. Şu anda huzurunuzdayım.”
İşte bir mafya lideri Ankara’daki bir mahkeme salonunda artık bu kadar özgüvenle yargılanıyor. Müştekiler, gizli tanıklar birbir davadan çekiliyor. Sanıklar, kendilerini tutuklayan ve şu anda tutuklu olan polislere karşı istediğini söylüyor.
Bütün suçlamalarının üstü “kumpas”la örtülüyor.
Peki nasıl oldu bu?
Bu cesareti nereden aldı?
Cevabı tabii ki geçen haftada yaşananlarda saklı
.18/05/2024 02:01
Başbakanla telefonda konuşurken devleti yıkmaya teşebbüs….
“Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymaya veya Devletin bağımsızlığını zayıflatmaya veya birliğini bozmaya veya Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya yönelik bir fiil işleyen kimse, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır.”
Kobani davasında Selahattin Demirtaş’ın 20 yıl hapis cezası aldığı TCK’nın 302’inci maddesi böylesine ağır bir suç.
Bu suçtan silahlı bir eylemde yakalanmış PKK mensupları yargılanıyor.
O yüzden bir kişiye bu maddeden ceza vermek için maddenin gerekçelerinde ve içtihatlarda “fiil” aranıyor.
Yani suçun oluşması bir eylem gerekli. Ve bu eylemin suçta tarif edilen sonuçları da doğurması şart.
Demirtaş ve bu maddeden ceza alan diğer sanıklar için bu fiil, bundan 10 yıl önce 6 Ekim 2014 günü HDP’nin resmi hesabından atılan bir tweetti.
O tweetin biraz öncesini hatırlayalım.
Herşeyi 15 Eylül’de IŞİD’in Türkiye sınırında, Suruç’un tam karşısında bulunan YPG’nin kontrolündeki Kobani’ye saldırısı başlatmıştı.
Türkiye, saldırılar artınca sınırını kapatmış, Kobani’deki siviller Türkiye sınırına yığılmıştı. Karşı tarafta Suruç’ta da HDP’liler toplanmış, Türkiye’nin sınırı açması için gösteriler yapılmış, göstericilere polis müdahale etmişti. Gergin bir bekleyiş sürüyordu.
Dört gün sonra Türkiye 19 Eylül’de sınırlarını açtı. Ama bu dört günlük gecikme Kobani konusunda hükümete karşı öfkeyi artırmış, “sınırda YPG yerine IŞİD’i istiyorlar” algısına neden olmuştu.
O dört gün Kürt milliyetçiliğinin kırılma anlarından biri, Kürtlerin iktidardan kopuşunun başlangıcı oldu.
Çözüm süreci sürüyordu ve Kobani meselesi çözüm sürecini bitirebilecek bir krize dönmüştü.
Hükümet yetkilileri ve HDP’liler arasında sürekli görüşmeler yaşanıyordu. HDP’liler sık sık Kobani’ye geçip oradakilerin taleplerini Türkiye’ye iletiyorlardı.
1 Ekim’de Başbakan Ahmet Davutoğlu, HDP Eş Genel başkanı Selahattin Demirtaş’la görüşmüştü.
HDP’lilerin talebi Türkiye’nin Kobani’de IŞİD’e müdahale etmesi ya da Suriye’deki diğer kantonlardan YPG’nin Kobani’ye geçebilmesi için koridor açmasıydı.
Bu talepler için 4 Ekim’de PYD başkanı Salih Müslim Ankara’ya geldi.
Ama bu görüşmeden de bir sonuç çıkmadı, Türkiye, YPG’ye bu koridoru açmadı.
IŞİD de Kobani’ye yüklenmeye devam etti.
Bu sırada 26 Eylül’den itibaren hükümetin Kobani politikasını protesto için sokaklarda gösteriler başlamıştı.
26 Eylül’de Viranşehir’de, 1 Ekim’de Cizre’deki gösterilerde YDGH’li gruplar polisle karşı karşıya geldi, taşlı saldırılara, gaz ve tazyikli suyla karşılık verilmişti.
Peki 6 Ekim’de sokağa çıkma çağrısını ilk kim yapmıştı?
Bütün soruşturma dosyalarında üzerinden atlansa da ilk çağrı 6 Ekim günü İmralı’da Öcalan’la görüşen kardeşi Mehmet Öcalan’dan gelmişti.
6 Ekim akşam üstü PKK’nın haber ajansı ANF sitesinde Mehmet Öcalan’ın ağzından Öcalan’ın şu sözleri haber oldu:
“IŞİD’in olduğu yerde ve Kürtlerin yaşadığı bölgede nerede bir IŞİD varsa sonuna kadar direnilecek. Sonuna kadar direneceğiz. IŞİD’e hiçbir taviz verilmeyecek.”
Aynı gün önce HDP Parti Meclisi toplandı.
Sonra ajansta Öcalan’ın açıklaması yer aldı ve akşam saatlerinde daha az ismin katılımıyla bir HDP MYK toplantısı yapıldı.
Akşam 20.30’da HDP’nin Twitter hesabından ilk çağrı paylaşıldı.
“Şu anda toplantı halinde olan HDP MYK’dan halklarımıza acil çağrı! Kobane’de durum son derece kritiktir. IŞİD saldırılarını ve AKP iktidarının Kobane’ye ambargo tutumunu protesto etmek üzere haklarımızı sokağa çıkmaya ve sokağa çıkmış olanlara destek vermeye çağırıyoruz.”
Yani çağrıdan önce zaten sokaklarda gösteriler başlamıştı.
HDP daha sonra ikinci ve uzun bir çağrı daha yaptı.
“Halklarımıza ACİL EYLEM ÇAĞRISI!
Kobanê'de yaşanan katliam girişimine karşı 7'den 70'e bütün halklarımızı sokağa, alan tutmaya ve harekete geçmeye çağırıyoruz. Bütün uluslararası kurumlar, demokratik kitle örgütleri, emek ve meslek örgütleri, kadın ve gençlik örgütleri, demokratik güçler Kobanê'de yaşanan vahşete karşı harekete geçmelidir. Bundan böyle her yer Kobanê'dir! Kobanê'deki kuşatma ve vahşi saldırganlık son bulana kadar SÜRESİZ DİRENİŞE çağırıyoruz!”
Gergin bir ortamda bir partinin kitlesini akşam saatinde acil kodlu bir açıklamayla “alan tutmaya” çağırmasının, hukuken açık bir şiddet çağrısı olmasa da siyaseten, ahlaken büyük bir sorumsuzluk olduğu açıktı.
Ardından gelen iki günde 7 ve 8 Ekim günlerinde yaşanan şiddet olaylarında resmi olarak 38 kişi hayatını kaybetti.
Bunların bir kısmı göstericilerin saldırdığı insanlar, bir kısmı da sokaklara gösteri için çıkanlardı.
Aslında HDP’nin çağrısının yapıldığı geceden 7 Ekim günü öğleden sonraya kadar herhangi bir ölüm olayı yaşanmamıştı.
Esas şiddet olayları KCK’nın yani Kandil’in 7 Ekim sabahı saat 08.50’de yine ANF’de yayınlanan açık şiddet çağrısının ardından başlamıştı:
“Kuzey halkımız İŞİD çetelerine, uzantılarına ve destekçilerine hiçbir yerde yaşam şansı tanımamalıdır. Tüm sokaklar Kobani sokaklarına dönüştürmeli, tarihin bu eşsiz direnişine denk bir direniş gücü ve örgütlülüğü geliştirilmelidir. Bu saatten itibaren milyonlar sokaklara akmalı, sınır insan seline dönüşmelidir. Her Kürt ve onurlu her insan, dostlar, duyarlı kesimler bu andan itibaren eyleme geçmelidir. An direniş eylemini geliştirme ve büyütme anıdır.”
Ama olayların sorumluluğu ilk çağrıyı yapan HDP’de kaldı.
Şimdi “Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya yönelik bir fiil” olarak ağır cezalara neden olan çağrı ancak beş yıl sonra bir davaya dönüşmüştü.
Olaylarla ilgili Demirtaş ve HDP suçlanmıştı ama çözüm süreci devam ediyordu ve Demirtaş aynı zamanda devletin muhatabıydı.
Zaten olayları bitiren de 9 Ekim’de İmralı’da Öcalan’ın yazdığı ve devlet eliyle Demirtaş’a ulaştırılan bir mesaj olmuştu.
Demirtaş 9 Ekim günü Diyarbakır’da düzenlediği basın toplantısında “Dün gece itibarıyla Öcalan ile kısa bir mesaj bağlantısı kurma imkanı doğdu. Kendisinin de katliam ve büyük provokasyon tehlikesine karşı diyalog ve müzakereyi hızlandırma yöntemini bütün taraflara telkin, tavsiye, önerdiğini belirtmek istiyoruz" demişti.
Daha sonra mahkemedeki savunmasında Demirtaş bu mesajın kendisine nasıl ulaştırıldığını da şöyle anlatmıştı:
“Hedefin çözüm süreci olduğunu düşündüğümüz için hükümet ‘İmralı’da Abdullah Öcalan’dan bir mektup getirirsek Selahattin Bey okur ve bunu kamuoyuna açıklar mı?’ diye milletvekilimiz Sırrı Süreyya Önder üzerinden bana haber gönderdi. Ben de bu şiddet, terör ve provakasyonların durması için her şeyi yapabileceğimi, buna da hazır olduğumu belirttim. 9 Ekim’de şiddet olaylarını kınadığımızı, durması gerektiğini, Öcalan’ın da mektubunda bunu belirttiğini paylaştım. Ayın 9’unda, bir gün sonra Adalet Bakanlığı İmralı cezaevine resmi bir devlet heyeti göndererek Öcalan’dan da bu provokasyonların durması konusunda çağrı yapmasını istedi. Öcalan da kendi el yazısıyla kısa bir not yazarak devlet yetkililerine teslim etti. Adalet Bakanlığı bu mektubun fotoğrafını WhatsApp üzerinden Sırrı Süreyya Önder’e, Sırı Bey de bana gönderdi. Ben o esnada Diyarbakır’da basın mensuplarını toplamış, çağrıyı tekrarlamaya, şiddetin durmasını istediğimizi belirtmeye ve Öcalan’ın da çağrısını eklemeye hazırlanıyordum. Nitekim o saatte mektup yetişti ve 9 Ekim’de şiddet olaylarını kınadığımızı, durması gerektiğini, Öcalan’ın da mektubunda bunu belirttiğini ifade ederek o mektubu da kamuoyuyla paylaştım. Dönemin Hükümeti Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Davutoğlu işbirliği ile uyum içerisinde bu şiddet olaylarının durmasını sağladık. Hükümet yetkilileri bana ve arkadaşlarıma samimi çabalarımızdan dolayı teşekkür ettiler.”
Bu olaylarla ilgili uzun bir süre ne Cumhurbaşkanı ne de hükümet yetkililerinden HDP’yi ve Demirtaş’ı doğrudan suçlayan bir açıklama duyulmadı.
Hatta 29 Ekim’de de muhalefetin tepkilerine rağmen Peşmerge güçlerinin Türkiye üzerinden Kobani’ye geçmesine izin verildi.
6-8 Ekim olaylarının ardından çözüm sürecini yeniden ayağa kaldırmak için HDP- hükümet-İmralı arasında yoğun görüşmeler yaşandı.
6-8 Ekim olaylarından üç ay sonra hükümet çevrelerinde ve iktidara yakın medyada Demirtaş, “şapşik” yazdığı tweetleriyle haber oluyordu.
Yine bu davada yıllar sonra müebbetle yargılanan Sırrı Süreyya Önder, 6-7 Ekimden sadece 5 ay sonra 28 Şubat 2015 günü Dolmabahçe Sarayı’nda Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, İçişleri Bakanı Efkan Ala, AK Parti Grup Başkanvekili Mahir Ünal ve o dönem çözüm sürecini yürüten Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarı Muhammed Dervişoğlu’nun yanında Öcalan’ın PKK’ya silah bırakma çağrısını okumuştu.
Bu soruşturmada ilk hukuki adım olaydan bir yıl sonra Ekim 2015’de Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından atıldı.
HDP MYK üyeleri davetle ifadeye çağrılmış, ifadeleri alınmış ve sonra herkes serbest kalmıştı.
Hiç de “devleti yıkmaya teşebbüs”ün soruşturmasına benzemiyordu.
6-8 Ekim olaylarında HDP’nin rolü defteri, 2016 darbe girişiminin ardından Kasım 2016’da HDP eş başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ hakkında tutuklama kararı verilirken tekrar açıldı.
Her iki isim de “terör örgütü üyeliği” ve 6-8 Ekim olayları nedeniyle “suç işlemeye alenen tahrik” ten tutuklandı.
Dava ise ancak beş yıl sonra 2020’de açıldı.
Ve dört yıl sonra da mahkeme Demirtaş ve HDP MYK üyesi olup, o akşam o toplantıya katılmış olan herkese TCK 302’den ceza verdi.
Kararları eleştirilse de mahkeme tutarlı bir kritere göre cezalarını verdi.
O akşam MYK üyesi olmayan ya da olsa bile o toplantıya katılmamış herkes ya beraat etti ya da tahliyelerine neden olacak cezalar aldı. Sabahat Tuncel, Gültan Kışanak gibi isimlerin tahliye olmasına neden olacak bir karar vermek bugün bir yerel mahkeme için cesur bile bulunabilir.
Beraat ettirildikleri için haklarına şayialar yayılan isimlerden Ayhan Bilgen ve Altan Tan, HDP MYK üyesiydi ama o akşamki toplantıda yoklardı. Bu yüzden yargılandıkları TCK 302’den beraat aldılar.
Yine mahkemede devleti yıkmaya teşebbüsten yargılanırken TBMM’yi yöneten Sırrı Süreyya Önder hem MYK üyesi değildi hem de o toplantıda yoktu. Bu yüzden berat etti.
Yine beraat alan isimlerden Beyza Üstün, Berfin Köse, Bircan Yorulmaz, Can Memiş, Gülfer Akkaya, Gülser Yıldırım HDP MYK üyesiydiler ama o akşamki toplantıda yoktular.
Yine beraat alan Aysel Tuğluk, İbrahim Binici, Sibel Akdeniz MYK üyesi de değillerdi.
Başka suçlardan ceza alan ama yattıklarına sayılarak tahliye olan Gültan Kışanak, Sabahat Tuncel, Ayla Akat Ata, Ayşe Yağcı ve Meryem Adıbelli de hem MYK’da hem de toplantıda değillerdi.
302’den ceza alanların ortak özelliği ise HDP MYK’da ve o akşamki toplantıda olmalarıydı: Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Ali Ürküt, Günay Kubilay, Nazmi Gür, İsmail Şengül, Bülent Parmaksız, Alp Altınörs, Zeynep Karaman, Zeynep Ölbeci, Aynur Aşan, Dilek Yağlı ve Pervin Oduncu.
42 yılla en ağır cezayı alan Selahattin Demirtaş’ın aslında haklı bir mazereti vardı ama herhalde genel başkan olarak bunu kendisine yakıştırmadığı için mahkemede bu mazeretini fazla kullanmak istemedi.
Savunmasından okuyalım:
“6 Ekim akşamı olağanüstü MYK toplantımız vardı. Tek gündem Kobani değildi, başka gündemlerimiz de vardı. Fakat biz o toplantıyı sürdürürken Suruç sınırındaki arkadaşlarımız aradı.
Soru: Saat kaçta, kimler vardı?
Kimler vardı isim isim hatırlamıyorum, ama MYK’nın karar alma çoğunluğu vardı. Zaten resmi alınması gereken kararları deftere yazarız. Toplantı halindeyken Suruç’ta bulunan arkadaşlarımız bir MYK üyemizi aramış, demiş ki, Mürşitpınar Sınır Kapısı düşmek üzere, şimdi ne yapacağız?
Başbakan konvoyun Türkiye topraklarından geçmesini kabul etti, ama Mürşitpınar Sınır Kapısı düşerse o konvoyun artık geçme ihtimali de kalmayacak. Orada birkaç bin sivil kalmıştı, büyük bir çoğunluğu Türkiye tarafına alınmıştı. Onlar da bir kaç saat sonra katledilmiş olacaktı.
Ne yapacağımızı tartışırken dedim ki, ben Başbakan ile bir görüşeyim, durumun kritikliğini, vahametini anlatayım... en toplantıdan çıktım. Toplantıya ara verdik, çıktım. Tam 11 veya 12 dakika, telefondan bakmıştım, Başbakan Ahmet Davutoğlu ile konuştum.... Telefon görüşmesi bitti ve morali bozuk bir şekilde toplantıya geri döndüm, arkadaşlara anlattım. “Budur” dedim.
Arkadaşlar da dedi ki, “Biz de bu arada yazılı kısa bir açıklama yapmışız.” Davaya konu açıklama budur. Bir anayasal haktır, demokratik protesto hakkı. Bunun kullanılması konusunda, daha doğrusu hükümete siyasi olarak tavır koyduğumuz konusunda.
Çünkü çözüm sürecindeyiz, görüşme yürütüyoruz. Öyle kolay kolay, Hükümet ile çatışacak bir pozisyona girmemeye dikkat ediyoruz. Hükümet de bizimle ilişkilerde buna dikkat ediyor. Çözüm sürecini yürüten iki partiyiz.
Ama o gün, siyasi bir tavır açıklamamız gerekir düşüncesiyle o açıklama yapıldı. Öyle gösteriler olacak, insanlar sokağa çıkacak, provokasyonlu gösteriler olacak, beklenti de bu değildi.
Hakim: Yani siz o açıklamanın yapılmasından haberdar değilsiniz özetle. Böyle mi anlıyorum?
Demirtaş: Benim de içinde bulunduğum toplantıda alınmış bir karardır. Öyle haberdar değilim falan değil. Ben sadece açıklama basına geçilirken, yazıldığında Başbakan ile görüşme halindeydim diyorum. Sonuna kadar ben o açıklamanın meşruiyetinin, haklılığının arkasındayım.
Hakim: Basın açıklamasının yapılma kararı alınmıştı siz çıktığınızda?
Demirtaş: Tabii ki, tabii ki. Alınmıştı, hiçbir tereddüt yok o konuda.”
Yani Demirtaş, şimdi 24 yıl ceza aldığı o çağrı yazılırken ve yapılırken Başbakan’la telefon görüşmesi yapıyordu.
Peki o çağrıyı yapmak TCK 302’nin kapsamına giriyor mu?
O çağrı yüzünden iki gün boyunca yaşanan şiddet olaylarından siyaseten ve ahlaken olsa da hukuken HDP sorumlu tutulabilir mi?
İddianameye göre tutulmalıydı.
Ama mahkeme verdiği kararla bu tartışmaları bitirdi.
Mahkeme, 6-8 ekim olaylarında 2700 civarındaki müşteki ve mağdura karşı işlendiği iddia edilen 38’i öldürme olmak üzere 5300 suçlama ile ilgili Demirtaş dahil bütün sanıklarla ilgili beraat kararı verdi.
Yani TCK 302’de aranan fiillerden Demirtaş ve sanıklar aklandılar. O fillerin işlenmesinden sorumlu tutulmadılar.
Böylece fiiller ortadan kalktı.
Mahkeme kararı Demirtaş’a verilen ceza açısından ağır görünse de verdiği bu berat kararı bundan sonra istinaf ve Yargıtay aşamalarında Demirtaş ve ceza alan diğer sanıkların 302’den aldıkları cezanın düzeltilmesinin kapısını açabilir.
Tabii eğer siyaset de isterse.
Kararla ilgili şu ana kadar Cumhurbaşkanı’nın konuşmaması, Adalet Bakanı’nın istinaf ve Yargıtay’ı da işaret eden düşük profilli yorumu hukukun kendi içinde yol almasının önünü açabilir.
Demirtaş’ın avukatları da kararı ağır bulsalar da şiddet içeren suçlardan verilen beraat kararı nedeniyle bundan sonraki aşamalar için umutlular.
Aksi halde elinde silahla karakol basarken yakalanan bir PKK militanına verilebilecek cezayı bir sivil siyasetçiye vermek, Demirtaş’ın kararla ilgili şu yorumunu haklı çıkartır:
“Türkiye Cumhuriyeti devleti, Kürtlerin demokratik siyasette mücadele etmelerini ve bu yolla güçlenmelerini, dağa çıkıp silah almalarından daha tehlikeli görüyor…
.27/05/2024 02:01
Kıtmir’den uyutarak kurtulabilir miyiz?
Sokak köpekleri tartışmasına başlanması ve üzerinden hemen atlanmaması gereken esas soru şu:
Sokaklarda neden köpekler var?
Çok basit bir soru gibi geliyor ama değil.
İşin hem tarihi hem ahlaki özü bu sorunun cevabında saklı.
Önce tarihi cevaptan başlayalım
Meselenin mama lobisiyle ya da insan sevmeyen histerik hayvansever tiplemesiyle bir ilgisi yok.
Aslında cevabı basit.
Köpekler hep oradaydı.
Kimseler yokken köpekler vardı.
Hatta alameti farikamız sokaklardaki kediler ve köpeklerdi.
Irwin Cemil Schick, “Müslüman Türkler ve Köpek” makalesinde bunun tarihini çok iyi anlatır.
Bugün bütün kütüphanelere denemeleri giren Montaigne, daha 1580’li yıllarda yazdığı “Zulüm Üzerine” adlı denemesinde Batılı okurlarına doğaya karşı sorumluluklarımızı hatırlatırken “Türkler’in hayvanlar için hayır kurumları ve hastaneleri vardır” diye yazmıştı.
Bir yüzyıl sonra 1660’larda Türkiye’den geçerek Hindistan’a giden Fransız gezgin Jean de Thévenot de seyahatnamesinin Türkiye bölümünde “bize saçma gelecek ama” diyerek yine sokaklardaki köpekler, kedilerle ahalinin ilişkisini anlatmıştı:
“Merhametleri hayvanlara ve kuşlara bile uzanmaktadır. Pazar kurulduğu günlerde birçoğu gidip kuş satın alıp, sonra da onları serbest bırakırlar; kuşların ruhlarının, Kıyamet Günü’nde gelip, Tanrı’nın huzurunda onlardan gördükleri şefkate tanıklık edeceklerini söylerler. Gerçekten de acı çeken bir hayvan görmeye hiç dayanamazlar. ... Ve bazıları öldüklerinde şu kadar köpeğin ve yahut kedinin haftada şu kadar defa doyurulması için külliyetli miktarda para vakfederler; bu parayı fırıncılara yahut kasaplara verirler ve onlar da aksatmadan ve vaktinde görevlerini yaparlar. Her gün et yüklenmiş adamların gidip vakfın köpekleriyle kedilerini çağırdıklarını, etrafını çevirdiklerinde etleri aralarında paylaştırdıklarını görmek çok keyiflidir. Burada Türkler’in hayvanlara gösterdikleri merhametin yüz değişik örneğini verebilirim. Bize çok saçma gelebilecek olan bu tür hareketlerine sık sık tanık olmuşumdur. İyi giyimli birkaç adamın sokakta yürürken yeni doğurmuş olan bir köpeğin yanında durduğunu, hep birden gidip taş toplayıp çevresine küçük bir duvar örerek geçen dikkatsiz birinin yanlışlıkla üzerine basmasını önlediklerini gördüm.”
1700’lerde yolu buralardan geçen seyyah Antoine Laurent Castellan’ın dikkatini hala bu çekmişti:
“İhtiyarlığa ve çocukluğa saygı gösterirler ve iyiliklerini hayvanlara kadar vardırırlar. Leyleklerle kırlangıçlar, kovulmak tehlikesi olmaksızın yuvalarını evlerin damlarında yapabilirler. Hattâ bu, evi her türlü felâkete karşı koruyacak olan bir Tanrı lûtfu addedilir. Köpekler sürü halinde sokaklarda gezinirler, onlara kötü davrananın vay haline! Merhametli bir Türk böyle hayırlı bir işin masraflarını üstlendiği takdirde, et yüklenmiş adamlar bu hayvanlarla ve kedilerle çevrili halde dolaşırlar, onlara yiyecek dağıtırlar.”
19.Yüzyılda Osmanlı ordusunun modernizasyonunda görev almış Alman komutan Helmut von Moltke de Türkiye mektuplarında hayvanlarla bu kurulan ilişkiden bahseder:
“Evlerde asla köpek bulunmaz, fakat sokaklarda bu sahipsiz hayvanlardan binlercesi fırıncıların, kasapların sadakalarıyla ve aynı zamanda kendi emekleriyle yaşarlar; çünkü köpekler burada temizlik memurlarının görevini hemen hemen tamamıyla üzerlerine almışlardır…”
Bu sadece Batılı oryantalist seyyahların abartılı bir egzotik Doğu anlatımı da değildi.
Yine Schick’in makalesine koyduğu, İstanbul şehir hayatını 50’lerden itibaren Türk Folklor Dergisi’ne yazmış Münnever Alp, İstanbul günlük hayatında ve kültüründeki sokak köpeklerini şöyle anlatır:
“İstanbul halkı, kadın erkek, başlarına gelen bir hastalık veya dertten kurtulmak için köpeklere ekmek adardı. “İnşallah şu dertten kurtulayım, köpeklere üç okka borcum olsun...” derlerdi. Dert- ten kurtulsa da, kurtulmasa da adağını yerine getirirdi. Bir işi yapmamağa, bir şeyi içmemeye, bir eve gitmemeye tövbe ve yemin edip de bir zaman sonra yeminini bozmak zorunda kalan kimseler de yemin kefareti olarak oruç tutmak, sadaka vermek yerine üç akşam, beş akşam köpeklere ekmek vermekle yemin kefaretini vermiş olurlardı. ... Hali vakti yerinde olan birçok meraklı aileler fırınların ucuza sattığı bayat ekmekten köpekle- re tayın bağlardı. Bütün sokak halkı köpekleri el birliği ile beslerdi. Günde üç öğün sofra artıklarını çöp küfesine atmazlar; bir lokma ekmeği, bir küçük kemiği bile ziyan etmek istemezler; hemen sokak kapılarının hizasına, duvar dibine, ayak basmaz yere dökerlerdi.”
Yani sokak kedileri ve köpekleriyle kurulan ilişki; arkaik, geri kalmış, egzotik, köylü ya da kırsal adetler değildi, tam tersine şehirli kültürün bir parçasıydı ve bu kültürün taşıyıcısı da İslam’dı.
İnançları yüzünden 307 yıl saklanan Ashab-ı Keyf’in yoldaşı Kıtmir adlı bir köpeğin, çölde kalmış bir köpeğe ayakkabısıyla kuyudan su alıp veren bir hayat kadınının cennete gittiğini söyleyen bir hadisin, köpekler, kedilerle ilişki üzerine onlarca hikmetli sözün, kıssanın, nasihatın, atasözünün olduğu bir medeniyette başka bir kültürün oluşması da mümkün değildi.
Ama aynı zamanda köpekler (hatta bir miktar kediler) evlere de alınması dinen ve kültürel olarak da caiz olmayan hayvanlardı.
Köpek hem necisti hem de aç bırakılmaması gereken bir can.
Bu iki birbiriyle çelişkili kültürel ve bize özgü kod birleşince ortaya sokaklarda yaşayan ama herkesin çok hassas olduğu ve iyi baktığı kedi ve köpek popülasyonu oryaya çıktı.
Yani bu kedileri ve köpekleri yüzlerce yıldır sokaklarımızda biz baktık, büyüttük ve koruduk.
Sonra bazı zamanlar geldi sayıları çok arttı, çözüm yolları arandı, tıpkı bugünlerde savunulduğu gibi Avrupalı şehirler gibi olma arzularıyla sokaklardan hayvanları yok etmeyi savunanlar çıktı.
Bu fikri ilk savunan kişinin Osmanlı’nın ilk modernleşmeci despotu 2. Mahmut olması herhalde sürpriz değil.
Köpekleri toplatıp bir otun dahi yetişmediği kayalık Sivriada’ya götürülmesi talimatını ilk veren 2. Mahmut’tu.
Ama bu modernleşmeci fikir, hiç beklenmedik bir geleneksel direnişle karşılaştı.
Kültürel kodlar devreye girdi, “köpeklere zulm etmeyelim başımıza bir hal gelir” homurtuları yükseldi.
Öyle bir tepki olmuştu ki, köpekler bir süre sonra geri getirilmişti.
Kısa bir süre sonra bu hurafeyi doğrulayan felaketle birlikte.
Mısır’dan Mehmet Ali Paşa’nın ordusu İstanbul’un üzerine yürümüş, Kütahya’ya kadar gelip ancak dış baskıyla, anlaşmalarla geri dönmüştü.
Sonra ikinci büyük modernleşmeci otoriter hamle olan 1908 sonrası yine Avrupa’daki şehirler gibi olmak arzusuyla, İttihatçı vali Suphi Bey tarafından 1910’da köpekler ikinci kez sokaklardan toplatılıp bir kere daha Sivriada’ya götürüldü.
Pierre Loti'den okuyalım:
‘‘...Bu ülkeye İkinci Mehmed'in ordularının ardından gelen köpekler ...Terakki'yi ve hükümet işlerine levantenlerin girişini unutmuşlardı. Dört-beş asırlık sadakatten sonra ve kimseyi hiçbir zaman ısırmamış olmalarına rağmen, katliamların en iğrencine mahkûm edildiklerini gördüler. Hiçbir Türk, Hilâl'e uğursuzluk getireceği söylenen bu onur kırıcı görevi üstlenmek istemedi. Bu yüzden serseriler, işsiz güçsüzler ve haydutlar görevlendirildi. Bunlar işlerini demir kıskaçlarla yapıyorlar, zavallı kurbanlarını boyunlarından, ayaklarından ya da kuyruklarından yakalayorlar ve onları rastgele kan-revan içinde Hayırsızada'ya götürecek olan mavnalara atıyorlardı.
...İstanbul'un diğer bütün köpeklerinden yüzlercesinin yeraldığı Hayırsızada, Marmara'nın ortasında çöle benzeyen bir kayaydı. İçecek bir damla su yoktu, köpekler orada açlıktan ve susuzluktan öldüler ve bu arada bilinçlerini yitirdiklerinden birbirlerini yediler. Adanın yakınlarından bir kayık geçerken hepsi kıyıya geliyorlardı ve yürekleri parçalayan iniltileri duyuluyordu. Bu, iki ay sürdü. Kayıkları ve insanları ne kadar uzakta olursa olsun gördüklerinde, bütün saflıklarıyla yardıma çağırıyorlardı.
...Ve ben de bu köyün insanları gibiydim... Bütün bunların Türkiye'ye uğursuzluk getirmesinden korkuyorum’’
1912-1914 yılları arasında İstanbul Valisi olan Cemil Paşa (Topuzlu), sokaklardaki köpekleri nasıl ima ettirdiğini anılarında anlattı:
‘‘Meşrutiyetin ilânından sonra, İstanbul'daki köpeklerin büyük bir kısmı toplatılarak Marmara'daki Hayırsız Ada'ya gönderilmişti. Bununla beraber belediye başkanlığına tâyinim sırasında 30 bine yakın köpek buldum. Bunları yavaş yavaş imha ettirdim. ...Süprüntüleri sabahları kapılarının önüne bir çöp kabı içinde koymayıp sokağa atanların çöplerini tekrar evlerinin içine döktürdüm’’
(Kaynak: Murat Bardakçı- Tarihimizde İki Köpek Soykırımı- Hürriyet)
Korkulan o uğursuzluk da geldi.
Önce deprem oldu, sonra savaş koptu ve imparatorluk yıkıldı.
İnsanlar bu ikisi arasında öylesine bir bağ kurdular ki Sivriada, Hayırsızada olarak anıldı.
Herhalde daha sonra uğursuzluk gelmesin diye kimse böyle radikal yöntemlere başvurmadı. İttihatçıların kötü şöhreti de bu yöntemlerle birleştirilmiş olabilir.
Cumhuriyet arşivlerine göre 1925 yılında bir sokak köpeği tarafından ısırılan Atatürk, en radikal Batılalaşmacı ve modernleşmeci olmasına rağmen sokakları hayvanlardan temizlemeye girişmedi.
Köpekleri oldu, hatta onlardan biri Anıtkabir’de sergileniyor.
Yani sokaklardaki köpekler de nüfusları arttığında onlarla ne yapacağımız meselesi de yüzlerce yıllık bir mesele.
Şehirlerde yüzlerce yıl yerleşik bir birlikte yaşama dengesi kurulmuştu.
Bunu bozan göçler ve şehirlerin büyümesi oldu.
Bu iki baskı yarattı.
Şehirler büyüdükçe köpekler şehrin tam içinde kaldı. Onların yaşadığı izbe yerler şehir oldu. Şimdilerde sorunun en sert yaşandığı yerlerin şehir dışındaki siteler ve çevresi olması bir rastlantı değil. Yani köpekler şehrin içine girmedi, biz köpeklerin yaşadığı yerlere şehirler kurduk.
Kırsaldan şehirlere artan göç de sorunun görünür olmasının nedenlerinden biri oldu.
Şehirliler gibi köpeklerle ve kedilerle yüzlerce yıllık bir ortak yaşam kültürü olmayan köylüler için hayvanlar ikiye ayrılır; faydalı hayvanlar ve zararlı hayvanlar. Köpek bu ikisi arasında kalmış bir hayvandı ve birlikte yaşamın önünde yine necis olmak gibi kültürel ve dini engeller vardı.
O yüzden şehirlerdeki köpekler en çok göçlerle yeni gelenlere tuhaf ve korkutucu geldi. Köpekler dışlandıkça aç kaldı, nüfusları çoğaldı, karşılıklı düşmanca hisler arttı.
Bu arada modernleşmeyle evde köpek beslemek diye bir adet yaygınlaştı. Ama köpekler ev sahibini ısırmak ya da bakımının zahmetli olması gibi sebeplerle kendileri kapının dışında buldular. Bu Avrupai geçici heves de sokaklardaki köpek sayısını artırdı.
Ama bütün bunları köpekler değil, insanlar yaptı.
Evet Avrupa’daki şehirlerde sokaklarda kediler ve köpekler yok. Ama zaten yüzlerce yıldır pek yoktu. Çünkü bu onların değil bizim kültürümüz.
Ama onların şehirlerinde sokaklarda hayvan olmadığı, çok güvenli oldukları da ayrı bir propaganda.
Google’a Amsterdam, Londra, New York ile birlikte fare ve sıçan yazınca karşınıza çıkanları sadece okumak bile dehşete kapılmak için yeterli:
“ABD’nin en büyük kentlerinden New York’un ardından İskoçya’nın Glasgow kentini de fareler bastı.”
“İngiltere'de yayınlanan Observer gazetesi, ülkedeki fare nüfusunun geçen yıldan bu yana 3 milyona yakın artış göstererek, 60 milyonun üzerine çıktığını bildirdi.”
“Amsterdam'da fare ve sıçanlar nedeniyle bu yıl on işletmeyi geçici olarak kapatmak zorunda kaldı.”
“İngilltere’de 'tuvaletlerden dışarı fırlayan fare şikâyetleri arttı.”
Kültürel olarak köpeklerle yüzlerce yıllık birlikte yaşama tecrübemiz de sonra sayıları artınca onlardan sıkılmamız da onlara az ötemizde ama yanıbaşımızda izbe yaşam alanları bırakmayıp her yere siteler, apartmanlar yapmamız da, televizyon filmlerinden heves edip eve alıp sonra sokaklara bırakmamız da hepsi bizim suçumuz.
Şimdi bunların hepsinin faturasını topyekün bütün köpeklere ve hayvanseverlere yıkmak büyük bir haksızlık.
Çözüm olarak Devlet Bahçeli’nin bile anlayamadığı uyutmanın konuşulması da…
Tabii ki saldırgan köpekler için böyle çözümler de olabilir. Köpeklerin de karakterleri, huyları var. Suçlu, kriminal köpekler var.
Ama yüzyıllardır kıtmirlerle birlikte yaşamış bir kültürde bütün köpekleri sokaklardan toplayıp uyutmak gibi toplu katliamın bir çözüm olarak savunulmasına, bu modern türcü temizliğe en fazla bu kültürün muhafazakarlarının karşı çıkması gerekir.
Yüzlerce yıllık bir kültürü bir yasayla ortadan kaldıramazsınız.
Kıtmir 300 yıl uyumuştu.
Hikayenin gerisi malum…
.03/06/2024 02:01
Michelangelo ile Ibn Haldun Başakşehir’de karşılaştığında…
Ibn Haldun, 14’üncü yüzyılda yaşamış ve 15’inci yüzyılın hemen başında 1406’da ölmüş Müslüman düşünür, sosyolog, tarihçi, devlet adamı. Tunus doğumlu, çalkantılı hayatı yüzünden Fas’ta, Gırnata’da, Mısır’da yaşamış ve Kahire’de ölmüş.
Michalengelo, Ibn Haldun’un ölümünden 70 yıl sonra doğmuş, Bologno, Floransa ve Roma’da yaşamış ünlü Hristiyan heykeltraş, ressam ve mimar. İtalya’nın dışına hiç çıkmamış.
İşte dünya tarihinin bu iki büyük isminin yüzyıllar sonra yolu İstanbul Başakşehir’de kesişti.
Şöyle…
TÜRGEV, 2015 yılında mütevelli heyeti başkan vekilliğini Bilal Erdoğan’ın yaptığı İbn Haldun Üniversitesi’ni kurdu.
Üniversite Başakşehir’deki kampüsünde eğitime devam ediyor.
Üniversiteye gelen tüm öğrencilere ilk yıl Amerikan üniversitelerinde olduğu gibi temel bir entelektüel birikim kazandırmak için ortak dersler veriliyor.
Üniversite Dersleri denen bu çekirdek müfredattaki öğrenciler Türkiye tarihi ve edebiyatı, İslam sanatları, dünya sanatı ve edebiyatı hakkında dersler alıyorlar. Bir kısmı zorunlu, bir kısmı seçmeli olan bu derslerde geziler yapılıyor, filmler izleniyor.
İşte bu derslerden birinin adı da The World Through Art and Literature.
Yani Sanat ve Edebiyat Üzerinden Dünya.
HUM 101 kodlu dersi bütün öğrenciler geldikleri ilk dönem almak zorundalar. Mühendis, hukukçu, fizikçi olmak için gelmiş olmaları bunu değiştirmiyor.
Dersin ikinci dönemi seçmeli.
İsteyen Rönesans, Manyerist ve Barok Sanat’ı dersini, isteyen 19. ve 20. Yüzyıl Sanatı dersini seçiyor.
Tabii bu dersi seçen şanslı öğrenciler, lise eğitiminde adını bir test sorusu dışında Ninja Kaplumbağalar’daki bir kaplumbağa olarak duydukları ya da biraz varlıklı bir orta üst sınıftan geliyorlarsa ailece gittikleri bir İtalya gezisinde Sistine Şapel’in tavanında fresklerini gördükleri Michelangelo’yla da yakından tanışıyorlar.
Sadece bu açıdan şanslı değiller.
Onlara bu dersleri Prof. Dr. Halil Berktay anlatıyor.
Kuruluşundan itibaren üniversitede olan ve ders müfredatının belirlenmesine de katkılar yapan Halil Berktay, üniversitenin tarih bölümünde.
Tarih Bölümü’nün şöhretli kadrosunda Berktay dışında Profesör Suraiya Faroqhi de var.
Halil Berktay bu sömestr derstin son iki haftasında öğrencilere Michelangelo anlatmış. Heykeltraş Michelangelo, ressam Michelangelo. Sonra Rönesans'tan manyerizme geçişi, Bernini…
Amfide yapılan dersi 100’den fazla öğrenci seçmiş.
Profesör Berktay öğrencilere sınavlardan önce bir sanat galerisi düzenliyor her yıl.
Aslında bu bir çalışma duvarı.
1964-68 arası Yale’de Ekonomi okuyan Berktay, internetin, bilgisayarın olmadığı yıllarda benzer bir dersi alırken hocaların, öğrencilerin sınava çalışması için böyle bir sergi yaptıklarını anlattığı dersin asistanları aynısını İbn Haldun’da yapmaya karar vermişler.
Fakülteden izin alınmış.
Derste üzerinde konuşulan sanat eserlerinin çıktıları alınmış, Halil Hoca ve asistanları selo bantlarla 100’den fazla resmi sınavlardan önce koridorun duvarına asmışlar.
Öğrenciler de zaman zaman gelip resimlere bakarak sınava hazırlanıyorlarmış.
Dersin son dört haftasının konusu Michelangelo olduğu için en çok da onun eserleri varmış sergide.
Ama final yaklaşırken bir gün duvardaki resimler yırtılmış.
Michelangelo'nun Davut heykelinin fotoğrafları, Michelangelo'nun Vatikan'daki Sistine şapeli tavanına yaptığı Adem ile Havva'yı çıplak gösteren fresklerin fotoğrafları. Şeytanın Adem'i ve Havva'yı ağacın yasak meyvesinden ikram ederek yemeğe tahrik ettiğini gösteren freskin resmi…
Resimleri yırtan üniversitenin bir tarih doktora öğrencisi.
Öğrenci daha sonra öğrencilerin olduğu bir Whatsapp grubuna yaptığını itiraf eden bir mesaj yazmış.
Bu mesajı birkaç gün sonra 150 takipçili, “İHÜ Öğrenci İnisiyatifi” adlı bir hesaptan üniversite öğrencileri adına konuşuyormuş gibi tweet de atınca da olay üniversitenin dışına da taştı.
Şöyle diyor mesajında:
“Halil Berktay'ın bu tavrı, sanat tarihi anlatımı olmaktan ziyade bilinçli bir yozlaştırma faaliyetini andırmaktadır. Nitekim kendisi İHU öğrencilerinin önemli bir kısmının İmam Hatip Nesli olduğunu ve öğrencilerin neredeyse tamamının değerlerine bağlı ve onları yaşama gayretinde olan Müslüman gençlerden müteşekkil bulunduğunun farkındadır. Üstelik bu gençler Türkiye'nin dört bir yanından yüksek puanlar alarak bu okula gelen, Türkiye'nin geleceğinde söz sahibi olması beklenen, buranın ''İslami değerlere saygılı bir okul'' hüviyeti taşıdığına inanan aileleri tarafından gönül rahatlığı içerisinde İHU'ya emanet edilen gençlerdir. Görüntülerin duvarları kapladığı bir koridor Müslümanların namaz kılmak üzere sık sık uğradığı iki adet mescidin yanı sıra merdiven, asansör ve tuvalet gibi ortak kullanım alanlarına açılmaktadır. Kuşkusuz Berktay bunun farkında olduğu gibi Müslümanları bu görüntülere maruz bırakmanın ne anlama geldiğini de çok iyi bilmektedir. Duvarlara astığı görüntüler arasında Davut peygambere atfedilen çıplak bir heykelin, ayrıca Adem peygamber ve eşi Havva olduğu varsayılan çıplak iki kişinin bulunduğu bir resmin de bulunması, eylemin boyutunu değerlere hakaret ve saldırı yoluyla bir şiddet eylemi olarak değiştirmektedir.”
Bu tek kişilik eylem üzerine üniversitede yaşanan tartışmalara ve yazışmalara bakılırsa bir kaç kişi dışında öğrenciler ve hocalar bu vandalizme tepki gösteriyor.
Sadece online olarak da kalmıyor bu tepkiler, üniversite kampüsünde öğrenciler Berktay’a destek eylemleri yapmış.
Halil Hoca’nın odasını kalabalık öğrenci grupları ziyaret etmiş, önünde Halil Berktay’a destek veren pankartlarla gösteriler yapılmış.
Hatta başörtülü bir öğrencinin tuttuğu pankartta “Burası medrese değil üniversite” yazıyor.
İslam felsefecisi olan üniversitenin rektörü Atilla Arkan da tartışmalar sonrası attığı tweetle olaya tepki gösteren öğrencileri tebrik etti ve Halil Berktay’a destek verdi:
“Yaşanan üzücü hadiselerin ardından siz öğrencilerimizin Prof. Dr. Halil Berktay Hocamıza karşı bu vefalı ve değer bilir duruşunu çok kıymetli buluyorum. Üniversite yönetimi olarak konuyu ilk andan itibaren, her yönüyle yakından takip ediyoruz. Gerekli reaksiyonların alınacağından ve tüm süreçleri hakkaniyetle işleteceğimizden şüpheniz olmasın. Şimdi sizlerden istirhamım sınav haftasında derslerinize odaklanmanız ve bu süreci başarıyla atlatmanız.”
Peki kampüste bunlar olurken, dışarıdan bu olaya gösterilen tepkiler nasıl oldu?
Geniş bir grup, tam da bir üniversiteden yapması beklenen dünyanın kültürel mirasını öğrencilere aktarmak gibi temel bir entelektüel faaliyete tepkiyi haklı olarak eleştirdi.
Bazıları, mesajdaki “İmam Hatip Nesli” gibi ifadeler üzerinden bu üniversiteyi kuran, bu müfredatı oluşturan, şimdi de yöneten insanların çoğunun da İmam Hatipli olduğunu görmezden gelerek Müslümanlar ve İslamcılarla ilgili yine klasik cümlelerini kurmak için olayı vesile yaptı.
Tabii yine kalabalık bir grup da her an tetikte bekledikleri, “Yetmez Ama Evet dediniz, böyle oldu”lar. “İslamcıları şımarttınız bak şimdi sizin başınıza bela oldu”lar. “Oh olsun”lar silahlarına sarıldı…
Türgev’in açtığı, başında yönetici olarak Cumhurbaşkanı’nın oğlunun olduğu, adı İbn Haldun olan bir üniversitede, bütün öğrencilere okula adım atar atmaz yıllardır verilen sanat tarihi dersinde Michelangelo, Rönesans, Barok anlatılmasını, bu dersi yıllardır Halil Berktay’ın vermesini, öğrencilerin, hocaların, Rektör’ün bu olayda Halil Berktay’a desteğini bir çırpıda görmezden gelip, bir tek öğrencinin vandalizminden kendi önyargılarını doğrulama heyecanına kapılanların Türkiye’deki değişimi anlaması da çok zor.
Çünkü zaten amaç anlamak değil.
Amaç; içinde bir sürü farklılığın olduğu koca bir insan kitlesini tarihin bir noktasında donmuş hatta varoluşsal olarak kötü kabul etmeye devam etmek, bunu yaparken de kutuplaşmanın dışına çıkıp diyaloğu sürdüren, elini taşın altına koyan, değişime inanan, bu riski alan insanları da lanetlemek, bu diyaloğu saflık olarak damgalamak, kutuplaşmadan itibar kazanmaya devam etmek.
İbn Haldun ile Michalengelo’nun Başakşehir’deki buluşmasını kaçıranlar sahiden çok şanssız.
.08/06/2024 09:17
Türkiye’de mutlu, huzurlu, başarılı olabilme sanatı…
“Dünyayı, hayatı ve kendini sevmenin yolları”
“Çağdaş dünyada bireyin direnmesi ve yücelmesi için”
“Yaşam mimarisinin moral yapıtları”
“Mutluluk dürbününden hayata bakmak”
“Başarı ve mutluluk arayanlara başucu el kitabı”
“Gazetelerin başlıklarını gözden geçirirken, Özer'in yazılarını okumadan keser, akşam rahat ve Mozart fonlu bir ortamda zevkine vararak okur, bazı yerlerinin altını çizer, ertesi gün beş on fotokopi yapıp aileme ve bazı yakın dostlarıma dağıtır, onların da Özer'in mutluluk dürbününden hayata bakmalarına yardımcı olurum. Bir bakıma, zevkli bir eğitim metodu...”
Anlaşılabileceği üzere bu cümleler bir kitap tanıtım kapağından.
Benzer motivasyon ve başarı kitapları için epey erken bir tarihte 1989’da yazılmış kitabın adı: Mutlu ve Başarılı Olma Sanatı.
Kitapla ilgili bu övgü dolu cümleler İshak Alaton, İsmail Cem, Bedrettin Dalan, Nejat Eczacıbaşı, Acar Baltaş, Nazlı Ilıcak ve Güneri Civaoğlu ünlü isimlere ait.
Bestseller olmuş, gazetelere ilanlar verilmiş, imza günleri yapılmış kitabın yazarı olan “Özer”i İstanbul elitleri dışında Türkiye’nin tanımasına ise henüz birkaç yıl var.
Bu motivasyon kitabının yazarı Türkiye’nin ilk ve şimdilik son “first gentelman”ı Özer Uçuran Çiller’di.
Henüz eşinin soyadı dışında, “kızlık” soyadını kullanma kanunun çıkmasına çok var.
Ama zaten burada “erkeklik” soyadını eşinin soyadıyla birlikte kullanan biri var karşımızda.
Özer Uçaran, Çiller soyadını eşinden almış ilk erkeklerden biri olabilir.
Verdiği röportajlarda bunu neden yaptığını büyük bir özgüvenle şöyle anlatmıştı:
“Galiba Türkiye'de mahkemeye başvurup karısının soyadını alan bir tek ben varım. Soyadım Uçuran, farkındaysan öyle süper bir soyad değil, vazgeçmem zor olmadı...”
Uçuran soyadı ise gerçekten de bir uçurma vakasından geliyordu:
“Babamın babası Mudanya'da urgancı. Genç yaşta ölüyor. Babam da rahmetli babasından kalan ne varsa satıyor, gidip bir Dodge araba alıyor. Mudanya-Bursa arasında insan taşıyor. Şoför yani. Sonra bir gün Kirazlı Yayla vardır Uludağ'da, oraya çıkıyorlar, yiyorlar, içiyorlar, dönüşte de araba artık nasıl oluyorsa şarampole uçuyor. Tabii babamın bütün mal varlığı orada haşat oluyor, ona geriyi bir lakap kalıyor: Uçuran. Arabayı uçurdu ya, Uçuran aşağı, Uçuran yukarı...”
Mudanyalı minibüs şoförünün oğlunun yolu İstanbul’a nasıl düşmüştü peki?:
“Mustafa İpekçi, Bursa'nın varlıklı ailelerinden birinin oğlu. Onun yanına şoför olarak giriyor babam. Hatta onun peşinden İstanbul'a taşınıyor. İpekçiler, Valikonağı'nda büyük bir evde yaşıyorlar, biz de ailecek onların evinin yanındaki müştemilatta kalıyoruz. Ben o evde doğuyorum. Çok fakirdik tabii. Bir de soyadım Uçuran. "Özeeeer, neyi uçuruyorsun?" derlerdi. Ezik bir çocuktum. Önce Saint Joseph sonra Robert Kolej. Zengin çocuklarının okuluna gittim ama o okullara girmiş, gelmiş geçmiş en fakir öğrenci belki de bendim. Bu kadar iyi eğitim almamın sebebi de Mustafa İpekçi'nin büyük kızı. Dame de Sion'da okuyor, zorla beni Saint Joseph'e yazdırıyor. İyi ki de öyle yapmış. Görüntü aldatıcı olabiliyor. Robert Kolej'de sabaha kadar telefon operatörlüğü yapıyordum ve yemekhanede garsonluk. Başka türlü yemek paramı çıkaramıyordum. Babam, şarampole yuvarlandığı için bu soyadı almış" demeye utandığımdan, babamı topçu subayı yaptım. "Soyadın neden böyle?" diyene oracıkta topçu subayı Ramiz Uçuran'la ilgili bir hikaye yazıveriyordum.”
Sonra oğlunun mesleğinden ve soyadından utandığı baba Ramiz Uçuran şoförlükten bakkallığa geçer.
Caddebostan Plaj Gazinosu’nun karşısında Ar Bakkaliyesi’ni açar.
“Sonra şoförlüğü bıraktı babam, Adil isminde bir arkadaşıyla Caddebostan'da bakkal açtı. Adil ve Ramiz'in baş harfleri Ar Bakkaliyesi. Ben de bakkal çıraklığına terfi ettim. Sürekli sipariş alıyorum, elimde fileler koşturup duruyorum, bir de ekstradan yazları karpuz ve dondurma satıyorum. O da ne, ellerinde tenis raketleriyle zengin arkadaşlarım geliyor! Beni görmesinler diye kafamı gizliyorum..”
Ama bu zor şartlardan sınıf atlamaya devam eder Özer Uçuran.
Önce Saint Joseph’i bitirir. Sonra henüz adı Boğaziçi Üniversitesi olmayan Robert Kolej’de mühendislik okur.
Ve bu sırada Robert Kolej’in kız okulu Arnavutköy Kız Koleji’nde okuyan Tansu Çiller ile evlenir.
Tansu Çiller, gazeteci ve bürokrat Hüseyin Necati Çiller’in kızıdır. Selanik ve Filibe göçmeni Milaslı bir ailedir Çillerler. Mülkiye mezunu Hüseyin Necati, 1920’lerde Ankara’da Cumhuriyet kurulurken Ahmet Emin (Yalman) ve Asım Us tarafından çıkarılan Vakit Gazetesi’nin Ankara temsilciliği yapmıştır.
Yaptığı haberler yüzünden milletvekilinden dayak yemesi üzerine gazetecilerin haber boykotu başlatmış, Rüştü Karakaşzade ile yaptığı röportajla Sabataycılık tartışmalarını alevlendirmiş, hareketli bir hayatı olan bir gazetecidir.
Sonra tek parti iktidarı sırasında devrin başka gazetecileri gibi memuriyete geçmiştir.
İstanbul’da vilayet mektupçuluğu, vali ve belediye reisi muavinliği yapmış, 1950’de DP iktidarı sırasında CHP’li olmasına rağmen Bilecik Valisi yapılmış ama 1954’de CHP’den vekil adayı olup, seçilemeyince valilik kariyeri bitmiştir. Orta sınıf bir emekli vali olarak İstanbul’da tek kızlarını büyütürler.
Aile Ayaspaşa’daki Ankara Palas’te oturmaktadır:
"Tamam, tamam evlenmeyi kabul ediyorum" dedi. Fakat ikide bir "Soyadını beğeniyor musun?" diyor. Babası hep erkek evladı olsun istemiş, olmamış, "O kadar istiyorsan tamam Çiller olurum" dedim, "ama Uçuran da kalsın..." Ben onun ailesine iç güveysi olarak girdim. Onların Ayaspaşa Ankara Palas'ta güzel bir evleri vardı, orada yaşamaya başladık.”
Robert Kolej’den sonra askerlik yapan artık yeni adıyla Özer Uçuran Çiller, birkaç yıl Shell’de çalıştıktan sonra Tansu Çiller de okulu bitirince burs bulurlar ve 30 yıl sonra koca bir servet sahibi olacakları ABD’ye bursla mastera giderler:
“Amerika'ya gitmek istiyoruz ama paramız yok. Ne yaptı etti, kendine New Hampshire'da bir burs buldu, master yapacak, benden önce gitti, bana iş de buldu. New Hampshire Karayolları'nda köprü mühendisliği. Bir sene orada çalıştım. Hem karayollarında çalışıyorum hem de haftada üç gün Boston'a gidip MBA yapıyorum. 67'de gittik, 74'ün sonunda döndük.”
60’larda ABD’de MBA masterı yapıp, şirketlerde çalışmış olmak Türkiye’de göz kamaştıracak bir CV’ye sahip olmak demekti.
Tam da bu yüzden Türkiye’ye döner dönmez genç yaşta Mehmet Emin Karamehmet’i Çukurova Holding’inde yöneticilik yaptı. Bu sırada holding Pamukbank ve Yapı Kredi’yi aldı, bankacılık deneyimiyle Has Holding’e transfer oldu ve 80’lerin başında İstanbul Bankası’nın genel müdürüydü artık.
24 Ocak kararlarının ardından açılan yeni liberal ekonomide yüksek faiz veren bankalar ve bankerler için fırsatlar ortaya çıkmıştı.
İstanbul Bankası da en yüksek faiz veren bankalardan biriydi.
Reklamlarını Zeki Müren seslendiriyor, Fenerbahçe maçlara formasında İstanbul Bankası reklamıyla çıkıyordu.
Ama 1983’teki banker skandalı bu yüksek faiz veren bankaları da vurdu.
Hisarbank, Ortadoğu İktisat Bankası ve İstanbul Bankası 27 Ekim 1983 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla Ziraat Bankası’na devredildi.
Haklarında da davalar açıldı.
Ama batan İstanbul Bankası, Özel Uçuran Çiller’in bir üst sınıfa atlamasıyla sonuçlandı.
Bunun nasıl olduğunu 1994 yılında TBMM’de Tansu Çiller’in mal varlığının araştırılması için komisyon kurulması için verilen önerge sırasında kürsüye çıkan ANAP Yozgat Milletvekili Mahmut Orhon’un konuşmasından okuyalım:
“Uçuran Çiller ailesinin asıl serveti, Özer Beyin İstanbul Bankasına genel müdür olmasıyla başlıyor. İstanbul Bankasının en büyük ortağı Hasoğlu AŞ'dir, küçük bir hisse de Sayın Çiller ailesine aittir. İstanbul Bankası kanalıyla, yüksek faiz vaadiyle halktan paralar toplanmaya başlıyor, paralar birikince faizler de birikiyor; ancak, ödeme yapılmak istenmiyor; çare de bulunuyor: Has ve Uçuran Çiller aileleri adına şirketler kuruluyor; MARSAN bunlardan birisi. Diğer şirketlerin hisselerinin çoğu Mete Hasoğlu ve eşi Fatma Fezal Hasoğlu'na ve yine Uçuran ailelerine aittir. Sayın Genel Müdür Uçuran, MARSAN, MARHAS, ÎTS, MARMİN, BMT ve bunun gibi isimli şirketlere, 18 Mayıs 1984 tarihli Ziraat Bankası müfettişleri Doğan Altınay, Ahmet Vatandaş ve Levent Dinçer'in raporlarında belirttiklerine göre, bol miktarda kredi yeriyor. Bu şirketler Uçuran ve Has ailelerine ait. İlginç olanı, paraların hep bu şirketlere verilmesi ve bu paraların geri dönmemesi, İstanbul Bankasının da bu yüzden iflas etmesi, bankanın tasfiyesine gidilmek zorunda kalınmasıdır. 1983/7242 sayılı Kararnameyle, İstanbul Bankası, Ziraat Bankasına devredilerek, alacaklıların parası devlete ödettiriliyor, çalışanları aç ve perişan sokağa atılıyor. Çalışanların sıkıntısı had safhaya ulaştığı sırada Sayın Tansu Çiller Başbakan oluyor ve feryatlardan başı ağrımaya başlıyor. Çare, SSK Kanununa, 10.9.1993 tarihinde Başbakan Prof. Dr. Tansu Çiller imzasıyla bir madde eklenmesiyle ilgili bir kanun tasarısı hazırlanıp, kanunlaştırmada bulunuyor. Böylece, çalışanların sıkıntıları da devlete yıkılarak, mesele Sayın Başbakan tarafından çözülmüş oluyor. Sonuçta, hem alacaklılar hem de çalışanlar devlete yıkılırken, Uçuran'lar ve Has'lar servet sahibi oluyorlar.”
Sonra Bizim Vadi Kooperatifi, yine davalar, 7 Eleven Türkiye mağazaları…
Ve 1991’de DYP’den medyanın, elitlerin, iş çevrelerinin büyük tezahüratlarıyla siyasete giren Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi profesörlerinden Tansu Çiller, önce Hazine Bakanı, iki yıl sonra da yine medyanın, elitlerin ve burjuvazinin büyük tezahüratları arasında DYP Genel Başkanı ve Başbakan olur.
Sarışın, kadın Robertli, Boğaziçili, profesör bir kadın Başbakan’ın coşkusuyla kimse Başbakan olurken 8 Haziran 1993’de verdiği uzun mal beyanın takılmaz:
“Yeniköy'de müstakil ev
* Uskumruköy, Kilyos arsa kat karşılığı 30 villa, sosyal tesisleri, 16 daireli Apart otel (Ağustos 1991, son genel seçimden önce)
* Bodrum Yeşilyurtlular Kooperatifi hissesi
(1 adet)
* Bizim Vadi Kooperatifi hissesi (1 adet)
* 18.dönem milletvekilleri yapı kooperatifi hissesi (1 adet)
* Amerika'da müstakil ev (200 m2)
* Amerika'da apartman dairesi (110 m2)
* Bilkent konutları, dubleks daire
* Marsan Marmara Holding A.Ş. ortaklığı payı (1.1 milyar TL)
* Marso Gıda A.Ş. payı (0.7 milyar TL)
* Markim Kimya A.Ş. ortaklık payı (0.1 milyar TL)
* Yeşilyurt Turizm A.Ş. ortaklık payı (0.08 milyar TL)
* Uskumruköy, Sarıyer arsa (78 dönüm)
* Kısırkaya, Sarıyer arsa (90 dönüm)
* Kilyos ve Sarıyer arsa (29 dönüm)
* Milas, Muğla Bahçe, 1/4 hisse (13 dönüm)”
Ama bu kadar da değil. Bir yıl sonra mal beyanında yer almyan Amerika’daki mal varlığını Umur Talu'nun Genel Yayın Yönetmeni olduğu Milliyet'in Washington Temsilcisi Turan Yavuz ortaya çıkardı. Cumhurbaşkanı Demirel’in bile “Bu nedir ya” tepkisi verdiği bir servet de Amerika’dan çıktı:
“Granil Hill Alışveriş Merkezi (alım yılı 1992)
Salem Kentinde villa. (alım yılı 1993)
The Hamshire Otel- 120 odalı (alım yılı 1992)
18 daireli apartman (alım yılı 1992)”
Cumhuriyet’ten Doğan Akın da Amerika’daki bu büyük servetin sahibi görünen Çiller'lere ait Marsan Holding'in yıllarca vergi ödemediğini ortaya koyan bir dosya haber yaptı.
Haberler üzerine TBMM’de Çiller’in mal varlığının araştırılmasıyla ilgili komisyon kurulması önerildi ama önerge reddedildi.
Çiller, kurnaz bir hamleyle Amerika’daki mal varlığını kurduğu Zübeyde Hanım Şehit Anneleri Vakfı’nda bağışlayacağını açıkladı. Vakfın başkanı da tanıdık bir isimdi: Meral Akşener.
O komisyon ise ancak 28 Şubat’tan sonra Çiller, güç kaybedince kurulabildi.
28 Temmuz 1998'de bu komisyonda ifade veren Özer Uçuran Çiller tartışılan servetinin kaynağı olarak kayınvalidesinin çıkınını gösterdi:
"Kayınvalidemin ölümünden sonra tesadüf eseri Tansu evde buldu, eski kadınlar bunlar, çıkınında saklamış"
Sonrası…
Hiçbirşey.
Çiller siyaseti bıraktı. Çift Yeniköy’deki evlerinde yaşadılar. 2008 yılında verdiği bir röportajda hayatının en güzel dönemini yaşadığını söylemişti:
“Kuşadası'nda çiftlikte 40 dönümlük bir üzüm bağımız var. İki sene önce Pinno Gricco fidelerini getirdik İtalya'dan, şarap yapıyoruz. Sonra zeytinyağı yapıyoruz. Özelliği süzme sıkım, mekanik sıkım değil yani. Ve yeşil sabun. Bir de tenis merakım var, turnuvaları izliyorum. Hayatımın en güzel dönemini yaşıyorum. Sabah 6.30-7.00 gibi kalkıyorum. Elimde gazeteler saunaya iniyorum. 30 senedir böyle. Bir nevi detoks. 45 dakika kalıyorum. İçeride jimnastik yapıyorum. Boynumda sorun var, boyun hareketlerimi yapıyorum. Ondan sonra buz gibi portakal- nar karışımım geliyor. Bir bardak da su. O bardak suya okuyorum. Dua ediyorum yani. Önce onu içiyorum, sonra portakal ve narımı. Duş alıyorum, çıkıyorum. İnternete giriyorum. Aklıma bir kavram mı geliyor, hemen internette araştırıyorum, müthiş keyif alıyorum. Notlar alıyorum, yazılar yazıyorum. Yazdıklarımı Tansu'ya okutuyorum. Oğlumla öğle yemeklerine çıkıyoruz. Tansu ile her cumartesi sinemaya gideriz. Bu pazar balığa çıkacağız.”
Ezoterizme, altenatif tıbba merak saldı, Mevlana’nın torunu olduğunu iddia etti, beden elektiriği tanı cihazlarının Türkiye temsilciğini aldı.
Bu arada yeniden hayatın anlamı, başarının yolu üzerine kitaplar yazmaya başladı.
Sırrı Sırrı, Tanrı’nın Enformasyonu, Yazgı: Değişken Kader…
Bu yazdığı kitaplar biraz küçümsendi ama 86 yaşına kadar tam da kitaplarında sırlarını verdiği, tavsiyelerde bulunduğu gibi mutlu ve huzurlu, başarılı bir hayatı oldu Özer Uçuran Çiller’in.
86 yaşında da Cumhurbaşkanı’nın katıldığı bir törenle son yolcuğuna uğurlandı.
Yani özetle; 80’lerin sonunda yazdığı ilk kitabı mutlaka okunmalı.
Türkiye’de mutlu ve başarılı yaşama sanatının sırrı galiba o kitapta yazıyor.
.12/06/2024 07:35
Seçmen artık sadık değil, macera peşinde
Dün Cumhurbaşkanı Erdoğan 18 yıl sonra CHP Genel Merkezi’ni ziyaret etti.
Ama 18 yıl sonra Erdoğan’ın geldiği CHP’de değişmeyen tek şey partinin kedisi Şero’ydu.
AK Parti’nin ilk 10 yılında Manisa’da eczacılık yapan Özgür Özel partinin başında. AK Partili yılların ünlü diplomatlarından Namık Tan Özel’in yanında.
2006’da sırf başörtülü first ladyye karşı askerle, yargıyla işbirliği yapan, milyonları sokaklara döken, muhtırayı, AK Parti’nin kapatılma davasını destekleyen CHP’nin artık genel başkan yardımcılarından biri başörtülü.
10 yıl önce çözüm sürecine yak sürüyen CHP’nin genel başkanı artık Tahir Elçi, Şenyşar davalarını, Hakkari Belediyesi’ne kayyumu çözüm sürecini başlatan Cumhurbaşkanı’na şikayet eden bir siyasi çizgide.
Ve en önemli fark, 22 yıl sonra artık birinci parti CHP, ikinci parti AK Parti.
Muhalif seçmenleri etrafında toplamayı başaran CHP, 1970’lerden bu yana ilk kez yüzde 35’in üzerine çıkmış görünüyor.
Bütün emareler ve dünkü ziyaretin fotoğrafları Türkiye’nin 2028’e iki partinin domine ettiği bir siyasetle gittiğini söylüyor.
Peki, başka bir ihtimal var mı?
Biraz başımızı kaldırıp Avrupa’ya bakalım.
6-9 Haziran arasında AP seçimleri için 350 milyon Avrupalı’nın ortalama yüzde 51’i sandığa gitti ve oy verdi.
Aşırı sağ diye diye küçümsenen, marjinalleştirilen popülist partiler Fransa’da birinci, Almanya’da ikinci çıktı.
Ama en az onun kadar ilginç bir durum daha var.
Bir zamanlar sosyal demokrat/sosyalist parti ile merkez sağ/Hristiyan demokrat partiler arasında iktidarların gidip geldiği Avrupa’da iki ana akım siyaset bu seçimlerde başat rollerini biraz daha kaybetti.
AP’deki sandalye sayısında merkez sağ partilerin ittifakı birinci sırada, iki ayrı gruba ve bağımsızlara bölünmüş aşırı sağ/popülist partilerim toplamı ise hemen arkasından sosyalist/sosyal demokrat partilerin önünde ikinci sırada artık.
Almanya’da AP seçimlerini Hristiyan Birlik partileri kazandı. İkinci sıradaki aşırı sağ AfD, bütün dışlanmalara, kapatma tehditlerine, milyonluk mitinglere rağmen iktidardaki Sosyal Demokratları ve iktidar ortağı Yeşiller’i geride bıraktı.
Seçmenin maceraya ne kadar açık olduğunu gösteren ise Sahra Wagenknecht İttifakı’nın aldığı oy oranıydı.
Sahra Wagenknecht İttifakı’nın adı ittifakın kurucusu İranlı bir babanın ve Alman bir annenin kızı olarak Doğu Almanya’da doğan, meşhur Alman sosyal demokrat eski Maliye Bakanı Oscar Lafontaine’nin eşi 55 yaşındaki Sahra Wagenknecht’den geliyor.
Eşinin kurucusu olduğu sosyalist Die Linke’den Ocak 2024 ayrılıp kendi adıyla Sahra Wagenknecht İttifakı’nın kurmasından beş ay sonra girdiği ilk seçimde yüzde 6,2 aldı.
Çizgisini mevcut siyasi pozisyonlarla tarif etmek imkansız.
Bundestag’daki 10 milletvekili arasında Türkler, Araplar ve Boşnaklar da var ama parti yeni göçmenlere karşı. İsrail’e ve Ukrayna’ya destek konusunda birleşen Alman siyasetinden de farklı bir çizgide duruyor. Çar’ın Uşağı diye suçlanacak kadar Putin’e yakın.
Ama beş aylık parti 76 yıllık Alman liberallerinin Hür Demokrat Partisi’nden ve arkasında 68 kuşağı olan 44 yıllık iktidar ortağı Yeşiller’den daha fazla oy aldı.
Fransa’da da durum benzer.
Bir zamanlar sosyalist Mitterand ve merkez sağcı Chirac arasında iktidarın gidip geldiği Fransa’da da iki merkez parti artık siyasetin merkezinde değil.
Uzun yıllar Chirac’ı sonra Sarkozy’yi iktidar yapan yeni adıyla Cumhuriyetçiler AP seçimlerinde yüzde 7 aldı.
Mitterand’ın sosyalist partisi ise kurduğu koalisyonla ancak yüzde 13 oldu.
Le Pen’in partisi 28 yaşındaki lideriyle yüzde 32, Macron’un neredeyse şahıs partisi 32 yaşındaki lideriyle yüzde 15, Melenchon’un yine bir şahıs partisi olan Boyun Eğmeyen Fransa’sı yüzde 10 aldı.
Merkez sağ Cumhuriyetçilerin lideri çareyi direksiyonu Le Pen’e doğru kırmakta buldu. Hepsi minik minik kalmış sosyalist partiler ise seçmenlerin baskısıyla erken meclis seçiminde ittifak kararı aldı.
İtalya’da durum merkez partiler için daha da vahim.
Bir zamanlar ülkeyi yönetmiş sosyalistler ve sağcılar bin parçaya bölünmüş durumda. Mussolini’nin gençlik hareketinden yetişmiş Meloni en ılımlı sağ lider artık.
Göçmen teknelerini batırmayı savunan Salvini’nin kendi adını taşıyan partisi, bir komedyenin kurduğu Beş Yıldız Hareketi, Berlusconi’nin partisi sağ siyaseti domine ediyor. Klasik sol parti SD yüzde 25lere demirlemiş durumda.
Kıbrıs’ta AKEL gibi ülkenin kurucu güçlerinden bir parti, bir Tiktok fenomeninden sadece 2 puan daha fazla oy alabildi.
Finlandiya’da sol parti, Avusturya’da bir zamanlar iktidara gelmesi engellenen Nazi kökenli parti büyük başarılar yakaladı.
Hollanda zaten tercihini 20 yıldır belli oranları aşamayan, şarlatan Wilders’ten yana kullanmıştı.
İngiltere’de Temmuz ayındaki seçimlerde de Nigel Farage’ın Reform Partisi’nin iktidardaki muhafazakarları geçmesi bekleniyor.
Bütün bunlar seçmenlerin partilere sadakatinin sonuna geldiğimizi söylüyor.
Artık ne dediği meçhul, kimseyi kesmeyen büyük kitle partileri eriyor, büyük kitle partilerin varlık nedeni; maceraya girmekten korkan seçmenlerin aşırı partilere karşı tepki oylarını alabilmeleri.
İnsanlar önemsedikleri çeşitli meseleler ve liderler etrafında siyasileşiyor, radikalleşiyor.
Oyunu Twitter’da tweet beğenmek gibi bir mesaj olarak kullanıyor. Sandığı bir çözüm yeri değil, bir tepki gösterme imkanı olarak görüyor.
Bu yüzden oylarını çok çabuk değiştiriyorlar.
En son AP seçimlerinde yeşillere oy veren Avrupalı gençler yüzünden bir “Yeşil Dalga”dan bahsedilmişti.
Ama iklim değişikliğinde durum daha d vahimleşirken o yeşil dalga gitti, şimdi gençler statükoya karşı değişim için aşırı sağ partilere oy veriyor.
20 yıl önce birine statükoyu yıkmak için en sağa oy veren gençlerden bahsedilseydi herhalde bunu çok tuhaf bulurdu.
Ama artık bu aşırılıklar siyasetin normali.
Ve “aşırı” demekle de merkez siyasetin merkezini korumak mümkün değil.
Türkiye’de de aslında benzer bir trend var.
2023’de Sinan Oğan’a giden yüzde 7 bunun bir işaretiydi.
2024’de Yeniden Refah’a kayan oylar, Zafer Partisi ve TİP’in yüzde 4’leri görmesi hepsi aslında sağ ve sol popülizmin siyasetteki başarı hanesine yazılmalı.
Bunlar aynı zamanda seçmen sadakatinin azaldığının da işaretleri.
2023 gibi kritik bir seçimde bile muhalefete muhalif muhaliflerin yüzde 7’si gidip çok bilinmeyen, sonra da bir fiyaskoya dönen Sinan Oğan macerasına girmiş ve seçimin sonucunu belirlemişti.
Seçmen yeni maceralara da açık görünüyor.
31 Mart’ın ardından önemli bir araştırma şirketinin yaptığı özel bir çalışmaya göre 2024 yerel seçimlerinde 10 milyon seçmen oyunu değiştirdi.
Bu rakam siyasette büyük bir harekete ve bıkkınlığa işaret ediyor.
Her hareket, her seçimde bereket doğurmayabilir.
AK Parti’nin toparlanamaması, kendini değiştirememesi muhafazakar kanatta, CHP’nin DEM ittifakı, Erdoğan ile görüşmeleri, mülteci ve Kürt meselelerindeki liberalleşen tavrı da muhalif kanatta seçmenleri yeni maceralara sürükleyebilir.
Bu maceraperest seçmenler oyları bölmemek gibi sorumluluk sahibi de olmayabilir. Özellikle de genç seçmenler için bu sorumluluk duygusu, tepkisellikten daha zayıf olacaktır.
Yani seçmenin oyu garantide değil. Bir anda bir mesele siyasetin en önemli konusu haline gelebilir ve o mesele etrafında yeni siyasi pozisyonlar oluşabilir.
Bütün rakamlar tersini söylese de önümüzdeki seçimin iki parti arasında geçeceğini söylemek için henüz çok erken.
.17/06/2024 02:01
Kurbanın derisine ne oldu?
Bugün buna inanmak güç ama bir zamanlar Kurban Bayramları Türkiye’de bir güvenlik krizi konusuydu.
Peki, nasıl olmuştu bu tuhaflık?
Laik cumhuriyet kurban derisi, sakatat, fitre ve zekat toplama yetkisini 1925’te Atatürk’ün talimatıyla Tayyare Cemiyeti adıyla kurulan Türk Hava Kurumu’na vermişti.
Aykırı hareket edenlere de 3 aydan 6 aya kadar hapis cezası.
Kurban derisi ile vatan savunması arasında güçlü bir bağ kurulmuştu.
O yıllardaki propagandaya bakılırsa yerde yürüyen dört ayaklı hayvanların derileri, kesildikten sonra kanatlanıp yurdu koruyan uçaklara dönüşüyordu:
“Cemiyete verilecek olan bu paralar, bu deriler, bu bağırsaklar, Türk yurdunu, Türk yurttaşlarını gazlı bombalara, yangıncı kumbaralara karşı koruyacak birer çelik siper haline gelecektir. Düşman hücumlarına kurban olmamak için kurban paralarınızı Tayyare Cemiyeti’ne teberrü ediniz. Kurban kesmiş kadar sevaba girer, vatan müdafaasına bir fayda da temin etmiş olursunuz. (Cumhuriyet, 1933)
“Kurban bedellerini Türk Hava Kurumuna vererek muhakkak bir koyun kesmekten çok daha hayırlı bir iş görmüş olacaklardır. Kurban deri ve bağırsaklarını Tayyare Cemiyeti’ne vermekse kurban kesen her Müslüman Türk’ün ödemeğe mecbur olduğu bir borçtur” (Abidin Daver, 1933 Cumhuriyet)
Kurban kesen yanında zabıta, jandarmayla devleti buluyordu. Kurban ve sevabı vatandaşın ama derisi devletindi.
Her bayram sabahı vatandaşla devlet arasında bir gerilim konusuydu bu.
Kurban derisi, sakatat yüzünden kimler mağdur olmadı ki?
Tayyare Cemiyeti’nin tekeline verilen sakatat işlerine karışıyor diye koşer kesim yapan Yahudiler tehdit edildi:
“... Yahudi hahamlarının hayvan sakatatında, kuzu işkembelerinin içinde ne işi vardır?.. Vilayet konuya hak ettiği önemi verdi, haham efendiler de burunlarını koyun işkembelerinden çıkardılar... Vilayet ... bu çizgiyi aşanları kulaklarından tutup İstiklal Mahkemesi’ne yollamalı, sonunun ne olacağını bunlara göstermelidir.”
Devlete karşı halkın haklarını savunma iddiasıyla oy alan sağ partiler bu baskıcı uygulamayı bitirmek için girişimler yaptı.
Zamanla post delindi.
1975’te İçişleri Bakanı olan MSP’li Oğuzhan Asiltürk deri toplamada “THK zabıta kullanılmasın” genelgesiyle başlayan tartışmaların harareti hiç dinmedi.
12 Eylül darbecileri 1981’de yasağı sıkılaştırdı.
12 Eylül ünlü MHP davasında yargılananlara yöneltilen suçlamalardan biri de yasa dışı olarak kurban derisi toplamaktı.
1982’de Gaziantep’te yakalanan 13 Dev-Yol'cunun suçları sayılırken “Bombalı pankart asmak, halktan kurban derisi toplamak” da sayılıyordu.
1986’de Özal, kurban derisinde devlet tekelini kaldırınca yazılan şu satırların bugünden bakınca espri olmadığına kim inanır:
“Türkiye'yi Orta Çağ karanlığına götürmek isteyen kara yobaz çetelerine verilen ödünlerle bugünlere kadar geldik. 1983 sonrası ANAP dönemi bu karanlık güç odaklarının örgütlenip palazlandığı yıl oldu.” (Hikmet Çetinkaya-Cumhuriyet)
1992’de Demirel, 1994’te Çiller yasağı gevşetti. Laik basın, ordu ayağa kalktı.
İhbarcı vatandaşlar jandarmayı, polisi aradı, her bayram camiler, yurtlar, depolar basıldı. Cami
Derneği’nde giderayak sevap işlemek isteyen hacı amcalar gözaltına alındı, 3 aydan 6 aya kadar hapis cezasıyla yargılananlar, hapse atılanlar oldu. Kurban derisi harareti can bile aldı.
O kadar ki 1994 yılında kurban derileri üzerine basın toplantısı düzenleyen Antalya THK Başkanı, basın toplantısında kalp krizi geçirdi.
Şimdi failleri de mağdur olan 28 Şubat sürecinde de koca paşaların meselelerinden biri tarikat ve cemaatlere giden kurban derisi gelirini kesmekti.
Mayıs 1997’deki MGK’nın bir numaralı gündemi kurban derisiydi. İçişleri Bakanlığı MGK’ya kurban derisi raporu bile sundu. 1998’de Çevik Bir bütün askeri birliklere THK’ya deri toplarken yardım edin talimatı gönderdi.
28 Şubat’ın heyheyli günlerinde Milliyet gazetesinde çıkan bir fotoğrafta kestiği kurbanın derisini soyan yaşlı bir kasabın etrafında silahlarını çevirmiş üç jandarma nöbet tutuyordu. Fotoğraf altında şöyle yazıyordu: “Kurban derilerini izinsiz toplayanlara karşı illerde denetimi polis, köylerde ise jandarma sağladı.”
Sadece ‘mürteciler’ değil, ‘bölücüler’ de kurban derisi topluyordu.
11 Mart 1998’de Van’da düzenlenen bir operasyonda yakalanan 13 köylü Van Emniyeti'nde basının karşısında el arabasında topladıkları kurban derileriyle birlikte çıkarıldı. Suçları PKK’ya yardım için kurban derisi toplamaktı.
Vatandaşın derisiyle devleti bölüp, rejimi değiştireceğini düşünen bir devlet özel mülke el koyuyordu. Bu bir asırlık devlet-vatandaş ilişkilerindeki sorunları sembolize eden bir demokrasi sorunuydu.
Nitekim bir Demokratikleşme Paketi ile çözüldü.
Kurban derileri toplayarak büyümüş bir hareketten gelen AK Parti iktidarı 2013’deki Demokratikleşme Paketi’nin içine konan bir maddeyle THK’nın kurban derisi, sakatat, fitre ve zekat toplama tekeli fiilen de kaldırdı.
THK, gözü havada değil yerde olan bir kurum oldu. Uzun süredir üniversitesi ve yolsuzluklar dışında adından bahseden yok.
Türkiye havacılıkta derisiz büyüdü. Kurban derisini THK’yaa kaptırmak istemeyen muhafazakarlar da buna öncülük etti.
Vatandaşının etinden sütünden ve derisinden faydalanan devlet bunu artık sadece vergi toplayarak yapıyor.
Kurban’ın eti, kemiği, derisi de vatandaşın. Kurban kesmek artık bir lüks. Büyükşehirlerde büyük bir zorluk.
Galiba artık kurban derisinin peşinden de pek koşan kalmadı.
Tarikatlar, cemaatler büyüdü, vakıflar serpildi, kurban derisine ihtiyaç kalmadı.
Derilerin peşinden artık sadece camiler, küçük dernekler koşuyor.
Türkiye’nin her Kurban Bayramı yaşadığı bir güvenlik krizi, devlet-vatandaş gerilimi de aramızdan böyle sessizce ayrıldı.
Allah kabul etsin.
.9/06/2024 00:01
Tunalı Hilmi, Hamdullah Suphi, Oktay Kaynarca ve Türkiyelilik
“Türkiyeliyim” dediği konuşması yüzünden sosyal medyada milliyetçilerin tepki gösterdiği oyuncu Oktay Kaynarca, geri adım atmıyor:
“Ben Türkiyeli bir Türk olmaktan gurur duyuyorum. Türkiyeliyim kadar anlaşılması net bir kavramı eğip büküp insanları ötekileştirmek, hain ilan etmek ancak içi boş insanların yaptıklarıdır. Ülke toprakları üzerindeki her dilin her şivenin her mezhebin her ırkın bu ülkenin zenginliği olduğuna inanarak büyüdük, öyle de öleceğiz.”
Kurtlar Vadisi’nde Süleyman Çakır’ı oynayan Kaynarca, rolüne kendini epey kaptırmış, herhalde dizideki mafya babasının hayranı olan mafya babalarıyla samimi fotoğrafları çıkmış, milliyetçi-ulusalcı çizgideki bir isim.
Ama zaten Türkiyeli kavramı da bir zamanlar milliyetçilerin tüylerini bu kadar diken diken etmiyordu.
“Türkiyeli” zıpçıktı bir kavram değil.
Özellikle 1908 Devrimi’nin ardından din, ırk referanslı olmayan bir Osmanlı vatandaşlığı idealiyle birlikte dolaşıma girdi.
Hem meşrutiyet hem cumhuriyet meclislerinde bulunmuş, ilerici bir Jön Türk, milliyetçi olan fikirleriyle Atatürk’ü de etkilemiş Tunalı Hilmi Bey bu kavramın sıkı savunucularındandı.
1908’den sonra yazdığı hutbelerinden altıncısının kapağında şöyle yazıyordu:
“Ben bir insanım. Lakin insanların bir cinsindenim. Fakat o, tarih ile binadır, benim, bir de din gibi varlığım var, bu da Allah ile aramdadır. Ben, bir Osmanlıyım; zira, Türkiyeliyim! Her Türkiyeli Osmanlıdır.”
Türkiyeli o zamanlar da Türklüğün yerine, daha kapsayıcı olma çabasıyla kullanılan bir kavramdı.
Tunalı Hilmi de 1910’lardaki yazılarında bu iddiayla Türkiyeliği kullanmıştı:
“Osmanlılık bir kazandır. Onda kaynayan Türkiyeliler değildir; onların haklarıdır. Fakat onu kaynatan ‘Osmanlılık’ ateşidir; onun közcüsü Türkiyeliliktir, Osmanlılıktır; …Türkiye ise Türkiyelilerindir. Nitekim ocağa harç getiren onlardır.”
“Yahudiliği havrada, Hıristiyanlığı kilisede, Müslümanlığı camide bırakmış gibi olmalıyız. Osmanlılık, Türklük demek değildir. Osmanlılık Türkiyeliliktir. Her Türkiyeli Osmanlıdır. Osmanlılık bir libası maneviyedir ki setr ettiği vücudu milliyi sıkmaz. Bilakis ruhlandırır, besler, büyütür, canlandırır.”
O dönemde kavram bazı kanunlara da girmişti.
1915 yılında yazılan “Mekatib-i Hususiye Talimatnamesi”nde özel okullar tarif edilirken azınlık okullarını da kapsaması için “hükümetçe tanınmış Türkiyeli cemaat, cemiyet ve şirketler tarafından karşılanan kurumlar” denmişti.
Ama millet için kullanılan esas kavramlar “Osmanlı” ve “tebaayi Osmaniye”ydi.
1876’dan itibaren Kanun-i Esasi’nin vatandaşlığın tarif edildiği sekizinci maddesi şöyleydi:
“Devleti Osmaniye tabiyetinde bulunan efradın cümlesine herkangi din ve meshepten olur ise bila istisna Osmanlı tabir olunur ve Osmanlı sıfatı kanunen muayyen olan ahvale göre istihsal ve izae edilir.”
Ama 1920’ye gelindiğinde Kanun-i Esasi geçerli olmasına rağmen milletten bahsederken artık Osmanlı denemezdi. Çünkü Osmanlı kalmamıştı.
Türk aynı zamanda bir ırkın adı olduğu için Osmanlı’yı tam karşılamıyordu.
Osmanlı yerine bir kavram aranırken imdada “Türkiye halkı”, “Türkiyeli” yetişti.
Bu geçiş döneminde Türkiyeli kavramı sık sık kullanıldı.
Mesela Atatürk tarafından.
20 Aralık 1921’de Sovyet Ukrayna’sının Ankara Büyükelçisi olarak atanan, Kurtuluş Savaşı’na da yardımları dokunmuş, bu yüzden Taksim Meydanı’ndaki heykelde büstü olan Sovyet general General Frunze’nin itimat mektubunu kabul ederken yaptığı konuşmada şöyle demişti:
“Hürriyetini, istiklâlini ve hakkı hayatını zulme karşı müdafaa edenlerin dâvası olan mukaddes ve muhik dâvamıza, Sovyet Ukrayna‘nın gösterdiği alâka ve muhabbetten dolayı Türkiye halkı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi namına teşekkür ederim. Emperyalizmin en şedit taarruzlarına hedef olan Türkiyeliler Karadeniz‘in öbür tarafında aynı ihtirasata karşı mücadele eden milletler bulunduğunu bilirlerdi.”
Yine Mustafa Kemal Paşa, 2 Mart 1922 tarihinde Afganistan’ın bağımsızlığının dördüncü yılı nedeniyle Ankara’da elçilik binasında verilen şölende de şöyle demişti:
“Biz Türkiyeliler Asyai bir milletiz, Asyai bir devletiz.”
1923’de Cumhuriyet’in ilanından önce iki anayasası olan Büyük Millet Meclisi (Teşkilat-ı Esasiye ve Kanun-i Esasi) yeni bir anayasa için komisyon kurduğunda da Türkiyeli kavramı çok işe yaramıştı.
Yunus Nadi başkanlığındaki Ziya Gökalp, Ahmet Ağaoğlu, Celal Nuri (İleri), Feridun Fikri (Düşünsel), Refik Koraltan, Hüsrev Göle gibi isimlerin yer aldığı komisyonun hazırladığı ilk taslak Cumhuriyet’in ilanından bir hafta önce Ahmet Emin Yalman’ın Vatan Gazetesi’nde “Mühim bir tarihi vesika” başlığıyla yayınlandı.
Taslakta bazı maddelerde Türk bazı maddelerde ise Türkiyeli kelimesi kullanılmıştı.
Örneği Kanun-i Esasi’deki “Emri tedris serbestir. Muayyen olan kanuna tebaiyet şartile her Osmanlı umumi ve hususi tedrise mezundur” maddesi taslakta “Emr-i tedris serbesttir. Kanun dairesinde her Türkiyeli umumi ve hususi tedrise mezundur” olmuştu.
Eski anayasada Osmanlı geçen yerlere bazen Türk bazen Türkiyeli yazılmıştı.
Örneğin:
“Türkiye'de ahval-i fevkalade müstesna olmak üzere, Türkiyeliler için seyr ü sefer serbesttir.”
“Mektepler ve bilumum irfan müesseseleri devletin taht-ı nezaret ve murakabesindedir. Türkiyelilerin talim ve terbiyesi bir siyak-ı İttihat ve İntizam üzere olmak mecburidir.”
“Türkiyeliler nizam ve kanun dairesinde ticaret ve sınaat ve felahat için her nevi şirketler teşekkülüne mezundurlar.”
Cumhuriyet, bir hafta sonra Anayasa beklenmeden ilan edildi. Halbuki taslakta zaten devletin adı ve yönetim şekli Türkiye Cumhuriyeti olarak geçiyordu.
Anayasa taslağı Nisan 1924’de Meclis’e getirildi.
Taslağın en fazla tartışılan maddelerinden biri vatandaşlığın tarif edildiği 88. maddeydi.
Komisyondan Meclis’e sunulan tasarıda vatandaşlığı tarif eden 88. Madde şöyleydi:
“Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın Türk ıtlak olunur. (denilir)”
Türkiye'de veya hariçte bir Türk babanın sulbünden doğan veyahut Türkiye'de mütemekkin bir ecnebi babanın sulbünden Türkiye'de doğup da memleket dahilinde ikamet ve sinni rüşte vusulünde resmen Türklüğü ihtiyar eden veyahut Vatandaşlık Kanunu mucibince Türklüğe kabul olunan herkes Türktür. Türklük sıfatı kanunen muayyen olan ahvalde izâa edilir.”
Bugün için milliyetçileri çok memnun edecek bu maddeye Meclis’te en çok kim mi tepki gösterdi?
Milliyetçiler.
İlk itirazı yapan Eskişehir mebusu Abdullah Azmi Efendi, “Bu maddenin mesbuku lehi milliyet midir, tabiiyet midir?” diye sordu.
Komisyon sözcüsü Celal Nuri Bey “Tabiiyettir” deyince maddeye tabiiyet kelimesinin ilavesi talep edildi. Yoksa “ecnebi babadan doğan bir çocuk nasıl millet itibarıyla Türk olabilirdi ki!
Meclis’ten yükselen bu itirazı en açık bir biçimde Türkçülük akımının sözcüsü, Türk Ocakları’nın reisi İstanbul milletvekili Hamdullah Suphi (Tanrıöver) söz alarak dile getirdi:
“Bütün siyasi hudutlarımız dahilinde yaşayanlara Türk unvanını vermek bizim için bir emel olabilir. Fakat görüyorsunuz ki, çok müşkül bir mücadelenin içinden çıktık ve hiçbirimiz kalbimizde mücadelenin tamam olduğuna dair bir şey taşımıyoruz. Diyoruz ki: Devletin, Türkiye Cumhuriyeti’nin tebaası tamamıyla Türktür. Bir taraftan da hükümet mücadele ediyor, ecnebiler tarafından tesis edilmiş olan müessesatta çalışan Rumu, Ermeniyi çıkarmaya çalışıyor. Biz bunları Rumdur, Ermenidir diye çıkarmak istediğimiz vakit bize “hayır Meclisinizden çıkan kanun mucibince bunlar Türktür” derlerse ne cevap vereceksiniz? Tabiiyet kelimesi zihinlerde mevcut ve kalplerde mevcut bulunan bu emeli izale etmeğe kifayet etmez. Lafzen biz bir tefsir bulabiliriz. Maddeye tefsir ile geçilebilir, fakat bir hakikat vardır. Onlar Türk olamazlar, hatta Meclis de firari Rum ve Ermenileri Türk yapamaz…. Buraya Türktür diye bir maddei kanuniye geçiriniz, acaba aradaki farkı izale etmiş olur muyuz? Ve hangimizi tatmin edebilirki, bunlar Türk olmuşlardır? Bana sual soran zata cevap verdim, dedim ki; Türk olmanız mümkündür. Başka memleketlerde, başka ekalliyetlerin yaptığını kabul ediniz, Fransa’da yaşayan Musevî nasıl Fransız gibi başka mektepten vazgeçmişse, nasıl başka lisan konuşmuyorsa, nasıl Fransayı benimsemiş ise, nasıl başka lisan konuşmuyorsa, nasıl Fransaya benimsemiş ise mekteplerinizi kapatınız, Ermeniliği terkediniz, Türk harsını kabul ediniz. Ondan sonra size Türk deriz. Fakat siz, lisan ayrılığını, mektep ayrılığını, devlet ayrılığını güdünüz, ondan sonra geliniz ve bana deyinizki, bizi Türk telâkki et. Eğer böyle muhalif iseniz elimden gelmez. Çünkü ruhumun inanmasına imkân yoktur. (Doğru sesleri) O halde arkadaşlar; madde bizim aleyhimize kullanılabilir. İzahata muhtaçtır. Mütemmim bir madde lâzımdır ki bunu kanun izah edebilsin. Türk diye geçerse bizim aleyhimize kullanırlar, buna emin olunuz..”
İtiraz üzerine tekrar Celal Nuri bey komisyon adına söz aldı:
“Meselâ bugün bizim öz vatandaşımız, Müslüman, Hanefiyül mezhep, Türkçe konuşur, bir zat, Gümülcineli olmak itibariyle bugün Yunandır, kezalik bir Manastırlı Sırptır. Filibeli bir Müslüman Bulgardır ve muamelâtı beynelmileliyede daima bu sıfatı resmiyeye riayet edilir. Memaliki ecnebiyede onu o devlet himaye eder. Türk Devleti himaye edemez. Manastırlı bir Türkü Türk Konsolosları memaliki ecnebiyede himaye edemez. Eskiden bir Osmanlı sıfatı vardır, bu sıfat cümleye şamildi. Bu sıfatı ortadan kaldırıyoruz. Yerine bir Türk Cumhuriyeti kaim olmuştur. Bu Türk Cumhuriyetinin de bilcümle efradı Türk ve Müslüman değildir. Bunları ne yapacağız? Ortada bir Rum var, bir Ermeni var, bir Yahudi var, türlü türlü anasır var…Bunlara eğer Türklük sıfatını vermeyecek olursak ne diyeceğiz?”
Bu sırada zabıtlara göre Meclis’ten “Türkiyeli sesleri” duyuldu.
Celal Nuri Bey konuşmaya devam etti: "İstirham ederim ,Türkiyeli hiç bir manayı müfit değildir. Kezalik şu kürsüde okuduğum Lozan muahedesinin 37’nci maddesi mucibince arada hiç bir fark olmayacaktır. Fark olmayınca şu Türktür şu Türkiyelidir demek ve ikiye' ayırmak ahden mümkün değildir. Bunun bir misali vardır. Eğer tatvile müsaade edilecek olursa o misali söyleyeceğim. Cezayirdeki Fransız tebaası, Fransız ahalii asliyesiyle vatandaş idi ve Fransız müstamerelerindeki ahali, Fransız hukuku siyesiyesine malik değildi. Onun için kendilerine tebaa muamelesi yapılabilirdi. Fakat bizimki otuz dokuzuncu madde mucibince Müslümanların istifade ettikleri aynı hukuku medeniye ve siyasiyeden istifade edeceklerdir denildiği takdirde hiç bir farkı kalmayacaktır. Binaenaleyh Hamdullah Suphi Beye soruyorum, bunlara Türklük sıfatını vermeyelim de ne yapalım? Elimizde ikinci bir imkân var mıdır?"
O imkan bulundu. Maddenin yeni formülünü Dersim mebusu eski İstanbul Barosu başkanı Feridun Fikri bey buldu, Hamdullah Suphi bey de bir teklife dönüştürdü:
“vatandaşlık itibarıyla Türk itlak olunur”
Böylece Meclis’e “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın Türk ıtlak olunur” şeklinde gelen 88. madde, “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla Türk ıtlak olunur” şeklinde değiştirildi.
Taslakta bizzat Atatürk’ün onayından geçmiş maddelerdeki “Türkiyeli” kelimeleri de “Türk”e dönüştürüldü.
1945 yılında anayasa dili sadeleştirilirken madde “ Türkiye’de din ve ırk ayırt etmeksizin vatandaşlık bakımından herkese Türk denir”e dönüştü.
Maddenin bu ideolojik özü 1961 ve 1982 Anayasalarında da korundu.
Milliyetçi ton artırıldı, “Türkiye”, “Türk devleti” oldu, “Türk denir” ise “Türk’tür.”:
“Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.”
Peki, daha sonra Türkiyeli kelimesine ne oldu?
Birilerinin zannettiği gibi kavram liberaller tarafından 2000’lerde tedavüle sokulmadı.
Bir ihtiyaca karşılık geldiği için dilde yaşamaya devam etti.
Bunu görmek için sadece gazete arşivlerine Türkiyeli yazmak yeterli.
1928 tarihli Atatürk imzalı bir bakanlar kurulu kararında “Türkiyeli Ermeniler”den bahsedilmiş.

1939’da New York’ta açılan ve Türkiye’deki azınlıkların hayatlarının anlatıldığı bir serginin haberinde “Türkiyeli Rum, Ermeni ve Yahudiler” cümlesi kurulmuş.

1972 yılındaki bir haberde ise Anadolu’dan Yunanistan’a göç etmiş Rum mübadillerden “Türkiyeli Rum” diye bahsedilmiş.

1970’lerde, 80’lerde ve 90’larda yine Türkiyeli kavramının kullanımda olduğu görülüyor.
Çünkü bir ihtiyaca karşılık geliyor.
Özellikle de Türk denemeyecek ama Türkiye kökenli, Türkiye’de doğmuş ya da Türkiye’de yaşayan Rum, Ermeni ve Yahudilerden bahsederken.
Çünkü Türk kavramı hem ırk hem dini aidiyete karşılık geliyor.
Kavramın 90’lardan sonraki kullanımında ise artık şerh düşülmesi gerekenler azınlıklar değil, Kürtler.
Kürt kimliğinin güçlenmesi, kimlik talebinin yükselmesiyle kendisine Türk demeyen ama Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Kürtler gerçeğini kabul eden, bu kimliğe saygı duyan ve Kürtlerin de Türkiye’nin bir parçası olduğunu söylemek isteyen, dışlayıcı olmak istemeyenler Türkiyeli kavramını yeniden dolaşıma soktu.
Aslında kavram her seferinde aynı ihtiyaçtan yeniden dolaşım girdi.
1908’den sonra imparatorluğun Türk olmayan unsurlarını içerlemek için, 1920’lerdeki fetret döneminde yürürlükten kalkmış Osmanlı yerine bir kavram aranırken, daha sonra azınlıkların aidiyetini göstermek için ve son olarak Türk olmak istemeyen Kürtleri de kapsamak için…
Yani mesele Türkiyeli kelimesinde değil, Türk kelimesinin kapsayıcı olmayı başaramamasında…
Taha Akyol, son kitabı Atatürk’ün Anayasası 1924’te bu tartışmayı ayrıntılarıyla anlatıyor.
Herkese kitabı tavsiye ederim.
Özellikle de bu ara saldırı altındaki Oktay Kaynarca’ya.
.22/06/2024 02:01
Polis dini koruyabilir mi?
Filistin’e verdiği kararlı destek yüzünden Türkiye’de de çok popüler olan İspanya’nın Sosyalist Başbakan’ı Pedro Sanchez, İspanya tarihinin ilk açık ateist Başbakanı.
Bu yüzden 2018 yılında ilk Başbakan seçildiğinde Kral’ın huzurunda yemin ederken İncil ve Haç’a el basmayı reddetti.
Franco’nun ölümünden sonraki modern İspanya demokrasi tarihinde aralarında Sosyalistlerin de olduğu başbakanlar arasında İncilsiz ve Haçsız yemin eden ilk Başbakan oldu.
Göreve geldikten sonra El Pais gazetesinin ortaya çıkardığı Katolik Kilisesi tarihindeki çocuk tacizleri üzerine bağımsız bir komisyon kurulmasını sağladı.
Bağımsız komisyon 1,5 yıl çalışıp 1940’dan itibaren Katolik Kilisesi’nde 200 binden fazla çocuğun taciz mağduru olduğunu ortaya çıkardı, rapor kamuoyuna da açıklandı.
Yetmedi bir 2017’de bağımsızlık referandumunu organize eden “bölücü” Katalan siyasetçileri ve aktivistleri affeden yasayı Meclis’ten geçirdi.
Böylece hem Katolik Kilisesi üzerinden muhafazakarları hem “bölücüleri” affedip milliyetçileri karşısına aldı.
Sonra bir de üstüne açıktan İsrail’e karşı cephe aldı, Filistin’i tanıdı. aşırı sağcıları, göçmen karşıtlarını, İslamofobikleri, Yahudi lobisini kızdırdı.
Peki bütün Avrupa’da sağ ve aşırı sağ yükselirken İspanya’da son AP seçimlerinde ne oldu?
Sanchez’in iktidardaki partisi PSOE sadece bir koltuk ve yüzde 1,5 oy kaybetti.
Yani Sanchez’in ne ateizmi ne de bölücülüğü seçmeni etkilemedi.
Peki, nasıl oldu da bir zamanlar Avrupa’nın en koyu Katolik ülkesi olan İspanya, İncil üstüne yemin etmeyen, ateist, Filistinli Müslümanlarla dayanışan bir sosyalist Başbakan’a sahip olabildi?
İşte bu sorunun cevabı bir miktar bizi de ilgilendiriyor.
Sanchez, 1972 doğumlu. Yani, 1975’de ölen Franco’nun 36 yıllık otoriter iktidarı altında sadece 3 yaşına kadar yaşamış.
Yani tam olarak “demokrasiye geçiş” kuşağının bir mensubu.
Onun doğduğu İspanya, Avrupa’nın en dindar ülkesiydi.
Çünkü İspanya tarihi aynı zamanda Katolik Kilisesi'nin de tarihiydi.
İspanya'da Katolik Kilisesi, 8. yüzyıldan itibaren Müslüman hakimiyetine karşı Hristiyan krallıkların yüzyıllar süren Reconquista (Yeniden Fethetme) mücadelesinin öncüsüydü.
Bir çeşit cihatçılık ve fetihçilik olan Reconquista, 1492'de bizim “Endülüs’ün Düşüşü” dediğimiz Granada'nın ‘fethi’yle zafere ulaştı.
Yani İspanya Krallığı, Katolik Kilisesi’nin öncülüğünde yarımadadan Müslüman ve Yahudilerin öldürülüp, kovulmasıyla kuruldu.
Avrupa’nın en sert engizisyon zulümleri İspanya’da yaşandı.
Sonra yine kilisenin teşviki ve fetihçiliğiyle İspanyol denizciler, dünyaya Hristiyanlığı yaymak için koloni seferleri başlattılar.
Sonra savaşlarda alınan yenilgiler, cumhuriyetin ilanı, darbeler derken İspanya tarihinin 20. yüzyıldaki en radikal modernleşmeci dönemini başlatan İkinci Cumhuriyet 1931’de ilan edildi.
Cumhuriyetçi reformcuların hedefindeki kurumların başında Katolik Kilisesi geliyordu.
Kilise ve devlet işleri ayrıldı. Devlet kiliseye parayı kesti. Dini öğretim zorunlu olmaktan çıkarıldı. Kamu kurumlarından dini semboller kaldırıldı. Dini bayramlar resmi tatil olmaktan çıkarıldı.
Bu radikal sekülerleşme adımlarını, güçlenen komünist grupların kiliselere saldırıları, kilise mülklerine el koyması, rahiplere saldırıları izledi.
Sert ve radikal sekülerleşme ve şiddet karşı tepkisi de yarattı.
Kilise, ordu ve dindar halk ittifakıyla komünistlere ve radikal reformcu cumhuriyetçilere karşı 1936’da General Franco’nun darbesi geldi.
Franco’nun darbesiyle 1936’da başlayan ve üç yıl süren kanlı iç savaşta tabii Katolik Kilisesi Francocu milliyetçilerin tarafında saf tutu.
Savaşın bitmesine iki ay kala Katolik Kilisesi, çatışmayı Cumhuriyet’e karşı 'ulusal bir haçlı seferi' olarak tanımlayarak Franco'yu resmen kutsadı.
İç Savaşı Franco, kazanınca Kilise de kazanmış oldu.
Franco’nun 36 yıllık iktidarında Katolik Kilisesi artık devletle içiçe geçmiş “ulusal Katolik” bir güçtü.
Franco, Katolikliği İspanyol toplumunun merkezine yerleştirdi.
Okullara zorunlu Katolik din dersleri getirildi.
Kamu binaları, okullar, üniversiteler ve diğer devlet kurumlarına haçlar ve dini simgeler yerleştirildi.
Evlilik ve boşanma yasaları Katolik doktrinlere göre düzenlendi. Boşanma Franco döneminde yasaklandı ve evlilik, sadece kilise tarafından kutsal bir kurum olarak görüldü.
Dini bayramlar ve Katolik ritüeller resmi törenlere döndü.
Görünüşte İspanya Avrupa’nın en Katolik ülkesiydi.
Ama kilise 36 yıllık Franco rejimiyle kader birliği yapmıştı.
1975’de Franco ölüp, İspanya demokrasiye geçerken, eski rejimin yükü kilisenin de üzerinde kaldı.
1975-78 arasındaki demokrasiye geçiş sürecinde kilisenin de toplum üzerindeki etkisi azalmaya başladı. 1978 Anayasası ile laik bir devlet yapısı benimsendi.
Fakat İspanya’da demokrasiye geçişte geçmişle ilgili “unutma” yasası geçerli olduğu için bu sorgulamalar yüksek sesle yapılmadı, Kilise de hiç özür dilemedi.
Ama Franco dönemi deşildikçe, kilise de sorgulandı. Devletin desteği çekildikçe, uzun yıllar devlete sırtını dayamış din güçsüz kaldı. Kendini yenileyemedi, toplumla kurduğu güç ilişkisini eşit bir ilişkiye çeviremedi.
Yakın zamanlarda güçlü bir iktidar altında sorgulanmadığı yıllarda kilisenin binlerce çocuk tacizi vakasını örtbas ettiği ortaya çıktı.
Bütün bunlar kilisenin itibarını düşürdü.
O gölge kilisenin ve dinin üzerine kaldı.
1980 yılına gelindiğinde İspanya’da ateist oranı sadece yüzde 8’di.
Ferrer i Guàrdia Vakfı'nın “Rakamlarla Laiklik 2018” raporuna göre İspanyolların bugün %27'si ateist, agnostik ya da inançsız.
18-24 yaş arasındaki gençler içinde bu oran %48,9.
Çocukluklarını ve gençliklerini Franco döneminde yaşamış 65 yaş üstü İspaanyollar da Tanrı'ya hala inananların oranının %88,6.
Yani iki kuşak arasında bir yarılma ortaya çıkmış durumda.
Günün sonunda Müslüman ve Yahudilerden dini fetihle alınmış İspanya topraklarını bugün ateist bir başbakan yönetiyor.
Katolik Kilisesi’nin 40 yıl devletin sopasıyla toplum üzerinde kurduğu baskı, devlet gücüyle nesilleri dindarlaştırma çabalarının sonunda her iki İspanyol gençten biri ateist oldu.
Devletin, gücün gölgesi dinin üzerine çöktü.
Daha fazla uzatmaya gerek var mı?
.24/06/2024 02:01
Ekonomide popülizm sırası muhalefette mi?
Mehmet Şimşek’in “İngilizliği, Londra tefecilerinin adamı olması, Bilderbergçiliği” 2016’dan sonra “faiz faiz” diye tutturduğu için onu koltuğundan etmeye çalışan iktidar çevrelerinin favori argümanıydı.
İşe de yaramıştı, Şimşek koltuğu Türkiye ekonomisinin başına gelmiş en büyük felaketlerden birine devretmişti.
2018’den 2023’e kadar ev yapımı Brunson kriziyle başlayan, yerel seçimleri kazanmak için MB dövizlerini arka kapıdan satma cinliğiyle katmerlenen, Covid ile büyüyen ve ardından MB Başkanı, bakan tasfiyeleri, faiz inadıyla katmerlenen ve Türkiye’yi dünyanın en berbat beş enflasyonundan biri haline getiren ekonomik krize böyle girdik.
2018’de 2023’e kadar ekonomi muhalefetin en etkili ve en ikna edici olduğu konuydu.
İrrasyonel yönetildiği apaçık olan ekonomiye rasyonel eleştiriler getiren, heterodoks ekonomik politikalarına karşı ortodoks ekonomi politikalarını savunan iyi eğitimli, işi bilen muhalif ekonomistler her tartışmanın en aranan, en popüler isimleri haline gelmişlerdi.
MB faiz artırmadıkça isyan ediyorlar, dolar yükseldikçe haklılıkları ortaya çıkıyordu.
Bütün bu haklı eleştiriler ve öneriler Altılı Masa’nın 2023 seçimlerine giderkenki ortak mutabakat belgesindeki ekonomi bölümünde sıralanmıştı.
O programdan birkaç madde okuyalım:
“Enflasyonu iki yıl içinde düşük tek haneye kalıcı bir biçimde indireceğiz.
Türk lirasına yeniden itibar ve istikrar kazandıracağız.
Beş yılın sonunda dolar cinsinden kişi başına milli gelirimizi en az iki katına çıkaracağız.
Beş yılda en az 5 milyon ilave, nitelikli ve insan onuruna yaraşır gelir sağlayan iş imkanı oluşturacak, işsizliği tek haneye indireceğiz.
Merkez Bankası rezervlerinin şeffaf olmayan bir biçimde ve dolambaçlı yollarla satışına ilişkin işlemleri idari ve hukuki denetime tabi tutacak, tespit edilen hata, usulsüzlük, yolsuzluk ve kamu zararının sonuna kadar takipçisi olacağız.
İktidara gelir gelmez yeni Kur Korumalı Mevduat hesabı açılmasını durduracak, mevcut hesapları vade sonlarında kapatacağız.
İtibar gerekçesine sığınılarak gerçekleştirilen tüm gereksiz harcamalara son vereceğiz.
Beyana tabi gelir unsurlarının kapsamını genişletecek, böylece dolaylı vergilerin ağırlığını azaltan bir vergi yapısı tesis edeceğiz
Vergi Harcamaları Raporu’nu, Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifiyle birlikte TBMM’ye sunacağız.”
Seçimin sonunda iktidar kazandı ama kendileri muhalefette olan ekonomistlerin fikirleri iktidara geldi.
Vaat ettiklerinden bir kısmını mevcut ekonomi yönetimi yaptı, bir kısmını yapıyor, bir kısmını da yapacağını vaad ediyor.
Enflasyonu iki yıl sonra tek haneli rakamlar düşürme hedefi bile aynı.
Peki, muhalefet kazansaydı, enflasyonu tek haneli rakamlara düşürmek için iki yıl boyunca ne yapacaktı?
Faizler yükseltecekti, KKM işlevsizleştirecekti. Vergi Reformu yapıp, tasarruf tedbirleri açıklayacaktı. Böylece önce dış sermaye gelmeye başlayacak ve CDS puanı düşecekti.
Ee bunların hepsini mevcut ekonomi yönetimi de yaptı ve yapıyor zaten.
Bu acı reçeteyi muhalefet de vaat etmişti. Ve bu reçeteyle acı çekecek olan da vatandaştı ve öyle de oluyor.
Vatandaş acı çekiyor ama yabancı yatırımcılar enflasyonun düşeceğine ikna olmuş görünüyor.
Yabancılar ve siyasete daha mesafeli ekonomistler atılan adımları genelde destekliyor.
Geçen hafta Bloomberg’in haberinden okuyalım:
“Van Eck Associates Corp. gelişmekte olan piyasalar portföy müdür yardımcısı David Austerweil, "Yatırımcılar, normal olan enflasyon yüküyle yüzleştikleri için ülkenin ortalama vatandaşından daha fazla ikna olmuş durumdalar. Bir ülkenin, halkının güvenini yeniden kazanması çok daha uzun zaman alıyor.
Dolar cinsinden borçlanıp Türk para birimine yatırım yapmak da yabancı yatırımcılar için tercih edilen bir hamle haline geldi. Geçen ay gelişmekte olan piyasalarda en kârlı carry trade işlemi bu oldu. Bloomberg Economics, Mart ayının sonundan bu yana, yatırımcıların faizlerin düşük olduğu yerlerden borçlanıp yüksek olduğu yerlere yatırım yaptığı carry trade işlemlerinde ülkeye yaklaşık 20 milyar dolar aktığını tahmin ediyor.
JP Morgan CEEMA Borçlanma Piyasaları Müdürü Stefan Weiler 11 Ocak'taki yatırımcı toplantısına dair "Verilen mesajlar olumlu karşılandı. Yatırımcılar dezenflasyon sürecine sanırım ikna oldu" dedi.”
Garsonlardan bahşiş vergisi alacak, göktaşına vergi geliyor diye aleyhine geniş bir kampanyanın sürdüğü yeni vergi tasarısı için ise muhalif görüşleriyle bilinen ekonomi gazetecisi Erdal Sağlam şöyle dedi:
“Genel olarak işletmeleri ve özel sektörü ilgilendiren maddeler var. Doğrudan vergi gelirlerinin artırılması sözü vardı. Gördüğümüz kadarıyla bu taslağın buna hizmet ettiğini söyleyebiliriz açıkçası. Çok ciddi nerden bulduğun varıncaya kadar ciddi denetimler olacak.”
Türkiye'nin 5 yıllık kredi risk primi (CDS), 276 baz puanla Şubat 2020'den bu yanaki en düşük seviyeye geriledi.
Tüketici güven endeksi de 80,51’e çıktı.
Peki iktidar kendi hatalarından dönüp muhalefetin dediklerini yaparken muhalefet ne yapıyor?
Erdoğan-Özel zirvelerinin bir sonucu olarak bugün CHP’nin gölge Hazine ve Maliye Bakanı Prof. Dr. Yalçın Karatepe, Hazine ve Maliyet Bakanı Mehmet Şimşek ile görüşecek.
CHP, günlerdir bu görüşmelere karşı olanları, görüşmeyle AK Parti iktidarının ekonomik yüküne ortak olmayacağına ikna etmeye çalışıyor.
Mesela Özgür Özel şöyle dedi:
“22 yıllık AKP iktidarının yükünü sırtlanacak halimiz yok. Emekliye zam yok, asgari ücrete artış yok. Ama zenginlere ayrıcalık var. Adil bir vergi sistemi istiyoruz. Pazartesi günü Mehmet Şimşek'e soracağız: Önceliğin vatandaş mı, yandaş mı?”
Görüşmede masaya neler getireceğini verdiği röportajlarda anlatan Karatepe’nin listesinde “asgari ücrete zam, emekliye zam, çiftçinin ürününe zam, kredi kartı faizlerinde indirim, zenginden daha fazla vergi” var.
Bu ekonomik şartlarda yapılacak en etkili muhalefet herhalde bu gibi görünüyor.
Peki bütün bu zamlar, maaş artışları yapıldığında enflasyon düşecek mi?
Kamunun yükü artmayacak, MB para basmak zorunda kalmayacak, Türkiye yeniden aynı berbat ekonomi döngüsüne girmeyecek mi?
Herhalde muhalifler bu sorular karşısında şöyle diyorlar:
Peki bundan muhalefete ne? Yanlış politikalarla ekonomiyi bu döngüye sokan iktidar düşünsün bunu. Muhalefet neden sorumluluğu olmayan ekonomik krizden çıkışta iktidara destek versin ki?
Bunu söylemekte haksız olurlar diyemeyiz.
Ama muhalefet buralarda da durmuyor.
Geçen hafta tesadüfen muhalif kanallardan birinde bir akşam tartışma programına bakarken siyaset bilimi doktoralı konuşmacılardan biri 40 yıllık siyasetçi gibi bir ekonomi eleştirisi yaptıktan sonra konuyu Mehmet Şimşek’in vergilerine getirdi ve “Zaten o İngiliz” dedi.
Espri değildi. Dümdüz, “İngiliz zaten o” dedi.
Programın spikeri ve diğer konuklardan da kimse buna ses çıkarmadı.
Herhalde bunu faydalı bir muhalefet olarak gördüler.
Belki de Nasrettin Hoca fıkrasındaki gibi “biraz da biz ölelim” diyorlardır.
Peki, muhalefet bugün ekonomide ne vaad ediyor?
Galiba popülizm…
Pozisyonlar bir kez daha yer değiştirmiş görünüyor.
Mevcut ekonomi yönetimi, ekonomik krizi aşmak için bir yıl önce muhalefetin sunduğu reçeteyi uyguluyor ama karşısında hem iktidar çevrelerinden bunun siyasi faturasından çekinenleri hem de bu cendereden çıkmak için başka ne yapılacağını söylemeyen muhalefetin popülist eleştirilerini duyuyor.
Bu iyi muhalefet mi? Pek emin değilim.
Ya muhalefetin de vaat ettiği gibi iki yıl sonra enflasyon tek haneye düşerse?
Mehmet Şimşek’in İngilizliğine mi yorulacak bu da?
.01/07/2024 02:01
“Başardık oğlum”
7 Ekim 2020’de Atina İstinaf Mahkemesi binasından koşarak çıkan Magda Fyssas, “Başardık oğlum” diye bağırdı.
Haberi alan ve mahkeme önünde bekleyen 30 bin kişiden birkaç dakika sonra kutlama çığlıkları yükseldi.
Yaşlı kadının oğlunun adı Pavlos Fyssas’dı.
34 yaşındaki Pavlos ya da kurduğu ve ünlendiği grubun adıyla “Killah P.” (Geçmişin Katili) anti-faşist şarkıları ile ünlü bir Yunan rapçiydi.
Atina’nın banliyölerinde doğmuş, babası gibi işçi olmuş, 90’ların ortalarında rap yapmaya başlamıştı.
Solcuydu ve şarkıları genelde faşistlere karşı öfkeliydi.
17 Eylül 2013 akşamı sevgilisi ve bir arkadaş grubuyla yaşadığı Atina’nın Keratsini mahallesindeki bir bara Olympiakos- Paris Saint-Germain maçını izlemek için gitti.
Barda maç izleyenler arasında Altın Şafak üyeleri de vardı.
Maç sırasında Pavlos ve arkadaşları ile Altın Şafakçılar arasında laf atışmaları olmuştu.
Altın Şafakçılar çevredeki arkadaşlarına haber salmışlardı. Bir anda siyah thirtlü, kamufkal pantalonlu ve silahlı 50 kişilik bir grup barın önünde toplandı.
Yunan polisi DIAS’dan motorsikletli polisler de bara gelmişti.
Önce söz düellosu başladı. Polisler, Pavlos’un kız ardadaşının yalvarmalarına karşı müdahale etmedi.
İki grup arasında sözlü kavga fiziki kavgaya döndü.
Arbede sırasında bir araç geldi. Araçtan inen Giorgio Roupakias adlı bir adam Pavlos’ doğru yürüdü, sarılıyormuş gibi yaparken bıçağı soktu.
Fyssas, yerde kanlar içinde yatarken ve hala bilinci yerindeyken tshirtünü kaldırıp polise kendisini bıçaklayanın Roupakias olduğunu gösterdi, hastaneye kaldırıldı ama kurtarılamadı.
Bir kadın polis diğer DİAS polislerinin gözlerini önünde arabasına binip kaçacakken Roupakias’ı tutukladı.
Katil Giorgos Roupakias Altın Şafak’ın kafesinde çalışan, eski bir kamyon şoförüydü.
Suçunu itiraf etti. Ama cinayet basit bir arbedede bıçaklama olayı değildi. Roupakias’ın cinayetten önce Altın Şafak'ın merkez ofisini aradığı ortaya çıktı.
Altın Şafak’a karşı gösteriler, saldırılar başladı.
Polis de cinayeti izlemek ve örtbas etmekle suçlanıyordu.
Polis soruşturmayı bir türlü tamamlamadı, azmettiriciler bulunamadı.
Bu yüzden katil 2016’da tutukluluk süresi bitince serbest kaldı.
Soruşturmanın adi bir cinayet olarak kalmaması için bir kadın büyük bir mücadele verdi:
Pavlos’un annesi Magda Fyssas.
Magda Fyssas ve ona destek veren solcu aktivistlere göre cinayet arkasında Yunanistan’ın aşırı sağcı Altın Şafak partisinin liderlerinin, milletvekillerinin olduğu siyasi bir cinayetti. Ve cinayet emri parti yöneticileri tarafından verilmişti.
Ama o yıllarda bu ispatlanması zor, üzerine gidilmesi tehlikeli büyük bir iddiaydı.
Çünkü Altın Şafak, yüzde 7 oy oranlarına ulaşmış, Meclis’e girmiş Yunanistan’ın yükselen partisiydi.
Parti, 19 yaşında sağcı askeri diktatörlük yıllarında solcu mahkumlara işkence yapan bir polisin cenazesinde gazetecilere saldırarak siyasi kariyerine başlamış Nazi sempatizanı Nikos Mihaloliakos tarafından kurulmuştu.
Sonra orduya komando olarak katılan Nikos Mihaloliakos kısa sürede kaçak patlayıcı bulundurma suçundan ordudan atıldı.
Etrafında toplanan Nazilerle önce dergi çıkardı, sonra da 1985 yılında Altın Şafak örgütünü kurdu. Örgütün hem legal kanadı hem de milis güçleri bulunuyordu.
Grubun üç büyük düşmanı vardı: Türkiye, Makedonya ve solcular…
1993 yılında partiye dönüştüler. Ama hep bir sokak milis güçleri de oldu.
1995’de partinin milisleri Bosna savaşında Sırp çetniklerle savaşmaya gitti.
Parti, Yunanistan’ın ekonomik krizlerinde büyüdü. Ve 2012’de yüzde 7 oy alarak Meclis’e girdi.
Parti güçlendikçe milislerin cesareti arttı.
Bir Afgan doktorun muayenesini bastılar, Pakistanlı bir mülteciyi bıçakladılar. Mısırlı balıkçılara saldırdılar, Türk azınlığı tahrik ve tehdit ettiler.
Ve nihayet bu listeye 17 Eylül 2013’te Pavlos Fyssas cinayeti eklendi.
Dava 7 yıl sürdü.
7 Ekim 2020’de Atina İstinaf Mahkemesi binasından koşarak çıkan Magda Fyssa, “Başardık oğlum” diye bağırdı.
Haberi alan ve mahkeme önünde bekleyen 30 bin kişiden birkaç dakika sonra kutlama çığlıkları yükseldi.
Mahkeme, Altın Şafak Partisi’nin bir suç örgütü olduğuna, daha önce parti mensupları tarafından işlenen saldırıların, suçların organize bir şekilde düzenlendiğine hükmetmişti.
Partinin liderleri, milletvekilleri ve üyeleri dahil olmak üzere 68 kişi 13 yıla kadar hapis cezasına çarptırıldı. Parti liderleri tutuklandı, parti kapatıldı.
Bunların hepsini oğlu için mücadele eden bir anne başardı.
.03/07/2024 02:00
“Mağdur şahıs Türk değil”
Son yıllarda yerel haberler sosyal medyadan özellikle de Instagram üzerinden paylaşım yapan haber hesaplarından izleniyor.
İl ve ilçe adlarının “Takip”, “son dakika” gibi isimler aldığı bu hesaplar anlık olarak şehirlerdeki havadisleri video ve fotoğraflarla paylaşıyor.
Tabii gazetecilik standartları düşük, yorumun önde olduğu hesaplar bunlar.
İşte onlardan Kayseri’de çokça var. Binlerce takipçileri var, insanlar şehirlerinde olan biteni bu anlık hesaplardan izliyor.
Bundan beş gün önce Kayseri’deki o hesaplar şöyle bir haber geçti:
“Kayseri'de kar maskesi takan M.K. (56) takip ettiği yüzde 90 zihinsel engelli kadına cinsel saldırıda bulundu. Yaşanan cinsel saldırı olayı da güvenlik kamerasına yansıdı. Gözaltına alınan şahıs emniyete götürüldü.”
Kar maskesiyle zihinsel engelli kadına tecavüz eden sapık Suriyeli değildi, Türktü.
Olay Kayseri’de ve güvenlik kameralarının göreceği bir yerde meydana gelmişti.
Ama bu haberi hiçbirimiz duymadık. Haberi veren mecralar düz ve yorumsuz bir haber olarak bunu duyurdular.
Bu rezalet için kime sokağa çıkmadı, tecavüzcüyü bize teslim edin diye karakol önünde kimse toplanmadı.
Çünkü Kayseri gibi büyük bir şehirde her gün buna benzer cinsel saldırılar meydana geliyor.
Ölümle biten tecavüz olayları, çocukları cinsel olarak istismar eden sapıklar, tacizler…
Maalesef insanoğlunun karanlık bir tarafı var.
Ama bu olayların hiçbiri bir milleti, bir şehri, bir mahalleyi topluca suçlu yapmıyor.
Kar maskeli sapığın muhtemelen ailesi bile suçun şahsiliği gibi temel bir ilke nedeniyle bu vahim saldırıdan dolayı suçlanmadı.
Doğru olan da buydu.
Ama beş gün sonra aynı Kayseri’deki anlık haber mecraları bu kez Eskişehir Bağları olarak bilinen muhitteki bir pazar yerinin umuma açık tuvaletindeki iğrenç bir cinsel tacizin haberini vermeye başladılar:
“Kayseri'nin Melikgazi ilçesine bağlı Eskişehir Bağları Danişmentgazi Mahallesi'nde bulunan pazar yerinde Suriye uyruklu şahısların küçük bir kız çocuğuna tecavüz ettikten sonra bölgede bulunan bir halka açık tuvalete saklandığı iddia ediliyor.Olayın ardından bölgeye polis ekipleri sevk edilirken, halkın öfkeli bekleyişi sürüyor.”
“Kayseri'nin Melikgazi ilçesine bağlı Eskişehir Bağları Danişmentgazi Mahallesi'nde bulunan pazar yerinde Suriye uyruklu şahısların küçük bir kız çocuğuna tecavüz ettiği iddiasının ardından bölgede ikamet eden bir vatandaş "Devlet nerede?" Diyerek isyan etti!”
Cinsel saldırıyı yapan “Suriyeli uyruklu şahıslar”dı. Bir değil, bir çok kişinin bir kız çocuğuna tecavüz ettiği yazılıyordu.
Cinsel saldırı bir umuma açık tuvalette meydana geldiği için, çevredekiler bağırma sesleriyle saldırgana müdahil olmuş, saldırgan orada darp edilmiş, olay yerine polis gelmiş ama etraftaki kalabalık artmış, kalabalık polisten saldırganı kendilerine vermesini istemişti.
İşte Kayseri’deki olaylar 30 Haziran günü böyle başladı.
Kısa sürede olay duyuldu. Tacizin video görüntüleri sosyal medyada dönmeye başladı. WhatsApp gruplara düştü.
Ve öfkeli kalabalıklar Suriyelilerin yoğun olarak yaşadığı mahallelerde sürek avına çıktılar.
Dükkanlar, arabalar taşlandı, yakıldı, Suriyeliler dövüldü.
Olay yerine gelen Vali, milletvekilleriyle dar bir balkona çıkarak 21 polisi de yaralamış saldırgan grubu “Yapmayın Allah aşkına” gibi nazik cümlelerle sakinleştirmeye çalıştı.
“Mesajınız alındı” dedi.
Kalabalığın içinde giren Emniyet Müdürü onları şöyle sakinleştirmeye çalıştı:
“Tepkinizi gösterdiniz. Sizi anladık, mesajınızı aldık. Bundan sonraki yapacağınız her türlü hareket sizinle ilgili konulara dönecek. Buradaki mağdur şahıs Türk değil. Şu anda şüpheli şahıs gözaltında. Mağdur şahsın sağlığıyla ilgili herhangi bir problem gözükmüyor. O şahsın ve ailesiyle ilgili sınır dışı dahil her türlü işlemlerinde size söz veriyorum. Bir hafta sonra tekrar bu mahalleye geleceğim. Bu olayla ilgili neler yaptığımızı söyleyeceğim. Lütfen ailelerinizi alın, evlerinize geçin. Biz gerekeni yapacağız, bunun sözünü veriyorum."
Evet tam olarak böyle sakinleştirdi: “Mağdur şahıs Türk değil”
Burada mağdur şahıstan kastedilen 7 yaşındaki bir kız çocuğuydu.
Evet Suriyeliydi. Onu taciz eden saldırgan da amcasının oğluydu.
Yaşanan olay onlarca Suriyelinin dükkanı arabası tahrip edildikten sonraki gün gazetelerde tam olarak yer aldı:
“Melikgazi ilçesi Danişmentgazi Mahallesi'ndeki pazar yerinde bulunan tuvalette amcasının kızı 7 yaşındaki M.A'ya cinsel istismarda bulunduğu gerekçesiyle yakalanan Suriye uyruklu İ.A'nın (26) emniyetteki işlemleri tamamlandı. Adliyeye sevk edilen şüpheli, çıkarıldığı nöbetçi hakimlikçe tutuklandı.”
Suriyeli bir sapığın Suriyeli çocuk akrabasına tacizinin sonunda olaylarla ilgisiz Suriyelilerin helal yoldan ve büyük zorluklarla sahip oldukları dükkanları ve arabaları tahrip edildi.
Ve bu olay üzerine partiler, siyasetçiler, gazeteciler Türkiye’nin mülteci politikasını eleştirdiler, “tepki gösteren” vatandaşları anladıklarını dile getirdiler, böyle devam ederse benzer olayların daha da artacağını söylediler.
Bu olaydan sonra meseleyi ülkemizdeki mülteci meselesiyle açıklayanlar için bir kere daha tekrarlayalım:
Emniyet Müdürü, Suriyelilerin malına mülküne saldıran kalabalığı, “saldırıya uğrayan çocuğun Türk olmadığını” söyleyerek sakinleştirmeye çalıştı.
Yani mesele çok ciddi.
İlk kez de karşılaşmadığımız bir mesele.
Hele de 2 Temmuz’un yıldönümünde.
Suriyelilerin hepsi Suriye’ye döndüğünde bu mesele hala burada olmaya devam edecek.
.6/07/2024 02:01
Boz değil, sarışın bir kurt...
Boz değil, sarışın bir kurt…
Merih Demiral’ın bozkurt selamı üzerine başlayan bozkurt tartışmalarının mağdurlarından biri de Atatürk oldu.
Önce 1930’larda Florya Deniz Köşkü’nde çekilmiş fotolarından biri değiştirilip, bozkurt selamı yapıyormuş gibi gösterildi.
https://x.com/teyitorg/status/1808499013391356252
Sonra başka bir resminde de photoshopla kurtla geziyormuş gibi gösterildi. 2018’de muhalefetin cumhurbaşkanı adayı, kuantum bilmekle övünen Muharrem İnce bunu gerçek zannedip paylaştığına göre o kadar da kötü bir photoshop olmayabilir.
https://x.com/malumatfurusorg/status/1808830175896883555
Atatürk üzerinden epey para ve itibar kazanmış başka bir yazar “Küçük izcilere 'yavru kurt' adını bizzat Atatürk verdi” bile dedi.
1916’da İzcilik hareketini kuran İngiliz Robert Baden-Powell tarafından Rudyard Kipling'in "Orman Kanunları" isimli eserindeki yavru kurtlardan esinlenerek küçük izcilere verilen evrensel bir ad bile siyaseten şimdi öyle icap ettiği için Atatürk’e bağlandı.

Yine televizyonların en çok bağıran Atatürkçülerinden biri Nazım Hikmet’in Kuvva-i Milliye destanında Atatürk için yazdığı “Sarışın bir kurda benziyordu. Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. Yürüdü uçurumun başına kadar, eğildi, durdu. Bıraksalar ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak..” diye devam eden ünlü satırları da bozkurda bağladı. Renk körlüğü bir tarafa Atatürk’ün Türkçülüğünü ispat için Nazım’ın kurt benzetmesine ihtiyaç yok, Türk Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi’ne bakmak yeterli. Ama ne hikmetse o tezlerde bozkurttan bahis yok ki birazdan ona geleceğiz.
Atatürk’ü bozkurda bağlamaların en üç noktası ise H.C. Armstrong’un 1932’de yayınlanan “Bozkurt” adlı Atatürk biyografisi üzerinden yapılanı oldu.
Kitabın tam adı şöyle: “Bozkurt: Kemal Atatürk'ün Yaşamı. Bir Diktatörün Samimi Portresi”.
“İşte bak Atatürk’e bozkurt deniyormuş” diyenler herhalde bu kitabın kapağını açıp hiç okumamış.
Atatürk’ün çok kaba ve sert bir portresinin çizildiği biyografi, çıktığı günden itibaren Türkiye’de yasaklanmış, kitaba karşı cevabi kitaplar yazılmıştı. Yani yabancılar “bozkurt” diyordu da çok iyi bir referans değil.
20’inci yüzyılın başlarından itibaren Türkçülük kendi tarih tezini inşa etmeye başladığında; o zamana kadar çok da referans verilmeyen Moğol efsanesi olarak bilinen Ergenekon Destanı, Rasana milletinin atası olan dişi kurdun emzirdiği Romus ve Romulus’un Roma’yı kurması efsanesinden de esinlenen bozkurt, börteçine, asena kültleri ortaya çıktı.

Roma’da Romus ve Romulus kardeşleri emziren dişi kurt heykeli.
Özellikle erken Cumhuriyet döneminde Ziya Gökalp, Rıza Nur gibi isimler bu kültün oluşmasında etkili oldu.
1925 yılında ilk pullar ve birinci emisyon kağıt paralar tasarlanırken ressam Ali Sami Boyar’ın bazı pul tasarımlarında ve 5-10 liranın üzerinde bozkurt resmi çizmesi bu atmosferin bir sonucuydu.
1’den 100’e kadar kağıt paraları tasarlayan ressam Ali Sami Bey, 5 lira tasarımını şöyle anlatmış:
“Yüz tarafındaki ve ortadaki resim bozkurt timsalidir. Bu mevzuun terkibindeki mana şudur: Türk’ün çok eski bir remzi olan hilalin ortasından yeni bir sıçrayışla şahlanan bozkurdu Ankara’dan doğan parlak bir güneş, altın ışıklarıyla takdis ediyor. Sağ tarafındaki küçük dairenin içinde ilk meclis binası vardır. Arkasındaki resim Ankara Bend deresini ve köprüsünü gösteren şirin bir manzaradır.”

Ama Atatürk resimleri, Ankara, Sivas manzaraları, saban süren köylülerin görsellerinin olduğu kağıt para tasarımlarında bozkurdun Atatürk’ün talimatıyla konulduğun herhangi bir delili yok. Ali Sami Bey’e sipariş edilen ve Abdülhalim Renda başkanlığındaki komisyonun onayladığı tasarımların Atatürk’ün de onayından geçtiğini varsayabiliriz. Ama bununla ilgili de elde herhangi kaynakta bir bilgi yok.
O günlerde bu çok büyük bir mesele de olmamış. Esas mesele Atatürk’üm resimlerinin paraya basılması olmuş.
Zaten kurtlu diye anılan 5 ve 10 liraların 1930’lardaki ikinci emisyonunda bozkurt gözden kaybolmuş. Bir daha da parada ve pulda görünmemiş.
1926’da Türkiye’yi terk eden ve ancak Atatürk’ün ölümünden sonra dönebilen Rıza Nur, 1924’de ölen ve o ana kadar Atatürk ile istediği diyaloğu tam olarak kuramayan eski İttihatçı rejimin ideoloğu Ziya Gökalp’in yeni Cumhuriyet rejimine etkisi sınırlı kalmıştır.
Türkçülük akımının önemli isimleri Sadri Maksudi, Zeki Velidi, Ahmet Ağaoğlu gibi isimler de 1930’lara gelindiğinde ya tasfiye edilmişlerdir ya da etkisizleştirilmişlerdir.
Daha sonra logosuna kurtbaşı da koyan Hamdullah Suphi’nin başkanlığındaki Türk Ocakları, siyaseten fazla büyüdüğü için bizzat Atatürk’ün talimatıyla 1932 yılında kapatılmış, bütün malları Halkevleri’ne dönüştürülmüştü.
Atatürk’ün Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi’nde Turancılık yoktu. Bu teorilerin merkezinde Batı medeniyeti karşısında Türklüğün de köklü, birincil ırklardan olduğunu ispat arzusu vardı. Türk dünyasını birleştirmek, Ergenekon efsaneleri, bozkurta atıf yoktu.
1930’lar boyunca bütün mesaisini Türk tarihi ve dili üzerine çalışmalarda harcayan Atatürk’ün ağzından da “bozkurt”, “kurt”, “turan”, “Ergenekon” referanslı herhangi bir cümle duyulmadı, şimdilerde photoshop üretmek zorunda kalındığı gibi kurtlu ya da bozkurtlu herhangi bir fotoğrafı da yok.
Tam tersine Atatürk’ün bu bozkurt meselesinden pek hoşlaşmadığının en yakınındaki Afet İnan ve Falih Rıfkı’nın kaleminden tanıklıkları da var.
Afet İnan:
“Atatürk’e bir gün, renkli olarak çizilmiş, devlet arması olabilecek şekiller getirmişlerdi. Bunlarda hâkim olan unsur, ya kurt başı veyahut da ay yıldız idi. Ressamlarımızın bulabildikleri bu armaların hiçbirini, Atatürk kurduğu devletin bir Cumhuriyet arması olarak kabul edemedi. Bunlara düşünerek defalarca baktı.
Nihayet söylediği şey şu idi:
‘Bunların hiç biri bugünkü dünyamızın içinde kurulan yeni bir devletin arması olamaz. Devlet armasını, bir insan başı olarak temsil etmeli.’ dedi.
Ben bunun üzerinde kendisiyle birçok defalar konuştuğum zaman, bana verdiği izahat şu oldu:
‘Bu dünyada her şey insan kafasından çıkar. Bir insan başının ifade etmeyeceği hiçbir şeyi tasavvur edemiyorum’.
Netekim bizim bu gün bir Cumhuriyet devleti armamız yoktur. Çünkü naklettiğim gibi, yapılan şekillerin hiç biri Atatürk tarafından kabule şayan bulunmamıştı.”
Falih Rıfkı da bunun tanığıdır:
“Bir gün Türk Cumhuriyeti için nasıl bir arma şekli bulmak lazım geldiğini münakaşa ediyorduk. Arkadaşlardan biri esaslı motif olarak (kurt)u tavsiye etti. Atatürk sordu:
-Ne kurdu?
-Bozkurt.
Ve uzun hikayesini anlattık. Gülümseyerek:
-Masalları bırakınız, dedi, her şeyin kaynağı insan zekasıdır. Siz bana zeka timsali arayınız.”
Zaten bu tepkisellik yüzünden Cumhuriyet’in ilk yıllarında görünen bozkurt daha sonraki yıllarda ortadan kayboldu.
Hatta Türkçülük ve Turancılık şimdi Türkçülük Bayramı olarak kutlanan 3 Mayıs 1944’deki tutuklamalarla milli tehlikeler arasınaa girdi ve uzun yıllar da çıkmadı.

Bozkurt sembolü MHP kurulurken bile marjinal bir fikirdi ve kavgaya neden olmuştu.
9 Şubat 1969 Adana'da kongrede Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nin (CKMP) adı Milliyetçi Hareket Partisi’ne (MHP) dönüşürken bir grup logo olarak bozkurdu önerdi.
Ne olduğunu kongredeki Yaşar Okuyan’ın anılarından okuyalım:
“1969’da Adana’da partinin kongresi oldu. O kongrede CMKP’nin ismi MHP’ye dönüştü ve çok büyük kavgalar yaşandı. Partideki gerçek ayrılık tam olarak yüzünü gösterdi. İkiye bölündük. Gençlerin önemli bir kısmı Nihal Atsız’ı destekliyordu. Atsız grubu, ‘Amblem bozkurt olsun’ önerisinde ısrarcıydı. Biz yani Türkeş’i destekleyen genç ekip ise ‘üç hilal’ olması için bastırıyorduk. Hatta bir ara ‘Gençlik kollarında, hilal içinde bir bozkurt amblemi kullanılsın’ denildi. Kabul görmeyince gerilim tırmandı ve büyük kavgalar çıktı. Sopalarla birbirimize girdik, polis bile müdahale etmekte zorlandı. O gün Türkeş ekibi olarak seçimi kazandık. Partinin ismi MHP olarak değiştirildi. Amblem ise üç hilal oldu.”
Bozkurt ise Ülkü Ocakları’nın amblemi oldu. Ama uzun yıllar kimsenin aklına parmakla kurt işareti yapmak gelmedi.
1965’den beri siyasette olan Türkeş bile ilk bozkurt selamını 1991’de vermişti.
Hem de metalcilerin selamına benzeterek.
1991’de Türkeş’e ilk bozkurt selamını verdiren Gagavuz Türkü gençlerden Güllü Karanfil o günü şöyle anlatıyor:
“Günlerden 7 Ağustos mu 8 mi, tam olarak hatırlayamıyorum… Ankara’dayız ve Başbuğ Alparslan Türkeş’i ziyarete geliyoruz. Gagauz ekibinin konuşmacısı bendim. Başbuğla teker teker el sıkışarak adlarımızı söyledik, nereden geldiğimizi anlattık Gagauz üçgen bayrağımızı bağışladık ve bazılarımız Bozkurt işaretini tutarak fotoğraf çektirdik. Tarihi bir fotoğraf bu! Gagauz gençlerinin ortasında duran Başbuğ bu işareti ilk defa tutuyor ve hatta dikkat etseniz yanlış tutuyordur. Ekibimizden bazı gençler yeni benimsenen işareti tutmakta tereddüt etmişler.”
Peki, Türk Dünyası Vakfı’nın bir gezisiyle Türkiye’ye getirilen Gagavuz Türkü gençler nereden öğrenmiş o bu işareti?
Zannedildiği gibi atalarından değil.
Canavar Yortusu adlı bir kurt bayramları olan, 90’larda bağımsız olunca kendilerine kurtlu bayrak yapan Gagavuzların kurt işaretinden o geziye kadar haberleri yoktu.
Onlar da bu gezi sırasında Türkiyeli ülkücü bazı gençlerden görmüşlerdi:
“Gezimizin ilk gününden beri Vakfın avlusunda ‘Bozkurtlar’ ‘’fazlalaşınca’’ bizi samimi bulan Türkiyeli arkadaşlarımız (yukarıda yazdığım isimler), bize, artık artık şimdi herkese malum olan, Bozkurt işaretini gösterdiler. Meğer tam o yıllarda bu işareti Türkiyeli ülkücüler kendi aralarında çok nadiren yapıyorlarmış. Yapıyorlardı, ama Türkiye’de bu işaret yayılmamıştı. Orada işte tarihi bir an oldu. Gagauz Cumhuriyetini (tanınmayan) yeni kuran Bozkurtlu bayrağını elinde gezdiren ve Bozkurt işaretini Türk arkadaşlarından hemen benimseyen Gagauz ekibi o günden başlarak tüm gezi zamanı o işareti hep tuttu.”

1991’de İstanbul’da bir grup ülkücü genç arasında bile çok nadiren yapılan, hatta Türkeş’in bile bilmediği bir hareketten bahsediyoruz.
70’li yıllardaki bazı fotoğraflarda ülkücü gençlerin kurt işareti yaptığı görülüyor.

Türkeş’in Bakü’de Ebulfeyz Elçibey’in seçim mitinginde kamu önünde kurt işareti yapması ise bu Gagavuzlu gençlerden işareti ilk kez görmesinden bir yıl sonra 1992 Mayısı’nda.
O gün mitingde Türkeş’in yanında olan Azerbaycanlı, Elçibey ile siyaset yapan milliyetçi akademisyen Prof. Dr. Hanım Halilova, Bozkurt işaretini Türkeş’e kendisinin öğrettiğini, Türkeş’in işareti önce yanlış yaptığını anlatıyor her yerde:
“Milyonlar Türkeş beyi görmeye gelmiş. Herkes de bozkurt işareti yapıyor. Elçibey konuşma yapmaya gitti. Başbuğ bana sordu “Yavrum bu ne işaretidir”. Sayın Başbuğum bu Bozkurt işaretidir. Göktürklerden bize gelmiştir. Türklüğün simgesidir. Böyle yaptı. Sayın Başbuğum öyle olmaz, metalistler öyle yapar. Parmaklarını düzelttim.”
Gerçekten de o mitingin fotoğraflarında Türkeş’in bozkurt işaretini “metalistler” gibi yaptığı görülüyor.

Bozkurt işareti yapması ertesi gün gazetelerde haber olduğuna göre kamuoyu önünde bir ilk.
Türkeş’in oğlu Tuğrul Türkeş, 2007 yılında Erdoğan’ın şehit cenazelerinde Bozkurt işareti yapılmasını eleştirmesine karşı yaptığı açıklama bu aralar çok dönüyor:
“Bozkurt işareti, bütün Türk dünyasında kullanılıyor. 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra Bakü’de Ebulfeyz Elçibey’in düzenlediği mitingde bir milyon insan Alparslan Türkeş’i “Bozkurt” işaretiyle selamladı. Orada görülen bu işaret daha sonra Türkiye’ye de geldi ve Türk milleti tarafından kullanılmaya başlandı. Başbakan’ın bu işareti bilmeyişi Türk tarihini bilmemesinden kaynaklanıyor. Biraz okusa öğrenecek ve o zaman bu işareti küçümsemeyecek, alay edemeyecek.”
Bundan sadece 17 yıl önce Erdoğan’ın bozkurt işaretini eleştirmesi hatta alay etmesi kısmını not edelim ama mitingin videolarında ne 1 milyon insan var, ne de Azerbaycanlılar Türkeş’i bozkurt selamı ile karşılamış.
Gagavuzya gibi Azerbaycan’da da bu işaretinin 1990’lardan önce yapıldığının bir delili, belgesi, fotoğrafı yok.
Başka Türk ülkelerinde, toplumlarında da bu işarete rastlanmıyor.
Yani özetle bozkurt işareti Türkiye’de ülkücü çevrelerde üretilmiş, uzun yıllar tutmamış, marjinal kalmış, 1991’de ilk kez 1992’den itibaren de kamuoyu önünde Türkeş tarafından yapılınca popüler olmuş siyasi bir işaret.
1991’de Türk Dünyası Vakfı’nın düzenlediği gezi işaretin yayılmasında bir dönüm noktası olmuş:
O gezide olan Avrasya Yazarlar Birliği Başkanı Yakup Ömeroğlu, ‘’Bir Vakıf Çinar: Prof. Dr. Turan Yazgan hakka yürüdü’’ adlı makalesinde ise şöyle yazıyor:
“Bugün Türkiye’de bir siyasi partimiz tarafından sıkça kullanılan bir elin orta ve yüzük parmaklarını başparmakla birleştirip işaret ve yüzük parmaklarını yukarı kaldırarak yapılan “bozkurt” işaretini Turan Hocanın Türkiye’ye davet ettiği Türk Dünyasından gençlerden ilk kez öğrenmiştik. Üç günlük samimi beraberlikten sonra grubu Kayseri’ye yolcu etmek için Ankara tren garındaydık. Genç gönüller kısa zamanda o kadar kaynaşmıştı ki, onlar trenin vagonunda bizimkiler aşağıda ağlıyorlardı. Bu tablonun arasında Azerbaycan’da yaşayan Gagauzlardan gelen gençler (ki onların arasında bugün Gagauzların büyük şairlerinden biri olan ve hala ilişkilerimizin devam ettiği Güllü Karanfil de vardı) trenin camından sarkarak bir işaret yapıyorlar. Bu işareti görünce bizim gençler şaşırmışlar, Hakan Memur heyecanla “Abi Gagauzlar bir işaret yapıyorlar, baksana” dedi. Biraz şaşkınlıktan sonra “kurt bu kurt bozkurt işareti yapıyorlar” dedim ve biz de parmaklarımızı onlar gibi yaparak onları selamlamaya başladık. Onlar trende biz yerde bu işaretle vedalaştık. Bu işareti çok sevmiştik ve oradaki arkadaşlarla karar aldık: O yıllarda sık sık düzenlenen Karabağ’ın işgalini tel’in gösterilerinde, Bosna mitinglerinde ve başka her yerde biz bu işareti yaparak katılacaktık. Öyle de yaptık, slogan atarken bizim arkadaşlarımız elleriyle “bozkurt işareti” yapıyorduk. Bir süre sonra bazı büyüklerimizden bu davranışımızdan dolayı eleştiri almaya bile başlamıştık. Bu da nereden çıkmıştı, biz grubun birliğini bozuyorduk, biz ayrı bir fraksiyon hareketi mi başlatıyorduk vs”. Biz bu eleştirilere aldırış etmeden ve her birine yeni işaretimiz izah ederek her gösteride aynı işareti yapmaya devam ettik. Ta ki, merhum Türkeş, bu işareti Manisa mitinginde yapana kadar. Türkeş’in bu işareti yapmasıyla da Türk siyasi hayatı ve tüm Türkiye yeni bir sembolle tanışmış oldu.”
Atatürk photoshopları dışında, bozkurt işaretinin binlerce yıllık olduğuna dair gösterilen tarihi belge, çizim, heykel, ve kabartmalardki hareket ise Budistlerin parmak yogası mudra.


Muhtemelen tamamen uydurma olan belki de gerçekten de “metalistlerden” görünüp adapte edilen, duvar önünde bir gölge oyunu olarak bile bulunmuş olabilecek yeni nesil siyasi bir işaretle karşı karşıyayız.
Ama siyaseten bugün bozkurt işaretinin 1000 yıllık bir tarihi olduğuna karar verildiyse, bir de UEFA verdiği manasız sert kararla milli gururu rencide ettiyse buna Atatürk ne diyebilir ki?
Atatürkçüler ve ittifaklarına kendini kaptırmış muhafazakarlar böyle istiyorsa, bozkurt işareti resmi devlet işareti bile olur.
Sarışın kurtluğu bozkurtluğa dönüşebilir, parmakları photoshopla düzeltilir, yanında bir kurt yerleştirilir.
.08/07/2024 02:01
İşaret parmağının dönüşümü...
Geçen haftanın iki büyük haberi, harareti geçtikten sonra üzerinde durup düşünmeyi gerektiriyor.
Biri Türkiye’de muhafazakarlığın kalelerinden Kayseri’de nüfusun sadece yüzde 5’ini oluşturan Suriyelilere karşı bir adi suçun provokatif haberlerle şehre yayılmasından sonra başlayan saldırılar.
Saldırı deyince belki tam olarak anlaşılmıyor.
Suriyelilere ait 107 dükkan taşlandı, tahrip edildi, yakıldı, bazıları yağmalandı.
Suriyelilere ait onlarca araba parçalandı. Bazıları bir iş makinesiyle.
Vandallığın boyutunu en iyi gösteren daha önce bir Suriyelinin işlettiği manav olduğu için, içine girip tahrip edilen kitapların yere fırlatıldığı bir Kuran Kursu.
Üzerindeki apartmanın yöneticisi bir daha yağmacılar gelmesin diye tahrip edilmiş binaya gerilen brandaya “Burası Kuran Kursu, Türklere aittir” yazdırdı.
Emniyet müdürü taşkınlık yapan kitleyi sakinleştirmek için tacize uğrayan küçük kızın “Türk olmadığını” söyledi.
Ve maalesef bu bilgi kitleyi sakinleştirdi!
Ensar-muhacir kardeşliğini geçeli çok oldu ama Suriyelilerin en azından Müslüman olmasının bile artık Suriyelinin taciz ettiği küçük kız Suriyeliymiş bilgisini alınca evine dönen, Kuran okunan bir yer olduğu belli bir yere bile saldıran ve ancak Kuran Kursu Türklere aittir afişiyle durdurulabilen saldırgan kitle için hiçbir şey ifade etmediği anlaşılıyor.
İkinci olay tabii ki Merih Demiral’ın maçtaki bozkurdu ve ardından aldığı cezaya muhafazakar kesimden gelen abartılı, çoşkulu ve bol bozkurtlu tepkiler. Cezaya kızmak anlaşılır olsa bin yıldır yapıyormuş gibi büyük bir özgüvenle yapılan bozkurt işaretleri, bozkurdun nasıl milli kimliğimizin bir parçası olduğuyla ilgili hararetli konuşmalar, 8 yıllık AK Parti-MHP ittifakının yarattığı toplumsal ve kültürel değişimin çarpıcı bir örneği oldu.
Bu sadece geleneksel Batı’ya tepkiden, son zamanlarda Ayşe Ateş’e belaltı saldırılara kadar varan ne pahasına olursa olsun iktidarı ve müttefiki korumak refleksinden ya da müttefike benzemekten daha derin bir sosyal değişime işaret ediyor.
Aslında makarayı biraz daha sarmak mümkün.
Geleneksel olarak Türkiye’de din ve milliyetçilik her zaman içiçe geçmiş, bazı noktalarda ayrılan ama devlet kutsamacılığı ve tarih şuuru gibi çok büyük ortak paydaları olan iki fikir olageldi.
Türk-İslam sentezi, milliyetçi-muhafazakar terkipleri bu ortak dünyayı ifade ediyor.
Ama sol entelijansiyanın yıllardır ve nihayet bir tür nefret söylemine dönen bir iddiayla tekrarladığı gibi ikisi arasında hiçbir fark da yok değildi.
İslamcılık bu terkibi bozmak, arayı açmak isteyen jakoben ve elit bir fikri akım oldu.
Bozkurtçu idoelojik milliyetçiliğin modernleşmeyle, Kemalizmle, orduyla, devletle paralel olan seküler kimliği, uzun yıllar bu terkibin bir kader birliğine dönüşmesine mani oldu.
Türkeş’in 27 Mayıs’ın sözcüsü olması herhalde bir tesadüf değil.
Özellikle 80’ler ve 90’larda İslamcılık güçlendi ve milliyetçilikle mesafe açıldı.
91’deki zorunlu RP-MÇP-İDP seçim ittifakı bile uzun ömürlü olamadı.
Dindarların, laik baskılar nedeniyle devletle arası açıldı.
Bu da demokrasi taleplerini yükseltti, önce siyaseten sonra kültürel ve dini daha liberal bir muhafazakarlık ortaya çıktı.
Ama AK Parti iktidarının o “kaka devleti” tasfiyesi ve Ankara’yı ele geçirip muktedir olmasıyla Müslümanlar artık Necip Fazıl’ın meşhur dizelerindeki gibi kendilerini “öz vatanında garip ve parya” hissetmemeye başladılar.
Devlet dinle barıştı, artık cenaze namazlarında kenarda bekleyen subaylar değil, vakit namazlarında saf tutan komutanlar, başörtülü polisler, dualarla açılan köprüler vardı.
Ama yukarıda yaşanan bu değişimi bir sosyal değişime dönüştüren bundan sonra yaşanan travmalar ve hayal kırıklıkları oldu.
Biri küresel bir hayal kırıklığı.
İslamcı dünya tasavvuru hayalleri Arap Baharı’yla büyük bir heyecan yaşadı.
Ama günün sonunda yaşanan yenilgiler ve yıkım büyük bir hayal kırıklığına neden oldu.
Türkiye’de ise bu hayal kırıklığı çifte kavrulmuş yaşandı.
Ümmetin aslında bizi o kadar sevmediği ve beklemediği ortaya çıktı, emperyal hayaller suya düştü, Mısır darbesi ve Suriye’de İslam dünyasının bölünmesi, bazı Arap ülkelerinde artan Türkiye karşıtlığı, ümmet diye uzaktan sevilen Müslüman kardeşlerle Suriyeli mülteciler olarak birlikte yaşamak zorunda kalmanın yarattığı travmalarla birleşti.
Ümmetle gönül bağları zayıfladı, yalnızlık hissi içe, öze, aileye yani millete, Türklüğe çekilmeyi getirdi.
Artık Dağlık Karabağ in, Gazze out. Aliyev in, Gannuşi outtu.
Aynı dönemde büyük heyecanla girilen Çözüm Süreci hayalinin, hendek felaketi ve şehirlerde terör eylemleriyle patlaması, Türkiye’deki İslamcıların ve dindarların milliyetçilikle aralarındaki son ve en güçlü duvarı da yıktı.
Artık önünde Müslüman Kürtlerle olan kültürel ve siyasi bağlar ve Kürtlere karşı sorumluluk ve mahcubiyet duygusu gibi engeller de kalmayınca Türkçülük bentlerini aşıp sel gibi ortama aktı.
Ve üzerine 15 Temmuz geldi.
Bu korkutucu darbe girişimi, bilinen doğrulardan şüpheye, ortak referansların ikna gücünü kaybetmesine, “başı secdeye eğen” gibi referansların erimesine neden oldu, moraller bozuldu, depresyon içe doğru kapanmayı hızlandırdı.
Çevremizdeki devletlerin yıkılmasının üstüne bir de devletin sokaktan toplanması korkusu eklendi, ne olursa olsun bir devletin başımızda olmasıyla ilgili geleneksel travmaları ve devlet tapıcılığı tetiklendi.
Devletle, tankla, tüfekle, jetle ve tabii bayrakla barışan dindarlar bu devletin resmi dindarları haline geldiler.
Artık kimse öz vatanında garip ve parya değildi.
10 yıl önce üniversiteye bile çocuklarını sokamayan insanlar binlerce yıldır bu topraklarda asli unsur oldukları gururuyla ötekiliğin acısını çıkarmaya başladı.
Bu özgüvenle tehlikeli ve güvensiz hale gelen cemaat ve tarikatlar ile olan bağlarından kurtulan pek çok mütedeyyin insan başıboş kaldı, Reisçilik, devletçilik ve Osmanlıcılıkla kendi dindarlıklarını kurdu, daha fazlasını yapmaya donanımı yetmeyenler ise hali hazırda varolan, güçlü, birleştirici, tanıdık bir ideolojik fikrin etkisine girdi:
Milliyetçilik.
Tarihin bu altüst oluşu içinde MHP’den uzanan el ve kurulan ittifak da milliyetçiliğin tutunacak bir dal olarak görülmesine yardımcı oldu.
Bu dalga şehirleşmeyle zaten süren sekülerleşmenin hem ivmesini artırdı hem de yönünü değiştirdi.
Herkesin ve araştırmaların mutabık olduğu gibi Türkiye’de kendisini dindar ve muhafazakar olarak gören kitlede hızlı bir sekülerleşme ve dünyevileşme var.
Sekülerleşme deyince ilk akla gelen dinden uzaklaşma ya da “Deist” olmak.
Ama burada bahsedilen sekülerleşme kelimenin tam olarak Latince anlamındaki gibi “dünyevileşmek.”
Son 20 yılda şehirleşme, zenginleşme, eğitim imkanlarına ulaşmayla doğal ve evrimsel bir yavaşlıkta giden bu sekülerleşme veya dünyevileşme eğilimi özellikle 15 Temmuz darbe girişiminin çarpan etkisiyle büyük bir ivme kazandı.
Artık Türkiye’deki dindarlar milliyetçileşerek, devletçileşerek sekülerleşiyor.
Bu bir sekülerleşme çünkü İslami referanslar yerini İslami soslu yerli ve milli yani dünyevi referanslara bırakıyor.
Milliyetçilik sekülerleşmeye doğru adım atmak için çok uygun bir kanal, bir ara geçiş bölgesi.
Sekülerleşiyorsun ama geleneksel Türk modernleşmesi gibi bu Batılılara benzeyerek, öz benliğini kaybederek yani onların tabiriyle “gavurlaşarak” olmuyor.
Yumuşak bir geçişle, kültürün hatta dinin içinde kalarak çaktırmadan, hissettirmeden, göze batırmadan yaşanıyor.
Milliyetçilik ve Türkçülük; hayatla ve devletle barışık, kimseyi ahlaki kriterlerle sınırlamayan, dünyevi hayata izin veren ama aynı zamanda kimseyi de gavur yapmayan, dinin, milliliğin içinde tutan sihirli bir formül sunuyor.
Devletle bir derdi, oy vermek dışında uğruna fedakarlıklar yapacağı bir davası kalmayan, dünya nimetlerini elde etmek, elde olanları korumak, artırmak ve dünyadan keyif almak isteyen insanlar için harika bir ideolojik form olarak iş görüyor.
Uygulanması da çok kolay.
İşaret parmağı yerinde duruyor, ona serçe parmak ekleniyor, sonra diğer parmakla önde birleşiyor.
İşaret parmağı artık hem şehadeti hem de bir bozkurdun kulağını temsil ediyor
i10/07/2024 00:01
Üç ay sonra 31 Mart’a bakmak
CHP ve İmamoğlu için yaptığı araştırmalar ve hazırladığı raporlarla bilinen Reform Enstitüsü “3 Ay sonra: 31 Mart tablosu kalıcı mı?” başlıklı araştırmasını dün İstanbul’da tanıttı.
Meclis açık olsa da siyasetin yaz tatili havasına girdiği günlerde, iki yıl iki çok heyecanlı seçim yaşamış, seçimsizlikten Fransa, İngiltere hatta İran seçimlerine musallat olmuş seçim ve rakam bağımlıları için yaz eğlencesi olacak kadar üzerinde çalışılacak, kafa patlatılacak rakamsal veri var bu özenli araştırmada.
Türkiye’de maalesef medya içerik ve derinlik kaybı yaşarken araştırma kurumları ve think tankler dünya standartlarında işler ortaya koyuyorlar.
Konda, Ankara Enstitüsü, Rawest ve Reform Enstitüsü, yeni kurulan CORE Araştırma, Datalior biri kuruluşlar toplum ve siyaset hakkında konuşanlar ve “bir taksi şoförüyle konuştum” dışında sağlam veri arayanlar için çok özenli işler ortaya koyuyorlar.
Reform Enstitüsü’nün ürettiği analiz, araştırmalarla CHP’ye yaptığı katkı, AK Parti’nin kuruluş yıllarındaki SETA’nın ve Beşir Atalay-İbrahim Uslu’nun araştırmalarının katkısına benziyor.
AK Parti, o bağımsız araştırmalar ve analizlerle hem toplumun nabzını sansürsüz tutmuş hem de bu bilgiler üzerine ilerici adımlar ve söylemler kurmuştu.
Eleştirel de olabilen, bazen üzen ve kızdıran objektif, derinlikli araştırma ve bilgiye kulağının açık olması iyi bir siyasetçi turnusolu artık.
Reform’un son araştırması da CHP için propagandadan uzak soğukkanlı ve değerli bir veri seti sunuyor.
Araştırma 6900 denekle, 5 ayrı bölgede 6 büyükşehir, 6 il ve 11 ilçede derinlemesine görüşmelerle yapılmış.
Araştırmanın bir bölümü 14 Mayıs 2023- 31 Mart 2024 karşılaştırması.
Araştırmada CHP oylarının artışı bölgelere göre tasnif edilmiş.
Son 40 yıldaki tarihinin en yüksek oy oranına ulaşan CHP, “CHP Hinterlandı” olarak adlandırılan İzmir, Adana, Mersin, Edirne, Muğla, Eskişehir, Çanakkale gibi uzun süredir CHP’nin yönettiği ve seçimlerde önde çıktığı şehirlerde oyunu 4 puan yükseltirken, “Sağ Hakimiyeti” olarak adlandırılan AK Parti’nin kalelerinde ise 1 puan oy kaybetmiş.
Kocaeli, Afyon, Amasya, Giresun, Adıyaman, Malatya gibi CHP’nin sürpriz yaparak belediyeyi kazandığı ya da kazanma potasına girdiği “CHP Yükselen” olarak adlandırılan illerde oy artışı oranı yüzde 1. Buralardaki başarı esas olarak AK Parti’nin sandığa gitmeyen seçmenleri ve YRP’ye kaptırdığı oylarla gelmiş.
CHP’nin yüzde 10 ile en büyük oy artışı yaptığı iller ise “CHP Rekabetçi” olarak adlandırılan Türkiye’nin “swing state”leri olan iller: Yani AK Parti ile yarıştığı, iki parti arasında gidip gelen İstanbul, Ankara, Bursa, Balıkesir, Manisa, Hatay, Denizli gibi iller.
Araştırmanın en dikkat çekici bulgusu da burada:
“2024’te CHP’ye oy veren 17,4 milyon seçmenin 6,3 milyonu 2023’te CHP’ye oy vermemiş ‘yeni’ seçmen.
CHP’ye oy veren seçmenin yaklaşık %37’sini yeni seçmenler oluşturuyor.
CHP’ye AK Parti’den 1,4 milyon, İYİ Parti’den 1,5 milyon, DEM Parti’den 1 milyon, MHP’den 780 bin oy gelmiş.”
Yine araştırmaya göre AK Partili 2,5 milyon seçmen sandığa gitmezken, 1 milyon seçmen Yeniden Refah’a oy verirken, 1,4 milyon AK Partili seçmen de CHP’ye oy vermiş.
Özellikle de bu büyükşehirlerde.
2023’de CHP’ye oy vermiş seçmenlerin yüzde 18’i bu seçimde oy vermemiş gözüküyor.
Özellikle kalelerinde CHP seçmenleri sandığa gitmeyerek ya da diğer partilere kayarak partilerine son 40 yılın en büyük zafer anında destek vermemişler.
Araştırma seçmenlerin partiler arasındaki mobilitesinin arttığını, parti sadakatinin azaldığını gösteriyor.
Araştırmaya göre 2023’den 2024’e 12 milyona yakın seçmen oyunu değiştirmiş.

CHP, İYİ Parti’den 1,5 milyon, AK Parti’den 1,4 milyon, DEM Partiden 1 milyona yakın yeni oy almış.
Bulgular özellikle büyükşehirlerdeki DEM oylarının CHP’ye doğru aktığını ve 2028 gibi yine iki seçenek arasında bir karar anı seçiminde bu oyların yeniden CHP’ye gelmemesi için bir şimdilik ortada bir neden görünmediğini gösteriyor.
Bu oy akışında TİP, CHP içinde fraksiyon olmaya doğru giden bir parti.
Araştırmanın ilginç bulgularından biri Zafer Partisi’nin şehirli ve eğitimli bir kitlenin yani klasik CHP seçmenlerinin oylarını alabilen bir parti olması.
Yani seçmendeki bu mobilite güncel meseleler ve göçmenler, Gazze gibi belirli konular üzerinden bazı partilerin bir anda patlamasına neden olabilir.
Burada özellikle gençlerin karasızlığı ve apatisi yeni gelişmelere gebe.
Ama araştırmaya göre CHP’ye gelen AK Parti oylarında ağırlık zannedildiği gibi gençler değil, yaşlılar.
Yani emekliler ve ekonomi meselesinin oy tercihinde ne kadar belirleyici olduğunu gösteriyor bu rakamlar.

CHP’ye gelen yeni seçmenlerin çoğunluğunda eğitim düzeyi de lise ve altı düzeyde. CHP’nin AK Parti’nin Youtube sokak röportajlarında görünen ve muhalif seçmenlerde “irrasyonel oldukları” düşünülerek öfkeye neden olan seçmene ulaştığını gösteren rakamlar bunlar.
Araştırmanın ilginç verilerinde biri AK Partili seçmende CHP’ye karşı öfke ve endişenin azaldığını gösteren rakamlar. MHP seçmenindeki CHP’ye karşı öfke ve endişe oranı AK Parti’den yüksek.

Bu kaygı ve öfke oranının düşmesi AK Partili seçmenin CHP korkusuyla mobilize edilmesini engelliyor. Bakınız 31 Mart seçimleri
Normalleşme siyaseti CHP lehine bu oranı artırabilir. Ama aynı anda AK Parti seçmeniyle ilgili CHP ve muhalif seçmendeki öfke ve endişe oranına da bakmak gerek. Çünkü günlük hayatta, medyada görünür olan o öfke ve endişe, AK Parti seçmenindeki öfke ve endişeyi artıran ya da sabit tutan bir etki yaratıyor.
Araştırmadan CHP’ye karşı öfkenin ve endişenin azaldığını ama CHP’nin bir heyecan ve umut yaratamadığı da görülüyor. O rakamlar hala düşük.
Özellikle CHP’nin zayıf karnı olan meseleleri de araştırma ortaya koyuyor.
Konu bazlı olarak AK Parti ve CHP arasındaki kıyas yapmaları istenen denekler sırasıyla mülteciler, kültür sanat, adalet ve ekonomi konusunda CHP demiş ama sağlık, altyapı-ulaşım, milli güvenlik, dış politika, sosyal yardımlar konusunda AK Parti’yi seçmiş.

CHP’nin en iddialı olduğu konu mülteci meselesi seçmen gözünde. Orada da CHP’nin güçlü alternatifleri var.
Özellikle AK Parti’nin kaslarının hala güçlü olduğu konular yerel değil, genel siyasetin konuları.
31 Mart’taki başarıda adayı beğenme listenin tepesinde. Onu partiyi destekleme ve iktidarı cezalandırma izliyor.

Yani 31 Mart’ta iyi adaylar ve ekonomi için iktidarı cezalandırma oylarını artıran en güçlü iki motivasyon.
Bunlar genel seçim için şimdiden bir şey söylemiyor.
CHP, bu araştırmada da yarın seçim olsa anketinde AK Parti’nin önünde görünüyor.
Bu son 20 yıldır olmayan bir durum.
Bu trendi bozacak bir şey yapmıyor AK Parti iktidarı.
Ama yolumuz uzun. Ve bu araştırma CHP’ye işler iyi gidiyor ama bu iktidar olmaya yetmeyebilir diyor.
.15/07/2024 13:52
Neden o elektrik kabloları kimseyi endişelendirmedi?
İzmir Alsancak’ta su birikintisinden karşıya geçmek isteyen Özge Ceren Deniz (23) ve İnanç Öktemay (44) suda elektrik akımına kapıldı ve hayatını kaybetti. Korkunç skandalın arkasından çıldırtıcı bir ihmal çıktı.
Caddedeki elektrik kablolarının beş yıldır ortada bırakıldığı, esnafı, gelen geçeni zaman zaman elektrik çarptığı, hatta bir köpeğin öldüğü, 2019'da yerel medyada "Çözüm için illa biri mi ölmeli" başlıklı haberler yapıldığı ortaya çıktı.
İki genç, şehirli insanın canına mal olan bu ihmal haklı bir öfkeye, yüksek düzeyde bir empatiye neden oldu.
Öfke yetkililerin harekete geçirdi. Beş yıldır şikayetlere rağmen kapatılamayan elektrik kabloları yarım günde Karşıyaka Belediyesi, Gediz Elektirik ve İzmir Büyükşehir Belediyesi ekiplerince kapatıldı, sorun çözüldü.
Dün de olayda ihmali olan 20 Gediz Elektrik çalışanı ve 9 İzmir Büyükşehir Belediyesi çalışanı gözaltına alındı.
Böylece basit bir hizmeti beş yıl yapmayan kamu idaresi iş makineleri, memurları ve polisleriyle bir anda duruma vaziyet etti.
Peki, gerçekten de ihtiyacımız olan böyle eli sopalı, kudretli bir kamu otoritesi mi?
Neden sokağın ortasında beş yıl açıkta duran elektrik kablosu gibi neye mal olacağı malum bir potansiyel tehdide karşı bile ancak bir trajedinin harekete geçirebildiği öngörüsüz, risk hesabını önemsiz, hayatı değersiz gören bir kamu yönetiminden daha iyisini üretemiyoruz?
Hem yerel ve hem genel idarenin sorumlu olduğu bu trajedi vesilesiyle
şahıslar, partiler, ideolojilere takılmadan bu soru üzerine kafa patlatmalıyız.
Genel olarak bu olaydan sonra haklı olarak isyan edenler “Türkiye’de insanın değeri yok” gibi kimsenin itiraz edemeyeceği ama söylenmekten anlamını yitirmiş, içi boş, abartılı hedefi belirsiz cümleler kurdu.
Ülkemizde uzun yıllardır en popüler siyasi tepki ifadesi olan “Allah belanızı versin” nidaları yükseldi, bir top daha öteki tarafa doğru atıldı.
Aslında taça atıldı.
Halbuki, kamu idaresi dediğimiz şey toplumun içinden çıkan insanların biraraya gelerek oluşturdukları organizasyonlar.
Peki, bu yönetici kamu idaresinin parçası olanlar neden beş yıl açıkta bekleyen cadde ortasındaki elektrik kabloları gibi bir riskten endişe duyup, bunun gereği için kamu gücünü harekete geçirmediler?
Muhtemelen bu insanlar evlerindeki bir elektrik prizinin kabloları dışarı taşsa bundan telaşa kapılıp, anında çaresine bakarlardı.
Ama kamu için bu telaşa kapılmadıkları anlaşılıyor.
İşte tam olarak bu kayıtsızlığın üzerinde durmalıyız.
Bunun sebebi topluma karşı ahlaki sorumluluk duygumuzun zayıf olması olabilir mi?
Kültürel, tarihsel, demografik olarak parçalanmış, devletin de vatandaşlık bağını kurmada başarısız olduğu bir toplum aslında sadece bir kalabalıktan ibarettir. Artık burada bir toplumdan bahsedemeyiz.
Kendimizi tam olarak ait hissetmediğimiz, bizde güven değil endişe yaratan bu kalabalığa karşı doğal olarak ahlaki sorumluluk, görev ve hizmet bilinci de hissedemeyiz.
Yani aslında Türkiye’de ailelerimiz dışında sorumluluk duyduğumuz, aidiyet hissettiğimiz bir kamudan bahsedemeyiz.
Bu da bir kamu ahlakının, bir kamu görevi, işi kültürünün oluşmasını engelliyor.
O yüzden evlerimiz tertemiz, özenle döşenmiş ama apartmanlarımız çirkin, mahallemiz çarpık, şehirlerimiz yaşanmaz halde.
O yüzden aile üyeleri, çocuklarının çıkarı ile kamuya karşı vicdani sorumluluk hissi arasında kolayca seçim yapılabiliyor; torpil istemek, yolsuzluk, kayırmacılık yapmak, kamunun hakkını gasp etmek ahlaken meşrulaşabiliyor.
O yüzden doğrudan bizi ve yakınlarımızı tehdit etmediği için, potansiyel bir tehdit olarak sokakta açığa çıkmış bir elektrik kablosu beş yıl umursanmayıp bir felakete neden olana kadar orada duruyor.
Uzun yıllar ortak kamu duygusunun temeli dindi. Allah korkusu, hak geçmesi, helal-haram gibi motivasyonlar, devlet ve kanun korkusundan daha etkili bir kamu hukuku yaratmıştı.
İnsanlar arasındaki hukukun temeli bu değerlerdi. Ama artık bu değerlerin ortak referans olmadığı bir ülkedeyiz.
Onların yerine vatandaşlık hukuku, hukuk devleti, şehirlilik kültürü gibi seküler değerler de geçemedi.
Toplum arafta kaldı.
Bu güvensiz arafta da herkes en yakınına ailesine, akrabasına, hemşehrisine sığındı.
Şehirleşme ve çekirdek aile merkezli hayatla hemşehri ve akrabaların da önemi azaldı, aile tek ortak kimlik, ahlaki sorumluluk hissedilen tek gruba dönüştü.
Bu da tam olarak cehennemin kapılarını açtı.
Artık ailesi ve ailesinin refahı dışında hiçbir kamusal yükümlülük, ahlak duymayan insanların kar, refah, mutluluk, güç maksimizasyonuyla hiçbir değer, kural, norm dinlemediği bir toplumda yaşıyoruz.
Böyle bir toplumdaki kamu gücü de aynı dar ahlaki sorumlukla yapılıyor.
O zamanda tanımadığımız insanların geçtiği bir caddede dışarı fırlamış elektirik kabloları mesele olmuyor.
Trajedi bizi bir topluma çeviriyor, birbirimiz için kamuya isyan ediyoruz.
Ama sonra hayat eski rutininde devam ediyor.
Ortak bir kamu kültürü, ahlakı oluşturmak için elimizde trajedilerden daha öğretici bir şey kalmamış durumda.
.17/07/2024 02:01
Özal suikastı ile Trump suikastı arasındaki en büyük fark…
Trump’a suikast girişimi aynı anda pek çok kişinin aklına 1988’de Turgut Özal’a suikast girişimini getirdi.
Özal, ANAP’ın kongresinde tam da kaçakçılarla mücadeleden bahsederken ve “buyur kardeşim” dediği anda 32 yaşındaki Kartal Demirağ, silahını çıkarıp ateş açmıştı.
Ne tesadüf ki Trump da kaçak göçmenlerle ilgili konuşurken, bir tabloyu göstermek için başını çevirdiği anda 20 yaşındaki Thomas Matthew Crooks tarafından vuruldu.
Trump şans eseri kulağından, Özal şans eseri parmağından yaralandı.
Trump anlık bir baş hareketiyle, Özal önündeki mikrofon sayesinde kurtuldu.
Özal, suikasttan sonra ayağa kalkıp partililere “Allah’ın verdiği ömrü onun isteğinden başka alacak yoktur” dediğinde aralarında Rize ANAP yöneticisi babamın da olduğu kalabalık aşka gelmişti.
Trump da suikasttan sonra ayağa kalkıp ve yüzü kan içindeyken yumruğunu havaya kaldırıp “Fight, Fight” (Savaşın) diye bağırdığında taraftarları çuş-u huruşa geldi.
Tarihi bir andı.
Tabii farklar da vardı.
Özal’ın suikastçısı Kartal Demirağ, kapalı spor salonunda yüzlerce kişinin arasından komando gibi dönerek kurşunlardan kurtulmuş, yaralı olarak yakalanmıştı.
Trump’ın suikastçısı 20 yaşındaki Crooks ise bulunduğu çatıda anında vurulup öldürüldü.
Bakalım sonu da benzemeyecek mi?
Çünkü Özal bu suikasttan sekiz ay sonraki 1989 yerel seçimlerinde büyük bir hezimet yaşamıştı.
Trump’ı beş ay sonra başkanlık seçimi bekliyor.
Görünen o ki sonuç benzer olmayacak.
Trump’ı vuran 20 yaşındaki genç, güvenlik zaafiyeti ile ilgili haklı olarak şüpheler, komplo teorileri var.
Trump, Amerikan devletinin nefret ettiği bir isim. Başkan olursa bürokraside büyük tasfiyelere hazırlandığını saklamıyor. Malum 2016-2020 arası dört yıllık bir tecrübe var.
Ve onun tekrarlanması endişesine kapılan birileri bu suikast girişiminin arkasında olabilir.
Henüz bilmiyoruz.
İşte henüz bilmemek kısmı da benzerlikler arasında.
Çünkü üzerinden 36 yıl geçmesine rağmen Kartal Demirağ’ın neden Özal’ı öldürmeye çalıştığını henüz bilmiyoruz.
Bildiğimiz Kartal Demirağ’ın öfkeli bir yalnız kurt olmadığı.
Daha doğrusu kurt olduğu kesin ama yalnız değil boz bir kurttu.
Özal suikastı Kartal Demirağ’ın 32 yıllık kısa ama hareketli ömrüne sığdırdığı ilk cinayet girişimi ve saldırı değildi.
1971 yılında Afyon’da girdiği Ülkü Ocakları’nın aktif bir üyesiydi Demirağ.
1972 yılında Afyon’un Güney ilçesinde bir Dev-Genç üyesini yaralayarak suç alemine girmişti.
1973 yılında Çardak’ta bu kez bir İGD’li genci yaralamıştı.
1976’da yine Afyon’da iki solcu öğrenciyi silahla tehdit etmişti.
1978 yılında Afyon Dazkırı’da Ülkücü Gençlik Derneği’nin kurucuları arasında yer almıştı.
En büyük eylemi ise 70’lerin başında Dazkırı Kaymakamı Tuncer Ergüler’e pusu kurarak yaralamaktı.
Üstelik bu son olayın siyasi bir yönü de yoktu.
Hikayesi Sinan Çetin imzalı Halı Türküsü diye filme çekilen (müzikler Zülfü Livaneli) Tuncer Ergüler, geçen sene hayatını kaybetmiş çok ilginç bir profildi.
1971’de Afyon Dazkırı’ya kaymakam olarak atanan Ergüler, ürettikleri halıları aracılara çok ucuza satan köylüleri bir araya getirip bir kooperatif kuran. Tabii halı tüccarları ve aracılar buna çok kızar. Tehditler, şantajlar ve hatta saldırılarla vazgeçirilmeye çalışılır. Meclis’te hakkında soru önergeleri verilir. Nihayet tayini çıkarılınca kaymakamlıktan istifa edip, kooperatifin başına geçer, kooperatif sonra bir fabrika kuran. Daha sonra ilçede avukatlık yapan Ergüler’in karşısında çıkarılan isimlerden biri de Kartal Demirağ’dı.
“Ben Dazkırı’da kaymakamlık yaparken Acıgöl Kooreratifler Birliği’ni kurmuştum. Koy-Koop’un yapılarından biriydi. Halı üzerindeydi. Bizi önce ciddiye almadılar. Fakat ekonomik bir güç olmaya başlayınca halı tacirleri tepki göstermeye başladı. Bunlar Kartal ve arkadaşlarını bize karşı kullanmaya başladılar. Halı tacirlerinden birinin oğlu MHP ilçe başkanıydı. Bunlar bu çocukları etraflarına toplayıp sağa sola saldırmaya başladılar. Bir gün davetli olduğum bir düğünden çıkarken pusu kurmuşlar, yola ağaç koyarak yolu tıkamışlar. Arabadan inince bana saldırdılar ve yaraladılar. Kartal’ın bana yaptığı saldırı kesinlikle tek başına bir iş değildi. O zamandan beri bu çocuk bir örgütün içinde bana göre kullanılmaya elverişli bir kişi.
Demirağ, 12 Eylül’den sonra da vurdu kırdı işlerine devam etmiş, 1985’de bir ülkücü arkadaşını öldürmeye teşebbüsten hapse girmişti.
Cezaevindeyken ilginç ziyaretçiler gelip gitmeye başladı.
Suikasttan sonra verdiği ifadede onlardan birini anlatmıştı:
Cezaevinde girmeden önce Dazkırı’da Osman Atay isimli arkadaşını gördüğünü, bu kişinin 10-15 sene önce İsviçre’ye gittiğini, Türkiye’deyken işsiz olduğunu, şimdi ise zenginleştiğini, cezevinde bu kişinin de kendisini gördüğünü, Osman Atay’ın kendisine “İsviçre’ye gelseydin başına bu işler gelmezdi, rahat ederdin” dediğini, biraz para verdiğini, 1987 yılı yaz aylarında bir Kurba Bayramı gününde Osman Atay’ın Dinar’daki cezaevine tekrar geldiğini, kendisiyle yalnız gçrüştüğünü, İsviçre’de gece kulübü ve kumarhanede çalıştığını, Kemal Horzum’un yanında görev yaptığını, Kemal Horzum’un Türkiye’de cezaevlerinde ve yurtdışında adamlarına yardımda bulunduğunu, bu kişilere para yardımı da yaptığını, cezaevindekiler ve yurtdışındakilerin serbedt kalmasını sağlamaya çalıştığını, Özal hükümetinin affa kesin karşı olduğunu Osman Atay’ın kendisine söylediğini, Tarım Açık Cezaevi’ne nakledileceğini söylediğinde de Osman Atay’ın cezaevi müdürüne söyleyerek yardımda bulunabileceğini, cezaevinden çıktığında da kendisine yardım yapabileceklerini, bu arada İsviçre Basel şehrinde Usvil Otel adresini Osman Atay’ın kendisine verdiğini ve yine “ Senin gibi mert, gözüpek, yiğit kişilere ihtiyacımız var” diyerek her türlü yardımı da yapabileceklerini görüşmeler sırasında söylediğini….”
Özal suikastı iddianamesinde Demirağ’ın DGM Savcısı’na verdiğine ilk ifadeye göre Osman Atay bir kez daha cezaevinde Demirağ’ı ziyaret edip cezaevinden kaçmayı planlayan Demirağ’a pasaport sağlamak için ondan bir fotoğrafını almış, kaçtıktan sonra saklanabileceği yerleri tarif etmiş, “Kemal Horzum ve ekibi Özal hükümetinin uygulamalarından şikayetçi, sen ufak işlerle cezaevinde çürüyorsun, yapacaksan büyük bir iş yap” demişti.
Demirağ, mahkemede DGM Savcısı’na verdiği bu ilk ifadeyi reddetti.
Peki kimdi Osman Atay bağlı olduğu Kemal Horzum?
Kemal Horzum, hortumlamak kavramının ortaya çıkmasını sağlayan Türkiye'nin ilk banka hortumcusuydu. Emlak Bankası'nı yaklaşık 90 milyon dolarlık bir vurgunla dolandırıp 1985 yılında İsviçre'ye kaçmıştı.
Bu o devrin en büyük skandalıydı ve Horzum hakkında Meclis’te soruşturma komisyonu kurulmuştu.
Kemal Horzum, Kartal Demirağ’ın da Afyon Dazkırı’dan hemşehrisiydi. Bir dönem Afyonspor başkanlığı yapmıştı.
Özal suikastı ile ilgili DGM Savcısı’nın iddianamesinde Kartal Demirağ’ın Osman Atay üzerinden, Kemal Horzum’la bağlantısının altı çizilmişti. Demirağ’ın kullanılmaya müsait olduğu yazılmıştı. Ama bağlantıların ucu cinayete getirilmemişti.
Halbuki Kartal Demirağ, Osman Atay’ın ona söz verdiği gibi 1987’in sonunda açık cezaevinden kaçtı. Özal suikastına kadar beş ay firari olarak yaşadı.
“Cezaevinden firar ettikten sonra 5 ay çok önemli olaylar geçti başımdan... Silah belde dolaştım. Polislerle arkadaşlık yaptım” diye anlatmıştı o günleri.
1988’de suikast girişiminden sonra 20 yıl hapis cezası alan ama örgüt bağlantısı bulunamayan Demirağ, 1992’de Cumhurbaşkanı Özal’ın affıyla cezaevinden çıktı.
Demirağ, Dazkırı’da Çiğdem Anat ve Emin Çölaşan’a röportajlar vermişti.
Çiğdem Anat’ın “Sizi kim eğitti” sorusuna “Komando kamplarında bir emekli general eğitti bizi…” diye cevap vermişti.
Yine 1991’de Emin Çölaşan'a, "1970'li yıllarda komando kurslarında hem siyasi, hem bedensel, hem de silahlı eğitim gördük. Başımızda emekli bir general vardı” demişti.
Yıllar sonra yazdığı bir mektupta da “Gençlik yıllarımda, Denizli Güney ilçesi Kanlı Göl civarında ilk eğitimimizi aldık. Daha sonraları bazı illerimizde komando kamplarına gönderildim. Subaylar tarafından bize komando eğitimi verildi. Bilindiği üzere o zaman komünizm tehlikesi vardı. Ülkemizi bu tehlikeden korumak için ve terörist saldırılardan korumak amacıyla genellikle emekli subaylar bizlere eğitim verdiler” diye konuşmuştu.
Kaymakam Tuncer Ergüler de bu bilgiyi doğrulamıştı:
“Ben Dazkırı Kaymakamlığı’ndan ayrıldıktan sonra orada büyük bir gizli örgütün varlığını öğrendim. Ben kaymakam iken bunun varlığını bilmiyordum.”
Özal, kendi suikast girişimi soruşturma işini, Horzum skandalını soruşturan savcı Uğur Tönük’e vermişti.
Dazkırı’da incelemeler yapan Tönük, “Kartal Demirağ’ın Afyon Dazkırı’da 1974-77 kurulan kontrgerilla teşkilatında yetiştiğini” tespit ettiğini daha sonra Meclis’teki bir komisyona anlattı.
Uğur Tönük, çok sayıda röportaj verdi, Ergenekon soruşturmalarında da ifadesi alındı. 2013 yılında verdiği bir röportajda şöyle demişti:
“Ben o dönemde Yargıtay Başsavcı Yardımcısı olarak görev yapıyordum. Sonra Yargıtay üyeliğine seçildim. Ben bu suikasttan önce Kemal Horzum olayının tahkikatını yapıyordum. Sonra beni bu olayla görevlendirdiler. Başlangıçta ben bu olayla ilgili olarak Emniyet’ten yardım aldım. Bilgi aldığım başka kurumlar da olabilir. Tahkikatla ilgili herhangi bir rapor hazırlamadım. Çünkü beni İstanbul Ulus’ta bir villaya çağırdılar. Üç kişi vardı. İsimlerini söylemediler ben de ulaşamadım. Sonrada herhangi bir yerde kimliklerini tespit edecek bilgiye ulaşamadım. Bana ‘Paşamız bu tahkikatı yapmanızı istemiyor’ dediler. Bu paşa dönemin MGK Genel Sekreteri Sabri Yirmibeşoğlu’ydu. Ortam çok gergindi. Hatırladığım kadarıyla mealen ‘Bu soruşturmayı bırak, işi karıştırma çek git, yoksa senin akıbetin de iyi olmaz’ gibi benzer ifadeler kullanarak beni tehdit ettiler. Ben bu işin suikast olduğu kanaatini edindim.”
Tönük, bu uyarılar üzerinden emekli olmuştu. Daha sonra soruşturma nedeniyle tehdit edildiğini, kızının kaçırıldığını da iddia etti.
Tabii bu anlattıklarının ne kadarı doğru bilinmez.
Demirağ hala hayatta ve memleketinde yaşıyor.
Demirağ’ın ideolojik bir insandan çok kiralık bir katil olduğunu söylemek mümkün.
Belki bir gün konuşursa 1988’de Başbakan’ı vurmak üzere onu kimin tuttuğunu da anlatır.
İşte o zaman iki suikast girişimi arasında önemli bir fark ortaya çıkar.
.20/07/2024 02:01
Kıpırdamaya başlayan yapraklar ne söylüyor?
Yaprak kıpırdamıyor sözü Türkiye’nin bunaltıcı yazı için söylenebilir ama siyaseti için söylenemez.
1923-1950 arasındaki yarışmasız 27 yıllık CHP tek parti iktidarında yapraklar 1946’dan sonra kıpırdamaya başlamıştı.
22 yıllık AK Parti tek parti iktidarında da yapraklar 31 Mart 2024 seçimlerinden bu yana kıpırdıyor.
İtibarlı anketlere göre 22 yıl sonra ilk kez AK Parti, CHP’nin ardından ikinci parti konumunda.
1946’daki sahte seçim zaferinden sonra CHP, iktidarın gitmekte olduğunu anlayarak demokratik açılımlar yapmış, serbest seçimi garanti eden adımlar atmış, NATO üyeliği için uğraşmış, dış yardımlarla ekonomiyi toparlamaya çalışmış, sağa, dindarlara, Kürtlere, Alevilere, azınlıklara açılmaya çalışmış, Recep Peker gibi şahin isimler tasfiye edilmiş, Milli Şef İnönü, ilahiyat kökenli Şemsettin Günaltay’ı başbakan yapmış, bazı türbeler, imam hatip liseleri açılmıştı.
Ama bütün bunlar 1950’deki akıbeti değiştirmemişti.
Şimdilik AK Parti iktidarından 2028’e doğru mevcut durumu ters yüz etmek için CHP’yle diyalog, ekonomide eski Ortodoks politikalara dönüş, kemer sıkma, dış politikada değişim dışında iç siyasetteki atmosferi değiştirecek bir açılım, radikal bir adım gelmedi.
27 yıllık ideolojik bir tek parti diktatörlüğünün gösterdiği esnekliği, 22 yıllık demokratik meşruiyete sahip, seçim kazanarak iktidarını korumuş pragmatik bir iktidarın gösterip gösteremeyeceği hala belirsiz.
Ama havadaki değişim rüzgarları yaprakları şimdiden kıpırdatmaya başladı.
Hatta yeşil sahalarda bile…
Geçen hafta Ankara’da yapılan Türkiye Futbol Federasyonu genel kurulundan kimsenin beklemediği sürpriz bir sonuç çıktı.
Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Olağan Mali ve Seçimli Genel Kurul Toplantısı’nda, adaylığını açıklayan ama sonra “baskılar üzerine” geri çektiği iddia edilen Rizeli işadamı Servet Yardımcı’dan sonra mevcut başkan Mehmet Büyükekşi ile eski Trabzonspor Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu yarıştı.
Ve iktidarın desteklediği açık olan Büyükekşi, beş oy farkla kaybetti.
İlk bakışta aşırı heyecana kapılanlar, bunu Türkiye’deki değişimin habercisi olarak görenler Hacıosmanoğlu’nun Cumhurbaşkanı’na tam bağlılığını gösteren konuşması karşısında hayalkırıklığı yaşadı ama bu tek başına bu seçimi siyaseten anlamsız yapmıyor.
Kazanan tabii ki muhalefetin adayı değildi. Ama işaret edilmemiş, desteklenmemiş adaydı.
Öyle ki iktidarla derdi olan kulüplerin hepsinin oyunu almıştı.
Mesela iktidarın adı yüzünden görmezden geldiği, Diyarbakır Valisi’nin bile tebrik etmediği Amedspor’un delegeleri seçildikten sonra ilk maçına gelmeyi vaad eden Trabzonlu başkana oyunu verdi.
Çünkü bir zamanlar çözüm süreci yapmış iktidar, Kürtlerin en büyük heyecanı haline gelmiş bir kulübün Amed adını bile aşamamıştı.
2026 Dünya Kupası’na doğru futbolu, 2015 yılında maçtaki kararlarını beğenmediği için hakem heyetini 4,5 saat statta alıkoyan bir Trabzonlu başkan yönetecek.
Kaskatı kesilmiş, dar kadrocu iktidar karşısında böyle bir profil bile değişimin adayı olmayı başardı.
Kongredeki konuşması, onun da bu siyasi fırsatın, değişim rüzgarlarının farkında olduğunu gösteriyordu.
Türkiye’nin en büyük holdinginin veliahtı Ali Koç’tan, bir ilçe kulübünün yarı mafyatik başkanına kadar, her türünden (siyaseten, ekonomik olarak ya da bilek gücüyle) güçlü figürlerden oluşan kongre delegelerini, iktidarın işaret ettiğinin tersine oy verdiren, bunu göze almalarını ya da bunun maliyetinin artık o kadar da büyük olmayacağına güvenmelerini sağlayan da değişim rüzgarlarının iktidarın karşısından esmesiydi.
Özellikle kulüp yöneticisi gibi güç peşinde koşan profiller, bu rüzgarların değişimini meteorolojik ölçüm aletleri gibi hissederler.
Zaten bütün marifetleri, yanlış zamanda yanlış tarafta, “dark side”da kalmamak, kaybedenle birlikte kaybetmemek olduğu için iktidarın kokusunu burunları herkesten iyi alır.
Sadece onlar da değil. Güçlü olanın ayakta kaldığı, zayıfın elendiği bir doğal seleksiyonun yaşandığı Ankara’daki bürokratların da bir yıllar içinde evrimle burunlarının bu hassaslığı gelişmiştir.
Onlar da iktidardaki zaafiyeti, sendelemeyi, yaklaşan iktidarın kokusunu hemen alırlar ve ona göre cesaretleri, inisiyatif kullanma kabiliyetleri gelişir.
Bunun tipik örneği de geçen aylarda Ankara’daki Yargıtay Başkanlığı seçiminde yaşanmıştı.
Yargıtay’da başkan haftalarca seçilemedi.
Sonra bir Erdoğan-Bahçeli görüşmesinin ardından bir anda MHP’ye yakın olduğu iddia edilen 3. Ceza Dairesi Başkanı çekildi.
Ve geriye iktidarın desteklediği iddia edilen mevcut Yargıtay Başkanı Mehmet Akarca ile yine muhafazakar, iktidara yakın ama doğrudan işaret edilmeyen aday 3. Hukuk Dairesi Başkanı Ömer Kerkez kaldı.
Ömer Kerkez, Anayasa Mahkemesi üyesi yapılmak için 6 günlük Yargıtay üyesine oy verdirilen Yargıtay’daki iktidara fikren yakın ama tarzdan, üsluptan, yöntemlerden rahatsız hakimlerin, muhaliflerin, bağımsızların hepsinin adayı haline geliverdi.
Sonuç malum Kerkes, 193’e 103 gibi bir farkla Yargıtay Başkanı oldu.
Bundan bir yıl önce de Anayasa Mahkemesi’nde benzer mini bir isyan yaşanmıştı.
AYM başkanlığı için yapılan seçimde iktidarın desteklediği söylenen ve kazanması beklenen İrfan Fidan Anayasa Mahkemesinin 15 üyesinden 5’nin oyunu alabilmiş,
Zühtü Arslan 8 oyla yeniden başkan seçilmişti. Bir gece önceki tahminler Fidan’ın seçileceği yönündeydi. En az 8 üyenin iktidarın işaretiyle ona oy vermesi bekleniyordu. Fakat beklenen olmadı. Daha yeni AYM üyesi yapılmış İrfan Fidan’ın mide kaldıran aşırı hızlı yükseltilişine iktidara yakın üyeler de dur demişti.
Bu yılki AYM başkanlık seçimine de geçen yılki seçimin gölgesi düşmüş, iktidara yakın çevre bu kez aday olarak İrfan Fidan’ı çıkarmamış ve daha merkezde bir isim sayılan yine iktidara yakın Kadir Özkaya başkan seçilmişti.
Bütün bunlar, iktidarın süper etki gücünün kırıldığını, ceketimi koysam seçilir devrinin kapandığını, işadamlarına, bürokratlara bi cesaret geldiğinin ilk işaretleri.
Şimdilik kazananlar muhalif figürler değil ama ortaya çıkan tepkiler iktidarın yanlış ve istenmeyen isimleri dayatma lüksünün artık bitmeye başladığını gösteriyor.
Yerel seçim sonuçları da bunu göstermedi mi?
Yerel seçimlerde muhalefetin başarısı ve CHP’nin hala anketlerde birinci çıkması insanların cesaretini daha da artıracaktır.
İktidarın tersine esen rüzgarların etkisini kırmasının, kalıcı olduğunu dosta düşmana göstermesinin ise iki yolu var:
Ya sert gücünü gösterecek, masaya yumruğunu vuracak. Ama bu tepkileri ve gayri memnunların sayısını daha da artırabilir.
Ya da uzlaşmaya, iknaya dönecek. Bu da Türkiye gibi ülkelerde iktidarları zayıf gösterebilir.
Değişim rüzgarları tersten esmeye başladıkça bunun önüne geçmek hiç kolay değildir.
Ama demokrasi zaten bir değişim rejimidir.
Bunaltıcı havaların çaresi rüzgardır.
Yapraklar hep kıpırdamalıdır.
.22/07/2024 00:01
Caddebostan Plajı’ndan denize Suriyeliler mi girmesin yoksa Ümraniyeliler mi?
İstanbul’da havalar sıcak, tatil yerleri yabancı turistleri bile kaçıracak kadar pahalı, zaten tatile memurlar ve zenginler dışında herkesin vakti de yok.
Serinlemek isteyenler İstanbul’daki havuzlara ve plajlara gidiyor.
İstanbul’da Adalar ve Karadeniz kıyıları dışında Boğaz hattında ve Marmara kıyılarına plaja gitmek herkesin göze alamayacağı bir cesaret.
Kolibasili kavramını İstanbullular iyi bilir.
Bilmeyenler ve başka bir alternatifi olmayanlar geçen hafta sonu da bulduğu plajdan denize girdi.
Onlardan biri de İBB’nin işlettiği Caddebostan Plajı’ydı.
Denize girecek her zaman daha iyi alternatifleri olan Caddebostanlıların herhalde en son 1980’li yıllarda gittiği plaj, her zaman sınıfsal çelişkilerin mekanı olageldi.
Zengin mahallesindeki, ucuz plajda serinlemeye ve eğlenmeye çalışanlar TikTok’a, Instagram’a videolar attı.
Sonra o videolar Twitter’da “İstanbul ne hale geldi” elitizmine, “Suriyeliler bastı plajları” ırkçılığına, ünlü bir mekan işletmecisi- gazetecinin “Burası çocukluğumun geçtiği Caddebostan Sahili olamaz” nostaljisine meze oldu.
Bu kez çoğu sınıfsal epey de tepki aldılar.
Caddebostan Plajı’nın hep kendi çocukluğundaki gibi kalamayacağı hatırlatıldı, o plaja bugün asla erinip gitmeyecek birinin başkalarının birkaç saatlik serinliğine göz koyması haklı olarak yerildi, İstanbul’un plajların 50’lerde, 60’larda, 70’lerde, 80’lerde de epey kalabalık olduğunu gösteren fotoğraflarla bunun bizzat çocukluğuna duyulan bir özlemden ibaret bir hafıza yanılgısı olduğu gösterildi.
Bu tepkilere karşı çıkanlar bu kez plajlardakilerin Suriyeliler ve Afganlar olduğunu söylemeye başladı. Tabii bir sürü içinde “sapık, pis, iğrenç” geçen cümle ve “Sen aileni buradan denize sokar mıydın” sorusuyla birlikte.
Sanki boş olsa Caddebostan’dan ya da Menekşe Plajı’ndan denize gireceklermiş gibi…
Aslında “İstanbul’u basan ilkel kalabalıklar” teması surlarla dışarıya kapalı, içeriye kapılardan girilen İstanbul’un kültürünün de bir parçası sayılır.
Doğan Gürpınar, Nostalji Cumhuriyeti kitabında çok iyi bir noktayı yakalamıştı.
Bugün İstanbul nostaljisi diye Google’ladığınızda ilk karşınıza çıkan Ara Güler’in siyah beyaz eski İstanbul fotoğrafları olur.
Bozulmamış eski İstanbul nostaljisi olarak sergileniyor, kitapları basılıyor, sosyal medyada dolaşıyor hatta pek çok evin, kafenin, işyerinin duvarlarını süslüyor o fotoğraflar.
Peki, o fotoğraflar acaba nostalji olsunlar diye mi çekilmişti?
O fotoğrafların önemli bir kısmını Ara Güler, 1959 yılında Hayat Mecmuası’nda çalışırken gazeteci Orhan Tahsin ile birlikte hazırladıkları bir yazı dizisi için çekmişti.
Yazı dizisinin konusu İstanbul’un yeni ve yerlilerine epey yabancı semti Taşlıtarla’ydı.
Taşlıtarla ya da bugünkü adıyla Gaziosmanpaşa, 1950’lerde Bulgaristan’ın asimilasyon politikalarından kaçan Bulgar ve Pomak Türkleri için inşa edilmiş iki binden fazla evle kurulmuş bir muhacir semtiydi.
Sonra yurtışından ve yurtiçinden göçenlerin yaptıkları gecekondularla 1950’lerin sonunda İstanbul’un hemen kenarında 100 bin nüfuslu bir dev bir şehir ortaya çıkmıştı.
İstanbul’un kenarında çünkü o yıllarda oralar pek de İstanbul sayılmıyordu.
İstanbullular için surun sadece beş kilometre ilerisinde kurulan bu yeni şehir tekinsiz ve oradaki insanlar yabancıydı.
Orhan Kemal, Taşlıtarla’yı Teksas’a benzetmişti.
İşte Orhan Tahsin ve Ara Güler, İstanbul surlarının sadece beş kilometre ilerisinden kurulan bu yeni şehre sızdılar.
Tam olarak sızdılar çünkü kendilerini Kastamonu’dan gelmiş iki bekar olarak tanıttılar.

Bir oda tuttular, 45 gün boyunca Taşlıtarla’da yaşayıp haberini yaptılar, Ara Güler de o meşhur fotoğraflarını çekti.
Neredeyse bir ilkel Afrika kabilesi keşfine benziyordu bu macera.

Hayat Mecmuası’nda bol fotoğraflı yazı dizisi büyük ilgi çekmişti.
Tam 10 yıl sonra Ara Güler bu kez Akşam Gazetesi’nden Çetin Altan ile birlikte yeniden İstanbul’un bu yeni, yoksul, tekinsiz mahallelerini keşfe çıktı, meşhur fotoğraflarını çekti ve “Al İşte İstanbul” başlıklı bir başka İstanbul içi keşif yazı dizisi ortaya çıktı.
Yazı dizileri büyük ilgi görüyordu çünkü 1950’ler ve 60’larda bütün İstanbullular birinci gündemi ülke içinden ve dışından şehre göçle gelen köylülerdi. Gazeteciler de bu yeni gelenleri yerli İstanbullulara tanıtıyorlardı.
1960 yılında Yaşar Kemal, Cumhuriyet’te “Neden Geliyorlar” başlıklı yazı dizisinde hem göç edenlerle hem de yerli İstanbullularla konuşmuştu:
“Unkapanı, Dolapdere, Feriköyün arkası, alanlar alanlar, gurbetçi dolu hanlar. Sokaklar, caddeler. Sarışın, esmer gün görmüş. Anadolu adamları... Bir lokma ekmek için... Kahvelerin, hanların, yatakhanelerin kurşun gibi değen, çarpan kokulu ağır havası.. Veremler, hastalıklar. Onulmaz yaramız.”

Çetin Altan, Yaşar Kemal, Ara Güler sol eğilimli oldukları için yeni gelen köylüleri anlamaya çalışan ve onlara acıyan bir dille yazıyorlardı ama onlar azınlıktı, kalabalıkların hissiyatını bir “İstanbullu” Yaşar Kemal’e şöyle anlatmıştı:
“Beyoğlu bir zarafet meşheriydi. Bu dil bilmez köylüler geldiler. Yürümesini bile bilmiyorlar. Kaya parçası gibi yürüyorlar efendim. Pislik içindeler. İstanbul pislik içinde bu sebepten. Bir otobüse binemezsin. İkisi bindi miydi otobüse bunlardan, kokudan burnunu tıka da kaç ordan. Bunlar geldi, her gün elli cinayet işleniyor. Her gün yüz ev soyuluyor. Bozdular İstanbulu. Tarlaları var, takımları, evleri yurtları var, her şeyleri var efendim bunların. Ama koparlar koparlar gelirler. Bırakırlar bırakırlar gelirler. İstanbulun taşı toprağı altın der gelirler. Çoğu da burada sürünürler ya, gitmezler geri. İstanbul gözlerini kamaştırmıştır, keyif için gelirler.”
Köylüler yerine Suriyeliler yazsanız bu geçen hafta yapılmış bir röportaj bile olabilirdi.
Caddebostan Plajı üzerine bundan 19 yıl önce yazılmış o meşhur yazı da…
2005 yılı.
Henüz Türkiye ile Suriye kardeş, Türkiye’ye gelen son Arap turistler de 80’lerde hacı fış fış ırkçılığıyla geldiklerine pişman edilmiş.
Ve yıllar sonra yeniden açılan Caddebostan Plajı yine çok kalabalık.
Ve Mine Kırıkkanat o meşhur yazısında yeni açılan Caddebostan Plajı’ndaki kalabalıktan şikayet etmişti.
Ama bu kez aşağılanan Suriyeliler değildi, Ümraniyelilerdi, varoşlardı:
“Son beş yılda 4.5 milyon artıp, 3 milyonu İstanbul'a akan nüfusun güruhu çimde etleniyor pazar günleri. Tabii ki onların da eğlenmeye, dinlenmeye hakları var. Ama burada mı, böyle mi ? Halkımıza hizmet yarışındaki belediye, İstanbul'un Anadolu yakasında, Şaşkınbakkal'dan Fenerbahçe'ye uzanan bir kumsal şeridi yarattı bu yıl. Maksat, Caddebostan'ın nostaljik plaj kültürünü canlandırmak, hatta yayıp uzatmak. Sonuç gerçekten güzel oldu : Yeşil alanından kumsalına, şezlonglarından şemsiyelerine Cote d'Azur'u andıran bir düzenleme yapıldı. Zaten sonuç güzel olduğu için başarısı paylaşılamıyor, Kadıköy Belediyesi ben yaptım diyor, İstanbul Büyük Şehir hayır, ben yaptım. Her neyse, açılışı Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk, mankenler eşliğinde denize girerek yaptı. Ne var ki 1930'ların Caddebostan plajı modernitesini akla getiren açılıştan yalnızca bir gün sonra, 2005'in realitesi teslim aldı kumsalı, yeşil alanı ve sunulan tüm hizmetleri : Ümraniye plaja indi. Bırakın mayoyla denize girmek, sahilde laf atılmadan yürümek imkânsızlaştı. Tesettür anaları kumsalda mangal yeller, babaları don paça yatarken, irili ufaklı danaları da pamukludan dalgıç tulumlarıyla suda cıp cıp yapıyorlardı. Açılışın ertesi günü konulan mangal yasağı bir işe yaramadı, yalnızca iki gün sonra oturulsun diye halkımızın hizmetine sunulan tahta banklar, parçalanıp yakılmış, daha doğrusu mangala odun yapılmıştı. Şimdi bu sahillerde sabah yürüyüşleri yapan 'creme de la creme' Kadıköylüler, İslamistan varoşlarının işgal ettiği denizlerine ve kumsallarına bakıyor, lanet yağdırıyorlar halkımıza 1 milyon karşılığında plaj hizmeti sunan belediyelere…Gecekondular denize inmez, eşkiya sizin yolunuzu DA kesmez mi sandınız?”
Hayır, halk plajları doldurduğu için vatandaş denize giremiyor değil artık.
Halk, vatandaşların yaşadığı zengin semtlerindeki, o vatandaşların artık girmedikleri plajlardan pek de temiz olmayan denizlere giriyor, vatandaşlar ise artık girmedikleri plajlardan halkın deniz girmesinden rahatsız oluyor.
19 yıl önce adı Ümraniyeliler, varoşlar oluyor bugün Suriyeliler, Afganlar…
Denizler kirleniyor, nüfus artıyor, havalar ısınıyor ama bazı hisler baki kalıyor.
.24/07/2024 02:01
Trump ve ailesi
Tayvanlı yönetmen Ang Lee’nin 70’lerde Amerikalı liberal bir ailenin karlı bir Şükran Günü’nde yaşadıklarını anlattığı Buz Fırtınası, film boyunca kendi başlarına heyecanlı maceralara giren aile üyelerinin başarısızlıkla aileye geri dönmeleriyle biter.
Buzlu bir tren vagonu içinde mahcup olduğu bir partiden ailesine geri dönen ailenin oğlu, bu sırada okuduğu Fantastik Dörtlü çizgi romanında, baba Reed Richards’ın düşmanları tarafından atom bombasına çevrilen oğlunu anti-madde silahıyla öldürmek zorunda kaldığı yeri okurken şöyle der:
“Aileniz bir nevi kendi kişisel negatif maddeniz gibidir. Aileniz içinden çıktığınız boşluktur ve öldüğünüzde geri döndüğünüz yerdir. Ve paradoks da budur - ne kadar yaklaşırsanız, boşluğun o kadar derinlerine gidersiniz.”
Halbuki genelde herkes ailesini sever ve ailesinde huzuru bulur.
Ama aile aynı zamanda kapalı devre bir yapıdır, diğer insanlarla aramızda bir duvardır, başkalarıyla ortak bir hayat kurmanın da her zaman kaçılabilecek alternatifidir.
O yüzden kamu hayatında ailevi ilişkiler, diğerleriyle sağlıklı ve verimli ve eşit ilişkiler kurmanın önünde bir engel haline gelebilir.
Hele bir kamu görevinde bu ailevi ilişkiler; kötü, zorba, kalitesiz yönetim pratiklerine dönüşür.
Buna siyasette “nepotizm” deniyor.
“Nepos” Latince’de yeğen anlamına geliyor. Çünkü bu kavramı Katolik Papalar ve piskoposlara borçluyuz.
Haliyle onların kayıracakları evlatları olamıyor. Onun yerine de yeğenlerini kayırıyorlar.
Papalar da Krallar gibi kendi hanedanlarını devam ettirmek istediklerinde, yeğenlerini kardinal yapmaya başladılar.
Kardinallik aynı zamanda bir dini bilgi ve ahlaki hayat standardı gerektirdiği için, akraba yoluyla bu mevkilere getirilen yeğenler çok göze battı.
Böylece negatif bir kavram olarak Nepotizm ortaya çıktı.
Cumhuriyetler öncesi siyasette aile bağları tabii ki çok önemliydi.
Cumhuriyetlere geçince bu terkedildi, ayıplandı ama sonra bir şekilde geleneksel bağlar geri döndü.
Büyük liderlerin çocukları, eşleri, kardeşleri de aynı itibardan pay aldılar, halka bu saltanattan çok bir başarı hikayesini sürdürmek gibi geldi.
Genelde hikayenin sonunda başarı ve siyasi yeteneğin genlerden aktarılmadığı ortaya çıktı ama aksi örnekler de var.
Mesela komşumuz Yunanistan’ın Karamanlis, Miçotakis ve Papandreu ailelerinin mensupları yönetiyor. 3 Papandreau, 2 Karamanlis ve sonuncusu dahil 2 Miçotakis soyadlı başbakanları oldu.
ABD’de Kennedy kardeşi Bob Kennedy’yi önce Adalet Bakanı yaptı, sonra öldürülünce onun yerine başkan adayı oldu.
Kennedy ailesi hala ABD siyasetinde, bu seçimde de muhtemelen pusulada bir Kennedy olacak.
Üstelik Amerikan siyasetinde nepotizm eskide kalmış bir adet değil, yeni bir akım.
Baba ve oğul Bushlar bir dönem arayla başkanlık yaptılar. Az kalsın diğer kardeş de başkan olacaktı.
Bill Clinton, eşi Hillary Clinton’ı önce bir kamu görevine getirdi, sonra kendisinden sonra önce Dışişleri Bakanı, sonra başkan adayı oldu.
Obama’nın eşi her dönem başkan adayı.
2024 başkanlık seçimleri son 48 yıldır Biden, Clinton veya Bush soyadlı birinin pusulada olmayacağı ilk seçim olacakmış.
Trump ise bunun zirvesi.
2016’da göreve Clinton ailesini nepotizmle suçlayarak gelmişti ama gelir gelmez önce dünyanın en karmaşık meselelerinin olduğu Ortadoğu’da damadını kendine danışman yaptı.
Dindar bir Yahudi olan damat, İsrail lehine anlaşmalarla ortalığı iyice karıştırdı.
Sonra Trump, kızı Ivanka’yı siyasi danışmanı yaptı. Oğulları zaten sürekli siyasetin içindeydi.
İkinci dönem aklını başına alacak diye beklenirken en son Cumhuriyetçi Kongre gösterdi ki Trump, Cumhuriyetçi Parti’yi bir aile partisine çevirmiş.
Kongrenin bütün organizasyonunu yapan, eş başkanı gelini Lara Trump’dı.
Diğer oğlu Donald Trump Jr.ın nişanlısı bile kürsüye çıkıp konuştu. Normandiya çıkarmasında Amerikan askerlerinin komünizmle mücadele ettiğini söyleyerek siyasetteki birikimini ortaya koydu.
İki oğlu zaten her an siyasetin içindeler, televizyonlarda konuşuyorlar, hatta sorularını beğenmedikleri Amerikan NBC kanalının muhabirine defol git buradan diyecek kadar evsahibi gibiydiler.
Başkan yardımcısı Vance, büyük oğlu Don Trump’ın arkadaşı ve onun referansıyla o koltuğa oturdu.
Muhtemelen Trump başkan seçilirse Beyaz Saray’da hatta bakanlıklarda en az bir tane daha Trump soyadlı yönetici olacak.
Çünkü Trump, iktidarını ve popülaritesini Cumhuriyetçi Parti’ye borçlu değil, partisi de dahil olmak üzere kimseye güvenmiyor. Bu özgüven ve güvensizlik ailesine çok geniş bir hareket alanı açıyor.
Trump genleri taşıyan çocukları da bundan geri duracak mütevazi insanlardan oluşmuyor.
Trump ailesi neredeyse bir üst kurul gibi hareket ediyor. Trump seçilirse de ülkeyi aslında Trump aile meclisi yönetecek gibi duruyor. Eğer birileri Donald Trump’ın kulağını çekip, koca bir ülkeyi böyle yönetemeyeceğini söylemezse.
Zaten Trump’ın en büyük zaafı şu anda ailesi ve ailesinden gelen çoğunlukla fevri, radikal, düşünülmemiş tavsiyeler.
En son kongrede birlik mesajları verme fikri de diğer danışmanlarına aitti. Aile üyelerine kalsaydı, Biden’ın onu öldürtmeye çalıştığını bile söyleyebilirdi.
Yani aile içinde huzur duyulan, güvenli bir alan olabilir ama siyasette o huzur farklı ve eleştirel seslerin duyulmadığı, insanı dışardaki seslere kapatan, kamusal çıkarın öncelenmesini engelleyen bir huzursuzluk kaynağı olabiliyor.
Aile meclisi kararları bir aile için rasyonel olabilir.
Ama siyasi yol arkadaşların, uzmanların, kamu önderlerinin dinlenmesi gereken kararlarda kimsenin nüfus edemediği kapalı devre bir irrasyonellik kaynağı haline gelebiliyor.
Evet, aile günün sonunda sığınağımız ama aynı zamanda bizi hep onaylayan, kapalı devre, dar bir çıkarın gözetildiği bir kurum ve bu da hem kişisel hem de toplumsal gelişimin önünde bir engele dönebiliyor.
Trump ABD’sinde daha önce öyle olmuştu, seçilirse yine öyle olacaktır.
Başka yerlerde de farklı olacağını kim iddia edebilir?
.27/07/2024 12:09
Halide Edip, ABD Kongresi’ni görseydi?
Türkiye’de Amerikancılık dendiğinde akla ilk gelen isim herhalde Halide Edip’tir.
Bu çoğunlukla Nutuk kaynaklı “mandacılık” gibi haksız bir suçlamayla yapılır.
Ama objektif olarak da Halide Edip, Türkiye’de Amerikan değerleriyle yetişmiş ilk insanlardan biriydi.
İstanbul’da açılmış ilk Amerikan Kız Lisesi’nin (Önce Üsküdar ardında Arnavutköy) 1899’da sınırlı sayıdaki Türk öğrencilerinden biri olarak Batı kültürünün doğrudan içinden yetişmiş bir entelektüeldi.
Daha 1900’lerin ilk yıllarında İngiliz ve Amerikan gazetelerinde yazılar yazmıştı, 1909’da tek başına Londra’ya gidip Bertrand Russell’ın evinde misafir olmuş, Londra’da konferanslar vermişti.
Ama bu kültürel arkaplanı onu İngilizlerin İstanbul’u işgaline karşı Sultanahmet Mitingi’nin en ateşli hatibi olmasını engellememişti.
Her milletin kendini tayin hakkı tezini geliştiren ABD Başkanı Wilson’u İngiliz işgalciliği ve emperyalizmine karşı bir müttefik olarak gören İstanbul’daki entelektüel ve siyasiler arasında yer almıştı ama buradan bir sonuç çıkmayınca yine Batılı gazetelere ABD’yi sert biçimde eleştiren röportajlar verip, İstiklal Harbi’nin Atatürk’ün yanında “onbaşı Halide’si de olmuştu.
Nutuk’ta mandacı diyerek damgalandığı, Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldığı 20’lerin ikinci yarısından itibaren dünyadaki şöhreti de Ateşten Gömlek’in yazarı anti-emperyalist bir Müslüman kadın yazar olmasından geliyordu.
Batı’daki elitlerle benzer bir eğitimden geçmesi, aynı dili ve dünyayı paylaşması bile hakkında haremden çıkmış Türk Jean D’arch’i gibi oryantalist betimlemeler yapılmasını engellemiyordu.
ABD ve İngiltere’de davet edildiği konferanslarda ondan İslam’ı, İslam’da kadını anlatması isteniyordu. Hz. Muhammed üzerine biyografi üzerinde çalışıyor, Amerikan gazetelerine verdiği röportajlarda Türkiye’deki “gardrop devrimciliğini” eleştiriyordu.
Şapka Devrimi gibi, Halide Edip’in kendi hayatı için sorun olmaması beklenen reformlarla “Türkiye’nin yoksul ve onurlu köylülerini şapka denilen garip baş kıyafetiyle palyaçoya döndürdükten sonra...uygarlaşmak için bütün ihtiyaçları yerine geldiğine göre okulları da gereksiz diye kapatabilir” diye dalga geçiyordu.
Hatta 1935’de Gandi, İngiliz emperyalizmine karşı sivil direnişini sürdürürken, Gandi’nin Kongre Partisi’ndeki Müslüman kanadın öncü isimlerden biri olan Dr. Ensari, onu Delhi’deki Müslüman entelektüellerin kurduğu Camia-i Milliye-i İslamiye Üniversitesi’ne konferanslar vermeye çağırmıştı.
Verdiği konferansları binlerce insan bilet satın alarak izlemiş, İngiliz emperyalizmine karşı bağımsızlık savaşında öncü olmuş Müslüman bir kadın entelektüel olarak büyük ilgi görmüştü.
Ama bu zoraki konumlandırmalara rağmen ne Oryantalist özgürlüğünü kazanan doğulu kadın klişesine ne de anti-emperyalist özgürlük savaşçısı profiline sığıyordu.
Daha sonra önce Hindistan’da kitap olarak basılan Delhi’de verdiği konferanslarda sloganik bir Batı karşıtlığı ya da oryantalist bir Batıcılık çizgilerinin ikisine de uzak, eleştirel, sentezci ve gerçekçi bir Doğu ve Batı analizi yapmıştı:
“Osmanlı Devleti'nde yedi asır boyunca devam eden Doğu-Batı çatışması nihayet Batı'nın zaferiyle sonuçlanmıştır. Bu gerçeğin kabulü ne kadar nahoş olursa olsun, doğruluğuna karşı çıkılamaz. Ancak Batı sadece dış görünüşe, devlete ve onun mekanizmasına ve büyük ölçüde medeniyete damgasını vurmuştur. Batı yüzeyde muzaffer görünüyor. Ancak Doğu, Türk'ün ruhunda bir dip akıntısı olarak hala orada ve gücü inkar edilemez. O kadar kırbaçlanmıştır ki geriye sadece en ince ve saf özü kalmıştır. Türk ruhundaki bu Doğulu unsur özgürce geliştiğinde, Yakın Doğu'da Doğu ve Batı'nın gelecekteki karışımı, şimdiye kadar bir çatışma olan şeyi işbirliğine dönüştürmek için örnek bir çözüm sunabilir.
Kültür, insanların ruhu, bu sadece kendi ana toprağında büyüyüp gelişebilen bir bitkidir.
Bizler Müslümanız ve bizim kültürümüz tüm İslam halklarının ortak kültürüdür. Son olarak, gelecek nesilleri Osmanlı geçmişinden koparmak hiçbir şekilde arzu edilen bir şey değildir. Bizim gerçek köklerimiz Osmanlı kültüründedir. Onlar olmadan biz ikinci el Avrupalılar oluruz.”
Aslında Delhi’de Müslüman Hintlere “Bizler Müslümanız” diyen Halide Edip, inançlı olup olmadığı bile şüpheli, seküler bir insandı.
Ama “ikinci el Avrupalı” olmamak için İslam ve Osmanlı kültürleriyle barışık bir kimlik inşasından yanaydı.
Bu kimliğinden kaçamayacağını biliyordu ve o yüzden onunla barışıktı.
Okudukları, referansları o yüzden çok zengindi, tam da bu yüzden Türkiye’den zorunlu sürgün edildiği yıllarda bile Batı’da Türkiye’den bir ses olarak, “ikinci el Avrupalılar”ın değil, onun sesi orijinal bulunup dinleniyordu.
Çünkü, savaş, işgal, emperyalizm, otoriterlik, bağnazlık, geri kalmışlığın hepsini tecrübe etmiş bir kuşağın mensubuydu.
Ama kendi kuşağının mensuplarının bir kısmı bu tecrübelerle yola çıkıp radikal Batıcılar ya da romantik muhafazakarlar olmuşken, kendi kuşağının Batı’yı, kültürünü en iyi bilen isimlerinden biri bu iki uca da savrulmamıştı.
Halide Edip’in bu orijinal pozisyonu bugün öğretici olabilir.
Bugün Halide Edip ile aynı ikilemlerin içinde kalmışlar için öğretici bir deneyim bu.
Özellikle de Batı fikir, kültürel dünyası içinde yetişmiş ama ömrü Batı siyasetinin ikiyüzlü, kimlikçi, Doğu’ya düşmanca politikalarına denk gelmiş, tutunacak dal arayanlar için.
Örneğin geçen hafta ABD Kongresi’nde Netanyahu’yu konuşurken izleyenler için…
İç siyasetle ilgilenmeyen insanların bile Instagram storylerinde her gün onlarca sivili, çocuğu canlı canlı öldürdüğünü izlediği, hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesi savcısının tutuklama istediği, Uluslararası Adalet Divanı’nın soykırımından yargıladığı İsrail’in şımarık, küstah, Müslüman ve Filistinli nefretini saklamayan aşırı sağcı Başbakanı Netanyahu’nun her cümlesinin ABD Kongresi’nde ayakta alkışlandığı izleyenlerin kafasında bu yarık daha fazla da açılmıştır.
Aslında dokuz aydır devam eden Gazze’deki katliam karşısında Batılı devletlerin çoğunluğunun tavrı Doğu ve Batı yarığını daha da büyütebilirdi.
Ama Batılı ülkelerdeki en üst düzey üniversitelerdeki protestolar, büyük yürüyüşler, barış yanlısı Yahudilerin, ünlü sanatçıların, İspanya, İrlanda, Norveç, Belçika gibi ülkelerin çıkardıkları sesler, buna karşı İslam ülkelerinin çoğundan ses çıkmaması, en büyük Arap ülkelerinin huzurları kaçmasın diye gözünü trajediden kaçırması bunu engelledi.
Ama yine de buradan Batı’ya ve Batı’nın değerleri olarak damgalanan demokratik değerlere topyekün düşmanlık diye özetlenecek milli ve popüler teze doğru giden geniş ve açık otobanlar var.
Ama sadece buna karşı pozisyon almak da bizi bir yere götürmüyor.
Bu, tam tersine karşı bir refleks doğuruyor, çünkü milliyetçilik, yerli-millicilik sadece devlet böyle istedi diye yükselmiyor.
Son 10 yılda bunun için hem Türkiye’de hem de dünyada yeterince teşvik edici sosyal, siyasi, ekonomik olay yaşandı.
Zaten sadece bizde yükselmiyor, Batı’da da içe kapanmacılık, yerli, millilik, milliyetçilik, yabancı düşmanlığı yükseliyor.
Bunu insanlığın kötüleşmesi, dejenere olması olarak görmek fazla ahlakçı, totolojik bir sitem olabilir.
Bu da gerçeği anlamamıza yardımcı olmaz.
Gerçekle kavga etmek ise sadece karşıdaki öfkeyi büyütür.
Bazıları için kabulü zor olabilir ama bugün Türkiye’de modernliği ya da demokratik değerleri Batı’ya referansla savunmak artık hiç ikna edici değil.
Tam aksine modernleşmeci ajandayı, demokratik değerleri, liberal değerleri savunmakla Batıcılık arasındaki mesafenin açılması gerekiyor.
Çünkü Türkiye’de demokratik değerleri savunmayı Batıcılıkla eşitlemek sadece bir suçlama değil, demokratların, liberallerin fikri tembelliği yüzünden ortaya çıkmış bir hakikatti de.
Halbuki Batı’da pek çok insanın sürekli yaptığı gibi demokratik değerler, liberal değerler Batı’ya, ABD’ye, Avrupa’ya da karşı savunulması gereken evrensel değerlerdir.
Ve bu bir kerelik değil, ömür boyu verilmesi gereken bir mücadeledir.
Ama kültürel olarak Batılı hayatı, kültürü üstün gören bir tedrisattan yetişenlerin bu ayrımı yapması hiç kolay değil.
Cumhuriyetçi reformculuk sosyal ve kültürel alanda radikal bir Batıcılığı esas alıyordu ve böyle nesiller yetişti.
Bu tornadan geçenler siyaseten Batı karşıtı olmak ama kültürel olarak Doğulu olandan nefret ve tiksinmek gibi bir anakronizminin içinde yetiştiler.
Tam olarak Cumhuriyet’i kuranların kafa karışıklığı yeni nesillere de aktarıldı.
Muhafazakarlar buna karşı önce siyaseten ve kültürel olarak Batılı olan her şeye mesafe, öfke ve refleks geliştirdiler.
Sonra siyaseten Batılı değerlerin pragmatik faydaları üzerinden bir dönüşüm yaşadılar.
Halbuki bu iki tez de bugünü açıklayamayacak kadar eski ve demode.
Türkiye’nin artık bir Osmanlı ya da İslam devleti olamayacağını anlamak için herhalde son 22 yıllık tecrübe yeterli olmuştur.
Türkiye’nin Batılı bir devlet olmayacağını anlamamız için de bütün Avrupa’da Türkiye’nin AB üyeliği ihtimalinden bile tiksinen aşırı sağcıların iktidar olmasını beklemeye gerek olmamalı.
Kabul etmeliyiz ki; kültürel ve sosyal olarak Türkiye toplumu gittikçe Batılı bir topluma benziyor, benzeyecek ama siyasi kimliği hiçbir zaman Batılı olmayacak.
Türkiye’de bir Danimarkalı gibi yaşamak mümkün ama Danimarka’daki herhangi biri için isteseniz de istemeseniz de Müslümansınız.
Hatta Türkiye’deki Ermeniler, Rumlar, Yahudiler için bile bir özel parantez açılmayabilir.
Çünkü inançlı olmak, ateist olmak, İslam’dan, Türklükten, Osmanlıdan nefret etmek, tarihsel olarak üzerimize yapışmış kimliği değiştirmiyor.
Bu gerçekle hızlıca barışmak, bununla yaşamak ve bundan rahatsız olmamayı öğrenmek zorundayız.
Bu bir noksanlık, ayıp değil, tam tersine birlikte yaşamak zorunda olduğumuz bir gerçeğimiz.
Bu kimliği eğer demokratlar, liberaller, solcular terk ederse, onunla barışmazsa o kimlik düşmanlık, öfke, içe kapanmayla doldurulacaktır ki öyle de de oluyor.
Ama onunla barışırsa, bu farkımıza sahip çıkarsa, içini daha evrensel, demokratik, barışçıl değerlerle doldurmak mümkün olur.
Çünkü bu kimlikler katı değil, amorf, esneyebilen kimlikler.
Ama ancak içeriden, iknayla dönüşebilirler, dışarıdan dayatmayla, jakobenizmle dönüşmedikleri herhalde artık açık.
Yani Amerikan kongresinde alkışlanan Netanyahu’yu izlerken duyduğumuz öfke hissi gerçek, oradaki dünyadan bihaber Cumhuriyetçiler de maalesef bizden topluca nefret ediyor ve tiksiniyor, aramızda bir ayrım da yapmıyorlar.
Halide Edip bunun yüzyıl önce farkına varmıştı ve bu kimliğiyle Batı’da büyük saygınlık uyandırdı.
Bugün de “ikinci el Avrupalılıktan” daha saygın bir modern, demokrat Türkiye kimliği mümkün.
.29/07/2024 02:01
Bu ‘özgürlükçülük’ten özgürlük çıkar mı?
Fransa, akıllıca bir iş yapıp olimpiyat oyunlarının açılışını stadyumdan çıkardı, herkesin esas görmek istediği Paris’i bir stadyuma çevirdi, bütün tarihini, bugünkü çeşitliliğini sergiledi.
Bunun için de Thomas Jully adlı bir koreografla anlaştı.
Cezayirli Zidane meşaleyi taşıdı, Malili pop yıldızı Aya Nakamura, Cumhuriyet Muhafızları’yla çalıp söyledi, LGBT bireyler öpüşürkeni, odalara kapanırken göründü, Marie Antoinette kesik başıyla – ki onu da iki erkek canlandırmış-Fransız Devrimi’nin şarkılarından “Ah Ça Ira”yı ( İyi olacak iyi, aristokratları astığımızda) söyledi, iki siyahi sporcu meşaleyi yaktı, Lady Gaga MoulinRouge’yu canlandırdı, Celine Dion Eyfel Kulesi’nden Edith Piaf’ın Aşk Duası’nı okudu.
Macron’un “Fransa budur” diye bayıldığı gösterinin en büyük tartışması ise “drag queen” denen trans aktörlerin “Son Akşam Yemeği” tablosunda görünmesi oldu.
Son Akşam Yemeği, Leonardo Da Vinci’nin bir tablosu ama kutsal olan tablonun kendisi değil, bizzat İncil’de geçen yemek.
Hz. İsa’nın hayatının en kritik anlarından biri olan 12 havariyle yemek,kiliselerdeki ekmek-şarap ayinlerinin Tanrı’nın kuzusu İsa anlayışının başlangıç anı.
Tabii Hz. İsa ve havarilerini, bir sanat bienalinde değil, milyarlarca insanı birleştiren insanlığın en büyük etkinliğinin açılışında drag queenlerle canlandırınca beklenen tepkiler de geldi.
Tepkilere herkes katılınca organizasyon özür diledi.
Buna rağmen en başta söylenmeyen başka bir iddia döndürülmeye başlandı: “Burada canlandırılan Da Vinci’nin Son Akşam Yemeği değil, Hollandalı ressam Bijlert’inTanrıların Ziyafeti tablosu. Onlar İsa ve havarileri değil, Yunan Tanrıları.”
Çünkü koreografide birbirine benzeyen bu iki tabloya da atıf yapan iki farklı sahne vardı.
Yani istersen hem Son Akşam Yemeği diyebilirsin hem de Tanrıların Ziyafeti.
Ama zaten bu iki tablonun birbirine benzemesi de tesadüf değildi.
Hollandalı ressam Bijlert’in Tanrıların Ziyafeti tablosu, Da Vinci’den 150 yıl sonra yapılmıştı ve Son Akşam Yemeği’nin bir yorumu olduğu hatta onunla dalga geçtiğini görmek için sanat tarihçisi olmaya gerek yoktu.
Bijlert’in tablosunda masanın ortasında oturan Apollo’nun başının etrafında Yunan Tanrılarından görünmeyen hale vardı ve ne tesadüf masada da 12 Tanrı ona eşlik ediyordu.
Sanat yönetmeninin bu atıfların farkında olmadığını herhalde kimse düşünmüyor.
Özel olarak bu mesajı vermeye çalıştı, çünkü Fransızların bir geleneği de Kilise ile böyle dalga geçmek.
İlk akla gelen örnek ilk sesli Fransız filmi L'Age d'or (Altın Çağ).
Luis Buñuel ve Salvador Dalí'nin ortak yapımı olan film 1930 yılının sonlarında Paris'i karıştırmıştı.
Hazreti İsa'nın orjiden çıkan biri gibi gösterildiği ve Katolik Kilisesi'ne ağır hakaretler içeren filmin gösterildiği sinemayı aşırı sağcı Ligue des Patriotes'ın üyeleri ve Katolikler basmış, perdeye bomba atılmış, koltuklar parçalanmış, lobide sergilenen Dali'nin, Joan Miró'nun eserleri tahrip edilmişti. Filmin bir sonraki gösterimi ancak 1979'da San Francisco'da yapılabildi.
Filmi karısına doğum günü hediyesi olarak finanse eden milyoner aristokrat Charles de Noailles Papalıkça aforozla tehdit edilmişti.
El Kaide’nin katliam yaptığı Charlie Hebdo da bu geleneğin bir devamıydı.
Ama bu geleneğin kökleri Fransız Devrimi öncesine uzanıyor.
Voltaire ve Marquis de Sade ilk akla gelen isimler.
Ama esas çılgınlıklar Fransız Devrimi sonrası yaşanmıştı.
Bir zamanlar dindar bir Katolik olan Fouche gibi her yola gelen devrimciler kiliseleri basıp, yağmalamış, papazları meydanlarda evlendirip, çocuk sahibi olma zorunluluğu getirmiş, kiliselerde ateist vaazlar verdirmiş, mezarlıklara “Ölüm sonsuz bir uykudur” yazdırmıştı.
Sadece binlerce rahibi, aristokratı değil, devrimciler birbirilerini de giyotinlerde tüketmişlerdi.
Fransız Devrimi'nin kurban ettiği evlatlarından Madam Roland giyotine giderken şöyle bağırıyordu: “Ey özgürlük senin adına ne cinayetler işleniyor.”
Yani işler Fransız Devrimi’nin meşhur şarkısında dendiği gibi pek de iyi olmamıştı.
Fransa’daki devrimci radikalizmi büyük bir dehşet içerisinde izleyip yazan İngiliz düşünür Edmund Burke, bu devrimciliğin sonunun diktatörlük olacağını önceden tahmin etmişti:
“Orduya hâkim olan popüler bir general sizin [Fransızların]... meclisinizin, bütün cumhuriyetinizin efendisi olacak. Çünkü, “evrensel sonuçlar çıkartılan metafizik önermeler oluşturanlar, sonuçta bunların mantıksal semeresini despotizmle sınırlamak” zorunda kalacaklardır.”
Öyle de oldu. Bu kızıl terör dönemine Fransızlar 15 yıl dayandı, Napolyon geldi ve tacı Papa’nın elinden alıp kendi başına takarak imparatorluğu, merkeziyetçi bir askeri diktatörlük olarak geri getirdi.
O günkü devrimci coşkuyu, özgürlük, eşitlik adına giyotinde hıyar keser gibi kelle kesmeyi, ikna yerine dayatmayla tarih çarkını hızlandırma arzusunu bugünkü bazı aktivistlerin Woke adı verilen dayatmacı heyecanına benzetilebilir.
Onlar da cinsel özgürlüğü, ırksal eşitliği hemen şimdi istiyor, toplumu ikna etmekle vakit kaybetmek istemiyor, buldukları her iktidarı bunu yapmak, buna itiraz edenleri iptal etmek, yasaklamak ya da cancellamak için kullanıyorlar.
Tabii bu da hem halk kitlelerinde “ne oluyoruz, nereye gidiyoruz” gibi güvensizlik hissini tetikliyor hem de verilen eşitlik ve özgürlük mücadelelerinin şeytanlaştırılmasına neden oluyor.
Bu haliyle de popülist, aşırı sağcı, otoriter siyasetlerin mezesi hatta benzini oluyor.
Bu aşırı hızlı be kontrolsüz, iknasız değişimden ve dayatmalardan ürken insanları Putin, Orban, Trump gibi liderler tahrik edip, mobilize ediyor.
Olimpiyat açılışı da şimdiden dillerine düştü.
Peki, günün sonunda bu özgürlük mücadelesinden kim kazançlı çıktı?
Çakması, ikinci el sanayisi Napolyonlar tabii.
Özgürlük ve demokrasinin olmadığı ise açık.
.3/08/2024 03:01
Dört Cumhurbaşkanı Filistin’de savaşmış ülkenin adı nedir?
Bu tarz soruları hepimizin zihni çok uzun yıllar daha rahmetli Kenan Işık’ın sesiyle duyacak.
Eğer o yarışmada böyle bir soru sorsaydı herhalde yarışmacının kafası biraz karışırdı.
Mısır? Suudi Arabistan? Yanlış cevap.
Aa evet “tabii ki İsrail, son kararım” diyip gururla kazanmayı bekleyenleri de ayıplayamayız.
Evet, İsrail’in de çok fazla lideri Filistin’de savaştı.
Üstelik bir kısmı asker bir kısmı ise terörist olarak.
İsrail’in kurucusu ve ilk Başbakanı David Ben-Gurion, Osmanlı vatandaşı olarak doğmuş, İstanbul Üniversitesi’nde hukuk okumuş ama 1918’de İngiliz Ordusu’nun Yahudi taburlarında Filistin Cephesi’nde Osmanlı ordusuna yani Türkiye Cumhuriyeti’ni kuracak isimlere karşı savaşmıştı.
İkinci Başbakanı Moshe Sharett de benzer bir hikayeye sahipti. Osmanlı vatandaşıydı, İstanbul’da Hukuk okumuştu ama savaşın tam tersi cephesinde yer almış, Osmanlı ordusunda Filistin cephesinde tercümanlık yapmıştı.
Ama onlardan sonraki kuşağın askeri kariyeri teröristlikti.
İsrail’in üçüncü Başbakanı Yigal Allon, silahlı Yahudi örgütü Haganah’ın kurucuları arasındaydı.
Dördüncü Başbakan Golda Meir, askeri faaliyetlere katılmasa da silahlı örgütlerle ilişkisi yüzünden İngiliz manda yönetimi tarafından tutuklanmıştı.
Beşinci Başbakan İzak Rabin, Filistin köylerine saldırıp, onları göçe zorlayan silahlı Palmach örgütünün komando birimi olan Yishuv’un mensubuydu.
Altıncı Başbakan Menachim Begin, Haganah’tan kopan Irgun adlı terör örgütünün kurucusuydu ve 1931’de 91 kişinin öldüğü Kudüs’teki King David Oteli’nin bombalanmasının talimatını verenlerden biriydi.
Örgütü Irgun ve ondan kopanların kurduğu Lehi, 1948’de Der Yasin Köyü’nde 250 Filistinli köylüyü katletmişti.
İsrail’in yedinci başbakanı Yitzhak Şamir, bu Lehi örgütünün kurucusuydu. Katliamdan bizzat sorumluydu.
Fakat yine de doğru cevap İsrail deği. Çünkü İsrail Cumhurbaşkanları daha düşük profilli, çoğunlukla sivil kariyerden gelmiş profiller.
Peki o halde doğru cevap ne?
Türkiye.
İlk beş Cumhurbaşkanı’ndan dördü Filistin’de hatta Gazze’de savaşmış dünyadaki tek ülke Türkiye.
Mustafa Kemal Atatürk, Yedinci Ordu Komutanlığı görevini 1 Eylül 1918’de Nablus’ta teslim almış, Gazze ve Filistin cephesinde İngilizlerle savaşmıştı.

Atatürk, 1918’de Gazze yakınlarında (Kaynak Mesut Uyar /Twitter)
Sonra Yıldırım Ordu Komutanı olarak bütün Filistin Cephesi’ni komuta etmişti.
İkinci Cumhurbaşkanı Albay İsmet Bey, 3. Kolordu Komutanı olarak 1917’de bizzat Gazze’de Birüssebi Savaşı’nda İngiliz ordusuna karşı savaşıp, Gazze’yi müdafa etmişti.
Dördüncü Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel topçu asteğmen olarak 1918’de Gazze’de savaşıp esir düşmüştü.
Beşinci Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay da yine asteğmen olarak Filistin Cephesi’nde savaşıp, Batı Şeria’da İngilizlere esir düşmüştü.
Türkiye için o yüzden Filistin, uzaklardaki bir dış mesele olarak kalmadı.
Bugün eğer dünyanın İsrail gibi meselesi varsa bunun sebebi 1947 yılında Filistin’in taksimine ve İsrail
Devleti’nin kurulmasına karşı Birleşmiş Milletler’de yapılan oylamaydı.
Türkiye, BM’nin taze üyelerinden biriydi.
Ve savaşın kazananlar cephesinde, Batı ittifakının yanında olmaya çalışan bir ülke olmasına rağmen CHP tek parti iktidarının yönettiği Türkiye o oylamada red oyu veren 13 ülkeden biri oldu.
Çoğu İsrail lobisi tarafından parayla satın alınmış Latin Amerika ülkeleri olmak üzere 33 ülkenin onayıyla geçen kararla İsrail’in 1948’de kurulmasının önü açılmıştı.
Daha sonra kurulan uzlaştırma komitesinde de Türkiye yer aldı. Komitenin başkanı İsveçli diplomat Bernadotte, Yahudi terör örgütü Lehi tarafından öldürülünce uzlaşma çabaları boşa düştü.
Ama Türkiye, 1948’de ilan edildikten sonra da İsrail’i tanımama politikasını sürdürdü.
Hatta patlak veren Arap-İsrail savaşında Arapların ağır bir yenilgi alması üzerine kurulan barış komitesine ABD ve Fransa’yla birlikte Araplara yakın ülke olarak Türkiye de seçilmişti.
Daha sonra İsrail’in Arap ülkelerine karşı mutlak galibiyeti, Türkiye’nin Batı ittifakı içinde kalma ve kurulmakta olan NATO’ya dahil olma çabaları nedeniyle 1949’da Türkiye İsrail’i tanıyan ilk İslam ülkesi oldu.
Kararın altında imzası olan Başbakan Şemseddin Günaltay bir İslam tarihi profesörüydü.
7 yıl sonra Türkiye, 1956’da İsrail’le Mısır ve Arap devletleri arasındaki Süveyş Kanalı savaşından sonra bir kere daha İsrail’le ilişkilerini maslahatgüzarlık seviyesine düşürdü.
İki yıl sonra 28 Ağustos 1958 günü İsrail'in El Al Havayolları'na ait bir uçak teknik arıza nedeniyle Yeşilköy Havalimanı kulesinden zorunlu iniş için izin istedi.
Ambulanslar, itfaiyeler uçağın ineceği yere doğru hareket ettiler. Dönemin gazetelerinde küçük bir haber olarak yer alan o uçağın sırrı 30 yıl sonra ortaya çıktı.
Uçak Başbakan Menderes'le gizli bir görüşme için Türkiye'ye gelen İsrail Cumhurbaşkanı Ben Gurion ve Dışişleri Bakanı Golda Meir'ı taşıyordu, acil iniş de Menderes kamuoyu baskısından çekindiği için senaryonun gereği olarak düşünülmüştü.
Bir ambulansın içinde havaalanından çıkarılan İsrail Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanı Ankara’ya götürülmüştü.
Ben Gurion Türkiye ile ilişkileri hakkında daha sonra şöyle diyecekti: “Türkiye bize metres gibi davranıyor. Halbuki evlendik, evliliğimizi bir türlü açıklamıyor.”
Türkiye’nin başbakanı İsrail tarihinin en ılımlı ve solcu Başbakanı’nı bile herkesin gözü önünde misafir etmek istememişti.
1967'deki Arap-İsrail Savaşı sırasında da Türkiye açıkça Filistinlilerin yanında yer aldı. Savaş sırasında Türkiye, ABD'nin İsrail'e ikmal için Türk hava üslerini kullanmasına izin vermedi.
Türkiye, üç yıl önce Münih’te İsrail kafilesini öldüren, uçak kaçıran bütün dünyada terör listelerinde olan Filistin Kurtuluş Örgütü'nü 1975’de tanıdı.
FKÖ 1979'da Ankara'da temsilcilik açtı ve bu açılışa da Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat geldi.
Bugün Hamas lideri neyse, o gün de Arafat oydu.
Bu sırada dünyada terör listelerinde yer alan Leyla Halid gibi isimler Türkiye de kahraman olarak görülüyordu.
İsrail’in Kudüs’ü 1980 yılında başkent olarak ilan etmesinin ardından da en sert tepkilerden birini Türkiye verdi.
İsrail’in Kudüs’ü ebedi başkent ilan etme kararını protesto için en büyük mitinglerden biri 6 Eylül 1980 günü Konya’da Milli Selamet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın liderliğinde düzenlenen Kudüs’ü Kurtarma Mitingi’ydi.
Mitingden bir hafta sonra 12 Eylül darbesi oldu.
Darbeye gösterilen gerekçelerden biri, hatta darbenin iki numaralı ismi Orgeneral Haydar Saltık’ın ifadesiyle “bardağı taşıran gelişme” Konya’daki bu Kudüs Mitingi ve mitingin bir “şeriat gösterisine” dönmesiydi.
Ama aynı darbeciler, 30 Kasım 1980’de radikal bir karar aldılar ve İsrail’in Kudüs’ü ebedi başkent ilan etmesini protesto için ilişkileri İkinci katip seviyesine kadar düşürdüler.
Bu Türkiye ile İsrail arasında tarihteki en düşük ilişki düzeyiydi.
Cumhurbaşkanı Evren, daha sonra Arap ülkelerini ziyaret turuna çıkmış, her gittiği durakta, İsrail’i kınamış, Kudüs’ün “bir Arap ve İslam şehrini olduğunu” söylemiş, hatta Kuveyt ziyaretinde “Ortadoğu’daki istikrarsızlığın kaynağı İsrail” diyerek çıtayı biraz daha yukarı çıkarmıştı.
Bu çizgi iktidar değişiklerine rağmen değişmedi.
Türkiye Cumhuriyeti’nin İsrail’i ziyaret eden ilk başbakanı 1994’de Tansu Çiller oldu.
Sonra 2009 Davos Krizi’ne kadarki dönemde Türkiye-İsrail ilişkileri tarihinin en yakın ilişkileri oldu.
Sonrası zaten malum.
Türkiye ile İsrail ilişkileri iki ülke arasındaki sorunlar nedeniyle değil, her zaman Filistin yüzünden bozuldu.
İsrail’in Filistin’deki intifadayı kanlı bastırması, Batı Şeria ve Gazze’deki katliamları her zaman Türkiye’de birinci haber oldu, hükümetler tarafından kınandı.
Yani bugün İsrail’e ilk kez tavır alınıyormuş gibi davranmak bu tarihi bilmemek demek.
Türkiye zaten hep böyleydi. Hep Filistin’in yanındaydı. Dün bu Arafat oldu, bugün El Fetih’ten geriye prostat sorunları yaşayan yaşlı adamlar dışında pek bir şey kalmadığı için bugün Hamas.
Bu tarihte esas marjinal olan, Türkiye gibi bir ülkede yaşayıp Filistinlilere karşı İsrail’i tutanlardır.
Dört Cumhurbaşkanımız neyse ki bunu görmediler.
.05/08/2024 02:01
Filistin’de bile Türkiye’yi tartışmak...
Türkiye bir siyasi karadelik gibi dünyadaki bütün olayların hepsini içine çekiyor ve kendi tartışmalarına dönüştürüyor, Venezuela’da, Pakistan’da, Fransa’da ya da Filistin’de yaşanan bir olay bir anda Türkiye siyasetini parçası haline geliyor, Türkiye’deki siyasi tartışmalar bu olaylara yansıtılıyor ve herkes meşrebine göre saf tutup kutuplaşıyor.
Bunun son örneği Filistin.
Filistin konusunda Türkiye’de hemen hemen bir fikir birliği var.
Ama söz konusu olan Hamas olduğunda bu birlikten bahsetmek mümkün değil.
Haniye’nin öldürülmesinden sonra İstanbul’daki karma bir Filistin’e destek eyleminde Hamas lehine slogan atan grubu bastırmak isteyen solcu Filistin destekçileri de FHKC yani Marksist Filistin Halk Kurtuluş Cephesi lehine slogan atmaya başlamış.
Türkiye’deki bu gerilim uzun süredir Hamas ve FHKC arasında yok. En son Haniye’nin uzun süredir hapiste olan FHKC lideri Samimi’nin dev bir çerçeveli fotosuyla gösteri yaparken çekilmiş bir fotoğrafı çıktı.
Hamas ile El Fetih arasında daha fazla gerilim var ama mesela bu gerilimin konularından biri Türkiye’de zannedildiği gibi 7 ekim saldırısı değil.
7 Ekim saldırısını kınayan herhangi bir Filistinli siyasi aktivist bulmak pek kolay değil. Mesela bir zamanlar Türkiye’de de çok fazla hayranı olan, solcu Filistinli militan Leyla Halit, varlığını savunan bir halk olarak Filistinlilerin İsrailli sivillere saldırısını hala meşru gördüğünü açıklamıştı.
Ama Türkiye’deki tartışmalara bakılırsa sanki Filistin mücadelesini FKÖ ve FHKC gibi laik, solcu örgütler taşınırken her şey harikaydı, sadece askeri hedeflere saldırılar oluyordu ama korkunç İslamcı Hamas onları tasfiye edip, Filistin davasını ele geçirince herşey bozuldu ve Filistinliler kaybetmeye başladı.
Gerçekten insan bari olimpiyatlar devam ederken bu kadar iddialı cümleler kurmaz.
Çünkü en azından olimpiyat oyunları tarihin hiç de öyle olmadığını hatırlatıyor olmalıydı.
1972 Münih Olimpiyatları’nda İsrail kafilesinin kaldığı binayı basıp, onları kaçırıp, 11 İsrailli sporcuyu öldüren Kara Eylül örgütü FKÖ ve FHKC militanlarının kurduğu bir örgüttü.
Başındaki Kızıl Prens lakaplı örgüt lideri de İslamcı değildi.
Uçak kaçırmalar, sivillere yönelik saldırıları olimpiyat baskını o günlerde Türkiye’deki sol çevrelerin Filistin örgütlerine karşı mesafeli davranmasına neden olmamıştı.
Hatta tam tersine bu örgütlerle yoğun ilişkiler vardı.
Türkiye de birkaç yıl FKÖ’ü resmi muhatap olarak tanımıştı.
Yine 1978’de FKÖ’ye bağlı içinde 18 yaşındaki Delal Mağrabi adlı kadın militanın da olduğu bir tim botla İsrail’e gidip kaçırdıkları otobüste 13’ü çocuk 38 sivili öldürdükten bir yıl sonra Yaser Arafat Ankara’da marşlar eşliğinde Ecevit ile FKÖ bürosu açmıştı.
Ama bütün bu saldırılar İsrail’in Filistinli sivillere saldırılarının yanında oran olarak çok düşük kaldı.
Ama kimse sivillere saldırdığı için FKÖ ya da FHKC’ye mesafe almadı, bugün Hamas’a desteği mesele edenler onları mesele etmedi.
Halbuki mesele 80 yıllık bir yerinden yurdundan edilme meselesi. Mülteci halde bırakılmış, sahipsiz bir halk ve karşısında bütün Arap ülkelerini iki kere yenmiş ABD destekli bir güçlü devlet var.
Eğer meseleye bu perspektiften bakılmazsa ve Türkiye’deki laik-İslamcı tartışması oraya projekt edilirse mevzu asla anlaşılamaz.
Ama belki de Türkiye’de dünyanın her meselesinde sadece kendi meselelerini tartışmak istiyordur.
Bu milli narsisizm bizi dünyanın meselelerinden koparan, içe kapatan kötü bir hastalık.
.07/08/2024 02:01
Hiroşima’ya atom bombası Türk basınını neden heyecanlandırmıştı?
6 Ağustos 1945’de ABD, Hiroşima’ya atom bombası attı. 3 gün sonra bir atom bombası da Nagazaki’ye atıldı.
Dün Japonya’da anmalar vardı.
Hiroşima Valisi törendeki konuşmasında savaşlarda öldürülen çocuklardan, kadınlardan bahsederken töreni yayınlayan kanal İsrail’in Tokyo Büyükelçisi’ni çekmeye başladı.
Vali İsrail’den ya da Filistin’den bahsetmemişti ama neredeyse zoom yapılan büyükelçi kendisinden bahsedildiğinin farkında bir telaşe içindeydi.
Nagazaki’deki törene ise İsrail, ABD elçileri davet edilmedi.
Türkiye’deki bazı çevreler tam olarak farkına varamasa da, hala bunu İslamcıların bir abartısı gibi görmeye devam etse de dünyanın en büyük toplu katliamlarından biri olan Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombasının yıldönümünde bile suçlayıcı bakışların çevrildiği bir ülke artık İsrail.
Marksist tabirlerle söylersek Türkiye’deki bu ideolojik yanlış bilincin arkasında uzun bir tarihsel bagaj, kimlik ve modernleşme krizleri var.
Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları da bunu konuşmak için çarpıcı bir örnek.
Aslında Hiroşima ve Nagazaki’ye bombalar düştüğü andan itibaren Batı’da eleştiriler başlamıştı.
Japonların teslim olması yüzünden yaşanan bir aylık bir sevincin ardından ABD’de bile eleştirel tepkiler ve haberler gündeme hakim olmuştu.
New Yorker’ın Hiroşima’da ölenlerle ilgili dosya haberi bombadan bir ay sonra yayınlandı.
Bombanın mucidi Oppenheimer’ın bile keşfettiği şeyin dehşetinden nasıl ürktüğünü filminde zaten izledik.
Savaşta büyük trajediler yaşamış Avrupa da ilk andan itibaren atom bombasına eleştirel bakmış, gazeteler Hiroşima ve Nagazaki’deki trajediyi haberleştirmişti.
İngiliz gazeteleri atom bombasını "Canavar" ve "Korku bombası" gibi manşetlerle duyurmuş, Japon radyosunun ve görgü tanıklarının anlatımlarına yer vermiş, en çok okunan yazarlardan William Connor "Ölüm Yoluyla Dünyayı Kurtarmak" makalesi büyük ses getirmişti.
Savaşın doğrudan acılarını yaşamış Batı hatta ABD basını atom bombasına karşı böyle mesafeliyken, tuhaftır savaşa girmemiş tarafsız Türkiye’de ise Hiroşima’ya atom bombası atılması tuhaf bir sevinç ve heyecanla karşılanmıştı.

7 Ağustos 1945 günkü Cumhuriyet, Tan, Tasvir, Akşam gibi devrin büyük gazetelerinden birkaç başlık ve spot okuyalım.:
“20.000 ton dinamite muadil tek bomba”

“İngilizler Amerikalılar tahrib işinde yeni ve korkunç bir devre açan atom bombasını icad ederek kullanmaya muvaffak oldular”
“İlk atom bombası dün bir Japon şehrine atıldı, şehrin ne hale geldiği dumandan anlaşılamadı”
“Dünyanın en büyük keşfi”
“Şehirleri yerinden sarsacak bomba”
“…Atom bombaları ilk defa olarak Amerikalılar tarafından Japonlara karşı kullanıldı, tahrip işinde yeni bir devir açıldı.”
Dehşetin boyutunun ortaya çıkmasından sonra da Türkiye medyasında Hiroşima ve Nagazaki’nin acıları görünmedi:
“Fennin Eşsiz Bir Mucizesi”
“Bu müthiş atom enerjisi dünya barışının korunması işinde de kullanılacak”
“Yeryüzünde harp kalkıyor mu”
“Atom bombası harikası”
“Atom bombası ya harbin yahut ta dünyanın sonu olacak”
Bir hafta sonra Oppenheimer depresyona girmişken Türk medyası olayın bilimsel mucize yönüne doğru yoğunlaşmıştı:
“Atom bombası araştırmalarından tıpta istifade ediyor.”
“Bazı hastalıkların tedavisi mümkün oldu, kanser hastaları için de tecrübeler yapılıyor.”
“Atom bombası tıp alemine de yaradı.”
“Atomları infilak ettiren bu alet biyolojide ve hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır.” “Kömür, petrol tarihe karışacak, buhar devri bitecek”
“Yeni keşif sayesinde ağaçların bir kaç gün içinde büyümesi kabil olacak”
“Yeni bomba ile bulutlar dağılacak, istenildiği zaman yağmura son verilecek, sokaklar ısıtılacak, soğuk yerlerde portakal, üzüm yetiştirilebilecek”
Ülke önde gelen köşe yazarları da atom bombasını övgüler düzerek, Japonları suçlamışlardı.
Burhan Felek: “Atom bombası fende gelişmelere neden oldu. Dünya koşuyor, hatta uçuyor!"
Ömer Rıza Doğrul: “Yöneticilerin açgözlülüğü imparatorlukları yok eder, tıpkı
Japonya'nın durumu gibi. Pearl Harbor baskınını yapan Japonya bu duruma kendi hatası yüzünden düştü.”
Hem Nalına hem Mıhına: “Japonlar ruhen ilkel ve geri kalmış bir millettir.
Japon halkı İmparatora bir tanrı gibi tapar. Ama o imparator Japonya'ya tarihindeki en büyük felaketi yaşatan kişidir.”
Nadir Nadi: “Eğer bu bomba olmasaydı kullanılsaydı, savaş aylar, hatta belki de birkaç yıl sürerdi. Bomba savaşı kısalttı ve milyonlarca masum insanın israf ediliyor. Almanya ve Japonya tanrıya tapıyordu ve kaybettiler"
Gerçekten çok tuhaf.
Hiroşima ve Nagazaki konusunda Türkiye’de duyarlılık ise uzun yıllar sonra anti-Amerikancılık ve solculukla birlikte yükseldi.
Peki, neredeyse atom bombası karşısında Celal Şengör gibi geçilen bu saygı duruşunun bu aşırı empati yoksunluğunun sebebi ne olabilir?
Bunu sadece dönemin kurulan dış ittifaklarına bağılılıkla açıklamak kolay bir cevap olur.
ABD ve Avrupa’da atom bombasını eleştiriliyordu.
Papa, daha ilk günden duyduğu dehşeti paylaşmıştı.
Buradaki empati yoksunluğu daha çok Türkiye’nin modernleşme, Batılılaşma, kimlik meseleleriyle ve ben merkezli dünya algısıyla ilişkili.
Batı’nın yaptığı atom bombasına bile hayranlık duyan self-oryantalist bir Batıcılık, 80 bin insanı öldüren bir bombayı aydınlanmanın bir sonucu olarak kutlayan 19’uncu yüzyıldan kalma bir bilimcilik, kendisinden doğuda olan toplumları insan gibi görmeyen bir oryantalizm ve tabii dünyayı sadece kendi bağlamı içinden gören bir narsisizm Türkiye modernleşmesinin ürettiği insan profilinin özellikleriydi.
Bu profilin dışına çıkamayan biri için Gazze’deki son yüzyılın en büyük katliamlarından birine bakarken empati kurmak da kolay değil.
Gazze’de öldürülen insanlara baktıklarında önce trajedi değil, kimlik görüyorlar, AK Parti görüyorlar, laiklik tartışmaları, şeriat, din, sakal, başörtüsü, geri kalmışlık görüyorlar.
Yani aslında bana her şey seni hatırlatıyor gibi Türkiye’yi, Türkiye’deki tartışmaları görüyorlar.
İsrail’in suikastlarında ise itiraf edilmese de kıskanılacak bir beceri, demir kubbesinde akıl, bilimsellik görüyorlar.
Tabii ki her anı videoya çekilen ve sosyal medyada bir story uzaklığında olan trajediye kör kalmak kolay değil.
Ama bir noktadan sonra o trajedi, içine bizi de çekebilecek Ortadoğu’nun bataklığında rutin ama bizim uzak durmamız gereken bir anafor gibi görünüyor.
O yüzden “Ama 7 Ekim”, “Ama Hamas diyerek” gözlerini bu devasa trajediden çeviriyorlar.
İnsanların açlık çektiği, çocukların öldüğü insanların sadece canlı kalmaya çalıştığı bir yerde HAMAS’ın şeri yönetiminden bahis açılabiliyorlar.
Sanki El Fetih ve sosyalist FHKC olimpiyat köyü basmamış, uçak, otobüs kaçırıp sivilleri öldürmemiş gibi 75 yıllık bir trajedinin yükünü Hamas’a yıkıyorlar.
Artık sadece hayatta kalmaya çalışan Filistinlilerin geride bıraktığı sağ-sol, laik-İslamcı kavgalarını Türkiye tartışmasının hararetiyle Filistin’de sürdürmeye çalışıyorlar.
7 Ekim’i yaptıkları için bütün bunların başlarına geldiğini söylerken aslında hem milyonlarca insan hakkında kolektif bir suçlama yapıyorlar hem de katliamı, “beklendik”, “öngörülmesi gereken” bir karşı tepki olarak küçümseyip, sanki devam eden bir katliam değil de 50 sene önce yaşanmış tarihi bir olay olarak bir çekmeceye tıkıyorlar.
Tıpkı Hiroşima sonrası Türk medyasının yaptığı gibi.
Aynı derin kimlik meseleleri, modernleşme-batılılaşma krizleri, dünyadaki her olayı kendi bağlamında, ben merkezci narsist okuma…
Ama bugün atom bombasından heyecan duymak büyük bir ayıp.
Hiroşima’nın her yıl dönümünde bütün dünyada bu bombaların dehşeti ve yarattığı büyük acılar dışında hiçbir şey konuşulmuyor.
Hiroşima’yi Nagazaki’yi açıklamak, meşrulaştırmak için Japonların Çinlilere ve Korelilere yaşattığı dehşet, katliam ve tecavüzlerden bahsetmek ya da Pearl Harbour baskınıyla Japonların bunu hak ettiğini söylemek ise büyük bir ayıp.
Çünkü Hiroşima ve Nagazaki diğerlerin hepsinden daha büyük, daha dehşetli bir suç.
Tarihe de o dehşet ve utanç kaldı.
Bazen tarihin yanlış sayfasında kalabiliyor insanlar. İdeolojik önyargılar, güncel tartışmaların harareti insanları yanlış bilinçlere gark ediyor, gözlerini kapatıyor, empati hislerini köreltiyor.
O sayfanın ne kadar yanlış olduğu ise ancak yıllar sonra arşivler karıştırılınca görülüyor.
Hiroşima anılırken bile kameralar İsrail elçisini çekiyor.
Gazze Katliamı’nın tarihe nasıl geçtiğini ve geçeceğini anlatmak için başka delile gerek var mı?
.10/08/2024 00:40
Muhalefetin Paris ‘dump’ı neden like almadı?
Dump, bu yazı yazılırken hala kapalı olan Instagram’a ait kavramlardan biri. Seri halinde fotoğrafı post olarak atmaya deniyor.
Genelde gezilerin ardından yapılıyor.
Tıpkı CHP Genel başkanı Özgür Özel’in birkaç gündür Paris’ten yaptığı paylaşımlar gibi.
Henüz ardından sayılmaz, CHP’liler tam kadro Olimpiyatlardalar.
2000 yılında ev sahipliğine çok yaklaşan Türkiye, 2036’yı hedefliyor. Bunun için en iyi kulis yapılacak yer tabii ki olimpiyatlar.
Ama herhalde bu PR’ın en iyi yolu, olimpiyatlarda daha başarılı olmaktan geçiyordu.
Her ne kadar daha fazla alanda milli sporcular finallerde yarışsa da bronz, gümüş madalyalar alsa da, Türkiye 1984’den bu yana ilk kez bir olimpiyatı altınsız tamamlayacak gibi.
Paris olimpiyatlarından geriye kalacak birkaç unutulmaz arasına şimdiden giren Yusuf Dikeç ile teselli bulabiliriz.
Olimpiyat oyunları sırasında ülkeler kendilerini tanıtan evler açıyorlar. Paris’te de bu evlerden 34 adet varmış.
Kenya Evi de var, BAE evi de. Sırbistan, Slovakya, Meksika, Moğolistan evler açmış, misafirlerini ağırlıyor.
Türkiye, devlet olarak böyle bir ev açmamış. İBB, “İstanbul Evi” olarak açtı. Paris’in meşhur moda müzesi 249 bin Euroya bir haftalık kiralanmış ve olimpiyatların sonuna ev yetiştirilmiş.
Ekrem İmamoğlu, Özgür Özel bu evin açılışını yaptılar.
Ama buraya kadarki kısımda bir sorun yok.
Türkiye’nin ekonomisi ne durumda olursa olsun, bu Türkiye’nin dünyadan çekilmesi anlamına gelemez.
Aksini söylemek Türkiye’de müşterisi de her zaman çok olan işe yaramaz bir popülizm olur.
Bir ara İstanbul’a lale dikilmesine bile “aç insanlar var” diyerek karşı çıkılmıştı.
Ama Paris’te Eyfel Kulesi’ni gören plaj voleybolu sahasında ailece poz verip ve bunu dört birbirine benzeyen fotoyla paylaşırsan gelen eleştirileri popülizm diyerek savuşturmak zor olur.
İstanbul Evi açılında sahneye CHP İstanbul İl Başkanı çıkarırsan, Paris’e İstanbul’un CHP’li bütün ilçe belediye başkanlarını eşleriyle götürürsen, o başkanlar da Paris’i gezip mutluluk pozlarını her yerden paylaşırsa bu ancak empati yoksunluğu olabilir.
Yani kamusal fayda üreten bir iş üretmekle Paris turu arasında ince bir çizgi var.
Millilerin müsabakalarında fotoğraflara gelmeyen tepkilerin Paris gezi hatıralarına gelmesi de ondan.
Muhtemelen bu organizasyonları yapanlar da itibardan tasarruf etmek istememişler.
Belki “İtibardan tasarruf olmaz” sözü Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ait ama o aslında Türkiye’deki iktidar etme geleneğinin bir ürünü.
Çünkü itibardan tasarruf Türkiye’de takdir edilen bir şey değildir, zayıflık olarak görülmüştür.
Ecevit’in ekonomik krizde makam arabası olarak Kartal kullanması o zaman bile ayıplanmıştı.
Türkiye’de toplum güç sahiplerinden güçlü olmalarını, güçlü görünmelerini bekler.
Yoksul yönetici oksimorondur.
Yöneticinin sadece zengin ve güçlü olanı sevilmez, bunu paylaşanı da sevilir.
Hatta bunun bir adı bile var; potlaç
“Doksan başlı otağlarını kara yerin üzerine diktirmişti. Doksan yerde alaca halı, ipek döşemişti. Seksen yerde büyük kaplar kurulmuştu. Altın kadehler, sürahiler dizilmişti. Dokuz kara gözlü, güzel yüzlü, saçı ardına örülü, göğsü kızıl düğmeli, elleri bileğinden kınalı, parmakları süslü dilber kâfir kızları kudretli Oğuz beylerine kadeh sunup, içiyorlardı. İçip içip Ulaş oğlu Salur Kazan’ın alnına şarabın keskini çıktı. (Sarhoş oldu) Kaba dizi üzerine çöktü (doğruldu) dedi: “Ünümü anlayın beyler, sözümü dinleyin beyler...”
Dede Korkut hikayelerinden Salur Kazan’ın Evi Yağmalanması böyle başlar.
Salur Kazan, Dede Korkut hikayelerinde en çok geçen Oğuz beyidir.
Ziya Gökalp, Türk Medeniyet Tarihi’nde Dede Korkut hikayesinin bu girişini eski Oğuzlar’daki “potlaç” geleneğine örnek olarak gösterir.
Potlaç” paranın olmadığı ilkel toplumların çoğunda olan bir adete Kızılderililerin verdiği ad.
Bir şölen düzenlenip fazla/artık mallar bir meydanda toplanıyor ve herkes birbirine hediyeler veriyordu.
Ama bu sadece bir erken sosyalizm deneyimi ya da imece olarak değerler yüklenecek bir adet değildi.
Esas olarak bir güç gösterisiydi. Karşılıklı hediye vermek zorunluydu, hediyeler arasındaki değer farkları, borçlu çıkmak, altta kalmak, ezilmek, üstünlük kurmak gibi toplumsal ve siyasi sonuçlar doğuruyordu.
Ziya Gökalp de “potlaç”ın ortaya çıkmasıyla aristokratlığa geçtiğini, egemen kişi ve ailelerin ortaya çıktığını yazar:
“İşte görülüyor ki eski Oğuzlar’da gerçek bir potlaç vardı. Kazan ilkin boyuna evini yağmalatarak onları yani Salur boyunu egemenliği altına aldı. Ondan sonra kendi kolu olan Üç Oklar’a yani İç Oğuz’a evini yağmalatarak onların tümünü egemenliği altına aldı....”
Evini yağmalatarak egemenlik kurmak...
Şimdi bize tuhaf gelse de aslında yüzyıllar boyunca yaşayan bir iktidar kurma biçimi bu.
Bu gelenek Oğuzlardan Osmanlı’ya geçen “han-ı yağma”yla yaşamaya devam etmişti. Tevfik Fikret’in şiirinden bildiğimiz ‘han-ı yağma’ hanlar veya sultanların bayramlarda ve düğünlerde halka verdiği büyük ziyafetlerdi. Bu ziyafetlerde tabaklara, kaşıklara kadar her şeyi yağmalamak serbestti.
Padişahların tahta çıkarken devlet erkanına ve askerlere cülus bahşişi dağıtma adeti de bu geleneğin bir devamı.
Cumhuriyetle birlikte de bu gelenek kamu kaynaklarını, kamu pozisyonlarını, arazilerini kamu ihalelerini eşe, dosta, yandaşa dağıtmak yani yine devleti yağmalatmak olarak gelenek devam etti.
Bir resmi geziye 100 kişi götürmek, futbol şampiyonasında tanıdıklara bilet dağıtmak, gazetecileri şirket gezilerinde ağırlamak, Paris’te, Berlin’e kafileler taşımak, kendine yakın insanlara bakmak, meseleleriyle ilgilenmek, ihtiyaçlarını gidermek…
Bunlar da potlaç kültürünün modern uygulamaları.
AK Parti iktidarının en büyük gücü bu potlacı daha geniş bir sosyolojik sınıfa yaymak oldu, daha büyük parçayla ise iktidara tam sadık bir nomenklatura sınıfı yaratıldı.
Muhalefetin de bundan geri kalacağını sanmak saflık olur.
Toplum, beklentiler, insan profilleri iktidardan muhalefete değişmiyor.
Muhalefetin Paris’ten verdiği fotoğraflardaki sorun fazla heveskar ve hedonist görünmeleriydi.
O yüzden bu dump fazla like almadı.
.12/08/2024 02:01
Pehlivanlardan voleybolcu kızlara Türkiye’nin olimpik değişimi...
Yağ bidonları ve betonla yapılan aletlerle ağırlık antrenmanları yaptı.
İlk ciridi uçlarında demir uçlar bulunan uzun okaliptüs dallarından yapılmıştı. Şampiyonlara komşularının yardımıyla gitti.
Tokyo Olimpiyat biletini bile devleti almadı.
Paris Olimpiyatları’na aylar kala kullanılmaz hale gelen ciridi için kampanya başlatıldı. Kampanyaya finallerde yeneceği Hintli rakibi de destek verdi.
Pakistan hükümeti Güney Afrika’dan cirit getirtti.
O da çıktı bu dalda madalyaları parsellemiş Avrupalıların arasından sıyrıldı ve olimpiyat rekoru kırdı.
Arshad Nadeem, 235 milyonluk Pakistan’a 1992’den bu yana olimpiyatlardaki ilk madalyasını kazandıran bir milli kahraman artık.
Üstelik ezeli düşman Hindistan’dan Neeraj Chopra’yı yenerek bunu yaptı.
Cirit gibi Avrupalıların domine ettiği bir spor dalında ikincilik Hindistan’a, üçüncülük Grenada’ya gitti.
Bu tek madalyayla Pakistan, sıralamada madalyanın rengi altın olduğu için sekiz madalya alan Türkiye’nin üzerinde yer aldı.
1,5 milyarlık Hindistan ise 1 gümüş ve 5 bronzla Türkiye’nin de altında 71’inci sırada olimpiyatları tamamladı.
Halil Berktay’ın son Serbestiyet yazılarında harika bir fotoğrafını çektiği gibi olimpiyatlarda madalya sıralaması dünyadaki bütün diğer eşitsizlik ve hiyerarşilerin sıralanması gibi.
205 ülke 315 altın madalya için mücadele etmiş. Bunların 77’sini ABD ve Çin kazanmış. BM’de veto hakkı olan beş ülkeden dördü 110 altı almış. 315 altın madalyadan 244’ü, 205 ülkeden 19’u arasında paylaşılmış. Türkiye sadece gümüş ve bronz kazanabilmiş 28 ülke içinde.
114 ülkenin ise hiç madalyası yok.
8 altın kazanan Özbekistan, olimpiyatın sürprizi. Ama altınlarının 5’i boksta, diğer üçü ise judo, güreş ve tekwandoda.
1960 Roma’da güreşte altı altın kazanan Türkiye’ye benziyor.
Türkiye’nin şimdi madalya sayısına bakınca büyük başarılar olarak görünen olimpiyat macerasında da 1936’dan bu yana kazandığı 105 madalyadan 66’sı güreşten. 41 altın’ın 29’u güreşten.
1936’dan 1984’e kadar Türkiye’nin olimpiyatlarda güreş dışında kazandığı tek madalya 1948 Londra’da Ruhi Sarıalp’inüç adım atlamadaki bronzu.
1984’den sonra güreşin yanında devreye boks ve halter de girmiş. Sonra judo ve tekwando.
Türkiye’nin sadece diğer branşlarda madalyası yok değil, olimpiyatın temel branşları olan atletizm, yüzme ve diğer takım sporlarında finallere, yarı finallere çıkmışlığı bile yok.
2004’de Eşref Apak, 2008’de Elvan’la gelen atletizm madalyaları doping skandallarıyla bitmişti.
Türkiye’nin farklı branşlarda olimpiyatlara katılımı 2020 Tokyo Oyunları ile başladı ve bu trend 2024 Paris Oyunları’nda zirveye çıktı.
Tokyo’da Türkiye okçuluk ve jimnastikte ilk kez olmak üzere 2 altın, 2 gümüş ve 9 bronz kazanmıştı.
Evet 2020 Tokyo Olimpiyatları’na göre Paris Olimpiyatları’nda madalya sayısında ve renginde gerileme var.
Ama bu olimpiyatları hiç altın kazanamadığı için Türkiye’nin tarihindeki en kötü olimpiyat ilan etmek bayağı büyük bir haksızlık.
Çünkü Paris Olimpiyatları Türkiye’nin bugüne kadar en fazla branşta sporcuyla temsil edildiği olimpiyatlar oldu.
Türkiye tarihinde ilk defa yüzmede, sırıkla atlamada, yüksek atlamada, jimnastikte finallerde yarıştı ve çok genç sporcularla dördüncülük ve beşincilikler aldı
Atıcılık, okçuluk gibi branşlar Türkiye’nin iddialı olduğu ve madalya için yarıştığı branşlara dönüştü.
Sporcu profili de değişti. Güreşçi ve halterci erkeklerden oluşan olimpiyat takımlarımız artık voleybolcu, boksçu, tekvandoncu kızlar, atletler, yüzücüler, okçular, atıcılardan oluşuyor.
Türkiye’nin 8 madalyasından 6’sı kadın sporculardan geldi.
Bu aslında Türkiye’nin yaşadığı şehirleşmenin, modernleşmenin, orta sınıflaşmanın da bir sonucu.
Artık geleneksel sporumuz güreş değil. Şehirleşme arttıkça, geleneklerden uzaklaştıkça güçlü ve doğal yetenekli güreşçiler yetişmiyor.
Türkiye’deki spor imkanlarına erişim yaygınlaştıkça Anadolu şehirlerinden, orta alt sınıf ailelerden jimnastikçiler,atletler çıkıyor.
Eda Erdem, Zehra Güneş gibi muhafazakar ailelerin kızları voleybolcu oluyor.
Trabzon’dan boksör kızlar yetişiyor.
Başörtülü okçu kızlar madalya için yarışıyor.
Boks, tekvando takımının madalya umudu erkekler değil, kızlar oluyor.
Yani ortada rakamsal olarak bir başarısızlık görülse de branş çeşitliliği, farklı branşlarda finallerde yarışan sporcu sayısı açısından ortada bir başarı var.
O yüzden olimpiyattan muhalefet yaparken ve bu sırada geçmişi överken övülen başarıların kalitesi üzerine de biraz düşünmekte fayda var.
Türkiye’nin sosyal, kültürel, ekonomik tarihiyle spor tarihi arasındaki paralelliği görmek çok zihin açıcı olabilir.
En muhafazakar iktidar devrinde artan kadın sporcu ağırlığını farketmekTürkiye’deki değişimin yönü hakkında çok şey söylüyor.
Farklı sınıflardan, kültürel kesimlerden gelen sporcu sayısındaki artış değerli.
Pehlivanlardan Filenin Sultanları’na, salondaki jimnastikçilere, yüzücülere, atletlere doğru yaşanan değişim Türkiye’nin olimpiyatlara daha yeni ısındığını gösteriyor.
Tabii bir de olimpiyat meşalesi kadar ünlenen Yusuf Dikeç var.
Sadece o bile tek başına bir başarı hikayesi.
Kendi şampiyonuna cirit bile veremeyen Pakistan’ın tek altınla bizi geçmesi o kadar da üzülecek bir şey değil.
.14/08/2024 02:01
Eskişehirli genç nasıl Nazi oldu?
Bugün AK Parti 23’üncü yaşını kutluyor.
Kutlamaların sloganı “Adı AK Parti.”
AK Parti, Türkiye’nin son “Büyük Sağ Parti”si ama 23 yılın sonunda ilk kez anketlerde ikinci sıraya düşmüş görünüyor.
23 yılın 22 yılını iktidarda geçirmiş AK Parti için esas büyük sınav bu.
Diğer Büyük Sağ Partiler iktidar güneşi batınca yok olup gittiler.
AK Parti açısından hala güneşin battığı söylenemez. Ama hava kararıyor. Güçlü sağ parti mıknatıs etkisi geçebilir. Bu gücü tahkim etmenin yolu İYİ Parti’den istifa eden iki siyaseten anlamsız milletvekilini transfer etmek değil.
AK Parti’nin aradığı taze kanın bu olmadığı herhalde açık.
AK Parti’nin daha fazla stres ve paniğe, adrenalin salgılamaya, hayatta kalma genlerini çalıştırmaya ihtiyacı var.
Tuhaf bir tevafuk aslında bir uyarı olabilir.
Eskişehir’de 18 yaşındaki Arda K. adlı bir saldırgan, Nazi sembolleri taktığı miğfer, hücum yeleği, bıçak ve baltasıyla Tepebaşı Camii bahçesinde oturan yaşlı başlı insanlara saldırdı.
Şimdilik bu dehşet verici olayla ilgili siyasetçilerden tek değerlendirme Aile Bakanı’ndan geldi.
Bakan, hızlı ve muhafazakar bir refleksle bilgisayar oyunlarını suçladı.
Ama en az bakanınki kadar Eskişehir’deki 18 yaşındaki saldırganı hızlıca faşist, ırkçı, aşırı milliyetçi ilan edenlerin, o maymuncuğun burada da çalıştığını zannedenlerin tembel analizleri de durumu açıklamıyor.
Çünkü karşımızda bir Türkçü, ülkücü ya da milliyetçi profil yok.
15 sayfalık manifestosunda neredeyse Türklüğün adı geçmiyor.
Aziz ilan ettiği iki kişi Norveç’te sosyal demokrat gençlerin adadaki kampını basıp katliam yapan Breivik ve Yeni Zelanda’da cami basıp katliam yapan Tarrant.
Ama Eskişehirli Arda K.’nın ikisinden büyük bir farkı var.
O ari ırklardan birine mensup bir Batılı değil.
Nazi amblemleriyle katliama çıkmış ama Nazilere göre Türkler de ikincil ırklar içindeydi.
Brevik ve Tarrant’ın manifestolarında haçlı savaşları, Türklerin Avrupa’yı istilası gibi bir Müslüman bir Türk’ün ancak düşman olarak içinde yer alabileceği Batı merkezli bir bağlam var.
Aziz ilan etmek bile başka bir kültürün övgüsü.
Peki o halde nasıl oluyor da Eskişehirli 18 yaşındaki bir Türk genci kendini Nazi ya da beyaz üstünlükçü tezlerde bulabiliyor, bu uğurda hayatını yakacak bir şiddet eylemine girişiyor?
Hatta bu eylem için kendine hedef olarak cami cemaatini seçiyor?
İşte tam olarak üzerinde düşünmemiz gereken soru bu.
Arda K.’nın ilk ifadesinden bu saldırıyı internetten tanışıp konuştuğu Orta Avrupalı biriyle birlikte planladığını öğreniyoruz.
Yani ortada bir sanal radikalleşme örneği var.
Sanal dünya, gerçek dünyaya karşı öfkenin örgütlenmesi için müsait ortamı ilk defa sağlamıyor.
IŞİDçilerin çoğu da internet üzerinden radikalleşip, Rakka’ya göç etmişti.
Ama Eskişehirli 18 yaşındaki bir gençle, Orta Avrupalı bir genci bir araya getiren ortak öfke ne olabilir?
Arda K’nın manifestosunun önemli bir kısmı, diğer benzer kitle katliamcısı metinlerinden kopyala yapıştırla oluşturulmuş.
Arda K.’nın aziz diye bahsettiği Yeni Zelanda’da cami basan Tarrant’ın 70 sayfalık
manifestonun kapağında büyük harflerle yazan The Great Replacement (Büyük Yer Değiştirme) Amerika ve Avrupa’daki aşırı sağcılar arasında çok popüler olan bir komplo teorisi.
Bu teoriye göre, Batılı toplumlar artık yeterince üremediği ve yaşlandığı için, küresel elitler, Yahudiler, büyük sermaye çevreleri bir proje olarak doğurgan Müslüman ve Afrikalıları Avrupa’ya ve diğer batı ülkelerine göçmen olarak getiriyor. Böylece Avrupa’nın yerli halkı, kültürü, ırkı yok ediliyor, yerine başka ırklar, kültürler yerleştiriliyor.
2011 yılında Norveç İşçi Partisi’nin gençlik kampını basıp 69 genci öldüren Breivik de 1500 sayfalık manifestosunda uzun uzun 2. Dünya Savaşı’ndan sonra nasıl Markiszm’in Avrupa’ya sızıp, Avrupa kültürünü dejenere ettiğini anlatmıştı.
Breivik’e göre günümüzün şeytani fikirleri ve baş düşmanları; kültürel Marxism, çok kültürülük, küreselleşme, feminizm, politik doğruculuktu. Bütün bunlar İslami kolonizasyona zemin hazırlamış ve Batı Avrupa İslamileşmeye başlamıştı.
Breivik ve Tarrant ve diğer aşırı sağcı katliamcıların bir ortak yanı da inançlı Hristiyanlar olmamaları. Neredeyse tamamı Pagan, Batı medeniyetinin ya da beyazların üstünlüğü ana motivasyonları.
Zaten The Great Replacement (Büyük Yer Değiştirme) komplo teorisinin sahibi ve aşırı sağcı fikirlerin ideologlarından Fransız Renaud Camus da eşcinsel dergilerde yazarlık yapan, eski bir Fransız sosyalisti.
Onun uyanışı da Avrupa’daki Batı merkezli kültürel hegemonyanın elden kayışı üzerine olmuş.
Bu fikirler 2011’de Breivik, Ütoya adasını bastığında marjinaldi ama artık ana akım siyaset içinde de karşılık buluyor.
Macaristan’da eski bir liberal olan Orban da bütün siyasetini Soros desteğiyle Avrupa’ya Müslüman mültecileri getirilip, Avrupa medeniyetini ortadan kaldırmaya çalışan büyük komploya karşı çıkmak üzerine kurmuş durumda. Yani aslında Büyük Yer Değiştirme tezi üzerine.
İktidar adayı Fransız aşır sağı, güçlenen Alman aşırı sağı, İtalya’da iktidar olan Meloni’nin partisi de benzer temaları paylaşıyor.
Hatta bu “kültürel üstüncülük” teması artık sadece aşırı sağda da temsil edilmiyor.
Avrupa solu ve liberal çevrelerdeki Woke kültürdeki tartışmaya kapalılılıkta da Batı medeniyetinin kazanımlarıyla ilgili bir ahlaki üstünlükçülük fikri var.
Ukrayna ve İsrail’e en fanatik desteği veren Alman Yeşilleri’nin depreşen Batı değerlerini savunma güdüsü ve NATOculuğunun da böyle bir Avrupa üstünlükçü fikirle bağları var.
Yine de bütün bu tartışmalar bizi aynı soruya getiriyor.
Peki bütün bunların Eskişehir’de yaşayan 18 yaşındaki Arda K. ile ne ilgisi olabilir?
Arda K., manifestosuna bu ithal dertler ve temaları kopyala yapıştır koyduktan sonra içine kendi yerel dertlerini ve nefretlerini eklemiş.
Yazdığı manifestodan Arda K.’nın Kürtler, mülteciler, komünistler, Yahudiler, LGBT’lerden nefret ettiği görülüyor ama esas kendi cümleleriyle yazdığı kısımlardan yerli Naziliğinde iki temel ötekisi olduğu görülüyor:
Biri Kürtler.
Kürtler için yazdıkları sosyal medyada uzun süredir “Kürdistan”a “Piçistan” diyen, Esat Oktay Yıldıran, Yeşil öven açık sözlü nefret söyleminden etkilendiğini gösteriyor:
“Ne kadar güçlü gözükselerde ayrımcılığa uğradıklarını yurtdışına irtica (iltica demek istemiş) ederken ağlayarak belirtirler. K*rtler hiçbir zaman hiç bir şeyi icat etmemişlerdir, çoklu etnik genleri vardır. Atatürk ve Saddam bu böcekleri zamanında iyi temizlemiştir” ifadelerini kullanıyor.”
Öfkesinin hedefindeki ikinci grup ise aslında Eskişehir’de birlikte yaşadığı sıradan insanlar.
Tam olarak nefretini tarif edemiyor ama insanlıktan nefret ettiğini söylüyor:
“Fakat bu depresyonun üstüne insanlık nefreti eklenince artık hayat amacımı bulmuştum… Kendimle beraber öldürebildiğim kadar böceği dünyadan silmek. Bu nefret ta ki bu güne kadar devam etti, beni büyük ihtimalle ya haberlerde yada şehrimin haber sayfalarında bulabilirsiniz. Ki bu motivasyonla yapılan ilk saldırı(?) olduğu için büyük ihtimalle haberlere çıkacağımı düşünüyorum. Politik açıdan bir Nasyonal Sosyalist’im denebilir, ama bu yahudi kontrollü s.kik sistemde ve toplumda bu mümkün değil gibi.”
Böcek dediği, yok edilmesi gerektiğini düşündüğü, işe yaramaz bulduğu sıradan insanlara karşı nefretinin somut tarifi ise saldırı için cami önünde oturan yaşlı cami cemaatini seçmesiyle ortaya çıkıyor.
Ve tabii saldırı sırasında çektiği videoda görüldüğü gibi o insanlara karşı en ufak bir merhamet, empati hissi duymuyor.
Yani nefretinin hedefi sadece Kürtler ya da evlerinin bombalanmasını savunduğu mülteciler olsaydı konu bazılarının yaptığı gibi hızlıca aşırı milliyetçiliğe bağlanabilirdi.
Ama öyle değil. Söylem düzeyinde Kürtlerden nefret ederken, saldırı için hedef olarak muhtemelen çoğu Türk ve Müslüman olan kendi komşularını seçiyor.
Zaten manifestosunda ve diğer bıraktığı sanal izlerde Ülkücü da Türkçü olduğuna dair bir işaret yok.
Türkçü temalardan sadece Tengriciliği görüyoruz.
Bu da diğer Pagan katliamcı profillerle ortak yanlarından biri.
Tengricilik onun aynı zamanda cami önünde oturan yaşlı insanlardan kültürel olarak koparan bir fikir.
Onları yok edilmesi gereken böcek gibi görebilmesini sağlayan empati yoksunluğu bu kültürel kopuşla ilgili.
Ailesi ve çevresiyle sorunlar yaşayan bir genci, bazı insanların aşağı ve yok edilmesi gereken tabakadan olduğu fikri heyecanlandırmış olmalı.
Bu kelimeyi kullanmasa da bu bir çeşit “çomar” nefreti.
Kürtler ve mültecilere olan nefreti de ırksal olmaktan çok bu “çomar” nefretiyle ilgili.
İşte tam buralardan Nazi, beyaz üstünlükçü, Klu Klux Klan fikirlerle bağlanıyor.
Batılı katliamcıların Avrupa’yı gelip bozduğunu düşündüğü göçmenler, siyahlar, Müslümanlara duyduğu nefret, yerli saldırganda Kürtlere, göçmenlere ve yine cami önünde oturan sıradan insanlara yönelmiş.
İşte bu saldırı 18 yaşındaki öfkeli bir gencin münferit eylemi olsa da tüm bu duygular ve bu nefret münferit değil, bir nefret dalgasının kıyıya ilk vuruşları.
Zaten saldırıyla ilgili bazı yorumlar, bir ara Davutoğlu’nun Irak’ta IŞİD’in ortaya çıkışını tarif ederken kullandığı ve aleyhine yıllarca döndürülen “öfkeli gençler” tabirini andırıyor, AK Parti iktidarındaki kutuplaşmayla, biriken öfkeyle bu saldırı açıklanıyor.
Sokakta karşısına çıkan adama elindeki hilafet bayrağı için yumruk atan üniversiteli saldırganın gördüğü empati o nefretin dışarıya vurduğu başka bir andı.
AK Parti iktidarı, güçlü olduğu ve her sorunu polis ve adliyeyle çözdüğünü sandığı için bu nefret dalgasının sonuçlarından yeterince endişe etmiyor.
Kültürel olarak yaşadığı toplumdan kopmuş, sanal bir kapalı devre sistem içinde yaşayan, kimliği haline gelmiş nefretinin hedefinde Kürtler, mülteciler, İslamcıların olduğu bir nesil var. AK Parti iktidarının konuşamadığı, nefretini büyüttüğü bir nesil bu.
AK Partililer, bu yıldönümünde, yükselen bu dalgayı ciddiye almalı, şahsi ikbal dertlerini bir tarafa bırakarak bu dalgaya karşı ne yapacaklarını düşünmeliler.
Polisi aramak dışında…
.19/08/2024 02:01
Meclis’te bir zamanlar
Meclis’te kan dökülen son kavga pek çok insanın aklına 1968’deki ünlü kavgayı getirdi.
Tuhaf bir tesadüf yine kavganın ortasında Türkiye İşçi Partisi vardı.
Bu kez hapisteki bir milletvekili değil, doğrudan partinin kendisi.
1965’de Meclis’e 15 milletvekiliyle giren TİP’i devlet için o günlerde o kadar tehlikeli hale getiren Kemalizmle uyumlu sosyalistlikleri değildi.
1967’deki Doğu Mitingleri’ydi.
Parti programında Kürt kimliğinin tanınması gibi o günler için ileri bir maddenin olduğu TİP’in öncülüğünde Silvan. Diyarbakır, Siverek, Batman, Dersim, Ağrı, Erzurum ve Ankara’da yapılan mitinglere o günlerde adına Kürt denemediği için Doğu denmişti ama mitinglerle Kürt meselesi uzun yıllar sonra uykusundan uyandırılmıştı.
Bu mitingler 1971’de TİP’in kapatma gerekçelerinin başında yer alacaktı.
Tabii bu mitinglerin en fazla tedirgin ettiği isim dönemin Adalet Partili İçişleri Bakanı Faruk Sükan’dı.
Sükan, Meclis’te milletvekillerinin odalarını dahi aratmış zehir hafiye lakaplı bir bakandı.
Konya’da belediye başkanlığı yapmış, ardından vekil olmuş bir taşra politikacısıydı.
Ama 19 Şubat 1968 günkü Meclis’te bütçe görüşmelerinde yaptığı konuşma çok iyi hazırlanmış, iddianame gibi bir konuşmaydı.
İddianamede yargılanan da TİP’ti.
O günün Meclis zabıtlarını okurken Sükan’ın neredeyse bütün konuşmasında baştan aşağıya TİP’i hedef aldığı görülüyor.
TİP’i proleter diktatörlük kurmaya çalışmakla yani o zamanlar büyük bir anayasal suç olan komünistlikle, Avrupa’daki sosyalist partilerle değil, AKEL, İtalyan Komünistleri gibi komünist partilerle işbirliği yapmakla, Moskova’dan talimat almakla, Baas Partisi ile görüşmekle suçlamıştı.
Referansları, verdiği isimler, literatüre hakimiyeti şaşırtıcıydı.
O iddianameden okur gibi suçlamalarda bulundukça TİP’liler yerlerinden kalkarak itiraz ediyorlardı.
Ama Sükan daha da ileri gidip doğrudan TİP’i yargılamakla da tehdit etmeye başlamıştı:
“İÇİŞLERİ BAKANI FARUK SÜKAN: Mahkemeye de tevdi ettik. Doğu mitinglerinin hepsi T. i. P. tarafından tanzim edilmiştir ve Doğulu masum Türk vatandaşlarına, her zerresinde Türklük kokan ve millî tarihte büyük hissesi bulunan Doğulu vatandaşa ırk ayrımını telkin suretiyle siyasi istismar vasıtasıyla anarşi yaratmak maksadıyla bu işi tertip edenler Türkiye İşçi Partisidir, mahkemelerce tespit ve tescil edilmiştir, mahkemeleri derdesti rüyettir. 33 dâva açılmıştır haklarında 76 kişi konuşmuştur, 63 ü T. i. P.'lidir. Bunlar aynı zamanda mitinglerin tertipçisi bulunan kimselerdir. Tarık Ziya Bey, bunları bilmekte fayda vardır.”
Doğrudan isim vererek suçladığı kişi TİP’in geçen hafta 99 yaşında vefat eden Diyarbakır Milletvekili Tarık Ziya Ekinci’ydi.
Açık bir tehditti bu.
Kavgayı başlatan ise yine Sükan’ın sözleri oldu.
ÇETİN ALTAN (İstanbul) — Böyle konuşamazsın. (Soldan, bağrışmalar)
İÇİŞLERİ BAKANI FARUK SÜKAN (Devamla) — Siz Türk mahkemelerinin...
ÇETİN ALTAN (İstanbul) — Böyle konuşamaz.
BAŞKAN — Efendim, böyle konuşur, öyle konuşur, konuşmayı biz mi öğretelim?
İÇİŞLERİ BAKANI FARUK SÜKAN (Devamla) — Çetin Altan siz, Türk mahkemelerinin mahkûm ettiği...
ÇETİN ALTAN (İstanbul) — Evet.
İÇİŞLERİ BAKANI FARUK SÜKAN (Devamla) — Nazım Hikmet'i, millî şair, vatan şairi olarak gösterdiniz mi?
ÇETİN ALTAN (İstanbul) — En büyük şairdir Nazım Hikmet.
AP sıralarından bağrışmalar ve T. i. P. sıralarına doğru koşuşmalar, kavga, bağırmalar ve bir karışıklık.. TİP sıraları önünde döğüşmeler, yumruklaşmalar..”
Zabıtlarda neredeyse linçe dönen olaylar bu cümleyle özetlenmişti.
Kavganın bilançosu ağırdı o günlerin Alpay Özalan’ı Malatya Milletvekili Hamido’nun silahın kabzasıyla başlarına vurduğu TİP’liler yaralanmıştı. Çetin Altan’ın üzerine 20 kişi atlamıştı.

Başbakan ve AP lideri Demirel’in savunması da çok tanıdıktı:
“Meclis’e yakışmayan her tür beyanda bulunuyorlar. Bunların maksadı AP’lileri tahrik etmektir. Bir üye Cumhuriyet’i ve onun hakimlerini hiçe sayarak Nazım Hikmet’e vatan şairidir demiştir. Bunun adına tahrik denir. Yapmayınız.”
Ertesi gün Meclis’te pek de rutin olmayan bir şey oldu ve 84 yaşındaki CHP lideri İsmet İnönü söz istedi.
Kürsüye çıktı ve ders gibi bir konuşma yaptı:
“Dün gece olan hâdiseler her manasıyla esef vericidir, her hangi bir sebep, bahane ve ittiham ile izah olunacak, hazm olunacak yeri yoktur. Hükümet tasmim ettikleri, zararlı gördükleri bir partinin hareketi aleyhinde Meclisi tahrik etmek için bütün çabasını sarf etmiştir. İçişleri Bakanı bu kürsüde türlü misaller getirmeye çalışarak bir partiyi insanları ile, mevcudiyeti ile ittiham etmiştir. Bu ithamlar vicdanının hâkimiyeti altında bulunan aklı başında hiç kimseyi ikna etmez. Sebep aşikârdır. Anayasamız siyasi partilerin kaderi nasıl hallolunur, bunu tâyin etmiştir. Her memlekette, her Mecliste vazifesini aşan, iyi niyetten uzak insanlar bulunabilir, bu şüphe altında olanlar bulunabilir. Bunların kaderi ve mesuliyetinin nasıl tayin olunacağını Anayasa bir büyük Mahkeme kurarak halletmiştir. Anayasa Mahkemesinden karar alınmayan, oradan bir hüküm istihsal edilmeyen hiçbir itham meşru değildir ve böyle bir itham zor kuvveti ile yürütmeye çalışan bir idare mahkûmdur.
(C. H. P. ve T.İ.P sıralarından alkışlar ve bravo sesleri)
“Bizim milletin tekâmülü, demokratik rejim içinde milletin kalkınmasını, idaresini arzu etmesi arzusu, istidadı bu istikamettedir, insaf etmez misiniz, bu istidatta olan milletin kabiliyetini irticaın taarruzu ile, Anayasa Mahkemesinin vereceği hükümleri zorla Meclis içinde vermek hevesiyle, tamamıyla iptidai bir cemiyet haline getirinceye kadar zorlayacaksınız. Ayıp değil mi? Günah değil mi? Millete acımaz mısınız? Memleketi idare edenlere söylüyorum. (C. H. P. sıralarından «bravo» sesleri, alkışlar) idare eden partiye soyluyorum. (C. H. P. sıralarından alkışlar). Yol haksızdır, itham hiçbir vicdan sahibini ilzam etmez. Mahkeme vardır, oraya gidersiniz.”
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ilk kez kan akmadı. Daha önce üç cinayet işlendi, yumrukla adam öldürüldü. Kalp krizi geçirenler, silahla yaralananlar oldu.
Tabii bolca yumruk ve kan.
1968 ile 2024 arasındaki en büyük benzerlik ise TİP’liler ve yumruklar değil, Meclis ile mahkemeler arasındaki özellikle Anayasa Mahkemesi arasındaki yetki tartışmalarıydı.
İki kriz de siyasetin mahkemenin yerine geçmesinden çıkmıştı.
Ama 1968 ile 2024 arasında büyük bir fark var.
Şiddete karşı tavır.
Parlamento gibi adı konuşmadan gelen siyasetin merkezinde yumrukları konuşturmak ilkel bir davranış. Ama bir yerden sonra bu şiddet anlık bir patlamayla açıklanabilir.
Ama serin kafayla, sonradan, oturup düşünerek yumruğu savunmak, hatta övmek…
İşte en korkutucusu o.
O sınır geçildikten sonra Meclis’te oturup konuşmanın, siyaset yapmanın bir anlamı da kalmaz.
1968’den sonra olduğu gibi.
1968 yılında parlamenter demokrasi içinde mücadele eden sivil bir sosyalist siyasi parti olan TİP’i kriminalize etmeye çalışmanın, partiyi kapatmaya çalışmanın, devletin kafayı TİP’e takmasının, Meclis’te TİP’lileri Nazım Hikmet’i savundular diye dövmenin sonucu ne oldu?
Siyaset yerine şiddetin bir yol olarak popülerleşmesi, TİP’in gençleri kesmemesi, cuntacılık, silahlı sol grupların ortaya çıkması ve gençlerin radikalleşmesi…
Nazım Hikmet’e vatan şairi denmesine bile tahammülsüzlüğün sonucu ne oldu?
Gerçekten Moskova kontrolünde bir komünist hareketin güçlenmesi, DİSK’i ele geçirecek noktaya gelmesi…
Peki, sivil Doğu Mitingleri’ni parti kapatma gerekçesi yapmanın, Kürt meselesine sahip çıkan bir siyasi partiye tahammülsüzlüğün sonucu ne oldu?
Kürt meselesinde silahlı örgütlerin ortaya çıkması, PKK…
İsmet İnönü’nün dediği gibi; Ayıp değil mi? Günah değil mi? Millete acımaz mısınız?
.21/08/2024 02:00
Gezi Parkı’ndaki çamlar nasıl bardak oldu?
AK Parti kurucularından Prof. Dr. Nazif Gürdoğan, 79 yaşında hayatını kaybetti. Gürdoğan, Mavera dergisini çıkaran ekip içinde yer almış, uzun yıllar Yeni Şafak’ta da yazmış, İslami kesiminin önemli entelektüellerinden biriydi.
2013 yılında adı ilginç bir biçimde gündeme gelmişti.
Gezi Olayları sırasında.
Gezi Parkı’nda eylemciler ile Başbakan Erdoğan arasındaki ilk temas AK Parti’ye yakın bir işkadının organizasyonu ve Erdoğan’ın basın danışmanın davetiyle olmuştu.
İstanbul’dan Ankara’ya Başbakanlığa davet edilen çoğu birbirini ilk kez görmüş 11 kişilik heyetin içinde üniversite hocaları, yönetmenler, küratörler, mimarlar ve öğrenciler vardı.
Tek ortak özellikleri Gezi Parkı eylemlerine katılmalarıydı.
Heyetin üyeleri arasında AK Parti’ye yakın, muhafazakar çevrelerden gelen ama Gezi eylemlerine destek veren isimler de vardı.
Onlardan en dikkat çekici olanı da AK Parti kurucusu Nazif Gürdoğan’ın mimar olan kızı Selva Gürdoğan’dı.
Aslında o günlerde bunun çok da haber değeri yoktu.
Çok sayıda AK Partili siyasetçinin, kanaat önderinin, iş insanın çocukları da Gezi Parkı eylemlerine katılmıştı.
Hatta neden bunun böyle olduğu üzerine AK Parti kapalı toplantılar düzenlemiş, mesela A Haber’de olayın kriminal değil sosyolojik boyutu uzun uzun açık oturumlar yapılmıştı.
Sonra, Gezi olayları dönemin Fethullahçı polislerinin ürettiği komplo teorileriyle dış güçlerin operasyonuna bağlandı, siyaseten bu tez kullanışlı oldu ama yıllar içinde iktidar gücünü artırdıkça da Gezi Parkı olayları 17-25, 15 Temmuz silsilesi içine sokuldu.
2017’de Osman Kavala’nın gözaltına alınmasından sonra artık Gezi Parkı, büyük komplonun parçasıydı.
İddianameleri bir kez okuyanlar bile çıplak gözle buna somut bir delil gösterilmediğini görebilirdi. Ama o an bir türlü gelmedi.
Bir noktada buradan dönüleceği beklendi. Beraat kararları da geldi. Sonra AİHM kararları, AYM kararları…
Ama Gezi Olayları konusundaki radikallik her seferinde arttı.
AİHM kararları dinlenmedi, Anayasa Mahkemesi kararları ezilip geçildi ve en son Meclis’te yumruklarla AYM kararına direnildi.
Çünkü Gezi davası artık Türkiye’deki siyasi ve hukuki olağanüstü halin sürmesinin sembolü haline geldi.
Bu davalarda AİHM ve AYM kararlarını uygulamak demek hukuka artık tek başınasın, ben sana karışmıyorum da demek olacak.
Bu da iktidar için zannedildiğinden daha radikal bir karar demek.
Çünkü son 8 yılı diğer olağanüstü şartlarda ve bütün ipleri elinde tutarak yönetti. Onun konforunu yaşadı, bırakmak istemeyecektir.
Ama normalleşme istese bile buradan geri dönmesi hiç kolay değil. Çünkü bu şahinlik artık bir iktidar içi sadakat gösterisi ve tasfiye meselesine de dönüşmüş durumda.
Gezi meselesinde iktidar cephesindeki en tavizsiz olan, AYM ve AİHM kararlarının bile ezilip geçilmesini savunacak kadar ileri giden şahin kanat içinde özellikle MHP ve Cumhurbaşkanı’nın Hukuk Başdanışmanı Mehmet Uçum dikkat çekiyor.
Bu konuda birbirleriyle paralel açıklamalar yapıyorlar, AYM’ye karşı Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin direnişini Halk Devrimi gibi Sovyetimsi tezlerle teorize edip savunuyorlar.
AK Partili siyasetçiler, grup başkanvekilleri, Adalet Bakanı, Meclis Başkanı bu meselede o kadar da radikal görünmüyor.
Peki, Gezi davası neden bu kadar radikal ve tavizsizler? Neden bunu surda gedik açtırmama meselesine çevirdiler?
Tuhaftır bugün Gezi konusunda en şahin kanatta yer alanlar 2013’de Gezi Parkı olayları sırasında hiç de şahin değillerdi.
O günlerde Başbakan’ın Gezi Parkı eylemleri için suçladığı partilerden biri kimdi ?
Tabii ki MHP:
“Çok enteresan, biz CHP'ye, MHP'ye 'gelin doğuda, güneydoğuda gençler ölmesin bunu engelleyelim' diye çağrı yapıyoruz. Şiddetle karşı çıkıyorlar. Ancak 'ağaçlar katlediliyor' yalanı karşısında CHP, MHP, BDP kol kola eylem yapıyor.”
Bahçeli, ilk günden itibaren Gezi Parkı’ndaki eylemlere destek veren ve hükümeti sert biçimde eleştiren konuşmalar yapmıştı.
Bir kaçını hatırlayalım:
“İstanbul Taksim Gezi Parkı’nda yaklaşık beş gündür yaşanan olaylar iktidarın tavrını ve tercihini göstermesi bakımından son derece anlamlıdır. Burada yaşanan ilkel görüntüler Türkiye’yi küçük düşürmüş ve ileri demokrasinin maskesini de aşağı indirmiştir. Ağacı sökerek, yeşil alanları kapatarak alış veriş merkezi yapma niyetinde olan ve Topçu Kışlası inşa etmek amacı güden AKP iktidarı ülkemizin her tarafına yayılan itirazlarla karşılaşmıştır. Biber gazlı müdahaleler, şafak vakti operasyonları, aşırı ve orantısız güç kullanımı, karşılıklı düşmanca muamelelere varan şiddet sahneleri ülkemizin ne duruma geldiğini açıkça kanıtlamıştır... Başbakan, bakanlar ve bazı AKP’li yöneticilerin polisi zan altında bırakan açıklamaları, fırsatçıların önüne atan yaklaşımları ve üstelik biber gazını ölçülü kullanma konusundaki uyarıları utanmazlıktır...”
“Gezi Parkı’na dozerlerle girilmesi, buna karşı koyanlara sert muameleler gösterilmesi toplumsal infialin ilk kıvılcımını tutuşturmuştur. Sabaha karşı düzenlenen polis baskınları, yaka paça yapılan gözaltılar, biber gazlı müdahaleler, insanlıkla bağdaşmayan şiddet sahneleri Gezi Parkı’nı kâbusa çevirmiştir. AKP hükümeti saldırdıkça kalabalıklar artmış, tahammülsüzlük gösterdikçe olaylar büyümüş ve yurt sathına yayılmıştır. Siyasi irade polisi göstericilerin üzerine salmıştır. Orantısız saldırıları ve yürekleri burkan şiddet tablosunu onaylamadığımız gibi telin ettiğimizi de buradan ifade etmek istiyorum. Ve mutlaka polise gazlı, plastik mermili ve tazyikli suyla saldırı emri verenler hakkında gerekli tüm hukuki işlemlerin yapılmasını ve bunun da geciktirilmemesini bekliyorum....”
“Başbakan Erdoğan’ın küçümseyici dili, sırtını dayadığı faiz lobisine birden bire saldırması; tencere, tava çalan vatandaşlarımızı aşağılaması ve Taksim’deki projelerden vazgeçmeyeceğini diklenerek duyurması Türkiye’yi ucu açık ve tahmini mümkün olmayan boğuşmalara götürme riski taşımaktadır. Herkes bilmelidir ki, Türk milletinin rahatını ve huzurunu bozacak her karışıklığın, her bunalımın ve her kaybın sorumlusu Başbakan Erdoğan ve hükümetinden başkası olmayacaktır. Unutulmamalıdır ki, sokakların sakin bir şekilde tahliyesi, tatmini ve teskini yerine Esadlaşmak, Hüsnü Mübarekleşmek ve Kaddafileşmek dirliğin imhasına, birlikte yaşamanın mahvına neden olacaktır.”
Bu kadar sert konuşmaları muhtemelen o günlerde Osman Kavala ya da hapiste tutulması bir vatan meselesine çevrilen Can Atalay bile yapmamıştı.
Gezi davasında 7 yıldır hapiste olan Kavala’yı AİHM ve milletvekili seçilmesine ve AYM kararına rağmen Can Atalay’ı hapiste tutmak için milli ve yerli hukuk teorileri geliştiren Cumhurbaşkanı’nın hukuk danışmanı da Gezi Olayları sırasında AK Partili olmayan, sol ve liberal çevrelere çok yakın bir aktivist avukat ve Çözüm Süreci’nde bir akil insandı.
Gezi olaylarına destek vermemişti ama Gezi büyük uluslararası komplo teorisine de, polisimizin eline sağlık pozisyonuna da fersah fersah uzakta bir profildi.
Peki neden bugün Türkiye’yi geren, AİHM kararlarını uygulamayan ülke statüsüne düşüren, AYM-Yargıtay-Meclis arasındaki hiyerarşileri alt üst eden, insanları belirsiz suçlar ve olmayan delillerle yıllardır hapislerde çürüten bir davanın en güçlü müdafiyi oldular?
AK Parti iktidarı, Erdoğan bu konuda bir adım atacak diye beklenen her durumda en şahin pozisyonu alıp buna taş koydular?
Galiba bu sorunun cevabı sadece o günlerde Gezicilere yakın siyasi çizgilerinin üzerini örtmekten fazlası.
Eğer hükümet Gezi Davası’nda AİHM ve AYM kararlarını uygularsa hukuk alanı normalleşmeye başlayacak, muhalefet ile iktidar arasındaki tansiyon düşecek.
Böylece siyaset alanı da normalleşecek. Kavganın harareti azalacak.
Aktörler çoğalacak, güç ilişkilerinin demokratik, siyasi, hukuki normallere doğru kayacak.
Şahinler için en korkutucu senaryo bu.
Çünkü onlar güçlerini ve itibarlarını olağanüstü şartlara, kavgaya borçlular.
Normal bir siyasi ve hukuk düzeninde oynayabilecekleri rolleri küçük.
Ama olağanüstü şartlarda, şartsız ve koşulsuz liderin yanında olarak, en olmayacakları savunarak adam eksiltiyor ve başrolleri kapıyorlar.
Bu şahinlik iktidar cephesinde sürekli sadakat gösterilerinde kazanmalarını sağlıyor, onlara daha ılımlıları, müteredditleri, hukuk, demokrasi, ilkeler gibi ahlaki “zaafları” olanları tasfiye etmek, güçten düşürmek gibi büyük bir güç veriyor.
O yüzden dün 17-25 Aralık Yolsuzluklar Haftası ilan eden parti, bugün 17-25 Aralık kumpası diyebiliyor.
Çünkü haftasını kutlayarak artık sadece kriminalize olabilir ama “kumpası” dediği denklemde güçlü ve önemli.
Yani mesele Gezi Davası, kimin ne suç işlediğiyle çok da ilgili değil.
Mesele ağaç da Gezi Parkı da değil, sen daha anlamadın mı?
.XXXXXX
26/08/2024 02:00
Bombalanan Gazze’ye vapur turları düzenleyen bir “Kutsal İşgal”cilik
75
2015 yılında tv haberlerine düşen bir düğün videosu İsraillileri şok etti.
Aşırı sağcı bir çiftin Kudüs’teki düğününe katılanlar ellerinde füfek, tabancalar çılgınlar gibi dans ediyor, taşıdıkları bazı fotoğrafları bıçaklıyorlardı.
Bıçakladıkları fotoğraflar düğünden birkaç ay önce Filistin’in Duma köyünde bir eve düzenlenen bombalı saldırıda öldürülen üç kişinin fotoğraflarıydı.
Yanarak ölen üç kişiden biri 18 aylık Ali Dawabshe adlı bir bebekti.
Düğünde minik Ali’nin fotoğrafını bıçaklayarak dans edenler Tevrat’tan “İki gözümün intikamını Filistlilerden bir vuruşta alayım” ayetini de içeren bir şarkı söylüyor, Ali ızgarada diye bağırıyorlardı.
Korkunç düğün nefret düğünü olarak haberlerde yer aldı.
Düğünde dans edenlerden biri, saldırıdan yargılanan iki kişinin de avukatlığını yapmıştı: Itimar Ben Gvir.
1990'larda Oslo Anlaşmalarına karşı protestolarla adını duyuran, suikastından aylar önce televizyondan Başbakan Yitzhak Rabin'i tehdit eden Ben-Gvir, düğünden altı yıl sonra Knesset’e seçildi. İki yıl sonra da partisiyle Netanyahu hükümetine girerek İsrail Kamu Güvenliği Bakanı oldu.
Batı’dan ve Türkiye’den bakan bazılarının laik ve demokratik bir ülke gibi gördüğü İsrail kabinesinde Ben-Gvir gibi çok sayıda aşırı sağcı bakan var.
İzak Rabin’in katillerini savunmaktan, işkenceci İsrailli askerleri kurtarmak için karakol basmaya kadar yaptıkları Filistinliler için Gazze’de neler yaptıkları ve yapabilecekleri hakkında bir fikir veriyor.
Ama bu hukuk, ilke, ahlak tanımayan radikallik İsrail için de artık bir beka sorunu haline gelmiş durumda.
Bunun son örneği İsrail’de bu aralar tartışılan bir mektup.
İsrail’in iç güvenlikten sorumlu istihbarat örgütü Şin Bet’in başındaki Ronen Bar’ın Netanyahu’ya gönderdiği mektup, İsrail’in muhalif kanalı Kanal12’ye sızdırıldı.
2021'den beri görevde olan güvenlik şefi, mektubunda Yahudi terörünün ve Netanyahu hükümetindeki bakanların bu teröre verdiği zararın İsrail’e verdiği zararları anlatıyor.
İsrailli bakan Ben Gvir’in Mescid-i Aksa’yı iki bin fanatik yerleşimciyle basması, işkence şüphelisi askerlerin tutulduğu karakolun basılması, bütün bunlara Ben Gvir gibi bakanların verdiği destek ama özellikle de radikal b,r grubun faaliyetleri mektupta anlatılıyor:
"Bir Yahudi, bir İsrailli ve bir güvenlik görevlisi olarak, Hilltop Youth’tan gelen artan Yahudi terörizmi olgusu hakkında acı ve büyük korkuyla mektubu göndermeye gönülsüzce karar verdim. Çünkü bir dönüm noktasına yaklaştığımızı düşünüyorum.
Önemli, gerçekliği değiştiren bir sürecin eşiğindeyiz. İsrail'e, özellikle şu anda ve yerleşimcilerin çoğunluğuna verilen zarar tarif edilemez”
Hilltop Youth, Batı Şeria'da Filistin köylerinde ileri karakollar kurarak, Filistinleri kaçıran ve yerlerine Yahudileri yerleştiren bir aşırı sağcı hareket.
Ama marjinal bir hareket değil. Şiddet ve tedhiş ile ele geçirdikleri arazilerde 500 bin Yahudi yerleşimci yaşıyor.
Referansları Tevrat’ta geçen “Bir tepeye çık ve gördüğün her yer senindir” ayeti.
Filistinlilerin 2000 yıldır yaşadıkları köylerin kendilerinin olduğunu, onların kutsal topraklara tecavüz ettiğine inanıyorlar.
Onları bu kutsal topraklardan kovmak da ilahi bir görev.
Silah kullanma hakları olan, karakollar kuran, Filistinlilerin evlerini yakan bir çeşit Yahudi İŞİD’inden bahsediyoruz.
Hatta öldürdükleri çocukların fotoğraflarını şarkılar söyleyerek bıçaklayacak kadar acımasızlar.
2015’deki düğün Hilltop Youth üyelerinindi.
Gençliğinde bu örgütün üyesi olmuş Ben Gvir de artık Kamu Güvenliği’nden Sorumlu bakan.
Türkiye’de IŞİD ya da El Kaide yanlısı bir partinin iktidar ortağı olması gibi bir şey bu.
Hareketin kökenleri 1998 yılında Netanyahu'nun Filistin Ulusal Yönetimi ile yaptığı Wye River anlaşmasının uygulanmasını engellemeye yönelik dönemin İsrail Savunma Bakanı Ariel Şaron’un yaptığı “tepeleri ele geçirme” çağrısına uzanıyor.
Ele geçirmek için bekledikleri son yer ise Gazze. Şimdiden toplantılar yapıp, yerleşim haritaları hazırlıyorlar, arazileri aralarında bölüyorlar.
Gazze’nin İsraillilerin yerleşimine açılmasını savunuyorlar.
İşte TRT World, tam da İsrail tartışmaların merkezindeyken, bu karanlık Hilltop Youth örgütünün arasına sızdı ve Holy Redemption-Kutsal İşgal adlı belgeseli çekti.
Haftasonu belgeselin gösterimi yapıldı.
İlk kez bu belgeselde örgütün karakollarına girildi, üyeleriyle röportajlar yapıldı. Bunu başaran belgesel ekibinin İsrailli oldukları düşünülen iki üyesinin adları saklı tutuluyor.
Belgeselde yerleşimcilerin kan dondurucu bir inanmışlıkla konuşan kadın lideri Daniella Weiss, eski Hilltop Youth üyesi milletvekili Zvi Sukkot, eski İsrail Başbakanı Ehud Olmert ile de röportajlar yer alıyor.
Elindeki otomatik silahıyla belgesel ekibine el geçirilmiş toprakları “Tanrı bizimle birlikte” çığlıklar atarak gezdiren Hilltop Youth militanlarının çevredeki İsrail askerleriyle ilişkileri, Filistinlilerden neredeyse bu kutsal toprakları kirleten haşerat gibi bahsettikleri konuşmalar kan dondurucu…
Ama belgeseldeki en kan dondurucu görüntü Hilltop Youth üyelerinin aileleriyle çocuklarıyla bir vapura binip Gazze kıyılarında dolaştıkları görüntülerdi.
Bombalanan Gazze’yi izlerkenki mutlulukları, Filistinliler gittikten sonra Gazze’ye yerleşme planları üzerine konuşurken ki iştahları mide bulandırıcıydı.
Belgeselin galası için Cumartesi günü Beyoğlu Atlas Sineması’nda yapılan gala tıklım tıklım doluydu. Gösterim öncesi yapılan iki panele ünlü tarihçi Prof. Ilan Pappe, ünlü İsrailli muhalif gazeteci Gideon Levy zomdan, ünlü Yahudi psikolog Gabor Mate'nin solcu aktivist oğlu Aaron Mate, Avustralyalı aktivist Robert Martin, Filistinli düşünür Prof. Dr. Sami al-Arian, Amerikalı aktivist Medea Benjamin, El Şifa Hastanesi’nde hemşire olarak çalışmış Ahmed Kouta ve Batı Şeria’da yaşayan aktivist Issa Amro katıldılar.
Belgesel Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin soykırım dosyasına delil olarak girebilecek büyük bir gazetecilik başarısı.
Umarım en kısa zamanda herkesin izleyebileceği bir mecrada yayınlanır.
TRT World yönetimine, belgeselin yapımcısı, yönetmeni ve ismi açıklanmayan muhabirlerinin hepsine bravo ve tebrikler!
31/08/2024 02:01
Kocatepe’deki o fotoğrafı Sovyet ajanı mı çekti?
4
30 Ağustos yıldönümlerinde, Atatürk’ün Kocatepe’de çektirdiği meşhur ve etkileyici fotoğraf yine her yerdeydi.
ayakkabı, giyim, kişi, şahıs, adam, insan içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu
Savaşı yönettiği tepedeki düşünceli ve yalnız bir komutanın bu etkileyici pozundan heykeller yapıldı, paralar basıldı.
En ünlüsü Taksim anıtındaki heykel.
heykel, dış mekan, anıt, abide, bina içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu
Peki, bu fotoğrafı 26 Ağustos 1922 günü Kocatepe’de kim çekmişti?
Herkesin bildiği isim Etem Hamdi (Tem).
giyim, adam, insan, kişi, şahıs, dış mekan içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu
Kendi anlatımına göre 1892 Halep doğumlu.
Fotoğrafçılığı Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi’nde asker olarak bulunduğu Bakü’de öğrenmiş. Bakü düşünce önce Batum’a sonra vapurla İstanbul’a geçmiş.
Bir 10x15 cam çeken Refleks ICA fotoğraf makinesi edinip İzmir’e gitmiş, Yunan işgalinin ve Türk köylerine saldırılarının fotoğraflarını çekmekle görevlendirilmiş, çektiği fotoğraflar Halide Edip, Yusuf Akçura ve Yakup Kadri’nin hazırladığı “Orta Anadolu’da Yunan Mezalimi” adlı Batı dünyasına yönelik propaganda kitabında kullanılmış.
Sonra da Batı cephesinde elinde fotoğraf makinesi olan bir yedek subay olarak Mustafa Kemal’in yanında yer almış.
Kocatepe’deki fotoğrafı çektiği bilgisinin kaynağı da bizzat Tem’in 1972 yılına kadar verdiği röportajlar.
1928’de Milliyet gazetesinde Falih Rıfkı Atay’a, 1942’de Radyo Mecmuası’nda Hikmet Münir Ebcioğlu’na, 1960’da Ulus’ta Fikret Otyam’a, anlatırken zaman zaman ağlayarak verdiği röportajda Kocatepe fotoğrafının hikayesini anlatmıştı.
Fikret Otyam’a verdiği röportaj en ayrıntılısıydı:
"O sabah Kocatepe'de bulunuyorduk. Taarruz, şafak vakti saat beşte başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa, günler ve geceler süren yorgunluğuna rağmen ayakta, vaziyeti adım adım takip ediyor, direktifler veriyordu. Bir ara kumandanlardan ayrıldı. Tek başına, kayalıklar arasında dalgın ve düşünceli dolaşmaya başladı. Zaman zaman sahra dürbünleriyle düşman cephesine bakıyordu... Bir aralık o kayalık tepenin ucuna geldi. Hafifçe eğilmişti. Başparmağı dudaklarının arasındaydı... Hemen objektifimi çevirdim, adeta nefes almayacak kadar bir sessizlik içinde deklanşöre bastım, resmini çektim. Saat 11'di..”
1971 yılında ölen Tem ile ilgili çıkan haberlerde “bütün arşivinin ölümünden sonra yakılmasını” vasiyet ettiği yazılmış.
Kırgınlığının sebebinin yaşarken fotoğraf arşivine hak ettiği değerin verilmemesi, istediği teliflerin ödenmemesi olduğu anlaşılıyor.
Çocuğu olmayan Tem’in ölümünün ardından Gaziler Cemiyeti, arşivinin Genelkurmay Başkanlığı tarafından satın alınması istemiş ama devrin süper Kemalist generalleri bunu yapmamış.
Böylece geçimini sağlamak zorunda kalan eşi arşivinin bazı parçalarını satmış, bazılarını elden çıkarmış.
2010 yılında Sabah gazetesinde çıkan habere göre cam fotoğrafları kırılmaktan kurtaran Banker Kastelli’nin verdiği para olmuş:
Kastelli’nin şirketinin “kültür direktörü” olan eski Milli Saraylar Müdürü Arkeolog İlhan Akşit, 1979’da fotoğrafları nasıl kurtardığını şöyle anlatmış:
“O tarihte Milli Saraylar Müdürü olarak görev yaparken bir gün protokol icabı dönemin İstanbul Valisi Nevzat Ayaz'la bir heyet karşılamaya havaalanına gittiklerini belirten Akşit, olayı şöyle anlattı: "Vali Bey'in yüzü asıktı. 'Sayın Valim canınız sıkkın, hayırdır' dedim. O da 'Ya kaymakam başımın etini yiyor' dedi. Atatürk'ün fotoğrafçısı vardı Ethem Tem. O fotoğrafçı ölmüş. Karısı gelip Silivri Selimpaşa'ya yerleşmiş. Kadının hafızasında da sorunlar varmış. Tem'in çektiği Atatürk'ün cam fotoğraflarını da sokaktaki çocuklar kırıyormuş. O zamanlar film yoktu tabii. Vali Ayaz bu durumu Ankara'ya yazdığını, Ankara'dan 'Vilayetinizce çare bulunsun. Bizim yapacağımız bir şey yok' yanıtı aldığını söyledi. Ben de Vali'ye 'Merak etmeyin ben hallederim. Atatürk'ün camları kırılır mı. Üzülmeyin' dedim.
Bir iki gün sonra şarkıcı Neco geldi yanıma. Bana 'Kastelli'nin müzik direktörüyüm. Haldun Dormen de tiyatro direktörü. Sen de kültür direktörü olur musun?' dedi. Ben de 'Olurum' dedim ve o anda aklıma geldi. Vali Bey'le bir kaç gün önce yaşadığımız şeyi anlattım. Atatürk'ün fotoğraflarının kırıldığını söyledim. 'O fotoğrafları satın almak için para ayırabilir misin?' dedim. Yılmaz Karakoyunlu da o dönem Kastelli'nin koordinatörü. Neco, Karakoyunlu'ya telefon etti o da para çıkaracağını söyledi. Parayı alıp, Ethem Tem'in karısının yanına gittim. Fotoğraflar harikaydı. Bazıları da kırılmıştı. Bir bavul dolusu cam fotoğraf vardı.
Ethem Tem'in karısı bana, 'Evlat seni sevdim. Hürriyet gazetesi şu kadar verdi sen 50 milyon daha fazla ver sana vereyim bunları' dedi. 'Tamam' dedim. Topladım bavulu çıkıyordum. 'Bir bavul daha gözüme çarptı. 'Bunda ne var' dedim. Açtı yanımda orada da yine hiç bilinmeyen Atatürk'ün filmleri vardı. Para olmadığı için 'Bunları sonra alayım' dedim ve çıktım oradan. Üç gün sonra kadınla beraber ev de yandı. O filmler öylece yandı gitti. O cam fotoğrafları bir arkadaşa verdim o düzenledi. O da basıp basıp sattı. Hâlâ orijinalleri bende. Bir sandık dolusu cam fotoğraf var. Atatürk'ün Kocatepe'deki ünlü fotoğrafının da kartona basılı orijinali de bu fotoğraflar arasındaydı. Bu fotoğraflarla Kastelli'nin bir kültür kitabı yayımlandı."
Yangın hikayesinin doğru olup olmadığı belirsiz.
Çünkü arşivin, en ünlü Atatürk resimlerinin de içinde olduğu bir kısmını Etem Tem’i eşi 1982’de gazeteci Kazım Dinç’e satmıştı.
Milyonlarca kopyası üretilmiş bu Atatürk fotoğrafı gibi kült resimlerden oluşan bir arşivden bahsediyoruz.
Başka bazı fotoğrafları ve Etem Tem’in anıları ise 90’lı yıllarda gazeteci Suzan Kapsız’ın eline geçmiş.
O da uzun yıllar elinde tuttuktan sonra bunları 2017’de Yeditepe Üniversitesi’ne bağışlamış.
Etem Tem’in “İstiklal Savaşı’nda Gördüklerim ve İşittiklerim” ve “Resimli Anılar” adlı iki başlık altında yazılmış anılarI, Yeditepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Tülay Alim Baran tarafından 2020’de “Tarihe Tanıklık Eden Bir Objektiften Kurtuluş Savaşı: Etem Tem’in Hatıraları” adıyla basıldı.
Kendi hatıralarında Kocatepe fotoğrafının hikayesini Tem şöyle anlatıyor:
“Şafakla beraber fırladım makinelerimi aldım. Atıma binerek dörtnal Kocatepe’ye. Vardığım zaman taarruzumuz başlamıştı. Orada Başkumandanlık, Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti (Zeki Paşa), cephe ve ordu kumandanları ile harp kademesine mensup subaylar vardı.”
“Herkes tepenin üstünde gözle görünen kanlı çarpışmayı takip ediyor. Muhabere şubelerinin kurdukları sahra telefonlarıyla gelen raporlar yazılıyor, dakikası dakikasına kumanda heyetine veriliyordu. Çok defa Başkumandan bu gelen raporları toplu bir halde kumandanlarla beraber okuduktan sonra onlardan ayrılıyor, kayalıklar arasında tek başına dolaşıyordu.”
“Raporlar tevali ediyor ve bir raporu okuduktan sonra gruptan ayrılarak kayalıklar arasında çok hareketli ve heyecanlı bir şekilde dolaşırken Kocatepe’deki o resmini çekmiştim.”
“Başkumandan’ın buradaki bu vaziyetini tarihe gösterebilmek şerefi benim objektifime düştüğü için ne kadar övünsem haklıyım zannederim. Bugün o tarihten 25 seneye yakın bir zaman geçtiği halde o resme ve o manzaraya bakmaktan ben hala doyamadım.”
“İstanbul’da Taksim’de abide yapılacağı zaman Canonica (İtalyan heykeltraş) İstanbul’a gelmişti. O zaman (1926) Abide Komisyonu Reisi Doktor Hakkı Şinasi Paşa beni çağırdı ve bu resmin büyük kıtada bir agrandisman (büyültme) ile Anadolu harbine ait bazı motifler ve tip resimleri istemişti. …Muayyen günde fotoğrafları teslim ettim. Abide yapıldı. Sonuç malum.”
İlginç bir şekilde Etem Tem’in Kocatepe’de çektiği başka bir fotoğraf olmaması dikkat çekici.
Onun sebebini de 1960 yılında Fikret Otyam’a bir başka yangınla açıklamıştı:
“O gün 7x11 boyunda sekiz on rulo film çektim. Bir kaç tane 10x15 cam... Mustafa Kemal Paşa, bütün gün ağzına bir lokma koymamıştı... Gece ric'ate (geri çekilme) başladılar. 2 Eylül'de Uşak'a girdik. Vakit yoktu. Ahır bozması bir yerde bir kaç film yıkadım. Fotoğraflar birbirinden güzeldi. Hemen dört tane yaptım, ertesi sabah götürdüm. İçeri aldılar. Berberi traş ediyordu. Odada portatif bir masa, bir portatif karyola, iki iskemle vardı. Bir aralık odayı işaret etti: "A be.... Bu bir başkumandan odasına yakışmaz" dedi. Salih (Bozok) odayı halılarla süsleyeceğini söyledi. Zira o gün Trikopis getirilecekti. Gazi, fotoğrafları aldı, baktı. Parmaklarını fotoğrafların üzerinde gezdirdi ve çekti: "Çok güzel, " dedi.
" 9 Eylül'dü... Kadifekale'ye çıkmıştık. Zaman güneş batımına yakındı. Deniz pırıl pırıldı... Şehir ayaklar altındaydı... Körfezde bazı vapurlar vardı...Dumanlıydı vapurlar... Bir rapor geldi. Süvarilerimiz İzmir'e girmişti...."Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri.." emri yerine getirilmişti. İzmir bizimdi yine...
Sonra mı?.. Ha, evet... Sonra otomobillerle şehre girdik. İlk işim bir fotoğrafçı bulmak oldu. Kocatepe'de çektiğim sekiz on rulo filmi bir Rum fotoğrafçıya verdim. Zaman geçirmek için etrafta biraz döndük, dolaştık... Sonra yeniden geldik. Fotoğrafçı geldiğimizi, içeri girdiğimizi görünce "fotoğraflarınız bir harika!" diye bağırdı. Baktım fotoğraflar daha yaş yaştı... Doya doya baktım...Hakikaten birer harikaydı...Taa Uşak'tan İzmir'e kadar bu anı bekliyordum. Fotoğrafların kuruyup, hazır olması için bir gün daha lazımdı. Ertesi günü gelip almak üzere karargaha, Bornova'ya döndük. Ertesi sabah otomobille indik İzmir'e... Millet yollara dökülmüştü... Bayram vardı... "Biraz sonra Mustafa Kemal gelecek" dedik... Görmeliydiniz o anı... İzmir yanıyordu... Ne dost ne düşman belliydi... Cayır cayır yanıyordu İzmir... Fotoğrafçı dükkanının olduğu yere güçlükle varabildik. Fakat ne görelim?.. dükkan yanmıştı... Uşak'ta o ahır bozması yerde yıkaya bildiğim birkaç film kalmıştı elimde... Ötekilerin hepsi fotoğrafçı dükkanıyla birlikte yandı kül oldu..."
Hatıralara göre Eylül 1922 yılında çektiği fotoğrafları basması için verdiği İzmir’deki Rum fotoğrafçının dükkanı ünlü İzmir Yangını’nda yakılmasa Mustafa Kemal’in Kocatepe’den şöyle bir fotoğraf daha olacaktı:
“26 Ağustos, saat 14.00. Salih Bey (Bozok) elinde bir karpuz dilimi yalvararak Mustafa Kemal’e uzattı, yemesini rica etti. Mustafa Kemal yere çömelmiş, sırtını sipere dayamış vaziyette dilimi ısırarak yiyordu. Manzara harikulade… Makinemi açtım. Gülerek yüzüme baktı: ‘Çek’ dedi, ‘Fena değil böyle.’ Görecektiniz… Bu hazine İzmir’de yandı, kül oldu.”
Atatürk’ün ünlü Kocatepe fotoğrafının Etem Tem tarafından çekildiğiyle ilgili anlatının özeti böyle.
Ama Atatürk’ün kullandığı ve şimdi müze olan orijinal Çankaya Köşkü’nün girişindeki yeşil salonun duvarındaki Kocatepe fotoğrafının altındaki imza ise bütün bu anlatımları doğrulamıyor.
Duvarda üç fotoğraf yan yana asılmış.
Biri Kocatepe’deki meşhur kare, diğerlerinden birinde Mustafa Kemal cephede yalnız, diğerinde İsmet Paşa ile beraber.
Köşkün online sunumunda fotoğraflar için şöyle deniyor:
“Yeşil boyalı duvarlarda Jean Weinberger tarafından çekilmiş Atatürk’ün 1920 tarihli fotoğrafları asılıdır.”
Kocatepe fotoğrafının izinde 2022 yılında Oksijen gazetesinde çok ayrıntılı bir makale yazmış olan Devrim Devecioğlu’nun müzeden sorumlu Mustafa Avcı’dan elde ettiği müze sunumunda ise şöyle deniyor:
“Bu mekânda Jean Weinberger tarafından çekilmiş fotoğraflar yer almaktadır. Batı duvarında; birinde Atatürk’ü, birinde Atatürk ve İnönü’yü, Güney duvarında ise Atatürk’ü Kocatepe’de gösterir, 1920 tarihli üç adet fotoğraf bulunmaktadır. Burada yer alan üç adet fotoğraf çalışması ise; 1929 yılında Jean Weinberger’dan satın alınmıştır.”
1920 yılı ve Weinberger soyadı, müzeyi hazırlayan ekibin hataları.
Çünkü fotoğrafların tarihi 1922 ve fotoğrafçının soyadı ise Winberger değil, Weinberg.
İpek Çalışlar “Atatürk” adlı biyografisinde Müze Köşk Müdürü Dilek Kalındemir’den fotoğrafla ilgili aldığı bilgileri yazmıştı:
“Mustafa Kemal, Büyük Taarruz’a giderken beğendiği bir fotoğrafçıyı, Jean Weinberg’i de yanında götürmüştü. Kocatepe’deki unutulmaz Atatürk fotoğrafını deneyimli bir stüdyo fotoğrafçısı olan Weinberg çekti. Weinberg, çektiği fotoğrafı Mustafa Kemal’e de imzalatmıştı. Latin harfleriyle M. Qemal imzası, Weinberg için hazırlanmış internet sitesinden paylaşılan Kocatepe fotoğrafında rahatlıkla okunuyor. Ünlü fotoğrafçının Kocatepe’den çektiği üç fotoğraf da Müze Köşk’ün birinci katında, yeşil salonun duvarında asılı duruyor. Üçü de J. Weinberg imzasını taşıyor. Kocatepe’deki tek fotoğrafçı Weinberg değildi. Edhem Tem de oradaydı. Üstelik 1960 yılında, Fikret Otyam’a, Kocatepe fotoğrafını nasıl çektiğini anlatmıştı! Ancak Kocatepe fotoğrafının üzerindeki Weinberg imzası fotoğrafın sahibi konusunda kuşku bırakmıyor.”
resim çerçevesi, sanat, çizim, resim içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu
Yeşil duvardaki diğer Atatürk ve İnönü resminde de Weinberg’in imzası var.
Peki, Jean Weinberg kimdi ve neden Kocatepe’de Atatürk’ün yanındaydı?
1887’de Avusturya Macaristan İmparatorluğu’na bağlı Romanya’nın Kroyova kentinde fotoğrafçı bir Yahudi babanın oğlu olarak doğan Weinberg’in Birinci Dünya Savaşı’nda casusluk filmlerini aratmayan hikayesini, onun hikayesi üzerine en önemli çalışmaları yapmış Prof. Dr. Savaş Arslan’dan okuyalım:
"Jean Weinberg, 1 Mayıs 1887'de Kroyova'da fotoğraf dükkanları olan Avusturyalı bir ailenin çocuğu olarak doğmuş. 1910'larda Avusturya Macaristan İmparatorluğu ile Romanya arasında bir mücadele var. Bu mücadele sırasında Jean Weinberg, Avusturya Macaristan İmparatorluğu hesabına casusluk yapıyor. Romanya istihbaratı da onun peşine düşüyor. Kimliği ortaya çıkınca 1916'da, doğduğu Kroyova'ya dönüyor. 1918'de yakalanıp tutuklanıyor. 1919'da mahkum ediliyor ve Moldova taraflarında bir çalışma kampına götürülürken kaçıyor. Sahte bir Sırp pasaportu ile Türkiye'ye geliyor. Bu pasaportta Lugoşlu olduğu yazıldığı için biz onu Lugoşlu sanıyor ve Macar olarak biliyorduk. Oysa ki Kroyovalı. Zaten bizdeki kaynaklarda da 1920'den itibaren adı geçmeye başlıyor. Babası fotoğrafçı olduğu için çekirdekten fotoğrafçı. Türkiye'ye gelmeden önce Kroyavo'ya gidip bütün mal varlığını satıyor. İstanbul'a cebinde iyi bir parayla geliyor. O dönem için gözde bir meslek sahibi. İstiklal Caddesi 150 numarada Foto Franse adlı fotoğrafçı dükkanını açıyor."
Pera’daki Foto Franse ya da Foto Français kısa sürede devrin en meşhur fotoğraf stüdyosu haline gelmiştir.
Weinberg’in bir de Avusturyalı asistanı vardır: Othmar Pferschy.
Dönemin bildiğimiz pek çok İstanbul ve Türkiye fotoğrafında Weinberg’in imzasını görmek mümkün.
İşgal sırasında İstanbul’un fotoğraflarını çektikten sonra İstiklal Harbi’ni çekmek için Anadolu’ya geçer.
1922 Ağustos’unda Dumlupınar’da Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşa’nın fotoğraflarını çekmiştir, Mustafa Kemal’in başka cephelerde de fotoğraflarını çekmiştir.
Cumhuriyet’in ilanından sonra da Atatürk’ün bugün artık her köşede olan ünlü fotoğrafların pek çoğunu o çekmişti.
Karşısına geçip ona poz verenler arasında İsmet İnönü de vardı.
1927’de daha sonra İzmir Fuarı’na dönüşecek İzmir Sergisi’nin fotoğraflarının altında da onun imzası vardı, sergiden bu yüzden bir altın madalya kazanmıştı.
1928’de Latin Alfabesi’ndeki ilk İstanbul gezi rehberi olan “İstanbul Rehberi”ni (Conducteur De Constantinople) dört dilde hazırlayıp dönemin valisine hediye etmişti.
1929 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nin düzenlediği ilk güzellik yarışmasının fotoğrafçısı da Weinberg’di.
1930 yılında Stalin’in İstanbul’a sürgüne gönderdiği Troçki’nin Büyükada’daki köşkünde Troçkistlerin İngilizce çıkardığı The Militant gazetesini okurken gösteren meşhur fotoğrafını çeken de Weinberg’den başkası değildi.
Türkiye’de siyasi tartışmaların da içindeydi. 1930 yılında Menemen Hadisesi sonrası Kubilay’ın ailesine bağış yapmış, ayrıca “Gazi’nin fotoğraflarından 500 tanesini Harbiye Mektebi’ne ve 500 tanesini de Talebe Birliği’ne” gönderdiğini duyurmuştu.
Fotoğraf stüdyosu Cumhuriyet Bayramları’nda, Donanma Günleri’nde gazetelere haber olacak kadar süsleniyordu.
Verdiği ilanlarda kendisini Atatürk ve bakanların fotoğraflarının tek yetkili acentası olarak tanıtmaktaydı. Atatürk’ün pek çok fotoğrafının telif hakkı ondaydı.
1933’te “Gazi’nin Eseri” adlı başta Atatürk olmak üzere, İnönü
bakanlar, Ankara fotoğraflarından oluşan bir fotoğraf albümü yayınladı.
Albümde cephelerde ve Ankara’da çektiği fotoğraflar vardı.
Zübeyde Hanım’ın bile fotoğrafını çekmişti.
O fotoğraflardan biri de Kocatepe’deki Atatürk’ün ünlü fotoğrafıydı.
Ama şöhretinin zirvesindeyken 1935’de varını yoğunu satılığa çıkararak İstanbul’dan kaçar gibi ayrılıp Kahire’ye gitti. Bütün ev eşyalarıyla birlikte, “müsaid fiatlerle” fotoğraf negatiflerini de satmıştı.
Peki ne olmuştu da 15 yıl sonra Türkiye’yi böyle apar topar terketmişti?
Bilinen sebeplerden biri 1929 yılında Ankara’daki Cumhuriyet Bayramı kutlamasında Ankara Hipodrumu’nda Atatürk’ün bir başka fotoğrafçısı olan Cemal Bey’in (Işıksel) tripodunu tekmeleyince Atatürk’ü kızdırdığı ve resmi fotoğrafçı sıfatını böylece kaybettiği.
İkinci sebep ise 1932 yılında Meclis’te kabul edilen Türk Vatandaşlarına Tahsis Edilen Sanat ve Hizmetler Kanunu’na fotoğrafçılığın da eklenmesiyle işsiz kalması.
Kanunun uygulanması bir yıl geciktirilmişti.
Ama bunlar yine de 1935’de Weinberg gibi tanınan bir ismin herşeyini satarak apar topar ülkeyi terk etmesini açıklamıyor.
Weinberg, Kahire’de de büyük bir fotoğraf stüdyosu açmış, Kral Faruk ve ailesinin fotoğrafçısı olmuştu. 1942 yılında da Kahire’de hayatını kaybetti.
Atatürk’ün fotoğrafçısı Jean Weinberg’ın büyük sırrı ise ancak 75 yıl sonra ortaya çıktı.
2017 yılında iki prestijli Romen tarihçi Prof. Dr. Valeriu Avram ve Prof. Dr. Viorel Gheorghe, “İki Savaş Arası Dönemde Sovyet Sahasında Romanya’nın Enformasyon Eylemleri” adlı bir makale yayınladılar.
Makaleden Türkiye’nin üç yıl sonra Prof. Dr. Savaş Arslan’ın 2020 yılında yayınlandığı makale işe haberi oldu.
Makalede, Romen istihbarat örgütü SSI ile Türk ve Yunan istihbaratlarının, Sovyet istihbarat teşkilatı GPU’nun Balkanlardaki faaliyetleri ve ajanları hakkında 1934 yürüttükleri ortak bir operasyondan bahsedilmektedir:
“1934 başlarında Türkiye ve Yunanistan’daki benzer servislerle işbirliğine geçerek bir araştırma gerçekleştiren SSI, Balkanlardaki Sovyet ajanlarının kullandığı bazı yöntemlerin İstanbul’da bir evden koordine edildiğini açığa çıkarır.”
Ortaya çıkan belgelere göre GPU’nun İstanbul’daki en etkili adamı Jean Weinberg’dir:
“1934’te SSI (İstihbarat Gizli Servisi İstanbul’daki en önemli GPU ajaninın da kimliğine ulaşır, bu isim Jean Weinberg’tir. Bu kişi aslında Romen karşı-enformasyon servisinin eskiden beri bildiği birisidir. Jean ya da Iacob Weinberg 1 Mayıs 1887’de (Güneydoğu Romanya’nın Oltenya yahut Aşağı Eflak bölgesinin büyük şehri olan) Krayova’da fotoğraf dükkanları olan Avusturyalı bir ailenin çocuğu olarak doğmuştur. Ardından Avusturya vatandaşlığı devam etse de 1916’da Romanya Ordusu’nun Krayova’daki 1. İstihkak Bölüğünde görevlendirilmiştir. 7 Kasım 1916’da (Krayova yakınlarında küçük bir kasaba olan) Balş’ta bölükten kaçar ve ardından Krayova’nın düşman kontrolüne geçmesinin iki hafta sonrasında şehirde Avusturya-Macaristan askeri üniformasıyla ortaya çıkar. İşgal sırasında defaeten Viyana’ya gider ve buradan aldığı ürünleri Krayova’da satar. Ailesinin başka bazı üyeleriyle birlikte işgal ordusuyla işbirliği yaparak birçok Oltenyalıyı (Batı Eflak) soymuşlardır. 1918 Kasım’ında Romanya Ordusu tarafından tutuklanarak Krayova Askeri Mahkemesine çıkarılmış ve 1919’da ise 10 yıl ağır çalışma cezasına mahkum edilmiştir. Weinberg mahkemesi sırasında kendi birimindeki diğerleri gibi muhafız eşliğinde Moldova’ya gönderilmek istemiştir. Ancak seyahat sırasında kaçarak kendisini bekleyen karısının olduğu Krayova’ya ulaşmıştır. Ardından ailenin bütün mal varlığını satarak, o dönemde Sırp Ordusunun kontrolündeki Lugoş’ta (1918’e dek Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun bir parçası olan Banat ya da Güney Doğu Transilvanya’dadır) iki Sırp pasaportu edinmişlerdir.”
Makalede bu ajanlığın başlangıcı Kurtuluş Savaşı sonrasına başlatılıyor:
“İşgal güçleri Boğaz’dan ayrıldıktan sonra ise GPU (1922-23’te Devlet Siyasi Müdürlüğü altındaki Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin gizli polis örgütü) ajanı Schuroff kendisiyle bağlantı kurmuştur. Teklifi kabul eden Weinberg Sovyet istihbaratına da çalışmaya başlamıştır. İkili oynadığından şüphelenen Türk istihbaratı kendisini tutuklamak istemiş ancak Türk yönetim kadrosunun üst düzeylerine nüfuz etmis GPU ajanları kendisini korumayı başarmış ancak Weinberg sonrasında Pera’da kalmak zorunda kalmıştır. Öte yandan Romanya gizli servisi ise onu gözlemeye ve hareketlerini izlemeye devam etmiştir.”
Arşiv belgelerine göre ajanlığı deşifre olunca Weinberg’i koruyan “Türk yönetim kadrosunun üst düzeylerine nüfuz etmiş GPU ajanları”nın kim olduğu belirsiz.
Ama 1920’lerden 1935’e kadar İstiklal Harbi cephelerinde, Ankara’daki devlet kurumlarında ve İstanbul’daki elit çevrelerde bulunmuş, doğrudan Atatürk, İnönü ile tanışıp yüzlerce fotoğraflarını çekmiş, üstelik Troçki’nin bile oturma odasına kadar girmiş bir fotoğrafçının Sovyet ajanı olduğunu artık biliyoruz.
1920-35 arası Türkiye’de ne görüp Sovyetlere bildirdiğini ise bilmiyoruz.
Kaynaklar:
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1043041
https://www.academia.edu/100401203/Din_ac%C8%9Biunile_informative_%C8%99i_contrainformative_rom%C3%A2ne%C8%99ti_%C3%AEn_perioada_interbelic%C4%83_pe_spa%C8%9Biul_sovietic
https://gazeteoksijen.com/yazarlar/devrim-devecioglu/kocatepe-fotografinin-izinde-kurtulusun-sembol-fotografini-gazi-etem-tem-mi-yoksa-ajan-jean-weinberg-mi-cekti-160517
.2/09/2024 02:01
Normalleşmeden anormalleşmeye...
145
33 yaşındaki Dilruba Kayserilioğlu, İzmir’de kendisine uzatılan bir Youtube kanalı mikrofonuna şöyle demişti:
“Parlamenter sistemden çıkıp, koskoca Türkiye Cumhuriyeti’ni tek adama verirsek o da böyle babasının ahırı gibi kullanır. Elin Arap’ı öldü diye ben neden yas tutayım, beni ilgilendirmez. Çat diye ‘kapattım oldu’ olmaz. Bir gece yasa çıkartıyor, hayvanlar ölsün istiyor, Allah’ın adıyla hayvanları katletmeye yönelik yasa çıkartıyor. Bir gece oluyor İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıyor. Bir gece Instagram’ı kapatıyor. Bu yaptığı darbe. Sosyal medyayı kapatması, darbe. Hayvan katliamıyla yasa çıkarması, darbe.
Destekleyenlere de şunu söylemek istiyorum: geri zekâlısınız. Bütün özgürlük haklarınızı tek bir kişiye teslim ettiğiniz için, Allah’tan da üstün tutup ona taptığınız için, sosyal medyanın kapatılmasını desteklediğiniz için, hayvanların katledilmesini desteklediğiniz için hepiniz beyni emcüklenmiş birer geri zekâlılarsınız. Bu söylediklerimin hiçbir şekilde kesilmesini de istemiyorum.”
Normalde anaakım bir medyada yayınlanmayacak, hakaret içeren bir konuşmayı Youtube kanalı gerçekten de sansürsüz yayınlandı, video bir anda viral oldu, Youtube’daki bir sokak röportajında genç bir kadın kendince saçmalamış denmedi, tepkiler büyüdü ve Dilruba Kayserilioğlu “halkı kin ve nefrete tahrik” ve Cumhurbaşkanı’na hakaretten” tutuklandı. 13 gün hapis yattıktan sonra da serbest bırakıldı.
Genç kadının bir Youtube röportajı yüzünden tutuklanması haklı bir tepkiye neden oldu.
Hiçbir siyasi ve fikri değeri olmayan ayak üstü edilmiş hakaretlerle genç kadın bir anda cesaret sembolüne dönüştü.
Tepkiler siyasete kadar ulaştı. Özellikle kendi kamuoyundan Erdoğan ile yürüttüğü normalleşme görüşmeleri için tepkiler alan Özgür Özel, hapishanede Dilruba’yı ziyaret etti.
Birkaç gün sonra bırakılan Dilruba’yı İzmir Fuarı açılışında Özgür Özel’in yanında otururken gördük.
Neredeyse bir kahraman gibi karşılandı.
Özel kürsüden ona hitaben bir konuşma yaptı:
“Ben bugün burada bizimle olan birini anmak istiyorum. İzmir zaman zaman haklı tepki gösteren, hak ettiğini almadığında sözünü esirgemeyenlerin kenti. İzmir’de bir kardeşimiz bir mikrofona birkaç şey söyledi. Biz dün onu cezaevinde ziyaret ettik. Ben çok emin bir şekilde şunu yaptım. Cezaevine gidip de kapının önüne çıkıp da şunu da yapacağız, onu da yapacağız demek yerine ‘Haksızlığa itiraz etmek önemli bir melesidir. Bir de cezaevinde bir davet yaparsanız o davet kısa sürede karşılığını bulur. ‘Dilruba, sen buradan çıkacaksın. Ben kapının önünde bir konuşma yapacağım. Seni de davet edeceğim.’ Sen buradan çıkıp partimizin kuruluş yıldönümü kutlamalarında bizimle olacaksın’ dedim. Dilruba’ya koruma memurlarının yanında dedim ki ‘burada racondur. Ziyarete gelen iade-i ziyarete gitmen lazım’ dedim ‘İnşallah Özgür Bey’ dedi. Kendisi 24 saat olmadan iade-i ziyarete geldi. İyi ki varsın Dilruba. CHP, düşünce özgürlüğünü sonuna kadar savunuyor.”
Bir gün sonra bu kez Kara Harp Okulu mezuniyet törenindeyiz.
Kara Harp Okulu mezuniyet töreninin resmi kısmında ant içen 960 mezun teğmenden 300-400’ü törenin ardından kılıçlarıyla bir araya geldi ve bir saat önce zaten kendilerine ant içirmiş dönem birincisi eşliğinde “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” sloganı attıktan sonra bir kere daha ant içtişer.
İçtikleri ant 2016’dan önce harp okullarında genç teğmenlerin kılıçlarıyla içtikleri “Subaylık Yemini”ydi.
Ama içinde “laik, demokratik Cumhuriyeti korumak”, “karşılarında bizi bulacak”, “kılıçlarımız keskin ve hazır olacaktır” gibi siyasi sloganlar bulunan bu yemin 2016’dan itibaren ortadan kalkmıştı.
Yani teğmenler ikinci kez, kendi inisiyatifleriyle, 2016’da kaldırılmış eski bir harp okulu yeminini etmişlerdi. Bu yemini etmeden önce de “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye sloganlar atmışlardı.
Belki de siyasi bir mesaj değil, sadece kılıçların çekilip birbirine tokuşturup edilen eski geleneksel yemine öykünmeydi bu.
Ama ordu gibi disiplinli bir kurumda, kötü hatıralar da çok tazeyken bu disiplinsizlik iki türlü tepki aldı.
AK Partililer bunu yeni bir kalkışma, ezilmesi gereken bir başkaldırma olarak gördüler.
Muhalifler ise ordunun yeniden Kemalist özüne dönmesinden memnuniyetlerini bildirdiler.
Onlara Özgür Özel de katıldı:
“Sizin akıl önderiniz fesli deli Kadir’in ’Keşke Yunan kazansaydı’ dediği gibi ‘Trikopis’in askerleriyiz’ mi diyeceklerdi? Elbette Mustafa Kemal’in askerleri onlar!”
Bu tehlikeli tırmanış listesine eklenecek iki olay daha var.
Biri yılın yılbaşında yaşanmıştı.
Gazze için sabah eyleminden dönen, elinde yeşil bayrak olan bir kişiye bir üniversite öğrencisi yumruk atmış, bu yüzden tutuklanmış, öğrenci neredeyse kahraman ilan edilmiş, CHP gençlik kolları öğrencinin posterini yapmış, Fatih Altaylı eline sağlık demiş, Özgür Özel ailesini aramıştı.
Sonuncusu ise geçen ay Meclis’te oldu.
Meclis’te AK Partililere karşı sert bir konuşma yapan Ahmet Şık, Alpay Özalan tarafından darp edildi.
Ve Özalan neredeyse kahraman ilan edildi. İnsan Hakları Komisyonu üyesi bir AK Partili kadın milletvekili bile “eline sağlık” yazdı. Muhtemelen bu yumruk için Özalan epey tebrik aldı.
Bu dört farklı olaydan duyulan gerilen Türkiye’nin fay kırılma sesleridir.
Zannedildiğinden çok daha ciddi bir tehlikedir bu.
İktidar partisi seçmenlerine dümdüz hakaret eden genç bir kadın, tutuklanmak gibi en sert kolluk tedbiriyle muamele görünce bu kez kahraman haline geliyor, protokole giriyor, normu onun dili belirliyor.
Sokakta yürüyen adamı cumhuriyet ve laiklik için yumruklayan öğrenci ayıplanacakken yine tutuklanıyor, bu kez kahramanlaşıyor, bu sayede yumruk atmak övülüyor.
Meclis’te TİP’li milletvekilini döven AK Parti milletvekili kahraman ilan ediliyor, neredeyse yumruk atmayıp olay yerinden kaçanlar korkaklıkla suçlanıyor.
Genç teğmenlerin iktidara değil, Atatürk’e bağlılığı bunu kınayan ya da övenler arasında tartışmalara neden oluyor. Kimsenin aklına teğmenlerin iktidar ya da muhalefet lehine siyasi bir tavır içinde olmasının kendisinin bizzat yanlış olduğunu söylemek gelmiyor.
Muhtemelen devlet yine olay yerine çekiçle gelecek, mağduriyetler tepkileri artıracak.
Tam olarak otoriterliğin trajedisi bu.
Toplumun doğal iletişim kanalları kapatılınca, karşılıklı diyalog imkanları ortadan kaldırılınca kutuplaşma, siyasi hasmını düşman görme artıyor ve karşılıklı olarak meşru görülüyor.
Ve bundan sadece iktidar değil, muhalefet de payını alıyor.
İktidarın elinde her mesele için çekiçten başka araç olmayınca, iktidar etmek sadece kaba güç göstermeye dönüşünce muhalefette de şahinlerin sesi yükseliyor, makul sesler dalga geçilen naifliklere dönüşüyor.
Böylece protokole oturtulan hakaretler, övülen yumruklarla konuşmanın anlamı ortadan kalkıyor.
Siyasi rekabet, düşmanlığa, demokratik mücadele her şeyin meşru olduğu bir varlık savaşına dönüşüyor.
Bir toplumun başına gelecek en büyük felaketlerden biri bu.
Türkiye kısa süreli bir normalleşmeden hızla anormalleşmeye sürükleniyor.
Tehlikenin farkında mısınız?
.4/09/2024 00:01
Genç subaylar neden yine rahatsız oldu?
299
1961 tarihli İç Hizmet Kanunu’nda resmi bir asker andı var.
İç Hizmet Kanunun 37. Maddesinde yer alan ant şöyle:
“Barışta ve savaşta, karada, denizde ve havada her zaman ve her yerde milletime ve cumhuriyetime doğruluk ve muhabbetle, hizmet ve kanunlara ve nizamlara ve amirlerime itaat edeceğime ve askerliğin namusunu Türk Sancağının şanını canımdan aziz bilip icabında vatan, cumhuriyet ve vazife uğrunda seve seve hayatımı feda eyleyeceğime namusum üzerine and içerim.”
Kara Harp Okulu’nun olaylı mezuniyet töreninin resmi kısmında dönem birincisi Ebru Eroğlu, mezun 970 teğmene Cumhurbaşkanı’nın önünde bu andı okutmuştu.
Bir saat sonra yine aynı dönem birincisi, Cumhurbaşkanı’nın ve resmi protokolün tören alanından ayrılmasından sonra, törenin yapıldığı sahanın ortasında toplanan, kılıçlarını birbirine çatan ve “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye slogan atan 300-400 teğmene
şu andı okuttu:
“Ant içeriz ki laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına, ülkenin bölünmez bütünlüğüne, yüce Türk ulusunun namus ve şerefine, aziz vatanın bir karış toprağına uzanacak eller karşısında bizi bulacak ve kılıçlarımız daima keskin ve hazır olacaktır. Bizler Türk istikbalinin evlatlarıyız. Şerefimizle doğduk, şerefimizle yaşayacağız, şerefimizle öleceğiz. Ne mutlu Türküm diyene!”
Bu ant resmi bir metin değil. İddialara göre yazarı eski bir Özel Kuvvetler Komutanı. 1990’lardan, belki de 80’lerden bu yana bu ant Harp Okulları’nın mezuniyet törenlerinin resmi tören kısmında dönem birincisi tarafından mezun teğmenlere okutuluyordu.
İlk ne zaman okunmaya başlandı belirsiz.
2000’li yılların ortalarında asker-AK Parti krizi yükselirken her harp okulu mezuniyet töreninde, genç teğmenlerin Erdoğan, Gül gibi AK Partili isimlerin de katıldığı törenlerde bu andı okuması “mesaj”, “laikliğe bağlılık” yemini olarak haber olurdu.
Bu gayri resmi andın, resmi anda göre fazlasıyla siyasi, saldırgan olduğu açık.
Herhalde bu yüzden 2016 yılında askeri okullar ve harp akademisi kapatılırken bu ant da tarihe karıştı.
Askeri liselerin, harp akademisinin kapatılması ve hepsinin başında sivil bir rektörün olduğu Milli Savunma Üniversitesi’nde toplanması 2016 sonrasının refleksif ve panik sivilleşme adımlarının en radikaliydi.
Çünkü askeri liselerin kendine ait bir kültürü vardı ama o kültür Türkiye siyasi tarihinde kötü hatıralar da üretmişti.
Askeri öğrenciler, sadece profesyonel askerler olarak değil ülkenin sahibi, iç ve dış düşmanlara karşı koruyucusu misyonuyla yetiştiriliyordu, okulların müfredatında yoğun bir ideolojik propaganda vardı.
Bu da gayet normal karşılanıyordu.
Nitekim 2016’dan sonra iktidarın kontrolüne geçtiği için ayıplanan, vahlanan ordunun genç teğmenlerinin “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganı atarak böyle bir yemin etmesi, muhalif çevrelerde dolan gözlerle, gururla karşılandı, pek çok kişi yeniden “umutla dolduğunu” yazdı.
Tam da genç teğmenlerin “bizim” tarafımızda olmasından duyulan bu umudun kendisi zaten her zaman problemin özü oldu.
Bu son olayda esas kınanması gereken de, kılıç çatmalı, namuslu, ölmeli, tehditli eski geleneksel yemini bir hevesle okuyan genç teğmenlerin disiplinsiz davranışından çok bu umudun hala diri olması.
O yüzden, bu tarihi arka plan içinde, “ne var ki çocuklar Mustafa Kemal’in askerleriyiz diye bağırmış suç mu” savunması fazla naiflik oluyor.
Üstelik yakın tarihin içinde askerlerin de olduğu pek çok krizinin başlangıç anında; Atatürk’e bağlılık bildiren muhtıralar ve konuşmalar, Atatürk anıtına “Harbiyeli Aldanmaz” diye çelenkler, caddelerde Atatürk’e bağlılık bildiren kıya yürüyüşleri, tank geçişleri varken…
Ama genç teğmenlerin yemin disiplinsizliğinden, bir darbe tehdidi çıkarmak da bir kaşık suda fırtına koparmak oluyor.
Halbuki ortada iktidar için “darbe tehdidinden” daha ciddi bir mesele var.
AK Parti iktidarı, Türkiye’yi demokratikleştirmek, sivilleştirmek, halkın yarısını ikinci sınıf vatandaşlıktan kurtarıp eşit yurttaş yapmak, inkar ve asimilasyon politikalarını bitirmek için çok radikal ve tarihi adımlar atarken, onun tetikleyicisi Türkiye’de 80’lerden bu yana süren resmi ideoloji dışına çıkmış özgür entelektüel tartışmalar, üniversiteler ve sivil toplumdaki hareketlilik, medyadaki çok seslilikle yaşanan bir zihniyet değişimiydi.
Şimdilerde Kemalist tarihçilerin ayıpmış gibi anlattığı, resmi ideoloji propagandası dışına çıkmış akademisyenlerin post-Kemalist tarih yazımı bütün akademik ve entelektüel tartışmaları kuşatmıştı.
Sivilleşme, demokratikleşme, insan hakları sivil toplumdan yükselen taleplerdi.
Medya bütün bu tartışmaların görünür olduğu bir kamusal alan haline gelmişti.
Atatürk, Cumhuriyet’in kuruluş dönemi, ordu-siyaset ilişkileri üzerine önemli eleştiriler yapılıyor, pek çok üstü kapanan gerçek ortaya çıkarılıyordu.
Nedense bu aralar küçümsenen siyasetin üzerine düşmüş “asker ne der” gölgesi, Türkiye’nin üzerine çökmüş askeri vesayet bu basıncın sonucu olarak kaldırılabildi.
Şimdilerde bir FETÖ operasyonuna, büyük bir kandırılmışlık hikayesine, Yetmez ama Evet diyen 10 bin kişiye mal edilen 2010 referandumu; askerlerin siyasetteki gölgesini kaldırma kavgasının bir finaliydi ve o referandumda çıkan yüzde 58’lik desteği, AK Parti 23 yıllık tarihinde bir daha hiçbir seçimde ve referandumda göremedi.
2013 yılında bile AK Parti iktidarı, çözüm süreci gibi radikal bir tarihi adımı atabilen, bunun için bugün bir araya getirilmeleri mümkün olmayan, pek çoğu tvlerde bile yasaklı hale gelmiş 63 ismi akil insan yaparak seferber edebilen bir kapsayıcılığa sahipti.
Ama AK Parti iktidarı gücü elinde topladıkça, özgüveni arttı, ihtiyacı kalmadığını düşündü ve tasfiyelerle yüzde 58’lik ittifakı dağıttı.
Hatta bu siyasi ve ideolojik özgüvenle AK Parti’nin 2013’teki İstanbul il başkanı, İslamcı gelenekten gelen Aziz Babuşçu’nun herhalde şimdilerde pişman olduğu o konuşması bu yol ayrımının referansı haline geldi:
“10 yıllık iktidar dönemimizde bizimle şu ya da bu şekilde bizimle paydaş olanlar, gelecek 10 yılda bizimle paydaş olmayacaklar. Onlar da şu ya da bu şekilde her ne kadar bizi hazmedemeseler de; diyelim ki liberal kesimler, şu ya da bu şekilde bu süreçte bir şekilde paydaş oldular ancak gelecek inşa dönemidir. İnşa dönemi onların arzu ettiği gibi olmayacak.”
Günün sonunda yıkım başarılı olsa da inşa dönemi büyük bir başarısızlıkla sonuçlandı.
Kapsayıcı AK Parti iktidarı gitti, yerine kendi Cumhurbaşkanları, Başbakanlarını bile budayan sert bir tasfiyecilik, dar kadroculuk geldi.
Özellikle 2016 sonrası iktidar,, sivil toplumu ve medyayı ya kriminalize etti, ya kontrol altında aldı ya da kendisine bağımlı hale getirdi.
Kendi sivil toplumunu kurma iddiasıyla aslında içine kapandı.
Yüzde 58’lik değişim bloğunun içinde olan, ona öncülük eden liberal, demokrat, sol entelektüeller televizyonlarda ve kamu alanında yasaklı, lanetli hale getirildi, bir zamanların akil insanları sadakat, yerlilik ve millilik mülakat sınavlarına takıldı.
Böylece çölleşen medya, kamu ve entelektüel hayatı milliyetçilere, ulusalcılara, yerli ve milliliği bir kutsal slogan gibi tekrarlayan AK Parti militanlarına, emekli askerlere, komplocu, üçüncü dünyacı, sadakatten başka vasfı olmayan düşük profillere kaldı.
Artık güç ve iktidar bizde, bizim sözümüz geçerli olacak özgüveniyle girilen yolda, İslamcılar da günün sonunda kamusal alandan dışlandı ya da tasfiye olmak istemeyenler bayrak, tank, devlet öven yerli milli İslamcılara dönüştüler.
AK Parti iktidarının tarih, siyaset, kültür, kimlik, toplum adına orijinal söz söyleyecek organik aydınları da belli ezberleri ve sloganları tekrarlayan aparatlarda dönüştüler.
Böylece Türkiye’nin kamusal alanında fikri hakimiyet yasaklı olmayan, sansürlenmeyen, meşru muhalefet olarak görülen milliyetçilere ve Kemalistlere kaldı.
10 senedir televizyonlarda her akşam milliyetçi emekli askerler, ulusalcı avukatlar ve yerli ve milli AK Partili profiller arasında esas kim en milliyetçi kavgasından başka birşey yapılmıyor.
Bu fikri çöllükte yetişen gençler de bu iklimden etkilendiler.
Arkasında bir dünya görüşü, tarihe evrensel bakış olmadan değiştirilemeyen, sadece propagandanın içine muhafazakar sos katılan bir müfredatla yetiştirilen gençler en eski dallara milliyetçiliğe, Kızılelmacılığa, Osmanlıcılığa, İttihatçılığa, Kemalizme tutundular.
Günün sonunda gençler arasında Türkçülük yükselmeye, Atatürkçülük yeniden güçlenmeye başladı
Sadece okullardaki kitaplarda bunu görmüyorlar, televizyonu açtıklarında, siyasetçileri dinlediklerinde hep aynı bozuk plağı dinliyorlar.
Nihayet askeri okullardaki genç teğmenler de bu atmosfer içinde yaşıyorlar.
Muhtemelen yaptıklarının gayet doğal ve doğru olduğunu düşünüyorlar, bunun bu kadar tartışılmasına şaşırıyorlardır.
Muhtemelen iktidar da sonucun bu olmasına şaşırıyordur.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, art arda katıldığı harp okulu mezuniyet törenlerinde törenler öncesi bir de açılış yaptı.
Kara ve Hava Harp Okulları’na inşa edilen camileri açtı.
Dikkatli gözlerden kaçmamıştır.
Askeri okulların mezuniyet törenlerinde bir süredir sahaya Atatürk ile birlikte başkomutan olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da dev posterleri asılıyor.
FETÖ tasfiyesinden bu yana orduda büyük kadro değişimi yaşandı.
Ama anlaşılan 2016’dan bu yana geçen sekiz yılda askeri liseleri kapatmak, ordu kadrolarını yenilemek, harp okullarına cami açmak, Atatürk ile birlikte Cumhurbaşkanı’nın posterini asmak, yeni teğmenler için pek bir şey ifade etmedi.
Hatta askeri okulların mezuniyet törenlerine Atatürk’ün yanında Erdoğan’ın resmini de asmak teğmenlerin korsan bir ant içme töreninde “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye bağırmasını teşvik bile etmiş olabilir.
Demek ki zihniyet değişimi sadece güç kullanarak yapılamıyor, bütün bu otoriter ve jakoben değişimler, genç askerlerin de içinde olduğu kültürel, sosyal, ideolojik iklimi pek değiştirmeyi başaramadı.
Yani ne yaptıysa iktidar kendisi yaptı. Yıktı ama yerine bir şey koyamadı.
Koymayı denedi ama olmadı, başarısızlıkla sonuçlandı. Hala bu başarısızlığı kabul etmiyor, telafisi için de adım atmıyor.
Ama doğa da siyaset de boşluk kabul etmiyor.
Eski hayaletler geri geliyor.
Peki, şimdi bunun için teğmenleri suçlayabilir miyiz?
.07/09/2024 02:01
Bir zamanlar o laiklik yeminini eden genç teğmenlere ne olmuştu?
296
Kara Harp Okulu’ndaki kılıçlı, sloganlı “Subay Yemini” meselesiyle ilgili son haber bir soruşturma açıldığını gösteriyor.
Geçmişi doksanlara kadar giden bu gayri-resmi yeminin kaynağı ise hala belirsiz.
Bazılarının bahsettiği gibi köklü bir harbiye geleneğinden değil, tarihi en fazla 30 yıl olan bir gelenekten bahsediyoruz.
Yeminin tarihiyle ilgili Müesser Yıldız’ın yazısı herhalde gerçek hikayeye en yakın olanı.
Okuyalım:
“Hemen burada sözü, o yeminin tarihçesinin canlı tanığı bir emekli Orgenerale bırakalım. Şunları anlattı: “Harp Okullarındaki törenler Genelkurmay Başkanı onaylı yönergelere göre yapılır. Her şey kayıtlıdır, buna da mevzuat denir. 1995 veya 1996’daki 30 Ağustos Kara Harp Okulu dönem birincisi, diploma töreni için bir konuşma hazırladı. Geçen yıl emekli olan bu asker, konuşma metninin sonuna böyle bir metni koydu. Tören öncesinde de halen hayatta olan Alay Komutanı Kurmay Albay Eyüp Kaptan’a, o da dönemin Okul Komutanı merhum Yaşar Büyükanıt’a sundu. Büyükanıt, bunu çok beğendi ve hem dönem birincisinin okumasını hem de diğer teğmenlerin bunu tekrar etmesini istedi. İlk kez o törende Cumhurbaşkanı, Başbakan, Milli Savunma Bakanı başta olmak üzere tüm devlet ricalinin önünde okundu, hepsinin takdirine mazhar oldu. Ondan sonra da Genelkurmay Başkanlığı, bunun müteakip törenlerde okunması için tamim yayımladı. Bu, ‘Resmi yemin budur.’ denilen askerlik yemininden farklıdır. Subay andıdır; aynen polislerin, doktorların yemini gibi meslek yeminidir. Askerlik yemini 4 sene sonra edilmez; erden subaya, asker ocağına katılan herkes 1 ay içinde bu yemini eder.”
Yani yemin metni bir Kara Harp Okulu öğrencisine ait. Geçen sene emekli olmuş bu öğrenci.
Nedense herkesin ismini hatırlayan emekli orgeneral geçen yıl emekli olduğunu da bildiği yemin metnini kaleme alan teğmenin adını söylememiş, o yüzden bu emekliliğin sebebini bilmiyoruz.
Yemini gelenek hale getiren o sıradaki Kara Harp Komutanı olan Yaşar Büyükanıt olmuş.
Büyükanıt’ın Kara Harp Komutanlığı, 1993-1995 arasında.
Yeminin ortaya çıkış tarihleri önemli.
Çünkü bu yemin tam da 90’lardaki irtica ve bölücülük tartışmaları içinden yazılmış tepkisel bir metin:
“Ant içeriz ki laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına, ülkenin bölünmez bütünlüğüne, yüce Türk ulusunun namus ve şerefine, aziz vatanın bir karış toprağına uzanacak eller karşısında bizi bulacak ve kılıçlarımız daima keskin ve hazır olacaktır. Bizler Türk istikbalinin evlatlarıyız. Şerefimizle doğduk, şerefimizle yaşayacağız. Şerefimizle öleceğiz. Ne mutlu Türküm diyene!”
1994’de Refah Partisi’nin belediyeleri kazanıp, 1995’de de sandıktan birinci çıkmasından sonra özellikle Ankara’da ve askeri çevrelerde yükselen laiklik hassasiyetlerini ve yine 90’ların ilk yarısındaki PKK eylemleriyle oluşan bölücülük hassasiyetlerini yansıtıyor.
Yeminin harp okullarının daha da eski bir geleneği olduğunu iddia edenler, Youtube’da 1993 yılında Kara Harp Okulu mezuniyet töreninde çekildiği iddia edilen ve bu yemin metninin dönem birincisi tarafından mezun teğmenlere ettirildiği bir videoyu paylaşıyorlar
Ama videoya dikkatli bakanlar, Kara Harp Okulu Komutanı’nın Işık Koşaner olduğunu görüyorlar. Yani 1993 yılı olamaz.
Altındaki yorumlarda da bu yemin töreninin 1997 yılına ait olduğu yazılmış.
Gür sesiyle o etkileyici yemini ettiren dönem birincisi teğmen Adnan Uygun, 28 Şubat postmodern darbesiyle Erbakan hükümetinin devrilmesinin hemen sonrasına denk gelen mezuniyet töreninde yemini ettirmeden önceki konuşmasında da şöyle demiş:
“Atatürk’ün fikirlerini yaşatacağız, Atatürk’ün açtığı bilim ve akıl yolunda ilerlemeyi sürdüreceğiz.”
Dönemin gazetelerinde bir tankın üzerinden yaptığı laiklik ve Atatürk vurgulu konuşma ve yemin takdirle haber olmuş.
Kariyerine Kara Harp Okulu dönem birincisi ve bu yeminle başlayan Uygun, 19 yıl sonra yeniden tüm gazetelerde haber oldu.
15 Temmuz 2016 darbe girişimi akşamı Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü emrindeki askerlerle trafiğe kapatarak…
Anadolu Ajansı’nın haberinden okuyalım:
“15 Temmuz'da 3 kişinin şehit edildiği, 49 vatandaşın yaralandığı Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'nün (FSM), Anadolu'dan Avrupa'ya geçiş istikametini kapatmak ve köprüyü kontrol altına almakla görevlendirilmesinin yanı sıra köprüdeki darbecilere "ateş et" emri veren FETÖ'cü eski yarbay Adnan Uygun, hedef gözeterek ateş açtığının tanık, müşteki beyanları ve sanık savunmalarıyla tescillenmesine rağmen dava sürecinde inkar yolunu seçti.”
Eski yarbay Uygun, FETÖ üyeliği ve darbeden müebbet hapis cezası aldı.
Ama yemini ilk onun yapıp yapmadığını bilmiyoruz.
Bir yıl öncesine bakalım.
1996’da Refah-Yol iktidardaydı ve Başbakan Necmettin Erbakan’dı.
Kara Harp Okulu mezuniyet töreninde Başbakan olarak Erbakan da katılmıştı.
Askerlerin ona karşı nasıl mesaj vereceği merakla bekleniyordu.
Mesajı Kara Harp Okulu dönem birincisi teğmen Eşref Mert verdi.
Ertesi gün konuşma bütün gazetelerde haberdi:
“Kara Harp Okulu mezuniyet töreninde birinci olan teğmen Eşref Mert’in laiklik tüm ve ülke ve devrimlerin temel taşı olduğuna yönelik uyarlarına en çok alkış Cumhurbaşkanı Demirel’in protokol sıralarından geldi.”
Teğmen Mert’in o yemini ettirdiğine dair bir bilgi yok.
Ama Erbakan’ın yüzüne karşı bir tankın üzerinden laiklik mesajı verdiği o konuşmasından 20 yıl sonra gazetelerde yeniden haber oldu.
15 Temmuz darbe girişiminden sonra yargılandığı Kara Kuvvetleri Komutanlığı davasında kurmay albay olarak aldığı müebbet hapis cezasıyla…
Hava Harp Okulu’nda da benzer örnekler var.
1998’de yani 28 Şubat postmodern darbesinden bir yıl sonra, Cumhuriyet’in 75’inci yıldönümünde Kara Harp Okulu mezuniyet töreninde dönem birincisinin mezun teğmenlere bu yemini ettirdiği ise kesin.
Teğmen Ali Çakan, yeminden önce çok sert de bir konuşma yapmıştı:
“Türk milleti 30 Ağustos hiç olmayacak hayaller peşinde koşan zavallıları denize dökerek Türk ulusunun asla esaret zincirine vurulamayacağını tüm dünyaya haykırdı. Atatürk’ün gösterdiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak için hep daha çok çalışacak, canımızı seve seve feda edeceğiz.”
Çakan da 18 yıl sonra yeniden gazetelere haber oldu.
2016 darbe girişiminden sonra yurtdışına firar eden kurmay albaylar arasında onun da adı var. Muhtemelen firar ettiği ülke de Yunanistan. İsmi gri listede arananlar arasında.
1995 yılındaki Kara Harp Okulu birincisinin bu yemini yaptırdığıyla ilgili de bir bilgi yok. O günlerde gazetelerde haber olmamış.
Gazeteler dönem birincisinin mezuniyet törenindeki konuşmasında “30 ağustosta yoksulluğa, sömürgeciliğe ve bağnazlığa karşı bir zafer kazanıldığını” söylediğini yazmışlar.
O teğmen darbe girişiminde adı geçmeden 2020 yılında ordudan emekli oldu.
1993, 94 yıllarındaki birincilerin özel olarak bu yemini ettirdiğiyle ilgili de bir bilgi ya da haber yok.
Ama dönem birincisi olarak o yemini ettirdilerse bile o laiklik yeminini eden 93 ve 94 mezunlarıyla ilgili TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu raporunda ilginç rakamlar var.
Kara Harp Okulu’nun 1993 devrelerinin yüzde 22,5’u ve 94 devrelilerin yüzde 32,4’ü darbeden sonra ihraç edildiler.
1994 ve 1995 Deniz Harp Okulu birincilerinden de biri firari, diğeri darbe nedeniyle hapiste.
Daha sonraki yıllarda da benzer hikayeler bulmak hiç şaşırtıcı olmaz.
Laiklik ve Atatürk yeminini ettiren dönem birincileri ve hep bir ağızdan o yemini bağırarak eden subaylardan önemli bir kısmı bugün ya dini bir cemaatin üyesi olmak ve o cemaatin emirleri doğrultusunda darbe girişimine katılmak iddiasıyla ya hapiste, ya yurtdışında ya da ordudan ihraç edilmiş durumda.
Tabii ki tüm bu örnekler 2024 yılında bu yemini eden genç teğmenlere de şüpheyle bakmanın gerekçesi değil.
Ama hala teğmenlerin laiklik ve Atatürk yeminlerinden heyecanlananların bu hikayelerden çıkaracağı dersler olmalı.
Çünkü sorun teğmenlerden çok, bunca şeyden sonra hala askerlerin siyasi mesajlarından heyecan duyanlarda…
.11/09/2024 02:01
Komşu evin yangınında yumurtasını pişirmek…
110
Fransa ve bütün Batı medyası bu aralar, Fransa’daki “bir insan bunu nasıl ve neden yapar” dedirten korkunç bir olayı konuşuyor.
Güney Fransa’da yaşayan elektrik teknisyeni 71 yaşındaki Dominique Pélicot, 2011 ile 2020 yılları arasında 72 yaşındaki eşi Gisèle Pélicot’a uyuşturucu verip, internetten bulduğu erkeklere tecavüz ettirerek filme çekmiş. Bu 9 yılda 72 erkek, ne olduğundan habersiz yaşlı kadına 92 kez tecavüz etmişler.
Sapık eş ve 72 erkek yargılanmaya başlandı. Günlerdir bunun nasıl olabildiği konuşuluyor.
Ama anlaşılan tartışmalarda kimsenin aklına sapık eş Dominique Pélicot’un hangi partinin destekçisi olduğu, dindarlığı ya da dinsizliği, milliyetini sorgulamak gelmemiş.
Kimse bu korkunç vahşetin arkasında ideolojik bir saik, akli bir neden aramamış.
İnsanlığın karanlık yüzü herkesi dehşet içinde bırakmış ama suça da suçluya da hak ettiğinden fazla anlam yüklenmemiş.
Tabii ki Katolik Kiliseleri’nde tecavüz, taciz, kapalı devre yapılarda cinayetler, kültürel, dini, sosyal arka planı olan suçlar da var.
Ama her suçun akli bir nedeni, ideolojik, siyasi, kültürel, sosyal bir bağlamı olmayabilir.
Bazen suçlar sadece suçtur ve insanlığın karanlık yüzünün eseridir.
Ama Türkiye gibi kutuplaşmış, siyasi fay hatlarının keskin olduğu ülkelerde herhangi bir tartışmanın büyük siyasi kavganın mezesi haline gelmesi birkaç dakika alıyor.
Orman yangını, olimpiyat oyunları, Avrupa’daki seçimler, trafik kazası ya da futbol maçı farketmiyor.
Türkiye’de kamuya malolmuş bütün tartışmalar kısa bir süre sonra Türkiye iç siyasi tartışmaları tarafından yutuluyor.
Her konu kendi mecrasında birkaç saat tartışıldıktan sonra mevcut derin kutuplaşmanın bir malzemesine dönüştürülerek konuşuluyor.
Bu herkesi kahreden Narin’in başına gelen felaket sonrası da böyle oldu.
Narin’in kaybolma hikayesinin ilk cümlesinden itibaren başladı bu fırsatçılık.
“Diyarbakır Bağlar’a bağlı Tavşantepe Mahallesi’nde yaşayan 8 yaşındaki Narin, Kuran Kursu’ndan çıktıktan sonra ortadan kaybolmuştu.”
İlk haberler Kuran Kursu vurgusuyla verildi.
Kuran Kursu’nda taciz, istismar iddiaları ortaya atıldı.
Daha olayın ilk günü “tarikatları kapatın”, “Kuran Kurslarına çocuklarınızı göndermeyin” çağrıları başladı.
Halbuki ortada ne bir tarikat ne de bir Kuran Kursu vardı.
Köyde yaşayanlar Fatih’e hocalık yapmış Kürt alim Molla Gürani’nin soyundan geldiği iddiasındaydı ve bu yüzden soyadları Güran’dı ama köyde aktif bir tarikat, medrese, şeyh, mele yoktu.
Zaten köylülerin görünüşleri, giyimleri mutaassıplığı yansıtmıyordu.
Köydeki tek dini yapı depremde minaresi yıkılmış eski tek katlı bir camiydi
Ortada bir Kuran Kursu da yoktu.
Depremde minaresi yıkılmış eski bir camide Diyanet’e bağlı imam, yazın çocuklara elifba öğretiyordu.
1.jpg
Bu yaz milyonlarca başka çocuğun da yaptığı gibi. Milyonlarca çocuk camilere gitti, elifba öğrendi ve sağ salim evine döndü.
Sonra özellikle DEM çevreleri ve solcu gazeteciler köyün Hüda Par’ın kalesi olduğu yazıldı ve kayıp için Hizbullah suçlanmaya başlandı.
Bunun için köyün ne olup ne olmadığını en iyi bilen Diyarbakırlı DEM’li siyasetçiler yürüyüşler yaptı, “Hizbülkontra” ya karşı sloganlar attı.
Halbuki 2023 ve 2024 seçimlerinde AK Parti birinci, DEM Parti ikinci, HÜDA- Par üçüncü olmuştu.
Her seçimde AK Parti’ye 100 ve üstü oy, DEM’e 30 civarı oy ve HÜDA Par’a da 16 oy çıkmıştı.
solsl.jpg
poo.jpgSonra bunu Kürt gelenekleri ve köy kötülemeleri izledi.
Halbuki izbe, ulaşılmaz bir köy olarak bahsedilen Tavşantepe, Diyarbakır şehir merkezinden sadece 10 kilometre uzakta 300 nüfuslu Bağlar ilçesine bağlı bir mahalleydi.
ggg.jpg
Çocukların gittiği bir köy okulu vardı. Köy ilkokulunda da kadın bir öğretmen.
Havalimanına beş dakika, fen lisesi, Anadolu lisesi ve özel okullara 10 dakika uzaktaki “Cumhuriyetin memurlarıyla aydınlatması gereken” Fakir Baykurt romanlarındaki izbe bir dağ köyü değildi.
Köyse ağalık, aşiret, melelik, şeyhlik gibi bir Kürt toplumsal yapısı da yoktu.
Şimdi bütün spotların üzerine çevrildiği, 60 haneli mahallenin çoğunluğunu oluşturan Güran ailesi Milli Görüş ve merkez sağ çizgide bir aileydi. Aileden daha önce DYP’de, şimdi ise AK Parti ve İYİ Parti’de siyaset yapanlar vardı.
Ailenin devletle, köyün hemen dışında karakolu olan Jandarma ile de ilişkileri çok iyiydi. Köyün muhtarı da olan, katil zanlısı amca günlerce Jandarma ile arama faaliyetlerine katılmıştı.
Narin’in kaçırılması ve öldürülmesinden bütün ailenin haberi olduğu ve köyün bu suça ortak olup sessiz kaldığını söyleyen ve yine Yakup Kadri’nin köy romanlarını hatırlatan omerta tezini destekleyen ise henüz bir veri yok.
Narin’in anne, babası, kardeşi ve amcasının adı zanlılar arasında geçiyor.
Ama bütün köyün buna tanık ve suç ortağı olduğu tezi önyargıdan ötesine geçmedi.
Cenaze Narin’in bir abisine teslim edildi, cenazeyi Güran soyadlı akrabalar kaldırdı, mezarının başında akraba olan diğer köylüler ağladı.
Ve tabii “Narin’i koruyamadık” gibi boş sloganlarla, ekranlarda çığlık atıp, türkülü klipler yaparak acıdan rol çalmaya çalışanların diğer büyük iddialarının da altı boş.
Böyle bir acıyla ilk kez bu kadar yakından yüzleşenler için 8 yaşındaki bir kızın öldürülmesi insanlığın yoldan çıktığı, toplumun çürüdüğü, devletin çocukları koruyamadığı, kıyametin artık kopması gerektiği gibi tepkilere neden olabilir.
Ama ilk defa çocuk öldürülmüyor.
Adli İstatiklere göre Türkiye’de maalesef her yıl 1300 ile 1500 arasındaki çocuk cinayetlere kurban gidiyor.
Mağduriyet türü ve cinsiyete göre güvenlik birimine gelen veya getirilen çocukların karıştığı olay sayısı, 2015-2019
2015
2016
2017
2018
2019
Öldürme
1815
1722
1847
1584
1446
Yaralama
120159
120881
115547
120268
119009
Cinsel suçlar
16258
22655
23713
32759
31445
Aile düzenine karşı suçlar
16480
17272
16667
18801
22683
Çoğu cinayette de failler aile ya da yakınlar. Bu rakamlar radikal biçimde artmıyor, belli bir düzeyde her yıl yaşanıyor.
Hepsi çok trajik hikayeler, biz bu trajedilerden sadece birine 19 gün boyunca tanıklık ettik.
Türkiye’de çocuklar kayboluyor. Ama her yıl 10 binin üstünde çocuğun kaybolduğu bilgisi de çarpıtılmış bir bilgi.
Adli İstatistiklere göre 2023’de Türkiye’de 15 bin çocuk kaybolmuş.
Bu sayı kayıp olan çocuk sayısı değil, ailelerinin “çocuğum kayboldu” diyerek polise başvurduğu vaka sayısı.
Bu kayıplar içinde pazarda çocuğunu kaybeden de var, aile için kaçırma olayı da.
Bu çocukların çok önemli bir kısmı da sağ olarak bulunmuş.
Bazıları da öldürülmüş ya da hala kayıp.
Sayılarla ilgili bilgiler sınırlı.
Ama örneğin “Hala aranıyorlar” diye Gülben Ergen’in sosyal duyarlılık göstermek için tweet attığı Kayseri’deki üç çocuk, 2011 yılında onları cinsel taciz için kaçıran işçi tarafından öldürülmüş ve Yozgat’a gömülmüş olarak bulunmuştu.
2011’de bu korkunç olay siyaseten bir tartışmaya dönmemişti. Çünkü 2011’de toplumsal kutuplaşma bu kadar sert yaşanmıyordu.
Evet, karşımızda aile içi işlenmiş bir suç var. Ama buradan hareketle aile kurumunun berbat bir suç yuvası olduğunu söylemek, konuyu bağlamından koparıp, kadınlara yönelik şiddete, erkek egemen kültüre getirmek de siyaseten istismarın bir başka türü oluyor, bu ideolojik bağlam bizi hakikatten de uzaklaştırıyor.
Her suç bir sosyal gerçekliğe tekabül etmeyebilir, “bizim”le ilgili bir şey söylemeyebilir.
“Hepimizin suçu” gibi beylik, aşırı genelleştirmeci, faydasız duyarlılık gösterilerine dönen sloganlar suçları suç olmaktan çıkarıyor, her suça kriminal değil, toplumsal, kültürel bir mesele olarak bakılıyor.
Çünkü kafalarda tek bir suçlu var; o da her türlü kötülüğün bekleneceği siyasi hasımlarımız.
O yüzden suçların failleri olay yerinde değil, kendine düşman olarak bellediği ötekisinde, kafasındaki mutlak kötüde aranıyor.
Narin’in trajedisi, suç genelleştirilebildikçe, siyasi hasımlara yıkabildikçe ilgilerini çekiyor.
Arada varsa devletin ihmali, Jandarma-muhtar ilişkisi gibi deşilmesi gereken meseleler de tali kalıyor.
Trajedilere büyük anlamlar yüklemek, onları siyasete çekmek sizi duyarlı insanlar yapmıyor, aksine sadece kendi dertleriyle ilgilenen insanlar yapıyor.
Bu hem kötücül bir bencillik hem de toplumu kutuplaştıran, düşmanlığı artıran kötücül bir siyaset.
.14/09/2024 01:30
Neden bir AK Parti’ye ihtiyaç var?
352
Geçen hafta uzun bir aradan sonra katıldığım bir televizyon programında söyleyip geçtiğim bir cümle, “bir” kelimesi düşürülüp hafta boyu çeşitli sitelerde haber oldu.
Tabii ki videoyu izleme zahmetinde bulunmayanlar benim “Türkiye’nin AK Parti’ye ihtiyacı var” dediğimi yazıp, okudular.
Halbuki ben “Türkiye’nin bir AK Parti’ye ihtiyacı var” demiştim.
“Bir” önemli bir ayrıntıydı.
Belki de deyinip geçmemek, biraz daha açmak gerekiyordu.
Bu vesileyle biraz daha açmakta fayda var.
Aslında bir süredir beynimde dolaşan ama teslim olmak istemediğim bu kanaati pekiştiren Narin’in halen süren trajedisi sonrası yaşananlar ve söylenenler oldu.
Böyle anlaması ve birlikte yaşanması zor trajediler insanın temel dürtüsü olan hayatta kalma hissini tetikler, öfke, nefret duygularını yükseltir, böylece en ilkel reflekslerimizi ve en derindeki samimi fikirlerimizi uyandırır.
Böyle dönemlerde keskin fikirler, en radikal çözümler popülerleşir, fikren öze dönüşler yaşanır.
15 Temmuz darbe girişiminin yarattığı korku da bütün bunları tetiklemişti.
Tarihimizde bu travmaların en büyüğü Birinci Dünya Harbi’ydi. Hala daha travmaları sürüyor.
Yıkımı gören kuşağın korkuları Cumhuriyetin kuruluş ideolojisini oluşturdu. Sadece dış düşmana değil, içerideki düşmana karşı da hep tetikteydiler. İç düşman listesinde hainler, bölücüler, mürteciler, komünistler, ekaliyetler ve cahil köylüler başı çekiyordu.
Dönemin edebiyatı bu iç düşmana karşı nefretin en açık görünür olduğu metinlerdi.
1930’ların başında rejimin ideologluğuna soyunmuş Kadro ekibinden Yakup Kadri’nin 1932’de yazdığı Yaban, bunun en samimi örneğiydi.
Romanda Birinci Dünya Savaşı’nda cephede kolunu kaybeden İstanbullu eğitimli, şehirli Ahmet Celal’in, İstanbul işgal edilince yerleştiği Porsuk Çayı kenarındaki Anadolu köyünde yaşadıkları anlatılıyordu.
Çok Doğu’ya gitmemişti Ahmet Celal. Ama o kadar Anadolu bile ona yetmişti:
“Anadolu adeta barbarlar tarafından hırpalanmış körpe bir genç kız gibidir; gözü, kolu, bacağı veya herhangi uzuvlarından biri eksik insanların, hastaların ve yaşlıların yaşadığı bir mezarlığı andıran bir yerdir."
‘Anadolu... Düşmana akıl öğreten müftülerin, düşmana yol gösteren köy ağalarının, her gelen gasıpla bir olup komşusunun malını talan eden kasaba eşrafının, asker kaçağını koynunda saklayan zinacı kadınların, frengiden burnu çökmüş sahte sofuların, cami avlusunda oğlan kovalayan softaların türediği yer burasıdır.’
Ama Ahmet Celal’e göre bunun suçlusu da o köyleri aydınlatmayan Türk aydınıydı:
“Bunun nedeni, Türk aydını, gene sensin! Bu viran ülke ve yoksul insan kitlesi için ne yaptın? Yıllarca, yüzyıllarca onun kanını emdikten ve onu bir posa halinde katı toprak üstüne attıktan sonra, şimdi de gelip ondan tiksinmek hakkını kendinde buluyorsun. Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı! İşletemedin. Onu, hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi biti. Şimdi, elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki, ne biçeceksin? Bu ısırganları, bu kuru dikenleri mi?”
Türkiye’nin son 40 yılında bu bakışın ayıplandığı bir dönem de oldu.
Ama 22 yılını dolduran ve gittikçe her meseleyi elindeki sopasıyla çözmeye çalışan AK Parti iktidarına karşı hınç ve öfke hisleriyle bu arkaik fikirler ve nefret dili çözüm gibi görünmeye başlandı.
Artık siyasal İslamcıların hakkından ancak öyle gelinebildiği için İstiklal Mahkemeleri’ne hak veriliyor, vahşi aşiretleri diz getirip modernleştiren Dersim Katliamı meşru görülüyor, 28 Şubatçı generaller, Jitemci infazcılar ve işkenceciler “based” diye mezarlarından kaldırılıyor, “old laik day” diye eski Türkiye övülüyor. Akademide askeri vesayetin kuvvetler ayrılığına neden olduğu gibi tezler, liberal ve sol entelektüellerin erken Cumhuriyet eleştirilerinin Kemalist eleştirileri üretiliyor.
Ama bu sadece altın çağ gibi sunulan Türkiye’nin “Ancien Regime” ına romantik bir özlemden ya da iktidara yönelik bir tepkiden ibaret kalmıyor.
Aynı zamanda kızıl komünist gibi bir hakaretmiş gibi kullanılan “siyasal İslamcı” terkibiyle milyonlarca dindar-muhafazakarlara karşı büyük bir nefret dalgası yükseliyor, neredeyse tarikat-cemaat kelimeleri cinsel taciz, tecavüzle anılıyor, siyasi tercihleri yüzünden köylülere, taşralılara, ‘cahillere’ olan öfke Yakup Kadri romanlarını aratmıyor.
Bu nefret dilinin ne kadar sıradanlaştığı, meşru ve olağan görüldüğünün en çarpıcı örneği oldu Narin’in trajedisi.
Aslında ortada bu klişelere tam oturmuyan bir aile ve mahalle var.
2015’de HDP’ye, 2023’de kendi adayları olduğu için İYİ Parti’ye, 2024’de AK Parti, DEM ve HÜDA-PAR’a oy vermiş, pragmatik bir mahalleden zorla bir “Hizbullah Köyü”, minaresiz bir camideki kızlı erkekli karışık yaz elifba kursu dışında dini bir müessese yokken bir tarikat karanlığı, şehre 15 dakika uzakta, ikisi kadın dört öğretmenli ilkokulu, çok yakınlarında fen liseleri, Anadolu liseleri varken “Cumhuriyet’in ulaşamadığı bir erişilmez, yobaz köy” çıkarıldı.
İlkokula giden Narin, kız olduğu için okula gönderilmeyen bir Kürt kızı kardelen gibi anlatılıp, Türkiye’de muhafazakarın kendilerine karşı nefret dolu ve dışlayıcı diliyle hatırladığı Türkan Saylan özlemle hatırlanıyor.
Bir aile cinayete karıştı diye çocukların ailelerine değil devlete ait olduğu gibi 1930’larda son kullanım tarihi geçmiş arkaik tezler ileri sürülüyor.
Laik kesimin sadece bu fikirleri hep yüreğinde taşıyan yaşlı kuşağı değil, daha genç, eğitimli, farklı kesimlerle, muhafazakarlarla diyaloğu olmuş profillerinden bile cinayeti köye Cumhuriyet’in girememesine, tarikatlarla yeterince mücadele edilmemesine, Türkan Saylan’a yapılanlara bağlayanlar oldu.
Son bir haftada etrafta Ahmet Celaller dolaşıyor, kriminal bir suç çoktan köylülüğe, cehalete, Kürt geleneklerine, namaz kılanlara yıkıldı.
Bütün bunlar bu fikirlerin ne kadar köklü refleksler olduğunu hatırlatıyor.
Bu trajedi kimilerinde “idam etmek lazım” gibi radikal çözümleri depreştirirken, laik kesimde de Kemalist aydınlanmacılığının üzerinde az düşünülmüş hızlı formüllerini, köylü, mürteci nefretini pekiştirmiş görünüyor.
Eğitim, birlikte yaşamak, demokratik kültür, asgari hukuk duygusu böyle öfke krizlerinde işlevsiz kalıyor, gerçek, öz, samimi fikirler geri dönüyor.
Bir çocuk cinayetinin bütün suçu, elde bir veri, somut bir karine yokken bile milyonlarca insanın üzerine atılıyor, siyasal İslamcılık neredeyse taciz, tecavüz ile birlikte kullanılıyor.
Bu tehlikeli bir öfke.
Laik kesimlerin, 22 yıllık AK Parti iktidarının da öfkesiyle dindarları her türlü kötülüğün kaynağı gibi görmeye hala devam ettiğini gösteriyor.
İşte her an harlanabilecek, iktidar gücüyle yangınlar çıkaracak bu öfkeye karşı Türkiye’nin iç barışını koruması için güçlü bir muhafazakar partiye ihtiyacı var.
Muhafazakarların, dindarların haklarını savunacak, onları iktidarın ve toplumsal merkezin içinde tutacak, geçici olmayan, CHP gibi kök salacak, kuşaklar arasında kurumsal kimliğini koruyacak Büyük Sağ Parti ihtiyacı bu.
Türkiye’de laiklerin CHP’si var. Günün sonunda liberal ve sol haylazlıklar yapan çocuklar, kriz anlarında baba ocağı gibi CHP’ye geri dönebiliyorlar.
Muhafazakar, dindarların ise bugüne kadar böyle uzun ömürlü bir partisi, bir baba ocağı olmadı.
AK Parti, temsiliyet olarak buna en yaklaşan, en uzun süreli iktidarda kalan sağ parti.
Ama AK Parti uzun süredir bu tarihsel ve sosyal rolünün bilincinden uzakta, şahsi ikbalini düşünen, kariyerist, dar kadrocu bir anlayışa teslim, Stalinist tasfiyecilik mikrobunu kapmış, kapsayıcılık yerine dışlayıcılıkla her seçimde biraz daha küçülüyor.
Muhafazakarların CHP’si olma şansını zora sokuyor. Kendi kendini marjinalleştiriyor, bir zamanlar kapsayabildiği liberallerden Kürtlere uzanan geniş yelpazeye artık hitap edemiyor, gücü azalıyor ve böylece Türkiye toplumunda ve siyasetinde sosyal barışı sağlayan altın oran bozuluyor.
Bugün iktidarın güçlü olduğu günlerde bu ihtiyaç tam olarak hissedilmeyebilir ama yarın iktidarın elden gittiği bir anda bu ihtiyaç hissedilecek.
Türkiye’nin adı AK Parti ya da değil, bir AK Parti’ye ihtiyacı var.
Kişi partisine dönen AK Parti maalesef bu ihtiyacın ciddiyetinin farkında görünmüyor ama Türkiye’deki muhafazakarlar, dindar demokratlar, Kürt muhafazakarlar ve liberaller bu tehlikeyi görmeli.
Korkular tetiklendiğinde ve güç dengesi lehte değiştiğinde Türkiye’de hukukun, ifade ve medya hürriyetinin nasıl hızla atın terkisine atılabildiğini gördük.
Yakın tarihte defalarca tekrarlanmış bu durumun bir kere daha tekrarlanmayacağını düşünmek saflık olur.
Bu riski iyiniyetlere, zamanın ruhuna bırakmamak için Türkiye’nin merkezinde kalan, kapsayıcı, güçlü bir sağ partiye, bir AK Parti’ye ihtiyacı var.
Bakalım AK Partililer de bir gün kendi partilerinin bu tarihi rolünün farkına varıp, bu kadar ucuza bu tarihi imkanı harcamamaları gerektiğini anlayacaklar mı?
.16/09/2024 02:01
Tavşantepe Köyü masum olabilir mi?
313
21 Ağustos’ta öldürülmesi üzerinden neredeyse bir ay geçti ama hala 8 yaşındaki Narin Güran’ı kimin ve neden öldürdüğünü bilmiyoruz.
Peki neden?
Televizyonlara göre köy sessizlik yemini edip, katili koruduğu için.
Bazı yorumculara göre Jandarma cinayet soruşturmalarında yetersiz olduğu için.
Ya peki şu anda bu cinayetin aydınlanması önündeki en büyük engel, köylülerin sessizliği değil de geri kalan herkesin gürültüsüyse?
Bir köy; tarikatçı, Hizbullahçı, feodal ilan edildi, ailede neredeyse herkes hakkında yasak cinsel ilişki iddiası ortaya atıldı, bütün köy halkı sorguda ser verip sır vermeyen Omerta Kanunu’na sadık kararlı militanlar gibi şeytanlaştırıldı, bütün oklar Güran ailesine yöneltildi.
Bu saatten sonra katil Güran ailesinden biri çıkmazsa, şartlandırılan milyonlarca insan buna nasıl ikna olacak?
Galiba şu anda soruşturmanın önündeki en büyük engel günlerdir televizyonlardan yayılan kültürel önyargılar, ideolojik propaganda, siyasi hesaplaşmayla dolu bu kanaat çöplüğü.
Peki bütün bu önyargılar, sızıntılar, suçlamalar katile yardım ediyor olabilir mi?
Narin cinayetiyle ilgili bana bu soruyu sorduran, bütün propaganda makinesinden uzakta Fransa’da yüksek lisans yapan, mahalleyle ve aileyle bir yakınlığı olmayan Diyarbakırlı Miham Akkul’un en başından itibaren bütün haberleri, delilleri, ifadeleri takip ederek yazdığı çarpıcı mektup oldu.
Mektup şöyle başlıyor:
“Doğup büyüdüğüm bu yerde olan hadiseler için “j’accuse” ( İtham ediyorum) diyeceğim. Zira 8 yaşındaki kız evladı katledilen bir anne, iffetsizliğinin hırsına kızını kurban ettiği suçlamasıyla demir parmaklıklar ardına itildi.
Ülkenin muhalifleri için amiral gemisi olan kanalın muhabiri ve İstanbul’daki stüdyoları gerçeği değil adeta Salim Güran’ı suçlayacak bir kanıt arıyor. Bütün bu konuşmalar tartışmalarda , Kürtler arasındaki ensest ilişkiler , Mustafa Kemal’in ağaları CHP mebusu yaparak feodaliteye karşı verdiği amansız mücadele, tarikat ,cemaat aralara sıkıştırılıp asıl suçlular ima ediliyor.
Hatta bu rüzgara kapılan Kürt hareketinin tutuklu eski genel başkanın avukatı “zihniyetimizi sorgulamalıyız” diyerek yeterince ehlileşmemiş olmanın mahcubiyetini duyuyor. DEM Partisi “kahrolsun Hizbullah” diye sloganlarla yürüyüşler düzenliyor, 32. Gün’ün Silvan’da Hizbullah mezar evlerinin çıktığı Yolaç Köyü’nden çektiği video Tavşantepe Köyü diye paylaşılıyor binlerce beğeni alıyor.
Bazıları hızını alamayıp yeraltı arama cihazlarında Hizbullah’ın kayıp silahlarının çıktığını iddia ediyor ve derin devletin direktifleriyle Narin olayının bu yüzden kapatıldığı söyleniyor.
Peki gerçekte ne oldu ve bu Tavşantepe köyündekiler kimdi ?
Tavşantepe Köyü’nün seçim sonuçlarına baktığımızda 2015 yılından itibaren çeşitli partilerin birinci çıktığını görebiliyorduk. 2015’te HDP, 2023’de İYİ Parti, 2024’de AK Parti birinci olmuştu. Köy Hizbullah’ın filan değildi hatta ailesi gözaltında olan Baran Güran kızkardeşinin cenazesini almış, devlet ve iktidar destekli medya Baran’ın Newroz görüntülerini paylaşmış, aileyi DEM ve PKK sempatizanlığıyla suçlamıştı. Hizbullah kanadı da DEM’lilerin küçük Narin’i Suriye’ye kaçırıp YPG için yetiştirdiğini ima eden twitler atmıştı. Hüda-paralılar morg önünde cenaze bekleyenlere başımıza ne geldiyse Avrupa’dan geldi diskuru çekmişlerdi.
Güran ailesi yüzyıllar önce Şehrizor bölgesinden Diyarbakır’a göçmüştü. Öyle derin politik angajmanları filan olan bir aile değildi. Diyarbakır büyüyüp surların dışına taştıkça değerlenen arazileri sayesinde iyice zenginleşmişlerdi. Köy muhtarı Salim Güran, şehre göçenlerin tarlalarıyla da ilgilenir herkese çeşitli bilgilendirmeler yapardı. Kısaca akrabalarının malına mülküne göz kulak olup ailenin reisi rolünü oynardı.
Narin’in kaybolduğu 21 Ağustos günü Antalya’daki Mehmet Şerif Güran’ı da aramış ona pamuklarının kurtlandığını fotoğraflar eşliğinde haber vermişti. Bu görüşmeyi cinayeti örtbas için profesyonel destek almak için yaptığı bile öne sürülmüştü.”
1-001.jpg
Ardından mektupta delillere ve iddialara bakılıyor.
2 Eylül günü gözaltına alınan amca Salim Güran’ın üzerine şüpheleri çeken ilk iddia, Güran’ın 15 Ağustos tarihli son Facebook postunun altına yazılmış bir nottu.
Benzin istasyonu çalışanı Murat Çınar Çatalca’nın yazdığı iddia edilen not 4 Eylül günü tüm medyada haber olmuştu:
“Salim Güran köyün muhtarıdır. HTS kayıtlarında olay öncesi ve sonrasıda Narin Güran'ın annesi ile hem mesajlar hem de aramalar kayıtları var. Olay günü Narin kaybolduktan 15-20 dk sonra bu it Salim Güran kendi aracıyla hızla köyden çıktı. Yakıtını da almıyor. Bir petrole giriyor marketten ıslak mendil alıyor. Kamera kayıtları alındı. Yemin ederim kamera kayıtlarını kendim verdim jandarma komutanına. Benim görüntülerden hiçbir şey paylaşmamam istendi. Hatta paylasmamda delil medyaya vermekten ceza alırım denildi. Bu muhtar Narin'in erkek kardeşi Enes ile de görüşüyordu. Telefon kayıtlarına göre olay sonrası ve kamera kayıtlarında ne yazık ki Narin ya baygın ya da Salim elleriyle boğmuş vaziyette yatıyor ön koltukta ve üstünde koyu kahve renginde bir battaniye vardı. Muhtarı petrol çalışanları da tanıdığı için şüphe yoktu. Ayrıca muhtar telefonu kapalıydı ve 2 saat sonra köye karanlıkta dönüyor. Bu sefer köye döndüğünde sanki hiçbir şeyden habersiz gibi davranıp ne olmuş Narin'e diye ağlamış üzüntü süsü vermiştir."
Haberlerde benzincide çalışan Murat Çınar Çatalca’nın bu nottan sonra Jandarma’ya gidip ifade verdiği iddia edilmişti.
2.jpg
Sonra tuhaf bir şekilde aynı iddiaları yazan başka Facebook hesapları da ortaya çıktı:
3-001.jpg
4.jpg
Ama aslında ortada ne ifade vardı, ne benzinci, ne de benzinciden Jandarma’ya verilmiş güvenlik kamerası kaydı.
Aslında ortada 2019 yılında intihar notu paylaşmış Murat Çınar Çatalca diye biri de yoktu.
Kısa süre sonra hem onun hesabı, hem de ona destek veren diğer hesaplar kapanıp, ortadan kayboldular.
Mektuptan okuyalım:
“Narin Güran’ın kaybolduğu ilk hafta Salim Güran hakkında ortaya asılsız bir benzinci hikayesi atıldı. Güya Salim Güran Ağustos ayının 40 derecelik Diyarbakır sıcağında Narin’i öldürmüş ve o sıcakta battaniyelere sarıp herkesin göreceği şekilde ön koltuğa oturtmuş, ıslak mendil almaya çıkmıştı. Bu absürt iddia günlerce tartışıldı hatta pompacının ölümle tehdit edildiği söylendi.”
Ama medyada günlerce dolaşan bu sahte paylaşımdaki “Güran’ın arabasında ön koltukta battaniyeye sarılmış Narin’in cesedi” iddiası birkaç gün sonra kritik bir ifadede ortaya çıktı.
Cinayette en kritik dönüm noktası köyün yakınlarındaki Jandarma gözlem noktasındaki güvenlik kameralarından çıkan bir görüntü oldu.
Görüntülerde Kırmızı bir otomobilin, Narin’in kaybolduğu 21 Ağustos'ta saat 15.40'ta dereye yakın bölgeye gelip, park ettiği ve yaklaşık 50 dakika boyunca orada kaldığı görülüyordu.
Derede aramalar yoğunlaştırıldı. Ve üç gün sonunda 8 Eylül günü sabah saatlerinde Narin’in çuval içindeki cesedinde ulaşıldı.
Kırmızı arabanın sahibi de gözaltına alındı: Sıva ustası Nevzat Bahtiyar.
Cesede dokunmuş, doğrudan cinayete karışmış olabilecek bir şüpheli vardı artık.
Ama daha önce de diğer köylüler gibi ifade veren ve hiç birşey söylemeyen Bahtiyar, yakalanır yakalanmaz itirafçı oldu ve 9 Eylül günü Jandarma’ya verdiği ilk ifadede suçu muhtar Salim Güran’a attı.
Bunu yaparken de günlerdir medyada okuduğu sahte benzincinin iddialarını kullanmıştı:
“İlk ifadesinde köyde Salim’e rast geldiğini ve Salim’in arabanın ön koltuğunda battaniyeye sarılı Narin’i kendisine teslim ettiğini iddia etmişti. Olmayan benzincinin ön koltuktaki bataniyeli uydurma hikayesinden faydalanıyordu Nevzat. Elbette 3 haftadır dedektifçilik oynayan medya mensuplarının aklına Salim’in neden Narin’i bagaja değil de ön koltuğa en görünen yere koyduğunu sormak gelmiyordu.”
Nevzat Bahtiyar’ın Bağlar İlçe Jandarma Komutanlığı’nda 9 Eylül gecesi saat 00.52’de başlayan ifadesi 03.12’de bitti.
Bahtiyar bu ifadesinde Narin’in cesedini niçin alıp dereye gömdüğünü şöyle anlattı:
“(Salim Güran) Aracın ön yolcu koltuğunda bulunan battaniyeye sarılı bir şeyi göstererek ‘Bunu yok edeceksin’ dedi. Ben de gösterdiği şeyin yanına yanaştım, bakınca battaniyeye sarılı ve hareketsiz yatan bir insanın olduğunu gördüm. Şaşırdım ve tereddüt ettim. Salim Güran bana ‘aileyi düşün, sana 200 bin lira veririm’ dedi.”
Fakat Nevzat Bahtiyar, bir gün sonra savcılığa verdiği ifadede bu hikayesini değiştirdi.
Hâkimlik ifadesinde neden değiştirdiğini şöyle anlattı:
“Savcılıkta verdiğim ifademde geçen Salim’in bana dediği ‘Arif’in kızını öldürdüm, sen de bu cesedi alıp yok edeceksin. Yoksa seni ve aileni öldürürüm’ şeklindeki ifade doğrudur. Daha önce ifademde bu durumdan bahsetmemiştim çünkü Salim Güran’dan korkmuştum.”
Bir gün arayla verdiği iki ifade arasında çok sayıda çelişki vardı.
Jandarma ifadesinde cesedi çuvala Salim Güran’la beraber koyduklarını anlatmıştı:
“Bana hitaben ‘Aracında torba var mı?’ dedi. Ben de aracımın bagajından rengini hatırlamadığım bir çuval çıkartarak Salim Güran’a verdim. Battaniyeye sarılı çocuğu alıp çuvalın içerisine beraber koyduk. Mezarlığın yanından inerek Villalar mevkiine gittim (…) Derenin yanındaki stabilize yoldan inerek aşağı inerek uygun bir yer baktım. Aracımı derenin kenarında durdurdum.”
6.jpgSavcılık ifadesinde ise evine gidip, cesedi çuvala kendisinin koyduğunu anlattı:
“Daha sonra ben kendi ikametimde Narin’in cesedini tek başıma çuvalın içerisine yerleştirdim”.
qq.jpg
Yine Nevzat Bahtiyar, jandarma ifadesinde çuvaldaki cesedin kime ait olduğunu bilmediğini söylemişti
“Beraber çuvala koyduğumuz esnada cesedin Narin Güran olup olmadığını anlamadım. Dere yatağına inip çuvalın ağzını bağladığım esnada cesedin Narin Güran olduğunu anladım.”
Ancak savcılık ve mahkeme ifadesinde bunu da değiştirdi:
“Salim bana ‘Arif’in kızını öldürdüm, sen de bu cesedi alıp yok edeceksin’ dedi.”
Halbuki 9 Eylül’deki Jandarma ifadesinde “Salim Güran’ı Narin’i neden öldürdüğüyle ilgili bir bilginiz var mı” sorusuna şöyle cevap vermişti:
“Bana neden öldürdüğünden ve kendisinin öldürdüğünden bahsetmedi. Ama kendisi öldürmediyse neden bana bu cesedi ortadan kaldır desin”
10 Eylül’deki Savcılık ifadesinde ise Salim Güran’ın Narin’i neden öldürmüş olabileceğiyle ilgili iddialı teoriler ileri sürdü:
“Salim Güran'ın Yüksel Güran (Narin'in annesi) ve amcasının eşi Maşallah Güran ile ilişkisi olduğu konuşuluyordu. Ama bu hususta kimsenin ifade vereceğini düşünmüyorum. Benim tahminin bu kadınlardan biriyle yaşadığı cinsel ilişkiyi Narin'in gördüğü yönünde. Bu nedenle Narin Güran'ı öldürebileceğini düşünüyorum. Ancak ben kendi gözlerimle bu kadınlardan biriyle bir ilişki yaşadığını görmedim. Ayrıca şu hususu belirtmek isterim. Uğurcan Güran'ın 25 Ağustos'ta düğünü olacaktı. Erkeklerin büyük çoğunluğu davetiye dağıtmak için köy dışında olduğundan Salim Güran'ın böyle bir cinsel ilişki yaşamak için Tavşantepe Köyü'nde kalmış olabileceğini düşünüyorum. Salim Güran'ın beni ilk çağırdığı nokta Arif Güran'ın ahır olarak kullandığı yerdi. O ahırda bir cinsel ilişki yaşanmış olabilir. Narin de bu noktada bir şeyler görmüş olabilir."
Peki, bir gün önceki ifadesinde olmayan bu “yasak ilişki”, “ahırda cinsel ilişkiyi gördüğü için Narin öldürülmüş olabilir” iddiaları nereden çıkmıştı?
Çok basit.
Çünkü bu savcılık ifadesinden bir gün önce 9 Eylül günü Didem Arslan Yılmaz, amca Salim Güran ile Narin’in annesi arasında ilişki ve Narin’in bunu gördüğü için öldürüldüğü iddiasını televizyonda anlatmıştı.
Nevzat Bahtiyar, benzincinin battaniye hikayesinden sonra bu yasak ilişki iddiasını da ifadesine eklemişti.
5.jpg
Ama ‘Arif’in kızını öldürdüm, sen de bu cesedi alıp yok edeceksin’ gibi Yeşilçam replikleri benzeyen bu abartılı ve çelişkili ifadeler kimseyi şüpheye düşürmemişti.
Mektuptan okuyalım yine:
“3 haftadır dedektifçilik oynayan medya mensuplarının aklına Salim’in neden Narin’i bagaja değil de ön koltuğa en görünen yere koyduğunu sormak gelmiyordu. Daha sonra bu abuk ifadesini değiştiren Nevzat, Narin’i eve götürdüğünü itiraf etmek zorunda kaldı ve Salim’in parayla değil ailesiyle tehdit ettiğini öne sürdü. Ve Salim’in Narin’in annesiyle ahırda ilişkiden ötürü öldürüldüğünü tahmin ettiğini söyledi. Kimse Nevzat’a zaten Narin’i öldürmekle suçladığı Salim’i neden yalan ifadeyle suçlamak ihtiyacı hissettiğini sorgulamadı. Yani Nevzat en kötüsünü zaten söylüyordu bu en kötü iddiayı ortaya attıktan sonra gerçeğini neden anlatamamış ve ilk ifadesini değiştirmişti demeyi kimse akıl edemiyordu. 30 yıllık inşaat ustası Nevzat’ın 40 dakika içinde dereye 8 yaşındaki Narin’i bırakıp üzerine bir kaç taş koyamayacağı bile iddia edildi.”
Ama itirafçı olduğu için dokunulmazlık kazanan Nevzat Bahtiyar’ın ifadelerindeki çelişkilerle ilgilenmedi, onun yerine köylüler şeytanlaştırıldı.
Narin bulunduktan sonra köylülerin akıllı telefonlar yerine tuşlu telefon kullanmaya başlamaları, “korkunç derecede kriminal, soğukkanlı, örgütlü olmalarına, üst bir akıldan talimat almalarına” bağlandı.
Halbuki gerçek çok basitti: Jandarma telefonlara el koyup köylülere tuşlu telefon vermişti:
“Aile ve bireyleri organize katı bir suskunluk yemini etmekle suçlanıp köye OMERTA KÖYÜ ismi uygun görülürken daha geleneksel olanlarca “ ŞEYTAN TEPE YA DA DİLSİZ ŞEYTANLAR KÖYÜ “ tabelasının daha münasip olacağı söylendi. Bunca köylü insanın, kadınların, gençlerin Marxist bir örgütün militanları gibi ağzı sıkı, sorgulara dirençli olmasının imkansızlığı tartışılmadı. Manipülatif şekilde “Neden konuşmuyorlar” diye ekranlarda tartışılıp duruldu. Konuşacak bir şeyleri olmayabilirdi ama bu ihtimal kimin umurundaydı? Ortada organize bir cinayetin olmadığı daha sonraki gözaltılarda da açıkça belliydi, zira anneye “kızınız Salim’in arabasına bindi mi” diye sorulduğunda “evet nişana gitti o arabayla arabayı Salim’in oğlu Devran sürüyordu ama kızım arkaya bindi” demişti. Yani Salim’in aleyhine olabilecek bir detayı değiştirerek söylemiyordu. Keza Enes 2-3 yıl önce babası ve amcası arasında bir maddi problem olduğunu söylemişti o da amcasını korumak derdinde filan değildi herkes bildiğini olduğu gibi anlatıyordu.”
Bu arada Salim Güran aleyhine en güçlü delillerden biri olan arabasında çıkan Narin’in DNA’sında yer değişikliği olmuştu.
Salim Güran’ın ilk ifade tutanağında Jandarma’nın sorduğu sorulara göre arabasındaki Narin’e ait DNA örneği aracın ön sağ koltuğunda tespit edilmişti. Yani arabanın ön koltuğunda cesedin taşındığıyla ilgili tezi doğrulayan bir tespitti bu.
Ama Salim Güran’ın yeni ifadesinde sorulan soruda “Narin’e ait DNA’nın aracın arka sağ koltukta, kapının iç kısmında bulunduğu” söylenmişti.
İsmail Saymaz, rapordaki bu kritik çelişkiyi televizyonda anlattı:
“Bu DNA nerede duruyor? Sağ ön koltukta olmasıyla sağ arka koltukta olması arasında fark var. Çünkü daha önce bu konuda Salim’in karısına sorulduğunda, ‘sağ ön koltuk’ demişti. Sağ ön koltukta Narin’in DNA’sı var diye sorulduğunda, yanıt olarak şu ifadeyi kullanmışlardı: ‘Biz bundan bir ay önce yeğenimizin nişanı için köyden bir yere gittik. Önde Hediye oturuyordu, ön koltukta. Arabayı Devran kullanıyordu. Arka koltukta ise çocuklar vardı. Narin ise arkada oturuyordu.’ Şimdi bu sorguda diyor ki, aslında DNA arka koltukta, kapının iç tarafındaymış. Şimdi DNA önde olduğunda Salim’in ve karısının yalan söylediği ortaya çıkar. Veya DNA arkadaysa Narin’in annesinin doğru söylediği ortaya çıkar.”
Ve geldik son en güçlü delile.
12 Eylül akşamı Halk TV’de Ferit Demir, “cinayeti çözecek ses kaydı” diyerek Salim Güran’ın, yanında çalışan 15 yaşındaki R.A.yla telefon konuşmasından bir cümleyi paylaştı:
“Salim Güran, R… A…’la, Narin’in kaybolduğu 15.15’ten kısa bir süre sonra bir telefon görüşmesi yapıyor. Telefon görüşmesinde şunu soruyor, R… A…’un telefonundan elde edilen ses kaydında; ‘R…, kız yaşıyor mu öldü mü?’ Tekrar ediyorum, ‘R…, kız yaşıyor mu öldü mü?’ Bu kadar, kısacık bir ses kaydı, R… A…’un telefonunda kaydediliyor. Bu tutanaklara da geçti ve bunu birkaç farklı kaynaktan da doğrulattık. En az 4 ayrı kaynaktan doğrulattık.”
Ertesi gün telefondaki ses kaydının dökümleri ortaya çıktı.
Kayıtlarda “R…, kız yaşıyor mu öldü mü?” diye bir cümle yoktu.
Görüşme Ferit Demir’in iddia ettiği gibi Narin’in kaybolmasından kısa bir süre sonra değil, Narin’in ortadan kaybolmasından yaklaşık 3,5 saat sonra 18.38’de yapılmıştı.
Orijinali Kürtçe olan sesli mesajlaşma Türkçe’ye şöyle çevrilmişti:
“Salim Güran: O sondaki köşede bir şeyin düşmüş ha, sana ait bir şey sondaki yamaçta, yamacın köşesi taş.
R.A.: Eee
Salim Güran: Biri yerde
R.A: Tamam henüz bende değil, daha ölmemiş.”
Salim Güran’a yeni ifadesinde bu görüşme soruldu:
“Bahsetmiş olduğunuz görüşme içeriğini hatırladım. Ben bahse konu mısır arazisinin sulamasını yaparken kullandığım trafonun elektriğini bazen kaçak yapmak için bir alet kullanıyordum. Olay günü de o aleti R.A.’ya bırakmış olduğum taş dibinden alması için aradım. Görüşme içeriği tamamen bununla alakalıdır. Narin’in ölümü ile bir alakası yoktur.”
Miham Akkul, mektubunda bu ses kaydının çevirisiyle ilgili bir sorun olduğunu iddia ediyor:
“Bu diyalogda sondaki ölmemiş kelimesinin bağlamdan kopukluğunu şifreli konuşmuşlar ve dosyadaki en büyük kanıt diye medya afişe etti. Peki işin gerçeği neydi? Aslında bu diyalog 18:35 sıralarında Salim ve15 yaşındaki işçisiyle arasında idi, kaçak elektrik meselesi ile alakalıydı. 18:35 olan bu konuşmanın Aslı Kürtçeydi yani ortada bariz bir çeviri hatası vardı, Kürtçe daha ölmedi derken :’ hin nemiri ‘ denir. Muhtemelen ‘ hin nemiri ‘ değil ‘ hin neliviri’ burda değil yahut ” nemirayi “ bende değil denmişti . Zaten Kürtçede ‘ne’ ile başlayan olumsuz eki daha pek çok kelimeyle karıştırılmış olabilirdi . Bir başka apaçık tuhaf çelişki de zaten 15:30 civarlarında cesedi çoktan gömmüş olan Nevzat’ın hikayesiyle bu olayın kopukluğuydu. Zalim, kurnaz, paralı, Kürt, dinci bu muhtar Narin’i kah Nevzat’a kah 15 yaşındaki bir işçiye verip öldürüp yok etmelerini istiyordu. Narin aynı anda iki yerde katledilip feodal Salim’in cumhuriyetin değerlerinden nasiplenmemiş marabaları tarafından mütemadiyen katledilip gömülüyordu.”
Bu kritik ses kaydının Kürtçe’den Türkçe’ye çevirisi adli makamlar tarafından yeniden yapılıyor. Yeni çeviri gerçeği ortaya çıkarabilir.
Yani özetle ortada medyanın başat bir rol oynadığı ideolojik önyargılar, sürekli sızdırılan bilgiler ve bazı gazetecilerin suçu bir aileye ve köye atmak ve günün sonunda yanılmamak için yaptıkları manipülasyonlarıyla içinden çıkılmaz hale gelen bir soruşturma var.
Ve katil bütün bunlardan yararlanıyor.
Miham Akkul, “İtham ediyorum” diye başladığı mektubunu şöyle bitiriyor:
“Narin Güran’ın hikayesi bana Billy Wilder veya Sydney Lumet’nin 50 ve 60'lı yıllarda medyanın yıkıcı ve öldürücü tarafları üzerine yaptıkları filmleri hatırlatıyor. Daha çok da 1952 yapımı Ace in the Hole filmini. 2024 yılının ağustos ayında Narin, Nevzat Bahtiyar tarafından gömüldü, ailesi ise bu kapkara cinayetin oluşturacağı kontrastla beyaz hissetmek isteyen histerik bir toplumun hıncıyla aynı şekilde taşlanıp gömüldü. Şimdi bu gömünün üzerinden sarımtırak dere değil ama köyün mahfıyla sonuçlanacak yıllar süren duruşmalar, açılıp kapanan demir kapılar, telaşlı mübaşirler, paragöz avukatlar akacak ….”
.21/09/2024 02:01
Bütün bunların hepsi 18 dakikada mı oldu?
140
“Cinayeti çözecek kayıt Halk TV’de”
Son dakika anonsuyla Tavşantepe Köyü’nden muhabir heyecanla anlatıyor:
“Salim Güran, R… A…’la, Narin’in kaybolduğu 15.15’ten kısa bir süre sonra bir telefon görüşmesi yapıyor. Telefon görüşmesinde şunu soruyor, R… A…’un telefonundan elde edilen ses kaydında; ‘R…, kız yaşıyor mu öldü mü?’ Tekrar ediyorum, ‘R…, kız yaşıyor mu öldü mü?’ Bu kadar, kısacık bir ses kaydı, R… A…’un telefonunda kaydediliyor. Bu tutanaklara da geçti ve bunu birkaç farklı kaynaktan da doğrulattık. En az 4 ayrı kaynaktan doğrulattık.”
metin, adam, insan, haberler, medya içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu
Anlatırken R.A demiyor. Tam adını söylüyor.
Halbuki bahsettiği kişi henüz 15 yaşına girmiş bir tarım işçisi.
Doğruysa, cinayetin itirafı olacak bir görüşme bu.
Ertesi gün medyanın baş şüphelisi olan amca Salim Güran ile 15 yaşındaki işçisi R.A. arasındaki telefonda ses kayıtlı görüşmenin dökümü yayınlandı.
Kürtçe görüşme şöyle tercüme edilmişti:
Salim Güran: “O sondaki köşede bir şeyin düşmüş ha, sana ait bir şey sondaki yamaçta, yamacın köşesi taş”
R.A.: “Eee”
Salim Güran: “Biri yerde”
R.A: “Tamam henüz bende değil, daha ölmemiş”
metin, ekran görüntüsü, doküman, belge içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu
Anlaşılmayan, kopuk, bağlamsız cümlelerdi bunlar.
Ama dökümde önceki akşam Halk TV’de Salim Güran’ın söylediği iddia edilen “R…, kız yaşıyor mu öldü mü?” diye bir cümle yoktu
Benzeri bir cümle bile yoktu.
Bu köşede çıkan bir önceki yazıda, akıştan kopuk bu “ölmemiş”li cümlenin de bir çeviri hatası olabileceğini yazmıştık.
Şüpheler üzerine yeniden ses kaydı dinlendi ve bu önemli delilin yeni çevirisi yapıldı.
Dün Anadolu Ajansı Salim Güran ve R.A. arasındaki bu ses kayıtlı görüşmenin yeni dökümünü yayınladı:
1. Erkek şahıs (R.A): Alo (Alo)
2. Erkek şahıs (Salim Güran): R…
1. Erkek şahıs: Haa (Efendim)
2. Erkek şahıs: Sona doğru senin bir şeyin düşmüş, sınırın orda, sona doğru
1. Erkek şahıs: Hııı
2. Erkek şahıs: Sınırın orada, senin bir şeyin
1. Erkek şahıs: Tamam, Hıı
2. Erkek şahıs: Sınırın orada, sınırda, taşların orda
1. Erkek şahıs: Heeee
1. Erkek şahıs: Biri yerdedir haaa
2. Erkek şahıs: Tamam ben şimdi gider alırım
1. Erkek şahıs: Ee Tamam
2. Erkek şahıs: Tamam.”
Yeni dökümde “Ölmemiş” diye bir kelime de yoktu.
Zaten olması da mümkün değildi.
Çünkü bu telefon konuşması, Nevzat Bahtiyar’ın Narin’i gömmek için dereye götürdüğü 15.40’dan üç saat sonra 18.35’de yapılmıştı.
Sadece zaman akışını bilen birinin bile bu görüşmenin cinayetle bir ilişkisi olmayacağını tahmin etmesi gerekirdi.
Salim Güran, ifadesinde bu görüşmeyiifadesinde bir suç itirafı da yaparak anlatmıştı:
“Ben mısır arazisinin sulamasını yaparken kullandığım trafonun elektriğini bazen kaçak yapmak için bir alet kullanıyordum. Olay günü de o aleti R.A.’ya bırakmış olduğum taş dibinden alması için aradım. Görüşme içeriği tamamen bununla alakalıdır. Narin’in ölümü ile bir alakası yoktur.”
Yani özetle medya açıkça tape uydurmuştu.
Jandarma, şüphelenmeden tapeyi yanlış çevirip servis etmişti.
Ama bu son uydurma olmadı.
Birkaç gün sonra yine Halk TV’de iddialı bir başlık daha son dakika olarak dönmeye başladı.
4f4dh4.jpg
“Narin cinayeti aydınlanıyor. Halk TV haklı çıktı, yengenin ifadesi her şeyi açıkladı”
Bir trajediden kendisine “haklılık” çıkaran bu bencilce haber kısa bir süre sonra bütün medyada copy paste haberlerle dönmeye başladı:
“Cinayeti bu ifade aydınlatacak”, “Düğüm çözülüyor”, “Biri konuştu”
Hediye Güran, kapı komşuları olan Narin’in amcasının eşiydi. Cinayet günü her zamanki gibi Narinlerin evine gelmişti.
Halk Tv ve diğer copy paste medyası Güran’ın ifadesinde şöyle dediğini iddia ettiler:
"Narin bu ahırda öldürülmüş olabilir iddiasında bulunan yenge Hediye Güran, anne Yüksel Güran’ın, oğlu Enes’i dövdüğünü ve aralarında bir boğuşma yaşandığını gördüğünü aktardı.”
Hatta bu ifade üzerine bir teori de yazılmıştı:
“Narin bir şey gördü. Bunun üzerine ya bağırdı ya da "Babama söyleyeceğim" gibi tepki verdi. Bağırmasını engellemek için abi Enes, Narin'in ağzını bir eliyle kapattı bir eliyle de ensesinden bastırdı. Gürültüyü duyan anne Yüksel Narin olay yerine geldi ve kızını kurtarmak için ağabey Enes'in kolunu ısırdı. İşte ısırık izi büyük ihtimalle buydu. Şimdi gözler Adli Tıpta. Uzmanlar, anneden diş örneklerinin alınmasının ana nedeni bu olmalı dendi.”
Ertesi gün Hediye Güran’ın ifadesi çıktı.
İçinde ne ahır geçiyordu ne boğuşma ne de Enes.
Bu iddia da uydurma çıkmıştı.
Diğer pek çok iddia gibi.
Salim Güran’ı arabasının ön koltuğunda battaniyeye sarılı Narin’le benzincide gördüğünü iddia eden benzincinin ifade verdiği, kamera kayıtlarını Jandarma’ya teslim ettiği iddia edilmişti. Benzinci sahte bir profildi, ifade vermemişti, benzinciden kamera kaydı da yoktu.
Ama tecrübeli Emniyet muhabirleri bile oturup soruşturma evraklarına bakmadan, bu iddianın üzerine küçük bir kızı öldürmek için planlı aile cinayeti teorileri yazdılar.
5dsg5sd5g5sd.jpg
Köyde 2015’de HDP’nin, 2023’de İYİ Parti’nin birinci çıktığı, 2024’de DEM’in Hüda Par’dan çok ay aldığı defalarca yazılmasına, köyün Hizbullah ile bir ilgisi olmadığı anlaşılmasına, köyde gizli silah deposu olduğu iddialarının boş olduğu bilinmesine rağmen, gerçekler DEM Eş Genel Başkanı’nı kafasındaki ideolojik ezberleri tekrarlamaktan alıkoymadı.
f1fdh11dh.jpg
Narin’i paramiliter güçlerin öldürdüğü iddiası, cinayetin gizli ayinle işlendiği iddiası kadar deli saçmasıydı.
Ama Ahaber, Halk TV ve DEM Parti’yi farklı nedenlerle biraraya getiren önyargı ittifakı herkesin gözünü kör etmişti.
Geceleri aile meclisini toplayarak ertesi günkü ifadeleri belirleyen, ceset bulunmasın diye derenin debisini artıran, elektrikleri kesen, cep telefonu kullanmayı bırakan, ceset bulunmasın diye Jandarma’yı yanlış ihbarlarla oyalayan, sorguda İbrahim Kaypakkaya’dan daha sert çıkıp ser verip sır vermeyen şeytani “Omerta Köyü” ve sekiz yaşındaki kız çocuklarını öldürüp, cinayeti saklamak için birleşmiş bir aile ve köy hakkında nasıl olsa her şeyi söylemek serbestti.
Kimse oturup bunlar doğru olabilir mi diye sorgulamadı.
Halbuki ortada bir Omerta’da da yoktu. İfadelerinde aile üyeleri ve köylüler birbirleri hakkında pek çok aleyhte şey de söylemişlerdi.
Muhtarın karısı eşinden şüphelendiğini söylemiş, Narin’in abisi; amcası muhtar Salim ve Nevzat’ın samimiyetini, Nevzat’ın para karşılığı her şeyi yapabilecek ezik biri olduğunu anlatmış, anne, Narin ile amcanın arabasının önüne değil arkasına bindiklerini söyleyerek, ilk önce arabanın ön koltuğunda bulunan DNA ile ilgili muhtar amcayı zor durumda bırakmıştı.
Ama günlerce ana haber bültenlerinde yayınlanan Müge Anlı programına dönen cinayet vakasında, “Kan donduran iddia”, “şeytani plan”, “bunu da yapmışlar” gibi başlıklarla ne verilirse gidiyordu.
Koca gazeteciler, birkaç fazla tık uğruna, “Narin ne gördü de öldürüldü” sorusuna cevap olarak, doğrudan isim vererek ortada hiçbir veri, kanıt olmayan cinsel fantezileri yazmaktan çekinmediler.
sdg4s4g.jpg
Neredeyse son 20 günde ailede herkes birbiriyle hatta köpeklerle bile eşleştirildi.
“Ahırda amcası S. ile yengesi H’’yi gördü”
“Ağabeyi ve kuzenlerini eşcinsel ilişkide gördü”
“Ağabeyi ve amcasını ensest ilişkide gördü”
“Ağabeyi ile yengesini ilişkide gördü”
“Annesi ile amcasını ilişkide gördü”
“Amcası, annesi ve yengesini üçlü ilişkide gördü”
“Ağabeyini köpekle ilişkide gördü”
Bu iddialardaki çelişkiyle ilgili Fransa’dan Narin cinayetini yakından izleyen Diyarbakırlı yüksek lisans öğrencisi Miham Akkul’un tespiti çok yerinde:
“Medya hem namus cinayeti ,féodalité, ataerkillik gibi büyük sosyolojik aşağılamalar konusunda bonkördü ama paradoksal olarak anne ve amca arasındaki ilişkiyi bilen köyün bu “namussuzluğu” görmezden geldiğini, hatta baba ve Enes’in bile bunu sineye çektiğini, cinayeti örtbas ettiğini iddia ediyordu. Bütün bunlara tepki gösteren ve bu yüzden öldürülen tek kişi ise sekiz yaşındaki bir kız çocuğuydu.”
Korkunç bir suçun mağduru olan küçük bir kızdan köyün kahramanı yaratmak gibi ayıplar da işlendi.
dfh4d4h4d.jpg
Ama milyonlarca insana bu hikaye satılmıştı, tık ve övgü geliyordu, artık kitle “cinayeti işleyen ve susan köy” dışındaki her ihtimale siyasi örtbas olarak bakıyordu.
“Bu muhabirlerin sosyolojik hakikatleri gözardı eden küstah çıkarımlarını gördükçe öfkeden onları Türkiye’yi köy köy kasaba kasaba zoraki gezdirmek gibi uygulamalı sosyoloji dersleri fantezileri kurmaya başladım. Ortada bir ay boyunca asılsız ve tutarsız iddialar üzerine inşaa edilmiş bir kakafoni ve bu kakafoni içinde şaşkına döndürüp her şeyi inandırabildikleri devasa bir kamuoyu var. Açıkça aileye alt tarafı elbirliğiyle “kendi çocuğunuzu katledip gömdünüz ,anlatıverin bir şeyler bizi de daha fazla meşgul etmeyin , diretecek ne var bu kadar , bizim de işimiz gücümüz var sizle mi uğraşacağız” diye homurdanmaya bile başladılar.” (Miham Akkul)
Bir küçük kızın dramı belki insanların birkaç dakikalığına az önce yürüttükleri kavgalarına ara vermelerine, ideolojik ezberlerini, kültürel, sosyal önyargılarını, ırkçılık düzeyinde kanaatlerini bir kenara bırakmalarına neden olabilirdi ama olmadı.
Halbuki elde çok basit ve elle tutulur gerçekler vardı.
Narin’in camiden evine doğru yürürken en son görüntüsü 21 Ağustos saat 15.15’te okulun güvenlik kamerasından görülmüştü.
Jandarma kamerasına göre Narin’i dereye gömen Nevzat Bahtiyar’ın kırmızı aracının dere kenarına geliş saati ise 15.40.
Yani ne olduysa bu 25 dakikada oldu. Bu elimizdeki en net bilgiydi.
Ama kimse cinsel fanteziler kadar bu kritik bilgiyle ilgilenmedi.
DHA muhabiri çok doğru bir iş yaptı ve bir bölümü asfalt, bir bölümü ise toprak olan köyden dereye yaklaşık 2 kilometrelik yolu otomobille 40 kilometre hızla 7 dakikada katetti.
Yani 7 dakika daha gitti.
Geriye kaldı 18 dakika.
Üstelik bu 18 dakika Narin’in başına gelen felaketin kameralarda son göründüğü andan hemen sonra olduğunu düşünerek en maksimum süre.
Peki, bu 18 dakikaya neler sığmıştı?
Sahte çıkan ama hala tecrübeli emniyet muhabirlerinin bile doğruymuş gibi davrandığı arabayla benzinciye gitme senaryosunun sığmayacağı açıktı.
Peki, arabasının dere kenarına gittiği tespit edilince çapraz sorguda Narin’i gömdüğünü itiraf eden Nevzat Bahtiyar’ın birbiriyle çelişen iki ifadesi sığar mı 18 dakikaya?
Nevzat Bahtiyar’ın arabası dere kenarında güvenlik kamerasına yakalanınca çapraz sorguda Jandarma’ya verdiği ilk ifade, günler önceden dolaşıma giren ve sonra sahte çıkan benzincinin “arabanın ön koltuğunda battaniyeye sarılı ceset” iddiaları üzerine kurulmuştu.
Salim Güran’ın cesedi battaniye sarıp arabasına koyması, benzinciye gitmesi, sonra arabasıyla giderken Nevzat’la sebepsiz yere karşılaşması ve ardından olanların 18 dakikaya sığması hiç de mümkün gözükmüyor:
5fd5d5h5d.jpg
sd1gsd1gds1g.jpg
Nevzat Bahtiyar’ın savcılığa verdiği ve “gerçek ifadem” bu dediği ilkiyle çelişkilerle dolu ikinci ifadesi ise daha da ayrıntılıydı.
Cesedi Salim Güran’dan almış, eve getirmiş, çuval bulmuş, içine koymuş…
Bütün bunların 18 dakikaya sığıp sığamayacağına siz karar verin:
“İkametime 100 metre mesafedeki Arif Güran’a ait ikametin bahçesinden Salim Güran seslendi. Benimle işinin olduğunu, aracıyla geleceğini, hazırlanmam gerektiğini söyledi. Ağaç sulamayı bırakarak, bekledim. Birkaç dakika sonrası geldi. ‘Arabana bin ve beni takip et’ dedi. Oğluma ait araçla takibe başladım. 50 metre uzaklıkta mezarlığa giden yolda durduk. Güran’ın sağ ön camını açması üzerine ön koltukta, çocuğun sarılı olduğu battaniyeyi gördüm. Güran’ın araçtan inmesi üzerinde ben de indim. Battaniyeyi göstererek, ‘Arif’in kızını öldürdüm’ dedi. Eğertutmaz Deresi’ni göstererek, ‘Sen cesedi alıp yok edeceksin. Yoksa seni ve aileni öldürürüm’ diye tehdit eti. Güran’ın akrabası ve çevresiyle maddi olarak güçlü olduğundan bana ve aileme zarar vereceği korkusuyla kabul etmek zorunda kaldım.
“Narin’in cesedini aracımın arka koltuğunun paspaslarına bıraktık. Güran, cesedin sarılı olduğu battaniyeyi aracının sağ yolcu koltuğuna bıraktı. Battaniye bejdi. Aracımla geri geri ikametime yanaştım. İnerek, hızlı şekilde ikametimin avlusunda, inşaat malzemeleri bulunan çuvalı boşaltarak getirdim. Aracımın içerisinde, Narin’in başı aşağıda olacak şekilde, çantası ve terlikleriyle yerleştirdim. Eğertutmaz deresine hareket ettim. Dereye yakın bir ağacın altına park ettim. Çuvalın ağzını kapatmak istedim. Narin’in omzuna asılı çantasının kemerini söküp çuvalı bağladım. Dere kenarında doğal boşluğa cesedi bırakarak, üzerini üç adet taşla kamufle ettim. Ceset suyun içerisine girmiş oldu.
Zaten beni çağırdığı nokta Arif Güran’ın ahırının yanıydı. Ahırda cinsel ilişki yaşanmış olabilir. Kuran kursunda dönen Narin’in ahırda bir şeyler görmüş olabileceğini düşünüyorum.”
İfadedeki eylemleri bırakın, sadece diyalogları okumak bile 3 dakika sürüyor.
Kaldı 15 dakika.
Bütün bu eylemlerin 15 dakikada yaşanmış olması gerekiyor.
Tabii Narin’in patikaya girdikten hemen sonra öldürüldüğünü kabul edersek.
Bu mümkün mü?
Ya değilse?
df4hdf4h.jpg
Peki ya Narin’in camiden gelirken döndüğü evinin patikası üzerindeki diğer evin sahibi olan, o gün evde olduğu ve bahçede ağaçlarını suladığı bizzat kendi ifadesiyle kesin olan, iki ifadesi arasında apaçık çelişkiler olmasına, korkunç bir suçu soğukkanlılıkla anlatmasına rağmen medyada neredeyse itiraf ederek gerçeğin ortaya çıkmasına yardımcı olduğu için korumaya alınan ve Güran ailesinin suçu üzerine atmaya çalıştığı tanık muamelesi yapılan Nevzat Bahtiyar yalan söylüyorsa?
Küçücük bir kızın cesedini, çuvala koyup, çuvalın üzerini kızın çantasının ipiyle bağlayan sonra da üzerine 20 kiloluk kayalar bırakan ve bütün bunları kendi ifadesiyle “korkudan ya da 200 bin lira için” yaptığı itiraf eden, köyde cesede dokunduğu kesin olan tek kişi olan bu berbat adamın, kameralara yakalandıktan sonra çapraz sorgudaki itirafları nasıl oldu da Jandarma’nın ve medyanın baş referansı oldu?
Jandarma nasıl oldu da, “cesedi evime getirdim” diyen adamın evini daha yeni aradı?
Köyde sorgulanmayan neredeyse sadece köpekler kalırken, 5-6 yaşındaki çocuklar bile Jandarma’yı yanıltmakla suçlanıp ifadeye çağırılırken, “cesedi eve getirdiğini” bizaat kendisi anlatan Bahtiyar’ın eşine, annesine, çocuklarına o gün evde ne gördükleri neden sorulmadı?
Ya arabasının görüntüsü güvenlik kamerasına yakalanınca suçunun bir kısmını itiraf edip kurtulmaya çalışan gerçek katil oysa?
Ya en baştan beri davaya önyargıyla ve kafalarındaki tezleri desteklemek için bakan medya, siyasetçiler, vatandaşlar, bütün bu yalanlar, iddialar, fanteziler ve önyargılarla katile suçunu örtbas etmekte yardım ediyorlarsa?
Ya suç her türlü suç, ahlaksız ve suskunlukla suçlanan köylülerde değil de her şeyi çok iyi bilen, çok ahlaklı ve çok konuşan şehirlilerdeyse?
Bu olayın aydınlandığı gün sadece cinayet hakkında değil, Türkiye hakkında da çok şey öğreneceğiz
.23/09/2024 01:30
“Değiştirilmesi teklif edilemez” nasıl değiştirilmesi teklif edilemez oldu?
188
21 yıllık AK Parti iktidarında, beklendiği gibi laiklik henüz elden gitmedi. Cumhuriyet tarihinin en seküler toplumunda yaşıyoruz. Namaz kılanların, başörtüsü takanların sayısı artmıyor hatta bir veriye dayanmasa da çıplak gözle görünen biçimde düşüyor. İçkiye yüksek vergiler konuyor ama Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye’de bu kadar çok içki ruhsatlı işletme olmamıştır, haliyle içki tüketimi de düşmüyor, artıyor. Atatürk de unutulmadı, aksine güçlendi, yine Cumhuriyet tarihinde Atatürk’e hakaretten en çok insanın gözaltına alındığı zamanlarda olabiliriz.
Yine de Türkiye’nin İslam devletine doğru gittiği fikrinden İslamcılar bile vazgeçti ama laikler vazgeçmiyor.
Yeni laik atak, Anayasa’nın ilk dört maddesinin değiştirileceği.
Üstelik bunu yapmasından korkulan parti de yüzde 1’i henüz görememiş, temsil ettiği Kürtlük ve İslamcılık kriterleriyle bunu kısa sürede yapması da pek mümkün gözükmeyen HÜDA-PAR.
CHP, gerçekten HÜDA-PAR’ın ilk dört maddeyi değiştireceğinden endişe mi ediyor yoksa kendisine dövecek bir DEM Parti buldu, milliyetçi popülizmin tadını mı çıkarıyor belirsiz.
AK Parti’nin DEM Parti’ye yaptığı muameleyi, CHP HÜDA-PAR’a yapıyor. Özgür Özel, mikrop bile dedi. Tabii Kürt haklarını savunanların onu bunun için kınamacağının gayet farkında olarak.
Burada kaygı duyulan ilk dört maddedeki laik devlet hükmü.
Yoksa HÜDA-Par’ın cumhuriyetle, demokrasiyle, bayrakla, marşla, başkentle bir sorunu yok.
Ama Anayasa’yı bir kere uzaktan görmüş olanlar da bilecektir ki, Anayasa’da laikliği düzenleyen tek başına bir 24. madde var:
“Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.”
Yani ilk dört maddeyi konuşmak laiklikten vazgeçmek demek değil.
Ama konuşulmasına bu tahammülsüzlük üzerinde konuşulmayı hakediyor.
Öyle görünüyor ki bazıları Anayasa’nın ilk dört maddesini bizzat Atatürk’ün yazdığını zannediyor.
Halbuki, Atatürk’ün bizzat bulunduğu ve muhalefeti tasfiye ederek egemen olduğu İkinci Meclis’in kabul ettiği 1924 Anayasası’nın ilk dört hükmünde böyle bir madde yoktu. 1937’ye kadar yapılan değişikliklerle ilk dört madde şöyleydi:
“Madde 1.- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.
Madde 2.- (Özgün hali) Türkiye Devletinin dini, Dini İslâmdır; resmî dili Türkçedir; makarrı Ankara şehridir.
Madde 2.- (1928’deki değişiklikle)
Türkiye Devletinin resmî dili Türkçedir; makarrı Ankara şehridir.
Madde 2.- (1937’deki değişiklikle)
Türkiye Devleti, Cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçıdır. Resmî dili Türkçedir. Makarrı Ankara şehridir.
Madde 3.- Hâkimiyet bilâ kaydü şart Milletindir.
Madde 4.- Türkiye Büyük Millet Meclisi milletin yegâne ve hakikî mümessili olup Millet namına hakkı hâkimiyeti istimal eder.”
Yani ne bugünkü dört maddeyle aynıydı ne de bu maddelerin değiştirilmesinin teklif dahi edilmesi yasaklanmıştı.
Hatta 1924 Anayasası tasarısının TBMM’deki görüşmeleri sırasında Bozok mebusu Hamdi Bey, devletin dinini, başkentini ve resmi dilini belirleyen 2. maddesinin, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu söyleyen 3. maddesinin ve TBMM’nin milletin tek ve gerçek temsilcisi olduğunu, egemenliği millet adına yalnız onun kullanacağını belirten 4. maddesinin de değiştirilmelerinin yasaklanmasını teklif etmiş ama bu öneri Meclis’te kabul edilmemişti.
1924 Anayasası’nda “değiştirilmesi teklif dahi edilemez” hükmüyle korunan sadece devletin Cumhuriyet olduğunu düzenleyen birinci maddeydi.
O da Anayasa’nın tepesine değil, 102. maddesine yazılmıştı:
“İşbu kanunun şekli Devletin Cumhuriyet olduğuna dair olan birinci maddesinin tadil ve tagyiri hiçbir suretle teklif dehi edilemez.”
Peki 1961 Anayasası’nın ilk dört maddesi nasıldı?
“1.- Türkiye devleti bir Cumhuriyettir.
2.- Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, millî demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.
3.- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.
Resmî dil Türkçedir.
Başkent Ankara'dır.
4.- Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinindir. Millet, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır.Egemenliğin kullanılması, hiçbir suretle belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılmaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.”
Yani 1961 Anayasası’nın ilk dört maddesi de bugünkünden farklı biçimde yazılmıştı.
Türkiye tarihinin belki de en sıkı Kemalist hukukçu ve askerlerinin eseri olan anayasanın ilk dört maddesinde Atatürk’ün adı bile geçmiyor, milliyetçilikten bahsedilmiyordu.
61 Anayasası’nda “değiştirilmesi teklif edilemez” maddesi ise 9. maddeye yazılmıştı, tıpkı 24 Anayasası gibi sadece Cumhuriyet’i koruyordu:
“9- Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki Anayasa hükmü değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”
Peki, pek çoklarının Atatürk’ten miras kaldığını zannettiği 1982 Anayasası’na bu dört madde nasıl girmişti? Bu maddeleri kim yazmıştı?
Aslında 1982 Anayasası’nı hazırlayan Kemalist hukukçu Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı başkanlığındaki heyetin hazırladığı ilk taslakta “değiştirilmesi teklif dahi edilemez” diye bir dördüncü madde yoktu.
İlk taslakta ilk üç madde şöyleydi:
“1- Türkiye devleti bir Cumhuriyettir. Anayasa’nın bu hükmü değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez.
2- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir.
3- Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.
Resmi dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanunda belirtilen, beyaz ay yıldızlı albayraktır.”
Milli Marşı İstiklal Marşı’dır.
Başkenti Ankara’dır.”
Darbeciler tarafından hazırlanmasına rağmen bu taslağın ilk üç maddesi de dahil olmak üzere bütün maddeleri aylarca tartışıldı.
Anayasa Mahkemesi üyesi Yekta Güngör Özden, taslak için “Devlet diktatörlüğü kurulmamalı” demişti. Barolar Birliği Başkanı Atilla Sav “Bu Anayasa ile otoriter bir rejim kurulabilir” diye uyarı yapmıştı. Türk-İş’ten akademisyenlere kadar günlerce taslak yerden yere vurulmuştu.
Ama kimse değiştirilmesi teklif edilemez diye bir madde önermemişti.
Sonra taslak darbecilerin seçtiği vekillerin oturduğu Danışma Meclisi’nin önüne geldi.
İlk dört maddedeki kelimeler de olmak üzere Anayasa’nın her kelimesi, kavramı eleştirildi, tartışıldı. Değiştirilmesi teklif dahi edildi.
Atatürk milliyetçiliği yerine Türk milliyetçiliği yazılmasını isteyen de oldu, İstiklal Marşı ve Türkçe’nin ilk dört maddede olmasına karşı çıkan da...
Hatta ilk üç madde eleştirileri için Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı şöyle demişti: “Bundan sonra Galata Kulesi’ne kızıl bayrak çekilemeyecektir.”
Fakat bu kadar sert bir sağcı olan Aldıkaçtı’nın bile kabul edemediği teklifler olmuştu.
Örneğin Anayasa’nın ilk üç maddesindeki bütün hükümlerin değiştirilmesinin teklif dahi edilemez hale getirilmesi teklifi...
Aldıkaçtı, sadece Cumhuriyet’in bu kapsama alınabileceğini söyledi, diğerlerine neden karşı çıktığını ise şöyle anlattı:
“Cumhuriyet ve Cumhuriyetin temel ilkelerinin değiştirilmeyeceği değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceği hükümlerinin tasarıya eklenmesi isteniyor. Bir toplum devamlı değişir, dayandığı sosyal kuralların hukuk kaidelerinin değişmeyeceğini ilan madde dahi bir gün değiştirilirse ne yaparsınız. Ya çoğunluğun kararına uyarız ya isyan ederiz yahut da karşı karşıya dövüşürüz. Ama b ir sosyal kuralın değişmesine karşı çıkamayız. Sözlerim fazla soyut görünüyor. Somut örnekler de verebilirim. Mesele toplumun değişmesini durdurmayacak hükümler getirmektedir. Sadece Cumhuriyet’in değiştirilmeyeceğine ilişkin hükmün 11. Madde olarak konmasını teklif ediyorum.”
Yani 82 Anayasası’nın banisi Aldıkaçtı, darbecilerin Danışma Meclisi’nde bugünkü CHP’li pek çok milletvekilinden daha liberal konuşmuştu.
Onun teklifi Danışma Meclisi’nde kabul edildi, Anayasa’nın ilk taslağında hiçbir maddesinde bulunmayan “değiştirilmesi teklif edilemez” maddesi, tıpkı 1961 Anayasası’ndaki gibi sadece Cumhuriyet için 11. madde olarak Anayasa’ya eklendi:
"Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki Anayasa hükmü değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”
Danışma Meclisi’nde kabul edilen 11. Maddenin gerekçesinde şöyle yazıldı:
"1924 Anayasası konarken saltanat henüz kaldırılmış bulunduğundan Cumhuriyet rejimini korumak için. Anayasada yapılacak bir değişiklikle saltanata dönülmesini önlemek amacına uygun olarak Cumhuriyet rejiminin değiştirilmez olduğu ve değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceği Anayasa hükümleri arasına konmuştu. Fransa'da da 3. Cumhuriyetin başlarında aynı mealde Cumhuriyet rejimini koruyacak bir hüküm getirilmişti. 1924 Anayasasında hiç şüphesiz 3. Fransız Cumhuriyetinden esinlenerek saltanata dönüş eğilimlerine set çekilmiştir. 1961 Anayasası düzenlenirken böyle bir endişe artık kaybolmuştur. Atatürk'ün kurduğu ve gençliğe emanet ettiği Cumhuriyet rejiminden geriye dönüşün mümkün olamayacağı tartışılmaz bir gerçek olarak Türk milletince kabul edilmiştir. Buna rağmen sadece tarihî niteliğinden dolayı Cumhuriyet ilkesinin değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceği 1961 Anayasasına konmuştur. Komisyonumuz da aynı sebeple hükmü tekrarlamıştır."
Peki, ilk dört maddenin konuşulmasını bile imkansız hale getiren, Anayasa’ya değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddesini kim soktu?
Danışma Meclisi’nde kabul edilen Anayasa taslağı, önce Kenan Evren ve beş generalin olduğu Milli Güvenlik Konseyi’nde kurulan Milli Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonu’nda incelendi.
Danışma Meclisi’nin Orhan Aldıkaçtı başkanlığındaki Anayasa Komisyonu sivil hukuk profesörlerinden oluşuyordu. MGK’nın Anayasa Komisyonu ise subaylardan kurulmuştu.
Komisyonun başına Genelkurmay’ın Baş Hukuk Müşaviri olan Hakim Tümgeneral Muzaffer Başkaynak vardı. Komisyonun diğer üyeleri de rütbeli askerlerdi.
Tabii komisyon sivillerin hazırladığı taslağı son haline getirirken yalnız değildi. Kenan Evren, komisyondaki çalışmalara katılıyordu.
Evren, 10 Ekim 1982 tarihinde günlüğüne şöyle yazmıştı:
“Anayasa üzerindeki çalışmalarımızı tamamlamak üzereyiz. Sık sık toplanıyor ve görüşmelerimizi sürdürüyoruz. 20 veya 21 Ekim tarihinde tamamlamayı programladık.”
Nihayet Anayasa Komisyonu’nun hazırladığı gözden geçirilmiş taslak Milli Güvenlik Konseyi’nin önüne geldi.
Danışma Meclisi’nin 193 madde ve 11 geçici maddeden oluşan Anayasa taslağı delik deşik edilmişti. Sadece 8 madde aynen kabul edilmiş, 32 madde madde numarası ve kenar başlığı değişikliği gibi teknik değişikliklerle aynen kabul edilmiş, geri kalan bütün maddeler değiştirilmişti. Beş madde tümden çıkarılmış, beş madde ise tümüyle yeniden yazılmıştı.
Hukukçu subaylardan oluşan Anayasa Komisyonu’nda yazılan beş maddeden biri de meşhur değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddesiydi.
Madde diğer ilk üç maddeyle birlikte MGK’nın önüne değişmiş olarak geldi ve MGK’nin beşi bir yerdesinden kimse söz almadı, madde sessizce ve aynen kabul edildi.
MGK, bu dördüncü madde için anayasa maddesi gerekçelerinin yazdığı rapora şöyle yazdı:
"Madde 4- Danışma Meclisinin kabul ettiği metnin 'Devlet şeklinin
değişmezliği' kenar başlıklı 11 inci maddesi 'Değiştirilemeyecek
hükümler' kenar başlığı altında anayasanın 1,2 ve 3 üncü maddelerini
kapsayacak şekilde 4’üncü madde olarak yeniden düzenlenmiştir.”
Yani herhangi bir açıklama bile yapılmadı.
“Değiştirilmesi teklif dahi edilemez”li maddenin komisyon başkanı tümgenerale mi, Kenan Evren’e mi ait olduğunu bilmiyoruz.
Ama kesin olan bir şey var; bugün ilk dört madde asla üzerinde konuşulamaz, başka bir biçimde de yazılamaz diyenler aslında Kenan Evren gibi düşünüyor.
Türkiye’de siyaset, medya, entelektüel tartışma bugün 12 Eylül’ün Danışma Meclisi’nin bile gerisine düşmüş durumda.
Darbecilerin Anayasacısı diye 40 yıldır eleştirilen Orhan Aldıkaçtı, bugünkü CHP’den TİP’e, medyadaki pek çok Kemalist, sol, sosyal demokrat yazardan daha demokrat, özgürlükçü ve özgüvenli kaldı.
“Değiştirilmesi teklif dahi edilemez diye BİR hüküm anayasada olmaz” diyenler karşılarında “Yoksa değiştirmek mi istiyorsunuz” diye itiraz eden milyonlarca endişeli Kenan Evren buluyorlar.
Değiştirilmesi teklif dahi edilemezlerin Türkiye’sini artık kimse yadırgamıyor.
.28/09/2024 02:01
New York Belediye Başkanı’nın gözü nasıl açıldı?
147
New York’ta BM binasının hemen karşısında Türkiye’nin Türkevi diye bir binası olmasının bugünlerde ortaya saçılan iddianameyle tamamen zıt çok mütevazi bir hikayesi var.
ABD’deki Türk mirası üzerine çalışmalarıyla tanınan Işıl Acehan’ın yazdığına göre hikaye 60’larda bir emekli öğretmenin girişimiyle başlamış.
Muhittin Akdik, hattatlar, ressamlar yetiştiriş Gümüşhaneli kent soylu bir aileden geliyor.
1919’da öğretmen olarak göreve başlamış, başmüfettiş, İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü yapmış. Emekli olduktan sonra da Kadıköy’de 1957 yılında ilk-orta ve lise olarak hizmet veren Özel Marmara Koleji’ni kurmuş.
Kolej o yıllarda Türk girişimcilerin pek olmadığı özel eğitim sektöründe zamanının çok ilerisinde bir okul.
Öğrencilere dayak atmayı bırakın bağırmayı bile yasaklamış, belli saatlerde okulda İngilizce eğitim verilmiş.
Okulun yeri bugünkü Akmar Pasajı’nın olduğu yerdeymiş.
Ama üç yıl sonra belki de 1960 darbesi nedeniyle Muhittin Bey ve öğretmen olan eşi ABD’ye taşınmışlar.
Ama orada da boş durmamışlar.
1961 yılında ABD’deki Türk Cemiyetleri Federasyon Başkanı olan Muhittin Akdik, New York’ta Türk cemiyetleri aynı çatı altında toplayacak bir Türkevi için ilk girişimlere başlamış.
Para toplanmış ama yeterince toplanamış ama fikir canlı olarak yaşamış, Ankara’dan destek istenmiş.
O destek 1977’de gelmiş.
Aslında destekten çok Niğdeli bir bürokratın girişimciliği, inisiyatif kullanması ve ileri görüşlülüğü bu.
Cafer Tayyar Sadıklar, memuriyetine Niğde Maiyet Memurluğu ve Çamardı Kaymakam Vekilliği ile başlamış.
Sonra Maliye Müfettişi olmuş. ABD’de mastera gönderilmiş, doktora yapmış, Hazine’de çalışmış, Tokyo’da ve Washington’da Maliye Müşavirliği yapmış.
Temmuz 1976'da da Demirel tarafından Merkez Bankası başkanlığına atanmış.
Tam bir Türkiye başarı hikayesi olan hayatını anlattığı Başka Bir Aşk İstemez - Vatan Hizmetinde Elli Yıl adlı anılarında, 1977 yılında Türkevi’ni nasıl satın aldıklarını şöyle anlatmış:
“Merkez Başkanı olarak, 1977 yılında New York’a bir ziyaret yaptım. Bu ziyaretimiz sırasında New York Başkonsolosu Sıtkı Coşkun ve Maliye Temsilcisi Turan Kıvanç, bugün Türkevi olarak kullanılan, Birleşmiş Milletler binasının tam karşısındaki 11 katlı binanın icra yoluyla satıldığını ve çok kelepir olduğunu bildirdi. Binayı, Merkez Bankası New York Temsilcisi İsmail Şengül’le birlikte gidip, gördüm. İfade edilen fiyat 3,2 milyon dolardı. Gerçekten kelepirdi. Türkiye’nin New York’taki binaları da değişik yerlerde ve yetersizdi. Merkez Bankası’nın da yeni bir büroya ihtiyacı vardı. Bu gibi binaların satın alınması için, Dışişleri Bakanlığı’nın bütçesinde bir ödenek olması ve de Ankara’dan satın alma talimatının gelmesi gerekirdi. Bu işlemler için zaman yoktu. Ya bu parayı ödeyip, binaya sahip olacaktık veya bu fırsatı kaçıracak ve binayı Kuveytliler alacaktı. Kararı şahsen ben verdim ve New York Federal Rezervlerdeki dövizlerimizde gerekli miktarı imzalarımızla sağladık. Bir anlamda riski tamamen ben aldım... Bina satın alındı. Daha sonra Dışişleri Bakanlığı işlemleri tamamladı.”
İşlemleri tamamlayan Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil.
Sadıklar ise açılışı göremeden, yeni hükümetin Başbakanı Ecevit tarafından görevden alınmış.
Yani iyi eğitimli insanlar, vizyoner bir bakışla alınmış bir bina Türkevi.
Uzun yıllar boyunca eskimiş, Asala saldırıları atlatmış bina 2020’lerin başında yine vizyoner biçimde Erdoğan’ın girişimiyle büyütüldü, eski binanın yerine bir gökdelen dikildi ve BM karşısında bugünkü görkemli bina ortaya çıktı.
Buraya kadarki kısmı Türkiye’nin toplam bir başarı hikayesi.
Peki, bu bina neden bugün bütün ABD gazetelerinde rüşvetle anılıyor?
Çünkü uzayan inşaat, çıkan sorunlarla açılışı geciken gökdelenin yangın ruhsatı meselesi “Türk usulü” çözülmüş.
Erdoğan’ın geldiği bir gezide Türkevi’ni açma telaşına düşen New York’taki Türk diplomatlar çözümü hızlandırmak için New York’un belediye başkanı Eric Adams ile olan ‘iyi ilişkileri’ni kullanmışlar.
Bu iyi ilişkiler de yıllar içinde belediye başkanının süfli talepleri karşılanarak elde edilmiş.
Hediye THY biletleri, Business upgradeleri, Bahçeşehir Üniversitesi’nin sahibinin davetiyle organize edilmiş iyi bir otelde konaklama ve tekne gezisi gibi lüks sayılmayacak ‘misafirperverlik’lerin yapıldığı iki Türkiye gezisi gibi Türkiye’de kimsenin ayıplamayacağı Özgür Özel’in tabiriyle “jestler” bunlar.
57 sayfalık iddianamede Eric Adams ve kendisi kadar heveskar partneri için 2015’den itibaren yapılan bu‘ jest’lerin toplam 125 bin doları bulmuyor.
Türkiye’de bu parayla İstanbul’un kenar ilçelerden birindeki bir imar müdüründen inşaat ruhsatı bile koparmak zor olabilir.
Ama bu jestlere Türkiye’de olmasa da ABD’de yolsuzluk deniyor.
Türkiye’de bir kurumun, kişinin davetiyle bir siyasetçinin, belediye başkanının, hatta gazetecinin bir geziye gitmesi son derece sıradan, rutin bir misafirperverlik iken, ABD’de ve pek çok Batı ülkesinde bu bir yolsuzluk türü.
İddianamedeki delillerden biri Eric Adams’ın seçim kampanyasına Türk işadamının yaptığı 10 bin dolarlık bağış.
Bu da Türkiye’de sıradan bir müteahhitin yatırım ya da vefa borcu olarak bir ilçe belediye başkanının seçim kampanyasına çanta içinde bıraktığı paradan bile az olabilir.
Ama ABD’de bir siyasetçinin yurtdışından seçim kampanyasına bağış alması yasak.
Ama aynı ABD’de yurt içindeki her türlü dış kaynaklı karanlık lobiden para alıp, onların kulu kölesi olmak yasal ve meşru.
İddianameye bakılırsa Eric Adams ve Şili’ye uçarken bile Türkiye aktarması olup olmadığını soran coğrafya bilgisi, turistik heveslerinden az olan partneri özellikle THY’nin business konforunun müptelası olmuş.
Sadece Türkiye değil, diğer ülkelere uçuşlarında da onlara “yardımcı” olunmuş, upgradeleri yapılmış, perdelerin arkasında sıcak havlu ve limonata servisiyle ucuza gönülleri kazanılmış.
Anlaşılan 80’ler ve 90’lar boyunca 22 yıl New York’ta polislik yaptıktan sonra 2006’da siyasete giren önce Brooklyn’nin sonra da New York’un ilk siyahi belediye başkanı seçilen Eric Adams’ın da meşrebi bu jestlerin için genişmiş.
Kariyeri boyunca fırsatların peşinde koşmuş, tuhaflıklarıyla meşhur bir siyasetçi.
Bir ara Cumhuriyetçi bile olmuş ama sonra siyahi olmasını fırsata çevireceği en iyi adresin, Brooklyn ve New York’ta seçimleri, CHP’nin Çankaya-Kadıköy rahatlığında kazanan Demokratlar olduğuna karar vermiş.
Bugüne kadar yolsuzluktan çok zihni sinir projeleri gibi icraatları ve yer yer Sarıgül havası da veren, çam deviren açıklamalarıyla meşhurmuş.
En büyük icraatlarından biri New York’un en büyük derdine karşı 100’e yakın fareyi boğabilen fare tuzağı. Tanıtımını ölü farelerle yapması ise epey mide bulandırmış.
“Pantolonunu ve imajını yükselt” sloganlı kampanyasıyla da düşük belli pantolon giyen siyahi gençleri iç çamaşırlarını göstermemeye ikna etmeye çalışmış.
Ebeveynler için çocuklarının evde silah, uyuşturucu saklayabileceği muhtemel yerleri gösteren videolar çekip, prostat farkındalık kampanyasında kadınlara prostat soruları sormuş, gençlere jest için kulaklarını deldirmiş, Times Square’e kısa süre sonra balkona atılan yürüme bandına dönecek robot polisler koymuş, New York’u överken “Ticaret Merkezi’ne çarpan uçaktan, küçük işyerinin açılışını kutlayanlara kadar herşeyi yaşayabileceğiniz bir şehir” demiş.
Lobilerin yönlendirmelerine açık bir başkan olduğunu da aslında hiç saklamamış.
Dünyada tatil için en sevdiği yer olarak İsrail’in işgali altındaki Golan Tepeleri’ni göstermesi herhalde şehirde Türk lobisinden çok daha güçlü olan Yahudi lobisine bir jestiydi.
Ama Ağlama Duvarı’na Hustler yazan bir şapkayla gidip yeni bir skandala imza attığı Kudüs gezisinin masraflarını kimin karşıladığını savcılar sorgulamadı.
New York’a yeni gelen göçmenlerle “harika yüzücüler” diye dalga geçip, taşradan gelenlere karşı “Ohio’ya geri dön”, “Iowa’ya geri dön” kampanyaları yapması Türkiye’de belli çevrelerde de sempatik bulunabilirdi.
Özellikle de New York’u “Amerika’nın İstanbul’u, Mexico City” si diye tarif etmesi..
Ama herhalde bu benzetmeyi yaparken iddianamedeki yerli ve milli olayları kastetmemişti ama iddianameye karşı kameraların karşısına siyahi dini liderlerle çıkıp, hamasi laflar ederek kendini savunması bize çok tanıdık gelebilir.
Varlıklı olmayan eski bir polisin siyasetteki fırsatları keşfetmesi ise kendimize haksızlık etmeyelim sadece bize özgü olmayan evrensel bir aydınlanma.
Birkaç bin dolar maaş alırken, milyon dolarlık kararlara imza attığının farkına varan her resmi görevli gibi o da etik ile fırsat arasında kalmış gözüküyor.
Muhtemelen benzer pozisyondaki mevkidaşları gibi “benim imzamla adamlar milyon dolarlar kazanacaklar, zaten bana hakkım olan verilmiyor, benim çocuklarım da iyi üniversitede okumasın mı” gibi meşrulaştırıcı iç muhasebe konuşmaları yapmıştır.
Belki Türk ‘misafirperverliği’ onun bu iç muhasebesinde bir karara varması için teşvik edici olmuştur.
Şimdi, koca New York’un Belediye başkanı iken vizyonsuz yolsuzluğu ve tamah ettikleriyle ABD medyasında rezil ediliyor.
Türkevi’nin çözülemeyecek imar izni meselesini, THY uçağının Business bölümünde sıcak havludan sonra limonata servisi ile çözmek Türkiye’de ise bir başarı olarak bile görülebilir.
New York’un küçük İstanbul’a dönmesi hikayesinden ise herkesin çıkaracağı dersler olmalı.
.30/09/2024 02:01
Peki senin muhalefetin kime?
150
Nasrallah’ın öldürülmesinden hemen sonra Amerika’da ana İsrail lobisi AIPAC’i bile iki devletli çözümü ve Filistinlilere yardımı savunduğu için fazla işbirlikçi ve Arapsever bulan Las Vegas’ın büyük kumarhanelerinin patronu, aşırı sağcı bir İsrail taraftarı olan Adelson ailesinin kurduğu Amerikan Yahudi Konseyi’nin (IAC) ABD’deki toplantısının ilginç bir konuğu vardı.
Devrik İran Şahı Rıza Pehlevi’nin aynı adlı oğlu Rıza Pehlevi
Rıza Pehlevi Jr. uzun süredir ABD’de yaşıyor, Amerikan Cumhuriyetçilerinin, İsrail lobisinin gözdesi. O da bu ilgiden memnun, onlara duymak istediklerini söylüyor. , Profiline bile “demokratik, laik İran için mücadele ettiğini” yazmış ki kimse yanlış anlamasın!
Ama nihayetinde Müslüman bir ülkenin veliaht Prensi, İslami rejime muhalefet ederken herhalde bir noktada duruyordur ve mesela Gazze’de olanlar için de birkaç cümle söyleyebiliyordur diye düşünüyor insan.
Ama hayır, o noktayı çoktan geçmiş.
Trump’ın hem de Netanyahu’nun en büyük destekçisi olan Adelson ailesinin toplantısında, her yerin İsrail ve ABD bayraklarıyla kaplı olduğu küçük bir otel salonunu doldurmuş iki yüz üç yüz kişiye, İran Şahı olarak anons edilmek ona yetiyor olmalı ki şahlık dönemi tarihi İran bayrağının altında şu cümleleri kurdu:
“Mahsa Amini'nin öldürülmesinin ve yüzlerce İranlı protestocunun katledilmesinin ikinci yıldönümünden sadece günler sonra ve 7 Ekim'in ve yüzlerce İsrailli sivilin toplu katliamının birinci yıldönümünden günler öncedeyiz.
Ancak tüm bunlara rağmen İran, Amerika ve İsrail halkları arasındaki olağanüstü dayanışmaya tanık olduk. Dünyanın dört bir yanındaki şehirlerde 7 Ekim sonrası düzenlenen mitinglerde, rüzgarda dalgalanan ve güneşte parlayan Yıldızlar ve Çizgiler, Davut Yıldızı ve kadim ve ebedi İran bayrağı Aslan ve Güneş'in gururla yan yana dalgalandığını gördük.
İran halkı İsraillilerin ve Amerikalıların yanındadır çünkü İslam Cumhuriyeti sizin için gelmeden önce bizim için geldi. Bizimki ortak bir deneyimdir. Mücadelenizi biliyoruz.
Eğer harekete geçmezsek ve İslam Cumhuriyeti iktidarda kalırsa, bunların hiçbiri mümkün olmayacaktır. Aslan ve Güneş yeniden doğduğunda, dünya yeni bir barış şafağı görecektir.”
Ve tabii otel salonunda coşkulu alkışlar.
Ama tahta geri dönme hayallerini İsrail ve ABD’nin İran rejimini Saddam rejimi gibi yıkıp, kendisini göreve atamasına bağlamış koca İran Şahı’nın oğlunun kendini düşürdüğü acıklı halden fazlası bu.
Altındaki yorumlara bakılırsa rejim muhalifi İranlılar bile bu kadarına pes demişler.
Ama genelde diasporadaki İran muhalifleri çok öfkeli. Öfkeleri için çok da haklı sebepleri var.
Ama bu kuru öfke hiçbir işe yaramıyor.
Mesela Mahsa Amini’nin ölümünden sonra saçına taktığı çiçekle Batı’da epey meşhur olan feminist aktivist Masih Alinejad’ınki. O da katıldığı yayınlarda İsrail’in Hamas ve Hizbullah karşısındaki zaferlerini kutluyor. İsrail vurdukça, İran’daki rejimin çökeceğini düşünüyor olmalı. Demokrasi, insan haklarından anladığı tek şey de herhalde İran rejimin çökmesi.
Norveçlileri, İrlandalıları isyan ettiren Gazze’deki insan hakları trajedesi için bir çift laf söyleyerek birkaç klişeyi tekrarlayarak sürdürdüğü dünya turuna zarar vermek istemiyor olmalı.
Ne de olsa gittiği her yerde de cesaretine övgüleri ve ödülleri topluyor. Üstelik İran dışında İran’ı eleştirmek için cesarete de ihtiyaç yok, muhataplarının önyargılarını tatmin etmek yeterli.
Nasıl olsa onu İranlı kadın hareketinin temsilcisi olarak görmek isteyenler var.
Halbuki temsil ettiği tek şey kendisi. Batılı dinleyicileri heyecanlandıran konuşmalarının İran’da tek bir halıyı bile yerinden kıpırdatacak etkisi yok.
İşte tam olarak bu nokta; siyaseten iktidarlara muhalefet etmekle, kendi toplumuna, ülkesine, kültürüne, habitusuna muhalefet etmek arasındaki ince çizgi.
O ince çizginin bir tarafında muhalif iken hemen karşısında hain olarak damgalanmak mümkün.
"Bu öfke kurucu ve sonuç alıcı da değil, şahsi, refleksif, fırsatçı. Ve sonuçları itibarıyla da muhalefetin toptan kriminalize edilmesi, dış güçlere bağlanmasında başka pek bir işe de yaramıyor."
Muhtemelen İran rejimi İsrail’i savunan Şah’ın oğlundan ve çiçekli feminist aktivistin bu performanslarından çok memnun oluyordur.
Özellikle dış politikadaki pozisyonlar o yüzden sadece dış politika değil. İçeriye, tarihe, coğrafyaya, toplumuna nasıl baktığın hakkında da bir fikir veriyor.
Ve insanlar buradaki ilk reflekslerden bunu anlıyor ve hissediyorlar.
Türkiye’deki iktidara kızıp İsrail’i tutmak, Türkiye’deki iktidara kızıp Filistinliler ve Arapların trajedisiyle mutlu olmak ya da onlarla dalga geçmek, ABD’ye sırtını dayamış İsrail’in kudret gösterilerine gıpta etmek, Batılıların Türkiye eleştirilerinin hep haklı olduğunu zannetmek, Türkiye’nin de BAE gibi, Azerbaycan gibi Batı’da takdir gören, İsrail’i kızdırmama pahasına Gazze’den olan biten hakkında tek kelime etmeyen ülkeler gibi görmek istemek o yüzden sadece dış politika tercihleri değil.
Bunlar temel tercihler. Türkiye’deki muhalefet bu temel tercihler konusunda tam olarak bir güven vermiyor.
Türkiye, dış politikada artık eski “aman başımız ağrımasın Ali Rıza Bey” e dönemez, öyle bir konforlu dünya kalmadı, özellikle de Ortadoğu’da. Kültürel ve tarihsel olarak BAE, Azerbaycan ya da Arnavutluk gibi davranamaz.
Toplum dengeli bir şekilde ama Türkiye’nin dış politikada aktif olmasını, sözünü söylemesini istiyor. Dış politikada tarihsel, kültürel, dini bağların yok sayıldığı kimliksiz, nötr politikanın diplomatik çevreler dışında bir müşterisi yok. Toplumdaki bu talebi büyük bir yıkım olmadan geriye saramayız, siyaset de görmezden gelemez.
O yüzden muhalefetin de büyük, aktif bir Türkiye vizyonu olmalı ama bu vizyon Yurtta Sulh Cihanda Sulh gibi güzellik yarışması sloganı olmamalı. Dış politikada “NATO, CENTO’ya sadakat”, “Ortadoğu bataklığından uzak durmak” gibi klişelerin geçerliliğinin kalmadığı, sırtını bir ittifaka dayayıp hiçbir konuyu düşünmemek, o ittifaka göre elini kaldırıp indirmenin devrinin geçtiği anlaşılmalı.
Böyle bir kimliksiz, nötr Türkiye’ye Batılı müttefiklerimizin de işine yaramaz.
Bir zamanlar Sovyetlere, Rusya’ya karşı sadece coğrafi olarak o kimliksiz Türkiye’nin bir değeri vardı ama artık yok.
Onlar için de kendi doğal hinterlandındaki kültürel, dini kimliklerle barışık ama bunları demokratik değerlerle güçlendirmiş bir Türkiye’nin sözünün değeri var.
ABD’de bir otel salonunda, kumar parasıyla İsrailcilik oynayan bir ailenin toplantısında Şahcılık oynayan devrik İran Şahı’nın çaresiz ve işsiz oğluna bakarak ibret almakta fayda var.
.02/10/2024 02:00
Beyrut bizim neyimiz olur?
141
Cumhurbaşkanı Erdoğan Meclis açılışında konuşurken “Vaat edilmiş topraklar hezeyanıyla hareket eden İsrail yönetiminin tamamen dini bir fanatizm ile Filistin ve Lübnan'dan sonra gözünü dikeceği yer bizim vatan topraklarımız olacaktır. Netanyahu hükümeti Anadolu’yu da içine alan bir ham hayal kurmakta” dedi.
Bu korku ya da propaganda bir süredir medyada ve sokakta dillendiriyor. İsrail’in hedefinin Türkiye de olacağı, Türkiye’nin İsrail ile savaşacağı konuşuluyor. Ya da konuşulması isteniyor.
İsrail’in pervasızlığının her türlü korku ve propogandayı tetiklemesi normal.
Arz-ı Mevud yani Vaad Edilmiş Topraklar meselesi Türkiye’de çok daha eski ve meşhur bir meseledir. Tekvin’deki “Aynı gün, Tanrı İbrahim’e “Senin soyundan gelenlere Mısır Nehri’nden Büyük Nehre, Fırat Nehri’ne kadar uzanan toprakları veriyorum’ diyerek bir antlaşma yaptı” ayetine dayandırılan Arz-u Mevud’daki Büyük Nehir Fırat olunca Büyük İsrail’in ucu bizim topraklarımıza da gelir.
Ama Arz-ı Mevud’u gözüne kestirmiş bir siyasi hareket hiç olmadı İsrail’de.
Filistin ve Ürdün’ün tamamını içine alan bir Büyük İsrail, Netanyahu’nun da geldiği Revizyonist Siyonizm’in megola ideasıdır.
Ama Erdoğan’ın bir sonraki cümleleri daha ilginçti ve üzerinde konuşulmayı hakediyordu.
Şöyle dedi: “Hatay Yayladağ’daki Suriye sınırından Lübnan sınırı 170 km. Türkiye, Lübnan'a arabayla sadece 2,5 saat uzaklıkta. Antakya ile Gazze arası Ankara ile Aydın arası kadar.”
Tabii ki bunları yaşadığımız coğrafyaya sırtımızı dönmemiz, bu bataklığa girmemiz, taraf olmamız gibi ancak depresyona girmiş bir Türkiye’den beklenecek dış politika tezlerine bir cevap olarak söyledi.
Ve Milli Görüşçülükten kalma Arz-ı Mevud meselesinde olmasa da bu konuda çok haklıydı.
19. yüzyılın sonlarında Beyrut’ta sevdiğine verilmeyen kızlar, İstanbul’daki padişahtan yardım istiyorlardı.
Tarihçi Engin Deniz Akarlı’nın arşivlerden çıkardığı bu gerçek olayın kahramanı
Necla, 1869 yılında Cebel-i Lübnan’da doğmuştu.
Bölgenin en güçlü iki Dürzî ailesinden biri olan Arslanların kızıydı. Babası Dürzî reislerinden Emir Ahmed’in tek oğlu olan Halil Arslan’dı. Siyasetle pek ilgili olmayan, ticari işleriyle ilgilenen baba Arslan’ın yerine o yıllarda ailenin reisliğini, babasının amcaoğlu olan Mustafa Arslan yürütüyordu.
Köy filmlerinin değişmez melodram sebebi beşik kertmesi bir Dürzî âdetiydi de. Aileler, Necla ile ailenin reisi Mustafa Arslan’ın oğlunu büyüyünce evlendirmek üzere anlaşmışlardı.
Ama Necla, Lazaristlerin kurduğu okulda okurken hiç yapmaması gereken bir şey yapmış ve aşık olmuştu.
Hem de Beyrut’ta okulunun yakınlarındaki bir Fransız Cizvit okulunda okuyan yine Arslan ailesinden Emin Mecid adlı bir oğlana.
Yıllar geçmiş ama aralarındaki aşk bitmemişti. Emin 25, Necla 24 yaşındaydı. 1893 yılında iki genç evlenmeye karar verdiler. Bu açıkça töreye meydan okumak, aileler arasındaki anlaşmayı yok saymaktı.
Necla, Emin’i görmemesi için bir eve kapatıldı.
Cebel-i Lübnan’da derdine derman olacak kimse kalmayan âşık Emin, son çare olarak Bâb-ı Âli’ye, sadrazama şikâyet mektubu yazdı. Ama bir çözüm bulamadı.
Bu kez Necla, kapatıldığı evden İstanbul’a hem de doğrudan padişah İkinci Abdülhamid’e bir şikâyet dilekçesi göndermeyi başardı.
Genç kız, 25 Nisan 1894’de gönderdiği telgrafta padişaha şöyle sesleniyordu:
“Yirmi beş yaşındayım ve aklı başında bir yetişkinim. Buna rağmen “istemediğim bir adamla nikâh akdimin icrasına ailem tarafından bir müddetten beri ısrar olunmakta. Bu yüzden hayatımı karartan eza ve cefalara uğratılıyorum. Bu baskılardan kurtarılmam için merhametli padişahımdan başka sığınağım, tutunacak dalım kalmadı... “İşbu muamele-i gaddarânenin tahkikiyle, şer’-i şerif ve kanun-ı münif dairesinde muamele görmekliğim zımnında Beyrut Vilayeti’ne irade-i seniyye” gönderilmesini istirham ederim.”
İstanbul bu kez meselenin halli için Beyrut Valisi Halil Halid Paşa’yı görevlendirdi.
Uzun ve acıklı olaylar oldu. Nihayet hastalanan Necla’nın “Şuurunda eser-i halel (bozukluk)” tespit edildi.
Baba Halil, Kızını İstanbul’a götürüp tedavi ettirmek istedi. Bâb-ı Âli’ye soruldu. Hemen cevap geldi: “Gönderin kızı.”
Necla, İstanbul’a gitti. Tedavisiyle bizzat Padişah 2. Abdülhamid ilgilendi. Tüm masrafları karşıladı. Sadrazam Ahmed Cevdet Paşa, tedavi süreciyle bizzat ilgilendi. Necla’nın durumu iyice ağırlaştı, hastaneler bile onu kabul etmek istemedi. Ancak üç yıl sonra uzun ve çetin tedaviler sonucunda iyileşebildi.
Bu uzun aşk hikayesinin sonu mutlu bitti, Necla ile Emin muradına erdi.
Beyrut ile İstanbul arasındaki yakın ilişki ise 20. yüzyılda da devam etti.
Bundan sonra 100 yıl önce Diyarbakır’dan İstanbul’a gitmenin en kestirme yolu karayoluyla Beyrut’a gelip, gemiye binmek ya da Halep’e gidip trene binmekti.
Mesela Atatürk 1918’de Diyarbakır’dan İstanbul’a giderken, Diyarbakır’dan Mardin’e oradan Halep’e gidip trene binmişti.
Hicaz Demiryolu yapılmadan önceki en kestirme rota da Beyrut’a gidip gemiye binmekti.
Yine bu yüzden 1970’lerde bile Mardin’de iş arayanlar İstanbul’a, Mersin’e değil, Beyrut’a çalışmaya gidiyorlardı.
Beyrut ve Halep, Diyarbakır’a bugünkü imkanlarla karadan beş saat uzakta. Ankara ve İstanbul’dan daha yakın.
İstediğiniz kadar uzakmış gibi davranın.
Coğrafi, kültürel, sosyal olarak kaçamayacağımız kadar yakınız.
Türkiye’nin siyaseten ve ekonomik olarak yıldızının parladığı 2010’lu yıllarda Beyrutlu bir Sünni Şii orta sınıf ailenin çocukları için en büyük gelecek yatırımı İstanbul’dan ev almaktı.
Hala Iraklılar, Libyalılar, İranlılar için bu böyle.
Türkiye uzun yıllar bu bağlar yokmuş gibi davrandı ve komik duruma düştü.
Nihayet bunun itibarsız bir inkar ve yok sayış olduğu anlaşıldı.
Türkiye’den Mavi Anadoluculukla bir Akdeniz ülkesi, NATO’culukla bir Atlantik ittifakı ortağı, AB’cilikle bir Avrupa ülkesi, Turancılıkla Türk dünyasının abisi, İslamcılıkla bir Hilafet merkezi çıkarmak mümkün. Hepsi denendi ama hepsi tek başına başarılı olamadı.
Çünkü Türkiye bunların hepsinden birer parça taşıyor. Sadece biri olamaz ve olamadı, olamayacak da.
Ama hepsinden biraz olabilir. Bunu da ancak ülkenin coğrafi, tarihsel, sosyal hinterlandıyla, coğrafyasındaki bütün etnik, kültürel, dini çeşitlilikle barışık olanlar yapabilir.
İstersen barışık olma. Bir gün savaştan kaçanları kapının önünde bulursun ve barışmak zorunda kalırsın.
Emevi Camii’nde Cuma namazı kılmak için Suriye’nin yönetimini ele geçirmeye gerek yok, yoktu, olmamalı da.
Ama az ötede Suriye’de insanlar bombalanırken kapılarımızı açmamak, onlara yardım etmemek gibi seçeneğimiz de yok, yoktu, ileride de olmayacak.
İstesek de istemesek de, hoşlansak da hoşlanmasak bu bölgenin insanlarıyız ve bu bölgenin güçlü eski emperyal ülkesinin çocuklarıyız.
İmparatorluk mirasçısı ülkelerin halkları emperyal hislerini kaybetmezler. Önemli olan bu emperyal hisleri medenileştirmek, kendi kabuğuna çekilmekle yayılmacılık arasında bir denge kurmayı başarmakta.
Büyük devlet olmak istemek suç değildir. ABD’nin, Rusya’nın, Çin’in ve pek çok Avrupa ülkesinin istediğini, eski emperyal imparatorlukların devamı olan ülkelerin talep ettiğini Türkiye’nin de istemesi ayıp değildir.
Pozitif bir emperyal vizyon da mümkündür.
100 yıllık sömürge geçmişiyle Fransa’nın elleri ve kollarıyla içinde olduğu Lübnan’la yüzlerce yıllık münasebeti ve coğrafi yakınlığı olan Türkiye’nin tarihsel bağlarını yok sayamayız.
Yok saymaya çalışan hem içeride hem de dışarıda ezik ve itibarsız görünür.
Siyasetçiler, entelektüeller bu hisse karşı mücadele etmek, suyun akışının tersine yüzmeye çalışmak yerine olanı kabul etmeli, olandan güçlü, itibarlı, barışçıl, büyük bir Türkiye çıkarmanın yollarını aramalı.
Etimiz de butumuz da buna müsaittir, yeter ki aynalara küsmeyelim.
.5/10/2024 02:01
İstanbul ilçe de yapılacak mı?
67
2004 yılında İstanbul’da toplanan İslam Konferansı Örgütü toplantısında o güne kadar örgütün tarihinde olmayan bir durum ortaya çıkmıştı.
Toplantıda yeni İKÖ Genel Sekreteri seçilecekti ama kurulduğu günden bu yana genel sekreterlerini konsensüsle önceden seçen örgütte bu kez konsensus değil üç aday vardı.
Türkiye’nin adayı Ekmeleddin İhsanoğlu, Malezya’nın adayı ve Bangladeş’in adayı.
O sırada Dışişleri Bakanı olan Abdullah Gül “o halde sandık koyup, seçim yapacağız” dedi.
Ama sınıf başkanlarını bile seçimle seçen bize çok normal gelen bu yöntem, İKÖ üye ülkelerin temsilcilerinin çoğu için daha önce hiç yaşamadıkları bir deneyimdi.
Gerçekten sandık kuruldu. Sandıkların başına gözlemci kondu, oylar kapalı olarak verildi ve açık olarak sayıldı.
Geçen hafta sohbet etme fırsatı bulduğumuz 11. Cumhurbaşkanı Gül, bazı ülkelerin dışişleri bakanlarının oy verirken ve oylar sayılırken nasıl heyecanlandıklarını anlattı.
Çoğu hayatlarında ilk kez oy vermiş, daha fazlası ise ilk kez gerçekten yarışlı bir seçimde oy kullanmıştı.
Küçük bir demokrasi deneyimi yaşanmıştı.
Oylama sonunda 56 ülkeden 32 oy Ekmeleddin İhsanoğlu’na, 12’şer oy da Bangladeş ve Malezya’ya çıktı.
Malezya ve Bangladeş yine de seçimlerin yapılabildiği ülkelerden.
Ama Bangladeş’te siyaset, en son bir devrimle de biten iki parti arasında kanlı bıçaklı, idamlı, suikastlı bir yarış.
Malezya’da şimdiki başbakan Enver İbrahim yıllarca eşcinsel ilişkisi iddiasıyla hapiste yatmış, seçimleri eşi o hapisteyken kazanmıştı.
İranlılar için seçimi artık her seçim öncesi Anayasayı Korucular Konseyi yapıyor. İstediği adayları onaylıyor, istemediklerini de adı Rafsancani, Ahmedinejad, Ruhani olsa da onaylamıyor.
Pakistan’da seçimler kaybedenin hapse girdiği bir Survivor adası mücadelesi gibi.
Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Türkmenistan’da seçimler devlet başkanının yüzde 80 mi yüzde 90 mı oy olacağının belirsiz olduğu bir çetin yarış.
Mısır, 2000 yıllık tarihinde yaptığı ilk seçimden sonra seçilen Cumhurbaşkanı’nı hapiste öldürdü.
Arap Baharı’nın tek iyi modeli Tunus da düştükten sonra Arap dünyasında en iyisi Kuveyt ve Fas olan otoriter rejimler, monarşiler var.
Arap ülkelerinde yaşayanlar için bir demokratik seçimde oy vermenin tek yolu ev alıp Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktan geçiyor.
Rusya zaten malum. Putin’in güçlü rakiplerinin ömürleri nedense uzun olmuyor.
Türkiye’de ise 1950’den beri, seçim öncesi iktidarların devlet imkanlarını kendi lehine kullandığı ama seçim günü ve sonrasında bütün iplerin Yüksek Seçim Kurulu ve partilerde olduğu demokratik ve adil bir seçim sistemi var.
1946 seçimlerinin kötü hatıralarıyla kurulmuş bu sistemde birinin önüne engel koymanın tek yolu onu hapse atmak.
Bu yola da çok fazla başvurulmadı.
İlk örnek Bölükbaşı’ydı. İki kere hapse atıldı, ikisinde de çıktı ve seçimi kazandı. Sandığın hıncı hapiste, dışarıda ısrarla Bölükbaşı diyen Kırşehir’i ilçe yaparak çıkarıldı.
İkinci örnek de Erdoğan olmuştu. Hikayenin gerisi malum.
Son örnek Demirtaş. Hapiste sekizinci yılına girdi. Onun hikayesinin devamı da şimdiden malum.
Şimdi onlara biri de ekleniyor gibi görünüyor.
Ekrem İmamoğlu. Allah’tan hapis riski yok ama “ahmak” dediği için üzerinde sallanan demoklesin kılıcı istinaf aşamasında da düşecek gibi görünüyor.
Türkiye’nin yaptığı en iyi şeyin de üzerine düşecek o kılıç.
Davayı başka dillere çevirmek gülünç olacak.
Ve bu Türkiye’nin en iyi yaptığı işe büyük bir haksızlık olacak.
Türkiye’nin demokrasisinin pek çok sorunu oldu, bugün daha büyük özgürlük, hukuk, Meclis’in ağırlığı, güçler dengesinin bozulması gibi sorunları var.
Ama Türkiye’yi Doğu’daki, Kuzey’deki, Güney’deki bütün komşularından, yakın komşularından farklılaştıran temel farkı seçimler.
Türkiye’yle ilgili Rusya benzetmeleri yapan yabancılar, Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci tura kaldığı, Erdoğan’ın yüzde 50’nin biraz üstüyle kazanabildiği, büyükşehirlerini muhalefetin yönettiği Türkiye’yi Rusya’ya benzetmenin pek de adil olmadığına nihayet ikna oldular.
2002’den beri AK Parti’nin seçimleri hileyle, oy pusulası basarak, Suriyelileri oy verdirerek kazandığını iddia eden muhalifler de 2019 ve 2024 yerel seçimlerindeki muhalefetin seçim başarılarından sonra çok emin oldukları bu iddialı hile tezlerini unutmuş gözüküyor.
Bu başarı hikayesine ilk gölge yine İmamoğlu yüzünden 2019’da düşmüştü, bir kez daha İmamoğlu’nun adaylığını engellemek için bu gölge düşmemeli.
Türkiye’deki seçimlere Rusya, Belarus, İran’daki gibi güçlü adayların seçimden önce elendiği seçimler muamelesi yapılmamalı.
İstanbullular üç seçimdir yaptıkları tercih yüzünden cezalandırılmamalı.
Şirin Kırşehir’in başına gelen bile 70 yıldır unutulmuyor
.07/10/2024 02:01
Belki de çürümüyoruz, yeşeriyoruz
189
Geçen hafta sonu yaşanan iki olay herkesi korkutmuş görünüyor.
Önce bütün medyaya ve sosyal medyaya Beyoğlu’nda sokakta bir köşeye sıkıştırılıp taciz edilen, sonra sokak ortasında yere yatırılıp üzerine çıkılarak cinsel saldırıda bulunulan bir kadının görüntüsü düştü.
Saldırganlar, kadın şikayetçi olmadığı için serbest bırakılmıştı.
Haklı bir infialle iki saldırgan yeniden gözaltına alındı.
Aynı gün Fatih’te surlarda işlenen korkunç bir cinayetin görüntüleri dolaşıma girdi.
19 yaşında bir genç, yine 19 yaşındaki eski sevgilisinin başını kesip surlardan atmış ve ardından kendisi de surdan atlayıp intihar etmişti. Öncesinde yine 19 yaşında başka bir kızı daha öldürmüştü.
Bu dehşetin sansürlü/sansürsüz videoları her yerde dolaşmaya başladı.
İki olayın üst üste gelmesi, nereye gidiyoruz sorularını sordurdu, endişeleri artırdı.
Önce saldırganların siyasi menşelerine bakıldı, oradan umduğu malzemeyi bulamayanlar, bu kez bunların sorumlusu kim gibi sonuçsuz, anlamsız, herkesin siyasi hasımlarına yükü yükleyip rahatlamak istediği bir tartışmaya tutuştu.
Hükümeti suçlayanlar ile ahlaksızlığın/dinsizliğin yayılmasını suçlayanlar arasındaki siyasi kavga bu yazı yazılırken hala sürüyordu.
Daha genel bir açıklama arayanlar ise cevabı aylar önce sosyal medyada popüler olmuş bir sokak röportajında buldular: Yaşadığımız “sosyal çürüme”ydi.
Bir sokak röportajında “Abla” diyerek mikrofon uzatılan kadın, emekli bir akademisyen çıkmış ve söyledikleri bir anda viral olmuştu:
"Bence Türkiye'nin başka bir geçekliği var. Bu gerçeklik iktisadi bir gerçeklik değil, sosyal çürüme var bence. Dünya tarihi iktisadi olarak her zaman toparlandı. Bir sürü krizler görüldü. Ekonomi her zaman toparlanır, kapital kendini yok etmez ama sosyal çürümeyi de düzeltemezsiniz. Şu anda Türkiye’de sosyal çürüme var. Bunun düzelmesi için çok zor, çok zor dönüşü olmayan bir yerdeyiz. Evet sosyal çürüme şu etik denen şeyin yok olması, etik yaşam felsefesi demek. Türkiye'de yaşam felsefesi kalmadı. Yani şöyle bir şey söyleyeyim, yani Türk edebiyatını, Türk sinemasını, Türk tiyatrosunu düşünün. Bu edebiyatta bu tiyatroda, sanatta hiçbir şekilde yazında ve düşün de hiçbir zaman için göçmen kültürü, mülteci kültürü ya da mafya ya da işte kara para aklama gibi kavramlar olmazdı. Ama şu anda biz yavaş yavaş kültürel anlamda bütün ortaya çıkacak yapıtlarda bu kavramlarla karşılaşmaya başlayacağız. Sosyal çürüme bu demek başka bir toplum olduk. Biz Güney Amerika ülkesi değildik ama Güney Amerika ülkesi olmaya başladık. Çok tuhaf değil mi?”
Türkiye’deki etik ve yaşam felsefesi neydi ve ne zaman, nerede vardı?
Neden mülteciler, mafya, kara para aklama gibi 100 yıldır bu coğrafyada bir biçimde olan meseleler edebiyatın, tiyatronun konusu olmasın ya da geçmişte niye olmadı, bunun çürümeyle ne ilgisi olabilir gibi soruları pek kimse sormadı.
Kendisini sokak hayvanlarına adamış, televizyonu, sosyal medyası olmayan eski güzel sanatlar fakültesi hocası Zeliha Burtek’in bu tespitlerinin neden bu kadar rağbet gördüğünü ise anlamak zor değil.
Şehirler büyüyor, nüfus artıyor ve çeşitleniyor, eski mahalle kültürü ortadan kalkıyor, değişen ilişki biçimleri, nesiller arası kopukluklar, artan eşitsizlikler eski küçük, müreffeh ve içinde güvende hissedilen eski yaşam biçimini değiştiriyor.
İnsanlar değişimden korkarlar, muhafazakarlık içgüdüsel bir tepkidir. “Sosyal çürüme” de hoşa gitmeyen değişime tepkiyi ifade ediyor.
Böylece hem başımıza gelen her kötülük gibi bu kötülük de 22 senedir değişmeyen iktidara bağlanıp yürekler soğuyor, hem de bir Türk eliti sporu olan “halk nefreti” eda ediliyor.
Tabii toplumsal çürüme bir özeleştiri değil, bir suçlama.
Bu tespiti yapanlar, Instagram’da paylaşanlar çürümüyor, toplumun geri kalan kısmında oluyor hep bu çürüme.
Sosyal medya hesaplarına şöyle aforizmalar yazmış Beyoğlu’ndaki sapık saldırgan da muhtemelen Instagram hesabından “sosyal çürüme” postlarından birini paylaşırdı:
“Ahlakın bozuk olduğu bir toplumda yalnızlık şifadır”, “Bir toplumda suç varsa orada adalet yoktur” "Çocuklarımızı ibadetten önce ahlaklı olmayı öğretelim. Çünkü çocuklarımız, namaz kılan bir hırsız, oruç tutan bir sapık, hacca giden bir yalancı, kurban kesen bir tefeci, şahadet getiren bir terörist olabilir."
Bu aforizmaları sosyal medya hesaplarına yazan adamın daha sonra sokak ortasında bir kadını yere yatırıp cinsel saldırı yapacağına kim inanır?
Kitaplığında Dante’nin Cehennem’i, Zülfü Livaneli’nin 'Kardeşimin Hikayesi', Adam Fawer’in ‘Olasılıksız’ı, Brian Clegg’in ‘Zaman Makinesi nasıl Yapılır?'I, Daniel Cole’un ‘Kukla’ sı olan şehirli, modern görünümlü 19 yaşında bir gençten de kız arkadaşının başını kesip surdan atması beklenmezdi.
Demek ki suçlar, sadece bizim suçlu stereotiplerimiz tarafından işlenmiyor.
Eğitim, kitap okumak, ahlakçılık yapmak, siyasi bilinç insanları korkunç suçlar işlemekten kurtarmıyor.
Ve bütün suçların arkasında toplumların çürümesi, ahlaken yozlaşması, etiğin, yaşam felsefesinin ortadan kalkması yok.
Ruh sağlığı bozuk, içkiyi kaçıran, uyuşturucu kullanan birinin işlediği suçun sosyolojik bir açıklaması yok.
Onların işlediği suçlar biz toplumun eseri değil, iktidarların da bu suçların işlenmesinde zırt pırt af çıkarmaktan ibaret bir vebali var.
Ki bu olayda surdaki katilin sabıkası yok.
Peki gerçekten de herkesin hissettiği gibi suçlar artmıyor mu?
Türkiye ve İstanbul daha güvensiz ve tekinsiz değil mi? Yani sosyal olarak çürümedik mi?
En azından adli istatistikler bu tezleri desteklemiyor.
Adalet Bakanlığı’nın her yıl açıkladığı Adli İstatistikler’e göre Türkiye’de cinayet ve yaralama sayılarında nüfusa oranla bir artış değil azalış var.
2006 yılında 3.020 kasten öldürme olayı yaşanırken, 2020 yılında bu sayı 2.075’e düşmüş. Son üç yılın sırasıyla öldürme ve yaralama rakamları ise şöyle:
2021 2145 3896
2022 2278 4231
2023 2318 3820
Bu rakamlara göre kadına yönelik öldürme ve yaralamalı şiddette de düşüş var.
Cinsel saldırılarla ilgili rakamlarda da nüfusa orantılı olarak bir artıştan bahsedemiyoruz.
2009 yılında cinsel saldırıdan açılan dava sayısı 14 bin 337 iken bu sayı 2021’de 43 bine çıktı, 2023’deki dava sayısı ise 37 bin oldu.
Uyuşturucu suçlarında radikal olmayan bir artış görülüyor.
2020'de uyuşturucu suçlarının oranı diğer tüm suç gruplarına göre yüzde 4,5'ken, 2021'de bu oran yüzde 5'e çıktı. 2023 yılında da benzer bir oranda suç işlendi.
Yani suç sayısında en fazla nüfusa ve şehirleşmeye oranlı olarak bir artış var.
Peki neden hepimiz bunun aksini hissediyoruz?
Çünkü ömrü hayatımızda tanık olduğumuz suçların sayısı artıyor.
Eskiden gazetelerin üçüncü sayfalarında kalan korkunç cinayet, tecavüz haberleri kimsenin çok umurunda olmaz, gazetelerin birinci sayfalarına ya da ana haberlere pek çıkmaz, STK’ların ilgisini çekmez, kötü ve cahil insanların uzaklarda yaşanan kötü hayatları olarak görülürdü.
Ama hepimize artıyor gibi görünüyor, çünkü haberdar olduğumuz suçların sayısı radikal bir biçimde arttı
Artık suçlar cep telefonları, güvenlik kameralarıyla kayıt altında.
Feci ayrıntılar anlık olarak önümüzde, gündüzleri tvlerin reyting rekorları kıran polis adliye telsizine dönmüş gündüz kuşağı programlarında, akşamları ise siyasi cız konulara fazla giremeyen anahaber bültenlerinde.
Bütün suç videoları, sansürsüz, editoryal filtresiz, ayrıntıları ile sosyal medya sayesinde bir cep telefonu uzağımızda.
Kimse kafasını çeviremiyor.
Sadece çeviremiyor da değil, çevirmek de istemiyor.
Adi suçların ve kurbanlarının umursanması, kadın cinayetlerinin takip edilmesi, siyasi bir meseleye çevrilmesi, suç işlenen yerlerde protestolar yapılması aslında eskiden olmayan yeni duyarlılıklar.
Haber almak ve duyarlılık göstermek artık herkese bir cep telefonu kadar yakın.
Belki ahlaki bir çöküşten değil, suçlara ve mağdurlara karşı ahlaki bir farkındalıktan, gelişen bir toplumsal duyarlılıktan ve dayanışmadan bahsedebiliriz.
Toplumsal çürüme tespitini pek çok insana anlamlı hissettiren ise galiba Türkiye toplumunun arada kalmışlığı.
Şehirleşmeyle dinin geleneksel toplumlardaki ahlak vaaz eden, hayatı düzene sokan, gücü azalırken, onun yerine bir şehirlilik kültürü, vatandaşlık bilinci ve hukuk devleti konamadı.
Eskiden Allah korkusu, toplum/mahalle korkusu ve devlet korkusu arasında düzenini kuran bu toplum, bir süredir sekülerleşmeyle Allah’tan, şehirleşmeyle toplumdan/mahalleden, hukuk devletindeki bozulma, aflarla da devletten o kadar korkmuyor.
Şehirlerdeki eşitsizlikler, ekonomideki bozulma, sosyal medya üzerinden kurulan ilişkiler, sanal dünyadaki alternatif hayat, dinlerin etkisinin azalması, atomize olan aileler; insan ilişkilerini, kadın-erkek ilişkilerini değiştiriyor, bozuyor, gerilimleri artırıyor.
Bunlar sadece Türkiye’de değil, dünyada da bozulan trendler.
Ama bu ciddi trendler siyasi kutuplaşmanın içinde kaybolunca, geriye de Instagram postlarındaki, içi boş, nefret söylemine yakın, umutsuzluk ve çaresizlik hissinden başka bir şeye yaramayan "toplumsal olarak çürüdük" gibi analizler kalıyor.
Suçlar insanın karanlık yüzü. O yüzle insanlık tarihinde kısa ömrü hayatında en fazla karşılaşan insanlar biz olabiliriz.
Suçlarla, insanlığın karanlık taraflarıyla bu kadar çok, sık ve birebir yüzleşmek insana karşı güvensizliği artırıyor, bu da genel bir çürüme hissi yaratıyor olabilir.
Ama dün, bugün ve yarın da suçlar işlenecek, elimizden bir şey gelmeyecek, bireyselleşmeye suçların vahşeti büyüyecek, herkesi kurtaramayacağız, çoğundan haberimiz bile olmayacak.
Başka insanların hayatlarını umursamak ve kaygılanmak ise çok iyi bir haslet, çürüdüğümüzün değil yeşerdiğimizin işareti.
.
09/10/2024 00:01
Bahçeli’nin uzanan eli
103
Bahçeli’nin yazılı metinlerden okuduğu konuşmaları ve eylemleri dışında birebir ilişkilerde nazik bir insan olduğu görülüyor.
Belki de bazılarının söylediği gibi sadece Tuncer Bakırhan’a taziye için uzanmış bir eldi.
Ama bunu dışarıda, gözlerden ırakta yapabilecekken herkesin gözünün Meclis’te olduğu bir anda yerinden kalkıp, doğrudan daha düne kadar kapatılmasını, maaşlarının kesilmesini istediği DEM’li milletvekillerinin yanına gidip elini uzatarak, onlarla sohbet ederek yaptı.
TBMM açılışında Bahçeli’nin DEM Parti sıralarına gidip tokalaşmasından bahsediyorum.
Ama orada bitmedi.
Daha sonra Meclis resepsiyonunda gazetecilerin sorularını yanıtlayan Bahçeli, “Yeni bir döneme giriyoruz. Dünyada barışı isterken kendi ülkemizde barışı sağlamak lazım” diyerek uzattığı elin sadece arkasında durmadı, bu meseledeki şifre ve riskli kavramlardan “barış”ı kullanarak tokalaşmayı siyasileştirdi.
Daha sonra bu konuda iki açıklama daha yaptı O açıklamalarda, tokalaşmasını Cumhurbaşkanı’nın konuşmasındaki “Meclisteki uyum, mutabakat, karşılıklı saygı çerçevesinde tartışma ve istişare, buradan sokağa yansıyacak, ülkenin huzur ve emniyetine kapı aralayacaktır. Bölgemizin içinde bulunduğu gerilimli atmosferde siyasi rekabeti, siyasi husumete dönüştürme teşebbüslerine izin vermeyeceğinize inanıyorum” cümleleriyle açıkladı, bu cümlelerin onu harekete geçirdiğini söyledi.
Bu açıklamaları duyunca, ‘acaba bir anlık bir jest yaptı, sonra da bunu toparlamaya mı çalışıyor, tokalaşmanın siyasi sorumluğuna Erdoğan’ı da dahil ediyor ya da meşruiyetini ona mı dayandırıyor’ diye hissi oluşmuştu.
Ama dün MHP grup toplantısındaki konuşmasıyla, artık kazara yada planlı bu el uzatma bir açılıma dönüştü:
“İçinde bulunduğumuz coğrafyalar kırbaç üstüne kırbaç yerken, mazlumlar toplu şekilde boğazlanırken, her taşın altı zehirli yılanlarla, bin bir türlü nifakla dolup taşarken, Türkiye’ye yönelik azgın ihtiras ve iştahları nasıl görmezden gelelim?
Kale duvarlarımızın önünde mevzi kazan Siyonist ve emperyalist caniliği hangi hakla yok sayalım?
Günden güne körüklenen bölgesel yangının cümle kapımıza dayandığı besbelli ortadayken, hala birbirimizin ayağına basmakla, ensesine tokat atmakla, açığını aramakla vakit mi kaybedelim?
Bu hakikatlere sırtımızı dönemeyiz, yüzümüzü çeviremeyiz, dudak bükemeyiz.
Hızla akan tarih nehrinin kıyısına fütursuzca çıkıp, hayatın ve hadiselerin geçişini gafilce, atıl vaziyette, hiçbir şey yokmuş gibi seyredemeyiz.
Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı olarak, Cumhur İttifakı’nın bu duruş ve engin duyuşuna müzahir şekilde DEM sıralarına giderek elimi uzattım.
Doğaçlama olmayan bu iyi niyetli tutumumu siyasi nezaketten öte önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı çarpışması ve yeni anayasa için cephe genişletme çabası olarak görenler mayın tarlasında söğüt gölgesi arayan zavallı biçarelerdir.
Uzattığım el, milli birlik ve kardeşliğimizin mesajıdır.
Uzattığım el, İlk Meclis’in ve Sayın Cumhurbaşkanımızın isabetli sözlerinin meşale gibi yanan aydınlığıdır.
Uzattığım el, gelin Türkiye partisi olun, gelin teröre cephe alın, gelin bin yıllık kardeşliğimizde kenetlenenin temenni ve teklifidir.
Biz, gelişigüzel, keyfe keder, can sıkıntısından, anlık dürtülerle, dümenden ve düzenden el uzatmayız.
Biz durduk yere el vermeyiz, öylesine yerimizden kalkıp da el sıkmanın merakına tevessül ve teşebbüs etmeyiz.
DEM’e evvela düşen sorumluluk, uzanan bu samimi elin kıymet hükmünü anlaması, dahası Türkiye partisi olması yönünde bir eşik olarak algılayıp değerlendirmesidir.
Türk ve Türkiye Yüzyılında sıfırlanmış terör ve bölücülük melanetinden sonra, aşımızı beraber taşıralım, işimizi birlikte artıralım, huzur ve güvenliğimizi el ele çoğaltalım, nitekim dünya genelinde Türkiye Cumhuriyeti’nin yer yüzü cenneti olmasını sağlayalım.”
MHP için büyük ama Türkiye’nin mevcut şartlarında bütün siyaset için cesur bir açılım bu. Mesela İYİ Parti 7 yıldır bunu yapamadı.
Özellikle son cümleler terörün Türkiye’de bittiği ve bundan sonraki dönemin, üstelik DEM Parti’yi de muhatap olarak konuşulması gerektiğiyle ilgili daha büyük fikri arka planın izlerini taşıyor.
Peki bu mevsim normallerinin üzerindeki açılım, iktidarın, Erdoğan’ın bilgisi dahilinde, planlı bir hamle mi?
Henüz teyit edilebilmiş bir bilgi yok, dedikodular var.
Ama tokalaşma sırasında gözlerden kaçan ilginç biri var kadrajda.
Bahçeli’nin hemen arkasında AK Parti iki numaralı ismi olan Bursa Milletvekili Efkan Ala görülüyor.
whatsapp-image-2024-10-09-at-10-14-05-001.jpeg
Efkan Ala, çözüm süreci döneminin İçişleri Bakanı’ydı ve Dolmabahçe açıklamasındaki en üst düzey yetkiliydi.
Ve AK Parti’de hala demokratik reform, Kürtlerle diyalog gibi meselelerde adı öne çıkan isimlerin başında geliyor.
Tam o sırada onun da ayağa kalkıp Bahçeli ile DEM sıralarına gitmesi ilginç bir andı.
Eğer Kürt meselesinde iktidar yeni bir hamle, açılım yapacaksa bunu Erdoğan’ın değil, böyle bir açılımın önünde engel olacağını düşünülen Bahçeli’nin yapması stratejik olarak en doğrusu olurdu.
Bahçeli’nin bu konuda dışarıdan sert ceviz görünse de bu esnekliğe sahip olduğu konuşuluyordu.
Artık planlı değilse bile bu kronolojiyle planlı bir hamlenin yollarını ardına kadar açmış oldu.
Bundan 1 yıl önce Erdoğan’ın Diyarbakır’a giderek açmaya çalıştığı ama MHP’nin taş koyduğu diyalog için artık iklim ve yol şartları müsait hale geldi.
Varsa ya da bundan sonra olacaksa bu açılımın hem dış konjonktürle hem de iç siyasetle doğrudan ilişkisi olabilir.
DEM Parti, AK Partinin anayasa değişiklik paketine muhalefet içinde kapıyı en açık bırakan partiydi.
DEM Parti’nin öncelikleriyle diğer partilerin siyasi beklentileri ve önyargıları arasında büyük farklar var.
Eğer Anayasa’da bazı maddeleri değiştirilecekse DEM Parti ile kültürel, siyasi olmayan konularda, mesela Cumhurbaşkanı’nın yeniden seçime katılma meselesi, 50 artı 1 meselesi gibi bazı maddelerde anlaşmak CHP ile anlaşmaktan daha kolay olabilir.
Böyle bir açılım iç siyasette iktidar için ön açıcı olabilir.
Ama söz konusu DEM Parti olduğunda dış konjonktürdeki olan biten daha kritik hale geliyor.
Tabii bu dış konjonktür doğrudan İsrail ile ilgili.
Özellikle PKK uzun süredir bölgede İran cephesine yakın. Irak’ta Şii Haşdi Şabi ve İran’a yakın olan KYB ile birlikte hareket ediyor.
Suriye’de Esad rejimi ve İran’la Türkiye’den daha fazla diyaloğu var.
Batı ittifakı ile ilişkilerini bu dengeleri gözeterek sürdürüyorlar.
Rusya, en son Lavrov’un açıklamalarında göründüğü gibi PKK’yı ABD’yle değil Türkiye ve Suriye ile yakınlaşmaya ikna etmeye çalışıyor.
PKK, bölgedeki Kürt gruplar içinde en pro-Filistin grup. Türkiye’de Kürt milliyetçileri İsrail’le platonik aşk yaşarken, PKK Gazze ve İsrail meselesinde çok net.
Hatta Apo’nun Türkiye’ye teslim edilmesinin yıldönümünde konuşan Cemil Bayık biraz kafası karışık da olsa ilginç analizler yaptı:
“Ortadoğu’da hem İran, hem de Türk devleti geçmişte büyük devletler kurmuşlar, yine bu temelde hayaller kuruyorlar. Fakat sistem İsrail ve bazı Arap devletleri eliyle İran ve Türk devletini zayıflatıyor. İran ve Türkiye’nin İsrail ile çelişkiler yaşamalarının sebebi de budur. Yoksa Türk devleti İsrail’e karşı değildir. Bunun da çok iyi anlaşılması lazım. Şuan Kürt halkına, Filistin halkına ve Ortadoğu halkına yönelik katliamlar gerçekleşiyor. Kimse ses çıkarmıyor. Neden? Çünkü Ortadoğu’yu kapitalist modernite sistemi için yeniden örgütlemek istiyorlar. Bu yüzden Ortadoğu halklarının bu savaştan galip ayrılmasını istemiyorlar. Bu savaşla halkları zayıf düşürmek ve sistemlerini kurmak istiyorlar.”
Cemil Bayık’ın uzun süredir İran’ın içlerinde yaşadığı en azından hastalığı dolayısıyla sık sık İran’da tedavi gördüğü biliniyor.
PKK’nın da Suriye için çözüm sürecinde masayı dağıtan aklının, hendek olaylarını yaparkenki büyük özgüvenin, Irak’ta Barzani’ye karşı dayılanmasının arkasında İran’ın desteğinin olduğunu görmemek için fazla Türk solunun romantik PKK okumalarının etkisinde kalmak gerekir.
Ama şimdi kader ağlarını ördü ve İran ile Türkiye zorunlu olarak yanyana geldi.
Aslında yanyana bile denemez.
Türkiye ile İran arasında İsrail meselesi üzerinden doğal ve zorunlu bir yakınlaşma var.
Türkiye ve İran, bugün Ortadoğu’da İsrail’e en açık karşı çıkan iki ülke.
İsrail karşıtlığı iki ülke arasındaki diğer meseleleri tali, hale getirdi.
Hatta muhtemelen Türkiye-Suriye diyaloğunun bugün ana motivasyonu da İsrail karşıtlığı.
Şu anda İsrail ile savaşın eşiğine gelmiş İran’ın bölgede kendini en yakın hissettiği ülke neresi?
Tabii ki Türkiye.
Bu yakınlaşma Türkiye-Suriye’yi de yakınlaştırabilir.
Ve tabii uzun süredir İran’ın coğrafi olarak etkisi altındaki PKK’nın da çizgisini değiştirebilir.
Biraz fazla yoruma girdiğinin farkındayım.
Akşamları tvlerde haritalar üzerinde çubuklarıyla büyük resmi gören uzmanlara dönmek istemem.
Ama eğer Bahçeli’nin uzanan bu sürpriz elinin arkasında bir akıl varsa onun arkasında da böyle bir konjonktür var.
Bahçeli’nin eli nezaket için ya da bir plan dahilinde artık uzandı ve siyasette bir taş yerinden oynadı.
.12/10/2024 01:20
Bahçeli, yerli De Klerk olabilir mi?
85
“Falsos positivos” aslında bir tıp terimi. Türkçe’de “yanlış pozitif” olarak kullanılıyor. Testin sonucu pozitif çıkan ama aslında negatif olan vakalar için kullanılıyor.
Kolombiya’da ise bu kavram sadece bir tıp kavramı değil, çok acı hatıraları olan siyasi, hukuki bir skandalı hatırlatıyor.
Kolombiya 52 sene boyunca FARC adlı silahlı örgütle savaştı. Bu savaşta devlet çok defa rutin dışına çıktı. FARC da kanlı ve acımasız bir örgüttü.
Ama özellikle 2002’de aşırı sağcı Álvaro Uribe Vélez’in iktidara gelmesinden sonra her şey çığrından çıktı.
Teröre karşı çok sert yöntemlere başvuruldu. Paramiliter çeteler ortaya çıktı. Ama en kötüsü askerlere öldürdükleri FARC militanı başına para verilmesi oldu.
İşte skandal burada patladı. Askerler para kazanmak ve rütbe almak için genç erkekleri iş vaadiyle kandırıp, FARC gerillalarının yaşadığı ormanların derinliklerine götürüyor, üzerlerine FARC üniformaları giydirip, infaz ediyordu.
Sonra da fotoğraflarıyla “terörist öldürme” skoru yapıyordu.
2002’den 2010’a kadar en az 6 bin daha iddialı olarak 10 bin erkeğin bu şekilde öldürüldüğü ortaya çıktı.
İşte daha sonra yargılanıp, hesaplaşılacak bu korkunç skandala da “Falsos positivos” “yanlış pozitif” adı verildi.
Peki bu skandal sırasında ordunun bağlı olduğu Savunma Bakanı kimdi?
Juan Manuel Santos.
FARC Santos 2010 yılında Kolombiya devlet başkanı seçildi.
İktidarı döneminde FARC’la çok sert mücadele etti.
Ama 2012 yılında FARC örgütüyle barış görüşmelerine başladı. Sonra görüşmeler açığa çıktı. Ve anlaşmayla tamamlandı. 2016’da FARC örgütü silah bıraktı ve savaş bitti.
Santos da 2016 yılında Nobel Barışı Ödülü’nü aldı.
Tıpkı De Klerk gibi.
De Klerk, Güney Afrika’da Apartheid rejiminin öncülerinden olan politik bir ailede doğdu. Ailesinden pek çok kişi ırkçı Ulusal Parti’nin yöneticiliğini, bakanlıklarını yapmıştı. Kendisi de aynı yoldan gitti. Milli Eğitim bakanlığı sırasında siyahların üniversitelere de girmemesine öncülük etti. Bir gün gelip ülkesindeki apartheid rejimine son vereceğini, beyazlarla aynı üniversitelere girmelerine izin vermediği siyahların lideri Mandela’yla el sıkışacağına kim inanırdı? Ama zamanın ruhu, dış baskılar, zorunluluklar ırkçı De Klerk’ten 1993’te Nobel Barış Ödülü alan bir De Klerk yaratmıştı.
1994’de Nobel Barış Ödülü’nü alan İzak Rabin’in hikayesi de benzer.
Annesi yüzlerce Filistin köyünü yok eden Yahudi terör örgütü Haganah’ın üyesiydi. Biraz büyüyünce kendisi de aynı örgütün silahlı birliği Palmach’a katıldı. İngilizlere, Filistinlilere yönelik saldırılarda ün yaptı, örgütün operasyon şefliğine kadar yükseldi. 1948 savaşı sırasında Kudüs operasyonlarını yönetti, onbinlerce Filistinliyi evlerinden etti. Gazze’nin işgalinde önemli rol oynadı. Siyasete girdi, başbakan oldu, taş atan Filistinli gençlerin üzerine kurşun attırdı, o ünlü Filistinli çocuğun kol kırma görüntüleri yüzünden adı “kemik kıran”a çıktı. Kimse bu kötü adamın Filistinlilerle yapılmış en ileri barış anlaşmasının altına imza atacağına ihtimal vermezdi ama bunu yaptı. 1993’te Oslo Anlaşması’nda el sıkıştığı Arafat’la 1994’te Nobel Barış Ödülü’nü paylaştı.
Benzer çok örnek verilebilir.
Ama bu örnekler MHP lideri Devlet Bahçeli’nin DEM Parti’ye uzattığı elin bir barış sürecinin başlangıcı olduğuna ve samimiyetine kaç kişiyi inandırabilir bilinmez.
Genelde bizde barış çok solcu bir kavram olduğu için onu bir milliyetçinin ağzından duymaya bile kimse alışık değil.
Ama dünyada barışları, çözümleri sadece solcular, sadece demokratlar, sadace hümanistler yapmıyor. Hatta genelde onlar yapmıyor.
Barış ve çözüm esas olarak iyiniyetlerin, yüce gönüllüklerin değil, pragmatik kararların sonucu oluyor.
Görülüyor ki, son bir haftada Bahçeli’nin uzanan sürpriz eli, sonraki barış ve Türkiye partisi vurgulu açıklamaları, Cumhurbaşkanı’nın daha da ileri giden konuşması böyle bir pragmatik kararın sonucu.
Muhalifler; Kürtleri iktidar cephesine kaptırır mıyız telaş ve kızgınlığıyla bunun olmamasını istedikleri için hatta her an yeniden “Megri Megri” ihbarcılığına başlayıp başlamama kararsızlığı yüzünden, iktidar destekçileri ise son 10 yılda uçan kuşa terörist deyip, çözüm, barış kavramlarına saydırdıkları için yeni açılımı övecek yüz bulamadıkları için olan biten üzerinde hakkıyla konuşmuyorlar.
Ama samimiyet testleri, güven krizleri gerçeği değiştirmiyor: Siyasetin tüm akışını ve havasını değiştirecek bir kırılma yaşanıyor.
Gelen haberlere bakılırsa bu açılımlar, Öcalan ile İmralı’da başlayan yeni görüşmelerin bir devamı.
Bu sürecin amacı şu anda Kürtlerin meselelerini tümden çözmek değil. Esas amaç PKK’nın Türkiye’de silahlı mücadeleyi bitirdiğini ilan etmesi.
PKK, bunu neredeyse hiçbir kazanım elde etmeden 2011’de İran’da PJAK için yapmıştı.
Artık adım atamadığı Türkiye’de yapmaması için hiçbir sebep yok. Bu açıklama; terör ve silah gölgesini sadece Kürt siyasetinin değil tüm siyasetin üzerinden kaldıracaktır.
Bunun değerini anlamak için sadece 2023 seçimlerinde Kandil’den gelen açıklamaların seçim sonucunu nasıl etkilediğini bir an için hatırlamak yeterli.
Cumhurbaşkanı’nın şu cümlelerinin ise özellikle altı çizilmeli:
“Tekrar ediyorum; Kobani olaylarının hukuki açıdan hesabı sorulmuştur. 10 yılık gecikmeyle bile olsa, 6-8 Ekim olaylarına dair samimi bir muhasebenin yapılmasını da önemsiyoruz. Böyle bir tavrın sergilenmesinin siyasette inşa etmeye çalıştığımız yumuşama iklimine katkı sunacağı açıktır."
Cumhurbaşkanı’nın Kobani ile ilgili bugüne kadarki tüm siyasi diskurunu terk ettiği bu çağrının muhatabının Demirtaş olduğu açık. Bundan Demirtaş’ın da bu sürece davet edildiği sonucu çıkarılabilir. Demirtaş’ın son iki yıldır izlediği siyasetle böyle bir girişime destek vereceğini tahmin etmek zor değil.
Bu sürecin en büyük güvencesi ise bu kez Devlet Bahçeli tarafından başlatılmış olması.
Ve bütün geçmiş müktesebata rağmen teslim etmeliyiz ki Bahçeli’nin bu yaptığı çok cesurca ve vatanseverce bir hamle.
Olgun bir siyasetçinin, kendisinden sonraki kuşaklara miras bırakmak isteyeceği, türden, bedelini göze aldığı bir elini taşın altına koyma bu.
Ayrıca Türkiye’deki tek pragmatik insan da Bahçeli değil.
7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra muhalifler, Bahçeli’nin MHP’sinden CHP’li HDP’li anti-AK Parti koalisyonuna girmesini bekliyorlardı. Olmayınca da buna çok bozulmuşlardı.
Bu tahmin dahi edilemez sürprizlere açık pragmatizm, çözümün ve barış ihtimalinin kimin işine yarayacağı gibi bencilce kaygılardaki pragmatizmden daha sempatik görünüyor.
Üstelik böylesine bir diyalog bütün iklimi yumuşatır, terör sopasını ortadan kaldırır, ifade hürriyetinin alanını açar.
Bundan günün sonunda kimin karlı çıkacağı ise bilinmez.
Barışın girişiminin bile kaybedeni olmaz
.16/10/2024 00:01
Eyvah, anlaştılar!
156
Dün Meclis’te gören gözler için çok acayip şeyler yaşandı.
MHP lideri Bahçeli, teröristbaşı diyerekten de olsa Öcalan’a seslendi:
“Türkiye’ye getirilirken ‘her türlü hizmete hazırım’ diyen terörist başı buyursun terörün bittiğini, örgütünün tasfiye edileceğini tek taraflı ilan etsin. Ama devletin terörle masaya oturmasını hiç kimse, hiçbir şart altında beklemesin, aklından dahi geçirmesin. Kana değil kardeşliğe susadıklarını göstersinler.”
Sonra DEM’e uzattığı elin bir kere daha arkasında durdu:
“Uzattığım el, hesapsız bir eldir. Uzattığım el, samimi ve iyi niyetli bir eldir. Uzattığım el, Türkiye’de birleşelim, Türk milletinde kenetlenelim tebliğidir. Günlerdir uzattığım elden farklı sonuçlar çıkarıp uyduruk yorumlar yapanlar elbette yanılgının ve yanlışın pençesine düşmüştür. Elimi vatan, millet ve devlet için uzattığımı, dışarıda sert rüzgarlar eserken içimizde barışsever ve hoşgörülü bir havanın olmasını gönülden istediğimi herkesin bilmesinde yarar olacaktır. Biz elimizi bir süreç için değil, kardeşlik ve kaderdaşlık için uzatırız.”
Ardından Bahçeli’yle Meclis’te tokalaşan DEM Parti eşbaşkanı Tuncer Bakırhan kürsüye çıktı. Günlerdir amaç anayasa değişikliği, iktidar samimi değil, dertleri başka diye uzatılan elin değerini düşürmeye çalışanlara doğrudan konunun muhatabı olarak tepki gösterdi:
"Kürtler iktidarla anlaştı' diyenler oluşabilecek diyalog zeminleri önüne bariyer koyarak bu ülkenin çözümsüz kalmasını istiyorlar.”
Hatta doğrudan CHP’ye de çağrı yaptı:
“CHP, çözüm karşıtı bir yere savrulmadan Kürt sorunu başta olmak üzere ülkenin temel meselelerinin demokratik bir şekilde çözülmesi için çözümün yanında yer almalıdır.”
Hemen sonra bu kez Meclis’te kürsüye, çağrı yapılan CHP’nin genel başkanı Özgür Özel çıktı ve bu çağrıya olumlu cevap verdi:
“CHP haftaya Diyarbakır’da, Batman’da, Şırnak’ta, Mardin’de, Hakkari’de, Van’da olacak. Eller birbirine kavuşsun, analarımızın gözyaşı dursun diye. Kürt kendini Türk’ten daha az eşit hissetmesin diye.”
Sonra az önce İYİ Parti liderinin yaptığı ihbarcılığı yapmayıp Bahçeli’ye destek verdi:
“Yıllarca kapatılsın dediği DEM’in elini sıktı. ‘Uzattığım el hesapsız, kitapsız’ demiş. Ben de diyorum ki, Devlet Bey en doğrusunu yapıyorsun.”
Sonra bir destek de Babacan’dan geldi:
“Kimden gelirse gelsin, bu türden her çabayı kıymetli görüyor; uzatılan hiçbir elin havada kalmamasını değerli buluyorum. Diyalog ikliminin atılacak somut adımlarla büyümesini temenni ediyorum.”
Ve günün finalini de Meclis Başkanvekili Sırrı Süreyya Önder yaptı.
Bir önceki Çözüm Süreci’nin hem en önemli aktörlerinden biri hem de mağduru olmuş bir isim Sırrı Süreyya Önder.
Çözüm Süreci havasında söylediği sözler için hapis yattı, hasta oldu.
Güvensizlik için en çok onun sebebi vardı.
Ama Meclis başkanlık kürsüsünden şöyle dedi:
“Barışa gönül indiren, köklü tarihi meselemizi ilk defa bir konuşma eksinine çekmeye çalışan Sayın Cumhurbaşkanına, Sayın Devlet Bahçeli’ye ve barış meselesinde gönül indiren herkese şahsi olarak bu konuda bedel ödemiş bir kardeşiniz olarak şahsım adına teşekkür ediyorum.”
Muhtemelen bu sözleri yüzünden konunun tarafı dahi olmayan, iktidarın değişmesi dışında herhangi bir konuyla ilgilenmeyenler tarafından ihanetle, iktidarla anlaşmakla suçlanacak.
Tıpkı 2013’de yaptıkları gibi.
Ama anlaşılan bu kez Kürt siyaseti bu mahalle baskısından daha az etkileniyor.
Nitekim ilginç bir adım da DEM Partisi’nden geldi. DEM Parti eşbaşkanları Edirne’de Demirtaş’ı ziyarete karar verdiler.
Gören gözler için önemli bir gün yaşandı.
Dün de Cumhurbaşkanı annesinin dilini konuştuğu için baskı görenlerden bahsetmişti uzun uzun yıllardan sonra.
Sorunun doğrudan muhatabı olan DEM Parti, Sırrı Süreyya Önder atılan adımdan memnun, şans veriyor, kredi açıyor, teşekkür ediyor.
Ama meseleyle doğrudan ilgili olmayan üçüncü şahıslar, DEM Parti’nin bu açılımın karşılığında Erdoğan’ın adaylığına Meclis’te evet deme ihtimalinden, muhalefet blokundan çıkabilecek olmasından rahatsız.
Günlerdir süper bir analizmiş gibi her yerde iktidarın tek derdinin anayasa değişikliği olduğunu, geri kalan herşeyin makyaj, palavra olduğunu anlatıyorlar. Kürtleri bu oyuna düşmemeleri için uyarıyorlar.
Dejavu hissine kapılıyor insan.
Çözüm sürecinde de bir grup gayrimemnun Erdoğan’ın tek derdinin başkanlık olduğunu söyleyerek, bütün süreci baştan anlamsız, faydasız, işe yaramaz ilan etmiş, Türkiye tarihindeki en radikal açılım sürecini bir kere bile takdir etmeyip, küçük detayları sürecin bitirilmesi için büyütmüştü.
Acaba tam olarak bu meseleyi nasıl aktörlerin çözmesini bekliyorlar?
Nobel Barış ödüllü insan hakları aktivistleri mi gelip ülkenin sorunlarını babasının hayrına çözecek?
Tarihimizde pragmatik nedenlerle yapılmayan kaç ilerici hamle var?
Islahat Fermanı, yabancıların baskısı üzerine çıkarılmıştı. Yoksa Tazminat Paşalarının süper çok kültürlü insan hakları şampiyonları oldukları için değil.
Cumhuriyet’i Atatürk, Meclis’teki hükümet krizini çözmek, tek adam olarak ülkeyi yönetmek için ilan etti, içinde demokrasi fırtınaları koptuğu için değil.
İnönü, 1946’da çok partili hayata, demokrasinin kara kaşı kara gözü için değil, savaşın kazanan cephesinde yer alabilmek için geçti.
Kenan Evren 1983’de iktidarı ülkenin ekonomisini böyle sürdürülemeyeceğini, Batı ittifakında askeri bir yönetimle kalınamayacağını anladığı için bıraktı.
AK Parti, AB reformlarını Avrupa sevdalısı olduğu için değil, askerlerin siyasetteki gölgesini kaldırmak için yaptı.
Ve muhtemelen çözüm sürecinin amaçlarından biri de Kürtlerin oyunu almak, başkanlık sistemine geçmekti.
Ama hepsi amacı, niyeti ne olursa olsun, sonuçları itibarıyla hayırlı oldu.
Ameller niyetlere göre olmadı, atılan adımlar her zaman adım atanın istediği sonuçları vermedi. Ama o adımlar bir devri açıp, diğerini kapattı.
Böyle düşünmek o kadar zor değil.
Sadece birazcık kafamızı kaldırmak, bencilikten biraz uzaklaşmak, Sırrı Süreyya Önder’in teşekküründen biraz ders çıkarmak yeterli…
.19/10/2024 02:01
Bahçeli’nin eli, ABD seçimleri ve İsrail
41
PKK hareketinin üç ana karar merkezi var. Yıllardır sesi duyulmayan Öcalan, Kandil ve Türkiye’de pek de dikkate alınmayan Avrupa.
Avrupa deyince aklımıza sadece Türkiye’den Avrupa’ya gidenler ya da göçmen Kürtler gelmesin.
PKK’nın 30-40 yıldır Avrupa’da televizyonları, dernekleri, grupları var. Ve bunlar özellikle örgütün finansmanında, dünyayla ilişkilerinde, siyaset üretiminde etkinler.
Ama daha da önemlisi PKK’nın Avrupa sorumluluğu örgüt içinde önemli pozisyonlardan biri.
Şimdi PKK’nın başında olan Cemil Bayık, üst düzey yöneticilerinden Mustafa Karasu, Suriye’deki YPG’nin başında olan Mazlum Kobani 80’ler, 90’larda Almanya ve Belçika’da örgütün temsilcisi olarak yaşamışlardı.
Hala Avrupa ile Kandil arasında bu atama trafiği sürüyor.
1 Eylül 1999 yılında Öcalan, PKK’ya silah bırakma çağrısı yapınca, örgüt adını Avrupa’da KADEK olarak değiştirmiş, KADEK’in merkezi de Brüksel olmuştu. 2003 yılında KADEK yerine Kongra Gel kuruldu.
Avrupa’daki PKK kadroları örgüt içindeki en şahin kanat. Çünkü bölgeden ve Türkiye’den, Türkiye merkezli gündemden kopuklar, dengeleri gözetme kaygıları düşük, rahatlar, o yüzden daha sert söylemleri savunabiliyor ve zamanla bunu içselleştiriyorlar.
Bu Avrupa kanadının sesi Almanya’da yayımlanan Yeni Özgür Politika gazetesi.
Tuhaf bir şekilde Türkiye, Bahçeli’nin elini konuşurken bu gazete, pazartesi günü (14 Ekim) Öcalan’ın “Kürt sorunu ve demokratik ulus çözümü” adlı eski bir kitabındaki bir yazısını yeniden yayınladı.
Yazıda ilginç bir bölüm var:
“Başlangıçta İsrail, ABD ve AB’nin desteğiyle işbaşına getirilen AKP hükümetlerinin PKK’yi tecrit ve tasfiye etmek amacıyla İran ve Suriye devletleriyle geliştirdiği ittifak tersine sonuçlar doğurmaya başlamış; İsrail, ABD ve AB ülkelerinin tepkisine ve TC’yi eksen kaydırmakla suçlamalarına dönüşmüştür. Gelinen aşamada Kürt sorunu bağlamında Türkiye, İran ve Suriye hükümetlerinin anti-Kürt ittifakına karşılık ABD, AB, İsrail ve Kürtler bloğu oluşmaya başlamıştır. Neredeyse Ortadoğu’yu temelinden dönüştürecek olan bu ittifak bloklarının her ikisinin de hedefinde PKK-KCK vardır.”
Aslında Öcalan’dan seçilmiş bu eski yazı, özellikle Avrupa’da güçlü olan Kürt milliyetçileri ve daha şahin fikirleri savunan PKK kadroları arasında sosyal medyada da görünür olan bir eğilimi yansıtıyor.
Özetle diyorlar ki; “İsrail bölgede güçleniyor, İran’ın etkisini azaltıyor, Türkiye ve diğer Arap ülkeleri de İsrail’e bir şey diyemiyor. Çünkü İsrail’in arkasında ABD ve bazı Avrupa ülkeleri net biçimde duruyor. O halde bölgedeki yeni kurucu güç İsrail-ABD olacak. O zaman biz niye boş yere Filistincilik yapıp, bu fırsatı tepelim. Bölgenin karışmasından, İsrail’e yakın durarak Kürtler ya da PKK karlı çıkabilir.”
Bu harp zengini fırsatçılığının müşterisi çok. Özellikle Avrupa’da İsrail propagandasının etkili olduğu Batı gündemi içinde yaşayan Kürtler arasında Türkiye’de yaşayan Kürtlerden daha fazla müşterisi var.
Bu tartışmalara cevap yine Özgür Politika’nın Avrupa’da yaşayan önemli yazarlarından, eski TKP yöneticisi Veysi Sarısözen’den geldi.
Sarısözen, kibarca böyle düşünenleri uyardı:
“Bana öyle geliyor ki, PKK ve onunla kardeş partiler bu yeni durumda yeni bir stratejinin zorunluluğunu görmekteler…. fakat Kürdistan şimdiki sömürgeci devletlerden kıyaslanmaz ölçüde kuvvetli batılı kapitalist modernite güçlerinin egemenliğine girerse, Kürt halkı bağımsızlık ve özgürlük yolunda çok daha ağır koşullarda mücadele etmek zorunda kalacaktır. Kürdistan’ın İsrail ve NATO egemenliğinde bir uydu devlete dönüşmesi ise ilk fırsatta onu yeniden bölüşmek isteyen bölgesel emperyalist devletlerin saldırısıyla yeni savaşların hedefi haline getirecektir.”
İlginç bir şekilde geçen hafta PKK’nın lider kadrosundan Mustafa Karasu da verdiği röportajda İsrail’e tavsiyelerde bulundu:
“İsrail’in etkinlik kurması, İran’ın sınırlanması Ortadoğu’daki sorunları çözmeyecektir. İsrail politikalarının, ABD’nin ve bölge ulus devletlerinin sorunları çözmesi mümkün değildir. Dolayısıyla, devletlerin sorunları çözmediği, hatta daha da ağırlaştırdığı Ortadoğu’da, halkların daha fazla devrede olacağı bir döneme girilecektir. Şu açıktır ki; İsrail de sürekli dış destek ve askeri gücüne dayanarak bir bölge politikası yürütemez. Bu açıdan İsrail’in de politika değiştirmek zorunda kalacağı açıktır. Zaten İbrahimi Anlaşma ile bu yönlü bir adım atılmıştı. İsrail, varlığını ancak bir bölgesel anlaşma ve bölge halklarıyla demokratik ilişki çerçevesinde güvenceye alabilir. Bu açıdan bir daha belirtelim, İsrail-Filistin sorununun çözümü, demokratik ulus ve her topluluğun kendi yönetim iradesine sahip olduğu demokratik konfederalizmle gelişecek ve kalıcılaşabilecektir. Bunun dışında çözüm yoktur. Yoksa sürekli düşmanlık, gerilim ve çatışma sürer. Ancak bir çözümün kaçınılmaz olarak kendisini dayattığı da açıktır.”
Bu savaşı, kaosu fırsata çevirme fikri ilk kez ortaya atılmıyor.
PKK, 40 yıldır bu coğrafyada en başta dış politik denklemleri kullanarak varlığını koruyan bir örgüt.
Önce Sovyet desteğiyle Suriye’de Türkiye’ye karşı desteklendi. 2003’den sonra ABD işgalinin ardından Kandil’e yerleşti, savaş nedeniyle rahat ve çok sayıda silah buldu.
2010’lardan sonra da İran’ın Türkiye’ye karşı husumetine sırtını dayadı.
2013’den sonra Suriye’de yine bu denklemler içinde üçüncü yol taktiğiyle bir anda devletçik sahibi, aynı anda ABD ve Rusya’nın müttefiki oluverdi.
Bu fırsatları değerlendirme fikri, 2015’de Çözüm Süreci’ni çökertmişti.
Peki, şimdiki açılımın altını da oyabilir mi?
İsrail’in etki gücünün Kandil’e ya da Suriye’ye kadar uzanması ancak bir İran-İsrail savaşını İsrail’in karada kazanmasıyla ya da İran’da rejimin çökmesi, İsrail’in Suriye’ye girmesiyle mümkün.
Bunun dışındaki ihtimallerde İsrail, bir ittifak ortağı olarak Kürtlere ve PKK’ya coğrafi ve siyasi olarak hala uzakta.
ABD’nin İsrail ile ittifak halinde bunu yapması ise Türkiye’yi tamamen gözden çıkarması anlamına gelir. Bırakın ABD’yi, İsrail’in bile bölgede Türkiye’yi PKK’ya ya da Suriye’deki YPG’ye destek vererek kendisine düşman etmeyi göze alması için ortada somut ve acil bir sebep yok. Bu büyük bir çılgınlık olur.
Bölgedeki İran etkisinin azalmasını fırsata çevirmek de ancak ABD’nin bölgeden çekilme takvimiyle paralel ilerleyebilecek bir fırsat olabilir.
Bu da 5 Kasım’daki ABD seçimleriyle doğrudan bağlantılı bir fırsatçılık.
ABD, 2025’de Irak’tan çekilecek. Yani Suriye’den de çekilecek.
Trump gelirse bu çekilme daha hızlı ve radikal olabilir.
Peki bu takvim yaklaşırken ABD bir kere daha Suriye’deki müttefiki Kürtleri ateşler içinde bırakarak çekilir mi?
ABD, Türkiye’de zannedildiği gibi Rojava’da Türkiye’ye karşı Kürdistan kurmaya çalışmıyor tam tersine çok uzun süredir Suriye’deki YPG ile Türkiye’nin arasını yapmaya çalışıyor.
NATO müttefiki Türkiye ile IŞİD’e karşı müttefiki YPG’nin arasını düzeltip kafasını rahatlatmak istiyor.
Türkiye haklı olarak “YPG, PKK aynı” diyor. ABD, o zaman adını değiştirip SDG yapalım, içine daha fazla Arap katalım diyerek solüsyonu değiştiriyor.
Hatta bir süre Mazlum Kobani, PKK’dan daha bağımsız hareket etme sinyalleri de verdi ama daha sonra örgüt onun yükselen karizmasını çizip, uyardı.
ABD yönetimi çekilme takvimi ve seçimler yaklaşırken yeni çabalar içine girmiş durumda.
ABD’de Pentagon ve Dışişleri’nin hazırlıklarını Haziran ayında Amberin Zaman’ın Al Monitor’deki haberinden okumuştuk:
“Al-Monitor'a konuşan ve müzakereler hakkında bilgi sahibi olan kaynaklara göre Pentagon, İslam Devleti'ne (IŞİD) karşı mücadelede Suriyeli Kürt müttefiklerinin Suriye rejimiyle ortak hareket etmesini öngören bir plan hazırladı ve bu plan, ABD'nin Suriye politikasının Dışişleri Bakanlığı'nda devam eden ve önemli bir NATO müttefiki olan Türkiye'nin de katkısının istendiği yeni bir gözden geçirme sürecinin parçası.”
Türkiye’de Bahçeli’nin uzanan elinin tam böyle bir ara durumda gelmesi herhalde tesadüf değildi.
Türkiye de ABD’nin çekilmesi ve İran’ın etkisinin zayıflamasıyla ortaya çıkacak bu kaosu, araf hali fırsata çevirmek istemiş olabilir.
Türkiye, PKK’ya Öcalan üzerinden kendi teklifini sunuyor.
Muhtemelen bu teklifin içinde Suriye ve Türkiye arasındaki anlaşma da var.
PKK’nın Türkiye’ye karşı savaşı bitirmesinin PKK açısından en büyük kazanımı iddia edildiği gibi Öcalan’ın serbest kalması değil, Türkiye’nin SDG ve YPG’yi bir muhatap olarak kabul etmesi olabilir.
Suriye’deki barış, yeni anayasa, yeni düzen görüşmelerinde SDG-YPG Türkiye’nin akreditasyonuyla masada, müzakerelerde yer alabilir.
Peki, Kandil ve Avrupa’daki PKK’lılar buna ikna olur mu, yoksa bölgedeki kaostan fırsatçılık, harp zenginliği kumarı mı onları heyecanlandırıyor?
Muhtemelen şu anda bu tartışmalar yapılıyor. Avrupa kanadının yine Türkiye’nin açılımına karşı pozisyon alacağını tahmin etmek zor değil.
Gazetelere yansıyanlar bunun izlerini taşıyor.
Yani Bahçeli’nin uzanan elinin bölgenin her yanına uzanan boyutları var.
Bir sonraki adım için muhtemelen herkes 5 Kasım ABD seçimlerinin sonucunu bekliyor.
Çünkü Kürt sorunu artık sadece iç değil, bir dış sorun.
.21/10/2024 01:58
Michelle Nwando Opara’ya ne oldu?
67
Michelle Nwando Opara’ya ne oldu?
Her şey 27 Mart 2023 günü CİMER’e Bağcılar’dan gönderilen, ismi açıklanmayan bir kişinin ihbarıyla başladı:
“Eski pkk hükümlüsü ve şu anki iyi parti üyesi reyap hastanesi yenidoğan yoğun bakım doktoru fırat sarı ve ilker gönen ssk yı dolandırmaktadır.Reyap hastanesi beylikdüzü medilife hastanesi bağcılar şafak hasnesi doğa hastanesi medicine bağcılar hastanesi eski olarak ethica hastanesi duygu hastanesi ve birçok hastanenin yenidoğan yoğun bakımlarını kiralayarak gece nöbetçi doktor bulundurmadılar ve insani ve tıbba uygun olmayan koşullar ve bunun gibi birçok sebepten birsürü bebek insanlık dışı bir şekilde öldü bu şahıslar 1. Basamak olan hastayı epikrizlerde hep 3. Basamak göstererek ve 112 komuta kontrol merkezine rüşvet vererek bebek satın alarak kaç yıldır milyonlarca tl para kazandılar ve yüzlerce bebeğin ölümüne sebep oldular bu satılan bebekler fırat sarı ve ilker gönenin yoğun bakımlarında kötü şartlar altında can verdi bebek ölümlerinin durması için bu kan emici vatan hainlerine dur denmeli dediğim hastaneler ani bir şekilde baskınla denetlenirse demek istediğimi çok iyi anlarsınız bu ölen bebekler sizinde bebeğiniz olabilir aziz devletimin gerekeni yapacağından hiç kuşkum yoktur.’’
İhbarın hızlı bir şekilde dikkate alındığı görülüyor. İhbardan bir ay sonra 5 Mayıs 2023’de İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü, İstanbul Emniyeti Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’ne bir yazı göndererek konuyla ilgili soruşturma açılmasını istedi.
İddianameden soruşturmanın hızlı ilerlemesinde etkili olduğu anlaşılan İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü Özel Hastanelerin denetiminden sorumlu birimin yetkilisi Doktor Malik Türkay Esin, 22 Mayıs 2023 günü Emniyet’e bilgi sahibi kişi olarak ifade verdi.
İfadeden Yenidoğan Çetesi’ni İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü’nün CİMER’deki ihbardan iki ay önce tespit ettiği anlaşılıyor:
“Ben halen İstanbul İl Sağlık Müdürlüğünde özel hastanelerin denetiminden sorumlu birimin yetkilisiyim. 2023 yılının Ocak ayında yapmış olduğumuz hastane denetimleri esnasında bazı özel hastanelerin yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde doldurulması gereken defterlerin doldurulmadığını gördüm. Ayrıca bebeklerin dosya üzerinde gösterilen sağlık durumları ile fiili sağlık durumlarının uyuşmadığını örneğin entübe olarak kayıtlı gösterilen bebeğin gayet sağlıklı ve nefes alabilir durumda olduğunu gördük. Durumu hastane yetkililerine sorduğumuzda az önce düzeldi gibi cevaplar aldık. Hatırladığım kadarıyla bu hastanele Zeytinburnunda bulunan Özel Santa Plus Hastanesi, Bayrampaşada bulunan Özel Baypark Hastanesi vardı. Ayrıca yine bu durumda olan başka hastanelerde vardı. Ancak şuanda isimlerini hatırlayamamakla birlikte evraklarını daha sonra size teslim edebilirim. Ben daha önceki tarihlerde 112 Acil Sağlık Başhekimliği yaptım. Burada görev yaparken kulağımıza 112 çalışanlarının para karşılığında hastaları sürekli aynı hastanelere yönlendirdiği duyumlarını alıyorduk. Özel hastanelerde görmüş olduğumuz durumlar ve kulağımıza gelen duyumlar üzerine denetimleri sıklaştırdık. Yapmış olduğumuz denetimlerde yoğun bakımdaki bebeklere ait tedavi dosyalarının günlük olarak doldurulmadığını, bazı tedavi şekillerinin bebeğin durumu ile uyumlu olmadığını tespit ettik. Bu konudaki tutanaklarımızın bir kısmını istenildiği takdirde ibraz edebiliriz. Ayrıca yaptığımız denetimler sırasında Özel Reyap Hastanesinde çalışan Fırat SARI isimli doktor ile Kanuni Eğitim ve Araştırma Hastanesinde çalıştığı söylenen yenidoğan doktoru İlker GÖNEN’in birlikte özel hastane yönetimlerini ziyaret ederek sizin yenidoğan ünitenizdeki gelirinizi artırabiliriz, bu sayede SGK’dan yüksek ücret tahsil edebilirsiniz diyerek yenidoğan yoğun bakımlarını devraldıklarını ve buraların sürekli dolu kalmasını sağlayarak üst sınırdan SGK’dan ücret tahsil ettiklerini duyduk. Ayrıca anlaşma sağladıkları özel hastanelerin yoğun bakımlarına irtibat amacıyla bir sağlık personeli koydukları ve bu kişilerin yatak boşaldıkça 112’de anlaşmalı oldukları kişileri arayarak yoğun bakıma yeni hasta getirilmesini sağladıklarını ve bunun karşılığında da 112’de çalışan bu kişilere aylık hak ediş adı altında belli ödemeler yaptıklarını öğrendik. Burada yapılan işlemde bebekler yeni doğduğunda kısa süreli yada uzun süreli yoğun bakım ihtiyacı duymaktadır. Bebeğin doğduğu hastanede yoğun bakım yeterli sayıda yok ise başka bir hastanede yer bulmak üzere doktor 112 nakil birimini arar. Bebeğin durumunu bildirerek uygun bir yoğun bakım bulunmasını ister. Nakil birimindeki 112 görevlisi de ekranlarında kamu hastanelerinde boş yatak olup olmadıklarına bakar eğer yok ise özel hastaneler ile kurumun resmi ve kayıt altına alınan telefonundan arayarak boş yatak bulmaya çalışır. Ancak kulağımıza gelen duyumlarda 112 nakil birimi çalışanlarından bazılarının resmi kanaldan yapmaları gereken bu görüşmeyi kendi özel telefonları ile yaparak istedikleri hastaneye yönlendirerek çıkar sağladıkları ve yapmış oldukları usulsüzlüğü gizlemeye çalıştıklarını öğrendik. Bu duyumlardan sonra bu duyumlarla aynı nitelikte olan Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezinin 27.03.2023 tarih ve 2302695203 başvuru numaralı isimsiz ihbar İl Sağlık Müdürlüğüne geldi. Bizde bu durumu emniyete bildirme ihtiyacı hissettik.”
Bu ifadeyi okuyunca insanın aklına aynı şüphe düşüyor.
Acaba bu tespitlere rağmen neden İl Sağlık Müdürlüğü Ocak ayında düğmeye basmadı?
Ve yine acaba CİMER’e ihbarı yapanlar ile İl Sağlık Müdürlüğü’ndeki tespitleri yapanlar aynı kişiler miydi?
Soruşturmayı açmak için mi CİMER ihbarı ile Cumhurbaşkanlığı’nı konuya dahil etme yöntemi mi seçildi?
Bu şüpheleri şimdilik bırakıp iddianameden devam edelim.
İddianameye göre savcılığın talimatıyla Haziran 2023’den itibaren başta doktor Fırat Sarı olmak üzere Yenidoğan Çetesi’nin mensupları hakkında telefon dinleme kararları çıkarıldı.
Yani Yenidoğan Çetesi Haziran 2023’den bu yana takipteydi.
Savcı şebekenin korkunç suçunu şöyle tarif etmiş:
“Medisense Sağlık Hizmetleri Şirketi sahibi Dr. Fırat SARI ve çalışanı olarak görülen Dr. İlker GÖNEN İstanbul ili içerisinde birçok özel hastanenin yeni doğan yoğun bakım ünitesini işletmek amacıyla alıp, kendisine bağlı sağlık çalışanlarını anlaşmış oldukları bu hastanelerin yeni doğan birimlerine yerleştirerek, 112 Acil Çağrı Merkezi ambulans şoförü olan Gıyasettin Mert ÖZDEMİR, 112 Acil Çağrı Merkezi hasta sevklerini yapan Fehmi ALPEREN, il dışı hasta sevklerini yapan Serdar YÜKSEL ve o dönemde yine Esenyurt Belediye Başkanlığı Sağlık Hizmetlerinde çalışan Renas KILIÇ aracılığıyla devlet hastanelerinde ya da farklı özel hastanelerde doğup tedavisinin yoğunluktan dolayı başka hastanelerde yapılması uygun görülen bebek hastaları kurmuş oldukları suç örgütü sayesinde keşfedip kendi anlaşmalı oldukları hastanelere tedavi yöntemleri uygun olup olmadığına bakılmaksızın alması ve alınan bebek hastaların hayatın olağan akışına aykırı olacak kadar hastanede uzun sürelerde kalmasını sağlayıp SGK’dan yüksek miktarda ödeme alınmasını neden olarak kamu kurumunu zarar uğrattıkları aynı zaman da uygun tedavi yöntemleriyle tedavi olamayan bebeklerin ölümüne sebebiyet verdikleri değerlendirilmektedir.”
Yani ortada sadece bir grup yoldan çıkmış doktor ve hemşire yok.
İddianamede 19 hastanenin ve hastanelerin bağlı olduğu şirketin adı geçiyor.
Bazı özel hastaneler doğrudan gelirlerini artırmak için yenidoğan servislerini Fırat Sarı ve şirketine vermişler ve bu suça ortak olmuşlar.
Medilife gibi bazı özel hastanelerin Fırat Sarı ce “Medisense Sağlık Hizmetleri Şirketi” ile ilişkisi ise İstanbul’da sayıları az olan Yenidoğan Acil Servis doktoru (neonatolog) olarak Dr. Fırat SARI’nın ortağı Dr. İlker GÖNEN ile çalışmaları.
Sarı, yerleştiği hastanelerdeki bazı hemşire ya da sekreteleri de şebekesine dahil etmiş.
Fakat işte tam da sorun burada başlıyor.
Soruşturma hızlı bir şekilde başlıyor ama çete üyelerinin telefonları dinlenirken suçlar işlenmeye yani bebekler ölmeye devam ediyor.
Bunu nereden anlıyoruz?
İddianamede maktul olarak geçen 10 bebeğin doğum tarihlerinden.
Bebeklerin biri hariç tamamı soruşturmanın başlamasından sonra, çete üyelerinin telefonları dinlenirken doğmuş, soruşturma sürerken de ölmüş.
Havanur (15 Ağustos 2023)
Michelle Nwando Opara (8 Mart 2023)
Öykü (28 Kasım 2023)
Ayaz (26 Kasım 2023)
Kaya (13 Kasım 2023)
Mive Serdarova (30 Ağustos 2023)
Melek (21 Haziran 2023)
Kerem (14 Ağustos 2023)
Roua Kadan ( 5 Temmuz 2023)
(Maktul bebeklerden üçünün yabancı olduğu anlaşılıyor. Biri Afrikalı (ülkesi yazılmamış), biri Suriyeli, biri de Orta Asya ülkelerinden birinden (yine ülke ismi yok)
Maktul bebeklerin hepsi de soruşturma sürerken, örgüt üyelerinin telefonları dinlenirken ölmüşler.
Peki neden bebekler ölürken soruşturmayı yapanlar çeteye müdahele etmemiş?
Bu sorunun cevabını Michelle Nwando Opara bebeğin trajik hikayesi üzerinden arayalım.
Çünkü en büyük maktul o!
Altı aylıkken bu çetenin eline düştü ve hayatını kaybetti.
İstanbul’da yaşayan Afrikalı bir ailenin kızı olarak 8 Ağustos 2023’de Esenyurt’ta bir tıp merkezinde doğmuş Michelle Nwando.
Altı aylıkken 14 Ocak 2024 günü sabah erkenden 32 yaşındaki babası Benedict Nnayereugo, şiddetli öksürük ve soğuk algınlığı şikayeti ile Beylikdüzü Medilife Hastanesi’ne götürmüş.
Doktor bir akciğer enfeksiyonu olan RSV teşhisi koymuş ve hastaneye yatırmış.
3. günün sonunda doktor “Buranın yoğun bakımı 1 aylık bebekler için bir yer, sizin bebeğiniz burada kalırsa ölür, ona yeni bir hastane bulun” demiş.
Çaresiz aile İstanbul’da yetişkin bebekler için yoğun bakım ünitesi olan bir hastane aramış ama bulamamış.
Tam bu sırada yoğun bakımdan sorumlu olan doktoru devreye girmiş ve onlara “Beylikdüzü Birinci Hastanesi’nde yer olduğunu buraya geçebileceklerini” söylemiş.
Aynı doktor Birinci Hastanesi’nin günlük ücretinin 7000 TL olduğunu, bebeğin 2 hafta tedavi olması sonucunda sağlığına kavuşacağını da söylemiş, tabii çaresiz aile bunu kabul etmiş.
Bu doktorun kim olduğu iddianameye yazılmıyor. Ama hastanenin Yenidoğan yoğun bakım servisinim anlaşmalı neonatologu Dr. Fırat SARI’nın ortağı Dr. İlker GÖNEN.
Bebek Beylikdüzü Birinci Hastanesi’ne ambulansla sevk edilmiş.
Baba hemen girişte beş günlük yatış ücreti olan 35.000 TL’yi peşin ödemiş.
Ama altı aylık bebek yenidoğan yoğun bakım ünitesinde bir küveze konmuş.
Babadan biberon, şampuan, bebek bezi ve bazı ilaçları alması da istenmiş.
Sonra bir kadın hemşire gelmiş, hastanede beklememeleri gerektiğini, ertesi gün 14.00’da gelebileceklerini söylemiş. Aile de altı aylık bebeklerini yenidoğan küvezinde bırakıp eve gitmiş.
Sabah hastaneden aranmışlar. Bebeğin durumunun kötü olduğu hastaneye gelmeleri gerektiğini söylenmiş.
Hastaneye gittiklerinde altı aylık bebeklerinin sabah 06.00’da öldüğü haberi verilmiş.
Altı aylık Michelle Opara bebeğin başına ne geldiğini, hastanede vefat ettiğinde telefonları dinlenen çete üyelerinin telefon konuşmalarından okuyalım şimdi de.
Bebeğin sevkinin yapıldığı Medlife Hastanesi’ndeki çete üyesi olmayan hemşire ile sevk edildiği Birinci Hastanesi’ndeki çete mensubu hemşire bebeğin ölümünün ardından konuşuyor.
Konuşmalarda geçen arrest, ani kalp durması demek.
Epikriz ise bir hastanın hastaneden çıkarken verilen ve hastalığın seyrinin ve yapılanların anlatıldığı raporun adı.
(İddianamedeki yazım hatalarıyla)
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : Bu dün gelen hastayla alakalı bir şey soracaktım bu çocuğun arrest geçirdiğini hoca biliyor muydu fırat hoca?
FATMA KARUÇ : fırat hocayla ben konuştum bebek kötü dedim biz müdahale ettik dedim hatta çocuğa entübe ettik çocuğu diye hatta bebeğin odasında konuştum bence o hatırlamıyor ne konuştuğunu ve şey epikrizde de yazıyordu zaten ...
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : evet evet epikrizde yazıyor
FATMA KARUÇ : yazıyor yani
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : yani epikrizde yazan şeyi hoca nasıl bilmiyor onu anlamadım ben de
FATMA KARUÇ : yenidoğan yoğunbakımda duracak bir çocuk değildi ki
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : yok bende de ben de başladım da
FATMA KARUÇ : sen yenidoğana mı aldın onu
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : hı
FATMA KARUÇ : yav yenidoğana alınacak çocuk muydu oraya niye aldın
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : öyle oldu arrest geçirdi zaten öldü
FATMA KARUÇ : ex olmuş duydum evet
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : ailesi de çok iyi daha söyleyemedim ailesine hala durumu kötü dedim babası kafayı oynatacak inanamıyor hala şey de yapamıyorum baya sıkıntı oldu bu arrest geçirdiğini biliyor mu peki aile
FATMA KARUÇ : aileye kötüleşti dedik solunum cihazına bağladık dedik söylendi onların hepsini
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : kötü dedi ama arrest felan söylemedi
FATMA KARUÇ : Arrest dediğim gibi arrest öyle arrest olmadı zaten hemen böyle
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : epikrizine bile ben bakmadım
FATMA KARUÇ : niye bakmadınız epikriz yazmışız vermişiz bir bakın ama şey değil şimdi ben bu çocuğun yeni doğan yoğun bakımda yeri yoktu erişkin de olsaydı belki daha daha şey olurdu ben çünkü yenidoğan yoğunbakımda nasıl bakacaksın sen küveze mi aldın o çocuğu
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : küveze aldım
FATMA KARUÇ : nasıl sığdırdın küveze ben buraya yatak çektirdim
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : bizim geniş ... vardı da müdahale etmek için baya problem
FATMA KARUÇ : yani ben buraya şey aldım bir dakika yani hayır onu işte oraya almak
hata yenidoğanlık bir şeyi yoktu o çocuk pediyatrik yoğun bakıma yada erişkin yoğunbakıma alınması gerekiyordu
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : söyledim de işte her dediğimizi dinletemiyoruz bazen maalesef neyse tamam ben seni şey yapmayım işinden alıkoymayım
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : şimdi biz şöyle kapatacağız olayı fatma haberin olsun senin de
FATMA KARUÇ : ne diye
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : sizin orada arrest geçirdiğini söylemeyeceğiz tamam mı şimdi çünkü biz onu başta söylemedik ben bilmiyordum zaten
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : aldık bebek kötüydü burada arrest geçirdi yapacak bir şey yok
FATMA KARUÇ : geçmiş hastalarınkine ben giremiyorum ya hayır şey değil bizim burada da böyle üzüldük yani o çocuğa ama onun hata o çocuk yenidoğan değildi yenidoğanda gitmeyecekti o çocuk ... kabul etmişti önceleri hasta da ailede para konusunda sıkıştığı için göndermedi ailenin sıkıntısı bu aile götürmedi para problem diye
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : aynen
FATMA KARUÇ : yani aile de götürmedi
***
FATMA KARUÇ : sen niye söylüyorsun söylesin konuşsun doktorun yok mu
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : yok bizde
FATMA KARUÇ : senin doktorun yok mu
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : yok yok bizim yok
FATMA KARUÇ : aa ciddi misin
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : hı
FATMA KARUÇ : hı neyse allah kolaylık versin sana
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : neyse tamam ben şu aileyle felan konuşim kolay gelsin sana da
FATMA KARUÇ : görüşürüz sağ olasın”
Çok vahim konuşmalar bunlar.
Altı aylık bir bebeğin yetişkin bebek acil servisi olmadığı için sevk edildiği hastanede doktor yok, hemşire sevk kağıdına bile bakmıyor, altı aylık bebeği yeni doğan yoğun bakım küvezine koyuyor. Ve bebek ölüyor.
Peki Fırat Sarı’nın rolü ne? İddianameden okuyalım:
“Opara bebeğin Birinci Hastanesinde eks olması ile alakalı olarak Hakan Doğukan'ın "Hocam bu o. evlatları çocuğu öldürmüş, ölmüş farkında değiller" dediği, Fırat'ın " Nasıl çocuğu öldürmüş onun başına özel hemşire koymadın mı, çoktan ölmüş cpr yapmadınız mı " dediği, Hakan Doğukan'ın " çocuk kaskatı, yapayım da hiçbir şey olmaz bitmiş çocuk yani" dediği Fırat'ın " Hiçmi bakmamış bunlar çocuğa çok korkunç birşey, sakin ol cpr yap, entübe yap, adrenalin yap" dediği, 1. kolluk fezlekesinin 1092. sayfasında yer alan görüşme içeriğinde Opara bebeğin ölümü ile ilgili yapılan değerlendirmede Opara bebeğin sorumlu doktor Şeyhmus Çelik'in bilgisi olmadan Fırat Sarı'nın talimatı ile yenidoğan yoğun bakım ünitesi küvezine alındığı, bebeğin 6 aylık olması nedeni ile küveze konulmasının tıbbi uygulamalara aykırı olduğu, bebeğin öldüğü esnada doktor müdahalesi bulunmadığı, şüpheli Fırat Sarı'nın nöbetçi doktor bulundurulmaksızın Opara bebeğin yoğun bakım ünitesine alınması talimatı verdiği, ayrıca küveze koyulduğu, Fırat Sarı'nın durumu ağırlaşan bebeği muayene etmek ve tıbbi müdahalede bulunmak için hastaneye gelmediği, görevin gereklerine aykırı hareket ettiği”
Tapelerde çete üyesi olan iki farklı hastanedeki hemşire panik halde birbirleriyle konuşuyorlar. Berbat bir üslup ve cehaletle:
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : Kanka çok kötü bişey oldu a. k..m
HASAN BASRİ GÖK: noldu
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : Dün Medlife’dan aldığım çocuk var ya ölmüş kanka
HASAN BASRİ GÖK : nasıl yani
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : kanka ölmüş ölü teslim ettiler çocuğu abi böyle bişey olamaz
çocuk zenci diye farketmemişler çocuk ölmüş geldim kanka baktım çocuk ölü kanka
HASAN BASRİ GÖK : a. s..m ahh ahh
HASAN BASRİ GÖK : doğukan şu esmeronu bırak kanka artık
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : oğlum çok düşük dozdan verdim a. k..m
HASAN BASRİ GÖK : kanka senin alandakiler esmeronu kanka kullanamıyo bak başına bela olucak bu esmeron bırak şu esmeronu
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : aha bu başıma bela oldu zaten y.. yedim çocuk bide a.. koyum altı buçuk kilo napcaz öldü çocuğu yoğun bakıma almakta yasak başından sona y… yedim
HASAN BASRİ GÖK : ne göstericen ki endikasyon onu da anlamadım
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : bi çocuk zenci tamam mı çocuk zenci diye yav nasıl anlamazsın be a.. k… çocuğu ya yav dudaklarına bi baksana abi”
Michelle Nwando Opara’nın ailesinden hastane bir de para isteyince, aile şikayetçi olmuş.
Şikayet üzerine İl Sağlık Müdürlüğü ekipleri hastaneye incelemeye gelmiş.
Bunun yarattığı paniği, nasıl belge uydurulduğunu da tapelerden okuyabiliyoruz.
ZEHRA NUR ÇETİNKAYA : denetim geliyor
HASAN BASRİ GÖK : heh denetim gelmiş alanı toplayın ne var ne yok hepsini kaldırın dosya mosya hiçbir şey kalmasın
ZEHRA NUR ÇETİNKAYA : tamam da tekim ben biri gelsin yardım etsin
HASAN BASRİ GÖK : ben sivilim giremem doğukan oyalıyor acil şey yapın
ZEHRA NUR ÇETİNKAYA : ne dosyası ne denetimi evrakları mı kaldıralım
HASAN BASRİ GÖK : eks için gelmişler
ZEHRA NUR ÇETİNKAYA : tamam
HASAN BASRİ GÖK : galiba bilmiyorum
ZEHRA NUR ÇETİNKAYA : tamam tamam hadi bay bay
HASAN BASRİ GÖK : hadi bay bay
FIRAT SARI : hıı sen konuştun mu diğer doktorla
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : hocam bari söyle telefonu açmasın adamlar aradığı zaman
FIRAT SARI : e tamam bari onlarla konuşmasın kimseyi açmasın
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : şerefsiz ya
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : alo
HASAN BASRİ GÖK : allah senin belanı versin ya
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : hasan çabuk çocuğa epikriz yaz çabuk çabuk çabuk
HASAN BASRİ GÖK : lan ne biliyom ki epikriz yazcam
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : epikriz istiyolar on üç on üç on ölüm saati ben sana şimdi
dosyasını getiricem hasan sen başla
HASAN BASRİ GÖK : tamam at bişeyler hadi
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : tamam iki günlük başla
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : masaüstünde çarşaf var mı ölen çocuğun hasan bir baksana masanın üstüne çarşaf o çocuğun çarşafı kalmış mı
HASAN BASRİ GÖK : bekle ismi ney
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : opara
GÖK : hocam hala alandalar onbir onikiye kadar oradalar.
Fırat Sarı: ne istiyorlar ki onbir onikiye kadar alanda
Gök: hocam bu ölen var ya eks olan
FIRAT SARI : hee
(FIRAT YANINDAKİ ERKEK ŞAHISA TELEFONU VERİR)
X ERKEK ŞAHIS : Hasan abi nasılsın
HASAN BASRİ GÖK : he
X ERKEK ŞAHIS : hayatımı kurtardın bugün
HASAN BASRİ GÖK : voşş haha
X ERKEK ŞAHIS : yalanların hayatımı kurtardı valla bugün tamam bay bay
Denetimden sadece yalanlar, sahte ekspriz raporları, uydurma belgelerle yırtmıyorlar.
Denetleyenlerden birinin de onlara yardım ettiği anlaşılıyor.
İddianameye göre teftişe gelen doktorlardan biri, arkadaşı olan çete üyesi hemşireyi haklarında gizli bir soruşturma yürütüldüğü konusunda illegal olarak bilgilendirmişti.
Yine tapelerden okuyalım:
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : hocam denetim çok kötü geçti
ŞEYHMUS ÇELİK : denetim miydi ben çocuk için geldi diye biliyorum
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : çocuk için geldiler işte
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : mahvoldum daha yeni gittiler işte az önce beş dakka önce. Ordaki doktorla konuştum tanıdık çıktı. ben Bağcılarda staj yaptığım zaman tanışıyoduk onla
ŞEYHMUS ÇELİK : hı
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : iyi falan dedi gel bi beş dakka sigara içelim
ŞEYHMUS ÇELİK : hı hı
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : çekti beni köşeye dedi ki çabuk dedi hemen dedi şu dediklerimi yap dedi
ŞEYHMUS ÇELİK : hı
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : ee bunları yaparsan dedi tekrar denetlemeye gelmiş gibi bakarım dedi
ŞEYHMUS ÇELİK : hıı
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : ondan sonra bir iki bişey söyledi onları hemen ayarladık
ŞEYHMUS ÇELİK : hı
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : tekrar denetime geliyomuş gibi yaptı
ŞEYHMUS ÇELİK : hı
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : tekrar baktı bir iki şeyden geçirdi bizi ama
ŞEYHMUS ÇELİK : hı
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : yani büyük sıkıntı çocuk ölümü diyo sizin başınıza bela olucak
yani diyo ayrıca diyo sizde diyo farklı bişey var diyo ıı sizin diyo hakkınızda gizli bi dava var diyo ıı yaklaşık üç dört ay önceden diyo
ŞEYHMUS ÇELİK : ne davası
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : hocam dava diyo böyle dedi dedi ki hakkınızda dava var ıı sağlık il sağlık müdürü yani diyo ki sağlık bakanından sonra ki en yetkili kişi size kafayı takmış diyo
ŞEYHMUS ÇELİK : hee
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : haberiniz olsun bi dava var diyo gizli bi dava var diyo hakkınızda hepiniz diyo bu örgütleşme gibi bu davanın içindesiniz diyo o yüzden dedi hemen dedi işten ayrıl kendini kurtar dedi
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : yok hocam ben çalışmayacam fırat hocayla artık
ŞEYHMUS ÇELİK : hıı
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : ben geceleri doktor polikliniği yapıyorum diyo ki ondan tehlikeli bi iş diyo bu bak diyo diğer herşeyin patlar diyo ben diyo bilmiyo muyum senin burda hepsini biliyoruz oğlum diyo sen diyo burda doktor yok işte bana yalan söylüyosun gerçek aslında yalan söylemiyorum gerçekten annenin yanına gittin ama
ŞEYHMUS ÇELİK : hı
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : biz dedi bilmiyo muyuz doktor yok işte neonatologun adına üçüncü basamak hasta alıyosunuz neonatologun sadece kaşesi var biz dedi bilmiyo muyuz sanıyosun hıyar dedi sen burda aile bilgilendirmesi yapıyosun e müdahale ediyosun dedi
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : beni dinle dedi kendine yazık edersin haberlerde çıkarsın dedi
ŞEYHMUS ÇELİK : yani fıratla ilgili sıkıntı var anladım yani fırat
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : evet evet
ŞEYHMUS ÇELİK : fıratı şikayet
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : hocam adamlar dava dava hakkımızda dava açmışlar gizli dava yürütüyolar
HÜSEYİN GÜNERHAN : kanka bu fırat a k. pkk ya mkkya para aktarıyor olmasın a. k.
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : ne
HÜSEYİN GÜNERHAN : bu fırat pkk ya para aktarıyor olmasın
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : kanka bilmiyom şey durumları varmış zamanında hani ifadeye falan çağırmışlar çok ama o tarz yok kanka o tarz birşey yoktur yani
HÜSEYİN GÜNERHAN : emin misin kanka bunun eskiden böyle işleri varmış biliyorsun
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : yani duydum kanka ama ektra hani duyacak bir şey
HÜSEYİN GÜNERHAN : kanka bu şirket mirket kuruyor para mara milyonlardan bahsediyorsun kanka belki a. k. şeyi falandır kasası falandır para mara aktarıyor bir şey yapıyordur paralarını falan aklıyordur
HAKAN DOĞUKAN TAŞCI : kanka bilmiyom ama adamlar il sağlık a. k. yani adamlar
HÜSEYİN GÜNERHAN : kanka il sağlıkta kanka a. k. zamanında ümitler daha beterini yaptılar a. k. .. ümitler direkt cinayet işlediler bebekleri hepsini aldılar a. k. çamlık hastanesi ölü bebeği yatırdı aylarca üzerine fatura etti sgk ya mgk ya çamlık hastanesi çamlık hastanesi bütün istanbul duydu anasını satiyim tabi ex olan bebekleri kanka şey yapıyorlardı küvezlerde tutuyorlardı fatura ediyorlardı kanka.
***
27 Mart 2023’de CİMER’e yazılan ihbardan sonra Mayıs 2023’de başlayan polis soruşturması ve Haziran 2023’de başlayan dinlemeler sırasında 10 bebeğin ölümünü soruşturmayı yürütenler bizzat izledi.
Hastanelerin denetimlerindeki usulsüzlükler, yalanları kulaklarıyla dinledi.
Peki, çete üyeleri ilk ne zaman gözaltına alındı?
CİMER ihbarından 13 ay sonra. 10 bebeğin ölümünden aylar sonra.
27 Nisan 2024’e kadar çete üyelerinden hiçbiri tutuklanmadı.
Hastaneler ise geçen hafta sonu kapandı.
Michelle Nwando Opara bebek, çetenin CİMER’e şikayet edilmesinden 10 ay sonra, dinlemelerin başlamasından 8 ay sonra hayatını kaybetti.
Eğer zamanında soruşturma yapılsa, hastaneler kapatılsa Michelle Nwando ve diğer bebekler belki de yaşayabilirdi.
Peki bütün bu gecikmenin sebebi neydi?
İşte bu soruşturmada esas cevabının aranması gereken soru bu.
.23/10/2024 00:02
Tebrikler Devlet Bey
201
“Terör başka siyaset başkadır. İkisi arasında duvar örülmeden, silah dışlanmadan en başta Kürt vatandaşlarımız refah ve huzur mertebesine zor ulaşacaktır. Silahlı mücadelenin terörü sona erdiremeyeceği gibi terörün silahsız da çözümü yoktur.
Terörist başının tecridi kaldırılırsa gelsin, TBMM’de DEM Parti grup toplantısında konuşsun, terörün tamamen bittiğini haykırsın. Bu kararlılığı gösterirse umut hakkından yararlanmasının önü ardına kadar açılsın. Adres İmralı’dan DEM’e uzansın, bu sorun ülke gündeminden tamamen çıkarılsın. Hodri medyan, buna varız.”
22 Ekim 2024 günü 10.30’dan başlayan konuşmasında Devlet Bahçeli’nin bu sözleri söylemesinden 10 dakika önce Karar TV yayınında yanlışlıkla ben bu sözleri söyleseydim başıma neler gelirdi?
Önce videom sosyal medyaya düşer. Troll hesaplar hainlikle suçlar ve Yıldıray Oğur tutuklansın hashtagiyle kampanyalar yapılırdı. Kampanyaya her partiden siyasetçi, gazeteci katılır. Öğleden sonraya doğru Youtube kanalımıza erişim engeli kararı çıkar, akşamında da gözaltı haberim gelirdi.
Aslında sadece ben değil, bu cümleleri Bahçeli’den 10 dakika önce kim söylese, benzer şeyler yaşardı.
Bunu Türkiye’de söyleme özgürlüğü olan iki kişi vardı: Erdoğan ve Bahçeli.
Erdoğan söyleseydi, ardından haklı bir soru gelirdi: Peki Bahçeli buna ne diyecek?
Yani bunu bu netlikte sadece Bahçeli söyleyebilirdi.
Ve söyledi. Söylemeyebilirdi. Hem de silah bıraktırma çağrısı yeter ki yap, istersen gel Meclis’te yap diyerek bu konudaki kararlığını ifade etmiş oldu. Çıtayı DEM Partililerin bile zor bela geçebileceği bir yere koydu
Bahçeli’nin bu cümleleri dün akşam tek başına konuşma metnine yazdığına, bunun da tokalaşması gibi şahsi bir eylem olduğuna herhalde artık kimse inanmıyor.
Konuşmadaki “tecrid” kavramı ve “umut hakkı” bile bunun planlı, hazırlanmış bir konuşma ve çağrı olduğunu gösteriyor.
Muhtemelen yürüyen süreçte Öcalan’ın zaten devletten duyduğu silah bıraktırma çağrısı isteğini, bu çağrının önünde en büyük engel olarak görülebilecek Bahçeli de tekrarladı.
Görüşmelerde konuşulanın çağrıyı Öcalan’ın gelip Meclis’te yapması olduğunu zannetmiyorum. Ama Bahçeli’nin bu metaforik anlatımıyla görüşmelerdeki devletin ciddiyeti gösterilmiş oldu. Yani bu konuşma, tıpkı DEM’lilerle tokalaşma gibi yürüyen süreçte atılmış bir güven verici adımdı.
Şimdi söz Öcalan’da olacak. Adaya muhtemelen yeğeni olan DEM Milletvekili Ömer Öcalan gidecek ve Öcalan da bu tarihi çağrıya Meclis’te olmasa da İmralı’da bir cevap verecek.
Bu kez AK Parti yalnız değil. CHP, MHP ve Çözüm Süreci’ne çok ayak sürtmüş DEM Parti de destekçi. İçeride FETÖ freni yok, dışarıda IŞİD korkusu yok.
Bölge konjonktürü de Çözüm Süreci’nden daha müsait. Ateşler içinde yanan, herkesin eline silah alıp birbirine ateş açtığı bir Suriye yok. PKK’ya 40 yıllık tarihinde ilk kez yönetecek bir toprak verip, onu Esad karşıtı koalisyon koparan operasyonel gücünün zirvesinde bir İran da yok. Seçime doğru üç dört ay belirsizlikler içinde kalacak ABD, bölgeden iki yıl içinde çekilme planı açıklamış, gitmeden eski müttefiki Türkiye ile yeni müttefiki YPG’nin arasını yapmak istiyor. Rusya, Türkiye’nin artık düşmanı değil.
Zemin ve şartlar bir çözüm için müsait.
Bu çözümden Türkiye demokrasi ve özgürlük gelmeyeceğini söyleyerek olan biteni küçültmeye çalışanlar tam anlamıyor ama Türkiye tarihinin en fazla kan akıtmış, ülkeyi en fazla germiş, demokrasiyi, hukuku, devlet düzenini geriletmiş, milyonlarca insanı göç ettirmiş, ülke bütünlüğünü tehdit etmiş ülke tarihinin 40 yıllık en çetin meselesinde tarihi bir kırılma anındayız.
Peki, bu tarihi kırılma anına nasıl bakmalıyız? Devlet Bahçeli’nin çağrısı ile bu iş olur mu? Onlara nasıl güvenebiliriz? Türkiye’ye bu iktidarla barış ve demokrasi gelir mi?
1-Barışı sadece iyiniyetli demokratlar ve barışsever insanlar yapmazlar. Hatta bu tarihte çok ender rastlanan bir örnektir.
2-Savaş olur, bir noktada barış bir zorunluluk ya da bir imkandır. Bunu yapacak meşruiyeti, kudreti ve cesareti olan barışı yapar. Her savaş bir noktada biter. Barış acıların, öfkelerin üzerine inşa edilir. Tepki çeker, risklidir ama birinin sayfayı kapatması gerekir. Yapan o anda eleştirilir ama tarihe geçer. PKK meselesi çok daha önce bitmeliydi. 40 yıl yeterince uzundur. Biz bu sorunun herkes için makul bi finalini izliyor olabiliriz. Bu tarihi bi kırılmadır. Her nesle tarihte kırılma anı görmek nasip olmaz. Milliyetçilik ülkenin en tehlikeli sorununu çözmek, ortadan kaldırmak iradesidir, ona kene gibi yapışıp onu sömürerek semirmek değildir.
3-Barış konusunda ameller niyetlere göre değildir. Aktörler barışı iyi niyetle yapar, pragmatik olduğu için yapar, fırsat olarak gördüğü için yapar. Irkçı De Klerk, faili meçhulcü Santos, soykırımcı El Beşir, kemikkıran lakaplı Rabin de barışa öncülük ettiler. Esas onların öncülüğü o barışların meşruiyetini artırmıştı.
4-Silahları bıraktırmak, barış yapmak demokratikleşmek demek değildir. İkisi ayrı şeydir. Demokrasiyi barışa şart koşmak; işi yokuşa sürmek, barışı bir devrimci ana çevirmek, ona ağır yükler yüklemek olur. Silahların bırakılması da çok değerli bir adımdır. Barış, çözüm ülkeyi bir anda demokrasi cenneti yapmaz. Ama silahın yerini siyasete bırakması, tartışmayı normalleştirir. Siyasetin üzerinden silahın vesayetini kaldırır. Güvenlik ve beka krizlerinin otoriterliği meşrulaştırmasını bitirir. Terör suçlamasının hukuku, siyaseti, ifade hürriyetini terörize etmesini engeller. Bu da iklimi yumuşatır. Demokratik değerler bu iklimde yeşerir, büyür. Kısa, orta, uzun vadede barış; demokrasinin, hukukun yaşayacağı kalıcı ortamı inşa eder. Barışı yapan bunu istemese de sonuç böyle olur.
5-Türkiye’de 1999, 2015 iki seçim, 2023 seçimlerinin sonucunu doğrudan PKK ve terör tartışması etkilemişti. Bu kartın, etkinin ortadan kalkması bile muhalefet için büyük bir kazanımdır.
6- Türkiye’de PKK’nın silah bırakmasının en büyük kazananı Demirtaş olur. Demirtaş’ın son bir kaç savunmasını ve konuşmasını okuyan onun böyle bi sürecin içinde ve destekçisi olacağını tahmin edebilir.
7- Bunu çözdüğü için günün sonunda Erdoğan bir kez daha kazanacaksa bırakın kazansın, Devlet Bahçeli tarihe buna cesaret etmiş bir devlet adamı olarak geçecekse bırakın geçsin.
1999’da Öcalan’a idamın kaldırılmasına evet deyip Türkiye’nin AB adaylığının önünü açan Bahçeli, bugün de ancak kendisinin atabileceği tarihi bir adımla Türkiye’nin 40 yıllık bir sorununun kökten çözülmesinin önünü açmıştır.
40 yıllık bir sorunun bitiş anına tanık ediyor olabiliriz.
Savaş kararı vermek kolaydır ama barış yapmak, bunun bedelini üstlenmek zordur. 40 yılda her iki taraftan 50 bin insanın öldüğü, 100 bin insanın doğrudan etkilendiği, milyonlarca insanı evinden, köyünden etmiş bir meseleyi 40 yıl sonunda sulhla bitirmek büyük bir iştir. O günün güncel meseleleri, sorunları, tartışmaları 40 yıllık bir epizodun kapatılmasının büyüklüğünü gölgeleyemez. Ya da gölgeliyorsa ciddi bir siyasi miyopluk söz konusu demektir.
Bahçeli’nin daha önce yaptıkları, ettikleri, söyledikleri bu tarihi gerçeği değiştirmez ve bunu gölgelemez.
İşte bunun için gazetecilik ve köşe yazarlığı çizgisinin biraz dışına çıkarak bir zamanlar beni de tehdit etmiş olan, 10 yıldır Twitter’da bloklu olduğum, 63 akil insandan biri olarak epey hakaretini işittiğim bir siyasetçiyi cesareti için tebrik etmek istiyorum.
Tebrikler Devlet Bey…
.28/10/2024 02:01
Bahçeli’nin eli, DEM’in yumruğu
116
Hafta sonu MHP lideri Devlet Bahçeli, kendi talimatıyla MHP’ye yakın Türk Akademisi Siyasi Sosyal Stratejik Araştırmalar Vakfı’nın organize ettiği "Vefatının 100. Yılında Ziya Gökalp" Sempozyumu’nda konuştu.
Diyarbakır’da doğup, Ankara’da ölen İttihatçıların ideoloğu, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarının Ankara’daki fikri kutuplarından Ziya Gökalp’i anmak için daha iyi zamanlama olamazdı.
Ziya Gökalp’ten seçtiği cümlelerle açılımını sürdürdü:
"Şu sözler merhum düşünürümüze aittir, 'Türklerle Kürtler bin yıllık bir ortak din, ortak tarih ve ortak coğrafya sonucunda maddi ve manevi bakımlardan birleşmişlerdir. Bugün ise ortak düşmanlar ve ortak tehlikeler karşısında bulunuyorlar. Bu tehlikelerden ancak ortak bir kararlılıkla kurtulabilirler. O halde büyük bir inançla diyebiliriz ki, Türkler ile Kürtlerin birbirini sevmesi her iki taraf için hem dini hem de siyasi bir farzdır. Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa Türk değildir. Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa Kürt değildir.”
Bu cümleler, Ziya Gökalp’in 5 Haziran 1922’de Küçük Mecmua’da yazdığı “Türkler’le Kürtler” başlıklı yazısından.
Gökalp o yazı boşu boşuna kardeşlik nutku atmak için de yazmamıştı.
Tam o günlerde Lozan Görüşmeleri’nde Musul masadaydı. Türkiye’nin tezi Musul’un Arap değil, Kürt ve Türk olduğu, Kürtlerin Türkiye’ye bağlı olduğuydu.
Gökalp, bu müzakereler sürerken İngiliz tezlerine karşı yazdığı makalesinde Türkler ve Kürtlerin “muazzez vatanımızı düşmandan, mukaddes dinimizi fesattan esirgemek için daima birlikte cihada atılmış iki dost millet” olduklarını yazmıştı.
Türkler ile Kürtlerin birbirlerine en çok benzeyen iki millet olduğunu anlatmış, “bin senelik müşterek din, müşterek tarih, müşterek bir coğrafya neticesi olarak hem maddî, hem manevî bir surette birleştiklerini” vurgulamıştı.
Yani ortada yine bir dış tehdit ve bir iç cepheyi güçlendirme çabası vardı.
Bahçeli sadece sempozyumunun adına düzenlendiği Gökalp’ten cümleler aktarmakla kalmadı.
Gökalp’in dışına da çıkarak Dersim mebusu Diyap Ağa ve Bitlis Mebusu Yusuf Ziya Bey’den de örneklerle verdi:
“Birbirimize girerek düşman sevindirmeyeceğiz.
Kasım 1922’de Tunceli Mebusu Diyap Ağa bakınız TBMM’de neler söylemişti:
“Hepimiz biriz, kardeşiz.
Ama düşmanlar bizi birbirimize düşürmek için tuzaklar kuruyorlar.
Sen şöylesin, ben böyleyim, diye hile yapıyorlar.
Ne yapsalar nafile. Aslımız, neslimiz hep birdir. Biz hep kardeşiz.”
Hemen ardından kürsüye çıkan Bitlis Mebusu Yusuf Ziya Bey’in sözleri de muhteşem niteliktedir:
“Efendiler, bendeniz Kürt oğlu Kürt’üm.
Biz Kürtler, Avrupa’nın Sevr paçavrasıyla verdiği hakları, hukukları ayaklarımızın altında çiğnedik.
Türklerle beraber kanımızı döktük ve onlardan ayrılmadık.
Ayrılmak istemedik. Hiçbir zaman da istemeyeceğiz.”
Az evvel değindim üzere, Siyonist terör çetesi Anadolu’yu çevrelemek maksadıyla küresel cinayet ve rezalet mekanizmasında toplaşan diğer Türkiye düşmanlarını yedeğine alarak üzerimize gelmeyi planlıyor.
Gazze’yi yurdumuza taşımak istiyorlar.
Bunun için istihbarat tezgahlarına, kapalı devre oyunlara ve işbirlikçi tahriklerine müracaat ediyorlar.
Lütfen uyanık olalım, birbirimizden kopmamız projelendiriliyor.
Birbirimize yüz çevirmemiz, surat asmamız, el uzatmak yerine yumruk sıkmamız dayatılıyor.”
Bahçeli, arkasını fikri olarak doldurmaya çalışıp elini diyalog için uzatmaya devam ederken yine hafta sonu Parti Meclisi’ni toplayan DEM Parti’den yumrukları sıkılmış bir nutuk çıktı.
Bu diyalog için konuşan değil, demode bir terminolojiyle slogan atan bir bildiri.
İnsanın aklına Vizontele filmindeki solcu tiplemeleri getiriyor.
Sanki Ankara’da Meclis’te grubu olan milyonlarca Kürt’ün oyunu alan bir partinin metni değil de, Beyoğlu’nda 50 kişiyle yedinci kongresini toplayan bir Stalinist partinin “devrimci kamuoyuna çağrı” diye başlayan bir polemik yazısı:
“Emperyalist kapitalist rekabetin doğasındaki savaş eğiliminin giderek güç ve yaygınlık kazandığı bir dönemden geçiyoruz. Yerel/bölgesel düzeyde ve vekil güçler eliyle süregiden çoklu savaşların yerini büyük güçler arasında doğrudan ve topyekûn karşı karşıya gelişlere bırakma ihtimalinin uç verdiği koşullardan geçilmektedir.”
“Küçük sosyalist parti Ortadoğu analizi” diye prompt girince Chat GPT'den de yazdırılabilecek “büyük resmi görmekten” önündeki fırsatı göremeyen şu analizler mesela:
“Türkiye ve Kürdistan bu coğrafyanın ve çoklu denklemin tam ortasında yer almaktadır. Halkların kendi kader ve geleceklerini belirleme haklarını egemenlerin elinden söküp almaya en çok ihtiyaç duydukları şu günlerde, bu potansiyeli açığa çıkaracak olanlar ise ideolojik-politik ufku ve örgütlü gücüyle sömürgeciliğe ve faşizme karşı mücadelenin en önünde yürüyen Kürt halk hareketi başta olmak üzere devrimci hareketler, kadınlar, sosyalistler, ezilenler, yoksullar, emekçiler ve onların ittifaklarıdır.”
90’lardan bu yana bağımsızlık iddiasından vazgeçtiğini söyleyen bir hareketin, tam da birlik merkezli bir diyalog başlamışken “hakların kendini kaderini belirleme hakkı” gibi arkaik Leninist kavramlarla konuşmaya başlaması siyasetten hiçbirşey anlamadıklarını gösteriyor.
Bahçeli’nin sözcülüğünü yaptığı açılıma karşı metindeki en pozitif bölüm ise şurası:
“Yıllardır büyük bedeller ödeyerek her koşulda savaş karşıtı cepheyi büyütme ve barış talebini toplumsallaştırma mücadelesi veren partimiz, normalleşme söylemlerinin halklarımıza karşı mevcut sorunların perdelenmesi amacıyla kullanılmasına izin vermeyecektir. Çözüm tartışmalarının yeniden gündeme gelmesi olumludur; ancak geçmişteki “teslim alma” söylemlerinin yeniden dillendirilmesinin siyasal, tarihsel ve toplumsal bir sorun olan Kürt sorunu ve Türkiye’nin sorunlarının çözümüne katkı sunmayacağı açıktır.Partimiz, toplumsal sorunların çözümü için tüm muhatap ve tarafları önemsemekle birlikte asıl çözümün, iktidardan bekleyerek değil Türkiye’nin tüm işçi, emekçi ve ezilen kesimleri ile halklarının katıldığı örgütlü bir sürecin inşa edilmesiyle mümkün olacağına inanmakta ve yıllardır bunun için mücadele etmektedir.”
Kendi meselesinin bile muhatabı olamayan, varoluşun sebebi olan problem ile ilgili yıllardan sonra mucizevi sayılabilecek bir el uzanmışken hala başka meselelerin çözümünün öncelikli olduğunu iddia eden, “örgütlü sürecin inşa edilmesi” gibi boş gösteren devrimci aktivist sloganlar atan, naftalin kokusundan baygınlık veren uzun nutuğun en dikkat çekici yeri ise şu paragraf:
“Rojava, Kuzey ve Doğu Suriye halklarının kazanımlarını yıllardır boğmaya çalışan AKP-MHP iktidarının işgal ettiği bölgelere yerleştirdiği çetelerin tasfiyesi gündemdedir. Güney Kürdistan’a yönelik işgal ve ilhak politikaları ise ciddi bir çıkmazın içine girmiştir. İran’ın savaş çemberine alınmasıyla bölgede yaşayan Kürt halkının belirleyici bir politik özne olarak güç kazanması olasılığını kendi yayılmacı politikaları için handikap ve çıkmaz olarak görmektedir. Kürt halkının kazanımlarının yok edilmesi üzerinden bölgesel güç olma hevesleri berhava olan ve dış politikada yalnızlaşan rejim için bu gelişmeler, iç siyasi dengeleri de ziyadesiyle etkilemektedir.”
Gerçekten bu bölümü TBMM’de oturan, haftada bir Meclis’i yöneten, 50 şehrin belediyesini kontrol eden bir siyasi partinin yazmış olduğuna inanmak çok zor.
Meclis’te, beş metre ilerisinde oturan partilere “rejim” demek bir yana, savaştaki düşmandan bahsediyormuş gibi bahsettiğin aktörlerin uzattıkları eli de sıkmamak gerekir.
Bu metnin Ankara’dan yazılmadığını gösteren çok sayıda askeri terminoloji ve coğrafi konumlanma ibaresi var paragrafta. Aynı zamanda bu metnin Ankara’da siyaset yapan değil, dağlarda savaşan birilerinin zihnini yansıttığı da açık.
Zaten DEM Parti ile ilgili temel problem de bu.
PKK, DEM Parti’den sadece kendi savaşının siyasetini yapmasını istiyor. Halbuki siyaset için muhataplarınla konuşman gerekir, onlara nutuk atman değil.
Ama paragrafın en dikkat çekici yeri bir fırsatçılığı ele veren cümle:
“İran’ın savaş çemberine alınmasıyla bölgede yaşayan Kürt halkının belirleyici bir politik özne olarak güç kazanması olasılığını..”
Daha önce bu köşede yazmıştım. PKK’nın içindeki bazı gruplar ve kişiler İsrail’in bölgede artan askeri gücünü, İran’ın gerilemesini ve Türkiye-İsrail arasındaki şiddetli husumeti PKK için bir fırsat olarak görüyorlar.
2011’de İran’a karşı silah bırakmış PJAK’ın dört ay önce kongre yapıp, geçen hafta yeniden İran askerleriyle çatışmaya girmesi de bu fırsatçılığın bir başka sonucu.
PKK, komşu evinin yangınında yumurtasını kaynatmayı fırsat olarak görecek kadar narsist bir örgüt. 2015’de bölgedeki ilçeleri devrimci halk savaşıyla kurtarabileceklerini düşünecek kadar da hayalciydiler.
Zaten bu müzakereler, çözüm adımları savaşarak, kavga ederek sonuç alamadığın için yapılır. İki taraf için de geçerlidir bu.
Ama kendini boy aynasında görmeye devam edip, kibir ve nobranlıkla hala demode nutuklar çekenlere o zaman buyur git savaş, “sosyalistler, kadınlar ve ezilenlerle” söküp alabiliyorsan al derler.
Bahçeli gibi böyle bir çözüme son 40 yıldır direnen ülkedeki en keskin hareketin liderinin uzattığı elin ne kadar ön açıcı olduğunu söyleyenlere hayalci, fazla iyi niyetli sanki bunu söyleyenler MHP ve Bahçeli ile ilk kez tanışmış gibi davranılıyor.
Halbuki o el tam da bu yüzden değerli, önemli ve cesurca.
Ama bu süreçte samimiyeti, güvenirliliği sorgulanacak olan kişi Bahçeli değil.
O yapabileceği en maksimum esnekliği gösterdi, göstermeye de devam ediyor.
İnşallah bugünleri ileride kaçırılmış büyük bir fırsat olarak hatırlamayız.
Bahçeli hala elini uzatmaya devam ediyor, DEM Parti ise kendilerine ait olmadığı açık sözlerle yumruğunu sıkmaya devam ediyor.
Belki de sadece yazının şehvetine kapılmış büyük resmi görmeye çalışan bir solcunun kalemşörlüğüdür bu.
Nutuk atmaya devam ederek diyalog kurulamayacağını umarım fark ettiklerinde geç olmaz.
.30/10/2024 00:01
Süreç dün de bitmedi
90
Uzay Yolu izlemiş olanlar Klingonlar’ı tanır. Evrenin sert ve savaşçı ırkıdır. Soğuk Savaş zihniyetinin sızdığı dizide Klingonlar otoriter rejimleri temsil etmektedir. Aslında bir nevi ABD olan Federasyon’un ilk başlardaki baş düşmanlarıdır.
Tabii Kaptan Kirk’ün de... Kirk, sadece siyaseten değil, kişisel olarak da Klingonlara düşmandır. Çünkü oğlunu öldürmüşlerdir.
Ama serinin bir yerinde Federasyon ile Klingonlar arasında barış görüşmeleri başlar.
Peki, görüşmelerde Klingonların imparatoruna dünyaya kadar kim eşlik eder; Tabii Kaptan Kirk.
Tam o anda Spock, Kirk’e bir Volkan atasözünü söyler: “Çin’e ancak Nixon gider”
Tabi bu bir Volkan atasözü değildir.
Amerikan siyasetinde, bizdeki “Yürümekle yolla aşılmaz” gibi geçmiş özdeyişlerden biridir.
Sözün sahibi ABD Senatosu’nda 60’lar ve 70’ler boyunca Demokrat Parti’nin liderliğini yapan senatör Joseph Mansfield’dir.
Komünist Çin, 1949’dan 1971’e kadar dünyadan izole edildi. BM’de meşru Çin yönetimi olarak Tayvan tanındı.
Asker olarak bulunduğu Çin ile ABD arasındaki ilişkilerin yeniden kurulması için çalışan senatör Mansfield, 1971 yılında verdiği bir röportajda, BM’de bile sandalyesi olmayan komünist Çin ile ilişkileri ancak Cumhuriyetçi Başkan Nixon’un düzeltebileceğini söylerken bu sözü söylemişti: “Çin’e sadece Nixon gidebilir.”
Çünkü Cumhuriyetçi Başkan Nixon, inanmış bir anti-komünistti.
Daha genç bir senatörken, McCarthy komünist cadı avında Sovyet ajanı Dışişleri Bakanlığı görevlisi ve Alger Hiss'in peşine düşerek siyasi şöhret yapmıştı.
Vietnam’ı komünizmle mücadele için kana bulamıştı.
Bu yüzden de ancak o komünist Çin’e giderse, bunun siyasi ve toplumsal meşruiyeti sorgulanmazdı.
Tabii Demokrat Mansfield 1971’deki o röportajda bunu dediğinde herkes gülüp geçti, olur mu öyle şey dedi.
Ama birkaç ay sonra Nixon Şubat 1972’de Çin’e gitti.
Bu söz de literatüre geçti.
Bu kalıp başka benzer cesur adımları tarif etmek için de kullanıldı.
Mesela savaş kahramanı Fransa cumhurbaşkanı De Gaulle’un Cezayir’den çekilmesi, Teksaslı yani Güneyli Başkan Johnson’un siyah beyaz ayrımını bitiren Eşit Haklar Yasası’nı çıkarması. Yine sıkı bir anti-komünist olan Reagan’ın Gorbaçov’la anlaşma imzalaması. Eski terörist yeni Başbakan Menachim Begin’in Sina yarımadasını Mısır’a bırakıp barış anlaşması imzalaması. Sabra ve Şatila kasabı lakaplı Ariel Şaron’un Gazze’den çekilmesi. Irkçı De Klerk’in Mandela’yı bırakması ve apartheid rejimi bitirmesi. Şahin eski Savunma Bakanı, yeni Kolombiya Cumhurbaşkanı Santos’un FARC’la barış imzalamas…
Türkiye’de buna verilecek fazla örnek yok.
Çünkü bizdeki liderler hem toplumsal meşruiyet olarak hem de devlete hakimiyet olarak genelde zayıflardı.
Belki Atatürk’ün Yunanistan Başbakanı’nı ağırlaması, Özal’ın PKK ile ilk müzakereleri, yakın tarihin en güçlü ve toplumsal meşruiyeti yüksek lideri Erdoğan’ın Kıbrıs çözümü, Çözüm Süreci, Dersim özrü, 1915 taziyesi sayılabilir.
Bugünlerde ise bir “Nixon Çin’e gider” hadisesinin içinde yaşıyoruz.
Devlet Bahçeli’nin açılımından bahsediyorum.
Aslında böyle demek de yanıltıcı.
Devletin, muhtemelen MİT’in yürüttüğü bir müzakere sürecinin kamuoyu önündeki yüzü oldu Bahçeli.
Ama bu rolü hiç çekinmeden, el yükselterek, altını doldurarak sürdürüyor.
Bunun tarihsel değeri ve önemini anlamak için bir miktar tarih bilmek ve kafanı şahsi hırsların ve gündelik tartışmalardan kaldırabilmek yeterli.
Yoksa “Nixon’ın Çin açılımı”na kusur bulmak kadar Bahçeli’nin açılımına da kusur bulmak çok kolay.
Aktörleri tanıyoruz. Onlara güven duymamak için elde bir hayli malzeme, geçmiş deneyim var.
Demokrasi, insan hakları, özgürlükler konularında sicilleri parlak değil. Ülkenin sicili de parlak değil.
Ama dünyada harika aktörler ile yürütülen harika süreçler yok.
En harika çözüm modellerini, en ileri demokratik normları ileri sürüp kusur bulmak kimsenin aklına gelmeyen süper bir keşif değil.
Ama barış yapmak için ille de en üstün demokrasi teknolojisine ihtiyaç yok.
Öyle olsaydı Hitiler ve Mısırlılar bundan 3000 yıl önce Kadeş Anlaşması’nı yapamazdı.
Eldeki malzeme, aktörler, şartlarla bir helva yapmak zorundasın.
Yoksa Urfa Suruç’ta birbirlerini öldürmüş iki ailenin kan davasını; iki aileden iki milletvekilini bir araya getirerek çözen Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve yıllar sonra ilk kez birlikte bir iş yapan, üstelik bir barış yapan AK Partili ve DEM’li siyasetçilere bakınca fotoğraf karesine kadınların girememesini, arkada dizilmiş bayrakları görüp “böyle barış olmaz olsun”a kolayca varabilirsin
Üstelik barış yapanlar bundan memnunken.
İstanbul’daki Woke hayatını sürdürürken, onlara kendi standartları içinde bir barışı bile layık görmediğin Suruç’taki yüzlerce insan bir kan davasının gölgesinde güvensiz yaşamaya devam eder.
İnsanın aklına Refik Halid Karay’ın 80 yıl önceki benzerleri için yazdığı satırlar geliyor:
“Bu işten hayır kalmadı,” der, “artık hiçbir tarafından tutulamaz. Bundan sonra ne hürriyet, ne refah, ne istiklal! Beşeriyeti bekliyen esaret ve sefalettir!” Davasını büyük bir talakatle, heyecanla, kederle izah eder; adeta inandırır. İnandıramadıysa bile, muhakkak maneviyatınızı sarsmıştır. Başlarsınız dertli dertli düşünmeğe, etrafı karanlık, ümitsiz görmeğe… Ona gelince, bunları sayıp zehrini yüreğinize döktükten sonra sizden ayrıldı mı, afiyetle, iştahla rakısını çeker, yemeğini yer, piposunu doldurup radyoda hafif şarkılar dinler, nihayet yatağına girer, dudağında memnunlara, toklara, işi tıkırında gidenlere has bir yumuşak, lezzetli tebessümle, iradını, akarını düşüne düşüne rahat bir uykuya dalar!”
Kendinden başka derdi olmayan insanların süper standartlarıyla her gün test edilen, gayrimemnunların her gün bir kenarında bir kusur bulup bittiğini ilan ettiği, İmralı’ya kalkan kostere rağmen hala Bahçeli’nin aniden nükseden hümanizm nöbetine bağlanan, namı diğer süreç 28. gününe ulaştı.
Erdoğan’dan ısrarla istenen imzalı mühürlü kaşeli süreç beyanı formu bakalım bugün gelecek mi?
Uzay Yolu’nda çözüm süreci başarılı olmuş, Federasyon ve Klingonlar başka ortak düşmanlara karşı ittifak halinde mücadele etmişti.
Bakalım Türkiye Yüzyılı filminde sezon sonu finali nasıl olacak?
Bir başka Volkan özdeyişinde dendiği gibi: “Uzun yaşa ve müreffeh ol!
02/11/2024 00:01
Esenyurt ‘düşünce’ süreç de düştü mü?
136
“Esenyurt düşerse, Kudüs düşer, Mekke düşer” diye hızını alamayan AK Partili siyasetçi bugünlerde mutlu olmalı.
Esenyurt, neredeyse tuzağa düşürüldü ve bölgede vazgeçilen kayyım uygulaması İstanbul’da geri döndü.
Üstelik en iddialı delili şu taziye konuşması olan iddialarla:
“Ahmet Özer: Ee başın sagolsun Mehmet
M.K. : Sağolasın hocam hürmet edı̇yorum.
Özer: Annemı̇z vefat etmı̇ş
M.K. : Allah razı olsun, sağolasın hocam.
Özer: Çok üzüldüm. Çok değer verdı̇ğı̇mı̇z bı̇r annemı̇zdı
M.K :Sağolasın hocam, Allah razı olsun sağolasın
Özer: Sı̇zı̇n gı̇bı̇ değerlı̇ evlatlar yetı̇ştı̇rdı
M.K: Sı̇zı̇n gı̇bı̇ değerlı̇ dostlarımız sağolsun hocam.”
Kürt meselesiyle biraz ilgili olanların adını yazdığı yazılardan, kitaplarından bildiği, 2013’de olsaydık AK Parti’den de aday olabilecek CHP’li Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in PKK üyeliğinden tutuklanması ve yerine 1 milyonluk ilçeye kayyım atanmasının en büyük delili işte bu taziye telefonu.
Hazırlanan tutuklama müzekkeresine göre Özer, 2023-2024 yılları arasında tam tarihi verilmeyen bir günde, annesi ölen M.K. yı taziye için aramış.
M.K.nın iki kardeşi dağda, bir kardeşi de PKK’dan cezaevindeymiş.
M.K. diye yazdım çünkü suçsuz bir insanın adını ortalıklarda dolaştırmamak gerek. Kendisiyle ilgili müzekkerede bir suç kaydından bahsedilmiyor. Yani yok. Vefat etmiş annesi için de herhangi bir iddia yok.
PKK, çocukları dağda olan ya da PKK saflarında ölen böyle ailelere “değer ailesi” diyor ve onlara kendi siyasetinde ve belediyelerinde ayrıcalıklar tanıyor.
Müzekkereye göre Ahmet Özer’e bu vefatı bildiren (ismi verilmeyen) kişi de bu aileye “partinin değer verdiğini söylüyor ve şahsı ziyaret etmesini” tavsiye ediyor. Parti dediği herhalde DEM. Tarihlere bakılırsa bu seçim sürecindeki bir taziye telefonu. Özer de telefonunu alıyor ve taziye için arıyor. “Değer” kavramını kullanıyor konuşmada. Yine müzekkereye göre “yerel seçimlerde kendisinin yardımına ihtiyacı olduğunu da” söylüyor.
Yani karşımızda adaylık süreci ya da seçimlerde siyasi destek için bir “değer” ailesine yapılmış bir taziye telefonu var. Ölen ve telefon açılan kişiler hakkında PKK suçlaması da yok.
Savcılığa göre bu siyaseten açılmış taziye telefonu “Ahmet Özer’in terör örgütüyle bağını gösterir en önemli telefon görüşmesi”
Aynen böyle yazıyor.
Herhalde savcı farkında değil. Benzer taziye telefonu delilleriyle Türkiye’de milyonlarca insanı PKK üyeliğinden tutuklamak mümkün.
Bu soruşturmayla bir Kürt tanıdığınıza taziye telefonu açmadan önce aile üyelerinin adli sicil kaydını istemek gerek.
Taziye deyince insanın aklına KCK yöneticiliğinden hapis yatmış olan DEM Eş Başkanı Tuncer Bakırhan’a Meclis’te taziye dileyen MHP lideri Devlet Bahçeli geliyor.
O cesaret ister ama Özer’in tutuklanmasına neden olan bu delillerin daha fazlasıyla DEM Partili bütün belediye başkanlarını yarın tutuklayıp yerlerine kayyım atamak mümkün.
Peki neden onlara değil de CHP’li Esenyurt Belediyesi’ne bu yapıldı?
Tam da bu sorunun cevabı, bu tutuklama ve kayyımın süreçle ilgisi olmadığını söylüyor.
Esenyurt’taki hukuki atak, iç siyasetle ilgili siyasi bir hamle.
Sebebi hakkında pek çok spekülasyon yapılabilecek ama hedefi CHP ve İmamoğlu olan bir operasyon.
Eğer hedef süreci bitirmek olsaydı, Özer için bulunan delillerin daha fazlasıyla Diyarbakır ya da Van Belediye başkanları tutuklanıp, yerlerine kayyım atanırdı.
O zaman dağdaki PKK’ya silah bırakma çağrısının devamında gelecek, “Düz ovada siyaset yap” cümlesi boşa düşerdi.
İşte bu da sürecin bitişine yorulabilirdi.
Ama karşımızda süreci bitirmeyen ama iklimini zehirleyen, CHP’lilerin de içinde olduğu iç cepheyi zayıflatan bir hamle var.
Bunun CHP’nin iç cephesini de karıştırdığı açık.
PKK’nın TUSAŞ saldırısı sonrası, süreç bu kez de Esenyurt’la test ediliyor.
Peki, hukukun siyaseten böyle kullanıldığı bir ülkede silah bıraktırma, barış amaçlı bir sürecin yürütülmesi mümkün mü?
Bu soruya cevap vermek için Esenyurt’tan kafamızı kaldırıp Silivri’ye, Bakırköy’e, Edirne’ye doğru bakmak yeterli.
Şu anda cezaevlerinde PKK üyeliği gibi suçlamalarla Demirtaş başta olmak üzere yüzlerce Kürt siyasetçi var.
Yani süreç zaten hukukun pek de iyi halde olmadığı bir zamanda başladı.
Bazılarına bunu anlatmak kolay değil ama bir kere de şöyle deneyelim:
Stalinist silahlı bir örgüt ile otoriter bir devlet arasındaki silah bırakma görüşmelerinde hukuk ve demokrasi sorunlarımız çözülmeyecek. O sorunları bizim çözmemiz gerekiyor ülkenin istihbarat teşkilatı ile silahlı örgütünün lideri değil.
Yani bu süreç Türkiye’nin demokrasi ve hukuk meselelerini çözmek için yapılmıyor.
Bu bir barış, çözüm, silah bırakma süreci.
Tarihin hangi devrinde, dünyanın neresinde olursa olsun her çatışma bir gün biter. Yeniligiyle, zaferle ya da müzakereyle…
Bunun için tarafların demokrat olmasına gerek yok.
Bundan 3 bin yıl önce Hititliler ile Mısırlılar da Kadeş barış anlaşmasını imzalamışlardı.
O yüzden daha fazla hayal kırıklığı yaşamamak için barış ile demokrasi ve hukuku birbirinden ayırmak gerek.
Bunu ayıramayanlar, Türkiye’nin barışa en fazla yaklaştığı Çözüm Süreci sırasında, Gezi Olayları patlak verince, sokağa çıkan vatandaşlarını gazlayan bir iktidarla barış da yapılamayacağını söyleyip Kürt siyaseti üzerinde etkili bir mahalle baskısı yaratmışlardı.
Halbuki, Gezi olayları üç aylıktı, çözülmeye çalışılan mesele ise arkasında 100 yıllık bagaj olan 40 yıllık bir meseleydi.
Tabii ki bir ülkede hukuk ve demokrasi, barışın sağlanması için güvencedir.
Yarın Öcalan’ın çağrısına uyup silah bırakarak Türkiye’ye gelecek PKK’lılar üç ay sonra iklim değişince tutuklanmayacaklarının bir garantisi olup olmadığına bakarlar.
Esenyurt Belediye başkanının bile öylece tutuklanabildiği bir ülke bu garantiyi vermiyor.
Ama bu görüşmelerde önemli olan devletin ve örgütün bir çözümde anlaşması.
Muhtemelen biz şu anda bu anlaşmanın son faslına şahit oluyoruz.
Bunun için içeriden bir bilgiye sahip olmaya gerek yok.
Türkiye, 2009’da Demokratik Açılım diye ilk Kürt açılımıyla Orhan Gencebaylı, Mahsun Kırmızıgüllü kahvaltılarla tanışmıştı.
O günlerde “bu iş böyle çözülmez” diye itirazlar yükseliyordu.
Ama 2011’de bir gün ne öğrendik?
Meğer biz o kahvaltılar, Kürt-Türk kardeşliği nutuklarıyla oyalanırken devlet ile PKK arasında Oslo’da masaya oturulup müzakereler çoktan yapılmıştı.
O görüşmelere PKK adına katılan isimlerden biri “masada Azerbaycan’daki Kürtlerin meselelerini bile konuştuk” diye müzakereleri özetlemişti.
Bugün de herhalde kimse Öcalan’ın silah bıraktırma çağrısını ilk kez Devlet Bahçeli’den duyduğunu düşünmüyordur.
Ya da bu aralar ellerine çubuklarını alıp ekranlarda PKK içi dengeler üzerine konuşup, hızlıca “Öcalan’ın çağrısını Kandil dinlemez” diyenler, bir gün Öcalan’ın bir çağrı yapacağını ve Kandil’dekilerin de o çağrıyı duyar duymaz silahlarını atıp sınıra doğru koşacağı bir anı hayal etmeyecek kadar mevzudan haberdardır herhalde.
Tabii ki biz bir sürecin, tekliflerin, fikirlerin ve projelerin olgunlaştığı bir anda bunu duyduk.
Üstelik bunu duymayı en son bekleyeceğimiz, onun da bu işin içinde olmasının müzakerenin karşı tarafı için en ciddi güvence olduğu bir isimden.
Esenyurt’a bakarak silah bırakmanın, çözümün, barışın şartlarının olmadığını düşünenler olabilir.
Ama o demokratik ve hukuki şartlar Esenyurt’tan önce de zaten yoktu.
Demek ki bizim beklentilerimiz, şartlarımızla 40 yıllık silahlı bir örgütün beklentileri, şartları arasında fark var.
Batı’da Kürtleri teslim olmakla, kandırılmakla suçlayanlar 40 yıldır silahların gölgesinde bir hayatın nasıl olabileceği üzerine bir kez daha düşünmeli.
Bu öyle hep Erdoğan’ın kazandığı bir demokrasiden şikayet etmeye benzemeyebilir.
PKK, 40 yıldır dağlarda. Kimse başlarına silah dayamış durumda da değil. Buna ikna olurlarsa silah bırakacaklar ve Türkiye’ye karşı yürüttükleri 40 yıl savaşı bitirecekler. Yani onlara da bu teklifin rasyonel gelmesi, önlerini görmeleri, silah bırakınca ne yapacaklarını bilmeleri gerek.
Herhalde işin bu esas kısmı da Özgür Özel’in önerdiği gibi Meclis’te konuşulmayacak.
Sadece Oslo sürecindeki ses kayıtlardan bile MİT’in bu konularda ciddi bir birikimi olduğunu biliyoruz.
Hatta devlet Çözüm Süreci sırasında bizzat parasını vererek ciddi isimlere PKK’lıların beklentileri ve fikirlerini anlamak için raporlar bile yazdırmıştı.
Üzerinden en fazla 10 yıl geçen bu tecrübelere rağmen süreç kavramını duyunca aklına sadece Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığı için Çukurambar cafelerinde planlanan Bizans oyunları gelenler acaba ne düşünüyor?
Yani 75 yaşındaki Öcalan, 25 yıl hapiste kaldıktan sonra ömrünün belki de son 5 yılını bir havuzlu villada geçirmek için mi böyle bir pazarlıkta bütün itibarını İmralı’da bırakacak?
Ya da Erdoğan, seçimlere terör örgütü liderini serbest bırakarak aday olmuş biri olarak girmenin siyasi maliyetini bilmeyecek bir siyasetçi mi?
Üstelik 22 senede kazandığı 15 seçim zaferinden sonra?
Üstelik Cumhurbaşkanı, Esenyurt gözaltısının olduğu gün yaptığı konuşmayla sürece çok güçlü cümlelerle sahip çıktı.
“Daha önce de çözmeye çalıştık, sırtımızdan vurulduk, ihanete uğradık ama vazgeçmedik” dedi, Bahçeli’nin adımını sahiplendi, “Elini değil gövdesini taşın altına koyarak yaptığı tarihi fırsat penceresi” olarak tarif etti. “Sorunu çözerek 40 yıllık siyasi hayatımı taçlandırmak istiyorum” dedi.
Demek ki onun gözünde de süreç ve Esenyurt aynı sayfada değil.
Dünyaya göktaşı çarpmasından daha düşük bir ihtimalle gerçekleşen Bahçeli’nin çağrısının 40 yıllık bir meseleyi bitirmek için bir daha kolay kolay yakalanamayacak bir fırsat olduğunu söylemek demek, iktidarın her siyasetine onay vermek, onu desteklemek demek değil.
Ama elimizde şu anda bundan daha iyi bir teklif yok.
İktidar değişince bu meselenin de çözüleceğine dair bir garanti de yok. Muhalif aktörler bu konuda hem hazırlıksız hem de ideolojik olarak daha köşeli.
Ve tabii en az 3 yıl daha Türkiye’yi bu iktidarın yöneteceği kesin. Bu üç yıl boyunca hiçbirşey yapmasınlar, iyi bir şey de yapmasınlar diye düşünenler ve bütün enerjilerini iktidarın değişmesine kilitleyenleri ikna etmek kolay değil.
Ama karşımızda Esenyurt henüz bir inşaat cehennemi değil, esen bir köyken başlamış bir mesele var. Hatta Esenyurt’un bu hale gelmesine de neden olan bir mesele bu.
Sorun Esenyurt’ta başlamadığı için çözüm de Esenyurt’ta da bitmedi. Süreç sürüyor.
.04/11/2024 02:01
Diyarbakır’da temkin ve pragmatizm
94
Dicle Toplumsal Araştırmalar Merkezi, Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü, Kurdish Studies Center…
Bunlar Diyarbakır merkezli düşünce kuruluşları. Muhtemelen Diyarbakır; İstanbul ve Ankara’dan sonra en çok düşünce kuruluşunun olduğu şehir.
Aynı zamanda en fazla konferans, panel, sempozyumun yapıldığı da şehir.
Türkiye’nin en aktif, hukuk kültürü ve birikimi olan baroları, en fazla toplantı organize eden, rapor üreten, siyasi ve sosyal tartışmalara katılan ticaret ve sanayi odaları bu bölgedekiler.
Onlarca vakıf, STK sürekli aktif halde. İstanbul ve Ankara dışında Rawest gibi araştırma şirketlerinin olduğu tek şehir de Diyarbakır.
Sadece geçen hafta sonu aynı anda Dicle Toplumsal Araştırmalar Merkezi’nin “Kürt Meselesinde Çözümsüzlük Türkiye’ye Neler Kaybettiriyor” konferansı, Kurdish Studies Center’ın Araştırmacılar Eğitimi, Paris Kürt Enstitüsü ve Mezopotamya Vakfı’nın Kürt şair ve yazar Ceğerxwin’in 40. ölüm yıldönümü için düzenlediği anma programı, DEM Parti’nin toplantısı, Kuzey Yıldızı Vakfı’nın bir Kürt geleneği olan Seva Mexekrej’i (Karanfilli elma) canlandırmak için düzenlediği atölye vardı.
Ama şehrin gündemi Bahçeli’nin uzanan sürpriz eliyle başlayan yeni süreçti.
Süreçle ilgili baskın duygu; temkinlilik.
Temkinli iyimserler ve temkinli kötümserler olarak ikiye ayrılıyor bu temkinliler.
Çözüm Süreci’nden sonra hendek olaylarını yaşamış bir şehrin temkinliliği çok anlaşılır.
Çözüm Süreci ile yeni neslin tabiriyle “fena halde yükselen” şehir, sonra yeniden Yılmaz Erdoğan’ın mısrasındaki gibi “hayal kırıklıklarının başkenti” olmuştu.
Ama Bahçeli’nin elini ve süreci Batı’daki muhalifler gibi kimse de “İçi boş bunun, Erdoğan seçilmek için yapıyor” diye kestirip atmıyor.
Daha doğrusu atmak istemiyor. Çünkü bu ihtimal Batı’daki muhalifler için Kürt müttefiklerini kaybetme ihtimali iken, bölgedeki Kürtlerin doğrudan hayatlarını etkileyecek bir ihtimal.
Her ailede birinci ya da ikinci yakınlardan biri dağda ya da hapishanede. Ya da bu 40 yılda yolu oralardan geçmiş. Ömrü hayatında bir kere gözaltına alınmış olmak sıradan bir sicil. Gencecik insanlar birkaç slogan, evinde bulunan dergi, kitap yüzünden çok kolay açılan terör örgütü üyeliği davalarının sanığı, akıbetlerini bekliyor.
1 Ekim’dan bu yana olanların yarattığı Şaşkınlığı bir esnaf “yani şimdi Bahçeli’ye Biji Serok Bahçeli mi diyeceğiz” diye özetliyor.
DEM’den, Demirtaş’tan ve PKK’dan gelen ilk tepkilerin pozitif olması bu şaşkınlık hissinin bir beklentiye dönüşmesine neden olmuş.
Dicle Toplumsal Araştırmalar Merkezi’nin “Kürt Meselesinde Çözümsüzlük Türkiye’ye Neler Kaybettiriyor” konferansı aslında Bahçeli’nin eli uzanmadan aylar önce organize edilmiş.
Türkiye zaman zaman unutsa ve inkar etse de, zaten bölgenin değişmez gündemi Kürt sorunu.
Diyarbakır’daki otellerin düğünler için yapılmış şatafatlı salonlarının duvarlarında bu mesele üzerine söylenmemiş söz kalmamıştır.
Sadece ben bu otellerde son 10 yılda herhalde en az 10 kez Kürt sorunu temalı böyle bir toplantıya katıldım.
Toplantının yapıldığı salona Diyarbakır’da ve çevre illerde bu meseleyi konuşabilecek herkes yine bıkmadan, sıkılmadan gelmişti.
İstanbul, Ankara ve İzmir’den de yıllardır bu mesele üzerinde çalışmış, konuşmuş isimler davet edilmişti.
Konferans salonuna hakim olan ama misafirlere nezaket gereği dillendirilmeyen duygu “Bunların hepsini defalarca konuşmadık mı?”ydı.
Başlığın girişi de bu bıkkınlık duygusunu yansıtıyordu “Kürt Meselesinde Çözümsüzlük”…
Sanki salondaki insanların omuzlarına bu mesele ve çözümsüzlüğün yükü çökmüş gibiydi.
Bu ağırlığın sebebi aslında Kürt Meselesi’nin aşırı büyüklüğü.
100 yıllık bir meseleden bahsediyoruz.
İçinde 40 yıllık silahlı bir örgüt, hapisteki örgütün lideri, bölgedeki Kürtlerin sorunları, Kürt hakları, Kürtçe dil hakları, ekonomik sorunlar, anayasal sorunlar gibi başlıklar var.
Bunların hepsini aynı anda konuşmak bile zorken, hepsine aynı anda çözüm aramak ve bulmak neredeyse imkansız. Öyle bir devrimci an gelip bu sorunun bütün boyutlarını çözmeyecek.
O yüzden de çözüm; büyük Kürt meselesinin tamamı için aranan ve bulunamayan bir çözüm yani doğal olarak çözümsüzlük haline geliyor.
Ayrıca bu çözümün üzerine Türkiye’nin diğer demokrasi, hukuk, özgürlük meselelerine de çözümün ağırlığı çökmüş durumda.
Toplantıda Kürt sorunu tartışılırken bir anda Türkiye’nin sorunları da konuşulmaya başlandı. Bunları birbirinden ayırmak belki zor ama Kürt sorunu için “Türkiye’nin en önemli sorunu” diye başlayan iddialı cümlelerin sonunda Batı’daki özellikle sol ve liberal muhalifler Kürtlerden kendi meselelerini de çözmelerini bekliyor.
Hatta Türkiye’nin hukuk, demokrasi, özgürlük meselelerinin de çözümü Kürt meselesinin çözümüne şart ya da öncül koşuluyor.
Böylece Kürt meselesinin yükü daha da ağırlaşıyor.
O yüzden ben toplantıda Kürt sorununu parçalamayı ve meseleyle bütünleşmiş kelimeyle söylemek gerekirse “bölmeyi” önerdim.
Meseleyi bölmeyi, tabii böylece çözümleri de bölüp, tedrici olarak zamana yaymayı.
Salona hakim olan çözümsüzlük hissinin sebebi ise hepsi bu sorunun muhatabı, mağduru olmuş, mesele hakkında her ayrıntıya hakim olan insanların aslında çözümün esas aktörleri olamamalarıydı.
Aktör olamayan, olmalarına izin verilmeyen ya da meselenin esas can alıcı kısmının tarafı olmayan insanların omuzlarına çözümün ağır yükünü yüklenmesi bir adaletsizlik.
Çünkü bugün Kürt meselesinin bütün boyutlarını etkileyen en can alıcı kısmı 40 yıl önce bu meselenin çözümü için ayaklanma başlatmış silahlı bir örgütün varlığı, İmralı’daki Özalan’ın ve dağda ve Avrupa’daki PKK’lıların gücü, her tartışmanın, her kurumun, her aktörün tepesinde sallanan kılıcı.
O orada sallanmaya devam ettiği sürece siyasetçilerin, sivil toplum liderlerinin, aydınların aktör olması mümkün değil.
İşte Bahçeli’nin eliyle başlayan süreç meselenin tam da bu esas, acil, hayati kısmının çözümü için bir fırsat.
O silah duvarda asılı durdukça Çehov oyunlarındaki gibi muhakkak patlar ve patlıyor. O silahın o duvardan indirilmesi gerekir.
40 yılın artık rutinleşmiş, sanki hiç bitmeyecekmiş gibi gelen PKK meselesini demokratik bir tartışmayla, hukuk devleti içinde, Meclis’te çözülmesi mümkün değil.
Bu ancak istisnai bir durumda, bir anlaşmayla çözülebilir.
Carl Schmitt’in dediği gibi “Egemen istisnai olana karar verendir”.
Eğer bugünkü egemenler bu istisnai durumu yaratacak güce sahipse, bu gerçekten Erdoğan’ın dediği gibi tarihi bir fırsat penceresidir.
Bunu zorlayan dış ve iç faktörler bir daha bu kadar denk düşmeyebilir, liderler bir daha böyle bir riski kolay kolay almayabilir.
Eğer bu iktidar elindeki büyük güçle ve toplumsal meşruiyetle meselenin bu en büyük parçasını çözecekse o çözmelidir. Yarın bu meselenin çözümünün garantisi yok.
Bu seçimlerden sonraya ertelenebilir bir fırsat değil.
Çünkü Kürt meselesinin çözüleceği büyük bir devrimci an gelmeyecek. Seçimlerden sonra da bu meselenin çözüleceğiyle ilgili mucizevi bir ortam oluşacağının bir garantisi yok.
Bugün bu iktidarla meselenin silahı ortadan kaldırma kısmına yarın başka iktidarlarla diğer boyutlarına çözüm bulunabilir
Kimseye ahlaken ve siyaseten bir bağımlılık duygusuyla hareket etmeden, Kürtlerin kendi meselelerini ve çözümlerini parçalaması, sorunlarının çözümü için pragmatik davranması gerekiyor. Batı’daki muhaliflerin de Kürtlere bu esnekliği tanımaları, mahalle baskısı yapmamaları, kendi sorunlarını çözmeye çalıştıkları için onları ayıplamamaları gerekir.
Sütten ağzı yanmış Diyarbakır, yoğurdu üfleyerek yiyor, temkinli ama bu pragmatizme de yakın duruyor.
.6/11/2024 02:01
Bahçeli’nin realist çözümü: “Önce duvarda asılı tüfeği indirmek”
118
Tiyatroda realizmin öncüsü Anton Çehov’un meşhur sözüdür: “İlk perdede duvarda asılı bir tüfek varsa, ikinci ya da üçüncü perdede o tüfek patlamalıdır” der.
Bahçeli’nin konuşmasındaki çözüm önerisi ile Çehov’un sözü arasındaki ilişkiyi en sona bırakalım.
Bahçeli kürsüye çıkana kadar kayyım kararıyla herkes çıktan sürecin bitişini ilan etmişti. (Hatta bazıları bunu kutluyordu)
Bahçeli’nin de bitirilmiş sürecin ardından kürsüye çıkıp esip gürlemesi, mesela DEM Parti liderinin Mardin’deki mitingde söylediği “Şeyh Saidli, Sakineli” konuşmasına verip veriştirmesi bekleniyordu.
Neredeyse hepsini görmezden geldi.
Kayyımların geçici olduğunu hatırlatmakla yetindi:
“Esenyurt, Halfeti, Batman ve Mardin belediyelerine atanan kayyımlar demokrasinin ve milli iradenin inkarıyla ilişkili değil, söz konusu belediye başkanlarının terör örgütüyle irtibat, iltisak ve illiyet bağlarından dolayıdır. Türkiye’de hukukun üstünlüğü havi ve hâkimdir. Yargı kararlarına riayet ve saygı şüphesiz mecburidir.Geçici olarak görevden uzaklaştırılan belediye başkanları hukuki süreçlerin sonuçlanmasını sabırla beklemelidirler.”
Hatta daha önce hapisten çıkmasına vesile olduğu ve şimdi “terör örgütü üyeliği”nden aldığı cezayla yerine kayyım atanan Ahmet Türk’ün hukuken “teröristliğine” şu sözlerle itiraz etmiş oldu:
“Özellikle ciddi sağlık sorunları olan, yaşı kemale ermiş bulunan ve köklü bir aileye mensup, Kürt ağası Sayın Ahmet Türk’ün istismar edilmesi, İmralı’yla DEM Parti arasına çomak sokma sinsilikleri CHP’nin başını çektiği kara kampanyanın dış bağlantılı mahsulüdür.”
(Kürt ağası ibaresi konuşma metninde yok, onu Bahçeli irticalen eklemiş)
Bu sözlerden Bahçeli’nin kayyım kararlarından habersiz olduğu ya da kayyım kararlarından o kadar da memnun olmadığı sonucunu çıkaranlar haklı olabilir.
Son kayyımların en azından Bahçeli’nin açılımı ve sürecinin bir parçası olmadığı açık.
Bahçeli, iki hafta önce Öcalan’ı Meclis’e çağırdığı tarihi konuşmadan bir gün sonra PKK’nın TUSAŞ’a yaptığı sansasyonel saldırı sonrası bitirmediği süreci, kayyımlarla da bitirmedi.
Kendi fikri müktesebatı içinden barış ve birlik mesajlarıyla konuşmasına başladı:
“Osmanlı İmparatorluğu yerel kültürleri ve etnik toplulukları bünyesinde nasıl bir arada tutup barış ve sükûnet ortamını tesis etmişse, ecdadımızın ayak izlerini takip ederek Türk Barış devrinde aynısı yaşanabilecektir. Türk milleti tarihin hiçbir döneminde asimilasyoncu olmamıştır. Peki tarihin tekerrürüne hizmet etmek varken, milli beraberlik ve kardeşlik mirasını yağmalamak için kuyruğa girenlere göz yummak akıl karı mıdır?”
Sonra herkesin en merak ettiği yer geldi.
Öcalan’a yaptığı çağrıdan geri adım atacak mıydı?
Atmadı, hatta bir adım ileri gitti:
“Geçen hafta açıkladım, herkes konuştu, daha da konuşuyorlar…Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan teröristbaşı, terörün bittiğini, PKK’nın lağvedildiğini, ihanet ve bölücülüğün çıkmaz sokak olduğunu söyleyecekse, haydi DEM grubuna gelsin, bunları teker teker söylesin, ak koyun kara koyun ortaya çıksın, umut hakkından da istifade etsin. Sözümün arkasındayım ve teklifimde ısrarlıyım.”
“Arkasındayım ve ısrarlıyım” dediği çağrısına önceki haftaki çağrısında olmayan bir bölüm daha eklemişti.
Konuşmasındaki en kritik yer aslında “çağrısının arkasında durdu” başlığının altında kalan bu paragraftı.
Şöyle dedi:
“Tabular kalktıkça, ezberler bozuldukça, statüko delindikçe, insanlar birbirine dürüst davrandıkça, içlerinden geçeni özgürce söyledikçe, bir anlaşma ve mutabakat noktasından diğerine küçük adımlarla ilerlemek daha kolaydır.
Anlaşmazlıkların çözümü milli nitelikli kapsayıcı bir düşünce biçimi oluşturmaktan, sorunlara başka türlü bakmaktan, yapıcı, sahici, olgun ve ikna edici tavır almaktan geçmektedir.
Karmaşa çoğaldıkça, kıvrılıp içinden geçebileceğimiz çatlaklar da çoğalacaktır.
İnancım odur ki, çekilen kahırlardan nice lütuflar doğacaktır.”
“Tabular kalktıkça, ezberler bozuldukça, statüko delindikçe…”
Evet bu üç kavramı da Bahçeli kullandı.
Ama burada sadece söz sanatlarından söz etmiyoruz.
Hemen ardından gelen cümleler son derece şaşırtıcı ve ileri bir çözüm perspektifine işaret ediyordu:
“…bir anlaşma ve mutabakat noktasından diğerine küçük adımlarla ilerlemek daha kolaydır.”
Bu cümle Çatışma Çözümü pratiklerini bilen birinin elinden çıkmış gibi görünüyor.
Çatışma çözümlerinde sorun ve çözüm bölünür. Uzlaşılan noktalardan, daha zorlarına doğru ilerlenir.
Bahçeli, bu sözlerle Öcalan’ı silah bırakma çağrısını yapması için Meclis’e çağırdıktan sonra müzakerenin süreceğini söylemiş oluyor.
Yani birilerinin iddia ettiği gibi Öcalan’dan örgüte bir teslim ol çağrısı yapmasını istemiyor. Teslim ol çağrısının Meclis’ten yapılmasını beklemek zaten yeterince saçma.
Ayrıca böyle bir çağrıyı Öcalan neden yapsın ya da hadi diyelim 40 yıllık liderlik karizmasını, ömrünün son yıllarını havuzlu bir villada Netflix filmleri izleyerek geçirerek yakmayı kabul etti, peki başına silah dayatılmamış örgüt bunu neden kabul etsin?
Ama eğer silah bırakma kararının alınması bir müzakerenin başlangıç noktası ise bu teklifin derinliği ve anlamını tamamen değiştiriyor.
Peki, Öcalan ve PKK neden hiç bir şey almadan silah bıraksın?
Böyle bir konjonktür var mı?
PKK’nın bölgedeki kaosu 1991 Körfez Savaşı, 2003 Irak İşgali ve 2013 Suriye İç Savaşı gibi fırsat olarak gördüğü anlaşılıyor. Özellikle Suriye’de ve İran’da tam olarak ne olacağını görmek için ABD seçimlerinin sonucunu bekledikleri de anlaşılıyor.
İran’ın desteği İsrail ile savaşının boyutu, İran’ım Suriye’deki etkisinin artıp atmayacağı gibi PKK’nın kararını etkileyecek başka dış faktörler de var.
Bahçeli, şu cümlelerle fırsatları kollayan PKK’dan bahsediyor gibiydi:
“Gözünü kulağını yarın yapılacak ABD Başkanlık seçimine çevirenler, yeni başkanın kim olacağıyla ilgili toto oynayanlar, acaba nasıl çıkar devşiririz çetelesi tutanalar, alacakları emperyalist suflelerle, hibe edilecek zalim senaryolarla Türk milletinin ve Türk devletinin hakimiyet sınırlarını gevşetmek için pusuya yatanlar. Unutmasınlar ki, en büyük gücümüz çelik gibi sağlam milli birliğimizdir, bu birliği yıkıp geçmeyi amaçlayanların sonu da yalnızca mezarlıktır.”
Konuşmada Bahçeli’nin Erdoğan’ı da teşvik eden ve rahatlatan cümleler kurması dikkat çekiciydi:
“Diyorlar ki, yeni anayasa hazırlık süreci için tahkimat yapıyormuşuz.
Diyorlar ki, Sayın Cumhurbaşkanımızı bir kez daha seçtirmek için yol arıyormuşuz.
Bizim evvela hedefimiz yeni yüzyılda terör kamburundan kurtulmaktır.
Huzurlu ve mutlu bir millet varlığını temin etmektir.
Aklında hala soru işareti olanlar varsa, son tahlilde diyeceğim de şudur:
Eğer terör hayatımızdan sökülüp atılırsa,
Eğer enflasyon canavarına kesif bir darbe indirilirse,
Türkiye siyasi ve ekonomik istikrarın zirvesine çıkarsa,
Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın bir kez daha seçilmesi doğal ve doğru bir tercih değil midir?
Ne yapacağız yani CHP’nin içinde 4 yıl varken adam mı arayacağız?
Bu kapsamda lazım gelen anayasal düzenlemeyi yapmak önümüzdeki görevler arasında olmayacak mıdır?
Devlette devamlılık, siyasette istikrar, Türkiye Yüzyılının inşası için Sayın Recep Tayyip Erdoğan güvencedir, milletin sevdalısıdır, tecrübesiyle ve birikimiyle bize göre tek seçenektir.”
Bu sözlerde “Aklında hala soru işareti olanlar varsa” diye seslenilenlerden biri Cumhurbaşkanı olabilir mi?
Cumhurbaşkanı, geçen haftaki grup toplantısında sadece Bahçeli’ye destek verdiği cümleleri öne çıktı, halbuki konuşmasındaki esas şu cümleleri çözüm sürecine dönüş anlamına geliyordu:
“Türk ile Kürt'ün kardeşliğini büyütmek için ne yapılması gerekiyorsa, nasıl yapılması gerekiyorsa hemen hepsini yaptık, denedik, tecrübe ettik. Fakat her seferinde karşımıza bir duvar, ihanet, bir alçaklık çıktı. Sorundan beslenenler, sorunun çözülmesine engel oldular. Terörden beslenenler, terörün bitmesini istemediler. Şiddetten nemalananlar, şiddetin sona ermesine rıza göstermediler. Kardeşliğin pekişmesiyle Türkiye'nin her alanında büyüyeceğini görenler, kardeşliğin önüne set çektiler, tuzaklar kurdular, gizli aparatlarını harekete geçirdiler. Çok bedel ödedik, çok hayal kırıklığı yaşadık, çok ihanet gördük, kelimenin tam anlamıyla sırtımızdan, birilerinin dediği gibi, maalesef hançerlendik. Ancak umudumuzu kaybetmedik, samimiyetimizi yitirmedik, hüsnüniyetten vazgeçmedik, kardeşlik hukukundan asla ayrılmadık. Önümüze bir kez daha bulunmaz bir imkan çıkmıştır. Allah'ın izniyle rabbim ömür ve fırsat verirse bu meseleyi ülkemizin gündeminden tamamen çıkartarak, millete hizmetle geçen 40 yıllık siyasi hayatımızı taçlandırmak niyetindeyiz."
Fakat ilginç bir şekilde Cumhurbaşkanı’nın hesabından konuşmasında bu güçlü bölümler değil, başka bölümleri tweetlendi.
Konuşma metni, tweetler arasındaki fark bile burada bir kafa karışıklığı olduğunu gösteriyor.
Erdoğan’ın, bu sürece Bahçeli kadar hararetle sahip çıkmadı açık.
AK Parti’nin Kürt meselesini çözümde MHP’nin gerisine düşmesinin sebebi, son 10 yılda AK Parti elitlerinin ve Cumhurbaşkanı’nın yakın çevresinin çözüm süreci gibi konularla oy kaybedeceklerini düşünmeleri ya da son 10 yılda milliyetçiliğin AK Parti çevrelerinde fikri olarak kök salmasının bir sonucu olabilir.
Bahçeli dünkü konuşmasında sanki Erdoğan’ı milliyetçi tepkiler konusunda da teskin edip, “onları dert etme, bana bırak” der gibiydi:
“Hiç kimse karnından konuşmasın, hamaset çukuruna saplanmasın, sahte efelenmelere sapmasın. Bunlar kurusıkı atmasın, palavra anlatmasın, ederinin ve ciğerinin kaç okka olduğunu çok iyi bildiklerimiz fason meydan okumalara hiç mi hiç heves etmesin. Beyler, siz giderken biz geliyorduk, hangi ara bu denli mankurtlaştınız? Bize milliyetçilik dersi vermeye cüret edenlerin, ganimet avında anısızın av olacaklarını, dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan mahrum kalacaklarını hafıza kayıtlarından çıkarmamaları tavsiyemdir.”
Hatta milliyetçi çevrelere cevap verirken, kandan nemalananlardan, terörden geçinenlerden bahsetti ve çok şaşırtıcı bir savaş karşıtı diskur kullandı:
“Teröristbaşının tecridi kalkarsa, DEM Parti grubunda bölücü terör örgütünün eylemsel, pratiksel, amaçsal ve araçsal olarak bittiğini ve sonlandığını açıklamasından şimdiden rahatsızlık duyanlar, terörden geçinen, kandan nemalanan köksüzlerden başkası olmaz, olamaz. Ceset edebiyatı yapanlar, eğer kendilerine güveniyorlarsa, buyursunlar terörle mücadele maksadıyla Mehmetlerimizin yanına gitsinler, dağın başında nöbete girsinler, o zaman göreyim alayının ense tıraşını.”
Bahçeli, milliyetçilere milliyetçilik ayarı verirken çok ilginç şeyler de söyledi:
“Öcalan İmralı’da yatıyor, fakat DEM Grubu’nda 57 Öcalan gölgesinin ayakta olduğunu niye görmüyorsunuz? Neden itiraf edemiyorsunuz? Cesetlerinin çiğnenmesinden bahseden aslan parçaları, 1965 yılından bugüne kadar; devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne ters bakan 339 bölücü milletvekilinin Meclis çatısı altında görev aldığını size nasıl anlatalım? Bu sarih gerçeği daha nasıl açıklayalım?”
Bahçeli, bu sözleri Öcalan’ı Meclis’e çağırmasını eleştirenlere söylerken, şöyle de demiş oldu:
DEM Parti, PKK’nın siyasi kanadı, bunu hepimiz biliyoruz, o halde artık bu herkesin malumu olan ama bununla yaşanmayacak gerçeğe bir çözüm bulalım.
İşte tam konuşmanın bu kısmı Bahçeli’nin realist ve Çehovvari çözüm önerisini anlatıyor.
Bahçeli, ilk adım olarak tüfeğin duvardan indirilmesini öneriyor.
Çünkü o tüfek duvarda asılı olduğu sürece patlıyor ve patlayacak.
Bu patlamanın şarapnel parçaları kayyımlar olarak, Demirtaş ve siyasetçilere yönelik tutuklamalar olarak, parti kapatmalar olarak, yurtdışına operasyonlar olarak hasarlara neden oldu ve oluyor.
Hukuk sistemi, ifade özgürlüğü, demokrasi, seçimler silahın gölgesinde kalıyor ve o tüfekle yaralanıyor.
Kayyımı ya da Demirtaş’ın durumunu eleştirmek haklı ama bütün bunları yaratan silahtan bahsetmeden bunu yapmak bitmeyen bir mağduriyet sarmalı yaratmaktan başka bir işe yaramıyor.
O tüfeğin duvarda asılı durmasının Kürtlerin hayatlarına hiçbir olumlu katkısı yok. O tüfek Kürtleri korumuyor, tam aksine onların kazanımlarına, siyasetlerine, özgürlüklerine ve hukuklarına zarar veriyor.
Bir zamanlar PKK’nın sebep değil sonuç olduğunu söylemek ilerici, liberal bir argümandı.
Çünkü PKK, Kürt sorununun bir sonucuydu. Ama şimdi PKK ve PKK’nın işlevsiz silahı Kürtlerin yaşadığı pek çok sorunun sebebi haline geldi.
Artık 80’lerde, 90’larda, 2000’lerde değiliz. Kürt siyaseti, silahlı örgütten daha güçlü, daha belirleyici.
O halde ilk iş her şeyi zehirleyen o tüfeği duvardan indirmek olmalı.
Bahçeli tüfeğin duvardan indirilmesini herşeyin önüne koyuyor. Klasik önce haklar, özgürlükler, kazanımlar sonra silaha veda sırasını tersine çeviriyor.
Tabii ki bu dört tarafı sarılmış PKK’ya megafonla yapılan bir teslim ol çağrısı değil bu, bu Meclis’e yani konuşmaya bir davet. DEM’in PKK ile aynı şey olduğunu söylerken bunu bu kez ihbar etmiyor, çözüm bulunması gereken bir gerçeği hatırlatıyor, her şeyin adını koyuyor.
Öcalan’ı ve PKK’yı doğrudan muhatap alarak siyasete davet ediyor.
Türkeş’in 90’larda Ermenistan Cumhurbaşkanı Levon Ter Petrosyan ile barışma girişimlerini hatırlıyor insan.
Oradaki gibi abdestinden kimsenin şüphe etmeyeceği bir adresten, Meclis’in, kamuoyunun o kadar da önemli olmadığı, güçlü iki liderin he rşeye karar verebileceği bir dönemde, oy ve gelecek beklentisi olmayan olgun bir liderden geliyor bu teklif.
Böyle realist ve cesur bir teklif her zaman gelmez.
40 yıl sonra o tüfek artık duvardan indirilmeli.
.9/11/2024 02:01
Trump, Bahçeli’nin çözümüne yardım edebilir mi?
57
Başkan JFK’nin kendisi gibi suikast sonucu öldürülmüş kardeşi Robert Kennedy’nin oğlu olan ve Demokrat Parti’de başkan aday adayıyken çekilip Trump’a destek açıklayan Robert Kennedy Jr ilginç bir muhalif.
Güçlü bir aşı ve FDA karşıtı. Amcasının CIA tarafından öldürüldüğünü düşünüyor.
Kennedy’nin muhafazakarların en favori TV yıldızı olan Tucker Carlson’a verdiği 2019 tarihli bir röportaj Türkiye’de seçimlerden sonra yeniden dolaşıma girdi.
Kennedy, Trump’ın başkanlığı sırasında Suriye’den asker çekme kararını nasıl verdiğini anlatıyor:
“Geçen gün uçakta Başkan Trump ile birlikteyken Orta Doğu hakkında konuşuyorduk.
Bir kağıt aldı ve üzerine Orta Doğu'nun haritasını çizdi—tüm ülkelerin yer aldığı bir harita, ki çoğu Amerikalı bunu yapamazdı.
Sonra her ülkenin asker sayısını yazdı.
Özellikle Suriye ve Türkiye sınırına odaklandı ve dedi ki:
“Suriye ve Türkiye sınırında, bombalanmış küçük bir kampta 500 askerimiz var.”
Devam etti: “Türkiye’de 750,000, Suriye’de ise 250,000 asker var.
Eğer birbirlerine karşı harekete geçerlerse, biz ortada kalıyoruz.”
Generallerine sordu: “Bu 500 askere ne olacak?”
Generallerden biri, “Onlar ölüme terk edilecekler,” diye yanıtladı.
Ve Trump da “Onları çıkarın!” dedi.
Yani, bu tür bir bilgiye sahip bir başkan istiyoruz.
Mantıklı sorular soracak ve Amerikalılar için doğru kararlar verecek bir başkan.”
Kennedy’nin de bunu savunduğu anlaşılıyor. Çünkü Kennedy, Amerikan askerlerinin başka ülkelerin içişlerine karışmasını emperyalizm olarak görüyor.
Hatta bu Kennedy ailesinde bir aile geleneği bile olabilir.
Daha önce yazdığı bir makalede Kennedy, 1957 yılında büyükbabası Büyükelçi Joseph P. Kennedy’nin CIA'in Ortadoğu'daki gizli fesatlarını araştırmakla görevli gizli bir komitede yer aldığını ve imzacısı olduğu “Bruce-Lovett Raporu”nda Ürdün, Suriye, İran, Irak ve Mısır'daki CIA darbe planlarını teşhir ettiğini anlatmış.
Suriye'de 1957’de CIA tarafından gerçekleştirilen başarısız darbenin ardından, amcası Senatör John F. Kennedy’nin yaptığı “Emperyalizm-Özgürlüğün Düşmanı” konuşmasını hatırlatmış.
Makaledeki bir başka iddiada 1957’de ABD’nin Suriye’de Baas iktidarını devirmek için planladığı darbede Türkiye ile işbirliği yaptığı:
“ABD, Türkiye'yi Suriye'yi işgal etmesi için kışkırttı. Türkler Suriye sınırına 50.000 asker yığdı ve ancak liderleri ABD müdahalesine öfkelenen Arap Birliği'nin birleşik muhalefeti karşısında geri adım attı. CIA, sınır dışı edilmesinden sonra bile Suriye'nin demokratik yollarla seçilmiş Baas hükümetini devirmek için gizli çabalarını sürdürdü. Matthew Jones'un “The ‘Preferred Plan’” (Tercih Edilen Plan) adlı kitabına göre CIA, İngiliz MI6 ile birlikte bir “Özgür Suriye Komitesi” kurmayı planladı ve “Amerikan komplosunun” ortaya çıkmasına yardımcı olan üç Suriyeli hükümet yetkilisine suikast düzenlemesi için Müslüman Kardeşler'i silahlandırdı.”
Hikayenin sonunda tabii son Suriye iç savaşını da ABD’ye bağlıyor.
TİP üyeleri bile Kennedy kadar ABD ve CIA muhalifi olmayabilir.
İşte bu anti-Amerikan emperyalist Kennedy’nin Trump kabinesine Sağlık Bakanı olarak girmesi bekleniyor.
Aslında Kennedy’nin temsil ettiği bu Amerikan “establishmentı” karşıtı görüş, Amerika’da liberteryan Demokratlar ve sağcı Cumhuriyetçilerin resmi ideolojisi.
Bu iki akım da Amerikan devletinden nefret etmek de buluşuyor. Onlara göre Washington, eyaletlere ve insanlara karışan, özgürlük düşmanı, komplocu, kumpasçı, bir yerdir ve ona karşı içeride ve dışarıda mücadele edilmelidir.
Hiçbir zaman bir ideolojisi olmamış pragmatik ve dengesiz bir işadamı olan Trump,
İsrail yanlılığı, göçmen karşıtlığı, ırkçı imalı sözleriyle pek çokları tarafından şahin bir sağcı muamelesi görüyor. Hatta Trump’ı neo-con zannedenler bile var.
Ama Trump, bunlardan hiçbiri değil. Bunlardan hiçbiri olacak kadar sofistike biri değil.
Ama bu statüko karşıtı devlet karşıtı fikirlere eğilimli.
Yeniden dolaşıma giren bir FoxNews röportajında Amerika’nın tarihinde işlediği suçlar konusunda gerçek bir Cumhuriyetçi sağcı olan spikerle tartışmıştı:
“Ülkemizin masum olduğunu mu düşünüyorsun? Birçok hata yaptık. Irak savaşına en başından beri karşıyım. Ve birçok insan öldü, etrafta birçok katil var, inan bana.”
“America First” fikrinin de Trump’ın dünyasında etki ettiği anlaşılıyor.
Özetle bunu söyleyenler diyor ki; Bize ne Avrupa’dan, NATO’dan, dünya jandarmalığından, Ortadoğu’dan. Bizim için öncelik insanlık, dünya değildir. Ulusal çıkarlarımızdır. Paramızı çöllere ya da Avrupalıların konforuna harcamayalım.
Bir tür pasifist ulusalcılık bu.
Tabii bu fikrin devamında da daha bilindik bir Amerikan dış politikası tercihine yollar çıkıyor: İzolasyonizm.
Yani, dünyanın meselelerinden elini eteğini çekme, içine kapanma fikri.
Başkan Yardımcısı JD Vance de Senato’deyken bu fikrin en hararetli sözcülerinden biriydi.
Bir konuşması yeniden dolaşıma girdi:
“Biz dış politikamızı, diğer ülkelere karşı sürekli öğüt veren, ahlaki dersler veren bir yaklaşıma dayandırdık; bu yaklaşımı istemeyen ülkelerle de aynı şekilde davranıyoruz. Çin’in dış politikası ise yol, köprü yapmak ve yoksulları doyurmak üzerine kurulu. Bence bizim de saygıya dayalı, ahlaki öğütler yerine bu ülkenin ulusal çıkarlarına dayalı bir dış politika izlememiz gerek.”
Cumhuriyetçi Parti’nin yüklerinden kurtulmuş olan Trump, izolasyonizm, America First anlayışı, dünyadan asker çekme, savaş başlatmama gibi vaadlerine uygun bir kabine kurarsa beklenmedik hayırlara neden olabilir.
O hayırlardan biri de Türkiye’de yeniden açılan çözüm sürecine yarayabilir.
Mesela hiç beklenmedik biçimde Trump’ın Suriye’den asker çekme planı, Devlet Bahçeli’nin PKK’ya çağrısıyla eşleşebilir.
Belki de ABD’ye, Avrupa’ya, Çin’e ve hatta Ortadoğu’ya kaos vaat eden Trump, Türkiye’de barış ve çözümü getirir.
.11/11/2024 02:35
Diyarbakır’da bir Salem mahkemesi
166
Arhur Miller’ın meşhur tiyatro oyunu Cadı Kazanı, 1692-1693 yılları arasında ABD’nin Massachusetts eyaletindeki Salem kasabasında 29 insanın cadılık suçlamasıyla mahkemede yargılanıp idam edilmesini anlatır.
Aslında Miller’ın anlattığı Salem kasabasındaki cadı mahkemeleri değil, ABD’de 40’lı yılların sonunda başlayan McCarthyci komünist cadı avıydı.
Eğer bu aralar Türkiye’de cesur bir Arthur Miller olsaydı, 400 yıl önceki Salem’deki cadı mahkemelerine benzeyen başka bir mahkemeyi yazardı: Diyarbakır’da başlayan Narin Davası’nı.
Bunun için cesaret gerekiyor, çünkü bu dava, yalan haberler ve neredeyse tamamı boş çıkmış iddialarla kışkırtılmış büyük bir kalabalığın şeytani bir aileyi toplu linç ayinine döndü.
Çok izlenen bir gazetecinin geçenlerde yaptığı yayında söyledikleri bütün bu bilgi çöplüğüyle yaratılan şeytani, cadı aile imajının bir özetiydi:
“Şeytan denen bir varlık var ise eğer onu ete kemiğe büründürüp getirsen, Tavşantepe köyünden kaçar kardeşim. Oradaki ne üdüğü belirsiz bir grup, 80 milyon, 85 milyon kaç saatlik nüfusu Türk vatandaşa dalga geçiyor. Belli ki yanlarına siyaseti de almışlar. Belli ki yanlarına AKP'nin bölgedeki güçlü isimlerinden bazılarını da almışlar. Ama toplumsal baskı o kadar yüksek ki o AKP'nin güçlü isimleri bile bölgedeki konuyu en azından şimdilik görebildiğimiz kadarıyla örtbas etmeye yetmiyor. Savcılık biraz daha detaylara girmiş ve HTS kayıtlarına bakmış. Kimin telefonu cinayet saatinde veya cinayetin işlenildiği düşünülen saatte nerede? diye bakmışlar ve Narin’in evinde bütün bu olan bitenin meydana geldiğini bir anlamda çözmüşler diyeyim. Çünkü suçlanan amca sürekli eve girip çıkıyor. Üç kez eve girip çıkmış. Bütün teyzeler, halalar, amcalar herkes eve girip çıkıyor ve belli ki o sırada evin içinde bir şeyler oluyor. Daha da öteye gitmişler ve su tüketimlerine bakmışlar. Ve o saatte, o olayın olduğu sıralarda, su tüketiminde de büyük bir artış fark edilmiş. Ve o zaman zarfı içerisinde. Ve belli ki evde bir temizlik yapılmış. Keza yine evde DNA buluntularını ortadan kaldıracak bir takım maddeler kullanarak temizlik faaliyeti bulunmuş. Yani şu görülüyor, bu aile çok bilinçli bir katiller sürüsü aslında. Delilleri nasıl kırartacaktığını biliyorlar, nasıl hangi yöntemlerle suçu anonimleştirebileceklerini biliyorlar, nasıl bir dna'nın ortadan kaldırılacak temizliği… her şeyi biliyorlar. yani organize bir kriminal çete gibi davranıyor aile. Vallahi içimden geçen ne biliyor musun? Öylesine şeytani bir köyle karşı karşıyayız ki keşke haritada böyle bir yer olmasa diyorum. Annesin ulan sen, anne, anne. Ve o anne bu suçun ortağı kardeşim ya. Cezaevinde bunları koruyorlarmış, güvenlikleri için falan bir şeyler yapıyorlarmış. Ya ne güvenliği ya? Bunlar insanlıktan çıkmışlar ya.”
Köyün yok olmasını, aile üyelerinin cezaevinde korunmamasını bile savunacak kadar öfkeli ama oturup 12 sayfalık iddianameyi bile okumaya zahmet etmemiş.
İddianamede bütün aile üyelerinin eve girip çıktığı iddia edilmiyor, evde olduğu iddia edilen sadece üç aile üyesi var.
Halıların yıkandığı, su tüketiminin arttığı iddiaları zaten yalan.
Neredeyse bütün mensupları defalarca gözaltına alınmış, üç üyesi müebbetle yargılanan, 6 üyesi daha hapiste olan ailenin iktidar tarafından korunduğu iddiası bomboş. Neden bir küçük kızı öldürmekle suçlanan bir aile korunsun, bu köylü ailenin ne gibi bir özelliği olabilir gibi basit bir sorunun bile cevabı yok.
Zaten bakanlar aileye başsağlığı dilemedi. Mahkemede Aile Bakanlığı da müşteki olarak temsil ediliyor.
Bakanlığın avukatı elde hiçbir delil olmadan "Cinayetin aile içerisinde yaşanan bir olay nedeniyle olduğu değerlendirilmektedir. Sanıkların üst sınırdan cezalandırılması gerekmektedir. Hiçbir çocuk en yakınları tarafından bu kadar yalnız bırakılmamıştır. Bu nedenle tüm Türkiye Narin'in ailesi olmuştur” dedi, en absürt iddiaları bu avukat sanıklara sordu.
Peki bu toplu lincin sebebi ne?
Tabii ki en başta aylardır medyada dillendirilen ve neredeyse tamamı boş çıkan, yalanlanan iddialar.
Bir kaçına bakalım;
Bir benzincinin Salim Güran’ın arabasının ön koltuğunda Narin’in cesedini battaniyeye sarılı halde gördüğü, kamera kayıtlarını Jandarma’ya verdiği iddia edildi. Benzinci sahte bir hesap çıktı, öyle bir benzinciye gitme ya da kamera kaydı olmadığı ortaya çıktı.
Narin kayıpken bir terlik bulundu, anne “terlik Narin’e ait değil” deyince kızının bulunmasını engellemeye çalışmakla suçlandı. Sonra Narin bulununca terlikleri de konduğu çuvalın içinden çıktı.
Narin’in evindeki halıların delilleri karartmak için yıkandığı iddia edildi. Halbuki otopsi raporuyla küçük kızın elle boğularak öldürüldüğü tespit edilmişti. Yani halıların üzerinde bir delil olamazdı. İddianameyle evdeki bütün halılar ve battaniyelerin incelendiği ve hiçbir delile rastlanmadığı ortaya çıktı.
Aile Meclis’i karar aldı, bütün köylüler akıllı telefonlardan tuşlu telefonlara geçti diye günlerce yazıldı, şeytani ailenin omerta sessizliği haberleri yapıldı. Yine iddianameden akıllı telefonları Jandarma’nın topladığı ve yerine köylülere tuşlu telefon dağıttığı ortaya çıktı.
Kuran Kursu’nun imamı işin içinde, telefonundan seks videoları çıktı dendi, yalan çıktı.
Aile üyelerinin patates hatlar aldığı iddia edildi, yalanlandı.
Ceset daha hızlı çürüsün diye DSI’de çalışan aile üyesi derenin suyunun debisini yükseltti diye yazıldı, yalan çıktı.
Evlerine kameralar vardı, kayıtları sildiler dendi. Kameraların olaydan sonra takıldığı tespit edildi.
Kameraların kayıtları toplandı, gizli aile meclisi toplantıları denen aile mensuplarının ev oturmalarının ses kayıtları incelendi, hiçbir şey çıkmadı.
Narin’in Salim’in öz kızı olduğu iddia edildi. İddianamede Narin’in DNA raporuyla mevcut anne ve babasının tespiti bile yapıldı.
Narin’in DNA’sının Salim’in arabasının ön koltuğunda tespit edildi dendi, arka koltukta da saç teli çıktı. Annesi düğün için arabaya binmiştik dedi.
Köyün Hizbullah köyü, korucu köyü, aşiret köyü olduğu iddiaları boş çıktı. Köyde cephane çıktı iddiası, yalanlandı.
Günlerce medyada cinayeti çözen ses kaydı diye döndürülen Salim Güran’ın 15 yaşındaki çalışanı R.A.’ya telefonda gönderdiği ses kaydında “Ramazan kız öldü mü yaşıyor mu” diye sorduğu iddiası tamamen yalan çıktı.
En son mahkemede konuşmanın orijinal Kürtçesi dinlendi. Kayıtta kız ya da öldü gibi bir kelime geçmediği gibi “tiştek te” ifadesinin “sana ait bir şey” mi “fıskiye” mi olduğu tartışıldı.
Bu cadı avında ideolojik ayrımlar kalkmış; iktidar ile DEM Parti ittifak halinde.
Sanıkların mahkemedeki ayrıntılı işkence iddiaları bile sosyal medyadan davayı izleyenlerin “oh olsun, Jandarma’nın eline sağlık” alkışlarıyla karşılanıyor. Anne Yüksel Güran’ın mahkemede “beni asın, namusuma laf etmeyin, neden kimse bizi dinlemiyor” diye ağlayarak savunmasını yaptığı, bu sırada bütün aile üyelerinin ağladığını yazan gazetecilerin mesajlarının altına en kibarı “showu kes, sen zaten Narin’i hiç sevmedin ki” olan hakaretler sıralanıyor.
Normal zamanlarda “Jandarma’nın Kürt köylülere işkence ettiği iddiaları”na hemen kulak kabartan Baro, insan hakları dernekleri bile önyargılarla davada taraf oldukları için bu kez “delil nerde, başvurunuzu yaptınız mı” gibi İsveççe sorular soruyor.
Ortada bir cinayet var ve aylar sonra, iddianameden sonra ve üç günlük duruşmalardan sonra hala eldeki tek delil çarpışık HTS baz kaydı denen ve kimsenin ne olduğunu tam olarak bilmediği bir yöntemle anne, amca, abi ve komşu Nevzat’ın Narin’in kaybolduğu sırada evde olduğu ile ilgili bir tespit.
Evde olup, ne yaptıklarıyla ilgili tek delil ise cesedi dereye gömdüğünü itiraf eden Nevzat’ın üçüncü ifadesi. İlk iki ifadesi ise tamamıyla başka senaryolar üzerine kuruluydu.
İlk cinayet iddiası şu; amca ve anne cinsel ilişkiye giriyor, Narin bu ilişkiyi görünce amca onu öldürüyor.
Bu senaryoya göre 20 yaşındaki ağabey de anne ve amcası cinsel ilişkiye girdiği sırada evde. Ama ağabeyin namusuna dokunmayan bu ilişkiyi Narin görünce amca onu öldürüyor.
İkinci iddiaya göre cinayeti ağabey işliyor. Çünkü Narin ağabeyini eşcinsel ilişki, ensest ilişki ya da köpekle ilişki sırasında görmüş. Ya da bir kaza olmuş. Aile üyeleri de ağabeyi korumak için sessizlik yemini etmişler. Günün sonunda ağabey, anne, amca müebbete doğru gidiyor ama nedense sessizliklerini bozmuyorlar.
Üçüncü iddia ise en tuhafı; öyle bir şeyi saklıyor ki aile bu uğurda üç kişi kendini yakıyor.
Ama bu sır uğruna cinayet işleyecek ve sonra omerta sessizliğine gömülecek kadar şeytani ve bilinçli olan ailenin reisi Salim, cinayetten sonra bir araç satışı meselesinden bir süredir kavgalı oldukları yan komşularını çağırıyor, ona kızı öldürmesine neden olan ilişkiyi itiraf ediyor, yetmiyor bir de onu cinayetten haberdar ediyor. Ailenin onlarca mensubu olmasına rağmen cesedi yok etme işini de ona veriyor.
Ve bütün bunlar da kamera kayıtlarına göre sadece 15 dakika içinde oluyor.
İşte bütün Türkiye’nin doğruluğundan şüpheye düşmediği cinayet senaryoları bunlar.
Üstelik şahitleri de 8 yaşındaki bir kızın cesedini yok etme işini hemen üstlenmiş, onu bir çuvala koymuş, çuvalı kızın çantasının ipiyle bağlamış, onu derenin kenara koyup üzerine 20 kiloluk bir taş bırakmış, sonra da yengesine peynir alamaya gitmiş bir adam.
Üstelik bütün bunları da vicdanı rahatsız olduğu için değil, arabasının dere kenarına gittiği kamera kayıtlarında ortaya çıkınca itiraf etmiş.
Katil o olabilir mi diye soranlar aileyi korumakla, aileden para almakla, iktidarı korumakla suçlanıyor. Bu soğukkanlı katil adayı milyonlarca tarafından korumaya alınmış durumda.
Bütün aile üyelerine işkence yapılması, gözyaşları içinde verdikleri ifadeler bile bu güçlü kanaati değiştirmiyor.
Kalabalık kalemin hemen kırılmasını bekliyor. O yüzden savunmaya bile tahammülsüzler. Gülben Ergen, sanıkların avukatlarının adlarının açıklanmasını bile istedi.
Neyse ki mahkeme başkanı adil bir hakim ve iddiaları dinliyor, lince ortak olmuyor.
Mahkemeye Jandarma Karakolu’na ait kuleden yeni kamera görüntüleri geldi. Çarpaşık baz tespitinin nasıl ve kim tarafından yapıldığıyla ilgili bilgiler de bir sonraki celseye gelecek.
Ama bu saatten sonra aile üyelerinin cadı çıkmaması kalabalığı kesmeyecektir.
Evet bunlar 2024 yılında Diyarbakır’da oluyor, 1692 yılında Salem’de değil.
.16/11/2024 00:01
Peki devrin şartları nasıldı?
176
Nobel İktisat ödüllü Daron Acemoğlu, Nobel Edebiyat Ödüllü Orhan Pamuk ile aynı kaderi paylaşacak gibi duruyor.
Nobel’i görmezden gelinen, küçümsenen, “zaten bunu dediği için verdiler” Nobelliler kategorisine girmesine çok az kaldı.
Sebebi, ülkelerin tarihini demokrasi, kurumlar, katılımcılık açısından değerlendirirken, bir gaflet anında kendi ülkesi ve Atatürk dönemiyle ilgili de konuşması:
“Atatürk’ün o sırada politik sistemi açabilmek gibi bir elinde opsiyon olmasına rağmen tam tersini yapıyor. Elinde gücü merkezileştirmeye çalışıyor. Yani mümkün müydü gerçekten daha demokratik bir şey olması? Belki de mümkündü. Niye? Çünkü Osmanlı’dan başlayarak yani I. Dünya Savaşı’ndan önceki parlamentolara bakarsanız daha çoğulcu bir sistem var. İstiklal Savaşı sırasında bile var. Atatürk iyice ele geçirmeden önce.”
Acemoğlu’nun Türkiye’den epey uzakta kaldığı, Türkiye’yi hala 2010’ların Türkiyesi zannettiği anlaşılıyor.
Halbuki Türkiye’de uzun süredir muhaliflerin Atatürk hakkında ilkokul öğretmenlerinden duyduklarından fazlasına tahammülü yok.
İşin aslını bilenler de “ne gereği var şimdi” diyerek bu cehalet perdesinin arkasına geçiyor, kendisini Instagram Kemalizminin güvenli ve linç edilmeme garantili kollarına bırakıyor.
Bugünkü iktidara kızan çareyi bugünün bütün cevaplarını hayali bir geçmişte bularak kendini avutuyor. Sonra da eline kırbacını alıp, vuruyor tarihin sırtına “bunların hakkından ancak Atatürk gelmiş”leri.
Bu gönüllü cehaletin, 90’lar Kemalizm’inin şeytani “ikinci cumhuriyetçiler”i gibi, “her kötü şeyin sebebi post-Kemalistler ” diye akademik teorisi bile yapıldı.
Bu basit tarihe göre kara sabanlar çeken cahil köylülerden, kafeslerin ardındaki kadınlardan, Cumhuriyet’i camış zanneden mebuslardan oluşan, herkesin hayatının padişahın iki dudağı arasında olduğu bir karanlığın ortasına Atatürk güneş gibi doğdu.
Neredeyse 1923’den öncesini Cilali Taş Devri zanneden bir kitleye konuştuğu unutmuş Acemoğlu.
Nobelli bir iktisatçı olarak, Berna Laçin ve Şahan Gökbakar kadar tarih epistemolojisine de hakim olmadığı anlaşılıyor.
Çünkü, dünya tarihini incelemiş, bestseller kitaplar yazmış ama tarihi kendi şartları içinde değerlendirmesi gerektiğini öğrenememiş!
Peki neydi o devrin kendi içinde değerlendirilmesi gereken kendi şartları?
Önce dönemin iç şartlarına bakalım.
Şahan Gökbakar ve Berna Laçin’e anlatmak kolay değil ama Türkiye, Namık Kemal ve kuşağının büyük fikri ve siyasi mücadeleleri sonucunda, Avrupa’daki pek çok ülkeyle eş zamanlı olarak ya da birkaç 10 yıllık bir gecikmeyle 1876’da ilk Meclis’in açıldığı, ilk Anayasa’nın yürürlüğe girdiği ve bir yıl sonra ilk seçimlerin yapıldığı bir ülkeydi.
Yine inanması zor ama 1876’da çıkarılan İntihabat-ı Mebusan Kanun-ı Muvakkatı tadil edilerek 1946’ya kadar yapılan tüm seçimlerde geçerli olmuştu.
İki yıl sonra Meclis tatile, Anayasa rafa kaldırılınca ülkenin içinde ve dışında 30 yıl boyunca Meclis’i yeniden açmak, Anayasa’yı yürürlüğe koymak için ülkenin en donanımlı insanları büyük bir mücadele başlatmışlar, gizli cemiyetler kurup, gazeteler çıkarmışlar ve nihayet 23 Temmuz 1908’de asker-sivil bir halk ayaklanmasıyla 2. Meşrutiyet’i ilan ettirip Meclis’i yeniden açtırmışlardı.
1905 Rus ve 1906 İran Devrimi’nden sonra 1908 Devrimi ile Türkiye, padişahın iki dudağı arasından meşruti demokrasiye geçmişti.
İlan-ı Hürriyet’in 1934’e kadar bayram olarak kutlandığını , Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet, Adalet kavramlarının çocuklara isim olarak verilen yarı kutsal kavramlar haline geldiğini, Meclis, Anayasa ve hakimiyet-i milliye üzerinde İttihatçısından İslamcısına kadar geniş bir mutabakatın olduğunu da bugün anlatmak kolay değil.
Ve esas şok edici haber; Türkiye’de ilk çok partili seçimler 1908’de yapıldı. İttihat Terakki ve Ahrar Fırkası’nın adayları yarıştı.
Çok milletli, çok dinli, çok sesli ilk Meclis toplandı. Meclis’te Yahudi sosyalist de vardı, Arap ittihatçı da, Ermeni liberal de.
Sendikalar kuruldu, grevler başladı, inanmazsın ama canlı bir kadın hareketi bile vardı.
1909’da basına hürriyeti esas alan, sansüre karşı ilk basın kanunu kabul edildi. Ki bu kanun Cumhuriyet’ten sonra da geçerliliğini korudu.
1908 ile 1919 arasında İttihat ve Terakki Fırkası dışında onlarca parti kuruldu: Osmanlı Ahrar Fırkası, Osmanlı Demokrat Fırkası, İttihad-ı Muhammedi Fırkası, İslahat-ı Esasiye-i Osmaniye Fırkası, Ahali Fırkası, Osmanlı Sosyalist Fırkası, Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Milli Meşrutiyet Fırkası, Radikal Avam Fırkası, Osmanlı Hürriyetperver Avam Fırkası, Teceddüt Fırkası, Osmanlı Sulh ve Selamet Cemiyeti, Ahali İktisat Fırkası, Sosyal Demokrat Fırkası, Sulh ve Selamet-i Osmaniye Fırkası…
1911’de Meclis-Mebusan’da beş parti vardı.
1911’de İstanbul’da yapılan ara seçimleri muhalefetteki Hürriyet ve İttilaf Partisi’nin adayı kazanmıştı.
Bu yüzden telaşlanan İttihat ve Terakki 1912’deki seçimlerde devletin gücünü karşısında birleşen muhalefete karşı kullandı.
Trablusgarp Savaşı sürerken, Balkan Harbi eli kulağındayken 1912’de seçim yapıldı.
Sopalı Seçimleri bile sopalı yapan iktidar ve muhalefet arasındaki rekabetti. 1913 Babıali Baskını ve ardından Birinci Dünya Savaşı sırasında İttihatçı diktatörlük kuruldu.
1918’den sonra savaş ve işgal şartlarında çok partili seçimler yapıldı.
1918 ile 1920 arasında iki yıllık fetret döneminde, Türkiye’nin pek çok şehri Bülent Tanör’ün Yerel Kongre İktidarları dediği, seçimlerle kurulan Meclisler eliyle yönetildi.
İstiklal Harbi’ni de kongreler başlattı. Savaş sürerken bile seçimlerle mebuslar seçildi.
Ankara’ya gelemeyen Meclis-i Mebusan üyelerinin vekilliklerini düşürmeyle ilgili bir kanun tasarısını Birinci Meclis kabul etmemişti.
1920’de kurulan Birinci Meclis’te savaş kararlarını tartışan güçlü bir muhalefet bloğu vardı.
İkinci Grup adı verilen bu muhalefet bloğu zannedildiği gibi karşı-devrimci de değildi. Saltanat ve hilafet neredeyse oy birliğiyle kaldırıldı.
Bu mebuslar saltanatı ya da halifeyi geri getirmek istemediği gibi, Cumhuriyet’i de camış zannetmiyorlardı.
Ekim 1923’den önce gazetelerdeki en büyük tartışma nasıl bir Cumhuriyet kurulacağıydı. Tartışma saltanatçılarla cumhuriyetçiler arasında değildi, Amerikan, Fransız, İngiliz tarzı cumhuriyetleri ve yönetim modellerini savunanlar arasındaydı.
En büyük endişe ise güçlü Meclis’in denetim yetkilerinin azalması ve rejimin tek adam rejimine dönmesiydi.
CHP kurulmadan önce Nezihe Muhiddin öncülüğünde bir grup kadının Kadınlar Halk Fırkası kurmaya çalıştığını ama onlara izin verilmediği gibi, kadınlara seçme ve seçilme hakkı için mücadele eden Nezihe Muhiddin’in rejimin gadrine uğradığını maalesef okullarda hala öğretmiyorlar.
1924’ün sonunda dönemin şartları; İstiklal Harbi komutanları, Halide Edip, Adnan Adıvar gibi önde gelen entelektüellerinin önderliğinde, tek adam rejimi tehlikesine karşı Halide Edip’in kaleme aldığı liberal bir parti programı olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurmasıydı.
Yani o dönemin insanları, aydınları, siyasetçileri çok partili, çok sesli bir hayatı talep ediyordu. Hilafetçi, saltanatçı, şeriatçı ya da devrim karşıtı da değillerdi. En az Atatürk kadar terakkiperverlerdi.
Türkiye’nin bunu yapacak bir birikimi de vardı.
Ama tam da Daron Acemoğlu’nun dediği gibi bu yol yerine 1925’de Takrir-i Sükun ile tek parti diktatörlüğü tercih edildi. Partiler kapatıldı, gazeteciler tutuklandı, gazeteler kapatıldı, İstiklal Mahkemeleri bir tasfiye aracı olarak kullanıldı.
Ülkenin en birikimli kadroları ya yurtdışına kaçtı ya da evlerine çekildi.
Yani Atatürk’ün kurduğu CHP tek parti rejimi tam da Acemoğlu’nun dediği gibi bir geri adımdı.
Peki, o devrin dünyadaki şartları bunu mu gerektiriyordu?
Hayır.
Samuel Huntington’ın yaptığı tarihteki üç demokrasi dalgası kategorizasyonuna göre dünyadaki ilk demokrasi dalgası 1828-1926 yılları arasında yaşanmıştı.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yani bizde tek parti rejimi inşa edilirken, Avrupa’da yükselen değer parlamenter demokrasilerdi.
1920’lerde Cumhuriyet kurulurken, Avrupa’da ve dünyanın farklı ülkelerinde 44 partili demokrasi deneyimi vardı.
İngiltere, Belçika, Danimarka, Fransa, Hollanda, İrlanda, İsveç, İsviçre, Norveç’te 1939’da savaşa başlayana kadar, Almanya, Avusturya, Çekya, Estonya, Finlandiya’da 1930’lara kadar, Polonya ve Portekiz’de 1926’ya kadar çok partili demokrasiler vardı.
Komşumuz Yunanistan’da 1864’den 1936’ya kadar, 22-26 yılları dışında 72 yıl, Bulgaristan’da 1878’den 1935’e kadar arada kesintiler ve darbeler olmasına rağmen 66 yıl çok partili parlamenter sistem sürmüştü.
İlk kötü örnek 1922’de iktidarı faşistlerin ele geçirdiği İtalya’ydı ama 1929 ekonomik krizine kadar bu yaygın bir kötü bir model olmamıştı.
Türkiye’de parlamento, halk egemenliği, çok partili hayat geleneği güçlüydü siyasi aktörler, aydınlar bu konuda bilinçli ve talepkârdı.
Nitekim 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kurulmasına izin verilince, yoğun bir ilgi görmüş, ilk yerel seçimde parti baskılara rağmen çok sayıda il ve ilçeyi kazanmıştı.
1945’de demokrasiler savaşı kazanınca çok partili hayata geçiş de çok hızlı olmuş, hiç acemilik çekilmemiş, hemen partiler kurulmuş, ilk özgür seçimde de iktidar değişmişti.
Peki, o devirlerde Daron Acemoğlu gibi resmi söylemin dışına çıkanların başına ne geliyordu?
Çok benzer şeyler.
Ülkenin birikimli insanları, rejimin sadık bendelerine linç ettiriliyordu.
Halide Edip, dünyada ses getiren kitapları, röportajları, konferansları yüzünden Türkiye’deki gazetelerde yıllarca hain damgası yedi, yerden yere vurulmuştu. Ancak 1939’da Türkiye’ye dönebildi.
Yeni Türk Cumhuriyeti umuduyla 1923’de Sorbonne’dan Türkiye’ye gelen Sadri Maksudi, Denizbank adına itiraz edince, ismi koyan Atatürk’ün hışmına uğradı, akşam radyoyu açtıran Atatürk, sofrasındakileri radyoya göndererek sabaha kadar Sadri Maksudi’nin cehaleti üzerine yayın yaptırıp, ertesi günkü gazetelerde tam sayfa olarak yayınlattı.
Yine büyük ümitlerle Rusya’dan Türkiye’ye gelen tarihçi Zeki Velidi, Türklerin Orta Asya’dan geliş ile ilgili resmi hikayeye itiraz edince, tıp doktoru Reşit Galip’e linç ettirildi, ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.
Sosyal psikolojinin kurucularından Muzaffer Şerif, 40’ların faşizmini eleştirince üniversiteden atıldı, tutuklandı, ancak ABD’ye kaçarak kurtuldu.
Bu hikayeler kesintisiz olarak böyle devam etti.
Muhtemelen Daron Acemoğlu Türkiye’de kalsaydı tarihin bir kırılma anında başına benzerleri gelebilirdi.
Tabii bütün bunları Daron Acemoğlu, Şahan Gökbakar’dan daha mı iyi bilecek?
Maalesef bu devrin şartları da böyle.
50 yıl sonra bu devrin tarihi yazılırken, “o devrin şartları öyleydi, ABD’de Trump, Rusya’da Putin, Macaristan’da Orban vardı, o devri şartlarına göre değerlendirelim” diyenler de muhakkak çıkaracaktır.
Herhalde onlara da benzer bir anlayışla yaklaşılır!
Tabii o devrin şartları nasıl olur bilinmez!
.18/11/2024 00:01
Türkiye’nin değişen değerleri, eskimeyen değerleri
59
Başkanlığını AK Parti kurucularından, eski İçişleri Bakanı Prof. Dr. Beşir Atalay’ın yaptığı Ankara Sosyal Bilimler Vakfı, “Türkiye’de Kimlikler: Din, Ekonomi, Siyaset” başlıklı bir 2024 değerler araştırması yayınladı.
Beşir Atalay, AK Parti’nin kuruluşundan itibaren partinin fazla görünür olmayan güçlü mutfağının başındaki aşçıydı.
Parti programı dışında, AK Parti iktidarının çözüm süreci gibi büyük siyasi adımlarının tasarlanmasında, kadroların oluşmasında etkiliydi ve iktidarın ve Erdoğan’ın karar alma mekanizmalarının merkezinde yer alan kamuoyu araştırmalarının başındaydı.
Ankara Sosyal Bilimler Vakfı’nın yaptığı bu ilk araştırma da Ömer Demir, İbrahim Dalmış, Ömer Toprak ve Cem Eyerci gibi bir kısmıyla Atalay’ın ANAR’da da birlikte çalıştığı yetkin isimler tarafından yapılmış.
5618 kişilik örnekleme sorulan ilginç sorulara verilen cevaplar üzerinde uzun uzun konuşulmayı hakediyor.
Araştırmaya katılanlara bir liste verilerek bu kimliklerden hangilerini onayladıkları sorulmuş.
Listenin zirvesi Türkiye’deki apati halini gösteriyor. İlk dört sırada renksiz kokusuz dört kimlik var; Birinci sırada yüzde 93,1 ile “Çevreci”, ikinci sırada yüzde 91,8 ile “İnançlı”, üçüncü sırada yüzde 85,5 ile “Milliyetçi” ve dördüncü sırada yüzde 82,3 ile “Cumhuriyetçi” var.
Yani yaygın ideolojik pozisyonlardan hiçbiri yok.
Geri kalan sıralama ise şöyle:
“Demokrat 76,8
Ulusalcı 73,5
Atatürkçü 70,9
Dindar 69,7
İslamcı 66,5
Muhafazakâr 58,7
Sosyal demokrat 55,4
Kemalist 35,7
Sağcı 28,3
Solcu 16,2
Yani toplumun çoğunluğu İnançlı ama daha azı dindar, İslamcı ya da Muhafazakar olarak bunu tarif ediyor. Cumhuriyetçi kavramı da Atatürkçü, Kemalist, Sosyal Demokrat’tan daha fazla. Sağ ve sol ise artık kötü şöhretleriyle kimlik tariflerinin uzağına düşmüş.
Araştırmada “Atatürkçülüğün daha önce ayrıştırıcı bir kimlik olarak öne çıkarken şimdi toplumun çoğunluğu (%71) tarafından sahiplenilir hale gelmiş olmasının” altı çiziliyor. Kemalist ile Atatürkçü arasındaki büyük onay uçurumu ise bu yeni amorf Atatürkçülüğün eski ideolojik Kemalizmden farkını ortaya koyuyor.
Araştırma toplumdaki sekülerleşmenin boyutlarını da gösteriyor. Ama bu sekülerleşme dinsizleşmeden çok tepkisel bir sekürleşme.
Araştırmada örneklemler ikiye bölünmüş; “laik” yerine “modern”, “dindar” yerine de “muhafazakar” denmiş. Buna göre;
“Devlet laik olmalıdır” görüşünü benimseme oranı; modernler’de yüzde 89 muhafazakarlarda yüzde 71,8.
Bu herhalde laikliğin Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye’deki en popüler olduğu zamanlarda olduğumuzu gösteriyor.
Ama bu laiklikte devletin dinden elini çekmesi talebi pek yok.
“Devlet din işlerine karışmamalı” görüşünü benimseme oranı; modernlerde yüzde 67, muhafazakarlarda yüzde 51.
Ama devlet yönetiminde dindar yöneticilerin karnesi araştırmaya göre zayıf.
“Devlet yönetiminde daha çok dindar olmalı” görüşünü benimseme oranı; modernlerde yüzde 25, muhafazakarlarda yüzde 44.8.
“Dindar yöneticiler çalışanların haklarını korumada daha titiz davranırlar” görüşüne katılım düzeyi; modernlerde yüzde 35, muhafazakarlarda yüzde 51.
“Dindar iş insanları iş hayatında daha dürüst ve güvenilirdirler” görüşüne katılım düzeyi; modernlerde yüzde 29, muhafazakarlarda yüzde 45
Benzer bir tepki cemaat ve tarikatlere karşı da var.
“Dini daha iyi anlayabilmek, yaşamak ve hissetmek için güvenilir bir cemaate veya tarikata bağlı olmak önemlidir” görüşüne katılıyor musunuz?” sorusuna yüzde 85 “katılmıyorum” demiş.
Din ve ahlakın arası da yine benzer deneyimlerle açılmış.
“Ahlâklı olmak için dindarlık gerekli” görüşünü benimseme oranı; modernlerde yüzde 25, muhafazakarlarda yüzde 44.
Fakat bütün bunlar toplumun dinden vazgeçtiğini göstermiyor.
Mesela “Gençlere dini eğitim verilmeli” görüşünü benimseme oranı; modernlerde yüzde 75, muhafazakarlarda yüzde 91.
“Din ibadetlerle sınırlandırılmalı” görüşünü benimseme oranı da; modernlerde yüzde 34, muhafazakarlarda yüzde 20.
“İnsanlar kutsal kitaplara ve dine daha az önem verip onların yerine kendi ahlâkî standartlarını geliştirmelidir” görüşüne katılıyor musunuz?” sorusuna yüzde 54,6 katılmıyor, yüzde 40 katılıyor.
Toplumsal hoşgörü ve ılımlılık ise tahmin edilenden daha yüksek oranlarda;
“Bazı insanlar İslâm’ın farklı yorumlarına hoşgörü gösterilmesi gerektiğini düşünüyor. Bazıları ise İslâm’ın tek bir gerçek yorumu olduğuna inanıyor. Siz hangi görüşe daha yakınsınız?” sorusuna “Tek yorum” diyenler yüzde 49, hoşgörü diyenler yüzde 42.
“Toplumun geneline ters düşse bile insanların hayatlarını istedikleri gibi yaşaması gerektiğini” düşünenlerin oranı, yüzde %47, yüzde 49 bu görüşe katılmıyor. Yarı yarıya gayet yüksek. Şehirleşme ve bireyleşmeyle “sana ne, bana ne, bize ne” sloganıyla özetlenen en popüler yerel liberallik fikrinin taraftarı artmış.
Fakat aynı liberallik devlet yönetimiyle ilgili tercihlerde görünmüyor. Üstelik modern-muhafazakar da dinlemiyor bu.
“Geleneksel değerlere dönmek, kararlı liderleri işbaşına getirmek ve zararlı fikirleri susturmak gerek” görüşünü benimseme oranı; modernlerde yüzde 68,9, muhafazakarlarda yüzde 75,2.
Devletin piyasaya müdahalesi, küreselleşme gibi konularda da toplumun çoğunluğu en azından kağıt üstünde ve fikren devletçi, yerli ve milli.
Küreselleşmeyle ilgili olumsuz kanaat (%42), olumlu kanaat %24.
“Batı, insan hakları söylemini kendi dışındaki dünyaya bir politik baskı aracı olarak kullanmaktadır” görüşüne katılanların oranı da yüzde 67,5.
Toplumun büyük çoğunluğu (%90) “fakirlere bakmanın devletin temel görevlerinden biri” olduğunu düşünüyor.
Yine hayat pahalılığının en önemli nedenini “iş dünyasının aşırı kâr etmesi” olarak görenlerin oranı modernlerde %64’ü, muhafazakârlarda %67.
Ama demokrasiden başka bir model de önerilmiyor.
“Demokrasi en ideal sistemdir” görüşünü benimseme oranı; modernlerde yüzde 76, muhafazakarlarda yüzde 68.
Eşitsizlik ile ilgili sorulara verilen cevaplar kimlik sorunlarının hala devam ettiğini gösteriyor.
Toplumun %72’si “ülkede farklı etnik, dinî ve mezhep gruplarına eşit davranılsaydı daha az soruna yol açılacağını” düşünüyor.
“Farklı kesimlere eşit davranılmadığını” düşünenlerin oranı ise %74’e kadar çıkmakta.
“Başarı için torpil gerekir” görüşüne katılım düzeyi; modernlerde yüzde 65, muhafazakarlarda yüzde 59.
Toplumun %63’ü de “Türkiye’de mahkemelerin bağımsız ve tarafsız şekilde karar vermediğini” düşünüyor.
Toplumun hemfikir olduğu ender konulardan biri ise mülteciler.
“Türkiye’nin bugün uyguladığı göçmen politikasını nasıl buluyorsunuz?” sorusuna verilen cevaplar hem modernlerin hem de muhafazakârların bu konuda çok olumsuz olduğunu ortaya koyuyor.
Hükümeti bu konuda olumlu bulanlar modernlerde %11, muhafazakârlarda %19.
“Tüm göçmenlerin Türkiye’den gönderilmesi lazım” görüşüne katılma düzeyi muhafazakârlarda %80, modernlerde %86.
Araştırma Türkiye toplumundaki yeni trendleri görmek için çok önemli bir veri seti sunuyor.
.20/11/2024 02:01
Peki, Turan İtil ABD’den neden Türkiye’ye dönmüştü?
112
Henüz Eternal Sunshine of Spotless Mind, Stranger Things gibi yapımlar yokken Amerikalıların zihin kontrolüyle ilk karşılaşması 1962 yılında gösterime giren The Manchurian Candidate ile olmuştu.
Filmde Frank Sinatra’nın oynadığı ünlü bir siyasi aileden gelen Kore Savaşı gazisi Raymond Shaw, esir düştükten sonra komünistler tarafından beyni yıkanmış ve bir suikastçı olarak ABD’deki hayatına geri dönmüştü.
(Gerisi spoilere girer)
Film o yıllar için fantastik bir bilimkurguydu. Ama filmde korkulan komünistlerin zihin kontrolü yapabildiği korkusu gerçekti ve Soğuk Savaş'ın kızıştığı 1950’lerin başında CIA’yi harekete geçirmişti.
1953 yılında CIA direktörü Allen Dulles’un direktifiyle karşı bir zihin kontrol ilacı ya da aleti bulmak için gizli bir araştırma programı başlatıldı: MK-ULTRA.
Programın başında Sidney Gottlieb adlı bir kimyager vardı.
CIA, önce zihin kontrolü deneyleri için önceki ‘deneyimlere’ başvurmuştu.
II. Dünya Savaşı sırasında, Auschwitz ve Dachau toplama kamplarında çalışan Nazi bilim adamları Polonyalı, Rus, Yahudi savaş esirlerini çözmek için morfin, meskalin gibi maddelerle deneyler yürütmüştü.
CIA, bu deneylerde çalışmış Nazi bilim adamlarını işe aldı.
Proje kapsamında; LSD ve diğer kimyasal maddelerle insan denekleri üzerinde elektroşok, hipnoz, duyusal yoksunluk, sözlü ve cinsel istismar ve diğer işkence biçimlerini de içeren etik olmayan deneyler yapıldı.
1955 yılında hazırlanan ve daha sonra ortaya çıkan bir belgede MK-ULTRA projesiyle; “mantıksız düşünmeyi ve dürtüselliği teşvik etmek, akıl yürütme ve algıyı geliştirmek, alkolün sarhoş edici etkilerini önlemek, hipnozun yararlılığını artırmak, sorguda işkenceye karşı dayanıklığı arttırmak, amnezi, şok ve kafa karışıklığı yaratmak” gibi amaçlar sıralanmıştı.
1953 ile 1973 yılları arasında MK-ULTRA gizli projesi için CIA; üniversiteler, araştırma merkezlerini finanse etti, sahte vakıflar kurdurdu, denekler üzerinde deneyler yaptırdı.
CIA’nin MK-ULTRA projesi kapsamında çalışmalarını finanse ettiği bilim insanlarından biri de Amerikalı nörolog ve psikiyatrist Max Fink’ti.
Elektroşokun babası olarak ün salacak Fink, 1958 yılına Roma'da düzenlenen bilimsel bir kongrede CIA destekli çalışmalarını sunarken, Nürnberg Üniversitesi'nden bir psikiyatristle tanışmıştı:
Turan İtil.
Turan İtil, 1924'te Bursa'da doğmuş, 1948'de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden doktorasını alıp, 1950'lerin başında Almanya'daki Tübingen Üniversitesi'nde nöroloji ve psikiyatri eğitimini tamamlamıştı.
Daha sonra Almanya'nın Erlangen kentinde Fritz Flügel'in Nöropsikiyatri Bölümü’nde çalışmaya başlamıştı.
1958’de Roma’da tanıştığı Max Fink ile benzer konularda çalışıyorlardı.
Max Fink, 1962 yılında New York Tıp Koleji’ndeki pozisyonunu bırakıp, Missouri Psikiyatri Enstitüsü'nün başına geçti.
Aslında burası o tarihe kadar bir akıl hastanesiydi. Ama yeni tesisler yapılmış, hastane ilaç deneyleri yapılmak üzere bir enstitüye dönüşmüştü.
New York’tan bir profesör boşu boşuna Missouri’ye gitmemişti.
Fink, 1963 yılında Turan İtil’i Almanya’dan, Missouri Psikiyatri Enstitüsü'ne getirdi ve doçentlik kadrosu verdi.
İkili, enstitüde LSD, meskalin gibi ilaçlarla uyuşturulan, lobomotize edilen kişilerin EEG’lerini (beyindeki elektriksel hareketleri ölçen test) analiz eden bir bilgisayar sistemi üzerinde ortak çalışmalar yaptılar.
“Lobotomiyi takiben merkezi olarak aktif ilaçlara duyarlılığın değişimi” gibi soğuk bilimsel adları olan ama aslında korkutucu bu ortak deneylerin finansörü CIA’ydi.
MK-ULTRA projesinin başında Sydney Gottlieb, Amerikanın başına büyük belalar açacak LSD’yi bu deneyler için ülkeye getirmişti.
Missouri Psikiyatri Enstitüsü'ndeki deneylerde LSD, çoğu hastanenin akıl hastalarından oluşan insan kobaylar üzerinde deneniyordu.
Ama LSD, 60’lardaki hippi gençlik hareketlerinin en popüler uyuşturucu maddesi haline gelmiş, bir kamu sağlığı sorununa dönüşmüştü.
1966 yılında Missouri Psikiyatri Enstitüsü'nde devlet desteğiyle LSD ile deneyler yapıldığı ortaya çıktı.
Missiouri’de yayınlanan bir gazete enstitü çalışanı Doç. Dr. Turan İtil’le LSD deneyi sırasında konuşmuştu:
“Missouri Psikiyatri Enstitüsü'nde araştırmalarda LSD kullanımı tepkilere neden oldu. Psikiyatri doçenti Doç. Dr. Turan Itıl, Missouri Psikiyatri Enstitüsü'nde LSD alan akıl hastalarını bir televizyon monitörü aracılığıyla nasıl izleyebildiğini ve duyabildiğini gösteriyor. Kendisi ve asistanı elektroensefalografi laboratuvarındadır ve monitörde hasta kılığına giren kişi personel doktordur. Dr. Itil, LSD-25'in daha önce umutsuz şizofrenilerin tedavisinde etkili bir ilaç olduğunu ve şimdi araştırmalarını ilerletmek için ilacı alamadıklarını söyledi.”
LSD’nin kullanımı birkaç ay sonra ABD’de yasaklandı. Sadece kullanmak ve bulundurmak değil, LSD ile yapılan tüm araştırmalar da yasaklandı.
Bunun üzerine Max Fink, 1966 yılında Missouri Psikiyatri Enstitüsü'nden ayrıldı.
Fink, New York’a döndü ve CIA ile ortak çalışmalarına devam etti.
Turan İtil ise Missouri’de kaldı.
Daha sonra ortaya çıkan belgelere göre artık Deniz Kuvvetleri ve Hava Kuvvetleri’nin finanse ettiği CIA’in MK-ULTRA deneyleri ve LSD kullanımı gizli olarak devam etti.
Ama 1973 yılında Missouri Psikiyatri Enstitüsü'ndeki bu gizli deneyler deşifre oldu.
Scientology Tarikatı’ndan bir rahibe verilen belgeler enstitüde akıl hastaları üzerinde ilaç deneyleri yapıldığını gösteriyordu.
Yüzlerce sayfalık belgelerle ispatlanan skandal üzerine enstitünün başındaki George Ulett ile birlikte yardımcısı Turan İtil görevlerinden istifa etti.
Soruşturmaların ardından enstitü kapatıldı ve adı değiştirildi.
Bu arada 1973 yılında ABD’de Watergate Skandalı patlak vermişti.
CIA Direktörü Richard Helms, skandalın paniğiyle tüm MK-ULTRA dosyalarının imha edilmesini emretti.
Ama Aralık 1974'te New York Times, MK-ULTRA projesini deşifre eden bir haber yayınladı.
Haber üzerine ABD Kongresi, Kilise Komitesi ve Rockefeller Komisyonu tarafından CIA’in bu gizli çalışması soruşturuldu.
Helms’in yok edemediği 20 bin sayfalık belgelere ulaşıldı.
Özellikle ABD ordusunda biyokimyacı olarak çalışan Frank Olson adlı bir askere 1953’te rızası olmadan verilen LSD sonucunda 13. kattaki bir pencereden düşerek öldüğü ortaya çıkarılınca skandal büyüdü.
Deneylerde kobay olarak Amerikan hapishanelerindeki siyahi mahkumların, Kanada yatılı okullarda kalan yerli çocukların da kullanıldığı ortaya çıkarıldı.
Japonya, Almanya ve Filipinler gibi ABD’nin sıkı ilişkilerinin olduğu ülkelerdeki gözaltı merkezlerindeki tutuklular da elektroşoktan yüksek dozda LSD'ye kadar değişen psikolojik işkencelere maruz kalmışlardı.
Soruşturmada, CIA’in desteğiyle 1960’lı yıllardan itibaren Missouri Psikiyatri Enstitüsü'nde yapılan deneyler de soruşturuldu.
Enstitüsünün eski çalışanları Kongre duruşmalarında iade verip, enstitüdeki deneylerde bölgede evsiz ve akrabası olmayan hastaların kullanıldığını söylediler.
metin, gazete, yazı tipi, yayımlama, neşir, neşriyat içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu
1973 yılında Missouri Üniversitesi'nden istifa eden Turan İtil ise artık New York Tıp Koleji'ndeydi.
Aynı kolejde olan Max Fink, denizaşırı bir ülkede kurduğu şirket üzerinden İtil’le ortak çalışmalar yürütmeye devam etti.
Turan İtil, ilaç deneyleri için 1973’de New York’ta bir de laboratuvar kurmuştu:
“HZI Araştırma Merkezi Laboratuvarı.”
HZI adı anne (Hatice) ve babasının (Zahit) adlarının baş harflerinden geliyordu.
Aynı adla 70’lerin başlarında Türkiye’de de bir vakıf kurdu:
“HZI Vakfı”
Vakıf, ABD’deki psikiyatri alanında sınırlamalar getirilen ilaç araştırmalarını Türkiye’deki kobaylar üzerinde denemeye başladı.
CIA soruşturmasının sonunda 1976’da başkan Gerald Ford, ABD’de “insan özneleri üzerinde uyuşturucu denemesini” yasakladı.
Peki, Turan İtil ne yaptı?
ABD’de yaptığı bu büyük kariyeri bırakıp, 1980 darbesinden sonra tamamen Türkiye’ye geldi ve kızkardeşinin başkanlığını yaptığı Gayrettepe’deki HZİ Vakfı’nda araştırmalarını sürdürdü.
Darbe sonrası atmosfer onun için bir fırsattı.
Muazzez İlmiye Çığ, 1984’de vakıftaki ilaç deneyleri deşifre olunca Nokta dergisinin yaptığı haberde ağabeyinin neden Türkiye’ye geldiğini şöyle açıklamıştı:
“Turan, ‘Ben ne yapabilirim?’ diye düşündü. ‘Bu genç çocuklar nasıl teröre bulaştılar, bunların psikolojisini araştırabilirim’ dedi. Daha sonra Turan buraya geldi. O zaman Kenan Evren ve Millî Güvenlik Kurulu vardı. Bir vasıtayla kurula gidip, yapmak istediği araştırmayı anlattı. Meğerse askerler, 1977’de böyle bir araştırmaya başlamışlar.”
Askerlerin 1977’de tam da bu deneylerin ABD’de yasaklandığı yıllarda başladığı araştırma neydi, hangi vasıtayla, bütün kariyeri Almanya ve ABD’de geçmiş İtil, Milli, Güvenlik Konseyi’ne sunum yapabildi, bilinmiyor.
Ama bu sunumun sonunda artık gazetelerde kendisinden “terörizm araştırmacısı” diye bahsedilen İtil, öyle bir güce ulaşmıştı ki hapishanelerde testler ve iğnelerle araştırmalar yapıyor, hapishanelerden mahkumları kobay alarak alıp vakfına getirebiliyordu.
Üstelik bu gizli bir bilgi de değildi. Onlarca tanığı bunu gazetelere anlatmıştı.
12 Eylül’ün ardından Erzurum’da hapishanede yatmış olan solcu mahkum İbrahim Aydın da Bellek Müzesi için yapılan sözlü tarih çalışmasında yaşadıklarını şöyle anlatmıştı:
“Tabii bu arada şöyle bir şey de oldu onu atlamaktan geçmeyeyim. Bize bir ara bir özellikle hücrelere götürüp çıkarırken yoğun iğne vurmaya başladılar. Yani ne olduğunu bilmediğimiz tarzda böyle 00:51:00bir anda işte 5 enjektörün, 6 enjektörün doldurulup iğne vurulduğu olaylar olmaya başladı. Bütün hücreye giden arkadaşların hemen hemen hepsine aşağı yukarı bu uygulamayı yapmaya başladılar. Hücreye giriyorsun 1 hafta sonra çıkıyorsun, girerken atıyorum 10 tane iğne yiyorsun çıkarken bir 10 tane daha iğne yiyorsun. Sonra 1 hafta sonra bir daha gidiyorsun yine o iğneyi vuruluyorsun. Öyle bir yoğun bir iğne vurma şeyi, furyası başladı. Bir yandan da bizi sürekli hava alanına çıktığımız zaman havalandırmaya çıktığımız zaman bizi kulelerden gözleyen hiç tanımadığımız tipler ortaya çıkmaya başladı. Ve bu uzun zaman sürdü, birkaç ay sürdü bu uygulama. Toplam benim kendime saymıştım. 52 tane iğne vurmuşlardı bana. Sonra herhangi bir etkisi falan olmadı. Herhangi bir şey hissetmedim. Daha sonra bunun ne olduğunu araştırdık, öğrendik. Bu proje Türkiye'de yürüten, siyasi mahkumlar üzerinde bir deney olarak yapan Turan İtil diye bir kişi yapıyor. Bunun arka planını biraz daha sonradan bunu öğrendik. Özellikle Amerikan menşeli işte "Komünizm bir hastalıktır dolayısıyla hastalık pekala tedavi edilebilir" diye başlayan bir proje bu. Dolayısıyla bunu Türkiye'de Turan İtil yürütüyor bu projeyi, dolayısıyla siyasi mahkumlar üzerinden komünistleri tedavi etmek için böyle bir uygulama aslında yürütülüyor. Bunun birçok suç duyurusunu yaptık. Daha sonradan hastanelere götürdüler, incelediler, tahliller yaptılar. Herhangi bir şey çıkmadı.”
Turan İtil, hapishanelerde ve siyasi mahkumlar üzerinde asker destekli yaptığı araştırmaları o dönem verdiği röportajlarda anlattı:
HZİ Vakfı, çeşitli devlet kurumlarıyla işbirliği içinde Uluslararası Terörizm Konferansları düzenledi.
metin, silah, poster, tabanca içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu
Konferansların birine eski CIA Türkiye masa şefi Paul Henze de konuşmacı olarak katılmıştı.
https://kutuphane.ttk.gov.tr/details?id=456022&materialType=KT&query=Ter%C3%B6rizm.
Mecidiyeköy’deki HZI Vakfı’ndaki deneylerde sadece siyasi mahkumlar kobay olarak kullanılmamıştı.
Arkeoloji Müzesi ve Topkapı Sarayı’nın çalışanları üzerinde de ilaç deneyleri yapılmıştı.
Müze çalışanlarını para karşılığı kobay olarak vakfa yönlendiren, eşi önce Arkeoloji Müzesi, ardından Topkapı Sarayı’nın müdürü olan ve müzede kütüphaneci olarak çalışan vakfın başkanı Muazzez İlmiye Çığ’dı.
Deneylerde müze çalışanlarından biri ayağından sakatlanmıştı. Deneylere para için katılan müze çalışanlarına bilgi verilmemişti.
Peki İtil’in vakfı bu deneyleri kim adına ve hangi parayla yapmıştı?
Bazılarını ilaç şirketleri için. Bir kısmını Türkiye devlet için.
Peki, ABD devleti için?
Bilinmiyor.
Bilinen Turan İtil’in, adı ABD’de deşifre olduğu ve kullandığı ilaçlar ve yöntemler yasaklandığı için yapamadığı deneyleri, 12 Eylül’den sonra gelip Türkiye’de yaptığı.
Hem de aynı etik dışı yolları kullanarak; çaresiz ve rızasız mahkumlar üzerinde, müdürün eşine hayır diyemeyecek müze çalışanları üzerinde…
1990’da Devsol’un vakfı bombalamasından sonra Turan İtil, yeniden ABD’ye döndü.
Bu deneylerle adı ilk kez duyulan kız kardeşi ise kendisine bambaşka bir kariyer yaptı.
Laikleri başörtüsü ve laiklik tartışmalarında coşturan kitaplar yazan bir Sümerolog oldu.
Üstelik Hititoloji Bölümü’nden mezun olmasına, doktora yapmamasına, çivi yazısı bilmemesine rağmen….
Kutuplaşmaya malzeme taşıdığı sürece kimse bu ayrıntıları dert etmedi.
Geçmişini Sümerler Türktür gibi zırvalarla itinayla temizledi, eğer birkaç gazeteci inatla hatırlatmasaydı dünya çapında, Atatürk’ün bize emaneti bir Sümerolog olarak uğurlanacaktı.
Şimdi ise Türkiye hakkında üzerinde düşünmemiz gereken çok defoyu hatırlatarak uğurlanıyor.
.25/11/2024 00:01
Üsküp’ten kalkan bir tren…
201
Üsküp, İstanbul’dan 61 yıl önce bir Osmanlı şehri oldu. 1912-13 Balkan harbine kadar da öyle kaldı.
Doğal olarak resmi dil ve çarşı dili Türkçe’ydi, elitleri de Türklerdi.
1930’larda Yugoslavya Krallığı kuruldu. Sonra İkinci Dünya Savaşı patladı. Tarih boyu “Milletler salatası” olan Makedonya tekrar karıştı.
Nazilerle işbirliği içinde Bulgarlar Makedonya’ya girince baskılar başladı.
Hatıralara göre bardağı taşıran; 1941’de Üsküp’te halka yiyecek ve yakacak için kupon dağıtan bir Bulgar memurun bir Türk gence muamelesi oldu. Bulgar memur, sırada bekleyen Türk’e “çekil Çingene” diye bağırınca, genç adam “Çingene değilim, Türküm” diye itiraz etti. Memur da “Oştepoloşo (Daha beter) deyip, genç adamı dövdü.
Benzer baskılar Türklerin kendi aralarında örgütlenmesini teşvik etti.
O yıllarda Balkanlarda yaşayan Müslümanlar medrese tahsili için Türkiye’de medreseler kapatıldığı için El Ezher gidiyorlardı.
El Ezher’de okuyup dönmüş Şuayib Aziz’in öncülüğünde bir grup Türk genci o tarihlerde bir araya gelerek gizli “Yücel” teşkilatını kurdular
Esas ideolojileri Türk ve Müslüman kimliklerini korumaktı. Nutuk, Safahat, Namık Kemal okuyorlardı.
1945’de savaş bitip Tito önderliğinde partizanlar Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'ni kurunca önce rahatladılar.
Kimliklerine baskılarının azalacağını düşündüler.
Türkçe Birlik adlı bir gazete çıkarmaya başladılar. Türkçe tiyatro, radyo yayınları yaptılar.
Ama halkların kardeşliği sloganı atan sosyalist rejimin Yücel teşkilatı gibi örgütlere tahammülü yoktu. Bir de Türklerin Müslüman hayat tarzına.
Komünist Parti yetkilileri, Türklerin önderleriyle yaptıkları toplantılarda özellikle kadınların feracelerini çıkarması için baskı yapmaya başlamıştı.
Onlara Türkiye’de ferace ve çarşafın yasaklandığını hatırlatıyorlardı.
Ama devletlerini kaybetmiş insanlar kimliklerine sıkı sıkıya sarılmışlardı, direndiler.
Ağustos 1947’de bir gece Yugoslav gizli polisi Üsküp’te evleri basmaya başladı. Onlarca Yücel teşkilatı üyesi pijamalarıyla gözaltına alındı.
Aylarca hapishanelerde işkence gördüler. Sonra yargılamalar başladı.
Türkiye için casusluk yapmakla, teröristlikle suçlandılar. Avukatsız yargılandıkları duruşmalar hoparlörlerle bütün Üsküp’e dinletildi.
6 günde yargılama bitti ce 64 kişi ağır cezalara çarpıtıldı.
Dört genç Yücelci yöneticiye ise idam cezası verilmişti: Şuayp Aziz, Nazmi Ömer, Şerafeddin Ferid, Fettah Süleymanpasiç ve Mehmed Dalip.
Yücelciler üzerine çalışmalarıyla tanınan tarihçi Yıldırım Ağanoğlu’nun aktardığına göre Belgrad Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun olan ilk Türk olan hakim Nazmi Ömer, 9 aylık evliydi. Eşiyle son görüşmesinde 'Ağlamayın, ne ağlıyorsunuz, ben gidiyorum ama sizi arkamdaki (Türkiye'yi kastederek) milyonlarca kız kardeş ve kardeşe emanet ediyorum. Yaşasın Türkiye' demişti.
Ama Türkiye Belgrad Büyükelçisi’nin de adının geçtiği davaya kayıtsız kalmıştı.
Zamanın Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak, “davaya müdahil olacak mısınız” sorularına “Bu hususta benim de malumatım sizinki kadardır. Tarafımızdan herhangi bir teşebbüste bulunulmuş değildir” cevap vermişti.
Son umutları Ankara olan dört Yücelci Türk, 27 Şubat 1948 günü bir kayanın dibinde kurşuna dizildi.
Bu idamlar Makedonya’da yaşayan Türkler için büyük bir travma oldu.
1951’de Tito ülkede feraceyi yasakladı. Türk esnaflara ve çiftçilere yönelik vergi ve kredi zorlukları, mülkiyete yönelik sosyalist baskılar yılgınlığı artırdı.
“Ya kolhoza ya Türkiye’ye” kampanyaları başladı. Ama Yugoslavya’nın kapıları kapalıydı.
Nihayet 1953 yılında Türkiye ve Yugoslavya Balkan Paktı’nı imzaladı. Tito’nun Türkiye ziyaretiyle oluşan pozitif havada Yugoslavya, Türklerin Türkiye’ye göçünü kolaylaştırdı.
Kimliklerini ve dinlerini korumak isteyenler Türk aileler, “Stanbul”a doğru trenlere binip göçe başladılar.
1952’de 30 Türk Türkiye’ye göç etmişken, 1953’de bu sayı 640’a, 1954’de 5062’ye, 1955’de 9669’a çıktı.
Sadece Türkler değil, Müslüman Arnavutlar ve Pomaklar da kendilerini kayıtlara Türk olarak yazdırıp göç kervanına katıldılar.
1953 nüfus sayımına göre 1 milyon nüfuslu Makedonya’da 203.938 Türk yaşıyordu.
Sadece 1953-1958 yılları arasında Türkiye'ye Yugoslavya’dan 104.372 kişi göç etti. 1967’ye kadar bu sayı 200 bine çıktı.
Gidenler, gelenleri yanlarına çağırıyordu.
Komşuları Yücel teşkilatından zulüm görmüş Akif bey, Üsküp’ün meşhur lokantalarından birinin sahibiydi.
Lokantasında meşhur et yemekleri dışında bir de siyaset konuşma yasağı vardı.
Ama sosyalist düzende esnaflık yapmak zorlaşmaya başlamıştı.
Akif Bey, çocuklarını bu “gavur” elinde büyütmek istemiyordu. “Bir gavur elinden diğerine de” gitmek istemiyordu.
Mallarını haraç mezat sattı. 1954 yılında Nusret Hanım ve altı çocuğunu trene bindirip İstanbul’a doğru yola çıktı.
Nusret Hanım da feraceliydi.
Fakat Edirne’den sonra gördüğü Türkiye ve Sirkeci’de trenden indiği İstanbul, diğer pek çok Makedonya göçmeni gibi onu da hayal kırıklığına uğratmıştı.
Burası artık hayallerindeki Osmanlı İstanbul’u değildi.
Modernleşmeyle şehirlerde yepyeni bir hayat vardı. Ferace burada da yasaktı.
Diğer Üsküp ve Makedonya göçmenleri gibi Fındıkzade’ye yerleştiler.
Makedonya’dan göçenler, bütün göçmenler gibi çok çalıştı.
Kimi Enka’yı kurdu, kim “goralı sandviç” yaptı.
Aşçılığı bırakan Akif bey, pazarcılık yaptı.
Nüfus memuru “sen mert bir adama benziyorsun” diyerek ona Mertoğlu soyadını uygun gördü.
1977 yılında vefat edene kadar geldiği İstanbul’la ilgili hayal kırıklığıyla içine kapandı.
Türkiye’ye geldiğinde iki yaşında olan oğlu Beytullah ise çalışkanlığıyla bir anda geniş bir çevre yaptı. Pazarda limon, salatalık malzeme satarak yaptığı sermayeyle başka sektörlere girdi.
Daha 21 yaşındayken 1972 yılında Nişantaşı’nın ilk kozmetik mağazalarından Soley’i açtı.
Yakışıklı, kibar, güvenilir bir esnaf olarak işlerini büyüttü. Bir şube de Taksim’de açtı.
Müşterileri arasında Yeşilçam yıldızları, siyasetçiler, gazeteciler vardı.
Yeşilçam yıldızlarına benzeyen müşterisi Ayşe Hanım’la evlendi
İki kızları oldu.
2009 yılında damadı olarak Beytullah Mertoğlu’nun hikayesine dahil oldum.
Damatlık ve kayınpederlik zorunlu bir karşılaşmadır ve genelde mesafeli ve kibar bir gerginliği de içinde barındırır.
Ama eğer karşınıza yaptığınız ve yazdığınız her şeyden haberdar, her konuyu konuşabileceğiniz, her derdinizi fark ettirmeden izleyen, eli hep üzerinizde olan iyi bir insan çıkmışsa bu zorunluluk bir rahmete dönüşür.
İmkanı varken, yanlış bir iş yapmaktan çekinip kendi arzusuyla işlerini küçültecek kadar mütevazi ve hassas, kemoterapi aldığının ertesi günü Cumartesi günü işine gidecek, gidemezse işini eve getirecek kadar disiplinli ve çalışkan, pahalı şeylerden uzak duran ama her zaman şık ve nazik olmayı başaran bir centilmen, Mubi’de Haneke filmleri izleyen ama favori dizisi Kurtlar Vadisi olan bir sinefil, Kemal Tahir hayranı, hiç bilmediğim roman ve anı kitapları okuyan bir kitapkurdu, Bebek Camisi’nin bir elin parmakları kadar bile olmayan cemaatinden bir mümin, karın ağrısına karşı bir kapak kanyak içmeyi tavsiye edecek kadar rahat, sıkı bir Osmanlıcı ama siyaseten hiçbir önyargısı olmayan bir demokrat, iyi bir gazete okuru, bayramları yaşı ne olursa olsun ailenin bütün üyelerine çizgili mendillere sardığı zarflar içinde harçlık verecek kadar babacan, entelektüel ve iyi bir insan sadece zorunlu kayınpederiniz olmaz.
Maalesef iyi insanların da kötü alışkınlıkları olabiliyor. Zararlı olduğuna inanmadığı sigara ve modern tıbba güvensizliği gibi.
Hazırlanıp gittiği doktorlar onu iyileştirmeden önce onu ikna etmeyi başarmalıydılar.
Bu kez ciddiyeti görmüş, ikna olup tedavisine başlamıştı ama zayıflayan bünyesi başka hastalıklarla geçen hafta onu aramızdan aldı.
Tek tesellimiz tam da istediği gibi “şerefiyle ve onuruyla” sürünmeden her şeyin olup bitmesi oldu.
Üsküp’te başlayan bir hikaye, şiddetli yağmur altında Zincirlikuyu’nda sona erdi.
Onunla bir kez konuşan, onu biraz olsun tanıyan herkese ya güzel bir söz ya da elinden gelen bir destekle dokunduğu gibi ailemiz için de hayatımızın dokunduğu her köşesinde yaşamaya devam edecek.
Bu vesileyle başsağlığı mesajları için arayan, mesaj gönderen herkese çok teşekkürler…
İyi bir Karar okuruydu, eleştirilerini bile “biz öyle yapmayalım” diyerek ifade eden en sadık okuruma bu köşeden veda etmek istedim.
Mekanın cennet olsun Baba…
.27/11/2024 02:01
İrticai anaokullarından CHP’li kreşlere…
118
“Merkez yönetim ve yerel yönetimler, devlet iktidarının örgütlenmesinde hizmeti ve coğrafyayı esas alarak iki temel parçayı oluşturmaktadır. Bu iki parçalı yapının yönetsel örgütlenmede farklı sonuçlara yol açmaması için, Anayasa'da 'idarenin bütünlüğü' ilkesine yer verilmiş ve yerinden yönetim, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ve yönetimin tümlüğü ilkeleriyle sınırlandırılmıştır. 'İdarenin bütünlüğü' ilkesi, tekil devlet modelinde yönetim alanında öngörülen temel ilkedir.” Tekil devlet modelinde, tek bir egemenlik vardır ve tek yetkili devlettir. Yerinden yönetimin en önemli sakıncası, Devlet'in birliğini ve kamu hizmetlerinin tutarlılığını bozabilmesidir.”
https://www.tccb.gov.tr/basin-aciklamalari-ahmet-necdet-sezer/1720/6352/5227-sayili-kamu-yonetiminin-temel-ilkeleri-ve-yeniden-yapilandirilmasi-hakkinda-kanun.html
Bu uzun paragraf Cumhurbaşkanlığı’nın internet sitesinden alındı.
Ama bu Cumhurbaşkanı’nın ya da sözcülerinin son dönemde CHP’li Büyükşehir Belediyeleri ile girdikleri polemiklerden biri değil.
Biraz daha eski. 2004 tarihli.
Paragraf, Cumhurbaşkanı olan Ahmet Necdet Sezer’in, AK Parti iktidarının Meclis’ten geçirdiği Kamu Yönetimi Reformu’nu 10 veto gerekçesinden biri.
Başbakanlık müsteşarı Prof. Dr. Ömer Dinçer’in imzasını taşıyan cumhuriyet tarihinin en köklü yerel yönetim reformu kanunun ilk maddesinde dendiği gibi “merkezî idare ile mahallî idarelerin görev, yetki ve sorumluluklarının çağdaş kamu yönetimi ilke ve uygulamaları çerçevesinde belirlenmesi” ni amaçlıyordu.
Aynı zamanda Avrupa Yerel Yönetim Özerklik Şartı’nın da gerekleri yerine getiriliyordu.
Merkezi idare-mahalli idare demenin bile bölücülük zannedildiği bir ülkede bu reformu bugün bile anlamak kolay değil.
Ama reformla Adalet, Milli Savunma, İçişleri, Maliye, Milli Eğitim, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlıkları dışında bakanlıkların yereldeki işleri belediyelere bırakılmıştı.
Reform paketindeki “Mahallî müşterek ihtiyaçlara ilişkin her türlü görev, yetki ve sorumluluklar ile hizmetler mahallî idareler tarafından yerine getirilir” ve “Merkezi idare, mahalli idarelerin sorumluluk alanlarına giren görev ve hizmetler için mahallî düzeyde teşkilât kuramaz, doğrudan ihale ve harcama yapamaz” maddeleriyle yerel yönetimlere geniş bir yetki ve sorumluluk alanı tanınmıştı.
Tabii Kürtlere özerklik, bölücülük, belediyelerin çoğunluğu iktidarda olduğu için irticai eğitime kapı aralamak diye reform yerden yere vuruldu.
Nihayet de Sezer tarafından veto edildi.
.
O günlerde Başbakan Erdoğan ise Sezer’in vetosu için “Neler yaptıysak tutucuların direnmesine karşı yaptık. Merkezileşmeden gelen yapı nedense mahalli idarelere hep şüpheyle bakıyor” demiş, bu reformun PKK‘nın işine yaracağı eleştirilerine karşı “illegal örgütlerin işine yarar diye geri adım atamayız. Bugün yapmazsak yarın yapmak zorunda kalacağız” diyerek gerekirse referanduma gideceklerini söylemişti.
Ama vetoları, Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararları izledi ve o günlerde henüz muktedir olamamış AK Parti iktidarı adem-i merkeziyetçi reformlardan geri adım atmak zorunda kaldı, kanunların bir kısmı ancak budanarak Meclis’ten geçirildi.
Sezer, reform yerine çıkarılan İl Özel İdareler Kanunu ve Belediye Kanunu’nu da benzer gerekçelerle veto etti.
Meclis’te aynen kabul edilen kanunları bir kere daha veto edemedi.
Ama bu kez de Belediye Kanunu’nun bazı maddelerini Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı.
Onunla birlikte CHP de Belediye Kanunu’nun pek çok maddesi için Anayasa Mahkemesi’nde iptal davası açtı.
Sezer, kanunda belediyelere okul öncesi eğitim kurumu açma yetkisi veren maddedeki şu cümlenin iptalini istedi:
“Belediye, kanunlarla başka bir kamu kurum ve kuruluşuna verilmeyen mahallî müşterek nitelikteki diğer görev ve hizmetleri de yapar veya yaptırır.”
CHP ise grup başkanvekilleri Haluk KOÇ ve Oya ARASLI öncülüğünde 112 milletvekiliyle kanunda belediyelere okul öncesi eğitim kurumu açma yetkisi veren maddenin iptalini istedi.
İptali istenen madde şöyleydi:
“Okul öncesi eğitim kurumları açabilir; Devlete ait her derecedeki okul binalarının inşaatı ile bakım ve onarımını yapabilir veya yaptırabilir, her türlü araç, gereç ve malzeme ihtiyaçlarını karşılayabilir; sağlıkla ilgili her türlü tesisi açabilir ve işletebilir; kültür ve tabiat varlıkları ile tarihî dokunun ve kent tarihi bakımından önem taşıyan mekânların ve işlevlerinin korunmasını sağlayabilir; bu amaçla bakım ve onarımını yapabilir, korunması mümkün olmayanları aslına uygun olarak yeniden inşa edebilir. Gerektiğinde, öğrencilere, amatör spor kulüplerine malzeme verir ve gerekli desteği sağlar, her türlü amatör spor karşılaşmaları düzenler, yurt içi ve yurt dışı müsabakalarda üstün başarı gösteren veya derece alan sporculara belediye meclisi kararıyla ödül verebilir. Gıda bankacılığı yapabilir. Belediye, kanunlarla başka bir kamu kurum ve kuruluşuna verilmeyen mahallî müşterek nitelikteki diğer görev ve hizmetleri de yapar veya yaptırır. Hizmetlerin yerine getirilmesinde öncelik sırası, belediyenin malî durumu ve hizmetin ivediliği dikkate alınarak belirlenir. Belediye hizmetleri, vatandaşlara en yakın yerlerde ve en uygun yöntemlerle sunulur. Hizmet sunumunda özürlü, yaşlı, düşkün ve dar gelirlilerin durumuna uygun yöntemler uygulanır.”
CHP’lilerin iptal gerekçesi ise maddenin tevhidi tedrisata aykırı olduğuydu:
“Anayasada eğitim ve öğretimin bireysel bir hak ve devlet için de bir ödev olarak sayıldığı, devletin bu ödevleri Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda, aklın egemenliğine dayanan çağdaş eğitim ve öğretim kurumlarının oluşturarak yerine getireceği, bu nedenle eğitim ve öğretimin merkezi yönetimin görevleri arasında kalmasının zorunlu olduğu, Anayasanın 174. maddesinde ülkede laik eğitime geçişi sağlayan devrim yasalarının sayıldığını, bu veriler ışığında yasa koyucunun, eğitim ve öğrenim hakkını düzenlerken, toplumun gereksinim duyduğu insan gücünün yetiştirilmesi yoluyla toplumsal, ekonomik ve kültürel kalkınmanın sağlanması hususlarını gözetmesi gerektiği ve bunun da ancak merkezi planlama ve program kadar uygulamayla da gerçekleştirilebileceği, uygulamada okul öncesi eğitimde belediyelere görev verilmesinin, eğitimin laikleşmesini ve tek elden yürütülmesini amaçlayan eğitim birliği ilkesiyle, ulusal birlik amacıyla, demokratik, laik, eşitlikçi, adil, işlevsel ve bilimsel temellere dayalı eğitim anlayışıyla, Anayasanın Atatürk ilke ve devrimlerini temel alan ruhuyla bağdaşmadığı; okul öncesi eğitim için bina sağlamak ve eğitim kurumu açmanın belediyenin görevi olabileceği, ancak burada verilecek eğitimin tamamen merkezi idarenin görev ve sorumluluğunda olması gerektiği; ancak iptali istenen ibarenin yapılacak eğitimin yöntemini de kapsayabileceği, dolayısıyla belirsiz olduğu; izinsiz açılan yasadışı kurslarla ilgili güncel tartışmaların, okul öncesi eğitimin merkezi yönetimin genel sorumluluğu altında olması gereğini gösterdiği, bu nedenle ibarenin, Anayasanın Başlangıç ilkelerine, 2. , 11., 24., 42., 127. ve 174. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.”
Başvuruda Anayasa’nın laiklikle ilgili bütün maddeleri sıralanmıştı.
Mahkeme iki yıl sonra hükmü iptal etti.
Belediyelerin ana okul açma yetkisi bu iptalle ortadan kalktı.
O zamanlar belediyelerin çoğunluğu AK Partiliydi.
Sonra belediyeler CHP’li oldu.
Bu kez AK Parti, CHP’lilerin okul öncesi 38 aya kadar çocuklar için açtığı kreşlerin bazılarının anaokulu gibi işlev gördüğünü söyleyerek AYM’nin bu kararını hatırlatarak, kreş adı altındaki anaokullarının kapatılmasını istedi.
Nihayetinde kriz tatlıya bağlandı, kreşler kapanmayacak.
Ama Türkiye’de ideolojik bağnazlığın nasıl günün sonunda ayağa dolandığının ve dün karşı çıktığını bugün kendine cephane yapmanın bir örneği olarak bu tartışma ibretlik bir örnek olarak kayıtlara geçmiş olmalı.
.02/12/2024 02:01
Nereden çıktı bu Esadçılık?
309
Esad, 1 milyon insanın öldüğü, şehirlerin yıkıldığı, 7 milyon insanın mülteci haline geldiği bir savaştan koltuğu koruyarak çıkmış bir diktatör.
İspanya İç Savaşı’ndan diktatör olarak çıkan Franco gibi.
Ama yarısından fazlası mülteci olmuş, üçe bölünmüş bir ülkenin başında.
Üstelik, önceki gün Halep’te İran Konsolosluğu’na giren muhaliflerin bizzat gördüğü haritaların ve belgelerin gösterdiği gibi iktidarını İran’ın taşıdığı milisler ve Rusya’nın hava gücüne borçlu.
İsrail tarafından defalarca bombalanan başkentini koruyacak bir gücü bile olmamasına rağmen bu aşağılayıcı duruma düzeltmek için de kılını kıpırdatmayan şımarık bir diktatör.
Savaşta ona destek vermiş Dürzilerin bile rızasını kaybetmiş, halkını ikna etmekle ilgilenmeyen, muhalifleriyle masaya oturmayan, vatandaşlarının elektrik, su gibi en temel sorunlarını çözemeyen, ekonomisini captagon çetelerine teslim etmiş, Türkiye’nin barış çağrılarını bile tersleyen bir kibir abidesiydi.
Daha doğrusu zulmünden kaçan 6 milyon insanın istif halde yaşadığı İdlip-Azez bölgesinde kurulan, uçaklarla bombalayarak nefretlerini körüklediği muhaliflerin orduları tarafından karizması önceki gün çizilene kadar böyleydi.
Tek hedefi babasından miras kalan 40 yıllık diktatörlüğü oğluna aktarmak olan, bu uğurda kendi şehirlerini, halkını bombalamış, BM’ye göre kimyasal silah kullanmaktan bile çekinmemiş bu diktatör, nedense Türkiye’de otoriter rejime karşı mücadele ettiğini söyleyen muhalifler arasında çok popüler.
Sadece ideolojik olarak ya da mezhepsel olarak kendisini Esad’a yakın hissedenler arasında da değil, başka konularda gayet demokrat olan, adalet, özgürlükler konusunda hassas insanların da önemli bir kısmı Suriye’de “cihatçılara”, “çetelere” karşı Esad’ı tutuyor.
Suriye’yi Türkiye’nin karıştırdığını, o yüzden mültecilerin Türkiye’ye geldiğine inanıyorlar.
Onlara göre 40 yıllık diktatörlüğe karşı Suriye halkının mücadele etme ihtimali de yok, onlar ya cihatçı teröristler, dya ış güçlerin maşaları, ya da vatan hainleri.
PKK’lılar bile Suriye’deki silahlı muhaliflerden bahsederken 90’ların Anadolu’dan Görünüm programlarındaki gibi konuşmaya başlıyor.
Peki neden böyle? Neden Suriye halkına karşı sıfır empati gösterirken, Esad gibi beş dakika bile iktidar altında nefes almak istemeyecekleri bir diktatörü sempatik ya da ehveni şer görüyorlar?
Suriye meselesi Türkiye’de en başından itibaren laik-dindar tartışması, sünni-alevi meselesi üzerinden anlaşılıp, pozisyon alınan bir iç politika meselesi oldu.
Hükümeti mezhepçilikle suçlayan Türkiye’deki Alevi nüfusun önemli bir kısmı en baştan itibaren mezhepçi bir refleksle Esad’ı tuttu.
Türkiye’de İrancılar ya da üçüncü dünyacı İslamcı gruplar Suriye’yi bir emperyalizme karşı direniş cephesi olarak sahiplendiler.
Buna Esad’ı, İslamcılara karşı mücadele eden laik ve modern bir devlet adamı olarak gören Kemalistler de eklendi.
Suriye savaşındaki kırılma anlarına denk gelen Gezi Olayları harareti ile AK Parti Türkiye’sine ve İslamcılar karşı, seküler Baas ve Esad rejimini tutmak ilerici bir pozisyona dönüştü.
Tabii bunda Esad’a destek vermeyi anti-Amerikancı, anti-emperyalist bir pozisyon olarak gören solcuların medya ve entelektüel dünyadaki gücü de eklendi.
Son olarak onlara Kobani ile başlayan kırılma üzerinden DEM çizgisindeki Kürtler de eklenince, 40 yıllık bir kanlı diktatörün Türkiye’de geniş bir destekçi kitlesi oluştu.
Esad’ın kendi halkını bombalamasını umursamayan bu insanların fikirlerini, Reyhanlı’da Suriye rejiminin talimatıyla yapıldığı delillerle ispatlanmış olan katliam bile durdurmadı.
IŞİD ve El Kaide’nin sahneye çıkması bu pozisyonları keskinleştirdi.
O yüzden 10 yıldır Türkiye’de olmasından korktukları, herkesi direnmeye çağırdıkları otoriter rejimin, hayallerinin bile ötesinde bir versiyonuyla 40 yıldır yönetilen Suriyelilerin direnişinde gördükleri tek şey uzun sakallar, dış güçler ve emperyalistler...
Suriye’deki muhaliflere bakışları, burada şikayet ettikleri hükümete yakın medyanın kendileriyle ilgili yayınlarından farksız.
''Baba’dan oğula'' geçen 40 yıllık diktatörlüklere karşı günün birinde halkın, birbirinden görerek, sosyal medyada örgütlenerek, meydanlara çıkıp barışçıl gösterilerle isyan başlatması tuhaf buluyorlar.
Bu olmaması tuhaf bulunacak refleksi, eleştirdikleri Kavala vb davalarda savcıların iddianamelerine benzeyen komplolarla açıklıyor.
Türkiye tabii ki Suriye muhalefetine destek verdi. Apaçık bir gerçek bu. Suriye muhalefetinin merkezi İstanbul’daydı, Özgür Suriye Ordusu’nun komutanları Türkiye sınırlarında kamp kurmuştu.
Ama peki olaylar Türkiye’nin Suriye muhalefetini kışkırtmasıyla mı başladı? Türkiye olmasa Suriye’de iç savaş çıkmayacak mıydı?
Kronoloji çok açık.
Tunus’ta, Libya’da sünni diktatörlere karşı hemen muhalefete destek veren Türkiye, Suriye’de dört ay boyunca Nusayri Esad’dan vazgeçmedi.
Türkiye Mart 2012’ye kadar Şam’daki büyükelçisini çekmemişti. ABD, AB hatta pek çok Arap ülkesi çoktan elçilerini çekmişti.
Hatta bu yüzden Türkiye, şimdi hükümeti mezhepçilikle suçlayanlar tarafından eleştiriliyordu.
Türkiye’nin tek hatası, Batı ve Araplar Suriye’de muhalefeti desteklemekten vazgeçtiğinde pozisyonunu değiştirmemek, IŞİD meselesini küçümsemek, Kürtlerle daha pozitif bir ilişki kurmayı zorlamamak oldu.
Bu yüzden Türkiye 2014’den sonra Suriye’de yalnız ve milyonlarca mülteciyle başbabaşa kaldı.
Peki bu bir hata mıydı?
Dış politika olarak hata olabilir ama ahlaken buna hata denebilir mi?
Biz Almanya ya da İsveç’te yaşamıyorduk. Suriye ile komşuyduk. Suriye’nin Batı’ya açılan kapısıydık.
Milyonlarca insanın şehirleri bombalanırken onları kapılarda ölüme mi terk etmeliydik?
Bir halkın bir diktatörün zulmüne karşı direnmesine yardım etmek, ondan kaçanlara kapısını açmak hata değildi.
Bu hatanın bir bedeli oldu. Türkiye bu bedeli ödedi.
Esad’la anlaşmaya da çalıştı ama olmadı.
Şimdi de Esad’ın anladığı dilden konuştu.
Şimdi bu alınan bedelin 13 yıl sonra ilk defa pozitif sonuçları ortaya çıktı.
Son Halep operasyonuyla Türkiye Suriye sahasında İran ve Rusya’dan daha etkin bir pozisyona geldi.
Göçmen sorununu sahiden çözebileceği bir fırsatı yakaladı.
PKK ve Suriye’deki Kürtleri çözüme zorlayacak bir mevzi kazandı.
13 yıldır acımasız bir diktatör, onları böcek gibi gören Rusya ve İran gibi iki devletle mücadele eden milyonlarca Suriyeli bugün mutlu.
Tek istedikleri 40 yıllık bir diktatörlüğüm bitmesiydi. Dünyada bunun için bu kadar ağır bir bedel ödeyen çok az millet oldu.
Her sokağını uçaklarla bombaladığı Halep’te babası Hafız Esad’ın büstleriyle top oynanıyor, Beşar Esad’ın posterleri parçalanıyor.
Biraz adalet duygusu olanlar, mezhebi, ideolojik bağnazlığı olmayanlar için bu ancak mutlu olunacak bir haberdir.
.7/12/2024 02:01
Mezhepçiliğin kısa bir tarihi…
151
1930 yerel seçimlerinde aylar önce kurulan Serbest Cumhuriyet Fırka, (SCF) 502 belediyeden 24’ünde seçimi kazanmıştı.
Bunlardan ikisi iki şehir merkeziydi:
Samsun ve İçel (Silifke).
Akdeniz bölgesindeki diğer illerde de SCF büyük varlık göstermişti.
Adana’da seçimde CHP’nin 2377 oyuna karşı, SCF 2350 oy almıştı.
Antalya, Mersin ve Tarsus’ta da büyük usulsüzlükler yaşanmış, buna rağmen yarış başabaş bitmişti.
Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın ilk seçimde gördüğü bu beklenmedik ilgi iktidarı ürkütmüş, parti zorla kendini feshetmiş, iki parti arasındaki tarafsız konumunu bir kenara bırakan Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal, CHP’ye olan bu tepkiyi anlamak için ünlü yurt gezisine çıkmıştı.
Aylarca süren gezide Gazi, Serbest Fırka’nın büyük ilgi gördüğü Mersin ve Adana’ya da gitti.
Adana’da Türk Ocağı’nı ziyareti sırasında öfkeli bir konuşma yaptı:
“Türk demek dil demektir. Milliyetin çok belirgin özelliklerinden biri dildir. Türk milletindenim diyen insan, her şeyden önce ve behemehâl Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk düşüncesine bağlı olduğunu iddia ederse buna inanmak doğru olmaz. Hâlbuki Adana’da Türkçe konuşmayan 20.000’den fazla vatandaş vardır. Eğer Türk Ocağı buna müsamaha gösterirse; gençler, siyasal ve sosyal bütün kuruluşlar bu durum karşısında duyarsız kalırsa en aşağı yüz seneden beri devam edegelen bu durum daha yüzlerce sene devam edebilir. Bunun neticesi ne olur? Efendiler! Herhangi bir felaketli gününüzde bu insanlar, başka dille konuşan insanlarla el ele vererek aleyhimize hareket edebilirler. Türk Ocaklarımızın başlıca vazifesi bu gibi unsurları, bizim dilimizi konuşan hakiki Türk yapmaya çalışmaktır. Bunlar Türk vatandaşlarıdır. Bugün ve yarın talihimiz ve kaderimiz birdir.”
screenshot-1-001.jpg
screenshot-2.jpg
Peki Mustafa Kemal, “Herhangi bir felaketli gününüzde bu insanlar, başka dille konuşan insanlarla el ele vererek aleyhimize hareket edebilirler” derken kimleri kastediyordu?
Atatürk, Adana’dan Konya’ya gittikten sonra 18 Şubat 1931 günü Ankara’ya dönmeyi beklemeden Başbakan İnönü’ye gördüklerini ve talimatlarını bir rapor yazarak iletti.
Devlet Arşivleri’nde yer alan ( BCA, 490.01.34.145.1) ve Atatürk’ün el yazısıyla hızlıca kaleme aldığı anlaşılan raporda şöyle kimlerden bahsettiğini açıkça yazmıştı:
“Adana şehrinde 20.000 ve merkez kazasında 35.000 Nusayri vardır. Mersin’den şarka doğru bütün sahil Nusayri köyleri ile kapalıdır. Burada hiç Türk yoktur. Nusayri olan Lazkiye hükümeti ile bu sahilimiz arasında daimi kaçakçılık ve hükümetçe hülulu mümkün olmayan temas ve münasebetler cereyan etmektedir. Valiler bu vaziyete karşı çaresizlik ve vazifesizlik ifade etmektedirler…Cenup (güney) mıntıkasındaki Nusayri kesafeti (yoğunluğu), burada idarî, harsî ve sistematik mesaîyi ve belki de fevkâlade tedbir düşünülmesini müstelzimdir. (gerektiriyordur)… Adana’da Nusayrilerden mühim bir kısmı ile, 10.000 kadar Kürt, bir çok Giritli, bilhassa ticaret sahibi dönmeler, Serbest Fırka’yı iltizam etmişler (tutmuşlar). Vali eyidir, yalnız müddei umumi açıktan Serbest Fırka ile çalışmış. Bu nedenle Afyon’a nakledilmiş. Eğer böyle sarih bir menfi hareket vardı ise nakil kafi görülmemelidir.”
screenshot-4.jpg
Cumhurbaşkanı bölgedeki Nusayrilerin öğretmen okullarına gösterdiği ilgiden de kaygılanmıştı:
“Adana muallim mekteplerinde Nusayri talebe çoktur. Türkten başka unsurlara mensup olan bu talebe, yarın muallim olarak Türk mekteplerinde tedrisat yapacaktır… Biz aramızda Türk olmayan unsurları harsımızla yenerek temsil mi edeceğiz, yoksa ihmal mi? Bu iki fikre göre, onları okutmak mı muvafık olur, yoksa aksi mi? Türkten gayri unsurlardan muallim kullanmak doğru mu?”
screenshot-3.jpg
Cumhuriyet’in Nusayri paranoyası Hatay meselesinin 1936’da açılmasıyla yükseldi.
1936’da Fransa’nın Suriye üzerindeki manda yönetimini kaldırması sonrası Hatay’ın (İskenderun Sancağı) geleceği üzerinde başlayan müzakerelerde ırk ya da mezhebe dayalı bir referandum fikri üzerinde duruldu. Fransa’nın Nusayrileri Türkiye’ye karşı kullanacağı fikri Ankara’yı harekete geçirdi.
Bu dönemde İçişleri Bakanlığı ve CHP Nusayriler üzerine raporlar yazdırdı.
1937 tarihli Devlet Arşivleri’nde olan İçişleri Bakanlığı’nın “Nusayriler Hakkında Genel Malumat” başlıklı raporunda şöyle deniyordu:
“Bu unsur her türlü fenalık ikasına muktedirdir. Her zaman kendilerinden beklenilen ve memleketin her türlü yüksek menfaatlerini ihlal edecek vakayı ihdasına mütemayil bir kitledir. Bu zümre bu gün sinmiş vaziyettedir. Alınan ciddi tedbirler karşısında bir tarafa kımıldayacak vaziyette değildir. Fakat her hangi bir fırsat zuhurunda memleketin amansız bir düşmanı kesileceğine şüphe edilmemek lazım gelir. Bunu mazideki halleleriyle pek ala göstermişlerdir.”
screenshot-6.jpg
Raporlarda Nusayrilerin Eti Türklerinden olduğu iddia ediliyor, onlara yeniden anadilleri Türkçe’nin öğretilmesi, karma evliliklerin teşvik edilmesi isteniyordu.
Bu amaçla 12 Mart 1937 tarihleri arasında Adana, Mersin ve İçel’de Hars Komiteleri kuruldu..
İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın Çukurova gezisi sonrasında hazırladığı 29 Nisan 1937 tarihli raporunda Hars Komiteleri’nin amacını şöyle anlatıyordu:
“Asırlardan beri, Çukurova’daki Türk halk kümesi arasında oturup yaşadıkları halde kırık dökük bir lehçe halinde Arapça da konuşan Alevî (Nusayrî) Türklerin, eski ana dilleri olan Türkçeyi çabucak öğrenip aralarında yalnız Türk dili ile konuşabilmelerini kolaylaştırmak ve müderris saltanat devrinin din esasına dayanan geri ve cahilane idaresinin; bu yurttaşlara diğer Çukurovalı Türkler arasında yaşattığı mezhep ihtilaflarından doğma ayrı gayrı cemaatler halinde duruş yerine Kemalist rejimin emrettiği milli vahdetin icabı olan; birbirini sever, kaynaşık fertlerden mürekkep müstenit bir kitle varlığına hizmet etmek.”
Hars Komiteleri adı altında açılan okullarda Nusayrîlere Türkçe öğretilmiş, Nusayrilerin Türklerle karşılıklı kız alıp vermenin teşvik edilmesi için karma evlilik yapanlara destek sağlanmış, bu şehirlerde Arapça konuşulmasına karşı polisiye tedbirler alınmıştı.
Hars Komiteleri faaliyetleri için 1937 mali yılı Dışişleri Bakanlığı bütçesinden 30 bin liralık bir kaynağın kullanılmasına karar verilmişti.
11111.jpg
2222.jpg
Hars Komiteleri için bütçeyi Dışişleri Bakanlığı’nın vermesi meseleye nasıl bakıldığını göstermektedir.
Hatay meselesinin çözülmesi sonrası Hars Komiteleri kapandı.
1971 yılında Hafız Esad darbesi sonrası Nusayrilerin Suriye’de iktidarı ele geçirmesi, SSCB ile ittifakı ve Baas rejiminin Hatay’ı kendi haritalarında gösterme ısrarı Nusayri paranoyasını yeniden artırdı.
1979 yılında Türkiye’den kaçan Öcalan’a Sovyetlerin teşviğiyle Hafız Esad 19 yıl ev sahipliği yapınca ilişkiler tamamen koptu.
Peki, Türkiye ile Suriye ilişkileri ne zaman düzeldi?
Muhafazakar AK Parti iktidarında.
2004 yılında Beşar Esad, 57 yıl sonra Türkiye ile gelen ilk Suriye Cumhurbaşkanı oldu.
Gerisi malum.
Esad, Erdoğan’ın en samimi olduğu Arap diktatörüydü.
Ta ki Arap Baharı için sokağa çıkan halkının üzerine toplarla saldırana kadar.
Esad, Türkiye’nin ve Erdoğan’ın en son vazgeçtiği Arap diktatörü oldu.
Batı ülkeleri ve Arap ülkeleri elçilerini çekmişken, Türkiye hala Esad’ı ikna turlarına devam ediyordu.
Yani iktidar Suriye ve Esad politikasını bir mezhep taassubu ile belirlemedi. Öyle olsaydı, sünni diktatörler Bin Ali, Kaddafi ya da Mübarek’e de destek çıkması beklenirdi.
Ana ortada mezhebi ya da ideolojik bir taassupla 50 yıllık bir aile diktatörlüğünü, kendi şehirlerini bombalayan eli kanlı diktatörü destekleyen muhalifler olduğu açık.
Kendi halkının karşısına çıkıp onları direnişe, savaşa çağıracak yüzü bile olmayan, Rusya’dan jet, İran’dan milis, komşu ülkelerden aman dileyerek koltuğunu korumaya çalışan, bu uğurda kendi şehirlerini bombalatmaktan çekinmeyen bir diktatörün, sırf babasından aldığı koltuğu oğluna bırakmak uğruna verdiği mücadeleye, Türkiye’de üstelik kendisine cumhuriyetçi diyenler arasından hala destek gelmesi ibretlik bir olaydır.
Suriye’ye baktığında Türkiye’deki laiklik-dindarlık, Alevilik-Sünnilik tartışması dışında bir şey göremeyen, 50 yıldır bir aile diktatörlüğü altında yaşayan 13 yıldır bir savaşın içinde şehirleri bombalanmış, akrabalarını kaybetmiş, vatansız, evsiz, elektrizksiz kalmış insanların dertleriyle empati kuramayanlar, ancak kendi dertlerini Suriye’ye yansıtarak “cihatçılara” karşı, laik bir diktatörü desteklemekten çekinmiyor.
Suriyeliler bir gün evlerine döndüğünde herhalde onlara karşı yapılan ırkçılıklar kadar, ideolojik bağnazlıkla son ana kadar Esad’ı destekleyenleri de unutmayacaktır.
Belki de unuturlar.
Tıpkı Nusayrilerin bir zamanlar CHP’nin yaptıklarını unutması gibi
.09/12/2024 02:01
Eş-şaab yurid ıskat'en-nizam!
253
Adnan Kassar, Şam'ın tek binicilik kulübü olan Al-Dimas'ı kurmuş, at yetiştiricisi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.
1991'deki Balkan Oyunları’nda 1993'te Fransa'da düzenlenen Akdeniz Oyunları'nda Suriye’nin milli binicilik takımıyla altın madalyalar kazandı.
Kassar ailesinin Şam’daki binicilik kulübünün en ünlü müdavimi diktatör
Hafız Esad'ın en büyük oğlu Basil Esad’dı. İyi bir at binicisi olan Basil, zamanla kulübün her işine karışmaya başlamıştı.
1993 yılında Fransa'nın Languedoc-Roussillon kentinde düzenlenen Akdeniz Oyunları’nda Suriye milli binicilik takımı için Adnan Kassar ve Basil Esad da vardı.
https://www.youtube.com/watch?v=rCHTIrwR370
Ama Esad, kendi turunda çok hata yaptı, engelleri devirdi ve takıma çok puan kaybettirdi. Sonra piste Adnan Kassar çıktı. Turu hatasız tamamladı ve Suriye takımına altın madalya kazandırdı.
dizgin, kısrak, aygır, kişi, şahıs içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu
Bütün övgülerin Kassar’a gitmesi, Esad’ı çok öfkelendirmişti.
Birkaç ay sonra kulübe geldiği bir gün içeriye çok sayıda polis ve asker daldı ve Adnan Kassar’ı atından indirerek tutukladı.
Suçlama çantasında patlayıcı bulundurmak ve Basil Esad’a suikast girişiminde bulunmaktı.
Avukatsız yarglanıp, Palmira Çölü’ndeki kötü şöhretli Tadmur Hapishanesi’ne kapatıldı.
Cezaevinde girdiğinde Basil Esad’ın mesajı geldi: “Eğer ekmeğimizi ve tuzumuzu paylaşmasaydık, senin meydanda idamını isterdim.”
Birkaç ay sonra Basil, 32 yaşında bir trafik kazasında öldü.
Öldüğü gün Kassar, hapishanenin avlusuna alınıp gardiyanlar tarafından dövüldü. Uzun yıllar Basil’in her ölüm yıldönümünde bu işkence tekrarlandı.
2000 yılında Hafız Esad ölüp yerine göz doktoru oğlu Beşar Esad Suriye’nin yeni diktatörü olunca, ailesi oğullarını görmek için başvurdu ve ilk kez hapishanede onu ziyaret edebildi.
Güçlü aile bağlantılarıyla ulaştığı Beşar Esad’dan net bir cevap aldı: “Onu oraya ağabeyim attı, ona gidin.”
Kassar’ın son durağı Şam yakınlarındaki başka bir kötü şöhretli hapishane olan Sedyana oldu.
2011’de Suriye’de protestolar başlayınca Adnan Kassar’ın hikayesi yeniden gündeme geldi.
Çıkarılması için gösteriler yapıldı.
Nihayet 2014 yılında çıkarılan bir aftan yararlandı ve diktatörün oğlundan ata daha iyi binmek suçundan hapiste geçen 21 yıl sonra özgürlüğüne kavuştu.
kişi, şahıs, giyim, insan yüzü, at içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu
Ama Sedyana Cezaevi’nde birlikte kaldığı Raghid Ahmed Al- Tatari onun kadar şanslı değildi.
Tatari, 1954'te Şam'da doğmuştu. 1972'de Hava Harp Okulu'na girmiş ve jet pilotu olarak orduya katılmıştı.
1982 yılında Hama kentinde Müslüman Kardeşler öncülüğünde bir ayaklanma çıktı. İsyancılar şehirde kontrolü ele geçirmişlerdi.
Hafız Esad, isyanı bastırmak için şehrin üzerine kardeşi Rafet Esad’ı gönderdi. Şehir karadan ve havadan bombalanıyordu.
Al- Tatari ve diğer üç pilota Hama’da bazı noktaları bombalamaları talimatı verilmişti.
Tatari ve üç pilot emre uymadılar.
Filo komutanı ve bir pilot uçaklarıyla Ürdün'e sığınırken, Tatari ve bir arkadaşı hava saldırılarını gerçekleştirmeden Halep'teki hava üssüne döndüler.
Ama emirlere uyanlar da oldu. En az 20 bin insan Hama’da katledildi.
Tatari 27 yaşındaydı. Önce mahkemede beraat etti ama ordudan atıldı. Birkaç ay Ürdün’de yaşadı, ardından Mısır’a geçti. BM’ye sığınma başvurusu yaptı. Ama kabul edilmedi. Mısır’dan Suriye’ye dönüşünde havalimanında tutuklandı. 1982’den 2005’e kadar ailesi ile görüşmesine izin verilmedi.
Sedyana hapishanesinde unutuldu.
43 yıl hapis yattı. Suriye’nin belki de dünyanın en uzun süreli mahkumu Tatari, Suriyeli muhaliflerin boşalttığı hapishaneden önceki gün 70 yaşında çıktı.
Clood Hanna da diktatör Hafız Esad iken genç bir adam olarak girdiği Sedyana Cezaevi’nden 40 yıl sonra çıkanlardan biri.
insan yüzü, kişi, şahıs, giyim, adam, insan içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu
Filistinli mahkum Ali Yehia da 40 yılını bu hapishanede geçirdi ve önceki gün serbest kaldı.
Hapishaneden çıkanlardan kimi hala Hafız Esad’ın yaşadığını düşünüyor, bazıları bir zamanlar Suriye’nin Baas hareketindeki rakibi Saddam Hüseyin tarafından kurtarıldıklarını sanıyorlar.
Bir kısmı tamamen hafızasını kaybetmiş. Nereli olduğunu bile hatırlamıyor.,
Ama yine de şanslılar.
Sadece Şam yakınlarındaki Sedyana Askeri Hapishanesi’nde 2011-2016 arasında 15 bin mahkumun öldürüldüğünü açıklamıştı Uluslararası Af Örgütü.
Hatta hapishane yanında bir krematoryum bile olduğu iddia ediliyor.
İşte Suriyeliler bu 61 yıllık bir diktatörlüğe karşı 2011’de isyan etti.
İsyanı başlatanlar sıradan Suriyelilerdi. Öğrenciler, esnaflar, sanatçılar…
Ve bir futbolcu.
Genç Suriye milli takımının kalecisi Abdulbasit El-Sarut.
Futbolcuyken, önce aktivist oldu, Suriye Devrimi’nin sloganlarının çoğunu o üretti. Devrimin Bülbülü namıyla ünlendi.
Sonra protestocuların üzerine ateş açılınca eli silahlı bir muhalife dönüştü.
2019 yılında Reyhanlı’da bir hastanede ölünce ise bir kahramana dönüştü.
Dün Fatih’te her yaştan gözü yaşlı on binlerce Suriyeli’nin elinde özgür Suriye, Türkiye bayrakları ve Sarut’un Che Guevara’yı anımsatan çizimlerle yapılmış resimleri vardı.
Kahramanı bir futbolcu olan bir devrim bu.
Suriyeliler diktatörlerini devirmek için dünyadaki en ağır bedeli ödemiş halk olarak tarihe geçtiler.
Biz saltanatı 1908’de askeri bir darbeyle etkisiz hale getirip, 1923’de yine az maliyetle cumhuriyeti ilan ettik.
Suriyeliler için bu maliyet bir milyon ölü, 15 milyon mülteci, yıkılmış şehirler oldu.
O yüzden haklı olarak dünyanın her yerine dağılmış milyonlarca Suriyeli, 61 yıllık bir diktatörlüğü devirmeyi kutluyor.
Ve Türkie’den birileri bakıp, bu 61 yılın, son 13 yılın nasıl geçirdikleri hakkında hiçbir fikirleri olmayan bir halkın diktatörünü devirmesine, cehaletle ve tuzu kuru bir ideolojik önyargıyla “iyi olmadı” diyor.
Çünkü alternatifi daha kötüymüş!
61 yılın, son 13 yılın ne kadar berbat olduğu malum.
Alternatifin ne olacağı ise belirsiz. Bu bile iyimserlik için yeterli bir neden.
Halklar padişahları ve diktatörlükleri bir alternatif mümkün olabilsin diye yıkarlar. Amaç riskleriyle birlikte alternatif hakkını elde etmektir.
Yani 61 yıllık eli kanlı bir diktatörlükle yönetilen, bir halkı “alternatifi kötü” diye korkutamazsınız.
Üstelik sadece kendi tuzu kuru gündemlerinizi ve dertlerinizi onlara dert diye yansıtarak.
Suriyeliler, Esad’a baktığında, Türkiye’de neye baksa kültür savaşlarını görenlerin gördüğü gibi bir “laik Arap rejimi” görmüyor.
Sednaya Cezaevi’ni görüyor, Hama Katliamı’nı, Guta’da öldürülen çocukları, Halep’in, Hama’nın, Humus’un bombalanmasını, Kunetra’nın açlıkla sınanmasını, şımarık, berbat bir aile saltanatını, herkesi fişleyen Muhaberat’ın korku rejimini, katliam ve işkence hikayelerini, Esad derken bile ses tonunu düşürten endişeyi, Aylan bebeği, bir ambulansta tek başına toz içinde oturan çocukları, yıkıntılar içinde yürüyen Filistinli mültecileri görüyor.
O yüzden bu rejim yıkılırken ne Nusayri, ne Dürzi kimse kılını dahi kıpırdatmadı.
Ama Türkiye’den bakan bazılarının bütün bunlar umurunda değil.
Onlar Esad rejimine bakınca, Esma Esad’ın başının açık olmasından başka bir şey görmüyorlar.
Tıpkı yıllardır Türkiye’ye bakarken görmedikleri gibi…
Bir kısmı mezhebi, bir kısmı ideolojik olan bu önyargılarını da emperyalist masallarla kapatıyorlar.
Halbuki Suriye, 1967’den beri İsrail’den Golan Tepeleri’ni bile alamayan, gücü ancak kendi halkına ve Lübnan’ı karıştırmaya yeten, 19 yıl Öcalan’a ev sahipliği yaparak Türkiye’ye verdiği zarar kadar bile İsrail’e zarar verememiş, son 10 yılda İsrail’in neredeyse her ay gelip başkentini bombalamasına sesini çıkaramamış, bir diktatörün dış destekle koltuğunu korumak için her türlü aşağılanmayı göze aldığı zavallı bir devlet.
Ordusunun ne kadar zavallı hale geldiği son bir haftada görüldü.
Emperyalizm masalları anlatanların Suriye’de ABD’nin açık dostu, müttefiki YPG’ye, Rusya’nın dostu da Esad’a diyecek tek kelimeleri bile yok.
Bu küflü tezler ABD Kobani’yi bombalarken ya da Ruslar Halep’i bombalarken değil de diktatör devrilirken çalışıyor.
Ama kimin ne dediğinin ne önemi var.
Suriyeliler, kaderlerini nihayet ellerine aldı, tarihin önündeki büyük ağırlığı kaldırdı.
Bundan sonra onları riskler, sıkıntılar, sevinçlerle dolu bir sürü alternatif bekliyor.
Zaten devrimi bu riski alma hakkı için yaptılar.
Deneyecekler, olmazsa ellerinde artık büyük bir güç var: 61 yıllık bir diktatörü devirmiş bir halk artık onlar.
Devrimi başlatan sloganda dendiği gibi: Eş-şaab yurid ıskat'en-nizam!
Halk bu rejimin devrilmesini istedi ve onu başardı.
.11/12/2024 02:01
Ya beklenmedik olan olduysa?
181
Türkiye’de bazı temel analiz hastalıklarından malulüz. Bunlardan bazıları evrensel, bir kısmı bölgesel, çoğu da milli ve yerli.
Evrensel olanlarından biri insan beyninin kalıtsal bir düşünme biçimi olan örüntü görme yeteneği.
İnsanoğlu bu yetenek sayesinde vahşi doğadaki risklerden kendisini korumuş. Ormanda gördüğü karartının vahşi bir hayvan olduğunu düşünmek gibi. Bu yetenek de o yüzden evrim sürecinde körelmemiş, gelişmiş.
Ama bu yeteneğimiz aynı zamanda bir zaafımız da.
Çünkü beynimiz çözemediği meseleleri bir örüntü kurarak çözüyor ve böylece kendimizi güvende hissediyoruz.
Bazen aralarında örüntü bulduğumuz o noktalar aslında tesadüfen oradalar, onları biraraya getiren bir bağlam pratikte yok ama beynimiz o bağlamı yaratıyor.
Bir bulutta hayvan figürü görmek ya da tam ne dediğini anlayamadığımız bir seste, birinin yönlendirmesiyle anlamlı kelimeler duymak gibi.
Tabii bir de karmaşık siyasi ve güncel olaylarla ilgili komplo teorileri kurmak gibi.
Beynimiz bu kalıtsal yeteneği sayesinde bize olmayan ilişkiler kurdurarak, günün sonunda bizi güvende hissettirirken, yanıltıyor.
İkinci düşünce sorunumuz ideolojik yani evrensel tarafları olsa da özellikle bizim bölgemizde popüler.
Buna özetle “Büyük güç bağımlılığı” denebilir. Bir çeşit hayranlık ve nefret duygusunu ifade ediyor burada bağımlılık. Aynı zamanda bir aşağılık kompleksini, kurban psikolojisini de…
Bu bakış açısına göre tarihsel aktörlük sadece büyük güçlere ait bir yetenektir.
İnsanlar, toplumlar, devlet dışı sivil aktörler, yerel unsurlar aktör olamazlar. Ancak kullanılırlar, yönlendirirler, kandırılırlar.
Ama asla kendi iradeleriyle ve güçleriyle bir momentum yaratamazlar, yoldaki taşı yerinden hareket ettiremezler. Eğer kayda değer bir tarihi eylem varsa, bu mutlaka büyük güçlerin eseridir, oyunudur ya da yönlendirmesidir.
Üçüncü düşünce bozukluğuna post-mortem analiz deniyor. O da hem evrensel hem yerel.
Yani sonuca bakarak süreci analiz etmek. Ortada bir ceset var ve siz o cesede bakarak bütün yolları cinayete çıkarıyorsunuz. Halbuki o cinayet işlenmeyebilirdi de. Tek yol önünüzde duran sonuca çıkmayabilirdi. Başka yollar da vardı.
Belki buna Mahir Kaynak’ın Türkiye’de meşhur ettiği o meşhur cümle de eklenebilir: Bu olay kimin işine yarıyor?
Cümlenin devamı herhalde artık malumdur; Kimin işine yarıyorsa, o zaman fail ya da aktör de odur.
Peki ya beklenmedik olaylar, beklenmedik aktörlerin işine yarıyorsa?
Çeşitli aktörler bazen tarihte hiç beklenmedik bir anda yan yana diziliveriyorlarsa ama bu ittifak demek değilse?
İşte bütün bu düşünce sorunları Suriye’de son yaşananlar bağlamında resmi geçit yapıyor günlerdir.
Aslında Suriyeliler için böyle bir sorun yok.
Onlar bizzat muhatabı, mağduru oldukları ve santim, santim, an, an bildikleri olaydan dolayı böyle bir kafa karışıklığı yaşamıyorlar. Mutlular, kutluyorlar ve ümitliler.
Ama dışarıdan bakanlar içinde 61 yıllık bir parti diktatörlüğünün, 54 yıllık bir aile saltanatın yıkılmasına devrim denmesinden bile rahatsız olanlar var.
Çünkü en baştan zaten 61 yıllık bir parti diktatörlüğüne, 54 yıllık bir aile saltanatına bir gün Suriyeliler adlı aktör olabileceğine inanamadıkları bir insan grubunun isyan edebileceği ihtimaline kapalılardı.
Suriyeliler kim ki bunu yapabilsin? Eğer yapıyorlarsa büyük güçler onlara bunu yaptırmıştır ve yaptırmaktadır.
İlk düğme yanlış iliklenince gerisi de öyle geldi.
Arap Baharı, ABD, Avrupa, CNN baştan destek verdiği için muhakkak onların bir projesiydi.
Halbuki herkes gibi onlar da bir gencin kendisini yakmasıyla başlayan, sosyal medya üzerinden yayılan, Arapça özgür kanallar üzerinden büyüyen devrimlere yakalanmışlardı.
Mübarek devrilmeden önce ABD dışişleri ona destek açıklamaları bile yapmıştı.
Arap Baharı’na destek de sadece iki yıl sürmüştü. İkinci yılın sonunda ABD ve Batı Arap Baharı’na sırtını dönüp, Mısır’da darbeyi destekledi. Libya’da, Suriye’de “radikal gruplar” nedeniyle destek, kösteğe dönüştü.
Şimdi ABD’de karısıyla belgeseller yapıp, faydasız projelerde komik konuşmalar yapan Obama, kimyasal silah kırmızı çizgisine rağmen 2015’de Suriye’yi Rusya’ya teslim etmiş, bir daha da arkasına bakmamış, Suriye’de sadece IŞİD’le mücadeleyle ilgilenmişti.
Muhtemelen bundan iki yıl önce de kimsenin aklına HTŞ adlı El Kaide’den ayrılmış silahlı selefi gruba ABD ve İsrail’in destek verdiğini söylemek gelmezdi.
Ama ne olduğunu anlamayanlar için örüntüyü kurmak zor olmadı.
10 yıldır Suriye’de karşılarında Esad ordusunu değil, Devrim Muhafızları aklını, dünyanın her yerinden kutsi savaş için taşınmış Şii milisleri ve Hizbullah’ı gören Suriyeli muhalifler için, 7 Ekim sonrası İsrail’in Suriye’de ve Lübnan’da Şii milisler ve Hizbullah’a verdirdiği kayıplar, İran’ın tırnaklarının sökülmesi bir fırsattı.
Ama bu fırsatı İsrail, Suriyeli muhalifler için yaratmadı, kendisi için yaptı.
Ama bunun beklenmedik bir sonucu olarak Suriye sahasında HTŞ ve muhalif gruplar, 10 yıldır savaştıkları İran milisleri ve Hizbullah’ın güç kaybettiğini gördüler ve bu imkandan yararlandılar.
Bu ikisinin peş peşe olması HTŞ ve İsrail’i müttefik yapmaz.
Esas bir örüntü kurulacaksa HTŞ ve Suriyeli muhaliflerin arkasında İsrail değil, Ukrayna var denebilir.
Çünkü Ukrayna iki yıldır direnerek Rusya’nın ilgisini ve askeri teçhizatını Suriye cephesinden çekmesine neden oldu ve 2015’ten sonra Suriye sahasında hava gücüyle muhalifleri gerileten esas olarak Rusya’ydı.
Ama gönlü böyle isteyen, İsrail ve Ukrayna’nın herşeyi HTŞ için yaptığını da düşünebilir.
Halbuki Suriyeli muhaliflerin ve HTŞ’nin yaptığı sadece fırsatı görmek ve kullanmaktı.
Tam tersini iddia edenler aslında galiba bunu etik, ahlaki bulmuyor.
Yani Suriyeli muhalifler, on yıldır onlara hayatı bunlar da Müslüman demeden zindan eden, sivilleri öldüren, şehirleri açlıkla terbiye etmeye çalışan Hizbullah ve İran zor durumdayken, İsrail tarafından geriletilmişken, Rusya da Ukrayna ile boğuşurken onları arkadan vurmayı, boşluğu görüp, fırsatı değerlendirmeyi etik olarak doğru bulmamalıydı mı?
Üstelik bu fırsatı altı aydır gördükleri ve hazırlık yaptıkları ama Esad’la müzakere etmek isteyen Türkiye’nin onları durdurduğu da ortaya çıktı.
Aylardır medyada bu haberler dönüyor.
Yani ortada gizli bir plan, işbirliği de yoktu.
Her şey çok açıktı. PKK’ya yakın siteler, Aydınlık gibi Rus muhabi gazeteler bu hazırlıkları her gün haber yapıyordu.
Yani o halde İsrail ve ABD’nin projesinin uygulanmasını aylardır Türkiye mi durdurmuş oldu?
Koca ABD’nin gücü bunun önünü açmaya yetmedi yani.
Bu tezlere bir soru daha ekleyelim:
Peki, HTŞ sahiden Şam’a kadar gidip Esad’ı devireceğini planlayarak mı bu işe girmişti?
Operasyonun adı hiç de öyle demiyor: Saldırganlığı Önleme Operasyonu.
Peki, saldırganlık neydi?
İdlib’e artan Suriye ve Rus bombardırmanı.
5 milyon insanın yaşadığı İdlib’e yönelik saldırganlığı önlemekti amaç. Yani aslında bir meşru müdafaa saldırısıydı. Belki İdlib’de milyonlarca insan için daralan alanı açmaya çalışmaktı.
Ama Halep’e yaklaştıklarında sahayı daha net gördüler: Rusya’nın hava desteği çok sınırlıydı, Şii milisler ortadan kaybolmuştu ve Suriye ordusunda artık kimsenin Esad için savaşma motivasyonu kalmamıştı.
İran’ın ve Rusya’nın açıklamalarından anlıyoruz ki Esad’ın da ordusunun bu halinden haberi yoktu. Her diktatör gibi o da gerçeklerle bağını koparmıştı.
Suriyeli muhaliflerin ise her ilerleyişte yaşadıkları şaşkınlığı bizzat kendi ağızlarından takip ettik.
Kaplanın kağıttan olduğunu gördükçe ilerlemeye devam ettiler.
ABD’nin ve İsrail o sırada ne yaptı peki?
İki haberi hatırlamak yeterli.
Muhalifler henüz yolun başındayken 1 Aralık günü BAE Emiri Muhammed Bin Zayed, Esad’ı arayıp desteğini bildirdi. BAE’nin süper saygılı ve açık resmi açıklamasından okuyalım:
“Cumhurbaşkanı Ekselansları Şeyh Mohamed bin Zayed Al Nahyan bugün Suriye Arap Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Ekselansları Beşar Esad ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Ekselansları ve Cumhurbaşkanı Beşar Esad telefon görüşmesinde Suriye'deki son gelişmelerin yanı sıra karşılıklı ilgi alanlarına giren çeşitli konu ve başlıkları ele aldılar. Devlet Başkanı Ekselansları Şeyh Muhammed, BAE'nin Suriye ile dayanışmasını ve terörizm ve aşırıcılıkla mücadelede verdiği desteği vurguladı. Ayrıca BAE'nin, Suriye'nin birliğini ve tüm toprakları üzerindeki egemenliğini korurken Suriye halkının istikrar ve kalkınma özlemlerini karşılayacak şekilde Suriye krizine barışçıl bir çözüm bulunmasını amaçlayan tüm çabaları destekleyen tutumunu bir kez daha teyit etti.”
Ve ertesi gün 2 Aralık tarihli Reuters haberini hatırlayalım:
“Kaynaklar; ABD ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin İran'dan uzaklaşması ve Lübnan Hizbullahı'na giden silah yollarını kesmesi halinde Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'a uygulanan yaptırımların kaldırılması olasılığını görüştüklerini söyledi. Kaynaklar, ABD'nin Suriye'ye uyguladığı kapsamlı yaptırımların 20 Aralık'ta sona erecek olması ve İsrail'in Lübnan'daki Hizbullah, Gazze'deki Hamas ve Suriye'deki İran varlıkları da dahil olmak üzere Tahran'ın bölgesel ağına karşı yürüttüğü kampanya nedeniyle görüşmelerin son aylarda yoğunlaştığını söyledi.”
Yine aynı günlerde Biden’ın Suriye meselesini teslim ettiği ve ortaya çıkan manzaranın ilk sorumlusu McGurk’ün yine yaptırımları kaldırma vaadiyle, Esad’ı YPG’yle anlaşmaya ikna etmeye çalışıldığı yazıldı.
Esad’ı kurtarmak için harekete geçen ve açıkça destek bildiren BAE kim peki?
7 Ekim’den bu yana Gazze için ağzını açmamış olan, İsrail’in ve ABD’nin bölgedeki en sağlam müttefiki.
Yani eğer ABD ve İsrail Suriye’de bir plan kuruyorsa, ilk söyleyecekleri, desteğini alacakları ülke.
Demek ki ona da haber vermemişler, o da gidip düşmekte olan Esad’ı desteklemiş ve karizmasını fena halde çizdirmiş.
Peki, muhalifler Şam’ı aldıktan sonra İsrail’in Golan’daki tampon bölgede işgali ve Suriye’yi bombalaması?
Netanyahu, İsrail'in Suriye'ye şimdi neden saldırdığını açıkça söyledi zaten:
"Cihatçıların eline geçmemesi için, terk edilen stratejik askeri kabiliyetler bombalandı. Bu, İngilizlerin Fransa’daki Vichy rejiminin filosunu Nazilere geçmemesi için bombalamasına benziyor.”
Yani aslında Netanyahu, şunu demiş oldu: Bu stratejik askeri kabiliyetleri Esad’ın elindeyken vurmadık çünkü o Vichy rejimiydi bizim için, İngiltere’ye zararı yoktu ama cihatçıların yani Nazilerin eline geçmemesi için vurduk.
Kimi risk olarak gördükleri çok açık değil mi?
Esad iktidardayken de İsrail, 2011’den bu yana defalarca Şam’ı vurdu. Bunu görmek için Google’lamak yeterli. Son yıllarda bu saldırılar neredeyse her ay yapıldı.
Peki Esad, başkentini vuran İsrail’e karşı ne yapabildi?
İdlip’e, Halep’e, kendi vatandaşlarına karşı yapabildiği hiçbirşeyi yapamadı. Bir tek drone bile uçuramadı.
Peki, 1967’den beri İsrail işgali altında olan Golan Tepeleri’ndeki kendi toprakları için ne yapabildi?
Bu topraklar hala işgal altında olduğuna göre yine hiçbirşey. Şimdi, Suriyeli muhalifleri daha iktidarı ele geçirdikleri ilk haftada İsrail’e savaşa davet edenler, İsrail’e saldırmadıkları için onları samimiyetsizlikle suçlayanlar 53 senelik Baas rejimi sırasında neredeydi acaba?
Gazze’de katliam sürerken son bir yılda defalarca İdlib’i vurmuş Suriye devleti neden bir tane drone da İsrail’e gönderememiş?
İsrail, şimdi fırsattan istifade işgal ettiği Golan’daki BM tampon bölgesini de işgal etti.
Bunu da yine Suriye’deki “artan riskler ve terör grupları yüzünden” yaptığını açıkladı.
Peki, Suriye’de İsrail için riskler neden arttı?
Bu sorulara; “çünkü HTŞ ve Suriyeli muhalifler İsrail tarafından destekleniyor” cevabı vermeyi beynimizdeki kalıtsal örüntü yeteneği bile açıklayamaz.
Ama insan beyninin başka bir yeteneği açıklayabilir; zor durumlarda kendisini mutlu hissettirecek yalanlar üretip, onlara inanmak.
Berbat, gaddar bir diktatörün devrilmesinden bu derece mutsuz olmanın açıklaması ise insanın beyninde değil, kalbinde aranmalı.
.16/12/2024 02:01
Suriye’de düşen, Suriye’de kalkabilir mi?
71
Karla kaplı kuraklaşmış bir doğanın içinde, gölün kenarında, dışı camla kaplı Singapurlu bir mimarın elinden çıkmış, soğuk ve estetik bir araya gelince İskandinavya hissi veren modern bir mimari eser.
1-001.jpg
İçeri girerken son etkinliklerin duyurularını okuyorsunuz:
“Viyola ve keman arasındaki uyumlu ilişkiyi, benzersiz bir performansla sahneye taşıyan bu dinamik ikili, izleyicilere unutulmaz bir müzik deneyimi sunuyor.”
“Hollandalı Multidisipliner performans ve dans sanatçısının yönetmenliği de kendisine ait etkileyici solo performansı”
“Adını Kürtçe ‘yastık’ kelimesinden alan Balgî ismi gibi huzurlu ve sakin anlar vadeden performansıyla Batı modları ve cazı harmanlayan bir grup”
Mekanın adı Tariria ve burası Van.
Tariria, Urartu Kralı Menua’nın çok sevdiği eşi. Hala ayakta duran kilometrelerce uzunluğundaki Menua sulama kanallarını Tariria’ya olan sevgisini ölümsüzleştirmek için inşa ettirmiş.
İstanbul’da Thai lokantaları işleten Vanlı işadamı Bekir Kaya’nın 10 milyon dolara yatırdığı Tariria’nın da rasyonel bir ekonomik yatırım değil, şehre karşı irrasyonel bir sevgi ve sorumluluk hissiyle geleceğe doğru yapılmış bir yatırım olduğu açık.
Burası bir gastronomi merkezi, içinde çok iyi restoran var ama aynı zamanda görkemli salonunda sanat performansları sahneleniyor.
Ama biz buraya yemek ya da konser için gelmedik.
Kurdish Studies Center’ın “Kürt Meselesi’nde Yeni Dönemin Dinamikleri” başlıklı çalıştayı için geldik.
2-001.jpg
Kurdish Studies Center, Diyarbakır merkezli bir think tank.
Bir gün boyunca sabahtan akşama kadar gazeteciler, akademisyenler, sivil toplumcular ve siyasetçiler son çözüm süreci girişimini, daha çok da Suriye’de son olan bitenler üzerinden konuştu.
En çok geçen kelimeler; Bahçeli, Erdoğan, Suriye, HTŞ, Colani, Hakan Fidan, Kalın, İsrail, İran’dı.
Aslında 40 yıldır üzerinde söylenmedik hiç birşey kalmamış bir mesele üzerine hala bu kadar heyecanla konuşmak tuhaf.
Bundan 24 yıl önce 2000 yılında henüz 20’li yaşlarda, saçları olan ODTÜ’lü bir öğrenciyken, öğrenci kulübümüz boyundan büyük bir işe kalkışıp Van’da “Türkiye’nin Geleceği Geleceğin Türkiyesi”ni konuşuyor diye bir toplantı organize etmişti.
3-001.jpg
Başbakan Ecevit, Başbakan Yardımcısı Bahçeli’ydi. Erdoğan görevden alınmış ve hapisten kısa bir süre önce çıkmış bir belediye başkanıydı. Van olağanüstü hal bölgesi içindeydi. Ve Türkiye’nin en hararetli gündemi yine PKK, Kürt sorunu ve bir yıl önce yakalanıp Türkiye’ye getirilmiş olan Abdullah Öcalan’ın idam edilip edilmeyeceğiydi.
Toplantının açılış etkinliği Van Belediyesi’nin salonunda yapılmıştı. Salon hınca hınç doluydu. Herkes bizim davetimizle Van’a gelen eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’u dinlemek için toplanmıştı.
Bir yıl önce Yargıtay açılında yaptığı konuşmayla efsane olmuş bir isimdi Selçuk.
Sami Selçuk kürsüye çıktı, yine o günler için cesur bir çıkış yaptı ve idam cezasına karşı çıktı.
Salon alkıştan yıkılmıştı.
O an Van’a hatta meşhur tabirle “bölge”ye ilkkez gelmiş 20’li yaşların başında üniversite öğrencileri olarak hepimiz bize anlatılan resmi hikayeyi sorgulamıştık.
Bir sorun olduğunu tabii ki biliyorduk.
Van Yüzüncüyıl Üniversitesi’nde süren toplantılardan birinin başlığı Güneydoğu Sorunu’ydu.
O günlerde OHAL ilindeki bir üniversitede bu konu ancak bu başlıkla konuşulabilirdi.
Ama üniversiteye bakan albay bu başlıktan bile rahatsız olmuş ve toplantıdaki konuşmacılardan biri olan DYP Van milletvekili Hüseyin Çelik’i uyarmıştı.
Toplantının sonunda Kürtçe müzikler yapan grubun konseri de ayrı bir krize dönmüştü. İki ÖDP’li arkadaş problem çıkaran komutanı üniversitenin restoranında rakı içmeye götürerek sorunu pratik bir şekilde çözmüştü.
25 yıl sonra bu problemlerin çoğu zannedildiğinden daha kolay ve pratik yöntemlerle aşıldı.
Güneydoğu Sorunu’na artık Kürt Sorunu deniyor, içeriğinde farklı problemler, talepler, başlıklar var ama hala Türkiye bunu tartışıyor.
Bahçeli hala MHP lideri. 25 yıl önce Öcalan’ın kaderi belirleyen iktidar ortağıyken.
Bugün PKK’ya silah bıraktırma çağrısı yapmak üzere Meclis’e çağıran iktidar ortağı.
Aslında Öcalan, yakalandıktan sonra PKK’ya silah bırakma çağrısı yapmıştı.
Bu çağrı üzerine PKK’lılar Türkiye’den çekilmiş, PKK kendisini fesh ettiğini açıklayıp Avrupa’da KADEK diye bir parti kurulmuştu.
Ama sonra 2003’de ABD’nin Irak’ı işgali ve Saddam’ı devirmesiyle PKK beklenmedik bir fırsat yakaladı, Bekaa’dan Kandil’e taşındı, dağılan Saddam ordusundan yüklü miktarda cephanelik buldu.
Zaten PKK, Türkiye’nin katılığı ve uluslararası fırsatlarla ömrünü uzatmış bir örgüt.
1979’da Türkiye’de Kürt bile henüz resmen yokken, Öcalan’ın kendisine Şam’da ev ve Bekaa’da kamp bulması tabii ki soğuk savaşla doğrudan ilgiliydi.
Yoksa kendi Kürt vatandaşlarına kimlik dahi vermeyen Hafız Esad Kürtlerin bir dostu değildi.
Ama SSCB’nin en sağlam müttefikiydi.
Türkiye NATO üyesiydi ve SSCB’nin soğuk savaşta “her NATO üyesine bir silahlı örgüt” stratejisi vardı.
1992’de arşiviyle İngiltere’ye sığınan KGB çalışanı Mitrokhin’in belgelerine göre PKK’ya kamplarını açan Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin kurucularından Wedi Haddad, KGB ajanıydı.
1991’de Sovyetler çöküp, Türkiye’nin de içinde olduğu “hür dünya” kazanınca, Türkiye bunu Kürt ve PKK meselesini çözmek için bir fırsat olarak gördü. HEP’in kurulmasına ve Meclis’e girmesine izin verilmesi, Özal’ın başlattığı ateşkes girişimleri, Demirel’in Kürt realitesini tanıyoruz çıkışı bu açılımın parçalarıydı.
PKK da ideolojik formasyonunu revize etti.
Ama aynı sırada ABD, Irak’a müdahale edince, PKK için başka fırsat pencereleri ortaya çıktı ve Özal da ölünce bu açılım 93’teki kanlı süreçle kapandı.
Öcalan’ın 1999’da yakalanması, Öcalan’ın PKK’yı lağvetmek için attığı adımlara rağmen, Kürt dosyasına askerlerin baktığı Ankara bir türlü esnemedi. Bir saatlik Kürtçe TV yayını bile olay oldu.
Tam bu sırada 2003’de Irak işgaliyle PKK yeni bölgesel ittifaklar ve imkanlar elde etti.
Bunu tersine çevirmek isteyen AK Parti iktidarı DEP’li milletvekilleri çıkarıp, 2005’de Erdoğan’ın Diyarbakır konuşmasıyla ön almaya çalıştı ama Türkiye’nin içinde siyaset ve ordu arasındaki güç mücadelesi buna izin vermedi.
2011’de Arap Baharı ile bütün bölge ve Suriye bir kere daha çalkalanırken Türkiye, bu kaotik hali bir güvenlik sorunu ve bir fırsat olarak gördü ve çözüm sürecini başlattı ama PKK bir kez daha uluslararası bir krizi fırsata çevirdi.
PKK, Suriye’de Esad rejimine isyan eden muhalifler içinden Kürtleri çekmenin karşılığı olarak İran’ın, hatta Kasım Süleymani’nin aklıyla Rojava bölgesini aldı. PKK, çözüm sürecinde bizzat Öcalan’dan gelen çağrılara, tekliflere dönüp bakmadı, sonra Kobani krizi ile Kürtler de ilgilerini barıştan, Suriye’deki kazanımlara çevirdiler.
Ne şansızlık ki Türkiye’nin esnediği ve açıldığı anlarda, bölgesel krizler çıktı ve PKK fırsatları değerlendirmeyi tercih etti, PKK’nın çözüme yakın olduğu anlarda ise Türkiye gerekli esnekliği gösteremedi.
Şimdi bölgede yeni bir alt üst oluş var. Türkiye, bu kez Bahçeli üzerinden bu krizi fırsata çevirmek için bir girişim yaptı.
PKK için bu kriz yine büyümek ve kazanım elde etmek için bir fırsattı.
İran’ın bölgede azalan etkisi, İsrail ve ABD’nin bölgede artan gücü ile PKK, Türkiye’nin teklifiyle çok heyecanlanmadı.
Ama Türkiye destekli muhalifler İran ve Rusya’yı Suriye’den silip, Esad’ı devirince Türkiye’nin teklifinin cazibesi arttı.
Çünkü diğer alternatifler azaldı.
Bahçeli, 1 Ekim’de açılıma başladığında Türkiye’nin teklifi havadaydı ve PKK’nın Suriye’de başka seçenekleri de vardı.
Ama bugün itibarıyla Suriye’de Türkiye’nin eli güçlendi, YPG’nin eli zayıfladı.
Bahçeli’nin PKK’ya Türkiye’ye karşı silah bırakma teklifi karşılığı Suriye’de verilmek üzere daha cazip bir teklif haline geldi.
Toplantıdaki bazı konuşmacıların söylediklerinden hala ABD ve İsrail’in etkisine aşırı anlamlar yüklendiğini düşünenler olduğu anlaşılıyor.
ABD, Türkiye’nin Suriye’de Kürtlerin kazanımlarına karşı tavrını dengeleyecek bir güç olarak görülüyor.
Muhtemelen PKK da böyle görüyor. Ama Suriye’de Esad devrildiğinden beri ses çıkmayan Kandil’in kafasının karışık olduğu açık.
Van’daki toplantıda Suriye’deki son gelişmelerin Türkiye’deki çözüme pozitif etki yapacağı fikri konusunda ümitvar olanlar da vardı, umutsuz olanlar da.
Suriye ile Türkiye’deki çözümün bir bağlama oturduğunu düşünenler çoktu ama toplantıdan bir gün önceki Hakan Fidan’ın YPG açıklamalarıyla bunun zorlaştığını düşünenler de vardı.
Toplantıda süreçle ilgili kamuoyu araştırma sonuçları açıklandı.
Bu belirsiz haliyle bile yüzde 40 destek olması çok iyi bulundu.
İran’ın bölgedeki etkinliğinin azalmasının PKK’yı Türkiye’ye yaklaştıracak bir fırsat olarak görenler vardı, Türkiye’nin bu fırsatı Suriye’de fetihçi heyecanlara kapılarak YPG’ye karşı kullanıp berbat edebileceğinden endişe edenler de.
Suriye’de olanlar 1989’da Avrupa’da olanlara benzetildi.
Ama Kürt meselesini, çözümü konuşanlar Erdoğan, Bahçeli, CHP her konuda ayrıntılı analizler yaparken bir aktörü es geçiyor: PKK.
Peki PKK?
Hizbullah ve Hamas’ın son İsrail saldırılarıyla etkisinin azalması sonrası bölgede ve hatta dünyada hala varlığını sürdüren en eski silahlı örgüt PKK oldu.
Soru şu: PKK daha ne kadar böyle sürecek?
Yıllarca PKK’nın Kürt sorununun sebebi değil sonucu olduğu tezi ileri sürüldü.
Ama bugün PKK’nın varlığının Türkiye’deki Kürtlerin mücadelesine bir katkısı yok, tam tersine güçlenen Kürt siyasetini ve Kürtlerin kazanımlarını kriminalize etmekten başka bir işe yaramıyor.
Bugün Türkiye’de Kürtlerin acil sorunları olarak öne çıkan tutuklu siyasetçiler ve kayyımlarla meseleleri sadece Türkiye’deki hukuk ve demokrasi standartlarının gerilemesiyle ilgili değil, doğrudan PKK’nın varlığıyla ilgili de meseleler.
Yani PKK artık Kürt sorununda bir sonuç değil, aynı zamanda bir sebep.
PKK’ya Türkiye’den katılım tarihinin en düşük düzeyinde, yeni silah teknolojileri gerilla örgütlerine eylem izni vermiyor, Kürt siyaseti kayyımlar ve tutuklu siyasetçilere rağmen artık meşru ve güçlü.
PKK’nın odağı da uzun süredir Türkiye değil Suriye.
Neredeyse 20 milyon Kürdün yaşadığı Türkiye’deki meseleleri ve talepleri unutmuş, sadece 2 milyon Kürdün yaşadığı Rojava’ya ilgisini çevirmiş bir PKK var.
Aslında Kürt kamuoyunun da Kürt meselesi deyince aklına ilk gelen mesele artık Suriye.
Son iki ayda Diyarbakır, İstanbul ve Van’da katıldığım Kürt meselesi ve çözüm merkezli toplantılarda da konu dönüp dolaşıp Suriye’ye ve Rojava’ya geliyor.
Türkiye’deki Kürtlerin sorunlarından pek bahseden yok.
Türkiye’deki hukuk ve demokrasi sorunlarından şartların çözüme uygun olmadığını anlatmak için bahsediliyor ama sonra çözümden bahsedilirken sadece Suriye ve Rojava konuşuluyor.
Eğer mesele bir dış politika meselesiyse, Türkiye’nin demokrasi ve hukuk standartlarıyla konunun doğrudan ilgisi yoksa, bunu bugünkü iktidar ve bugünkü Suriye denklemi içinde çözmek mümkün demektir.
Yani aslında önümüzde Suriye denklemi ile çözüm için bir fırsat var.
Türkiye eğer Suriye’deki gücünü hevesli bir yayılmacılıkla değil de, emperyal bir soğukkanlıkla kullanırsa, Kuzey Suriye ve bölünmeye değil, Şam’a ve büyümeye yoğunlaşırsa bir taşla iki kuş vurabilir.
En azından bu şartlar PKK’nın Türkiye’ye karşı bir silah bırakma kararı almasını sağlayabilir.
Bu da Türkiye’deki diğer hukuk ve demokrasi sorunlarının çözümü için hayati bir adım olur, Kürtlerin diğer taleplerinin konuşulmasının önünü açar.
2015’de Suriye’de düşen çözüm, 2025’de yine Suriye’den düştüğü yerden kalkabilir.
İlk defa iki tarafın da çıkarına olan bir fırsat var.
Van’daki toplantıda da Türkiye’nin 100 yıllık Kürt sorununun en hararetli kısmı sınırımızın ötesindeki 1960’ların Türkiyesini yaşayan küçük Kürt şehirlerinin statüsü meselesi olunca, hemen yanı başımızdaki esas ümidi ve değişimi çok az insan görebildi.
O ümidin içindeydik. Kafanı kaldırıp bakman yeterliydi.
Van’da bir sanat ve gastronomi merkezinde bunları konuşuyorduk.
Artık bu hayat tarzı, bu normalleşme, bu orta sınıflaşma bu ülkede çatışmaya, silaha, kavgaya izin vermiyor. Kaliriförerli apartmanlardan, iyi okullardan, şık kafelerden, sanat merkezlerinden çıkıp kimseyi savaşa, dağa göndermek mümkün olmuyor.
Yani zaman ve sosyal dinamikler, trendler çözümden yana.
Bu trendi görmeyenler ise ayrıntılarla Türkiye’ye, Kürtlere zaman kaybettiriyor.
.mamak için Esad düşedururken hakkındaki yaptırımları kaldırmayı konuşuyordu.
Ama anlaşılan CHP Genel Başkanı’na kadar giden bu sır, 1 ay sonra Beyaz Saray’a taşınacak seçilmiş başkan Trump’tan bile saklanmış.
Herhalde Trump’ı, Özel kadar güvenilir bulmamışlar.
Çünkü Trump çıkıp basın toplantısında şöyle dedi, Özgür Özel’den saatler sonra:
“Esad rejiminin devrilmesinin arkasında Türkiye var. Erdoğan çok zeki biri. Bunu binlerce yıldır istiyorlardı ve başardılar.
Suriye'ye giren o insanlar Türkiye tarafından kontrol ediliyor. Olsun, bu da bir savaş biçimi. Ben askerlerimin öldürülmesini istemiyorum.”
Numara yaptığını, Türkiye’yi gaza getirmeye çalıştığını söyleyenler var hala.
Halbuki Trump, artık ABD’nin seçilmiş başkanı ve istihbari-askeri konularda bilgilendiriliyor.
Ayrıca Trump ne için Türkiye’yi gaza getirmeye çalışsın. Zaten olan olmuş.
Türkiye’nin askeri olarak bir rolü de yok olan bitende.
Bu konuşmanın bağlamı da Türkiye’yi gaza getirmek değil, ABD içi tartışmalar.
Konuşmanın bütününde Suriye’den asker çekme kararının ne kadar doğru olduğunu anlatıyor, Demokratları eleştiriyor, ABD’nin Suriye’de olan bitende bir rolü olmadığını söylüyor, Obama’yı haklı olarak Suriye’de olan biten katliamlardan sorumlu tutuyor.
Peki, CHP neden sürekli böyle isabetsiz atışlar yapıyor?
Çünkü, CHP bütün yatırımını laik Esad’ı devirmek için Suriye’yi karıştıran AKP ve cihatçılar hikayesine yapmıştı.
Savaş sürerken CHP’li heyetler Esad’la görüşmeler yaptılar. Hatta b görüşmelerden birinde fotoğrafta görünen bir Suriye istihbaratı yetkilisi Reyhanlı Katliamı davasının da sanıkları arasında.
CHP Suriye’yi Türkiye’deki laik-İslamcı tartışması perspektifinden gördü.
Burada otoriterleşen iktidara itiraz ederken, kızarken, direnirken, Suriyelilere 50 yıllık bir aile diktatörlüğüne isyan etme hakkını çok gördü.
Bu isyanı, ayaklanmayı dış güçlere, Türkiye’deki iktidara bağladı. Tıpkı iktidarın Gezi olaylarına yaptığı gibi.
Ama bu çelişkiyi bile göremeyecek kadar ideolojik bir perde inmişti.
Hala da o perde kalkmış değil.
Şimdi de CHP ve Türkiye’deki diğer bazı sol muhalifler yıllardır doğruluğundan şüphe duymadıkları kendi hikayelerinden çıkamıyorlar.
Hala Suriye’yi, her dedikleri yanlış çıkmış, toplu mezarlar kazıldıkça üzerlerine büyük bir leke yapışacak uzmanlar üzerinden izliyorlar.
Bu hikayenin alıcısı da çok.
Çünkü Arapların herhangi bir konuda iyi bir şey yapabileceğine inanmayan, kendi kimliklerini bizden aşağı, geri ve kurtulmamız gereken Araplara karşı kurmuş, İslamofobik, bazıları mezhep taassubuyla davranan geniş bir kitle var.
Yani ortada cahillik, bölgeyi ve sahayı bilmemek yok. Bu ideolojik bir tercih. Bir bilmemezlik tercihi.
Özel bu konuşmaları kendi kafasından yapmıyor, CHP’nin diplomat ve dış politika kadroları var.
Ama onlar da aynı sorunlardan mustaripler.
Onlar da konuya mesafelerini kaybetmişler. Suriye’de olanlara kendi kültürel, sosyal habituslarından çıkıp bakamıyorlar. İktidara olan muhaliflikleri hakikatin önüne bir perde gibi inmiş.
Ama esas mesele ülkenin coğrafi konumundan mutlu olmamaları.
Mutlu olmadıkları, kendilerini ait hissetmedikleri bir konumda yaşıyorlar. Hayallerindeki Türkiye’nin komşuları Suriye, Irak, İran değil.
O yüzden sevmedikleri bir coğrafyayla ilgilenmek de istemiyorlar. İlgileniyorlar, sonra iğrenip, bu bataklığa girmemeliyiz, sırtımızı dönmeliyiz, Arapların işine karışılmaz gibi bir dış politika tezine varıyorlar.
Bunu da realist, maceracı olmayan dış politika sanıyorlar.
Ama işte atalarımız ülkeyi bu coğrafi konumda kurdu, Atatürk de bu coğrafi konumu kurtarıp Cumhuriyet ilan etti.
CHP’nin en iyi dış işleri bakanları Turan Güneş, İsmail Cem bu coğrafi konumla barışık oldukları için iz bırakmışlardı.
İkisi de diplomat ya da dış politika uzmanı değildi.
Ama biri Kıbrıs’ı alan dışişleri bakanı oldu, diğeri Türkiye’yi aynı anda hem Avrupa’ya hem de Ortadoğu’ya doğru açan dışişleri bakanı oldu.
CHP yönetimine kötü bir haber:
Maalesef uzun bir süre daha bu konumdayız, taşınamıyoruz.
Esad Ailesi acilen taşınmak zorunda kaldı ama Suriyeliler ebedi komşularımız olarak kaldı.
.18/12/2024 02:01
Coğrafi konumundan memnun olmayanlar…
113
Esad’ın devrilip Rusya’ya kaçmasından saatler önce konuşan CHP lideri Özgür Özel “Hemen Esad’la temas kurulmalı. Çıkardığı af Türkiye’deki Suriyelilere duyurulmalı. Onlar da geri dönmeli” demişti.
O anda Esad’la sahiden temas kurulsaydı ve fii tarihinde çıkardığı “af” ona hatırlatılsaydı, “Hangi afmış o, ne saçmalıyorsunuz siz, telefonu meşgul etmeyin her an Putin arayabilir” derdi.
Ama anlaşılan muhalefet bundan da kendisine ders çıkarmamış.
Dün Özel, bu kez de Ankara Belediyesi’nin bir açılışında yine Suriye mevzusuna giriş yaptı.
Az ötedeki Kırşehir Kıraathanesi’nde konuşulan senaryoları kürsüde tekrarladı demek daha doğru olur:
“İsrail ile ABD anlaşmış Esad’ı indirmek için. HTŞ ki onları orada tutma görevi bizdeyken, onları silahsızlandırmayı Astana’ya göre bizimkiler söz vermişken, onlar oradan çıkıyor, Şam’a yürüyor
Anlaşmışlar ordu direnmiyor, başbakan teslim oluyor, Esad ‘istifa ettim’ deyip planlandığını gibi kaçıp gidiyor.
Bizimkinin dünyadan haberi yok. Şimdi çıkmış buradan kahramanlık hikayesi söylüyor.”
Aslında HTŞ’yi İdlip’te kolaçan etmek görevinin Türkiye’de olduğunu da biliyor ama herhalde Türkiye bir ara uyuyakalmış ve HTŞ’liler de kaçıp Şam’a kadar gitmiş!
Halbuki aynı muhalefet 13 yıldır Suriye’yi AK Parti iktidarının karıştırdığını, silahlı gruplara, ‘çetelere’, ‘teröristlere’ destek verdiğini, bu kaosun sebebinin Erdoğan, Davutoğlu olduğunu, onlar yüzünden Türkiye’nin mültecilerle dolduğunu savunmuyor muydu?
O halde Suriye’yi muhaliflere destek vererek karıştırdığına inandığınız Türkiye’nin niye şimdi muhaliflerin Şam’ın ele geçirilmesinde rol oynadığına inanamıyorsunuz?
HTŞ’nin kontrolündeki İdlip’in 8 yıldır dünyaya açılan tek kapısı Türkiye iken, HTŞ ile birlike Şam’a yürüyen Suriye Milli Ordusu, made in Türkiye bir ordu iken, HTŞ bile bu operasyon için altı aydır Türkiye’nin iznini beklemişken, Esad’ın devrilmesi kararının alındığı Katar’daki zirvede Rusya ve İran ile masaya Türkiye oturmuşken ve Colani arabasıyla Türkiye’nin istihbarat başkanına Şam turu attırmışken tam olarak sizi şüpheye düşüren ne acaba?
İsrail ve ABD’nin Esad’ı indirmek için yaptığı gizli anlaşma yaptığı ile ilgili çok özel bilgiler mi?
Mesela İsrail, bu gizli bilgiyi bölgedeki en sıkı müttefiki BAE’ye söylememiş.
BAE, Esad’a devrilmeden günler önce en fazla destek veren ülkeydi.
ABD’de herhalde çaktırmamak için Esad düşedururken hakkındaki yaptırımları kaldırmayı konuşuyordu.
Ama anlaşılan CHP Genel Başkanı’na kadar giden bu sır, 1 ay sonra Beyaz Saray’a taşınacak seçilmiş başkan Trump’tan bile saklanmış.
Herhalde Trump’ı, Özel kadar güvenilir bulmamışlar.
Çünkü Trump çıkıp basın toplantısında şöyle dedi, Özgür Özel’den saatler sonra:
“Esad rejiminin devrilmesinin arkasında Türkiye var. Erdoğan çok zeki biri. Bunu binlerce yıldır istiyorlardı ve başardılar.
Suriye'ye giren o insanlar Türkiye tarafından kontrol ediliyor. Olsun, bu da bir savaş biçimi. Ben askerlerimin öldürülmesini istemiyorum.”
Numara yaptığını, Türkiye’yi gaza getirmeye çalıştığını söyleyenler var hala.
Halbuki Trump, artık ABD’nin seçilmiş başkanı ve istihbari-askeri konularda bilgilendiriliyor.
Ayrıca Trump ne için Türkiye’yi gaza getirmeye çalışsın. Zaten olan olmuş.
Türkiye’nin askeri olarak bir rolü de yok olan bitende.
Bu konuşmanın bağlamı da Türkiye’yi gaza getirmek değil, ABD içi tartışmalar.
Konuşmanın bütününde Suriye’den asker çekme kararının ne kadar doğru olduğunu anlatıyor, Demokratları eleştiriyor, ABD’nin Suriye’de olan bitende bir rolü olmadığını söylüyor, Obama’yı haklı olarak Suriye’de olan biten katliamlardan sorumlu tutuyor.
Peki, CHP neden sürekli böyle isabetsiz atışlar yapıyor?
Çünkü, CHP bütün yatırımını laik Esad’ı devirmek için Suriye’yi karıştıran AKP ve cihatçılar hikayesine yapmıştı.
Savaş sürerken CHP’li heyetler Esad’la görüşmeler yaptılar. Hatta b görüşmelerden birinde fotoğrafta görünen bir Suriye istihbaratı yetkilisi Reyhanlı Katliamı davasının da sanıkları arasında.
CHP Suriye’yi Türkiye’deki laik-İslamcı tartışması perspektifinden gördü.
Burada otoriterleşen iktidara itiraz ederken, kızarken, direnirken, Suriyelilere 50 yıllık bir aile diktatörlüğüne isyan etme hakkını çok gördü.
Bu isyanı, ayaklanmayı dış güçlere, Türkiye’deki iktidara bağladı. Tıpkı iktidarın Gezi olaylarına yaptığı gibi.
Ama bu çelişkiyi bile göremeyecek kadar ideolojik bir perde inmişti.
Hala da o perde kalkmış değil.
Şimdi de CHP ve Türkiye’deki diğer bazı sol muhalifler yıllardır doğruluğundan şüphe duymadıkları kendi hikayelerinden çıkamıyorlar.
Hala Suriye’yi, her dedikleri yanlış çıkmış, toplu mezarlar kazıldıkça üzerlerine büyük bir leke yapışacak uzmanlar üzerinden izliyorlar.
Bu hikayenin alıcısı da çok.
Çünkü Arapların herhangi bir konuda iyi bir şey yapabileceğine inanmayan, kendi kimliklerini bizden aşağı, geri ve kurtulmamız gereken Araplara karşı kurmuş, İslamofobik, bazıları mezhep taassubuyla davranan geniş bir kitle var.
Yani ortada cahillik, bölgeyi ve sahayı bilmemek yok. Bu ideolojik bir tercih. Bir bilmemezlik tercihi.
Özel bu konuşmaları kendi kafasından yapmıyor, CHP’nin diplomat ve dış politika kadroları var.
Ama onlar da aynı sorunlardan mustaripler.
Onlar da konuya mesafelerini kaybetmişler. Suriye’de olanlara kendi kültürel, sosyal habituslarından çıkıp bakamıyorlar. İktidara olan muhaliflikleri hakikatin önüne bir perde gibi inmiş.
Ama esas mesele ülkenin coğrafi konumundan mutlu olmamaları.
Mutlu olmadıkları, kendilerini ait hissetmedikleri bir konumda yaşıyorlar. Hayallerindeki Türkiye’nin komşuları Suriye, Irak, İran değil.
O yüzden sevmedikleri bir coğrafyayla ilgilenmek de istemiyorlar. İlgileniyorlar, sonra iğrenip, bu bataklığa girmemeliyiz, sırtımızı dönmeliyiz, Arapların işine karışılmaz gibi bir dış politika tezine varıyorlar.
Bunu da realist, maceracı olmayan dış politika sanıyorlar.
Ama işte atalarımız ülkeyi bu coğrafi konumda kurdu, Atatürk de bu coğrafi konumu kurtarıp Cumhuriyet ilan etti.
CHP’nin en iyi dış işleri bakanları Turan Güneş, İsmail Cem bu coğrafi konumla barışık oldukları için iz bırakmışlardı.
İkisi de diplomat ya da dış politika uzmanı değildi.
Ama biri Kıbrıs’ı alan dışişleri bakanı oldu, diğeri Türkiye’yi aynı anda hem Avrupa’ya hem de Ortadoğu’ya doğru açan dışişleri bakanı oldu.
CHP yönetimine kötü bir haber:
Maalesef uzun bir süre daha bu konumdayız, taşınamıyoruz.
Esad Ailesi acilen taşınmak zorunda kaldı ama Suriyeliler ebedi komşularımız olarak kaldı.
.21/12/2024 02:01
“Baba bu adamlar neden yerde çıplak uyuyor?”
93
Batılı ülkelerin Şam ziyaretlerine en son ABD Dışişleri Bakanlığı katıldı.
Üst düzey üç diplomatın fotoğraf karesi vermeden yaptıkları ziyaretin gecikmesinin sebebi Obama ve Biden ekibinin 2015’den sonra Suriye’deki tezlerinin çökmesi olabilir.
Suriye’yi Rusya ve İran’a terk etmişti Obama.
ABD heyetinin esas gündemi Suriye’nin de en büyük ihtiyacı.
Yaptırımları kaldırmak.
Bu yaptırımlar aslında 2020 yılında Esad’a karşı çıkarılmıştı.
Yaptırımların tuhaf bir adı var:
Sezar.
Peki nereden geliyor bu Sezar adı?
Sezar, 2011’den önce Suriye askeri polisinde görevli bir adli fotoğrafçının kod adı.
Görevi, normalde kazaları ve suç mahallerini belgelemek.
Ama iç savaş başlayınca rejimin hapishanelerinde öldürülen kişilerin cesetlerini fotoğraflama görevi ona verilir.
2011-2013 yılları arasında Sezar, her gün cesetlerin detaylı fotoğraflarını çekmek zorunda kalır.
Esad rejimi, öldürülen kişilerin kimliklerini ve ölümlerinin “gerekçelerini” belgelemek için bir numaralandırma sistemi oluşturmuştu.
Cesetlere önce tutuklandıkları hapishanenin bir numarası, ardından bağlı oldukları güvenlik biriminin numarası verilmektedir. Cesetlerin “ölüm sertifikası” düzenlenmeden önce arşivlenmek üzere de fotoğrafları çekilir.
Bir otoriter rejimin soğukkanlı bürokrasini çalışmaktadır.
Sezar, yıllarca tanık olduğu bu vahşet karşısında bürokrasinin çarklarından çıkmaya karar verir
2013 yılında yaklaşık 55.000 fotoğrafı gizlice Suriye dışına çıkarmak için Suriye muhalefetiyle ve insan hakları savunucularıyla temas kurar.
Fotoğraflar, uluslararası insan hakları örgütlerine ulaştırılır.
Belgeler, birkaç aşamada dijital olarak kopyalanır ve gizli ağlar aracılığıyla taşınır.
Bu sırada ifşa olduğu endişesiyle işe gitmeyen Sezar, kendini ölmüş gibi gösterir.
Sonunda 10 kişilik çalışma arkadaşlarından oluşan bir ekip ve fotoğraflarla Doha'ya kaçar.
Oradan Türkiye’ye geçer.
Aile fertleri Suriye'den çıkarılmadan Avrupa'ya gitmez.
Çünkü aile üyelerini de risk altında atmıştı.
Ve 2014 yılında ortaya çıkar. Başında bir mavi kapşonla ve sesi değiştirilmiş olarak
ABD Kongresi ve Avrupa Parlamentosu’nda fotoğraflarıyla birlikte ortaya çıktı.
Konuşmasında, rejimin hapishanelerinde yaşanan sistematik işkenceleri şu sözlerle anlattı:
“Her gün onlarca ceset fotoğraflıyordum. Cesetlerin çoğunda açlık izleri, dayak ve işkence izleri vardı. Bazılarının tırnakları çekilmiş, bazıları yanmış, bazıları elektrik verilmişti. Cesetler öylece bırakılıyordu; insanlık tamamen yok olmuştu.”
Esad, fotoğrafları inkar etti. Neden işkencenin fotosu çekilsin ki dedi.
Ama İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) ve Uluslararası Af Örgütü gibi kuruluşlar, fotoğrafların gerçek olduğunu onayladı. Birleşmiş Milletler (BM) ve Avrupa Parlamentosu, fotoğrafları rejimin insanlık suçlarını belgeleyen güçlü bir kanıt olarak kabul etti.
Fotoğraflar internette yayınlandı.
Ve insanlar kaybolan yakınlarını teşhis etmeye başladılar.
Ahmad al-Musalmani 2 Ağustos 2012'de, 14 yaşındayken, ailesinin güvenlik nedeniyle gönderdiği Lübnan'dan annesinin cenazesine katılmak üzere Suriye'ye dönmüştü. Beş kişiyle birlikte bir minibüste seyahat ediyordu.
Kontrol noktasındaki bir memur yolcuların telefonlarını aldı ve Ahmad'ın telefonunda Esad karşıtı bir şarkı buldu. Yolcu arkadaşlarından birinin bir gün sonra ailesine anlattığına göre, memur Ahmad'ı kontrol noktasındaki küçük bir odaya sürükledi. Yolcuların geri kalanı minibüsle yola onsuz devam ettiler.
Ahmad'ın amcası Dahi al-Musalmani Mart 2013'te ülkeden kaçmadan önce 20 yıl boyunca yargıçlık yapmıştı. Dahi İnsan Hakları İzleme Örgütü'ne Ahmad'ın kaybolmasından sonra birkaç hükümet yetkilisiyle görüşmeye gittiğini söyledi. Ahmad'ın muhtemelen Hava Kuvvetleri İstihbaratı'nın gözetiminde olduğunu öğrendi ve Ahmad'ın serbest bırakılmasını sağlamak için 14.000 ABD Doları'ndan fazla rüşvet ödedi ama başarısız oldu. Sonunda aile üyelerinin kendisine tutuklanmak üzere arandığını söylemesi üzerine Ürdün'e kaçtı.
Sezar'ın fotoğrafları yayınlandığında amcsı Ahmad'ı aradı:
“Doğrudan Hava Kuvvetleri İstihbaratı'nın dosyasına gittim ve onu buldum. Bu bir şoktu. Onu burada görmek hayatımın şokuydu. Onu aradım, 950 gün boyunca onu aradım. Her günü saydım. Annesi ölürken bana 'Onu senin korumana bırakıyorum' dedi. Nasıl bir koruma sağlayabilirim?”
Deyr el-Zorlu olan Şam sakini Rehab el-Allawi, Suriye'deki ayaklanmadan önce Şam Üniversitesi'nde mühendislik öğrencisiydi. Alıkonulanların cesetlerinin Sezar tarafından çekilmiş fotoğrafları arasında bir kadına ait tek fotoğraf onunkiydi.
Askeri polisin özel bir birimi olan Baskın Tugayı onu 17 Ocak 2013'te tutukladığında Rehab 25 yaşlarındaydı. Rehab, Şam'ın yerel koordinasyon komitelerinden birinde - çalışıyordu.
Tutuklanmasının ardından aile, Suriye hükümeti içindeki kişisel bağlantıları aracılığıyla onu aradı.
Hanadi hakkında bilgi almak ve serbest bırakılmasını sağlamak için Suriye ordusu ve güvenlik servislerindeki çeşitli yetkililere 18.000 ABD dolarından fazla para ödediler ancak girişimleri başarılı olmadı.
Eski bir tutuklu olan Hanadi, İnsan Hakları İzleme Örgütü'ne Rehab'la birlikte 215 Şube Askeri İstihbarat tesisinde üç haftadan uzun bir süre gözaltında tutulduklarını anlattı.
Hanadi, “24 gün boyunca yan yana hücrede birlikte kaldık Ailesini görmek istiyordu. Her zaman kardeşleri hakkında konuşurdu. Ailesi için korkuyordu” demişti.
Hanadi üç buçuk hafta sonra Adra Cezaevi'ne nakledildi. Rehab'ı bir daha hiç görmedi.
Mart 2015'te, Sezar'ın fotoğrafları internette yayınlandıktan sonra, bir kuzen aileyi aradı ve Rehab'ın fotoğrafının serbest bırakılanlar arasında olup olmadığını sordu. Kuzen “Rehab'a çok benziyor” dedi.
Aile Rehab'ı tanımış olsa da, tutukluluğu sırasında dış görünüşü değiştiği için, Rehab'ı hapishanede gören eski tutuklulardan teyit istediler.
Hanadi şöyle dedi:
“Bir gün kardeşi beni aradı ve yayınlanan fotoğraflardaki kişinin Rehab olup olmadığını sordu.... Giydiği pijamaları ve yüzünü tanıdım. Ayak parmaklarının şekli bile aynıydı.”
Sezar’ın fotoğrafları, uluslararası düzeyde siyasi yaptırımlara zemin hazırladı. 2020 yılında ABD’de kabul edilen Sezar Suriye Sivil Koruma Yasası (Caesar Act), bu belgeler temel alınarak hazırlandı. Yasa, Suriye rejimine karşı ağır ekonomik yaptırımlar getiriyor ve rejime yardım eden kişi ve kuruluşları hedef alıyor.
Yıllarca kimliğini gizleyerek yaşayan Sezar hala ortaya çıkmadı.
Birlikte kaçtığı çalışma arkadaşı ise nihayet Esad’ın devrilmesinden sonra gerçek adı, yüzü ve sesiyle ortaya çıktı.
Usame Osman.
Osman, evde bilgisayarında fotoğraflara bakarken küçük oğlunun yanında gelip “Baba bu adamlar neden yerde çıplak uyuyor” diye sorduğunu anlattı.
Bir de o fotoğrafların gözlerine bakarak verdiği sözü…
Kanazacağız.
Suriye gibi 50 senelik bir diktatörlük rejiminden geriye 100 bine yakın kayıp insan kaldı.
Bir dedikokodula hapishanelerdeki yer altı zindanlarında yakınlarını bulmayı umut ettiler.
Hapishanelerin çevresini kazdılar.
Ama Suriye İnsan Hakları Örgütü’nün başkanı TV’ye çıkıp gözyaşları içinde hapishanelerde hizli yer altı hücreleri olmadığını açıkladı.
“Onlar öldüler” dedi.
Bu haberi, Türkiye’de utanmazlık sınırlarını aşmış birileri yalan çıktı diye dolaştırıyor günlerdir.
Ve bunlar güya solcu, demokrat, işkence karşıtı insanlar.
100 bine yakın insan ülkenin her yerinde duvarlara yakınlarının resmini yapıştırarak, toplu mezarların kazılmasını bekleyerek yakınlarını bulmayı ümid ediyor.
Ama birileri 60 yıllık bir diktatörlük rejimine işkenceyi bile YAKIŞTIRMIYOR.
.23/12/2024 00:01
Bu terörist kime benziyor?
135
Almanya’nın Magdeburg kentinde sevimli bir Noel pazarı. Cuma akşamı tıklım tıklım dolu.
Bir BMW marka araba pazara son hızla daldı, 400 metre boyunca insanları biçti.
En az 5 ölü, 15’i ağır 200 yaralı var.
Her yaştan insanlar var ölülerin ve yaralıların arasında.
Bu korkunç vahşette ilk akla gelen daha önce Berlin’de bir Noel pazarına tırla giren IŞİD, El Kaide benzeri bir örgütün saldırısı olduğuydu.
Canlı yakalanan saldırganın profiliyle ilgili ilk bilgiler de bu şüpheyi doğrulamıştı.
BMW’yi süren saldırgan Suudi Arabistanlıydı ve adı Taleb Abdulmohsen’di.
AfD, Elon Musk, her ülkeden aşırı sağcı, Türkiye’den Suriye’deki laik diktatör devrildiği için depresyona girenler beklenen tepkileri vermeye başladılar.
Musk, buna “öldüren merhamet” dedi ve “aptal işe yaramaz” dediği Başbakan Scholz’u istifaya çağırdı. Aşırı sağcı, göçmen karşıtı AfD’nin bir sözcüsünün açıklamasını “tek yol AfD” diyerek paylaştı.
Konu hızlıca potansiyel tehlike göçmenlere, Suriye’de İslamcılara verilen desteğe, İsrail’in ne kadar haklı olduğuna bağlanıyordu ki katilin sürpriz profili ortaya çıkmaya başladı.
Aktif bir Twitter kullanıcısıydı. 121.378 tweet atmıştı.
Ama adını Google’layanlar daha da sürpriz içeriklerle karşılaştılar.
Çünkü saldırgan birkaç yıl önce BBC, SkyNews, FAZ gibi prestijli medyalara röportajlar vermiş bir isimdi.
50’li yaşlardaydı.
Suudi Arabistanlı bir Şii aileden geliyordu.
2006 yılında dini baskı ya da işlediği bir suçtan dolayı, tıp eğitimine devam ederken Almanya’ya gelmişti.
Psikiyatr olmuştu ve 18 yıldır son olarak da hapishanelerde psikiyatr olarak çalışıyordu.
onun
Ama kimliğinin en baskın özelliği bunlar değildi: Çok sert bir İslam karşıtıydı.
Suudi Arabistan’da Şii olmanın getirdiği bir travmayla mı bilinmez, kendi kimliğine, İslam’a karşı nefret doluydu.
2019 yılında FAZ gazetesine verdiği röportajda kendisini “Tarihin en saldırgan İslam eleştirmeni” olarak tarif etmişti.
2016'da Twitter’a da sadece “İslam’a karşı yazmak için girmişti.
8 yılda paylaştığı 121.378 gönderinin özeti radikal bir İslam karşıtlığıydı.
Buna sıkı bir İsrail taraftarlığı hatta Siyonizm destekçiliği eşlik ediyordu. Hamas, Gazze üzerine ırkçı, nefret dolu tweetler atmıştı. Büyük İsrail haritalarını destek mesajları eşliğinde paylaşmıştı.
Bu aktif anti-İslam profilini aktivizme de çevirmişti.
“wearesaudis.net” isimli bir internet sitesi kurarak, dini baskı yüzünden Suudi Arabistan’dan kaçmak ve Batı’ya iltica etmek isteyenlere, özellikle de kadınlara yardım etmeye başladı.
Bu Batı medyasının üzerine atlayacağı bir profildi.
FAZ, BBC, Skynews onun bu çalışmalarını öven haberler yaptılar.
BBC, onu “Suudi bir sürgün tarafından kurulan bir web sitesi, diğer eski Müslümanların Körfez ülkelerindeki zulümden kaçmalarına yardımcı oluyor” diye tanıtmıştı.
FAZâ verdiği röportajda anti-İslam fikirlerini anlattı:
“Aynı zamanda İslam'ı eleştirmekten de hiç vazgeçmediniz; Twitter'da her hafta din karşıtı argümanlar içeren onlarca tweet atıyorsunuz.
Ben tarihteki en saldırgan İslam eleştirmeniyim. Bana inanmıyorsanız Araplara sorun.
Eleştirinin amacı nedir?
İnsanların kendi başlarına düşünmeyi öğrenmelerini istiyorum. Twitter'da benim yüzümden İslam'dan çıkmak isteyen çok sayıda Müslüman var. Ben bu insanlara hep şunu yazıyorum: “Hayır, benim yüzümden İslam’dan ayrılırsanız bunu kabul etmem. Bu sizin kendi inancınız olmalı.
Tüm tecrübelerinize rağmen kadınların eşit haklara sahip olduğu bir İslam'ın olabileceğine inanıyor musunuz?
Hayır, öyle düşünmüyorum. İyi İslam diye bir şey yoktur.”
Bu radikalizm ve aktivizm bir süre sonra Müslüman ülkelerden gelenlere kapılarını açan Alman devletine ve ırkdaşı ve eski dindaşı göçmenlere nefrete dönüştü.
Merkel’in Almanya’nın kapılarını Suriyelilere açtığı için öldürülmesi gerektiğini söyleyecek kadar nefret doluydu:
“Almanya’da ölüm cezası olmadığı için Merkel, Avrupa’yı İslamlaştırmaya dönük gizli projesi nedeniyle hayatının geri kalanını hapiste geçirmelidir ama eğer ölüm cezası geri getirilirse öldürülmeyi hak ediyor.”
Bu nefretle AfD taraftarı oldu. AfD’lilerin ve Amerikan sağcılarının platformlarında konuştu.
Tabii Elon Musk’ın, İngiltere’den İtalya’ya her türlü diğer aşırı sağcının hayranı, Radio Genova gibi hesapların sıkı takipçisiydi.
X hesabındaki kapak fotoğrafına bir tüfek koymuştu.
Profilinde Almanya’ya öfke kusuyordu:
“Almanya’yı ülke içinde ve dışında Suudi sığınmacıları avlıyor” , “Avrupa’yı İslamlaştırmak istiyor ”, “Sokrates’in öldürülmesinden Alman ulusu sorumlu”
Aralık 2023’te X’te Alman devletini, Suudi Arabistanlı mültecilere zulmetmekle suçlamıştı:
“Sizi temin ederim ki intikam yüzde 100 gelecektir. Hayatıma mal olsa bile.Bunun bedelini Almanya ödemek zorunda kalacak. Çok büyük bir bedel.”
Arapça bir mesajında da tehditler savurmuştu:
“Sizi temin ederim ki Almanya savaş istiyorsa bunu yapacağız. Almanya bizi öldürmek isterse onları katlederiz, ölürüz ya da gururla hapse gireriz. Bütün barışçıl yolları tükettiğimiz için polisten, emniyetten, savcılıktan, yargıdan, İçişleri Bakanlığından yeni suçlarla karşılaştık. Barışın onlara hiçbir faydası yok.”
2023 yılında onunla teması olan Suudi bir kadın adını vererek “Almanlara yönelik bir saldırı yapacağını” ihbar eden bir mail atmıştı. Ama maili yanlışlıkla ABD’de bir karakola göndermişti.
2013 yılında bir hakaret davasından aldığı cezadan başka sabıkası yoktu.
Suudi Arabistan, birkaç kez Almanya’da iadesini istemişti.
Ama Almanya, iadesini reddedip, siyasi sığınma hakkı vermişti.
Ama bu kendi toplumundan başlayan nefret, Almanlardan nefrete vardı.
Ve dediğini yaptı.
Kiraladığı bir BMW ile Noel pazarında katliam yaptı.
Taleb Abdulmohsen, terör uzmanlarını bile şok eden bir terörist profili.
Kimse Almanya’ya fazlasıyla entegre olmuş, ateist, Batılılar gibi olmuş bir psikiyatrın katliam yapabileceğini herhalde düşünmezdi.
Meczup da denip bir kenera atılacak bir profil değil. O yüzden hala aslında takiyye yapan bir cihatçı olduğunu iddia edenler var.
Halbuki nefretin tek bir biçimi yok. Her türlü derin nefret şiddeti doğurur
Kendisinden, kendi kimliğinden nefret de tehlikeli ve yıkıcı bir duygu.
Taleb Abdulmohsen profili de az görünen, sıradaşı bir profil sayılmaz.
Bu self-nefret münferit değil.
Avrupa siyasetinde bile pek çok örneği var artık.
Aşırı sağcı, İslam karşıtı Somali asıllı Hollandalı Ayan Hırsi, solcu ailesiyle 1980’de Türkiye’den bir botla kaçırılmış, şimdi göçmen karşıtlığı yapan Dilan Yeşilgöz, Cem Özdemir, İngiliz Muhafazakar Parti’deki göçmen karşıtı eski göçmen siyasetçiler ilk akla gelenler…
Ama kendi kimliğinden, toplumundan, kültüründen nefret bize de çok tanıdık bir profil. Türkiye’nin radikal modernleşme ve Batılılaşma deneyimi bu profilden çok fazla insan yetiştirdi.
Türk modernleşmesinde dindarlık köyde, taşrada bırakılması gereken bir geri yaşam tarzı oldu. Neredeyse bütün modernleşme, şehirlileşme bu geri yaşam tarzından kurtulmanın karşıt kimliği olarak ortaya çıktı.
Ama bu dinden çıkma aşamasına da pek varmadı.
Son zamanlarda İslam’dan arkasını yakarak çıkanların, ani aydınlanmayla gözleri kararıp eski hukuk tanımayanların ise kamusal tartışmaya, kutuplaşmaya odun atmak dışında bir katkısı pek olmuyor.
Dinle olan şahsi travmasını topluma nefrete dönüştürmenin bir aydınlanma olduğu da meçhul.
En azından kendinden başka kimseyi aydınlatmayan bir aydınlanma bu.
Ama tabii ki bir anda hidayete erenler gibi, ani seküler aydınlanma yaşayanların da bağra basıldığı ortamlar, ülkeler var.
Bu profilleri bekledikleri sosyal değişimin öncüsü olarak görüp heyecanlananlar, onlara olduklarından daha fazla anlam yükleyenler, onların dönüşümünü, saf değiştirmesini, itirafçılığını kendi fikirlerinin doğrulanması için fırsat olarak kullananlar hep oldu.
Taleb Abdulmohsen de benzer bir muamele görmüş. Ortadoğu’da dini baskı altındaki kadınları kurtaran bir kurtarıcı olarak bağra basılmış, hiçbir temsil gücü olmayan bu profile umutlar bağlanmış, radikalliği, İslam karşıtlığı adı altında büyük kitlelere düşmanlığı görmezden gelinmiş.
Sonuç nefretin seküleri, dincisi, aydınlanmışı, aydınlanmamışı olmadığı gerçeğiyle yüzleşmek oldu.
Müzakereye kapalı olan fikirler kendi içinde çürür, kurucu ötekisi başkaları olan kimlikler insanların ahlakını bozar, kendi toplumuyla ilişki kuramayan, iknadan tümden vazgeçen, onu şeytanlaştıran hiçbir aydınlanma, özgürleşme de o toplumu özgürleştiremez, aydınlatamaz.
Başkasına benzemeye çalışan saygın da olmaz.
Bazen bu radikallikten terörist bile çıkabilir.
.28/12/2024 00:01
Şakir Paşa Ailesi’nin televizyonlarda izlenemeyecek hikayesi
116
Now Tv’nin yeni dizisi Şakir Paşa Ailesi, ilk bölümünden itibaren büyük ilgi gördü.
Spoiler gibi olmasın ama aile üyeleri büyüyünce Cevat Şakir Kabaağaçlı, Fahrelnissa Zeid ve Aliye Berger olacaklar.
Yazının bundan sonrası dizyi izleyecek ama ailenin hikayesini bilmeyenler için spoiler olabilir.
Ama olmayabilir de.
Çünkü ailenin hikayesinin bazı kritik bölümleri dizinin senaryosuna girmeyi başarabilecek mi emin değilim.
Özellikle Now TV’nin prime time izleyicileri, az önceki ana haber bülteninde her akşam altın çağ gibi her konunun getirilip bağlandığı erken Cumhuriyet dönemiyle ilgili gerçekleri öğrenmek istemeyebilir.
Dizi ailenin hikayesini Büyükada’daki konaktan başlatmış ama hikayenin öncesi de çok ilginç.
Antalya Elmalı’dan göç ettikleri Orta Anadolu’daki bir kasabadan adlarını alan Kabaağaç ailesi, daha sonra yerleştikleri Karahisar-i Sahib’de (Afyon) yüzlerce yıl medreseler kurup âlimler yetiştirmiş varlıklı bir aileydi.
19. yüzyıldan itibaren ailenin erkek çocukları artık medreseye değil, İstanbul’a askeri okullara gitmeye başlamıştı.
Ahmet Cevat ve Mehmet Şakir kardeşler gibi. İki kardeşten ağabey Ahmet Cevat, paşa olarak İkinci Abdülhamit döneminde sadrazamlığa kadar yükselmiş, kardeş Mehmet Şakir Paşa ise önce Girit ardından Atina’da sefir olarak görev yapmıştı. Girit’te tanıştığı İsmet Hanım’la evliliklerinden üçü erkek, dördü kız yedi çocukları oldu; 1890 yılında Girit’te dünyaya gelen ilk çocuklarına da sadrazam olmuş amcasının ismi verildi: Musa Cevat Şakir.
Şakir Paşa ailesinin diğer üyeleri; Asım (Asım Kabaağaç), Mihrinnisa Hakkiye (Hakkiye Koral), Nurunisa Ayşe Sıdıka (Ayşe Erner), Mustafa Suat (Suat Şakir Kabaağaç), Fahrünnisa Emine (Fahrelnissa Zeid/Ressam), Hayrünnisa Hatice Aliye (Aliye Berger/Ressam).
ai.jpg
Aile Girit’ten Atina’ya taşındı. Bu arada amcaları Sadrazam Cevat Paşa, gözden düşüp, Şam’a sürgüne yollanmış, hastalanmış ve 49 yaşında hayata veda etmişti.
Bu muameleden çok etkilenen kardeş Şakir Paşa, devletteki bütün görevlerinden istifa ederek savaşın başlamasından önce 1914 yılında çocuklarını alıp Büyükada’da bir köşke taşındı. Yatırım için Selanik’te açtığı otel de Balkan Savaşları’yla elden gidince, aile maddi olarak zorluklar yaşamaya başlamıştı.
Bütün bunlar yaşanırken, Cevat Şakir, Robert Kolej’de başladığı eğitimine, Oxford’da devam etmekteydi. Ama Yeni Çağ Tarihi okuduğu üniversitenin iyi bir öğrencisi sayılmazdı. Daha çok Avrupa’yı geziyor, sevgilileri oluyor, dil öğreniyor ve epey para harcıyordu.
Ailenin maddi durumunun bozulması da onu durdurmamıştı. 22 yaşında İtalya’da tanıştığı, ressamlara modellik yapan Aniesi adlı bir İtalyan modelle evlenmiş, Mutarra Agustina adında bir de kızları olmuştu.
Cevat, İtalyan eşini ve kızını da yanına alıp İstanbul’a geri döndü. Aile bu yaşta, bunca maddi zorluk içindeyken, işi bile olmayan Cevat’ın İtalyan bir modelle evlenip çocuk sahibi olmasından hiç hoşlanmamıştı.
Buraya kadar olan kısmı dizide anlatıldı.
Bundan sonrası biraz spoiler olabilir.
1914 yılının yazında Şakir Paşa, üç oğlu Asım, Cevat ve Suat’ı da yanına alarak memleketleri Afyon’daki mandıra çiftliklerine gitti. Uzun süredir uğramadığı çiftliğin gelir-gider durumlarına bakacak, belki kızının yaklaşan düğünü için masrafları buradan gelecek parayla karşılamaya çalışacaktı.
29 Temmuz 1914 günü gecesi Afyon’daki çiftlik evinde Şakir Paşa’yla oğlu Cevat Şakir arasında ne geçtiği hakkında ise rivayetler muhtelif.
O gece ne olduğunu önce mahkeme evrakından okuyalım:
“...üçyüzotuz senesi Temmuzunun onaltıncı gecesi Karahisar-i sahib’in mandıra çiftliğinde müsafereten ikamet eden pederi Şakir Paşa’yı katl eylediği iddia kılınmasından dolayı cinayetle ittiham olunan İstanbul Büyükada’da ikamet eden yirmidört yaşında Musa Cevad Bey bin Şakir Paşa’nın icra kılınan muhakemesi neticesinde... talep ettiği parayı vermemesinden dolayı pederi Şakir Paşa’yı katle cüreti sabit...”
15 Nisan 1918 tarihli temyiz kararına göre Cevat Şakir, o gün çiftlikteki birine eczaneyi sorup dışarı çıkmış ve yarım saat sonra geri dönmüştü. O gece çiftlikte olan ama uyudukları için olan biteni duymayan kardeşleri Suat ve Asım ile çiftliğin kâhyası Hacı Muhiddin ise ilaçla uyutulmuş gibi hissettiklerini söylemişlerdi. Evraka göre Şakir Paşa’nın sürekli odasında olan köpeğine ise o gece zehir içirilmişti.
Ama temyizde de sonuç değişmedi. 24 yaşındaki Cevat Şakir silahla babasını öldürmekten 15 yıl kürek cezasına çarptırıldı.
Haberin geldiği gecenin sabahında Büyükada’daki köşkte yaşananları Şakir Paşa Ailesi kitabında Fahrelnissa Zeid’in kızı Şirin Devrim şöyle anlatır:
“O uğursuz gecenin sabahında Nisa, annesini yukarıdaki salonun ortasında diz çökmüş, öne arkaya sallanarak “Allah’ım, Allah’ım bana yardım et” diye ağlayıp inlerken gördü. Öbür yanda Ayşe, Cevat’ın fotoğraflarını çerçevelerinden çıkarıyor, bin parça edip üzerinde tepiniyordu. Nisa büyük bir şaşkınlık ve korku içindeydi. Bütün bu garip davranışların anlamı neydi? Ama öğrenmeye fırsat kalmadan, Aliye ile birlikte Üsküdar’da yaşayan halalarının evine yollandılar ve ancak cenaze kalktıktan sonra dönebildiler. Onlara babalarının bir kalp krizi geçirip öldüğü ve bu konu hakkında soru sormamaları söylendi.”
Şirin Devrim’in kitabından annesinin öldüğü güne kadar bu konuda konuşmadığını öğreniyoruz. Bir seferinde onu sorularıyla sıkıştıran kızına sadece şunu söylemiştir:
“Haklısın belki bilmek istemiyorum.”
Devrim’in konuşturabildiği tek kardeş ise o gece çiftlikte olan dayısı Suat oldu:
“Suat Dayım, kurşunların konuştuğu gece, çiftlikte bulunan tek aile bireyiydi. Uzun yıllar sonra onun ağzından alabildiğim öykü ise en korkuncudur. Cevat Dayım, sözde babasını aldırmak ve işe politik bir suikast ya da hırsızlık süsü vermek için, kendisini, lalayı ve hatta köpekleri Tom’u ilaçla uyutmuş ve Şakir Paşa’yı uykusunda vurmuş. Bu duyduklarımı uygun dille aile üyelerine aktardığım zaman, her biri ayrı ayrı isyan etti.”
Peki, Cevat Şakir neden babasını öldürmüştü?
Kimilerine göre sebep paraydı. Aralarında Cevat Şakir’in müsrifliğinden ya da imzasını taklit ederek zimmetine para geçirmesinden dolayı bir tartışma çıkmış, sonunda silahlar konuşmuştu.
Daha korkunç teze göre, Şakir Paşa, Cevat Şakir’in İtalyan eşine ilgi duymuş, tecavüz etmiş, bunu öğrenen Cevat da babasını öldürmüştü. Cevat Şakir’in hayatının anlatıldığı 1994 yapımı Mavi Sürgün filmi bu tezi işlemişti.
Ama Cevat Şakir, anılarını yazdığı Mavi Sürgün’de o geceden hiç bahsetmedi. Anılar tahliye olup döndüğü İstanbul’dan başlıyordu.
Sadece tek bir kere o geceyi anlatmıştı. 1957 yılında, Antik Yunan klasiklerinden yaptığı çevirilerle tanınan, arkeolog Azra Erhat’la mektuplaşmalarının birinde:
“Birçok şeyler var ki, onları sana söylemeye can atarım. Bunlar hep dilimin ucundadır. Bir kere temas etmiştim. Korkarım söylemeye, ya kendimi haksız olarak berbat etmeye, yahut kendimi tamamen haklı çıkarmaktan çekinirim de ondan... Gelgelim hakikate yani bana. Çocukluktan çıkmaya başlar başlamaz, bende bir isyan belirdi. İlk önce müteessir olurdum sonra rebellion... Gelelim fatal (ölümcül) geceye. Sürgün’de bir cümle vardır Zekeriya hakkında. İnsanın hayatında yolların ayrıldığı bir noktaya gelir. Bir yolda giderse Lucifer olur, şeytan olur insan, öteki yoldan giderse melek, evliya, martyre olur. Amma yolun sağında veya solunda gitmeyi tercih etmek tamamen iradenizde olmayabilir. Bir çöp, terazinin bir kefesine ağır basabilir. Bu cümlem büyük bir tecrübenin neticesindedir. Eh canım münakaşa pek karışık konular üzerineydi ve pek şiddetliydi. Babam çiftlikte her zaman bir suikasttan korktuğu için, yanında tabancalar ve silahlar bulundururdu. Evvela zengin bir adam, sonra asker. Münakaşa öyle bir raddeye vardı ki benim üzerime ateş etti. Ben rastgele oradaki bir tabancayı alarak, -amma onun eli tabancaya giderken yüzünden okudum- ona doğru nişan almadan ateş ettim. Il y a eu deux coups. İlkin onunki sonra -hemen sonra- benimki. Aynı zamanda gibi bir şey. Bu münakaşa götürmez, yoksa ölen ben olurdum. Hayır o öldü! Ben de ölümden beter mahvoldum. O kurtuldu. Korkunç bir acı duydum. Amma vicdan azabı duymadım. Ondan daha korkunç bir şey oldu. Kendi kendime olan güvenimi kaybettim. Yani kendimi o gün bugün yalan sayıyorum. Beni methettikleri zaman kızarım. Mamafih olanlar üzerine yürürsek şöyle: hapishanede gece rüyamda çocukluğumu görürdüm. Uyanınca rüya imiş diye sevinirdim, hapishanede olduğum halde. Yani ondan kurtulduğuma sevinirdim.”
Kötü bir çocukluk, güçlü Paşa babayla sorunlu ilişkiler, çalkantılı bir hayat, para, tecavüz... Cevat Şakir’in babasını neden öldürdüğü hâlâ bilinmiyor. Ama herhalde gerçek sebebin farkında olan annesi İsmet Hanım, mahkemede ‘oğlunun karakterinin kasıtla babasını öldürmeye uygun olmadığını, muhakkak bunun bir kaza olduğunu” söylemiş ve kardeşlerinin sırt çevirdiği Cevat Şakir’in arkasında durmuştu. Sadece onun değil, ortada kalan İtalyan eşi ve kızının da. Uzun yıllar birlikte yaşamışlar, daha sonra İtalyan kadın, Cevat Şakir’i beklemekten vazgeçip kızını da alarak İtalya’ya gitmişti. Cevat Şakir’in kızı İtalya’da bir Vatikan avukatıyla evlendi
Cevat Şakir ise 6.5 yıl hapis yattıktan sonra 1921 yılında ağırlaşan veremi nedeniyle çıkarılan bir afla bir o kadar daha cezası varken tahliye edildi. İstanbul’a annesinin yanına geldi. Onun hapis yattığı yıllarda Birinci Dünya Savaşı olmuş, bitmiş, döndüğü İstanbul da artık işgal altında bir şehirdi.
Tarihçi Feza Kürkçüoğlu’nun bir hurdacıda bulduğu Cevat Şakir’e ait mahkemenin temyiz kararının üzerinde iki vize dikkat çekiyor. Bu vizelere göre, Cevat Şakir hapisten çıktıktan sonra İstanbul’da çok fazla kalmamış, önce Yunanistan’a, ardından İspanya’ya gitmiş. İspanya’da Pilar adlı bir İspanyol bir kadınla aşk yaşamış, hatta ondan bir erkek çocuğu olmuştu. Bu çocuk da 1936-39 İspanyol İç Savaşı sırasında hayatını kaybetmişti.
Cevat Şakir, hızlı Avrupa macerasından sonra yeniden İstanbul’a döndüğünde artık bambaşka biri olmuştu.
Annesinin isteğiyle dayısının kızı Hamdiye Hanım’la evlenmiş, Sina adında bir oğlu olmuştu. Üsküdar’da oturuyor ve annesi ile kız kardeşi Ayşe’nin müntesibi oldukları Kenan Rifai’nin sohbetlerine devam ediyordu:
“Bir aşağılık duygum yoktu ki işgal halkına Batı medeniyetini anladığımı göstermek için smokin ile tekkeye gideyim? Üsküdar’da evde ırakiyeyi başıma takar, hayderiyi sırtıma giyer, Beşiktaş’a ya da Köprü’ye çıkıp, oradan Fatih’e giderdim. Şehrin camilerinde namaz kılmak hoşuma giderdi. Üsküdar’da Şemsipaşa Camii’nde, işgal edilmiş şehirden bir uzaklık duyardım. Akşam namazı için Karacaahmet’te, Marmara’ya bakan bir camiyi seçerdim. Batan güneşin kopardığı heybetli renk kıyametinin kıpkızıl angısı göklerde hâlâ inlerken orada akşam namazı kılmaktan çok hoşlanırdım...”
Sedat Simavi’nin Diken dergisinde çalışıyordu. Derginin kapaklarını o hazırlamaktaydı. O kapaklardan birine bir gün, Millî Mücadele’ye karşı yazılar yazan Ali Kemal’e hakaret eden bir karikatür koyduğunda, İngiliz işgal kuvvetlerinden iki subay dergiyi basmış, gözaltına alınmaktan son anda kurtulmuştu.
Bu arada ordu İzmir’i işgalden kurtarmış, İstiklal Harbi kazanılmış, Ankara’da yeni bir Cumhuriyet kurulmuştu. İstanbul’da kurulan Cumhuriyet gazetesine ortak ve başyazar olmak için Ankara’daki Matbuat Umum Müdürlüğü’nden ayrılarak İstanbul’a gelen Mehmet Zekeriya Bey (Sertel), Cumhuriyet’ten bir süre sonra ayrılmış ve Resimli Ay adında bir dergi çıkarmaya başlamıştı. Hürriyet ve demokrasi şiarını benimsemiş derginin sloganı Abraham Lincoln’un o meşhur sözüydü: Halkın, halk için, halk tarafından idaresi...
Ama bu mücadele için zor zamanlardı. Dergi, Millî Mücadele’yi bütün halkın kazandığını vurgulayan yayınlar yapıyor ve bir meçhul asker anıtı dikilmesini savunuyordu.
Cevap, Atatürk’ün yaveri Kılıç Ali’den gelmişti. Kılıç Ali “Meçhul asker anıtını öne sürmek, Başkomutana nankörlüktür” diyerek sert bir cevap kaleme almıştı.
Bu zor zamanlarda Cevat Şakir, Sedat Simavi’nin referansıyla 1924 yılından itibaren Zekeriya Sertel’in Resimli Ay’ında yazmaya başladı:
“Cevat Şakir, Abdülhamit’in ünlü paşalarından Şakir Paşa’nın oğluydu. İngiltere’de Oxford Üniversitesi’nde öğrenimini bitirmişti. İngilizce, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca ve Rumca’yı anadili gibi biliyordu. Fazla olarak Latince de biliyordu. Ünlü İtalyan şairi Dante’nin İlahi Komedya’sını Latince ezbere olur, sonra Fransızca ve Türkçe’ye çevirirdi. Çok zeki, çok bilgili, çok kabiliyetli bir adamdı. Uzun boylu sevimli bir insandı. Fakat başından büyük bir kaza geçmiş hapse düşmüş, gerek ailesi gerek toplum onu bir kenara atmıştı... Zengin bir ailenin çocuğu olduğu halde işsiz, parasız ve kimsesiz kalmıştı. Bir ara Rufai tekkesine girerek ruhunu tedavi etmeye çalışmıştı... Aylardan beri iş arıyor fakat kimseye derdini anlatamıyordu.”
İşte esas dizi için tehlike kısım şimdi başlıyor.
Kısa bir süre sonra Şeyh Said İsyanı patlak verdi. 4 Mart 1925’de de isyan gerekçesiyle Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarıldı. Artık sessizlik vaktiydi. Her türlü eleştiri ve yayın, isyana teşvik suçuna sokulabiliyordu.
Kanun önce Ankara’ya muhalif yayınlar yapan İstanbul basınını vurdu. Tavsir-i Efkâr’dan Velid Ebuzziya, Vatan’dan Ahmet Emin Yalman tutuklanıp, Diyarbakır’daki İstiklal Mahkemesi’ne gönderilmişti. Ülkenin ünlü gazetecileri, Diyarbakır’da bir camiinin içinde üst üste toplanmış isyancıların yanına kapatılmak istenmiş, Velid Ebuziyya’nın ayaklarına zincir vurulmuştu. Bunun üzerine Ahmet Emin Yalman’ın, Mustafa Kemal’e telgraflar göndererek artık gazetecilik yapmayacağına dair söz vererek yargılanmaktan kurtulduğu söylenir. Yalman gerçekten uzun yıllar gazeteciliği bırakıp, araba lastiği satmış, reklam yazarlığı yapmıştı. Babiali’nin en meşhur isimlerinden Hüseyin Cahit ise gazetesi Tanin’de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’daki polis aramasını “Baskın” diye verdiği için yargılanıp, Çorum’a sürgüne gönderilmişti.
Bu şartlar altında 13 Nisan 1925 günü çıkan Resimli Ay’da, Cevat Şakir’in Hüseyin Kenan mahlasıyla bir hikâyesi yayınlandı. “Hapishanede idama mahkûm olanlar bile bile asılmaya nasıl giderler?” adlı hikâye yayınlamadan önce Cevat Şakir, Zekeriya Sertel’le endişesini paylaşmıştı ama Sertel, olayın isyanla bir alakası olmadığını söyleyerek yazıyı basmıştı. Yazıda Cevat Şakir, hapisteyken tanıdığı asker kaçağı oldukları için idam edilen dört erin son gecesini anlatıyordu:
“Harb-i umuminin sonlarına doğru bütün memleket asker firarileriyle dolmuştur. Bu hale engel olmak isteyen evliya-yı umur, ikide bir de şiddetli tedabire tevessül ederlerdi. Epeyce zamandan beri hiçbir tarafta kaçakların idamları vaki değil iken birdenbire Türkiye’nin birçok şehirlerinde “sairlerine ibret-i müessire” olsun diye birçok kaçaklar asılırdı... Fakat müteessir olmasınlar diye divan-i harpler kendilerine hükmü tefhim etmezdi. Bunun için bu zavallılar, duruşmanın gelecek celsesini beklerken asılmaya götürülürlerdi.
Sonbahar esnasında idi. Kunduzlu Mehmet, Karaçörenli (Karacaviranlı) Koca Yunus, Balta Mahmut ve İşıklarlı (Aşıklarlı) Himmet bir akşam evvel muhakemelerinin gelecek celsesini beklerken hapishanede ne kadar şen ve kaygısız vakitlerini geçiriyorlardı. Öyle ya, yirmişer defa kaçanlar salıverilirken yalnız iki defa kaçmış olan kendileri mahkûm edilmeyeceklerdi ya!
Lakin o günün akşamına doğru üzerlerine bir acı şüphe çöktü. Mahpusların akrabası, karıları, çocukları, arkadaşları kendilerini görmeye gelince ’kapıcı’ denilen mahpuslardan biri, kimin akrabası gelmişse onu iç kapıdan ’yangın var’ nidasına benzer bir eda ile ünler, yani çağırırdı. Bu akşam tekmil tutukluları müteessir eden şey bu inleyişin kesilivermesiydi. Her ne vakit bazı mahkûmlar idam edilecek olsalar, idamlarından bir gün önce hapishane müdürü ziyaretçileri, mahpuslarla konuşmaktan ve görüşmekten men ederdi.
İşte dört delikanlı firarinin zihnine şüphe girmişti. Acaba içlerinden hangisi asılacaktı.
Bu bulmacayı çözebilmek için gardiyanlara dolgunca bahşiş verdiler. Öğrendiler ki darağaçları dört taneydi. İşte o zaman anladılar, asılacak olan insanlar ta kendileridir. Bu erler ertesi günü asılacaklarını anlayınca evvelemirde gidip yıkanmışlardı. Zavallı dörtler yıkandıktan sonra tekmil eşyalarını sattılar. Aldıkları paraları da tutukluların en fakirine dağıttılar. Yirmişer yaşlarında olan Yunus, Mahmut ve Himmet gece düşündüler. Birçok sigaralar içtiler. Lakin genç bünyeleri dayanamadı yahut Allah onlara acıdı da işkencelerini kısaltmak için uyku gönderdi. Velhasıl zavallılar, pencerenin yanına başlarını dayayıp uykuya daldılar.
Yalnız, Kunduzlu Mehmet pencerenin yanına oturdu. 26 yıllık hayatının mühim vakaları gözünün önünde birer geçit resmi yaptı. Seferberlik ilan edilince askere alınmıştı. Harp esnasında Çanakkale’de birkaç defa yaralanmıştı. Uzun yıllar içinde kendisi ancak köye gitmek için izin almıştı. Hâlbuki evlatlarını çok özledi. Bir defa uzak sınırlara doğru şimendiferle sevk edilirken tren, köylerinin ta yanı başından geçmişti. İşte yüz adım ötede köylerinin evlerini, hatta kendi evinin çatısını görüyordu Uzun zamandır görmediği çocukları ta şuracıkta, şu çatının altında yaşıyorlardı. Ama gidip de geri dönmemek vardı. ‘Çocuklarımı bir defa göreyim’ dedi. Arkadaşları sen atlarken biz havaya ateş açarız dediler, zira kim atlarsa atlasın vurulsun diye emir vardı. Velhasıl trenden atladı. Bu, işte bir firar vakası olmuştu. Şimdi de onun için asılacaktı.
Derken uzaktan bir zincir şakırtısı duyuldu. Bu korkunç ses, onu ve arkadaşlarını götürüp asacak olan jandarmaların yaklaştığını bildiren meşhur bir haberdi. Kunduzlu, bir anne şefkatiyle arkadaşlarını uyandırdı. Onlar uyanınca anladılar,
“Bismillah” diyerek kalktılar. Sonra, bu dört kahraman, diğer mahpuslarla kucaklaşarak helalleştiler. Gidip kelepçeleri, prangaları, zincirleri taktırdılar. Dik dik ve emin adımlarla yürüyerek hem hapishaneden, hem de hayattan uzaklaştılar. Onlar ölüme değil sanki düğüne gidiyorlardı... Karakuşi bir emrin kurbanı olarak öldürülecek olan bu dört Anadolu çocuğunun ölümle istihza eden vakur hareketleri bana hapishanede yaşayanların yeni bir köşesini gösteriyordu... Onlar öldüklerine değil, gürültüye gittiklerine yanıyorlardı. Hapishanede hakiki katiller keyif sürerken onların öldürülmesi... İşte zavallıları öldüren manevi azap asıl burada idi. Fakat gittiler ve bir daha gelmediler. O gece bütün hapishane onların matemini tuttu.”
Dergi yayınlandıktan sonra korktukları başlarına geldi. Cevat Şakir ve Zekeriya Sertel gözaltına alındılar. Ankara’ya götürülmek üzere getirildikleri tren istasyonunda karşılaştılar:
“İstasyonda Cevat Şakir’le karşılaştım. Onun da yanında bir polis vardı. Onu da aynı trenle Ankara’ya götürüyorlardı. Şaşkın şaşkın birbirimize baktık. O da bir şey bilmiyordu. Meçhuller içinde yaşamak ne kadar güç... Kaderine sahip değilsin. Hiçbir tedbir alamazsın. Ne yapacağını bilemezsin. Akıntıya tutulmuş bir saman çöpü gibi sürüklenip gidersin. Trende Cevat Şakir’le düşündük taşındık, mademki ikimizi birden tutmuşlardı, şu halde bu iş, Cevat Şakir’in Resimli Ay’da çıkan yazısıyla ilgiliydi. Bu hikâyenin o günün olaylarıyla yakından uzaktan ilgisi yoktu.”
Cevat Şakir’in daha büyük korkusu vardı. Ankara’daki İstiklal Mahkemesi’nin başkanı Kel Ali (Ali Çetinkaya), Afyon’da babasını vurduğu olay sırasında oranın Jandarma Komutanı’ydı. Olayı yakından biliyordu. Ya kendisini hatırlarsa ve ya cinayetle ilgili sorular sorarsa?
Ankara’ya vardılar. Polis Müdürlüğü’nün bodrum katında karanlık, rutubetli oturacak yer bile olmayan bir odaya kapatıldılar. Polis Müdürü, Zekeriya Bey’in Ankara’dan ahbabıydı. Ama o gün işe bile gelmemişti. Çağırtıp, yatmak için döşek istediği milletvekili arkadaşıyla ise ancak pencereden konuşabilmişti. Ama arkadaşı da bir daha oraya uğramamıştı. Herkesin bu kadar korkmasından endişeye kapılmaya başlamışlardı. Ertesi gün, vekil arkadaşı geldi. Haberler kötüydü. Önceki akşam durumu öğrenir öğrenmez, İstiklal Mahkemesi heyetini yemeğe çağırmıştı. Ve verilecek cezayı öğrenmişti:
“Seni asacaklar kardeşim.”
Zekeriya Bey, kötü haberi Cevat Şakir’e söyleyemedi. Ertesi gün mahkemenin huzuruna çıkarıldılar:
“Alınyazım yaklaşıyordu. “Geliyorlar” diye fiskoslar oldu. İstiklal Mahkemesi’ni teşkil eden heyet geliyordu. Bana güneş bile yerli yerinde kalakaldı gibi geldi. İşte ondan sonra ağır adımlarla mahkeme heyetinin dört ‘Ali’leri göründü. Yani Afyon Ali Bey (Ali Çetinkaya ya da Kel Ali-Y.O.), Kılıç Ali Bey, bir Ali daha olacak, onun lakabını unuttum, (Ali Zırh- Y.O.) bir de savcılık vazifesini gören Necip Ali Bey göründü. Yani hepsi Ali. Hazreti Ali için Haydar-i Kerrar, yani tekrar tekrar ya da kat kat arslan denilir. Buraya gelenlerse kat kat Ali idiler.”
Mahkemenin esas savcısı olan Reşit Galip, Zekeriya Bey’in arkadaşıydı, o da duruşmaya gelmemişti. İlk olarak Zekeriya Sertel sorguya çekildi. Ardından Kel Ali, Cevat Şakir’i ayağa kaldırdı:
“-Adınız?
-Cevat
-Babanızın adı?
-Şakir.
Kel Ali bir an durakladı.
-Efendim? Cevat Şakir mi?
-Evet
-Yani şu Afyon hadisesinin kahramanı Cevat Şakir?
Cevat bir anda sendeledi ve bir külçe halinde sandalyeye çöküverdi. Korktuğu başına gelmişti. Kel Ali onu tanımıştı.
Mahkeme Başkanı birden bire sinirlendi, elini bana uzatarak:
“Beraber çalışacak başka arkadaş bulamadın mı? Çıkın dışarı” diye bağırdı. Biz çıkarken başkan, beş gün sonra savunmamızı yapmak üzere hazırlanmamızı bildirdi.”
Cevat Şakir için her şeyin bittiği andı bu. Fakat Afyon’daki mahkemelerde de arkasında duran bir el yine ona uzandı. Annesi, dayısı Nedim’i Ankara’ya yollamıştı. Nedim, Trablusgarp Cephesi’nden Kılıç Ali’nin silah arkadaşıydı.
Kılıç Ali’yle görüştü, durumu anlattı. Kılıç Ali daha sonra kız kardeşi Hakiye Hanım’ın kızı ve Türkiye’nin en önemli seramik sanatçısı olacak Füreya (Koral) ile evlenecekti.
Ve beş gün sonra tekrar mahkemenin önüne çıktılar. Cevat Şakir çok kötümserdi. “Bu adam beni Afyon’da öldüremedi, kesin burada idam isteyecek” diyordu. Suçlama okundu: “Memlekette isyan varken, askeri isyana teşvik etmek.” Savunma için birkaç kırık cümle kurabildiler. Ve karar açıklandı:
“Ceza Kanunu’nun falan ve filan maddeleri gereğince”, der demez, biz arkasından idam kelimesinin gelmesini bekliyorduk. Fakat hayır... Hüküm üç sene kalebentlikti. Birden bire kurtulmuş gibi sevindik. Benim sürgün yerim Sinop, Cevat’ınki ise Bodrum idi. Üç yıl buralarda sürgün hayatı yaşayacaktık... Dönüp başkana sordum:
-Sürgünü şehirde serbest olarak mı, yoksa kalede kapalı olarak mı geçireceğiz.
-Şehirde serbest olacaksınız”
Cevat Şakir de derin bir oh çekmişti:
“Birdenbire o heybetli mahkeme heyetinin omuzlarının üstünde kanatlar filizlenmeye başladı, o kanatlar hızla büyüyüp yükseldi... Heyetin her bir azası bir cankurtaran meleğine dönüştüler. Malum ya mahkemede gülünmez. Ne var ki, sevincimin gülüşe ve gülüşün hoplaya zıplaya bir dansa dönmesine güç mani oldum.”
Fakat Cevat Şakir’in bu sevincinin sebebi Bodrum’a sürgün edilmesi değildi. Sinop’a varan Zekeriya Sertel’in şehirde serbest dolaştığı haberini alınca sevinmişti. Kendisi için de aynı durum geçerli olacaktı demekti bu. Ama Bodrum adı gözünü korkutuyordu:
“Bodrum’un adı fenaydı. Eskiden beri Bodrum Kalesi’nden bir zindanmış gibi bahsedilirdi. Zaten Bodrum Kalesi şehri saran bir duvar değil bir kaleydi, belki de sipsivri bir kuleden ibaretti. Bodrum sözü insana bir yapının karanlık alt katı manasını veriyordu. Belki de kalenin zindanıydı. Sultan Hamit zamanında tehlikeli siyasi mahkûmlar oraya kapatılırmış... Velhasıl Cebeciler’de Bodrum ve Bodrum Kalesi’nin ne biçim bir yer olduğunu bilen yoktu. Zaten herkes beni sürgün sayıyordu.”
O tarihlerde Ankara’dan Bodrum’a gitmek için önce trenle İzmir’e gitmek, ardından otobüsle Muğla’ya gitmek gerekiyordu. Bunun tahmini 10 günden fazla sürmemesi gerekiyordu. Ama onun yolculuğu 3.5 ay sürdü. Yolluk eksik çıkınca yollarda kaldı, yeraltı otellerinde günlerce bekledi, hatta bindiği tren, devletin mallarına el koyduğunu söyleyen biri tarafından intikam için soyuldu.
Milas’a kadar arabayla geldikten sonra yol bitmişti. At sesleri duyuldu. Bodrum’a atla gidilecekti. Çünkü yol yoktu. Cevat Şakir’in deyimiyle “Bodrum yollarında Büyük İskender’in savaş arabalarından bu yana yani 2.300 yıldır tekerlek dönmemişti.”
Yola bir süre atla devam ettikten sonra Cevat Şakir’in at üstünde hem midesi ağzına gelmişti hem de at için üzülmüştü. Jandarmalara yürümek istediğini söyledi. Milas’tan Bodrum’a kadar uzun bacaklarıyla yürüdü. Bodrum’a yaklaştıklarında jandarmalar, “şehre at üstünde girmek lazım” diyerek zor bela tekrar onu ata bindirdiler. Bodrum’a vardıklarında müjdeyi kaymakam verdi: “Bodrum içinde serbestsiniz.” Bir ev tuttu. Deniz kenarındaydı. Kirası 25 kuruştu. Kirayı cebinden çıkarıp vermişti. Ev sahibinden evin anahtarlarını aldı. İçeri girdi. Sokak kapısını kapattı, avludan denize açılan kapıyı açtı:
“Heyy! Açılan kapı, birdenbire gözlerime ve gönlüme açık denizleri, kıyı ve adaları verdi. Batı göğünde, günün ufka veda edişi turuncu ve kıpkızıl çizgiler çekmişti. Onların üstünde Bodrum Kalesi kapkara bir siluet kesinliğinde yükseliyordu. Kıyıda beyaz evler pembeleşmiş, denizin mavisi de koyu menekşe olmuştu. Dalgalar eve doğru gelirken, tepeleriyle güneşin son ışığını kaplıyorlar, uçlarından kırmızı kırmızı kıvılcımlar savurarak kapının iki adım ötesinin pembe köpükleriyle yalıyorlardı. Köpükle kapı arasında kum ve gümüş teller gibi parıldayan kuru yosunlar vardı. Çocukluktan beri ilk kez çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlayarak kapıya dizüstü düştüm. Şiddetle hayret ettim. İçimde hayranlık! Gönül açıklığı! Şükran. Kıyamet kopuyor. Parmaklarımı yosunlara, kumlara daldırdım. Güzel dünyanın kumlarını, deniz çakıllarını, yosunlarını sanki inciymiş, pırlantaymışlar gibi yüzüme gözüme sürdüm, üstüme başıma avuç avuç akıttım. O deniz, o adalar, güzellikle en aşırı hayalin cennet diye göz önüne getirebileceğinden bir kat daha güzeldi. Hele o berrak gök, uzaklıklarda ne uysaldı! Denizi, asma yapraklarının fısıltısını duyuyordum. Burada ölmeyecek kadar kuru ekmek ve suyla yaşamak mutluluğunu özlüyordum.”
Cevat Şakir, 1926’da cezasının yarısını çekmek için döndüğü İstanbul’dan 1928’de bu kez kendi rızasıyla, yanına da bütün parasını yatırdığı tarım, balıkçılık kitaplarını alarak Bodrum’a geri döndü. 1947’ye kadar Bodrum’da yaşadı. Soyadı kanunuyla Kabaağaçlı soyadını aldı ama hem kendi adının ağırlığından kurtulmak, hem de Bodrum’u adından kurtarmak için Halikarnas Balıkçısı adıyla yazdı.
Çocuklarının eğitimi için 1947’de taşındığı İzmir’de de gazetecilik ve rehberlik yaparak Türkiye’yi Ege’yle, İyon medeniyetiyle ve denizle tanıştırdı. Peynir, su, İstanköy peksimeti, tütün ve rakı dışında bir şey almadan çıkılan, radyo dinlemenin, gazete okumanın yasak olduğu uzun Mavi Yolculukları o başlattı.
Paşa babasını öldürmüş bir katil evlat, askerden kaçtıkları için idam edilen erlerin hüzünlü hikâyesini yazdığı için cezalandırılmış bir yazar, defalarca evlenmiş, çocukları olmuş, debdebeli bir hayat yaşamış bir hovarda, varlıklı bir ailenin terkedilmiş yoksul evladı, Oxford’da okumuş, altı dil bilen bir entelektüel, Fatih’te bir tekkenin zikir halkalarına katılmış bir mürit...
Sürgün diye geldiği, adının manasıyla nam salmış, cezaevi kasabası Bodrum, onun kitapları ve gazete yazılarıyla beyaz badanalara boyandı, mavileşti ve bir turizm merkezi oldu.
Genelde hikaye Cevat Şakir babasını öldürdü, Bodrum’a sürgüne gönderildi diye bilinir.
Ama işin doğrusu Bodrum bugünkü şöhretini Takrir- Sükun kanununa, İstiklal Mahkemeleri’ne, Türkiye’nin düşünen insanlarına ettiği geleneksel zulümlere borçlu.
Şakir Paşa Ailesi dizisinin finaline de bir Mavi Yolculuk yakışır.
Ama yine de her şeyi televizyonlarda anlatıp insanların tadını kaçırmanın kime ne faydası var!
.30/12/2024 02:01
Neden şimdi “devir barış devri”?
144
“Bahçeli, tek başına bunu yapıyor. Erdoğan’ın, devletin rızası, haberi yok” dendi. “Bu çözüm değil, süreç değil, girişim” diye eller alçaktan açıldı.
Ama DEM Parti heyetinin 28 Aralık 2024 tarihli İmralı ziyareti itibarıyla, 3 Ocak 2013’de BDP heyetinin İmralı ziyaretiyle Çözüm Süreci’nin başlangıç anına dönmüş olduk.
Gemlik’ten Pervin Buldan ve Sırrı Süreyya Önder’i kostere bindirip İmralı adasına gönderme gücü Bahçeli’de olmadığına göre herhalde artık bu “sahipsiz süreç” edebiyatı da bitmiştir.
1 Ekim’den bu yana yapılan bu ikinci ziyarette Öcalan, “Sayın Bahçeli’nin ve Sayın Erdoğan’ın güç verdiği yeni paradigmaya, ben de pozitif anlamda gerekli katkıyı sunacak ehil ve kararlılığa sahibim. Heyet bu yaklaşımımı gerek devletle gerekse siyasi çevrelerle paylaşacaktır. Bunlar ışığında gereken pozitif adımı atmaya ve çağrıyı yapmaya hazırım” dedi.
Ama hemen bismillah yazılı açıklamayla PKK’ya silah bırakma çağrısını yapmadığı için hızlıca dağ fare doğurdu diye küçümseyenler de “Terörü bitirecek, sesini kesecek” gibi efelenenler de oldu.
“Sayın Bahçeli ve Sayın Erdoğan” dan sonrasını okumayıp “İktidarla anlaştılar” diyerek Kürtlerin muhalefet cephesini terk edeceğinden endişe edenler, teröristbaşı kartına doğru eli gidenler de görüldü.
Bazılarının hali Çağrı filmindeki Bedir Savaşı sahnesinde, savaş meydanından kaçan Mekkelileri tek tek durdurup, ellerine kılıçlarını tutuşturmaya çalışan Hint’in çaresiz haline benzedi.
Halbuki şaşılacak olan PKK’nın silah bırakmaya yaklaşması değil, bunun 50 yıl sürmesidir.
Neredeyse bölgemizde PKK dışında silahlı örgüt kalmadı. Dünyada bu kadar uzun süredir varlığını sürdüren bir silahlı örgüt de pek yok.
Hiçbir isyan, savaş, silahlı çatışma sonsuza kadar sürmez.
50 yıl çok uzun bir süre, ölen 100 bini aşkın insan çok büyük bir sayı.
Bize hiç bitmeyecekmiş gibi gelen, kaç neslin hayatının bir parçası haline gelmiş bu silahlı çatışmanın sonuna gelmiş olabiliriz.
Tabii bunu usulünce yapmak şartıyla…
İmralı’dan Önder ve Buldan imzalı olarak gelen Öcalan mesajlarının, muhatapları dışında bize iletilen kısmında bunun işaretleri vardı.
Öcalan’ın “Sayın Bahçeli ve Sayın Erdoğan” hitaplarındaki sıralaması, “Türk-Kürt kardeşliğini yeniden güçlendirmek tarihi bir sorumluluk” mesajıyla Bahçeli’nin çıkışlarına cevap vermesi, “Gazze ve Suriye’de yaşanan hadiseler göstermiştir ki, dışarıdan müdahalelerle kangrenleştirilmeye çalışılan bu sorunun çözümü artık ertelenemez bir hal almıştır” diyerek yaptığı dış konjonktür ve aciliyet vurgusu ve iki yerde muhalefetin katkılarında bahsedip, bir yerde de bunun demokratik dönüşüme kılavuzluk yapacağını söyleyerek muhalifleri teskin etmeye çalıştığı cümleler özenle seçilmişti.
Ama herhalde en iddialı cümle, sondaki en sloganik görünendi:
“Devir Türkiye ve bölge için barış, demokrasi ve kardeşlik devridir.”
Peki neden böyledir?
Bunun cevabı hem Türkiye’de hem de Suriye’de.
75 yaşındaki Abdullah Öcalan 1999’dan bu yana yani 26 yıldır İmralı adasında.
Şanlıurfa’dan çıktığı 20 yaşından sonra Ankara, İstanbul ve Diyarbakır’da geçen 9 yıllık hayatı dışında en çok yaşadığı ikinci yer ise Suriye.
29 yaşındayken 1978’de PKK’yı resmen kurduktan bir yıl sonra 1979 yılında kaçtığı Suriye’de 19 yıl kaldı.
Şam’da uzun yıllar yaşayan Öcalan’ın, meşhur bir denizde çekilmiş fotoğrafı vardır.
Fotoğraf şimdi yine gündemde olan Lazkiye plajlarında çekilmiş.
O fotoğrafta 30’lu yaşlarında olan Öcalan’ın hemen arkasında bir çocuk görünüyor.
dış mekan, spor, su, yüzme içeren bir resim Açıklama otomatik olarak oluşturuldu
Çocuğun adı Mustafa Abdi bin Halil.
1967 yılında, bugün Türkiye’nin elinde olan Afrin’de doğmuş Suriyeli bir Kürt.
1979 yılında Öcalan Suriye’ye geçtiğinde bir dönem onun ailesinin evinde kalmış.
Çocukken tanıştığı Öcalan’ın 19 yıllık Şam hayatı sırasında yardımcılığını, özel sekreterliğini yürütmüş.
O yüzden “Öcalan’ın evlatlığı” diye biliniyor.
Muhtemelen Öcalan tarafından konulmuş örgütteki ilk kod adı Ferhat Abdi Şahin.
Öcalan, 1990’lı yılların ortasında Ferhat Abdi Şahin’i, yeni adı Şahin Cilo olarak Avrupa’ya gönderdi.
Şahin Cilo, 1996 yılında çok önemli bir ateşkes görüşmesinin merkezinde yer aldı.
Muhatap doğrudan Türkiye Genelkurmay’ından bir Albay’dı. Bir ateşkes ve müzakere teklif ediliyordu.
Devletten giden mektup iddialı bir taahhütle bitiyordu: “Devletin bütünlüğü ve hükümranlık hakları dışında her şey tartışılabilir”
Öcalan, iki yıl süren müzakerelere olumlu cevap verdi.
Ateşkes kararını 28 Ağustos 1998 akşamı Brüksel’deki MED TV stüdyosunu dolduran 25’e yakın Türk basın mensubu karşısında, Şam’dan telefonla bağlanarak duyurdu.
İlk kez MED TV stüdyolarında Türkiye anaakım gazete ve televizyonlarından gazeteciler vardı. Gazeteciler gitmek için Genelkurmay’dan izin almışlardı.
Öcalan konuşmasında barış mesajları verdi, “Türk askerinin bölgedeki hükümranlığını tartışmıyoruz. İlke olarak Cumhuriyet’e karşı çıkmıyoruz” sözleriyle orduya sıcak mesajlar gönderdi.
1999 yılında yakalandıktan sonra Öcalan, savcılık ifadesinde 1996 yılında devletle PKK arasında başlayan gizli görüşmeleri anlatmıştı:
“Bu ateşkes konusunu biraz açmak istiyorum. Ateşkes önerisi bize Avrupa Temsilcimiz Kani Yılmaz ve Şahin Kod Ferhat Abdi Şahin isimli arkadaş tarafından getirildi….Bu belge sanırım şimdi Avrupa arşivimizdedir, fırsat olursa ileride bu belgeyi getirtiriz. Genelkurmay'ın Toplumsal İlişkiler Başkanlığı'nda çalışan bir Albay Brüksel'deki temsilciliğimize kadar gelmiş ve aynı önerileri getirmiş. Ben önerilerin ciddiyetine inandım.”
Daha sonra Öcalan, yine bu görüşmeler çerçevesinde PKK’yı lağvetti. Avrupa’da KADEK kuruldu. PKK militanları Türkiye’yi terk etti.
2004’e kadar bu ateşkes dönemi devam etti.
Öcalan’ın yakalanmasına rağmen arkasında durduğu müzakereleri PKK adına yürüten güvenilir adamı, evlatlığı Şahin Cilo ya da Ferhat Abdi Şahin’in artık yeni bir adı var; Mazlum Kobani.
Öcalan, onu 2014’de görüşmeler sürerken Suriye’deki YPG’nin başına bizzat getirdi.
Şimdi Mazlum Kobani, PKK’nın silahlı olarak tek başarı hikayesi olan Rojava’nın başında.
ABD, Türkiye’nin hassasiyetlerini gidermek için YPG’yi SDG gibi bir çatı kuruluşa dönüştürüp, PKK’yla mesafesini açmaya çalışınca Kandil rahatsız oldu, Mazlum Kobani’yi geri plana çekmeye çalıştı, yanına, çevresine komiserler, kayyumlar gönderdi.
Ama Rojava projesinin çözüm ortağı olan Esad düşünce, İran Suriye’den çekilince Şam muhaliflerin eline geçince, Rojava’nın haklarını savunacak Suriyeli ve Batı’da itibarlı tek aktör olarak Mazlum Kobani öne çıktı.
Şimdi başarılı bir diplomasiyle Rojava’yı ve YPG’yi Şam iktidarıyla eklemlemeye çalışıyor.
“Başkentimiz Şam” diyor, silah bırakma, Suriye ordusuna katılma, Suriye’nin toprak bütünlüğü içinde var olma mesajları veriyor.
Suriye’nin yeni lideri Ahmet Eş-Şara da onun başında olduğu SDG ile ipleri koparmıyor, müzakereye açık mesajlar veriyor, federasyon istemediklerini söylüyor.
2015’de Çözüm Süreci Suriye meselesi yüzünden başarısız olmuştu. Şimdi ne tesadüf ki mesele tekrar dönüp dolaşıp Suriye’ye geldi. Esadsız ve Türkiye’nin elinin güçlendiği bu yeni Suriye bu yeni Çözüm Süreci’nin en büyük şansı oldu.
Öcalan, 1993’den beri PKK’nın siyasi bir sürece evrilmesine açık. 2013’den beri ise bu konuda net mesajlar verdi.
Ama örgütü onu Suriye kazanımları yüzünden dinlemedi.
Ama şimdi artık Suriye’de de silahın miadı doluyor. Silahlı örgütlere Suriye’de de yer yok.
Türkiye’de ise çoktan silahın miadı dolmuştu.
Kürtler açısından siyaset çoktan silahtan daha bir güç haline gelmiş, Türkiye’deki Kürt gençlerinden PKK’ya katılım neredeyse sıfırlanmış, Kürtler bu işin çözümünün silahla olmayacağı konusunda net bir kanaate varmıştı.
Şimdi Türkiye’de çoktan bitmiş bir meselenin Suriye’de de sonuna geldik.
Öcalan’ın silah bırakma çağrısından belki Kandil’de oturan PKK’lılar mutlu olmayacaklar ve onu tevil etmeye çalışacaklar.
Ama Suriye’de siyaseten ve ruhen Öcalan’a bağlı olan Mazlum Kobani için o çağrı tevil edilecek, görmezden gelinecek bir çağrı olmayacaktır.
Onun da tam da bugünlerde ihtiyacı olan çağrı bu.
Öcalan’ın “Devir Türkiye ve bölge için barış, demokrasi ve kardeşlik devridir” cümlesi
sadece iyiniyetli bir slogan değil.
Türkiye’nin siyasi şartları buna müsait gibi görünmese de ilk kez bölgesel şartlar buna müsait. Suriye meselesi bunu mümkün kılıyor.
Bu belki Kürt sorununun çözümü anlamına gelmeyecek. Ama Kürt sorunu, Türkiye’nin diğer sorunları gibi silahsız konuşulan ve çözümü için mücadele edilen bir soruna dönüşecek.
Silahın gölgesinin üzerinden kalkması, aktörleri kriminalize eden terörün bitmesi bu sorunun konuşulmasını ve çözümlerin savunulmasını kolaylaştıracak.
50 yıllık bir silahlı isyanın son yılı 2025 olabilir.
.
Bugün 466 ziyaretçi (709 klik) kişi burdaydı!
.XXXXXXXX
.

