 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Hep aynı oyun
#2. Abdülhamid Han#Tayyip Erdoğan#FETÖ
BUGÜN, ülkemize ve yöneticilerimize yapılmakta olanların birebir aynı, dün de o devasa imparatorluğumuza ve onu yönetmekte olanlara yapılmıştı. Bugün hedefte Sayın Erdoğan var, o gün ise Sultan 2. Abdülhamid Han vardı.
O gün de içerideki aymazlar, gafiller ve dışarıdaki düşmanlar el ele idi, bugün de.
O gün, düşman, içimizdeki gafilleri Masonluk teşkilatına alıp devşirdi ve kendi ülkeleri aleyhinde kullanışlı hale getirdi. Bugün de ülkemizin ışıltılı beyinlerini ‘eğitim’ kamuflajı altında, FETÖ vasıtasıyla devşirerek kendi devleti ve milleti aleyhinde kullandı.
O gün, dışarıdaki düşmanın içimizden satın aldığı gazete ve gazeteciler ve envaiçeşit tezviratları (yalan ve iftiralar) vardı, bugün de.
O gün de Sultan’dan kurtulmak için düşmanın kapısına gidilip ülkeleri şikâyet ediliyor ve onlardan medet umuluyordu, bugün de.
O günün Mason olan paşaları, şehit kanıyla alınmış vatan topraklarını savaşmadan, bazen tek kurşun atmadan düşmana teslim etti. Bugünün devşirmeleri de (FETÖ), kendi uçaklarımızla halkımızı, Meclis’imizi, Polis Özel Harekât Merkezi’ni ve Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ni bombaladılar.
O gün Sultan 2. Abdülhamid Han’ı uyduruk bir fetva ile alaşağı ettiler ve bunun sevinciyle, Londra’dan dönen İngiliz sefirini Sirkeci Garı’nda coşkuyla karşıladılar. İngiliz sefirinin arabasındaki atları çözüp, onların yerlerini kendileri geçip Tepebaşı’ndaki Sefarethane’ye kadar çekip taşıdılar.
Çok değil, yalnızca on yılda (1908-1918) koca imparatorluğu yer ile yeksan ettiler.
Sevinç çığlıkları içinde arabasına koşuldukları o İngiliz, ülkelerini paramparça edip bunları yüzüstü bıraktı.
Bugün de aynı oyun sahnelenmek isteniyor. Düşman FETÖ ile, PKK’yla ve diğer terör örgütleriyle, yine Batılı devletleri mesken tuttu; oralarda cirit atıp oralardan besleniyorlar.
Bakınız İngiliz haber ajansı Reuters, verdiği ilanda, Türkiye’de nasıl bir büro şefi yardımcısı arıyor: ‘...Türkiye’den gündem belirleyen haber dosyasını yönetmeye yardımcı olacak dinamik ve deneyimli gazeteci arıyoruz. Tayyip Erdoğan, 20 yıllık iktidarında Türkiye’yi modern-laik geleneklerden uzaklaştırarak Güney Kafkasya’dan Kuzey Afrika’ya uzanan bölgelerde iddialı bir diplomatik ve askeri varlığa dönüştürdü. Erdoğan’ın önümüzdeki aylarda yeniden seçilme hedefini tehdit eden yüksek enflasyon ve TL’nin sert darbeler aldığı kritik bir kavşakta, derinlemesine kurumsal hikâyeler sunabilecek, güçlü yazma ve raporlama becerilerine sahip birine ihtiyacımız var.’
Öte yandan, FETÖ’cü Enes Kanter de Papa’ya temenna çakarak, vatan haini F. Gülen’in selamını (!) iletiyor ve ondan, ülkesini perişan eden Tayyip Erdoğan’dan kurtulması için dua istiyor.
Devlet ve millet hainlerinin içine düştükleri çukurun dipsizliğine bakar mısınız?
Dikkat ediyor musunuz; içimizdeki düşman, dışarıdakilerden daha eşeddir (çok daha şiddetli).
İngiliz melunu bile Tayyip Erdoğan’a düşmanlık yapacak gazeteciyi ararken, verdiği ilanda Erdoğan’ın hakkını teslim ediyor. Onun; ‘Türkiye’yi, Güney Kafkasya’dan Kuzey Afrika’ya uzanan bölgelerde iddialı bir diplomatik ve askeri varlığa dönüştürdüğünü’ söylüyor.
İçimizdeki hain ise, Papa’nın önüne diz çöküp Erdoğan’ın, Türkiye’yi mahvettiğini söylüyor.
Hainler için yaşasın cehennem!
.
Eğri otursak da doğruyu konuşalım ?
Ocak 07, 2023
Bakın sevgili okuyucularım; ABD’nin içimize Truva atı şeklinde konumlandırdığı FETÖ anlaşılmadan, bu ülkede hiçbir şeyi sağlıklı anlamanın imkân ve ihtimali yoktur.
Bu konuda hâlâ siyasiler suçlanıyor; şu siyasi şu kadar yardım yaptı, şu siyasi ise daha çok yaptı, şu siyasi de ülkenin kadrolarını onlara teslim etti, şu şu siyasiler onlarla beraber yürüdü vb.
Biliyor musunuz, bunların hepsi boş laf; bizi cambaza baktırmaktan başka bir mana ifade etmiyor.
Zira FETÖ, 1960’lı yıllardan başlayarak, hücre faaliyetleri ile her alana (asker ve sivil) nüfuz ederek, bürokrasiyi zaten ele geçirmişti. Bunu da her alanda kadrolar yetiştirerek başarmışlardı.
Gelen iktidarlara ise, zaten YETİŞTİRİLMİŞ ve HAZIR KITALAR halinde bekleyen kişileri atamak kalıyordu. Dikkat ediniz, o vakitler 12 bin hâkim ve savcının 5-6 bini bunlardandı. Ne denli organize olmuş bir çete olduğunu görüyor musunuz?
Hemen her kurum ve kuruluşun köşe başlarını (özellikle İstihbarat ve insan kaynakları şubeleri) tutmuşlar, kuş uçurtmuyorlardı. Bunların hepsinin sicilleri dört dörtlük yani terfi etmemeleri için hiçbir sebep yok! (sicil amirleri de kendileri!)
Türkiye'den Netflix'e ve Steam'e En Hızlı Bağlanan Operatör
En ufak bir araştırmada veya soruşturmada, araştıran veya soruşturanların başına gelmeyen kalmıyor. Daha da önemlisi ‘Hikmet-i devlet’ denilerek (Bunlar sözde derin devletin himayesinde ya) üzerlerine gidilemiyordu.
Siyasetçi, bürokratın verdiği bilgiye ve önüne konan dosyaya göre atama yapar.
Süleyman Demirel’e, “Neden karşı koymayıp ikide bir şapkanı kapıp gidiyorsun?” dediklerinde: “Bana darbe yapan ordu, bizim ordumuz. Benim ona karşı koyabilecek başka bir ordum mu var ki, karşı koyabileyim?” derdi.
Bu cümleye dikkatinizi çekerim; ülkenin başbakanına darbe yapan, sözde, o başbakana bağlı ordu; o ordu ki gerçekte en büyük siyasi parti ve her daim, muktedir olarak yegane iktidar.. Ve bunun adı, parlamenter demokratik sistem öyle mi?
Ve A’dan Z’ye şu muhalefet partilerine bakar mısınız; hepsi birden, koro halinde adeta şu ‘püsküllü bela-vesayet’ olan sözde demokrasinin özlemi içindeler.
Yine bakınız; siyasilerin hiçbir dahli bulunmayan askeri okullara, 1980’li yıllardan beri FETÖ’cüler öğrenci alıp yetiştirdi. Erdoğan’ın yönettiği Türkiye’de bunlar, çoktan general rütbesine ulaşmıştı.
Zaten Erdoğan’a karşı darbeye yeltenenler de onlardı. Malum, sözde parlamenter sistemde, askerlerin atanmasında, başbakanlar yalnızca ‘NOTER’lik görevi ifa ederlerdi.
Tekrar tekrar belirtmeliyiz ki gelip geçen tüm siyasiler, iç yüzlerini bilmedikleri, hatta yanlış bildikleri, sivil ve askeri kadroları önlerinde buldular. Bu kadrolar, son elli yıl boyunca, içimizdeki genç ve pırıltılı beyinlerimiz devşirilerek yetiştirildi.
Devletin elinde olmayan kadrolar ( ve hatta devletine ihanet içinde olan) FETÖ’nün elinde vardı! Öyle ya, kimin elinde, binlerce 1., 2., 3., 4. sınıf Emniyet müdürü vardı? Kimin elinde binlerce, yetişmiş ve on-on beş yıl devletin hizmetinde bulunmuş hâkim ve savcı vardı? Kimin elinde general rütbesine kadar ulaşan subay ordusu vardı?
Tüm bunları yetiştiren, yetiştirilmesine göz yuman ve hazır hale getiren ABD ve içimizdeki sözde derin devlet yetkilileri suçlanmıyor lakin kendilerini hiçbir bilgi verilmeyen (verilse de tam aksi istikamette verilen) siyasetçiler suçlanıyor.
Bu bakış, ağaca baktırıp ormanı kaybettiren bakıştır; elli senedir kaybettirdiler, yetmedi mi?
Birilerine yetmedi ki bu kez aynı oyun siyasi partiler üzerinden oynanıyor ve ana muhalefet partisinin başı bir kaset kumpasıyla değiştiriliyor, MHP ortadan ikiye bölünüyor, Ak Parti’den kopan, nefislerinin esiri, kindarlara küsurat partileri kurduruluyor.
Bütün bunlar el ele, kol kola ABD ile ve FETÖ’cülerle ve hatta bölücü partiyle yürüyebiliyor.
Nereye diye sormayın; tek istikamet, kıyamet!
.Evet, “Eskiye rağbet olsaydı, bitpazarına nur yağardı” diye boşuna söylememişler
Günümüz gençliği, ülkemizin hangi badireleri atlatıp, bugünlere nasıl geldiğimizi nereden bilsin? Sittin seneyi aşkın o netameli yılları, kitaplardan veya hatıralardan okuyabilir veya büyüklerden dinleyebilir ve kısmen öğrenebilirler ama yaşamadıkları için, o kaotik günlerin ıstırabını yüreklerinde hissedemezler.
2. Büyük Savaş’tan sonra ülkemiz ABD’nin güdümüne sokuldu. ABD, iktidara gelse de asla muktedir olmayan, olamayan başbakanlarımızla kedinin fareyle oynaması gibi oynadı.
Bu hazin durumun tipik örneği, (kendi tabiriyle) altı kere gidip yedi kere gelen Süleyman Demirel’dir. Demirel’in de, diğer başbakanlar gibi, sözde iktidarları ‘iğneli fıçıda’ geçti.
Ne vakit yerli ve milli bir karar aldılarsa, ABD’nin hışmına uğradılar.
Malum dünyanın 2. büyük taksiminde Türkiye, NATO’ya dahil edildi; yani ABD’nin uydusu yapıldı.
Enerjisine yükseleceksin
Opel
Dünyada Sovyet (komünizm) tehdidi vardı ama bu durum Türkiye ve diğer NATO ülkeleri için söz konusu değildi. Tehdit olarak gösterildi lakin ABD ile Sovyetler, kendi nüfuz sahalarında anlaşmışlardı. Sovyetler, NATO üyesi olmayan doğu Avrupa ülkelerini (Polonya, Çekoslovakya, Bulgaristan; Romanya, Doğu Almanya vb.) kendi hegemonyasına aldı. Zira bunların hiçbirisi NATO ülkesi değildi.
ABD, sürekli olarak, Sovyetleri Türkiye için ‘öcü’ olarak gösterdi. Ülkenin her tarafında Komünizmle Mücadele Dernekleri kuruldu. (F. Gülen de bu derneklerden ülkenin başına bela edildi!)
3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın; ‘Bu kış komünizm gelecek!’ sözü hâlâ hafızalardadır.
ABD ve onun içimizdeki vesayet odakları (sivil ve asker), sürekli olarak, komünizm tehdidiyle veremi göstererek milletimizi sıtmaya razı ettiler. Bu sıtma hastalığı, bulaşıcılığının yanında, ‘kinin’siz (sıtma ilacı) olup, ölümcüldü!
Süleyman Demirel yırtınıyor: ‘Bu ülkede her gün binlerce çocuk doğuyor. Bunlara iş ve aş lazım. Bütçe sürekli açık veriyor. Delik kocaman, yama küçücük. Tek seçeneğiniz, dışarıdan borç para bulmak. Bunu bulamıyorsunuz. ABD, kendisi vermiyor ve diğer ülkelere de verdirmiyor. Dışişleri Bakanımı (İhsan Sabri Çağlayangil) İsviçre’ye yolladım; borç istedik, vermediler. Merkez Bankamızdaki altınları rehin verelim dedik, bunu bile kabul etmediler!’
Sonrası malum, IMF’ye mahkûm ettiler. Bir borç bitmeden diğerini aldılar ve ülke, borçların faizini bile ödeyemeyecek duruma düşürüldü.
Bilindiği üzere; IMF’nin borç vermesi, emir vermesi ve ülkeyi yönetmesi anlamına gelmektedir.
Kemal Kılıçdaroğlu da derin bir gaflet içinde; kendisi seçilirse, ‘300 milyar dolar borç alabileceğinin’ propagandasını yapıyor. Borcun, ne karşılığında verilebileceğini söylemiyor.
Tıpkı HDP’nin kendisini desteklemesi karşılığında verdiği ödünleri söylemediği gibi...
AK Parti’den önce, bu zihniyetin yönettiği ülke ekonomisi iflas etmişti. Bankaların içleri boşaltılmak suretiyle batırılmış (22 banka), gecelik repo faizleri 7.500’lere çıkmıştı.
Erdoğan’ın yönetimindeki AK Parti iktidarları, IMF’e olan 23.5 milyar dolar borcu geri ödedi ve IMF’den bir daha borç almadı; emir de almadı.
O günlerde, döviz yokluğundan, dış temsilciliklerimizdeki memurlarımızın maaşlarını bile ödeyemiyorduk.
Erbakan Hoca’nın tabiriyle; ‘Değil yeni yol yapmak, asfalt yolların patlağını bile tamir edemiyorduk!’
O günlerden, bir de bu günlere bakın; bu ülke nereden alındı, nerelere getirildi!
Kendi savaş uçağımızı, kendi tankımızı, kendi helikopterimizi, kendi otomobilimizi, kendi uydumuzu, kendi SİHA gemimizi, kendi SİHA’larımızı, kendi Kızılelma’mızı üretir ve satar hale geldik. Dahası; kendi doğalgazımızı bulup ev ve işyerlerimize getirdik.
İktidar tüm bu hamleleri yaparken tam bağımsızlığa yelken açıyor; muhalefetse ülkemizi ABD’nin ve yandaşlarının uydusu yapmak için çırpınıyor.
Böyle gelmiş böyle gitmez
#ABD#2. Büyük Savaş#Çin
Haziran 24, 2023
ABD, 2. Büyük Savaş’ın galibi olunca, kendini üstün görme şımarıklığı ile dünyanın başına bela kesildi.
Her türlü hak benimdir, ben ne dersem o olur, öyle olmalıdır, benim dışımdaki ülkelerin tek bir hakkı(!) var o da ABD’ye koşulsuz itaat etme hakkıdır, dedi.
Faşizmin dik alası olan bu denli dayatmacı, baskıcı ve zorba yönetimin adını da ‘demokrasi’, ‘Amerikan hayali’, ‘hürriyet’ ve ‘liberalizm’ diye tüm dünyaya yutturmaya çalıştılar.
ABD hegemonyasına giren bizim gibi tüm ülke halkları, kan kussalar da kızılcık şerbeti içtik demek zorunda bırakıldılar. Zira bu ülkelerde, her daim veremi gösterip sıtmaya razı ettiler.
Avrupa kıtasından kaçan haramilerin kurduğu ABD, bütün bu zulümleri, darbeleri, gaspları, bir avuç Amerikalı ile petrol şirketleri sahipleri ve silah fabrikatörleri için yapıyor.
Onlar da tüm bu musibetleri maharet bilip bütün bir insanlığın ensesinde boza pişirmeye devam ediyorlar.
Enerjisine yükseleceksin
Bir musibet bin nasihatten yeğdir misali, mahut koronavirüs salgını, ABD’nin kurduğu zulüm sistemini duvara toslattı. Bu toslamayla epeyce ülke yönetimleri akıllarını başlarına devşirdi ve böyle gelmiş ama böyle gitmez demeye başladı, demek zorunda kaldı.
Zira emtia fiyatlarındaki aşırı pahalılık, enerji darboğazı, tarımsal ürünlerdeki kıtlık, tedarik zincirlerindeki aksamalar, başta ABD ve AB olmak üzere tüm ülkeleri hop oturup hop kaldırıyor.
ABD, suçu her ne kadar Rusya ile Çin’e yüklemeye çalışsa da asıl suçlu doymak bilmeyen ve ülkeleri sömürmek için her tarafta kan döküp gözyaşı akıtan dünyanın baş belası ABD’nin ta kendisidir.
ABD, Rusya’ya kurduğu kapana kendisi de kısıldı; tarihinde görmediği enflasyonla karşılaştı. Amerikalılar için de alarm zilleri çalmaya başladı, üstelik onlar, diğer ülkelerin insanları gibi de değiller. Aşırı tüketime alışmışlar, onların bir öğününü kıssan kızılca kıyamet koparırlar.
ABD’nin yerkürede gerçek dostu yok, olanlar ya kerhen (istemeyerek) ve ya da dost görünen, diş bileyen ülkeler. Bundan dolayıdır ki, ABD’nin yıkılışı Sovyetler’inkine benzemeyecektir.
ABD zulmü tüm dünya ülkelerini ahtapot gibi sardığından, onun yıkılışıyla birlikte tüm dengeler altüst olacak ve dünya yeniden ama bu kez ABD’ye rağmen şekillenecektir.
Rusya ile Çin’in başlattığı, ikili ticarette milli paralarla ticaret ve bunu Türkiye gibi birçok ülkenin takip etmesi, dünya üzerinde geçer akçe (rezerv para) olan ABD dolarını tahtından edecek.
ABD bu yüzden daha bir saldırgan oldu; bunun için de dünyanın belli başlı bölgelerinde kışkırtıcılığın, darbenin, terörün ve savaşın her türlüsünü deniyor.
Artık bu saatten sonra ne yapsa kâr etmez; zira cin şişeden çıktı bir kere!
Kralın çıplak olduğunu herkes gördü.
Ve canının derdine düşen herkes, başının çaresine bakıyor, bakmak zorunda.
Yeni dünya düzeninde ABD ne mi olacak?
Tüm mazlumların ahının alıcısı ve baş sorumlusu olarak, elbette layığını bulacak.
.
Devlet Bahçeli
#Abdullah Gül#Cumhurbaşkanı#Bahçeli
Haziran 21, 2023
TÜRK siyaset tarihinde, Sayın Devlet Bahçeli’nin bir benzeri yoktur.
O, devleti ve milleti için, gerçek bir serdengeçtidir. Bundan dolayıdır ki devlete Devlet gerektir ve elzemdir.
O, Türk milliyetçiliğinin, gıpta edilen mümtaz şahsiyetidir.
Türk Yüzyılı’nın kapısını aralayan ve o kapıdan bütün bir Türklük alemini içeri alıp onları, maddede ve manada yükseltmek için en yoğun gayreti gösteren, en üstün kişiliğin yegâne sahibidir.
Devlet ve millet hayatı söz konusu olduğunda, onun için akan sular durur.
Devlet ve millet hayatı söz konusu olduğunda, onun gözü, ne kendini ve ne de partisini görür.
Bakınız; en ufak tabanları olmayan partiler bile, utanmadan, arlanmadan cumhurbaşkanlığı yardımcılığı ve çeşitli bakanlık pazarlıkları yaparken, o bu denli at pazarlıklarını aklının ucundan bile geçirmedi.
Söz konusu devlet ve milletse gerisi teferruattır diyerek, asla her hangi bir hesabiliğin (hesapçılık) içinde olmadı.
O, Parlamento’nun tıkandığı yerde (367 garabetinde), Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesinde, kangren olmuş dertleri (başörtüsü) çözmede, Anayasa değişikliklerinde, Başkanlık Sistemi’ni teklifte ve Başkanlık Sistemi’nin sağlanmasında, Cumhur İttifakı’nın tek başına iktidar seçilmesinde ve Sayın Erdoğan’ın yeniden cumhurbaşkanı seçilmesinde adeta Hızır gibi yetişerek ön ayak olmuştur.
Hangi bir siyası partinin lideri, başka bir siyasi partinin liderinin cumhurbaşkanı seçilmesi için mitingler düzenler ve mitinglerde, kendinden bahsetmeyip mahut lider için methiyeler düzer?
Sayın Bahçeli’nin Sayın Erdoğan’ın seçilmesi için gösterdiği gayret ve özveriyi, inanın benim diyen AK Partililer bile göstermedi.
O, 2000’li yılların başında, Ecevit Hükümeti’nde, başbakan yardımcısı iken, seçimlere 1.5 yıl varken, erken seçim kararı aldırdı ve böylece AK Parti’nin tek başına iktidara gelmesini sağladı.
2015 seçimlerinden sonra kendisine başbakanlık teklif edildi, bu şekildeki bir hükümeti bölücü parti de dışarıdan destekleyecekti. Başbakanlık makamını hiç düşünmeden elinin tersiyle itti ve yine bir erken seçim kararı aldırarak, bu kez de yine AK Parti’yi yüzde 49’la tek başına iktidara taşıdı.
Şahsına ve partisine en ufak bir menfaati olmadan, bir siyasi lider tüm bu fedakârlıkları niçin yapar; hiç düşündünüz mü?
Öyle ya, en kritik anlarda aldığınız kararlarla siyasete yön vereceksiniz ve yönlendirmenin içinde olmayacaksınız! Bu durumdan şahsınız ve partiniz bir menfaat temin etmeyecek. Menfaat derken, maddi menfaat anlaşılmasın; siyasette, her kişi ve parti yönetimde (iktidar) söz sahibi olmak ister.
Sayın Bahçeli’nin tek istediği ise, milletinin mutluluğu ile devletinin bekasından başka bir şey değildir.
Sayın Bahçeli’nin bu tavrı, İslam ahlakında ‘isar’ diye adlandırılır. Bunun da manası, bir kimsenin, kendisi ihtiyaç içinde bulunsa bile sahip olduğu imkânları başkalarının ihtiyacını karşılamak üzere kullanması, başkasının yararı için fedakârlıkta bulunması demektir.
Dedik ya, söz konusu devlet ve milletse, gerisi teferruattır.
Devlete ‘Devlet’ gerek!
.Vesayetçiler rahatsız -1-
#Erdoğan#Meclis#TRT
Temmuz 17, 2023
Özellikle kimilerinin görmek istemediği veya ısrarla yanlış gördüğü bir olgu yüzünden toplum kutuplaştırılmak isteniyor.
Haberin Devamı
Malum olan birileri, Erdoğan’ın diktatörlüğünü ve onun yönetim tarzının demokratik olmadığını ileri sürerek Erdoğan’ı şeytanlaştırma, yandaşlarını da ötekileştirme gayretindeler.
Demokratik toplumların temel yasaları, sahip oldukları anayasalarıdır.
Demokrasilerin olmazsa olmazı da milletin hakemliğidir, siyasi iradeyi milletin belirlemesidir. Bu yüzden de Meclis’in duvarında; ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ yazar.
Sözde Atatürkçü geçinenler, çok partili demokratik hayata ve Atatürk’ün hazırlatmış olduğu anayasaya tahammül edemediler ve sadece on yıllık, demokratik bir iktidarı alaşağı edip mahut anayasayı rafa kaldırdılar.
O gün (1961) yapılan ve bilahare aynı zihniyet (demokrasi düşmanı, darbeci zihniyet) tarafından; “Eskisi bol geldi, daraltılması gerekir” denilerek, 1982’de yenisi yapılan anayasalar, hep vesayete endeksli olmuştur.
Haberin Devamı
Opel Astra
Opel
Üst Segment Araçlar İyi Fiyatlarla VavaCars'ta
VavaCars
by Taboola
Her iki anayasaya göre de millet ve milletin seçtikleri iktidarlar asla muktedir kılınmamış, gerçek muktedirler hep vesayet odakları olmuştur.
Bu yüzdendir ki her iki anayasa da sürekli değiştirilmesine rağmen, bir türlü demokratik hayata geçilememiştir. 61 anayasasına göre devrin başbakanı (sözde tek başına iktidar- S. Demirel) bir TRT genel müdürünü bile atamaktan aciz bırakılmıştı.
Yine aynı darbe anayasasına göre, darbeci subaylar, seçilmeden, ömürleri boyunca ‘Temelli senatör’ olarak parlamentoda bulunacaktı. Sadece bu ayıp bile sözde demokrasimizin ne denli antidemokratik ve vesayete endeksli olduğunun tipik göstergesidir.
Her iki anayasada da millet ve milletin seçtikleri 2. ve hatta 3. sınıf vatandaş muamelesi görüyordu.
Bu anayasalarla ne siyasi istikrarı ve ne de temsilde adalet sağlanamadı. Sözde parlamenter sistem oluşturmuşlardı lakin söz de karar da milletin ve onun seçtiği parlamentonun değildi.
‘Diktatör’ diye tesmiye ettikleri Erdoğan, iktidara geldiği andan itibaren, vesayet sistemini kırmak ve gerçek demokrasiye geçebilmek için uğraşıyor; kanunlar çıkarıyor, anayasada değişiklikler yapıyor ve sistem değiştiriyor.
Hâlâ tam manasıyla vesayetten kurtulduğumuz söylenemez. Bu duruma en büyük engel de onca değiştirilmesine rağmen, yürürlükte olan darbe (82) anayasasıdır. Vesayete endeksli muhalefet partilerinin böyle bir derdi olmadığı için, demokratik bir anayasa yapılmasına yanaşmıyorlar
.
Vesayetçiler rahatsız -2-
#Erdoğan#Meclis#Genel Kurmay Başkanlığı
Temmuz 19, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
Sittin senedir tuzu kuru olan vesayetçiler, sahip oldukları ayrıcalıkları kaybettikçe küplere biniyorlar.
Haberin Devamı
Halbuki onlar kaybettikçe demokrasi, diğer bir ifadeyle millet kazanıyor.
Erdoğan, işin (demokrasinin) tabiatının gereğini yapıyor. Yani Meclis’in duvarında yazan ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ sözünün icabı ne ise, onu yerine getiriyor.
Örnek aldığımızı iddia ettiğimiz ve sözde imrendiğimiz demokratik ülkelere bakalım; hangisinde Genel Kurmay Başkanlığı Milli Savunma Bakanlığı’na değil de Başbakanlığa (o da sözde) bağlıdır?
Hiçbirisinde!
O ülkelerin hiçbirisinde bu işi yapanlar diktatör olmuyor da bizde bu işi yapan Erdoğan’a neden diktatör deniyor?
Erdoğan, tüm hastaneleri, Sağlık Bakanlığı’na bağlayarak bütün vatandaşlarımızın hizmetine açtı; asker-sivil, işçi-memur, işveren ayırımını ortadan kaldırdı. Kişilere Anayasa Mahkemesi’ne başvuru hakkını sağladı.
Enerjisine yükseleceksin
Ayrıca Erdoğan yaptığı tüm icraatlarını milletin onayından (referandum) geçirdi.
Eski sistemde askeriyenin zirvesindeki isimler her akşam televizyon ekranlarında arzıendam ederlerdi. Öyle ki milletçe üst komutanların isimlerini ezbere bilirdik. Milletin seçtikleri susar, millet adına onlar ahkâm keserdi.
Şu rezillikleri ne çabuk unuttuk? Üst düzey yargı mensupları Genel Kurmay Başkanlığı’na çağrılıyor ve orada kendilerine sözde brifing (gerçekte direktifler) veriliyordu. Hani yargı mensuplarının cüppelerinin önleri düğmesiz ve iliksizdi? Hani kimseden talimat almazlardı?
İşte Erdoğan, demokrasi adına işlenen bu cinayetleri, bu iğrençlikleri ortadan kaldırdı.
Hakkı sahibine teslim edip demokrasinin gereğini yaptığı için mi diktatör oldu?
Erdoğan, başörtüsü zulmünü ortadan kaldırdı; isteyen takıyor istemeyen takmıyor. Takanın da takmayanın da birbirleriyle en ufak bir problemi yok.
Üniversitelerin önlerinde itilip kakılan, okullarına alınmayan, ikna odalarında baskılanan, milletin Meclis’inden kovulan hasılı Türk kadınına reva görülen bu denli aşağılık muamelelerin hangisi demokratikti? Hangisi insan haklarına saygılı bir tutumdu?
Allah aşkına bana söyler misiniz, kaymakamların görevi, kız imam hatip okullarının kapılarına gidip başörtülü kızları okula sokmamak mıdır? Halbuki o kız çocukları biraz sonra girecekleri Kuran-ı Kerim derslerini başları açık olarak görmenin ezikliğini ve günahını yaşayacaklar.
Haberin Devamı
O günah, elbette onu yaptıranlara yazılacak lakin o yavrulara yaşatılan travmalar, onların ruhlarında açılan rahneler (yara) nasıl kapanacak?
Erdoğan, işte halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan bu ülkede bu denli iğrenç ötekileştirmelere son verdi. Vatandaşın devlete, devletin vatandaşına düşmanlığına son verdi. Kimseyi ötekileştirmeden herkesi kaynaştırdı.
Bütün bunları yaparken, vesayetin çanına ot tıkadı, mahut odakların halka tepeden bakmasının önüne geçti.
Egemenliği vesayet odaklarının elinden alıp halka vermek diktatörlükse, Erdoğan en büyük diktatördür.
Demokratlıksa da en büyük demokrattır.
Vesselam!
.
Vesayetçiler rahatsız ?
Temmuz 22, 2023
Eski sistemin (parlamenter) vesayet odakları, yalnızca içeridekiler değildi; içeridekileri de yönlendiren asıl dışarıdaki odaklar da tıpkı içeridekiler gibi rahatsızdır.
Haberin Devamı
Premium Araçlar İyi Fiyatlarla VavaCars'ta
VavaCars
|
Patrocinado
Nasıl rahatsız olmasınlar ki, Türkiye gibi çok önemli bir ülkeyi ellerinden kaçırdılar. Dış vesayetin asıl amacı, Türkiye’yi ‘meşguliyetle tedavi’ye tabi tutup onu istedikleri gibi yönlendirmek ve mana ve maddesiyle sömürmektir.
Son 40 senede sahneledikleri oyunları hep terör üzerine kurguladılar: PKK ve FETÖ.
Bu terör örgütleriyle; bir yandan ülkemizin kaynaklarını kuruturken diğer yandan da ülkemizin geleceğine ipotek koymak istediler. Nesillerimizi ve istikbalimizi çalmak istediler.
Gelip geçen onca devlet insanlarımız içinde yalnızca Erdoğan işe uyandı; tehlikenin büyüklüğünü görmesine rağmen ölümü göze alarak mahut yapılarla mücadeleye girişti.
ABD’ye, AB ülkelerine ve Rusya’ya rağmen güneyimizde bir ‘uydu devlet’ kurulmasına izin vermedi. Bu mücadele el-an bütün şiddetiyle devam etmektedir.
Haberin Devamı
Enerjisine yükseleceksin
İçerideki terörist sayısı 100’ün altına düştü; onların da eylem yapabilecek güçleri kalmadı.
FETÖ’nün de beli kırıldı; yedi yıllık bir çalışmanın sonunda, Emniyet’teki yapılanması tüm detaylarıyla aydınlatıldı.
Malum bu her iki örgüt de ülkemizin varlığına kastetti. Başarsalardı, ülkemiz paramparça edilip dışarıya (başta ABD’ye) peşkeş çekilecekti.
Bu denli bir bağımsızlık (var oluş) mücadelesi için öncelikle siyasi irade gerekir. Bunun yanında terörü bitirecek silahların üretilmesi bir o kadar önem arz etmekteydi. Zira dost bildiğimiz ülkeler bile bize silah vermedikleri gibi kendimizin üretmesini engellemek için ellerinden geleni artlarına koymadılar.
İşte Sayın Erdoğan hem bu siyasi iradeyi gösterdi ve hem de mahut silahların üretimi için adeta seferberlik başlattı.
Bugün; güneyimizde bir devletin kurulmasına izin vermiyorsak, teröristlere inlerini dar edebiliyorsak, Mavi Vatan’da (Akdeniz’de, Kıbrıs’ta ve Libya’da) hak ve menfaatlerimizi koruyabiliyorsak, otuz yıldır işgal altındaki Türk yurdu Karabağ’ı kurtarabiliyorsak, Karadeniz’de kendi doğalgazımızı, Gabar’da kendi petrolümüzü çıkarabiliyorsak, bu her iki enerji kaynağını diğer sahalarda da arayabiliyorsak, bütün bunları Erdoğan’ın o çelik iradesine ve o irade sonucu Mehmetçiğimizin eline verdiğimiz en modern ve tesirli silah ve mühimmatlara borçluyuz.
Haberin Devamı
Tüm bunları ve daha nicelerini bertaraf etmek için Erdoğan hedefteydi. Dünyanın tüm şer güçleri, bunun için Erdoğan’ın karşısına dikildi.
Ama Anadolu irfanı oyunu gördü ve tuzağa düşmedi. Erdoğan vatan dedikçe vesayet odakları ve onların içimizdeki uzantıları soğan-patates dedi.
Bu milleti tanımadıkları belliydi; zira bu millet, iman ve azminin yanında kazmayla, kürekle, yabayla Kurtuluş Savaşı’nı kazanmıştı. Yalın ayak, aç biilaçtı.
Bu millet değil soğana-patatese; vatanını dünyalara değişmezdi.
Değişmedi de...
Vesayetçiler rahatsız olmayacak da kimler olacak?
Zira şeytan(lar) azapta gerek!
FETÖ belası bitmez
#FETÖ#15 Temmuz#Erdoğan
Temmuz 15, 2023
İNSANLIK tarihi boyunca, şu iki özellik önemini hep korudu ve bundan böyle de korumaya devam edecektir.
Haberin Devamı
Bunlar milliyetçilik ve dindir.
Yine tarih boyunca geniş halk kitlelerini bunlardan biri veya her ikisiyle birlikte manipüle etmek çok kolay olmuştur ve olmaya devam etmektedir.
Milliyetçilik de din de çok hassas konulardır. Her ikisi de doğru algılanıp uygulandığında fazilet, yanlış algılanıp uygulandığında ise felaket getirir.
Kişi, kavmiyle, kavminin güzel hasletleriyle övünebilir; bunda en ufak bir beis yoktur. Fakat aşırılığa kaçıp, kendi ırkını en üstün görüp diğer ırk mensuplarını aşağılamak ve hatta insan saymamak faşizmin dik alasıdır.
Birey veya toplum bazında, kendini beğenmek ve böbürlenmekten daha büyük bir kötülük yoktur ve bu hal, her türlü iyiliğe engeldir.
Bu, her iki hususun da ne denli geçer akçe olduğunu bilen art niyetli kişi ya da kurumlar, milliyetçiliği ve dini adeta bir maden gibi işleyerek insanların dünya ve ahiretini mahvetmişlerdir.
Haberin Devamı
Enerjisine yükseleceksin
FETÖ denilen illet de dinimizi kullanarak ve onu çığırından çıkararak, içimizdeki genç beyinleri devşirmiş ve her birini birer ‘mankurt’ haline getirerek devlet ve millet aleyhine kullanmış ve kullanmaya devam etmektedir.
Bizde FETÖ şeklinde tezahür eden bu uluslararası oyun, dünyanın 168 ülkesinde farklı repliklerle sahnelenmektedir. Emperyalizmin bu yeni ve en iğrenç metoduyla; çakılın kuşu çakılın taşı ile vurulmakta ve tek kurşun atmadan ülkeler teslim alınabilmekte, maddi ve manevi kaynakları rahatlıkla sömürülebilmektedir.
Sayın Erdoğan’ın kararlı tutumuyla başlatılan FETÖ ile mücadele hız kesmeden devam etmelidir. Zira mahut örgüt, ‘takiye’ yaparak gözden ırak görülse de gerçekte, hemen her yerde tüm canlılığıyla hayatını sürdürmektedir.
Sittin senedir, devletin tüm kurum ve kuruluşlarının kılcallarına değin sinsice nüfuz eden, tıpkı ‘Haşhaşi’ (Hasan Sabbah’ın gözü dönmüş suikastçıları) bir yapıdan bahsediyoruz.
Bunların ne denli canavarca ruh taşıdıklarını 15 Temmuz 2016 gecesi gördük.
Seçimlerde oy verdikleri Kemal Kılıçdaroğlu’nun iktidara gelmesini büyük bir hevesle beklediler. Yurtdışındakiler, Türkiye biletlerini bile almışlardı. Sabırsızlıkla Sayın Erdoğan’ın gitmesini bekliyorlardı. Ama bilindiği gibi hevesleri kursaklarında kaldı.
Haberin Devamı
Bu seçimler sonucunda, bir beş sene daha, inlerinde sürüngen hayatı yaşamaya mahkûm oldular.
Ne diyelim; şeytan azapta gerek!
.
Beş yıl çok önemli
#AK Parti#Cumhurbaşkanı Erdoğan#Devlet Bahçeli
Temmuz 12, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
AK Parti, 20 küsur yıldır tek başına iktidardadır.
Malum bizim gibi demokrasisi ‘vesayetle illetli-hastalıklı’ ülkelerde, tek başlarına da olsa iktidarların muktedir oldukları söylenemez.
ABD’nin bize dayattığı sözde Parlamenter Sistemle demokrasiyi tadacaktık ama gelinen noktada vesayeti ve darbeler rejimini en acı şekliyle yaşamış olduk. NATO üyeliğimiz; dışı sizi içi bizi yakar misali, bir yandan dış güvenliğimizi sağlarken, içeriden çürümemize (hiçbir şey üretmeden, eli kolu bağlı) neden oldu.
Tüm emperyalist ülkelerin güdümlerine aldıkları ülkelere, gizli ya da açık uyguladıkları bir yönetim modeli vardır. Bu yönetimlerin adı ister demokrasi (sözde), ister krallık veya başka bir şey olsun, model değişmez. O da şudur: Uydu ülkelerin halkları, kendi yöneticilerinin elinde tutsak, bu yöneticiler de güdümünde oldukları ülke yöneticilerinin elinde tutsaktır.
Enerjisine yükseleceksin
Bundan dolayıdır ki elini taşın altına koyan (şu veya bu şekilde yönetime gelen) tüm siyasi parti liderlerimiz (S. Demirel, T. Özal, A. Türkeş, N. Erbakan) hep Başkanlık Sistemi’ni istemişlerdir.
Eski sistemle (doğrusu sistemsizlik-kaos) altı defa gidip yedi kere gelen S. Demirel, o yönetim şeklini ‘Selden kütük kapmak’ şeklinde özetlemişti.
Delinin zoruna bakar mısınız? Seçilmiş başbakan, ülkesine gönül rahatlığı içinde hizmet edemiyor; akla karayı seçerek yapabildiklerini de yangından mal kaçırırcasına yapabiliyor.
Böyle bir ülkede kalkınma ve huzur olabilir mi? Olursa nasıl olur ve ne kadar olabilir?
Düşünebiliyor musunuz; başbakan ülkesine hizmet edecek, eli-kolu bağlı. Kadro oluşturacak, atama yapacak cumhurbaşkanı köstek oluyor, askeri ve sivil bürokrasi köstek oluyor.
ABD ve onun içimizdeki uzantıları köstek oluyor.
Aynı başbakana, seçimlerde ‘Neden hizmet yapmadın?’ diye hesap soruluyor. Eski sistemdeki başbakanların hali, Nasrettin Hoca’nın evinde yakalanan ve ‘getir denince gelmeyen. Bırak gitsin denince gitmeyen hırsıza’ benziyor, benzetiliyor.
Bu gidişin gidiş olmadığını gören Sayın Erdoğan ve Sayın Bahçeli düğmeye bastılar ve ülkemizi, girdaptan kurtarıp Başkanlık Sistemine geçirdiler.
Haberin Devamı
Öyle, biz Başkanlık Sistemi’ne geçiyoruz diyerek ne başkanlık sistemine geçilir ve ne de malum birileri, sizin Başkanlık Sistemi’ne geçmenize göz yumarlar. Bunun altyapısını hazırlamanız gerekir.
Her türlü iç ve dış tehditlere karşı koyacak güçte olmalısınız. Sayın Erdoğan, uzun süreli iktidar yıllarında, işte bu altyapıyı oluşturdu ve ülkeyi Başkanlık Sistemi’ne hazırladı.
Milletimiz de engin sağduyusu ile bu sisteme sahip çıktı.
Önümüzdeki beş yıl, bu bakımdan çok önemli, hem sistem tüm kurum ve kuruluşları ile oturacak ve hem de gerçek bağımsızlığın meyvelerini yemeye başlayacağız.
Maddede ve manada gerekli kalkınmayı yaparak, kararlarımızı kendimiz verebileceğiz.
Terörü bitirip tüm çabamızı kalkınmada ve gerçek manada demokratikleşmede kullanabileceğiz.
.
Yalan ve siyaset
#Kral#Savaş#Kılıçdaroğlu
Temmuz 08, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
Kral, savaşı kaybeden komutana neden kaybettiğini sormuş.
Komutan, kırka yakın sebep var deyince, kral “Say bakalım neymiş onlar?” diye sormuş. Komutan, ‘Bir, barut yoktu Efendim’ deyince, kral, ‘Yeter’ demiş diğerlerini saymana gerek yok.
Her şeyde olduğu gibi siyasette de işin içinde yalan varsa başkaca sebep aranmaksızın orada hüsran vardır, yenilgi vardır, sandığa gömülmek vardır.
Bu seçimler öncesi, muhalefetin vaatlerini hatırlayın, neredeyse sadece gökteki yıldızları vaat etmedikleri kalmıştı.
İktidar partisi 2000 lira bayram ikramiyesi dillendirirken, muhalefet 15 bin lira vaat etti.
İktidar partisi depremzedeye, yüzde 50’sini devletin karşılayacağı ev vaat etti, muhalefet bedava ev vereceğiz dedi.
İktidar partisi gençlere bilgisayar alımında ve internet kullanımında indirim vaat etti, muhalefet, bunları bedava vereceğini söyledi.
Haberin Devamı
Enerjisine yükseleceksin
İktidar partisi çiftçinin borçlarının erteleneceğini ve ödemelerde kolaylık sağlanacağını vaat etti, muhalefet ise, borçları kökten sileceğini vaat etti.
Daha neler var ama şimdilik bu kadarı yeter.
Milletimiz, 2000 lirayı 15 bin liraya tercih etti. Neden acaba?
Bedava evi almam dedi, yarı parası benden dedi. Neden acaba?
Bütün bu soruların cevabı çok açıktır. Milletimiz Kılıçdaroğlu’na inanmadığı için, onun tüm vaatlerinin yalan olduğunu bildiği için ona oy vermedi.
Zira aynı Kılıçdaroğlu, çiftçiye bedava traktör vadetmişti; seçimleri (mahalli seçimler) kazandıktan sonra ise çamura yattı. “Traktörler nerede?” diye sorulduğunda da, “Seçmeni heyecanlandırmak için ulu orta atmıştık” demişlerdi.
Yani milletin gözünün içine baka baka yalan söylemeyi meslek edinmişlerdi.
Millet de, gerçek 2000 liranın hayali (yalan) 15 bin liradan değerli olduğunu bilmeyecek kadar saf değildi ve gereğini yaptı.
Milleti saf yerine koyup yalanlarla avutacağını zannedenler ise, her zamanki gibi ‘Osmanlı tokatı’nı yiyip iki seksen uzandılar.
Kılıçdaroğlu ile birlikte CHP, yalan ve iftirada pik yaptı. Görünen o ki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, yalan ve algı oluşturmada liderinin pabucunu dama atacak.
O da, İstanbulluların gözünün içine baka baka yalan söylüyor. Seçim öncesinde, İstanbul’un batı yakasını ‘İstanbul’un batısına ilk metro!’ diye afişlerle donattılar.
Haberin Devamı
“Hani, metro nerede diye?” sorarsanız, ‘ Heyecanlandırmak içindi!’ diyeceklerdir.
Savaşta barut eksikliği neyse, siyasette de inandırıcılığı yitirmek, yani yalancı olmak aynı şeydir. Başkaca bir şey aramaya gerek yoktur.
Millet, seçimde verdiği dersle, malum tipleri sandıkta nasıl heyecanlandırdığını gösterdi!
.
Herkesin bir hesabı var
#Osmanlı#Birinci Cihan Savaşı#Nuri Killigiller
Temmuz 05, 2023
Malum, uluslararası ilişkilerde duygusallığa yer yoktur.
Haberin Devamı
Zira tüm ilişkiler karşılıklı çıkar esasına dayanır. Buradaki ‘karşılıklı’ kelimesinin manası, al gülüm ver gülüm şeklinde, duygusal olmayıp güce göredir; yeni adıyla kazan-kazan.
Bu demektir ki güçsüzseniz, bu durum ‘karşılıksız’ olabildiği gibi, biteviye borçlu kalmak şeklinde de olabilir. Nitekim ‘vahşi Batı’nın, güçsüz ülkeler üzerindeki yöntemi budur ve tam manasıyla kurt kanunu caridir.
Hakkın ve adaletin temsilcisi Osmanlı güçlü iken, bu denli pervasızlıklar zor sergilenirdi. O vakitler, mazlumların hamisi vardı ve zalimlerden hesap sorardı.
Osmanlı, tarih sahnesinden silinince, meydan yeri sırtlanlara kaldı.
Osmanlının bakiyesi ülkeler, sömürülmekle kalmadı, bitimsiz bir intikam duygusuyla ademe (yokluğa-ölüme) mahkûm edildi.
Vahşi Batı’nın, Türklere (Müslümanlara) reva gördüğü intikam hıncı, 1412 yıllık tüm İslam dönemini kapsamaktadır. Diğer bir deyişle, Türkler, yalnızca kendilerinin değil, tüm Müslümanların ve Müslümanlığın bedelini ve hesabını vermek durumuyla karşı karşıyadır.
Haberin Devamı
Enerjisine yükseleceksin
Opel
Yeni C3 Aircross SUV
Citroën
by Taboola
Mahut sırtlan sürülerine göre ‘altın vuruşu’ Birinci Cihan Savaşı’nda yaptılar ve ezeli düşmanları olan Türklere ölümcül darbeyi indirmişlerdi.
Batılılara göre; Haçlı Seferleri ile açılan parantez, Osmanlının inkırazı (çöküşü-yıkılışı) ile kapatılmıştı. Zira Türklere biçilen kefenden kurtuluşun ve yeniden doğuşun imkân ve ihtimali yoktu.
Batı’nın, burada iki büyük hatası oldu: Biri eylemde, diğeri ise yanlış bilgideydi. Eylemdeki hataları, aslanı (düşman belledikleri Türk’ü) yaralı bırakmalarıydı. Bilmedikleri yahut yanlış bildikleri de, aydınlığın zulmetten çıkacağı keyfiyeti idi.
Bundan dolayıdır ki, Batı’nın kapattık dediği parantezi Türkler daha o gün açmıştı!
Küllerinden doğmak üzere yapılan tüm girişimler (uçak, silah ve mühimmat yapımı) engellendi ve girişimciler (Vecihi Hürkuşlar, Nuri Demirağlar, Nuri Killigiller vb.) doğduklarına pişman edildi.
Türkiye’mizde imal edilen uçaklar, Kayseri’de yere gömülerek, üzerleri betonla kapatıldı.
Yiğit, düştüğü yerden kalkacaktı; çeliğe yeniden su vermek için biraz zamana, zemine ve tıpkı dün olduğu gibi kadırgaları karadan yürütecek çelikten bir iradeye ihtiyaç vardı.
Tam bir asır boyunca; kömürün elmasa dönüşmesi veya incinin, istiridyenin bağrında meydana gelmesi gibi için için oluştuk. Milletçe otuz iki dişimizi sıkarak, metanetle çalıştık, sabırla bekledik.
Yaralı aslanın ölmediğini gören Batı, onu sürünmeye mahkûm etti. Terör, envai çeşit darbe ve ambargolarla ona had bildirmeye kalktı.
Düşündükleri ve uyguladıkları tüm fenalıklar, aksi tesir yaptı; bilendikçe bilendik, vermediklerinin daha iyilerini ürettik. Savaşın konseptini değiştirerek üstünlük elde ettik.
Dünya üzerinde, Türk ordusundaki savaş tecrübesine sahip başka bir ülke yok.
Ok yaydan çıktı, şairin dediği gibi: “... Hey gidi Küheylan koşmana bak sen! Çatlarsan kısrak utansın!”
Haberin Devamı
Parantezin kapanmasına az kaldı. Herkesin hesabı olduğu gibi, tüm hesapların üstünde de bir hesap vardır.
İşte o hesap sahibinin dünyadaki vaadi, ‘nurunu mutlaka tamamlayacağı’ yönündedir.
.
Yeni bin yılın Selahaddin’i
#Erdoğan#AK Parti#Selahaddin-İ Eyyubi
Mayıs 10, 2023 06:293dk okuma
Paylaş
Sayın Erdoğan’ın ve AK Parti’nin iktidara geldiği 2002 yılı şartları malum; her bakımdan bitmiş, tükenmiş, ekonomik yönden duvara toslamış ve darmadağın olmuş bir Türkiye’yi devraldılar.
Haberin Devamı
Bu durum, bir yerde Sayın Erdoğan’ın şanssızlığı veya şansıydı; nasıl değerlendirirseniz değerlendirin. Zira İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı da aynı olumsuz şartlarda devralmıştı.
Havası solunamayan, suları akmayan, yolları çamur deryası ve çöp dağları oluşmuş hayalet bir şehirdi İstanbul. Oluşturulan ekibin hummalı çalışması ile İstanbul, kısa sürede derlenip toparlandı.
Aynı gayret, bu kez de merkezi idarede gösterildi ve yerlerde sürünen Türkiye ayağa kaldırıldı.
Bu süre zarfında Sayın Erdoğan ve AK Parti 15 ayrı seçime girdi ve hepsinde açık ara kazandı. Onu ve ekibini bu denli uzun süre, tek başına iktidarda tutan ve halen daha tutmaya devam eden olgu; aşkla ve yorulmaksızın çalışmaları, milletin, yıllara sâri kangrenleşmiş problemlerini çözmeleri, Türkiye’yi ‘uydu-edilgen’ konumdan alıp ‘belirleyen’ konuma çıkarmaları ve umut olmalarını sürdürmeleridir.
Haberin Devamı
Enerjisine yükseleceksin
Türkiye’nin bu denli göz kamaştırıcı kalkınması, bunun sonucunda da başına buyruk ve bağımsız (sözde değil, özde bağımsız!) bir devlet haline gelmesi; Türkiye’yi parantez içinde tutmaya ve istedikleri gibi yönlendirmeye (süründürmeye) alışmış Batılı emperyalist ülkeleri çıldırttı.
Çıldıran ülkelerin başında, 1940’lı yıllardan beri Türkiye’yi arka bahçesi olarak gören ABD gelmektedir.
Başta ABD olmak üzere, tüm emperyalist ülkelerin tek dertleri Sayın Erdoğan’dan kurtulmaktır! Zira Batılı emperyalistlere göre, Sayın Erdoğan yeni bin yılın Selahaddin-i Eyyubi’sidir.
Vaktiyle de tüm Haçlılar toplanmış, Kudüs’e akın etmişti; Selahaddin’in onları durdurduğu gibi, bugün de Sayın Erdoğan tüm Haçlı âleminin uykularını kaçırıyor, çanlarına ot tıkıyor.
Sayın Erdoğan, BM Genel Kurulu’nda tüm emperyalistlerin gözlerinin içine bakarak; ‘Dünya beşten büyüktür!’ diye haykırarak, mevcut statükoya (Emperyalizme) başkaldıran yegâne dünya lideridir.
Sayın Erdoğan, bu haykırışını lafta bırakmamış; eylemde de (Libya’da, Suriye’de, Kuzey Irak’ta, Azerbaycan’da, Doğu Akdeniz’de ve Afrika’nın mazlum ülkelerinde) göstererek, tüm emperyalistlerin gözlerini fal taşı gibi açmış, uykularını kaçırmıştır.
Haberin Devamı
Onlara göre; Yeni Bin Yılın Selahaddin’i ne pahasına olursa olsun durdurulmalıdır.
Buraya kadar her şeyi anlayabilmemiz mümkün lakin bundan sonrasını yani, bunlarla iş tutan, bunların yönlendirmesiyle hareket eden içimizdeki işbirlikçileri anlamamız mümkün değildir.
Bunlara ne oluyor?
Türkiye’nin kalkınması ve emperyalizme meydan okuması, neden bunları korkutuyor ve bu durum, neden kendilerini düşmanın safına itiyor?
Ülkeleri ve milletleri adına, Erdoğan’la ve yaptıklarıyla övüneceklerine; Türkiye düşmanlarıyla aynı safta yer alıp el birliği ile ‘Selahaddin’i durdurmaya kalkıyorlar.
Birisi, İHA’lara, SİHA’lara dokunacaklarını, bir diğeri, ‘SİHA’ların Jitem olduğunu’, bir başkası da ‘SİHA’ların ve Kızılelma’nın yer aldığı Teknofest’in sergilendiği Atatürk Havalimanı arazisini ABD’li havacılık şirketine vereceğini’ utanmadan dillendirebiliyor.
Haberin Devamı
Bunlardan biri, ayrıca, Anayasa’dan Türk kelimesini çıkarmayı teklif edebiliyor.
Pir-i fani olan sözde maneviyatçısı da, milli ve manevi kalkınmayı; tek başına iktidarda olduğu uzun yıllar boyunca dinin ve maneviyatın tahripçisi olarak ünlenmiş CHP ile birlikte gerçekleştireceklerini ileri sürebiliyor.
Bunların içinde, en zavallısı ise, cumhurbaşkanına manda yoğurdunu lüks, israf ve fazla görecek kadar çukurlaşabiliyor.
‘PKK’nın bizleri tükürüğüyle boğacağı’ hezeyanını dillendirecek kadar izan ve idrakten yoksunlar güruhu da; Yeni Bin Yılın Selahaddin’inin karşısında hizalanarak, Kemal Kılıçdaroğlu’nu destekliyor.
Milletse, otuz iki dişini sıkarak, ibretle bu manzarayı seyrederken, sabırsızlıkla, önüne konulacak sandığı bekliyor!
.
Anne ahı ve seçim sandığı
#Anne Ahı#Seçim#Sandık
Mayıs 08, 2023
Bu ülkede 40 yıldır kardeş kanı akıyor (akıtılıyor); Anadolu’nun gözü yaşlı annelerinin ciğerleri dağlanıyor. Karalar bağlı, yaslı annelerin evlat acısıyla yanıp tutuşan ah etmeleri ve inlemeleri, feryat ve figanları arşı titretiyor.
Annelerimize bu zulmü reva görenler, sözde Kürtçülük davası güden, gerçekte ise emperyalizme uşaklık eden bir kısım sözde Kürtlerle, Kürtlükle ilgisi olmayan, emperyal emellere hizmet eden başta Ermeniler olmak üzere, envaiçeşit Batılılardır.
Batı emperyalizmi, vekâlet savaşının en korkuncunu, en acımasızını ve en kanlısını Türkiye üzerinde deniyor. Bu anlamsız savaşta, bir kısım insanlarımız kullanılarak kardeşi kardeşe kırdırıyorlar.
Kırk yıl boyunca Kürt annelerinin ocaklarından, evlatları (ciğerpareleri), kız-erkek bakılmaksızın koparılarak dağa (Kandil) çıkarıldı.
Çoğu reşit bile olmayan bu yavrucaklar, her türlü tacize uğruyor, beyinleri yıkanıyor ve her biri canlı bomba haline getirilip çeşitli terör eylemleri için kullanılıyor.
Acılı anneler, evlatlarını kaçıran dağ kadrosunun Meclis’teki uzantısı olan HDP’nin Diyarbakır İl Merkezi binasının önünü, yıllardır, mesken tuttular.
Haberin Devamı
Enerjisine yükseleceksin
İstediler ki buradaki feryatlar, ülkemizin dört bir yanında ve ardından da dünyanın tüm insan hakları savunucusu olan kurum ve kuruluşlarında yankılansın.
Batı ve Batılı sözde insan hakları savunucuları, her zaman olduğu gibi çifte standart hallerini sergileyip Diyarbakır annelerini görmezden geldi ve gelmeye devam ediyorlar.
İçimizdeki aymazlar da (özellikle ABD Başkanı’nın dizayn ettiği muhalefet bloku) Batılı hempalarından geri kalmadı. Dağdaki teröristleri ziyaret edip onların sözcülüğüne soyundular, lakin Diyarbakır anneleri için ağızlarını açıp tek laf etmediler.
Bir gün olsun, ziyaret edip hal ve hatırlarını sormadılar, acılarını paylaşmadılar.
Diyarbakır annelerinin hemen arkalarındaki binanın sakinleri –ki onlar, bu annelerin evlatlarını kaçıranların ta kendileridir- olan HDP’liler ise bu annelere dönüp bakmadı bile.
HDP’nin dümen suyunda giden CHP, onun genel başkanı ve bir kısım milletvekilleri ile sözde aydın geçinen bir kısım köksüzler de bu annelerin feryatlarına lal kesildiler.
Bununla yetinseler iyi; Kürt olmadığı halde, eş başkan geçinen ve Kürtleri kırdırmaktan dolayı hapiste yatmakta olan Demirtaş’a ağıt yakmakla meşguller.
Haberin Devamı
Hem bahçede hem balkonda rahat ve huzurlu bir ortam.
Bambi Yatak
|
Patrocinado
Devleti kurduğunu iddia eden CHP, doğu ve güney-doğuda tabela partisi olduğuna bakıp gereğini yapmak yerine, HDP’nin meddahlığını sürdürmeyi politika bellemiş.
Malum, HDP’nin desteğiyle, büyük şehirlerin belediye başkanlıklarını kazandılar. Belli ki cumhurbaşkanlığı için de aynı desteğe muhtaçlar. Artık CHP’nin mi HDP’yi, yoksa HDP’nin mi CHP’yi parmağında oynattığına varın siz karar verin.
Halbuki kazandıkları belediye başkanlıkları CHP için büyük bir fırsattı. Nitekim AK Parti, vaktiyle kazandığı belediye başkanlıklarında gösterdiği performansla merkezi idareyi de kazandı. CHP, bu başkanlıkları halka hizmette kullanamadığı gibi, terör örgütü mensubu olup olmadıklarına bakmadan HDP’lilerle doldurdu.
Haberin Devamı
Gözü yaşlı anneler orada evlat yolu gözlerken, bunlar, kirli ittifaklarıyla ikbal peşindeler.
Arsız hırsız misali, şimdi de, bu gözü yaşlı annelerden oy istiyorlar!
Ne demişler, alma mazlumun ahını!
Anne ahı, seçim sandıklarını patlatırsa –ki, patlatacak- kimse şaşırmasın!
.
Tüm dünyaya karşı bir seçim
#14 Mayıs#Seçim#Sultan Abdülhamid
Mayıs 01, 2023
14 Mayıs 2023 seçimleri, devlet ve millet hayatımızın beka seçimidir. Bir buçuk asır öncesinde sahnelenen kahpe oyun, devlet ve millet hayatımıza kastedercesine yeniden oynanıyor.
Sultan Hamid Han, padişahlığının daha ilk yıllarında vuku bulan Osmanlı-Rus Savaşını gerekçe göstererek, Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nı kapattı ve çiçeği burnunda olan anayasayı askıya aldı.
Aklıevvel paşaların yapmış oldukları anayasaya göre teşkil eden Meclis’te azınlıkların sayısı çoğunluktaydı. Türklerin meclisinde, Türkler azınlıkta kalmıştı.
Dizginleri eline alan Sultan, İmparatorluğu, görevde kaldığı müddetçe (33 yıl) yıkılmaktan korumuştur.
Sultan’ın karşısında, tıpkı bugünkü gibi dışarıdaki şer güçler, içerideki aveneleri ile el ele vererek birleşmişlerdi. O gün de bugünkü gibi; dindar görüneni, halkçılık taslayanı, komünisti sözde milliyetçisi-gayri millisi, bölücüsü (PKK, YPG, PYD vb.)-cemaat görünümlü terör örgütü (FETÖ) bir olup emperyalizmin safında yer aldılar.
Haberin Devamı
Enerjisine yükseleceksin
Evliya ruhlu Sultan Abdülhamid, isyancılara karşı koymadı (kardeş kanı akmasın istedi -ki, bizim kanaatimize göre yanlış yaptı). Sonunda Sultan’ı tahtından indirdiler. O gün de koro halinde; ‘Abdülhamid gitsin de ne olursa olsun!’ diyorlardı.
İşbaşına gelen İttihat Terakki sergerdeleri, yalnızca on yıl içinde, koca İmparatorluğu paramparça ettiler.
Zamanında devlet başa denilmedi, denilemedi ve kuzgun leşe geldi!
Mümin aynı delikten iki kez ısırılmaz. Bu devlet sokakta bulunmadı. Her karış toprağı şehit kanıyla yoğrularak yurt yapıldı.
Malum, kaleler içinden fethedilir. Düşman ne kadar güçlü olursa olsun, içeriden yardımcı bulamazsa, emellerine kavuşamaz. Dün, kendi devletine ve milletine ihanet edenleri buldu ve başardı.
Bugün de tıpkı FETÖ’nün yaptığı ve yapmakta olduğu gibi içimizdeki şaşkınları, çapsızları, gafilleri, ahmakları ve hainleri devşirip ülkemizi bölmek istiyorlar.
Büyük Şeytan (ABD) güneyde, burnumuzun dibinde, yeni bir terör devleti (sözde Kürt devletçiğini, gerçekte ise, 2. İsrail’i) kurmak için yırtınıyor. Her türlü silah ve mühimmatı vererek terör örgütünü kendi bayrağı altında eğitiyor ve savaşa hazırlıyor.
Aynı ABD, Türkiye’deki muhalefeti dizayn ediyor. Ne şekilde dizayn ettiğini görmek için, muhalefet partilerinin milletvekili listelerine bakmak kâfidir.
Kasetle gelen Kılıçdaroğlu, kendisini getirenlere borcunu, bölücülerle ve FETÖ’yle iş tutarak ödüyor.
Dünkü zihniyetin aynısı, bugün de “Erdoğan gitsin de ne olursa olsun” diyorlar.
Erdoğan giderse ne olacağını ben size söyleyeyim: Tüm yatırımlar duracak, savunma sanayisinin tüm imalatları (savaş uçağı, yolcu uçakları, helikopterler, tank, top, füze, İHA, SİHA, Kızılelma, denizaltı, SİHA Gemisi), doğalgaz ve petrol arama ve bulunanları işletme, nükleer enerji santralları, Mavi Vatan, Libya’daki kazanımlar, Azerbaycan’daki Dağlık Karabağ kazanımları, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile kurulan ortaklıklar, Suriye’deki sınır güvenliğimiz... Bunların hepsine dur denilecek!
Bağımsızlık yolunda ilerleyen Türkiye’nin önü kesilecek.
Eli kolu bağlı, IMF’e borçlu, dışarıdan emir alan ve yeniden ABD’ye ‘uydu’ haline getirilen bir Türkiye yapılmak isteniyor.
Altını bir kez daha çizip haykıralım ki; kuzgun leşe gelmeden, devlet başa!
.
Eğri otursak da doğruyu konuşalım -4-
#Süleyman Demirel#Erdoğan#Erbakan
Nisan 29, 2023
Süleyman Demirel’in yerinde işaret ettiği gibi, görünüşte ülkeyi idare eden siyasilerin ikinci bir orduları yoktur, kendi orduları ise onları alaşağı etmektedir.
Eli kolu bağlı böyle bir durumda, siyasetçi ne yapabilecektir?
Ayrıca siyasetçi, kendini alaşağı edecek kepazelikten de (kendi ordusunun gizli faaliyetlerinden) haberdar değildi. Burada bir nokta koyup “MİT, Başbakana bağlı değil mi?” diye bir soru akla gelebilir.
2009’dan önce, Türkiye’deki istihbarat kurumlarının (MİT, Emniyet, Genel Kurmay, Jandarma) nereye hizmet ettikleri belli değildi! Hatta birbirlerine kontra gittikleri olurdu.
Vesayet altındaki sözde Parlamenter Sistem’de, MİT Başkanı, kendisinin CIA’in Uzak Doğu İstasyon Şefi olduğunu söylüyordu. Dolayısıyla ülkedeki istihbarat kuruluşlarının topladıkları bilgilerden, en önce CIA’in haberi oluyor; CIA, gerekli gördüklerini gerekli gördüğü şekilde bizim yetkililerimize (!) veriyordu.
Dolasıyla bizim ülkemizde darbe olacağını ABD’li yetkililer biliyor, kişi kendini bilmez mi, lakin Türkiye’nin sözde yöneticileri bu bilgilerden mahrum ediliyordu.
Daha açık ifadesiyle Türkiye’nin siyasileri kendilerine verilen bilgiler doğrultusunda hareket ediyordu. Bilgileri veren FETÖ’cüler olunca, (malum, tüm birimlerin istihbarat şubeleri FETÖ’cüydü) hangi siyaset ve devlet insanı, FETÖ’nün bir terör örgütü olduğunu bilebilirdi?
Din ve eğitim kisvesi altında saklanan bu örgüte, Erbakan hariç (O da, Nurculara olan hıncından! Zira onlar, vaktiyle MSP’yi ikiye bölmüşlerdi) asker ve sivil tüm üst kademe yardımda yarış halindeydi.
Bunlara yapılan yardım konusunda; ‘Ne istediler de vermedik?’ diyen Erdoğan’ı anlamamakta ısrar edenleri görüyoruz. Erdoğan başbakandı lakin:
1- O da, diğer siyasiler gibi bilmiyordu. Öyle bir yapıda, hiç kimse, Başbakan bilmek zorundadır diyemez. Zira Başbakanlar ancak kendilerine bildirilenleri bilebilirler. Elinde istihbarat örgütleri var, nasıl bilemez de denilemez. Zira istihbarat kurumlarının da ne halde olduklarını yukarıda ifade ettik.
Ayrıca o zamana kadar hangi başbakana gerçek bilgileri verdiler ki Erdoğan’a da vermiş olsunlar?
2- 28 Şubat süreci dindarların üzerinden silindir gibi geçmesine rağmen, dini örgüt görünümündeki bu yapı kayrıldı. Hatta bu yapının başı manşetlere çekilerek, Erbakan istifaya zorlandı.
3- En uzun süre iktidarda Erdoğan kaldı. Her konuda geniş kadrolara sahip bu çete ise, örgütlüydü.
Yani Başbakan Erdoğan’ın önündeki malzeme (kadrolar) bunlardı. Düşünün, askeri ve polis okullarına bunlardan öğrenci alınıyor, onlar mezun ediliyor, size (siyasilere) sadece onları atamak kalıyor. En çok atamayı da tabiatıyla en çok iktidarda kalanlar yapacaktı.
Ayrıca o dönem (Sözde Parlamenter Sistem) at izi, it izine karışmıştı. Sudan bahanelerle iktidardaki AK Parti’ye kapatma davası açılmıştı. Denize düşen yılana sarılmıştı ki onların gerçek yılan oldukları çok sonra anlaşılacaktı.
Bütün bu hengâmeye rağmen, bu yapının paralel devlet yapılanması (FETÖ) olduğunu ilk defa kim anladı? Bu kişi ise, Erdoğan’dan başkası değildi.
Peki, bunları anlayıp da ne yaptı? Dış ve iç vesayet odaklarına ve hatta kendi partisine rağmen tek başına bunlara savaş açtı. Ve bunu ölümü pahasına yaptı ve yapmaya devam etmektedir.
Yürekler acısı birilerinin haline ne demeli? Bir yandan Erdoğan’ı bu yapıyla birlikte yürüdü diye suçlamalarına devam ediyorlar, diğer yandan da mahut yapıyla el ele verip Erdoğan’a karşı ittifak kuruyorlar!
Bakınız, çok açık söylüyorum; FETÖ (CIA), elli yıllık yapılanmasıyla devletin kılcallarına değin nüfuz etmişti. Onlara göre (gerçekte de öyle) hükümetler ve Parlamento adeta yoğurttandı, mukavvadan hançerle pekâlâ devrilebilirdi. Zira her on yılda bir böyle yapılmamış mıydı?
Haberin Devamı
Bundan dolayı da bu yapı, siyasete gerekli ağırlığı vermemişti. Ayrıca ilk defa bir siyasetçi (Erdoğan) darbeye direndi, millet de Erdoğan’ın arkasında durunca, başaramadılar.
Erdoğan’la siyasetin ağırlığını ve önemin görünce, bu kez de siyasete yöneldiler. Muhalefet partilerinin hal-i pür melaline (FETÖ’cülerle dolu milletvekili listelerine) bakın, ne demek istediğimizi anlarsınız!
DÜZELTME: Hüzünlü Bayram yazısında; Nübüvvetin 10. yılı yazılacakken, sehven (H.10) yazıldı ve ayrıca (M.619) yazılacakken, (M.519) yazıldı. Düzeltir, özür dileriz. F.B.
.
yi ki Başkanlık Sistemi var
#Başkanlık Sistemi#Deprem#Aziz Duran Parkı
Nisan 01, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
Yüzyılın deprem felaketini yaşıyoruz.
Bu makaleyi 1999 Marmara depremini Sakarya’da yaşamış eski bir depremzede olarak kaleme alıyorum.
Gölcük merkezli depremin şiddeti 7.4 olmuştu; Sakarya, Kocaeli, Yalova, Düzce ve kısmen İstanbul etkilenmişti.
Adapazarı (Sakarya’nın merkez ilçesi), konum olarak altı sıvılaşmış bir zemin üzerinde kurulmuştu. Şehirdeki birçok bina, depreme dayanıklı olarak yapılmamıştı. Binalar sağlam yapılsa bile, zemin balçık olduğundan, bu tip binaların yekpare olarak yana devrildiğine şahit olmuştuk.
Binaların üstü kadar zeminlerinin de, en az bir o kadar önemli olduğunu bilsek bile gereğini yapmıyorduk.
Sakarya Büyükşehir Belediye Başkanı, kadim dostum merhum Aziz Duran’dı. Aziz Bey, konu ile ilgili birçok biliminsanını davet etti, onları dinledi ve konferanslar verdirdi.
Haberin Devamı
Enerjisine yükseleceksin
Sonunda radikal bir karar alarak, şehrin dağların eteklerine taşınmasına önayak oldu. Eski şehrin merkezindeki TZDK arazini (şehirde rantı en yüksek olan yer) yeşil alan olarak tahsis etti.
Aynı yer, bugün ‘Aziz Duran Parkı’ olarak, halkın hizmetindedir. Merhumun bu denli duyarlılığı, yeni başkan Ekrem Yüce tarafından unutulmadı ve bir kadirşinaslık olarak ismi o parka verildi.
Adapazarı’nın merkezindeki eski yapılar, üstelik deprem geçirmiş, metal yorgunu binalar ya kentsel dönüşüme tabi tutulmalı ya da güçlendirilmelidir.
Adapazarı’nı örnek olarak yazdık; başta İstanbul olmak üzere, fay hatlarındaki tüm şehirlerimizde, deprem seferberliği başlatmalıyız.
Yatırımda, hizmette birinci önceliğimiz, konutlarımızı depreme dayanıklı hale getirmek olmalıdır.
İnanın, bahse konu olan, yurt çapındaki bu denli köklü değişim ve dönüşümü Parlamenter Sistem’de yapamazdık. Nitekim ufak bir örneğini bile yapamadık.
Parlamenter Sistem’le, Gölcük merkezli depremin altında kaldık. Devlet (Cumhurbaşkanı ve Başbakan) değil fiilen ulaşmak, telefonla bile deprem merkezine ancak 48 saat sonra ulaşabilmişti.
Birileri son yirmi yıllık AK Parti iktidarını suçluyor ama insafla düşünecek olursak; depremlerde vatandaşa anında yardımları ve deprem bölgelerini ayağa kaldırmayı bu iktidar döneminde gördük. Ayrıca depreme dayanıklı bina konusunda ne yapıldıysa bu iktidar döneminde yapıldı. Sadece TOKİ 1.5 milyon konut üretti.
Haberin Devamı
Depreme uygun kanuni mevzuat, yine bu aşamada yürürlüğe girdi.
Yeterli mi? Elbette değil.
Türkiye’deki bu denli köklü bir değişim ve dönüşüm için, Başkanlık Sistemi iyi bir fırsattır. Zira Başkanlık Sistemi’nin, karar alma ve alınan kararları süratle uygulama (bürokrasiye boğulup zaman kaybetmeden) özelliği, Parlamenter Sistem’de yoktur.
Hele de, Parlamenter Sistem’deki koalisyon hükümetlerinde, işin sahibi belli değildir.
Başkanlık Sistemi’nde, depremzedelerin evleri “1”, bilemediniz “1.5” yılda yapılıp teslim ediliyor. Parlamenter Sistem’deki hükümetlerin ömürleri, bu kadar bile sürmüyordu. Vatandaş, kendi derdiyle baş başa bırakılıyordu.
Oysa Türkiye’mizin, kaybedecek bir saniye bile vakti yoktur!
Haberin Devamı
Kahramanmaraş merkezli depremden sonra, ülkemizin diğer bölgelerinde de, hiç kimse evinde rahat uyuyamıyor.
Önemli işlerde, en önemlisinden başlamak gerek (Ehemmi mühime tercih etmek).
Deprem, bizim, en öncelikli hayat memat meselemizdir.
.
Karamollaoğlu ne ile görevli
#Temel Karamollaoğlu#Erbakan#Sivas Belediye Başkanı
Mart 29, 2023
Temel Karamollaoğlu’nu, Erbakan’ın saflarında Sivas Belediye Başkanı olduğu günden beri tanıyoruz.
Beyefendinin belediye başkanı olduğu zamanda, Sivas’taki Madımak Oteli’nde 35 kişi yakılarak öldürülmüştü.
Ölenler sol kesimdendi, Beyefendi ise, sağın temsilcisi olarak başkanlık makamındaydı.
Bu yüzden; şimdi aralarında bulunmaktan büyük haz duyduğu solcuların hedefi olmuş ve adeta tu-kaka edilmişti. Ve hatta mahut kesim tarafından ‘katil’ diye yaftalanmıştı.
Aradan 30 yıl geçti; artık ne değiştiyse ‘katil’ ilan edilen bu adam, aynı çevreler tarafından ‘bilge insan’ diye anılır oldu! Malum solun gözünde tüm sağdakiler limon hüviyetindedir; sıkıp suyunu çıkarırlar, sonra da posasını kaldırıp atarlar.
Ama Karamollaoğlu’nun sağda olup olmadığını, daha açık ifadesiyle siyasi yelpazenin neresinde durduğunu belli ki kendisi de bilmiyor!
Yüzde 50 artı 1’in özelliği sebebiyle kıymete binen ‘küsurat’ partisiyle kendini nimetten saydı ve bunu, solun hizmetine sunmak için gecesini gündüzüne kattı.
Terör örgütünün uzantısı partiyle iş tutan CHP liderini cumhurbaşkanı yapmak için âdeta çırpınıyor.
Halbuki Erdoğan, onun eski liderinin (Erbakan) hayallerini bir bir gerçekleştiren yegâne liderdi. Eğer Erbakan’ın ideallerinde samimi iseler, Erdoğan’a bir ömür boyu medyun-u şükranda bulunmaları gerekirdi.
Nerdeee?
Erdoğan’a teşekkür etmek şöyle dursun, Erdoğan’ın karşısına dikilen, emperyalizmin organize ettiği cephede yer almayı maharet bildiler.
Erbakan’ın hayalinde Ayasofya’yı ibadete açmak vardı, Erdoğan bunu gerçekleştirdi. Bu kişiler, bu inançlarında samimi iseler, Ayasofya’nın ibadete açılması yalanına canlarını vermeleri gerekirdi, değil ki gerçeğine!
Böyle yapmalarını beklerken bir de ne görelim? Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesinden rahatsızlık duyan tuhaf bir halleri var!
Karamollaoğlu, Ayasofya ile ilgili, geçenlerde öyle bir laf etti ki karadan da kara olup zifiri karanlığını açığa çıkardı.
Neymiş efendim; Ayasofya çok büyükmüş, bir kısmı turistlerin ziyaretine açılabilirmiş.
Bir kez olsun, merak edip Ayasofya’ya gitseydi, böylesine absürt bir lafı etmezdi. Zira Ayasofya her gün yerli ve yabancı binlerce turist tarafından, zaten ziyaret edilmektedir.
Bir tarafını, bir kesime açmak ne demek? Ayasofya’nın her tarafı, her kesime açık.
‘Sirkatin söyleten’ bu açıklamasıyla belli ki Ayasofya’ya gitmemiş bile!
İşte bunların Ayasofya aşkı bu kadar! Orasının ibadete açılmasındaki samimiyetleri de bu kadarmış.
On yıllar boyu ‘Zincirler kırılsın! Ayasofya açılsın!’ diyeceksin. Bu uğurda mitingler düzenleyeceksin. Açılınca da, gitmeyeceksin!
İnsan, turist olarak gidip o manzarayı görür ve böyle bir lafı etme rezilliğini yaşamaz.
İşte CHP saflarında, kendilerine ikbal arayanların dava adamlıkları bu kadardır.
Milletimizin şafağı, bunların gerçek yüzlerini gördüğü gün sökecektir!
Ve o vakit, yarından da yakındır!
.
Yıkanmış beyinler
#Erdoğan#YÖK Başkanı#Diploma
Mart 27, 2023
Bu ülkedeki kadar tuhaf, tuhaf oldukları kadar da kendi değerlerine düşman bir insan topluluğunu dünyanın hiçbir yerinde göremezsiniz.
Haberin Devamı
Kimsenin isminin önündeki titrler, unvanlar (Prof., Dr., gazeteci, yüksek mühendis, general, avukat, vb.) sizi yanıltmasın. Zira son iki asırdır, bu ülkede cehalet ve katmerli cehalet, tahsille elde ediliyor!
Birlik olup hak ve hakikatten, doğruluktan şaşmamamız gerekirken; binbir parçaya bölünüp doğruları tümüyle kendi hanemize yazmayı, yalan ve yanlışları tümüyle muhataplarımıza mal etmeyi maharet biliyoruz.
Her fırkadaki (parti, hizip, klik, cemaat, vb.) insanlar, kendilerini ölçü (terazi) görüyor ve karşıtları herkesi kendi terazisinde tartıp değerlendiriyor.
Dolayısıyla; değerlendirme yapanların her biri, sütten çıkmış ak kaşık, değerlendirilenler ise tümüyle tu-kaka!
Böylesine sefil bir idraksizliğin olduğu ortamda; hak ve hakikat namına hiçbir hayırlı oluşa yer yoktur.
Haberin Devamı
Enerjisine yükseleceksin
Opel
Yeni C3 Aircross SUV
Citroën
by Taboola
Adı, sanı ne olursa olsun, kimileri yalan söylemeyi ve iftira atmayı, haksız yere işgal ettiği görevinin gereği biliyor ve utanmadan kara çalmaya devam ediyor.
Bu durumun tipik örneği, Sayın Erdoğan’ın üniversite diplomasıdır. Sandıkta yenemedikleri Erdoğan’ı, bu çeşit alçakça iftiralarla itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar.
Bu zavallıların kimler olduğuna baktığınızda, “Bu insan müsveddeleriyle mi, bu yaratıklarla mı aynı havayı soluyorum?” diyerek kendi adınıza utanırsınız.
Bu aşağılık tipler, yaşadıkları bu ülkeyi ‘muz cumhuriyeti’ sanıyor. Bir yönüyle haklı da görülebilirler. Zira o hamakat kumkuması halleriyle, bu ülkenin en üst makamlarını işgal etmişler.
Mesela; bunlardan birisi eski YÖK Başkanı; gayri resmi olarak Erdoğan’ın diplomasını araştırmış ama bulamamış! Tımarhaneye hademe olamayacak bir tipi YÖK’e başkan seçerseniz, olacağı budur!
Yüksek Mahkeme konumundaki YSK, diplomayı kabul ediyor ve Cumhurbaşkanlığı adaylığını onaylıyor. (Daha önceden de onaylamış ve bu kişi, halen Cumhurbaşkanlığı görevini sürdürmektedir.) Diplomanın ait olduğu üniversitenin rektörlüğü resmi duyuru yaparak; “Diplomanın verildiğine dair kayıt 4694 kütük numarasına bağlı olup 8345 sayısı ile numaralandırılmıştır. Öğrencilik ve mezuniyet işlemlerine ilişkin tüm belgeler, diğer mezunlarımızınki gibi üniversitemizde muhafaza edilmektedir” demektedir.
.Aynı fakülteden mezun olan CHP Milletvekili Prof. Dr. Aydın Ayaydın, Erdoğan’ın hocalığını yaptığını ve sınıf arkadaşı olup bilahare aynı üniversitenin (Marmara) rektörü olan Prof. Dr. M. Emin Arat da Erdoğan’la birlikte okuduklarını ifade ettiler. Ayrıca onlarca sınıf arkadaşı, televizyon ekranlarından bu durumun gerçekliğini ifade ettiler. Hepsinden önemlisi soğuk mühürlü kapı gibi diploması gözler önündedir.
Bütün bu gerçeklikler ortada iken daha neyin davası güdülmektedir?
Kedi uzanamadığı ciğere mundar dermiş ama bunlara kedi demek, kediye hakaret olur.
Lanetlenmiş, kalpleri mühürlü yaratıklar; muhataplarının aynalarında kendilerine görüp, içyüzlerini sıralayıp, sayıp döküyorlar.
Zira bu yaratıklar, muhataplarını kendileri gibi biliyorlar.
Dayanabilene aşk olsun!
Nereden nereye
#14 Mayıs#Seçim#CHP
Mart 18, 2023
14 Mayıs 2023 seçimleri de tıpkı 14 Mayıs 1950 seçimleri gibi, milletimizin demokratik rüştünü ispat ettiği ve kaybedilen hak ve hukukunu aslanın ağzından söküp aldığı (alacağı) seçimler olacaktır.
Zira 1950’ye kadarki seçimlerin yalnızca adı seçimdi. Millet, sandığa, dostlar alışverişte görsün diye giderdi. Seçime (!) tek parti girerdi ve adaylar, tek kişi tarafından belirlenirdi.
Muhalefet partisi olmadan, CHP tek başına iktidar partisiydi ve bu partinin şehirlerdeki il başkanları, aynı zamanda aynı ilin belediye başkanı ve valisi konumundaydı.
Askeri ve sivil bürokrasi de, a’dan z’ye kadar CHP’liydi. O vakitler, 1 kilogram şeker, bürokrata 5 kuruş, halka ise 5 liraydı. O halk ki meteliğe kurşun sıkıyordu; 4 lira yol vergisini ödeyemediği için hapsi boyluyordu.
1950 seçimlerinin önemi, ilk defa çok partili ve serbest seçimlerin olmasıydı. 1946 ise, sözde çok partili olsa da şaibeliydi.(‘Açık oy, gizli tasnif’ ile maluldü.)
Milletin tercihi, CHP’nin karşısındaki partiydi; adı, sanı ne olursa olsun, CHP’nin karşısında olması kâfiydi. Onu tanımaları gereksizdi; zira önceki yönetimi ve zulmünü yeterince tanıyorlardı!
Haberin Devamı
Enerjisine yükseleceksin
Opel
Yeni C3 Aircross SUV
Citroën
by Taboola
CHP’nin maddi ve manevi olarak neler yaptığını tarihler yazıyor. Millet açısından değerlendirilmesi şöyledir ki, 1950’deki ilk serbest seçimlerde sandığa gömdüğü CHP’ye bir daha, seçimle iktidar yüzü göstermedi.
CHP, çok değil, on yılda (DP iktidarı boyunca) bu durumu fark etti ve sandık dışı usullerle iktidarda kalmanın yolunu ve yordamını buldu.
Dışarısı (ABD) ve içerideki uzantıları el ele vererek, ‘vesayet rejimi’ kurdular. Artık sandıktan kim çıkarsa çıksın, iktidar olacak ama muktedir kılınmayacaktı.
Her on yılda yapılan darbelerle, vesayet rejimi tahkim edildi ve zavallı siyasetçilere, ‘hükümetçilik’ tiyatrosunda çeşitli roller verildi!
İktidarların davulları, siyasilerin boynuna asıldı lakin tokmak hep vesayet odaklarının ellerinde oldu.
Bu vesayet odakları miletin seçtiği Başbakan Menderes ve arkadaşlarını darağaçlarında sallandırdı, Süleyman Demirel’e hükümetçilik yerine rodeoculuk yaptırdı, Özal’ı şaibeli bir şekilde öldürdü, Erbakan’ı başbakanlıktan aşağılayarak alaşağı etti.
Milletin seçtiği başbakanlara bunları yapanlar, milletin kendisine ne yapmazlar?
Neler yapmadılar ki... Tayyip Erdoğan’ın başında bulunduğu AK Parti, mahut vesayet odaklarına rağmen iktidar oldu. İktidarda olduğu 20 yıl boyunca da, iç ve dış bu vesayet odaklarıyla boğuşa boğuşa bu günlere geldi.
Geldiği bu günde, Türkiye’ye lig atlattı.
Vesayetin çanına ot tıkadı.
Cumhurbaşkanını sözde değil, özde (doğrudan) millete seçtirdi.
Terörü içerde bitirdi, dışarıdakiler de inlerinden burunlarını çıkaramıyorlar.
Her tarafından ve her yönüyle kuşatılmak istenen ve tekrar eskisi gibi ‘uydu’ yapılmak istenen Türkiye’yi, güçlü ve bağımsız kılmak için, örneği görülmemiş bir gayretle çalışıyor.
14 Mayıs 2023 seçimleri, eskiyi hortlatmak isteyenlerle (yanından devşirilenler dahil) Erdoğan’ın milletle el ele vererek, getirilen yeni sistemi sürdürmek isteyenler arasında geçecek.
Ve millet ne derse, o olacak.
.
İstanbul için master plan
#İstanbul#Deprem#Plan
Mart 08, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
İstanbul’umuzun bina stoku büyük çoğunluğuyla depreme dayanıklı değildir.
Haberin Devamı
Tüm biliminsanlarının haykırdığı, yakın gelecekteki 7 üzeri bir İstanbul depremi, bundan öncekilerin hiçbirine benzemeyecek ve ülkemiz için, telafisi mümkün olmayan tam bir yıkım olacaktır.
Zira İstanbul, her şeyi ile bu ülkenin kalbidir ve kalp durunca, bünyenin tamamı mahvolur.
Bundan dolayıdır ki İstanbul için master plan çerçevesinde özel bir kanun çıkarılmalı, bu kadim şehir her yanı ile yeniden ele alınmalıdır.
Tüm dünyanın gözünde ışıltılı ve görkemli olan bu mega kent, bina stoku bakımından, gerçekte her yanı ile dökülen, yoğun makyajla ayakta durabilen tam bir mega köydür.
Dışı seni içi beni yakar misali!
Şehir, merkezi ilçeleriyle (Şişli, Beyoğlu, Kadıköy vb.), varoşlarıyla (Esenyurt, Beylikdüzü, Maltepe, Küçükçekmece, Kartal vb.) New York City (Manhattan) bölgesindeki gökdelenler diyarını andırıyor.
Haberin Devamı
Enerjisine yükseleceksin
Ama içlerine girdiğinizde, yalnızca sokaklarına baktığınızda bile gerçekte bir ucube şehirleşme ile yüzleşirsiniz. O devasa binaların önündeki sokaklar öyle dar ve kargacık burgacık ki, gecekondu semtlerindeki sokaklar bunların yanında bulvar kalır.
Bu denli ucube şehirleşmenin yaşayacağı depremi düşünmek bile insanı ürpertiyor.
Zira yıkılan yıkıldığıyla, yanan yandığıyla, ölen öldüğüyle, yaralanan yaralandığıyla kalakalacak ve bunlara ne ulaşılabilecek ve ne de bunlarda yaşayanlar şehri terk edebilecektir.
Normal zamanda bile, sokaklarında tek araçla gitme güçlüğü çeken vasıtalar, yarın bir deprem esnasında, hangi yollardan, nereye gidebilecektir?
Her iki yakasının da üç tarafı denizle çevrili kentin, böylesi bir deprem vukuunda denize ulaşımı veya denizden ulaşımı bile imkânsız hale gelecek.
Ekrem İmamoğlu, Büyükşehir’e Beylikdüzü Belediye Başkanlığı’ndan gitti. Gittikten sonra Beylikdüzü’nü unuttu ve bu ilçeye bir deniz iskelesini bile fazla gördü. Denize sahili var ama denizden ulaşımı olmayan bir ilçe konumunda Beylikdüzü.
İstanbul Boğazı’ndaki yapılarla ilgili de özel bir kanun çıkarılması gerekir. Çivi çakılmasına müsaade etmemekle boğazı kurtarmış olamayız. Zira boğazdaki mevcut bina stokunun çoğunluğu da depreme karşı dayanıksız.
Haberin Devamı
Maliklerin, binalarını dönüştürmeleri için devletin öncü ve yardımcı olması gerekir.
Burada eğri oturup bir kez daha doğruyu söyleyelim ki, sorumluluk mevkiindeki Sayın Erdoğan’ın, binaları dönüştürme konusunda dilinde tüy bitti lakin derdini dinleyen olmadı.
Çevre Bakanlığı’nın ya da AK Partili belediyelerin tüm dönüşüm projelerine, başta Mimarlar Odası olmak üzere CHP’li, İYİ Partili, TİP’li milletvekilleri ve belediyeleri ‘takoz’ yarışına girdiler.
Özellikle Hatay ve İskenderun’da, kentsel dönüşüme karşı sergiledikleri ‘istemezük’ tavırlarıyla, bugünkü manzara karşısında vicdanları rahat mı?
.
İskân’ verenler de sorumlu
#Deprem Felaketi#İskan#İskân Ruhsatı
Şubat 27, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
İNSAN... İnsan... İnsan. Eğitim... Eğitim... Eğitim.
Haberin Devamı
Hem bahçede hem balkonda rahat ve huzurlu bir ortam.
Gerisi lafügüzaftır (boş sözdür).
Dünyanın en üstün hukuk kurallarını da koysanız, en gelişmiş yönetmelikleri de çıkarsanız; nihayetinde, tüm bunları uygulayacak veya bizdeki gibi uygular gibi yapacak olanlar insandır.
Yani iş, kuralda değil, o kuralı gerektiği şekliyle uygulayacak insanda bitiyor.
Nitekim 1999 depreminden sonra, dünyanın en gelişmiş deprem yönetmeliğini yapan ülkeyiz.
Yazıyı yazdığım esnada, site yöneticimiz, değerli dostum Mahmut Küçükdoğan Bey’den bir WhatsApp mesajı aldım. Mesajda; pazar günü dinlenmek isteyen ve evden çıkmak istemeyen emekçi bir babanın anekdotu vardı.
İlkokula giden çocuğu gelir, babasından verdiği sözü tutmasını ve kendisini sinemaya götürmesini ister. Çok yorgun olan baba, gitmez istemez ama bir bahane bulması gerekir. Önündeki gazetede, dünya ülkelerinin haritası vardır. Hışımla gazeteye paramparça eder ve çocuğun önüne atar. “Odana git, ülkeleri yerli yerine koy; sinemayı hak et!” der.
Haberin Devamı
Enerjisine yükseleceksin
Opel
Yeni C3 Aircross SUV
Citroën
by Taboola
Çocuk, yırtılan gazete parçalarını toplayıp odasına gider, beş dakika sonra haykırır; “Baba gel; dünya haritası hazır” der. Baba inanmaz ama yanlışını göstermek için de olsa çocuğun odasına gider.
Tüm dünya ülkelerinin doğru şekilde konulduğunu görünce gözleri fal taşı gibi açılır. Sinemaya gitmek için, bir taraftan giyinirken oğluna sorar: “Oğlum! Hayretler içindeyim, nasıl yaptın bunu?”
Çocuk: “Çok kolay baba; gazetenin arkasında insan resmi vardı. Onları yerli yerine koydum; insan düzelince dünya da düzeldi!”
1999 yılındaki Marmara depreminde kabak, müteahhit ve emlakçı olan Veli Göçer’in başında patladı.
Halbuki inşaat (yapı) ; imar yerinin ve durumunun belirlenmesinden başlayan, projelendirilmesine, zemin etüdünün tespitine, yapım aşamalarına, malzeme ve malzemenin kullanım (temel, kolon, kiriş, demir, beton vb.) şekillerine değin birçok süreçten geçiyor.
Her bir aşamanın sorumlusu olan, imza atan ve bunları kontrol eden teknik elemanlar zinciri var. Ayrıca belediyelerde İmar Müdürlüğü Yapı Kullanma İzni birimleri var.
Bu birim, inşaatların iskân ruhsatını verir. İskân ruhsatı, inşaatın bitmesi sonrasında, binanın kanun ve yönetmeliklerde belirlenen standartlara uygun olduğunu teyit eden yapı kullanım izin belgesidir.
Söz konusu birimin yaptığı incelemeler sonucunda, oturma izni, yapı ruhsatı veriliyor.
Dolayısıyla bunlar da sorumlu; bu kişiler da hesap vermelidir.
Özetin özeti; tüm yetkililer, yetkileri oranında sorumlu olup muhakeme edilmelidir.
Siyaset bu işin neresindedir, derseniz... Tam göbeğindedir. Belediye encümenlerinin imar komisyonu üyeleri de sorumlu olup hesap vermeye dahil edilmelidir (şayet hukuksuz bir karara imza atmışlarsa veya hukuksuzluğu kılıfına uydurmuşlarsa).
.
Yanlışta ısrar
#Ekrem İmamoğlu#İstanbul#Deprem
Şubat 20, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
DİKKAT edilirse, sürekli aynı yanlışta ısrar ediyoruz. Depremin değil, binaların öldürdüğünü bilmemize rağmen, binalar yer ile yeksan olup insanları öldürdükten sonra sorumlularını arıyor ve hesap sormaya çalışıyoruz.
Haberin Devamı
Yani testiyi kırdıktan sonra çocuğu dövüyoruz. Halbuki suya giderken (binalar yapılırken) dövseydik (gerekli önlemleri alsaydık) testi kırılmayacak; deprem olsa da sonuçları bu denli yıkıcı ve ölümcül olmayacaktı.
1999’daki Gölcük merkezli Marmara depreminden sonra, gerekli hukuksal düzenlemeleri, olması gerektiği şekliyle yaptık.
Görünen o ki bu düzenlemelere riayet edilerek yapılan binalar, dimdik ayaktalar.
Yeni mevzuata göre yapılıp da yıkılan binaların sorumlularından mutlaka hesap sorulmalıdır. Zira bu durumda, A’dan Z’ye bir sorumlu ve suçlu zincirinin varlığı apaçık ortadadır.
Nitekim Kahramanmaraş’ta yıkılan bir sitenin inşaatında nervürsüz demir kullanıldığı tespit edildi. Sadece bu sitede 200 canımız gitti!
Ayrıca, Kahramanmaraş merkezli depremde yıkılan binaların yüzde 95’i 1999 tarihinden önce ve maalesef, yapanların keyiflerine göre inşa edilmiş.
Haberin Devamı
Enerjisine yükseleceksin
Yani ne temelleri temel, ne demirleri demir ve ne de betonları beton!
Eski binaların tamamının yeni mevzuata göre dönüştürülmesinden başka çare yoktur.
Devlet ve millet hayatımızda hayati derecede ehemmiyet arz eden bu konunun (kentsel dönüşüm), birçok bakımdan zorlukları ortadadır.
En basit perspektiften; vatandaşa, eski olan evini dönüştür, yani ya güçlendir ya da yıkıp yeniden yap diyoruz. Emekli bir insan, zaten kıt kanaat geçiniyor, hangi parayla evini dönüştürecek?
Dönüştürülmesi gereken bina apartmansa, daire sahiplerinden bir kısmı rıza göstermezse -ki, çoğu kez, maddi imkânsızlıktan gösterilemiyor- bina dönüştürülemiyor.
Binanın bulunduğu bölgede, mevcudun üzerinde kat verilmiyorsa, bu durumda müteahhidin ilgisini çekmiyor. İş, apartman sakinlerine kalıyor; bunlardan biri veya birkaçının ekonomik durumu yoksa yine dönüşüm sağlanamıyor.
En tehlikeli durumsa, on beş milyondan fazla insanın yaşadığı ve Türkiye’nin her bakımdan kalbinin attığı yer olan, 7.5 dolayındaki İstanbul merkezli bir depremdir.
Böyle bir depremde yüz binlerce binanın ağır ve orta hasarlı olacağı raporu ilgililerin elindedir.
Raporu hazırlatan İstanbul Büyükşehir Belediyesi muhtemel bir İstanbul depremine karşı herhangi bir önlem almadığı gibi, bu yönde bir girişimi olduğu da bilinmemektedir.
Haberin Devamı
Oysa Ekrem İmamoğlu göreve gelmeden önce her yıl 20 bin yeni konut sözü vermişti; dört yıl geçti, 80 bin yeni konutun hazır olması lazımdı. Ama o, ‘sıfır’ konutla, yapılmayanın rekortmeni oldu! Üstelik kentsel dönüşüm yapan ilçe belediyelerini (Esenler gibi) mahkemeye vererek ne denli halkçı olduğunu göstermiştir!
İstanbul, hiçbir zaman bu kadar sahipsiz kalmamıştı.
.
yiler ve kötüler
#Deprem#Devlet#AFAD
Şubat 18, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
On ili kapsayan bir alanda, yıkılan binlerce binanın enkazında, yerli ve yabancı yüz binleri aşkın insan, canhıraş bir halde kurtarma mücadelesi verdi; bir kısmı hâlâ mücadeleyi sürdürüyor. Devlet-vatandaş birlikteliğinin en güzel örnekleri sergileniyor. Resmi ve sivil herkes gönlünü ortaya koyarak, susuz, uykusuz, aç biilaç, gece-gündüz koşturuyor. Bu nimetlere sahip olunsa da kimsenin bunları yemeye ve içmeye ne iştahı var ve ne de bunları görmeye tahammülü var.
Yalnızca onlar değil, oralardaki acıdan da öte manzaraları televizyon ekranlarından seyreden insanlar da aynı durumda.
Tam bir görev sorumluluğuyla, olayları yansız bir şekilde dünya kamuoyuna aktarmak için çırpınan onlarca gazeteci arkadaşımızın gayretleri asla unutulmayacaktır. Depremzedelerle aynı sıkıntıları yaşamalarına rağmen, belli etmiyor ve herkese moral vermek için çırpınıyorlar.
Milletimizin, 15 Temmuz’da sergilediği birlik ve dayanışma ruhunu deprem bölgesinde de görüyoruz. Bakanlıklarımız, AFAD’ımız, Kızılay’ımız, UMKE’miz, bütün valiliklerimiz, kaymakamlıklarımız, belediyelerimiz, holdinglerimiz, sivil toplum kuruluşlarımız, site yönetimlerimiz ve gönüllü vatandaşlarımız; bedeni, ayni ve nakdi yardımlar için adeta seferber olmuş durumdalar.
İnsanlık ölmedi dedirtircesine, dünya ülkeleri de yardımlarını yağdırıyorlar. Birçok ülkenin kurtarma ekipleri, kan ter içinde, durmaksızın, beton yığınlarının altında iğne ile kuyular kazdı.
Bunca melek ruhlu insanın hayırda yarıştığı yerde, şeytanların ve şeytanlıkların olmaması düşünülemez. Zira burası dünyadır ve bu arenada, kuzu postuna bürünmüş nice kurtların olması kaçınılmazdır. Malum onlar da dumanlı havayı severler!
İnsan demeye bin şahidin gerektiği bu insanlık müsveddelerinin; kimi siyasetçi, kimi gazeteci, kimi sosyal medya denilen gayya çukurunun elemanları olarak ortalığa çıktı ve tüm melanetlerini hayasızca kustular ve kusmaya devam ediyorlar.
‘Çukur’ şahsiyetli bu yaratıkların en bariz özelliği hakkı-gerçeği görmezden gelip örtmek, inkâr etmek ve iftira atmaktır.
TOKİ’nin yaptığı binalarda tek çizik yok, şehir hastaneleri dimdik ayakta olup sağlık hizmetlerinde destan yazıyorlar. TSK ve Sağlık Bakanlığı onlarca sahra hastanesi kurdular. Seyyar eczaneler kurulup bedava ilaç dağıtılıyor, Adalet Bakanlığı onlarca sahra adliyesi kuruyor, limandaki gemi hastaneye dönüştürülüyor. Yaralılar ambulans uçak ve helikopterlerle, muhtelif yerlerdeki şehir hastanelerine naklediliyor.
Yüz binlerce depremzede vatandaşımız, başka illerdeki öğrenci yurtlarına, otellere ve sosyal tesislere yerleştirildi ve yerleştirilmeye devam ediliyor.
Haberin Devamı
Bu gerçekler görülüp dillendirilseymiş, AK Parti’ye ve Erdoğan’a puan yazdırılırmış.
Böyle yapmamak için habis ruhlarının gereği, yalana ve iftiraya sarıldılar:(Bunların içinde parti genel başkanı, grup başkan vekili, milletvekili, belediye başkanı, eski bakan, köşeyazarı, gazeteci gibi her türden insan (!) var.) ‘Depremde enkazdan yalnızca AK Partililer çıkarılıyor’ , ‘ Baraj patladı, Hatay’ı terk edin!’ , ‘Savcılar görev yapmadığı için, ölüler defnedilemiyor’ , ‘Depremde hasar gören Mersin Şehir Hastanesi boşaltılıyor’ , ‘AFAD, akşam 8.5 şiddetinde deprem beklendiğini açıkladı’ , ‘Bölgede Kızılay’ın hiç çadırı yok; Kızılay başkanı İlahiyat mezunu’, ‘Suriye hududundan on binlerce mülteci Türkiye’ye akın etti’ , ‘Arap ülkelerinin hiçbirinden yardım gelmedi’ , ‘Suriyeli çeteler akın akın Türkiye’ye geliyor’ , ‘Suriyeli mülteci, itfaiye erinin telefonunu çaldı’...
Ve daha, bunlar gibi niceleri.
Haberin Devamı
İyilerin kaderi; deprem felaketiyle boğuşmanın yanında, bu denli aşağılık sosyal depremlerle de uğraşmaktır.
.
Yeniden inşa
#Deprem Felaketi#Depreme Dayanıklı Yapılaşma#Deprem Dersleri
Şubat 15, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
Kolay değil; asrın felaketini yaşadık, yaşıyoruz. Malum, önce pandemi, tüm dünya ile birlikte bizim ülkemizi de vurdu. Tüm gücümüzle direndik ve o umumi afeti en az zararla atlatabildik.
Haberin Devamı
Ardından, asrın felaketine muhatap olduk. 86 milyon ‘yek kalp’, ‘yekvücut’ ve ‘yek cihet’ olarak, yaralarımızı sarmaya çalışıyoruz.
Her depremden sonra, birbirimizi suçlamayı ve suçlarken de suçlayan herkesin nefsi adına, sütten çıkmış ak kaşık olmayı iddia edebiliyoruz.
Bu deprem, nasıl asrın felaketi ise, bu iddialar da asrın yalanından ibarettir. Zira çok ama çok az istisna dışında, toplum olarak hepimiz suçluyuz.
İnşaat alanlarını belirleyenler de, inşaatları projelendirenler de, yapanlar da, çimentodan-demirden çalanlar da, yaptıranlar da, onları kontrol (!) edenler de; hâsılı imardan iskânına değin A’dan Z’ye herkes sorumlu ve suçludur.
Türkiye’nin bir deprem ülkesi olduğunu bilmeyenimiz yok. Fay hatlarının güzergâhı da belli, sıvılaşmış-balçık zeminler de.
Haberin Devamı
Enerjisine yükseleceksin
Yani dememiz o ki neyin ne olduğunu, nerede, neyi nasıl yapmamız veya yapmamız gerektiğini aklen ve ilmen çok iyi biliyoruz.
Ama iş, icraata geldiğinde, hemen herkes tüm bildiklerini unutuyor ve menfaatine gelecek şekilde davranıyor; yanlış karar alıyor, yanlış yerleri imara açıyor, yanlış projelendirme yapılıyor, yanlış (eksik) demir ve çimento kullanılıyor, kontrolsüz ve yanlış imzalar atılıyor ve böylece yanlış yerlerde yanlış binalar yükseliyor.
Esas itibarıyla, mahut yerlerdeki tüm bu yanlışlıklar, doğru gibi gösterilerek iskâna açılıyor. Zavallı vatandaşlar da, ‘içlerini kurtların yiyip bitirdiğini’ bilmeden, sadece dıştaki yaldızlı görünüşüne bakarak, bu binalardan daire satın alıp yerleşiyor.
Bütün bu yanlışlıkların sonucu, çok acı bir şekilde tezahür ediyor ve olası bir yer sarsıntısında binalar yer ile yeksan oluyor.
Enkaz altında kalan on binlerce insanımızın katili de yukarıdaki yanlışlıklar zincirinde yer alan tüm sorumlular oluyor.
Öyle, çöken inşaatların müteahhitlerini yakalayarak ve bütün suçu bunlara yıkarak, bu sorumluluktan kimse kurtulamaz. Müteahhidin hukuksuz taleplerini hukuki kılıfa uyduran, imza atan, gerekli kontrolleri yapmayan ve bu şekliyle müsaade eden tüm sorumlular da hesap vermelidir.
Haberin Devamı
Bir ‘fay kanunu’ çıkarılması elzemdir.
Fay hatlarında bulunan tüm yapıları ya yıkıp başka alanlarda yapmalı ya da yıkıp depreme dayanıklı özellikte yeniden inşa etmelidir. Bir deprem ülkesi olan Japonya böyle yaparak kayıp ve hasarı en aza indirdi.
Depremlere uygun yeniden yapılanma, merkezi ve yerel yönetimlerin birincil işi olmalıdır.
Balık hafızalı bir milletiz. Geçirdiğimiz acılar ne denli büyük olsa da, çok çabuk unutuyor ve hiçbir şey olmamış gibi hayatımıza devam ediyoruz.
Bu cümleden olarak; Deprem bakanlığını behemehâl kurmalı ve deprem bilim kurulu oluşturmalıyız.
Her ilimizin merkezinde, deprem farkındalığını yansıtacak ve deprem acılarını unutturmayacak deprem anıtları yükseltmeliyiz.
Haberin Devamı
Anaokulundan başlayarak eğitimin her kademesindeki insanımıza uygulamalı deprem dersleri vermeliyiz.
Seferberlik ruhuyla, depreme dayanıklı yapılaşmayı tüm yurt sathına yaymalıyız.
Bugün değilse, ne zaman?
Zira yarın yaparız diyenler helaktedir.
.
Depremi yaşayan bilir
#Gölcük#Deprem#Pazarcık
Şubat 13, 2023
1999 Gölcük merkezli, 7.4 şiddetindeki depremde, sarsıntıyı tüm şiddetiyle hisseden ve her tarafı yıkılan ve bütün caddeleri enkaz yığınına dönen Sakarya’daydım.
O dehşetli güne ‘kıyametin provası’ demiştik.
Kahramanmaraş’ın Pazarcık ve Elbistan ilçeleri merkezli üst üste meydana gelen 7.7 ve 7.6 depremler ise, kıyametin kısmen kopmasından başka bir şey değildi.
Nitekim Pazarcık ilçesinde ilk depremde sadece dört bina yıkılırken ikincisinin sonucunda 600 bina enkaz haline geldi.
Birincisiyle ikincisinin arasında dokuz saat fark var ve hemen herkes o büyük sarsıntının şokunu atlatamamışken ikincisine yakalanıyor.
Ve peşi sıra, 6.6 şiddetine varan bini aşkın artçı depremler, bölgeyi beşik gibi sallıyor.
Yetkililerin ifadesine göre, 130 atom bombasına maruz kalan bir bölgeden bahsediyoruz. Depremin vurduğu 10 ilimizde 13.5 milyon insan yaşamaktaydı.
Yedi bine yakın bina yıkıldı.
Asrın felaketini yaşadık, yaşıyoruz. Allahü Teâlâ beterinden korusun.
Depremi, depremin acısını yaşayan bilir. Ne yazsak, ne söylesek o acıyı anlatamayız.
Daha dün; her şeye malikti, sağlıklıydı, zengindi, evi barkı, işi aşı, eşi dostu, çoluk çocuğu, torunları vardı. Sıcacık yuvalarının duvarlarında, yavrularının şen şakrak bağırışları yankılanıyordu.
Bugünse; her şeyini kaybetmiş, yalnızlığın, yoksulluk ve yoksunluğun pençesinde kıvranan; üşümüş titrek elleriyle, karavana kuyruğunda bir tas sıcak çorba için, ya da ekmek kuyruğunda bekleyen insanların acılarını, duygularını tarif mümkün müdür?
Kar, sağanak yağmur ve kuvvetli rüzgârın etkili olduğu bölgede, geceleri sıcaklık eksi 3-13’e kadar düşüyor.
150 bini aşkın insan, üstün bir gayretle, zamanla yarışırcasına arama ve kurtarma yaptı ve yapmaya devam ediyor. Zira her geçen saniye umutları tüketiyor.
Gün, dayanışma, birlik, beraberlik ve yardımlaşma günüdür.
Türkiye, devlet ve milletiyle; tüm resmi ve sivil kurum ve kuruluşları ile tek kalp olup depremzede kardeşleri için attı, atıyor ve atmaya devam edecek.
Tüm kardeşleri tam bir seferberlik anlayışıyla yardıma koştu.
Deprem bölgesinde incelemelerde bulunan Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘Yıkılan yerleri, bir yılda ayağa kaldırırız. Kimsenin endişesi olmasın; evsiz kalan tüm vatandaşlarımızı bir yıl sonra yeni evlerinde iskân ettiririz. Tıpkı Van’da, Elazığ’da Malatya’da, Giresun’da, Kastamonu’da ve İzmir’de yaptığımız gibi....’ diyerek depremzedelerin yüreğine, bir nebze olsun su serpti.
Haberin Devamı
Erdoğan ayrıca; başka şehirlere giden ailelerin bir yıllık kiralarının karşılanacağını ve bir yıl sonra da bu kişilerin yeni evlerine kavuşacaklarının müjdesini verdi.
Üniversiteleri online (çevrimiçi) eğitime geçirip tüm öğrenci yurtlarını depremzedelere tahsis etti.
Bir nebze diyoruz zira o yüreklerin eşleri, anne-baba ve kardeşleri, çocukları, torunları, hasılı yaralı yüreklerin yarıları enkaz altındaydı.
.
Seferberlik şart
#Deprem#Seferberlik#Kahramanmaraş
Şubat 11, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
ONCA acı tecrübeler yaşamamıza rağmen, deprem gerçeğini görüp gerekli tedbirleri almakta hâlâ ayak sürüyoruz. Hâlâ 3-5 metrekarenin veya 3-5 kuruşun hesabını yapıp canımızı ve malımızı yok sayabiliyoruz.
Haberin Devamı
Kentsel dönüşüme direniyoruz, direnebiliyoruz.
Ülkemiz deprem kuşağında bulunuyor, dolayısıyla bizler bu gerçeği bilip depremle yaşamasını öğrenmek zorundayız. Deprem olmayacak diye bir şey yok, mutlaka olacak; şu halde, depreme dayanıklı binalar yapmaktan başka çaremiz yok!
İşte yine bir kış günü; 6 Şubat 2023 Pazartesi günü sabaha karşı, saat 04.17’de, merkez üssü Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesi olan ve on il ve ilçelerinde yıkıma sebep olan 7.7 büyüklüğünde bir depremle sarsıldık.
Ardından 6.6 büyüklüğe varan onlarca artçı ve büyük sarsıntının üzerinden 9 saat geçmemişti ki bu kez de merkez üssü Elbistan olan, 7,6’lık bir depremi daha yaşadık.
Yine yıkılan yüzlerce bina ve bunların altlarında kalan binlerce insanımız. Yine girilemeyen ağır veya orta hasarlı binlerce bina ve evlerini, bu kış günü terk etmek zorunda kalan on binlerce insanımız.
Her depremde olduğu gibi, bunda da aynı manzara ile karşı karşıya kaldık. Öldürenin deprem olmadığını, çürük binaların olduğunu gördük.
Kanaatimizce; kentsel dönüşüm işi, şahıslara, şahısların keyfine bırakılmamalı. Umumi seferberlik başlatılıp çürük tespit edilen tüm binalar yıkılıp yeniden yapılmalıdır.
Sağlıkta olduğu gibi, bunda da bilim kurulları oluşturmalı ve kurullar ne diyorlarsa onu yapmalıyız.
Devlet, gerektiğinde zor kullanmalıdır; zira hastaya ilaç sorulmaz, zorla da olsa tatbik edilir.
Tek tesellimiz, mevcut depremlerde, eskiden olduğu gibi depremzedelerin sahipsiz kalmaması, kendi dertleri ile baş başa bırakılmamasıdır.
1999 Marmara depreminde, ne denli sahipsiz ve çaresiz kaldığımızı hatırladıkça kahroluyoruz. Cumhurbaşkanı ve Başbakan (Demirel, Ecevit) deprem mahalline telefonla bile ulaşamadılar; değil depremzedelere bizzat ulaşmak, sağlıklı bir haber bile alınamadı.
En lazım olduğu anda devlet, sırra kadem basmıştı.
Çok şükür o günleri geride bıraktık; AK Parti hükümetleriyle birlikte, devlet, yetkilileriyle ve tüm kurum ve kuruluşlarıyla anında olay mahallindeler.
Afetzedeler çaresiz bırakılmıyor, her türlü ihtiyaçları karşılanıyor.
Haberin Devamı
Yıkılan şehrin bütünü de olsa; planlı bir şekilde şehir yeniden imar edilip evleri, hak sahiplerine teslim ediliyor.
Eksiğimizi yukarıda ifade ettik; kentsel dönüşümde elimizi çabuk tutmalıyız, depremi çürük evlerle değil, depreme dayanıklı binalarla karşılamalıyız.
Zira yıkılanı, daha iyi şekildi yeniden yapabiliyor ancak giden canları geri getiremiyoruz.
Devlet ve millet hayatımızın, bu olmazsa olmaz hakikatini de bugünkü iktidardan yani Sayın Erdoğan’dan başkası yapamaz.
Bunu da nereden biliyorsun diye sormayın; Sayın Erdoğan’ın memleket sathında yaptıklarına bakın, nereden bildiğimizi siz de görürsünüz.
NOT: Deprem felaketinde vefat eden tüm şehitlerimize (dinen şehittirler) rahmet, yaralılarımıza acil şifalar, yakınlarına sabır dilerim. Milletimizin başı sağ olsun. F.B.
.
Bunlar mı müttefik
#Türkiye#Bağımsızlık#Müttefik
Şubat 06, 2023
TÜRKİYE, bağımsızlığını perçinlemek için attığı adımlara karşı, yoğun baskılara maruz kalmaktadır.
Bu adımları atan mevcut yönetimi iktidardan uzaklaştırmak için, üst üste darbeler yaptırdılar; başarılı olamayınca da önce ekonomiden vurmaya başladılar. Ardından da her zaman yaptıkları gibi, yine terör örgütlerini başımıza musallat ettiler ve etmeye devam ediyorlar.
Maksatları, Türkiye’yi kaosa sürüklemek, geniş halk kesimlerinde bezginlik oluşturmak ve bu ülkeyi yaşanamaz hale getirmektir. Diğer bir deyişle, terörün ulaşmak istediği hedefleri gerçekleştirmek; bu ülkede can ve mal güvenliğinin olmadığını tüm dünyaya ilan etmektir.
Seçimlerin hemen öncesinde bu fitneyi uyandırıyorlar ki mevcut iktidarın ülkeyi yönetemediği görülsün ve bunun sonucunda da seçimleri kaybetsin.
Malum yeni savaş konseptinde, en geçer akçe ve en kullanışlı yol ve yöntem terördür. Bu yüzden, emperyalist ülkeler, çeşitli terör örgütlerini kurup geliştiriyor ve istedikleri ülkelerin üzerine salıyorlar.
Haberin Devamı
Enerjisine yükseleceksin
Opel
Opel SUV Grandland
Opel Grandland
by Taboola
Bu ibretlik durumun canhıraş örneğini de Türkiye üzerinde sergiliyorlar.
Made in USA olan DEAŞ militanlarını Türkiye’de eyleme zorluyorlar. Yaptırmayı planladıkları eylemler öncesinde de kendilerinin İstanbul’daki konsolosluklarını kapattıkları gibi, diğer ülkelere de bu yönde telkinde bulunuyorlar.
Tüm bu melanetleri, bize haber vermeden, bizimle bilgi paylaşmadan yapan ülkeler, bizim NATO’daki müttefiklerimiz. Yani bir tehlike vukuunda, aynı cephede yer alıp ortak düşmana karşı savaşacağımız silah arkadaşlarımız.
Bu ne menem müttefiklikse, daha barış ortamında bizi arkadan vuruyor; bunların yarın savaş ortamında ne yapacakları ve hatta ne yapmayacakları ne malum?!
Bugün konsolosluk kapatan, yarın ne kapatmaz ki!
Bundan dolayıdır ki ülkemiz her an teyakkuzda olmalıdır. Eskiler ne güzel ifade etmiş: ‘Hazır ol cenge ister isen sulh-u salah’ (eğer barış ve huzur istiyorsan her daim savaşa hazır olmalısın).
Pandemi tüm ülkeleri derinden sarstı; bu sarsıntının sonu, yeni bir dünyanın kuruluşuyla sonuçlanacaktır. Türkiye’nin, kurulacak yeni dünyada, saygınlar arasında yer almaması için, önü şimdiden kesilmek isteniyor.
Haberin Devamı
Zira onlara göre; Türkiye çok oldu. Öylesine çok oldu ki hem kendi yörüngesinden çıktı ve hem de kendisi, dünyaya parmak ısırtacak şekilde güçlü yörünge merkezi oldu.
Türkiye’nin, Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleriyle, İslam ülkeleriyle, Kafkasya ve Balkan ülkeleriyle, Afrika ülkeleriyle sürdürdüğü yakınlaşma politikaları ve daha önemlisi, Ukrayna Rusya savaşındaki barışçıl girişimleri, birilerini ürkütüyor.
Türkiye’nin yükselmesinden ürken ülkelerin başında ise, sözde müttefik olduğumuz ABD ve NATO ülkeleri geliyor.
Rusya’yı savaşa tutuşturmakla, soktukları çıkmaz sokak gibi, Türkiye’nin de başına benzer bir çorabı örmek istiyorlar.
Kafkasya’yı karıştırmaları, Ege’yi bulandırmaları, Akdeniz’i dalgalandırmaları ve Yunanistan’ı kışkırtmaları, hep bu yüzdendir.
Haberin Devamı
İstiyorlar ki deli ile deli olalım!
Yağma yok!
.
En önemli seçim
#Seçim#Türkiye#Erdoğan
Şubat 04, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
YAKLAŞIK 4 ay sonra Türkiye, tarihinin en önemli seçimini yapacak. Sadece biz içeridekilerin değil, dışarıdaki ülkelerdeki hemen hereksin ortak kanaati, Türkiye’deki 2023 seçimleri, dünyanın en önemli seçimleri şeklinde.
Haberin Devamı
Dolayısıyla dost ve düşman herkesin gözleri üzerimizde olacak.
Bu neden böyledir, biliyor musunuz?
Malum, Türkiye’nin üzerinde bulunduğu bölge, dünyanın en netameli ve en önemli coğrafyası. Bu coğrafyada, ülkeler iki şekilde bulunabilirler. Birincisi, güçsüz ülkeler; bunların hayatlarını sürdürebilmeleri için, mutlaka güçlü ülkelerin korumalarına, yardım ve himayelerine ihtiyaçları vardır.
İşte bu muhtaç olma hali, emir almayı gerektirir.
Dolayısıyla bu bölgedeki güçsüz ülkelerin ‘uydu’ ülke olma zorunluluğu vardır. Güçsüz olup da, “Biz şöyle bağımsızız, böyle müstakil ve hür bir ülkeyiz” demelerinin hiçbir kıymeti yoktur.
Bu denli hamasetle ancak kendilerini kandırırlar.
İkincisi ise, güçlü ülke olup bileğinin bükülememesidir.
Türkiye’miz, demokrasiye geçildiği (1945) günden beri, kolu kanadı kırılmış, güç ve kuvvetten düşürülmüş; devlet ve millet hayatının olmazsa olmazı olan milli savunması ile milli eğitimi dışarısının (ABD-NATO) güdümüne sokulmuş, ‘uydu’ konumunda bir ülke idi.
Enerjisine yükseleceksin
Oysa bu ülkedeki insanların ataları, daha dün, üç kıta yedi iklime hükmediyordu.
Bu ülke, sittin senedir ABD’nin boyunduruğundan çıkmak, aslına, tam bağımsızlığına dönmek için çaba harcıyor. Bu süre zarfında yapılan tüm darbeler, yapılan girişimleri baltalamak ve bu çabaları gösterenleri cezalandırmak içindi. Bu yüzden Menderes ve arkadaşları idam edildi, Demirel ve Erbakan bu yüzden üst üste iktidarlarından uzaklaştırıldı, Erdoğan’a darbe üstüne darbeler yapıldı ve halen daha da hedefe konularak iktidardan uzaklaştırılmak isteniyor.
Bütün bunların sebebi çok açık; tüm bu liderler ve özellikle Erdoğan, adeta yeniden bir milli mücadeleye girişerek, Türkiye’yi maddede ve manada tam bağımsız yapmanın yoğun gayretini sergiliyor.
Güçlenen Türkiye, bölgesel güç olmaktan çıkıp küresel ölçekteki siyasette ağırlığını koyuyor.
Akdeniz’de, Kafkaslar’da, Ortadoğu’da, Balkanlarda, Afrika’da, Orta Asya Cumhuriyetlerinde Türkiye’nin nüfuzu arttıkça, Türkiye’nin düşmanları hop oturup hop kalkıyor.
Ne hazin bir manzaradır ki Türkiye düşmanlarının içerideki uzantıları da, “Erdoğan gitsin de Türkiye ne olursa olsun!” deme zilleti içindeler.
Haberin Devamı
Türkiye düşmanları, ülkemizi patinaj yapması ve kalkınma adına adım atamaması için, yarım asırdır terörle boğuşturuyor.
Erdoğan ne yaptı? Yerli ve milli savunma araçları geliştirerek terörü bitirme noktasına getirdi. Yurtiçindeki binlerle ifade edilen terörist sayısı 100’ün altına düştü.
Erdoğan, (gençler pek bilmez) Türkiye’yi 2002’de sıfırı tüketmiş bir ülke olarak aldı ve 20 yılda bugünlere taşıdı. Bugün Türkiye kendi elektrikli trenini, savaş uçağını, İHA’sını, SİHA’sını, mühimmatını, elektrikli otomobilini, diğer savunma silahlarını (ABD’nin uydusu Türkiye, askerinin potinini ve matarasını bile ithal ediyordu) kendisi, yerli ve milli olarak üretiyor, kendi imkânlarıyla doğalgazı Karadeniz’den çıkarıp halkının hizmetine sunuyor.
Haberin Devamı
İşte böyle bir Türkiye’ye tamam mı devam mı dedirtecek 2023 seçimleri, elbette dünyanın en önemli seçimi olacak. Zira dışarısı da biliyor ki, böyle bir ülke artık ele avuca gelmez.
.
Aday belli: Menderes’in ruhu
#CHP#Meclis#Kılıçdaroğlu
Şubat 01, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
Ne günlere kaldık?
Haberin Devamı
CHP’nin Genel Merkezi’nde, ‘Yeter, söz milletindir!’ şeklinde dev bir pankartın asılacağını rüyamızda görsek inanmazdık.
Halbuki o ifade, CHP’ye, CHP’nin zorba yönetimine ve isminde ‘halk’ olmasına rağmen, halkı kale almamasına karşın milletin hissiyatını haykırıyordu.
‘Yeter, söz milletindir!’ denilerek; tek partili sistemdeki göstermelik seçime, çok partili sistemle de ‘açık oy, gizli tasnif’li karakuşi seçime hayır denilmekte; milletin özgür iradesinin sandıklara yansıması istenmektedir.
Milletin özgür iradesinin sandıklara yansımasını kim engellemiştir? Tek partili sistemle uzun yıllar iktidarda kalan CHP engellemiştir.
Aynı CHP, Meclis’in duvarına ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ düsturunu yazdı ama sözünde durmadı.
Hür dünyanın baskısıyla, demokrasiye (çok partili hayata) geçer gibi yapıp onu da; ‘açık oy gizli tasnif’ diyerek kayıt ve şarta bağladı. Bu durumda hem millet istediği partiye oy veremeyecek ve hem de verebilse bile ‘gizli tasnifle’ oyu sayılmayacaktı.
Haberin Devamı
Enerjisine yükseleceksin
Opel
Yeni C3 Aircross SUV
Citroën
by Taboola
Bütün bu kepazelikleri millet gördü ve yaşadı.
İşte demokrasi adına işlenen bu iğrençliklere son vermek için; ‘Yeter söz milletindir!’ denilerek CHP’ye ihtar verilmiştir.
CHP Genel Başkanı K. Kılıçdaroğlu ise, tarihte eşine rastlanmayan bir pişkinlikle; yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali, bu pankartı partisinin önüne asabiliyor.
O pankart; yıllar yılı milletin demokratik haklarını ve hatta en doğal insan haklarını vermeyen, verilmesine engel olan, başta Kılıçdaroğlu olmak üzere, mahut zihniyet mensuplarına, ‘Durun! Sizin konuştuğunuz yeter! Artık söz milletin!’ diyor.
Menderes ve arkadaşları milletin kararıyla seçildi ve tabir caizse demokrasiyi (milletin iradesini) aslanın midesinden alarak iktidar oldu.
Aynı zihniyet, millet sevdalısı Menderes’in idaresine on yıl zor tahammül edebildi.
Milletin gönlünde taht kuran başbakanı ve hükümetini darbe yapıp indirdiler ve gündüz gözüyle astılar.
Haksız yere astıkları Menderes’in ve arkadaşlarının kanlarına doymadılar.
Menderes’in idam sahnesinin çekildiği filmi, belirli mahfillerde gizlice gösterime soktular. Bunlardan bir tanesi de İstanbul Üniversitesi’ydi. Prof. Dr. Ayhan Songar Hoca’dan dinlemiştim.
“Filmi öğretim üyelerine gizli bir odada izlettiriyorlardı. Menderes’in çırpınışı karşısında kahkahaya boğuluyor ve ‘Bir daha! Bir daha’ diyerek alkışla tempo tutuyorlardı.”
Aynı Menderes, idamından önce yazdığı son mektubunda; “... Dirimizden korkmalıydınız. Ama şimdi milletle el ele vererek Adnan Menderes’in ölüsü, ölünceye kadar sizleri takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Buna rağmen merhametim sizinledir” diyordu.
Menderes’teki merhametin enginliğine bakar mısınız? K. Kılıçdaroğlu bile Menderes’in ruhaniyetinden ve merhametinden medet umuyor!
Evet, 6’lı Masa’nın adayı kim olursa olsun, gerçek aday Menderes’in ruhudur.
14 Mayıs 2023’te de, sandıktan yansıyacak olan, o ruhtan başkası değildir!
.
İşte bu bir Avrupalı
#Türkiye#İsveç#NATO
Ocak 23, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
BALIK hafızalı bir milletiz. Üstüne üstlük bir de köklerimizden bağımızı koparmak ve körü körüne bilmediğimiz, araştırmadığımız Batı’nın taklitçisi olmak için yırtınıyoruz.
Haberin Devamı
Kendi köklerimizden, değerlerimizden koptuğumuzdan, kendimize de yabancı olduk.
Artık ne Doğulu, ne Batılı olabilen ‘bulanık’ tipimizle; aklımız sıra Batı’nın değerlerine meftunuz.
Meftun olduğumuz tüm bu değerlerin gerçekte bize ait olduğunu ve onları ceket astarımızın içinde unuttuğumuzu bile bilmiyoruz.
Biraz araştırsak, Batı’nın bugün sahip olduğu bütün bu değerler manzumesini A’den Z’ye kadar bizden aldığını göreceğiz, ama...
Batı, daha düne kadar vahşetin kaynağı idi. Değil kendi dinlerinden olmayanları, aynı din mensubu oldukları halde farklı mezheptekileri insan bile saymazlar.
Bu yüzden de yüzyıllar boyunca birbirlerini boğazladılar.
Kadının adı bile yoktu; kadın cinsi şeytanın ta kendisi addediliyordu.
Zencilere hayvan muamelesi yapılır, kafeslerde teşhir edilirlerdi.
Haberin Devamı
Enerjisine yükseleceksin
İngiltere eski Başbakanı Margaret Thatcher; ‘Bizim medeniyetimiz üstü ince bir tabaka ile sırlanmıştır ve asla kazımaya gelmez!’ diyerek gerçeği haykırmıştır.
Zira o da çok iyi biliyor ki, o sır tabakası kazınınca, altından vahşetin daniskası çıkacak.
İşte; sözde Avrupa’nın en medeni (!) ülkesi olan İsveç’te, faşistin teki, resmi makamlardan izin almak suretiyle ve polis kontrol ve gözetiminde, Türkiye Büyükelçiliği’nin önünde, kutsal kitabımız olan Kuran-ı Kerim’i yakma küstahlığında bulundu.
Bu aşağılık, iğrenç ve insanlık suçu eylem, aynı ülke makamlarınca ‘ifade özgürlüğü’ olarak değerlendirilmektedir.
Batılı bu kafa, başta biz Türkler olmak üzere tüm Müslümanları ‘barbar’ olarak nitelerler. Bu nasıl bir barbarlıksa, bütün bir İslam tarihi boyunca hiçbir Müslümandan böyle bir aşağılık eylem, ne görüldü ne de işitildi.
Avrupalının bu iğrenç kahpelikleri yeni değildir, dün de önceki gün de nice kepazeliklere imza atmışlardır. Belli ki bu şom ağızlar yırtılmadığı, hadleri bildirilmediği için, bu denli alçakça eylemler fütursuzca sürdürülmektedir.
Biz Türkiye olarak, bize bu gözle bakan böyle bir Avrupa’nın kapısında sittin senedir bekliyoruz, bekletiliyoruz. Zaten AB diye bir şey kalmadı; her biri kendi derdine düşen ve yarınları karanlık bu birliğe girsek ne olur, girmesek ne olur? Bu kepazeliğin sergilendiği ülke olan İsveç de NATO’ya girebilmek için Türkiye’nin kapısında bekliyor.
Haberin Devamı
NATO’dan çıkarılmamız pahasına da olsa, Türkiye, İsveç’in NATO üyeliğini asla onaylamamalıdır.
Zira yeniden kurulmakta olan dünyadaki Türkiye’nin yeri, belirlenen değil, belirleyen olacaktır.
.
Yüz yıl bekledik
#Birinci Cihan Savaşı#Osmanlı#Mason
Ocak 18, 2023 06:293dk okuma
Paylaş
Geçen asrın başında gerçekleşen Birinci Cihan Savaşı, Osmanlı’yı tasfiye etmek ve onun topraklarını paylaşmak için yapıldı.
Yedi düvel, dünya çapındaki bu başarılarını, ne yazık ki içimizdeki aymazların gaflet ve hatta ihanetleri yüzünden elde ettiler.
Başta Selanik ve İstanbul olmak üzere, Devlet-i Aliye’nin çeşitli beldelerinde ‘Mason’ dernekleri kurdular ve içimizdeki satılık ruhluları bu kurumlara üye yaptılar. Masonluğu tanıtırken, bunların siyasetten uzak kurumlar olduklarını ısrarla vurgulamalarına rağmen, gerçekte mahut kurumlar siyasetin tam ortasındaydılar.
Bu kurumlara aldıkları askerler vasıtasıyla, askeriyeyi de politikaya karıştırdılar.
O gün de tıpkı bugünkü gibi propaganda yapılıyor ve baştaki Sultan 2. Abdülhamid Han devrilirse her şeyin süt liman olacağı vadediliyordu. Masonların yönetiminde olduğu İttihat ve Terakki Partisi, orduyla el ele vererek Padişah’ı tahtından indirdiler ve onun yerine kukla birini (M. Reşat) sözde padişah yaptılar. Memleketin idaresini ele geçiren İttihat ve Terakki Partili paşalar, düşmana tek kurşun atmadan, şehit kanlarıyla yoğrulmuş vatan topraklarını teslim ettiler. Bundan dolayıdır ki, Balkan Savaşı’nın gerçek adı ve hatta yakın Türkiye tarihindeki savaşların gerçek adı ‘ihanetler tarihi’dir.
Kurtuluş Savaşı’ndan sonra; bütün bu acı tecrübelerin ardından, yeni rejimde (Cumhuriyet), siyaset yapmak isteyen askerlerden üniformalarını çıkarmaları istendi.
Böylece, askeriye ile siyaset birbirinden ayrılmış oldu. O dönemde devlet ve özel sektör, bağımsızlığımızı taçlandırmak için kalkınma hamlelerine girişti. Düşünün; Türkiye daha o günlerde uçak, silah, bomba ve mühimmat fabrikaları kurup işletirken, 1945’ten sonra (İnönü devri), tüm bu fabrikalar, sahipleriyle birlikte patlattırılarak imha edildi.
İmal edilen uçaklar yere gömülüp (Kayseri) üzerlerine beton döküldü.
İnönü’nün ABD ile yaptığı anlaşmalarla, değil silah ve mühimmat imalatı, askerimizin potini ve matarası bile ithal edildi. Aynı İnönü, 1964 yılında Kıbrıs’a çıkarma yapmak istediğinde, ABD Başkanı’nın tehdit ve aşağılama mektubuna muhatap oldu.
Elleri böğründe kalarak gerçeği gördüğünde ise, çoktan, iş işten geçmişti.
Haberin Devamı
ABD, aynı küstahlığı 1974’teki Kıbrıs Barış Harekâtı’nda, Türkiye’ye silah ambargosu koyarak gösterdi. Titreyip kendine gelen ülkemiz, savunma sanayisinde yerli ve milliliğe yöneldi.
Düşman (başta ABD ve İngiltere) bunun da kolayını bulmuştu.
Vaktiyle Mason yaparak devşirdikleri gibi, bu kez de içimizdeki beyinsizleri FETÖ marifetiyle devşirdiler. O gün, bir kısım insanlar Mason yapılarak Devlet-i Aliye’mizi yer ile yeksan ettiler, bugün de her meslek ve meşrepten birçok insanımızı FETÖ mensubu yaparak ülkemizi paramparça etmek istediler.
O günkü tek şansımız Kurtuluş Savaşı’ydı, bugünkü şansımız da, manada ve maddedeki yeniden başlattığımız 2. kurtuluş savaşımızdır.
Baştaki siyasi irademizin kararlığı ile geliştirilen yerli ve milli savunma sanayimiz ve buralardaki isimsiz kahramanlarımız en büyük şansımızdır.
Ne yazık ki dün Sultan Abdülhamid’e yapılmak istenenler, bugün de Sayın Erdoğan’a yapılmak isteniyor. Dün, öncesinde İngiltere ve ardından ABD, dost görünüp en büyük düşmanlığı göstererek devlet ve millet hayatımızın kalkınmasını tam bir asır engellediler.
Biliyoruz ki dünya, her gün yeniden kurulur ve her kuruluşta yepyeni ve taptaze başlangıçlar yapılır.
Her başlangıçta söylediğimizi yineliyor ve diyoruz ki:
Nerede kalmıştık?!
.xxxxxxxxxxxxxxxxxx
xxxxxxxxxxxxxxxxxx
Kurban ve Bayram -1-
#Kurban Bayramı#Kurban#Bayram
Haziran 28, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
Kelimenin tam anlamıyla ‘ahir zamanı’ yaşıyoruz.
Her gelen bayram, geçen bayramı aratıyor. Halbuki geçen bayram da buruk geçmişti, şimdiki bayram ondan da hüzünlü.
‘Her gelen yeni gün geçeni arattığına göre, hiç mi iyi günümüz olmayacak?’ diye soruşunuzu duyar gibiyim. Elbette olacak, hem de çok güzel günlerimiz olacak lakin gelecek tüm bu güzelliklerin, adeta şimşek gibi yanması ile sönmesi bir olacak.
Tıpkı boğazı sıkılan insanın, ölmemesi için biraz gevşetilip nefes almasına müsaade edilmesi gibi. Biraz nefeslendikten sonra, sıkma işlemi tüm şiddetiyle devam edecektir.
İnsanlar arasındaki münasebetlere (ilişki), meydana gelmekte olan tabiat olaylarına (deprem, sel, yangın vb.), yine insanın çevre ile olan ilişkilerine ve hepsinden önemlisi insanın bizzat kendisine yapmakta olduğu kötülüklere bakın; bindiğimiz (bindirildiğimiz) bu alametle, hızla kıyamete gittiğimizi siz de görürsünüz.
Ne demişler: ‘Kendine acımayana acınmaz!’ Günümüz insanı kendine acımıyor ki başkalarına acısın. Saygısız ve merhametsiz toplumdan ne beklenebilir?
Kesilen kurbanların etleri elbette Allah’a ulaşmaz; Allah’a ulaşan, ‘o’nun emrini üstün bilip saygı göstermek ve emrini ihlasla yerine getirip ‘o’na yakın olmaktır.
İşte bu denli kurbanın (yakınlık kazanmak) nasıl olması gerektiğinin en güzel örneğini sevgili Peygamber Efendimizde görüyoruz. Günümüzde kimi nasipsizler, ‘Peygamber’siz Kuran diyerek, şeytanın yolunu tutup başkalarını da yoldan çıkarmaya gayret etmektedir.
Halbuki Hz. Peygamber (aleyhisselam) bizzat vahye muhatap olan ve onu en iyi anlayan ve yaşayandır. Diğer bir ifadeyle sevgili Peygamberimiz, yaşayan Kuran’ın ta kendisidir.
Neymiş efendim, illa kurban kesmekle yakınlık kazanılmazmış. Bunun sayısız, bir sürü yol ve yöntemi de varmış. Onları yaparak (mesela hastaya ilaç almak vb.) da pekâlâ yakınlık kazanılırmış.
İlla da hayvan kesmenin ne manası varmış?
Hayvan kesmenin dışında yakınlık (kurbiyet) kazandıran tüm ibadet ve taatler için kimsenin elini tutan yok. İsteyen istediği hayrı ve hasenatı yapabilir. Peki, bunları yapan veya yapmayan kimilerinin, kurban kesilmesine karışmaları, kurban kesmek isteyenlerin ellerini tutmak istemeleri nedendir?
Hangi sebeple bu işe karşıdırlar? Her gün yüz binlerce hayvan kesilip kasaplarda, marketlerde teşhir edilirken kimseden ses çıkmıyor. Müslüman, ibadet kastıyla kestiği zaman, sözüm ona ‘katliam’ ve ‘vahşilik’ oluyor.
Hadi oradan!
Kurban ibadetindeki kardeşliğin, paylaşmanın ve hepsinden önemlisi Cenabıhak’ın emrine uymanın ve ‘o’nun sevgili Resulüne tabi olmanın hazzını tatmamışlar ki ondaki yakınlık lezzetini nereden bilecekler?
Bilmedikleri için de düşman oluyorlar. Zira insan bilmediğinin düşmanıdır diye boşuna söylememişler.
Sevgili okuyucularımın Kurban Bayramlarını en içten duygularımla kutluyor ve hayırlara vesile olmasını diliyorum. F. B.
.
Kurban ve bayram -2-
#Kurban#Bayram#Bayram Akan
Temmuz 01, 2023 06:292dk okuma
Hüzünle idrak ettiğimiz bir bayramı daha uğurluyoruz.
Haberin Devamı
Dikkat ettiyseniz, artık hiçbir şey eskisi gibi değil. İnsanoğlu kendi elleriyle dünyayı çığırından çıkardı ve hayatı kendine ve dünyanın diğer sakinlerine zehir etti.
İşin tuhafı; eskiden insanlar başlarına gelen musibetlerden (ölüm gibi) ibret alır ve kendilerine çeki düzen verirlerdi. Şimdiki cenazelerden ibret almak şöyle dursun, insanlar kahvedeymiş gibi siyaset veya futbol muhabbetiyle vakit geçiriyorlar.
Ülkemiz, on vilayetimizi vuran, asrın felaketini (Kahramanmaraş merkezli iki büyük deprem) yaşadı. Yüz binlerce insanımız hayatlarını konteyner kentlerde sürdürmeye çalışıyor.
Elbirliğiyle yaralarımızı sarmaya çalışırken; can derdinde çırpınan insanlarımıza yaptıkları üç kuruşluk yardımları başa kakanlar, zehir zıkkım olsun diye beddua edenler oldu.
Partileri için istedikleri oyu alamadıklarından, kabahati kendilerinde arayacaklarına millete hakaret ederek cibilliyetlerini sergiliyorlar.
Milletten, milletin değerlerinden kopuk olan bu zihniyet, millet can derdinde iken, nefislerinin pis emellerinin peşinden koşacak kadar alçalabiliyor.
Tüm bu bela ve musibetler, sahip olduğumuz nimetlere şükretmek yerine nankörlük ettiğimiz için başımıza geliyor. Cenabıhakk’ın kesin ölçüsü var: “Nimetlerime şükrederseniz onları arttırırım. Nankörlük ederseniz de onları ellerinizden alır ve şiddetli azaba uğratırım.”
Nimetin kıymetini bilmek, onu Allah’tan bilmek, ‘o’na teşekkür etmek ve verilen nimetleri ‘o’nun emrettiği yerde kullanmaktır.
Herkes sahip olduğu nimetlere bakarak muhasebesini yapabilir. İnsanoğlu, sadece sağlık nimetinin, Müslümanınsa yalnızca iman nimetinin şükrünü eda edebilir mi?
Boğazından ameliyat olan bir arkadaşım, doktorun, bir sinire dokunması sonucu yutkunma özelliğini kaybetmişti. Midesini hortum saldılar, o şekilde beslenebiliyordu. O, bana derdi: ‘Her şeyi bir kenara bırakalım, acaba yalnızca şu yutkunmak nimetinin şükrünü eda edebilir miyiz?”
Çoğumuz, böyle bir nimete sahip olduğumuzdan bile bihaberiz.
Bundan dolayıdır ki, İmam-ı Rabbani Hazretleri, Mektubat’ında şu Farisi beyte sıklıkla yer verir:
Haberin Devamı
‘Vücudumun her kılı, dile gelse de, şükredemem nimetlerinin hiçbirine.’
Meşhur Şirazlı Sadi’nin dediği gibi; yalnızca, her nefeste bile iki nimet vardır. Hem nefesi alışta ve hem de verişte, bize hayat bahşedilir. Sadece nefes şükrünün edasını yapmaya çalışsak, her nefeste iki kez şükran duygusunu ifade etmemiz gerekir.
Biz ise bunun farkında bile değiliz, ne acı!
.
Mertlik bozuldu
#Dünya#FETÖ#PKK
Haziran 19, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
ÜSTAT Necip Fazıl, “Ne kervan kaldı ne at. Hepsi silinip gitti. İyi insanlar iyi atlara binip gitti...” diyerek eskilerin mutluluklarına olan özlemini dile getirir.
İyi insanlar, yalnızca gitmekle kalmayıp iyilikleri de beraberlerinde götürdüler.
Malum eski savaşlar er meydanlarında, yiğitçe yapılırdı. Artık ne o erler ve ne de o meydanlardan eser kaldı.
Zira; “Delikli demir çıktı, mertlik bozuldu!”
Meşhur hikâyede; hasbelkader cenaze namazı kıldırması için zorlanan Bekri Mustafa (ayyaş), namazdan sonra mevtanın kulağına eğilir ve bir şeyler fısıldar. Ne dedin diye sorduklarında ise, şu anlamlı cevabı verir: “Gittiğin yerde, sana dünyanın hallerinden soracaklar. Teferruata girmene gerek yok; yalnızca Bekri Mustafa’nın imam olduğunu söyle, onlar, dünyanın ne hale geldiğini çok iyi anlarlar!”
Dünyamızın son iki asrının (20 ve 21) hikâyesi de böyledir. İngiltere, ardından ABD’nin jandarması olduğu dünyamızın hali pür melali; zulmün, kahpeliğin, kalleşliğin, alçaklığın ve ihanetin zirve yapmasıyla tüm çıplaklığıyla ortadadır.
Ve tabiri caizse, son iki asırdır, dünyanın ipinin ucu bu malum emperyalistlerin elindedir. Mertlik, bunların sözlüklerinde olmadığından, semtlerine bile uğramaz. İnsanların yüzlerine karşı savaştıkları görülmez; hep arkadan dolanır, arkadan iş çevirirler ve sürekli maşa kullanırlar.
Satın aldıkları devşirmelerle, kardeşi kardeşe kırdırırlar. (FETÖ, PKK vb.)
Kurup, donatıp, eğitip geliştirdikleri terör örgütlerini adeta maden ocağı gibi işletirler. Bunlar marifetiyle, hunharca savaşları vekâletle yürütürler.
Bakarsanız, pirüpaktırlar, ellerinde tek damla kan göremezsiniz. Gerçekte ise, hücrelerine kadar mazlum kanına bulanmışlardır. Kızıldan da kızıl, karadan da daha karadırlar.
Vicdanları dumura uğramış (körelmiş), onun yerine kalın cüzdan taşırlar.
Bunlar, milyarlarca insanın kanlarını emen, emdikçe doymayan ve zevk alan devasa vampirlerin ta kendileridir.
Şeytan yaratılalı beri, bunların yapmakta olduğu şeytanlığı görmedi; bunları gördükten sonra da kendini affettirmek için ümidi arttı!
Sorsanız; dünyanın en medeni ülkeleri bunlardır. İnsan haklarına en ziyade saygı duyanlar da kendileridir!
Ülkeleri, özgürlük ve hürriyet timsalidir! Bunların sözde adalet tanrılarının gözleri bağlı, ellerindeki terazi denktir. Böylece tarafsızlığın ve adaletin ve adil yargılamanın öncüsüdürler!
Sözde, demokrasinin beşiğidirler. Bu beşiği, sadece Irak’ta sallarken, bir milyondan fazla masum insanı katlettiler.
Dostunuz ve müttefikiniziz derler, düşmanın yapmadığını, yapmayacağının daniskasını size yaparlar.
Gel de bunca kuzu postuna bürünmüş canavarın kol gezdiği, kavanoz dipli bu dünyada huzur bul ve yaşa!
.
Her şey insanda bitiyor
#İnsan#Balzac#ABD
Haziran 17, 2023 06:293dk okuma
İnsan...
İnsan... İnsan... Her şey insanda bitiyor. Gerisi lafügüzaf (boş laf).
Dünyanın en mükemmel kanunlarına da sahip olsanız, o kanunları yaşayacak-uygulayacak ve uygulatacak insandır. Diğer bir deyişle, insan, işin temelidir. Şu halde, insanı kapsayan temelleri sağlam atmak lazım.
Temelin sağlamlığı eğitimle olur. Sizin eğitiminiz erdemli, hakkaniyetli, bilim ve hakikat yolcusu ve vatansever insan yetiştiremiyorsa çıkaracağınız kanunlardan boşuna medet ummayın!
Malum, Balzac’a atfedilen bir söz vardır: “Kanunlar örümcek ağı gibidir. Büyük sinekler deler geçer, küçük sinekler ise takılır.” Söz gelimi, büyük sinekleri sigaya çekecek yasalar ve Molla Kasımlar mevcut olsa da, sinekleri oburlaştıran bataklıklar kurutulmadıkça adalet ve huzur temin edilemez.
Hemen her devirde büyük sinekler olmuş ve melanetlerini işlemişlerdir. Bugün de varlar ve melanetlerini işlemekteler, yarınlarda da olacaklar. Lakin eğitimle, büyük sineklerin beslenip çoğaldıkları bataklıkları kurutmak elimizdedir.
Bataklıklar kurutulunca, ortalıkta kalan az sayıda büyük sinekle mücadele kolaylaşır ve böylece melanetlerin, toplumu sarmasının önüne geçilmiş olur.
Çünkü üzüm üzüme baka baka kararıyor. Ayrıca kötülükler, nefsin hoşuna gittiğinden, yayılmaları çok kolaydır.
Sittin senedir eğitimin zarfıyla uğraşıyor ve orada elde ettiğimiz başarılarımızla övünüyoruz. Oysa gaye, mazruftur yani zarfın içindekidir. Bina değil, binanın içindeki öğrencidir. Öğrencinin müfredat programıdır.
Devletimizi kuranların yetiştirildiği ve hatta kuruluşun ilk yıllarındaki (1940’lı yıllara kadar) derslere ve içeriklerine baktığımızda, hakikati ceket astarımızın içinde unuttuğumuzu görürüz.
Hemen her şeyde olduğu gibi, eğitimde de kolaycılığa kaçmış ve işi, ABD Büyükelçisi ve ABD’li uzmanlara havale etmişiz (Fulbright Anlaşması-1947) .
O günden günümüze ise, eğitim kelimenin tam anlamıyla yaz-boz tahtasına dönüştürülmüştür. Her gelen Milli Eğitim Bakanı pansuman önlemlerle işin üstünü kapatmaya çalışmış ama yara git gide derinleşmiştir.
Köklü bir eğitim reformunu (her kademedeki eğitimin müfredatını) bir türlü gerçekleştiremedik.
Aklı ve bilimi önceleyen dinimizi, başka dinlerle karıştırarak dini bilimin karşıtı gösterdik ve böylece toplumu sarmalayan öğretmenle imamın arasını açtık ve toplumu böldük.
Bilimler tarihini yanlış (eksik) okutarak, nesillerimize aşağılık kompleksi aşıladık. Zira her şeyi Batılıların bulduğunu, bizim ve Müslümanların bir şey yapmadıklarını, yapamadıklarını söyleyip durduk.
Matematiği, cebiri, logaritmayı, trigonometriyi ve dünyanın döndüğünü, optik hesapları, Ay yılı (355 gün) ve Güneş yılı hesaplanmasını (365 gün, 5 saat, 46 dakika, 24 saniye-Battani), astronomiyi, fiziği, kimyayı, geometriyi, tıbbı, coğrafyayı, haritacılığı, denizciliği ve daha nicelerini Müslümanların bulup geliştirdiğini bu günkü nesiller biliyor mu?
Müslümanların bu kitapları Latinceye ve Avrupa dillerine tercüme edildikten sonra, Avrupalılar bu bilimlerin farkına varıyor. Bu eserlerden öğrenerek yazdıkları, bize örnek oluyor ve biz de bunları Avrupalıların keşfi zannediyoruz.
Biruni Üniversitesi’nde okuyan gence, ‘Biruni kimdir?’ diye soruluyor, genç, bilmediğini söylüyor!
Bizim dinimiz, en üstün rütbenin ilim rütbesi olduğunu bildiriyor. Ve yarın kıyamet gününde şehitlerin kanıyla âlimlerin mürekkebi tartılacak, mürekkep daha ağır gelecektir.
İslamiyet, ‘iki günü müsavi (eşit) olan ziyandadır’ buyuruyor. Yani Müslümanların durmaya-yerinde saymaya bile hakları yoktur. Sürekli ileri gitmek zorundadırlar.
Bu günkü halimize bakınca; öncelikle, üzerimizdeki şu ölü toprağının kaldırılması ve titreyip kendimize, kendi değerlerimize dönmemiz gerekiyor.
.
Kıyamet yaklaştıkça her gelen yeni gün, geçmiş günü aratacaktır.
Haberin Devamı
Zira gün geçtikçe, her türlü olumsuzluklar (kıtlık, ahlaksızlık, doğal felaketler, güvensizlik (terör), huzursuzluk, kaos, salgınlar vb.) artarak devam edecektir.
İnsanlık tarihi boyunca, en büyük sıkıntıyı sevgili Peygamberimiz çekmiştir. Müşrikler (en yakınları da olsa, kendisine ve tebliğ ettiği dine inanmayanlar) tarafından her türlü baskı, dayatma ve zulme maruz bırakılmıştır.
Bir avuç ashabıyla müşriklerin boykotuna muhatap olmuştu. Bu durum yetmemiş gibi hakkında ölüm fermanı çıkardılar; o da imanı ve umudu dışında her şeyini bırakarak, doğup büyüdüğü yurdu terk etmek zorunda kalmıştı (Hicret).
Hicri 10 yılında (M.519), beşer planında amcası Ebu Talib’i, biricik eşi, annemiz Hazreti Hatice’yi, büyük oğlu Kasım’ı ve ardından küçük oğlu Abdullah’ı kaybeder. Müşriklerin boykotu da bu yıl uygulamaya koyulur.
Yürekleri dağlayan bu denli acıların yaşandığı yıl, İslam tarihinde ‘Senetül-hüzün’ (hüzün yılı) diye anılır.
Geçirmekte olduğumuz bu son yıllarımız da hüzünle dolu. Pandemi, yangınlar, seller, art arda depremler, maruz bırakıldığımız ambargolar, enflasyon ve en son yaşadığımız ‘asrın felaketi’ olan, 11 ilimizdeki şiddetli depremler yüreklerimizi dağladı.
İşte bu denli kederli günlerimizde bir Ramazan-ı Şerif Bayramı’nı da ‘Hüzünlü Bayram’ olarak idrak ediyoruz.
Bundan dolayıdır ki ramazanın feyz ve bereketlerinin ruhumuza yansıması da ister istemez buruk bir sevinçle oluyor.
İnançlıyız ve umutluyuz. Bu yüzden ne kadar şükretsek azdır.
‘Bu da geçer ya hu!’ diyerek, yarınlarımıza imanla ve umutla bakıyor ve Rabbimizin buyurduğu gibi, ‘Her güçlükten sonra bir kolaylık vardır’ diyoruz.
Asıl önemli olan; insanlığımızın idrakinde olarak, gereğini yapmaktır. O da, Allah’ın bize bahşetmiş olduğu, sayısız nimetlerin kadir ve kıymetini bilmektir. Üzerimizdeki bütün bu nimetleri, sahibinin (nimetleri verenin) arzusu istikametinde kullanmaktır.
Nitekim nimetlerin kıymeti bilinince, artacağını, bilinmeyip nankörlük edilince de elimizden alınıp şiddetli azaplara uğrayacağımızı bilmeliyiz.
Zira ‘Kuluna zulmetmez Hüdası... Kulun çektiği kendi cezası’dır.
Şu halde yapmamız gereken; her daim açık olan tövbe kapılarından içeri girmek ve Yaradanımızın af ve merhametini dilemektir.
Her gecenin bir sabahı olduğunu bilelim, yeter ki o sabaha arınmış ve boynu bükük olarak ulaşalım.
.
Her geceyi Kadir bilmeli
#Kadir Gecesi#Ramazan Ayı#Kuran-I Kerim
Nisan 17, 2023 06:293dk okuma
KADİR gecesi, yalnızca, âlemlerin övüncü ve rahmeti olan sevgili Peygamberimizin ümmetine verilmiş en kutlu zamandır. En az ‘Bin aydan daha hayırlıdır’ ölçüsündedir, belirlenmiş bir sınır yoktur.
Haberin Devamı
Tıpkı, benzersiz bir ibadet addedilen ve; ‘...Oruç benim içindir, mükafatını da ben vereceğim’ buyurulan Ramazan gibi; Kadir gecesindeki hayır, bereket ve ihsanların çokluğu da (misilsizliği) cenab-ı Hakk’a aittir; kadrinin ölçüsünü ancak o bilir, o takdir eder, mükâfatını o verir.
Zira dünyanın zulmeti, bu gecenin (Kadir) nuruyla (Kuran-ı kerimin bu gece inmesiyle) aydınlanmıştır. Ezelde takdir edilen ve birbirlerinin özlem ve hasretiyle yanıp tutuşan iki Nur (zinnureyn) (Sevgili Peygamberimiz (aleyhisselam) ve Kuran-ı Kerim), bu gecede kavuşmuş; zifiri karanlıkta kalan ve susuzluktan şerhe şerha olan âlem nura ve suya gark olmuştur.
Allahü teala Fetih Suresi’nde, sevgili Peygamberine şöyle buyurur (mealen): ‘Senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetsin diye...’ Müslim’deki bir hadis-i şerifte sevgili Peygamberimiz (aleyhisselam) şöyle buyurur: ‘Kim Kadir Gecesi’ni ayakta geçirirse...’, ‘Kim, iman ederek ve Allahü tealadan umarak, o geceye ulaşırsa, onun geçmiş ve gelecek günahları bağışlanır.’
Böyle bir kişinin de sadece mubah işlerde tasarrufta bulunabileceğini, İbn Arabi hazretleri açıklıyor. Zira kadri ve değeri üstün olan böyle bir insan; Allahü tealanın taşkınlıktan hoşnut olmadığını bilir ve hal ve hareketinde ilahi hududa riayet eder.
Allahü tealanın kudretinin tecellilerinden birisi de zıtları bir arada yaratması, bulundurmasıdır. Nitekim ‘Varlıkların en yoksulu, bir muhtaca muhtaç olan kimsedir. Öyleyse, insandan yoksulu yoktur, çünkü Allah’ı, insandan daha iyi bilen kimse yoktur (yoksunluk ve izzet çelişkisi). Bu bilginin sebebi ise, insanın yaratılışındaki toplayıcılık, aklı ve kendisini bilmesidir’ diyor İbn Arabi Hazretleri.
Allahü teala Hazret-i Musa’ya indirdiği Tevrat’ta şöyle buyurur: ‘Ey Ademoğlu! Seni kendim için, eşyayı senin için yarattım. Benden dolayı yarattığım şeyi (kendini) eşyaya kurban etme!’
Allahü tealayı bilmek, ona ibadet etmek (onun emirlerini üstün bilip onları yerine getirmek ve onun mahlûkatına şefkatli olmak) ve ona yaklaşmak için yaratılan insanın hali bugün nicedir?
Bir kısmı hiç bilmiyor, merak da etmiyor, dolasıyla tanımıyor; diğer bir kısmı ise, biliyor ve tanıyor görünse de, ona, onun bildirdiği yol ve yordamla değil, kendince uydurduğu bir yolla gittiğini iddia ediyor.
Sözde inanan da inanmayan da kendisi için yaratılan eşyanın esareti altında kıvranıp duruyor!
Üstünler üstünü olarak yaratılan insan, hakikatini unutarak, kendi elleriyle kendine, aşağıların en aşağısında yer buldu ve oraya yerleşti.
Sonsuz merhamet sahibi olan Allahü teala, kullarına acıyor ve onları affetmek için Kadir Gecesi gibi emsalsiz fırsatlar veriyor.
Ve düşünmeye davet ediyor. Mülk Suresi 3. Ve 4. Ayet-i kerimelerde (mealen): ‘Yedi göğü birbiriyle tam bir uygunluk içinde yaratan O’dur. Rahmanın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak; bir bozukluk görebiliyor musun?
Sonra gözünü tekrar çevir de bak; (kusur arayan) göz, aradığını bulamadan bitkin olarak sana dönecektir’ buyurulur.
İnsan denilen ‘küçük Kâinat’ (Evren), kendini sahipsiz, sorumsuz ve başıboş mu zannediyor?
Bilmeliyiz ki, kadir bilmeyenin kadri bilinmez!
.
Misilsiz (benzeri olmayan) ibadet, oruç
#Oruç#İbn Arabi Hazretleri#Reyyan
Mart 22, 2023 06:292dk okuma
Yarın, müminlerin en kıymetli ve bereketli ayı olan Ramazan başlıyor.
Âlemlerin Rabbi olan Allahü Teâlâ bu ayı inanan kullarına tahsis etti ve bu mübarek ayda bağışlanacaklarının muştusunu verdi.
Ramazan yanmak demektir; bu ayda günahlar yanar, yok olur; müminler arınır, tertemiz olurlar.
İnsanı günaha sokan nefsinin gayri meşru arzularıdır –ki o arzular sınırsız ve doyumsuzdur- Ramazan’da nefislere gem vurulur ve dizginlenirler.
Oruç (savm) tutmak ve yükselmek demektir. Allahü Teâlâ orucu, diğer ibadetler arasında benzeri olmamakla yükseltmiş ve onu misilsiz addetmiştir.
Malum, ameller niyetlere göredir; kul, neden oruç tuttuğunun bilincinde (Allah için, ‘o’nun emrine uymak için) olmalı, orucunda ve oruçlu iken tüm hal ve hareketlerinde, bu niyetini muhafaza etmelidir.
İbn Arabi Hazretleri orucu, organlarla sınırlı olan nefsin orucu ve kalbin orucu olarak iki şekilde mütalaa eder.
Nefsin orucu, organları sınırları belirtilen işlerden alıkoymak ve sonrasında da, arınıp yükselmektir.
Kalbin orucu ise, kalbi Allah sevgisiyle doldurmak, kalbe Allah’tan başkasını getirmemek ve kalbi ‘o’nun yâdıyla (zikriyle) itminana (huzura) kavuşturmaktır.
Kalp, imanın mahallidir; marifet (Hakk’a ait bilginin) ve muhabbetullahın (Allah sevgisi), sıfat ve esma-i ilahiyenin tecelligahıdır.
Allahü Teâlâ kudsi hadiste şöyle buyurur: “Ben, kâinata, yere göğe sığmadım fakat müminin kalbine sığdım.”
Allahü Teâlâ’nın sığdığı kalpte, başka sevgiye yer olur mu? İşte kalbin orucu, bu genişliği ‘yaratan’ından başkasının doldurmasına izin vermemektir. ‘O’ndan başkasının sevgisinin kalbe girmesi, bu denli orucu sakatlar!
Allahü Teâlâ diğer bir kudsi hadiste (Kudsi hadis: Hazreti Peygamberin Allahü Teâlâ’dan rivayetle ifade buyurduğu hadis) şöyle buyurur: “Orucun dışındaki bütün amelleri kuluma aittir. Oruç ise bana aittir ve onun ödülünü ben vereceğim. Oruç bir kalkandır. Aranızda birisi oruçlu olduğunda, kavga yapmasın ve kızmasın. Birisi kendisine sataşırsa veya kavgaya tutuşursa, ‘Ben oruçlu bir insanım’ desin. Muhammed’in canını elinde tutan Allah’a yemin olsun ki oruçlunun ağız kokusu Kıyamet günü Allah nezdinde misk kokusundan daha güzeldir. Oruçlunun iki sevinci vardır: Orucunu açtığında sevinir, ikincisi ise, Rabbiyle karşılaştığında oruç tuttuğu için sevinmesidir.”
Orucun kalkan olduğu bildirildi; kişinin kendisini bütün kötülüklerden koruyan bir kalkan.
Hz. Peygamber aleyhisselam şöyle buyurur: “Cennette ‘reyyan’ denilen bir kapı vardır. Kıyamet günü oruçlular oradan girecektir ve onlarla birlikte başka kimse girmeyecektir. Şöyle duyurulur: ‘Oruçlular nerede?’ Bunun üzerine oruçlular o kapıdan girerler. Sonuncu kişi girdiğinde, kapı kapanır ve bir daha kimse o kapıdan girmez.”
Cenab-ı Hak oruçlarımızı kabul etsin, cennette, ‘reyyan’ kapısından girmeye layık eylesin. Amin!
.
Kadere dil uzatan nasipsizler
Şubat 25, 2023 06:292dk okuma
Cehaletin daniskasını yaşıyoruz.
Bununla da yetinsek bir derece; yanlışları doğru bilmeyi, bu yanlışlarda ısrar etmeyi, inkârı ve inat etmeyi maharet biliyoruz.
Bilir bilmez konuşmayı, ulu orta atmayı, hiç bilmediğimiz konularda ahkâm kesmeyi, yanlışta ısrar ve inat etmeyi; bütün bu ahmaklıklar yetmezmiş gibi, bir de bu tür hezeyanlarla muhataplarımızı suçlamayı yegâne ilkelerimiz olarak benimsemişiz.
Özetle; bilgisizliği, yalanı, inkârı, suçlamayı ve sureti haktan gözükmeyi şiar edinmişiz.
En bilgisiz olduğumuz ve bildiğimizi sandığımız konuların başında dinimizin esasları ve bunlardan olan ‘kader-kaza’ mevzusu gelmektedir. Bu konuda bilir bilmez konuşulmakta, zihinler bulandırılmakta ve inançlar sarsılmaktadır.
Kendini bilmez kimileri; din veya dini bir konu söz konusu olduğunda, mesela, kaderden bahsedildiğinde, aslan görmüş yabaneşekleri gibi çılgına dönüyorlar!
Akılları sıra, Müslümanları töhmet altında bırakmak için, ‘kaderci’ diye bir şey uydurdular ve bununla, muhataplarını tembellikle, geri kalmışlıkla, gericilikle itham ediyorlar.
Bütün bu tutarsızlıklarıyla, gerçekte bizzat kendilerini suçluyorlar, aşağılıyorlar.
Bir bilseler!
Nasıl bilecekler ki? Cehaletiyle övünen kişi, neyi, nasıl bilebilir?
Halbuki bizim dinimiz; evrenin sebepler âlemi olduğunu söylüyor. Allahutaala her şeyi sebebiyle yarattı, yaratıyor. Nereye bakarsanız, her şeyin fizik, kimya, biyoloji kanunları çerçevesinde meydana geldiğini görürsünüz. Yağmurun sebebi, bulut ve rüzgârdır.
Bu ahmaklar, deprem faciasının, ‘onlara göre’ insanımızın kadere imanından kaynaklandığını, onların deyişiyle kaderciliklerinden meydana geldiğini söylüyorlar.
Dinimiz, “Ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın”, “Sebeplere yapışın-gerekli tedbirleri alın”, “Düşmanın silahlarıyla silahlanınız”, “İki günü eşit olan aldanmıştır”, “İbadet yetmiş çeşittir; en hayırlısı, kişinin rızkını kazanmak için çalışmasıdır”, “İnsan için, ancak çalışmasının karşılığı vardır”, “İlim, Çin’de de olsa gidip alınız”, “İlim her kadın ve erkeğe farzdır”, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” buyuruyor.
Kader, hiçbir şey yaratılmadan önce, Allahuteala’nın ilim sıfatının mahluklara olan bağlılığıdır. Kader, Allahuteala’nın sonsuz önceden (ezel) bilmesidir. Kullarına zorla yaptırması değildir. Diğer bir ifade ile kullar, iradelerinde hürdürler; iyiyi de güzeli de, çirkini de kötüyü de isteyebilirler. Kulların isteyip yapmak istediklerini (iyi veya kötü) yaratan Allah’tır. İşte kulların bu denli istek ve yapmaktaki iradelerini, Allah, sonsuz önceden (ezel) bilmektedir; buna da kader denir.
Allah bildi diye, kul o fiili işlemiyor; kul, o fiili işleyeceği için Allah onu biliyor.
Bu durumda, Allah bize binaları ilme, fenne, akla uygun olarak yapmamızı emrediyor. Biz ise, emri dinlemeyip tam tersini yapıyoruz. Tecelli eden kadere biz sebep oluyoruz. Bizi bu akılsızlığa kimse zorlamadı, biz kendi hür irademizle, isteğimizle tüm bu yanlışları yaptık.
Ellerimizle kendimizi tehlikeye attık; sonuçlarına katlanacağız.
Şu halde; kaderi değil, bu kadere sebep olan kendimizi suçlayacağız!
Kaderi suçlayan ahmaklar, ahmaklıklarına doymasın!
Ve ahiretteki yerine hazırlansın!
.
Ahlaki sefalet
#Birinci Dünya Savaşı#Müslüman#Obez
Ocak 11, 2023
Birinci Dünya Savaşı, maddede dünyanın altını üstüne getirmenin yanında asıl tahribatı manada, dinde, dini değerlerde, ahlakta ve ahlaki değerlerde yaptı.
Homo economicus (ekonomik insan-sadece şahsi çıkarını düşünen, egoist) denilerek, insan, yalnızca tek kanatlı kuş yapıldı ve insanlıktan çıkarıldı.
İnsanın, yalnızca maddesiyle (beden) gelişmesi için çaba harcandı. Bunun yanında, insanı insan yapan insani değerler ihmal edildi. Dini eğitim ya yasaklandı ya da din karşıtı eğitim yapılarak, din ‘afyon’ addedildi.
Oysa insan, ruh ve bedenden yaratılmıştı; bunlardan yalnızca birini ihya ederseniz, diğerini köreltirsiniz. Bedenin ihmali maddi ölüme sebep olur, insanın ruhunu ihmal ederseniz manasını öldürürsünüz.
İnsanın mutluluğu ruh ve beden bir bütün halinde ihya edilmesiyle mümkündür.
Günümüz insanı manasızdır, dini ve ahlaki değerlerden yoksundur. Ruhundaki bu denli açlığı da, bedeni iştahını artırarak gidermeye çalışmış; sapkın ve obez olmuştur.
Manasını yitiren insan sevgisiz ve merhametsiz olmuştur; fıtratındaki sevgiyi kendi nefsine odaklayarak egoist-bencil olmuştur.
Bu yüzden; artık birlikte bir ömür sürdürmek için evlenilmiyor, adeta boşanmak için evleniliyor. Eşlerin birbirlerini ve hatta çocuklarına karşı sevgileri saman alevi gibi olmuş.
Öyle ki birçok insan, eşinden, çoluk çocuğundan ayrı, köpeğiyle yaşamayı tercih ediyor.
Yalan söylemek, çarpmak-çırpmak, hadsiz olmak, saygısız davranmak, hak gasp etmek maharet olmuş; bunları yapmayanlar beceriksiz ve ezik olarak tanımlanmıştır.
Hadsizliğin daniskasını geçenlerde bir sanatçı bozuntusunun cami mihrabı önünde, dekolte kıyafetle poz vermesinde gördük. Bu hadsiz, adap ve ahlak yoksunu kişi, burasının bir İslam diyarı olduğunu ve burada milyonlarca Müslümanın yaşadığını bilmiyor mu?
Camilerin de Müslümanların mabedi olduğunu, oraya ancak ibadet maksadıyla girilebileceğini de biliyor. Kendisi insansa; inansın veya inanmasın camilere o kıyafetle girilemeyeceğini ve hele o tip pozların verilemeyeceğini bilmesi gerekir.
Özrü kabahatinden büyük, şu, sözde savunmaya bakar mısınız: “Ben oranın cami değil, mescit olduğunu zannediyordum!”
Mescidin küçük cami olduğunu bilmeyecek kadar andavallı olduğunu ileri sürüyor da; o iğrenç sahneyi, orada kuran ve o fotoğrafı çekenler de mi bilmiyordu?
Evinizde de 1.000 Mbps İnternet Mümkün!
Bu zavallı tip, herkesi kör, âlemi sersem mi sanıyor?
Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya yeltenen bu ar ve edep yoksunu kişi, bu iğrenç eylemiyle Allah’ın O’na inananların lanetini üzerine çektiğini, çekeceğini bilmeyecek kadar zırcahil mi?
Bu saygı ve adap yoksununu, yuvarlandığı dipsiz kuyudan çıkaracak tek şey; tövbe edip Müslümanlardan özür dilemesidir
.
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
Dilsiz kesilen dünya
#İsrail#Filistin#Gazze
Ekim 16, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
Kim demiş dünyanın, ümrandan uygarlığa doğru yol aldığını?
Bilakis yaldızla kaplı sahte uygarlığıyla iyice ihtiyarlayan, köhnemiş dünyamızın hızla vahşete gitmekte olduğu su götürmez bir gerçektir.
Son iki yüzyıldır, ipin ucunun kimin ya da kimlerin ellerine geçtiğini, sizler, bizden daha iyi biliyorsunuz. Dünyanın jandarmalığına önce İngiltere ondan sonra da ABD soyundu.
Ve bu iki büyük şeytan, o gün bugündür, bütün bir dünyayı yalana teslim ettiler. Öyle ki;zalimler mazlum, mazlumlar zalim, hainler kahraman, kahramanlar hain, soykırım yapanlar uygar (medeni), soykırıma uğrayanlar ya da onları savunanlar barbar (vahşi), misket bombalarıyla sahildeki çocukları, kundaktaki bebekleri hunharca katledenler çağdaş ve ilerici, bu mazlumların haklarını savunanlar ise, yobaz ve gerici.
Kurulduğu günden beri devletini terörle özleştiren ve sürekli mazlum insan avı yapan İsrail, on yedi yıldır Gazze’yi abluka altında tutup, orada yaşamakta olan iki buçuk milyon insana nefes aldırmıyor.
Haberin Devamı
%0,99 faizle 15.000 TL ihtiyaç kredisi! Üstelik dosya masrafı yok!
Enpara.com
Ankara: Yeni İşitme Cihazları Emeklileri Hayrete Düşürdü
Best Hearing Aids
by Taboola
İsrail, yeni dünyanın jandarmaları tarafından nokta şeklinde yerleştirildiği Filistin topraklarında, yıllar yılı icra ettikleri devlet terörü yüzünden Filistin’i nokta şekline getirip, mahut toprakları işgal ettiler. Diğer bir deyişle dağdan gelip bağdakini kovdular.
İsrail, tahrif edilmiş Tevrat’a göre dizayn edilmiş bir din devleti olup, 2000 yıl önce kovuldukları toprakların intikamı için (Arz-i Mev’ûd-Tanrı’nın kendilerine vadetmiş olduğunu ileri sürdükleri topraklar) yanıp tutuşmaktadır.
Mahut toprakların sınırları Nil ile Fırat nehirleri arasını kapsamaktadır. Dolayısıyla ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde kurmak istediği sözde Kürt devleti, gerçekte küçük İsrail’dir. Ve yine bu yüzdendir ki ABD’nin Karaağaç’ta, Suriye’de, Girit’te ve şimdi de uçak gemileriyle Doğu Akdeniz’de konuşlanmasının asıl hedefinde Türkiye vardır.
Zira Türkiye’nin dışında hiçbir ülkede, kendilerine karşı koyabilecek ne herhangi bir güç ve ne de böyle bir niyet var. Zira tüm bu ülkelerin halkları, liderlerinin elinde tutsak, liderleri de uydusu oldukları ülkelerin elinde tutsaktır. Asla bağımsız hareket edemezler.
Zira daha dün hemen hepsi ağababalarından aldıkları talimatla İsrail’le aynı safta yer alma yarışına girdiler.
Haberin Devamı
İsrail, komşu İslam ülkelerinin bu denli aymazlığından da cesaret alarak Gazze’deki bu denli vahşeti sergileyebiliyor. Ve işin tuhafına bakın ki;zalim İsrail başta ABD ve İngiltere olmak üzere Batılı devletlerce desteklenirken, mazlum Gazze halkını savunan Türkiye’den ve onun lideri Tayyip Erdoğan’dan başkası yok.
Başta ABD ve İngiltere olmak üzere emperyalist ülkeler, İsrail’i koşulsuz desteklemek suretiyle yangına körükle gidiyorlar; İsrail’in işlemekte olduğu soykırıma alenen ve resmen göz yumuyorlar.
Onların amacı, bölgede vesayet savaşını sürdürmek, taraflara silah ve mühimmat satmanın yanında, bölgeyi paramparça edip kolay lokmalar haline getirmektir ve bölgedeki enerji kaynaklarını ve koridorunu işgal etmektir.
.
Erdoğan ve AK Parti gerçeği
#AK Parti#Erdoğan#CHP
Eylül 09, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
AK Parti, kuruluşunun 22. yıldönümünü kutladı.
Kuruluşunun hemen ertesi yılında yapılan seçimlerle, tek başına iktidara geldi ve o gün bugündür iktidarını sürdürmektedir.
Yeni kurulan (henüz bir yaşında) bir partinin, asırlık partileri geri bırakıp iktidara gelmesi ve daha önemlisi, tek başına olan bu iktidarını da neredeyse bir çeyrek asır boyunca sürdürmesi, dünyadaki demokrasilerde örneği olmayan bir durumdur.
Bizim demokrasimizde ise, bu durumun açıklaması şöyledir: Millet, on yıllar boyu insan yerine konulmamaktan bıktı. Seçip iş başına getirdiklerine reva görülen muamelelerden tiksindi. Her on yılda bir yapılan darbelerden iğrendi. Oylarıyla iktidar yaptıklarının muktedir olamamalarından bıktı usandı. Oylarıyla iktidar yaptıkları onca parti, halkın özlem beklentilerini sigara paketleri üzerine yazdılar; sigaralar bitince de paketi kaldırıp attılar.
Hani egemenlik kayıtsız şartsız milletindi? Milletin fertleri, hastanelere alınmıyor, üniversitelere, orduevlerine giremiyor, mahkemelerden, daha da vahimi milletin Meclis’inden kovuluyor, şehit olan oğlunun törenine alınmıyor, bir şekilde içeri giren yaslı annenin başörtüsü çıkarılmaya zorlanıyor, bunlar ve bunlar gibi daha nice aşağılık eylemler bu milletin evlatlarına reva görülürken; haklarını savunmak için iktidara getirdikleri şapkalarını alıp gitmekle yetiniyor.
Hiç kimse vesayete dur demiyor, diyemiyor.
İşte sandığa yansıyan ve onları patlatıp AK Parti’yi iktidara taşıyan milletin bu öfkesiydi. Eskiye ve eskilere duyduğu nefretin yansımasıydı.
AK Parti bu denli tepki oylarıyla iktidara geldi. Peki, bunca uzun iktidarını nasıl sürdürdü ve sürdürebiliyor derseniz, bunun da cevabı çok açıktır:
Milletin oylarına sahip çıkan, vesayete bayrak açan ve ölümü pahasına mücadele yürüten Erdoğan sayesinde. Milletin bağrından çıkan ve milletin dertleriyle hemhal olan Erdoğan’ın karizmatik kişiliği sayesinde hem parti bölünmeden yoluna devam etti ve hem de tek başına iktidarını sürdürdü.
Demokrasi tarihimiz boyunca gelip geçen hiçbir siyasetçi, vesayetle mücadeleyi göze almadı, alamadı. Erdoğan ise, hem vesayetle ve hem de vesayetin içimizde konumlandırdığı şer odaklarıyla (başta FETÖ ve PKK) ölümüne mücadele etti.
Erdoğan, vesayeti yenmekle; Meclis’in duvarındaki ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ sözünü kuvveden fiile çıkardı. Demokraside olması gereken milli iradeyi hâkim kıldı.
Erdoğan’ın bu başarısı, CHP’yi bile şirazesinden çıkardı.
Bundan böyle hiç kimse ve hiçbir parti, millete tepeden bakarak, milletin değerleriyle alay ederek, milleti dışlayarak ve milleti horlayarak oy alamaz.
Zira Erdoğan, ters çevrilen ve en alta itilip ‘Altta kalanın canı çıksın’ denilen milleti, milletin istek ve beklentilerini en üste koydu.
Demokrasinin gereğini yaptı. Başkaları gibi demokrasicilik oynamadı, sağ gösterip sol vurmadı.
Eksiklikler yok mu? Yanlışlıklar yapılmadı mı?
Haberin Devamı
Elbette var ve şüphesiz yapıldı.
Ama her şeyden önemlisi, vesayet yenildi ve kervan, doğru yola konuldu.
Bundan böyle patinaj yapmayacağız, hep ileri daha ileri gideceğiz.
.
Zincirleri kırdık
#İsmet İnönü#ABD#NATO
Eylül 06, 2023 06:292dk okuma
1946 seçimlerinden beri, demokrasi ile idare ediliyoruz diye boşuna avunmuşuz.
1940’lı yılların özellikle ikinci yarısında, İsmet İnönü’nün ABD ile yapmış olduğu ikili anlaşmalarla ve bilahare NATO’ya girişimizle birlikte adeta ABD’nin uydusu olduk.
Özellikle savunma ve güvenlik konularında, bizim hiçbir şey yapmamıza gerek yoktu. Zira lazım olan ve olacak her şeyi ABD bize verecekti!
ABD’ye öylesine körü körüne güvendik ve bel bağladık ki, geleceğimizi ipotek altına aldıracak Milli Eğitim’imizin müfredatını bile ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve ABD’li uzmanlara havale etmiştik.
Kazın ayağının öyle olmadığını çok kısa sürede gördük ve halen daha da görmeye devam etmekteyiz. Bize her şeyi vereceğini vadeden ABD, bir şey vermediği gibi, bunları elde etmek için, yapmamızı da engelledi.
Böyle yapmakla, açıkça şunu söyledi ve hatta ihtar etti! “Sen, bağımsız ve bağlantısız bir ülke değilsin, benim uydum olan bir ülkesin. Kendin silah üretemezsin; benim veya NATO’nun verdiği silahları da kullanamazsın!”
Bir adam gömülü bir zincir buldu, attı ve ne olduğunu görünce sıçradı
Nitekim en lazım olduğu yerde (Kıbrıs Barış Harekâtı’nda) kullandırtmadı. O gün bugündür terörle yaptığımız mücadelede de gerekli silah ve mühimmatı vermedi, kendimiz yapmaya kalktığımızda ise, hem kendisi ambargo uyguladı ve hem de başkalarına ambargo koydurdu.
Özetle; ABD ile ‘Böyle dost düşman başına!’ diyebileceğimiz bir süreç yaşadık ve yaşamaya devam etmekteyiz.
Vesayet sargısından çıkmak isteyen başbakanların başlarına olmadık belalar açıldı; kimi darağacında sallandırıldı (Menderes), kimi makamından alaşağı edildi (Demirel), kimisine de siyaset ve dünya dar edildi (Erbakan).
Türkiye’nin kalkınması ve kalkınmış ülkeler arasında yerini alması için, ayağındaki bu prangalardan kurtulması şarttı.
İşte Sayın Erdoğan, yirmi yılı aşkın iktidarında gözünü kararttı ve için için çalışarak sabırla koruğu helva yaptı.
Aşılmaz denilen vesayet duvarından her gün bir taş alarak; Berlin Duvarı’ndan daha çetin olan seddi yıkıp geçti.
Artık Türkiye, kendi kararlarını ABD’ye sormadan alabiliyor.
Artık Türkiye kendi ürettiği silahlarla terörle mücadele edebiliyor.
Artık Türkiye, ABD’ye danışmadan ve ondan müsaade almadan sınır ötesine gidip teröristleri inlerinde vurabiliyor.
Haberin Devamı
Artık Türkiye ABD’ye ve hempalarına rağmen kendi silah ve mühimmatını üretebiliyor.
Artık Türkiye, ABD’nin desteğiyle sınırında kurulmak istenen terör devletçiğine hayır diyor ve ABD’ye rağmen kurulmasına müsaade etmiyor.
Artık Türkiye hakkını ve hukukunu kimseye çiğnetmiyor.
Türkiye artık gerçek bağımsızlığına kavuşuyor.
Daha ne olsun?
.
İmamoğlu’nun karnesi
#Ekrem İmamoğlu#CHP#İBB
Eylül 04, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
Ekrem İmamoğlu ve onunla, bilinen CHP’nin hizmet dışı siyaseti İstanbul’a adeta bir kâbus gibi çöktü.
Onun İBB Başkanlığı’na oturuşuyla İstanbul, belediye hizmetleri bakımından fetret devrini yaşıyor.
Biz İstanbullular olarak, 1994 yılında başlayan AK Partili dönemleri mumla arıyoruz. Merkezi hükümetin hizmetleri olmasa (özellikle ulaşımda), İstanbul’da yaşamak mümkün olmayacaktı.
Nitekim önceki dönemde yapılan Melen suyu sayesinde bugün İstanbul’un su ihtiyacının %76’sı sağlanmaktadır. Bu proje olmasaydı, bugün İstanbul susuzluktan kıvranıyordu.
İnsan İstanbul gibi bir mega kentte beş yıla yakın belediye başkanlığı yapar da orada yaşamakta olan yirmi milyona yakın nüfus için bir gram su tedariği yapmaz mı? Bir bardak olsun, İstanbul’un suyuna katkıda bulunmaz mı?
Kuraklık yüzünden İstanbul’daki barajlardaki su seviyesi S.O.S veriyor. Su seviyesi yüzde 18’in altına düşen barajlar var; o ise hiçbir şey olmamış gibi gününü gün ediyor.
Ekrem İmamoğlu hizmette sıfır lakin yalan, algı ve propagandada süper. Bu hususta kimse eline su dökemez; Hitler’in propaganda bakanı Goebbels bile.
Partisiyle birlikte bütün metro projelerine karşı çıktı; bununla birlikte AK Parti’nin yaptığı ve yapmakta olduğu tüm metroları, ‘Ben yaptım, yapıyorum’ diye caka satıyor.
Ta Tayyip Erdoğan’ın belediye başkanlığı döneminde hizmete açılan Merter’deki otoparkı ve Şişli’deki Cemal Kamacı Spor kompleksini hizmete açtım diye afişler astırıyor.
İstanbul’un batı yakası maalesef metro konusunda üvey evlat muamelesi görüyor. Bakırköy, Küçükçekmece, Avcılar, Esenyurt, Beylikdüzü ve Büyükçekmece ilçeleri unutuldu. Beş milyona yakın bir nüfusun yaşadığı bu bölge terk edilmiş durumda.
Ama gelin görün ki, bu ilçelerden geçmekte olan E-5 karayolu üzerindeki köprülerde İBB’nin Beylikdüzü metrosu ilanları var. Milletin gözünün içine baka baka yalan söylemeyi de İmamoğlu ve avanesinde gördük.
İnsanda biraz Allah korkusu ve kullardan utanma duygusu olur; bunlarda hiçbirisi yok.
Tamamen algı ve yalan üzerine kurulmuş bir siyasetle nereye gideceğini zannediyor? Perişanlığı yaşamakta olan İstanbullu tüm bu kepazelikleri görmüyor mu?
Haberin Devamı
Arabasının değerini merak edenler buraya!
Carvak
|
Patrocinado
Seçimlerden önce, deprem korkusu salarak İstanbul için her yıl 100 bin yeni konut sözü vermişti. Beşinci yılın içindeyiz, ortada tek bir konut bile yok. Üstelik yapmak isteyen AK Partili belediyelere de engel üstüne engel çıkarılıyor.
Bakınız kendi itirafına: ‘İstanbul’u kazanan, Türkiye’yi de kazanır!’ Ee; İstanbul’u kazandılar, neden Türkiye’yi kaybettiler? Sebebi çok açık, İstanbul’daki performans düşüklüğü.
AK Parti’ye de Türkiye’yi (merkezi yönetim) kazandıran, başta İstanbul olmak üzere, yerel yönetimlerde gösterilen üstün hizmet anlayışıdır.
İmamoğlu bunun lafını ediyor ama gereğini yapmıyor. Daha doğrusu, yalan ve algılarla yaptığını zannediyor.
Zannediyor ki, bir de utanmadan CHP liderliğine ve hatta cumhurbaşkanlığına heves ediyor.
Adama demezler mi; ne yüzle?
Ne diyelim aç tavuk, kendini darı ambarında sanır!
.
Adalet nerede
#Adalet#ABD#İşgal
Eylül 02, 2023 06:293dk okuma
Dünya üzerinde adaletin uygulandığı ender zamanlar ve mekânlar olmuştur. Günümüzde ise adalet, kelimenin tam anlamıyla sırra kadem basıp Kaf Dağı’nın ardına saklanmıştır.
Adaletin olmazsa olmazı, hakkın haklıdan yana tecelli etmesidir. Maalesef dünyanın hemen her yerinde hak güçlüden yanadır. Ki, bu durum eski kavimlerin helakine sebep olmuştur. Aynı suçu işleyen zengine ceza verilmezken, sözde adalet adına fakirlerin ve güçsüzlerin canlarına okunmuştur.
Vaktiyle cehaletini epey bir tahsille yapıp lise hocası olan biri bana, “Görüyorsun, dinde de adalet zenginden yana; zira adaleti ile ünlü olan Hz. Ömer bile (adalet mülkün temelidir) demiş” dedi.
Zavallı, devlet manasına gelen ‘mülk’ kelimesini mal-mülk-zenginlik zannetmiş ve adalet timsali o büyük zata bu iftirayı atma cüretinde bulunmuştu. Bu tipler, bugün bile bol miktarda vardır.
Adaletin zıddı zulümdür.
Her şey en ince yerinden, zulüm ise en kalın yerinden kopar. Zulüm sürekli olmaz, olamaz; zira zalim tez elden belasını bulur ve kendi başını yer. Bu hal, devletler planında da böyledir.
Bakınız; Suudi veliahdı (artık kral sayılır), vatandaşı olan bir gazeteciyi İstanbul Konsolosluğu’nda öldürtüp yok ettirdi. Bütün dünyanın gözleri önünde işlenen bu cinayet görmezden gelindi.
Neden dersiniz?
Çünkü ABD başta olmak üzere ağababaları öyle istedi. Emperyalizmin öncülüğünü yapan ABD, 500 milyar dolar haraç alarak ve Suudi Arabistan’ı kölesi yaparak işin üzerine gitmedi.
Son BM Genel Kurulu’nda ise, bu vahşetten dolayı Suudi Arabistan yalnızca kınandı, o kadar.
İşte! Tüm dünyanın adaleti!
‘Allah’ın on pulunu bekleye dursun on kul, bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.
Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa, yaşasın kefenimin kefili karaborsa!’ (N.F.K)
Ama gelin görün ki Suudi Arabistan’ın Filistin’i unutup İsrail’e yanaşması bile onu kurtaramayacaktır. Zira ABD’de devran değişti ve yeni yönetim, eski defterleri bir bir açmaya başladı. Bunların arasında, Kaşıkçı’nın katledilmesi dosyası da var.
Zalimlerin birbirlerine musallat olması, mazlumların nefes almasına yarar.
İsrail, dünyanın gözleri önünde onca cinayetleri (devlet terörü) işleyip masum kanı döküyor, tüm yaptıkları yanına kâr kalıyor. BM’den aleyhinde karar çıksa bile bu karar ABD tarafından VETO ediliyor.
İsrail de bildiği yapmaya devam ediyor.
İsrail, ABD’nin desteğiyle meydanı boş buldu ve arzuladığı pervasızlığı, olabildiğince sergiliyor.
Şu halde, fakir ve güçsüzün adil olması pek bir şey ifade etmiyor. Zengin ve güçlü olanın adil olması gerekiyor. Özellikle devlet planında, güçlü ve adil olan payidar yani kalıcı olur.
Sovyet zulmü, demir yumrukla ancak 72 yıl yaşayabildi (1917-1989). Darısı ABD’nin ve diğer zalim devletlerin başına!
Bu, bir temenniden çok, kaçınılmaz bir realitedir. Zira ABD’li tarihçiler (mesela prf. Mc Coy):
‘Portekiz krallığının çöküşü için 1 yıl, Sovyetler Birliği’nin çöküşü için 2 yıl, Fransa’nın çöküşü için 8 yıl, Osmanlı için 11 yıl, Büyük Britanya için 17 yıl yetti. Ve öyle görülüyor ki Amerikan imparatorluğu için 22 yıl yetecek.’
Aynı uzmanlar ABD’nin çöküşünün Irak işgaliyle (2003) başladığını ifade ediyorlar.
Sonuç itibarıyla bu dünya; etme-bulma dünyası olduğuna göre; hak, er ya da geç mutlaka yerini bulacaktır.
Zira Hak, mühlet verir ama asla ihmal etmez!
.
Dünya diken üstünde
#Rusya#Ukrayna#NATO
Ağustos 30, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
Rusya Ukrayna savaşı bir haftada bitecekti, bir yılı geçti hâlâ biteceği yok. Bitmediği gibi, nereye evrileceği de belli değil.
Rusya’yı kışkırtıp ateşe iten ABD’nin niyeti belli: Rusya’nın saldırganlığını ileri sürüp bütün bir Avrupa’yı hegemonyası altına almak ve Rusya ile birlikte Çin’i kuşatmak. Nitekim kalan Avrupa ülkelerini de NATO’ya alarak ve daha önemlisi, AB’ye kendi ordusunu kurdurmayarak, bütün bir Avrupa’yı kendine muhtaç hale getirdi.
Daha geçen senelerde Fransa Cumhurbaşkanı “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” demişti. ABD’nin bu hamleleriyle, gerçekte AB’nin beyin ölümünün gerçekleştiği ve her şeyleriyle ABD’ye muhtaç hale geldikleri görüldü.
Bugün AB ülkelerindeki hanelerin yalnızca enerji (elektrik ve doğalgaz) giderleri beş bin avro’nun üzerindedir. Rusya Ukrayna savaşı uzadığı takdirde, yarınlarının daha beter olacağı, bugünden bellidir.
Türkiye, NATO ülkesi olmasına rağmen hem Rusya ile ve hem de Ukrayna ile münasebetlerini iyi şekilde yürütmektedir. Dolayısıyla savaş halindeki Rusya ile görüşebilen tek NATO ülkesi Türkiye’dir.
Türkiye’nin dış politikadaki bu başarısı, tahıl koridorunun açık kalmasını sağlamış ve böylece özellikle Afrika ülkelerindeki açlığın önüne geçilebilmiştir.
Türkiye’nin bu tutumu, yarınlarda oluşabilecek barış koridorunun yerini ve önemini göstermektedir.
ABD, AB’yi her ne kadar hegemonyası altına alsa da dünyanın çok kutupluluğa gitmekte olduğu aşikârdır. Oluşacak yeni dünya düzeninde, Türkiye de küresel güç dengelerinde söz sahibi olacaktır.
ABD, Almanya dahil tüm Avrupa ülkelerine istediğini yaptırıyor ama görüldüğü üzere Türkiye’ye diş geçiremiyor. Türkiye, kendi müstakil politikasını, ABD ve NATO’ya rağmen sürdürüyor.
Dünyanın jandarmalığını elinden kaçırmakta olduğunu gören ABD, bu hırsla Rusya Ukrayna savaşını NATO Rusya savaşına çevirmek istiyor.
Böyle bir durumda Rusya da nükleer silah kullanacağını açıkladı.
Rusya’nın blöf yapmadığı açıktır zira kediyi bile bu denli köşeye sıkıştırırsanız aslan kesilmesi kaçınılmazdır.
Sadece Avrupa cephesinde değil, Pasifik’te de sular ısınıyor. ABD, aklı sıra iki tavşanın (Çin ve Rusya) peşinde aynı anda koşuyor. Bu gidişle ikisini de yakalamayacağı ve ava giderken avlanacağı görülecektir.
Haberin Devamı
Şayet Amerikan seçimlerini Trump ve benzeri bir kişi kazanırsa gelen kişi ABD’yi kendi kabuğuna çeker ve dünya derin bir nefes alır.
Biden ve onun zihniyeti (ABD derin devleti) yeniden işbaşına gelirse,dünyayı büyük tehlikeler beklemektedir.
Bu durumda, tek kutuplu hegemonik gücünü kaybeden ABD’nin ateşle oynaması işten bile değildir.
Asıl o zaman seyredin gümbürtüyü!
.
Halkın savaşı!
#MGK#Aşık Veysel#Genelkurmay Başkanı
Ağustos 28, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
Ta İttihat ve Terakki döneminden beri, yönetim sistemimiz, mütegallibe (zorba) anlayışıyla illetlidir (hastalıklı).
Ülke yönetimini ele geçiren bir avuç seçkinci grup, tüm imkânları, güzellikleri ve hizmetleri kendilerine göre endekslediklerinden; halk ve halkın beklentileri unutulmuş, göz ardı edilmiş ve bunun sonucu olarak azınlık bir tabaka ile halkın arasında maddi ve manevi olarak büyük uçurumlar oluşmuştur.
Bu durumun tipik yansımasını o günlerin gazete manşetlerinde görmek mümkün: ‘Halk plajlara akın etti, vatandaş denize giremedi’. Dolayısıyla Meclis’in duvarındaki ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ sözü havada asılı levhadan ibaret kaldı.
Oluşturdukları bürokratik oligarşi (atanmışların seçilmişlere tahakkümü) ile devletin yönetimi ve denetimi milletten (milletin seçtiklerinden) alınarak, atanmışların bulunduğu üst kurullara ve kurumlara geçer.
Eski MGK toplantılarını hatırlayın; ilgili zevat adeta komünist ülkelerdeki ‘politbüro’ üyeleri gibi bir görüntü verirdi. Genelkurmay başkanı, başbakana bağlı olmasına rağmen (kâğıt üstünde), oturma düzeninde, masanın baş tarafında, her ikisi yan yana bulunurdu.
Daha önemlisi ülkenin devasa güvenlik, (iç ve dış), terör örgütleri ve onların dışarıdaki bağlantıları, dış politika gibi hayati konuları dururken; ‘İrtica ile mücadele’ başlığı altında millete ve milletin seçtiği, masadaki sivil erkana (başta başbakana) gözdağı verilirdi.
Ekonominin patronları bir avuç seçkinci zümreydi ve ‘İstanbul sermayesi’ diye anılıyordu. Bunların da çoğu uluslararası mahfillerin elemanı olup, hükümetlerin karşısında hizalanıyordu.
Tüm bu zorba takımının seçilmişlere olan düşmanlığı, seçilmişlerin maddi olarak da halkın iktidarını savunmalarından kaynaklanıyor. Seçilmiş hükümetler, ‘İstanbul sermayesi varsa, Anadolu sermayesi de olmalı’ diyerek, sermayeyi halka yaymak istemektedir.
Eksik yönleri olmasına karşın Başkanlık sistemiyle, sözde (vesayetle illetli) demokrasiden kurtulduk.
Bir de şimdiki (Başkanlık sistemindeki) MGK’ya ve orada alınan kararlara bakın, eskisiyle aradaki farkı görürsünüz. Yeni MGK kararlarında ülkenin gündemine ve dünya gerçeklerine vurgu var.
Seçilmişleriyle, atanmışlarıyla elbirliğiyle ülkeyi sahiplenme ve ülkenin sorunlarına sahip çıkma var.
Eski MGK’larda atanmışlar, seçilmişlerden hesap sormak için dosyalar dolusu evrakla adeta iddia makamında yer alırlardı. Dosyaların içeriği ise, sade suya tirit cinsinden uyduruk işlerdi.
İmam-Hatip Lisesi’nde cemaatle kılınan ve iftarda toplu kılınan namazın fotoğrafları ‘irtica tehlikesi’ olarak sunulurdu.
Halkın, kendisini ispat ve gerçek demokrasilerde olan haklarını elde etmek için yürüttüğü savaş kolay değil. Bir tarafın elinde her türlü güç varken, halkın elinde sadece ‘oy’u var.
Aşık Veysel’in dediği gibi: ‘İnce uzun bir yoldayız; gidiyoruz gündüz gece’.
..
Osmanlı (ecdat) düşmanlığı
#İlber Ortaylı #İzmir#Atatürk
Ağustos 26, 2023 06:292dk okuma
İZMİR’in CHP’li Belediye Başkanı Tunç Soyer namında bir nadan (bilgisiz, cahil) var.
İzmir’in kurtuluş yıldönümünde, boyundan büyük laflar ederek, içindeki ufuneti kustu.
Ettiği şu iğrenç laflara bakar mısınız: “100 yıl önce bu toprakları yönetenler gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içindeydi. Saraylarındaki saltanatı korumak için bütün bir milleti ateşe attılar. İnsanlık onurumuzu, bağımsızlık tutkumuzu ayaklar altına aldılar, teslim oldular...”
Dikkat ediyor musunuz; işgali yapan soysuzlara, İngiliz’e, Yunan’a tek laf etmiyor. Hırsıza, uğursuza arka çıkıp ev sahibine, mazluma dil uzatıyor.
Şu mantık sefaletine bakar mısınız; sözde sultanlar, saraylarındaki saltanatlarını korumak için bütün bir milleti ateşe atmış. Millet ateşe atıldıktan sonra, sultan, kimlerle ve hangi saltanatı koruyabilecektir?
İnsanlık tarihi boyunca hangi sultan, kral, hükümdar, han, hakan vb. ülkesini satmıştır? Unvanları ne olursa olsun tüm devlet başkanları, saltanatları uğruna ölür, öldürür veya öldürülürler. Ülkesini veya milletini satmak, yalnızca bir şekilde olabilir, o da kendisinin başta bırakılmasıyla.
Yani yabancı bir gücün valisi olmayı kabul eder ve ülkesini o şekilde yönetir! Bu durumun bugün bile birçok örneği var lakin Osmanlı yani Devlet-i Aliyye döneminde böyle bir şeyden bahsedilemez.
İşgalciye tek söz etmeden, ecdadı karalamak ve onlara iftira atmak, cibilliyetinin gereği olsa gerek.
Bahsedilen savaşa, Osmanlı Devleti’ni, padişahın haberi dahi olmadan İttihatçı paşalar soktu. Bu, cahil ötesi ‘echel’ bunu da mı bilmiyor? Bilahare yenilen bu paşalar ülkeden kaçıp gitmediler mi? Ve gittikleri yerlerde Ermeni kurşunlarına hedef olmadılar mı?
Bu nadanlar, akılları sıra Atatürkçü geçinir ve kraldan fazla kralcıdırlar. Ama Atatürk’ün de bir Osmanlı subayı olduğunu ve hatta saraydaki Sultan’ın ‘şehsüvar-i yaveri’, yaver subayı olduğunu dillendirmezler.
Kurtuluş Savaşı’mızı Atatürk ve silah arkadaşları, diğer bir ifade ile Osmanlı paşaları, milletin azim ve kararlılığı ile kazandı.
Rejim değişip saltanat lağvedilip Cumhuriyet kurulunca, ilk yıllardaki karalamalar bir dereceye kadar mazur görülebilir. Zira yeni rejimin yerleşmesinin buna ihtiyacı vardır.
Ama aradan bir asırdan fazla zaman geçti, rejim oturdu artık hiç kimsenin Cumhuriyet’le bir kavgası yoktur ve olamaz.
İlber Ortaylı Hoca’nın dediği gibi, Osmanlı olmasaydı bizler olmayacaktık. Var oluşumuzu kendilerine borçlu olduğumuz ceddimizi nasıl kötüleyebiliriz? Bu durum nankörlüğün dik âlâsı değil de nedir?
Ne idüğü belirsiz kişilere en güzel cevabı milli şairimiz M. Akif Ersoy verdi, buyurun birlikte okuyalım:
‘Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım!
- Boğamazsın ki!
- Hiç olmazsa yanımdan kovarım!
Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam...
.FETÖ konusunda yanlış algılar
#FETÖ#AK Parti#Erdoğan
Ağustos 23, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
FETÖ’nün ipliğini pazara çıkardığımız önceki beş makaleyi anlamazdan gelip sözde bana cevap vermek adına, FETÖ elebaşıyla, kimi AK Partililerin çektirdiği fotoğraflar ve başta Sayın Erdoğan olmak üzere, yine üst düzey AK Partili bakan ve milletvekillerinin, bu melun kişilik için sarfettikleri olumlu ve hatta onu metheden konuşmaları tarafıma gönderiliyor ve ‘FETÖ nerede?’ soruma, ‘İşte burada!’ denilmek isteniyor.
Üstelik bunların birçoğu yüksek tahsil yapmış ve yaşları kemale ermiş kişiler. Doğrusu bu kişiler hakkında üzülmemek elde değil. Zira millet ve devlet hayatımızın bu denli hayati öneme haiz konusuna bile parti gözlüğüyle ve Erdoğan düşmanlığıyla bakma gafleti içindeler.
Ya hu! Bu melun 60’lı yıllardan beri devletin içine sokulmuş bir casus, Amerikan casusu. Bu kişi, yarım asırdır melanetini icra etti. O günden bugüne kimler iktidar olmadı ki! Darbe yönetimleri dahil tüm sivil yönetimler (sağ ve soldaki tüm başbakanlar, cumhurbaşkanları) bu kişiye yardımcı olmak için adeta yarıştılar.
Yarım asır içinde gelip geçen, asker-sivil tüm liderlerin tek istisnası N. Erbakan’dır; o da bunun, Amerikan casusu olduğunu bildiğinden değil, vaktiyle partisini bölen Nurcular olduğu ve bunların da kendilerini Nurcu olarak göstermelerinden dolayıdır.
Devletin tüm istihbarat kurumlarını ele geçirmiş bir casusluk şebekesinden bahsediyoruz. Dolayısıyla bunların verdikleri bilgiler doğrultusunda, sivil ve askeri yöneticiler karar verdiler. Mesela Bülent Ecevit’e bu kişi için devletin elemanı dendi, görevli olduğu söylendi. Ecevit de sonuna kadar bu kişinin arkasında durdu, durmak zorunda kaldı.
Kenan Evren, Süleyman Demirel, Turgut Özal, Tansu Çiller, Erdal İnönü, Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit ve en son olarak da Tayyip Erdoğan bu kişinin ve cemaat olarak bilinen yapının arkasında durdular.
Hatırlayın, o vakitler bu kişiyle fotoğraf çektirmek ve bu cemaatin(!) yanında olmak bir ayrıcalıktı. Bu ayrıcalığa sahip olmak için de hemen herkes yarış halindeydi. Çocuklarını bu yapının kurslarına ve kolejlerine vermek için insanlar birbirini eziyordu.
Sebebi açıktı; bunlar okulları kazanıyor, bunlar iş buluyor, bunlar parmakla gösteriliyordu.
Bu yapıya yarım asır boyunca kadro kurduruldu, hem de tüm devlet kurumlarını donatacak şekilde. Vali ise vali, kaymakamsa kaymakam, polis ise polis (Emniyet MİT’in her kademesi), askerse asker, öğretmense öğretmen, doktorsa doktor, doçentse doçent, profesörse profesör ve tüm branşlarda ve kademelerdeki bürokratlar, bu yapıda sebildi.
Haberin Devamı
Şu kadarını söyleyeyim, geri kalanını siz hesap edin; Genel Kurmay Başkanlığı, Cumhurbaşkanı’na beş adet kurmay albay rütbeli maiyet subayı öneriyor, Cumhurbaşkanı bunlardan birisini seçip canını ona emanet edecek. Bunların beşi de FETÖ’cü! Bu durumu Cumhurbaşkanı bilmiyor ve bunlardan birini tercih ediyor.
Yani ne yapılsa yapılsın, bütün yollar Roma’ya (ABD’ye) çıkıyor.
Sonuç itibarıyla iş, bir noktaya geldi ve bunlar deşifre oldu. FETÖ terör örgütü olarak Kırmızı Kitap’a girdi. Bunları deşifre eden kim? Bunlarla ölümüne mücadele eden kim?
Elbette Tayyip Erdoğan’dan başkası değil.
Maalesef Erdoğan’ın karşısında politika yapanlar (Muhalefet partilerinin büyük bir kısmı) bu yapıyla kol kola girdi, sözde Erdoğan’a ve Ak Parti’ye karşı muhalefet yapıyorlar.
Haberin Devamı
FETÖ de Erdoğan düşmanlığını fırsat bilerek mahut muhalefet partilerine sızdı ve sızmaya devam ediyor.
Şimdi tekrar soruyorum: FETÖ nerede?
.
Milli
#Mahmut Faruk Akşit#BAYKAR#TEİ
Ağustos 21, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
MİLLİLİK, milletlerin olmazsa olmazıdır. Biz de en önemli kurumlarımızın başına milli kelimesini koyduk.
Zira onları, milletin tüm bireylerini kuşatıcı olarak görüp partiler üstü mütalaa ettik.
Milli Savunma, Milli Güvenlik Kurulu, Milli Eğitim Bakanlığı kurumları, bunların başlıcalarıdır. Bu her üç kurumda da devlet politikası geçerli olmalıdır. İktidarların değişmesiyle bu kurumların politikaları değişmemelidir.
Ama aynı iktidar partisinin değişik bakanlarının uygulamalarında bile, özellikle Milli Eğitim Bakanlığı’nda, millilik mefhumunun dikkate alınmadığını görmekteyiz. Zira her gelen bakanın değişik uygulamalarıyla, bakanlık adeta yaz-boz tahtasına dönüştürüldü.
Malum son yıllarda savunma sanayisinde dev hamleler yaptık. Rüyamızda görsek inanmazdık; yedi yıl içinde dokuz ayrı uçak motoru geliştirilip imal edildi ve bunlardan yedi tanesi için seri üretime geçildi.
TEI-TUSAŞ’ın başındaki Prof. Dr. Mahmut Faruk Akşit’in açıklamalarını televizyon ekranında izlerken, çok kısa süre içinde Türkiye’nin nereden nerelere geldiğini gördük ve birçok kişi gibi biz de göz yaşlarımızı tutamadık.
Dost ve müttefiklerimiz (!) daha dün bize, toplu iğne bile üretemeyeceğimizi söylemiş ve aşağılık kompleksiyle bu günlere gelmiştik.
Azmin elinden bir şey kurtulamaz diye boşuna dememişler.
İHA’larıyla, SİHA’larıyla, AKINCI’yla, yerli ve milli helikopterleriyle, yeni nesil uçak motorlarıyla ve bizim bilmediğimiz daha nice sır silah ve mühimmatlarla Türkler ve Türkiye gerçekten ‘çok’ oluyor!
Hem öylesine ‘çok’ oluyor ki, dışarıdakilerin içimizdeki uzantıları (Allah saklasın) iktidara geldiklerinde, Türkiye’nin ‘çok’ olduğu savunma sanayisi sahalarına dokunacaklarını söylemişlerdi.
Tüm dünya ülkelerinin gıpta ile baktığı ve satın almak için sıraya girdiği İHA’ların, SİHA’ların üreticilerinden biri olan BAYKAR’a (Başındaki kişinin Erdoğan’ın damadı olması dolayısıyla) dokunacaklarmış.
Bu şom ağızlı kişiler daha düne kadar Erdoğan’ın kabinesinde bakan olarak yer alıyor ve karşısında söğüt yaprağı gibi titriyorlardı. Ne ara yürek yediler de bunları dillendirir oldular, bilmiyoruz.
İçimizdeki birilerinin millilikten, milli savunmadan, yerli ve milli üretimden anladıklarına bakar mısınız? Türk’e ve Türkiye’ye hangi gözle bakıyorlar?
Prof. Dr. Akşit Hoca, Kadıköy İmam-Hatip Lisesi mezunuymuş... Oradan Boğaziçi Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü’nden 1991 yılında mezun olmuş. Akademik çalışmalarını ABD’de sürdürdü ve eğitim hayatına devam etti. 1993’te makine ve havacılık mühendisliği bölümünde yüksek lisansını tamamladı. Doktorasını 1998’de yaptı, 2004’de doçent, 2015’te de profesör oldu.
Akşit Hoca, yalnızca uçak ve helikopter motorları üretmekle kalmadı, asıl önemlisi Türk insanının neleri başarabileceğini gösterdi.
Türkiye’mizin yüz akı tüm bu hizmetler, arkalarındaki siyasi irade sayesinde gerçekleşiyor.
Bir uçak motorunun yapım aşaması en az altı yıl sürüyor. Bir buçuk yıllık ömürlü hükümetlerle, değil bunları gerçekleştirmek hayalleri bile kurulamazdı.
.
Türk’e ve Türkiye’ye rahat yok
#Topkapı Sarayı#Adalet Kulesi#Moskova
Ağustos 19, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
Daha dün (geçen asrın başlarına kadar), dünya üzerindeki üç kıta-yedi iklimde hükümrandık.
Dünyaya huzur ve adalet Topkapı Sarayı’ndaki Adalet Kulesi’nden yayılıyordu. Moskova’daki, Sudan’daki, Bosna’daki, Lehistan’daki (Polonya), Bakü’deki, Bağdat’taki, Yemen’deki, Tunus’taki vb. mazlumların imdadına Osmanlı sultanlarının fermanları yetişiyordu.
Devlet-i Aliyye (Osmanlı) tarih sahnesinden çekilince meydan yeri emperyalistlere (sırtlanlara) kaldı. Onların da kurdukları birinci sömürü düzeni 22 yıl (1939’a kadar), akabinde kurulan ikinci sömürü sistemi ise 1945’ten başlayarak günümüze değin sürmektedir.
O gün bugündür köprülerin altından çok sular aktı, mazlumların ağlamaktan gözpınarları kururken, zalim vampirler kana doymadı.
Kurulmakta olan yeni bir dünyanın eşiğindeyiz. Bir asırdır uyutulan Türk, istiridyenin bağrında sakladığı inci misali, oyun bozucu ve oyun kurucu olarak, daha açık ifadesiyle mazlumların hamisi rolünde, yeniden tarih sahnesindedir.
Dikkat ediyor musunuz; dünyanın üç kıta yedi iklimindeki ülkelerde, emperyalizme baş kaldıran insan topluluklarının ellerinde, barışın, huzurun ve adaletin timsali Türk bayrakları var.
Neden var acaba, biliyor musunuz?
Neden olacak; Türklerin ve Türkiye’nin güçlenmesini ve yeniden mazlumların hakkını aramasını, zalimlere haddini bildirmesini istiyorlar da ondan.
Bu durumu çok iyi bilen emperyalistler, bu yüzden sürekli olarak Türk’e kefen biçiyorlar. Ne yükselip şaha kalkmamızı istiyorlar ne de ölüp gitmemizi (Topyekûn bir milleti yok edemeyeceklerini bildiklerinden). Bu yüzden sürünmemiz için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar.
1940’lı yıllardan itibaren ve bilahare NATO’ya da girişimizle birlikte ülkemizin tüm kodlarını ellerine geçirmelerine rağmen, başımıza çorap üstüne çorap örmekten geri durmadılar.
Önce ASALA’yı üzerimize saldılar, ardından PKK ve onun uzantıları olan PYD-YPG’yi başımıza musallat ettiler.
İçeride yapamadıkları melaneti, bu kez sınırlarımızın ötesinde denemeye kalktılar. Irak’ı ve Suriye’yi terör örgütlerine dar edince; bu kez içimizde devşirdikleri FETÖ’yü hortlattılar.
Gayeleri çok açık: Türk’e ve Türkiye’ye huzur yüzü göstermemek.
Haberin Devamı
Zira emperyalistler de çok iyi biliyorlar ki Türkler ve Türkiye güçlenince, kendileri istedikleri gibi sömüremeyecek ve zulmedemeyecekler.
Emperyalistler, dün olduğu gibi bugün de Türklerin, mazlumların hamisi ve zalim olan kendilerinin de Molla Kasım’ı olduğunu çok iyi biliyorlar.
Onların şer olarak başımıza musallat ettiği terör örgütleriyle savaşımızı hayra tebdil ettik. Şöyle ki; bu örgütlerle (gerçekte arkalarındaki devletlerle) savaşarak, dünyanın en savaşçı ordusunu meydana getirdiğimiz gibi, bu ordunun 5.nesil silah ve mühimmatını da üretmiş olduk.
Artık hiç kimse Türkiye’ye eski Türkiye gözüyle bakamaz.
Ve artık hiç kimse Türkiye’yi dahil etmeden oyun kuramaz, kurmaya yeltenemez.
Zira cin şişeden çıktı!
FETÖ nerede -1-
#FETÖ#Terör Örgütü#PKK
Ağustos 07, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
Su uyur, düşman uyumaz! En büyük hatayı FETÖ’yü sıradan bir terör örgütü görmekle yapıyoruz.
Cihat Yaycı amiralin işaret ettiği gibi, FETÖ, ayrıca bir casusluk örgütüdür ve bu açıdan da yargılanıp gerekli cezaya çarptırılmalıdır.
Zira bu örgüt dış güçlere (ABD) hizmet ediyor ve onlar tarafından içimize sokulup devletin kılcallarına değin nüfuz ettirildi.
Vesayet döneminde, siyasetçilerin gerekli olan yaptırım gücü bulunmadığından, FETÖ bu sahayı (siyaset arenasını) boş bıraktı. Eğitimde, sivil ve askeri bürokraside palazlandı.
Vesayet döneminde, siyasi partilerde boşuna FETÖ’cü arandı; en büyük kitle partisi olan AK Parti’de bile sayıları iki elin parmaklarını geçmezdi. Öyle iddia edildiği gibi, AK Parti’de 120 FETÖ’cü milletvekili olsaydı, Erdoğan’a adım attırmazlardı.
Erdoğan, vesayetin gücünü kırıp siyasetçinin elini güçlendirince siyasete yöneldiler. Şu an itibarıyla özellikle muhalefet partilerinde cirit atmaktadırlar.
FETÖ ile mücadele, devlet ve millet hayatımızın beka meselesidir. Sahte de olsa, sonuç itibarıyla din temelli olması nedeniyle, FETÖ mensuplarının davalarından vazgeçmeleri düşünülemez.
Nitekim hiçbir FETÖ’cünün, ‘Pişmanım, yanlış yapmışız, kandırılmışız’ dediğini duymadık.
En iyi becerdikleri ‘takiye’ özellikleriyle, her kurum ve kuruluşta kendilerini saklıyorlar.
Son seçimlerde, özellikle muhalefet partilerinin, ihanete varan vaatlerinin FETÖ’cüleri nasıl umutlandırdığını gördük. İntikam ateşiyle yanıp tutuşuyorlardı.
Yaycı amiralin dediği gibi, Erdoğan’ın ve bir avuç savcının mücadele azmi, aşağıya yansımıyor. FETÖ’cülerin sızdığı her kurum ve kuruluş, gerekli mücadeleyi verip bağırsaklarını temizlemiyor.
Mesela; kendilerine ait 20’ye yakın üniversiteleri vardı, YÖK bunların elindeydi. Üniversitelerde oluşturdukları sözde bilim kurullarında yüzlerce kişiyi Dr., Doçent ve Profesör yaptılar.
Bu kişiler, bugün öğretim üyesi olarak görev yapmaktadırlar. Diğer bir deyişle evlatlarımızı, FETÖ’cü öğretmenlere teslim etmişiz.
Bu mudur FETÖ ile mücadele?
15 Temmuz gecesi, bunların ne denli devlet ve millet düşmanı olduklarını görmedik mi? Dünya üzerinde bunlar kadar aşağılık, acımasız ve hiçbir mukaddesi olmayan başka bir terör örgütü yoktur.
Bunlara acırsak, yarın Allah saklasın acınacak hale geliriz.
FETÖ, içimizdeki ABD’dir, ABD’nin şer gücüdür.
Türkiye’ye biçilen rolü görüyor musunuz; terör örgütleriyle (FETÖ ve PKK) mücadele ederken, gerçekte ABD ile mücadele etmektedir. Yani Türkiye, yeni bir bağımsızlık savaşı vermektedir. Üstelik bu kez, tüm emperyalistlere karşı bu savaş verilmektedir.
Her kurum ve kuruluşun başındakiler, kurumlarının asli görevlerinden önce, içlerindeki FETÖ’cülerle mücadeleyi birinci vazife bilmeliler.
Aksi halde, tüm yaptıkları, ‘firavun’un ehramına taş taşımaktan öte bir mana ifade etmez.
.
FETÖ nerede -2-
#FETÖ#Gülen#Devşirme
Ağustos 09, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
Batı emperyalizmi, intikamlarının daniskasını FETÖ’yü başımıza bela ederek aldı ve daha uzun seneler boyu da almaya devam edecek!
Vaktiyle Osmanlının uyguladığı ‘Devşirme’ modelini, bize karşı adeta bir maden gibi işleterek; kardeşi kardeşe, evladı babaya-anneye, memuru amire ve daha önemlisi ülkenin memurunu ve güvenlik güçlerini devletine karşı düşman ettiler.
Tek kelime ile kaleyi içinden fethettiler.
İki ordunun karşılaşmasında, ordu komutanının kendi askerine silahı kafalarına dayayıp ateş komutunu verip hepsinin birden ölmesinden daha korkunç bir zayiatla karşı karşıyayız.
Zira bu kıyım anında bitmiyor ve bu acı dinmiyor. Kanser illeti gibi, vücudun hemen her tarafına metastaz yapmış.
Sahte de olsa, bir şey din referanslı ise, onun yansımaları uzun yıllar ve hatta yüz yıllar boyu sürer. Vaktiyle Hıristiyanlık da yasaklanmıştı, bu dinin mensupları görüldükleri yerde öldürülüyor veya envaiçeşit işkencelerden geçirilip ölümlerden ölüm beğendiriliyordu.
Haberin Devamı
%0,99 faizle 15.000 TL ihtiyaç kredisi! Üstelik dosya masrafı yok!
Enpara.com
Bir adam gömülü bir zincir buldu, attı ve ne olduğunu görünce sıçradı
Greedyfinance
by Taboola
Dünya üzerinde hiçbir yerde kendilerine hayat hakkı tanınmadı. Ne oldu? Bitti mi Hıristiyanlık?
Yerin altına çekildi, on yıllar boyunca kuytularda, dehlizlerde, mahzenlerde için için oluştular. Dünyanın en gizli ve karanlık tarikatı olan Cizvitler böyle oluştu.
Bugünkü dünyada Hıristiyanlığın nereye geldiği cümle alemin malumudur.
FETÖ’nün de en iyi bildiği ve uyguladığı yöntem, malum takiyedir; yani gizlenmek.
Saddam döneminde Irak’ta da, aynı yöntemle ‘Kesnizani’ (kimse bilmiyor-kimsenin bilmediği) tarikatı kurulmuş ve askeriye dahil tüm devlet kurum ve kuruluşlarına nüfuz etmişti. Türkiye, kuzeyden girişe müsaade etmeyince, ABD askeri, Irak’ın güneyinden girip Bağdat’a doğru ilerledi.
Bölgesinde korku salan lakin komuta heyetiyle Kesnizani olan Saddam’ın ordusu tek kurşun atmadan teslim oldu.
FETÖ elebaşı F. Gülen ölse ve hatta ABD yıkılıp yer ile yeksan olsa bile, iliklerimize kadar nüfuz etmiş bulunan FETÖ belası bitmez.
Önceki yazıda işaret etmiştik, milyon kere işaret etsek azdır. Bunların yapılandıkları en tehlikeli yerlerden biri de üniversitelerdir. Zira bunlar devri iktidarlarında tüm yandaşlarına dr., doçent, prof. unvanlarını bol keseden dağıttılar.
Bizler istediğimiz kadar FETÖ’ye karşı olalım; üniversitelerdeki evlatlarımız FETÖ’cü öğretim üyelerinin elinde ise, bizim en şiddetli mücadelemiz bile bir şey ifade etmeyecektir.
Zira, geleceğimizi onlara teslim ediyoruz.
MİT, Askeriye’de ve Emniyet’te yaptığı çalışmayı YÖK’te ve üniversitelerde de aynen sürdürmeli ve kangren olmuş bu uzuvlar kesilip atılmalıdır.
FETÖ nerede? ?
#FETÖ#Millet İttifakı#İslamiyet
Ağustos 12, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
FETÖ tüm canlılığıyla sözde gizliden de gizli olarak içimizde cirit atıyor.�
Onunla topyekûn bir mücadele edildiğini ve hatta bitirilme noktasına getirildiğini zannedenler büyük bir yanılgı içindedir. Daha dünkü seçimler öncesinde gördük; dünyanın dört bir yanından Sayın Erdoğan’ın kaybetmesi için tüm imkânlarını seferber etmiş ve dört gözle Millet İttifakı’nın, yani kendilerinin destekledikleri ve bel bağladıkları kesimin iktidara gelmesini bekliyorlardı!
FETÖ’nün nasıl iktidara gelebileceğini sormayın; kendilerine umut veren muhalefet ittifakı iktidara gelebilseydi, hapishanelerdeki FETÖ’cüleri salıvereceklerini, kamu görevinden çıkarılanların görevlerine iade edeceklerini söylemiyorlar mıydı?
Şu anda FETÖ boş durmuyor, diğer cemaatlere ve sivil toplum kuruluşlarına sızmak için yoğun bir gayretin içindeler.
FETÖ ile mücadele de tıpkı diğer terör örgütü PKK ile olan mücadele gibi yapılmalı ve asla adli kovuşturmalarla yetinilmemelidir. Asıl mücadeleyi fikri sahada yapmalı ve hepsinden önemlisi gelecek kuşaklarımızı bu beladan korumalıyız. Bunun için de öncelikle bu belaya nasıl duçar olduğumuzun sebeplerini bulup onları yok etmeliyiz.
FETÖ, sahte de olsa dini görünümlü bir yapılanmadır. Yani F. Gülen’in ve hatta onun hocasının öğretileri insanımıza din diye sunuldu. O, “Haçlı’nın sizin ülkenizi işgal etmesi çok tehlikeli değildir. Bir kere onlar sizin kadınınıza, kızınıza ilişmezler. İlişmemiş haçlılar” derken; bu ülkenin aydınları, siyasi partileri, cemaatleri, üniversiteleri (ilahiyat fakülteleri) ve hepsinden önemlisi Diyanet İşleri Başkanlığı neredeydi? En önce karşı gelmesi gereken Diyanet’in nerede olduğunu ben söyleyeyim, varın gerisini (diğer kurum ve kuruluşların hali pür melalini) siz hesap edin!
Din konusunda en duyarlı olması gereken Diyanet, FETÖ’nün dinler arası diyalogdan ilham alarak, camilerde hutbelerde okunan ‘Allah katında hak din (gerçek din) İslamiyet’tir’ ayet-i kerîmesinin okunmasını zımnen (örtülü olarak) yasaklamıştı. Bütün camilerdeki hutbelerde, bu ayet-i kerîme okunmaz olmuştu. Bu denli bir cinayeti, ‘gaflet’ deyip geçiştirebilir miyiz?
Haberin Devamı
Mangalda kül bırakmayan ve kendilerinden başka cemaat mensuplarını bile Müslüman saymayan onca cemaat önderleri neredeydiler? Onu da ben size söyleyeyim; en aklı başında gözükenler dahi ‘Bunlar, dinimize eğitimle hizmet eden kardeşlerimiz’ diyerek bu casus şebekesi masum gösteriyorlardı.
Neden biliyor musunuz? Bunların hemen hepsi din cahiliydi de ondan. Ve biz toplum olarak dinimizi bilmemenin bedelini ödedik ve hâlâ daha ödemekteyiz ve bu gidişle daha çok ödeyeceğiz. Bir delinin saçmalıklarını din sanacak kadar cehalet acaba hangi ilahiyat (!) tahsiliyle mümkündür?
Sen; devlet, kurum, kuruluş, sivil toplum, cemaat veya fert olarak bu dinin direği olan İmam-ı A’zam’ı unutup, unutturursan onun yerini FETÖ gibi din bezirganlarının alması kadar daha doğal ne olabilir? Dinini doğru olarak bilmiyorsun ki, buna veya bir başkasına yanlış diyebilesin.
Meydanı boş bulan şeytan, tüm melanetini işler ve bir sapığın yavelerini din diye kabul ettirir. FETÖ de onu yaptı, hem de onlarca yıl boyunca. Hemen herkes de kabul etti ve hiç itiraz eden olmadı.
.
FETÖ nerede? -4-
#FETÖ#Diyanet İşleri Başkanlığı#Diyanet
Ağustos 14, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
'HAÇLI'LAR sizin kızlarınıza, hanımlarınıza ilişmezler. İlişmemişlerdir’ diyen birisi Türk ve Müslüman olabilir mi?
Üstelik bunları yaveleyen F. Gülen’in kendisi Erzurumlu. Yani daha dün Haçlı’ların Müslümanların kadınlarına ve kızlarına iliştiği, onlara akıl almaz işkenceleri uyguladığı memleketten. Bu kişi, iddia edildiği gibi Ermeni kökenli bir kardinal ki, bu sözleri edebiliyor!
Belli ki bu adam din bezirgânı; peki 140 bin personeliyle Diyanet İşleri Başkanlığı, bu soysuzun ipliğini pazara çıkarmak için neden en ufak bir gayret göstermedi?
Bunca saf ve cahil insanımızın zehirlenmesine neden göz yumuldu?
Neden sonra (15 Temmuz 2016 aşağılık darbesinden sonra);o da Sayın Erdoğan’ın talimatıyla, Diyanet, F. Gülen şeytanının 40 yıllık dini söylemlerini incelemeye alıyor ve onun küfür ve günah galerisini gözler önüne seriyor.
Bade harabül basra!
Bu iblis, 40 yıldır bu herzeleri yumurtlarken, milleti dinden imandan çıkarırken neredeydin ey Diyanet?
Haberin Devamı
%0,99 faizle 15.000 TL ihtiyaç kredisi! Üstelik dosya masrafı yok!
Enpara.com
Bir adam gömülü bir zincir buldu, attı ve ne olduğunu görünce sıçradı
Greedyfinance
by Taboola
40 yıl boyunca FETÖ’nün kayığına binip onun borusunu öttüren onca Prof.lar, din adamları, yazar-çizerler, siyasetçiler, kanaat önderleri; neden hiçbir şey olmamış gibi sus-pus oturuyorsunuz?
Siz de pek iyi biliyorsunuz ki, gizli işlenen günahın tövbesi gizli, aşikâre işlenen günahın tövbesi ise aleni yapılır. Aleni şekilde FETÖ meddahlığı yapanlar; açık şekilde tövbe edin ki millet de duysun!
Zira sizlerin yönlendirmesiyle binlerce ve hatta milyonlarca kişi bu iblisin peşinden gitti.
Ebedi felakete sürüklediğiniz bu insanların durumu, sizi hiç mi endişelendirmiyor?
Hiç mi vicdan azabı çekmiyorsunuz?
Bakınız; Diyanet İşleri Başkanlığı, mahut yapı ile ilgili hazırladığı raporda ne diyor: “F.Gülen, 90’lı yıllardan itibaren karma bir teoloji kullanmaya başladı. Yahudilik, Hıristiyanlık, Yunan ve Hint mistisizmi karışımı başka bir dil ve teolojiye yöneldi.”
Yani bu kişinin anlattıklarından İslamiyet’in bir alakası yok. Bu kişi çeşitli dinleri karıştırarak, kendince sözde bir din meydana getirmiş. Dolayısıyla insanları, cennete değil cehenneme davet ediyor. Bu kişi din hırsızı; insanların dinlerini, imanlarını çalıyor.
Bütün bu hengâmenin sonucunda şunun üstünü bir daha kalın çizgiyle çizelim ki, başımıza gelen tüm bu musibetlerin yegâne sebebi, dini yöndeki zır cehaletimizdir.
.Müslümanlar olarak, dinimizin temel esaslarını bilsek; geçenlerde Sayın Erdoğan’ın işaret ettiği ‘Emali Kasidesi’ndeki iman esaslarını bilsek ve hücrelerimize işlesek, bu veya buna benzer diğer şeytanların oyuncağı haline gelir miyiz?
Bunca bedeli öder miydik?
.
FETÖ nerede -5-
#FETÖ#ABD#15 Temmuz
Ağustos 16, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
FETÖ, dünya üzerindeki 170 ülkede, sözde eğitim adı altında faaliyet gösteren bir casusluk teşkilatıdır.
Mahut ülkelerdeki zeki çocuklar, ABD emperyalizmi tarafından devşirilerek, kendi ülkelerinin aleyhinde kullanılacak hale getiriliyor.
Daha küçük yaşta beyinler yıkanıyor ve hemen hepsi birer mankurt haline getiriliyor.
Onca zekâlarına rağmen, beyinleri öylesine uyuşturulmuş ki F. Gülen denilen şeytana tapacak hale getiriliyorlar. ‘Kâinat İmamı’ sıfatı yakıştırılarak, peygamberlerden de üstün bir kişiliğe büründürüyorlar.
Bu çocukları, hayatlarının her kademesinde kontrol edip yönlendirdikleri safhalarda çeşitli suçlara ortak ediyorlar. (Sınav sorularını vermek gibi..) Hırsızlıkla ve başkasının hakkını gaspederek asker veya polis olan bir kişi, bu sırrı ömür boyu açıklayamaz ve daha önemlisi, kendisini bu batağa sürükleyenlerin elinde oyuncak olur.
Bu kişiler hangi görevlerde bulunurlarsa bulunsunlar, görevlerinin elemanı değil, mahut yapının kurşun askeridirler. Kendilerine verilen her türlü maddi ve manevi imkânı (para, mevki vb.), örgütün vereceği talimatlara göre kullanırlar.
Örgüt, ‘Babanı öldüreceksin’ derse, gözünü kırpmadan öldürürler. Hatta bu aşağılık eylemi ibadet hazzıyla yaparlar. Nitekim babasını reddeden evlat ve evladını reddeden babalara çok şahit olduk.
F. Gülen şeytanına dil uzattı diye, babasını ebedi cehennemlik ilan eden ve bunu milletin içinde aleni söyleyen, işinsanı nice tipler gördük.
Akıllarını kiraya vermiş bu kişilerin orduda, generallik rütbesine geldiğini düşünün -ki 15 Temmuz’daki ayaklanma esnasında orduda onlarca FETÖ’cü general mevcuttu-, yatağınızda rahat uyuyabilir misiniz?
Uyutmadıklarını 15 Temmuz gecesi gördük; gözleri dönmüş haşhaşi elemanları, tankları sivil halkın üzerine sürüyor, F-16 savaş uçaklarıyla Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ni, TBMM’yi ve Polis Özel Harekât Merkezi’ni bombalıyorlardı.
Aşağılık kalkışma başarılamayınca, NATO’da görevli onlarca subayımız yurda dönmedi, başta ABD olmak üzere başka ülkelere iltica etti.
Türkiye’nin ekmeğiyle büyüyüp yetişen ve ülkenin savunmasında görev alan bu kişiler, ülkelerini satarak, düşmanın kılıcını salladılar.
Haberin Devamı
Allah saklasın, başarsalardı aynı düşman kılıcıyla milleti kesecek ve ülkeyi, adrese teslim suretiyle ABD’ye peşkeş çekeceklerdi.
FETÖ, kırmızı kitaba, sadece terör örgütü olarak girdi. Bu tanımlama eksiktir; FETÖ hem bir terör örgütü ve hem de bir casusluk şebekesidir.
Yaycı amiral, yerden göğe kadar haklıdır; FETÖ mensupları, ayrıca casusluk yapmaktan, vatana ihanetten de yargılanmalıdır.
.
Erdoğan ve AK Parti gerçeği -2-
#Cumhurbaşkanı Erdoğan#AK Parti#FETÖ
Eylül 11, 2023 06:292dk okuma
ERDOĞAN ve AK Parti’nin Türk siyasi hayatına girişi, tıpkı 1950’deki Menderes ve DP’nin “Yeter söz milletindir!” diyerek sandıkları patlatıp rakibi olan CHP’yi ebedi muhalefete itip tek başına iktidara gelmesi gibidir.
Zira 1950’den önceki tüm seçimler ya şaibeli ya da anti demokratikti. Çünkü tek bir parti vardı ve şehirlerin belediye başkanları ve valileri, aynı zamanda o partinin il başkanlarıydı. Yani şeklen de olsa, demokrasi, bizde 1950 yılından itibaren vardır.
Şeklen diyoruz çünkü, 1950’den sonra da, çok parti olmasına rağmen, iktidara gelen partiler muktedir kılınmamıştır. Cümlesi ve hatta darbe hükümetleri bile vesayet altındaydı; ABD’nin güdümündeydiler.
ABD ise Türkiye’yi avucundan çıkarmamak için bildiği tüm tedbirleri almıştı. Ta 60’lı yıllardan Türkiye’nin 40, 50 sene sonrasının hesaplarını yaptılar ve gördüler ki, ne yaparlarsa yapsınlar, onca kez partilerini de kapatsalar, 2000’li yıllarda Erbakan (yerli ve milli) tek başına iktidara gelecek.
İşte ABD, 40-50 sene sonrasının kadrolarını FETÖ’ye kurdurdu. Erbakan iktidarda olsa bile muktedir kılınmayacak ve gerçek iktidar FETÖ eliyle oluşturdukları bürokraside olacaktı.
Zaten yönetim şeklimiz, esas itibarıyla bürokratik oligarşiydi. Bunlar hancı, iktidarlar yolcuydu; hem de ömürlerinin ortalaması 18 ay olan hükümetler...
Hesapları tuttu; 2000’li yıllarda bekledikleri gibi yerli ve milli bir parti olan AK Parti tek başına iktidara geldi. FETÖ marifetiyle yetiştirdikleri kadroları, mahut hükümete boca ettiler.
Böylece, sittin senedir yaptıkları gibi davul Erdoğan’ın boynunda, tokmak kendilerinin (FETÖ-ABD) elinde olacaktı.
Yerli ve milli iktidar, istediği kadroları gökte ararken yerde bulmuştu! Sözde inançlı (alnı secde yüzü gören) kadrolar, FETÖ- ABD tarafından bol miktarda kendisine sunuluyordu.
Sinsi oyuna dikkatinizi çekerim; sittin senedir inançlı kadrolar uzaklaştırılırken, bunların mücadelesini yerli ve milli iktidarlar veriyordu. Şimdi ise yerli ve milli iktidara sunulan inançlı (!) kadrolara karşı gelinse bile, bu durum dindarlara tahammülsüzlük addediliyor ve kale alınmıyordu.
Oysa 40 yıl boyunca (en çok da AK Parti döneminde) yerleştirilen kadrolar, gerçekte Truva Atı’ydı. Kadrolar, dindar görünümlü olup, milli ve yerli iktidara yutturulmak istendi, yutturuldu da.
Haberin Devamı
Ancak bu hain şebekenin gerçek yüzünü yine milli ve yerli iktidar yani Tayyip Erdoğan ve AK Parti iktidarı gördü. Görmekle kalmadı, bunlarla ölümüne mücadeleye girişti.
Erdoğan ve AK Parti, ülkenin kılcallarına değin nüfuz ettirilen bu karanlık yapıyı tepeleyerek bizi bağımsızlığımıza kavuşturdu. Aksi halde ABD’nin uydusu olmaya devam edecektik.
ABD’nin uydusu olmaya devam etseydik, ne mi olacaktı?
Yerli doğal gazımız ve petrolümüz asla olmayacaktı.
Yerli ve milli savunma sanayimiz asla gelişmeyecek ve böyle bir durumda ne ülkemizi savunabilecek ve ne de terörle gerektiği gibi (inlerine girip) mücadele edebilecektik.
Mavi Vatanımız olmayacak, Ege ve Akdeniz sahillerinde yüzmek ve balık tutmaktan başka bir şey yapamayacaktık.
Rusya-Ukrayna savaşında Ukrayna’nın yanında yer alacak ve Rusya’nın hedefinde olacaktık. Dolayısıyla Karadeniz’le birlikte Türkiye de ateşin içine girmiş olacaktı.
.Erdoğan ve AK Parti gerçeği ?
#Erdoğan#AK Parti #NATO
Eylül 13, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
Erdoğan, vesayeti yenmekle millete rüştünü ispat ettirdi.
Zira vesayet altındaki millet ve milletin özlem ve beklentileri asla dikkate alınmıyordu.
Hikmet-i devlet denilerek, millete rağmen icraat yapmak marifet biliniyordu. Halbuki asıl olan milletti ve devletler millet içindi. Bizde ise bunun tam tersi uygulanıyor ve millet, kime hizmet ettiği belli olmayan devlet için peşkeş çekiliyordu.
Kime hizmet ettiği belli olmayan ifadesini bilerek kullandık; zira vesayet altındaki devletimiz ABD menfaatleri doğrultusunda konumlandırılmıştı. NATO’nun güney-doğu kanadının en uçtaki karakoluyduk.
Bu yüzden başta Rusya olmak üzere tüm komşularımızla düşmandık. Yunanistan ile olan NATO birlikteliğimiz ise tam bir komediydi. Yunanistan öz evlat, Türkiye üvey evlattı.
Bu denli vahim halin tipik örneği Kıbrıs’tır. Yunanistan ve GKRY bütün yanlışlarıyla haklı, Türkiye ve KKTC ise tüm doğrularıyla haksız görülmektedir.
Düşünebiliyor musunuz; AB’ye ortaklık şartlarından olan ‘sorunsuzluk’ orta yerde dururken, hiçbir sorununu çözmemiş olmasına rağmen görmezden gelinmiş ve GKRY, AB’ye dahil edilmiştir.
ABD ve NATO ile dost ve müttefikliğimizden başımıza gelmeyen kötülük kalmadı. Daha açık ifadesiyle ABD ve AB ülkelerinden gördüğümüz düşmanca tavırları başkaca hiçbir ülkeden görmedik.
Yani dememiz o ki, düşman başına diyeceğimiz dost ve müttefiklerimiz bize sürekli şeytan taşlattırdılar, bu yüzden de tavaf yapmaya asla vakit bulamadık.
Dışarıdan onlar bizim yöneticilerimizi; biz de içeriden kendi halkımızı adeta ‘meşguliyetle tedavi’ye tabi tuttuk, pösteki saydırdık.
İşte Erdoğan, tüm bu tabuları yıktı, devletin ve milletin önündeki engelleri kaldırdı.
Başta ABD olmak üzere hiçbir emperyalist devletin derdi başka ülkelere demokrasi götürmek değildir. Onlar için tüm ülkeler pişmiş tavuk hüviyetindedir. Onu yerlerken canlı halinin güzelliği ya da çirkinliği onları ilgilendirmez.
Suudi Arabistan’da demokrasi yok; bu durum ABD veya İngiltere için hiçbir zaman mesele yapıldı mı?
Erdoğan’ın Türkiye’ye kazandırdıklarını, siyasi hırs-rekabet veya başka sebeplerle birileri görmeyebilir ve hatta inkâr edebilir.
Haberin Devamı
Ama milletimizin kahir ekseriyeti görüyor; görüyor ki çeyrek asır boyunca yapılan her seçimde onu ve partisini seçiyor.
Yarın, Türkiye’nin tarihi yazıldığında, Erdoğan’dan ‘Türkiye’yi vesayetten kurtaran ve ülkeye gerçek demokrasiyi getiren lider’ diye bahsedecektir.
Erdoğan hiçbir şey yapmamış olsa dahi (neler yaptıkları ortada), yalnızca bu yaptığı, yani Türkiye’yi vesayet altında inleyen, sürekli patinaj yapan‘uydu’ ülke olmaktan çıkarması yeter de artar bile.
.
Önyargı belası
#Önyargı#Siyaset #Din
Ağustos 05, 2023 06:29
NE yapıp edip bu cennet vatanı, herkesin ayrı dili konuştuğu ve kimsenin başkasını anlamadığı, anlamak istemediği Babil Kulesi’ne çevirdik.
Karşı tarafın ne dediğini dinlemeden kendi bildiğimizi okuyor ve sürekli ahkâm kesiyoruz.
Dünyanın hiçbir ülkesinde olmayan politika hastalığı, bizde fazlasıyla mevcut. Yurdun en ücra köy kahvelerinde bile insanlar, günde en az yirmi kez hükümet indirip bindiriyorlar, mevcudu yıkıp yenisini kuruyorlar.
Malum iki konuda bizim halkımızın her bir ferdi allamedir: Siyaset ve din.
Haddini bilmez bir kısım insanımıza göre, bu iki konunun en cahilleri, siyasetçiler ve din adamlarıdır. Onların bilemediklerini veya bildiklerinin en âlâsını, bu bir kısım hadsizler bilir.
Mahut hadsizlerin gözünde, siyaset ve din adamlarımız, tesadüfen o makamlara gelmişlerdir. Bu yüzden olacak ki, kendilerine şamar oğlanı muamelesi yaparlar.
Hele de siyasetçileri, onları kendileri seçiyor diye, sustalı maymuna çevirirler.
En olmayacak, hukuksuz şeyi kendisinden talep eder, yapmayınca da onun kadar şerefsizi, nankörü, kendini beğenmişi, duyarsızı yoktur derler.
Bu yüzden olacak ki bir kısım siyasetçi de işin kolayını, lügatinden ‘hayır’ kelimesini çıkarmakta bulmuştur. ‘Olur, bakarız, hallederiz’ der ve o gidiş gider.
Sigara paketi üzerinde yazılan mesajın veya verilen sözün hükmü, sigaraların bitip paketinin atılmasına kadardır.
Önyargılı insanlara, siyasetçi ağzıyla kuş tutsa yaranamaz.
Bunlar, iktidardaki siyasetçilerin her şeyi yapmaya muktedir olduklarını lakin yapmadıklarını; ‘Bu iş olmaz, uygun değil, yapamayız’ dediklerinde de, yalan söylediklerine hükmederler.
Zira hiç kimse karşısındakini dinlemez, dinler gibi yapar, kendi bildiğini okur.
Gerçeği hiç kimse merak etmiyor, araştırmıyor, sormuyor. Hele de muhatabı karşı taraftan ise, dünyanın en yalın hakikati de söylense boştur. Zira dinlenmemiş ve dolayısıyla duyulmamıştır.
Fikri sabit, önyargılı, dinlemeyen, merak etmeyen, araştırmayan ve sözde bildiğini okuyan tipik ahmaktır. Ahmağa verilebilecek en güzel cevap ise, sükût etmektir.
Zira atomu parçalayabilir ama ahmağa laf anlatamazsınız.
Bundan dolayıdır ki, en ağır hastaları bile iyileştiren ve hatta ölüleri bile diriltme mucizesi kendisine verilen Hz. İsa, tedavi için yana getirilen ahmaktan kaçmıştır.
Allah’ın elçisi, ahmağın iflah olamayacağını biliyordu; zararından emin olmak için de kaçmaktan başka çare bulamadı.
Fitne fücurun her tarafı kaplayacağı ahir zamanda, dağlara kaçmaktan, insanlardan uzakta yaşamaktan başka çare olmayacağını boşuna söylememişler.
Ne diyelim, Allah iyi insanlarla karşılaştırsın.
Erdoğan’ın başarısının sırrı -1-
#İnönü#Ankara#Cumhuriyet
Temmuz 29, 2023 15:472dk okuma
Paylaş
CUMHURBAŞKANI Sayın Erdoğan, alışageldiğimiz siyasetçilere benzemiyor.
Zira adeta doğuştan siyasetçi. Kendisiyle tam 60 yıllık bir dostluğumuz var. O vakitler (1963) İstanbul’da tek olan imam hatip okulunda birlikte okumuştuk.
Okulun münazara ve futbol takımında temayüz etmişti (sivrilmek, başarıyla öne çıkmak). O, çocukluğundan beri hep ciddiydi; o yüzden ta o vakitlerde ‘Reis’ unvanını hak etmişti. Liselerarası futbol müsabakalarında okul takımının kaptanı olarak, işini öylesine ciddiye alırdı ki kendisini, cephede savaş planları yapan komutan zannedersiniz.
O vakitlerin imam hatip nesli, ötekileştirilmiş olmalarından dolayı dava bilinciyle yetişiyordu. Klasik liselilerden bir yıl fazla okumalarına rağmen, lise mezunu sayılmıyorlardı; üniversiteye gidebilmek için, başka liselerde fark derslerin sınavlarını verip lise diploması almaları gerekirdi. Farklı dersler dediklerini aynı şekilde imam hatip okulunda zaten görüyorlardı ama işkence olsun diye böyle yapıyorlardı.
İki asrı aşkın bir zamandan beri bu toplum; kâh kendi arasında kâh devleti halkıyla kâh halkı devletiyle kavgalıydı. Bu kavgaların çoğu, halkı sıkıyönetim altında tutmak için kurgulanmış sudan bahanelerdi.
Zorba takımının tek hedefi vardı, o da halkı yönetimde söz sahibi yapmamaktı. Zira onlara göre halk cahildi (halkı böylesine cahil bırakan kimdi veya kimlerdi?), kime oy vereceğini bile bilmezdi. (Bugün bile halkın seçimine ve seçtiklerine bu yüzden itibar etmemektedirler.)
Zorba takımı, kendilerini seçkinler güruhu olarak addediyor ve yönetim erkini, babalarından kendilerine miras kalmış bir hak olarak görüyorlardı.
Cumhuriyet’le bile halkı devletiyle kaynaştıramadık. Nitekim İnönü döneminde, köylünün Ankara il merkezine girişi yasaktı! Yabancılar, köylünün pejmürde halini görüp fotoğrafını Avrupa gazetelerinde yayınlarlarsa, dünyaya rezil olacaklarını bildiklerinden bu yola baş vurmuşlardı.
Türkiye toprakları bir imparatorluk bakiyesiydi ve bağrında hemen birçok çeşit insan grubunu barındırıyordu. Ta Osmanlı’nın son döneminden beri, içimizdeki bir kısım zorbalar milliyetçiliği yanlış anlayarak faşizmi hortlattılar.
Haberin Devamı
Cumhuriyet döneminde buna, bir de laikliği yanlış anlama eklendi ve uygulaması İslam düşmanlığı şeklinde icra edildi. Bunlardan sadece bir başörtüsü konusu, bu toplumu onlarca yıl birbiriyle kavga ettirdi. Dünya milenyum çağını yaşarken, biz, başbakanın hanımını başı örtülü diye GATA’ya, hasta ziyareti için bile sokmadık.
İnsanı, tavşan mesabesine konulan bu toplumda tam iki yüz senedir ‘Tavşana kaç tazıya tut!’ oyunu oynatılıyor. Bu hengamede, canının derdine düşen tavşan (halk) ancak kaçabildi. Halkın talep ve beklentiler, hep çıkmaz ayın son perşembesine tehir edildi.
Halkın taleplerini dillendiren siyasi partiler kuruluyor lakin onlar da sudan bahanelerle kapatılıp mensupları siyasi yasaklı ilan ediliyordu.
Haberin Devamı
İşte Sayın Erdoğan, çocuk denecek yaşlarında siyasi arenaya atıldı ve kendisinin de mensubu olduğu; itilenler, ezilenler, yok sayılanlar, ötekileştirilenler, hor görülenler ve her türlü hakarete uğratılanlar adına kavgada yerini aldı.
.
Erdoğan’ın başarısının sırrı -2-
#Erdoğan #Başarı#Siyaset
Temmuz 31, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
Sayın Erdoğan, siyasete en alt basamaktan başlayıp zirvelere ulaştı.
Geldiği her makama, tırnaklarıyla kazıyarak, bileğinin hakkıyla ve çok ama çok çalışarak geldi.
Girdiği yolun ne denli engebeli, dik ve tuzaklarla kurulu olduğunu biliyordu. Ama o, dik duvara tırmanmaya çalışan ve her tırmanışta zirveye yaklaşınca yere düşen ve bunu doksan dokuz kez tekrar edip 100’üncüde başaran karınca misali asla yılmadı ve inandığı yolda devam etti.
Zira o çileye talipti.
Dünyada hiçbir siyasetçi, Erdoğan’ın temposunda çalışmadı, çalışmaz da. Dedik ya Erdoğan dava insanıydı ve kendisini davasına adamıştı. Erdoğan’ın davası, halka ve Hakk’a hizmetti.
Halka hizmetten muacrat, demokrasiyi rayına oturtmak yani milli iradenin üzerindeki vesayet odaklarını ortadan kaldırmak, kararı da yetkiyi de millete vermektir.
Hakk’a hizmetten murat ise, inandığı gibi yaşayabilmektir.
Erdoğan, halkın içinden, diğer bir deyişle ezilenler sınıfından geldiği için, halkın neler çektiğini hakkel yakin (kesin bilgiyle) biliyordu. Bu demektir ki, halkı da halkın özlem ve beklentilerini de biliyordu.
Vesayet odaklarını ve onların iplerini ellerinde tutan dışarıdaki ağababalarını da biliyor ve yakından tanıyordu.
Geriye, bunlarla mücadele şekli, yol ve yöntemi ve hepsinden önemlisi tüm bu şer odaklarına karşı koyacak cesaret kalıyordu.
Diğer bir ifadeyle gözü karalık.
Son seçimler (2023) Sayın Erdoğan’ın siyasetteki başarısının adeta özeti gibidir. Yirmi yılı aşkın bir iktidar yıpranmışlığı karşısında, neredeyse tüm muhalefet yanına ABD’yi, AB’yi ve PKK-FETÖ gibi envaiçeşit terör örgütlerini alarak tekmili birden dizildiler.
Bir tarafta Kasımpaşalı Erdoğan, diğer tarafta tüm muhalefet partileri ve onların arkasında, dünyanın tüm şer güçleri ve onların sınırsız imkânları.
Sayın Erdoğan tek başına bunların hepsini yendi, partisine rağmen yendi. Zira AK Parti ile Erdoğan’ın aldığı oylar arasındaki fark ortada!
Şimdi gelelim Erdoğan’ın başarısının sırrına.
Tek kelime ile tevazu yani alçak gönüllü olması; geldiği yeri unutmaması ve aynı doğallıkla hayatına devam etmesi.
Zira kibir, kendini beğenme ve başkalarından üstün görme hali, bütün iyiliklere engeldir.
Haberin Devamı
Kim de tevazu sahibi ise, yücelir.
Malum iki tip siyasetçi var: Birinci kısımdakiler, buyurgan eda sahipleri olup halka tepeden bakarlar. Erdoğan’ın da dahil olduğu ikinci siyasetçi tipi ise, siyaseti halka hizmetkârlık olarak görür ve halkı velinimeti bilir.
.
Erdoğan’ın başarısının sırrı ?
#Erdoğan#Turgut Özal#Süleyman Demirel
Ağustos 02, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
Sayın Erdoğan alışılagelen siyasetçilere benzemiyor dedik.
Benzemiyor, zira demokrasi tarihimiz boyunca gelen tüm siyasetçiler, vesayete boyun eğdiler. İçlerinde yalnızca Turgut Özal, vesayete direndi ve kalıpları kırmaya çalıştı ama onun da ömrü vefa etmedi.
Önceki siyasetçilere de muhtıralar verildi, darbeler yapıldı; Erdoğan’a da. Öncekiler, kendilerine ve hükümetlerine karşı girişilen tüm bu aşağılık eylemleri sineye çektiler. Şapkalarını alıp giderek; halka ve onun seçtiklerine reva görülen tüm bu kanunsuzluklara karşı durmadılar, duramadılar.
Millet, seçtiği kişilerin, verilen yetkiyi ve kendilerine emanet edilen temsil gücünü kullanamadığını gördü. Bundan dolayı da, onlara gerektiği gibi sahip çıkmadı ve onların arkasından ölümüne gitmedi.
Seçtiği başbakan ve bakanların asılmalarını, milletvekillerinin hapishanelerde çürütülmelerini; içi kan ağlasa da izlemekle yetindi.
Haberin Devamı
%0,99 faizle 15.000 TL ihtiyaç kredisi! Üstelik dosya masrafı yok!
Enpara.com
İleri Teknoloji Mi Dedin?
Opel
by Taboola
Sayın Erdoğan, kendinden öncekilerden daha cesur ve gözü karaydı. Zira o, kadere iman edenin kederden emin olduğunu çok iyi biliyordu. Kaderin üzerinde bir kader olduğunu da ve kul planında tüm tedbirleri almasına karşın, takdir edilen ne ise, onun gerçekleşeceğini de çok iyi biliyordu.
Darbelere en fazla muhatap olan S. Demirel, “Gitmemi isteyen benim ordum. Benim başka bir ordum mu var ki karşı koyabileyim?” derdi.
Erdoğan’ın da bir ordusu yoktu ancak o, ordusunun ordu-millet olduğunun bilincindeydi. Milleti arkasına alarak ve hepsinden önemlisi ölümü göze alarak milletini de ölüme ve meydanlara davet etti.
Demokrasi tarihimiz boyunca, Şöyle geriye doğru bir gidin ve sorun bakalım; hangi siyasetçi halkını ölüme davet eder de halk da ardına bakmadan ölüme (şehadete) koşar?
Düne kadar, değerleriyle ve kendisiyle alay edilen millet, ilk kez kendinden olan ve kendi değerleriyle bezeli, kısaca kendi derdiyle dertlenen bir gönüldaşını lider olarak bulmuştu.
Sittin senedir ilk kez bir siyasetçi, milletiyle böylesine bütünleşiyor ve adeta milyonlarca bedende tek kalp haline geliyordu.
Bundan dolayı da istenen, sadece Tayyip Erdoğan’ın başı değildi; onunla birlikte Türkiye ve Türk milleti isteniyordu!
Erdoğan’a karşı üst üste onca darbe girişimleri oldu, hepsinin üstüne üstüne giderek hiç birisine pabuç bırakmadı. Zira o, tehlikenin gözünün içine bakmanın zafer için şart olduğunu biliyordu.
Ve gelinen noktada dönüp geriye baktığımızda, zafere ulaşanın Erdoğan olduğunu görüyoruz.
Vesayeti ve onun paydaşı olan darbeci zihniyeti yendi ve onları tarihin çöplüğüne attı.
Sahte demokrasiye, diğer bir deyişle demokrasi oyununa son verip ülkeye gerçek demokrasiyi getirdi.
Milli iradenin üstünde güç tanımadı ve onu her şeyin önüne koydu. Artık milletin dediği olacak, milletin özlem ve beklentileri gerçekleşecek.
Bu durumu hazmedemeyen bir kısım aklı evveller ona, ‘diktatör’ diyor!
Kedi de uzanamadığı ciğere mundar der.
Ya bunlar kazansaydı
#Kemal Kılıçdaroğlu#CHP#14 Mayıs Ve 28 Mayıs Seçimleri
Temmuz 26, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
TÜRKİYE’miz 14 Mayıs ve 28 Mayıs seçimlerinde çok büyük bir badire atlattı. Zira hemen her şey iktidar partisinin dahil olduğu Cumhur İttifakı’nın aleyhindeydi.
İki yıllık pandemi döneminde, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ekonominin çarkları ağır aksak işledi. Ardından, kuzeyimizde Ukrayna-Rusya savaşı patlak verdi. Enerji fiyatlarının patlamasıyla birlikte, tüm mal ve hizmetlerde aşırı derecede fiyat artışları oldu.
Ayrıca on ilimizi etkileyen, üst üste asrın depremleri meydana geldi.
Bütün bu olumsuzluklara, bir de içimizdeki doyumsuzların ahlaksızlıkları ve aşırı kazanma hırsları eklenince piyasalar altüst oldu.
Burada bir şerh düşüp önceki hükümet dönemindeki Ticaret Bakanlığı’nın ve hangi partiden olursa olsun belediyelerin, piyasaları denetim konusundaki acizliğini ve tam tabiriyle piyasaların başı boş bırakıldığını kaydetmek isteriz.
Zira biz, serbest piyasa ekonomisinden, piyasaların başı boş bırakılmasını ve tüketiciyi, vicdansız ve insafsız satıcının vicdanına (!) ve insafına (!) terk etmek olduğunu anlayıp uygulamışız.
Tüm bu olumsuzluklar, iktidarın aleyhine, muhalefet partilerinin lehineydi.
Ana muhalefet partisi olan CHP, bu olumsuz şartları bile kullanıp iktidara alternatif olmayı denemedi, olur olmaz partilerle ve hatta terör örgütleriyle ve onların uzantılarıyla, sözde ittifaklar kurup ve daha da vahimi gizli mutabakatlarla ülkeyi uçurumun kenarına getirmeyi yeğledi.
Doğrusu biz, Kılıçdaroğlu’nun, bu kafa yapısıyla neye hizmet ettiğini anlayabilmiş değiliz.
Sözde cumhurbaşkanlığına talip, gerçekte ise devletin o yüce makamını ve yetkilerini başkalarına peşkeş çeken ve kelimenin tam anlamıyla makam hırsıyla ne yaptığını bilmeyen aklı örtük bir hırs kumkumasıyla karşı karşıyayız.
Şu gizli pazarlığa bakar mısınız: Devletin başkanına (Cumhurbaşkanı) bağlı olan MİT’in yönetimini başka bir partiye vermiş ve bununla ilgili gizli mutabakat zaptı imzalamış. Bu durumdan ne kendi partisinin mensuplarının ve diğer ittifak ortaklarının haberleri var.
Ülkenin istihbarat teşkilatının yönetimini, devlet başkanından alıp herhangi bir partiye bağlamak istemek ne demektir? Böyle bir devlet yönetimi olur mu? Üstelik aynı parti, İçişleri Bakanlığı’nı da istiyor. Yüzde 2’lik parti, devlet içinde paralel devlet oluşturacak.
Haberin Devamı
Kılıçdaroğlu buna evet diyor. Bu durum, ‘Ben görüntüde cumhurbaşkanı olayım, gerçekte ise sen cumhurbaşkanı ol ve ülkeyi sen yönet’ demektir.
Öyle ya; ülkenin istihbaratının, valilerinin, kaymakamlarının ve Emniyet ile Jandarma teşkilatlarının yönetimlerini verdikten sonra, siz, neyin cumhurbaşkanı olacak ve neyi yöneteceksiniz?
Ülkemizin ne büyük bir felaketin eşiğinden döndüğünü görüyor musunuz?
Yüzde 2’lik bir partiye, devletin istihbaratını peşkeş çeken bu kafa, yüzde 8 oy alan ‘bölücü’ partilere acaba hangi tavizleri vermişti? Nitekim mahut partilerin yetkilileri, Kılıçdaroğlu’ndan, ‘kendileriyle kapalı kapılar ardında yapmış olduğu görüşmelerde, ne tür tavizler verdiğini’ açıklamasını istemişlerdi.
Haberin Devamı
Bırakınız gizli mutabakat zabıtlarını, açıkça vurgulanan özerklik ve teröristlere af hususları bile ülkemizi paramparça etmeye yetiyor ve artıyordu bile.
Ey akıl! Neredesin?
Çok şükür ki onlarda olmayan milletimizde fazlasıyla var ve onca sıkıntı içinde bile, sahip olduğu o engin irfanıyla, bu akıl fukaralarına pabuç bırakmadı.
Oyunu güven ve istikrardan yana kullanarak, aportta bekleyen tüm çakalların heveslerini kursaklarında bıraktı.
.İmamoğlu balonu
#Ekrem İmamoğlu#Kemal Kılıçdaroğlu#CHP
Temmuz 24, 2023 06:292dk okuma
EKREM İmamoğlu dört yılı aşkın bir süreden beri İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin başındadır.
Biz İstanbullular olarak İmamoğlu’nun elle tutulur, gözle görülür bir hizmetine şahit olmadık.
İşi gücü algıya dayalı reklam ve propaganda. Zaten kendisinin de İstanbul’a pek uğradığı söylenemez. Göreve geldiği günden beri, bir türlü işini sevip İstanbul’a, İstanbulluya hizmete bağlanamadı.
İşin büyüklüğü altında ezildiğinden mi nedir, hep gözü dışarıda; başka görevlere nasıl talip olabilirimin derdinde.
Seçimler öncesinde Meral Akşener’in gazına gelip ‘kazanacak aday’ olarak cumhurbaşkanlığı adaylığı moduna girmişti. Masanın diğer adayları, hep birlikte Kılıçdaroğlu’nda ısrar edince, büyük lokma yiyip büyük sözden vazgeçerek sekiz cumhurbaşkanlığı yardımcılığından birine razı oldu.
Seçimleri kazanacaklarına yüzde 100 emindiler. Makam hırsı gözlerini öylesine kör etmişti ki, parlamento seçimlerini kaybetmelerine rağmen, cumhurbaşkanlığını kazanmaları halinde Türkiye’yi dönüştüreceklerini ileri sürdüler. Halbuki böylesi bir durumda bile topal ördek modeli ile ülke kaosa sürüklenecekti. Zira Millet İttifakı TBMM’den kanun çıkarabilecek çoğunluğa sahip değildi. Bu durumda, söylenilenlerin hepsi yalandı ve havada kalmaktaydı.
Hayali bir zaferin sarhoşluğuyla akılları öylesine örtüldü ki, seçim gecesi, sonuçlar belli olmadan televizyon ekranlarına çıkarak, Kılıçdaroğlu’nu 13. Cumhurbaşkanı ilan ettiler.
Parlamento seçimlerinden sonra, cumhurbaşkanlığı seçimlerini de kaybettiklerini anlayınca hep birlikte şapa oturduklarını anladılar.
Birlik olup Erdoğan’ı yiyemeyince, çil yavrusu gibi dağılıp birbirlerini yemeye koyuldular.
İmamoğlu, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olmak üzere. Zira ikili oynamasından ötürü, yüzünde ‘Rabbi yessir’ler gören Meral ablasını da kaybetti.
Artık girmiş bulunduğu bu çıkmaz sokakta CHP Genel Başkanlığı makamına oynamaktan başka bir seçeneği kalmadı. Bundan böyle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı adaylığı bile çok zor.
İmamoğlu bindiği bu alametle kıyamete gitmek zorunda.
‘Değişim’ diyerek, genel başkandan habersiz gizli toplantılar düzenleyerek kurultaya hazırlanıyorlar. Toplantı kaseti medyaya sızdırılınca rezil oldular. Böylece; mertçe meydana çıkıp genel başkanlığa aday olabilme şansını da kaybetti.
Düne kadar kurtarıcı dedikleri Kılıçdaroğlu, bugün tu-kaka edilmeye çalışılıyor. Kılıçdaroğlu ise kaybetmiş olduğu 12 seçimin pişkinliğiyle, alınan yüzde 48 oyun kendisine ait olduğunu ileri sürerek seçimleri kaybetmediklerini iddia ediyor.
Bu başarıyla (!) CHP’nin başında kalmaya devam edeceğini söylüyor.
Malum, Kılıçdaroğlu’yla birlikte CHP’de işler FETÖ yöntemleriyle (kaset vb.) yürüyor, yürütülüyor.
Sonunda Ekrem İmamoğlu da kasetten nasibini aldı.
Birkaç tavşanın peşinden koşup hiçbirinin yakalanamayacağını İmamoğlu da gördü.
CHP’de meydan yeri kaset savaşlarına kaldı; sıradakileri de önümüzdeki günlerde göreceğiz!
..
Vesayetçiler rahatsız -1-
#Erdoğan#Meclis#TRT
Temmuz 17, 2023 06:292dk okuma
Özellikle kimilerinin görmek istemediği veya ısrarla yanlış gördüğü bir olgu yüzünden toplum kutuplaştırılmak isteniyor.
Malum olan birileri, Erdoğan’ın diktatörlüğünü ve onun yönetim tarzının demokratik olmadığını ileri sürerek Erdoğan’ı şeytanlaştırma, yandaşlarını da ötekileştirme gayretindeler.
Demokratik toplumların temel yasaları, sahip oldukları anayasalarıdır.
Demokrasilerin olmazsa olmazı da milletin hakemliğidir, siyasi iradeyi milletin belirlemesidir. Bu yüzden de Meclis’in duvarında; ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ yazar.
Sözde Atatürkçü geçinenler, çok partili demokratik hayata ve Atatürk’ün hazırlatmış olduğu anayasaya tahammül edemediler ve sadece on yıllık, demokratik bir iktidarı alaşağı edip mahut anayasayı rafa kaldırdılar.
O gün (1961) yapılan ve bilahare aynı zihniyet (demokrasi düşmanı, darbeci zihniyet) tarafından; “Eskisi bol geldi, daraltılması gerekir” denilerek, 1982’de yenisi yapılan anayasalar, hep vesayete endeksli olmuştur.
Her iki anayasaya göre de millet ve milletin seçtikleri iktidarlar asla muktedir kılınmamış, gerçek muktedirler hep vesayet odakları olmuştur.
Bu yüzdendir ki her iki anayasa da sürekli değiştirilmesine rağmen, bir türlü demokratik hayata geçilememiştir. 61 anayasasına göre devrin başbakanı (sözde tek başına iktidar- S. Demirel) bir TRT genel müdürünü bile atamaktan aciz bırakılmıştı.
Yine aynı darbe anayasasına göre, darbeci subaylar, seçilmeden, ömürleri boyunca ‘Temelli senatör’ olarak parlamentoda bulunacaktı. Sadece bu ayıp bile sözde demokrasimizin ne denli antidemokratik ve vesayete endeksli olduğunun tipik göstergesidir.
Her iki anayasada da millet ve milletin seçtikleri 2. ve hatta 3. sınıf vatandaş muamelesi görüyordu.
Bu anayasalarla ne siyasi istikrarı ve ne de temsilde adalet sağlanamadı. Sözde parlamenter sistem oluşturmuşlardı lakin söz de karar da milletin ve onun seçtiği parlamentonun değildi.
‘Diktatör’ diye tesmiye ettikleri Erdoğan, iktidara geldiği andan itibaren, vesayet sistemini kırmak ve gerçek demokrasiye geçebilmek için uğraşıyor; kanunlar çıkarıyor, anayasada değişiklikler yapıyor ve sistem değiştiriyor.
Hâlâ tam manasıyla vesayetten kurtulduğumuz söylenemez. Bu duruma en büyük engel de onca değiştirilmesine rağmen, yürürlükte olan darbe (82) anayasasıdır. Vesayete endeksli muhalefet partilerinin böyle bir derdi olmadığı için, demokratik bir anayasa yapılmasına yanaşmıyorlar.
Haberin Devamı
Eski sistemde vesayetçilerin tuzu kuruydu; zira onlar gerçek iktidardı; milletin seçtiği iktidarları ise parmaklarında oynatıyorlardı.
İktidarları parmaklarında oynatanların millete hangi hayatı reva gördüklerini varın siz düşünün!
En basitinden; işçi-memur ayrımı vardı, birinin gittiği hastaneye diğeri gidemezdi.
Askeriyenin bile kendisine has hastaneleri ve mahkemeleri vardı. Öyle ki mahut askeri hastanelere başörtülü başbakan hanımları, ziyaretçi olarak bile giremezdi!
Halka rağmen yaşamayı maharet bilen bu zihniyetin demokrasi anlayışı şudur: ‘Halk plajlara hücum etti, vatandaşlar denize giremez oldu!’
.
Vesayetçiler rahatsız -2-
#Erdoğan#Meclis #Genel Kurmay Başkanlığı
Temmuz 19, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
Sittin senedir tuzu kuru olan vesayetçiler, sahip oldukları ayrıcalıkları kaybettikçe küplere biniyorlar.
Halbuki onlar kaybettikçe demokrasi, diğer bir ifadeyle millet kazanıyor.
Erdoğan, işin (demokrasinin) tabiatının gereğini yapıyor. Yani Meclis’in duvarında yazan ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ sözünün icabı ne ise, onu yerine getiriyor.
Örnek aldığımızı iddia ettiğimiz ve sözde imrendiğimiz demokratik ülkelere bakalım; hangisinde Genel Kurmay Başkanlığı Milli Savunma Bakanlığı’na değil de Başbakanlığa (o da sözde) bağlıdır?
Hiçbirisinde!
O ülkelerin hiçbirisinde bu işi yapanlar diktatör olmuyor da bizde bu işi yapan Erdoğan’a neden diktatör deniyor?
Erdoğan, tüm hastaneleri, Sağlık Bakanlığı’na bağlayarak bütün vatandaşlarımızın hizmetine açtı; asker-sivil, işçi-memur, işveren ayırımını ortadan kaldırdı. Kişilere Anayasa Mahkemesi’ne başvuru hakkını sağladı.
Ayrıca Erdoğan yaptığı tüm icraatlarını milletin onayından (referandum) geçirdi.
Eski sistemde askeriyenin zirvesindeki isimler her akşam televizyon ekranlarında arzıendam ederlerdi. Öyle ki milletçe üst komutanların isimlerini ezbere bilirdik. Milletin seçtikleri susar, millet adına onlar ahkâm keserdi.
Şu rezillikleri ne çabuk unuttuk? Üst düzey yargı mensupları Genel Kurmay Başkanlığı’na çağrılıyor ve orada kendilerine sözde brifing (gerçekte direktifler) veriliyordu. Hani yargı mensuplarının cüppelerinin önleri düğmesiz ve iliksizdi? Hani kimseden talimat almazlardı?
İşte Erdoğan, demokrasi adına işlenen bu cinayetleri, bu iğrençlikleri ortadan kaldırdı.
Hakkı sahibine teslim edip demokrasinin gereğini yaptığı için mi diktatör oldu?
Erdoğan, başörtüsü zulmünü ortadan kaldırdı; isteyen takıyor istemeyen takmıyor. Takanın da takmayanın da birbirleriyle en ufak bir problemi yok.
Üniversitelerin önlerinde itilip kakılan, okullarına alınmayan, ikna odalarında baskılanan, milletin Meclis’inden kovulan hasılı Türk kadınına reva görülen bu denli aşağılık muamelelerin hangisi demokratikti? Hangisi insan haklarına saygılı bir tutumdu?
Allah aşkına bana söyler misiniz, kaymakamların görevi, kız imam hatip okullarının kapılarına gidip başörtülü kızları okula sokmamak mıdır? Halbuki o kız çocukları biraz sonra girecekleri Kuran-ı Kerim derslerini başları açık olarak görmenin ezikliğini ve günahını yaşayacaklar.
O günah, elbette onu yaptıranlara yazılacak lakin o yavrulara yaşatılan travmalar, onların ruhlarında açılan rahneler (yara) nasıl kapanacak?
Erdoğan, işte halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan bu ülkede bu denli iğrenç ötekileştirmelere son verdi. Vatandaşın devlete, devletin vatandaşına düşmanlığına son verdi. Kimseyi ötekileştirmeden herkesi kaynaştırdı.
Bütün bunları yaparken, vesayetin çanına ot tıkadı, mahut odakların halka tepeden bakmasının önüne geçti.
Egemenliği vesayet odaklarının elinden alıp halka vermek diktatörlükse, Erdoğan en büyük diktatördür.
Demokratlıksa da en büyük demokrattır.
Vesselam!
Vesayetçiler rahatsız ?
#Vesayet#PKK#FETÖ
Temmuz 22, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
Eski sistemin (parlamenter) vesayet odakları, yalnızca içeridekiler değildi; içeridekileri de yönlendiren asıl dışarıdaki odaklar da tıpkı içeridekiler gibi rahatsızdır.
Nasıl rahatsız olmasınlar ki, Türkiye gibi çok önemli bir ülkeyi ellerinden kaçırdılar. Dış vesayetin asıl amacı, Türkiye’yi ‘meşguliyetle tedavi’ye tabi tutup onu istedikleri gibi yönlendirmek ve mana ve maddesiyle sömürmektir.
Son 40 senede sahneledikleri oyunları hep terör üzerine kurguladılar: PKK ve FETÖ.
Bu terör örgütleriyle; bir yandan ülkemizin kaynaklarını kuruturken diğer yandan da ülkemizin geleceğine ipotek koymak istediler. Nesillerimizi ve istikbalimizi çalmak istediler.
Gelip geçen onca devlet insanlarımız içinde yalnızca Erdoğan işe uyandı; tehlikenin büyüklüğünü görmesine rağmen ölümü göze alarak mahut yapılarla mücadeleye girişti.
ABD’ye, AB ülkelerine ve Rusya’ya rağmen güneyimizde bir ‘uydu devlet’ kurulmasına izin vermedi. Bu mücadele el-an bütün şiddetiyle devam etmektedir.
İçerideki terörist sayısı 100’ün altına düştü; onların da eylem yapabilecek güçleri kalmadı.
FETÖ’nün de beli kırıldı; yedi yıllık bir çalışmanın sonunda, Emniyet’teki yapılanması tüm detaylarıyla aydınlatıldı.
Malum bu her iki örgüt de ülkemizin varlığına kastetti. Başarsalardı, ülkemiz paramparça edilip dışarıya (başta ABD’ye) peşkeş çekilecekti.
Bu denli bir bağımsızlık (var oluş) mücadelesi için öncelikle siyasi irade gerekir. Bunun yanında terörü bitirecek silahların üretilmesi bir o kadar önem arz etmekteydi. Zira dost bildiğimiz ülkeler bile bize silah vermedikleri gibi kendimizin üretmesini engellemek için ellerinden geleni artlarına koymadılar.
İşte Sayın Erdoğan hem bu siyasi iradeyi gösterdi ve hem de mahut silahların üretimi için adeta seferberlik başlattı.
Bugün; güneyimizde bir devletin kurulmasına izin vermiyorsak, teröristlere inlerini dar edebiliyorsak, Mavi Vatan’da (Akdeniz’de, Kıbrıs’ta ve Libya’da) hak ve menfaatlerimizi koruyabiliyorsak, otuz yıldır işgal altındaki Türk yurdu Karabağ’ı kurtarabiliyorsak, Karadeniz’de kendi doğalgazımızı, Gabar’da kendi petrolümüzü çıkarabiliyorsak, bu her iki enerji kaynağını diğer sahalarda da arayabiliyorsak, bütün bunları Erdoğan’ın o çelik iradesine ve o irade sonucu Mehmetçiğimizin eline verdiğimiz en modern ve tesirli silah ve mühimmatlara borçluyuz.
Tüm bunları ve daha nicelerini bertaraf etmek için Erdoğan hedefteydi. Dünyanın tüm şer güçleri, bunun için Erdoğan’ın karşısına dikildi.
Ama Anadolu irfanı oyunu gördü ve tuzağa düşmedi. Erdoğan vatan dedikçe vesayet odakları ve onların içimizdeki uzantıları soğan-patates dedi.
Bu milleti tanımadıkları belliydi; zira bu millet, iman ve azminin yanında kazmayla, kürekle, yabayla Kurtuluş Savaşı’nı kazanmıştı. Yalın ayak, aç biilaçtı.
Bu millet değil soğana-patatese; vatanını dünyalara değişmezdi.
Değişmedi de...
Vesayetçiler rahatsız olmayacak da kimler olacak?
Zira şeytan(lar) azapta gerek!
.xxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
.Birinci Dünya Savaşı bitmedi, bitmeyecek!
#Küçük Kıyamet#Birinci Dünya Savaşı#Filistin
Kasım 01, 2023 06:292dk okuma
Birinci Dünya Savaşı ile tüm dünya nizamı altüst olmuş ve bütün bir insanlık haksızlığa, zulme ve bunların temsilcileri olan emperyalistlere teslim olmuştu.
Haberin Devamı
‘Küçük kıyamet’ de denilen bu savaşın fitilini İngiltere ateşlemiş, onun da hedefinde petrol bulunan Osmanlı toprakları ve Osmanlı’nın bayraktarlığını yaptığı İslamiyet vardı.
İngiltere’nin başını çektiği şer güçler savaşı kazandı; bu savaş sonunda gayelerine ulaştılar ancak bununla yetinmediler. Paramparça ettikleri Osmanlı coğrafyasına fitne tohumlarını ekerek ve adeta her petrol bölgesinin başına birer bekçi koyup, oraları sözde devletler yaparak çekip gittiler.
Sınırları cetvelle çizilmiş bu devletçiklerin ortasına da Yahudileri önce yerleştirdiler, bilahare orayı da devletleştirdiler. Filistin toprakları üzerine kurulan bu devlet (İsrail) kurulduğu günden beri kabına sığmadı, sığmıyor, sığmayacak.
Sürekli genişlemeyi ve topraklarını Nil ile Fırat arasına yaymayı, Tanrı Yehova’nın kendilerine bir vaadi ve hatta emri olarak inanıp, öyle hareket ettiler ve etmeye devam ediyorlar.
Diğer bir ifade ile dağdan gelip bağcıyı kovmayı maharet bildiler, biliyorlar.
Malum İsrail, yalnızca İsrail’den ibaret değildir; başta ABD, İngiltere, Almanya, Fransa ve İtalya olmak üzere Batılı ülkeler ve bunların aveneleri olan ‘uydu’ ülkeler İsrail’le beraberdir.
Başlangıçta Arap ve İslam ülkelerinin Filistin (Kudüs) diye bir davaları vardı; bu yüzden de İsrail’e karşı mesafeliydiler. Bu ülkelerin hemen hepsi zamanla davalarını unuttular ve Filistin’i kendi başına bıraktılar. İsrail de Filistinliler ile adeta kedinin fareyle oynaması gibi oynadı.
Ve BM Genel Sekreteri Guterres’in dediği gibi: “Filistin halkı 56 yıldır boğucu bir işgale maruz kalıyor. Topraklarının sürekli olarak yerleşim yerleri tarafından yutulduğunu, ekonomilerinin tıkandığını, insanlarının yerinden edildiğini ve evlerinin yıkıldığını gördüler. İçinde bulundukları zor duruma siyasi bir çözüm bulma umutları yok oluyor.”
Sadece bugünkü savaş ortamında değil, dün de bu yoğunlukta olmasa da (56 yıl boyunca) bu kepazelikler sergilendi. Ne Arap ülkelerinden ne İslam ülkelerinden ve ne de dünyanın geri kalan ülkelerinden, kimseden ses çıkmadı.
Tüm bu ülkeler, İsrail’le münasebetlerini düzeltmeye ve geliştirmeye gayret etti.
Devlet olmayan bölge devletlerinden devletçe davranmalarını beklemek ham hayaldir. Evet, Arap ülkeleri sadece petrol vanalarını üstelik kısa bir zaman diliminde kıssa başta ABD olmak üzere tüm dünya ülkeleri hizaya gelir. Lakin bu ülkelerin hiçbirisi bağımsız ve bağlantısız değil; hiçbirisi kendi başına hareket edemez.
Gelinen bu noktada dünya yeniden ve çok kutuplu olarak kurulmak zorundadır.
Birinci Dünya Savaşı’yla oluşturulan devletçikler tarih sahnesinden silinecekler. Zaten birçoğunun sadece adı var, kendileri yok.
.Medeniyet mi dediniz?
#Netanyahu#Birleşmiş Milletler Teşkilatı#NATO
Kasım 04, 2023 06:292dk okuma
Algıya, yalana, hileye, desiseye, iftiraya ve her türlü alçaklığa ve kahpeliğe teslim edilmiş bir dünyada yaşıyoruz.
Haberin Devamı
Tüm bu cinayetleri ve alçaklıkları işleyen mütegallibe (zorba) erbabı da utanmadan medeni geçiniyor.
İsrail, Gazze’de taş üstüne taş, omuz üstüne baş bırakmadan tüm sivil yerleşim alanlarını bombalıyor. Sokaklar, parçalanmış bebek cesetlerinden geçilmiyor. Sağ kalabilen, ciğerleri evlat acısıyla kavrulmuş bir avuç anne ve babanın feryatları yeri göğü inletiyor.
Kendilerini en medeni addeden Batılı devlet yetkilileri; ‘Az yaptın, daha çok yap!’ diyerek teşvik kuyruğuna girerek, soluğu İsrail’de aldılar. Kimi insan kasabı Netanyahu’nun, bebek kanı damlayan elini sıktı kimi de o arlanmaz suratın sahibi caninin yanaklarından öptü.
Bebek katiline her türlü yardımı vadederek ülkelerine döndüler.
Başta BM olmak üzere çeşitli uluslararası kuruluşlar toplanıp toplanıp dağılıyor. Diyeceksiniz ki, Birleşmiş Milletler Teşkilatı mı var; varsa ne işe yarar?
Bu durum bakın bize neyi hatırlattı: Vaktiyle 1990’lı yıllarda, çalıştığım gazetenin (Türkiye) dış haberler müdürü arkadaşımız (Hayrettin Turan), köşe yazarımız Prof. Dr. Yılmaz Altuğ’u o günkü İsrail Cumhurbaşkanı Ezer Weizman’a takdim eder.
“‘Efendim; gazetemizin köşe yazarı, İstanbul Üniversitesi Devletler Hukuku Profesörü Sayın Yılmaz Altuğ’ der. Elini uzatan Weizman gülerek, yalın hakikati haykırır: ‘Devletler hukuku diye bir şey var mı ki?’”
Yok ki, bugün İsrail tüm rezillikleri pervasızca sergileyebiliyor, dünyanın gözünün içine bakarak savaş suçu işliyor, tenkit yerine teşvik görüyor.
NATO da aynı şekilde kuruluş bildirgesinde ifade edildiği gibi bir savunma paktı değil, başta ABD olmak üzere emperyalistlerin elinde sopa görevi görüyor.
Bununla birlikte, Türkiye’nin, NATO’daki ülkelerin şerlerinden sakınması, zararlarından korunması için NATO’da kalması lazım.
ABD binlerce kilometre uzaktan gelip Doğu Akdeniz’e yerleşti, görünürdeki amacı; İsrail’i savunmak, bunun yanında asıl amacı ise Ortadoğu’yu paramparça edip, buralardaki enerji kaynaklarına sahip olmaktır.
ABD ile İsrail yönetimleri tavukla yumurta misalidir. Diğer bir deyişle ABD İsrail’dir, İsrail ABD’dir.
Bu pervasız ve küstah her iki ülke de nükleer güç sahibidir. ABD bu gücünü Japonya’ya karşı kullandı ve 200 bin insanın ölümüne, milyona yakın insanın yaralanmasına ve sakat kalmasına sebep oldu.
İsrail de elindeki bu nükleer gücü gözünü kırpmadan kullanabilir, yeter ki ABD vize versin!
ABD ise şimdilik buna müsaade etmez, zira böyle bir durumda 3. Dünya Savaşı çıkar ve tüm dünya bir anda alev topuna döner.
Savaşı, Ortadoğu coğrafyasıyla sınırlı tutarlar ve orada medeni, çağdaş ve insancıl tüm hünerlerini sergilerler!
Son asırlardaki medeniyetin tek dişi kalmış canavar olduğunu biz biliyorduk, lakin bir türlü anlatamıyorduk. Anlatsak da kimseler anlamak istemiyordu.
Ama bu gayri insani savaşla, bütün bir insanlıkla birlikte fanatik Yahudiler bile Siyonistlerin nasıl lanetlenmiş bir güruh olduklarını gördü ve dehşetle görmeye devam ediyorlar
.
.
Akdeniz’deki uçak gemileri
#ABD#Biden#Trump
Kasım 08, 2023 06:292dk okuma
Dünyayı, ABD ve dolayısıyla ABD’nin başkanı Biden mı yönetiyor zannediyorsunuz?
Malum Biden kendini yönetmekten aciz; böyle birinin eline koca dünya bırakılır mı?
Ve yine malum; ABD finans, silah ve petrol şirketleri cumhuriyetidir. Ana ekseni bu şirketlerden oluşan ve bunların uzantılarıyla yüzlerce-binlerce şirketin cirit attığı federal bir cumhuriyettir ABD.
ABD derin devletini, bu şirketlerin sahipleri (yüzde 99’u Yahudi ya da Evangelist) yönetir. Görüntüde olan ABD yöneticileri, mahut şirket sahiplerinin piyonlarıdır. Piyonlar, sahiplerinin arzuları istikametinde dünyayı taksim ederler ve istedikleri şekilde yönetirler.
Bunların silah stokları fazlalaşınca, ‘Savaş çıkartın!’ derler, piyonlar da derhal bu emre amade olurlar.
ABD derin devleti, kendilerini dinlemeyip tek başına hareket etmek isteyen Trump’ı bu yüzden yedi. Hatırlayın; Trump, ‘ABD askerinin Suriye’de ne işi var?’ deyip geri çekmek istemişti.
ABD, Suriye’den çekilirse, onca devlete ve örgüte silah satışı nasıl gerçekleşecekti?
İsrail-HAMAS savaşa tutuşturuldu, bölgeye silah yağıyor; dosta da düşmana da silahları ABD firmaları veriyor. İsterse almasınlar; hem ülkelerin ve hem de örgütlerin elleri mahkûm.
Ukrayna yetmedi yeni cepheler açılması arzu edildi, açıldı.
Dünya üzerindeki tüm savaşlar dün olduğu gibi, bugün de ABD derin devletinin (mahut şirketlerin) kontrolündedir ve kontrollüdür, onların gözetimi ve denetimi altındadır.
Dünya üzerinde akıtılan tüm kanların gerçek sorumluları bunlardır. Bunların, savaşmakta olanlar gibi yalnızca elleri kanlı değildir, ruhları ve bedenlerinin tüm zerreleri kanla yoğrulmaktadır.
Kan, onlar için hava- su kadar elzemdir; onsuz bir saniye olsun yaşayamazlar.
Görüyorsunuz bir yandan da Akdeniz’de uçak gemisi yarışına girdiler. Hepsi göstermelik, bir taşla onlarca kuş vurabilmek için.
Tüm bölge ülkelerine bir taraftan gözdağı verirken diğer yandan da savaşı (katliamı, soykırımı) bir yere münhasır kılıp kontrol etmek istiyorlar. Ve böylece bölgedeki enerji kaynaklarını, kendileri dışında kimseye kaptırmıyorlar.
Dedik ya; Birinci Dünya Savaşı bitmedi, gasp ettikleri Osmanlı topraklarını bölüşemiyorlar. Emperyalistler doymadı ve doymuyor. Birbirlerinin kemiklerine de musallatlar.
Önceki kurt taksimini İngiltere yapmıştı, bir sonrakini ABD, bu üçüncüsünü ise ABD, Rusya, Çin ve AB yapıyor.
Aradaki hırlaşmalarına bakmayın, onlar da göstermelik.
.
Osmanlı ile Cumhuriyet
#Osmanlı Devleti#Cumhuriyet#Türkiye Cumhuriyeti Devleti
Kasım 06, 2023 06:292dk okuma
MALUM, Cumhuriyet, yıkılan Osmanlı Devleti’nin küllerinden doğdu. Cumhuriyeti kuran kadrolar, Osmanlı Devleti’nin ordusunda görev yapan subaylardı. Yani bu Cumhuriyeti savunanlar, savundukları rejimi Osmanlı paşalarına borçludurlar.
Haberin Devamı
Bir kısım aklı evvellerimiz, Cumhuriyet’i ve onu kuran kadroları göğe çıkarırken Osmanlıyı inkâr edip, yerin dibine batırmayı marifet biliyor. Bunlara en güzel cevabı, MHP Grup Toplantısı’nda Sayın Bahçeli verdi: ‘Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’nun ötesi, ötekisi, reddiyesi, karşı cephesi, anti-tezi değil, tamı tamamına aynı kaynaktan beslenip birbirini tamamlayan iki Türk devletidir... Türkiye Cumhuriyeti ile Osmanlı İmparatorluğu’nun arasına çomak sokmak, duvar örmek, bariyer dikmek için fırsat kollayanlar, unutmayınız ki, içimize yuvalanmış gavur tortularıdır.’
Devlet Bey kitabın ortasından konuşmasını, şu tarihi mesajlarla sürdürdü: ‘Bilinmelidir ki, Misak-ı Milli ihlal edilemez bir egemenlik beyanıdır ve zaman aşımına tabi değildir. Vatanımızı, devletimizi, milli varlığımızı savunmak, Anadolu topraklarına saplanıp kalarak yapılamaz... Kudüs güvende değilse, Gazze, Halep, Kerkük güvende değilse, soydaşlarımız ve din kardeşlerimiz güvende değilse, Ankara’nın güvenliğinden hiçbir akıl ve vicdan sahibi bahsedemeyecektir... ABD-İsrail işbirliğiyle hazırlanmış planlarla, bugün Filistin, yarın tüm bölge ve nihayet Türkiye’nin kuşatılması amaçlanıyor... Gazze’yi ecdat mirası olarak göremezmişiz, İsrail-Filistin çatışması bizim meselemiz de değilmiş, böyle diyenler bir avuç çapulcudur. Gazze’deki toplu katliamı ve soykırımı idrak etmek için Filistinli veya birilerinin iddia ettiği gibi Arap olmaya gerek yoktur, hatta Müslüman olmaya da gerek yoktur, insani değerleri savunmak kafidir...’
Evet, mahut gavur tortuları, bizi ecdadımıza düşman edebilmek için tüm şeytanlıkları sergiliyor. Bu sefil anlayışı, Cumhuriyet’i, sözde yüceltmenin ön şartı görüyorlar.
Böylece toplumu, bölüp, parçalarını birbirine düşman etmek istiyorlar. Vaktiyle yedi düvelin yapamadığını, bu kez, içimizdekilere yaptırmak istiyorlar.
Dün olmadan bugün, bugün olmadan yarın ve yarınlar olabilir mi? Türkiye Cumhuriyeti Devleti hüda’yi nabit, nev zuhur olmadığına, olamayacağına göre, bu devletin, tarihin derinliklerine inen kökleri vardır. O köklerden en gür ve görkemli olanı ise, altı asır boyunca üç kıta yedi iklimde, adaletle hüküm süren Osmanlı Devleti’dir.
Haberin Devamı
İnsan, böyle şerefli dedelerinin varlığından iftihar eder, mutluluk duyar. Ve bilir ki, onlar olmasaydı ne vatanları olurdu ne Cumhuriyet’i kurabilirlerdi ve ne de kendileri hayat sürebilirdi.
Ne de bugün, insanlık adına sahip oldukları hiçbir değere sahip olabilirlerdi.
Ecdadına (ceddine-atalarına) söven alçaklar ancak gavur artıkları olabilir -ki, onların da ecdatla yakından ve uzaktan bir ilgileri yoktur.
Etrafımız ateş çemberi, bölgemizin ateş topuna dönmesi an meselesi!
Bugün değilse, ne zaman birlik olacağız?
.
.Vesayet savaşları
#Hamas#İsrail#SAVAŞ
Ekim 30, 2023 06:292dk okuma
Köroğlu’nun dediği gibi, “Delikli demir (tüfek) çıktı, mertlik bozuldu.” O gün bugündür ne yiğitlik kaldı, ne erlik ve ne de er meydanı kaldı.
Zira meydan yeri kalleşlere, kahpelere ve zalimlere kaldı. Yiğitlerse, mertçe öldüler ve yiğitlikleri de beraberlerinde götürdüler.
Dört bir yanıyla namertlere kalan bu köhne dünyada, artık geçer akça olan tek slogan kaldı: ‘Altta kalanın canı çıksın!’
Kahpece verilen günümüz savaşlarında asıl aktörler sahne arkasındalar; önde çarpışanlar ise bunların yetiştirip, eğitip donattıkları ve para ile tuttukları maşalarıdır.
Dünya üzerindeki terör örgütleri baştan sona bu kabildendir, hepsinin arkasında vasileri vardır ve bunların ipleri ‘baba katiller’in elindedir.
Süper güç ülkelerin yanında normal güçlerdeki ülkeler de pekâlâ namert olabiliyor ve kahpece vesayet savaşları yürütebiliyorlar.
Özellikle bizim bölgemizdeki irili ufaklı devletlerin savaşlarına bakın; hemen hepsinin vesayet savaşları olduğunu görürsünüz.
İsrail ile Hamas’ın birbirleriyle hesapları olmasına karşın, başta ABD olmak üzere AB ülkelerinin büyük çoğunluğunun ve İngiltere’nin, İsrail’in yanında yer alıp desteklemelerinin arkasında başkaca hesapların olduğu apaçık ortadadır.
Rusya, Çin ve İran da dahil gerçekte savaşan bu ülkelerdir, lakin her biri maşa ya da maşalar kullanmaktadır. Bu maşalar terör örgütleri olduğu gibi kullanışlı devlet veya devletçikler de olabilmektedir.
Kısaca, atlar tepişirken arada çimenler ezilmektedir.
Malum süper güçler arasında kıyasıya bir ekonomik savaş var. Çin, dur durak bilmeyen bir yükselişle ekonomisini büyütüyor. Ve bu cümleden olarak ABD’nin ve Batı’nın nüfuz sahalarını birer birer ele geçiriyor. Afrika’da ve Ortadoğu’da, Çin’in çalmadığı kapı kalmadı.
Kapısı çalınanların başında da İran ve Suriye gelmektedir. Üstelik bu her iki devlet de vesayet savaşçısıdır. Diğer bir ifade ile hadlerini çoktan aşmışlardır! O halde tedip edilmeleri zorunludur!
ABD, bu iki devleti, yanında durup her türlü desteği verdiği İsrail ile terbiye etmek istemektedir. Dün Suriye’nin Golan Tepeleri’ni İsrail’e vermişti, bugün de buna, Lübnan’la birlikte Suriye’nin güneyini eklemek istiyor.
Kurulduğu günden beri sürekli genişleyen İsrail, göreceksiniz bununla da yetinmeyecek ve ‘Daha! Daha!’ diyerek bölgemizde sınırlarını zorlamadığı ülke bırakmayacaktır.
Bu durum bugün değilse bile yarın mutlaka gerçekleşecektir.
Sınırları zorlanacak ülkeler arasında Türkiyemiz de bulunmaktadır.
İşte dananın kuyruğu o zaman kopacaktır! Ve ayrıca o zaman vesayet savaşları da son bulacaktır.
‘Türkiye’nin savunması Kudüs’ten başlar’ diye boşuna söylenmiyor.
.
Tarih çarptırılmamalı
#Sultan Abdülhamit#Filistin#Yahudiler
Kasım 15, 2023 06:292dk okuma
En büyük eksikliklerimizden bir tanesi de yakın tarihimizi bilmememizdir.
Özendiğimiz ama nelerine özenmemiz gerektiğini bilmediğimiz Batılılar, ne kadar aleyhlerinde de olsa tarihlerini doğru yansıtıyorlar. Tarih, bir bakıma ibret almak için okunur; yalan ve yanlış yazılan tarihten ibret alınamayacağına göre, okutulan tarihle akıntıya kürek çekiyoruz.
Kimi aklıevveller, Filistin konusunda Sultan Abdülhamit’e iftira atarak mahut toprakları Yahudilere sattığını ileri sürüyor. Halbuki Sultan Abdülhamit Han Filistin topraklarını vermediği için tahtından indirilmiş mazlum ve mağdur bir padişahtır.
Devlet-i Aliyye (Osmanlı Devleti) borç içinde kıvranırken, Yahudi ileri gelenleri, bu borçları Filistin topraklarının karşılığında kapatabileceklerini söylüyorlar. Sultan, “Şehit kanıyla alınan toprakların bedelinin olamayacağını ve asla satılamayacağını” söyleyip gelenleri kovar.
Siyonist Yahudiler boş durmazlar, Avrupa’nın çeşitli merkezlerinde konferans üzerine konferanslar düzenlerler. Bu konferansların amacı dünyanın muhtelif yerlerinde bulunan Yahudilerin Filistin’e göçlerini sağlamaktır.
Avrupalılar gerçekte Yahudiler’den nefret ederler ve onları, Peygamberlerini öldüren (Hıristiyan inancına göre) lanetli kavim addederlerdi. Avrupalılar, Yahudiler’den kurtulmak için, Siyonistlerin bu projesini desteklediler.
Hitler Almanya’sı ise, Yahudi cadı avına çıkarak bu projeyi destekleyen en önemli ülke oldu.
O topraklar bize ait iken, bir kısım Filistinli’nin sahip oldukları toprağı satamasınlar diye, Sultan Abdülhamit Han ne yaptı biliyor musunuz? Tehlikeyi sezdi ve önlemini aldı; baştan başa tüm Filistin topraklarını satın alarak ‘Memalik-i Şahane’ye tapuladı. Böylece hiç kimse, bir karış toprak satamadı.
Sultan’ı tahtından indirip sürgüne gönderdiler; iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki sergerdeleri (kötülük önderleri) bütün bir ülkeyle birlikte, Padişah’ın şahsi mülkünü de peşkeş çektiler.
Birinci Büyük Savaş’tan sonra, o yerler İngilizler’in eline geçti. İngilizler’in desteğiyle Filistin toprakları üzerinde İsrail devleti kuruldu (1948), Müslüman ülkeler arasında İsrail’i ilk tanıyan devlet Türkiye oldu (1949).
İkinci Büyük Savaş’tan sonra ise, İsrail’in hamiliğine ABD soyundu.
Uluslararası tüm resmi platformlarda iki bağımsız devletli çözüm şekli kabul edilmesine rağmen, bu durumun kuvveden fiile çıkarılmasına asla müsaade edilmedi. İsrail, sürekli Müslüman kanı dökerek adım adım Filistin topraklarını işgal etti.
Osmanlı’nın elinden çıktığı günden beri o topraklar bir gün olsun huzur yüzü görmedi.
Zira İsrail hiçbir gün devlet gibi davranmadı; terör örgütleri gibi davrandı ve tipik örneğini bugün gördüğümüz şekliyle tam bir terör devleti oldu.
Sürekli terör estirerek, Filistinlileri öldürdü. Onları yurtlarından sürerek yerlerini işgal etti ve etmeye devam ediyor.
Haberin Devamı
7 Ekim 2023 itibarıyla kelimenin tam anlamıyla soykırıma girişti; bu gidişle Gazze’de taş üstüne taş bırakmayacak.
Tüm dünya, hunharca işlenen bu katliamları izlerken, kendilerini medeni, hürriyetin ve insan haklarının timsali gören ülkeler, İsrail’in vahşetini destekliyor ve yanında yer alıyorlar.
Dünyanın yarısını teşkil eden diğer ülkeler ise, bana dokunmayan yılan bin yaşasın gafleti, dalaleti ve dilsiz şeytan olma yarışı içindeler.
Sadece Türkiye ve onun başındaki kişi olan Erdoğan, dünyayı ayağa kaldırmak için yırtınıyor, çabalıyor, haykırıyor.
Zalimler için yaşasın cehennem!
.
Niyet bozuk olunca
#Anayasa#Anayasa Mahkemesi#Darbe
Kasım 20, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
61 Anayasası da 82 Anayasası da darbe anayasalarıdır; Anayasa Mahkemesi de bu darbe anayasalarının ürünüdür.
Zira, 1960 İhtilali’nden önce Türkiyemizde böyle bir kurum yoktu.
Bütün dünya demokrasilerindeki anayasalar, halkın diliyle yazılmış olup devleti sınırlarlar. Baskıcı ve vesayetçi sistemlerde ise, devletin diliyle yazılmış olup, halka dayatır ve onun hak ve özgürlüklerini kısıtlarlar.
Bu durumun tipik örneği Türkiye’mizdir. Zira mahut anayasalardan yürürlüğe girdikleri günden beri çekmekteyiz. Onca maddelerini değiştirmemize rağmen arzu ettiğimiz demokratik bir anayasaya kavuşamadık. Bunun da yegâne sebebi, anayasalar yazılırken niyetin bozuk olmasıdır.
Diğer bir ifade ile her iki anayasa da darbe ürünüdür ve ruhları bozuktur.
Şu andaki yüksek yargının kendi aralarındaki kavga da mahut 82 Anayasası’nın devlet diliyle yazılmış olmasından kaynaklanıyor. Öylesine muğlak maddeler var ki; herkes kendisine göre yorumlayabiliyor ve birbirlerine zıt hükümler çıkarabiliyor.
Ve sonuçta herkes yine bu anayasaya göre haklı çıkabiliyor
.Bakınız; A. Necdet Sezer’in cumhurbaşkanlığı süresi bittiğinde görevi TBMM Başkanı’na devretmesi gerekirdi, devretmediği gibi altı ay boyunca cumhurbaşkanlığı görevine devam etti. Dedik ya darbe anayasası, isteyen istediği şekilde yorumlayıp hüküm çıkarabiliyor.
Bugün de Anayasa Mahkemesi, bir milletvekili hakkında verdiği ‘hak ihlali’ kararıyla Yargıtay’la karşı karşıya geldi. Anayasa’daki maddelerin muğlaklığı yüzünden birinin ak dediğine, diğeri kara diyor.
Yüksek yargının bu iki kurumunun çatışması, ister istemez siyaset kurumuna ve toplumun diğer katmanlarına da yansıyor.
Tarihi boyunca darbelerden beslenen ana muhalefet partisinin Genel Başkanı Özgür Özel, ateşe körükle giderek bu durumu ‘darbe’ olarak değerlendirdi ve meselenin çözümü olan yasa ve anayasa değişikliğine kapıyı kapattı.
Ve; CHP olarak Meclis’te ‘oturma eylemi’ başlattılar.
Öte yandan MHP Lider Devlet Bahçeli, Anayasa Mahkemesi hakkında zehir zemberek açıklamada bulundu: “AYM zulmün yanındadır. Hainleri hak ihlali kararlarıyla ödüllendiriyor. Can Atalay konusunda gereken neyse TBMM’de yapılmalıdır. Egemenlik milletindir, milletin üstünde bir güç olamaz. Anayasa Mahkemesi ya kapatılmalı ya da yeniden yapılandırılmalıdır.”
CHP’ye sormak lazım; TBMM oturma eylemi yapılacak bir yer midir? Eğer öyleyse ömrünüz boyunca orada oturma eylemi yapın; bir derde deva olabilir misiniz? Meclis, kanun ve anayasa koyma ve kaldırma yeridir. Orada tüm problemlere çözüm bulunur; bunun da yolu gerekli kanuni düzenlemeleri yapmaktan geçer, arsızca oturmaktan değil.
Belli ki AYM kendini süper temyiz makamı olarak görüyor ve yerindelik kararı veriyor. Bu yetkiyi de Anayasa’nın her tarafa çekilebilir maddelerinden alıyor.
Şu halde yapılması gerekli olan şey; Anayasa’nın maddelerini yoruma açık hale bırakmayacak şekilde yeniden yazmaktır.
Bunun da yolu TBMM’den geçmektedir.
.
Her gün ölmektense
#Hamas#Gazze#İsrail
Kasım 22, 2023 06:292dk okuma
Paylaş
7 Ekim günü Hamas’ın İsrail’e karşı düzenlediği silahlı baskınla ilgili olarak ağzı olan herkes konuşuyor.
Şom (uğursuz) ağızlar HAMAS’ı suçluyor ve ‘Niye fitneyi uyandırdın? Etin ne, budun ne, hangi gücünle İsrail gibi nükleer gücü olan ve arkasında ABD ve hatta tüm Batı olan bir ülkeyi karşına aldın? İsrail tarafının kurulduğu günden beri, Filistinlilere karşı gayriinsani bir savaş yürüttüğünü ve bu cümleden olarak, plajlardaki çocuklara varıncaya kadar tüm sivil ve masumları hunharca öldürdüğünü bilmiyor musunuz? Neden akıl almaz bir eylemle uyuyan canavarı uyandırdınız?’ şeklindeki veya benzer cümleleri sıralıyorlar.
Bu insafsız ve izansız kişilere şunu hatırlatalım ki, Filistin toprakları işgal altında ve her geçen gün bu işgal genişleyerek devam etmektedir. Masum Filistin halkına sistematik bir şekilde baskı ve zulüm uygulanarak, insanlar evlerinden barklarından edilmektedir.
Haberleri okuyor veya dinliyorsunuzdur; ‘Yeni yerleşimci İsrailliler...’ Bunlar nereye yerleşiyor diye hiç düşündünüz mü? Evlerinden zorla çıkartılan Filistinlilerin ev ve arazilerine yerleşiyorlar.
İşgalci türedinin adı yerleşimci oldu.
Yurtlarından kovulan Filistinliler ne oluyor derseniz; onlar da ya öldürülüyor ya da sürülüyor.
Nereye mi sürülüyor?
Gazze’ye elbette; bu yüzden İstanbul’un Beykoz ilçesi büyüklüğündeki bir avuç yere 2.5 milyon insan doluştu.
Malum, İsraillilerin hedefinde yalnızca Yahudilerin iskân edeceği bir Filistin var.
Ne demek istediğimizi ve İsrail zulmünün masum Filistin halkına nasıl uygulandığı anlamak için, İsrail’in kurulduğu günkü haritası ile bugünkü haritasını karşılaştırmak yeterlidir.
Bugün gelinen durum itibarıyla Filistinlilere ait toprakların yüzde 85’ini İsrailliler işgal etti.
Vaktiyle bizim yurdumuz da işgal edilmişti; İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, Ruslar, Yunanlılar, Bulgarlar vatan topraklarımızı işgal etmişlerdi. Biz ne yaptık? Düşmanların gücüne bakmadan ‘Kurtuluş Savaşı’ başlattık.
Yurdumuzun çeşitli yerlerinde, düşmanlara karşı başlattığımız ayaklanma suç mu idi ki, bugün yurtları işgal edilmiş Filistinlilerin ayaklanmalarını suç görüyoruz?
İnsanlar, her gün, onlarcasıyla üstelik onursuzca öldürülmek isteniyor. Hakaretlere uğruyor, insanca yaşaması için ne gerekiyorsa ellerinden alınıyor; bütün bu kepazelikler yetmiyor, zorla evlerinden çıkarılıyor ve sürülüyor.
Ve bütün dünya bu aşağılık eylemler karşısında lal kesiliyor. Araplar ve İslam ülkeleri Filistin davasını unuttular. İsrail zulmü altında inleyen Filistinlileri yalnız başlarına bıraktılar.
Böyle bir durumda siz olsaydınız ne yaparsanız, Filistinliler de onu yapıyor.
Her gün ölmektense bir kere ölmeyi, üstelik ölümsüzlüğü tadıp şehit olmayı yeğliyorlar.
Ne var bunda?
İnsanlar vatanlarını savunmayacak mı?
Bu insanları takdir etmek yerine eleştirenler, asıl kendi yüz karası hallerine utansınlar.
Ama desenize, bunca kepazelikten sonra utanabilecek yüz kimde kaldı ki?
CHP iflah olmaz
#CHP Kurultayı#Chp Kurultayı#Aday
Kasım 25, 2023 06:292dk okuma
CHP Kurultayı’nda, Genel Başkan adaylarından Örsan Öymen, adaylıktan çekildiğini duyurduğu konuşmasında, hiç yeri değilken içindeki ufuneti kustu ve daha sonra da bu sözlerine açıklık getirerek dedi ki: ‘İmam-Hatip okulları kapatılmalıdır. Kur’an kurslarına çocuklar değil, yetişkinler gitmelidir. İmam-Hatip okulları camilere imam yetiştirmek için kurulmuş meslek okullarıdır.
Ben İmam-Hatipler bütünüyle kapatılsın demedim, ihtiyaç fazlası olanlar kapatılsın dedim. Dinselleştirilmiş bir eğitimle bin yıl beklersiniz. CHP içindeki bozuk düzenin ortadan kaldırılması için devrimci bir süreçle düzeltmek istiyoruz. CHP’de başta laiklik olmak üzere birçok şey ihmal edildi. Her yerde teokratik düzen var. Eğitim dinselleşmiş, devlet kadroları dinselleşmiş; biz burada ses çıkarmak için aday olduk’.
Bu kişi kendini aydın ve memleket meselelerini dert edinmiş olarak görüyor (CHP’ye genel başkan adayı olduğuna göre) ama belli ki dünyadan haberi yok.
Ne eğitimi biliyor ne İmam-Hatiplerin kuruluş kanununu ve müfredatını biliyor ve ne de halkından ve halkının özlem ve beklentilerinden haberi var.
Ve bu kafayla milletten oy alıp iktidar olabileceğini zannediyor. En ufak bir araştırma yapmıyor ve demiyor ki, yahu biz neden sittin senedir iktidar yüzü göremiyoruz?
Belli ki bu kişi, İslamiyet’ten de bihaber; boşuna dememişler, ‘insan bilmediğinin düşmanıdır’ diye.
İslam dinini bilse; ‘iki günü eşit olan aldanmıştır’, ‘bilim (gerçek) müminin yitiğidir nerede bulursa alır’, ‘hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’, ‘en üstün rütbe ilim rütbesidir’ dediğini bilir ve dine bu denli alçak iftiraları atmaz.
Ne demek dinsel eğitimle bin yıl bekleriz; bakınız, uçak ve helikopter motorlarımızı yapan mühendislerin başında Kadıköy İmam-Hatip Lisesi mezunu olan Prof. Dr. Mahmut Akşit var.
İmam-Hatiplerin müfredatında, lisenin derslerinin yanında fazladan dini dersler de var.
Pek özendiğini iddia edip de kıyısından bile geçemediğiniz Batılı bilim adamlarına bakın, hemen hepsi en az bir kasaba papazı kadar dini dersi (teoloji) bilir. Onlarda bu durum noksanlık olmuyor da konu İslam dini olunca mı problem oluyor?
İmam-Hatip liselerinin bir gayesi de (kuruluş kanunu) yüksek öğretime öğrenci yetiştirmektir. Dinini bilen bir avukat, bir mühendis, bir doktor, bir iktisatçı, bir asker sizi neden rahatsız ediyor ki?
Biz de bir İmam-Hatipliyiz; ki, bizim dönemimizde, üniversiteler İmam-Hatiplere kapalıydı. Biz de İmam-Hatip lisesinin yanında, normal liselerin de sınavlarına girerek diploma aldık ve böylece çeşitli fakültelere girdik.
Haberin Devamı
Normal liseliler bir yabancı dil biliyor, biz ise (İmam-Hatipliler), bir batı lisanın yanında, Arapça, ve Farsça da biliyoruz.
Bunun neresi kötü?
Bu kafa eski Yunan kafası kadar bile olamıyor. Zira onlar, üniversitelerinin kapısına ‘geometri bilmeyen giremez’ yazarlardı; bunlar ise, İstanbul Üniversitesi’nin ana kapısının üzerindeki yazıları okuyabilenleri içeri almıyorlardı!
Yani bilenleri içeri almıyorlardı.
Doğru; hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?
.
İnsan denilen zalim
#İnsanlık#Bakara Suresi#Kuran-I Kerim
Kasım 27, 2023 06:292dk okuma
İNSAN yaratıldığı günden beri kendini, etrafındakileri ve tüm evreni inceliyor, araştırıyor. Kendini tanımada eriştiği sonuç; ‘İnsan denen meçhul’. Yani kendini tanıyamadan kıyamet kopacak ve dünyamızdaki insanlık bitecek.
Ne acı!
Bu acı hakikat, insanoğlunun yaratılış gayesinden ne denli uzaklaştığının da tipik göstergesidir. Zira kendini bilen, tanıyan Rabb’ini bilir, tanır.
Kuran-ı Kerim’in ifadesiyle; ‘İnsan ki en cahil ve en zalimdir’; ilahi teklifi kabul ederek, ‘muhatap’ oldu ve o teklifi yüklendi.
Nitekim Bakara Suresi 30. Ayet’te mealen şöyle buyurulmaktadır: ‘Hani, Rabb’in meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti. Onlar, ‘Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamd ederek, daima seni tesbih ve takdis ediyoruz’ demişlerdi. Allahü teala da ‘Ben sizin bilmediğinizi bilirim’ demişti.
Halbuki insan, yine ilahi ifade ile ‘En güzel biçimde (fizyolojik, ruhsal ve zihinsel yetenekler bakımından en mükemmel, en seçkin olarak) yaratılan insan; en cahil, en nankör ve en zalimliğini ayyuka çıkarınca, ‘sonra da aşağıların en aşağısına indirdik’ ilahi hitabına muhatap olan yine insan. Malum her şey zıddıyla kaimdir
.İsrail neye hizmet ediyor
#İsrail#Soykırım#ABD
Kasım 29, 2023 06:292dk okuma
İsrail, yaptığı yıkım ve uyguladığı soykırımla neye hizmet ettiğini zannediyor?�
Malum rüzgâr eken fırtına biçer; peki ya fırtına, hatta kasırga eken ne biçer? ABD de İsrail’in suç ortağı olarak, aynı suale muhataptır.
Ektikleri bunca fitne tohumu yarın öbür gün yeşerdiğinde kendilerini hangi tehlikelerin beklediğinin farkında mıdırlar?
Kendilerinin terör örgütü olarak addedip savaştıkları milis güçlerinin nasıl meydana geldiğini biliyorlar mı? Bunlar, aile bireylerinin tümünü yok ettikleri öksüz ya da yetim kalan çocuklardan oluşuyorlar.
Gözlerini öfke ve kin bürümüş bu kişilerin kaybedecek hiçbir şeyleri yok. Dolayısıyla bunlara intikam tugayları denir; bunlar öç alma duygusuyla yaşar ve bunlar yaşadıkça kinleri artar.
Şu halde, ABD ve İsrail, geleceklerini bu intikam tugaylarına havale etmekte bir beis görmüyorlar.
Kendileri bilir.
ABD’nin desteğini alan İsrail, kurulduğu günden beri uyguladığı gayri insani eylemlerle, kendilerine düşman yetiştiriyorlar.
Siyonistlerin oluşturduğu bu düşmanların narına, Siyonist olmayan Amerikalılar ve Yahudiler de yanacaktır.
Yahudi Siyonistlerin bu denli vahşi tavırları, ilahi bir hakikati de gün yüzüne çıkardı. Cenabıhak, Maide Suresi 82. ayetikerimede mealen şöyle buyurmaktadır: ‘Elbette ki iman edenlerin, insanlar içindeki en amansız düşmanlarının Yahudiler ve müşrikler olduğunu göreceksin. Yine, onlar arasında iman edenlere sevgi bakımından en yakın olanların da ‘’Biz Nasraniyiz- (Hıristiyanız)” diyenler olduğunu göreceksin. Çünkü bunların içinde (insaflı) keşişler ve rahipler vardır ve onlar büyüklük taslamazlar’.
Malum Yahudiler, hem Tevrat’ı ve hem da İncil’i değiştirdiler; uydurdukları birçok şeyi ayet diye bu kitaplara eklediler. Mesela; Tanrı’nın yalnızca Yahudi ırkını üstün kılmış, diğer tüm insanları (insan kılığında yaratıkları) Yahudilere hizmet için yaratıldığını zikrederler.
Yine gerçek Tevrat’ta, Tanrı ‘Öldürmeyeceksin!’ buyurmasına karşın, Siyonist Yahudiler; ‘Sizden olmayanları, çoluk-çocuk demeden öldüreceksin, evlerini barklarını başlarına yıkacaksın. Eşeklerine (hayvanlarına) varıncaya kadar sahip oldukları her şeyi yakıp yok edeceksin’ demekte ve bunu da Filistin’de en vahşi bir şekilde uygulamaktadırlar.
Görüldüğü üzere Siyonistlerden, Siyonist olmayan Yahudiler ve Hıristiyanlar da müştekidir. Ve hatta bu Yahudiler ve Hıristiyanlar da Siyonistlerin hedefindedir.
Yukarıda zikredilen Kuran’ı Kerim’deki ayetin mealine dikkat edilirse, lanete uğrayan Yahudilerin büyüklük taslayanlar olduğunu görürüz. Kendilerini üstün insan, diğer bütün insanları ise yaratık görmeleri, onları, Allahüteala’nın Zât’ına düşman etmiştir. Zira kibirden (büyüklenmek) başka tüm günahlar, Allah’ın sıfatlarına düşmandır. Büyüklenme günahını işleyene, Cenabıhak ‘Hiç acımam ve doğrudan cehenneme atarım’ buyuruyor.
Ne diyelim; ateş azabı da onlara afiyet (!) olsun!
.İslam alemi mi dediniz
#İsrail#Binyamin Netanyahu#İslam Dünyası
Aralık 04, 2023 06:292dk okuma
VAKTİYLE (son olarak) Müslümanların başı ve birlikteliklerinin sembolü olan Halifeliği Osmanlılar (Türkler) temsil ediyordu. Diğer bir ifade ile İslam’ın bayraktarlığını Türkler yapmaktaydı.
Haberin Devamı
Türkler yaratılışları itibariyle samimi Müslümanlardı, yani Müslümanlıkta her daim hasbiydiler ve hiçbir zaman hesabi olmadılar. İnançlarını hiçbir zaman nefsi emelleri için kullanmadılar.
Bu yüzden de ‘Allahü tealanın sadık kulları olarak, O’nun yeryüzündeki varisi’ konumunda oldular. Müslümanlık, inananlara her bakımdan üstün olmalarını emrediyor.
Hele Türklerin dün ve bugün üzerinde bulundukları coğrafya, onları güçlü kılmak zorunda bırakıyor. Aksi halde tarih sahnesinden silinip gideceklerini çok iyi biliyorlardı.
Türk’ün ve onun sahip olduğu imanın (İslam) düşmanları, hep bu anı, yani Türklerin güçsüz anını kolladılar. Türklerin ve İslam’ın tarih boyu en büyük düşmanı olan İngilizler, Türklerdeki gücün manevi sırrını buldular ve önce bunu yok ettiler.
Gerisi çorap söküğü gibi geldi; mana kaybedilince, madde de yıkılmak mukadder oldu.
Türkler İslam’ın bayraktarlığını yaparken manevi olarak dayanıp güç aldıkları iki kaynakları vardı. Bunlardan birincisi Hilafet, diğeri ise Kur’an-ı kerimdi.
Bugün Hristiyan aleminin ruhani lideri (liderleri) var. Maddi olarak da bir sürü birliktelikleri mevcut. İslam aleminin ise, ruhani lideri olmadığı gibi, bin bir parçaya bölünmüş ayrılıkları var.
Oysa Müslümanlığın esası Tevhittir yani birlik; Bir (eşsiz, yegâne) olan Allah’a inanırlar ve O’nun gönderdiği son Peygambere ‘ümmet-i vahide’ tek ümmet olurlar.
İslam’ın aşk ve saffet devrinde Müslümanlar ‘Bir bedenin uzuvları gibi’ idi. Bir uzvu ağrısa tüm beden acı duyardı. Günümüz Müslümanın düştüğü dipsiz kuyulara bakın ki, Filistin’de bebeklerin parçalanmış cesetleri ortalığa saçılıyor, iki buçuk milyonluk İslam taifesi kıyıma, katliama ve hatta soykırıma uğruyor.
İki milyarlık İslam aleminden (Yönetim kademelerinden) değil acı duymak, en ufak bir üzüntüleri olmadığı gibi; gösteriş kabilinden de olsa herhangi bir serzenişte bulunmaları ve İsrail’e karşı çıkmaları söz konusu değil.
Bu vahşeti sergileyen İsrail’in insan kasabı olan başbakanı Netanyahu, küstahça tehditler savuruyor ve diyor ki: ‘İsrail’in yapmakta oldukları karşısında sakın sesinizi çıkarmayın, çıkarlarınızı korumak istiyorsanız tek bir şey yapmalısınız, sessiz kalın!’
Haberin Devamı
Onlar da koltuklarında oturmaya devam edebilmek için tek bir şey yaptılar; sessiz kaldılar ve kuzu kuzu koltuklarında oturmaya devam ediyorlar.
Adları İslam ülkeler, İsrail vahşeti konulu sözde toplantı yapıyorlar; bu soykırımı durdurabilecek hiçbir ciddi tedbiri almaya yanaşmadan dağılıyorlar.
Dünyanın dört bir tarafında yürüyen insanlardan da utanmıyorlar.
İsrail’de Netanyahu’ya karşı yürüyen Yahudilere bakıp da yüzleri bile kızarmıyor.
Vaktiyle (bir asır önce) Eyüp Sultan Camii’ne gitmekte olan Seyyid Abdülhakim Efendi Hazretleri’ne birisi yanaşır ve ‘Efendi! Ne olur dua edin de ümmet-i Muhammed kurtulsun’ der.
O da: ‘Siz bana ümmet-i Muhammed’i gösterin; şu an kurtulmuş olduğunu size müjdeleyeyim!’
Sahi İslam alemi mi dediniz?
.
Bir hayata çattık ki hayata kurmuş pusu!
#Gazze#ABD#İngiltere
Aralık 16, 2023 06:29
Şairin (N. Fazıl) tüm gerçekliğiyle ortaya koyduğu gibi; ‘İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su; Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu! Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek; Siz hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?’
Haberin Devamı
Gazze’deki vahşeti değerlendirmek üzere, televizyon ekranlarına çıkan hemen yorumcu; ‘sözün bittiği yerdeyiz’ demekten kendini alamıyor.
Söz ne kelime? İnsanlığın bittiği, tükendiği, yok olduğu yerdeyiz!
ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa vahşet kusan ölüm makineleriyle İsrail’i çevrelemişler ve onu soykırıma teşvik ediyorlar. İsrail de tarihte bir örneği görülmemiş şekilde; onlardan aldığı kimyasal ve biyolojik silahlarla katliamlarına devam ediyor.
Kelimenin tam anlamıyla terörist devletin hedefinde Filistinli siviller; bebekler, kadınlar, savunmasız insan yığınları var.
Meskûn mahalleri füzelerle ve uçaklardan atılan bomlarla enkaza çeviriyor. Şimdiye kadar on dokuz bin dolayında şehit cenazesinin defnedildiği söyleniyor; bunların 7 bine yakını çocuk ve bebek.
Lakin enkaz altında kalıp sayılamayan cesetlerin sayısını kimse bilmiyor.
Siyonist Yahudiler, 2. Dünya Savaşı’nda kendilerine reva görülen ve uygulanan katliam, işkence ve soykırımı, misliyle Filistinli Müslümanlara uyguluyor.
İki buçuk milyon savunmasız insan, dünyanın gözleri önünde kıyıma uğratılıyor, susuz ekmeksiz, aşsız, ilaçsız bırakılıyor. Bu iki buçuk milyonun Arş’ı titreten feryadını işiten yok, bütün dünyadaki ülke yönetimleri adeta lal kesildi.
Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından sonra dünya, tek kelimeyle yalana teslim edilmiş durumdadır.
Anlata anlata bitirilemeyen Amerika rüyası, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, BM Savaş Hukuku, Cenevre Sözleşmesi, Batı medeniyeti gerçekte birer yalandan ve aldatmacadan ibarettir.
Batı medeniyeti tüm unsurlarıyla, en ölümcül zehrin şekerle kaplanmış halidir ve bunu tattırdıkları milletler ölüm uykusundadır; ölünce uyanacaklardır.
Müslüman ülkeler, özellikle petrol zengini Arap ülkeleri, seyrettikleri bu zulme ortaktırlar. Zira ellerinden çok şey gelmesine rağmen bu durumu kuvveden fiile çıkarmıyorlar.
Sadece petrol üretimini kıssalar, en azgın emperyalist ülkeler bile dize gelecektir ama...
Görüldüğü üzere; Müslüman ülkelerden hiç birisi Filistinlilerin tırnağı kadar olamıyor; onlar her gün rezil şekilde ölmektense bir kerede şerefle ölmeyi cana minnet biliyorlar. Bu tarafta ise, yığınla sözde İslam ülkeleri onursuzca yaşamayı ve zalimlere uşaklık yapmayı yeğliyor.
.İsrail Pandora’nın kutusunu açtı
#İsrail#Osmanlı Devleti#Yahudi
Aralık 25, 2023 06:292dk okuma
İnsanlığın bugün geldiği nokta itibarıyla sahip olduğunu iddia ettiği medeniyetin serapa bir yalan olduğu ve gerçek anlamıyla vahşeti yaşadığı ortaya çıkmıştır.
Bu denli çöküş ve çürüme, insanlara insanlıklarını unutturan, milliyetçiliği ırk temelinde algılayan Fransız İhtilali ile başladı. Bu uğursuz (meşum) günden sonra bünyelerinde çeşitli (hemen her dil, renk ve inançtan) kitleleri barındıran büyük devletler yıkılmış, bunların yerine etnisiteye dayalı onlarca devletçikler kurulmuştur.
Osmanlı Devleti’nin (Devlet-i Aliye) dışındakiler yakıp, yıkıp, öldürüp, sömürmeyi amaç edinen imparatorluklardı. Devlet-i Aliye dünya üzerindeki adaletin tesisi için adeta bir denge unsuru idi.,
Zira Devlet-i Aliye’nin şiarı, Topkapı Sarayı’nın giriş kapısında yazılmaktaydı: ‘Yeryüzündeki tüm mazlumların hamisi ve Allahateala’nın (adaletinin) yeryüzündeki gölgesi.’
Evet bizim ecdadımız, yeryüzündeki tüm mazlumların sığınağı, barınağı, tutanağı, dayanağı idi. Bugün de gücümüz oranında aynı ideal için yaşamıyor muyuz?
Bu durumun tipik örneği Kudüs’tür. Üç semavi dinin müntesipleri burada huzur içinde, asırlar boyu yaşadılar. Osmanlının çekildiği yerler, sırtlanların elinde kalırcasına tarumar edildi ve o gün bugündür kan, gözyaşı dinmedi, dinmiyor ve belli ki kıyamete kadar da dinmeyecek.
İsrail’in sergilediği vahşet, adeta turnusol kâğıdı gibi tüm devletlerin içyüzünü ortaya çıkardı. İsrail’e arka çıkan, destekleyen ve yaptığı soykırıma seyirci kalan tüm devletlerin ‘zorba’ ve ‘zalim’ devletler veya zorbaların, zalimlerin uşakları oldukları görüldü.
Kendi halkları bile yöneticilerinin gerçek yüzlerini görmüş oldular. Daha açık ifadesiyle, yöneticilerinin Siyonizm’in esareti altında, kendilerinin de yöneticilerinin esareti altında olduklarını fark ettiler.
Bu uyanış dünyanın, böyle gelmiş ama böyle gitmeyeceğini işaret etmektedir. Zira tüm dünyanın kanalizasyonları, yerin üstünden akmaya daha fazla dayanamaz!
Tüm halklar aldatılmış olduklarını ve Siyonizm’e kendi yöneticileri eliyle nasıl hizmet ettirildiklerini gördüler.
Nihayet on yıllar boyu aldatılan bu halklar, kendi yönetimlerine karşı yürüyorlar. Doğulusu da Batılısı da Müslümanı da Hristiyanı da Yahudisi de dinlisi de dinsizi de yürüyor.
Haberin Devamı
Batı ve ABD destekli İsrail vahşeti gösterdi ki, Batı’nın tüm değerleri (insan hakları, adalet, özgürlük vb.) aldatmacadan ibarettir ve gerçekte vahşetin yaldızla kaplanmış halidir.
Biz Türkler, Batı’nın gerçek yüzünü dün de görmüştük, bugün de iliklerimize kadar yaşayarak görmekteyiz. Bizler tüm bu gerçekleri haykırmamıza rağmen sesimizi kimselere duyuramadık.
Zira zor oyunu bozmaktadır.
Zorbaların tamtam çığlıkları tüm dünyanın ufkunu tutmuş, hak ve hakikat namına hiçbir oluşuma imkân ve ihtimal kalmamıştı.
Gün, gecenin zifiri karanlığının ardından doğar.
Az kaldı; mazlumların sığınağı Türkler düştükleri yerden silkinip ayağa kalkıyorlar.
O kalkışla beraber dünya yeni bir güne uyanacak ve o gün tüm mazlumların eline ‘kurtuluş beratı’ verilecektir.!
.
.Nasıl unutabiliriz
#PKK/YPG/PYD#Terörle Mücadele#Askeri Harekât
Aralık 27, 2023 06:292dk okuma
Yerleşmiş olduğumuz bu çetin ve netameli coğrafyada yaşayabilmenin iki şartı var; birincisi yaşayan kitlelerin birlik olması, diğeri de güçlü olmalarıdır.
Dikkat edilirse, açık ve gizli düşmanlarımız da bu iki yönden bize hücum etmektedirler. Ya içerideki birliğimizi bozmaktalar; bunun için de kardeşi kardeşe düşman etmek için nifak tohumları ekmekteler ya da çeşitli terör örgütlerini kurup, geliştirip, besleyip, eğitip, donatıp üzerimize saldırtmaktadırlar. Birliğimizi ve bütünlüğümüzü bozmak için bir imparatorluk bakiyesi olan toplumumuzun dinamikleriyle oynuyor ve böylece bizi birbirimize düşürüyorlar. Daha dün yedi düvel olarak kapımıza dikilmiş ve tüm melanetlerini kusarak, ellerinden gelen tüm vahşeti sergileyerek varlığımıza kastetmişlerdi. O ölümcül yaralar, henüz kabuk bağlamışken ve unutulmaları asla mümkün değilken...
Bugün de aynı güçler (Batı), bizimle sözde aynı ittifak içinde gözükmelerine rağmen envai çeşit düşmanlıklarını sergilemek için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar.
Batı, 40 yıldır PKK/YPG/PYD’yi başımıza bela etti.
Daha yeni, 12 civanmerdin acısıyla yüreklerimiz dağlandı, kınalı kuzularımız şehadet şerbetini tattı. Anne karnındaki yavrularını babasız bırakarak sonsuzluğa uçtular. Alemlerin övüncü olan sevgililer sevgilisine komşu oldular. Cennet nimetleri kendilerine afiyet olsun; Rabb’im aynı şehadeti bizlere de nasip eylesin. Amin.
Siz, Türkiye’nin, sadece PKK diye bir örgütle mücadele ettiğini mi zannediyorsunuz? Türkiye; ABD, Fransa, İngiltere başta olmak üzere asıl İsrail’le savaşıyor. Zira bizim güneyimizde kurulmak istenen Kürdistan, gerçekte küçük İsrail olacaktır.
Bundan dolayıdır ki, Anadolu’nun (Ankara) savunma hattı Kudüs’ten başlar. Allah saklasın Kudüs, Gazze düşer ise sıra Türkiye’ye gelecektir. Nitekim Gazze’deki İsrail vahşetinin yansımalarını hem sınırımızın dışındaki terör olaylarında ve hem de içerideki çeşitli provokasyonlarda görmekteyiz!
İsrail’in peşinde olduğu sözde kutsal topraklar, Nil ile Fırat nehirleri arasındaki sahayı (Türkiye’nin büyükçe bir kısmı dahil) kapsamaktadır.
Lübnan, Ürdün, Suriye, Irak ve Körfez’deki kabile devletçikleri hayali devletler olup, sınırları cetvelle çizilmiştir. O cetveli ve pergeli tutan el, bugün da anılan tüm bölgeyi paramparça edip İsrail’e lokmalar halinde sunmaktadır.
Yani Türkiye, Suriye’nin ve Irak’ın kuzeylerinde askeri harekâtlar yapıyor ve konuşlanıyorsa, bu siperler gerçekte Batı ülkelerine ve İsrail’e karşı yapılmaktadır.
Ama gelin ve görün ki, içimizde devşirilmiş kimi aklıevveller; “Suriye’de, Libya’da ne işimiz var?” diyebiliyor
Aynı aymazlar, İsrail’e taşeronluk yapan PKK/YPG/PYD’nin siyasi yansıması olan içimizdeki bölücü partiyle ortak hareket edebiliyor.
Bu cümleden olarak, sınır ötesine yapılacak askeri harekât tezkerelerine ‘Hayır’ diyebiliyorlar.
Utanmadan da şehit cenazesinde bir gözüküp soluğu bölücü partinin kapısında alabiliyorlar.
Askerimizi şehit eden PKK/YPG/PYD terör örgütlerine silah ve mühimmatı verip lojistik sağlayan ülkelerin başında ABD gelmektedir.....................................Yalan ve iftira kumkumaları
#Erdoğan#Metin Cihan#FETÖ
Aralık 30, 2023 06:293dk okuma
Paylaş
İçerideki ve dışarıdaki düşmanlar ayrı ayrı çalışarak ve el ele verip birlikte mesai harcayarak; 40 yıldır siyasette bulunan ve bunun çeyrek asra yaklaşan bir dönemini ülkeyi yönetmekle geçiren Sayın Erdoğan ve aile fertlerinin her birini adeta pertavsızla incelediler ve her hal ve hareketlerini, fasılasız takip etmelerine rağmen en ufak bir şey bulamadılar.
Doğrularla bir şey yapamayacaklarını anlayınca, bu kez yalana ve iftiraya sarıldılar. Öyle ya yalandan kim ölmüştü? Yapılan araştırmalarda, sosyal medyada yalan haberlerin, 6 kat daha fazla yayıldığını gördüklerinde, yalancılara ve iftiracılara gün doğdu.
Allah’tan korkmaz, kuldan utanmaz bu aşağılık mahluklar, özellikle Sayın Erdoğan’ın aile bireylerine yakıştırdıkları iftiraları, sosyal medyada ışık hızıyla dolaşıma soktular.
Bu durumun son örneği kirli ağızlarda hâlâ sakız ediliyor. Bakın nasıl:
İftiranın kaynağı Almanya’da yaşayan ve İnterpol’ün kırmızı bültenle aradığı bölücü-FETÖ karışımı Metin Cihan (asıl ismi Cihan Yücel), ‘X’ adlı sosyal medya üzerinden şöyle bir paylaşımda bulundu: ‘Cumhurbaşkanının oğlu Burak Erdoğan, sahibi olduğu gemisi ile İsrail’e sevkiyat yapıyormuş.’
İşte bu kıpkırmızı iğrenç yalana, cibilliyetleri malum birileri (gazeteci, televizyon sunucusu, siyasetçi, sosyal medya batakçıları v.b.) mal bulmuş mağribi gibi sarıldılar. İçlerindeki kin ve nefretlerini de ekleyerek ufunetlerini kustular.
Kimi sosyal medya fareleri kendi çukurlarından, kimi hadsiz ve müfteri siyasetçi TBMM kürsüsünden, kimi kendini bilmez yalancı ve soytarı gazeteci ve televizyon yorumcusu da mahut yalana takla attırarak kamuoyuna sundular. Ve dediler ki: ‘Erdoğan’ın oğlu kendi gemisiyle Türkiye’den İsrail’e mühimmat taşıyor. Bunlar İsrail sevdalısıdır. Bunların elinde Gazzellilerin kanı vardır.’
Söz konusu gemilerin ortağı olan Mecit Çetinkaya benim ortaokul sıralarından beri samimi arkadaşım. (Yüz yıldan fazladır, dört nesildir denizcilikle iştigal eden, en eski Türk denizcilik firmalarından biridir.) Konuyu hem kendisinden dinledim ve hem de araştırmacı gazeteci hassasiyetiyle enine boyuna araştırdım.
Konuyla ilgili tüm resmî belgeleri elde ettim ve bu yazıyı onların ışığında yazıyorum.
Bahse konu geminin adı ‘Halit Yıldırım’dır. Bu gemi Yıl SHIPPING Denizcilik şirketine aittir ve sahipleri Mecit Çetinkaya ile Talat Yıldırım’dır (Talat Bey babasının ismini gemiye vermiştir). Bu gemi İsrail’e mal taşımıyor, İsrail’e boş gidiyor, İsrail’den ABD’ye (Florida) kimyevi gübre taşıyordu. Talat Yıldırım, bu gemi için almış olduğu krediyi halen Yapı ve Kredi Bankası’na ödemektedir ve banka nezdinde ipoteklidir.
Savaştan önce, bu taşımacılık sözleşmesi yapılmış ve anılan taşıma (kimyevi gübre) 14 Ekim’de gerçekleşmiştir.
Görüldüğü üzere; işi, İsrail’den ABD’ye gübre sevkiyatı olan bu gemi ‘Halit Yıldırım Gemisi’ ile Cumhurbaşkanı’nın oğlu Burak Erdoğan’ın bir ilgisi yoktur. Zira Burak Erdoğan’ın, Mecit Çetinkaya’nın oğlu ile ortak oldukları geminin adı ‘Sakarya’dır ve MB Denizcilik şirketine aittir.
Manta Denizcilik, tüm bu gemilerin operasyonel süreçlerinin takip ve organizasyonunu yapan işletme şirketidir. Armatör firma değildir.
Sakarya gemisinin de İsrail’den olan taşımalarla bir ilgisi bulunmamaktadır.
Hal böyle iken, mahut müfterilerin, bunca yalan ve iftarı atarlarken hiç mi vicdanları sızlamıyor? Hiç mi Allah’tan korkmuyorlar? Bütün bu yalancı ve müfteri takımı yarın hangi yüzle Mahkeme-i Kübra’ya çıkacak ve nasıl hesap verecekler?
İftiraya uğrayan hem Cumhurbaşkanı’nın ailesi ve hem de bahse konu gemilerin sahipleri, müfteriler hakkında suç duyurusunda bulundular.
Adaletin bir an önce tecelli etmesi ve hakkın yerini bulması en halis temennimizdir.
Ülkemizde her şey değişiyor, malum kafa ise hâlâ nato mermer nato kafa!
Aynı zihniyet dün de imamın keçisi çalındığında, bu haberi; ‘İmam keçi çaldı’ diye aktarıyordu.
.
XXXXXXXXXX
Necip" bir şair, "Fâzıl" bir yürek!
"Geldik işte! Şu dağların ardında, aradığın! Burda başlar, hayat yolculuğu!”
“Ya otuz yıl? Yaşamamış mı, hiç gelmemiş mi dünyaya? Hatırası, hayalleri… Dünü, yarını…!”
“Saati işlemiş, o durmuş; bunca sene. ‘Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuş…’ Derin bir pişmanlıkmış, aykırı bir duruş!”
“Sen tut; Istanbul’u, Sorbon’u bırak; Şemdinlili Kürt Hoca’nın izini sür, koş gel buralara.”
“Düz mantıkla anlaşılmaz elbet. Yaşamak gerek. Kavramlar dünyasının kurbanı sen! Beğenmezsin ıhlamur kokulu dağları, cağıl cağıl akan suları.
Bilmezsin, kuzuyu doğar doğmaz kucağına almayı, alnına kına sürmeyi. Ezanla karşılamayı hayatı, ‘İlk O’nu duysun!’ diye adını vermeyi.
‘Mecburi hizmet’ dersin, ‘doğu görevi’ diye kestirip atarsın. Işık doğudan gelir, Büyük Doğu’dur adı.
…………………….
“Duyuyor musun?”
“Neyi?”
“Nuh’un gemisi karaya oturuyor sanki. Tufan Günü yakınlarda bir yerde, Cudi’de. İşte ayak bastığın yerde kuruldu, Hak Batıl terazisi.
İbrahim, on yedisinde bir bilekti Harran’da. Eyyup, çıktı doruğa sabrıyla, Urfa’da.
Anladın mı şimdi, Maraşlı Şair’i çekeni? Kapanmayan bir dertti. Solgundu benzi, sararmıştı rengi. Seyyid Taha’nın fendi, Sorbon’u yendi.”
“Onun için getirdin buralara! Yüzleşeyim Anadolu’yla, helalleşeyim toprağıyla.”
“Vasiyeti vardı, lakin getirmediler yerine. ‘Taha’nın yanına gömün!’ diye.”
“Köyüne gidelim Taha’nın!”
………………………
“Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Hanemize neşe kattınız. Demek, Üstad’ın izini sürersiniz. Ne iyi ettiniz de geldiniz!
Sıradışı kitabını burda düşündü, uzaklardan gelen sese kulak verdi. Adını da şu minderde koydu kitabının.
‘Son Devrin Din Mazlumları olsun adı.’
Piranlı Hoca çekilirken dar ağacına, yirmi ikisindeymiş şair, bilmezmiş o zamanlar. Bohem hayatıymış sürdüğü. Nice sonra berraklaşınca zihin, anlamış o vakit:
‘İnananı çizin!’
Silistreli’ye yapılan, gitmezmiş hayalinden. Ayırmazmış hiçbir şey, Sonsuzluk Emeli’nden.
Erbilli gatakulliye gelmiş, Menemen’in bağrında. Onulmaz bir yaraymış, Yirmi Beş’in baharında.”
“Herşeyi paylaşmış sizinle. Siz Kürt, o Türk!”
“İnsan anlaşmaz, söz ile kelam ile. Lakin anlaşır insan, lisan-ı hal ile. Bir Büyük Medeniyettir birlikte kurduğumuz. Yalnız O’nadır yalnız, Bir Olan’a kulluğumuz!”
“Kalk gidelim, yol uzun. Yaylalardan aşalım, ırmaklardan geçelim. Rastlarız bir çobana, talim ederiz ayrana, içeriz kana kana, şükrederiz Yaradan’a!”
………………………
“Duyuyor musun?”
“Yine neyi?”
“İstiklal rafa kalktı, kaldı ‘Mahkemeleri.’ Yüz binler Hakk’a yürür, kanla dolar bentleri. Fırat ile Dicle’nin ahını kimse duymaz, götürürler bir anda hesabını sorar sormaz.”
“Şu Şair’in derdine bak, bir eli yağda bir eli balda geçerken ömrü, vurmuş kendini dağlara, yaralıymış belli, gönlü.”
……………………….
“İşte göründü Maraş, emir gelir Sütçü İmam’dan: Sonuna kadar savaş!”
“Uzunoluk dedikleri, demek burası. Kısakürek şaire ilham katan, Maraşlının duası. Bir kere çıkıp dönmeyen evine, yiğitlerin yuvası.
Şair olmaz mı insan, havasına suyuna…! Zarifoğlu Cahit’tir, Beyazıt bir Erdem. Kapılan rüzgarına….”
……………………....
Arvaslı’yla kesişir, yolları Anadolu’da. Tek satır yazmaz, dünyasından kopunca.
‘Bak incele, var mı edebe ters. Sonra girerim vebale, lanet okur bana herkes!’
Sağlam bir bağdır, Arvaslı’ya uzanan. Bağlum’a düşer yolu, odur mezarını kazan. Islatır gözyaşları kefenini, bezini. Van’dan gelen nefestir, haykırırken sesini.”
……………………….
‘Konuşturman, vurun. Sokun tabutluklara. Ola ki konuşursa, foyamız çıkar meydana.
Sen misin tek başına, çılgınca eleştiren. Dokunulmaz kılmadık mı, çıkmasın sakın ortaya.
Sonra benden sorarlar, hesabını On İki Ada’nın,
Milli Şef’tir adımız, sarsılmasın itibarımız!’
………………………
“İşte duydun duyacağını.
Paşakapısı, Üstad’ın ruh iklimi okulu. Şu kodeste geçti, yıllarının pek çoğu. Şu pencereye konardı Yusufcuk, şu meydanda gördü Ali’nin idamını,’Boynunda yafta.’
Volta atarken maltada, geleceği kurardı. Çıkar çıkmaz soluğu Cağaloğlu’nda alırdı.
Sesler kenetlenir, harfler dize gelir, kaçardı uykusu Malatyalı Rotaryen’in. Sireni hiç susmazdı, Mecidiyeköy Şube’nin.
Kireci yeni vurulmuş duvarları özlerdi. Şimdi bütün mahkumlar kapısını gözlerdi. Hayat devam ediyor, mapushane damında. Ömür ‘Nihayet!’ diyor, bir bahar sabahında.
………………………...
‘Ölüler, yaşayanlardan daha fazla konuşurmuş.’ Bunu gördüm naaşında. Sığmadı yüz binler sığmadı, Fatih’in avlusuna.
Bir birliğin eseri, arkana düşen erler; Şemdinli’den Eyüp’e fethe yürür neferler!
Yaşarken çok bekledin, işte şimdi hayalin! Haliç’e bakan yamaç! Bu senin pürmelalin!
………………………..
“Selam sana ey şair! İşte yanıbaşındayım!
Görmek nasip olmadı, dinledim lakin sözünü.
‘Çile’sini sen çektin, gittin Öte Diyar’a.
Yanmaktadır günbegün, Bağdat ile Diyala!
Tarık Sezai Karatepe
.İnsanlık öldü
#Televizyon#Doğu Akdeniz#İsrail
Ocak 01, 2024 06:292dk okuma
İNSANLIK, tarihi boyunca; Peygamberler, hikmet ehli şahıslar veya diğer terbiye mümessilleri vasıtasıyla sahip olduğu tüm değerlerini yitirdi.
Üstün zekâsı sayesinde en acımasız canavarlardan çok daha vahşileşti ve daha korkunç bir hal aldı.
Yabani hayvanların en tehlikelisi, günümüz insanın yanında kuzu kalır.
Televizyonda haberleri izlerken, ekranda gösterilen Doğu Akdeniz’de, İsrail’in hemen yanı başında konuşlanan savaş gemilerinde dalgalanan ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa devletlerinin bayraklarını gördükçe insanlığımdan utanıyorum.
Ve kendi kendime: ‘Ya bunlar insan değil ya ben insan değilim’, diyorum.
Ve eğer bunlar insan sayılacaksa, olmaz olsun ve yerin dibine batsın o insanlık!
Savunmasız bir ceylan yavrusunun etrafını, kanlar sızan dişleriyle çevreleyen bu sırtlan sürüsü; bir de utanmadan, dünyaya insan hakları, hak hukuk dersleri vermeye kalkışıyor.
Bütün bu zorba takımına söylenecek tek şey: Siz önce insan olun, ondan sonra insanlık dersi vermeye yeltenin!
Meğer, güneş kaybolup ortalık kararınca, Hak gidip batıl gelince, mazlumların hamisi ve sığınağı Türkler gidip İngiliz, Amerikalı ve diğerleri gelince meydan yeri insan görünümlü en vahşi canavar sürülerine kalırmış.
Erler gidince, er meydanını canavar sürüleri doldururmuş.
Topkapı Sarayı’ndaki Adalet Kulesi’nin ışıklarına zift dökülüp söndürülünce, dünyanın dört bir yanında zulüm ayyuka çıkarmış.
Bugün tüm dünyanın gözleri önünde sergilenen Evangelist destekli Siyonist vahşetinin bir benzeri tarihte görülmemiştir. İnsanoğlunun geliştirdiği en ölümcül, kan kusan silahlarla kundaktaki bebekler, kadınlar, çocuklar ve masum siviller, kitleler halinde katlediliyor.
Hem de sokak sokak, mahalle mahalle yerleşim yerleri yer ile yeksan ediliyor.
Hani savaşın hukuku vardı? Hani hastanelere, okullara, kadınlara, çocuklara, bebeklere dokunulmazdı?
Küvözdeki bebekleri top ateşiyle paramparça eden bir zihniyetle karşı karşıyayız.
Hangi insanlıktan bahsediyoruz? Bunlar, birbirlerinin canlarına musallat olan hayvanlar kadar bile olamazlar. Zira en vahşi hayvan bile sürüden birini avlar ve onunla yetinir.
Bu insan müsveddeleri ise, kendilerinden olmayan insanların köklerini kazımak, nam ve nişanlarını dünyadan silmek için saldırıyor.
Haberin Devamı
İşlenen bu en adi ve soysuz cinayetler karşısında hiç kimse masum değil. Çin de değil, Rusya da değil. Zira onlar da bu haksızlık karşısında susup şeytan olmayı yeğlediler.
Lal kesilen tüm dünya ülkeleri, bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyerek gününü gün etmenin derdinde.
Bu zulme dur denmezse, en kısa zamanda sıra diğer ülkelere gelecek ve bu katliam, önce bölgesel ve ardından küresel boyutlara erişecek.
Yılanın başı küçükken ezilmezse, yarın ejderha halini alıp herkesi yutar hale gelecek.
Ve o zaman eyvah para etmeyecek!
Evet; bugün değilse ne zaman?
İnsanlık öldüğüne göre, belli ki hiçbir zaman!
.
Bu ülke yolda bulunmadı
#ABD#İngiltere#Almanya
Ocak 03, 2024 06:293dk okuma
Herkes aklını başına almalı.
Zira bu ülke yolda bulunmadı. Her karış toprağı şehit kanıyla yoğrulmuş bu aziz vatanda, hiç kimse bu ülkenin dinamikleriyle oynayamaz; milli birliği ve bütünlüğü bozucu sözleri edemez, eylemde bulunamaz.
Bu ülke 40 yıldır terörle boğuşuyor; varını yoğunu terörle mücadelede harcıyor.
Başta PKK olmak üzere, boğuşmakta olduğumuz tüm terör örgütleri gerçekte buzdağının görünen kısmı; asıl savaşı, bu örgütlerin hamileri olan sözde dost ve müttefik ülkelerle yapmaktayız.
Bunların başında da ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa gelmektedir.
Dikkat edilirse, düşman asıl gücünü içimizdeki dağınıklıktan; kimilerinin aymazlığından kimilerinin de bilerek veya bilmeyerek hainliğinden almaktadır.
Kurucu parti olmakla övünen şu CHP’nin aymazlığına bakar mısınız? Üç-beş belediye başkanlığı elde etmek için terör örgütünün Meclis’teki uzantısıyla gizli pazarlıklara girişiyor.
Tezkerelere ‘hayır’ diyor ve bütün partilerin terörü kınayan ortak bildirisine bölücü parti ile birlikte imza atmıyor. Müstakil olarak yayınladıkları bildiride ise terör örgütü PKK/YPG/PYD’nin ismini yazamıyor.
İçimizdeki bu denli dağınıklık, gaflet ve aymazlık elbette ki terör örgütlerinin ve onların içerideki uzantılarının küstahlıklarını artırıyor.
Nitekim son ismi DEM olan bu partinin ‘Gençlik Meclisi 1. Kongresi’nde ne kadar rezalet varsa hepsi sergilendi. Barkovizyonda, hapisteki bebek katiline övgüler düzüldü, PKK lehine sloganlar atıldı, PKK paçavraları sallandırıldı ve daha önemlisi PKK leşleri için saygı duruşu yapıldı.
Şimdi sorarım size; dünyanın neresinde ‘yol geçen hanını andıran’ böyle bir ülke vardır?
Bütün bu kepazelikler sergilenirken Anayasa Mahkemesi ne yapmaktadır? Elli bin kez kapatılmayı hak eden bu partiyi neden kapatmıyor? Anayasa Mahkemesi de bütün mahkemeler gibi Türk milleti adına karar vermiyor mu?
Milletimizden kesilen vergilerle böyle bir partiye Hazine yardımı yapılıyor ve bu partiye mensup milletvekillerine TBMM’den maaşlar ödeniyor.
Böyle bir demokrasi anlayışı dünyanın neresinde vardır? Dünyanın en gelişmiş demokrasilerinde bile böyle bir partinin varlığına asla müsaade edilmez. Değil bölücü başına methiyeler düzmek, onun adını anan ağızlar yırtılır.
Dokunulmazlık zırhına bürünen bu milletvekilleri, haklarında yazıp-çizen ve konuşup hadlerini bildiren birçok gazeteci arkadaşımızı mahkemelere verip tazminat ödemeye mahkûm ettiriyorlar.
Belli ki bunlar, yandaşlarıyla birlikte meydanı boş buldular ve istedikleri gibi at koşturuyorlar.
Ama yağma yok; hiç kimse bu milletin sabrını denemesin. Sabrın da bir sınırı var.
Kürt kardeşlerimiz daha az eşittir hezeyanında bulunan CHP Genel Başkanı Özgür Özel, güya sözlerine açıklık getirdi. Bölücü partiye şirin görünmek için battıkça batıyor.
Neymiş efendim; Kürt halkı kendilerine belediye başkanı seçemiyormuş, seçtikleri görevden alınıp yerlerine kayyumlar atanıyormuş. Buymuş onların daha az eşit olmalarının nedeni, iyi mi?
Belli ki bunun aklı bir yerlere kaçmış; öyle bilinen cinsten akıl tutulması falan değil. Resmen sırra kadem basmış.
Yahu Anayasa ve kanunlar çerçevesinde görev yapan hangi belediye başkanı görevinden alındı? Bir tek kişi gösterebilir misiniz?
Görevden alınanların hepsi dağ kadrosuna taşeronluk yapan, kanun ve hukuk tanımaz kişiler.
Asıl bu tipleri görevde tutmak suçtur.
O hendekleri belediyelere ait iş makinaları açtı ve o izinleri ve hatta emirleri mahut belediye başkanları verdi.
Onları temizlemek için 800’e yakın şehit verdik.
Özgür Özel, sen nerede yaşıyorsun?
Kimlerin kayığına bindiğinin farkında mısın?
Bekleyin, asıl millet sizi seçimlerde imamın kayığına bindirecek!
.
Devlet aklı
#Birinci Cihan Savaşı#Osmanlı Devleti#Netanyahu
Ocak 06, 2024 06:292dk okuma
Dünyanın dengesi bozulmadan önce (Birinci Cihan Savaşı), coğrafyaları işgal eden imparatorluklarda devlet aklı vardı ve bu akıllarla dünyaya nizamat verirlerdi.
Onların arasında bulunan Osmanlı Devleti (Devlet-i Âliyye) adaleti temsil etmesi yönüyle, denge unsuru idi.
Osmanlı’nın inkırazından (çökme-dağılma) sonra meydan yeri, sömürgeci sırtlanlara ve çakallara kaldı. Dolayısıyla devlet aklı da sırra kadem bastı!
Ondan sonra, 2. bir cihan savaşı yapılmasına rağmen, dünyaya huzur gelmedi; gelmez de. Nasıl gelsin ki, gidilen yol, takip edilen siyaset ‘parçala, yönet ve yut!’ yönündedir.
Başta ABD olmak üzere tüm emperyal güçler, dünyayı ‘kontrollü kaos’ yöntemiyle yönetmektedirler. Şairin, yerinde ifade ettiği gibi: ‘Böyle gecenin, hayır umulur mu sabahında?’
Ama görünen o ki, çıkartılan kaoslar, kontrolden çıkacağa benziyor. Bu durumun tipik örneğini İsrail’in Gazze’ye olan soykırımında görmekteyiz. Kana susamış Netanyahu, boğulacağı kanda, önce bölge insanını ve bilahare de tüm insanlığı boğmak istiyor!
Bundan dolayı da dur durak bilmiyor ve daha önemlisi, savaşı bölgeye yayarak Üçüncü Dünya Savaşı’nın fitilini ateşlemek istiyor.
İsrail’in, Lübnan’ın başkenti Beyrut’a saldırıp oradaki HAMAS mensuplarını öldürmesi olayı, orada hâkim olan Hizbullah’a rağmen yapıldı. Havadan yapılan bu operasyonla hem Hizbullah örgütü hem Lübnan hükümeti ve hem de İran tahrik edildi ve edilmeye devam ediliyor.
Nitekim Netanyahu, Lübnan’ın savaşa girmesini dört gözle beklemektedir.
Yemen’deki İran yanlısı örgütlerinin, Kızıldeniz ticaret yolunu taciz etmeleri, başta ABD ve AB ülkeleriyle tüm bölge ülkelerini, ister istemez olayın içine sokmaktadır.
Perde gerisinden kukla oynatan İran’da vuku bulan patlamalar ve onlarca kişinin öldürülmesi; İran’a ayağını denk al mesajından başka bir şey değildir.
Diğer bir ifade ile İran’a otur oturduğun yerde denmek isteniyor. Çünkü İran’a çok yüz verildi; o da tüm Körfez ülkeleriyle birlikte Yemen’e yayıldı.
Burada en pis oyunu bizzat ABD oynadı ve aynı şekilde oynamaya devam ediyor. Bölgemizde palazlandırdığı devlet ve terör örgütleriyle karışıklık çıkartıp parsayı toplamak istiyor.
Bu cümleden olarak; PKK/YPG/PYD’yi Türkiye’nin üzerine, İsrail’i Gazze’ye saldırtıyor.
Malum. ABD, Irak’tan çekilirken, burayı kendi eliyle İran’a teslim etti. İran, ABD’nin kontrolünde olamasa, ne Irak’ı ona teslim ederdi ve ne de onun öylesine yayılmacılığına göz yumardı!
ABD, teşvik ettiği İran yayılmacılığından hep bir Sünni-Şii savaşı bekledi lakin Türkiye’nin devlet aklı sayesinde avucunu yaladı.
Şimdi de kontrolden çıkmak isteyen Netanyahu’yu dizginlemek ve savaşı bölgeye yaymaması için uğraşıyor. Zira ABD çok iyi biliyor ki, İran’ın veya başka bir ülkenin savaşa girmesi, ister istemez ABD’yi de ateşe atacaktır.
ABD’nin mi İsrail’i, İsrail’in mi ABD’yi idare ettiğini, malum savaşın yayılıp yayılmamasında göreceğiz!
Her ne görsek de, bunun hayra yorulamayacağı apaçık ortadadır.
.
Örtülü savaş
#Osmanlı#BMGK#FETÖ
Ocak 08, 2024 06:292dk okuma
Dün Osmanlı istenmiyordu, bugün de Türkiye istenmiyor.
Varlığına tahammül edemedikleri Osmanlıyı, birlik olup yok ettiler. Belli ki, Osmanlının külleri üzerinde kurulan Türkiye’ye de rahat yüzü göstermeyecekler.
Zira Türkiye Devleti kurulduğu günden beri, düşmanların hedef tahtasındadır. Açıktan, mertçe savaşmayı göze alamadıkları Türkiye ile örtülü savaşı yeğlediler ve bunun için de ellerinden geleni artlarına koymuyorlar.
Türkiye’ye karşı olmalarının sebebi, Türklerin tarihidir, tarihteki rolleridir.
Zira bütün dünya çok iyi bilmektedir ki, Türkler haksızlık karşısında susmaz, susamaz; imanlarından aldığı güçle hakkı tutar kaldırır ve haykırırlar. Gücü oranında ya fiili olarak müdahale eder (ve hesabının sorar) ya diliyle kınayıp lanetler ya da kalbiyle buğzeder (nefret eder).
Diğer bir deyişle Türk’ün tarihteki misyonu, Yunus Emre’nin şiirlerinde vurgu yaptığı Molla Kasım rolüdür. ‘Kasım’ taksim eden, adaleti sağlayan, haklının hakkını teslim eden, haksıza haddini bildiren...
Bu durumun da olamazsa olmaz şartı güçlü olmaktır. Zira kuralı güçlü olan koyar ve uygular.
Şu anda dünya üzerindeki güçlüler, emperyalistler olup koydukları kuralları istedikleri gibi eğip bükmekte, isterlerse uymakta istemezlerse uymamaktadırlar. Bu halin tipik örneği de BMGK’nın yapısı ve yetkileridir. Bütün dünya ülkelerinin ‘evet’ dediğine, BMGK üyesi bir tek ülke ‘hayır’ derse, o bir tek ülkenin dediği oluyor.
Bu denli kurt taksiminin önüne geçebilmenin yegâne yolu güçlü olmaktan geçiyor.
Düşman içimizdeki örtülü savaşı, kurguladığı ‘vesayet sistemi’nin yürüttüğü 5. Kol faaliyetleri ile sürdürdü. Düşman, her türlü terör örgütünü üzerimize salarak ve ülkemizin sinir uçlarıyla oynayarak, kaos oluşturmak ve böylece tüm enerjimizi birbirimizle boğuşmak suretiyle harcamamızı istemektedir.
1950’den beri sürdürdüğümüz demokrasi tarihimize bir bakın; yarım asırdan fazla zamandır tüm enerjimizi toprağa verdiğimizi görürsünüz.
Sonuç itibarıyla güçlü olmak adına bir arpa boyu yol alamadık. Aldırmadılar.
Kardeşi kardeşe kırdırarak darbelere zemin hazırladılar, yaptırdıkları darbelerle de millete pösteki saydırdılar!
Akılları sıra, içimize yerleştirdikleri FETÖ belasıyla sözde ‘altın vuruş’u gerçekleştirmek için ayaklandılar.�
Bu millet vesayet altında sittin senedir sindirildi. Bu zaman zarfında sessiz ve derinden öfke biriktirdi. İşte 15 Temmuz 2016’da patlayan bu öfke idi, milletçe sokaklara döküldük ve vesayetin tanklarını ellerimizle durdurduk.
Türkiye kalkındıkça (özellikle savunma sanayisinde) düşmanın uykuları kaçıyor. Bu yüzden en iğrenç oyunlarını sahnelemek için; Cumhuriyet, hilafet, Atatürk, şeriat, laiklik, anayasa vb. konularını kaşıyorlar.
Eskiden eller Ay’a bizler yaya idik.
Artık yağma yok; biz de uzaydayız!
.
Türkiye güçlendikçe
#Pençe-Kilit#Terör#Mehmetçik
Ocak 15, 2024 06:292dk okuma
Pençe-Kilit Harekât bölgesindeki askeri üssümüze yine bir terör saldırısı oldu ve 9 canımızı bizden kopardı, 16 Mehmetçiğimiz de yaralandı.
Aziz şehitlerimize engin mağfiretler ile yaralılarımıza acil şifalar diliyoruz.
Coğrafya kaderdir diye boşuna dememişler. Zira bu coğrafyanın asırlara baliğ olan kaderi ta Osmanlı’nın gününden beri terörle boğuşmaktır. O gün de mahut terör örgütlerinin (Bulgar, Rum, Sırp, Makedon çeteleri, Taşnak ve Hınçak-Ermeni terör örgütleri vb.) arkasında emperyalist güçler vardı; bugün de PKK/YPG/PYD, DEAŞ, FETÖ, DHKP-C vb. gibi envai çeşit terör örgütlerinin arkasında aynı emperyalist güçler var.
Bir farkla dünkü düşmanlarımız karşımızda idi, bugünküler ise ‘dost ve müttefik-NATO’ görünmek suretiyle içimizdeler.
Dünküler de bize karşı el ele vermişlerdi, bugünküler de.
Bunca düşmanı bir araya getiren, bizdeki ‘tılsım’ın ne olduğunu biliyor musunuz?
Bunca düşmanın uykularını kaçıran ve her geceki rüyalarından korkuyla kalkmalarına sebep olan nedir biliyor musunuz?
Türkün şahlanışı ve tam bağımsız Türkiye!
Onların istedikleri tek şey; Türk asla güçlü olmasın ve Türkiye ilelebet bağımsız olmasın!
Zira onlar da çok iyi biliyorlar ki Türk güçlü olup, Türkiye tam bağımsız olunca kendileri suçüstü yakalanacak ve yaptıkları ve yapmakta oldukları zulümler fitil fitil burunlarından getirtilecektir. Daha açık ifadesiyle, dünyanın dört bir tarafındaki mazlumların kanlarını vampirler gibi ememeyeceklerdir.
Terör örgütlerini başımıza musallat ederek güç ve kudretten düşmemizi ve kendilerine tabi ‘uydu’ ülke haline gelmemizi istiyorlar.
Irak’ı ve Suriye’yi fiilen üçe böldükleri gibi Türkiye’yi de paramparça edip, küçük lokmalar halinde ‘Büyük İsrail’e peşkeş çekmek istiyorlar.
Kürtler daha çok ‘Büyük Kürdistan’ (Türkiye, İran, Irak ve Suriye toprakları üzerinde) hayaliyle yanıp tutuşurlar! Dün olduğu gibi bugün de hevesleri kursaklarında kalacak ve ‘Büyük İsrail’ için meze olmaktan kurtulamayacaklardır.
Yüzelli seneden beri Kürtler kâh İngiliz’in kâh ABD’nin kayığını bindiriliyorlar. Bir kere olsun selamet sahiline erişebildiler mi? Sürekli kullanıldılar ve işleri bitince de yüzüstü bırakıldılar.
Aynı ABD, Irak’ın kuzeyinde de sözde bir Kürdistan devletçiği kurmuştu. Bağdat’taki merkezi yönetimden ayrılıp sözde bağımsızlık şarkıları söylerken her yandan kızılca kıyametler kopmuş ve Kuzey Iraklı Kürtler, kurtuluşu ellerine tutuşturulan İsrail bayraklarını sallamakta aramışlardı!
Neden Irak’ın veya başka herhangi bir ülkenin bayrağı değil de İsrail bayrağı?
Onca acı tecrübelerden sonra hâlâ anlamamakta ısrar ediyorlar. Ortadoğu’da pişirilmekte olan aş, Yahudi aşıdır, Ermeni aşıdır.
Kürtler bu aşlar için yalnızca tuz ve biberdir.
Türkiye’nin bağımsız olmasını istemeyen, Kürtlerin mi bağımsız olmasını isteyecek?
Güldürmeyin insanı!
.
Asıl teröristler içeride
#Terörist#Attilâ İlhan#Erdoğan
Ocak 17, 2024 06:292dk okuma
Düşmanı boşuna dışarıda arıyoruz; zira asıl düşman en kahpeleriyle içimizdeler.
Dışarıdaki malum düşmanlar da bu içimizdekilerden güç-kuvvet ve cesaret alarak melanetlerini icra edebiliyorlar.
Attilâ İlhan vaktiyle “Bu ülkede yaşayan hainlerin oranı % 10 mesabesindedir” deyince hem hop oturup hop kalkmış hem de doğrusu bu kadar büyük bir oranı çok abartılı bulmuştuk.
Meğerse az bile söylemiş!
Sınır ötesinden şehit haberi geldikçe sevinenler var ve üstelik alçakça bu yaklaşımlarını gizlemeden söyleyebiliyorlar.
Dikkat ediyoruz da bu ülkenin hainleri hep okumuş, yazmış, kariyer yapmış ya da üst düzey görevlerde bulunmuş anlı-sanlı bürokratlardan çıkıyor.
Ne zaman bir şehit haberi gelse kendilerini ve hadlerini bilmez birileri derhal terör uzmanı kesiliveriyorlar. Utanmadan o televizyon senin, bu televizyon benim diyerek ellerindeki sopalarla ekranlarda arzı endam ediyorlar.l
Ankara satılmayan hacizli araçlar neredeyse yok pahasına satılıyor (bir göz atın)
Kırk yıldır o bölgeleri hallaç pamuğu gibi atan, her karış toprağında ter döken ve dağlardaki tüm mağaraları teröristlere dar eden kurmay aklı bilmiyor da bu hadsizler biliyor; öyle mi?
Bu denli nadanlar arasında bir de önceki asırdan kalmış asker eskileri var; onlar da Erdoğan’a, hükümetine ve yakınlarına kin kusmak için şehit haberlerini adeta dört gözle bekliyorlar.
Bir kısım siyaset bezirgânı da bu durumu seçimler için malzeme olarak kullanmaya kalkıyor.
Utanmaz eski bir bürokrat, “Şehitler verilirken Bayraktar’ın SİHAları neredeydi?” diyor.
Bir kısım arlanmaz ise, “Sınırlarımızın ötesinde ne işimiz var?” diyor.
Ya şu CHP’ye ne demeli? İmamoğlu’nun narına yanarak, DEM’in alametine binip hızla kıyamete doğru gidiyorlar. Bölücü partiyi küstürmemek için siyasi partilerin ortak deklarasyonunu imzalamıyorlar.
Onların hatırına sınır ötesi harekâtlara ‘evet’ demiyorlar.
Dahası DEM yetkilileri ile yaptıkları gizli pazarlıklarda bölücü başının serbest bırakılmasını tartışıyorlar.
Nasıl olsa hepsinin arkasında kapı gibi Anayasa Mahkemesi var; boş buldukları meydanda istedikleri gibi çalıp oynuyorlar!
Asıl millet 31 Mart’taki seçimlerde kendileriyle çalıp oynayacak, lakin farkında değiller.
Bayraktarların İHA’larına, SİHA’larına laf etmek tek kelime ile FETÖ ve PKK ağzıdır. Zira onlara dünyayı dar ediyorlar. İçerideki soysuzlara ne oluyor? O İHA’lar, SİHA’lar sayesinde teröristler yurtiçinde eylem yapamıyor; düşman sınırımızın ötesinde görülüp imha edilebiliyor.
Demek ki neymiş; düşman sınırlarımızdan giremiyor, sınır ötesinde görülüp imha ediliyor. Yani kendi inlerinde vuruluyorlar.
Mehmetçik sınır ötesinde olmasa, terörist eylemini bu kez İstanbul’da Ankara’da yapacak!
Bunu mu istiyorlar?
.
Ya yanımızdasınız ya karşımızda
#Emperyalizm#İngiltere#İsrail
Ocak 20, 2024 06:29
Başta ABD ve İngiltere olmak üzere Batılı emperyalistlerin, bölgemizde ekmiş oldukları asırlık fitne tohumları, zehirli meyvelerini vermeye başladı.
Osmanlıdan koparıp Araplara kurdurdukları devletçiklere hiçbir zaman gerçek devlet gözüyle bakmadılar. Zaten onların da devlet olma gibi bir dertleri olmadı.
Emperyalistlerin mabatlarına kene gibi yapışıp, alçak sürünmeyi yeğlediler ve işin tuhafı bu durumu devlet olmak zannettiler. Bir avuç İsrailliye yenilmenin zilleti içinde yaşadılar. Sonunda, kendilerine göre kurtuluşu nerede buldular dersiniz?
İsrail’le ittifak yapıp, Filistinlileri inkâr etmekle kurtuluşa ereceklerini zannettiler (İbrahimi antlaşmalar).
Halbuki daha sıra Filistin’e gelmeden birçoğunun tacı-tahtı başlarına yıkıldı, ülkeleri paramparça edildi.
Artık ne Saddam’ın Irak’ından ne Kaddafi’nin Libya’sından ne de Hafız Esed’in Suriye’sinden, devlet olarak bahsedilemiyor. Zira her birinin yerinde yeller esiyor!
Paramparça ettikleri bu devletçiklerde, yine kendilerinin kurup, geliştirdikleri terör örgütleri kol geziyor.
Vaktiyle Arapların böğrüne hançer misali sapladıkları İsrail devleti, emperyalistlerin gökte arayıp yerde buldukları bir maniveladır. Onu bir maden gibi işletip; kazan-kazan metoduyla emellerini gerçekleştiriyorlar.
Artık İsrail mi Batılıları kullanıyor, Batılılar mı İsrail’i kullanıyor; daha açık ifadesiyle bu bilek güreşinden kimlerin galip çıkacağı şimdilik meçhul.
Emperyalistlerin değirmenine su taşımaktan başka bir fonksiyonları olmayan terör örgütleri, Hasan Sabbah’ın uyuşturulmuş fedaileri misali hayali-yalancı bir cennet vadiyle kandırılıp kullanılmaktalar.
Halbuki aynı emperyalist güçler, dün de Suriye, Irak, Lübnan, Libya ve daha nice devletler (!) kurmuştu!
Hani nerede o devletler?!
Kuzey Irak’ta kurdurulan bölgesel yönetim devlet mi?
Kurdurulan ve bundan böyle kurdurulmaya çalışılan tüm devletçikler, gerçekte birer aparat, Büyük İsrail için oluşturulmuş kantonlar olacak.
On sene önceki Ortadoğu coğrafyasına bakın, bir de bu günkü haritaya bakın; bir on sene sonraki haritada hâlâ kendi devletçiğinizi görmeyi hayal ediyorsanız, size sözümüz yok.
Zira burnunun önünü göremeyene, görmek istemeyene yol tarifi yapılmaz.
Yukarıda zikredilen devletçiklerde yaşayan insanlara bakın, bir gün olsun huzurla, istikrarla, barışla ve güvenle yaşayabildiler mi; yaşayabiliyorlar mı?
Emperyalizmin kurguladığı büyük resmin hedefinde iki devlet var; Türkiye ve İran.
Bölgesel kurtuluş, bölge ülkelerinin el ele verip, hep birlikte emperyalizme karşı direnmelerine bağlı. Bunun için de birbirlerine güvenmeleri ve özellikle birbirlerinin kuyularını kazmamaları şarttır.
Türkiye Cumhurbaşkanı bu gerçeği görerek, dosta-düşmana hakikati haykırdı: Ya bizimlesiniz ya karşımızda!
Burada aklını başına alan ve gereğini yapan (Türkiye ile el ele veren) kurtulacak, aklını kiraya verip, emperyalizme uşaklığa devam eden kim ya da kimler varsa silinip gidecektir.
ABD, Batı ve İsrail kaybetti
#Filistin#İsrail#Hamas
Ocak 27, 2024 06:292dk okuma
Filistin’de sergilenen vahşet, İsrail ve müttefiklerinin gerçek yüzlerini tüm insanlığa gösterdi.
Halbuki daha dün, 2. Dünya Savaşı’nda Almanya, Yahudilere karşı soykırım uygulamış, onları öldürme merkezlerinde ve hem mobilize ve hem de sabit gaz odalarında, sistematik ölümlerle boğarak (karbon monoksit gazıyla) öldürmüştü.
Geçen 80 sene zarfında, Yahudi sermayesinin oluşturduğu dünya sinema endüstrisi, bu denli vahşi katliamları konu alan filmler üretti ve bunlar tüm ülkelerde gösterime sokuldu.
Hitler ve bir avuç avenesi günah keçisi ilan edildi ama Alman ordusu ve Almanya halkının çoğunluğu da bu şebekesinin yanındaydı. Hepsinden önemlisi mahut soykırımın baş mimarı olan Hitler de bir Alman’dı.
Aynı Almanya’nın bugünkü yöneticisi, aynı soykırımı yapan İsrail’in yanında, onun zulmüne destek oluyor, silah ve mühimmat veriyor. Aklı sıra Almanya günah çıkarmaya çalışıyor lakin bilmiyor ki, onun o gün işlediği ve bugün İsrail’in sergilediği günahları dünyada çıkarmanın imkân ve ihtimali yoktur.
Zira onların hakkından ancak ebedi olan cehennem ateşi gelir!
Dünyaya nizam verdiğini iddia eden ABD’nin Başkanı ‘Ben Siyonistim’, Dışişleri Bakanı da ‘Ben Yahudi’yim’ diyerek ufunetlerini kustular. Bu zihniyetteki insanların yönettiği dünyanın ne halde olduğunu varın siz hesap edin!
AB ülkeleri ise, tarihlerinin en zavallı halini yaşıyorlar. ABD’nin uydusu, Yahudi’nin esiri, acınacak bir halleri var.
Bu ülkeler sözde medeni ve hatta medeniyetin beşiği, fikir ve ifade hürriyetinin kâmil manada sergilendiği ülkeler. Halbuki bütün bu ülkelerde Filistinlileri savunmak ve onlara yapılan zulümleri dillendirmek büyük suç.
Filistin Dışişleri Bakanı’nı, ABD’deki oturumlarda tek kelime etmemesi şartıyla davet ettiler.
Seksen sene boyunca tüm ülkelerde izlettirdikleri filmler sonucunda Yahudi’yi mağdur gösterdiler. Uğradıkları zulümlerle kendilerini acındırdılar. Hemen tüm ülkeleri hem acındırdılar ve hem de kuzu postuna bürünerek uyuttular.
Muharref (bozulmuş) Tevrat’ta anlatılan gerçek yüzlerini (kendilerinden olmayan insanları insan bile görmeme ve onları hayvanları ile birlikte topyekûn imha etmek) hep sakladılar.
Dikkat edilirse İsrail, onca silah ve mühimmatı ile ve başta ABD olmak üzere AB’yi de yanına alarak giriştiği bu savaşta batağa saplandı. Tek yapabildiği şey sivil yerleşim alanları havadan ve karadan bombalamak, binaları yıkmak ve çoğu çocuk ve kadın olan masum sivilleri hunharca öldürmek.
Bugüne kadar ne bir HAMAS’ın Kassam Tugaylarının askerlerinin canlısını esir alabildi ve ne de ölüsünü gösterebildi.
İsrail askerinin tek yapabildiği şey kümelenip, silahsız basın mensubunu dipçikle dövmek ve yere serip tekmelemek.
Tüm dünya İsrail askerinin ve avenelerinin rezil hallerini gördü; kimlerin insan olup olmadığını da gördü.
Bütün bu vahşetin, İsrailliler adına en vahim sonucu ise, artık bundan böyle hiçbir Yahudi’nin dünya üzerinde emniyeti kalmamıştır ve hemen hepsi tehdit altındadır.
Bunu da Yahudi, Yahudi’ye yaptı.
Ne diyelim, kendi düşen ağlamaz!
.
Hüzünlü Mirac
#Gazze#İsrail#Mescid-İ Aksa
Şubat 07, 2024 06:292dk okuma
Gazze’de İsrail vahşeti kol gezerken, Müslüman kanına doymayan İsrailli askerlerinin işgalinde bulunan mübarek ve mukaddes Mescid-i Aksa’da namaz kılmak isteyen Müminlere akla hayale gelmedik baskı ve işkenceler yapılırken, hüzünle, bir Mirac Kandili daha idrak ettik.
Bir avuç İsraillinin aylardır uyguladığı soykırımı, başta İslam Alemi olmak üzere bütün dünya ülkeleri sadece seyretmekle yetiniyor. Kimi ülkelerin halkları, bu denli vahşete dayanamayıp yürüyor, bağırıp çağırıyor lakin seslerini, lal kesilmiş kendi yöneticilerine asla işittiremiyorlar.
Demek ki, Allah’tan korkmayan, kullardan utanmayan bu yöneticiler, yalnızca ABD ve İsrail’den korkuyorlar. Bu da demektir ki, bütün bu yöneticiler, koltuklarına ABD ve İsrail sayesinde oturuyorlar!
Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselamın kutsal Mirac yolculuğu, Mescid-i Haram’dan (Mekke-i mükerreme) başlamış; isra, sırlarla dolu gece yürüyüşüyle bir anda Mescid-i Aksa’ya (Kudüs) getirilmiş ve oradan göklere; bilinemeyen, anlaşılamayan, anlatılamayan alemlere yükseltilmişti.
Sevgililer sevgilisi, bu kutsal yolculuktan, inananlara Mirac olacak namaz ibadeti emriyle dönmüştü. Kimi nasipsizler, Peygamber Efendimizin bir anda Mekke’den Kudüs’e gitmesine akıl erdiremiyor ve bu iş rüyada olmuştur diyerek, inkâr bataklığına sürükleniyor. Halbuki ayette geçen ‘isra’ kelimesi rüya için kullanılmaz; uyanık iken, gece yürümek manasına kullanılır. (El-Kavlul-Fasl)
Ayrıca Peygamberimizin anlattığı rüya olsaydı, kimse itiraz etmez ve tuhaf karşılamazdı.
İslam’ın içindeki bir kısım aklı evveller de (Mutezile Fırkası) Resulullah Efendimizin bir anda, Cennet’i, Cehennem’i ve daha birçok yerleri gezip gelmesine akıl erdirememiş ve Mirac’ı kabul etmek Allah’a mekân tahsis etmek olur diyerek, Mirac olayını inkâr etmişlerdir.
Halbuki Allahü teala, Musa Aleyhisselam ile Tur-i Sina’da konuştu; haşa Tur-i Sina Allah’ın mekânı mıdır? Mü’minler, Cennet’te Allahü tealayı görecekler; Cennet de Allahü tealanın mekânı değildir. Allah, mekândan münezzehtir.
Mirac’la, inananların imanları kuvvetlenmiş ve her bir mü’min, Hz. Ebu Bekir sadakatiyle sıddıklık (sıddıkıyet-rehbere ve insanlara verdikleri sözleri bihakkın yerine getiren) makamına erişmişlerdir.
Resulullah Efendimiz, Mirac’la İslamiyet’in temellerini en sağlam şekilde atmış ve O’na gönül veren sadıklarla da bütün engelleri aşarak, İslam güneşini sönmemek üzere, tüm cihana yaymıştır. İmam-ı Rabbani Hazretleri buyuruyor ki: ‘İnsanın yaratılması, ibadet yapmak içindir’. İbadet, insana haddini bildirir, kulluk bilincine (şuur) erdirir.
Mü’minin Mirac’ı olan namaz, tüm ibadetleri içinde barındırır. Bundan dolayıdır ki, sevgili Peygamber Efendimiz, ‘Gözümün nuru namazdır’ buyuruyor.
Kederli ve hüzünlü bir halde idrak ettiğimiz Mirac Kandilinizi kutluyor, hayırlara vesile olmasını diliyorum. F.B.
.Maskeli yüzler
#İsrail#Vahşet#Emperyalizm
Şubat 14, 2024 06:292dk okuma
Paylaş
Batı, ürettiği yakıcı, yıkıcı ve topyekûn imha edici silahlarla Doğu’ya galip geldi ve dünyanın büyük bir kısmına hâkim oldu.
Haberin Devamı
Kan, gözyaşı ve zulüm üzerine kurulu Batı hegemonyasının tek amacı vardı, o da ne pahasına olursa olsun, güçsüzleri, ezerek sömürmekti.
Bu zehri insanlığa sunarken, tatlıyla kaplamaları gerekti. Bunun için de iki yol seçtiler. Birincisi, sömürecekleri ülkelerin başına (yönetici kadrolar) kendileri tabi olan ‘uşak’ yaratılışlı tipleri bulup (yetiştirip- devşirip, satın alıp vb.) geçirmekti.
Ve tüm bu ülkeleri, adeta atadıkları ‘genel valileriyle’ idare edeceklerdi. Tüm bu ülkelerin halkları, atanan valilerin elinde tutsak olacak, mahut valiler de kendilerinin tutsağı olarak, ülkelerini, ağa-babalarının emir ve direktifleri doğrultusunda yöneteceklerdi.
İkincisi ise bütün bu gayri insani, gayri ahlaki ve gayri medeni davranışları kamufle edebilmek için de reklam- algı ve propagandaya ağırlık verilecek ve bu cümleden olarak; kitle iletişim araçları (medya, sinema, internet vb.) bütünüyle ele geçirilecekti.
Bu şekilde; biri gerçek diğeri sahte ve yalan olan iki dünya oluşturulacaktı. Gerçek dünyada vahşet ve sömürü olabildiğince yaşanacak lakin tüm insanlığa, bu durum, hürriyet, medeniyet, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi yaldızlı laflarla süslenip anlatılacaktı.
İki asra yakın bir zamandır tüm insanlığın beyni, bu yalan propagandalarla yıkanmakta ve gelinen noktada, sergilenen vahşet tüm çıplaklığıyla meydana çıkmasına rağmen, zulüm düzeninin zorbaları hala taraftar bulabilmektedir.
Nasıl oluyor derseniz, bunun da sebebi çok açıktır.
Tutsak aldıkları yöneticilerin etrafında oluşan ‘kemik yalayıcılar taifesi’, iktidarın nimetlerini semirmenin rahatlığı ve sorumsuzluğuyla ve kapıldıkları propagandayla, reklam ve algılarla adeta ‘zombi’leşmişlerdir.
Zombiler güruhu, vesayetten memnundurlar, asla gerçek manada bağımsız olmayı düşünmezler, düşünemezler.
Zulüm ilelebet payidar olamazdı. Diğer bir ifadeyle, vahşi kapitalizm düzeni böyle gelmiş ama böyle gidemezdi.
İsrail vahşeti çanak-çömleği patlattı. Batının maskesi yırtıldı ve cılkı ortaya çıktı.
Artık yırtılan bu maskenin ardındaki yüzsüzlük yüzüne tükürene bile aşk olsun!
Malum, Yirminci asrın sonlarında, Sovyet rejimi tüm değerleriyle birlikte yıkılıp tarihin çöplüğüne atıldı.
Batının estirdiği ‘yalan rüzgârı’ olan emperyalizmin, yıkılıp çökmesi de gün sayıyor!
Yalnız bu çöküş, Sovyetlerin dağılmasına benzemez; zira Sovyetler, kendi hinterlandında yankılandı.
Batı emperyalizminin çöküşüyle tüm dünya çalkalanacak ve Allah saklasın belki de bu durum bir Üçüncü Dünya Savaşı’na sebep olacak.
Durumu sezen kimi ülkeler, boşuna savaş hazırlığı yapmıyor.
İnsanlık ve Ortadoğu
#Hz. Âdem#Ortadoğu#Havva
Şubat 19, 2024 06:292dk okuma
Kutsal metinlerden öğrendiğimize göre; ilk insan Hz. Âdem Aleyhisselam eşi Havva annemizle birlikte cennetten çıkarılınca, kendisi Serendip (Sri Lanka) Adası’na, eşi ise Mekke’ye indirildi.
Pişman olan ve yıllar boyu gözyaşı döküp tövbesi kabul edilen Hz. Âdem Aleyhisselam neden sonra (bir rivayet 300 yıl) eşi Havva annemizle Arafat’ta buluştu. Ve insanlık o mukaddes vadide çoğalmaya başladı.
İlk insanın maya tuttuğu bu kutsal vadide başlayan insanlık tarihi günümüze kadar geldi.
Zamanla çoğalan insanoğlu dünyanın dört bir yanına yayıldı ve ilk nüveyi (çekirdek-öz) teşkil eden Ortadoğu hemen her bakımdan önemini korudu.
Kutsal kitaplara ve özellikle Kuran’ı Kerim’deki kıssalara dikkat edilirse, ibretlik hikâyelerin hep Ortadoğu coğrafyasından verildiği görülür. Halbuki yine Kuran’ı Kerim’in ifadesiyle ‘Her ümmete (millet) peygamber gönderilmiştir’.
Yani dünyanın her yanındaki insan topluluklarına peygamberler gönderilmiş ve onlar da ilahi mesajla mükellef kılınmıştır.
Yine Kuran’ı Kerim’den öğrendiğimize göre; ‘İnsan muhtaç yaratılmıştır’. Ve ‘Zenginlik insanı azdırır’. Evet zenginleşip dünyanın heva ve hevesine kapılan ve Allah’ı ve O’nun mesajını unutan insan sapıtır ve hatta sapkınlaşır, azgınlaşır. Tarih boyunca olageldiği üzere...
Bu durumun tipik örnekleri Ortadoğu coğrafyasında meydana geldiğinden Cenabıhak da örnek kıssaları bu bölgeye gönderdiği peygamberlerin ve onların ümmetlerinin hallerinden vermektedir.
İnsanoğlunun yaratılışındaki iyilik ve kötülük gelgitlerini ziyadesiyle yansıtan topluluklardan biri de Yahudi kavmidir. Allahütealâ kendilerini tarih boyunca birkaç kez yüceltti, lakin onlar bunun kıymetini bilmedi ve sonuçta da aşağıların aşağısına indirdi.
Cenabıhak, İsra Suresi, 4,5,7. Ayeti Kerimelerde mealen şöyle buyurur: ‘Biz kitapta İsrailoğullarına şöyle bildirmiştik’: “Yeryüzünde mutlaka iki defa fesat çıkaracak, çok böbürleneceksiniz. Bu iki fesattan ilkinin zamanı gelince üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik Bunlar, evlerin arasında dolaşıp köşe bucak her tarafı aradılar. Bu yerine getirilmiş bir vaat idi. Bir zaman sonra onlara karşı tekrar size üstünlük verdik, servet ve oğullarla gücünüzü artırdık; adamlarınızın sayısını daha da çoğalttık. Eğer iyilik ederseniz kendiniz için iyilik etmiş olursunuz. Kötülük ederseniz yine kendinize edersiniz. Nihayet ikinci cezalandırma vakti gelince, düşmanlarınız onurunuzu çiğnesinler, daha önce girdikleri gibi yine mescide girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi yakıp yıksınlar istedik.”
İlahi rahmetten uzak tutulan bu kavmin içinden çıkan Siyonistlere bakın ki, diğer insan topluluklarının da içlerinden en şerlilerini yanlarına alarak; insanoğlunun düşebileceğini en alt dereceye inerek, en iğrenç ve en vahşi soysuzlukları, alçaklıkları ve en adi soykırımı sergiliyorlar.
Belli ki tarihte yaşadıklarından hiç ibret almıyorlar.
İbret almadıkları gibi kendilerini ikaz eden peygamberleri de öldürmekten geri kalmadılar.
Dün Hak’kı duymamak için peygamber öldürenler, bugün de tüm dünyanın çağrılarına lal kesilerek bebekleri, kadınları ve savunmasız sivilleri öldürmeye devam ediyorlar.
Dün de lanete müstahaktılar, bugün de...
Zalimler için yaşasın cehennem!
Yetmez; dünyaları bile cehennem olsun!
.Nizam-ı âlem
#Emperyalist#İsrail#Filistin
Şubat 24, 2024 06:292dk okuma
Dünyanın idaresi, diğer bir deyişle halkların yönetiminde ipin ucu emperyalistlerin elinde olduğundan, nizam ve intizamdan bahsetmek mümkün değildir.
Zira hukukun üstünlüğü yerine üstünlerin (güçlüler) hukuku caridir. Bu da yine halkın ifadesiyle altta kalanın canı çıksın demektir.
Böyle bir dünyada hangi nizamdan, hangi insan hakkından ve hangi adaletten bahsedilebilir?
Evvelemirde emperyalistlerin niyetleri bozuktur, onların aleme nizam vermek diye bir dertleri yoktur ve olamaz. Onların tek amacı vardır; o da kan emerek sömürmek olup, onun icabına bakmak ve onun zeminini hazırlamaktır.
Bu aşağılık ve iğrenç anlayışın icabı ise ‘böl-yönet’ taktiğidir. Yani kontrollü kaostur.
Dikkat edin; geçen asrın başlarında bizim coğrafyamızı paramparça ettiklerinde bir şeye özellikle özen gösterdiler. İrili-ufaklı parçalara böldükleri devletçiklerin sınırlarını belirlerken adeta cetvel kullandılar. Her bir çizginin yanı başında bir veya birkaç çıban başı bıraktılar.
Zamanı geldikçe bu çıbanları patlatır ve gerekli tedaviye (!) yine kendileri koyulurlar!
Emperyalistlerin tedavi metotları ise bu ülkelerde erken kalkanın ihtilal yapması, bizim gibi ülkelerde de her on yılda bir askeri darbeyle yönetimin hizaya sokulması şeklinde olmuştur.
Türk’ün sahneden çekilmesinden sonra meydanın kendilerine kaldığını gören emperyalistler, sınırlarını cetvelle çizdikleri ve yönetimlerini kendilerinin kurguladığı ülkelerle kedinin fareyle oynaması gibi oynadılar ve oynamaya devam ediyorlar.
Bakınız; İsrail, bu ülkelerin harimi ismetlerine girdi ve girmeye devam ediyor; kimsenin sesi çıkmıyor, çıkamıyor.
Ses çıkaramazlar, çıkarırlarsa taçlarının ve tahtlarının başlarına yıkılacağını çok iyi bilirler.
Bundan dolayıdır ki, ‘bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ modundalar.
Gaflet ve hatta ihanet içindeki bu ülkelerin yöneticileri, sıranın kendilerine gelmekte olduğunu göremeyecek kadar da kör ve sağırdırlar.
Onursuz yaşamayı şiar edinmiş bu pespaye takımı; Filistinliler gibi bir kere ve mertçe ölmek yerine, her gün, adice ve şerefsizce onlarca ölmeyi cana minnet bilmektedir.
Bütün bunlardan dolayıdır ki, iş başa düşmektedir ve Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur!
Türk, silkinip ayağa kalkacak ki, âlem yeniden nizam bulsun.
Türk güçlü olacak ki, mazlumlara kol-kanat gersin ve zalimlere hadlerini bildirsin!
Bunun işaretlerini, özellikle savunma sanayisindeki göz kamaştırıcı hamlelerde görmekte ve umudumuz her geçen gün artmaktadır.
Sadece bizim değil zulüm altında inleyen dünyanın tüm halkları Türk’ün yükselişini sabırsızlıkla bekliyor.
Zira bizim gibi onlar da çok iyi biliyor ki, Türk yükselince, dünya-âlem nizam bulur ve dünyanın en yüksek burcunda ‘ADALET’ bayrağı dalgalanır.
.Dünyanın ekseni kaydı
#İsrail#İngiliz#Afrika
Şubat 28, 2024 06:292dk okuma
Zulüm asla payidar olmaz, olamaz.
Zira mazlum yapayalnız olsa da onun ahı ‘Arş’ı titretir. Evreni kudret elinde bulunduran Allahü teâlâ ‘Muntakim’dir ve kimsenin yaptığını yanında bırakmaz.
Bizlerin bilmediğimiz veya bilip de görmek istemediğimiz sebeplerden ötürü, Allah imhal eder (mühlet verir, sonraya bırakılmasına müsaade eder, erteler) lakin asla ihmal etmez.
Şairin dediği gibi; ‘Cani dipdiri gezse de... Masumlar (bebekler dahil) ölse de... Suçluların yerine başkaları mahkûm olsa da... Er ya da geç ilahi adalet gerçekleşir ve hak yerini bulur’. Bu cümleden olarak; boynuzsuz koyun kendisini vuran boynuzlu koyundan hakkını alacaktır; bundan kimsenin şüphesi olmasın.
Nitekim ilahi buyrukta: ‘Zerre miktarı (çok az) iyilik yapan da zerre miktarı şer işleyen de onun karşılığını görür’.
İsrail’in sergilemekte olduğu bu vahşeti, bütün emperyalist ülkeler, tarihleri boyunca envai çeşidiyle sergilediler ve sergilemeye devam etmektedirler.
Zalimler güruhu zamana ve zemine göre vahşetlerine ayar vermektedirler. Kâh sessiz ve derinden (yılanın kurbağanın kanını emmesi gibi) kâh aleni ve vahşice (Gazze’deki gibi) katliamlarını sürdürmektedirler.
Zalimlerin ortak yönü, Müslümanları veya kendilerinden olmayanları insan olarak görmemeleridir. Zira Müslümanların itlaf edilmesi gereken hayvan olduklarını en yetkili ağızları pervasızca söyleyebiliyor.
Yeryüzünü ifsat edecek, bozgunculuk çıkaracak, masum kanı dökecek ve gasp ettiği malları semirecek insanoğlunun düştüğü derekeyi (alçak-aşağı aşama) görüyor musunuz?
İşin bundan da vahimi ise, tüm bu cinayetleri, katliamları ve soykırımları işleyen bu insan türü medeni geçiniyor, kendisini erdem timsali gösteriyor. İşin doğrusunu, kara bahtlı Afrikalının yalın gerçeğinde görebilirsiniz. Kara derili bu insanlar, beyaz ve uzun bacaklı insandan (İngiliz, Fransız, Alman vb.) ürküyor, korkuyor ve kaçıyor. Belli ki onu, eşi, benzeri olmayan bir canavar bellemiş.
Neden acaba?
Oysa aynı Afrikalı, hayvan türünden her türlü canavarı, kahramanlık gösterisiyle avlıyor.
Mahut ‘Beyaz adam’ hayvandan da aşağı (belhüm adal), ondan daha korkunç ve tehlikeli ki, onu görünce kaçacak delik arıyor.
20. Yüzyıl’daki iki büyük savaşla da dünyanın jandarması rolüne soyunanların, insanlıktan nasipsiz hemen hepsinin sırtlan sürüleri oldukları görüldü.
Dünya, kayan bu ekseniyle daha fazla dönemez; ya yeniden kurulur ve eksenine oturtulur ya da 3. Dünya Savaşı ile kendisini ve üstündekileri yok eder.
Dünyanın sözde olan ekseni Batı’nın elindeydi, batırdı. Bu eksen Doğu’nun eline geçebilirse bir müddet daha dönmeye devam edebilir.
Türkiye’nin de içinde yer aldığı doğu eksenli dünya, yeni doğuşlara ve yeni oluşumlara gebedir.
.Müfteri
#CHP#Erdoğan#Karamollaoğlu
Mart 02, 2024 06:293dk okuma
Meşhur hikâyedir; savaşı kaybeden ve hesaba çekilen komutan, ‘Kaybetmemiz için 40 sebep vardı’ deyip, birinci maddede barutu sayınca, sözü kesilir ve diğer sebepleri saymasına gerek kalmadığı kendisine ihtar edilir.
Yani, barut yoksa, savaş zaten baştan kaybedilmiş demektir.
Beşerî münasebetlerde de bir kişide yalan ve hatta iftira atmak varsa, o kişinin başka özelliklerini araştırmaya gerek yoktur. Zira yalan ve iftiranın olduğu yerde, iyilik, güzellik ve hayır adına hiçbir şeyden bahsetmenin imkân ve ihtimali yoktur.
Yalan varsa, çekiver kuyruğunu gitsin!
Bu hasletin (özellik) en çirkininin sergilendiği yer ise, herkesin zannettiği gibi, şahsi menfaatlerin söz konusu olduğu ticarette (alış-veriş) değil, baş olma (ego) sevdasının daniskasının yaşandığı ve on parmakta on karayla birbirlerinin karalandığı, bin bir entrikanın döndüğü siyaset arenasıdır. (Elbette ki vatanı ve milleti için siyaset yapanları tenzih ederek, bu yazılanların dışında tutuyoruz.)
Siyaset bezirganı, ‘yalandan kim ölmüş ki’ ve ‘çamur at, tutmazsa da izi kalır’ deyişlerini ilke (prensip) edinir ve bu denli yalan ve iftiralar üzerine kendi iğrenç dünyasını kurar ve bir ömür boyu bataklıkta debelenir durur.
Her malın müşterisi olduğu gibi, siyaset bezirganın da taraftarları vardır; tencere yuvarlanır kapağını bulur!
Yaşından başından utanmadan, bir CHP’liyi cumhurbaşkanı seçtirmek için yırtınan ve üstelik bunu bir Kandil günü ilan eden Karamollaoğlu belli ki tüm siyasetini Erdoğan düşmanlığı ve ona olan kini üzerine kurmuş. Kendisini haklı göstermek için de Erdoğan’ı Millî Görüş gömleğini çıkarmakla suçluyor.
Millî Görüş’ün prensiplerini bilmiyormuşuz, biz de yeni öğrendik! Millî Görüş’ün hedefi, meğer, (Karamollaoğlu’na göre) Ayasofya’yı ibadete açmak, başörtüsü yasağını kaldırmak, İmam-Hatip Liselilere uygulanan katsayı sorununu kaldırmak, Milli sanayide hamle üzerine hamleler vb. yapmak değil, Erbakan’ın affını içeren kanunu iptal ettirmek ve onu hapislerde çürütmek isteyen CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nu Cumhurbaşkanı seçtirmekmiş.
Bununla da yetinmeyip; Erbakan için af kanunu çıkartan Erdoğan’a utanmadan iftira atıyor ve ‘Erdoğan, 2006 yılında Erbakan’ı hapse attırmak için büyük bir gayretin içine girdi’ diyebiliyor.
Haberin Devamı
Halbuki 28 Şubat aşağılık darbesinin zulmüne hem Erbakan ve hem de Erdoğan uğramıştı. Üstelik Erdoğan, görevinden alınmakla birlikte hapsi boylamıştı.
Erbakan ise, hakkında açılan ‘Kayıp trilyon davası’ ile hüküm giymişti. Gerçekte Erdoğan, Erbakan’ın hapse girmemesi için büyük bir gayretin içine girdi ve bu cümleden olarak kanun üzerine kanun çıkardı.
Malum o vakitler Cumhurbaşkanı Sezer’di; gelen kanunu VETO etti, ikinci kez aynı kanun gönderilince mecburen imzaladı. Yine malum Erdoğan Başbakan olsa da devir ‘vesayet’ devriydi (FETÖ devlette cirit atıyordu).
Peki, soralım kendilerine; Erbakan Başbakan iken, milyonların gözleri önünde (TV ekranından) kendisine ‘p...k’ diyen bir general bozuntusunu görevden alabildi mi?
Kin ve nefretten beslenen, hırs-ı piri illetine uğramış Karamollaoğlu bir de ne dese beğenirsiniz: ‘Abdullah Gül Cumhurbaşkanı oldu da af yetkisini kullandı ve hocamız hapse girmekten kurtuldu.’
Erdoğan, ‘Cumhurbaşkanı adayımız Abdullah Gül kardeşimizdir’ deyip onu seçtirmeseydi; Karamollaoğlu’nun yere göğe sığdıramadığı bu ‘af’ gerçekleşebilir miydi? Güneşe evet ama ışığına hayır diyen; sebebi görüp müsebbibi görmeyen gözler gerçekten mühürlüymüş.
Erdoğan’ın yaptığını biz de yapalım ve cümlesini Allah’a havale edelim!
.
Ramazan
#Ahiret#İbn Arabi#İmam-I Rabbani Hazretleri
Mart 11, 2024 06:292dk okuma
Allahü Teala en üstün şekilde yarattığı insanları çok sevdiği ve onlara çok acıdığı için, kendilerine sayısız nimetler bahşetmiştir.
Bu nimetlerin başında akıl ve nübüvvet (Peygamberlik) gelmektedir.
Malum akıl sınırlıdır; özellikle Allah’a ve ahirete ait bilgileri bilmekten ve Allah’a yaklaştıran ibadetlerin niceliklerini ve niteliklerini bilmekten acizdir. Zira akıl, bu çeşit bilgileri ancak kendisine bildirilmekle bilir, bilebilir.
İşte Allahü teala insanların arasından en seçkinleri (Peygamberler) vasıtasıyla tüm bu bilgilerle beraber, onların dünya ve ahiret saadetlerini tanzim ve temin eden dinleri (ilahi kanunlar manzumesi) göndermiştir.
Dikkat edilirse alemde her şey bir sebeple yaratılmıştır; şu hâlde, en mükemmel varlık olan insanın başıboş, sebepsiz yaratıldığı düşünülebilir mi?
İnsanın yaratılma sebebi, Yaradan’ını bilip, O’na ibadet etmek içindir. İbn Arabi’nin ifadesiyle insan, hamdetmek için yaratılmıştır. Olgun insan, kendisine sunulan bunca nimetlerin karşısında, hamdedebilmenin acziyeti içinde olduğunu bilir. Nitekim İmam-ı Rabbani Hazretleri, ‘İnsanın yaratılmasından maksat, Allahü Tealaya karşı gönlü kırık, boynu bükük olmak ve yalvarmak içindir’ buyurur.
Cenab-ı Hak, insana ibadetleri emretmekle onu şereflendirmiş, müşerref olan insan da gerçek hüviyetine (benliğine) kavuşmuştur.
Oruç ibareti için Rabbimiz; ‘Orucun dışındaki bütün amelleri kuluma aittir. Oruç ise bana aittir ve onun ödülünü ben vereceğim. Oruç bir kalkandır. Aranızda birisi oruçlu olduğunda, kavga yapmasın ve kızmasın. Birisi kendisine sataşırsa veya kavgaya tutuşursa ‘Ben oruçlu bir insanım’ desin...’ buyurmaktadır.
Ramazan ayının bir kutsiyeti de Kur’an-ı kerimin, bu ayın en üstün gecesi olan Kadir Gecesi’nde indirilmiş olmasıdır.
Allahü Teala oruca, cennette özel bir kapı ‘Reyyan Kapısı’ tahsis etmiş ve O’nun sevgili Peygamberi, oruçluların o kapıdan gireceklerini buyurmuştur: ‘Cennette ‘Reyyan’ denilen bir kapı vardır. Kıyamet günü oruçlular oradan girecektir ve onlarla başka kimse girmeyecektir. Şöyle duyurulur: ‘Oruçlular nerede?’ Bunun üzerine oruçlular o kapıdan girerler. Sonuncu kişi girdiğinde, kapı kapanır ve bir daha kimse o kapıdan içeri girmez.’
Ramazan ayını bağışlanmamız ve kurtuluşumuz için fırsat bilmeli ve her anını değerlendirmeliyiz.
İmam-ı Rabbani Hazretleri, Mektubat 1. Cilt 45. Mektupta şöyle buyurur: ‘Mübarek Ramazan ayı çok şereflidir. Bu ayda yapılan nafile ibadetlere verilen sevap, başka aylarda yapılan farzlar gibidir. Bu ayda yapılan bir farz, başka aylarda yapılan yetmiş farz gibidir. Bu ayda bir oruçluya iftar verenin günahları affolur... Bu ayda ibadet ve iyi iş yapabilenlere, bütün sene bu işleri yapmak nasip olur. Bu aya saygısızlık edenin, günah işleyenin bütün senesi, günah işlemekle geçer... Allahü teala, bu mübarek ayda O’nun şanına yakışacak, kulluk yapmayı ve Rabbimizin razı olduğu, beğendiği yolda bulunmayı, hepimize nasip eylesin. Amin.’
Doğru bildiğimiz yanlışlar
#Esad#Hz. Musa#Hz. İsa
Mart 13, 2024 06:292dk okuma
Dünyadaki baskın kültürlerin karşısında mum gibi eriyor ve müthiş bir kültür erozyonu yaşıyoruz.
En güçlü silahın bilgi olduğunu bilelim; unutmayalım ki, biliyorsanız üstünsünüz, elbette ki doğru bilgiyi biliyorsanız.
Benliğimizden uzaklaşıp, yabancı kültürlerin tutsağı olduk. Bunun sonucunda da sahip olduğumuz tipik özellik had bilmezlik oldu.
Birçok kişi, isimlerinin önünde Prof. unvanı olmasına rağmen, uzmanı olmadıkları sahalarda ahkam kesiyor, kesebiliyor. Üstelik yanlış bildiklerini, akademik unvanın arkasına sığınarak, doğru diye dayatıyorlar.
Tek kelime ile küstahlaşıyorlar.
Birisi çıkmış, işin doğrusunu söylüyor; Suriye devlet başkanının adının Esad değil, Esed olduğunu söylüyor. (Esad, sad harfiyle mesut, mutlu demek; Esed ise, sin harfiyle aslan demek)
Kendisini Engizisyon yargıcı zanneden Prof. müsveddesi ise, ısrarla Esad diyor ve karşısındakine, dünya düzdür, yuvarlak değil dedirtiyor. Ve ekliyor, ‘Burası Türkiye, burada böyle demek zorundasınız’ diyor, diyebiliyor. ‘Burası Türkiye, biz Türkler Esed’e Esad diyoruz’ dese, diyebilse ama nerede...
Bir diğeri, sözde fen bilimci ama görseniz, din ve tarih konularında allame; Hz. Musa’nın ve Hz. İsa’nın tarihte yaşamadıklarını ileri sürüyor.
Bu kafa, tevatür ve mütevatire de yanlış mana veriyor ve yaygınlaşmış yanlış haber diyor. Sadece bu kısmını alıyorlar, peki, yaygınlaşmış doğru habere ne diyeceğiz? Mesela bugünün çarşamba olduğu, yalan üzerine ittifakı mümkün olmayan, milyonlarca sayıda kişinin aktara geldiği doğru bilgiye ‘yaygınlaşmış yanlış bilgi’ mi (haber) diyeceğiz?
Dini kaynaklarda da en güvenilir haber (örneğin: Hadis-i şerif), doğruluğundan asla şüphe edilmeyen mütevatir haberdir; bu, kesin bilgidir.
Tevatür veya mütevatiri dile dolayıp, yalnızca yaygın olan yanlış bilgi şeklinde sunmak, dine ve dini bilgilere büyük bühtandır (iftira).
Ayrıca; önüne gelen, beşer planında yaratmak kelimesini kullanıyor. Yaratmak, yoktan var etmek demektir ve yalnızca Yaratıcıya, Allah’a mahsustur. Dolayısıyla yaratmak fiili yalnız Allah için kullanılabilir.
Biz insanlar, keşfederiz; yani yaratılanları arayıp buluruz ya da onları bir araya getirip yeni bir şey keşfederiz. Her var olana, onu yaratmakla iyilik etmiş olan, onu varlıkta durdurup yok olmaktan koruyan yalnızca Allahü Teâlâ’dır.
Mucize kelimesi de olur olmaz yerde kullanılıyor. Mucize: Peygamber olduğunu söyleyen kimsenin doğruluğunu kanıtlamak için Allah tarafından yaratılan harikulade (olağanüstü) olaydır. Allah c.c. her şeyi sebeple (tabiat kanunlarına-fizik-kimya-matematik-biyoloji vb.) uygun olarak yaratmaktadır.
İnsanların bütün işleri adet-i ilahi içinde (sebepler altında) meydana gelir. Allahü Teala adetini bozarak, sebepsiz şeyler de yaratır; bunlara, Peygamberlerden meydana gelirse mucize, evliyadan meydana gelirse keramet, diğer müminlerden meydana gelirse firaset denir.
Yanlış kullandığımız kelimelerden bir diğeri de ‘izzet-i nefs’tir. Nefis yaratılan en süfli, en alçak mahlûktur. Allah’ın, hak ve hakikatin düşmanıdır. Hep kendi zararını ister. Dolayısıyla böyle bir mahlûkun izzeti (yüceliği-üstünlüğü) olmaz, zilleti, alçaklığı olur.
İnsanın onuru, haysiyet ve şerefi imanından ve akıllı olmasından gelir. Malından, nesebinden ve hele hele en alçak olan nefsinden hiç gelmez.
.
Kendilerine hayrı olmayanlar
#Kılıçdaroğlu#CHP#Millet İttifakı
Mart 16, 2024 06:292dk okuma
Eğri otursak da doğruyu konuşmak lazım; Kemal Kılıçdaroğlu CHP’de yapılamayanı yaptı ve en sağdan en sola kadar, birbirlerine benzemeyen çeşitli partileri bir araya getirerek Millet İttifakı’nı oluşturmuştu.
Haberin Devamı
Seçimlerde de yüzde 48.5 oy alarak, muhalefet oyları adına rekor kırmıştı. CHP’nin oyunu yüzde 25 düşünürsek, buna yüzde 23.5 yani neredeyse kendi partisinin oyları kadar oy katabilmişti.
Kim ne derse desin, bu durum CHP ve Kılıçdaroğlu adına büyük bir başarıydı.
Kılıçdaroğlu, umulmadık bu başarıyı nasıl elde etti biliyor musunuz? Birincisi, yanına almayı düşündüğü siyasi partilerin ortak zaaflarını çok iyi okudu, değerlendirdi ve onları adeta bir gergef gibi dokudu. Diğer bir deyişle hepsini, kendi şahsi ikbali için kullandı.
Malum kale içinden fetholunur; Sayın Erdoğan’ı ve lideri olduğu AK Parti’yi çökertmenin yegâne yolu da onun içindeki ayrık otlarına sahip çıkmak, onlardaki Erdoğan düşmanlığı üzerinden yeni bir dünya kurmaktı. Erdoğan’a karşı kin, nefret, ihanet ve düşmanlık dünyası.
Bu sinsi plan için, Karamollaoğlu, Davutoğlu ve Babacan biçilmiş kaftandı. Kinim dinimdir diyen bu zevat, mahut plana dünden teşneydi.
Gözünü hırs bürüyen Kılıçdaroğlu, CHP’nin aleyhinde olacak şekilde, bol keseden milletvekilliklerini dağıttı (39 milletvekilliği).
Yüzde 2.5 oya sahip Zafer Partisi’ne ise el altından ülkeyi teslim etti.
Öküz ölüp (Seçimler kaybedilip) ortaklık bitince, tüm sözde paydaşlar çil yavrusu gibi dağıldılar.
İşin tuhafı, her biri gerçekte ayrı telden çalan bunca cambazı aynı çuvala koyan Kılıçdaroğlu da CHP Genel Başkanlığından uzaklaştırıldı. Yerine de geçici bir eş genel başkan getirildi ki, onun da ömrü Ramazan pidesi gibi, Ramazan Bayramı’ndan sonra sona erecek.
Sonunda anlaşıldı ki, Millet İttifakı ortaklarının (6 değil, en az 11 ortak) her birinin kafasında 40 tilki dolaşırken hiçbirinin kuyruğu birbirine değmiyormuş.
Vaktiyle bir karikatür görmüştüm; yuvarlak bir masa etrafında sözde ortaklar toplanmış lakin her biri, arkalarında tuttukları sağ ellerinde birer hançer saklıyordu.
Merkezkaç kuvvetinden kopup, her biri bir gezegene gitmiş ortakların, birbirlerine olan suçlamalarını görünce, doğrusu Kılıçdaroğlu’nun toplayıcılık başarısını kimse inkâr edemez. Kılıçdaroğlu bu başarısının bedelini partisinden kovulmakla ödedi, lakin iş henüz bitmedi.
Ona şapkasını ters giydiren İmamoğlu’nun önünde çetin sınavlar var, bunlardan birincisi, beş yıllık süre içerisinde taş üstüne taş koymadığı İstanbul seçimleridir.
İmamoğlu’nun durumu, İstanbul seçimlerini kaybettiği takdirde Kılıçdaroğlu’ndan beter olacak ve tam tabiriyle Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olacaktır.
Etme bulma dünyası işte; Kılıçdaroğlu, kaset kumpasıyla Baykal’ın başını yedi, İmamoğlu da İBB’nin maddi imkanlarıyla Kılıçdaroğlu’nun başını yedi, bakalım İmamoğlu’nun başını kim yiyecek?
Burada üstünü çizerek bir şey ifade edelim; İmamoğlu’nun başını hiç kimse yemese bile ondaki bu kibir ve kifayetsiz muhteris hal, kendi başını yemeye yetecektir.
Kendilerine hayrı olmayan bu zevattan millete ve devlete ne hayır gelir ki?
Bir ömre değil bin ömre bedel kutsal gece
#Peygamber#İbn Arabi#Kur’An-I Kerim
Nisan 03, 2024 06:292dk okuma
KEREM sahibi olan Allahü tealanın bağışlaması sonsuzdur. Kul ise yokluk ve yoksunlukla malul olduğu için günaha teşnedir.
Dolayısıyla kusursuz ve günahsız kul olmaz. Nitekim Peygamberler (Allah’ın selamı onların üzerine olsun) bile ‘zelle’ (faziletli bir fiil varken, daha az faziletli olanı işlemek veya evla olanı terk etmek) işlemişlerdir. Musa aleyhisselamın kasıt olmaksızın bir adamı öldürmesi ve Sevgili Peygamberimizin (aliyhisselam) Bedir esirlerini fidye karşılığı salıvermesi bu kabil zellelerdir.
Peygamberlerin dışındaki insanların büyük çoğunluğu ise, günahkâr kullardır. İşte Allahü teala kullarını çok sevdiği ve onlara acıdığı için, bazı gün ve gecelere özel anlamlar yüklemiş ve bu zamanda yapılacak ibadetlere, sair zamanlarda yapılanlardan çok daha fazla mükafat vereceğini bildirmiştir.
Bunların başında da ‘Bin aydan daha hayırlı Kadir Gecesi’ gelmektedir. İbn Arabi Hazretleri Kur’an-ı Kerimdeki ‘Bin aydan daha hayırlı’ ifadesine dikkat kesilerek şöyle buyurur: ‘Bu ifade başka bir anlam daha içerir ki, o da bu gecenin bir sınırlama olmaksızın bin aydan ‘daha’ hayırlı olmasıdır.
Bununla birlikte bin aya ilave olan kısım (daha) belirsizdir ve dolayısıyla nerede biteceği bilinemez. Allahü teala Kadir Gecesi’nin bin aya bedel olabileceğini söylememiş, herhangi bir vakit belirtmeksizin bin aydan daha üstün saymıştır. Bu geceye ulaşan kul, bin seneden fazla (ama) belirsiz olan bu sürede ihlaslı bir halde Rabbine itaat etmiş gibidir’.
Dolayısıyla bu mübarek geceye kavuşan kişi agah (uyanık, gafletten beri) olmalı ve onu, tövbe ve istiğfarla (af dilemekle), ibadetle ve yakarışla geçirmelidir.
Allahü tealanın mağfiretinin (bağışlamasının) sonsuzluğunun idrakinde olan İslam büyükleri, bundan dolayıdır ki her geceyi Kadir, her karşılaştıkları insanı Hızır bilmiş ve öyle davranmışlardır ve bunun karşılığını da hesapsız (ölçüsüz) almışlardır.
Nitekim Cenab-ı Hak, Sevgili Peygamberine şöyle hitap eder: ‘Senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetsin diye.’ Bununla birlikte Müslim ve Nesai, Ebu Hureyre’den (Radıyallahu anh) Hz. Peygamber aleyhisselamın şöyle dediğini aktarır: ‘Kim iman ederek ve Allah’tan umarak o geceye kavuşursa ve onu ayakta geçirirse, onun geçmiş ve gelecek günahları bağışlanır ve onun günahı mahcup olamayacak şekilde örtülür.’
Bundan daha büyük müjde olabilir mi?
Allahü teala bizleri Kadir Gecesi’nde avf ve mağfirete uğrayan kullarından eylesin, tuttuğumuz oruçları kabul etsin, Ramazan-ı Şerifin şefaatine nail eylesin ve Ramazan-ı Şerifte affettiği kullar zümresine bizleri de dahil eylesin! Amin.
.
.Milli savunma ve bağımsızlık -1-
#Kurtuluş Savaşı#NATO#ABD
Mart 20, 2024 06:293dk okuma
Savunması güçlü olmayan ülkelerin bağımsızlıkları kâğıt üstündedir.
Kâğıt üstünde, sözde bağımsız ülkeler, en hayati kararlarını bile kendileri alamazlar. Bu ülkeler adeta ‘uydu’ konumundadır.
Biz, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra bağımsızlığımızı kazandık lakin bu durumu kuvveden fiile çıkarmanın olmazsa olmazı güçlü olmaktır. Bu cümleden olarak, özellikle son yirmi yılda, savunmamızı başka ülkelere muhtaç olmadan yapabilmek için yoğun gayretlerin içine girdik.
Daha öncesinde ise, özellikle NATO’ya girişimizle birlikte savunmamızı başkalarına (ABD’ye) havale ederek, yan gelip yattık! Yan gelip yattık ifadesini bilerek kullanıyoruz, artık yattık mı yatırıldık mı, uyuduk mu uyutulduk mu bunun kararını siz verin.
NATO’ya girişimizden önce geçen otuz sene içinde iki büyük dünya savaşı yaşınmış, bunlardan birincisinde imparatorluğumuz tarumar edilerek elimizden alınmış ve biz Türkler, Haymana Ovası’na sıkıştırılmıştık. Kurtuluş Savaşı’nın sonunda yapılan Lozan Antlaşmasıyla, bugünkü sınırlara yakın bir toprağı yeniden vatan edindik.
Bunu takiben 20 sene sonra ikinci büyük savaş başlamış, biz Türkiye olarak bu savaşı teğet geçtik. Bu teğet geçişi maalesef iyi değerlendiremedik. Üstelik ta Osmanlının gününden beri tevarüs ettiğimiz savunma sanayi hamlelerimizi, bu dönemde (İnönü dönemi) akamete uğrattık.
Kendi fabrikalarımızda ürettiğimiz uçakları toprağa gömerek üzerlerini betonla kapattık. Yerli ve milli olan silah ve mühimmat fabrikalarımızı da aynı akıbete uğrattık.
Savunmasız bir şekilde, ellerimiz böğrümüzde ve hepsinden önemlisi şartlı olarak NATO’ya alındık. Kore’ye savaşmak üzere bir Tugay asker gönderdik ve savunmamızı temin için de ABD’nin demode, hurda savaş ürünlerini (araç, gereç, silah, mühimmat vb.) ithal ettik. (sözde hibe!).
Savunmamızı NATO yapacaktı bu yüzden bizim herhangi bir savaş araç ve gereci, silah ve mühimmatı üretmemize gerek yoktu! Ne biz yapmaya niyetlendik, ne de niyetlenseydik bile onların böyle bir şeye müsaadeleri mümkün olabilirdi.
NATO her seferinde bize hem dişini gösterdi ve hem de yalnız bıraktı. 1963’teki Kıbrıs harekatımıza hiddetlenen ABD Başkanı Johnson, Başbakan İnönü’ye mektup yazarak onu tehdit etti.
1974’teki Kıbrıs Barış Harekatımız karşısında ise, aynı ABD küplere bindi ve Türkiye’ye silah ambargosu uyguladı. Daha da ileri giderek, askerimizin elindeki piyade tüfeğini (M1) savaşta kullanamazsın dedi.
NATO müttefikimiz bizi, savaşta tüfek yerine sopa kullanmaya zorladı.
Aklımız başımıza geldi, savunma sanayisinin temellerini atmak istedik; kısmen de attık lakin dışarıdaki güçler içerideki vesayet odaklarıyla el ele vererek gerekli adımları attırmadılar.
Sözde en yetkili Genel Kurmay Başkanlarına (Karadayı Paşa) götürülen ve yürütülmesi için müsaade istenilen savunma sanayi projeleri bile gizli yürütülmek zorunda kalınmıştır.
Erdoğan’ın iktidarının ilk yıllarındaydı; ABD, Erdoğan’ın korumaları için bile Türkiye’ye tabanca vermedi. Yanlış okumadınız tabanca vermedi, değil ki en modern silah ve mühimmat!
Peki Erdoğan ne yaptı?
O tabancaların ve tüfeklerin, çok daha gelişmişini yerli ve milli olarak üretti ve diğer ülkelere satmaya başladı. Gizli ve aleni olarak, savunma sanayisinde seferberlik başlattı. Durumu bilen ABD ve diğer müttefiklerimiz ambargolarını artırarak sürdürdü. Türkiye’de konuşlu Patriot hava savunma sistemlerini (rampalarını) sökerek ülkelerine götürdüler ve ülkemizi yüz üstü bıraktılar. Ruslardan S-400’leri bu yüzden aldık.
ABD ve İsrail, terörle mücadelemizde bizi İHA’sız bıraktılar. Yetmedi, ABD bizi, ortak olduğumuz ve milyarlarca dolarlık hissemiz bulunan F-35 projesinden çıkardı. ABD, Almanya’yı, Kanada’yı, Kore’yi, İsveç’i, İtalya’yı, Fransa’yı ve İngiltere’yi ikaz ederek; Türkiye’nin savunma sanayisi hamlelerini baltalamak istedi.
.Seçim analizi -1-
#31 Mart#Seçim#CHP
Nisan 06, 2024 06:292dk okuma
31 Mart Mahalli seçimleri, iktidar partisinin yenilgisiyle sonuçlandı.
CHP, demokrasi tarihimizde ikinci kez 1. parti oldu (ilki Ecevit döneminde yüzde 41) ve oylarını yüzde 37.8’e çıkardı.
İktidar partisi olan AK Parti ise, bunca belediye başkanlıklarını kaybetmesine rağmen, oylarını aşağı-yukarı muhafaza etti yüzde 35.5. Nitekim bir yıl önceki genel seçimlerde AK Parti’nin oyları yüzde 36’lar civarındaydı.
Aynı genel seçimde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oyu ise yüzde 52 idi; yani başında bulunduğu partinin oylarından yüzde 16 daha fazla oy almıştı (Cumhur İttifakı oyları dahil).
Bu tablodan da anlaşılacağı üzere, millet, genel seçimlerde de iktidar partisine gerekli ikazı yapmıştı. Zira ekonomi iyi gitmiyordu; özellikle dar gelirli ve emekli, enflasyondan en fazla etkilenen kesimler olarak, mutsuzluk tablolarını sandığa yansıtmıştı. Görünen o ki, milletin sandıkta yaptığı bu uyarı pek kaale alınmadı.
Bu uyarıdan yaklaşık bir yıl sonra mahalli idareler seçimleri yapılacaktı; milletin Erdoğan’a güveni tamdı ve bu müddet esnasında eksikliklerin giderileceğini; özellikle pahalılığa bir çare bulunacağını ve düşük maaş alan emeklinin maaşının, asgari ücret seviyesine çıkarılacağını umuyor ve bekliyordu.
Bu ekonomik darlığa rağmen memurun ve memur emeklisinin maaşlarına neşter vurulmuş ve düzeltilmişti; ayrıca çalışmakta olan memura 8 bin lira seyyanen zam yapılmıştı.
Sayıları 16 milyonu bulan işçi emeklisi, Bağ-Kur emeklisi ve Bağ-Kur tarım emeklisi de aynı beklenti içinde oldu; bu olmazsa da hiç değilse, seyyanen verilen 8 bin liralık zammın 4’er bin olarak bölünüp kendilerine de verilmesini arzuladılar.
Yüksek enflasyon altında inleyen geniş halk kitleleri (çalışmakta olan ya da emekli); maaşlarımıza zam yapılmasın ama her gün artmakta olan şu pahalılık dursun; bunun önlemi alınsın diye feryat etti.
Millet; yeterli paranın olmadığını, olanın da har vurup harman savrulamayacağını ve aciliyet sırasına göre, özellikle yıkılan deprem bölgesine yardım edilmesi gerektiğini biliyor ve hükümetten piyasaları, gerektiği gibi denetlemesini ve insanları çıldırtan pahalılığın önüne geçmesini istiyor.
Malum; gizli bir el adeta piyasaları ifsat ediyor, bugün aldığın bir ürünü, yarın aynı fiyatta bulamıyorsun. Bu ifsada teşne kimi esnafımız da yangına körükle giderek, mallar üzerinde etiket yapıştırma yarışına girdiler.
Beğenmediğimiz batı ülkelerinde, insanlar, dini günlerde ve yılbaşlarında ellerindeki ürünlerde fiyat indirimine giderler. Bizde ise ramazan gibi en kutsal günleri, tersinden fırsat bilerek, ürünlerdeki fiyatları artırıyorlar.
Allah aşkına söyler misiniz; serbest piyasa demek, her önüne gelenin, ellerinde mallara istediği fiyatı koyan ve yaptıkları yanlarına kar kalan başı boş piyasa mı demektir?
Siyaset duayeni Süleyman Demirel’in ‘Boş tencerenin (veya kahırla, bin bir zorlukla kaynayan) yıkamayacağı iktidar yoktur!’ sözü hala hafızalarda tazeliğini korumaktadır.
Millet, iktidarı yıkmak istemediğini önceki genel seçimde gösterdi ama uyardı, ikaz etti.
31 Mart mahalli seçiminde ise, mahut ikazını şiddetlendirdi; tabiri caizse ‘tekdir’ etti!
.
Seçim analizi -2-
#31 Mart#Seçim#AK Parti
Nisan 08, 2024 06:293dk okuma
31 Mart mahalli seçimlerinin sonuçlarını üç kelime ile özetlersek; ‘Tepki oyları patlaması’ şeklinde ifade edilebilir.
Seçim sonuçları il il, ilçe ilçe, belde belde ve buralardaki seçim sandıkları tek tek incelendiğinde görülecektir ki, AK Parti CHP ile değil, kendi kendisiyle, küstürdüğü kendi partilileriyle yarıştı. Bu sakil durum, Yeniden Refah Partisi’nin atağıyla birleşince en az üçe bölünen AK Parti oyları sonucunda kaybetmek mukadder oldu.
Yoksa, CHP oyunu artırmış falan değil; CHP’ye, en az yüzde 7-8 DEM Parti’nin oyları ile yine en az yüzde 6 İYİ Parti’nin oyları ve yüzde 2-3 civarında da diğer partilerden oy gitti. Bunları topladığınız zaman yüzde 15-16 dolayında bir oy ediyor.
CHP toplamda yüzde 38 oy aldığına göre; bundan toplama oylar çıkarıldığında geriye CHP’nin çıplak oyu olarak yüzde 22 oy kalır. Yani CHP kendi oylarını artırmadı, bilakis düşürdü lakin o da ‘tepki’ oylarıyla bu başarıyı yakaladı.
Nitekim DEM Parti İstanbul adayı Meral Danış Beştaş, ‘İmamoğlu, ‘Bu oylar benimdir’ demesin sakın. Aldığı oylar onun değil. Bizim seçmenlerimiz oraya oy verdi’ diyerek CHP-DEM Parti ittifakını ifşa etti.
Beri tarafta Cumhur İttifakı oyları parçalanıp AK Parti’yi darmadağın ederken, CHP cenahında DEM Parti ve İYİ Partililerin oylarını CHP’li adaylara boca ettikleri görülüyor.
Gelelim zurnanın ‘zırt’ dediği yere; AK Parti adaylarını belirlerken belli ki objektif olarak sık dokuyup ince elemedi, eleyemedi. Bunun da başlıca sebebi AK Parti’deki bu seçici kuruldan başkası değildir.
Sayın Erdoğan, bütün liderlerin kaderinde olduğu gibi yalnız adam! En yakınındaki kurmayları bile ona destek olmaları gerekirken belli ki köstek oluyorlar.
Bırakın birbirine haset eden yabancıları; iki öz kardeş, biri, önceki seçimde AK Parti adayı ve seçilmiş belediye başkanı. Bu seçimde başkan olan kardeş aday yapılmıyor, diğer kardeş yarışa sokuluyor. Başkan olan kardeş bu durumu kendine yediremiyor, gidip CHP’den aday olup AK Parti’nin (öz kardeşinin) karşısına dikiliyor. Sonuç AK Parti adına hüsran oluyor.
Kardeşin kardeşe tahammülü olmadığı siyaset arenasında, adaylar arasındaki dengeleri gözetirken belli ki kılı kırk yarmak gerekiyor.
Haberin Devamı
Aday belirlemede yörenin özellikleri her bakımdan dikkate alınmadan; hemşericilik, eş-dost, yakın (sıhri akrabalık veya diğer yakınlıklar), arkadaş, şahsi muhabbet vb. gibi indi mütalaalara yer verilirse, küskünlük de olur, kopuş da. Ve hatta bu kişiler düşman kesilip karşınıza çıkar, rakibiniz olur.
Bu seçimlerde bu durumun onlarca örneğini gördük ve bunların hemen hepsi AK Parti’nin aleyhinde sonuçlar doğurdu.
Unutmayın; hiçbir kale dışarıdan yıkılmaz! Her partide olduğu gibi AK Parti’de de içeride çürükler vardır ve bunların önü alınmadığı zaman diğer sağlamları da çürüteceğinden kimsenin şüphesi olmasın
Erdoğan’a kendisi gibi dava insanları lazım. Her birinin fiyatları olan, alınıp satılabilen, en ufak bir şekilde şahsi menfaatine halel geldiğinde partisini (sözde davasını) satan insan müsveddelerinden kime ne hayır gelir?
Ne demişti Üstad Necip Fazıl: ‘Yola çıktıklarını yolda bulduklarına değişirsen hem yolunu kaybedersin hem dostunu!’
Anlayana!
Bayram ama nasıl
#Ramazan Bayramı#Gazze#İsrail
Nisan 10, 2024 06:292dk okuma
TÜM İslam alemi olarak, başlarımız eğik, gözlerimiz yaşlı, hüzün içinde bir bayram idrak ediyoruz. Bayram, adı üstünde; coşku ve sevinç günü olması gereken bir günde elem ve ıstırap içinde kıvranmak, bir bakıma Müslümanlığımızın da göstergesi değil midir?
Övündüğümüz dinimiz olan Müslümanlığın temeli birlik ve beraberliktir. Zira yüce dinimiz, bir tarağın dişleri gibi eşit, bir binanın tuğlaları gibi birbirine kenetlenmiş, bir bedenin uzuvları gibi birbirine duyarlı olmayı emrediyor.
Birlikte rahmet, ayrılıkta azab-ı ilahi vardır diye ihtar ediyor.
Ve bu cümleden olan Yüce Rabbimiz; ‘Şükrederseniz (verilen nimetleri emrolunan yerlerde kullanırsanız), size olan nimetlerimi elbette artırırım. Yok eğer nankörlük ederseniz, şunu bilin ki, benim azabım çok şiddetlidir’ buyurmaktadır. (İbrahim Süresi, 7. ayet meali)
Osmanlı’dan sonra başsız kalan İslam alemi, birliğini ve dirliğini yitirdiği gibi bin bir parçaya bölündü. Bölünen her bir parça da Allahü tealanın kendilerine verdiği nimetleri O’na isyanda, O’nun emir yasaklarının hilafına kullanmaktadır.
Marka Müslümanı görünümündeki bu ülkeler, sahip oldukları sayısız nimetlerin içinde, yalnızca petrolü kıssa, başta İsrail ve ABD olmak üzere tüm zalimler güruhu hizaya gelir ve işlemekte oldukları vahşeti durdurmak zorunda kalırlar ama nerede?
Haşa zulmetmez kuluna Hüda’sı, herkesin çektiği kendi cezası...
Müslümanlar, dağılıp tefrikaya düşmenin bedelini ödüyorlar. Birlik içinde olsalardı hem güçlü ve hem de onurlu olacaklardı. Dağılıp paramparça oldukları bugün ise, güç ve kudretten yoksun, zillet içinde yaşamaktadırlar.
Dikkat ediyor musunuz: Gazze’deki vahşete, İslam toplumlarından ziyade Batılı toplumlar (halklar bazında) daha duyarlı. İslam aleminin üzerine adeta ölü toprağı serpilmiş gibi, kimi toplumlarda kıpırdanmalar varsa da bu ülkelerin idarecileri ağızlarını açıp tek kelime etmiyorlar.
Allahü tealadan değil, İsrail’den, ABD’ den korkuyorlar. Allahü teala da musibet üzerine musibetler gönderiyor lakin kimsenin ibret aldığı yok. Tabiat olayı, bilmem ne felaketi deyip geçiştiriyorlar.
Bu durum, elbette Gayretullaha dokunur (Allah’ın gücüne gider) ve ilahi azabı celbeder.
Duyarsız ve basiretsiz idareciler, hala düşmanın ve düşmanlıklarının farkında değiller. Hedefte Müslümanlığın ve Müslümanların olduğunu ve sıranın kendilerine geleceğini göremiyorlar.
Bizans’ın papazları gibi, oturup meleklerin cinsiyetlerini tartışıyorlar!
Bu mübarek günde bilinmelidir ki, Gazze’de ölen sadece bebekler ve masum siviller değil; bütün bir insanlık tüm kazanımlarıyla birlikte kendini ve değerlerini öldürdü.
Artık hiç kimse medeniyetten bahsedemez; zira gelinen ve iddia edilen sözde medeniyetin adı tek kelime ile vahşettir, soykırımdır, tüm insanlığın yüzkarası halidir.
Bu duygular içinde mübarek Ramazan Bayramınızı kutluyor ve bizleri, ağız tadıyla kutlayabileceğimiz gerçek bayramlara kavuşturmasını Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyorum.
.
.Seçim analizi ?
#Ekrem İmamoğlu#Murat Kurum#CHP
Nisan 13, 2024 06:292dk okuma
VAKİ olanda hayır vardır diye boşuna dememişler; millet mahalli seçimlerde, çoğunlukla CHP’li başkanları tercih ederek, ana muhalefet partisine çok önemli bir prim verdi.
Bu prim, gerçekte ağır bir sorumluluğu gerektiriyor; zira başkan kalmak ve başkanlığın hakkını vermek, başkan seçilmekten çok daha zordur.
Hepimiz çok iyi biliyoruz ki, 31 Mart seçimleri, her mahalli seçimde yapıldığı gibi şirazesinden çıkarıldı ve genel seçimler havasına sokuldu. Dolayısıyla bu seçimlerde muhalefet, yerel muhalefet yapmadı; belde, ilçe ve şehirlerle ilgili en küçük bir projeden, plandan ve yatırımdan söz etmedi.
Başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerimizin hayati konuları olan kentsel dönüşümden, ulaşım vb. konularından bahseden olmadı.
Bütün muhalefet partileri mahalli sorunları bırakıp genel sorunlardan, merkezi hükümeti ilgilendiren; emekli maaşı, enflasyon (hayat pahalılığı), dar gelirlilerin geçim sıkıntısı ve hatta İsrail ile ticaret bile gündeme taşınıp ‘Vur abalıya! yapıldı.
Pahalılık altında inleyen millet de denilenlere kulak asmadan bildiğini okudu ve iktidardaki AK Parti’ye ayağını denk atması için bir ders verdi. Mahalli yönetimleri teslim ettiği CHP’ye de böylece bir kredi açtı, yani imtihana tabi tuttu.
Milletimiz 90’lı yıllarda da aynı krediyi Refah Partisi’ne açmış, İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirlerin belediye başkanlıklarına muhalefet partisinin adaylarını getirmişti.
Refah Partili başkanlar (Erdoğan ve Gökçek) sergiledikleri üstün performanslarıyla partilerini merkezi yönetime de taşımışlardı. Yani dememiz o ki, çeyrek asırlık AK Parti iktidarının ilk kıvılcımı İstanbul ve Ankara gibi mahalli idarelerde çakmıştı.
O gün estirilen mahalli hizmet rüzgârı, AK Parti’yi iktidara taşımakla kalmadı, bu denli bir iktidarın kesintisiz, onlarca yıl sürmesine sebep oldu.
Yine ne demişler: ‘Postacı kapıyı iki kere çalar!’; İmamoğlu’nun kapısı da böylece ikinci kez çalınmış oldu. Böylece İstanbul’da taş üstüne taş koymadan, reklam ve algılarla bir seçim daha kazanmış oldu.
Ama yine aynı şekilde İstanbul’a ve İstanbullu’ya bir hizmet yapılmazsa, İstanbul bir beş yıl daha yüzüstü bırakılırsa, İmamoğlu’nu ve hatta CHP’yi kimse kurtaramaz!
Yüzde 38’lik oyun yüzde 10 dolayındaki kısmının emanet olduğunu (DEM Parti, İYİ Parti, İşçi Partisi, vb.) bizim kadar CHP’liler de biliyor. Ama görünen köy kılavuz istemez; İmamoğlu’nun İstanbul diye bir derdi yok, o, İstanbul’u adeta bir sıçrama taşı olarak görüyor ve sadece sıçrayabilmek için gereken tüm diğer işleri yapıyor.
Nitekim gazeteci dostumuz Murat Yetkin kendisine soruyor: “Bundan böyle hem başkanlığı kazandınız ve hem de Belediye Meclisi’nde çoğunluğu elde ettiniz. Bu çoğunluğa sahip olmadığınız için yapamadığınız ve şimdiki imkânla yapmak istediğiniz en önemli üç projenizi söyler misiniz?”
Aklında, fikrinde İstanbul olan birisi için çok basit olan bu soruyu, İmamoğlu, bir tek proje bile söyleyemeden kem-küm edip geçiştiriyor; hem de bir TV ekranında, milyonların gözleri önünde.
Ne diyelim; Allah İstanbul’da yaşayanlara sabır versin!
Seçim analizi -4-
#Demokrasi#Batı#AK Parti
Nisan 22, 2024 06:292dk okuma
Demokrasimizin en büyük zaaflarından biri de siyaset arenasında sorumlu makamlarda bulunanların başarısızlık hallerini görmezden gelip koltuklara yapışmaları ve istifa etmemeleridir.
Demokrasileri gelişmiş Batı toplumlarında ise, özellikle seçimlerde ya da öngörülebilir, önlenebilir büyük felaketlerde sorumlu siyasetçilerin ve bürokratların akıllarına ilk gelen şey istifa etmektir.
Bir partide seçim işlerinden sorumlu genel başkan yardımcısının, teşkilattan sorumlu genel başkan yardımcısının ve hatta medya ve tanıtımdan sorumlu genel başkan yardımcısının hezimetle biten bir seçimden sonra da hiçbir şey olmamış gibi aynı koltukta oturmalarını ne ile izah edebiliriz?
Bu kişiler sorumluluklarının bilincinde olup işlerini gerektiği gibi yapsalardı sonuç böyle mi olurdu?
AK Parti’de görünen o ki bütün işler genel başkanın sırtına yüklenmiş, onun dışındaki kimi görevliler yan gelip yatmayı maharet bilmektedir. Maalesef bu tiplerin bulunduğu parti teşkilatlarındaki genel kanaat şudur: Nasılsa 24 saat durmaksızın çalışan bir genel başkanımız var, milletin de kendisine teveccühü tam, o halde biz bir şey yapmasak da olur!
Parti yönetim kademelerinde bulunan bazı kişilerin yalnızca halkla mı aralarında duvar var zannediyorsunuz? Milletvekilleri bile genel başkan yardımcılarına ulaşamadıklarından yakınıyorlar.
Siyaset halkın içine girmeden, halkın dertlerini dinlemeden, halkla hemhal olmadan yapılabilir mi?
Halk fakr ü zaruret içinde iken yapılan bir seçim propagandasında, kimi adaylar son model otomobillerle caka satarak oy toplayabileceğini zannediyor. Böyle bir durumda mevcut oyların bile kaybedilebileceğini düşünemiyorlar.
Seçim teşkilatla kazanılır, teşkilatsızlarla kaybedilir. Nokta.
Evet, şu veya bu sebeple küstürülen milyonca seçmen sandığa gitmedi ama bununla birlikte sandıktaki oylar da gerektiği gibi kontrol edilip korunamadı.
Teşkilat yapılanmalarında tecrübeli kadrolarla yenileri harman yapmak zarureti vardır; zira tamamen yeni, tecrübesiz elemanlara bırakılınca oylara gerektiği gibi sahip çıkılamaz.
Muhalefet partileri tüm sandıkları avukat ordularıyla kontrol ettiriyorlar ve adeta kaos çıkarmak için yarış halindeydiler.
Sen istediğin kadar oy ver; şayet sandıktaki oylar gerektiği gibi kontrol edilip sahiplenilmezse bütün emekler boşa gider.
At, sahibine göre kişner!
Sayın Erdoğan boşuna ‘teşkilat, teşkilat, teşkilat!’ demiyor
.Seçim analizi -5-
#Seçim#CHP#İstanbul
Nisan 24, 2024 06:292dk okuma
Tam da Kırkpınar cazgırının okuduğu manideki hali yansıtan bir seçim geçirdik: ‘Alta düştüm diye yerinme, Üste çıktım diye sevinme’!
Hep söylüyoruz, söylemeye de devam edeceğiz: Bu seçimin kaybedeni var (AK Parti) lakin kazananı yok. CHP, önceki seçime göre oy kaybetse de büyük çoğunlukla belediye başkanlıklarını, belediye meclis üyelerine almıştır. Bu durum CHP oylarıyla elde edilmiş değildir; emanet oylardır.
Peki AK Parti kime yenilmiştir derseniz, AK Partili seçmen sandığa gitmeyerek, partisinin yenilmesine sebep olmuştur. Diğer bir ifadeyle AK Parti kendi ayağına sıkmıştır.
Bu arada CHP de 2019’a kıyasla oylarında düşme olmasına rağmen seçimde birinci parti olmuştur.
İstanbul’da CHP’nin oyları 2019’a kıyasla 300 bin oy az olmasına rağmen, ipi göğüsleyen parti olmuştur.
Adana’da da CHP’nin oyları 2019’ kıyasla 50 bin oy düşük olmuş ama yine CHP kazanmıştır.
Bunun gibi; İzmir’de 300 bin, Eskişehir’de 10 bin, Antalya’da 8 bin, Aydın’da 24 bin daha az oy almasına rağmen CHP, bu şehirlerde belediye başkanı çıkarmıştır.
Ayrıca AK Parti’nin MHP’li ile olan ittifakında da seçim kurmay zekâsı hatası yapılmış ve birçok kentte iki müttefik birbirlerini yemiş ve böylece belediye başkanlıklarını rakip partilere kaptırmışlardır.
Seçimlerin tek anlaşılamayan noktası ise, seçim gününe bir hafta kalıncaya kadar tüm anketler, AK Parti ile CHP’li adayları baş başa gösteriyordu. Ne olduysa son bir haftada oldu.
Peki; ne olacağını en sağlıklı anketleri günlük yaptırıp her an takip eden Sayın Erdoğan olacakları bilmiyor muydu?
- Biliyorduysa neden önlemini alıp, İstanbul mitinginde, özellikle küskün emeklilere müjdesini vermedi?
Zira emekliler, İstanbul mitinginde bu müjdeyi dört gözle beklediler, verilmeyince de hışımla miting meydanını terk ettiler.
Seçimi değil, halkını düşünen Erdoğan, ekonomik programdan taviz vermedi; tabir caizse halkının mutluluğu için baldıran zehrini içmeyi tercih etti.
AK Partili seçmeni küstüren diğer bir husus da çarşı-pazardaki yangındır.
Burada ürünlerdeki fahiş fiyat karmaşasına ve bu fiyatlamaların yeterince denetlenemediğine dair bir parantez açmak durumundayız.
Ramazan öncesinde televizyon ekranlarına çıkan Tarım Bakanı aynen şunları söyledi: “Ülkemizin bitkisel ve hayvansal üretimi yeterli düzeydedir. Arz ve talep ihtiyacı yoktur. Yalnız, ürünlerin maliyetleriyle izah edilemeyecek bir artış söz konusudur. Fiyatlar manipüle edilmektedir.
Ticaret Bakanlığımızla ortak bir çalışma yürüterek bunun da önüne geçeceğiz.”
Bitkisel ve hayvansal ürünlerdeki fahiş fiyat artışları durdurulabildi mi?
Mübarek ramazanda vatandaş etin kilosunu kaç liradan satın alabildi?
Cevabı seçim sandığındadır!
.Seçim analizi -6-
#Seçim#CHP#DEM Parti
Nisan 27, 2024 06:292dk okuma
Başkanlık sistemine alışamadığımız ve gereklerini yeterince yerine getiremediğimiz, mahalli seçim sonuçlarının adil bir şekilde yansımamasından da belli oldu. Zira bu seçim sonuçlarıyla ne temsilde adalet ve ne de yönetimde istikrar temin edilebildi.
Temsilde adaletin sağlanabilmesi için; seçmen temayülünü asıl yansıtan İl Genel Meclisi oylarının, aynı oranda, diğer seçileceklere (başkan, meclis üyesi) de yansımasıdır.
Eşit şekilde veya eşite yakın şekilde yansımamasının sebebi ise, seçim sonuçlarına etki eden diğer etkenlerin yanında, siyasi partilerde bu hesaplamaları yapabilecek kurmay zekalı insanların olmamasıdır. Veya var da bu denli zekalarını bilerek ya da bilmeyerek kullanmamalarıdır.
İttifak halinde seçimlere giren partiler bile, kendi aralarındaki hesaplamaları, belli ki üstünkörü yapmışlar. Birçok yerde sözde ittifak ortakları birbirlerine düştü; her iki ittifak üyesi de kazanan muhalif parti adaya kadar (ayrı ayrı) oy almasına rağmen seçimi kaybetmişlerdir.
Hem ittifak ve hem de birbirlerine rakip olarak seçimlere girip kıyasıya yarışmanın sonucunda kaybedenlerin ittifak ortakları olacağı belli değil mi?
Bu şekildeki anlamsız bir yarışla, kale konumundaki onlarca il kaybedilmiştir.
CHP ile DEM Parti ve diğer sol partiler, adeta kurmay zekasıyla hareket edip, oylarını tek yöne teksif ederek, başta İstanbul olmak üzere birçok yerde seçimleri kazanmışlardır.
Bakınız; Türkiye genelindeki oyların yüzde 60-65’lik kısmı merkez ve merkez sağ oylar iken, seçimleri yüzde 39-40 oranında oy alan sol parti adayları kazandı. Buradan da anlaşılacağı üzere soldaki oylar, akıllı (matematiksel) bir şekilde konsolide edildiğinden bu başarı elde edilmiştir.
Merkez sağdaki oyların, büyük orandaki dağınıklığı da mahut hezimeti yaşatmıştır.
Kendi partisinin mevcut belediye başkanı iken aday gösterilmeyen ve bilahare istifa edip başka bir partiden aday olup seçimi kazanan adaylara ve seçim bölgelerine çok dikkat etmek gerekir.
Halkın böylesine tuttuğu bir kişi, üstelik mevcut başkan iken, neden aday gösterilmez? Hadi göstermediniz diyelim, yerine gösterdiğiniz aday, mevcut oyları bile koruyamamışsa -ki koruyamadığı apaçık ortada- bu durumda, gösterdiğiniz adayda bir noksanlık yok mu?
Hele küçük yerlerde, herkes herkesi tanıyor; öyle ben yaptım oldu demekle olmuyor. Gazeteci gözlemiyle birçok ili yerinde inceledim ve gördüm ki, aday tespitlerinde çok büyük hatalar yapılmış; dürüst, liyakatli aday yerine hemşericilik ağır basmış ve ‘hemşerim olsun çamurdan olsun’ denilerek, kimi yerde ahlaki zaaflarından dolayı soruşturma ve hatta mahkemelik olanlar bile aday yapılmış.
Ayrıca; seçim günü İstanbul’daydım, bayağı sandık ve okul dolaştım. CHP ve ortakları avukat ordusuyla sandıkları kontrol ederken, AK Parti ve MHP’nin ise, birçok sandıkta görevlisinin olmadığına tanıklık ettik.
Halbuki seçim sandıkta yapılır ve sandıkta kazanılır veya kaybedilir. Sandıklara sahip çıkamayan partinin, seçimi baştan kaybedeceği bellidir! Bu yüzdendir ki, il ve ilçe teşkilatlarına çok iş düşmektedir.
Netice-i kelam; siyasi partilerde, seçim işlerinden sorumlu olan kişilerin matematik zekasına sahip olmaları ve bu zekayı, kuyumcu terazisi hassasiyetiyle kullanmaları elzemdir.
.Seçim analizi -7-
#AK Parti#Seçim#Hükümet
Nisan 29, 2024 06:292dk okuma
İktidar tarafından küstürülen seçmen sandığa gitmedi ve bu cümleden olarak, 31 Mart mahalli seçimleri, son yirmi yılda yapılan en düşük katılımlı seçim oldu.
AK Parti bir önceki seçime göre takriben 4 milyon dolayında oy kaybetti. CHP başta olmak üzere muhalefet partilerinde ise, özellikle batı illerinde rekor katılım oldu. Dolayısıyla CHP, katılım açısından da bir noksanlık yaşamadı ve bu durum onun hanesine başarı olarak yazıldı.
AK Parti’nin kalesi konumundaki Orta Anadolu ve Doğu Anadolu illerinde ise vatandaş sandığa rağbet etmedi; bu durum da iktidar partilerine eksi, muhalefet ittifakına ise artı yazdı.
Vatandaşın küsmesinin sebeplerinin başında pahalılık gelmektedir; bir türlü önüne geçilemeyen ve halkı canından bezdiren pahalılık…
Yerinde 1-2 lira olan limonu vatandaş 18-20 liradan yemek zorunda kalıyor. Yerinde 3-4 lira olan soğanı 25-30 liradan yiyoruz.
Hani Hal Yasası çıkarılacaktı; bu yasa çıkarılmayarak kimler korunmaya çalışılıyor?
Zincir marketler çoğu ürünlerini direkt üreticiden (tarladan) alıyorlar. Aralarında anlaşarak fiyat belirledikleri tespit edildi. Sözde bunlara cezalar yazıldı, lakin yazılan o cezalar da vatandaşın sırtından çıktı. Zira mahut cezalar misliyle etiketlere yansıtıldı.
Cezalar asla caydırıcı değildir; sadece para cezası değil, hapis cezası gereklidir.
Serbest piyasa ekonomisi, başıboş piyasa demek değildir; ama bizde yeterli denetim olmadığından kelimenin tam anlamıyla piyasalar başıboştur.
Geçen sene 12.5 lira aldığımız ekşi mayalı ekmek 15 lira, bir ay sonra 20 lira, üç hafta sonra 30 lira, bir ay sonra 40 lira, şu anda 50 lira; daha nereye kadar, nasıl gideceğini biz de merak ediyoruz.
12.5 liradan 50 liraya gelinceye kadar, hiçbir merci ne fırına ne de markete bunun hesabını sormadı.
İnsanlar bugün aldığı bir ürünü yarın aynı fiyattan alamıyor; sebebini sorduğunda da fatura hükümete çıkarılıyor. Üstelik esnaf bir de FETÖ’cü ya da muhalefet partili ise bu fiyat artışından dolayı neredeyse düğün bayram ediyor.
Marketlerde kasanın başına gelen vatandaşın şikâyetlerine şahit oluyoruz. ‘Aldığımız üç parça şey, şu istenilen fiyata bakın!’, ‘Bin liranın yüz liralık hükmü kalmadı, pazara bin lira ile çıkıyoruz, elimiz boş dönüyoruz!’, ‘Dışarıda bir şey içmenin ve hele yemenin imkânı yok; bir çay olmuş 25 lira, bir acı kahve olmuş 70-80 lira, normal bir semt dükkânında bir kebabın fiyatı 400-500 lira olmuş.’
Kimse kusura bakmasın; kadının tenceresinde yemek yerine kahır kaynarsa, bu durum sandığa yansır; seçmen ya küsüp gitmez, giderse de oyunu ders verir şekilde kullanır!
12 milyon dolayında seçmenin sandığa gitmemesi başka ne ile izah edilebilir?
.Seçim analizi -8-
#Gazetecilik#AK Parti#Türkiye Yüzyılı
Mayıs 01, 2024 06:292dk okuma
Gazetecilik mesleğini 40 yılını vermiş bir kişi olarak halkın nabzını tutmaya devam ediyorum.
Görüştüğümüz insanların hatırı sayılır çoğunluğu; “Ben Tayyipçiyim ama AK Partili değilim!” diyor.
Bu kişileri derinlemesine inceledim ve gördüm ki, bunların birçoğu AK Parti’nin kuruluşunda yer almış. Ya mahalle temsilcisi olmuş ya ilçe teşkilatında ya da il teşkilatında görev almış kişiler.
Yani AK Parti davasını ve yakından bilen ve sahiplenen kişiler.
Zaten Sayın Erdoğan ile AK Parti’nin aldığı oylar kıyaslandığında arada yüzde 16’lık bir fark olduğu görülür. Nitekim Sayın Erdoğan’ın oyu yüzde 52, partinin oyu ise yüzde 36 dolayındadır.
Bu yüzde 16’lık kesim, başkan için oyunu Sayın Erdoğan’dan yana kullanırken, milletvekilliği veya belediye başkanlığı konusundaki tercihini AK Parti’nin dışındaki partiler için kullanmış.
Bunun da sebebi araştırılınca görülecek olan şudur: Bu seçmenler (bunların hepsi Sayın Erdoğancı), ilindeki milletvekilinden ya da kendi ilindeki genel başkan yardımcısından ya da il veya ilçesindeki belediye başkanından, bunların performansından ya da millete yaklaşımlarından şikâyetçiler.
Demek oluyor ki; kimi görevli kişiler halktan kopunca bütünü teşkil eden zincir halkalarında kopukluğa sebep oluyorlar.
Bunun sonucunda da bu kişiler, Tayyipçi olmalarına rağmen Sayın Erdoğan’ın şahsına oy verirken, Sayın Erdoğan’ın başında bulunduğu partinin milletvekillerine ya da belediye başkanlarına oy vermiyorlar.
Önceki yıllarda böylesi bir durumdan söz edilemezdi; ‘evvel yok idi, işbu rivayet yeni çıktı’ misali bu hal son yıllarda görülmeye başlandı.
Bu absürt halin derhal giderilmesi ve partideki A’dan Z’ye kadar olan bütünselliğin ve kuruluştaki ruh halinin bir an evvel temin edilmesi gerekir.
Siyasette üstat olan Sayın Erdoğan, bütün bunları bildiğini ve nelerin yapılması gerektiğini açıkladı:
“Biz nev zuhur bir hareket değiliz. Biz partilerden bir parti değiliz. Biz bu günlere bir anda gelmedik. Bu hareketin, bu partinin temelinde; ismi bilinen ya da bilinmeyen yüzlerce, binlerce fedakârın, cefakârın, kahramanın emeği var, alın teri var. Biz dikensiz bir gül bahçesinde de yürümedik, yürümüyoruz. Bu geldiğimiz noktaya düşe kalka geldik. Biz bu noktaya yenilgi yenilgi büyüyerek geldik. Baskılar gördük, zulümlere maruz kaldık, işkencelerden geçtik, hapislerde yattık, darbeler yedik, partilerimiz kapatıldı, yasaklandık, kovulduk, ötelendik, haksızlığa, hukuksuzluğa, zorbalığa uğradık; ancak hiçbir zaman umudumuzu yitirmedik, sabrımızı kaybetmedik, asla ve asla yılgınlığa kapılmadık. ‘İman varsa, imkân var’ dedik. ‘Allah büyüktür’ dedik. En hüzünlü anlarımızda, ‘Allah’ın yardımı yakındır’ dedik. Her seferinde düştüğümüz yerden doğrulduk, kalktık ve yolumuza kararlılıkla devam ettik. Başkaları ne yaparsa yapsın, biz işimize bakacağız, önümüze bakacağız, Türkiye Yüzyılı vizyonumuzu nasıl gerçekleştiririz, buna bakacağız.”
Hadi bakalım, kolay gelsin!
.Seçim analizi -9-
#Seçim#31 Mart#Özgür Özel
Mayıs 04, 2024 06:292dk okuma
Malum; 31 Mart 2024 Mahalli Seçimleri şirazesinden çıkarılarak ‘genel seçim’ havasında yürütüldü.
Haberin Devamı
Başta ABD olmak üzere, dışarısının ve onlarla el ele veren içerideki muhalefetin tek hedefi vardı o da Recep Tayyip Erdoğan’dı.
Neden Erdoğan’dı diye sormanıza gerek yok, zira Sayın Erdoğan, icraatlarıyla ve yürüttüğü politikalarla ‘çok oluyor’ bu çok oluşla herkesin gözüne batıyordu.
Bu durumu en iyi anlayan ve özetleyen ABD’nin mevcut Başkanı Biden’dır. Biden, Erdoğan’ı alaşağı etmek gerektiğini bunun için de darbeden başka yollara yönelinmesini ve bu cümleden olarak da muhalefetin desteklenmesini istiyordu.
ABD Başkanı’nın planı; konunun en ince ayrıntılarına kadar her şey ince eleyip sık dokunarak yürürlüğe sokuldu. Mesele, Erdoğan’ın karşısındaki muhalefeti dizayn etmekti.
Türkiye’deki muhalefetin (CHP ve HDP) toplamı taş çatlasa yüzde 38-40 bandına ancak gelebiliyordu. Bunun için de sağ blokun parçalanması gerekiyordu. AK Parti’den koparttıklarıyla bu durumu elde edemediler, lakin MHP’den koparılan İYİ Parti, bu iş için biçilmiş kaftandı.
‘Başbakan olacağım!’ diye yola çıkan Meral Akşener, MHP’yi ortadan ikiye bölmeyi başardı.
Gerçek Hayvanların Anatomi Sergisi İstanbul’da açıldı
Haberton
Ne kadar zeki olduğunuzu kontrol edin. 22 soruyu yanıtlayın ve IQ'nuzun kaç olduğunu öğrenin.
WW IQ Test
by Taboola
Kırk yamalı muhalefetin bitli yorganı dikiş tutmuştu, lakin turpun büyüğü heybede kalmıştı ve asıl zorluk da buradaydı.
Bölücülüğe hizmet eden bir partiyle milliyetçi çizgideki bir partiyi aynı çuvala koymak, öyle sanıldığı kadar kolay değildi. Emir yüksek yerden gelmiş olsa da bu durumun intihar olacağını bilen Meral Hanım, bu yüzden çok git-geller yaşadı.
Oturtulduğu masada, kandırılmış olduğunu gördü ve kendisini kandıranlara ağzına geleni söyleyerek masayı terk etti. O arada ne olduysa; tavadaki yağın kızgınlığı geçmeden, Akşener, ‘tu-kaka’ ettiği masaya geri döndü veya döndürüldü!
Meral Akşener tüm bunları, seçimi kazanacaklarına inandığı İmamoğlu ya da Yavaş’ın cumhurbaşkanlığı adaylığı için yapmıştı ama olmadı. Sonuçta seçim kaybedildi; Akşener haklı çıktı ama haklı çıkması bir işe yaramadığı gibi, CHP’ye payanda yapılan partisi çok oy kaybetti.
Uğurlarına mücadelede ettiği İmamoğlu ve Yavaş, Meral ablalarına dirsek çevirince, yanlış sularda avlandığını fark eden Akşener, ittifaktan büsbütün koptu ve ‘müstakil’ hareket etmeye karar verdi.
Haberin Devamı
En başta yapılması gereken şeyi en sonra yapınca ve bu arada yaşanan yalpalama dönemlerinde, sürülen İYİ Parti tarlalarında yaprak dökümü sökün etti. Partideki her kademedeki insanlar istifa yarışına girdi.
Tüm bu olumsuzluklara, ‘müstakil’ girilen 31 Mart seçimleri yenilgisi tüy dikti. Akşener, genel başkanlığa aday olmayacağını açıklayarak seçimli olağanüstü kurultay kararı aldı.
Müsavat Dervişoğlu, İYİ Parti’nin 2. Genel Başkanı seçildi.
Belli ki Kılıçdaroğlu ile Akşener’e verilen roller sona ermişti. Şimdi sahnede Özel ve Dervişoğlu var.
Özgür Özel rolünü çok iyi oynuyor, bakalım Dervişoğlu ne yapacak?
.Siyasette algı savaşları -1-
#CHP#ABD#ANAP
Mayıs 06, 2024 06:292dk okuma
GAZETECİLİK mesleğine adım attığım ilk yıllarda, duayen bir gazeteci büyüğümüzden dinlemiştim.
Haberin Devamı
Türkiye’mizin kaotik ortamdan bir türlü kurtulamadığından dem vuruyor ve yakınıyorduk.
Meslek büyüğümün söyledikleri hâlâ kulaklarımda: ‘Bak Fuat Bey kardeşim! Bu memlekette rejim, henüz rüştünü ispat edemediği için bu çalkantılar olur. Malum bu sistem devrimle geldi, yani eskiyi yıkarak yenisi kuruldu. Kurucu kadrolar CHP’liydi ve o zihniyet uzun süre tek başına iktidarda kaldı.
1950’den sonra ise sözde demokrasiye geçildi, sözde diyorum zira mahut demokrasi vesayetle illetliydi. Demokrasi döneminde iktidar olanlar da CHP’nin içinden çıkmış lakin CHP’ye rakip olarak kazanmışlardı (DP).
CHP, iktidarları döneminde bu ülkede Allah korkusunu, DP de kendi iktidarları döneminde bu ülkede devlet korkusunu ortadan kaldırdılar!’
Dostumun söyledikleri ilginçti lakin düşününce, kitabın ortasından söylemiş olduğunu anladım.
DP’yi takip eden sağ iktidarlar boyunca (AP, ANAP, DYP-REFAH ve hatta AK Parti) da devlet korkusu (otoritesi) tesis edilemedi.
Bugün bile piyasalardaki bu başıboşluğu, denetimsizliği yaşıyorsak, merkez sağ iktidarların devlet bünyesinde meydana getirdikleri otoritesizlik yüzündendir.
CHP’nin, bir diğer çok önemli özelliği de devlette (bürokrasi) kurumsallaşmış olmasıdır. Nitekim CHP’den sonra iktidara gelen siyasi partiler, mahut CHP’li bürokratlar yüzünden hiçbir zaman muktedir olamamışlardır.
Düşünün; yüzde 52 ile tek başına iktidara gelen ve Başbakan olan Süleyman Demirel’in TRT Genel Müdürünü atayabilme yetkisi yoktu, Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürünü bile üçlü kararname ile atayabiliyordu; Cumhurbaşkanı imzalamasa atama yapılamıyordu.
Bu denli bürokratik oligarşi yüzünden, davul sağ iktidarlarından boynunda lakin tokmak her daim vesayet odaklarının ve bürokrasinin elinde olmuştur.
Yine Süleyman Demirel’in çok yerinde tespitiyle; merkez sağ iktidarların ülkeyi yönetimi ‘selden kütük kapmak’ ya da ‘yangından mal kurtarmak’ şeklinde cereyan etmiştir.
Vesayet ve onun paralelindeki oligarşik bürokrasi, seçilmiş iktidarların tepesinde Demokles’in kılıcı gibi duruyordu. Demokles’in kılıcını elinde tutan ise, ABD’den başkası değildi.
İktidarlar, Türkiye’nin yüksek menfaatlerinin (petrol bulmak veya nükleer santral kurmak gibi) lehinde veya ABD’nin menfaatlerinin aleyhinde her hangi bir icraata yeltendiklerinde, ABD’nin telkiniyle içerideki vesayet odakları harekete geçip darbe yapar ve mevcut iktidarı alaşağı ederlerdi.
Düşünün; bu memlekette, seçilmiş iktidar, askeri müdahale ile görevden uzaklaştırılıp cezalandırılıyor ve bunun adına ‘Demokrasi ve Hürriyet Bayramı’ deniyor. Diğer bir ifade ile demokrasinin katli, bu milletin evlatlarına milli bayram olarak sunuluyor (27 Mayıs). 1961-1982 arasında bu meşum gün bayram olarak kutlandı.
Durduk yerde başkanlık sistemine geçmedik. Zira önceki sözde parlamenter sistemde iktidarlar asla muktedir kılınmıyordu ve üstünü üstlük her an darbelere açıktı. Sözde demokrasi tarihimizde neredeyse her on yılda bir darbe başka ne ile izah edilebilirdi?
Vesayet sisteminin en büyük zararı, milli savunmamız için gerekli silah ve mühimmatı üretememiş olmamızdır. Milli savunmada kendine yeterli olmayan bir ülke hangi bağımsızlıktan bahsedebilir?
Başkanlık sistemi ile birlikte milli savunma alanındaki hamlelerimiz her şeyi anlatıyor ama anlayana!.
.
.Siyasette algı savaşları -2-
#CHP#ANAP#Menderes
Mayıs 08, 2024 06:292dk okuma
DEMOKRASİ dönemimizde (1950’den bugüne değin) CHP hiçbir zaman tek başına iktidar olmadı, olamadı lakin kâh darbeler eliyle ve veya darbesiz olarak hep muktedir olan (bürokrasi marifetiyle) parti oldu.
Haberin Devamı
Merkez sağdaki partiler tek başlarına iktidara geldiler (AP, ANAP) ama hiçbir zaman muktedir olmadılar, olamadılar. Bu durumu, daha açık ifadesiyle nasıl başbakanlık yaptığını siyaset duayeni Süleyman Demirel şu şekilde özetlemişti: ‘Merhum Menderes’in darağacında asılı hali, başbakanlık ofisimin duvarında her an gözümün önündeydi!’
Bu denli travmatolojik algıyla hangi başbakan ne tür hizmet yapabilir?
Burada bir parantez açmama müsaade edin; Adnan Menderes milletin baş tacı yaptığı bir başbakandı. Tek suçu millete hizmetti ama adına sözde mahkeme denilen aşağılık, pespaye, insan müsveddesi bir gurup tarafından; bebek davası, köpek davası, açtığı yollar için istimlak ettiği yerlerin parasını geç ödemek davası, 1957 seçimlerini erkene alması dolayısıyla kanuna aykırı hareket etmek davası, örtülü ödenek davası, devlet radyosunu siyasi çıkarı için kullanmak davası, Kırşehir’in ilçe yapılması davası, üniversite bastırmak ve halka ateş açtırmak davası gibi ya tamamen mesnetsiz ve iftira veya eften püften meseleler yüzünden bu ülkede başbakan ve iki bakanı idam edildi.
Menderes, idamından 18 ay önce gittiği İngiltere’de bir uçak kazası geçirmiş ve düşen uçaktan sağ olarak kurtulmuştu. Sirkeci Garı’nda on binlerce vatandaş tarafından, büyük tezahüratla karşılanmıştı. Kalabalık arasından bir kişi, bir elinde bıçak diğer elinde oğlan çocuğu olarak ileri atılır, Menderes’in ayaklarına kapanır ve ‘Başbakanım! Emredin oğlumu sizin için kurban edeyim!’ diye yeri göğü inletir.
Kolluk kuvvetleri müdahale eder ve çocuğu, babasından elinden alırlar.
Bu kişi kimdir biliyor musunuz? Üsküdarlı gece bekçisi Kara Kemal’di (Ayson).
Oğlunu Menderes’e kurban etmek isteyen bu kişiye; bu iğrenç, soysuz ve çukur sözde mahkeme Menderes’in cellatlığını yaptırdı. Apar topar İmralı’ya götürülen gece bekçisi olan bu Kara Kemal’e, darağacındaki Menderes’in ayaklarının altındaki tabure çektirildi.
Bizim medeniyetimizin bir ölçüsü var; biz, bize yapılan kötülükleri unuturuz, unutmalıyız ve aynı zamanda biz, başkalarına yaptığımız iyilikleri de unuturuz, unutmalıyız.
Haberin Devamı
Lakin Menderes’in ve dava arkadaşlarının şahıslarına yapılanlar, gerçekte onları seçen milletin kendisine yapılmış olduğu için unutulmaması gerekir. Unutulmasın ve bu aşağılıkların yüzüne her dem haykırılsın ki, bir daha bu denli bir alçaklığa ve soysuzluğa tevessül ve cüret etmesinler, edemesinler!
2 Haziran 1960 Perşembe günkü Milliyet Gazetesi’nin manşetini gelin birlikte okuyalım: ‘Buzhanelerden toplu halde cesetler çıktı’. Bu uydurma haberin spotu ise, aynen şöyleydi: ‘Cesetlerin ekserisinin nümayişlerde (gösteri) öldürülen talebeler olduğu açıklandı’.
Aynı çukur mahkemenin savcısı, Egesel denilen yaratık, bu çeşit yalan haberleri gerekçe göstererek, Menderes’i üniversite talebelerini öldürüp, cesetleri asfaltların altına gömmekle itham edip suçlamıştı.
Neylersiniz ki; bu denli yalan algılarla beslenip büyüyen milyonlarca insan bu toplumda yaşıyor ve attıkları bu alçakça iftiraları başkalarının da kabullenmesini istiyor.
.Siyasette algı savaşları ?
#Siyaset#Algı#CHP
Mayıs 11, 2024 06:293dk okuma
Hep söylüyoruz, milyon kez de olsa yine söylemeye devam edeceğiz.
ABD’nin, İnönü eliyle bize dayattığı sözde demokrasi ‘vesayet’le illetliydi (hastalıklı).
Hele 1946 seçimlerinin demokrasiyle, hür seçimle, halkın oyuna saygı duyulmasıyla yakından ve uzaktan bir ilgisi yoktu. 1946 seçimlerinin sadece adı seçimdi zira millet sandığa boşuna gidiyordu. Zira seçilecekler, seçimler yapılmadan belirlenmişti.
Usulen sandığa gidiliyordu ama gidenler oylarını hür iradeleri ile bile kullanamıyordu. Çünkü halk, İsmet İnönü’nün çıkarmış olduğu; ‘açık oy gizli tasnif’ kanununa göre oy kullanabilecek ve bu oylar, yine İnönü’nün belirlediği zevat (kişiler) tarafından gizlice sayılıp tutanaklara geçirilecekti!
Sindirilmiş ve canından bezdirilmiş halk yığınları, jandarma nezaretindeki sandığa gidecek ve oyunu hangi partiye verdiğini göstererek (CHP’ye verdiğini gösterecek, aksi halde jandarmanın dipçiğini yer) oy kullanacak.
Bütün bu kepazeliklere rağmen halk, ölümü göze alarak, CHP’nin karşısındaki DP’ye oy verdi. Sandıklar kaçırıldı, yakıldı, denize atıldı ve hepsinden önemlisi DP’nin oyları CHP’ye yazılarak, seçim sonuçları CHP’nin zaferi (!) şeklinde ilan edildi.
İşte İnönü’nün demokrasi ve çok partili seçim diye uyguladığı sistem bu idi. 1950 seçimlerine mahut kepaze kanun kaldırılarak gidildi (ilk demokratik seçim). Gizli oy açık sayım şeklindeki seçim sonuçlarına göre DP oyların yüzde 55’ini alarak 416 milletvekili çıkararak Meclis’in yüzde 85’ini elde etti. Beyaz ihtilal diye tanımlanan bu seçimler sonucunda CHP, yalnızca 69 milletvekili çıkarabilmiş ve böylece 27 yıllık tek başına iktidarı sona ermişti.
DP de CHP’nin içinden çıkmış olmasına rağmen, CHP, muhalefete düşüşünü hiçbir zaman hazmedememiş ve muhatabını; CHP karşıtı diye, rejim düşmanı laiklik düşmanı diye suçlamayı adet edinmiştir.
O gün bugündür, CHP bir daha tek başına iktidar yüzü görmemiş; bununla birlikte iktidara gelen tüm partiler ve onların liderleri, CHP’ye göre rejim ve laiklik düşmanı olmaktan kurtulamamıştır.
Vesayet de bu geçer akçe olan rejim ve laiklik objelerini kullanarak darbeler yaptırmış ve halkın seçtiği iktidarlar bir bir alaşağı edilmiştir. Süleyman Demirel gibi rejimin bağlısı ve laiklik tutkunu bir insanı halk üst üste seçmesine rağmen aynı kişiye iktidar koltuğu dar edilmiş ve 6 kere gidip 7 kere gelmek zorunda bırakılmıştır.
Demirel’in tek suçu, ruhen CHP’li olmasına rağmen, CHP’nin karşısındaki partide siyaset yapmış olmasıdır.
Mahut partilerin ve liderlerinin suçlanıp töhmet altında bırakılmalarının yegâne sebebi, halkın taleplerine ve beklentilerine kısmen de olsa olumlu bakmalarıydı. 27 yıllık CHP döneminde din okulları kapatıldı ve din dersleri verilmedi.
Öyle ki, halk cenazelerini İslami usullere göre yıkayıp defnedecek imam bulamıyordu.
Gelip geçen tüm başbakanların (Menderes, Demirel, Erbakan, Özal...) ve başlarında bulundukları siyasi partilerin suçu, halkın beklentilerine ve dini ihtiyaçlarına cevap verecek okulları (İmam-Hatip) açmalarıydı.
1960 Askeri darbesi oldu; cumhurbaşkanı olan darbeci generalin (Cemal Gürsel) ilk ziyaret ettiği ve tehditler yağdırdığı yer neresidir biliyor musunuz? O gün için koca İstanbul’da yalnızca bir tek adet olan Fatih’teki İmam-Hatip Okulu’na geldi.
Halbuki o okulda da (ki, Sayın Erdoğan da bendeniz de o okulda okuduk) Cumhuriyet’in öğretmenleri tarafından; matematik, fizik, kimya, biyoloji, cebir, geometri, astronomi, tarih, coğrafya, sanat tarihi, İngilizce, Fransızca, Almanca, sosyoloji, psikoloji, felsefe, mantık vb. orta okul ve lise derslerinin yanında dini bilgileri içeren meslek dersleri de veriliyordu.
Algı gerçeğin yerini alıyordu zira algıyı oluşturanlar bizzat devlet ricaliydi.
Hani ne oldu; ondan sonra onlarca İmam-Hatip açıldı, rejim mi yıkıldı, laiklik mi ortadan kalktı?
Bütün bu algılarla siyasi istikrar bozuldu ve Türkiye’nin kalkınmasının önü kesildi.
Yani gelip geçen tüm başbakanlar, şeytan taşlamaktan tavaf’a vakit bulamadılar!
Türkiye Başkanlık sistemine geçmeseydi, hala bu kısır döngünün içinde patinaj yapmaya devam edecekti.
.Siyasette algı savaşları -4-
#Siyaset#Seçim#Meclis
Mayıs 13, 2024 06:292dk okuma
Demokrasi tarihimiz (1950’den sonra) hep algı savaşlarıyla yönetildi. Halkımız gerçeklerle asla yüzleştirilmedi ve sürekli olarak gölgesiyle savaştırıldı. Yalanla ve hileyle aldatılarak, hayali bahanelerle her on yılda bir darbe yapıldı.
Halkın seçtiği sivil otoriteye itaatsizlik; gelip geçen tüm başbakanlara (Menderes, Demirel, Özal...) yapıldı, N. Erbakan’ın başbakanlığı döneminde ise bu durum zirve yaptı. Asker, Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında, Başbakan Erbakan’ı kendilerine karşı olan birisi gibi görüp terlettiler. Bir tuğgeneral bozuntusu daha da ileri giderek, televizyon ekranlarından bu ülkenin başbakanına küfretti, hakaretler yağdırdı.
Normal bir demokraside bu aşağılık eylem ve söylemleri düşünmek bile imkânsızdı.
O insan müsveddesi, başbakanın şahsında onu seçen millete sövüyor, millete hakaretler yağdırıyor, lakin ne Erbakan’dan ne de başka herhangi bir siyasi kişiden hiç kimseden ses çıkmıyordu.
Bu kaotik sistemin adı sözde parlamenter demokratik sistemdi. Gerçekte ise sistemin adı vesayet sistemiydi ve seçilmişlerin ülkeyi idarede yalnızca yüzde 20’lik bir payları vardı; o da devletin asıl konularında değil bayındırlık gibi tali işlerdeydi.
ABD başkanı bile 2003 yılındaki Irak Tezkere’si Meclis’ten geçmeyince; ‘Asker liderlik rolünü yerine getirmedi!’ diyerek serzenişte bulundu. Bu bir tek cümle bile demokrasimizin nasıl temelsiz ve tutarsız olduğunu göstermeye kafidir. Muhatap olarak, devletin başı olan Cumhurbaşkanını veya hükümetin başı olan Başbakanı almıyor, onların üstünde bir mevkide telakki ettiği askeri muhatap alıyor!
Onlara göre, demek ki henüz Yeniçeri Ocağı lağvedilmemiş; her an o meşum kazan devrilebilir! Nitekim her on yılda bir yaptığı darbelerle bu durumu apaçık ortaya koydu.
Ülkenin kurucu iradesi (M. Kemal Paşa) siyaset yapmak isteyen askerlerin üniformalarını çıkarmaları gerektiğini, askerlikte kalacakların da siyasete karışmamalarını istemişti.
Düzen o şekilde sağlanabilirdi. Nitekim Osmanlı’da asker siyasete karıştı; bu durum bir imparatorluğun sonunu getirdi.
Paradoksa bakın ki Kemalist olduklarını iddia eden askeri zevat, siyasetin göbeğinde olup hükümet indirip bindirmekle meşguldü! Gerekli gördüğünde siyasete müdahaleyi ve hatta ülke yönetimine el koymayı kendine vazife edinmişti.
Uzağa gitmeye gerek yok; sadece Erdoğan’a ve onun başında bulunduğu AK Parti iktidarlarına yaptıklarına bakın yeter!
Ne e-muhtırası kaldı, ne yargı darbeleri kaldı, ne iktidardaki partilerini kapatmak istemeleri kaldı ve ne de 15 Temmuz 2016’daki aşağılık darbe girişimleri kaldı.
Süleyman Demirel bu darbelere muhatap olunca şapkasını alıp gitmekle ünlenmişti. Neden bırakıp gittiği sorulduğunda ise şu manidar cevabı vermişti: “Ne yapmalıydım? Orduya karşı koyacak başka bir ordum mu var? Darbe de yapsa, ordu bizim ordumuz!”
Ortadoğu ya da Afrika’da demokrasi bulunmayan ülkelerde, sabah erken kalkan generaller darbe yapıp mevcut iktidarları al aşağı edip, yönetime el koyuyorlar.
Sözde bizde demokrasi var, lakin bizde de aynı şey oluyor; halkın seçtiği iktidarlar, asker tarafından görevden uzaklaştırılıyor ve yönetime el konuluyor.
Bu kepazelik, üstelik demokrasiyi rayına oturtacak eylem olarak sunuluyor.
Siyasette algı savaşları -5-
#Parlamenter Sistem#Erbakan#Erdoğan
Mayıs 22, 2024 06:292dk okuma
1946’dan fiilen Başkanlık sistemine geçtiğimiz 2018 yılına kadar, bize demokrasicilik oynattılar.
Parlamenter sistem denilip uygulamaya konulan yönetim şekli halkın belirlediği, halk için bir model olmayıp halka rağmen iş gördürülen bir sistemdi.
Bizde uygulattıkları parlamenter sistemde halk usulen sandığa gidiyor, lakin halkın seçtikleri şeklen iktidar olabiliyordu ve asla muktedir olmuyorlardı. Zira davul bu sistemde seçilmişlerin boynunda, lakin tokmak başkalarının (vesayet odaklarının) elindeydi.
Zavallı iktidarlar seçildik zannedip hükümetçilik oynamaya kalkışıyorlardı. Kör ebe yapıldıklarının farkında bile değillerdi; her an ‘kırmızı çizgi’ye basmaları mukadderdi, her bastıklarında da yanıyorlardı.
Belirlenen ve üzerine basılınca oyundan atılan oyuncuların (siyasetçiler) korkulu rüyası laiklikti. Laikliğin belirli bir tanımlanması yoktu; önüne gelen işine geldiği gibi laikliğe mana veriyor ve muhataplarını da bu şekildeki bir laikliğe karşı gelmelerinden dolayı suçluyordu.
Haberin Devamı
Bir kadın eski erkek arkadaşının yüzüğünü satıyor. Kuyumcu kadına şöyle der: “Yüzüğü takmamalısın. »
N. Erbakan’ın kurduğu bütün partiler (Milli Nizam, Milli Selamet, Refah, Fazilet) laikliği ihlal ettikleri gerekçe gösterilerek kapatılmıştır.
Erdoğan’ın AK Partisi bile tek başına iktidarda iken aynı mahfiller tarafından (Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı) temelli kapatılmak ve o günün Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül dahil Başbakan Erdoğan ve 71 kişinin 5 yıl süreyle siyasetten uzaklaştırılması istemiyle dava açılmış ve Anayasa Mahkemesi de bu davayı kabul etmiştir.
İddia hep aynı; laikliği ihlal (laikliğe aykırı fiillerin odağı haline gelmek)... İleri sürülen deliller ise somut en ufak bir delil gösterilmezken, yalnızca bir kısım gazete kupürleri delil addedilip dosyaya konuldu.
İktidardaki parti kapatılmaktan ve Cumhurbaşkanı ve Başbakan dahil bunca siyasi zevat, siyaset yasaklığından yalnızca bir oyla kurtuldu; iyi mi? Şayet o bir oy da aleyhte verilseydi siyasi yasak getirilmiş olacak ve Türkiye tek kelime ile yeniden kaosa sürüklenecekti.
Sadece Hazine yardımı kesilmesi cezasına çarptırılan parti, böylece yoluna devam edebildi.
80 darbesinde ise Cumhuriyet’le yaşıt CHP dahil tüm siyasi partiler kapatıldı ve parti gözetilmeksizin ileri gelen tüm siyaset insanları siyasetten menedildi.
Milletin peşinden gittiği Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan ve Alpaslan Türkeş’e siyasi yasak getirildi.
Askerler, siyasilerin makamlarına (yönetim kadroları) silah zoruyla oturdular ve adına demokrasi dediler.
Tüm bu zilletlerden bizi, Başkanlık sistemine geçmemiz kurtardı. Artık herkes asli işini biliyor ve yerine getirmeye çalışıyor.
Tüm demokratik ülkelerde genelkurmay başkanlığı, savunma bakanlıklarına bağlı iken, bizim (!) demokrasimizde sözde başbakanlığa bağlıydı.
‘Sözde değil, özde’ diyerek hükümete e-muhtıra veren genelkurmay başkanlarının kendileri hiçbir zaman ‘özde’ anayasaya bağlı kalmadı ve sorumlu oldukları başbakanların emrine girmedi.
Bu cümleden olarak; Orgeneral Torumtay, Özal’ın emrini yerine getirmemek için Genelkurmay Başkanlığı görevinden istifa etti.
Aynı şekilde Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner ve diğer kuvvet komutanları, Başbakan Erdoğan’la birlikte çalışmayıp hep birlikte istifa ettiler.
Dertleri neydi?
Demokrasi değildi herhalde?
Özal’a ve Erdoğan’a tahammül etmemelerinin yegâne sebebi her ikisinin de halkın verdiği oya (emanete) sahip çıkmaları ve halkın üzerinde bir güç tanımamış olmalarıdır.
.
..İnsanlığı bitiren ülkeler
#ABD#İngiltere#İsrail
Mayıs 25, 2024 06:292dk okuma
İnsanlığı ve insanlığın değerlerini bitiren ülkelerin başında, başat üç ülke gelmektedir; ABD, İngiltere ve İsrail. Nereden baktığınıza göre, bu üç ülkeye tek bir ülke de diyebilirsiniz. Zira her üç ülke de yeryüzünde fesat çıkarmak için varlar.
Haberin Devamı
Her birinin tarihteki süreçlerine bakıldığında ne demek istediğimiz anlaşılır. Zira her üç ülke de insanlık ve insani değerler düşmanıdır. Kendilerinden başka kimseye yaşama hakkı tanımazlar. İşgal ettikleri yerlerdeki insanların köklerini kazımışlar ve varlıklarını tarihten silmişlerdir.
Bu durumun tipik örnekleri ise, koskoca Amerika ile Avustralya kıtalarıdır.
Bir avuç, savunmasız Gazzeliye uygulanmakta olan soykırımı, yalnızca İsrail’in mi işlediğini zannediyorsunuz? İsrail, yanında ABD ve İngiltere olmadan tek bir adım atmaz, atamaz.
ABD ve İngiliz savaş gemileri, küçücük Gazze şeridinin önünü ablukaya alıp, herhangi bir insani yardımın ulaşmasını engellemenin yanında, İsrail’e güç vermekte ve ona vaki olabilecek taarruzları önlemektedirler.
Diğer bir deyişle; Filistinlilerin ellerini, kollarını, ayaklarını bağlayıp İsrail’in önüne atıyorlar ve bu savunmasız insanlara ölüm ve ölümden beter hallerini seyrediyorlar.
Orta hiçbir sebep yokken aniden istifa eden İrlanda Başbakanı, Beyaz Saray’da ABD’li yöneticilerin gözlerinin içine bakarak: ‘Filistinliler’de kendi tarihimizi görüyorum’ dedi ve sözlerine şöyle devam etti: ‘Onların yurtlarından sökülüp atılması, mülklerinin ellerinden alınıp işgal edilmesi, ulusal kimliklerinin tanınmaması, ayrımcılık yapılıp göçe zorlanmaları, aç ve susuz bırakılmaları ve kendilerine ölümlerden ölüm beğendirilmesi...’
Bu zorba devletler ve bu büyük günaha ortak olan batılı müttefikleri, yalnızca Filistinlilere soykırım uygulamakla ve onlara yapılabilecek yardımları engellemekle kalmıyor, el birliğiyle bugüne dek savundukları ne kadar insani değer varsa hepsini inkâr ediyor, onlarla birlikte tüm insanlığı öldürüyorlar.
Bundan böyle hiç kimse; insanlıktan, insani değerlerden, hak ve adaletten, insan haklarından bahsedemez.
Bunlardan bahsedebilmek için evvelemirde insan olmak gerekir.
Bu vahşi sürülerinin ise, insanlıktan en ufak bir nasipleri olmadığı gün gibi ortadadır. Bir de utanmadan dünyaya nizamat vermek istemektedirler.
Onların nizam ve intizam dediği, kan, gözyaşı, zulüm, işkence, işgal, sürgün, kıyım, sömürü, ölüm ve topyekûn cihanı alev topuna çevirmekten ibarettir.
İşte 21. Asrın medeniyetinin geldiği nokta!
Tekrar soralım: İnsanlık vahşetten uygarlığa mı gidiyor yoksa uygarlıktan vahşete doru mu gidiyor?
.28 Şubatçılara af...
#Cumhurbaşkanı Erdoğan#Menderes#Demirel
Mayıs 27, 2024 06:292dk okuma
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 28 Şubat hükümlülerinin, yaşlılık ve hastalık hallerini dikkate alarak af yetkisini kullandı, bunun sonucunda da ilgili kişiler hapishaneden tahliye edildiler.
28 Şubat davası, 28 Şubat sürecinde Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini cebren devirmeye, düşürmeye iştirakle suçlanan 103 sanık hakkında, Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ve yalnızca askerlerin yargılandığı, eksik bir davadır.
Zira Mahkeme, aynı suça iştirak etmiş olan sivillere (iş dünyasına, bürokrasiye, medyaya) hiç dokunmamıştır. Halbuki askeri kışkırtan ve mahut darbeyi yapmaya itenler, yalnızca azmettirenler olmayıp, hükümeti devirmek suçuna bizzat iştirak edenler sivil cenahtı.
Ama dava, yalnızca askerlere açıldı, onlar yargılandı ve dolayısıyla yalnızca onlardan bir kısmı hüküm giydiler.
Oysa, 28 Şubat’ın mahut anlı- şanlı generalleri, 28 Şubat’ın bin yıl süreceğinden dem vuruyorlardı. Darbeci zihniyetin iktidarı ancak 3-5 yıl sürebildi. 2002 seçimleriyle, tüm destekçileriyle silinip gittiler. Tek başına iktidara gelen AK Parti iktidarı, demokrasi tarihimizde ilk defa demokrasiye kasteden demokrasi düşmanlarından hesap sordu.
Bu cümleden olarak; hem 12 Eylül’ün ve hem de 28 Şubat’ın demokrasi katilleri yargı önüne çıkarıldı.
Bu durum, gerçek demokrasiye doğru atılmış çok önemli bir adımdı.
Malum; demokrasi tarihi boyunca her on yılda bir darbe yapılıyor ve bunun demokrasi için, demokrasiyi rayına oturtmak için yapıldığı yalanı, ileri sürülüyordu.
Darbeli yıllarda da milli irade rafa kaldırılıyor, halka akla ve hayale gelmedik zulüm ve işkenceler yapılıyordu.
28 Şubat sürecinde yüz binlerce insanın hayatıyla oynadılar; milyonlarca gencin geleceğini kararttılar.
Halka ve halkın seçtiklerine karşı yapılan bu darbeler sonucunda halkla devletin arasını açtılar.
Halkı siyasetten soğuttular, siyasileri aşağıladılar; düzmece anketlerle en güvenilir kesim olarak darbecileri ve yandaşlarını, en güvenilmez kesim olarak da siyasetçileri gösterdiler.
Halk bu trajediyi, darbeler tarihi boyunca, otuz iki dişini sıkarak ve sabrederek izledi.
Halkımız, demokrasiyi mücadele vererek elde etmedi ancak kendisine dayatılan sözde demokrasiyi gerçek demokrasiye çevirmek için çok bedeller ödedi.
Halk, Menderes’i yüzde 50’nin üzerinde oy vererek tek başına iktidara getirdi. Darbeciler, iktidarı alaşağı edip, başbakanı ve iki bakanını astılar; halkın seçtiği parlamentoyu lağvedip, DP’li bakan ve milletvekillerini tutukladılar, hepsini işkenceden geçirdiler.
Yine aynı halk, bu kez Süleyman Demirel’i yüzde 50’nin üzerinde oyla seçip tek başına iktidara getirdi. Darbeciler onu da ‘Muhtıra’ ile görevden uzaklaştırdılar. Bilahare Özal tek başına iktidar oldu, onun da ölümü şaibeli oldu.
En son olarak Erdoğan ve AK Parti tek başına iktidara geldi, ona ve hükümetlerine karşı da darbe üstüne darbeler denediler.
Ve halen daha denemeye devam ediyorlar.
.Karanlık gün: 27 Mayıs
#Meclis#Adnan Menderes#DP
Mayıs 29, 2024 06:292dk okuma
Her zaman söylüyoruz; demokrasi için yani halkın yönetimi için halkımızın bir gayreti olmamıştır, lakin tepeden de olsa geçtiğimiz sözde demokraside çok bedeller ödedik.
Haberin Devamı
Cumhuriyet sistemine geçip Meclis’in duvarına; ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!’ diye yazdık ama bu durumu bir türlü kuvveden fiile çıkaramadık. Bunun da sebebi çok açıktı: Cumhuriyet elitleri (başta CHP) sürekli olarak halka tepeden baktı, onların nezdinde halk, cahil, ayak takımı ve göbeğini kaşıyanlardan ibaretti.
Böyle bir halkın seçtikleri de kendileri gibiydi; dolayısıyla böyle bir yönetime ülke teslim edilemezdi. Bu zihniyete göre kurucu irade kendileriydi ve yönetim de kendilerinin hakkıydı.
Partinin (CHP) adında halk vardı, lakin parti mensuplarının halkla yakından ve uzaktan bir ilgileri yoktu. Düşünün; CHP’nin il başkanı bulunduğu şehrin aynı zamanda valisi ve belediye başkanıydı. Fildişi kulelerinde yaşayan bu zevata halkın ulaşması, görüşmesi, derdini anlatması söz konusu bile değildi.
Milletle bütünleşen Adnan Menderes ve DP kadroları, tabir caizse iktidarı aslanın karnından çekip aldılar. CHP ve uzun iktidar yılları boyunca CHP’lileştirilen bürokrasi (asker ve sivil) halkın iktidarına, diğer bir deyişle milli iradeye yani demokrasiye tahammül etmedi, edemedi. Ve en karanlık bir günde, 27 Mayıs 1960’ta asker, yönetime el koydu. Milletin seçtiği halkın iktidarını ise al aşağı edip; Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bakanlar dahil tüm DP’li milletvekillerini zindanlara gönderdi.
Uyduruk ve aşağılık bir mahkeme kurup sözde yargıladılar. Başbakan Menderes ve iki bakan arkadaşını darağacında astılar diğerlerini ise zindanlarda süründürüp işkencelerden geçirdiler.
Ve utanmadan bu yaptıkları kepazeliğe ‘Demokrasi ve Anayasa Bayramı’ dediler.
Delinin zoruna bakar mısınız? Demokrasiyi katlediyor, milli iradeyi darağacında sallandırıyor ve bunun adına demokrasi bayramı diyor ve bundan da vahimi millete de böyle söylemesini dikte ediyor!
Atanmışlar güruhundan olan bu vesayet kafası, seçilmişlere yani milli iradeye asla saygı duymaz ve onun meşruiyetine inanmaz. Onlara göre bu ülkenin asıl sahipleri kendileridir ve yönetim de kendilerinin hakkıdır. Başkalarının yönetimi ise -ki bu milletin seçtiği iktidar da olsa- gayr-i meşrudur.
Vesayet kafalılar envaiçeşit olup birbirlerinden farkları yoktur. Nitekim FETÖ’cü askerler de aynısını yapmıştı; milletin, kendini savunmak için verdiği silahı millete ve milletin seçtiklerine doğrultan bu çukurlar güruhu hep aynı yere (dışarıya) hizmet etmektedir.
Nitekim yapılan ve yapılması düşünülen tüm darbelerin arkasında ABD olduğu gün gibi aşikârdır.
Bürokrasiden bu vesayet kafası temizlenmedikten sonra, hak ve hakikat namına Türkiye’de hiçbir oluşa ve oluşuma imkân ve ihtimal yoktur.
Bakınız; Menderes ve arkadaşlarına iade-i itibar yapıldı, her biri milletin gönlünde sevgiyle ve saygıyla yaşıyor. Onlara darbe yapan ve onları sözde yargılayıp idam eden aşağılık çukur güruhunun isimleri ise silinip gitti.
Dünyada lanetle anılan bu kişilerin asıl çilesi ‘Mahkeme-i Kübra’da başlayacak!
Ki orada ne rütbe var, ne silah ve ne de ABD
.ABD dünyayı ateşe vermek istiyor
#ABD#DEAŞ#Rusya
Haziran 01, 2024 06:292dk okuma
ABD, sözde DAEŞ bahanesiyle PKK-YPG-PYD’yi besliyor.
Oysa DAEŞ’in üstlendiği tüm cinayetlerin gerçek faili ABD’dir. Zira DAEŞ’ı kurup geliştiren ve insanlığın başına bela eden ABD’nin ta kendisidir. Bunu yalnız biz söylemiyoruz, ABD’nin başkanı itiraf etti.
Malum Sovyetler dağıldıktan sonra, yıkılan komünizmle birlikte ABD düşmansız (saldırmak için bahane) kalmıştı. Çok önceleri alt yapısını hazırladığı yeni düşmanı buldu ve onu hedef tahtasına oturttu: İslamiyet ve Müslüman ülkeler.
İslamiyet’i ve Müslüman ülkeleri kötü gösterecek materyaller (Sözde İslamiyet adına savaşan onlarca terör örgütü), her daim elinin altında idi ve bunları adeta bir manivela gibi kullanıp dünyanın başına bela etti ve etmeye devam ediyor.
Kullandığı terör örgütlerinin eylemlerini bahane ederek Afganistan’a girdi ve ülkenin altını üstüne getirdi. Irak ve Suriye’de de bu kabil terör örgütlerini kullanarak, yalnızca bu ülkeleri değil, tüm bölgeyi yangın yerine çevirdi.
ABD İblis’inin yaptığı; tavşana kaç tazıya tut deyip, niyetindeki asıl oyununu oynamaktır.
Niyetindeki asıl oyunda(larda) neler yok ki: Bu bahanelerle ülkeleri işgal ediyor, mahut ülkeleri terör örgütleriyle ve hatta birbirleriyle savaştırıp güç ve kuvvetten düşürüyor, savaşan tüm taraflara silah satıyor, güçsüz bıraktığı ülkelerin yönetimlerine, kendine tabi olan uşak yaratılışlı tipleri getiriyor, istikrarsız hale getirdiği tüm bölgenin yer altı ve yer üstü kaynaklarını sömürüyor.
Kelimenin tam anlamıyla cambaza baktırıyor!
Rusya’yı kuşatarak, tabir caizse ümüğünü sıkarak, Ukrayna ile savaşa ABD zorladı. Şimdi de bu savaşın bitmesini istemediği gibi, Avrupa’nın da savaşa dahil olmasını istiyor.
Dün, Rusya’yı sıkıştırdığı gibi bugün de kimi Avrupa ülkelerini savaşa zorluyor.
Avrupa’da yayılacak bir savaşla ABD, bir taşla hedefindeki tüm kuşları vurmuş olacak.
Böylece büsbütün güçsüz kalan Avrupa ve hatta Rusya, ABD’nin güdümüne girecek; Rusya teslim olmasa bile oyun dışına itilecek ve Çin ile olan müttefikliği bir mana ifade etmeyecek.
ABD’nin yegâne hedefi dünyayı tek başına yönetmektir. Tek kutuplu dünyayı inşa etmek için çırpınıyor. Yarınlarda meydana gelebilecek bir ABD-Çin savaşında, Çin’i yalnız bırakmak istiyor.
Ama Rusya’nın başındaki Putin, öyle kül yutacak bir lider değil.
ABD daha önce de aynı pis oyunlarla Rusya ile Türkiye’yi karşı karşıya getirmek istemiş (Rus savaş uçağının düşürülmesi, Rusya’nın Ankara Büyükelçisi’nin öldürülmesi vb.) Putin oyuna gelmemişti.
Ne yazık ki, Avrupa ülkelerinin lider kadrolarında Putin gibi akil insanlar bulunmuyor. Malum Merkel’den sonra Almanya, tamamen ABD’nin uydusu oldu. Rusya ile olan en hayati çıkarlarını bile göz ardı edebilecek hale geldi.
Nükleer silaha sahip Fransa’nın durumu ise ortada; Macron, ne ülkesinin ve ne de Avrupa’nın sonunu düşünmeden yangına körükle giden bir politika güdüyor.
Aynı ABD, Ortadoğu’da da İsrail’le, değil sadece bölgemizi tüm dünyayı yangın yerine çevirecek ateşi körüklüyor.
Dünya hiç de iyiye gitmiyor; Allah sonumuzu hayreylesin
Bunun neresi demokrasi
#Batı#Halk#Demokrasi
Haziran 03, 2024 06:292dk okuma
Batıcı olduğumuzu iddia ediyor ve bundan dolayı da demokrasiyi batıdan ithal etmişiz.
Bu yetmemiş, batının kanunlarını da almışız. Bize, şeklen dışarıdan bakan bizi batılı görüyor.
Bu durumdan kimse şikâyetçi olmadı; hemen herkes işine gücüne bakıp hayatına devam etti, ediyor.
Artık biz de tıpkı batılı ülkeler gibi, seçim yapacak, halkın seçtikleri eliyle idare edilecektik. Seçtiklerimizin idaresini beğenmezsek, bir sonraki seçimle onları değiştirmek elimizde olacaktı.
Buraya kadar her şey güzeldi ve kimsenin bir şey diyeceği olmazdı.
Olmadı da...
Yalnız, hesaplamadığımız bir husus vardı ki, bu durum bizi batılı toplumlardan ayırıyordu.
Batılı toplumlar demokrasi mücadelesini vererek elde etmişlerdi. Biz ise, toplumsal olarak böyle bir talepte bulunmadık; yeni bu yönetim tarzı bize tepeden (yöneticilerimiz marifetiyle) getirildi.
Demokrasi, batılı toplumların kendi talepleri olduğu için, bunu sindirmeleri kolay oldu.
Halk için demokrasiye, halk ne diyebilirdi ki?
Bizde ise, halka rağmen bir demokrasi yerleştirilmeye çalışıldı. Bunun da sebebi, millete ve milletin seçtiklerine olan güvensizlikti.
Millete ve milletin seçtiklerine güvenmeyenler, asılları dışarıda olan ve onların içerideki vesayet odaklarıydı. Vesayet odakları, millete ve milletin seçtiği iktidarlara (!) adeta şöyle diyorlardı:
“Sizlerin böyle bir beklentisi ve bu uğurda en ufak bir mücadelesi yok iken, demokrasiyi size getiren bizleriz. Biz nasıl bir demokrasi uygulamak istiyorsak, öyle idare edileceksiniz. Sizin en iyi haliniz, bizim peşimizden gelmenizdir. Siz, hep ikinci kalmaya mahkumsunuz. Asla bizim gibi, birinci sınıf olamazsınız.”
Vesayetin derdi mi nedir?
Vesayetin derdi; sen asla kendin olma, kendine yetme ve hep bana muhtaç olarak yaşa!
İşte bundan dolayıdır ki batı demokrasilerinde ‘darbe’ akla bile gelmezken, bizde, her on yılda bir darbe yapılıp, halkın seçtiği iktidarlar alaşağı edilmiştir.
Darbe, gerçekte demokrasiye yapılabilecek en büyük ihanettir ve en ağır cezayı gerektirir.
Bizdeki demokrasinin şekline ve şemailine bakın ki, darbeciler, demokrasi havarisi görülmüş ve hemen hepsi kahraman addedilmiştir.
Demokrasi katilleri, bizim halkımıza demokrasi kahramanları olarak takdim edilmiştir.
Delinin zoruna bakar mısınız: 27 Mayıs 1960’da halkın seçtiği iktidarı, silah zoruyla alaşağı ediyorlar ve adına ‘Hürriyet ve Anayasa Bayramı’ deyip, bunu millete dayattılar.
Hürriyeti gaspın adı, ‘Bayram’ oldu iyi mi?
Aynı darbeci zihniyet, 12 Eylül 1980 yılında da aynı demokrasi cinayetini işledi ve bu kez; 20 yıl önce ‘bayram’ dediği anayasayı, tu-kaka edip ortadan kaldırdı.
Görüldüğü üzere; iç ve dış vesayet odakları el ele verip, kendileri söyleyip kendileri oynuyor.
Ve utanmadan da adına demokrasi diyorlar.
Onlar, bunu bize yakıştırıyorlar da bize ne oluyor?!.
Kavanozu dışından yalamak
#Mimar Sinan#Mevlâna#Şeyh Galip
Haziran 05, 2024 06:292dk okuma
İnsan toplulukları da tıpkı ağaçlar gibi köklerinin üzerinde yükselir. Kök, ne kadar sağlam ve derinlerde olursa ağaç da gövdesi, dalları ve meyveleri itibariyle o denli güçlü, endamlı-görkemli, gölgeli ve bereketli olur.
Haberin Devamı
Maalesef her kademedeki okullarımızda, sade suya tirit cinsinden bir tarih okutuluyor, tarih bilinci (şuuru) ise hiç verilmiyor. Nedense tarihi gerçeklerden korkar olduk. Özellikle yakın tarihimizin üzerine kalın bir şal örttüler ve yeni nesilleri yalanla-dolanla oyalamayı maharet bildiler.
Tarihin derinliklerinden süzülegelen Türk milletinin tarihinde acı gerçekler vardır lakin milletimizin yüzünü kara çıkaracak, utanılacak tek bir sayfa bile yoktur.
Bunun yanında milletçe en büyük kaybımız kültürümüzde olmuştur. Zira gün gelmiş mazi (geçmiş) ile bağımız bıçak gibi kesilmiş, bu yetmemiş gibi bir de komşularımızla ve Türk dünyası ile yani kültür dünyamızla bağımız koparılmıştır.
Nesillerin idealist yetiştirilmesi için, onların önünde örnek alacakları rol-modeller olmalıdır. Bunlar da elbette o milletin tarihi şahsiyetleridir.
Köklerinden koparılan nesillerimizin acıklı haline bakar mısınız?
Kendi tarihi şahsiyetlerimizi bir çırpıda inkâr ve iptal ettik; ne varsa Batıda var diyerek, Batının bizden alıp kendine mal ettiklerini, ‘batı malı’, ‘batı buluşu’, ‘batı giysisi’, ‘batı markası’, ‘batı ilmi’, ‘batı tarzı’ diyerek aldık. Bu durum bizde korkunç bir aşağılık kompleksi meydana getirdi.
Biz hiçbir şey yapamayız, yaparsa Batı yapar, her ne yapılacaksa Batı yapacak diye diye toplu iğne yapamaz hale getirildik.
Mimaride deha olarak Mimar Sinan’ı yalnızca isim olarak belletmişiz; o da yaptığı eserleri hayran hayran seyretmek zorunda kalışımızdan olsa gerek. Ne onun yolunu-yordamını anlayabilmişiz ne o yoldan gitmişiz ve ne de o yola en ufak bir katkıda bulunabilmişiz.
Sonuç itibariyle bir Selçuklu mimarisi, bir Osmanlı mimarisi var ama günümüz sözde mimarisinden gecekondu ya da beton yığınlarından ve bunun yansıması olan, insan hayatı için kafes konumundaki gökdelenlerden başka neyi gösterebiliyoruz?
İstanbul’da bu durumun tipik örneğini, Avrupa yakasında Bahçelievler’de, Anadolu yakasında da Erenköy’de görmekteyiz. Her iki semtte de mahalle kültürünü yaşatan, bahçeli köşkler ve konaklar yerlerini, kimsenin kimseyi tanımadığı insanların üst üste yerleştiği beton yığınlarına terk etti.
Şiirde Baki diyoruz, Mevlâna diyoruz, Şeyh Galip diyoruz, Fuzuli diyoruz, Yahya Kemal diyoruz, Necip Fazıl diyoruz vb. lakin bunların semtlerine bile uğrayamıyoruz. Ne dillerini anlayabiliyoruz ne manalarına nüfuz edebiliyoruz.
Ünü dünyaya yayılmış tarihi yüksek şahsiyet Kanuni’yi (Soliman le Magnifique-Muhteşem Süleyman) yapılan sözde tarihi filmlerle haremden çıkmayan hamam oğlanı şeklinde gösteriyorlar.
Ahlak ve edepte zirvelere çıkarak binlerce insanı eğiten mürşidi-i kâmillerin ismi ancak ansiklopedilerde bulunabiliyor. Ahmed Yesevi’den, İmam-Rabbani’den, Bahaeddin Buhari’den, Mevlâna’dan, Cüneyd-i Bağdadi’den, Ubeydullah-ı Ahrar’dan, Hacı Bektaş-ı Veli’den vb. evliya (Allah’ın sevgili kulu) ve ulu kişiler diye bahsediliyor lakin onların yolundan gitmeye Orta Çağ karanlığı denilip ‘öcü’ olarak gösteriliyor.
Dünyanın en lezzetli balı var ama ancak kavanozu dışından yalayabilirsin deniliyor!
Kanuni Sultan Süleyman her şeyiyle kendisi olduğu için cümle alem onun yüksek şahsiyetine meftundu.
Kendimiz olmaya, kendi değerlerimizle bezenmeye mecbur ve mahkumuz.
Kadir bilmek
#Sultan 2. Abdülhamit Han#Adnan Menderes#Turgut Özel
Haziran 08, 2024 06:292dk okuma
BİR acı kahvenin kırk yıl hatırı vardır deriz lakin bunun gereğini hayatımızın hiçbir anında ve alanında uygulamayız. Hesabı sorulduğunda da ‘yalandan kim ölmüş?’ deyip geçiştiririz.
Kadri bilinmeyenlerin ve hatta en yanlış bilinen ve kötülenenlerin başında da vatan ve millet sevdalısı gerçek siyasetçiler, devlet adamları (insanları) gelmektedir.
Devlet ve siyaset insanlarına çok acımasız davranılıyor; bilir-bilmez karalanıyor, fütursuzca iftira atılabiliyor ve araştırmadan suçlanabiliyorlar.
Hele de bizim gibi, günün 24 saatinde siyaset konuşulan ülkelerde (bizden başka böylesi bir ülke yok) devlet ve siyaset insanları sürekli olarak hedef tahtasında tutulurlar.
Devletin her kademesindeki görevler kutsaldır, sorumluluk gerektirir, devlette en sorumlu olan kişi ise, en üstün görevdeki devlet başkanıdır.
Rüzgarların en sert estiği yerler dağların zirveleridir, devlet görevlerinde de zirveye çıktıkça sorumluluk artar ve rüzgarlar fırtınaya döner. Devlette her bir makamın gerektirdiği işin, yapılıp yapılmamasına göre (niçin ve nasıl yapıldığına göre) hem bu dünyada ve hem de ebedi alemde mükafat ve mücazatı vardır.
Dedik ya, yönetimde bulunanlar, ağızlarıyla kuş tutsalar da takdir edilmezler, özellikle de siyasi iktidarlar. Nitekim bizdeki muhalefet, ‘iktidar dünyanın en güzel ve faydalı işine de yapsa ona güzel diyecek halimiz yok’ yaklaşımını sergiler.
Peygamber Efendimiz (aleyhisselam); ‘Bir günlük adaletle hükmetmek, altmış yıllık nafile ibadetten üstündür’ buyurmuştur.
Vaktiyle Sultan 2. Abdülhamit Han’ın da kıymeti bilinmemiş ve haksız yere (Düzmece bir sürü iftiralarla; mesela ‘dini kitapları yaktırdığı’ iddiası tam bir yalan ve iftira idi. Zira yaktırılan kitaplar, dini içeriden yıkmaya dönük bozuk ve yanlış yazılan kitaplardı) tahtından indirilmişti.
Yerine geçen İttihatçı güruhu halka zulmetmekle kalmayıp, yalnızca on yıl içinde koca bir imparatorluğu yer ile yeksan edip, düşmanlara peşkeş çektiler.
Sultan Abdülhamit Han’ın da sağlığında kıymeti bilinmedi; 1918’de göz hapsinde tutuklu olarak vefat ettiğinde, elde-avuçta devlet namına bir şey kalmamıştı. Millet aç, sefil ve perişandı.
Sultanın naaşı Topkapı Sarayı’ndan alınıp Çemberlitaş’taki aile kabristanına götürülürken, sokaklara dökülen ve evlerin pençelerine doluşan halk, peşinden ağlıyor ve ‘Bizi bırakıp nereye gidiyorsun’ diye ağıt yakıyordu.
Milletçe bu denli rezil durumlara düşmemek için, eldeki nimetin (vatan ve millet sevdalısı devlet ve siyaset insanlarının) kıymeti bilinmeli ve onlara sahip çıkılmalıdır.
Devlet adamı (insanı) kolay yetişmiyor; kaht-ı ricalin (değerli devlet ve siyaset insanlarının yokluğu) hüküm sürdüğü devrimizde ise, bu denli şahsiyetleri mumla arıyoruz!
Var olanlarına da sahip çıkalım ve destek olalım
Demokrasi devrimizde; Menderes’i, Özal’ı, Erbakan’ı gözlerimizin önünde yediler, seyretmekle yetindik.
Erdoğan’ı da üst üste yemek istediler, her seferinde millet, liderine sahip çıktı ve yedirmedi.
Türkiye’nin düşmanlarına bakın hepsi de Erdoğan’sız bir Türkiye hayal ediyor ve bunun için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar.
Neden acaba?!
.İnsanlık öldü, ağlayanı yok
#Batı#Netanyahu#Gazze
Haziran 10, 2024 06:302dk okuma
Hak ve hakikatin peşinde koşan, mazlumların hamisi, adaletin temsilcisi, kimsesizlerin kimsesi Osmanlı yıkıldı; meydan yeri (dünya) çakal ve sırtlan sürülerine ve onların binbir çeşit hile, desise, entrika ve zulümlerine kaldı.
Batı’nın elinde bütün bir insanlık taşıdığı tüm değerleriyle birlikte öldü, lakin ağlayanı yok.
Batı’nın süslü püslü cümlelerine, medeniyet diye sunduğu insan hakları manzumelerine, hak ve hukuk diye yırtındığı bildirgelere, uluslararası hukuk diye dayattığı metinlere, insan hakları diye sıraladığı bir dizi hükümlere bakıp sakın aldanmayın.
Bunların hepsi düzmece, aldatmaca ve yutturmacadan ibarettir.
Şahsında, insanlığı öldürenden (insanlıktan çıkandan) hangi insanlık beklenebilir?
Gazze’deki soykırım vahşeti Batı’nın sözde medeniyetinin tüm iğrençliğini gözler önüne serdi. Hani Batı’da fikir ve ifade hürriyeti vardı? Hani Batı, insan haklarına saygılı idi. Hani Batı için hayat hakkı kutsaldı, kimsenin hayat hakkına dokunulamazdı!
ABD’de fikrini söyledi diye profesörlere ters kelepçe vuruluyor, Avrupa ülkelerinde düşüncesini açıklayanlar işlerinden kovuluyor. Bu insanların suçu nedir biliyor musunuz; Netanyahu’nun katliamlarını dillendirmiş olmaları...
Yani Gazze’de işlenen cinayetlere ayna tutmuş olmaları...
Ortada bir insanlık dramı var; bebekler dahil savunmasız sivil insanlar kitleler halinde öldürülüyor ve bu öldürülenler, yalnızca Müslüman oldukları için soykırıma tabii tutuluyorlar. Bu vahşet karşısında en ufak bir tepki vermeyen sözde medeni ülke yönetimleri yangına körükle giderek zalime destek oluyor, bu caniye her türlü silah ve mühimmatı vermekle yetinmeyip yanında durarak ona güç veriyorlar.
Bu sırtlan sürüleri zulme rıza göstermekle yetinmeyip zalimi teşvik ederek, aynı zulümlere misliyle ortak oluyorlar. Şu halde insan kasabı Netanyahu’nun yargılanacağı uluslararası mahkemede ABD Başkanı Biden ve diğer destek veren Avrupa ülke liderleri de yargılanmalıdır.
Çünkü Netanyahu denilen iblis, bu liderlerden ve onların verdiği silah ve mühimmattan güç alarak bu cinayetleri işliyor.
Dünyaya nizamat (gerçekte kaos, nizamsızlık) veren bu zalim liderlerin yönetimleri, kan ve gözyaşının bitmeyeceğine ve irili ufaklı savaşların devam edeceğine işarettir. Zira tüm bu zalimler kandan ve gözyaşından beslenmektedirler.
Ama unutulmasın ki mazlumların ahı arşı titretir ve her şeyi hakkıyla görüp bilen ve mutlak gücü elinde bulunduran Allahutaala’nın ‘Müntakim’ ismiyle tecelli edeceği gün yakındır. Zira O Allah’dır ki imhal eder (mühlet verir) lakin asla ihmal etmez!
İsrail, Gazze’de taş üstüne taş bırakmadı, yurtları yer ile yeksan olan Gazzeliler Refah’ta sıkışmış durumdalar. Şimdi Refah’ı bombalıyor, orada da taş üstüne taş bırakmayacağa benziyor. Netanyahu bütün bir Gazze’yi insansız teslim almak istiyor ve tüm halkı (sağ kalabilenleri) Sina Çölü’ne sürmek istiyor.
Bütün bu soykırım ve vahşet karşısında, din kardeşleri pırasa gibi doğranan İslam alemi ne yapıyor diyeceksiniz değil mi?
Onları sormayın! Zira yalnızca marka Müslümanı olarak kalan ruhsuz halleriyle bindikleri (bindirildikleri) alametle son sürat kıyamete doğru gidiyorlar.
Bürokrasi ile imtihanımız
#Bürokrasi#Vesayet#Demokrasi
Haziran 12, 2024 06:302dk okuma
'At sahibine göre kişner’ diye boşuna dememişler.
Vesayetle illetli (hastalıklı) olması yüzünden demokrasiyi kâmil manada kurumsallaştırıp içselleştiremedik. Bu köhne yapıda, Sezar’ın hakkı Sezar’a verilmediği için, önüne gelen kurum, ‘Ali kıran baş kesen’ kesilmiş ve böylece bürokrasi millete hizmet etmek yerine, millete zulmeden, dayatan ve milleti canından bezdiren yapıya dönüşmüştür.
Biz, bu hali, Osmanlı’da Tanzimat sonrası oluşturulan ve özetle ‘Padişaha haddini bildirecek’ ve ‘Bundan böyle gavura gavur denmeyecek’ diskurundan (söylem) devşirmiştik.
Osmanlı’nın son yüz yılında ve onu takip eden Cumhuriyet döneminde uygulamaya koyduğumuz bürokratik sistemi Fransızlardan almıştık. Fransa bu sistemi Afrika’daki sömürgelerine uyguladı. Bir müddet sonra, uygulanmakta olan bu sistemin zalimliğine kanaat getiren Fransa bundan vazgeçti.
Ama gelin görün ki, Batı hayranlığı bizim gözlerimizi öylesine kör etmişti ki, bürokrasi adına halka dayatılan bu zulümleri görmediğimiz gibi, bunlara yenilerini de eklemekten geri durmadık.
Millete hizmet için, milletin işlerini görmek için görevlendirilen memurlar, halkı insan yerine koymadılar. Vatandaşın işini çözmek için değil, çözmemek için adeta yırtındılar.
Aynı insan tipinin, masanın önündeki ve ardındaki halleri arasında dağlar var. Öyle ki, masada oturan kişiye öz babası, herhangi bir işi için başvursa, babasını tanımaz ve herkese yaptığı gibi ona da ‘bugün git yarın gel!’ diyecektir.
Peki, yarın olduğunda iş çözülecek midir? Yarınlar bitmediğine göre iş de çözülmeyecektir.
Demokrasinin gerçeği olamadığından yaşanılan sistem kelimenin tam anlamıyla bürokratik oligarşiydi. Bu sistemde, atanmışların (bürokrat) halka ve halkın seçtiklerine (seçilmişler) tahakkümü söz konusudur. Bu sistemin adı sözde demokrasidir. Ve bu sistemi bize, Başkanlık sistemine geçtiğimiz (fiili olarak) 2018 yılına kadar demokrasi diye yutturdular.
Dışarıdaki vesayet de bu sistemi gökte ararken yerde bulmuş ve tepe tepe kullanmıştı.
Bu sistemin tortuları, tüm kurum ve kuruluşlarımızın kılcallarına değin nüfuz etmişti. Dolayısıyla bundan kurtulmak, öyle üç-beş senede olabilecek gibi değildir.
Sözde demokrasinin siyasileri ile özde demokrasinin siyasileri bile birbirlerinden çok farklıdır. Sözde demokrasinin siyasileri halka tepeden bakar ve halk için değil, halka rağmen iş görmeyi marifet sayar.
Halbuki gerçek demokrasilerde siyasiler halkın hizmetçileridir. Asla halka rağmen iş görmezler. Halkla iç içe yaşarlar, halkın dertleriyle dertlenir, sevinçlerine ortak olurlar.
Başkanlık sisteminin bu şekilde de bir faydası oldu ve tüm siyasetçilerin ayaklarını yere değdirdi. Artık hiçbir siyasetçi halka tepeden bakamıyor ve halkın değer yargılarına karşı gelemiyor.
Halkı ayağına çağırmıyor, halkın ayağına gidiyor
.Bayram ama nasıl -1-
#Bayram#İslam Alemi#Müslümanlar
Haziran 17, 2024 06:292dk okuma
İslam aleminin üzerine tek kelime ile ölü toprağı serpilmiş.
Haberin Devamı
Halbuki İslam inancına göre, haksızlık karşısında susan, tepki göstermeyen şeytandır. Hep şeytan deyip duruyoruz ama bunun ne manaya geldiğini bilmediğimiz gibi öğrenmek için de en ufak bir gayret göstermiyoruz.
Daha açık ifadesiyle, bütün bir İslam aleminin (2 milyarlık) bugün içinde bulunduğu halin adıdır şeytan. Şeytan, kötülüğün kişiselleşmiş (mücessem) halidir. İlahi huzurdan kovulma, tard edilme, rahmetten ırak olma manalarına gelmektedir.
Şeytan olmadan önce İblis de Cenabıhak’ın, itaatkâr ve saygın bir kuluydu. Hatta yaptığı ibadetlerle melekler tarafından örnek gösteriliyordu. Ziyadesiyle alim olup meleklere hocalık yapmaktaydı.
Allahutaala’nın, Adem’e ‘secde et’ emrine bütün melekler uydu, lakin İblis kendindeki meziyetlerden dolayı kibre kapılıp secde etmedi. Kendini, Adem’le mukayese etti; zanla hareket ederek tanımadığı, gerçeğini bilmediği Adem’i kendinden aşağı gördü.
Bilmediği hususta kıyas yapıp küstahlaştı ve haddini aşarak nefsine zulmedenlerden oldu.
Ve bundan sonra da ‘şeytan’ adını aldı; ilahi huzurdan kovuldu ve rahmetten ırak kılındı.
İblis, Cenabıhak’ın yalnızca bir emrine muhalefet ederek şeytanlaştı; ya günümüz ‘marka’ Müslümanları?
Her an Cenabıhak’ın onlarca emrine muhalefet ediyorlar. Bu yaptıkları yetmiyor kahir ekseriyetiyle birer mücessem şeytan olarak tüm şeytanlıkları sergiliyorlar.
Öyle ki bu tür marka Müslümanlarının işledikleri yüzünden İblis’in soyundan gelen şeytanlara iş kalmadı. Şeytanın bir şey yapmadan boş oturduğunu görenler bunun sebebini sorduklarında şu cevabı almışlar: ‘Zamanımızın önderleri sergiledikleri şeytanlıklarla bize parmak ısırttırıyorlar! Bize bir iş bırakmadıkları için oturup seyrediyoruz.’
Dedik ya şeytanın özelliği kıyas yapmaktır. Bugün de aynı kıyaslamaya devam ediyor ve diyor ki; ‘Ben; Allahütaala’nın yalnızca bir emrine uymadım lanetlendim, kovuldum ve çok büyük bir cezaya çarptırıldım. Peki ya her gün cenabı Hakk’ın emirlerine sürekli karşı gelen, bir an olsun Allah’ı hatırlamayan ve üstelik utanmadan da inanan gözüken bu insanların hali ne olacak? Bu iki yüzlü, münafık, mürtet, aşağılık insanların uğrayacağı lanetten ben bile korkarım ve onlardan uzak olurum.’
İşte marka Müslümanlarının günümüzde içine düştükleri bu aşağılık ve zillet halleri, yapıp ettiklerinin sadece dünyadaki yansımalarından ibarettir.
‘Haşa zulmetmez kuluna Hüda’sı; herkesin çektiği kendi cezası!’
Hani ‘Mü’minler bir vücut gibi’ idiler; ‘Vücudun herhangi bir uzvuna bir diken batsa, bir ıstırap duysa vücudun her tarafı ondan rahatsız olur’du? Üstelik bu sözü sevgili Peygamberimiz (Aleyhisselam) söylemişti.
Bu yüce Peygamberin ümmetinin ne hale geldiği, kendini İslam diye tanıtan alemin Gazze’deki mazlum ve masum Müslümanların uğradığı soykırıma gösterdikleri (göstermedikleri; zira kılını bile kıpırdatmıyorlar) tepkiden (tepkisizlikten) belli değil mi?
Zaman, dur durak bilmeksizin dönerek devrini icra ediyor ve bugüne ‘bayram’ diye işaret ediyor.
Bayram ama nasıl?!
.Bayram ama nasıl -2-
#Halk#Yönetici#Ziya Paşa
Haziran 19, 2024 06:292dk okuma
İstikbalin tarihçisinin, günümüz İslam devletlerini ve başlarındaki idarecileri anlatırken kullanacağı yegâne ifade ‘başsız gövdeler!’ tanımlamasıdır. Bu demek değildir ki tüm İslam ülkelerinin halkları samimi Müslüman, yöneticileri ise Müslüman görünümlü münafıklardır.
O vakit şu ilahi ölçüleri nereye koyacağız? ‘Nasıl iseniz öyle idare edilirsiniz!’ ve ‘Amirleriniz (yöneticileriniz) amellerinizdir!’
Demek ki neymiş Müslüman toplulukların yöneticileri de kendileri gibi olurmuş.
Onlar adilse, teraziyi doğru tartıyorlarsa, alışverişte birbirlerini aldatmıyorlarsa, birinin başına bir felaket geldiğinde diğerleri hep birlikte yardımına koşuyorsa, haksızlık karşısında susmuyorlarsa, vb. yöneticileri de adildir.
Ve o ülkelerde, güçlülerin hukuku egemen olmayıp hukukun ve haklıların üstünlüğü egemendir.
Baştan sona tüm İslam ülkelerini gözlerinizin önüne getirin hangisinde hak ve adaletten eser var?
Vaktiyle Ziya Paşa’nın söylediği şu cümledeki ifadeler bugün bütün gerçekliğiyle tüm İslam ülkelerinde yaşanmıyor mu?
‘Milyonla çalan mesned-i izzette ser-efraz, birkaç kuruşu mürtekibin cay-ı kürektir!’ (Milyonla çalanlar yüksek ve şerefli mevkilerde başları dik ve alınları açık (!) olarak bulunurlar; birkaç kuruş çalan gariban hırsız ise kürek cezasına çarptırılır.)
İsrail’in Gazze’de sergilediği vahşette bile uyanmayan ve İsrail’e gerekli cevabı vermeyen, veremeyen İslam alemine İslam alemi denilebilir mi? Şayet gerçekten İslam olsalardı inançlarının gereği olarak üstün olmaları ve hepsinden önemlisi birlik olmaları ve bunca zulüm karşısında ayağa kalkmaları gerekirdi.
Bu ülkeler ayağa kalkmak şöyle dursun, onca haksızlık karşısında susarak lal kesiliyor ve bu zillet halleriyle şeytan kesilip, malum şeytanı bile kahrından çatlatıyorlar!
Din kardeşlerine ve kendi davalarına gafletten öte ihanet içinde bulunan İslam ülkeleri teselliyi, ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ yalanında bulduklarını zannediyorlar.
Halbuki sıranın çok geçmeden kendilerine geldiğini görecek ve artık ‘eyvah’ para etmeyecektir.
Halkların önünde hiçbir beşeri güç duramaz. İslam ülkelerinin halkları kıyam edip, kendi yönetimlerini uyandırıp harekete geçirmelidir.
Hiçbir ülke halkı, yöneticilerimiz güç ve kudret ellerindeyken ses çıkarmıyorlar, biz de susup bir kenarda bekleyelim demekle sorumluluktan kurtulamaz.
Müslümanlar, kendilerinin dışındaki Müslüman olmayan ülkelerin hemen her gün eylem yapan gençlerini ve halklarını görüp utanmıyorlar mı?
Demek ki birçok Müslüman ülke halklarında dini gayret olmadığı gibi insani meziyetler de dumura uğramış.
Oldukları gibi de idare ediliyorlar!
Daha ne bekliyorlar?
Başlarına taş yağmasını mı?
.
..Devlet, laiklik ve cemaatler
#FETÖ#ABD#CIA
Haziran 22, 2024 06:292dk okuma
DİNİ esas alan bir gelenekten gelen devlet yapımızı, cumhuriyetle beraber, din ile devlet işlerini birbirinden ayıran ve devletin tüm inançlara veya inançsızlıklara eşit mesafede olduğu bir yapıya kavuşturmak istedik; adına da laiklik dedik (1936).
Laiklik uygulamalarını (kraldan fazla kralcı kesilerek) din karşıtlığı hatta din düşmanlığı ve dine, kendi kafamıza göre şekil ve mana verme ve rol biçme şeklinde anladığımızdan olacak ki, din ve dini eğilimler, yerin altına çekildi, çekilmek zorunda kaldı ve böylece, dindarlarla devletin arası açıldı.
Burada yapılan en büyük hata, devletin hakkını devlete, dinin hakkını dine (dindarın hakkını dindara) vermememiz oldu. Zorba (cebri) uygulamalarla devleti, dine ve dindarlara musallat ettik.
Böylece, devlet dinden ve dindardan, dindar da devletten çekinir ve korkar oldu.
Kantarın topuzunun kaçırıldığı mahut süreç, çok partili hayata (kısmi demokrasi) geçtiğimiz 1950 yılına kadar bütün şiddetiyle devam etti.
Kör döğüşü şeklindeki bu mücadele (ve hatta kavga), 1950’den merhum Özal dönemine (163. Maddenin kaldırılması) kadar da orta yoğunluklu ve o günden Erdoğan’ın iktidar dönemine kadar da düşük yoğunlukta devam etti.
Devletin hakkını devlete vermemek demek, devleti milli kılmamak yani, FETÖ (ABD-CIA) gibi unsurlara (iç ve dış vesayet odaklarına) teslim edilip çığırından çıkarılmasıdır.
1940’lı yıllardan başlayan bu denli teslimiyet süreci, gelip geçen tüm iktidarlar (sivil ve askeri) boyunca devam etmiş ve 15 Temmuz 2016’da ‘kazanın patlaması’yla ayyuka çıkarak, kralın çıplaklığı gözler önüne serilmiştir.
Ve bundan böyle, kuzgunun leşe gelmemesi için de devlet (milli) başa geçmiştir.
Artık devletin hakkının devlete, dinin (dindarın) hakkının dine (dindara) verilme zamanıdır.
Peki, bu nasıl olacaktır? Cumhuriyet rejiminde bunun yegâne yolu laikliği gerçek manasıyla uygulamakla mümkündür. Devlet bir yandan dine ve dindara müdahale etmeyecek lakin devlete müdahale etmek isteyen dini oluşumların (FETÖ gibi) tepesine, çelik balyozla inecektir.
Hangi dini oluşumun (cemaat) devlete kadro yetiştirdiğini ve devlette kadrolaşmak istediğini bilmeyen ve önlemini almayan devlete devlet denebilir mi? Devlet devletse, kendisini ele geçirmeye yönelik, aleyhinde olabilecek her hareketi bilmek ve onu etkisiz kılmak zorundadır.
Haberin Devamı
Cemaatler de dini özgürce yaşamaktan öte, devlete, devletin işleyişine ve işlerine asla müdahalede bulunmayacak, bulunamayacaktır.
Müslümanlar, kendilerini Almanya’daki, Fransa’daki, Japonya’daki Müslümanlar gibi bilecek ve ona göre davranacaklardır. Almanya’da milyonlarca Müslüman var, bunlardan herhangi birisi veya bunlardaki herhangi bir dini cemaat Alman devletinin işlerine ve işleyişine karışıyor mu?
Karışmıyor, zira karışırlarsa başlarına ne geleceğini biliyorlar.
Türkiye’de de aynı bilinçle hareket etmeli, herkes haddini bilmeli ve kimse elleriyle kendilerini ateşe atmamalıdır.
Müslümanlar, devleti dönüştürmek yerine; kendilerini dönüştürmeli ve gerçek manada Müslüman olmalıdırlar.
Müslümanlar nasılsalar, öyle idare edilirler!
Zira kel başa şimşir tarak aramanın manası olmasa gerektir.
Kıymeti bilinmeyip kaybedilen değirmenin gürültüsünü aramak adına gürültü çıkaranlara yalnızca şaşılır.
Biz kimiz
#TÜRK#İslamiyet#Coğrafya
Haziran 24, 2024 06:29
Biz Türkler doğulu bir milletiz. Milletler arenasına çıktığımız günden beri hep hareket (göçebe) halindeyiz. Güneşten (doğudan) aldığımız ışıkla hep yine güneşi takip ederek batıya doğru koştuk.
Tarih boyu biz Türklerin devlet ve millet ışığımız hiç sönmedi. Yıkılan her bir devletimizin külleri üzerinden yeni bir devlet (ler) kurmuşuz.
Devlet ve millet hayatımızda bizim de inişli çıkışlı günlerimiz (asır) oldu.
İslamiyet’le tanışınca bu kutlu son din (İslamiyet) ruhumuz, Türklük bedenimiz oldu. Diğer milletler gibi kılıç zoruyla Müslüman olmadık, İslamiyet’in umdelerini benimsediğimiz için gönül huzuruyla, isteyerek ve üstelik kitleler halinde Müslüman olduk.
Müslümanlığı içten, samimi (ihlas) olarak benimsedik ve o günden beri İslamiyet ile Türklük aynı derdin, davanın, idealin potasında eriyerek bu günlere geldik.
Öyle ki, atlarımızı Dinyester ırmağının kenarında sulayıp, Tuna’dan kafilelerle geçip Viyana önlerine geldiğimizde; 24 Viyana’dan (sur-kapı) 22’sini fethedip son ikisinde durdurulduk.
Artık Avrupalı, Türk denince Müslümanı, Müslüman denince Türkü anlar olmuştu.
Bütün bu hamleleri aşk, vecd ve ihlas dönemlerimizde yaptık.
Davamıza (İlayı kelimetullah: Tevhid inancını yüceltip hâkim kılma) olan aşkımızı, vecdimizi, ihlasımızı kaybettiğimizde durdurulduk (Viyana), bozguna uğratıldık.
Ve o gün bugündür aşkımızı, vecdimizi, ihlasımızı arıyor ve bir türlü bulamıyoruz.
Batılı olmadan batıyı zapt etmiştik. Batılılar şahsiyetimize meftundu.
Durgunluk (durmak) bize yaramadı. Geri düştükçe hakikati ceket astarımızın içinde unutarak yeni arayışlara girdik. Kimileri kabahati İslamiyet’te buldu ve ‘Hıristiyan olalım!’ dedi. Halbuki en eski Hıristiyan ülkesi olan Etopya (Habeşistan) en geri kalmış ülkelerdendi.
Kimileri dinden (İslamiyet) tamamen soyutlanıp Batılı olalım, o şekilde kalkınır ve ileri gideriz dedi. Bunlar bilmiyorlar mı ki Batı tüm ışığını (bilimsel gelişmeleri) Doğu’dan, İslam âlimlerinden almıştır.
Hani insan bilmediğinin düşmanıdır denir ya onun misali dinimizi bilmediğimiz veya çok yanlış bildiğimiz için din düşmanı kesiliyor ve dinin bizi geri bıraktığını ileri sürebiliyoruz.
İslamiyet’te en üstün rütbe ilim rütbesidir. İslamiyet değil geri kalmışlığı, duraksamayı bile men eder ve ‘İki günü müsavi (eşit) olan ziyandadır’ ve ‘Hikmet (bilim) müminin yitiğidir, onu nerede bulursa alır’ der.
Kutsal kitabımız Kuran’ı Kerim: ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Bilen elbette kıymetlidir’ buyurur. Hülasa İslamiyet baştan aşağıya kadar ilim dinidir; bundan dolayıdır ki, nerede ilim varsa orada Müslümanlık vardır ve nerede ilim yoksa orada Müslümanlık yoktur.
Evet, biz kimiz? Biz bugün ne Doğulu ve ne de Batılıyız. Renksiz ve şahsiyetsiz bir halde hâlâ kendimizi arıyoruz. Batılıyız ve Doğuluyuz diyenlerin hemen hepsi yalan söylüyorlar.
Öyle ya bir şey olmak için onu bilmek ve özümsemek lazım. Batıcılık ve Doğuculuk iddiasındakilere bakalım; bunlar hakkında ne biliyorlar ve neleri özümsediler?
Sadece körü körüne taklitten başka hiçbir şey göremeyiz.
İmam-ı Gazali Doğulu bir alimdi, bunun yanında Batı felsefesinin tüm akımlarına reddiye yazacak kadar Batı’yı Batı’dan iyi biliyordu.
Fatih Sultan Mehmet de doğulu bir padişahtı; başucu kitaplarına baktığımızda tasavvuftan tarih ve coğrafyaya,
.optikten matematiğe ve astronomiye, tıptan kelama, tefsire, fıkha ve hadis ilimlerine kadar o günün tüm ilimleriyle meşbu (dolu) olduğunu görürüz.
Sahi, biz kimiz?
.Suriye’de ne işimiz varmış
#Suriye#NATO#ABD
Haziran 26, 2024 06:292dk okuma
Milletçe en büyük handikabımız, dışarıdaki düşmanlarımızın kayıklarına binen (bindirilen) içimizdeki aymazlardır. Bunların aymazlıkları öylesine ayyuka çıkmıştır ki, milli konulardaki pervasızca duruş ve davranışları, kendilerini ihanet noktasına taşımıştır.
Bunlar ne tarihi ne coğrafyayı ve ne de sosyolojiyi okuyamadıkları gibi, aynı zamanda balık hafızalıdırlar.
Körü körüne Batı hayranlığı bunların gözlerini kör etmiştir ne dostu tanıyabiliyorlar ne de düşmanı ayırt edebiliyorlar.
Cumhuriyet tarihi boyunca Batı’ya bel bağlayan bu gafiller güruhu, sözde NATO şemsiyesi altında, tüm savunma girişimlerini iptal ettiği gibi yenilerinin üretimi için de parmağını kıpırdatmadı.
Bu gafillere göre, ABD bizi koruyacaktı, NATO bizim koruyucu şemsiyemiz olacaktı.
Başta ABD’nin ve diğer NATO üyelerinin, Türkiye’nin savunma sanayisine yardım etmediklerini bilakis engellemek için ellerinden geleni artlarına koymadıkları görmelerine rağmen, Batı’nın dümen suyunda gidenlere ne demeli?
Bu ülkeler sözde bize dost ve bizimle müttefikler; ABD ortak olduğumuz F35 projesinden çıkardığı gibi, paramızın da üstüne yattı. Almanya anlaşma yapmamıza rağmen Leopar tanklarının motorlarını vermedi, İngiltere uçak motoru anlaşmasından caydı.
Bunlarla yetinseler iyi, savunma ihtiyaçlarımızı tedarik edebileceğimiz ülkeleri de tehditle bundan vaz geçiriyorlar.
Kendini dünyanın jandarması gören ABD, Ali kıran baş kesen pozlarında Fransa’ya diyor ki: ‘Biz olmasaydık, şimdi Almanca konuşuyor olacaktınız’. Aynı şekilde, Körfez ülke liderlerine diyor ki: ‘Biz olmasak, o koltuklarda 15 günden fazla kalamazsınız.’
Sözde dostumuz ve müttefikimiz olan bu ABD, sınırımızın öte yanındaki terörist gruplarla ortak iş tutuyor. Onlara askeri uzman, silah ve mühimmat gönderiyor ve onlara savaş helikopteri pilotluğu dahil askeri eğitim veriyor.
Aklı sıra orada bir Küçük İsrail (Kürt devletçiği) devleti kuracak.
Bütün bunları Türkiye’ye karşı yapıyor, yaptırıyor.
Bizdeki bu aymaz muhalefet tüm bunları görmesine rağmen; ‘Bizim Suriye’de ne işimiz var, Bizim Libya’da ne işimiz var?’ diyerek; mezkûr yerlere asker gönderme ile ilgili tezkerelere ‘Hayır’ oyu veriyor.
Bu şaşkın muhalefet kafası, Ankara’nın, İstanbul’un savunma hatlarının Kudüs’ten, Gazze’den, Libya’dan başladığını göremiyor.
Bu kafa, Allah saklasın, buralar düşüp, düşman eline geçtiğinde sıranın Türkiye’ye geleceğini göremeyecek kadar şaşkın olup, derin bir gaflet ve hatta ihanet içindedir.
Ülkesini ve milletini zerre kadar sevenlerin, bugün, partiler üstü bir yaklaşımla hükümetin yanında yer alması ve kararlarını desteklemesi elzemdir.
Bölgemizin ve hatta dünyanın hızla savaşa sürüklendiği bugünde kayıkçı kavgası yapmayalım.
Zira söz konusu olan vatandır ve gerisi teferruattır!
.Maarif ve müfredat -1-
#AK Parti#Necip Fazıl#Yunan
Haziran 29, 2024 06:292dk okuma
22 yıllık AK Parti iktidarları döneminde çok şeyler yapıldı, bunları görmezden gelmek ve hatta inkâr etmek insafa sığmaz, zira her şey ortada.
Nitekim Süleyman Demirel, ‘Bütün hizmetlerimizi görmezden gelir ve inkâr edebilirler lakin onca muhalefete rağmen yaptığımız Boğaz Köprüsü’ne bir şey diyemezler, onu görmezden gelemezler. Zira o köprünün ayakları öyle yüksek ve büyük ki onları sokup saklayabilecekleri, gizleyebilecekleri bir yerleri yok!’ demişti.
Türkiye, 22 yıl boyunca her sahada çağ atladı, eğitimde de maddi bakımdan (öğretmen ve öğrenci adedi ve her kademedeki eğitim kurumları, bina ve donanımları vb.) çok şeyler yapıldı.
Ama Sayın Erdoğan’ın da üzülerek ifade ettiği gibi eğitimin ruhunda, içeriğinde, müfredatta ve eğitimi verecek öğretmen kadrolarını yetiştirmede gerekenler yapılamamıştır.
Halbuki parola ne idi: ‘İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!’
Evet, her şeyin başı insan ve insanın eğitimidir.
Yine Sayın Erdoğan’ın yerinde tespitiyle şimdiye kadar ki eğitim iki kelime ile özetlenebilirdi, ezberciliğe dayanan, tek tipçi bir eğitim modeli. Oysaki, bunların her ikisi de hem akla hem bilime aykırı.
Araştırmaya, incelemeye, sorgulamaya, kritik etmeye, çeşitliliğe, tenkit etmeye, mukayeseye açık olmayan bir eğitim modelini benimsemiş ve bunun üzerine ‘dokundurtmayız ’diyerek tepinmişiz. Ve utanmadan bu durumu bilimsellik, Batıcılık ve çağdaşlık diye haykırmışız.
Batı’dan ne anladığımız, Batı’dan neleri aldıklarımızdan belli!
Batı, her şeyden önce eski Yunan (Grek) medeniyetine dayanır; Platon’un (Eflatun) akademisinin girişinde ‘Geometri bilmeyen giremez’ yazıyordu. Sözde Batıcı geçinen bizdeki kafa ise, İstanbul Üniversitesi’nin (Osmanlı dönemi Askeri İşler Dairesi-Milli Savunma Bakanlığı) kapısındaki yazıları okuyabilenleri içeri sokmuyordu (İmam-Hatip lisesi mezunları).
Daha vahimini söyleyelim; aynı kafa yedi yıl boyunca (orta-lise) dini ilimleri (Kuran’ı Kerim, Arapça, Tefsir, Hadis, Kelam, Siyer-i Nebi, Fıkıh vb.) tahsil eden imam hatip lisesi mezunlarını ilahiyat fakültelerine ve İslami İlimler Fakültesi’ne bile almıyorlardı. Bu fakültelere düz lise mezunları (Elifi görse mertek sananlar) alınıyordu.
On yıllar boyunca, bu milletin evlatlarına din adına cehalet tahsili yaptırdılar. Bu kafanın eğitimden anladığı bu olsa gerek! Bunları ezbere konuşup yazmıyoruz bizzat yaşamış birisi olarak ifade ediyoruz.
Aynı kafa şimdi de kalkmış ‘Maarif’ kelimesine takıyor ve ‘Hangi çağda yaşıyoruz, maarif de ne demek? Çağdaş Türkiye’de o kelimeyi attık, onun yerine eğitim kelimesini kullanıyoruz. Geriye değil, ileriye gideceğiz!’ diyorlar.
Üstat Necip Fazıl’ın işaret ettiği gibi; ‘İleriye, gerideki gözleriyle baktıkları nasıl da belli!’
Aynı kafa, meslek liselerini bitiren öğrencilere üvey evlat muamelesi yaptı ve üniversite sınavlarında katsayı zulmüne tabi tuttu. imam hatip mezunlarının narında (ateş) diğer meslek liselileri de yaktılar. Böylece ülkemizde, hemen her meslek dalında nitelikle (meslek sahibi) elemanın yetişmesini önlediler.
Bunlar mı çağdaş ve Batıcı kafa?
Batı’da (mesela Almanya’da) orta öğrenimdeki öğrencilerin yüzde 70’inin mesleki eğitimden geçirildiğini bu kafaya nasıl anlatacağız?
.Maarif ve müfredat -2-
#Maarif#Müfredat#Eğitim..
Temmuz 01, 2024 06:292dk okuma
Bazı kelimelerin manası, kütüphaneler dolusu kitaplarla ancak ifade edilebilir.
Maarif kelimesi de böyledir. Maarif kelimesine kısaca bilgi, kültür ve eğitim sistemi gibi anlamlar verip geçiyoruz; lakin kelimenin kökenine ve terim anlamına baktığımızda, birey ve toplum olarak tüm hayatımızı kuşattığını görürüz.
İnsanı diğer varlıklardan ayıran ve üstün kılan özellik bilgi sahibi olmasıdır. Dikkat buyurun; kuru bilgi yığınından söz etmiyoruz, insanın kendini ve eşya ve hadiselerin ‘niçinini’ ve ‘nasılını’ bilmekten yani bilge (hâkim) olmaktan bahsediyoruz.
Nitekim yığınla bilgi sahipleri vardır ki kitap yüklü merkepten (eşek) farkları yoktur.
Maarif kelimesinin bir diğer manası da kültürdür. Kültür, tarım demek yani toprağın altını üstüne getirmek; onu havalandırmak, güneşlendirmek, sulamak, mümbit (verimli) hale getirmek manasında...
İnsan da maddesiyle topraktır. Maddesini ve manasını (ruh) mümbit hale getirmek için onu bilginin niçini ve nasılı ile yoğurup, harmanlamak ve onu hayatında tatbik etmektir kültür (maarif).
Kanun maddelerini ezberleyerek avukat olunur, lakin iyi bir avukat olabilmek için kanun maddelerinin ne manaya geldiklerini, onların felsefesini (hikmet), delaletini, gayesini vb. bilmek gerekir.
Ezbere dayanan ve tek tipçi eğitim modeliyle maarifin olmadığı, olamayacağı gün gibi aşikârdır.
Ne demişler: ‘Çeşm-i insaf kadar kamile mizan olmaz.
Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz’.
Kültürlü, kâmil (olgun) bir insan için insaf gözüyle bakmak (insaflı olmak) en güzel ölçüdür. Bir kişinin kendi eksikliklerini, noksanlıklarını bilmesi kadar güzel bir irfan (anlayış) olmaz.
Demek ki maarif, öncelikle insana kendini tanıtıyor, böylece kişi kendini (haddini) biliyor.
Kendini (haddini) bilen insan da kâmil (olgun) insan oluyor. Zaten eğitimin de gayesi bu değil midir?
Eğitim kelimesi, maarifi karşılamadığı için başına milli ifadesi getirilmiştir. Yani milli değerlerimizle donanmış bir eğitim modeli arzu edilmektedir.
Müfredatta yapılan değişiklik ile ilk defa ‘milli’ kelimesinin hakkı verilmek istendi. Bu durum aynı zamanda demokrasinin de gereğidir. Zira milletin talepleri, değerleri, özlem ve beklentileri söz konusudur.
Yeni müfredat karşısında, bir de laikliği dillerine dolayanlar var ki, onların gayesi ise asla üzüm yemek olmayıp bağcıyı dövmektir.
Bu kafaya bir kez daha hatırlatalım ki; devletler laik olur, kişiler değil. Devlet, dini kurallara göre yöneltilmiyorsa, yani din işleriyle devlet işleri birbirinden ayrılmışsa o devlet laiktir.
Kişiler inançlı ya da inançsız olurlar.
Devlet, her iki kesime de eşit mesafede durur ve hiçbirini ötekileştirmez.
Laiklik tamam da laikçilik ne oluyor?
.
Asıl sorumlu kim? -1-
#CHP#ABD#2. Büyük Savaş
Temmuz 03, 2024 06:293dk okuma
Kimi aklıevveller, genç Türkiye’nin tarihini iki kısımda değerlendiriyorlar.
Birinci kısım, 1923-1950 arasındaki 27 yıllık tek parti iktidarı (CHP) dönemi. Bu döneme kimse toz kondurmuyor ya da konduramıyor.
Halbuki ne olduysa bu birinci dönemde oldu; öyle ki bugün milletçe nelere kavuşmuşsak bu birinci dönemdeki değişim ve dönüşümler sayesindedir. Aynı şekilde bugün milletçe neleri kaybetmişsek yine bu birinci dönemdeki değişim ve dönüşümler yüzündendir.
Bütün bunlar destanlık çapta ayrı yazı konular olup bahsi diğerdir.
İkinci dönem ise 1950-2024 arası olan süreçtir. Bu ikinci dönemde de şeklen demokrasi ile birlikte hep merkez sağdaki partiler (DP, AP, ANAP, AK PARTİ) tek başlarına iktidar oldular. Bu arada kurulan koalisyon hükümetlerini saymıyoruz, zira onların bir kıymeti harbiyeleri yoktur.
Burada asıl üzerinde durulması gereken iktidarlar ise darbe yönetimlerinin kan tazeleme şeklinde oluşturdukları sözde partiler üstü darbe iktidarlarıdır.
Evet, kimileri son 74 yıllık şeklen demokrasi dönemini değerlendirip aynen şöyle diyorlar: ‘Ufak kesintiler hariç, son 74 yılda ülkeyi hep sağ iktidarlar yönetti. Ellerinden tutan mı vardı? Neden Türkiye’yi gerçek demokrasiye ve gerçek hukuk devletine kavuşturmadılar? Bu dönem esnasında Türkiye kısmen özgür ülkeler arasından çıkıp özgür olmayan ülkeler arasına girdi?
Bunu CHP’mi yaptı?’
Düz mantıkla bakılınca ne kadar haklı sorular gibi gözüküyor değil mi?
Ama kazın ayağı öyle değil işte!
Bahse konu gelip geçen tüm sağ iktidarlar elbette ak sütten çıkmış ak kaşık değiller. Ama asıl suçlu bunlar değildir, zira bunlar hiçbir zaman gerçek manada iktidar olmuş değillerdir.
1950’den sonrasını değerlendirebilmek için 1950’den öncesine bakmak lazım. Özellikle de 1945-1950 arasına çok dikkat etmek gerekiyor. Çünkü bu dönem 2. Büyük Savaş sonrasıdır. Yani yeni galiplerin (ABD, İngiltere, SSCB) dünyayı parselledikleri ve bu cümleden olarak da Türkiye’nin ABD vesayetine girdiği netameli bir süreçtir.
Bu dönemde Türkiye’nin (İ. İnönü) ABD ile yaptığı anlaşmalara bakın, 1950’den itibaren iktidara gelen partilerin nasıl bir Türkiye devraldıklarını ve hatta ne yapıp yapamayacaklarını görürsünüz.
Bunun hemen ardından NATO’ya girişimiz ve ilk demokrasi denemesiyle gelen DP iktidarına tahammülsüzlük neticesinde yapılan darbe ve onun ürünü olan 61 vesayet anayasası ile gelecek tüm iktidarların elleri ve kolları bağlanmıştır.
Artık bundan böyle darbe yönetimlerinin dışında hiçbir iktidar gerçek manada muktedir olmamıştır. Yalnızca bayındırlık ve belediye hizmetlerini görüp hükümetçilik oynamışlardır.
S. Demirel sözde tek başına iktidardı, lakin bir genel müdür bile tayin edemiyordu. Bu Demirel mi ve benzer başbakanlar mı demokratik anayasa yapacak ve Türkiye’yi gerçek hukuk devletine kavuşturacaklardı?
Başta ana muhalefet partisi CHP olmak üzere tüm vesayet odakları ‘istemezük!’ deyip yeri göğü inlettiler. Demokratikleşmenin önünde en büyük engel oldular. Ne anayasanın kılına dokundurttular ve hatta ne de müfredatta en ufak bir değişikliğe müsaade ettiler.
Gözünü karartıp bir şeyler yapmaya yeltenen iktidarları ise ya dar ağaçlarında sallandırdılar ya da silah zoruyla iktidardan uzaklaştırdılar.
Zira egemenlik kayıtsız şartsız milletin değil, millete rağmen vesayet odaklarınındı.
.
Asıl sorumlu kim? -2-
#Ahmet Davutoğlu#AK Parti#MHP
Temmuz 06, 2024 06:292dk okuma
Kimileri (bir kısım muhalefet), şimdiki başkanlık sistemini, yapılan ve yapılmakta olan hukuk reformlarını beğenmiyor; eskiye, vesayet döneminde cari olan parlamenter sisteme dönmeye çalışıyor.
Haberin Devamı
Bunlar, üstelik millet adına siyaset yaptıklarını zannediyorlar. Bunlardan zavallı Ahmet Davutoğlu’na sorarsanız; ‘Yüz elli yıllık parlamenter sistem tecrübemiz var, buna dönmeliymişiz’.
Vesayetle illetli parlamenter sistemdeki siyasetçinin trajikomik halini (yetkisiz, bürokratın elinde oyuncak, askerin tepeden baktığı, medyanın horladığı vb.) görmezden geliyorlar.
Görevi ne olursa olsun, kişiler, yetkileri oranında sorumlu tutulabilirler. Eski, vesayetin yeşerttiği parlamenter sistemde, iktidar patisi (başbakan ve hükümet ve Meclis’teki çoğunluk) her şeyden sorumlu ancak yetki oranı yüzde 20 ile sınırlıydı (onlar da belediye hizmetleri). Mahut sistemde, anayasada, genelkurmay başkanları, başbakana bağlı ve ona karşı sorumluydu. Bu durum sadece kâğıt üzerinde böyleydi. Gerçek ise bunun tam zıttı idi.
Mesela; bir cumhurbaşkanı seçiminde asker mutlaka devreye girer ve siyasi partileri tehditle yönlendirirdi. ‘Şu generali cumhurbaşkanı seçmelisiniz’ denirdi. Demokrasi gereği cumhurbaşkanlığına adaylığını koyan siviller, aynı askeri zevat tarafından ölümle tehdit edilirdi (Prof. Dr. Ali Fuat Başgil).
Halkın seçtiği iktidarı alaşağı eden asker; yönetime el koyar, belli bir müddet sonra seçime gitmek zorunda kalır, istemedikleri parti çok oy alınca da çılgına dönerler ve ‘okuma-yazma bilmeyenlerin oy kullanmaması gerektiğini’ söylerler.
Bu kafaya göre, yeniden ihtilal yapılacak ve iktidar, ‘Milletin hakiki ve ehliyetli mümessillerine tevdi edilecektir’. Yani bunlara göre halkın seçtikleri, hakiki ve ehliyetli kişiler olmuyordu.
Bunlar ihtilal dönemlerinin askerleri deyip geçiştiremeyiz; daha dün, AK Parti çoğunluğunun cumhurbaşkanı seçememesi için aynı asker, belirli parti liderlerine telefon edip, Meclis’e girmemelerini kendilerine dikte etti. Bütün bu kepazeliklerin adı demokrasi ve sözde parlamenter sistem öyle mi?
Güldürmeyin insanı! Tehdit edilen partiler Meclis’e girmedi (giremedi) ve bir hukuk (guguk) garabeti olan 367 sayısı bulunamadığı için Meclis açılamadı ve dolayısıyla Meclis’in çoğunluğunu elinde bulunduran AK Parti’nin adayı cumhurbaşkanı seçilemedi. Bilahare seçimler yenilendi, sayısal olarak AK Parti yine tek başına iktidar olabiliyor lakin yine 367 garabetini ileri sürerek Meclis’i açtırmıyorlardı. Şayet, MHP aklıselimle hareket etmeyip Meclis’e girmeseydi 367 sayısı yine bulunamayacaktı ve cumhurbaşkanı seçilemeyecekti.
Nitekim 80 darbesini yapan aynı zihniyet, ‘Meclis, cumhurbaşkanlığı seçimlerini uzattı’ diyerek yönetime el koydu (Kenan Evren’in açıkladığı darbe gerekçelerinin içinde bu da vardı).
Vesayet kafasına göre, seçimi kendileri kazanırsa demokrasi var, başka partiler kazandığında ise ‘Göbeğini kaşıyanlardan ve onların seçtiklerinden ne olur?’ demeye getirirler.
Bu ülkede demokrasi adına tüm olumsuzlukların sorumlusu, gücünü vesayetten alan ve milletin seçtiklerine iş gördürmeyen işte bu faşist kafadır!Nokta.
.Asıl sorumlu kim?
#Süleyman Demirel#61 Anayasası#2. Cihan Savaşı
Temmuz 08, 2024 06:302dk okuma
Bürokratik vesayetle illetli, sözde bir demokraside siyasetin yetki alanı belediye hizmetleriyle sınırlıdır dedik.
Sağ, sol veya merkez partilerden hangisi, tek başına da iktidara gelse, devlet işlerine karıştırılmadılar, karıştırılmazlar.
Hangi parti iktidarda olursa olsun köklü reformlar yapmasına asla müsaade edilmez.
Bakınız 2024 yılında bile hala darbe anayasasıyla idare edilmekteyiz.
1961 Anayasası’nı darbeciler yaptı; Süleyman Demirel yüzde 52’lik oyla tek başına iktidara gelmesine ve anayasayı değiştirmek için yırtınmasına rağmen tek bir maddesini bile değiştiremedi.
61 Anayasası’nı değiştiren de topyekûn ortadan kaldırıp yeni bir darbe anayasasını dayatan da yine darbeciler oldu.
Kendileri çalıp kendileri oynanan ve tüm bu oyunlarda seçilmişlerin esamisi dahi okunmayan bir demokrasiden bahsediyoruz.
Vur abalıya deyip siyasetçiyi yerin dibine sokuyoruz; bunu yaparken de isyan halindeki Yeniçeri gibi davranıyor ve ‘Söyletme-n (yin) vurun!’ diyoruz.
Vur ama önce bir dinle dahi diyemiyoruz, zira acı gerçeklerle yüzleşmek istemiyoruz.
Sözde parlamenter sistemdeki hükümetlerin ortalama ömürleri 18 aydı. Bu demektir ki, bütün bu hükümetler taş taş üstüne koyamadan dağılıp gitmişler.
Bürokratik vesayet tam da bunu istiyor; kendini hancı, gelip geçen hükümetleri yolcu görüyor. Ülkede istikrar olmamış ve en ufak bir kalkınma veya herhangi bir hukuksal reform yapılmamış umurlarında bile değildir.
Bürokratik oligarşinin hüküm sürdüğü ülkelerde halk ezilmeye mahkumdur. Bu durum, bilinçli bir tercihtir. Halkın canıyla uğraşması ve kendi dertleriyle boğuşması arzu edilir.
Böylece halkın yeni beklentileri ve talepleri olmaz.
Türkiye 2. Cihan Savaşı’na girmemesine rağmen 1939-1950 yılları arasında hem maddi ve hem de manevi olarak çökmüştü. Millet açtı, ekmek karne ile veriliyordu. Dini eğitim yasaklanmış, köylerde bile cenazeleri yıkayacak hoca bulunmaz olmuştu.
Böylesine itilmiş aç, biilaç bir halkın herhangi bir talebi olabilir mi?
Halkın bu denli perişanlığı sandığa yansıdı ve 27 yıllık CHP iktidarı düştü. Trabzon’u CHP’nin kalesi bilen İnönü, oranın da kaybedildiğini öğrenince; ‘Bu millet cezalandırılmalıdır’ diye öfkesini kustu. (Nihat Erim’in Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan hatıraları)
1950’den sonraki şeklen demokrasi döneminde, iktidardaki partiler olsun, muhalefet partileri olsun, bunlar da ak sütten çıkmış ak kaşık değiller. Bunlar da sınırlı yetkilerini, bir araya gelerek ve hep birlikte vesayete direnerek, milletin hayrına kullanmadılar, kullanamadılar.
Yıkıcı muhalefetiyle CHP, her daim bürokratik vesayetin yanında durarak iktidarlara gün yüzü göstermedi.
Darbe, görünürde iktidara yapılmış olsa da gerçekte demokrasiye, milli iradeye ve topyekûn siyasi partilerin hepsine yani bütün bir millete yapılmış demektir. Ama bunu muhalefet hiçbir zaman anlamadı veya anlamak istemedi.
Partiler arası rekabetten öte bu denli düşmanlık ise, vesayetin işine yaradı, parçaladı, böldü ve istediği gibi yönetti.
Siyasetçi de millet de avucunu yaladı.
.Eğitim gönüllere dokunmaktır -1-
#Şeyh Galip#Evrenin Yaratılışı#Mütekamil
Temmuz 10, 2024 06:302dk okuma
Evrenin yaratılışındaki hakikatlerden biri de zıtların bir arada bulunmasıdır. İnsanoğlu mahluklar arasında en mütekamil (olgun) olanıdır. Ünlü şairimiz Şeyh Galip, “Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen. Merdum-i dide ekvan olan ademsin sen” diye boşuna dememiş.
Yani, kendine güzelce bak ki alemin özü sensin. Sen varlıkların gözbebeği olan insansın.
Bir diğer deyişle insan evrenin özeti, hülasasıdır. Bundan dolayıdır ki insana ‘küçük evren-kâinat’ demişler.
İnsanoğlu, gördükleri ve görmedikleri tüm evreni tanımaya ve çözmeye memur. Kendi dışındaki evreni çözmekte pek mahir olan insanoğlu kendini anlamada, gerçeğini görmede ve çözmede çok gerilerde kalmıştır.
İnsan, hâlâ insanoğlu için meçhuldür, muammadır.
Bunun da sebebi çok açıktır; evrenin ve kendinin bir yüzünü (maddesini) biraz olsun anlayabilen insanoğlu, manasına (ruhuna, gönlüne, kalbine) bir türlü nüfuz edemedi.
İnsanoğlu daha (maddi) hakikatini çözemedi. Modern çağın biliminsanları bile gözün nasıl gördüğünü düşündükçe tepelerinin atacak gibi olduğunu haykırmışlardır.
Bunun yanında, hakkında kendisine pek az bilgi verilen ruha nasıl nüfuz etsin ve onun hakikatini anlayamadan ona nasıl neşter vurabilsin?
Maddesiyle ve manasıyla tüm eşya ve hadiselerin yansımalarının odak noktası olan ve her an halden hale giren kalbini (gönül), nefsin zararından kurtarıp nasıl sükunete kavuştursun ve dosdoğru yol üzerinde bulundursun?
Yalnızca bedene dokunmakla yapılabilen eğitim ve terbiye şekli ancak hayvanlarda olabilir.
Şu halde; insanın eğitimi söz konusu olduğunda, onu, maddesinin yanında ruhuyla, kalbiyle (gönül) birlikte ele almak zorundayız.
Eğitimin gayesi, bireyleri ve toplumları doğru bilgiye ve erdemli yaşayışa ulaştırmaktır.
Tüm sıkıntıların ve şikâyetlerin kaynağı, nefisleri azdırmak (nefis doymaz ve hep kötülük ister) ve ruhları, kalpleri (gönül) aç bırakmaktır.
Eğitim gönüllere dokunmaktır. Huzura (itminan) kavuşan kalp mutlu olabilir ve mutluluk aşılayabilir.
Özellikle yetiştirilecek öğretmenlerin kalplerine dokunulmalı ve o gönüller sevgi ile bezenmelidir. Dersini, mesleğini, öğrencisini sevmeyen öğretmende hayır yoktur.
Tüm gönüllere de ancak sevgi ile dokunulabilir.
Öğrenci ne kadar zeki olursa olsun, öğretmeni ona dersini ve kendisini sevdirememişse başarısızlık kaçınılmazdır. Bunun da müsebbibi öğrencisinin gönlüne dokunamayan öğretmendir.
Zira her kalbe giden yol vardır ve öğretmen o yolu bulan ve onu adeta bir dantel gibi işleyendir.
.Eğitim gönüllere dokunmaktır -2-
#Eğitim#Öğretmen#Necip Fazıl
Temmuz 13, 2024 06:302dk okuma
Paylaş
Her kademedeki eğitim ve öğretimin olmazsa olmazı öğretmendir.
Diğer bir deyişle öğretmen eğitimin temel taşıdır. Mesleğinde mahir ve yetkin olan öğretmen her haliyle topluma örnek olmalıdır.
Ana ve ilkokul çağındaki çocuğun idolü öğretmendir. Bu yaştaki tüm çocuklara sorulduğunda, büyüdüklerinde öğretmen olmak istediklerini söyleyeceklerdir.
Sınıftaki öğretmenin birinci vasfı, güler yüzlü ve tatlı dilli olmasıdır. Ne demişler: Tatlı dil, yılanı bile deliğinden çıkarır. Asık suratlı ve çatık kaşlı öğretmen ne kendini ve ne de vereceği dersi öğrenciye sevdirebilir.
Sevgisizlik ortamında gönül penceresi açılamaz ve dolayısıyla gönüllere dokunulamaz.
Öğretmenlik mesleği özveriyi (fedakârlık) esas alan bir sanattır. Bundan dolayıdır ki öğretmen, şu veya bu sebeple kan kussa bile ‘kızılcık şerbeti içtim’ demek zorundadır.
Tıpkı bir tiyatro sanatçısı gibi, tüm dertlerini, acılarını tiyatronun kapısında bırakır o yalın haliyle sahneye çıkar ve sanatını hiçbir tesir alına kalmadan icra eder.
İnsan, hayatta karşılaştıklarını unutabiliyor lakin ruhuna adeta bir temel çivisi gibi çakılan, mahir öğretmenini ve öğrettiklerini unutmaz, unutamaz.
İlmin kapısı olarak ünlenen Hazreti Ali efendimiz (Allah kendisinden razı olsun) bile ‘Bana bir harf (bir mesele, bir gerçek) öğretenin kulu, kölesi olurum’ buyurur.
Öğretmenlik mesleği sorumluluğu en fazla olan meslektir.
Vaktiyle öğretmen maaşları çok düşük olduğundan, öğretmenlerin pazarcılık yaptıklarına, limon sattıklarına şahit olurduk. Öğretmeni bu hallere düşüren toplumda sağlıklı bir eğitimden söz edilemez.
Öğretmenin maaş gailesi (derdi, sıkıntısı) olmamalıdır.
Öğretmen mahir olacak yani, hem branşında bilgili, olgun ve hem de onu öğretebilecek (eğitbilim-pedagoji) maharette olmalıdır.
Her bir öğrenci ayrı birer evrendir. Bunların her birinin gönlüne dokunabilmek için, onların seviyesine göre hitap etmeli, çocukla çocuk, gençle genç, yetişkinle yetişkin olmalıdır.
Toplumların geleceği, öğretmenlerin yetiştireceği nesillere bağlıdır. İyi toplum da kötü toplum da öğretmen eliyle şekillenir.
Bundan dolayıdır ki, öğrenciden önce öğretmeni yetiştirecek kurumlara özen gösterilmelidir.
Üstat Necip Fazıl’ın haykırışıyla, ‘Fabrikam, mühendisin kaçtı ya dur ya patla!’ misali; öğretmen de toplum mühendisidir. Öğretmeni kaçırırsak, toplumu patlatır ve geleceğimizi bütünüyle karartırız.
Rütbelerin en üstünü ilim rütbesi olduğuna göre, en saygın konumdaki öğretmene en yüksek maaşı ödemeli ve en büyük saygıyı göstermeliyiz.
Öyle ya; cebine dokunamayan ve kendi ruhu aç olan öğretmen, gönüllere nasıl dokunabilsin?
Devlete kastedenler
#Erdoğan#ABD#FETÖ
Temmuz 15, 2024 06:292dk okuma
FETÖ hareketi sıradan bir olay değildir ve asla bir ‘cemaat’ kalkışması değildir. ‘Cemaat’, buzdağının deniz üstünde görülen (aysberg) ve sözde dini maskeyle örtülen kısmıdır.
Yapının kendisi, devletin tüm kurum ve kuruluşlarını adeta bir ahtapot gibi saran ve her birinin kılcallarına değin nüfuz eden, uluslararası boyutta bir terör örgütüdür.
ABD, İngiltere ve İsrail menşeli olan bu terör örgütü, 1960’lı yıllardan itibaren sözde MİT’de çalışan gerçekte ise CIA tarafından devşirilen kişiler vasıtasıyla (Başta F. Gülen) devletin her kademesine eleman yetiştirdi.
Vesayetle illetli (hastalıklı) devletin milli olabilmesi ve milli menfaatlere hizmet edebilmesi mümkün değildir. Bu durumun tipik örneğini FETÖ, içimizde kadro oluşturarak gerçekleştirdi.
İşte yetiştirilen o kadrolar, Türkiye’mizin başta beyin gücü olmak üzere tüm yeraltı ve yerüstü servetini ABD’ye ve Avrupa’ya akıttılar.
Devlet, tüm mekanizmalarıyla ele geçirilmişti. Duayen gazeteci arkadaşımız Nedim Şener’in dediği gibi, FETÖ devlete girmedi, devletleşen FETÖ’ye Erdoğan girdi!
Devlete kurulan bu tuzağa düşmeyen siyasetçi ve bürokrat yoktu. Bunun da sebebi gayet açıktı; devletin en mahrem kodlarını ele geçirdiklerinden kendilerinden olmayanlara hiçbir zaman doğru bilgi vermediler. Asker olsun, sivil olsun her makamdaki insanı kandırdılar.
Cemaat görünüşlü olup dini kisveye bürünmüşlerdi. Dinde samimi olmadıkları için gerçek dindarlara düşmanlıktan da geri kalmıyorlardı. Böylece her kesimin gözlerini boyamışlardı.
Askeri ve sivil bürokrasi bunların yanındaydı. Hangi partiden olurlarsa olsunlar tüm başbakanlar (Demirel, Özal, Ecevit, Çiller, Erdoğan) bunlara içeride ve dışarıda yardım etmek için adeta yarış halindeydiler.
Başbakanlarımız, yurtdışındaki mevkidaşlarına mektuplar yazıp kendilerinden bunlara sahip çıkmaları ve yardımcı olmaları isteniyordu. Ve yine başbakanlarımız yurtdışına çıktıklarında, ilk işleri bunların oradaki okullarını açmak, açıksa ziyaret etmek oluyordu.
ABD, FETÖ hareketiyle Türkiye’ye tarihinin en kötü oyununu oynamıştı. Zira mahut yapıyı, dindara da dinsize de liberale de solcuya da sağcıya da masona da ve hatta hiçbir rengi olmayan renksize de yutturmuştu.
Bunların foyalarını ortaya çıkaran ve bunlarla kıyasıya savaşa girişen en nihayetinde yine yalnızca Erdoğan oldu.
Haberin Devamı
Erdoğan şöyle demişti, böyle demişti, şunları yapmıştı; Erdoğan bunlara ‘Ne istediniz de vermedik’ dedi, Erdoğan, ‘Bu hasret dinmez, dön’ dedi ve bunları gibi daha niceleri lafügüzaftan ibarettir (boş laftır).
Hüküm sonuca göre verilir. Bunları deşifre eden kim? Bunlara FETÖ terör örgütü diyen kim? Bunlarla mücadele eden kim? Bunların yurtiçinde ve yurtdışında inlerine giren kim?
Tayyip Erdoğan...
Nokta!
.Söz konusu olan vatandır -1-
#Cumhurbaşkanı Erdoğan#FETÖ#PKK
Temmuz 17, 2024 06:292dk okuma
KİMİLERİ, bizim sürekli Tayyip Erdoğan güzellemeleri yaptığımızı ileri sürerek bize gazetecilik dersi vermeye çalışıyor. Bahse konu gazeteciliğin hemen her kademesinde bulunmuş ve bu mesleğe 40 yılımızı vermişiz. Müsaade edin de tereciye tere satmaktan vazgeçin!
Biz de çok iyi biliyoruz ki, ne Sayın Erdoğan ve başında bulunduğu AK Parti ak sütten çıkmış ak kaşık değildir. Uzun iktidar yılları boyunca onların da hataları var lakin bir kişi ya da kurum değerlendirilirken o günün şartlarına ve hata ile sevaplarına (yanlış ve doğru) birlikte bakılır.
Yarıdan fazlasına ve bu fazlalığının oranına göre iyi ya da kötü diye değer biçilir. Bu durum insaflı olmanın gereğidir.
Erdoğan’ın bu açık rejimde yaptıkları, yapmak isteyip de yapamadıkları (yaptırmadıkları), yapmadıkları ortada. Başka ülkelerin halkları ve hatta hükümet ya da devlet başkanları, Sayın Erdoğan’a gıpta ile bakıyor, takdir ediyorlar ve onun gibi olmaya özeniyorlar.
Türkiye, özellikle son 40 yıldır terörle terbiye edilip kıskaca alınmak isteniyor. Bu 40 yılın yarısından Erdoğan ve AK Parti sorumlu. Erdoğan önce barışı (Çözüm süreci) denedi, olmayınca da gerekeni yaptı.
Kürt halkına hayal dahi edemeyecekleri demokratik haklar sağladı. Bunun yanında terörle de onların anlayacağı dilden mücadele edildi, ediliyor.
Erdoğan’ın millet ve devlet adına yaptığı en önemli iş, vesayeti yenmekti. Zira bunu, 74 yıllık demokrasi dönemimizde hiçbir siyasi lider başaramamıştı. Gelip geçen tüm siyasi liderler de vesayeti gördü, lakin bunlardan hiçbirisi onunla mücadeleyi göze almadı, alamadı.
Oysa bu mücadele verilmeden ve hatta üstesinden gelinmeden bağımsız olunamazdı.
Vesayetin başı dışarıdaydı ve üstelik bize dost ve müttefik gözüküyorlardı. Oysa asıl düşman ta kendileriydi ve bunun için de ellerinden geleni ardlarına koymuyorlardı.
Lafla peynir gemisi yürütülemezdi; düşman(lar) kavi ve Türkiye’yi içeriden (FETÖ) ve dışarıdan (PKK) kuşatıp paramparça etmek istiyorlardı.
Bunun için de Türkiye’nin birliğe ve dirliğe (güçlü olmaya) ihtiyacı vardı. Kılıçdaroğlu’nun başında bulunduğu CHP ile bu birliktelik sağlanamadı.
Tehlikeyi (parçalanma) gören Devlet Bahçeli ise “Söz konusu olan vatansa gerisi teferruattır” diyerek başında bulunduğu MHP ile Erdoğan’ın yanında yer aldı.
Parlamenter sistemle, vesayetin, devletin kılcallarına değin nüfuzunu gören Bahçeli, Başkanlık sitemine önayak olarak Türkiye’yi o sarmaldan çıkardı.
Haberin Devamı
Ne garip tecellidir ki, nefisler aklın önüne geçtiğinde; AK Parti Genel Başkanlığı ve Başbakanlık yapan Ahmet Davutoğlu ve onun gibiler (Babacan, Karamollaoğlu) bu tehlikeleri görmelerine rağmen önce vatan yerine önce nefsim ve illa da Erdoğan düşmanlığı dediler.
Halbuki Erdoğan bugün varsa yarın yoktur.
Burada söz konusu olan vatandır!
Vatansa ebed müddettir!
Bu sayılan zevatın tümü ise fanidir.
Lütfen, ağaca bakıp ormanı kaybetmeyelim!
.Söz konusu olan vatandır -2-
#Cumhurbaşkanı Erdoğan#Terörle Mücadele#PYD
Temmuz 20, 2024 06:292dk okuma
ŞU anda dünyada lider eksikliği çekiliyor. Yüz seksen küsur ülkede, ancak bir elin parmakları kadar akil lider sayabiliriz.
Haberin Devamı
Bundan dolayıdır ki, her an bir delinin çıkıp, bölgemizi veya tüm dünyayı ateşe atması işten bile değildir.
Hele de Avrupa’da, samyeli esmişçesine liderlik müessesesi neredeyse kurudu. Koca koca ülkeler, hasbelkader seçilmiş, küçük beyinli insanlar tarafından idare ediliyor.
Değil birkaç yıl ötesini, burnunun ucunu göremeyen bu liderlerle nereye varılabilir? Kendi ülkelerine ufuk çizemeyen bu liderlerden, dünyaya, dünyanın gidişatına ne fayda gelir?
Türkiye olarak, yaşadığımız bölgemiz adeta yangın yerini andırıyor. Hem kuzeyimizdeki (Ukrayna) ve hem de güneyimizdeki (Gazze) sıcak savaşlar her an yayılabilir ve bütün bölgemizi olduğu gibi, 3. Büyük Savaş’la da tüm dünyayı bir anda alev topuna çevirebilir.
Bu kadar iddialı söylememizin sebebi, ülkelerin başında akil insanların bulunmamasıdır.
Sayın Erdoğan’ın güttüğü siyaset, bu bakımdan takdire şayandır. Zira iktidara geldiği günden beri, savunma sanayisini güçlendirip, Türkiye’yi gelebilecek tehlikelere karşı hazırlıyor.
Terörle mücadeleyi en ciddi şekilde ele alıp, mücadele eden ve değil Türkiye’de, Türkiye’nin dışındaki inlerinden bile teröristlerin başlarını çıkarmalarına müsaade etmeyen lider Sayın Erdoğan’dır.
Erdoğan öncesi dönemi hatırlayın; ne teröristle mücadele edebilecek, o eğitimi almış nitelikli askerimiz vardı ve ne de teröristin gelişmiş silahlarına karşı koyabilecek silah ve mühimmatımız vardı.
Ve hatta ne de terörist grupların baskınlarına mukavemet gösterebilecek karakollarımız (kalekol) vardı.
Teröristlerle hemen her çatışmada onlarca şehit veriyorduk. Terörle savaş eğitimi almamış askerle bu mücadele yürütülemez. Erdoğan hem bu nitelikli askeri yetiştirdi ve hem de bu askeri en modern silah ve mühimmatlarla donattı.
Ve bunların sonucunda da terörle mücadelenin konseptini değiştirdi; dünyanın neresinde olursa olsun, teröristler kendi inlerinde vurulacak ve bulundukları yerlerde dünya başlarına yıkılacaktı.
Nitekim öyle de oldu. Artık değil Türkiye’nin içinde eylem yapmak, yurt dışındaki inlerinden bile başlarını çıkaramıyorlar.
Güneyimizde oluşturulmak istenen terör devletçiğini (Küçük İsrail) görmemek ve ‘PYD’liler kendi vatanlarını savunuyorlar; bize mi saldıracaklar?’ demek, aymazlıktan öte dalalet ve hatta ihanet değil de nedir?
Olmayan akılları sıra, sözde seçimle oldu bitti yapıp; Kuzey Irak’ta olduğu gibi, Kuzey Suriye’de de devletçiklerinin temelini atacaklardı. Türkiye kükreyince, geri adım attılar ve bu meşum emellerini ertelediler.
Unutmayın; Gazze’deki savaşın hedefinde Ankara, İstanbul var. Ankara’nın, İstanbul’un savunma hattı Gazze’den başlıyor. Gazzeliler; bebek, çocuk, kadın, masum siviller Anadolu topraklarını savunuyorlar ve bizim için şehit oluyorlar.
Gazze düşerse sıra Türkiye’ye gelecek, zira İsrail’in ve tüm dünyadaki Siyonistlerin hedefinde Arz-ı mev’ud var. (Tanrı Yehova’nın Yahudilere sözde vadettiği topraklar -Nil ile Fırat arası-).
..Hedefte olan devlet ne yapar
#ABD#M. Kemal Paşa#Erdoğan
Temmuz 24, 2024 06:292dk okuma
Türkiye, tarihi misyonundan dolayı iç ve dış tehdit unsurlarının hedeflerinde olan bir ülkedir. Türkiye, kurulduğu günden beri bu mücadeleyi vermektedir. Nitekim kurtuluşu ve yeniden kuruluşu da aynı tehdit unsurlarına karşı gerçekleştirmişti.
Bu yüzden olacak ki, dost ve müttefikimiz gözüken ülkeler bile hiçbir zaman Türkiye’yi gerçek manada bağımsız addetmediler.
Önceleri İngiltere ve bilahare ABD, Türkiye’yi kendi uydusu olarak gördü ve o şekilde muamele etmeye çalıştılar.
Bağımsızlığın olmazsa olmaz şartı, güçlü olmak ve özellikle savunmada ele güne muhtaç olmamaktır. Güçlü olmadıktan sonra bağımsızlık adına tüm siyasi iradeler ve beyanlar hamasetten öteye gidemez.
Türkiye, maddi ve manevi manada ne vakit adım atmaya kalksa, önü sürekli olarak darbelerle kesilmiş ve bu kalkınma hamlelerini yapmak isteyenlere adeta had bildirilmiştir.
Oysa Türkiye, bulunduğu coğrafi ve jeostratejik konumu itibarıyla tüm istikametlerin (yön) kavşak noktasında bulunmaktadır. Bu denli netameli bir coğrafyada tutunabilmek ancak iki şekilde mümkündür.
Bunlardan birincisi, bağımsızlıktan vazgeçip güçlü bir devletin uydusu olmak, ikincisi de gerçek manada güçlü ve bağımsız bir devlet olmaktır.
Kurtuluş Savaşı’nı vermeden önce de böyle bir ikilem yaşadık; kimileri ABD veya İngiliz mandasına girelim dediler, cemiyetler kurup gazete çıkardılar.
Kimileri de (M. Kemal Paşa ve Milli Mücadele’nin öncüleri) onca yokluk ve imkânsızlıklar içinde Kurtuluş Savaşı’nı başlattı. Zira onlar Türk milletinin tasmalı yaşamayacağını, böyle yaşamaktansa ölmeyi tercih edeceğini çok iyi biliyorlardı. Nitekim Türkler, tarih boyunca boyunduruk altında yaşamamış ender milletlerdendir.
Tarih tekerrür ediyor, bugün de aynı mücadele veriliyor. Kimileri vesayete (boyunduruğa) evet diyerek sözde bağımsızlık peşinde, kimileri de yalnızca elini değil bütün gövdesini taşın altına koyarak ülkesini güçlü ve gerçekten bağımsız kılmaya çalışıyor.
Özellikle savunmada ve dış politikada yürütülen siyasetin partiler üstü olma zorunluluğu vardır. Bundan dolayıdır ki bu konularda iktidar ve muhalefet partileri bir ve beraber olmalıdırlar.
Tabir caizse, şu an Türkiyemizde tüm cepheleriyle 2. bir İstiklal Savaşı verilmektedir.
Şu anda savaş halinde olan İsrailli askerlerin üniformalarında bulunan haritada, Türkiye’nin toprakları da ‘özgürleştirilmesi gereken’ yerler arasında gösteriliyor. Yani ülkemizi resmen ve alenen hedef ülke olarak gösteriyorlar.
Şu halde, Türkiyemizin savunma hattının Filistin’den başladığını ve orada şehit düşen Filistinlilerin aynı zamanda Türk kardeşleri için de can verdiklerini bilelim!
Sayın Erdoğan; ‘Ayasofya Camii şerifini özgürleştirdiğimiz gibi Harem-i Şerif’in (Kudüs) özgürleştirilmesini de Cenabıhak bize nasip etsin!’ diye boşuna dua etmiyor.
.Laikçi’ kafa
#Kuran’I Kerim#Müslüman#Deniz Yücel
Temmuz 27, 2024 06:292dk okuma
Paylaş
İnsanlar, her türlü inanç veya inançsızlık sahibi, diğer bir ifade ile dinli ya da dinsiz olabilirler. Bu durum yalnızca kendilerini ilgilendirir.
Kuran’ı Kerim ‘Benim dinim bana, sizin dininiz size’ diyerek, bu durumda olması gerekeni 1400 sene öncesinden ortaya koymuştur.
Günümüz insanlığının geldiği aşama (merhale) itibarıyla da herkes inancında ve inançsızlığında özgürdür. Hiç kimse inancından dolayı kınanamaz ve herhangi bir şekilde inanmaya veya inanmamaya zorlanamaz.
Dünyanın bütün medeni ülkelerinde durum bu şekildedir. Bunun tek istisnası bizim Türkiye’dir!
Türkiye laikliği Batı’dan almış, lakin asla Batı’daki gibi uygulamamıştır. Batı’da din, devlet işlerine karışmaz, devlet de dine karışmaz.
Bizde tam tersi uygulanmış; zira bir kısım insanımız laikliği İslam düşmanlığı (din düşmanlığı değil) şeklinde anlamıştır.
Bizde devlet, dini kendi işlerine karıştırmamış ama kendisi devlet olarak hem İslamiyet’in kendisine ve hem de Müslümanlara yapmadığını bırakmamıştır.
Bu devlet, başka dinlere ve o dinlerin mensuplarına ya da inançsızlara en ufak bir müdahalede bulunmamıştır.
Mesela Müslümanlara ‘Türkçe ibadet, Türkçe ezan’ diye dayatırken, hiçbir zaman ‘Hıristiyanların veya Yahudilerin ibadet dilleri Türkçe olacaktır, çan çalınmayacaktır’ şeklinde bir dayatması olmamıştır.
Üstelik bu ülkede yaşayanların kahir ekseriyeti (büyük çoğunluğu) de Müslümandır. İşin tuhafı, Müslümanlara bu denli baskıları yapanlar da Müslüman görünümlü kişilerdir.
Artık ne menem Müslümanlarsa, onların Müslümana yaptığını tarih boyunca benim diyen kafirler yapmamıştır, yapamamıştır.
2024 yılına geldik; İslamiyet’e ve onun mensubu olan Müslümanlara karşı kimilerinin tavrı hâlâ değişmemiştir.
Şimdi de CHP Sözcüsü Deniz Yücel, Diyanet İşleri Başkanlığı’nca hazırlanıp camilere gönderilen ‘Cuma Hutbesi’ne takmış ve orada zikredilen Allah’ın emirleri için (kadınların tesettürü) ‘saçmalık’ ve Diyanet İşleri Başkanı için de ‘hadsiz’ diyerek cibilliyetini ortaya koymuştur.
Bu faşist, dayatmacı ve zorba kafaların laiklikten anladığına bakar mısınız?
Batı’da devlet başkanları İncil’in üzerine el basarak, kimileri papazın huzurunda yemin edip görevlerine başlarlar. Onların laikliği hep yerinde durur.
Bizim devlet başkanımız, ‘Besmele çekti, inşallah dedi veya dua etti’ veya hutbelerde, cemaate dinin emirleri hatırlatılınca laikliğimiz sırra kadem basar ve ortaya bu çeşit gerçek densiz ve gerçek hadsizler çıkar.
Onların değer ve laikliği dine ya da dinlere saygılı iken, bizim laikliğimiz kimi laikçilerin yüzünden yalnızca İslam’a ve İslami değerlere ve davranışlara saygısız ve hatta düşmandır.
Neymiş efendim; onların dinlerinin dünyaya ait bir hükümleri yokmuş, bundan dolayı onların dini ritüelleri normal karşılanabilirmiş. Bizdeki İslamiyet ise kişi, aile, toplum ve devlet planında her hususta hükümler içerdiğinden bu davranışlar normal karşılanamazmış.
Kafayı görüyor musunuz? Sana veya kime ne, benim dinimin hükümlerinden? Onların neleri içerdiğinden?
Bu hükümler birileri tarafından devlete mi dayatıldı? Bunlarla kanun mu yapıldı? Anayasa mı değiştirildi?
Hiçbiri değil.
O halde neden birileri, İslamiyet’i veya Müslümanı gördüklerinde aslandan kaçan yaban eşekleri gibi oluyorlar?
.
.Zalimi alkışlayan eller kırılsın
#ABD Kongresi#ABD#Necip Fazıl
Temmuz 29, 2024 06:292dk okuma
İnanın, sözün bittiği yerdeyiz! Ve inanın, dünya bu zulümlere ve pervasızca sergilenen vahşetlere daha fazla dayanamaz. Bu gidişle dünya, üzerindeki günah yükünü daha fazla taşıyamaz ve sabır taşı misali çatlar.
Sözde medeni geçinen ve hürriyetin timsali gösterilen ABD Kongresi’ne bakar mısınız? Bir bebek katilini, bir insan kasabını, insan kanına susamış bir canavarı, kullardan utanmadan, sıkılmadan ve Allah’tan korkmadan alkışlıyorlar.
Ünlü şair Akif’in hayal dünyasını alt üst edercesine; zulmün alkışlandığı, zalimin sevilip baş tacı edildiği ve ‘Üç buçuk soysuzun’(Siyonist’in) ardından zağarlık (köpeklik) yapıldığı aşağılık bir dünyada yaşıyoruz.
Büyük şeytan olan ABD, küçük şeytan olarak bellediği dünyanın birçok ülkesini (İslam ülkeleri dahil) envai çeşit şeytanlıkta kullanıp, adına ‘medeniyet’ diyor ve tüm avanelerini hak namına haksızlığa taptırıyor.
Kırılası bu kanlı eller, Siyonizm adına iş görüyor ve ‘arz-ı mev’ud’a hizmet ederek, bütün bir insanlığı süratle kıyamete doğru koşturuyor.
Belli ki Siyonist barbarlar gemi azıya almışlar, dur durak bilmeden mazlum kanı akıtmaya devam edecekler.
Meydan yeri zalimlerin artık!
Haşa kuluna zulmetmez Hüda’sı; zira marka Müslümanları bu zilleti hak ediyorlar. Nasıl etmesinler ki, marka Müslümanları (özellikle petrolü elinde bulunduran Araplar) ellerindeki nimetin (petrol) musluklarını birazcık kıssa, zalim ve destekçileri hizaya gelecek ama istisnasız hepsi lal olmuş şeytan kesilmişler.
Tabiatıyla hepsi de zalimin zulmüne misliyle ortaktırlar.
ABD Kongresi demişken; merhum üstat Necip Fazıl, vaktiyle (vesayet dönemlerinde) Türk dış politikasının, Amerikan Kongresi’nin müstekreh (iğrenç) ayak kokusuna bulandığını söylerdi.
Çok şükür, Türkiye’miz bu zilletten kurtuldu lakin bu iğrenç kokuya bulanmayan ve adeta onu bir hayat iksiri olarak bellemeyen İslam ülkesi yok gibidir.
Böyle Müslümanlık olur mu?
Zulme karşı ses çıkarmak şöyle dursun; İsrail’le yaptıkları sözde Abraham anlaşmaları ile bu zulmün yanında yer almayı marifet biliyorlar ve bu da yetmiyor, daha çok Arap ülkesinin bu anlaşmaya dahil olması için adeta yarış halindeler.
Bu menfur alkışla ABD artık; hürriyetin değil esaretin, insan haklarının değil haksızlığın, medeniyetin değil vahşetin, adaletin değil zulmün, vicdaniliğin değil vicdansızlığın ve her türlü kahpeliğin ve barbarlığın temsilcisi ve destekleyicisidir.
Tüm zalimler, akıttıkları kanda boğulsunlar ve zalimler için yaşasın cehennem!
.
ABD çırpındıkça batacak
#ABD#Sovyetler#Netanyahu
Temmuz 31, 2024 06:292dk okuma
Siyonizmin emrindeki ABD, Sovyetlerin dağılışından (1991) beri, köpeksiz farz ettiği dünyada değneksiz dolaşmaya başlamış ve tüm coğrafyalarda kelimenin tam anlamıyla ‘Ali kıran baş kesen’ kesilmiştir.
Tek kutuplu kalan dünyada tüm şirretliğini göstermiş ve nerede bir kan, göz yaşı, baskı, zulüm, darbe ve sömürü varsa hemen hepsinde başrolü oynamıştır.
Geçen bu 33 sene esnasında köprülerin altından çok sular aktı ve ABD’nin evdeki hesabı çarşıya uymadı, uymayacak. Bu meyanda hem Rusya toparlandı ve hem de Çin, attığı dev adımlarla yeni kutuplar olarak ABD’yi tehdit eder hali geldiler.
ABD, çok pis oynayarak Rusya’yı savaşa zorladı. Rusya’nın bu durumunu göstererek AB ülkelerini tehdit ederek Rusya’ya karşı kışkırttı. Şimdi de NATO’yu bir manivela gibi kullanarak tüm Avrupa’ya çullanmak istiyor. Çullandı da.
Lakin, ABD adım attıkça batağa saplanıyor; Irak’ta, Afganistan’da, Ukrayna’da ve Gazze’de gömüldükçe gömülüyor. Hepsinden daha önemlisi ise, tüm iğrençliklere imza atan ABD, tüm dünyanın güvenini yitirdi.
Ava giderken avlandı!
ABD, aklı sıra Rusya’yı savaşa sokup yalnızlaştıracak ve bu sayede Rusya’yı çepeçevre kuşatıp izole edecekti. Kurt politikacı Putin ABD’nin bu oyununu sezdi ve aynı oyunu ABD’ye oynayarak onu yalnızlığa itti.
AB ülkelerinde de maymun gözünü açtı, ABD yanlısı iktidarlar seçimleri kaybediyor, bunların yerine Rusya ile iş birliğine sıcak bakan partiler iktidara geliyor.
AB ülkelerinin bu denli uyanışı, NATO’nun çökmesine bile yol açabilir.
NATO, Sovyet tehdidine karşı oluşturulan savunma paktı idi. Sovyetler dağıldıktan sonra zaten işlevini yitirmişti. NATO’nun işlevsizliğini gören ABD’nin kendisi tehdit olmaya başladı.
Almanya’yı ve Fransa’yı açıktan tehdit eden, Türkiye’ye karşı da terör örgütleriyle işbirliği yapan bir ABD’nin dostluğuna kim inanır, müttefikliğine kim bel bağlar?
Putin’in başında bulunduğu Rusya, çok daha güven verdiğinden olacak ki, uluslararası arenada Rusya hamle üzerine hamleler yapıyor ve sağlam ittifaklar kuruyor.
Rusya’nın Kuzey Kore ile yaptığı saldırmazlık ittifakı tüm dünyaya parmak ısırttırdı.
ABD, İsrail soykırımına resmen ve alenen destek olmuş; bir yandan İsrail’i koruma altına alırken diğer yandan İsrail’in sergileyeceği vahşetin tüm lojistiğini temin etmiştir.
Dolayısıyla İsrail soykırımının baş müsebbibi ABD’dir ve bu yüzden tüm dünya halkları tarafından, İsrail yönetimiyle birlikte telin edilmektedir.
Netanyahu canavarının ABD Kongresi’nde alkışlanması ise, tüm maskeleri yırtarak Amerika’nın ipliğini pazara çıkarmıştır.
Ne demişler; alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste...
ABD o kadar çok mazlum ahı aldı ki, onun ahı ahesteden ziyade ayyuka çıkacaktır!
Yeni dünya düzeni (kaosu)
#Siyonizm#Yeni Dünya Düzeni#Kemal Kılıçdaroğlu
Ağustos 03, 2024 06:292dk okuma
Semavi mesajlara (din) kulaklarını tıkayan bütün bir insanlık her türlü pisliğe bulanmış, perişan bir halde hızla kıyamete doğru sürükleniyor.
Küfür yani imansızlık ve ahlaksızlık seli önüne kattığı her şeyi süpürüp götürüyor ve bu azgın selden kurtulabilenler yalnızca selin kenarlara attığı bir avuç sel artığından ibaret kalıyor.
Bu durum, dünyadaki tüm insani meşgaleleri (medya, sinema, müzik, spor vb.) elinde bulunduran ve kendi iğrenç ideolojisine göre yönlendiren Yahudi’nin (Siyonizm) gayretlerinin sonucudur.
Siyonizm, Hıristiyanlığı zaten bitirmişti; Avrupa’da ve ABD’de ateizm korkunç boyutlara ulaşmıştı. Mesela Çekya’da ve Estonya’da nüfusun yüzde 60’dan fazlasının hiçbir dini inancı yoktur. Buralardaki mevcut kiliseler ya konser salonu ya da müze olarak kullanılmaktadır.
Bundan dolayıdır ki Siyonizm’in ve onun bayraktarlığını yapmakta olan ABD’nin yeni hedefi İslamiyet ve Müslümanlardır. Bu da şu demek oluyor ki; semavi dinlerin birazcık olsun bir kalıntısı kalmışsa o da Müslümanlık ve Müslümanlardadır.
Fransa’da olimpiyatların açılışında sergilenen rezilliği gördük. Hz. İsa Aleyhisselam’ın resmedilen son akşam yemeği olayını LGBT ahlaksızlığının en iğrenç boyutu olarak sundular.
Ne hazin tecellidir ki peygamberlerini (çoğuna göre ise Tanrı’larını) haşa ahlaksız gösteren bu soysuz zihniyete karşı koca Hıristiyanlık aleminden bir ses çıkmadı. Duyarlılık konusunda onlar da Müslümanlardan beter.
Siyonistler her iki tarafında harim-i ismetine (en kutsalları olan ocaklarına, namuslarına) tasallut etmesine rağmen iki taraftan da ses çıkmadığı gibi bunların çoğunluğu Siyonistlerin safında yer alıyor. Burada yine siyaset yapıyorsunuz diyeceksiniz ama toplum olarak bizi de felakete sürükleyecek olan bu cereyanlara karşı susalım mı? Cumhurbaşkanı adayı olan CHP Genel Bakanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçim afişlerini hatırlayın: ‘Cinsel yönelim, yasayla dezavantaj olmaktan çıkarılacak’ vaadinde bulunan Kılıçdaroğlu bu toplumu nereye sürüklemek istiyor?
İsa Aleyhisselam biz Müslümanlar için de büyük bir peygamberdir. Onu inkâr edersek İslamiyet’ten çıkarız; o, kıyamete yakın bir zamanda gelecek ve Muhammed Aleyhisselam’ın diniyle amel edip, Deccal’i öldürecek.
Belli ki Siyonizm’in hedefinde dinsiz ve ahlaksız bir insanlık var. İnsanlıktan öte, hayvandan da aşağı mahlukat yığınları oluşturmak istiyorlar.
Bizdeki CHP ve DEM Parti bu aşağılık duruma çanak tutuyor.
Papa ve Papalık nerede? Neden tüm Hıristiyan alemini ayağa kaldırmıyor?
Üzerlerine ölü toprağı serpilmiş koca bir İslam alemi nerede?
Göz göre göre yavrularımız ve gelecek nesillerimiz bu bataklığa sürükleniyor; neden lal olmuş şeytan kesiliyoruz?
Bugün, suyun başı (çıkış yeri) küçükken kesilmez ve önü alınmazsa, korkarız yarın göl olur ve her yanı kaplar ve o zaman de eyvahlar para etmez.
Dinsizliğin toplumları nereye sürükleyeceğini görelim ve din ve dindar deyince aslan görmüş yaban eşekleri gibi sırra kadem basmayalım
.Erdoğan’ın mücadelesi -1-
#Erdoğan#AK Parti#İktidar
Ağustos 05, 2024 06:292dk okuma
Sayın Erdoğan ve başında bulunduğu AK Parti, 22 yıldır kesintisiz tek başına iktidarını sürdürüyor.
Hatalarıyla sevaplarıyla bu 22 yılın muhasebesini, kabataslak yapacak ve bunu yüzde oranına vurursak yüzde 70 ‘iyi’, yüzde 30 ‘iyi değil’ demek insaflı olmanın gereğidir.
3. Dünya Savaşı’nın konuşulduğu bu zamanda, ya Erdoğan başta olmayıp da savunma sanayisinde bugün gelinen noktayı yakalamamış olsaydık halimiz nice olurdu?
Başta dost ve müttefik gözüken ülkeler olmak üzere neredeyse tüm ülkeler, Türkiye’nin savunma sanayisinde adım atmasını istemediler. Türkiye’ye parasıyla silah ve mühimmat vermezlerken ve hatta verdirmezlerken, Türkiye’nin düşmanlarına (PKK-YPG-PYD) bunları bedava verdikleri gibi nasıl kullanabileceklerini de öğretiyorlar.
Erdoğan, gözünü karartıp ölümü pahasına bu denli siyasi iradeyi ortaya koyup her safhasını sıkı bir şekilde takip etmeseydi; bugün ne kendi füzemizi, ne İHA, SİHA ve TİHA’mızı, savaş uçağımızı, savaş helikopterimizi, topumuzu, tüfeğimizi, hava savunma sistemimizi, hava savunma muhribimizi, görünmez fırkateynimizi ve hücum botumuzu ve bunlar gibi havada, denizde ve karada olmak üzere onlarcasını yapabilir miydik?
Bütün bunları yazılımlarıyla birlikte yerli ve milli üretiyoruz.
Erdoğan’ın ve hükümetlerinin savunma sanayisindeki hamleleri yalnızca bizleri sevindirmiyor, dost ve düşman herkesi gıpta ile baktırıp parmak ısırttırıyor.
Ki, bu konu Türkiye’nin en hayati ve öncelikle meselesidir. Türkiye güvende olmadan ne yapsa boştur. Erdoğan sadece dış tehditle uğraşmıyor, içeride de tehditler var, ayrıca bu tehditleri görmezden ve hatta bunlara destek olan muhalefet partileri var.
İçerideki ana muhalefet partisinin eski genel başkanı da PYD’ye ABD gözüyle bakıyor ve onu Türkiye için bir tehdit unsuru olarak görmüyordu. Her an Türkiye’ye karşı saldırı halinde olan PYD, YPG, PKK için ‘Kendi ülkelerini savunuyorlar; bize mi saldıracaklar?’ diyor, diyebiliyor.
Allah’tan, Türkiye’nin maruz kaldığı tüm bu tehditlerinin farkında olan Devlet Bahçeli ve başında bulunduğu MHP var ve bu yerli ve milli oluşum kaya gibi, hükümetin arkasında duruyorlar. Böylece ülkemiz güvenlik zafiyeti içine düşmüyor.
Haberin Devamı
Malum bölgemiz adeta barut fıçısı; her an patlayabilir ve tüm bu Ortadoğu coğrafyasının ateş topuna dönmesi işten bile değildir. HAMAS liderinin şehadetinden sonra ABD yeni savaş gemilerini tekrar bölgeye gönderiyor.
ABD bir çılgınlık yapar ve daha açık ifadesiyle Netanyahu’nun oyununa gelip İran’a saldırırsa, bu durumdan ülkemizin etkilenmemesi mümkün değildir.
Erdoğan ve onun kararlı tutumu olmasaydı, savunmamız için gerekli araç ve gereç (silah ve mühimmat) için yine başta ABD olmak üzere yabancıların gözlerinin içine bakacaktık.
Onların ise niyetleri belli; Türkiye’ye parasıyla dahi silah vermedikleri gibi, parçalanmasını dört gözle bekliyorlar. Bu aşağılık oyun için desteklemedikleri terör örgütü kalmadı.
Erdoğan’ın yalnızca savunma sanayisindeki başarısı, onun karne not ortalamasını yüzde 50’nin üzerine çıkarıyor. Dileriz, onun bu yaptıkları sağlığında anlaşılır ve hakkı teslim edilir.
Bu ateş çemberinin içinde parçalanmadan, güven içinde, huzurla yaşayabiliyorsak bunu savunma sanayisindeki hamlelerimize borçluyuz.
Erdoğan’ın mücadelesi -2-
#Cumhurbaşkanı Erdoğan#Devlet Bahçeli#Org. Kemal Yavuz
Ağustos 07, 2024 06:292dk okuma
ERDOĞAN, sergilediği çalışma performansıyla gelip geçen hiçbir lidere benzemiyor. Öyle ki, bu insanın ne gecesi ne gündüzü var. Gecenin 03.00’ünde insanları yataklarından kaldırıp, yapmakta oldukları işlerin ne aşamaya geldiğini soruyor.
Erdoğan, diğer liderler gibi, muhataplarına talimatlarını verip göndermiyor. Onların yanında, talimatlarını bir bir yazıyor ve her birinin ne vakit bitirileceğini sorup not ediyor. Günü ve saati geldiğinde, o kişi aranıp işin sonucu soruluyor.
İş yapılmamışsa, sebebi araştırılıyor ve gerektiğinde hesabı soruluyor.
Erdoğan, Türkiye’yi, tabir caizse 3. ligden alıp süper lige çıkardı. Türkiye’nin dört bir tarafını gezip dolaşan herkes, nereden nerelere gelindiğini görüyor.
O kadar karşı çıktıkları şu Kuzey Marmara Oto Yolu yapılmamış olsaydı, halimiz nice olurdu? Bayramlarda bir yerlere gidebilmenin imkânı olabilir miydi?
İleride tarih bütün bunları yazacak; Erdoğan’ın destanlık çaptaki başarılarından biri de elbette ki vesayeti yenmesi ve ülkemizde milli iradeyi gerçek manada hâkim kılmasıdır.
Vesayeti yenmede, bir diğer ifade ile başkanlık sistemine geçmede ve cumhurbaşkanını halka seçtirmede Devlet Bahçeli’nin ve MHP’nin katkısı her türlü takdire şayandır.
Tarih, onları da demokrasi kahramanları olarak yazacaktır.
Neydi öyle? Ülkemizde tam manasıyla bürokratik oligarşi hakimiyeti vardı. Ülke yönetiminde seçilmişler tek kelime ile ‘mostralık’tı. Genelkurmay Başkanları ve hatta MİT Müsteşarları sözde Başbakana bağlıydı. Biri, başına buyruk ve layüsel (sorgulanamaz), bir diğeri ise, kendi ifadesiyle ‘CIA’nın Orta-Doğu İstasyon Şefi’ olarak görev ifa ediyordu.
Dolayısıyla bu ülkenin başbakanının Afrika’daki bir darbeden haberi oluyor lakin kendi ülkesindeki darbeleri ise, olduktan sonra, radyo veya televizyonlardan ya da kendisini tutuklamaya gelen güvenlik güçlerinden öğrenebiliyordu.
İşin bundan da vahimi ise, bu iğrenç tabloları askerler televizyon ekranlarına çıkıp, kimseleri konuşturmadan savunuyorlardı. ‘Bu nasıl iş; hangi demokraside var?’ diye sorulduğunda, aynen şöyle diyorlardı: ‘Siyasetçiler gelip geçicidir, bugün varlarsa yarın yoklar; bunlara devlet emanet edilmez, ya satılmışlarsa!’
Bu iddiada bulunan öyle sıradan insanlar değildi; Harp Akademileri Komutanı Org. Kemal Yavuz’du. Kimse çıkıp da ona, ‘seçilmişin satılmışı oluyor da atanmışın satılmışı olmaz mı?’ diye sormadı, soramadı.
Yeni nesiller bilmez ama ülkemiz, bu denli netameli badirelerden geçti.
Demokrasinin adı var, kendisi yoktu; aslanın ağzında değil, karnındaydı. İşte Erdoğan, aslanın karnındaki demokrasiyi çekip çıkardı ve milletin hizmetine sundu.
Bunu yaparken de hem dışarıdaki vesayet odaklarını ve hem de içerideki uzantılarını dize getirdi.
.Erdoğan’ın mücadelesi ?
#AK Parti#İstanbul#Ankara
Ağustos 10, 2024 06:292dk okuma
ERDOĞAN ve başında bulunduğu AK Parti 22 yıldır hummalı bir çalışmayla Türkiye’yi hem alt yapı ve hem de üst yapı olarak modern ülkeler sınıfına soktu.
Haberin Devamı
Erdoğan’dan önce Türkiye 81 vilayetiyle istisnasız köy görünümündeydi.
Türkiye’nin her yerinde elektrikler günde 8-10 saat kesiliyordu. Bu denli verimsizlik yüzünden bir sürü fabrika sökülerek başka ülkelere taşınmıştı. Şehirlerimizin su problemi ayyuka çıkmıştı; Erdoğan’ın tüm belediye başkanlarına talimatı, şehrinizin su meselesini halletmeden makamınıza oturmayın şeklindeydi.
Milletvekili olduğum dönemde, Kocaeli ve Sakarya Büyükşehir Belediye Başkanları sınıf arkadaşlarımdı. Karayolu ile Ankara veya İstanbul istikametinde giderken, hemen her seferinde bu illerden geçerken kendilerini aradım, bir kez olsun makamlarında bulup bir kahvelerini içemedim.
Ne zaman arasam, bir dağ köyünde, içme suyu isale hatları için çalışmakta olduklarını söylediler.
Şehirlerarası ve şehir içi yollarımızın nereden nereye geldiği cümle alemin malumudur. Eskiden Avrupa yollarına imrenirdik, oralardaki otobanları anlata anlata bitiremezdik. Şimdi ise, Avrupalılar Türkiye’deki yollara imreniyor ve anlata anlata bitiremiyorlar.
Burada bir parantez açıp soralım: AK Partili belediyelerin şehirlerini getirdikleri halleri ortada; onca zamandır yerelde belediye başkanlıklarını elinde bulunduran CHP’li başkanların bir dikili çubukları oldu mu? İzmir’de insanlar, yerdeki su birikintisindeki elektriğe kapılarak can verdi.
Yıllardır CHP’nin elinde olan İzmir mega bir köy görünümünde!
Demek ki neymiş, at binenin kılıç kuşananın!
CHP’li belediyelerin yapmadığı hizmetleri bile (su, doğalgaz, yol vb.) merkezi hükümet (Bakanlıklar) yaparak, şehirlerimizi ayıplı hallerinden kurtardılar.
Düşünebiliyor musunuz; merkezi hükümet kentlerimizde şehir hastaneleri yapıyor, bu hastanelerin ulaşımını sağlayacak yolları bile CHP’li belediyeler yapmadı, yapmıyorlar.
Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı şehir içindeki yolları yaparak, bu rezaletin önüne geçti. CHP’li belediyelere kalsa, kentlerinde şehir hastanesi yapıldı ama hastanenin yolu yok, yapmaya da gerek yok. Hastane var, ulaşımı yok!
AK Parti iktidarlarıyla köylerimiz, Büyükşehirlerde mahallelerimiz asfalt yüzü gördü. Milletimiz onlarca yıl boyunca tozu toprağı soludu. Şehirlerde asfalt yapmayan zihniyetin, köyler aklına mı gelecekti?!
Tüm vatan sathı bir bütün olarak ele alındı ve kuzeyden güneye batıdan doğuya memleketin her bir köşesi bayındır hale getirildi.
Artık Türkiye’nin en ücra köşeleri bile ya otobanlarla veya bölünmüş yollarla birbirini bağlı. Yol medeniyetse -ki, öyledir- Türkiye dört bir köşesiyle medenidir.
Sadece karayolları değil, 62 ilimizdeki havaalanları ile de havayolu halkın yolu yapıldı.
Şu an 11 ilimiz (İstanbul, Ankara, Bilecik, Sakarya, Kocaeli, Eskişehir, Konya, Karaman, Kırıkkale, Yozgat, Sivas) hızlı trenin çelik ağlarıyla örüldü. 16 ilimiz de projelendirilip yatırım kapsamına alındı (Afyonkarahisar, Uşak, Manisa, İzmir, Tekirdağ, Kırklareli, Edirne, Bursa, Kayseri, Balıkesir, Niğde, Aksaray, Mersin, Adana, Osmaniye, Gaziantep).
.Erdoğan’ın mücadelesi 4
#Erdoğan#2. Dünya Savaşı#Cumhuriyet
Ağustos 12, 2024 06:292dk okuma
Her zaman yaptığımız bir tespit var; Türk milleti demokrasi için herhangi bir mücadele vermedi, batıdaki gibi demokrasi uğruna savaşlar verip, göz yaşı akıtmadı ve kan dökmedi.
Diğer bir deyişle demokrasi aşağıdan yukarıya (halktan yönetime) bir taleple elde edilmedi.
Osmanlı döneminde İngiltere’nin başı çektiği Batılı ülkelerin talebi ve içimizdeki üst düzey bürokratların padişaha dayatmasıyla ilk demokrasi denemeleri yapıldı.
Cumhuriyet rejimi ile birlikte de 2. Dünya Savaşı’nın galibi olan ABD tarafından, İsmet İnönü’ye çok partili hayata (parlamenter sisteme) geçmesi telkin edildi. BM’nin 1945 yılında, San Francisco’daki Konferans’ta alınan kararla Türkiye’ye demokrasi (!) adeta dikta edildi.
Zira ABD’nin ve bilahare NATO’nun safında bulunabilmek için demokrasi şarttı. İnönü şark kurnazlığı yaparak (h’avet-hayır-evet) dedi ve 1946 seçimlerine sözde çok partili girdik ama bir şartla: İnsanlar oylarını açıktan (göstererek) vereceklerdi ve verilen oylar gizli sayılıp tutanaklara geçirilecekti.
Bu denli bir göz boyamayla, bin bir çeşit yalan-dolan, hile ve katakulli ile CHP iktidarını bir dört yıl daha uzatmış oldu.
Bundan önce de (Cumhuriyet döneminde) iki kez çok partili hayata geçmek için girişim olmuş lakin her ikisi de hüsranla bitmişti. Dolayısıyla 1923-1950 arasındaki uygulama tek partili bir sistemdi.
Cumhuriyet vardı ama demokrasi yoktu; sözde halka oy hakkı tanınmıştı ama ortada tek parti vardı. Ve o partinin il başkanları bulundukları illerin hem belediye başkanı ve hem de valileri idi.
İlk defa 1950’de demokratik bir seçim yapıldı ve CHP, o gün bugündür yapılan tüm genel seçimleri kaybetti.
Seçim sandığı güvencede olmasına rağmen getirilen demokrasi (parlamenter sistem) vesayetle illetliydi. Yönetime gelen siyasi partiler, çoğunluğun oyunu alıp tek başlarına iktidara gelseler de hiçbir zaman muktedir olmadılar, olamadılar.
Halkımızın demokrasi mücadelesi, sandık (seçim) imkânı ile başlamış; halk her seçimde sandığa sahip çıkıp hakkını vermesine rağmen, seçilen siyasiler, verilen oyların hakkını gerektiği gibi koruyamamış ve savunamamıştır.
Bu yüzdendir ki hem halk ve hem de halkın seçtikleri ağır bedeller ödemek zorunda kalmıştır.
Demokrasimizin en büyük handikabı askeri darbelerdir. Darbenin olduğu yerde, darbecilerin yaptırdıkları darbe anayasalarıyla demokratik idare mümkün mü?
Ama dışarıdaki ve içerideki vesayet odakları darbeli demokrasiden (!) hoşnuttu. Zira seçilmiş hükümetlerin değil, onların iktidarları söz konusu idi ve alan da (içerideki vesayet odakları) veren de (dışarıdaki vesayet odakları) razıydı.
Nitekim parsa, al gülüm ver gülüm şeklinde taksim ediliyordu!
İşte Erdoğan, onca mücadeleden sonra, halkın oyuna sahip çıktı ve böylece milli iradeyi hâkim kılarak vesayetsiz demokrasiyi getirdi.
Cumhurbaşkanını halka seçtirdi. Eskiden cumhurbaşkanlarının nasıl yüzkarası metotlarla seçildiğini bilenler, cumhurbaşkanının halka seçtirilmesinin ne demek olduğunu iyi anlarlar!
.Erdoğan’ın mücadelesi -5-
#Erdoğan#ABD#AK Parti
Ağustos 14, 2024 06:292dk okuma
Erdoğan’dan önce Türkiye hep çift gündemliydi, birisi gerçek gündem, bir diğeri de göstermelik, diğer bir ifade ile milleti ‘cambaza baktıran’ gündemdi.
Vesayet elindeki ‘derin devlet’ kendi sultasını (otorite) sürdürebilmek için, halkı sürekli olarak suni gündemlerle meşgul ettiler ve adeta halka ‘deli’ muamelesi yapılıp pösteki saydırıldı.
Vesayet odaklı derin devletin yegâne icraatı, halkla, resmen ve alenen psikolojik savaş yapmaktı.
Gerçek demokrasilerde güç, milletin elindedir; millet bu gücünü seçtiği vekilleriyle parlamentoda kullanır. Ve bu gücün üstünde başkaca bir beşerî güç yoktur ve olmaması gerekir.
Bizdeki okul kitaplarında da bu şekilde yazıyor ve her kademedeki öğrenciler demokrasiyi bu şekilde öğreniyorlardı. İşin tuhafı, bu ülkenin çocuklarına, kendi ülkelerindeki yönetim tarzının da kitaplarda yazılıp öğrendikleri şekilde bir demokrasi olduğu belletiliyordu.
Halbuki güç asker ve sivil bürokrasinin ve onları destekleyen bir kısım medyanın elindeydi. Düşünebiliyor musunuz; o vakitler bir gazete veya televizyon patronu, hükümetten ve hatta parlamentodan daha güçlüydü.
Nitekim o günkü medya patronları hükümet devirip hükümet kuruyorlardı.
Vesayet odaklarının oluşturdukları yapay gündemler yüzünden devlet halkıyla sürekli kavgalıydı.
Ekonomik yönden zaten burnundan soluyan halkın sırtından tabir caizse sopa hiç eksik edilmedi. Edilmedi ki, millet kendine gelip yeni özlem ve beklentilere, arayışlara girmesin!
İşte Erdoğan, devleti bu haramilerin (ABD’ye endeksli vesayet odakları) elinden kurtardı.
Devleti tüm organlarıyla yerli ve milli kıldı.
Bir devlete bundan daha büyük bir hizmet yapılamaz. Bundan dolayıdır ki, Erdoğan bu yaptıklarıyla tarihe geçmiştir. Bugün kimi nasipsizler kıymetini bilmese de yarın, tarihler bu şekilde yazacaktır.
Erdoğan, başında bulunduğu ABD ‘uydu’su devleti aslanın (ABD ve tüm iç ve dış vesayet odakları) ağzından alıp, yerli ve milli kılarak bağımsızlaştırdı.
Bu yüzden hep söylüyoruz; Türkiye’miz ikinci bir kurtuluş savaşı veriyor, Erdoğan, elini değil tüm gövdesini taşın altına koyarak bu savaşı yönetiyor.
Bundan dolayıdır ki Erdoğan hedefte. Dikkat edin, AK Parti değil, yalnızca Erdoğan hedefte. Erdoğan gitsin de ne olursa olsun diye boşuna yırtınmıyorlar.
FETÖ konusuna gelince...
Bendeniz şahsi kanaatimi belirteyim; devletin kodları, başbakanlara olmasa bile cumhurbaşkanlarına açılır. Dolayısıyla gelip geçen tüm cumhurbaşkanlarına FETÖ dahil tüm vesayet odakları açıklandı.
Düşmanın gücü ve korkunçluğu hepsini sindirdi. Sadece Erdoğan’dır ki tehlikenin gözlerinin içine baktı ve üstüne üstüne gitti.
Bilinmelidir ki, düşman karşıya alınarak yenilmez, hele de her tarafı kuşatmış korkunç boyutlarda ise. Bu denli bir düşmanla savaşılacaksa, önce yanına alınır ve hatta ondan taraf gibi olunur.
Böylece şüpheye mahal bırakılmaz.
Ondan sonra da kodları çözülen düşmanın tepesine binilir.
Bizce Erdoğan bunu yaptı!
FETÖ dahil bütün vesayet odaklarının inlerine girdi.
Girebileni değil, bu odaklarla savaşmayı dillendireni kimse gösteremez.
O halde Sezar’ın hakkını Sezar’a vermeliyiz!
.Erdoğan’ın mücadelesi -6-
#Erdoğan#AK Parti#Ekonomi
Ağustos 17, 2024 06:292dk okuma
Erdoğan ve başında bulunduğu AK Parti, ülkemizin yönetimini devraldığında (2002) Türkiye ekonomisi dibe çökmüş ve ülkemiz iflas bayrağını çekmişti.
Erdoğan’ın şansı mı, şanssızlığı mı bilinmez; İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevine geldiğinde de İstanbul tek kelime ile viraneyi andırıyordu.
Çamur deryası yolları çöp dağları kaplamıştı, sular akmıyor, hava kirliliğinden şehrin havası solunamıyordu. CHP yönetimindeki İstanbul’da bir damla yağmur bile yağmamıştı.
Erdoğan’ın kaderi, vaktiyle İstanbul’u da bilahare Türkiye’yi de perişan bir halde teslim alması oldu.
İstanbul’daki hummalı çalışması ve yerlerde sürünen kenti ayağa kaldırması, bir bakıma şahsının ve partisinin de şansı oldu. Zira İstanbul’daki çalışmayı takdir eden millet onu ve partisini tek başına iktidara taşıdı.
Erdoğan ve arkadaşları aynı hummalı performansı merkezi idarede de gösterdi ve kısa zamanda Türkiye’yi de ayağa kaldırdı.
Erdoğan’dan önceki Türkiye’de devletle halk kavgalıydı. Devlet, halk için değil, halka rağmen iş görüyor ve milleti canından bezdiriyordu.
Başörtülü kızlarımız üniversitelere alınmıyor, okuluna girmek isteyenlere akla hayale gelmedik baskı ve işkenceler yapılıyordu.
Hayatta en hakiki mürşit ilimdir perdesi arkasında saklanan sahte Kemalistler, bu vatanın evlatlarını okutmamak ve bilimin ışığından yoksun kılmak için ellerinden gelen her türlü fenalığı sergiliyorlardı.
İmam-Hatipliler bahane edilerek tüm meslek liselilere üvey evlat muamelesi yapılıyor, zulümden kaçan on binlerce öğrenci yabancı ülkelere giderek okumak için çırpınıyordu.
Müslüman mahallesinde salyangoz satmayı maharet bilen faşist bir zihniyet, inancını yaşamak isteyen Türk çocuklarına hayatı zehrediyordu.
Ciğerparesi sevgili evladını vatanı uğruna şehit veren o mübarek annelerimiz başörtülü diye tören alanlarına alınmıyor, hasbelkader içeri girmiş olanlara ise hakaret edilerek başörtüleri çıkarılmak isteniyordu.
Halbuki daha dün, o mübarek annenin mukaddes başörtüsüne el uzatan Fransız askerinin leşini seren Sütçü İmamlar, Kurtuluş Savaşı meşalesini şehadet şerbetini içerek yakmışlardı.
Başlarını açtırmamak için düşmana direnen ve şehit olan bu vatanın evlatlarına yapılan bu uygulamalar reva mıydı?
Askerin içine çöreklenmiş bir avuç vesayet artığı tiplerin yaptıkları yüzünden, halkı, Peygamber Ocağı diye bildiği o mukaddes yuvadan soğuttular.
Ciğerparelerini kına yakarak kınalı kuzuya çeviren ve güle oynaya şehit olması için uğurlayan o mübarek ana-babalara hakaret ederek, aşağılayarak devletlerinden küstürdüler.
İşte Erdoğan büyük bir başarıya imza atarak, halkla devletin arasını buldu ve ülkeyi normalleştirdi.
Düşünebiliyor musunuz, başörtüsü diyerek bu ülkede devlet, onlarca yıl boyunca halkıyla savaştı.
Artık her yerde ve her meslek grubunda başörtüsü takmak serbest, isteyen takar isteyen takmaz.
İsteyen inanır, isteyen inanmaz, isteyen inancını yaşar isteyen yaşamaz.
İstikbalin tarihçisi, Erdoğan’ı, demokrasiyi kuvveden fiile çıkaran, başka bir deyişle halkın özlem ve beklentilerini yerine getiren ve devletiyle halkını barıştıran ‘milletin adamı’ diye yazacaktır.
.Tuhaflıklar ülkesi
#Tanzimat#2. Büyük Savaş#Yunanistan
Ağustos 19, 2024 06:292dk okuma
Tanzimat’tan günümüze bu memleket tuhaflıklar ülkesi olmuştur. Zira o günden beri bu ülke insanı, kendi olmaktan çıkıp, başka bir şey olmanın derdine düşmüş, düşürülmüştür.
Halbuki bu ülke insanı, kendi olup, kendinde olduğu asırlar boyunca, örnek insan olmuş ve bu insanla şu veya bu şekilde tanışan, münasebet kuran diğer insanlar tarafından parmakla gösterilmiş ve kendisine gıpta ile bakılmıştır.
O gün bugündür kendilerine benzemek için, her şeyimizi feda ettiğimiz Batılılar bile (Bizans’ın son megadükü-Lukas Notaras), o vakitler; ‘Başımızda Latin serpuşu (şapka) görmektense Osmanlı sarığı görmeyi yeğlerim’ demiştir.
Latin serpuşundan maksat, Avrupalı sırtlan sürülerinin (Haçlı) Konstantinopolis’te (İstanbul) kendi dindaşlarına (sırf mezhepleri farklı diye) reva görüp sergiledikleri alçakça zulümlerdir.
Kendi dindaşına adeta bu denli soykırımı uygulayan Batılıların, başka din mensuplarına ne yapabileceklerini varın siz hesap edin. Öyle ince ince düşünüp hesap yapmaya gerek yok. Nitekim tarih boyunca sergiledikleri iğrençlikler ortadadır.
Almanların, 2. Büyük Savaş’ta Yahudilere, bugün de Yahudilerin Filistinli Müslümanlara yaptıkları soykırıma varan vahşetleri ortada.
Bakınız; Müslümanlarla gayr-i müslimler arasında çok savaşlar oldu. Müslümanların galibiyeti ile biten savaşların hiçbirinde adaletin (savaş hukuku) dışına çıkılmamış ve asla hiç kimseye zulüm yapılmamıştır. Savaş sonrasında da kimsenin dinine, canına, namusuna, malına dokunulmamıştır. Mesela bugünkü Yunanistan 500 sene Türklerin hükümranlığında kaldı; bu zaman zarfında, Rumlar, tüm haklarını muhafaza etmişlerdir ve hiçbir Rum’un burnu, haksız yere kanamamıştır.
Hıristiyanların galip geldiği savaşlarda ise, asla savaş hukukuna uyulmamış ve akla hayale gelmeyen işkenceler ve iğrençlikler sergilenmiştir. Mesela bu sırtlan sürüleri Endülüs’e girdiklerinde hem Müslümanların ve hem de Yahudilerin köklerini kazımışlardır. Bir tekinin bile yaşamasına müsaade etmemişlerdir.
Yine Batılıların işgal ettikleri Amerika kıtasına bakın, on binlerce Kızılderili’yi öldürerek, kelimenin tam anlamıyla soykırım yapmışlardır. Bugün Amerika’nın asli sahiplerini mumla ararsanız da bulamazsınız.
Ama gelin görün ki, bu Batı medeni, biz ise vahşi olduk! Nasıl olduk derseniz; sebebi çok açık: Biz, Batıya benzemek için, sahip olduğumuz tüm değerleri yitirdik. Onlar da bu değersiz ve şuursuz kitlelere, bu günkü yalanları yutturdular.
İşin tuhafına bakın ki, hâlâ uyanamadığımız gibi, uyanan birkaç kişiyi de linç ediyoruz.
Tanzimat’tan beridir, celladına aşık nesiller yetiştiriyoruz. Ve biz bu hastalıklı hale öylesine müptela olduk ki; içeride ve dışarıda bizim maddemizi ve manamızı yok edenleri aziz, kahraman, medeni ve erişilmez olarak tanımlıyor ve kendimizden olanlardan ve değerlerimizden ise, kelimenin tam anlamıyla iğreniyoruz.
En büyük düşmanımız cehalettir. Bize kendimizi unutturdular, kendimizin cahili olup, birbirimize düşman kesildik. Değerlerimizi yitirdik, bilmediğimiz ve cahili olduğumuz değerlerimizi, özellikle hiç bilmediğimiz ya da yanlış bildiğimiz dinimizin düşmanı olduk.
Bu girdabın içinden çıkmanın tek bir yolu var, o da gerçek manada milli bir eğitimdir. Şimdiye kadarki gibi, adı olup kendisi olmayan milli eğitim değil elbette.
Yunusları, Mevlanaları, Hacı Bektaş-ı Velileri, Fatihleri, Kanunileri, Mimar Sinanları, Bakileri, Sokulluları, Harizmileri, Ali Kuşçuları vb. yetiştirecek maarif müesseselerine muhtacız.
AK Parti’nin siyasi devrimi
#AK Parti#Erdoğan#Turgut Özal
Ağustos 21, 2024 06:292dk okuma
Birçok insan farkında değil ama AK Parti, hiçbir siyasi liderin ve kadrosunun başaramadığını başardı; iç ve dış vesayeti yenerek, demokrasimizin üzerindeki ipoteği kaldırdı ve sonuç itibarıyla milli iradeyi gerçek anlamda hâkim kıldı.
AK Parti iktidarına kadarki dönemde Türkiye’de sözde milli irade vardı; Meclis’in duvarındaki ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ ibaresinin içi boştu. Zira milli irade, sürekli olarak askeri darbelerle istiskal edilmiş; milletin hür iradesiyle seçtiği vekiller ve onların meydana getirdiği hükümetler düşürülmüş, Meclis kapatılmış, bunlarla da yetinilmeyip bakan ve başbakan düzeyindeki seçilmiş insanlar darağaçlarında idam edilmiştir.
Vesayetle malul (hastalıklı) milli iradenin en üst düzeydeki temsilcisi olan başbakanın (Demirel) şu cümlesi her şeyi anlatsa gerektir: ‘Makamımda otururken Adnan Bey’in (Menderes) idam sehpasındaki hali sürekli gözlerimin önündeydi!’.
Bu denli travmatik haline rağmen Demirel, her şeyi göze alarak kalkınma hamlelerine girişmiş ve bunun bedelini askeri muhtıralara ve darbelere muhatap kılınıp, iktidardan uzaklaştırılarak, sürgüne gönderilmekle ve hatta siyasetten menedilmekle ödemiştir. Belli ki birileri bu memleketin kalkınmasını istemiyor. Dışarıdaki bu vesayet odakları, içeride de kendi sözlerinden dışarı çıkmayacak ‘uşak’ tabiatlı idareciler arzu ediyorlar.
Bu odaklar, özellikle de savunma sanayisinde taş üstüne taş konmasını istemezler. Zira Türkiye güçlenirse karşılarında ‘Osmanlı’yı bulacaklarından ödleri kopar. Dolayısıyla savunma sanayisi hamlelerini engellemek için meşru-gayr-i meşru yapmayacakları çirkinlik ve adilik yoktur. İç ve dış vesayet odakları Erdoğan’ı ve zihniyetini tanıyorlardı. Daha açık ifadesiyle; Erdoğan ve onun zihniyeti iktidara gelirse başlarına bela alacaklarını çok iyi biliyorlardı. Zira daha dün Erbakan’ı iktidardan uzaklaştırabilmek ve başlatılan kalkınma hamlelerinin önünü tıkayabilmek için akla karayı seçmişlerdi.
Erdoğan’ı bildikleri içindir ki; onu, okul kitaplarında yer alan ve rejimin ideologlarından olan Ziya Gökalp’in bir şiirini okuduğu için İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı’ndan aldılar, siyasi yasaklı kılıp hapse koydular.
İşte Erdoğan o gün bugündür; açık ve gizli vesayetin hüküm sürdüğü gazete manşetleriyle, bürokratik oligarşiyle, her çeşit terör örgütleriyle ve siyaset bezirganlarıyla vuruşa vuruşa bu günlere geldi.
Vaktiyle merhum Turgut Özal da yasakların karşısında dimdik durmuş ve özellikle ülkemizi açık hapishaneye (siz, tımarhaneye diyebilirsiniz) çeviren TCK’daki 141, 142 ve 163. maddelere karşı verdiği mücadele unutulmazdır.
Mahut odakların tehditlerine pabuç bırakmayan Özal aynen şöyle diyordu: “Ölümü göze alan siyasetçinin iki gömleği vardır; biri bayramlık, biri idamlık.’
Risk alamayan ve hatta ölümü göze alamayan siyasetçi idare-i maslahatçıdır; bunlar yalnızca günü kurtarmanın derdindedirler ve asla devrim yapamazlar.
İşte Erdoğan bu riski aldı, ölümü pahasına iç ve dış vesayet odaklarıyla mücadele etti ve demokrasiyi rayına oturttu; milli iradeyi gerçek manada hâkim kıldı.
Bir de şu darbe anayasasından kurtulup gerçek manada demokratik bir anayasaya sahip olabilirsek; böylece pösteki saymaktan büsbütün kurtulacak, devlet ile milletin önü açılmış olacaktır ama..
.
Osmanlı düşmanlığı
#Osmanlı#Hz. Ömer#Fatih Sultan Mehmet
Ağustos 24, 2024 06:292dk okuma
Paylaş
DÜNYANIN hiçbir ülkesinde bizdeki gibi ecdat (atalar) düşmanlığı yapılmaz.
Ve dünyanın hiçbir yerinde ecdadına kötü söyleyene ve hatta sövene iyi gözle bakılmaz. Bu karanlık tipler, asıllarını inkâr ettiklerinden dolayı, haramzade olarak bilinirler ve her daim ve her yerde aşağılanırlar.
Biz burada Osmanlı güzellemesi yapıyor değiliz; Osmanlının yaptıkları da yapamadıkları da tarihen sabittir, bizim yapmaya çalıştığımız bir hakkı teslimden ibarettir.
Yoksa, hiç kimsenin padişahlığı falan savunduğu yok; o konu, tarihsel olarak gelmiş geçmiş ve bitmiş bir konudur. Biz bugün, Cumhuriyet rejiminde de büyük çoğunlukla seçilen başbakan veya cumhurbaşkanının çocuklarının ya da diğer aile mensuplarının devletin üst kademelerindeki görevlendirilmelerine bile sıcak bakmıyoruz.
Değil ki, kendilerinden sonra yerlerine kaim olabilsinler. Liderlere en bağlı kişiler bile onların çocuklarını babalarının makamlarına layık görmezler.
İslam tarihinde ilk dört halifenin seçimi şura (danışma meclisi üyelerinin seçimi) yöntemiyle gerçekleşti. Hz. Ömer’in (Allah ondan razı olsun) hilafetinin sonlarında, bir kısım ashabı kiram, kendinden sonra oğlu Abdullah’ı halife bırakmasını telkin ettiler.
Hz. Ömer bu talebi geri çevirmekle birlikte, şu tarihi cevabı verir: ‘Bir evden bir cenaze yetişir!’. ‘Nerde o Hz. Ömer gibi insanlar’ diyeceksiniz ama ondan önce, ‘nerde o Hz. Ömerleri yetiştiren toplum’ denmesi gerekir.
Nitekim insanlar, layık oldukları idare şekli ve idarecilerle yönetilirler. Şu hâlde, yöneticilerimizin nasıllığına bakmadan önce, biz kendi yaptıklarımızın niçinine ve nasıllığına bakmalıyız.
Olayları, meydana geldikleri zamandaki şartları dikkate alarak değerlendirmek lazımdır.
Devlet-i Aliyye-i Osmaniye, hüküm sürdüğü 622 yılda adaletin ve kimsesizlerin kimsesi olmanın temsilciliğini yapmıştır. Onun padişahı (Fatih Sultan Mehmet) Batılının gözünde ‘Grand Türk’ Büyük Türk’tü; tıpkı devletinin Devlet-i Aliyye (Büyük, Yüce Devlet) olması gibi.
Topkapı Sarayı’nın kapısındaki kitabede; ‘Dünyadaki tüm mazlumların koruyucusu ve kollayıcısı olan Sultan’ diye yazar. Böyle bir misyona sahip, dünya üzerindeki tek lider, Osmanlı padişahıdır.
Diğer tüm imparatorlar elde ettikleri gücü, insanları ezmek ve onları sömürmek için kullanmışlardır. Bu durumun tek istisnası Osmanlı yönetimidir. Nitekim Osmanlı yıkıldıktan sonra, Osmanlının topraklarında onlarca devlet (45) zuhur etti.
Bunca devlette yaşayan tüm halkların, canları, malları, dilleri, dinleri, namus ve haysiyetleri asırlar boyunca Osmanlının adil yönetimiyle korundu.
Korundu ki, sahip oldukları bu değerleriyle yeni devletlerini kurabildiler.
Daha dün (1989), Türkleri ülkesinden kovan Bulgaristan Cumhurbaşkanı Todor Jivkov; ‘Türklerin tarih boyunca yaptıkları hatayı biz yapmayalım. O hata sonucu biz devletimizi kurduk. Türklerin kökünü kazıyalım ki, yarın-öbür gün devlet olarak karşımıza çıkamasınlar!’ demişti.
Türk düşmanı, zalim Jivkov bile Türklerin, tarihteki adil yönetimini itiraf ederken, bizden gözüken kimi türedilerin ecdat düşmanlığını ne ile izah edebiliriz?
Bunca haramzadenin nereden çıktığı (kökleri) iyi araştırılmalı, analizi yapılıp teşhir edilmelidir.
.
Ah şu ilahiyatçılar
#İlahiyatçılar#Celal Kara#Ahmet Hamdi Tanpınar
Ağustos 26, 2024 06:293dk okuma
KAFALARI bulandırmamak için baştan şu tespiti yapalım; insanların en iyileri ve hayırlıları, onları ebedi mutluluğa eriştirecek yol ve yöntemleri gösteren peygamberlerdir (selam ve en iyi dualar onların üzerine olsun) ve onların varisleri olan gerçek din âlimleridir.
Her şey zıddıyla kaim olduğuna göre, insanların en şerli olanları, en kötüleri de dini dünya menfaati için kullanan, insanları saptıran ve onların ebedi felaketlerine sebep olan kötü din adamlarıdır.
Burada iki hususa dikkatinizi çekmek isterim: Birincisi, bahse konu olan bu denli kötü din adamları, cehennem ehlinin köpekleri olacaktır (Hadis-i Şerif).
İkincisi de kıyamet bu denli kötü din adamları yüzünden kopacaktır (Dünya bile bu soysuzların alçaklıklarına daha fazla tahammül edemeyecektir!).
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ifade ettiği gibi dini ve din eğitimini ihmal ederek münevver (Doğu ile Batı’yı bilen, din ilimlerinde mütehassıs, pozitif bilimlere aşina, pedagojik eğitimli) din adamı yetiştirmedik; cami kürsüleri cahil cühelanın elinde kaldı. Halkımızı bunların eline teslim ettik. Camiye giden cahil oldu, gitmeyen köksüz kaldı.
Vaktiyle Süleymaniye Camii’nin mihrabı imamsız kalmasın diye bekçiyi oraya imam olarak tayin ettiler. Din ve iman konusunda samyeli estirilen ülkemizde yetkin din adamı kalmamıştı.
Gerçek manada dinini bilen olmadı, olamadı. (Lisedeki fizik hocam (Fazıl Tezey) “Cuma namazı için camiye gittim. İmam hutbede ‘Birileri Ay’a gittiğini iddia ediyor. Ay, Allah’ın nurudur, oraya ayak basılır mı? İnsan yanar kavrulur. Yalan söylüyorlar’ deyince hemen pabuçlarımı aldım ve camiden çıktım. Gidiş o gidiş, bir daha bu imamların arkasında namaz kılmadım” demişti.)
Hâlbuki o imam, astronomi okumuş olsaydı böyle mi diyecekti? O kapkara cehalet içindeki sözde imam, dinini ve Rabb’ini ne kadar anlayıp bilecekti? Zira yaradanı en iyi anlayabilenler âlimlerdir. Dinde en üstün rütbe ilim rütbesidir. (Hadis-i Şerif)
Sonuç itibarıyla dinden bihaber nesiller eliyle onlarca yıl geçirdik. Dinini bilmeyen şeytanın maskarası olur; nitekim oldu da.
F. Gülen diye bir iblis geldi; bütün bir toplumu, sözde din-diyanet diyerek zehirledi.
İnsanımız dinini, gerçek manada bilmiş olsaydı, mahut iblis böylesine at oynatabilir miydi? Bu pisliğin sadece şu cümlesi, onun ne menem bir iblis olduğunu gözler önüne seriyor ama bunca ilahiyatçı ve bünyesinde yüzbinleri barındıran Diyanet camiasından tek ses çıkmadı. Hadi halkımız cahildi, dinini-diyaneti gerektiği gibi bilmiyordu; tv ekranlarında mangalda kül bırakmayan prof. payeli ilahiyatçılarımız neden sustu?
Neredeydiler?
Adam bu cümlesi ile ilahlığını ilan ediyor, küfrün-imansızlığın zifiri karanlığına gömülüyor: ‘Cebrail gelse, falan yere oy verin dese, kovarım!’ Cebrail Aleyhisselam meleklerin ulularındandır ve Allahüteala ile seçilmiş kulları olan peygamberler arasında elçilik görevi yapar; vahiy (ayet) getirir. Bu bakımdan Namus-ı ekberdir (Diğer meleklerin bilmediği vahyin sırlarına sahiptir).
Bu ulu meleği Allahüteala kimlere gönderiyor? Peygamberlere gönderiyor. Bana gelse diyerek kendisini önce peygamber ilan ediyor; onu kovardım diyerek de ilahlığını ilan ediyor. Öyle ya hangi peygamber, bu meleğe karşı böyle tavır takınabilir?
Dinle, Allahüteala ile peygamberle, melekle alay ediyor; ilahiyatçılardan çıt çıkmıyor. Hani haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandı?
Bendeniz o vakitler bulunduğum Türkiye gazetesinde bu melun hakkında yazılar yazmış ve şimdilerde yurtdışında kaçak olan İstanbul Cumhuriyet savcılarından Celal Kara tarafından hakkımda dava açılmıştı. (F. Gülen’e hakaretten)
İlahiyatçılarımız ve Diyanet erbabı yazının başında işaret edilen, istenmeyen durumlara düşmek istemiyorlarsa, gereğini yapsınlar; dinlerine sahip çıksınlar ve aziz dinlerine musallat olan iblisleri tespit ve ilan etsinler.
Susup ve hatta destek olup üç günlük dünya için ebediyetlerini feda etmesinler!
Yalnızca kendilerini değil onlara inanan ve peşlerinden giden kitleleri de sonsuz felakete sürüklüyorlar
.
Dünya Siyonizm’in emrinde
#İsrail#Hamas#Özgür Özel
Ağustos 28, 2024 06:292dk okuma
Paylaş
İsrail’in yaptığı soykırıma, dünya üzerinde 3-5 devlet başkanının dışında hiçbir lider sesini çıkaramıyor. Sesini çıkaranlar da utanmadan İsrail’in işlemekte olduğu vahşetin yanında yer aldıklarını söylüyorlar.
ABD’deki her iki başkan adayı da insanlıktan nasibi olamayan İsrail yönetiminin sergilemekte olduğu vahşete yardım için yarış halindeler.
Küfür tek bir millettir ölçüsüyle, tüm bu rezilliklere bir mana vermek mümkün lakin bizdeki ana muhalefet partisi Genel Başkanı Özgür Özel’in HAMAS’ı terör örgütü olarak görmesine ne demeli?
Neymiş efendim; HAMAS, bir sabah aniden İsrail’e saldırmış ve oradaki onlarca masum insanı katletmiş. Yaptığı bu eylemden dolayı da HAMAS’a terör örgütü denmeliymiş.
HAMAS, bu eylemi durup dururken mi yaptı? HAMAS’ın bu eylemi, nefsi müdafaadan da öte canhıraş bir baskındır. Zira Filistin toprakları onlarca yıldan beri, İsrail’in işgali ve zulmü altındadır.
Filistinlilerin evleri, bağ ve bahçeleri zorla ellerinden alınıyor ya öldürüyor ya da sürülüyorlar.
İsrail devleti kurulduğu günden beri dağdan gelip bağdakileri kovmakla meşgul.
Erdoğan, BM kürsüsünden İsrail devletinin Filistin topraklarını adım adım nasıl ilhak ettiğini harita üzerinden tüm dünyaya gösterdi. Topraklarının yüzde 80’i işgal edilmiş ve oralarda yaşayan halkı her türlü baskı, zulüm ve işkenceye tabii tutulmuş bir halk ne yapsındı?
Kuşatma altındaki bir kale düşünün (bizim tarihimizde de çok örnekleri vardır ve yapılan hareket kahramanlık olarak bilinir) dışarıdan tüm lojistiği kesilmiş. Günler haftalar geçiyor, içerideki insanlar açlık ve susuzluktan ölümle burun buruna geliyorlar.
İşte kuşatma altındaki bu kale halkı, bir sabah huruç (çıkış) harekâtıyla çıkıp düşmana saldırıyor.
HAMAS, durduk yerde yapmadı derken, İsrail zaten Filistin’le her an savaş halindeydi.
Bizim ülkemiz de vaktiyle işgale uğramıştı. Düşmanla savaşmak için kurulan Müdâfaa-i Hukuk Cemiyetleri neydi? Bunlar sonradan birleşip Kurtuluş Savaşı vermedi mi?
Maraş’ta, bir Müslüman kadının başörtüsünü Fransız askeri açtı diye ayaklanma başlamadı mı? Burada ise yalnızca başörtüsü değil, Müslümanların sahip oldukları her şeye saldırı vardı. Onlarca yıl süren bu saldırılar giderek artıyordu. HAMAS ne yapsındı? Tüm bu cinayetleri, zulüm ve işkenceleri oturup seyretse mi idi?
Siyonistler ve onların dünyadaki uşakları böyle düşünebilir ama Kuvayımilliye’den geldiğini iddia eden CHP Genel Başkanı’nın bu düşüncede olmasını nasıl izah edebiliriz?
Kediyi bile sıkıştırıp ona dünyayı dar edersen can havliyle aslan kesilmez mi?
Şuurunu kaybetmiş CHP bu hastalıktan bir türlü kurtulamıyor; önceki Genel Başkan da (Kılıçdaroğlu) “YPG-PYD terör örgütü değildir, bize mi saldıracak, Suriye’de ne işimiz var?” diyerek basiretsizliğini ve aymazlığını sergilemişti.
Gel de CHP’nin değişeceğine inan!
.
Özgüven eksikliği
#Özgüven#Müslüman#Fuat Sezgin Hoca
Ağustos 31, 2024 12:393dk okuma
Paylaş
Körü körüne kapıldığımız Batı hayranlığı, istikbalimizi ve insanımızı perişan etti.
Geldiğimiz şu aşağılık noktaya bakar mısınız: ‘Ne yaptıysa Batı yaptı; aydınlanmanın kaynağı Batı’dır. Tüm buluşlar Batı’nın eseridir. Rönesansı da reformu da Batı yaptı; biz bunlardan hiç birisini yapmadığımız, yapamadığımız için geri kaldık. Arap kültürünün ve İslamiyet’in doğmalarına bağlı kalıp ilerleyemedik. Batı, demokratik ve aydınlanmacı anlayışıyla hep ileri gitti. İslam ülkelerinin haline bakın; hepsi dökülüyor; hepsi Batı’ya muhtaç, Batı yardım etmese ekonomileri çöker’.
Bu ruh halinin meydana getirdiği aşağılık kompleksiyle biz hiçbir yere varamayız. Yalan üzerine bina ettiğimiz karanlık bir dünyaya kendimizi hapsetmişiz. Bu kafayla bu karanlık dehlizden çıkmanın imkân ve ihtimali yoktur.
Batı daha düne kadar at üzerindeki Türkün üzengisini (ayağını değil) öpmekle şerefyap olabiliyordu. Batı, bütün beldeleriyle zifiri karanlıktı, İslam’ın nuruyla, Müslüman bilginlerin aydınlatmasıyla Batı aydınlandı. Batı, Endülüs İslam medeniyeti ile tanışmasaydı, oradaki bilim Avrupa’ya yayılmasaydı Batı’da ne Rönesans olurdu ne de Reform.
Batı, Orta Çağ karanlığını yaşadı ve vahşi hayvan sürüleri gibi birbirlerini boğazladı. Oysa aynı Orta Çağ’da Müslümanlar medeniyetin zirvesinde olup huzur içinde yaşamaktaydı.
Ama bu durum, bizim nesillere böyle anlatılmadı; Müslümanlar da Orta Çağ’da vahşeti yaşadı biliyorlar. Bundan dolayı ısrarla söylüyoruz ki Prof. Dr. Fuat Sezgin Hoca’nın bu husustaki çok kıymetli çalışmaları ders olarak okutulmalıdır.
O şekilde gelecek nesillerimiz gerçekleri görür, duyar ve kapılmış oldukları bu aşağılık kompleksinden kurtulurlar. Neyi görürler, neyi bilirler diye sormayın.
Avrupa’nın sözde en medeni ülkesi bilinen İsviçre değil mi? Kim Milyoner Olmak İster yarışmasında sorulan bir sorunun cevabının İsviçre olması herkesi dehşete düşürmüştü. Soru şu idi: 1980’lere kadar hangi ülkede yetim, gayri meşru doğmuş, ebeveyni alkolik, ayrılmış veya fakir olan çocuklar devlet tarafından açık artırmada satılarak çiftliklerde zorla çalıştırılmıştır?’
Peki, Avrupa’nın birçok ülkesinde (Belçika, Hollanda, Fransa vb.) zencilerin zincirlere vurulmuş olarak kafeslerde hayvanlar şeklinde teşhir edildiklerini biliyor musunuz?
1960 yılında bile ABD’de zencilerle beyazlar aynı okula gidemiyor, aynı toplu taşımayı kullanamıyor, siyahi bir hasta beyaz bir doktora muayene olamıyordu.
Batı’da kadın, evet, 1850’lerde kadın insan sayılmıyordu.
Batı, bugün hangi insanı değere sahipse (bilim dahil) hepsini ama hepsini İslam’dan ve Müslümanlardan aldı.
Evet, şaka değil Batı’da daha düne kadar kadının adı bile yoktu.
Sıfır sayısını Müslüman alimler buldu; sıfırsız matematik olabilir mi? Batı’da Romen rakamları bu rakamlarla basit işlemlerin dışında hiçbir matematik problemi çözülemez. Şu anki rakamları Batı, Müslümanlardan aldı.
Batı dünyayı düz tepsi gibi bilirken ve yuvarlak olduğunu iddia eden biliminsanlarını öldürürken, İslamiyet 1400 sene öncesinden bunları açıklıyordu.
Ama dedik; bize, hakikatler ceket astarımızın içinde unutturuldu. Her şeyimizle geçmişimizden koparıldık.
Peki Batılı olabildik mi? Asla!
Doğulu kalabildik mi?
Asla!
Sahi biz kimiz?
Köklerinden koparılmış ve beyin ölümü gerçekleşmiş birer ‘hiç’iz!
Not: Yıllık iznimi kullanacağımdan yazılarıma bir süreliğine ara veriyorum; sağlıcakla kalın, en kalbi hürmetlerimle F.B.
Dünya Siyonizm’in emrinde
#İsrail#Hamas#Özgür Özel
Ağustos 28, 2024 06:292dk okuma
İsrail’in yaptığı soykırıma, dünya üzerinde 3-5 devlet başkanının dışında hiçbir lider sesini çıkaramıyor. Sesini çıkaranlar da utanmadan İsrail’in işlemekte olduğu vahşetin yanında yer aldıklarını söylüyorlar.
Haberin Devamı
ABD’deki her iki başkan adayı da insanlıktan nasibi olamayan İsrail yönetiminin sergilemekte olduğu vahşete yardım için yarış halindeler.
Küfür tek bir millettir ölçüsüyle, tüm bu rezilliklere bir mana vermek mümkün lakin bizdeki ana muhalefet partisi Genel Başkanı Özgür Özel’in HAMAS’ı terör örgütü olarak görmesine ne demeli?
Neymiş efendim; HAMAS, bir sabah aniden İsrail’e saldırmış ve oradaki onlarca masum insanı katletmiş. Yaptığı bu eylemden dolayı da HAMAS’a terör örgütü denmeliymiş.
HAMAS, bu eylemi durup dururken mi yaptı? HAMAS’ın bu eylemi, nefsi müdafaadan da öte canhıraş bir baskındır. Zira Filistin toprakları onlarca yıldan beri, İsrail’in işgali ve zulmü altındadır.
Filistinlilerin evleri, bağ ve bahçeleri zorla ellerinden alınıyor ya öldürüyor ya da sürülüyorlar.
-
İsrail devleti kurulduğu günden beri dağdan gelip bağdakileri kovmakla meşgul.
Erdoğan, BM kürsüsünden İsrail devletinin Filistin topraklarını adım adım nasıl ilhak ettiğini harita üzerinden tüm dünyaya gösterdi. Topraklarının yüzde 80’i işgal edilmiş ve oralarda yaşayan halkı her türlü baskı, zulüm ve işkenceye tabii tutulmuş bir halk ne yapsındı?
Kuşatma altındaki bir kale düşünün (bizim tarihimizde de çok örnekleri vardır ve yapılan hareket kahramanlık olarak bilinir) dışarıdan tüm lojistiği kesilmiş. Günler haftalar geçiyor, içerideki insanlar açlık ve susuzluktan ölümle burun buruna geliyorlar.
İşte kuşatma altındaki bu kale halkı, bir sabah huruç (çıkış) harekâtıyla çıkıp düşmana saldırıyor.
HAMAS, durduk yerde yapmadı derken, İsrail zaten Filistin’le her an savaş halindeydi.
Bizim ülkemiz de vaktiyle işgale uğramıştı. Düşmanla savaşmak için kurulan Müdâfaa-i Hukuk Cemiyetleri neydi? Bunlar sonradan birleşip Kurtuluş Savaşı vermedi mi?
Maraş’ta, bir Müslüman kadının başörtüsünü Fransız askeri açtı diye ayaklanma başlamadı mı? Burada ise yalnızca başörtüsü değil, Müslümanların sahip oldukları her şeye saldırı vardı. Onlarca yıl süren bu saldırılar giderek artıyordu. HAMAS ne yapsındı? Tüm bu cinayetleri, zulüm ve işkenceleri oturup seyretse mi idi?
Siyonistler ve onların dünyadaki uşakları böyle düşünebilir ama Kuvayımilliye’den geldiğini iddia eden CHP Genel Başkanı’nın bu düşüncede olmasını nasıl izah edebiliriz?
Kediyi bile sıkıştırıp ona dünyayı dar edersen can havliyle aslan kesilmez mi?
-
Şuurunu kaybetmiş CHP bu hastalıktan bir türlü kurtulamıyor; önceki Genel Başkan da (Kılıçdaroğlu) “YPG-PYD terör örgütü değildir, bize mi saldıracak, Suriye’de ne işimiz var?” diyerek basiretsizliğini ve aymazlığını sergilemişti.
Gel de CHP’nin değişeceğine inan
.
.Ah şu ilahiyatçılar
#İlahiyatçılar#Celal Kara#Ahmet Hamdi Tanpınar
Ağustos 26, 2024 06:293dk okuma
KAFALARI bulandırmamak için baştan şu tespiti yapalım; insanların en iyileri ve hayırlıları, onları ebedi mutluluğa eriştirecek yol ve yöntemleri gösteren peygamberlerdir (selam ve en iyi dualar onların üzerine olsun) ve onların varisleri olan gerçek din âlimleridir.
Her şey zıddıyla kaim olduğuna göre, insanların en şerli olanları, en kötüleri de dini dünya menfaati için kullanan, insanları saptıran ve onların ebedi felaketlerine sebep olan kötü din adamlarıdır.
Burada iki hususa dikkatinizi çekmek isterim: Birincisi, bahse konu olan bu denli kötü din adamları, cehennem ehlinin köpekleri olacaktır (Hadis-i Şerif).
İkincisi de kıyamet bu denli kötü din adamları yüzünden kopacaktır (Dünya bile bu soysuzların alçaklıklarına daha fazla tahammül edemeyecektir!).
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ifade ettiği gibi dini ve din eğitimini ihmal ederek münevver (Doğu ile Batı’yı bilen, din ilimlerinde mütehassıs, pozitif bilimlere aşina, pedagojik eğitimli) din adamı yetiştirmedik; cami kürsüleri cahil cühelanın elinde kaldı. Halkımızı bunların eline teslim ettik. Camiye giden cahil oldu, gitmeyen köksüz kaldı.
Vaktiyle Süleymaniye Camii’nin mihrabı imamsız kalmasın diye bekçiyi oraya imam olarak tayin ettiler. Din ve iman konusunda samyeli estirilen ülkemizde yetkin din adamı kalmamıştı.
Gerçek manada dinini bilen olmadı, olamadı. (Lisedeki fizik hocam (Fazıl Tezey) “Cuma namazı için camiye gittim. İmam hutbede ‘Birileri Ay’a gittiğini iddia ediyor. Ay, Allah’ın nurudur, oraya ayak basılır mı? İnsan yanar kavrulur. Yalan söylüyorlar’ deyince hemen pabuçlarımı aldım ve camiden çıktım. Gidiş o gidiş, bir daha bu imamların arkasında namaz kılmadım” demişti.)
Hâlbuki o imam, astronomi okumuş olsaydı böyle mi diyecekti? O kapkara cehalet içindeki sözde imam, dinini ve Rabb’ini ne kadar anlayıp bilecekti? Zira yaradanı en iyi anlayabilenler âlimlerdir. Dinde en üstün rütbe ilim rütbesidir. (Hadis-i Şerif)
Sonuç itibarıyla dinden bihaber nesiller eliyle onlarca yıl geçirdik. Dinini bilmeyen şeytanın maskarası olur; nitekim oldu da.
F. Gülen diye bir iblis geldi; bütün bir toplumu, sözde din-diyanet diyerek zehirledi.
İnsanımız dinini, gerçek manada bilmiş olsaydı, mahut iblis böylesine at oynatabilir miydi? Bu pisliğin sadece şu cümlesi, onun ne menem bir iblis olduğunu gözler önüne seriyor ama bunca ilahiyatçı ve bünyesinde yüzbinleri barındıran Diyanet camiasından tek ses çıkmadı. Hadi halkımız cahildi, dinini-diyaneti gerektiği gibi bilmiyordu; tv ekranlarında mangalda kül bırakmayan prof. payeli ilahiyatçılarımız neden sustu?
Neredeydiler?
Adam bu cümlesi ile ilahlığını ilan ediyor, küfrün-imansızlığın zifiri karanlığına gömülüyor: ‘Cebrail gelse, falan yere oy verin dese, kovarım!’ Cebrail Aleyhisselam meleklerin ulularındandır ve Allahüteala ile seçilmiş kulları olan peygamberler arasında elçilik görevi yapar; vahiy (ayet) getirir. Bu bakımdan Namus-ı ekberdir (Diğer meleklerin bilmediği vahyin sırlarına sahiptir).
Bu ulu meleği Allahüteala kimlere gönderiyor? Peygamberlere gönderiyor. Bana gelse diyerek kendisini önce peygamber ilan ediyor; onu kovardım diyerek de ilahlığını ilan ediyor. Öyle ya hangi peygamber, bu meleğe karşı böyle tavır takınabilir?
Dinle, Allahüteala ile peygamberle, melekle alay ediyor; ilahiyatçılardan çıt çıkmıyor. Hani haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandı?
Bendeniz o vakitler bulunduğum Türkiye gazetesinde bu melun hakkında yazılar yazmış ve şimdilerde yurtdışında kaçak olan İstanbul Cumhuriyet savcılarından Celal Kara tarafından hakkımda dava açılmıştı. (F. Gülen’e hakaretten)
İlahiyatçılarımız ve Diyanet erbabı yazının başında işaret edilen, istenmeyen durumlara düşmek istemiyorlarsa, gereğini yapsınlar; dinlerine sahip çıksınlar ve aziz dinlerine musallat olan iblisleri tespit ve ilan etsinler.
Susup ve hatta destek olup üç günlük dünya için ebediyetlerini feda etmesinler!
Yalnızca kendilerini değil onlara inanan ve peşlerinden giden kitleleri de sonsuz felakete sürüklüyorlar
.
Dünya Siyonizm’in emrinde
#İsrail#Hamas#Özgür Özel
Ağustos 28, 2024 06:292dk okuma
İsrail’in yaptığı soykırıma, dünya üzerinde 3-5 devlet başkanının dışında hiçbir lider sesini çıkaramıyor. Sesini çıkaranlar da utanmadan İsrail’in işlemekte olduğu vahşetin yanında yer aldıklarını söylüyorlar.
ABD’deki her iki başkan adayı da insanlıktan nasibi olamayan İsrail yönetiminin sergilemekte olduğu vahşete yardım için yarış halindeler.
Küfür tek bir millettir ölçüsüyle, tüm bu rezilliklere bir mana vermek mümkün lakin bizdeki ana muhalefet partisi Genel Başkanı Özgür Özel’in HAMAS’ı terör örgütü olarak görmesine ne demeli?
Neymiş efendim; HAMAS, bir sabah aniden İsrail’e saldırmış ve oradaki onlarca masum insanı katletmiş. Yaptığı bu eylemden dolayı da HAMAS’a terör örgütü denmeliymiş.
HAMAS, bu eylemi durup dururken mi yaptı? HAMAS’ın bu eylemi, nefsi müdafaadan da öte canhıraş bir baskındır. Zira Filistin toprakları onlarca yıldan beri, İsrail’in işgali ve zulmü altındadır.
Filistinlilerin evleri, bağ ve bahçeleri zorla ellerinden alınıyor ya öldürüyor ya da sürülüyorlar.
Erdoğan, BM kürsüsünden İsrail devletinin Filistin topraklarını adım adım nasıl ilhak ettiğini harita üzerinden tüm dünyaya gösterdi. Topraklarının yüzde 80’i işgal edilmiş ve oralarda yaşayan halkı her türlü baskı, zulüm ve işkenceye tabii tutulmuş bir halk ne yapsındı?
Kuşatma altındaki bir kale düşünün (bizim tarihimizde de çok örnekleri vardır ve yapılan hareket kahramanlık olarak bilinir) dışarıdan tüm lojistiği kesilmiş. Günler haftalar geçiyor, içerideki insanlar açlık ve susuzluktan ölümle burun buruna geliyorlar.
İşte kuşatma altındaki bu kale halkı, bir sabah huruç (çıkış) harekâtıyla çıkıp düşmana saldırıyor.
HAMAS, durduk yerde yapmadı derken, İsrail zaten Filistin’le her an savaş halindeydi.
Bizim ülkemiz de vaktiyle işgale uğramıştı. Düşmanla savaşmak için kurulan Müdâfaa-i Hukuk Cemiyetleri neydi? Bunlar sonradan birleşip Kurtuluş Savaşı vermedi mi?
Maraş’ta, bir Müslüman kadının başörtüsünü Fransız askeri açtı diye ayaklanma başlamadı mı? Burada ise yalnızca başörtüsü değil, Müslümanların sahip oldukları her şeye saldırı vardı. Onlarca yıl süren bu saldırılar giderek artıyordu. HAMAS ne yapsındı? Tüm bu cinayetleri, zulüm ve işkenceleri oturup seyretse mi idi?
Siyonistler ve onların dünyadaki uşakları böyle düşünebilir ama Kuvayımilliye’den geldiğini iddia eden CHP Genel Başkanı’nın bu düşüncede olmasını nasıl izah edebiliriz?
Kediyi bile sıkıştırıp ona dünyayı dar edersen can havliyle aslan kesilmez mi?
Şuurunu kaybetmiş CHP bu hastalıktan bir türlü kurtulamıyor; önceki Genel Başkan da (Kılıçdaroğlu) “YPG-PYD terör örgütü değildir, bize mi saldıracak, Suriye’de ne işimiz var?” diyerek basiretsizliğini ve aymazlığını sergilemişti.
Gel de CHP’nin değişeceğine inan!
Özgüven eksikliği
#Özgüven#Müslüman#Fuat Sezgin Hoca
Ağustos 31, 2024 12:393dk okuma
Körü körüne kapıldığımız Batı hayranlığı, istikbalimizi ve insanımızı perişan etti.
Geldiğimiz şu aşağılık noktaya bakar mısınız: ‘Ne yaptıysa Batı yaptı; aydınlanmanın kaynağı Batı’dır. Tüm buluşlar Batı’nın eseridir. Rönesansı da reformu da Batı yaptı; biz bunlardan hiç birisini yapmadığımız, yapamadığımız için geri kaldık. Arap kültürünün ve İslamiyet’in doğmalarına bağlı kalıp ilerleyemedik. Batı, demokratik ve aydınlanmacı anlayışıyla hep ileri gitti. İslam ülkelerinin haline bakın; hepsi dökülüyor; hepsi Batı’ya muhtaç, Batı yardım etmese ekonomileri çöker’.
Bu ruh halinin meydana getirdiği aşağılık kompleksiyle biz hiçbir yere varamayız. Yalan üzerine bina ettiğimiz karanlık bir dünyaya kendimizi hapsetmişiz. Bu kafayla bu karanlık dehlizden çıkmanın imkân ve ihtimali yoktur.
Batı daha düne kadar at üzerindeki Türkün üzengisini (ayağını değil) öpmekle şerefyap olabiliyordu. Batı, bütün beldeleriyle zifiri karanlıktı, İslam’ın nuruyla, Müslüman bilginlerin aydınlatmasıyla Batı aydınlandı. Batı, Endülüs İslam medeniyeti ile tanışmasaydı, oradaki bilim Avrupa’ya yayılmasaydı Batı’da ne Rönesans olurdu ne de Reform.
Batı, Orta Çağ karanlığını yaşadı ve vahşi hayvan sürüleri gibi birbirlerini boğazladı. Oysa aynı Orta Çağ’da Müslümanlar medeniyetin zirvesinde olup huzur içinde yaşamaktaydı.
Ama bu durum, bizim nesillere böyle anlatılmadı; Müslümanlar da Orta Çağ’da vahşeti yaşadı biliyorlar. Bundan dolayı ısrarla söylüyoruz ki Prof. Dr. Fuat Sezgin Hoca’nın bu husustaki çok kıymetli çalışmaları ders olarak okutulmalıdır.
O şekilde gelecek nesillerimiz gerçekleri görür, duyar ve kapılmış oldukları bu aşağılık kompleksinden kurtulurlar. Neyi görürler, neyi bilirler diye sormayın.
Avrupa’nın sözde en medeni ülkesi bilinen İsviçre değil mi? Kim Milyoner Olmak İster yarışmasında sorulan bir sorunun cevabının İsviçre olması herkesi dehşete düşürmüştü. Soru şu idi: 1980’lere kadar hangi ülkede yetim, gayri meşru doğmuş, ebeveyni alkolik, ayrılmış veya fakir olan çocuklar devlet tarafından açık artırmada satılarak çiftliklerde zorla çalıştırılmıştır?’
Peki, Avrupa’nın birçok ülkesinde (Belçika, Hollanda, Fransa vb.) zencilerin zincirlere vurulmuş olarak kafeslerde hayvanlar şeklinde teşhir edildiklerini biliyor musunuz?
1960 yılında bile ABD’de zencilerle beyazlar aynı okula gidemiyor, aynı toplu taşımayı kullanamıyor, siyahi bir hasta beyaz bir doktora muayene olamıyordu.
Batı’da kadın, evet, 1850’lerde kadın insan sayılmıyordu.
Batı, bugün hangi insanı değere sahipse (bilim dahil) hepsini ama hepsini İslam’dan ve Müslümanlardan aldı.
Evet, şaka değil Batı’da daha düne kadar kadının adı bile yoktu.
Sıfır sayısını Müslüman alimler buldu; sıfırsız matematik olabilir mi? Batı’da Romen rakamları bu rakamlarla basit işlemlerin dışında hiçbir matematik problemi çözülemez. Şu anki rakamları Batı, Müslümanlardan aldı.
Batı dünyayı düz tepsi gibi bilirken ve yuvarlak olduğunu iddia eden biliminsanlarını öldürürken, İslamiyet 1400 sene öncesinden bunları açıklıyordu.
Ama dedik; bize, hakikatler ceket astarımızın içinde unutturuldu. Her şeyimizle geçmişimizden koparıldık.
Peki Batılı olabildik mi? Asla!
Doğulu kalabildik mi?
Asla!
Sahi biz kimiz?
Köklerinden koparılmış ve beyin ölümü gerçekleşmiş birer ‘hiç’iz!
Not: Yıllık iznimi kullanacağımdan yazılarıma bir süreliğine ara veriyorum; sağlıcakla kalın, en kalbi hürmetlerimle F.B.
Özgüven eksikliği
#Özgüven#Müslüman#Fuat Sezgin Hoca
Ağustos 31, 2024 12:393dk okuma
Paylaş
Körü körüne kapıldığımız Batı hayranlığı, istikbalimizi ve insanımızı perişan etti.
Geldiğimiz şu aşağılık noktaya bakar mısınız: ‘Ne yaptıysa Batı yaptı; aydınlanmanın kaynağı Batı’dır. Tüm buluşlar Batı’nın eseridir. Rönesansı da reformu da Batı yaptı; biz bunlardan hiç birisini yapmadığımız, yapamadığımız için geri kaldık. Arap kültürünün ve İslamiyet’in doğmalarına bağlı kalıp ilerleyemedik. Batı, demokratik ve aydınlanmacı anlayışıyla hep ileri gitti. İslam ülkelerinin haline bakın; hepsi dökülüyor; hepsi Batı’ya muhtaç, Batı yardım etmese ekonomileri çöker’.
Bu ruh halinin meydana getirdiği aşağılık kompleksiyle biz hiçbir yere varamayız. Yalan üzerine bina ettiğimiz karanlık bir dünyaya kendimizi hapsetmişiz. Bu kafayla bu karanlık dehlizden çıkmanın imkân ve ihtimali yoktur.
Batı daha düne kadar at üzerindeki Türkün üzengisini (ayağını değil) öpmekle şerefyap olabiliyordu. Batı, bütün beldeleriyle zifiri karanlıktı, İslam’ın nuruyla, Müslüman bilginlerin aydınlatmasıyla Batı aydınlandı. Batı, Endülüs İslam medeniyeti ile tanışmasaydı, oradaki bilim Avrupa’ya yayılmasaydı Batı’da ne Rönesans olurdu ne de Reform.
Batı, Orta Çağ karanlığını yaşadı ve vahşi hayvan sürüleri gibi birbirlerini boğazladı. Oysa aynı Orta Çağ’da Müslümanlar medeniyetin zirvesinde olup huzur içinde yaşamaktaydı.
Ama bu durum, bizim nesillere böyle anlatılmadı; Müslümanlar da Orta Çağ’da vahşeti yaşadı biliyorlar. Bundan dolayı ısrarla söylüyoruz ki Prof. Dr. Fuat Sezgin Hoca’nın bu husustaki çok kıymetli çalışmaları ders olarak okutulmalıdır.
O şekilde gelecek nesillerimiz gerçekleri görür, duyar ve kapılmış oldukları bu aşağılık kompleksinden kurtulurlar. Neyi görürler, neyi bilirler diye sormayın.
Avrupa’nın sözde en medeni ülkesi bilinen İsviçre değil mi? Kim Milyoner Olmak İster yarışmasında sorulan bir sorunun cevabının İsviçre olması herkesi dehşete düşürmüştü. Soru şu idi: 1980’lere kadar hangi ülkede yetim, gayri meşru doğmuş, ebeveyni alkolik, ayrılmış veya fakir olan çocuklar devlet tarafından açık artırmada satılarak çiftliklerde zorla çalıştırılmıştır?’
Peki, Avrupa’nın birçok ülkesinde (Belçika, Hollanda, Fransa vb.) zencilerin zincirlere vurulmuş olarak kafeslerde hayvanlar şeklinde teşhir edildiklerini biliyor musunuz?
1960 yılında bile ABD’de zencilerle beyazlar aynı okula gidemiyor, aynı toplu taşımayı kullanamıyor, siyahi bir hasta beyaz bir doktora muayene olamıyordu.
Batı’da kadın, evet, 1850’lerde kadın insan sayılmıyordu.
Batı, bugün hangi insanı değere sahipse (bilim dahil) hepsini ama hepsini İslam’dan ve Müslümanlardan aldı.
Evet, şaka değil Batı’da daha düne kadar kadının adı bile yoktu.
Sıfır sayısını Müslüman alimler buldu; sıfırsız matematik olabilir mi? Batı’da Romen rakamları bu rakamlarla basit işlemlerin dışında hiçbir matematik problemi çözülemez. Şu anki rakamları Batı, Müslümanlardan aldı.
Batı dünyayı düz tepsi gibi bilirken ve yuvarlak olduğunu iddia eden biliminsanlarını öldürürken, İslamiyet 1400 sene öncesinden bunları açıklıyordu.
Ama dedik; bize, hakikatler ceket astarımızın içinde unutturuldu. Her şeyimizle geçmişimizden koparıldık.
Peki Batılı olabildik mi? Asla!
Doğulu kalabildik mi?
Asla!
Sahi biz kimiz?
Köklerinden koparılmış ve beyin ölümü gerçekleşmiş birer ‘hiç’iz!
Not: Yıllık iznimi kullanacağımdan yazılarıma bir süreliğine ara veriyorum; sağlıcakla kalın, en kalbi hürmetlerimle F.B.
.Fuat Bol
Enerji, teknoloji ve milli güvenlik (1)
#Enerji#Teknoloji#Milli Güvenlik
Ekim 02, 2024 06:302dk okuma
Ateş bulunduğunda ısınma, aydınlanma ve pişirmenin temel unsuru oldu.
Önceleri odunla başlayan enerji hammadde kaynağı zaman içinde zenginleşti; kömür ve fosil yataklar eklendi.
Bilahare mumla aydınlanan insanoğlu odun ve kömürle ısındı; çok sonraları ise buharla sanayi devrimini gerçekleştirdi. Ne kadar çok kaynaktan ne kadar çok yoğun ölçüde enerjiye ulaştıysa o denli makineleşti ve ilerledi.
İlk otomobil elektrikli olmasına rağmen, elektriğin o dönem şebeke yokluğu nedeniyle iletilememesi ve depolanamaması, petrol kaynaklarının keşfi ile fosil yakıtlara yönelindi.
Henry Ford’un seri üretime geçişi ile otomobil, daha sonraki dönemde ticari havacılıkla birlikte petrol vazgeçilmez hale geldi. Enerjinin insanoğlunun hayatına kılcal damarlara kadar vazgeçilmez şekilde sızması durmadı; önce transistörlü, tüplü radyo derken, elektrikle çalışan televizyon, ocak, küçük ev aletleri, çamaşır-bulaşık makinesi, fırın, müzik seti evlerimizi mum ve fitilli lamba kullanımından ciddi bir enerji tüketim yerine dönüştürdü.
Gelişme durdu mu?
Hayır!
Önce masaüstü bilgisayar, cep telefonu, tablet yeni enerji tüketicileri olarak hayatımıza eklendi.
Bugün, yaklaşık son on beş yıldır da giderek ivme kazanan elektrikli otomobiller sahnede yerini aldı. Düşünün ki düne kadar bir hane günde birkaç kilovat ile ihtiyaçlarını karşılarken, evinde aracını şarj edecek ihtiyaç sahibi ile günlük talep 25 kilovat ve ötesine geçti.
Diğer yandan da dünya gündeminde küresel ısınma ve iklim değişikliğinin dayattığı önlem çabaları, artan enerji talebinin yerinde ve su, rüzgâr ile güneş gibi yenilenebilir kaynaklardan karşılanma gereğini ortaya koydu.
Enerji alanında ‘Büyük dönüşüm’ yeni başladı derken, değişim aracı olan paranın da dijital varlıklara evrilmesi, kripto para (bitcoin vb.) üretimi için yüksek enerji ihtiyacı bir gerçek olarak karşımıza çıktı.
Peki, enerji talebinin sınırına geldik mi?
Hayır...
Bill Gates, Steve Jobs gibi isimlerle eş değer konumdaki akademisyen ve iş insanı Eric Schmidt yapay zekâ nedeniyle ABD’yi doğacak talebin ülke içinde karşılanamayacağı noktasında kesin açıklamalarla uyardılar.
Kısaca; elektrikli otomobiller, kripto varlık üretimi, yapay zekâ ve buna dayalı otomasyon ve robotik hayat, e-ticaretve inter-net, veri merkezleri, uydu ve mobil haberleşme alt yapıları önümüzdeki dönemde enerji ihtiyacını, dün hayal edilemeyecek oranda artıracak.
Enerjide bu büyük talep patlaması ve dönüşüm, Türkiye için ne gibi fırsatlar ve riskler getirecek? Üzerinde planlı ve kararlı şekildi durmamız, birçok açından ‘beka sorunu’ olarak bakarak hazır olmamız gereken bir alandır.
.Fuat Bol
Enerji, teknoloji ve milli güvenlik (2)
#Bab-I Ali Toplantıları#Taner Yıldız#Enerji
Ekim 05, 2024 06:303dk okuma
Bab-ı Ali Toplantıları’nda 2011’de yaptığı konuşmada dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız; “Enerji fiyatlaması en zor konulardan biridir. Devlet piyasa belirleyici olarak davranırsa enerji fiyatı vatandaş – tüketici lehine uygun hale getirilebilir ancak bu kez de enerji üreticisi – dağıtıcısı kar edemez, dağıtım şebekesini yenileyemez, geliştiremez ve üretim için yatırım yapmaz. Bu bir girdap durumdur. Bu iki konuyu dengede tutmak büyük maharetli bir akrobasidir” demişti.
Dönemin Bakanı Yıldız’ın özetle aktardığım ifadesi enerjinin bir ülkenin büyümesindeki hayati önemi ve gerekliliği ancak fiyatıyla da vatandaş – devlet ilişkisindeki kritik yerini anlatmaktaydı.
Enerjinin ikinci önemi daha üst seviyededir; milli bütçe açısından en büyük ‘gedik’ açıcıdır. Türkiye, enerjide giderek azalması için yoğunlaşan çabalara rağmen hala net ithalatçı konumdadır. Milli bütçede cari açığın en önemli yüzdesine enerjide dışa bağımlılık ve ithalat neden olmaktadır. Karadeniz ve Akdeniz’de, Güney Doğu’da artan arama çalışmaları, bu amaçla devreye sokulan sismik sondaj gemileri, Kıbrıs açıklarında ortaya çıkan uluslararası tartışmalarla konu devletin gündemindeki yer ve önemini azaltmamıştır. Bazı kesimler bu teşebbüslere, ortaya çıkan sonuçlara köklerindeki art bakış nedeniyle alaycı, küçümseyici yaklaşsalar dahi, olumlu gelişmeler devam etmektedir. Akkuyu nükleer santralının devreye girecek olması, yenilenebilir enerjide son yıllarda artan kapasite, enerjide dönüşümün her tür binaya, kent dışında köye, kırsala dahi yansımaya başlaması, ilerde Türkiye’nin bu alanda rahat nefes alabileceğinin müjdecisi olan göstergelerdir.
15 Saniyede e-Faturanızı Kesin! Şimdi 1000 Kontör Hediyeli!
Logo İşbaşı
Güncelleme, Yedekleme Maliyetlerinden Kurtulun
DİA Yazılım
by Taboola
Enerjide dönüşümle azami sayıda yapının şebekeden bağımsız kendine yeterli hale gelebilmesi, yenilenebilir kaynaklar ve nükleerden karşılanan enerji kapasitesinin, artışı durdurulacak ve mümkünse de zamanla sıfırlanacak enerji ithalatı ile milli bütçede açığın yılda ortalama 40 milyar dolar azalması anlamına gelecektir.
Daha da önemlisi ithalatın yol açtığı ‘dışa bağımlılık’, tıpkı İHA veya geniş anlamda savunma sanayisinde olduğu gibi azaltılıp sıfırlandıkça Türkiye’nin muktedir, hükümran, iddialı ülke olma iddiası, New York’ta Birleşmiş Milletler binasının tam karşısına dört başı mamur Türkevi’ni dikip, Ermenistan Başbakanı’nı o binada kabul etmekten bile daha anlamlı, etkili sonuçlar doğuracaktır.
Gerçek ve tam bağımsızlık için enerjide sürdürülebilir ve kendine yeterli olmak Türkiye Yüzyılı’nın temel stratejik hedefi olarak değerlidir.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın enerjiye de savunma sanayisi kadar önem verdiğini görüyoruz. TOGG ve peşi sıra Çin menşeili BYD, muhtemelen Cherry, MG, Habaş Grubu’nun girişimi, Düzce’de Volta, Ziraat Bankası’nın ortak olduğu elektrikli traktör projesi gibi birçok elektrikli araç üreticisinin yatırımı, fosil yakıt bağımlılığını azaltacak adımlardır. Erdoğan’ın mevcut Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar, Sanayii ve Teknoloji Bakanı Fatih Kacır çok genç yaşlarında müktesebatlarının doluluğu ile bu büyük sorumluluğu taşımaktadırlar.
Bir önceki Bakan Fatih Dönmez ‘Enerji hayattır’ demişti. Doğru, fiyatı ile herkesi ve üretimi etkileyen, ithalatı ile milli bütçeyi sarsan, yokluğu ile de milli güvenlik sorunu tetikleyebilecek bir konu olan enerji hayattır. Enerji yoksa hastanede ameliyat, okulda eğitim, fabrikada üretim olmaz, evde aş pişmez...
Ve Türkiye son 22 yılda altyapı ve üstyapıda eriştiği düzeyi katma değerli teknolojik ürün ile taçlandıracağı, yapay zekâya entegre bakışı da geliştireceği için sadece bugünkü ihtiyacın değil yarınkinin de karşılanacağı bir düzeni kurmak zorundadır.
Ulaşım, sağlık, turizm alanında gelinen üst seviye teknoloji ve enerjide de gelecek ve ‘beka sorunu’ potansiyelinden dolayı eksiksiz düşünülmelidir.
.Fuat Bol
Enerji, teknoloji ve milli güvenlik (3)
#TOGG#Ekrem İmamoğlu#İspark
ENERJİDE yarının en önemli parçası artık elektrikli otomobillerdir. Uzun süredir TOGG kullanıcısı olarak ‘şarj’ stresi konusunda da bir nevi uzmanlaştım.
Türkiye’de elektrikli araç şarj işletmeciliği EPDK tarafından ilgili bütün kamu ve özel kuruluşları ile E Mobilite Derneği’nin de görüşleri alınarak adeta ‘nakış’ gibi işlendi. 2022 yılında tartışmasız, şeffaf bir süreç ile dünyadaki ilk lisanslı işletmeciler ortaya çıktı. Bugün lisansı geçerli 170 şarj ağı işletmecisi yaklaşık 25 bin şarj ünitesinde, şimdilik yaklaşık 140 bin elektrikli araca hizmet veriyor.
TOGG’un piyasaya çıkışından önce yine Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Milli Teknoloji Genel Müdürlüğü eliyle ülkemizde 1572 hızlı şarj ünitesinin kurulmasını programladı. Bütün ülkeyi kapsayan bu büyük projenin ihalesi öncesinde kamu yetkilileri ilgili olabilecek kuruluşları davet ederek 3 kere toplantı yaptılar, talepleri aldılar, düzeltmelerle 46 ayrı ihaleyi aynı anda yapabilmeyi kurguladılar. Bu ihale herhangi bir tartışma olmadan başarıyla sonuçlandı.
Geçtiğimiz ayın başında Türkiye’nin en büyük kenti, gerçek bir dünya megapolü olan İstanbul’da ise ‘tartışmalar’ ve ‘iptal’ doğuran bir ihale denemesi kamuoyuna mal oldu.
Elektrikli otomobil kullanıcısı olarak yaşadığım İstanbul’da ‘şarj stresi’ çekmeyeceğim güne erişmek için bir an önce kenti yaygın bir şarj ağına kavuşmasını kalben isterim.
Türkiye Belediyeler Birliği ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu’na bağlı İspark (Genel Müdürle ilgili Fetö mensubiyeti iddiaları da bulunmaktadır ) şartnamesinin ‘özel çaba’ ile düzenlenmiş maddeleriyle 170 lisanslı şarj ağı işletmecisinden sadece 1’inin girebileceği iddia edilen bir ihaleyi açıkladı. Neyse ki tepkiler sonrasında mizahi bir şekilde ‘sadece 1 katılımcıya indirgemek için’ konulan maddeyi gerekçe göstererek ihaleyi iptal ettiler.
Türkiye, büyük enerji dönüşümünü ıskalamamak için elektrikli araç şarj altyapılarının geliştirilmesi ve işletilmesi konusunu ‘menfaat gruplarının’ eline bırakmamalıdır. Konu Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ve EPDK ve sektörün kurumlarının ortak aklı ile ‘çerçeve şartname’ düzenlenmesi ile her tür tekelleştirme ve gayri – milli teslimiyet ihtimallerini yok eden şekilde ilerletilmelidir.
İstanbul’da esnafa rakip olarak hamburger satmakla da meşgul olan Belediye, ya İspark’ını lisanslı şarj ağı işletmecisi yapmalı veya aynı Milli Teknoloji Genel Müdürlüğü tarafından yapılan ihalede olduğu gibi, elindeki yerleri bölge veya noktalara göre bölmeli, 170 lisanslı şarj ağı işletmecisinden en geniş katılımla İstanbul’da en fazla sayıda şarj ünitesinin kurulmasını sağlamalıdır.
Oldu-bitti ve adrese teslim kurgulanan bir süreç ile adresin kim olduğu belli olabilir de yarın bunun kim olacağı belli değildir. Ne demek istiyoruz? ‘Büyük’ oyuncu sayılan veya sanılanlar esasında çoğunluk hissesi Türk sermayesine ait olmayan şirketlerdir.
Ve hisselerin el değiştirmesi ile İstanbul’un önemli noktalarındaki otopark binaları veya caddelerinde kurulacak şarj ünitelerinin yönetimi kime geçecektir?
Enerji teknolojik bir konu olarak artık milli güvenlik kavramına dahil edilmesi gereken özelliktedir. Lübnan’da geçtiğimiz günlerde meydana gelen dijital saldırı göz açıcı olmalıdır. İspark, milli güvenliği yakından ilgilendiren bir konuda bilinçsizce yaptığı ve yapacağı bu ve benzer işlemle ülkemizin güvenlik geleceğine de baştan ipotek koyacaktır.
Ciddiyetten ve yetersiz hazırlıktan uzak, kasıtlı ve kurgulu bir davranışın sorumluluğu çok büyük olacaktır.
Bunu bile bile, oldu bitti ile aynı sonucu denemek ahmaklık olmayacak mıdır?
.Fuat Bol
Enerji, teknoloji ve milli güvenlik (4)
#TOGG#İspark#Türkiye Yüzyılı
Ekim 09, 2024 06:292dk okuma
ELEKTRİKLİ otomobillerde Türkiye’yi küresel üretim üslerinden biri haline çevirmek için hükümetin kararlılığı net şekilde görülmektedir.
TOGG’un ve diğer yerli üreticilerin ardından bu kadar önemli Çin kökenli şirket fabrika kurmaktadır.
Elektrikli araç şarj istasyonlarında, ünitelerin kurulum yapılabileceği yerlerin sahiplerinin ‘fırsatçı, aşırı talepkâr olması’, enerji altyapısı (trafo kapasitesi) ve enerji hattı (kablo) maliyetlerinin yüksekliği yeteri kadar şarj ağı işletmecisine, yatırımcısına rağmen yaygınlaşmanın hızını kesmektedir.
İstanbul’daki son İspark ihalesindeki ‘kurgu’, ‘kasıt iddiası’ ve ‘tuhaflık’ da ayrı bir risktir.
En fazla 3 yılı bulacak yakın dönemde ülkemizde üretilecek elektrikli otomobiller, fiyatlama olarak da erişilebilir, seçenek zengini hale geldiğinde şarj ağının da aynı oranda hazır olması gereklidir. Yoksa, ağ dışında kişilerin evine yapacağı altyapı yatırımları ile konu kökten çözülmeyecektir.
Haberin Devamı
15 Saniyede e-Faturanızı Kesin! Şimdi 1000 Kontör Hediyeli!
Şarj ağı ve bu konuyla ilgili mümkün olabilecek çok sayıda şirketin varlığı, gelişmesi Türkiye’de konunun birçok açıdan sağlıklı oluşması için şarttır.
Çeşitli açılardan ele alalım:
1 Enerji dağıtım lisansı da olan şirket gruplarına bağlı şarj ağı işletmecilerine ‘tekel’ oluşturulması büyük sorundur. Bu şirketlerin çoğu yabancıların elindedir. Ve ayrıca suni taleplerle yapacakları trafo yatırımıyla da kamu zararı oluşturabileceklerdir.
2 Tekelleşme oluştuğunda yerli ve yenilenebilir enerji ile ‘ithalatı’ sıfırladık, cari açığı kapattık diye sevinirken, kâr transferi ile milli ekonomiye başka bir zarar doğacaktır.
3 Tüketici az seçenek ile fiyat tercihinde daralacak, hükümet ile elektrikli araç kullanıcısı rekabet yokluğu nedeniyle sıkça karşı karşıya gelecektir.
Gerekçeleri arttırabiliriz.
Türkiye, enerji dönüşümünde milli ekonomi açısından doğacak faydalar için hassastır.
Şarj ünitelerinin internete bağlı, gerekirse güvenlik kamerası ile donatılmış hali de binalarımıza ve caddelerimize yerleştireceklerimizin birer ‘erişilebilir’ aparat olduğunu da unutmamamız gerektirmektedir.
Kimin ne yaptığını devletin eksiksiz bilmesi, önceden onaylaması ve herkesin binalarımızda, caddelerimizde ‘at oynatmaması’ şarttır.
Bugünlerde hükümet gündeminde olan ‘Siber Güvenlik Teşkilatının’ kuruluşu sonrasında ilk el atması gereken bir konu budur.
Enerjide dönüşüm milli geleceğin temellerindendir. Şaibeli kişilerce yönetilen kuruluşlarca yapılan adrese teslim ihalelere teslim edilmemelidir.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın Türkiye Yüzyılı turizmde, sağlıkta, savunma sanayiinde küresel iddiası olan, enerjide dönüşümü tamamlamış ve yerli kaynaklardan, kendine yeterli, teknolojide en ileri e-mobilite araçlarını üreten ve küresel pazarlarda rekabet eden bir ülke olmaktır.
Bunların oluşması için İspark yanlışı ve inadı gibi yaklaşımların ilgili Bakanlıklar ve EPDK eliyle düzeltilmesi şarttır.
Bu yanlışlar Türkiye Yüzyılı’na kasıtlı darbedir.
Enerji, teknoloji ve milli güvenlik (5)
#Enerji#Teknoloji#Milli Güvenlik
Ekim 12, 2024 06:292dk okuma
ENERJİ konusunu bir kez de kent ulaşımı ile ilişkilendirerek ele almakta yarar olacaktır.
Felaket senaryosu ile zihin açarsak, tarihte kalmış bir örneği hatırlatalım;
1980’lere kadar İstanbul’da İETT’nin araç filosunda ‘boynuzlu’ denilen elektrikli troleybüsler çalışırdı. Havada döşeli elektrik hattından enerji çeker ve ilerlerdi. Boynuzun hattan çıkması veya elektrik kesintisinde sorun olur, ulaşım aksardı.
Bu örnek ile kentin yerel yönetiminin yani İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin o yıllarda dahi elektrikli araç ile faaliyet gösterdiğini anlatmak istedim.
Diğer yandan yarın taksilerin de tamamen elektrikli araca dönüşeceği artık kaçınılmaz bir gerçek.
İstanbul’da birçok ilçenin gece ve gündüz nüfusu büyük değişim gösteriyor. Bu ilçelerde elektrik dağıtım şirketlerinin trafo merkezleri günün önemli zaman diliminde ‘atıl’ duruyor.
Kaynak israfı ile elektrikli araç sayısının artışı ve yeni trafo yatırımlarından ziyade bu atıl kapasitelerin EPDK veya Bakanlık tarafından tespit edilerek öncelikle değerlendirilmesi milli bir sorumluluktur.
Yarın taksilerin bekleme noktaları (zaten mobil uygulamalar birçok yeni davranış geliştirmektedir) ve durakları da yeniden konumlandırılacaktır.
Kısacası enerjinin geleceğinde kentlerin yönü nereye gidecektir sorusu analiz edilmeden yapılacak yatırımlar ‘yanlış’ olabilecektir.
Geçen İspark ihalesindeki kasıt kokan tuhaflık uyarıcı olmalıdır.
Konu ilgili bakanlıklar ve yerel yönetimler ile ana eylem kurgusu mutabakatı sağlanmadan yarım yamalak ele alınmamalıdır.
Türkiye’nin milli enerji geleceği için başta İstanbul Büyükşehir Belediyesi olmak üzere belediyelerin tam ve sağlıklı bir davranış biçimi edinmeleri gereklidir.
Kentsel dönüşümün ve depremzede kentlerin yeniden inşasının yoğunlaştığı bir dönemde, en azından bu yapı ve kentlerin ‘kent enerji ihtiyaç haritası’ oluşturulmalıdır.
Türkiye Yüzyılı enerji alanının bütün boyutlarına hakim olabildiğimiz oranda daha güçlü gerçekleşecektir.
Kent enerji yapılanmalarında e-mobilite ve şarj istasyonları belirleyicidir.
Özellikle bu nedenle yerel yönetimlerin keyfiyetiyle oluşacak ‘hasar’, güvenlik dahil zaaf doğurabilecektir.
İspark ve benzeri otopark işletmelerinin, geçici atanmış yöneticilerinin haddini ve becerisini aşan durumlara müdahale şarttır.
İletişim
Enerji teknoloji ve milli güvenlik (6)
#Taner Yıldız#EPDK#Enerji
Ekim 14, 2024 06:293dk okuma
Paylaş
Türkiye, enerjide son 20 yılda diğer birçok altyapı alanlarında olduğu gibi rahmetli Özal’ın deyimiyle ‘çağ atladı.
Daha 25 yıl önce, ANAP’lı bakan Cumhur Ersümer döneminde Türkiye kışı soğukta geçirip geçirmeyeceğini tartışıyordu. Veya 1980’ler ile az öncesinde Bulgaristan’dan elektrik satın alarak; onda dahi yetersizlikler ve kesintilerle boğuşarak yaşıyorduk. Üstelik o dönemin elektrik ihtiyacı ile bugünkü kıyaslanamaz derecede farklı idi.
Türkiye, üretme ve tüketmede çağ atladı, ancak acaba ‘enerji verimliliği’ ve ‘israfsız’ akılcı kullanımda aynı derecede bir noktaya geldik mi?
Maalesef henüz gelemedik.
Yaklaşık on yıl önce Taner Yıldız’ın bakan olduğu dönemde, Türkiye ‘dış aydınlatmalarda‘ bir projeye kalkıştı.
Daha önce yerel yönetimlere, Karayolları’na vb. kamu kurumlarına ait olan ve Enerji Bakanlığı’na devredilmiş yaklaşık 17 milyon sokak, cadde, yol, karayolu, otoyol aydınlatma armatürlerinin teknolojik olarak led ile değişimi amaçlandı.
Bu projenin PPP (şehir hastanelerinin yapımında kullanılan Kamu Özel Ortaklığı finansman modeli) ile gerçekleştirilmesi öngörüldü. Hatta verim ölçümü için Ankara Çankaya’da belirlenmiş bir bölgede testler yapıldı. Bir büyük holding ihtiyaç oluşacak led için üretim çabasına girişti. Sonra proje adeta unutturuldu ve ortadan kalktı. Oysa bugün hem 17 milyon sayısı çok daha arttı hem de Türkiye sadece bu örnekteki değil, her benzerdeki ‘tasarrufa‘ fazlasıyla ihtiyaç duyuyor.
Günlerdir özellikle üzerinde durduğum enerji konusunda üretmek; çok tüketebilmek kadar, üretimi akılcı kullanmak da önemlidir.
Yapılarımızda hangi enerji altyapısının kullanıldığını, bunların fazla tüketimi tetikleyen veya kontrol imkânı vermeyen durumda olup olmadığını dahi bilmiyoruz. Enerji kimlik kartı diye oluşturulan uygulama tam anlamıyla yerleşmediği gibi, ötesine dahi geçilmesi, yapıların en teknolojik ve tasarruf etmeyi yönetebilecek hale dönüştürülmesi gerekiyor. Daha bu yola girmedik bile.
Diğer yandan EPDK yaklaşık 3 yıl önce dünyada bir ilk olarak organizasyon yapısında ‘Enerji Dönüşüm Dairesi’ kurdu. İşte bu da fikren önemli bir merhale idi.
Enerji Dönüşüm Dairesi’nin faydalar üretebilmesi için içi ve işlev alanı daha da doldurulmalı, dönüşüm esnasında verimlilik artışının da sağlanması amaçlanacağı için enerji verimliliği konusu da aynı kapsama dahil edilmelidir.
TOGG kullanıcısı olduğumdan itibaren fosil yakıtlı araçta tüketime dikkat ettiğimden çok daha fazlasını şimdi yapıyorum. Menzilden eksiltmemek için her türlü tedbiri alıyor, dikkatli kullanımı azami ölçüye çıkartıyorum.
Bir otomobil alanında yaptığım bu dikkatli kullanımı hayatın her tüketim noktasında yaygınlaştırdığımda faydanın ödediğim faturaya nasıl yansıdığını görebiliyorum.
Bu faydayı doğuran yaklaşımın bütün millete, işletmelere ve kurumlara yayılmasının, fazladan tükettiren veya bunu azaltmayı yönetme imkânı vermeyen altyapıların değiştirilmesinin sağlanmasının toplamda ülkeye nasıl menfaat sağlayacağını görebiliyorum.
Türkiye, zihniyetini ve gelecek vizyonunu umutlu bir şekilde değiştirir, her altyapısını gelişkin hale getirirken enerjide verimlilik boyutunu da layıkıyla ele almalıdır.
EPDK Enerji Dönüşüm Dairesi’nin piyasa düzenleme faaliyeti gibi gözükmese de bu verimlilik artışı konusunu sahiplendirilmesi yerinde olacaktır. Verimlilik daha az tüketim, daha az tüketim ise ağırlığı ithalata dayalı maliyeti olan bir piyasada da ekonomik sonuç demektir.
Verimlik sağlanmasında da teknoloji ve güvenlik mutlaka beraber düşünülmelidir.
Enerji, teknoloji ve milli güvenlik (7)
#Enerji#Teknoloji#Milli Güvenlik
Ekim 16, 2024 06:293dk okuma
ENERJİ konusunun farklı açılardan değerlendirmesini yapmak için seri yazılar yazmam sonrasında yakın çevrem de dahil yoğun olarak okurlardan da uyarı, talep ve şikâyetler geldi.
Bunlardan biri, dış aydınlatmaların led teknolojili direklere geçişi konusunda; her aydınlatma noktasının güneş paneli ile kendi enerjisini üretebilmesinin de düşünülmesini teklif etti.
Bir diğeri ise 2011 yılında ‘rekabet olması’ amacıyla özelleştirilen ve EPDK denetimi altında bulunan elektrik dağıtım konusunda, ilgili şirketlerin ‘çalışanlarından’ kaynaklanan vurdumduymazlıklara acı bir örnek verdi.
Gerçekten de Sakarya’da da ikamet ettiğim için evime şarj ünitesi kurulurken bölgedeki dağıtım şirketi SEDAŞ’ın (Erdinç Moğol adlı yöneticinin) yapıcı desteğiyle hızla sonuç aldım. Ancak İstanbul’da ikamet ettiğim Beylikdüzü’nde ise evimin hemen arkasındaki trafo binasının yanında kabloları çekilip tesis işlemi 3 ay önce tamamlanan şarj istasyonları aylardır faaliyete açılamadı. Sebebini ilgilisine sorduğumuzda BEDAŞ’ın enerji bağlantısını yapmadığını, halen beklediklerini söyledi.
Bu konu için yıllardır tanıdığım 40 yıllık elektik mühendisi komşuma bunun gerçek olup olamayacağını sorduğumda: “Olur abi olur” dedi. Bir dokundum neredeyse ağlayacak. “Ben yaptığım iş nedeniyle BEDAŞ’a gidip gelen ve yönetici kademesinde tanıdıkları olan birisiydim. Şu andaki BEDAŞ’ta proje onayı için görüşmem gereken kimselerin telefonlarına dahi ulaşamıyorum. Santral numaraları olan 0212 311 80 00’dan bağlanmak istediğim hiç kimse telefonu açmıyor. İşle alakalı e-mail yolu ile yaptığım görüşme randevu taleplerim okunmadan silindi mesajları ile son buluyor. Bir sene önce muhatap olduğum kişiyi BEDAŞ’ta bir daha bulamıyorum, işten ayrılmış oluyor. Çok ufak bir talebimiz aylarca sonuçlanmıyor. İş yaptığımız kimselere rezil oluyoruz” dedi.
2011 yılında Türkiye’de elektrik dağıtımı bölgelere bölünerek yapılan özelleştirme çok başarılı şekilde gerçekleşti. Hükümet bu şekilde dağıtımın da rekabetçi olmasını, devlet eliyle vatandaşla günlük temas edilen bir alandan çekilmeyi amaçladı.
Ülkemizin anlı şanlı grupları yanlarına yabancıları doğrudan ortak veya özelleştirme için ödeyecekleri finansman için kredi alarak bu işe dahil oldular. Evdeki hesap çarşıya uymadı; döviz fiyatlarındaki artış, talepteki daralma ve enerji arzındaki fiyat yükselmesi gibi etkiler sonucunda dağıtım işine giren şirketlerin tamama yakını bu konuda ‘beklentilerinden uzaklaştı’.
Elektrik dağıtımı konusunda ‘ülke tekeli’, ‘bölge tekeli’ne dönüştü . Beklentisi yerine gelmeyen şirketlerde maliyet azaltma çabaları arttı. Örnek olay şahsen yaşadığım bir konu olmasa, ilgili şirketi bizzat aramasam ve komşum elektrik mühendisinin tecrübe ve doğruluğundan emin olmasam inanamayacağım bu durumu yazmazdım.
Günlerdir enerjinin bugün ve yarın stratejik önemini vurguluyorum.
Türkiye Yüzyılı’nın layıkıyla gerçek olması için elektrik dağıtım şirketlerinin her birinin kendilerinin neredeyse ‘tam teşekküllü bir hastane’ gibi uzman ve hassas davranması gerektiği ortadadır.
Hükümetin, Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı’nın, EPDK ve EÜAŞ’ın vs. görevlerini bilinçli ve eksiksiz yapmaları yetmeyecektir. Son noktada vatandaşla birebir muhatap olan elektrik dağıtım şirketlerinin yol açtıkları her gecikme, kanser veya kalp hastası olup zamanında müdahale edilmediği için sonu belli insanın başına gelenle bazen benzer sonuçlar doğurmaktadır.
‘Enerji okuryazarı’ olmaya başlayan bir toplumda dağıtım tekellerinin vatandaş aleyhine ‘vurdumduymaz’, ‘ciddiyetsiz’ kalmaları mutlaka EPDK’nın dolaylı ve doğrudan denetimleriyle ‘olması gereken’ hale getirilmelidir.
.Fuat Bol
Yazarın Tüm Yazıları
İletişim
Enerji, teknoloji ve milli güvenlik (8)
#Enerji#Teknoloji#Milli Güvenlik
Ekim 19, 2024 06:293dk okuma
Enerji konusunun farklı açılardan değerlendirmesini yaptığım ‘seri yazılara’ geçici olarak son veriyorum.
Yakın zamanda tekrar ve özellikle gelecek vizyonu, dağıtım ve üretim açılarından da konuyu tekrar ele alacağım. Türk medyasında enerji konularının da ‘sahiplenilmesi’, uzman enerji gazetecilerinin, mecralarının oluşması ve çoğalması gerektiğini düşünüyorum.
Her şeyi ‘devletten’ bekleyen anlayışın terk edilmediği durumda ‘milletin devletiyle’ değil ‘devletin milletiyle’ bütünleşmesinin sakıncaları enerji alanında dahi görülecek şekildedir.
Önümüzdeki dönemde şu iki noktada da acil ve sonuç alıcı çalışma yapılması gereklidir;
(1) Millet, çocukluktan itibaren ‘enerji okuryazarı’ kılınmalıdır.
Son yıllarda ‘moda’ deyimiyle finansal okuryazarlık gündemde oldu. Bunun sonucunda belki de zarar gördük. Tüketim iştahı, fırsatçılık, rant arayıcılığı arttı, bugün üzerinde debelendiğimiz ekonomik sorunların bir kısmı böyle oluştu. Borsada koyduğunun tamamını eriterek kaybeden milyonu aşan insanın var olması sadece ‘arz’ eden kesimin sağlıksızlığı değil, etine buduna, bilgisine anlayışına bakmadan fırsat var diyerek içeri dalan ‘kurnazların’ da doğurduğu bir sonuçtur.
Enerji okuryazarlığı üstelik – şimdilik – bir rant kapısı olmayacaktır. Kullandığı aracın şarj edebilme yetenekleri, zaman yönetimi, nereden daha ucuza enerji edinebilme konusu elektrikli araç sahiplerini ilgilendirmektedir.
Satın almakta veya kiralamakta olduğu dairenin, aidatının çoğunun elektrik faturasından kaynaklandığına bakmayan, sitenin kendi enerjisini üreterek bu faturayı yarıya düşürebileceğini sorgulamayan bir kişi ‘akıllı’ sayılabilir mi?
Yarınki dünyada köydeki tarımsal sulama veya traktörün enerjisi de ortak alanda kurulu güneş veya diğer üretim imkanlarından sağlanmayacak mıdır? Tarım maliyeti girdilerinde mazotu ortadan kaldırmak da milli bir çaba ile hızlandırılmalıdır. Ziraat Bankası’nın elektrikli traktör projesinin, yerli bazı grupların da ‘tökezletici’ çabasından kurtarılarak başarıya ulaştırılması, Baykar ürünü İHA derecesinde önemlidir. Elektrikli traktörü baltalayan zihniyet, Türkiye’nin insansız hava aracı yapmasını engelleyenle aynıdır.
Enerji okuryazarı yapılacak kuşakların Milli Eğitim Bakanlığı ve YÖK eliyle müfredatlara konacak içeriklerle bilgi sahibi yapılması şarttır.
Bilgili ve bilinçli, ‘enerji okuryazarı’ vatandaşın oluşturacağı millet sürdürülebilir enerji geleceğimizin de teminatı olacaktır.
Rusya Federasyonu veya Türk Cumhuriyetlerinin birçoğunda devletin bedavaya alıştırdığı vatandaş ülkenin kendi kaynağı olduğu için bu konuda bilinçsiz ve tasarrufsuz tüketicidir. Bizim aynı davranma lüksümüz yoktur.
(2) Milletin devletinden ‘istemesi’ için enerji ekosisteminin parçalarının beraberce de düşünüp, düzenli olarak ilgili kurumlara iletmesi gerekir. Oysa ülkemizde ‘herkesin’ kendi egosu için kurduğu, aynı alanda farklı dernek ve vakıflarla iş ‘sulanmıştır’. Bütünleşmiş bakışın oluşması, milletin devleti yönlendirmesi için üreten, dağıtan, tüketen ve bu konularda destek hizmetleri, donanım, yazılım, araç ve mühendislik planlaması yapan kuruluş ve kurumların birlikte de yön talebinde bulunması faydalıdır. Bu kurumsal ve süreklilik taşıyacak, hafıza oluşturacak, plan önerecek ve takip edebilecek kabiliyette hiçbir zaman ortaya çıkmamıştır.
Türkiye Yüzyılı’nda enerjinin stratejik değerine uygun karşılık bulabilmesi için her vatandaşın acilen enerji okuryazarı kılınması, bütün enerji sektörü ekosisteminin de bir bütünlük içinde plan ve öneri geliştirmesi kritiktir.
Konu daimî takibi hak etmektedir.
Gelen uyarı, bilgi notu ve sorular, yorumlar teşvik edicidir.
.
ABD ile İsrail aynıdır
#ABD#İsrail#İngiltere
Ekim 21, 2024 06:292dk okuma
ABD ile İsrail’in birbirlerinden hiç farkları yok, adeta yumurta ikizidirler.
Bu durum, ABD’den ziyade İsrail’in (Siyonizmin) gücünün göstergesidir. Diğer bir ifade ile ABD İsrail’i değil, İsrail ABD’yi kendine benzetti ve hatta kendine zebun (esir-tutsak) etti.
İsrail, fütursuzca icra ettiği bunca vahşi katliamları hep ABD’nin sayesinde, onun destek ve himayesinde yapıyor. Zaman zaman iyi polis-kötü polis oynamaları sizi aldatmasın; İsrail’in işlemiş olduğu bütün cinayetler ABD’nin bilgisi ve teşviki ile gerçekleşmektedir.
ABD’de ister Demokratlar, ister Cumhuriyetçiler kazansın ABD’nin derin devletinin politikalarında hiçbir şey değişmez. Hangi başkan gelirse gelsin bu politikaları (İsrail’e, Siyonizme hizmet eden) uygulamak zorundadır.
Siyonizmin 21. asırdaki en büyük başarısı, sahip olduğu bu sapık ve sapkın ideolojisini ABD’nin resmi ideolojisi yapmış olmasıdır. Bundan dolayıdır ki ABD’deki başkanlık seçiminin adayları Siyonizme hizmet için adeta yarış halindedirler.
Bizler, ‘Arz-ı mevud’u; sözde tanrı Yahova’nın İsrailoğulları’na vaad etmiş olduğu kutsal topraklar’ Siyonist Yahudilerin sapık bir ideolojisi olarak bilmekteydik. Oysa bugün aynı sapık ideoloji ABD’nin de hayalini süslemekte ve bu amaçla hareket etmektedir.
Komünist Sovyetler Birliği yıkılıp dağıldıktan sonra emperyalizmin hedefine terörle özdeşleştirilen İslam ve onun mensubu olan Müslümanlar kondu. Bu yüzden Afganistan, Suriye, Irak, Libya paramparça edilerek etkisizleştirildi.
Sıra Gazze ve Lübnan’dan başlanarak bütün bu bölgenin işgaline geldi. Bu satranç oyununun piyonları ise başta İran olmak üzere sürüsüyle sözde İslam ülkeleridir. İran’a Şii yayılmacılığı için yol veren bizzat İsrail-ABD ve İngiltere’dir. Aynı şekilde İslam adı altında oluşturulan tüm terör örgütlerini kurup besleyen ve geliştiren de yine bu ülkelerdir.
Kendi oluşturdukları terör örgütlerini bahane edip önce Müslüman halkları birbirlerine kırdırıyorlar ve bilahare sağ kalanların yurtlarını da ‘Barış ve özgürlük getiriyoruz’ diyerek işgal ediyorlar.
İran’ın yapmak istediği atom bombası da ABD’nin ‘kontrollü kaos’ yönetiminin bir sonucudur. Tam sonuç alınacak iken, öncesinde de olduğu gibi ‘tavşana kaç-tazıya tut!’ denilecek ve İran’ın mahut hevesi kursağında bırakılacaktır.
Haberin Devamı
ABD’nin İsrail’e ‘İran’ın nükleer tesislerini vurma’ demesi ‘VUR!’ demekten başka bir şey değildir. İran tarihi boyunca yalnızca Müslümanların başına bela olmuş ve sürekli olarak körle yatıp şaşı kalkmıştır. İbret alıp uslanmış mıdır? Asla!
Diğer sözde İslam ülkeleri ise malum olduğu üzere haksızlık karşısında susmanın dilsiz şeytan olmayı gerektirdiğini bildikleri halde dut yemiş bülbül gibi susuyorlar.
Zelil şeklindeki bir ölümün şeytanın semtine uğramayacağını vehmediyorlar.
Ne denli yanıldıklarını yakında görecek ve zillet içindeki ölümleriyle şeytana taş çıkarttıklarını onlar da fark edecek, lakin iş işten çoktan geçmiş olacak!
İnsanlık nereye?
#İnsanlık#Sevgi#Toplum
Ekim 23, 2024 06:292dk okuma
Eskiler ‘yevmü-l beter’ diye söylerlerdi; yani zamanla kötülükler o denli artacak ki her gelen gün, dünü aratacak. Bu denli kötülüklerden sakınmak için de ‘Allahutaala bu günlerimizi aratmasın’ diye dua ederlerdi.
İnsan toplumsal bir varlıktır, ne demişler komşu komşunun külüne muhtaçtır.
İşte bu toplumsallığın, yani cemiyetin temelinin nasıl atılmış olduğu, hangi dinamikler üzerinde yükseldiği çok önemlidir. Can yakıcı bu sualin tılsımlı cevabı ‘sevgi’dir, yani manadır, maneviyattır. Ya da maddedir, paradır; nefsin istekleridir. Sevgi varsa, insanlar birbirleri için yaşarlar. Başkalarının mutluluğu ile mutlu olurlar, başkalarının hüznü ile hüzünlenirler.
Sevgi yoksa ne Allah korkusu ve ne de O’nun kullarından utanma vardır. İnsanda Allah sevgisi ve onun mahlukatına karşı şefkat duygusu varsa birey ve toplum için özveride bulunabilir.
Sözde modernleştik ve millet bilincine ‘tasada ve kıvançta bir olmakla’ erişmiştik. Bunun lafını ediyor ve değer verdiğimiz metinlerimizi bu cümleyle süslüyoruz.
Kanada, Türk göçmenleri Kanada'ya gelmeye teşvik ediyor.
Canadian Online Immigration
by Taboola
Lakin tüm bu yaşadıklarımızla, gördüklerimizle bir ve beraber olabilmenin sırrına erişebilmek için hamur mayası yalnızca sevgiyle yoğrulan daha kırk fırın ekmek yememiz lazım.
Bu da demektir ki biz toplumca sevgiyi kaybettik; sevgisiz bir cemiyette hemen herkes kendi egosu, bencilliği, şahsi hırsları ve nefsi için yaşıyor. Hem öyle bir yaşıyor ki gözü nefsinden ve nefsinin esiri olduğu paradan başka hiçbir şey görmüyor.
Artık ailede, okulda, sokakta, çarşıda, fabrikada, ofiste, toplu yaşantının olduğu her yerde insanlar, müthiş bir sevgisizliği ve bunun yanında korkunç bir yalnızlığı ve bencilliği ve maddeye esir oluşu yaşıyor.
Ve bütün bunların sonucunda insanlığımızı kaybettik, hem öylesine kaybettik ki adeta canavarlaştık.
Ve öylesine canavarlaştık ki; cennet kokulu iki yaşındaki yavrularımıza cinsel saldırıda bulunabiliyor, sekiz yaşındaki yavrularımızı aile içi her türlü iğrenç sapkınlıklarımıza kurban edebiliyor ve yalnızca üç kuruş için yeni doğmuş bebeklerimizi doktorundan hemşiresine çete oluşturup işkence çektirerek öldürebiliyoruz.
Bu durum, bizim inanç sistemimizi yıktığımızın, nefsimize ve paraya taptığımızın tipik göstergesidir.
Sorarım size; bu iğrenç yaratıklara verilebilecek hangi ceza ile dağlanan yürekler soğuyabilir?
Cehennem odunu
#FETÖ#ABD#İsrail
Ekim 28, 2024 06:292dk okuma
Hemen herkes şu soruyu soruyor; FETÖ’nün elebaşı geberip gitti bu alemden, geride bıraktığı bu fitne ocağının ifsatları biter mi?
Devlet ve millet hayatımız için tehlikesi geçti mi?
Asla unutulmaması gerekir ki FETÖ bir ABD (CIA) ve İsrail yapılandırmasıdır.
Malum, NATO’ya girişimizle birlikte bu ülkenin kodları (İstihbarat, siyasi, iktisadi, askeri, bürokratik vb) ABD’nin eline geçti. ABD tıpkı Avrupa’daki NATO ülkelerine yaptığı gibi Türkiye’de de gladyo (sözde kontgerilla örgütü) yapılanmasını gerçekleştirdi.
ABD, darbeler dahil her türlü kepazeliği Türkiye’de gerçekleştirdi lakin çok arzu etmesine rağmen bir şeyi yapamadı. Ne yapsa da Türk milletinin oylarını istediği partiye kanalize edemedi.
Yaptığı tüm hesaplamalar, 2000’li yılların başında İslami eğilimli bir partinin tek başına iktidar olacağını gösteriyordu. Partisi onca kapatılma görmesine rağmen Erbakan’ın partisinin yükselişinin önüne bir türlü geçemiyorlardı.
15 Saniyede e-Faturanızı Kesin! Şimdi 1000 Kontör Hediyeli!
Logo İşbaşı
by Taboola
Nitekim koalisyonla da olsa Erbakan, başbakan olmuştu ve onu indirinceye kadar akla karayı seçmişlerdi.
Ta 60’lı yıllardan itibaren bunun önlemini aldılar ve güdümlerindeki MİT’i kullanarak F. Gülen’i devşirdiler. Din ile kamufle ettikleri bu insanı kullanarak, genç beyinlerimizi devşirerek ülkemizi içeriden ele geçirmeyi hedeflediler.
Dershaneler, okullar, ticari kuruluşlar ve medya yapılanmasıyla devletteki kadrolaşmalarını gizlediler. Hem öyle gizlediler ki, Başbakan Ecevit bile devlete ihanet için yetiştirilen bu kadroların mimarı olan bu iblisi (F. Gülen’i) devlete ve millete hizmet eden bir kişi olarak görüyordu.
Her kademede yetiştirdikleri elemanları, 80’lı yıllardan itibaren asker ve sivil devlet kadrolarına yerleştirmeye başladılar.
2002’de İslami duyarlılığı olan AK Parti iktidara gelince aradığı tüm kadrolar elinin altındaydı! Hâkimse hâkim, savcıysa savcı (bunların yüksekleri dahil), askerse komutan (generaller dahil), polis ise emniyet müdürü ve diğer tüm bürokraside yetişmiş kariyerli elemanı bol miktarda hazır halde buldu.
2016 yılındaki alçak darbe gününe gelindiğinde devlet, tüm kurum ve kuruluşlarıyla bu yapının elindeydi. Neden darbeye giriştiklerini halen anlayabilmiş değilim. Allahuteala bu millete acıdı ve bu alçakları şaşırttı diyorum.
Darbe girişimiyle foyaları ortaya çıktı, bundan sekiz yıl sonra da şebekenin başı olan iblis öldü; cehenneme bir odun daha gitmiş oldu. ‘Yıkıldı gitti cihandan dayansın ehl-i kubur!’
Lakin ne darbe girişimi ile foyalarının ortaya çıkması ve ne de bu aşağılık yaratığın gebermesi bu melanet örgütü bitirmez ve özellikle Türkiyemiz için tehlike teşkil etmeleri aynen devam eder.
Zira istihbarata dayalı bu terör örgütü yalnızca bu günümüzü değil uzunca bir süreyi teşkil edecek geleceğimizi de çaldı. Üstelik hem maddi hem de manevi olarak...
ABD, FETÖ elebaşını alarak PKK elebaşını bize teslim ettiydi. PKK bitti mi? FETÖ de bitmeyecek, bitirilmeyecek; zira bu örgüt dünyanın 169 ülkesinde faaliyetteTıpkı PKK’yı icra kurulu ile idare ettirdikleri gibi FETÖ’yü aynı şekilde yönetmeye ve Türkiye’nin ensesinde boza pişirmeye devam edecekler
......xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Türk ve Türk’ün ülküsü
#Türk#Osman Gazi#Hz. Ebubekir
Ekim 30, 2024 06:292dk okuma
Paylaş
Türkler yaratılışları itibarıyla cihangir bir millettir.
Osman Gazi’nin işaret ettiği üzere; Türk’ün gayesi kuru bir kavga ve cihangirlik davası değildir; İ’la-yı kelimetullahtır (Son din olan İslamiyet’in yaşanması ve duyurulmasıdır ‘tebliğ edilmesi’).
Kuran’ı Kerim’de Müslümanlar ‘İnsanların ve bütün mahlukatın iyiliği için yaratılan en hayırlı ümmet’ olarak tarif edilir (Al-i İmran, 110).
Türkler, İslamiyet’i ruhlarına sindirdikten sonra; ruh köklerinden aldıkları ilhamla insanlığın hizmetine koşmuş ve bu uğurda canını, malını ve tüm sahip olduklarını seve seve vermiştir.
İnsanlara yapılabilecek en büyük iyilik, onların ebedi saadetlerini temin etmektir. Yani kalplere ‘Tevhid’ inancını nakşetmektir.
İman nurunun yayılmasının fitilini ilk ateşleyen kişi Hz. Ebubekir’dir (Allah ondan razı olsun).
Sevgili Peygamberimiz (Aleyhisselam) göklerden aldığı ilahi emri (mesajı) ilk defa can dostu Hz. Ebu Bekir’e söyler. En ufak bir tereddüde kapılmadan, duraksamadan tam bir teslimiyetle inandığını ifade eden Hz. Ebu Bekir, sahip olduğu bu iman çağlayanı ile coşar ve “Ey Allah’ın elçisi! Benim yakın görüştüğüm altı tane daha arkadaşım var. Onları da çağırayım mı?” diye sorar.
Böylece Hz. Ebu Bekir, yukarıdaki Ayet-i Kerime’nin sırrına ilk erişen; bu ümmetin en kutlu ve üstün kişisi oldu. Gerçek manasıyla inanan, inancını hücrelerine sindiren ve o imanını lezzetini tadan yerinde duramaz; sahip olduğu bu cevheri başkalarıyla da paylaşmak ister.
İşte Türk’ün ruh kökünden fışkıran bu iman nuru onu diyar diyar gezdirmiş, gittiği her yerde Allah’ın adını yüceltmiş ve O’nun dinini tebliğ etmiş ve böylece kararan milyonlarca virane gönülleri aydınlatmıştır.
Türk’ün ülküsü, ‘Türklük bedenimiz, İslamiyet ruhumuzdur’ ilkesidir. Türk, ülküsünde öylesine ete kemiğe bürümüştür ki Türk’ü gören Müslümanlığı anlamış, Müslüman denince de Türk’ü bilmiştir.
Türk, asırlar boyunca İslam’ın öncüsü ve bayraktarı olmuştur. Dolayısıyla Türk ifadesi, şemsiye konumunda olup tüm İslam ümmetini temsil etmektedir. Türklüğe ırki manada bakan ve onun aslını (ruhunu) çığırından çıkaran kafa cahiliye kafasıdır.
Herkes bir soydan, bir boydan, bir kabileden, bir milletten geliyordur; hiç kimse kendi soyunu, kabilesini, milletini sevmekten dolayı yadırganamaz. Üstün ırk yoktur, üstünlük, insani meziyetlerle bezenmiş ahlaktadır, yaşayıştadır, yani takvadadır.
Düşman, özellikle son üç yüz yıldır Türk’ün ruh köküne musallat olmuştur. Bizi köksüz kılıp, kendilerine uşak yapmak istiyorlar.
Bize deli muamelesi yapıyorlar ve bizi ‘meşguliyetle tedavi’ye tabi tutuyorlar!
Onlarca yıl başörtüsü ile uğraştırdılar, şimdi de kalkmış Türk mü, Türkiyeli mi diye pösteki saydırmak istiyorlar.
Türkiyeli Türk’üz, yani hem Türk’üz hem Türkiyeliyiz.
Bulgaristanlı Türkler olduğu gibi hem Türkler ve hem de Bulgaristanlılar, Özbekistanlı Türkler olduğu gibi...
.Fuat Bol
Yazarın Tüm Yazıları
İletişim
Haşa zulmetmez kuluna Hüda’sı...
#Müslüman#İslamiyet#Ayet
Kasım 02, 2024 06:292dk okuma
Müslümanlığımız konusunda, fert ve cemiyet planında sınıfta kaldığımız apaçık ortadadır. Yalnızca bizde değil dünyadaki tüm Müslümanlar ve onların sahip oldukları devletler, İslamiyet nokta-i nazarından kelimenin tam manasıyla zilleti yaşamaktadırlar.
Halbuki İslamiyet’in kutsal kitabı: ‘Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer gerçekten inanıyorsanız; muhakkak ki üstün olan sizsiniz.’ (Al-i İmran, 139. Ayet meali) Ve: ‘Ey iman edenler! Düşmanlarınıza karşı bütün imkanlarınızı seferber ederek kuvvet hazırlayın ve beslenmiş, eğitilmiş savaş atları yetiştirin.’ (Enfal suresi, 60. Ayet meali)
Şimdi sorarım size: Düşmanlara karşı bütün imkanlarını seferber edip kuvvet hazırlayan ve dahi gevşemeyip gerçek iman sahibi olup da üstün olan herhangi bir İslam ülkesi var mı?
Oysa İslamiyet; ‘İki günü eşit olan aldanmıştır’, ‘Hikmet (bilim) müminin yitiğidir, onu nerede bulursa alsın’, ‘En üstün rütbe ilim rütbesidir’, ‘İlim Çin’de bile olsa gidiniz’, ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’, ‘İlim öğrenmek kadın-erkek herkese farzdır’, ‘Beşikten mezara kadar ilim tahsil ediniz’ buyuruyor.
Bu buyruklarla Müslümanların halleri karşılaştırıldığında, günümüz Müslümanlarının dinlerinden ne kadar uzakta yaşamakta oldukları belli değil midir?
O halde; ne yüzle Allahü Teâlâ’nın yardımını isteyebiliyorlar? Sebeplere yapışmadan, sonuç alınamayacağını bilmiyorlar mı? Sebeplere yapışmanın adet-i ilahi (Allahü Teâlâ’nın adeti) oluğunu bilmiyorlar mı?
Müslümanların bundan da vahim halleri ise, küfran-ı nimet içinde olmalarıdır. Yani sahip oldukları nimetlere şükretmek şöyle dursun, nankörlük etmeleridir. Bu durumda, o nimetlerin ellerinden alınıp şiddetli azaba uğrayacaklarını yine mukaddes kitapları bildiriyor ‘İbrahim suresi, 7. Ayet meali)
İsrail vahşetini, yalnızca bir haftalık lükslerinden fedakârlık yapıp petrolü kısmalarıyla durdurabilecekken, böyle yapmayıp, on binlerce masum Müslümanın hunharca öldürülmelerine kayıtsız kalmaları, ne menem Müslüman olmalarının dehşetengiz örneği değil midir?
Öyle anlaşılıyor ki, üzerlerine ölü toprağı serpilmiş günümüz ‘marka’ Müslümanlarını kıyamet ‘Sur’undan başka bir şey uyandıramaz, uyandıramayacak.
Zira bütün bir İslam coğrafyası, baştan başa yaşayan ölüler diyarıdır.
Bundan dolayı da izzet yerine zilleti, erdem yerine alçaklığı, cesaret yerine korkaklığı, üstünlük yerine geri kalmışlığı, efendilik yerine köle olmayı, rahmet yerine azabı yaşıyor ve daha önemlisi bütün bu kepazelikleri hak ediyorlar.
Büyük velinin dediği gibi:
‘Haşa zulmetmez kuluna Hüda’sı
Kişinin çektiği kendi cezası!’
Nitekim sevgili Peygamberimiz (Aleyhisselam): ‘Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz ve öyle haşrolursunuz’ buyurmaktadır.
O halde; herkes sonsuzluk kervanındaki yerine hazırlansın!
.Fuat Bol
Yazarın Tüm Yazıları
İletişim
Söz konusu vatansa...
#İsrail#Binyamin Netanyahu#ABD
Kasım 04, 2024 06:293dk okuma
KİMİ muhalefet partileri işin vahametini hâlâ anlayabilmiş değil; İsrail yakıp-yıkıp-tarumar ettiği ateşte Türkiye’yi de yakmak istiyor.
Sorduğunuzda (muharref-uydurulmuş) bir kitapta yer alan sözde bir tanrının vahşeti körükleyen saçma sapan emirlerini yerine getiriyorlar.
Malum, Allah’ın yeryüzüne indirdiği hem Ahd-i Atik (Tevrat) ve hem de Ahd-i Cedid’in (İncil) asılları kayboldu. Onların yerini insanların uydurduğu yalan yanlış ve hatta çok az bir kısmı doğru kitaplar aldı.
Kuran’ı Kerim’in dışındaki kutsal sayılan bütün kitapların hiçbirisinin asılları (gerçek metinleri) yoktur. İnsanlar tarafından sonradan uydurulmuşlardır. Mesela İznik’te toplanan Hıristiyan Konsili, insanların ellerindeki binlerce ‘İncil’den yalnızca dört tanesini asıl İncil olarak kabul etmiştir.
Bu dört İncil de isimlerinden anlaşılacağı üzere yazarlarının ismini taşımaktadır: Mette, Luka, Yuhanna ve Markos. Bunların hiçbirinin metni birbirlerini tutmadığı gibi, çok kere birbirleriyle de çelişir. Zira bu şahıslardan Yuhanna’nın dışındakiler İsa aleyhisselamı görmemişlerdir bile.
Bu her iki kutsal kitap da Yahudi milletine (İsrailoğullarına) gelmiştir. Lakin onlar kendilerine gönderilen kitapların kıymetini bilmediği gibi, onları getiren peygamberlerden birçoğunu katlettiler ve kendilerinin ‘ilah’ diye tanımladıkları İsa aleyhisselamı da öldürmeye yeltendiler.
Böylesine azgın bir milletten Cenabıhak merhametini büsbütün kaldırdı; onlar da yeryüzünde asırlar boyu zelil bir şekilde vatansız olarak yaşadılar. Ancak 20. yüzyılda kurabildikleri devletlerinin hali ise ortada. Kurulduğu günden beri kan döküp fesat çıkarmakta ve asla masum insan kanına doymamaktadırlar.
Bu iblisce fikirlere inanan Netanyahu, aklı sıra İran’ı veya Türkiye’yi ya da her ikisini birden ateşe atıp ABD’yi savaşa dahil etmek istiyor. İsrail ile aynı zihniyete sahip ABD de bu yüzden bölgemizin her tarafında konuşlanarak başta Türkiye ve İran olmak üzere tüm bölgeyi kuşattı ve askeri tabirle abluka altına aldı.
ABD’nin asıl amacı ise bölgedeki kaya gazı, diğer yeraltı zenginlikleri ve bölgenin enerji hatları için oluşturduğu güzergâhtır.
Koskoca ABD, İsrail’in alametine binerek tüm dünyayı kıyamete doğru sürüklüyor. Bu durum bugün değilse bile yarın mutlaka olacak ve kıyamet bu bölgeden, bu bölgede yaşayan ‘Beni İsrail’in (İsrailoğullarının) yüzünden, onların yakacağı fitne ateşinden çıkacaktır.
Yani dememiz o ki insan müsveddesi olan Netanyahu işlemekte olduğu vahşetle kıyametin provasını yapmaktadır.
Emperyalistlerin, geçen asrın başlarında Osmanlı’dan kopardıkları ve suni olarak kurdukları devletler için çizdikleri sınırların çatırdadığını ve sonlarının geldiğini hep birlikte görmekteyiz.
Türkiye, İran ve Mısır’ın dışındaki tüm bölge ülkeleri, İsrail için yalnızca birer lokma mesabesindedir (hükmünde). Zaten ABD’nin girişimleriyle bölgemizdeki ülkelerin birçoğunda lidersizlik yaşanmaktadır,
Diğer bir ifade ile bölge, İsrail için dikensiz gül bahçesi haline getirildi ve İsrail’e ‘Haydi saldır!’ denildi. İsrail de yedeğine ABD’yi alarak sırtlanlar gibi saldırıyor, görüldüğü üzere İsrail’in gücü yalnızca savunmasız bebeklere, çocuklara, kadınlara ve sivillere yetiyor.
Bundan dolayı da ısrarla cepheyi genişletmek ve böylece ABD’yi işin içine sokmak istiyor; yani kıyamet savaşına zorluyor.
ABD ile ortaklaşa yürüttükleri Suriye Kürdistan’ı ise doğrudan Türkiye’yi tehdit ediyor. Akılları sıra Türkiye’nin de sınırlarını değiştirecek ve bir vatan parçasını ülkemizden koparacaklar.
İşte ülkemizde birilerinin ısrarla anlamak istemediği, vatanın düşürülmek istendiği bu tehlikedir.
Aklımızı başımıza devşirelim ve ‘Söz konusu vatansa gerisi teferruattır’ diyerek el ele, gönül gönüle verelim ve bu hadsiz düşmanlara hadlerini bildirelim.
.Fuat Bol
Yazarın Tüm Yazıları
İletişim
Demirağ’ın uçağı, devrim otomobili ve elektrikli traktör
#Nuri Demirağ#İsmet İnönü#Necmettin Erbakan
Kasım 06, 2024 06:293dk okuma
Bu güzel ülkenin vefa duyması gerekilen insanlarından Nuri Demirağ ismi bugün unutulmuştur.
Oysa Cumhuriyet rejiminin övündüğü demiryolu ağının çok zorlu güzergâhlardaki 1250 km’sinin inşasını gerçekleştiren müteahhittir.
Demirağ, Türkiye’de 1939’da yerli paraşüt üretti, 1941’de ise yaptığı ilk uçağı uçurdu. Memleketi Sivas’ta Gök Okulu açarak pilotlar yetiştirdi.
İlk siparişlerini zamanında ve sorunsuz teslim ettiği Türk Hava Kurumu ise daha sonra verdiği siparişleri iptal etti.
Bununla yetinmeyen dönemin (CHP – İsmet İnönü) iktidarı ve ‘görünmeyen el’ her davadaki bilirkişilerin raporlarına ters şekilde ‘uçakları’ yasakladı.
Gelmiş dış taleplere cevap veremeyen, sonlandırılan iç talepleri yeniletemeyen Demirağ ‘pes etti’. Böylece Türkiye’nin uzay ve havacılık alanındaki bu büyük aşaması tamamen yerle bir edildi.
1940’lardaki o inanç, çaba ve sonuç desteklenseydi bugün Türkiye planörle başlayan o süreçte kendi uçaklarına daha önce ulaşacaktı. Recep Tayyip Erdoğan’ın müdahale ve mücadelesine kadar İHA’da İsrail’e, savaş uçaklarında ABD ve bazı AB ülkelerine bağımlı kalınılmayacaktı.
Türkiye’de bu ‘görünmeyen el’ sadece bu kadar mı ‘sabotaj’ yapmıştır?
Nerede!
Milletin seçilmiş iktidarını devirdiklerinde ve Yassıada mezalimini gerçekleştirdiklerinde, gündeme heyecan katmak için yapılan ve adına ‘Devrim otomobili’ denilen araç imal edilmiştir. Rahmetli Necmettin Erbakan’ın tasarımını yaptığı motor başarıyla çalışmıştır. Bu aracı benzin koymayarak çalıştırmayan ve adeta ‘imha’ eden o gizli eldir. Türkiye kendi motoru ve otomobilinden kasıtlı olarak yıllarca mahrum edilmiştir.
Gelişkin üretim, teknik kapasite ve yan sanayi altyapısına rağmen montajcılıktan öteye geçmemekte ‘sabitlenen’ otomobil sanayimizi, yerli marka üretmek için zorlayan Erdoğan’dır. TOGG’un maliyetleri ve bazı tedarik ilişkilerindeki eksikler de yakın dönemde azalarak ortadan kalkacaktır. TOGG önce fikri, sonra gerçekleşmesi ile birçok benzer çabaya, girişime de ilham olmuştur.
Türkiye İHA, SİHA , otomobil, yerli helikopter, uçak ve milli savaş gemisi , uçak gemisi üretiminde geldiği noktadan daha öteye mutlaka geçecektir. İnsafsız beklenti, acımasız eleştiri köreltmek, yok etmek amacındaki o görünmeyen gizli ele hizmetle eşanlamlıdır.
Türkiye bir başka alandaki eksiği de tamamlamak için vites büyütmüştür. Nuri Demirağ, Nuri Killigil, Selçuk Bayraktar gibi ‘yapabilen’ insanlar kervanına katılacak Önder Yol yine Recep Tayyip Erdoğan’ın desteği ile Ziraat Bankası’yla ortak ZY (Ziraat Yol) şirketini kurmuştur. Türkiye, ithal mazot ile traktör kullanmaktan, elektrikli traktör ile kurtulacak, köy meydanlarında yenilenebilir enerjiden beslenen traktörler çiftçinin maliyetini düşürecektir. ZY’nin elindeki teknoloji dünyaca geçerli belgeler, değerlemeler ile belli olgunluğa erişmiştir. Ziyaret ederek fabrikasında gördüğüm Agrolia marka elektrikli traktörlerin bütün tasarımı, elektronik kartları, yazılımlarının ZY tarafından geliştirilmesi en önemli teknolojik üstünlüktür.
Uçak ve otomobili, elektrikli traktör ile taçlandırmak, dış tarımsal üretim pazarlarında özellikle dost ülkelerde bu araçla yer almak önemlidir. Sürdürülebilir ve güvenli tarım, ekolojik ve uygun maliyetli üretim gibi konularda ZY’nin ülkemize katacağı değer TOGG ve Baykar gibi gurur kaynağı olacaktır.
2028’e yaklaşacak seçim takviminde Türkiye, Recep Tayyip Erdoğan’ın başlattığı elektrikli traktör projesini tarım arazilerinde görecektir. Türkiye’nin İHA için Selçuk Bayraktar’a, Baykar’a duyduğu minneti Önder Yol ve ZY’ye de duyması mümkün olacaktır. Bütün bu sonuçlar ise Recep Tayyip Erdoğan’ın vizyoner, kararlı ve takipçi olması sayesindedir.
Türk tarımına ve teknoloji dünyamıza getirileri büyük olan elektrikli traktör konusunda Sanayi ve Teknoloji (Mehmet Fatih Kacır) ile Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı’nın (İbrahim Yumaklı) sorumluluklarıyla ilgili etkin müdahale ederek, varsa o görünmeyen elin engellemelerini acilen ortadan kaldırmaları şart ve milli gerektir. Ve sağlanacak başarıda bakanlarımızın da payı tarihe geçecektir. Sakarya’da ayağı toprağa değen, tarımla iç içe yaşayan biri olarak konuyu ben de takip edeceğim.
.Fuat Bol
Yazarın Tüm Yazıları
İletişim
Erdoğan neden dünya lideridir? (1)
#Erdoğan#Refah Partisi#İstanbul Büyükşehir Belediyesi
Kasım 11, 2024 06:303dk okuma
Tarihin her döneminde, her coğrafya ve toplumda ‘üstün nitelikli’ kişiler farklı şekillerde zulme uğramışlardır.
Dünya dillerinde birçok atasözü ve özlü söz itirazcı, hasetçi, fitne fücur kafaların kendi içlerinden ve çevrelerinden çıkan bu kişilere neler yaptıklarını anlatır.
‘Erdoğan neden dünya lideridir?’ sorusunun farklı açılardan cevabını aramadan önce en önemli niteliği ile başlayalım; ‘inanmış’ bir kimliktir.
İnanmak, olmak ve yapmak için kişinin ‘kalp’ ve ‘beyin’ gücünün motorudur. Erdoğan doğduğu aile ve mahalle ortamı, eğitim ve sosyal hayatı itibarıyla daimi şekilde ‘inancını’ parlata parlata ‘dava’ bağlılığını pekiştire pekiştire var olmuş, şekillenmiş, gelişmiş ve olgunlaşmıştır.
Bugünden geriye bakıldığında, özellikle ‘muhalif’ olma çabasındakiler, Erdoğan’ı ‘sıradanlaştırma’ amacı ile şanslı olduğu iddiasındadırlar. Gerçek ise tam tersidir.
Batılıların sıkça başvurdukları bir ifade ‘self made’ yani ‘kendini şekillendiren’ diye bir kavramdır.
Ortaokul başlangıcımızdan itibaren tanıdığım Erdoğan tam anlamıyla ‘kendini şekillendiren’ bir kimliktir. Erdoğan, bugün kendini ‘beğendirme’ ve ‘ilişkilendirme’ çabasında karda kışta kentin krizini yönetmek yerine İngiliz elçisinin ayağına giden ‘proje’ tiplerden değildir.
Bugünkü siyasi konumunun başlangıcı olarak İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesi, o günkü siyasi partisi olan Refah Partisi’nden daha çok Erdoğan’ın başarısıdır. Refah Partisi İstanbul İl Başkanı olarak – bugün başlangıç değeri unutulmuş ise de – 1 Kasım 1992’de İstanbul’da yeni kurulan 6 ilçede yapılan seçimlerde ‘ezici’ başarının mimarıdır. Nitekim bu başarı 29 Mart 1994’teki İstanbul sonucunu getirmiştir.
24 Aralık 1995 seçimlerinde Refah Partisi’nin Türkiye’de 1. olması sonucu da önemli oranda bu sürecin tetiklemesiyledir.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde ‘hukuksuz’ bir görevden alma ile karşılaştığı ‘darbe’, sadece 3 yıllık bir görevde dahi daha sonra yıllarca Türkiye’ye büyük hizmetler yapacağı bir kadroyu oluşturmasına yetmiştir. (Bilinen iki ismi örnek vereyim; Binali Yıldırım ve Prof.Dr.Veysel Eroğlu)
Ayrıca Kasım 1996’da meydana gelen Susurluk skandalından istifade ile tencere – tava çalmakla demokrasiyi askıya aldırma psikolojik harekatı uygulatan ‘28 Şubat zulmü’nü millet nezdinde sosyolojik olarak bitiren hareket de esasında Recep Tayyip Erdoğan’a aittir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından (Nurettin Sözen döneminde) kurulan Boğaziçi Radyo Televizyonu’nu (kanuni olarak belediyelere de yasaklanması sebebiyle) bugünkü Kanal 7 olarak yapılandırmayı teşvik etmiş böylece de Ahmet Hakan’ın ana haber sunumuyla Türkiye o kapkara dönemde gerçeklerden haberdar olabilmiştir.
‘Muhtar bile olamaz’ başlıklarını atan kaotik kafalara cevaben 14 Ağustos 2001’de kurduğu AK Parti ile Kasım 2002’den itibaren bütün genel seçimlerin 1. partisi olarak ülkeyi yönetmektedir.
Evet, Erdoğan, önceki ‘liderler’ (Ecevit, Yılmaz, Çiller) gibi kolej mezunu değildir, Demirel gibi Eisenhower, Baykal gibi Rockfeller bursu ile Amerika’da eğitim görmemiştir ve Özal gibi Amerika’da Dünya Bankası’nda çalışmamıştır. Bütün hayatı, mücadele ile geçirdiği Türkiye’de milletle iç içe olmuştur.
Erdoğan, her şeyi ile yerli ve millidir.
Bir olay veya konu yaşandığı an sadece haberdir, tarih yıllar sonra olur.
Erdoğan’ın inanmış, dava sahibi biri olarak bütün hayatını sıfırdan kurması, bitmeyen çalışma azmi, Türkiye’ye Özal’ın açtığı yolu pekiştirerek birçok alanda çağ atlatmıştır.
Haberin Devamı
Bugün yaşanan bazı zorluklar nedenlerinde objektif değerlendirme yapılmadan yorumlandığında iyi niyetli ve hakkaniyetli olunamaz.
Erdoğan, Türk siyasi hayatında benzer konumlar açısından kendi koyduğu hedeflerle sadece kendine ve milletine güvenerek önündeki engelleri aşan, basamakları tırmanan belki de tek liderdir. Bunca seçim başarısına rağmen eksik anlaşılan gerçek değerini tarih özenle yazacaktır.
.Fuat Bol
Erdoğan neden dünya lideridir (2)
#Turgut Özal#Besim Tibuk#Recep Tayyip Erdoğan
Kasım 13, 2024 06:303dk okuma
Merhum Özal, ‘belirsiz’ bir şekilde ölmeseydi, ‘Değişim Programı’ adını verdiği hazırlığı ile yeniden partili mücadeleye dönecekti. 17 Nisan sabahı gelen ölüm Turgut Özal’ın Başkanlık ‘önerisini’ tartışmaya açmasına fırsat vermedi.
Demirel ise çıkarken değil ama Çankaya’dan inerken ‘Başkanlık’ sistemini savunmaya başlamıştı. Futboldan siyasete farklı alanlarda ‘ilginç’ önerileri olan Besim Tibuk ve taraftarları yakın zamana kadar ‘Başkanlık’ sisteminin en katı militanları idiler.
Esasında bu ‘köklerimizde’ yer alan bir geleneksel davranış biçiminin güncel siyasal hayata (demokrasi) uyarlanmış versiyonu idi.
Bey, Kağan, Han, Padişah ve Sultan geleneksel Türk devlet yapılanmasının yönetici adlarıdır. Sıfatları ne olursa olsun bütün bu liderler kendi alanlarında mutlak hâkim bir başkandılar.
Kısaca Türk adı verilen boylar, akraba topluluklar tarihin neredeyse her döneminde sınırlı bir kara parçasına bağlı kalmamışlardır. İslam’ın kabulü sonrası ise İ’lay-ı kelimetullah davası uğruna ‘cihad’ ve ‘fütuhat’ la aşılan ufuklara manevi anlamlar yüklenmiş ve ulvi bir nitelik kazandırılmıştır.
Türk tarihinin derinliği her zaman vurguladığımız 16 devletten dahi daha fazlasını içermektedir.
Recep Tayyip Erdoğan’ı ‘Milliyetçi kesimlerle kavgalı’ hale getirmek isteyenlerin Cumhurbaşkanı’nın Külliye’de resmi karşılamalarda Türk mavisi olan ‘turkuaz’ı öne çıkartmasını, 16 Türk devletini sembolize eden bir görsel düzenleme yaptırmasını es geçmesi körlüktür. Öyle ya ‘Türk’ kelimesini önemseyen yaklaşımlar ve uygulamalar yapıldığı söylenilen hiçbir dönemde Türk tarihi ve bilinci bu denli öne çıkartılmış değildi.
Türkiye, geçmişinde kıtalara hükmeden bir Osmanlı İmparatorluğu’nun borçlarını ödemekle övündüğü gibi onun sömürgeci olmayan fütuhatçı ruhunun da sahibidir. (varis)
Türkler, fetih ve genelde Batı’ya dönük ilerlemelerini genlerine kadar işletmiş bir millettir.
Türkler, ayrıca ellerinde tutup egemen oldukları topraklarda soyuna sopuna, dinine inancına bakmadan engizisyondan kaçan Seferad Yahudilerine, Rus mezaliminden kaçan Çerkez ve Kafkas halklarına ve hatta Ruslardan kaçan Ruslara, Saddam’ın kimyasal bombasından kurtulan Kürtlere ve birçoğuna sorgusuz sualsiz kucağını açmış yüce bir millettir.
Bugün yürürlükte olan Misak-ı Milli, 28 Ocak 1920’de son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda ‘ Ahd-ı Milli Beyannamesi’ ile kabul edilmiştir. Lozan ile elde edilen bu sınırların Batı Trakya, Batum, Musul ve Kerkük gibi ‘eksik’ halidir. Hatay dahi daha sonradan ‘iltihak’ edilebilmiştir.
Türkiye genleri, tarihi, İslam bayraktarlığındaki misyonu, insanlık pozisyonu gereği daraltılmış bir coğrafyaya hapsedilebilecek sıradan bir devlet değildir.
Sıradan olmayan devletlerin, liderlik becerisi ve fıtratı bulunmayan, kime hizmet edeceğinden emin olunmayan, milletiyle ayrışık veya teatral şekilde bütünmüş görüntüsü veren kişilerce yönetilmesi felaketlere yol açar.
Yakın tarihte ve coğrafyada, Moskova’da ABD destekli adeta bir karşı darbe ile Sovyetleri dağıtan Boris Yeltsin Rusya’sının 1990’larda içine düştüğü sefalet ve dağılma hatırlanmalıdır.
Büyük tarihi mevcut, misyonu bulunan, insanlığa karşı sorumlu olan bir Türkiye maceracı egoların değil telefonun ucunda her ülkede liderlere ulaşabilen bir Başkanın yönetebileceği ülkedir.
Bugün, ‘Ne alaka’ diyenler, ABD’nin ‘burnunun dibinde’ Venezuela ile olan yakın ilişkinin ne anlama geldiğini ancak çok ileride anlayabilirler. Çünkü, sadece megolamanik taleple davrananların dibimize yerleştirilen ve ordu ile teçhizatlanan PYD’yi (PKK), Yunanistan’daki üslerin anlamını kavraması dahi mümkün değildir.
Türkiye siyasal, kültürel ve ardından da coğrafi genleşmesini sürdürecektir. Bu ise sadece bir dünya lideri ile kurgulanıp yönetilebilecek bir durumdur.
.Erdoğan neden dünya lideridir (3)
#Recep Tayyip Erdoğan#AK Parti#MGK
Kasım 16, 2024 06:303dk okuma
Paylaş
DÜNYADA rastgele, konjonktürel, vasat işlerle tarihe geçmiş bir lider yoktur.
Recep Tayyip Erdoğan ‘zihinsel dönüşümün’ birkaç farklı alanda da lideridir. Ve bu dönüşümlerden her biri onu tarihte kalıcı şekilde var edecektir.
Düşünsenize, ‘Milli Görüş’ fikrinin önderi Prof. Dr. Necmettin Erbakan, Süleyman Demirel hükümeti döneminde, Başkan seçildiği TOBB’dan çilingir ve polis marifetiyle çıkartılmıştır. Erbakan’ın kurduğu Milli Nizam Partisi kapatılmış, kendisi yurtdışına bir anlamda sürgün edilmiştir. Hocanın daha sonra kurduğu Milli Selamet, Refah, Fazilet Partileri kapatılmış, hükümeti yıkılmış, Saadet Partisi öncesinde kendisi siyasi yasaklı hale getirilmiştir.
Oysa Recep Tayyip Erdoğan, aynı badirelerden geçmesine, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’ndan alınıp Pınarhisar’da hapse konulmasına rağmen, kurduğu AK Parti ile iktidara gelmiş, siyasi yasağından kurtulmuş, önce Başbakan ve sonra halk oyuyla seçilen ilk Cumhurbaşkanı ve Başkan olmuştur. Dönemin ‘mütekebbir’ ve ‘hadsiz’ MGK’sında Necmettin Erbakan’a olmadık eziyetler yapılırken, Recep Tayyip Erdoğan buna benzer hiçbir duruma imkân ve zemin vermemiştir.
Nisan 2007’de Genelkurmay’ın e-Muhtıra’sını aynı anda en sert şekilde cevaplayan ve o muhtıracı kadroları hızla tasfiye eden, itibarlarını olması gereken düzeye ‘çeken’ de Erdoğan’dır.
Erdoğan’ın AK Partisi’nin kapatılması için açılan dava da Temmuz 2008’de ‘kapatmama’ ile sonuçlanmıştır. Erdoğan, baskı ve zulüm ile siyasi partilerin kapatılamayacağını artık kabul edilen bir gerçeğe dönüştürmüş; eziyet ve zulmeden vesayetçilerin çöplükte yer bulacağını göstere göstere kaç kez ortaya koymuştur.
Bu, siyasal güvence alanında en köklü zihinsel dönüşümdür. Bugün, Erdoğan’ın sayesinde 30’lu yaşlar ve altındaki hiçbir kimse bu ve benzer partilerin kapatılabileceğiyle ilgili bir hayal sahibi dahi değildir.
Ayrıca, Erdoğan döneminde ikinci zihinsel dönüşüm siyasal ‘üremede’ olmuştur.
İlk parti olması sebebiyle CHP’den çıkarak oluşan siyasi partiler ağırlıkla artık AK Parti ve Erbakan çizgisinden çıkarak oluşmaya başlamışlardır: Has Parti, Türkiye Partisi; Yeniden Refah Partisi, Gelecek Partisi, Deva Partisi gibi. Çünkü Erdoğan ile ‘ana akım’ siyasi hareket yer değiştirmiştir. Kurucu parti işlevi AK Parti’ye geçmiştir.
Bir başka zihinsel dönüşüm inancın ve inanca göre giyimin karşılaştığı zulmün ortadan kaldırılmış olmasıdır.
Bugün kapalı (tesettürlü) Türk kadını ve genç kızları polis, savcı, hâkim olabilmekte, rahatça üniversitede eğitim görebilmektedir.
Erdoğan bu zihinsel değişimi sadece devlet katında gerçek kılmamıştır; bu yasakların sebebi olan CHP, partisine çarşaflı üye katmış, çarşafa rozet takmış, Parti Meclisi’ne tesettürlü üye seçmiştir.
Tarihte yer almak için halkına, devletine ve yakınlarına farklı şekillerde özgüven, sorun çözme ve aşma becerisi, sonucu alma ve kalıcılaştırma gücü aktaran bir kişi pek tabii sıradışı ve üstün niteliklidir.
Recep Tayyip Erdoğan’ın bu zihinsel dönüşümleri gerçekleştirmesi önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin kalıcı toplumsal barış ve bütünleşmeye, siyasetin vesayetten kurtarılmış üretken güce ulaşmasına birçok faydaları daha da anlaşılır kılacaktır.
Menderes’in özgürlük, Demirel’in kalkınma, Turgut Özal’ın değişim, Erbakan’ın Milli Görüş ile bağımsızlıkçı amaçları Recep Tayyip Erdoğan’ın sağladığı bu zihinsel dönüşümlerle ilk kez tam uygulanabilir ve sürdürülebilir bir zemine kavuşmuştur
.
Erdoğan neden dünya lideridir (4)
#Recep Tayyip Erdoğan#İTO#ABD
Kasım 18, 2024 06:303dk okuma
Paylaş
Recep Tayyip Erdoğan ‘kültürel dönüşüm’ ve ‘kültürel etki alanı’ üretme ve geliştirmede de Türkiye Cumhuriyeti tarihinin tek ‘başarılı’ lideridir.
Küreselleşmenin ve iletişim ağlarının getirdiği tahribat, ‘tekilleştirme’ , ‘benzeştirme’ ve hatta ‘aynılaştırma’ çabalarının geldiği insanlığa aykırı karmaşa ortadadır. Birbirine benzeyen şekilde ‘olmaya’ çalışan, cerrahi operasyonlarla aynı tipe kavuşan, cinsiyetsizleştirme ve bayağılaştırma saldırısı altındaki insanlığa, geniş bir coğrafyada milli, manevi değer aktarmaya çalışan bir bakış açısı ve lideri... Zorluk derecesine bakın!
Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğindeki Türkiye’nin kültürel etki alanı üretme ve genişletme konusundaki somut ve net bir sonucuna dikkat çekelim; Türk müziği ve dizi sektörü küresel oyuncu olmuştur. Pek tabii, rahmetli Özal ile başlayan özel televizyon sürecinin en son noktası bu olmakla beraber çeşitli bakanlıklar ve ticaret odalarının (İTO) daimi desteği bu sektörlerin gücünü geliştirmiştir.
Bugün Recep Tayyip Erdoğan, Türk turizmi, Türk dizileri, Türk mutfağı evrensel bilinirliği ve marka gücü olan konumdadırlar.
Türkiye’nin kültürel etki alanı genişlemese daha 1990’larda pembe dizi satın aldığımız Latin Amerika ülkelerinde (Brezilya ve Arjantin) Türk dizileri izlenmez, ABD’nin burnunun dibinde Türkiye sempatisi oluşan milletler oluşmazdı.
Düne kadar AB ülkelerinden bazılarına mahkûm ve ucuz şekilde satılarak hayat bulan Türk turizmi, bu kültürel etki alanının pazarlamaya etkileri olmasa bugün ne ziyaretçi, ne kişi başı harcama ve ne de milliyet sayısı açısından artış gösteremezdi.
Türkiye’nin bu son dönemde Afrika ile tesirli diplomatik ilişki geliştirmesi, diplomatik misyon varlığını arttırması, Afrikalı öğrencilere de kapıları açmasının bugün ve dahası yarınlarda nasıl bir büyük gücün işareti olduğu ortadadır.
Dijital emperyalizmin dijital köleler meydana getirmeye çalıştığı bu çağda, Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde Türkiye, adeta ‘uyuyan’ TRT’yi de ayrı bir etki gücü merkezine dönüştürme yolunda önemli aşamalar kat etmiştir. TRT World henüz bir BBC gibi olamamışsa da TRT Arabi izlenen ve ciddiye alınan bir konuma yükselmiştir.
TİKA eliyle ecdadın tarihi varlık izleri yeniden restore edilmiş, bir çok ülkede insanlığa bırakılan Türk mirası yeniden ‘var’ kılınmış, Türk izleri ölümsüzleştirilmiştir.
Genleşmesini devam ettirecek bir ülkenin yeniden inşasındaki, kurucu unsur AK Parti ve Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bütün bu adımları bir ‘bütünlük’ içinde attığını söylemek hakşinaslık teslimiyetidir.
Her ne kadar halen Türk arama motoru, Türk dijital uygulama platformu gibi alanlarda dış etki ve dijital bağımlılık noktasından kurtulmamış olsak da bunların da bir şekilde gerçekleşeceğine inanıyorum.
Türkiye son 20 yılda kültürel dönüşüm ve kültürel etki alanı genişletmesi ile rahatlıkla ifade edebileceğimiz Türkiye Yüzyılı kavramının temelinde sağlam bir yapı kurmuştur.
Recep Tayyip Erdoğan’ın kararlı, şuurlu, dirayetli ve kimlikli duruşu; yerel siyasi figür olmaktan küresel aktör olmaya yükselişinde bu kültürel etki alanı da taşıyıcı unsurlardandır.
Türkiye’nin her türlü stratejik işbirliği, hangi alan olursa olsun diğer ülkelerle ikili ilişkileri bu kültürel etki alanının sayesinde daha da kolaylaşmıştır.
Bütün bu vizyonu dur duraksız nakış gibi işleyen bir liderin, kültürel dönüşümle yönlendirdiği toplum, kültürel etki alanı ile etkilediği insanlık ve milletler ile Türkiye’nin yarını için büyük bir istikrar ve güce sağlam zemin kurduğu açıktır.
Kayıkçı kavgası zihniyetinden ve bağnazlıktan uzak değerlendirme yapabilme olgunluğunda olanlar bunu göreceklerdir.
.
Erdoğan neden dünya lideridir (5)
#Erdoğan#Dünya Lideri#DEVLET
Kasım 20, 2024 06:293dk okuma
(Değerli okurlarım ‘dünya lideri’ ve Recep Tayyip Erdoğan adını yan yana koyarken, kasıtlı veya kasıtsız, sığ, bağnaz ve güncel tartışmalarla meşgul veya işgal edilmiş zihin ve vicdanların tepkili olacağı malumdu. Nitekim oldu, oluyor, olacak. Yine geniş açıda ve doğru gördüğümü yazmaya devam edeceğim. Gelen mesajlara da en sonda ayrıca cevap vereceğim.)
Haberin Devamı
İnşaatlarda görünmeyen işlemler, ön hazırlıklar ve idari süreçler vardır; projeler, yapı inşaat izni vb. Ertesinde ise ‘meşakkatin’ en büyüğü yine en az görünen veya hiç görünmeyen kısımdadır; hafriyat ve temel. Zemin gözüktükten sonrası daha kolay ilerler.
Sosyal, siyasal ‘inşaat’ ile yapı inşaatının da benzerlikleri bu açıkladığım kapsamda çoktur. İyi proje, detaylı düşünülmüş ve en mantıklı, en akılcı çözümler yerleştirilmiş olandır. En sağlam yapı, temelinden itibaren doğru ve yeterli malzeme, iyi teknik uygulama ile yapılandır.
Bir siyasi hareket, bir iktidar, bir hükümet veya bir devlet için de bu ‘inşaat’ açıklaması geçerlidir.
Erdoğan, pek tabii dünya lideridir. Çünkü, Türkiye Cumhuriyeti’nin ‘altyapısını’ dönüştürdüğü gibi, birçok ülke liderine de öğretici olarak benzer dönüşümleri tetiklemiştir.
Altyapı denildiğinde bazı ‘aklıevveller’ sadece su- kanalizasyon düzeyinde algılamakta, inatla altyapının ne demek olduğunu anlamamaktadırlar.
Tersten başlayalım; bu memlekette, uzun süre ‘içindekiler’ yeterince milli olmadığı gibi, MİT’in Ankara ve İstanbul’daki binaları dahi köhne, çağdışı çalışma ortamı bulunan, dağınık, güvenlik zaafı bulunan yapılardı. Bugün, Ankara’da Kale, İstanbul’da Maslak’ta bulunan ana hizmet binalarının ‘kudretli’ bir ülkeye yakışan hali gurur vericidir.
Demokrat Parti’ye karşı yapılan 60 darbesinde Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’nın Cumhurbaşkanı’nı ‘derdest’ ettiği günü düşünün; ne tuhaftı! Ve dahası, Ankara’da Bakanlıklar denen bölgede yan yana sıralanmış, yetersiz, 2. Dünya Savaşı yıllarından kalma derme çatma binalarda devlet yönetilmeye çalışılıyordu. Bu binaların ortasında, yanında ve etrafında ise Genelkurmay ile (deniz olmayan Ankara’da) Deniz Kuvvetleri dahil kuvvet komutanlıkları sıralanmaktaydı. Bu ‘sembolik’ olarak da bir içe dönük ‘kuvvet’ gösterisinin şahikasıydı. Şimdi bu binalar da çağa uygun, monoblok yapılarda, tam güvenli şekilde yeni ‘askeri kampüslerde’ toplanmaktadır.
Şehir Hastaneleri ‘şehir dışında’ diye bağrışanlar, şehirlerin ne denli genişlediğini, ulaşım imkânları ile durumun sorunsuz bir hale geldiğini dahi görmemek için her şeyi yapıyorlar.
Birçok kentimizin birbiriyle bağlantısı mühendislik şaheseri tüneller, otoyollar ve viyadüklerle kolaylaştı, kısaldı. Trabzon’dan 4 saatte ulaşılan Gümüşhane 45 dakikaya en güvenli şekilde gidilir hale geldi. Gümüşhane- Bayburt 20 dakikalık yol oldu. Kuzey Marmara Çevre Yolu, Osmangazi – İzmir Otoyolu, Çanakkale Çevre Yolu hep ‘bugünkü’ maliyet hesabı ile yıpratılmaya çalışıldı, çalışılıyor. Tıpkı Rahmetli Menderes’e Sirkeci – Yeşilköy (sahil yolu) ve Vatan Caddesi, Demirel’e Boğaziçi (15 Temmuz Şehitler) Köprüsü’nde karşı çıktıkları gibi... Tıpkı rahmetli Özal’a da Çeşme – İzmir otoyolu yapılırken karşı çıkan İzmir’in bugün ‘bu yol az’ diye sızlandığı gibi benzer itiraflar zaman içinde gelecektir.
Kamu binaları, israf gibi muhalefet edilse dahi çalışma zevki, teknolojik ve genel güvenlik hissi veren, ergonomik yapılara dönüştü.
Ülkenin fabrikalarını ‘sattılar’ diye yırtınan ‘kör muhaliflerin’ saymasını bilenleri Organize Sanayi Bölgeleri sayısının 400’e yaklaştığını, Teknopark ve Kuluçka Merkezlerinin yaygınlaştığını da bir saya saya öğrenseler.
Bunu anlamanız için bir Ermeni vatandaşımızın Erivan’dan İstanbul Havalimanı’na geldikten sonra hissettiğini; ‘Türkiye büyük devlet. Havalimanlarında dahi bunu anlamak mümkün’ sözlerini duysalar. Ama onlar havalimanlarının ‘fizibilitesini’ ülke güvenliği ile ilişkili rolünü anlamadan sadece yolcu sayısı ile düşünecek kadar ‘gerçeklerden’ uzaklar.
Ankara’daki Gar’a bir ‘eser’ olarak bakıp, hızlı tren yaygınlaşmasını da alkışlasalar!
Düşünsenize 20 yılda Türkiye sadece rüzgâr enerjisinde bile dünya da sayılı ülkeler arasına girmiştir.
Asla vicdani değerlendirmeye ulaşmayacaklar. Bu da bir kör inat işte.
Türkiye, bu dönemde altyapı dönüşümünü tamamlamak üzeredir.
Recep Tayyip Erdoğan, bu altyapı dönüşümünün üzerine inşa edilmekte olan ve edileceklerle de anılacaktır
Erdoğan neden dünya lideridir (6)
#Recep Tayyip Erdoğan#TBMM#Hakan Fidan
Kasım 23, 2024 06:292dk okuma
2015 yılında bir konuşmasında Sayın Cumhurbaşkanı, ‘Eğitimde henüz başarılı olamadık’ demişti. Eğitimin içine ‘ne koyduğunuza’ bağlı olarak bu sorunun cevabı olumlu ya da olumsuz verilebilir.
Ancak, ‘döneminde bugün ‘ liyakatsız’ diye eleştiri yağmuruna tutulanların (salt partizanlıkla atanmış olanlar hariç) tamamına yakının söylenilenin tam tersine ‘ehil’ ve ‘bilgili’ oldukları kesindir.
2002 Kasım’ında Recep Tayyip Erdoğan siyasi yasaklı olarak TBMM’ye girememişken partisi iktidara geldi. Hatırlayınız Türkiye bu ‘kaotik’ ve demokrasi açısından trajikomik olayı yaşadı. Irak’a müdahale edecek olan ABD’nin ‘uzantılarının’ dahi bu ‘komedi’ içinde muhtemel elleri vardı.
Devlet, tepeden tırnağa 1935-45 arası doğumlu olanların, yani karakter ve kişilikleri 2. Dünya Savaşı ve ‘İsmet İnönü’ döneminde oluşanların kontrolünde idi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nu hatırlamanız, o günkü devletteki ‘prototip’ kafayı anlamanız için yeter de artar bile.
Bir de ‘yargı ve güvenlik’ başta olmak üzere devlete ‘sızmış’, boş bulduklarını sandıkları andan itibaren de azgınlaşmış FETÖ kadrolarının nerelerde neler yaptıklarını tekrar gözünüzün önünden geçiriniz.
Yıllarca, DPT’de dahi bulunan nitelikli memleket sever kadroların (Turgut Özal, Korkut Özal, Mehmet Keçeciler, Cevat Ayhan, Recai Kutan, Hasan Celal Güzel, Yusuf Özal, Ekrem Pakdemirli, Hüsnü Doğan gibi) ‘takunyalı’ olarak yaftalandıkları, ‘badem bıyık’ diye hor görülenlerin devlet katında yer bulmakta zorlandığını unutmayınız.
İşte Recep Tayyip Erdoğan döneminde, ‘İnönü artıkları’ yaş haddiyle, FETÖ iltisaklıları da yargı ile devletten uzaklaştırıldı.
Türkiye artık devlette millileşmiş kadrolarla, milletiyle bütünleşmiş kafalarla yönetilmektedir.
Bugünkü Bakanlara bakınız; örneğin Hakan Fidan, Mehmet Fatih Kacır, Alparslan Bayraktar, Ömer Bolat, Abdulkadir Uraloğlu, Dr. Kemal Memişoğlu gibi isimlerin konularına hâkim ve ehil olmadıklarını mı söyleyeceksiniz?
TİKA ve MİT geçmişi ile Dışişleri Bakanlığı öncesinde perspektif ve derinlik kazanan Hakan Fidan’ın birikimini ve ‘yerliliğini’ Cumhuriyet tarihinin kaç Dışişleri Bakanı ile kıyaslayacaksınız?
Liyakat diyorlar. AK Parti ile ‘geçmiş’bağı olmayan Mehmet Nuri Ersoy’un turizmi ve dünyayı bilmediğini mi iddia edeceksiniz?
Hatta, bugün görevde olmayan eski THY Başkanı İlker Aycı’nın dahi o görevinden ayrıldıktan sonra Hindistan Hava Yolları’na atanmasının ‘beceri’ ve ‘bilgi’ eksiği ile olduğunu mu söyleyeceksiniz?
Recep Tayyip Erdoğan vakıflar, belediyeler, kamu kadroları eliyle bu dönemde Türkiye’nin yarınlarında da ‘damga vuracak’ kadroları sıfırdan inşa etmiştir. Özel Kalem Müdürü Dr. Hasan Doğan, Dış Politika Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç , MİT Başkanı Dr. İbrahim Kalın gibi isimlerin varlığı da ayrı örneklerdir.
Recep Tayyip Erdoğan, dünya lideridir çünkü, dönüştürdüğü bir zihniyeti, altyapıyı, toplamda bir ülkeyi yarınlarda da daha güçlü şekilde taşıyacak, geliştirecek bütün kadroları yetiştirmiş, sorumluluk ve yetki vermiş, pişmelerini sabırla beklemiştir.
Bu kadrolar, eğer kibir denizine düşmez, mücadele ve davanın geldiği noktanın değer ve hassasiyetini tam kavrarlarsa, bundan 100 yıl sonra da Recep Tayyip Erdoğan’ın ne yaptığının anlaşılmasında değerli katkıları olacaktır.
.
Erdoğan neden dünya lideridir (7)
#RECEP Tayyip Erdoğan#Rıfat Bali#Vehbi Koç
Kasım 25, 2024 06:293dk okuma
RECEP Tayyip Erdoğan liderliğinde Türkiye insani yardımın ‘küresel efendisi’ olmuştur.
Bugün, Suriyeli sığınmacılar nedeniyle yaşanılan tartışmaları demografik olarak doğabilecek potansiyel durum ve entegrasyonun yetersizliği haricinde ‘siyasi polemik’ sınıfına sokabiliriz.
Zira bu toprakların ‘zor duruma düşen, düşürülen insanlığa’ tarih boyunca kucak açtığı aşikârdır. Daha önce ifade ettiğimizi tekrarlayalım:
“Türkler, ayrıca ellerinde tutup egemen oldukları topraklarda soyuna sopuna, dinine inancına bakmadan engizisyondan kaçan Seferad Yahudilerine, Rus mezaliminden kaçan Çerkes ve Kafkas halklarına, Saddam’ın kimyasal bombasından kurtulan Kürtler’e ve birçoğuna sorgusuz sualsiz kucağını açmış yüce bir millettir.”
‘Yahudi milleti’ bir çok defa Osmanlı topraklarına sığınmak zorunda kalmıştır, her defasında kabul’ ile karşılaşmıştır. Örneğin 1376’da Macaristan’dan, 1394’te Fransa’dan, 15. yüzyılın başında Sicilya’dan,1420’de Venedik’ten ve 1470’te Bavyera’dan kovulan veya kaçan Yahudiler gibi...
Diğer yandan Rıfat Bali adlı yazar aksini ifade etse dahi Türk Dışişleri’nin (kısmen) övündüğü önemli faaliyetlerinden biri 2. Dünya Savaşı yıllarında bazı konsolosluk veya elçilik görevlilerinin Türkiye Cumhuriyeti kimliği vererek Avrupalı Yahudileri kurtarmasıdır. Bu kişilerden önde gelenler Necdet Kent (oğlu daha sonra küresel Coca Cola başkanı olan Muhtar Kent), Behiç Erkin, Selahattin Ülkümen ve Namık Kemal Yolga’dır.
Bu kurtarmalardan bazılarında bölgesel olarak da olsa ‘demografik değişimler‘ yaşanmış, Türkiye’de İstanbul, İzmir, Edirne ve (Selanik’te) bazı yerler ‘Yahudi mahallesi’ olarak tarihte yer almıştır. İstanbul’da Balat, İzmir’de Kemeraltı buna örnektir.
Bir de İsmet İnönü döneminde Romanya’dan Struma vapuru ile kaçan yaklaşık 800 Yahudi yolcunun Almanlarca katledilmesine ‘izin veren’ bir anlayış vardır. Gerçi, ‘özel’ ve ‘güçlü’ o dönemde de ‘işini görebilmiştir’. Vehbi Koç’un araya girmesi ile İçişleri Bakanı Faik Öztrak ve İstanbul Emniyet Müdürü İhsan Sabri Çağlayangil’in destekleriyle Standart Oil Romanya Müdürü Martin Segal vapurdan indirilmiştir.
Burada sayılanların hiçbiri Recep Tayyip Erdoğan döneminde gerçekleşmemiştir.
Recep Tayyip Erdoğan ‘dünya lideridir’, çünkü döneminde Türkiye ırk, din, dil, cinsiyet farkı gözetmeksizin ihtiyaç duyulan yerlere, süratle ve imkânların elverdiği ölçüde insani yardım ulaştırmaya gayret etmiştir ve etmektedir.
Dışişleri listelemiştir: Türkiye, 2021 yılında gayrısafi milli gelirinin yüzde 0.86’sını insani yardım için ayırarak 2015’ten beri sahip olduğu “dünyanın en cömert ülkesi” konumunu sürdürmüştür
Ülkemizin yakın geçmişte yaptığı insani yardım faaliyetleri arasında 2004 sonunda meydana gelen Güneydoğu Asya depremi, 2005’teki Pakistan depremi, 2006’da Lübnan’da yaşanan insani kriz, 2008 yılının sonunda patlak veren Gazze krizi, 2010 yılında meydana gelen Haiti ve Şili depremleri ile Pakistan’da yaşanan sel felaketi, 2011 yılında meydana gelen Japonya depremi, 2013 yılında Filipinler’de meydana gelen tayfun, 2014 yılında Balkanlar’da meydana gelen sel felaketi ve Gazze’ye yönelik saldırı, 2015’de Nepal depremi ile Irak’taki çatışma kaynaklı insani kriz, 2015 ve 2016’da Yemen ve Libya’daki insani kriz ile 2016’da Makedonya’daki sel felaketi sonrasında gerçekleştirilen yardım operasyonları önemli yer tutmaktadır. 2017 yılında Kolombiya ve Gürcistan’da, 2018 yılında Vietnam, Laos ve Endonezya’da, 2019 yılında Mozambik, Afganistan, Arnavutluk, Bangladeş, Bosna-Hersek, Burkina Faso, Cezayir, Cibuti, Çad, Etiyopya, Filistin, Gambiya, Güney Sudan, Gürcistan, Irak, İran, Kamerun, Kolombiya, Komorlar, KKTC, Lübnan, Moğolistan, Myanmar, Namibya, Nijer, OAC, Özbekistan, Pakistan, Somali, Sudan, Ürdün ve Yemen’de, 2020 yılında Afganistan, Arnavutluk, Bangladeş, Çad, Cibuti, Etiyopya, Filipinler, Filistin, Fiji, Güney Sudan, Kamboçya, KKTC, Kuzey Makedonya, Myanmar, Nijer, Özbekistan, Pakistan, Romanya, Somali, Tanzanya, Tunus, Ukrayna, Ürdün ve Yemen’de, 2021 yılında Bosna-Hersek, Fiji, Guatemala, Güney Sudan, Haiti, Hırvatistan, Honduras, Moğolistan, Mozambik, Panama, Saint Vincent ve Grenadinler, Tacikistan’da, 2022 yılında Afganistan, Brezilya, Irak, Madagaskar ve Pakistan’da meydana gelen sel felaketi, orman yangını, deprem, kasırga, yanardağ patlaması gibi doğal afetler nedeniyle nakdi ve ayni yardımlar gerçekleştirilmiştir.
Şimdi yine aklıevveller, “Bizim ihtiyacımız varken başkasına ne yardım ediyoruz?” diyeceklerdir!
İşte o aradaki bakış farkı ‘insanlıktır’ ve dünya ‘insan‘ olana ‘lider’ gözüyle bakabilmektedir.
.
Erdoğan neden dünya lideridir (8)
#Recep Tayyip Erdoğan#UKRAYNA#RUSYA
Kasım 27, 2024 06:293dk okuma
Recep Tayyip Erdoğan, 2017 yılındaki anayasa referandumu öncesinden itibaren Türkiye Cumhuriyeti devleti için tarihi bir birlikteliği yeniden sağlamayı başardı. Bu ‘birlik’ esasında zaten yüzyıllardır mevcut idi ve bir ara ‘ayrıştırılmış’ ve kaybettirilmişti. Bu, Türk ve İslam beraberliğinin ‘siyasi yansıması’ idi.
Milliyetçi Hareket Partisi’nin 1997 yılında kurucu ve karizmatik lideri Alparslan Türkeş’in vefatı sonrasında Genel Başkanı olan Devlet Bahçeli’nin sorumlu devlet adamı bilgeliği bu ‘yeniden birleşme’ ve ittifakın temel gücü oldu.
Zaten Ekim 1991’de genel seçimlere o zaman Necmettin Erbakan liderliğindeki Refah Partisi, MHP ve IDP (Aykut Edibali -Islahatçı Demokrasi Partisi / sonradan Millet Partisi) ittifakı olarak RP çatısı altında girmişler, baraj riskini bertaraf etmişlerdi. Kaldı ki 1980 darbesi olduğunda MHP Genel İdare Kurulu’nun en saygın kişilerinden biri, partinin ideoloğu olarak bilinen kişisi (yakından da tanıdığım) Seyyid Ahmet Arvasi idi. Arvasi ve MHP ‘Türk İslam Ülküsü’ yolunu dava olarak benimsemişlerdi.
Kısacası ‘milli’ olan görüş ve ‘milliyetçi’ olan hareket esasında ortaklık edebilecek, bütünleşebilecek bir maziye, inanca ve ortak siyasi geçmişe de sahiptiler.
Ne mutlu ki Recep Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli, Türkiye’nin yarını ve ‘kendi’ olabilmesi için bu ‘yeniden inşası’nı birlikte yapmak iradesini ahenk içinde yürütmeye devam ediyorlar.
İçeride sağlanan bu ‘milli ahenk’, dünyanın en geniş coğrafyasına hükmeden Rusya Federasyonu ile olan ilişkilerde de faydalı yansımalara dönüştü, dönüşüyor. Yıllarca Kızıl Elma ve Turan ideali peşinde koşan Sultan Galiyev, Enver Paşa gibi dava insanlarının ‘hayali’ ilk kez sonuca yaklaşmakta. ‘Dilde, fikirde, işte birlik!’ diye bir yön ortaya koyan, 1907’de Rusya’da ‘İttifak-ı Müslimin’ birliğini kuran İsmail Gaspıralı bugün Recep Tayyip Erdoğan-Devlet Bahçeli birlikteliğinin gücü, Erdoğan’ın görünen ve görünmeyen etki alanı ile Türk Devletleri Teşkilatı’nın kurulması ve ortak alfabe ile başlayan sürecin açılmasını sağlamıştır.
Anadolu’nun İslamlaştırılmasında Muhyiddin İbn-ül Arabi ve Ertuğrul Gazi’nin manevi birlikteliği bugün de şekil değiştirerek devam etmektedir. Putin Rusya’sı, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği döneminden farklı olarak Türk Dünyası’nın bütünleşmesinden rekabet ve düşmanlık endişesini kaldırmış, işbirliği ve dostluk potansiyelini kabullenmiştir. Avrupa Birliği içindeki Macaristan’ın Viktor Orban ile bu Türk dünyasının içinde bir asli unsur olarak yer alması ve Turan Kurultaylarına ev sahipliği yapması da yine bu son 20 yılda gerçekleşen vâkıâlardır.
Recep Tayyip Erdoğan, kenetlenmiş ve alfabe birliğinden dil birliğine, ortak para ve (yatırım finansmanı için) Türk Fonu kurmaya geçişi çalışan Türk dünyasına da samimi şekilde ‘ağabeylik’ etmektedir. Devlet Bahçeli, Türkçülükle övünen tüm ülkücülere bu ‘hediyeyi’ sağlayan en büyük ülkücü olarak kayda geçmiştir.
Kırgızistan -Türkiye Manas, Ahmet Yesevi gibi Türkiye ile ilişkili üniversitelerin Kırgızistan ve Kazakistan’da başarıyla faal olması, sayılarının artma ihtimali de Türk yarınları için ayrı ümit ışıklarıdır.
Recep Tayyip Erdoğan’ın Ukrayna-Rusya çatışmasında (her iki taraf savaş dememektedir) dahi azami denge siyasetini başarıyla uygulaması, eşzamanlı olarak Türk Devletler Topluluğu’nda tarihi değerde adımları arttırması, Türkiye’nin NATO üyeliği ve AB’de aday üyeliğine rağmen BRICS’e üyelik için başvurabilmesi alt alta yazılarak topluca değerlendirilmelidir.
Recep Tayyip Erdoğan, ikili ilişkiler yoluyla yeni kazançları diplomatik pekiştirme ile elde ede ede Türkiye’nin önünü açmaya, yeni derinlikler katmaya ve ufuklar açmaya devam etmektedir.
Recep Tayyip Erdoğan’ı günlük konuların ötesinde değerlendirmek için bu yönleri de asla unutmamak gerekir
Erdoğan neden dünya lideridir? (9)
#Erdoğan#SGK#Kılıçdaroğlu
Kasım 30, 2024 06:293dk okuma
Paylaş
Günlerdir değerlendirmeye çalıştığımız Recep Tayyip Erdoğan’ı, ‘güncel gözlük’ takan kişilerin anlaması zordur. Geleceğe dürbünle bakabilme becerisi, bunu yapabilmek için de ‘önyargı arınması’ gereklidir.
Önyargı arınması ifade olarak yazması kolaydır da gerçekte yapılabilmesi çok zordur. Tarih ve olayları bilmek, vicdan ile muhasebeleştirmek ve gelecek hakkında öngörü sahibi olmak şarttır. Bunlardan herhangi birinin eksikliği formülü bozar, kişinin yaklaşımını eksik ve dengesiz hale getirir.
Recep Tayyip Erdoğan’dan, SSK Müdürü Kemal Kılıçdaroğlu’ndan batak devralınmış sosyal güvenlik sistemini Norveç düzeyinde maaş dağıtır hale getirmesini beklemek ne denli gerçekçidir?
Memlekette 38 yaşında insanı emekli eden siyasi sorumluluk, bu yaşta emekli olmayı içine sindiren ahlaki zaaf çokça bulundukça kim, neyi, nasıl düzeltebilecektir? Emeklilikte yaşa takılanlar diye ifadelendirilen durumun Hazine’ye yükü ortada iken, emekliler maaşlarının azalmasından şikâyette ne denli haklı iseler, erkenden oluşan haksız yüklere de karşı çıkmamakla çıkan sonuca baştan razı olmaktadırlar.
SGK’nın 2023 yılında yaklaşık 60 milyar, 2024’te yaklaşık 114 milyar TL açık verdiği, vereceğini söylersek, düşük maaşlarla dahi durumun vahameti belki anlaşılacaktır.
Niye bu açıklamayı yazdım?
Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’nin bekası ve geleceği için önemini ve yaptıklarını yazıyorum. İç siyaset ve ekonomiden bağımsız bir değerlendirme sürdürüyorum. Bu yazdıklarımın içeriğinde anlatılanları, aynı şekilde yapabilecek 2. bir siyasi kimlik var mı etrafta? Onu söyleyiniz... Yok!
Vakti zamanında Türkiye’nin kendince ‘ oyun kurduğu ‘ ve ittifaklar meydana getirdiği anlatılır ve bununla gurur duyulurdu. 1934’de Atina’da Türkiye, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya arasında Balkan Antantı imzalanmıştı. Türkiye, İran ve Irak arasında 1935’te Sadabat Paktı’nın neden Cenevre’de imzalandığı hiç tartışılmazdı. Fransa, İngiltere, Yunanistan vs gibi ülkelerle birçok ‘saldırmazlık’, ‘dostluk’ gibi anlaşmalar kaleme alınmıştı.
İkili veya çoklu ilişkilerde Türkiye geçmişe kıyaslanamayacak derecede büyük diplomatik beceriler sergilemektedir. Sadece 2017’de BM Genel Kurul’unda İsrail’e karşı alınan oylama başarısı (Kudüs’te diplomatik misyon kurulmaması ) bir göstergedir. Veya BM Güvenlik Konseyi’ne Türkiye geçici üye olmayı seçilerek başarabilmiştir.
İsmail Cem Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkan Yardımcısı olduğunda ortalığı şamataya boğanlar, Mevlüt Çavuşoğlu Başkan seçildiğinde neredeyse tebrik dahi etmemişlerdir. Volkan Bozkır’ın BM Genel Kurul Başkanı seçildiğini Türkiye neredeyse duymamıştır bile.
Recep Tayyip Erdoğan Türkiye’nin küresel duruşunu ‘tahkim’ etmesiyle, Venezuela’dan Somali’ye, Libya’dan Kosova’ya özellikli, derinlikli, kalıcı ilerlemeler katetmesiyle değerlendirilecektir.
Türkiye, dayatılan ve talep edilen anlaşmalardan kurtulmuş, kendi ittifaklarını ve anlaşmalarını yapabilir hale gelmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti kurumlarına sızmış azgın FETÖ parçacıklarının Rus askeri uçağını düşürtmesi ve Ankara’da Büyükelçilerini öldürtmesi sonrasında Recep Tayyip Erdoğan’ın Putin ile düzelterek geliştirdiği, yakın hale getirdiği ilişkinin benzerini Türk siyasetinde bugün kurabilecek başka kim olabilir?
Elon Musk’ın geçtiğimiz gün sosyal medya paylaşımında dalga geçtiği ‘insanlı’ savaş uçağından insansız savaş uçağına başarıyla geçen ender ülkelerden biri olabilen Türkiye, bu dönemde sağlanan istihbarat, diplomasi, savunma sanayi ve teknoloji birlikteliğini Recep Tayyip Erdoğan’a borçludur.
Yurtdışındaki askeri üs sayımız, bazı topraklardaki askeri mevcudiyetimiz, ordu eğiten kadrolarımız, iş birlikleri ve gelecek tasarımlarıyla kalıcılaşmaktadır.
Geleceği kurtaran kişi liderdir, günü kurtaran siyasetçi.
.
Erdoğan neden dünya lideridir? (10)
#Recep Tayyip Erdoğan#Cihat Yaycı#Erbakan
Aralık 02, 2024 06:292dk okuma
Paylaş
‘Memleketteki fabrikaları sattılar’ diyen toptancı reddiyeciler ‘362’si tam faal, toplam 404 Organize Sanayi Bölgesi bulunduğundan halen habersizdirler.
Toptancı reddiyeciler Türkiye’mizde 102 Teknopark’ın tamamına yakının son 20 yılda kurulduğunu da duymamışlardır.
Toptancı reddiyeciler 19 Serbest Bölge ile Türkiye’nin küresel ticarette konum geliştirdiğinin de farkında değildirler.
İşte bu 3 sayı ve sadece TeknoFest organizasyonunun geldiği nokta ‘profesyonel cenaze evi ağlayıcısı’ gibi davrananların ne denli haksız saldırgan olduklarını ortaya koymaktadır.
Recep Tayyip Erdoğan döneminde Türkiye birçok başarıda örnek bir durumu, ilk olmayı yaşamıştır.
Polonya, Varşova’da daha büyük bir havalimanı inşa edene kadar İstanbul Havalimanı Avrupa’nın tartışmasız en büyüğüdür.
‘Milli Yeterlilik’, yerli malı haftasında mandalina ve elma düzeyinde yapılan müsamereden kurtarılmış, insansız hava aracı, milli savaş uçağı gemisi, yerli otomobil, milli motor, elektrikli traktör konumuna yükselmiştir.
Türk müteahhitleri dünyanın en büyük ilk 250 şirket içinde tam 44 adetle yer almış, Türkiye 2. duruma gelmiştir. Bu müteahhitler arkalarında hükümet gücü, siyasi ve diplomatik kolaylaştırma, başta Eximbank olmak üzere finansal destek olmasa, bizzat Recep Tayyip Erdoğan’ın talepkâr takibi bulunmasa, o noktaya mı geleceklerdi?
Recep Tayyip Erdoğan dönemi Türkiye’nin milli yeterlilik konusunu tartışmaya açtığı ve bu alandaki eksikleri tespit edip içini doldurmaya çalıştığı, önemli oranda da başarı kazandığı dönemdir.
Sadece ve sadece enerji alanındaki arama çalışmalarında gelinen nokta bir göstergedir.
Milli yeterlilik sağlanan her alan milli bağımsızlık merdiveninin bir basamağıdır.
Müstafi amiral Doç. Dr. Cihat Yaycı bulunduğu Deniz Kuvvetleri’yle ilgili örneklerle konuyu açıklamaktadır. Teknoloji tedariğinde bağımlılık ve maliyet yüksekliğinden bugün milli ve seçenekli tedarik imkânı ile uygun fiyatlı alım noktasına gelinmiştir.
Tabii ki her şey güllük gülistanlık değildir. Daha yüksek teknolojili, katma değeri daha fazla ürünlerin geliştirilmesi devam edecektir.
Rahmetli Özal nasıl Türk ekonomisini dışa açıp, turizm ve ihracatı merkeze oturttu ise, Çiller nasıl içerdeki korumacılığa alışmış kafaların ‘ciyaklamasına’ rağmen Gümrük Birliği’ni sağladıysa, Erdoğan da ‘milli yeterlilik’ kavramını zihinlere kazımıştır.
Türkiye, milli yeterliliği tamamlamadan gerçekten bağımsız bir ülke olamayacaktı. Bu zorlu yürüyüş, irade ve kararlılık, takip ve hesap sorma gücü olan Recep Tayyip Erdoğan sayesinde kesintisiz devam etmektedir.
Merhum Erbakan’ın yerli ve milli motor projelerini hayallerine sığdıramayan, milli motoru baltalayan toptancı reddiyecilerin rant ve mirasyediliğe dayalı zihin atmosferleri, yapılanları maalesef asla anlayamayacaktır.
Milli yeterlilik milli kararlılık ile gerçekleşir.
Türkiye artık bu noktaya erişmiştir ve bundan geri dönüş olmayacaktır
.Fuat Bol
Yazarın Tüm Yazıları
İletişim
Sonuç takipte kararlılıktan gelir
#Türkiye#15 Temmuz#DAVA
Aralık 04, 2024 06:293dk okuma
Paylaş
Büyük devletlerin ve büyük ‘zatların’ bir ‘davası’ vardır. Davası olmayan, hedefi için bir doğrultuda azim, sebat ve hatta inatla çalışmayan en ufak yelde (rüzgâr) ve selde savrulur, sürüklenir.
Dava ‘rastgele’ ve günübirlik ise, o güncel gelişmelerden faydalanmaya çalışan bir kişinin ‘manfaatsever’ yaklaşımıyla ilişkilidir denilebilir. Ve adına dava veya benzer başka bir şey deseler de esasında o dava da değildir. Dava, damıtıla damıtıla gelmiş, her dönem çok insan tarafından benimsenmiş, içindeki doğrular uygulandıkça madden ve manen etrafını beslediği görülendir. Bu nedenle kişisel ihtirasını, günlük siyasetin sunduğu fırsatı kendine zemin gören ile var olan bir davayı yükseltmek ve yüceltmek için çaba gösteren aynı değildir.
Türkiye’nin bir ‘davası’ vardır. Bu, Lozan’da tırpanlanmış olsa da son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın kabul ettiği Misakımilli’dir.
Türkiye’nin bir ‘davası’ vardır. Bu, mazlum milletler ve sömürülen ülkelerin bu durumdan kurtarılmasıdır.
Haberin Devamı
Türkiye’nin bir ‘davası’ vardır. Bu, devletine kalpten bağlı, aidiyeti tartışmasız, mirasyedi ve mandacı kafa taşımayan, özü sağlam insanlardan oluşan bir milleti kalkındırmak, adil, eşit bir düzende refaha ulaştırmaktır. Soru şudur; sadece üç açıdan kısaca değindiğimiz bir davası olan ülkeyi kim ya da kimler yönetebilir?
Bu topraklara pamuk ipliği ile bağlı, en küçük bir bahanede çekip gitmeyi kendine yol edinen, buna beyin göçü dedirterek kendi beynini ‘önemseten’ kişiler bu millete ne zaman ve ne kadar ait olmuşlardır?
Aidiyeti tartışmalı kimliklerin alkışladığı siyasi kişiler memleketin ‘davasını’ alıp anlayıp yürütebilirler mi?
Yoksa, memleketin başına 15 Temmuz gibi bir alçaklık geldiğinde sokağa çıkan, tankın önüne yatan, yaşı 15 bile olsa şehit olan kişilerin peşinden gittiği siyasi kişiler mi ‘davanın’ bayraktarı, emektarı, çilekeşi olabilirler?
Bugün memleketin özellikle bazı ‘zengin’ mahallerinde, dedesinin bahçeli köşkünü, konağını müteahhitte vermiş bahçeye diktirdiği çok katlı, gökdelen tarzı binadaki kiracılarından geçinen insanlar vardır (tuzu kurular). Bunların maddi imkân boyutuna göre birçoğunun ayrıca yurtdışında evleri, oturma izinleri ve vatandaşlıkları da bulunmaktadır. Kendi bahçeli konağını betona döndürten ve bundan ömrü boyu istifade eden bu zevat, günün tamamında başkalarına ‘kentleri beton yığını yaptılar’ diye saydırmaktadır.
Bugün, ömrü boyunca – tıpkı Çetin Altan’ın yıllarca yazdığı gibi – sadece ve sadece devlette ve de hiçbir fayda üretmeden oturarak emekli olan, Hazine’den geçinen kişiler, ‘devlet düzeni’ bozuldu diye sızlanmaktadırlar. Oysa, Türkiye’deki e-Devlet uygulaması dahi dünya ölçeğinde en kapsamlı ve başarılı olandır.
Davası olan böyle bir memleketi yönetmek isteyenlerin öncelikle destekçilerinin samimi ve bu topraklara fikren ve kalben bağlı olması gerekir.
Ait olmayan, geleceğini başka coğrafyalarda arayan kişilerin yelinde sürüklenen siyasi kimliklerin de onlardan ne farkı olabilir ki?
Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim misali!
Dava, onu anlayan, bilen, benimseyen bir lider ve kitle ile sonuca ulaşır.
Dava, kararlılık gerektirir.
Türkiye artık davası olan kitle ve lideri bütünleştiği için önümüzdeki yıllarda da tartışmasız faydalı sonuçları almaya devam edecektir.
Zira, onlarca yıl sonra da olsa şükür ki ilk düğme doğru iliklenmiştir!
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
.Uzay, dijital dünya ve Türkiye
#Özal#Çankaya Köşkü#Alper Gezeravcı
Aralık 07, 2024 06:292dk okuma
Paylaş
Rahmetli Özal, Çankaya Köşkü’nde ‘sınırlandırılmış’ bir Cumhurbaşkanı olarak oturduğunda dahi birkaç konuda Türkiye’ye yön verdi.
Yaşı müsait olanlar hatırlayabilir; bilgisayarda zaman geçirir, oyun oynardı. Bu görüntüler, birçok insana bilgisayarın önem ve yerini anlatan ‘zihin kodu’ olmuştur.
Yine Özal, Türkiye’nin uzay boşluğunda ‘gelecek’ için yer kapabilmesi amacıyla 2’nci el Çin uydularından satın aldırıp uzayda yerleştirtmiş, bugün övündüğümüz Türksat’ın varlık yolunu açmıştır. Bugün uzayda sadece 58 ülkenin ve 20 organizasyonun uydusu bulunmaktadır. Uzayda askeri nedenlerle olanların sayısı tam olarak bilinememekle beraber toplamda tahminen 7 bin uydu yörüngeye oturtulmuştur ve Türkiye 4 uydusu ile bu varoluşta pay sahibidir.
Rahmetli Özal, Cumhurbaşkanı olarak Köşk’te bilgisayar ve disket ile zaman geçirirken O’nu ‘ti’ye alanlar, uydu konularını açtığında ‘gereksiz harcama’ diye saldıranlar bugün nerededir?
Merak etmeyin kaybolmadılar...
Bu ‘toptan reddiyeciler’, kuşaklar ve isimler değişse de aynı ‘bulanık zihni’ miras olarak bir sonraki ‘reddiye kuşağına’ devretmektedirler.
Toptan reddiyeciler bugün Türkiye’nin güncel ekonomik ‘darlığından’ zevk alırcasına Türk Uzay Ajansı kurulması ile küçümseyerek dalga geçmekte, Alper Gezeravcı’nın ilk Türk astronotu olmasını tahammülsüz ifadelerle eleştirmektedir.
Toptan reddiyeciler, Türk Hava Yolları’nın 2000’lerin başında 65 olan yolcu uçağı sayısının 456’ya ulaştığını, dünyada en fazla noktaya uçuş yaptığını dahi halen kabullenemiyorlar.
Üstelik, Pegasus gibi özel şirketlerin dahi 105 uçağı olduğunu düşünürseniz Türk Hava Yolu işletmeciliğinin nereye ulaştığını anlarsınız. Oysa, İstanbul Havayolları, Sultan Havayolları, Vip Airlines, Alfa Airlines, Onur Airlines, Atlas Jet gibi birçok şirket de tarihte yer aldı.
Bugün Türkiye uçak kargo taşımacılığında da ayrı filo ve şirketlerle etkin bir durumdadır.
Kısacası toptan reddiyecilere rağmen yolcu ve kargo taşımacılığında, havaalanı işletmeciliğinde, yer hizmetlerinde, ikram ve yeme içmede Türkiye dünyanın parlayan yıldızıdır.
Uydu haberleşmesinde ‘bağımsızlık’ için uydu fırlatma kapasitesine de ulaşıldığında bu süreç tamamlanacaktır.
Milli Uzay Programı desteklenmeli ve geliştirilmesi için çaba gösterilmelidir.
e- Devletimizin kapsamı ve yetenekleri övünç kaynağıdır. Ancak Türkiye’nin ayrıca ‘dijital kubbe’ programı oluşturması, siber güvenlikten de daha üst bir ‘dijital zırh’ kapsaması geliştirmesi şarttır.
Uzay, iletişim, haberleşme ve dijitalleştirilen her şeyde Türkiye, toptan reddiyecilere kulaklarını tıkayarak yolunda devam etmelidir.
Yarınki dünyanın anahtarı bu kavram ve konulardadır.
.Fuat Bol
Yazarın Tüm Yazıları
İletişim
FETÖ’nün zararı -1-
#FETÖ#Said-İ Nursi#Fethullah Gülen
Aralık 09, 2024 06:293dk okuma
Ahtapot görünümlü FETÖ; dünya üzerinde 165 ülkede faaliyet gösteren, gelmiş geçmiş en tehlikeli ve en korkunç uluslararası bir terör örgütüdür.
Sözde Sovyetler’in komünizm tehdidine karşı bir savunma aracı olarak İslamiyet’i kullanmak için ABD tarafından geliştirilen bu proje, Sovyetler dağıldıktan sonra da devam etmiş ve bu kez aynı güç, ilgili devletleri dönüştürmekte kullanılmıştır.
ABD, İngiltere ve İsrail yapımı bu korkunç proje ile artık hiçbir devlet gerçek manada bağımsız olmayacaktı, olamayacaktı.
Olmadı da...
Bütün branşlarda kadrolar yetiştirilerek devlet kademelerine yerleştirilecek ve böylece paralel devlet yapısı oluşturulacaktı. ‘Truva Atı’ şeklinde kendini gizleyen örgüt, bir işaretle ayaklanacak ve devleti tüm kurum ve kuruluşları ile ele geçirecekti.
Tarih boyunca bütün toplumlarda milliyetçilik ve din başat unsurlar olmayı sürdürmüştür. Art niyetli olanlar da bu iki unsuru kullanarak kötü emellerine hizmet etmek istemişlerdir.
Malum komünizm dini yasaklamıştı, şu halde dinsizlikle mücadelede kullanılmaya en elverişli unsur din ve dindarlar olmalıydı. Onlar da öyle yaptı.
Türkiye’de komünizmle mücadele dernekleri kuruldu MİT (Müsteşar Fuat Doğu) tarafından, Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Yaşar Tunagür vasıtasıyla Nurcu görünümlü bir vaiz olan F. Gülen devşirildi.
Ağzı iyi laf yapan, Said-i Nursi Külliyatı’nı ezbere bilen, konuşma esnasında salya sümük hıçkırarak ağlayabilen bu adam tam da gökte aranıp yerde bulunan yarı meczup bir tipti.
Devlete ve millete damardan girip hiç kimsenin bir şey diyemeyeceği eğitim yolundan işe koyuldular. Dershaneler, kolejler, öğrenci yurtları, öğrencilerin barınma yerleri olan Işık Evleri, ve bilahâre üniversiteler (tam 17 adet) derken; başta üniversite sınavları (ÖSYM) olmak üzere askeri ve sivil her kurum ve kuruluşun giriş sınavları ve bunları ait soruların çalınıp yandaşlara verilmesi.
Sittin sene bu yapı Firavun’un ehramına taş taşıyarak her branşta insan yetiştirdi. Artık o günün Polis Koleji öğrencileri, 2000’li yılların 1. sınıf emniyet müdürleri olmuştu; o günün teğmenleri general ve amiral rütbelerine erişmişti.
Sivil ve askeri bürokrasi (bütün bakanlıklar ve ilgili kurumları) bu yapıdan soruluyordu; valilerin, kaymakamların, emniyet müdürlerinin, hâkimlerin, savcıların ve hatta bunların yüksek makamları olan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun, Milli Eğitim’de il ve ilçe eğitim müdürleri dahil okul müdürlerine varıncaya değin neredeyse her kurum ve kuruluş bu yapıdan soruluyordu.
Kurumların istihbarat birimleri bu yapının elinde olduğundan dışarıya bilgi sızmıyor ve kendilerinden olmayan devlet ve hükümet yetkililerine de yanlış bilgiler veriliyordu.
Dershanelerindeki ve okullarındaki başarılardan(!) dolayı da tercihe şayan görülüyor ve millet çocuklarını bunlara vermek için adeta yarış ediyordu.
Güçlendikçe medyaya da el attılar, dergileri, gazeteleri, televizyonları, haber ajansları ile tüm köşe başlarını tutmuşlardı. Nasıl tuttuklarını bizzat yaşamış olduğum bir olayı anlatırsam siz de anlayacaksınız.
Vaktiyle Türkiye gazetesinde çalıştığım bir zamanda, hükümetteki üst düzey bir yetkili bana “Bundan böyle sizin İhlas Haber Ajansı’yla çalışamayacağız, tüm canlı yayınlarımızı artık Cihan Haber Ajansı yapacak” dedi.
Ben, “Biz bir eksiklik mi, bir yanlışlık mı yaptık, neden böyle bir karar verdiniz?” diye sordum.
“Hayır, hayır; biz sizden çok memnunuz. Ama onlar bütün canlı yayınlarımızı bedava yapacaklar” dedi.
Ben de “Bu fiyatla kimse rekabet edemez; hayrını görün!” diye cevap verdim.
Onlar da memleket de o gün bugündür hayrını gördü ve görmeye devam ediyor!
.
FETÖ’nün zararı -2-
#ABD#FETÖ#De Gaulle
Aralık 11, 2024 06:292dk okuma
Paylaş
ABD’nin FETÖ gibi yapılanmalarla Türkiye’de ve dünyanın muhtelif ülkelerinde yapmak istediği şey, söz konusu ülkeleri, gelecek on yıllar boyunca kendi boyunduruğu altına almak ve onları eyaleti gibi yönetip, kullanmaktır.
Eyaleti gibi kullanmaktan maksat, onlara, kendi eyaletlerinin sahip olduğu hakları vermek değil, bilakis onlara köle muamelesi yapmak ve o ülkelerin yer altı ve yer üstü bütün zenginliklerini sömürmektir.
Eyaleti gibi gördüğü bu ülkeleri de zombileştirilmiş eyalet valileri ve kendisine uşak olarak yetiştirdiği ve devşirdiği her kademedeki zombi bürokratlar eliyle yönetir.
Bu yöntem, ülkelerin askeri güçle, zorla işgal edilmeden, kolaylıkla kendiliğinden teslim alınmasıdır. Bu yöntemle işgal edilen ülkelerden bir daha çıkış, kurtuluş ve bağımsızlık söz konusu değildir.
Askeri işgaller hem çok pahalı ve ağır bedeller gerektiriyor ve üstelik bu durumun sürekliliği temin edilemiyor. Yabancı işgaline karşı yerli halk bir şekilde uyanıyor ve bağımsızlık savaşı başlatıyor.
Bu duruma tipik örnek, Fransızların Cezayir’i, askeri güçle işgal etmeleridir. Cezayir’in esaret hayatı 124 sene sürdü; Cezayir halkı 1954’te ayaklandı, sekiz yıl süren direnişten sonra Fransızları ülkelerinden kovdular.
Cezayir’in işgali ve bu durumun sürdürülmesi Fransa ekonomisini bitirdiği gibi, ülkeye çok ağır bedeller ödetti. Milli kahramanları olan De Gaulle’ü tam yetkiyle göreve davet ettiler. De Gaulle’ün ilk işi Cezayir’den çıkmak oldu. Böylece Cezayir de Fransa da kurtulmuş oldu.
FETÖ tipi yapılanmalarla, ülkelerin kendi içlerinde, celladına aşık kadrolar yetiştiriliyor ve onlar marifetiyle ülkeler, uhuletle-suhuletle ve masrafsız olarak yönetiliyor.
Zaten ABD’yi de ABD devleti yönetmiyor; ABD derin devleti denilen, küresel çapta etkinlikleri olan 8-10 şirket yönetiyor. ABD devletinin ne parası var ne herhangi bir silah fabrikası veya bir petro-kimya tesisi var. ABD’deki bütün büyük işletmeler özel sektörün yani mahut ailelerin elindedir.
İşte bu 8-10 aile de ABD’deki iki partiyi (Demokratlar, Cumhuriyetçiler) yönetirler. Düne kadar, bu iki partiden her hangisinin gelmesi fark etmezdi lakin son yirmi yıldır ulusalcılar (cumhuriyetçiler- evanjelistler) çok daha güçlenip demokratlardan (küreselciler) ayrıştılar.
Haberin Devamı
Ulusalcılar, Trump’la iktidara da geldiler. Bu seçimlerle de gelmeleri bekleniyor.
Trump’ın gelmesi, küreselcilerin işine gelmiyor, bundan dolayı da suikast dahil tüm kozlarını oynuyorlar.
Hangisi gelirse gelsin, Türkiye’ye bakışları ve tutumları değişmez.
FETÖ her birinin elemanıdır; onu adeta bir manivela olarak kullanıp onlarca devlet üzerindeki hegemonyalarını sürdürürler.
Ne acı bir gerçektir ki, Türkiye’mizde yerli ve milli olduğunu iddia eden kimileri hala ABD’nin (küreselciler) değirmenine su taşımaktalar ve utanmadan da bunu milliyetçilik adına yaptıklarını söylerler.
Küreselcilerin en pis oyunlarından biri de at iziyle it izini karıştırmak değil mi?
Haberin Devamı
Bundan dolayıdır ki, İdris Küçükömer’in işaret ettiği gibi; ‘Türkiye’de sağ soldur, sol sağdır!
.
FETÖ’nün zararı ?
#FETÖ#Said-İ Nursi#Cemaleddin Efgani
Aralık 14, 2024 06:292dk okuma
F. Gülen denilen iblis, önceleri kendisini Nurcu olarak gösterdi; şeytani zekasıyla Said-i Nursi’nin külliyatını ezberlemişti.
Böylece, ulaştığı geniş kitleleri de efsunlamasını bildi. Şöhrete ulaştıktan sonra, kendi şeyhliğini ilan etti. Nurculuk konusunda da samimi olmayıp takiye yapmıştı.
Dini görünümlü bir cemaatin içine girip onları, dinen ifsat edebilmenin zorluğu ortada iken, bunu nasıl başardı dersiniz? Zira tereciye tere satarak, onları efsunlamak kolay olmasa gerektir!
Zira dinini bilmeyen şeytanın maskarası olur. Bu iblisi dinleyenler dinlerini gerektiği gibi bilselerdi, değil bunun peşinden gitmek, bunu konuşturmaz ve behemehal (her şartta) huzurlarından kovarlardı.
O, bomboş, ıpıssız bulduğu tarlaları istediği gibi sürdü, zehrini kustu ve itiraz namına hiç kimseden ses seda çıkmadan sahte şeyhliğini sürdürdü.
Dünün Türkiye’sinde bunu yapamazdınız, yaptırmazlardı. Nitekim din adamı kılığındaki İngiliz casusu olan Cemaleddin Efgani (gerçekte İranlı Şii) İstanbul’daki bir konferansında ‘Peygamberlik zanaattır’ deyince, kızılca kıyamet kopmuş ve bu şahıs ülkeden kaçmak zorunda kalmıştır.
Şimdiki casus olan F. Gülen iblisi ise, kardinal olup, ‘Dinlerarası diyalog’ toplantılarıyla; ‘Muhammed Allah’ın resulüdür denmesi gerekmez’ diyerek, hutbelerde okunan ‘Allah indinde hak din yalnızca İslamiyet’tir’ ayet-i kerimesini adeta yasaklayarak hiçbir camide okutmadı.
Etrafındakiler de bön bön bakıp durdu.
Bu kişi, sözde dini sohbetlerinde Allah’ın kendisinde tecelli ettiğini (Allah olduğunu) söylediğinde cemaat denilen aynı güruh kuzu kuzu dinledi.
Haşa Peygamberi ayağına kadar getirdiğini ve daha da ileri giderek Allah’ın kendisine hitap ettiğini söylüyor.
Şu deli saçmalıklarına bakar mısınız: ‘İsevi Müslümanlar’, ‘Düşündüm, Peygamberi karşıma getirdim, ona dedim ki, üzgünüm, ama bunları senin için sana rağmen yapıyorum’, ‘Ben sizin soldaki meleklerinize talimat verdim günah yazmayacaklar’...
Halk, dinini bilmiyordu onları din diye dinsizliğe sürükledi ve insanları uyuttu diyelim. Peki, Diyanet İşleri Başkanlığı, YÖK (İlahiyat Fakülteleri) ve Millî Eğitim Bakanlığı (İmam-Hatip Okulları), milletin dinini imanını çalan bu soytarı için ne yaptı?
Haberin Devamı
Bunların görevi, dinin gerçeklerini öğretmek ve halkı, din adına sapkın cereyanlardan korumak değil mi?
Bir üçüncüsünü yapmayıp sadece iki şey yaptılar; ya haksızlık karşısında susup dilsiz şeytan kesildiler ya da bu melunu alkışlayarak arkasından gittiler.
İngiliz casusu Cemaleddin Efgani’nin yayımlanan mektuplarından birinde aynen şöyle yazıyordu: ‘Bu dinin boynunu kendi kılıcıyla vuracağız.’ Yani ‘İslamiyet, Müslüman görünümlü din adamları eliyle, içeriden yıkılacaktır, yıkılmalıdır’ diyor.
Bugün de aynı tiplerle aynı metot takip edilerek melanetlerine devam ediyorlar.
Bu millete ve İslamiyet’e bundan daha büyük bir kötülük yapılamaz.
.
FETÖ’nün zararı -4-
#FETÖ#Cemaleddin-İ Efgani#Diyanet
Aralık 16, 2024 06:292dk okuma
Paylaş
FETÖ’nün en büyük zararlarından biri de muazzez dinimiz olan İslamiyetedir. Çünkü tüm melanetlerini bu ‘hak din’ kisvesi altında yürütmüştür.
FETÖ’nün devlet ve millet hayatımızda işlediği cinayetler, çevirdiği dolaplar, yıkadığı on binlerce ışıltılı beyinler, hemen her yerin giriş sınav sorularını çalarak yedikleri kul hakları ve en son olarak da devlet ve millet hayatımıza alenen kastetmeleri asla unutulmamalı ve affedilmemelidir.
F. Gülen iblisi de tıpkı selefi casus Cemaleddin-i Efgani’nin yapmak istediği gibi, dinin boynunu, dinin içinden gözükerek ‘kendi kılıcıyla’ yani sözde din adamı vasıtasıyla vurmak istedi. Kendilerini cemaat diye tanıttıklarından yapmış oldukları iğrençlikler diğer tüm cemaatlere de teşmil edilmiş oldu.
Bunlar gibi olmasalar da bunların yaptıklarının binde birini yapmamış olsalar da adları cemaat olduğu için halkın nefretini mucip oldular.
Yüce dinimiz insanları tasnif ederken, en kötü insanın ‘kötü din adamı’ olduğunu söyler. Yani dünyası için ahiretini veren F. Gülen gibi satılmış hokkabazlar. Bunlar için sevgili Peygamberimiz (Aleyhisselam) şöyle buyurmuştur: “Kötü din adamları cehennem ehlinin köpekleri olacaktır.”
Bunlar öylesine adi, soysuz, pespaye ve rezil kişilerdir ki cehennemde bile ehil olarak bulunamayacak, oradakilerin köpekleri olarak en şiddetli azabı tadacaklardır.
FETÖ’nün dinimize verdiği zarar, cemaatlerin kötü bilinmesiyle sınırlı değildir; dindarlar (!) bunları yaparsa deyip tüm kepazelikleri mübah görenlere ne demeli?
FETÖ’nün rezilliğinden sonra Türkiye’mizde de ateistler ve deistler haddinden fazla çoğalmıştır.
FETÖ’nün diğer en büyük ihaneti ise Türk aile yapısına olmuş, o mukaddes ocak FETÖ’cülerin yüzünden parçalanmış, evlatlar birbirlerine, babalar evlatlara veya evlatlar babalar düşman edilmiştir.
FETÖ’cü olup, babasını sırf F. Gülen’i sevmediği ve onun yoluna girmediği için öldürmek isteyen evlatlar var. Aynı şekilde evladını öldürmek isteyen babalar var.
Aileleri parçalayan ve birbirlerine düşman eden bu denli bir ayrılığı hangi düşman yapabilir?
İşte FETÖ bunu yaptı; ‘Ocaklarına ateşler düşsün!’ diye beddua ettiği konu gerçekte parçaladığı ailelerde vuku buldu.
Sözde din diye birbirlerine düşman kesilenlerin dine bakış açıları nasıl olur?
Bunlara zamanında gerekli cevapları vermeyen ve milletimizi gerçek dini bilgilerle aydınlatmayan Diyanet’in ve dini kurumların vebali çok büyüktür.
Çok açık söylüyoruz; bu vebal öyle altından kalkılacak bir günah değildir.
Bu durumun sorumluları olan Diyanet, YÖK (İlahiyat Fakülteleri), İmam-Hatip Okulları ve dini cemaatler aynı vebal altındadır.
Zira Mecelle’mizde bir kaide vardır: ‘Def’i mazarrat, celbi menafiden evladır’ yani zararlı olanı gidermek, fayda elde etmekten daha önceliklidir. Dinimizde bile önce haramlardan sakınmak ondan sonra farzları ifa etmek ehemmiyet arz eder.
Şimdi sorarım size; bu kurum ve kuruluşlardan hangisi milletimizi bu hain yapıdan dolayı uyardı? Bir çift laf etti veya herhangi bir bildiri yayınladı
.
FETÖ’nün zararı -5-
#FETÖ#ABD#Erdoğan
Aralık 18, 2024 06:292dk okuma
FETÖ gerçeğini hâlâ kavramayanlar var ve bunlar; F. Gülen ile Erdoğan’ın bir arada oldukları fotoğrafları göstererek ve Erdoğan’ın bu yapı ile ve bu yapının başı olan F. Gülen’le ilgili sözlerini ileri sürerek, bu konudaki tüm vebali Erdoğan’a yüklemek istiyorlar.
Ne diyelim; Allah akıl fikir versin! Ayol! Bu yapı sittin (altmış) senedir faaliyette olup ha bire kadro yetiştirmedi mi? Erdoğan iktidara geldiğinde (2002), her branşta yetişmiş kadroları kucağında bulmadı mı?
O vakitler vesayet dönemiydi; başbakanların YAŞ (Yüksek Askerî Şûra) kararlarına bir dahli olmuyordu, olamıyordu. FETÖ ta 80’li yılların başında orduya sızarak, onlarca yıl boyunca, askeriyedeki terfileri dizayn etmişlerdi.
O günlerin Genelkurmay başkanları itiraf ediyor; ‘2014 yılındaki YAŞ kararlarıyla albaylıktan tuğgeneralliğe terfi ettirilen 40 albayın tümünün FETÖ’cü olduğu anlaşıldı’. Bu yapı, namuslu ve çalışkan vatan evlatlarını sudan bahanelerle veya bin bir çeşit hile-desise ve hatta baskı ve zulümlerle saf dışı edip, kendi insanlarını (FETÖ’cü casusları) kurmay subay ve bilahare general yaptı.
15 Temmuz’daki işgal kalkışmasını da bu subaylar yaptı. Tayyip Erdoğan’a ve onun hükümetine karşı yaptı. Organize olmuş bir çete bunlar; sivil ve asker her branşta ve her kademedeki yetişmiş insan gücü bunların elinde idi.
Hepsinden önemlisi asker-sivil her türlü istihbarat da bunların elindeydi. Cumhurbaşkanına beş adet yaver subay öneriliyor, cumhurbaşkanı bunlardan birini seçmek zorunda; bunların beşi de FETÖ’cü idiyse, Erdoğan ne yapabilirdi?
Bu yapı ABD’nin içimizdeki uzantısı, devlet, tüm kurum ve kuruluşlarıyla bunların ellerindeydi. Erdoğan, işte bu paralel devlet denilen illete sızdı ve onunla kıyasıya savaşı göze aldı.
Bunu neden anlamamakta ısrar ediyorlar ve haksız yere Erdoğan’ı suçluyorlar?
Erdoğan da tıpkı Ecevit, Demirel, Özal, Çiller, Kenan Paşa ve diğer Genelkurmay Başkanları gibi, bu yapıyı bir cemaat olarak bildi ve ona göre davrandı.
İşin farkına vardıktan sonra ise, dik duran ve bunlarla kıyasıya savaşı göze alan yalnızca Erdoğan oldu. Bunu neden görmezden gelip hala Erdoğan suçlanıyor, anlamak mümkün değildir.
Ecevit de bu ibisi korudu ve kolladı, hatta bu şarlatan yarın bize bir şefaat imkânı verilirse bunu Sayın Ecevit için kullanacağız diye sayıklıyordu.
Demirel de Çiller de bunun toplantılarına gidiyor, birlikte fotoğraf çektiriyor ve bu yapı ile ilgili olarak yabancı ülke liderlerine bunları kayırıcı mektuplar gönderiyorlardı.
Bu zevat, bu yapının içyüzünü bilse, böyle davranır mıydı?�Erdoğan, zaten yanıltıldığını kendisi itiraf ediyor ve Allah’tan ve milletten af diliyor. Ama asker ve sivil tüm liderlerden farklı olarak, bu yapının farkına varıyor ve onlara savaş açıyor.
Erdoğan’a karşı üst üste darbeler yapan bu yapı değil midir?
Bu yapıya FETÖ adını verip kırmızı kitaba koyan Erdoğan’dır.
Bence, siz Erdoğan’ı bırakın; bu yapıyla mücadelede asıl Erdoğan’dan sonrasını düşünün!
FETÖ’nün zararı -6-
#FETÖ#ABD#İsrail
Aralık 21, 2024 06:302dk okuma
Paylaş
ELİMİZİ vicdanımıza koyup, dürüstçe bir değerlendirmede bulunalım:
FETÖ ile mücadele kararını Sayın Erdoğan’dan başka bir lider verebilir miydi? FETÖ ile mücadele derken, içeride FETÖ ama dışarıda ABD, İngiltere, İsrail ve bunların uydularıyla mücadeleyi göze almaktan bahsediyoruz.
Bunlarla mücadeleyi göze alabilmek için ölümü göze almak, yani kefeni giyerek yola çıkmak lazımdır. Bunu da ancak Allah’a ve ahiret gününe, ebedi aleme inanan, dava insanı kişiler yapabilir.
Yani dünyası için (geçici dünya nimetleri için) ahiretini satmayacak bir babayiğit gerekliydi.
Sözde dini görünümlü bu kahpe yapıyla ancak gerçekten dindar olanlar mücadele edebilirdi. Türkiye’nin, FETÖ ile mücadelede bir şansı da hesabi değil, hasbi dindar olan Erdoğan’ın başta bulunmasıdır.
Erdoğan’ın yerinde dindar olmayan bir başkan olsaydı, FETÖ ile mücadeleyi, istese bile zor yürütürdü. Zira mahut yapı sözde dini görünümlü olduğundan, ‘dindarlara baskı yapılıyor’ diye yeri göğü inletecekler ve bu haklı mücadeleyi millete anlatmakta zorluk çekeceklerdi.
Devlet, eskiden olduğu gibi, sahte ve gerçek dindarlarla karşı karşıya gelecekti. Zira mahut yapı, mazlum rolüne bürünerek, kendilerinden olmayan gerçek dindarları da saflarına çekebilecekti.
Erdoğan döneminde
böyle bir şey yapamıyorlar, yapamazlar da...
Zira; ‘Erdoğan dindarlara zulüm yapıyor’ dediklerinde, ne denli gülünç olacaklarını kendileri de hesap ediyorlar.
Asıl düşündürücü olan ise, şimdilik uykuya yatmış içimizdeki kripto FETÖ’cülerdir. Ve bunlar her yerde olup, kuzu postuna bürünmüşlerdir.
YÖK bunların elindeydi, 17 adet özel üniversiteleri vardı ve tüm devlet ve diğer özel üniversitelerde ahtapot gibi yayılmış ve her yere sızmışlardı. Bunların her biri, sütre gerisinde sinmiş, bekliyorlar.
Üniversitelerde gerekli temizlik yapılıp bunların görevlerine son verilmedi. Düşünebiliyor musunuz; gencecik yavrularımızı bu melunlara teslim ediyoruz.
Dünyanın muhtelif yerlerindeki ülkelerde bulunan FETÖ’nün okullarını, o ülkelerin yöneticilerini ikna etmek suretiyle Türkiye Maarif Okullarına devrettirmek için akla karayı seçiyoruz. İçeride ise, çocuklarımızı FETÖ’cü öğretim üyelerine teslim etmekte bir sakınca görmüyoruz!
Bu ne perhiz; demezler mi insana?
Çok titiz bir çalışma yapılması gerekiyor: Hangi üniversitede, FETÖ’cüler hangi bilim kurullarını oluşturdu ve bunlar kimlere doktorluk, doçentlik, profesörlük payelerini verdi?
Bunların her biri bulunup adalet önüne çıkarılmalıdır?
Ve kendilerine haksız yere verilmiş olan bilim unvanları iptal edilmelidir.
Aynı şekilde Hakimler ve Savcılar Kurulu da kendi meslektaşlarının FETÖ’cüler hakkında verdikleri kararları dikkatli bir şekilde takip etmeli ve bunları yeniden milletin başına bela etmemelidir.
.
FETÖ’nün zararı -7-
#FETÖ#ABD#İngiliz
Aralık 23, 2024 06:292dk okuma
Başta Türkiye olmak üzere, tüm İslam aleminde ve diğer ülkelerin de büyük çoğunluğunda, cereyan etmekte olan ve belki de kıyamete kadar da devam edecek olan en büyük fitne FETÖ olayıdır.
ABD, İngiliz ve İsrail projesi olan bu fitne ile ülkeler, batı emperyalizmine ‘gönüllü’ köle yapılmaktadır. Zira mankurtlaştırılan mahut beyinlerin tümü celladına âşık olarak yetiştirilmiştir.
FETÖ’cülerdeki ‘takiye’ (kendini gizleme) özelliği, Müslümanlar arasındaki samimiyeti ve güveni ortadan kaldırdığı gibi herkesi birbirinden şüphe eder bir hale getirmiştir.
Bu durum ise, ihlas ve güven esasına dayalı İslamiyet’in temellerine dinamit koymaktır.
Halbuki Müslümanlar birbirlerine karşı açık, mert, dürüst ve samimi hareket ederlerken, düşmanı karşı, fitneye sebep olmamak için ‘mudara’ yaparlar, iyi geçinmeye gayret ederler.
FETÖ fitnesinden sonra Müslümanların da birbirlerine güveni kalmadı ve onlar da birbirlerini idare etmek (müdara) zorunda kaldılar.
Müslümanlar kendi mabetleri olan camilerde günde beş kez toplanır, saf tutar kenetlenir ve yek vücut, yek kalp, yek cihet olarak Allah’a yönelirler. Bu durum, Müslümanlığın ‘Tevhit-Birlik’ şiarının en güzel yansımasıdır.
İşte FETÖ, camilerdeki bu gönül birliğini ortadan kaldırmış, aynı saftaki yan yana duran Müslümanları da birbirlerinden şüphe eder hale getirmiştir.
FETÖ marifetiyle dinin ve dindarın; ölüm halindeyken bile suyu içmeyip birbirlerine ikram eden o üstün ahlak anlayışından nereye, hangi derekeye (aşağı aşama) evrildiğini görüyor musunuz?
Görüldüğü üzere; FETÖ hareketi İslamiyet’i kendi içinden, hem de asli hüviyeti olan ‘Tevhit-Birlik’ parçalayıp imha eden, tüm asırların en korkunç projesi olarak karşımıza çıkmaktadır.
FETÖ, dindar gözüküp dini içinden tahrip etme kepazeliğini sergilerken hiç zorlanmadı, zira özellikle dinin alt yapısı (temel bilgileri) konusunda meydanı boş bulmuştu.
Dini yönden bu bilgisizlik, bir kısım insanımızı şeytanın maskarası yaptı.
İslamiyet’in en büyük silahı bilgidir; bilginin olduğu yerde İslamiyet vardır, bilginin olmadığı yerde İslamiyet yoktur. Dolayısıyla İslamiyet’in en büyük düşmanı cehalettir.
Müslümanlar dinlerini bilselerdi, bu şarlatanın yalan söylediğini, söylediklerinin din dışı olduğunu fark eder ve bu soytarının peşinden gitmezlerdi.
Haberin Devamı
Ne hazindir ki, sözde ilahiyat profesörleri bile bu şeytanın peşinden gidiyordu. Sözde profesör geçinen o zavallı tiplerin de de denli din cahili oldukları, bu şekilde anlaşılmış oldu.
Din adına televizyonlara çıkıp birbirlerini yalanlayan, her birinin kendi kafasından bir din uydurduğu bu güruh mu, millete dinini diyanetini öğretecek? Bunların rezil hallerini görenler, dinden çıkıyor ve bunun sonucunda da ya deist ya da ateist oluyorlar.
Dolayısıyla da meydan yeri, bu şarlatan ve benzerlerine kalıyor!
Ne acı!
.Türkiye Yüzyılı -1-
#Türkiye Yüzyılı#Ahmet Arvasi Bey#Keçecizade Fuad Paşa
Aralık 25, 2024 06:292dk okuma
Devlet ve millet hayatımızın son 200 yılı inişli ve çıkışlı geçti. Zira bir gün olsun bizi bize bırakmadılar. Devlet ve millet hayatımız boyunca, Hakk’ın ve adaletin mümessili olmamız ve her çeşit zulmün hesabını sormamız, zalimleri kudurttu.
Kandan ve gözyaşından beslenen emperyalistler, bu yüzden gözlerini Cihan Devletimize diktiler. El ele verip; bin bir çeşit hile ve desiselerle hem içimizi karıştırdılar ve hem de üzerimize çullanıp, devlet ve millet hayatımızı büsbütün bitirmek istediler.
Merhum Ahmet Arvasi Bey’in çok yerinde bir tespiti vardır: Bu milletin başına örülen çoraplar, bu millete karşı oynanan oyunlar, bu milleti bitirmek için yapılanların binde biri başka herhangi bir millete uygulansa idi, o milletin tozundan eser kalmaz, yer ile yeksan olur yıkılıp giderdi.
Nitekim Keçecizade Fuad Paşa da yabancı bir devlet temsilcisine: ‘En kuvvetli devlet bizim devlettir. Zira siz dışarıdan biz içeriden yıkmaya çalışıyoruz, yine de yıkılmıyor’ diyerek, gaflet ve aymazlığını açık etmiştir.
Düşman, en sinsi ve kahpe oyunlarını içimizdeki ‘satılık ruhlar’ı devşirerek gerçekleştirdi.
Bu durum, dün de öyleydi, bugün de aynı şekilde devam ettirilmektedir. FETÖ ihanet şebekesi de aynı şeytani yolu izleyerek, içimizdeki ışıltılı beyinleri devşirerek, üst üste darbe girişimlerinde bulundu. Şayet başarabilseydi, ülkemiz, bir iç savaşla paramparça edilip, ufak lokmalar halinde ABD’ye ve diğer emperyalist güçlere teslim edilecekti.
Düşman, yedi düvel (devletler) olarak birleşip, dört bir koldan saldırdı ve bizi Cihan Devletimizden etti. Maalesef o süreçte de içimizdeki satılmışların ihanetlerine şahit olduk. Öyle ki, her karış toprağı şehit kanlarıyla yoğrularak fethedilmiş kimi vatan parçaları tek kurşun atılmadan düşmana teslim edildi.
Bunlardan en acı olanların bir Selanik’tir. Hasan Tahsin denilen satılmış bir paşa, tek kurşun atmadan şehri Yunan’a teslim eder. Bununla da yetinmeyip emrindeki 26 bin Mehmetçik’i silahlarından arındırıp, esir olarak Yunan’a verdi. Yunan da her zamanki kahpeliğinin bir yenisini sergileyerek; kıllarına bile dokunmamak şartıyla teslim aldığı tüm esirleri kurşuna dizip katletti.
İletişim araçları gelişip yaygınlaştı, artık hemen herkesin her şeyden haberi var. Zira tüm cereyan eden olaylar, iletişim araçları sayesinde herkesin gözleri önüne seriliyor.
Bu hal, herkese, ibret almaları için mükellefiyet (yükümlülük) gerektiriyor. Oysa bizim aymazlığımız öylesine gemi azıya aldı ki, aynı delikten onlarca kez ısırılsak da ibret almadığımız ve gereğini yapamadığımız apaçık ortadadır.
Düşmanlarımız yine el ele vererek, bölgemizdeki haritaları değiştirmek istemektedir. Yapılmak istenen bu değişiklikler Türkiye’nin harimi ismetini tehdit etmektedir. Yani geldiğimiz noktada söz konusu olan vatandır.
Dolayısıyla bu aziz vatanda hür ve bağımsız, yan yana, eşit vatandaşlar olarak yaşamak isteyenlerin, eteklerindeki tüm taşları bir yana bırakıp; yek vücut, yek cihet, yek kalp olmak mecburiyetleri vardır.
‘Az olsun bizim olsun’ deyip birlikten ayrılanı, dün olduğu gibi bugün de ‘kurt’ (lar) kapacak ve emperyalistlerin elinde oyuncak olup kullanılmaya devam edecek ve hak ettikleri azaba mutlaka uğrayacaklardır!
Türkiye Yüzyılı -2-
#Türkiye Yüzyılı#Süleyman Demirel#İnönü
Aralık 28, 2024 06:302dk okuma
Paylaş
Türkiye Yüzyılı derken, taze bir başlangıç olarak, Türkiye’nin 2. Yüzyılından bahsediyoruz. Zira Türkiye’nin 1. Yüzyılı ve ondan da önceki yüzyılı çok netameli, kavgalı ve çok uzun süre vesayet altında geçti. �
Birinci Yüzyılda, yıllar boyu sürmüş savaşlardan yeni çıkmış; kolu-kanadı kırık, genç kuşakları biçilmiş, tersaneleri ve fabrikaları tahrip ve işgal edilmiş, ruhen çökmüş, daha dün sahip oldukları koca imparatorlukları ellerinden alınmış, bitik bir Türkiye vardı.
Ve üstelik bu Türkiye’de rejim değiştirilmişti, bunun da yansımaları kimi sancılı sonuçları doğurmuştur. Çiçeği burnundaki yeni rejim, aldığı radikal tedbirlerle sistemin oturmasına çalışmış (Bu durum büyük çalkantılara sebep olmuştur), millet, yıllar boyu süren savaşların yaralarını sarmak için çetin uğraşlar vermiştir.
Cumhuriyet rejimi iki kez demokrasiye geçmeyi (birden fazla partili sistemi) denedi, başaramadı; bu yüzden 27 yıl boyunca ülke tek partili bir sistemle idare edildi. Meclis’in duvarında ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir (Demokrasi)’ yazmasına rağmen, bu durumu kuvveden fiile çıkarabilmemiz, ancak 1950 yılından sonra, üstelik o dahi cüzi bir şekilde olabilmiştir.
Demokratik hayatımızın sittin senesi ise (1946-2007) maalesef vesayet altında geçtiği için, Türkiye’miz, beklenilen performansı gösteremedi, maddede ve manada kalkınma bir türlü gerçekleştirilemedi.
Vesayetle illetli demokratik süreçte bile milli iradeye tahammül edilememiş ve her on yılda bir darbe yapılıp idareye el konulmuştur.
Bu süre esnasında; 6 kere gidip 7 kere gelmiş olmasına rağmen en uzun süre başbakanlık yapmış olan Süleyman Demirel’in, önceki ve sonraki sözleri her şeyi anlatmaktadır: Başlangıç cümlesi: ‘Türkiye dış politikasını hislere ve husumetlere değil, milli menfaatlere göre ve akılcılık esaslarına müsteniden ayarlamak durumundadır’. Onca bedeller ödetildikten sonra geldiği noktadaki cümlesi ise: ‘Bizim yaptığımız iş selden kütük kapmaktır!’.
Zira bu ülke, İnönü tarafından, 1940’lı yılların ikinci yarısında yapılan anlaşmalarla ABD’ye teslim edilmişti. Yapılan bu anlaşmalarla Türkiye’nin eli-kolu bağlanmış, maddede ve manana kalkınmasının önü büsbütün kesilmişti.
Bu anlaşmalar sonucunda, Türkiye asla silah ve mühimmat üretmeyecek, mevcut kurumların kapısına kilit vurulacaktı; öyle de oldu. Türkiye, sanayinin lafını dahi etmeyecek, yalnızca karasabanla üretim yapabilen bir tarım ülkesi olacaktı; öyle de oldu. Türkiye insanı, Türkiye’nin sınırları dışına çıkmayacak, komşularıyla özellikle Arap ve İslam ülkeleriyle en ufak bir iş birliğine girmeyecekti; öyle de oldu. Milli Eğitim mefhumunun (kavram) başındaki ‘Milli’ kelimesi, bütün hakikatini yitirecek ve vatan evlatlarının öğretim ve eğitimi ABD’li uzmanların insafına(!) terk edilecekti; öyle de oldu.
Ziya Paşa’nın veciz şekilde ifade ettiği gibi: ‘...Böyle gecenin hayır umulur mu seherinde?’
Elbette umulmaz, lakin dost gözüken düşmanlar, bu milleti, onlarca yıl boyunca boşuna umutlandırdılar ve her seferinde sükûtu hayale uğrattılar.
Bütün bu şeytani tuzaklara rağmen, en ufak bir umut ışığını da her on yılda yaptırdıkları darbelerle, tüy dikerek söndürdüler
.
Türkiye Yüzyılı ?
#Türkiye Yüzyılı#AB#FETÖ
Aralık 30, 2024 06:302dk okuma
Duraklama ve onu takip eden gerileme devirlerimizde, hakikati ceket astarımızın içinde unutarak çeşitli ‘kurtuluş’ arayışlarına giriştik. Daha doğrusu bu denli arayışlara yabancılar marifetiyle adeta zorlandık.
O gün bugündür biz bize unutturulduk. Kendimizden, kendi öz değerlerimizden soyutlanıp bambaşka bir şey olduk. Olduğumuz bu bir şeyle, belki her şey olduk lakin asla kendimiz olmadık, olamadık.
Kendimiz olamayınca şahsiyetimizi yitirdik, oysa cümle alem şahsiyete meftundu.
Şahsiyetimizi müdrik olduğumuz aşk ve saffet dönemlerimizde en ileride bizdik; hemen herkes bize imreniyor ve bizim gibi olmak için can atıyordu. Çünkü biz, biz olduğumuz dönemlerde en üstündük.
Zira biz, kendi öz değerlerimizi öylesine halisane yaşıyorduk ki bize gelen ölü kalpler diriliyordu.
Topkapı burcundaki Adalet Kulesi’nden dünyanın dört bir yanına adalet dağıtan bir neslin evlatları kendinden soyutlanınca, celladına âşık edilip canilerden adalet dilenir hale getirildi.
Ceddimiz. güçlü olduğu asırlar boyunca dünyadaki tüm mazlumlara hamilik yaptı; ne kadar güçlü olursa olsun tüm zalimlerin korkulu rüyası oldu.
Bakınız; yarım asırdır AB’nin kapısında bekletiliyoruz. Şeref ve haysiyetimizle oynarcasına oyaladıkça oyalıyorlar. Bilmeliyiz ki bir yarım asır daha beklesek bile bizi almazlar; almayacaklar.
Aynı Avrupalı, kendimiz olduğumuz saffet dönemlerimizde üzengimizi öpmekle şerefyap oluyordu.
Asrın mütefekkirinin ifade ettiği gibi; ‘O irtifa, o yükseklik çıkılmaz bir nokta mıydı, bilmem lakin bu inhitat, bu çöküş, inilmez bir kuyu gibidir!’
Doğu’dan gelip sürekli Batı istikametinde yol aldık; asırlar boyu Batı’yı mesken tutmamıza rağmen, Batı’nın dümen suyuna girmeden, kendimiz olarak yaşadık.
Gerilemenin şaşkınlığıyla giriştiğimiz arayışlarda kantarın topuzunu kaçırdık; körü körüne Batı’ya teslim olduk ve gerçek yüzünü bilmediğimiz Batılılık uğruna kendimizi ve bizi biz yapan değerlerimizi inkâr ettik.
Böylece ne Batılı olabildik ve ne de Doğulu kalabildik; renksiz, şahsiyetsiz, bulamaç bir tip olup çıktık. Oysaki Batı, birçok değerini bizden alarak ileri gitmiş ve seçkinleşmişti.
Batı’nın bize biçtiği kefenle suni teneffüsle yaşadık ne oldurulduk, ne öldürüldük!
Zora düştüğümüz zamanlarda Batı’nın gerçek yüzünü kaç kez görmüş olmamıza rağmen celladına âşık olma halimiz (zira vesayetle ve FETÖ tipi yapılandırmayla gözlerimizi kör etmişlerdi) bizi bir türlü titretip kendimize getirmedi.
Şairin (N. Fazıl) ifade ettiği gibi; ‘Neden sonra, etrafımızdaki korkunç yalnızlığın farkına vardık’ ve tabir caizse dibe vurarak yükselişe geçtik (FETÖ’nün gerçek yüzünün ortaya çıkışı ve 15 Temmuz 2016 şahlanışı).
Yine şairin işaretiyle; ‘Her meselenin başı olan bütün mesele...’ önümüzde duruyor. Bütün bunlardan sonra yolumuza nasıl devam edebiliriz? Kendimiz olarak başa oynayarak mı? Başkası olmaya çalışarak sürünerek miFuat Bol
Yazarın Tüm Yazıları
İletişim
.
xxxxxxxxFuat B
.v
.Fuat Bol
Yazarın Tüm Yazıları
İletişim
.
Bugün 396 ziyaretçi (1185 klik) kişi burdaydı!
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
.Utanmaz yüz
#Kafkaslar#Suriye#Ortadoğu
Ocak 01, 2025 06:302dk okuma
Paylaş
Bilmeliyiz ki Türkiye, Türkiye’den ibaret değildir.
Biz istesek de istemesek de bu, böyledir. Diğer bir deyişle, dünya kamuoyundaki Türkiye, Türkiye’dekinden çok daha büyüktür. Türk’ün tarihi misyonu, onu, bulunduğu coğrafyanın çok ötesine taşıyor.
‘Türkiye’nin Suriye’de ne işi var?’, ‘Türkiye’nin Libya’da ne işi var?’, ‘Türkiye’nin Kafkaslarda ne işi var?’, ‘Türkiye’nin Balkanlarda ne işi var?’, ‘Türkiye’nin Afrika’da ne işi var?’ gibi sözlerin hepsi lafügüzaftan (boş lakırdı) ibarettir ve gerçekle yakından ve uzaktan bir ilgisi yoktur.
Mahut zevat, dillerine pelesenk etmiş oldukları ‘yurtta sulh, cihanda sulh’ ifadesini de son derece yanlış anlıyor ve çok yanlış değerlendiriyorlar. Onların dedikleri gibi olsaydı, Hatay, bugün vatan sınırları içinde olabilir miydi?
O günün (1937) şartlarında oluşturulan ve Türkiye’nin de kurucu üye olarak yer aldığı Sadabat Paktı niçin kurulmuştu?
Oysa bunlara göre; Ortadoğu bataklıktan ibarettir, o batağa giren kendini de batırır.
Bu kafaya göre; Türkiye Ortadoğu’nun işlerine karışmamalı, özellikle Arap ve İslam ülkelerini kendi hallerine bırakmalı ve asla onların işlerine burnunu sokmamalı. Bir asır boyunca şu aşağılık cümleyi milletin beynine kazımak istediler: ‘Ne Şam’ın şekeri ne Arap’ın yüzü!’
Halbuki bu aşağılık lafı söyledikleri insanların dedeleri, bu vatan uğruna çarpışarak can vermiş Şamlı Araplarla birlikte, Çanakkale sırtlarında koyun koyuna yatıyorlar.
Bu kafa, yalnızca Suriye’nin, Türkiye’nin de gayretleriyle bugün geldiği noktaya bakıp utanmalıdırlar. Ama diyeceksiniz ki; Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ’ının işgalden kurtulmasına bakıp utandılar mı ki, bundan utanabilsinler?
Utanacak yüzü olmayan bu kafaya Suriye gerçeğini, sınırımızın dibinde varlığımıza kasteden, emperyalistlerin bu tuzağını, bu aşağılık oyunu anlatamazsınız. Anlatsanız da anlamazlar.
Düne kadar, Suriye’de emperyalistlere uşaklık yapan, Türkiye ve kendi halkının düşmanı aşağılık bir diktatör vardı. Bu kafanın ne denli anlayışsız olduğuna bakın ki, Esed denilen bir insan kasabına değil de Erdoğan’a diktatör diyebiliyorlar ve Esed’in gidişinden üzüntü duyuyorlar.
Bu kafa; ülkesini adeta bir kubur faresi şeklinde terk eden kasap Esed için yas tutuyor iyi mi?
Neden, biliyor musunuz? Bunların kankası, insanlığın yüzkarası Esed, sözde laikmiş, sekülermiş (dinden bağımsız), onun yerine gelenler ise öyle değilmiş, yani dini hüviyetleri varmış.
Bu kafanın laiklikten ne anladığını görüyor musunuz?
Dün, Suriye, Türkiye’ye düşman olup yeni yeni düşmanlar üretirken ve bunların ağa-babalarına taşeronluk yaparken, bugün Türkiye’nin yanında, el ele, omuz omuza yürüme gayretinde.
Bütün bunlar demek oluyor ki, bu mahut kafalar istemese de Türkiye yükselecek ve Türkiye Yüzyılı, kararan dünya ufkundan bir güneş gibi parlayacaktır.
.Fuat Bol
Yazarın Tüm Yazıları
Terörün köküne kibrit suyu
#Terör#Suriye#Esed
Ocak 04, 2025 06:302dk okuma
Cihan İmparatorluğumuza kasteden düşmanlar, sahip olduğumuz coğrafyayı paramparça etmekle yetinmemiş, her bir parça üzerinde, kendilerine uşaklık yapacak ‘çıbanbaşı’ yönetimler kurmuşlardı.
Emperyalistlerin, tüm sömürgelerine tatbik ettikleri bu yöntemin özeti; ‘böl, parçala, kaos üret, birbirine kışkırt, sömür ve yönet!’.
İşgal ettikleri ve sınırlarını cetvelle çizip belirledikleri tüm İslam beldelerinde totaliter (baskıcı-zalim) yönetimler oluşturdular. Cetvelle çizerken, birbirlerini akraba olan yerleşim yerlerinin ortasından geçtiler, beldenin yarısı bir ülkede diğer yarısı öbür ülkede kaldı.
Türkiye-Suriye sınırı, bu durumun tipik örneğidir. On yıllar boyu bu insanlar, dini bayramlarda birbirlerini tel örgüler ardından görebildi; hediyelerini birbirlerine tel örgüler üzerinden atabildiler
Suriye halkının çoğunluğu Sünni Müslüman iken, ülkenin yönetimine Nusayri (Hz. Ali’ye Allah diyen bir inanış) azınlık getirilmiş. Bunun gibi Irak’ta, çoğunluk Şii olmasına rağmen buranın yönetimine de Sünni yöneticiler getirilmişti.
Sahiplerinin sesi bu denli zorba yönetimler de ülkelerini, açık, yarı açık ve kapalı hapishaneler haline getirmek suretiyle baskıyla ve zulümle yönettiler.
Esed, ülkesinden kaçtıktan sonra Suriye’de ortaya çıkan korkunç manzara her şeyi anlatıyor. Tüm emperyalist ülkeler, bu insanlık dramlarının elbette farkındaydılar lakin onlara göre insanca zayiat yoktu. Zira kendi dinlerinden ve ırklarından olmayan bu insanlar, insan sayılmıyordu.
Ve onlara göre bunları telef etmekte herhangi bir sakınca görülmez.
Zulüm payidar olmaz; her şey en ince yerinden zulüm ise en kalın yerinden kopar.
Türkiye’nin sınırındaki bu ülkeler, emperyalistler tarafından terör bataklığına dönüştürüldü ve ülkemizin başına bela edildi.
Emperyalistlerin, bölgemizdeki, görünür jandarması İsrail’dir, görünmeyen jandarmaları ise başta Suriye ve İran olmak üzere bölgemizdeki uydu ülkelerin hemen hepsidir.
İran ve Suriye’deki Esed rejimi, görünürde İsrail düşmanıdır, gerçek ise, bunun tam tersidir.
Batıya ve İsrail’e uşaklık yaptırılan tüm bu ülkeler, Türkiye’ye de düşmanlık yaptırılmak üzere kurgulanmıştır. Türkiye’nin başına bela edilen PKK-PYD-YPG ve DEAŞ terör örgütlerini, ülkelerinde barındıran ve üzerimize saldırtan ülkelere bakın, kimlerin kimlerle ittifak halinde olduğunu görürsünüz.
Şii yayılmacılığı emeli güden İran’ın önü açılmıştı; meydanı boş bulan İran da Körfez boyunca (Yemen dahil) yayılmıştı. İran, kullanıldığının farkında olmadan, yalnızca Sünni Müslümanları katletti.
Emperyalistlerin amacı, İran’ın bu denli katliamları sonucunda, Sünni-Şii savaşı çıkarmaktı.
Türkiye’mizin, bölgemizdeki ‘nazım’ rolü sayesinde bu savaş önlendi.
Ve yine Türkiye’mizin, tüm emperyalistlerin karşı koymalarına rağmen, bölgemizde yürüttüğü ‘ince’ diplomasi sayesinde Suriye’deki zulüm rejimi çöktü ve baştaki zalim Esed, ülkesinden kaçmak zorunda kaldı.
Ve şimdi sıra, Türkiye’mizin başına bela edilen terör örgütlerinin köküne kibrit suyu ekmeye geldi.
.Fuat Bol
Yazarın Tüm Yazıları
İletişim
Hep aynı oyun
#ABD#Rusya#Trump
Ocak 06, 2025 06:302dk okuma
Paylaş
ABD, hep aynı oyunu hem de çok pis oynuyor.
Bütün bu oyunlar hem kendi içinde hem de bütün dünyada kaos çıkarmak için. Üstelik bu oyunları kendi içinde oynadığı gibi uydusu olan tüm ülkelerde de oynatıyor.
Biz, Türkiye olarak bu oyunları çok gördük ve hemen her seferinde kaosa sürüklendik.
ABD, bütün bu pis oyunları kendi derin devleti vasıtasıyla işliyor ve işletiyor.
İşte, 11 Eylül faciasını meydana getirtip ürettiği bahane ile bölgemizi ateşe verdi. Irak’ı ve ardından Afganistan’ı işgal etti, Suudi Arabistan’ı haraca bağladı.
Yaptırmış olduğu sözde İbrahimi anlaşmalarla, bölgemizdeki ülkelerin birçoğunu İsrail’in emrine verdi. İsrail ne yaparsa yapsın, bu ülkelerden hiçbirinin sesi sedası çıkmaz, çıkamaz.
İsrail tarihin kaydettiği en vahşi soykırımı Gazze’de uyguluyor, mahut ülkelerden en ufak bir ses çıkmıyor, çıkamıyor.
Meydanı boş bulan İsrail durur mu? Gemi azıya alarak her tarafa saldırıyor. Ne Lübnan bıraktı ne Suriye!
İsrail’in derin devleti, ABD derin devleti ile ortak çalışıyor.
Belli ki aceleleri var; Trump göreve başlamadan (20 Ocak) bölgemizi ateş topuna çevirmek istiyorlar.
ABD’nin New Orleans kentinin en işlek caddesi olan Bourbon’da bir araç kalabalığa dalıyor ve on beş kişinin ölümüne, 30 kişinin yaralanmasına sebep oluyor. Olayın faili Ortadoğu kökenli Amerikan vatandaşı Şemsettin Cabbar isimli bir kişi. Aracında yapılan aramada patlayıcı madde ve DAEŞ bayrağı(!) bulunuyor.
Alın size yeni bir ‘11 Eylül’ senaryosu!
O gün hedefte Irak merkezli tüm Ortadoğu vardı, bugün ise Suriye merkezli; bu kez Türkiye dahil yine tüm Ortadoğu var!
Neden Türkiye?
Çünkü Türkiye, Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunuyor; ABD ise Suriye’yi Iraklaştırmak yani bölüp parçalamak istiyor.
Destekleyip büyüttüğü, silahlandırıp eğittiği SDG’ye (PKK-YPG-PYD) alan açıp özerklik vermek istiyor.
Bahanesi hazır: Bu güçler DAEŞ’la savaşacak!
Aksi halde işte görüldüğü üzere ABD’nin sokakları bile güvende değil!
Bunun için 15 kişi değil 115 kişi ölse ne gam!
Söz konusu olan ABD’nin yüce menfaatleri olduğuna göre gerisi teferruattır.
İsrail böylece gökte aradığını yerde bulmuş oldu; Türkiye ile ABD’yi karşı karşıya getirdi.
Rusya’nın ve İran’ın pılı pırtılarını toplayıp alelacele Suriye’den nasıl ve niçin sıvıştıklarını anladınız değil mi?
Söyleyin bakalım; ABD mi İsrail’in emrinde, İsrail mi ABD’nin emrinde?
Kırk satır mı kırk katır mı?
Vay benim köse sakalım!
..Fuat Bol
Yazarın Tüm Yazıları
İletişim
Bunca cehalet ancak tahsille mümkün
#Esed#Suriye#Arapça
Ocak 08, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
NE günlere kaldık! Elif’i görse mertek sanan kimi kişileri profesör yapmışlar.
Bu tiplerin zavallı hallerini görünce gerçekleri haykıran bilim ve biliminsanları adına utanıyor ve doğrusu yerin dibine geçiyoruz!
Bizim ülkemizdeki kadar kimi branştaki profesörlüğün bu denli ucuz, boş ve beleş olduğu başka bir ülke var mıdır, bilmiyoruz.
Bizdeki bu profesörler, belli ki bunca katmerli cehaletlerini onca tahsille elde etmişler!
Bu tipler, cehalette (bilgisizlikte) profesörler ve dolayısıyla cehalette bunların eline su dökecek kara cahil bulmak mümkün değildir.
Gerçek biliminsanlarını tenzih ederek belirtmeliyiz ki bu tipler evvel emirde sözde ihtisas yaptıkları konunun zır cahilidirler. Bu vahim durum bu haliyle kalsa bir derece...
Bu utanmaz tipler belli ki bir yerlerden yemleniyorlar ve o bir yerlerin adına ahkam kesiyorlar. Küstahça yalanlarını gerçekmiş gibi anlatıyorlar.
Kullanışlı bu tipler, kendilerine verilen görevleri yerine getirmek için, gazete sayfalarını karalayarak ve televizyon ekranlarında boy göstererek yalan ve iftiralarını kusuyorlar.
Sözde Profesör, Devlet-i Aliye-i Osmaniye ifadesini ‘Osmanlı Ailesinin Devleti’ diye yalan ve yanlış söylüyor. Ve ‘Bir aile devleti mensubu olmaktan kurtulduk’ diye zırvalıyor.
Halbuki Osmanlı Devleti’nin adı tüm resmi kayıtlarda, uluslararası yazışmalarda Devlet-i Aliye’dir. Yani ulu, büyük, yüce devlet. Son asırda ise Devlet-i Aliye-i Osmaniye şeklinde ifade edildi. Yani Yüce Osmanlı Devleti.
Arapça’nın Elifba’sını (alfabe) bilen bile elif harfi ile ayn harflerinin farkını bilir. Devlet-i Aliye’deki a harfi elif olmayıp ayn harfidir. Ali isminde olduğu gibi.
Aklı sıra bu yalanı ile Osmanlı devletini küçümseyecek ve kötüleyecek; güneşin balçıkla sıvanacağını sanan bu zavallı değil Türklerin, Batılıların yazdığı Osmanlı tarihini bile okusa oradaki ihtişamı görecek ama nerde!
Bir diğer televizyon programında da yorumcu, Suriye Devlet Başkanı’nın ismini Esed diye söyleyince yine profesör unvanlı başka bir yorumcu, o isim Esed değil Esad’dır diye kükredi. Esed diyen kişi ısrar etti; “Efendim o kişinin ismi Esed, Arapça aslan manasındadır; bendeniz orijinal yazılışını da biliyorum, Türkiye’de yanlış olarak Esad deniyor” dedi.
Haberin Devamı
Sen misin doğruyu söyleyen! Cehalet tahsili yapan profesör adeta çıldırdı: “Burası Arabistan değil, Türkiye’de Esad deniliyor, doğrusu da Esad’dır, Esad denilmesi lazım; Esed denilemez!”
Sonuçta, yalancı profesör, yanlışı bağıra çağıra kabul ettirdi.
İşte burası böyle bir ülke; yalanların, yanlışların en üst perdeden dillendirilip gerektiğinde de zorla kabul ettirilen sahteler ve sahtekârların cirit attığı bir diyar...
Ve bundan dolayıdır ki bu ülkede kırk yıllık ‘kani’ler ‘yani’, ‘yani’ler de ‘kani’ diye bilinir; kimi hainlerin kahraman bilinip kimi kahramanların hain bilindiği gibi.
Önce milleti cahil bıraktılar; okuyanlara da yanlışı doğru diye bellettiler, bunun sonucunda da meydan yeri bu denli sahtekârlara kaldı!
.Fuat Bol
Yazarın Tüm Yazıları
İletişim
CHP’yi anlayan var mı?
#CHP#ABD#Öcalan
Ocak 11, 2025 06:293dk okuma
Paylaş
Türkiye’miz ve bölgemiz çok netameli bir süreçten geçiyor.
Bunun da yegâne sebebi, başta ABD olmak üzere ütün emperyalist ülkelerin gözlerinin bu yorgun coğrafya üzerinde bulunmasındandır.
Eski Osmanlı toprakları olan bu kadim bölgeyi, paramparça edip, bir asır boyunca sömürdükçe sömürdüler. Doymadılar; şimdide ikinci bir asır boyu, nasıl sömüreceklerinin hesaplarının içindeler.
Emperyalizmin ileri karakolu ve sözcüleri konumunda olan İsrail, niyetlerini gizlemeden açık açık söylüyor: İsrail’i merkeze alacak bir Orta-Doğu’nun haritaları sil baştan yeniden çizilecek ve hedefe Türkiye konulacaktır.
Dikkat buyurun; hedefe İran değil, Türkiye konulacaktır.
İran’ın bölgemizdeki gerçek dostlarının, neden Esed, Ermenistan ve İsrail olduğu daha iyi anlaşılıyor değil mi? İsrail cürmü kadar yer yakar lakin İsrail, İsrail’den ibaret değildir.
Bundan dolayıdır ki, Türkiye’yi hedef almaktan çekinmemektedir. Zira böyle bir durumda çok iyi biliyor ki, Türkiye ile savaşacak olan İsrail’den ziyade ABD olacaktır.
İsrail, daha şimdiden PKK-YPG’nin hamiliğine soyunuyor; akılları sıra Suriye’de kuracakları kanton devletçikle Türkiye ile önce sınır komşusu, bilahare Türkiye’yi parçalayıp ‘Arz-ı mev’ud’a’ kavuşacaklar.
Siyonist aklın, bu emelini gerçekleştirmek için ABD’yi kullanmaktan ve Türkiye ile karşı karşıya getirmekten başka şansı yok.
Bu tehlikeli durumu önceden sezen Cumhur İttifakı yetkilileri (Erdoğan ve Bahçeli) ellerini değil, gövdelerini taşın altına koyarak, içerideki barışı sağlamak için adeta çırpınıyorlar.
Bu amaçla DEM Parti’ye ve Abdullah Öcalan’a el uzatıp çağrıda bulunuyorlar. Kendilerine şu deniliyor: Yakında bu bölgede dananın kuyruğu kopacak! Ey DEM Parti Türkiye partisi ol, terör örgütüyle ilişiğini kes ve safını belli et! Ey Öcalan sen de kurmuş olduğun ve uzun süredir emperyalistlerin güdümünde olan terör örgütüne seslen; silah bıraksınlar ve örgütü lağvetsinler! Sen de memlekete getirilirken verdiğin sözünde dur; sen de safını belli et!
DEM Parti yetkilileri, çağrıyı benimsedi ve gidip Öcalan’la görüştü. Bilahare TBMM’deki bütün siyasi partileri ziyaret edip, hedeflenen iç barış için, neleri, nasıl yapılması gerektiği hususunda görüş alış-verişinde bulunuyorlar.
Bu arada ana muhalefet partisi olan CHP’yi de ziyaret ettiler. Malum; her iki seçimden önce de sonra da DEM Parti ile en iyi ilişki kuran ve hatta seçim ittifakı yapan CHP idi.
Buna rağmen, CHP tuhaflaştı, ne dediğini kendi de bilmez bir hal aldı. İki saate yakın görüştüler, çıkışta CHP Genel Başkanı Özgür Özel, sürekli top çevirdi ve dişe dokunur hiçbir şey söylemedi. Partiler üstü böylesine milli bir konuyu, yine sığ parti hesapları için heba etmek derdinde. Yok, her şey şeffaf olmalıymış, yok şehit ruhları ve şehit anaları incinmemeliymiş, yok TBMM’de Komisyon kurulmalıymış ve daha bir ürü ipe sapa gelmez boş söz...
Boş söz; zira komisyon demek, bu kritik süreçte ipe un sermek demek. Boş söz; sanki şehitlerimizin ve şehit analarının ruhlarını incitmeye yönelik bir söylem ya da eylem var. Barıştan, huzurdan kim, neden incinsin ki?
CHP, yoksa ziyaret etmedikleri Diyarbakır annelerinin evlatlarına kavuşmasından rahatsız mı oluyor?
Çıkıp da mertçe; terör örgütü PKK silah bırakmalıdır, demedi, diyemedi. Bu muğlak tavır, Ana muhalefet partisine yakışır mı? Elbette yakışmaz. Belli ki, her zaman olduğu gibi CHP’nin niyeti, bu konuda da bozuk.
Kaç şehit cenaze evine ya da şehit analarının yanına gidip onların dertlerine ortak oldular?
CHP, önce milletim, vatanım; daha sonra partim ve ben demeden ve bunu kuvveden fiile çıkarmadan ne dese boş.
Belli ki, DEM Parti oyları Özgür Özel ve avenelerinin gözlerini kör, kulaklarını sağır etmiş; o oyları kaybedeceklerinden korkuyorlar. Tıpkı, eskiden sahip oldukları İttihatçı kafasıyla yaptıkları gibi, ‘Edirne’yi Enver (paşa) alacağına Bulgar alsın’ diyorlar!
Yazık ki ne yazık!
.Fuat Bol
Türkiye, tarihinin en güçlü dönemini yaşıyor
#Türkiye#ABD#İtalya
Ocak 13, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
CİHAN devletimizi kaybettiğimizde çeşitli cephelerde savaşan, kâh çarpışırken kâh muhtelif hastalıklardan 2 milyona yakın insanımızı yitirdik.
Anadolu steplerine sürülmüş, kalan bir avuç askeri terhis edilmiş, tüm tersanelerine ve stratejik sahalarına el konulmuş; yorgun, bitkin ve perişandık.
O halde iken bile Kurtuluş Savaşı verip, ittifak halindeki düşmanı (İngiltere, Fransa, İtalya, Rusya, Yunanistan) ülkemizden kovmuş ve son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında alınan kararı (Misakımilli) az bir noksanıyla yerine getirdik.
Birlikte Cihan Savaşı’na girip yenildiğimiz Almanya’da bugün yükseliş trendini sürdüren aşırı sağcı parti AfD’nin eşbaşkanı Alice Weidel şunları söylemek zorunda kalıyor:
“...ABD şüphesiz ki dünya çapında geniş bir etki alanına sahip eşsiz bir küresel süper güçtür. Buna genellikle imparatorluk deriz. Ancak bu çok garip bir imparatorluk; pazartesinden çarşambaya dünyayı yöneten ancak perşembeden pazara bunu tekrar yapmak istemeyen bir imparatorluk...
Biz Almanlar yenilmiş bir halkız. ABD’nin kölesiyiz, bunu inkâr etmeyeceğim. Köle olmanın avantajları vardır. Biz hizmetkârın en asil hakkı efendisinin savaşlarına katılmamak, barışın tadını çıkarmaktır. Ancak ABD bundan da hoşlanmıyor. Son otuz yıldır Avrupa’da, Ortadoğu’daki birçok savaşta yer almamızı istediler. Fakat niye savaşalım ki? Bir imparatorluk olacaksanız o zaman bunun için gidip kendiniz savaşmalı, kanınızı, mallarınızı feda etmelisiniz. Özgür olmayan kölelerin bu savaşı sizin adınıza sürdürmesini beklemeyin!”
Bu acı itirafla ABD’nin sözde müttefiki olan ülkelerle nasıl kedinin fare ile oynaması gibi oynadığını ve onları aşağılayıp ateşe atmak istediğini görüyor musunuz?
Almanya’ya bunu yapmak isteyen ABD, Türkiye’ye neler yapmak istemez ki!
Neler yaptığını görmüyor muyuz?
Allahütealâ’ya sonsuz şükürler olsun ki Türkiye’miz bugün tarihinin en güçlü dönemini yaşıyor.
Özellikle son yirmi yılda savunma sanayiisnde yoğun gayretler sarf edip çok önemli başarılara imza attık. Bugün geldiğimiz nokta itibarıyla Türkiye’miz değil emir almak bilakis emir verme durumuna gelmiştir.
Ve artık konumu, davranışı belirlenen değil başkaları için konum ve davranış belirleyen bir ülke olmuştur. Her zaman söylüyoruz; yaşamakta olduğumuz bu çetin ve stratejik coğrafyada güçlü ve hatta çok güçlü olmak mecburiyetindeyiz.
Haberin Devamı
Güçsüz olduğumuz dönemde birçok terör örgütünü başımıza bela ettiler ve biz bu bela ile kırk yıldır uğraşmaktayız. Kalkınmaya harcayacağımız kaynaklarımız terörle mücadelede sarf ediliyor.
Geldiğimiz noktada ise mahut terör örgütlerinin artlarındaki güçler sırra kadem bastığı gibi terör örgütleri de kaçacak ve sığınacak bir delik bulamıyor.
Bulamayacaklar da...
Ya silah bırakıp teslim olacaklar ya da kahredici pençemizin altında ezilmekten kurtulamayacaklar.
Başta şehitlerimiz ve gazilerimiz olmak üzere emeği geçen herkese, savunma sanayimizi kuvveden çıkaran görünür görünmez tüm kahramanlarımıza, tüm kahraman güvenlik güçlerimize ve özellikle bu sarsılmaz ve çelik iradeyi gösteren siyaset ve devlet insanlarımıza teşekkürü borç biliyoruz.
.
Erdoğan ve Bahçeli
#Erdoğan#Bahçeli#Trump
Ocak 15, 2025 06:292dk okuma
Erdoğan da Bahçeli de alışageldiğimiz siyasi liderlere benzemiyor. Her ikisi de yerli ve milli olup, millet ve vatanlarını canlarından aziz bilip, tek kelime ile serdengeçtiler.
Türkiye’miz yeni bir kurtuluş ve bağımsızlık savaşı ile karşı karşıya kaldı. Bu yeni kurtuluş ve bağımsızlık savaşı, önceki Kurtuluş Savaşı gibi yalnızca dış güçlere karşı verilmiyor, içerideki ve dışarıdaki tüm şer güçlere karşı veriliyor.
Erdoğan da Bahçeli de millet ve vatanları için baldıran zehri içmekte en ufak bir tereddüt göstermedi. Belli ki bu her iki lider de zillet içinde yaşamaktansa ölmeyi yeğleyen kişiliğe sahip.
Zaten risk almayan, tehlikenin gözünün içine bakmayan, büyük hedefler belirleyip onların peşinde koşmayan, korkusuz ve gözü kara olmayan liderler kahraman olamazlar.
Dikkat ederseniz; bu her iki lider de önce milletim ve vatanım diyerek kararlar alıyorlar. Aldıkları bu hayati kararlar, partilerinin ve şahıslarının aleyhinde de tecelli etse, bu yoldan geri adım atmıyorlar.
Davası olan ve ancak davası uğrunda yaşayan insanlar böyle yapabilir. Zira onlar için inanılan ve uğrunda ölünecek dava her şeyin önünde gelir.
Malum; Türkiye’mizin başında iki büyük bela vardır ve bunlar henüz tam manasıyla aşılabilmiş değildir. Bunlardan birincisi vesayet sistemi, ikincisi ise terördür. Vesayetten kurtuluşta Bahçeli öncülük etmiş, Erdoğan da canını dişine katarak bu durumu kuvveden fiile çıkarmıştı.
Terörden kurtuluşu Erdoğan tek başına elini değil gövdesini taşın altına koyarak denedi, başaramadı.
Bu kez, yine Bahçeli’nin öncülüğünde ‘terörsüz Türkiye’ için yola çıkıldı. Hiç kimsenin beklemediği bir şekilde Bahçeli ‘ölümüne’ risk alarak bölücü başına çağrıda bulundu.
Tıpkı Erdoğan’ın 15 Temmuz gecesi ölümüne çıktığı yolda halkı da ‘ölümüne’ meydanlara çağırması gibi.
Başarının büyüklüğü mücadelelerin zorluklarıyla orantılıdır. Zorlu mücadeleyi sıradan insanlar veremez; zira ‘çetin dağlar yufka yüreklilerle aşılmaz’.
Ayağımızdaki terör prangasını kırmanın tam zamanıdır. Terör örgütünün süngüsü düşmüş, çaresizlik içinde kıvranmaktadır. Zira destekçileri bir bir sırra kadem basıyor, basmak zorunda kalıyor ve bu melanet örgütü kendi başına bırakıyorlar. ABD’nin yeni seçilmiş başkanı Trump bile “Suriye’nin anahtarı Türkiye’nin elindedir” demek zorunda kaldı.
Bütün dünya çok iyi biliyor ki Türkiye, elindeki bu anahtarı dün olduğu gibi bugün de başta ABD olmak üzere Batı’nın, İran’ın, Esed’in, İsrail’in celbettikleri şerleri defetmek ve hayırları fethetmek için kullanacaktır.
Ve bu kutlu kurtuluş ve yürüyüşün mimarları da Sayın Erdoğan ile Sayın Bahçeli olacaktır.
.
Türk-Kürt kardeştir lakin...
#Türk#Kürt#AK Parti
Ocak 18, 2025 06:293dk okuma
Paylaş
Türklerle Kürtler asırlar boyu aynı kaderi paylaşarak, aynı coğrafyalarda birlikte (ortak) tarih yazdılar, birlikte üzüldüler, birlikte sevindiler, birlikte ağlayıp birlikte güldüler.
Kürtlerle Türkler tarihleri boyunca aynı inancı paylaştılar, Allahü tealanın gönderdiği son dini, bütün insanlara duyurmak (tebliğ etmek) için sırt sırta, omuz omuza verip, yad ellere akınlar düzenlediler, fetihler yapıp, ölü kalpleri İslam’ın nuru ile aydınlattılar. Birlikte meşale oldular, zifiri karanlık kalpleri nura gark ettiler.
Türkler ve Kürtlerin ruhları, bedenleriyle bir olup İslam’ın potasında öylesine eridi ki, Kürdü Türk’ten, Türkü Kürt’ten ayırmanın imkânı kalmadı. Zira ortaya bir elmanın iki yarısı çıkmıştı.
Türklerle Kürtler artık; ‘Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendi’ ve ‘Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu (birlikte) yendik’ (ler). Ve... yine birlikte ‘Tuna’dan kafilelerle geçtiler...’
Yalan söyleyen tarih bu gerçeklerin üzerini örtmeye çalışsa da bin bir çeşit düşman, ifritin yerini alıp bu iki öz be öz kardeşlerin arasına nifak sokmaya çalışsa da yakın tarih olan Çanakkale şehitliğinde koyun koyuna yatan Türklerle Kürtlerin mezar taşları şahitlik etmektedir.
Türk-Kürt kardeşliğinin tılsımı İslamiyet’in nuruydu. O nurun ışığıyla Kurtuluş Savaşına yan yana giderlerken, biri diğerine ‘sen Kürt müsün’, o da öbürüne ‘sen Türk müsün’ diye sormadı.
Gün oldu, zaman döne döne devrini icra etti; talihler ters döndü, her iki kardeş de sahip oldukları tılsımı bozup kaybedenlerden oldular. Her iki kardeş de ruhlarından ayrılınca, bedenleri de zayıfladı, güçsüzleşti ve ayrı düştü.
İşte bin bir çeşit düşman da bu ruhsuz bedenlerde rahneler (gedikler) açıp adeta bir maden gibi işledi; aralarında envai çeşit nifaklar ekip, ayrı düşmelerine ve hatta birbirlerine düşman olmalarına sebep oldular.
Son bir gayretle bir olup, Kurtuluş Savaşını birlikte kazanıp, yeni ve çok genç devletlerini kurdular. Lakin ittifak yaptıkları, dost gözüken ‘düşmanları’, genç devletlerini vesayetle illetli kıldılar ve bu öz kardeşlerin arasına nifaklar soktular.
En hayati kararlarını kendilerine aldırmadılar, bizzat vesayet odakları alıp, kendilerine dikte ettiler.
İşte bu iç ve dış vesayet odakları, kardeşleri birbirine ve hatta devletlerine düşman yapmak için pusu üstüne pusular kurdular. Devlet de mahut kardeşler de pusuya düşmekten, oyuna gelmekten kurtulamadı.
Vesayetin zorba kıldığı devletin sözde yöneticileri, başta Kürtler olmak üzere, halkın birçok kesimlerini çeşitli desiselerle dışladı. En çok zulme maruz kalan kesimler ise, dinini yaşamak isteyen Müslümanlarla Kürtler oldu.
23 yıldır (AK Parti iktidarları dönemi) vesayetle savaşıldı ve epeyce mesafe alındı. Vesayetin gölgesi kalktıkça başta Kürtler olmak üzere her kesim rahat bir nefes aldı.
İkinci bir Kurtuluş Savaşının verilmekte olduğu bu zamanda, bu kez dost gözüken düşmanlar yine el ele vererek vatanımızı parçalamak ve ülkemizi istila etmek istiyorlar.
Kürtleri kullanıp, onlara devlet adı altında İsrail’in aparatı bir oluşum yapmak istiyorlar.
Tıpkı Kurtuluş Savaşı öncesinde olduğu gibi, Türklerle Kürtler birbirlerine kenetlenip, bu ikinci kurtuluş savaşını birlikte vermek zorundalar.
Zira dün olduğu gibi bugün de düşmanın taktiği aynıdır: Parçala ve yut!
Yutmaya kalkınca, boğazlarında kalacağımızı çok iyi bilen düşman, çeşitli terör örgütleriyle vekalet savaşlarını yeğliyor.
Bundan dolayıdır ki Türkiye çok açık ve net konuşuyor: Herkes safını belli etsin!
Zira yakında kıyamet kopacak!
.
Gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde olanlar
#Sultan 2. Mehmed#ABD#İsrail
Ocak 20, 2025 06:292dk okuma
Sultan 2. Mehmed, İstanbul’u (Konstantiniyye) dört bir taraftan kuşatıp zamanın en gelişmiş toplarıyla surlarda gedikler açarken, kapılarına dayanan tehlikeyi görmezden gelen Bizans’ın gaflet içindeki papazları kilisede meleklerin cinsiyetini tartışıyorlardı.
NATO üyesi ve sözde müttefiki olmamıza rağmen ABD, Türkiye’yi dört bir tarafından kuşattı. Sittin senedir kurup beslediği ve üzerimize saldığı terör örgütleriyle Türkiye’nin kolunu kanadını kırarak etkisiz kalmasını istiyor.
Büyük İsrail’i gerçekleştirmek için uçak gemileriyle Doğu Akdeniz’de konuşlanıyor. En gelişmiş hava savunma sistemleri ile İsrail’i tahkim ediyor. Sınırımızın hemen ötesinde ‘Kürt oluşumu’ adı altında İsrail devletçikleri kurdu ve daha da yenilerini kurmak istiyor.
Girit’ten Dedeağaç’a kadar tüm Yunanistan topraklarında askeri üsler kurarak namlularını Türkiye’ye çevirdiler.
ABD ve tüm yandaşı ülkeler (belli başlı AB ülkeleri dahil) el ele vererek ülkemize karşı ambargo uyguluyorlar. Özellikle savunma sanayisi konusunda yapılan anlaşmalardan tek taraflı çekilerek Türkiye’yi yüzüstü bırakmak istediler.
Haberin Devamı
Enerjisine Yükseleceksin!
Opel
Anında Kredi Kartı Başvurusu
Akbank
by Taboola
ABD, Türkiye’yi hem F-35 projesinden çıkarıyor hem de bu amaçla ülkemizin yatırmış olduğu 1.25 milyar doların üzerine yatıyor. Tarih nasıl da tekerrür ediyor: Birinci Cihan Savaşı öncesinde de İngiltere parasını ödediğimiz halde iki savaş gemimize el koymuş ve onları bize vermemişti.
Neymiş efendim; ‘Türkiye, Rusya’dan nasıl S-400 alırmış?’ Türkiye sınırına bombalar yağarken, orada konuşlu Patriotları söküp götüren ve Türkiye’yi savunmasız bırakan kendileri değilmiş gibi bir de arsız hırsız rolüne soyunuyorlar. Aynı şekilde Rusya’dan S-300’leri alan NATO ülkesi olan Yunanistan’a ise hiç ses çıkarmıyorlar.
Savaşın İran’a sıçraması ve İran’ın da karşılık vermesiyle birlikte bölgemizin alev topuna dönmesi an meselesidir.
Zira; İran’la savaşacak İsrail’den ziyade ABD olacaktır.
Böylesi bir hengamede, ‘Türkiye’nin Suriye’de ne işi var, Türkiye’nin Libya’da ne işi var, Gazze’den bize ne, İsrail bize mi saldıracak, PYD bize mi saldıracak?’ gibi hezeyanlar gaflet ve dalaletten öte hıyanet değil de nedir?
Bu nadan (bilgisiz) kafalar bilmiyorlar ki Gazzeli mücahitler canları ve kanları pahasına Anadolu topraklarını savunuyorlar.
Kimi kendini bilmez şaşkınlar ise Erdoğan’ın yaptığının savaş çığırtkanlığı olduğunu ve bütün bunları oy kaygısıyla yaptığını ileri sürüyorlar.
Seçimlere dört yıla yakın bir zaman varken iktidardaki bir siyasi parti liderinin mahut seçimler için oy kaygısıyla hareket edebileceğini düşünmek; Bizans’ın papazlarından daha ileri bir gafleti gerektirir
.
Şanlı direniş
#ABD#Biden#Trump
Ocak 22, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
ABD’nin giden ve onun yerine gelen yeni başkanları (Biden ve Trump), terör devleti, soykırımcı İsrail ile HAMAS arasında varılan ‘geçici’ ateşkesin ucuz kahramanlığını paylaşamıyorlar.
Gerçekte ise bu her iki liderin de insan kasabı Netanyahu’dan bir farkları yok. Zira her iki Başkan da Siyonist’tir. Kudüs’ü, İsrail’in başkenti yapıp ABD Büyükelçiliği’ni oraya taşıtan ve Suriye’nin mülkü olan Golan Tepeleri’ni İsrail’e peşkeş çeken Trump’tan başkası değildi. Uçak gemilerini Gazze açıklarında konuşlandırıp Filistinlilerin ellerini kollarını bağlayan ve oraya yapılabilecek her türlü yardımı engelleyen ve milyarlarca dolarlık silah ve mühimmatı terör devletine gönderen ve bu silahlarla elli binden fazla masum insanın şehit olmasına sebep olan da Biden’dan başkası değildir.
Şimdi, elleri kanlı bu iki katil sözde ateşkesin mimarlığına soyunarak, ‘barış elçisi’ olduklarına dünya kamuoyunu kandırmaya çalışıyorlar. Sizlerin söylemiyle olduysa -ki öyle olduğu görülüyor- neden on dört ay beklediniz ve on binlerce masumun acımasızca katledilmesini utanmadan seyrettiniz?
Ayrıca niçin ateşkes değil de geçici ateşkes?
Trump göreve başlamadan esirlerin takasını istedi, aksi halde oranın cehenneme çevrileceğini duyurdu. HAMAS elindeki İsrailli esirlerin hepsini teslim ettiğinde tünellerin su ile doldurulmayacağını kim garanti edebilir?
‘Geçici ateşkes’ bundan dolayı mı?
Dünya üzerindeki bütün halklar, bazı şeyleri yakından gördü ve şimdiye dek doğru diye sahip oldukları tüm kanaatleri değişti. Zira hemen hepsinin yalan ve bir aldatmacadan ibaret olduklarını gördü.
İsrail gösterildiği gibi normal bir devlet değil, kelimenin tam anlamıyla bir terör devletidir. Siyonizm bütün insanlığın başının belası ve kıyametin habercisidir.
İnsanlık adına dünya üzerinde kurulan tüm yapılar, kurum ve kuruluşlar yalnızca şekil olarak mevcutturlar; bunların hiçbirisinin iddia edildiği gibi amaçları doğrultusunda en ufak bir faaliyetleri yoktur ve olamaz.
İddia edildiği gibi insanlık, ümrana-medeniyete değil, vahşete ve soysuzluğa kapı aralamıştır. Bütün insanlık gördü ki hak haklının değil, güçlünündür. Güçlü ise her zamankinden daha vahşi, gözü doymaz, pervasız ve cüretkârdır. Her türlü kötülüğün kaynağı şeytan, günümüzde, Batı’nın teşvik ve desteğiyle İsrail devletinde tecessüm etmiştir. Malum, kimilerine göre İsrail diye bir devlet yoktur; ABD’nin dünyanın kalbine paslı bir hançer gibi sapladığı ileri karakolu konumundaki uzantısı vardır.
Dünya kamuoyu kendi devletlerini ve bunların yöneticilerinin ne menem şey olduklarını yakından gördü. Şeytanın gücü sınırlanmaz, en azından gücü dengelenemez ise tüm dünyanın Gazze’ye dönüşmesi kaçınılmazdır.
.
Şanlı direniş -2-
#Gazze#Filistin#Direniş
Ocak 25, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
Gazze’deki Filistinli kardeşlerimiz kelimenin tam anlamıyla direniş destanı yazdı.
On beş aydan fazla süren bu orantısız ve hiçbir hukuk tanınmaz savaşta bir avuç HAMAS savaşçısının yanında, iki milyona yakın Filistin halkının gösterdiği direnç, sabır, tahammül ve vatanlarından ayrılmama kararlılığı her türlü takdirin üstündedir.
Bu bir avuç Filistinli kahraman, yalnızca İsrailli vahşilere değil, onun arkasındaki bütün güçlere (Başta ABD olmak üzere kimi AB ülkeleri ve bunların tüm aveneleri olan ülkeler) direndi.
Direnişin efsane komutanı Kassam Tugayları Sözcüsü Ebu Ubeyde, ateşkes anlaşması sonrası yaptığı açıklamada şunları söyledi: ‘Dünyada eşi, benzeri görülmeyen tarihi bir destan yazdık. Aksa Tufanı Harekâtı, dünyaya işgalin büyük bir balon (hayal) olduğunu gösterdi. Halkımız, özgürlüğü ve kutsal değerleri uğruna 15 aydan uzun bir sürede büyük bir bedel ödedi ve çok sayıda şehit verdi. Filistin halkının fedakarlıkları ve dökülen kanları boşa gitmeyecek, bunun sonuçları olacaktır. Bu cihadın büyüklüğü; liderleri İsmail Haniye, Salih el-Aruri ve Yahya Sinvar’ın başını çektiği şehit konvoylarının şehadete yürüyüşleriyle açıkça görülüyor. Biz operasyonlarımızı işgal kuvvetlerine yöneltirken onlar tüm ahlaksızlıklarıyla halkımıza karşı yeni vahşet ve soykırım yöntemleri uyguladı. Askeri yeteneklerin ve savaş ahlakının eşit olmadığı bir savaşla karşı karşıyaydık. Mücahitlerimiz, cihadın son saatlerine kadar büyük bir cesaret ve kahramanlıkla savaştı. Şüphesiz biz imkânsız şartlarda mücadele ediyoruz. Gazze’nin dört bir yanında, tüm direniş gruplarıyla tek vücut halinde işgale karşı cihat ettik ve onlara ölümcül darbeler indirdik.’
Dünyada hiç kimse, bu kirli ve ahlaksız savaşta; Filistinli herhangi bir askerin, sivil bir Yahudi’yi, bir Yahudi çocuğunu veya bebeğini, kadınını, yaşlısını kazara da olsa öldürdüğünü gördünüz veya duydunuz mu?
Elbette ki hayır.
Peki, İsrailli asker kılıklı cani sürülerinin havadan ve karadan, hedef gözetmeksizin; bebek, çocuk, kadın, yaşlı, doktor, hasta, hastabakıcı, gazeteci vb. demeden 50 binden fazla (binaların enkazları altında daha kaç bin masumun cesedinin olduğu bilinmiyor) masum sivili hunharca katletmesine ne demeli?
Bu cellat sürülerinin camileri, kiliseleri, hastaneleri, okulları, alış-veriş merkezlerini, pazar yerlerini, çocukların oyun parklarını nasıl yakıp yıktıklarını ve buralardaki savunmasız, masum insanlara nasıl kıydıklarını bütün dünya gördü.
Gazzeli binlerce bebek ve çocuk açlıktan ve soğuktan öldü.
İstanbul’un Beykoz’u kadar bir alana sıkıştırılan iki milyonu aşkın insan, on beş ay boyunca susuz, ekmeksiz, gıdasız ve ışıksız bırakılarak ölüme terk edildi.
Sözde kardeş ve komşu İslam ülkeleri bu trajediyi, kılını kıpırdatmadan seyretmekle yetindi.
Bütün bu olumsuzluklar altında, Gazzeli mücahitler şanlı direnişleri ile tarih yazarken, onları, kılları kıpırdamadan seyreden insan müsveddeleri ise, insanlığı ve tüm insani değerleri öldürdüler.
Dünya kamuoyu, insanlıktan nasipsiz vahşi sürülerini ve olanları sadece seyretmekle yetinen duyarsız, dilsiz şeytanları da yakından gördü ve not etti
.
Şanlı direniş -3
#Birinci Dünya Savaşı#Gazze#Suriye
Ocak 27, 2025 06:292dk okuma
Şanlı direniş gösterip tarih yazan kahraman Gazzeliler, en ağır bombardımanlara maruz kaldılar, harabeye dönen binaların enkazında can verdiler; ciğerpareleri olan evlatlarını, şefkat ve merhamet deryası annelerini, artlarında dağ gibi duran babalarını, kardeşlerini, akrabalarını ve her yaştan din kardeşlerini kaybettiler.
Şüheda fışkıran enkaz yığınlarının altından, çıplak elleriyle betonları ufalayarak cenazelerini çıkarıp Hakk’a uğurladılar. Ateşkesin ardından Gazze şeridindeki evlerinin enkazlarına dönen anneler, evlatlarının ceset parçalarına sarılıp ağladılar. Bütün bu vakur şehit yakınları, acılarını kalplerinin derinliklerine gömüp, metanetlerinden hiçbir şey kaybetmeden vatanlarını canları pahasına savundular.
Zira; ‘Toprak uğrunda ölen varsa vatan’ dı.
Bunda bir asır önce, Birinci Dünya Savaşı’nda yenilince, asırlar boyunca elimizde bulunan mukaddes beldeler Mekke, Medine, Kudüs, Şam, Bağdat, Batılı emperyalistler tarafından işgal edildi.
Aynı Batılı emperyalistler, yüz yıllar boyu horlayıp, itip kaktıkları, insan yerine koymayıp sürdükleri ve yakıp öldürdükleri Yahudileri, Avrupa’nın çeşitli yerlerinden toplayarak bugünkü Filistin topraklarına getirmiş ve İslam diyarının bağrına adeta bir hançer gibi saplamışlardı.
Batılı Siyonist zihniyet o gün ne idiyse bugün de aynıdır. Nitekim aynı Batılı emperyalistler, ‘Şayet Ortadoğu’da bir İsrail devlete mevcut olmasaydı, bugün aynı topraklar üzerine bir İsrail devleti kurardık’ diyerek, aynı küstahlıklarını sergilemektedirler.
Bu İslam düşmanı ve sömürgeci kafanın çifte standart zihniyetine bakın ki, onlara göre; Çin’de bir kişi, kendi ülkesinin askerine ya da polisine silah doğrultunca kahraman, Filistin’de bir çocuk, işgalci İsrail askerine ya da polisine taş atınca terörist olur.
Neylersiniz ki Osmanlı’dan sonra dünya zalimler şürekasının elinde kaldı. Bundan böyle hak haklının değil güçlü olanındır.
Dünya üzerindeki bu zulüm düzeninde; hayatiyeti devam ettirebilmek, haklarını savunabilmek ve bunları yedirmemek, kısaca zalimlerle baş edebilmenin yegâne çaresi, en az onlar kadar güçlü olmaktır.
Kimi aklıevveller, Türkiye’nin savunmasının Gazze’den başlayamayacağını, zira Türkiye’nin milli sınırlarının belli olduğundan dem vuruyorlar ve “Bize ne elin toprağından ve insanından?” diyorlar.
Bu zavallı tiplerin ne tarihten ne coğrafyadan ne sosyolojiden ne teolojiden ve ne de reel politikadan haberleri var.
Savaşmakta olan İsrailli askerlerin üniformalarında taşıdıkları kokartlardaki haritada Türkiye’nin toprakları var. İsrail’in bayrağındaki iki çizgi, biri Nil’i diğeri Fırat’ı (Arz-ı mev’ud: sözde tanrı Yehova’nın Yahudi milletine vadetmiş olduğu kutsal topraklar) işaret ediyor.
Ya hemen sınırımızın dibinde kurmak istedikleri terör devletçiğine ne demeli? Kuzey Irak’taki oluşumun bile sözde bağımsızlık referandum girişimlerinde, kalabalıkların ellerindeki İsrail bayraklarını ne çabuk unuttuk?
Aynı kanton devletçiğini bu kez Suriye sınırımızda kurmak istiyorlar.
Nasıl? İsrail’le komşu değil miymişiz?
Demek ki neymiş; Gazze’nin şanlı kahramanları, kendi özyurtlarını olduğu kadar Anadolu topraklarını da savunuyorlar.
Cümlesine selam olsun
VİCDANLARIN kuruduğu, ahlakın sükût ettiği ve insanlığımızın olmazsa olmaz değerlerini kaybettiğimiz tuhaf bir dönemi yaşıyoruz.
Eskiden en tesirli ibret ölümdü. Ölümün vuku bulduğu mahalle veya köyde insanlar günlerce yas tutar ve duydukları üzüntüden kendilerine gelemezlerdi.
İnsani değerlerle bezeli o yiğit ve bir o kadar da diğerkâm insanlar gitti; dünya yansa hasırı yanmayan duyarsızlığı içindeki hodkâm, bencil ve vicdansız insanlar hemen her yeri kapladı.
Bizler; ‘komşusu açken yatmayan, yatamayan’, kurtuluşunu, din kardeşinin duasında bilen ve onu, yemeyip yediren, giymeyip giydiren, örnek gösterilen ve imrenilen ideal nesillerdik.
Bizler; insanlığın kurtuluş reçetesi olan mukaddes ve muazzez dinimizin gereklerini öylesine içselleştirmiştik ve öylesine birbirimizde yok olmuştuk ki bize ölü gelen kalpler diriliyordu.
Hal, hareket ve davranışlarımıza imreniyor ve bizler gibi olmaya can atıyordu insanlar.
Çünkü biz; Hz. İbrahim’i (Aleyhisselam) ahlakla, yedirmeden yemiyor, Hz. Muhammed’i (Aleyhisselam) ahlakla birbirimizi aşkla seviyor ve mümin kardeşimizin her türlü ihtiyacını kendi ihtiyaçlarımızın önünde tutuyor ve ‘isar: kendi derdini unutup, başkalarının derdine deva olmaya çalışmak’ ulvi duygusuyla hayırda yarışıyorduk.
Çünkü bizler, suya en ziyade kanadığımız ölüm anında bile, bize sunulan suyu ‘Su! Su!’ diye inleyen yanındaki kardeşine ikram eden ve kendisi ateşten yanan dudaklarıyla susuz ölüme giden kutlu nesillerin torunlarıyız, o yüce şahsiyetlerin ahfadıyız.
Bize ne oldu?
Bizler ne ara bu hasletlerimizi kaybettik?
Sadece kendi nefsi için yaşayan, nefsinin arzuları için çaba harcayan, haksızlık peşinde koşan bir toplum olduk. Başkasının derdiyle dertleneceğine sevinen, düşeni kaldıracağına bir tekme de kendisi vuran, ağlayana gülen, ah edene oh olsun diyen duyarsız, acımasız, vicdansız ve gaddar insanlar olduk.
Düşünebiliyor musunuz çoluk çocuk tatile gelmiş onlarca insan alevlerin her yanını saran otelde cayır cayır yanıyor; yandaki otelin sakinleri ise hiçbir şey olmamış gibi neşeyle kaymaya devam ediyor!
Gün ağarınca felaketin boyutları ortaya çıkıyor ve 78 vatandaşımızın yanarak vefat ettiği anlaşılıyor. Ülkede bir gün yas ilan ediliyor ve bayraklar yarıya indiriliyor.
Yandaki oteldekiler bu acı manzarayı uzaktan seyretmekle yetiniyor ve kahreden bir duyarsızlıkla eğleniyor, kayıyor, kartopu oynuyor, günlerini gün ediyorlar.
Bu akıl almaz durum normal bir insan davranışı olamaz. Böylesine aşağılık bir hali sergileyebilmek için insanın tüm insani melekelerini yitirmiş ve vicdan yerine cüzdan taşıması ve bütün hayatını o cüzdana göre endekslemesi gerekir.
Bu tipler insan görünümlü yaratıklar olup hayvandan da aşağı duyarsız, gaddar, acayip mahluklardır.
Öte yandan bu dehşetengiz manzarayı televizyonları başında izleyen birileri habis ruhlarının tezahürü olarak ‘oh olsun’ demekle de yetinmeyerek; yanarak ölen kişilerin acılı yakınlarını arıyor, onlara acılarıyla alay ederek hakaretler yağdırıyorlar.
Bu iğrenç ve aşağılık hallerini sosyal medyada da yayınlayarak çirkefliklerini cümle aleme ilan ediyorlar ve bu pespaye halleriyle övünüyorlar.
Beşeri hisleri körelmiş, kalbi yalnızca kalıptan (emme-basma tulumbası) ibaret olan bu insan görünümlü yaratıklarla aynı dünyayı paylaşmanın talihsizliği içindeyiz.
Gel de dayan!
Biz ne ara böyle olduk
#Hz. İbrahim#Hz. Muhammed#Yas
Ocak 29, 2025 06:292dk okuma
VİCDANLARIN kuruduğu, ahlakın sükût ettiği ve insanlığımızın olmazsa olmaz değerlerini kaybettiğimiz tuhaf bir dönemi yaşıyoruz.
Eskiden en tesirli ibret ölümdü. Ölümün vuku bulduğu mahalle veya köyde insanlar günlerce yas tutar ve duydukları üzüntüden kendilerine gelemezlerdi.
İnsani değerlerle bezeli o yiğit ve bir o kadar da diğerkâm insanlar gitti; dünya yansa hasırı yanmayan duyarsızlığı içindeki hodkâm, bencil ve vicdansız insanlar hemen her yeri kapladı.
Bizler; ‘komşusu açken yatmayan, yatamayan’, kurtuluşunu, din kardeşinin duasında bilen ve onu, yemeyip yediren, giymeyip giydiren, örnek gösterilen ve imrenilen ideal nesillerdik.
Bizler; insanlığın kurtuluş reçetesi olan mukaddes ve muazzez dinimizin gereklerini öylesine içselleştirmiştik ve öylesine birbirimizde yok olmuştuk ki bize ölü gelen kalpler diriliyordu.
Hal, hareket ve davranışlarımıza imreniyor ve bizler gibi olmaya can atıyordu insanlar.
Çünkü biz; Hz. İbrahim’i (Aleyhisselam) ahlakla, yedirmeden yemiyor, Hz. Muhammed’i (Aleyhisselam) ahlakla birbirimizi aşkla seviyor ve mümin kardeşimizin her türlü ihtiyacını kendi ihtiyaçlarımızın önünde tutuyor ve ‘isar: kendi derdini unutup, başkalarının derdine deva olmaya çalışmak’ ulvi duygusuyla hayırda yarışıyorduk.
Çünkü bizler, suya en ziyade kanadığımız ölüm anında bile, bize sunulan suyu ‘Su! Su!’ diye inleyen yanındaki kardeşine ikram eden ve kendisi ateşten yanan dudaklarıyla susuz ölüme giden kutlu nesillerin torunlarıyız, o yüce şahsiyetlerin ahfadıyız.
Bize ne oldu?
Bizler ne ara bu hasletlerimizi kaybettik?
Sadece kendi nefsi için yaşayan, nefsinin arzuları için çaba harcayan, haksızlık peşinde koşan bir toplum olduk. Başkasının derdiyle dertleneceğine sevinen, düşeni kaldıracağına bir tekme de kendisi vuran, ağlayana gülen, ah edene oh olsun diyen duyarsız, acımasız, vicdansız ve gaddar insanlar olduk.
Düşünebiliyor musunuz çoluk çocuk tatile gelmiş onlarca insan alevlerin her yanını saran otelde cayır cayır yanıyor; yandaki otelin sakinleri ise hiçbir şey olmamış gibi neşeyle kaymaya devam ediyor!
Gün ağarınca felaketin boyutları ortaya çıkıyor ve 78 vatandaşımızın yanarak vefat ettiği anlaşılıyor. Ülkede bir gün yas ilan ediliyor ve bayraklar yarıya indiriliyor.
Yandaki oteldekiler bu acı manzarayı uzaktan seyretmekle yetiniyor ve kahreden bir duyarsızlıkla eğleniyor, kayıyor, kartopu oynuyor, günlerini gün ediyorlar.
Bu akıl almaz durum normal bir insan davranışı olamaz. Böylesine aşağılık bir hali sergileyebilmek için insanın tüm insani melekelerini yitirmiş ve vicdan yerine cüzdan taşıması ve bütün hayatını o cüzdana göre endekslemesi gerekir.
Bu tipler insan görünümlü yaratıklar olup hayvandan da aşağı duyarsız, gaddar, acayip mahluklardır.
Öte yandan bu dehşetengiz manzarayı televizyonları başında izleyen birileri habis ruhlarının tezahürü olarak ‘oh olsun’ demekle de yetinmeyerek; yanarak ölen kişilerin acılı yakınlarını arıyor, onlara acılarıyla alay ederek hakaretler yağdırıyorlar.
Bu iğrenç ve aşağılık hallerini sosyal medyada da yayınlayarak çirkefliklerini cümle aleme ilan ediyorlar ve bu pespaye halleriyle övünüyorlar.
Beşeri hisleri körelmiş, kalbi yalnızca kalıptan (emme-basma tulumbası) ibaret olan bu insan görünümlü yaratıklarla aynı dünyayı paylaşmanın talihsizliği içindeyiz
.
İttihatçı kafası
#Enver Paşa#Sultan Abdülhamit#Bahçeli
Şubat 01, 2025 06:292dk okuma
BİZİ Cihan Devletimizden eden İttihatçı kafası, o gün bugündür içimizdedir.
Sergerde (kötülükte-kötü işlerde öncü, elebaşı) olan bu tipleri hemen her partinin veya sivil toplum kuruluşunun içinde görürsünüz. Nitekim vaktiyle İttihatçılar da öyleydi; Dışarıdaki masonların güdümünde olan ve masonluk ortak paydasında buluşan bu güruhun içinde aşırı Türk milliyetçileri olduğu gibi, Enver Paşa gibi dindarlar (!) da vardı.
Maceraperest bu ekibin amacı ülkeyi Sultan Abdülhamit’ten kurtarmaktı. Onlara göre; Sultan Abdülhamit gidince ülke kurtulacak, hürriyet-kardeşlik-eşitlik (masonluğun umdeleri) ve barış gelecek ve her taraf güllük gülistanlık olacaktı.
O günlerin fikir ve düşünce akımları olan; İslamcılar, Türkçüler, Osmanlıcılar, Batıcılar ve adem-i merkeziyetçilerin hepsinin buluştukları tek nokta Abdülhamit Han düşmanlığı idi.
Araç Sahiplerini Sevindiren Haber! Sigorta Fiyatları Düşüşe Geçiyor.
Aşağıdaki satırlar ünlü tarihçi, yakın dostum Yılmaz Öztuna’nın değerlendirmesidir:
‘Bütün bu akımlar el ele vererek önce Meşrutiyeti ilan ettirdiler (1908) ve hemen akabinde de Sultan Abdülhamit’i çirkin bir şekilde tahtından indirdiler (1909). İttihatçıların yönetimindeki devlet Balkan Savaşlarına giriyor ve Balkanlar elden çıkıyor.
İttihatçıların lider kadrosundaki Enver Paşa’nın tertibiyle Osmanlı Devleti, Almanya safında Birinci Cihan Savaşına sokuluyor ve bir koca İmparatorluk mahvediliyor. Neden sonra Sultan Abdülhamit’in dış politikadaki dehası anlaşılıyor ama iş işten çoktan geçmiş oluyor.
İttihat Terakki’nin üçlü sacayağı şeklindeki lider kadrosu (Enver, Talat, Cemal) bir gece yarısı, İstanbul Boğazından, bir Alman denizaltısıyla kaçarlarken; ‘Sultan Abdülhamit’i anlayamadık’ diyerek defolup gidiyorlar.
İki milyon Türkü öldürüp gömdükten sonra, üzerinde yirmi küsur devletin kurulduğu imparatorluğu parçalatıp mahvettikten sonra ve düşman top seslerinin Polatlı’ya kadar getirdikten sonra defolup gidiyorlar.
Üç kıta, yedi iklimde hükümran olan, altı küsur asırlık koca bir imparatorluğu yalnızca 9-10 yıl içinde paramparça edip yıkıyorlar ve sonra da kaçıp defolup gidiyorlar. İşte hala kimilerinin hafızasında kahraman olarak yer alan İttihatçıların özeti budur.
Bugün de mahut İttihatçılara hemen her kesimden, her türlü düşünce akımından özenenler var. Bunların da ortak görüşü, şu veya bu şekilde Türkiye’mizin üzerinde ameliyat yapmaktır.
Dün, Sultan Abdülhamit Han’ın ince dış siyaseti anlaşılmadığı gibi bugün de Sayın Erdoğan ile Sayın Bahçeli’nin ortaklaşa güttükleri milli dış siyasetleri anlaşılmamaktadır.
Bugün de bütün akımlar ele ele vererek; Cumhur İttifakının karşısında yer alıyor ve, ‘Suriye’de, Libya’da, Azerbaycan’da, Akdeniz’de, Afrika’da ne işimiz var?’ diyorlar.
Saldırı altındaki Türkiye’yi ve etrafımızdaki ateş çemberini görmüyorlar.
En güçlü savunmanın taarruz olduğunu bilmiyorlar.
İsrail’in bize komşu olduğunu hala göremiyorlar.
Ve hala; ‘PYD, kendi ülkesini savunuyor; bize mi saldıracak?’
Diyorlar, diyebiliyorlar.
Bu kafaya göre; bizim bir şey yapmamıza gerek yok zira NATO ülkesiyiz, dostumuz ve müttefikimiz ABD ve diğer ittifak ülkeleri, bizim yerimize, ne gerekiyorsa yaparlar.
Kıbrıs Barış Harekâtı’nda askerimizin elindeki piyade tüfeğini bile, bu NATO silahıdır kullanamazsınız demediler mi?
Aynı delikten daha kaç kez ısırılacağız?
.
Ali kıran baş kesen(ler)
#ABD#Trump#Netanyahu
Şubat 03, 2025 06:292dk okuma
Yaşlanan dünyamız, küreselleşen haliyle tarihinin en netameli günlerini idrak ediyor.
Zira dünyamızın onlarca bölgesi, tarihte emsali görülmemiş şekilde büyük tehlikelerle karşı karşıyadır.
Dünyamızın her bir köşesi barut fıçısını andırıyor ve en ufak bir kıvılcımla, bütün dünyanın alev topuna dönmesi an meselesidir.
Şu anda dünyamız, kıyamet öncesi sessizliği ve bu sessizliğin altında fokurdayan cadı kazanını andırıyor.
Ne yazık ki dünyamızın içine düşürüldüğü bu büyük tehlikeyi görebilen, gerektiği gibi değerlendirebilen ve hepsinden önemlisi gerekli tedbirleri alabilecek liderlerden mahrumdur.
Şu anda dünya üzerindeki bütün insanlığı tehdit eden iki baş belası vardır; yani Ali kıran baş kesen iki uğursuz lider vardır. Bunlardan birincisi ABD’yi, diğeri ise, ABD’nin ruh ikizi İsrail’i yönetmektedir.
Bu her iki ülkenin liderleri, kendilerini dünyanın asıl sahibi olarak görmekte; diğer bütün devletlere ve onların halklarına üstten bakarak onların tümünü teferruat (köle-uydu)olarak görüp değerlendirmektedirler.
Araç Sahiplerini Sevindiren Haber! Sigorta Fiyatları Düşüşe Geçiyor.
Hepiyi Sigorta
Enerjisine Yükseleceksin!
Opel
by Taboola
Bu her iki ülkenin liderleri olan Trump ile Netanyahu, hiçbir ölçü, sınır, kanun, nizam, antlaşma, hak ve hukuk tanımamakta; ‘Ben yaptım oldu!’ diyerek hoyratça ve küstahça tavırlar sergilemektedirler.
Bozacının şahidi şıracı misali bu iki lider tüm dünyayı ateşe atmak için adeta yarış halindeler.
Onların bu denli pervasızlıklarının müsebbipleri ise gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunan kimi ülkelerin yöneticileridir. Başta tüm Arap ülkeleri olmak üzere birçok İslam ülkesinin yöneticileri, zikredilen bu iki ülkenin adeta uşağı konumunda hareket etmektedir.
Halbuki bütün bu ülkeler, şahsiyetlerini müdrik olarak, haysiyet ve şerefle birlik olsalar ve hepsinden önemlisi ellerindeki petrol ve altın gibi nimetlerin kıymetlerini bilip; peşkeş çekmek yerine kalkan olarak kullansalar, bugünkü sefil durumlara düşmeyeceklerdi.
Ali kıran baş kesenlerden Trump, Mısır ve Ürdün için çok şey yapıyoruz (bundan dolayıdır ki) Gazzelileri alacaklar, alacaklar diyerek; uşak konumundaki bu ülkelerin rezil hallerini işaret etti.
Bu şekilde Biden ile Netanyahu’nun topla, tüfekle, tankla, uçakla yapamadığını Trump iki kelimelik emirle yerine getirmek istiyor.
Şu cürete bakar mısınız?
Yardım alan emir alır diye boşuna dememişler.
Allah’tan vatanlarını terk etmek yerine seve seve ölüme (şehadete) koşan Gazze halkı var.
Aksi halde Gazze’nin boşaltılması işten bile değildi
.Teğmenler meselesi ve vesayet özlemi
#Teğmenler#ABD#Trump
Şubat 05, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
BİRİLERİ, sürekli olarak sudan bahanelerle gerilim çıkarma, toplumu ayrıştırma ve ötekileştirme derdinde.
Bu durum gerçekte bir psikolojik savaş taktiğidir. Malum olan bu birileri, kirli emellerine ulaşmak için kaotik ortam oluşturmak isterler.
Zira kurt dumanlı havayı sever!
Yapılan tüm darbelerin öncelerine bakın; çeşitli bahanelerle toplum gerilir, ayrıştırılır ve kavgalı hale getirip adeta darbeye meşruiyet kazandırılır. Bunda da en ziyade iletişim araçları (medya) kullanılır. Bugün buna bir de sosyal medya eklendi.
Dünyanın en zengin insanları bile sosyal medya mecralarını satın almak için yarış halindeler. Bunlardan en meşhurları ABD Başkanı Trump’ın yanında bulunuyor. Amaçları belli; dünya üzerindeki geniş halk kitlelerini istedikleri gibi yönlendirmek ve manipüle etmektir.
Tesir gücü çok yüksek olan bu silah sayesinde çeşitli ülkelerdeki rejimler yıkılmakta ve arzu edilen partilere seçimler kazandırılmaktadır.
Bizde malum bu dumanlı havanın oluşması için onlarca bahane mevcuttur. Sağ-sol, Alevi-Sünni, laik-anti laik, Kemalizm, cemaatler ve tarikatlar vb. dosyalar raflardan indirilip, ısıtılıp pişirilir ve servis edilir.
Bizdeki demokrasi, on yıllar boyunca vesayetle illetli olduğundan; bugün itibarıyla başkanlık sistemine geçip, demokrasiyi inşa yolunda ilerlemiş olsak da malum birilerinin vesayet alışkanlıkları devam ediyor. Zaman zaman da depreşiyor.
Teğmenlerin mezuniyet töreninde, bir kısım teğmen emirlere itaatsizlik yaparak (yedi kez yapmayın diye ikaz edilmelerine rağmen), ayrıca toplanıp kılıç çekerek, yürürlükten kaldırılan eski yemini hep birlikte okudular. Bunu yaparken de ‘Mustafa Kemal’in askerleriyiz’ diye haykırdılar.
Emre itaatsizlikten ve disiplinsizlikten ötürü, elebaşı konumundaki beş teğmenin ordudan ilişiği kesildi. Aynı durum İnönü döneminde olsaydı, emre itaatsizlik eden bütün teğmenlerin orduyla ilişkisi kesilirdi. Nitekim 1963 yılında emekli edilen Alb. Talat Aydemir’e saygı duruşunda bulunan 1400 Harp Okulu öğrencisini kapıya koydu.
Öğrencileri kışkırtan Aydemir’i de ölümle cezalandırıp astı.
Şimdi yine vesayet özlemiyle kaos arayan birileri, bu olayın içinden, cezalandırılmayla hiç ilgisi olmamasına rağmen ‘Mustafa Kemal’in askerleriyiz’ dedikleri için bunlar ordudan atıldı diyerek ortalığı velveleye vermek istiyor.
Her darbede, Atatürk ve onun söylem ve devrimleri maske olarak kullanıldı. Uğur Mumcu’nun ifade ettiği gibi ‘Türkiye’de kar maskesiyle bankalar, Atatürk maskesiyle de ülke soyulur’.
Şayet öyle idiyse, aynı söylemi ifade eden 300’e yakın teğmene neden bir şey yapılmadı?
Adam devletin arazini çeviriyor, içine birkaç tane heykel dikiyor; tapusu olmadığı halde yıllar boyunca araziyi kullanıyor ve hiç kimseden ses çıkmıyor, çıkamıyor.
Dikkat edilirse art niyetli birileri M. Kemal’i sürekli olarak istismar ediyor ve bunu toplumu ayrıştırmak için vesile yapıyor. Bunu yapanlar en büyük suçu işlemesine rağmen başkaları cezalandırılıyor.
M. Kemal’i bu art niyetlilerden kurtarmak lazım. Aksi halde bu kazan daha çok su kaldırır!
Toplumun ortak değerlerine sahip çıkalım ama ne olur bu değerleri, birilerinin kirli emelleri için maske olarak kullanmalarına müsaade etmeyelim.
.
Dünya yeniden kurulurken
#Gazze#Biden#Trump
Şubat 10, 2025 06:292dk okuma
Gazze savaşı dünya kamuoyunun gözüne, dünya üzerinde cari olan tüm emperyalist sistemlerin çöktüğünü, sözde medeniyet adına vadedilen tüm düsturların birer aldatmacadan ibaret olduğunu tüm çıplaklığı ile gösterdi.
Yutturulmaya çalışılan; kölelik kalktı ve artık tüm insanlar özgür bireylerdir ve her bir insan tüm insan hak ve hürriyetlerine sahiptir söylemi en büyük yalanlardandır.
Malum emperyalizmin en tepe noktasında (kuklacı misali) Siyonizm bulunmaktadır. Siyonizm’i Batı kendi elleriyle ve sözde Müslümanlara karşı kurup geliştirdi. Ama farkında olmadan öylesine bir canavar oluşturdu ki tüm dünya ile beraber kurucusu olan Batı’yı da hegemonyası altına aldı.
Artık dünyada sadece Siyonizm’in borusu ötmektedir. Mahut borunun nasıl öttüğünü ise Gazze’de gördük; İsrail tüm insani değerleri yitirerek vahşetin her türlüsünü sergiledi ve sergilemeye devam ediyor; sözde medeniyetin banisi geçinen tüm Batılı ülkeler ise ya bu vahşete destek olmakta ya da seyirci kalmaktadır.
ABD’ye bakınız; giden Biden yönetimi ile gelen Trump yönetimi arasında Siyonizm’e hizmet ve onun emrine amade olmak açısından en ufak bir fark yoktur.
Biden yönetimi İsrail’e verdiği silahlarla Gazze’de taş üstünde taş bırakmadı; 70 bine yakın masum ve savunmasız insanı hunharca katletti, yeni gelen Trump da silah yardımına aynı şekilde devam ederek; Gazze halkını Mısır ve Ürdün’e tehcire zorlamaktadır.
İşte milenyum çağının medeniyetinin geldiği nokta budur ve bu durum medeniyet yerine soysuzluğun ve vahşetin ta kendisidir.
Bütün bu haksızlıkları dillendirebilen ve karşı çıkan ve diğer tüm liderleri de karşı çıkmaya çağıran tek bir lider var; o da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dır.
Zira Erdoğan, 2009 yılında Davos’ta tüm dünyaya İsrail Cumhurbaşkanı’nın gözünün içine bakarak, “One minute” diyerek bebek katili olduklarını haykırmıştı.
İslam ülkeleri dahil Batılı hiçbir ülke sesini çıkaramıyor. Bunun da yegâne sebebi anılan tüm bu ülke yönetimlerinin Siyonizm’in emrinde olmasındandır. İngiltere de böyledir, Fransa da Suudi Arabistan da Mısır da İtalya da Almanya da...
Dünya üzerinde bu bozuk düzenin, bu altta kalanın canı çıksın sisteminin daha fazla gidemeyeceği ve dünyanın yeniden kurulması gerektiği bedihi (apaçık) bir hakikattir.
Nitekim Trump gelir gelmez taşları yerinden oynattı; NATO ülkesine ait olmasına rağmen Grönland’ı, aynı şekilde Kanada’yı ve Panama Kanalı ile Meksika Körfezi’ni istemektedir.
Bu denli bir pervasız ve küstahça çıkışı hiçbir ABD başkanı yapmamıştı.
Bu da demektir ki dünyamız önümüzdeki süreçte çok büyük olaylara gebedir.
Sular bulanmadan durulmaz derler; dünya üzerindeki suların ne kadar bulanacağını ve insanlık adına kayıpların ne boyutta olacağını yaşayıp göreceğiz.
Şu kadarını söyleyelim ki bu gidiş hiç de hayra alamet değil!
Başta Trump ve ABD için!
.
Modern Firavunlar
#ABD#Trump#İsrail
DÜNYANIN çivisi çıktı; bütün bir insanlık olarak, bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete!
İnsanoğlunun ne denli bir canavar olduğuna bakın ki Allahü Teala’nın kendisine bakir olarak sunduğu dünyayı, habis ruhu ve kirli elleriyle madden ve manen tahrip ederek yaşanamaz hale getirdi.
Kendilerini Tanrı Yehova’nın yegâne vekili gören ve diğer tüm insanları köle-hizmetçi bilen Yahudi zihniyeti (Siyonizm), sahip oldukları güçlerle (para, iktidar, medya, sinema vb.) tüm insanlığın başına bela oldu ve bu bela oluşu şiddetini artırarak kıyamete değin sürdürecek.
Herkes cibilliyetinin gereğini yapar. Siyonizm’in varlık sebebi de malum, dünya üzerinde Yahudi hâkimiyetidir. Kimi ahmak Hıristiyanlar, dinlerini ve düşmanları olan Yahudi doktrinini unutarak, Yahudi’yle ve onun aldatıcı söylemleriyle dost olup İslamiyet’e ve Müslümanlara karşı savaş başlattılar.
Araç Sahiplerini Sevindiren Haber! Sigorta Fiyatları Düşüşe Geçiyor.
Çocuğunuz Hayalindeki Mesleğe Ulaşmak İçin Bugün Novakid'le İngilizceye Başlasın!
Bu kirli ve pespaye oyunun başını dün İngilizler çekiyordu, bugün ise Amerikalılar çekiyor. Bu cümleden olarak kimi ABD’liler (100 milyona yakın) Yahudilerle ortak bir din bile geliştirdiler (Evanjelizm). Bu sapık dinle sözde Tanrıyı kıyamete zorlayacaklar!
Zorlanabilen, ne menem bir tanrı ise!.. (Şu sapık inanca bakar mısınız?)
Bunun için de günümüz modern Firavunları olan ABD Başkanı Trump ile İsrail Başbakanı Netanyahu el ele vererek habis ruhlarında gizledikleri kirli emellerini ayyuka çıkararak bütün bir insanlıkla alay etmektedirler.
Bunlardan sarı faresi olanı, kulağını sıyıran kurşunla kurtulmayı, sözde inandığı Tanrı tarafından ABD’nin kurtuluşu için gönderilen kurtarıcı olduğunu iddia ederek dünyayı parsellemeye kalkıyor. Dağdan gelmiş Firavun olarak bağdaki Filistinlileri, özyurtlarından tehcire zorluyor; o yerin işgalcisi ve soykırımcı Netanyahu’dan da Filistin topraklarını ABD’ye vermesini istiyor.
Üçkâğıtçı bir emlakçı tavrıyla dünyanın belli başlı stratejik beldelerini parselleyerek, kendisine ait olduğunu iddia ediyor.
İnsan kasabı Netanyahu’yu mahkûm eden uluslararası mahkemenin kararını tanımadığı gibi ilgili mahkemeye yaptırım uygulama küstahlığını gösteriyor.
Aynı insan müsveddesi Netanyahu’nun sandalyesini elleriyle tutarak, canavarla ruh ikizi olduğunu tüm dünyaya ilan etti. Böylece, Gazze’de şehit edilen tüm masumların kanında elleri olduğunu da ifşa etmiş oldu.
Firavun faresi olan Netanyahu da arkasına aldığı ABD gücüyle daha da canavarlaşacağını tüm dünyaya haykırıyor.
Heyhat ki heyhat!
Bütün bir Arap ve İslam alemi ise haksızlık karşısında susan şeytanları çatlatırcasına susuyor.
Bütün bu suskunlar belli ki dutu değil zokayı yutmuşlar.
Elleri mahkûm, onlar da aynı lanetli alamete binip kıyamete doğru sürünerek gidecekler.
Dünyanın geldiği noktayı görüyor musunuz: Dün Firavun’un önünden ölüme atlayanlar, bugün Firavun kesilip masum insan yığınlarını ölümün kucağına atıyorlar.
Hem de ölümlerden ölüm beğendirerek. .
..Modern Firavunlar
#ABD#Trump#İsrail
Şubat 12, 2025 06:292dk okuma
DÜNYANIN çivisi çıktı; bütün bir insanlık olarak, bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete!
Haberin Devamı
İnsanoğlunun ne denli bir canavar olduğuna bakın ki Allahü Teala’nın kendisine bakir olarak sunduğu dünyayı, habis ruhu ve kirli elleriyle madden ve manen tahrip ederek yaşanamaz hale getirdi.
Kendilerini Tanrı Yehova’nın yegâne vekili gören ve diğer tüm insanları köle-hizmetçi bilen Yahudi zihniyeti (Siyonizm), sahip oldukları güçlerle (para, iktidar, medya, sinema vb.) tüm insanlığın başına bela oldu ve bu bela oluşu şiddetini artırarak kıyamete değin sürdürecek.
Herkes cibilliyetinin gereğini yapar. Siyonizm’in varlık sebebi de malum, dünya üzerinde Yahudi hâkimiyetidir. Kimi ahmak Hıristiyanlar, dinlerini ve düşmanları olan Yahudi doktrinini unutarak, Yahudi’yle ve onun aldatıcı söylemleriyle dost olup İslamiyet’e ve Müslümanlara karşı savaş başlattılar.
Bu kirli ve pespaye oyunun başını dün İngilizler çekiyordu, bugün ise Amerikalılar çekiyor. Bu cümleden olarak kimi ABD’liler (100 milyona yakın) Yahudilerle ortak bir din bile geliştirdiler (Evanjelizm). Bu sapık dinle sözde Tanrıyı kıyamete zorlayacaklar!
Zorlanabilen, ne menem bir tanrı ise!.. (Şu sapık inanca bakar mısınız?)
Bunun için de günümüz modern Firavunları olan ABD Başkanı Trump ile İsrail Başbakanı Netanyahu el ele vererek habis ruhlarında gizledikleri kirli emellerini ayyuka çıkararak bütün bir insanlıkla alay etmektedirler.
Bunlardan sarı faresi olanı, kulağını sıyıran kurşunla kurtulmayı, sözde inandığı Tanrı tarafından ABD’nin kurtuluşu için gönderilen kurtarıcı olduğunu iddia ederek dünyayı parsellemeye kalkıyor. Dağdan gelmiş Firavun olarak bağdaki Filistinlileri, özyurtlarından tehcire zorluyor; o yerin işgalcisi ve soykırımcı Netanyahu’dan da Filistin topraklarını ABD’ye vermesini istiyor.
Üçkâğıtçı bir emlakçı tavrıyla dünyanın belli başlı stratejik beldelerini parselleyerek, kendisine ait olduğunu iddia ediyor.
İnsan kasabı Netanyahu’yu mahkûm eden uluslararası mahkemenin kararını tanımadığı gibi ilgili mahkemeye yaptırım uygulama küstahlığını gösteriyor.
Aynı insan müsveddesi Netanyahu’nun sandalyesini elleriyle tutarak, canavarla ruh ikizi olduğunu tüm dünyaya ilan etti. Böylece, Gazze’de şehit edilen tüm masumların kanında elleri olduğunu da ifşa etmiş oldu.
Haberin Devamı
Firavun faresi olan Netanyahu da arkasına aldığı ABD gücüyle daha da canavarlaşacağını tüm dünyaya haykırıyor.
Heyhat ki heyhat!
Bütün bir Arap ve İslam alemi ise haksızlık karşısında susan şeytanları çatlatırcasına susuyor.
Bütün bu suskunlar belli ki dutu değil zokayı yutmuşlar.
Elleri mahkûm, onlar da aynı lanetli alamete binip kıyamete doğru sürünerek gidecekler.
Dünyanın geldiği noktayı görüyor musunuz: Dün Firavun’un önünden ölüme atlayanlar, bugün Firavun kesilip masum insan yığınlarını ölümün kucağına atıyorlar.
Hem de ölümlerden ölüm beğendirerek.
.Vesayet özlemi ve TÜSİAD
#TÜSİAD#Bolu#Otel Yangını
Şubat 17, 2025 06:302dk okuma
Mahut işveren kuruluşunun başında Türkiye kelimesi var, ancak yerlilik ve milli mefkure bakımından kendileri Kaf Dağı’nın ardında konumlanmışlardır.
Ülkemizde ya da ülkemizle ilgili olaylara dürbünün tersinden bakarlar ve sahiplerinin sesleri olarak sürekli gayrimilli beyanda bulunurlar.
Yaptıkları son açıklamaları ile akılları sıra kendileri gibi diğer vesayet odaklarını da hortlatıp hükümeti yıkacak ve bir erken seçimle kendilerini gibi olanları işbaşına getirecekler.
Belli ki eskinin köhne vesayet döneminin özlemi ile yanıp tutuşmaktalar.
Şu zırvalara bakar mısınız; ‘Politikacılar, işinsanları, gazeteciler sorgulanıp tutuklanıyorlarmış. Teğmenler ordudan ihraç ediliyorlarmış. Bu durumlar toplumda endişe yaratıp güven sarsıyormuş. Tutukluluk kural haline gelmiş ve bu sorun bir türlü çözülemiyormuş!’
Bu zırvaları söylerken TÜSİAD’ın kendini nerede konumlandırdığına bir bakın. Hem polis hem savcı ve hem de hâkim konumundalar; zira kendileri çalıp kendileri oynuyor.
Yukarıda saydıkları zevata dikkat edin hiçbirisi politikacı, işinsanı ya da gazeteci olduğundan dolayı sorgulanıp tutuklanmadı. Suç işledikleri iddiasıyla sorgulanıp tutuklandılar. Aynı veya diğer suçları işleyen başka (sözgelimi sağcı) politikacılar, işinsanları ve gazetecilerin de sorgulanıp tutuklandıkları oldu. Onlar için lâl kesilen TÜSİAD, bugün ne ara karga misali gaklıyor?
Dün onlarca subay ordudan ihraç edilirken ses çıkarmayan TÜSİAD, emirlere karşı gelip kılıç çeken beş teğmen ordudan ihraç edildi diye hop oturup hop kalkıyor.
İlgili sanıklar hakkında tutuklama kararını veren bağımsız mahkemeler yani onların hâkimleri. TÜSİAD ne zamandan beri kanunların ve hâkimlerin üzerinde oldu? Hani hâkimler hiçbir yerden talimat almazlardı?
Malum TÜSİAD ve yandaşı olan diğer vesayet odakları ile bir olup verdikleri gazete ilanları ile dün hükümet yıkabiliyorlardı. Halkın seçtiği iktidarları darbelerle alaşağı da edebiliyorlardı.
Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle ‘Yoğurttan hükümetleri mukavvadan hançerlerle’ devirip, başbakan ve bakanları darağaçlarına göndermeyi maharet biliyorlardı.
Erdoğan da seçilmiş belediye başkanı iken sorgulanıp tutuklanmadı mı? Ve üstelik kodese konmadı mı? O zaman nerede idi bu TÜSİAD?
Bakınız, bu TÜSİAD Suriye konusunda ağzını açtı mı? Vahşetin kol gezdiği Gazze konusunda kılını kıpırdattı mı? Türkiye’nin kanını emen PKK terörü için iki laf edebildi mi? Devletimizin kılcallarına değin nüfuz eden FETÖ için bir şey diyebildi mi?
Neden acaba?
Hiç düşündünüz mü?
Utanmadan Bolu’daki otel yangınını diline doluyor ve bu olaya sebebiyet verenleri değil de hükümeti suçluyor; ‘Niçin kimse istifa etmedi?’ diyor.
Aynı olayın benzeri İstanbul Beşiktaş’ta bir gece kulübünün inşaatının yangınında vuku bulmuş ve 29 vatandaşımız hayatını kaybetmişti.
Beşiktaş ve İstanbul Belediye Başkanları CHP’li diye mi suspus olmuştunuz? O vakit niye kimseyi istifaya çağırmamıştınız?
Sizin bu yaptıklarınız çifte standart bile değil düpedüz sapkınlık yani sürekli batıla hizmet.
Nitekim çukur eylemlerinde de sesiniz soluğunuz çıkmadı; o vakit de çukura mı düşmüştünüz?
Sizi gidi içimizdeki İrlandalılar sizi!
Özlemiyle yanıp tutuştuğunuz vesayet çoktan öldü.
Geçti Bor’un pazarı; tek imalatınız olan montaj sanayinizle baş başa kalın ve ömürlerinizi yiyin bakalım!
.
İçimizdeki İrlandalılar
#Attila İlhan#Atatürk#İnönü
Şubat 22, 2025 06:302dk okuma
Attila İlhan’ın ‘Bu ülkenin hain kontenjanı yüzde 10’dur’ deyişini okuduğumda hayret etmiş lakin zamanla neyin ne olduğunu öğrenince, ünlü düşünürün az bile söylediğini anlamıştım.
Üstelik bu ülkenin hainleri, bu ülkenin ekmeğini yiyen, bu ülkenin kendilerine sağladığı imkânlarla yetişip önemli mevkileri işgal eden ve sözde aydın olan kişilerden oluşmaktadır.
Bu iğrenç halin birçok sebebi vardır ama en önemli ve asıl sebebinin eğitim olduğunu çok rahat söyleyebiliriz.
Yukarıdaki her iki cümle birbirine çelişkili gibi gözükebilir. Yani hem hainliğin sebebinin eğitim olduğunu söylüyor ve hem de hainlerin eğitimli kişilerden oluştuğunu vurguluyoruz.
Evet aynen öyle...
Osmanlının son yüzyılındaki satılmış (hain) kişilere bakın, çoğunun eğitimli üst düzey asker ve sivil bürokrat olduğunu görürsünüz. Bunlardan çoğunun ortak özelliği ‘Mason’ olmalarıdır.
Bunca eğitimli kişilerin nasıl devşirildikleri ise gerçekten muammadır.
İşin, bütün bunlardan daha vahimi ise, son iki yüz yıldır, hemen tüm hainlerin yaptıkları ihanetlerin yanlarında kâr kaldığıdır.
Kimseden hesap sorulmadığı gibi, yaşanılan tüm felaketlerle de yüzleşmeme, tüm bu denli olumsuzlukları halının altına süpürme gibi bir alışkınlığımız var.
Bu durum, takip eden süreçlerdeki hainler için de adeta bir teşvik unsuru olup, toplumdaki hain ve hainlikler kartopu misali, yuvarlanıp büyüdükçe büyüdü ve korkunç boyutlara ulaştı.
Balkanlardaki, her karış toprağı şehit kanıyla sulanmış vatan topraklarının, tek kurşun atmadan düşmana teslim eden paşalarla, Cihan Devletimizin yıkılışına sebep olan İttihat ve Terakki Fırkası mensupların kahir ekseriyeti de masondu.
1935 yılında kapatılan Mason dernekleri, bilahare 1948 yılında (İ. İnönü dönemi) tekrar faaliyetlerine başladılar.
Maalesef yakın tarihimizi bilmiyoruz. Mesela yine İnönü döneminde ve onun talimatıyla Ticanilik tarikatının neden kurulduğunu da bilmiyoruz. Zira Kuzey Afrika’da bulunan bu tarikatın Türkiye sınırları içinde ne bir mensubu ve ne de bir tekkesi mevcut değildir.
Üstelik bu tarikatın başı olan şahıs (Kemal Pilavoğlu) CHP’den milletvekili (İnönü tarafından) adayı yapılmış lakin seçimi kaybettiğinden milletvekili olamamıştır.
Aynı Pilavoğlu’nun talimatıyla bazı karanlık tipler Atatürk heykellerini parçalayınca, TBMM, Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu çıkarmak zorunda kalmıştır.
Sözde özendiğimiz Batı, içindeki hainleri açıklayıp cezalandırıyor, onların yaptıkları melanetlerle ilgili filmler çekiyor ve bu şekilde kamuoylarını aydınlatıyorlar.
Bizde ise, gerçeklerin üzeri en kalın şallarla örtülüp kimsenin bilmesine ve ibret almasına imkân verilmiyor.
Başka ülkeler kendi hainlerini öldürüp, diğer ülke hainlerini beslerken; biz ise baş tacı ettiğimiz hainlerimizin başka ülkelerdekilerle el ele verip ülkemizi batırmalarını seyrederiz.
Bundan dolayıdır ki, yakın tarihimizin gerçek ismi ihanetler tarihidir.
Mahut İrlandalılar gibi bir de bir o kadar ve belki de onlardan da tehlikeli içimizdeki İranlılar var!
Müsaadenizle onu da önümüzdeki yazıda ifade edelim
.İçimizdeki İranlılar
#İran#PKK#YPG
Şubat 24, 2025 06:293dk okuma
İRAN, MÖ 4000’lere uzanan tarihiyle, dünyadaki en eski uygarlıklara ev sahipliği yapmıştır.
İran coğrafyası, tarih boyunca çeşitli hanedanların yönetimine şahitlik etmiştir. Bunların içinde Türkler de çok önemli yer tutar (bin yıla yakın). Bunlardan Safevi soyundan olan Şah İsmail, ailece Sünni gelenekten gelmesine rağmen (Sünni olan Yavuz Sultan Selim’le savaşabilmek için) Şiiliğe geçmiş, bunun sonucunda on binlerce Müslümanın kanının dökülmesine sebep olmuştur.
Osmanlı ne zaman Batı’ya fethe yönelmişse, Şii İran bunu fırsat bilerek arkadan vurmuş ve böylece Türk’ün bu denli kutlu yürüyüşüne yine Türkler çelme takmıştır. İran bugün bile dindaşı ve hatta aynı mezhepte bulundukları Azerbaycan’ı değil onunla savaşmakta olan Ermenistan’ın yanında yer aldı ve yer almaya devam ediyor.
İran, bir türlü kabına sığmamakta ve emperyalistlerin oyununa gelip Türkiye’mize ve diğer komşularına karşı kâh saman altından kâh aleni olarak düşmanca tavırlar sergilemektedir.
Geçen asırdaki iki büyük savaştan sonra Batı, kendi arasında savaşmamaya karar verdi ve savaşlara yeni bir konsept kazandırarak vekaletle savaşı (terör örgütlerini kullanarak) veya başkalarının birbirleriyle savaşmalarını telkin ve teşvik etti.
Batı’nın oyununa gelen İran, aklı sıra Şii yayılmacılığına girişti. Yine Batı’nın teşvikiyle kurmuş olduğu terör örgütleriyle başta komşuları olmak üzere Körfez ülkeleri boyunca (Yemen dahil) yayıldı.
Dikkat ediniz; yayıldığı ve bu uğurda on binlerce insanı katlettiği coğrafya İslam coğrafyasıdır.
Ehl-i Sünnet Müslümanları öldürmeyi maharet bilen Acem aklı, emperyalistlerin arzuladığı Sünni-Şii savaşı için oyuna getirilmek istendiğini bir türlü idrak edememektedir.
Bu yüzden katil Esed’le ortak hareket etmekte, Türkiye’ye karşı PKK ve YPG’nin yanında yer almakta ve yine bu yüzden İsrail’le kayıkçı kavgası yapar gözükmekteydi.
Gün geldi hesap döndü; İran’ın katil yandaşı Esed ülkesinden kaçınca, İran da arkasına bakmadan cinayet mahallerini terk ederek Suriye’nin dışına çıktı.
İçimizdeki İrlandalılar gibi, aynı şekilde bir de içimizdeki İranlılar var ki bu her iki güruh hamakatta yarış halindedirler.
Katil Esed’in kaçışına içimizdeki İranlılar da çok üzüldü, adeta kahroldular. Bunun da yegâne sebebi Suriye’de başa geçenlerin Sünni Müslüman olmalarıdır. Kaçan zındığın da sözde laik-Nusayri, gerçekte ise tam bir İslam düşmanı olmasıdır.
İçimizdeki İranlılar da İranlı katil sürülerinin Esed’siz kalan Suriye’yi terke mecbur kalmalarına üzülüyor. Bu denli acı gerçekleri dile getirenleri de ‘mezhep’ taassubu içinde hareket etmekle suçluyorlar.
Bu nasipsizler güruhu dinlerini bilmedikleri için İran’ı, Suudi Arabistan’ı ve hatta Afganistan’ı İslam ahkamının (şeriat) yaşandığı İslam ülkeleri, bu ülkelerin yöneticilerini de ‘halife’ zannediyorlar.
Oralardaki dini görünümlü zorbaların, akla ziyan baskıcı-yasakçı ve zalim uygulamalarını muazzez dinimizin gereği zannediyorlar. Halbuki o uygulamaları görenler dinden soğuyor, ürküyor ve dinden çıkıyor.
İçimizdeki İranlılar, İran’da, Hz. Aişe annemize, her anıldıklarında Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer efendilerimize nasıl ağız dolusu küfürler ettiklerini görseler ne diyecekler acaba?
Haberin Devamı
Bu denli yaklaşımların küfre kadar varabileceğini biliyorlar mı? Zira anılan zevatı, Allahüteala bizzat Kuran’ı Kerim’de aklıyor, methediyor ve onlardan razı olduğunu ifade ediyor.
Kuran’ı Kerim ve dinimiz bunların vasıtasıyla bize kadar geldi.
Bunlara sövenlere Müslüman denir mi?
Ya içimizdeki ahmaktan öte sapkın hempalarına ne demeli?
Hangi mezhepten olursa olsun; Müslüman da gözükse katile katil demeyecek miyiz?
Üstelik bunlar, Müslüman kanı emmekten zevk alan vahşi katil sürülerinin ta kendileri
.Mübarek Ramazan
#Ramazan#Kur’An-I Kerim#Muhyiddin İbn Arabi
Mart 01, 2025 06:292dk okuma
Allahü Teâlâ kullarını çok sevdiği ve onlara çok acıdığı için bazı zamanlara kıymet vermiş ve bunları, günahkâr kullarının kurtuluşu için vesile kılmıştır.
Bunların başında da çok şerefli olan ramazan ayı gelmektedir. Ramazan yanmak demektir; bu ayda dağlar gibi de olsa bütün günahlar yanar, yok olur.
Rabbimizin kıymet verdiği böylesine şerefli bir ayın değerini bilmeli ve ona saygı göstermeliyiz; onu fırsat bilip çokça istiğfar etmeli (günahlardan pişmanlık duyup, bağışlanması için Cenab-ı Hak’tan af dilemeli), oruç tutmalı ve yapılan tüm ibadetlere ayrı bir özen gösterilmelidir.
Bu kurtuluş, arınma ve bağışlanma ayında agâh (dikkatli ve uyanık) olmalı; zira bu ayda nafile ibadetlere farz sevabı, farz olan ibadetlere ise yetmiş farz sevabı verilir.
Şu hâlde bu mübarek ayın her anını ganimet bilmelidir.
İnsanlığın kurtuluş reçetesi olan Kur’an-ı Kerim bu ayda inmiş, bin aydan daha kıymetli olan Kadir Gecesi bu ayda bulunmaktadır. Bu mübarek ayda gökyüzünden, fasılasız olarak sağanak şeklinde nur yağmaktadır.
Haberin Devamı
Araç Sahipleri Trafik Sigortasındaki Bu Fiyatlara İnanamadı!
Hepiyi Sigorta
Araç Sahiplerini Sevindiren Haber! Sigorta Fiyatları Düşüşe Geçiyor.
Hepiyi Sigorta
by Taboola
Ramazan-ı şerif ayı bütün senenin işareti, anahtarı gibidir; bu aya hürmet edip iyi geçinenin bütün senesi iyi geçer, hürmetsizlik edenin de bütün senesi kötü geçer.
Şeyh-i ekber Muhyiddin İbn Arabi’nin derin analizi ile oruç (Fütuhat-ı Mekkiyye):
“Oruç ibadeti misilsizdir; dikkat edilirse bu ibadet bir şey yapmaktan ziyade yapmamaktır.”
Allahü Teâlâ kendisi hakkında şöyle buyurur: ‘O’nun benzeri hiçbir şey yoktur’. Allah misilsizdir, benzeri olmayandır. Nesai, Ebu Umame’den şöyle nakleder: “Sevgili Peygamberimize (Aleyhisselam) geldim ve ‘Bana yapacağım bir emir ver’ dedim; O da ‘Oruç tutmalısın çünkü o misilsizdir’ buyurdu.”
Allahü Teâlâ kudsi hadiste (manası Allah’a, sözleri Peygamberimize ait söz) ‘Orucun dışındaki bütün amelleri kuluma aittir. Oruç bana aittir ve onun ödülünü ben vereceğim. Oruç bir kalkandır. Aranızda birisi oruçlu olduğunda, kavga etmesin ve asla kızmasın. Birisi kendisine sataşırsa veya kavgaya tutuşmak isterse, ‘Ben oruçluyum’ desin. Muhammed’in canını elinde tutan Allahü Teâlâ’ya yemin olsun ki, oruçlunun ağız kokusu kıyamet günü Allah nezdinde misk kokusundan daha güzeldir. Oruçlunun iki sevinci vardır. Biri orucu açtığında diğeri ise Rabbiyle karşılaştığında, oruç tuttuğu için sevinmesidir.’
Kul, oruç tutması sebebiyle (benzersizlik) özelliğiyle nitelenmiş ve bu nitelikle de oruçlu adını hak etmiştir. Onun oruçlu olduğunu kabul ettikten sonra Hak kendisinden bu ismi düşürmüş ve ‘Oruç bana aittir’ diyerek kendisine izafe etmiştir... Kul, misilsiz oruç ibadetiyle, benzeri olmayanın özelliğiyle Hakka kavuşur.
...Nitekim kendisine kavuşulduğunda da Hak, kendi gözüyle görülür. Bu sebeple oruçlu, Rabbine kavuştuğu esnada orucu sebebiyle sevineceği gibi (dünyada kendisine Hakkın cömertlik özelliğini kazandıran) iftarıyla sevinir...’
Oruç tutanlara müjdeler olsun!
Sevgili okuyucularımın Ramazan-ı şeriflerini tebrik eder, bu mübarek ayın feyz ve bereketlerinden hissedar olmalarını dilerim. F.B.
.Zor oyunu bozar
#Bahçeli#Terörsüz Türkiye#Erdoğan
Mart 03, 2025 06:292dk okuma
Sayın Bahçeli’nin başlatıp, Sayın Erdoğan’ın desteklediği ‘Terörsüz Türkiye’ projesi, İmralı’dan da olumlu cevap gelmesiyle emin adımlarla ilerliyor.
Olay, dışarıdan görüldüğü gibi basit ve kolay bir süreç değil; emperyalizmin hedefindeki ülkemiz kurulduğu günden beri hiçbir zaman gerçek bir devlet gibi görülmedi ve sürekli olarak kendisine ‘uydu’ muamelesi yapılmak istendi.
‘Kontrollü kaos’ denilen yönetim modeliyle ülkemiz halkına on yıllar boyu pösteki saydırdılar, kurup geliştirdikleri ‘vesayet’ sistemiyle bu ülke insanının enerjisini toprağa verdiler.
Hastalıklı demokrasiyi bile reva görmeyip, her on yılda bir yaptırdıkları darbelerle milleti hizaya (!) çektiler ve bütün düşünen beyinlere deli gömleği giydirdiler; ülkemizin ışıltılı beyinlerini işkenceden geçirip hapishanelerde çürüttüler.
Emperyalizm, kahpece oynadığı tüm bu aşağılık ve iğrenç oyunlarla yetinmedi ve kardeşi kardeşe kırdırmak için terör kartını en kanlı yüzüyle açtı.
Haberin Devamı
Araç Sahipleri Trafik Sigortasındaki Bu Fiyatlara İnanamadı!
Hepiyi Sigorta
Araç Sahiplerini Sevindiren Haber! Sigorta Fiyatları Düşüşe Geçiyor.
Hepiyi Sigorta
by Taboola
PKK terör örgütünü bu ülkenin başına bela ettiler ve on yıllar boyu bu ülkenin başta insan olmak üzere maddi ve manevi kaynaklarını tükettiler.
Bütün bu aşağılık oyunlardan kurtulabilmenin tek bir yolu vardı; o da içerideki ve dışarıdaki düşmanların anladıkları dilden konuşmaktı. O dil ise tek heceli, üç harfli bir kelimeden ibaretti: ‘ZOR!’
Zira ancak ‘zor’ oyunu bozardı.
Zoru kullanabilmek için de düşmanın silahıyla silahlanıp, en az düşman kadar güçlü olmak gerekiyordu.
İşte tüm dünya ülke liderlerinin gıpta ile baktığı Sayın Erdoğan, iktidarları boyunca düşmanın gözüne toprak atarak bunu başardı; sessiz ve derinden yeniden güçlü ve büyük Türkiye’yi inşa etti.
Düşman uyandığında Üsküdar’da çoktan sabah olmuştu!
Sayın Erdoğan’ı ve davasını, AK Partili dava arkadaşlarından bile daha iyi anlayan ve hakkını teslim eden Sayın Bahçeli’nin yeniden büyük Türkiye’nin inşasındaki yardım, destek ve gayretlerini yarın tarih altın harflerle yazacaktır.
Zira el ele veren bu iki gönüldaş, sırtladıkları Türkiye’yi yeniden ayağa kaldırdılar.
Bölgesel güç olan Türkiye’ye sormadan hiç kimse bölgemizde at oynatamaz, hesap yapamaz, oyun kuramaz.
Türkiye’miz dünyanın en güçlü insansız hava araçları olan İHA ve SİHA’larla (BAYRAKTAR AKINCI, TUSAŞ ANKA) savaş konseptini değiştirdi ve ebabil kuşları misali dünyanın en güçlü ordularını yenilmiş, çiğnenmiş ekin tarlalarına çevirecek güce erişti.
Bunlar sayesinde dünyanın neresinde olursa olsun terör örgütü militanları bulundukları inlerinden burunlarını çıkardıkları anda imha ediliyorlar.
Ayrıca buna paralel olarak Türkiye içinde demokrasi geliştirildi, anlamsız yasaklar kaldırıldı ve hepsinden önemlisi içeride kardeşlik tesis edilerek birlik sağlandı.
Ve artık her çeşit düşman için kaçacak delik arama zamanı geldi!
PKK da ister istemez silah bırakmak zorunda kaldı.
Ve böylece en az bin yıllık Türk-Kürt kardeşliğinin önünde hiçbir engel kalmadı.
Hep birlikte el ele, gönül gönüle nice mutlu yarınlara!
.
.Eğitimin önemi -1-
#Eğitim#Türkiye#Huntington
Mart 08, 2025 06:292dk okuma
HUNTINGTON pek tabii birçok veri ve gözlemine dayalı yorum yaparken, toplumları başlarına getirecekleri insanların bilgi, kültür ve beceri düzeyleriyle, görgülerinin çapının etkileyeceğini ifade ediyordu.
Ve bu kişilerin çok iyi eğitimli olmayacağını, ‘vasat’ temsilcilerinin demokrasinin ‘sayısal’ sonucu olduğunu anlatıyordu.
Bizde ‘tatlı su kurnazı’ veya ‘çarıklı erkan’ denilen, esasında tam da bu ‘medeniyet çatışmasını’ çıkartmak için üretilmiş tiplerin oldukları her ortamda nasıl ‘fesat merkezi’ konumuyla yaşadıklarını hepimiz çokça görmüşüzdür.
Ahlaki yoksunlukla bütünleşmiş kurnazlıkla her şeyi mubah sayarak sonuca gitme ‘yolunu bulan’ bu kişiler, satın alma ve elde etme hırsıyla donandıklarında toplum için de zararlı ve tehlikeli hale gelmektedirler.
Bakınız, güncel konulardan biri, ülkemizin değerli bir iş grubunun en tepe profesyonel yöneticisinin bağlı şirket yöneticisine ‘had bildirme’ uğruna yaptıkları ve düştüğü durumdur.
Yüksek lisanslı ve olgun yaşında, birçok yöneticilik deneyimi ile mevcut koltuğuna oturan kişi, diğer bir yöneticiyle olan bir başka iç ‘hesabını’ ramazan mesajını fırsat bilerek görmek istemiş, kurnazca yaklaşımını, ‘ayağına dolanınca’ herkese gönderi yaparak ‘deşifre’ olmuş, rezilliğinin yanında, gözaltına alınmayı da ‘başarmıştır.’
Artık Müslüman mahallesinde salyangoz satmayı nereden aklına getirmişse!
Bu kişinin ve muhatabının sıfatlarına bakıldığında, kriz çıkartma ve yönetme noktasındaki ‘cehaletin’ eğitim eksiğinden, daha doğru ifadesiyle, cehaleti tahsil etmekten kaynaklandığı anlaşılacaktır.
Bir başka şark kurnazı ise devletin valisine hakaret etmeyi, adap ve usul yoksunu işlemlerini soran gazetecileri tehdit etmeyi ‘normalleştirmeye’ çalışan yandaşlarıyla, yasaya ve adalete aykırı, usulsüz ve vicdansızca yaptığı ‘üniversite yatay geçişi’ meşru kılamayacağı için sonuçta diplomasız kalacak görülmektedir.
Üstelik yargılandığı esnada dahi, şuurunu yitirmiş, özgüven patlaması ve hırsının aklını örtmesiyle suç üstüne suç işleme pervasızlığına devam etmektedir.
Holding yöneticisi, hala eski Türkiye’de yaşadığını zannederek, vesayet özleminin yaveleriyle geleceğini riske etmeyi başarmıştır.
Usul ve adap yoksunluğunda zirve yapan ve aynı usulsüz yöntemlerle diploma (!) sahibi olup zirvelere oynayan kişinin bir de belediye başkanlığı yaptığını görebilsek.
Zira İstanbul’un perişan hali ortada!
Şu son kar kışta dahi ortalıkta yoktur; yürümeyen merdivenleri, yolda kalan ve hatta yanan otobüsleri, azaba dönüşen trafiği, su baskınlarını hepsinden önemlisi kentsel dönüşüm problemini çözeceğine, valiye, savcıya ayar vermekle meşguldür.
Eğitim çok önemlidir! Zira uydurulmuş diploma cehaleti örtememektedir.
Biri gerçek, biri usulsüz iki ‘diplomalının’ başına gelenler net örneklerdir.
Ve Huntington’un belirttiği ‘çatışmaların’ olmaması için toplumların başında ‘kriz çözen’, bu yönde eğitilmiş kişilerin olması önemlidir.
Elektronik posta ile dine ve dindarlara olan içindeki ufuneti kusan ve usulsüzlükle inşa ettiği sözde kariyeriyle zirveyi hayal eden ‘mahut kişilikler’ eğitim zayiatı değil de nedir?
.Eğitim ihracatı
#Yusuf Tekin#Maarif Vakfı#Milli Eğitim Bakanlığı
Mart 10, 2025 06:292dk okuma
Kurucularından olduğum Bâb-ı Âli Toplantıları’nda Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Yusuf Tekin davetli idi.
Cumhurbaşkanımızın yıllar önce mevcut ‘başarı çıtasını’ yeterli görmediği Milli Eğitim Bakanlığı’nda kamuoyuna tam yansımayan çok önemli ve çok değerli çalışmalar yapılıyor. Bakanlığın doğrudan ve dolaylı sağladığı faydalardan biri, Türkiye’de eğitim gören başka ülke vatandaşlarına sağlanan yüksek eğitim imkânıdır. Ayrıca gerek Maarif Vakfı ve gerekse doğrudan Türk okulu olarak dış ülkelerde Türk ve yabancılara verilen eğitim de giderek yaygınlaşmaktadır.
Bugün, örneğin Türkiye’de okuyan Afrikalılara ‘magazin’ gözüyle bakmayan ‘doğru’ beyinler, bu çocukların Türkiye’nin etki alanı ve sessiz diplomasisinin faktörü olduğunu, olacağını mutlaka kabul edeceklerdir. Bu örnek, Türk Devletler Teşkilatı üyesi ve Balkan ülkeleri ile daha da genişletilebilir.
Haberin Devamı
Araç Sahipleri Trafik Sigortasındaki Bu Fiyatlara İnanamadı!
Hepiyi Sigorta
Araç Sahiplerini Sevindiren Haber! Sigorta Fiyatları Düşüşe Geçiyor.
Hepiyi Sigorta
by Taboola
Türkiye’de asırlardır ‘at oynatan’ yabancı misyon faaliyetinin parçası kolejler, AFS (American Field Services) ve Fullbright Bursu gibi organizasyonların ne denli yetişmiş insan kaynağımızda ‘maddi ve manevi’ erozyona yol açmış olduğu cümle alemin malumudur!
Bugün Türkiye’de eğitim gören bu çocuklar, gençler bulundukları ortamda karşılaştıkları doğal samimiyet ile Türkiye dostu olmakta, döndükleri ülkelerinde Türkiye’nin doğal elçisine dönüşmektedirler.
Türkiye’nin bu topraklara gelen ve geri dönen bu kitleyi daimi bir şekilde yakın ilgi ile takip etmesi önemlidir.
Ta Osmanlı’nın gününden beri yurtdışına okumaya giden kimi Türkler, nasıl ‘potansiyel’ kayıp gibiyse gelenlerin de çoğu ‘potansiyel’ kazançtır.
Eğitimde ‘ihracatçı’ olmanın en güzel örneklerinden bazıları geçmişte askeri okullarımızda okumuş olan Libya ve Pakistan liderleridir. Şu anki Somali Savunma Bakanı Abdülkadir Muhammed Nur ve şu anki Suriye Hükümeti’nde görev alan bakanlar en güzel örneklerdir; Türkçe konuşmaktadırlar ve bu ülkelerde başta askeri üs olmak üzere birçok stratejik varlığımız bulunmaktadır.
Maarif Vakfı eliyle yönetilen okullar, bulundukları ülkelerin ‘üst tabaka’ ailelerine hitap ettikçe o ülkelerin gelecek yöneticileri de kendi ülkelerinde Türkçe dahi öğrenmiş dost kimlikler olacaklardır. Enderun felsefesinin yerelleştirilmiş hali budur.
Yusuf Tekin döneminde enerji, sağlık, savunma, ulaşım alanlarında Türkiye’nin geldiği noktanın ‘eğitim ihracatı’nda da daha kapsamlı ve güçlü şekilde gelişeceği görülmektedir.
Türkiye’nin tarihi derinliği, iddiası ve gelişen küresel konumu eğitim ihracatının perspektifini yeniden tasarlamaya ihtiyaç oluşturmuştur.
Merhum Özal, “21. yüzyıl Türk asrı olacaktır” diye boşuna dememişti.
.Dijital eğitim
#Özel Okul#M. Bilal Macit#Yusuf Tekin
Mart 12, 2025 06:292dk okuma
Türkiye’de dönem dönem ‘hırpalanan’ özel okullar esasında devletin üzerinden önemli yükler almaktadır.
Oysa ‘özel’ olmaları nedeniyle bu okulları da (hastaneler gibi) katı ticarethaneler olarak algılıyoruz. Bunu acilen düzeltmemiz gerekiyor, sonraki yazıda ele alacağım.
139. Bâb- ı Âli Toplantıları’nda Bakan Yardımcısı M. Bilal Macit’in verdiği bilgiler ve sayılar çok ilham verdi.
Özel okulların, dijital ve yenilikçi teknolojilerde ülkemizin geldiği yeri, Bakanlığın vizyonunu takdir ile takip ettim.
Prof. Dr. Yusuf Tekin liderliğindeki Milli Eğitim Bakanlığı’nın yenilikçi teknolojiler konusunda ‘dönüşümcü’ bir yaklaşım ile gerçekleştirdiği çalışmalar yakında dünya çapında ilgi odağı olacağa benziyor.
Bakan’ın Türkiye’nin coğrafi büyüklüğü ve sayısal ölçeği ile Finlandiya’nın kıyaslanmasının ‘eşdeğer’ olamayacağı görüşüne katılıyorum. Nitekim Türkiye bu boyutuna rağmen Fatih Projesi ile dijital eğitimde en güçlü altyapısı olan ülkelerin başında geliyor. Nasıl pandemi de şehir hastaneleri olmasaydı daha fazla vefat gerçekleşirdi, hükümetin yıllarca önce dijital eğitim altyapısını kurması da ‘uzaktan eğitimde’ bize kolaylıklar sağladı. Düşünsenize 1970 ve 1980 başlarında Yay Kur adıyla yapılan televizyonla eğitim ne büyük ‘nimetti’ ve şimdi neredeyiz!
Haberin Devamı
Araç Sahipleri Trafik Sigortasındaki Bu Fiyatlara İnanamadı!
Hepiyi Sigorta
Araç Sahiplerini Sevindiren Haber! Sigorta Fiyatları Düşüşe Geçiyor.
Hepiyi Sigorta
by Taboola
Milli Eğitim Bakanlığı dijital kullanıma sunduğu ve işlevi, hedef kitlesi farklı birçok web ve app tabanlı yazılım ile hizmet veriyor.
Türkiye’de özel eğitim sektörü dershanecilik, test yayıncılığı derken dijital ve yenilikçi eğitim işlerinde de başarılı projeler geliştiriyor.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın start-upları uluslararası arenaya taşımada katkısı ortaya giderek büyüyecek bir değer çıkaracak.
Yenilikçi eğitim teknolojileri alanındaki her çaba önümüzdeki yakın dönemde Türkiye’nin dost, müttefik ve kardeş ülkeler başta olmak üzere birçok ülkenin eğitim altyapısını da dönüştürmesine yol açacak.
Dijital emperyalizm ülkeler için ulusal güvenlik tehdididir. Türkiye’nin geliştirdiği dijital eğitim altyapılarının ‘paylaşıma’ açık hale getirilmesi dijital emperyalizmle mücadelede önemli bir ‘zırh’ oluşturacaktır.
Türkiye, dar kafalı, ‘olmazcı körlerin’ asla göremeyeceği, görse de anlayamayacağı şekilde kendi kabuklarını kırmış gelişiyor.
Düşünsenize yakın bir tarihte 60 - 70 ülkenin eğitim altyapısı dijital olarak birbiriyle uyumlu, eşzamanlı güncellenerek gelişen halde çalışıyor...
Ve anahtar bizde!
Halisane çalışınca olur! Olmaktadır da...
.
.Özel okullar üvey olmamalı
#Özel Okul#Recep Tayyip Erdoğan#Yusuf Tekin
Mart 15, 2025 06:293dk okuma
Türkiye’de özel okullar, eğitim sistemimizin vazgeçilmez bir parçası olarak 1,5 milyon öğrenciye hizmet veriyor.�
Haberin Devamı
Birçok alanda ‘dönüşüm’ Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın irade, kararlılık ve amansız takibi ile gerçekleşti.
Özel okulların da hem Türkiye’de hem de benzer coğrafyalarda tekrarlanan başarılara imza atması, Sayın Erdoğan’ın iradesi ile Sayın Yusuf Tekin’in konuyla ilgili müktesebatının hızla bütünleşmesinden geçiyor.
Türkiye içinde ‘zincir’ hale gelen bazı okullar olumlu bakışı zedelese dahi, kurucuları eğitime gönül vermiş kişiler olan okullar ise ‘insan yetiştirdiğinin farkında’ yüz akı kurumlar oluyor.
Her kademedeki devlet görevlilerimizin özel okullara gerekli önemi vermeleri gerekiyor.
Çünkü;
1) Özel okullar, devletin üzerinden ciddi bir yük alıyor; Düşünün ki, devlet bu 1,5 milyon öğrenciyi kendi bünyesinde eğitmek zorunda kalsa, bunun getireceği mali yük ve altyapı ihtiyacı muazzam boyutlarda olurdu. Ancak ne yazık ki bu katkının karşılığında anlamlı bir teşvik mekanizması bulunmuyor. Üstelik, ücret regülasyonu maddesi nedeniyle gerçeklerden kopuk bir artış sınırlamasıyla karşı karşıyalar. Bu durum, dürüstlüğün en önemli değer olması gereken eğitim kurumlarını, velilerin karşısında çeşitli finansal manevralar yapmaya zorluyor.
Haberin Devamı
2025’te yeni yaşam şekli: Konteyner evler ekonomik çözüm sunuyor
LocalPlan
Araç Sahipleri Trafik Sigortasındaki Bu Fiyatlara İnanamadı!
Hepiyi Sigorta
by Taboola
2) Sektörün en ciddi sorunlarından biri, devlet okullarıyla yaşanan haksız rekabet. Devlet okullarında çalışan öğretmenler, yüksek maaş, iş garantisi ve yeşil pasaport gibi önemli avantajlara sahipken, özel okullarda çalışan öğretmenler bu haklardan mahrum. Üstelik özel okulların SGK maliyetleri de çok yüksek. Bu dengesizlik, nitelikli öğretmenlerin özel sektörü tercih etmemesine neden oluyor. Çözüm için brüt maaşlarda ve sosyal haklarda eşitlik sağlanması şart.
3) İlkokul kademesinde yaşanan öğretmen açığı ise ayrı bir kriz konusu. Devlet, sosyal bilgiler öğretmenlerini veya farklı branşlardan olup deneyim kazanmış öğretmenleri sınıf öğretmeni olarak atayabilirken, özel okullar sadece sınıf öğretmenliği mezunlarını istihdam edebiliyor. Bu katı kural, zaten kısıtlı olan öğretmen havuzunu daha da daraltıyor ve eğitimin en kritik kademesinde ciddi bir soruna yol açıyor.
4) Planlama eksikliği de sektörün kanayan bir başka yarası. Okul açılışlarında fiziksel şartlarla ilgili bir ön onay mekanizması bulunmuyor. Yatırımcılar milyonlarca liralık yatırım yapıyor, ancak inşaat bittikten sonra denetim geliyor. Bu durum hem kaynak israfına hem de standart altı okulların açılmasına neden olabiliyor. Dahası, bölgesel ihtiyaç analizi yapılmadan verilen izinler, arz-talep dengesizliğine yol açıyor. Sonuçta pek çok okul ya kapanma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor ya da el değiştirmek zorunda kalıyor.
5) Bir diğer önemli eksiklik, okulların derecelendirilmemesi. Her okul kendi belirlediği kriterlere göre fiyatlandırma yapıyor. Bir dönem gündeme gelen ama uygulamaya konulmayan akreditasyon ve derecelendirme sistemi acilen hayata geçirilmeli. Bu sistem, hem velilerin daha bilinçli tercih yapmasını sağlayacak hem de okullar arasında sağlıklı bir rekabet ortamı oluşturacak.
6) Finansal sürdürülebilirlik sorunu ise tüm bu problemleri daha da derinleştiriyor. Özel okulların toplam kontenjan kapasitesinin yarısının boş olması, ciddi bir ekonomik kayıp anlamına geliyor. Bu kapasite fazlasının verimli kullanılması için devletin özel bir planlama yapması, teşvik ve kredi mekanizmalarını devreye sokması gerekiyor.
Özel okulların sorunlarının askıda kalması sadece bu kurumları değil, tüm eğitim sistemimizi olumsuz etkiliyor.
Cumhurbaşkanlığı düzeyinde bir diyalog kanalının açılması, teşvik mekanizmalarının geliştirilmesi, öğretmen haklarında eşitliğin sağlanması ve akreditasyon sisteminin hayata geçirilmesi gibi adımlar atılmadıkça, bu sorunların çözülmesi mümkün görünmüyor. Unutmayalım ki, özel okulların güçlenmesi demek, Türk eğitim sisteminin güçlenmesi demektir.
.Erdoğan’ı çok ararız
#Erdoğan#NATO#Malezya
Mart 17, 2025 06:293dk okuma
Öncelikle şu sorunun cevabında ittifak etmemiz lazım: Devrinin silahlarına sahip olamayan ve ülkesinin savunmasını gerektiği gibi yapamayan ülkeler gerçek manada bağımsız olabilir mi?
Ülkelerin bağımsızlıkları güçleri oranındadır. Yani bir ülke ne kadar güçlü ise o kadar bağımsızdır. Hele bugünkü dünyada; yani emperyalizmin kol gezdiği ve tam anlamıyla orman kanununun geçerli olduğu günümüzde güçsüz ülkeler asla bağımsız olamazlar.
Onların bağımsızlıkları laftadır, bağımsızız demekle ancak kendilerini kandırırlar.
Güçsüz yani ülkesini savunmaktan aciz, gerçek manada bağımsız olamayan ülkeler ‘uydu’ olmak zorundalar. Türkiyemiz her ne kadar NATO ittifakına dahil olsa da NATO’nun ülkemizi gerektiği gibi korumadığı apaçık ortadadır.
Hatta iş öyle bir noktaya gelmişti ki NATO’da sözde müttefik olduğumuz ülkeler, ülkemize karşı düşmanca tavırlar içine girmekteydi. Teröre karşı mücadelede yanımızda duracaklarına, terör örgütlerini himaye edip üzerimize saldılar.
Canımıza tak edip Kıbrıs’a çıkarma yapmak istediğimizde, sözde müttefikimiz olan ABD’nin tavrını gördük. Hem tehdit edildik hem de elimizdeki NATO silahlarını (tüfek dahil) kullanmamıza müsaade etmediler. Terörle mücadelemizde bile sözde müttefik ülkelerin silah ambargolarıyla karşı karşıya kaldık.
Böyle bir ittifakta (!) ne işimiz var; bizi korumayan ve hatta karşımızda tavır sergileyen NATO’dan neden çıkmıyoruz? Sebebi basit; NATO ülkelerinin şerrinden emin olmak için, ittifak (!) üyeliğimizi sürdürmeliyiz.
Zira bu sözde kimi ittifak halinde olduğumuz ülkeler yüzünden 40 yılı aşkın bir süredir terörle boğuşmaktayız. Dile kolay 40 yılı aşkın bir zamandır bu ülkenin kaynakları terörle mücadelede sarf ediliyor.
Böyle dostlar düşman başına diyeceğimiz netameli bir ortam ve coğrafyada yaşıyoruz.
Böylesi bir ortamda şeref ve haysiyetimizle yaşayabilmemizin olmazsa olmazı güçlü, yani gerçek manada bağımsız olmaktır.
Kim ne derse desin NATO’ya girdiğimiz günden beri ilk defa Sayın Erdoğan döneminde (döneminin son on yılında) gerçek manada güçlü ve bağımsız olabildik. Zira bizler çok iyi biliyoruz ki son on yıla kadar ülkemizi koruyabilmekten bile acizdik.
Sayın Erdoğan, çağımızın gereği olan teknolojik üretime ağırlık vererek savunma sanayimizi geliştirdi. Öyle ki ürettiğimiz en gelişmiş İHA-SİHA’larla savaş konseptini bile değiştirdik.
Haberin Devamı
Türkiye, savunma sanayisinde elde ettiği başarı sayesinde küresel bir güç oldu. Artık hiç kimse Türkiye’ye parmak sallayamaz, emir veremez ve eskiden olduğu gibi ‘uydu’ muamelesi yapamaz.
Bu cümleden olarak Malezya Başbakanı Enver İbrahim bakınız ne diyor:
‘... Çağımızın az sayıda devlet adamı, Erdoğan kadar dayanıklılık, azim ve tarihin akışına hâkimiyet göstermiştir. Erdoğan, Türkiye’yi son yirmi yılda olağanüstü bir dönüşüm döneminden geçirdi. Milli gururu yeniden tesis etti ve Türkiye’yi küresel sahnede vazgeçilemez bir oyuncu konumuna getirdi... Bazıları poz verir, bazıları iş yapar. Erdoğan bu ikincisini yapıyor... Bugün Türkiye, olaylara sadece tepki vermekle kalmıyor, onları şekillendiriyor... Bayraktar İHA’larının teknolojik bir rönesans olarak çok hızlı yükselişi ve başarısı endüstriyel bir zaferdir...Tayyip Erdoğan, Türkiye’yi bambaşka bir seviyeye çıkarmış, ülkesini küresel sahnede eşi benzeri olmayan vazgeçilmez jeopolitik küresel bir güç haline getirmiştir.’
Ne hazin bir tecellidir ki dışarının görüp hakkını teslim ettiği ve imrendiği Sayın Erdoğan’ı kendi ülkesindekilerin bir kısmı bir türlü görmüyor, göremiyor ve görmek istemiyor. Yarın, öbür gün Erdoğan’ı çok ararlar, ararız, lakin iş işten çoktan geçmiş olacak!
.Ahlaksız toplum
#Adalet#Enflasyon#Boşanma Oranları
Mart 19, 2025 06:292dk okuma
Kanunlarınız ne kadar mükemmel olursa olsun, toplum ahlaksızsa huzuru ve sükûnu temin edemezsiniz. İstediğiniz kadar cezaları ağırlaştırın, esnafınızda ahlak yoksa zamların önüne geçemezsiniz.
Eğitiminizde ahlak ve maneviyatı temel olarak almamışsanız, yetiştireceğiniz nesillerin en mükemmelleri bile tek kanatlı yani eksik olacaktır.
İnsanın yaratılışına dikkat ederseniz, madde ve mana yani ceset ve ruh olduğunu görürsünüz. Bunlardan yalnızca birini beslemekle insanı yetiştiremezsiniz. Her ikisini de (beden ve ruh) dengeli bir şekilde eğitmeli, beslemelisiniz.
Malum eğitimin temel kurumu ailedir; çocuk aile ocağında şekillenir, gelişir ve biçimlenir. Şayet aile, ahlaki değerlerden ve davranışlardan yoksunsa ve hatta orası çeşitli ahlaksızlıkların kol gezdiği bir yerse, orada biçimlenecek çocuğun ahlaklı olması beklenemez.
Zira üzüm üzüme baka baka kararır!
Çocuk, mutlaka sevginin, muhabbetin çağladığı bir aile ortamında yetişmelidir. Zira sevgisiz yetişen çocuk tüm kötülüklere açıktır. Aile ortamındaki çocuk, bireyler arası konuşmaları, davranışları ve bütün iletişimleri adeta bir sünger gibi emer ve benimser.
Aile, sevgiyle yoğurduğu çocuğa destek olmanın yanında ona güven verir ve güzel söz ve davranışlarla örnek olur. Başka bir aile de kin ve nefretle yoğurduğu çocuğu itmenin, ezmenin ve hakaret etmenin yanında güvensizlik verir ve kötü söz ve davranışlarıyla da kötü örnek olur.
Şayet aile bireyleri dürüstse, doğru ve temiz bir dille konuşuyorlarsa, birbirlerine karşı sevgi, saygı, merhamet ve şefkat besliyorlarsa, sorumluluk duygusuyla hareket ediyorlarsa, yardımseverlerse, çocuk da bunlara bakıp onlar gibi olur.
Aileden başlayan eğitim, okullar (ilk, orta, yüksek) boyu devam edeceğinden; eğitimin her bir kademesinde madde ve mana dengesi mutlaka gözetilmeli ve hepsinden önemlisi her kademedeki öğretmenlerin ideal-model kişilik olmaları gerekir.
Adaletin olmadığı, vatandaşlar arasındaki gelir dağılımında uçurumların olduğu, mal ve hizmetlerde fiyat istikrarının bulunmadığı (yüksek enflasyonun olduğu), kötü alışkanlıkların kol gezdiği, bireylerin birbirlerine karşı sevgi ve saygıyı kaybettiği toplumlarda ahlaktan bahsetmek zordur.
Yirmi sene öncesine kadar Avrupa’daki boşanma oranlarının çokluğunu görüp hayret eder ve toplumumuzdaki dinamik ve sağlam aile yapımızla övünürdük. Bugün geldiğimiz noktada ise boşanma oranlarında Avrupa ülkelerini geride bıraktık. Nerede ise gençlerimiz boşanmak için evleniyorlar.
Ortada çocuk da varsa; anne ya da baba sevgi ve şefkatinden yoksun yetişen çocukların topluma kazandırılması ve onların ahlaklı bireyler olarak yetiştirilmesinin zorluğu ortadadır.
Güzel ahlak da kötü ahlak da bulaşıcıdır; kötülüğün yayılması çok daha fazla olur. Nitekim bir sepet sağlam elma içindeki bir çürük elmayı sağlamlaştıramaz, lakin o bir çürük elma sepet içindeki bütün elmaları çürütür
.Uzay Vatan
#Recep Tayyip Erdoğan#Abdulkadir Uraloğlu#Türksat
Mart 22, 2025 06:292dk okuma
BAB-I ÂLİ Toplantıları’nı teşrif eden devlet adamlarının sunumları ile bakış açılarımız genişliyor.
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, çalışma hayatının tamamını ‘Karayolları’ mensubu olarak geçirmekle övünüyor, kurumun bugüne kadar bütün genel müdürlerinin ‘içerden’ geldiğini gururla vurguluyor.
Sayın Bakan, bu denli ‘köklü’ bir karayolcu olmasına rağmen, ‘altyapı’ kavramının ne denli geniş parçalardan oluştuğunu ‘icraat’ sıralaması içinde gösteriyor.
Hatırlarsınız bu ülkede hükümet; Baykar’a, bütün yatırımcı, teknoloji geliştirici ve istihdam çoğaltıcılara sunduğu çeşitli kolaylıkları sağladığında ne kadar ‘bozuk’ ses yükseldi.
Bu ülkede milli gemi, milli tank denildiğinde bunu ‘baltalamak’ için FETÖ kamuoyuna ne ‘sesler’ sızdırdı.
Bu ülkede Türk Uzay Ajansı diye bir kurum ilk kez kurulduğunda, ‘hayırlı olsun, yolu açık olsun’ denileceğine, başlangıç bütçesi ile dalga geçildi.
Abdulkadir Uraloğlu ‘uzay vatan’ diye bir tanımlama ile konuyu açıklıyor. Vatan, mavi vatan ve uzay vatan zinciri bu dönem Türkiye’nin geldiği ‘seviyenin’ bütünlüğünü gösteriyor.
Uzayda devletin Türksat uyduları haricinde bugün bazı Türk şirketleri de uydu sahibi. Ve yakında Türkiye uydu yapımı, fırlatma teknolojisi, fırlatma rampası sahipliği gibi tamamlanmış bir altyapıya da sahip olacak.
Türkiye’nin İHA’larının ‘başkasına’ ait iletişim altyapısına mahkûm kalması ile ‘bağımsız’ bir savunma anlayışı sürdürülebilir mi? Bakın Ukrayna’yı Elon Musk nasıl tehdit etti? Aynı Musk, Polonya Dışişleri Bakanı’na neler dedi? Der, çünkü uzaydaki yaklaşık 8.000 uydunun en az yarısı doğrudan kendisine ait Starlink şirketinin malı. Ve uzayı çepeçevre donatarak dünyayı kontrole almış durumda.
Bu nedenle 5G teknolojisinden bile önce Türkiye’nin vizyoner ve çalışkan Uraloğlu gibi Bakan ve kadrolarıyla ‘uzay vatan’ kavramının içini en hızlı şekilde doldurması, Türk şirketlerinin (Turkcell, Türk Telekom gibi) Starlink benzeri Türk Link şirketlerini ortaya çıkartmasını, fiberoptik iletişim altyapısının, uzaydan pekiştirilmesini sağlamak gerekiyor.
Haberin Devamı
Uzay vatanda oluşacak Türkiye gücünün bütün dost, müttefik ve kardeş ülkelere de açık olması gereğini söylemeye dahi gerek yok.
Dünya, yapay zekâ, robot çağında ve bütün bu sistemlerin iletişim altyapısında kim tam bağımsız çizgiyi oturtursa o ülke ‘güçlü’ ve ‘sözü dinlenir’ olacak.
Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘Türkiye Yüzyılı’ için ilmek ilmek oluşturduğu bu büyük ve elverişli zeminin, yarından bakıldığında, ne denli bir ‘beka sorunu’ olduğu anlaşılacaktır.
Zemini bozmadan, aynı emin ve güçlü adımlarla yarınki Büyük Türkiye hedefine ulaşmak gerekir.
Bundan dolayıdır ki, Abdulkadir Uraloğlu’nun uzay vatan için çalışmaları kesintisiz devam etmelidir.
.
.Uzay Vatan
#Recep Tayyip Erdoğan#Abdulkadir Uraloğlu#Türksat
Mart 22, 2025 06:292dk okuma
BAB-I ÂLİ Toplantıları’nı teşrif eden devlet adamlarının sunumları ile bakış açılarımız genişliyor.
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, çalışma hayatının tamamını ‘Karayolları’ mensubu olarak geçirmekle övünüyor, kurumun bugüne kadar bütün genel müdürlerinin ‘içerden’ geldiğini gururla vurguluyor.
Sayın Bakan, bu denli ‘köklü’ bir karayolcu olmasına rağmen, ‘altyapı’ kavramının ne denli geniş parçalardan oluştuğunu ‘icraat’ sıralaması içinde gösteriyor.
Hatırlarsınız bu ülkede hükümet; Baykar’a, bütün yatırımcı, teknoloji geliştirici ve istihdam çoğaltıcılara sunduğu çeşitli kolaylıkları sağladığında ne kadar ‘bozuk’ ses yükseldi.
Bu ülkede milli gemi, milli tank denildiğinde bunu ‘baltalamak’ için FETÖ kamuoyuna ne ‘sesler’ sızdırdı.
Bu ülkede Türk Uzay Ajansı diye bir kurum ilk kez kurulduğunda, ‘hayırlı olsun, yolu açık olsun’ denileceğine, başlangıç bütçesi ile dalga geçildi.
Abdulkadir Uraloğlu ‘uzay vatan’ diye bir tanımlama ile konuyu açıklıyor. Vatan, mavi vatan ve uzay vatan zinciri bu dönem Türkiye’nin geldiği ‘seviyenin’ bütünlüğünü gösteriyor.
Uzayda devletin Türksat uyduları haricinde bugün bazı Türk şirketleri de uydu sahibi. Ve yakında Türkiye uydu yapımı, fırlatma teknolojisi, fırlatma rampası sahipliği gibi tamamlanmış bir altyapıya da sahip olacak.
Türkiye’nin İHA’larının ‘başkasına’ ait iletişim altyapısına mahkûm kalması ile ‘bağımsız’ bir savunma anlayışı sürdürülebilir mi? Bakın Ukrayna’yı Elon Musk nasıl tehdit etti? Aynı Musk, Polonya Dışişleri Bakanı’na neler dedi? Der, çünkü uzaydaki yaklaşık 8.000 uydunun en az yarısı doğrudan kendisine ait Starlink şirketinin malı. Ve uzayı çepeçevre donatarak dünyayı kontrole almış durumda.
Bu nedenle 5G teknolojisinden bile önce Türkiye’nin vizyoner ve çalışkan Uraloğlu gibi Bakan ve kadrolarıyla ‘uzay vatan’ kavramının içini en hızlı şekilde doldurması, Türk şirketlerinin (Turkcell, Türk Telekom gibi) Starlink benzeri Türk Link şirketlerini ortaya çıkartmasını, fiberoptik iletişim altyapısının, uzaydan pekiştirilmesini sağlamak gerekiyor.
Uzay vatanda oluşacak Türkiye gücünün bütün dost, müttefik ve kardeş ülkelere de açık olması gereğini söylemeye dahi gerek yok.
Dünya, yapay zekâ, robot çağında ve bütün bu sistemlerin iletişim altyapısında kim tam bağımsız çizgiyi oturtursa o ülke ‘güçlü’ ve ‘sözü dinlenir’ olacak.
Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘Türkiye Yüzyılı’ için ilmek ilmek oluşturduğu bu büyük ve elverişli zeminin, yarından bakıldığında, ne denli bir ‘beka sorunu’ olduğu anlaşılacaktır.
Zemini bozmadan, aynı emin ve güçlü adımlarla yarınki Büyük Türkiye hedefine ulaşmak gerekir.
Bundan dolayıdır ki, Abdulkadir Uraloğlu’nun uzay vatan için çalışmaları kesintisiz devam etmelidir.
.
.Etme bulma dünyası
#Erdoğan#Aydın Ayaydın#İmamoğlu
Mart 24, 2025 06:292dk okuma
Dünyanın yalan olduğunu biliyor, lakin dünya üzerinde yaşamakta olan en şerefli(!) mahluk bilinen insanoğlunun bu denli yalancı, ikiyüzlü, müfteri, aşağılık, alçak, insafsız, vicdansız ve soysuz olduğunu bilmiyor, bilemiyorduk.
Haberin Devamı
Her şey zıddı ile kaim olduğuna göre; en iyiyi, en güzeli, en üstünü bağrında barındıran insan nesli en kötüyü, en çirkini ve en alçağı da arasında yaşatacak ve insan hayatı bu hercümerç içinde devam edecekti.
Nitekim ta ilk insandan beri böyle başlayan iyi-kötü savaşı kıyamete kadar devam edecektir.
Onca yıldır, ‘yavuz hırsız ev sahibini bastırır’ misali trajikomik bir hali yaşıyoruz.
Neymiş efendim Sayın Erdoğan’ın üniversite diploması yokmuş, o, bir kişiyi sınıf arkadaşı olarak gösteremezken birileri (özellikle yavuz hırsız) kalabalık sınıf arkadaşlarıyla miting yapabilirmiş!
Sayın Erdoğan’la okul arkadaşıyım; bizim üniversite yıllarımızda terör ülkemizde kol geziyordu. Boykotlar yüzünden okullar kapanıyor, öğrencilerin üniversitelerine devamı güç bela yapılabiliyordu. Bu yüzden sınıf arkadaşları ancak sınavlarda bir araya gelebiliyordu.
Bu zorlu şartlara rağmen okuyup, üniversitelerimizi bitirdik. CHP eski milletvekili Prof. Dr. Aydın Ayaydın, Erdoğan’ın üniversitede derslerine girdiğini ve başarılı bir öğrenci olduğunu söylüyor. Kimi sınıf arkadaşları da Erdoğan’la birlikte okuduklarını açıklıyorlar.
Hepsinden önemlisi üniversitedeki resmi kayıtlar ve tapu gibi diploma bütün bu yalancıların ipliğini pazara çıkarıyor.
Şimdi de gelip tüm bu iftiraları yapanların cenahına ve buradaki yüzkarası hallere bir bakalım:
Adam (İmamoğlu) Türkiye’de üniversite giriş sınavlarını başarılı olamıyor, dolayısıyla herhangi bir üniversiteye giremiyor. Babasının parasıyla Kıbrıs’taki Girne Amerikan Üniversitesi’ne kayıt yaptırıyor. O yıllarda bu üniversitenin Türkiye’deki üniversiteler ile denkliği yok. Dolayısıyla orada alacağı diploma Türkiye’de geçmiyor.
Kimi zenginler ve masonlar için bu da önemli değil (değilmiş); para ve birilerinin hatırı araya girince aşılmaz dağlar aşılıyor ve yatay geçiş imkânı olmayan İstanbul Üniversitesi’nin İngilizce İşletme Bölümü’ne kaydolunabiliyor!
Bu sahtekârlığın yolu da başka bir sahtekârlıkla aşılıyor: Resmi evrakta sahtekârlık yapılarak yatay geçiş için, bu imkânı olmayan Girne Amerikan Üniversitesi yerine, geçiş imkânı veren Doğu Akdeniz Üniversitesi’nden nakil yapıldığı ifade ediliyor. İşletme Fakültesi Dekanlığı ve bu dekanlığın oluşturduğu yatay geçiş komisyonu, İmamoğlu gibi onlarca öğrenciyi kendi uyduruk metotlarıyla fakülteye kaydediyorlar.
O dönemin fakülte dekanı olan Fuat Çelebioğlu başta olmak üzere ilgili komisyonun bütün üyelerinden hesap sorulmalı, bu yolsuzluğu ve hukuksuzluğu yapanların yaptıkları yanlarına bırakılmamalıdır.
Hesap döndü sap döndü, gün geldi devran döndü; yalancıların, düzenbazların, üçkâğıtçıların sergilediği sahtekârlık gün yüzüne çıktı ve iplikleri pazara çıktı!
Sayın Erdoğan’a attıkları iftira, bu kez tüm iğrenç çıplaklığı ile kendilerini buldu.
Belli ki para gücü, bazılarına, gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkma gibi bir özelliğinin olduğunu unutturuyor.
Parayı ve makamı herkes taşıyamaz diye boşuna dememişler. Üstelik bu para ve makamlar haksız yere kazanılmış (!) ve işgal edilmişse insanı çılgına döndürür ve hiç ummadığı yerlere savurur!
Tıpkı Ekrem İmamoğlu’nun savrulduğu gibi!
.
.Bu gecenin kadrini bilelim
#Kur’An-I Kerim#Hz. Huzeyfe#Kadir Gecesi
Mart 26, 2025 06:292dk okuma
Bu mübarek, kutlu ve ihtişamlı gecenin kadrini, kıymetini bilelim ki, bizim de kadrimiz kıymetimiz bilinsin; unutmayalım ki biz de unutulmayalım! En az, bin aydan daha hayırlı (zira ne kadar olduğuna dair belirlenmiş bir sınır yoktur) bu mübarek geceyi ihya etmeyi ihmal etmeyelim ki, biz de ihmal edilmeyelim!
Zira bu mübarek gecede Rabbimiz katından af ve mağfiret, bağışlanma sağanak halinde yağar.
Allahü Teâlâ kullarını çok sevdiği ve onlara çok acıdığı için, bazı zamanları özel olarak kıymetlendirmiş ve o anlarda yapılan tövbe ve istiğfarları, dua ve yakarışları ve bağışlanma dileklerini kabul edeceğini bildirmiştir. Bu bildirme Cenab-ı Hakk’ın’ vaadi niteliğinde olup katiyet ifade eder. Zira Rabbimiz vaadinden dönmeyeceğini bizzat bildiriyor.
Din olarak son ilahi mesaj (Kur’an-ı kerim) Rabbimiz Allahü teala tarafından, Cebrail Aleyhisselam vasıtasıyla alemlerin övüncü olan sevgili Peygamberimize (Aleyhisselam) bu kutlu gecede gelmeye başladı.
Ümmetine son derece düşkün ve ümmeti üzerinde adeta titreyen rahmet ve muhabbet elçisinin buyurduğu şu hadis-i şerife dikkatinizi çekerim: ‘Kim iman ederek ve Allah’tan umarak Kadir Gecesini ayakta geçirirse (sevabını Allahü teladan umarak ihya ederse) onun GEÇMİŞ VE GELECEK günahları bağışlanır’.
Misli olmayan bu büyük müjde, tıpkı başka bir örneği olmayan Kadir Gecesi gibi, beşer tarihi boyunca sadece bu ümmete bahşedildi.
İdrak ve ihya edebilenlere ne mutlu!
İnanan kullarını rahmet deryasına gark ettiğini bildiren Rabbimiz, bir hadis-i kudside şöyle buyurur: ‘Kullarıma kendileri için belirlediğim cömertliğimi göster. İyilik on ile yedi yüz katıyla ödüllendirilecektir, günah ise benzeriyle. Günahın fiili, günah olduğuna inanmanın karşısında direnemez. (İman, azap ateşini söndürür; bundan dolayıdır ki, cehennem bile Sırat’tan geçen Mümine: ‘Çabuk geç, iman nurun ateşimi söndürüyor’) diyecektir.
Benim kullarım rahmetimden nasıl ümit keser? RAHMETİM HERŞEYİ KUŞATMIŞTIR. Ben ise kullarımın zannına göreyim. (Beni nasıl zannederlerse öyle bulurlar) Öyleyse benim hakkımda iyi zanda bulunsunlar!’
Bir gün Hz. Huzeyfe, Resulullah efendimize sordu: Ya Resulallah, acaba Müslümanlar İslamiyet’ten önceki hallerine döner mi?
Hayır, dönmezler; ama bizden sonra bulanık bir zaman gelir.
Bulanık ne demektir ya Resulallah?
Yani iyiler olur, kötüler olur, alimler olur, zalimler olur; karışık bir zaman olur. Ondan sonra, daha kötü bir zaman gelir.
O zaman neler olur ya Resulallah?
O ZAMAN DİNİ ANLATANLARIN PEŞİNE GİDENLER CEHENNEME GİDECEKTİR!
Onlar, din diye neyi anlatacaklar?
Kur’an-ı kerimden, hadis-i şeriften bahsederler. Ancak Allah’ın, Resulullah’ın bildirdiklerini değil, kendi düşüncelerini Allah’ın Peygamber’in emri gibi anlatırlar. İşte onların peşinden gidenler felakete uğrayacaktır.
Ya Resulallah o zamanda ben dünyaya gelmiş olsam ne yapmam gerekir?
Dünyada hak yolda olan bir cemaat kıyamete kadar bulunur. Bu cemaati bul, onlara uy ve kurtul.
Ya Resulallah o cemaati de bulamazsam ne yapmalıyım?
Evinde otur, kimseye karışma! (Mişkat-ül-mesabih)
Ve işte o zaman, bu zamandır ve daha da kötüleşerek devam edecektir!
.
.Boykot
#Terör#Boykot#İBB
Mart 29, 2025 06:293dk okuma
Yaklaşık 50 yıl önce Türkiye terör ile kavruluyordu. O dönem sayıları neredeyse bir elin parmakları kadar olan üniversitelere girebilmiş, ailelerinin imkanlarını zorlayarak okusunlar diye gönderdikleri gençler, ‘azgın azınlık’ baskısı altındaydı.
Haberin Devamı
Farklı sol örgütlere mensup örgüt elemanları üniversiteleri basar, amfilere ders dinlemeye doluşmuş masum gençleri baskı, yıldırma ve korkutma ile zorla ortamdan çıkartırlardı.
Neymiş; ‘boykot’ yapıyorlarmış!
Bu şekilde ‘eğitim’ hakları terörize hareketlerle ellerinden alınan birçok genç okullarından soğudu, uzaklaştı ve geleceklerini kurtaramadan eğitimlerinden vazgeçtiler.
Kimi mesleksiz kaldı, kimi de eksik doktor, eksik avukat, eksik mühendis oldu.
Bugün 68’liler ve daha çok 78’liler denen kuşakların ‘diplomalı’ olsalar bile neden bazı ‘algı kalitelerinden’ mahrum oldukları hep o boykotlarda yatar.
28 Şubat apoletli zulüm döneminde zamanın medya organlarında çarşaf çarşaf listeler yayımlanırdı. Sakıncalı şirketler ve markalar halka gösterilirdi!
Kime göre ve neden sakıncalı?
Yerli sermayeye ait, bulundukları merkezlerde iş imkânı üreten, bölgeye katkı o sağlayan o yerli ve milli holdingler, o bisküvi, o sucuk, o kâğıt, o kereste fabrikaları kime ya da kimlere, nasıl zarar veriyordu ki ‘boykot’ ediliyordu?
Yurtdışındaki çalışkan ‘gurbetçilerden’ kaynak sağlayan, fayda doğurma çabasında olan o şirketler, devlete ‘sızmış’ anti-milli hainler eliyle zora sokuldular, bazıları yok edildiler.
Bugün daha fazla sanayi, daha fazla yerli sermaye, daha fazla istihdam olabilirdi. Olmadıysa kaynağı o boykot sevici anti-milli işbirlikçi hainlerde arayacaksınız.
Ya bugün?
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kibir ve ihtiras abidesi (görevden uzaklaştırılan) Başkanının, suçlarını örtbas etme çabasıyla ülkeyi erkenden ‘kaosa’ sürükleme çabası başımıza dertler açmaya devam ediyor.
Ekonomik istikrar yolunda başarıyla uygulanan program özellikle ‘aparat akıl’ tarafından sabote ediliyor, meydanlarda çoğunluğu tarihten bihaber, gerçekleri sorgulama olgunluğundan uzak gençler öne sürülüyor, kolluk kuvvetleriyle çatıştırılıyor. Ve bu gençlerin aileleri de duruma sessiz, hatta çaresiz kalıyor.
Devlet ile çatışmayı şaka zanneden bir kitle aklınca meydan baskısıyla, suç örgütü iddialarını siyasi tasfiye iddiasına devşirebileceğini zannediyor.
Gelinen ‘yalpalayan’ şaşkın ördek aklı ile de boykot listeleri yayınlıyor, ‘ayy pardon’ diyerek bazılarını çıkartıyor, halkın tercihine baskı ile yön veriyor.
Bu kafa hep aynıydı, aynıdır. Yapmaya değil yıkmaya, var etmeye değil yok etmeye, yol açmaya değil tıkamaya, kolaylaştırmaya değil engellemeye odaklıdır. Ne köprü yaptırtır ne yol açtırtır ne hastane ne havalimanı inşa ettirtir. Yapanlara teşekkür etmez, nimetlerden faydalanır ama şükretmez.
Boykot ettirdikleri işletmelerin bir kısmında çalışanlar üstelik belki de meydanlarda eylemlere katılan garsonlar... O işletmelerin bir kısmı ise ‘franchise’ olan bayiler...
Vandal kafası taşıyan, markaları boykot eden ve hatta gidip o mekanlardaki müşterileri taciz eden bu kişilerin tamamı, o emri verenden gidip mekân basana dek hepsi suçludur, ekonomik tetikçidir.
Şahsen o işletmelerin yerinde olsaydım, böyle bir haksızlığa uğrasam, iş kaybımı belgeler ve beni boykot ettirtene ticari tazminat davası açardım. Açmalıdırlar!
Ben o işletmelerde, üniversiteli olarak çalışan bir genç olsaydım, işimi kaybedip sıkıntıya düştüğüm için gider bu ‘ekonomik teröristlerin’ il başkanlığı ve genel merkezi önünde bu ‘küresel işbirlikçileri’ protesto ederdim.
Slogan doğru: ‘Susma sustukça sıra sana gelecek.’
Bu kafa hep azgın azınlık olmuştur!
.
.İSTON, İSPARK ve ötesi
#Abdullah Gül#İmamoğlu#İSPARK
Mart 31, 2025 06:292dk okuma
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde kümelendiği iddia edilen ‘suç örgütü’, konunun siyasi rekabet olduğunu ne şekilde anlatırsa anlatsın adli süreç başladı. Şimdilik ‘gözüken’ belki de ‘başlangıç.’ Zira turpun büyüğünün heybede olduğu en yetkili ağızlardan ifade ediliyor!
Nitekim öyle olmasa eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün kardeşi (Macit Gül) ile yakınlığı iddia edilen, 2001’de küçücük iken dev holdinge dönüşen İlbak’ların üzerine gidilebilir miydi?
Bu iddia ortadayken Türkiye Cumhuriyeti’ne cumhurbaşkanlığı yapmış birinin İmamoğlu’na acil destek açıklaması yapması akılları çelmiyor mu?
Ayrıca yakınlığı malum Ali Babacan’ın hemen Saraçhane’ye koşması, bu ‘suç örgütünün’ ahtapot gibi kolları olduğu izlenimini vermiyor mu?
Keşke daha ‘aklıselim’ ile davransalardı.
Outdoor gibi mecraların reklam verenlere pazarlanmasından doğan, kayıtdışı korsan noktalar yoluyla da illegal gelirini katlayan bu ‘sektör’, birkaç ‘ağanın‘ kontrolünde imiş.
Önceki yıllarda da var olan bu ağaların, İmamoğlu ile ‘siyasi nüfuz’ kullanarak iş yapamayacakları için ‘ekonomik menfaat’ kurgulayıp uyguladıkları iddia ediliyor.
Şimdi hepsi birbirini ihbar ediyor, itirafla ele veriyor. Belli ki dava dosyası giderek kabaracak.
Kamuoyunda tartışılan ve yetersiz, hatta geçersiz bulunan gizli tanık yerine gerçek tanıklar ve çok belge ortaya çıkacağa benziyor.
Kaldı ki İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bütün şirketlerinin yöneticilerinin de kapsamlı bir ‘varlık röntgeni’ şart gözüküyor.
‘Saraçhane-gate’ bu incelemelerle daha iyi anlaşılacak. Örneğin daha önce İSTON Genel Müdürü olan Ziya Gökmen Toygar döneminde yapılan İETT durakları ve diğer ihaleler, İSFALT’ın bütün işleri ve İSPARK Genel Müdürü Ali Arzuman’ın işlemleri incelendiğinde kimbilir neler çıkacak?
Konu sadece Medya A.Ş., Kültür A.Ş. ve Kiptaş A.Ş. ile sınırlı kalmayacağa benziyor.
Türkiye, CHP Genel Merkezi’nin ‘şimdilik’ yönettiği ‘algı operasyonu’ndan ayıldığında bambaşka bir tabloyu idrak edecek.
Karşımızda İstanbul’u çevrelemiş ve yutmuş, bununla yetinmeyerek bütün Türkiye’yi arzulamış, bu uğurda bir eli İngiliz’de, bir eli Kandil’de olmaya teşne olmuş bir kimlik var.
Türkiye’nin kalkışa geçtiği bir dönemde, kapımıza ‘güvenlik’ için destek talebiyle geldikleri bir anda, o kapıda bekleyenlerin pazarlık gücümüzü azaltmak için ‘piyasaya sürdükleri’ kişilerin başkan, bakan ve hatta ötesi görevlerde bulunmaları, bu ülkenin ne büyük şanssızlığıdır.
Türkiye ve bu topraklar, bu tür tipleri daima bertaraf etmiştir. Bu görevlilerin yanında kişisel kasalarını dolduranlar da asla yargıdan kaçamamışlardır.
Bu kez de öyle olacaktır. İmamoğlu, ‘hokus pokus’ algı ile işe siyasi süs vermeye çabalasa da bu, diplomasız bir muhterisin ‘adi’ bir suç davasıdır.
Ve belli ki Özgür Özel de 6 Nisan kurultayı ile önce genel merkeze tam hâkim olacak, ardından il delegelerini yenileyecek ve partinin tek hâkimine dönüşecektir.
‘Saraçhane-gate’e CHP’li ihbarcılar yol açtı, ama onlar Kılıçdaroğlu’na yakın dense de yeni ‘ infazcılar’ Özel’e yakınlardan çıkacaktır.
CHP tartışma kuyusuna geri dönmektedir.
Bakalım altta kalıp kimlerin canı çıkacaktır!
.
.Hüzünlü bayramlar
#Bayram#Necip Fazıl#İslam
Nisan 02, 2025 06:292dk okuma
NİCE zamandır ağız tadıyla bir bayram kutlayamadık.
Zira sevgili Peygamberimiz (Aleyhisselam): “Müminler, birbirlerini sevmede, birbirlerine şefkat ve merhamet göstermede tıpkı bir organı rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer” buyuruyor.
Müslümanlar, bir vücudun azaları gibi olduğuna göre; bir kısım uzuvlar bugün küffar eliyle tarumar edilip inim inim inletilmekte, lakin vücudun diğer kısmı azamisi derin bir gaflet içinde gününü gün etmektedir.
Ümmet olarak bu acıyı duymadığına göre, bedenin büyükçe kısmı felç olmuş demektir.
Gazze ve Filistin’de yaşanan vahşi katliamlar, İslam ümmetinin duyarsızlığından, paramparça oluşundan, bana dokunmayan yılan bin yaşasın aymazlığından, gafletinden ve hatta dinlerine ve sözde Müslüman kardeşlerine olan ihanetlerinden değil midir?
Tek bir vücut gibi olması gereken İslam ümmeti bugün, bin bir parçaya bölünmüş ve her bir parçası adeta ayrı bir gezegende, birbiriyle ayrı düşmüş, perişan ve zavallı bir hayatı sürdürmektedir. Sözde hayat süren zavallılardan hangi duyarlılık beklenebilir?
Dünya üzerindeki bütün Müslümanların en büyük handikabı kendilerine olan güvensizlik, aşağılık kompleksidir. ‘İnanıyorsanız üstün olan sizsiniz’ diyen dinlerini bırakıp emperyalist güçlerin emrine girip ‘cüce’ ve ‘uydu’ olmayı yeğlediler!
Zira mensup oldukları inanç sistemi (İslamiyet) onlara birlik olmayı ve asla parçalanmamayı emrederken, onlar, bölünüp paramparça olmayı kurutuluş reçetesi olarak benimsediler.
Üstat Necip Fazıl, ‘Bize, fil iken fare olduğumuz ısrarla telkin edildi ve biz fare olmayı kabullendik. Neden sonra fil olduğumuzu hatırladık ve bu uğurda adımlar atıyoruz’ diyerek bu gerçeğin üstünü çiziyordu.
Özellikle bizleri, bir asır boyunca ecdadımıza ve değerlerimize küfrettirdiler ve onların büyüklüğünü, ihtişamını unutturdular. Böylece yetişmekte olan nesilleri ‘köksüz’ ve bunun sonucunda da umutsuz bıraktılar.
Paramparça ettikleri İslam aleminin her bir parçasını diğerine düşman ettiler. Kendilerine tabi kabile devletçikleri kurdular; küçük lokmalar haline getirdikleri bu devletçikleri yemeye doymadılar.
İslam toplumlarının başlarındaki sözde liderler, emperyalist güçlere uşaklık yarışına girdiler; kimi Batı’nın kimi de Doğu’nun boyunduruğuna girdi.
İletişim araçlarının yaygınlaşması sonucunda bütün toplumlar, bütün bu gerçeklerden haberdar oldu ve ister istemez bir uyanış başladı. Nitekim neredeyse hiçbir İslam ülkesinin halkı, liderleri gibi düşünmüyor.
Bu durumun tipik örneği Suriye’de yaşandı, halka rağmen başta olan tağuti (şeytani) rejim yıkıldı, yıkılmak zorunda kaldı.
Dünyanın yeniden kurulduğu bu dönemde sular bulanmadan durulacağa benzemiyor!
Dünyanın her yanındaki Müslümanlar, fil olduklarını anladıkları ve fil olmanın gereklerini yaptıkları gün gerçek bayramı idrak edecekler.
Nice gerçek bayramlara
.İsrail kabına sığmıyor sığmayacak
#İsrail#Gazze#ABD
Nisan 05, 2025 06:292dk okuma
BİR türlü kabına sığmayan İsrail, kıyamet senaryolarını yazıp oynamaya devam ediyor.
Haberin Devamı
Bunu, kurulduğu günden beri yapıyor lakin Gazze katliamlarıyla birlikte aynı senaryoda gemi azıya almış durumda.
Nasılsa karışan edeni yok; ABD’yi ve kısmi azamisiyle Batı’yı arkasına alan İsrail, hukukun her türlüsünü rafa kaldırarak o iğrenç soykırımına fütursuzca devam ediyor.
Belli ki sadece Gazze ile de yetinmeyecek, Lübnan’ı ve Suriye’yi gözüne kestirmiş. Yeni bahaneler uydurarak hem Lübnan’ı ve hem de Suriye’yi bombalıyor. Her iki ülkenin de topraklarına girerek işgal eylemlerini sürdürüyor.
Yandaşı olduğu ABD’yi göstermelik olarak sürtüştüğü (İsrail-İran arasında dostlar alışverişte görsün kabilinden tam bir kayıkçı kavgası var) İran’ın nükleer tesislerini vurması için kışkırtıyor.
Akşam söylediğini sabahleyin unutan ve kelimenin tam anlamıyla sürekli gel-gitler yaşayan Trump’ın ne vakit ne yapacağı belli değil. Her an İran’ı vurabilir ve vuruşla birlikte bölgemiz yangın yerine döner.
En kötü senaryo ise ABD’nin İran’ı Türkiye’deki İncirlik Üssü’nden vurması; İran’ın da akılsızlık yapması ve misillemede bulunarak İncirlik’i hedef almasıdır.
Allah saklasın; bu durumda muhtemel bir Türkiye-İran savaşı ile bölgemiz bütünüyle alev topuna döner ve bu yangının sonuçlarını kimse hesap edemez.
İşte İsrail’in tam da istediği budur: Türkiye ile İran’ı çatıştırmak veya ABD ile bu, her iki ülkeyi çatıştırmak. Zira İsrail’in Siyonist yöneticileri biliyor ki ‘Arz-ı mevud’a’ ulaşabilmelerinin önündeki en büyük engel Türkiye’dir. Sözde Tanrı’nın İsrailoğullarına vadetmiş olduğu toprakların bir kısmı da Türkiye sınırları içinde bulunmaktadır.
Suriye’yi güneyinden işgal etmesi, Suriye’nin silah ve mühimmat depolarının bulunduğu yerleri bombalaması hep Türkiye yüzündendir. İsrail, Türkiye’nin Suriye’de askeri üs kurmasını kendisi için tehdit görüyor ve bütün bu bombalamalarla aklı sıra bunun gereklerini yerine getiriyor.
Yine Allah saklasın; bölgemizde oluşabilecek alev topunun, sadece bu bölge ile sınırlı kalabileceğini kimse söyleyemez. Zira olası böyle bir yangından ziyadesiyle etkilenecek Çin ile Rusya da olaya bir şekilde müdahil olmak zorundalar.
Haberin Devamı
Trump (ABD) şimdilik, her türlü desteği vererek ve ‘tavşana kaç-tazıya tut’ diyerek, İsrail’in tüm bu kepazeliklerine göz yummakla yetiniyor. Ama kabına bir türlü sığmayan ve sığmayacak olan İsrail’in nerede duracağı, daha doğrusu durup durmayacağı ve dolayısıyla ABD’yi ve bütün dünyayı nereye sürükleyebileceğini kimse kestiremiyor.
Aklı başındaki Türkiye yöneticileri, başta Erdoğan ve Bahçeli bölgemizdeki bu tehlikeli gidişi gördü ve içeride birliği sağlamak, kardeşliği temin etmek, dik ve güçlü durabilmek için gerekli tüm adımları attılar.
Teröristbaşı Öcalan’ın bile anlayıp barış için gerekli çağrıyı yaptığı bu netameli dönemde, başta CHP olmak üzere kimi muhalefet partileri toplumu germek, ayrıştırmak için ellerinden geleni yapıyor ve adeta İsrail’in ekmeğine yağ sürüyorlar.
Böylesi kritik bir dönemde halkı sokağa çağırmakla, yerli ve milli ürünlere boykot çağrısı yapmakla bizzat kendilerinin milli güvenlik sorunu olduklarını görmüyorlar, göremiyorlar.
Heyhat ki heyhat!..
.
.Muhalefet bu olmasa gerek
#Muhalefet#CHP#Özgür Özel
Nisan 07, 2025 06:293dk okuma
Hep söylüyoruz ama derdimizi anlayan yok.
Türk demokrasisinin, ta en başından beri en büyük eksiği sorumlu bir muhalefet partisinin olmayışıdır. Bunun da sebebi gayet açıktır: CHP kendini bu ülkenin sahibi; iktidarda olsun, muhalefette olsun diğer bütün siyasi partileri de kiracısı olarak görüyor.
Bundan dolayıdır ki kiracıların iktidarda olmalarını hazmedemiyor.
Diğer bir anlatımla CHP, Cumhuriyet’in kurucusu olmakla kendini hancı görüyor, başka bütün partileri ise yolcu olarak görüp değerlendiriyor. Kendisi demirbaş, diğerleri gelip geçenler; olsalar da olamasalar da bir şey değişmez.
CHP’ye göre, kendi dışındaki partiler; olduklarında sayılmazlar, olmadıklarında aranmazlar!
Halbuki gerçekten çok partili ve gerçek bir seçimle demokratik hayata geçtiğimiz 1950 yılına kadar üç siyasi parti kurulabilmiş ve bunların hepsi de CHP’nin içinden çıkmıştı. İlk ikisinin yaşamasına bizzat CHP izin vermemiş ve doğdukları gibi boğulmaları bir olmuştur.
CHP, mahut sakat anlayıştan bir türlü kurtulamamış; milletçe uzaklaştırıldığı iktidara, şu veya bu şekilde gelebilmek için gayr-i meşru ne kadar yol varsa hemen hepsini denemiş ve birçoğunda da başarılı olmuştur. Diğer bir ifadeyle yaptırmış olduğu darbelerle iktidara ortak olmuştur.
Gerçek demokrasilerde darbe, hiçbir siyasinin aklının ucundan bile geçmezken; bizdeki vesayetle illetli demokraside ise darbeler, CHP’lilerin akıllarından hiç çıkmaz. Zira şu söz CHP’nin 2. Genel Başkanı İnönü’ye aittir: “Şartlar tamamlandığında, ihtilal meşru bir haktır! O zaman sizi, ben bile kurtaramam!”
CHP kafasına göre, seçimleri kendileri kazanmışsa yaşasın demokrasi; CHP kaybetmişse göbeğini kaşıyanların seçtiklerinden ne menem demokrasi olur; köylünün oyu ile biz aydın CHP’lilerin oyları bir olur mu? Bizim kıymetimizi bilip seçmeyen bu millet cezalandırılmalıdır!
CHP kafasının demokrasi anlayışı tek cümle ile ‘benden sonrası tufan’dır.
Milli duruşuyla öne çıkan Bülent Ecevit, CHP’deki bu sakat anlayışı gördüğü için doğup büyüdüğü ve genel başkanı olduğu CHP’den istifa etmiş ve ömrü boyunca bir daha CHP’nin semtine uğramamıştır.
Haberin Devamı
Yalnızca dünkü ve bugünkü genel başkanlara yani Kılıçdaroğlu ve Özel’e bakalım: Bunlardaki sorumsuzluk örneğini dünyanın hiçbir tarafında göremezsiniz. Muhalefeti adeta devlet ve millet düşmanlığı şeklinde anlıyor ve bu pervasızlığı en iğrenç şekillerle sergiliyorlar.
Düşünebiliyor musunuz; Türkiye’yi yurtdışına şikâyet ediyor ve oralardan medet umuyorlar. İngiltere sahip çıkmadığı için Özgür Özel çok üzgünmüş. Vaktiyle aynı İngiltere’den medet uman Jön Türkler de İngiliz büyükelçinin arabasından atları söküp kendileri koşularak çekmişlerdi.
Şimdikiler de Türkiye’ye turist göndermeyin, zira orada can güvenliği yoktur, Türkiye ekonomisini batırmak için ellerinizden geleni ardınıza koymayın diyerek öz ciğerlerinin ufunetini kusuyorlar.
İngiliz bile İngiliz’e böyle bir uşaklık yapmamışken, sözde Türklere ne oluyor da bu denli alçalabiliyorlar? Anlayabilen beri gelsin!
Gençleri sokağa çağırmak ve yerli ve milli sermayeyi hedef almak ve kimi mal ve hizmetler boykot çağrısı yapmak hangi ‘sokma aklın’ ürünüdür? Bu sorumsuz kafa ne yapmak istemektedir?
Aynı sorumsuzluğu karşıdakiler de gösterirse işin nereye varabileceğini hiç mi düşünmezler?
Bu vatanın ekmeğini yiyen insanda kişniş şekeri kadar akıl olsa siyonist Netanyahu ve şürekâsı ile Türkiye düşmanlığı konusunda aynı safta yer alır mı?
Yazık ki ne yazık!
.
.Asıl cuntacı
#Özgür Özel#Cumhurbaşkanı Erdoğan#Cuntacılık
Nisan 09, 2025 06:292dk okuma
İNSAN, insanın aynasıdır diye boşuna dememişler. Bu durumun tipik örneğini CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Sayın Erdoğan için sarfettiği ‘cunta başkanı’ ifadesinde görmekteyiz. Belli ki Sayın Özel, cuntacı diye suçlamaya çalıştığı muhatabının boy aynasında bizzat kendini görüyor ve kendini tarif ediyor.
Zira CHP’nin sicili ‘cunta’ ile özdeşleşmiştir. Cunta demek, milli irade ile işbaşına gelmiş meşru iktidarı silah kullanarak görevinden uzaklaştırmak ve zorla ülke yönetimini ele geçirmektir.
Utanmadan, sıkılmadan kullandığı şu ifadeye bakar mısınız: “Cunta başı! Boşuna uğraşma seni ne ABD ne Trump kurtarabilir.”
Dikkat edilirse; Sayın Erdoğan milli iradenin oylarıyla işbaşına gelmiş ve hem mahut muhalefete ve yine bu muhalefetin bel bağlayıp medet umduğu dışarıdaki devletlere rağmen Türkiye’yi ‘C’ liginden almış ve ‘A’ ligine çıkarmayı başarmıştır.
Yani bizdeki mahut muhalefetin ve dış güçlerin engellemelerine rağmen Sayın Erdoğan, ülkesini hepsinin gözlerini kamaştıracak şekilde kalkındırmıştır.
Diğer bir deyişle; ülkesini ‘uydu’ konumundan çıkarıp küresel güç haline getirmiştir.
CHP ise resmen İngiltere’den, sözde kardeş addettiğiniz İngiliz Sosyalist Partisi’nden medet umarak yardım dileniyor. İstanbul Belediye Başkanı’nın tutuklandığını ifade ederek, bunların (İngilizlerin) neden müdahale etmediğini sızlanarak dillendiriyor.
Belli ki CHP’nin hali hiç değişmemiş; dün nasıl idiyse bugün de aynı. 1940’lı yıllarda CHP ülkemizi her şeyiyle İngiliz ve Amerikan güdümüne sokmuştu. Onlar da göstermelik (vesayet) bir demokrasi ile ülkemizi NATO’ya dahil etmişti.
O gün bugündür CHP, hiçbir zaman milli iradeye saygılı olmamış, halkın seçtiği iktidarları ‘cunta’ marifetiyle düşürmüş ve vesayet kafalı asker yandaşlarının kurdurduğu sözde partiler üstü hükümetler eliyle iktidarını sürdürmüştür.
Görüldüğü üzere; CHP hiçbir zaman milletin oyları ile iktidar olamamış, lakin her on yılda bir cunta darbeleriyle kurulan hükümetlerde haksız bir şekilde yer almıştır.
Nasıl ki Türkiye’de cunta deyince, dışarıda akla ABD geliyorsa, içeride de CHP gelir.
1960 darbesini yapan cuntanın başkanı, vaktin CHP Genel Başkanı İnönü’ye telefon ederek “Paşam sizin emirleriniz bizim için Peygamber buyruğudur” demiştir.
1950 seçimleriyle iktidardan alaşağı edilen CHP’nin haline tahammül edemeyen o günün askeri vesayet odakları (kuvvet komutanları) İnönü’ye telefon ederek seçimleri iptal edebileceklerini söylemiştir.
Haberin Devamı
Keza 1961 seçimlerinde de yasaklanan ve başbakanı ve bakanları idam edilen DP’nin yerine kurulan AP, oyların yüzde 34’ünü alınca da aynı cunta heveslileri İnönü’ye gelip seçimleri iptal edip, kendisini cuntanın başı yapabileceklerini söylemişlerdir.
Görüldüğü üzere vesayetle illetli demokrasi tarihimizin CHP’si sürekli olarak cuntacılarla iş tutmuş ve halkın vermediği iktidarı mahut cuntalar marifetiyle elde etmiştir.
Şimdi ise cuntacılıkla malul CHP’nin başı çıkmış, Sayın Erdoğan’a cuntacı demeye getiriyor.
Sayın Erdoğan bu milletin yüzde 52 temiz ve helal oylarıyla seçildi. CHP, asıl milletle kavgalıdır sen nasıl olur da Erdoğan’ı seçersin demek istiyor.
CHP’nin sicilinde tek partili seçim ve bunun sonucunda faşizan bir yönetim var; şimdi de onun özlemiyle yanıp tutuşuyorlar.
Kahrolsalar da geçti Bor’un pazarı!
.
.Ekonomi savaşları
#Ekonomi Savaşları#ABD#Donald Trump
Nisan 12, 2025 06:292dk okuma
ABD Başkanı Trump aldığı kararlarla dünyayı sarsmaya devam ediyor.
Demek ki, başında bulunduğu eski dünya düzeninin yıkılmakta olduğunu o da gördü. Trump’ın aldığı radikal kararlara bakılırsa, kurulacak yeni dünya düzeninin çok parçalı olacağı görülüyor.
Kurulacak yeni düzende, Çin’in devasa ekonomik tehditleri karşısında, ABD’nin lider olması şöyle dursun, Trump’ın tabiriyle ABD, canını kurtarma derdinde.
Aksi halde; yıkılması mukadder olan düzenin altında kalmaları işten bile olmadığını bizzat Trump ifade ediyor.
Belli ki, dünün dünya patronu, hoyratça harcamaları yüzünden dara düşmüş; dünya genelinde özellikle akılsızca yaptığı harcamaları (neredeyse dünyadaki bütün terör örgütlerine, haksız yere işgal ettiği çeşitli ülkelere ve İsrail’e aktarılan yüz milyarlarca dolar) ABD’yi iflasın eşiğine getirmiştir.
ABD ekonomisi bu şekilde gerilerken, buna mukabil Çin ekonomisi ahtapot misali bütün dünyayı kuşatıyor. Bu durumu, kendisi için tehdit olarak gören ABD, Çin’in ürettiği mal ve hizmetlere karşı aşırı vergilerle gümrük duvarları örüyor.
Son aşamada ABD’nin, Çin mallarına uyguladığı toplam gümrük vergisi oranını yüzde 104’e yükseltmesi bütün dünyada tam manasıyla bir ticaret savaşı olarak yorumlandı.
ABD’nin restini gören Çin de ‘sonuna kadar savaş’ diyerek, ABD’nin yüzde 104 ek gümrük vergisi kararına yüzde 84 ile karşılık verdi.
Adeta çılgına dönen Trump, Çin mallarına vergi oranını yüzde 145’e çıkardı ve yakın zamanda ilaç ithalatına da ‘büyük’ tarifelerin uygulanacağını bildirdi. Çok yakında büyük tarifeler açıklanacağını belirten Trump, bu sayede diğer ülkelerdeki ilaç firmalarının tesislerini ABD’ye taşıyacağını söyledi.
Trump, ‘açıklayacağımız yeni kararları ilaç firmaları duyduğunda Çin’i terk edecekler, diğer yerleri terk edecekler çünkü satış yapmak zorundalar, ürünlerinin çoğu burada satılıyor’ ifadelerini kullandı.
Çin ile ABD arasındaki ticaret geçen yıl 585 milyar civarında idi. ABD, Çin’den 440 milyar dolar mal ithal ederken, Çin, ABD’den 145 milyar dolarlık mal satın aldı.
Çin ile ABD birlikte, küresel ekonominin yüzde 43’ünü oluşturuyor. Bu iki ülkenin ticaret savaşlarına girmeleri demek, her iki ülkenin de büyümelerinin yavaşlamasına ve ekonomilerinin resesyona (durgunluğa) girmesini doğurur ve bu durumdan kendileri kadar diğer ülkeler de etkilenir.
Malum, Çin, dünyanın en büyük üreticisi konumundadır. Ülke içinde tükettiğinden çok daha fazlasını üretiyor. Çin’in 1 trilyon dolarlık bir üretim fazlası var. Buradaki sübvansiyonla, devlet destekli ucuz krediler ve ucuz iş gücü üretim maliyetlerinin gerçekte olması gerekenin altında kalmasını sağlıyor.
Bundan dolayı da dünyadaki hiçbir ülke Çin ile rekabet edemiyor.
Trump, Çin ile başlattığı ticaret savaşının altında kalabilir ve bu savaş Allah saklasın sıcak savaşa da dönüşebilir.
Zira dünyadaki bütün savaşların temelinde ekonomi yatmaktadır.
Trump direttikçe, Çin alttan almıyor ve bu ikili arasında kıyasıya bir bilek güreşi cereyan ediyor.
Üstten bakan ve neredeyse bütün dünyayı karşısına alan kibirli Trump’ın bu savaşı kazanması imkânsız. Zira daha şimdiden yelkenleri indirmek zorunda kaldı.
Mandacı
#Kılıçdaroğlu#Baykal#FETÖ
Nisan 14, 2025 06:292dk okuma
Eskilerin çok ibretlik sözleri var, bunlardan biri de ‘men dakka dukka’dır; yani birinin kapısını çalanın kapısını çalarlar.
Kılıçdaroğlu, Baykal’ın kapısını çalıp FETÖ’nün paraşütü ile CHP’nin başına geçirildi. Bilahare İmamoğlu-Özel ikilisi de Kılıçdaroğlu’nun kapısını çalıp CHP’yi kendilerine adeta tapuladılar. Mahut tapunun sahte olup olmadığı yargıda olup, bahsi diğerdir.
Bu ikiliden, namı önce müdafa, sonradan İmamoğlu olanı asrın yolsuzluk davasında tutuklu bulunduğundan, meydan yeri hem CHP Genel Başkanlığı hem de cumhurbaşkanlığı adaylığı, talih kuşu misali diğerine yani Özgür Özel’e kaldı.
O da mal bulmuş mağribi gibi gemi azıya alarak, dur durak bilmeden tozu dumana katıyor.
Piyangodan büyük ikramiyeyi kazanmış olmanın sarhoşluğuyla en yakınları dahil kimseyi görmediği gibi; kanun, nizam, ahlak ve ölçü tanımadan hoplayıp, zıplayıp, bağırıp çağırıyor.
Hempası tutuklanınca soluğu İngiltere Başbakanı’nın kapısında aldı. Şu ifadeye bakar mısınız; “İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı tutuklanıyor, İngiltere buna ses çıkarmıyor, bu nasıl dostluk?” Tıpkı bir asır önce aynı zihniyet erbabının İngiliz Büyükelçiliği’ne sığınmaları, bir diğerlerinin aynı İngiliz Büyükelçi’nin arabasının atlarını çözüp, onların yerine kendileri geçip İngiliz’e beygir olmaları gibi.
Özgür Özel’in hezeyanları sınır tanımıyor ve Sayın Erdoğan için mandacı bir zihniyetle Trump’a telefon edip İmamoğlu’nun tutuklanmasının icazetini aldığını iddia ediyor.
Kendi ülkesinin, ölümü göze alarak bağımsızlık savaşı veren Cumhurbaşkanı’na iftira etmekle kalmıyor; attığı iftira ile ülkesini de küçük düşürüyor. ‘Yavuz hırsız ev sahibini bastırır’ diye boşuna dememişler.
Bu kafa, mandacılıkla öylesine ete kemiğe bürünmüş, mandacılığı öylesine hücrelerine sindirmiş ki nereye baksa, muhataplarının aynasında kendisini görüyor ve avazı çıktığı kadar kendi adını haykırıyor!
Bütün bu pespayeliklerden hicap duyan, devlet adamı kumaşı ile bezeli Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan, kitabın ortasından konuşarak son noktayı koyuyor ama anlayana!
“Bazı şeyler ağır şekilde gayretimize dokunuyor. Mandacı demek... Bunu duyduğum zaman birdenbire bu vatanın bağımsızlığı için ellerimle seçip göreve gönderdiğim ve bir daha geri dönmeyen çocuklar geldi aklıma. Ben bunu taşıyamam. Bu ülke yıllardır askeriyle, istihbaratçısıyla, polisiyle, örgütün içindeki elemanlarıyla kimsenin görmediği, bilmediği muazzam bir savaş veriyor. Bağımsızlık savaşı veriyor. Cumhurbaşkanımız manda peşinde olsaydı ne bu kadar siyasi ne bu kadar ekonomik krizimiz olurdu.”
Birileri kefenini giyerek, gece gündüz demeden vatanın bağımsızlığı için çalışırken; birileri de İngiliz’den, Alman’dan, AB’den medet umarak utanmadan kendi adı ve sıfatını başkasına yakıştırmaya çalışıyor.
Her kaptan içindeki sızıyor!
.Alma mazlumun ahını
#CHP#Süleyman Demirel#Erdoğan
Nisan 16, 2025 06:292dk okuma
Hz. ALİ (Allahütealâ ondan razı olsun) efendimize sordular; ‘Gökten ağır, zehirden acı olan nedir?’ Şöyle buyurmuş mübarek: ‘Dürüst insana iftira atmak gökten ağırdır, sabretmek ise zehirden daha acıdır.’
Adalet Partisi’nin kuruluş yıllarında, CHP’nin yıkıcı ve öküzün altında buzağı arayan muhalefetine muhatap olan Süleyman Demirel, “Allah, yakışan iftiradan korusun!” diye yakarışta bulunurdu.
İftira onursuzluğun, pespayeliğin, alçaklığın zirve noktalarından biridir; müfteri (iftira eden), icra ettiği bu iğrenç eylemiyle ‘çukur’un ta kendisidir.
Yıllar boyu Sayın Erdoğan’a üniversite diploması yok diye utanmadan iftira attılar. Bu iftirayı atanlar belli ki içerideki ve dışarıdaki zalimlerden talimat almışlardı. Bu zavallıların unuttuğu bir şey vardı. Zalime hizmet eden, zalimden talimatla iş gören, iftira atan, mahut zalimlerin zulmüne uğramadan ölmez.
Hem ne demişler; alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste!
Erdoğan’a attıkları iftira adeta bumerang gibi geri döndü ve bu müfterileri vurdu. Meğerse kurtarıcı görüp baş tacı ettikleri İmamoğlu’nun diploması yokmuş. Yatay geçişi olmayan bir üniversiteden evrakta sahtecilik yaparak İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’ne geçişi yapılmış. Onun gibi onlarca sahte geçiş yapan kişilerin diplomaları iptal edildi.
Birileri, -bunların içinde eski sözde bakanlar da var-bu sahte diplomaları utanmadan, yüzleri kızarmadan savunuyorlar, iyi mi? ‘Diploması iptal edilenlerin arasında profesör olanlar varmış, mış da bundan dolayı bunları iptal etmek ancak hükümetin emrinde olan üniversite yönetimlerine yakışırmış.’
Bu bakan müsveddesi demek istiyor ki; bu sahtekârların sahte evrak düzenlemeleri, yalan beyanda bulunup resmi makamları yanıltmaya çalışmaları, on binlerce hatta yüzbinlerce gencin kul haklarına girip kazanamadıkları bir sınavı hokus-pokusla başardık göstermeleri, daha da ileri gidip ilgili fakültenin kimi yönetici ve öğretim üyeleriyle (artık neyin karşılığında yapıldıysa) çete oluşturup düzmece evraklarla yatay geçiş sağlamaları hiçbir şey ifade etmiyor.
Yani hırsızlık suç ama çalan haspanın kızı ise ona yakışıyor demeye getiriyor.
Yuh artık!
Utanmadan, sıkılmadan bir de bu hırsızlığı ortaya çıkaran üniversite yönetimine ve YÖK’e laf ediyorlar. Mahkemenin ve YÖK’ün ‘araştırıp, sonucunu bildirin’ taleplerine üniversite ne demeliydi? Evrakta ne yazıyorsa onu söylemekten başka çaresi var mı üniversite yönetiminin?
Evrakta olanı söyledi diye mi mahut üniversite, hükümetin yönetiminde oluyor?
Yani demek istiyorlar ki üniversite yönetimi bu kirli ilişkilerin üstünü örtmeli, dolandırıcılık ve sahtecilik yapanların yaptıkları yanlarına kâr kalmalı.
Bu denli aşağılık bir kepazelikle de yetinmeyerek; sahtekârlıkta önde giden bir şahsiyeti de ülkeye cumhurbaşkanı yapalım istiyorlar.
Kel başa şimşir tarak!
Bu kafaya da böylesi yakışır!
.Şarj ve belediyeler; Bornova skandalı
#Elektrikli Araç#Şarj#Bornova
Nisan 19, 2025 06:292dk okuma
Türkiye’de elektrikli araç sayısı 200 bini geçti. Şarj istasyonu soketi ise 25 binin üzerinde.
Hâlâ bazı ‘sokma akılların’ TOGG’un fabrikasının olmadığını iddia ettiğine rastlamıyor değilim. Oysa bugün -pek tabii- başlangıç yollarını yaşayan TOGG organize olmuş, sıfırdan üretim gerçekleştiren modern, ileri teknolojili altyapısını kurmuş durumdadır.
Çinli BYD veya Cherry’ye de yatırım için destekler verilmesi bu ‘aklıevvel’ ve ‘sokmaakılların’ hayal ettiği gibi ‘engelleyici’ değil sinerji tetikleyen bir etken olacaktır. Yakın bir gelecekte Türkiye’de kolay edinilebilen, ekonomik kullanılabilen bu araçlarla ülkemizin araç sahipliği oranlarında da ‘sıçrama’ görülecektir. Bunlar refah ve gelişme yönünde adımlardır.
Ülkede otomotiv endüstrisi ‘dönüşüm’ yaşarken, özellikle son seçimler itibarıyla CHP’nin ‘çoğaldığı’ Batı bölgelerimizin belediyeleri kasıtlı mı, amaçlı mı anlaşılmaz bir şekilde ‘tuhaf’ ihalelerle şarj altyapısı gelişmesini engelliyor.
Geçtiğimiz Eylül ve Kasım aylarında İstanbul Büyükşehir Belediyesi İspark yönetimi eliyle ‘saçma’ ve tekelciliğe yol açacak 2 ihale denemesi yaptı. Ali Arzuman adlı ‘iltisak’ şaibesi bulunan Genel Müdür hâlâ o koltukta oturuyor. Allah’tan kamuoyuna yansıyan bu durum engellendi.
Yine İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin İstanbul Enerji şirketi Genel Müdürü Yüksel Yalçın EPDK mevzuatına aykırı bir ihaleyi uyarılara rağmen yaptı. Bu kişi de koltuğunda oturuyor.
Denizli Merkezefendi Belediyesi ise ihalesini E-Mobilite Derneği’nin uyarısıyla iptal etti.
İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İzelman şirketi ise ‘adrese teslim’ ihalesinde ısrar etti. Erdem Sevinç adlı Genel Müdür uyarılara kulak asmadı.
Şimdi İzmir Bornova Belediyesi yeni bir ‘skandal’ ve ‘adrese teslim’ ihale ile 44 şarj noktasını ‘birine’ vermeye çalışmakta. Daha önceki yazılarımızda konunun milli güvenlik boyutuna kadar ‘derinlikleri’ olduğunu yazmıştık.
Bornova Belediyesi o kadar acele ve acemice ‘adrese teslim’ ihale kurgulamış ki şartnamede katılacak tüzel kişinin dernek olabileceği dahi yazıyor. Bu, mevzuata göre imkânsız. Bu maddeyi şartnameye ‘kopyalayan’ ın ne denli ciddiyetsiz bir iş yapmış olduğu ortada.
Haberin Devamı
Bornova Belediyesi ihaleyi kazanacak şarj ağı işletmecisine 60 kW’lık şarj ünitesi kurabileceği sadece 2 yer verebileceğini belirtiyor ama ihaleye iştirak şartı olarak 15 adet 120 kW ünitesi olmasını talep ediyor.
EPDK mevzuatı şarj ağı işletmecilerinden ilk 50 ünitelerinde en az 3 adet 50 kW üzeri ünite şartı getirirken Bornova Belediyesi ‘adrese teslimi’ garantiye almak için işi ‘abartıyor.’
Şu an İstanbul’da Beşiktaş, Beykoz, Beylikdüzü ve Şişli ile Büyükşehir Belediye Başkanları’nın yolsuzluk ve ihale sabıkaları kamuoyu gündeminde iken Bornova ve diğer benzerlerindeki bu ölçüsüz pervasızlığı anlamak mümkün değil.
İSKİ skandalı CHP’yi 1994’ten 2019’a dek yerel yönetimlerden uzaklaştırdı. Mevcut durum kim bilir nelere yol açacak?
Ne demişler; insanın kendine yaptığı kötülüğü yedi düvel bir araya gelse yapamaz!
.Netanyahu dünyayı ateşe vermek istiyor
#Netanyahu#Gazze#Trump
Nisan 21, 2025 06:292dk okuma
ABD’nin Siyonist yöneticilerini arkasına alan Netanyahu, hiçbir kural-ölçü tanımadan Gazze’ye bomba yağdırmaya devam ediyor.
Hedefleri belli; istiyorlar ki Gazze halkı topraklarını terk edip başka ülkelere gitsinler. Filistin’i bütünüyle boşaltsınlar ve mahut toprakları insansız olarak İsrail’e teslim etsinler.
Filistinli Müslümanlar ise ülkelerini terk etmiyor ve o topraklarda ölmeyi yeğliyorlar. İsrail de ölümü göze alan Filistinlilere ölümlerden ölüm beğendirerek, tepelerine bomba yağdırıyor.
Lübnan’ın, Suriye’nin, İran’ın ve aklı sıra Türkiye’nin kolunu kanadını kırmak için de komşu ülkeleri bombalıyor ve işgal ediyor. Kabına bir türlü sığmayan İsrail, Suriye’deki stratejik üs bölgelerini bombalayarak Türkiye ile burun buruna geliyor.
Türkiye ile karşı karşıya gelen Netahyahu soluğu Washington’da aldı ve ABD Başkanı Trump’a yalvardı. Trump ise Türkiye’nin ne Lübnan’a ne Suriye’yi ve ne da İran’a benzemeyeceğini vurgulayarak Netanyahu’ya aklını başına devşirmesini ‘akıllı olmasını, hayale kapılmamasını’ istedi.
Gözünü kan bürüyen Netanyahu, o şizofren aklıyla kendi kirli emelleri uğruna ABD ile Türkiye’yi kapıştıracak ve çakılın taşı ile çakılın kuşunu vuracak.
Trump, Sayın Erdoğan’ı kara kaşı kara gözü için sevmiyor ve taktir etmiyor. Trump da çok iyi biliyor ki Sayın Erdoğan, alışılagelen liderlere benzemiyor; davası olan, davası uğruna kefenini giyen ve tuttuğunu koparan, gözü pek bir lider.
Ülkesini küresel güç haline getirdi ve artık Türkiye gündemi belirlenen bir ülke olmaktan çıktı, gündem belirliyor. Ürettiği son model silahlarla savaş konseptini değiştirdi ve Kafkasya’da, Suriye’de, Libya’da, Somali’de, Balkanlar’da gündem belirleyen ülke konumuna geldi.
Türkiye’nin savaşa tutuşması demek yalnızca bu bölgeyi değil bütün dünyayı ateşe sürükler. O vakit NATO da kalmaz ve ortalık toz duman olur.
Netanyahu, Gazze’de sergilediği aşağılık vahşetle savaş kazandığını zannediyor. Tek yapabildiği şey sivil ve masum çoluk-çocuğun, savunmasız insanların üzerine bomba yağdırmak.
Daha Kassam Tugayları ile bile savaşı göze alabilmiş ve göğüs göğse bir savaş yapabilmiş değil.
Tek yapabildiği ABD’nin köşeye sıkıştırdığı savunmasız, sivil insanları ABD’nin silahları ile vurmak.
Siyonist kafa için fark etmez; sapık idealleri olan ‘Arz-ı mevud’ için dünyayı ateşe verseler yeridir. Batıl inançları onlara bunu öğütlüyor: ‘Çoluk-çocuk, yaşlı ve hatta kapıdaki hayvanları bile gözetmeksizin herkesi (Yahudi olmayan kim varsa) acımadan öldüreceksin’ diyor.
Dünya, bütün bu vahşi zulümleri görmese de her canlıyı yaratan, her var olanı her an varlıkta durduran Allahüteala her şeyi görüyor. O, imhal eder (mühlet verir) lakin asla ihmal etmez; Muntakim ismi ile tecelli edeceği an yakındır!
‘Zalimler istemese de Allah nurunu tamamlayacak’ ve zalimler hem bu dünyada ve hem de ebedi alemde hak ettikleri azaba uğrayacaktır
. .Netanyahu dünyayı ateşe vermek istiyor
#Netanyahu#Gazze#Trump
Nisan 21, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
ABD’nin Siyonist yöneticilerini arkasına alan Netanyahu, hiçbir kural-ölçü tanımadan Gazze’ye bomba yağdırmaya devam ediyor.
Haberin Devamı
Hedefleri belli; istiyorlar ki Gazze halkı topraklarını terk edip başka ülkelere gitsinler. Filistin’i bütünüyle boşaltsınlar ve mahut toprakları insansız olarak İsrail’e teslim etsinler.
Filistinli Müslümanlar ise ülkelerini terk etmiyor ve o topraklarda ölmeyi yeğliyorlar. İsrail de ölümü göze alan Filistinlilere ölümlerden ölüm beğendirerek, tepelerine bomba yağdırıyor.
Lübnan’ın, Suriye’nin, İran’ın ve aklı sıra Türkiye’nin kolunu kanadını kırmak için de komşu ülkeleri bombalıyor ve işgal ediyor. Kabına bir türlü sığmayan İsrail, Suriye’deki stratejik üs bölgelerini bombalayarak Türkiye ile burun buruna geliyor.
Türkiye ile karşı karşıya gelen Netahyahu soluğu Washington’da aldı ve ABD Başkanı Trump’a yalvardı. Trump ise Türkiye’nin ne Lübnan’a ne Suriye’yi ve ne da İran’a benzemeyeceğini vurgulayarak Netanyahu’ya aklını başına devşirmesini ‘akıllı olmasını, hayale kapılmamasını’ istedi.
Haberin Devamı
Aracınızın değerini öğrenin.
Otobid
Yeni C3 Aircross SUV Konforu
Citroën
by Taboola
Gözünü kan bürüyen Netanyahu, o şizofren aklıyla kendi kirli emelleri uğruna ABD ile Türkiye’yi kapıştıracak ve çakılın taşı ile çakılın kuşunu vuracak.
Trump, Sayın Erdoğan’ı kara kaşı kara gözü için sevmiyor ve taktir etmiyor. Trump da çok iyi biliyor ki Sayın Erdoğan, alışılagelen liderlere benzemiyor; davası olan, davası uğruna kefenini giyen ve tuttuğunu koparan, gözü pek bir lider.
Ülkesini küresel güç haline getirdi ve artık Türkiye gündemi belirlenen bir ülke olmaktan çıktı, gündem belirliyor. Ürettiği son model silahlarla savaş konseptini değiştirdi ve Kafkasya’da, Suriye’de, Libya’da, Somali’de, Balkanlar’da gündem belirleyen ülke konumuna geldi.
Türkiye’nin savaşa tutuşması demek yalnızca bu bölgeyi değil bütün dünyayı ateşe sürükler. O vakit NATO da kalmaz ve ortalık toz duman olur.
Netanyahu, Gazze’de sergilediği aşağılık vahşetle savaş kazandığını zannediyor. Tek yapabildiği şey sivil ve masum çoluk-çocuğun, savunmasız insanların üzerine bomba yağdırmak.
Daha Kassam Tugayları ile bile savaşı göze alabilmiş ve göğüs göğse bir savaş yapabilmiş değil.
Tek yapabildiği ABD’nin köşeye sıkıştırdığı savunmasız, sivil insanları ABD’nin silahları ile vurmak.
Siyonist kafa için fark etmez; sapık idealleri olan ‘Arz-ı mevud’ için dünyayı ateşe verseler yeridir. Batıl inançları onlara bunu öğütlüyor: ‘Çoluk-çocuk, yaşlı ve hatta kapıdaki hayvanları bile gözetmeksizin herkesi (Yahudi olmayan kim varsa) acımadan öldüreceksin’ diyor.
Haberin Devamı
Dünya, bütün bu vahşi zulümleri görmese de her canlıyı yaratan, her var olanı her an varlıkta durduran Allahüteala her şeyi görüyor. O, imhal eder (mühlet verir) lakin asla ihmal etmez; Muntakim ismi ile tecelli edeceği an yakındır!
‘Zalimler istemese de Allah nurunu tamamlayacak’ ve zalimler hem bu dünyada ve hem de ebedi alemde hak ettikleri azaba uğrayacaktır
.
Netanyahu Hitler’i geçti
#Gazze#Netanyahu#Hitler
Nisan 23, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
Gazze’de yalnızca çoluk-çocuk, kadın, yaşlı, gazeteci, sağlıkçı ve on binlerle ifade edilen masum siviller vb. ölmedi, ölmüyor; GAZZE’de BÜTÜN BİR İNSANLIK ÖLDÜ, ÖLÜYOR!
Haberin Devamı
Gazze’deki soykırım, insanlığın medeniyete değil vahşete gittiğini bütün dünyanın gözleri önüne serdi. Kâğıt üzerinde yaldızlı sözlerle ifade edilen bütün sözde medeni değerlerin birer aldatmacadan ibaret oldukları ve bunlarla insanların birbirlerini aldattıkları bütün çıplaklığıyla gün yüzüne çıktı.
Siyonist Yahudiler ve onların emrindeki uşakları, dün olduğu gibi bugün de bütün bir insanlığın yüzkarası tipleridir ve bunlara insan demeye bin şahit lazımdır.
Gelinen şu talihsiz noktaya bakın ki dünyanın jandarmalığına soyunan ve İsrail’le ikiz kardeşlerin vahşetlerini sergileyen ABD’li yöneticiler de Siyonist olma yarışındalar. ABD Devlet Başkanı Trump, Uluslararası Adalet Divanı’nın ‘görüldüğü yerde tutuklanmasını hükmettiği İsrail’in cani Başbakanı Netanyahu’yu ABD’de kırmızı halılarla karşılıyor! Siyonist olmayan diğerleri de bütün bu insanlık dışı katliamları yalnızca seyretmekle yetiniyor ve hiç kimse kılını bile kıpırdatmıyor.
Haberin Devamı
Aracınızın değerini öğrenin.
Otobid
Yeni C3 Aircross SUV Konforu
Citroën
by Taboola
Dünya İslam Alimleri Birliği, en az yetmiş bin masum insanın katlinden sonra ancak toplanabildi ve İsrail’e karşı, savaş dahil bir dizi önlemin alınmasını ‘fetva’ şeklinde vazetti. İyi güzel de bu fetvanın gereğini yerine getirebilecek, dünya üzerinde herhangi bir İslam Birliği mi var?
Veya bu güçte bir İslam devleti mi var?
Savaş fetvası, İslami bir terimdir; gerçekleşmesi için, ardında mutlaka bir yaptırım gücünün ‘devlet otoritesi’ bulunması şarttır. Bu güçte bir İslam devleti olmadığına göre verilen fetva havada kalacaktır.
Evvelemirde, bu İslam ümmetinin üzerine serpilmiş ölü toprağından kurtulması ve silkinip kendine gelmesi lazım. Daha açık ifadesiyle söyleyelim: Dünya üzerindeki Müslümanlar, bulundukları ülkelerdeki yöneticilerin ellerinde adeta esir muamelesine tabiler. Mahut yöneticilerle, halklarının görüş, beklenti ve arzuları taban tabana zıttır.
Şu halde; bütün bu halkların öncelikle kendi yöneticilerinden kurtulmaları gerekir. Zira mevcut yöneticiler, değil o fetvanın gereğini yapmak, öyle bir fetvanın varlığına bile inanmıyorlar.
Haberin Devamı
Bırakın İsrail ile savaşmayı, İsrail’e yalnızca ticari (petrol) boykotu uygulasalardı, bu soykırım yaşanmaz ve bütün bir İslam Alemi bu denli aşağılık bir rezilliği yaşamazdı.
Dünya insanlığının, insani değerleri kaybetmesi gibi, İslam alemi de İslami ve insani tüm değerlerini kaybetti ve artık meydan yeri arsıza, uğursuza, şuursuza, inançsıza, soysuza, hırsıza, soyguncuya, katile, caniye, namussuza, iffetsize ve namerde kaldı.
Bütün bu aşağılık ve rüsva hallerin her birisi kıyametin habercisidir.
Zira dünya, üzerinde hayat süren bunca leşle dönmeye daha fazla dayanamaz; kendini imha pahasına üzerindekileri atacak ve beklenen kıyamet sarsıntısı (zelzele) onları yerin dibine batıracaktır.
.Erdoğan gerçeği
#Cumhurbaşkanı Erdoğan#Francis Pike#İsviçre
Nisan 26, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
Cumhurbaşkanımız Sayın Tayyip Erdoğan’ın gerçeğini; gecesini gündüzüne katan çalışkanlığını, Türkiye’yi nereden alıp nerelere getirdiğini, milli ve beynelmilel politikalardaki başarılarını, bölgesel ve küresel ölçekteki krizlerdeki nazım rolünü, Türkiye’yi gerçek manada bağımsız kılmadaki hummalı çalışmalarını bütün dünya takdirle karşılıyor ve örnek lider olarak gösteriyor.
Haberin Devamı
Dost ve düşman bütün dünya bu gerçeği gördü ve bu hakkı teslim ediyor lakin bizdeki, (dünyada başka bir örneği olmayan) kulakları sağır, gözleri kör ve kalpleri mühürlü olan kimi muhalefet partileri, bu durumu görmediği gibi, utanmadan, Sayın Erdoğan’ı diktatörlükle, tek adamlıkla, hak ve hukuk tanımazlıkla ve Türkiye’ye patinaj yaptırmakla suçlamaya yelteniyor.
Bunca küfranı nimet içinde olan, nankör, had bilmez ve saygısız muhalefet, dünyanın hiçbir tarafında yoktur.
Elin oğlu (İsviçre’de yayınlanan Die Weltwoche’de Francis Pike imzalı ‘Büyük Erdoğan’ başlıkla makale) bugün Türkiye’nin getirildiği noktaya bakarak Sayın Erdoğan’ı tarihteki Fatih’lere, Kanuni’lere benzetiyor ve onun; güç, din ekonomi ve dünya siyasetini büyük bir ustalıkla dengelediğini ve ülkesinin en büyük yenileyicisi olarak tarihe geçebileceğini belirtiyor.
Haberin Devamı
Yeni Citroën Elektrikli ë-C3
Citroën
Aracınızın değerini öğrenin.
Otobid
by Taboola
Makalede, ‘Bazılarının neo-Osmanlı olarak adlandırdığı bir strateji ile Erdoğan, Türkiye’nin nüfuzunu genişletti. Bu da Balkanlardaki eski Osmanlı topraklarıyla dostane ilişkiler kurmasın sağladı. Doğudaki Türk diasporası da ihmal edilmedi. Türkiye dünyanın jeopolitik eksenlerinden biri, bu yüzden de tüm büyük güçler onunla iyi ilişkiler içinde olmak istiyor. Erdoğan bu kozu her zaman çok ustaca oynadı. Erdoğan, hiçbir tarafı ötekileştirmeme konusunda ustaca bir yeteneğe sahip’ denildi.
Erdoğan dönemindeki ekonomik başarıların üstü çizilerek, şu hususlar kaydedildi: ‘2002’de 12 milyon olan turist sayısı 62 milyona çıkarıldı. Erdoğan, bunu mümkün kılacak altyapıyı inşa etti. 4 yılda, Avrupa’nın ikinci havalimanını hizmete açtı ve THY’yi, karlılık acısından zirveye taşıdı.’
Makalede, ‘2002’de kişi başına düşen Gayrı Safi Yurtiçi Hasılayı 3 bin dolardan alıp 17 bin dolara çıkardı. Erdoğan, ülkesini Avrupa’nın 7. büyük ekonomisi yaptı. Türkiye’de teknoloji firmaları hızla büyüdü. Bunlar arasında yüksek performanslı insansız hava araçları üreticisi olarak uluslararası bir üne kavuşan ve dünyanın dört bir yanına tedarik sağlayan Baykar da bulunuyor’ denildi.
Haberin Devamı
Ayrıca; ‘Tüm bu başarılar ve daha niceleri göz önüne alındığında, Erdoğan’ın 2028’de yeniden seçilme umutları yeşerecek ve ona karşı bahse girmek akıllıca olmayacaktır’ ifadelerine yer verildi.
Dünyanın böylesine takdir ettiği ve neredeyse yere göğe sığdıramadığı Sayın Erdoğan’ı içerideki muhalefet görmüyor, görmek istemiyor. Türkiye’nin nereden nereye getirildiğini görmeden veya gördüklerini inkâr ederek ‘Türkiye iyi idare edilmiyor’ demeye getiriyorlar.
Demek ki, mahut muhalefet Türkiye’nin gerçek manada güçlü, ayakları yere basan, savunmasını dışarıya muhtaç olmadan yapabilen bağımsız bir Türkiye istemiyor.
Hâlâ İngiltere’nin ya da ABD’nin güdümünde, vesayetle idare edilen, güçsüz ve savunmasız bir Türkiye arzuluyorlar. Sayın Erdoğan’a karşı işbirliği yapıp emir aldıkları dış güçler de onlara bunu söylüyor; ‘Erdoğan’sız’ bir Türkiye’nin hayali ile yaşıyorlar.
Haberin Devamı
Dış güçlerin, Türkiye’nin bağımsızlığını istememelerini anlıyoruz da içeridekilere ne oluyor?
Erdoğan’a duydukları kin, bu kadar mı akıllarını örttü?
.Ana muhalefetin içler acısı hali
#Cumhurbaşkanı Erdoğan#Trump#CHP
Nisan 28, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
2. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan bilinen sömürü sistemi çöktü, gelinen kaotik ortamda kurulacak yeni dünya sistemi için, kartlar yeniden karılıyor.
Haberin Devamı
Özellikle Sovyetlerin dağılmasından sonra tek kutuplu kalan dünyanın jandarması olan ABD, her girdiği oyunu yüzüne gözüne bulaştırdı; züccaciye dükkanlarına fillerle girerek ortalığı yakıp yıktı, kendi rahat etmediği gibi, dünyaya da huzur vermedi.
ABD’de tarihsel olarak bir devlet geleneği olmadığı için, her şeyi gücümle hallederim vehmine kapıldı. Bugün geldiği nokta itibariyle bütün dünya ülkelerinin şimşeklerini üzerine çekti ve koca dünyada tek başına kaldı.
Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın ifade ettiği gibi, dünyada bir kasırga esmekte ve bu şiddetli sarsıntı bütün ülkeleri etkileyecektir. Nitekim benzer bir kriz 2007 yılında da olmuş ve bizim ülkemizi teğet geçmişti.
Trump, Çin’in dışındaki ülkelere uygulayacağı gümrük vergilerini 90 gün süreyle erteledi. Çin ile ise karşılıklı restleştiler. Kibri aklını örten Trump, hala Çin’in alttan alacağını sayıklayıp duruyor.
Haberin Devamı
Aracınızın değerini öğrenin.
Otobid
Yeni C3 Aircross SUV Konforu
Citroën
by Taboola
Arz küremiz, fillerin tepişmesinden çıkabilecek bir kıvılcımla her an bir üçüncü dünya savaşına evrilebilir. Çin bunun önlemini iki yıl öncesinden aldı ve Çinli yöneticiler, muhtemel büyük bir savaş için halklarına yiyecek stoku yapmalarını tembihlediler.
Dünya her bakımdan diken üstünde iken, gelin bir de bizdeki muhalefete bakın. Bizim muhalefet dünyada yaşamıyor gibi; zira bölgesel ve küresel hiçbir sorun onları ilgilendirmiyor.
Gündemlerinde; bölgemizde ve dünyanın çeşitli yerlerinde cereyan eden, dünyayı derinden etkileyebilecek hiçbir olay ve gelişme yok.
Özellikle ana muhalefet partisi, kendi içinden kendini yemekle meşgul.
Halbuki, yerel yönetim seçimlerinin kahir ekseriyetini kazanmakla çok büyük bir avantaj elde etmişlerdi. İnsan gibi çalışıp halka hizmet edebilselerdi, iktidara da gelebilirlerdi.
Ayaklarına gelen bu fırsatı yalanla talanla, iftirayla, vurgunla, şantaj ve şaibeyle, para kuleleriyle, zimmet, ihtiras ve rüşvetle teptiler. CHP’liler birbirlerine düşüp, birbirlerini şikâyet ediyorlar. MASAK raporlarına ve savcılık iddialarına bakınca, asrın vurgunuyla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz.
Haberin Devamı
Artık, bölüşüm kavgası mıdır, yoksa vicdan sahibi birilerinin dayanamayıp ihbarda bulunması mıdır; bekleyip göreceğiz.
Kaynayan dünyada, içeride ve dışarıda mebzul miktarda konular gündemde iken, Ana muhalefet partisi içine düştüğü pisliği örtmenin gayretkeşliğiyle halkı sokağa davet ediyor ve sokaktan ve kapılarına gidip dert yandığı yabancı ülkelerden medet umuyor.
Böyle muhalefet düşman başına! Zira bunların gündeminde ne halk var ne Suriye var ne Gazze var ne Türkiye’nin 40 yıldır boğuştuğu terör var ve ne de dünyayı bekleyen ekonomik kasırga var.
Dünyanın bu kaotik ortamında, bunların iktidarda olduğunu düşünebiliyor musunuz?
Hayali bile korkunç!
.Tarih tekerrür ediyor
#Sultan Abdülhamit#Erdoğan#Biden
Nisan 30, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
Biz, millet olarak bu filmi geçen asrın başlarında gördük; bugün Sayın Erdoğan’a karşı yapılmak istenenler o gün de Sultan Abdülhamit’e yapılmıştı. Sultan Abdülhamit de uzun iktidar yıllarında imparatorluğu adeta bıçağın sırtında, hemen herkesin karşı olmasına rağmen büyük bir maharetle yönetmeye çalışmıştı.
Haberin Devamı
Sultan Abdülhamit’i en yakınları hatta aile fertleri, açtığı okullarda yetişen gençler, devletin çeşitli kademelerine getirdiği üst düzey bürokratlar, paşaların ekserisi, kimi din adamları anlayamamış ve Sultan’ın tahtından uzaklaştırılması için hep birlikte hareket etmişlerdi.
Halbuki Sultan, gerçekte Batı’nın hedefindeydi; O tahtta olduğu müddetçe Batı imparatorluk üzerindeki emellerine ulaşamıyor, bunun için de ne pahasına olursa olsun Sultan Abdülhamit Han’ın tahttan uzaklaştırılması gerekiyordu.
İçimizdeki aymazlar ve hatta hain diyebileceğimiz tipler ise Batı’nın piyonundan başka bir şey değildi ve koro halinde Batı’nın değirmenine su taşıyorlardı.
Sonuçta ülkeyi iç savaşın eşiğine getirdiler. Sultan’ın merhameti ve tahtından feragati (azli kendisine tebliğ edilince karşı koymayıp, bu durumu kabullenmesi) sayesinde ülke iç savaşa sürüklenmekten kurtuldu.
Haberin Devamı
Yeni Citroën Elektrikli ë-C3
Citroën
Aracınızın değerini öğrenin.
Otobid
by Taboola
Sultan Abdülhamit’ten sonra işbaşına gelen İttihat ve Terakki Partisi iktidarının akıl dışı politikaları yüzünden sadece on yılda imparatorluk paramparça edildi, ülke bütünüyle işgal edildi. İmparatorluğun muhtelif yerlerindeki Türk unsuru, Anadolu’ya göç etmek zorunda kaldı; onlar da Haymana Ovası’na sürülmek istenmişti.
Aynı oyun bugün de tezgâhlanmak isteniyor; Türkiye’mizi küresel bir güç haline getiren Sayın Erdoğan hedef tahtasına oturtularak, O’nu alaşağı etmek suretiyle ülkemiz paramparça edilmek isteniyor.
Güçlü Türkiye bugün geldiği noktada; 40 yıldır boğuşturulduğu terörü bitirmek üzere iken yine içimizdeki mahut birileri en sağdan en sola kadar el ele vererek ve hemen hepsi Batı’nın güdümüne girerek Sayın Erdoğan’ı görevinden uzaklaştırmak istiyorlar.
Türkiye’deki seçimler öncesi, ABD Başkanı olan Biden durduk yere Türkiye’deki muhalefeti desteklemedi. Erdoğan’ı indirmek için AK Parti’ye açıktan cephe aldılar, seçimleri kaybetmesi için ellerinden geleni artlarına koymadılar.
Dün de Sultan Abdülhamit’in paşaları ülkelerini Batılı devletlere şikâyet ediyor ve hatta sıkıştıklarında, takibe uğradıklarında Türk adaleti yerine onların büyükelçiliklerine sığınıyorlardı.
Haberin Devamı
Dün de içimizdeki kimi aymazlar ve hatta hainler düşmanla el ele vererek devletlerinin gücünü sınıyor ve şu uğursuz ve aşağılık sözü etmekten çekinmiyorlardı: “Siz dıştan, biz içten yıkmaya çalışıyoruz, yine yıkılmıyor”.
Bugün de ‘kurucu’ olduğunu iddia eden ana muhalefet partisi genel başkanları, Batı’ya giderek Türkiye’yi kötülüyor ve Türkiye üzerine baskı kurmaları için adeta onlara yalvarıyor.
Ülkelerinin ekonomilerini batırmak için Batılı ülkelerden Türkiye’ye yatırım yapmamalarını ve hatta Türkiye’ye turist göndermemelerini isteyebiliyorlar.
Çin’in dev firmalarının Manisa’da ve Samsun’da milyar dolarlık yatırımlarının arifesinde bunu yapmaları mahut aymazların kimlerin adına hareket ettiklerinin açık delilidir.
Haberin Devamı
Türkiye ekonomisine darbe vurmak, bunun için çağrıda bulunmak, yerli ve milli firmalara boykot çağrısı yapmak bunun yanında Siyonist ve yabancı firmaları zımnen de olsa desteklemek Türkiye’ye ve Türk halkına düşmanlık değil de nedir?
.Erdoğan ile Bahçeli tarihe geçecek
#Erdoğan#Bahçeli#E-Muhtıra
Mayıs 03, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
Devlet ve millet hayatımızın son üç yüz yılında, maddede ve manada perişanlığımıza sebep olan en sıkıntılı zamanları idrak ettik.
Haberin Devamı
Bu tükeniş ve bitiş döneminin 200 yılını ‘Cihan Devleti’mizin (Osmanlı İmparatorluğu) çöküş sürecinde yaşadık.
Son yüz yılını ise yıkılan ‘Cihan Devleti’mizin külleri üzerinde inşa ettiğimiz genç Cumhuriyet devletimize giydirilen deli gömleği misali vesayet altında geçirdik. Sözde, Cumhuriyet’i demokrasi ile taçlandırmıştık.
Halbuki bize demokrasi diye yutturulan vesayetle illetli ‘uydu’ bir devlet projesiydi.
1940-1950 arasında İnönü’nün ABD ile yaptığı anlaşmalarla (savunmadan eğitime kadar) ülkemiz tam anlamıyla ABD’nin güdümüne sokuldu.
Türkiye’nin ilk NATO başvurusunu CHP iktidarı, iki gizli anlaşmanın ardından 11 Mayıs 1950 yılında yaptı. 14 Mayıs 1950’de DP iktidara gelince, NATO’ya girişimiz 1951 yılında gerçekleşti.
NATO’ya girişimizle birlikte yapılan bir dizi anlaşmalarla vesayete adeta tüy dikilmiş oldu.
Haberin Devamı
Aracınızın değerini öğrenin.
Otobid
Yeni C3 Aircross SUV Konforu
Citroën
by Taboola
Sözde demokrasiye geçecek ve Türkiye küçük Amerika olacaktı! Hemen her tarafı ABD üsleri ile donatılan Türkiye, bir bakıma küçük Amerika olmuştu ama Türk insanına kalan, eline tutuşturulan elma şekerinin yalnızca sapıydı!
Zira her on yılda bir yapılan askeri darbelerle mahut demokrasi rafa kaldırılmış, sözde demokrasi bile Türk insanına reva görülmemişti.
Meclis’in duvarında ‘Egemenlik Milletindir’ yazıyor ve milletçe bunun bayramı kutlanıyordu. Oysa vesayet altındaki demokraside milletin esamisi okunmuyordu. Millet, seçimden seçime sandığa gitse de milletin seçtiklerine iktidar çok görülüyordu.
Milletin seçtiği başbakan ve bakanlar darağaçlarında sallandırılıyor, milletvekilleri zindanlarda çürütülüyordu.
Darbelerle milletin seçtikleri iktidardan uzaklaştırılıyor; ülke, kâh askerlerle ya da askerlerin belirlediği sözde hükümetlerle idare ediliyordu.
Bu kepaze hal sittinseneyi aşkın devam etti ve gelip geçen tüm siyasiler bu hali sineye çekti.
Bu aşağılık hale baş kaldıran yegâne lider Sayın Erdoğan oldu; e-Muhtıra’ya karşı sivil muhtıra ile cevap verdi.
Sayın Erdoğan ile Sayın Bahçeli el ele vererek; Meclis’in duvarında yazan ‘Egemenlik Milletindir’ sözünü, Başkanlık sistemine geçerek kuvveden fiile çıkardı. Cumhurbaşkanı’nı doğrudan millete seçtirerek, iç ve dış vesayet odaklarının çanlarına ot tıkadılar.
Haberin Devamı
Sayın Erdoğan ile Sayın Bahçeli, ellerini değil gövdelerini taşın altına koyarak ‘Terörsüz Türkiye’nin yolunu açtılar. Maddede ve manada devlet ve milletimizin kaynaklarını tüketen, kalkınmamızı engelleyen, iç barışımızı bozan terör belasını defetmek ve tarihin çöplüğüne atmak için büyük risk alarak yoğun gayret sarf ediyorlar.
Devlet ve milletin sırtındaki terör kamburunun kalkmasına çok az bir zaman kaldı. Yarın, belki yarından da yakın milletçe bu müjdeye uyanacak ve hem Sayın Erdoğan’ın ve hem de Sayın Bahçeli’nin isimlerini tarih altın harflerle yazacaktır
.Aç tavuk kendini darı ambarında zanneder
#CHP#Özgür Özel#Ekrem İmamoğlu
Mayıs 05, 2025 06:293dk okuma
Paylaş
DEMOKRASİYE geçtiğimiz yani iktidarları halkın belirlediği günden beri CHP, iktidar yüzü görmedi. Bu durumun tipik örneğini 27 yıllık tek parti iktidarından sonraki 1950 seçimlerinde gördük.
Haberin Devamı
Önceki seçimlerde valiler hem CHP’nin il başkanı hem de o şehrin belediye başkanıydı. Bir kişi bütün illerin milletvekili listelerini belirliyor ve onlar da rakipsiz olarak girdikleri seçimlerden seçilip (neyin arasından seçiliyorsa) TBMM’ye geliyordu.
CHP’nin genlerinde asla demokrasi, halk ve halkın seçimi ve seçtikleri yoktur. Tek partiyle girilen oylamanın adı seçim mi olur? Kime karşı kim ya da kimler seçilecek?
Tek partinin girdiği sözde seçim olsa olsa halk oylaması olur; yani sizler, ey halkımız size vekil olarak sunduğumuz bu listeyi benimsiyor musunuz? Kerhen mi evet diyorsunuz, benimseyerek mi?
Bunun da cevabını ilk demokratik yani çok partili seçimde aldılar. 485 sandalyeli Meclis’in 416 milletvekilini DP çıkardı. 27 yıl tek başına iktidar olan CHP ise yalnızca 69 milletvekili çıkarabildi.
Haberin Devamı
Aracınızın değerini öğrenin.
Otobid
Yeni C3 Aircross SUV Konforu
Citroën
by Taboola
Bu demektir ki önceki sözde seçimlerde de millet kerhen dahi seçmedi ama CHP, kendini ‘seçildi’ olarak ilan etti. Tek adayın, tek listenin seçimi mi olur?
Ama CHP’de olur. Hem de yalnızca o eski günlerde değil, bugün yani 2025 senesinde de olur.
Oldu nitekim.
CHP, sözde cumhurbaşkanı adayını belirlemek için ucube bir seçim yaptı; tek aday gösterdiği İmamoğlu’nu ‘seçildi’ gösterdi. Sandık var ama rakip aday yok.
CHP’nin demokrasiden anladığı budur. Biz bunu biliyoruz, lakin bir türlü anlatamıyoruz. Anlatsak da yeni nesillere masal gibi geliyor ve kimse inanmak istemiyor. Akılları sıra bu denli bir kepazeliği CHP’ye yakıştıramıyorlar.
Şimdi de şaibeli bir şekilde CHP’nin başına geçen Özgür Özel, kalkmış yüzde 70 oy alarak tek başlarına iktidara yürüdüklerini iddia ediyor.
Yalandan kim ölmüş... Ne demişler; aç tavuk kendini darı ambarında zanneder. Hangi kafayla bu hesabı yapıyorsa; 400 milletvekili çıkararak anayasayı değiştireceklerini, Başkanlık sistemini kaldırıp parlamenter sisteme geçeceklerini ve Mansur Yavaş’ı cumhurbaşkanı, Ekrem İmamoğlu’nu da başbakan yapacaklarını söylüyor.
Sittinsenedir yüzde 24-25 bandında sürünen bir partiyi yüzde 70’lere çıkardığını iddia eden ve gelecek siyasetini de bu hayaller üzerine kuran bir kişinin akıl sağlığından zoru yoksa art niyetli olup başka hesaplar içindedir.
Bu hesapların başında da CHP’lileri oyalayıp Ekrem İmamoğlu’nu denklem dışına atmak var.
Haberin Devamı
Özgür Özel belli ki gökte aradığını yerde buldu; onca entrikadan sonra şapkadan İmamoğlu yerine Özel çıktı ve talih kuşu Özel’in başına kondu.
Ama görünen o ki Özel ne CHP Genel Başkanlığı’nı ne de kendisine göz kırpan cumhurbaşkanlığı adaylığını hazmedemiyor. Her iki makam da kendisine üç numara büyük geliyor.
Hem öyle büyük geliyor ki hırsı aklını örtüyor; kendinin ve kendi gibi yönlendirdiği arkadaşlarının davranış ve söylemleriyle CHP’yi milli güvenlik sorunu haline getiriyorlar.
Örtük akıllarıyla milletvekilliği görevini de hazmedemiyorlar ve ne oldum delisi oluyorlar.
Bindikleri otobüsün şoförüne talimat vererek aracı, görevli polis memurunun üzerine sürdürüyor ve onu yaralıyorlar. Yetmiyor, utanmadan bir de bu rezilliği savunuyorlar.
..Türk asrı
#Necip Fazıl#Topkapı Sarayı#Adalet Kulesi
Mayıs 07, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
Cihan imparatorluğumuzu kaybettiğimiz geçen asır boyunca adeta sürünerek, burnumuzdan soluyarak, tarihin hiçbir devrinde olmadığımız şekliyle edilgen (büyük güçlerin uydusu) bir halde yaşadık.
Haberin Devamı
Çağımızın ünlü mütefekkiri (düşünür) üstat Necip Fazıl, bu korkunç durumu şu ibretlik cümlesi ile dile getirir: “O yükseklik, o irtifa çıkılmaz bir nokta mıydı bilmem; lakin bu inhitat, bu çöküş inilmez bir kuyu gibidir!”
Dikkat ediniz; bizim başımıza gelenler başka hiçbir devletin veya imparatorluğun başına gelmedi. Zira onlar en fazla maddi yapılarını, devletlerini kaybettiler. Bize ise yalnızca devletimiz kaybettirilmedi; bu maddi yıkıntının yanında manamız da hamur mayamızın yoğrulduğu bütün manevi değerlerimiz de yerle yeksan edildi.
Zira düşmanın hedefinde yalnızca devletimiz değil, devlet ve milletimizin sahip olduğu bütün manevi değerler vardı.
Milli mücadeleden sonra Osmanlı’nın enkazının külleri üzerinde yeniden yeşertmeye çalıştığımız genç Cumhuriyet ile devlet ve millet hayatımızda, tarih yolculuğumuzda yola revan olurken, kolumuz kanadımız kırıldığı gibi manamız da köreltilerek köksüzleştirildik.
Haberin Devamı
Yeni ë-C3 Elektriğin Devrimi
Citroën
Aracınızın değerini öğrenin.
Otobid
by Taboola
Cihan devletimizi ortadan kaldıran düşman(lar) güçlü ve bir o kadar da insafsız ve acımasızdı. Bize biçtikleri kefenle Türklük ve Müslümanlık bir daha asla görkemli (mehabetli) eski günlerine dönemeyecekti.
Onlara göre ne olacak ve ne de ölecektik, lakin sürünerek yaşayabilecek ve en fazla onların uydusu-peyk olabilecektik.
Evet, özellikle son 200 yılda (birkaç lidere ait kısa dönemler hariç) dünya sahnesinde aktif olarak rol alamadık, dolayısıyla nâzım rol oynayamadık ve bütün dünya adaletten yoksun, zulüm ve zorbalar dönemini yaşadı.
Aşk, saffet, vecd ve yükselme dönemimizde bütün cihana huzur ve saadet Topkapı Sarayı’nın Adalet Kulesi’nden yayılıyordu. O vakitler, dünyanın öteki ucundaki nadanlar bile zulmedecekleri zaman bin kere düşünür ve İstanbul’daki kudretli adil sultanın korkusundan titrerlerdi ve işleyecekleri cinayetlerden vazgeçerlerdi.
Aksi halde kellelerinin Osmanlı kılıçlarından damlayacağını çok iyi biliyorlardı.
Ademe (yokluğa) mahkûm edildiğimiz son iki yüz yılda, yeryüzünden silinmiş ve adeta yerin dibine geçirilmiştik. Yerin dibinde olsak bile kömürdük ve kömürden elmasa dönüşebileceğimizi kimseler bilmezdi, bilemezdi.
Haberin Devamı
İki yüz yıldır için için oluşuyor, pişiyor; eski mutantan, görkemli, şaşaalı günlerin hayaliyle yanıp tutuşuyorduk.
Kömürden elmasa dönüşmek için, bayrakların rüzgâr beklemesi gibi milletler de onları da titretip kendilerine döndürecek ve şaha kaldıracak; millet ve devlet sevdalısı liderlerini beklerler.
Bu zaman zarfında nice millet ve devlet sevdalısı liderler gelmesine rağmen, ancak zamanlarının ve zeminlerinin ve hepsinden önemlisi şartlarının elverdiği kadar hizmet yaptılar, yapabildiler.
Ve hepsi tarihteki yerlerini aldılar, alacaklar.
Geldiğimiz bu milenyum çağında sabır taşı çatladı, doğum sancıları başladı; köklerinden koparılmış Müslüman-Türk titreyip kendine geldi; kömür diye yere gömdükleri elmas olup yerden fışkırdı, kutlu doğumun muştuları birbir gerçekleşti, gerçekleşiyor,
Haberin Devamı
Şafak sökmek üzere; artık zamanın da zeminin de şartların da kalbi ‘Türk ve İslam’ diye çarpmakta.
Üstat Necip Fazıl’ın tespitiyle başladık, yine onun bekleyiş ve temennisi ile bitirelim:
“Aç kapıyı haber var,
Ötenin ötesinden.
Dudaklarda şarkılar,
Kurtuluş bestesinden.
Biz geldik, bilen bilsin.
Gönül gönül girilsin.
İnsanlar devşirilsin,
Sonsuzluk destesinden
.Kendimiz olamamak
#Emperyalist#Kur’An-I Kerim#Britanya İmparatorluğu
Mayıs 10, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
Kendimizi kaybedip taklitçi olduğumuz en az üç asırdır kendimizi, kendi öz şahsiyetimizi, benliğimizi arıyoruz lakin bir türlü bulamıyoruz.
Haberin Devamı
Neden acaba?
Bizi kendimizden, kendi öz değerlerimizden öylesine kopardılar ve benliğimizi bütün kazanımlarıyla öylesine unutturdular ki, öz cevherimizi hala başka yerlerde, başka ideolojilerde ve başka diyarlarda arıyoruz.
Halbuki bizim hastalığımız milli; reçetemiz de milli olmalı değil mi? Öyle değil; hastalığımızın teşhisini de yanlış koyuyorlar, reçetesini de yanlış veriyorlar.
Kuvvet ve kudretimiz elimizden gidip, emperyalistlerin kapısında uydu yapıldığımız günden beri, önce vatanımızda, onu paramparça ettikten sonra da milli bünyemizde ameliyat yaptılar.
Kültür emperyalizmi ile bizi bizden ve bütün değerlerimizden kopardılar.
Artık ne milliyiz ne gayr-i milli, ne batılıyız ne doğulu, ne inançlıyız ne inançsız, ne yerliyiz ne yabancı ve sonuç itibariyle ne olduğumuzu kendimiz bilmediğimiz gibi başkaları da bilmiyor!
Haberin Devamı
Yeni ë-C3 Elektriğin Devrimi
Citroën
Yeni Citroën Elektrikli ë-C3
Citroën
by Taboola
Eskiler, insanı ‘düşünen hayvan’ diye tarif ederlerdi. Bizi düşünceden kopardılar, sadece ‘hayvan’ olarak bıraktılar. Halbuki biraz düşünsek, hakikati ceket astarımızın içinde unuttuğumuzu göreceğiz ama...
Nerdeee!
Düşman, iki özelliğimizi hedefine koyup üzerimize çullandı. Bunlardan biri Halifelik, bir diğeri ise mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim’di. Bugün Hıristiyan dünyasının Papa’sı var ama üç milyarlık İslam aleminin başı yok. Üstelik İslam dininin en büyük özelliği Tevhid-Birlik dini olmasıdır. Baş olmayınca, her uzuv ayrı telden çalıyor ve İslam alemi bu günkü keşmekeş, dağınık halini yaşıyor.
Sözde İslam aleminde herkes (her devlet!) baş olmuş lakin hiçbirinin soğan başı kadar kıymet-i harbiyesi yok!
Halifelik müessesesi neden düşmanın (İngiltere) hedefindeydi? İngiliz diyor ki: “Biz, koca Britanya İmparatorluğu, onca sömürgelerimizi, çuvallar dolusu altın harcayarak disiplin altına alamıyor, sürekli isyanlarla karşılaşıyoruz. Oysa Osmanlı, onca tebaayı senede, sadece iki kez dini bayramlarda Halife’nin selam-ı şahanesi gönderilmekle huzur içinde idare ediliyor. Bir diğeri de Müslümanların, emir ve yasaklarına sımsıkı uydukları kutsal kitapları olan Kur’an-ı Kerim’dir. Bu ikisini Müslümanların elinden alırsak (onları amaçsız, fonksiyonsuz kılarsak) Müslümanlar başsız ve gayesiz kalırlar.”
Haberin Devamı
Kur’an-ı Kerim’den öylesine koparıldık ve onun mana ve ehemmiyetini öylesine yitirdik ki, onu ancak ölünce hatırlamaya çalışıyoruz. Halbuki o, asıl diriler için indirilmiş, değiştirilmemiş tek kutsal kitaptır.
Evlerimizin en müstesna köşesindeki Kur’an-ı Kerim adeta rafa kaldırılmış şekilde bize bakıyor, biz ona bakıyoruz.
Biz de marka Müslümanları olarak, onu, yalnızca ölünce hatırlamaya çalışıyoruz!
Sahi; biz kimiz, neyiz ve neye memuruz?
Bunun kararını vermenin zamanı bugün değilse ne zamandır?
Daha ne kadar maskeli balo oynamaya devam edeceğiz?
.Barışın mimarı Bahçeli
#TBMM#DEM Parti#Bahçeli
Mayıs 12, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
TÜRKİYE’MİZ yeniden bir Kurtuluş Savaşı veriyor: Tam bağımsızlık savaşı!
Haberin Devamı
Malum, birinci Kurtuluş Savaşı’ndan sonra müstevliler, şu veya bu şekilde bizi oyuna getirerek, tam bağımsızlığımızı engellemişlerdi. NATO dediler, Türkiye’yi küçük Amerika yapacağız dediler; çeşitli vesilelerle ve her seferinde ağzımıza bir parmak bal sürerek Türkiye’mizin ayaklarına pranga taktılar.
Bize dayattıkları demokrasiyi vesayetle illetli kıldılar. Milletin seçtiklerine ülkeyi idare ettirmediler. Dış vesayet odaklarının içeride de uzantıları vardı. Bunlar her on yılda bir el ele vererek yönetimleri alaşağı ediyor ve milletin seçtiği yöneticilerine dar ağaçlarında sallandırmak dahil her türlü cezayı reva görüyordu.
Bütün bu aşağılık halleri sergilerken; ülkemizin kendi ayakları üzerinde duramaması ve canıyla uğraşması için başına terörü bela ettiler.
Haberin Devamı
Aracınızın değerini öğrenin.
Otobid
Yeni C3 Aircross SUV Konforu
Citroën
by Taboola
Sittinsenedir bu ülke evlatlarını teröre kurban veriyor; kaynaklarını terörle mücadelede harcıyor. Maddi ve manevi kalkınmada bin adım atabilecek iken terör belası yüzünden ancak bir adım atabildi.
Sayın Erdoğan ile Sayın Bahçeli, siyasette görülmeyeni başardı; iktidar partisi ile muhalefet partisi bir olup ülkeyi vesayetten kurtaracak Başkanlık sistemini getirdiler.
Sayın Devlet Bahçeli, tabir yerindeyse devlet gibi adam çıktı ve çok kritik zamanlarda yaptığı müspet çıkışlarla Türkiye’mizin önünü açtı. Kirli ittifakların altın tepside kendisine sundukları Başbakanlık teklifini elinin tersiyle itti ve vesayete boyun eğmedi.
Önce ben ve partim demedi, önce vatanım ve milletim diyerek çok ender görülen bir siyasi profil çizdi.
Türkiye’yi terör belasından kurtarmak ve tam bağımsızlığa kavuşturmak için elini değil gövdesini taşın altına koyarak Öcalan’a çağrıda bulundu. Başında bulunduğu terör örgütünü feshetmesini ve silahları gömmesini ilan etmesini kendisinden istedi.
TBMM’de de DEM Parti sıralarına giderek DEM milletvekillerine barış elini uzattı. Bu yaptıkları Sayın Bahçeli için ve temsil ettiği siyasi parti için çok büyük riskti. O bu riski göze aldı ve ülkesi milleti için baldıran zehrini içti.
Devlet ve millet sevdalısı liderler böyle olur; nitekim dün de Sayın Erdoğan bu barışın gerçekleşmesi için aynı zehri içmişti.
Haberin Devamı
Dün olmadı, olamadı ama bugün oluyor; PKK kendini feshediyor ve silah bırakıyor. Bin yıllık Türk-Kürt kardeşliğinin önündeki engeller kaldırılıyor.
Tarihte altın harflerle yazılacak bu barışın mimarı Sayın Devlet Bahçeli’dir.
Elli senedir bu ülkenin anneleri kınalı kuzularını teröre kurban verdi; gözü yaşlı anneler, terör nöbeti tutuyor ve dağa çıkarılan evlatlarının yolunu gözlüyor.
Tarih boyunca kanın kanla temizlendiği görülmemiştir; kan su ile temizlenir.
Bu tarihi barışın kıymetini bilelim; hangi etnik kökenden gelmiş olsak da el ele verelim, kardeş olalım, hep birlikte büyük ve müreffeh Türkiye’yi kuralım.
.Dünya Türk adaletini bekliyor
#Rusya#Ukrayna#ABD
Mayıs 14, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
GÜCÜ ellerine geçiren emperyalistlerin, dünyayı nasıl idare ettikleri ortada. Bir avuç savunmasız Gazzeli’ye uygulanmakta olan vahşetin boyutu medeniyetin (!) geldiği noktayı gösteriyor.
Haberin Devamı
İnsanlıktan ve insani değerlerden nasibi olmayan emperyalistlerin medeni diye kurdukları ve övündükleri sistemin adı bile vahşi kapitalizmdir. Bu sistemde hak-hukuk- adalet hak getire!
Bu sistemde güçlüyseniz her türlü hakka sahipsiniz. Hatta en haksız olduğunuz yerde, gücünüz sayesinde en haklısınızdır.
Eşrefi mahluk (en yüce mahluk) olan insan, gerektiğinde en alçak, en vahşi mahluktur. Nitekim insanoğlu denilen canavarın sergilediği vahşette, eline, en yırtıcı hayvanlar bile su dökemez. En vahşi hayvan bile karnını doyuracağı bir avla yetinir.
Hayvandan çok daha aşağı olan bu insan müsveddeleri ise dünyayı verseniz doymazlar ve yeni bir dünya daha isterler.
Dünyanın altını üstüne getirdiler; zavallı milletlerin sahip oldukları yeraltı ve yerüstü ne kadar zenginlik varsa hepsini ellerinden aldılar. Almakla kalmadılar, sahiplerini ya öldürdüler ya da ölümden beter eden işkencelerden geçirdiler.
Haberin Devamı
Aracınızın değerini öğrenin.
Otobid
Yeni C3 Aircross SUV Konforu
Citroën
by Taboola
Gücü eline geçirip dünyada söz sahibi olan, sömürgeci olmayan ve sahip olduğu topraklarda adil düzen kuran tek ülke bizim ülkemiz idi. Bu durum, bizim medeniyetimizin olmazsa olmazıydı.
Bundan dolayıdır ki Topkapı Sarayı’nın kapısında Osmanlı sultanı; ‘Bütün mazlumların hamisi, kollayıp koruyucusu’ ve ‘Allahütaala’nın yer yüzünde adaletinin gölgesi’ olarak tarif edilir.
Yani Osmanlı sultanı, Allah adına ve Allah’ın buyruğu istikametinde halklarını (yönettiği toplumları) idare eder. Sultan da dağ başındaki çoban da o ilahi buyruk karşısında eşittir ve aynı haklara sahiptir.
Bundan dolayıdır ki Türk yurdunda yaşayan bütün halkların (hangi dinden, dilden, mezhepten ve meşrepten olurlarsa olsunlar) canı, malı, ırzı, inancı, dili, kültürü teminat altındadır. Hatta gayri müslimin hakkı, Müslüman hakkından önceliklidir; hayvan hakkı ise hepsinden önceliklidir.
Osmanlı yıkıldıktan sonra kurulan onca devlete ve milletlere bakın; hepsi canını, malını, dinini, namusunu, dilini ve kültürünü korudu ve koruyor.
Bir de medeni denilen Avrupalı emperyalistlerin 50 yıl, 100 yıl bilemediniz 150 yıl işgal ettikleri ve iliklerine kadar sömürdükleri ülkelere bakın; hepsi ya İngilizce ya Fransızca ya İspanyolca ya Portekizce vb. konuşuyor.
Haberin Devamı
Osmanlı sahip olduğu yerleri sömürmek şöyle dursun, merkezin imkânlarını o yerlere taşıdı.
Sabır taşı çatladı, zulüm ayyuka çıktı, mazlumların ahları Arş’ı titretiyor; zalimlerin zulümleri yanlarına kar kalıyor. Zira bütün bu haksızların hesabını soracak ve zalimlere diyet ödetecek Molla Kasımlardan eser yok!
Zifiri karanlığın en koyusunu yaşayan dünyamızda şafağın sökmesi yakındır.
İki asrı aşkın bir zamandır titremekte olan Türk, kendine gelmekte, eski kuvvet ve kudretine kavuşmayı, kuvveden fiile çıkarmanın gayretiyle yanıp tutuşmaktadır.
Zulümle berbat olan dünya, Türk’ün adaletiyle yeniden abat olmayı bekliyor!
Trump’a bakın, Putin’e bakın, diğer ülke liderlerine bakın; hemen hepsi adaleti Türkiye’de, Türk liderliğinde arıyor.
.Türkiye düşmanları
#FETÖ#Cumhurbaşkanı Erdoğan#Devlet Bahçeli
Mayıs 19, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
DÜNYA üzerinde, içeride ve dışarıda en çok düşmanı ve haini olan ülkeyiz. Bundan dolayıdır ki ülkemizin çok güçlü ve yöneticilerinin de her daim tetikte olmaları gerekir.
Haberin Devamı
Tarih boyunca, coğrafyamızın ve sosyolojimizin kaderi budur. Bu sosyolojinin gereklerini yerine getiren devlet ve milletler payidar olmuş, gaflette bulunup gereğini yapmayanlar ise bu coğrafyadan silinip gitmişlerdir.
Bu toprakların en büyük handikabı mebzul (bol) miktarda ‘hain’ yetiştirmiş olmasıdır. Okumuşumuz olsun, cahil insanımız olsun çok kolay devşirilebiliyoruz.
Dün ve bugün en büyük yanlışı, insanımızın hamur mayasının yoğrulduğu dinimizi ve dini değerlerimizi tahrip ederek yaptık. Yönetim eliyle dine ve dindarlara baskılar artırılınca din yerin altına çekildi ve insanımız maalesef kapanın elinde kaldı.
İyi niyetli ve halis cemaatlerin yanında çok daha fazlası, kötü niyetlilerin ve hatta yabancıların (düşmanların) güdümünde olarak içimizde fink atmaya başladı. FETÖ belası bu yüzden başımıza geldi. F. Gülen denilen bir iblis geldi, sözde nurculuk adı altında din adına sam yeli estirilen çorak arazileri sözde din diye on yıllar boyunca sürdü, her yaştan ve meslekten insanımızı ve özellikle genç beyinlerimizi iğdiş ederek devşirdi.
Haberin Devamı
Aracınızın değerini öğrenin.
Otobid
GAP Turları Uygun Fiyatlarla Jolly'de
Jolly Tur
by Taboola
Hatırlayın; insanımız evlatlarını FETÖ’nün okullarına bilimin yanında dinlerini de öğrensinler diye gönderdi. Halbuki bu işi devletin yapması gerekirdi. Devlet yapsaydı kontrolde olup iş, şirazesinden çıkmazdı.
Sözde ‘laik’ devlet, kendini dini eğitimden soyutlayarak nesillerimizi ne idüğü belirsiz, sapık ve sapkın dehlizlerin kucağına itti.
En büyük düşmanımız cehalettir. Cehaletimiz yüzünden önüne gelen din bezirgânları (tüccarları) kendilerine, istedikleri kadar mal ve müşteri bulabiliyorlar.
Bu tehlike FETÖ’nün takibata uğratılmasıyla bitmedi, dışarısının güdümünde devlet ve millet aleyhinde iş gören sözde cemaatler de FETÖ’nün akıbetine uğratılmalıdır.
Devlet, Anayasa’nın amir hükme gereğince vatandaşının manevi gelişimini sağlamak zorundadır. Laikliği din düşmanlığı şeklinde anlayan ve tatbik etmek isteyen zihniyet, din eğitimini yasakladı ve din konusunda tabir caizse milleti ‘saldım çayıra!’ mantığıyla boş bıraktı.
Halbuki her şeyde olduğu gibi din de boşluk kaldırmazdı ve bırakılan o boşluk, şeytanlar tarafından doldurulurdu. Nitekim dolduruldu da.
Haberin Devamı
Bütün bu kepazeliklerden sonra bugün hâlâ FETÖ’cüler faaliyetlerine devam edebiliyorlarsa, işin vahametini anlamak gerekir.
Dikkat edin; Türkiye’miz, yarım asırdır maruz bırakıldığı bir beladan, terör belasından kurtuluyor ama görüyorsunuz ki içimizdeki birileri, sevinmek yerine üzülüyor. Nedenmiş efendim? Bu tarihi barışın başarısı Sayın Erdoğan’ın ve Sayın Bahçeli’nin hanelerine yazılacakmış!
Bu kafa dün de böyleydi; ‘Edirne’yi Enver (Paşa) almaktansa, Bulgar alsın!’ diyorlardı.
.Bahçeli tarihe geçmiştir
#Erdoğan#Bahçeli#Rahşan Ecevit
Mayıs 24, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
‘İSMİ ile müsemma’ diye bir sözümüz vardır ya; adeta Sayın Bahçeli için söylenmiş.
Haberin Devamı
Ailesi isim koyarken geleneksel davranmamış ve ‘Devlet’ diye özenle seçilmiş, farklı bir ismi çocuklarına vermiş. Taşınılan bu ‘büyük kavram’ kişiye zamanla yapışmış, asla yük olmamış, doğal bütünlük arz etmiş.
Sayın Bahçeli Türk siyasi tarihinin Başbakan veya Cumhurbaşkanı sıfatı taşımadan dahi ‘dönüştürücü’ temel kişilerinden biri olmuştur. Tarih bu ‘saygın’ konumu pekiştire pekiştire teslim edecektir.
Merhum Alparslan Türkeş gibi karizmatik ve kurucu kimlikten sonra Türk ülkücüleri 1997 Nisan’ından sadece 2 yıl sonra TBMM’nin en büyük grubu olduklarında dahi Bahçeli milim değişmedi. ‘Taçlanan baş akıllanır’ denir ama Devlet Bey her daim aklın, sağduyunun ve stratejik davranışın zirvesi olarak davranıyordu zaten.
Bülent Ecevit’i kişisel ‘zimmetiyle’ birçok yerden kopuk yaşatan Rahşan Ecevit’in anlamsız ve yakışıksız çıkışında dahi edep ve haya, nezaket ve zerafetten ayrılmadı.
Haberin Devamı
Aracınızın değerini öğrenin.
Otobid
Yeni C3 Aircross SUV Konforu
Citroën
by Taboola
Ecevit’in hasta olmasından faydalanarak koltuğu altından çekmedi. Kemal Derviş’in entrikalarını ‘kesmek’ için mecbur kalınan erken seçimi takvimleyerek Türkiye’nin siyasi beşikte sallanmasının önünü aldı.
Cem Uzan’ın Türk vatandaşlığından çıkartılmasına ve Genç Parti’nin seçime katılmasının engellenmesine karşı çıktı.
Bu son iki hareketi hem partisini baraj altına itti hem de hükümeti kaybetti. Ancak Devlet Bahçeli’nin davranışındaki öncelik sadece Türkiye menfaatiydi, bu konuda asla taviz vermedi.
Şimdi ‘terörsüz Türkiye’nin iki temel mimarı vardır. Savunma sanayi ve diplomaside Erdoğan sayesinde güçlenen elimiz, Bahçeli’nin ‘şefkatli’ ve ‘geniş perspektifle’ davranan ‘aklı’ ile beraber güçlü bir irade oluşturmaktadır. Bu irade 40 yılın sonunda Türkiye’nin ‘cihan’ devleti olabilmesinin yolunu açmakta, Suriye ve Irak operasyonlarına karşı çıkan yaban ellere ‘bağlıların’ çaresizliğini göstermektedir.
Türkiye’ye giydirilen sözde parlamenter sistem denilen deli gömleğini çıkartıp Başkanlık sistemini getiren ve ‘Terörsüz Türkiye’nin inşasında mimar olması hep ismindeki o sorumluluktandır.
Bahçeli’nin sağlık sorunlarıyla boğuşurken dahi Türkiye’ye yaptığı bu hizmet bu kuşaklarca eksik anlaşılsa dahi ilerde Türkiye’nin ‘zıplama’ ve büyümesinde ne derece etken olduğu şükran ile anılacaktır.
Haberin Devamı
Türkiye, Erdoğan-Bahçeli uyumu ve iradesi ile ne kadar sonuç alırsa gelecek yıllar o denli parlak olacaktır
.Deli Gömleği ve ‘Devlet’ Aklı
#Erdoğan#Bahçeli#Türkiye
Mayıs 26, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
Türkiye’ye ‘hasta adam’ yaftalaması sonrasında özetle olanları ‘film şeridi’ gibi gözünüzden geçiriniz;
Haberin Devamı
Sultan Abdülaziz katledildi, Sultan Abdülhamit Han azledildi. Coğrafya paramparça edildi. Bugün bir Yugoslavya’dan nasıl 7 ülke çıkartıldığını görüp, anlayıp söyleyenler Osmanlı kaça bölündü bir zahmet baksalar ya!
Ülke işgal edildi, amaçlananın bir kısmı ile yeni devlet kuruldu. Ortadoğu’nun başına ne geldiği 1948’de görünür oldu, üzerinde düşünülmesi ‘intifada’ ve anlaşılması bugünkü Gazze soykırımı ile bakan kör olsa bile mümkün hale geldi.
İşte o ‘daraltılmış’ ve İslam’ın bayraktarlığından uzaklaştırılmış Türkiye üzerine zorla ve entrika ile giydirilen ‘deli gömleğinden’ ancak kurtuldu.
O gömlek kalsın diye ‘görevlendirilen’ FETÖ’nün darbe girişiminde Allah’tan ilk uyanan ve uyaran ‘Devlet aklı’ ile MHP’ydi. Ve o süreç Türkiye’yi 2017’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne taşıdı.
Haberin Devamı
Aracınızın değerini öğrenin.
Otobid
Yeni C3 Aircross SUV Konforu
Citroën
by Taboola
Devlet Bahçeli’nin daima kararında ve gerektiği noktada müdahaleleri hep yeni ufuklar açtı. İşte 2017 bugünkü kalkınmanın temeli oldu.
Şu Hindistan’ın Pakistan’a saldırısında Türk savunma sanayisi olmasaydı, elindeki nükleer güce rağmen bu kardeş ülkenin eksik kaldığı ortadaydı. Hint Müslümanlarının (Pakistan ve Bangladeşli kardeşlerimiz) Kurtuluş Savaşı’mızda toplayarak gönderdikleri yardım parasının bugünkü İş Bankası’na ‘ sermaye ‘ edildiğini unutanlar, atadıkları bankamatik yönetim kurulu üyeleriyle oradan nemalanır ama Pakistan için tek kelime kelam etmezler!
İşte bugün Afrika’nın ortasında Somali ile gelişen durumun önümüzdeki yıllarda Türkiye’ye uzay varlığı yolunu da açtığını anlamazlar bile...
Devlet Bahçeli ile Recep Tayyip Erdoğan’ın eşzamanlı varlığı, Türkiye’nin deli gömleğini yırtıp atıp fıtratına, aslına, özüne, geçmişine uygun gelecek inşasına girişmesindeki dinamo güçtür.
Türkiye sosyal dönüşümünü, diplomatik gücünü ve gelecek konumunu yükseltmektedir.
Daha yolun da başındayız.
Tevfik Fikret’i büyük şair sanan ve şiirleriyle bir büyük coğrafyanın ahlaken lime lime edilmesini idrak edemeyecek olanlardan ne beklenebilir ki?
Hamidiye Alayları’nın nasıl sadık olduğunu tarih bilseler görebilirler miydi?
Haberin Devamı
Şükredelim ki Türkiye’de Devlet aklı, Erdoğan iradesi ve son 23 yılın birikimi ile kapalı kapıları açmaktadır.
Türk-Kürt bütünlüğü mutlaka kalıcı olacaktır. PKK’lı tahribat yılları nedeniyle aklı karışmış, kalbi kırılmış elli yaş altındaki Kürtlerle, yakınını şehit vermiş, gazi görmüşler mutlaka barışmalıdır.
Devlet kan davası ile değil akılla yücelir...
Zira kan, kanla temizlenemez!
.Kutsal ittifak
#MHP#Bahçeli#Erdoğan
Mayıs 28, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
SALDIRMAK ve hakaret etmek ne kolaycı bir yoldur.
Haberin Devamı
Medyada veya siyasette hamaset ve küfrü belagat, hitabet sananlar da ne denli zavallıdır.
Anlayamayacak kadar bilgisiz, kavramayacak kadar idraksiz olup da tesadüfi konum ve sıfatıyla ‘ahkam’ kesenlerin kuru gürültüsü duyulup, ortalıkta yankılandıkça da ‘ahali’ ne gerçeği görebilir ne de huzur bulabilir.
Bu sebeple ‘kargaşa’ anlarında veya acil çözüm bekleyen meselelerde, kendinden emin, ne dediğini ve niçin dediğini bilen ‘kararlı’, ‘akil’ bir sese mutlak ihtiyaç vardır.
İşte; Devlet Bahçeli Türkiye için yaklaşık 25 yıldır bu ses olmuştur.
Ecevit’in Rahşan’ına katlanan, 1999 deprem ve 2001 Anayasa fırlatma krizlerinde ülke adına fayda sağlamak için ‘kan tükürüp kızılcık şerbeti içtim’ diyen, derviş meşrepli, çilekeş ve fedakâr kişi MHP lideri Sayın Devlet Bahçeli’dir.
Haberin Devamı
Aracınızın değerini öğrenin.
Otobid
Mardin ve Göbeklitepe Turlarıyla Harika Bir Deneyim Yaşayın
Jolly Tur
by Taboola
Sayın Bahçeli’nin ülkemizin istikbali için üstlendiği cesur ve vatanperver tavrı, kimi ‘sığ küfürbazları’ ve ‘aklı evvelleri’ rahatsız etmekte ve adeta kudurtmaktadır.
Devlet Bahçeli’nin ülke içinde sağladığı ‘mıntıka rahatlığı’ ve ‘iç barış hamleleri’ Erdoğan’ın kararlılık ve iradesinin de pekiştirme sigortasıdır.
Bu iki liderin birlikteliğini hasetle takip edenler, şunu bir türlü anlayamamışlardır:
1980 ihtilalinde ‘bizim çocuklar yaptı’ diye aralarında konuşan Amerikan yönetimi hangi siyasi hareketlerin kadrolarını hapiste tuttu ve zulmetti?
MSP ve MHP
Çünkü her ikisi de tam ve tartışmasız vatansever ve bu topraklara sadık, yerli ve milli kadrolara sahipti.
Ve 1991 seçimlerinde de beraber değiller miydi?
Şimdi Bahçeli ile Erdoğan’ın beraberliği bu geçmişten de beslenmiyor diyebilir miyiz?
Hayır.
Aynı manevi iklimden beslenen bu iki lider, el ele, gönül gönüle vererek; devlet ve millet hizmetinde yollarına devam etmelidir
.Müslümanlar neden bu halde... ‘Hâşâ zulmetmez kuluna Hüda’sı herkesin çektiği kendi cezası’
#MÜSLÜMAN#Gazze#BAYRAM
Haziran 07, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
Bugün bütün bir İslam alemi cezanın envayi çeşidini çektiğini göre elbette bir ettikleri var. Bir değil binlerce ettikleri var ki bu denli belalar ve musibetler içinde yüzüyorlar!
Haberin Devamı
Müslümanlık (İslam dini) bütün iyilikleri, güzellikleri, huzuru, barışı, kısaca dünya ve ahiret saadetini vazeder. İslamiyet’in vazettiği reçeteyi uygulayan şahıs ve toplumları ihya eder, huzurlu kılar.
Nitekim kalkınmış, ileri ülkelerin yaptıklarına bakın; şahıs ve toplum planında İslamiyet’in vazetmiş olduğu prensipleri uyguladıklarını görürsünüz.
Cenabıallah dünya hayatında Rahman sıfatı ile tecelli eder. Yani kendisine inansın ya da inanmasın tüm fert ve cemiyetlere yaptıklarının karşılığını eksiksiz verir. Diğer bir ifadeyle İslamiyet ilaç gibidir; hasta olan birey ve toplumlardan mahut ilacı kullananlar şifa bulur ve iyi olur.
Dinimiz bir ve beraber olmamızı ve asla bölünüp tefrikaya düşmememizi ısrarla öğütlüyor. Ama gelin görün ki bin parçaya bölünmüş, herkesin ayrı dilden konuştuğu ve kimsenin kimseyi dinlemediği Babil Kulesi’ni andıran bir yapı söz konusu.
Haberin Devamı
Yeni ë-C3 Elektriğin Devrimi
Citroën
Aracınızın değerini öğrenin.
Otobid
by Taboola
‘Marka Müslümanı’ diye adlandırabileceğimiz günümüz İslam kitleleri, dinleri ne diyorsa adeta tersini yapıyorlar. Zira tefrika (bölünmüşlük) onlarda, yalan-hile-desise onlarda, rüşvet-irtikap ve devlet malını çalma onlarda, büyük-küçük tanımadan günahın binbir türlüsü onlarda, uyuşukluk-tembellik ve nemelazımcılık onlarda...
Üstelik bir de kalkmış bütün bu aşağılık ve iğrenç hallere İslamiyet sebep oluyor diye dinlerine iftira atıyorlar. İslamiyet bizi geri bıraktı diye geveliyorlar.
Neredeyse iki asırdan beri köklerini inkâr eden, İslam dininden soyutlanan, din dışı bir hayatı tercih etmekle yetinmeyip İslamiyet’e gericilik diyen, kalpleri gavurdan yana olanlara bakalım. Bunlar hangi ilmi buluşu yaptı, hangi teknolojik hamleleri gerçekleştirdi, hangi ilerlemeyi kaydetti ve hangi huzuru sağlayabildiler?
İslam coğrafyasında adeta samyeli esmişçesine, maddi ve manevi olarak korkunç bir çoraklaşma söz konusudur. Müslümanım diyenin temelinde ihlassızlık, samimiyetsizlik, inanmıyorum diyenin temelinde de din düşmanlığı olduğu müddetçe ne birlik ne ilerleme ne huzur ve ne de düzen sağlanabilir.
Böyle bir sözde İslam alemi bayramı hak ediyor mu?
Haberin Devamı
Gazze’de oluk oluk masum Müslüman kanları akıtılırken hangi Müslüman ağız tadıyla bayram yapabilir?
Müslümanın Müslümanca yaşamadığı müddetçe değil bayrama, hak ve hakikat namına hiçbir oluşa, hiçbir hayra, güzelliğe ve iyiliğe hakkı yoktur ve olamaz.
Müslüman, mutluluğun sırrını ceket astarının içinde unuttu; ya Müslüman gibi Müslüman olup yükselecek ya da bugünkü gibi Müslüman gözüküp zilleti, alçaklığı ve utancı yaşayacak
Kuran’ı Kerim’in meali hakkında....FUAT BOL
#Kuran’I Kerim#Meal#Hazreti Peygamber
Haziran 09, 2025
Allahüteala’nın kelamı olan Kuran’ı Kerim her şeyi ile mucizedir. Yani bütün unsurları (lafzı, manası, fesahat ve belagatı vb.) benzersizdir. Bu mukaddes nâzım karşısında insanoğlu acizdir ve hayrettedir.
Haberin Devamı
Kuran’ı Kerim, sevgili Peygamber efendimizin şahsında bütün insanlığa, dünya ve ahiret saadetleri için gönderilmiş en son kutlu kitaptır. Diğer bir ifade ile Allahüteala kendi buyruğunu, namusu ekber olan Cebrail vasıtasıyla yaratmış olduğu mahlukların en kıymetlisi ve ‘Habibim’ dediği Muhammed aleyhisselama vahyetmiştir.
Sevgili Peygamberimiz (aleyhisselam) da yaşayan Kuran olarak; o nazm-ı celili hem hayatının her anında tatbik etmiş ve hem de mübarek sözleriyle (hadisi şerif) açıklamıştır; tefsir etmiştir.
Tefsir etmek demek;, ayet-i kerimelerden murad-ı ilahiyi anlayıp açıklamaktır.
Kuran’ı Kerim’in bazı kelimeleri ve hatta bazı harfleri kitaplık çapta açıklamayı (tefsir) gerektirir.
Tefsir yapabilmek için sadece Arapça bilmek asla kâfi değildir. Zira Arapça’nın en ünlü lügatı olan Müncid’i Beyrutlu papazlar hazırlamıştır! Arapça dilbiliminin yanında (sarf, nahiv, belagat) ayetlerin iniş sebeplerini, nasih ve mensuhu (hükmü kaldırılmış ayetleri), hadis ve tarih ilmini, ayetlerdeki muhkem (manaları açık olan) ve müteşabih (ancak çok yüksek alimlerin biraz anlayabilecekleri) olanları, mantık ve fıkıh ilminin yanında pozitif bilimleri (matematik, astronomi, fizik, kimya vb.) bilmek gerekir. Bütün bunların yanında saf, temiz ve kuvvetli bir imana ve bu imanın paralelinde bir amele (yaşantıya) sahip olunması gerekir.
Bu ilimlerle ve imanla mücehhez olan kişi bile kendi kafasına göre Kuran’ı Kerim’e mana veremez; nakli esas olmak zorundadır. Zira din ilimleri kaynağına (Hazreti Peygamber aleyhisselama) gidildikçe değer ve doğruluk kazanır. Hiç kimse ashab-ı kiramın Kuran’ı Kerim’den anladığından daha doğrusunu anlayamaz. Zira onlar; vahye tanık olmuş, inen ayet-i kerimelerin iniş sebeplerini, gereklerini bizzat sevgili Peygamberimizden işitmiş ve onun tatbikatına şahitlik etmişlerdir.
Bundan dolayıdır ki bütün bir İslam tarihi boyunca, ‘Kuran’ı Kerim meali’ yazmak, hiç kimsenin aklının ucundan bile geçmemiştir. Çünkü bu durum insanlara fayda yerine zarar verir, nitekim Yasin-i Şerif’in mealini okuyup, dinden soğuyan ve hatta dini inkâr eden insanlara rastladık.
Ayrıca sağlam nakillere dayanmadan, kişinin kendi aklına göre yaptığı tefsirler bile geçerli değildir. Bu tip tefsirlerden murad-ı ilahi yerine, yazan kişinin muradı anlaşılır ki bu, düpedüz küfürdür. Bunun küfür olduğunu bizzat sevgili Peygamberimiz (aleyhisselam) bildirmiştir.
Meal modası, mason şeyhülislamların dönemiyle başlamıştır, ilk meal ise yine bir mason (Ömer Rıza Doğrul) tarafından kaleme alınan ‘Tanrı Buyruğu’ adlı kitaptır. Cumhuriyet döneminde ise bu durum daha da körüklenerek, neredeyse önüne gelen meal yazmıştır.
Mealle kişinin ipe sapa gelmez hezeyanları, okuyucuları dinden soğutmuş ve bu işi teşvik edenler de bu şekilde emellerine kavuşmuştur.
Elifi mertek sanan bir zümre de sözde düşünce körelecek diyerek mealciliği teşvik yazıları yazıyor.
Nakli esas alan ilk üç asrın İslam alimlerinin beyinlerinin her zerresi bir güneşti. Zira onlar hem kaynağa yakın ve hem de haramlara bulaşmamış mübarek zatlardı. Günümüzde ise hem kaynaktan uzaklaşılmış ve hem de haramların bin bir çeşidine bulaşılmış bir ortam mevcut.
Dolayısıyla öncekiler, Kuran’ı Kerim’in ayetlerine güneş ışığı ile bakarken, şimdikiler zifiri karanlıkla bakmaya yelteniyorlar.
Bunlardan hangileri gerçeği (murad-ı ilahiyi) görür, hangileri dalalette debelenir?
Dalalette (sapıklıkta) debelenenlerin mealleri, her yanı ile küfür kusuyor; kimi medeni ayetleri inkâr ediyor kimi birçok ayetin Allah kelamı olmayıp, Hazreti Peygamberin sözü olduğunu geveliyor kimi de birçok ayeti-i kerimeyi toptan inkâr ediyor. Bu küfür kumkumalarının hedefi belli ki kendilerinin çıktığı gibi okuyucularını da dinden çıkarmak, mürted yapmaktır
.Sevgi dini İslamiyet
#İslamiyet#Yunus Emre#Hz. Peygamber
Haziran 14, 2025
Hakikati ceket astarımızda unuttuğumuz günden beri, bizi biz yapan değerlerden ve öz benliğimizden uzaklaştık, kimliksiz, hedefsiz, şahsiyetsiz, onursuz, değersiz bireyler olup çıktık.
Haberin Devamı
Üstelik bir de karşımızdakilerden saygı ve sevgi bekliyoruz, saygıyı-sevgiyi görmeyince de hayretler içinde kalıyoruz. Halbuki insanlar, şahsiyete meftundur.
Dinimizden ve dinimizin gerçeklerinden o denli uzaklaştık ki, inanın, dini meselelerimizi bir müsteşrik (batılı doğu bilimci) kadar bile bilemez olduk. Bilmediğimizi de bilmeyerek; biliyoruz zannettiğimiz yalan ve yanlışların üzerinde ‘tek doğru, bizim bildiklerimiz’ deyip, tepinip duruyoruz.
Bakınız; İslamiyet: Allahü Teâlâ’nın emirlerini üstün bilmek ve onlara saygı göstermek ve O’nun mahlukatına (yarattıklarına) karşı şefkat besleyip merhametli olmaktır. Bu tarifi bizzat sevgili Peygamber Efendimiz (Aleyhisselam) yapıyor. Bu tarife uymayan veya buna ters olan her kim ne söylüyorsa yalan söylüyor ve İslamiyet’e iftira atıyor.
İslamiyet’te en önemli ve en kıymetli şey imandır (zira insanın ebedi saadetini temin edecek olan budur). İman konusunu da bakınız Kâinatın Efendisi (Aleyhisselam) nasıl açıklıyor: ‘İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe (muhabbet beslemedikçe) de iman etmiş olamazsınız!’
Yüce dinimizin, nasıl da MUHABBET-SEVGİ üzerine kurulduğuna dikkat ediyor musunuz?
İslamiyet’te kişinin kendinden ziyade muhatabını sevmesi ve onu kendine tercih etmesi esastır; zira kişinin kurtuluşu (ebedi saadeti) arkadaşının duasına bağlıdır. Çünkü haram girmeyen ve yalan söylemeyen ağızla yapılan dua müstaceldir (acil-ivedi kabule şayan).
Hangi ağız vardır ki, bilerek veya bilmeyerek yalan söylememiş ya da haram yememiş olsun? Arkadaşımızın ağzı bizim için yalan söyleyemeyeceğine ve haram yiyemeyeceğine göre, o ağzın bizim için yapacağı dua kabule şayan olacaktır.
Şu hâlde; kurtuluşumuz için, birbirimizi sevmekten, birbirimize yardım etmekten, birbirimize dua etmekten başka çaremiz yoktur. Nitekim ünlü ozanımız Yunus Emre ‘Ben gelmedim kavga için, benim işim sevi (sevgi-muhabbet) için, Dostun evi gönüllendir, gönüller yapmaya geldim’ diye bu hakikati dillendirir.
Evrene bakalım, sevgi mahsulü olduğunu görürüz, kendimize ve bütün mahlukata bakalım hepimizin, hepsinin sevgi mahsulü olduğunu görür ve biliriz.
Haberin Devamı
Kâinatın övüncü olan sevgili Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam da alemlerin Rabbi olan Allahü Teâlâ’nın muhabbetine, sevgisine mazhar olup, O’nun hürmetine bütün alemler ve bu meyanda insanlık alemi yaratıldı.
Kelam-ı kibarda ifade edildiği şekliyle; ‘Muhabbetten Muhammed oldu hasıl, Muhammed’siz muhabbetten ne hasıl?’.
Bir hadis-i kudside (Manası Allahü Teâlâ’ya, sözleri Hz. Peygambere ait söz) cenab-ı Hak şöyle buyurur: ‘Gizli bir hazine idim, bilinmek istedim, mahlukatı yarattım.’
Burada sözü edilen istemenin karşılığı muhabbet, tanınmasının karşılığı ise marifettir.
.Asıl deprem ruhumuzda
#Esnaf#Müşteri#Deprem
Haziran 16, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
Tarihteki ceddimize ve yaptıklarına bakıyoruz; onları bugün, bizimle ve bizim yaptıklarımızla karşılaştırıyoruz, aradaki farkın dağlar kadar olduğunu dehşetle görüyoruz. Yeni nesillerimiz, dedelerini görseler, bunlar bizim atamız değiller; dedelerimiz de bugünkü nesilleri görseler, bunlar bizim torunlarımız değildir diyeceklerdir.
Haberin Devamı
Birbirlerine taban tabana zıt iki ayrı yapıyla karşı karşıyayız. Onlar, (ceddimiz) ne kadar birbirlerini sevdiyse, bizler o kadar birbirimizden nefret ediyoruz. Onlar, ne kadar vermekten (infak etmek, yardımda bulunmak) zevk aldıysa, bizler o kadar almaktan hoşlanıyoruz. Onlar, ne kadar maneviyatçı iseler, bizler o kadar maddeciyiz. Onlar, ahiretlerini (sonsuz hayatı) düşünüp, onun için hazırlık yaptıysa, bizler o kadar dünyamızı düşünüp, dünya için yaşıyoruz. Onlarda ne kadar birlik, beraberlik vardıysa, bizde o kadar ayrılık, bölünmüşlük mevcut. Onlar ne kadar kara gün dostu idiyseler, bizler o kadar iyi gün dostuyuz. Onlar, ne kadar birbirleri için yaşadıysa, bizler o kadar nefsimiz için yaşıyoruz. Onlar, ne kadar helale-harama dikkat ettiyse, bizler o kadar umursamıyoruz.
Haberin Devamı
Yeni ë-C3 Elektriğin Devrimi
Citroën
Aracınızın değerini öğrenin.
Otobid
by Taboola
Onlar, komşuları açken uyuyamıyorlardı, bizlerin kapı komşusu vefat ediyor, haberimiz bile olmuyor. Onlar, birbirleri için yaşarken, bizde altta kalanın canı çıksın! Onlar, hakka hukuka riayet ederken, bizde hak hukuk hak getire! Onlar, müşterisini siftahını yapmayan komşu esnafa yönlendirirken, bizler komşu esnafın adresini bile vermekten imtina ediyoruz. Onlar, hayvan hakkından korkup, karda-kışta yaban hayvanları için yiyecek hazırlayıp ormanlara götürürken, bizler, bize emanet edilen hayvanları arabamızın arkasına bağlayıp kilometrelerce sürüklüyor ve işkenceye tabi tutuyoruz.
Ceddimiz olan esnaf, müşteri tatmininden doğan kârı hedeflerken, bizler, satış hacminden doğan kâr için birbirimizin gözünü oyuyoruz. Onlar, yaşlılarını pamuk dede, baş örtüsü cennet kokan nine diye tarif ederken, bizler, ‘moruk’ deyip geçiyoruz.
Onlar, felaketlerde acıları paylaşıp aza indirmeye çalışırken, bizler, felaketten nasıl nemalanırız, onun derdindeyiz. Onlar, depremzedeye yıkılan binanın altından kurtarmak için, ölümü göze alıp canhıraş mücadele ederken, bizler, enkaz altında kalanın kolundaki bileziği, bileğini keserek alıyoruz.
Onlar, fakire-muhtaca en değerli eşyasından verirken, bizler, kendi değerimizi ararcasına kuruşları vermeyi yeğleriz.
Haberin Devamı
Onlar, bir deprem felaketinde, felaketzedelere hanelerini açıp ekmeklerini paylaşırken, bizler, kira ve konut fiyatlarını artırma yarışına gireriz.
Onlar olay ve hadiselere vicdan gözüyle bakarken, bizler cüzdan gözüyle bakıyoruz.
Ünlü mütefekkirin ifade ettiği gibi; ‘O irtifa, o yükseliş çıkılmaz bir nokta mıydı bilmem; lakin bu inhitat, bu çöküş inilmez bir kuyu gibidir!’
Biz ne ara böyle olduk? Hangi eğitim sistemi bize bu hale getirdi?
Vicdansız, ahlaksız ve maneviyatsız eğitim modellerinin oluşturduğu ruhsuz bedenlerle nereye kadar?
Kendimizden, kendi değerlerimizden soyutlanarak, körü körüne Batı’ya, Batı’nın yalnızca bataklığına angaje olduk; kimliksizleşerek bugünkü hale geldik.
Haberin Devamı
Şu halde; asıl depremi ruhumuzda yaşıyoruz. Bunun için ‘beşikten mezara kadar’ tevhidi bir eğitimden başkaca bir çare yoktu
.Beka sorunu yok muymuş
#Çin#Erdoğan#Bahçeli
Haziran 18, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
ŞU dünyaya bir bakın:
Haberin Devamı
Çin, her an yanı başındaki ‘yavrusu’ Tayvan’a saldırsın diye bekleniyor; el altından teşvik edici her çaba sarf ediliyor.
Rusya, ‘diplomatik zemin bozmalarla’ Ukrayna’ya girişe itiliyor; kızışan bir savaşa devam ediyor, ettiriliyor ama o esnada ABD araya girerek ‘değerli madenleri’ adeta üzerine geçiriyor.
2100 yılında (eğer bir bütün olarak kalabilirse) dünyanın en kalabalık (1.5 milyardan fazla) ülkesine dönüşecek olan Hindistan, Pakistan ile savaş ‘denemeleri’ yapıyor(du).
İsrail, boyuna, nüfusuna bakmadan tarihi ve ırki şımarıklığı, pervasızlığı ve vahşiliği, hükümranlığına aldığı görünür veya gizli işbirlikçi ülke ya da rejimlerin de varlığı ile birçok ülkeye saldırı ve soykırım uyguluyor; Filistin, Lübnan, Irak, Yemen, Suriye, İran.
Afrika’da çeşitli çatışma veya savaş eşiği durumlar devam ediyor.
Haberin Devamı
Aracınızın değerini öğrenin.
Otobid
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
Jolly Tur
by Taboola
Böyle bir dünyada Türkiye, ‘terörsüz’ hale dönmek için özverili, siyasi risk alan, cesur Erdoğan -Bahçeli ikilisi ile çok kutuplu, çok taraflı, değişken dengelere göre temel hata içermeyen bir rota ile ilerliyor.
Bu ülkede yıllarca, Milli Şef’e methiye düzücüler, ülkeyi 2. Dünya Savaşı’na sokmamış olmasını, sabah koyu Hitler dostu iken akşam Churchill ile gizli buluşmasını ‘diplomatik deha’ diye açıklarken, bu ‘reel politik’ yaklaşımı önemseyip kutsarken, aynı ‘kör kafa’ daha birkaç yıl öncesine kadar bütün Yunanistan’ı saldırı üssüne çevirenlerin, Suriye’ye düşman ordusu kuranların, bugün nasıl çaresiz, yorgun ve yılgın olduğunu görmüyor, Erdoğan -Bahçeli ve Cumhur İttifakı sayesinde ülkenin iç ve dış güvenlik zaaflarının yok olduğunu kabullenmek istemiyor.
Vicdanı nasırlı, yaklaşımı çifte standartlı, kendine yontma ve narsistik bozukluk zirvesi olanların Erdoğan’ın hayalini anlamaları, Türkiye Yüzyılı’nın nasıl geliştiğini kabullenmeleri mümkün değildir.
Bu yüzyılın ikinci çeyreğinde Moğolistan bozkırlarında dahi patlak verecek mücadelenin Türkiye’nin müdahalesiyle gelişeceğini ve sona ereceğini nasıl ve ne şekilde anlayabilirler ki?
Aynı körler gerçeği göremezken, başkasını hayal dahi kuramamakla suçlayan densizdirler.
Haberin Devamı
Dünya savaşın içindedir. Bu fasılalarla, coğrafya ve yoğunluk farkları ile devam edecektir. Bazen askeri, bazen ekonomik vb. krizlerle saldırılarla var olacaktır.
Böyle bir dünyada ‘varlık’ sorunu en önemli konudur; geçici ekonomik durgunluk veya memnuniyetsizliklerle görmezden gelinemez.
Yıllardır duyduğumuz ve körlerin görüp anlamadığı beka sorununu o körler de yakında anlar. Savunma sanayisinde vizyonu yükselten Özal’ı ‘hakir görenler’ Özal’dan, İsrail’in art niyetini söyleyen Erdoğan’ı hayalcilikle suçlayanlar Erdoğan’dan kalan ömürlerince özür dileseler azdır.r
.İçimizdeki maşalar
#İsrail#İran#Türkiye
Haziran 21, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
DÜNYANIN savaş içinde olduğunu söylediğimizde kabul etmeyenlerin dahi, sadece Suriye, Irak, Lübnan, Filistin, Yemen, İran ve bütün bu coğrafyalarda akan kanın sebebi İsrail’deki soykırım ve savaşları, saldırı ve cinayetleri kabul etmemesi mümkün müdür?
Haberin Devamı
Bir ülke yani Türkiye, üstelik de (İran hariç) kendi eski topraklarının yaklaşık sadece yüzyıl önce parçalanarak elinden alınmasından sonra, bugün dökülen kanı görünce, ‘oyunun’ da ana amacını ve (hayal edilen) final sahnesini de ezbere bilince, neden kendini koruyucu davranmayacak ki?
Bu topraklara büyük Kafkas soykırımı, Balkan Savaşları, 1. Cihan Savaşı sonrası ve türlü diğer mecburiyetleri ile sığınan kuşaklar, kitleler, ‘vatan’ değerini, vatansız kalma travmasını çok iyi bilirler. Vatanseverlikleri, yaşadıklarıyla pekişmiştir.
Bu ülkede ‘kifayetsiz muhteris’ kişilerle siyasete müdahale edenler, görünürde milliyetçi söylemlerle içeride toplumu birbirine ters bakar, kavga eder, çatışır hale getiren, getirmek isteyenler, illa maaşlı ve görevli olmasalar dahi sonuçta kullanılan maşadırlar.
Haberin Devamı
Aracınızın değerini öğrenin.
Otobid
Yeni ë-C3 Elektriğin Devrimi
Citroën
by Taboola
Şimdi Cumhuriyet’in az öncesi ve sonrasında, kimisi hiçbir vicdana sığmayacak suçlama ve yargılamalarla İstiklal Mahkemesi eliyle asılmış, infaz edilmiş kişiler varken bugünkü ‘adi suçlulardan’ kahraman çıkartmaya ve toplumu kargaşaya sokmaya çalışmayı kim, şuuru yerinde vatanseverlere yutturabilir ki?
Kurtuluş Savaşı veren bir ülkede Yunan’a sığınmak zorunda bırakılan Çerkez Ethem’i suçlayanlar, Şeyh Sait’i İngiliz aparatı olarak niteleyenler, bugün ‘etki ajanı’ görevini akademik sıfat ve siyasi kimlikle süsleyerek tam da Suriye’de rejim düşerken, tam da İsrail İran’a saldıracak iken yapanlar, dozajını arttıranlar nasıl masum olabilirler?
Bir ülkenin bütünlüğünü, huzur dokusunu bozan hareket ve kişilerin arka planı, art niyeti o ülkenin ‘bütünlüğü’, dirliği, birliği için mücadele edenlerce sorgulanmaz mı?
Binlerce yıllık devlet geleneği olan bir ülkenin, daimi hain havuzu dolu bir coğrafyanın bu konuda karşı refleksi nasıl gözardı edilebilir ki?
Ve zaten baksanıza; İran’da anti İsrail istihbarat biriminin başının İsrail ajanı çıktığı, Suriye’de Eli Cohen’in o zaman rejime sızarak Baas’ın 3 numarası olduğu, Golan Tepeleri’nin ‘anahtarını’ İsrail’e hediye ettiği, Enver Sedat’ın damadının Mossad tarafından devşirildiği bilinirken, bugün Türkiye hapishanelerinde bulunan bazı kişilerin gerçekte ‘göründükleri’ gibi olmadıklarını söylemek çok mu insafsızlık olur?
Haberin Devamı
Elbette olmaz.
Terörsüz Türkiye ve bütünleşmiş toplumu gerçekleştirmeye çalışanları suçlayanlara bakar mısınız? Kimi adi hırsızlıkla yargılanıyor kimileri de toplumu kin ve nefret tohumları saçarak bölmeye ve iç kargaşa çıkarmaya çalışıyor.
Tipik maşa olan bu tipler, kimin ya da kimlerin adına hareket ediyor biliyor musunuz?
Bölgemizde kaldırdığınız her taşın altından çıkan ama asla kendilerini belli etmeyen ve tarih boyunca saman altından su yürüten İngilizin
.Yine Kuran’ı Kerim meallerine dair
#Osmanlı#Kuran’I Kerim#FETÖ
Haziran 23, 2025
OSMANLI’nın son döneminde iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki Fırkası, yalnızca Devlet-i Aliyye’yi (Yüce Devlet) yıkmakla kalmadı, bizi millet yapan değerlerimizi de altüst etti.
Osmanlı sultanlarının başında bulundukları devlet, yalnızca bütün mazlumların kollayıp koruyucusu değil başta dinimiz olmak üzere bizi biz yapan değerlerin de koruyucusu idiler. Mesela devletin ilgili kurumu, din adına basılacak eserleri inceler, yazılan eserin içeriği dinin genel prensiplerine aykırı değilse basılmasına müsaade edilirdi.
Aksi takdirde basılmasına müsaade edilmez, başka şekilde ve gizli olarak basılan yanlış ve sapık bilgi ihtiva eden eserler ise toplattırılıp imha edilirdi.
İktidarı ele geçiren İttihatçılar, kendileri gibi mason olan birisini Şeyhülislamlık makamına getirince; 1911’den sonra, din adına önüne gelen eser yazdı ve kontrolsüz bir şekilde hepsinin basılıp dağıtılmasına göz yumuldu.
Daha sonra da din eğitimi yasaklanıp, dini kurumların kapısına kilit vurulunca; din yerin altına çekildi ve bunun sonucunda da dini arayışa giren kişi ve topluluklar tabir-i caizse kapanın elinde kaldı!
Ve böylece dini eserler ve kurumlar bütünüyle kontrolden çıktılar.
Hürriyeti ‘eşek hürriyeti’, fikir özgürlüğünü de başkasına hakaret ve fikir adına hezeyan serbestliği olarak algıladık. Daha da vahimi ise mahut ‘hürriyet’ algımızı dinimize uyguladık ve onu çığırından çıkardık.
Artık her kafaya göre bir din anlayışı vardı. Televizyonlarda din adına konuşan sözde ilahiyat profesörlerine bakın ne dediğimiz daha iyi anlaşılacaktır. Zira birinin anlattığı din, diğerinin anlattığına uymuyor. Bunların ekserisi, Muhammed aleyhisselâmın getirdiği İslamiyet’i anlatmıyor, kendi nefislerinin arzuladıkları ve adına sözde ‘İslamiyet’ dedikleri uydurma bir dini anlatıyorlar.
Bunlar Allahüteala’yı değil, nefislerini mabutlaştırmışlar ve ona tapıyorlar.
Gerekli dini eğitimden yoksun halk, perişan bir halde, ne yapacağını ve hangisini dinleyeceğini şaşırmış durumda. Kimileri nefislerine hoş gelen birinin peşinden gidiyor ve bunun sonucunda da hem dünyalarını ve hem de ahiretlerini mahvediyorlar (FETÖ örneğinde olduğu gibi).
114 yıl sonra ilk defa Kuran’ı Kerim meallerini kontrole tabi tutan bir yasa çıktı ve bu görevi DİB Din İşleri Yüksek Kurulu’na verdi. Mealcilik çıkar yol olmamasına rağmen bu denli bir kontrol, dini tamamen çığırından çıkaran, Kuran’ı Kerim’i zift dolu beyinleri ile değiştirmeye kalkan, çıkarıp eklemeler yapan türedilerin heveslerini kursaklarında bırakır diye umuyoruz.
Kötünün daha az kötüsü diyerek, atılan bu adımı gerçek manada atılacak iyi adımlar için bir başlangıç olarak görüyor ve değerlendiriyoruz. Zira asla mealden din öğrenilmez; din, ilm-ihal kitaplarından yani fıkıhtan (hukuk), mezhep imamlarının içtihatlarından öğrenilir.
Kuran’ı Kerim ehlince ancak tefsir edilebilir. Tefsir ilmi en yüksek ilimlerden olup; onu yapacak kişinin hem nakil ilimlerini ve hem da akli (pozitif) bilimleri en üst seviyede bilmesi ve tertemiz bir inanç ve niyete sahip olması gerekir.
Sıradan halkın tefsir okuması bile aritmetik bilmeyen kişinin cebir problemlerini çözmeye yeltenmesi olur ki fayda yerine zarar verir
Mealcilerin hezeyanları
#Şemsettin Günaltay#İslamiyet#Meal
Temmuz 09, 2025 06:293dk okuma
Paylaş
Vaktiyle İslamiyet’e en büyük kötülüğü İngilizler yaptı.
Büyük bir İslam aliminin ifadesiyle; İslamiyet’i bir fidana benzetirsek, diğer milletlerin düşmanlığı, bu fidanın dallarını veya bedenini kesmek gibidir. Ne kadar kesilse de bu fidanın yeniden filizlenme ve yeşerme ihtimali vardır. Yani bu budama veya kesme işi fidanı büsbütün yok etmez, edemez.
İngiliz’in düşmanlığı böyle değildir; İngiliz İslam fidanına dost gözükür, onun dibini kazar, havalandırır, gübreler ve sular; görenler de İngiliz’i gerçek İslam dostu sanır. Gecenin yarısında, kimsenin görmediği bir anda, fidanın dibine kezzap (zehir) döker ve onu kurutup, öldürür.
İngiliz, bu denli düşmanlığını, içimizdekileri para, mevki, kadın vb. ile devşirerek, onlar vasıtasıyla gerçekleştirir. İslam fidanı kuruyunca da başında ağlayıp vah vah eder ve yine kendini İslam sevdalısı gösterir!
İngiliz’in bu denli azılı İslam düşmanlığından da daha düşman olan ve İslam gözüküp onu çığırından çıkaranlar ise içimizdeki kimi haramzadeler ve türedilerdir. Bunların başında vaktiyle Şemsettin Günaltay (eski medreseli, felsefeci ve İnönü’nün başbakanı) geliyordu; şimdilerde ise yığınla türedi sözde ilahiyatçı profesör, Şemsettin Günaltay’a taş çıkartıyor, sapıklıkta ondan da ileri gidiyorlar.
Şemsettin Günaltay, medeni ayetleri (Medine döneminde inen ayetler) geçerli saymıyor ve onların hükmü o zamana aitti diyordu.
Kuran’ı Kerim’in kıyamete kadar baki ve geçerli olduğunu inkâr ediyordu. Bugünkü kimi sözde ilahiyatçılar da aynı şeyi söylüyor ve hatta daha da ileri giderek, bazı ayetleri, haşa ‘Peygamber uydurdu, onlar Allah lafzı değildir’ diyorlar.
Çocuklarımızı, din öğrensin ve öğrendiği dinini başkalarına da öğretsin diye bu kişilere teslim ediyoruz! Ondan sonra da bu ilahiyat mezunlarından niye deist ve ateist çıkıyor diye yakınıyoruz.
Bütün bunların temelinde; dinin, resmi veya gayri resmi (sözde tarikatlar) dini kurum ve kuruluşların, başıboş olmaları yani devletin himaye ve kontrolünde olmaması yatıyor.
Türkiye’mizde dini hayatın özeti: ‘saldım çayıra’ anlayışıdır. Bunun adına da utanmadan din ve vicdan; fikir ve ifade hürriyeti deniyor.
Bir insan herhangi bir dinin mensubu olduğunda, dini konularda, onun herhangi bir hürriyeti söz konusu olabilir mi? O dinin hükümlerine inanmak ve onlara tabi olmak zorunda değil mi? Bu zorunlulukta, hangi hürriyetten bahsedilebilir?
Bir kişi Müslümansa benim hürriyetim var; beş vakit değil de bir vakit namaz kılabilirim diyebilir mi? Ben Müslümanım deyip de meleklere veya diğer kutsal kitaplara ve Peygamberlere (aleyhimüsselam) inanmıyorum diyebilir mi?
Kuran’ı Kerim’in mealinden murad-ı ilahi anlaşılamaz veya yanlış anlaşılır. Mesela: ‘Zina eden erkekler ancak zina etmiş kadınlarla evlenebilir; zina etmiş kadınlar da ancak zina etmiş erkeklerle evlenebilir’ ayetini okuyan bir Müslüman, şayet zina etmiş ve ondan sonra da evlenmişse ne yapacaktır? Onun nikâhı geçersiz mi olacaktır?
Mevcut nikâhı sayılmayacak mıdır? Oysa bu ayeti tefsirden okusaydı, bunun hükmü kaldırılmış bir ayet olduğunu bilecekti (nasih ve mensuh konusu) ve nikâhı konusunda rahatlayacaktı.
Besmeledeki rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla diyoruz; rahman ve rahim kelimelerini esirgeyen ve bağışlayan diye açıkladığımızda, gerçek manada açıklamış mı oluyoruz? Yalnızca rahmet kelimesinin manası kitaplık çapta açıklamayı gerektirir.
Kelime manası ile Kuran’ın tercümesi asla söz konusu değildir ve olamaz. Beşeri manadaki bir edebi eserin, bir şiirin bile tercümesi söz konusu değilken, ilahi bir kelamın tercümesi söz konusu olabilir mi?
Kuran’ı Kerim ancak erbabınca tefsir edilebilir. Manası adeta kırk bohça içinde bir cevher olarak saklı; her bohça açılışında yeni bir mana, daha derin bir mana, daha geniş ve kapsamlı bir mana ilh...
Ve mutlaka nakli esas alan bir tefsir anlayışı esas alınmalıdır; gerisi lafügüzaftır (boş laf).
.
.Küfür tek millettir
#Trump#Netanyahu#ABD
Haziran 25, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
KİM, kimin emrinde olduğu, ABD’nin büyük İsrail olduğu ve Batılı emperyalist ülkelerin de Siyonizm’in uşağı olduğu bütün çıplaklığıyla görüldü.
Haberin Devamı
Bu arada İslam ülkelerinin de büyük çoğunluğu ile emperyalistlerin elinde oyuncak oldukları ve uluslararası arenada zillet içinde yaşadıkları ve hemen hepsinin yönetimlerinin halklarına tutsak muamelesi yaptıkları; İsrail’in Müslümanlara karşı yürüttüğü soykırım karşısındaki duyarsız, sorumsuz ve süklüm püklüm halleriyle bir kez daha ortaya çıktı.
Bu gidişle üzerlerine ölü toprağı serpilmiş sözde İslam ülkelerini içine düştükleri bu gaflet, dalalet ve gerçek manasıyla ihanet uykusundan ancak ve ancak ‘Kıyamet Sur’u uyandırabilecektir.
O uyanışın sonu ise korkunç pişmanlıktan başka bir şey değildir.
Müslümanlar, şahsiyetlerini, kuvvet ve kudretlerini, kendilerini ve sahip oldukları değerleri unutup başkalarını (düşmanlarını) taklit etmeye başladıkları andan itibaren yitirdiler.
Üstelik bu taklit kaybedilen hikmet için olmamış (Zira hikmet Mü’minin yitiğidir, nerede bulursa alır!), taklit edilenin de kurtulmak için çırpındığı ahlaksızlıklarını almak şeklinde olmuştur.
Siz istediğiniz kadar Batı’yı taklit edin, Batı sizi hiçbir zaman kendinden bilmez ve saymaz. Nitekim Tanzimat’tan beri Avrupa’yı taklit etmemize rağmen Avrupalı hiçbir zaman bizi kendinden bilmedi. 1963’ten beri AB’nin kapısında bekletiliyoruz; içeriye davet edilmemiz için en ufak bir ışık bile gözükmüyor.
Başta ABD olmak üzeri Batılı emperyalist güçler, hegemonyası altına aldıkları İslam ülkeleri ile kedinin fareyle oynaması gibi oynuyor. Bakınız İran’a nükleer malzemeyi verip onu bu yolda teşvik eden ABD’dir. İran’ın nükleer tesislerini de yine aynı ABD vurdu.
Günlerdir, ABD ile İsrail ‘iyi polis-kötü polis’ oyununu oynadı; Trump, Netanyahu’ya mesafeli durur gibi yaptı, kendinin de beğenmediği abuk sabuk laflar etti, sonuçta Netanyahu ile aynı kaba pisledikleri ortaya çıktı.
‘Küfür tek millettir’ diye boşuna dememişler.
Ne var ki çil yavrusu gibi dağılmış, gaflet içindeki Müslümanların hiçbir musibetten ibret almaları mümkün gözükmüyor.
İbret alabilselerdi, aynı delikten onlarca kez ısırılabilirler miydi?
Alman Başbakanı’nın itiraf ettiği gibi, ‘İsrail, yalnızca kendi adına değil, müttefiki olduğu bütün Batılılar adına kirli işler yapıyor’; onlar da seyretmekle kalmayıp her türlü desteği veriyorlar.
Müslümanlar olarak, kendimiz olmaktan ve kendi değerlerimize sahip çıkıp Batı’nın kirliliğini taklit etmekten kurtulmamız lazım.
Ve hepsinden önemlisi, sulh içinde yaşamak istiyorsak güçlü olup, savaşa her daim hazırlıklı bulunmalıyız..
.Su akar yatağını bulur
#Recep Tayyip Erdoğan#Benjamin Netanyahu#İsrail
Haziran 28, 2025 06:293dk okuma
BUGÜN dahi ‘anlamak istemeyenler’ yaşadıklarımızın özellikle bir ailenin (Rothschild) ‘sinsi’ çabaları ile Osmanlı İmparatorluğu’nun dağıtıldığı ‘büyük plana’ dayalı olduğunu kabul etmeyebilirler.
Haberin Devamı
Kanuni Sultan Süleyman’ın güvenerek ve daha sonra tahta çıkan oğlu (Sarı) Selim’e lala (özel hoca) yaptığı Sefarad Yahudi’si Yasef Nassi, Kanuni’nin desteği ve Taberiye topraklarını tahsisi ile ilk İsrail devletini kurmaya çalışmıştır. Bu kişi Osmanlı’nın Kıbrıs’ı fethederek kendisine ‘Yahudi Devleti’ kurmak üzere vermesini de ısrarla talep etmiştir. Siyonizm’in ilk ve esas babasının bu olduğu söylenmektedir.
Ancak, günümüzün, bu en etkin ailesinden aldığı güçle 1897’de Basel’de 1. Siyonist Kongre’yi toplayan Theodor Herzl işi bugünkü ‘Vadedilmiş Topraklar’ hayaline oturttu.
Osmanlı ‘sıkıştırılarak’, İngiltere tarihinin tek safkan Yahudi Başbakanı (O da Sefarad soylu) Benjamin Disraeli zamanında Kıbrıs’ın kiralanması sağlandı.
Siyonizm’in Ortadoğu’da planını kurgulayan aile için tuğlalar döşenmeye devam edilmiş; 1. Dünya Savaşı’nın çıkartılması, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanma süreci hazırlanmış, 1917’de Balfour Deklarasyonu ile bugünkü İsrail’in kuruluş yolu hızlandırılmıştır.
İşte bugünlerde hiçbir atıf ve niyet belirtisi ortalıkta yok iken, İsrail’in eli kanlı Başbakanı Benjamin Netanyahu Türkiye’ye ‘imparatorluk kurma’ veya ‘hilafeti geri getirme’ ithamlarında bulunması, bilinçaltlarındaki ‘endişe’ ve hatta korkudan kaynaklanmaktadır.
İşte Sultan Abdülhamit Han’ın ‘hal edilmesi’ (tahttan indirilmesi) için teşkilat kuranlar, onu tarihin sahnesinden silmeye kalkışan ve başaranlar, izlediği ‘İslam’ siyasetini entrikalarla, casus Lawrence örneği kişilerle yıkmaya çalışanlar ve işbirlikçileridir.
Abdülhamit Han’ın bütün dünya Müslümanlarına dönük bütünleştirme ve sahiplenme siyaseti, Düyun-u Umumi baskısı altındaki bir ekonomide dahi ‘mazluma el uzatma’ yaklaşımı farklı coğrafyalarda filizlendirilmiş, meyve vermiştir.
Kurtuluş Savaşı’nda dahi (o zamanki) Hint Müslümanları diye ifade edilen günümüzün Pakistan ve Bangladeş halkları da dahil para toplamış ve Anadolu’ya ulaştırmışsa, Sultan Abdülhamit Han’ın bu eşsiz vizyonunun neticesindedir. (Gönderilen bu parayla İş Bankası kurulmuş; bugün dahi bu paranın sefasını CHP sürmektedir!)
Haberin Devamı
Düşünsenize, Kazanlı alim Abdürreşid İbrahim Efendi’yi 1907’de Japonya’ya gitmeye teşvik eden ve Uzak Asya’da İslam bayraktarlığı için çalışmalara destek veren bu bakıştır.
Hürriyet’in uzun yıllar Tokyo temsilcisi olarak görev yapan gazeteci arkadaşımız Erdal Güven’in yakın takibi ile hem Tokyo’daki Türk Camii hem de Abdürreşid İbrahim Efendi varlığını sürdürmüş, bilinir olmuşlardır.
Sultan Abdülaziz ve Abdülhamit Han zamanında birçok coğrafyada İslam bayraktarı olarak görevlendirilenlerden bir ikisine değinelim: Hişam Nimetullah Efendi, Ebubekir Efendi (Güney Afrika’da İslamiyet’i yayanlar) gibi isimleri sayabiliriz. Bunlar gibi daha niceleri vardır.
Haberin Devamı
Netanyahu’nun korkusu işte bu büyük, şanlı geçmişten kaynaklıdır. İspanya’dan kaçanlara kucak açan Osmanlı’yı eritmek ve yok etmek için Selanik dönmeliği ile içimize ‘sızanlar’, daha sonra açıktan yıkıcı davrananlar, bugün ulaştıkları güç ve hadsizlikle hem insanlık dışı davranabilmekte hem de sonraki hayalleri için önden psikolojik hazırlık yapmak için ‘ağız ishali’ olmuşçasına konuşmaktadırlar.
Karşılarında ‘zehirledikleri’ ve ardından ‘hasta adam’ dedikleri bir ülke değil, Recep Tayyip Erdoğan’lı, öz kimliğine dönen bir Türkiye vardır. Anlayamadıkları budur!
Türk aslına döndükçe, tarih doğru akışına devam edecek ve su yatağını bulacaktır!
Düşmanın korktuğu başına gelecek zira korkunun ecele faydası yoktur!
.Hilafet korkusu
#Netanyahu#Abdürreşid İbrahim#Tokyo Camii
Haziran 30, 2025 06:293dk okuma
Netanyahu’nun Türkiye’ye ‘yakıştırdığı’ hilafet konusuna daha geniş bir çerçeveden bakmaya devam edelim...
Haberin Devamı
Hilafetin varlığının o dönem yeşertilen Siyonizm’in İsrail planı için ne denli bir ‘engel’ ve hatta ‘tehdit’ olduğu, eli kanlı Netanyahu’nun bugünkü ‘şizofrenik sayıklaması’ ve bir başka Yahudi psikiyatr Sigmund Freud’un ‘bilinçaltı’ incelemesine göre çözümlenebilir.
Siyonizm ve İsrail kurgusunu yapanlar, Ortadoğu topraklarında ‘Büyük İsrail’ tasarımına ulaşmak için ‘din birliği’ ve ‘toprak bütünlüğünü’ ortadan kaldırmaya karar vererek yola çıkmışlardı.
TBMM, 1924’de Gümüşhane Milletvekili Zeki Bey’in (Kadirbeyoğlu) tek ret oyuna karşılık, 157 oy ile hilafeti kaldırmış ancak gerekçesinde birinci maddede “Halifeliğin hükümet, Cumhuriyet yani TBMM’nin anlam ve kavramı içinde zaten saklı olduğu” ifadesi ile durumu açıklamıştır.
Yıllardır bu konuda sessiz bir tartışma, örtülü bir bekleyiş Türkiye dışındaki coğrafyalarda dahi mevcuttur.
Aracınızın değerini öğrenin.
Otobid
Karadeniz Turlarıyla Eşsiz Bir Doğaya Seyahat Edin.
a
TBMM Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş’un himayelerinde, İbni Haldun Üniversitesi işbirliği ile Türk-Japon İşadamları Derneği değerli bir etkinlik düzenliyor: ‘Tokyo Camii ve Külliyesi’nin kuruluşunun 88. Yılında Japonya’da Bir Osmanlı seyyahı: Abdürreşid İbrahim Bey Panel ve Segisi.
Peki Abdürreşid İbrahim Bey kimdir?
‘Kazan Türkleri’ndendir. 1857 yılında Sibirya’nın Tara kentinde doğdu. Medrese eğitimi aldıktan sonra İstanbul, Kahire ve Mekke’de ileri düzey dini öğrenim gördü. Rusya’da İslam’ın sesi olmak için gazetecilik ve dini eğitim faaliyetlerinde bulundu.
Sultan Abdülhamit Han’ın da desteği ile 1907 yılında başladığı meşhur Asya seyahati kapsamında Çin, Kore ve Japonya’yı dolaştı. Japonya’da büyük ilgi gördü; özellikle Tokyo’da kurduğu ilişkiler neticesinde Japon entelektüellerini İslam ile tanıştıran öncü isimlerden biri oldu.
1938 yılında Japonya’daki ilk Müslüman ibadethane olan Tokyo Camii’ni kurarak adını tarihe yazdırdı.
O cami, bugün hem Türkiye -Japonya ilişkilerinin hem de İslam’ın Uzak Doğu’daki sembollerinden biri olarak yaşamaya devam ediyor. Burası sadece bir ibadet yeri değil, İslam’ın Japonya’daki ilk kalıcı izi, bir kültürler arası buluşma noktasıydı. Ne yazık ki zaman yapı için acımasız davrandı. Depremler, savaşlar ve şehirleşme camiyi harabeye çevirdi. Ancak o manevi bağ hiçbir zaman yıkılmadı.
Haberin Devamı
Bu yüzyılın başında Tokyo Türk Camii, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın öncülüğünde, Türkiye’nin Tokyo Büyükelçiliği’nin katkılarıyla mimarisiyle göz kamaştıran yeni yüzüyle ibadete açıldı. Hem daha büyük hem daha estetikti ama asıl önemlisi geçmişin izlerini bugünün anlamıyla harmanlayan bir abideydi.
Bugün Tokyo’daki bu mabet sadece Türklerin değil, Malezya’dan Endonezya’ya, Pakistan’dan Afrika’ya kadar uzanan çok uluslu Müslüman topluluğun da uğrak noktası. Cami, İslam’ı Japon halkına hoşgörüyle tanıtmanın yanı sıra altında faaliyet gösteren kültür merkeziyle de Türk sanatını, kültürünü ve tarihini Japonlara ulaştırıyor.
Ve tüm bu gelişmelerin arkasında, 90’lı yıllarda Tokyo’da görev yapan gazeteci Erdal Güven’in değerli çabaları ve tanıklığı da bugünlere ışık tutuyor: “İlk gittiğimde cami yıkılmıştı. Geride sadece birkaç taş, birkaç fotoğraf ve Tokyo sokaklarında dolaşan büyük bir boşluk vardı. Ama bu boşluğun sadece bir yapıdan ibaret olmadığını, orada yıllar önce yakılmış bir dostluk meşalesinin sönmesine izin verilmemesi gerektiğini hissettim.”
Haberin Devamı
Saygıdeğer Başkan Numan Kurtulmuş’un görev süresi içinde Abdürreşid İbrahim Bey ve benzer ‘inanç’ ile farklı coğrafyalarda, üstelik o dönemin zor koşullarında bayraktarlık yapan hilafet elçilerini tek tek ortaya çıkartması, tanıtması ve tarihi derinliğine uygun onurlandırması önemli ve gereklidir.
Bu tür etkinlikler arttıkça Netahyahu ve onun gibiler daha da çaresizleşecektir
.Ecdadımız başardı biz neden başaramadık
#Osmanlı#Kürtçe#Dil
Temmuz 02, 2025 06:292dk okuma
Ceddimiz üç kıta, yedi iklimde hâkimiyet kurdu; hükmettiği 20 milyon kilometrekare üzerinde onlarca etkin kökenli insan toplulukları vardı. Üstelik bu topluluklar çeşitli dinlere ve mezheplere mensuptu.
Haberin Devamı
Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’nin yönetimdeki tılsımı ne idi ki onca çeşitliliği asırlar boyunca sulh ve sükûn içinde yönetti?
Yalnızca şu Orta Doğu coğrafyasına bakınız; ne demek istediğimiz çok daha iyi anlaşılır. Osmanlı’dan sonra bir gün olsun gülmeyen ve rahat yüzü görmeyen bu insanlar, Osmanlı yönetiminde asırlar boyunca içi içe, huzurlu bir şekilde ve kimsenin burnu bile kanamadan yaşadı.
Dünkü Kudüs’e, Şam’a, Hatay’a, Mardin’e, İstanbul’a, Selanik’e, Girit’e, Kıbrıs’a, Üsküp’e vb. bakın ve bir de aynı yerlere bugün bir temaşa edin ve aralarındaki uçurumu görün!
Dün, bütün bu şehirler her çeşit insanı huzur ikliminde barındıran çiçek tarlalarını andırıyordu. Bugün ise tek çeşitliliğe indirgenmiş dikenli halleriyle yetim-öksüz ve arkadaşsız kalmış çocuklar gibiler.
Onca kadim kültürlerin harmanlandığı cıvıl cıvıl beldelerde yaşayan insanlar birbirlerine saygı ve sevgi duyuyorlardı. Kimse, kimsenin türlü aidiyetine karışmaz, sorgulamayı aklının ucundan dahi geçirmezdi.
Herkes birbirine hoşgörü ile bakar ve “Benim dinim bana sizin dininiz size” diyerek cami, kilise ve havrayı yan yana inşa ederdi.
Irka dayalı milliyetçiliği esas alan Fransız İhtilali bütün dengeleri altüst etti, sosyolojik piramidi tersine çevirdi!
Biz Türkler, Anadolu coğrafyasına gelmezden önce Kürtler Doğu ve Güneydoğu Anadolu topraklarında yaşamaktaydı.
Asırlar boyu öz kardeşler gibi iç içe yaşadık; kız aldık, kız verdik. Ne Selahaddin Eyyubi’nin Kürtlüğü aklımıza geldi ne de Fatih Sultan Mehmed’in Türklüğü.
Yüzyıllar boyunca Kürtler camilerinde Kürtçe vaaz dinlediler, hanelerinde Kürtçe konuştular; bu dilin yasaklanması kimsenin aklının ucundan bile geçmedi.
Ermenice, Rumca yasaklanması şöyle dursun, bu dillerde gazete ve mecmua çıkarıldı.
Birlik-kardeşlik tılsımını bozup, yasaklar ve ötekileştirme getirilince olanlar oldu. Üstelik bu zorba hal yalnızca Kürtlere uygulanmadı.
Çerkezlere, Abhazlara, Lazlara, Zazalara, Araplara (Siirt, Mardin, Hatay’da yaşayan) da uygulandı. Bu çocuklar ilkokullarında ana dillerini konuştular diye öğretmenleri tarafından kulaklarından havaya kaldırılıp dakikalarca işkenceye tabi tutuldular.
Haberin Devamı
Neden sonra aklımız başımıza geldi; Kürtçeyi
serbest bıraktık ve devlet eliyle Kürtçe televizyon kanalı bile açtık. Böyle yapmakla ne kaybettik?
Öyle yapmakla onlarca yıl boyunca neler kaybettiğimizin farkında mıyız?
Bütün bu kepazelikleri biz yapmadık; bize yaptırdılar. Yaptırabilmek için de bizi bizden kopardılar.
Biz olmanın vakti geldi ve geçiyor, daha neyi bekliyoruz.
.Su uyur düşman uyumaz!
#FETÖ#ABD#Barış Gönüllüleri
Temmuz 12, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
İBRETLİK anekdotu dostum Metin Selçuk Bey’den dinlemiştim; ‘1963 yılında Ziraat Bankası müfettişi olarak Erzurum’daydım.
Haberin Devamı
Orada ABD’li Barış Gönüllüleri ile tanıştım. Bayandılar, bir-ikisi ile dostluğumuzu ilerlettik. Görünüşte, bizim ortaokul ve liselerimizde İngilizce öğretiyorlardı ama el altından araştırma yapıp Türk halkının nabzını tutuyorlardı.
Sonuçta şu kanaate vardıklarını bana itiraf ettiler: ‘Dine karşı çıkılarak, Türkiye’de hiçbir şey yapılamaz! Türkiye gibi toplumlarda bir şey yapmak isterseniz mutlaka dini kullanmalısınız! Ancak bu şekilde başarılı ve kalıcı olursunuz!’
1974 yılında Ankara’da Yukarı Ayrancı Şube Müdürü idim. Cuma namazı sonrası arkadaşlar yakında bir yere çaya davet ettiler, gittim. Bir binanın zemin katında, yaşları 9-11 arasında olan 400 çocuk vardı. ‘Bunlar, Türkiye’nin çeşitli okullarından seçilmiş süper zeki çocuklardır’ dendi. Bunlar, devlet gözetiminde eğitiliyor ve geleceğin, her kademedeki yöneticileri bunlardan çıkacak denildi.
Haberin Devamı
Aracınızın değerini öğrenin.
Otobid
Mardin Göbeklitepe Turlarıyla Kültürel Mirasları Keşfedin
Jolly Tur
by Taboola
Benim aklıma Osmanlının ‘Enderun’ eğitim sistemi geldi; çakmak bakışlı, cıvıl cıvıl bu süper çocukları görünce doğrusu sevindim ve duygulandım. Bütün bu yapılanmaların 15 Temmuz’un alt yapısı olabileceğini nereden bilebilirdim?’
Meğerse o öğretmenlerin görevlerinden biri de bu tip zeki çocukları tespit etmekmiş.
Görüyorsunuz değil mi sevgili okuyucularım; dünün süper gücü olan Osmanlının devşirme metodunu bugünkü süper güçler (ABD) Türkiye’ye uyguluyor ve bizi içeriden vuruyor!
Yine dikkat edin; Türkiye’yi yabancılara peşkeş çeken bütün anlaşmaların altında İsmet İnönü imzasının olduğunu görürsünüz! Neden sonra (1972’de) ‘Barış Gönüllüleri’nin zararı görülüp, faaliyetlerine son verildi ama...
Aynı tehlike bugün için de söz konusudur; özellikle dini (sözde tarikat) yapılanmalarına çok dikkat etmek gerekir. Zira bunlar, din kisvesi altında, uluslararası casusluk şebekelerinin kol gezdiği ve her türlü melanetin işlendiği arenalardır.
İnsanımız, özellikle son yüzyılda dini yönden zırcahil bırakıldığından, din, en kullanışlı sahadır. Önüne gelen ipsiz-sapsız, kara cahil, soysuz türediler şeyhlik iddiasında bulunuyor ve yığınla insanı arkalarında bulabiliyorlar.
Haberin Devamı
Unutulmamalıdır ki, en büyük düşman cehalettir; cahil insan şeytanın maskarasıdır.
İşte bir FETÖ manyağı geldi; din cahili, sürüsüyle her branştan profesörü, üst düzey asker ve sivil bürokratı, iş insanını peşinden sürükledi. Beyinleri yıkanmış bu insanlar, kripto halde içimizdeler; her yerdeler. Ve asla pişman olmuş değiller.
Süleymancılık kisvesi altında sunulmaya çalışılan İmamoğlu çetesi de sözde dini referans alıyor! Devlet, FETÖ gibi bu yapının da üstüne gitmeli ve iddia edildiği gibiyse, ipliği pazara çıkarılmalıdır.
Düşünebiliyor musunuz; bir sözde cemaat liderini ele geçirdiğinizde, milyonlarca kişiye hükmedebiliyorsunuz! Mahut o bir kişileri tuzağa düşürmek, satın almak, tehdit etmek zor olmasa gerektir. Zira basit bir kasetin neleri yaptığını ve yapabileceğini gördük ve görüyoruz!
Ne demişler: ‘Ya devlet başa ya kuzgun leşe!
.Tarihe altın harflerle yazılmak
#Erdoğan#Bahçeli#Lider
Temmuz 14, 2025 06:292dk okuma
Merhum Alparslan Türkeş, “Tehlikenin gözünün içine bakmak zafer için şarttır!” derdi.
Lider dediğin; temizlik yapmak istiyorsa, suya sabuna dokunacak, elini taşın altına koyacak, risk alacak ki tarihi başarıların altına imza atmış olsun.
İki asır öncesinde diz çöktürülmeye çalışılan ülkemiz, o gün bugündür çok ağır sorunlarla boğuşuyor. Bunların başında vesayet ve hemen onun yanı başında da terör sorunu vardı.
Vesayetle siyasetin alanını daralttılar ve sözde iktidarları adeta belediye hizmetlerini görmeye memur addettiler. Belediye hizmetlerinin dışına çıkmak isteyen siyasetçileri de envai çeşit darbelerle indirdiler ve dünyayı kendilerine dar ettiler.
Vesayet bizi bizden koparmış, bizi biz olmaktan çıkarmış ve tamamen dış güçlerin emrine vermişti. Vesayet hemen her şeyimizi kısıtlamıştı; dişe dokunur, özellikle savunma sanayisinde bir şey üretmemize müsaade etmiyor, en ufak bir kalkınma hamlesinde darbe yapıp ülkemizi onlarca yıl geri götürüyordu.
Uydusu bulunduğumuz dış vesayet odaklarına göre ne olmalıydık ne de ölmeliydik; sürünerek yaşamalıydık. Her on yılda bir darbe yaparak sözde olan demokrasimizi bile rafa kaldırıyor ve askeri idarelerle bu aziz milletin burnu yerlerde süründürülüyordu.
Dünyanın en kanlı terör örgütünü başımıza bela ederek ülkemizin kaynakları tükettiriliyor ve bu koca ülkeye on yıllar boyunca yerinde patinaj yaptırılıyordu.
Sayın Erdoğan, ilk gençlik yıllarından beri siyasetin içinde olup ülkemizde, bölgemizde ve dünyada olup bitenleri yakından takip eden birisiydi ve hepsinden önemlisi eski liderlerin hiç birisine benzemiyordu. Çocukluk (orta-lise) arkadaşım olan kendisini yakından tanıyordum; idealist bir insandı ve tam bir dava insanıydı. Bütün bu zorlukları bilerek ve isteyerek bu işe soyundu. Eskilerle ve onların zihniyetleriyle ülke vesayetten ve terörden kurtarılamazdı.
Denenmişi denemenin manası yoktu!
Bu yüzden kendine yeni bir yol çizdi; bu yola gönül verecek eski ve yeni arkadaşlarıyla parti kurup meydan yerine atıldı. Partisi kurulduğunun hemen ertesi yıl seçimlere girdi ve asırlık, yarım asırlık partileri yenerek tek başına iktidara geldi.
Haberin Devamı
Adeta millet onu, o milleti bekliyordu. Milleti için rüzgâr bekleyen bayrak oldu; çeyrek asırdır millet o rüzgârı estiriyor ve Sayın Erdoğan, milletine hizmet yolunda gece gündüz demeden çalışıyor ve adeta o bayrak olup dalgalanıyor!
Allahüteala ona, bahtına göre bir dava ve yol arkadaşı verdi. Devlet gibi adam olan Sayın Devlet Bahçeli ona enis-i yoldaş oldu ve bu iki dava ve gönül insanı el ele vererek önce vesayeti ardından da terörü yenerek ülkemizi yeni ufuklara açtı.
Bütün bu yapılanlar bugün yeterince anlaşılamıyor, unutulmasın ki istikbalin tarihçisi bu hakkı teslim ederek her iki liderin ismini altın harflerle yazacaktır.
Hem vesayeti ve hem terörü bitirirken, bu ki lider yalnızca içerideki şer odaklarıyla mücadele etmedi; neredeyse bütün bir dünyayı karşılarına alarak savaştılar ve hepsini yenmesini bildiler.
.Vuruşa vuruşa bugünlere gelmek
#CHP#Erdoğan#Rusya
Temmuz 16, 2025 06:293dk okuma
TÜRKİYEMİZDEKİ ‘sözde’ iktidarların (özellikle çok partili dönemde-1950’den sonra), insan gibi çalışmaları ve millete hizmet etmeleri çok zor olmuştur.
İç ve dış vesayet odakları buna müsaade etmediği gibi; dünyada emsali bulunmayan CHP gibi yıkıcı, inkâr ve imha edici bir muhalefet de millet yararına yapılacak tüm yatırımları ve çıkarılacak bütün kanunları engellemek için ellerinden geleni artlarına koymaz, koymadı ve koymuyor.
Bu memlekette altı kez gidip yedi kez gelen ve vesayetin ve CHP’nin yıkıcı muhalefetinin karşısında ecel terleri döken Süleyman Demirel, yapmış olduğu başbakanlık hizmetini “Kızgın boğa üzerinde Rodeo” olarak tanımlamıştı!
Vesayet ve CHP zihniyeti bu milletin kalkınmasını ve refaha kavuşmasını istemez. Onlara göre, tepedeki kendilerinden olan bir avuç azınlık har vurup harman savurur ve gününü gün ederken milletin kahir ekseriyeti işsizlikle, açlıkla, yoklukla boğuşmalıdır.
Haberin Devamı
Aracınızın değerini öğrenin.
Otobid
Mardin Göbeklitepe Turlarıyla Kültürel Mirasları Keşfedin
Mahut vesayetin oluşturduğu bürokratik oligarşi de sözde iktidarlara ayak bağı olmuş ve ‘mevzuat’ diyerek millete hizmetin önünü tıkamıştır.
Demokrasinin dördüncü (bizde birinci) gücü olan medya ise on parmağında on kara ile iktidarları her daim karalamış; yalan yanlış haberler ve envai çeşit iftiralarla iktidarları alaşağı etmede etkin rol oynamıştır.
Sayın Erdoğan, “Manşetlerle vuruşa vuruşa bugünlere geldik!” diye boşuna demiyor.
Düşünün: Bu ülkede başbakanın hanımının başörtülü diye askeri hastanede yatmakta olan bir sanatçıyı ziyaretine müsaade edilmedi. Başbakanın hanımına bunu yapan zihniyet sıradan vatandaşın hanımına neler yapmaz? Nitekim evladını şehit veren başörtülü anne tören salonuna alınmadı; hasbelkader içeri girebilen bir anne ise general tarafından salondan kovuldu.
Halbuki yalnızca bu aşağılık hareket (Maraş’ta Fransız askerinin Türk kadınının başörtüsünü açmaya yeltenmesi yüzünden), Kurtuluş Savaşı başlattı. Bu general de Fransız askeri olmadığına göre bu millet ne yapsındı? Milletin oy verip başına geçirdiği ve bütün bu kepaze sorunları çöz dediği; her tarafından kuşatılmış, eli kolu bağlı başbakanlar ne yapsındı?
Bu durumda başbakanların önünde iki yol vardı; ya suya sabuna dokunmadan(pisliği olduğu gibi bırakarak) başbakancılık oynayacaktı ya da tehlikenin gözünün içine bakıp üstüne üstüne giderek zafere ulaşacaktı.
Haberin Devamı
Bu ikinci yol her babayiğidin harcı değildi; zira bu yolda kefeni giyip yola çıkmak vardı.
İşte bunca başbakanlar arasında yalnızca Sayın Erdoğan, bu ikinci yolu tercih etti ve böylece içerideki ve dışarıdaki bütün şer güçleri karşısına aldı.
Ülkede terörü bitirmek için gövdesini taşın altına koydu; bütün iyi niyetine ve onca riski almasına ve tabiri caizse baldıran zehri içmesine rağmen başaramadı. Güvendiği iç ve dış mihraklar onu yarı yolda bıraktı.
O, bu yola baş koymuştu; hem vesayeti yenecek hem de terörün köküne kibrit suyu ekecekti. Bunun da yolu güçlü, sözde değil özde güçlü olmaktan geçiyordu. Kısa sürede ülkesini öylesine güçlü konuma getirdi ki değil Türkiye’de yurtdışında bile teröristler burunlarını mağaralarından dışarı çıkaramıyorlardı.
Geliştirdiği yeni savaş konsepti ile Kafkaslar ’da Karabağ’ı Ermeni işgalinden kurtardı, Libya’da merkezi hükümeti emperyalistlerin (Rusya, ABD ve Batı) tasallutundan kurtardı, Suriye’de hakeza başta Esed olmak üzere tüm işgalci şer güçler artlarına bakmadan Suriye’yi terk ettiler.
Bölgede Türkiye’siz oyun kurulamaz hale geldi.
Merhum Özal’ın “21. Yüzyıl Türk asrı olacaktır” vurgusunu Sayın Erdoğan kuvveden fiile çıkardı, çıkarıyor, çıkaracak.
Ve ‘TÜRKİYE YÜZYILI’nda ne vesayet ne terör kalacak!
O vakit görün bakalım; Türkiye’yi kim tutabilecek?
.15 Temmuz şahlanışı
#15 Temmuz Direnişi#Recep Tayyip Erdoğan#Darbe Girişimi
Temmuz 19, 2025 06:292dk okuma
BİZİM milletimiz sabırlı, metanetli, çilekeş ve başa bağlıdır. Bu milletin sabrını zorlamaya gelmez; zira sabır taşı çatladığında, kimse bu milleti tutamaz.
Nitekim son iki yüz yıldır, onca badire atlatmasına, başındaki halifeleri, padişahları, başbakanları, bakanları, milletvekilleri alaşağı edilip, şehit ve sürgün edilmelerine rağmen, bu millet otuz iki dişini sıkıp sabretti. Ciğerlerinden kan kustu, kızılcık şerbeti içtim diyerek sineye çekti.
Meclis’in duvarına sözde, ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ diye yazdılar lakin milleti ve milletin seçtiklerini hiçbir zaman insan yerine koymadılar. Onlara göre millet, kıllı, göbeğini kaşıyan, cahiller sürüsüydü. Kendisi ne idi ki, seçtikleri ne olabilirdi?
Dolayısıyla bu ülkenin idaresi darbeci zihniyet tarafından yürütülmeliydi. Onlar varken, başkaca hiçbir partinin iktidarı meşru olamazdı. Nitekim olmadı da...
Milletin seçtiği Adnan Menderes’e on sene zor tahammül ettiler, alaşağı edip darağacında sallandırdılar. Süleyman Demirel, Morrison ya da Sülü (davar çobanı) Demirel’di, Özal Çankaya’nın şişmanıydı, Erbakan takunyalı ve rejim düşmanıydı. Milletin seçip baş tacı yaptığı bu liderlerden Demirel’i, görevinden altı kez gönderdiler ama o, yedinci kez gelmesini bildi. Olmadığını görünce, onların kayığına binip, onların beğendiği bir Cumhurbaşkanı oldu.
Özal’ı zehirleyip öldürdüler.
Erbakan’ı alaşağı edip, arkasından teneke çalarak görevinden uzaklaştırdılar.
Erdoğan’ı daha belediye başkanı iken, şiir okudu diye kodese tıktılar ve siyasi yasaklı yaptılar.
Milletimiz, bütün bu olup biten kepazelikleri görüyor; içinde kopan fırtınaları dindirmek için gün sayıyor ve hepsinden önemlisi, bu fırtınaları dizginleyecek, sevk ve idare edecek, uğrunda ölünecek bir lider arıyordu.
Bu millet; daha dün Sultan Abdülaziz Han’ı yedirdi, ses çıkarmadı, Sultan 2. Abdülhamit Han’ı yedirdi, ses çıkarmadı, Adnan Menderes’i yedirdi ses çıkarmadı, onca kez Demirel’i yedirdi ses çıkarmadı, Özal’ı yedirdi, ses çıkarmadı, Erbakan’ı yedirdi, ses çıkarmadı ve sıra Erdoğan’ı yemeğe gelmişti.
Envaiçeşit darbelerle üst üste yemeğe çalıştılar, başaramadılar. Milletimiz, ilk kez, göz göre göre alaşağı edilmek istenen liderine sahip çıktı. Her darbe girişiminde milyonlarcası sokaklara döküldü ve ‘Yedirmeyiz!’ diye yeri göğü inlettiler.
15 Temmuz 2016’da altın vuruş yapmak için, milleti, milletin verdiği silahlarla milletin askerine kırdırmak için ayaklandılar.
Erdoğan, görüntülü telefonla televizyona bağlanıp, ‘ÖLÜMÜNE!’ diyerek, milleti sokağa çağırdı. Kendisi de ölümü göze alarak, Muğla’dan, Yeşilköy Havalimanı’na geldi. Orada, milyonlar kendisini bekliyordu.
Vesayet artıkları, savaş uçaklarını alçaktan uçuruyor ve belirlenen hedefleri bombalıyordu. Tankları sivil halkın üzerine sürüyor ve uçaksavarlarla halka ateş ediliyordu.
Sabır taşı çatlamış, iki yüz yıldır şerha şerha yarılan milletin sinesindeki volkan patlamış ve tıpkı Osmanlı ordu düzeninin en önündeki ‘deliler’ misali yalın kılıç sel olup, tanklara, toplara, tüfeklere doğru aktılar. Kâh bedeniyle tankın altına yattılar, kâh çıplak elleriyle tankın üzerine çıkıp zapt ettiler.
NOT: ‘Deliler’ ifadesi sakın yanlış anlaşılmasın; Kâinatın övüncü sevgili Peygamber Efendimiz (Aleyhisselam) buyuruyor ki: ‘Bir kişiye deli denmedikçe o kişinin imanı tamam olmaz.’
Bu deliler(!) güneşi de zapt etse, şaşmayın.
Dedik ya bu milletin sabrını taşırmaya gelmez!
.Güzel Türkçemizi kuşa çevirdiler...FUAT BOL
#Türkçe#Dil Devrimi#Alfabe Değişikliği
Temmuz 23,
DÜŞÜNÜRLER, dili kâinatın planı olarak tarif ederler. Görüp yaşadığımız eşya ve hadiseleri dilimizle irdeler, anladıklarımızı onunla anlatmaya çalışırız.
Yine eski düşünürler, insanı konuşan hayvan diye tarif ederlerdi, sözde dil devrimcileri konuşmamızı engelleyerek bizleri hayvan derecesine indirmek istiyor.
Alfabemizi değiştirirken ilk düğmeyi yanlış ilikledik ve o günden beri, dilde hemen her şey yanlış gitti. Eski alfabeyi (elifba) kullanırken, ‘lügat’ diye bir ders okutulurdu. Bu derste öğrenciler, kelimelerin hangi dilde olduklarını, yapılarını, yani etimolojisini, ne olduklarını (isim, sıfat, fiil, edat vb.) köken ve türeyişlerini, telaffuzlarını öğrenirlerdi.
Böyle bir ders okutulmayınca, dilin anahtarı kaybedilmiş olur; dolayısıyla dilin labirentlerinde gözleri kapalı, el yordamıyla dolaşır olduk.
Bu yetmemiş gibi, dili tabii seyrine bırakmadık; kasapları beyin ameliyatına soktuk, dilde uydurukçuluk peşine düştük ve dili, büsbütün çığırından çıkardık. TDK, kurulduğu günden beri dilimizle kedinin fareyle oynaması gibi oynadı.
Haberin Devamı
Aracınızın değerini öğrenin.
Otobid
Mardin Göbeklitepe Turlarıyla Kültürel Mirasları Keşfedin
Jolly Tur
by Taboola
Gün geldi şapka işaretini koydu, gün geldi kaldırdı. Şu anki imla kılavuzlarında şapka işareti kullanılmıyor. En düzgün konuşması gereken haber spikerleri bile birçok kelimeyi yanlış telaffuz etmekten kurtulamıyor.
Mesela Hamit kelimesi: a harfinde şapka olup uzatılınca, hamd eden, öven manasındadır. A harfi kısa okunup, i harfinde şapka olunca uzun okunur ve hamd edilen, övülen manasındadır. İkincisi (övülen) Allahü Teâlâ’nın 99 isminden biridir.
Kar kelimesi de şapkalı ve şapkasız çeşitli manalara gelmektedir ve okunuşu birinde kalın diğerinde incedir.
Karaköy’ün göbeğindeki tarihi hanın adı Ömer Abid iken, yeni harflerle Ömer Abed Han yazılıyor. A harfi şapkalı olup uzun okunur ve İbadet eden manasınadır.
Bir de özellikle üniversitelerde okutulan kimi ders kitaplarında dilimiz resmen katlediliyor. Bunun tipik örneğini vaktiyle duayen gazeteci-yazar Murat Bardakçı köşesinde yazmıştı.
Felsefe bölümünde okutulan bir kitaptan sayfalar yayımlayarak, dilimizin nasıl çığırından çıkarıldığını göstermişti. Buyurun aynı satırlardan bir paragraf okumaya çalışalım: ‘...Söylenmiş olanlar usun ereksel etkinlik olduğu söylenerek de anlatılabilir. Sözde bir Doğanın yanlış tanınmış düşüncenin üzerine yükseltilmesi ve her şeyden önce dışsal erekselliğin yadsınması genel olarak Erek biçiminin saygınlığına gölge düşürmüştür...’
‘...Tin şimdiye değin içinde var olduğu ve imgelediği dünya ile bozuşmuştur ve onu geçmişe gömme düşüncesini taşımaktadır. Bundan böyle kendi dönüşümünün emeği içindedir. Hiç kuşkusuz hiçbir zaman dinginlikte değildir, tersine her zaman ilerleyen devimi kavramıştır...’
Ne demişti Üstat: ‘Ya bunlar Türkçe değil ya da ben Türk değilim!
Türkçe konuşulan bir yer gösterin, gidip orada öleyim.’
Peygamber’siz din arayan nasipsizler.....FUAT BOL
#Kur’An-I Kerim#Hz. Peygamber#İmam-I Rabbani Hazretleri
Temmuz 26,
NE günlere kaldık; gerçekten ahir zamanı, bu zamanda gerçekleşecek bütün olumsuzlukları, her yönüyle ve daniskasıyla yaşıyoruz. Özellikle inanç konusunda, samyeli esmişçesine müthiş bir çoraklığı, inkâr bataklığını ve nasipsizliği yaşıyoruz.
Öylesine tuhaf bir zamanda yaşıyoruz ki, sözde uzman olan kimilerinin, uzmanlıklarını iddia ettikleri konularda en cahil ve en sapkın kişiler olduklarını, dehşetle ve ibretle gözlemlemekteyiz.
Adam sözde tefsir profesörü gözüküyor; Kur’an-ı Kerim’deki ayetleri inkârla veya onlara, nakli esas almadan (Hazreti Peygamber’in sünnetini ve sahabe kavlini dikkate almadan), kafasına estiği şekliyle mana veriyor, yorum yapıyor. Halbuki bu halin küfür olduğunu bizzat Hz. Peygamber Aleyhisselam haber veriyor.
Bu türediler, Peygamber’siz din arıyorlar. Daha doğrusu, nefislerinin arzuladığı bir din peşindeler. Bu tipler, gerçekte Allah’a değil, kendi nefislerine tapıyorlar; Allah’ın ve Peygamber’in buyruklarının değil, kendi nefislerinin arzu ve istekleri doğrultusunda hareket ediyorlar.
İmam-ı Rabbani Hazretleri buyuruyor ki: ‘Cenab-ı Hak Nisa Suresi 80. Ayetinde, Muhammed Aleyhisselam’a itaat etmenin kendisine itaat etmek olduğunu bildiriyor. O halde, O’nun Resulüne itaat edilmedikçe O’na itaat edilmiş olmaz. Bunun pek kati ve doğru olduğunu bildirmek için, ayet-i kerimede (Elbette, muhakkak böyledir) buyurdu ve bazı doğru düşünemeyenlerin, bu iki itaati birbirlerinden ayrı görmelerine meydan bırakmadı.’
‘Bize yalnız Kur’an yetişir’ diyenlerin düştükleri ateşten çukuru görüyor musunuz?
Halbuki Hazreti Peygamber, bizzat yaşayan Kur’an’dır; mübarek sözleri ile onu açıklamış ve örnek hayatı ile onu tatbik ederek yaşamıştır. Onun pek yüksek bir ahlak üzere olduğunu ve en güzel örneği teşkil ettiğini Allah’ü Teâlâ bildiriyor.
Peygamber Efendimiz (Aleyhisselam), seçilmişlerin ve övülmüşlerin zirvesidir.
Allahü Teâlâ canlılar içinde ilk defa onun nurunu yarattı; sevdiği o nur hürmetine de bütün alemleri yarattı. Onu sevmek ve ona tabi olmak, dünya ahiret nimetlerinin hepsinden daha kıymetlidir.
Yine Mektubat-ı Rabbani’deki hadis-i şerifte buyuruldu ki (1-44): ‘Allahü Teâlâ beni insanların en iyisinden yarattı. İnsanların en iyisiyim, en iyi ailedenim. Kıyamette herkes sustuğu zaman ben söylerim, onlara şefaat ederim. Kimsenin ümidinin kalmadığı bir zamanda onlara müjde veririm. O gün her iyilik, her türlü yardım, her kapının anahtarı bendedir. Liva-i hamd (Övünç sancağı) benim elimdedir. Peygamberlerin imamı, hatibi ve hepsinin şefaatçısıyım. Bunları övünmek için söylemiyorum, hakikati bildiriyorum’ (Gerçeği bildirmek görevimdir, bunları söylemezsem vazifemi yapmamış olurum).
O (Aleyhisselam) sevgi elçisidir; zira onun hamuru ilahi aşkla yoğrulmuştur. Bundan dolayıdır ki, o, bizleri (ümmetini) bizden daha çok sevmekte ve bizi bizden daha çok düşünmekte ve bizim kendimize olan düşkünlüğümüzden daha düşkündür.
Şu hâlde; bizim de onu herkesten üstün bilip sevmemiz ve onun uğruna bütün sevdiklerimizi ve nefsimizi seve seve feda etmemiz gerekir.
Selam ve bütün iyi dualar ona, aline ve ashabına olsun.
.İki devlet
#İsrail#Türkiye#ERDOĞAN
Temmuz 28, 2025 06:293dk okuma
Batılı emperyalist ülkelerin gözünde Ortadoğu’da yalnızca iki devlet vardır: Türkiye ve İsrail!
İran ve Mısır dahil bütün Ortadoğu ülkeleri onlar için ‘çerez’ kabilindedir. Hepsini, istedikleri gibi yönlendirir ve hükümleri altına alabilirler. Nitekim alıyorlar da...
İsrail’i, Ortadoğu’nun kalbine saplanmış bir hançer olarak kendileri kurdu. ‘Vaktiyle bu devleti kurmamış olsaydık bile bugün mutlaka kurardık’ diye kendileri söylüyor. Bütün bir Batı olarak hamiliğine soyundukları İsrail, onlar için ileri karakol hükmündedir.
Tarihte ve bugün İsrail’in (Yahudi) varoluş sebebi yeryüzünde fesat, bozgunculuk çıkarmak ve kan dökmek olmuştur. Dün, kendilerine gönderilen peygamberleri bile öldürdüklerinde böyleydi; bugün de çoluk-çocuk, kadın demeden savunmasız insanları kitleler halinde öldürdüklerinde aynıdırlar.
Onları her bakımdan destekleyip teşvik eden sözde Batı medeniyetinin de kendilerinden olmayanlara, özellikle Müslümanlara bakış açıları değişmez; onları insan addetmezler (saymazlar).
Yahudiler hem kendi kutsal kitapları olan Tevrat’ı hem de Hıristiyanlarca kutsal bilinen İncil’i tahrif ettiler, Yahudi inanışına göre değiştirdiler.
Bu çarpık inanışa göre sözde bir tanrı bellediler ve adına Yehova dediler. Bu tanrı yalnızca İsrailoğullarını esirgeyip bağışlayacak, diğer bütün insanlar ise İsrailoğullarına hizmet (köle) için yaşayacaklar. Onlara göre insan görülmeyen bu yaratıkların kanı, malı, ırzı, çoluğu-çocuğu, kapılarındaki hayvanlarına kadar bunlara helaldi.
Ve o tanrı Yehova, İsrailoğulları’nın üzerinde yaşamaları için kutsal topraklar,‘vadedilmiş topraklar’ vadetmişti. Nil ile Fırat nehirleri arasında yer alan bu topraklar, Türkiye’yi de kapsıyor.
Sayın Erdoğan, “İsrail’in hedefinde Türkiye var” diye boşuna demedi.
Ortadoğu’nun bu ikinci devleti olan Türkiye, kurulduğu günden bugüne inişli-çıkışlı bir hayatla nice badireler atlattı. Emperyalizm kendi güdümünde ve İsrail ile müttefik bir Türkiye istiyor.
Böylece bir taşla iki kuş vurmak istiyorlar.
Türkiye’yi ‘uydu’ yapmak için 200 yıldır uğraşıyorlar. Türkiye asli hüviyetinde kaldığında bunu başaramayacaklarını görünce genleriyle oynadılar. Özellikle Tanzimat’tan (1839) beri Türkiye’nin kurtuluşunun ‘taklitçilik’ olduğunu vurguladılar; hepsinden önemlisi bu aşağılık kompleksini bizim insanımıza da işlediler ve celladına âşık nesiller yetiştirdiler.
Haberin Devamı
İşte FETÖ’nün ‘altın nesil’ dediği bu kabildendir; ondan önceki Jön Türkler (İttihat ve Terakki) öyledir.
Köklerinden kopmuş ve hatta köklerine düşman nesiller, öyle akşamdan sabaha olmadı; on yıllar boyu hudutsuz gayret sarf ettiler ve bizim çocuklarımızı bizden koparıp düşman ettiler.
Onların istedikleri Türkiye; tıpkı dün olduğu gibi devletin kılcallarına değin FETÖ’vari yapıların nüfuz etmiş olduğu bir devlet yapısı istiyorlar.
Daha düne kadar istedikleri gibi de oldu.
Ta ki bir Molla Kasım gelinceye kadar...
“Sen sensen, ben de benim” diyen Sayın Erdoğan geldi ve ‘Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!’ diyerek içerideki ve dışarıdaki işgal güçlerinin çanına ot tıkadı.
Güçlü Türkiye’yi inşa ederek onların anladığı dilden konuştu; terörü dize getirdi, vesayeti yendi, içerideki kirli yapıları çökertti, destanlar yazarak bölgesinde belirleyici güç oldu.
Artık başta İsrail olmak üzere bütün şer güçler, Türkiye denilince oturup düşünmek, tekrar düşünmek zorundalar.
Aksi halde evdeki bulgurdan da olurlar!
Bunu da en iyi onların ağa-babaları olan ABD biliyor!
.FETÖ bitmedi
#FETÖ#ABD#Nedim Şener
Temmuz 30, 2025 06:293dk okuma
DEVLETLER, artık dışarıdan müdahalelerden çok içeriden, içerideki insanlar yönlendirilerek teslim alınıyor.
Haberin Devamı
Yönlendirmenin en kestirme ve en tesirli yolu da bu psikolojik savaşı yürütenlerce ‘afyon(!)’ addedilen dini kullanmaktır.
Bu aşağılık işin öncülüğünü dün İngiltere yapıyordu; bugün ise ABD’nin istihbarat teşkilatları başı çekiyor.
Dikkat ediniz: Bizim halkımız, çocuklarını FETÖ’nün okullarına sokmak için neden yarış halindeydi? Bu okullarda okuyan çocuklar, dinini-diyanetini bilen terbiyeli ve başarılı olarak lanse ediliyordu. Zaten görünen köy kılavuz istemiyordu; bütün sınavların en başarılıları bunlardı ve bütün kurum ve kuruluşlara bunların dershanelerinden ya da okullarından yetişenler girebiliyordu.
En önemli özellikleri ‘organize’ olmalarıydı; zira organize (teşkilatlanmış) bir avuç insan, başıboş (organize olmayan-dağınık) binlerce kişiye çok rahat hükmeder.
Herkes, bütün bu melanetler, on yıllar boyunca işlenirken devlet neredeydi diye soruyor.
Dışarıdan bakılınca haklı bir soru gibi gözüküyor lakin kazın ayağı öyle değil. On yıllar boyu devlet, hemen her kurum ve kuruluşuyla bunlar olunca; hangi devlet kimden hesap sorabilecekti?
Usta gazeteci Nedim Şener’in şu sözü, yaşanılan gerçeğin tam ifadesidir: ‘FETÖ devlete sızmadı, devlet FETÖ’ye sızdı!’. Zira devlet onlardı.
81 vilayetin 76’sının il emniyet müdürleri ve istihbarat müdürleri FETÖ’cüydü gerçeği her şeyi anlatmıyor mu? Askeri olsun, sivil olsun tüm resmi kurum ve kuruluşların durumu, bundan (Emniyet Genel Müdürlüğü) farklı değildi.
Savcı da ondan, polis de hâkim de. Savcı emrediyor, polis (ya da jandarma) yakalayıp getiriyor, hâkim içeri tıkıyor.
Burada şöyle bir soru sorulabilir: Bunlar, devlete böylesine hâkim olmalarına rağmen, neden darbeye tevessül ettiler?
Sahip oldukları güç ve kendilerine olan güvenleri, daha açık ifadesiyle kibirleri akıllarını örttü; ABD’deki mecnunu, Humeyni’nin İran’a getirilişi gibi Türkiye’ye getirip, başımıza bela etmek için darbeye yeltendiler.
Ülkede iç savaş çıksa da ülke bölünüp paramparça edilse de her hal ve şartta kaybeden Türkiye, Türk insanı, kazanan ise, FETÖ ve onu kullanan dış güçler olacaktı.
Haberin Devamı
Her şeyi inceden inceye hesap ettiler ama onları korkutan ve şaşırtan bir ihbar, darbeyi erkene aldırdı. Hesap edemedikleri veya yanlış hesap ettikleri bir şey vardı o da milletin darbeyi kabulleneceği ve ses çıkarmayacağı keyfiyeti idi.
Hesapları; öncelikle Erdoğan’ı öldürüp ülkeyi başsız bırakmaktı. Erdoğan’ı öldürdüklerinde, gerisi çorap söküğü gibi gelecekti. Hem Erdoğan’ı öldüremediler ve hem de millet, zannettikleri gibi çıkmadı.
Boğaz Köprüsü’nün bir ayağının tanklarla çevrildiğini televizyonlardan gören millet, işaret beklemeden ve ardına bakmadan sokaklara akın etti.
Erdoğan’ın bilahare televizyona bağlanıp, ‘ÖLÜMÜNE’ davetine ise milyonlar icabet etti.
Haberin Devamı
Darbe girişimi önlendi, elebaşları yakalanıp yargıya teslim edildi. Aradan dokuz sene geçmiş olmasına rağmen, askeriye başta olmak üzere çeşitli kuruluşlarda FETÖ’cüler yakalanıyor.
Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum; bugüne kadar hiçbir FETÖ’cünün ‘çok pişmanım, nasıl da kandırılmışız, ne kötü yoldaymışız’ dediği işitilmedi.
İşitilmediği gibi; her fitnenin altından bunlar çıkıyor. Şimdi de ormanları yakıyorlar!
Demek ki, bu yapı hâlâ dipdiri bir şekilde içimizde; bütün kurum ve kuruluşlarımızda, sinmiş bir halde pusuda bekliyorlar!
.FETÖ bitmedi -2-
#FETÖ#Terör Örgütü#Osmanlı Dönemi
Ağustos 02, 2025 06:292dk okuma
FETÖ tipi, sözde dine endeksli terör örgütlerinin tarihimizdeki örnekleri; Selçuklu döneminde Haşhaşiler, Osmanlı döneminde Kadızadeliler hareketleridir.
Haberin Devamı
Selçuklu döneminde İmam-ı Gazali, Osmanlı döneminde ise Kâtip Çelebi mahut örgütlerin ipliğini pazara çıkardı.
FETÖ elebaşı F. Gülen yarım asır boyunca içindeki ufuneti din diye kustu ve bu süre zarfında hiç kimseden ses-seda çıkmadı. Özellikle dini kesimlerden ne Diyanet’ten ne ilahiyat fakültelerinden ve ne de dini cemaatlerden en ufak bir ses çıkmadı.
Bilakis hemen her kurum ve kişi, F. Gülen iblisini ve ona bağlı yapıları öve öve bitiremiyorlardı.
Mangalda kül bırakmayan mahut ilahiyat profesörleri, bu yapıya yaranmak ve hatta bu yapıdan beslenebilmek için adeta yarış halindeydiler. Bunların düzenlediği sözde ilmi Abant Toplantılarına katılıyor, bunların sağladığı beş yıldızlı otellerde kalınıp sözde tebliğler sunuyorlardı.
FETÖ şeytanı ömrü boyunca vaaz verdi, kitap yazdı; elli yıl boyunca, bu kişinin ne dediğine ve neleri yazdığına bakılmadı mı? Milyonları peşinden sürükleyen birinin dediklerini ve yazdıklarını bilmemek imkansızdır. Zira bu melun hemen her gün televizyonlarda ahkam kesiyordu.
Peşinden giden halk, cahildi, özellikle dini konularda zırcahildi. Dinini bilmeyen şeytanın maskarası olur misali bu kişiler, domatesi seçerken gösterdikleri özeni dinlerini öğrenirken göstermedi ve mal bulmuş mağribi gibi bu şarlatanın ardına düştü.
Neden sonra; devlet bu yapının terör örgütü olduğunu açıkladıktan sonra, Diyanet (Din İşleri Yüksek Kurulu) FETÖ’ hakkında bilimsel bir rapor hazırladı ve bu kişinin deli, söyleyip yazdıklarının da deli saçması şeyler olduğunu ve bütün bunların muazzez dinimiz İslamiyet ile bir alakası olmadığını delilleriyle ortaya koydu.
Ba’de harabi-l Basra!
Zira şeytanlıkta sınır tanımayan bu iblis, kendini kimi zaman peygamber, kimi zaman da ilah olarak lanse ediyor. Bu saçmalıkları dinleyenler de cezbeye tutulup kendilerinden geçiyorlar.
Veren razı, alan da razı olduğuna göre demek ki, aranılan, bulunan ve verilen şey, İslamiyet adı altında kendi nefislerine ve onun arzularına tapınmaktır. Diğer bir tabirle, tencere yuvarlanmış kapağını bulmuştur!
Milyonların beyinleri, sözde DİN adına uyuşturulup mankurtlaştırılırken; bu dinin gerçek mümessilleri (kendilerini öyle lanse eden her kurum ve her kişi) neredeydiler? Neden on yıllar boyu lal kesildiler?
FETÖ ile mücadele; yalnızca MİT’e, Emniyet’e, yargıya havale edilip altından kalkılacak bir olgu değildir.
Devletin her bir kurumu, bu önemli işi birinci vazife bilmeli ve tabir caizse her kurum kendi bağırsaklarını temizlemelidir. Bunun için de kurumların başlarına atanacak kişilerde aranılacak vasıfların başında, liyakatlerinin yanında FETÖ ile mücadele azmi ve kararlılığı aranmalıdır.
Ve bu mücadele için; ne yaptıklarına dair, her altı ayda bir rapor istenmelidir
.ABD-Vesayet-FETÖ
#ABD#FETÖ#Darbe
Ağustos 04, 2025 06:303dk okuma
ŞU hususu hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamız gerekir; dünya kurulduğundan kıyamete değin bir kural hariç her kuralın istisnası vardır.
İstisnası olmayan ise ‘hükmü galip olan belirler-koyar’ kuralıdır.
Dünya üzerindeki kuralları son birkaç asır boyunca Batı emperyalizmi belirliyor ve tatbik ediyor. Batı medeniyeti ifadesi sizi yanıltmasın, Batı’nın medeniyetle yakından ve uzaktan bir ilgisi yoktur. Kâğıt üzerindeki yaldızlı cümleler, insan haklarına dönük beyannameler, anlaşmalar, yalnızca gösteriş içindir.
Özellikle son üç yüz senedir dünyada cari olan sistem sömürgeciliktir. Kendilerine sözde medeni diyen Batı’nın vahşi sürüleri, gücü ellerine geçirince, dünyanın her köşesini talan ettiler; insanları öldürüp mallarını ve sahip oldukları zenginlikleri gasp ettiler. Bu sömürü düzeni bugün de aynen devam etmektedir.
Biz, geçen asrın başında girdiğimiz büyük savaştan yenilgi ile çıktık. Müstevlilerce kurulan yeni dünya düzenine mecburen uyduk. Zira galip gelenler hasımlarımızdı ve kuralları onlar belirleyip koydular ve bizi istedikleri gibi dizayn ettiler.
FETÖ’vari oluşumlarla bizi içeriden kuşattılar; terörün ve darbenin her çeşidiyle dize getirmeye çalıştılar. Adeta bizi deli addedip, meşguliyetle tedaviye tabi tuttular! Öyle ki toplu iğne bile yapmamıza müsaade etmediler.
İmal ettiğimiz uçakları yere gömdürüp üzerlerini betonla kapladılar. Kurduğumuz silah ve mühimmat fabrikamızı, havaya uçurdular, girişimcimizin parçalarını bile bulamadık.
1944 yılına kadar ordumuzun her türlü bomba ihtiyacını karşılayıp, onlarca ülkeye ihracat yapan Şakir Zümre’nin ‘Türk Sanayi Harbiye ve Madeniye Fabrikası’ kapattırılıp soba üretimine dönüştürüldü!
Aynı yıllarda Nuri Demirağ’ın fabrikasında imal edilen uçaklar ve planörler dünya ile rekabet ediyordu. THK’nun sipariş ettiği 65 eğitim uçağının 24’ü tamamlanmıştı. Bunların tesliminde ‘depoya benzin konulmasının unutulması’ türünden bir mazeret anlayışındaki THK, basit bir kazayı gerekçe göstererek tüm siparişleri iptal etti.
O günkü siyasi irade de (gerçekte iradesizlik) imal edilen bu uçakların yurtdışına çıkışını kanunla yasakladı. (İ. İnönü)
Aradan 15 sene geçecek, Türk mühendisleri yerli otomobil üretecek (Devrim otomobili); o da aynı akıbetle karşılaşacaktı. Nitekim teslim töreninde benzin konulması unutulmuş(!) ve yerli otomobil üretimi rafa kaldırılmıştır.
Haberin Devamı
Bu ne biçim bir unutma modeli ki bir daha benzin koyulmasını akla getirmiyor.
On yıllar boyunca, FETÖ (ABD) zihniyeti, bu milletin elini kolunu bağlamış, adeta kötürüm yaparak hiçbir şey imal edemez hale getirmiştir.
Bundan da vahimi ise aynı aşağılık kompleksini eğitim programlarıyla nesillerimize işlemiş ve onlara da ‘Biz bir şey yapamayız, Batı ile aramızda uçurum var, artık onlardan dilenmekten başka çaremiz yok’ dedirtmişti.
Ta ki Sayın Erdoğan gelip FETÖ (ABD-vesayet) zihniyetinin çanına ot tıkadı; insanımız kendine geldi ve hemen her sahada dev adımlar atıldı.
FETÖ, bizi içimizden kuşatan ve adım atmamızı engelleyen zihniyettir. Terörist yerine dağı taşı bombalayan, gençlerimizin geleceklerini çalan, devlet ve millet hayatımıza kasteden, ormanlarımızı yakan, kendi halkına gözünü kırpmadan kurşun sıkan, emperyalistlerin köpekliğini yapıp kendi insanını ve ülkesini satan ve bütün bunlar ve daha niceleri olurken (köy yanarken) taranan, en kahpe zihniyettir FETÖ’cülük.
Sü (asker) uyur, düşman uyumaz; içimizde, en ücra köşelere değin nüfuz etmiş FETÖ ise hiç uyumaz, uyumuyor!.
.Gitti eteri geldi beteri
#CHP#Kemal Kılıçdaroğlu#Özgür Özel
Ağustos 06, 2025 06:302dk okuma
BETERİN beteri var diye boşuna dememişler; CHP’nin başından Deniz Baykal’ı kasetle gönderdiler, yerine Kılıçdaroğlu’nu iliştirdiler. Kılıçdaroğlu 13 yıl boyunca CHP’yi yönetti, sergilediği yalan-iftira, Türkiye’yi yabancılara şikâyet etme ve Türkiye’yi onlara kötü gösterme politikaları para etmedi. CHP’yi bir milim ilerletemedi.
Haberin Devamı
Kılıçdaroğlu’yla da olmayacağını gören vesayet çevreleri, bu kez kaset yerine para gücünü kullanarak, kimi delegeler satın alınarak, alaşağı edilen Kılıçdaroğlu’nun yerine Özgür Özel’i iliştirdiler.
İliştirilme ile gelenler genel başkan olabiliyor, lakin bunların lider olmaları imkânsızdır. Uzaktan kumandalı bu tipler, sahiplerinin sesi olmak zorundalar. Özel, Kılıçdaroğlu’ndan beter çıktı; onun bir yalanını ve iftirasını, bu, bin yaptı; onun Türkiye’yi karalama ve yabancılara şikâyetini bu, ayyuka çıkararak gittiği her yabancı ülkede sergiledi.
Erdoğan’a ve Türkiye’ye müdahale etmeleri için adeta yalvardı.
Etrafımız ateş çemberi iken ve içeride PKK silah bırakma kararı almışken, milli birlik ve dayanışmaya muhtaç olduğumuz bu kritik dönemde en ufak bir sorumluluk üstlenmek şöyle dursun bilakis yangına körükle gitti, gidiyor.
Halkı sokağa dökmek tehdidiyle aklı sıra iktidarı korkutmak istiyor.
Belediyeler hakkında yürütülen irtikap, rüşvet, yolsuzluk soruşturulmalarının iddianamelerini beklemeden töhmet altındaki başta Ekrem İmamoğlu’nu ve diğer belediye başkan ve yetkililerini suçsuz ilan ediyor.
Bu telaş ve bu denli ölçüsüz, sorumsuz ve tehlikeli konuşmalar insana ister istemez, ‘Özel bu olayların neresinde?’ diye sorduruyor!
Biz, onu düştüğü çukurda bırakarak mahkemelerin sonucunu beklemek durumundayız.
Özel, adeta suçluluk telaşı içinde akıl tutulması yaşıyor; kimi firmaların mallarına boykot çağrısı yapıyor kimi basın-yayın kuruluşlarını da hedef göstererek karalamaya çalışıyor. Neymiş efendim; bu özel televizyonlar CHP’nin mitinglerini canlı yayınlamıyorlarmış. Bu kuruluşların ve patronlarının isimlerini vererek bunlara ve bunların pazarlamakta oldukları ürünlere boykot çağrısını yineliyor.
Yaptığı iş ne ahlaka ne hukuka sığıyor; alenen suç işliyor!
Adı üstünde, özel televizyon kuruluşu; neyi-kimi canlı yayınlayıp yayınlamayacaklarını paşa gönülleri bilir. Ne yani bu televizyonlar, Özgür Özel’den talimat alıp da mı yayın içeriklerini ve akışlarını düzenleyecekler?
Şu lafa bakar mısınız: “...Şu kuruluşu ve ...şu televizyonu gömün!” Bir siyasetçinin bu lafı edebilmesi için aklını peynir ekmekle yemesi gerekir.
Bugüne kadar hiçbir siyasetçi bu denli ağız ishali olmamıştı. Bunun siyasetteki manası şudur: İlk seçimde beni ve partimi sandığa gömün!
Özgür Özel şunu iyi bilmelidir ki korkunun ecele faydası yoktur, burası etme bulma dünyasıdır. Kılıçdaroğlu’nun iddia ettiği gibi “Sırttan hançerlediysen” sen de aynı şekilde hançerlenmekten kurtulamayacaksın
.
.Pes doğrusu!
#FETÖ#İmamoğlu#Sahte Diploma
Ağustos 09, 2025 06:302dk okuma
Ne günlere kaldık; inanın, insanın gördüklerine ve bizzat duyduklarına bile inanası gelmiyor! Malum, kimilerinin yüzü manda derisinden (kösele) bile kalınmış; tükürsen, rahmet yağıyor diye ‘şükür’ diyor!
Kimileri için, belli ki, utanma-arlanma, edep-haya sırra kadem basıp Kaf Dağı’nın ardına saklanmış!
Son günlerde su yüzüne çıkarılan, e-devlet üzerinden üretilen sahte diploma konusu, tipik bir FETÖ uygulaması olup, ülkemiz için milli güvenlik konusudur.
Hal böyle iken, ‘sahte diploma’ konusu mahkemelerce ayyuka çıkan İmamoğlu; utanıp yerin dibine girip, insan içine çıkamaması gerekirken, o, hiçbir şey olmamış gibi, gayet pişkince ‘sirkatin’ (kendi hırsızlığını) söylemeye ve onunla övünmeye devam ediyor:
‘Türkiye’de sahte diplomalar e-Devlet’e sahte e-imza ile kaydedilmiş, kimsenin haberi bile olmamış. Skandalın boyutları korkutucu ama iktidar için varsa yoksa benim diplomam ve Cumhurbaşkanlığı adaylığım. Yargı, halkın seçtiği başkanın hakkını engellemekle meşgulken, sahtecilik almış başını gitmiş. Bu tablo gösteriyor ki, asıl sorun adaletsizliktir. Ama az kaldı, siyasetin aparatı olan yargı düzeni de sahtecilerin cirit attığı Türkiye görüntüsü de bitecek, çürümüşlük son bulacak.’
‘Utanmadıktan sonra dilediğini yap’ sözü, hayasızlığın sonunun olmadığını ne güzel ifade ediyor.
Bu aşağılık, pespaye halin tipik misali, sahte diplomalı İmamoğlu’dur ve aynı İmamoğlu tıpkı ‘merd-i kıptı misali, şecaat arz ederken sirkatin söylemektedir’. Yani Kıpti, cesaretini ve mertliklerini anlatırken nasıl çaldıklarını anlatırmış.
İmamoğlu da boy aynasına bakıp; envai çeşit hırsızlıklarını, yolsuzluklarını, sahte diplomalarını kahramanlık gibi anlatıyor ve adete bunlarla övünerek; ‘memlekette sahtecilik almış başını gitmiş, korkutucu boyutlara ulaşmış, siz hala kalkmış benim diplomamla ve adaylığımla uğraşıyorsunuz’ demeye getiriyor.
Şu yüzsüzlüğe, şu pişkinliğe bakar mısınız?
Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş misali, bir de bunu destekleyen bir güruh var; onlar da ‘Gördünüz işte, yalnızca bizim patronun diploması sahte değilmiş’ diyerek, hırsızı, dolandırıcıyı aklamaya ve akılları sıra ona mazeret uydurmaya çalışıyorlar.
Kafaya bakar mısınız: ‘Herkes yapınca oluyor da bizim patron yapınca neden olmayacakmış; bal gibi olur hem bu sahte diplomayla Cumhurbaşkanı da olur, olmalıdır’ iddiasındalar.
Haberin Devamı
İnsanlar, layık oldukları idare şekli ve kendileri gibi idarecilerle idare edilirler. Yani nasıl isek, neye layıksak öyle idare ediliriz.
Demek ki, vatandaş da kendisi gibi olan, özlediği hayatı kendisine sunacak idarecileri seçiyor; alan memnun-veren memnun olduğuna göre, geriye dua etmekten başka bir şey kalmıyor: ‘İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizleri helak edecek misin? (Allah’ım).
Ahlakın bütün boyutlarıyla sükût ettiği yerdeyiz.
Allah sonumuzu hayreylesin!
..Gitti eteri geldi beteri
#CHP#Kemal Kılıçdaroğlu#Özgür Özel
Ağustos 06, 2025 06:302dk okuma
BETERİN beteri var diye boşuna dememişler; CHP’nin başından Deniz Baykal’ı kasetle gönderdiler, yerine Kılıçdaroğlu’nu iliştirdiler. Kılıçdaroğlu 13 yıl boyunca CHP’yi yönetti, sergilediği yalan-iftira, Türkiye’yi yabancılara şikâyet etme ve Türkiye’yi onlara kötü gösterme politikaları para etmedi. CHP’yi bir milim ilerletemedi.
Haberin Devamı
Kılıçdaroğlu’yla da olmayacağını gören vesayet çevreleri, bu kez kaset yerine para gücünü kullanarak, kimi delegeler satın alınarak, alaşağı edilen Kılıçdaroğlu’nun yerine Özgür Özel’i iliştirdiler.
İliştirilme ile gelenler genel başkan olabiliyor, lakin bunların lider olmaları imkânsızdır. Uzaktan kumandalı bu tipler, sahiplerinin sesi olmak zorundalar. Özel, Kılıçdaroğlu’ndan beter çıktı; onun bir yalanını ve iftirasını, bu, bin yaptı; onun Türkiye’yi karalama ve yabancılara şikâyetini bu, ayyuka çıkararak gittiği her yabancı ülkede sergiledi.
Erdoğan’a ve Türkiye’ye müdahale etmeleri için adeta yalvardı.
Etrafımız ateş çemberi iken ve içeride PKK silah bırakma kararı almışken, milli birlik ve dayanışmaya muhtaç olduğumuz bu kritik dönemde en ufak bir sorumluluk üstlenmek şöyle dursun bilakis yangına körükle gitti, gidiyor.
Halkı sokağa dökmek tehdidiyle aklı sıra iktidarı korkutmak istiyor.
Belediyeler hakkında yürütülen irtikap, rüşvet, yolsuzluk soruşturulmalarının iddianamelerini beklemeden töhmet altındaki başta Ekrem İmamoğlu’nu ve diğer belediye başkan ve yetkililerini suçsuz ilan ediyor.
Bu telaş ve bu denli ölçüsüz, sorumsuz ve tehlikeli konuşmalar insana ister istemez, ‘Özel bu olayların neresinde?’ diye sorduruyor!
Biz, onu düştüğü çukurda bırakarak mahkemelerin sonucunu beklemek durumundayız.
Özel, adeta suçluluk telaşı içinde akıl tutulması yaşıyor; kimi firmaların mallarına boykot çağrısı yapıyor kimi basın-yayın kuruluşlarını da hedef göstererek karalamaya çalışıyor. Neymiş efendim; bu özel televizyonlar CHP’nin mitinglerini canlı yayınlamıyorlarmış. Bu kuruluşların ve patronlarının isimlerini vererek bunlara ve bunların pazarlamakta oldukları ürünlere boykot çağrısını yineliyor.
Yaptığı iş ne ahlaka ne hukuka sığıyor; alenen suç işliyor!
Adı üstünde, özel televizyon kuruluşu; neyi-kimi canlı yayınlayıp yayınlamayacaklarını paşa gönülleri bilir. Ne yani bu televizyonlar, Özgür Özel’den talimat alıp da mı yayın içeriklerini ve akışlarını düzenleyecekler?
Şu lafa bakar mısınız: “...Şu kuruluşu ve ...şu televizyonu gömün!” Bir siyasetçinin bu lafı edebilmesi için aklını peynir ekmekle yemesi gerekir.
Bugüne kadar hiçbir siyasetçi bu denli ağız ishali olmamıştı. Bunun siyasetteki manası şudur: İlk seçimde beni ve partimi sandığa gömün!
Özgür Özel şunu iyi bilmelidir ki korkunun ecele faydası yoktur, burası etme bulma dünyasıdır. Kılıçdaroğlu’nun iddia ettiği gibi “Sırttan hançerlediysen” sen de aynı şekilde hançerlenmekten kurtulamayacaksın.
..Pes doğrusu!
#FETÖ#İmamoğlu#Sahte Diploma
Ağustos 09, 2025 06:302dk okuma
Paylaş
Ne günlere kaldık; inanın, insanın gördüklerine ve bizzat duyduklarına bile inanası gelmiyor! Malum, kimilerinin yüzü manda derisinden (kösele) bile kalınmış; tükürsen, rahmet yağıyor diye ‘şükür’ diyor!
Haberin Devamı
Kimileri için, belli ki, utanma-arlanma, edep-haya sırra kadem basıp Kaf Dağı’nın ardına saklanmış!
Son günlerde su yüzüne çıkarılan, e-devlet üzerinden üretilen sahte diploma konusu, tipik bir FETÖ uygulaması olup, ülkemiz için milli güvenlik konusudur.
Hal böyle iken, ‘sahte diploma’ konusu mahkemelerce ayyuka çıkan İmamoğlu; utanıp yerin dibine girip, insan içine çıkamaması gerekirken, o, hiçbir şey olmamış gibi, gayet pişkince ‘sirkatin’ (kendi hırsızlığını) söylemeye ve onunla övünmeye devam ediyor:
‘Türkiye’de sahte diplomalar e-Devlet’e sahte e-imza ile kaydedilmiş, kimsenin haberi bile olmamış. Skandalın boyutları korkutucu ama iktidar için varsa yoksa benim diplomam ve Cumhurbaşkanlığı adaylığım. Yargı, halkın seçtiği başkanın hakkını engellemekle meşgulken, sahtecilik almış başını gitmiş. Bu tablo gösteriyor ki, asıl sorun adaletsizliktir. Ama az kaldı, siyasetin aparatı olan yargı düzeni de sahtecilerin cirit attığı Türkiye görüntüsü de bitecek, çürümüşlük son bulacak.’
Haberin Devamı
İngiliz Arşiv Belgelerinde Arap İsyanı - İsmail Köse
199,24 TL - Cimri
TCL MT40X Movetime Family Mavi Çocuk Akıllı Saat
3.299,00 TL - Cimri
by Taboola
‘Utanmadıktan sonra dilediğini yap’ sözü, hayasızlığın sonunun olmadığını ne güzel ifade ediyor.
Bu aşağılık, pespaye halin tipik misali, sahte diplomalı İmamoğlu’dur ve aynı İmamoğlu tıpkı ‘merd-i kıptı misali, şecaat arz ederken sirkatin söylemektedir’. Yani Kıpti, cesaretini ve mertliklerini anlatırken nasıl çaldıklarını anlatırmış.
İmamoğlu da boy aynasına bakıp; envai çeşit hırsızlıklarını, yolsuzluklarını, sahte diplomalarını kahramanlık gibi anlatıyor ve adete bunlarla övünerek; ‘memlekette sahtecilik almış başını gitmiş, korkutucu boyutlara ulaşmış, siz hala kalkmış benim diplomamla ve adaylığımla uğraşıyorsunuz’ demeye getiriyor.
Şu yüzsüzlüğe, şu pişkinliğe bakar mısınız?
Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş misali, bir de bunu destekleyen bir güruh var; onlar da ‘Gördünüz işte, yalnızca bizim patronun diploması sahte değilmiş’ diyerek, hırsızı, dolandırıcıyı aklamaya ve akılları sıra ona mazeret uydurmaya çalışıyorlar.
Kafaya bakar mısınız: ‘Herkes yapınca oluyor da bizim patron yapınca neden olmayacakmış; bal gibi olur hem bu sahte diplomayla Cumhurbaşkanı da olur, olmalıdır’ iddiasındalar.
Haberin Devamı
İnsanlar, layık oldukları idare şekli ve kendileri gibi idarecilerle idare edilirler. Yani nasıl isek, neye layıksak öyle idare ediliriz.
Demek ki, vatandaş da kendisi gibi olan, özlediği hayatı kendisine sunacak idarecileri seçiyor; alan memnun-veren memnun olduğuna göre, geriye dua etmekten başka bir şey kalmıyor: ‘İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizleri helak edecek misin? (Allah’ım).
Ahlakın bütün boyutlarıyla sükût ettiği yerdeyiz.
Allah sonumuzu hayreylesin!
.Kontrollü kaos
#Emperyalizm#Vesayet#Darbe
Ağustos 11, 2025 06:302dk okuma
Paylaş
SÖMÜRGECİ, emperyalist devletler, vesayet altına aldıkları ülkeleri ‘kontrollü kaos’ metoduyla hizaya getirip idare ediyorlar. Düne kadar bizim ülkemiz de bu yöntemle idare ediliyordu.
Haberin Devamı
Her on yılda bir bunun için darbe yapılıp asker idareye el koyuyordu.
Demokrasinin adı şeklen vardı, lakin içerisi bomboştu. Halkın seçtiği başbakanlar hem millete hem de mahkemelere hesap veriyordu, ama atanmış bir genelkurmay başkanı adeta layüseldi (hesap sorulamaz bir varlık).
Bunların başbakana bağlılıkları yalnızca kâğıt üzerinde idi, zira pratikte hiçbir doğruluğu ve geçerliliği yoktu. Sivillerin ve askerlerin ortak toplantılarında (Milli Güvenlik Kurulu ya da Yüksek Askeri Şûra) oturma düzeni çok tuhaftı; askerler çoğunlukta idi ve başbakan ile genelkurmay başkanı, ikisi birden dikdörtgen şeklindeki masanın başında yan yana olacak şekilde yer alırlardı.
Yurtdışındaki NATO toplantılarında da rezil bir görüntü verirdik; her ülkenin savunma bakanları ön sırada, genelkurmay başkanı ise onun arkasında otururdu, bizim genelkurmay başkanımız ön sırada, savunma bakanımız ise onun arkasında yer alırdı.
Haberin Devamı
İngiliz Arşiv Belgelerinde Arap İsyanı - İsmail Köse
199,24 TL - Cimri
Skechers 232040-NVY Lacivert Arch Fit Erkek Spor Ayakkabı
3.599,00 TL - Cimri
by Taboola
O ülkeler de demokrasi ile yönetiliyordu; ya onlarda bir sakatlık ya bizde bir anormallik vardı, demokrasiyi onlardan aldığımıza göre demokratik kurallara uygun olan onların yaptığı idi.
Mahut toplantılarda askerler klasörler dolusu evrakla gelir, bunlarla başbakanlar hedef tahtasına oturtulur ve adeta şamar oğlanı gibi azarlanırlardı.
Bu zihniyet bugün CHP’de aynen devam etmektedir. Zira onlar ve mahut askerler kendilerini bu ülkenin hakiki sahibi görür ve bilirler, kendilerinden olmayan siyasileri ise gelip geçici misafir olarak değerlendirirler.
Ayrıca evlere şenlik TSK İç Hizmet Kanunu’nun bir 35. Maddesi vardı ki buna dayanarak asker aklına estiğinde darbe yapar ve kendilerini haklı gösterirlerdi.
Halbuki demokrasilerde en büyük suç, meşru idareye (seçilmiş hükümete) karşı darbe yapmak ve onları alaşağı etmektir. En büyük suç olan bir eylem bizde askere görev olarak verilmişti.
İlgili askerlerin toplantılara getirdikleri klasörlerin içeriği sözde laikliğin ihlal edildiği çeşitli olay ve hadiselerdi. Bunların yekûnu bir incir çekirdeğini doldurmayan eften-püften şeylerdi. Mesela; bir imam hatip okulundan veya Kuran’ı kerim kursundan çekilmiş bir fotoğraf, onlara toplu (cemaatle kılınan) namaz suçtu ve bu durumun hesabını hükümet vermeliydi!
Koskoca orgeneral bu ve buna benzer fotoğrafları suç delili olarak dillendirmeyi maharet sayıyor ve bu yaptığı saçmalıkla Cumhuriyet’e ve rejime sahip çıktığını iddia edebiliyordu.
Haberin Devamı
Yine o asker, mahut toplantılardan birisinde Başbakana (Erbakan) omuz atıyor, bir diğeri ise (tuğgeneral) televizyon ekranına çıkıp ülkenin başbakanı için ‘pez...nk’ yakıştırmasını yapabiliyordu.
At izinin it izine karıştırıldığı o netameli dönemlerde kontrollü kaos esastı ve kontrol atanmışların ve dışarıdaki ağa-babalarının (özellikle askerlerin) elindeydi.
Seçilmiş sivillerin ne yapabildiğini, altı kez gidip yedi kez gelen Süleyman Demirel şu veciz sözle özetliyordu: “Selden kütük kapmak!”
Üç kelimelik bu cümle seksen yıllık kontrollü kaos denilen vesayet döneminin acı bir özetidir.
Kontrollü kaos -2-
#Demokrasi#Milletin Egemenliği#Darbe
Ağustos 13, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
KONTROLLÜ kaosun hüküm sürdüğü ülkelerin idare şekli demokrasi ise bu durum tamamen bir aldatmacadan ibarettir. Yani o ülke sözde demokrasidir, gerçekte en totaliter sistemdir.
Haberin Devamı
Nitekim bizim ülkemizde Meclis’in duvarındaki ‘Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir’ sözü hiçbir zaman kuvveden fiile çıkmamıştır. O ifade yaldızlı söz olarak kalmış; zira millet ve milletin özlem ve beklentileri hiçbir zaman dikkate alınmadığı gibi bunlara adeta savaş açılarak düşmanlık yapılmıştır.
Göz boyamak için milletin önüne seçim sandığı konmuş, lakin o sandıktan kimlerin seçilebileceğine bazen bir kişi bazen konsey adı altında üç-beş kişi karar vermiştir. Nitekim darbe dönemlerinde, darbe lideri paşanın onaylamadığı kişi ya da kişiler milletvekilliğine aday bile olamazlardı.
‘Güdümlü demokrasi’lerde piramidin en üstünde olması gereken millet en altta olup kendisi ve beklentileri kimsenin umurunda değildir.
Millet için iş yapılmaz, millete rağmen iş yapılır.
Haberin Devamı
İngiliz Arşiv Belgelerinde Arap İsyanı - İsmail Köse
199,24 TL - Cimri
İş Bankası TROY ticari kredi kartı ile 10.000 TL’ye varan MaxiPuan!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Millet, ciğerparesi kınalı kuzusunu güle oynaya askere gönderir. Al kanlara boyanıp vatanı ve milleti uğrunda şehit düştüğünde; ciğeri yanan, gözlerinden yaş yerine kanlar akıtan yaslı anneleri başörtülü olduğu için ya tören salonuna alınmaz ya da bir şekilde içeriye girebilmiş anne hakaret edilerek salondan çıkartılırdı.
İşgal güçlerinin bile reva görmediği bu zulmü millete dayatanlar, bu topluma kardeşlik mi aşıladılar yoksa nifak tohumlarını ekip kardeşi kardeşe düşman mı ettiler? Bütün bunları istikbalin tarihçisi yazacaktır.
İç ve dış vesayet odakları mahut nifak tohumlarını bilerek ve isteyerek ektiler; ektiler ki ülkede her daim kaos-kargaşa olsun, millet canıyla uğraşırken onlar da malı hamuduyla götürsün!
Mesela; 28 Şubat’ta ‘TÜSİAD, medya ve asker’ üçlüsü el ele vererek halkın seçtiği iktidarı alaşağı etti. İktidar partisinin kapısına kilit vuruldu, partinin ileri gelenleri siyasi yasaklı kılındı.
Peşi sıra onlarca banka batırıldı, ülke milyarlarca dolarlık zarara uğratıldı. O günün kudretli paşaları, 28 Şubat bin yıl sürecek diyordu. Bin yıl sürmedi ama ülkenin yaraları hâlâ sarılamadı.
Bu ülkede kimi kaymakamlar, içişleri bakanının emriyle kız imam hatip liselerinin kapılarına gönderilmiş ve başları kapalı olan öğrenciler, okullarına sokulmamıştı. Halbuki biraz sonra o kız çocukları Kuran’ı Kerim dersine gireceklerdir!
Haberin Devamı
Kaymakamı kız imam-hatiplinin başörtüsüyle, rektörü ve dekanı üniversiteli kız öğrencilerin başörtüleriyle uğraşan ve üniversitelerinde laboratuvar yerine ikna odaları kuran bir ülkede hangi insan haklarından ve demokrasiden ve kalkınmadan bahsedilebilir?
Böyle bir ülkede insanların, temel insan ihtiyacı olan sağlık, adalet ve emniyet hizmetlerini alabilmeleri mümkün değildir. Zira insanlar hastanelerde rehin kalır, yargıda ve emniyette FETÖ’cüler cirit atar, zulüm ayyuka çıkardı.
İşte Sayın Erdoğan’ın teslim aldığı Türkiye böyle bir ülke idi; çeyrek asra yaklaşan iktidarları boyunca vesayet odaklarıyla mücadele etti, manşetlerle çarpışa çarpışa iktidara geldiği gibi her çeşit vesayetle de çarpışarak ülkeyi bu günlere taşıdı.
Haberin Devamı
Neler çektiğini, ne mücadeleler verdiğini bir kendisi bir de Allah bilir! Allah’tan Sayın Erdoğan günlük not tutar. İleride onlar yayınlanınca mücadelenin boyutlarını hep birlikte öğrenebileceğiz.
Kontrollü kaos -3-
#NATO#ABD#Patriot
Ağustos 16, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
KONTROLLÜ kaos yönetiminin tam manası; ‘öldürmeyeceksin, oldurmayacaksın, süründüreceksin’dir.
Haberin Devamı
İşte bize biçilen kefen buydu; devlet ve millet hayatımızın neredeyse son iki asrında adeta burnumuzdan soluduk.
İnancımız (İslamiyet) bize en üstün olmamızı emrediyor. Ama gerçeğimizi ceket astarımızın içinde unutunca neye memur olmamızla birlikte kendimizi de ve sahip olduğumuz bütün değerlerimizi de unuttuk.
Kendimiz olmaktan soyutlanınca onun-bunun taklitçisi olmayı maharet bildik.
Bize reva görülen sözde demokrasi ile ‘Küçük Amerika’ olacaktık; ABD’nin 51. Eyaleti bile olamadık! NATO’da idik lakin NATO’nun nimetlerinden faydalanamadığımız gibi bütün külfetlerine katlandık.
NATO, en lazım olduğu anlarda bizi yüzüstü bıraktı; savaş halinde NATO silahlarını kullanamazsınız dediler ve güvenliğimiz tehlikeye düştüğünde sınırlarımızda konuşlu Patriotları söküp ülkelerine taşıdılar ve bizi savunmasız bıraktılar.
Haberin Devamı
İngiliz Arşiv Belgelerinde Arap İsyanı - İsmail Köse
199,24 TL - Cimri
Samsung VR5000RM VR05R5050WG Gri Robot Süpürge Teşhir - Outlet
cimrisecond
by Taboola
Batı’nın sözde dost ve müttefiklerimizin bize bu gözle bakmasını bir dereceye kadar anlayabiliyoruz. Zira onların kralları asırlar boyunca bizim ecdadımızın atının üzengisini öpmekle şerefyap oldular. Bundan dolayı bize karşı kinliydiler ve fırsat (güç) ellerine geçince intikam alıyorlardı.
Peki içimizdeki bazılarına ne oluyor; onlar neden Batı’dan daha Batıcı ve daha önemlisi kendi halkına ve halkının değerlerine yabancı ve hatta düşman kesiliyor?
Neden içimizdeki birileri din, dini bir öğüt söz konusu olduğunda aslan görmüş yaban eşekleri gibi ürküp yüz çeviriyorlar?
Bugün bile (2025) Diyanet’in hutbelerini diline dolayanlar var. Neymiş efendim; Diyanet de kim oluyor ki insanların özel hayatlarına, giyim-kuşamlarına ve din nokta-i nazarından onların uygunsuz davranışlarına karışıyor ve onları ne hakla tenkit ediyor?
Kafaya bakar mısınız? Diyanet, dinin emir ve yasaklarını hatırlatıyor diye bunlara göre suç işliyor. Asıl bunları hatırlatmazsa görevini yapmamış ve suç işlemiş olur. Dinde zorlama olmadığı gibi hiç kimse dini inancından ve kanaatlerinden ve onun gereklerini yerine getirmekten dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.
Bu ülkede din özgürlüğü anayasal teminat altındadır; bu işgüzarlara ne oluyor?
Haberin Devamı
Bizdeki bu kafanın dünya üzerinde başkaca bir örneği yoktur; bu kafaya göre inanacaksın, bu kafanın çizdiği modele göre Müslüman (!) olacaksın, kadınsan başörtülü okuyamaz ve memur olamazsın, başörtülüysen şehit düşmüş oğlunun anma etkinliğine katılamazsın, katılırsan kovulursun.
Bu kafanın faşizan ve en aşağılık bu denli dayatmaları özel hayata karışmak ve baskı olmuyor. Diyanet’in dini öğütleri, baskı ve dayatma oluyor!
Kaostan beslenen bu zihniyet daha ne kadar milletin ensesinde boza pişirecek?
Dün, ‘vatanın bağrına düşman hançerini dayıyordu’ ve ‘kara bahtlı mâderini kurtarıcı’ aranıyordu (Namık Kemal). Bugünse, milletin inancına musallat olan bu kafadan kurtarıcı aranıyor!
Hani nerede?
.Kontrollü kaos -4-
#Ali Fuat Başgil#Demirel#Menderes
Ağustos 18, 2025 06:292dk okuma
Vesayet demokrasisi (kontrollü kaos yönetimi) ile seksen senedir milletimize ‘deli’ muamelesi yapılıyor ve hem yöneten hem de yönetilenler olarak milletçe pösteki sayıyoruz!
Haberin Devamı
Resmen ve alenen millete ve yöneticilerine deli gömleği giydiriliyor!
Genç kuşaklar hatırlamazlar ama o netameli günler milletimizin hafızasından silinmemelidir.
Bu ülkede milletin seçtiği iktidarı alaşağı edip, başbakanı ve iki bakanı asıp diğer bakanları ve bütün milletvekillerini kodese tıkadılar. İşledikleri bu cinayete ‘bayram’ adını verdiler: ‘Hürriyet ve anayasa bayramı’! Ve bu uğursuz günü bu milletin evlatlarına bayram diye kutlattılar.
Yetmedi cumhurbaşkanlığı makamını vesayete peki diyecek askerlere adeta peşkeş çektiler. Sandıktan çıkmış siyasi partilerin göstermek istedikleri askerleri, aday bile kabul etmediler.
Bu yüzden cumhurbaşkanlığı seçimi hep sıkıntılı olmuş, siyasi partilerle askerler arasında sürekli gerilim konusu olmuştur. Askerlerin, bir sivili o makama layık görmediklerinden olacak ki cumhurbaşkanlığına adaylığı söz konusu olan Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, askerler tarafından çağrılıp ölümle tehdit edildi. O da yurtdışına kaçarak canını zor kurtarmıştı.
İngiliz Arşiv Belgelerinde Arap İsyanı - İsmail Köse
Vesayet kafası millete ve milletin seçtiklerine güvenmiyordu; belirli makamlara (cumhurbaşkanlığı gibi) kendi istedikleri askerler, sivillere dayatılarak seçtiriliyordu. Ve bütün kepazeliklerin adına ‘demokrasi’ deniyor ve millete bunun bayramı yaptırılıyordu.
Millet ya delirecek ya da otuz iki dişini sıkarak sabırla gerçek demokrasi şafağının sökmesini bekleyecekti. Güvenmedikleri bu millet yapılan her seçimde sandığın hakkını verdi, her seferinde yeterli çoğunlukla seçimlere iştirak etti.
Vesayet kafası o denli şirazesinden çıkmıştı ki darbe yapmakla yetinmiyor, darbeden sonra da milleti kendilerinin kurup başına askerleri geçirdikleri partiye oy vermesi için zorluyorlardı.
Millet her seferinde onların (vesayet odaklarının) dediklerinin tersini yaptı ve onların istemedikleri partileri iktidara taşıdı. Ama gelin görün ki mahut odaklar, hiçbir zaman o iktidarları muktedir kılmadı.
Hep ‘topal ördek’ oldular; vesayet döneminde altı kere gidip yedi kere gelmekle ünlenen ve en uzun başbakanlık yapan Süleyman Demirel ve ondan sonrakilerin hepsi ‘Senin de sonun Menderes gibi olur’ şeklinde tehdit edildiler, ediliyorlar!
Düşünün Menderes’i yargılayan yargıç (Salim Başol), Uğur Mumcu’ya verdiği mülakatta o vakitte öğrendiği bir olayın içini çok acıttığını (kin, nefret ve gaddarlık dolu o iç artık nasıl acımışsa) söyler. Örtülü ödenek davası görülürken, o günkü Milli İstihbarat Teşkilatı’nın maaşlarının ABD tarafından ödenmekte olduğunu öğrenir!
Haberin Devamı
Daha sonraki yıllarda başbakanlık yapacak olan Bülent Ecevit de Özel Harekât’ın maaşlarının CIA tarafından ödenmekte olduğunu öğrenir!
Sayın Erdoğan, böyle bir ülkeyi o günlerden alarak bugünlere taşıdı; beğenin beğenmeyin ama ‘uydu’ bir ülkeyi bağımsız yaptığını hiç kimse inkâr edemez.
Bu durum birilerinin hoşuna gitmeyebilir ama milletin hoşuna gidiyor ki Sayın Erdoğan’ı çeyrek asırdır o makamda tutuyor.
.
Kontrollü kaos -5-
#Celal Bayar#Menderes#Demirel
Ağustos 20, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
Türkiye, sözde demokrasiye geçmişti ama on yıllık Demokrat Parti iktidarına tahammül edemediler. Başta CHP ve on yıllar boyu CHP’lileştirilen bürokrasi tahammül edemedi. Üstelik o Demokrat Parti de CHP’nin içinden çıkmıştı.
Haberin Devamı
CHP’de ‘Dörtlü Takriri’ verenler (Celal Bayar, Refik Koraltan, Fuat Köprülü, Adnan Menderes), diğer bir ifade ile İnönü yönetimindeki tek parti sultasından bıkıp demokrasi arzulayanlar partiden ihraç edildiler (Celal Bayar ise hem partiden hem de milletvekilliğinden kendisi istifa eder).
İsmet İnönü kendini Milli Şef ilan edip paraların üzerinden Atatürk’ün fotoğrafını çıkarıp kendininkini koydu. Tek parti yönetimi olarak 15 yıl başbakanlık, 12 yıl da cumhurbaşkanlığı yapmıştı.
Bu uzun süre zarfında Türkiye’nin bürokrasisini A’dan Z’ye bizzat dizayn etmişti. Yurdun en ücra köşesindeki karakoldaki uzatmalı çavuştan illerin valilerine kadar bütün devlet memurları İnönücü’ydü.
1950 de, CHP seçimleri kaybedip DP iktidara geldi ama ülkede tam bir bürokratik oligarşi hüküm sürüyordu. Yani İnönü’nün bürokratları (devlet memurları) dediğim dedik çaldığım düdük anlayışıyla seçilmişlere tahakküm ediyorlardı.
Haberin Devamı
Aylık 10.000 TL Taksitle Ev veya Araba Sahibi Olun
Sinpaş YTS
Kapadokya Turlarıyla Harika Bir Deneyim Yaşayın.
Jolly Tur
by Taboola
Nitekim daha seçimlerin ertesi günü askerler, İnönü’ye giderek CHP’nin kaybettiği seçimleri iptal etmek istedikleri söylediler. On sene zor tahammül ettikleri DP iktidarını alaşağı edip devlet başkanlığı makamına kurulan Orgeneral Cemal Gürsel, CHP Genel Başkanı İnönü’yü telefonla arayarak: “Paşam! Emirleriniz bizim için Peygamber buyruğudur!” demiştir.
CHP’nin eskiden beri istediği bu durum (iktidarların muktedir olamaması) 60 İhtilalinden sonra 61’de yapılan anayasa ile perçinlendi. Böylece devlet denetimi ve yönetimi, milletten ve milletin seçtiklerinden çıkarak atanmışların bulunduğu üst kurullar ve kurumlara geçti.
Zavallı Demirel, % 52 oy alarak tek başına iktidar (!) olmasına rağmen bir TRT Genel Müdürü bile atayamazdı.
Mesela geçen günlerde Yüksek Askerî Şûra toplantısı oldu; Genelkurmay Başkanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı değişti. Sessiz-sedasız tereyağından kıl çeker gibi suhuletle gelip geçti.
Eskiden böyle miydi? Günler öncesinden hazırlıklar yapılır, yazılır-çizilir; toplumun dikkati oraya çevrilir, sonuçta ‘körler-sağırlar, birbirini ağırlar’ misali askerler bütün atamaları yapıp imzalaması için başbakanın önüne koyarlardı.
O vakitler askerler sürekli televizyonlardaydı; her gün her çeşit talimatı verip, milleti ve milletin seçtiklerini hizaya sokarlardı.
Ve bütün bu kepazeliklerin adına, utanmadan demokrasi diyorlardı yani halkın idaresi!
Bugün gelinen noktada sokaktaki insana sorun bakalım; kaç kişi Genelkurmay Başkanı’nın ya da Kara Kuvvetleri Komutanı’nın adını bilir? O vakitler ise millet kendi adını unutmuş, ilgili zevatın adını ezbere bilirdi.
Haberin Devamı
Vesayet dönemindeki başbakanlar mostralıktı; özellikle devlete ait işlerde suya sabuna dokundurtulmazlardı dolayısıyla hiçbir temizlik de yapılamaz ve o köhne yapı daha da çürüyerek devam ederdi.
Vesayet kumkumaları, bugünkü demokratik durumu içlerine sindiremiyorlar; belli ki ufunet dolu ciğerleri postal kokusunu özlemiş!
Daha çok beklerler!
.
Fuat Bol
fbol@hurriyet.com.tr
Yazarın Tüm Yazıları
Kontrollü kaos -6-
#28 Şubat#Erbakan#Cumhurbaşkanlığı
Ağustos 23, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
NEREDEYSE her on yılda bir darbe yapılan ve sözde iktidarların ortalama ömürlerinin 18 ayla sınırlı olduğu bir ülkede hangi demokrasiden, hangi huzurdan ve hangi kalkınmadan bahsedilebilir?
Haberin Devamı
Başbakanlar ve onların başında bulundukları hükümetler adeta konu mankeniydiler; başbakancılık ve hükümetçilik oynarlar ve oyunlar esnasında yalnızca bayındırlık (belediye) hizmetlerini görür, devlete ait işlere bulaştırılmazlardı.
Sorumlu ve yetkisiz başbakanların önünde sorumsuz ve imza yetkili cumhurbaşkanları olurdu. Bunlar asker kökenli olup vesayetin temsilcileriydi. Asıl görevleri başbakanların yapmak istedikleri atama ve hizmetlere takoz olmaktı.
Sayın Erdoğan’ın 2002-2007 arasındaki başbakanlık döneminde Cumhurbaşkanlığı makamında, vesayetin temsilcisi A. Necdet Sezer bulunuyordu. Beş sene müddetle Başbakan’ın kendisine götürdüğü hiçbir kararnameyi imzalamadı. Sayın Erdoğan, devletin kurumlarının başına hiçbir atama yapamadı. Hiçbir yeni hâkim ve savcı ataması yapılamadı.
Haberin Devamı
Aylık 10.000 TL Taksitle Ev veya Araba Sahibi Olun
Sinpaş YTS
Kapadokya Turlarıyla Harika Bir Deneyim Yaşayın.
Jolly Tur
by Taboola
Ülkenin neredeyse bütün kadroları beş sene boyunca vekaletle yönetildi.
Mesela, 2005 yılında hazırlanan valiler kararnamesini üç kez geri yolladı; dördüncüde de kendi istediği değişiklikleri yaparak imzaladı.
Vesayet dönemlerinde davul başbakanların boyunlarında lakin tokmak vesayet odaklarının (başta cumhurbaşkanlığı olmak üzere askeri ve sivil bürokrasi) elindeydi.
Başbakan Erbakan’a adeta düşman bir ülkenin başbakanı muamelesi yapıldı. Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında şamar oğlanına çevrilir, manasız ve lüzumsuz suallerle hesaba çekilir ve zavallı adamcağız kan ter içinde bırakılırdı.
Mahut toplantılarda bir dizi kararlar alınır ve bunları hükümetin yapması istenirdi. Toplantıya katılanların çoğunluğu askerlerdi; askerlerin kendi aralarında aldıkları kararlar hükümete dikte edilirdi.
28 Şubat sürecinde Başbakan Erbakan Yüksek Askerî Şûra toplantısından sonra askerlerin onuruna bir yemek verir. Yemekte içki servisi yapılmaz; bardaklara portakal suyu konur.
Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya yaver subayı vasıtasıyla rakı istetir, olmadığını haber verince dışarıdan getirtilmesini ister. Rakı, peçete ile sarılı bardakla getirilir ama Erkaya, peçeteyi atıp bardağı masaya koyar ve ayrıca şişesinin de getirtilmesini, bardağı boşaldıkça doldurulmasını ister.
Haberin Devamı
Şu edepsizliği, şu nezaketsizliği ve dahi şu küstahlığı görüyor musunuz?
Sırf, bu ülkenin başbakanına, dolayısıyla millete ve bu milletin inancına hakaret olsun diye bu eylemi yapıyor. Ve bu paşa sözde o başbakana bağlı, başbakanın imzasıyla o makama getirilmiş.
Bu kafanın sözde ilericilikten, çağdaşlıktan, modernlikten anlayabildikleri şey rakı içmektir; rakı içmeyi maharet sayan ve bununla adam olunacağını sanıp caka satmaya yeltenenden daha süfli kim olabilir? Bunlar üstelik başbakanın misafirleri; yemek sahibi başbakan, misafirlikte bu küstahlığı sergileyen kendi ev sahipliğinde neler yapmaz!
Nitekim yaptılar da... Alçakça, utanmadan, rezilce, küstahça Başbakan Erbakan’a omuz attılar.
Haberin Devamı
Böyle bir ülkede demokrasiden, halkın idaresinden, halkın seçtiklerinin yönetiminden bahsedilebilir mi?
Erbakan başbakandı, yani tüzel kişiliğe sahipti; dolayısıyla milletin seçtiği idi ve milletin büyük çoğunluğunu ve hatta bütün bir milleti temsil ediyordu.
Ona yapılan hakaret millete yapılmıştı.
Bunların millete ne gözle baktıklarını, başbakana yaptıklarından anlayın!
Başbakana bunları yapan millete ne yapmazdı?
Nitekim neler yapmadılar ki!..
Milletimiz bütün bunları yaşayarak bildiği için CHP’ye sittinsenedir iktidar yüzü göstermiyor.
.
Kaostan huzura
#Erbakan#Erdoğan#CHP
Ağustos 25, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
SAYIN Erdoğan, çeyrek asra yakın devam eden AK Parti iktidarları ile gece-gündüz demeden, durmadan çalışarak ve hepsinden önemlisi sürekli tehlikenin gözünün içine bakarak vesayeti ortadan kaldırdı ve hemen her şeyi demokrasilerde olması gereken şekliyle yerli yerine oturttu.
Haberin Devamı
Eskiden basın bile sözde demokrasinin dördüncü ama en tesirli gücü addedilirdi. Gerçek demokrasilerde iktidarları sandık belirler, bakan veya hükümetleri Meclis kurar, Meclis indirirdi.
Bizde ise gazetelerde atılan manşetlerle hükümetler yıkılıp kurulabiliyordu. Gazete patronları, başbakanları pijamalarla karşılayabiliyor gazetelerin başmakalelerinden hükümetlere rest çekilebiliyor, başbakanlara hakaretler edilip “Defol” denilebiliyordu.
Medya, hükümetleri kovma işleminde öylesine küstahlaşmıştı ki yangına körükle gitmeyi birinci vazife bildi. 28 Şubat sürecinde Erbakan-Çiller koalisyon hükümetini alaşağı etmek için atılan şu manşetlere bakar mısınız: ‘Genelkurmay’da düşman değişti: İrticai faaliyetler’ , ‘Laiklik uyarısı’ (uyarı, ABD Dışişleri Bakanı tarafından T.C. Başbakanı Erbakan’a yapılıyor!), ‘Refah’a üç uyarı’ (Refah Partisi’nin kurban derisi, türban, hac ve Taksim’e cami konusundaki çıkışları Ankara’daki havayı gerginleştirdi), ‘Ya uy, ya çekil’ (Ya laik devleti içinize sindirin ya da çekilin), ‘Gerekirse silah bile kullanırız’ (Genelkurmay’dan yapılan açıklamayla irticaya karşı), ‘Ordudan ambargo’ (Genelkurmay: İrticacı kuruluşlardan alış veriş yapmayın).
Haberin Devamı
Kapadokya'yı Jolly İle Keşfedin, Harika Bir Tatil Yaşayın.
Jolly Tur
Aylık 10.000 TL Taksitle Ev veya Araba Sahibi Olun
Sinpaş YTS
by Taboola
Yukarıdaki manşetlerin atıldığı bir ülkede huzur olur mu? Belli ki at izi it izine karışmış, hiç kimse asli görevini yapmıyor, önüne gelen ‘vur abalıya’ misali hükümeti ve onu seçen halkı tehdit ediyor.
Eskiden bu ülkede kimse haddini- hududunu, yetki ve sorumluluk sınırlarını bilmiyordu.
Eski Genelkurmay’ın yerini şimdilerde CHP aldı; o da halkı bölüyor, milleti birbirine düşman ederek, “Şu şu firmalardan alışveriş yapmayın” diyor.
Sayın Erdoğan, Erbakan’ın yapmak istediklerinin daniskasını yaptı; başörtüsünü halletti, Taksim’e cami yaptı, Ayasofya’yı ibadete açtı, imam hatiplilerin ve meslek liselerinin önündeki katsayı engelini ortadan kaldırdı, kurban derileri hiçbir sorun olmadan isteyen istediği yere verebiliyor. Bütün bunlar yapılınca laikliğe halel mi geldi?
Sayın Erdoğan, 24 senedir bu ülkeyi yönetiyor. İçki mi yasaklandı, kadın-erkek ayrı araçlarda mı seyahat ediyor, plajlar mı kapatıldı, kadınların giyim kuşamlarına mı karışıldı (Tam tersi kapalı kadınlara hayasızca hücumlar yapıldı), meyhaneler mi kapatıldı... vb.
Haberin Devamı
Laikliği, inançlara veya inançsızlığa saygı yerine yalnızca İslamiyet’e ve Müslümanlara düşmanlık şeklinde anlayan kafaya hiçbir şey anlatamazsınız.
Onlar nato kafa nato mermer, yani taş kafalıdırlar. O kafa yüzünden bu ülke geri kaldı, bu ülkenin insanı devleti ile barışık olmadı, olamadı.
Demokrasilerde asıl olan millettir, milletin ne dediği ve ne diyeceğidir. 24 yıldır Sayın Erdoğan’ı tek başına iktidarda tuttuğuna göre demek ki millet aradığı huzuru, barışı ve kalkınmayı onda görüyor ve onun icraatlarında buluyor.
Buluyor ki her seçimde ‘Erdoğan’ diyor
.
Türkiye güçlendikçe
#Türkiye#Savunma Sanayi#İHA
Ağustos 27, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
DÜNE kadar bizim ülkemizde, devletin dışında hiç kimse silah ya da mühimmat üretemiyordu.
Haberin Devamı
Vaktiyle silah ve mühimmat üreten ve daha da üretmek isteyenleri ise, İ. İnönü, ürettikleriyle birlikte ya havaya uçurdu ya da gözdağı verdirip bu işlerden uzaklaştırdı.
Malum Karadeniz insanı silaha meraklıdır; bölgenin muhtelif yerlerinde gizlice tabanca yapılırdı. Kısıtlı imkânlarla, merdiven altlarında torna ve eğe ile mükemmel silahlar üretilirdi.
Kaçak yapılan bu işler hem üreticiler için ve hem de silahları alıp taşıyanlar için büyük sıkıntıydı. Zira bu silahlara ne bulundurma ne de taşıma ruhsatı alınamıyordu.
Hiç unutmam; Sayın Erdoğan ile BM toplantılarına katılmak üzere New York’a gittiğimizde, çeşitli ülkelerin liderleriyle aynı otelde kalmıştık. Koridorlar koruma ordusundan geçilmiyordu. Sayın Erdoğan birçok ülke lideriyle ve ABD Başkanı’yla görüşmeler yaptı.
Haberin Devamı
Aylık 10.000 TL Taksitle Ev veya Araba Sahibi Olun
Sinpaş YTS
İnsanlar Neden Bu Siteye Bakmadan Alışveriş Yapmıyor?
Cimri
by Taboola
ABD Başkanı’nın koruma ekibinin silahları herkes gibi Sayın Erdoğan’ın da dikkatini çekti. Parasıyla talep etmemize rağmen (korumu ekibi için) o silahlar Türkiye’ye verilmedi.
Kötü komşu insanı mal sahibi yapar diye boşuna dememişler.
Nitekim TBMM’de Savunma Komisyonu üyesi bulunduğum dönemde de terörle mücadelede elzem olan İHA’ları hem ABD ve hem de İsrail, Türkiye’ye vermiyordu. Vermiş oldukları 5-10 İHA da arızalandığında İsrail’e gönderiliyor ama bir türlü tamir edilip geri gönderilmiyordu.
Bu dönemde merhum Özdemir Bayraktar’la Florya’daki TBMM misafirhanesinde tanıştım. İHA yapmak için çırpındığını ve bu yüzden aort damarının patladığını ve zor kurtulduğunu öğrendim.
Sayın Erdoğan ile 40 yıllık dost olmalarına karşın, Erdoğan’ın ayrı parti kurması yüzünden aralarına kara kedi girmişti. Bu durumu da orada öğrendim; kendisini ikna ettim ve Ankara’ya Savunma Komisyonu’na davet ettim.
Gökte aradığımızı yerde bulmuştuk. Eski dostların arasını bulmak bendenize nasip oldu; bundan dolayı ne kadar şükretsem azdır.
İHA, SİHA ve TİHA’da BAYKAR’la geldiğimiz nokta göz kamaştırıyor. Öyle ki, senelerce gıpta ile baktığımız, dünya teknoloji devlerinden Japonya bile bizim İHA’larımıza talip oldu.
Savunma Komisyonu’nda bulunduğumuz dönemde, başkanımız Kemal Yardımcı, bakanımız İsmet Yılmaz’dı.
Haberin Devamı
Silah üretimi için özel sektörün önünü açtık; artık Karadenizli kardeşlerimiz göğsünü gere gere bütün maharetlerini sergileyebiliyor. Öyle ki, dünyanın en iyi tabancalarını üretmeye başladık; artık başka ülkelerden getirtmek yerine başka ülkelere kendimiz ihraç ediyoruz.
Türkiye’miz güçlendikçe, bölgesinde ve dünyada daha çok söz sahibi oluyor. Özellikle bölgemizde Türkiye’siz formül üretilemiyor. Türkiye olmadan denklem kurulamıyor.
Kalkınmayı bir uçağa benzetirsek, Türkiye uçağı pistte hızlanma hareketini yapıp ön tekeri havaya kaldırmıştır. Tam havalanıp dikey uçuşunu tamamlayıp normal (düz) uçuşa geçebilmesi için 5-6 seneye daha ihtiyaç var.
Haberin Devamı
Allah bir zeval vermeden o günleri görebilirsek; Türkiye’miz süper güçler arasına katılacak ve işte o zaman dünyadaki bütün haksızlıkların, zulümlerin hesabını sorabilecek, zalimlere haddini bildirecektir.
.
Lafla bağımsız olunmaz, olunamaz
#Bağımsızlık#NATO#ASELSAN
Ağustos 30, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
80’li yıllarda askerliğimizi yapmıştık.
Haberin Devamı
Askeri araç ve gereçler hep 2. Dünya Savaşı yıllarından kalmıştı. Biz piyade olduğumuz için Kırıkkale piyade tüfeği ile Amerikan yapımı M1 yarı otomatik piyade tüfeği kullanıyorduk. Ayrıca Jandarma, NATO konsepti gereği, Alman-İspanyol payımı G3 yarı otomatik piyade tüfeği kullanıyordu.
Kırıkkaleler miadını doldurmuştu, onlarla hedefi vurabilmek neredeyse imkansızdı; onlarla atış yapan birçok arkadaş kendilerini yaralıyorlardı.
2. Cihan Savaşı’ndan sonra ABD, İnönü’ye Türkiye’nin silah ve mühimmat üretmemesini, TSK’nın ihtiyaçlarını kendilerinin karşılayacaklarını söyledi. İnönü, mahut direktife harfiyen uydu ve yerli ne kadar üretim varsa hepsini durdurdu.
ABD, elindeki bütün döküntü araç-gereci yardım diye Türkiye’yi gönderdi. Askeri araçlar asfaltta giderken bozuluyordu; bir savaşta kullanılabilmeleri imkânsızdı.
Haberin Devamı
Kapadokya Turlarıyla Harika Bir Deneyim Yaşayın.
Jolly Tur
İnsanlar Neden Bu Siteye Bakmadan Alışveriş Yapmıyor?
Cimri
by Taboola
İnönü’nün akıl almaz bu ‘peki’ deyişi yüzünden askeri depolarımız Amerikan malı hurdalarla dolmuştu.
Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında ABD, askerimizin elindeki M1 ve G3 piyade tüfeklerini ve NATO silahlarını kullanamayacağımızı ihtaren bildirdi. Böylece İnönü’ye vermiş oldukları söz (Biz, sizin silah ve mühimmat ihtiyacınızı karşılarız) tutulmuş oldu!
Bununla da yetinmeyen ABD, dostu (!) ve müttefiki (!) olan Türkiye’ye karşı silah ambargosu koydu.
Bunların, bu denli olan dostluklarını hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamız lazımdır. Hem silah ve mühimmat vermezler; başkalarından bulduğunda da (S-400) seni kara listeye alırlar ve ortak olduğun F-35 projesinden dışlarlar.
Özellikle savunma konusunda ele güne güven olmaz; kendi göbeğimizi kendimizin kesmesinden başka çıkar yol yoktur.
İşte Türkiye bunu yaptı.
Özellikle Sayın Erdoğan’ın Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı dönemlerinde Türkiye, savunma sanayisinde çağ atladı. Parasıyla satın alamadığımız en gelişmiş silah ve mühimmatların daniskasını üreterek ihraç etmeye başladık.
Türkiye artık savunma sanayi ürünleri üretiminde ve ihracatında dünya devleri arasına girdi (Dünyanın en iyi 10 İHA’sında üç Türk İHA’sı bulunuyor. Savunma ürünlerinde yıllık ihracat 7.1 milyar dolar 2024).
Haberin Devamı
Hep merak edip dururdum; bu kadar alt ve üst yapıları gerçekleştiriyoruz, bunların savunmaları nasıl olacak. Zira devrimiz füze devri; savaş halindeki ülkeler birbirlerini binlerce kilometre menzilli füzelerle vuruyorlar.
Ülkemizi bunlardan nasıl koruyabileceğiz diye düşünür dururdum. Nihayet Türkiye’nin gurur kaynağı ASELSAN bombayı patlattı!
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın katılımıyla, ASELSAN’ın Gölbaşı’ndaki tesislerinde gerçekleştirilen törende; ASELSAN yönetiminin ‘sistemler sistemi’ olarak tanımladığı ‘Çelik Kubbe’ hava savunma sistemlerinin teslimatı yapıldı.
86 milyonun her bir ferdi gibi ben de Elhamdülillah deyip derin bir oh çektim.
İşte gerçek bağımsızlık bu!
Haberin Devamı
Sebep olanlardan Allah razı olsun!
.
Dünya nereye gidiyor?
#Trump#Putin#Gazze
Eylül 01, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
İnsanoğlu kendi elleriyle dünyayı yaşanmaz hale getirdi. Meydana gelen hiçbir afetten sonuçları ne kadar yıkıcı ve ölümcül olsa da hiçbir olağan dışı tabiat olayından ders çıkarıp ibret almıyoruz. Hâlâ hiçbir şey olmamış gibi tabiatı tahrip etmeye var gücümüzle devam ediyoruz.
Haberin Devamı
Geçen asırda dünyada meydana gelen iki büyük savaştan sonra iki kez kurt taksimi yapıldı. Birincide aslan payını İngiltere almıştı, ikincide ise dünyanın jandarması artık ABD idi.
ABD, 1945-1990 yılları arasında, iyi polis-kötü polis rollerini paylaştığı SSCB’ni (Rusya) parçalanmasına rağmen saf dışı edemedi. Putin Rusya’yı derleyip toparladığı gibi, ülkesini getirdiği nokta itibariyle, eski mutantan günlerinin (Çarlık dönemi) hayalini de kurmaya başladı.
İşte tam bu sırada Rusya, Ukrayna bataklığına sürüklendi; savaşan her iki taraf da yorgun düşüp barış istemelerine rağmen, kendilerini ateşe atanlar (başta İngiltere ve silah fabrikatörleri)) savaşın devamını istiyor.
Savaş devam etsin ki, Rusya’nın kolu-kanadı iyice kırılsın ve Avrupa rahat bir nefes alabilsin!
Haberin Devamı
Aylık 10.000 TL Taksitle Ev veya Araba Sahibi Olun
Sinpaş YTS
Kapadokya'yı Jolly İle Keşfedin, Harika Bir Tatil Yaşayın.
Jolly Tur
by Taboola
Nitekim Türkiye’nin arabuluculuğunda barış sağlanacakken, İngiltere’nin müdahalesi ile akamete uğradı ve savaş daha şiddetlenerek devam etti.
Trump’tan önceki iki başkan (Obama ve Biden) döneminde Rusya, Çin’in safına itildi. Bu durum, Çin’in gerçek rakibi olan ABD için çok yanlış bir politikaydı. Zira düşman bir iken iki olmuştu.
Trump, ne yapıp edip Putin’le dostluk kurup Rusya’yı yanına çekmek istiyor. Böylece bir taşla iki kuş vurup AB ülkelerini de hizaya getirmek istiyor.
Kurt politikacı Putin ise asla yaş tahtaya basmak istemiyor; ateşkes yerine, istediği toprakları elde edip kalıcı barış istiyor.
Alaska Zirvesi’nden sonra, çok kutuplu bir dünya düzeninden bahsediliyor ama bu durum gerçekte tam bir düzensizliktir. Zira kurt dumanlı havayı sever.
Bahse konu ülkelerde, başta ABD’de zerre kadar insanlık varsa, insani değerlere saygı varsa hem Ukrayna’yı ve hem de Gazze’yi bu şekilde yüz üstü bırakmazlardı.
Zira ne Ukrayna ve ne de Gazze halklarının trajedilerine seyirci kalmazlardı.
Dikkat ederseniz, Zelenski ile birlikte AB ülkelerinin liderleri de Beyaz Saray’da. Savaşın tarafı olmaları hasebiyle oradalar. Nitekim Türkiye yok çünkü Türkiye, savaşa taraf olmayan ve yegâne barışın temsilcisi olan ülkedir.
Haberin Devamı
Trump döneminde ABD, tavşana kaç tazıya tut politikası izliyor.
Trump en büyük yanılgıyı İsrail Başbakanı Netanyahu’da yaşadı. Güdebileceğini zannettiği Netanyahu’nun güdümüne girdi. Netanyahu’nun durmasını istiyor lakin, İsrail’in insan kasabı, ‘Arz-ı mev’ud’a (Kıyamet Savaşı) oynuyor. Yani vadedilmiş toprakları elde etmek isterken bölgeyi ve hatta dünyayı ateşe atmak istiyor.
Netanyahu durdurulamazsa, Trump’ın da başını belaya sokacak ve ABD ister istemez kendini büyük bir savaşın içinde bulacak!
.
En kutlu gün (Mevlid-i Nebi)
#Mevlid-İ Nebi#Necip Fazıl#İman
Eylül 03, 2025 06:293dk okuma
Paylaş
ÜSTAD Necip Fazıl, sevgili Peygamberimizi (Aleyhisselam) anlatmaya çalışırken, zamanı ve mekânı heceleyerek şiirine kattığı derin manaya bakar mısınız: ‘ALLAH’IN SEVGİLİSİ’ “Düşünüyorum: O’ndan evvel zaman var mıydı? Hakikatler, boşluğa bakan aynalar mıydı?”
Haberin Devamı
Zaman da mekân da O şanlı Resul’ün (Aleyhisselam) hürmetine yaratıldı. Zira O, alemlere rahmet olarak gönderildi. Öyle ki, ilahi ölçüyle, şanı yüce olan Kur’an’ın ifadesiyle (mealen): ‘Andolsun, size, İçinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz O’na çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı da çok şefkatli ve çok merhametlidir’. (Tevbe Suresi, 28. Ayet meali)
Bu yüzden bizi, bizden fazla seven ve üzerimize titreyen yüce Peygamberimizi canımızdan ve bütün sevdiklerimizden ziyade sevmez ve O’nun uğruna her şeyimizi feda etmezsek kâmil manada iman etmiş olmayız, olamayız.
Nasıl olabiliriz ki ‘O ki o yüzden varız’. Varlığımızı ve sahip olduğumuz her şeyi O’na borçluyuz.
Alemlerin Rabbi olan Allahüteâlâ, O’nu sevginin, bütün iyiliklerin ve güzelliklerin membaı olarak, kendi Nur’undan yarattı. Ve O’nu alemdeki bütün sevdiklerini olgunlaştırıp (kemale erdirip) en üstün makama çıkarmak için ‘Elçi’ olarak gönderdi.
Haberin Devamı
İş Bankası kıvançla sunar: Yatırımın kolayı İşCep’te!
Türkiye İş Bankası
İnsanlar Neden Bu Siteye Bakmadan Alışveriş Yapmıyor?
Cimri
by Taboola
Alemdeki her şey, yani bütün mevcudat (tüm varlıklar) O’nun ‘övünç kaynağı olan’ adını duyarak canlandı. Ve her canlı O’nun feyiz, bereket ve nurları ile yüceldi.
O’nu canından aziz bilen ve O’nun uğrunda kendinden ve dünyalardan vazgeçen insan; O’nun şefkatli bakışları karşısında ‘kömürden elmasa’ dönüşerek eşref-i mahluk ve insan-ı kâmil oldu.
Sonsuz kerem sahibi olan Rabb’inin O’na vaadi var: ‘Şüphesiz, Rabbin sana verecek ve sen de hoşnut olacaksın’. ‘Duha Suresi 5. Ayet (meali), O sevgililer sultanı ne isterse, ne kadar isterse ve hatta yeter artık istemiyorum (!) deyinceye kadar kendisine ihsanda bulunulacak.
O ise bu misilsiz vaadi dünyada iken istemedi; sonsuzluk alemi olan ahirete erteledi.
Niçin biliyor musunuz? Üzerine titrediği ümmeti için, ümmetinin günahkârlarının bağışlanması için. Ümmetinden hiç kimsenin cehennem azabına uğramadan, doğrudan cennete girip sonsuz nimetlere kavuşmaları için.
Tüm gayretimizle bütün sevgimizi sevgili Peygamber Efendimize (Aleyhisselam) hasretmeliyiz. Çok iyi bilmeliyiz ki O’nu ne kadar çok seversek, O’na ne denli tabi olursak, bizde O’nun indinde o kadar sevgiliyiz, sevgiye mazharız.
Haberin Devamı
Ve yine bilmeliyiz ki sevgi yukarıdan aşağıya doğrudur. O, bizi sevmezse, biz, O’nu sevmeyiz.
İşte O’nun Veda Hutbesi’nden mesajlar: Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Herkesin can, mal ve namusu tecavüzden korunmuştur. Kimsenin kimseye zarar vermeye hakkı yoktur. Suçun şahsiliği esastır, kimse kimsenin suçunu yüklenmez. Kan davaları ve adaleti şahsen yerine getirmek yasaklanmıştır. Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine iade etsin. Faiz kaldırılmıştır. Ne zulmediniz ne de zulme uğrayınız. Erkeklerin kadınlar üzerine, kadınların da erkekler üzerine hakları vardır; özellikle erkekler, kadın haklarına riayet etsinler ve asla onları üzmesinler. Ey insanlar! Rabb’iniz birdir, babanız da birdir. Hepiniz Hz. Adem’in çocuklarısınız. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap’a karşı bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük takvadadır; Allah’ın emirlerine uymadadır. Kurtuluşunuz için size iki emanet bırakıyorum: Biri Allah’ın kitabı Kuran’ı Kerim, bir diğeri benim sünnetimdir. Bunlara uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız.
Haberin Devamı
Ne mutlu, bu, en yüce insana (Aleyhisselam) tabi olup; O’nun ışıklı yolundan sonsuzluğu yelken açanlara!
.
Erdoğan farkı
#Erdoğan#BBC#DARBE
Eylül 06, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
Sayın Erdoğan alışılagelen ve daha önemlisi vesayetle iltisaklı siyasetçilere hiç ama hiç benzemiyor. Millet hizmet yolunda çıktığı bu kutlu yürüyüşte yalnızca Hakka ve halka güveniyor.
Haberin Devamı
Malum kendisi belediye başkanı iken, haksız yere (okul kitaplarında olan bir şiiri okudu diye) görevinden alınıp hapse konulmuştu. Paşa paşa yatıp çıktı; bu süre zarfında kimseye, hele de batılı vesayet odaklarına ve onların içerideki uzantılarına asla dert yanmadı ve onlardan medet ummadı.
Bir de şimdikilere, E. İmamoğlu’na ve Ö. Özel’e bakın; haklarındaki iddialar yenilir yutulur cinsinden değil; başkaları olsa bu iddialar karşısında, değil pervasızca konuşmak, sokağa bile çıkamazlardı. Bunlar ise, utanmadan herkesi kör ve alemi sersem sanarak, batılı vesayet odaklarından medet umuyorlar.
O kapılara yalvarıp yakarıyorlar!
Belli ki bunlarda milli onurun zerresi yok; nitekim tarihteki ağababaları (Mithat Paşa vb.) da her haltı işledikten sonra yabancı büyükelçiliklere sığınıyor ve onlardan medet umuyorlardı.
Haberin Devamı
Bilinçli Alışveriş Yapanların Kullandığı Yöntem
Cimri
İş Bankası kıvançla sunar: Yatırımın kolayı İşCep’te!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Ö. Özel BBC’ye verdiği demeçte ‘kendilerini terk edilmiş hissediyorlarmış’, bu yüzden de ‘çok kırgınlarmış’. (Tavşan dağa küsmüş!..)
Oysa Sayın Erdoğan hem muhalefette ve hem de iktidarda iken uğradığı onca haksızlıklar, zulümler ve hatta darbeler karşısında hep dik durdu ve yalnızca Hakka ve halka iltica etti.
15 Temmuz darbe akşamında, bağlandığı televizyon kanalından milletine seslenirken bile şu gerçeğin altını çizdi: ‘Demokrasilerde milletin üzerinde hiçbir güç tanımıyorum, milletime güveniyorum ve kendimi milletime emanet ediyorum!’
Allah için, milletimiz emanetine, özellikle bu dönemde; Sayın Erdoğan her sıkıştığında kendisine sahip çıktı, onu öncekiler gibi (Menderes, Demirel, Özal, Erbakan) yalnız bırakmadı.
Sayın Erdoğan, milletin adamıydı, siyaseti millete hizmetkarlık için yaptığını söylüyor ve öyle de yapıyordu. Zira Sayın Erdoğan döneminde millet, horlanmaktan, itilip kakılmaktan ve hepsinden önemlisi insan yerine konulmamaktan kurtuldu.
Millet hastanelerde muayene kuyruklarında sabahlarken, eczanelerde ilaç kuyruklarında saatlerini geçirdikten sonra bile aradığı ilaçları bulamayıp eli boş dönerken, bugün beş yıldızlı otel konforunda Şehir Hastanelerinde, en güzel şekilde tedavi olabiliyor.
Haberin Devamı
Düne kadar, ülkenin imkanları, mesela havayolu ile seyahat imkânı azınlık bir zümrenin elindeydi. Erdoğan, havayolunu halkın yolu yaptı.
Erdoğan’dan önce, özellikle ülkenin belirli bölgelerinde can güvenliği yoktu; zira terör kol geziyordu. Teröristlerin cirit attığı yerlerde bugün, yerli ve yabancı turistler günlerini gün ediyor.
Erdoğan’a gösterilen bu teveccüh karşısında şaşkına dönen muhalefet ne yapacağını şaşırmış durumdadır. Hem öyle şaşırmışlar ki, milletten ümidini kesip, batılı devletlerden yardım dilenmekteler.
Ne demişler; ‘Geçti Bor’un pazarı.
.
CHP’nin hal-i pür-melali
#CHP#Özgür Özel#FETÖ
Eylül 08, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
CHP, içine düştüğü korkunç durumlardan ötürü iktidar partisini suçluyor. Böyle yapmakla hedef şaşırtmak istediği belli, ama nereye kadar? Yalancının mumu yatsıya kadar yanar, ya sonra?
Haberin Devamı
CHP belli ki yatsı vakti gelmeden, özellikle çok güvendiği ve bel bağladığı dış mihraklardan yardım geleceğini umuyor. Çünkü bunların tarihteki cetleri de hep aynı aymazlığın içine düşmüşlerdi.
O vakitler, devlete ‘hasta adam’ tabir ediliyordu; yani devlet güçsüzdü ve yabancı devletlere söz geçiremediği gibi onların uyarılarını dikkate almak zorunda kalıyordu.
Mesela Mithat Paşa sıkışınca soluğu Fransa sefaretinde alıyor ve onlardan iltica talep ediyordu.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in gitmediği ecnebi kapı kalmadı; hepsinde yalvar yakar dilendi, lakin hiçbirisinden sadra şifa olabilecek bir yardım gelmedi, gelemedi.
Gelemez de...
Neden gelemez biliyor musunuz? Çünkü artık karşılarında ‘hasta adam’ olarak nitelendirebilecekleri zayıf, dışarıya avuç açan ve dışarıdan yardım dilenen bir devlet yok.
Haberin Devamı
Aylık 10.000 TL Taksitle Ev veya Araba Sahibi Olun
Sinpaş YTS
Kapadokya'yı Jolly İle Keşfedin, Harika Bir Tatil Yaşayın.
Jolly Tur
by Taboola
Güçlü bir Türkiye var ve onun başında da ‘dünya lideri’ tesmiye edilen Sayın Erdoğan var.
Bir kere CHP, iktidarı partisini boş yere suçluyor; iddia edildiği üzere ortada asrın en büyük vurgununu yapan bir şebeke var (hırsızlık şebekesi) ve bunların hepsi de CHP’li. Mahut şebeke üyeleri birbirlerini şikâyet ettikleri için bu vurgun ortaya çıktı.
İktidar partisinin ve onun mensuplarının asrın yolsuzluklarıyla ne alakası var ki onları suçlamaya kalkıyorsunuz?
Kendiniz ettiniz, kendiniz buldunuz!
Deniz Baykal’ın kasetinde de Sayın Erdoğan’ı suçlamışlardı. Olay, FETÖ tezgâhı olmasına rağmen Baykal, iktidarı suçlayarak Pensilvanya’ya, baş iblis F. Gülen’e saygılarını gönderiyordu.
Bu satırların yazarı o vakitler Meclis’teydim. O gece, Sayın Erdoğan da Meclis’e geldi ve bizim bulunduğumuz gruba katıldı, birkaç konuda durum değerlendirmesi yapıyorduk ki İçişleri Bakanı nefes nefese geldi ve Deniz Baykal’la ilgili böyle bir kasetin yayınlandığını söyledi. Sayın Erdoğan kıpkırmızı oldu ve süratle Meclis’i terk etti.
Yani Sayın Erdoğan da olayı bizim gibi orada öğrenmiş oldu.
Ne demişler; zalime yardım eden onun zulmüne uğramadan ölmez!
Asrın vurgununun şebekesinin başı olarak gösterilen Ekrem İmamoğlu utanmadan mahkemede, “Bana bakan Mustafa Kemal’i görür” diyor. Bunu derken ne demek istiyor; “Bu ülkeyi biz kurduk, istediğimiz gibi talan ederiz”, “Biz layüseliz (bizden hesap sorulamaz)” mı demek istiyor?
Anlayan beri gelsin!
Haberin Devamı
İstismarın daniskasını görüyor musunuz? Yarın, bu kişinin yalancılığı, hırsızlığı, dolandırıcılığı, rüşvetçiliği, adiliği vb. ortaya çıkarsa (ki diploma konusunda mahkemece tescillendi), öbür gün bunlardan daha vahim suçları da irtikap ettiği resmiyet kazandığında “Bana bakan neyi görür?” diyecek?
.
CHP’nin hal-i pür melali -2-
#CHP#İstanbul İl Başkanlığı#Özgür Özel
Eylül 10, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
EN son söyleyeceğimizi baştan ifade edelim; geldiği nokta itibarıyla CHP’nin halinin özeti: ‘Kendim ettim, kendim buldum!’dan başka bir şey değildir.
Haberin Devamı
Boş yere hiç kimseyi suçlamaya kalkmasın; suçlayan da suçlanan da her kim varsa hepsi CHP’nin içindendir.
CHP, hedef şaşırtarak sürekli olarak iktidar partisini suçluyor; belli ki olayı çarpıtmak istiyor ama ne kadar çarpıtsalar da kader (mahkeme) hükmünü verecek ve CHP içine düştüğü çukurdan çıkamayacaktır.
Zira CHP’nin muhatabı yargıdır, zira olay(lar) siyasi olmayıp hukukidir. İstanbul İl Başkanlığı seçimlerine seçimi kaybeden CHP’liler itiraz etti, ellerindeki delillerle mahkemeye başvurdular.
Aynı şekilde; Büyük Kongre’de de şaibe, usulsüzlük, rüşvet vb. ayyuka çıktı. Yine kendileri (CHP’liler) ellerindeki delillerle (fotoğraf, ses kaydı, suç itirafı vb.) hukuka başvurup kongrenin iptalini istediler.
Özgür Özel bütün bu hukuki gelişmeleri görmezden gelerek, olayı siyasallaştırıp Ekrem İmamoğlu’na endekslemeye çalıştı, çalışıyor.
Özgür Özel’in yaptığı tek kelime ile şark kurnazlığıdır.
Haberin Devamı
Bilinçli Alışveriş Yapanların Kullandığı Yöntem
Cimri
İş Bankası kıvançla sunar: Yatırımın kolayı İşCep’te!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Mahkeme, İstanbul il seçimlerini iptal edip yönetimi görevden alıyor ve yerlerine yenilerini tayin ediyor; Özgür Özel ise mahkemenin kararını tanımadığını ilan ediyor ve atanan CHP’li Gürsel Tekin’i savunmasını bile almadan partiden ihraç ediyor ve onu tanımadığını ilan ediyor.
Bu trajik durum suçluluk psikolojisi ile ne yaptığını bilmemek değil de nedir?
Yarın (15 Eylül) aynı durum Büyük Kongre için de söz konusu olduğunda, yani CHP’nin (Özgür Özel yönetiminin) kıyameti koptuğunda ne yapacak? O zaman da eski Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nu mu partiden ihraç edecek?
Görünen o ki Özgür Özel emanetçi olarak geldiği genel başkanlığında, CHP’yi Ekrem İmamoğlu’na feda etti, etmek zorunda kaldı!
Özgür Özel, emanet bir makam uğruna velinimeti olan Kemal Kılıçdaroğlu’nu arkadan hançerleyen kişi olarak CHP’nin tarihine geçti.
Görünen o ki önümüzdeki günlerde yeni bir tarih daha yazıp asırlık CHP’yi bölecek ve böldüğü kısmıyla yeni velinimetinin (İmamoğlu) yanında yer alacak!
Siyaset tarihimiz bu denli aşağılık tertiplere, komplolara, sorumsuzluklara şahit olmadı.
Bu ülke ve bu ülkenin insanı bunları, bunların yaptıkları iğrençlikleri hak etmiyor.
.
CHP kurucu mu, yıkıcı mı?
#CHP#Cumhuriyet#Darbe
Eylül 13, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
CUMHURİYET Halk Partisi öteden beri ‘Cumhuriyet’in’ kurucusu ve adeta ülkenin sahibi olduğunu her fırsatta açık açık iddia ediyor.
Haberin Devamı
Türkiye’nin tek parti diktası altında inlediği 1950 öncesindeki günleri unutuyor. Özellikle İnönü döneminde ‘faşizan’ uygulamalarla Türk, Rum (azınlık) ayırmaksızın herkese nasıl baskı ve zulüm yapıldığı dünya alemin malumudur. 1946 ‘hilesine’ rağmen (açık oy gizli tasnif) de demokrasiye geçişin tek kahramanı olmak istiyor!
Varlık Vergisi gibi bir konunun hangi döneme ait olduğunu bilen, ‘hak, hukuk, adalet’ deme hakkının o partide olamayacağını çok iyi bilir. Veya Kurtuluş Savaşı’nın takalarıyla silah kaçıran Karadeniz ‘reisleri’ ile bütün yerel Müdafaa-i Hukuk Cemiyet önde gelenlerinin CHP’li olmadığını bilenler ‘istiklalin’ daha sonra Cumhuriyet ilan eden azınlığın tekelindeki bir başarı, bir sonuç olmadığını bilirler.
Haberin Devamı
Kapadokya'yı Jolly İle Keşfedin, Harika Bir Tatil Yaşayın.
Jolly Tur
İnsanlar Neden Bu Siteye Bakmadan Alışveriş Yapmıyor?
Cimri
by Taboola
Kazım Karabekir Paşa’nın inançlı itaatkâr tavrı olmasa tarihin akışı daha farklı olacaktı.
Buna rağmen hem Cumhuriyet’in kurucusu ve sahibi hem de demokrasinin getiricisi iddiasındaki parti halka yıllarca tepeden bakan, konu ve zamana bağlı olarak zulmeden bir durumdan 2025’te dahi kurtulmamıştır.
Ülkede 1950’den bugüne tek başına CHP iktidarı tam 75 yıldır hiç olmamıştır. 75 yıldır icraat yapma ihtimali olmayanlar ülkede taş üstüne taş koymayanlar, en erken 76 yıl önce yapma durumu olabilecek şeyleri sayarak ‘biz yaptık, sattınız’ diyerek çocuk kanmaz deli saçmalarıyla avunmaktadırlar. Sadece enerji, sağlık, turizm ve savunma sanayi gelişmeleri bu kafayı tekzip ve rezil rüsva eder! Anlarlar mı? Hayır!
Ülkenin yönetimini kaybedince askeri kışkırtarak darbeler (1960, 1971) ve post modern darbeler (28 Şubat) yaptırtan CHP, milleti alt tabaka görmekten, ülkeyi zimmetinde, kendine ipotekli mülk sanmaktan inatla geri durmamaktadır.
Beka sorunu varken gerisini ‘teferruat’ sayan sözleri diline pelesenk yapıp, tam tersi bir şekilde ülkeyi çatışmalı bir hale sokmak için halkı sokağa çağırmakta ve hayatı durdurmakla, kavga ve kaostan sonuç almayı hayal etmektedir.
Hak, hukuk, adalet derken şaibeli kurultay ve kongrelerini dahi mahkemeye karşı, halkı kışkırtarak, il binası adresi değiştirerek, entrika ve muvazaadan medet umarak geçerli kıldırtacağını sanmaktadır.
Haberin Devamı
Burnumuzun dibinde, asıl amacı ‘arz-ı mev’ud’ yani Türkiye de dahil olan İsrail’in Filistin’deki soykırımına ve müteakiben İran, Katar ve Yemen saldırıları sürerken, işine gelince ülkenin ve rejimin sahibi CHP, varlık nedenimize kasteden bu tehlike konusunda ağzını açmamaktadır.
Varsa yoksa belediyeleri talan eden çete ve zincirinin demokrasi kahramanı ilan edilmesi, ülkenin bütünlüğünün ve huzurunun İsrail’e yarayacak şekilde bozulması tek amaçlarıdır.
Ülkenin sözde kurtuluşunu yabancı devletlerin kapılarının eşiğinde arayan bu kafa, kar kış krizinde İngiliz büyükelçisi ile görüşmeye balıkçıya koşturan ‘ikoncanını’ yeni kurtarıcı saymaktadır! Mizah dergilerine kapak olacak kadar komik ve o kadar da trajik!
Haberin Devamı
FETÖ ağzıyla konuşan ve ülkemizdeki hayatı durdurmakla tehdit eden ve halkı sokağa davet ederek neredeyse iç savaşa zemin hazırlayan CHP, kurucu mu, yıkıcı mı?
Siz karar verin!
.
CHP kaynamadan durur mu
#CHP#Gürsel Tekin#Kılıçdaroğlu
Eylül 15, 2025 06:293dk okuma
Paylaş
Cumhuriyet Halk Partisi ülkede huzursuzluğa yol açan birçok davranış ve yaklaşımın kökü, üretim ve dağıtım merkezidir.
Haberin Devamı
Diyeceksiniz ki bu çok büyük bir iddia!
Birkaç örneği alt alta sıraladığımızda durumu net olarak anlaşılır kılarız:
15 Temmuz 2016 kalkışmasındaki FETÖ oluşumunun çekirdeğinde, eski CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek yok mudur? Bu kişi parti içinde İnönü’ye karşı bayrak açacak seviyede etkin olmamış mıdır?
Türkiye, Mehmet Ali Aybar’ın Türkiye İşçi Partisi’nden ve 1968 öğrenci olaylarından etkilenirken; ‘ortanın solu’ diye bir yola giren CHP, hizip ve fraksiyonların arenası olmamış mıdır? Düşünün bu ortamda İnönü’yü deviren ve 3. Genel Başkan olan Bülent Ecevit, Kenan Evren’in darbesini neredeyse fırsat bilmiş, yıllarca ‘bir bölen’ olarak anılmayı kabullenmiş, ölümüne dek bu CHP’ye asla dönmemiştir.
Haberin Devamı
Bilinçli Alışveriş Yapanların Kullandığı Yöntem
Cimri
Aylık 10.000 TL Taksitle Ev veya Araba Sahibi Olun
Sinpaş YTS
by Taboola
CHP’nin 12 Eylül öncesindeki gençlik kolu kurultayları taşlı sopalı ve de silahlı kavgalarla geçmiştir. Partinin tabiatı ve geni kavga edecek kimse yoksa kendi içinde itişmeyle damgalıdır.
Aydın Güven Gürkan’ın mütevazı tavırla Halkçı Parti’yi SODEP’le birleştirmesi sonrası Erdal İnönü, Deniz Baykal’a karşı 3 kere kurultay kazanmış fakat hizipten yorgun düşmüştür. Bugünkü belediye operasyonlarına yol açan ‘vurgun’ anlayışının başlangıcı olan Kent-Koop önderi Murat Karayalçın ve daimi ‘ara dönem’ ismi Hikmet Çetin bile partiye genel başkan olsa dahi hâkim olamamışlardır.
Cumhuriyet Halk Partisi adında bulunmasına rağmen ‘mayası’ gereği halkla tezattan ve halka ve halkın değerlerine karşı olmaktan kurtulamamıştır. Halk inanç, ahlak ve maneviyat der, parti bunlarla geri kaldık iddiasındadır. Halk önce milli güvenlik ve asayiş der, parti her fırsatta ortalığı karıştırır ve benden sonrası tufan der. Halk hizmet der, parti çöp dahi toplayamayan, su akıtamayan belediyeleriyle anılır.
CHP’nin dünü ile bugünü farklı değildir. Dünkü ‘hokus pokus Ali Topuz’ sloganı kime aittir? Dün Erdal İnönü koltuktan kaçarken yerine ‘müteahhit’ Karayalçın kolayca gelmemiş midir? İşte ‘müteahhit’ İmamoğlu’nun CHP’ye çöküşü de aynıdır. Parti içinde Kılıçdaroğlucular, İmamoğlucular eski Baykalcılar, Önder Savcıcılar, 10 Aralık Hareketçileri vs. vs. birçok irili ufaklı hizip, hizipçik vardır. Kendi içinde bütünlük ve huzur sağlayamayan, iç barış, ortak anlayış ve vizyon geliştiremeyen bir partinin, yetişmiş ve uzman kadrosu olmayan bir iktidara dönüşmesinin üreteceği felaketi hayal edebiliyor musunuz?
Haberin Devamı
Büyük şehirleri ele geçiren CHP belediyeciliği halkı canından bezdirdi. Kiminde sular akmaz, kiminde çöp dağları oluşur. İstanbul metrolarındaki başıbozukluğa baksanız; yürümeyen yürüme bantları ve merdivenleri, neredeyse her gün yandığına şahit olduğumuz belediye otobüsleri, temizlenmeyen ve çiklet tarlasına dönüşen yerleri ve insanları bitap düşüren keşmekeş trafiği ile şehrin sahipsiz olduğunu görürsünüz.
Şu şaibeli kurultay konularında birbirini yiyen, düne kadar Genel Başkanları olan Kılıçdaroğlu’na ve aynı şekilde İl Başkanı, Genel Sekreter olarak partisinde görev yapan Gürsel Tekin’e kendi partililerinin ne yaptığına ve ne dediğine bakın ve bu kavgalı eve ne verilip ne verilmeyeceğine siz karar verin!
Haberin Devamı
CHP kavgadır kargaşadır, hiziptir ve daha önemlisi milletin değerleriyle taban tabana zıttır.
CHP kazanı sürgit kaynar ve asla durulmaz.
.
Sözün bittiği yerdeyiz
#Erdoğan#TRUMP#Netahyahu
Eylül 17, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
Sayın Erdoğan, en son söylenmesi gerekeni en başta söyleyerek, başta terör devleti İsrail ve onun arkasındaki güç olan ABD’ye ve bunlara uşaklık yapmak için yırtınan ve her zillete katlanan SDG-YPG-PKK’ya “Kılıç kınından çıkarsa kelama ve kaleme yer kalmaz” diyerek adeta “Bundan sonra olacakları siz düşünün” ihtarında bulundu.
Haberin Devamı
Erdoğan’ın mesajını alan Suriye’deki terör örgütü mensupları büyük bir korku ve panik içinde yerin altındaki inlerine çekildiler. Bir yandan da harıl harıl yeni tünellerin inşasına giriştiler.
Hani bu örgütün başındaki zat, Abdullah Öcalan’ın manevi oğlu idi; onun sözünden çıkmazdı?
Abdullah Öcalan, “Silahları bırakın ve örgütü feshedin” diyor. Bunlar da Şam Hükümeti’ne entegre olacağız diye Suriye Devlet Başkanı Şara ile mutabakat zaptı imzaladılar.
Belli ki bunların arkalarında olan ABD ile İsrail, bunlarla kedinin fareyle oynaması gibi oynuyor. ABD temsilcisi baklayı ağzından çıkardı;
“Federasyon değil ama onun bir altı olan bir şekil...” diyerek, Şam Hükümeti ile yapılan mutabakatı görmezden gelerek ‘tavşana kaç, tazıya tut’ demeye getiriyor.
Haberin Devamı
Kapadokya'yı Jolly İle Keşfedin, Harika Bir Tatil Yaşayın.
Jolly Tur
İş Bankası kıvançla sunar: Yatırımın kolayı İşCep’te!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Bunun manası Suriye’de bir iç savaş çıksın ve ülke paramparça olsun demektir. Paramparça olsun ki İsrail, mahut sapık ideallerine daha rahat ulaşabilsin.
Koca ABD, İsrail’in oyuncağı konumunda; Trump, Netanyahu’nun kayığına bindiğine bin pişman zira gelinen noktada İsrail, ABD’yi ‘Kıyamet Savaşı’na zorluyor.
İsrail’in asıl hedefinde Türkiye var; bir oldubitti ile Türkiye’nin karşısına ABD’yi getirip savaştırmak istiyor.
Trump, Erdoğan’ı tanıyor; bir şey söylediğinde yapacağını da biliyor. Bundan dolayıdır ki Netanyahu’ya akıllı olmasını söylüyor.
Gözünü kan bürümüş Netanyahu’da akıl mı var ki akıllı olabilsin?
Trump, oyunu geç de olsa anladı. Netanyahu’nun alametine binerek kıyamete doğru gittiğini fark etti, bir an evvel bu alametten inip zevahiri kurtarmak istiyor.
Avrupa ülkeleri de Netanyahu’nun dur durak bilmeyeceğini, yalnızca bölgeyi değil bütün dünyayı ateş topuna çevirmeye çalıştığını geç de olsa anladılar.
Parlamentolarında bir yandan istifa furyası sürerken diğer yandan sıkı ekonomik önlemler alıp, askeri tatbikatlara (bilhassa hava kuvvetlerinde) ağırlık vererek muhtemel bir savaş için teyakkuz halindeler.
Gazze’de akan masum kanında Netanyahu’nun olduğu kadar ABD ve Batılı devlet başkanlarının ve yöneticilerinin parmağı vardır, cümlesi asrın soykırımının katilleridir.
Bütün bir İslam alemi ve hatta bütün bir insanlık bir insan kasabıyla baş edemiyorsa ne Müslümanlıktan ve ne de insanlıktan bahsetmenin imkânı yoktur.
Haberin Devamı
Gazzeli şehadet şerbetini içerek ölümsüzlüğü tattı, tadıyor. Asıl onursuzca ölen Müslümanı ve Müslüman olmayanı ile bütün bir insanlıktır.
.
Terörden beslenenler
#Terör#PKK#Suriye
Eylül 20, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
TERÖR, asrımızın en sinsi ve en aşağılık savaş şeklidir. Emperyalist ülkeler terör örgütlerini kurar, besler, yetiştirir, eğitir, donatır ve kötü emelleri için maşa olarak kullanır.
Haberin Devamı
Terör örgütleri, emperyalistler için limon hükmündedirler, gerektiği kadar sıkıp kullanırlar, posa olduğunda da kaldırıp atarlar. Ne kadar gerektikleri ise, kuruluş amaçlarına bağlıdır.
PKK gibi uzun yıllara baliğ olan eli kanlı terör örgütü, etrafında ister istemez bir endüstriyi de geliştirip barındırır. Bu endüstride; insan kaynağı, araç-gereç, silah, mühimmat ve beşerî tüm ihtiyaçların temini ile birlikte uyuşturucu ticareti de önemli kalemdir.
Bütün ticari emtianın olduğu gibi terörün de bir pazarı var ve bundan beslenen bezirganlar (tüccar) mevcuttur. Bu nadanlardan kimileri için terör, varoluş sebebi, kimileri için de geçim kaynağıdır.
Bunlar asla terörün bitmesini istemezler zira yem boruları kesilmiş olur ve varlıkları anlamsızlaşır ve tehlikeye düşer.
Haberin Devamı
İş Bankası kıvançla sunar: Yatırımın kolayı İşCep’te!
Türkiye İş Bankası
İnsanlar Neden Bu Siteye Bakmadan Alışveriş Yapmıyor?
Cimri
by Taboola
Terörün bitmesini istemeyen devletleri (İsrail-ABD, İngiltere vb.) ve hatta geçimini terörden sağlayan kimi şahısları da bir dereceye kadar anlamak mümkündür. Onlar cibilliyetlerinin ve gayri insani olan kötü emellerinin gereğini yapıyorlar.
Mesela, yekpare bir Suriye, hiçbir zaman İsrail’in işine gelmez; o, paramparça olmuş bir Suriye ister. İster ki, o parçacıkları istediği gibi güdüp yönetsin. Bundan dolayıdır ki, İsrail’in, Suriye’de kurulacak bir Kürt devleti için feda etmeyeceği bir şey yoktur.
Zira İsrail’in, Türkiye ile savaşta kullanabileceği bu maşadan (Kürt devleti) daha güzel ne olabilir?
İsrail ister ki; güneyde bir Dürzi devleti, batıda bir Nusayri devleti, doğuda bir Kürt devleti kurulsun, Şam yönetimi ortada ‘güdük’ (eksik) olarak kalsın. Kalsın ki, istediği zaman, hepsinin hakkından gelebilsin.
Onları anladık da ya içimizdeki Siyonist kırmalarına ne oluyor? Onlar neden terörün bitmesini istemiyorlar?
Neden Meclis’in önünde, 90’ların fail-i meçhullerini çağrıştıran beyaz Toros’u ateşe veriyorlar?
Mesela; sözde bir milliyetçi siyasi partinin milletvekili neden provokatörlüğe soyunur; olmadık yalan ve iftiraları arka arkaya sıralar? Neden? Bu ne mene(m) bir milliyetçiliktir ki, terörden medet umar?
Haberin Devamı
İşte kimi sözde milliyetçilikler, varlıklarını teröre borçlu; terör biterse, onların da varlıklarının bir sebebi kalmayacak. Belli ki avare kasnak olacaklarını düşünüyorlar!
Bunun için de terörün bitmemesi için ellerinden gelen her türlü adiliğe soyunuyorlar
Terörün bitirilmesi için ülkemizde adeta seferberlik ilanı var; bu amaçla TBMM’de geniş katılımlı bir komisyon kuruldu. Gönül isterdi ki, bütün siyasi partilerin katılımı olsun lakin yine bu kimi sözde milliyetçi partiler komisyona üye vermediler.
Devlet ve millet varlığımız için en hayati konular Meclis’te görüşülmeyecek de nerede görüşülecek? Devlet ve millet hayatımızın meselelerini çözmek için, siyasi parti olarak kurulduğunuza göre, neden görevden kaçıyorsunuz?
Haberin Devamı
Demokrasilerde parlamentolardan başka çözüm yeri mi var?
Parlamentoda işiniz yoksa, gölge etmeyin ve istifalarınızı verin!
Zira millet sizleri ‘korkuluk’ olasınız diye seçmedi!
.
İnsanlık öldü
#Netanyahu#Gazze#TRUMP
Eylül 22, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
İstikbalin tarihçisi, günümüz dünyasındaki olayları ve insanların bu olaylara bakış ve yaklaşımını değerlendirirken insan olduğundan utanacak ve her aynaya baktığında gördüğü insan suretine tükürecektir.
Haberin Devamı
Bütün bir dünya yalana ve vahşete teslim olur mu? Böylesi bir yalan ve vahşet düne kadar kısmi olarak gerçekleşebiliyordu, bugün ise adeta bir ahtapot gibi bütün dünyayı sarmış durumda.
Netanyahu adlı yaratık, Hitler’i aratırcasına masum insanların kanına giriyor; bebekleri aç bırakarak kitlesel ölümlerine sebep oluyor, en ağır silah ve vasıtalarla iki buçuk milyon insanın yaşadığı Gazze’yi taş ve moloz yığıntısı haline getirdi.
Savunmasız masum sivillere soykırım uygulayan bu insan kasabı, hâlâ sözde itibar görüyor ve devlet başkanı diye saraylarda ağırlanıyor:
“Bu yaptıkların az, Gazze’den ibaret kalma vahşetini bütün bölgede sergile!” denilerek sırtı sıvazlanıyor.
İngiliz yetiştirmesi, Batı’nın beslemesi bu insan kılıklı canavar, şimdi de ABD’nin alametine binerek hızla kıyamete doğru gidiyor. Bu gidişle haksızlık karşısında lal kesilen bütün bir insanlığı (ülkelerin yönetimleri) da ateşe atıyor. O mendebur ne yaptığını çok iyi biliyor ve attığı her adımı bilinçli atıyor.
Haberin Devamı
Bilinçli Alışveriş Yapanların Kullandığı Yöntem
Cimri
Kapadokya'yı Jolly İle Keşfedin, Harika Bir Tatil Yaşayın.
Jolly Tur
by Taboola
Kendi uydurdukları sözde kutsal kitabın gereğini yapıyormuş! Ateşten çukurların binbir türlüsüne yuvarlanmakta olan insanlık ise insanlığı rafa kaldırarak, özellikle de İslam alemi gaflet, dalalet ve ihanet tabloları sergiliyor.
Dünya yaşlandı ve taşıdığı bu denli ağır yüklerden çok yoruldu; belli ki üzerindeki günah yükünü daha fazla taşıyamayacak!
Dünya üzerinde cari olan bütün sistemler çöktü; her birinin üzeri yaldızla kaplı lakin içleri cife (leş) dolu oldukları anlaşıldı.
Ne uluslararası anlaşmaların ne kutlu-mutlu ulusal metinlerin ne beynelmilel sözleşmelerin hiçbir hükmü kalmadı.
İnsanoğlu her şeyiyle yalana teslim olunca, kurtuluşu da yalandan bekler oldu ve sonuçta tüm samimiyetini kaybetti. Artık hem kendini hem de başkalarını kandırmanın derdinde.
Hakkı kaybeden insan, batılın binbir çeşidinin esiri oldu.
Günümüzde bütün ahlak ve inanç müesseseleri de çöktü; sözde inanan da neye ve nasıl inandığını bilmiyor. Artık ne dinsiz inançsızlığında ne de dindar inancında samimi değil!
Netanyahu denilen bu insan kasabı, işte böylesine boş bir dünya bulduğu içindir ki atını istediği gibi oynatabiliyor ve bütün bu alçaklıkları, soysuzlukları ve iğrençlikleri rahatlıkla sergileyebiliyor.
Haberin Devamı
İşte Amerika rüyasının ve hülyasının dünyayı getirdiği nokta: BMGK’da bulunan on beş ülkeden on dördü, Gazze’de derhal ateşkes için karar alıyor, yalnızca ABD reddettiği için bu karar geçersiz sayılıyor. Bu dünyanın adaleti (!) işte budur!
Netanyahu’nun ruh ikizi Trump’tır. İsrail’in akıttığı masum kanında onun da boğulması yakındır.
Gazze’de yalnızca bebekler ve masum insanlar ölmüyor; bütün bir insanlık sahip olduğu tüm değerleriyle beraber öldü.
Mütefekkir şairin (N. Fazıl) sorduğu gibi biz de soralım: ‘Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek; siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?’
Ölüm olmayan o dirilişte hesaplar, ‘Mahkeme-i Kübra’da görülecek ve işlenen her zerrenin ceremesi çekilecektir.
.
İslam NATO’su mümkün mü
#İslam Birliği#NATO#Güvenlik İttifakı
Eylül 24, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
MALUM, NATO bir güvenlik ittifakıdır; vaktiyle komünist blok ittifakı olan Varşova Paktı’na karşı kurulmuştu. Bugün, NATO’nun karşısında güç olarak devletler topluluğu bulunmamasına rağmen güçlü olan NATO dışı devletlere karşı fonksiyonunu ifa etmektedir.
Haberin Devamı
İslam İşbirliği Teşkilatı’nın (İİT) kurulduğu günden beri neyin işbirliğini yaptığını kimse bilmiyor! İnandık dedikleri İslam dini, Müslümanların birlik olmalarını ve parçalanıp dağılmamalarını kendilerine bildiriyor. Bu ilahi ihtar, Müslümanların bir kulağından girip diğerinden çıkıyor; asla bir araya gelemiyor ve bir sinerji oluşturamıyorlar.
Ellerindeki onca güce (petrol, altın vb.) rağmen kendi aralarında neden güçbirliği yapamıyor ve onun bunun uşaklığı için yarışıyorlar?
İslam coğrafyası bin parçaya bölünmüş haliyle Hz. Ömer (radıyallahu anh) efendimizin şu veciz sözünü hatırlatıyor: ‘Bizler Müslüman olmadan önce, kız çocuklarını kendi elleriyle kızgın kumlara gömecek kadar gaddar, gözleri dönmüş, vahşi sürülerdik. Birbirini boğazlamaktan zevk alıyor, hak ve hukuk nedir, bilmiyorduk. Ne zamanki İslam ile şereflendik, birbirimizle kardeş olduk, kendimiz için değil, din kardeşlerimiz için yaşamaya başladık. Zira biliyorduk ki bizim kurtuluşumuz onların duasına bağlıdır. Müslümanlıkla bir ve beraber olduk izzet-güç ve şeref kazandık; her bakımdan en üstün olduk.
Haberin Devamı
Bilinçli Alışveriş Yapanların Kullandığı Yöntem
Cimri
İş Bankası kıvançla sunar: Yatırımın kolayı İşCep’te!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Bundan böyle her kim İslam’ın dışında izzet ve şeref ararsa, Allahüteâlâ onu, o aradığı şeyle rezil ve zelil eder, hüsranda ve dalalette bırakır.'
Evet, biz bugün Müslümanlar (devletler) olarak Allah’ın ipine (Kuran’a ve İslam nizamına) sarılmak yerine İngiliz’in, Amerikalının; sözde kurtuluşumuz için bize sunduğu kefenlere sarılıyoruz!
Oturduğumuz tahtlar, onların gücü sayesindedir. Güçlerini çektikleri an, bir saniye daha o koltuklarda oturamayız. Bu halimizle utanmadan kendimize kral, ülkemize devlet diyebiliyoruz.
Şimdi sorarım size sevgili okuyucularım; şairin (Ziya Paşa) dediği gibi: ‘Böyle gecenin hayır umulur mu seherinde?’ İslam ülkeleri dediklerimizin kahir ekseriyeti (çoğunluğu) daha rüştünü ispatlayabilmiş değil, kendileri karar almaktan ve onları uygulamaktan acizler.
Trilyonlarca doları silah alımına veriyorlar; bir kez olsun o silahları kendi ülkelerinde üretmek için girişimde bulunmak akıllarına bile gelmiyor, gelemiyor!
Haberin Devamı
Bir araya gelelim, bir yerlerden başlayalım demiyor, diyemiyorlar! Ölümden (ABD ya da İngiltere’nin kendilerini öldürmesinden) korktukları ve öldükten sonra sonsuz hayatı düşünmedikleri için böyle yapıyorlar. Bir kere şerefleriyle ölmek yerine her gün adice gebermeyi yeğliyorlar!
Böyle bir İslam alemi NATO (güvenlik paktı) kurabilir mi?
Kurarsa ne olur, kurmasa ne olur?
Gazze’deki soykırım ve İsrail’in her gün yeni bir İslam devletini hedef alıp vurması da bunların akıllarını başlarına devşirmediğini göre; bunları ancak kıyamet günü İsrafil Aleyhisselam’ın üfleyeceği ‘SUR’ uyandırır!
.
Yalancının mumu
#Osmanlı#Gazze#Netanyahu
Eylül 27, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
ECDADIMIZ Osmanlı, güç ve kudretini yitirip, devletler ve toplumlar arası münasebetlerde nizam koyucu yani belirleyici olma özelliğini kaybedince meydan yeri sırtlanlara kaldı.
Haberin Devamı
Bundan dolayıdır ki, 20.ve 21. asırlar insanlığın yüzkarasıdır. Zira bu asırlar vahşetin kol gezdiği, hak ve hukukun rafa kaldırıldığı, hak sahibinin yerine güçlünün haklı olduğu, insan insanın kurdu olduğu sözde ise en modern ve en medeni toplumlardır.
Gücü ele geçiren, uluslararası zorba güruhu el ele vererek, işledikleri soykırıma varan cinayetlerinin üzerini ince bir sırla kapladılar. Her türlü medya araçları, Sinema, televizyon, internet, sosyal medya, reklam ve propagandalarla bütün bir insanlığın gözlerini boyadılar.
Düşünebiliyor musunuz; iki asır boyunca bütün bir insanlık yalana ve yalan propagandaya teslim olmuştur.
Zorba takımının baş mimarı olan Siyonistler, sahip oldukları sınırsız para gücüyle istedikleri her şeyi ve herkesi satın alabilmişlerdir.
Haberin Devamı
İş Bankası kıvançla sunar: Yatırımın kolayı İşCep’te!
Türkiye İş Bankası
Kapadokya Turlarıyla Harika Bir Deneyim Yaşayın.
Jolly Tur
by Taboola
Satılık emtia arasında; her çeşit kurum ve kuruluş (bunların lider ve yöneticileri), legal ve illegal her çeşit örgüt, demokratik olmayan ülkelerde kral ve reisler, demokratik ülkelerde iktidar ve muhalefet parti yönetici kadroları, iş insanları, sanatçılar, gazeteciler, futbol takımlarına değin aklınıza ne gelirse her şey ve herkes var.
Zira bu meşum (uğursuz) devirde her şeyin ve herkesin bir fiyatı var!
Siyonizm, elindeki para gücüyle insanları da adeta meta (alınır satılır mal) haline getirdi. Bunu nasıl başardı derseniz, cevabı şudur: Önce, insanları sahip oldukları değerlerden kopardılar. Dinleri ve ahlakı, ahlaki değer ve mefhumları (namus, dürüstlük, erdem, vatan sevgisi vb.) yok ettiler.
Böylece insan, aidiyetini (nereye ve neye ait olduğunu), neye memur olduğunu, niçin ve nasıl yaşaması gerektiğini ve hatta kimliğini (ne olduğunu) kaybetti.
Şekil olarak insan görünümlü bu varlık ruhunu ve ruhi özelliklerini büsbütün kaybetmiş ve ‘esfel-i safiline’ aşağıların en aşağısına inerek meta (mal) olmuştur.
Gazze’deki insanlık dramı, Siyonizm’in maskesini indirmiş ve vahşet, en iğrenç haliyle ve bütün çıplaklığı ile gözler önüne serilmiştir.
Yalancının mumu yatsıya (Gazze’ye) kadar yanmış; Gazze, sözde batı medeniyetinin üzerindeki şalı kaldırmış ve altından tarihte emsali görülmedik vahşet örnekleri, envaı çeşidiyle su yüzüne çıkmıştır.
Haberin Devamı
Bundan böyle hiç kimse Yahudi’yi masum ve acınılacak halk olarak gösteremez.
İsrail halkı bu zilletten kurtulmak istiyorsa, insan kasabı olan Netanyahu hükümetini iktidardan uzaklaştırmalı ve baştaki bu cinayet şebekesi üyelerini adalete teslim etmelidir.
Aksi halde; dünyanın neresinde olursa olsun, hiçbir Yahudi’nin başka insanların yüzlerine bakacak halleri yoktur ve olamaz.
Nitekim dünyanın muhtelif yerlerinde yüzlerine bakılmıyor, insan yerine konulmuyorlar ve gittikleri her yerden (kapılardan) kovuluyorlar.
Bugünler daha iyi günleri, zira yarınlar (Kıyamet) çok daha kötü olacak; arkalarına saklandıkları taşlar bile dile gelip, ‘burada aşağılık, insan müsveddesi Yahudi var’ diye dile gelecektir.
.
Gücünüz kadar haklısınız
#Zulüm#Emperyalizm#Savaş
Eylül 29, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
ÖZELLİKLE devletlerarası münasebetlerde ‘adalet’ sırra kadem bastığından hak-hukuk, insan hakları, sınır, bölge ve hatta ülke güvenliği gibi kavramlar yalnızca kâğıt üzerinde kaldılar. Zira realitede hiçbir geçerlilikleri yoktur.
Haberin Devamı
Sözde insanoğlu başlangıçtan günümüze evrimleşti, gelişip medenileşti; gerçekte ise bunun tam tersi gerçekleşti. İnsanoğlu geliştirdiği en ağır, yıkıcı, yakıcı ve ölümcül silahlarla insanlığını kaybederek büsbütün vahşileşti.
Dünyada her kuralın istisnası olabilir yalnızca bir kuralın istisnası yoktur; o da ‘Hükmü galip olan verir, hüküm galip olana aittir’ kuralıdır. Dünyanın çeşitli devirlerinde zalimlerin galip geldiği olmuştur. Bunlar da zulümlerini icra ederek dünyadan defolup gitmişlerdir.
Geçen asırda cereyan eden iki büyük savaştan sonra dünyamız globalleşti ve adeta büyük bir köy halini aldı. Ne yazık ki bu her iki savaşın galipleri de zalimlerden, emperyalistlerden oluştu.
Galip olan bu emperyalistler bir araya gelerek hem dünyayı bölüştüler hem de bütün dünya üzerinde kendi zulüm sistemlerini kurdular. Böylece bir yandan boyunduruklarındaki ülkeleri sömürürken, diğer yandan da bu ülkelerin halklarını envai çeşit zulüm ve baskı altında inim inim inlettiler ve inletmeye devam ediyorlar.
Haberin Devamı
Kapadokya Turlarıyla Harika Bir Deneyim Yaşayın.
Jolly Tur
İş Bankası kıvançla sunar: Yatırımın kolayı İşCep’te!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Bu durum öylesine vahşi bir hal aldı ki dünyanın ve bu dünyada yaşamakta olan insanlığın bittiğinin resmidir.
Hayvanlar aleminde büyük balık küçük balığı yutar, güçlü olan hayvan güçsüz olanı yer.
İnsanoğlu da insani meziyetlerini yitirip hayvanlara özenirse -ki bugün bunun daniskasını yapıyor- hayvandan da aşağı bir mahluka dönüşür ve vahşilikte hiçbir mahluk onun eline su dökemez olur.
Başta Gazze’de olmak üzere dünyamız bugün bu durumun tipik örneklerine şahitlik ediyor.
Eskiden yerel bazdaki bu gibi zalimane davranışlar vuku buldukları toplumların ve yöneticilerinin helakine sebep olmuştur.
Küreselleşen dünyamızda ise bu durum, bir üçüncü dünya savaşına ve dolayısıyla topyekûn insanlığının sonunun geleceğine işarettir.
Görüldüğü üzere insanoğlu kendi eliyle hem kendinin hem de üzerinde yaşamakta olduğu dünyanın sonunu getirmek için son çırpınışlarını yapıyor ve bunun için adeta yırtınıyor.
Güçsüze yaşamak hakkı bile tanınmayan bir dünyada hangi insani meziyetten, ahlaktan ve insani değerlerden bahsedilebilir?
Haberin Devamı
Güç, ABD’nin elinde. O ABD ki tek süper güç olarak kaldığı dünyayı, köpeksiz köy olarak görmekte ve değneksiz dolaşmaktadır!
Gazze’de İsrail’e yaptırdığı vahşet tüm dünyanın gözleri önünde cereyan ediyor.
Türkiyemize karşı olan hasmane tavrına bahane olarak ileri sürdüğü, sözde bir terör örgütünü bertaraf etmek için başka bir terör örgütünü desteklemesi akıl alır şey midir?
Ki o terör örgütünü de (DAEŞ) kurup, geliştiren ve silahla donatan bizzat kendisidir.
İnsanlıklarını kaybetmiş bu denli vahşi yaratık sürülerinin karşısında haklı olmak hiçbir şey ifade etmez, etmiyor da.
Bu zalimlerin elinden hakkınızı, hukukunuzu ve her türlü insani değerlerinizi koruyabilmek için mutlaka ve mutlaka güçlü olmak zorundasınız.
Haberin Devamı
Zira bu vahşi insan sürülerini ancak güç durdurabilir.
NOT: Senelik iznimi kullanacağımdan yazılarıma bir süreliğine ara veriyorum; saygılarımla.
.
Küresel sistem çatırdıyor
#Netanyahu#ABD#Rusya
Kasım 01, 2025 06:302dk okuma
Paylaş
BİRİNCİ ve İkinci Dünya Savaşlarından sonra dünyamız kurtlar (sömürgeci emperyalistler) tarafından bölüşülüp paylaşıldı.
Haberin Devamı
Aslan payı birincisinde İngiltere’ye, ikincisinde ise ABD’ye ve Sovyet Rusya’ya düştü.
Bunlardan biri sözde ‘hürriyet ve demokrasi’, diğeri de sözde ‘sosyalizm ya da komünizm’ adına, paylaştıkları dünyada, bütün ülkeleri, kan ve göz yaşı akıtarak işgal ettiler ve sonuna kadar sömürdüler.
Diğer bir ifade sömürdükleri ülkelerin halklarının kanlarını emerek semirdiler ve yeni düzenin (gerçekte düzensizliğin – kaosun) iki kutuplu çıban başları olarak, bütün bir insanlığın başına bela kesildiler.
Birinci savaşın sonunda, hak ve adaletin temsilcisi ve bütün mazlumların koruyup kollayıcısı olan Osmanlı’nın Devlet-i Aliye’sini yıkıp oyunun dışına ittiler.
Dolayısıyla her iki savaşın sonunda meydan yeri, insanlıktan nasibi olmayan sırtlan sürülerine kalmıştı.
Haberin Devamı
Bilinçli Alışveriş Yapanların Kullandığı Yöntem
Cimri
İş Bankası kıvançla sunar: Yatırımın kolayı İşCep’te!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Mahut sırtlan sürüleri yüzyılı aşkın bir süredir bütün insanlığın ensesinde boza pişirip, samyeli estirdi. Bu fesat ve bozgunculukta baş amil (aktör) Yahudi’nin ‘fesat ocağı’ olarak kurup geliştirdiği Siyonizm olmuştur.
İnsanlığı maddi ve manevi olarak bitirip tüketen ve adeta basit bir eşya-meta konumuna indirgeyen Komünizm; onca baskı, dayatma ve zulümlerine rağmen, ancak 72 yıl yaşayabildi.
90’lı yılların başında, zulümde şahika noktasına erişen Komünist Sovyetler İmparatorluğu çöktü; paramparça oldu. Mahut imparatorluğun bakiyesi olan Rusya, Putin’le birlikte eski ‘Çarlık’ günlerinin arayışını sürdürüyor!
ABD, tek kutup olarak kaldığı dünyanın başına bela olmaya devam ediyor. Aklı sıra köpeksiz bulduğu dünyada değneksiz dolaşmayı maharet biliyor; bu denli küstah bir özgüvenle Siyonizm’in kayığına binerek insan kasabı Netanyahu’nun soykırımına ortak oluyor.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra inşa edilen yeni dünyanın mazlumu Yahudi idi! Siyonizm, kitle iletişim araçlarını kullanarak, bütün insanlığın beynini bu yönde yıkadı. Kendilerini mazlum ve ezik gösterdiler.
Yalancının mumu yatsıya kadar sürdü; bu algı da tıpkı Komünizm zulmünün süresi kadar (70 küsur yıl) devam etti. İsrail’in Gazze’ye ve bütün Filistin’e uygulamakta olduğu vahşet, turnusol kâğıdı misali, Siyonizm’in iğrenç yüzünü bütün çıplaklığı ile ortaya çıkardı.
Haberin Devamı
Aklı başında olan herkes, dünyadaki bütün ülkelerin halkları, Siyonizm’in gerçek yüzünü gördü. Bu ülkelerin yönetimlerinin görmezden gelmesinin sebebi ise, bunların kuşatılmış olması yeni yöneticilerinin Siyonizm’e göbekten bağlı olmalarıdır. Buna birçok İslam ve Arap ülkesi de dahildir. Gazze zulmü, ayyuka çıkıp ‘Arş’ı titretti. Zalimlerin inşa ettiği küresel sömürü sistem çatırdıyor.
Sovyetlerden sonra çöküş sırası ABD’dedir; ABD’nin çöküşü suç ortağı İsrail ile birlikte olacaktır ve bunların gümbürtüsü bütün dünyayı derinden etkileyecektir.
Küresel sistem çökerken, Türkiye dimdik ayaktadır ve artık birinci ve ikinci paylaşımda olduğu gibi, rol biçilen değil, rol biçen konumdadır.
Haberin Devamı
Dolayısıyla gelecek (istikbal) bizimledir; duyduk duymadık demeyin: yeniden başlayan Kızılelma yürüyüşü kutlu olsun!
.
Parlayan yıldız Midyat
#Midyat#Veysi Şahin#Mardin
Kasım 03, 2025 06:293dk okuma
Paylaş
İzin günlerimde Mardin, Midyat, Diyarbakır ve Nusaybin’deydim; kadim belde Mezopotamya’da tarihi ve coğrafyayı birlikte harmanlayarak unutulmaz bir kültür yolculuğu yaptık.
Haberin Devamı
Pagan inancına sahip Romalılardan kaçan Hıristiyanlar, bu bölgedeki beldeleri yurt edinmiş ve inşa ettikleri yeraltı ve yerüstü şehirlerinde medeniyetlerinin derin izlerini bırakmışlar.
Midyat’ın tarihine baktığımızda Sümer, Hurri, Subarri, Asur, Urartu, İskit, Arami, Med, Pers, Makedon, Seleukos, Part, Roma-Bizans, Sasani, Abbasi, Mervani, Selçuklu, Artuklu, Eyyubi, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safevi ve Osmanlı gibi birçok medeniyete ev sahipliğini yapmış olduğunu görürüz.
Dolayısıyla Midyat kelimenin tam anlamıyla dinler ve diller (İslam, Hıristiyan, Ezidi; Türkçe, Kürtçe, Süryanice, Arapça) şehridir.
Midyat’ın en büyük şansı, Veysi Şahin gibi gece gündüz demeden hummalı bir çalışma ile kendini hizmete adamış bir Belediye Başkanı’na sahip olmasıdır. Evet, Midyat bugün parlayan bir şehirdir ve onu bu parlaklığa eriştiren de tarih, kültür ve sanat âşığı Sayın Veysi Şahin’dir.
Haberin Devamı
Bilinçli Alışveriş Yapanların Kullandığı Yöntem
Cimri
Lansmana Özel İlk 30 Aileye Avantajlar!
Obatepe Konakarı
by Taboola
Bu gibi kadim beldelerde işkolik ve işinin ehli belediye başkanları ve onun oluşturduğu aynı duyarlılığa sahip ekipler gerekmektedir.
Sayın Veysi Şahin ve ekibi sayesinde Midyat herkesin gıpta ile baktığı ‘marka şehir’ olmuştur.
Bağrında onlarca medeniyetin izlerini taşıyan kadim Midyat kenti, otantik yapısı ve tarihi taş konakları ile kelimenin tam anlamıyla açık hava müzesi görünümündedir.
Malum Hazreti İsa Aleyhisselam, Yahudiler tarafından Romalılara ihbar edilip yakalanıp idam edilecek iken Cenabıhak kendisini göğe kaldırdı ve şikâyet eden kişiyi Hazreti İsa suretine çevirdi. Romalılar, İsa diye bu kişiyi çarmıha gerdi.
Hazreti İsa bağlıları (havariler) sıkı takip edildiği için on yıllar boyu Hıristiyanlık yeraltından gizlice yayılmaya çalıştı. İlk kez Mezopotamya ve Antakya’da gün yüzüne çıkıp kiliseler inşa ettiler ve dinlerini açıktan yaşamaya başladılar.
Dünyanın en eski kilise, manastır ve katedralleri Midyat’tadır: Mor Gabriel Manastırı (397), Meryem Ana Kilisesi (449), Mor Sobo Kadedrali (6. yüzyıl başları), Mor Yakup Manastırı (420), Mor kuryakos Kilisesi (794), Mor Lozoor Manastırı (5. Yüzyıl), Mor İzozoel Kilisesi (6.yüzyıl)
Haberin Devamı
Midyat Belediyesi’nin keşfi ve girişimleri sonucu Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın izni ile devam eden kazı çalışmaları gün yüzüne çıkarılmaya çalışılan Matiate yeraltı şehri, dehliz (tünel-geçit), işlik, depolama alanları, nekropol, toplanma, barınma ve ibadet gibi çeşitli mekânlardan oluşmaktadır.
Midyat, zengin tarihi mirası yüzünden bütün dünyanın ilgisini çekiyor ve bu yüzden birçok uluslararası toplantılara ev sahipliği yapıyor.
Yine malum Anadolu insanımızın en önemli vasıflarından biri de misafirperverliğidir.
Veysi Şahin, Midyat’a gelecek misafirleri rahat ettirmek ve onları kendi evlerindeki gibi huzurlu kılabilmek için gerekli bütün alt ve üstyapıları hazır hale getirdi.
Haberin Devamı
Ve hepsinden önemlisi Midyat’a gelen herkesi Anadolu insanının tatlı dili, güler yüzü ile karşıladı ve hepsine “Sizleri ve bu kadim toprakları asla unutmayız, unutamayız” dedirtti.
Midyat demişken; Mardin’i atlamak olmaz. Eski Mardin’de sevgili Peygamberimiz (Aleyhisselam) vaktiyle yaşamakta olan Süryani krallarına da tıpkı Bizans kralına, Fars kayzerine, Mısır hükümdarına vb. elçi gönderip İslamiyet’e davet ettiği gibi, bu beldeye de Hazreti Abdullah bin Enes el-Cüheyni’yi (Radıyallahü anh) elçi olarak göndermişti.
Bu zatın medfun yere Akkoyunlu Sultanı, bu mübarek elçinin künyesine izafeten Şeyh Çabuk Cami’ni yaptırmıştır. (Kabir caminin ortasında bulunmaktadır.)
..
Maarif (Milli Eğitim) davamız
#Maarif#FETÖ#OKUL
Kasım 05, 2025 07:062dk okuma
Paylaş
Maarif kelimesi ‘bilmek-tanımak’ manasına geliyor, lakin bu bilmenin temelinde irfan vardır; yani kültürel bir bilgelik söz konusudur. Bu durumda kişi kendini tanıyarak, bilerek işe koyulur.
Haberin Devamı
Osmanlı’nın son dönemlerinde maarifimizi yitirdik. Kendini ve değerlerini inkâr edici bir Batılılaşma hastalığına tutulduk. Bu durumun tipik örneği; ‘Orta Çağ karanlığı’ deyişidir.
Doğru Batı, Orta Çağ karanlığını yaşadı. Kilisenin baskı ve zulümleri altında inim inim inledi. Bu dönemde Batı’da insanın değeri yoktu. Kendi değeri olmayanın değerleri olamazdı, nitekim olmadı; hele kadının adı bile yoktu, adeta eşya konumundaydı.
Batılı, kilise zulmüne baş kaldırarak, Reformu ve Rönesans’ı icra ederek kendilerine göre aydınlanma çağını yakaladı. Batılı’ya gerçekleri gösteren, başta Endülüs’tekiler olmak üzere İslam dünyasında hemen her konuda yazılmış ilmi eserlerdir.
Zira Orta Çağ, Müslümanlar için altın çağdır. İslamiyet’in nuru bu zamanda parlamış, asr-ı saadet ve onu takip eden ışıltılı yıllar bu dönemde yaşanmıştır. Bugünkü modern ilimlerin temeli o zamanki Müslüman alimler tarafından atılmıştır.
Haberin Devamı
Bilinçli Alışveriş Yapanların Kullandığı Yöntem
Cimri
İş Bankası kıvançla sunar: Yatırımın kolayı İşCep’te!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Batılı, dünyanın yuvarlak oluşundan bile habersizdi, dünyayı düz zannediyorlardı.
Batı’yı karanlığa gömen, insan eliyle yazılmış ‘uydurma’ İncillerden güç aldığını ileri süren Papa ve onun ruhban ordusuydu. Batılı, işte bu kiliseye karşı ayaklandı ve uydurma dini hayatından çıkardı.
İçimizdeki Batı taklitçileri, Hıristiyanlık ve Papalık yerine Müslümanlığı ve Hilafeti koyarak bunları safdışı etmekle aydınlanacağımızı ve kalkınacağımızı vehmettiler.
Güçlendikçe de bu durumu millete dayattılar. Artık bizim okul müfredatlarımızda da Orta Çağ karanlıktı; bizi, mensubu olduğumuz İslamiyet geri bırakmıştı!
Hakikati ceket astarımızın içinde unuttuğumuz ve sözde gerçeği aradığımız Osmanlı’nın son dönemlerinde imparatorluğun muhtelif beldelerinde yabancı ülkelerin okulları açılmaya başlandı.
Tıpkı FETÖ’nün dershanelerinde ve okullarında yaptığı gibi; içimizdeki ışıltılı beyinleri devşirdiler. Bürokratlarımız (asker ve sivil) gibi gençlerimiz de İngiltere taraftarı, Fransa taraftarı, Almanya taraftarı şeklinde bölünmüşlerdi.
Bunlar kendilerine ‘Jön Türkler’ diyorlardı; Padişah Abdülhamid’i tahtından indirmenin sevincini, İngiliz sefirinin arabasındaki atları söküp onların yerine kendileri koşulup, Sirkeci’den Tepebaşı’na kadar çekip götürmekle yaşamışlardı!
Haberin Devamı
Bugün de aynı zihniyetin devşirmeleri, aynı yabancı devletlerin kapılarına gidip ‘sahipsiz’ kaldıklarından şikâyet ediyorlar! Şu halde; işe maarifle yani evvel emirde kendimizi tanımakla, bilmekle ve akabinde unuttuklarımızı, kaybettiklerimizi arayıp bulmakla ve bizi biz yapan değerlerimize sahip çıkmakla başlamalıyız.
NOT: Bu mühim konuyu yazmaya devam edeceğiz.
.
Maarif (Milli eğitim) davamız -2-
#Eğitim Reformu#Milli Kültür#Tarihsel Gerçekler
Kasım 08, 2025 06:302dk okuma
Paylaş
KENDİMİZİ ve değerlerimizi topyekûn inkâr ve iptal edip; körü körüne müptela olduğumuz Batı taklitçiliğimiz özgüvenimizi sıfırladı.
Haberin Devamı
Artık biz, hiçbir şeyiz, hiçbir şey yapamayız. Baksanıza; toplu iğneyi bile ancak 1950’li yıllardan sonra yapabilmemizle övünüyoruz!
Sözde bağımsız ve bağlantısız, hür ve müstakil bir ülkeyiz. Etrafımıza bakınız, kullanmakta olduğumuz eşyalara dikkat ediniz; bilgisayarlar, cep telefonları vb., bindiğimiz uçaklar, trenler, otomobiller, otobüsler vb., güvenliğimiz için istihdam ettiğimiz asker ve polisimizin elindeki silah ve mühimmatların hepsi ithal, hiçbirisini biz üretmiyoruz, üretemiyoruz.
Sınıfa giren öğretmen, öğrencilerine bütün bilimsel buluşları ve keşifleri yapanların yabancılar olduğunu söylüyor. Sayıp döktüğü onlarca bilim insanın içinde bir tek Türk ve Müslüman ismine rastlanmıyor.
Cebir dersi görüyoruz; bu ilmin kurucusunun Cabir (Müslüman) olduğunu bilmiyoruz.
Haberin Devamı
İş Bankası kıvançla sunar: Yatırımın kolayı İşCep’te!
Türkiye İş Bankası
İnsanlar Neden Bu Siteye Bakmadan Alışveriş Yapmıyor?
Cimri
by Taboola
Batılı, asırlar boyunca İbn-i Sina’nın ‘Kanun ve Tıp’ kitabını tıp fakültelerinde ders olarak okuttu; bizim tıp fakültesi öğrencilerimiz ise, İbn-i Sina’nın varlığından bile haberdar değiller.
Halbuki Batı, Endülüs’te Müslüman alimlerin eserlerini tercüme ederek; matematikten, fizikten, kimyadan, astronomiden, geometriden, coğrafyadan vb. haberdar oldu.
Nitekim, batılılar, dünyanın düz, güneşin sabit olduğuna inanıyorlardı. 1982 yılına kadar bizim okul kitaplarımızda da güneş sabitti, hareket etmezdi. Oysa Kur’an-ı Kerim Yasin Suresi’nde, güneşin de kendisi için tayin edilmiş bir yörüngede hareket ettiğini bildirmektedir. Gökbilimciler, bu gerçeği daha yeni (1982 yılında) tespit edebildiler.
Öncelikle yapılması gereken, kendi ellerimizde oluşturduğumuz bu aşağılık kompleksinden kurtulmamız lazım. Diğer bir ifadeyle kültürel bir inkılaba ihtiyacımız var. Zira bizim beyinlerimiz yabancı kültürler tarafından yıkanmış ve bin bir çeşit yalan ve dolanla doldurulmuş.
Titreyip kendimize dönmemiz gerekiyor; bize unutturulan ve kaybettirilen değerlerimizi bulup gün yüzüne çıkarmalıyız. Onlarla bezenip özgüvenimizi yeniden kazanmalıyız.
En ufak bir araştırmayla; bütün bilimsel buluşların Müslümanlar tarafından yapıldığını göreceğiz. Ömrünü vererek bu araştırmaları yapan merhum Prof. Dr. Fuat Sezgin’in bu konudaki eseri ders kitabı olarak okullarımızda okutulmalıdır.
Haberin Devamı
Siyasi irade kararlı olup, imkân verildiğinde nelerin yapılabildiğini son yirmi sene içerisinde gördük ve bununla övünüyoruz. Başta savunma sanayii olmak üzere, teknolojide geldiğimiz noktayı bütün dünya gıpta ile izlemektedir.
Artık kendi uçağımızı, kendi helikopterimizi, kendi trenimizi, kendi otomobilimizi, kendi tankımızı-topumuzu- tüfeğimizi ve en modern silah ve mühimmatımızı, kendi İHA ve SİHA’larımızı, kendi füzelerimizi, kendi savaş gemilerimizi, kendi radar sistemlerimizi vb. üretiyor ve hatta dünyanın çeşitli ülkelerine satabiliyoruz.
Demek ki istenince oluyormuş, olabiliyormuş.
Şimdi soralım bakalım: Şimdiye kadar neden istenmemiş, istense bile neden yaptırılmamış ve devlet ve millet olarak geri bırakılmışız?
.
Maarif davamız -3-
#Yusuf Tekin#Eğitim#Millî Eğitim Bakanlığı
Kasım 10, 2025 06:332dk okuma
Paylaş
Devlet ve millet hayatımızın idaresinde en önemli husus siyasi istikrardır.
Haberin Devamı
Siyasi istikrarın olmadığı bir ortamda, devlet ve millet yararına bir şey yapabilmenin ve hele uzun vadeli yatırımların yapılabilmesinin imkân ve ihtimali yoktur.
Bakınız; AK Parti’nin iktidara geldiği 2002 yılına kadarki dönemde Türkiye’de kurulan hükümetlerin ortalama ömrü sadece 16 aydır. Hükümetlerin gelmeleriyle gitmeleri bir olmuş; böyle bir ortamda, siyasi iradenin alacağı hiçbir kararın sürdürülebilme imkânı yoktur.
Siyasi irade istediği kadar iyi niyetli ve kararlı olsun, alınacak bu kararlar asla kuvveden fiile çıkamaz.
Mahut hükümetler döneminde Milli Eğitimimizin trajikomik bir hali vardı ve hangi bakan gelirse gelsin alacağı kararların özeti, yaz-bozdan ibaretti. Nitekim öyle de oldu.
AK Parti 23 yıldır tek başına iktidarda olup siyasi istikrarı sağlamaktadır. Buna rağmen Milli Eğitimde gerekli başarı elde edilememiştir. Maddede sağlansa bile manada (müfredat-içerik) gerekli merhale (aşama) sağlanamamıştır.
Haberin Devamı
Kapadokya Turlarıyla Harika Bir Deneyim Yaşayın.
Jolly Tur
Lansmana Özel İlk 30 Aileye Avantajlar!
Obatepe Konakarı
by Taboola
İlk defa aranan kan Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Yusuf Tekin’le bulunmuş, eğitimimizin gerçek ‘milliliği’ söz konusu olarak, müfredata el atılabilmiştir.
Sayın Bakan konusuna hâkim ve tecrübeli; uzun yıllar bakanlık müsteşarlığı yapmış olduğundan, yapıyı ve yapının eksik ve aksayan yönlerini biliyor.
Malum; Millî Eğitim Bakanlığı FETÖ’nün ziyadesiyle cirit attığı ve kirlettiği bakanlıklardan biridir. Bu pislik temizlenmedikten sonra, hak ve hakikat namına herhangi bir icraat yapılamaz.
FETÖ pisliği ortalığı kaplamışken, alınacak her karar, yapılacak her türlü icraat ölü yüzüne pudra sürmekten ileriye gidemeyecektir.
Sayın Yusuf Tekin, FETÖ’cülerin bütün melanetlerini görüp bilen ve onlarla kıyasıya mücadele eden gerçek bir serdengeçti. Önceki görevlerinde de yetkisi dahilinde FETÖ’cülere göz açtırmadı ve bu kirli yapıya karşı savaştı.
Bakan olduktan sonra da mücadeleye kaldığı yerden devam ediyor.
Malum; eğitim, özellikle ‘milli’ eğitim, maddede ve manada ülkemizin geleceğidir; gönül huzuruyla ifade edelim ki, geleceğimiz emin ellerdedir.
‘Türkiye Yüzyılı’nın inşası hedeflerine ulaşabilmenin temel gereklerinden biri de FETÖ ve benzeri yapılarla kararlı mücadele olduğunu belirten Sayın Yusuf Tekin; eğitim alanında da yapılması gerekenleri şu şekilde özetledi:
Haberin Devamı
“Bürokrasi alanlarını yeniden yapılandıran ve FETÖ’cü unsurlardan arındıran Türkiye, eğitim alanındaki değişim sürecini de kararlı bir şekilde sürdürmeli; insan hak ve onurunu esas alan çoğulculuğu ve demokratik idealleri benimseyen, milli ve manevi değerlerle ve evrensel ilkelerle uyumlu olan, bilimsel ve akademik becerilerin gelişmesini sağlayan, özgün, özgür ve özgürlükçü bireylerin yetiştirilmesine odaklanan bir eğitim sisteminin inşasını gerçekleştirmelidir.
.
Maarif, Enderun ve Bugün
#Bab-I Âli Toplantıları#Yusuf Tekin#Maarif
Kasım 12, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
Kurucularından olduğum Bab-ı Âli Toplantıları’nda Milli Eğitim Bakanımız Prof. Dr. Yusuf Tekin onur konuşmacısı idi.
Haberin Devamı
Geçtiğimiz üç yazıda değindiğim ‘maarif’in Cumhuriyet sonrasında toplumun ‘öz ayarını’ bozmak için ne denli bir tahribata uğratıldığını ve eğitim modelinin adeta yaz-boz tahtasına döndürüldüğünü bu vesileyle bir daha hatırlamış olduk.
Bab-ı Âli Toplantıları’nın bir üyesinin ‘Aşiret Mektebi’ başlıklı kitabını Bakan’a hediyesi ile beraber dönemin Arap aşiret ailelerinin çocuklarını Enderun tarzı bir eğitime alan Sultan Abdülhamit Han’ın vizyonunu bir kez daha gördük, hissettik.
Bugün Cumhuriyet’in dahi ilk kadrolarının Sultan Abdülhamit Han tarafından kurulan sivil ve askeri okullardan yetiştiğini kim hatırlıyor ve o koca Sultan’ın hakkını kim teslim ediyor? Oysa en büyük ve köklü eğitim yatırımını yapan, dönüşüm sağlayan Sultan Abdülhamit Han’dır. Osmanlı’nın fethedilen topraklardan ailelerinin de rızası ile ‘devşirdiği’ zeki çocukları Enderun’da eğiterek nasıl bir ‘üst’ yönetici kadrosu meydana getirdiği tarihin başarıları arasında yer almaktadır.
Haberin Devamı
Bilinçli Alışveriş Yapanların Kullandığı Yöntem
Cimri
İş Bankası kıvançla sunar: Yatırımın kolayı İşCep’te!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Tanzimat’tan sonraki dönemlerde ise giderek artan şekilde insan kaynağı planlaması bozulmuş, dahası özellikle de ‘topluma adeta düşman’ zihinler yeşertilmiştir. Dini eğitim kurumlarından fen dersleri, fen eğitim kurumlarından da din dersleri kaldırıldı. Üzerimize giydirilen bu ‘deli gömleği’, terzisi olan ‘Batı’ tarafından ustalıkla dikilmiş, vatanın evlatları ilkokul sonrasında milli ve gayri milli olacak şekilde iki yola sokulmuş, milli olarak yetişenler uzun süre ekonomik ve sosyal güce erişemeden ikinci sınıf vatandaş olarak tutulmuş; giyimine ve inancına karışılmıştır.
Gayri milli formatlananlara ise her tür kapı ardına kadar açılmış, ekonomik ve sosyal güç ellerine verilmiş, bunlar eliyle kamu gücü sözde ‘eşit’ olduğu varsayılan diğerleri aleyhine kullanılmış, vesayet ve baskı rejimi kökleşmiştir.
Sayın Cumhurbaşkanı her ne kadar halen eğitimde arzu edilen seviyeye gelinemediğini görerek eksiklik hissetse dahi, esasında artık ortalıkta üç-beş odak hariç başta FETÖ ‘bataklıkları’ kurutulduğu için zemin nispeten daha temiz hale gelmiştir.
Haberin Devamı
Yusuf Tekin Bakanımızın ve kadrolarının ‘şuur’ ve tarih perspektifi doğru ve tam olduğu için, gelecek için ümitvarız.
Bugünün en büyük bataklıkları yeni kuşakları dizi, pod-cast, sosyal medya eliyle zehirleyen, kişisel gelişim zırvaları ile megaloman ve narsist hale getiren, iş ve ortam beğenmeyen, ukala ve tembel kimliklere dönüştüren çağın ‘iklimidir’.
Bugünlerde bazılarının milli kimlik veren bazı vakıfları hedef alması da belki bu yüzdendir.
Türkiye, Türkiye Yüzyılı için eğitimdeki milli şuur açığını kapattığı oranda rotasında emin adımlarla ilerleyecektir.
Bugün TEKNOFEST dahi bu ‘ileri dönüşümün’ sembol başarısı ve göstergesidir.
Milli eğitim, çetin ve meşakkatli bir yoldur. Sebat, sabır, azim ve kararlılıkla üstesinden gelinemeyecek zorluk yoktur.
.
Maarif, nüfus ve yaş
#CUMHURBAŞKANI Erdoğan#Demografik Gelecek#Yusuf Tekin
Kasım 15, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
CUMHURBAŞKANI Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ailelere 3 çocuk yapmaları için yön gösterme çabası karşılık görmedikçe demografik geleceğimiz belirsiz ve endişeli sonuçlar doğuracak gibi gözüküyor.�
Haberin Devamı
Doğurganlık oranı 1.7’ye düştü. Üstelik kentli-kırsal, eğitimli-eğitimsiz, zengin bölge- ekonomik alt bölge gibi kıyaslamalarda bulunduğumuzda endişeyi artırıcı başka veriler de ortaya çıkıyor.
Doğurganlık oranı nüfusun sayısal seviyesini bozuyor. Yaşlanma ile beraber hem toplumsal dinamizm kaybolacak hem de emekli ve çalışan nüfusu arasında zaten bozuk olan oran içinden çıkılmaz bir duruma dönüşecek. Bu nedenle işgücüne katılma yaşının geri çekilmesi neredeyse bir zorunluluk haline dönüşüyor.
Oysa yapay zekâ, otomasyon ve dijitalleşme ve dahası aktivist hareketler işgücünü son yıllarda kısmen de olsa ‘körelttiler’.
Ne demek bu?
Çalışma günü, haftalık çalışma saati, evden-uzaktan, ofisten veya hibrit çalışma denen yeni ‘modeller’ işgücüne katılmış olanların verimini artırdı mı azalttı mı hâlâ tartışılıyor. Üstelik yeni kuşakların sosyal medya ortamından kişisel gelişim, mentor ve koç denen bir takım ‘uydurulmuş’ yönlendiricilerden beslenen kimlik kargaşası; beceri eksilmesi, narsisizm artışı ve üretkenlik, süreklilik, istikrar kayıplarını kalıcılaştırıyor.
Haberin Devamı
İnsanlar Neden Bu Siteye Bakmadan Alışveriş Yapmıyor?
Cimri
Tasarruf Etmenin En Kolay Yolu!
Cimri
by Taboola
Bu konularla ilgili yukardaki cümleleri ‘maarif’ dizisinde neden yazıyorum?
Cevabı net; maarif, öğretmek ve eğitmek için var. Bilgi ve görgü öğrenmek, beceri eğitmek ile ilgili. Bugünkü ‘maarif’ kime neyi ve ne amaçla öğretip, eğitecek?
Bu kuşaklar bu çabaya ne kadar açık? Umursamaz ve bencilleşmiş, bazı ebeveynlerce aşırı şımartılmış durumda; sosyal medya fenomenlerini inanç veya kanaat önderi zanneden, kendilerini dünyanın merkezi sanan bu kişileri topluma ve üretime nasıl kazandıracaksınız?
Fen okuyana din, din okuyana fen öğretilmeyince eksik ve yanlış oldu demiştim. Bugün bu ifade dahi eksik kaldı. Herkese önce insan olmanın temel erdemleri öğretilmeden başka bir şey öğretmenin ne anlamı kaldı ne değeri.
Cihannüma Derneği kurucusu olan Milli Eğitim Bakanımız Yusuf Tekin bu konulara gayet vakıf bir kimliktir.
Okul süresini azaltarak bu kuşakların işgücüne katılma süresini öne çekebiliriz, ama bayağı kesir işlemi bilmeyen mühendis yetiştiren bir ‘eğitim fabrikasının’ ürünü daha da hatalı hale gelmeyecek midir?
Haberin Devamı
Üretmek ve rekabet odaklı bir dünyada Türkiye’nin geleceği için ‘erkene çekme’ düşüncesi doğrudur; ama eğer o kişinin insani niteliklerinde takviye veya düzeltme yapılmazsa çaba boşa gidecektir.
Yaşlanan nüfus bir yana gelen az sayıda gencin de ‘hasarlı’ olması Türkiye’ye gelecekte büyük fatura ödetecektir.
Güncel Jön Türklerin Saraçhane önüne doluşturup ‘devrimci’ devşirmeye çalışıp güzelleme yaptıkları bu ‘kuşakların’ bir kısmı yersiz övgülerle abartıldıkça düzeltilme ihtimali de kalmayan ‘duran varlıklara’ dönmektedirler.
Türkiye coşan, koşan, yapan varlıklara ihtiyaç duyacaktır.
Eğitim ‘zayiatı’ mutlaka engellemelidir.
.
İsrail’in anlayacağı dil
#Siyaset#İsrail-Gazze#Abd-İsrail
Kasım 17, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
ABD, sözde İsrail adına ateşkes imzalamıştı; hani nerede?
Haberin Devamı
Netanyahu yönetimindeki vahşi İsrail hükümeti, bütün dünyanın gözleri önünde Gazze’de soykırım yaparken asla yalnız değildir. En büyük destekçisi ve teşvik edeni ABD’dir. Bu aşağılık destekte, başta Almanya olmak üzere birçok AB ülkesi, kirli elleriyle, bu vahşette İsrail’in ortağıdır.
Zaman kazanan ve bu zaman zarfında Gazze’de taş üstüne taş bırakmayan İsrail ile ABD, iyi polis kötü polis oyununu sergiliyorlar.
Meydanı boş bulan insan müsveddesi ‘çukur’ Netanyahu’nun da gözü ne Yemen ne Katar ne Suriye ne İran ne Lübnan görüyor; önüne gelen ülkeyi vuruyor, yakıyor, yıkıyor, öldürüyor.
Ne yaparsa yapsın, bütün bu pervasız saldırganlıkları yanına kâr kalıyor.
Düşünebiliyor musunuz; sergilenen bunca aşağılık eylemi, on binlerce masum sivil insanın katlini, Gazze’nin dört bir yanının taş üstüne taş bırakılmamasını görmezden gelen Almanya Başbakanı, hâlâ ‘İsrail’in kendini savunma hakkı!’ olarak değerlendiriyor.
Haberin Devamı
Bilinçli Alışveriş Yapanların Kullandığı Yöntem
Cimri
Kapadokya Turlarıyla Harika Bir Deneyim Yaşayın.
Jolly Tur
by Taboola
Bu durum; hak-hukuk-adaletin sırra kadem basıp Kaf Dağı’nın ardına çekildiğinin ve bu kepaze haliyle dünyanın çivisinin çıktığının resmidir.
Her gün değişik bir kılığa giren ABD Başkanı Trump da aynı görüşte, o da Netanyahu’nun katliamlarında haklı olduğunu söylüyor. Trump bununla yetinmeyerek, hâlâ HAMAS’ı tehdit ediyor!
HAMAS anlaşma şartlarına uyarak elindeki rehinelerin hepsini İsrail’e teslim etti. Ama İsrail’in anlaşma dinlediği yok; ateşkesi onlarca kez ihlal etti ve etmeye devam ediyor.
Kendi işlediği cinayetleri HAMAS’a atarak, bu bahaneyle; atmış olduğu 100 bin ton bombanın üstüne yenilerini ekliyor.
Trump’ın bu çıkışı boşuna değil.
Netanyahu’nun, onca yakıp yıkmakla bitiremediği HAMAS’ı, böyle bir bahaneyle Trump bitirmek istiyor.
Ne demişti Ziya Paşa: ‘Nush (nasihat-öğüt) ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir’. İsrail’i durdurabilecek tek şey, yani Netanyahu’nun anlayabileceği tek dil kötektir.
En hafif şekliyle, yaptıklarını, öldürmelerini ve yakıp yıkmalarını misliyle kendisine iade etmektir. Terör devleti İsrail’in başkaca anlayabileceği bir lisan yoktur.
Haberin Devamı
Bundan dolayıdır ki, uluslararası barış gücünün bir an önce Gazze’de konuşlanması gerekmektedir.
İsrail’in ödünün patladığı asıl korkusu, bu güçte Türk askerinin yer almasıdır.
Korkunun ecele faydası yoktur; İsrail’in korktuğu, ‘Türk askeri kâbusu’ bugün değilse bile yarın mutlaka başına gelecek ve yaptığı bütün alçaklıkların hesabını verecektir.
.
Suriye diken üstünde
#Suriye Krizi#Ahmed Şara#İsrail-ABD İlişkileri
Kasım 19, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
SURİYE Devlet Başkanı Ahmed Şara düne kadar aranan terörist listelerinin başında idi. ABD, bu teröristin yakalanması için, başına on milyon dolarlık ödül koymuştu.
Haberin Devamı
Aynı kişi bugün devlet başkanı sıfatıyla Beyaz Saray’da ağırlandı. Bu ağırlanmanın içyüzü esrarını koruyor, korumaya devam edecek.
Ahmed Şara kolu kanadı kırık olarak bu ziyarete gitti; yaralı ceylan, kurt inine girdi! ABD’nin Ortadoğu politikaları malum, İsrail eksenlidir lakin bunun ABD’nin kontrolünde olması gereklidir. Görünen o ki gemi azıya almış Netanyahu ne ABD tanıyor ne başka herhangi başka bir ülkeyi.
İsrail, Suriye’nin güneyini işgal etmesinin yanında ülkenin üçe ve hatta dörde bölünmesi için tüm melanetlerini sergiliyor.
Ateşten gömlek giyen Ahmed Şara’nın tek tutunacak dalı var o da Türkiye’dir.
Trump, Netanyahu’yu frenlemek zorundadır aksi halde dur durak bilmeyen İsrail ile Türkiye’nin karşı karşıya gelmesi an meselesidir. Gözünü karartan Netanyahu, eline geçirdiği ABD desteğini fırsata çevirerek ahırdan fırlamış deli dana gibi her yana saldırıyor. Ne ateşkes tanıyor ne anlaşma takıyor; şeytanın emrettiği yolda tüm melanetini kusuyor.
Haberin Devamı
Kapadokya'yı Jolly İle Keşfedin, Harika Bir Tatil Yaşayın.
Jolly Tur
İnsanlar Neden Bu Siteye Bakmadan Alışveriş Yapmıyor?
Cimri
by Taboola
ABD, yalnızca Ortadoğu’da oyun kurmuyor; Çin’in ve Rusya’nın oyun kurduğu her yerde o da olmak ve hatta onların oyununu bozmak zorunda. Bunu kısmen aralarında anlaşarak, kısmen de birbirlerine rağmen yapıyorlar, yapmak zorundalar.
Balkanlarda, Kafkasya’da, Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde, Ortadoğu’da, Afrika’da...
Bütün bu yerlerde Türkiye de var; üstelik eskisi gibi ‘misafir’ olarak değil etkin, belirleyici olarak var. ABD, böylesine etkin, belirleyici Türkiye’yi gözden çıkaramaz. Aksi halde bindiği dalı kesmiş olur. Bundan dolayıdır ki Trump, Netanyahu’nun Suriye’yi karıştırmasını, daha açık ifadesiyle Türkiye ile karşı karşıya gelmesini engellemek zorundadır.
Kolu kanadı kırık Suriye diken üstündedir. Allah korusun, her an yeniden iç savaşa dönebileceği gibi, her türlü dış tehditlere de açıktır.
Ahmed Şara’nın en büyük şansı Sayın Erdoğan’dır. Zira Sayın Erdoğan Suriye’nin güvenliğinin Türkiye’nin güvenliğiyle eşdeğerde olduğunun şuurunda hareket etmekte ve Suriye’ye kol kanat germektedir. Suriye, Türkiye’nin bu güvenli elini tutmalı ve asla bırakmamalıdır.
Haberin Devamı
Zira, Türkiye’siz Suriye’yi anında paramparça ederler. Türkiye, kendi sınırları içinde terörden arındı lakin tehlike geçmiş değildir. Başta Suriye ve Irak olmak üzere bölgemizin de terörden arındırılması şarttır.
Suriye’deki PKK varlığı (SDG) bir an önce merkezi yönetimle entegre olmalı, Türkiye için tehdit unsuru olmaktan çıkmalıdır.
Çıkmazsa, çıkarılmalıdır!
.
Bahçeli şaşırtmaya devam ediyor
#Devlet Bahçeli#MHP Lideri#Abdullah Öcalan
Kasım 22, 2025 06:293dk okuma
Paylaş
MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli, alışageldiğimiz siyasetçilere benzemiyor.
Haberin Devamı
Hani bir tabir var ya ‘Nevi şahsına münhasır’; kişiliğiyle herkesten ayrılan, kendine has tutum ve davranışı olan, özgün (kimse) diye; Sayın Bahçeli bu tanıma tıpatıp uyuyor. Zira çok kritik zamanlarda söz ve davranışlarıyla herkesi hayretler içinde bırakıyor.
Malum ülkemiz, son yüzyılın en önemli problemini çözmek, ayaklarına vurulan prangaları kırmak ve milletçe huzura ve kardeşliğe kavuşmak için ‘Terörsüz Türkiye’ projesine girişti.
‘Terörsüz Türkiye’ projesini başlatan, yürüten; yürütme esnasında vuku bulan her tıkanıklığı çözüp devam ettiren, elini değil bütün gövdesini taşın altına koyan ve bu durumdan zerre kadar gocunmayan Sayın Devlet Bahçeli’dir.
Önce, ‘Benim’ diyen, ‘Partim’ diyen kısır siyasetçiler, bu denli büyük siyasi davaların insanı olamazlar. Önce, ‘devletim ve milletim’ diyen ve devleti ve milleti için kendinden ve partisinden geçen serdengeçti siyasetçiler, gerçek dava insanı olup büyük siyasi davaları göğüslerler.
Haberin Devamı
Kapadokya'yı Jolly İle Keşfedin, Harika Bir Tatil Yaşayın.
Jolly Tur
Kapadokya Turlarıyla Harika Bir Deneyim Yaşayın.
Jolly Tur
by Taboola
Zaten gerçek manada ‘milliyetçilik’ de bu demektir.
İşte Sayın Devlet Bahçeli, aldığı bu çok önemli kararlarla ve bu uğurda attığı dev adımlarla tabiri caizse ‘zehirle pişmiş aştan yiyen’ ve ‘ölmeden evvel ölen’ ve böylece milletinin gönlünde taht kuran ve tarihe geçen gerçek bir kahramandır.
Bölücübaşı Abdullah Öcalan’la görüşmemek için bin dereden su getiren ve sürekli üç maymunu oynayan, günü birlikçi siyasetçiler kısır döngüleri içinde dönüp dursunlar; suya sabuna dokunmadan kirli ve paslı olmaya devam etsinler. Asla risk almasınlar ve ülkeleri ve milletleri adına taş üstüne taş koymasınlar ve en ufak bir bedel ödemeyi göze almasınlar. Gözünü budaktan esirgemeyen Sayın Bahçeli, kimsenin cesaret edemediği söylemi Meclis kürsüsünden haykırdı: ‘Sürecin asıl muhataplarından birisiyle doğrudan temas kurulmayacaksa, sonuç nasıl alınacak, ilerleme nasıl kaydedilecek? Şayet Meclis’te kurulan Komisyon bu çerçevede karar alamazsa, hiç kimse bu ziyarete yanaşmazsa, herkes üç maymunu oynamanın merakında ısrar ederse, açık açık söylüyorum, alırım yanıma üç arkadaşımı, kendi imkânlarımızla İmralı’ya gitmekten gocunmam, çekinmem, bir masa etrafında yüz yüze gelmekten de imtina etmem. Karanlıkta göz kırpmam, ipe un sermem, söyleyeceğim ne varsa, mertçe, özgüven içinde muhatabımın gözünün içine baka baka söylerim’.
Haberin Devamı
Hani ‘adamın hası’ derler ya; Sayın Bahçeli de devlet kumaşı adamlığıyla siyasetçinin ve adamlığın hası değil de nedir?
En kritik anlarda, siyasetin tıkandığı yerlerde, problemler kördüğüm halini aldığında, devlet ve millet hayatımızın en karanlık günlerinde güneş gibi doğuyor ve adeta imdada yetişiyor.
Attığı tarihi adımlarla ülkemizin önünü açıyor, devlet ve milletimize yeni ufuklar sunuyor.
Sayın Bahçeli, siyasi istikrarımızı sağlayan ‘Cumhur İttifakı’nın kilit taşıdır. Kendisi, başka bir partinin lideri olmasına rağmen; Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın kıymetinin bilinmesini öğütleyecek kadar ‘isar’ (aşırı cömert ve fedakâr) ve özgüven sahibi üstün bir şahsiyettir.
Haberin Devamı
Siyaset dünyası, kendi dünyalarında başka bir örneği olmayan Sayın Bahçeli’nin kıymetini bilmeli.
Milletçe Sayın Bahçeli’nin kıymetini bilip hakkını teslim etmeliyiz.
.
İnsanlıkla beraber insan da ölüyor
#İnsanlık#Teknoloji#Sosyal Medya
Kasım 26, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
İNSANOĞLU, ölümünü (kıyametini) kendi elleriyle hazırlıyor ve topyekûn bir insanlık adeta intihara sürükleniyor.
Haberin Devamı
Her yeni buluş ve keşif, bir yandan işleri kolaylaştırırken diğer yandan da insanın felaketine yol açıyor.
Çünkü, yaratılış gayesini unutan insanoğlu amaçla aracı karıştırdı; maddeye, olay ve hadiselere hükmedecekken, maddenin, olay ve hadiselerin emrine girdi.
Bu durumda da bütün keşif ve buluşlar, geliştirilen teknolojiler; bir fayda üretmelerinin yanında, doksan dokuz zarara sebep oluyorlar. Dolayısıyla felaket kaçınılmaz oluyor.
Halbuki Allahutaala bütün bu evreni ve içindekileri insan için (insanın hizmetinde olmaları için), insanı da kendisi için (Rabb’ini tanıyıp, O’na ibadet ve itaat etmek için) yarattı.
Göklerden gelen ilahi mesajların her biri insanın dünya ve ahiret saadeti içindir. Zira Allahutaala bunların hiçbirisine ve hiçbir şeye muhtaç değildir.
Haberin Devamı
Kapadokya Turlarıyla Harika Bir Deneyim Yaşayın.
Jolly Tur
İş Bankası kıvançla sunar: Yatırımın kolayı İşCep’te!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
İnsan yalnızca nefisten ibaret değil ki ayrıca kalbi var ve daha önemlisi ruhu var. Ama görünen o ki kalp, sahip olduğu bütün manevi kuvvetleriyle kendini büsbütün unutarak nefsin emrine girmiş ve adeta nefis olmuş (nefs-i mücessem). Meydanı boş bulan nefis de gemi azıya alarak kendi felaketi için zamanla yarışıyor. Nefis, yaratılış itibarıyla hep kendi zararına olacak işleri yapar.
Ruhsuz, kalpsiz (duygusuz) yapay zekâyla insanoğlu nereye gidiyor? Kendi eserinin esiri olan insanın kalbi ölüdür; kalbi ölen insan ise leşten farksızdır. Üstad Necip Fazıl’ın ifade ettiği gibi; ‘Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek. Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?’
Günde 8-10 saat boyunca internetin başında sosyal medya çukurunda debelenen insandan kime ne fayda olabilir?
Aileyi terk eden insan, bekâr (yalnız) yaşamayı tercih ediyor; en fazla kedi ve köpeklerle avunuyor. Yavrusunun tenini ve ninesinin cennet kokulu başörtüsünü koklayıp mest olamıyor; böyle bir hazdan haberi bile yok.
Sosyolojisini kaybeden toplumlar, hızla intihara sürükleniyor; bugün ferdi olan bu denli intihar teşebbüsleri yarın kitlesel ölümleri beraberinde getirecektir.
Kendini kaybeden insanın öncelikli görevi kendine gelmek, kendini tanıması ve yaratılış itibarıyla neye memur olduğunun farkına varmasıdır.
Kendini, gayesini unutup Rabb’ini inkâr eden insan nefsine tapındı; onun bitmez tükenmez zararlı isteklerini yerine getirmek için ömür tüketti.
Haberin Devamı
Son teknolojik gelişmeler belli ki insanoğlunu tanrılık
makamından alaşağı edip esfeli safiline (aşağıların en aşağısına) sürükleyecek. Daha şimdiden bu düşüşe şahit oluyoruz. Kendinde olan insan düne kadar azıcık aşla da olsa ağrısız başa sahipti, azla yetinmesini bilip huzur içinde yaşayabiliyordu. Oysa şimdilerde sahip olduğu sayısız nimetlerin her biri ruhuna zehirli ok olarak saplanıyor ve mutluluğu rüyasında bile göremiyor.
Ruh köklerine kezzap döken insanlık dijital teknolojiyle vahşetin binbir çeşidini sergileyerek medeni olduğunu iddia ediyor!
Çağdaş medeniyet de bu olsa gerek; son örneği Gazze’de yaşanıyor!
.
CHP yine yan çizdi
#CHP#Milli Güvenlik#Terörle Mücadele
Kasım 29, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
TÜRKİYE demokrasisinin en büyük açmazı ve çıkmazı, dünyanın başka herhangi bir demokrasisinde örneği olmayan CHP’nin yıkıcı, hakkı ve hakikati inkâr edici ve daha önemlisi ülkenin iç ve dış milli ve beka meselelerinde, sürekli şer cephesinde yer almasıdır.
Haberin Devamı
Duran saat bile günde iki kez doğruyu gösterirken, CHP muhalefetinde; hak ve hakikati teslim noktasında bunu bile görmenin imkân ve ihtimali olmadı, olamadı.
Ülkemiz fiilen yarım asırdır terörle boğuşuyor; Anadolu’nun yiğit analarının ciğerpareleri kınalı kuzuları, binlercesiyle bu uğurda toprağa düşüyor, şehit oluyorlar. Zaten bağırları yanık bu yiğit anaların kalpleri evlat acısıyla durmadan kanıyor, feryatları arşı titretiyor. Bu ülkenin kısıtlı kaynakları terörle mücadelede harcanıyor.
Devletlerarası arenada özellikle savunmaya dair milli güvenlik konularında kıyasıya bir yarış var. Çok netameli bir coğrafyada bulunan ülkemiz ise, bu yarışın dışında kalamaz, kalmamalı.
Nitekim son yirmi senedir, bu yarışı en önde götüren ülkeler arasında bulunmaktayız.
Haberin Devamı
Kapadokya Turlarıyla Harika Bir Deneyim Yaşayın.
Jolly Tur
Tasarruf Etmenin En Kolay Yolu!
Cimri
by Taboola
Bütün bu kaçınılmaz harcamaları yaparken, ülke insanı olarak ister istemez aşımızdan ekmeğimizden kısıyoruz.
Ayaklarımızdaki terör prangası yüzünden gerekli adımları atamıyor ve çalışanımıza, emeklimize alın terlerinin karşılığını tam olarak veremiyoruz.
Terörle mücadelede, çok büyük gayretler neticesinde, yurtiçini halletmiş ve sıra sınır ötesine gelmişken; ülkenin ana muhalefet partisi olan CHP, pişmiş aşa su dökmek için yan çiziyor.
Ülkemizin beka sorunu ve partiler üstü olan bu milli meseleyi ‘Erdoğan kıskançlığına’ indirgiyor; köy yanarken dahi zerre miktarı umurlarında olmuyor.
CHP kendini, iç ve dış bütün sorunlardan tamamen soyutlayarak, İmamoğlu’nun yörüngesine girdi. CHP Genel Başkanı Özgür Özel koca Ana muhalefet partisini şaibeli bir veya birkaç kişinin şahsi ikballerine kurban etmek için adeta yırtınıyor.
İmamoğlu’yla bir olup sırtından hançerledikleri Kemal Kılıçdaroğlu bile, CHP’yi içine düşürdükleri bu hazin tablo karşısında suskunluğunu bozarak şu açıklamayı yapmak zorunda kaldı: “CHP sürecin içinde olmak zorundadır ve risk almalıdır. Milletimizin beklediği, CHP’nin sürece yön vermesidir. CHP, siyaset üstü bakarak elini taşın altına koymalıdır. CHP, Ortadoğu’da tökezlememizi bekleyen ABD ve İsrail belasını bertaraf etmek ve devletin menfaatleri için sürecin içinde olmak zorundadır. Milletimizin CHP’den beklentisi, kardeşlik sürecinde öncü olması ve sürece istikamet çizmesidir. Tarihin doğru tarafında yer almak çoğu zaman cesaret ve kararlılık gerektirir.”
Haberin Devamı
CHP, tarihin doğru tarafında ne zaman oldu ki?!
İmralı’ya gidip Abdullah Öcalan ile yüz yüze konuşmaya karşılar ama uzaktan görüntülü olarak (zoom) görüşmeye varlarmış.
İnanın; CHP’nin bu tavrına çocuklar bile gülüyor.
Belli ki, ‘zoom’ uygulamasıyla görüşmenin kerametine inanmışlar; zira İmamoğlu’yla yaptıkları aynı tip görüşmelerle Kılıçdaroğlu’nu devirip CHP’yi ele geçirmişlerdi!
.
ABD ikili oynuyor
#ABD#Trump#Netanyahu
Aralık 01, 2025 06:212dk okuma
Paylaş
SÖZDE dostumuz ve müttefikimiz ABD, özellikle Türkiye’ye karşı hiçbir zaman samimi olmadı; sürekli olarak yüzümüze gülüp arkamızdan kuyumuzu kazdı.
Haberin Devamı
Sözde aynı askeri paktta müttefikiz (NATO); bu ne menem dostluk ve müttefikliktir ki içeride yaptırdığı darbelerle yetinmeyip Türkiye’mize kasteden terör örgütlerini kurup, besleyip, eğitip, donatıp üzerimize saldırtıyor.
Türkiye’ye karşı bu ihaneti tam 40 yıldır utanmadan yapıyor ve hiçbir şey olmamış gibi de gözümüzün içine bakıyor!
Şimdi de Netanyahu’ya görülmedik bir vahşeti icra ettirerek Türkiye’ye doğru kışkırtıyor.
Netanyahu da Trump’ı oyuna getirerek Türkiye ile ABD’yi kafa kafaya tokuşturmak istiyor. Trump, Beyaz Saray’da Netanyahu’ya her ne kadar “Akıllı ol!” dese de Netanyahu’nun aklının örtülü olduğu apaçık ortadadır.
Aynı Trump, Suriye’de de ikili oynayarak parçalanmış bir Suriye’yi İsrail’in önüne atıyor, lakin Netanyahu belli ki daha fazlasını istiyor. Zira onun hedefinde Arz-ı mev’ud yani Türkiye’nin da dahil olduğu coğrafyaya sahip olmak var.
Haberin Devamı
Kapadokya'yı Jolly İle Keşfedin, Harika Bir Tatil Yaşayın.
Jolly Tur
Kapadokya Turlarıyla Harika Bir Deneyim Yaşayın.
Jolly Tur
by Taboola
Suriye’nin dirliği iki şeye bağlıdır; biri üniter devlet yapısı, bir diğeri de Türkiye ile savunma anlaşması yapmasıdır. ABD, kendisinin
sahip olduğu sistemi (federasyon) önüne gelen ülkeye dayatmak istiyor.
Vaktiyle ABD Büyükelçisi Marc Grossman, eskiden çalıştığım İhlas Holding’e gelmiş ve oradaki üst düzey yöneticilere brifing vermişti. Orada, Türkiye için ideal modelin federasyon olduğunu söylemişti.
Suriye’de bir federasyon postundan anında dört tane bağımsız devletçik çıkar.
Zira Dürziler, Nusayriler, Kürtler aportta bekliyorlar!�
Böylesi bir durum Türkiye’nin güvenliği için de son derece tehlikelidir. Bundan dolayıdır ki Suriye’nin güvenliği Türkiye’nin güvenliğidir.
Sayın Erdoğan’ın açıkladığı şekliyle sadece içeride değil, Türkiye’nin bölgesinde de terörsüzlük esastır. Ve Türkiye’nin savunması Gazze’den başlamakta olup HAMAS’ın mücadelesi bir bakıma Anadolu topraklarını savunmak içindir.
YPG, ABD’ye güvenerek akılları sıra ayak sürüyor; Suriye parçalanacak ve onlara da sözde bir devlet düşecek.
Kırk yıldır mücadele ettikleri ve en sonunda teslim olmak zorunda kaldıkları Türkiye’yi hâlâ tanıyamamışlarsa beklesinler bakalım, çok yakında yakinen tanıyacaklar!
Haberin Devamı
O vakit, o çok güvenlikleri ve bel bağladıkları ABD ile İsrail gelsin de onları kurtarsın bakalım!
Sayın Erdoğan, onlar gibi bölgedeki herkese son bir şans verdi: “Yönünü Türkiye’ye dönenler kurtulacak, başka tarafa dönenler kaybedecektir!”
.
Enerji, güvenlik ve refahtır
#Irak#Rusya#İran
Aralık 03, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
BAB-I ÂLİ Toplantıları’nın 145’incisinde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar’ı dinledik.
Haberin Devamı
Dinamik ve bilgili Bakan, zihinleri de ‘aydınlattı’.
Türkiye enerji konusunda ‘darlık’ ve endişe çekme dönemini geride bıraktı.
Üstelik arama çalışmalarında ulaştığı altyapı henüz sınırlı sonuç vermesine, üretim kapasitesi ile ‘kendine yeterli’ bir ülke haline dönüşmemesine rağmen ulaşılan ‘rahatlık’ çok ümit vericidir. Bugün Türkiye, ülke topraklarında 3.729 km petrol, 6.662 km doğalgaz olmak üzere toplam 10.391 km petrol ve doğalgaz nakil hattına ulaştı.
Irak, Rusya, İran ve Azerbaycan kaynaklı olarak da tedarik çeşitliliğine kavuşuldu. Depolama kapasiteleri sıfırdan gerçekleşti.
Türkiye’nin ‘yenilenebilir enerji’deki hamleleri, enerji tedariğindeki çeşitlendirme ve bunları nakil hatları ile sürdürülebilir kılması, arama çalışmalarında yoğunlaşması sonuçlar vermeye başladı. Sakarya doğalgaz ve Gabar bunun ilk işaret fişekleri oldu.
Haberin Devamı
Kapadokya'yı Jolly İle Keşfedin, Harika Bir Tatil Yaşayın.
Jolly Tur
Kapadokya Turlarıyla Harika Bir Deneyim Yaşayın.
Jolly Tur
by Taboola
En önemli sonuç Ukrayna-Rusya savaşı başladığında panik olan Avrupa’nın ve 2000’ler öncesi Türkiye’sinin ‘enerjisiz’ kalma endişesi yaşanmamasıdır.
İkinci sonuç ise Türkiye’nin bu nakil hatları ve eklenmekte olan ‘depolama tesisleri’ ile enerji ihracatçısı olmaya başlamasıdır. Örneğin zeytinyağımızda ‘dökme’ ürünümüzü alıp şişeleyen ve markasıyla büyük kazanç sağlayarak satan ülkeleri sıralar ve hayıflanırken bugün ülkemiz Rus, İran ve Azerbaycan doğalgazlarını harmanlamakta, ‘Turkish Blend’ olarak da yakın ülkelere satmaktadır.
Bulgaristan’ın Botaş’a bağımlı hale gelmesi ülke içinde siyasi tartışmaları körüklemektedir.
Yıllar önce ‘Mavi Akım’ı yaparken Mesut Yılmaz ne gibi suçlamalara muhatap kalmıştı?
Oysa, 1980’ler ve öncesinde ısınmasını kömürle yapan başta İstanbul ve Ankara’nın hava kirliliği ile boğuştuğu, hastalıkların tetiklendiği bir gerçekti.
O dönemde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ile ticaret hacmini artırmak isteyen ‘devlet aklı’ arayış içine girmişti.
Daha sonra Turgut Özal hükümetlerinde Dışişleri Bakanı olacak olan Vahit Halefoğlu’nun Moskova Büyükelçiliği görevi esnasında ‘doğalgaz’ alımı anlaşmaları yolu açılmış, Botaş şebekesi projelendirilmiş, önce Ankara ve İstanbul’un bugünkü doğalgaz altyapısına kavuşması planlanmıştı.
Haberin Devamı
Bugün, Türkiye’de doğalgaz ticareti ve dağıtımı konusunda uzmanlaşmış dev özel sektörler hep bu vizyonun sonucu olarak hayat bulmuşlardır. Ülke içindeki dağıtım şebekesi artık köylere kadar ulaşmıştır.
Türkiye’nin petrol ve doğalgaz nakil hatları ve ülke içindeki dağıtım şebekeleri, depolama tesis ve yeni projeleri, tedarik çeşitliliği milli güvenlik açısından da düşünmedikçe değerini tam anlayamadığımız bir anahtardır.
Bugün Akkuyu’da Ruslar ile başlayan nükleer enerji süreci Sinop’ta Güney Kore ile artarak devam edecektir.
Devlet aklının son 50 yılda kurguladığı ve farklı hükümetler eliyle ilerleyen yapılandırma son 20 yılda etkinleşmiş ve küreselleşecek boyut eşiğine varacak derecede yükselmiştir. Sadece Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ve Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu çatısı altındaki her düzey yönetici ve uzmanın bilgili, bilinçli ve aynı yöne bakan mevcudiyeti gelinen bu ‘bağımsızlaştırıcı’ noktanın önümüzdeki yıllarda hangi aşamaya ulaşacağını da anlatmaktadır.
Haberin Devamı
Apartman toplantısı yapar gibi kurultaykolik olanların bunları anlama ihtimali var mıdır sizce?
.
Medeniyet bilinci ve eğitim
#Osmanlı#İstanbul#Kurtuluş Savaşı
Aralık 06, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
KENDİMİZİ ve değerlerimizi inkâr ettiğimiz ve süfli bir taklitçilikle Batı’ya (Batı’nın batağına) teslim olduğumuz Tanzimat’tan beri, uçsuz bucaksız bataklıklarda debelenip duruyoruz. Debelendikçe daha da batıyoruz!
Haberin Devamı
Özellikle, yenilgi ile bitirdiğimiz Birinci Cihan Savaşı’ndan sonra; Batı, maddede ve manada bize bir kefen biçti ve bundan sonraki hayatımızı o kefende yarı ölü olarak idame etmemizi salık verdi.
Akabinde Anadolu ve Rumeli toprakları üzerinde, canımızı dişimize takarak ‘Kurtuluş Savaşı’ verdik. Kurtuluş Savaşı’nı kazanmamıza rağmen, Batı, üzerimizdeki hegemonyasını sürdürdü ve bizi yeniden taklitçiliğe (hem de daniskasına) mahkûm etti.
Medeniyet, bir milletin dünkü ve bu günkü kültürel değerlerinin harmanlanıp istikbale (geleceğe) yansıtılmasıdır.
Büyük bir medeniyetten gelmiş olmamıza rağmen, yapılan taklitçi hamlelerle dün ve dünün bütün değerleri yok sayıldı ve binlerce yıllık medeniyetimiz iki çapraz çizgi ile imha ve iptal edildi.
Artık köksüz ve ruhsuzduk.
Haberin Devamı
Kapadokya'yı Jolly İle Keşfedin, Harika Bir Tatil Yaşayın.
Jolly Tur
Kapadokya Turlarıyla Harika Bir Deneyim Yaşayın.
Jolly Tur
by Taboola
Eğitim, her milletin kendi medeniyet değerleri üzerinde inşa edilir. Bizim nesillerimiz, kendi medeniyet değerlerine (kültür- sanat eserleri) öylesine yabancı ve hatta öylesine düşman edildi ki, değil onlarla yoğrulmak, onlara el gözüyle turist gibi ve hatta düşman gibi bakar oldu.
Ne babasının-dedesinin mezar taşını, ne ecdat yadigarı çeşmeden su içerken üzerindeki yazıyı, ne ceddinin ona miras bıraktığı, kütüphaneler dolusu milyonlarca kitabı ve hatta ne okuduğu üniversitenin (İstanbul) giriş kapısındaki ayet-i kerimeleri ve Osmanlıca yazıyı okuyabiliyor, ne mabedinin kubbesinde yankılanan tekbir sesinden haz duyabiliyor, ne kutsal kitabı kıraat edilirken veya ezan-ı Muhammedi okunurken manevi bir ürperti hissedebiliyor!
Taklit ettiğimiz milletlere bakalım; hangisinde kendi geçmişini, kültür ve sanatını inkâr ve iptal vardır? Hangi devlet veya millet bin yıldır yoğrulduğu yazıyı yasaklayarak, medeniyet inkişafına girişmiştir?
Şu veya bu şekilde yeni yazı şekline (Latin harfleri) geçilmiştir; eskisini yasaklamak niye?
Osmanlı döneminde bile müfredatta Latin harfleriyle Fransızca, İngilizce vb. öğretiliyordu; yeni dönemde Latin harfleriyle birlikte, eski harflerle Osmanlıca neden öğretilmez?
2025 Türkiye’sinde hala neden korkulduğunu anlamak mümkün değildir.
Haberin Devamı
Taklitçisi olduğunu iddia ettiğimiz bir İngiliz’e, bir Fransız’a bakalım; beş yüz sene, bin sene önce yaşamış kültür insanlarının eserlerini okuyup anlayabiliyor.
Ya biz?
Bırakın Osmanlıcayı veya Osmanlı harfleriyle yazılı eserleri; Latin harfleriyle yazılmış elli sene önceki eserleri okuyup anlayamıyoruz!
Ömer Seyfettin’i, Yahya Kemal’i, Necip Fazıl’ı vb. okuyup anlayamayan nesiller yetişti; bu gidiş nereye?
Milletçe yok oluşun meşum habercisi olan bu gidişe dur demek zamanı gelmedi mi?
Daha ne bekliyoruz?
.
Darbelerin hedefinde millet var
#Darbe Girişimleri#Demokrasi Mücadelesi#CHP Tarihi
Aralık 10, 2025 01:462dk okuma
Paylaş
DEMOKRASİ kitabının ortasından konuştuğumuzda Türkiye’mizin siyasi yelpazesinin görünümü yüzde 65-70 dolayında sağ oylar, yüzde 30-35 dolayında da sol oylar olduğu görülür.
Haberin Devamı
İşte dışımızdaki ve içimizdeki planlamacılar, bütün hesaplarını mahut yüzde 65-70 dolayındaki sağ oyların parçalanması üzerinde yaparlar, yaptılar ve yapmaya devam ediyorlar.
Malum Cumhuriyet ilan edildikten sonra tek parti (CHP) sultası-otoritesi altında yaşadık. 1946 yılına kadar iki kez başka bir parti kurulup çok partili hayata geçişin denemesi yapıldı. Lakin her ikisinde de vazgeçildi. Zira yeni kurulan partilere, millet öylesine yöneldi ki CHP’nin ilk seçimde sandığa gömüleceği anlaşıldı.
Bu yüzden her iki parti de daha doğar doğmaz boğduruldu ve ülkemiz için çok partili demokratik hayat başka bahara kaldı.
İkinci Dünya Savaşı’nın galipleri dünyayı taksim etmek üzere bir araya geldiler; Türkiye savaşa girmemesine rağmen paylaşılmaktan kurtulamadı. Doğu Avrupa ülkeleri Sovyet Rusya’ya peşkeş çekilirken Türkiye ile Yunanistan ABD’nin tarafına düştü.
Haberin Devamı
Kapadokya'yı Jolly İle Keşfedin, Harika Bir Tatil Yaşayın.
Jolly Tur
Yüksek Performanslı & Jet Hızında Hazır Web Sitesi Natro'da
Natro
by Taboola
San Francisco’da alınan kararlar doğrultusunda Türkiye’ye çok partili hayata geçmesi hususunda telkinde (zoraki telkin-baskı) bulunuldu.
İnönü, yapılan bu telkine uymak zorunda kaldı ve Türkiye’yi çok partili hayata geçirdi. 1946 seçimlerinde artık CHP’ye rakip olarak başka bir parti de seçimlere katılabilecekti (DP).
İnönü, şeytani zekâyla bunun da yolunu bulmuş ve ‘Açık oy, gizli tasnif (sayım)’ kanunu çıkararak seçime katılacak rakip partiyi kaç oy alırsa alsın baştan mağlubiyete mahkûm etmişti.
Nitekim öyle de oldu: Seçim sandıkları CHP’li muhtarların iki dizleri arasında olup başlarında jandarma bekliyordu. Vatandaş oyunu hangi partiye verdiğini muhtara gösterip zarfa koyup sandığa atacak. O devrin muhtarları şimdikiler gibi değildi, istediği kişiyi köy odasına falakaya yatırırdı ve kimse bunun hesabını soramazdı.
Buna rağmen her türlü tehlikeyi göze alan vatandaş oyunu DP’ye verdi; verilen oylar CHP’li sandık görevlileri tarafından gizlice sayılıp (!) imza altına alınacağından DP’nin oyu CHP’ye, CHP’nin oyu DP’ye yazılarak CHP seçimin galibi ilan edildi.
Bütün oyların DP’ye çıktığı sandıklar ise yakılarak, denize atılarak imha edildi.
Haberin Devamı
Vatandaş bu oyları DP’yi ve onun yönetici kadrolarını tanıdığı için değil, CHP’nin karşısında hangi parti yer almışsa ona oy vermek için yani imanını gevreten ve hayatı kendine zehreden CHP’den kurtulmak için karşı partiyi destekledi.
Önceki iki denemede de (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Serbest Cumhuriyet Fırkası) milletin kahir ekseriyetinin teveccühü yeni kurulan bu partilere olmuş, gözü korkan CHP paçayı bunları kapatarak kurtarmıştı.
CHP, tek parti iktidarı döneminde millete ve milletin değerlerine sırtını döndü; uzun yıllar boyunca milletin oyunu (milli iradeyi) önemsemedi. İnsan yerine konulmayan millet de o gün bugündür CHP’ye sırtını döndü ve her seferinde sandığa gömdü.
Haberin Devamı
Bu yüzden olacak ki CHP de kurtuluşu darbelere bel bağlamakta bulmuş ve her önüne geldiğinde darbelerin arkasında durmuştur.
Zira hemen her darbeden sonra CHP ya iktidar ve/veya iktidar ortağı kılınmıştır.
.
İnsan hakları ve Suriye gerçeği
#İnsan Hakları#Suriye Gerçeği#2. Dünya Savaşı
Aralık 13, 2025 06:293dk okuma
Paylaş
BUNDAN 77 sene önce 10 Aralık 1948’de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, 2. Dünya Savaşı’nın ağır yıkımından sonra, devletlerin büyük çoğunluğuyla kabul edilip yayımlandı.
Haberin Devamı
Türkiye’miz de bundan altı ay sonra 27 Mayıs 1949’da bu bildirgeyi Meclis’inden geçirdi.
Buna göre: Bütün insanlar özgür, eşit ve onur sahibi olarak doğar ve bu hakların ayrım gözetilmeksizin herkese tanınması gerektiğini vurgular. Herkes ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir ayrım gözetmeksizin bu bildirge ile ilan olunan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir. Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır.
Dikkat edilirse bu bildirgede yer alan bütün hususlar sevgili Peygamberimiz tarafından miladi 632 senesinde, Arafat’ta irat edilen (okunan-vazedilen) Veda Hutbesi’nde dile getirilmiş ve İslam tarihi boyunca tatbik edilmiştir.
Ortaçağ boyunca Avrupa, insan haklarından yoksun, kilisenin tahakkümü altında inim inim inlerken Müslümanlar huzur ve mutluluk içinde altın çağlarını yaşıyorlardı.
Haberin Devamı
Kapadokya Turlarıyla Harika Bir Deneyim Yaşayın.
Jolly Tur
İnsanlar Neden Bu Siteye Bakmadan Alışveriş Yapmıyor?
Cimri
by Taboola
Asr-ı Saadet’teki, yalnızca insana değil, hayvana karşı olan himaye ve adaleti, bakın şair nasıl terennüm ediyor: ‘Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa koyunu, Gelir de adl-i ilahi sorar Ömer’den onu.’
Bizim ecdadımız bu sorumluluk ve şuurla, asırlar boyuncu dünyaya hükmetti ve sürekli olarak mazlumun yanında durarak onları koruyup himaye etti. Zalimleri ise, tedip etti, yola getirip boyun eğdirdi.
Şu hususu hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamamız gerekir; kuralları güçlü olanlar belirler, dolayısıyla, gücünüz oranında adalet dağıtabilir, hâkim olabilir ve hüküm verebilirsiniz.
Bugün güç, maalesef emperyalistlerin, sömürgecilerin, kendilerinin dışındakilere insan gözüyle bakmayan insan müsveddelerinin elindedir.
Kanuni Sultan Süleyman döneminde dünyanın en güçlü ülkesiydik. İstanbul’daki Topkapı Sarayı’nın Kubbealtı’nda (Bakanlar Kurulu) alınan kararlar, dünyanın dört bir yanında uygulanıyordu. Bağdat’taki, Yemen’deki, Mısır’daki, Fas’taki, Moskova’daki, Üsküp’teki, Tebriz’deki vb. mağdur ve mazlumların dilekçelerinin gerekleri mahallerinde görülmek üzere akıncılar yollara revan oluyordu.
Fermanın ulaştığı makam, kim olursa olsun gereğini yapmak zorunda olurdu.
Haberin Devamı
Osmanlı kimliği dokunulmazdı, zira dokunan her kim olursa olsun, isterse yabancı bir ülkenin kralı olsun yanardı.
Osmanlı’dan sonra meydan yeri sırtlanlara ve çakallara kaldı; her çeşit zulüm geri döndü, zira hak, haklının değil güçlünün, yani zalimlerin oldu. Sadece emperyalist ülkeler değil, maalesef bir kısım İslam ülkeleri de zulümle abat olmaya yeltendi. Tıpkı Suriye gibi; insanları kan kusturan, baskıcı tek adam diktatörlüğü tam 61 sene sürdü.
Canavar ruhlu bir adamın keyfi için bütün bir ülke halkı perişan edildi ya öldürüldü ya hapsedilip işkenceye tabi tutuldu ya da ülkelerini terk etmek zorunda bırakıldı. Katil Esed, Rusya’nın ve İran’ın desteğiyle ayakta duruyordu. İran’ın mezhep taassubu ile Suriye’de yaptığı zulüm, Esed’inkinden aşağı değildi.
Haberin Devamı
Erdoğan yönetimindeki Türkiye, Suriyelilere karşı ‘Ensar’ görevi ifa etti. Milyonlarcasını Türkiye’de kabul edip misafir etti, diğer bir kesim milyonları da Suriye’nin içinde (Türkiye sınırı boyunca) iskana tabi tutarak, başta güvenlik olmak üzere her türlü hizmetlerini gördü, görmeye devam ediyor.
Suriye halkı ayaklandı, zalim Esed ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Yeni Suriye yönetimi Türkiye ile el ele vererek, içine itildiği girdaptan kurtulmak için çırpınıyor.
İnsan haklarının yıl dönümünde, insanlıktan nasibi olmayan İsrailli canavar sürüleri, gözlerini, şimdi de Suriye topraklarına dikti. Akılları sıra Suriye’deki Kürtleri, Dürzileri ve Nusayrileri kışkırtıp ülkeyi paramparça ettirecek ve Türkiye’nin güvenliğini tehlikeye atacaklar.
Haberin Devamı
Türkiye de bu duruma seyirci kalacak.
Netanyahu ateşle oynadığının farkında değil; Dimyat’a pirinci hayal ederken evdeki bulgurdan olması an meselesi!
.
Beklenen
#Devlet-İ Âliyye#Emperyalist#Türkiye
Aralık 15, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
SON nefesini vermek üzere, kıyamete doğru hızla koşan yaşlı dünyamız üzerinde yaşanılan bunca adaletsizliği, vahşeti, zulmü ve haksızlığı daha fazla taşıyamaz! Taşıyamayacağını da hemen her yanını kuşatan iklim krizleriyle, tabii felaketlerle (sel, yangın, deprem, kuraklık, don, kasırga vb.), salgın hastalıklarla, yanardağ patlamalarıyla sürekli haykırıyor!
Haberin Devamı
Dünya üzerinde yaşayan insanların büyük bir kesimi ise bütün bu olaylar karşısında derin bir hissizlik, duyarsızlık ve gaflet içinde ömürlerini kemirmeye, tabiri caizse vur patlasın çal oynasın havası içinde tepinmeye devam ediyorlar.
Soykırımlarda, kitlesel ölümlerde, tabii felaketlerde ateş düştüğü yeri yakıyor.
Gücü elinde bulunduran emperyalist ülkeler de yangına körükle giderek her türlü olumsuzlukları kışkırtıyor ve olan -olabilecek tüm düşmanlıkları tırmandırıyor; açlık-sefalet ve kan revan içinde kıvranan insanlık karşısında avuçlarını ovuşturuyorlar.
Sebebi çok açık; daha çok silah satacaklar, daha çok insanın kanını emip sömürmeye devam edecekler.
Dün de bütün bu kepazelikler, inişli ve çıkışlı olarak dünya üzerinde cereyan etmekteydi. Dün ile bugünün farkı; dün adaletin mümessili olan güçlü ülke vardı ve bütün bu adaletsizliklerin hesabını soruyor ve önlemeye çalışıyordu.
Haberin Devamı
Kapadokya'yı Jolly İle Keşfedin, Harika Bir Tatil Yaşayın.
Jolly Tur
Kapadokya Turlarıyla Harika Bir Deneyim Yaşayın.
Jolly Tur
by Taboola
Bu ülkenin adı Devlet-i Âliyye (Yüce Devlet) yani Osmanlı İmparatorluğu’ydu. Zira Devlet-i Âliyye’nin kuruluş amacı adaleti sağlamak ve bütün mazlumların kollayıp koruyuculuğunu yapmaktı.
O da bu kutlu görevi gücü oranında yerine getiriyordu; en güçlü olduğu dönemlerde daha müessir (etkili), az güçlü olduğu zamanlarda da daha etkisiz olabiliyordu.
Emperyalist ülkeler el ele vererek geçen asrın başlarında Osmanlı’ya çullanıp, onu devre dışı bıraktılar. Dolayısıyla dünya o gün bugündür haksızlığa ve envaiçeşit hukuksuzluğa yani adaletsizliğe mahkûm oldu. Diğer bir deyişle dünya sahip olduğu bütün yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla kapanın (güçlünün) elinde kaldı ve kalmaya devam ediyor. Elindeki kaynakları kaptırmak istemeyen güçsüz ülkelere de her türlü baskı, zulüm ve işkence yapılıyor.
Hatta bu ülkelerin varlıklarını sürdürebilmeleri için mutlaka bir emperyalist ülkenin kuyruğuna takılıp ‘uydu’ olması gerekiyor. Dolayısıyla bugün dünyanın büyük çoğunluktaki ülkeleri uydu konumunda olup emperyalist ülkelerin güdümündedir.
İşte bu denli çivisi çıkmış bir dünyaya gerekli nizamı veren, rolünü adalet üzere sağlayacak güçlü bir ülkeye ihtiyacı apaçık ortadadır ve ‘beklenen’ bu ülke tarihi misyonu gereği Türkiye’dir.
Şükür ki Türkiye bu güçte olup her geçen gün daha da güçlenmektedir.
Daha da önemlisi ‘beklenen’ Türkiye de bu misyonun ifası için Hakk’ın kendisine vadettiği şafağın sökmesini beklemektedir!
.
Zifiri karanlık
#Müslüman#Gazze#Ukrayna
Aralık 17, 2025 06:293dk okuma
Paylaş
SEVGİLİ Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam’dan önce de dünya zifiri karanlıktı.
Haberin Devamı
Envaiçeşit zulüm kol geziyor, zenginler en haksız olduklarında bile haklı olup fakirleri eziyor, insanlar eşya gibi alınıp satılıyor, kadının esamisi okunmuyor, doğan kız çocukları (bu durum, şerefsizlik addedildiğinden) diri diri kızgın kumlara gömülüyordu.
Hak, her daim güçlülerden yanaydı; güçsüzlerin, zayıfların zalim zorbalara karşı itaat etmekten ve köle gibi hizmet etmekten başka çareleri yoktu. En ufak itaatsizlik, eksik ya da yanlış iş görenler işkencelerden geçiriliyor, doğduklarına pişman ediliyorlardı.
Özetle dünyanın dört bir yanında altta kalanın canı çıkıyor, üstteki zorba takımı tepinmeye, kana ve göz yaşına doymuyordu.
İşte bütün ufukların zifiri karanlıkla kaplandığı bir dönemde mahut karanlığı şimşek misali delip aydınlatan İslam’ın nuru doğdu. İlahi mesaja muhatapla aldığı vahiyle (Kuran’ı Kerim ayetleri), sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhisselam, bütün beşeriyetin, o günkü hali dahil kıyamete değin sürecek ‘kurtuluş reçetesi’ni tebliğ etti.
Vahiy (ilahi mesaj), onun hayatı boyunca (23 yıl) devam etti. Göklerden gelen bu mesajın içeriğini (muhteva) bizzat kendisi yaşadı ve içinde bulunduğu topluma yaşattı. Böylece insanlık yaratıldığı andan kıyamete kadar sürecek zaman diliminde en yüce yaratılışla ve en üstün yaşayışla en ideal insan toplumu meydana geldi.
Haberin Devamı
İş Bankası kıvançla sunar: Yatırımın kolayı İşCep’te!
Türkiye İş Bankası
Yüksek Performanslı & Jet Hızında Hazır Web Sitesi Natro'da
Natro
by Taboola
Bizzat yaşadığı ve yansımalarının sürdüğü dört halife devri, insanlığın altın çağı olup ‘Asr-ı saadet’ (mutluluk asrı) adıyla anıldı.
Muhammed Aleyhisselam getirdiği ilahi mesajda; Bir olan Allah inancının (Tevhid) etrafında, bütün insanlar, bir ana ve bir babadan (Hz. Âdem ile Havva) türemiş olup, her birisi insanlık bakımından bir tarağın dişleri gibi eşitti; Arap’ın Aceme (Arap olamayan) bir üstünlüğü yoktu. Hak, yalnızca haklınındı. Zayıf ve güçsüzler haklı olduklarında en güçlüydüler.
Herkesin canı, malı, namusu, aklı ve inancı teminat altına alınmış, kan davaları kaldırılmış, faiz yasaklanmış, sosyolojik bir vakıa olan kölelikle, bütün cepheleriyle amansız bir mücadeleye girişilmiştir. (Batı bu umdelere ancak asırlar sonra sahip olabildi. 1400 sene sonra da bunları ihtiva eden İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi yayınlayabildi.)
Haberin Devamı
Daha dün birbirlerini boğazlayan, birbirlerinin canında, malında, namusunda gözü olanlar o en yüce yaradılışlı insanın bakışları karşısında mum gibi erimiş ve artık kendileri için değil, başkaları (Müslüman kardeşleri, dostları için) için yaşamaya başlamışlar ve canları dahil her şeylerini onlar için feda etmişlerdir.
Zira o ideal toplumun ‘ben’ ve ‘benlik’leri yoktu; yalnızca ‘sen’, her şey senin için düsturu hâkimdi.
Bugün dünyanın geldiği nokta da tıpkı Asr-ı Saadet’ten önceki dönem gibi zifiri karanlık olup haksızlık ve envaiçeşit baskı ve zulümler ayyuka çıkmış haldedir.
Hak, güçlünündür.
Zalim güçlü, güçsüzlere karşı istediği vahşeti ve işkenceyi sergiliyor ve sergilediği bütün iğrençlikler yanına kâr kalıyor. Güçlüler ele ele vererek, güçsüzlerin üzerinden silindir gibi geçiyor ve maddede ve manada onları soyup soğana çeviriyorlar.
Gazze’nin durumu ortada!
Haberin Devamı
Gücü elinde bulunduranlar ise aralarında anlaşıp dünya nimetlerine daha nasıl sahip olabilmenin peşindeler. Ukrayna, Rusya’ya peşkeş çekilirken ABD’ye Venezuela kapıları ardına kadar açılıyor!
İsrail’in soykırımına göz yumuluyor.
Zifiri karanlıkları aydınlatmak için yegâne umut olan İslam alemi ise yere düşüp binbir parçaya bölünmüş kristal vazoyu andırıyor. Sözde ümmet olan bu insan yığınlarının üzerine ölü toprağı serpilmiş olup her biri ‘ben’ ve ‘benlik’ peşinde olup; haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan konumundalar.
Bu gaflet yığınlarını ancak ve ancak İsrafil Aleyhisselam’ın ‘SUR’u uyandırabilecektir.
.
Üç aylar ve İmam-ı Rabbani’den mühim tespitler
#Mübarek Aylar#İmam-I Rabbani#Tasavvuf
Aralık 20, 2025 06:133dk okuma
Paylaş
YARIN 21 Aralık 2025 Pazar; mübarek üç ayların, yani Recep Ayı’nın başlangıç günü.
Haberin Devamı
Cenabı Hak, kullarını çok sevdiği ve onlara çok acıdığı için, çeşitli vesilelerle onları bağışlamak istiyor. Ramazanı ve Kadir gecesini de içinde barındıran üç aylar (recep, şaban, ramazan) bu kabilden mübarek günlerdir.
Allahü Teâlâ mübarek üç ayların şuuruna erdirsin ve affettiği kullar meyanına bizleri de dahil eylesin. Âmin!
İmam-ı Rabbani Hazretleri 2. bin yılın yenileyicisidir. Malum; cenab-ı Hak her yüz yılda bir yenileyici ‘müceddid’, dini kuvvetlendirici, bidatleri temizleyip sünneti ihya edici gönderir.
Bu durum, toplumların sosyolojik gerçeğidir; Peygamber Efendimizden (Aleyhisselam) de önce, bozulan toplumlara nebiler gönderilmiştir. Bin yıllık bozulmalarla ise, Şeriatları ile birlikte Resuller (aleyhimüselam) gönderilmiştir.
Muhammed Aleyhisselam’dan sonra yeni bir Peygamber gelmeyeceği için, dinin yenileyicileri onun ümmetinden çıkmıştır. Peygamberimizden bin yıl sonra gelen müceddid (yenileyici) ise, İmam-ı Rabbani Ahmedi Faruki Serhendi’dir.
Haberin Devamı
Kapadokya Turlarıyla Harika Bir Deneyim Yaşayın.
Jolly Tur
Bilinçli Alışveriş Yapanların Kullandığı Yöntem
Cimri
by Taboola
Onun çeşitli vesilelerle, sultanlar ve alimler dahil, birçok kişiye gönderdiği mektuplarının toplamı üç cilt olup, yeryüzünde, Kur’an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden sonra en kıymetli ve en faydalı kitaptır.
Ondan önceki dönemde sünnetler unutulup, bidatler çoğalıyordu, onun döneminde ve ondan sonraki dönemde ise, bütün bu olumsuzluklara ek olarak, iman bilgileri unutulmuş, küfür ve zulmet bulutları (inançsızlık veya sapık inançlar) her yeri kaplamıştı.
Müceddid ve müctehid (kelam ilminde) olan İmam-ı Rabbani Hazretleri, insanlığı, özellikle iman nokta-i nazarından zifiri karanlıklardan çıkarıp İslam’ın nuru ile aydınlatmış ve bu iman nuru, en pak ve berrak şekliyle (Ehl-i sünnet itikadı) kıyamete kadar devam edecektir.
İmam-ı Rabbani’nin en büyük özelliklerinden bir diğeri, İslamiyet’in zahir hükümlerini (Şeriat), batınla (tasavvuf) birleştirmesidir. Bu yüzden ‘Sıla’ ismini almıştır. Nitekim Sevgili Peygamberimizin; ‘Ümmetimden Sıla isminde biri gelecek ve onun şefaatiyle çok kimseler cennete girecektir’ buyurduğu kişi İmam-ı Rabbani Hazretleri’dir.
Haberin Devamı
İmam-ı Rabbani buyurdu ki (özetle): ‘İnsan, Kâinatın hülasasıdır; Kâinatta ne varsa, insanda onun bir numunesi vardır. Bundan dolayıdır ki insan, en muhtaç mahluk olarak yaratılmıştır. (Her şeye sahip, her şeye muhtaç!)
Allahü Teâlâ zıtları bir arada bulundurur. Bu cümleden olarak, Allah’ın ve insanın en büyük düşmanı olan nefsi, insanın içine koymuştur. Nefsi dengelemesi için de insana akıl nimetini vermiştir. Lakin bu akıl, zamanla nefse âşık olmuş ve onun emrine girmiş ve kendini unutmuştur.
Aklı, nefsin esaretinden kurtarmak ve ayrıca nefsi terbiye etmesi için de Peygamberleri ve onlarla birlikte dinleri göndermiştir.
Demek ki, akıl, tek başına Allahü Teâlâ’ya giden yolu bulamaz ve tek başına (Peygambersiz) dünya ve ahiret saadeti temin edemez. Zira aklın bulduğu ilah(lar) ile Peygamberlerin haber verdiği Allah farklıdır. Peygamberlerin haberini verdiği Allahü Teâlâ, ibadet olunmaya hakkı olan yegâne, eşsiz, benzersiz, anlaşılamayan ve anlatılamayan ilahtır.
Haberin Devamı
Akılların bulduğu sözde ilah(lar)ın, Allahü Teâlâ ile bir ilgisi olmadığı gibi; öyle bir iman akla imandır yani aklın bulduğu, kendisi gibi sınırlı olan şeye imandır! Bu ise, asla Allah olamaz!
Halbuki İslamiyet’te iman; ‘Ben, Allahü Teâlâ’ya (Peygamberin haberini verdiği) ve O’ndan gelenlere ve O’nun Peygamberine ve o Peygamberin getirdiklerine iman ettim’ şeklinde olmalıdır.
Akıl, kendi başına gerçek ilahı (Allah) bulabilseydi (onun bu kabiliyeti olsaydı), Peygamberler ve onların getirdikleri (dinler) lüzumsuz olurdu. Şu hâlde; nübüvvet (Peygamberlik) ışığı olmadan, tek başına akıl hakka ve hakikate yol bulamaz.
Nitekim akıl, düz ovada yolunu şaşırıyor; hemen her konuda, çeşitli akılların farklı yaklaşımları söz konusudur.
Haberin Devamı
Allah’a ve ahiret gününe ait bilgiler ve daha niceleri aklın kapsama alanı dışındadır. Zira akıl mahduttur, sınırlıdır.
Sınırlıdan sınırsıza yol, yalnız ve yalnız zifiri karanlık ve acziyettir.
Selam, dua ve bütün iyi karşılıklar, bizi bu karanlıktan çıkaran ve nübüvvet (Peygamberlik) nuru ile yolumuzu aydınlatan Sevgili Peygamberimize, onun aline, ashabına ve İmam-ı Rabbani gibi, gönülleri Allahü Teâlâ’ya kavuşturan alimlerine olsun.
Üç aylarınız mübarek olsun!
.
Batı her şeyi batırdı
#Gazze#ABD#Batı
Aralık 22, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
BATI’nın dün ve bugün, arenalarda savunmasız insanları aslanlara parçalatmaktan, zavallı boğaları, matador denilen katillerin oklarına hedef yapıp kan-revan içinde bırakmaktan, dünün ve bugünün medeni insanları (!) da bunları seyretmekten zevk almakta ve buna da ‘medeniyet’ (!) demektedir.
Haberin Devamı
Gazze’de aynı vahşet sergilenmekte; savunmasız Filistinli bebekler, kadınlar, yaşlılar ve sağlıkçı-gazeteci, din adamı vb. ayırt edilmeksizin envai çeşit işkencelere tabi tutularak katlediliyor. İşledikleri bu cinayetleri filme alıp seyrediyor ve başkalarına seyrettirmekle mest oluyor ve aşağılık-yüzkarası eylemle övünüyorlar.
Başta ABD olmak üzere neredeyse bütün Batı ülkeleri de sırtlan sürüleri gibi saldırıp masum ve savunmasız insanların kanını akıtan İsrail’i teşvik edip her türlü imkânlarıyla destekliyorlar.
Sanayi devrimini önce gerçekleştiren Batılı, eline geçirdiği bu gücü zulümle tahakküm kurmakta kullandı ve bütün dünyayı oluşturduğu sömürge imparatorlukları ile sömürdü ve halen daha sömürmeye devam ediyor.
Ve utanmadan bu sömürü düzenine (vahşi kapitalizme) ‘medeniyet’ diyor; yetmiyor, sergiledikleri bu vahşeti bütün dünyaya da ‘medeniyet’ diye yutturuyorlar.
Haberin Devamı
Kapadokya'yı Jolly İle Keşfedin, Harika Bir Tatil Yaşayın.
Jolly Tur
Kapadokya Turlarıyla Harika Bir Deneyim Yaşayın.
Jolly Tur
by Taboola
Zehri, şekerle kaplayarak, biz dahil herkese, bütün milletlere yutturdular.
On yıllar boyunca Western (kovboy, rodeo, düello, şerif) filmleriyle, katil sürülerini, insanlara kahraman diye gösterdiler. Zavallı Kızılderili insanları hunharca katledip köklerini kuruttular.
Bu şenaatleri (iğrençlik, kötülük) beş kıta üzerinde fütursuzca işlediler.
Kültür emperyalizmi ile de insanları, celladına âşık haline getirip robotlaştırdılar.
Batı, el ele vererek daha dün bizim üzerimize çullandı ve bizi cihan imparatorluğumuzdan etti. On yılda (İttihat Terakki dönemi) devletimizin toprakları 25’te birine indi. Kalan biri de (780.000 kilometrekare) nasıl kurtarabildiğimiz cümle alemin malumudur!
Tanzimat’tan beri kimimiz İngiliz’e, kimimiz Fransız’a, kimimiz Alman’a, kimimiz Amerikalı’ya, kimimiz İskandinavlara, kimimiz Ruslara kısaca; bize kötülük yapan ve halen daha yapmaya devam eden kim ya da kimler varsa hepsine ilan-ı aşk eyledik.
Zira köklerimizden koparılmıştık, rüzgâr nereye savurursa o yönde uçuyorduk.
Ne kaybettiğimiz Balkan Savaşı ve ne de yerle yeksan olup paramparça edildiğimiz Birinci Dünya Savaşı gözümüzü açmadı. Açmadığı gibi bütünüyle Batı’ya kul köle etti.
Haberin Devamı
Hâlâ daha ‘Batı!’, Batı! diye yırtınıyoruz.
Zira Batı’nın ne canavar olduğunu bize unutturdular.
Batılı ülkelerle sözde hem dost hem de müttefikiz (NATO). Başta ABD olmak üzere bütün Batılı ülkeler, savunma sanayimizi geliştirmememiz, ele güne rezil ve sürekli kendilerine muhtaç olmamız için bize ambargo uyguladılar. Yaptıkları bütün sözleşmelerden caydılar.
Tabir caizse, müttefiklerini (!) cascavlak ortada bıraktılar.
Terörün en şiddetlisine maruz kaldığımız zamanlarda NATO’nun 5. Maddesi’ni (saldıran düşmana karşı ortak hareket etmek) uygulamadıkları gibi terör örgütlerinin yanında yer aldılar.
Düşmandan daha fazla düşman kesildiler.
Kötü komşu insanı mal sahibi yapar; o hesap Türkiye kendi imkânlarıyla savunma sanayiinde tarih yazdı.
Haberin Devamı
Hem öyle yazdı ki sittinsenedir kapılarında bekletildiğimiz AB ülkeleri savunmaları için kapımıza geldiler.
Allah büyük!
Ah! Bir de şahsiyetimizi müdrik olarak, bir de kendi değerimizi bilsek!
.
Dilde tasfiye beka sorunudur
#Türkçe#Dil#Osmanlı İmparatorluğu
Aralık 24, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
Dil, olay ve hadiselere ve evrendeki her şeye nüfuz edebilmenin yegâne aracıdır.
Haberin Devamı
Dil, millet olabilmenin kilit taşıdır. Tarihimize baktığımızda Orta Asyalıyız ve orada göçebe halinde yaşadık. Büyük göçlerden sonra yerleşik bir hayata kavuştuk. Göçerlerin kültürleri, dolayısıyla dilleri kâmil manada inkişaf etmez, etmemiştir. Göçerler daha ziyade tek heceli kelimelerle, sade ve yalın bir hayat sürdürürler.
İslam’la şereflendikten sonra, başta Arapça ve Farsça olmak üzere, coğrafya olarak ilişkiye girdiğimiz onlarca milletin dillerinden esinlenerek bir imparatorluk dili inşa ettik.
İnşa ettiğimiz medeniyet dilimizin çekirdeği Türkçe olup, birinci yörüngesinde, kutsal kitabımız Kur’an dili Arapça ve evliya ve şiir lisanı olarak benimsediğimiz Farsça ve ikinci yörüngede ise diğer dillerdeki kelimeleri yerleştirdik.
Bu dille medeniyetimizi inşa ettik ve onunla asırlar boyu yoğrularak bugünlere geldik. Mahut kelimelerin hepsi Türkçeleşti ve özbeöz Türkçe oldu.
Haberin Devamı
Kapadokya Turlarıyla Harika Bir Deneyim Yaşayın.
Jolly Tur
İş Bankası kıvançla sunar: Yatırımın kolayı İşCep’te!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Devletimizin adı Devlet-i Âliyye (Yüce Devlet) yani Osmanlı İmparatorluğu idi. Onlarca mahalli dilin konuşulduğu imparatorluk sathında, resmi dil Türkçe (Osmanlı Türkçesi) idi.
Dil, yaşayan bir varlıktır; onu tabii akışına bırakmak lazımdır. Zorlama metotlarla tasfiyeye girişirseniz dili mahveder, adeta et ile tırnağı birbirinden ayırır ve sahip olunan medeniyeti bütün değerleriyle yıkmış olursunuz.
İşte dünyanın hiçbir ülkesinde yapılmayan bu cinayet bizde işlendi ve bugün öyle bir noktaya geldik ki çocuklarımız, 30-40 sene önce yazılmış kitapları okuyup anlayamıyor.
Milyonlarca kitaplarla dolu kütüphanelerimizden ancak beş-on araştırmacı faydalanabiliyor; hafızası silinen milletimiz ise asırların birikimi olan bu eserleri ne okuyabiliyor ve ne de istifade edebiliyor.
Geçen gün bir yarışma programında çok zeki ve çok başarılı olan bir evladımız; “Bayraktar kelimesi aşağıdakilerden hangisinin karşılığıdır: a)Mihmandar b)Alemdar” sorusuna cevap olarak ‘mihmandar’ dedi. Alemdar kelimesini alem, cihan, dünya olarak biliyor. Âlem (uzun okunan a) ile ‘alem’i ayıramıyor.
En başarılı ve en zeki üniversiteli gencimizin hali bu, varın gerisini siz hesap edin!
Haberin Devamı
Hele Z kuşağı denilen kesimin cep telefonları sayesinde uydurdukları bir dil var ki kurbağa dili bunların yanında şaheser kalır. Bu uyduruk, insan dimağını körelten, uyduruk, köksüz, tek heceli kelimelerle mi olay ve hadiselere nüfuz edecek, düşünecek, hayal edecek, mukayese yapacak ve yeni fikirler üretip medeniyet inşa edeceğiz?
Güldürmeyin insanı!
Ağlanacak halimize gülüyoruz.
Üniversiteli gençlere soruyorum; hiç kimse isminin manasını bilmiyor, bir insan bu kadar mı ilgisiz olur, köklerinden koparılır?
Ülkelerin istilası illaki askeri güçle, fiili işgalle değildir; dilini çığırından çıkarıp yapılan kültürel istila savaşmadan milletleri teslim almaktır.
Haberin Devamı
İstanbul ve Ankara gibi metropollerden bahsetmiyorum. Adapazarı gibi bir yerde Serdivan ilçesindeki sokaklardaki dükkân isimleri hep Batı menşeli kelimeler.
Celladına âşık, milli değerler yoksunu bu gençlikle mi yarınlara yürüyeceğiz?
Nereye yürüdüğümüz her akşam televizyon ekranlarındaki haberlerden belli değil mi?
.
CHP nereye?
#CHP#Siyaset#Kamer Genç
Aralık 27, 2025 06:293dk okuma
Paylaş
CHP yönetimi kelimenin tam manasıyla akıl tutulması yaşıyor.
Haberin Devamı
‘Hasta adam’ diye tesmiye edilen Osmanlının son dönemindeki, İngiliz’e, Fransız’a, Rus’a âşık olup bel bağlayan ve onlardan medet uman, kimi köksüz paşalar gibi davranıyor.
Dünkü Kılıçdaroğlu da öyleydi, bugünkü Özgür Özel de Türkiye’yi batılı ülkelere şikâyet etmekten ve onlardan içişlerimize karışmalarını istemekten utanmadılar, utanmıyorlar.
Erdoğan’a olan kinleri sonucu, histeri nöbetine tutulmuşçasına akılları öylesine örtülmüş ki, biri, Türkiye’ye yardım yapmayın, Türkiye yangın yeridir oraya turist göndermeyin derken bir diğeri de Türkiye’nin hukuk devleti olmadığını, Türkiye mahkemelerinin bağımsız olduğunu söyleyemediğini, İstanbul Belediye Başkanının görevinden alınıp hapse konulduğunu ve İngiltere İşçi Partisinin bu duruma seyirci kaldığını ileri sürerek, terk edildiklerini ve kırgın olduklarını söylüyor.
Şu hale bakar mısınız?
Haberin Devamı
Kapadokya Turlarıyla Harika Bir Deneyim Yaşayın.
Jolly Tur
Bilinçli Alışveriş Yapanların Kullandığı Yöntem
Cimri
by Taboola
Bu parti (CHP) bir yandan bu ülkeyi İngiliz’in elinden alıp, ‘kurucu’ parti olduğunu söylüyor diğer yandan da aynı İngiliz’in kapısında iki büklüm, yalvar yakar yardım dileniyor!
Unutmayın; Sayın Erdoğan da üstelik, hırsızlıktan, dolandırıcılıktan, sahtekârlıktan, uyuşturucudan değil yalnızca okuduğu bir şiirden dolayı, aynı görevden alınıp hapse konulmuştu.
O vakitler, neredeydi bu İngiliz muhipleri?
İnsan, bu kadar mı köklerine yabancılaşır, düşmanına âşık olur ve ondan yardım dilenir? CHP’lilerin, eski arkadaşları olan müteveffa Kamer Genç’in kabrinin başındaki rezil tavırları medyaya düştü. Özgür Özel ve milletvekili arkadaşları ellerinde rakı bardaklarıyla sözde mezar ziyareti yapıyor; mezar başında, bir yandan ellerindeki rakıları zıkkımlanırken, diğer yandan da kalan rakıyı mezarın başında aşağı döküyorlar.
Dünya üzerinde hiçbir ayyaşın tevessül etmediği, etmeyi aklından bile geçirmediği bu iğrençliği nasıl yapabildiler? Doğrusu insanın aklı almıyor.
Böylesine köksüz ve değerlerini hiçe sayan zihniyet neye hizmet etmek istiyor? Sözde, Genç’in bu şekilde bir vasiyeti varmış. Ailesi bunu yalanladı; hem doğru olsa bile, hiçbir inancın töresinde olmayan ‘kabirde alkol zıkkımlanması’ vasiyeti yerine getirilmez, getirilemez.
Haberin Devamı
Partinin ileri gelenleri de bu kepazeliği savunmaya kalkıyor ve ne var bunda içki içmek suç mu demeye getiriyor, iyi mi?
Malum birisi, hocaya sormuşlar: ‘Hocam! Tuvalette sakız çiğnemek caiz midir?’ Hoca, ‘Sakıncası yok da başka bir şey çiğnediğiniz sanılabilir!’ diye cevap vermiş.
Rakı, kanunen suç olmayabilir ve hele sizin gibiler için asla suç teşkil etmez lakin bu zıkkımın yeri kabrin başı mı?
Bu zihniyet bir de dönüp, utanmadan bu milletten oy istiyor. Yalnızca dindar kesim değil, kendileri gibi olan seküler kesim de bu aşağılık eylemi tasvip etmez; yadırgar.
Ne yüzle diyeceğiz ama bunlarda yüz olsa bu iğrenç eylemi, üstelik kabrin başında yaparlar mıydı?
Haberin Devamı
Bakınız; bizim kültürümüzde mevtanın başında uzun nutuklar atılmaz; zira ölümün kendisi yeter derecede vaizdir ve gerçeği hatırlatır. İnsanlar, mevtadan ya da kabirden ibret alır; kendinin de fani olduğunu düşünür, er ya da geç bir gün öleceğini bilir.
İbret almak, kendine gelmek ve dua etmek yerine, kabrin başında rakı zıkkımlanmak edepsizliğini sergileyerek kendilerine yakışanı yaptılar.
Bu yüzden olacak ki, millet de her seçimde CHP’ye yakışan oyu veriyor ve onu sürekli olarak ebedi muhalefete mahkûm ediyor.
.
Savaş tamtamları çalıyor
#Netanyahu#PKK#İsrail
Aralık 29, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
Siyonizm’e teslim olan ve Siyonizm’in iğrenç emellerine hizmet eden dünyanın sonunun böyle olacağı belliydi. Zira zalime hizmet eden onun zulmüne uğramadan ölmez; bu durum şahıs planında böyledir, toplum ve ülkeler planında da böyledir.
Haberin Devamı
Şu Avrupa ülkelerinin acizliklerine, perişanlıklarına bakar mısınız? On yıllar boyunca Siyonizm’in (İsrail’in siyasi ve dini emelleri) destekçisi oldular; İsrail’i palazlandırmak için ellerinden geleni artlarına koymadılar.
Gelinen noktada Netanyahu’nun ‘Büyük İsrail’ için giriştiği bölgesel yayılmacılığı karşısında şaşkınlıktan ne yapacaklarını bilmiyorlar, bilemiyorlar.
Başta İngiltere olmak üzere Batılı ülkeler el ele vererek Ortadoğu’daki İslam beldelerinin kalbine, İsrail’i adeta bir hançer gibi sapladılar. Halbuki aynı Avrupalı, Yahudi’yi lanetli addederek asırlar boyu dışladı, onları insan yerine koymadı ve bir devlet kurmalarına asla müsaade etmedi.
Batılı, lanetlenmiş Yahudi’den kurtuluşu onları topraklarından söküp atmakta buldu.
Yahudileri fırınlarda yakan Hitler’i tepe tepe kullandılar ve bu bahane ile Yahudileri kitleler halinde yurtlarından (Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden) alıp Filistin’e götürüp iskân ettirdiler.
Haberin Devamı
Kapadokya Turlarıyla Harika Bir Deneyim Yaşayın.
Jolly Tur
İş Bankası kıvançla sunar: Yatırımın kolayı İşCep’te!
Türkiye İş Bankası
by Taboola
Siyonizm, asırlar boyu insan sayılmayan ve dışlanan Yahudi’nin kendisinin dışındaki insan saymadığı kitlelerden intikam almak üzerine kurulmuş bir katliam müessesesidir.
İsrail kurulduğu günden beri (1948) bu melanetini işlemekte; Müslüman Filistin halkını yurtlarından kovarak yerleştikleri toprakları her geçen gün daha da genişleterek cinayetlerine devam etmektedir.
İsrail, Avrupalı devletlerden ve ABD’den aldığı silahlar ve siyasi destekle saldırganlığını sürdürdü ve bütün bir bölgeyi (Türkiye hariç Ortadoğu’yu) kısmen işgal etti, kısmen sindirdi, kalan kısmı da siyasi nüfuz olarak hükmü altına aldı (Abraham Anlaşmaları).
Kabına sığmayan ve sürekli olarak yayılmacı bir politikayla etrafına saldıran İsrail’in asıl hedefinde Türkiye var. Zira MOSSAD Başkanı, “Gerçek tehdit İran değil, Türkiye’dir...” diyerek asıl hedeflerini açıklamıştı.
İsrail, belli ki Türkiye düşmanlığını sınır komşumuz olan ve henüz birliğini temin edememiş olan Suriye üzerinden, Suriye’deki terör örgüleri (PYD-YPG-PKK) eliyle yürütecektir.
Bunun için de en büyük müttefiki olan ABD ile el ele vererek Türkiye’yi dört bir tarafından kuşatmaktalar. Bu cümleden olarak ne Azerbaycan’da düşen uçağımız ve ne de Ankara’da düşen Libya uçağı (Libya Genel Kurmay Başkanı’nın ve Kara Kuvvetleri Komutanı’nın şehit olduğu) sıradan, yani kazaen olmuş olaylar değildir.
Haberin Devamı
Zira İsrail gizli servisi MOSSAD’ın bölgedeki suikastları bilinmektedir.
İsrail’in Yunanistan ve Güney Kıbrıs yönetimiyle Mavi Vatan’da yapmak istedikleri aynı kuşatmanın Akdeniz’deki versiyonudur.
Netanyahu, Türkiye’yi hedefe koyarken elbette ki başta ABD olmak üzere Avrupalı müttefiklerine (Siyonizm’in güdümündeki ülkelere) güveniyor.
Bilmiyor ki Avrupa’nın güvenliği bile Türkiye’siz olmaz, olamaz. Ayrıca ABD, söz konusu İsrail olduğunda bile Türkiye’yi gözden çıkarmaz, çıkaramaz.
Aksi halde hem ABD ve hem de Avrupa ülkeleri 3. Dünya Savaşı’nın fitilini ateşlemiş olurlar ki aynı ateşte kendilerinin de yanmayacağını kimse garanti edemez.
.
Tarih böyle yazılır
#Afet Konutları#Deprem#Afet Yönetimi
Aralık 31, 2025 06:292dk okuma
Paylaş
6 Şubat 2023’te Türkiye’miz derinden sarsıldı; zira 11 ilimizde 7’nin üzerinde iki büyük deprem meydana geldi. Şehirlerimiz yıkıldı, on binlerce vatandaşımızı kaybettik (50 binin üzerinde), yüz binlerce vatandaşımız evsiz barksız kaldı, 14 milyon insanımızın hayatı olumsuz yönde etkilendi.
Haberin Devamı
Ülke olarak asrın felaketiyle karşı karşıya idik, adeta küçük kıyameti yaşamıştık.
Yaklaşık çeyrek asır önce de (1999) Marmara bölgemizde benzer bir deprem yaşamış ve yönetim olarak depremin enkazının altında kalmıştık. Ülkemizin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile Başbakanımız Bülent Ecevit, 48 saat boyunca telefonla bile olay mahallerine ulaşamamışlardı.
Ne demiş atalarımız; at binenin, kılıç kuşananın.
Sayın Erdoğan’ın yönetimde olduğu zamanlarda da ülkemizde depremler oldu: Bingöl depremi (2003), Van depremi (2011), İzmir depremi (2020), Elâzığ depremi (2020), Kahramanmaraş merkezli asrın felaketi (2023).
Sayın Erdoğan yönetimindeki devlet, meydana gelen bütün depremlerde devletliğini gösterdi; süratle olay mahallerine intikal edildi, enkaz çalışmaları başlatılarak vatandaşlar çadırlara ve konteynerlere yerleştirildi.
Haberin Devamı
Kapadokya'yı Jolly İle Keşfedin, Harika Bir Tatil Yaşayın.
Jolly Tur
Bilinçli Alışveriş Yapanların Kullandığı Yöntem
Cimri
by Taboola
Hiçbir depremzede aç ve açıkta bırakılmadı; devlet bütün birimleriyle günün 24 saatinde vatandaşının yanında oldu.
Van depremi de büyük hasarlıydı, sadece bir yılda Van yeniden kurulup ayağa kaldırıldı.
Asrın felaketinde de başta Hatay olmak üzere yerle yeksan şehirlerin on yıllar boyu sürer denilen enkazlarının kaldırılması yalnızca bir yıl içinde tamamlandı.
Ve takip eden iki yıl içinde de asrın başarısına imza atılarak 11 ilimizde yapımı tamamlanan 455 bininci afet konutu hak sahiplerine teslim edildi.
Yıkılan şehirlerin altyapılarıyla birlikte sosyal donatı alanları da ikmal edilerek hizmete sunuldu. Yıkılan bütün köy evleri, en modern şekilde inşa edilerek hak sahiplerine teslim edildi. Bütün bu başarıların arkasındaki iki isim Sayın Bahçeli’nin tarifiyle ‘Süleyman’ ile ‘Sinan’ vardı: Sayın R. Tayyip Erdoğan ile Sayın Murat Kurum.
Hani şu İstanbul halkının Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na layık görmeyip seçmediği Çevre Şehircilik ve İklim Bakanı Murat Kurum!
İstanbul’un hali ise ortada; ne diyelim eden kendine eder!
Diğer CHP’li belediyelerin de halleri ortada! Deprem bölgesine çivi çakmadılar. CHP’li Bursa Büyükşehir Belediye Başkanlığı yalnızca Hatay’daki Ulu Camii’nin yapımını üstlenmişti; onu da yapmadan Hatay’ı terk etti. 14 ilin büyükşehir belediye başkanlığını elinde bulunduran CHP, asrın felaketinin giderilmesinde değil katkı sunmak, turist olarak bile deprem bölgesinde gözükmediler.
Haberin Devamı
Sayın Erdoğan’ın diğer liderlerden farkı sözünün eri olması ve dur durak bilmeksizin çalışmasıdır.
Nitekim Sayın Erdoğan felaketin hemen akabinde, “Şehirlerimizi, konutuyla, işyerleriyle, sanayisiyle, tarımıyla, tarihi ve kültürel dokusuyla en ufak bir ihmale yer bırakmadan ayağa kaldıracağız” demişti.
Ayağa kaldırdı mı?
Kaldırdı.
Aynı Erdoğan, 1994 yılında da yerlerde sürünen, susuz, havasız, her yanı çöp dağlarıyla kaplanmış, yolları çamur deryasına dönmüş İstanbul’u ayağa kaldırmıştı. Aynı imkânlar ve hatta çok daha fazlası bunlarda da var, neden yapamıyorlar?
Demek ki at sahibine göre kişner!
.
|
| Bugün 60 ziyaretçi (103 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|