 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
.İTİKAT VE AMELDE EHL-İ SÜNNET MEZHEP İMAMLARI EBUBEKİR TANRIKULU 2 Allahım! Bu Kitabı okuyanın, okutanın veya okunmasına sebeb olanların, İmanını Sen koru. Bizi nurlu yolundan ayırma. Bizi affına ve rızana erdir. Bütün hayırlı işlerimizde bizi başarıya ulaştır. Şüphesiz herşeyi hakkıyla bilen, hidayete erdiren, herşeye gücü yeten Sensin. Allahım! Bizi, Habibin Hz.Muhammed Mustafa(s.a.v)Efendimizin ve onun ashabının, sıddık veli kullarının yolundan ayırma. Kendi dostluğuna seçtiğin kullarınla iki cihanda beraber eyle. Âmin. Yazar: Ebubekir TANRIKULU Tashih: EBTNUR-Y.ERDOĞAN Kapak: Yılmaz ERDOĞAN Baskı Yeri: ANKARA-2020 3 İÇİNDEKİLER ÖNSÖZ ...................................................................................................4 İMAM-I AZAM EBU HANİFE (R.A) ....................................................... 13 İMAM-I ŞAFİ (R.A)............................................................................... 76 İMAM-I MALİK (R.A) ........................................................................... 95 İMAM-I AHMED BİN HANBEL (R.A)................................................... 116 İMAM-I MATURİDİ (R.A)................................................................... 130 İMAM-I EŞARİ (R.A)........................................................................... 144 4 ÖNSÖZ Euzübillahimineşşeytanirraciym Bismillahirrahmanirrahiym İlahi ente maksudi ve rıdake ve likaike matlubi. Elhamdulillahi Rabbil alemiyn vessalatü vesselamu ala rasulina Muhammedin ve ala alihi vesahbihi ecmaiyn. Allah’a hamd, Rasulü Hz. Muhammed Mustafa(s.a.v.) ve ona uyanlara salât ve selam olsun. Rabbimiz Kur’an-ı Kerimde:“(İnsanları) Allah’a davet eden, sâlih ameller işleyen ve «Ben Müslümanlardanım!» diyenden daha güzel sözlü kim olabilir? Buyuruyor. (Fussilet Suresi, 33) Tevhid dini İslam, dün olduğu gibi, bugünde yarında insanlığı kurtuluşa götürecek tabiri caizse tek gemidir. Bu geminin sahibi bütün mahlûkatı “kün”emriyle yoktan vareden Allah’u Azimüşşan, kaptanı gelmiş geçmiş bütün insanların, bütün peygamberlerin en faziletlisi Hz.Muhammed Mustafa (s.a.v),ışığı kararmış kalpleri ilahi hidayetle açan Kur’an-ı Kerimdir. Bu gemiye binmeyen bir ferdin, bir cemiyetin felaketlerden kurtuluş ümidi yoktur. Bundan başka kurtuluş gemisi arayanlar hüsrana yuvarlanırlar. Dünyaya imtihan için gönderilmiş mahlûkatın en şerefli varlığı insanoğlu, onunda en şereflisi olan takva sahibi şuurlu Müslüman; nefis ve şeytan ordularının saldırısı altındadır. Günümüzde her şeyin nefis ve şeytana hizmet ettiği, gururun kibirin, riyanın şehvet ve şöhretin, ikiyüzlülüğün hâkim olduğu bir ortamda, sıratı müstakim üzere bulunmak, kendimizi ailemizi sorumluluk taşıdıklarımızı korumak kurtarmak kolay olmayacaktır. Bütün bu bela ve musibetlerden kurtulmak dünyevi ve uhrevi mutluluğu yakalamak şüphesiz ilahi ahlak esaslarına bağlı, samimi ve şuurlu olarak Allah’u Zülcelal’in bütün mahlûkata can simidi olarak sunduğu İslam’a, Kur’an’a, Hatemül Enbiya Hz. Muhammed Mustafa(s.a.v)ya onun ehli Beytine, Salih, sadık âlim veli dostlarına sevgi ve iteatten geçmektedir. Bu yol 5 Efendimiz(s.a.v)inde belirttiği gibi; Fırkayı Naciye yani Ehl-i Sünnet vel Cemaattir. Efendimiz(s.a.v)hayatta iken Müslümanlar her konuda öğrenmek istediklerini, bilmediklerini, nasıl uygulayacaklarını âlemlerin Efendisi Hz.Muhammed Mustafa(s.a.v)ya sorarak hallediyor, aynen uyguluyorlardı. Efendimiz(s.a.v)in vefatından sonra islamın çığ gibi büyüyerek kıtaları aşması, gittiği, fethettiği her yere huzur ve barış götürmesi, yeni islama girenlerin, bulundukları yöre, örf, adet, gelenek ve eski inançlarının izleri yeni problemler meydana getirmiş, bu problemleri çözecek, itikadi ve ameli sahada Kur’an ve Sünnetin uygulanışında Ehl-i Sünnet ve Ehl-i Bidat mezhepler, tasavvuf ve tarikatlar ortaya çıktı. Bu büyük Ehl-i Sünnet islam alimleri; İtikadda, fıkhi ameli ve tasavvufi konularda dörtlü saç ayağını esas aldılar.1-Kitap(Kur’an-ı Kerim.2-Sünnet. Sevgili Peygamber (s.a.v) Efendimizin, söz, fiil ve hareketlerini, hadisleri.3-İcma-i Ümmet.4-Kıyas-ı Fukaha. Bütün hastalıklarımızın şifası, maddi ve manevi sıkıntılarımızın devası buradadır. Kardeşlik, huzur, maddi ve manevi yükseliş buradadadır. Kâfirlerin, münafıkların, zalimlerin, islam düşmanlarının, Siyonistlerin, haçlıların, döneklerin, egoistlerin oyunları, tuzakları, hileleri ancak birlikte bozulacaktır. Peygamber (s.a.v) Efendimiz, “Sözlerin en güzeli Allah’ın Kelâmı, yolların en doğrusu, en güzeli ise Muhammed’in yoludur”.buyuruyor.(Buhârî, Tefsîr 34/2, 111/2; Müslim, Cum’a 43.) Ne yazıkki bugün bütün şer kuvvetler islama ve onun mensubu Müslümanlara özelliklede milletimize devletimize saldırmakta, birliğimizi, dirliğimizi, kardeşliğimizi bozmak, kardeşi kardeşe düşürmek için oynamadığı oyun kalmamış içimizdende birçok gafil, hain, kanı bozuk, dini bozuk kriptolar da bulmuştur. Cenab-ı Hak Kur’an’ında:“Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.”buyuruyor. (Haşr suresi, 7) Peygamber Efendimiz (s.a.v)de; “Şu üç haslet kimde bulunursa imanın tadını tatmıştır. Allah’ı ve Onun Resulünü herkesten ve her şeyden fazla sevmek. Sevdiğini ancak Allah için sevmek. İman ettikten sonra ateşe atılmaktan nefret eder gibi küfre dönmekten nefret etmek.”Buyuruyor.(Buhari, Tecrid-i Sarih 16) 6 Rabbimiz de:“Gerçekten bu Kur’an en doğru olan yola götürür ve iyi işler yapan müminler için büyük bir mükâfat olduğunu ve ahirete inanmayanlar için elem dolu bir azap hazırladığımızı müjdeler.”Buyuruyor.(İsra Suresi,10) Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurdular.”Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır, biri müstesna geri kalanları cehennemlik olacaklardır.”Bunu duyan Ashab-ı Kiram (Allah Onlardan Razı olsun) sorarlar:”Ey Allah’ın Rasulü bunlardan, kurtulacak olanlar hangisidir?”Peygamberimiz (s.a.v.): “Benim ve ashabımın yolunda gidenlerdir.”(İbn-i Mace, Tirmizi, Ebu Davud) Peygamber Efendimiz (s.a.v):”Ümmetimden bir taife kıyamet kopuncaya kadar Hakk yolunda muzaffer olmakta devam edecek, muhalefette bulunanlar onlara zarar veremiyecektir.”buyurur. (Buhari) Bugün dünyada bütün engellemelere rağmen, İslam’a doğru hızlı bir yöneliş vardır. Bunun sebebi, İslam’ın Hak din oluşu, Son din oluşu, gönüllere huzur ve güven vermesidir. Tabiri caizse son can simidi olmasıdır. Allah’u Zülcelâl din olarak islamı seçmiş, onu Engüzel ahlak numunesi habibi Hz.Muhammed Mustafa(s.a.v)le tamamlamış, bütün beşeriyetin ins ve cinnin kurtuluşunu buna bağlamıştır. İnanan iman eden ve yaşayan kurtulur. Aksi takdirde mahvolur. Ashab-ı Kiram, Peygamber Efendimizin(s.a.v)sohbetlerinde yetişmişler. Sohbetten aldıkları feyz ve bereket sebebiyle onlara sahabi denilmiştir. Onları Medine’de yetiştiren medrese Efendimizin (s.a.v) mescidi idi. Efendimiz(s.a.v)bir taraftan islamiyeti yaymaya ve güçlendirmeye çalışırken, diğer taraftan Müslümanlara dinlerini en ince noktasına varıncaya kadar öğretiyor, onların maddi ve manevi her türlü müşküllerini çözüyordu. Onlar züht ve takvada zirveye çıkmış, dünyadayken Rabbimiz tarafından Cennetle müjdelenmiş öğülmüş kişilerdi. Onların izini takip edenlerde öğülmüş, en hayırlı bir ümmet olarak bildirilmiş, Kur’an’ın ve Sünnetin dışına çıkmamışlardı. Onun için Kur’an’ın ve Sünnetin hayata yansıması tasavvuftur. 7 Her müslümanın dinine sarılması, bağlanması, Kur’an-ı Kerimi ve Resulullah’ı(s.a.v), rehber edinmesi, tefrikadan kaçınması imanının neticesidir. İslamın tebliğ edilmesinde, yaşanması ve korunmasında,Dün olduğu gibi bugünde gönülleri fethedecek, hasta kalplere şifa olacak, bataklığa saplanan insanları kurtaracak, kafaları karışık, yollarını şaşırmış insanları doğru yola getirecek gerçek alperenlere ihtiyaç vardır. Rabbimiz bize; İmtihan için geldiğimiz bu fani dünyada verdiğimiz sözümüzü tutmayı Ona hiçbir şeyi ortak koşmamayı, Onun emir ve nehiylerine uymayı, eşrefi mahlûk olarak Onun yeryüzündeki halifesi olduğumuzu isbat etmemizi, iman ve iteat ederek hayırda yarışmamızı, yeryüzüne islamın hâkim olması için mücadele edilmesini, nefis ve şeytanın tuzaklarından kurtulmak ve küfür bataklığına düşmemek için birlik ve beraberlik içerisinde dünya ve ahiret dengesini kurmamızı, Allah’u Zülcelali unutmamamızı Ona kulluğumuzu güzel yapmamızı Onu her an zikretmemizi, Onun rahmetinden ümit kesmememizi emrederken emirler, tavsiyeler var. Bugün dünyamızda bozulma öyle almış yürümüş ki, bu felaketi görmemek mümkün değildir. Küfür, zulüm, edepsizlik, hayâsızlık, ikiyüzlülük, nemelazımcılık, dünya menfeati uğruna hak hukuk tanımamazlık, saygısızlık, sadakatsizlik, isyan o kadar çok, arttıki, büyüğe saygı hürmet kalktı, alenen başkaldırma, iki âlemin Rabbine karşı isyan var. Yollarda, parklarda, arabalarda işlenen günahlar artık büyük şehirlerden küçük şehirlere, kasabalara köylere kadar sirayet etmiştir. Emr-i bi’l-ma’rûf, nehy-i ‘ani’l-münker yapanlar Allah dostları, masum insanlar, süt emen yavrular, ot yiyen hayvanlar olmasa, toptan felaketler, zelzeleler, sel baskınları, yerin içine batma olaylarını beklemek lazımdır. Peygamber Efendimiz(s.a.v):”Allah’ın kulları içinde öyle kimseler vardır ki, onlar nebi ve şehid değildirler. Fakat kıyamet gününde, Cenab-ı Hakk’ın kendilerine bahşettiği lütuf ve makamlardan dolayı nebi ve şehitler onlara gıpta ederler. Bir Arabî:”Ya Resulallah, onlar kimlerdir. Haber verirmisiniz? Diye sorduklarında, Resulullah (s.a.v):”Onlar, aralarında herhangi bir neseb bağı ve maddi bağ bulunmadan Allah’ın muhabbeti ve rızası için birbirlerini sevenlerdir. Vallahi onların yüzü, o gün nur gibi 8 parlamakta ve kendileri de nurdan minberler üzerinde oturmaktadırlar. İnsanlar korktukları zaman onlar korkmazlar, insanlar üzüldükleri zaman onlar üzülmezler. Buyurdu. Ve sonra: ”Haberiniz olsun! Allah’ın velilerine asla bir korku ve hüzün yoktur.”ayetini okudu.”(Yunus Suresi,62-64.Abdurrezzak, el Musannef,11/201.İbn Hanbel, Müsned,5/343.Taberani, el-Mucemül Kebir,3/290,H.No:3433) Ashab-ı Kiram! Peygamber Efendimize(s.a.v):”Ya Resulallah! Allah’ın velileri kimlerdir? Diye sorunca da. Efendimiz(s.a.v):Görüldüklerinde Allah’ı hatırlatan kimselerdir.” Buyurdu.(Hâkim, Tirmizi, Hatmül Evliya sh.361) Onun için Ümmetler ve milletler hayatlarını huzur içinde devam ettirebilmeleri için. Yüzlerini tevhidin ilahi nuru ile aydınlatmaları, kalplerini Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v)nın muhabbeti ile doldurmaları idraklerini Hz. Kur’an’ın hayat iksiri ile canlandırmaları ve sonrada nasıl bir ümmet, nasıl bir millet olduklarını çok iyi bilmeleri lazımdır. Bu yaşamanın ayakta durmanın temel şartıdır. Çünkü aslını, esasını, cevherini bilmeyen, dostunu düşmanını tanımayan bir millet ayakta duramaz, geleceğinden emin olamaz. En büyük vazifemiz önce kendimizi, sonra çoluk çocuğumuzu ve bütün insanları bu ebedî cehennem felaketinden korumaktır. Bu necip milletin düşmanları, Kâfir, Münafık, Tağutlar, Deccallar, kezzablar, Mezhepsizler, İslam düşmanı Siyonist, Haçlı şer güçleri halkımızı ve bilhassa gençliği imansız kılmak için var güçleriyle çalışıyor, bu uğurda milyarlarca dolar harcıyor. müslümanlar arasından tuzağa düşürdüğü vatanına, milletine dinine ihanet ettirdiği hainleride kullanarak basında yayında TV. Ekranlarında zehirlerini kusmaya devam ediyor. Biz mü’minler de onlara karşı var gücümüzle, olanca gayretimizle iman için, Kur’an için, İslam için, insanların ebedî saadetleri için, nasıl çalışmak gerekiyorsa öyle çalışmalıyız. Asıl, temel vazife ve hizmeti bırakıp da günlük dedikodularla, siyaset entrikalarıyla, magazin haberleriyle meşgul olmak hiçbir sağduyulu mü’mine yakışmaz. Her şuurlu Müslüman, iman ve Kur’an hizmetlerinin gönüllü ve ihlaslı askeri, mücahidi olmakla yükümlüdür. Şu hakikattir ki, Allah nurunu muhakkak tamamlayacak ve batıl yok olacaktır. Muhakkak ki bizler dünyaya önceden gelip, sonra 9 göçenler gibi bir gün ölümü tadacağız. Ve Allah muhakkak bizleri dünyada yaptıklarımızdan hesaba çekecek, vaadini yerine getirecek. Öyleyse Rabbimizin emrine kulak verelim, üzerimize düşen vazifeleri hakkıyla yerine getirmeye, Resulullah (s.a.v)’in hadiste bildirdiği üzere bir yerden bir yere göç eden yolcu gibi olmaya çalışalım. Dünyada sahip olduğumuz her şey bildiğimiz gibi geçici, aslolan ise ahiret hayatı. Allah aşkına Allah’a(c.c)ve Resulüne(s.a.v)itaat edelim, Ehl-i Sünnet vel Cemaatten ayrılmayalım. Şuurlu, vicdanlı, ahlaklı, faziletli, hikmetli, güçlü, vasıflı, âbid, zâhid, âdil, munsif, muhlis, muslih, sabırlı, edebli, kibar, nazik, mürüvvetli, görgülü, nezih Müslümanlar olalım. Cenab-ı Hak Kur’an’da: (Resulüm) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir. De ki: Allah’a ve Resulüne itaat edin. Eğer yüz çevirirse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” (Âl-i İmrân suresi, 31-32) “Allah katında hak din şüphesiz İslam’dır.” (Âl-i İmrân Sûresi, ayet 19) “Kim İslam’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden böyle bir din asla kabul edilmeyecek ve ahirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” (Âl-i İmrân Sûresi, ayet 85) Peygamber Efendimiz (s.a.v) de: “İslam’a teslim olun, Müslüman olun, kurtulun.” (Müslim ve şerhi c. 8, sh. 527, No: 61) Muhakkak ki Ümmet olarak sıkıntılı günler geçiriyoruz. Türk devletleri kuruldu kurulalı aynı sıkıntıları yaşıyor. Sadece Türk Devletlerimi Müslüman devletlerinin hepsinin başından musibet bir türlü eksik olmadı. İşin ilginç yanı, Gavurun oyununa gelen, hep Müslüman Müslümanı kırdı. Irak, Suriye, Mısır, Lübnan daha birçok İslam ülkesi. Gençlerin imanlı yetiştirilmesi İslam’ın geleceği açısından da çok önemlidir. Günümüz gençliği büyük bir inanç boşluğu içindedir. Bilindiği gibi insan beden ve ruhtan meydana gelen bir varlıktır. Bedenin nasıl hayatiyetini devam ettirebilmesi için yemeye, içmeye ve dinlenmeye ihtiyacı varsa, insan ruhunun da bir gıdaya ihtiyacı vardır. İşte o gıda da dindir. İman ve ibadetle insan ruhu tatmin edilmezse, o zaman bir boşluk oluşur ve insan o boşluğu daha farklı yönlerden doldurmaya çalışır. Nitekim sağlıklı bir din eğitimi verilmeyen günümüz gençleri manevî bir boşluk içine düşmekte ve ruhlarındaki o 10 boşluğu satanizm ve ateizm, süfli arzular, anarşi gibi sapık akımlarla gidermeye çalışmaktadırlar. Arzulanan genç nesil, ahlakî ve manevî değerleri ön plana almalıdır. Sevgi, saygı, rahmet, şefkat, adalet, iyilikseverlik gibi insanı insan yapan evrensel manevî değerleri ön plana almalıdır. Gönül kazanma ve yürek fethetme görevini en tatlı dille ve en güzel metotla yerine getirmelidir. Genç nesil, günümüzün olumsuz şartlarında kendisinin manen erimesi şöyle dursun, manen erimeye ve dejenere olmaya yüz tutan, çaresizlik ve çözümsüzlük içinde kıvranan, intihar eğilimi veya psikolojik bunalım yaşayan genç arkadaşlarını kurtarma azim ve kararlığı taşımalıdır. Gittikçe artış eğilimi gösteren intihar, yaralama, öldürme, cinayet, kapkaççılık, terör ve global savaş tehlikesi gibi modern çağla birlikte azgınlaşan insanın varlığını tehdit ve yok etmeye yönelik eylemlerin de dayatması ile birlikte din ve ahlak eğitimi, hem akademik hem de pratik anlamda yeniden insanlığın gündemine girmiştir. Özellikle gençler arasında İslamiyet’e ve manevi değerlere karşı büyük bir ilgi duyulmaya başlanılmıştır. İslam’ın vazgeçilemez temel esaslarından biri “Nesil güvenliği”dir. Eşsiz bir hayat nizamı olan İslam, ortaya koyduğu “Akıl, din, can, mal ve nesil güvenliği” kuralı ile insanlık için asla vazgeçilemez olan bu beş temel unsurun korunmasını kesin bir dille emretmiş, bunun temini için kesin hükümler koymuştur. Efendimiz(s.a.v):“Size iki şey bıraktım. Bunlara sarıldığınız müddetçe asla sapıtmazsınız. Bunlar, Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve Resulünün sünnetidir.”(İ. Malik, Kütübü Sitte, c.1, sh. 179, No: 1) “Ümmetimden, hak üzerinde daima üstünlük arz edecek bir hakikat zümresi her zaman bulunacak, Allah’ın emri gelinceye kadar düşmanlardan zarar görmeyeceklerdir.”buyurur. (Ebu Davud, Tirmizi, Müslim, et-Tac 5/313) Kur’an ve Sünnetin feyzinden uzaklaşıldıkça, kalplerdeki iman nuru zayıflar, -Allah korusun- bir mum ışığı gibi, küçük bir rüzgârla sönüverir. Geleceğin dünyasını yönetecek olan gençleri, iyi terbiye etmeyen, iyi yetiştirmeyen, gönlüne Allah ve Peygamber sevgisi aşılamayan milletler, geleceklerine güvenle bakamayıp hüsrana 11 uğramaya mahkûmdurlar. Bu bakımdan gençlerimizi Allah’ın rızasına uygun bir şekilde yetiştirmeliyiz. Çünkü gençliğimiz geleceğimizdir Gençlerimize dinlerini, imanlarını, Allah’ın emir ve yasaklarını öğretmeliyiz. Kalpleri tertemiz olan gençlerimizi Allah ve Peygamber sevgisiyle yetiştirmezsek buradan doğacak boşluğu kötü alışkanlıklar, kötü arkadaşlıklar ve kötü bir çevre dolduracaktır. Özellikle son yıllarda pozitivist anlayış, insanı inançlardan ve ahiret bilincinden uzaklaştırmıştır. Günümüzde birçok değer yargısı değişmiş ve ahlâkî bir erozyon hızla devam etmektedir. Dünyevîleşen insanın elinden tutulup Rabbiyle buluşturulması ve tekrar ona ahiret bilincinin verilmesi gerekmektedir. Her türlü kötülüğün temelinde inançsızlık vardır. Özellikle ahiret bilincinden uzaklaşan insanlar, daha kolay kötülük yapabilmekte ve günah işlemektedirler. Bu çetin ve büyük imtihanı yüz akı ile verebilmek için gayret kanadımızı açmamız gerekir. Ömrün bittiği, servetin tükendiği, saltanatların yıkıldığı şu dünyada en büyük nimet, arkamızda imanlı, ihlâslı ve hayırlı bir nesil bırakmaktır. Biz gözümüzü açmaz, nesillerimize acımazsak, düşman bize hiç acımaz. Biz, o sümbüller gibi taze yavrularımıza merhamet göstermezsek, düşman bize hiç merhamet etmez. Nitekim düşmanın kazdığı çukurlar bir kısım gençlerimizi yutuvermiştir. Su uyur, düşman uyumaz denilmiştir. Bu aziz topraklarda imanlı bir neslin boy vermesini o kara düşman istemez. Her türlü kılığa girer ve senin evladını senden koparır. Ey topraktan yaratılan insan! Sen yine toprağa döneceksin. Senin ebedi yaşaman hayırlı nesillerle mümkündür. Eğer arkanda ezansız bir ülke, mabetsiz bir şehir, imansız bir nesil bırakmak istemiyorsan, gözünü bugün aç. Çünkü ölü adamın kimseye faydası olmaz. Peygamber(s.a.v)Efendimizde: “Ümmetimden iki zümre vardır ki, bunlar düzelirse insanlar da düzelir. Bunlar bozulursa insanlar da bozulur. Bu iki zümreden biri idareciler diğeri de din âlimleridir.” (İbni Abdilber ve Ebu Nuaym; İ. Gazali, İhya Ulum.) “Ümmetimin helak olması, fâcir âlim ile cahil âbid’in yüzündendir. Şerlilerin en korkuncu, âlimlerin kötüleridir, 12 hayırlıların en hayırlısı ise âlimlerin iyileridir.” (Darimi, Ahvas bin Halim; İ. Gazali İhya, c. 1, sh. 156) Ehl-i Sünnet vel Cemaat yolunda olan gerçek, adil idareci ve yöneticileri, mezhep, meşrep, tasavvuf ehlini, sevmek onların nasihatlerine kulakvermek, onların yolunda bulunmak, insana hem dünya, hemde ahiret saadetini kazandıracaktır. Bugün buna her zamankinden daha fazla ihtiyacımız vardır. Hak’la Batılın, İnsanla Şeytanın, Karanlıkla Aydınlığın, iyi ile kötünün bu mücadelesinde safımızı yerimizi bilmemiz şarttır. İlme irfana, ahlak ve adalete, ehliyet ve liyakate büyük önem vermek lazımdır. İnsanlığın özelliklede Müslümanların dünyevi ve Uhrevi kurtuluşu, Allah’a ve Resulü Hz.Muhammed Mustafa(s.a.v)ya, Kur’an ve Sünnete bağlı şuurlu yaşamaya bağlıdır. Rabbim cümlemizi itikadı, ameli düzgün kullarından eylesin. Kendine kul, Habibine şuurlu ümmet, Ecdadına layık şuurlu evlad eylesin. Bizleride şu gök kubbede hoş bir seda bırakanlardan eylesin. Âmin. Elinizdeki bu kitapta, Efendimiz(s.a.v)müjdelediği Fırka-i Naciyenin yani Ehl-i Sünnet vel Cemaat, mezhap imamlarının hayatları ve mücadelelerinden bahsederek, Müslüman kardeşlerimizin hizmetine sunulmuştur. Çalışmak ve gayret bizden, muaffakiyyet âlemlerin Rabbi olan Allah’u Azimüşşandandır. Ebubekir Tanrıkulu Diyanet İşleri Başkanlığı Emekli Uzmanı 13 İMAM-I AZAM EBU HANİFE (R.A) (D.H. 80.M. 699 –Küfe. V.H.150.M. 767. Bağdat) Elhamdulillâhi Rabbil âlemin Vessalâtü vesselâmü alâ Rasûlinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve eshâbihi ecmeîn. Aziz Kardeşlerim! Milyonlarca Müslüman, 1300 yıldır Hanefî mezhebinin fetvalarıyla amel ediyor, işlerini İslâm’a uygun hale getiriyorlar. Bu mezhebin kurucusu ise herkesin “en büyük imam” olarak bildiği İmam-ı Âzam Ebu Hanife(r.a) hazretleri. 68 yıllık hayatını İslâm’ı öğrenip anlamaya ve öğretip anlatmaya adadı. Buna karşılık 13 asırdır duayla rahmetle anılıyor Müslümanlara ve insanlığa ışık oluyor ve kıyamete dek duayla rahmetle anılacaktır. Ailesi ve çocukluğu Asıl adı Numan b. Sabit Lakabı İmam-ı Azam, künyesi Ebu Hanife’dir, H.80.M. 699 senesinde Küfe’de doğup, H.150.M. 767 senesinde Bağdat’ta şehit edilmiştir. Babası Sabit b. Zuta(r.a),dır. Dedesi Zuta, Afganistan civarlarında yaşamış, Araplar'ın burayı 14 fethetmeleriyle İslam dinini kabul etmiş ,Ali bin Ebu Talip zamanında Kâbil'den gelerek Kûfe'ye yerleşmiştir ve Hz. Ali’(r.a)ye ikramda bulunmuştu. İlim sahibi salih ve kıymetli bir zat olan babası Sabit, Hz. Ali(r.a) ile görüşmüş, kendisi, evladı ve zürriyeti için duasını almıştır. Onun oğlu olan Sabit ise Tirmiz, Nesa ve Enbar'da yaşamıştır. Daha sonra yerleştiği Kûfe'de kumaş ticaretiyle uğraşan varlıklı ve dindar bir kişiydi. Ebû Hanîfe'nin ailesi Horasan'ın ileri gelenlerinden bir zatın soyundan gelir ki ailesinin Arap olmadığı kesindir. Türk veya Fars olduğu şeklinde görüşler yaygındır. A.Hamdi Akseki Hoca ve birçok ilim adamı onun Türk asıllı bir ailenin çocuğu olduğunu kaydeder.. Ebû Hanîfe ismi, Arapça "Hokka/Divit/Kalem Babası" anlamına gelmektedir. Bu ismin Arapça'daki gönülden tertemiz şekilde iman eden anlamındaki hanîf sözünden 'hanîflerin babası şeklinde onun öğrencileri tarafından kullanılmış olması muhtemel görünmektedir. İmam-ı Azam(r.a)Hazretleri, ehl-i sünnetin en büyük âlimlerinden olup, Hanefi mezhebinin kurucusudur. Yaşadığı devirde fıkıh bilgilerini toplayarak yüzlerce talebe yetiştirmiştir. Sahip olduğu Derin ilmi, keskin zekâsı, aklı, zühdü, takvası, Hilmi, salahı ve cömertliği yüzlerce kitaplara yazılıp anlatılmıştır. ilmi, keskin zekâsı ve takvasıyla tüm İslam âleminde benimsenmiştir. Günümüzde İslam âleminin büyük bir çoğunluğu Hanefi mezhebine bağlıdır. Çok küçük yaşta Kur’an-ı Kerim’i ezberledi. Kıraati, ‘yedi kurra’dan biri olarak bilinen İmam Asım’dan aldı. Ailesi tarafından çok iyi eğitilen Ebu Hanife’nin gençlik yılları Ashab-ı Kiramın yanında geçmiştir. Böylece bizzat Peygamber (s.a.v)Efendimizi gören kişilerden çok sayıda hadis öğrenmiştir. Ehl-i sünnetin reisidir. Fıkıh bilgilerini, Ehl-i sünnet itikadını topladı. Yüzlerce talebesine öğretip, kitaplara geçirilmesine sebep oldu. Talebesi pek çok olup, büyük müctehidler, âlimler yetiştirdi. Ehl-i sünnetin yüzde sekseni Hanefi mezhebindedir. Müslümanlar tarafından kâğıt imali bunun zamanında başladı. 15 Peygamber efendimizin vefatından yıllar sonra çeşitli batıl mezhepler ortaya çıkmaya başlamıştı. İşte böyle bir dönemde İmam-ı Azam dünyaya gelmiştir. O, hayata geldiğinde Ashab-ı Kiramdan çok az kişi kalmıştı. Bir hadis-i şerifte Ebu Hanife isminde bir zatın gelerek bid’atları yok edeceği belirtilmektedir. Gençliğinin ilk yıllarında Ashabı kiramdan Enes bin Malik(r.a)’i, Abdullah bin Ebi Evfa(r.a)’yı, Vasile bin Eska(r.a)’ı, Sehl bin Saide(r.a)’yi ve hicri 102’de en son Mekke’de vefat eden Ebu’t-Tufeyl Amir bin Vasile(r.a)’yi görmüştür. Bunlardan hadis dinlemiştir. İmam-ı Azam’ın çocukluk yıllarında İslam âleminde Emeviler hüküm sürmektedir. Fakat mevcut yönetim kısmen Yezid çizgisinde yürümeye başlamıştır. O zaman Küfen, Irak’ın büyük şehirlerinden ve önemli ilim merkezlerindendi. Eski medeniyetlerin yatağı olan Irak’ta değişik dinlere ve sapık itikadlara mensup çeşitli kavimler yaşıyordu. Ayrıca itikadı bozuk olan Şia ve Mutezile burada ortaya çıkmış, çölde Hariciler türemişti. Diğer taraftan Ashab-ı kiramla görüşüp onlardan Ehl-i sünnet itikadını ve din bilgilerini nakleden Tabiinin büyükleri de orada bulunuyordu. Burada hükümet güçlerini ele geçirmek isteyen fırkalar arasında da çetin bir mücadele sürüp gidiyordu. İmam-ı a’zam böyle bir muhitte, ilk gençlik yıllarında babası gibi önce ticaretle meşgul olmaya başlamış,bir taraftan da âlimlerin meclisine gidip onları dinliyordu. Bu âlimler kargaşalıkları ve fitneleri ortadan kaldırmak için Ehl-i sünnet itikadını yayıyorlar ve sapık fırkalarla mücadele edip onların bozuk fikirlerini çürütüyorlardı. Kufe genellikle bu tip münazaralara sahne oluyor, hatta bu münazaralar meclislerden, çarşıya pazara taşıyordu. Henüz çok genç yaşta olan imam-ı azam da, ailesinden ve gittiği ilim meclislerinden aldığı din bilgileriyle bazen münazaralara katılıyor ve onun üstün kabiliyeti, keskin zekâsı, derin anlayışı ve çabuk kavrayışlılığı yüzünden okunuyordu. Daha ilme başlamadığı halde sapık fırkalara mensup olanlarla yaptığı münazaralarındaki ikna kabiliyeti ve üstün başarıları, zamanın büyük âlimlerinin dikkatini çekmişti. Onun bir cevher olduğunu anlayan âlimler, onu ilim öğrenmeye teşvik ettiler. O da bu tavsiyelere uyarak ilim öğrenmeye başladı. 16 DERS ALDIĞI HOCALARI Nu‘man b. Sabit, babasıyla on altı yaşında hacca gittiğinde orada Tabiinden Ata b. Ebi Rabah ile tanışarak ondan hadis dinlediği, rivayet edilir. Kendisi, tabiinden sayılır. Onun, gençliğinde cağının bütün düşünce akımlarını izlediği, ihtilafları çok iyi tespit ettiği zikredilmektedir. Fıkıhta karar kılıp selefin yolunu izlemeye başladıktan sonra geleneğe uyarak kendisine bir üstat âlim seçti. On sekiz yıl Irak’ın büyük fakihi Hammad b. Ebi Suleyman(v.120/737)’ın derslerine devam etti. Onun vekili oldu ve on yıllık öğrencilikten sonra kendi kursusunu açmak istediyse de, altmış kadar fetvasının kırkının Hammad tarafından tasvip edildiği ve yirmisinin düzeltildiğini görünce bundan vazgeçerek onun ölümüne kadar vekâletinde bulundu. Hocası Hammad b. Ebi Suleyman, İbrahim en-Nehai ve Şa’bi gibi iki büyük âlimden fıkıh okudu. Abdullah b. Mes’ud ve Hz. Ali’nin fıkhından faydalandı. Ebu Hanife’nin fıkhında daha ziyade İbrahim en-Nehai okulunun tesiri görülür. Dehlevi, “Hanefi fıkhının kaynağı, İbrahim Nehai’nin kavilleridir” der. Ayrıca Ebu Hanife, “istihsan” kullanmada tartışılmaz bir ilim elde etmiştir. Onun tacir olarak halkın günlük hayatıyla iç içe oluşu ve sık sık ilim merkezlerine seyahat edip birçok âlim ile düşünce alışverişinde bulunması, bu alandaki saygınlığını arttırmıştır. Hac seyahatlerinde Tabiin âlimlerinin ileri gelenleriyle görüşmüş, ilmi sohbetlerde bulunmuş, onlardan hadis dinlemiştir. ‘Ata b. Ebi Rabah, ‘Atiyye el-Avfi, Abdurrahman b. Hurmuz el-A‘rec, İkrime, Nafi‘, Katade bunlardan bazılarıdır. Kendisi şöyle der:“Hz. Ömer’in, Hz. Ali’nin, Abdullah b. Mes‘ud’un ve Abdullah b. Abbas’ın fıkhını onların ashabından aldım”( İbnu›l Esir, Usdu’l-Ğabe, III, 133.Ebu İshak eş-Şirazi (v.476) , Tabakatu’l-Fukaha, nşr. Şeyh Halil el-Meys, Beyrut ts., s.87; Ebu Zehra, Ebu Hanife, s.71 vd.Şa›rani, Abdulvehhab, et-Tabakatu’l-Kubra, I, 52-53.Uzunpostalcı, Mustafa “Ebu Hanife”, DİA, c.10, s.132 vd.Dihlevi, Şah Veliyullah, Huccetullah’il Baliğa, I/146. Zehebi, Ebu Abdillah Muhammed b. Osman, Menakibu’l-İmam Ebi Hanife ve Sahiheyni Ebi Yusuf ve Muhammed el-Hasen, nşr. Muhammed Zahid elKevseri-Ebu’lvefa el-Afgani, Beyrut 1408, s.20 vd.Ebu Zehra, Ebu Hanife, 44.) İlim öğrenmeye başlayışını kendisi şöyle anlatır: “Bir gün zamanın âlimlerinden Şabi’nin yanından geçiyordum, beni çağırdı ve bana; “Nereye devam ediyorsun?” dedi. Ben de; “Çarşıya, pazara!” 17 dedim. “Maksadım o değil, âlimlerden kimin dersine devam ediyorsun?” dedi. “Hiçbirinin dersinde devamlı bulunamıyorum” dedim. “İlim ile uğraşmayı ve âlimler ile görüşmeyi sakın ihmal etme! Ben senin zeki, akıllı ve kabiliyetli bir genç olduğunu görüyorum” dedi. Onun bu sözü bende iyi bir tesir bıraktı. Çarşıyı, pazarı bırakıp, ilim yolunu tuttum. Allah’u Teâlâ’nın yardımı ile Şabi’nin sözünün bana çok faydası oldu.” İmam-ı Şabi(r.a)’nin tavsiyesinden sonra ilme sarılıp, ders halkalarına devam etmeye başladı. İmam-ı azam önce kelam ilmini, iman ve itikadı ve münazara bilgilerini Şabi’den öğrendi. Kısa zamanda bu ilimlerde parmakla gösterilecek bir dereceye ulaştı. Daha sonra Hammad bin Ebi Süleyman’ın ders halkasına katılarak fıkıh ilmine başladı. Onun derslerini takip ederken huzurunda gayet edepli oturur, söylediği her şeyi ezberlerdi. Hocası talebelerini müzakere yoluyla yoklama yapınca, onun dersleri ezberlediğini görürdü ve benim yanımda ders halkasının başına Numan’dan başka kimse oturmayacak derdi. İmam-ı Azamın(r.a) hocası Hammad, fıkıh ilmini İbrahim Nehai’den, bu da Alkame’den, Alkame de Abdullah bin Mesud’dan, bu da Peygamber(s.a.v) efendimizden öğrenmiştir. Hammad’ın derslerine yirmi sekiz yıl devam edip emsalsiz bir dereceye ulaştı, daha ders aldığı sırada fıkıhta tanınıp meşhur oldu. Hocası Hammad’ın dersine devam ettiği sırada sık sık Hicaz’a gidip Mekke ve Medine’de çoğu Tabiinden olan âlimler ile görüşür, onlardan hadis rivayeti dinler ve fıkıh müzakereleri yapardı. Ehl-i beytten Zeyd bin Ali’den, Muhammed Bakır’dan ilim öğrendi. Muhammed Bakır ona bakıp; “Ceddimin dinine ait hükümleri bozanlar çoğaldığı zaman sen onu canlandıracaksın, sen korkanların kurtarıcısı, şaşıranların sığınağı olacaksın. Şaşıranları doğru yola çevireceksin. Allah’u Teâlâ yardımcın olacak!” buyurmuştur. İmam-ı A’zam(r.a), başta Ashab-ı kiramın büyüklerinin ilim silsilesinden olmak üzere dört bin kişiden ilim öğrenip, bütün ilimlerde ve üstünlüklerde en yüksek dereceye ulaşmıştır. İmam-ı Âzam’ın talebesi Züfer b. Hüzeyl şöyle demiştir: Önce kelâm ilmini ve münazara bilgilerini Ebu Amr eş-Şa’bî’den öğrendi. Kısa zamanda bu ilimlerde 18 parmakla gösterilecek bir seviyeye ulaştı. Daha sonra Hammad b. Ebi Süleyman’ın ders halkasına katılarak fıkıh ilmine başladım.” Fıkıh ilmine nasıl başladığını, talebelerinin bir sorusu üzerine şöyle anlatmıştır: “Bu, Allah’u Teâlâ’nın Tevfik ve inayeti iledir. O’na daima hamd olsun. Ben ilim öğrenmeye başladığım zaman bütün ilimleri göz önüne aldım. Her birinden bir kısım okudum. Neticesini ve faydalarını düşündüm. Sonra fıkıh ilminde karar kıldım. Çünkü fıkıh ilminde âlimlerle bir arada bulunmak, istikamet, güzel ahlâk ve takva üzere olma imkânı mevcuttur. Aynı zamanda farzları işlemek, ibadet etmek, Rasulullah(s.a.v)’ın sünnetine uymak da fıkhı bilmeden mümkün olmaz. İmam-ı Azam(r.a)Hazretleri, dinini öğrenip öğretmekle geçirdiği hayatının elli iki yılını Emevîler yönetiminde, on sekiz yılını da Abbasîler devrinde yaşamıştır. Her iki dönemde de halife ve valilerin yaptıkları hatalara, zulümlere de karşı çıkmış, hakkı söylemekten asla geri durmamıştır. Hatta bu yüzden hapse atılıp işkence görmüştür. Diğer taraftan Ehl-i Sünnet itikadında olan insanları saptırmaya çalışan dinsizlerle ve sapık fırkalarla da mücadele etmiştir. Ashab-ı kiramdan İbni Abbas(r.a)’ın ilmini, Mekke fakihi Ata bin Ebi Rebah(r.a)’tan ve İkrime(r.a)’den, Hz. Ömer(r.a) ve onun oğlu Abdullah(r.a)’tan nakledilen ilimleri azatlısı Nafi(r.a)’den öğrendi. Böylece, Ashab-ı kiramdan İbni Mesud(r.a) ve Hz. Ali(r.a)’den nakledilen ilimleri de buluşup görüştüğü Tabiinden öğrendi.(İlmi kimden aldın?) diye sorulunca da, şu cevabı vermişti:“Hz. Ömer(r.a)’den ilim alanlar vasıtasıyla Hz.i Ömer(r.a)’den; Hz. Ali(r.a)’den ilim alanlar vasıtasıyla Hz. Ali(r.a)’den; Abdullah bin Mesud(r.a)’dan ilim alanlar vasıtasıyla da Abdullah bin Mesud(r.a)’dan aldım.” Emeviler devrinin son yıllarında İmam-ı Azam(r.a) ilmiyle tanınmaya başlamıştır. Şöhreti her yere yayılıp zamanında bulunan ve sonra gelen bütün müctehidler, âlimler, üstün kimseler onu hep methetmiş, övmüştür. İşte o dönemde Irak Valisi İbn-i Hübeyre böyle bir zatı kendi rejiminde kullanmak istemiştir. Bu amaçla ona Küfe kadılığını teklif eder. Fakat İmam-ı Azam bu teklifi kesinlikle kabul etmez. Bu yüzden 19 defalarca Emevilerin zulmüne maruz kalmıştır. Benzer durum Abbasiler devrinde de gerçekleşmiştir. Bunun üzerine hapsedilerek işkence yapıldı. Daha sonra serbest bırakılınca, hicri 130 (M. 747) yılında Mekke’ye gidip orada altı yıl kadar kaldı. Mekke’de de talebelere ders ve fetva vererek ilmi mütalaalar yaptı. Daha sonra Abbasilerin bir devlet haline gelip kuvvetlenmesinden sonra Kufe’ye döndü. Buradaki derslerine ömrünün son yıllarına kadar devam etti. Otuz yıllık müddet içinde verdiği derslerinde yetişen talebelerinin herbiri o zaman çok genişlemiş olan İslam dünyasının her tarafına yayılarak müftilik, müderrislik, kadılık gibi çeşitli vazifelerle büyük hizmetler yapmak suretiyle Peygamberimizin bildirdiği yol olan Ehl-i sünnet itikadını ve fıkıh ilmini her tarafa yaydılar ve bu hususta kıymetli kitaplar yazdılar. İnsanlara doğru yolu gösterip saadete kavuşturdular. Bu hizmeti kendilerinden sonraki asırlara da aksettirdiler. İBADET HAYATI İslamiyet’e göre, bilgi amel için elde edilir. Toplumun ileri gelenleri, özelliklede ilim adamları ve fakihler söyledikleriyle amel etmelidirler. Fıkıh ilmiyle meşgul olanlar söz, fetva ve içtihatlarıyla gündelik hayatlarında sergiledikleri davranışlar arasında tutarlılık bulunmasına özellikle dikkat etmelidir. Zira ulema ve fukaha, toplumun bir bakıma aynası durumundadır. Dolayısıyla fakihler topluma yon veren, onları şekillendiren, davranışlarıyla diğer insanlara yol gösteren durumundadırlar. İmam Ebu Hanife’nin biyografisine yer veren bütün kaynaklar, onun düzenli ve yoğun bir ibadet hayatı olduğunda müttefiktirler. Hadis Hafızı Zehebi (v.748/1347),bu hususun tevatürle sabit olduğunu kaydeder. Hafız İbn Receb (v.795/1393) de unlu eseri Letaif’te selef-i salihin’in ibadet ve taatlerinden bahsederken ilmiyle amil olması bakımından İmam Ebu Hanife’den övgüyle bahseder. Hafız İbn Kesir(v.774/1372) de aynı yönde açıklama yapar. Yezid b. Kumeyt anlatıyor: “Bir gün İmam Ebu Hanife sahip olduğu dükkâna geldi. Orada çalışan bir çırak rengârenk kumaşları İmam’ın önüne açtı. Bu sırada (kumaşların çeşitliliğinden etkilenmiş olacak ki, içini çekerek) “Allah’ım senden cenneti istiyoruz!” dedi. 20 Ebu Hanife bunu duyunca ağlamaya başladı, başını önüne eğdi, ardından derhal dükkânın kapatılmasını istedi. Hızlıca başını örttü (Sonra da evine gitti). Ertesi gün olunca ben yanına gittim. Bana: “Ey dostum, biz ne kadar cüretliyiz! Birimiz Allah’tan cenneti istiyor! Hâlbuki Yüce Allah cenneti kendisinden razı olduklarına vereceğini vaat etmiştir. Bizim gibiler de kalkıp ondan bizleri kolayca af etmesini istiyoruz!” diye hayıflandı. Çok ibadet ettiği yüzüne vururdu. İmam Cafer-i Sadık’ın oğlu Musa el-Kazım, bir defasında Ebu Hanife’nin yüzüne bakar, sen Numan olmalısın, der, O da, evet der, ben Numan’ım. Bunu nereden anladın? Diye sorar. O da: “Yüce Allah şöyle buyurmamış mıdır? Onlar, yüzlerindeki secde izleriyle tanınırlar!” (Bilgin, Vecdi, Fakih ve Toplum, İstanbul 2003, s.17 vd.Uveyza, Kamil M. Muhammed, el-İmam Ebu Hanife, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut 1992, s.116 vd.İbn Hallikan, Şemsuddin (v.681/1282), Vefeyatu’l-A‘yan, thk. İhsan Abbas, Beyrut 1977, IV/107; Zehebi,Menakıb, s.20 vd.. İbn Receb, Zeynuddin Ebulferec (v.795/1393), Letaifu’l-Mearif fima Limevasimi’l-Ami mine’l-Vezaif, thk. YasinM. es-Sevvas, Beyrut 1996, s.180.İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, IX/413. vd.Zehebi, Menakıb, s.23.Mekki, Menakıb, s.232.) Ebu Hanife, Namaza Çok Önem Verirdi. İmam Ebu Hanife, sıradan halk bir âlimi nasıl değerlendiriyorsa, âlimin ona uygun davranmasını gerekli görmektedir. Onun bütün geceyi ibadetle geçirmeyi adet haline getirdiği olayı İmam Ebu Yusuf şöyle anlatıyor: “Bir keresinde Ebu Hanife ile birlikte yürüyorduk. Yanından geçtiğimiz gruptan birisi arkadaşına donup şöyle dedi: ‘Bu Ebu Hanife’dir, geceleri hiç uyumaz. Bunun üzerine Ebu Hanife bana dönerek: ‘Allah’a yemin ederim ki yapmadığım bir şey söylenmiyor’ dedi. Ebu Yusuf devamla “Kendisi namaz, tazarru ve dua ile bütün geceyi ihya ederdi” diye eklemiştir. Hizmetçisinin anlattığına göre, kendisini tanıdığından beri bir gece olsun yanını yere koymadığını söyler. Onun uyku zamanı yaz mevsiminde öğle ile ikindi arası, kış mevsiminde ise gecenin başlangıç bölümleri olduğunu belirtir. Nitekim Ebu’l-Cuveyriye şöyle demiştir: “Ebu Hanife ile altı ay beraber kaldım. Bir gece olsun yanını yere koyup uzandığını görmedim” İmam Ebu Hanife, çok namaz kılmasından, bu esnada çokça ayakta durmasından ötürü kendisine ‘el-veted’ ya da‘vetedu’l-leyl’ (gece kazığı-direği) denmişti. 21 İmam Ahmed b. Hanbel (v.241/855)’in yanında birisi: “Eh, Ebu Hanife’nin de ilimde (şöyle böyle) bir yeri var!” şeklinde konuşmuştu. İmam Ahmed adamı azarlarcasına şöyle dedi: “Suphanallah! Bu nasıl söz. İlim, vera’, zuhd ve ahireti dünyaya tercihte onun mevkiine yetişen kimse olmamıştır” İmam Şafii’nin hocası Veki’ b. el-Cerrah (v.197/812) İmam Ebu Hanife’den daha güzel namaz kılan, ondan daha fakih birini hiç görmedim, demiş, onun namazdaki huşu una dikkat çekmiştir. Meşhur muhaddis ve fakih Sufyan b. ‘Uyeyne(v.198/814), “Bizim zamanımızda Mekke’ye Ebu Hanife’den daha fazla namaz kılan birisi gelmemiştir!” demiştir. Kırk yıl yatsı abdestiyle sabah namazı kılması meselesi: Şafii mezhebinin önde gelen otoritelerinden İbn Hacer elHeytemi (v.973/1566),İmam Ebu Hanife’nin bu hasletinin yadırganacak bir durum olmadığını, hatta O’nun bu özelliğiyle komşularını bile derinden etkilediğini belirtir. Öte yandan bu yöndeki haberlerin tevatür derecesine ulaştığını, bu haberlerin sahih kaynaklarda yer aldığını soyler. Abdulhayy el-Luknevi (v.1304/1886) de bu konudaki rivayetleri toplamış, bu hasletin sadece ona has bir özellik olmayıp, bu sıfatıyla meşhur birçok selef âlim ve fakihinin bulunduğunu söylemiştir .( Heysemi, el-Hayratu’l-Hısan, s.40. Ebu Nuaym, Musned-i Ebi Hanife, s.21;Nevevi, Tehzibu’l-Esma ve’l-Luğat, II/220; Vasıti, Mecmau’l-Ahbab, III/338.339. İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, IX/413; Heysemi, el-Hayratu’l-Hısan, s.40. Zehebi, Menakıp, s 21-22-43.) İlim ölmesin diye İmam-ı Âzam (r.a)devrinin seçkin âlimlerinin pek çoğuyla görüşüp ders almış olsa da, asıl hocası Hammad b. Ebi Süleyman(r.a)’dır. “Benim yanımda ders halkasının başına Numan’dan başka kimse oturmayacak” derdi Hocası Hammad (r.a)vefat ettiğinde İmam-ı Âzam(r.a) kırk yaşında idi. Talebeleri, arkadaşları ve halkın ileri gelenleri ondan hocasının yerine geçmesini istediler. “İlmin ölmesini istemem!” deyip talebe yetiştirmeye ve halkın meselelerini çözmeye başladı. İlmin ölmesini istemem!” buyurup, ilim kürsüsüne oturdu. Hocası Hammad’ın yerine müftü oldu ve talebe yetiştirmeye başladı.İmam-ı A’zam, hocası Hammad’ın yerine geçince, ilmi, vakarı, 22 üstün tevazuu, takvası, tatlı sözleri ve güler yüzüyle herkes tarafından sevilen ve dini meselelerde insanların bütün müşkillerini çözen yegane müracaat kaynağı oldu. Irak, Horasan, Harezm, Türkistan, Tuharistan, Faris diyarı (İran), Hind, Yemen ve Arabistan’ın her tarafından kitleler halinde gelen talebeler, fetva isteyenler ve dinleyicilerle etrafı dolup taşıyordu. Her gün sabah namazından öğleye kadar halkın sorularını cevaplandırır, öğle vakti bir miktar uyur, ardından yatsı namazına kadar talebelerine ders verirdi. Sonra evine gidip biraz istirahat eder ve tekrar camiye gelip sabaha kadar ibadet ederdi. Sorulara cevap vermeden önce mesele açık olarak müzakere edilir, talebeleri meseleyi çözmeye çalışırdı. Meselenin müzakeresi bittikten sonra kendisi yeniden ele alıp gerekli incelemeleri yapar ve cevaplandırır, fetvayı bizzat söylemek suretiyle talebelerine yazdırırdı. Bu yazılar daha sonra fıkıh kaideleri haline gelmiştir. Talebeleri ve ilim meclisinde bulunanlar fıkhî bir mesele sonuca ulaştırılınca şükür için tekbir getirirlerdi. Kûfe mescidi tekbir sadalarıyla dolardı. İmam-ı Azam (r.a)ticaretle de uğraşırdı. Talebelerinin ihtiyaçlarını kendi kazancından karşılardı. Talebelerine son derece şefkatli davranır, onların ilimde iyi yetişmeleri için büyük titizlik gösterir, mükemmel bir usul yürütürdü.. Talebelerini o kadar mükemmel yetiştirmişti ki, başkalarının uzun zamanda buldukları hükümleri onlar kısa zamanda bulurdu Bir taraftan fıkhın eski hadiselere ait bilinen hükümleri takrir edilir (anlatılır) ve müzakere yapılır, diğer taraftan yeni hadiselere ait hükümler bulunurdu. Geçmiş ve yaşanmakta olan hadiselerin hükümleri takrir edilirken, bunlara benzeyen veya aynı cinsten olup da gelecekte vuku bulabilecek hadiselere ait hükümler de araştırılıp bulunurdu. Dolayısıyla imam-ı Azamın derslerinde geçmiş ve yaşanmakta olan halin meselelerinden başka, geleceğe ait meselelere geçilmiş ve fıkhın külli (genel) kaideleri tespit edilmiştir. Onun ders usulünü ve talebelerini görmek için gelen, aralarında Tabiinin büyüklerinin de bulunduğu ilmi bir heyet onların bu üstünlüğünü, başarısını görerek büyük bir memnuniyetle ayrılmışlardır. 23 Talebelerine; “Sizler benim kalbimin sevinci, hüznümün tesellisisiniz” buyururdu. Yaklaşımı ve içtihat usulü İmam-ı A’zam(r.a)., karşılaştığı olaylar ve sorularla ilgili olarak sayısız ictihadda bulunmuştur. Bu durum karşısında bazılarının “ayet ve hadisle amel etmeyip sadece kıyasla içtihat ediyor” şeklindeki ithamlarıyla karşılaşmıştır. İmam-ı A’zam buna karşı kendisini şöyle savunmuştur: “Biz önce Allah’ın Kitabı’nda olanı alırız. Onda bulamazsak Hz. Peygamber’in Sünneti ’ne bakarız. Orada da bulamazsak Ashab’ın ittifak ettiğini benimseriz, ihtilaf etmişlerse aralarından istediğimizi seçeriz. Başkalarının görüşlerini onlara tercih etmeyiz.” İlmini nerden aldın diye soranlara da: “Hz. Ömer(r.a)’den ilim alanlar vasıtasıyla Hz. Ömer(r.a)’den, Hz. Ali(r.a)’den ilim alanlar vasıtasıyla Hz. Ali(r.a)’den, Abdullah b. Mesut(r.a)’dan ilim alanlar vasıtasıyla da Abdullah b. Mesut(r.a)’dan aldım.” buyurmuştur.)İmam-ı Azam (r.a)kıyas metodunu da sıkça kullanmıştır. Çünkü bulunduğu ortam, pek çok olayın meydana geldiği ve çözümün arandığı bir bölgedir. İmam-ı A’zam’ın içtihat metodu, yetiştirdiği talebelerin verdikleri fetvalardan da anlaşılmaktadır. Otuz yıllık müddet içinde verdiği derslerinde yetişen talebelerinin herbiri o zaman çok genişlemiş olan İslam dünyasının her tarafına yayılarak müftülük, müderrislik, kadılık gibi çeşitli görevlerde bulunup büyük hizmetler yapmak suretiyle Peygamber (s.a.v)Efendimizin bildirdiği yol olan Ehl-i sünnet itikadını ve fıkıh ilmini her tarafa yaydılar ve bu hususta kıymetli kitaplar yazdılar. İnsanlara doğru yolu gösterip saadete kavuşturdular. Bu hizmeti kendilerinden sonraki asırlara da aksettirdiler.Başta gelen talebeleri; İmam-ı Ebu Yusuf ismiyle meşhur Yakub bin İbrahim, Muhammed Şeybani, Züfer bin Hüzeyl, Hasan bin Ziyad, oğlu Hammad, Davud-i Tai, Esad bin Amr, Afiyat bin Yezid elAdvi, Kasım bin Ma’an, Ali bin Müshir, Hibban bin Ali (rahmetullah aleyhim ecmaiyn)gibi âlimlerdir. İmam-ı Azam (r.a)meselelerin inceliklerini görür, onları kolayca anlardı. Ayrıca halkın uygulamalarını da göz önünde 24 bulundurur, dinin temel ilke ve esaslarına aykırı olmadığı sürece bunları delil olarak görürdü. Asla zorluk taraftarı değildi. İslâm âlimleri, İmam-ı A’zam’ı bir ağacın gövdesine, diğer âlim ve evliyayı da bu ağacın dallarına benzetmişler, onun her bakımdan büyük ve üstün olduğunu, diğerlerinin ise bazı yönleriyle üstünlüğe erdiklerini belirtmişlerdir. İmam-ı Azam hazretlerinin ders halkasında çözülen fiili ve nazari fıkhi meselelerin sayısı altıyüzbini aşmıştır. Bunların içinde, fıkıh ilminin anlaşılmasına yarayan sarf, nahv ve hesaba (fen ilimlerine) ait öyle ince meseleler de vardır ki, onların meydana çıkarılması ve çözülmesinde Arap dilinin ve cebir ilminin mütehassısları dahi aciz kalmışlar, hayranlıklarını ifade etmişlerdir. Çözülen fıkhi meseleler cinslerine göre kısımlara (kitaplara), kısımlar da çeşitlerine göre bab ve fasıllara ayrılmıştır. Başta taharet bahsiyle ibadetler, münakehat, muamelat, hudud (had cezaları), ukubat, sulh, cihad ve devletler hukuku, feraiz, yani miras hukuku olmak üzere sıralanarak fıkıh düzenlenmiştir. İmam-ı Azam(r.a) hazretleri, fıkhı; Leh ve aleyhte olanı bilmek, tanımak diye tarif etmiştir. Bu tarife göre fıkhı tespit etmek için, Edille-i şeriyyeye başvururdu. Bunlar Kitap, yani Kur’an-ı kerim, Sünnet (Peygamber efendimizin sözleri, fiilleri ve takrirleri), İcma-ı Ümmet (Ashab-ı kiramın bir mesele hakkındaki sözbirliği) ve Kıyas-ı Fukaha (hükmü verilmiş meselelere benzeterek bir başka meseleyi hükme bağlamak)dır. İmam-ı A’zam, az ve öz konuşan, vakar ve tefekkür sahibi bir insandı. Dünya sevgisinden uzak, ahirete özlem duyan, çok zeki, yüksek ilim sahibi bir müçtehit âlimdi. Ebu Hanife(r.a)’nin oluşturduğu esaslar, talebelerine verdiği derslerle fetva istemeye gelen halka verdiği cevaplardan teşekkül etmiştir. Derslerinde öncelikle bir mesele ortaya atılır, talebeleri sırayla görüş bildirir ve son olarak İmam-ı Azam İslami tekniklerle karara ulaşılmasını sağlar ve kararı yazdırırdı. Herhangi bir fıkıh meselesinin işlenmesinde öncelikle Kur’an-ı Kerim’e başvurur; daha sonra hadis-i şeriflere bakardı. Eğer konuyla ilgili Kur’an’da ve sünnette delil bulunmazsa İcma-i Ümmet (Ashab-ı Kiram’ın bir mesele hakkındaki sözbirliği)’ne bakardı. Mesele 25 bu şekilde de çözüme kavuşmazsa kıyas yöntemine başvururdu. Tedvin ettiği fıkıh (hukuk) bilgileri ile Müslümanların ibadetlerinde ve diğer işlerinde İslamiyet’e doğru bir şekilde uymak için takip edecekleri bir yolu gösterdi ve bu yola “Hanefi Mezhebi” denildi. Böylece imam-ı A’zam(r.a), fıkıh ilmini ilk defa kollara ayırıp her branşın bilgilerini ayrı ayrı toplamış, usuller koymuş, Feraiz ve Şurut kitaplarını yazmıştır. Ayrıca Ashab-ı kiramın, Peygamber(s.a.v) Efendimizden naklen bildirdiği iman, itikad bilgilerini de toplayıp yüzlerce talebesine bildirdi. İlmi Kelam, yani iman bilgileri mütehassısları yetiştirdi. İmam-ı Matüridi(r.a) ondan gelen kelam bilgilerini kitaplara yazdı. Yetiştirdiği talebelerin sayısı dört bine ulaşmış olup, bunlardan yedi yüz otuzu ilimde iyice yükselmiş, içlerinden kırk kadarı ictihad derecesine çıkmıştır. Bazı müellifler onun derslerinde yetişen talebelerinin isim ve künyelerini, mensup oldukları şehirlerini tespit edip, yazmışlardır. İmam-ı A’zam Ebu Hanife(r.a) Hazretleri`nin Yaşadığı devrin özellikleri İmam-ı Azamın(r.a) yaşadığı devir, Emeviler ve Abbasiler zamanına isabet etmektedir. Ömrünün elli iki yılını Emeviler, on sekiz yılını da Abbasiler devrinde geçirdi. Emevi devletinin son bulup, Abbasi devletinin kuruluşuna ve bu arada vuku bulan çeşitli hadiselere şahit oldu. Bütün hadiseler içerisinde İmam-ı A’zam(r.a), bir taraftan dini öğrendi ve öğretti. Diğer taraftan da, Ehl-i sünnet itikadında olan insanları, imandan ayırmaya çalışan ve kendilerine “Dehriyyun” denilen dinsizlerle ve sapık fırkalarla mücadele etti. Bunların başında Şii, Harici, Mürcie, Mutezile, Cebriyye gibi fırkalar gelmekteydi. Bu fırkaların her biri ile yaptığı münazaralarda onları kesin delillerle susturuyordu. Hatta ders verdiği sırada bile, ellerinde kılıçlarıyla yanına girip münazara edenler, aldıkları ikna edici cevaplar karşısında, ya doğru yola giriyorlar veya verecek cevap bulamayınca perişan bir halde çekip gidiyorlardı. Şahsiyeti ve büyüklüğü İmam-ı Azam(r.a), Cenab-ı Hakk’ın rızasından başka bir düşüncesi olmayan büyük bir âlimdi. Dinden soranlara İslamiyeti 26 dosdoğru şekliyle bildirir, taviz vermez, bu yolda hiçbir şeyden çekinmezdi. Onun kitaplarına, ders halkasına ve fetvalarına herhangi bir siyasi düşünce ve güç, nefsani arzu ve menfaat, şahsi dostluk ve düşmanlık gibi unsurlar asla girmemiştir. İmam-ı Azam Ebu Hanife (r.a)nefsine tam olarak hâkimdi. Lüzumsuz şeylerle asla uğraşmazdı. Ancak kendisi gibi büyük İslam âlimlerinde görülen heybet, vakar ve ahlak-ı hamide (yüksek İslam ahlakı) ile her halükarda insanların kurtuluşu için çırpınırdı. Muarızlarına bile sabır, güler yüz, tatlılık ve sükûnetle davranır, asla heyecan ve telaşa kapılmazdı. Keskin ve derin bir firaset sahibiydi. Bu haliyle insanların içlerinde gizledikleri şeylere nüfuz eder ve olayların sonuçlarını sezerdi. Ayrıca kuvvetli şahsiyeti, keskin zekâsı, üstün aklı, engin ilmi, heybeti, geniş muhakemesi, muhabbeti ve cazibesi ile karşılaştığı herkese tesir eder, gönüllerini cezbederdi. Karşısına çıkan ve uzun tetkiki gerektiren bazı meseleleri, derin bir mütalaadan sonra, böyle olmayanları ise anında ve olayın açık misalleriyle cevaplandırırdı. En inatçı ve peşin hükümlü muarızlarını bile, en kolay bir yoldan cevaplandırarak ikna ederdi. Bu hususta hayret verici sayısız menkıbeleri meşhurdur. Hâsılı İmam-ı Azam Ebu Hanife, İslamiyet’in, Müslümanlardan doğru bir itikat (Ehl-i sünnet itikadı), doğru bir amel ve güzel bir ahlak istediğini bildirmiş, ömrü boyunca bu kurtuluş yolunu anlatmıştır. Vefatından sonra da yetiştirdiği talebeleri ve kitapları asırlar boyunca gelen bütün Müslümanlara ışık tutmuş ve rehber olmuştur. İmam-ı Azam, İslam dinine yaptığı bütün bu hizmetleriyle İslamiyeti iman, amel ve ahlak esasları olarak bir bütün halinde insanlara yeniden duyurmuş, şüphesi ve bozuk bir düşüncesi olanlara cevaplar vermiş, Müslümanları çeşitli fitneler ve propagandalarla zaafa düşürmek, parçalamak ve böylece İslam dinini yıkabilmek ümidine kapılanları hüsrana uğratmış, önce itikadda birlik ve beraberliği sağlamış; ibadetlerde, günlük işlerde Allahü teâlânın rızasına uygun bir hareket tarzının esaslarını ve 27 şeklini tesbit etmiştir. Böylece, ikinci hicri asrın müceddidi (dinin yeniden yayıcısı) ünvanını almıştır. Kadılık Makamını Kabul etmemesi İmam-ı Azam’ın Okulu adeta bir istişare ve diyalog merkeziydi. Yaşadığı dönemde gerek Emevi, gerekse Abbasi yönetimini Ehl-i Beyt’e saygı göstermemeleri nedeniyle ilim meclislerinde eleştirmiştir. Sırf bu yüzden onu etkisine almak isteyen bazı hükümdarlar ona kadılık makamını teklif etmişlerdir; fakat kendisi tüm bu teklifleri reddetmiştir. Nitekim Abbasiler döneminde Halife Mansur, İmam-ı A’zam’a kaza makamını teklif etmiştir. Abbasi halifesi her şeyi emrine almasına rağmen, İmam-ı Azam’ın bu teklifi reddetmesine tahammül edememiştir. Bir gün İmam-ı Azam’ı yine saraya çağırarak kendisine aynı teklifte bulunmuştur. Çeşitli kaynaklara göre olay şöyle gerçekleşmiştir. Halife her zamanki gibi teklifte bulunur: Ya Ebu Hanife, kaza makamını kabul etmemekte hala ısrar ediyor musun? Evet, O halde ben de kabul ettirmekte ısrar ediyorum. Siz bu emaneti ancak Allah’tan korkan ve nefsinden emin olan birine havale edebilirsiniz. İşte o kişi sensin! Hayır, bu işe layık değilim. Kendimden ve nefsimden emin değilim. Halife çok kızgın bir şekilde: Yalan söylüyorsun, diye bağırır. Fakat İmam-ı Azam, keskin zekâsı sayesinde şu sözlerle cevap verir: Yalan söylüyorsam bu göreve demek ki layık değilim. Doğru söylüyorsam bu makama layık olmadığımı kabul edin. Halife, İmam-ı Azam’ın bu dâhiyane sözleri karşısında çıkmaza düşerek emir verir: Alın bu adamı, bana boyun eğene kadar zindana atın! İmam-ı Azam, sırf devlet zoru altında dinin emirlerine aykırı kararlar vermemek için bu makamı reddetmiştir. Fakat kendisine aylarca zindanlarda eziyet edilmiştir. Büyük âlim, zindanda türlü işkenceler ve kamçılar altında ruhunu Hicri takvime göre 150 yılında Allah’a teslim etmiştir. İslam âlimleri “Yüz elli senesinde dünyanın ziyneti gider.” hadis-i şerifinin o tarihte vefat eden İmam-ı Azam için söylenmiş olduğunu tasdik etmektedirler. Hakkında Tevatür Derecesinde Anlatılanlar 28 İmam-ı Azam’la ilgili anlatılan çeşitli kıssalar bulunmaktadır. Bunlardan birkaçını zikredelim. Rabbim himmetini ve şefeatını üzerimizden eksik etmesin. Bizleri onların yolundan ayırmasın. Onların yolu Allah ve Resulünün yoludur. Bir gün İmam-ı Azam, Bağdat’ta mahalle arasında dar bir sokakta yürürken, komşusu ile konuşan yaşlı bir kadının şu sözlerine şahit olur: “Bak, bak! Gecelerini ibadetle geçiren büyük âlim Ebu Hanife geçiyor!” Bu sözleri işiten İmam-ı Azam eve varır varmaz, kıbleye dönüyor ve titreyen ellerini açıp Allah’a yalvarıyor: “Ya Rabbim! Sahip olmadığım bir faziletle anılmaktan sana sığınırım. Sadece gecenin yarısını ihya edebildiğim halde halk bütün geceyi ibadetle geçirdiğimi düşünüyor. Artık bütün gecelerimi ibadetle geçirmem için bana kuvvet ver.” diyor. O günden sonra yatsı namazının abdestiyle sabah namazına kadar tüm gecesini ibadetle geçirmiştir. İmam-ı Azam, ilim derslerinin yanı sıra rızkını çıkarmak için ticaretle de uğraşmıştır. Bir gün ortağının kusurlu bir malı diğerleriyle aynı fiyata satması nedeniyle kazandıkları doksan bin akçeyi yoksullara dağıtmıştır. Son asrın büyük âlimlerinden Abdülhakim Arvasi(k.s)’ye göre İmam-ı Azam(r.a), âlim olmasının yanı sıra büyük bir veliydi. İmam-ı Azam, yaşadığı devrin gerektirdiği şekilde unutulmaya yüz tutan fıkıh ilmine önem vermiş ve Hanefi Mezhebini kurarak İslam âlemini batıl mezheplerin tehlikeli fikirlerinden korumuştur. İmam-ı Şafii (r.a)Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Bütün Müslümanlar imam-ı Azamın(r.a) ev halkı, çoluk çocuğu gibidir.” (Yani, bir adam çoluk çocuğunun nafakasını kazandığı gibi imam-ı A’zam da insanların işlerinde muhtaç oldukları din bilgilerini meydana çıkarmayı kendi üzerine almış, herkesi kolaylığa ve rahata kavuşturup güç bir işten kurtarmıştır.) Buhari ve Müslim’deki bir hadis-i şerifte; “İman, Süreyya yıldızına çıksa, Faris oğullarından biri elbette alıp getirir” buyuruldu. İslam âlimleri, bu hadis-i şerifin imam-ı A’zam (r.a)hakkında olduğunu bildirmiştir. Yine Buhari ve Müslim’de bildirilen bir hadis-i şerifte; “İnsanların en hayırlısı, benim asrımda 29 bulunan Müslümanlardır (yani Ashab-ı kiramdır). Onlardan sonra en iyileri, onlardan sonra gelenlerdir (yani Tabiindir). Onlardan sonra da onlardan sonra gelenlerdir (yani Tebe-i tabiindir)” buyuruldu. İmam-ı A’zam da, bu hadis-i şerifle müjdelenen Tabiinden ve onların da en üstünlerinden biridir. Hayrat-ul-Hisan, Mevduat-ülUlum ve Dürr-ül-Muhtar da yazılı olan hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Âdem (a.s) benimle öğündüğü gibi ben de ümmetimden bir kimse ile öğünürüm. İsmi Numan, künyesi Ebu Hanife’dir. O, ümmetimin ışığıdır.)(Peygamberler benimle öğündükleri gibi ben de Ebu Hanife ile öğünüyorum. Onu seven beni sevmiş olur. Onu sevmeyen beni sevmemiş olur.)(Ümmetimden biri, İslamiyeti canlandırır. Bid’atleri öldürür. Adı Numan bin Sabit’tir.)(Her asırda ümmetimden yükselenler olacaktır. Ebu Hanife zamanının en yükseğidir.) Hz. Ali(r.a) de; “Size bu Kufe şehrinde bulunan, Ebu Hanife adında birini haber vereyim. Onun kalbi ilim ve hikmet ile dolu olacaktır. Ahir zamanda, birçok kimse, onun kıymetini bilmeyerek helak olacaktır” buyurdu. İmam-ı Azamın zamanında ve sonraki asırlarda yaşayan İslam âlimleri hep onu methetmişler, büyüklüğünü bildirmişlerdir. Abdullah ibni Mübarek(r.a) anlatır: İmam-ı Azam Ebu Hanife(r.a), imam-ı Malik(r.a)’in yanına geldiğinde imam-ı Malik(r.a) ayağa kalkıp ona hürmet gösterdi. O gittikten sonra yanındakilere: “Bu zatı tanıyor musunuz? Bu zat, Ebu Hanife Numan bin Sabit’tir. Eğer şu ağaç direk altındır dese, ispat eder” dedi. Veki' der ki:“Allah’ü Teâlâya yemin ederim ki, Hazret-i İmam çok emin idi. Yine Allah’ü Teâlâya yemin ederim ki Allah’ü Teâlâ onun kalbine azamet ve celaleti ile tecelli eylemişti, Allah’ü Teâlânın rızasını her şeye tercih ederdi.” Ebu Ahvas der ki :“Eğer kendisine üç güne kadar öleceği bildirilse, yapmakta olduğu amelden, ibadetten daha fazlasını yapması imkânsızdı, çünkü her zaman yapılabilecek ibadetin çoğunu yapardı.” 30 Bekir İbni Maruf der ki:“Bu ümmetin içinde sireti, Ebu Hanife'den güzel olan bir kimse görmedim.”(Siret, ahlak ve kalb güzelliği demektir.) Hasen İbni Salih der ki:“Ebu Hanife, kuvvetli vera sahibi ve haramlardan çok uzak idi. Şüpheli olur diye, helallerin fazlasından kaçınırdı. Kendini ve ilmini koruma hususunda daha kuvvetli âlim görmedim. Vefatına kadar ömrü mücadele ile geçti.” Yezid ibni Harun der ki:“Bin âlimin huzurunda bulunup hepsinden ilim topladım. Bunların içinde, vera sahibi ve dilini çok koruyan Ebu Hanife’den başkasını görmedim.” Hafas der ki:“Otuz sene Ebu Hanifenin sohbetinde bulundum. Aleni yapmadığı bir şeyi, gizli de yaptığını görmedim. Şüphelendiği bir şey, malının hepsi bile olsa yanında saklamaz, elinden çıkarırdı.” Harun Reşid, Ebu Yusuf'a Hazret-i İmamın ahlakını sordu. Ebu Yusuf şöyle anlattı:(Haramdan nefret eder, çok sakınırdı. Dinde bilmediği şeyi söylemezdi. Allah’ü Teâlâya itaat ve ibadet etmeyi ve Ona isyan etmemeyi çok severdi. Dünyayı sevenlerden, dünyaya düşkün olanlardan uzak idi. Az konuşur, çok düşünürdü. Eğer bir soru sorulsa ve cevabını bilse, söyler ve daima doğruyu söylerdi. Eğer bunun gayrısı bir mesele olsa, hak üzere kıyas edip, ona tâbi olur, bunda dinini çok kayırırdı. İlim ve malını Allah yolunda dağıtırdı. İnsanlardan hiç kimseye ihtiyacı yoktu, O yalnız Allah’uTeâlânın rahmetine kavuşmayı ve rızasını kazanmayı düşünürdü. Hiç kimseye tamah etmez. Gıybet etmekten çok uzak idi. Bir kimseyi hayırdan, iyilikten başka şey ile anmazdı.)Harun Reşid, bunları dinledikten sonra dedi ki: (Bu saydıkların salihlerin, evliyanın ahlakıdır.) Hafız Muhammed ibni Meymun der ki: “Ebu Hanife’nin zamanında ondan arif ve fakih yoktu. Yemin ederim ki, onun mübarek ağzından bir söz duymaya yüz bin dinar (altın) veririm.” İbni Üyeyne; “Onun eşini ve benzerini gözüm görmedi, fıkıh bilgisi Kufe’de Ebu Hanife’nin talebesindedir” demiştir. Davud-i Tai’nin yanında Ebu Hanife hazretlerinden konuşuldu. Buyurdu ki: “O bir yıldızdır. Karanlıkta kalanlar onunla yol bulur, hidayete kavuşur.” 31 Hafız Abdülaziz ibni Revvad der ki: “Ebu Hanife’yi seven, Ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebindedir. Ona buğz eden, kötüleyen bid’at sahibidir. Ebu Hanife bizimle insanlar arasında miyardır (ölçüdür). Onu sevenin, ona yüzünü dönenin Ehl-i sünnet olduğunu; buğz edenin bid’at sahibi olduğunu anlarız.” İbrahim bin Muaviye-i Darir der ki: “Ebu Hanife’yi sevmek sünnetin tamamındandır. Ebu Hanife adaleti gözetir, insafla konuşur, ilmin yollarını insanlara beyan eder ve herkesin müşkillerini çözerdi.” Hakikate varmış evliyanın büyüklerinden Sehl bin Abdullah Tüsteri; “Eğer Musa ve İsa aleyhimesselamın kavimlerinde Ebu Hanife hazretleri gibi âlimler bulunsaydı, bunlar doğru yoldan ayrılıp, dinlerini bozmazlardı” buyurdu. İmam-ı Şafii(r.a); “Ben imam-ı a’zam Ebu Hanife’den daha büyük fıkıh âlimi bilmem. Fıkıh öğrenmek isteyen onun talebesinin ilim meclisinde otursun, onlara hizmet etsin” buyurdu. İmam Ahmed ibni Hanbel(r.a); “İmam-ı A’zam, vera (haramlara düşme korkusuyla şüphelilerden sakınan) ve zühd (dünyaya düşkün olmayan), îsâr (cömertlik) sahibiydi. Ahirete olan arzusunun çokluğunu kimse anlayacak derecede değildi” buyurdu. İmam Gazalî (r.a)hazretlerinin, “Marifeti tam bir arif” olarak tarif ettiği İmam-ı A’zam, diğer âlimlerin övgüsünü kazanmış bir kişiydi. Bir seferinde İmam Malik’in yanına gittiğinde İmam Malik (r.a)ayağa kalkıp ona hürmet göstermiş, o gittikten sonra da yanındakilere: “Bu zatı tanıyor musunuz? Bu zat, Ebu Hanife Numan b. Sabit’tir. Eğer şu ağaçtan direk altındır dese ispat eder.” demişti. Sonra Süfyan-ı Sevri yanına gelmiş, onu Ebu Hanife’nin oturduğu yerden biraz daha aşağıya oturtmuş, çıktıktan sonra da onun fıkıh âlimi olduğunu söylemiştir. İmam Malik(r.a)’e, “Ebu Hanife’den bahsederken onu diğerlerinden daha çok övüyorsunuz” dediklerinde, “Evet öyledir. Çünkü o insanlara ilmi ile faydalı olmakta. Onun derecesi diğerleri ile mukayese edilemez. İsmi geçince insanlar ona dua etsinler diye onu hep methederim.” buyurmuştur. 32 İmam-ı Gazali(r.a); “İmam-ı a’zam Ebu Hanife çok ibadet ederdi. Kuvvetli zühd sahibiydi. Marifeti tam bir arif idi. Takva sahibi olup, Allah’ü Teâlâdan çok korkardı. Daima Allah’ü Teâlânın rızasında bulunmayı isterdi” buyurdu. Yahya bin Muaz-ı Razi anlatır: Peygamber efendimizi rüyada gördüm ve; “Ya Resulallah, seni nerede arayayım?” dedim. Cevabında; “Beni, Ebu Hanife’nin ilminde ara” buyurdu. İmam-ı Rabbani(r.a) hazretleri buyurur ki: “İmam-ı A’zam, abdestin edeplerinden bir edebi terk ettiği için kırk senelik namazını kaza etmiştir. Ebu Hanife takva sahibi, sünnete uymakta ictihad ve istinbatta (şer’i delillerden hüküm çıkarmakta) öyle bir dereceye kavuşmuştur ki, diğerleri bunu anlamaktan acizdirler. İmam-ı A’zam, hadis-i şerifleri ve Ashab-ı kiramın sözünü kendi reyine (ictihadına tercih) ederdi.” İmam-ı Rabbani(r.a) hazretleri Mebde ve Mead risalesinde de şöyle buyurur: “Derecesinin yüksekliğini ve kıymetini anlatmaktan aciz olduğumuz o büyük imamın şânından ne yazayım! Müctehidlerin en vera sahibiydi. En müttekisi (Allah’tan korkarak haramdan çok sakınanı) o idi. Şafii’den de, Malik’ten de, İbni Hanbel’den de her bakımdan üstündü.” Yine İmam-ı Rabbani ve Muhammed Parisa hazretleri buyurdular ki: “İsa(a.s) gibi ülülazm bir Peygamber gökten inip İslam diniyle amel edince ve ictihad buyurunca, ictihadı imam-ı A’zamın ictihadına uygun olacaktır. Bu da imam-ı A’zamın büyüklüğünü, ictihadının doğruluğunu gösteren en büyük şahittir.” Feridüddin-i Attar(r.a) hazretleri imam-ı A’zamı şöyle anlatır;“İslamiyetin ve milletin ışığı, din ve devletin mumu, hakikatler menbaı, manevi cevherler ve ince bilgiler denizi, ârif, âlim, sofi, cihanın imamı, methi bütün dillerde dolaşan, her milletin makbulü olanı ben nasıl anlatabilirim? Onun riyazet ve mücahedeleri, onun halvet ve müşahedelerinin sonu yoktur. Firasette, siyasette, akıllılıkta ve zekilikte bir tane idi. Mürüvvet ve fütüvvette bir hilkat garibesi idi. Cihanın kerimi, zamanın en cömerdi, devrinin efdali ve vaktinin en âlimi idi. En yüksek derece ve eşsiz mertebede idi. Hazret-i İmamı-ı Ebu Hanife 33 Kufi'nin şemaili, vasıfları Tevrat' ta, yazılı idi.”(Riyazet nefsin istediklerini yapmamaktır, Mücahede ise nefsin istemediklerini yapmaktır.) Yahya bin Kettan der ki :“Onu görünce Allah’u Teâlâdan korktuğunu anladım.” Nasr ibni Muhammed, anlatır: Hazret-i İmamın bir müddet fetva vermesi yasaklanmıştı. O zaman oğlu Hammad gelip bazı sualler sordu, Hazret-i imam cevap vermedi. Hammad dedi ki: (Babacığım şimdi seni kimse görmüyor, cevap verseniz ne lazım gelir?) Buyurdu ki: (Korkarım ki «Sultan hiç fetva verdin mi?» diye sorduğu zaman, ben de vermedim diyemem, yani yalan söyleyemem.) Abdulah İbni Mübarek, Süfyan-ı Sevri’ye sordu:“Ebu Hanife’yi gıybet edilmekten uzaklaştıran nedir, düşmanları bile onu gıybet etmiyor…” Buyurdu ki: “Yemin ederim ki, o bir kimsenin, hasenatını gidermekten daha akıllıdır.” (Yani o kadar akıllıydı ki, başkalarının onu gıybet edip sevaplarını vermeleri, için, herkesi idare ederdi.) Şerik der ki :“O çok susar, az konuşurdu. Aklı, idraki ilmi çok idi. Az münakaşa eder ve az konuşurdu.” Bekir İbni Ma’ruf der ki:“Bu ümmetin içinde sireti, Ebu Hanife’den güzel olan bir kimse görmedim.”(Siret, ahlak ve kalb güzelliği demektir.) Fudayl, der ki:“Ebu Hanife, faziletin çokluğu, konuşmasının azlığı, ilme ve ilim sahiblerine hizmeti ile tanınır.” Hasen İbni Salih der ki:“Ebu Hanife, kuvvetli vera sahibi ve haramlardan çok uzak idi. Şüpheli olur diye, helalların fazlasından kaçınırdı. Kendini ve ilmini koruma hususundan daha kuvvetli âlim görmedim. Vefatına kadar ömrü mücadele ile geçdi.” Hasen bin Ziyad der ki:“Yeminle söylüyorum. Takvası o kadar fazla idi ki, valilerden ve halifeden hediye kabul etmezdi.” Halife Mansur, kendisine otuz bin akça gönderdi. Halifeye dedi ki, (Ey Emir-ül-mü’minin, ben Bağdadda misafir gibiyim. Yanımda insanlara verilecek çok emanetler vardır. Bunları saklıyacak yerim yoktur. Bunları Beyt-ül malda saklasalar iyi olur.) Halife kabul 34 etti. Hazret-i imam vefat edince, Beyt-ül maldaki insanlara verilecek emanetleri çıkardılar. O paralar orada idi. Mansur bunları görünce, (Ebu Hanife bize bir oyun oynadı, anlıyamadık.) dedi. Son asrın, zahir ve batın (kalb) ilimlerinde kâmil, dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mahir, büyük âlim Seyyid Abdülhakim Arvasi(k.s)hazretleri buyurdu ki: “İmam-ı A’zam(r.a), imam-ı Yusuf(r.a) ve imam-ı Muhammed (r.a)de, Seyyid Abdülkadir Geylani(k.s) gibi büyük evliya idiler. Fakat âlimler kendi aralarında iş bölümü yapmışlardır. Yani herbiri zamanında neyi bildirmek icap ettiyse onu bildirmişlerdir. İmam-ı A’zam(r.a) zamanında fıkıh bilgisi unutuluyordu. Bunun için hep fıkıh üzerinde durdu. Tasavvuf hususunda pek konuşmadı. Yoksa Ebu Hanife(r.a) nübüvvet ve vilayet yollarının kendisinde toplandığı, Cafer-i Sadık(r.a) hazretlerinin huzurunda iki sene bulunup öyle feyz, nur ve varidat-ı ilahiyyeye kavuşmuştur ki, bu büyük istifadesini; “O iki sene olmasaydı, Numan helak olurdu!” sözü ile anlatabildiler. Silsile-i aliyyenin en büyük halkasından olan Cafer-i Sadık(r.a)’tan tasavvufu alıp, vilayetin (evliyalığın) en son makamına kavuşmuştur. Çünkü Ebu Hanife, Peygamber (s.a.v)Efendimizin vârisidir. Hadis-i şerifte; “Âlimler Peygamberlerin vârisleridir” buyuruldu. Vâris, her hususta veraset sahibi olduğundan, zahiri ve bâtıni ilimlerde Peygamber(s.a.v) Efendimizin vârisi olmuş olur. O halde her iki ilimde de kemaldeydi.” İslam âlimleri, imam-ı A’zamı bir ağacın gövdesine, diğer âlim ve evliyayı da bu ağacın dallarına benzetmişler, Onun her bakımdan büyük ve üstün olduğunu, diğerlerinin ise bir veya birkaç bakımdan büyük kemalata (olgunluklara, üstünlüklere) erdiklerini belirtmişlerdir.İslam dünyasında ilimleri ilk defa tedvin ve tasnif eden odur. Din bilgilerini kelam, fıkıh, tefsir, hadis, vs. isimleri altında ayırarak bu ilimlere ait kaideleri tespit etti. Böylece Onun asrında zuhur eden eski Yunan felsefesine ait kitapların tercüme edilmesiyle birlikte, bu kitaplarda yazılı bozuk sözlerin, fikirlerin din bilgileri arasına karıştırılmasını ve İslam dinine bid’atlerin sokulması tehlikesini bertaraf etti. İmam-ı Azamdan önce İslamiyet’in ilk yıllarında ilimlerin tasnifi yolunda herhangi bir çalışmaya ihtiyaç duyulmamıştır. Çünkü ilk 35 asırlarda yaşayan salih ve temiz Müslümanların ilimleri başta din bilgileri olmak üzere son derece berrak ve mükemmeldi. İlk yıllarda ilimlerin kâğıda geçirilmiş bir tasnif tablosu bulunmamakla beraber, İslam âlimlerinin sözlerinde, eserlerinde ve Müslümanların günlük hayatlarında kendiliğinden vücut bulmuş ve yaşanmakta olan bir ehemmiyet sırası vardı. En mühim olan iman (itikad), ibadet ve ahlak bilgileriydi. Bu bilgilere Yunan felsefesi, Hristiyanlık, Yahudilik, Hint inançları, Mecusilik ve benzeri bozuk yolların İslamiyet’i içten yıkmak isteyen art niyetli kimseler veya din bilgisi az olanlar tarafından karıştırılmak tehlikesi baş gösterince, yüksek din bilgilerini tasnif ederek kitaplara geçirmek bir mecburiyet halini aldı. İmam-ı A’zam hazretleri bu çok mühim vazifeyi mükemmel bir şekilde yerine getirerek, o asırda tartışmaları yapılan ve din bilgisi az olan Müslümanlar arasında yayılmasına çalışılan Rafizi, Mutezile, Mücessime, Cebriyye, Kaderiyye ve benzeri gibi sapık fırkaların bozukluklarını göstererek, hem onlara evaplar vermiş ve hem de kendisinden sonraki asırlarda gelen Müslümanların İslamiyet’i her bakımdan doğru, berrak haliyle öğrenmelerini ve böylece inanmalarını temin etmiştir. İyi düşünüldüğünde bütün insanlığın dünya ve ahiret saadetini doğrudan doğruya ilgilendirdiği açıkça görülen bu çok mühim hizmet, imam-ı Azamın zamanında ve daha sonra yetişen mezhep imamları, İslam âlimleri, evliyanın büyükleri tarafından da tazim ve şükranla yâd edilmiş, bu büyük imam, “Ehl-i Sünnetin reisi”, “İmam-ı A’zam” (en büyük imam) adıyla anılmıştır. (Radıyallahü teâlâ anh) Ebu Hanife’nin Tasavvuf Disiplinindeki Yeri Tasavvuf bilgilerini Muhammed Bakır(r.a), ondan sonra da Silsile-i aliyyenin büyüklerinden olan Ca’fer-i Sadık(r.a) hazretlerinden öğrendi. Yüksek makamlara kavuştu. . En meşhur talebesi, Hanefi mezhebinin kurucusu ve Ehl-i Sünnet’in reisi olan İmam-ı Azam Ebu Hanife Nu'man bin Sabit (r.a) Hazretleri’dir. Helak Olurdum İmam-ı Azam (r.a) Hazretleri, İmam-ı Cafer-i Sadık (r.a) Hazretleri’nin derslerine ve sohbetlerine devam ederek o gizli ve aşikâr marifet kaynağından ilim ve evliyalık yolunda çok istifade etti. İmam-ı 36 Azam (r.a) Hazretleri O’nun huzurunda kavuştuğu yüksek mertebeleri anlatmak için: “O iki sene olmasaydı, Numan helak olmuştu.” buyurmuştur. (Miftahul Kulub, sh.226)Ehl-i Sünnet’in reisi olan İmamı Azam (r.a) Hazretleri’nin marifette, tasavvuf (tarikat) ilimlerinde hocasıdır. Ehl-i Sünnet vel Cemaat ve Ehl-i Beyt sevgisi ile doludur. Câfer-i Sâdık (r.a)Hazretleri aynen Zeynel Âbidin (r.a) Hazretlerine benzerdi ama genelde pek peçe takmazdı. Fakat nazarları tasavvur edilmeyecek kadar keskindi ve mânâyı açan kudrete sahipti. Bu nazarın sırrı bizzat bizim Hanefi mezhebinin imamı, İmam-ı Âzam'(r.a) ın üzerinde tecellî etmiştir. İmam-ı Âzam (r.a) Hazretleri, Câfer-i Sâdık (r.a) Hazretlerinin sohbetlerine gitmezdi ama her gördüğü yerde büyük bir saygıyla selâm verir, hatırını sorardı. Yine bir gün ölmeden bir buçuk iki sene evvel, İmam-ı Âzam (r.a) Hazretleri, yine böyle bir selâm verdi, hatır sordu, o sırada Cafer-i Sâdık (r.a) Hazretleri: ‘‘Sen İslâmiyet’e çok hizmet ettin, çok büyük de gayret sahibisin ama bilmen lâzım gelen başka şeyler de var’’, dedi. Elini yüzüne sürerek gözlerini kapattı ve sonra tekrar açtı, nazar etti, ondan sonra İmam-ı Azam Ebu Hanife (r.a) Hazretleri, koşarak evine gitti. Tahammül edemedi. Ömrünün son iki yılında böylece tasavvufa yönelmiş ve bu dönemi kastederek "iki yıl olmasaydı Nu'man helak olmuştu" dediği rivayet olunur. Bunun yorumu olarak, mânâ ilimlerinde şöyle deniliyor: Câfer-i Sâdık (r.a) Hazretleri, İmam-ı Âzam (r.a) Hazretlerine nazar ederek zaman ve mekânı aşırdı. Yani zamanın öncesine ve sonrasına götürdü geldi. Medine'ye götürdü. Efendimizi(s.a.v) vücut olarak seyrettirdi.. Bu geçirdiği ruhî patlama, ruhî bir değişim beşerî sıfatlar içerisindeki mezhebini ilgilendiren bir hâdise değildir, bunun ötesinde bir hâdisedir. İnsanların madde ilimlerinin dışında, hakikî ilimlerin, mânâ ilmi olduğunu ve bu ilmin de zaman ve mekânla kayıtlı bulunmadığını ifade eden bir hayat öyküsüdür, İmam-ı Âzam (r.a) Hazretlerinin öyküsü... İmâm-ı Âzâm (r.a)bu sözü ile hem hocası Câfer-i Sâdık(r.a) hazretlerinin büyüklüğüne, hem de tarikat ve tasavvufun insanı kavuşturduğu yüksek derecelere işaret etmiştir. 37 Bir gün Caferi Sadık(r.a)Hazretleri, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe(r.a)’ye sordu:” Akıl nedir? Ebu Hanife cevap verdi:Hayır ile şerri temyiz eden melekedir. Câfer-i Sâdık(r.a):”Onu atlar da temyiz eder. Mesela sahibi atın yanına gelirken, “ata ot mu getiriyor, yoksa kırbaç mı vuracak?” bilir. Ebu Hanife(r.a) bu söz üzerine durdu. Câferi Sâdık(r.a) devam etti: “Akıl; iki mühim hayır zuhur ettiği zaman, hangisinin daha hayırlı olduğunu temyiz eden melekedir”, buyurdu. Ebû Hanîfe(r.a) aklın bu tarifini çok beğendi. Bir keresinde Câferi Sâdık(r.a), Ebû Hanîfe’ye:” Geyiğin azı dişi arasındaki dört dişinin kırılmasının haramlılığı hakkında görüşün nedir? Ebû Hanîfe(r.a):” Ey Allah Resûlünün torunu! Bu konuda bir bilgim yok. Bunun üzerine Câfer-i Sâdık(r.a) tatlı bir tebessümle şöyle dedi:” Sen ki bu kadar çalışıp ilim için emek veriyorsun. Fakat geyiğin iki azı dişi arasında dört dişi bulunmadığını bilmiyorsun. Geyiğin sadece altta ve üstte ikişer dişi olur.” Bütün tasavvuf yolları, İmâm-ı Câfer-i Sâdık(r.a) hazretlerinde birleşmektedir. Câfer-i Sâdık(r.a) iki yoldan Resûlullâh(s.a.v)’a bağlıdır. Birisi babalarının yolu olup, Hz. Ali (r.a)vâsıtası ile Resûlullâh(s.a.v)’a bağlıdır ki, bu yola “Velâyet yolu” denir. İkincisi ise; annesinin babalarının yolu olup, Hz. Ebû Bekir(r.a) vâsıtası ile Resûlullâh(s.a.v)’a bağlanmaktadır. Bu yola da “Nübüvvet yolu” denir. Ca'fer Sâdık'la İlmî Münasebeti Ebû Hanife'(r.a)nin Muhammed Bakır(r.a)'la münasebeti olduğu gibi onun oğlu Caferi Sadık(r.a)'la da ilmî temasları vardı, ikisi aynı yaşta idiler. Aynı senede doğmuşlardı. Fakat Caferi Sadık(r.a), Ebû Hanif’e'(r.a)den daha evvel ahirete göçtü. Ebû Hanife(r.a)'den iki yıl önce 148 senesinde vefat etti. Ebû Hanîfe(r.a) ondan bahsederken: «Vallahi Caferi Sadık’tan daha fakih bir kimse görmedim» demiştir. Muvaffak Mekkî Menakıb-ı Ebû Hanîfe eserinde şunu nakleder: Ebu Cafer, Mansur bir defa: Ya Ebu Hanife bu insanlar Cafer Sadık(r.a)'a meftun oldular. Ona sormak üzere en çetin mes'ele hazırla da sor bakalım, dedi. Ebû Hanîfe(r.a) de 40 soru hazırladı. Ebu Cafer, Hîre'de iken Cafer Sadık yanında bulunduğu bir sırada huzuruna girdim. Cafer Sadık(r.a)Halifenin sağ tarafında oturuyordu. Gördüğüm anda 38 Cafer Sadık(r.a)'ın heybeti beni kapladı, meclise Halifenin heybetinden ziyade onun heybeti hâkimdi. Selâm verdim. Otur, diye işaret ettiler. Ben de oturdum. Mansur, Cafer Sadık(r.a)'a dönerek: Yâ Ebâ Abdullah, işte Ebu Hanife bu zattır, dedi. Alâ, dedi. Sonra bana dönerek; Yâ Ebû Hanife, Ebâ Abdullah'a mes'elelerini arz et bakalım, dedi. Ben de hazırladığım mes'eleleri arzetmeğe başladım. Ben soruyordum, o cevap veriyordu. Ve siz şöyle dersiniz, Medine ehli şöyle der, biz ise böyle deriz,; diyerek bütün ihtilâfları naklediyor, bazan bizim kavlimize, bazan Medine ehli kavline tâbi oluyor, bazan bize muhalefet ediyordu. Kırk mes'eleyi de böyle bütün tafsilâtiyle cevaplandırdı, bir tanesini bile cevapsız bırakmadı. Ebu Hanife(r.a) bunu anlattıktan sonra Cafer Sadık(r.a)'ın ilmî kudretini belirterek şöyle dedi: «insanların en âlim olanı, mes'eleler etrafındaki ihtilâfları en iyi bilendir.» Bu rivayet bize gayet açık olarak gösteriyor ki: Ebu Hanife(r.a), Cafer Sadık(r.a) Hazretleriyle daha ilk görüşmede onun yüksek ilmî kudretini anlamış, onu takdir etmiştir. Cafer Sadık(r.a)'ın fıkıh hakkındaki derin bilgisine hayran kalmıştır. Şüphesiz ki, hâdise Mansur ile evlâd-ı Ali arasında düşmanlık baş göstermezden Önce olmuştu. Cafer Sadık(r.a) her ne kadar Ebu Hanife(r.a) ile aynı yaşta ise de ulema onu Ebu Hanife(r.a)'nin üstatlarından addetmişlerdir. Cenâb-ı Hak, cümlemizi ilmiyle takvâ ölçülerinde âmil, bütün imkânlarıyla hizmetlere müdâvim, gecesini ibâdetle, gündüzünü ilim ve hizmetle değerlendiren kullarından eylesin. İlmin zâhir ve bâtın kanatlarını birleştirerek, Kur’ân ve hadîs-i şerifleri murâd-ı ilâhîye muvâfık bir şekilde fehmederek, vahiy ve sünnet muhtevâsında bir ömür süren kullarının zümresine cümlemizi ilhâk eylesin. Biyografi yazarları, İmam-ı Azam’ın takvası, ibadeti ve zühdünde icma etmişlerdir. Kalbi ahlaki kötülüklerden arı, her çeşit faziletle süslü, Allah ve Resulü’nün getirdiklerine sıkı sıkıya bağlıydı. O evliyaların ve imamlarının en büyüğüydü. O büyük âlim ve veli tasavvuf ilminin gösterdiği istikâmette tam ve has bir müslüman olmak için çalıştı, amellerinin zahirine de, batınına 39 da dikkat etti, kalbine ve kalıbına önem verdi, içini pâk eyledi, düşüncelerini, ahlâkını ve ihlasını güzel eyledi. Bu işin sonucu ne olur? Bu işin sonucu Allah’ın sevdiği kul olmak mertebesine nail olmaktır. En yüksek mertebe de Allah’ın sevdiği kul olmaktır. Allah sevdiği zaman kullarına da sevdirir, mahlukâtına da sevdirir. Kuşlar da sever, böcekler, develer, kuzular da sever. Yalnız imansızlar sevmez. Kendi nursuzlukları ve kabiliyetsizlikleri dolayısıyla mü’min-i kâmili imansızlar sevmez, zayıflar veya münafıklar sevmez. Bu da bir kanundur. Hz. Âdem(a.s)’den zamanımıza kadar peygamberlerin de hasımları, düşmanları olmuştur. Hatta onları öldürenler, taşa tutanlar olmuştur. Onlara çeşitli ezalar, cefalar yapanlar olmuştur. Allah’ın sevgili kulu olduğu belli ama nursuz insanlara onların sevgisi nasip olmamıştır. Onlar sevmez, mü’minler sever, arifler sever, iyi insanlar sever. Mücevherin kıymetini kuyumcu bildiği için yine iyiler sever. Kötüler sevmeyebilir. Onun için bir insanın dostlarının olması normal olduğu kadar, bir mü’min-i kâmilin düşmanlarının olması da çok normaldir, hatta zarurîdir. Evliyâullahın birisinin yanında; “Bu adamın hiç düşmanı yok.” demişler. Kaşlarını çatmış; “Öyleyse o adam münafık” demiş. Hiç düşmanı olmayan adam münafık. Demek ki herkese yağ çekiyor; kötüye de “eyvallah” diyor, iyiye de... İyi insan kötünün karşısına çıkar. Bunu altını çizerek söylüyorum. İyi ahlâk sahibi olan insan nasıl insandır? Çiğner, çiğnenir ama hakkı tutar kaldırır. Hak’tan yana olur. Hakk’ı destekler. Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanmak için cümle cihan halkıyla düşman bile olur. İleri mi konuşuyorum? Değil. Şehrinde Hz. İbrahim’i seven bir insan var mıydı? Ekseriyet puta tapıyorlardı, sevmiyorlardı. O da hepsiyle mücadele bayrağını açmıştı. “Ben sizin bu putlarınızın hepsinin hakkından geleceğim, parça parça edeceğim.” diye de yiğitçe, erkekçe, mertçe, açıkça söylüyordu ve yaptı. Putları da parçaladı. Onlar ne yaptılar? Düşman oldular, öldürmeye çalıştılar, yakmaya çalıştılar. Bir insanın dostlarının olması normal, düşmanlarının olması da normal. Hele mevzuumuz İmâm-ı Âzam(r.a) mevzuu olunca, bu biraz daha önemli olduğundan, altını üç defa, beş defa çizerek söylüyorum. 40 Bir insanın düşmanları olabilir. İmâm-ı Âzam(r.a) Efendimiz en büyük imamımızdır ama büyüklüğü nispetinde de bir sürü hasımları ve düşmanları vardır. Olacak tabii. Bir insan hakkı söyledi mi, dokuz köyden kovarlar. Yer bulamaz, nerede kalacağını bilemez. Evliyâullahtan öyle insanlar var ki taşlanmışlar. Bulundukları beldelerde kalamamışlar. Başka yerlere gitmek zorunda kalmışlardır. Mühim olan Allah’ın, meleklerin, iyilerin sevmesidir ama ötekiler imtihandır, olur. Peygamberlerin dahi başına gelir. Bir insan, insanlara faydalı olur, Allah’ın sevgilisi olur. Ne kadar kâmil, ne kadar hoş, ne kadar güzel bir insan olduğunu anlayan anlar. Ondan sonra da maddî mânevî ikramlara erer, evliyâ olur, kerâmetler üzerinde zahir olur. İmâm-ı Âzam(r.a) Efendimiz’i çağıyla ve etrafıyla tanımak lâzım. Bir insanı iyi anlamak için çevresini, muhitini, o devrin şartlarını bilmek icap eder. Çünkü tasavvufta esas olan etrafındaki insanlara en faydalı olan işi yapmaya geçmektir. Evliyâullah büyüklerimiz bazen nafile ibadeti bile bir kenara bırakmış, insanların ihtiyacı olan işlere koşmuşlar, hizmete koşmuşlardır. İnsanlara, mahlukâta hizmetin Allah indinde makbul olduğunu bildikleri için neye ihtiyaç varsa onu yapmışlardır. İlim yolunda yürüyen insanların yolu olan hakikî tasavvufta cafcaf ve gösteriş yoktur. Dıştan bakanın hemen anlayacağı hokkabazlık gibi şeyler yoktur. Onlar kerâmeti bile sevmezler. Onun için bir mübarek zât, “Men azhara keramâtihi fehüve müddein. Ve men zahara aleyhi’l-keramâtü fehüve veliyyün.” “Kim kerâmet göstermeye, kerâmetfüruşluğa kalkışırsa o palavracıdır. Kimin üzerinde Allah’ın lütfu olarak kerâmetler zahir oluyorsa hakiki velî odur.” diyor. Bastığı yerde bereket olur, gittiği yerde hoşluk olur, sözü tesir eder, bakışı kimyadır, bazen bir sözü ile bir insanın doğru yola, hidayete ermesine vesile olur. Üzerinde kerâmetler zahir oluyor, Allah’ın ikramı, tamam bu hakikî velî. Kerâmet iddiasına, kerâmetfüruşluğa kalkan ise hatalıdır, demişler. Büyükler insanlardan pek ayrı olmamayı insanlar arasına katılmayı, onlara hizmet etmeyi, mütevazı olmayı, hâli saklamayı esas almışlardır. 41 Onun için bizim yolumuzda, büyüklerimizden öğrendiğimiz, sizin de duyduğunuz mesele nedir? İnsan dağ başında, mağaranın içinde, savmaada, tekkede, hücrede veya halvette ibadet edebilir. Asıl, cemiyetin, cemaatin içinde, halk ile muhtelit iken, karışmış durumda iken imanını koruyabilmek, sürdürebilmek esastır. Onun için buna, “Halk içinde Hakk’la olmak” ya da “halvet der encümen” derler. َوََل بَ ِهْم تِ َجا َرةٌ ِهي ْ ل ُب ِر َجا ٌل ََل تُ ه ِيتَا ِء ال هز َكاِة يَ َخافُو َن يَ ْو ًما تَتَقَل ِم ال هصََلِة َوإ ِقَا ِر هَّللاِ َوإ ْي ٌع َع ْن ِذ ْك ْب َصا ُر ْْلَ ُو ُب َوا ل قُ ْ فِي ِه ال “Ricalün lâ tülhîhim ticâratün ve lâ bey’ün an zikri’llâhi ve ikâmi’s-salâti ve îtâi’z-zekâti yehâfûne yevmen tetekallebu fîhi’l-kulûbu ve’l-ebsâr.” âyet-i kerîmesinde işaret edildiği üzere halkın içindedir ama gönlü Hakk’ladır. Eli iştedir ama gönlü bilişte yani Cenâb-ı Hakk’tadır. Eli kârdadır ama gönlü yârdadır, hakikî mahbub olan Allah’u Teâlâ hazretlerindedir. O’na gösterişten de kaçınmışlardır. İmam Abdullah b. el-Mübarek: “Ebu Hanife’den daha çok Allah’tan korkan birisini görmedim. Demektedir. Abdurrezzak b. Hemmam: “Ebu Hanife’ye her rastladığımda gözlerinde ve yanaklarında ağlama izlerini görürdüm.” Hafs b. Abdurrrahman: “Ben, takva sahibi, zahit, fakih ve âlimlerden çeşitli insanlarla birlikte oldum. Ama İmam-ı Azam gibi bütün özellikleri kendisinde toplayan hiç kimseyi görmedim İmam Ahmed b. Hanbel: “O, âlim, zahit ve takva ehlidir. Hiç kimsenin sahip olamayacağı maddi imkânlarına karşılık yine de ahiret yurdunu tercih edenlerdendir. Yezid b. Harun: “Ebu Hanife muttaki, temiz, zahit, vera’ sahibi, doğru sözlü ve devrinde en güçlü hafızaya sahip olan âlimdi.” Hasan b. Muhammed: “Ebu Hanife’ye bakan kişi ibadete olan düşkünlüğünden, zayıflayan vücudu ve sararan yüzünden ötürü O’na acırdı.” Zahit Davut et-Tai: “O, gece yürüyüşüne çıkanların kendisiyle yolunu bulabilecekleri bir yıldız gibidir. Müminlerin gönüllerinde taht kuran önemli bir şahsiyettir.demektedir. 42 Kuşeyri, risalesinin takva bahsinde şunları söyler: “Ebu Hanife alacaklısının ağacının gölgesinde oturmaz ve şöyle derdi: ‘Her verilen borç beraberinde bir menfaat getiriyorsa o faizdir.’” Muhammed b. Hasan eş-Şeybani şunları söylemektedir: “Ebu Hanife zamanında tekti. O’nun dünyadan ayrılması, ilimde, keremde, lütufta, takvada ve Allah için tercih etmede dağ gibi olan birinin ilim ve fıkhıyla birlikte yeryüzünü terketmesi demekti.” Hasan b. İsmail b. Mücalit babasından şunları rivayet etmektedir: “Bir gün Harun Reşid’in yanında oturuyordum ki o esnada yanımıza Kadı Ebu Yusuf girdi. Harun ona dedi ki: ‘Ebu Hanife’nin özelliklerinden bize bahset.’ Ebu Yusuf: ‘Allah’a yemin olsun ki haramlardan kaçınmada çok titizdi. Dünyaya önem veren insanlarla oturup kalkmazdı. Çoğu zaman susmayı tercih ederdi. Devamlı tefekkür ederdi. Ağzından malayani laflar çıkmaz, boş konuşmazdı. Soru sorulduğunda cevabı biliyorsa o anda verirdi. Ey Müminlerin Emiri! Ben onu hep kendini ve dinini koruyan, insanlar yerine kendi nefsinin tezkiyesiyle meşgul olan biri olarak bildim. Herkes hakkında hayırdan başka bir şey konuşmazdı.’ Harun Reşid: ‘Bu salihlerin ahlakıdır.’ diye karşılık verdi.” Velayetteki Yeri İmam-ı Azam Ebu Hanife(r.a) tabiun olduğundan ilk dönem evliyalar sınıfından sayılmaktadır. İmam Şa’rani Allah yolunda kendilerine uyulan sahabe ve tabiunun velilerinden bahsettiği “etTabakatü’l-Kübra” isimli kitabında İmam-ı Azam’a da yer verir. Takvasından dolayı kadılık görevine yanaşmamasından, insanların en abidi olduğundan bahseder. Namaz kılarken çok ayakta kaldığından dolayı ona “direk”(veted) adı verildiğini, yatsı namazının abdestiyle kırk sene sabah namazını kıldığını, her rekâtta Kur’an-ı hatmettiğini, namazda ağlama sesinin duyulduğunu hatta komşularının iniltilerinden dolayı ona acıdığını, Kur’an-ı Kerim’i vefat ettiği yerde yedi bin defa hatmettiğini anlatır. İmam Abdurrauf Munavi “el-Kevakibu’d-Durriyye fi Teracimi’s-Sadeti’s-Sufiyye” adlı kitabının mukaddimesinde seçkin evliyaların hikmet, söz ve hallerinden oluşan faydalı bir kompozisyon 43 oluşturduğunu söyler. Sonra şöyle devam eder: “Lakin ben hepsini kitabıma almadım. Bunlar arasından züht ve takvasıyla meşhur olmuş, feraset ve rehberlikleriyle temayüz etmiş, hal sahibi, belirli tarzı ve çizgisi olan, tasavvufi hakikatlerle ilgili engin manalara sahip sözleri bulunan, keramet sahibi bir grup Allah dostlarının hayat hikâyelerini derledim. Bu derlemeden maksat; onlara ait tasavvufi hakikat ve hükümleri içeren sözleri serdederek insanlara faydalı olabilmektir. Farklı derlemeler kendilerine nazaran çok nefis bilgiler içerebilir ama benim yaptığım bu derlemeye nazaran ancak tamamlayıcı olabilirler. Bu yüzden ışığını uzak menzillere gönderen yüksek fener kulesi gibi aziz olan bu eşsiz nasihatleri, paha biçilmez hikmetleri al ve faydalanmasını bil… İmam-ı Münavi, İmam-ı Azam(r.a)’ın hayat hikâyesini anlatırken onun kabiliyetli, mahir ve dolunay gibi parlak muhteşem bir imam olduğunu söyler… Sonra şöyle devam eder: “İmam-ı Azam(r.a) güzel ahlakı, takvası, saygınlığı ve asil duruşuyla tanınıyordu. Anlayışı ve hafızası yerindeydi. İşinde öncüydü. Nükteli sözleri vardı. Eşsiz çıkarımları olan sağlam bir fakihti. Açık, ayan beyan ve net bilgisiyle, razı olunan bir yolun yolcusuydu. Kendisi için güçlük verecek bir şeyin altına girmez ve ondan uzak dururdu. Tefekkür ve tedebbür onun işiydi. Çünkü tasavvuf hakkında şöyle denir: “O bozulan, kirlenen ve tefekküre yönelen kişiyi temizler.” İmam-ı Azam(r.a) zahitlerin en abidi, kulların en zahidi idi. Bütün geceyi namazla, ağlamayla, yakarmayla ve duayla ihya ederdi… İmam Ahmed Serhendi el-Faruki Mektubat’ında İmam-ı Azam(r.a) hakkında şunları söyler: “Küfeli İmam-ı Azam takvası, verası ve sünnete olan bağlılığıyla içtihatta ve hüküm çıkarmada başkalarının kendisini anlamaktan aciz kaldığı yüksek derecelere erişmiştir. Ebu Hanife ince ve nükteli manalara vakıf olduğu için, bazıları yaptığı içtihatlarının Kitap ve Sünnet’e ters düştüğünü zannederek O’nun ve arkadaşlarının “ehl-i rey”den olduklarını düşünmüşlerdir. İmam-ı Azam hakkındaki bu zanları, O’nun sahip olduğu ilim ve dirayetin mahiyetine ulaşamadıklarından, anlayış ve ferasetine muttali olamadıklarından 44 kaynaklanmaktadır. “ed-Durru’l-Muhtar Şerh-u Tenviri’l-Ebsar” isimli kitabın yazarı Haskefi şunları söyler: “Üstat Ebu Kasım el-Kuşeyri risalesinde -tasavvuf yolunda öncü ve kendine has bir mezhebi olmasına rağmen- der ki: ‘Ebu Ali Dekkak’ın şunu söylediğini işittim: Ben tasavvufu Ebu Kasım Nasrabazi’den aldım. Ebu Kasım en-Nasrabazi Şibli’den, o Sırri Sakati’den, o Maruf Kerhi’den, o Davut Tai’den, o da Ebu Hanife’den aldı. İmam İbn Abidin’de Durrü’l-Muhtar’ın haşiyesinde şunları söyler: “O tasavvuf meydanın kahramanıdır. Çünkü tasavvuf ilminin temeli bilmek, amel etmek ve nefsi temizlemekten oluşmaktadır. Selefin bütünü Onu bu özelliğiyle vasfetmiştir. Haskefi’nin iktibaslarının tamamı Risale-i Kuşeyriye’de geçmektedir. Fakat Risale’de İmam-ı Azam’ın adı yoktur. Sadece Onu andıran şöyle bir ibare bulunmaktadır: “Davud et-Tai Tabiun ile görüşmüştür.” Ma’lumdur ki, Ebu Hanife(r.a) tabiundendir. Fıkıha, takvaya ve ibadete olan düşkünlüğünde onların önderidir. Sufi ve zahid olan Davud et-Tai de Onun arkadaşlarından ve öğrencilerindendir. Onun yanında tasavvufi eğitimini almıştır. Daha önceden de geçtiği gibi Ebu Hanife hakkında söylenen sözün sahibi odur: “O, Müminlerin gönüllerinde yer eden ve gece yürüyüşüne çıkan birisine yol gösteren bir yıldız gibidir.”Haskefi “Davud et-Tai(k.s) ilmi ve tasavvufu Ebu Hanife(r.a)’den aldı.” derken Kuşeyri’nin “Davud et-Tai tabiun ile karşılaştı.” sözünü tefsir etmek istemiştir. İbn Teymiyye Minhacü’s-Sunne isimli kitabında şunları söyler: “…Fıkıh, tasavvuf, tefsir ve hadis ehlinin imamları dört imam ve onlara tabi olanlar gibidir.” Şeyh, dört fıkıh imamını hadise, tasavvufa, fıkha ve diğer ilimlere nispet edip onların başlarında İmam Ebu Hanife’nin olduğunu söyler. İmam İbn Allan es-Sıddıkî el-Alevî eş-Şafiî el-Hicazî ”elFutuhatu’r-Rabbaniyye ale’l-Ezkari’n-Neveviyye” isimli kitabında şunları kaydeder: “Ebu Hanife imamların büyüğü, alanında tek, saygın ve herkesin önderidir. İmamların imamıdır. Mertebesinin yüceliğinde, ilminin ve zahitliğinin çokluğunda ve batıni ilimlerle mücehhez 45 olduğunda herkesin görüş birliği vardır. O’nun zahirî ilimlerini varın siz düşünün. Kendi asrının insanları Onu medh u sena etmekten kendilerini alamamışlardır. Ebu Hanife(r.a) hakkında rahatlıkla şu söylenebilir: İmam-ı Azam Ebu Hanife(r.a)Rabbanî büyüklerden, tasavvuf okulunun direklerinden ve temellerinden biridir. O, tasavvufi kaidelerin kendisinden alındığı ilklerdendir. Onun hayatından, mürşitler metot almışlar ve tasavvuf yoluna yeni girmiş salikler de âdap kurallarını iktibas etmişlerdir. Sahabe ve taibun tabakası Resulullah’a (s.a.v) yakın oldukları ve en hayırlı asırlarda yaşadıklarından tabiatlarını ve karakterlerini takvanın, veranın, cihadın, ibadete tüm kalpleriyle ve ruhlarıyla yönelmenin, Allah (c.c.) ile baş başa kalmanın, dünyanın süsünden yüz çevirmenin ve daha bir sürü olgun sıfatların mührüyle nişanlamışlardır. Böylece Onlar kendilerinden sonra gelen müridlerin üstadları ve mürşitlerin imamları oldular. Bunların zamanında sistematik olarak tasavvufî kuralların konmasına ihtiyaç duyulmamıştır. Çünkü bu kurallar ameli olarak Onların doğal yaşamlarında mevcuttu. Onların bu durumu; tevarüs yoluyla arapçayı bilen ve bu dili hatasız konuşabilmesi için kurallarını hiç kimseden öğrenmeye ihtiyaç duymayan Arap gibidir. Ama ikinci asır ve sonrasında insanlar dünyaya meyledince, dünya işlerine çok karışınca ibadete yönelen insanlar kendilerini sufiliğe has kılarak içlerinden bir grup, diğer ilimlerde olduğu gibi bunun da kurallarını ve âdabını derlemiştir. İmâm-ı A'zam(r.a), kırk sene yatsı namazının abdesti ile sabah namazını kıldı. Elli beş defa hac yaptı, son haccında Kâbe-i muazzama içine girip burada iki rekât namaz kıldı. Namazda bütün Kur'ân-ı kerîmi okudu. Sonra ağlayarak; "Yâ Rabbî! Sana lâyık ibâdet yapamadım. Fakat senin akıl ile anlaşılmayacağını iyi anladım. Hizmetimdeki kusurumu bu anlayışıma bağışla!" diyerek duâ etti. O anda; "Ey Ebû Hanîfe, sen beni iyi tanıdın ve bana güzel hizmet ettin! Seni ve kıyâmete kadar senin mezhebinde olup, yolunda gidenleri af ve mağfiret ettim." 46 diye bir ses işitildi. Her gün ve her gece Kur'ân-ı kerîmi bir kere sonuna kadar okur, hatmederdi. Burada şunuda ifade edeyim: İmam-ı Azam(r.a)Hazretlerinin mezhebine tabi olan, O’nun görüşlerini alıp ona göre amel eden tasavvuf ehli birçok evliya vardır: İbrahim bin Edhem, Şaik el-Belhi, Ma’ruf el-Kerhi, Ebu Yezid el-Bistamî, el-Fudayl bin İyaz, Davud etTai, Ebu Hamid el-Lifaf, Halef bin Eyub, Abdullah bin el-Mübarek, Veki’ bin el-Cerrah, Ebu Bekr el-Verrak ve diğerleri.(Rahmetullahi aleyhim ecmain) Şayet bu isimler Onu imam olarak görmeseydiler Ona tabi olmaz, Onun arkasından gitmezlerdi. TALEBELERİ İmam Ebu Hanife öğrenci yetiştirmeye büyük önem vermiş ve şöhretli talebeler yetiştirmiştir. Onun öğrencileri de, kendisi gibi üst düzey fıkıhçılar olarak tarihe geçmişlerdir. Ebu Hanife’nin en önde gelen talebeleri şunlardır: 1-İmam Ebu Yusuf (v.182/798) 2-İmam Muhammed b. El-Hasen eş-Şeybani (v.189/805) 3-İmam Zufer (v.158/775) 4-Hasan b. Ziyad el-Lu’lui (v.204/819) 5-Nuh b. Ebi Meryem (v.173/789) 6-Kasım b. Ma’n (v.175/791) 7-Yahya b. Zekeriya (v.183/799) 8-Esed b. Amr el-Beceli (v.190/806) 9-Hafs b. Gıyas (v.194/810) 10-Veki b. el-Cerrah (v.197/812) 11-Ebu Muti‘ el-Belhi (v.199/814)36 VEFATI Ömrünün son yıllarında Abbasi devleti içinde karışıklıklar ve ayaklanmalar baş gösterdi. İmam-ı A’zam (r.a) bu karışıklıklara rağmen ders veriyor, talebelerini yetiştiriyordu. H. 145 yıllarında vuku bulan hadiselerden sonra Halife Mansur, onu Kufe’den Bağdad’a getirterek, kendisinin haklı olarak halife olduğunu herkese bildirmesini, buna 47 karşılık temyiz reisliğini verdiğini bildirdi. İmam-ı A’zam(r.a) bütün zorlamalara rağmen hükümet ve siyaset işlerine asla karışmayıp ilim yolunda kalmak istediğinden bu teklifi kabul etmedi. Bunun üzerine Halife Mansur, İmam-ı A’zamı hapsettirip işkence yaptırdı. Bir müddet sonra çıkardı ise de, tekrar hapse attırdı ve işkenceye devam ettirdi. Hergün vurulacak sopa adedini arttırdı. Fakat halkın galeyana gelip hücum etmesinden korktu. Nihayet İmam-ı A’zam(r.a) zehirlenmek suretiyle, 767 (H. 150) senesinde, yetmiş yaşındayken şehid edildi. Vefat ettiği yerde Kur’an-ı kerimi yedi bin kere hatim etmişti. Vefat ederken secde etti. Vefat haberi duyulduğu her yerde büyük üzüntü ve gözyaşıyla karşılandı. Cenazesini Bağdat kadısı Hasan bin Ammare yıkadı. Yıkamayı bitirince şöyle dedi: “Allah’u Teâlâ sana rahmet eylesin! Otuz senedir gündüzleri oruç tuttun. Kırk sene gece sırtını yatağa koyup uyumadın. En fakihimiz sendin! İçimizde en çok ibadet edenimiz sendin! En iyi sıfatları kendinde toplayan sen idin!” Cenazesinin kaldırılacağı sırada Bağdat halkı oraya toplanıp o kadar büyük kalabalık olmuştu ki, cenaze namazını kılanlar elli bin kişiden fazlaydı. Gelenler çok kalabalık olduğundan ikindiye kadar altı defa cenaze namazı kılındı. Sonuncusunu oğlu Hammad kıldırmıştı. Bağdat’ta, Hayzeran Kabristanının doğusunda defnedildi. İnsanlar günlerce kabrinin başında toplanıp ona dua ettiler. Vefatından dolayı çok üzüldüler. Büyük âlimlerden Şu’be’ye vefat haberi ulaşınca; “İlim ışığı söndü, ebediyyen onun gibisini bulamazlar.” dedi. İslâm âlimleri, “Yüz elli yılında dünyanın ziyneti gider.” hadisi şerifinin de İmam A’zam(r.a)’a işaret ettiğini bildirmişlerdir. Çünkü o tarihte İmam-ı A’zam(r.a) gibi bir büyük vefat etmemişti. Vefatından sonra çok kimseler onu rüyasında görerek ve kabrini ziyaret ederek, onun şanının yüceliğini dile getiren şeyler anlatmışlardır. İmam-ı Şafii(r.a)buyurdu ki: “Ebu Hanife ile teberrük ediyorum. Onun kabrini ziyaret edip faydalara kavuşuyorum. Bir ihtiyacım olunca iki rekât namaz kılıp, Ebu Hanife(r.a)’nin kabrine 48 gelerek onun yanında Allah’u Teâlâya dua ediyorum ve duam hemen kabul olup isteklerime kavuşurum.” Vefatıyla ilgili bilgilernekadar farklı olursa olsun. Zulme, haksızlığa, rıza göstermeyen dünya malı, makamı, için yalakalık etmeyen dininden, imanından Resulullah(s.a.v)ın şeriatından taviz vermeyen bu yiğit, şehit cennet mekân Allah dostu. Halife Mansur’un kadılık teklifini kabul etmeyince kırbaçlandığı ve hapse atıldığı kaynaklarda geçmektedir. Bazı kaynaklarda hapisteyken gördüğü işkence sonucu güçsüz düştüğü ve vefat ettiği bildirilmektedir. İmam-ı A’zam(r.a)’ın hapisten çıktıktan sonra zehirlenerek öldürüldüğü hakkında da rivayetler vardır. Abbasi devletini yıkanMoğollar Bağdat istilasında Cengizhanın oğlu Hülagunun askerleri tarafından İmam-ı A’zamın kabri ve camiside nasibini almış diğer cami ve türbeler gibi tahrib edilmiş yağmalanmıştır. İmam-ı Azam Ebû Hanife(r.a) Külliyesi Irak başkenti Bağdat'ın, Azamiye semtindedir. İmam-ı Azam Ebû Hanife(r.a)’nin ilk kabri 767 yılında kerpiçten yapılmıştır. Selçuklu döneminde büyük ilgi gören İmam-ı A’zamın kabri üzerine Selçuklu Sultanı Melikşah’ın vezirlerinden Ebu Sa’d-i Harezmî 1067 yılında “Selçuklu tarzı kubbe” ile örtülü bir türbe, yanına da bir medrese yaptırdı. 1508’de Şah İsmail’in istilâsı sırasında yeniden tahrip edilen İmam-ı Azam(r.a) türbesi ile medrese, Osmanlı Devleti tarafından,1534 yılında Kanunî Sultan Süleyman ın emriyle Mimar Sinan’a yeniden yaptırılmıştır. Cami, türbe, imaret, medrese, ribat ve hamamdan meydana gelen külliye ile Azamiye mahallesinin etrafı surlarla çevrilerek kale haline getirilmiştir. Şah Abbas’ın 1623-1638 yılları arasında tahrip ettiği külliye ise Sultan IV. Murad’ın 1639 Bağdat seferi sırasında esaslı bir şekilde elden geçirilmiştir. 1669 yılında vezir Defterdar Mehmed Paşa cami revaklarını; 1674’de Sultan IV. Mehmed harim kubbesini tamir ettirmişlerdir. Cami-türbe ile medrese arasındaki bahçe Vali Ömer Paşa tarafından 1679; külliyenin dökülen süslemeleri ile minarenin altın kaplamalı külâhı Süleyman Paşa tarafından 1802’de yaptırılmıştır. Harim, 1816’da Davud Paşa; Türbe 1839’da Sultan Abdülmecid; 49 külliyenin tamamı ve surlar, 1871 yılında Sultan Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Valide Sultan tarafından tamir ettirilmiştir. Sultan II. Abdülhamid 1903-1910 yılları arasında, camiin güneyinde sur duvarlarına bitişik iki katlı talebe hücreleri ile daha sonra ilkokul haline getirilen düşkünler evini inşa ettirmiş, çinileri yeniletmiştir. Irak dairesi zamanında, 1935 ve 1937 yıllarında kısmen tamir edilen külliyenin iç aksamından kemerler, kubbe geçişleri ve pencere alınlıkları ile minber, mihrab gibi teşkilâtın çinileri sökülmüş, kemerler atnalı kemer şekline dönüştürülerek Endülüs Emevi tarzı bir üslûpta süslenmiştir. Külliyeyi çeviren sur duvarları, medrese ve avlu etrafındaki diğer yapılar yıkılarak, yerine modern binalarla camiin batısına yeni bir harim eklenmiştir. Bugün İmam'ın Azam'ın kabri üzerindeki sanduka külliye merkezindeki camiin içerisinde yer almaktadır. Sandukası üzerinde yazılmış olan kuşak yazı şeklindeki ayet çok anlamlıdır:"Kulları arasında Allah'tan en çok korkanlar O'nun âlim kullarıdır." Osmanlı sultanları buraları imar ve ihya etmiş birçok vakıf ve akar bağlamıştır. Allah’u Tealâ ona rahmet, bizi de şefaatine mazhar eylesin. Âmin Anne-Babasına Saygısı: Anlatıldığına göre, kadılık görevini alması için kendisine sürekli baskı yapılıyordu. Hapse atılıyor, her gün sopalanıp, dövülüyordu. Ancak o, bu eziyet ve işkenceler sırasında çok sabrediyor, eziyetlere katlanmak imkânsız hale gelince de gözyaşlarına hâkim olamıyordu. Serbest bırakılınca, "Benim ağlamam işkenceye tahammülsüzlükten değil, annemin beni merak edip üzülmesinden dolayıdır" diyordu. (Vasıti, a.g.e., III/334; Zehebi, Menakıb, s.26) Hamza b. el-Muğîre (v.180/797)'nin anlattığına göre, kendisi Ramazan ayında geceleri Ömer b. Zerr ile birlikte teravih kılarlardı. Evleri epey uzak olmasına rağmen İmam Ebû Hanîfe(r.a) de annesini [merkebe bindirir] kendisi de yürüyerek gelir, cemaate katılırlardı. (İbn Abdilberr, el-İntıqa, s.256). İmam Ebû Hanîfe(r.a) bazı zamanlar annesini adı geçen vaizin sohbetlerine götürürdü. Bir gün annesinin başına bir iş gelir, oğlu Ebû Hanîfe(r.a)'ye, "Git, bu meselenin hükmünü Ömer b. Zerr'e bir sor" der. 50 O da mahalle mescidinin hocası Ömer b. Zerr'in yanına gider, "Annemin başına şöyle şöyle bir mesele gelmiş, benim sana gelip hükmünü öğrenmemi istedi" der. Mescid İmamı: "[Sen büyük bir fakih iken] bana bunun hükmünü mü soruyorsun?" diye şaşkınlıkla sorar. Ebû Hanîfe(r.a) de: "Evet, ama annem bunu benim sana sormamı istedi" der. Ömer b. Zerr: "Peki, ben ona nasıl cevap vereyim?" diye sorar. Ebû Hanîfe(r.a)de cevabını verir. O da cevabı kendisine tekrarlar. Sonra da gelip, Ömer b. Zerr'in verdiği hüküm şöyle şöyledir, diye annesine haber verir." (Salihi, Ukudu’l-Cuman fi Menakıbi’l-İmam el-Azam, s.292. Gorulduğu uzere bu ornek olay, fakihlerin onderiolmasına rağmen Ebu Hanife’nin, annesine olan saygısının zarif bir ifadesini yansıtmaktadır. ) Hocalarına olan yüksek saygısı Bir şahsın, sevip saydığı bir kimsenin ölümünden sonra, öleni daima hayırla yâd etmesi, ona rahmet dilemesi, bu sevgi ve saygının samimi ve karşılıksız olduğunu gösterir. İşte İmam Ebû Hanîfe(r.a) de bu meyanda:"Ben, hocam Hammâd(r.a) öldüğünden beri, kıldığım her namazın ardından anam-babam ile birlikte hep kendisine dua eder, Yüce Allah'tan onu bağışlamasını dilerim. Aslında ben, sadece bana ilim öğretenlere değil, kendisine ilim öğrettiklerime de dua eder mağfiret dilerim" demiştir.Rivayet edildiğine göre, İmam Ebû Hanîfe(r.a) kimi zaman şöyle dermiş:"Hocamın eviyle benim evimin arasında yedi sokak olmasına rağmen Üstadım Hammâd b. Ebî Süleyman'(r.a)ın evine doğru ayağımı hiç uzatmadım!" (Aras, Ozgu, Ebu Hanife’nin Hocası Hammad ve Fıkhi Goruşleri, İstanbul 1996, s.93 vd. (Hatib el-Bağdadi’den naklen);.292.Salihi, Ukudu’l-Cuman fi Menakıbi’l-İmam el-Azam, s. 292.293.) Çocuklarına Karşı Tutumu: İmam Ebû Hanîfe (r.a)oğlu Hammâd'ı da kendisi gibi yetiştirmiştir. Hatta onların çocukları da dedeleri gibi aynı minvalde hareket etmişlerdir. Anlatıldığına göre, oğlu Hammâd (r.a)da âlim ve zahit biriydi. Takvası ve vakarlı tutumuyla dikkat çekiyordu. Çocuklarının eğitimine özel önem gösteren İmam Ebû Hanîfe(r.a) onların eğitim ve öğretimini temin maksadıyla uzman hocalar tutar, onlara fazlasıyla ücret verir, bu hususta her şeyini seferber ederdi. Örneğin torunu İsmail (v.212/828), dedesi Ebû Hanîfe'nin, babası Hammâd'ın kaliteli eğitim alması için 500 dirheme öğretmen tuttuğunu söyler.( Luknevi, Abdulhayy, el-Fevaidu’l-Behiyye fi Teracimi’l-Hanefiyye, nşr. Ahmed Za’bi, Beyrut 1998, s.119.Vasıti, a.g.e., III/341. İmam Zehebi’nin nakline 51 gore, İmam Ebu Hanife bu ucreti sadece Fatiha suresini iyice öğretmesi icin vermişti. Bkz. Menakıb, s.18.) Komşularıyla münasebetleri: Rivayet edildiğine göre; bir kişi, Ebû Hanîfe(r.a)'ye gelip komşusunun evinde kendisinin duvarına yakın bir yerde kuyu kazdığından şikâyet etti ve bu kuyunun devamlı kullanılması sebebiyle kendi duvarının zarar göreceğini söyledi. İmam A'zam da ona; 'git komşuna kuyudan zarar gördüğünü ve kapatmasının uygun olacağını söyle' dediğinde şikâyetçi şahıs da; ona söyledim dinlemedi, dedi. Bunun üzerine Ebû Hanîfe(r.a) ona; 'öyleyse git, sen de evinin dâhilinde onun kuyusunun karşısına bir lâğım çukuru kaz' diye tavsiyede bulundu. Adam da, Ebû Hanîfe(r.a)'nin dediğini yaptı. Çukurun pis suyu komşusunun kuyusuna sızmaya başlayınca o, kendi kuyusunu kapatmak zorunda kaldı. (Zehebi, Menakıb, s.18.) Dost ve Arkadaşlarıyla ilişkileri İmam Ebû Hanîfe sıcakkanlı bir kimseydi. Tanısın, tanımasın hemen herkesle dostluk kurardı. Hafs b. Hamza el-Kureşî onun bu özelliğini şöyle dile getirir:"Herhangi bir kimse, bir niyet ve ihtiyacı olmaksızın Ebû Hanîfe(r.a)'nin yanına uğrasa bile hemen ona ısınırdı. Kalkacağı zaman Ebû Hanîfe, onun hal hatırını sorar, varsa bir ihtiyacı hemen giderirdi. Hasta ise ziyaretine gelirdi. Böylece tanımadığı zatı kendisine bağlardı. Onun meclisi çok verimli/değerliydi." Ebû Hanîfe'(r.a)nin dost ve arkadaşlarıyla ilişkileri oldukça köklüydü. Bunun bir göstergesi olarak onlara karşı iyi davranır, çokça ikramda bulunurdu. Onun bulunduğu meclis çok hoş geçerdi.Bunun yanı sıra cömertliğiyle tanınır, güvenilir bir şahsiyetti. İmam Ebû Yusuf(r.a)'un anlattığına kendinden yardım isteyenleri hemen hemen hiç geri çevirmezdi. Sosyal Yardım Anlayışı İmam Şâfiî(r.a)'nin en önde gelen hocası Vekî' b. el-Cerrâh (r.a)(v.197/812)'ın anlattığına göre, İmam Ebû Hanîfe(r.a) kılı kırk yaran hassasiyete sahip biriydi. Yalan yere yemin etmek şöyle dursun, doğru bir şey üzerine yemin ettiğinde dahi bir dinar tasadduk etme konusunda kendi kendisine söz vermişti. Ne zaman ev halkının 52 ihtiyaçları için bir harcama yapsa, ihtiyaç sahiplerine de aynı miktarda tasaddukta bulunurdu. Kendine yeni bir elbise alırsa, bir takımda yaşlılara ve ilim sahiplerine alır hediye ederdi. Önüne ikram için bir yemek konduğunda onun değerinde bir parayı hemen fakirlere tasadduk ederdi. (Nevevi, Tehzibu’l-Esma ve’l-Luğat, II/221; Zehebi, Menakıb, s.18.) Parayı Sana Hediye etmiştim İmâm-ı A'zam(r.a)bir gün yolda giderken onu gören bir adam, yüzünü ondan saklayıp başka bir yola saptı. Hemen o adamı çağırıp, neden yolunu değiştirdiğini sordu. Adam cevâbında, size on bin akçe borcum var. Uzun zaman oldu ödeyemedim ve çok sıkıldım, utandım dedi. İmâm-ı A'zam(r.a); "Sübhânallah, ben o parayı sana hediye etmiştim. Beni görüp sıkıldığın ve utandığın için hakkını helâl et!" dedi. Bir defâsında ortağına, sattığı mallar içinde kusurlu bir elbise olduğunu söyleyip, bunu satarken özrünü göstermesini tenbih etti. Fakat ortağı bu elbiseyi satarken elbisenin kusurunu söylemeyi unuttu. Satın alan kimseyi de tanımıyordu. İmâm-ı A'zam (r.a)durumu öğrenince o mallardan alınan doksan bin akçeyi sadaka olarak dağıttı. Çünkü o elbisenin parası da bütün elbiselerin parasına karışmıştı. Müşteri fakir veya ahbabından olursa onlardan kâr almaz, malı aldığı fiyata verirdi. Öğrencilerini kendi kazancıyla okutur, onları daima ilme sevk ederdi. Ebu Hanife, ilim meclislerine devam etmesi icin yoksul öğrencilere harçlıkla destek olan, ilim halkalarının ihtiyaçların kendi kazancıyla karşılayan, çevresindeki fakir ve düşkün kimselerin derdine çare olmaya çalışan bir büyük İslam âlimi ve müçtehididir. Ebu Hanife, ilimle uğraşırken ticareti de bütünüyle bırakmamış, ticari kazancının çoğunu talebelerinin ihtiyaçları ve bağımsız bir ilim meclisi kurulması için harcamıştır. Rivayete göre, İmam Ebu Hanife, en önde gelen talebesi İmam Ebu Yusuf'un parasının bittiğini söylemesine ihtiyaç bırakmadan onu murakabe eder, kendisine maddi yardımda bulunurdu. Evlenmeye gücü yetmeyen talebelerine, evlenmeleri için maddi ve manevi destek verirdi. 53 Ticaretinde Dürüst Davranırdı Ebu Hanife(r.a) gayet derin düşünce, uzak görüş, geniş akıl sahibi bir zattı. Gözü önünde cereyan eden işlerin sebeplerini ve neticelerini tanıma hususunda gayet maharetli ve nüfuz-ı nazar sahibi idi. Hayatı iyi tanırdı. Çarşı pazarla oldukça alakalıydı. Ticaretle iştigal eder, halkla alış-verişte bulunur, hayatta ne oluyor, bilirdi. Fıkıh ve Hadis ilmini öğrendiği gibi hayatı da öğrenmişti. Ebu Hanife(r.a)'nin selem, murabaha, tevliye, vadi'a ve şirket gibi ticari akitlerdeki görüşleri, öteki fakihlerin görüşlerine nispeten çok sağlam, çok titiz ve incedir. Bu türlü akitlerin hükümlerini ilk defa açıklayan odur. Rivayetlerin ittifakla söylediklerine göre, İmam Ebu Hanife(r.a) kumaş tüccarı idi. Daru Amr b. Hureys semtinde çok sayıda işçi ve sanatkârın çalıştığı oldukça geniş bir mağazası vardı.Ebu Yusuf(r.a)'un naklettiğine göre, Ebu Hanife(r.a)nin mal varlığının değeri 2 Milyon Dirhem'den fazlaydı. Fıkhi çalışmalarının yanı sıra hiç ara vermeden ticari hayatını sürdürdü. Bulunduğu şehirdeki tüccardan mal alır, onları çalıştırır, elde ettiği kârı ihtiyaç sahiplerine pay ederdi. Siyasi görüşleri Dönemindeki Yönetimlere Karşı Tutumu Biz bu bolümde Ebu Hanife'nin siyasi düşünce değerlendirmelerine ayrıntılı olarak değil, sadece genel karakteri ve tutumuyla ilgili bir fikir vermesi maksadıyla temas edeceğiz. Şurası muhakkak ki bu konu başlı başına bir araştırma niteliği taşımaktadır. İmam Ebû Hanîfe(r.a), Yaşadığı sürede islamdan taviz vermemiş,idarecileri,ilim ehlini ve sultanları bile uyarmış,yönetici konumda olmaktan, zamanındaki devlet bürokrasisinde görev almaktan son derece sakınmış, başkalarını da bu konuda dikkatli olmaları yönünde uyarmıştı. Onun kişisel yapısındaki bu hassas durum siyasi duruşunu da etkilemişti. Bir başka deyişle gündelik siyasi tutumunda da vera'lı bir tavır içerisinde idi. (Bkz. 'Uveyza, a.g.e., 76.; Bu konuda bkz. Hacı Şerif Ahmet Reşit Paşa, Hazret-i İmâm-ı 'Azam'ın Siyâsî Terceme-i Hâli, sadeleştiren: Mevlüt Uyanık, İslamî Araştırmalar Dergisi –Ebû Hanife Özel Sayısı-, Ankara 2002, sayı: 1-2, s.259 vd.; Uzunpostalcı, Mustafa, Ebû Hanife ve Nassları Değerlendirmesi, İslamî Araştırmalar Dergisi –Ebû Hanife Özel Sayısı-, Ankara 2002, sayı: 1-2, s.21-24.) 54 Kendisinin şöhretinden de yararlanılarak istismar edileceğini sezmesiyle beraber bürokraside görev almadığı gibi bu yöndeki baskılara da onurlu bir şekilde direniş göstermiştir. )(-İmam Ebu Hanife, emanete riayetiyle şohret bulduğundan dolayı zamanın Sultanı onu maliye bakanı yapmak, hazinenin başına getirmeyi duşunur. O ise bu isteği reddeder. Bu yuzden işkence gorur, turlu eziyetler maruz kalır ama istismara asla izin vermez. Bkz. İbn Abdilberr, el-İntiqa, s.322 vd.) Onun bu tutumu kendinden sonraki âlimleri de derinden etkilemiştir. Örneğin İmam Ahmed b. Hanbel (r.a)(v.241/855) kendisi, dönemin hâkim rejiminin tasarladığı bir siyasal proje olan 'Halku'lKur'ân' meselesinde sergilediği tavır nedeniyle şiddetli bir baskıya maruz kalınca, onun bu vakur ve izzetli duruşundan sıkça söz eder, onu rahmetle anardı.( Bağdadi, Tarihu Bağdat, 13/327; Nevevi, Tehzibu'l-Esma ve'lLuğat, II/217; İbn Kesir, el-Bidaye ve'n-Nihaye, IX/405. ; 'Ayni, Meğani'l-Ahyar, III/998; Taşkoprizade, Tabakatu'l-Fukaha, Musul ts., s.13;) İmam Ebû Hanîfe(r.a)'nin torunu İsmail (v.212/828) anlatır:"Babam [Hammâd b. Ebî Hanîfe] ile Künâse denilen mevkiden geçiyorduk. Babam ağlamaya başladı. 'Babacığım neden ağlıyorsun?' dedim. "Oğlum, dedi. İşte burası, vali İbn Ebî Hübeyre tarafından babama kadı olmayı kabul etmediğinden dolayı günde on olmak üzere iki hafta boyunca yüzden fazla sopa attırdığı yerdir. Bir an o olayı hatırladım da, ondan ağladım, dedi."(. İbn Kesir, el-Bidaye ve'n-Nihaye, IX/405179- Bağdadi, Tarihu Bağdat, 13/327; İbn Abdilberr, el-İntiqa, s.324; İbn Kesir, a.g.e., IX/405.) Emevî ve Abbasî idarelerinin uygulamalarına bizzat tanık olan Ebû Hanîfe(r.a), zühd ve takvası sayesinde yönetimin maşası olmaktan kendini canı pahasına koruyabilmiş bir şahsiyettir. Kulların hakkını gözetmede kusur etmekten korktuğu için Emevîler kadar Abbasîler tarafından da ısrarlı şekilde teklif edilen kadılık görevini ve diğer şahsi menfaatlerin hepsini geri çevirmiştir.( İbn Hacer, Tehzibu't-Tehzib, X/451.) 1-O, Sultanların Verdiği Hediyeleri Kabul Etmezdi. Kimi tarihi kaynaklarda, dört mezhep imamının da devlet adamlarından hediye alınabileceğine dair ruhsat verdiği ifade edilse de şurası yadsınamaz bir gerçektir ki Ebû Hanîfe(r.a), -ister Sultan olsun ister vali vb. olsun- devlet yöneticilerinin hiç birisinden hediye ve ihsan 55 kabul etmezdi.(Zehebi, Tarihu'l-İslam, VI/310; Aynı muellif, el-'Iber fi Haberi men Ğaber, Beyrut ts, I/164.) 2-Ona Göre, Rüşvet Alıp-veren bir Kadı azledilmiş sayılır. İmam Ebû Hanîfe(r.a)'ye göre rüşvet alıp-verdiği tespit edilen bir kadı birisinin kendisini azletmesine bakılmaksızın doğrudan azledilmiş sayılır. Dolayısıyla vereceği hükümler gecersizdir.( Zehebi, Siyeru A'lami'n-Nubela, 6/400) 3-O, Zamanındaki Yönetimlere karşı Ehl-i Beyt'i desteklemiştir İmam Ebu Hanife(r.a)'nin Ehl-i Beyt'e olan sevgisi bilinen bir gerçektir. Ancak o, bu sevgisinde aşırı gitmemiş, yani teknik tabiriyle teşeyyu'a kapılmamıştır. İmam'ın hareket noktası tamamen Kitap ve Sünnet nasslarında ifadesini bulan Ehl-i Beyt sevgisidir. Bu sebeple o, yönetimdeki sapmaları nedeniyle hem Emevilere hem de Abbasilere karşı durmuş, onların nebevi hilafete geri dönmeleri için olanca gücüyle çaba sarf etmiştir. Ancak onun ve benzeri ulemanın direnişlerine rağmen mevcut yönetimler despotluğu ve zulmü çeşitli şekilleriyle sürdürmüşlerdir. Bütün bu olumsuz şartlara karşın İmam Ebu Hanife(r.a), bu bağlamda mesela, İmam Muhammed Bakır (v.114/733), İmam Zeyd b. Ali [b. Zeynu'l-Abidin (v.122/740)], İmam Abdullah b. Hasen b. elHasen, İmam Cafer es-Sadık (v.148/766) (rahmetullahi aleyhim ecmaiyn)gibi Ehl-i Beyt İmamlarıyla hem arkadaşlık hem de öğrencilik ilişkisi içerisinde olmuştur. İmam Zeyd'e Abbasilere karşı direnişinde lojistik destek olması amacıyla gizlice 4000 dirhem gönderdiği kaynaklarda yer alır.( Ebu Zehre, Ebu Hanife, s.77, 78. 184- Şek'a, Muhammed, elEimmetu'l-Erba'a, Beyrut-Kaire 1998, s.113-124; Kays, Al-i Kays, el-Iraniyyun ve'lEdebu'l-'Arabi [Ricalu Fıkhi'l-Hanefiyye] Tahran 1370, s.7-9; Atalan, Mehmet, Ebu Hanife ve Ali Oğulları, Dini Araştırmalar Dergisi, cilt. 8, sayı.24, sh. 157-168; A.muellif, Cafer-i Sadık, Ankara 2007, s.57 vd.; Ayrıca bkz. Varol, Muhammed Bahauddin, Hilafet Mücadelesinde Ehl-i Beyt Nesli, Konya 2004, s.50 vd.; Doğan, İsa, İmam Zeyd b. Ali, Ankara 2009, s.132 vd.; Hamidullah, Muhammed, İmam-ı 'Azam ve Eseri, c. Kemal Kuşcu, İstanbul 2004, s.21 vd.) Hikmetli Sözleri İmam Ebu Hanife’den çok sayıda hikmetli sözler nakledilmiştir. Tasavvuf alanında O’nun konumunu belirleyecek ilginç sözlerinden bir 56 kaçı şöyledir:“Bir kişi direk gibi durarak çok ibadet eder de midesine giren şeyin helâl mi, haram mı olduğuna bakmazsa onun ibadeti kabul görmez.”
Ben insanlarla elli sene oturup kalktım, hiç birinin beni kusurumdan dolayı affettiğini, karşılıklı gidip-gelmeyi aksattığımda bana gelen kimseyi, ayıbımı ve kusurumu örten kimseyi ve birinin bana kızdığında ne yapacağından emin olduğum kimseyi görmedim. O zaman böyleleriyle muhatap olmak büyük ahmaklıktır.” “Kişi ilmi elde etmeden makam ve riyaset peşine düşerse o şekilde kaldığı müddetçe kendisini zilletten kurtaramaz.” Ebu Yusuf, İmam-ı Azam’ın şöyle dediğini nakleder: “Ben günahları insanı perişan eden ve zillete sürükleyen unsurlar olarak gördüm. Bu yüzden onları güzel bir davranış biçimi olsun diye terk ettim. Bu davranış biçimi, benim dinim, diyanetim oldu. ZÜHD VE TAKVASI Anlatıldığına gore, İmam Ebu Hanife hayatının erken dönemlerinde, riya ve şöhretten kaçınmak amacıyla uzleti tercih etmişti. Bir defasında rüyasında Hz. Peygamber (s.a.v.)’i gördü. Rasulullah (s.a.v.) kendisine: “Sünnetimin ihyası senin aracılığınla meydana gelecektir. Uzleti terk et” diye seslendi. Bunun üzerine ilme atıldı, topluma karıştı. İmam Ebu Hanife, zuhd ve takva uzere yaşamayı kendisine ideal olarak seçen alim ve abid bir din onderi olarak dikkat ceker. Sultanların verdiği hediyeleri kabul etmez, ticaret yapar, kendi el emeği ile gecinirdi. Saygın bir kişiliği vardı.121İlim hayatına devam ederken bir taraftan da ortaklarıyla ticareti yuruten İmam Ebu Hanife, helal ve haram konusunda son derece hassasiyet gosteren biriydi. Bir defasında ortağı kusurlu bir malı normal fiyatından satınca o parti maldan elde ettiği gelirin tamamını el surmeden ihtiyac sahiplerine dağıtmayı tercih etmişti. Abdurezzak b. Hemmam (v.211/826), zaman zaman Ebu Hanife’nin yüzünde ağlama izleri gorduğunu soyler.123İmam Ebu Hanife, zuhd ve verasından dolayı kucuk de olsa her olaydan kendisine mutlaka bir ders cıkarmaya calışırdı. Mesela bir gun yoldan gecerken çamurda toprakla oynayan bir cocuk gordu ve onu: “Dikkat et. Sakın 57 duşmeyesin!”diye uyardı. Cocuk: “Benim duşmem basittir, duşersem yalnız ben duşerim kendime yazık ederim. Asıl sen dikkatli ol. Zira senin ayağın kayarsa, sana tabi olup peşinden gelenlerin tamamının ayağı kayar. Bunların hepsini bulundukları kotu halden çıkarmak da cok zor olur” dedi. Ebu Hanife kucuk bir cocuğun bu sozleri karşısında hayranlığını gizleyemedi. Ardından ağlayarak talebelerine: “Şayet size bir mesele, bir hadise zahir olur ve daha acık bir delil ortaya cıkarsa, o hususta bana tabi olmayınız, beni taklit etmeyiniz” İmam-ı A’zam Ebu Hanife(r.a) hazretleri`nin Takvası ve menkıbeleri Kerametleri İmam-ı Azam(r.a)’ın büyüklüğüne ve O’nun velayetine delalet edecek kerametleri de vardır. İsmail b. Hammad b. Ebi Hanife şunları nakleder: Yanımızda Rafizilerden bir değirmenci vardı. Bu değirmencinin de işinde çalıştırdığı iki tane katırı vardı. Birine Ebu Bekir diğerine de Ömer adını koymuştu. Bu katırlardan biri sahibini tepeleyerek öldürdü. Bu olaydan İmam-ı Azam haberdar olunca şöyle dedi: “Gidin bakın kendisini tepeleyerek öldürenin adı Ömer diye çağırdığı hayvandır.” Gidip baktılar dediği gibiydi. İmam-ı A’zamın babası Sabit hazretleri Şemseddin-i Sivasi’nin Menakıh-i İmam-ı A’zam isimli eserinde şöyle yazılıdır:İmam-ı A’zamın babası Sabit (rahmetullahi aleyh) küçük yaştan beri ahlakı temiz, takva ve vera sahibi idi. Yüzü gayet nurlu olup zühdü, salahı ve ilmi pek çok idi. Bir gün bir dere kenarında abdest alıyordu. Suda bir elma gördü. Abdestten sonra suda çürüyüp gidecek olan bu elmayı alıp yedi. Fakat tükrüğünde kan gördü. Şimdiye kadar böyle bir hal görmediği için tükrükteki kanın bu elmadan ileri geldiğini tahmin etti. Yediğine pişman oldu. Elmanın sahibini bulup helallaşmak için dereboyunca gitti. Nihayet yediği elmaya benzeyen bir meyve bahçesi gördü. Sahibini sordu. Bu zatın gayet cömert ve ihsan sahibi olduğunu, hatta ağaçta bulunan bütün elmaları toplayıp götürülse yine bir şey demiyeceğini, bir elmanın ne ehemmiyeti olacağını söylediler. Buna rağmen elmanın sahibini buldu, meseleyi anlattı, ya parasını almasını veya helal etmesini 58 istedi. Bahçe sahibi gencin bu halini görünce takva ve verasının doğru olup olmadığını öğrenmek için şöyle dedi:Yediğin elmam için ne vereceksin? Altın gümüş neyim olsa veririm. “ Ben altın gümüş istemem ama, eğer kıyamette senden davacı olmamı istemezsen bir teklifim var, onu kabul etmen gerekir.- Teklifin nedir?- Yapacaksan söyliyeyim…- Şeriata uygunsa yapabilirim.- Kör, sağır, dilsiz ve kötürüm bir kızım var, bununla evlenmeğe razı olursan o zaman elmayı sana helal edebilirim. Sabit hazretleri ahirete kul hakkıyla gitmemek için bu teklifi kabul etti. Düğün hazırlığı yapıldı. Sabit hazretlerinin ilk gece odaya girmesiyle çıkması bir oldu. Hemen kayınpederine koşup, (efendim, bir yanlışlık var galiba, içeride sizin bahsettiğiniz vasıflarda bir kız yok, tam tersi!) Kayınpederi tebessüm ederek, (evladım o benim kızımdır, senin de helalindir. Ben sana kör dediysem, o hiç haram görmemiştir. Sağır dediysem, o hiç haram duymamıştır. Dilsiz dediysem, o hiç haram konuşmamıştır. Kötürüm dediysem, o hiç harama gitmemiştir. Var git helalinin yanına, Allahü teâlâ mübarek ve mesut etsin.)İşte bu evlilikten, yani böyle ana babadan İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretleri dünyaya geldi. Onu Hz.Ebu Bekire(r.a) benzetirlerdi İmam-ı A’zam(r.a) ticaret yapardı. Onun kanaatkârlığı, cömertliği, emanete riayeti ve takvası ticaret muamelelerinde de daima kendini göstermiştir. Tacirler ona hayret ederler ve ticarette onu hazreti Ebu Bekire benzetirlerdi. Ticareti ortakları ile beraber yapar ve her yıl kazancının dört bin dirhemden fazlasını fakirlere dağıtır, âlimlerin, muhaddislerin, talebelerinin bütün ihtiyaçlarını karşılar ve ayrıca onlara para dağıtarak, tevazu ile şöyle buyururdu: “Bunları ihtiyacınız olan yere sarf edin ve Allaha hamd edin. Çünkü verdiğim bu mal hakikatte benim değildir, sizin nasibiniz olarak Allahü teâlânın ihsan ve kereminden benim elimden size gönderdiğidir.” Böylece ilim ehlini, maddi bakımdan başkalarına minnettar bırakmaz, rahat çalışmalarını temin ederdi. Kendi evine de bol harcar, evine harcettiği kadar da fakirlere sadaka verirdi.
Zenginlere de hediyeler verirdi. Her Cuma günü anasının, babasının ruhu için fakirlere ayrıca yirmi altın dağıtırdı. 59 Meclisine devam edenlerden birinin elbisesini çok eski gördü. İnsanlar dağılıncaya kadar oturmasını söyledi. Kalabalık dağılınca o kimseye; “Şu seccadenin altındakileri al, kendine güzel bir elbise yaptır.” buyurdu. Orada bin akçe vardı. Buyurdu ki :“Kırk seneden fazla oluyor ki, dört bin akçeye malikim. Bundan fazla param olunca, dağıtırım. Daha fazla para bulundurmayışımın sebebi, Hz. Ali(r.a)’nin şu sözüdür: (Dört bin ve ondan aşağı akçe nafakadır.) Eğer halife ve valilere müracaat etmek ve onlardan bir şey istemek korkusu olmasa, bir akçe bile yanımda bulundurmazdım.” İmam-ı A’zam(r.a) bir gün yolda giderken onu gören bir adam, yüzünü ondan saklayıp başka bir yola saptı. Hemen o adamı çağırıp; “Neden yolunu değiştirdin?” diye sordu. Adam cevabında; “Size on bin akçe borcum var. Uzun zaman oldu ödeyemedim ve çok sıkıldım, utandım.” dedi. İmam-ı A’zam; “Sübhanallah, ben o parayı sana hediye etmiştim. Beni görüp sıkıldığın ve utandığın için hakkını helal et!” dedi. Bir defasında ortağına, sattığı mallar içinde kusurlu bir elbise olduğunu söyleyip, bunu satarken özrünü göstermesini tenbih etti. Fakat ortağı bu elbiseyi satarken elbisenin kusurunu söylemeyi unuttu. Satın alan kimseyi de tanımıyordu. İmam-ı A’zam bunu öğrenince o mallardan alınan doksan bin akçeyi sadaka olarak dağıttı. Müşteri fakir veya ahbabından olursa onlardan kar almaz, malı aldığı fiyata verirdi. Bir defasında ihtiyar bir kadın gelip, ben fakirim, bana şu elbiseyi maliyeti fiyatına sat, dedi. Dört dirhem ver, onu al, deyince, bu elbisenin maliyetinin daha fazla olduğunu tahmin eden kadın; “Ben, ihtiyar bir kadıncağızım. Yoksa benimle böyle alay mı ediyorsun?” dedi. “Hayır, bunda alay yok.” deyip elbiseyi ihtiyar kadına dört dirheme verdi. Bir malı satın alırken de, satarken de insanların hakkına riayet ederdi. Birisi ona satmak üzere bir elbise getirdi. Fiyatını sordu. O da yüz akçe istediğini söyleyince, İmam-ı A’zam bunun değeri yüz akçeden daha fazladır, dedi. Satan kişi yüzer yüzer arttırarak dört yüze çıktı. Hayır daha fazla eder, deyip, bu işten anlayan bir tüccar çağırarak, fiyat takdir ettirdi ve o elbiseyi beş yüz akçeye satın aldı. 60 Hizmetimdeki kusurumu bu anlayışıma bağışla! İmam-ı A’zam(r.a), kırk sene yatsı namazının abdesti ile sabah namazını kıldı. Elli beş defa hac yaptı, son haccında Ka’be-i muazzama içine girip burada iki rekât namaz kıldı. Namazda bütün Kur’an-ı kerimi okudu. Sonra ağlayarak; “Ya Rabbi! Sana layık ibadet yapamadım. Fakat senin akıl ile anlaşılmayacağını iyi anladım. Hizmetimdeki kusurumu bu anlayışıma bağışla!” diyerek dua etti. O anda bir ses işitildi ki: “Ey Ebu Hanife sen beni iyi tanıdın ve bana güzel hizmet ettin! Seni ve kıyamete kadar senin mezhebinde olup, yolunda gidenleri af ve mağfiret ettim.” buyruldu. Yedi sene koyun eti yemedi! Kufe şehrinin köylerini haydutlar basıp koyunları çalmışlardı. İmam-ı A’zam bu çalınan koyunlar şehre getirilip satılır düşüncesiyle, “koyunun en fazla yedi sene yaşadığını” bildiği için, yedi sene koyun eti yemedi. Geceleri namaz kılar, ağlamasını ve inlemesini yakınları işitirdi. Esed bin Amr der ki: “Ebu Hanife’nin ağlamasını geceleri komşular duyar ve ona acırlardı.” Allah’u Teâlâ dinini onunla kuvvetlendirir, ihya eder İmam-ı A’zam(r.a), bir gece rüyasında Peygamberimizin kabrini açmış, mübarek bedenine sıkıca sarılmıştı. Uyanınca bu fevkalade rüyasını Tabiinin büyüklerinden İbn-i Sirin’e gidip anlattı. İbn-i Sirin; “Bu rüyanın sahibi sen değilsin, bunun sahibi Ebu Hanife olsa gerek.” dedi. “Ebu Hanife benim!” deyince, İbn-i Sirin; “Sırtını aç göreyim.” dedi. Sırtını açınca iki omuzu arasında bir “ben” gördü ve; “Sen o kimsesin ki, Peygamberimiz senin hakkında; (Benim ümmetim içinde, iki omuzu arasında bir “ben” bulunan biri gelir. Allahü teâlâ dinini onunla kuvvetlendirir, ihya eder.) buyurdu.” dedi. Âlimlerin kanı zehirlidir! İmam-ı A’zam talebeleri arasında bulunduğu bir sırada vücudunu bir akrep soktu ve yere düştü. Talebeleri bu akrebi öldürmek isteyince; “Onu öldürmeyiniz, kendimi onunla tecrübe etmek istiyorum, bakalım haklarında hadis-i şerifte, “Âlimlerin kanı zehirlidir.” buyrulan âlimlere dahil miyim?”dedi. Talebeleri akrebe baktılar, kıvrandı, büzüldü ve hemen öldü. 61 Sabah ezanına kadar Bir gece yatsı namazını cemaatle kılıp çıkarken, bir ayağı kapının dışında, bir ayağı daha mesciddeyken bir konu üzerinde talebesi Züfer ile sabah ezanına kadar konuşup diğer ayağını çıkarmadan sabah namazını kılmak için tekrar mescide girmiştir. Allah’u Teâlâyı nasıl inkâr edersin! Allah’u Teâlâyı inkâr eden bir dehriye (ateiste, dinsize) İmam-ı A’zam şöyle demiştir: “Sana birisi, ben kasırgalı bir havada, dalgaları çok şiddetli olan bir deniz üzerinde, içinde kaptanı ve mürettebatı olmayan, fakat kendiliğinden deniz üzerinde doğru istikamete giden bir gemi gördüm dese, acaba bu kimsenin söylediği şeye, doğru, diyebilir misin?” Dehri; “Hayır, bunu akıl ve mantık kabul etmez, bu asla mümkün değil! Onu bir sevk eden olması lazımdır.” deyince, İmam-ı A’zam; “O halde bu muazzam kâinatın ve onda cereyan eden mükemmel hadiselerin yaratanı olan Allahü teâlâyı nasıl inkâr edersin?” dedi. Dehri, bir şey söyleyemedi ve düşüp bayıldı. Annemin emrine muhalefet etmem İmam-ı A’zam(r.a) Hazretleri, oğlu Hammad’la beraber teravih için Ömer bin Zerr’in mescidine giderlerdi. Bu gittikleri mesafe 3 mil (yaklaşık 6 km) idi. Bir defasında İmam-ı A’zamın annesi, bir meseleyi öğrenmek istedi ve oğluna dedi ki, “Git bu meseleyi Ömer bin Zerr’e sor!” İmam-ı A’zam hazretleri gidip bu meseleyi Ömer bin Zerr’e sordu. Ömer; “Sen bu meseleyi benden daha iyi bilirsin.” deyince, İmam-ı A’zam; “Ben annemin emrine muhalefet etmem.” dedi. Ömer bin Zerr; “Bu meselenin cevabı nedir?” diye sordu. İmam-ı A’zam meselenin cevabını söyleyince, Ömer bin Zerr de; “Öyle ise git, annene böyle söylediğimi bildir.” dedi.O, burada tereyağı, fıstık, badem ezmesi yemesini öğreniyorAli bin Ca’de, Ebu Yusuf’un şöyle dediğini nakleder:Babam öldüğü zaman ben küçüktüm. Annem sanat öğrenmem için beni bir terzinin yanına verdi. Ben terziyi bırakıp İmam-ı A’zam’ın ilim meclisine devam ettim. Uzun bir zaman geçmişti. Annem hocama gelip; “Bu çocuğun senden başka üstadı yok mudur? Ona kendim bakıyorum, o bir yetimdir.” dedi. Hocam buyurdu ki: “Sen onu kendi haline bırak! O, burada tereyağı, fıstık, badem ezmesi yemesini 62 öğreniyor.” Bunun üzerine annem dönüp gitti. Ben ise daima hocamın yanında bulunur, hizmetinden ve meclisinden ayrılmazdım. Böylece Allahü teâlâ bana ilimden çok şeyler nasip eyledi. Daha sonra bana kadılık vazifesi verdiler. Bir gün Abbasi halifesi Harun Reşid ile sofrada oturuyordum. Sofraya tereyağı, fıstık ve badem ezmesi getirdiler. Harun Reşid bana; “Bundan ye, her zaman bize böyle yemek vermezler.” dedi. Ben güldüm. “Niçin gülüyorsun?” dedi. Ben de İmam-ı A’zamla ilgili olan o hadiseyi anlattım. Harun Reşid bunun üzerine; “Gerçekten ilim insanı yükseltir. İnsanların baş gözüyle göremediklerini o kalp gözüyle görürdü.” dedi ve hocama rahmetle dua etti. Hanımların Dikkatine İmâm-ı Âzam(r.a)’ın bu ifadeleri gösteriyor ki, onu yetiştiren en müessir eğitimci, annedir. Anne, onun arkasındaki en büyük kuvve-i mâneviye olmuştur. Ebû Hanîfe (r.a) bir bakıma ilim ve irfanda ulaştığı erişilmez zirvelere;«Cennet, annelerin ayakları altındadır.» (Nesâî, Cihâd, 6) hadîs-i şerîfinin muhtevasında bir mübârek annenin evlâdı olması bereketiyle ulaşmıştır. Zaten; Tarihe baktığımızda büyük insanların ve cihangirlerin arkasında dâimâ sâliha bir hanım vardır. Nitekim Peygamber Efendimiz(s.a.v) için de Hz. Hatice(r.anha) Annemiz böyle olmuştur. Bu sebeple Hatice Vâlidemiz’in vefât ettiği seneye Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz;“Hüzün senesi…” buyurmuştur. Ayrıca buyurmuştur ki:“Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi: Güzel koku, gözümün nûru namaz ve sâliha kadın.” (Nesâî, Işretü’n-Nisâ, 10) Çünkü kadınların sâliha olması, bütün insanlığın sâlih ve sâliha olmasına vesiledir. İmam-ı Âzam’ın da nitekim üstün şahsiyetini işte böyle sâliha bir anne inşa etmiştir. Onun için vefâkâr İmam, hayırlı bir evlâd olarak, annesinin üzülmemesi için zor şartlarda bile kanadı kırık bir kuş gibi çırpınmıştır. Yani; Onun imamlıkta aldığı «Âzam» sıfatı, sadece ilmî rüchâniyet ve rüsûhu değil, bu denli yüce fazîlet ve ahlâkı sebebiyledir. Onun içindir ki; Onun rahle-i tedrîsinde böyle yüce fazîlet ve ahlâk ile yoğrula yoğrula yetişen talebeleri, dünyanın dört bir yanına yayılarak bütün İslâm âleminde onu temsil ettiler. Onun nefesini her tarafa ulaştırdılar. Yani Cenâb-ı Hak, yüce nûrunu tamamlamada İmamı Âzam’ı da müstesnâ mahiyette bir vesile eyledi. Hâsılı; Onun ihlâsı, 63 samimiyeti, takvâsı neticesinde, açtığı güzel yoldan binlerce âlim yetişti; onun talebeleri tarafından tesis edilen Hanefî Mezhebi, bugün en çok müntesibi bulunan fıkıh okullarından biri oldu. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe; hülâsa etmeye çalıştığımız bunca güzel hasletine rağmen, mânevî ilmin yanında, zâhirî ilmin hiçliğini ifade sadedinde şöyle demişti: Tesir Edecek Nasihat İşte İmam-ı Azam(r.a)da bu nadide fıtratların başında gelmektedir. O, Batı’da ağırlığıyla İslam âleminin büyük hukukçusu olarak kendisini kabul ettirmiş devasa bir âlimdir. Aynı zamanda pratik hayatta da büyük bir tüccardır. Onun bir buçuk günde Kur’an’ı hatmettiği rivayet edilmektedir. Burada ona atfedilen bir menkıbeyi de hatırlatmak yerinde olacaktır: Çocuğun birine bal dokunuyordur; anne ve babası çocuğa onca “bal yeme!” tavsiyelerine rağmen, o yine bal yemeye devam etmektedir. Derken bir gün anne ve babası çocuğu elinden tutup İmam’ın huzuruna getirirler ve “Bu çocuk bal yiyor; biz yememesini istememize rağmen o yemeye devam ediyor.” derler. İmam A’zam(r.a), “Götürün, bu çocuğu kırk gün sonra bana getirin.” der. Kırk gün sonra yeniden getirirler. İmam çocuğu karşısına alır ve bal yememesini tavsiye eder. Çocuk kalkarken babasının elini öper ve, “Babacığım! Bir daha bal yemeyeceğim” der. Oradakiler, “Ya İmam, ilk getirdiğimiz zaman niçin nasihat etmeyip de, bizi kırk gün beklettiniz?” diye sorduklarında, İmam onlara şöyle cevap verir:“Siz, çocuğu bana getirdiğiniz gün ben bal yemiştim. Eğer kendim yaptığım bir şeyden onu vazgeçirmeye çalışsaydım ihtimal nasihatim etkili olmayacaktı. Bu kırk gün içinde, ben onu vücudumdan atıp da öyle nasihat etmek istedim.” Komşumuzun sesi kulağımıza gelmez oldu Komşusu bir genç vardı, her gece içki içer, eve sarhoş gelir, bağırır çağırırdı. Bir gün zaptiyeler onu yakalayıp hapse attılar. Ertesi gün İmam-ı A’zam(r.a), “Komşumuzun sesi kulağımıza gelmez oldu.” deyince, bir talebesi onun hapse atıldığını söyledi. Bunun üzerine İmamı A’zam(r.a) valiye gitti. Vali, onu görünce ayağa kalkıp hürmetle karşıladı. “Buraya teşrifinizin sebebi nedir?” dedi. O da hadiseyi 64 anlatınca, vali: “Böyle ehemmiyetsiz bir iş için zat-ı aliniz buraya kadar niçin zahmet ettiniz, bir haber gönderseydiniz kâfiydi.” dedi ve o genci serbest bıraktı. İmam-ı A’zam (r.a)o gence; “Bak biz seni unutmuyoruz.” diyerek ona bir kese de akçe (para) verdi, “Bununla ihtiyaçlarını karşılarsın” buyurdu. Bunun üzerine o genç, yaptığı kötü işlerden tövbe edip, İmam-ı A’zamın derslerine devam etmeye başladı ve fıkıh ilminde âlim olarak yetişti. Ya Sen Sürçersen Bir gün Ebû Hanîfe(r.a) Hazretleri çamurda yürüyen bir çocuğa rastlamıştı. Ona merhamet ve şefkatle tebessüm ederek;“Evlâdım, dikkat et de düşmeyesin!” dedi. Çocuk da, zekâ ve basîret ile parıldayan gözleriyle İmâm’a döndü ve bir çocuktan beklenmeyecek şu ibretli cevabı verdi:“Ey İmam! Benim düşmem basittir, düşersem yalnız ben zarar görürüm. Fakat asıl siz dikkatli olunuz. Çünkü eğer sizin ayağınız kayacak olursa, size tâbî olup ardınızdan gelenlerin de ayağı kayar ve düşerler ki, bunların hepsini kaldırmak da oldukça zordur.”Çocuğun sözlerine hayran kalan İmam, ağlamaya başladı ve talebelerine şu ihtarda bulundu:“Şayet bir meselede size daha kuvvetli bir delil ulaşırsa, o hususta bana tâbî olmayınız. İslâm’da kemâlin alâmeti budur. Bana olan sevgi ve bağlılığınız da ancak bu şekilde ortaya çıkar…”Devlet ricâlinin verdiği hediyeleri de vazifeleri de kabul etmeyen Ebû Hanîfe(r.a)Hazretleri; baba mesleği olan ticareti, zaman zaman fiilen, çoğu zaman da ortağı vasıtasıyla sürdürüyor, alışverişte de çok hassas ölçülerle hareket ediyordu. Hem ilimde hem de hayatta; ” İlim Minnet Altında Kalmasın İmam-ı Âzam (r.a)geçimini ticaret yaparak sağlardı. Onun dürüstlüğü, cömertliği, emanete riayeti ve takvası ticarî muamelelerinde de daima kendini göstermiştir. Halk ticarette onu Hz. Ebu Bekir(r.a)Efendimize benzetirlerdi. Hafs b. Abdurrahman’la ortaklık eder, yıllık kazancının dört bin dirhemden fazlasını fakirlere dağıtır, âlimlerin, muhaddislerin ve talebelerinin bütün ihtiyaçlarını karşılar ve tevazu ile şöyle buyururdu: “Bunları ihtiyacınız olan yerde kullanın ve Allah’a şükredin. Çünkü bunlar gerçek anlamda benim değil, sizin 65 nasibiniz olarak Allah’u Tealâ’nın ihsan ve kereminden benim aracılığımla size gönderdiğidir.” Böylece ilim ehlini başkalarına minnet ettirmez, rahat çalışmalarını temin ederdi. Kendi evine de bol harcar, bir o kadar da yoksullara sadaka verirdi. Zenginlere de hediyeler verirdi. Her cuma günü anne ve babasının hayrına yirmi altın dağıtırdı. Müşterisi fakir olursa malı aldığı fiyata verir veya hediye ederdi. Cömert Alıcı İmam-ı Âzam(r.a). bir malı alırken de satarken de kul hakkına büyük özen gösterirdi. Birisi ona satmak üzere bir elbise getirdi. İmam fiyatını sordu. O da yüz akçe istediğini söyleyince, İmam-ı Âzam (r.a)“Bunun değeri yüz akçeden daha fazla.” dedi. Satan kişi yüzer yüzer arttırarak dört yüz akçeye kadar çıktı. İmam “Olmaz, daha fazla eder!” diyerek bu işten anlayan bir tüccar çağırdı. Fiyatı tayin ettirdi ve o elbiseyi beş yüz akçeye satın aldı. Fetva vermeye kalkan bu kadarını nasıl bilmez! Daha ilmini tamamlamamış talebelerinden birisi, kendinde bir salahiyet görüp bir meclis kurdu. Fıkıh öğretmeğe başladı. Bu haber İmama gidince huzurundakilerden birisine bunun meclisine gidip ona şöyle söylemesini emretti:“(Bir kimse elbisesini temizleyiciye verse, birkaç gün sonra gelip elbisesini istese temizleyici inkâr etse, daha sonra tekrar gelip elbisesini istese temizleyici de elbisesini temiz olarak ona verse ücret alabilir mi?” Eğer alır derse hata ettin dersin. Ücret almaz derse yine hata ettin dersin.)Bu zat meseleyi gidip o talebeye anlatıp soruyu sordu:- Temizleyicinin ücret almağa hakkı var mı?- Evet ücret alır.- Hata ettin, öyle değildir.- Hayır ücret alamaz.- Yine hata ettin, öyle değildir. Bunun üzerine, fetva vermeye kalkışan o talebe, İmamı A’zamın(r.a) huzuruna gitti. İmam onun geldiğini görünce şöyle konuşmaya başladı :”Seni buraya elbiseyi temizleme meselesi mi gönderdi?- Evet.“Sübhanallah, insanlara fetva vermeye kalkan ve Allah’u Teâlânın dininde söz söylemek için kendisine meclis kuran kimse ücret bahsinden bu kadarını nasıl bilmez?- Bunun cevabı nasıldır? - Eğer temizleyici elbiseyi gaspettikten sonra temizlediyse ücret verilmez. Çünkü kendisi için temizlemiş demektir. Yok, gaspetmeden 66 önce temizlemişse ücret vermesi lazımdır. Çünkü onu sahibi için temizlemiştir. Üç gümüş karışsa, ikisi kaybolsa Abdulah İbni Mübarek İmama sordu :- Bir kimsenin iki gümüşü, başka birinin bir gümüşü ile karışsa, sonra ikisini kaybetse, hangileri olduğunu da bilmese ne yapması lazımdır? Kalan bir gümüş üçe taksim edilir. Üçte biri bir gümüşü olanın, üçte ikisi de iki gümüşü olanındır. Bize göre mi, size göre mi? Bir rafizi İmam- A’zama (r.a)gelip şöyle bir soru sordu:”İnsanların en kuvvetlisi kimdir?- Bize göre Hz. Ali(r.a)’dir, size göre ise Hz. Ebu Bekir(r.a)dir. Nasıl olur? “ Çünkü Hz. Ali(r.a) hilafetin Ebu Bekr-i Sıddik(r.a)’in hakkı olduğunu bildi, kabul edip ona teslim eyledi. Size göre ise Ebu Bekr-i Sıddik(r.a) Hz. Ali(r.a)’den hilafeti zorla aldı. Fakat Hz. Ali(r.a) bir şey yapamadı.Rafizi bu söz karşısında şaşırıp kaldı. Eğer kıyas ederek söyleseydim İmam-ı A’zam(r.a), Hz. Ali(r.a)’nin torunu Muhammed bin Hasen (r.a)ile buluştu, aralarında şöyle konuşma geçti:” Ceddimin Hadis-i şeriflerine kıyas ile muhalefet eden zat sen misin?- Bundan Allah’u Teâlâya sığınırım. Ceddiniz gibi size de hürmetimiz vardır. İmam-ı A’zam(r.a) dizleri üzerine oturup sordu: Erkek mi zayıftır, kadın mı?- Kadın, daha zayıf yaradılışlıdır. Kadının hissesi ne kadardır? Erkeğin yarısı kadardır. Eğer kıyas ile söyleseydim bu hükmün tersini söylerdim. Namaz mı efdaldir oruç mu? Namaz efdaldir. Eğer kıyas ederek söyleseydim, hayzlı kadına ramazan orucunu değil namazını kaza etmesini emrederdim. Bevil mi (idrar) pistir, meni mi? Bevil daha necistir. Eğer kıyas ederek söyleseydim, meni çıktığı zaman değil, bevil çıktığı zaman gusül abdesti almayı emrederdim. Hadis-i şerifte olandan gayrisini söylemekten Allah’u Teâlâya sığınırım. Ben Peygamber (s.a.v)Efendimizin sözlerine kıymet veriyorum, onları açıklıyorum, başka bir şey yapmıyorum. Bu konuşma üzerine Muhammed bin Hasen(r.a) İmam-ı A’zamın(r.a) kendisine yanlış tanıtıldığını anlayarak kalkıp Ebu Hanife(r.a)’nin alnından öptü. 67 İmam-ı A’zam(r.a)ın ilminin yüksekliği Mütesettir bir kadın, bir meselesini halletmek için İmama geldi. İmam-ı Azam(r.a) evinden çıkmış, atına binip ayaklarını üzengiye koyarken kadın sualini sordu. İmam-ı A’zam(r.a) bir an düşündükten sonra şöyle cevap verdi:” Senin bu sualinin cevabı, Kur’an-ı Kerimde açıkça yoktur. Kur’an-ı Kerimi baştan sona kadar düşündüm, cevabını bulamadım. İstersen biraz bekle, hemen gelir, sana doğru cevabı veririm.Bu menkıbe, İmam-ı A’zamın ilminin ne derece yüksek olduğunu göstermektedir. Bir anda Kur’an-ı Kerimin bütün ahkâmının kalbinde hâsıl olması şaşılacak bir meseledir. Numan’ın kölesi Büyüklerden birisi anlatır: Vasıt şehrinde faziletli bir zat vardı. İsmi Numan’ın kölesi idi. Bu zatı bulup isminin niçin böyle olduğunu sordum:- Sen o yüksek imamın nasıl kölesi, azadlısı oldun?- Annem öldüğü zaman, ben karnında idim. Yıkayıcılar, annemi yıkarlarken karnındaki çocuğun canlı olduğunu anlamışlar, durumu İmam-ı A’zama anlatmışlar, o da hemen karnını sol taraftan yarın, çocuğu çıkarın demiş. Doktor, aynı yerden karnını yarıp beni çıkarmış. Bunun için onun azadlısıyım, ona daima dua ederim. El yıkama bahanesiyle İmam-ı A’zama(r.a) haset eden fakat görünüşte onu sevenlerden birisi, birgün nehrin kenarındaki bahçesinde İmama ve talebelerine ziyafet hazırladı. İmam-ı A’zam(r.a) talebeleriyle birlikte gitti. O şahıs (buyurun, yemek yiyin) demişse de, İmam talebelerine (Benim yaptığım gibi yapın) buyurdu. Yemekten önce el yıkama sünnetini ifa için nehre gidip ellerini yıkadı. Bütün talebesi de böyle yaptı. Bu esnada bir kedi gelip İmamın tabağından yedi, hemen öldü. İmamın talebeleri yemeğe zehir karıştırıldığını anladılar. Hiç birisi yemek yemeden dağıldılar. İmam yemekte zehir olduğunu anlamış, fakat açıkça söylemeyip el yıkama bahanesiyle oyalanma yolunu tutup kerametini setretmek (örtmek) istemişti. Böylece hem sünneti yerine getirdi, hem ölümden kurtuldu. 68 İnsan büyük günah işlemekle kâfir olmaz İmam-ı Ebu Yusuf(r.a) anlatır: Ebu Hanifenin(r.a) zamanında Harici mezhebinde olanlar çoktu. Harici mezhebinde olanlar, (bugünkü vehhabiler gibi) şöyle düşünürlerdi: (İnsan büyük günah işlemekle kâfir olur.) İslamiyette büyük tefrikaya sebep olan bu sözü Ebu Hanife (r.a)hazretleri kabul etmez, bir kimsenin günah işlemekle dinden çıkmayacağını, sadece haram işlemiş olacağını, bunun ise azabı gerektireceğini, Ehl-i sünet vel cemaat mezhebinin böyle olduğunu bildirerek Haricilerin sözlerine karşı uyanık olunmasını emrederdi. Hariciler, İmamın, Harici mezhebinin bozuk olduğunu anlattığını duyunca galeyana geldiler. İçlerinden kırk tane eşkıya şöyle bir karar aldılar: (Ebu Hanife’ye gider, onunla konuşuruz, mezhebinden ve sözlerinden dönerse ne ala, dönmezse başını gövdesinden ayırırız.) Biz İmamın kalbleri ihya eden sözlerini dinliyorduk. Kılıçları omuzlarında asılı bir sürü sapık izin almadan içeri girdi. İmamı öldürmek istiyorlardı. Dediler ki:- Sana iki suâlimiz var, bize cevap ver. Bizim istediğimize uygun cevap verirsen kurtulursun. Mezhebimize aykırı cevap verirsen kaçamazsın, seni burada öldürürüz. İmam-ı A’zam(r.a) onların bu haline aldırmayıp buyurdu :” İnsaf ile mi, yoksa isyan ve inat ile mi konuşacağız? Her işte insaflı olmak, doğru söze karşı kalblerin saf olması gerektir, dediler.- O halde kılıçlarınızı kınlarına sokunuz, böyle yalın kılıç durmanız insafla bağdaşmaz.Gelenler yine inat ve isyanla konuştular:- Kılıçlar kınlarına girmez, kana boyanmak niyetiyle gelmiştir.- Hasbünallah, soracaklarınızı sorun. Konuşalım. Bir kimse şarap içip sarhoş olarak ölse, bir kadın da zina edip doğurduğu çocuğu öldürse, kendisi de nifas hali bitmeden ölse, bu iki facirin hallerinin ne olduğunu, namazlarının kılınıp kılınmayacağını bize anlat: “ Önce siz insafla şu sorularıma cevap verin. Onlar Yahudi, mecusi veya hıristiyan mıdır? Hiç birisi değildir. Ya hangi dindendir?- La ilahe illallah Muhammedün resulullah derler, Peygamber (s.a.v)in Allah’u Teâlâdan getirdiklerini kabul ederlerdi, fakat bu büyük günaha duçar oldular.” 69 “ Onların hallerini ve hasletlerini saydınız. Bu üç şey iman mıdır, küfür müdür, insafla konuşup doğrusunu da siz söyleyin.- Bu üç haslet imandır. Evet dediğiniz gibidir. Şimdi söyleyin bakalım, bu hasletler imanın nesidir, yarısı mı, üçte biri mi veya hepsi midir? Bu üç şey imanın tamamıdır. İman ancak bunlara denir. Mademki imanlı olduklarına kendiniz şehadet ediyorsunuz, o halde onlardan ne istiyorsunuz? Hariciler kendi sözleriyle böylece mağlup oldular, hepsi de kılıçlarını kınlarına koyup bozuk mezheplerini bırakıp ibadet etmeğe başladılar. İmam-ı A’zama(r.a) dediler ki:”Kalbimizdeki zulmeti giderdin, bizi şad eyledin, irşad eyledin. Batıl yolumuzu bıraktık, içimizdeki rezalet kirlerini temizledik, kurtuluş yolu olan Ehlisünnet vel cemaat mezhebini kabul ettik.” Âlimlerin gıybeti ancak tövbe ile affedilir Kendisiyle münazara edenlerden bazıları ona kötü sözlerde bulunurlardı. Bunlardan birisi ona dedi ki :- Bid’at ehli ve zındık. İmamı A’zam(r.a) ona cevap verdi :” Allah’u Teâlâ seni magfiret eylesin! Allh’u Teâlâ sözümde ihtilaf olmadığını ve O’nu tanıdığımdan beri O’na ortak koşmadığımı herkesten iyi bilir. Yalnız O’nun afvını ümit eder, yalnız O’nun azabından korkarım”. Azab kelimesini söyleyince kendini tutamadı, ağladı, gözyaşları birbiri ardınca akmağa başladı. O kimse dedi ki :” Bana hakkını helal et!” Buyurdu ki: “Cahillerin söylediği söz helal edilir, amma ilim sahiplerinin söylediği söz, çok ağırdır, helal edilmesi zordur. Çünkü âlimlerin gıybeti, kendilerinden sonra tesir bırakır, çok fena ve devamlıdır, ancak tövbe ile affedilir.” Fatihasız namaz olmaz! İmam-ı A’zam Ebu Hanife(r.a) Hazretlerinin, (Cemaatle namaz kılarken, imama uyanlar, Fatiha ve zamm-ı sure okumaz) dediğini duyanlardan on kişi, imamın huzuruna gelip derler ki: İmamın okumasını kâfi görüp, cemaate Kur’an okutmadığını işittik. Hâlbuki Fatihasız namaz olmaz. Elimizde bunu isbat eden kuvvetli deliller vardır. Hakkın ortaya çıkması için tartışmaya geldik. İmam der ki: Ben bir kişi, siz on kişisiniz, hepinizle aynı anda nasıl tartışayım? Nasıl tartışmak istiyorsunuz? İçinizden en bilgili, âlim olanı seçin, onunla 70 konuşayım. O, kendi ile birlikte hepinizin adına konuşsun. Teklifiniz uygun. O beni yenerse, hepiniz beni yenmiş olacaksınız, ben onu yenersem, hepiniz yenilmiş olacaksınız. Kabul mü? Peki, kabul ettik. Tartışmayı ben kazandım. Nasıl olur, daha başlamadık bile. Siz, seçtiğiniz âlimin hepinizin adına konuşmasını kabul etmediniz mi? Evet. Ben de, sizin kabul ettiğinizi kabul ediyor, aynı şeyi söylüyorum. Herkesin tabi olduğu imam, kendi adına ve ona uyup, imam kabul edenler adına Kur’an-ı kerim okur, cemaat okumaz. Anlaşamadığımız bir nokta kaldı mı? Evet anlaştık. Oğlumun öğrendiğini az görme! Oğlu Hammad, Fatiha suresini sonuna kadar öğrenince, Ebu Hanife(r.a) hocasına beş yüz akça hediye etti. (Başka bir rivayette bin gümüş hediye etti.)Oğlunun hocası dedi ki:- Ne yaptım ki bana bu kadar para gönderdi? İmam onun yanına gidip buyurdu ki:- Sana az hediye ettiğim için özür dilerim. Oğlumun öğrendiğini az görme! Allah’u Teâlâya yemin ederim ki, yanımda bundan başka param olsaydı, Kur’an-ı kerime tazim için hepsini sana verirdim.” Dua ile anmaktan başka İmam-ı A’zama (r.a)sordular :” Alkame mi efdaldir, yoksa Esved mi?” Onları dua ve istiğfar ile anmaktan başka hiç bir şeye kudretim yok ki, hangisinin büyük olduğunu nasıl söyleyeyim? Hocasına saygısı İmam-ı A’zam(r.a) Hazretleri buyurdu ki:(Aramızda yedi sokak olmasına rağmen Üstadım Hammad(r.a)’ın evine doğru ayaklarımı bir kere uzatmış değilim.) Yine buyurdu ki:(Üstadım Hammad vefat ettiğinden beri, her namazımda onun için, annem babam için, kendilerinden ilim öğrendiklerim için, kendilerine ilim öğrettiklerim için istiğfar ettim. Hiç bir namazda unutmuş değilim.) Allah’ı İnkâr Eden bir Kâfir İmam-ı Azam Ebu Hanife(r.a)’nin çocukluk yıllarındaydı. “Allah” diye bir yaratıcının olmadığını, her şeyi tabiatın yarattığını iddia eden ve gittiği yerlerde bilginlerle görüşerek tartışmalar yapan bir ateist, Kufe şehrine geldi. Sapık fikirlerini anlatmaya başlayan bu ateistin, 71 Kufe bilginleriyle görüşüp münazara yapma isteğine gülen Müslümanlar: Bizim küçük bir bilginimiz var, eğer onunla karşılaşıp yenersen, büyük bilginlerimiz seninle görüşebilir, diye cevap verdiler. O da bunu kabul etti. Sonunda görüşme yerini ve saatini kararlaştırarak dağıldılar. Kufeliler salonu tıklım tıklım doldurmuşlardı. Aradan yarım saat geçtiği halde, küçük bilgin hâlâ gelmemişti. Saatler ilerledikçe dinsiz bilgin gururlanıyor ve “Benden korktu tabii” diyerek gülüyordu. Tam bu sırada küçük bilgin Ebu Hanife’nin içeri girdiği görüldü. Dinsiz bilgin:”Niçin geç kaldın küçük? Yoksa çok mu korktun, diye sordu. O da: Hayır korkmadım. Evimiz nehrin öte yakasında. Bu tarafa geçmek istediğimde köprünün yıkılmış olduğunu gördüm. Geçemeyeceğimi anlayınca, oradaki ağaçlara, hemen bir sandal olup beni geçirmelerini emrettim. Onlar da sandal olup beni geçirdiler, bu yüzden geç kaldım, özür dilerim, dedi. Bu cevap karşısında kahkahalarla gülmeye başlayan dinsiz bilgin: Hey akılsız çocuk! Hiç ağaç kendi kendine sandal olur mu, deyince, birden bire ciddileşen Ebu Hanife: Asıl aklı olmayan sensin! Bir sandalın bile kendi kendine yapıldığını kabul etmiyorsun da, şu uçsuz bucaksız âlemin kendi kendine var olduğunu nasıl iddia ediyorsun, diye karşılık verdi. Bu güzel cevap karşısında şaşırıp kalan inançsız bilgin:Beni gafil avladın küçük! Peki, şu varlığını iddia ettiğin Allah’ı göster de inanalım, dedi. Ebu Hanife eline bir bardak süt alarak, dinsiz bilgine sordu:Yağ ve peynir neden yapılır?Tabii sütten yapılır. Öyleyse, şu sütün içinde bulunan yağ ve peyniri göster bakalım! Dinsiz bilgin iyice şaşırmıştı. Elbette bu sütün içinde yağ ve peynir vardır, fakat görünmez, dedi. Dinsizi en zayıf yerinden yakalayan Ebu Hanife yerinden doğrularak: Şu sütün içinde yağ ve peynir olduğunu kabul ettiğin halde onları gösteremiyorsun da, Yüce Allah’ı “İşte Allah” diye göstermemi benden nasıl istiyorsun, dedi. 72 Bu inandırıcı cevaplara rağmen hâlâ Allahın varlığına inanmayan adam: Son soruma da cevap verirsen, üstünlüğünü kabul edeceğim. Mademki “Allah vardır” diyorsun, şu anda o ne yapmaktadır, diye sordu. Bir an düşünen küçük bilgin: Bulunduğun kürsüden aşağı in, sorunun cevabını orada vereceğim diyerek dinsizin indiği kürsüye çıktı ve: Şu anda Allah, senin gibi bir dinsizi bu kürsüden aşağı indirerek, benim gibi küçük bir kulunu çıkardı, deyince, dinsiz bilginin konuşacak dermanı kalmamıştı. Binlerce insanın karşısında kelime-i şehadet getirerek Müslüman oldu. Bir defasında da bir grup dehri onunla münâzara edip onu öldürme düşüncesindeydi, fakat İmam-ı Azam onlara dersini vermiştir. Onlara:“İçerisinde ağır ve çok kıymetli yük yükletilmiş, engin dalgalı bir denizde kaptansız bir geminin bulunmasına ne dersiniz?” buyurdu. Onlar“Böyle şey olur mu?” dediler. Ebu Hanife Hazretleri:“Her mevsim, hatta hergün şekli, hâli, işleri değişen, her gün bir başka şekilde görünen, intizamı akıllara hayret veren bu dünyanın hâkim ve yaratıcısı ve çok tedbirli bir sahibi olmadığına nasıl hükmedersiniz?” buyurunca gelenler pişman olup tövbe ettiler. Dünyayı Allah’ın yarattığına inandılar ve kılıçlarını kınlarına sokup oradan ayrıldılar. İmam-ı Azam talebelerine karşı son derece şefkatli ve onlarla ilgiliydi. Onlara bir talebeye söylenecek şu güzel sözü söylemiştir ki, bizlere de söylenir inşaallah:“Sizler benim kalbimin sevinci, hüznümün tesellisisiniz..”Talebelerine nasihatlerinden bazılarına bir bakalım: * “Her halinde Allah’u Teâlâ’dan kork, kötülüklerden korun. Emanetlere riayet et. Küçük-büyük, zengin-fakir herkese iyilik ve nasihatta bulun. Hiç kimseyi küçük görme. Vakarlı ol ve herkese değer ver. Ziyaretine gelenleri iyi karşıla.” * “Hoca ve üstâdlarına hürmet et, onlara dil uzatma. İnsanlardan daima çekin. Allah için gizli halinde ne isen, açık durumda da öyle ol.” * “Çok gülme. Zirâ çok gülmek kalbini öldürür. Vakarlı bir şekilde yürü. Acele acele ve salına salına yürüme. İşlerinde aceleci olma. Konuşurken yüksek sesle konuşma, bağırıp çağırma. Daima kendin için sükûn ve sükûtu tercih et...” 73 * “Nefsini her zaman murakabe edip gözet ve kontrol et. Ölümü hatırından çıkarma. Hocaların ve ilim aldığın zatlar için Allahu Teâlâ’dan af ve mağfiret dile. Kur’ân-ı Kerim okumaya devam et. Kabirleri, büyük zatları ve mübarek yerleri çokça ziyaret et.” * “Cimrilikten sakın. Zirâ herkes cimrilere buğz eder, onları sevmez. Güzel huylu ol. İnsanları incitmekten kaçın. Her zaman her yerde temiz elbise giy. Dünyaya rağbeti ve hırsını azaltarak nefsini temizle. Dünya sevgisini içinden at. Kalbin temiz olsun.” * “İlim meclislerinde hiddet ve şiddet göstermekten sakın. Beni de hayırlı duândan unutma. Bu nasihatimi kabul et. Onu ancak sana, senin ve bütün Müslümanların iyiliği için yapıyorum.” Ebu Hanife Hazretleri 767 (H. 150) senesinde Abbasi Halifesi Ebu Cafer Mansur tarafından şehit edildi. Vefat haberi duyulduğu her yerde büyük üzüntü ve gözyaşıyla karşılandı. Cenazesi Bağdat’ta Hayzerân Kabristanının doğusunda defnedildi. İmam Şafii’nin hocasının hocası olan İbn-i Cerihe vefatını duyunca şöyle buyurdu:“Yani ilim gitti deseniz ya!” İmam-ı Azam’ın ilminin ışığıyla aydınlanmayı ve faydalı ilimle amel işlemeyi Rabbimiz nasip eylesin. Hanefî mezhebi Irak'ta doğmuş ve Abbâsîler devrinde ülkenin başlıca fıkıh mezhebi olmuştur. Mezhep özellikle doğuya doğru yayılarak Horasan ve Mâverâunnehir'de en büyük gelişmesini göstermiştir. Birçok ünlü Hanefî hukukçu bu ülkelere mensuptur. Mağrib'te Hanefîler V. yüzyıla kadar Mâlikîlerle beraber bulunuyorlardı. Sicilya'da ise hâkim durumda idiler. Abbasîlerden sonra Hanefi mezhebinde bir gerileme görülmüşse de, Osmanlı devletinin kurulmasıyla yeniden gelişme olmuş; Osmanlı sınırları içinde, halkı başka bir mezhebe bağlı olan yerlere bile, İstanbul'dan Hanefi mezhebine sâlik hâkimlerin gönderilmesi, mezhebe buralarda resmîlik kazandırmıştır (Mısır ve Tunus'ta olduğu gibi). Günümüzde Afganistan, Pakistan, Türkistan, Buhara, Semerkand gibi Orta Asya ülkelerinde hanefîlik hâkimdir. Bugün Türkiye ve Balkan Türkleri", Arnavutluk, Bosna-Hersek, Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya müslümanları genel olarak Hanefîdirler. Hicaz, Suriye Yemen'in, Aden bölgesindeki 74 müslümanların bir kısmı da Hanefidir. (Ebû Zehra, Ebû Hanife, terc. O, Keskioğlu, İst. 1966, s. 473 vd.). ESERLERİ İmam-ı A’zamın(r.a) eserleri pekçok olup zamanımıza kadar ulaşmış olanları başlıca on tanedir. Aslında akaid ve fıkıh ilimlerinde rivayet edilen bütün meseleler onun eseridir. Bunlardan fıkıh bilgileri, Ebu Yusuf’un rivayeti ile ve bilhassa İmam-ı Muhammed Şeybani’nin toplayıp yazdığı Zahir-ür-Rivaye denilen kitaplarla nakledilmiştir. 1. Risale-i Redd-i Havaric ve Redd-i Kaderiyye: İmam-ı A’zamın usul-i dinde ilk yazdığı eserdir. 2. El-Fıkh-ul-Ekber: Akaide dairdir. Bu eserin birçok şerhi yapılmış olup, başlıcaları şunlardır: El-Kavlül-Fasl; Muhyiddin bin Behaeddin tarafından yapılan şerhidir. Bu kitap İhlas A.Ş. tarafından ofset yoluyla basılmıştır. Pezdevi, Ebü’l Münteha ve İmam-ı Matüridi tarafından yapılan şerhleri de meşhurdur. 3. El-Fıkh-ül-Ebsat: İmam-ı A’zam bu eserinde istita’at (insan gücü) hayır ve şer, kaza ve kader meselelerini açıklamaktadır. 4. Er-Risale li Osman Büsti: Eserde iman, küfür, irca ve va’id meseleleri açıklanmıştır. 5. Kitab-ül-Âlim vel-Müteallim: Bu eserde muhtelif meseleler hakkında Ehl-i sünnet itikadını bildirmek için tertiplenmiş soru ve cevaplar vardır. 6. Vasiyyet-i Nukirru: Eserde Ehl-i sünnet vel-cemaatin hususiyetleri anlatılmakta, akaid ve farzların hudutları açıklanmaktadır. Bu vasiyetten başka oğlu Hammad’a ve talebesi Ebu Yusuf’a yaptığı vasiyet olmak üzere on beş kadar vasiyetnamesi vardır. 7. Kaside-i Numaniyye. 8. El-Asl. 9. El-Müsned-lil-İmam-ı A’zam Ebi Hanife. Sonuç Bu veciz menkıbelerden, İmam-ı Azam(r.a)’a dair olan hikâyelerden ve büyük imamların sözlerinden sonra daha fazlasını konuşmak bizi de yazımızı da aşar. Ancak şunu söyleyelim: Ebu Hanife(r.a)Hazretleri, hayatından tasavvufi edep ve kaidelerin 75 çıkarıldığı ve tasavvufî okulun temellerinin metotları üzerine kurulduğu bir imamdır. Gavs’ul A’zam Abdulkadir Geylani(k.s)Hazretleri bile onun kabrinde türbedarlık yapmış himmetinden nasiplenmiştir. Bu makaleyi Abdullah b. Mübarek(r.a)’in İmam-ı Azam hakkında söylediği beyitle bitiriyorum: Müslümanların İmam’ı Ebu Hanife(r.a) fıkıh, hadis ve hükümle beldeleri ve içinde yaşayanları, sayfalardaki Zebur’un ayetleri gibi süsledi. Doğuda, batıda ve Kûfe’de Onun gibisi yoktur. Allah korkusundan uykusunu terk ederek gecesini ibadetle, gündüzünü de Allah (c.c) için oruçla geçirmiştir. Salat Efendimiz Hz. Muhammed’e, ailesine ve bütün arkadaşlarına olsun. Hamd âlemlerin Rabbine mahsustur. 76 İMAM-I ŞAFİ (R.A) (D.H.150 -M.767 Gazze V.H.204 -M.820’Mısır) Cennet ile müjdelenmiş olan Ehl-i sünnet vel-cemaatin dört büyük mezhebinden biri olan Şafii mezhebinin reisidir. Adı, Muhammed bin İdris’tir. Dedesinin dedesi Şafi, Kureyş kabilesinden ve ashab-ı kiramdan olduğu için, Şafii adı ile meşhur olmuştur. Şafi’in dedesinin dedesi de Haşim bin Abdi Menaf’dır. İmam Şafii'nin annesi Yemenli Ezd kabilesindendir. Oğlunun yetişip olgunlaşmasında onun büyük bir payı vardır. Nesebine gelince: Abdi Menâf oğlu, Muttalib oğlu, Hâşim oğlu, Abdi Yezid oğlu, Ubeyd oğlu, Sâib oğlu, Şâfi' oğlu, Osman oğlu, Abbas oğlu, İdris oğlu Muhammed'dir. Soyu, Hz. Peygamber'le Abd-i Menâf da birleşmektedir. İmamı Azam Ebu Hanife'nin vefat ettiği yıl olan Hicri 150 senesinde Filistin'in Gazze şehrindeH.150 -M.767 senesinde dünyaya geldi. H.204 -M.820’de Mısır’da vefat etti. Kabri, Kurafe kabristanlığında büyük bir türbe içindedir. Gençliği ve Yetişmesi Henüz beşikte iken babası vefat etmişti. Annesi onu iki yaşında, asıl memleketleri olan Mekke'ye getirdi. Orada büyüdü. Yedi yaşına gelince Kur'an-ı Kerimi ezberledi. Bundan sonra ilim öğrenmeye başladı. Mekke'ye gelince büyük hadis üstatlarından Peygamber(s.a.v) Efendimizin hadislerini ezberlemeye, diğer taraftan da Arapçayı düzgün ve mükemmel bir şekilde öğrenmeye başladı. Kendisi, ilim öğrenmeye başladığı bu ilk günleri için şöyle demiştir: "Kur'an-ı Kerimi 77 ezberledikten sonra devamlı Mescid-i harama gidip, fıkıh ve hadis âlimlerinden pek çok istifade ettim. Fakat çok fakir idik, bir yaprak kâğıt almaya bile gücümüz yoktu. Derslerimi ve öğrendiğim meseleleri yazmakta çok sıkıntı çekerdim." Kırsal kesimlerde korunan fasih Arapçayı öğrenmek için bir süre çölde Huzeyl kabilesinin arasında yaşadı. On yıl kadar süren çöl hayatında, dil öğreniminin yanı sıra ok atmayı da öğrendi. Bu kabile, Arapların dil bakımından en fasihi idi. Onlarla birlikte gezdim, dolaştım, ok atmayı öğrendim. Mekke'ye döndüğüm zaman, birçok rivayet ve edebiyat bilgilerine sahip olmuştum." Kendisi bu konuda şöyle der: "Çöldeyken himmetim iki şeyde toplanmıştı. Okçuluk ve ilim. Ok atmakta o kadar maharet sahibiydim ki, on ok atsam hepsi hedefe isabet ederdi." Bunu söyledikten sonra ilim hususunda bir şey demeden sustu. Yanında bulunan biri: "Vallahi sen ilimde, okçulukta olduğundan çok daha üstünsün “dedi. ( Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 17-18.) Çocukluğu zamanında Hz. Şafi düğün, derneğe gitmez, daima bir köşede oturup fikirle meşgul olur ve çok zaman Salimi Rai sohbetinde olurdu. İmam Şafi buyurur: “Bir gece Peygamber(s.a.v)Efendimizi rüyamda gördüm. Bana emri risaletpenahileri şöyle oldu: “Sen kimsin?" Ben dedim: “Ya Resulallah! Senin bölüğündenim. “İleri gel" dedi Vardım. “Ağzını aç" dedi. Açtım; ağzıma mübarek dili üzerindeki ıslaklıktan bir miktar nakletti, şöyle ki ağzımın içi dopdolu oldu. “Var imdi işin tamamdır" dedi. Ve hem ol saat; Ali (k.v) Hazretlerini gördüm ki, parmağıma bir yüzük geçirdi, Ve dediki. “Peygamber ilmi ve benim ilmim sana kutlu olsun" dedi. (tezkiret-ul evliya Feridüddin-i Attar) Gençliğinin ilk yıllarında kendini tamamen ilme verip, Mekke'deki Süfyan bin Uyeyne, Müslim bin Halit ez-Zenci gibi fakih ve muhaddislerden ilim tahsil etti. Hadis, fıkıh, lügat ve edebiyatta çok yükseldi. Mekkeli gençler arasında, ilimde parmakla gösterilen bir dereceye ulaştı. İmam Malik'in Himayesinde İlim Tahsili İmam Şafii yirmi yaşlarında bir delikanlı iken, ilim derecesi o kadar ilerlemişti ki fetva verecek ve hadis rivayet edecek bir mertebeye ulaşmıştı. Hatta Müslim ibnu Halid Zenci ona fetva vermesi için izin 78 vererek: "Ya Eba Abdillah, artık fetva ver, senin fetva verme zamanın geldi" dedi. Onun ilim tahsilindeki gayreti, Mekke'nin surlarını aşmış ve bu şehrin ötelerine doğru uzanmaya başlamıştı. Çünkü ilmin sınırı ve ülkesi yoktur. Bu arada Medine'nin imamı Malik ibnu Enes'in adı Şafii'ye ulaşmıştı. Zira bu imamın adı o derece yayılmıştı ki, gelip gidenler hep onu zikrediyorlardı. Bu durumda Şafii'nin gayreti ondan ilim tahsil etmeye yöneldi ve bu yüzden Medine'ye gitmek istedi. Fakat o Medine'ye İmam Malik'in ilminden habersiz eli boş gitmek istemiyordu. İmam Malik'in ismi her tarafa yayılmış olan el-Muvatta adlı eserini temin edip defalarca okudu. Hadis kitabını, dokuz günde ezberledi. Bu kitabı okuduktan sonra onun İmam Malik'i görme arzusu daha da arttı. Şafii Medine'ye gitmeden önce, orada herhangi bir zorlukla karşılaşmamak için Mekke valisinden bir tavsiye mektubu alarak yola koyuldu. Oraya vardığında yanındaki mektupla Medine valisinin yanına girdi. Mektubu valiye verip durumu izah ettikten sonra, valiyle beraber büyük imam Malik ibnu Enes'in evine gittiler. Malik onları kapıda karşıladı. Uzun boyu ve heybetli görünüşüyle vakarlı, muhteşem bir zattı. Vali kendisine mektubu takdim etti. İmam Şafii bundan sonrasını şöyle anlatır: "Mektubu alıp okumaya başladı. "...mektubu getirenin işi şu merkezde, onunla konuş ve gereğini yap" sözlerine gelince mektubu elinden attı ve : "Suphanallah, Resulullah'ın ilmi artık bu vasıtalarla mı alınır oldu?" dedi. Baktım ki vali onunla konuşmaktan korkuyor. Ben ileri atıldım ve : "Allah iyilikten ayırmasın, ben Muttalip ailesinden bir adamım. Maksadım şudur" diyerek hayat hikâyemi anlattım. Sözlerimi dinledikten sonra bana baktı. Onda büyük bir feraset ve sevgi vardı. Bana: "Adın ne?" dedi. "Muhammed" dedim. "Ey Muhammed, Allah'tan kork, günahtan sakın, zira sen yüksek mertebe sahibi bir adam olacaksın. Allah senin kalbine bunu koymuş, onu günahlarla söndürme" dedi. Ve sözünün sonunda: "Yarın buraya gelirsin, seni okutacak olan da gelir" dedi." Ben de onu ezberledim, ezberden okurum dedim. Ertesi gün imam-ı Malik'e gelip okumaya başladım. Her ne zaman, imamı üzme korkusundan okumayı bırakmak istesem, benim güzel okumam onu hayretler içerisinde bırakır, ey genç daha oku derdi. Kısa zamanda Muvatta'yı bitirdim." 79 Tahsilinde en önemli safha, imam-ı Malik hazretlerine talebe olmasıyla başlamıştır. Yanına geldiği zaman, yirmi yaşlarında bulunuyordu. İmam-ı Malik onu himayesine alıp, dokuz yıl müddetle ilim öğretti. Valilikte Görev Alması İmam Malik ibnu Enes vefat edince, Şafii ilimden yeteri kadarı nasibini aldığı kanaatine vardı. O zamana kadar çok fakir bir hayat sürdü. Kendi geçimini temin edebilmek için bir iş aramaya başladı. Bu sırada Yemen valisi Hicaz'a gelmişti. Kureyş'ten bazıları ondan Şafii'yi beraberinde Yemen'e götürmesi isteğinde bulundular. Vali bu isteği uygun bularak, kendisine bir iş vermek üzere Şafii'yi yanında götürdü. Şafii bu hususta şöyle der: "Annemde bana verecek yol parası bile yoktu. Evi rehin vererek, yol parasını tedarik ettim. Yemen'e varınca vali bana iş verdi. Bu parayı ödemek için çalışmaya başladım." İmam Şafii'nin dirayeti, bilhassa Yemen valisinin maiyetinde aldığı ve kadılık seviyesinde olan bu görevinde dikkati çekmiştir. Vazifesi Yemen'e bağlı Necran'daydı. Şafii, burada adaleti hakkıyla gerçekleştirmiştir. Her çağda ve her yerde olduğu gibi Necran'da da insanlar, valilere, kadılara, hâkimlere yaranmaya çalışıp, onlara yakınlaşmak için yol arıyorlardı. Fakat bu tip insanlar İmam Şafii'den bu konuda gerekli iltifatı göremediler. Şafii bu kapıyı kapatmakla nefsini fesat, şer ve zulümden korumuş oldu. Dolayısıyla uygulanması çok zor görülen adaleti tam olarak gerçekleştirmiş oldu. (Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 18-20.) Beş yıl kadar bu görevi yaptıktan sonra, Bağdat’a giderek, ilmini ilerletmek için, imam-ı A'zamın talebesi olan imam-ı Muhammed'den ders almaya başladı. İmam-ı Muhammed onu kendi himayesine alıp, yazmış olduğu kitaplarını okutmak suretiyle, Irak'ta tedvin edilen fıkıh ilmini ve Irak'ta meşhur olan rivayetleri öğretti, imam-ı Muhammed ayrıca İmam-ı Şafii'nin üvey babası idi. İmam-ı Şafii onun ilminden ve kitaplarından çok istifade etmiştir. Güçlüklerle Karşılaşması Tıpkı günümüzde olduğu gibi tarihin her döneminde iyi işler yapmaya çalışanlar, adaleti hakkıyla yerine getirenler, fırsatçılara ve zalimlere fırsat tanımayanlar daima zalimlerin ve menfaatperestlerin fiili ve psikolojik işkencelerine maruz kalmışlardır. İmam Şafii söz konusu görevine devam ettiği sıralarda Yemen'e zalim, gaddar bir vali 80 tayin oldu. Bu vali, kendi idaresi altındakilere zulüm yapmaktan çekinmiyordu. Bu durumdan haberdar olup rahatsız olan Şafii, âlimlerin elinde keskin bir kılıç olan tenkit vasıtasını çok iyi kullanarak bu valiyi uyarmaya çalıştı. Fakat Şafii'nin bu tavrı valinin onun aleyhine harekete geçmesine yol açtı. Vali ona kin bağlayarak hakkında iftiralar uydurdu. Abbasî Halifesi Harun’a şikâyet etti. Zira herkes tabiatının gereğini yapar. Abbasîler, Hz. Ali (r.a.)'nin soyundan gelenlere karşı bir tavır içindeydiler. Bu sebeple herhangi bir valinin Hz. Ali (r.a.) soyundan gelenlere karşı iyi davrandığını tespit ettiklerinde derhal onu ya azlediyor, ya muhakemeye çekiyor, ya da öldürüyorlardı. Söz konusu zalim vali de Abbasileri bu zayıf noktalarından vurmayı başardı. Şafii'yi Hz. Ali (r.a.) soyundan gelenlerin taraftarı olmakla itham etti. Bu sadece psikolojik bir yıldırmaydı ve her hangi bir fiili duruma dayanmıyordu. Çünkü Şafii'nin Hz. Ali (r.a.) soyundan gelenlere karşı sevgi beslediği herkesçe biliniyordu. Fakat onun bu sevgisi kendisini Şiilik propagandasına ve onların iktidara gelmesi için bir girişimde bulunmaya sevk edecek durumda değildi. Tüm bu gerçeklere rağmen zalim vali, bu konuda ısrar ediyor, Halife Harun Reşit’e mektup göndererek onu Şafii'ye karşı kışkırtıyordu. İşte bu zalim vali :"Alevilerden 9 kişi kımıldanmağa başladılar. Ben onların hükümet aleyhinde ayaklanmalarından korkuyorum.. Burada Şafiî Muttalib oğullarından bir adam var, o burada oldukça benim ne buyruğum tutuluyor, ne de yasam." "Harp meydanlarında savaşan bir kimsenin kılıçla yapamadığım o, diliyle yapıyor." Nihayet Şafii(r.a)Hazretleri eli kelepçeli halde Bağdat'a gönderildi. 34 yaşlarında böyle bir durumla karşı karşıya kalan Şafii apar topar Halife Harun Reşit’in huzuruna çıkarıldı. Rivayetlerin dediğine göre Halife bu dokuz kişiyi öldürtmüştür. Şafiî hüccetinin kuvveti ve Hanefî fakihi Muhammed b. Hasan Şeybânî'nin şehadeti sayesinde kurtulmuştur. Hüccet ve delilinin kuvveti şundan anlaşılıyor: Kendisine kılıç altında Alevilik ithamı yöneltildiği zaman Halife Harun Reşit’e şöyle cevap verdi: “Yâ Emîrü'l-Mü'minîn, iki adam var, bunlardan birisi beni kendisine kardeş sayıyor, diğeri kölesi addediyor. Ne dersin, bunlardan hangisi bana daha sevgilidir? 81 Seni kardeş sayanı daha çok seversin. İşte o adam sensin ya Emîrü'I-Mü'minin. Zira siz Abbasî oğulları, onlar ise Ali oğulları. Biz de Muttalib oğulları. Siz Abbasî oğulları bizi kardeş görürsünüz, onlar ise bizi köle sayarlar. Hanefî fakihi Muhammed b. Hasan Şeybânî'nin onun hakkındaki iyi şehadetine gelince: Şafiî onu, itham olunduğu esnada Harun Reşid'in meclisinde görüp tanımıştı. Zîrâ ilim, ilim ehli arasında bir akrabalık bağıdır. Şafiî müdafaası sırasında söyledikleri arasında kendisinin ilimden, fıkıhtan nasibi olduğunu söyledi ve kadı Muhammed b. Hasan da bunu bilir, dedi. Harun Reşit, bunu Muhammed b. Hasan'a sordu. O da: O ilmi çok, bilgiden nasibini almış bir zattır. Ona isnat olunan bu işle onun bir ilgisi yoktur. O öyle adam değil, dedi. Harun Reşit de: Onu yanına al, bakalım, düşünelim, dedi.” Ancak onun güzel savunması ve İmam Muhammed ibnu Şeybani'nin lehinde şahitlik etmesiyle canını kurtardı. ( Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 20-21.) Yeniden İlme Yönelmesi İmam Şafii, başına gelen bu olaydan sonra valilikteki görevini bırakıp kendini yeniden ilme verdi. Okudu, okuttu; ders aldı, ders verdi. İnsanlar için fıkıhta ebedi eserini meydana getirdi. Bağdat'ta Muhammed ibnu Hasan'ın evinde konakladı. Onun eserlerini bizzat kendinden okudu. Böylece hem Irak'ın hem de Hicaz'ın fıkhını birleştirmiş ve çağın en büyük fakihlerinden ders almış oldu. Bu sayede, fıkıh ilminin kurallarını tespit edecek kadar yüksek bir mertebeye ulaştı. Bu konuda muvafık ve muhalif herkes onun bu mevkiini tanıdı. Böylece onun ünü her tarafa yayıldı, itibarı yükseldi ve nihayet, hakkıyla imamlık mertebesine ulaştı. Bağdat'ta oturduğu sıralarda Iraklılarla fıkhi münakaşalar yapar ve kendisini İmam Malik'in talebesi sayardı. Muayyen bir metot ortaya koymazdı. İmam Muhammed dışında, yaşça kendisine denk olanlarla tartışırdı. İmam Muhammed'i ise kendisinin hocası olarak görüyor, onunla tartışmaya girmekten çekiniyordu. Şafiî, Muhammed b. Hasan'dan ilim aldı. Onun kitaplarını okudu, ondan nakletti, bu nakil ettiklerini kaydetti. Kendisi şöyle demiştir: “Muhammed b. Hasan'dan bir deve yükü ilim aldım, hepsi de bizzat ondan duyduklarımdır. “Onu çok Öger, ilmini çok takdir ederdi. Onun hakkında şöyle derdi: "İncelenmesi 82 gereken bir mezhep sorulduğu vakit yüzünü çatmayan tek bir kişi görmedim, ancak Muhammed b. Hasan Öyle değildi." Şafiî ondan Hadis de rivayet etti, ondan yalnız Rey fıkhını almakla iktifa etmedi. İmam Şafii daha sonra Mekke'ye döndü ve Harem-i Şerifte ders vermeye başladı. Hac mevsimi gelince nice büyük âlimler onunla görüşür, onu dinlerlerdi. İşte bu esnada Ahmed ibnu Hanbel de onunla görüştü. Artık Şafii'nin şahsiyeti yepyeni bir fıkıhla ortaya çıkmıştı. Bu, ne yalnız Medine ehlinin fıkhı idi, ne de yalnız Irak ehlinin. Belki de her ikisinden de alınmış yeni bir fıkıh ki, kitap ve sünnet ilminin olgunlaştırdığı, Arapçayı ve insanların ahvalini iyi bilmesinin perçinlediği, kıyas ve Rey’in geliştirdiği parlak bir aklın hulasasıdır. İmam Şafii, Mekke ve Bağdat arasında gidip geliyor, büyük üstatlarından almış olduğu emsalsiz ilimle kendi üstün zekâsını kullanarak ortaya koymuş olduğu yeni bir fıkhı insanlara aktarıyor, onları bilgilendirmeye çalışıyordu. Etrafında toplanan cemaat bu büyük ilim deryasını can kulağıyla dinliyor, anlattıklarını benimsiyorlardı. Fakat halk tabakasından bazı kişiler ve görüşler, aşırıya giderek İslam'la çelişen durumlara düşmüşlerdi. Bu yüzden İmam Şafii, görüşlerin birbiriyle çarpıştığı ve boğuştuğu Irak'ın gürültülü hayatından uzak kalmak maksadıyla uzun bir süre Mekke'de oturmayı tercih etti. Mekke'deki bu ikameti dokuz yıl kadar sürdü İmam Şafii, H. 195 yılında 45 yaşlarındayken yeniden Bağdat'a dönmüştür. Bu ikinci gelişidir Bu gelişinde Bağdad'da iki sene kaldı. Bu sırada Bağdat İslam âleminin önemli bir ilim merkezi idi. Burada bulunan âlimler, imam-ı Şafii'ye hürmet göstermiş ve ilim talebeleri onun etrafında toplanmıştır. Ebu Ubeyd şöyle demiştir: İmam-ı Şafii'den duydum, buyurdu ki, "İmam-ı Muhammed'den öğrendiğim meselelerle ve ilimle, bir deve yükü kitap yazdım. Eğer o olmasaydı ilim kapısının eşiğinde kalmıştım. Bütün insanlar ilimde, Irak âlimlerinin, Irak âlimleri de Kufe âlimlerinin çocuklarıdır. Onlar da Ebu Hanife'nin çocuklarıdır." Yani bir babanın çocukları için lazım olan nafakayı kazanıp, çocuklarını beslemesi gibi, İmam-ı A’zam Ebu Hanife hazretleri de kendinden sonrakileri böylece ilimle beslemiş ve doyurmuştur. Bağdat âlimleri dahi ondan ders almışlardır. Daha önce Mekke'de imam-ı Şafii ile görüşen ve ondan hadis dinleyen Ahmed bin Hanbel talebe olmuş, onun üstünlüğüne hayran kalmıştır. H. 187'de 83 Mekke'de ve 195'te Bağdat’ta İmam Ahmet b. Hanbel (Ö.H.241/M.855) ile buluştu. Ondan Hanbelî fıkhını ve usulünü, Kur’an’ın nâsih ve mensuhunu öğrendi. Bağdat’ta onun eski mezhebinin esaslarını ihtiva eden "el-Hucce" adli eserini yazdı. Yine imam-ı Şafii ile emsal olan İshak bin Raheveyh ve benzerleri ondan ilim tahsil etmiştir. Herkes onun dersine koşuyor ve verdiği fetvalara hayran kalıyordu. Ders ve fetva vermekte uyguladığı usul, geniş olarak açıkladığı istinbat (kaynaklardan hüküm çıkarma) usulü olan, usul-i fıkıh ilmi idi. O buna göre açıklamalarda bulunuyordu. Güzel ve açık konuşması, ifade ve izah tarzı, münazara kuvveti ve tesir bakımından çok güçlü idi. İmam-ı Şafii Bağdat’ta bulunduğu sırada (el-Kitab-ül Bağdadiye) adını verdiği eserini yazdı. İmam-ı Şafii hazretleri, ilim, züht, marifet, zekâ, hafıza ve nesep bakımlarından zamanındaki âlimlerin en üstünü idi. On üç yaşında iken, Harem-i şerif de "Bana istediğinizi sorunuz" derdi. On beş yaşında iken fetva verirdi. Zamanının en büyük âlimi olan ve üç yüz bin hadis-i şerifi ezbere bilen imam-ı Ahmet bin Hanbel, ondan ders almaya gelirdi. Çok kimse imam-ı Ahmet’e, "Böyle büyük bir âlim iken, karşısında nasıl oturuyorsun?" dediklerinde, "Bizim ezberlediklerimizin manalarını o biliyor. Eğer onu görmeseydim, ilmin kapısında kalacaktım. O, dünyayı aydınlatan bir güneştir, ruhlara gıdadır" derdi. Bir kere de, "Fıkıh kapısı kapanmıştı. Allah’u Teâlâ, bu kapıyı, kullarına imam-ı Şafii ile tekrar açtı" dedi. Bir kere de, "İslamiyet’e, şimdi Şafii'den daha çok hizmet eden birini bilmiyorum" dedi. İmam-ı Ahmed yine buyurdu ki: (Allah’u Teâlâ her yüzyılda bir âlim yaratır, benim dinimi, herkese onun ile öğretir) hadis-i şerifinde bildirilen âlim, imam-ı Şafii'dir. Hadis-i şerifte (Kureyş'e sövmeyiniz. Zira Kureyşli bir âlim, yeryüzünü ilimle doldurur) buyuruldu. İslam âlimleri bu hadis-i şerif, imam-ı Şafii'nin geleceğini bildirmiştir, demişlerdir. İmam-ı Ahmet bin Hanbel'in oğlu Abdullah, babasının imam-ı Şafii'ye çok dua ettiğini görerek sebebini sorunca: "Oğlum, imam-ı Şafii'nin insanlar arasındaki yeri, gökteki güneş gibidir. O, ruhların şifasıdır" demiştir. Bir seferinde de; "Eline kalem kâğıt alan herkesin imam-ı Şafii'ye şükran borcu vardır" demiştir. İmam Şafii, müstakil mutlak müçtehit idi. Hicazlılar'ın ve Iraklıların fıkhını kendinde toplamıştı. Ahmet b. Hanbel onun için; "Allah'ın kitabı ve Resulünün sünnetinde insanların en fakihi idi"; "Eli 84 hokka ve kalem tutup da, boynunda Şafi’nin minneti olmayan kimse yoktur" demiştir. Şafii mezhebinin usulü kitap, Sünnet, icma ve kıyasa dayanmaktadır. Şafii, Kitap ve Sünnet ‘in te'vile muhtaç kısımlarını doğru tevil etmek için Arapçanın, yapılan te'vile müsait bulunmasını ve Kitap, Sünnet ve Icma kaynaklarında, anlaşılan manayı takviye eden bir delilin bulunmasını şart koşar. İmam-ı Şafii hazretlerinin rivayet ettiği hadis-i şerifler, Sahih-i Müslim'de, Sünen-i Ebi Davud, Sünen-i Tirmizi, Sünen-i Nesai, Sünen-i ibni Mace ve Sahih-i Buhari'nin ta'likatında yer almıştır. Sonra H.198 senesinde tekrar Bağdat’a gelerek bu defa birkaç ay oturdu. Sonra Mısır'a gitmeğe karar verdi ve Mısır'a yollandı. 199 yılında Mısır'a ulaştı. Bağdat’taki siyasi ve fikri kargaşalıklar sebebiyle Mısır'a gidip, ömrünün sonuna kadar orada kalmıştır. İmam-ı Şafii, İmam-ı Malik'in ve İmam-ı A'zamın talebesi imam-ı Muhammed'in derslerine devam ederek, İmam-ı A'zamın ve imam-ı Malik'in içtihat yollarını öğrenip, bu iki yolu birleştirdi ve ayrı bir içtihat yolu kurdu. Kendisi çok beliğ, edip olduğundan, ayet-i kerimelerin ve hadis-i şeriflerin ifade tarzına bakıp, kuvvetli bulduğu tarafa göre hüküm verirdi, iki tarafta da kendi usulüne göre kuvvet bulamazsa, o zaman kıyas yolu ile içtihat ederdi. Böylece Müslümanların ibadetlerinde ve işlerinde uyacakları bir yol göstermiştir. Onun kendi usulüne göre şer'i delillerden çıkardığı hükümlere, yani gösterdiği bu yola "Şafii Mezhebi" denildi. Ehl-i sünnet itikadında olan Müslümanlardan, amellerini yani ibadet ve işlerini, bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara "Şafii" denir. Onun ilmî ve edebî şahsiyeti yanında, takvası, olgun karakteri ve güzel ahlakı da zikredilmesi gereken hususlardandır. Kendisine Siffin meselesi, sorulunca su anlamlı cevabı vermişti: "Ömer b. Abdülaziz’e Siffîn'de ölenler sorulunca o; "Allah’ın elimi bulaşmaktan koruduğu kanlardır" demişti. Simdi ben de dilimi bu kana bulaştırmak istemiyorum.” O'nun haberi vahidin delil olmasıyla ilgili, dayandığı çeşitli deliller vardır. Bunlardan birinde Hz. Peygamber (s.a.v)'in söyle buyurduğunu rivayet eder: "Benim sözümü dinleyip belleyerek ezberleyen ve olduğu gibi başkasına duyuran kimsenin Allah yüzünü ağartsın. Bazen fıkıh hâmili, fakih olmayana nakleder, içlerinde 85 kendisinden daha fakih olan kimseye nakleder..." (Ebû Dâvud, Ilm, i0; Tirmizî, Ilm, 7; Ibn Mâce, Mukaddime,8). Bu hadisi aktardıktan sonra İmam Şafii görüşünü şöyle açıklar: "Mademki Hz. Peygamber(s.a.v), sözlerini dinleyip bellemeğe ve onları başkalarına duyurmağa davet etmiştir. Bunu yerine getiren kimse ister bir kişi olsun, ister cemaat olsun, O'nun davetine icabet etmiş sayılır. Hz. Peygamber'den rivayet eden kimse bir kişi de olsa güvenilir ve âdil olmak şartıyla rivayeti makbuldür." TALEBELERİ İmam-ı Şafii'nin üstün şahsiyetine ve yüksek ilmine hayranlık duyarak, ondan ders alıp ilim öğrenen talebelerinden bir kısmı şunlardır: Ahmet bin Hanbel, İshak bin Raheveyh, ez-Zaferani, Ebu Sevr İbrahim bin Halid, Ebu İbrahim Müzeni, Rebi' bin Süleyman-ı Muradi gibi birçok âlim. Daha sonraki asırlarda, Şafii mezhebinde yetişmiş âlimlerden meşhur olanlardan bazıları da şunlardır: Hadis âlimlerinden imam-ı Nesai, kelam (akaid) âlimlerinden Ebul-Hasen-i Eşari, imam-ı Maverdi, imam-ı Nevevi, imam-ül-Haremeyn Abdülmelik bin Abdullah, imam-ı Gazali, İbni Hacer-i Mekki... Kaffal-ı Kebir, İbni Subki, imam-ı Suyuti v.b.İmam-ı Nesai'nin (Sünen)'i meşhurdur, imam-ı Eşari, Ehl-i sünnetin itikaddaki iki imamından biridir. Hocalarının zinciri imam-ı Şafii'ye ulaşır. İmam Şafii Hicaz, Irak, Mısır ve diğer İslam beldelerinde çeşitli talebeler yetiştirmiştir. Yeni mezhebini Şafii’den alan Mısırlı beş öğrencisi şunlardır: i) Ebu Yakup Yusuf b. Yahya el-Büveydi (Ö. H. 231). Halife Me'mun'un çıkardığı "Halku'l-Kur'an" fitnesi yüzünden Bağdat’ta bir süre hapsedildi). Şafii, onu ders halkasına vekil olarak bırakmıştır. Şafii’nin sözlerinden derlediği ünlü bir özet eseri vardır. 2) Ebu İbrahim İsmail b. Yahya el-Müzenî (Ö. H. 266): Şafii mezhebine göre yazılmış çeşitli eserleri vardır. Mebsût adı verilen "elMuhtasaru'l Kebîr" ve "el-Muhtasaru's-Sagîr" bunlardandir. Irak, Şam ve Horasan'dan pek çok ilim talibi ondan yararlanmıştır. 3) Ebu Muhammed er-Rabi' b. Süleyman b. Abdil Cebbar elMuradi (Ö.H. 270): İmam Şafii’nin kitaplarının ravisidir. Amr b. el-Âs Câmiinde (Fustat Câmii) müezzindi. Şafii’nin er-Risâle, el-Ümm ve diğer kitapları, el-Murâdî kanalıyla bize ulaşmıştır. 86 4) Harmele b. Yahya b. Harmele (Ö.H. 266): İmam Şafii’den er-Rabî'in rivayet etmediği kitapları nakletti. Kitabü's-Surût, Kitabü'sSünen, Kitabü'n-Nikâh ve Kitâbü'l-Ibil ve'l-Ganem ve Sifatühâ ve Esnânühâ bunlar arasında sayılabilir. 5) Muhammed b. Abdillah b. Abdilhakem (Ö.H. 268): İmam Mâlik'in de öğrencilerinden idi. Mısırlılar onu diğer fakihlerden üstün kabul ediyordu. Daha sonra Şafii’nin görüşlerini bırakarak İmam Mâlik'in içtihatlarıyla amel etmeye başladı. Menkıbeleri ve methi: Süfyan-ı Sevri şöyle demiştir: "İmam-ı Şafii'nin aklı, zamanındaki insanların yarısının akılları toplamından fazladır." Abdullah-i Ensari buyurdu ki: "İmam-ı Şafii'yi çok severim. Çünkü evliyalıkta hangi makama baksam, onu herkesin önünde görüyorum. “Az yer, az uyurdu. "On altı senedir, doyasıya yemek yemedim" buyurdu. Sebebi sorulunca, "Çok yemek bedene ağırlık verir, kalbi zayıflatır, anlayışı, idraki azaltır, çok uyku getirir ve böylece insanı ibadetten alıkoyar. Kulluğun başı az yemektir" buyurdu. İmam-ı Şafii'nin siması, gayet güzel ve sevimli idi. Üstün bir zekâya ve kabiliyete sahip idi. Peygamber(s.a.v) Efendimizin sünnetine son derece riayet ederdi, ilmi, tevazusu, heybet ve vakarı ile kalplere tesir ederdi. Kur'an-ı kerim okurken dinleyenler kendinden geçerdi. Orta halli giyinirdi. Heybetli bir görünüşü vardı. O bakarken, yanındakiler su dahi içemezlerdi. Yüzüğünde, (el-bereketü fil-kana ‘ati) Bereket, kanaat etmektedir, yazılı idi. Harun Reşit, her sene Bizans imparatorundan vergi olarak çok para ve mal alırdı. Bir sene imparator, âlimlerle münakaşa etmek için ruhbanlar gönderdi: "Eğer bizi yenerlerse onlara vergilerimizi vermeye devam edeceğiz. Yok, biz yenersek vermeyiz" dedi. Dört yüz Hristiyan Papaz geldi. Halife, bütün âlimlerin Dicle kenarında toplanmasını emretti. İmam-ı Şafii'yi çağırarak, Hristiyan ruhbanlara sen cevap ver dedi. Herkes Dicle kenarında toplandı. İmam-ı Şafii seccadeyi omzuna alıp nehre doğru gitti. Seccadeyi nehre atıp üzerine oturdu ve "Benimle münakaşa etmek isteyenler buraya gelsin" dedi. Bu hali gören ruhbanların hepsi Müslüman oldu. Bizans imparatoru, adamlarının imam-ı Şafii'nin elinde Müslüman olduğunu öğrenince; "İyi ki, o buraya gelmedi. Yoksa buradakilerin hepsi Müslüman olurdu, kendi dinlerini bırakırlardı" dedi. 87 Bir kere ders verirken, ders esnasında on defa ayağa kalktı. Sebebini sorduklarında, buyurdu ki:"Seyyidlerden bir çocuk, kapının önünde oynuyor. Kapının önüne gelip, kendisini gördüğüm zaman, ona hürmeten ayağa kalkıyorum. Resulullahın torunu ayakta dururken oturmak reva değildir." Şafii’nin mezhebi; Mısır, Güney Arabistan, Doğu Afrika, Doğu Anadolu, Seylan, Endonezya, Cava, Filipinler, Malaya, Mâveraü'nNehir ve Horasan gibi yerlerde yayılmıştır (ez-Zühaylî,i.şafi., I, 37.; Hamdi Döndüren, i.şafis. 78.). VEFATI İmam-ı Şafii(r.a)Hazretleri bir gece rüyasında Âdem peygamber(a.s) ölmüş, halk onun cenazesini götürüp namaz kıldıklarını gördü ve uyandı. Bu rüyayı tabirciye sordu. Tabirci: "Âdemden murat ilimdir, nitekim Kur’an'ı Kerim, Sure-i Bakaranın 31. Ayetindeki bu husus buyrulur: Bir ulu kişi dünyadan gidecek" dedi. Şafi hazretleri onu kendine yordu. Üç gün geçmeden vücudu şerifi Hakka ulaştı. İmam-ı Şafii hazretleri, din-i İslam’a hizmet uğrunda tükettiği hayatının son anlarını, Kur'an-ı kerimi dinleyerek geçirmiştir, ömrünün sonuna kadar her gün bir hatim olmak üzere, ayda otuz hatim okurdu. Ramazan-ı şerifte ise gece ve gündüz birer hatim olmak üzere, altmış hatim okurdu. Artık vefatının yaklaştığı sırada takatsiz düşmüştü, önceki gibi okuyacak durumda değildi. Fakat okuyan birinden dinlemek arzu ediyordu. O bu halde iken, talebesi Ebu Musa Yunus bin Abdüla'la’ya okutup, huşu içinde dinliyordu. Son nefeslerini vermek üzere iken, halini sordular. "Dünyadan göçüyorum. Artık ondan ayrılıyorum. Ümit şerbetini içiyorum. Kerim olan Rabbime gidiyorum" buyurdu. Vefatı İslam âlemi için büyük bir kayıp oldu. Duyulduğu her yerde, derin üzüntü ve gözyaşları ile karşılandı. Yıkanmasını vasiyet ettiği kişiyi çağırdılar. Geldi Şafii'nin yetmiş bin kızıl altın borcu varmış, hepsini ödedi. “Benim yıkamaklığım budur, onun vasiyetinden muradı şerifi budur" dedi. İmam Şafii(r.a)Hazretleri, Mısır'da mayasıl hastalığına yakalanmış aşırı kan kaybından dolayı 20 Ocak 820'ye rastlayan Hicri 204 yılı Recep ayının son gecesi 54 yaşında iken vefat etti. . Kabri kazılırken etrafa misk kokusu yayıldı. Orada bulunanlar bu kokunun tesirinde kalıp, 88 kendilerinden geçtiler. Mısır, Kahire’de Mukattam dağının eteğinde Kurafe kabristanına defnedildi. Daha sonra kabri üzerine bir türbe yapılmıştır. Türbesi üzerindeki şimdiki muhteşem kubbe, Eyyubi sultanlarından el-Melik elKaim tarafından; H.608 -M. 1211 yılında yapılmıştır. Selahaddin Eyyubi tarafından da, türbesinin yanına büyük bir medrese yaptırılmıştır. (Yâkût, Mu'cemü'I-Ü'debâ, c. XVII, s. 304.) Kıymetli sözlerinden ve nasihatlerinden bir kısmı şunlardır: "Allah’u Teâlâ’yı bilen necat (kurtuluş) bulur. Dininde titizlik gösteren, kötülüklerden kurtulur. Nefsini ıslah eden saadete kavuşur.” "Kim şu üç şeyi yaparsa imanı kâmil olur: 1- Emr-i bil-maruf yapmak, yani Allah’u Teâlâ’nın emirlerini yapmak ve yaymak. 2- Nehy-i anil-münker yapmak, yani Allah’u Teâlâ’nın yasaklarını yapmamak ve yapılmaması için uğraşmak. 3- Her işinde Allah’u Teâlâ’nın dinde bildirdiği hudutlar içinde bulunmak.” “Dünyada zahit ol, dünya malına bağlanma! Ahireti isteyici ol, onun için çalış! Her işinde Allah’u Teâlâ’yı hatırla. Böyle yaparsan, kurtulmuşlardan olursun. Ruhsat ve teviller ile uğraşan âlimden fayda gelmez.” “Senden daha çok malı ve parası olan kimseyi kıskanma. O malına ve parasına hasretle ölür. İbadeti ve itaati çok olan kimselere gıpta et. Yaşayanlar da sonunda ölecekleri için, onların dünyalıklarına özenmeye değmez.” “İnsanları tamamen razı ve memnun etmek çok zordur. Bir kimsenin bütün insanları kendinden hoşnut etmesi mümkün değildir. Bunun için kul, daima Rabbini razı ve memnun etmeye bakmalı, ihlas sahibi olmalıdır.” "İlmi, kibirlenmek, kendini büyük görmek için isteyenlerden hiçbiri felah bulmuş değildir. Ama ilmi tevazu için, âlimlere ve insanlara hizmet için isteyen, elbette felah bulur, kurtulur." "Hiçbir kimse yoktur ki, dostu ve düşmanı olmasın. Mademki böyledir, o halde Allah’u Teâlâ’ya itaat edenlerle beraber bulun, onları sev." Biri İmam-ı Şafii’den nasihat isteyince buyurdu ki: “Senden daha çok malı ve parası olan kimseyi kıskanma. O malına ve parasına 89 hasretle ölür. İbadeti ve taatı çok olan kimselere gıpta et. Yaşayanlar da sonunda ölecekleri için, onların dünyalıklarına özenmeğe değmez.” “Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Ashabının yolunda olmayanı havada uçar görsem, yine doğruluğunu kabul etmem.” “Herkese akıllı denmez. Akıllı kimse, kendisini her türlü kötülükten koruyandır.” Kalbine ilahi bir nur penceresinin açılmasını isteyen şu dört şeyi yapsın: 1- Günün belli bir vaktinde yalnız kalsın ve huzura dalsın. 2- Midesini pek fazla doyurmasın. 3- Sefih kimselerle düşüp kalkmağı bıraksın, kötü kimselerle düşüp kalkmasın. 4- İlimleriyle yalnız dünyalık arzu eden kimselere yaklaşmasın.” “Dünyayı ve Yaratanını bir arada sevdiğini söyleyen kimse yalancıdır.” “Hiç bir vakit yoktur ki, ilim mütalaası, hüzün ve kederi yok etmesin, ilmi mütalaa, kalbin en ince ve en gizli noktalarını harekete geçirir, insanda yüce duygular uyandırır.” “Sadık dost, arkadaşının hüzün ve sevinçte ortağı olandır.” “İki kişinin, darıldıktan sonra birbirinin ayıplarını ortaya çıkarması, münafıklık alametidir”. “Haksız sözleri tasdik eden, dalkavuk ve ikiyüzlüdür.” “Sadık dost, arkadaşının ayıplarını görünce ihtar eder, ifşa etmez.” İbret almak istersen, hata sahibi kişilerin akıbetlerine bak da kalbini topla. Dünya sevgisi ile Allah sevgisini bir arada toplarım iddiasında bulunmak, yalandır. Âlimlerin güzelliği, nefslerini ıslah etmeleridir, ilmin süsü, şüpheli şeylerden sakınmak, yumuşak olup, sertlik göstermemektir. -Dünya işlerinde bir darlığa ve sıkıntıya düşen kimse, ibadete yönelmelidir. -Gururlanıp böbürlenmek, adi ve bayağı kimselerin vasfıdır. -Hizmet edene, hizmet edilir. 90 -Dostlar ile yapılan sohbetten sevimli bir hareket yoktur. Dostların ayrılığı kadar da gam ve keder veren şey yoktur. -İlmi sevmeyende hayır yoktur. Böyle kimselerle dostluk ve bağlılığını kes. Çünkü, ilim kalblerin hayatı, gözlerin aydınlığıdır. -Sadık dost ve halis kimya az bulunur, hiç arama. -Bütün düşmanlıkların aslı, kötü kimseler ile dostluk etmek ve onlara iyilik yapmaktır. -İlim öğrenmek, nafile ibadetten üstündür. -Kendini bilmeyene ilim öğreten, ilmin hakkını zayi etmiş olur. Layık olandan ilmi esirgeyen de, zulmetmiş olur. -Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)den sonra insanların en üstünü Hz. Ebu Bekir, sonra Hz. Ömer, sonra Hz. Osman, sonra Hz. Ali’dir. (radıyallahü anhüm) -İlim öğrenmek için üç şart vardır: Hocanın maharetli, talebenin zeki olması ve uzun zaman. -İlim iki kısımdır; birincisi ilm-i edyan, (nakli ilimler), din bilgileri, ikincisi ilm-i ebdan (akli ilimler) fen bilgileridir. -Kimin düşüncesi, arzusu, maksadı yemek içmek (dünya) ise; kıymeti, bağırsaklarından çıkardığı kazurat kadardır. -Dünyada en huzursuz kimse, kalbinde hased ve kin taşıyanlardır. -Başkalarını senin yanında çekiştiren, senin bulunmadığın yerde de seni çekiştirir. -Kanaatkâr olmak, rahatlığa kavuşturur. -Sırrını saklamasını bilen, işinin hâkimidir. İmam-ı Şafii hazretlerinin divanındaki şiirlerinden bazılarının tercümesi şöyledir: -Günlerin beraberinde getirdiği hadiseler, seni tesiri altına almasın. Sen iyi bir insan olmaya bak. Zaman içerisinde gelen musibetler ve belalardan dolayı sabırsızlık gösterme. Dünyanın bela ve musibetleri devamlı değildir, insanlar arasında hata ve ayıbın çok olsa bile, ahlakın; iyilik, cömertlik ve vefa (sözünde durmak) olsun iyilik ve cömertliğin ile hata ve ayıplarını ört. Cimriden iyilik bekleme. Çünkü Cehennemde, susuz kimseye su yoktur. Dünyanın sevinci de, kederi de, bolluğu da, darlığı da devamlı değildir. Kanaatkâr bir kalbe sahip olduğun zaman, sen ve dünyaya sahip olan kimse eşitsiniz. Ölüm, kimin yanına gelirse, artık onu ölümün elinden kurtaracak ne yer ve ne de gök 91 vardır. Gerçi Allah’u Teâlâ’nın yarattığı şu yeryüzü geniştir. Fakat bir kere Allah’u Teâlâ’nın hükmü gelince, feza bile dar gelir. Ölümün asla devası (ilacı yoktur). -Başımda ağaran saçların ortaya çıkmasıyla, nefsimin ateşi sönüp gitti. Başımda beyaz saçların yanmasıyla, benim gecem oldu. (Çünkü bunlar, ölümün habercileri idi) ihtiyarlığın habercileri yanaklarıma indikten sonra, ben nasıl rahat yaşarım, insanın ömrünün en iyi kısmı, ihtiyarlıktan öncekidir. Hâlbuki gençliği yok olan bir nefs, yok olmuş demektir, insanın rengi sararıp, saçları ağardığı zaman, güzel ve tatlı günleri de, o güzellik ve tatlılığını kaybeder. Yeryüzünde büyüklenerek yürüme. Çünkü bir müddet sonra bu yer, seni de içine çekip alacaktır. -Bir kimseyi affedip, ona kin tutmadığım zaman, düşmanlık düşüncesinden kendimi rahata kavuşturdum. -Sefih ve cahil bir kimse konuşunca ona cevap verme. Sükût, ona cevap vermekten daha hayırlıdır. -Öğrenmenin acısını bir müddet tatmayan, hayatı boyunca cehaletin zilletini yudumlar. -Bütün düşmanlıkların sevgiye dönüşmesi umulur. Fakat hasedden dolayı olan düşmanlık böyle değil. -Allah’u Teâlâ’yı sevdiğini söylersin, hâlbuki ona isyan edersin. Böyle sevgi olmaz. Eğer sevginde samimi olsaydın, Allah’u Teâlâ’ya itaat ederdin. Çünkü seven, sevdiğine itaat eder. -Senden görüşünü istemeyene, görüşünü verme. Çünkü böyle yaparsan, övülmediğin gibi, görüşün de o kimseye fayda vermez. -Müslümanların önderi İmam-ı Azam Ebu Hanife, memleketleri ve içerisinde yaşayanları, ilmiyle verdiği hükümlerle süsledi. Doğuda, batıda ve Kufe’de onun bir eşi yoktur. Allah’u Teâlâ ona ebediyen rahmet eylesin. -İlim öğren, kimse âlim olarak doğmaz, ilim sahibi ile cahil bir olmaz. -Bir kavmin büyüğünün ilmi yoksa herkes ona yönelip geldiği zaman o küçüktür. Kavmin makam ve mertebe sahibi olmayan ve ilim sahibi olan küçüğü, ilmi meclislerde kavmin büyüğüdür. -Sana gelene sen de git. Sana kötülük ve eziyet edene sen eziyet etme. 92 -Ey insan, dilini muhafaza et, seni sokmasın. Çünkü o, büyük bir yılandır. Kabirlerde, kahraman ve cesur kimselerin bile kendileriyle karşılaşmaktan çekinip, dilinin kurbanı giden nice kimseler vardır. -Hakkı doğruyu kim söylerse söylesin kabul ediniz. -Dünyada arsız kimseyle arkadaş olmak, ahirette insanı mahcup eder. -Ufak bir yanlış hareketinle üzülecek, darılacak kimseye çok güvenme. -Dünyada zahit ol, dünya malına bağlanma! Ahireti isteyici ol, onun için çalış! Her işinde Allah’u Teâlâ’yı hatırla. Böyle yaparsan, kurtulmuşlardan olursun. Ruhsat ve te’viller ile uğraşan âlimden fayda gelmez. "İlim, ezber edilen şey değil, ezber edilen şeyden temin edilen faydadır." Âbid olduğunu ifade eden delil şudur: Kendisi geceyi üçe tak sim eder, birinci bölümünü ilme, ikinci bölümünü ibadete, üçüncü bölümünü de uyku ve istirahate ayırırdı. Abdullah b. Muhammed el-Belevî şöyle anlatır: "Ben ve Ömer b. Nebâte oturuyorduk. Aramızda âbidlerden ve zâhidlerden bahsediyorduk. Bu konuşma sırasında Ömer bana şunları söyledi: 'Muhammed b. İdris Şafii’den daha muttaki, daha beliğ, daha fasih bir kimseyi görmedim'. Ben, Ömer ve Haris b. Lebid, birlikte Safa tepesine çıktık. (Hâris b. Lebid, Salih el-Murrâ'nm talebesiydi ve çok güzel bir sesi vardı). Haris burada Kur'an'ı Kerim'den şu ayetleri okudu: 'Bugün dilleri tutulacak gündür. (İnkârcılara) izin verilmez ki özür dilesinler' (Mürselât/35-36) Orada bulunan ve ayeti dinleyen Şafii’nin benzi sarardı, âdeta tüyleri diken diken oldu. Sonra onun tir tir titreyerek yere serildiğini gördüm. Gözünü açtığı zaman Allah’u Teâlâ'ya şöyle niyazda bulundu. Ey yüceler yücesi Allah’ım! Yalancılardan olmaktan ve gafillerin yüzçevirmelerinden sana ve rahmetine sığınırım! Allah’ım! Ariflerin kalbi sana eğilmiş, müştekilerin boynu senin rahmetinin önünde bükülmüştür. İlahi! Cömertliği bana hibe eyle ve beni örtünle setreyle. Mübarek yüzünün keremiyle kusurumu affet! Abdullah diyor ki: Bu durumdan sonra İmam Şafii yürüdü ve biz de arkasından geri döndük. Ben Bağdat’a geldiğim zaman İmam 93 Şafii de Irak'ta bulunuyordu. Dicle'nin kenarında abdest alıyordum. Birisi yanımdan geçerken bana seslendi: 'Ey genç! Abdestini güzel al ki, Allah sana dünyada ve ahirette güzellik ihsan etsin'. Başımı çevirip baktığım zaman yanında topluluk bulunan bir zat gördüm. Abdestimi çabucak alarak derhal bu zatı takip etmeye koyuldum. Bir ara bana dönerek şöyle buyurdu: 'Bir ihtiyacın mı var?' Ben 'Evet, Allah'ın sana öğrettiklerinden sen de bana öğret!' dedim. O 'Bilmiş ol ki Allah'a sadakatle kulluk yapanlar kurtulur. Allah'ın dinine şefkat gösteren felâketten selâmet bulur. Dünyada zahit olanın gözleri yarın kıyâmet gününde karşılaştığı sevaptan dolayı nurlanır. Daha fazlasını söyleyeyim mi?' Ben 'evet' dedim. O da şöyle dedi: 'Kimde üç haslet varsa o imanını kemâle erdirmiştir, mârufu emr ve tatbik eden, münkeri yasaklayıp sakınan, Allah'ın hudutlarını gözetip aşmayan. Daha fazlasını ister misin?' Ben 'evet isterim' dedim. O da şöyle dedi: 'Dünyaya sırt çevir, ahirete yönel! Bütün işlerinde Allah'a doğruluk göster ki kurtulanlarla birlikte kurtulmuş olasın'. İşte bütün bunları söyleyerek uzaklaşıp gitti. O gittikten sonra kim olduğunu sordum. Bana onun İmam Şafii olduğunu söylediler". Ahmed b. Hanbel(r.a) şöyle demiştir: 'Kırk seneden beri her kıldığım namazda Şafiî'ye dua ediyorum'. Dua edenin kadirşinaslığına, insafına ve dua edilenin de yüksek derecesine dikkat ediniz! Onunla günümüzdeki âlimleri, fakihleri bir kıyas edin ve bu devirdeki âlimlerin aralarındaki buğz ve nefreti bir düşünün ki, bunların 'Biz Şafii gibilerin yoluna uymaktayız' sözlerinin ne kadar samimiyetsiz olduğunu anlayabilesiniz. Ahmet b. Hanbel, imam Şafii’yi dualarında çokça andığı için oğlu kendisine 'Şafii nasıl bir kimse idi ki sen ona bu kadar dua ediyorsun? Diye sorunca, Ahmet b. Hanbel oğluna şu cevabı verir: 'Ey oğlum! İmam Şafii dünya için bir güneş ve insanlar için de bir âfiyet kaynağı gibiydi'. Yine İmam Hanbel 'Eline kalem alan herkesin üzerinde mutlaka İmam Şafii’nin hakkı vardır' demiştir. Ebü"l-Kasım bin Selam: “Hayatımda nice âlim ve faziletli kimselerle görüştüm. Şafii hazretleri gibi âlim bir kimse görmedim.” Yahya b. Said el-Kattan" şöyle der: 'Kırk seneden beri her kıldığım namazda mutlaka İmam Şafii’ye dua ederim; zira Allah’u 94 Teâlâ ona ilim kapısını açmış ve onu fıkıh ilminde başarılı kılmıştır’. (Şeyh Nâsir b. İbrâhim el-Makdisî Menakıb ) Eserleri: Ömrünü ilim öğrenmek, öğretmek ve eser yazmak suretiyle, İslamiyet’e hizmet yoluna sarf eden imam-ı Şafii hazretlerinin pek çok kıymetli eseri vardır. Bazıları şunlardır: 1) El-Ümm: Fıkıh ilmine dair olup, imam-ı Şafii’nin ictihad ederek bildirdiği meseleleri ihtiva eden bir eseridir. Yedi cilt olarak basılmıştır. 2) Kitab-üs-Sünen vel-Müsned: Hadis ilmine dairdir. 3) Er-Risale fil-Usul: Usul-i fıkha dairdir. Usul-i fıkhın kitap halinde yazıldığı ilk eserdir. 4) El-Mebsut.5) Ahkâm-ül-Kur’an.6) İhtilaf-ül-Hadis.7) Müsned-üş-Şafii.8) El-Mevâris.9) El-Emali el-Kübra.10) El-Emali esSagir.11) Edeb-ül-Kadi.12) Fedail-i Kureyş.13) El-Eşribe.14) Es-Sebku ve’r-Remyü.15) İsbat-ün-Nübüvve ve Reddi alel-Berahime 95 İMAM-I MALİK (R.A) (D.H.90 -M. 709 –Medine. V.H. 179- M.795- Medine) Bu güzel insan Cennet ile müjdelenmiş olan Ehl-i sünnet velcemaatin dört büyük hak mezhebinden biri olan Maliki mezhebinin reisidir. Adı, Malik bin Enes’tir. H.90 -M. 709 senesinde Medine'de doğdu. H. 179 M.795’de yine Medine'de vefat etti. Eshab-ı kiramdan olan dedesi Malik ibnu Ebu Amr'dır. Soyu Yemen kabilelerinden “Beni Esbah” kabilesine ve Himyerîlerden bir hükümdâr hanedanına dayanır. Dedelerinden biri Medine’ye yerleşmişti. Ashâb-ı kiramdan olan dedesi Ebû Amr’dır. Tebe-i tabiinden olan imam-ı Malik, ilim ve hadis rivayetiyle meşgul olan bir ailede ve çevrede yetişmiştir. Dedesi Malik, babası Enes ve amcası Süheyl, hadis rivayeti yapmışlardır. Yaşadığı muhit, Peygamber efendimizin yaşamış olduğu ve İslam’ın hükümlerinin vaaz edildiği ve çok ilim ehlinin bulunduğu Medine-i münevvere idi. Şemaili ve Kişiliği İmam Malik(r.a), heybetli biriydi. Uzun boylu, iri yapılı, sarışın, mavi gözlü biriydi. Gür sakalları vardı. Saçı sakalı aktı. Bıyıklarını uzatır, kısaltmaz dı. Temiz giyimliydi, ince ve beyaz renk kumaşı tercih ederdi. Giysisini sık değiştirir, sarığını çenesinin altından geçirip omuzlarından aşağı sarkıtırdı. Misk ve güzel koku sürünmeyi severdi. 96 İmam Mâlik refah ve bolluk içinde büyümüştür. Dış görünümüne Özen gösterir, her konuda kendine dikkat ederdi. Güzel ahlak ve edebinin yanı sıra vakur ve heybetli görüntüsüyle insanlar üzerinde saygın bir izlenim bırakırdı. Bulunduğu her mecliste izzet ve itibâr görürdü. Takva ve vakarı bu heybetine manevi bir hava da katıyordu. Hafızası çok güçlüydü. Çoğu zaman dinlediklerini bir dinlemede ezberleyebiliyordu. Züht ve takvasıyla ün kazanmış biriydi. İlmi öğrenme ve öğretme işinde herhangi bir maddi çıkar gözetmemiş sadece Allah'ın rızasını aramıştı. İlmin bir nur olduğunu ancak bu nurun sadece kalbini takva ve ihlasla doldurmuş kimselerin gönüllerine yerleşebileceğini söylerdi. İhtilaflı mevzularda insanlarla tartışmaya girmekten kaçınır ve bu tür tartışmaların kin ve nefret sebebi olacağını söylerdi. Onun döneminde yaşamış pek çok ilim adamı kendisinden övgüyle söz etmişlerdir. İlim Tahsili Önce Kur'an-ı kerimi ezberledi. Kendisinin isteği ve ailesinin yardım ve teşvikiyle ilim öğrenmeye başladı. Bu hususta kendisine en çok annesi ilgi göstermiştir. Annesine, ilim tahsiline gitmek istediğini söyleyince, ona en güzel elbiselerini giydirerek sarığını sarıp: "Şimdi git, oku, yaz" demiştir. Ayrıca oğluna zamanın meşhur âlimi Rabi'at'ur Rey'in yanına gitmesini, ondan ilim ve edep öğrenmesini söylemiştir. Bu teşvik üzerine Rabi'a bin Abdurrahman'ın derslerine devam edip, genç yaşta re'ye dayanan fıkıh ilmini öğrendi Diğer âlimlerin de derslerine devam etti ve bilhassa yanından hiç ayrılmadığı hocası Abdurrahman bin Hürmüz'ün derslerinden çok istifade etmiştir. Bu hocası hakkında şöyle derdi: "İbni Hürmüz'ün derslerine onüç sene devam ettim. Ondan öyle ilimler öğrendim ki, bunların bir kısmını hiç kimseye söyleyemiyorum. O, bid’at ehlini red bakımından ve insanların ihtilaf ettikleri şeyler hususunda onların en bilgilisi idi." Hocaları: İmam Mâlik, sahabenin ilmini taşıyan tâbiûndan bir topluluğa yetişmiş ve onların ilmini öğrenmiştir. Bunlar arasında en güzideleri Abdullah b. Ömer'in (r.a) azatlısı Nâfi idi. İmam şöyle derdi: 'Nâfi, Ibn Ömer'in ilmini oğullarından daha fazla yaymıştır." 97 Mâlik'in Nâfi katında çok özel bir yeri vardı. Nitekim o, bu hususta şunu anlatmıştır: "Henüz çok küçük yaşta Nâfi'in halkasına gitmeye başladım. Buna rağmen oturduğu yerden inip yanımda oturur ve bana hadis naklederdi." Nâfi dışındaki hocalarından bazıları şunlardır: 1. Ebu'z-Zinâd Abdullah b. Zekvân, 2. Hişâm b. Urve b. ez-Zübeyr, 3. Yahya b. Saîd el-Ensârî, 4. Abdullah b. Dinar, 5. Zeydb. Elsem Mevlâ Ömer (ra), 6. Muhammed b. Müslim b. Şihâb ez-Zührî, 7. Abdullah b. ebî Bekr b. Hazm, 8. Saîd b. Ebî Saîd ei-Makbirî, 9. Mevlâ Ebû Bekr (ra). Hadis Aldığı Kişiler İmam Malik ilim tahsilinde hadis öğrenimine büyük önem vermiştir. Bu amaçla birçok kişiden hadis dinlemiştir. Hadis dinlediği kişilerin başta gelenleri ise şunlardır: Abdullah ibnu Ömer'in kölesi Nafi Muhammed ibnu'l-Munkedir, Ebu'z-Zubeyr, İbnu Şihab ez-Zuhri, Amir ibnu Abdillah, Abdullah ibnu Dinar. Bunlardan Nafi ibnu'lMuktedir'den aynı zamanda Hz. Ömer (r.a.)'in ve Abdullah ibnu Ömer'in fetvalarını öğrenmiştir. Malik ibnu Enes, ilim hayatında Medine dışına pek çıkmadığından ve diğer bazı muhaddisler gibi ilim seyahatlerinde bulunmadığından kendilerinden hadis aldığı kişiler genellikle Medineliydiler. Kendilerinden hadis naklettiği kişilerin sika (güvenilir), züht ve takva sahibi olmalarına dikkat ettiği gibi aynı zamanda hadis ehlinden olmalarına da dikkat ederdi. Bu konudaki hassasiyetini şu sözleriyle dile getirmiştir: "(Mescidi Nebevinin sütunlarını göstererek) Şu sütunların dibinde, "Peygamber (s.a.v) şöyle dedi" diyen yetmiş kişiye rastladım. Bunların hiçbirinden bir şey almadım. Bunlar belki beytulmal kendilerine emanet edilecek kadar güvenilir kişilerdi. Fakat onların hiçbiri buna (kendilerinden hadis alınmaya) ehil değillerdi." İlimdeki Metodu ve Yeri İmam Malik, hocalarından İbnu Şihab ez-Zuhri ve Rabia ibnu Abdirrahman'a ders verip veremeyeceğini sormuş ve onların olumlu cevap vermelerinden sonra ders ve fetva vermeye başlamıştır. Onun bu hareketi bir tür icazet alma niteliği taşıyordu. 98 Malik ibnu Enes, bir hadis âlimi olmasının yanı sıra aynı zamanda ünlü bir fıkıh âlimi ve mezhep imamıydı. Kitap ve sünnetten hüküm çıkarmada ün kazanmıştı. Bunun yanı sıra cerh ve ta'dil ilminde yani ravilerin rivayetlerinde ne derece güvenilir olduklarının belirlenmesinde, kimlerin rivayetlerinin delil olup kimlerininkinin olamayacağının tespitinde de maharetli ve ge-niş bilgi sahibiydi. Hatta cerh ve tadil ilminin birçok kuralının onun tarafından konulduğu nakledilir. İlmi çalışmalarını genellikle Medine'de yürüttüğünden İmamu Dari'l-Hicre (Hicret Yurdunun İmamı) diye anılır. Hadisleri ve sahabilerden nakledilen söz ve fiilleri (eserleri) tasnifatının yanı sıra fıkhi konularda fetva vermekle de meşgul oldu. Fetva verirken yavaş ve dikkatli hareket eder, mesele üzerinde etraflıca düşünürdü. Bazen soru soran kişiyi geri gönderir konu üzerinde araştırma yaparak bir neticeye vardıktan sonra görüş bildirirdi. Resulullah (s.a.v)'ın sünnetinden sapacağı veya farazi meseleleri gündeme getirmede bir aşırılığın kapısını açabileceği korkusuyla vukua gelmemiş farazi meseleler hakkında görüş bildirmekten kaçınırdı. Nitekim sonraki dönemlerde ilim adamları bazen farazi meselelerle ilgili görüşler beyan etmekten vukua gelmiş konularla ilgilenmeye vakit bulamayacak kadar bu konuda ileri gitmişlerdir. Kendi Medine'den çıkmadıysa da hacc için Hicaz'a giden ve bu vesileyle Medine'yi ziyaret eden pek çok ilim adamıyla görüşmüş, onlarla ilmi meselelerde sohbetler yapmıştır. Bu çerçevede İmamı Azam Ebu Hanife'yle de görüşmeleri olmuştur. Onun dışında da çağının ileri gelen pek çok ilim adamıyla görüşme ve fikir alış verişinde bulunma fırsatı elde etmiştir. İmam-ı Malik, muhitindeki bütün âlimlerden faydalanmış ve ilim uğrunda büyük fedakârlık göstermiştir. Bu hususta her türlü zorluğa katlanmış ve herşeyini harcamış, hatta tahsil uğruna evini dahi satmıştır. Kendisi şöyle demiştir: "Öğle vakti Hazret-i Ömer'in oğlu Abdullah'ın azatlısı olan Nafi'ye giderdim ve kapısında beklerdim. Nafi', Hazret-i Ömer'den nakledilen ilimleri ve onun oğlu Abdullah'ın ilmini biliyordu. Güneşten ve şiddetli sıcaktan korunmak için hiç bir gölge bulamazdım. 99 Nafi', dışarı çıkınca edeple selam verirdim ve onu kırmadan arkasından içeri girip, "Abdullah bin Ömer şu meselelerde ne buyurmuştur?" diye sorardım. O da suallerimi cevaplandırırdı." İmam-ı Malik, Nafi' vasıtasıyla Hazret-i Ömer'in ve oğlu Abdullah'ın ilimlerini öğrendi. Ayrıca İbni Şihab ez-Zühri'den ve Said bin el-Müseyyib gibi Tabiin'lerden ilim öğrenmiştir. Bu hocalarından da ders almak için üstün bir gayret ve edep gösterirdi. İmam-ı Malik şöyle anlatmıştır:"Bir bayram günüydü. Bayram namazını kıldıktan sonra, bugün İbni Şihab'ın boş vakti olur diyerek evine gidip kapısının önüne oturdum. Hizmetçisine kapıda kim var bak dediğini duydum, o da kumral yüzlü talebeniz var deyince, onu derhal içeri al demesi üzerine beni içeri aldılar. Biraz bekledim, ibni Şihab yanıma gelip bana "Herhalde evine gitmeden buraya geldin, yemek yemedin değil mi?" dedi. Daha ben hayır demeden yemek hazırlanmasını emredince, "Yemeğe ihtiyacım yok" diye mukabelede bulundum. Bunun üzerine, öyleyse söyle bakalım ne istiyorsun dedi. Bana hadis-i şerif öğretmenizi istiyorum efendim deyince, yazı yazacak sahifelerini çıkar dedi. Ben de çıkardım ve bana kırk tane hadis-i şerif rivayet etti. Biraz daha rivayet etmesini isteyince, şimdilik bu kadar yeter" dedi. İmam-ı Malik, Cafer-i Sadık hazretlerinden de ilim almış, onun sohbetinde bulunmuştur. Bu hususta kendisi şöyle anlatır:"Cafer bin Muhammed'e giderdim, o çok yumuşak ve güler yüzlü idi. Yanında Resulullah anılınca yüzü sararırdı. Onun meclisine uzun zaman devam ettim. Her görüşümde ya namaz kılar ya oruçlu olur veya Kur'an-ı kerim okurdu. Abdestsiz hadis-i şerif rivayet etmezdi. Manasız sözleri hiç ağzına almazdı. O takva sahibi, zahid, abid ve âlimlerdendi. Yanına geldiğim zaman yaslandığı yastığını alır, mutlaka bana ikram ederdi." Bir gün hocası Ebu'z Zinad'a hadis rivayet ederken rastlamış ve halkasına katılmamıştır. Daha sonra hocası bizim halkamıza niçin oturmadın? diye sorunca şu cevabı vermiştir: "Yer dardı, oturamadım. Peygamber efendimizin hadisini ayakta dinlemek, edepsizlik olur diye ayakta dinlemek istemedim." 100 Netice itibariyle imam-ı Malik, ilmini imam-ı Zühri' den, Yahya bin Said'den, Muhammed ibni Münkedir'den, Hişam bin Amr'dan, Zeyd ibni Eslem'den, Rabi'a bin Abdurrahman ve daha birçok büyük âlimlerden almıştır. Üçyüzü Tabiinden, altı yüzü de onların talebelerinden olmak üzere dokuzyüz hocadan hadis-i şerif aldı. Ayrıca; Eshab-ı kiramın büyüklerinden Hazret-i Ömer'in, Hazret-i Osman'ın, Abdullah bin Ömer'in, Abdurrahman bin Avf'ın, Zeyd bin Sabit'in fetvalarını ve vahyin gelişine şahit olan, Peygamber efendimizi görüp Onun hidayet nurundan aydınlanarak, Ondan öğrendiklerini nakleden diğer Eshabın fetvalarını ve kendisinin yetişemediği Tabiinin fetvalarını da öğrenmiştir. Akaide dair bilgileri ve diğer bütün ilimleri öğrenip, zamanının en büyük âlimlerinden olup; ictihad derecesine yükselmiştir. Peygamber (s.a.v)Efendimiz; “Öyle bir zaman gelir ki, insanlar her tarafı ararlar, Medine’deki âlimden daha âlim bir kimse bulamazlar” buyurdu. Süfyan ve Abdullah ibni Ömer’in azatlısı olan Nafi ve Zühri, Medine’deki âlimden maksat imam-ı Malik’tir dediler. Bu hadis-i şerifte, onun geleceği ve üstünlüğü bildirilmiştir. İmam-ı Malik hazretleri, tahsilini tamamlayıp ilimde yüksek dereceye ulaştıktan sonra ders vermeye, hadis rivayet etmeye ve fetva vermeye başladı. Bu işe başlamadan önce de zamanında bulunan büyük âlimlerle ve faziletli kimselerle istişare yapıp, onların da muvafakatını aldı. Bu hususta kendisi şöyle demiştir: "Her isteyen kimse hadis rivayet etmek ve fetva vermek için mescide oturamaz, ilim erbabı ve mescitte itibarı olan kişilerle istişare etmesi gerekir. Eğer onlar, kendisini bu işe ehil görürlerse o zaman oturup ders ve fetva verebilir. Ben, ilim sahiplerinden yetmiş kişi, benim bu işe ehil olduğuma şahitlik etmedikçe, mescide oturup ders ve fetva vermedim." Kendisinin ehil olduğuna dair yetmiş âlimin şahadetinden sonra ilk önce Peygamber efendimizin mescidinde ders vermeye başladı. Hazret-i Ömer'in oturduğu yere oturur ve Abdullah bin Mesudun oturduğu evde otururdu. Böylece onların yaşadığı yerde ve çevrede, bulunurdu. İmam-ı Malik de imam-ı a'zam gibi derslerini mescitte verirdi. 101 El-Vakıdi der ki: "İmam-ı Malik mescide gelir, beş vakit namazda ve cenaze namazlarında bulunurdu. Hastaları ziyaret eder, gerekli işlerini görür, sonra mescide gidip otururdu. Bu sırada talebeleri etrafına toplanıp ders alırlardı. Daha sonra rahatsızlığı sebebiyle evinde ders vermeye başladı." İmam-ı Malik hazretlerinin hadis-i şerif dersleri ve vuku bulmuş meselelerle ilgili dersleri yani fetva işleri olmak üzere iki türlü ders meclisi vardı. Günlerinin bir kısmını hadis-i şerif öğretmeye, bir kısmını da sorulan meselelere fetva vermek için ayırırdı. Derslerini evinde vermeye başladıktan sonra evine ders için gelenlere sordururdu, eğer fetva için gelmişlerse dışarı çıkıp fetva verirdi. Sonra gidip gusleder, yeni elbiselerini giyer, sarığını sarar, güzel kokular sürünürdü. Kendisine bir de kürsü hazırlanırdı. Bundan sonra gayet güzel bir kıyafetle hoş kokular sürünmüş olarak, huşu' içerisinde derse gelenlerin yanına çıkardı. Hadis-i şerif dersi bitinceye kadar öd ağacı yakılır, güzel bir koku yayılırdı. Hac mevsimi hariç, diğer zamanda, Medinelilerden isteyen herkes onun dersine gelirdi. Dersleri tamamen evinde vermeye başlayınca, hac mevsiminde dersini dinlemek isteyen o kadar çok olurdu ki, gelenleri evi almazdı. Bunun için önce Medinelileri kabul eder, bunlara hadis rivayeti ve fetva verme işi bitince, sonra sırasıyla diğerlerini içeri alırdı. Hasen bin Rebi' der ki: "Bir defasında imam-ı Malik'in kapısında idim, onun çağırıcısı önce Hicazlılar içeri girsinler diye çağırdı. Onlar çıkınca Şamlılar girsin diye çağırdı. Daha sonra Iraklılar girsin diye çağırdı. Yanına giren en son ben oldum." Akidesi: İmam Mâlik, istikâdının sıhhat ve istikâmeti noktasında tam bir Ehli Sünnet imamı idi. O, Kur'an-ı Kerim'in Allah'ın Kelâmı olduğunu, mahlûk olmadığını söylerdi. Sıfatları, hiçbir tefsire tâbi tutmaksızın olduğu gibi görüp anlardı. İlminin her yerde olduğunu, hiçbir yerin O'nun ilmi dışında kalamayacağını savunurdu. Kıyamet günü müminlerin Allah'ı gözleriyle göreceklerine (ru'yetuîlah) inanırdı. Ona göre iman, söz ve fiil olup ibadetle artar, günahlarla eksilirdi. Peygamber'e (s.a.v) söven kimse, tevbe teklif edilmeksizin öldürülürdü. Sahabenin tafdîli meselesinde Ebu Bekir ve Ömer'in (r.anhüma) 102 ümmetin en hayırlıları olduklarına inanır, Kaderiye mensuplarının arkasında namaz kılmayı ve onlarla evlenmeyi caiz görmezdi. Takva ve ibadeti: Bu konuda örnek bir Müslümandı. Çok fazla nafile namaz veya oruç tutmazdı. Ama vera' sahibi, Allah'ın koyduğu sınırlara harfiyen riâyet eden biriydi. Her yerde hakkı söyler, iyiliği emredin kötülükten sakındırır dı. Çok Kur'an okur, iffet ve istikâmetten ayrılmazdı. Öğrencisi Abdullah b. Vehb anlatıyor: Bir defasında Mâlik'in kız kardeşine "Evde en çok neyle meşgul olduğu" sorulmuştu. Şu cevabı verdi: Mushaf ve tilâvet. İlimde edep ve vera'ı: İbn Vehb şöyle demiştir: "Mâlik'in edebine dair anlattıklarımız, ilminden öğrendiklerimizden fazladır." Kuteybe b. Saîd: Ders için evine gittiğimizde, yanımıza süslenmiş, gözleri sürmelenmiş, kokular sürünmüş ve en güzel elbisesini giymiş halde çıkardı. Halkanın baş tarafına oturduktan sonra hizmetlisine seslenip yelpaze getirtir ve her birimize bir tane verirdi. Allah Resûlü'nün (s.a.v) sünnetine duyduğu saygıdan ötürü sadece abdestli hâlde hadis naklederdi. Ders odasında şilteler ve yastıklar sağa sola serpiştirilmiş hâlde durur, Kureyş, Ensâr ve halktan gelenleri burada ağırlardı. Meclisinde daima vakar ve hilm havası hâkim olurdu. Onurlu ve heybetli bir insandı. Bulunduğu mecliste kavga gürültü ve ağız dalaşı olmaz, boş konular konuşulmazdı. Ne kadar çok sorulsa da siyer dışında cevap vermezdi. "Bilmiyorum" kelimesi, en çok kullandığı ifadeydi. Bunu tavsiye ederek şöyle derdi: "Bilmiyorum" âlimin kalkanıdır. Onu ihmâl ettiğinde helake düçâr olabilir. Heysem b. Cemîl anlatıyor: Duyduğuma göre Mâlik'e kırk sekiz mesele sorulmuş, onlardan otuz ikisine "Bilmiyorum" diye karşılık vermiş! “La havle velâ kuvvete illâ billâh" demedikçe hiçbir konuda fetva vermezdi. Vakar ve heybeti: Öğrencisi Ebû Mus'ab anlatıyor: İnsanlar, Mâlik'in kapısına yığılır, kalabalıktan birbirlerini ezecek gibi olurlardı. Fakat halkasına oturduklarında birbirlerine başlarını bile çevirmezlerdi. Sultanlar ve emirler bile ondan çekinirlerdi. Konuşması, "Evet, -ya da- 103 hayır" şeklinde olur, hiç kimse "Bu söylediğinin kaynağı nedir?" diye soramazdı. Yine o anlatıyor: Bir soruya cevap vermediğinde o soru tekrar sorulmazdı. Öğrencisi İmam Abdurrahman b. Mehdî şöyle der: "Mâlik'ten daha heybetli ve aklen daha kâmil birini görmedim." Tavırları: Halife Mehdî Medine'ye geldiğinde Mâlik'e iki ya da üç bin altın göndermişti. Ardından er-Rebî yanıma gelerek "Müminlerin Emiri, Bağdat'a giderken kendisine refakat etmeni istiyor" demişti. Bunun üzerine şöyle dedi: "Allah Resulü (s.a.v) buyurdu ki: Buseler, Medine onlar için daha hayırlıdır," Parası da olduğu gibi duruyor! Mâlik şunu anlatmıştır: Mehdî (bir rivayette Reşîd) bana üç hususta danıştı. İlki Muvatta' adlı eserimi Kâbe’ye astırmak ve insanları onunla amel etmeye zorlamaktı. Bunu şöyle diyerek geri çevirdim: Sahabe dahi furûda ihtilaf etmişler ve hepsi kendine göre isabet etmiştir. Minberi kaldırmaya gelince, insanları Allah Resûlü'nün (s.a.v) bir hatırasından mahrum etmeyi uygun görmem. Nâfi'i imam yapmana gelince, o kıratta imamdır. Mihrapta kendisinden farklı bir şey sâdır olması muhtemeldir. Bu cevaplarım üzerine "Allah seni muvaffak kılsın ey Ebu Abdullah" diyerek ayrıldı. İmam-ı Malik hazretleri, derslerinde vakar ve ciddiyet sahibi olup, lüzumsuz sözlerden tamamen uzak kalırdı. Bu hususu, ilim tahsil edenler için de şart koşardı. Bir talebesi şöyle dediğini nakleder: "İlim tahsil edenlere vakarlı ciddi olmak ve geçmişlerin yolundan gitmek gerekir, ilim sahiplerinin, bilhassa ilmi müzakereler sırasında kendilerini mizahtan uzak tutmaları gerekir. Gülmemek ve sadece tebessüm etmek, âlimin uyması gereken adabdandır." Yine bir talebesi şöyle der: "İmam-ı Malik, bizimle oturduğu zaman sanki bizden biri gibi davranırdı. Konuşmalarımıza çok sade bir şekilde katılırdı. Hadis-i şerif okumaya ve anlatmaya başlayınca onun sözleri bize heybet verirdi, sanki o, bizi, biz de onu tanımıyorduk." İmam-ı Malik hazretleri elli sene müddetle ders ve fetva vermek suretiyle, insanların müşküllerini çözmüş ve kıymetli talebeler 104 yetiştirmiştir. Onun talebelerinin her biri memleketlerinin müracaat edilen âlimleri ve rehberi olmuşlardır. İmam-ı Malik hazretleri, Tefsir, Hadis ve Fıkıh ilminde büyük bir âlim idi. Tefsir ilminde, âyet-i kerimelerden binlerce dini hüküm çıkaran büyük bir müfessir ve müctehid idi. Tefsir ilminde "Garib-ül Kur'an" adlı bir eseri vardır. Bu eseri kendisinden Halid bin Abdurrahman el-Mahzumi rivayet etmiştir. Hadis ilminde ise pek meşhur bir âlim ve muhaddistir. Amir bin Abdullah ibni Zübeyr bin Avvam, Nuaym bin Abdullah, Zeyd bin Eşlem, Nafi' Mevla ibni Ömer, Seleme bin Dinar, Kadı Şüreyk bin Abdullah Nehai, Salih bin Keysan, İmam-ı Zühri, Safvan bin Selim ve daha çok sayıda hadis âliminden hadis-i şerif rivayet etmiştir. Görüşüp, hadis-i şerif rivayet ettiği âlimlerin sayısı dokuzyüz civarındadır. Hadis ilminde hüccet olduğuna dair ittifak vardır. Yazmış olduğu "Muvatta" adındaki hadis kitabı çok muteber ve kıymetli bir eserdir. İmam-ı Malik hazretlerinin rivayet ettiği hadis-i şerifler ayrıca Kütüb-i sitte denilen meşhur altı hadis kitabında yer almıştır. Emevi devletinin parlak ve çöküş devrinde Abbasi devletinin kurulup geliştiği ve hâkimiyeti elde ettiği bir devirde yaşayan İmam-ı Malik, çok hadiselere şahit olmuş, bozuk fırkalara karşı Ehl-i sünnet itikadını savunmuş, insanların doğru yola kavuşması hususunda büyük hizmetler yapmıştır. Hicaz'da hadis öğrenme, dini sualleri sorma ve fetva hususunda büyük bir müracaat mercii olan imam-ı Malik pek çok âlim yetiştirmiştir. Zerkani, (Muvatta kitabını şerh ederken diyor ki, (imam-ı Malik, meşhur mezhep imamıdır. Yükseklerin yükseğidir. Aklı kâmil, fadlı aşikârdır. Resulullahın hadis-i şeriflerinin vârisidir. Allah’ın kullarına, Onun dinini yaydı. Dokuzyüz âlimle sohbet ve istifade etti. Kendisi yüz bin hadis-i şerif yazdı. Onyedi yaşında ders vermeye başladı. Dersinde bulunanlar, hocalarının derslerinde bulunanlardan çok idi. Hadis ve fıkıh öğrenmek için kapısına toplanırlardı. Kapıcı tutmak zorunda kaldı, önce talebesine, sonra halktan herkese izin verir, içeri girerlerdi. Helaya üç günde bir giderdi. "Helada çok bulunmaktan hayâ ediyorum" derdi. (Muvatta kitabını yazınca, kendi ihlasından şüphe etti. 105 Kitabı suya koydu. "Eğer ıslanırsa, bu kitap bana lazım değildir" dedi. Hiçbir yeri ıslanmadı. Abdurrahman bin Enes, hadis ilminde, şimdi yeryüzünde Malik'den daha emin kimse yoktur. Ondan daha akıllı bir şahıs görmedim. Süfyan-ı Sevri, hadiste imamdır. Fakat sünnette imam değildir. Evza'i, sünnette imamdır. Fakat hadiste imam değildir, imamı Malik, hadiste de, sünnette de imamdır derdi. Yahya bin Sa'id, imamı Malik, Allahü teâlânın kullarına yeryüzünde hüccetidir, derdi. İmam-ı Şafii, "Hadis okunan yerde, Malik, gökteki yıldız gibidir, İlmi ezberlemekte, anlamakta ve korumakta, hiç kimse, Malik gibi olamadı. Malik ile Süfyan bin Uyeyne olmasalardı, Hicaz'da ilim kalmazdı" derdi. Abdullah, babası Ahmed bin Hanbel'e sordu: Zühri'nin talebeleri arasında en kuvvetli hangisidir? Malik, her ilimde daha kuvvetlidir buyurdu. Abdullah ibni Vehb diyor ki, Malik ve Leys olmasalardı, hepimiz sapıtırdık. Evza'i, imam-ı Malik'in ismini işitince, o, âlimlerin âlimi, Medine'nin en büyük âlimi ve Haremeyn'in müftisidir derdi. Süfyan bin Uyeyne, imam-ı Malik'in vefatını işitince, "Yeryüzünde bir benzeri kalmadı. Dünyanın imamı idi. Hicazın âlimi idi. Zamanının hücceti idi. Ümmet-i Muhammedin güneşi idi. Onun yolunda bulunalım" dedi. Mus'ab diyor ki, babam, Abdullah bin Zübeyr'den işittim; Malik ile Mescid-i nebevi'de idik. Biri gelip, Ebu Abdullah Malik hanginizdir dedi. Gösterdik. Yanına gidip selam verdi. Boynuna sarılıp, alnından öptü. Rüyada Resulullahı burada oturuyor gördüm. (Malik'i çağır) buyurdu. Sen geldin. Titriyordun. (Rahat ol ya Eba Abdullah! Otur, göğsünü aç) buyurdu. Açınca her yere güzel kokular yayıldı dedi. İmam-ı Malik ağladı ve rüyanın tabiri ilimdir dedi. İmam-ı Şafii ile imam-ı Ahmet bin Hanbel, imam-ı Malik'in sohbetinde bulunmuşlardır. Onun ilminden çok istifade etmişlerdir. Bunların, imam-ı Malik'in talebesinden olması, onun şeref ve üstünlüğüne kâfidir, en büyük vesikadır. 106 Kendisinden daha birçok kimseler ilim öğrenip, her biri memleketlerinin âlimi ve insanların rehberi olmuştur. Bunlardan bazıları şu zatlardır; Muhammed bin İbrahim bin Dinar, Ebu Haşim ve Abdülaziz bin Ebi Hazım. Bunların her biri dinde ehli içtihat sahibi idiler. Osman bin Hakem, Abdurrahman ibni Halit, Muin bin İsa, Yahya bin Yahya, Abdullah bin Mesleme-i Ka'buni, Abdullah bin Vehb... gibi daha nice talebesi vardır. Bütün bunlar, hadis ilminde mümtaz âlim olan imam-ı Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Ahmed ibni Hanbel, Yahya ibni Main ve diğer hadis âlimlerinin üstadlarıdır. Celaleddin Süyuti, imam-ı Malik'den hadis rivayet eden 993 zatın isimlerini elifba sırasıyla (Kitabü tezyinil memalik bi menakıbıs Seyyid İmam Malik) adlı kitabında yazmıştır. İmam-ı Malik hazretleri, herhangi bir dini meselenin hükmünü tayin için, Kur’an-ı kerime, hadis-i şeriflere, ümmetin icmaına ve lüzum olduğunda kıyasa müracaat ederdi. Ayrıca Medine ehlinin ittifâklarını da, icmâdan başka, müstakil bir delîl kabûl ederdi. İmam-ı Malik'in bu usullere göre ictihad ederek çıkardığı hükümlere, rivayet yolu veya Hicaz âlimlerinin yolu denir ki, bu yolun imamı, imam-ı Malik'dir. O, ictihadlarıyla müslümanların işlerinde ve amellerinde uyacakları bir yol gösterdi, bu yola Maliki Mezhebi denilmiştir. Ehl-i sünnet itikadından olan müslümanlardan, amellerini, yani ibadet ve işlerini bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara "Maliki" denir. Allah’u Teâlâ, bütün müslümanlardan tek bir îmân istemektedir. İslâmiyette, imânda, i’tikâdda tefrikaya, ayrılığa izin verilmemiştir. Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimizin inandığı ve bildirdiği ve Ashâb-ı kiramın naklettiği gibi îmân eden müslümanlara “Ehl-i sünnet ve’l-cemâat” veya kısaca “Sünnî” denir. Sünnî müslümanlara, mezheb imâmı olan büyük İslâm âlimleri tarafından, Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerde hükmü açıkça bildirilmemiş olan ba’zı ibâdetlerin ve günlük muâmelelerin tarifinde ve yapılışında gösterilen ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşturan yollara amelî mezhebler (veya fıkhî mezhebler) denilmiştir. Mezheb imâmı olan büyük İslâm âlimlerinin aralarındaki böyle ictihâd ayrılıklarına dînin 107 sahibi izin vermiş ve bu hâl her zaman ve her yerde müslümanların İslâmiyete dosdoğru uymalarını temin ederek, müslümanlar için rahmet olmuştur. Nitekim hadîs-i şerîfte “Âlimlerin mezheblere ayrılması rahmettir” buyuruldu. İmâm-ı Mâlik, talebelerinin ve kendisine suâl soranların, dinî mes’elelerdeki müşküllerini hallederken, ortaya koyduğu ve takip ettiği usûller, Mâlikî mezhebinin temel kaideleri olmuştur. Mezhebin hükümlerini ortaya koyarken takip ettiği usûl; diğer bütün müctehidlerin usûlüne benzemekle beraber, ba’zı farklılıkları davardı. Bütün müctehidler, bir işin nasıl yapılacağını Kur’ân-ı kerîmde açık olarak bulamazlarsa, hadîs-i şerîflere bakarlar, bunlar da da bulamazlarsa, bu iş için (icmâ) var ise, öyle yapılmasını bildirirler. İcmâ, Eshâb-ı kiramın ve onlardan sonra gelen Tabiîn denilen âlimlerin bir mes’eledeki sözbirliğine denir. Bir işin nasıl yapılması lâzım olduğu icmâ ile de bilinmezse, müctehidler kendileri kıyasta bulunarak ictihâd ederler, mes’elenin dînî hükmünü bildirirler. Kıyas, Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde, hakkında açık bir hüküm bulunmayan bir işi, açık hüküm bulunan diğer bir işe benzeterek hükme bağlamaktır. İmâm-ı Mâlik ( radıyallahü anh ) bu dört delîlden başka, Medîne-i münevverenin o zamanki halkının sözbirliğini de senet kabûl ederdi. Bu âdetleri, babalarından, dedelerinden ve nihâyet Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) görenek olarak gelmiştir, derdi. Bu senedin, kıyastan daha üstün olduğunu söyledi. Fakat diğer üç mezhebin imamları, Medine halkının âdetini, dînî hükümlere senet, vesîka olarak almadı. İmâm-ı Mâlik’in ictihâd usûlüne (Rivâyet yolu) denir. Onun mezhebi daha çok Afrika’nın kuzeyinde yayılmıştır. Eskiden Hicaz ve Endülüs (İspanya) bölgelerinde yaygındı. Mâlikî mezhebinde en meşhûr fıkıh kitabı (Et-Tefrî’ fi’l-furu’) ve (El-İhkâm-ül-fusûl) kitaplarıdır. Bunlar Arapça’dır. Sünnete Bağlılığı ve Hz. Peygamber (s.a.v)'e Saygısı İmam Malik sünnete son derece bağlı biriydi. Hz. Peygamber (s.a.v)'e de ileri derecede saygılıydı. Yaşlandığı zamanlarda bile Medine'de herhangi bir hayvana binmez ve: "Allah'ın peygamberinin metfun olduğu bu şehirde ben hayvana binmem" derdi. Hadis rivayet 108 edeceği zaman önce abdest alır, temiz ve yeni elbiseler giyer, güzel kokular sürünür sonra büyük bir saygı ve vakar içinde hadisi naklederdi. İmam-ı Malik hazretlerinin menkıbelerinden ve sözlerinden bir kısmı şunlardır: İmam-ı Şafii buyuruyor ki:"Âlimler anıldığı zaman imam-ı Malik onlar arasında parlak bir yıldız gibidir. Benim üzerimde minneti ve ihsanı ondan çok olanı yoktur." Çilesi: Medine Valisi, imam-ı Malik'ten, bir ictihadından vaz geçmesini istedi. İmam Mâlik, zorlama altındaki kimsenin boşamasının geçersiz olduğu söyler ve bunu hadis ile delillendirirdi. Kendisi bundan men edilmesine rağmen aynı fetvayı vermeye devam etti. Bunun üzerine Medine emîri Ca'fer b. Süleyman onu kırbaçlattı. Her vuruşta, "Ya Rabbi, onları affet, çünkü onlar bilmiyorlar" diyordu. Nihayet bayılıp düştü. Sonra ayılınca da: "Şahit olunuz, ben hakkımı beni döğenlere helal ettim" dedi. O kadar ki kolu çıktı. Sonra saçı başı tıraş edilerek bir katıra bindirildi ve "Haydi fetvandan vazgeçtiğini haykır" dendi.. Bunun üzerine şöyle haykırdı: "Beni tanıyan tanımıştır. Beni tanımayanlara söylevim: Ben Mâlik b. Enes'im. Zorlama altındaki kişinin talâkı geçersizdir!" Bu durum Ca'fer'e bildirilince "Çabuk yetişin ve katırdan indirin" diye haber saldı. Halife, valinin cezalandırılması için kendisinden izin isteyince ona: "Hayır, ben onu affettim" buyurdu. O günden sonra yerinden kalkacağı zaman bir kolunu diğeriyle tutardı. Yaşadığı bu çile, onu ne Rabbinin ne de halkın gözünde düşürmediği gibi daha da yükseltti. Çünkü o, hak uğrunda işkenceyi göze almış yiğit bir âlimdi. Hazret-i İmam, ilim bakımından ne kadar yüksek ise, ahlak, zühd, takva ve kerem bakımından da öyle yüksek idi. İmam-ı Malik, ilimde ve dinde çok edepliydi. Din bilgisine hürmet ve tazimi şaşılacak derecede fazlaydı. Ebu Abdullah Mevla'l-Leyseyn şöyle anlatmıştır:"Rüyamda, Resulullahı gördüm. Mescitte ayakta 109 duruyordu, insanlar da etrafını sarmıştı. İmam-ı Malik de önünde duruyordu. Resulullahın önünde misk dolu bir kap vardı. O miskten avuç avuç alıp, İmam-ı Malik'e veriyordu. O da insanlara dağıtıyordu." Bunu Ebu Abdullah'dan nakleden Matraf; "Bu rüyayı imam-ı Malik'in ilimdeki üstünlüğüne ve sünnet-i seniyyeye bağlılığına yordum" demiştir. Zehebi, (Tabakatül Huffaz) kitabında İmam-ı Malik'i şöyle anlatır:"Uzun bir ömür, yüksek bir mertebe, parlak bir zihin, çok geniş bir ilim, keskin anlayış, sahih rivayet, diyanet, adalet, sünnet-i seniyyeye tâbi, fıkıhta, fetvada kaidelerin sıhhatinde önde gelen bir zat idi. Fetva vermede aceleciliği sevmez, çok kere "Bilmiyorum" derdi. Ve "İlim kalkanı bilmiyorum demektir" buyururdu. İmam-ı Malik (rahimehullah)’dan hikmetli sözler -İlim fazla mesele bilmek ve sormak değildir. Ancak ilmin belirgin bir vasfı vardır ki, o da aldatıcı dünyadan uzaklaşarak ebedilik yurduna dönüşü sağlamasıdır. -İlim azaldığı zaman zulüm ve işkence; Peygamber, sahabe ve tabiin izleri azaldığında ise kişisel arzular ortaya çıkar. -Sünnet Nuh (a.s.)’ın gemisi gibidir. Kim binerse kurtulur, kim de ondan geri kalırsa boğulur. -Bir kimse İbrahim en-Nehai’nin sözünü Ömer b. Hattab’ın sözüne tercih ederse, bundan dolayı tevbe etmesi gerekir. Peki ya İbrahim en-Nehai ve benzerlerinin sözünü, Resulullah’ın (sas) sözüne tercih ederse, ne demeli? -İnsanların sözü hem alınır hem de reddedilir. Ancak şu kabrin sahibi Muhammed (s.a.v.)’in sözü başka… O reddedilmez. -Değerli bir kişi de olsa bir kişinin söylediği her söze uyulur diye bir şey yoktur. -Malik bin Enes Hazretleri ilmiyle amel eden yüksek bir veliydi. Buyurdu ki: “İlim öğrenmek isteyen kimsenin vakarlı ve Allahu Teâlâ’dan korkması lazımdır. İlim çok rivayet etmek değildir. İlim bir nurdur. Allah-u Teâlâ bu nuru sevdiği mümin kullarının kalbine koyar.” Bir defasında da: “Eğer elimde imkân olsaydı, Kur´an-ı kerimi kısa 110 aklıyla, kendi görüşüne göre tefsir edenin boynunu vururdum.” buyurdu. Bir gün Halife Harun Reşit dedi ki: “Ya İmam senin kitaplarını çoğaltıp, her yere göndereceğim. Herkesin senin mezhebine uymasını emredeceğim." İmam-ı Malik hazretleri buyurdu ki: “Ya halife, hadis-i şerifte; "Ümmetimin âlimlerinin farklı içtihatları rahmettir" buyuruluyor. Bu farklı içtihatlar Allah’u Teâlânın rahmetidir. Hepsi hidayet üzeredir. Müslümanları bu rahmetten mahrum bırakmak yanlıştır." Bunun üzerine halife bu arzusundan vazgeçti. Harun Reşid, imam-ı Malik hazretlerinden her gün evine gelip, oğlu Emin ile Memuna ders vermesini istedi. İmam-ı Malik hazretleri Halifeye buyurdu ki: “Ya halife, uygun olanı çocuklarınızın bizim eve gelip gitmesidir. Allah’u Teâlâ, sizi daha aziz etsin! İlmi aziz ederseniz aziz olursunuz; zelil ederseniz zelil olursunuz, İlim bir kimsenin yanına gitmez, o ilmin yanına gelir." Bunun üzerine halife, imam-ı Malik'ten özür diledi ve her gün çocuklarını İmama göndererek ders aldırttı. Malik bin Enes hazretleri ilmiyle amel eden yüksek bir veliydi. Buyurdu ki: "İlim öğrenmek isteyen kimsenin vakarlı ve Allah’u Teâlâdan korkması lazımdır. İlim, çok rivayet etmek değildir. İlim bir nurdur. Allah’u Teâlâ bu nuru sevdiği mümin kullarının kalbine koyar." Bir defasında da; "Eğer elimde imkan olsaydı, Kur'an-ı kerimi kısa aklıyla, kendi görüşüne göre tefsir edenin boynunu vururdum" buyurdu. İnsanlara hayırlı ve güzel işler yapmalarını tavsiye ederdi. "Kendisine hayrı olmayan kimsenin başkasına hayrı olmaz. İnsan kendisi için hayır işlemez, kendisine iyilik yapmazsa, insanlar da ona hayır ve iyilik yapmaz" buyurarak, Peygamber efendimizin; (Kişinin malayaniyi (faydasız şeyleri) terk etmesi, Müslümanlığının güzelliğindendir) hadis-i şerifini rivayet ederdi. İnsanların her sözünün kendisinin leh ve aleyhinde olduğunu bildirerek Peygamber efendimizin; (Bir kişi bir söz söyler de o sözden dolayı Cehennem ateşine düşeceği hatırına gelmez. Bir kimse de bir söz söyler, bu sözden dolayı Allah’u Teâlâ’nın kendisini Cennete koyacağı aklına gelmez) hadis-i şerifini rivayet ederdi. 111 Müslümanlar arasında Allah’u Teâlâ’nın rızasına uygun sevgi ve muhabbetin bulunmasının gerektiğini bildirerek; (Müsafeha ediniz, aranızdaki kin gider. Birbirinize hediye veriniz ki, sevişirsiniz ve aranızdaki düşmanlık gider) hadis-i şerifini naklederdi. Kibirli ve kendini beğenen kimselerden hoşlanmazdı. "Bir kimse kendini övmeye başlarsa, değeri düşer" buyururdu. İmam-ı Malik hazretlerinin Peygamber efendimize karşı olan sevgi, saygı ve edebi sınırsızdı. Resulullah efendimizin ismi anıldığı zaman, rengi değişir, yüzü sararırdı. Bu durum orada bulunanlara ağır gelirdi. Bir gün ona bu husus söylenince, buyurdu ki: "Eğer siz benim gördüğümü görseydiniz, bu hâlimi hoş karşılardınız. Ben, Muhammed bin Münkedir'i gördüm. O hâfızların efendisi idi. Ona ne zaman bir hadis-i şerif sorulsa ağlamaya başlardı. Cafer bin Muhammed, güler yüzlü bir zattı. Yanında Resulullah anıldığı zaman yüzü sararırdı. O, Resulullahtan bahsettiği zaman mutlaka abdestli olurdu." İmam-ı Malik hazretlerinin Medine-i münevvere de hayvana bindiği görülmemiştir.“Resulullah efendimizin mübarek kabrinin bulunduğu bir yerde hayvan üzerinde nasıl gezebilirim" buyururdu. İmam-ı Malik hazretleri insanlara hadis-i şerif okuttuğu sırada bir hadis-i şerifi rivayet edeceği zaman abdest alır, sarığını ve elbisesini giyer, sakalını tarar, iki rekat namaz kılar, güzel kokular sürünür, her haliyle bedenini süsler, sonra meclisin baş tarafına vakarlı bir şekilde otururdu. Başını önüne eğerdi ve hadis-i şerifi okurdu. Ona böyle yapmasının sebebi sorulunca; "Resulullahın hadis-i şerifine saygı göstermek için böyle yapıyorum. Eğer âlimler ilme karşı böyle saygı gösterirlerse, Allahü’u Teâlâ da insanlar yanında onların derecesini yükseltir ve devlet adamlarının kalbinde heybetli ve vakarlı kılar. Ey ilim talep etmek isteyen kimse! Sen de ilme saygı göster. Kim ilme tevazu gösterirse, Allah’u Teâlâ onu yükseltir. Çünkü kim Allah’u Teâlâ için tevazu ederse, Allah’u Teâlâ onun derecesini yükseltir" buyurdu. Malik bin Enes hazretleri, kendisinden nasihat isteyen zeki ve anlayışlı bir kimseye; "Allah’u Teâlâ’dan kork. Allah’u Teâlâ’nın sana lütfettiği nuru günah işlemek suretiyle söndürme" buyurdu. 112 Bir kimse gelip imam-ı Malik hazretlerinden bâtın (kalp) ilimleriyle ilgili bilgi sordu. İmam-ı Malik hazretleri bu kimsenin sualini hoş karşılamadı ve ona; "Bâtın ilmi zahir ilmini öğrendikten sonra öğrenilir. Zahiri ilimleri öğrenip onunla amel eden kimseye Allah’u Teâlâ bâtın ilmini açar. Bâtın ilmi ancak kalbin açık olup nurlanması ile elde edilir" buyurup, suali soran şahsa dönüp; "Sen açık ve zahir olan şeylere sarıl. Bilinmeyen yollara girmekten sakın. Bildiklerinle amel et. Bilmediklerini, anlayamadığın şeyleri bırak" buyurdu. İmam-ı Malik hazretleri devlet adamlarına gerekli nasihatte bulunur, hatalarını söylemekten çekinmezdi. Ancak hiçbir suretle kimseyi devlete karşı ayaklanmaya teşvik etmezdi. Fitne ve fesada asla razı olmazdı. Derslerinde fitne ve fesadın karşısında olduğunu her vesileyle anlattı. İmam-ı Malik hazretleri halifelerle, idarecilerle münasebetini kesmedi. Onlara vaaz ve nasihatlerde bulunup, hayır tavsiye etti. Âlimleri de halifeleri ve idarecileri doğru yolu anlatmaları için teşvik etti. Onlara buyurdu ki: "Allah’u Teâlâ’nın, kalbine ilim ve fıkıh koyduğu her Müslümana ve her kişiye, elinde kuvvet olan idarecilerin yanına gelip onlara hayrı tavsiye etmesi, onları kötülükten sakındırması borçtur. Çünkü onlara bu vazifenin yapılmasıyla dünyanın yüzü değişir ve faziletli bir dünya doğar." Talebelerinden biri ona; "İnsanlar sizin devlet adamlarıyla çok sık görüştüğünüzü söylüyorlar, size yakıştıramıyorlar" deyince, imam-ı Malik hazretleri; "Bunu bilerek yapıyorum. Çünkü bunu yapmasam layık olmayan biriyle görüşür, işleri ona danışırlar. Eğer onlarla gidip görüşmesem, bu şehirde Peygamber efendimizin sünnetlerinden işlenip, tutulan kalmaz" buyurdu. Medine-i münevvere deki Mescid-i Nebide hadis-i şerif rivayet ediyordu. Bu mecliste halife Harun-ür-Reşid de vardı. İmam-ı Malik hazretleri; (Âlim ilmini umumdan başkasına tahsis eylese, o ilimden umum ve havas (seçilmişler) istifade edemez) hadis-i şerifini rivayet etti. Harun-ür-Reşid insanlar arasında bu hadis-i şerifi yüksek sesle söyledi. Bunun üzerine hadis-i şerif okumak ve öğrenmek isteyenler, mescide koştular. Mescid tamamen doldu. İmam-ı Malik hazretleri; (Allah için tevazu edeni, Allah’u Teâlâ yükseltir) hadis-i şerifini rivayet 113 etti. Harun-ür-Reşid oturduğu yüksek yerden indi. Hadis-i şerif dinleyen talebe ile beraber oturdu, sonra kitabı okudu. Buyururdu ki; “İnsan kendisi için hayır işlemez, kendisine iyilik yapmazsa, insanlar da ona hayır ve iyilik yapmaz." "Mescide giren münafıklar, kafesteki serçe kuşlarına benzer. Kafesin kapısı açılır açılmaz uçarlar, kaçarlar." "Kendisine hayrı olmayan kimsenin, başkasına hayrı olmaz." İmam-ı Mâlik’in ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği ve Muvattâ adlı meşhûr eserine yazdığı hadîs-i şerîflerden ba’zıları şunlardır: “Bir kişi bir söz söyler de, o sözden dolayı Cehennem ateşine düşeceği hatırına gelmez. Bir kimse de bir söz söyler, bu sözden dolayı Allah’ın kendisini Cennete koyacağı aklına gelmez.” “Allah yolunda cihada çıkan kimse geri dönünceye kadar hiç usanmadan, yılmadan nafile oruç tutan ve nafile namaz kılan kimse gibidir.” “Kişinin mâlâya’nîyi (faydasız şeyleri) terk etmesi Müslümanlığının güzelliğindendir.” “Her dînin bir ahlâkı vardır. İslâmın ahlâkı da hayadır.” “Bir kişi Resûlullaha ( aleyhisselâm ) gelip; Yâ Resûlallah bana hayatıma uygulayacağım bir kaç kelime öğret. Unutacağım çok şey olmasın deyince Resûlullahı ( aleyhisselâm ) “Hiç bir şeye kızma” buyurdu. “Müsâfeha ediniz (tokalaşınız) aranızdaki kin gider. Birbirinize hediye veriniz ki, sevişirsiniz ve aranızdaki düşmanlık gider.” Buyurdu ki: “İnsan kendisi için hayır işlemez, kendisine iyilik yapmazsa, insanlar da ona hayır ve iyilik yapmaz.” “İlim çok rivayet etmek değildir. İlm bir nûrdur. Allah’u Teâlâ bu nûru mü’min kullarının kalbine koyar.” “Mescide giren münafıklar, kafesteki serçe kuşlarına benzer. Kafesin kapısı açılır açılmaz uçarlar, kaçarlar.” “Bir kimse kendini övmeğe başlarsa değeri düşer.” “İlim öğrenmek isteyen kimsenin vakarlı ve Allahtan korkar halde olması lâzımdır.” 114 “Kendisine hayrı olmayan kimsenin, başkasına hayrı olmaz.” “Eğer elimde imkân olsaydı, Kur’ân-ı kerîmi kısa aklıyla, kendi görüşüne göre tefsîr edenin boynunu vururdum.” Onun fazilet ve makamının büyüklüğü herkesin teslim ettiği bir hakikattir. İslam ümmeti bu konuda hem fikirdir. Ulaştığı zirveyi beyan etmek anlamında hocaları ve öğrencilerinden bazılarının şahadetlerini zikretmek istiyoruz: 1- Süfyân b. Uyeyne: Mâlik, Hicaz ehlinin âlimi ve devrinin hüccetidir.Biz Mâlik'in yanında neyiz ki. Onun ancak eserlerine tâbi olabililiriz. Bir şeyhe baktığımızda, eğer Mâlik ondan bir şey yazmışa biz de yazarız. 2- İmam Şafiî: Mâlik hocamdır. İlmimi ondan aldım. Âlimler zikredildiğinde Mâlik onların arasında bir yıldızdır. 3- Abdurrahman b. Mehdî: Hadisin sıhhati konusunda hiç kır şeyi Mâlik'ten üstün tutmam. 4- Evzâ'î Mâlik'i andığı zaman şöyle derdi: Âlimlerin âlimi, Haremeyn’in müftüsü. 5- Yahya b. Sâîd el-Kattân: O, uyulması gereken bir imamdır Günümüzde hadisçe Mâlik'ten daha sahihi yoktur. O, hadiste bir imamdır. 6- Yahya b. Maîn: Mâlik, Yüce Allah'ın halk üzerindeki hüccetlerinden biriydi. 7- Nesâî: Yüce Allah'ın, Peygamberinin (s.a.v) ilmi üzerindeki eminleri şu üç kişidir: Şu'be, Mâlik ve Yahya b. Kattan ESERLERİ 1-"Muvatta" adındaki hadis kitabı çok kıymetlidir. Muvatta'yı kırk senede meydana getirmiştir. Çok âlimler bunu şerh etmiştir. Bu şerhlerinin en meşhuru "el-Müdevvene" adlı eserdir. Bu kitap, hadis-i şerifleri fıkıh konularına göre içine almış olup, yazılan ilk hadis kitabıdır. Bu kitapta ayrıca imam-ı Malik'in ictihad ettiği fıkhi mevzular da bulunmaktadır. Çeşitli tarihlerde basılmıştır. Biri, Yahya bin elLeysi'nin rivayeti; diğeri de imam-ı a'zamın talebesi Muhammed Şeybani tarafından yapılan iki rivayeti vardır. 115 Bu eserinden başka Abdullah bin Abdülhakim Mısri tarafından rivayet edilen 2-"Kitab-üs-sünen" adlı fıkha dair bir eseri, kadere, kazai hükümlere dair ve fetvalarını bildiren 3-"Risale fil fetva" gibi eserleri vardır. VEFATI İmam Malik ibnu Enes, h. 179 (m. 795) yılında, 85 yaşındayken yirmi iki gün devam eden bir hastalığın ardından Medine'de Rebîülevvel ayında Hakk’ın rahmetine kavuştu. Beyaz kumaşa kefenlenmesini ve namazının sünnete uyularak cenaze mahallinde kıldırılmasını vasiyet etti. Namazını Emîr Abdullah b. Muhammed el-Hâşimî kıldırdı. Yine o cenazenin önünde yürüdü ve nâşını taşıyanlara katıldı. Bakî mezarlığına defnedildi. 116 İMAM-I AHMED BİN HANBEL (R.A) (D.H.164-M.781- Bağdat. V.H. 241-M.855-Bağdat) Bu güzel insan Cennet ile müjdelenmiş olan Ehl-i sünnet velcemaatin dört büyük Hak mezhebinden biri olan Hanbeli mezhebinin reisidir. H.164-M.781 senesinde Bağdat’ta doğdu. H. 241-M.855’de Bağdat’ta vefat etti. Aslen Basralı’dır. Babasının ismi Muhammed bin Hanbel'dir. İmamın künyesi; Ebu Abdullah Ahmed b. Muhammed b. Hanbel eş-Şeybani el-Mervezi şeklindedir. Dedesi, Emeviler devrinde Serahs valiliği yaparken, babası da Abbasi ordusunda görev aldı. Babası daha o çok küçük yaşta iken vefat etmiştir. Onun yetişmesi ile annesi ilgilenmiştir. İlim Tahsili Önemli bir ilim merkezi olan Bağdat’ta küçük yaşta iken ilim tahsiline başlamış, Burada çok değerli hadis âlimleri, kıraat âlimleri, tasavvufta yetişmiş büyük zatlar ve diğer ilimlerde yetişmiş kıymetli âlimler bulunuyordu. Önce Kur'an-ı kerimi ezberledi. Bundan sonra lügat, hadis, fıkıh, Sahabi ve Tabiin rivayetlerini öğrendi. Emsali arasında ciddiyeti, takvası, sabrı, metanet ve tahammülü ile meşhur olmuştur. Bu hali, henüz 15-16 yaşlarında iken temas kurduğu âlimlerin dikkatini çekmiştir. Heysem bin Cemil onun hakkında, daha o sırada şöyle demiştir: "Bu çocuk yaşarsa, zamanındakilerin ilimde hücceti (rehberi) olacaktır." 117 İlk önce İmam-ı A'zam hazretlerinin talebesi olan İmam-ı Ebu Yusuf’tan fıkıh ve hadis ilminde ders almıştır. Bundan sonra da üç sene Huşeym'in derslerine devam etmiş, ondan hadis-i şerif dinlemiştir. Bundan başka Bağdat’ta bulunan meşhur âlimlerden Hüşeym b. Beşir, Süfyan b. Uyeyne, Yahya b. Said el-Kattan, Abdurrahman b. Mehdi'den ders aldı. Ayrıca, İmam-ı Şafii'den de ders aldı. Birçok âlimden ders alırken; İmam Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai başta olmak üzere tanınmış hadis âlimleri de kendisinden ders aldılar. Hadis öğrenme konusunda her türlü fırsatı değerlendirirken bu amaçla birçok merkeze gitti. Küfe, Basra, Mekke, Medine, Dımaşk, Halep, Cezire gibi beldelere bazen bir kaç kez gitti. Çoğu zaman yol parası bulmakta güçlük çekti. Hadis öğrenmek maksadıyla Yemen'e gidebilmek için, kervancıların yanında deve bakıcılığı yaptı. Beş kez yaya olarak hacca gitti. Bu yolculuktaki en önemli maksatlarından birisi Hicaz'daki âlimlerden hadis öğrenmekti. Kırk yaşına gelinceye kadar eğitimine ara vermeden devam etti. Çok güçlü bir hafızaya sahip olması, çok sayıda hadisi rivayet ettiğinden dolayı, bazen etrafında hadis dinlemek maksadıyla bulunanların sayısı beş bine kadar ulaştı. İmam-ı Ahmed, ilim öğrenmek için pek çok İslam beldesini dolaştı ve bu uğurda pek çok meşakkate katlandı. Kitap çantalarını sırtında taşırdı. Bir seferinde onu tanıyan biri ezberlediği hadis-i şerifin ve yazdığı notlarının çokluğunu görerek: "Bir Kufe'ye, bir Basra'ya gidiyorsun! Ne zamana kadar böyle devam edeceksin?" deyince, Ahmed bin Hanbel hazretleri "Hokka ve kalem ile mezara kadar..." diyerek cevap vermiştir. İmam-ı Ahmed’in kuvvetli hafızasının yanında dikkati çeken bir vasfı da, işittiği bütün hadis-i şerifleri yazmaya çok önem vermesiydi. İmam-ı Ahmed, din ilimlerini öğrenip, bilhassa tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerinde yüksek seviyeye ulaşmıştır. Zamanında yaşayan, Zünnuni Mısri, Bişr-i Hafi, Seriyi Sekati, Maruf-ı Kerhi gibi birçok büyük evliya ile de görüşmüş, onlarla sohbet etmiştir. Yezit bin Harun, Cerir ibni Abdülhamid, Velid bin Müslim, Veki' bin Cerrah, imam-ı Ebu Yusuf, İbrahim bin Sad, Yahya bin Said Kettan, Süfyan bin Uyeyne, 118 fıkıh ilminde hocası Muhammed bin İdris Şafii, Abdürrezzak bin Hemmam'dan ve daha nice âlimlerden ilim okudu. Sonra tekrar Bağdat’a döndü. Bundan sonra ilmini yayıp, insanlara çok faydalı oldu. Ahmed bin Hanbel hazretleri, daha önceki yıllarda fetvalar vermekle beraber, ders ve fetva verme işine, kırk yaşında başlamıştır. Bundan sonra hadis rivayetinde ve fetvada başvurulan önemli bir kaynak olmuştur. Çünkü o, ilmi ve üstün ahlakı ile çok sevilip, meşhur olmuştur. İki çeşit ders halkası (meclisi) vardı. Biri, talebelerine verdiği muntazam dersler, diğeri, hem talebelerinin, hem de halktan isteyenlerin katıldığı dersler idi. Onun ilim meclisine pek çok kimse katılırdı. Bazı rivayetlere göre, dersini dinleyenlerin sayısı beş bini bulmuştur. İmamı Ahmed hazretlerinden ders alıp, ilim öğrenen talebenin çokluğu, ondan hadis-i şerif rivayet edenlerin ve fıkhi meseleler nakledenlerin pek çok sayıda olmasından da anlaşılmaktadır. Onun meclisine gelip, derslerini dinleyenlerin bir kısmı, sadece ondaki üstün hallere ve yüksek ahlaka hayran kaldığı için sohbetine katılmıştır. Böylece bir kısmı hem ilmini hem ahlakını alırken, bir kısmı da onun yaşayışına göre yaşamak, onu tanımak, ahlak ve edep hususunda yaptığı vaaz ve nasihatten istifade etmek için huzuruna geliyordu. İmam-ı Ahmed hazretlerinin meclisinde, derslerinde vakar, ciddiyet, tevazu ve gönül huzuru hâkim idi. Dinleyenlere ve katılanlara saadet vesilesi olan derslerini, ikindiden sonra Bağdat’ta büyük bir mescitte verirdi. Ders meclisine daima kitaplarıyla, yazıp kaydettikleri ile çıkardı. Çok kuvvetli bir hafızaya sahip olmasına rağmen, hadis-i şerif rivayet ederken, yanındaki yazdıklarına bakardı. Kitabından okur, talebelere yazdırırdı. Derslerinde hadis-i şerif rivayetinden başka, bir de fıkhi meseleler hakkında verdiği cevaplar yer almakta idi. Ondan ders alıp, ilimde yetişenlerin sayısı 900 civarındadır. İlimdeki üstünlüğü İmam-ı Ahmed hazretleri, hadis ilminde zamanın en büyük âlimidir. Üçyüzbinden fazla hadis-i şerifi senetleriyle birlikte ezbere 119 bilirdi. Kendisinden pek çok âlim, hadis-i şerif nakletmişlerdir. İlim ve amelde öncü, Ehl-i sünnet olan dört imamın dördüncüsü idi. İmam-ı Şafii hazretleri buyurdu ki: “Bağdat’tan ayrıldığım zaman, orada Ahmed bin Hanbel'den daha âlim, daha fakih, haramlardan ve şüphelilerden kaçan kimseyi bırakmadım." Ebu Davud Sicistani şöyle demiştir: "İki yüz meşhur âlimle karşılaştım. Ahmed bin Hanbel gibisini görmedim. O hiç bir hususta insanların daldığı dünya işlerine dalmazdı. Ancak ilimden bahis açılınca konuşurdu." Ebu Zür'a da, "İlmin her dalında Ahmed bin Hanbel'in bir benzerini görmedim. Onun ilimde ulaştığı dereceye, başkası ulaşamamıştır" demiştir. Menha bin Yahya da şöyle demiştir: "Ahmed bin Hanbel, her hayrı kendisinde toplamıştı. Çok âlim gördüm, fakat ilimde, vera'da ve zühdde, onun gibi üstün birine rastlamadım." İmam-ı Ahmed hazretleri büyük bir müfessir, yüksek bir muhaddistir. Tefsiri yüz yirmi bin hadis-i şeriften meydana gelmiştir. Eserleri, müfessirler için birer feyz kaynağıdır. Bunun için kendisi "Üstad-ül müfessirin" unvanıyla anılır. Birçok muhaddis yetiştirmiştir. Yaşadığı devir, yazılan hadis-i şeriflerin toplandığı bir devirdi. Bu devirde yetişen hadis âlimlerinin en meşhurudur. Bütün hadis-i şerifleri okudu, inceledi. Otuz bin hadis-i şerifi içine alan "Müsned" adlı eserini yazdı. Rebi' bin Süleyman, imam-ı Şafii'nin şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Ahmed bin Hanbel, sekiz şeyde imamdır; hadis ilminde, fıkıh ilminde, Kur'an ilminde, lügat ilminde, fakrda, zühdde, vera'da, tasavvufta ve sünnette." Hanbeli mezhebi Ahmed bin Hanbel hazretleri bu mezhebin imamıdır. O, içtihatlarıyla Müslümanların Allah’u Teâlâ’nın rızasına kavuşmaları için, amellerinde uyacakları bir yol göstermiştir. Onun gösterdiği bu yola "Hanbeli mezhebi" ve Ehl-i sünnet itikadında olan müslümanlardan, amellerini bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara "Hanbeli" denir. 120 İmam-ı Ahmed hazretlerinin talebelerinin ve kendisine sual soranların müşküllerini hallederken ortaya koyduğu ve takip ettiği usuller, Hanbeli mezhebinin temel kaideleri olmuştur. İmam-ı Ahmed hazretleri, dini müşküllerin hallinde sırasıyla şu kaynaklara, başvurmuştur: 1- Kitap ve Sünnet: Bütün müçtehitler gibi Ahmed bin Hanbel hazretleri de bir işin nasıl yapılacağını Kur'an-ı Kerimde açık olarak bulamazsa, hadis-i şeriflere bakar, bunlarda bulunursa ona göre hüküm verirdi. 2- İcma ve Sahabe Kavli: Hadis-i şeriflerde de açıkça bulamadığı bir iş için, icma var ise, öyle yapılmasını bildirirdi. İcma, Ashab-ı kiramın hepsinin aynı suretle yapması veya söylemesi demektir. İcmaya sözbirliği de denir. Ashab-ı kiramdan sonra gelen Tabiinin de icmasını delil, senet kabul etmiştir. Sahabe kavli (sözü, ictihadı) bulunan bir meselede, kendi ictihadına göre hüküm vermezdi. Sahabenin sözüne göre hüküm verirdi. Hatta sahabe sözü bulamadığı hususlarda, Tabiinin büyüklerinden olan müctehidlerin ictihadını, kendi re'yine tercih ederdi. 3- Bir mesele hakkında, Sahabe veya Tabiine ait bir re'y (ictihad) bulamazsa, zayıf ve Mürsel hadislerle amel eder, ona göre hüküm verirdi. Zayıf hadisin de, sahih hadisin bir çeşidi olduğunu göz önünde tutardı. 4- Kıyas: Hadis-i şeriflerin birbirini kuvvetlendirmesine bakarak kendine has bir usulle içtihatta bulunurdu. Hanbeli mezhebinde birçok âlimler yetişmiştir. Bu âlimlerin başında İmam-ı Ahmed hazretlerinin kendi oğulları Salih ve Abdullah gelmektedir. Ebu Bekir el-Esrem, Abdülmelik el-Meymuni, Ebu Bekir el-Merkezi, Harb bin İsmail, İbrahim bin İshak el-Harbi gibi âlimler, imam-ı Ahmedin bizzat kendisinden fıkıh ilmini öğrenmişlerdir. Bu mezhebin esasını yaymak hususunda üstün gayret gösteren âlimlerden biri de Ebu Bekir el-Hallal'dır. Seyyid Abdülkadir Geylani hazretleri de, Hanbeli mezhebinin esaslarını yayan âlimlerdendir. Oğlu Salih, çeşitli kimselere yazdığı (Mektuplar)'la babasının mezhebini yaymıştır. Seyyid Abdülkadir Geylani hazretlerinin, "Fütuhul-Gayb" ve "Gunyetüt- 121 talibin" kitapları ile Abdurrahman el-Ceziri'nin "Kitab-ül-Fıkhı alelMezahibil-Erbaa"sında, bu mezhebin esasları en geniş şekilde açıklanmaktadır. "el-Mugni", "el Ikna", "Bülugul-Emani" adındaki eserler de Hanbeli fıkhı üzere yazılmıştır. Çilesi İslam âlimleri ve din büyüklerinin büyük ekseriyetinin uğradığı sıkıntı ve işkencelerden o da nasibini aldı. Bağdat’ta mutezile fırkasına mensup olanlar, Kur'an-ı Kerim mahlûktur diyerek, bu yanlış itikatlarına Abbasi halifesi Memunu da inandırdılar. Mu'tezile Mezhebi mensuplarının tesirinde kalan Abbasi halifesi Me'mun zamanında çok büyük işkencelere uğradı. İslam'ın özüne aykırı fikirlere katılmadığı ve Mu'tezile müntesiplerinin fikirleri doğrultusunda görüş beyan etmediğinden hapse atıldı. 28 ay hapsettiler. Bütün bu baskı ve işkencelere rağmen, o, ''Kur'an-ı Kerim, Allah’u Teâlâ’nın kelamıdır. Mahlûk değildir" diyerek, Ehl-i sünnet itikadını bildirdi. Halifenin kendisiyle görüşmek istemesi üzerine, Bağdat valisi İshak b. İbrahim tarafından zincire vurulmuş bir şekilde, Tarsus'a doğru yola çıkarıldı. Ancak, Tarsus'a varmadan halifenin öldüğü haberi geldi. Bunun üzerine geri getirilerek Bağdat'ta tekrar hapsedildi. Yeni halife Mu'tasım da aynı politikayı devam ettirdi. Halife, başkadısı Ahmed b. Ebu Duad ve güvendikleri kişiler, fikirleriyle Ahmed b. Hanbel'i susturamadıklarını görünce işkence yapılması emrini verdi. Çünkü kesinlikle fikirlerinden, doğru bildiklerinden taviz vermedi. "İmam-ı Ahmed ibni Hanbel gibi bir mücahid-i ekber, Kur'ân'ın birtek meselesi için hapiste pek çok azap verilmiş ve şekvâ etmeyerek, kemâl-i sabırla sebat edip o meselelerde sükût etmemiş, şiddetli kamçı darbelerine rağmen fikirlerinden vazgeçmemiştir. Uygun ifadeler kullanmak kaydıyla serbest bırakılma teklifini de reddetti. Bunun üzerine işkencelerin dozu arttırıldı ve bizzat halife nezaretinde yapıldı. Bir ara halife onu serbest bırakmak istediyse de, başkadı, fikirlerinden dolayı dinden çıktığını ve Hanbel'in serbest bırakılmasının uygun olmayacağını iddia ederek mani oldu. İki buçuk yıla yakın devam eden büyük işkencelerden sonra serbest bırakıldıysa da gözaltında bulundurulmaya devam ettirildi. 122 Yanlış fikirlerin okulda ders olarak okutulmaya başlanmasıyla galeyana gelip ayaklanmak isteyen halkı, isyandan vazgeçirerek sabretmelerini tavsiye etti. Buna rağmen, halk ile görüşmesi ve halifenin bulunduğu yerde ikamet etmesi yasaklandı. Hatta Cuma namazlarına gitmesine bile izin verilmedi. Halife Mütevekkil, halife olunca, mutezile fırkası mensuplarını saraydan uzaklaştırdı. Fıkıh ve hadis âlimlerine hürmet ve yakınlık gösterdi. Böylece İmam-ı Ahmed hazretleri, yapılan baskı ve işkenceden kurtuldu. Yaptığı hizmetlerle, zamanındaki ve sonraki asırlardaki insanlara rehber oldu. Halife Mütevekkil, kendisi hakkında ileri sürülen bazı iddiaların asılsız çıkması üzerine Hanbel'in gönlünü almak maksadıyla bazı hediyeler verdi. Halifeye kızgın olduğundan değil de haram karışmış olduğu gerekçesiyle hediyeleri kabul etmek istemedi. Fakat başına daha büyük belaların açılmasından korkan yakınlarının isteği üzerine kabul etti. Ancak, aldığı hediyelerin tamamını ihtiyaç sahiplerine dağıttı. Bundan sonra halifenin hiçbir hediyesini kabul etmeyeceğini kesin bir dille ifade ettiği halde kendisinden habersiz ailesine maaş bağlandı. Halifenin verdiklerini alan oğullarına gücendi. Bundan sonra kendi evlatlarının hiçbir lokmasını yemedi. Kadılık görevinin kabul eden oğlu Salih'e de kırıldı. VEFATI M.31 Temmuz 855 Cuma günü Bağdat'ta vefat ederek Hakk'ın rahmetine kavuştu. Cenazesinde yaklaşık altmış bini kadın olmak üzere sekiz yüz bine yakın insan toplandı. Ömrü boyunca hiç kimsenin yardımını kabul etmedi. Reddettiği büyük ikramların başkaları tarafından kabul edildiğini söyleyen oğlu Salih'e; "Sakın, kendilerini denemek için onlardan bir kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine gözlerini dikme! Rabbinin nimeti hem daha hayırlı, hem de daha süreklidir." (Tâhâ Suresi, 131) ayetini okuyarak, Allah'ın vereceği rızkın daha hayırlı olduğunu söyledi. Ahmed bin Hanbel vefat ederken eliyle işaret edip, hayır olmaz dedi. Oğlu, babacığım bu ne haldir? Dedi. "Şeytan, benim elimde can ver diyor, ben de "Hayır olmaz! Hayır, olmaz!" diyorum" dedi. “Bir 123 nefes kalıncaya kadar tehlike vardır. Şeytanın aldatmasından emin olmak yoktur” buyurdu. Vefat haberi, bütün Bağdat halkını ağlattı. Cenaze namazını kılmak üzere çevreden gelenlerle birlikte, binlerce insan toplanmıştı. Bağdatlılar evlerinin kapısını açıp, cenaze namazı için abdest almak isteyen gelsin, diye bağırdılar. Cenaze namazı kılınınca, kuşlar tabutu üzerinde uçuşup, kendilerini tabuta vurdular. O gün Yahudi ve Hristiyanlardan pek çok kimse, bu hadiseyi görerek Müslüman oldu. Ağlayıp, bağırarak, kelime-i şehadet getirdiler. Muhammed bin Huzeyme şöyle anlatır: Ahmed bin Hanbel'in vefat haberini İskenderiye’de iken duydum. Çok üzülmüştüm. İmamı rüyamda salına salına yürüdüğünü görüp kendisine: Ey İmam; bu ne biçim yürüyüş böyle? .” Nereye gidiyorsun? Dedim. Cennete gidiyorum, Dünyada Allah’u Teâlâ’nın dinine hizmet edenlerin, Cennetteki yürüyüşleri böyledir buyurdu. Ben; Allah’u Teâlâ sana nasıl muamele etti? Diyesordum, İmam hazretleri: Allah’u Teâlâ beni mağfiret etti. Başıma bir taç, ayağıma altından iki ayakkabı giydirdi ve (Ey Ahmed! Kur'an-ı kerime mahlûk demediğin için, bu iltifatlara kavuştun. Ey İmam, Süfyan-ı Sevri'den sana ulaşan dualar var, onlarla dünyada dua ettiğin gibi, şimdi de dua et) buyurdu. Bu emir üzerine: "Ey âlemlerin Rabbi olan Allah’ım, bizleri af ve mağfiret eyle. Bizlere sual sorma" diye dua ettim. Bu duadan sonra, (Ey Ahmed, işte Cennet, gir oraya) buyurdu ve ben de Cennete girdim." Menkıbeleri ve methi İmam-ı Şafii, Hanbel Hazretlerine ders veren hocalarındandır. İbn Hanbel, çok sevdiği ve her sabah seher vakti kendilerine dua ettiği altı kişiden biridir. İmam-ı Şafii onun hakkında; Bağdat'ta ondan daha faziletli, müttaki, alim ve fıkıh alim bir kimse görmedim, ifadelerini kullanmıştır. "Bir milyon hadisi hıfzına alan" imam olarak tarif eder. İmam-ı Hanbel, yazdığı her hadisle amel etmeye özel gayret gösterdi. Çalışmasının büyük ekseriyetini hadis ilmine vakfetti. Ona göre fıkıhçı sayılabilmek için iyi bir hadis alimi olmalı, en az dört yüz bin hadisi ezbere bilmeli, sıhhatinden emin olmadığı rivayetlerle amel 124 etmemelidir. Hadis rivayet edenlerin dürüstlüğüne özel önem vererek, emin olmadığı nakilcilerden hadis rivayet etmemeye çalıştı. Topladığı hadisleri vefatından sonra, oğlu Abdullah ve talebesi Ebu Bekir el-Katii tarafından kitap haline getirildi. İmam-ı Hanbel, velilerin keramet göstermesinin mümkün olduğunu ancak, harikulade olay gösteren her kişinin veli olduğuna hükmedilemeyeceğini söyler. Ona göre kimin veli olduğunu bilmek mümkün değildir. Çok sayıda Ashab-ı Kiramdan kerametin meydana gelmeyişini, imanlarını kuvvetlendirmek için vasıtaya (keramete) muhtaç olmadıklarının delili olduğuna hükmeder. Yahya bin Main şöyle demiştir: "Ahmed bin Hanbel gibi bir zat daha görmedim. Elli sene onunla sohbet ettim. Kendinde bulunan üstünlüklerden hiç biriyle asla kendini methetmedi." Oğlu Abdullah: "Babam her gece Kur' an-ı kerimin yedide birini okur, her yedi günde bir hatim ederdi. Yatsı namazını kıldıktan sonra biraz istirahat eder, sonra kalkıp sabaha kadar ibadet ve taatla meşgul olurdu. Giydiği elbiseyi en ucuz kumaştan yaptırırdı. Çok kere az şey yer, "Ölecek olan kimse için, bunlar çok bile" derdi demiştir. Gece namazını hiç bırakmazdı. Halka daima kolaylık yollarını gösterir, ağır vazifeleri yüklemezdi. Acıktığı zaman bir şey bulamazsa, kimseyi rahatsız etmez, bir şey istemezdi. Çoğu zaman ekmeğine sirke katık olurdu. Yolda yürürken, hızlı adımlarla yürürdü. Onu daha çok, mescitte, cenaze namazında ve hasta ziyaretinde görürlerdi. Beş haccın üçüne yürüyerek gitti. Seleme bin Şebib'den şöyle nakledilmiştir: "Bir gün Ahmed bin Hanbel'in huzurunda oturuyor idik, içeriye bir zat girip, "Ahmed bin Hanbel kimdir?" dedi. Biz susup bekledik. "Ahmed bin Hanbel benim, ne istiyorsun?" dedi. Gelen zat dedi ki, "Dörtyüz fersah uzaktan geliyorum. Cuma gecesi uyumuştum. Rüyamda biri gelip, bana Ahmed bin Hanbel'i biliyor musun dedi. Hayır tanımıyorum dedim. Bağdat’a git, onu sor ve bulunca, Hızır aleyhisselam sana selam söyledi de. Semavattaki melekler ondan razıdır. Çünkü o, nefsine asla uymadı, Allahü teâlâya itaat hususunda çok sabırlı davrandı" dedi. Ahmed bin Hanbel "Maşaallah, la havle vela kuvvete illa billah" dedi. Sonra o zata, 125 "Başka bir söyleyeceğin ve ihtiyacın var mı?" dedi. "Hayır sadece bunun için geldim" dedi ve o gün Bağdat’tan ayrıldı. Nadr bin Ali şöyle demiştir: "Ahmed bin Hanbel'in işi, hep ahiret ile ilgili idi. Dünya menfaatleri ona yöneldi, fakat o kabul etmeyip, geri çevirdi." İmam-ı Ahmed hazretlerinin, yevmiye ile çalışan bir işçisi vardı. Akşam talebesine, bu işçiye ücretinden fazla ver, dedi. Talebe, ücretinden fazla para verdi, işçi almadı ve gitti. Hazret-i İmam, arkasından yetiş, şimdi alır, dedi. Dediği gibi, işçi parayı aldı. Hazret-i imama sebebi sual edildiğinde buyurdu ki: "O zaman böyle bir şey aklından geçiyordu... Şimdi ise bu düşünce onda yok oldu. Alması tevekkülünü bozmayacağı için aldı." Taberani hazretleri şöyle nakleder: Zamanın meşhur bir falcısı vardı. Fal baktırmak isteyenler her taraftan gelir kendisini bulurlardı. Bu şahıs falcılığı meslek haline getirmişti. Daha sonra hastalandı. Yirmi sene iyileşemedi. Biri ziyaretine gelmişti. Halini görünce "Senin iyileşmenin tek yolu var, o da zamanımızın en büyük âlimlerinden ve evliyasından biri olan Ahmed bin Hanbel hazretlerinin dua etmesidir" dedi. Bu falcı da annesini gönderip, dua etmesini istedi. Annesi evine varınca dedi ki: "Oğlum yirmi senedir hasta yatmaktadır. Bunun iyileşmesi için sizden dua istemeye geldim." "Herkes iyileşmek için oğluna gelirdi. Senin oğlun da, herşeyi bildiğini zannederdi. Kendi hastalığını tedavi etmeyip de, seni bana mı gönderdi?" dedi. Kadının çok ısrarı karşısında dayanamayıp, falcılığı bırakması şartıyla dua edeceğini söyledi. Hazret-i imamın bu sözü üzerine falcılığı bıraktı. Tevbe istigfar etti ve sıhhate kavuştu. ESERLERİ 1- El-Müsned; En meşhur hadis kitabıdır. 700 bin hadis arasından seçilmek suretiyle oluşturulan ve 30 bin hadisi ihtiva eder, hadis külliyatları arasında en hacimli iki külliyattan birisidir. 2- Kitabü's-Sünne; Kader, deccal, melekler, rü'yetullah, kürsi ve ahirete ait fikirlerini ihtiva eder. 3- Kitabü'z-Zühd; İki bölümden oluşmuştur. Birinci bölümde başta Peygamber Efendimiz (asm) olmak üzere büyük peygamberlerin 126 takvalarından söz eder. İkinci bölümde ise on dokuz büyük sahabe ve on altı tabiin hakkında bilgi verilmektedir. 4- Kitabü'l-İlel ve Ma'rifetü'r-Rical; Hadis rivayet edenler hakkındaki görüş ve düşüncelerini ihtiva eder. 5- El-Mesa'il; Fıkıh, akaid, ve ahlak ile ilgili olarak talebeleri ve başkları tarafından kendisine sorulan sorulara verdiği cevapları ihtiva eder . 6) Kitab-üs-Salat 7) Kitab-ül-Vera vel-İman Fedail-üs-Sahabe 9) Et-Tefsir 10) En-Nasih vel-Mensuh 11) Et-Tarih 12) Vücubat-ül-Kur’an 13) Kitab-ür-Reddi ale’l-Cehmiyye vez-Zenadıka 14) El-Cerhu vet-Ta’dil.(M. Yaşar Kandemir; "Ahmed b. Hanbel", TDVİA, II. C. s. 77-79). İmam-ı Ahmed İbni Hanbel (rahimehullah)’dan hikmetli sözler: -Allah Resulü’nün ashabının hepsinin iyiliklerini saymak ve kötülüklerinden söz etmemek, aralarında çıkan anlaşmazlıkları körüklememek de sünnettendir Allah Resulü’nün ashabından herhangi birine dil uzatan kimse bidatçi olup pis ve kaba bir Rafızi’dir. Allah onun ne nafilesini ne de farzını kabul etmeyecektir.” (es-Sunne sf: 77/7) -Yemeği din kardeşleriyle sürur içinde, fakirlerle ikram ve cömertlikle, diğer insanlarla da mürüvvet içinde yemek lazımdır. -Kulun kalbini ıslah etmesi için iyilerle beraber olması kadar faydalı bir şey yoktur. Yine kulun fasıklarla beraber olup onların işlerine dikkat ve nazar etmesi kadar zararlı bir şey yoktur. -İlim insanlara ekmek ve su kadar lazımdır. İlim, rivayet ve kuru malumat çokluğu değildir. İlim, faydalı olan ve kendisiyle amel edilen şeydir. -Sizde olmayan meziyetlerle sizi metheden kimsenin, sizde olmayan kötülüklerle de bir gün kötüleyeceğini unutmayınız. 127 -Günahlar imanı zayıflatır. -Kibir taşıyan kafada akla rastlayamazsınız. -Her şey için kerem vardır. Kalbin keremi Allah-u Teâlâ’dan razı olmak, kadere rıza göstermektir. -İstediklerini vermediğiniz zaman kızan, kırılan veya küsen arkadaş, gerçek arkadaş değildir. -İnsanların ahmak sınıfı, kendilerinin methedilmesinden hoşlananlarıdır. -İnsana az bir mal yetişir. Çok mal ise kâfi gelmez. Ahmed bin Hanbel hazretlerine bir gün “Tevekkül nedir?” diye sordular, “İnsanlardan istemeyi ve onlara yalvarmağı terk etmektir”. Tevekkül, her şeyi Allah’tan bilmek ve rızkı O’nun verdiğine inanmaktır.” -Tevekkül, bütün işlerinde Allah-u Teâlâ’ya teslim olmak, başa gelen her şeyi O’ndan bilip katlanabilmektir.Buyurdu. Ahmed İbni Hanbel’e birgün yine sordular: “Her gün sabahtan akşama kadar câmide ibadet edip, Allah’u Teâlâ benim rızkımı nereden olsa gönderir, diyen kimse, nasıl bir adamdır?” Cevabında: “Bu kimse câhildir. İslâmiyetten haberi yoktur. Çünkü Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki; “Allah’u Teâlâ benim rızkımı, süngümün ucuna koymuştur.” Ya’nî rızkım cihad ile gelmektedir.” İhlâs nedir? Sorusuna, “Amellerin âfetlerinden kurtulmaktır.” Tevekkül nedir? Sorusuna, “Rızkın Allahü teâlâdan olduğuna inanmaktır” cevâbını vermiştir. Zühd nedir? Sorusuna “Zühd üç türlüdür; câhilin zühdü, haramları terk etmektir. Âlimlerin zühdü, helâl olanların fazlasından sakınmaktır. Âriflerin zühdü, Allahü teâlâyı unutturan şeyleri terk etmektir.”Buyurdu. Ahmed bin Hanbel’in oğlu Abdullah, “Babam fütüvvet nedir? Sorusuna; korktuğun şey (Cehennem) için, arzu ettiğin şeyi (hevâ ve hevesi) terk etmektir, diye cevap verdi” demiştir. -Bir kimse sadık bir arkadaşını kaybederse kendisi için zillettir.” -Hüsn-i zannı olanın hayatı hoş geçer.” -Yalan söylemek emniyeti giderir.” 128 -Meziyet, fazilet, ilim ve irfan tamamlığı iledir.” -Ayıplardan uzak arkadaş arayanlar arkadaşsız kalır.” AHMED BİN HANBEL (R.A) HAZRETLERİNİN RİVAYET ETTİĞİ HADİSLERDEN BİR DEMET “İki kişi birbiriyle sevişir de sonra araları açılırsa, bu ancak birisinin işlediği bir günah sebebiyle olur.” “Bile bile bir dirhem gümüş kıymetinde faiz yemek, otuz zinadan daha çok günahtır.” “Kişinin günahları çoğaldığı zaman, günahlarına keffâret için, Allah’u Teâlâ onu geçim sıkıntısına düşürür.” “Bize en sevimli ve ahirette en yakın olanınız, ahlâkı güzel olanınızdır. En sevimsiz ve en uzak olanınız da, çok konuşup, hezeyan eden, ağzını yayarak konuşan, konuşmasında kendisini öven ve lüzumsuz sözler söyleyen kibirlilerdir.” “Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunanı, Allah’u Teâlâ yüzü üstü Cehenneme atar.” “Dünyâyı seven, âhıretine zarar eder, âhıretini seven, dünyâsını zararlandırır. Bu böyle olunca, siz bâkiyi fâni üzerine (âhıreti) tercih ediniz.” “Faziletlerin en üstünü, sana gelmeyene gitmen, vermeyene vermen ve kötülük edene iyilik etmendir.” “Îmânın en sağlam kulpu, Allah için sevmek ve Allah için buğz etmektir.” “Kim bir musîbetle karşılaşır ve Allahın emir ettiği gibi “İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn” dedikden sonra, Allahım, bu musîbetle beni mükâfatlandır ve bunun ardında bulunan hayırlısını bana ver, dese, Allah’u Teâlâ onun istediği gibi yapar.” Ahmed bin Hanbel, Abdullah İbni Ömer’den nakleder: Sa’d ( radıyallahü anh ) abdest alırken, Resûlullah ( aleyhisselâm ) gördü. “Yâ Sa’d! Suyu niçin isrâf ediyorsun?” buyurdu. Abdest alırken de isrâf olur mu dedik te: “Büyük nehirde de olsa, abdestte fazla su kullanmak isrâf olur” buyurdu. 129 “Rükû’ ile secde arasında belini ve sırtını doğrultmayan kimseye, kıyâmet gününde Allah’u Teâlâ bakmaz.” “İnsanların en fenâ hırsızı, namazından çalandır.” (Namazın rükû’ ve secdesini tam yapmıyandır) “Kıyâmet günü Arş-ı a’zamın etrâfında, bir takım insanlar için kürsüler kurulacaktır. Bunların yüzleri, ayın on dördü gibi parlayacaktır. İnsanlar feryâd ederken, onlar feryâd etmez, insanlar korkarken, onlar korkmazlar. Onlar korku ve kederleri olmayan, Allahın gerçek dostlarıdır” buyurdu. Bunların kim olduğu sorulunca: “Onlar, Allah için sevişen kimselerdir” buyurdu. “Bütün çocuklar, Müslümanlığa uygun ve elverişli olarak dünyaya gelir. Bunları sonra anaları, babaları, Hıristiyan, Yahudi ve dinsiz yapar.” “Bir kimse mâni yok iken üç Cuma namazı kılmazsa, Allah’u Teâlâ kalbini mühürler, yani iyilik yapamaz olur.” “Cum’a günü bir an vardır ki, mü’minin o anda yaptığı duâ reddolmaz.” ( Hilyet-ül-evliyâ cild-9, sh. 161. Tehzîb-üt-tehzîb cild-1, sh. 72. Târîh-i Bağdâd cild4, sh. 412. Tabakât-ı Hanâbile cild-1, sh. 4. Tezkiret-ül-huffâz cild-2, sh. 431. Şezerâtüz-zeheb cild-2, sh. 96. Mu’cem-ül-müellifîn cild-2 sh. 96. Câmi’u kerâmât-il-evliyâ cild-1, sh. 290. Kâmûs-ul-a’lâm cild-1 sh. 788. Vefeyât-ül-a’yân cild-1, sh. 36. Rehber Ansiklopedisi cild-1, sh. 121, cild-7, sh. 84. El-bidâye ve’n-nihâye cild-10, sh. 325. Tezkiret-ül-evliyâ cild-1, sh. 195. Miftâh-üs-se’âde cild-2, sh. 232.Hidâyet-ülmüvaffıkîn sh. 63. Tabakât-ül-müfessirîn cild-1, sh. 70. Mir’ât-ül-cinân cild-2 sh. 132. Zehebî, Mukaddimet-ül-Müsned sh. 82.En-Nücûm-üz-zâhire cild-2, sh. 304. Menâkıb-ı Ahmed bin Hanbel (İbn-i Cevzî) 130 İMAM-I MATURİDİ (R.A) (D.H.232.M.863.Semerkant. V.H. 333.M.944. Semerkant) Ehl-i sünnetin iki itikad imamından birincisidir. Matüridî'nin asıl adı Ebû Mansur Muhammed bin Mahmud el-Hanefî Alemü'l Hüda el-Mütekellim el-Matürîdî es-Semerkandî’dir Künyesi, Ebu Mansur olup, Matüridi ismiyle meşhur olmuştur. Bugünkü Özbekistan'ın Semerkant’ın Matürid nahiyesinde Abbasi halifesi Câfer el-Mûtevekkil zamanında, yani hicri 232 – 247.M.863 yılında dünyaya gelmiş, Hicri 333 (m. 944) yılında Semerkant’ta vefat etmiştir. Ebu Mansur Matüridi’nin soyunun ashabı kiramdan Ebu Eyyub Halid bin Zeyd el-Ensari’ye ulaştığı rivayet edilmektedir. İmam Matürîdî, Abbasî hilafetinin iktidarının zayıflayarak müstakil beylikler dönemi denilebilecek bir çağda, Samanoğulları’nın Maveraünnehir’de hâkim oldukları devirde yaşamıştır. Kaynaklar İmam Matürîdî’nin nasıl bir eğitim aldığı konusunda yeterli bilgi sunmasa da tespit edebildiğimiz kadarıyla Ebu Bekr Ahmed b. İshak b. Salih elCüzcânî (III. Asrın ortaları), Ebû Nasr Ahmed b. El-Abbas el-İyâzî (ö. IV. Asrın başları), Muhammed b. Mukatil er-Râzî (v. 862), Nusayr b. Yahya el-Belhî (ö. 881), Ebu Bekr Muhammed b. Ahmed b. Recâ elCüzcânî hocaları arasındadır . Yine kaynaklardan elde edilen bilgiye 131 göre öğrencileri olarak Ebu’l-Kasım İshak b. Muhammed b. İsmail elHâkim es-Semerkandî (ö. 951), Ebu’l-Hasan Ali Saîd er-Rüstüğfenî (ö. 956), Ebu Ahmed b. Ebi Nasr Ahmed b. Abbas el-İyâzî (ö. ?), Ebu Muhammed Abdülkerim b. Musa el-Pezdevî (ö. 1000) görülmektedir. İmam-ı Matüridî(r.a), Ebu Hanife(r.a)'nin yolunu izlemiş, ölümüne kadar Ehl-i Sünnet çizgisinden ayrılmamıştır. Cenazesi Semerkand'ın Cakerdize mahallesindeki bilginlerin gömüldükleri mezarlığa defnedilmiştir. 2005 yılında kabri üzerine türbe yaptırılmıştır. İmam-ı Maturidî(r.a), İmam-ı Azam(r.a)’ın öğrencileri zincirinde bulunmaktadır. İmam-ı Azam’dan nakledilen itikat bilgileri, önde gelen öğrencisi İmam Muhammed Şeybanî kanalıyla Ebu Bekir Cürcanî’ye, ondan Ebu Nasr Iyad’a, ondan da Ebu Mansur Maturidî’ye ulaştı. İmam Maturidî İmam Azam’dan hareketle kendi sistemini kurdu. (İsimleri zikrolunan bu âlimlerimizin hepsinden Mevlâ razı olsun, onlara rahmet eylesin.) İmam-ı Mâtürîdî(r.a)Hazretlerinin birçok lakabı vardır bunlardan bazıları; İmâmü'l-hüda yani "Hidayet önderi". Alemü'l-hüda yani "Hidayet meş'alesi". İmâmü'l-mütekellimîn yani "Kelâmcıların lideri".dir. Küçük yaşta ilim tahsiline yönelen, İmam-ı Matüridi, İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin naklen bildirdiği ve yazdığı Ehl-i sünnet itikadının, kelam bilgilerini, ondan nakledenler vasıtasıyla kitaplara geçirdi, izah ve ispat etti. Kelam ilminde, akaitte müçtehit olan imam-ı Matüridi, kelam ve fıkıh ilmini Ebu Nasr İyad'dan öğrendi. Diğer akli ve nakli ilimleri de zamanının âlimlerinden tahsil etti. İlimde çok iyi yetişen imam-ı Matüridi(r.a)Hazretleri, çeşitli kitaplar yazmak ve talebe yetiştirmek suretiyle Ehl-i sünnet itikadını yaymıştır. Yetiştirdiği talebelerden el-Hâkim es-Semerkandi adıyla meşhur Ebul-Kasım ishak bin Muhammed, Ebu Muhammed Abdülkerim bin Musa el-Pezdevi, Ebul-Leys el-Buhari ve EbulHasen bin Said gibi ilim ve takva yönünden yükselmiş olan büyük âlimler başta gelmektedir. Böylece, İmam-ı a'zam hazretlerinden 132 gelen itikad bilgilerini nakleden İmam-ı Matüridi'den sonra da, talebeleri ve talebelerinin talebeleri bu hususta binlerce kitap yazarak, Peygamber Efendimizin(s.a.v) gösterdiği doğru yol olan Ehl-i sünnet itikadını yaymışlardır. Ehl-i sünnet vel-cemaatın kelâm ilmindeki reisleri iki zattır. Bunlardan birisi Hanefi, diğeri Şafiî’dir. Hanefi olanı, Ebu Mansur Maturidî(r.a), Şafiî olanı ise Ebü’l Hasen el-Eş’ari(r.a)’dir. Her ikisi de bidat ve dalâlet fırkalarına karşı Ehl-i sünnet itikadını savunmuşlar, ispat etmişler ve anlatmışlardır. Aralarında ilmi noktada bazı içtihat farkları vardır. Fakat bu farklar temelde değildir. Temelde her ikisi de Ehl-i sünnettirler ve temel fikirlerde birleşmişlerdir. İmam Maturidî, İmam-ı Azam Ebu Hanife’den naklen gelen inanç ve itikat bilgilerini ispat etti ve kitaplara geçirdi. Peygamber (s.a.v)Efendimizin: “İslâm ümmetinin kendisinden sonra 73 fırkaya ayrılacağını, birinin Cennet’e diğerlerinin Cehennem’e gideceğini; kurtuluşa eren fırkanın da kendisinin ve ashabının yolundan gidenler olduğunu” haber vermesi birçok sahabe,tabiin,tebeu tabiin ve müçtehit imamları bu konuda dahada hassaslaştırmış,fitneyle,küfürle büyük bir mücadeleye girişmişlerdir. (Tirmizî, İbn Mace, Ebu Davud, Darimî) Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat ne demek? İslâm bilginleri, buradaki Hz. Peygamber (s.a.v)Efendimizin yolundan gidenleri “Sünnet” kelimesi ile Ashab-ı Kiram (r.a)’ın yolundan gidenleri ise “Cemaat” kelimesi ile ifade ettiler. Böylelikle Peygamber (s.a.v)Efendimiz ve ashabının yoluna uyanlara “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” (Sünnet ve Cemaat mensupları) denildi. Bununla birlikte, kurtuluşa erenlerin yalnızca bir tek fırka olmasından hareketle, bunun çok küçük bir zümre, diğer 72 fırkanın da çok büyük bir kesim olduğunu düşünmemek gerekir. Yine, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’i, tarihte ve bugün, İslâm dünyasını parçalara ayıran fırkalar gibi bir fırka olarak değerlendirmemek de gerek. Tam tersine, 72 fırka dediğimiz gruplar bu tür küçük fırkalardır. Ehl-i Sünnet ise, İslâm âlimlerinin ve İslâm ümmetinin asıl büyük çoğunluğunu oluşturan ana caddedir. İslâm’ın temel kurallarının ve ana esaslarının oluşturduğu tertemiz yoldur. Bu 133 özelliğiyle Ehl-i Sünnet, İslâm bilginleri tarafından bir fırka ya da mezhep olarak değerlendirilmedi. İslâm’ın ruhuna tam anlamıyla nüfuz etmiş, Kur’an ve Sünnete en uygun yol, yani bizzat İslâm’ın kendisi olarak değerlendirildi ve öyle kabul edildi. Hak mezhepler: İslâm’ın kendisini temsil eden bu ana caddede, itikat ve amelin temel konularında tam bir birlik bulunmaktadır. ‘Füruat’ dediğimiz ayrıntı meselelerde ise, fikir ayrılığını İslâm dini son derece normal karşılar. Hatta kolaylık açısından, fikir ayrılıkları gerekli görülmüştür bile denilebilir. Nitekim Peygamber (s.a.v) Efendimiz; “ümmetimin ihtilafı rahmettir” buyurmuşlardır. İşte gerek itikat, gerekse amelî (uygulamalarla ilgili) meselelerde Ehl-i Sünnet dediğimiz ana caddede bazı hak mezhepler ortaya çıktı. Amelde Hanefî, Malikî, Şafiî ve Hanbelî; itikatta da Maturidî ve Eş’arî mezhepleri oluştu. Bunların hepsi Kur’an ve Sünnet kaynaklı, hak olduğu İslâm âlimlerinin ve İslâm ümmetinin şahitliği ile sabittir. Bu mezhepler İtikatta;1-Maturidi.2-Eş’ari. Amelde ise:1- Hanefi.2-Şafi.3-Hanbeli.4-Maliki. dir. Kur’an ve Sünnet’ten hüküm çıkarma gücüne sahip olamayan taklit ehlinin, hem itikatta, hem de amelde bunlardan birine uymaları zorunludur. Karışıklıklar ve doğru anlayışa ihtiyaç: Ehl-i Sünnet itikadının ve kelâmının önde gelen isimlerinden biri İmam-ı Azam Ebu Hanife (r.h)’dir. Nitekim Fıkh-ı Ekber başta olmak üzere, bugün elimizdeki eserlerinin hepsi akaid ve kelâmla ilgilidir. Ehl-i Sünnet’in diğer bir önemli ismi de Selefiyenin imamı Ahmed b. Hanbel’dir. Ancak, İmam-ı Azam(r.a)’dan İmam Maturidî( r.a) ve İmam Eş’arî(r.a)’e kadar geçen yaklaşık iki asır içerisinde Ehl-i Sünnet çizginin dışında olan Mutezile kelâmı mutlak hâkimiyetini kurmuştu. O dönemlerde Kelâmı yeren eserler, daha çok Mutezile kelâmına karşı yazılmıştır. Bu yüzden, gerçek itikat esaslarının yeniden belirlenmesi için yeni bir çıkışa ve daha önce var olan altyapı üzerinde yeni bir bina 134 kurulmasına ihtiyaç duyulmuştu. Bunu yerine getirme görevi de iki büyük âlime, İmam Maturidî (r.a) ve İmam Eş’ari (r.a)e nasip oldu. Bu iki imam, Ehl-i Sünnet’in görüşlerini sistemleştirdiler ve yaydılar. Aralarında temel inanç konularında hiçbir ayrılık yoktur. İmam-ı Matüridi'nin yaşadığı devir, Abbasi Devleti'nin zayıflamaya başladığı ve yeni İslam devletlerinin kurulduğu, çeşitli siyasi güçler ve itikadi fırkalar arasında mücadelenin arttığı bir zamana rastlar. İslâm dünyasında hicrî ikinci asırdan itibaren bir taraftan akla dayanan felsefî ilimler tercüme ve telif yoluyla yayılırken, diğer yandan yine aklı ifrat derecede ön planda tutan Mutezile ortaya çıkmış ve görüş ve kanaatlerini yaymaya başlamıştı. Buna karşılık itikat ve inanç konularını doğru biçimde ortaya koymak için yeni izah tarzlarına ihtiyaç vardı. Bu yeni izah tarzları nakle bağlı kalmakla birlikte akla da ehemmiyet vermeliydi. İşte farklı bölgelerde yetişen İmam Maturidî ile Ebu Hasan el-Eş’ari ehlisünnetin kelâm ilmini oluşturmuş, ehl-i sünnet itikadını dalâlet fırkalarına karşı korumuşlardır. İmam Maturidî Samaniler devletinin hâkim olduğu bir coğrafyada yetişti. Samaniler devleti (389 / 999) yıkılıncaya kadar ilim adamlarını korumuş ve onlara destek olmuştur. İmam Matüridî tahsilindeki ilmi silsile itibariyle İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin görüşlerine ve onun mezhebine uyarak İmam-ı Azam’ın nakil yanında akla da büyük önem veren tutumunu benimsemiştir. Semerkant ve civarında Karamitiler, Şiîler ve Mu’tezile Mezhebiyle mücadele etmiş ve büyük başarılar elde etmiştir. Doğuda Mutezile ile Matüridî mücadele ederken, çağdaşlarından el-Eş’ari de aynı zamanda Irak’ta Mutezile ile mücadele etmiştir. İmam-ı Matüridi de diğer İslam âlimleri gibi, kendi zamanında Ehl-i sünnet itikadını müdafaa etmiş, açık bir şekilde izah ederek yaymış ve Müslümanların bu doğru itikada uymalarını sağlamıştır. Bu hususta takip ettiği usul, İmam-ı A'zamın el-fıkhül-ekber, er-Risale, el-fıkh-ül-ebsat, el-Âlim vel müteallim ve elVasiyye gibi itikadla ilgili kitaplarında bildirilen itikad bilgilerini, akli ve nakli delillerle açıklayarak tasnif etmek olmuştur. Kendine 135 has ispat ve ikna metoduyla çeşitli sapık fırkaların bozuk fikirlerine cevap verip, reddiyeler yazdı. Böylece temiz müslümanların sapıklıktan kurtulmalarına vesile oldu. Böylece Matüridi hazretleri, Ehl-i sünnet itikadında müctehid imam oldu. Onun bildirdiği bu yola tabi olanlara Matüridi denildi. Ebu Mansur Matüridi’den sonra da talebeleri, talebelerinin talebeleri bu kıymetli bilgileri, yazdıkları yüzlerce kitapla kendilerinden sonraki nesillere ulaştırdılar. Amelde (ibadette) Hanefi mezhebine tabi olanların ekserisi Matüridi itikadındadırlar. Mâtürîdî 'nin Düşüncesi, Akaid (İnanç ilkeleri) ile ilgili metodu; İmam-ı Mâtürîdî(r.a) 'nin inanç ilkeleri (akaid) ile ilgili en kapsamlı eseri Kitab üt-Tevhid'dir. Bu esere göre dinin öğrenilmesinde başvurulacak "vasıtalar iki olup, biri nakil, diğeri akıl" dır. Nakil'den maksat Kur'an ve Sünnet yani (Hadis)'lerdir. En başta 'Kur'an' gelir ve Kur'an'ın anlaşılması konusunda Matüridî'nin Selefiyye, Mutezile mezheplerinden ve filozoflardan ayrılan metodu vardır. Selefiyye, nakli akıldan önce tutar ve Kur'an'ın ancak hadis ışığında açıklanmasına izin verir, felsefi ve te'vile dayalı yoruma izin vermez. Mutezile, Kur'an ve akıl birbiriyle çelişirse nakli yani Kur'an'ı bırakır, aklı esas alır. Filozoflara göre gerçek yalnız akıl ile bilinir ve bulunur, Kur'an genellikle aklî verilere göre yorumlanır. Daha önce de belirtildiği gibi Matüridî'ye göre dinin kaynağı olarak nakil (Kur'an) ve akıla aynı oranda itimat etmek gerekir. Matüridî, İslâmın evrenselliğine zarar vermeyecek biçimde, itici olmaktan çok kucaklayıcı bir yaklaşımla dini anlatır. Bu sebeple Matüridî, dinin "özünü" ilgilendirmeyen görüş farklılıklarını hoş görür, onların sahiplerini dinden çıkmış saymaz. Kendisiyle aynı görüşte olmayanları zorlamaz. "Akıl" ile "nakli" dengeli bir şekilde kullanır. Akıl, bilgi kaynaklarından biri, insana verilmiş ilâhi bir emanettir. İnsanlar akılları sayesinde güzellik ve çirkinlikleri tanır, kendi üstünlüklerini onun sayesinde anlarlar. Kulun kusur işlemesi aklını kullanmayışı yüzündendir. "Allah'ın emirleri akıllı olana hitabendir". Allah'ın emirlerini anlayacak akıl seviyesine sahip olmayanlar, ilâhi emirlerin dışında kalır, sorumlu olmazlar. 136 İmam-ı Mâtürîdî(r.a) 'ye göre insan "Fizyolojik yapıyla beraber aynı zamanda akla da sahip kılınarak yaratılmış; yaratılmışları (mahlûkat) yönetmek yeteneği ile sivrilmiş, her türlü zorluğa katlanarak, onların üstesinden gelmek için aklı devreye sokmakla mümtaz kılınmıştır. Zira akıl, temyiz kabiliyetinin en güçlü silâhıdır" Netice olarak İmam-ı Mâtürîdî(r.a) dine; akıl, ilim, hoşgörü ve taassuptan uzak bir tavırla yaklaşır. İnancın ana ilkelerini ilgilendirmeyen (esasa müteallik olmayan) eylem ve ibadet farklılıklarını hoşgörü ile karşılar, kelime-i şehadet getiren, Kıble'ye yönelen herkesi mü'min olarak değerlendirir. Ancak Allah-u Teâla Kur'an'da, sadece Allah'a ulaşmak isteyenlerin 'Hak Mümin' olduğunu, sadece bu insanların tevhid'i oluşturan takva sahipleri olduğunu ve sadece Allah'a ulaşmak isteyenlerin cennete gireceğini açık bir dille anlatmıştır. Açık bir yalanlamada (inkâr) bulunmadıkları sürece insanların ibadet ve işlerine karışılmaması gerekliliğini savunur. Bu, eylemin amele dahil edilmemesi anlamını taşır. Yani, Matüridî insanları, Mutezile ve Hariciler gibi kendi prensip ve görüşlerine uymaya zorlamaz. "Dinde zorlama yoktur" yaklaşımını esas alır. Fıkıhla ilgili metodu İmam-ı Matüridî(r.a), "Irak fıkıh mezhebinin pîri" kabul edilen Ebu Hanife (V.767) nin yolu ve metodunu benimsemiştir. Ebu Hanife'ye göre fıkıh "Ma'rifet ün-Nefsi ma lehâ ve ma aleyhâ" dır. Anlamı, fıkıh ilmi içine insanın lehinde ve aleyhinde olan her şey girer, demektir. İnsanın inanç meseleleri de, eylemleri de fıkhın konusunu oluşturur. Bu sebeple ebu Hanife kelâm (ilâhiyat) kitabına el-Fıkıh ülEkber adını vermiştir. Ebu Hanife'nin öğrencisi sayılan Matüridî de hem inanç (iman) ve Tanrı bilimi, hem de insan eylemleri (ameli) yönlerini fıkhın içinde mütalaa eder. Bu sebeple "Matüridî"; fıkıhta akıla, kıyas'a önem veren ve fıkıh tarihinde Ehl-i Re'y diye anılan guruba dahildir. Daha sonraları dinin füruuna (ikinci derecede önemli olan) ameli hayata (dünyada yapılan eylemlere) ait bilgi ve kararları kapsayan bilim dalının adı olmuştur. İmam-ı Matüridî(r.a), fıkıh alanında bağımsız hareket eden bir müctehid değil, Hanefi mezhebinin âlimidir ve görüşlerini hep bu 137 çerçeveye sokmuştur. Ebu Hanife(r.a)'de olduğu gibi, o'na göre de bilgi edinme yolları; nakil, duyular ve akıl'dir. Fıkhın kaynakları da; Kitap (yani Kur'an), Sünnet,Hadis İcmâ, kıyas, istihsân (güzel bulma, beğenme), geçmiş şeriat, "sahabe sözleri"dir. Müfessirliği İmam-ı Matüridî(r.a)Hazretlerinin tefsirle ilgili mufassal bir eseri vardır. Bu eserin adını Kâtip Çelebi, "Te'vîlât ül-Matüridiyyeti fî Beyâni Usûli Ehli's-Sünneti ve Usûl it-Tevhîd" adıyla verir. Eserini, Te'vilâtü Ehl is-Sünneh adıyla ananlar da vardır. Biz kısaca "Te'vilat" adını kullanacak, belli başlı özellikleri üzerinde duracağız. İmam-ı Matüridî(r.a)'ye göre dinin öğrenilmesinde "başvurulacak vasıtalar iki olup, biri nakil, diğeri de akıl'dır." 'Nakil'in başında Kur'an gelmektedir. Kur'an'dan dinin bilinmesi konusunda Matüridî'nin Selefiyye'den, Mutezile'den ve filozoflardandan ayrılan bir metodu vardır, demiştik. Filozoflar için gerçek akıl ile bilinir ve bulunur. Matüridî, Kur'an'ın tefsiri ile ilgili olarak bizlere bıraktığı Te'vilat ül-Kur'an adlı tefsir kitabında ilk defa dirayet metodu nu kullanmıştır. Ancak Matüridî bu Kur'an tefsirinde tefsir kelimesini değil, te'vil kelimesini kullanmıştır. O'na göre tefsir Allah'ın kelâmından murad edilen şey hakkında kesinlikle hüküm vermektir. Fakat te'vil, kelimenin (lafzın) ihtimallerinden birini tercih etmektir. Burada Allah'ı şahit gösterme ve kendi görüşlerini Allah'ın muradı gibi sanmaya yer yoktur. Temelde mutlaklık değil, izafilik (görecelik) söz konusudur. Matüridî'nin tefsirinde izlediği yolu M.Ragıp İmamoğlu ve Yrd. Doç. Dr. Muhammed Eroğlu'nun çalışmalarından özetle sunarsak: 1. Matüridî ayetleri ayetle tefsir etmiş ve bu metodu yaygın biçimde kullanmıştır. Ayeti ayetle tefsir ederken, ayetler arasında ilişki kurmuş, asılsız haberlerden, rivayetlerden kaçınmıştır. 2. Kıraat ve mushaf farklarıyla tefsir yapmıştır. 3. Ayetleri hadislerden yararlanarak tefsir etmiştir. Ancak, hadislerin sıhhati üzerinde titizlikle durmuştur. 4. Ayetlerin lügat anlamlarına başvurulmuştur. Şiirlere az yer verilmişitir. 138 5. Arapça olmayıp da Araplaşmış (muarreb) kelimeleri de tefsir eder. Belâgat (düzgün anlatım san'atı, retorik) bilimine hâkimiyeti görülmektedir. 6. Ayetlerin nüzul (iniş) sebeplerine yer verilmiş ve onlardan yararlanılmıştır. Nüzul sebepleri ile, hükümle sebep arasında ilişki kurmuştur. 7. Gramer tahlilleri çok azdır. 8. Hanefî mezhebine bağlı olduğu için ahkâm ayetlerinin tevilinde Hanefîliğin esaslarını ön plânda tutmuştur. ESERLERİ Hayatını ilme ve Ehl-i sünnet itikadını yaymaya hasreden ve bu hususta büyük hizmetler veren İmam-ı Matüridi(r.a) hazretleri, benzerine rastlanmayacak ölçüde değerli eserler yazmıştır. Bunlardan “Kitabu’t-Tevhid” ve “Te’vilâtu’l-Kur’- an” adlı eserleri çok kıymetlidir. İmam Maturidî, akılla nakil arasında esaslı bir denge kurdu. Dinin hakikatini anlayabilmek için aklın gerekliliğine inandı. Dine aykırı olmayan noktalarda aklın hükmünü esas kabul etti. Başlıca eserleri şunlardır 1) Kitab-üt-tevhid: Bu kitapta sapık fırkaların sözlerinin yanlış olduğunu ispat edip, doğru itikad olan Ehl-i sünnet itikadını çok mükemmel bir şekilde açıklamıştır. 2) Tevilat-ül-Kur'an: Tefsire dair benzeri az bulunan bir eserdir. Semerkandi bu esere büyük bir şerh yazmıştır. 3) Reddü Evaili'l-Edille lil Ka'bi ve Beyanü vehmi'l Mutezile: Mutezileyi reddeden ve çürüten bir eserdir. 4) Er-Reddü ala usül'il Karamita: Karamita fırkasını reddeden bir eserdir. 5) Reddu kitab-ül-imame li Ba'zir-Revafiza: Ashab-ı kirama düşman olanları reddeden bir eseridir. 6) Kitab-ül-makalat fil-kelam: Kelam ilmine dair bir eseridir. 7) Me'haz-üş-şeriyye: Fıkıh ilmine dairdir. 139 Kitab-ül-cedel: Usül-ü fıkıh ilmine dair olan bu eserinden başka kitapları da vardır. İmam-ı Matüridi'nin naklen bildirdiği Ehl-i sünnet itikadının Sistematik hale getirdiği önemli esaslar şunlardır: 1-İman, dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir. İmanın yeri kalptir. Kalpteki imana hükmetmek kimsenin iktidarında değildir. İslâm ise Allah’a teslim olmak ve O’nun emirlerini yerine getirmektir. İslâm, Allah’ı keyfiyetsiz bilmektir, bunun yeri göğüstür. İman, Allah’ı Allahlığı ile bilmektir, bunun yeri de kalptir, bu ise göğsün içindedir. Marifet, Allah’ı sıfatları ile bilmektir, bunun yeri ise gönüldedir, bu da kalbin içindedir. Tevhit, Allah’ı birliği ile bilmektir, bunun yeri sırdır, bu ise gönlün içindedir. Bu dört şey birbirinden ayrı gayrı değildir. Dördü birleşince din olur. İman bir bütündür, artıp eksilmesi söz konusu olmaz. Ancak kuvvetlenir ve zayıflar. Amel imandan bir parça değildir. Yani günah işleyenin imanı gitmez. Ancak zayıflar ve azaba müstahak olur. “İnşallah Müslümanım” değil, “elhamdülillah Müslümanım” demelidir. 2- Kur'an-ı kerim Allah kelamıdır, Onun sözüdür. Allah’ın kelâm sıfatının ifadesi olduğu için kadimdir. Yani sonradan yaratılmış değildir. Ancak Kur’an’ın yazıldığı harfler ve ifadeler yaratılmıştır. Allah’u Teâlâ Kur'an-ı kerimi harf ve kelime olarak gönderdi. Bu harfler mahlûktur. Bu harf ve kelimelerin manası, Kelam-ı ilahiyi taşımaktadır. Bu harflere, kelimelere Kur'an denir. Bu harf ve kelime kalıpları içinde Kelam-ı ilahi olan Kur'an mahlûk değildir. Allah’u Teâlânın öteki sıfatları gibi ezelidir, ebedidir. 3-Bilgiyi elde etme yolları akıl, beş duyu ve yalan söylemesi mümkün olmayan kalabalık bir topluluğun verdiği mütevatir denilen haberlerdir. 4-Allah’ın birliğini ifade eden sayısız ayet vardır. İmam Maturidî Allah’ın birliği noktasında aklî delil olarak, âlemdeki düzenin bozulmadan işleyişini gösterir. 140 5-Allah bütün kemal sıfatları ile muttasıftır. Bu sıfatlar olmaksızın onu düşünmek imkânsızdır. Allah, ahirette müminler tarafından keyfiyetsiz olarak görülecektir. 6-Peygamberlik, Allah’ın emirlerinin ve yasaklarının bilinmesi açısından gereklidir. Peygamberler, kavimleri içerisinde çocukluklarından beri tertemiz ve örnek şahsiyetlerdir. Bu yüzden kendilerine peygamberlik gelince insanlar onları kabul etmeseler bile onlara karşı mazeretleri kalmaz. Ayrıca mucizelerle desteklenirler. Peygamberlikte zirve Hz. Muhammed Mustafa(s.a.v)’dir. 7-Her şeyin ve bu arada insanın fiillerinin yaratıcısı Allah’tır. Ancak insan, iradesi ile o fiilleri kesb edendir (elde eden, kazanandır). Bu haliyle insan, yaptığı fiillerinden sorumlu olur. Ahiretteki durumu da bunun sonucuna göre belirlenir. 8-Allah’u Teâlâ kadim olan zatı ile vardır. Her şeyi, O yaratmıştır. Birdir. İbadete hakkı olan da Odur. Ondan başka hiçbir şey, ibadet olunmaya layık değildir. Kâmil sıfatları vardır. Bu sıfatları; hayat, ilim, semi', basar, kudret, irade, kelam ve tekvin'dir. Bu sıfatları da ezelidir. Allah’u Teâlânın isimleri tevkifidir, yani dinimizde bildirilen isimleri söylemek uygun olup, bunlardan başkasını söylemek yasak edilmiştir. 9-Allah’u Teâlâyı müminler Cennette, cihetsiz olarak ve karşısında bulunmayarak ve nasıl olduğu anlaşılmayarak ve ihatasız, yani şekli olmayarak görecektir. Nasıl görüleceği düşünülemez. Çünkü Onu görmeyi akıl anlayamaz. Allah’u Teâlâ, dünyada görülemez. Bu dünya ve insanın bu dünyadaki yapılışı Onu görmek nimetine kavuşmaya elverişli değildir. Dünyada görülür diyen yalancıdır. Hz.Musa(a.s), Peygamber olduğu halde bu dünyada göremedi. Peygamber Efendimiz(s.a.v) mirac gecesinde gördü ise de, bu dünyada değildi. Dünyadan çıktı, ahirete karıştı. Cennete girdi ve orada gördü. 10-Allah’u Teâlâ, insanları yarattığı gibi, insanların işlerini de, O yaratıyor. İyi ve kötü işlerin hepsi Onun takdiri, dilemesi iledir. Fakat iyi işlerden razıdır, fenalardan razı değildir, insanın yaptığı işte, kendi kuvveti de tesir eder. Bu tesire "kesb" denir. 141 11-Peygamberler Allah’u Teâlâ tarafından seçilmiş, gönderilmiş insanlardır. Onların Allah’u Teâlâdan getirdiği her haber doğrudur, yanlışlık yoktur. 12-Kabir azabı, kabrin sıkması, kabirde Münker ve Nekir denilen meleklerin soru sorması, kıyamette her şeyin yok olacağı, göklerin yarılacağı, yıldızların yollarından çıkıp dağılacakları, yer küresinin, dağların parçalanması ve herkesin mezardan çıkması, mahşer yerinde toplanması, yani ruhların cesetlere gelmesi, kıyamet gününün zelzelesi, o günün dehşeti, korkuşu ve kıyamette sual ve hesap, iyiliklerin ve günahların oraya mahsus bir terazi ile tartılması, Cehennem üzerinde sırat köprüsünün bulunması vardır. Bunların hepsi olacaktır. Müminlere mükâfat ve nimet için hazırlanmış olan Cennet, kâfirlere azap için hazırlanmış Cehennem şimdi vardır. Her ikisini de Allah’u Teâlâ yoktan var etmiştir. Cennet ve Cehennem ebedi, sonsuz kalınacak yerdir. Zerre kadar imanı olan ve bu iman ile ahirete göçen Cehennemde ebedi (sonsuz) kalmayacaktır. 13-İbadetler imana dâhil değildir. Farzların farz olduğuna inanıp, tembellikle yapmayan kâfir olmaz. Mümin ne kadar büyük günah işlerse işlesin imanı gitmez. Ancak farzlara ve haramlara, olduğu gibi inanmak lazımdır. Emir ve yasaklardan herhangi birine inanmamak veya hafife almak veya alay etmek, değiştirmeye kalkışmak imanı giderir ve sonsuz olarak Cehennemde yanmaya sebep olur. 14-Halifelikten konuşmak, dinin esas bilgilerinden değildir. Dört halifenin yüksekliği halifelik sıralarına göredir. Ashab-ı kiramın hepsini istisnasız sevmek ve hürmet etmek lazımdır. Hepsi adil ve din ilimlerinde müçtehit idiler. Hz.Muhammed Mustafa(s.a.v)ya iman edenler, başka Peygamberlerin ümmetinden daha üstündür. 15-Matem tutmak, dinde yoktur. Üzülmek başka, matem tutmak başkadır. Hadis-i şerifte, (İki şey vardır ki, insanı küfre (imanın gitmesine) sürükler. Biri, bir kimsenin soyuna sövmek, ikincisi, ölü için matem tutmaktır) buyuruldu. 142 16-Resulullaha, Ashab-ı kirama, Tabiine ve evliyaya tevessül ederek, yani onları vesile ederek dua etmek, duanın kabulüne sebep olur. 17-Dini deliller müctehidler için dörttür: Kitap, Sünnet, icma-i ümmet, Kıyası fukaha. Avamın delili müctehidin fetvasıdır. 18-Tenasühe, yani ölen insanın ruhunun başka bir çocuğa geçerek, tekrar dünyaya gelmesine inanmak, dine aykırıdır. Böyle inananın imanı gider. 19-Kıyamet günü Allah’u Teâlâ’nın izni ile iyiler kötülere şefaat edecek, araya girecektir. Peygamber efendimiz, (Şefaatim ümmetimden günahı büyük olanlaradır) buyurdu. 20-Peygamberin mucizesi, evliyanın kerameti ve salih müminlerin firaseti haktır.Evliyanın kerameti, vefatından sonra da devam eder. 21-Her bid’at dalalettir, sapıklıktır. Bid’at, dinde sonradan yapılan şey demektir. Peygamberimiz ve dört halifesinin zamanlarında bulunmayıp da, onlardan sonra dinde meydana çıkarılan, itikad ve ibadet olarak yapılmaya başlanan değişikliklerdir ve büyük felakettir. 22-Mest denilen ayakkabı üzerine mesh ederek (ıslak el ile dokunarak) abdest alınır. Çıplak ayak üzerine mesh edilmez. Ebu Mensur-i Matüridi hazretleri, irade-i cüziyye hakkında buyurdu ki: İrade-i cüziyye, bir varlık değildir. Var olmayan şey, yaratılmış olmaz, irade-i cüziyye, kullarda bir haldir. Kuvveti, bir şeyi yapmak ve yapmamakta kullanmaktır. Kullar, irade-i cüziyyelerini kullanmakta serbesttir. Mecbur değildir. Şeytana, (İrade, bende bir haldir, iyiliğe kullanırsam Allah’u Teâlâ iyiliği yaratır. Kötülüğe sarf edersem, onu yaratır. Eğer sarf etmezsem, ikisini de yaratmaz) diye cevap verilir. Allah’u Teâlâ’nın, kul irade etmeden de, yaratması caiz ise de, ihtiyari olan işleri yaratmaya, kulların iradelerini sebep kılmıştır. İradei cüziyyemizin sebep olması da, Allah’u Teâlâ’nın iradesi iledir. Kul, bir iş yapmak irade edince, Allah’u Teâlâ da, o işi irade ederse, o işi yaratır. Kul irade etmezse, ihtiyari olan o işi yaratmaz. Şu halde, kul 143 irade-i cüziyyesini ibadete sarf ederse, Allah’u Teâlâ, ibadeti yaratır. Eğer günahlara sarf ederse, günahları yaratır. O zaman kul, dünyada fena olur, ahirette azap görür. Böyle olduğunu bilen bir kimseye, şeytan bir şey diyemez. (Siz, ancak Allah’u Teâlâ’nın dilediğini arzu edersiniz!) mealindeki âyet-i kerimenin manasını, Ebu Mansur-i Matüridi hazretleri şöyle açıklıyor: "İhtiyari işleriniz, yalnız sizin iradenizle olmaz. Sizin iradenizden sonra, Allah’u Teâlâ da, o işi irade edip yaratır. Görüşlerini bu şekilde özetlediğimiz İmam Maturidî(r.a)Hazretlerinin mezhebine en çok hizmet etmiş olan âlim, Ebu’l-Muin Nesefî (r.a)’dir. Hâkim Semerkandî, Ömer Nesefi, Nureddin Sabunî, Maturidî ekolüne mensup İslâm bilginlerinin önde gelenlerindendir. Rabbim cümlesine rahmetiyle muamele eylesin.Bizleride bu mübarek salih insanların yolundan ayırmasın. Onların yolu Kur’an ve Sünnet yolu kısaca Ehl-i Sünnet vel cemaat yoludur. İmam Maturidî(r.a)Hazretleri, fıkıh ’ta Hanefî mezhebine bağlı olanların itikattaki imamıdır. Başta Türkler olmak üzere pek çok Müslüman Maturidî mezhebine bağlıdır. 144 İMAM-I EŞARİ (R.A) (D.H. 260. M. 879- Basra. V.H.324.M.936- Bağdat) Ehl-i sünnetin iki itikad imamından birisi de İmam-ı Eşari(r.a)Hazretleridir.. İsmi, Ali bin İsmail’dir. Künyesi Ebu'lHasan, lakâbı ise, Nâsiru'd-dîn'dir.260 veya 266 (m. 879) senesinde Basra'da doğdu. Eş'ârî'nin doğum tarihinde ihtilaflar olduğu gibi vefat tarihinde de bir takım ihtilaflarvardır, tercih edilen görüşe göre O, (324/936-37) yılında Bağdat'ta vefat etmiş, Basra kapısı ile Kerh arasındaki kabristana defnedilmiştir. Soyu, Ashab-ı kiramdan büyük bir sahabeEbu Musel Eşari(r.a) dayanmakta olup, şeceresi şöyledir: Ali bin İsmail bin İshak bin Sâlim bin İsmail bin Abdullah bin Musa bin Bilal bin Ebi Bürde bin Ebu Müsel-Eşari'dir. İmam Eş’arî, İmam Şafiî rh.a.’in öğrencileri zincirinde bulunmaktadır. Şafii, Maliki ve Hanbeli mezhebi mensuplarının itikadi meselelerde İmamı, Ebu’l-Hasen el-Eşari’dir Eş'ari'nin hayatını, doğumundan on yaşına kadar, on yaşından Mu'tezile mezhebinden ayrıldığı zamana kadar ve bundan sonraki hayatı olmak üzere üç devrede incelemek mümkündür. 1. Doğumundan on yaşına kadar olan dönem: Bu dönem O'nun çocukluk ve ilk tahsilini tamamladığı dönemdir ki, çeşitli ilimleri 145 tahsil etmiş ve daha ziyade babasının ahlakı ve ilmî terbiyesinde bulunmuştur. 2. On yaşından Mu'tezile mezhebinden ayrılmasına kadar olan dönem: Otuz yıllık bir dönemi kapsayan bu dönem O'nun, üvey babası Ebû Ali el-Cubbâî (302/914-15) ile ilmî yakınlığı bulunduğu dönemdir. O Kelâm ilmini de Cubbâî'den öğrenmiştir. Fıkıh'ta Hanefi ve Şafi olan Eş'ârî, itikatta hocasının tesiriyle koyu bir Mu'tezile mezhebi savunucusu olmuştur. İmam-ı Eşari, üvey babası ile mutezile kelamcılarından olan Ebu Ali Cübbai'nin talebesi olduğundan, bu bozuk yol üzerine yetiştirilmişti. 40 yaşına kadar mutezile fırkasında bulundu. Bu fırkanın meşhurlarından oldu. Hicrî 300 tarihinde O'nun Mu'tezile'den ayrılarak, Ehl-i Sünnet akîdesine bağlandığı bilinmektedir. 40 yaşından sonra, Ramazan-ı şerifte Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimiz’i üç defa rüyasında görüp Ehl-i Sünnet’in başarısı için çalışma emri almasıdır. Diğer bir sebep de, hocası Cübbaî ile arasında geçen “üç kardeş meselesi”ne ait tartışmadır. Bu bozuk yoldan dönüp, ehlisünnet itikadına girdi. Bu rüyasından sonra onbeş gün evinden çıkmadı. Meseleleri derinlemesine inceleyip, gözden geçirdi. Sonra Basra Camii'ne gidip, kürsüye çıktı. O sırada mutezile bozuk yolunun meşhur ve kuvvetli âlimlerinden sayılan ve böyle bilinen imam-ı Eşari, kürsüden cemaate şöyle hitap edip: "Ey insanlar, Beni tanıyanlar, beni tanıyorlar. Tanımayanlara da ben kendimi tanıtıyorum. Ben falan oğlu falanım. Çoktan beri size görünmez oldum. Dikkatle düşündüm. İnsafla inceledim. Yanımdaki delilleri gözden geçirdim. Tercih hususunda zorlandım. Ben, Kur'an'ın yaratılmış olduğunu, Allah'ın gözlerle görülemeyeceğini, kötü fiilleri kendimizin yaptığını söylüyordum. Ben bunlardan tövbe ediyor ve bu fikirlerden vazgeçiyorum. Ey İnsanlar, ben bu süre zarfında evime kapandım ve bu fikirlerle ilgili delilleri düşündüm. Onların hiç birisi bana tercih sebebi olarak uygun gelmedi. Yüce Allah'tan bana hidayet etmesini istedim. Sonunda Allah’u Teâlâ beni hidayete, kavuşturdu. Bunun üzerine, şu elbiseden soyunduğum gibi, bütün içinde bulunduğum fikirlerden soyunuyorum. Mutezile 146 yoluna ait itikatlarımın hepsinden vazgeçip, kurtuldum" diyerek, Ehl-i sünnet itikadına girdiğini herkese ilan etti. 3. Kırk yaşından ölümüne kadar olan dönem: Mu'tezile mezhebinden ayrılıp, selef akidesi üzere geri kalan hayatını devam ettiren Eş'ârî, yaklaşık yirmi beş yıllık bu süre zarfında, bol bol eser telif etmiş ve selef akidesini müdafaa ile geri kalan ömrünü geçirmiştir. Ehli Sünnet adına üslendiği müdafaa ile büyük taraftar kazanmış ve kendisinden sonra daha da gelişecek olan Eş'ariyye ekolünün kurucusu ve temsilcisi olmuştur. Zaten bir görüşe göre Eş'ariyye mezhebi, Mu'tezile'ye antitez olarak doğmuştur. İlme olduğu kadar zühd ve takvâya da bağlılığı ile bilinen Eş'ârî, Subkî'nin rivayetine göre yirmi yıl yatsı namazının abdesti ile sabah namazını kılmıştır. (Subkî, Tabakâtu'sSafiyye, 2/248). Önceden mutezile yolu üzere yazdıklarını ve bildirdiklerini iptal etmiş, Ehl-i sünnet itikadı üzere kitaplar yazıp, dağıtmış, ömrünün sonuna kadar bu doğru itikadın yayılması için uğraştı. Ebu'l-Haseni Eşari hazretlerinin Ehl-i sünnet mezhebine geçmesi ile, kelam ilmi, mutezilenin elinden kurtulmuş oldu. Onların elinde tehlikeli ve zararlı iken, doğru yolda gidenlere rehber oldu. Onun Ehl-i sünnete geçmesi, Ehl-i sünnet itikadının yayılmasında büyük bir zafer olmuştur. O zaman tesirli ve zararlı olan mutezile yolu mensupları, imam-ı Eşari hazretleri tarafından susturulmuştur. Onları öyle zorlayıp sıkıştırdı ki, hepsi küçük ve güçsüz karıncalar gibi kaldılar. Daha önce hocası olan mutezilenin ileri gelenlerinden Ebu Ali Cübbai ile yaptığı münazarada onu mağlup etti. Çok meşhur olmasına rağmen, Eşari hazretlerinin karşısında cevap vermekten aciz kaldı. Ebu Sehl Sulûki şöyle anlatır: "Basra'da bir mecliste Ebu'l-Hasen Eşari ile mutezililer arasında çetin bir münazara oldu. Mutezililer çok kalabalıktı. Onunla münazaraya giren herkes yeniliyor, susmak mecburiyetinde kalıyordu. Öyle oldu ki, o gün artık kimse onun karşısına çıkamadı. İkinci defa böyle bir münazara için gittiğimizde, mutezileden kimse gelmemiş, münazaraya cesaret edememişlerdi. Bunun üzerine bir zat imam-ı Eşari'ye, "Firar ettiler, kaçtılar yaz, kapıya as" dedi. 147 İmam-ı Eşari hazretleri; tefsir, hadis ve fıkıh ilmini zamanın meşhur âlimlerinden olan Zekeriyya bin Yahya es-Saci'den, Ebu Halife el-Cumhi, Sehl bin Serh, Muhammed bin Yaküb el-Mukri, Abdurrahman bin Halef ed-Dabi'den öğrenmiştir. Bağdat’ta Cami-i Mensür'da Cum'a günleri Ebu İshak Mervezi'nin hadis derslerine devam etmiş, kendisi de Ebu İshak Mervezi'ye kelam ilmini öğretmiştir. İmam-ı Eşari hazretleri tasavvuf ilminde de âlim ve evliya idi. Ebu İshak İsferani şöyle demiştir: "Benim ilmim, Şeyh Ebu'l-Hasen Bahili'nin ilmi yanında, deniz yanında bir damla gibidir. Ebu'l-Hasen Bahili'nin de, (benim ilmim, Ebu'l-Hasen Eşari'nin ilmi yanında, deniz yanındaki bir damla gibidir) dediğini işittim." İmam-ı Eşari, gayet tatlı, açık ve ikna edici konuşurdu. Bu sebeple hocası Cübbai, daha önce münazaralara kendi yerine onu gönderirdi. Hakkın, doğrunun ortaya çıkması için mücadeleyi sever, yazarak ve anlatarak hak uğrunda müdafaadan yılmazdı. İmam-ı Eşari hazretlerinin zamanı, mutezile fırkasının Ehl-i sünnete çok saldırdığı, hatta zorbaya başvurduğu bir döneme rastlamaktadır. Valilik, kadılık gibi makamlar, mutezile fırkasından olanların elinde bulunuyordu. Böylece bozuk itikadlarını yayıyorlar, insanları saptırıp, imanları ile oynuyorlardı. Bu sırada imam-ı Eşari ve diğer Ehl-i sünnet âlimleri, kitaplar yazarak onları reddediyor, bozuk fikirlerini çürütüyorlardı. İmam-ı Eşari ayrıca, mutezile fırkasının ileri gelenleri ile çetin münazaralara girip, onları susturdu. Kendisine, neden onların yanlarına, hatta devlet erkânından olanlarının makamına gittiği sorulunca, şöyle cevap vermiştir: "Onlar valilik, kadılık gibi makamlarda bulunuyorlar. Kibirleri sebebi ile bize gelmezler. Biz de gitmezsek, hak nasıl ortaya çıkacak? Ehl-i sünneti anlatanların, onu yayıp, hizmet edenlerin bulunduğunu nasıl bilecekler ve nasıl anlayacaklar?" Ebu Abdullah ibni Hafif şöyle anlatmıştır: "Gençliğimde, imamı Eşari hazretlerini görmek için Basra'ya gitmiştim. Basra'ya vardığımda, heybetli ve güzel yüzlü, yaşlıca bir zat gördüm. Ona, "Ebu'l- 148 Hasen Eşari hazretlerinin evi nerededir?" dedim. "Onu niçin arıyorsun?" dedi. "Onu seviyorum ve görüşmek istiyorum" dedim. Bana, "Yarın erkenden buraya gel" dedi. Ertesi gün erkenden söylediği yere gittim. Beni yanına alıp, Basra'nın ileri gelenlerinden birinin evine götürdü, içeri girince, o zata yer gösterdiler. O da oturdu. Mutezilenin meşhur âlimleri, münazara için orada toplanmıştı. Biz girip oturduktan sonra, o mecliste bulunanlar, aralarında oturan bir mutezile âlimine çeşitli meseleler sormaya başladılar. O şahıs cevap vermeye başlayınca, beni oraya götüren zat karşısına çıkıp, söylediği yanlış şeyleri reddediyor, doğrusunu söyleyip, onu susturuyordu. Öyle konuşuyordu ki, dinleyenleri tam ikna edip, doyurucu bilgi veriyordu. Ben, bu zatın haline ve ilmine hayran oldum. Yanımda bulunan birine "Bu zat kimdir?" dedim. "Ebu'l-Hasen Eşari'dir" dedi. İmam-ı Eşari evden çıktıktan sonra, yine peşinden gittim. Yanına yaklaşınca, İmam-ı Eşari'yi ve hizmetini nasıl buldun?" buyurdu. "Fevkalade" dedim. Sonra, "Efendim, o mecliste neden siz baştan bir mesele sormadınız? Başkaları sorduktan sonra mevzuya girdiniz?" dedim. “Biz, bunlarla konuşmak için söze girmiyoruz. Ancak Allah’u Teâlâ’nın dininde yanlış ve sapık şeyler söylediklerinde reddediyoruz. Yanlış olduğunu isnat edip, kendilerine doğrusunu bildiriyoruz” buyurdu." İmam-ı Eşari; eser yazmak, münazaralara girmek ve kıymetli talebeler yetiştirmek suretiyle, Ehl-i sünnet itikadının yayılması ve böylece insanların saadete kavuşması hususunda büyük hizmetler yapmıştır. Yetiştirdiği talebelerinden bir kısmı şu zatlardır: Ebu Abdullah Muhammed bin Abdullah, Ebu'l-Hasen Bahili, Ebu Abdullah bin Hafif Şirazi, Hâfız Ebu Bekr Cürcani el-ismaili, Şeyh Ebu Muhammed Taberi el-Iraki, Zahir bin Ahmed Serahsi, Ebu Abdullah Hameveyh es-Sayrafi, Dimyani. Bunlardan Ebu Abdullah Tai, imam-ı Ebu Bekr Bakıllani'nin hocasıdır. Ebu'l Hasen Bahili de Ebu İshak isferani'nin ve hocası olan Ebu Bekr Fürek'in hocasıdır. Bu zat, önceden imamiyye fırkasından iken, 149 Ebu'l-Hasen Eşari hazretleri ile yaptığı bir münazara ve ilmi mübahese sonunda hatasını anlayıp, imamiyye fırkasını terk edip, Ehl-i sünnet itikadına girdi, imam-ı Eşari'nin bildirdiği itikadı Basra'da yaydı, ibni Hafif ise, İmam-ı Eşari'nin en meşhur talebelerinden olup, (Şeyh-i Şiraziyyin) Şirazlıların şeyhi, üstadı ismiyle meşhur olmuştur. Diğer meşhur bir talebesi olan Dimyani ile İbni Hafif, İmam-ı Eşari'nin münazara meclislerinde yanında bulunurlardı. Talebelerinden Ebu Abdullah Hameveyh es-Sayrafi, uzun müddet imam-ı Eşari'nin yanında bulunmuştur. Sonra memleketi Sirafa dönüp, orada ders verip, talebe yetiştirmiş; imam-ı Eşari'nin bildirdiği itikad bilgilerini memleketinde yaymıştır. Şeyh Ebu Ali Zahir de, hocası imam-ı Eşari'den öğrendiği Ehl-i sünnet bilgilerini Horasan'da yaydı. Böylece imam-ı Eşari'nin bildirdiği itikad bilgileri, Ehl-i sünnet mezhebi, doğuda ve batıda yayıldı. Hicri 300 senesinden itibaren Irak havalisinde, İran'da yayıldı. Selçuklu devleti hükümdarlarının resmi mezhebi oldu. Daha sonra Atabekler tarafından müdafaa edilip, Şam ve Bağdat çevresinde yayıldı. Selahüddin Eyyübi Mısır'ı fethedince, orada da yayıldı. ESERLERİ Ebu'l-Hasen Eş'ârî'nin eserlerinin sayısı bazı kaynaklarda üçyüze kadar çıkarılmış olup, bunların bir kısmı, Mu'tezilı görüşleri benimsediği döneme aittir. Ancak bunlardan hiç birisi günümüze kadar ulaşmamıştır. Eş'ârî'nin eserlerini kaynaklarda zikredilen konularına göre şu gruplara ayırarak ele almak mümkündür: İmam-ı Eşari hazretlerinin eserleri, beş grupta toplanır: a) Kırk yaşından önce mutezile iken yazdığı eserler. Bunları sonradan iptal etmiştir. Kelam ilmiyle ilgili olan ve özellikle Mutezileyi reddi hedef alan eserler. b) Filozoflar, Tabiatçılar, Dehrîler, Brahmanlar, Yahudiler ve Hristiyanlar gibi cereyanları reddeden eserler. c) Hariciye, mutezile, şia ve zâhiriyye fırkalarına yazdığı reddiyeler. 150 d) Makâlât kitapları. e) Tefsir, Hadis, Fıkıh ve diğer İslâmî ilimler sahasında meydana getirdiği, Kendisine sorulan suallere cevap olarak yazdığı risaleler eserler. (Bekir Topaloğlu, Kelam İlmi, 137). İmam-ı Eşari hazretlerinin pek çok eseri vardır. Bunları ibni Asakir "Tebyin" isimli eserinde, ibni Fürek'den nakledip, isimlerini yazmıştır, ibni Fûrek ise, "Ebu'l-Hasen el-Eşari, el-Umed (veya elGamed) adlı kitabında, kendi eserlerini saydığını bildirmektedir. Bu eserler, onun yanında dersini dinleyenlere söyleyerek yazdırdıkları, çeşitli İslam memleketlerinden sorulan suallere verdiği cevapları ihtiva eden, üçyüzyirmi senesine kadar yazdığı kitaplardır. Bundan sonra üçyüzyirmidört senesine kadar da pek çok eser yazmıştır" demektedir, İbni Fürek ayrıca, Ebu'l-Hasen el-Eşari'nin el-Umed adlı eserinde isimlerini bildirdiği eserlerden başka kitaplarını da bildirmektedir. "El-Umed" adlı eserde bildirilen kitaplardan bazıları: 1) Kitab-ül-F'usül: Mülhidler (dinsizler), tabiatçı felsefeciler, dehriler, zamanın ve âlemin kadim olduğuna inananlara reddiyedir. Bu kitapta; brehmenler, yahudiler, hristiyanlar ve mecusilere de cevaplar vermiştir. Bu kitap büyük bir eserdir. 2) Mücez: On iki kitaptan ibarettir. 3) Halk-ül-efal 4) İstitaa hakkındaki kitap 5) Sıfatlar hakkındaki kitap 6) El-Luma fi'r-reddi ala ehli'z-zeygi ve'l bida': Kur'an-ı kerim, Allah’u Teâlânın iradesi, Allah’u Teâlânın görülmesi, kader, istitaa, va'd ve va'id ve imamet meselelerinden bahseden on bölüm ihtiva eden kıymetli bir kitaptır, İmam-ı Eşari hazretlerinin bu mevzularda söyledikleri hakkında iyi bir kaynaktır. Yakın zamanda Mısır'da ve Beyrut'ta basılmıştır. Beyrut baskısında, ayrıca Richard J.Mc. Carthy tarafından bir mukaddime ve İngilizce’ye tercümesi vardır. Spitta, bu eseri hülasa ederek, Joselp Heli tarafından Almancaya tercüme edilmiştir. 151 7) Risalet-ül-iman: Spitta bu kitabı Almancaya tercüme etmiştir. Kitab-ul-Funün: Mulhidlere (dinsizlere) cevap olarak yazılmıştır. 9) Kitab-ün-Nevadir: Kelam ilminin inceliklerini anlatır. 10) Dehrilerin (dinsizlerin) Ehli tevhide karşı yaptıkları bütün itirazlarının toplandığı bir kitap. 11) El-Cevher fi'r-Reddi ala ehli'z-Zeygi vel-Münker. 12) Nazar, istidlal ve şartları hakkında Lübbai'nin suallerine verilen cevaplar. 13) Mekalat-ül-felasife: Felsefecilere cevap olarak yazılmış bir eserdir. Kitap üç makaleyi ihtiva eder. Eserde ibni Kays ed-Dehri'nin bazı şüpheleri, Aristo’nun sema (gök) ve alem hakkındaki fikirleri çürütülmüş; hadiseleri, saadet ve şekaveti yıldızlara bağlıyanlara lazım gelen şeyler açıklanmıştır. 14) Cevab-ül-Horasaniyyin: Çeşitli meseleleri ihtiva eder. El-Umed'de bildirilenlerden başka, ibni Fürek'in zikrettiği eserlerinden bazıları da şunlardır: 1) Tenasühe inananlar hakkındaki eser. 2) Mantıkçılara dair yazılan eser. 3) Hristiyanlar hakkında yazılan kitap. 4) Delail-ün-nübüvve hakkındaki kitap. İmam-ı Eşari'nin ayrıca: Risale ketebbiha ila ehli's-sagr bi babül-ebvab adlı eseri vardır. Kitap, Kafkas dağlarının Hazar denizi ile bitiştiği yerde bab-ül-ebvab (Demirkapı yahud Derbend) denilen kasabanın âlimlerine yazılmıştır. Bu eser, Ehl-i sünnet vel-cemaat âlimlerini geniş olarak anlatmaktadır. Bunlardan başka şu eserleri de meşhurdur: Makalat-ül-islamiyyin: Bu eserinde itikadi fırkalardan ve kelam ilminin ince meselelerinden bahsetmektedir. Matbudur. El-ibane an usül-üd-diyane; Ehl-i sünnet dışı fırkaların reddi için yazılmış olup, bu husustaki delilleri içinde topladığı eseridir. 152 Kavl-ül-cumlat, Eshab-ül-hadis ve Ehlüs-Sünne fi'l-itikad (basılmamıştır.) Risalet-ül-istihsan el-Havdu fi ilm-il-kelam, basılmıştır, ingilizce tercümesi vardır. İzah-ül-Bürhan et-Tebyin ala usülid-din.Kitab-ül-ulüm. Tefsir-ül Kur'an- eş-Şerh vet-tafsil. Diğer Eserleri: Bu grupta Eş'ârî'ye ait olduğunu kaynaklardan öğrendiğimiz diğer eseri sıralamak istiyoruz. Çeşitli kaynaklarda bunların sayısı verilmekle kalmayıp, yüz kadar eserinin de isimleri zikredilmiştir. (bk. el-İbâne, Dr. Fevkiye Hüseyin Mahmud mukaddime s.38-71) 1. Kitâbu fi Halki'l-A'mâl 2. Kitâbu fi'l-İstitâ'a 3. Kitâbu fi Cevâzı Rü'yetullah bi'l-Ebsâr 4. Kitâbu fi'r-Reddi Ale'l-Mücessime 5. Kitâbu fi'l-Cisim 6. Kitâbu fi'l-İstihşâd 7. Kitâbu fi'r-Rü'yet 8. Kitâbu fi'l-İmâme 9. Kitâbu fi Müteşâbihi'l-Kur'an 10 . Kitâbu fi Ef'âli'n-Nebî 11. Kitâbu fihi Beyâni Mezhebi'n-Nasârâ 12. İzâhu'l-Burhân fi'r-Reddi 'Alâ Ehli'z-Zeyğ ve't-Tuğyân 13. eş-Şerh ve't-Tafsıl fi'r-Reddi Alâ Ehli'l-İfk ve't-Tadlıl 14. el-Muhtasar fi't-Tevhıd ve'l-Kader 15. en-Nevâdir fî Dakâiki'l-Kelâm 16. Kitâbu Tefsîri'l-Kur'ân: Bu eserin yetmiş cilt olduğu söylenmektedir. Doğru yolun temel bilgileri. İmam-ı Eşari hazretlerinin, Kafkas sıradağlarının Hazar Denizine ulaşan ucunda Bab-ül-ebvab (Demirkapı veya Derbend) denilen kasaba âlimlerine, Ehl-i sünnet itikadını bildirmek için yazdığı "Risaletün ila ehli's-sagr" (Hudüd ahalisine bir mektub) adlı eserinde bazı bölümlerin tercümesi şöyledir: Allah’u Teâlâya hamd olsun ki, bizi, doğru yola ulaştıran sünnet-i seniyyeye 153 uymayı sevdirdi. Helake götüren bid’atlerden uzaklaştırdı. Kalblerimizi, yakînin (kat'i ve kuvvetli imanımızın) hasıl ettiği serinlik ve huzur ile doldurdu. Müslümanlık ile bizi aziz kıldı. Bizi, Resulüne uyanlardan, Onun rehberliğine yapışanlardan eyledi. Bid’atlere dalıp, Resulullahın ve Ashab-ı kiramın yolundan ayrılarak yalnız kalmaktan kurtarıp, cemaatle beraber olmayı ihsan etti. Resulullaha salat-ü selam olsun ki, bizi Allahü teâlânın emir ve yasaklarına davet etti. Allah’u Teâlâ bu hususta ona âyetleriyle yardım etti. Kendisine mucizeler vererek, hakkındaki şüpheleri giderdi. Kendi rızasına nasıl ulaşılacağını Onun ile bildirdi, içlerinde kendisine delalet eden deliller bulunduğunu en açık bir şekilde haber verdi. Nihayet bâtıl, sönüp gitti. Hak, galip ve muzaffer olarak parladı. Resulullah, Peygamberlik vazifesini yerine getirdi. Kendisine bildirilenleri tebliğ edip, ümmetine nasihatte bulundu. Şimdi! Ey Bab-ül-ebvab halkından olan âlimler ve büyükler! Allah’u Teâlâ sizleri yüce kudreti ile muhafaza buyursun. Sizlere yardım eylesin. Medinet-üs-Selam'da (Bağdad'da) mektubunuzu aldım. Allah’u Teâlânın nimetleri içerisinde olduğunuzu, halinizin düzgünlüğünü yazıyorsunuz. Bu sebeple, kederim ve üzüntülerim dağıldı. Cenab-ı Hakk’a çok şükrettim. Size olan ihsanını tamamlamasını, size ve bize olan nimetlerini artırması için Rabbime yalvardım. Duaları kabul eden Odur. Büyük lütuflarda bulunmak Ona layıktır. Cenab-ı Hak yardımcınız olsun. Geçen sene 267 (m. 881) bir takım sualler sormuştunuz. Mektubunuzda bundan da bahsediyorsunuz. Verdiğim cevapları beğendiğinizi, faydalı olduğunu, doğruluğunu kabul ettiğinizi, şüphelerinizin gittiğini, sizi kendilerine inandırmak isteyen (o kimselerden) yüz çevirdiğinizi yazıyorsunuz. Bunları okuyunca, dinde saptıranların, Resulüne uymaktan alıkoyanların şüphelerinden bizi ve sizi muhafaza buyurduğu için Allah’u Teâlâya hamd ettim. Yine siz mektubunuzda, benden Selef-i salihinin asıl kabul edip, dayandıkları bazı hususları (yazmamı) istiyorsunuz. Sonra gelenler de bu asıllara (bilgilere) uymak suretiyle, bid’at sahiplerinin düştüğü, 154 Kur'an-ı kerim ve Sünnet-i seniyyeye muhalefet durumuna düşmekten kurtulmuşlardır. Bu bilgilere şiddetle ihtiyacınız olduğunu bildirdiğiniz için, size olan hürmetim ve üzerimdeki hakkınızdan dolayı, suallerinize ve isteklerinize cevap vermekte acele ettim. Size bazı temel bilgileri, delilleri ile beraber bildirdim. Bu deliller, sizin Selef-i salihine tâbi olmakta haklı olduğunuzu, Ehli bid’atin ise, Selef-i salihine muhalefet edip, daha önce üzerinde bulundukları haktan sapmakla hata ettiklerini, bununla şer'i delillerden, Resulullahın bildirdiği şeylerden ayrıldıklarını gösterecektir. Yine bu delilleri red eden, Peygamberlerin getirdiklerini inkâr eden felsefecilerin yollarına uyduğunu da gösterecektir. Size ve söylediklerimi düşünen diğer kimselere söylenmesi gerekenleri söyledim. Allah’u Teâlâdan yardım dileyerek ve Ona güvenerek, sizin isteklerinizi yerine getirmekle, sevaba kavuşacağımı ümit ediyorum. Allah’u Teâlâ bana kâfidir ve O ne güzel vekildir. Allah’u Teâlâ sizi doğru yola hidayet eylesin. Biliniz ki, Selef-i salihinin ve onların yolunda giden halefin (sonra gelen âlimlerin) yolu şudur: Allah’u Teâlâ, Muhammed aleyhisselamı bütün dünyaya Peygamber olarak gönderdiği zaman, insanlar, birbirine zıt bir takım fırkalara ayrılmışlardı. Onlardan bir kısmı kitabi idi. Bunlar, Allah’u Teâlânın gönderdiği Tevrat ve İncil'i değiştirmişler, kendi uydurdukları şeyler ile insanları Cenab-ı Hakk’a davet ediyorlardı. Bir kısmı felsefeci idi. Bunlar, akıl ile elde ettikleri bir takım bilgilerde, yanlış neticelere varmaları sebebiyle, birçok bâtıl ve yanlış yollar ortaya çıkmıştı. Bir kısmı, Brehmen idi. Bunlar, Allah’u Teâlâ’nın Peygamberlerini inkâr ediyorlardı. Bir kısmı, Dehri idi. Bunlar da, kâinatın sonsuz olarak devam edeceğini, yok olmayacağını iddia ediyorlardı. Bir kısmı, Mecusi idi. Bunlar ise, hiç tecrübe etmedikleri, bilmedikleri şeyleri iddia ediyorlardı. 155 Bir kısmı Putperest idi. Bunlar, putlara tapıyorlardı. Bunlar da şaşkınlık içerisinde kalmışlardı. Peygamberimiz Hz.Muhammed Mustafa(s.a.v) ise, insanların, kâinat ve içindekilerin sonradan yaratılmış birer mahlûk olduğuna, onların hepsinin yaratıcısı, sahibi ve maliki olan Allah’u Teâlâ’nın varlığı ve birliği inancına davet etti. Onlara, üzerinde bulundukları yolun yanlış olduğunu, böyle bâtıl yolları terk etmelerini istedi. Resulullah onların yollarının bozukluğunu, kendisinin ise, Allah’u Teâlâdan bildirdiği hususlarda doğru olduğunu, apaçık âyetler ve mucizelerle ispat etti. Sonra Allah’u Teâlâ’ya nasıl kulluk edileceğini açıkladı. Cenab-ı Hak Peygamberimiz Muhammed(s.a.v)ı bunları insanlara bildirmesi ve izah etmesi için gönderdi. Resulullah, insanlara, kendilerinde dil, suret ve daha başka yönlerden farklılıklar bulunduğunu, böyle değişikliğin ise onların sonradan yaratılmış olduklarını gösterdiğini bildirdiği gibi, gerek kendilerinde ve gerekse, onların dışındaki varlıklarda, Allah’u Teâlâ’nın varlığına, iradesine ve tedbirine delalet eden şeyler ile, Allah’u Teâlâ’yı tanıma yolunu da bildirdi. Şöyle ki; Allah’u Teâlâ Kur'an-ı kerimde mealen, "Arzda da gerçekten tasdik edenler için birçok ibretler vardır. Nefslerinizde de (hücrelerde vücut yapınıza kadar;) bir çok alametler vardır (ki, hep Allah’u Teâlâ’nın kudretine, ilmine azamet ve iradesine delalet ederler;) Hâlâ görmeyecek misiniz" buyurdu. (Zariyat Suresi 20-21) Yine, insanın yaratılış safhaları, suret ve şekillerindeki değişik durumlara da mealen şu âyet-i kerime ile işaret buyuruldu: "Andolsun ki, Biz insanı (Âdem'i) şüphesiz ki, çamurun özünden yarattık. Sonra Âdem'in neslini, sağlam bir yerde (rahimde) bir nutfe (az bir su) yaptık. Sonra o nutfeyi bir kan pıhtısı haline getirdik. Ondan sonra kan pıhtısını bir parça et yaptık. O et parçasını da kemikler haline çevirdik. Kemiklere de et giydirdik. Sonra ona başka bir yaratışla (ruh ve nutuk verip) insan haline getirdik. Bak ki, şekil verenlerin en güzeli olan Allah’u Teâlâ’nın şanı ne kadar yücedir." (Müminun Suresi, 12-13-14) 156 Bunlar, Cenab-ı Hakk’ın varlığının muhakkak lazım olduğunu ifade eden, Onun irade ve tedbirine delalet eden en açık delillerdendir. İnsan çamur özünden yaratıldı. Çamur özünün birçok şekil ve durumlara kabiliyeti vardır. Fakat insanın başka bir suretle değil de, kendisine has özellikleriyle malum olan ve en güzel surette meydana gelmesi mutlaka bir yaratıcının varlığını göstermektedir. İnsana baktığımızda şunları görüyoruz: 1- İnsanın başka varlıklarda bulunmayan, kendisine mahsus bir sureti vardır. 2- İşitmek, görmek, koklamak, hissetmek, tatmak gibi, ihtiyaçlarını temin edebilmesi için hazırlanmış bir takım vasıtalara (duyu organları) sahiptir. 3- İhtiyaç hasıl oldukça, tertip üzere hazırlanmış gıda aletleri, mesela, yeni doğmuş çocuk gıdasını, önce annesini emmek suretiyle temin eder. Çünkü o, bu sırada dişsizdir. Gıdasını kendiliğinden temin edemez. Bir müddet sonra, dişlerle donatılır. Gıdasını yemekle elde eder. 4- Ağızdan alınan gıdalar, mideye gelir. Mide, kendisine ulaşan gıdaları pişirir. Bu gıdalara öyle bir incelik verir ki, bunlar en ince yollardan geçerek, tâ saçlara ve tırnaklara kadar ulaşır. 5- Karaciğer, öd (safra) çıkarmak, vücudun şeker durumunu ayarlamak, zehirleri bir dereceye kadar zararsız hale getirmek gibi bazı vazifeler için hazırlanmıştır. 6- Akciğer, dışarıdan temiz havayı (oksijen) alıp, kan dolaşımı ile dokulara iletmek ve kandan (karbondioksit alarak) kirlenen havayı nefesle dışarı vermek için hazırlanmıştır. 7- Ayrıca alınan gıdalardaki fazlalıkların atılması için gerekli aletler (a'zalar). Bunlardan başka, tesadüfi olarak düşünülmesi imkânsız olan, mutlaka bunları tertip ve düzenleyen bir yaratıcının varlığını gerektiren sayılamayacak kadar çok şey vardır. Bütün bunların çamur özü ve su ile düzenlenip, kısımlara ayrılması, mutlaka bir yaratıcıyı, bir düzenleyiciyi gerektirir. Bunu, 157 düşünen her akıl sahibi anlar. Aynı şekilde, bir plan dairesinde düzenleyen, kasteden bir bina yapıcısı olmadan, bir binanın meydana gelmesi bile mümkün olmayınca, yukarıda saydığımız hallerin de bir yapıcı ve yaratıcı olmadan çamur ve su ile kendiliklerinden, tertip ve düzen içerisinde meydana gelmeleri mümkün olamaz. Sonra Cenab-ı Hak mealen: "Gerçekten, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, akıl sahipleri için, Allah’ın varlığını, kudret ve azametini gösterir, kesin deliller vardır" âyet-i kerimesiyle [Al-i imran Suresi, 190] bu hususu (Allah’u Teâlâdan başka her şeyin sonradan yaratıldığı, bunları Cenab-ı Hakk’ın yarattığını) ve bunda çeşitli hikmetler bulunduğunu daha ziyade beyan eyledi. Feleklerin (Dünya, Ay, Güneş v.s.) hareketiyle, meydana gelen faydaların büyüklüğüne ve miktarına işaret buyuruldu. Mesela, gece, insanların istirahatı olduğu gibi ve mahsüllerine fazla gelen güneş hararetini (sıcaklığını) serinletmektedir. Gündüz ise, mahlûkatın dağılıp hareket etmeleri, geçimlerini temin etmeleri için yaratılmıştır. Eğer devamlı gece olsa idi, karanlık, onların fayda temin edecek şeylerin peşine düşüp, bunları elde etmeye mani olacaktı. Aynı şekilde devamlı gündüz olsa idi, bu da zararlı olurdu. Gündüzün aydınlığı fırsat bilinerek takatin (gücün) üstünde hırsla çalışılır, kâfi miktarda istirahat etmedikleri için insanlar helak olurlardı. Bundan dolayı, onlara, çalışmaları için takatlarını geçmeyecek şekilde, zamanın bir kısmı gündüz, istirahatları için yeterli bir miktarı da gece kılındı. Böylece, onların halleri mutedil (normal) olarak gecenin serinliğinden, gündüzün sıcaklığından, kendileri, ekinleri, malları ve hayvanları için lazım olan kadarını alacaklardır. Böyle yapmakla, Allah’u Teâlâ mahlûkatına merhamet buyurmuş, lütuf ve ihsanda bulunmuştur. Yine, mahlûkatı kuşatan renk tabakası, onların gözlerine münasip ve muvafık gelen renklerden yaratılmıştır. Eğer bu renk, şimdi âlemi saran renkten olmasaydı, gözleri bozacaktı. 158 Cisimlerin büyük ve ağır olmasına rağmen, yer ve göklerin ve onlarda bulunan hükümlerin (kanunların); Allah’u Teâlânın tutmasına muhtaç olduğuna, mealen "Doğrusu, gökleri ve yeri zeval bulmaktan Allah’u Teâlâ koruyup, tutuyor. Andolsun ki zeval bulurlarsa, onları Ondan başka kimse tutamaz. Gerçekten O, hâlimdir. Azap için acele etmez, gafurdur (çok bağışlayıcıdır) âyet-i kerimesiyle işaret buyuruldu. (Fatır Suresi, 41) Bu âyet-i kerime ile bize, yer ve göklerin yerlerinde durmalarının Allah’u Teâlâ’dan başkası tarafından olmadığı ve onları bir durduran olmadan da yerlerinde durmalarının mümkün olmadığı bildirildi. Sonra felsefecilerin tabiatçı inanışlarından dolayı, ağaçların ve onlardan çıkan meyvelerin ancak, yer, su, ateş ve havanın tesiri ile meydana geldiği hakkındaki iddialarının bozukluğunu bize; Allah’u Teâlâ mealen "Arzda birbirine komşu kıt'alar (kara parçaları), üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır ki, hepsi bir su ile sulanıyor. Hâlbuki yemişlerin de bazısını bazısına üstün kılıyoruz. (Tad, renk ve kıymetleri başka başkadır.) Şüphesiz ki, bunlarda da düşünen bir topluluk için pek çok ibretler (alametler) vardır" buyurdu. (Rad Suresi, 4) Daha sonra Cenab-ı Hak, her şeyin yaratıcısı olduğuna, bir olduğuna, işlerinin intizam ve tertip dairesinde cereyan etmesi ile delil getirdi. Cenab-ı Hak işlerinde hiçbir ortağı bulunmadığını mealen, "Eğer yer ile gökte, Allah’tan başka ilahlar olsaydı, bunların ikisi de fesada uğrar, yok olurdu" âyet-i kerimesi ile bildirdi. (Enbiya Suresi, 22) Sonra, önce yaratıldıklarını kabul ettikleri halde, öldükten sonra tekrar diriltilmeyi inkâr edenlere karşı tekrar yaratılmalarının mümkün olduğunu bildirdi. Onlar tekrar yaratılmayı uzak görerek, çürümüş kemikleri kim diriltecek dedikleri zaman mealen "(Ey Resulüm) de ki: "Onları ilk defa yaratan diriltir ve O her yaratılanı tamamiyle bilir" buyurdu. (Yasin Suresi,79) Sonra bunu onlara: Mealen "O (Allah) ki, size yeşil ağaçtan bir ateş yaptı da, şimdi siz ondan yakıp duruyorsunuz" âyet-i kerimesi ile beyan eyledi. (Yasin Suresi, 80) 159 Yaş ve yeşil iki ağaç olan ve rüzgâr sebebi ile biri diğerine sürtülünce tutuşan uşar ve murah denilen ağaçlardan ateşin çıkarılmasını, çürümüş kemiklere, parçalanmış derilere, hayatı iade etmenin caiz olduğuna delil getirdi. (Uşar ile murah) eskiden Arapların ateş çıkarmak için kullandıkları iki ağaçtır.) Sonra putlara tapanların yüzlerine vurarak, kendi yonttukları şeylere ibadet etmenin bozukluğunu mealen, "Siz kendi yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?" kavli ile beyan etti. (Saffat 95) Sonra mealen "Sizi de, yaptıklarınızı da Allah’u Teâlâ yarattı" buyurdu. (Saffat 96) Böylece putlara değil, kendisine ibadetin vacip olduğunu beyan etti. Eğer sizin yontmanız olmadan, put, put olmuyorsa, Allah’u Teâlâ’nın yaratması olmadan da, sizin suret ve heyetlerinizin olmayacağı, evvel emirde (kolayca) bilinen bir şeydir. Bundan dolayı, sizi ve sizin yonttuğunuzu yaratmak sureti ile yonttuğunuz şeyleri de ben yaratmış olduğumdan, ibadete onlar değil ben layığım; çünkü sizi, işlerinizi yapmanıza muktedir kılan benim, buyuruyor. Allah’u Teâlâ. Peygamberlerini inkâr edenleri de Enam suresi 91. âyet-i kerimesinde red buyurdu. Mealen; "Yahudiler, Allah’u Teâlânın kadrini, gereği gibi tanıyamadılar. Çünkü: "Allah hiçbir insana bir şey indirmedi" dediler. (Vahy ve kitapları inkâr ettiler.) Onlara de ki: "Musa'nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği ve sizin de parça parça kağıtlar haline koyup hesabınıza geleni açıkladığınız fakat çoğunu gizlediğiniz o kitabı kim indirdi? Sizin bilmediğiniz ve atalarınızın da bilmediği şeyler, size (Peygamber diliyle Kur'an-ı kerimde) öğretilmiştir. Ey Resulüm! Sen, Allah (indirdi) de! Sonra onları bırak. Bâtıl dedikodularında oynaya dursunlar." Nisa suresi 165. âyet-i kerimesinde ise mealen: "(iman edenleri Cennetle) müjdeleyici, (küfredenleri Cehennemle) korkutucu olarak Peygamberler gönderdik ki, bu Peygamberlerin gelişinden sonra insanların (yarın) kıyamette "Bizi imana çağıran olmadı" diye Allah’u Teâlâya bir hüccet ve özürleri olmasın" buyuruldu. 160 Resulullahın Ehl-i kitaba karşı onların kitaplarında, kendi vasıflarının bildirilmesi, isim ve hususiyetlerine işaretlerin bulunması ile delil getirdi. Ehl-i kitap bunları gizledi. Allah’u Teâlâ, Resulullaha hak Peygamber olduğu ve bildirdiklerinin doğru olduğu hakkında, mucizelerle yardım eyledi. Resulullaha en büyük mucize olarak Kur'an-ı kerim verildi. Müşrikler, Kur'an-ı kerimin Allah’u Teâlâ’nın kelamı olduğuna inanmıyorlar, Hazret-i Muhammed'in sözüdür, diyorlardı. Allah’u Teâlâ, o zaman en fasih ve edebiyatta zirveye ulaşmış olanlarından, Kur'an-ı kerimin on suresi veya bir suresi gibi bir söz söylemelerini istedi, insanlar ve cinler bir araya gelseler bunu yapamayacaklarını bildirdi. Nitekim onlar, böyle bir söz söylemekten aciz kaldılar. Böylece onların, Resulullaha iman etmeme hususunda özürleri ortadan kalkmış oldu. Hz.Musa(a.s) da Firavun'un sihirbazlarını, asasıyla rezil ve rüsva etmekle, hem sihirbazların ve hem de diğer insanların kendisine iman etmeme mazeretlerini gidermişti. Hz.Musa (a.s)ın asasından meydana gelen harikulade hallerin kendi güçleri dışında olduğuna, böyle bir şeyi yapabilmenin hatırlarından bile geçmediğine, böyle bir şeyi ancak Allah’u Teâlâ’nın yapacağına, hem sihirbazları ve hem de başkaları kanaat getirdi. (Nihayet, bu mucize karşısında sihirbazlar, Hazret-i Musa'ya iman ettiler.) Hz.İsa(a.s) da ölüleri ilaçsız diriltmek, anadan doğma körleri ve derisi alaca olanları iyileştirmek, o zamanda insanları aciz bırakan şeylerle (mucizelerle), o devre göre tıpta en yüksek dereceye ulaşan tabiplerin kendisine inanmama mazeretlerini ortadan kaldırdı. (Çünkü böyle işleri, ancak Allah’u Teâlâ’nın yardım ettiği bir kimse yapabilirdi.) Resulullah(s.a.v) da, kendi kavminden olan, edebiyatta yüksek dereceye ulaşan edebiyatçıların, kendisine iman etmeme hususunda bu mazeretlerini bertaraf etti. Çünkü Kur'an-ı kerimin edebi yüksekliğini onlar da kabul ediyorlardı. İşte Resulullah (s.a.v) Efendimiz, yukarıda bildirilen yanlış yollara sapmış kimselere, getirdiği deliller ve mucizelerle, yollarının 161 bozuk olduğunu, davet ettiği yolun ise doğru olduğunu anlatıyordu. Resulullah efendimiz, onlara daima karşısında duramayacakları deliller getirdiği, aralarında uzun müddet kaldığı halde, fevkalade ihtiraslarından dolayı, iman etme şerefine kavuşamadılar. Allah’u Teâlâ’nın Resulullaha(s.a.v) verdiği mucizelerden bazısı şöyledir: Şiddetli açlık vakitlerinde, kalabalık cemaatı, az bir yiyecek ile doyurması, susuzluk zamanlarında, mübarek parmakları arasında fışkıran suyla, hayvanları ve sahiplerini kanana kadar su içirmesi, kurdun kendisine konuşması, kızartılmış koyunun ben zehirliyim diye haber vermesi, ayın ikiye bölünmesi, çağırması üzerine ağacın yerinden sökülerek huzurlarına gelmesi, emri üzerine ağacın tekrar yerine gitmesi, insanlar kalblerinde saklayıp da haber vermesini istedikleri şeyleri haber vermesi. Allah’u Teâlâ gizliyi, gizliden daha gizli olanları da bilir. Her şey Onun yanında hazır gibidir. Yer ve gökte hiç bir şey ondan gizli kalamaz. Kıyamet günü müminler Cenab-ı Hakk’ı göreceklerdir.Cenab-ı Hak, Kur'an-ı kerimde mealen: “Nice yüzler vardır ki, o gün (kıyamette) güzelliği ile parıldar. (O yüzleri) Rablerine bakar” buyurmaktadır. (Kıyamet Suresi, 22-23) Resulullah(s.a.v) da:"Ayı gördüğünüz gibi, kıyamet gününde Rabbinizi mutlaka göreceksiniz. Onu görmekte güçlük çekmeyeceksiniz" buyurmaktadır. Cenab-ı Hak yarattıklarından hiçbirine muhtaç değildir. O istediğini saptırır, istediğini hidayetiyle doğru yola iletir, istediğini aziz, istediğini fakir, istediğini zengin eder. Onun işlerinde asla noksanlık yoktur. O, her şeyin mutlak sahibi ve malikidir. O istediğini yapar. Allah’u Teâlâ mahlûkatını iki kısma ayırdı. Cennete gidecekleri, isimleri ve babalarının isimleri ile beraber yazdı. Cehenneme gideceklerin isimlerini de yazdı. Resulullah (s.a.v)Efendimizle Hazret-i Ömer arasında şöyle bir konuşma oldu. Hazret-i Ömer Peygamber efendimize "Ya Resulallah! Bizim evvelce hesap ve kitabımız görülüp bitmiş mi, yoksa daha yeni başlanmış bir iş mi?" diye sorunca, Resulullah (s.a.v)Efendimiz: "[Allah’u Teâlâ ezeli ilmi ile kimin cennetlik, 162 kimin cehennemlik olduğunu bildiği için] Bunlar, hesabı ve kitabı görülüp bitmiş işlerdir" buyurdu. Bunun üzerine Hazret-i Ömer: "Öyleyse niçin ameller yapıyoruz (çalışıp, çabalıyoruz) ya Resulallah?" diye sorunca Peygamber efendimiz: "İbadet yapınız! Herkese ezelde takdir edilmiş olan şeyi yapmak kolay olur" buyurdu. [İnsanın işlerini Allah’u Teâlânın ezelde takdir etmesi demek, insanın neleri irade edeceğini bilmesi ve dilemesi demektir. Bunları Levh-i mahfuz’da yazmıştır. Böyle olduğu için, kulun mecbur olması gerekmez. Takvimlere, bir sene içinde güneşin ne zaman doğup, ne zaman batacağı, hesaplanarak yazılmıştır. Güneş, takvimde bildirilen saatlerde doğup batar. Güneş, takvime öyle yazıldı diye bilinen saatlerde doğup batmaz. Takvime yazılması, güneşin doğmasına ve batmasına tesir etmez. İşte Cenab-ı Hakk’ın da, ezeli ilmi ile, kulların kendi istekleri ile günah veya sevap işleyeceklerini bilmesi, kulların işlerine cebri bir müdahale değildir.] Allah’u Teâlâya ve Peygamber efendimizin iman etmeye davet ettiği şeylere iman eden kimseleri, küfürden başka hiçbir günah imandan çıkarmaz, imanlarını, ancak küfür giderir. Ehl-i kıble, günahları sebebiyle imandan çıkmayıp, dinin bütün emirleriyle mükelleftirler. Ehl-i kıbleden olup, günahkâr olanları da, Cenab-ı Hak mealen: "Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman yüzünüzü ve ellerinizi (dirseklerinizle beraber) yıkayın, başınızı mesh edin ve ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz boy abdesti alın" Maide suresi, 6. âyet-i kerimesi ile mümin diye isimlendirmiştir. Eğer akidesi bozuk olan Kaderiyye'nin [ve vehhabilerin] dediği gibi günahkârlar, günahları sebebiyle imandan çıkmış olsalardı, onlara abdest farz olmazdı. Allahü teâlânın hitabı da bütün müminlere değil, yalnız itaat edenlere olurdu. Yine Allahü teâlâ, mealen "Ey iman edenler! Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman, Allahü teâlânın zikrine (hutbe dinlemeye, namaz kılmaya) koşunuz. Alışverişi bırakın" buyurdu. (Cum'a Suresi, 9) 163 Bu hitabı yalnız itaat edenlere tahsis buyurmadı. Bu hitap aynı zaman da günahkârları da içerisine almaktadır. Küfrü gerektiren bid’at ve işlerden başka herhangi bir günahı yaparak, günahkâr olanlardan hiçbir kimse hakkında Cehennemliktir diye hükmedilemez. Allah’ın ve Resulünün Cennetle müjdelediklerinden başka hiçbir Müslüman için isim vererek Cennetliktir denilemez. Cenab-ı Hak Kur'an-ı kerimde mealen, "Muhakkak ki, Allahü teâlâ, kendisine ortak koşanları bağışlamaz. Bu günahtan başkasını dilediği kimseden mağfiret buyurur (affeder)" âyet-i kerimesi ile delalet ediyor. (Nisa Suresi, 6) Çünkü Cenab-ı Hak kendisi haber vermedikçe, asiler hakkındaki iradesinin ne olduğunu bilmeye kimse için yol yoktur. Peygamber efendimiz: "Ehl-i kıbleden hiç kimseyi, kendi kendinize Cennete yahut Cehenneme koymayınız" buyurdu. İnsanların amellerini yazan hafaza melekleri vardır. Allah’u Teâlâ bu hususa mealen, "Hâlbuki üzerinde gözetleyici melekler var. (Amellerinizi yazan ve Allah katında) kerim olan kâtip melekler var" âyet-i kerimesi ile delalet buyurdu. (İnfitar Suresi, 10-11) Kabir azabı haktır, insanlar, kabirlerinde diriltildikten sonra imtihan edilecek. Kabirde sual sorulacak, Cenab-ı Hak dilediği kimseye cevap vermeyi kolaylaştıracaktır. Kıyamet günü ilk sur üfürülünce, göklerde olanlar ve Cenab-ı Hakk’ın diledikleri bayılıp düşecek, (ölecekler) ikinci surun üfürülmesi üzerine hepsi bakarak ayağa kalkacaklar (dirilecekler). Cenab-ı Hak insanları, ilk yaratmasında olduğu gibi, yalın ayak ve çıplak olarak diriltecek, (Dünyada iken) Allah’u Teâlâ’ya itaat eden ve isyan eden bedenler, kıyamet günü diriltilecektir. Yine dünyada iken sevap ve günah işleyen eller, ayaklar ve diller de diriltilecek, sahipleri hakkında şahidlik edeceklerdir. Allah’u Teâlâ insanların amellerini tartmak için terazi koyacak. Kimin sevabı ağır gelirse, o kurtulacaktır. Kimin de sevabı hafif gelirse, hüsran ve zarara uğrayacaktır. Kıyamet gününde insanlara, amel defterleri 164 verilecek. Amel defteri sağ eline verilen kimsenin hesabı kolay görülecektir. Amel defteri sol eline verilenler azap göreceklerdir. Sırat, Cehennem üzerine kurulmuş bir köprüdür, insanlar oradan amellerine göre süratli veya yavaş olarak geçecekler. [Yalnız kıyamette köprü, terazi vardır denince, dünyadaki köprü ve teraziler akla gelmemelidir. Sırat köprüsü için de durum böyledir. Ahirette amellerin tartılması için terazi kurulacağına inanmalı, fakat nasıl, ne şekilde olduğunu düşünmemelidir. Mesela, (Sınıf geçmek için imtihan köprüsünden geçilir) diyoruz. Hâlbuki imtihanın köprüye benzer tarafı yoktur. Sırat köprüsü de, bilinen köprülere veya imtihan köprüsüne hiç benzemez. Kalbinde zerre miktarı imanı olan kimse, Cehennemde günahı kadar yandıktan sonra, Cehennemden çıkacaktır. Resulullahın(s.a.v) şefaati, ümmetinden büyük günah sahipleri için olacaktır. Ümmetinden bir kavmi yanıp, kara kömür olduktan sonra ateşten çıkarılarak hayat nehrine atılacaklar, vücudu hiç azap görmemiş gibi terü taze olacak. Kıyamet gününde Resulullahın havzı bulunup, içmek için ümmeti oraya gelecektir. Ondan içen kimse, bir daha susamıyacaktır. Tuttukları doğru yolu; Peygamber efendimizden sonra değiştirenler, o havuzdan uzaklaştırılacaklar. Resulullahın(s.a.v) mirac gecesi semaya çıkarıldığına dair habere iman etmek vaciptir. Deccal'e, İsa aleyhisselamın inerek Deccal'i öldüreceğine, güneşin batıdan doğacağına, Dabbet-ül-ardın çıkacağına ve bunlardan başka, sika (güvenilir) zatların Peygamberden bize nakledip, doğruluğunu bildirdikleri, diğerleri gibi kıyametten önce vukua geleceklerine dair tevatür ile bildirilen diğer alametler hakkında gelen haberlere iman etmek lazımdır. Peygamber efendimizin, gerek Allah’u Teâlâ’nın kitabında ve gerekse sahih olan hadis-i şeriflerinde, bütün getirdiklerini tasdik etmeye, bunların muhkemleriyle amel, müşkil, müteşabih olanların 165 nassını ikrar etmenin (kabul etmenin) tefsirini, ilim ihata edemeyecek olanların hakikatini, ilmi ilahiyeye havale etmek vaciptir. Müminlerin üzerine, emr-i maruf ve nehy-i anil-münker (iyiliği emredip, kötülükten alıkoyma) vaciptir. Muktedir olurlarsa, yapılan kötülüğe el ve dil ile mani olurlar. Muktedir olmazlarsa kalbleri ile o işi kötü görürler. Peygamber (s.a.v)Efendimizin hadis-i şerifi gereğince, asırların hayırlısı, Ashab-ı kiramın zamanıdır (asrıdır) Sonra Tabiin ve Tebe-i tabiin asırlarıdır. Ashab-ı kiramın en üstünü, Bedir muharebesine katılanlardır. Bunların en üstünü, Aşere-i mübeşşeredir (Cennetle müjdelenen on Sahabi). Aşere-i mübeşşerenin en üstünü dört halifedir. [Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali (radıyallahü teâlâ anhüm)] Bunların halifelikleri, o zamandaki müslümanların rızası ile olmuştur. Müslümanlar bu tertip üzere ittifak ettiler (birleştiler). Muhacir ve Ensardan ibaret olan Bedir ehli arasında, Aşere-i mübeşşereden sonra efdaliyet, hicret ve önce müslüman olmaya göredir. Peygamberimizin da'vet ettiği şeylere iman ederek, bir saat olsun kendisi ile görüşen yahut onu bir defa gören Eshab-ı kiram, Tabiinden üstündür. Ashab-ı kiram için, haklarında söylenen hayır sözlerden başkasından sakınmalıdır. Onların iyiliklerini yaymalı, yaptıkları işler için sahih ve doğru tevil yolları aramalı, takip ettikleri yolun en iyi yol olduğuna hüsni zan etmelidir. [Ashab-ı kiram arasında olan muharebeleri iyi sebeplerden dolayı bilmelidir. Bu ayrılıklar, nefsin arzuları, mevki, rütbe, sandalye kapmak, başa geçmek sevgisinden dolayı değildi. Çünkü bütün bunlar, nefs-i emmarenin kötülükleridir. Ashab-ı kiramın nefsleri ise, insanların en iyisinin (aleyhisselam) sohbetinde, karşısında tertemiz olmuştu. Şu kadar var ki, Emir'in yani Hazret-i Ali'nin halifeliği zamanında olan muharebelerde, o haklı idi. Ondan ayrılan hata etti. Fakat ictihad hatası olduğundan bir şey denemez. Nerde kaldı ki, fâsık 166 denilsin, ictihad hatası, fısk, günah değildir. Hatta ayıplamaya bile izin yoktur. Çünkü ictihadda hata edene de bir sevap vardır. Ashab-ı kiramın hepsi müctehid idi. Hepsi adil idi. Herbirinin verdiği haber makbul idi. Hazret-i Ali'ye uyanların ve ondan ayrılanların verdikleri haberler, doğrulukta ve güvenilmekte farksız idi. Aralarındaki muharebeler, itimadın gitmesine mani olmamıştır. O halde hepsini sevmek lazımdır. Çünkü onları sevmek, Peygamber efendimizin sevgisinden dolayıdır. Bir hadis-i şerifte, "Onları seven, beni sevdiği için sever" buyurulmuştur. Onlara düşmanlık, Peygamberimize düşmanlık olur. Hadis-i şerifte, "Onlara düşmanlık eden, bana düşman olduğu için eder" buyurulmuştur. O büyükleri tazim etmek, hürmet etmektir. Onlara hürmetsizlik, tahkir etmek, Onu tahkirdir. Evliyanın büyüklerinden Ebu Bekr-i Şibli buyuruyor ki: "Eshabı kirama tazim etmeyen, kıymet vermeyen bir kimse, Resulullaha iman etmemiş olur."] Bu hususta Selef-i salihin, Peygamber efendimizin "Ashabımı zikrederlerse, siz kendinizi tutunuz" hadis-i şerifine uydular. Ehli ilim, bu hadis-i şerifin manası için "iyiliklerinden başkası ile onları zikretmeyiniz (anmayınız) demektir, dediler. Yine Peygamber (s.a.v)Efendimiz: "Ashabım hakkında bana eziyet etmeyiniz. Nefsim kudretinde olan Allah’u Teâlâya yemin ederim ki, eğer sizin biriniz hayır yolunda Uhud dağı kadar altın infak etse, onların küçük ölçek, hatta yarım ölçeklerine bile varamazsınız" buyurdu. Yine Allah’u Teâlâ mealen "Muhammed (aleyhisselam) Allah’u Teâlâ’nın Peygamberidir. Onun beraberinde bulunanlar (Ashabı kiram) kâfirlere karşı çok şiddetli, kendi aralarında gayet merhametlidirler. Onları rükû ve secde eder halde (namaz kılarken) Allah’u Teâlâdan sevap ve rıza, istediklerini görürsün. Secde eserinden (çok namaz kılmaları yüzünden meydana gelen) nişanları yüzlerindedir. İşte onların Tevrat'taki vasıfları budur" âyet-i kerimesi ile meth ve sena eyledi. (Feth Suresi, 29) 167 Şeyhaynın (yani Hazret-i Ebu Bekir ile Hazret-i Ömer'in), diğer bütün ümmetten üstün olduğu muhakkaktır. Buna inanmayan ya cahildir veya inatçıdır. Yakub aleyhisselamın oğulları arasında meydana gelen işler, onların kıymetini düşürmeyeceği gibi, dünya işlerinde, Ashab-ı kiram arasında olup-biten işler de onların kadr-u kıymetlerini düşürmez. İster icma ettikleri, ister ihtilaf ettikleri şeylerde olsun, Selef-i salihinin sözlerinin dışına çıkmak hiçbir kimseye caiz değildir. Peygamber (s.a.v)Efendimizin, "Ehli havaric Cehennemin kelbleridir" ve "iki fırka var ki, onlara şefaat etmem; mürcie ve kaderiyye" diye rivayet edilen, hadis-i şeriflerine binaen Ashab-ı kiramı sevmeyenler, hariciler, kaderiyye ve mürcieden ibaret olan Ehl-i bid’ati zem ve onlardan uzak olup, onlarla beraber olmamak gerektiğini islam âlimleri bildirmişlerdir. Yine Peygamber (s.a.v)Efendimiz, "Kaderiyye bu ümmetin mecusileridir" buyurdu. Bunlar, Allah’u Teâlânın yaratması gibi yaratabileceklerini iddia ettiler. Müslümanların birbirlerine iyilik etmesi ve sevişmesi lazımdır. Fakat Peygamberimizin Ashabından birini yahut Ehl-i beytini ve ezvacını (mübarek zevcelerini) kötüleyenlerden uzaklaşmak gerekir. İşte Selef-i salihinin üzerinde bulunduğu temel bilgiler bunlardır. Selef-i salihin, bilgilerde kitap ve sünnetin hükmüne tâbi oldular. Halef (sonra gelen âlimler) de bu hususta onlara uydu. Allah’u Teâlâ bizi ve sizi faydalandırsın.)İmam Eşari (Hayatı ve eserleri) Mumsema İmam Eş’arî (r.a) Üzerinde durduğu önemli esaslar özetle şunlardır: 1-İman, marifet ve kalple tasdiktir. Büyük günah işleyen imandan çıkmaz, fakat fasık olur. 2-İmam Eş’arî, Allah’ın varlığına delil olarak insanın yaradılışını gösterir. Böylelikle, insandan Allah’a ulaşmada Batılı filozof Descartes’tan öncedir. 168 3-Allah, yarattıklarına benzemez. Eğer benzediği kabul edilirse, onun hükmü yarattıklarının hükmü gibi olur. Bu da Allah hakkında düşünülemez. İmam Eş’arî de Allah’ın birliğine, İmam Maturidî gibi alemin nizamının bozulmadan işleyişini gösterir. Allah cisim değildir. Kemal sıfatları vardır. Ahirette müminlere cemalini gösterecektir. 4-Allah’ın melek aracılığı ile vahiy gönderdiği kişilere nebi, yeni bir şeriatla gönderilen nebilere de rasul denir. Nübüvvet ve risalet, kemal mertebesinde Hz. Muhammed s.a.v.’de bulunmaktadır. 5-Peygamberin şefaati haktır. Peygamberlerin mucizesi, velilerin kerameti vardır. 6-İnsanı ve fillerini yaratan Allah’tır. Kesb, insanın iradî fillerine verilen isimdir. Kesb, fiil olma yönünden insana, yaratma yönünden Allah’a aittir. 7-Ölümden sonra dirilme ve ahiret hayatı haktır. Mutezile inkâr etse de, kabir hayatı vardır. 8-Dört halifenin imameti gerçektir. Bütün Sahabe-i Kiram hak üzeredir. Aralarında anlaşmazlık gibi görülen olaylar kendi ictihadları sonucudur. Görüşlerini bu şekilde özetlediğimiz İmam Eş’- arî’nin mezhebini kendisinden sonra Bakıllani, Cüveynî, İmam Gazalî ve Fahreddin Razî gibi alimler devam ettirmişlerdir. (Zikrolunan bu alimlerimizin hepsinden Allah razı olsun, onlara rahmet eylesin.) Fıkıh’ta Şafiî ve Malikî mezhebine bağlı olanlar ile az sayıda Hanbelî, Eş’arî’yi itikatta imam olarak kabul etmişlerdir. EŞ’ARİ İLE MATURİDÎ’NİN İLMİ İHTİLÂFLARI Maturidî, Eş’ari ile birlikte ehl-i sünneti temsil etmesi ve temel fikirlerinde paralellik olmasına rağmen, aralarında ilmi bazı ihtilâflar mevcuttur. Bu ihtilâfların başlıcaları şunlardır: 1. Cüzi irade: Eş’arilere göre cüzi iradede meyletme gücü vardır ve bunu Allah yaratır. Fakat bu meyletme işindeki tasarruf yok hükmünde bir varsayımdır. Bu açıdan tasarruf kula verilebilir. 169 Maturidîlere göre ise cüz’î iradede meyletme gücü yok hükmünde bir varsayımdan ibarettir. Dolayısıyla yaratılmış değildir. Çünkü gerçek bir varlığı yoktur. Allah, kul irade etmeden de yaratır; fakat Allah ihtiyarî olan işleri yaratmaya, kulların iradelerini sebep kılmıştır. İrademizin sebep olması da Allah’ın iradesi iledir. 2. Allah’ı tanıma: Eş’ariler, Allah’ı tanımanın dinen vacip olduğunu söylerler. Maturidîler ise Allah’ı tanımanın aklen vacip olduğu fikrindedirler. Yani hiçbir peygamber gelmese de herkes aklıyla Allah’ı bulmakla mükelleftir. 3. Tekvin (Kâinatı var etme): Eş’ariler tekvini fiil sıfatlarından saymışlardır. Maturidîler ise bu sıfatı, sübuti sıfatlardan saymışlardır. 4. İlliyet ve hikmet: Eş’ariler ‘Allah’ın fiilleri için sebep aranamaz’ der. Onun fiilleri hikmet ile bağlı da değildir. Çünkü Allah yaptığından sorumlu değildir. Sorumlu olan kullardır. Maturidîlere göre Allah abesten münezzehtir. Allah yaptıklarından elbette sorumlu değildir. Fakat Allah’ın fiilleri hikmeti icabı meydana gelir. Çünkü Allah Hakîm’dir, Alîm’dir. Allah tekvinî fiillerinde ve teklifî hükümlerinde hikmetini gösterdi ve irade etti. 5. Eş’arilere göre peygamberlik için erkeklik şart değildir, kadınlar da nebi olabilirler. Nitekim Hz. Meryem, Hz. Asiye, Hz. Sare, Hz. Hacer, Hz. Havva ve Hz. Musa’nın annesi nebidirler. Maturidîlere göre ise peygamberliğin şartlarından birisi erkek olmaktır. Kadınlar nebi olamazlar. Hz. Meryem, Hz. Asiye, Hz. Sare, Hz. Hacer, Hz. Havva ve Hz. Musa’nın annesine vahiy gelmiştir; fakat nebi değildirler. 6. İbadetin ifası: Eş’arilere göre Müslüman olmayanlar da ibadetle mükelleftirler. Maturidîlere göre ise, Müslüman olmayanlar ibadet ile mükellef değildirler. Onlar öncelikle Allah’a iman etmekle mükelleftirler. Şefaat Hakkında Bütün İslam âlimleri, ittifakla, hepsi şefaati kabul etmişlerdir. Sadece nakilden çok akla tâbi olan Mutezile denilen sapık bir fırka ve Vehhabiler şefaati inkâr etmiştir. 170 Yeni türedi bazı yazarlar da Peygamber efendimize düşmanlık ederek, “Kur’anı getirmekle onun vazifesi bitmiştir. Kimseye faydası olmaz, şefaat edemez” diyorlar. Onun, âlemlere rahmet olarak geldiğini kabul etmiyorlar, Mutezileye, Vehhabilere inanıyorlar da, şefaatin hak olduğunu bildiren âyet ve hadisleri inkâr ediyorlar. Hâlbuki Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:(Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa Suresi, 80] (Allah ve Resulüne itaat eden, en büyük kurtuluşa ermiştir.) [Ahzab Suresi, 71] (Peygamberin verdiğini alın, yasak ettiğinden sakının!) [Haşr Suresi, 7] (De ki; “Bana uyun ki, Allah da sizi sevsin!”) [Al-i İmran Suresi,31] {Bu âyet-i kerime gelince, münafıklar, “Muhammed kendisine tapılmasını istiyor” dediler. [Şimdiki mezhepsizler de, “Peygamber, Allah’tan üstün tutuluyor” diyorlar.] Bunun üzerine aşağıdaki âyet-i kerime inmiştir. (Şifa-i şerif)} (De ki; “Allah’a ve Peygambere itaat edin! [İtaat etmeyip] yüz çeviren [kâfir olur] Elbette Allahü teâlâ kâfirleri sevmez.) [Al-i İmran Suresi,32] Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Allahü teâlâ, şefaat edene ve şefaat edilene izin vermedikçe, hiç kimse şefaat edemez. Kalblerindeki müthiş korku giderilince, [şefaat bekleyenler, şefaat edenlere] “Rabbiniz şefaat hakkında ne buyurdu?” diye soracaklar. Onlar [şefaat edenler] ise, “Hak olanı buyurdu [şefaate izin verdi]” diyecekler.) [Sebe Suresi, 23] (O gün, kimse şefaat edemez. Ancak Rahman olan Allah’ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığı kimse şefaat eder.) [Taha Suresi, 109] (Rahman olan Allah’ın nezdinde söz ve izin alanlardan başkası şefaat edemez.) [Meryem Suresi,87] (Allah’ı bırakıp da, taptığı putlar şefaat edemez. Ancak hak dine inanıp ona şahitlik eden kimseler şefaat eder.) [Zuhruf Suresi,86] (Onlar, Onun [Allah’ın] rızasına kavuşmuş olandan başkasına şefaat etmezler.) [Enbiya Suresi,28] 171 (Sadece Allah’ın dilediği ve razı olduğu kimselere şefaat etmesi için izin verilen, göklerde nice melekler vardır.) [Necm Suresi,26] (Allah’ın izni olmadan kim şefaat edebilir?) [Bakara Suresi, 255] (Allah’ın izni olmadan hiç kimse şefaatçi olamaz.) [Yunus Suresi,3] (Bütün şefaatler Allah’ın iznine bağlıdır.) [Zümer Suresi,44] Bu âyet-i kerimelerde görüldüğü gibi, şefaat yetkisine sahip olanlar, (Peygamberler, âlimler, şehidler gibi) ancak Allah’u Teâlânın izni ile şefaat edeceklerdir. Yukarıdaki âyet-i kerimelerde, Allah’ın izni olmadan kimsenin şefaat edemiyeceği açıkça bildirilmektedir. Ancak Allah’ın izin verdiklerinin bundan müstesna oldukları, yani ancak Allah’ın izni ile şefaat edecekleri bildirilmiştir. Kimler şefaate kavuşur? Kâfirlere şefaatçi olmadığını ve putların şefaat edemiyeceğini gösteren âyetleri vehhabiler müslümanlara yüklemeye çalışıyorlar, Peygamberler de şefaat edemez diyorlar. Şefaate sadece iman ehli kavuşacak, kâfirler şefaatten mahrum kalacaklardır. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:(Artık şefaat edicilerin [Peygamberlerin, meleklerin, salihlerin, şehidlerin] şefaati, onlara [kâfirlere] fayda vermez.) [Müddesir Suresi,48] (O gün zalimler [kâfirler] için, müşfik bir dost, sözü dinlenecek şefaatçi de yoktur.) [Mümin Suresi,18] (Kâfir için dost ve şefaatçi yok) demek, (Müminler için dost ve şefaatçi var) demektir. Mesela Mümin suresinin 7, 8 ve 9.âyet-i kerimelerinde, meleklerin müminler için dua ettiği bildirilmektedir. Meleklerin duası elbette kabul olur. (Kitabın haber verdiği sonuçtan başka bir şey mi bekliyorlar? Haber verilenler ortaya çıktığı gün, önce onu unutmuş olanlar, “Rabbimizin Peygamberleri elbette bize gerçeği getirmişti, şimdi bize şefaat etsin yahut geriye çevrilsek [dünyaya tekrar gitsek] de işlediklerimizin başka türlüsünü işlesek” derler. Doğrusu kendilerini mahvetmişlerdir, uydurdukları şeyler [putlar] onları koyup kaçmışlardır.) [Araf Suresi,53] 172 (Orada putlarıyla çekişerek derler ki: “Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi âlemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da, inananlardan olsak.) [Şuara Suresi,96-102] (Allah’a koştukları) ortaklarından kendilerine hiçbir şefaatçi çıkmayacaktır. Zaten onlar, ortaklarını da inkâr edeceklerdir.) [Rum Suresi,13] (Ondan başka ilahlar mı edineyim? O Rahman olan Allah, eğer bana bir zarar dilerse putların şefaati bana hiçbir fayda vermez, beni kurtaramaz.) [Yasin Suresi,23] Yukarıdaki âyetler, kâfirlere putların şefaat edemiyeceğini göstermektedir. Bu âyetleri ileri sürerek, (Müslümanlara Peygamberler, melekler, âlimler, evliya, şehidler, Kur’an-ı kerim şefaat edemez) diyerek cahilce iftira ediyorlar. Kur’anı insanlara açıkla Eşsiz mucize olan Kur’an-ı kerime uyabilmek için, Kur’anın muhatabı olan Peygamber efendimize uymak ve şerefli sözlerini [hadis-i şeriflerini] kabul etmek lazımdır. Allah’u Teâlâ, Resulüne Kur’anın açıklamasını, hüküm koymasını emredip, iman, itaat ve Kelime-i şehadette de Resulünü kendisiyle birlikte bildiriyor: (Kur’anı insanlara açıklayasın diye sana indirdik.) [Nahl Suresi,44] (İhtilaflı şeyleri insanlara açıklayasın ve iman eden bir kavme de hidayet ve rahmet olsun diye bu Kitabı sana indirdik.) [Nahl Suresi,64] (İhtilaflı bir işin hükmünü Allah’tan [Kur’andan] ve Resulünden [Sünnetten] anlayın!) [Nisa Suresi,59] (Aralarındaki anlaşmazlıkta seni hakem tayin edip, verdiğin hükmü tereddütsüz kabullenmedikçe, iman etmiş olmazlar.) [Nisa Suresi,65] (Allah ve Resulü, bir işte hüküm verince, artık inanmış kadın ve erkeğe, o işi kendi isteğine göre, tercih, seçme hakkı kalmaz.) [Ahzab Suresi,36] 173 (Allah’a ve ümmi nebi olan Resulüne iman edin!) [Araf Suresi,158] (Allah’a ve Resulüne itaat edin!) [Enfal Suresi,20] (Allah’a ve Resulüne inanmayan [kâfir olur] kâfirler için de çılgın bir ateş hazırladık.) [Feth Suresi,13] (Size kitabı, hikmeti getiren ve bilmediklerinizi öğreten bir Resul gönderdik.) [Bakara Suresi,151] (Yalnız Kur’an) diyenler kesinlikle Kur’an-ı kerime inanmıyorlar. İslamiyet’i yıkmak için inanmış gibi görünüyorlar. Bunların, Kur’an ve Sünneti kabul etmedikleri için kâfir olduklarını âyetlerle bildirdik. Bu konudaki hadis-i şerifler de şöyledir: (Cebrail aleyhisselam, Kur’an ile beraber açıklaması olan sünneti de getirmiştir.) [Darimi] (Bana Kur’anın misli kadar daha hüküm verildi.) [İ. Ahmed] (Yalnız Kur’andaki helal ve haramı kabul edin diyenler çıkar. İyi bilin, Peygamberin haram kılması, Allah’ın haram kılması gibidir.) [Tirmizi, Darimi] (Bana uyan Cennete girer, bana isyan eden ise giremez.) [Buhari] (Bir zaman gelir “Kur’andan başka şey tanımam” diyenler çıkar) [Ebu Davud] (Kur’ana ve sünnete uyan hiç sapıtmaz.) [Hakim] (Sünnetimden yüz çeviren benden değildir.) [Müslim] (Bir zaman gelir, beni yalanlayanlar çıkar. Bir hadis söylenince, “Resulullah böyle şey söylemez. Bunu bırak, Kur’andan söyle” der.) [Ebu Ya’la] Yalnız Kur’an diyenler, Kur’andaki İslam diyenler, utanmadan yalan söylüyorlar. Sözlerinde zerre kadar samimiyet yoktur. Kur’ana inanmalarında samimi olsalardı, âyetlere inanırlardı. Allahü teâlâ yalnız Kur’an mı diyor? (Resulüme uyun, onun bildirdiği her şeyi kabul edin, haram ettiklerinden sakının, Resule uyan bana uymuş olur. Ona isyan eden bana isyan etmiş olur. Onun sözleri vahye dayanır. Onun sözünü benim sözüme aykırı görenler ve Allah’ın yolu ile Peygamberin yolunu birbirinden ayırmak isteyenler kâfirdir) buyurmuyor mu? 174 İşte âyet-i kerime mealleri: (Resulümün verdiğini alın, yasakladığından da sakının!) [Haşr Suresi,7] (O, [Resulüm] vahiyden başkasını söylemez.) [Necm Suresi, 3,4] (Resulüme uyun ki, doğru yolu bulun!) [Araf Suresi,158, Nur Suresi,54] (Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa Suresi,80] (Allah ve Resulüne itaat eden Cennete, isyan eden Cehenneme gider.) [Nisa Suresi,13,14] (Aralarında hüküm verilmek üzere Allah’a ve Peygambere çağırıldıkları vakit: “İşittik, itaat ettik” demek, ancak müminlerin sözüdür, işte kurtuluşa erenler onlardır.) [Nur Suresi,51] (Allah’a ve Resulüne karşı gelen, bilsin ki, Allah’ın azabı çok şiddetlidir.) [Enfâl Suresi,13] (Allah’a ve Resulüne itaat edin! [uymayıp] yüz çeviren [kâfirdir] Allah da kâfirleri sevmez.) [A’li İmran Suresi,32] (Allah ile resullerinin emirlerini birbirinden ayırıp ikisi arasında bir yol tutmak isteyen kâfirdir.) [Nisa Suresi,150,151] Kur’anda, (yalnız Kur’ana uyun) denmiyor, (Allah’a ve resulüne uyun) deniyor. Resulünü devreden çıkaran, Kur’anın açıklaması olan hadisleri delil saymayan, Kur’anın ifadesi ile kâfir olur. Resulullah efendimiz açıklıyor Allah’u Teâlâ, (Ey Resulüm, Kur’anı insanlara açıkla) buyuruyor. Resulü de açıklıyor:(İsra suresinin (yakında Rabbin sana makamı mahmudu verecektir) [mealindeki] âyet-i kerimedeki “Makamı mahmud” bana verilecek şefaat hakkıdır.) [Tirmizi] (Ahirette ilk şefaat eden ve şefaati kabul olan ben olacağım.) [İbni Mace] (Kıyamet günü en önce ben şefaat edeceğim.) [Müslim] (İmanla ölen herkese şefaat edeceğim.) [Buhari, Müslim] (Her Peygamberin, müstecab [kabul olan] bir duası vardır. Ben duamı, ümmetime şefaat etmek için ahirete sakladım.) [Buhari] (Ümmetimin yarısının Cennete girmesi ile şefaat etmem arasında serbest bırakıldım. Şefaat etmeyi seçtim. Çünkü şefaatimle daha çok kimse Cennete girer.) [İbni Mace] 175 (Benden önce hiçbir Peygambere verilmeyen beş şeyden biri şefaattir. Şirk üzere ölmeyen [imanla ölen] herkese şefaat edeceğim.) [Bezzar] (Ümmetimden büyük günah işleyenlere şefaat edeceğim.) [İmam-ı Ahmed, Nesai, Tirmizi, Ebu Davud] Peygamber efendimiz, günahkârlara şefaat edeceğini bildirince, Hz. Ebüdderda, (İmanı olan hırsız ve zâniler de şefaate kavuşacak mı?) diye sual etti, (Evet, onlara da şefaat edeceğim) buyurdu. (Hatib) (Nefslerine aldananlara şefaat edeceğim.) [Deylemi] (Kıyamette, kum sayısından daha çok kimseye şefaat ederim.) [Taberani] (Ehl-i beytimi sevenlere şefaat edeceğim.) [Hatib] (Ashabımı kötüleyenden başka, herkese şefaat edeceğim.) [Buhari] (Kabrimi ziyaret edene şefaatim vacip oldu.) [Buhari, Müslim] (Kabrimi ziyaret edenin şefaatçisiyim.) [Taberani] (Sırf beni ziyaret için gelen, Allah’ın izniyle şefaatime kavuşur.) [Müslim] (Medine’de ölenlere şefaat ederim.) [Tirmizi] (Medine’nin sıkıntılarına katlanana, şefaat ederim.) [Müslim] (Sünnetimi [imanını] elinden kaçıran kimseye [kâfire] şefaatim haram oldu.) [Şir’a] (Şefaatime inanmayan kimse, ona kavuşamaz.) [Şir’a] (Şefaatime kavuşmak isteyen kızını fasıka vermesin!) [Şir’a] (Şefaatime en layık olan, bana en çok salevat okuyandır.) [Tirmizi] (Cuma günü ve gecesi çok salevat getirene şefaat ederim.) [Beyheki] (Ümmetimden geri kalan olur korkusu ile Cennete girdiğim halde tahtıma oturmam. Allah’u Teâlâya, “Ya Rabbi ümmetim ümmetim” derim. Rabbim “Ümmetine ne yapmamı istiyorsun?” buyurur. Ben de “Ya Rabbi onların hesaplarını çabuk gör, sıkıntıdan kurtulsunlar” derim. Cehennemliklerin listesi bana 176 verilir. Onlara şefaat ederim. Hatta Cehennem hazini Malik “Ümmetinden cezalanacak kimse bırakmadın” der.) [Beyheki, Taberani] (Rabbin sana [ahirette çeşitli nimetler, şefaat izni] verecek, sen de hoşnut, razı olacaksın) mealindeki Duha suresi beşinci âyet-i kerimesi inince, Resulullah (s.a.v)Efendimizin, (Ümmetimden bir kişi Cehennemde kalsa razı oldum demem) diye söylediği tefsirlerde bildirilmiştir. (Tibyan) Lütfu ile daha fazla verir Şuarâ suresinin 100. âyetinde, Cehennemdekilerin, (Bizim için şefaat edici [şefaat etmesine izin verilen] kimse yoktur) dedikleri bildirilmektedir. Şurâ suresinin 26. âyetinde ise, (İman edip salih amel işleyenlerin dualarına icabet eder. Lütfundan, fazlasını da verir) buyuruluyor. Fazlasını verir ifadesi, “Onlara şefaat edici arkadaşlar verir ve beraber Cennete girerler” diye tefsir edilmiştir. (İhya) Hadis-i şerifte de buyuruldu ki:(Kıyamette Peygamberler, âlimler ve şehidler şefaat eder.) [İ.Mace] Bütün müfessirler, muhaddisler ve fakihler gibi, dört mezhep imamı da şefaatin hak olduğunu bildirmişlerdir. Bütün âlimlerin en büyüğü olan imam-ı a’zam hazretleri, (Peygamberler, âlimler ve salihler, günahkârlara şefaat edecektir) buyurdu. (Fıkhı ekber) Buraya kadar, şefaatin hak olduğunu bildiren âyet-i kerime ve hadis-i şerifler ile Ehl-i sünnet âlimlerinin yazılarından bazısını bildirdik. Kur’an-ı kerimi açıklayan Peygamber (s.a.v)Efendimiz ve Ashabı ve Ehl-i sünnet âlimlerinin tamamı şefaatin hak olduğunu bildirmiştir. Bir hadis-i şerifin Kur’an-ı kerime aykırı olup olmadığını en iyi bilen muhaddisler ve diğer Ehl-i sünnet âlimleridir. Bütün muhaddisler, şefaatle ilgili hadis-i şerifleri bildirmişlerdir. Onlar, bir hadisin Kur’an-ı kerime aykırı olup olmadıklarını bilemiyor da, Mısırlı, Suriyeli ve yerli türedi mezhepsizler mi biliyor? Sen razı olana kadar Putlarla ilgili âyet-i kerimeleri gösterip, (Resulullah müminlere şefaat edemez) demek, mezhepsizliğe has bir taktiktir. 177 Duha suresinin, (Sen razı olana [yeter diyene] kadar, her dilediğini vereceğim) mealindeki 5. âyeti, Allah’u Teâlânın, Peygamberine bütün ilimleri, bütün üstünlükleri, ahkam-ı İslamiyeyi, düşmanlarına karşı yardım ve ümmetine kıyamette her türlü şefaat ve tecelliler ihsan edeceğini vaad etmektedir. Bu âyet-i kerime gelince, Cebrail aleyhisselama bakıp, (Cehennemde bir müminin kalmasına razı olmam) buyurdu. Yine buyurdu ki:(O kadar çok kimseye şefaat ederim ki, Rabbim bana, “Razı oldun mu?” diye sorunca, “Evet razı oldum” derim.) [Beyheki, Bezzar, Taberani] (Kıyamette Sırat köprüsünün başında durur, ümmetimin geçmesini beklerim. Allah’u Teâlâ, “Dilediğini iste, istediklerine şefaat et, şefaatin kabul olunacaktır” buyurur. Ümmetime şefaatten sonra, yalvarmaya devam ederim. Rabbim bana “Ümmetinden ihlasla bir defa “La ilahe illallah” diyen ve imanla ölen herkesi Cennete koy” buyuruncaya kadar yerimden kalkmam.) [İ. Ahmed] (Allahü teâlâ bana, “Ümmetinin üçte ikisini sorgusuz sualsiz Cennete koymamı mı istersin, yoksa şefaat izni mi istersin?” buyurdu. Ben de şefaat hakkı vermesini istedim. Şefaatim elbette bütün müslümanlaradır.) [Taberani] (Şirk üzere ölmeyen [imanla ölen] herkese şefaat edeceğim.) [İbni Hibban] Resulullahı vesile edenlerin, onun şefaati ile tevbelerinin kabul olunacağını şu âyet-i kerime de göstermektedir: (Nefslerine zulmedenler, sana gelip, Allah’tan af diler ve Resulüm olarak sen de, onlar için af dilersen, Allah’u Teâlâyı, tevbeleri kabul edici ve merhamet edici bulurlar.) [Nisa 64] Resulullah gibi şefaatçi olmasaydı Kabirden, önce Resulullah efendimiz, üzerinde Cennet elbisesi ile kalkacak. Burak üzerinde, elinde liva-ül-hamd isimli bayrakla mahşer yerine gidecek, Peygamberler ve bütün insanlar bu bayrağın altında duracak, hepsi, beklemekten çok sıkılacak, önce Peygamberlerden Hz. Âdem(a.s), sonra Hz. Nuh(a.s), sonra Hz. İbrahim(a.s), Hz. Musa(a.s) ve Hz. İsa(a.s)’ya gidip, hesaba başlanması için şefaat etmelerini dileyeceklerdir. Her biri, birer özür 178 bildirerek, Allah’u Teâlâdan utandıklarını söyleyecekler, şefaat edemiyecekler, sonra Resulullaha gelip yalvaracaklardır. Önce, Onun ümmeti, Sırattan geçip Cennete girecektir. Sonra bütün Peygamberler şefaat edecektir. (Buhari) Peygamber efendimizin şefaati şöyle olacak: 1- Makam-ı Mahmud şefaati ile, mahşerde beklemek azabından kurtaracaktır. 2- Çok kimseyi, sorgusuz, sualsiz Cennete sokacaktır. 3- Azap çekmesi gereken müminleri azaptan kurtaracaktır. 4- Günahı çok olan müminleri Cehennemden çıkaracaktır. 5- Sevapla günahı eşit olup, Araf’ta bekleyen kimselerin Cennete gitmelerine şefaat edecektir. 6- Cennete girmiş olanların derecelerinin yükselmesine şefaat edecektir. Şefaat ile hesaptan kurtardığı yetmiş bin kimsenin her birinin şefaatleri ile de, yetmişer bin kişi sorgusuz, sualsiz Cennete girecektir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki:(Peygamberlerin sonuncusu gibi bir şefaatçi olmasaydı, bu ümmetin günahları kendilerini helak ederdi. Bu ümmetin günahları çok ise de, Allahü teâlânın af ve mağfireti de sonsuzdur. Allah’u Teâlâ, bu ümmete af ve mağfiretini o kadar saçacak ki, geçmiş ümmetlere böyle merhamet ettiği bilinmiyor. Doksandokuz rahmetini, sanki bu günahkâr ümmet için ayırmıştır. Allah’u Teâlâ, af ve mağfiret etmeyi sever. Günahı çok olan bu ümmet kadar af ve mağfirete uğrayacak hiçbir şey yoktur. Bunun için, bu ümmet, ümmetlerin en hayırlısı oldu. Bunların şefaatçileri olan Peygamberleri, Peygamberlerin en üstünü oldu. Furkan suresi, 70. âyet-i kerimesinde mealen, (Allah’u Teâlânın, günahlarını iyiliklerle değiştireceği kimseler, onlardır. Onun mağfireti, merhameti sonsuzdur) buyuruldu.) [C.2, m.3] İmanlı ölen herkese şefaat İmanını muhafaza ederek ölen herkes şefaate kavuşacaktır. Şefaate kavuşabilmek için imanlı ölmek şarttır. İmanlı ölenler de ebedi kurtuluşa kavuşmuş demektir. 179 Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:(O gün Allah, Peygamberlerini ve iman edip onunla beraber olanları rüsvay etmez.) [Tahrim 8] Peygamber efendimiz, (Ya Rabbi, ümmetimin kusurlarını başkalarının duymaması için onların hesaplarını bana ver!) deyince, Allah’u Teâlâ, (Onlar senin ümmetin ise, benim de kullarımdır. Ben onlara senden daha merhametliyim. Ne sen, ne başkaları onların kusurlarını bilemez, hesaplarını gizli görürüm) buyurdu. (İ. Gazali) (Kıyamette “Ya Rabbi, zerre kadar imanı olanı Cennete koy!” diyeceğim. Hepsi şefaatimle Cennete girecek.) [Buhari] Hz. Ebu Hüreyre(r.a) anlatır: Resulullah (s.a.v)Efendimizden, kıyamette şefaatine kavuşacak en mutlu kişinin kim olduğunu sordum. (Senin hadislerime olan sevginin çokluğunu bildiğim için, böyle bir soruyu senden önce hiç kimsenin sormayacağını tahmin etmiştim. O mesud kişi, La ilahe illallah Muhammedün Resulullah diyerek imanla ölen kişidir) buyurdu. (Buhari)
Bugün 288 ziyaretçi (483 klik) kişi burdaydı!
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
.
EHL-İ SÜNNET HADİS İMAMLARI KÜTÜB-İ SİTTE VE DİĞERLERİ EBUBEKİR TANRIKULU 2 Allahım! Bu Kitabı okuyanın, okutanın veya okunmasına sebeb olanların, İmanını Sen koru. Bizi nurlu yolundan ayırma. Bizi affına ve rızana erdir. Bütün hayırlı işlerimizde bizi başarıya ulaştır. Şüphesiz herşeyi hakkıyla bilen, hidayete erdiren, herşeye gücü yeten Sensin. Allahım! Bizi, Habibin Hz.Muhammed Mustafa(s.a.v)Efendimizin ve onun ashabının, sıddık veli kullarının yolundan ayırma. Kendi dostluğuna seçtiğin kullarınla iki cihanda beraber eyle. Âmin. Yazar: Ebubekir TANRIKULU Tashih: EBTNUR-Y.ERDOĞAN Kapak: Yılmaz ERDOĞAN Baskı Yeri: ANKARA-2020 3 İÇİNDEKİLER ÖN SÖZ...................................................................................................4 İMAM-I BUHÂRÎ (R.A) ............................................................................7 İMAM-I MÜSLİM -MÜSLİM b. HACCÂC (R.A)...................................... 44 İMAM TİRMİZİ(R.A)............................................................................. 63 İMAM NESÂÎ (R.A)............................................................................... 85 İBN MÂCE (R.A)................................................................................. 116 EBU DAVUD (R.A).............................................................................. 131 İMAM-I MALİK (R.A) ......................................................................... 151 İMAM DÂRİMÎ (R.A).......................................................................... 172 İMAM-I AHMED BİN HANBEL (R.A)................................................... 185 İMAM NEVEVİ (R.A) .......................................................................... 199 İMAM TABERÂNÎ (R.A)...................................................................... 245 İMAM BEYHAKĪ (R.A) ........................................................................ 270 İMAM DEYLEMÎ (R.A)........................................................................ 307 İMAM DÂREKUTNÎ (R.A) ................................................................... 318 HÂKİM en-NÎSÂBÛRÎ (R.A)................................................................ 329 4 ÖN SÖZ Euzübillahimineşşeytanirraciym Bismillahirrahmanirrahiym İlahi ente maksudi ve rıdake ve likaike matlubi. Elhamdulillahi Rabbil alemiyn vessalatü vesselamu ala rasulina Muhammedin ve ala alihi vesahbihi ecmaiyn. Allah’a hamd, Rasulü Hz. Muhammed Mustafa(s.a.v.) ve ona uyanlara salât ve selam olsun. Allah’u Zülcelalin mahlûkat içerisinde yarattığı en şerefli varlık insanoğludur. İnsanında en şereflisi Müslüman olanıdır. Rabbimize sonsuz hamdu sena olsun ki, bizleri İslam’la şereflendirdi, ahir zaman nebisi Hatemül enbiya Hz.Muhammed Mustafa(s.a.v)ya ümmet kıldı, şerefli bir milletin evladı olarak Müslüman bir anadan babadan Müslüman bir vatanda vücuda getirdi. Rabbimize nekadar hamdetsek azdır. Bundan mahrum olarakda dünyaya gelebilir, İslamı Hak ve hakikatı bulmamız zor olabilir, belki ebediyyen karanlıklarda kalanlardan olabilirdik. Rabbimize sonsuz hamdüsenalar olsun ki Mümin ve Müslümanız. Allah’u Zülcelalin ilk insan Hz. Âdem (a.s.)’dan son peygamber Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.) kadar gelip geçen bütün peygamberler insanları tevhid dini İslama çağırmışlar, insanın dünyada ve ahirette mutlu olmasını istemişler, ilahi ahlak esaslarını öğretip örnek olmuşlardır. Şüphesizki bu yüce dine hizmette, sevgili peygamberimizin mübarek bir emaneti olan hadislerini bir araya getirip derleme, tasnif, sahihini, zayıfını, uydurmasını birbirinden ayıran, büyük bir hassasiyetle gece gündüz, yaz, kış, uzak, yakın demeden Allah rızası ve onun şanlı elçisinin şefaatine mazhar olma aşkı ve Müslümanlara hizmet gayesiyle büyük fedakârlık yapmış Hadis imamlarımızında büyük bir payı vardır.Onların bu ihlaslı,aşk ve şevk dolu gayretleri sayesinde bugün,Hak Din İslamı ve Onun Şanlı Peygamberi Hz.Muhammed Mustafa(s.a.v)yı daha iyi tanıyor ve Ona Ümmet 5 olmanın bahtiyarlığını yaşıyoruz.Rabbim bizleri Onun yolundan ayırmasın.Amin. Sevgili Peygamberimiz(s.a.v)Veda Haccında ashabına, bütün Müslümanlara seslenirken; “Size iki emanet bırakıyorum, Biri Allah’ın Kitabı Kur’an-ı Kerim diğeri, benim Sünnetim. Kim bunlara sahip olursa, bunlarla amel ederse yolunu şaşırmaz dalalete düşmez.” buyuruyordu. (İ.Malik, Muvatta Peygamber varisi olan, âlimler, veliler, mürşidi kâmillerde aynı görevi yapmışlar kıyamete kadarda insanları Hak’ka davete devam edeceklerdir. Dünya kurulduğundan bu yana iki davete sahne olmuştur. Biri Hakkın daveti diğeri ise Batılın daveti. Hakkın daveti ilk insan ilk peygamber Hz.Adem(a.s)ile başlamış son peygamber Hatemül Enbiya Hz.Muhammed Mustafa(s.a.v)ile tamamlanmıştır. Allah’u Zülcelalin insanlığın kurtuluşu, mutluluğu, dünyevi, uhrevi saadeti için gönderdiği din ise İslam’dır. Bugünde yarında insanlığın kurtuluşu İslam’dadır. Her devirde İslam’a inanan yaşayanlar olduğu gibi, inanmayan kabul etmeyen karşı çıkanlarda olmuştur. İnananlar Peygamberlerin safında yerini almış, inkâr edenlerde Nefis ve Şeytanın safında yerlerini almışlardır. Allah’u Zülcelâl’in bütün mahlûkata, ins ve cinne gönderdiği, Hz.Muhammed Mustafa(s.a.v)le tamamladığı ve razı olduğunu bildirdiği, ondan başka bir din, başka bir kitap, başka bir peygamber göndermeyeceğini haber verdiği Son Din İslam, son Kitap Kur’an’son elçi Hz.Muhammed Mustafa(s.a.v)’dır. Bu şerefli dine iman eden bu uğurda malıyla canıyla mücadele eden gökteki yıldızlar gibi ışık saçıp örnek olan, Rabbimizin ve Elçisinin methine layık olan nice Mümin ve Müslüman bahtiyarlar vardır. Rabbim cümlesine rahmetiyle muamele eyleyip Cennet-i A’la’daki derecelerini yüce, bizleride şefaatlerine mazhar kılıp, cennette komşu eylesin. Âmin. Bu yüce dine hizmet eden, şu gök kubbede hoş bir seda bırakan, gönüllerde taht kurmuş, Allah’u Zülcelalin sevdiği ve sevdirdiği, Peygamber(s.a.v)Efendimizin mübarek hadislerini bir araya toplayan, kırı kırk yararcasına dikkat ve titizlikle davranan, Müslüman ümmetin Kur’an-ı Kerimden sonra enbüyük desteği, müracaat ettiği uyduğu, hayatına tatbik ettiği, başucu kaynağı 6 Kütüb-i Sitte ve diğer Hadis Kitaplarını yazan, mübarek hadisleri bir araya getiren, Peygamber varisi, âlim, veli, hafız, güzel insanlardan, iz bırakan, güzel örnek olanlardan bahsedeceğim. Hiç şüphe yokki bu şerefli ümmet içinde, yağmurun toprağa düşmesi ile ölü toprağın nebat fışkırtması gibi, Hakk’ın izni ile ölmüş kalpleri diriltenlerde mevcuttur. Dinimiz bize bu yolu göstermiş ve sorumluluklarımızı bildirmiştir. Bu mutluluğa erişebilmemiz, görevlerimizi yerine getirmeye bağlıdır.Müslüman’a düşen, dini ve milli görevlerini doğru olarak öğrenmek ve bunları Allah’ın rızasına uygun bir biçimde yapmaya çalışmaktır. Maalesef günümüzdede itikadı bozuk, ameli bozuk Küfrün, Şeytanın borazancılığını yapan, mezhepsiz, meşrepsiz, Siyonistlerin, Haçlıların siyasi, ekonomik etkisi altında kalarak Avrupalı müsteşrik, oryantalisleride sollayarak, ashab-ı kirama, mezhep imamlarına, hadis imamlarına, mutasavvıf büyük islam âlimlerine dil uzatan, ümmetin inancını, birliğini bozmaya çalışanlar eksik olmamıştır. Bu ihanetlerin faturasını ümmeti Muhammed çok acı ödemiştir, hala da ödeemektedir. Onun için; Ehl-i Sünnet vel Cemaat yolunda olan gerçek, adil idareci ve yöneticileri, mezhep, meşrep, tasavvuf ehlini, sevmek onların nasihatlerine kulakvermek, onların yolunda bulunmak, insana hem dünya, hemde ahiret saadetini kazandıracaktır. Bugün buna her zamankinden daha fazla ihtiyacımız vardır. Hak’la Batılın, İnsanla Şeytanın, Karanlıkla Aydınlığın, iyi ile kötünün bu mücadelesinde safımızı yerimizi bilmemiz şarttır. İlme irfana, ahlak ve adalete, ehliyet ve liyakate büyük önem vermek lazımdır. İnsanlığın özelliklede Müslümanların dünyevi ve Uhrevi kurtuluşu, Allah’a ve Resulü Hz.Muhammed Mustafa(s.a.v)ya, Kur’an ve Sünnete bağlı şuurlu yaşamaya bağlıdır. Bu Ehl-i Sünnet Hadis, fıkıh, tefsir, mutasavvıf âlimlerimizi örnek alarak Sıratı Müstakimden şaşmamak lazımdır. Rabbim cümlemizi itikadı, ameli düzgün kullarından eylesin. Kendine kul, Habibine şuurlu ümmet, Ecdadına layık şuurlu evlad eylesin. Bizleride şu gök kubbede hoş bir seda bırakanlardan eylesin. Âmin. Hizmet bizden muaffakiyyet âlemlerin Rabbi olan Allah’u Azimüşşandandır. Ebubekir Tanrıkulu Diyanet İşleri Başkanlığı Emekli Uzmanı 7 İMAM-I BUHÂRÎ (R.A) (D.H.13 Şevval 194, M.20 Temmuz Cuma, 810.BuharaV.H.256.M.1 Eylül Cuma 870. Buhara) Kur’ân-ı Kerîm’den sonra en güvenilir kitap kabul edilen elCâmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ adlı eseriyle tanınmış büyük muhaddis,alim,veli.. Künyesi; Ebû Abdillâh Muhammed b. İsmâîl b. İbrâhîm elCu‘fî el-Buhârî. Hicri;13 Şevval 194,Miladi;20 Temmuz 810,tarihinde Cuma günü Buhara’da doğdu. Dedesinin dedesi olan Berdizbeh Mecûsî idi. Onun oğlu Mugīre, Buhara Valisi Cu‘feli Yemân vasıtasıyla müslüman oldu. Buhârî bundan dolayı Cu‘fî nisbesiyle de anılmıştır. Dedesi İbrâhim hakkında fazla bilgi bulunmamakla beraber babası İsmâil’in Mâlik b. Enes ve Abdullah b. Mübârek gibi âlimlerden hadis öğrenen bir kişi olduğu bilinmekte ve Buhârî henüz çocukken vefat ettiği, hadise dair bazı kitaplarının oğluna intikal ettiği anlaşılmaktadır. Annesinin ise duası makbul dindar veli bir kadın olduğu zikredilmektedir. Ailesi hakkında bütün bilinenler, Ahmed adında bir oğlu olduğu, evinde birkaç câriyesi bulunduğundan ibarettir. 8 Hz. Muhammed’in (s.a.v) vefatından 178 yıl sonra dünyaya gelen Buharî, hadisleri halk içinden duyduğu ve kendi araştırmaları ile toplamıştır. Oluşturduğu hadis eserleri sayesinde İslam içerisinde Kur’an-ı Kerim’in yanında, hadis düsturunu (kuralını, kaidesini) oluşturan kişi olarak bilinir. Buharî’nin kendi ifadesine göre hadis bilgisi aldığı hocalarının sayısı binden fazladır. Hadis yazdığı şeyhlerine ait senetleri de bildiğini, senedi zayıf rivayetlere itibar etmediğini belirtmiştir. Müslümanlar için Kur’an-ı Kerim ne kadar önemli ve değerli ise, en az onun kadar Peygamber (aleyhisselatu vesselam) sözü olan hadisler de, öneme ve değere sahiptir. Allah Teâlâ ve Rasulü bir işte hükmünü belirttikten sonra, müminlere o hükme uymanın dışında bir davranışın düşmeyeceğini öğretir ilahi kelam bize. Rasul Muhammed Mustafa’nın söz, fiil ve takrirlerinden oluşan hadisler, Kerim Kitabımız Kur’an’dan sonra ikinci ve vazgeçilmez dayanağımız olma özelliği taşımaktadır. İslâm dininin iki ana kaynağı vardır. Birincisi; kitapların en güzeli olan Allah (c.c.)’ın kitabı Kur’ân-ı Kerim, ikincisi; yolların en güzeli, en pakı olan Rasûlullah (s.a.v.)’in yolu, sünnet-i seniyyesidir. Dinimizin ikinci temel unsuru olan Rasûlullah (s.a.v.)’in sünnetinin, hadislerinin asırlar boyunca dillerde dolaşmasını sağlayan; hayat-ı insaniyeyi aydınlatan bu güzel nuru hiç sönmeden kıyamete kadar muhafaza eden Rabbu’l-âlemindir. Allah (c.c.), Rasûlü’nün hadislerini sahih yollarla sonraki nesillere ulaştırmaları için ümmet içerisinden bazı zatları seçip onları üstün meziyetlerle donatmıştır. İşte bu zatların en önde geleni, muhaddislerin incisi İmam Buhârî Hazretleri’dir. Hadis ilmine derinlemesine ehemmiyet veren ilk dönem Müslüman âlimlerimiz, büyük çaba ve titizlik göstererek bu Peygamber (s.a.v) sözlerinin bize kadar sağlam ve sağlıklı bir şekilde ulaşmasının gayretini vermişlerdir. Tarihimizde kendisini bu yola adayan pek çok muhaddis âlimimiz olmuştur. İçlerinden en meşhuru, “sahih hadis” usulünü belirleyen, geliştiren ve bu usul çerçevesince hadisleri tasnif eden İmam Buharî (rahmetullahi aleyh)’dir. Elimizdeki mevcut kaynaklarda geçen hadis-i şeriflerin çoğunluğunda onun büyük emeği, el emeği göz nuru vardır. Küçük yaşta babasını kaybeden Buhari, ilk tahsiline doğum yeri olan Buhara’da başladı. Duası makbul saliha bir 9 hanım olan annesi, onun ve kardeşinin yetişmesi için gayret sarf etti. On yaşından itibaren hadis âlimlerinin derslerine devam etti. Kuvvetli zekâya ve hafızaya sahip olan İmam-ı Buhari, işittiği hadis-i şerifi hemen ezberliyordu. Onunla hadis-i şerif dinleyenler yazdığı halde, o, yazma ihtiyacını duymuyordu. Muhammed bin Selam el-Bikendi, İbrâhim bin el-Eşâs, Ebu Âsım eş-Şeybani, Abdurrahman bin Muhammed bin Hammad, Hâlid bin Mahled, Ebu Nasr-il-Ferâdisi, Abdân bin Osmân el-Mervezi, Ali bin el-Medini, Ahmed bin Hanbel, Yahya bin Main, İshak bin Raheveyh, Süleyman bin Harb, Abdullah bin Zübeyr el-Hamidi (r.aleyh)gibi hocalar elinde yetişti. Öğrencileri arasında da en meşhurları şunlardır; Ebu İsa etTirmîzî, Muhammed b. Nasru'l Mervezî, İbni Ebi Dâvud, Müslim b. Haccac ve en-Nesâi.Sâlih Cezere, İbn Huzeyme gibi muhaddislerdir. Buhari, takvası, ilmi, dirayeti, duruşu, hadislere hâkimiyeti ve dini anlamadaki kabiliyeti ile İslam ümmeti içinde özel yer edinmiştir. O 62 yaşında vefat ettiğinde asırlar sonrasına sarkacak muhteşem bir eser bırakmıştır. Her hadisi altın tartan bir terazi hassasiyetiyle eserine alacak ve hadisleri yazmadan evvel mutlaka gusul abdesti alacaktır. Takvası aşkın bir mümindi. Okuduğu bir kitabı kapattığınızda, kitabın tümünü ezbere tekrar edecek kadar müthiş bir hafızaya sahipti. Hadisleri ileten zayıf ravileri tenkit ettiğinde, yaygın olan yalancı, uydurmacı, gibi tenkit sözleri kullanmamış, bu adamdan hadis alınmamış, sükût edilmiş gibi zarif bir dil kullanmıştır. Eleştirinin edebini öğretmiştir. Bu muhteşem insanın hafızası, hadisler hakkında ulu orta konuşan insanlara ders niteliğindedir. Buharî, on sekiz yaşına kadar sahabe ve tabiinin fetvalarını topladı. “Tarîhü’l-Kebîr” adlı eserini Peygamberimizin(s.a.v) kabrinin başında yazdı. Mekke ve Medine’den başka Bağdat, Basra, Kûfe, Kahire, Nişabur, Belh, Merv, Askalan, Dımeşk, Hums, Rey gibi o dönemin bilim merkezlerini dolaşarak binden fazla hadis bilgininden hadis ve başka dini bilgileri öğrendi. On sekiz yaşında “Kitâbu Kadâya’s-Sahabe ve’t-Tâbiin” ile “et-Târîhü’l-Kebîr” adlı eserlerini yazdı. İMAM BUHARİ'NİN HADİS ÖĞRENMEYE BAŞLAMASI Memleketindeki hocalarından ders aldıktan sonra, o günün belli başlı ilim merkezleri olan Şam, Basra, Hicaz, Kufe, Bağdat ve Mısır’da tahsiline devam etmiştir. Bu amaçla altı yıl da Hicaz’da kaldı. Ders 10 aldığı hoca sayısının bini bulduğu ifade edilir. Ezberlediği hadis sayısı ise kendi ifadesiyle, yüz bini sahih, toplam üç yüz bindir. On yaşlarında iken hadise karşı derin bir ilgi duymuş ve hadis ezberlemeye başlamıştır. Muhammed b. Selâm el-Bîkendî, Abdullah b. Muhammed el-Müsnedî gibi Buharalı muhaddislerden hadis öğrenmiş, On bir yaşlarında iken hocası Dâhilî’nin rivayet sırasında yaptığı bazı hataları tashih etmesiyle dikkatleri çekmişti. On altı yaşına geldiği zaman İbnü’l-Mübârek ve Vekî‘ b. Cerrâh’ın kitaplarını tamamen ezberlemişti. Bu sırada annesi ve kardeşi Ahmed ile birlikte hacca gitmiş, Hac sonrası onlar memleketlerine döndükleri halde Buhârî Mekke’de kalmış ve Hallâd b. Yahyâ, Humeydî gibi âlimlerden hadis tahsil etmişti. Daha sonra bu maksatla ilim merkezlerini dolaşmaya devam etmiş, Bağdat’a sekiz defadan fazla gitmiş ve her seferinde Ahmed b. Hanbel ile görüşüp ondan faydalanmıştır. Basra’ya dört beş defa gitmiş, orada Ebû Âsım en-Nebîl, Ensârî diye tanınan Basra kadısı Muhammed b. Abdullah ve Haccâc b. Minhâl gibi muhaddislerden istifade etmiştir. Mekkî b. İbrâhim, Kuteybe b. Saîd vb. âlimlerden hadis dinlemek için Belh’e birkaç defa gitmiş ve Belhliler’in isteği üzerine onlara kendilerinden ilim tahsil ettiği 1000 hocadan birer hadis yazdırdı. Dımaşk’ta Ebû Müshir’den hadis öğrendi. Humus’a gitti. Kûfe’ye birçok defa seyahat ederek Âdem b. Ebû İyâs, Ubeydullah b. Mûsâ, Ebû Nuaym Fazl b. Dükeyn gibi muhaddislerden hadis dinledi. Medine’de İsmâil b. Ebû Üveys, Merv’de Abdân b. Osman, iki defa gittiği Mısır’da Saîd b. Ebû Meryem, Abdullah b. Yûsuf ve Asbağ b. Ferec gibi hocalardan hadis tahsil etti. İlk defa 209’da (824), son olarak da 250’de (864) gittiği ve beş yıl süreyle hadis okuttuğu Nîşâbur’da Yahyâ b. Yahyâ el-Minkarî gibi hadis hâfızlarından faydalandı. Kırk yıl kadar süren ilim yolculuğu sonunda Buhara yakınlarındaki Hartenk’e yerleşmiş ve Bir Ramazan Bayramı gecesi h. 256.M.1 Eylül Cuma 870) yılında 60'lı yaşlarda iken vefat etmiştir. Hadis edebiyatı tarihi içinde bir dönüm noktası kabul edilen Sahih-i Buharî sadece sahih yani güvenilir hadisleri toplamak maksat ve gayretinin sonucudur. Hadis öğrenmek ve nakletmekle kalmadı, şiirle de ilgilendi. Ancak fazla şiir yazmadı. 11 Buhârî'nin oğlu gibi sevip ilgilendiği kâtibi Muhammed b. Ebû Hatim, onun ok atmayı çok sevdiğini, yanında bulunduğu uzun yıllar boyunca attığı oklardan sadece ikisinin hedefe isabet etmediğini ve bu konuda kimsenin onunla boy ölçüşemeyeceğini söylemektedir. Bazı kitaplarda yer alan ahlâkî beyitleri ise onun şiir zevkini yansıtmaktadır. HADİS YAZDIĞI MUHADDİSLERİN SAYISI BİNDEN FAZLAYDI Buhârî kendilerinden hadis yazdığı muhaddislerin sayısının 1080 olduğunu söyler. (Zehebî, Aʿlâmü’n-nübelâ, XII, 395). Tek nüshası İrlanda’da bulunan (Chester Beatty, nr. 5165/1, 11 varak) İbn Mende’ye (ö. 395/1005) ait Tesmiyetü’l-meşâyih ellezîne yervî ʿanhüm el-İmâm Ebû ʿAbdillâh Muhammed b. İsmâʿîl el-Buḫârî adlı eserde, Buhârî’nin el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’te rivayette bulunduğu hocalarından 309 muhaddisin adı, yaşadıkları şehirler ve ölüm tarihleri verilmektedir (A. J. Arberry bu risâleyi tanıttıktan sonra söz konusu muhaddislere ait listeyi İngilizce olarak yayımlamıştır [bk. bibl.]). Ancak el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’teki rivayetlerin Buhârî’nin derlediği yüz binlerce hadisin pek az bir bölümünü teşkil ettiğini de gözden uzak tutmamalıdır. Meşhur talebesi Firebrî, el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’i Buhârî’den 90.000 talebenin dinlediğini söylemektedir. Buhârî’nin uzun seyahatleri sonunda derlediği hadislerle geniş bir kütüphane meydana getirdiği ve seyahatleri esnasında kitaplarını imkân nisbetinde yanında taşıdığı anlaşılmaktadır. Câriyesinin, odasında adım atacak yer bulunmadığından şikâyet etmesi, bir gece uyumayıp o güne kadar yazdığı hadisleri hesapladığını ve senedleri muttasıl 200.000 hadis kaydetmiş olduğunu söylemesi de bunu göstermektedir. (Zehebî, Aʿlâmü’n-nübelâ, XII, 411, 412, 452). BUHARİ HAZRETLERİ'Nİ İMTİHAN EDEN HADİSCİLER Yazdığı hadislerin kitaplarda kalmayıp onları hâfızasına nakşettiğini gösteren en iyi örneklerden biri Bağdat’ta verdiği imtihandır. O, hadis tedvin (toplayıp bir araya getirmek) ve tasnifinin (sınıflandırmak) altın çağı denilen bir zaman diliminde yaşadı. Hadis ilminde geniş bilgisi, metin ve ravi zincirindeki kusurları çözmesi, cerh ve tadil (ravinin güvenilir olup olmadığını araştırma) yönünden ravilerin değişik hallerini bilmesi, sahih hadisi illetli, yani kusurlu olanından 12 ayırt etmesi, onun işinde muazzam bir titizlik yoluna gittiğinin bilgisini veriyor bize. Bu titizliği, kendisini ve eserini büyük şöhrete ulaştırmıştır. Titiz olmasındandır ki, hadis ile onun adı özdeşleşmiş bir duruma gelmiştir; günümüzde de bu durum geçerliliğini korumaktadır. Ve güzeller güzeli bu âlimin sözkonusu bu şöhreti, sahih hadisleri tercih etme yönünde önemli bir çığırın açılmasına vesile olmuştur. İbn Adî’nin rivayetine göre, Buhârî’nin Bağdat’a geldiğini duyan muhaddisler 100 hadisin sened ve metinlerini birbirine karıştırarak bunları on kişiye verdiler ve onlara Buhârî toplantı yerine gelince bu hadisleri sırayla sormalarını söylediler. İmam Buhari Bağdat'a gelir. Buhari'nin hadis ilmindeki büyük dehası hem halk ve hem de âlimler arasında biliniyordu. O asırda İslam âleminde İmam Buhari'nin adı o kadar yayılmıştı ki, insanlar onu görmek için sokaklara dökülüyorlardı. Özellikle Buhari'nin hafızası dilden dile aktarılıyordu. Onun bir defa duyduğu herhangi bir metni asla unutmadığı biliniyordu. Bağdat’taki hadis âlimleri fırsatını bulmuşlardı. İmam Buhari'nin hadis âlemindeki bu şöhretini test etmek istiyorlardı. On hadis âlimi, bir araya geldi. Aralarında şöyle bir plan yaptılar: Dediler ki "her birimiz değişik konularda 10 hadis ezberleyelim. On hadis belirleyelim. Bu hadislerin başındaki rical (hadisi birbirinden alan âlimlerin isim listesini) ve altındaki metinleri karıştıralım. Bir hadis metnindeki listeyi, diğer hadis metninin başına koyalım. Böylece Buhari'nin bunları anlayıp anlayamayacağını görmüş oluruz." Bu anlaşılması son derece zor, hassasiyet isteyen bir işti. Böylece değişik konularda (Mesela abdest, alışveriş, yemek adabı, helal-haram, namaz, dua, borçlanma gibi) 100 hadis tespit edip Buhari'ye sorulacaktı. Buhari'nin bunları birbirinden ayırt edemediği görülecekti. İmam Buhari, ilim meclisine geldi. Binlerce insan onu görmek için toplanmıştı. On hadis âlimi ise, hazırladıkları oyun ile bu tartışılmaz hadis hazinesini imtihana tabi tutup bu büyük âlimin durumunu öğreneceklerdi. İmam Buhari'nin oturmasından sonra birinci âlim söze başladı ve birinci hadisi aktardı. Hadisin başındaki listeyi değiştirmişti. Listede ayrıca yer yer oynamalar yapılmıştı. Buhari, bu hadisi dinledi. Ve tek bir cümle cevap verdi: La edri "Böyle bir hadis bilmiyorum." Bağdatlı âlim ikinci hadisi aktardı. Buhari'nin cevabı yine aynıydı 'bilmiyorum." Nihayet on hadisi sırayla sordu. Büyük imam kendisine aktarılan bu hadisleri not etmiyor, yazmıyor. 13 Sadece kulağıyla dinliyordu. Buhari'nin hepsine verdiği cevap aynıydı "bilmiyorum."İkinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci, dokuzuncu ve nihayet onuncu hadis âlimi söz aldı. Böylece değişik konularda yüz hadisi Buhari'ye sordular. Bu takdim saatlerce sürdü. Buhari birbirine karıştırılmış, ustaca oynanmış, yerleri değiştirilmiş bu 100 rivayetin her birine tek bir sözle cevap verdi: "Bilmiyorum."Ortalık derin sessizliğe büründü. Âlimler Buhari'nin yaptıkları ince planı anladığının endişesi içindelerdi. Halk ise neler döndüğünü bilmiyordu. Kısa bekleyişten sonra İmam Buhari o on âlime döndü ve "soracağınız bitti mi" diye sordu. "Evet" dediler. Bunun üzerine İmam Buhari birinci âlime döndü ve şöyle dedi: Siz birinci hadiste bana şöyle bir senet (hadisi peygamberimizden alan ileticiye ulaştıran uzun isim listesi) ve o senedin altına şöyle bir metni ilettiniz. Sizin bu rivayetinizdeki şu şu isimler yanlıştır. Orada olmamalılar. Hadisin doğru listesi ile doğru metni şöyledir. İkinci hadiste bana şu rivayeti okudunuz. Orada şu şu isimler olmamalıydı. Doğrusu ise şu şu isimlerin ilettikleri şu metindir. Buhari önce on hadisi on kişinin kendisine sorduğu sırayla ve yanlış olarak ilettiği haliyle okuyor ve sonra da hadisin doğru varyantını iletiyordu. Bu hal on kişinin 100 hadisini iletinceye kadar sürdü. Takdim yine saatlerce sürdü. Buhari o âlimlerin her birine dönüyor. Sen şu sırada şu hadisi söyledin, yanlışı şudur, doğrusu ise şudur diyordu. Yani 1'den 100'e kadar olan bütün yanlış rivayetleri bir defa dinlemiş ve aynı anda ezberlemişti. Bu şu demektir: Buhari kendisine okunan 100 sahtelik bir kitabı bir defa dinlemiş ve sonra kendisine okuyan kişiye dönerek, kitabı baştan aç ben sana tümünü satır satır tekrarlayacağım. Sen de kitaptan takip et demek istemiştir. Bu yapılanın anlamı budur. Mubarekferi (V: 1342) ve Ebul Hasan en-Nedvi derler ki: İmam Buhari'nin, bu müthiş âlimin tahrif ve tahrip edilmiş rivayetlerle doğru olanını birbirinden ayırması şaşılacak bir şey değildir. Çünkü o Buhari'dir. Çünkü o özel bir insandır. O Allah'ın gönderdiği özel insanlardan biridir. Ama bizi dehşete düşüren ve adeta felç eden durum şudur: Buhari on kişinin kendisine okudukları 100 hadisi bir defa dinledi. Sonra o adamlara dönerek 100 hadisi, hem de onların okudukları sırayla, okudukları yanlış haliyle onlara tekrar etti. Hiçbir 14 not almadan defter ve kalem kullanmadan yaptı bunu. İşte bu olağanüstü bir haldir. Bunu normal görmek mümkün değildir. Bu müthiş olayın adı İmam Buhari'dir. Başkaca söze gerek var mı? Şimdi hadisler hakkında şüphe estirmeye çalışarak, oryantalistlerin Türkiye ayağını oluşturanların bunları düşünüp ibret alması gerekmez mi? Anlayacak olana yeter elbette. Akıl edene ve anlayana. Veya nasibi olana. (Abdülselam el-Mubarekfuri, Siyretül İmam el-Buhari. Darü's -selefiyye, 1987) Hadisler bizim olmazsa olmazımızdır Hiç şüphe yok ki hadisler Yüce Allah'ın bu ümmete verdiği en büyük nimetlerden birisidir. Birçok peygamber hakkında çocukluk, peygamberlik öncesi dönemi ile peygamberlik dönemi ait çok kısıtlı bilgi varken Hz. Peygamber'in (s.a.v.) hayatına ait her dönem apaçık ortaya konmuştur. Peygamberimizin(s.a.v) hayatına dair her ayrıntı, 23 yıllık müthiş mücadele, sahabe tarafından kelime kelime ezberlenmiş ve sonraki nesillere aktarılmıştır. Hadisler yazılmamış olsaydı bile bugün her birimizin hafızasında peygamberimize ait bu sözler, eylemler ve hareketler dipdiri halde yer alacaktı. Çünkü Peygamberimize ait her ayrıntı, o kadar konuşulmuş o kadar anlatılmış ki inkârı mümkün olmayan bir bilgi ve kültür haline gelmiştir. Biz buna yaşayan sünnet olarak nitelendiririz. Peygamberimizin(s.a.v) oturması, kalkması, uyuması, yürümesi, konuşmaları, fetvaları, sözleri, gülümsemesi, yemek yeme tarzı, arkadaşlarıyla ilişkileri, insanlarla irtibatı, özetle; ona ait her şey hadis kapsamı içindedir. (Bir kısmı sünnet kapsamı içinde olmasa bile)... 23 yıllık muhteşem ve apaçık yaşantı; böyle evden eve, sokaktan sokağa, bahçeden bahçeye, camiden camiye aktarılmış hayatımıza yansımıştır. Hadis rivayeti için büyük yolculuklar -rıhle- yapılmış. Hz. Peygamber'e(s.a.v) ait hiçbir söz tarihin hafızasına terk edilmemiştir. Sonra hadis rivayet eden ravilerin de durumu göz önde tutulup yüzbinlerce rivayetten birkaç bin rivayet ayıklanıp önümüze getirmiştir. Hadisler bizim hayatımızın pusulası olmuştur. Mesela namaz kılan hanginiz namazdaki secdeyi, rükûu, ayakta duruşu, kaç rekât kılacağınızı tartışırdınız. Hiçbiriniz! Peki, bunların hangi şekli Kuran-ı Kerim'de var. Hangisinin detaylı bilgisi var. Kutsal kitapta. Hiçbirisi. 15 Kuran-ı Kerim namazı emreder, rükû et, secde et der ama nasıl yapılacağının ayrıntısını Hz. Peygamber'e(s.a.v) bırakır. Cebrail(a.s) de Hz. Peygamber'e bunları anlatırdı. Uygulamasını anlatırdı. Yaptırırdı. İşte hadis dediğiniz vakıa budur. Kuran'ı anlamaya yönelik bu detaylar hadislerde vardır. Ve bu hadisler, peygamberimizin hayatından birebir aktarılmıştır. Tıpkı bir duvarcı ustasının duvarı nasıl yapacağını çırağına göstermesi gibi. BUHARİ VE MİHNE OLAYI Kur’ân-ı Kerîm’in mahlûk oluşuyla ilgili olarak Mu‘tezile tarafından ileri sürülen görüş, devletin de destek vermesiyle İslâm âlemini zor durumda bırakmıştır. Ahmed b. Hanbel, muhafazakâr âlimler için bir imtihan vesilesi (fitne) olan bu olay karşısında büyük bir azim ve sebatla direnmiş, sonunda devletin desteğini çekmesi üzerine Mu‘tezile davayı kaybetmiştir. Buna rağmen konu büsbütün kapanmamış, İslâm âleminde sürüp giden bu tartışmalardan Buhârî de zarar görmüştür. İmam Müslim’in belirttiğine göre Buhârî Nîşâbur’a gittiğinde halk kendisine çok itibar etmiş, onu iki üç günlük mesafede karşılamıştır. Nîşâbur’un tanınmış muhaddisi Muhammed b. Yahyâ ezZühlî halka Buhârî’yi karşılamasını tavsiye etmiş, ileri gelen âlimlerle birlikte kendisi de bizzat karşılamaya gitmiş ve talebelerine ona hiçbir kelâm meselesini sormamalarını tenbih etmiştir. Buna gerekçe olarak da Buhârî kendi görüşlerinin aksine bir fikir beyan edecek olursa aralarında ihtilâf çıkacağını, o takdirde Horasan’daki bütün Hâricî, Râfizî, Cehmî ve Mürciî grupların kendilerine düşman olacağını söylemiştir. Yine Müslim’in belirttiğine göre Buhârî’nin kaldığı ev ziyaretçilerle dolup taşmış, şehre gelişinin ikinci veya üçüncü günü bu ziyaretçilerden biri ona Kur’an’ın mahlûk olup olmadığını sormuş, onun da, “Fiillerimiz mahlûktur; bir sözü ifade edişimiz de (Kur’an metnini okuyuşumuz) fiillerimizdendir” demesi üzerine orada bulunanlar arasında büyük bir ihtilâf çıkmıştır. Buhârî’nin Kur’an okumayı mahlûk saydığını iddia edenlerle bu iddiaya katılmayanlar kavgaya tutuşmuş, bunun üzerine ziyaretçiler ev halkı tarafından dışarı çıkarılmıştır. Bu konuda kendisine anlatılanları nakleden İbn Adî’ye göre ise Buhârî’yi kıskanan bir muhaddis onun Kur’an mahlûktur görüşünü benimsediğini iddia ederek hadis talebelerini hocalarının kanaatini 16 öğrenmeye teşvik etmiş, ancak Buhârî bu konuda fikrini soran kişiye cevap vermek istememiş, fakat onun üç defa ısrarla sormasından sonra, “Kur’an Allah kelâmıdır, mahlûk değildir; ancak kulların fiilleri (Kur’an’ı okuyuşları) mahlûktur; bu konuda soru sormak ise bid‘attır” diye cevap vermiş, bunun üzerine ortalık karışmıştır. Sübkî’nin kanaatine göre muhaddis Zühlî, Kur’an metnini telaffuz etmenin mahlûk olduğunu söyleyenlerin kendileriyle konuşulmaması gereken birer bid‘atçı, bizzat metnin mahlûk olduğunu söyleyenlerin ise kâfir sayılacaklarını belirtirken Buhârî’ye muhalefet etmeyi düşünmemiştir. Eğer Zühlî Buhârî’ye muhalefet etmiş ve mahlûk olan dudaklardan çıkan sözün kadîm olduğunu ileri sürmüşse büyük bir günah işlemiştir. Zira gerek Zühlî ve Ahmed b. Hanbel, gerekse diğer büyük imamlar bu kabil münakaşalara dalmanın doğru olmayacağını ifade etmek istemişlerdir. Anlaşılan odur ki, bu konuda Halku efʿâli’l-ʿibâd adıyla bir de müstakil eser kaleme almış olan Buhârî bu ve benzeri itikadî konuları gerektiğinde konuşulacak meseleler olarak kabul etmektedir. Bu olaylardan sonra muhaddis Ahmed b. Seleme Buhârî’yi ziyaret ederek Zühlî’nin Nîşâbur’da belli bir yeri olduğunu, onun görüşlerine kimsenin karşı çıkamadığını söyledi ve bu durumda ne tavsiye edeceğini sordu. Buhârî de, “Ben işimi Allah’a havale ediyorum; şüphesiz Allah kullarının her halini görür” (elMü’min 40/44) meâlindeki âyeti okuyarak Nîşâbur’a bir menfaat elde etmek için gelmediğini, kendisini kıskanan Zühlî’nin dedikodularına son vermek için hemen ertesi gün şehri terkedeceğini bildirdi (Buhârî’nin halku’l-Kur’ân meselesiyle ilgili görüşleri için bu maddenin “Akaide Dair Görüşleri” bölümüne bakınız). Buhârî Nîşâbur’dan sonra Merv’e gitti. Kendisini yolda karşılayan şehrin tanınmış muhaddis ve fakihi Ahmed b. Seyyâr görüşlerinin isabetli olduğunu, fakat halkın anlayamayacağı konulara girmemesi gerektiğini söyledi. Buhârî de kendisine iyi bildiği bir mesele sorulduğu zaman susmasının mümkün olmadığını ifade etti. Daha sonra Merv’den Buhara’ya geçti. DEVLET ADAMLARINDAN UZAK DURDU Buhârî kendisinden ilim tahsil etmek isteyen herkese bildiğini esirgemeden vermesine rağmen devlet adamlarından uzak durur, onların saraylarına gitmeyi ilmi küçük düşüren bir davranış olarak kabul eder ve bu uğurda her zorluğa katlanmayı göze alırdı. 17 İmam-ı Buhari hazretleri, Mısır’dan Maveraünnehr’e kadar tanınmış ilim merkezlerinde hadis ve çeşitli ilimler okuttu. Binlerce talebe yetiştirdikten sonra Nişabur’a oradan da Buhara’ya döndü. Bir müddet Buhara’da kalıp, hadis ve ilim öğretmekle meşgul oldu. Bir rivayete göre Buhara valisi çocukları için özel ders verilmesini, buraya kimsenin girip, dersi dinlememesini istedi. Buhari cevabında; ""Ben ilmi, sultan kapısına götürüp zelil etmem. Eger ilmi istiyorsan, mescidde, yahud evimdeki ilim meclisinde hazır bulun. Ben, birçok kimseleri hadis-i şerif dersinden men edip, bir-iki kişiye ders veremem. Bu sözümü kabul etmezsen, beni kürsüde ders vermekten men et. Böylece Allah (c.c.) katında mâzur olayım’ diyerek reddetmesi üzerine. Bu durum valiyle arasının açılmasına sebep oldu. Buhara’dan ayrıldı. Allah’u Teâlâya, şikâyet yoluyla valinin verdiği sıkıntıyı arz etti. Duası kabul olup, aradan bir ay geçmeden vali azledildi, zindana atıldı. Vâli bir merkebe bindirilip;"Kötü işler yapanın sonu işte budur" diye bağrılarak şehirde dolaştırıldı. Vâlinin sözlerine uyarak, Imâm-i Buhâri’ye çeşitli ezâ ve cefalarda bulunan kimselerin de her birine insanların ders ve ibret alacakları çeşitli belalar isabet etti.( Islâm Tarihi Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi, c.3.122.) BUHARİ HAZRETLERİ'NİN VEFATI Bu olaylardan sonra Semerkandlılar kendisini Semerkanta davet ettiler. Giderken yolda, Semerkandlılardan bir kısım insanların isteyip, bir kısmının istemediği haberini alınca, Hartenk köyünde kaldı. Fakat orada hastalandı ve Semerkant’a gidemedi. İşin iç yüzünü öğrenmek istemişti. İnsanların bu hâlinden kalbi daraldı ve canı çok sıkıldı. Orada artık hayata karşı arzusu ve bağlılığı kalmayan Buhâri, Teheccüd namazından sonra ellerini açıp; "Yüce Rabb’im, yeryüzü bütün genişliğine ragmen bana dar gelmeye başladı, al beni yanına." Şeklindeki niyazlarının üzerinden bir ay geçmeden ruhunu teslim etti.” Elbisesi çıkarılıncaya kadar garip bir şekilde terledi. Sonra vasiyeti icabı 3 parça bezle kefenlendi. 870 yılının Ramazan bayramı gecesi Semerkant’tan 72 km uzaklıkta olan Hartenk’de vefat etti. Kabri oradadır. Ertesi gün (1 Eylül 870 Cuma) orada toprağa verildi. Rabbim rahmetiyle muamele eylesin. Cennetteki derecesini a’li eyleyip bizleride şefeatine erenlerden eylesin. Âmin..( İlk üç asırda Islâm Coğrafyasında hadis. Dr. S. Kemal Sandıkçı. Diy. İşl. Baş. Yay.1991, Ankara. 453). 18 Buhâri hazretlerinin vefatında, cenazesine yetişmek için uzak şehirlerde çırpınanlar, atlar kiralamış, bu sırada binek yetişmemesi üzerine bir atın sadece kirası satış fiatından birkaç misli fazlasına yükseldiği görülmüştür. Yahya b. Cafer el-Bikendi diyor ki: "Eger kendi ömrümden Buhâri’nin ömrüne ilâve edip onun hayatını uzatmaya gücüm yetseydi, bunu mutlaka yapardım. Çünkü benim ölümüm, bir adamın ölümü, o’nun ölümü ise ilmin yok olmasıdır. Vefatından bir kaç gün sonra mübarek kabrinden misk kokusu tütmeye başladı. Bu hal günlerce devam etti. Geceleri ise kabrine, bilezik şeklinde bir nur iniyordu. Görenler hayret ettiler. Mezarına hücum edip toprağından götürmeye başladılar. Öyle ki kabir açılacak hale geldi. Bunun üzerine mezarı bekleyecek bir bekçi tuttular. İslâm’a büyük fedakârlıklarla hizmet eden bu güzide imam, ilim yoluna sülük eden ilim erbabına çok büyük bir örnek olmuştur. Hele de bir hadîs-i şerifi dinlemek için şehirden şehre, ülkeden ülkeye yapmış olduğu seyahatler sinesindeki Allah ve Peygamber aşkının ne kadar büyük bir yer tuttuğunun bir alametidir. Rabbim cümlemizi şefaatlerine nail eylesin! İMAM BUHARİ'NİN AHLAK VE FAZİLETİ Buhârî hazretleri orta boylu olup zayıf ve ince bir yapıya sahipti. Birçok güzel huyu yanında az konuşması, başkalarının sahip olduğu imkânlara özenmemesi gibi özellikleri de vardı. Yiyip içmeye önem vermezdi. İmam-ı Buhari hazretleri, çok cömert olup, herkese iyilik ederdi. Fakirlere çok sadaka verir, talebelerinin ihtiyaçlarını bizzat karşılardı. Bayram günleri hariç bütün yılını oruçla geçirirdi. Haramlardan ve şüphelilerden daima kaçar, gıybetten çok korkardı. "İsterim ki Rabbime kavuştuğumda hiç gıybet etmemiş olayım ve böyle bir şey için kimse beni aramasın" buyururdu. Gecenin ilk saatlerinde biraz uyur, sonra kalkar ilim ve ibadetle meşgul olurdu. Kur’an-ı kerimi üç günde bir defa hatmederdi. Onun cömertliğini, dünya malına değer vermediğini ve yardım severliğini gösteren davranışları pek çoktur. 25.000 dirhem alacaklı olduğu birine karşı gösterdiği müsamaha dikkat çekicidir. Uzun zamandan beri borcunu ödemeyen bu şahıstan bazı idareciler vasıtasıyla alacağını tahsil etmesini tavsiye edenlere, “Ben onlardan yardım istersem onlar da benden işlerine geldiği gibi fetva vermemi isterler; dünya için dinimi satamam” demiştir. Fakat bazı dostları ona 19 rağmen bu konuyu yöneticilere söylediler. Buhârî bunu haber alınca ilgililere mektup yazarak borçluya bir kötülük yapılmamasını istedi ve onunla her yıl kendisine 10 dirhem ödemek üzere anlaşma yaptı. Buhârî’nin dünya işleriyle ilgilenmediği, şahsî işlerini bir adamının yürüttüğü kendi ifadelerinden anlaşılmaktadır. Buhârî’nin ahlâkî faziletleri, tenkit ettiği râviler hakkındaki son derece mutedil ve insaflı sözlerinde de görülür. Bir râvi için kullandığı en ağır cerh ifadeleri, o kimsenin güvenilemeyecek kadar zayıf (münkerü’l-hadîs) olduğunu, muhaddislerin onun hakkında fikir beyan etmediğini (seketû anh) söylemekten ibarettir. Hadis uydurmakla tanınan kimseler hakkında bile yalancı (kezzâb) ifadesini pek nâdir kullanmıştır. Gıybetten sakınarak kimseyi çekiştirmediğini söylemesi ve “Allah’u Teâlâ’nın beni gıybetten dolayı hesaba çekmeyeceğini umarım” demesi bu konudaki titizliğini göstermektedir. Bir gün hadis okuturken âmâ olan talebesi Ebû Ma‘şer bir hadisten pek hoşlanmış olmalı ki başını, elini sallamaya başladı. Onun bu haline tebessüm eden Buhârî, daha sonra bu tebessümü ile Ebû Ma‘şer’e haksızlık ettiğini düşünerek ondan helâllik istedi. HADİS VE FIKIH İLİMLERİNDE DERİN BİLGİSİ VARDI Buharî’yi yakından tanıyan bilginlerin takdirkâr ifadeleri, onun ilmî kişiliği ve otoritesi hakkında fikir vermektedir. Hocası Nuaym b. Hammâd ile muhaddis Yakûb b. İbrahim ed-Devraki; “Buharî bu ümmetin fakihidir” derlerdi. Basralı hocalarından Bündâr diye tanınan Muhammed b. Beşşâr, Buharî gibi bir bilgin görmediğini ifade eder ve Buharî Basra’ya gelince onunla iftihar ettiğini söylerdi. Hadis ve fıkıh (İslam hukuku) konularındaki derin bilgisiyle tanınan hocası İshak b. Râhûye muhaddislere, “Bu gençten hadis yazınız” diye öneride bulunduktan sonra, eğer Buharî Hasan-ı Basrî zamanında gelmiş olsaydı hadis ve fıkhı çok iyi bildiği için herkesin ona başvurmak zorunda kalacağını söylerdi. Yine Basralı hocalarından ve “emîrü’l-mü’minîn fi’l-hadîs” lakabını almış nâdir muhaddislerden biri olan Ali b. Medinî'ye, “Buharî sadece senin yanında tevazu gösteriyor” dediler. İbnü’l-Medinî de, “Siz ona bakmayın, onun gözleri kendi gibi birini daha görmemiştir” karşılığını verdi. Diğer bir hocası olan Amr b. Ali el-Fellâs ise onun bilmediği hadise hadis denilemeyeceğini söylerdi. İmam Müslim, Buharî’ye hitaben, “Sana ancak seni çekemeyenler 20 kızabilir. Dünyada senin bir benzerinin bulunmadığına şahadet ederim” diyerek ona duyduğu derin sevgiyi dile getirmiştir. İbn Huzeyme ise, “Şu gök kubbenin altında Resûlullah’ın hadislerini Buharî’den daha iyi bilen ve daha iyi ezberlemiş olan birini görmedim” derdi. Hocalarından Muhammed b. Selâm el-Bikendî ile Abdullah b. Yûsuf et-Tinnisî hadis kitaplarını ona tashih ettirmişlerdi. Humeydî de hadise dair bir konuda muhaddislerden biriyle anlaşmazlığa düşünce henüz on sekiz yaşında olan öğrencisi Buharî’yi hakem tayin etmişti. İMAM BUHARİ'NİN HADİSÇİLİĞİ Hicrî ilk üç asırda hadise hizmetleriyle tanınan önemli şahsiyetler arasında Buhârî’nin ön planda gelmesinin sebebi, sahih hadisleri ilk defa bir araya getirmesinin yanında hadis ilmindeki tartışmasız otoritesidir. Yüz binlerce rivayet arasından en sahih olanları seçmedeki metodunu Müslim’in aynı adlı çalışmasındaki farklı metoduyla mukayese ederek onu Buhârî’ye tercih etmek isteyenler fazla taraftar bulamamışlardır. Rivayetlerde her âlimin göremediği ince kusurları (ilel) farketme hususunda Müslim’den de ileride olduğu, senedleri meydana getiren şahısların hem aynı zamanda yaşama, hem de birbiriyle uzun müddet görüşme şartını uygulama hususunda hiçbir muhaddisin onunla boy ölçüşemediği kabul edilmiştir. Bunlardan başka hadislerden elde ettiği fıkhî görüşlerini bab başlıklarında göstermeye çalışması, bir hadisin ihtiva ettiği birkaç hükmü ilgili yerlerde zikretmek için onu tekrardan kaçınmaması gibi ilmî özellikleri sebebiyle el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ, diğer hadis kitaplarına tercih edilmiştir. Bütün muhaddisler gibi Buhârî de eserlerine aldığı hadisleri hangi prensiplere göre seçtiğini kaydetmemiştir. Onun bu prensipleri (şartlar) daha sonra eserleri incelenmek suretiyle tesbit edilmiştir. Bununla beraber Buhârî bazı râviler hakkında tenkitte bulunurken bir kısım prensiplerinden söz etmiştir. Meselâ İbn Ebû Leylâ’dan söz ederken, sadûk* olmakla beraber hadisin sağlamı ile çürüğünü birbirinden ayıramadığı için ondan ve onun gibilerden hadis rivayet etmediğini belirtmiştir. (Tirmizî, “Ṣalât”, 152). HADİS YAZARKEN DİKKAT ETTİĞİ HUSUSLAR Birinden hadis yazarken onun ismini, künyesini, nisbesini ve hadisi nasıl öğrendiğini mutlaka sorduğunu, aldığı cevaplar sonunda eğer o kişiyi yeterli bulursa ondan hadis rivayet ettiğini, aksi halde onun 21 şeyhinden yazdığı asl*ı gördükten sonra hadislerini yazdığını ifade etmekte, fakat bazı hadis talebelerinin ne yazdıklarına ne de nasıl yazdıklarına dikkat etmediklerinden yakınmaktadır (Zehebî, Aʿlâmü’nnübelâ, XII, 406). Buhârî’nin rivayetteki titizliğine rağmen çoğu kendi hocası olan bazı zayıf râvilerden hadis almasının sebebini anlamak kolay değildir. Kendilerinden Müslim’in rivayette bulunmayıp sadece Buhârî’nin hadis aldığı muhaddislerin sayısı 435’tir. Bunlardan zayıf olmaları sebebiyle tenkit edilenler seksen kadardır. Şüphesiz Buhârî bu muhaddislerin her biriyle bizzat görüşmüş, rivayetlerini gözden geçirmiş ve onların hadislerini çok defa bir konuyu desteklemek üzere kullanmıştır Buhârî’nin yakın talebeleri, kendisinin kitaplarını yazarken malzemeleri önce ayrıntılı olarak tesbit ettiğini, meydana getirdiği hacimli eseri üzerinde uzun süre titizlikle çalışarak son şeklini verdiğini söylemektedirler. İbn Hacer onun “Kitâbü’l-İʿtisâm”ı el-Edebü’lmüfred’de yaptığı gibi önce müstakil bir kitap olarak yazdığını, daha sonra onu ihtisar ettiğini düşünmektedir. (Fethu’l-bârî, XIII, 246-247). Bizzat Buhârî’nin bütün kitaplarını üçer defa yazdığını söylemesi, (İbn Hacer, Taglîku’t-taʿlîk, V, 418), onun eserlerini yazdıktan sonra talebelerine okuttuğunu, bu sırada bazı konuları ilâve edip bazılarını çıkardığını, daha sonra eserini ikinci ve üçüncü defa aynı şekilde okutup tashih ettiğini göstermektedir. Nitekim bazı kitaplarının farklı nüshalarında bunu görmek mümkündür. Henüz yirmi yaşına basmadan ve kendi ifadesiyle “Hz. Peygamber’in kabri başında mehtaplı gecelerde” yazdığı etTârîḫu’l-kebîr onun ilk eserlerinden biridir. Çok erken bir devirde yazdığı bu kitabın bir rivayetini gören Ebû Zür‘a er-Râzî onda bazı hatalar tesbit etmiş, İbn Ebû Hâtim er-Râzî de bunun üzerine Beyânü ḫataʾi Muhammed b. İsmâʿîl el-Buḫârî fî Târîḫih adlı eserini kaleme almıştı. Buhârî’nin talebelerinden Muhammed b. Süleyman b. Fâris edDellâl’ın aynı esere ait nüshasını gören Hatîb el-Bağdâdî, Ebû Zür‘a ile İbn Ebû Hâtim’in sözünü ettikleri hatalardan bazılarının bu nüshada yer almadığını tesbit etmiştir. Aynı şekilde Hatîb el-Bağdâdî’nin Muvazézıhu evhâmi’lcemʿ ve’t-tefrîk, adlı eserinde işaret ettiği bazı hataların Buhârî’nin talebelerinden Muhammed b. Sehl b. Kürdî’nin rivayet ettiği nüshada 22 bulunmadığı görülmektedir. Bu sonuncu nüshanın, et-Târîḫu’l-kebîr’in Buhârî tarafından üçüncü defa tashih edilmiş nüshalarından biri olduğu anlaşılmaktadır. Târîhu Bagdâd’da nakledildiğine göre (II, 7), 230’da (844-45) vefat eden İshak b. Râhûye’nin, talebesi Buhârî’nin etTârîḫu’l-kebîr’ini eline alarak Emîr Abdullah b. Tâhir’e, “Sana bir hârika göstereyim mi?” dediği, eserin bu tarihten, 252’de (866) vefat eden ve Bündâr diye tanınan Muhammed b. Beşşâr’a varıncaya kadar (Buhârî, I, 49) birçok değişik râviyi ihtiva ettiği dikkate alınırsa Buhârî’nin hayatının ileri bir safhasına kadar eserini devamlı surette yenileyip ikmal ettiği anlaşılır. Akaide Dair Görüşleri. el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ ile Ḫalḳu efʿâli’lʿibâd adlı kitaplarının incelenmesinden, ayrıca el-ʿAḳīde (etTevḥîd), Aḫbârü’ṣ-ṣıfât, Kitâbü’l-Îmân gibi akaide dair bazı eserler telif etmesinden anlaşıldığına göre Buhârî, ünlü bir muhaddis olmasının yanı sıra itikadî konularla da yakından ilgilenerek Selef inancına aykırı görüşler ileri süren Cehmiyye, Mu‘tezile, Havâric ve Şîa mezheplerini tenkit eden, böylece Ehl-i sünnet mezhebinin oluşumuna katkıda bulunan ilk Sünnî âlimlerdendir. Ana İslâmî ilimlere ilişkin özlü bilgiler ihtiva eden temel bir kaynak niteliğindeki el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’inde “Kitâbü’t-Tevḥîd” (“Kitâbü’t-Tevḥîd ve’r-red ʿale’l-Cehmiyye ve ġayrihim”), “Kitâbü’l-Ḳader”, “Kitâbü’l-Fiten”, “Kitâbü’l-Îmân”, “Kitâbü Bedʾi’l-ḫalḳ” bölümlerine yer vererek bab başlıklarında ilgili âyetlerden başka, görüşlerini tercih ettiği ashap ve tâbiînin açıklamalarını sıraladıktan sonra bu hususu hadislerle teyit etmesi; diğer “sünen” ve “câmi‘” türü hadis literatüründe yer almayan “Kitâbü’tTevḥîd”de sıfat, zât-sıfat ilişkisi, esmâ-i hüsnâ, tekvin-mükevven, meşîet-irade, rü’yetullah konularına, “Kitâbü’l-Îmân”da imanın tarifi, unsurları, iman-amel ve iman-günah münasebetine ilişkin konulara girmesi, onun akaid problemleriyle yakından ilgilendiğini açıkça göstermektedir. Mihne devrinin yaşanmasına sebep olan Mu‘tezile’nin ve dolayısıyla kelâm ilminin aleyhinde meydana gelen ortamın tesiriyle olmalıdır ki hemen hemen bütün hadis âlimleri, Kur’an ve Sünnet’te bulunmayan veya bunlarda yer almakla birlikte ayrıntılarına girilmemiş olan bir itikadî meselenin münakaşa konusu haline getirilmesini bid‘at telakki etmişlerdir. Buna karşılık Buhârî, naslara aykırı birtakım inançların ortaya çıkması halinde Kur’an ve Sünnet’e uygun olan görüş 23 ve inancın belirlenip savunulması maksadıyla itikadî problemlerin tartışılmasını gerekli görmüştür. Nitekim yaşadığı devirde nazik bir mesele haline gelen ve yaratılmış bir varlık olan insana ait fiillerin bile kadîm kabul edilmesini gerektirecek tarzda yoruma tâbi tutulan “mes’eletü’l-lafz” (Kur’an’ı telaffuz edişin yani Kur’an okumanın mahlûk olup olmadığı) konusunu hadis âlimlerinin şiddetli muhalefetlerine rağmen münakaşa etmekten çekinmemiştir. Ona göre bütün dinî konularda olduğu gibi akaid alanında da hadisler Kur’an’dan sonra ikinci kaynaktır ve müteşâbih âyetlerin gerçeğe uygun olarak te’vil edilebilmesi için hadislerden faydalanmak zaruridir. Mu‘tezile’nin itikadî konularda hataya düşmesinin asıl sebebi hadislere itibar etmemesidir. Hadislerin bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmek de neticede Kur’an’ı yanlış anlamaya götürür. Buhârî, genel çerçeve itibariyle Selef akîdesine bağlı olduğu ve kıyası kabul etmediği halde naslarda sınırları çizilen bir akıl yürütmeyi câiz görür. (Buhârî, “İʿtiṣâm”, 12; a.mlf., Ḫalḳu efʿâli’l-ʿibâd, s. 154). Nitekim aklî dengesini kaybetmiş bir sarhoşun sarfettiği sözlerin hukukî bir değer taşımadığına hükmetmesi de (Sübkî, II, 222) onun akla verdiği değeri gösteren bir delil kabul edilmelidir. Özellikle Ḫalḳu efʿâli’lʿibâd adlı eserinde yaptığı nakillerden anlaşıldığına göre akaid konularında Abdullah b. Mübârek, Abdurrahman b. Mehdî, Ebû Ubeyd Kāsım b. Sellâm, Fudayl b. İyâz, Süfyân b. Uyeyne ve Nuaym b. Hammâd’ın görüşlerini benimseyerek onlardan etkilenmiştir. Buhârî’nin akaide dair görüşlerini şöylece özetlemek mümkündür: 1. İlâhî Sıfatlar. Zât-ı ilâhiyyenin isimleri, sıfatları ve fiilleri vardır. Zâtı gibi O’ndan ayrılmayan isimleri, sıfatları ve fiilleri de kadîmdir. Bunların dışında kalan her şey yaratılmış olduğundan zât, isim, sıfat ve fiil açısından O’na benzeyen hiçbir varlık yoktur. (Buhârî, “Tevḥîd”, 42; a.mlf., Ḫalḳu efʿâli’l-ʿibâd, s. 206). Zira Kur’ân-ı Kerîm’de Allah, zâtına (nefsine) “şey” kavramını nisbet etmiş (el-En‘âm 6/19), ilim, sem‘, basar, kudret, irade, kelâm gibi sıfatları bulunduğunu bildirmiş (meselâ bk. en-Nisâ 4/166; Fâtır 35/11; ez-Zâriyât 51/58), Hz. Peygamber(s.a.v) ile ashabı da zât, isim ve sıfat kelimelerini kullanarak bunları Allah’a nisbet etmişlerdir. Allah’ın zâtından ayrılmayan (bâin olmayan) sıfatlarının bulunması O’nun yaratıklara benzetilmesini gerektirmez; aksine bu sıfatların zâttan nefyedilmesi durumunda teşbih kaçınılmaz bir şekilde 24 gerçekleşir. Zira bu takdirde Allah görme, işitme, konuşma, yaratma gibi üstün nitelikleri bulunmayan putlara ve diğer cansız varlıklara benzetilmiş olur. İlâhî isimler yaratıkların isimleri gibi sonradan ortaya çıkmış değildir. Çünkü Hz. Peygamber bu isimlerle Allah’a dua etmiş ve istiâzede bulunmuştur. (Buhârî, “Tevḥîd”, 13; İbn Kayyim, s. 91). Kelâm Allah’a ait sıfatlardandır. Zira Kur’an’da ve hadislerde Allah’ın Hz. Mûsâ ile konuştuğu, Kur’ân-ı Kerîm’in de Allah kelâmı olduğu ve kelâmının nihayeti bulunmadığı bildirilmekte, âhirette de O’nun kullarıyla konuşacağı haber verilmektedir. O kendine has bir kelâmla konuşur, kelâmını yakında olana da uzakta olana da aynı şekilde duyurur, fakat onun konuşması başka hiçbir konuşmaya benzemez. Yaratıkların sesi ve kelâmı ise harflerden oluşmuştur. (Buhârî, “Tevḥîd”, 33, 36, 37, 38; a.mlf., Ḫalḳu efʿâli’l-ʿibâd, s. 130-133, 146, 192-194). Kur’ân-ı Kerîm Allah kelâmı olup mahlûk değildir. Zira kelâm Allah’ın zâtından ayrılmayan bir sıfattır. Kur’an’ın Allah kelâmı olduğu âyet ve hadislerle sabittir, ashap ve tâbiînin âlimleri de bu hususta farklı bir görüş beyan etmemişlerdir. Kur’an’ı okuma (lafzü’l-Kur’ân) ve yazmaya gelince bunlar kullara ait fiillerdir. Çünkü muhtelif âyet ve hadislerde kulların Kur’an’ı okumalarından söz edilmekte ve bu fiil kendilerine nisbet edilmektedir. Ayrıca hadislerde Kur’an’ı yazmanın kulların fiillerinden olduğuna işaret edilmektedir. (Buhârî, Ḫalḳu efʿâli’lʿibâd, s. 158-160, 200-201). Şüphe yok ki kulların kendileri gibi fiilleri de mahlûktur. Okuma ile yazma fiilleri okunan ve yazılandan ayrı şeyler olduğuna göre Kur’an’ı okuma ve yazma fiili de mahlûktur. Okunan ve yazılan şeyler ise (Allah’ın zâtı ile kāim kelâm) mahlûk değildir. Nitekim “Allah” lafzını söyleyen ve yazan insanın bu fiilleri mahlûktur, fakat Allah (yazılan) mahlûk değildir. İmam Buhârî’ye göre, “Kur’an’ı telaffuz edişin de mahlûk olmadığı” şeklinde taraftarlarınca Ahmed b. Hanbel’e atfedilen görüş onun bu husustaki gerçek kanaatini yansıtmaz. Çünkü bu rivayetler asılsızdır. Bu konuda âlimler arasında Ahmed b. Hanbel’e ait olarak bilinen şey şundan ibarettir: Kur’an Allah kelâmıdır ve mahlûk değildir, diğer her şey mahlûktur. Buhârî Cehmiyye’nin, her şeyi Allah’ın yarattığını, “Allah’ın kelimesi” diye nitelendirilen Hz. Îsâ’nın yaratılmış olduğunu ve Allah’tan “muhdes” âyetlerin geldiğini (ez-Zümer 39/62; en-Nisâ 4/171; eş-Şuarâ 26/5) söyleyerek “şey” ve 25 aynı zamanda Allah kelâmı olan Kur’an’ın yaratılmış bulunduğunu ileri sürmesini de isabetsiz bulmuştur. Çünkü ona göre Ebû Ubeyde’nin de belirttiği gibi Cehmiyye söz konusu âyetleri yanlış mânalandırmıştır. Allah her şeyi yaratmakla beraber bütün yaratıkları “ol” (kün) kelâmıyla yaratmıştır. Şu halde bu söz yaratılmışlardan öncedir ve kadîmdir; zira Allah’ın sıfatıdır. Hz. Îsâ da “ol” kelimesiyle yaratıldığı için “Allah’ın kelimesi” diye nitelendirilmiştir, yoksa gerçekten Allah’ın kelimesi değildir; dolayısıyla Hz. Îsâ’nın mahlûk olması Allah’ın kelâmının mahlûk olduğu sonucunu doğurmaz. Ayrıca Arap dilinde müennes (dişi) varlıklar için kullanılan “kelime” lafzının erkek olan Hz. Îsâ hakkında gerçek anlamda kullanılması dil kaideleri bakımından da imkânsızdır. Üçüncü delil olarak Cehmiyye tarafından öne sürülen ve Kur’ân-ı Kerîm’de âyetlerin bir sıfatı olarak zikredilen “muhdes” kelimesi de Kur’an’ın yaratılmış olduğu anlamında değil âyetlerin Hz. Peygamber’e ve kavmine sonradan nâzil olduğu mânasındadır. Tekvin Allah’ın fiili ve aynı zamanda sıfatı olduğundan kadîmdir. Buhârî bu hususu açıklığa kavuşturmak için fiil, mef‘ul, fail ile vasıf ve sıfat tabirlerini tahlil etmektedir. Fiil bir işi veya nesneyi meydana getirmek (ihdas), mef‘ul meydana getirilen şey (hades), fail ise işi veya nesneyi meydana getirendir. Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ın gökleri, yeri ve aralarındaki her şeyi yarattığı belirtilmektedir. Gökler, yeryüzü ve diğer yaratıklar “mef‘ul”dür. Failin fiili olmadan mef‘ul meydana gelemez. Yaratmak (tekvin) Allah’ın fiili olup onunla nitelenmiştir, mef‘ul (mükevven) fiilden ve failden ayrı bir şey olup yaratılmıştır. Şu halde tekvin mükevvenden ayrıdır. Vasıf (niteleme) “Şu uzun bir adamdır” ifadesinde olduğu gibi konuşan birinin anlatımıdır. Bu sözde geçen “uzun” ise nitelenen adamın sıfatıdır. Bunun gibi “Allah yaratıcıdır” denilince bunu söyleyen Allah’ı yaratıcılıkla nitelemiş olur (vasıf), yaratıcılık ise Allah’ın sıfatı olup vasfetme olayından ayrı bir şeydir. Sonuç olarak kulun sıfatı olan vasıf mahlûktur, buna karşılık Allah’ın sıfatı olan yaratmak mahlûk değildir. (Buhârî, Ḫalḳu efʿâli’l-ʿibâd, s. 210-212). Buhârî naslarda geçen yed, vech, nefs, ayn, istivâ gibi kavramları Allah’ın sıfatları kabul eder. Bunlardan vech mülk yani ilâhî saltanat, istivâ ise Allah’ın arşa yükselmesi anlamına gelir. Zira bu konuda ashabın açıklamaları mevcuttur. Diğerleri hususunda herhangi 26 bir izah yapılmadığından mânalarını kavramak imkânsızdır. ( (Buhârî, Ḫalḳu efʿâli’l-ʿibâd, s 127, 134; İbn Kayyim, s. 90-93). Allah’ın dünyada görülemeyeceği, âhirette ise sadece müminlerce görüleceği âyet ve hadislerle sabittir. (Buhârî, “Tevḥîd”, 24; a.mlf., Ḫalḳu efʿâli’l-ʿibâd, s. 214). 2. Kader. İnsanlar sadece Allah tarafından haklarında önceden takdir edilip yazılan fiilleri yerine getirirler. Hidayet-dalâlet, saadetşekavet, hatta akıllı ve aptal olmak dâhil her şey kadere göre cereyan eder. Birçok âyet ve hadis bunu açıkça ifade etmektedir. (Buhârî, “Ḳader”, 1-16; a.mlf., Ḫalḳu efʿâli’l-ʿibâd, s. 138). Kulların fiillerini yaratan Allah, bu fiilleri işleyen ve kazanan (iktisap eden) ise kullardır. Kul fiilinin yaratıcısı olamaz, çünkü bütün yaratıkları ve onların yaptıklarını yaratan Allah’tır (Ra‘d Suresi,16; Fâtır Suresi,3; Sâffât Suresi,96). Nitekim Kur’an’da insanların açıkça söylediklerini veya kalplerinde sakladıklarını Allah’ın bildiğine, çünkü bunları O’nun yarattığına işaret edilmiştir (Mülk Suresi,13-14). Kul fiilinin yaratıcısı kabul edildiği takdirde Allah’a eş koşulmuş olur. (Fussılet 41/9; Buhârî, “Tevḥîd”, 40). Mu‘tezile’nin, ilâhî fiillerin hâdis olduğunu savunurken insanlara ait ihtiyarî fiillerin kendi irade ve kudretlerinin eseri olup Allah tarafından yaratılmamış olduğunu iddia etmesi müslümanların ashap devrinden itibaren öğrendikleri bilgilere aykırı düşmektedir. (Buhârî, “Tevḥîd”, 56; a.mlf., Ḫalḳu efʿâli’l-ʿibâd, s. 137-141, 212). 3. Nübüvvet. Gaybdan haber vermek ve insanlara tabiatüstü bazı olaylar (mûcizeler) göstermek peygamberlik alâmetlerindendir. Çünkü gaybı bilmek de yaratmak da sadece Allah’a mahsustur. Hz. Peygamber’in büyük fetihler yapılacağını, müslümanlar arasında iç savaşların çıkacağını, Sâsânî ve Bizans imparatorluklarına son verileceğini, yahudilerin müslümanlar tarafından mağlûp edileceğini önceden haber vermesi ve bunların aynen gerçekleşmesi onun peygamber olduğunu gösteren alâmetlerdendir. Yine onun, ayı parmağı ile iki parçaya ayırması (inşikāku’l-kamer), az miktardaki suyu çok sayıda insanın ihtiyacına cevap verecek şekilde arttırması, bir ekmek parçasını yetmiş kişiyi doyuracak ölçüde çoğaltması, yağmur fırtınasını dua ile durdurması, üzerinde hitabette bulunduğu hurma kütüğünün inlemesi gibi tabiatüstü hadiseler göstermesi peygamber olduğunun 27 diğer bazı alâmetleridir (Buhârî, “Menâḳıb”, 25; Ahmed İsâm el-Kâtib, s. 689, 696-708). 4. Âhiret Halleri. Başta kıyamet alâmetleri olmak üzere kabir azabı veya nimeti, haşir, hesap, mîzan, sırat, cennet ve cehennem haktır ve bunlara iman etmek farzdır. Kur’an’da cennet nimetlerinin hiçbir zaman tükenmeyeceği ve sürekli olarak devam edeceği (Sâd Suresi,54; Ra‘d Suresi,35) açıklandığı halde Cehmiyye cennetin eninde sonunda yok olacağını iddia etmiştir ki bu iman kavramıyla bağdaşamayacak bir görüştür. (Buhârî, Ḫalḳu efʿâli’l-ʿibâd, s. 121-122). 5. İman ve Günah. İman kalpteki inancı dil ile ifade edip gereğini yerine getirmekten ibarettir. İlâhî buyrukları yerine getirmekle artar, isyanla azalır. Zira Kur’ân-ı Kerîm’de imanın kalbî bir fiil olduğuna işaret edilerek cennetin amellerle kazanılacağı belirtilmiştir. (Bakara Suresi,225; A‘râf Suresi,43). Hadislerde de iman amel olarak nitelendirilerek her amelin niyetle (kalpte oluşmasıyla) gerçekleştiği ima edilmiş, ayrıca namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, cihad yapmak gibi fiillerin imandan olduğu açıklanmıştır. Bu sebeple iman Mürcie’nin iddia ettiği gibi sadece kalbin tasdikinden, Cehmiyye’nin öne sürdüğü gibi kalpte meydana gelen bilgiden, Kerrâmiyye’nin zannettiği gibi dil ile ifade etmekten ibaret değildir. Kâmil iman “tasdik”, “ikrar” ve “amel” unsurlarını yerine getirmekle gerçekleşir. Bununla birlikte ilâhî buyruklara isyan ederek günah işleyen kimse kâfir olmaz, sadece imanı eksik olan günahkâr bir mümin haline gelir. Çünkü âyetlerde isyan edenlerden mümin diye söz edilerek şirkin dışındaki günahların affedilebileceği bildirilmiştir (Nisâ Suresi,48, 116; Hucurât Suresi,9). Hadislerde de iman edenlerin eninde sonunda cennete girecekleri, günah işleyenlerin de nankörlük veya cehalet içinde bulundukları haber verilmiştir. (Buhârî, “Îmân”, 21-22; Aynî, I, 233, 239, 243); ancak büyük günah işleyen kimse fâsık olur. Ehl-i kitap’tan ve Mecûsîler’den daha sapık inançları benimseyen Cehmiyye’nin ise tekfir edilmesi gerekir. Bu fırkayı tekfir etmemek İslâm akaidini bilmemek demektir. Görüldüğü gibi Buhârî akaid ve kelâm ilminin temel problemlerinden ilâhiyat, nübüvvet ve âhiret konularını naslardan hareketle belirlemeye çalışmış, Ebû Hanîfe, Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel’den sonra Ehl-i sünnet akaidine ilişkin esasların çerçevesini çizip savunan âlimler arasına girmiştir. Onun özellikle ilâhiyat ve 28 nübüvvet konularında yaptığı özlü açıklamalar dikkat çekicidir. Zât, isim, sıfat ve fiil ayırımı yaparak sıfatlarla birlikte ilâhî isim ve fiillerin zâttan ayrılmadığına, yani bunların zâtla kāim ve dolayısıyla kadîm olduğuna işaret etmesi, “tekvin” ve “mükevven”in birbirinden ayrı şeyler olup tekvinin kadîm, mükevvenin mahlûk olduğuna dikkati çekmesi, kulların fiilleri, kader, kelâm sıfatı, halku’l-Kur’ân, rü’yetullah konularını nasları ince tahlillere tâbi tutmak suretiyle delillendirmesi, Ehl-i sünnet ilm-i kelâmının erken dönem ürünlerinden kabul edilmelidir. Nübüvvetin ispatını daha sonra kelâmcılarca “haberî” ve “hissî” mûcizeler diye adlandırılan iki grup delile dayandırması, mûcize kavramına ve nübüvvetin delillerine ilişkin çekirdek bilgiler sayılabilecek mahiyettedir. Âhiret hallerinden kabir azabı veya nimetinin mevcudiyeti, cennet ve cehennemin elan yaratılmış olduğu üzerinde durması da kayda değer hususlardandır. Onun, imanın artıp eksileceğini kabul etmesine karşılık büyük günah işleyeni tekfir etmemesi, ameli imanın aslından değil kemalinden bir cüz saymasına bağlanmalıdır. İman konusunu işlerken amel üzerinde ısrarla durması da Mürcie, Cehmiyye ve Kerrâmiyye akımlarını reddetmeye yönelik olmalıdır. Buhârî’nin kelâm problemleri içinde en çok meşgul olduğu ve etrafında çeşitli spekülasyonların meydana geldiği asıl konu halku’lKur’ân meselesidir. Onun bu husustaki görüşü eserlerinde açık seçik bir şekilde işlenmesine rağmen bazı kaynaklarda iki zıt görüş haksız olarak kendisine nisbet edilmiştir. Bunların birincisinde Buhârî’nin Kur’an’ın mahlûk olduğuna, ikincisinde ise yazılması ve okunması dâhil hiçbir şeyi ile mahlûk olmadığına inandığı öne sürülmüştür. (Ṭabaḳātü’lḤanâbile, I, 277-279; İbn Hacer, IX, 54). Halbuki bu iddialar Buhârî’nin kendi eserlerinde yer alan görüşlerine uymadığı gibi âlimler arasında ona ait olarak bilinen yaygın görüşlere de aykırıdır. Nitekim Zehebî, Sübkî, İbn Hacer, Aynî gibi meşhur âlimler Buhârî’nin, “Kur’an Allah kelâmı olup mahlûk değildir, kulların fiilleri ise mahlûktur, Kur’an’ı okuma da kulların fiillerindendir” demiş olduğunu kaydederler.(Aʿlâmü’n-nübelâʾ, XII, 454; Ṭabaḳāt, II, 230; Tehẕîbü’t-Tehẕîb, IX, 55). Öyle görünüyor ki Kur’an’ı okumanın dahi mahlûk olmadığını iddia eden bazı Hanbelîler Buhârî gibi büyük bir otoriteyi kendi saflarında göstermek istemişler ve ona ait olan, “Ben, Kur’an’ı okuyuşum mahlûktur demedim, kulların 29 fiilleri mahlûktur dedim” sözünün ikinci cümlesini atıp sadece birinci cümlesini nakletmek suretiyle gerçek görüşünü tahrif etmişlerdir. Buhârî’nin, “Ben, Kur’an’ı okuyuşum mahlûktur demedim” tarzında bir beyanda bulunması ise mâzur görülmelidir. Çünkü onun, devrin nazik meselesi haline gelen halku’l-Kur’ân konusundaki görüşünden dolayı yaşadığı bölgeden ayrılmaya mecbur bırakıldığı bilinmektedir. Bu sebeple üstü kapalı ifadeler kullanması ve, “Ben sadece kulların fiillerinin mahlûk olduğunu söylüyorum, kim benden bundan başkasını naklederse yalancıdır” demesini normal karşılamak gerekir. Ona atfedilen diğer görüşün durumu da aynı mahiyettedir. Muhtemelen bazı hadisçilerle (Muhammed b. Yahyâ ez-Zühlî’ye uyanlar) bir kısım Hanbelîler, Buhârî’nin “Kur’an’ı okuma ve yazma filleri mahlûktur” şeklindeki görüşünü tahrif etmişler ve onun Allah kelâmı olan Kur’an’ın mahlûk olduğuna inandığını ileri sürmüşlerdir. Buhârî’nin halku’l-Kur’ân konusundaki görüşü, diğer hususlarda olduğu gibi, daha sonra Ehl-i sünnet’e ait “kelâm-ı lafzî” ve “kelâm-ı nefsî” ayırımına öncülük etmiş, mantıkî temelden yoksun olan Hanbelî görüşünün zayıflamasında etkili olmuştur. Nitekim Buhârî’nin çağdaşı olan Müslim b. Haccâc ve İbn Kuteybe gibi ünlü hadis âlimleri onun görüşünü benimsemişlerdir. (Zehebî, Aʿlâmü’n-nübelâʾ, XII, 410; İbn Kuteybe, s. 63-64). Buhârî, tekvin sıfatı, büyük günah işleyenlerin tekfir edilemeyeceği ve imanla İslâm’ın aynı şey olduğu hususunda Ebû Hanîfe’ye, imanın artıp eksilebileceği konusunda Ahmed b. Hanbel’e uymuştur. Ayrıca onun sıfatların ispatı ve Cehmiyye’nin tenkidi noktalarında Ahmed b. Hanbel’den faydalandığını söylemek mümkündür; her ikisinin kullandığı delillerin benzerlik arzetmesi bunu teyit etmektedir. Allah’ın arşın üstünde istivâsı ve imanın artıp eksilmesi meselelerinde ise itikadî konuların çoğunda öncülük yaptığı Mâtürîdiyye ile Eş‘ariyye kelâmcılarından farklı düşünmüştür. Fıkıh İlmindeki Yeri. Büyük bir hadis imamı olarak şöhret bulan Buhârî aynı zamanda bir fakihtir. Ancak hadis ilmindeki yüksek seviyesi sebebiyle bu yönü ikinci planda kalmıştır. Hayatı ve ilmî şahsiyetinden bahseden tabakat kitaplarında kendisinin “fakihlerin efendisi”, “bu ümmetin fakihi” ve “Allah’ın yarattığı kullar içerisinde en fakih olanı” diye nitelendirildiği nakledilir. Bazı müellifler ise mukayese yolu ile bir değerlendirme yaparak Buhârî’yi, hocaları Ahmed b. Hanbel ve İshak b. Râhûye’den daha fakih sayarlar. (İbn 30 Hacer, Hedyü’s-sârî, II, 237). İbn Kuteybe de kendisine fetva soran bir adamı Buhârî’ye gönderirken ona, “İşte Ahmed b. Hanbel, İbnü’lMedînî ve İshak b. Râhûye, Allah bu üçünü de sana gönderdi” diyerek Buhârî’ye danışmakla bu üç âlime danışmış sayılacağına işaret etmiş, onun fıkıh ilmindeki bilgi ve kabiliyetinin seviyesini dile getirmiştir. (Sübkî, II, 222; İbn Hacer, a.g.e., II, 236). Buhârî fıkıh ilmindeki bu üstün mevkii sebebiyle dört mezhebin mensupları tarafından sahiplenilmiştir. Hanbelî fakihlerinden İbn Ebû Ya‘lâ onu Hanbelî fakihlerin birinci tabakasından, Tâceddin es-Sübkî ise Şâfiî fakihlerin ikinci tabakasından saymaktadır. Abdullah b. Yûsuf, Saîd b. Anber ve İbn Bükeyr’den el-Muvaṭṭaʾı rivayet ettiği için Buhârî Mâlikîler’ce kendi mezheplerine mensup kabul edildiği gibi, Hanefî fakihi İshak b. Râhûye’den ders almış olması sebebiyle de Hanefîler tarafından kendi mezheplerine bağlı olduğu ileri sürülmüştür. Ancak onun birçok meselede İmam Şâfiî’ye muvafakat etmesi, Şâfiî mezhebine mensup olarak şöhret bulmasına sebep olmuştur. Fakat Keşmîrî ile bir grup hadis ve fıkıh âlimine göre Buhârî ne belli bir mezhebe intisap eden mukallid, ne de herhangi bir mezhebin sınırları içinde ictihadda bulunan “mezhepte müctehid”dir. Eğer fıkıh “şer‘îamelî hükümleri tafsilî delillerinden istinbat ederek bilmek” ise Buhârî bu tarife göre tam bir fakih ve bir “mutlak müctehid”dir. Zira Kitap ve Sünnet’e en geniş çerçevede vâkıf olmuş ve hükümleri doğrudan o kaynaklardan elde etmiştir. Sahâbe, tâbiîn ve daha sonra gelen müctehid imamların görüşlerine vâkıf olması da onu bu hususta daha güçlü kılmıştır. el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’indeki bab başlıklarını tesbit ederken herhangi bir mezhebe bağlı kalmamış, yalnızca naklettiği nasları dikkate alarak hüküm çıkarmıştır. Ayrıca Ebû Hanîfe’ye muvafakat ettiği yerler, Şâfiî’ye muvafakat ettiklerinden daha az değildir.(Keşmîrî, I, 58). Meselâ Buhârî, abdesti sadece iki çıkış mahallinden çıkan şeylerin bozduğunu kabul ederek tenasül organına veya kadına dokunmak sebebiyle abdest almanın vâcip olmadığını söylemiş (Buhârî, “Vuḍûʾ”, 36), böylece Ebû Hanîfe’ye muvafakat ederken Şâfiî’den ayrılmıştır. Buna karşılık başkasının câriyesini gasbedenle ilgili olarak verdiği hükümle Ebû Hanîfe’nin kanaatine ters düşmüştür (Buhârî, “Ḥiyel” 9; krş. Kâsânî, VII, 152). Bütün âlimler, Buhârî’nin telif ettiği eserler ve verdiği fetvalar yoluyla büyük bir fıkhî miras bıraktığı hususunda ittifak etmişlerdir. Söz 31 konusu eserleri içinde en önde gelenin el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ olduğu bilinmektedir. Bu eser başlı başına bir fıkıh ve fetva hazinesi olarak nitelendirilmektedir. Özellikle Buhârî tarafından konulan bab başlıkları fıkhî görüşlerini yansıtması bakımından apayrı bir önem taşır. Bu sebeple, “Buhârî’nin fıkhı bab başlıklarındadır” denilmiştir. İbn Hacer’in tesbit ve değerlendirmesine göre Buhârî, Ṣaḥîḥ’inde fıkhî bilgi ve inceliklerin bulunmasına özen göstermiş, bundan dolayı rivayet ettiği naslardan birçok hüküm çıkarmış ve bu hükümleri ilgili kitâbın (ana bölümün) muhtelif babları arasına uygun bir şekilde serpiştirmiştir. Bunu yaparken gerekli yerlerde ahkâm âyetlerini zikretmeyi de ihmal etmemiştir. Aslında el-Câmiʿu’ṣṣaḥîḥ’i telif ederken Buhârî’nin takip ettiği hedef, koyduğu prensipler çerçevesinde hadis nakletmenin yanında bunlardan ve ilgili âyetlerden hükümler çıkarmak olmuştu. Bu sebepledir ki birçok babda rivayet ettiği hadislerin isnadını başka yerde vermiş olduğundan tekrar kaydetmeyerek yalnızca Hz. Peygamber’den nakilde bulunan kimsenin adını ve hadisin ilgili kısmını zikretmekle yetinmiştir. Bu ve benzeri durumlarda Buhârî’nin esas amacı, bab başlığı olarak ele aldığı mesele için bir delil getirmek olmuş ve zaten mâlum olan bu hadislere yalnızca işarette bulunmakla yetinmiştir. Bazan bir babda sadece bir hadis kaydedilmesinin, bazan da konu ile ilgili olarak hadis bulunmayıp onun yerine bir Kur’an âyeti zikredilmesinin sebebi budur. (Buhârî, “Meẓâlim” 6, 7). Böyle durumlarda Buhârî’nin, bab başlığı şeklinde ortaya koyduğu hükmün delilinin hadis değil Kur’an olduğunu belirtmek istediği anlaşılmaktadır. Hatta bazan da bab başlığının altında hiçbir şey kaydedilmemiştir. (Buhârî, “Mükâteb”, 1, “Cihâd”, 174). Buhârî’nin el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’ine koyduğu bab başlıklarının hem muhaddisler hem de fakihler için taşıdığı önem dolayısıyla bu eser üzerine yapılan şerhlerde konu itina ile işlendiği gibi aynı mevzuda müstakil eserler de kaleme alınmıştır. İbn Hacer el-Askalânî’ye ait Fetḥu’l-bârî ile onun mukaddimesi mahiyetinde olan Hedyü’ssârî bu hususta ilk hatırlanacak kaynaklardır. Hadis ve fıkıh alanında otorite kabul edilen Hanefî âlimi Bedreddin el-Aynî’ye ait ʿUmdetü’lḳārî’de ise özellikle bab başlıkları ile ilgili fıkhî konular derinlemesine incelenmiş, gerekli yerlerde birçok mesele tartışmaya açılmıştır. Şehâbeddin el-Kastallânî İrşâdü’s-sârî adlı şerhinde, Muhammed 32 Enver el-Keşmîrî de Feyżü’l-bârî’de aynı metodu takip etmişlerdir İbn Hacer’e göre Buhârî’nin fıkıh alanındaki kudreti sadece bab başlıklarında değil aynı zamanda babların düzenlenmesinde de görülmektedir. Hocası Ebû Hafs Ömer b. Reslân el-Bulkīnî’nin bu konudaki görüşlerini nakleden İbn Hacer (Hedyü’s-sârî, II, 224-227), bu üslûp ve metottan etkilenmiş olarak Fetḥu’l-bârî’de benzeri değerlendirmeleri ihmal etmemiştir. Meselâ “Kitâbü’ṣ-ṣalât”ın başlangıcında sözü edilen tertip ve tanzimin fıkhî cephesi hakkında ileri sürdüğü mütalaalar dikkate değer.(Fetḥu’l-bârî, III, 3-4). Buhârî, diğer imamların hüküm çıkardığı şer‘î kaynaklardan faydalanmakla birlikte onun genelde takip ettiği metot, hadisleri ihtiva ettikleri fıkhî hükümleri esas almak suretiyle bablara ayırmak, bu bablarda yer alan meseleleri Kur’an, hadis ve sahâbe fetvalarına dayandırmaktır. Bazı araştırmacılara göre bu metodun belli başlı üç özelliği vardır. 1. Fıkhî hükme temel teşkil eden esas kaynağın sıhhatine güven duymak; 2. Sahâbe ve tâbiîn tarafından varılan ya da onlar tarafından teyit edilen hükmün doğruluğuna inanmak; 3. Ehliyetli bir fakihin önüne bir hükmün âyet ve hadisle ilgisi hususunda yeni ufuklar açmak. Buhârî sadece kendi görüşünü zikretmekle yetinmemiş, bazı durumlarda muhalif görüşleri de kaydetmiş ve onlarla tartışmaya girmekten çekinmemiştir. Bu durumlarda karşı görüşü savunan kişi veya mezhebin adını anmak yerine “bazı insanlar, insanlardan biri” tabirini kullanmıştır. Bu şekilde vârit olan itirazların birçoğu Ebû Hanîfe’ye yönelik olduğu için Hanefî mezhebi mensupları bu tabiri, imamlarının lâyık olduğu makama yakışmayan bir ifade olarak değerlendirmişler, hatta bu konuyu ciddi bir mesele gibi ele alan bir grup Hintli Hanefî âlimi Baʿżu’n-nâs fî defʿi’l-vesvâs (Hind 1892) adıyla bir kitap telif etmiştir. Söz konusu eser, Buhârî’nin Ebû Hanîfe’ye yönelttiği itirazlara verilmiş cevaplar mahiyetindedir. Bu konuda kaleme alınan diğer bir kitap da Keşfü’l-iltibâs ʿammâ evredehü’l-Buḫârî ʿalâ baʿżi’n-nâs’tır. Daha sonra Mevlânâ Muhammed Nezîr Hüseyin ed-Dihlevî bu kitaba cevap vermek ve dolayısıyla Buhârî’yi savunmak maksadıyla Refʿu’l-iltibâs ʿan baʿżi’nnâs adını verdiği bir eser kaleme almıştır. (Hind 1311). Hüseynî Abdülmecid Hâşim de kaynaklarda son derece nâzik ve saygılı bir kişi olduğu kaydedilen Buhârî’nin söz konusu tabirinin Hanefî âlimlerin 33 zannettiği gibi bir anlam taşımayıp tam aksine Ebû Hanîfe’ye saygıyı ifade ettiğini ileri sürmektedir. (el-İmâmü’l-Buḫârî: muḥaddis̱en ve faḳīhen, s. 192-193). Hadis ilminin ve hadis âlimlerinin önderi olan İmam-ı Buhari hazretleri, yüz binlerce hadis-i şerifi ezberlemişti. Hadis-i şerifleri metinleri ve senetleriyle ezbere bilirdi. Hadis-i şeriflerin ravilerini çok inceler dinin emirlerine uymayan, edeplerini gözetmeyen, ahlakında bir kusur olanların rivayet ettiği hadis-i şerifleri almazdı. Hadis-i şerifin metnini ezberlediği gibi, o hadis-i şerifi rivayet eden kimselerin, künyelerini, doğum ve ölüm tarihlerini, ahlak ve yaşayışlarını, kimden rivayette bulunduklarını, o raviden başka kimlerin hadis-i şerif aldığını öğrenir ve ezberlerdi. Bir kimse hadis rivayetinde ve ravilerin senedinde hataya düşse, hemen İmam-ı Buhari hazretlerini bulup sorar ve doğrusunu öğrenirdi. Gittiği her yerde, etrafı hadis-i şerif almak ve öğrenmek isteyenlerle dolup taşardı. İmam-ı Buhari hazretlerinin hadis ilmindeki rumuzu "H" harfidir. Aynı zamanda tefsir ve kelam ilimlerinde de üstad olan İmam-ı Buhari hazretlerinin tefsire dair bildirdiği rivayetler tefsir âlimlerinin eserlerini süslemektedir. Kelam ilmine dair eserler de yazmıştır. Maruz Bırakıldığı Haksızlıklar ve İstikameti Büyükleri büyük yapan, ilmî şahsiyetleri, emek ve eserleri kadar çektikleri çileler, mücadeleleri ve sergilemiş oldukları müstakim duruşlarıdır. İmam Buhârî Hazretlerinin akıbeti de maatteessüf buna uygun olmuştur. İmam Ahmed b. Hanbel (Rahimehullâh)’in maruz kaldığı halku’l-kur’ân fitnesi bu sefer M’utezile eliyle değil, kendisini nispet ettiği ekole sahip kimseler eliyle tersinden hortlatılmış ve İmam Buhârî Hazretleri hedef haline getirilerek haksız bir şekilde zulme maruz bırakılmıştır. Birileri âhir ömründe, muhtelif sebeplerle onun kadrini tenkis etmeyi amaçlamışsalar da, ilâhî adalet tecelli etmiş ve İmam Buhârî Hazretleri’nin hakkı teslim edilerek ümmetin sağlam kulp olarak gördüğü bir şahsiyet; ümmetin, peygamberiyle arasındaki en kuvvetli bağ olmuştur. İnanıyoruz ki, Mü’minler yeryüzünde var olduğu müddetçe, onun kadri ve kıymeti aynen böylece kıyamete kadar tasdik edilecektir.(M. Mustafa el-A’zamî, Buhârî, DİA, c.VI; Mehmed Sofuoğlu, Sahîh-i Buhârî ve Tercemesi, Ötüken Neşriyat, c.I.) 34 Büyük hadisçiler İmam Buhari'yi anlatıyor İMAM MÜSLİM: "Sana kin besleyen ancak hasedinden besler. Dünyada senin bir benzerin olmadığına şehadet ederim. Sen alnından öpülecek bir büyüğümüzsün." Kalkar ve İmam Buhari'nin alnını öper. İMAM DARİMİ: Bir gün Abdullah b. Abdirrahman edDarimi'ye "Yalancı, nefsi kendisine ihanet ettiği için yalan söyler" hadisini sordular ve Buhari'nin bu hadise sahih dediğini söylediler. Darimi şöyle dedi: "Buhari benden daha derin görüşlüdür. Çünkü onun işi gücü hadistir. Bense hastayım. Başka işlerim de var. O, Allah'tan (gelen kabiliyetle) Kuran'daki emir ve yasakları iyi anlamıştır. Allah'ın Peygamberinin dilinden emreder, yasakladıklarını da çok iyi bilir. Buhari ne diyorsa doğrudur. ALİ FELLAS: Amr b. Ali el-Fellas'ın talebelerinden biri Buhari'ye bir gün bir hadis sorar. Buhari "bilmiyorum" cevabını verir. El-Fellas'ın adamları bunu duyunca "Demek Buhari'nin bilmediği hadis de varmış" diyerek sevinirler. El-Fellas'a giderek durumu haber verirler. Onun söylediği şu sözler Buhari'nin hadis ilmindeki otoritesinin en özlü ifadesinden başka bir şey değildir: "Buhari'nin bilmediği hadise hadis denmez." Hâtıb el-Bağdâdî, İmam Buhârî’nin, Bağdat’ta bulunduğu sırada şöyle bir olayla karşılaştığını bildiriyor: Bir grup hadisçi, imtihan etmek maksadıyla yüzden fazla hadisin metinlerini ve rivayetlerinde yer alan kişileri içinden çıkılamaz şekilde birbirine karıştırarak Buhârî’nin önüne getirirler. Buhârî onları okur ve karşısındakilere bütün bunların doğru şekillerini hiç bocalamadan yazdırır. Bunu gören hadisçiler hayrette kalarak Buhârî’ye saygı ve bağlılıklarını arz ederler. Bağdatlı hadisçilerden Musa b. Harun el-Hammâl onun hakkında şöyle demiştir: “Bütün İslâm âlemi ikinci bir Buhârî meydana getirmek için bir araya gelseler, yine de bir başka Buhârî meydana getiremezler.” İmam Buhârî’nin en büyük eseri “Câmiu’s-Sahîh” isimli eseridir ki, bu kitap “Sahîh-i Buhârî” diye meşhur olmuştur. O, bu büyük eseri hazırlayışından bahsederken şöyle demiştir: “Bir gün, muhaddis İshak b. Rahûye’nin meclisinde bulunuyorduk. Dostlardan birisi bana; ‘Ne olurdu, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hadislerini bir araya toplayan özet bir kitap yazsaydınız!’ dedi. Bu istek kalbimde yer etti ve 35 topladığım 600.000 hadisten seçmeler yaparak Sahîh’imi vücuda getirdim.” Sahîh-i Buhârî, İmam Buhârî Hazretleri’nin en büyük ve en meşhur eseridir. İslâm âlimleri ittifakla şöyle demişlerdir: “Kur’ân-ı Kerim’den sonra en sahih kitap, Sahîh-i Buhârî’dir.” O, bu kitabını Mescid-i Haram’da yazmıştır. Her hadisi yazmadan önce gusledip Kâbe’de makamın arkasında iki rekât namaz kılarak istihareye yatmış ve kitabına sahih olduğuna kesin bir şekilde inandığı hadisleri almıştır. Kitabının müsveddesinin temize çekilmesini ise Medîne-i Münevvere’de sevgili Peygamberimiz’in Ravzası’nda yapmıştır. Bizzat buyurdu ki: “Câmiu’s-Sahîh’i 600.000 hadis arasından seçtim. Her bir hadisi kitaba koymadan önce gusül edip, iki rekât namaz kıldım. İstihare edip sonra yazdım. Bunları yapmadan hiçbir hadîs-i şerif almadım. Sahîh’i 16 yılda tamamladım. Kitapta 7.275 hadis mevcuttur. Sadece sahih hadisleri bildirdim. Bununla beraber kitaba yazılmayanlar daha fazladır.” Sahîh’te hadisler konularına göre kitaplara, her kitap da kendi arasında baplara ayrılmıştır. Eserde, ihtilaf edilmeyen hadislere yer verilmiş, râvilerin güvenilir olması hususunda titiz davranılmıştır. Râviler birbirine bağlanarak ilk kaynağa kadar götürülmüştür. Hadisleri titiz ölçülere vurduktan sonra sahih kabul edip, uymayanları reddetme çığırını açan İmam Buhârî Hazretleri olmuştur. Ondan sonra gelen âlimler bu yolu takip ederek sahih hadisleri zayıf ve uydurma olanlarından ayırmaya devam etmişlerdir. Sahih hadis kitabı yazanlar çok olmakla beraber İmam Buhârî hadis kabulünde kendisine has bir metotta tek olması hasebiyle İslâm ümmeti arasında müstesna bir şöhret ve güven kazanmıştır. Eserin adına “Sahîh” denmesinin sebebini ise şöyle anlatır: “Rüyamda sevgili Peygamberimiz’i gördüm. Karşılarında oturuyor ve elimdeki yelpazeyle mübarek yüzlerini serinletiyordum. Rüyamı anlattığım bazı büyük zatlar bu rüyamı; ‘Sen Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in gerçek hadislerini, sanki O’nun sözleriymiş gibi uydurulan yalan sözlerden ayıracaksın.’ diye yorumladılar. Bu rüyadan sonra daha çok çalışarak sahih hadisleri topladım. Bu sebeple kitabıma da Sahîh adını verdim.” Büyük muhaddislerden biri olan İmam Nesâi, Buhârî’yi bizzat görüştüğü şeyhler arasında saydıktan sonra şöyle demiştir: “O, sika, inanılır, akıllı bir muhaddistir. İslâm tarihinde ilk defa sahih kitap yazan 36 odur.” Bazı âlimler onun için şöyle derler: “Buhârî, Allah (c.c.)’nun yeryüzünde yürüyen âyetlerindendir.” Necm b. El-Fazl diyor ki: “Rüyamda Hz. Peygamber (s.a.v.)’i gördüm. Bir köyden çıkmış gidiyordu ve arkasından İmam Buhârî de O’nu takip etmekteydi. O bir adım atınca Buhârî de bir adım atıyor ve ayağını Rasûlullah (s.a.v.)’in ayağını bastığı yere basıyordu. Kitabını da her bakımdan O’na nispet ediyordu.” İmam Buhârî Hazretleri ince yapılı, uzun boylu idi. Sert yaratılışlı değildi. Yumuşak huyluydu. İlim konusunda çok dikkatliydi. Dayanaksız konuşmak istemezdi. Başkaları hakkında gayet yumuşak bir dil kullanırdı. Rical bilgisi herkesten çok olmasına rağmen cerh ettiği (zayıflığını ortaya koyduğu) râviler hakkında bile aşağılayıcı tabirler kullanmazdı. Yalancılığı bilinen birisi için “fîhi nazar / bunda ihtilaf vardır”, “seketû anhu / güvenilirliği konusunda âlimler sustular” derdi. Onun bir adam hakkında en ağır sözü “münkerü’l-hadis / hadisi alınmaz” demesidir. İmam Buhârî Hazretleri’nin ibadetteki ihlâs ve huşuu çok fazlaydı. O kadar ki; namaz kılarken bir eşek arısı kendisini tam 17 defa sokmuştu da haberi olmamıştı. Çünkü arının soktuğunu namazda hissetmemişti. Kendisine, babasından çok mal kalmıştı. O parayla, talebelerinin nafakasını sağlar ve fukaraya sadaka verirdi. Ayrıca herkese iyilik ederdi. Bununla beraber kendisi çok az yer; günde 2–3 bademle iktifa eylerdi. Dört sene hiç yemek yemeyip, sadece ekmekle idare etti. Sonra hastalandı. Tabipler dediler ki: “Bu hastalık, yalnız kuru ekmek yemekle meydana gelmiştir.” Bunun üzerine tekrar bademe başladı. Ehl-i takva olan babası hâl-i hayatında şöyle demişti: “Mallarıma bir dirhem haram veya şüpheli kazancın karıştığını bilmiyorum.” Bu sebeple o, yiyeceklerini daima baba malıyla temin ederdi. İmam Buhârî Hazretleri çok cömert; mürüvvet, ihtiyat ve verâ sahibiydi. Bayram günleri hariç bütün seneyi oruçlu geçirirdi. Gecenin ilk saatlerinde biraz uyur, sonra kalkıp ilim ve ibadetle meşgul olurdu. Şüpheli şeylerden kaçar, bilhassa gıybetten çok çekinirdi. Sık sık şöyle buyururdu: “İsterim ki Rabbime gıybet etmeden kavuşayım. Böyle bir haktan dolayı kimse beni aramasın.” Üç günde bir Kur’ân’ı hatim ederdi. Hatim sonunda herkese dua eder ve “Kur’ân-ı Kerim hatmi sonunda yapılan dua makbuldür.” derdi. 37 Büyük Hadis Otoritelerinden Bazılarının Buhârî’yle İlgili Sözleri • “Şu gök kubbenin altında Buhârî’den daha iyi hadis bilen bir insan görmedim”(Muhammed b. İshâk) • “Ey hadis ilmiyle uğraşanlar! Buhara’lı şu gencin etrafında toplanın ve muhtaç olduğunuz her şeyi ondan öğrenin.”(İshâk b. Rahûyeh) •“Buhârî’nin göğsünde bir tüy olmayı isterdim.”(Abdullah b. Hammâd) “Hadis bilgini Müslim’i, Buhârî’nin dizi dibinde küçük bir çocuk gibi bir şeyler öğrenmeye çalışırken gördüm.”(Hafız Muhammed b. Yakup) İMAM BUHARİ'NİN ESERLERİ 1. el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ*. En büyük ve en meşhur eseridir. Sahihi Buhari ismiyle de tanınır.İslam âlimleri söz birliğiyle; "Kur’an-ı kerimden sonra en sahih kitap Sahih-i Buhari’dir" buyurmuşlardır. İmam-ı Buhari bu kitabı Mescid-i Haram’da yazdı. Her hadis-i şerifi kitabına yazmadan önce istihare yapmıştır. Gusledip, Kâbe’de makâmın gerisinde iki rekât namaz kılıp, koyduğu sağlam usûllere göre sahih olduğu kesin olarak belli olan hadis-i şerifleri yazmıştır. Bu kitabı müsveddeden temize çekme işini de Medine-i münevverede Peygamber Efendimizin(s.a.v) kabri şerifi ile minberi arasında bulunan Ravda-i Mutahherada yaptı. Bu eserini nasıl yazdığını kendisi şöyle anlatmıştır: "Câmi-us-Sahih kitabına her hadis-i şerifi koymadan önce gusledip, iki rekât namaz kılıp, istihare yaptım. Ondan sonra hadis-i şerifi kitaba koydum. Bunları yapmadan hiçbir hadisi yazmadım. Bu kitabı on altı yılda tamamladım." Kütüb-ü Sitte adı verilen altı sahih hadis kitabının en başta geleni olan Sahih-i Buhari’nin, Ali el-Yünûni tarafından el yazmasıyla çoğaltılan metni muteber olmuştur. Bu nüshanın aslı Kâhire’de Akboğa Medresesi Kütüphanesindedir. Sahih-i Buhari’nin birçok şerhleri ve baskıları yapılmıştır. 1894’te Sultan İkinci Abdülhamid Han tarafından Mısır’da yaptırılan iki cilt baskısı pek nefis, ciltlenmiş, altın tuğra ve nukûş ile süslenmiştir. Bu baskı Bulak’ta Emiriyye Matbaasında yapıldı. Zeynüddin Ahmed Zebidi, mukarrer rivayetleri birleştirerek Buhari-i Şerif Tecrid-i Sarih ismiyle kısaltılmıştır. 38 Buhârî, halk arasında Ṣaḥîh-i Buḫârî diye şöhret bulan bu eseri 600.000 kadar hadis arasından seçerek on altı yılda meydana getirdiğini, her bir hadisi (veya babı) yazmadan önce mutlaka boy abdesti alarak iki rek‘at namaz kıldığını söylemiştir. Eserini Buhara’da yazmaya başlamış, çalışmasına Mekke, Medine ve Basra’da devam etmiştir. Yeryüzünde hiçbir esere gösterilmeyen bir ihtimama mazhar olan ve İslâm dünyasında üzerine yüzlerce inceleme ve şerh kaleme alınmış bulunan el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ, İstanbul, Mısır, Hindistan ve Avrupa’da birçok defa basılmıştır. Câmiu's-Sahîh; İslâm'ın ilk dönemlerinde hadislerin Kur'an'la karışması söz konusu olduğundan hadislerin yazılması yasaktı. Sonraları Kur'an-ı Kerîm, kitap haline getirilip, çoğaltıldı orıa bir şeyin karışması engellendi. Sahabe nesli bütünüyle vefat etmiş, İslâm ülkeleri genişlemiş, değişik düşünceler ortaya çıkmıştı. Bu tür nedenlerle hadislerin toplanmasının yararlı olacağına inanıldı ve hadislerin tedvinine başlandı. Hadislerin toplanmasına Tabiun döneminde başlanmıştır. İmam Mâlik (179 h./195) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in hadislerine Sahabe ve Tabiun kavillerini ekleyerek Muvatta'yı tasnif etmiştir. İmam Mâlik'ten sonra da hadis konusunda çalışmalar yapıldı. Buhârî'nin Câmiu's-Sahîhi meydana getirmesi iki sebebe dayanmaktadır. Bunların birincisi, hocasının kendisinden böyle bir istekte bulunması, ikincisi de kendisinin görmüş olduğu bir rüyadır. Buhârî, sahih adıyla anılan ve içerisine sadece kendince sahih olduğu sabit olan hadisleri koyduğu kitabını yazmakla hükümlerin kaynaklarını bulmada önemli bir hizmeti yerine getirmiştir. İmam Buhârî ayrıca bu eserle kendisinden önce yaşamış mezhep imamlarının dayandığı temellerin sağlam olduğunu, hiç birinin kişisel görüşle fetva vermediğini ortaya koydu. Ondan sonra gelen muhaddisler, hadis çalışmalarının sınırlarını az çok belirlemiş oldular. İlim adamları Buhârî'nin eserine büyük önem verdiler. Özellikle sahih hadis konusunda onun eserinin ortaya koyduğu gerçekleri ve şartları kabul ettiler, örnek aldılar. O, hadiste odak ve hareket noktası olarak değerlendirildi. Buhârî, bu eseri meydana getirirken çok titiz davrandı. Eserine aldığı hadisleri, altı yüz bin hadisin içinden seçti. Sahih hadislerin dışında kalan diğer hadisleri eserine almadı. Eserin kabarmasını önlemek için sahih hadislerin bile bir kısmını almamıştır. Câmiu's-Sahih'te yer alan hadislerin sayısı yedibinikiyüzyetmişbeştir. Bazı hadisler değişik 39 kitaplarda geçmektedir. Mükerrerler çıkarıldıktan sonra geriye kalan hadis sayısı dört bin'dir. Câmiu's-Sahih'te hadisler konularına göre kitaplara, her kitap da kendi arasında bâblara ayrılmıştır. Eserde, üzerinde ihtilaf edilmeyen hadislere yer verilmiş, râvilerin güvenilir olması hususunda titiz davranılmıştır. Râviler birbirine bağlanarak ilk kaynağa kadar götürülmüştür. Hadisleri bazı titiz ölçülere vurduktan sonra sahih kabul edip, uymayanları reddetme çığırını açan Buhârî olmuştur. O'ndan sonra gelen âlimler bu yoldan giderek sahih hadisleri zayıf ve uydurma olanlarından ayırmaya devam etmişlerdir. Sahih hadis kitabı yazanlar çok olmakla beraber Buhârî kadar titizliği ileri götüren olmamıştır. Hadis kabulünde kendine has çok dar bir yolda tek olması onun İslâm ümmeti arasında müstesnâ bir şöhret ve güven kazanmasına sebep olmuştur. Sahih'in nerede telif edildiği hususunda değişik görüşler vardır. Buhârî, hadis almak için gittiği her yerde eserini telife çalışmıştır. Hayatı seyahatlerle ve ilim yolunda geçen bir insanın onaltı yıllık çalışmasının mahsulü olan bu eserin telifini bir yere bağlamak mümkün değildir. Câmiu's-Sahih'te yer alan kitap (bölüm) sayısı doksanyedi, bâbların sayısı üçbindört yüzelli kadardır. Üç râvili hadislerin sayısı da yirmi ikidir. Değişik senetle gelen hadisler Sahih'te yer almaktadır. Ancak aynı senet ve aynı metinle birden fazla yerde zikredilen hadislerin sayısı yirmi üç kadardır. Kur'an'dan sonra ana kaynak olan Buhârî'nin Sahih'i ile Müslim'in eserine Sahih adı verilmektedir. İkisine birden "Sahihayn " denilir. Diğer dört hadis kitabına da "Sünen ", altı hadis kitabının tümüne birden "Kütübü Sitte" denilmektedir. Buhârî’nin bu eserine ait birçok şerh yazılmış ve üzerinde çalışmalar yapılmıştır. En meşhur şerhleri, Aynî'nin Umdetu'l-Kari, Askalani'nin Fethu'l-Barî ve Kirmâni'nin Kevâkibü'd-Derârî, adlı eserleridir. 2. et-Târîḫu’l-kebîr*. Buhârî’nin el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’ten önce yazdığı bu kitap sahasının ilk eserlerinden biri olup burada ashaptan kendi şeyhlerine gelinceye kadar 13.000’e yakın râvinin güvenilirlik derecesini tesbit etmiştir. et-Târîḫu’l-kebîr Haydarâbâd’da Dârü’lmaârifi’l-Osmâniyye tarafından dört büyük cilt (sekiz cüz) halinde basılmıştır (1361-1364). Ayrıca Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye ve Müessesetü’l-kütübi’s-sekāfiyye tarafından eserde geçen şahısların ve hadislerin fihristi hazırlatılarak Beyrut’ta iki cilt halinde yayımlanmıştır (1407/1987). 40 3. et-Târîḫu’l-evsaṭ. et-Târîḫu’l-kebîr’in bir muhtasarı olduğu anlaşılmakla beraber eserin tam olarak günümüze geldiği bilinmemektedir. Çok eksik bir nüshası Hindistan’da mevcuttur (Bankipûr 12/32, nr. 687, 56 varak). 4. et-Târîḫu’ṣ-ṣagīr. et-Târîḫu’l-kebîr’in bir hulâsası olup râvileri et-Târîḫu’l-kebîr’deki gibi alfabetik olarak değil vefat tarihlerine göre ele almakta ve onlar hakkında diğer eserlerinde rastlanmayan bilgiler vermektedir. Eser Muhammed el-Ca‘ferî tarafından Allahâbâd’da (1324, taşbaskı) ve Ahmedâbâd’da (1325), Mahmud İbrâhim Zâyed tarafından da Kahire’de (1396-1397/1976- 1977) iki cilt halinde yayımlanmıştır. Bu çalışma, Yûsuf el-Mar‘aşlî tarafından içindeki hadislerin fihristi yapılarak Beyrut’ta yeniden basılmıştır (1986). 5. Kitâbü’d-Duʿafâʾi’s-sagīr. İbrâhim ismiyle başlamakta ve 418 râviyi ihtiva etmektedir. Buhârî’nin daha önce zikredilen kitaplarına nisbetle oldukça küçük hacimli olup alfabetiktir. Eser Agra’da (1323), Allahâbâd’da (1325), Bûrân ed-Danâvî’nin tahkikiyle Beyrut’ta (1404/1984), Abdülazîz İzzeddin es-Seyrevân tarafından elMecmûʾ fi’d-duʿafâʾ ve’l-metrûkîn adıyla ve Nesâî ile Dârekutnî’nin ed-Duʿafâʾ ve’l-metrûkîn adlı eserleriyle birlikte Beyrut’ta (1405/1985) ve Mahmûd İbrâhim Zâyed’in tahkikiyle Nesâî’nin Kitâbü’d-Duʿafâʾ ve’l-metrûkîn’i ile birlikte yine Beyrut’ta (1406/1986) yayımlanmıştır. 6. Kitâbü’l-Künâ. et-Târîḫu’l-kebîr’i tamamlayıcı mahiyette olan bu eser, isimlerinden çok künyeleriyle tanınan 1000 kadar râvi hakkında kısa bilgiler vermektedir. Kitabın sonunda Abdurrahman b. Yahyâ el-Muallimî el-Yemânî’nin eseri tanıtan bir yazısı bulunmaktadır. İbn Ebû Hâtim er-Râzî’nin Beyânü ḫaṭaʾi Muhammed b. İsmâʿîl el-Buḫârî fî Târîḫih adlı eseriyle birlikte Haydarâbâd’da basılmıştır (1360). 7. et-Târîḫ fî maʿrifeti ruvâti’l-hadîs ve nakaleti’l-âsâr ve temyîzi sikātihim min duʿafâʾihim ve târîḫi vefâtihim. Bu eser de Buhârî’nin diğer tarih kitaplarına nisbetle oldukça küçük hacimli olup Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde bir nüshası bulunmaktadır (Medine, nr. 524, 18 varak). 8. et-Tevârîḫ ve’l-ensâb. Bazı önemli şahsiyetler hakkında bilgiler ihtiva eden eserin diğer kitaplarda olduğu gibi belli bir metodu 41 yoktur. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde bir nüshası mevcuttur (III. Ahmed, nr. 2969, vr. 382a -399b ). 9. el-Edebü’l-müfred*. el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’te bulunmayan güzel ahlâka dair bazı hadisleri de ihtiva eden ve 644 bab içinde 1322 hadisi toplayan eser Hindistan’da (1304), Agra’da (1306), İstanbul’da (1306, 1309), Kahire’de (1346, 1349) ve Muhammed Fuâd Abdülbâkī’nin tahkikiyle yine Kahire’de (1375/1955) yayımlanmıştır. 10. Ḫalku efʿâli’l-ʿibâd*. Kulların diğer fiilleri gibi Kur’an’ı telaffuz edişlerinin de mahlûk olduğunu ortaya koymak maksadıyla yazılan eser Muhammed Şemsülhak el-Azîmâbâdî tarafından Delhi’de (1306), Ali Sâmî en-Neşşâr ile Ammâr et-Tâlibî tarafından ʿAkāʾidü’sselef adlı eser içinde (1970), daha sonra müstakil olarak Beyrut’ta (1404/1984) yayımlanmıştır. 11. Refʿu’l-yedeyn fi’ṣ-ṣalât. Namazda rükûa varırken ve rükûdan kalkarken tekbir almanın sünnet olduğuna dair olan eser, Urduca tercümesiyle birlikte Kalküta’da (1256), Tenvîrü’l-ʿayneyn birefʿi’l-yedeyn fi’ṣ-ṣalât adıyla Delhi’de (1299), Ḫayrü’l-kelâm fi’lkırâʾati ḫalfe’l-imâm ile birlikte Kahire’de (1320) ve Ahmed eş-Şerîf tarafından Ḳurretü’l-ʿayneyn bi-refʿi’l-yedeyn fi’ṣ-ṣalât adıyla Küveyt’te (1983) basılmıştır. 12. Kitâbü’l-Kırâʾati ḫalfe’l-imâm. Ehl-i re’y*in görüşlerinin aksine farz namazlarda imamla beraber cemaatin de Kur’an okumasının gerekli olduğunu ileri süren eser, Hayrü’l-kelâm fi’l-kırâʾati ḫalfe’limâm adıyla ve Urduca tercümesiyle birlikte Delhi’de (1256), Kahire’de (1320) ve Beyrut’ta (1985) yayımlanmıştır. Buhârî’nin bunlardan başka el-ʿAkīde (et-Tevhîd) (Sezgin, I, 259), Aḫbârü’ṣ-ṣıfât (Sezgin, a.y.), Kazâya’ṣ-ṣaḥâbe ve’t-tâbiʿîn, et-Tefsîrü’l-kebîr (et-Târîḫu’l-kebîr, VIII, 232, 265; Brockelmann, III, 179), Kitâbü’l-ʿAtîk (et-Târîḫu’l-kebîr, II, 95, 169), el-Eşribe, el-Hibe, el-Vuhdân (sadece bir hadis rivayet eden sahâbîlere dair), el-Mebsût, el-ʿİlel, el-Fevâʾid, el-İʿtiṣâm, Kitâbü Ashâbi’n-nebî (etTârîḫu’l-kebîr, II, 60), Esmâʾü’s-sahâbe, Kitâbü’l-Îmân (etTârîḫu’l-kebîr, II, 158), Birrü’l-vâlideyn, el-Câmiʿu’ṣ-ṣaġīr, elCâmiʿu’l-kebîr (el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’i bu eserden meydana getirdiği düşünülebilir) gibi eserleri bulunduğu, hocalarının adlarını yazdığı bir Meşyeḫa’sı olduğu eserlerindeki ifadelerinden ve kaynaklardan anlaşılmaktadır. 42 Buhârî’nin üç râvi ile Hz. Peygamber’e ulaşan rivayetlerini ihtiva eden es-Sülâsiyyât daha sonraları tertip edilmiştir. Onun elCâmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’teki bazı “kitâb”ları önce müstakil olarak yazdığını, bunları daha sonra yeniden gözden çirerekeserine birer bölüm olarak aldığını tahmin etmek güç değildir. Daha çok et-Târîḫu’l-kebîr’de görülen es-Sahîh, el-Müsned, el-Müsnedü’l-kebîr, el-Muḫtasar gibi kitap isimleriyle de el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’i kastetmiş olmalıdır. BİBLİYOGRAFYA Buhârî, et-Târîḫu’l-kebîr, I, 49; II, 60, 95, 158, 169; III, 1; VIII, 232, 265.Tirmizî, “Ṣalât”, 152.Hatîb, Târîḫu Baġdâd, II, 4-34.Nevevî, Mâ Temessü ileyhi ḥâcetü’l-ḳārî li-Ṣaḥîḥi’l-İmâmi’l-Buḫârî (nşr.Ali Hasan Ali Abdülhamîd), Beyrut, ts. (Dârü’l-Kütübi’l-ilmiyye).Zehebî, Aʿlâmü’nnübelâʾ, XII, 391-471.a.mlf., Teẕkiretü’l-ḥuffâẓ, II, 555.Sübkî, Ṭabaḳāt, II, 213-235.İbn Hacer, Tehẕîbü’t-Tehẕîb, I, 274-275; IX, 47- 55.a.mlf., Taġlîḳu’t-taʿlîḳ (nşr. Saîd Abdurrahman Mûsâ el-Kazakī), Beyrut 1405/1985, V, 384-442.a.mlf., Hedyü’s-sârî (Sa‘d), II, 242, 250- 252.a.mlf., Fetḥu’l-bârî (Hatîb), XIII, 246-247, 261.Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 48-49, 89, 133, 227, 238, 287, 522, 541, 564, 571, 722; II, 1087, 1392, 1402, 1420, 1448, 1449, 1453, 1469, 1471, 1581, 1684.Tokadî, Miftâḥu’ṣ-Ṣaḥîḥayn, İstanbul 1313, s. 5-6.Serkîs, Muʿcem, I, 534-537.Kettânî, er-Risâletü’lmüsteṭrafe, s. 41, 46, 49, 53, 61, 86, 98, 121, 128, 129, 144, 147.Brockelmann, GAL (Ar.), III, 178-179.Sezgin, GAS (Ar.), I, 256- 259.Hüseynî Abdülmecîd Hâşim, el-İmâm el-Buḫârî: muḥaddis̱en ve faḳīhen, Kahire, ts. (Mısrü’l-Arabiyye).Yûsuf el-Kettânî, Rubâʿiyyâtü’lİmâmi’l-Buḫârî, Rabat 1404/1984, s. 44-49.Abdülganî Abdülhâliḳ, elİmâmü’l-Buḫârî ve ṣaḥîḥuh, Cidde 1405/1985.A. J. Arberry, “The Teachers of al-Bukhārî”, IQ (1967), V; XI, nr. 1-2, s. 34-49.Kasım Kufralı, “Buhârî”, İA, II, 771-772.J. Robson, “al-Buk̲h̲ārī”, EI2 (Fr.), I, 1336- 1337.C. Brockelmann – Muhammed Fuâd Abdülbâkī, “el-Buḫârî”, DMİ, III, 419-426.Abdülkayyûm, “el-Buḫârî”, UDMİ, IV, 120-124. Buhârî, “Îmân”, 1-15, 18, 19-22, 27, 28, 30, 35, 37, 38, 40, 41, “Bedʾü’l-ḫalḳ”, 7-10, “Ḳader”, 1-16, “Riḳāḳ”, 52, 53, “Cenâʾiz”, 1, 87, 88, “Enbiyâʾ”, 49, “Menâḳıb”, 25, “İʿtiṣâm”, 5, 7-9, 12, “Tefsîr”, 3/1, 28, “Feżâʾilü’l-aṣḥâb”, 2-6, “Tevḥîd”, 1, 4, 7, 9-10, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20,21, 22, 23, 24, 27, 28, 31, 32, 33, 36, 37, 38, 40, 42, 47, 55, 56, 58.a.mlf., etTârîḫu’l-kebîr, II, 158.a.mlf., Ḫalḳu efʿâli’l-ʿibâd (ʿAḳāʾidü’s-selef içinde), s. 121-123, 127, 130, 131-141, 145-149, 152-155, 158-161, 163-167, 169, 192- 194, 199-201, 204, 205, 206, 210-212, 214.İbn Kuteybe, el-İḫtilâf fi’llafẓ (nşr. M. Zâhid Kevserî), Kahire 1349, s. 63-64.İbn Ebû Ya‘lâ, Ṭabaḳātü’l-Ḥanâbile, I, 277-279.Zehebî, el-ʿUlüv li’l-ʿaliyyi’l-ġaffâr, 43 Kahire 1388/1968, s. 137-138.a.mlf., Aʿlâmü’n-nübelâʾ, XII, 410, 412, 454- 460.İbn Kayyim el-Cevziyye, İctimâʿu’l-cüyûşi’l-İslâmiyye, Amritsar 1896, s. 90-93.Kirmânî, el-Kevâkibü’d-derârî, Beyrut 1401/1981, I, 70, 111, 121, 141, 176.İbn Hacer, Tehẕîbü’t-Tehẕîb, IX, 53, 54, 55.Aynî, ʿUmdetü’l-ḳārî, Kahire 1392/1972, I, 38, 125, 133, 137-138, 145, 209-212, 217-218, 228, 233, 239, 243, 274-275, 314, 317, 318; XX, 336-337, 364.Kastallânî, İrşâdü’s-sârî, Beyrut, ts. (Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Arabî), I, 38.Dihlevî, Şerḥu terâcimi ebvâbi Ṣaḥîḥi’l-Buḫârî, Haydarâbâd 1323, s. 3, 7-8, 11, 124, 126.ʿAḳāʾidü’s-selef, nâşirin mukaddimesi, s. 32-36.Ahmed İsâm el-Kâtib, ʿAḳīdetü’t-tevḥîd, Beyrut 1403/1983, s. 171, 173, 191, 208-209, 212, 214, 437-500, 689, 693- 708.Abdülmecîd Hâşim el-Hüseynî, “el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ”, Tİ, V, 92, 93, 95.Buhârî, “Meẓâlim”, 6, 7, “Mükâteb”, 1, “Ḥiyel”, 9, “Cihâd”, 174, “Vuḍûʾ”, 36, “Ḥayıż”, 7.Hatîb, Târîḫu Baġdâd, II, 16, 19, 22.İbn Ebû Ya‘lâ, Ṭabaḳātü’l-Ḥanâbile, I, 271-279.Kâsânî, Bedâʾiʿ, VII, 152.Nevevî, Tehẕîb, I, 68-69.a.mlf., Mâ Temessü ileyhi ḥâcetü’l-ḳārî liṢaḥîḥi’l-İmâmi’l-Buḫârî (nşr. Ali Hüseyin Ali Abdülhamîd), Beyrut, ts. (Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye), s. 51-52.İbn Kesîr, el-Bidâye, XI, 26.Kirmânî, elKevâkibü’d-derârî, Beyrut 1401/1981, Mukaddime, I, 11.İbn Hacer, Hedyü’s-sârî (Sa‘d), I, 7, 13; II, 224-227, 234, 236, 237.a.mlf., Fetḥu’l-bârî (Sa‘d), II, 220; III, 3-4.Taşköprizâde, Miftâḥu’ssaʿâde, II, 132.Sıddîk Hasan Han, ʿAvnü’l-bârî li-ḥalli edilleti’l-Buḫârî, Haleb 1404/1984, I, 14.Keşmîrî, Feyżü’l-bârî ʿalâ Ṣaḥîḥi’l-Buḫârî, Kahire 1357/1938, I, 278, ayrıca bk. Mukaddime, I, 33, 40, 57, 58.Hüseynî Abdülmecîd Hâşim, el-İmâmü’l-Buḫârî: muḥaddis̱en ve faḳīhen, Kahire, ts. (Mısrü’l-Arabiyye), s. 165-185, 192-193.Rifat Fevzi Abdülmuttalib, Kütübü’s-sünne, Kahire 1399/1979, I, 55, 57.Muhammed Abdülkādir Ebû Fâris, Fıḳhü’l-İmâmi’l-Buḫârî, Amman 1409/1989, I, 49- 67, 71-75, 82-83, 96-97.) 44 İMAM-I MÜSLİM -MÜSLİM b. HACCÂC (R.A) (D.M.821-H.206. Nişabur-V.M. 875-H.261.Nişabur) 9. yüzyılda Abbasi Devleti zamanında, yaşamış, İslam literatüründeki altı meşhur hadis kitabından ikincisi olan Camiu’s Sahih veya bilinen adıyla Sahih-i Müslim’in müellifi, büyük İslam hadis âlimi, Veli. İsmi, Müslim bin Haccâc bin Müslim el-Kuşeyri en-Nişaburi, künyesi Ebul-Hüseyin’dir. Emevi Devleti Nişabur’u alınca buraya yerleşen Araplar’ın Beni Kuşeyr kabilesine mensuptur DOĞDUĞU YER Abbasi Devleti zamanında,821 (H.206) senesinde Nişabur’da doğdu. Babası Haccâc da hadîs rivayet eden büyük âlimlerdendi. Kendisinin, bezzâz olduğu yani bugünün tâbiriyle manifaturacılık yaptığı kaynaklarda belirtilir. EĞİTİMİ VE HOCALARI İlk eğitimini,Bir eğitimci olan babasından almış,çevredeki diğer âlimlerden faydalanmış, on iki yaşında hadis öğrenmeye başlamıştır. İmam Müslim, İmam Buhârî’nin talebesidir. Zamanının büyük hadis âlimlerinden hadis-i şerif dinlemek ve öğrenmek için, Hicâz, Irak, Şam ve Mısır’ı dolaşmış, Yahyâ bin Yahyâ en-Nişaburi, Ahmed bin Hanbel, Kuteybe bin Sa’id, Ebu Bekr bin Ebi Şeybe, Osman bin Ebi Şeybe, imam-ı Şafii hazretlerinin talebelerinden Harmele bin Yahyâ gibi büyük 45 âlimlerden hadis-i şerif dinleyip, rivayette bulunmuştur. Ondan da; Ebu İsâ et-Tirmizi, Yahya bin Said, Muhammed bin Mahled, Mekki bin Abdan ve daha başka âlimler, hadis-i şerif bildirmişlerdir. Bağdat’a birkaç defa gelen imam-ı Müslim hazretlerinden Bağdat âlimleri de hadis-i şerif dinleyip rivayette bulunmuşlardır. En son 872 senesinde Bağdat’a gelmiştir. Eğitiminde Önce Nîşâbur’da el-Muvaṭṭaʾın râvilerinden Yahyâ b. Yahyâ el-Minkarî ile İshak b. Râhûye gibi muhaddislerden istifade etmiştir. İki yıl sonra haccetmek üzere Hicaz’a gitti. Medine’de İsmâil b. Ebû Üveys, Mekke’de Ka‘nebî, Saîd b. Mansûr ve diğer bazı âlimlerden faydalandı. 230 (845) yılından önce hadis tahsili için seyahate çıktı. Arkadaşı ve talebesi Ahmed b. Seleme ile Basra’ya giderek Ali b. Nasr el-Cehdamî’den, oradan Belh’e geçerek Kuteybe b. Saîd’den rivayette bulundu. Ardından Bağdat’a gidip Ahmed b. Hanbel ve Ahmed b. Menî‘ gibi âlimlerden faydalandı. Daha sonra da defalarca Bağdat’a gitti. Kûfe’de Ahmed b. Yûnus’tan hadis öğrendi; birkaç defa gittiği Rey’de el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’ini baştan sona kendisine okuyarak tenkitlerini aldığı Ebû Zür‘a er-Râzî ve İbn Vâre ile hadis müzâkere edip onlardan rivayette bulundu. 250’den (864) önce Mısır’a geçti ve Harmele b. Yahyâ’dan hadis rivayet etti. Gezdiği yerlerde kendilerinden faydalandığı diğer hocaları arasında İbn Nümeyr, Ebû Bekir İbn Ebû Şeybe, Ebü’l-Hasan İbn Ebû Şeybe, Ebû Sevr, Ebû Hayseme Züheyr b. Harb, Abd b. Humeyd, İbnü’l-Müsennâ, Bündâr lakabıyla tanınan Muhammed b. Beşşâr, Abdullah b. Abdurrahman ed-Dârimî de vardır. On beş yılda kaleme aldığı el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’te sadece 220 hocasından rivayette bulunmuştur. Hatîbu’l-Bağdâdî: “İmam Müslim, Buhârî’nin yolundan gitti. Onun ilmine hasr-ı nazar etti ve onu örnek aldı” der. ÖĞRENCİLERİ Müslim’in önde gelen talebeleri arasında Ebû Îsâ et-Tirmizî, İbn Huzeyme, Ebû Avâne el-İsferâyînî, İbn Sâid el-Hâşimî, Degūlî, İbn Ebû Hâtim, İbn Mahled el-Attâr gibi muhaddisler bulunmaktadır. İbn Halfûn, el-Muʿlim bi-esmâʾi şüyûḫi’l-Buḫârî ve Müslim adlı eserinde Buhârî ve Müslim’in hocalarından 506 zatın rivayetleri hakkında bilgi vermiştir. 46 ÖZELLİĞİ Müslim, râviler hakkındaki tenkit ve değerlendirmelerine güvenilen cerh ve ta‘dîl âlimlerinden biridir. Onun sika bir hadis hâfızı olduğunu söyleyen İbn Ebû Hâtim babasının Müslim hakkında “sadûk” dediğini belirtmiş, İbnü’l-Ahrem de Nîşâbur’dan üç önemli kişiye yetiştiğini, bunların Muhammed b. Yahyâ ez-Zühlî, Müslim b. Haccâc ve İbrâhim b. Ebû Tâlib olduğunu ifade etmiştir. Elbise veya kumaş ticareti yaptığı için “bezzâz” diye anılan ve dükkânında talebelerine hadis rivayet eden Müslim servet sahibiydi. Yardım etmeyi sevdiğinden “Nîşâbur’un cömerdi” diye anılır; onu yakından tanıyanlar hayatında kimseyi çekiştirmediğini ve incitmediğini söylerlerdi. Hocalarına karşı son derece saygılı idi. Buhârî Nîşâbur’a gelince onun derin bilgisine hayran kalmış ve kendisinden hiç ayrılmamıştır. Kur’an’ın mahlûk olduğunu kabul etmeyen Buhârî’ye karşı bazı devlet adamları ve âlimler cephe alınca Müslim onu savunmuştur. Hatta konuya yönelik tartışmalardan hiç hoşlanmayan ve Kur’an’ı telaffuz etmenin ve yazmanın bile mahlûk olmadığı görüşünde olan hocası Zühlî’nin, bir derste Buhari’nin, “Kur’an’ı benim telaffuzum mahlûktur” sözünü tekrar edip “Kim bu görüşte ise meclisimizde bulunmasın” (Zehebî, XII, 460) sözleriyle Buhârî’ye cephe aldığını gören Müslim oradan ayrılmış, Zühlî’den yazdığı bütün hadisleri onun evine göndermiş ve bir daha kendisiyle görüşmemiştir. (Hatîb, XIII, 103) Hem Zühlî’den hem Buhârî’den çok faydalanan Müslim, hocaları arasındaki anlaşmazlıkta Buhârî’nin tarafını tutmakla beraber el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’inde her iki hocasından da rivayette bulunmamıştır. Müslim’in Zühlî ile anlaşmazlığa düşmesinin ilim çevrelerinde pek uygun karşılanmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim hadis hâfızı Ebû Kureyş, Ebû Zür‘a’ya Müslim’i kastederek, “Bu zat 4000 sahih hadisi bir araya getirdi” dediğinde Ebû Zür‘a, “Geri kalan sahihleri niye toplamamış?” diyerek tepki göstermiş, Müslim’i hocası Zühlî’ye ters düştüğü için eleştirmiştir. (Zehebî, XII, 570-571) Müslim’in diğer ehl-i hadîs gibi Selef akîdesini benimsediği, İmam Mâlik, Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel’in görüşlerine meyli bulunmakla beraber fıkıh mezheplerinden hiçbirine mensup olmadığı bilinmektedir. Onun daha çok Şâfiî olarak tanınması, muhtemelen el- 47 Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’in bab başlıklarını tertip ederken Nevevî’nin kendi mezhebinin bazı görüşlerini yansıtmış olması sebebiyledir. İmam-ı Buhari ile Nişabur’da görüşmüş, onun ilim meclisine devam etmiştir. İmam-ı Müslim, imam-ı Buhari ile bir hadis-i şerifin müzakeresini yaparken; İmam-ı Buhari, hadis-i şerifin senedinde, onun bilmediği bir illeti gösterince, imam-ı Müslim ayağa kalkarak Buhari’nin alnından öpmüş ve methte bulunmuştur. İmam-ı Buhari hazretleri için; “Sana buğzedenler, ancak hasedinden buğzeder. Dünyada bir benzerin olmadığına şehadet ederim” demiştir. Hadis-i şerif öğrenmek ve öğretmek için pek çok seyahat yapan İmam-ı Müslim hazretleri, ömrünün son yıllarını Nişabur’da geçirmiş, orada hadis-i şerif dersi vermiş ve ticaretle meşgul olmuştur. İmamı Müslim Sahihinde hadisleri fıkhın ilgili kısımları ile sıkı bir bağ oluşturup sıralamıştır. Muhtelif hadisler ayrı başlıklar altında toplanmıştır. Hadisleri rivayet edenlerin her birini sırasıyla ve isimleri anılarak Peygamber Efendimizden nakledilen hadislerinin nakilcilerinin gösterilmesi olarak bilinen isnatlara çok dikkat etmiştir. Böylece hadis nakli ve kendilerine dayandırılan isimler üzerinde titizlikle durmuş ve büyük önem vermiştir. Hadis ilmine bir çeşit giriş mahiyetini teşkil eden kısım ekleyen İmam Müslim’in Sahihi elli iki kitaptan müteşekkil olup, hadisin mutat konuları yer almıştır. İslam’ın beş şartı, nikâh, kölelik, alış-veriş, veraset kuralları, kurban, örf ve adetler, peygamberler, sahabe, kader ve kelam vs. İMAM-I MÜSLİMİN FAZİLETİ İmam Müslim yaşadığı devrin en başta gelen hadîs âlimlerinden biridir. Şüphesiz bunda Buhârî, Ahmed İbnu Hanbel, İshâk İbnu Râhuye gibi meşhur muhaddîslere talebelik yapmış olmasının büyük payı vardı. İbnu’l-Ahram: “Şu şehrimiz (Nisâbur) üç büyük muhaddîs yetiştirmiştir: Muhammed İbnu Yahya (ez-Zühlî), İbrahim İbnu Ebî Tâlib ve Müslim” der. Bündâr da: “Hâfızlar dörttür: Ebu Zür’a, Muhammed İbnu İsmail el-Buhârî, ed-Dârimî ve Müslim” demiştir. Şeyhlerinden Muhammed İbnu Abdilvehhâb el-Ferrâ’nın da: “Müslim, halkın âlimlerinden ve ilim dağarcıklarından biridir. Onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum” dediği belirtilir. 48 Onun tebarüz ettiği ilim dalları şunlardır: 1. Hadis ilmi: Bu ilimle kastedilen, hadislerin siyak ve sibakları, senedleri, metinleri, naslarının ezberi, ihtilaf ve ziyâdelerinin bilinmesi, sahihinin çürüğünden ayrılması, merfû, mevkuf ve maktu olanlarının layıkıyla bilinmesidir. 2. Rical (Râviler) İlmi: Hadisçinin senedleri tanıma ve ayrıştırma sürecinde başvurduğu temel ilimdir. İmam Müslim bu ilmi iyi bilirdi. Hemen bütün râvilerin isim, künye, lakap, nisbe, biyografi ve ölüm tarihlerine tahkik sahibine yakışır seviyede vâkıftı. Bu alanda pek güzel telifleri de vardır. 3. Cerh ve Ta'dîl İlmi: Râvilerin durumlarının tesbit ve tenkidini konu alan ilimdir. Sahihi çürükten, güçlüyü zayıftan ayırmak isteyen her hadisçi bu ilmi çok iyi düzeyde bilmelidir. İmam Müslim bu ilim dalının en iyileri arasındaydı. Râviler hakkında kana atler belirtmiş, kiminin adaletine hükmederken kimini de cerh etmiştir. Sahîh adlı şaheserinin giriş bölümünde bununla ilgih bazı hususlara yer vermiştir. Mekkî b. Abadan ve diğerleri, cerh ve ta'dile dair tespitlerini dinleyip nakletmişlerdir. 4. Hadis illetleri (İlel): Hadis ilimlerinin belki en zor ve çetrefil olanıdır. Bu ilim dalında söz sahibi olabilmek çok güçlü bilgiye ve keskin bir tefekkür gücüne ihtiyaç duyar. İmam Müslim, erken dönem uleması arasında bu ilmin sayılı simalarından biridir. Hadislerin illetleri üzerinde tespit ve değerlendirmelerde bulunmuş çok faydalı eserler kaleme almıştır. Tefsir İlmindeki Mevkii: İmam Müslim, Ilm-i tefsire bihakkın vâkıf, müfessirlerden ma’dûddur. Vâkıâ tefsire dâir müstakil bir eser vücûde getirmiş olduğunu bilmiyoruz. Fakat hadîs’e âid yazdığı muhalled kitabları, rivayet tarikiyle yazılan tefsirlerin pek kıymetli menba’larından bulunmaktadır. Bu kitablarda tefsiri tenvir edecek birçok âhâdîs-i şerife mündericdir. Maahâzâ (El-Cârniu’s-Sahîh) unvanlı eserinde (Kitâbü’t-Tefsîr) nâmiyle bir kısm-ı mahsûs da vardır.Tefsîr’e âid bir rivayetini teberrüken kaydediyoruz : İmam Müslim, Alî b. Hucr es-Sa’diyy’den, o da iki vâsıta ile Enes b. Mâlik’den şöyle rivayet ediyor: Hz.Enes(r.a) dedi ki; Bir gün Resûlû’llah salla’llahu aleyhi ve sellem Mescid’de aramızda bulunurken hafif bir uykuya dalar gibi oldu, müteakiben mütebessim olarak mübarek başını kaldırdı,“Yâ Resûlâ’llah! Gülümsemene sebeb ne oldu?” diye sorduk.“Az evvel bana bir sûre nazil oldu.” diyerek (Sûre-i Kevser) i tilâvet etti, sonra da :“Bilir misiniz (Kevser) nedir?” diye sordu.“Allah ve Resulü bilir” dedik. 49 Buyurdu ki : “O, bir ırmakdır; Rabbim Teâlâ onu bana va’d etti. Onda çok hayır vardır. O, bir havuzdur; Kıyamet günü ümmetim anın üzerine gelir -toplanırlar. Bardakları yıldızlar sayısıncadır. Derken onlardan birer takımları -gelmekten- men’ edilir. Yâ Rabbî! Onlar benim ümmetîmdendir, derim. Hemen Hıtâb-i İzzet vârıd olur ki : Sen bilmezsin, onlar senden sonra neler ihdas ettiler neler!..” Muhaddisler Arasındaki Mevkii: İmâm-ı Müslim, hadîs ilminde müteferrid bir üstâzdır. Hafızasını binlerce ahâdîs-i şerîfe ile tezyin etmişti. (Câmiu’s-Sahîh), (Sahîhü’l-Müslim) veya (El-Müsnedü’s-Sahîh) denilen meşhur kitabını üç yüz bin hadis arasından intihâb ettiği sahîh, müsned hadislerle vücûde getirmiştir. Bu kitabda mükerrerler hesaba katılmazsa, geriye dört bin hadîs-i şerif kalmaktadır. (Es-Sahîhayn) denildi mi, bununla Sahîh-i Buhârî ile Sahîh-i Müslim kasdedilir. Bâzı zevat, Sahîh-i Müslim’i, Sahîh-i Buhârî üzerine tercih etmektedir, İbn-i Ukayde’den : İmâm-ı Buhârî mi, yoksa İmam Müslim mi daha hafızdır? diye sorulmuş, o da: Muhammed Buhârî de âlimdir, Müslim de âlimdir, diye cevab vermiş, fakat tekrar tekrar sorulunca demiş ki : “İmâm-ı Buhârî ehl-i Şâm hakkında bâzan galata ma’rûz kalır. Çünkü onların kitablarını alıp mütâlâa etmiş, çok kerre bir râvînin bir yerde ismi, diğer bir yerde de künyesi yazılmış olduğundan İmâm-ı Buhârî bunları başka başka zât zanneylemiştir. İmam Müslim ise, onun ilel hususunda galata ma’rûz kalması pek azdır. Zîrâ o, yalnız müsned olan hadisleri yazmış, makatı’ ve merâsil denilen hadîsleri yazmamıştır.” Fakat ekseriyyetin kanâatine göre Sahîh-i Müslim, tertîb ve hadislerin tarîklerini ziyâde ve noksansız olarak telhis ve râvîlerin lâfızlarındaki ihtilâflara tenbîh i’tibâriyle pek muntazam, bî-nazîr ise de Sahîh-i Buhârî kıdem, esânîdin yüksekliği ve şâir muhaddislere bir rehberlik vazifesi görmüş bulunması i’tibâriyle bütün hadis kitablarına râcihdir. Hattâ İmâm-ı Nevevî, Sahîh-i Müslim Şerhi mukaddimesinde diyor ki: “Ulemâ ittifak etmiştir ki, Kur’ân-ı Kerîm’den sonra kitabların en sahihi, Sahîhü’l-Buhârî ile Sahîh-i Müslimdir.” Ümmet bunları telâkki bi’1-kabûlde bulunmuştur. Bu iki kitabın en sahihi, zahir ve ğâmız maârif ve kavâid i’tibâriyle en kesîri ise Sahîh-i Buhârî’dir. Müslim’in Buhârî’den müstefîd olduğu ve hadîs ilminde onun nazîri 50 bulunmadığını i’tirâf eylediği sabittir. Bunlar, Buhârî’nin müreccah olduğunu gösterir; mezheb-i muhtar da budur. Her ne kadar Ebû Alî elHüseyn en-Nîsâbûrî ile Mağrib şüyûhundan bâzıları kitâb-ı Müslim’in esahhiyyetine kail olmuşlar ise de, Îmâmü’l-Eimme Muhammed b. İshâk İbn-i Huzeyme derdi ki : “Ben gök kubbesi altında Resûl-i Ekrem salla’lahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin hadislerine Muhammed b. Ismâîl-i Buhârî’den daha âlim bir zât görmedim.” İmâm-ı Buhârî’nin bu ulüvv-i kadrini kendisinin üstâzları bile böyle bir lisân-ı tebcil ile i’tirâf ederlerdi. VEFATI Ömrünün son yıllarında Nişabur’a döndü. Müslim b. Haccâc 25 Receb 261’de (5 Mayıs 875) Nîşâbur’da 57 yaşında vefat etmiştir. Vefat sebebiyle ilgili olarak şu vak’a anlatılır: Bir gün kendisi için akdedilen bir müzakere meclisinde İmam Müslim ‘e bir hadîs sorulur, fakat bilemez. Aramak üzere evine çekilir. Kitaplarını karıştırmaya başlar. Bu sırada eve bir sepet hurma gelir. İmam Müslim, hem arar hem hurmadan ağzına arada bir atar. Bu hâl üzere sabahı eder, hurma biter, hadîs de bulunur. Bazı terâcim yazarları Müslim’in bu sebeple öldüğünü söylemiştir. Şehrin dışındaki Nasrâbâd Kabristanı’na defnedildi. Bugünde Kabrinin ziyaretgâh olduğu belirtilmektedir. Hocası Bündâr o devirde dört büyük hadis hâfızı bulunduğunu söylemiş, bunların Rey’de Ebû Zür‘a er-Râzî, Nîşâbur’da Müslim, Semerkant’ta Abdullah b. Abdurrahman ed-Dârimî ve Buhara’da Buhârî olduğunu belirtmiştir. ESERLERİ 1) Sahih-i Müslim: Kütüb-i Sitte’nin ikincisi olup, Buhari’nin Sahih’inden sonra gelir. Hadis ilminde Müslim (M) harfi ile gösterilir. Bu hadis kitabını yazması 15 yıl sürmüştür. Yaklaşık 300.000 hadis içerisinden seçerek oluşturduğu eserini 864 yılında tamamlamıştır. Onun eseri hocası İmam Buhârî’nin eseriyle birlikte Kur’an-ı Kerim’den sonra en güvenilir kaynak kabul edilmiştir. el-Câmiʿu’ṣṣaḥîḥ. Ṣaḥîḥ-i Müslim diye de bilinen eser sahih hadislerden tekrarlarıyla birlikte 12.000 (farklı sayımlara göre 7275 veya 7582), tekrarsız 4000 (veya 3033) hadisi ihtiva etmektedir. En belirgin özelliği, bir hadisin güvenilir rivayetlerinin tamamını çeşitli senetlerle bir araya getirmesidir. Ṣaḥîḥ-i Buḫârî ile birlikte Kur’ân-ı Kerîm’den sonra en 51 güvenilir iki kaynak kabul edilmiş ve bu iki kaynak Ṣaḥîḥayn diye anılmıştır. Üzerinde pek çok çalışma yapılmış olan eser birçok defa basılmıştır. (Kalküta 1265; Bulak 1290; nşr. Mehmed Zihni Efendi, I-VIII, İstanbul 1329-1332; nşr. Muhammed Fuâd Abdülbâkī, I-V, Kahire 1955-1956). İmam-ı Müslim’in bu eseri üzerine çok şerhler yazılmıştır. Abdül Gafur ibni İsmâil el-Fârisi’nin yaptığı El-Mefhum fi Şerhi Garibi Müslim adlı şerhi, Ebul-Kâsım İsmâil bin Muhammed’in Şerhu Müslim adıyla yaptığı şerh ve Muhyiddin Ebu Zekeriyya Yahya en-Nevevi’nin El-Minhâc fi Şerhi Sahih-i Müslim adıyla yaptığı şerh gibi daha birçok şerhi vardır. 2. Kitâbü’t-Temyîz. Muhaddislerin hadis tenkidindeki metotlarını ele alan eserin bir kısmı kaybolmuş, geri kalan kısmını Muhammed Mustafa el-A‘zamî geniş bir mukaddimeyle birlikte yayımlamıştır (Riyad 1395/1976, 1402/1982, 1410). 3. eṭ-Ṭabaḳāt (Ṭabaḳātü’t-tâbiʿîn, Ṭabaḳātü’rruvât, Esmâʾü’r-ricâl). Sahâbe ve tâbiîn râvilerinden 2246 kişinin Medineliler, Mekkeliler, Kûfeliler, Basralılar, Şamlılar (Suriyeliler) ve Mısırlılar sıralamasına göre dizildiği eser Ebû Ubeyde Meşhûr b. Hasan b. Mahmûd b. Selmân tarafından neşredilmiştir (Riyad 1411/1991). 4. Kitâbü’l-Künâ ve’l-esmâʾ (el-Esâmî ve’l-künâ, el-Esmâʾ ve’l-künâ, el-Künâ). Rivayet zincirinde isimleriyle tanınan râvilerin bazı senedlerde künyeleriyle anılması veya künyeleriyle bilindiği halde isimleriyle zikredilmesi yüzünden ortaya çıkan karışıklığı gidermek amacıyla yazılan eserin Dârü’l-kütübi’z-Zâhiriyye’de bulunan nüshasını Mutâ‘ et-Tarâbîşî geniş bir mukaddimeyle birlikte tıpkıbasım olarak yayımlamış (Dımaşk 1404/1984), Abdürrahîm Muhammed elKâşgarî bunun üzerinde yüksek lisans çalışması yaptıktan sonra (1400, el-Câmiatü’l-İslâmiyye ed-dirâsâtü’l-ulyâ) eseri neşretmiştir (I-II, Medine 1404/1984). 5. el-Münferidât ve’l-vuḥdân (el-Efrâd). Kendilerinden sadece bir râvinin rivayette bulunduğu bazı sahâbe veya tâbiîn râvileriyle ilgili olan bu küçük çaplı eser Buhârî’nin eḍ-Ḍuʿafâʾü’ṣ-ṣaġīr ve Nesâî’nin eḍ-Ḍuʿafâʾ ve’l-metrûkûn’ü ile birlikte yayımlanmış (Agra 1323; Haydarâbâd 1325), eser üzerinde Hüseyin Ali Hasan Battî yüksek lisans çalışması yapmış (1404, Câmiatü’l-İmâm Muhammed b. Suûd elİslâmiyye külliyyetü usûli’d-dîn), Abdülgaffâr Süleyman el-Bündârî ve Saîd b. Besyûnî Zağlûl tarafından da neşredilmiştir (Beyrut 1988). 52 Müslim’in el-Evḥâd, el-Vuḥdân ve Men leyse lehû illâ râvin vâḥid adlarıyla anılan eserleri de muhtemelen bu kitaptır. 6. Ricâlü ʿUrve b. ez-Zübeyr ve cemâʿatün mine’t-tâbiʿîn ve ġayrihim. Eserin Hatîb el-Bağdâdî’nin hattıyla olan Dârü’l-kütübi’zZâhiriyye’deki nüshasını (Mecmua, nr. 55, vr. 140-147) Sekîne eşŞihâbî tıpkıbasım olarak yayımlamıştır (MMLADm., LIV/1 [1399/1979], s. 107-145). 7. el-Müsnedü’l-kebîr ʿale’r-ricâl (ʿalâ esmâʾi’r-ricâl, ʿale’ṣṣaḥâbe). Günümüze ulaşıp ulaşmadığı bilinmeyen eseri Ebû Avâne elİsferâyînî’nin ihtisar ettiği belirtilmekte (Kays Âl-i Kays, II/1, s. 235), Muḫtaṣaru Ebî ʿAvâne adlı çalışmanın (DİA, X, 100) bu eser olduğu anlaşılmaktadır. 8. İntiḫâbü Müslim ʿalâ Ebî Aḥmed el-Ferrâʾ. Müslim’in, hocası Ahmed el-Ferrâ’nın rivayetlerinden seçip derlediği bu çalışmayı İbn Hacer el-Askalânî kendi hocalarından okumuş ve eserin rivayeti hakkında bilgi vermiştir. (el-Muʿcemü’l-müfehres, s. 333). Müslim’in günümüze ulaşıp ulaşmadığı bilinmeyen diğer eserleri de şunlardır: el-Aḳrân, el-Câmiʿu’l-kebîr ʿale’l-ebvâb (elCâmiʿ ʿale’l-ebvâb), Efrâdü’ş-Şâmiyyîne mine’l-ḥadîs̱ ʿan Resûlillâh, el-Evḥâd, Evhâmü’l-muḥaddis̱în, Evlâdü’ṣ-ṣaḥâbe ve men baʿdehüm mine’l-muḥaddis̱în, el-İḫve ve’l-eḫavât, el-ʿİlel (ʿİlelü’l-ḥadîs̱), el-İntifâʿ bi-ühübi (cülûdi)’s-sibâʿ, Kitâbü (Kitâbü ḥadîs̱i) ʿAmr b. Şuʿayb, Ma‘mer b. Râşid’in bazı rivayetlerini tenkit ettiği Kitâbü’l-Maʿmer, Maʿrifetü ruvâti’l-aḫbâr (Kitâbü’lMaʿrife), Meşâyiḫu Mâlik (Müsnedü ḥadîs̱i Mâlik), Meşâyiḫu’s̱- S̱evrî, Meşâyiḫu Şuʿbe (son üç eser Maʿrifetü [Tesmiyetü] şüyûḫi Mâlik ve Süfyân ve Şuʿbe adıyla da anılmaktadır.), elMuḫadramûn, el-Müfred, cerh ve ta‘dîle dair Ruvâtü’liʿtibâr, Suʾâlâtühû Aḥmed b. Ḥanbel (es-Suʾâlât ʿan Aḥmed b. Ḥanbel), et-Târîḫ, Tafżîlü’s-sünen (Tafżîlü’l-ḥadîs̱ ʿan Resûlillâh ṣallallāhu ʿaleyhi ve sellem), et-Târîḫ, Ẕikru evlâdi’l-Ḥüseyn. Müslim b. Haccâc’ın hayatı ve el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’in metodu üzerinde müstakil çalışmalar yapılmıştır. Mahmûd Fâhûrî’nin el-İmâm Müslim b. Ḥaccâc (Beyrut-Halep 1399/1979, 1405), Meşhûr Hasan Mahmûd Selmân’ın el-İmâm Müslim b. Ḥaccâc ṣâḥibü’l-Müsnedi’ṣṣaḥîḥ ve muḥaddis̱ü’l-İslâmi’l-kebîr (Dımaşk 1414/1994) ve el-İmâm Müslim b. Ḥaccâc ve menhecühû fi’ṣ-Ṣaḥîḥ ve es̱eruhû fî ʿilmi’l- 53 ḥadîs̱(I-II, Riyad 1417/1996), Hamza Abdullah elMilibârî’nin ʿAbḳariyyetü’l-İmâm Müslim fî tertîbi eḥâdîs̱i Müsnedihi’ṣ-ṣaḥîḥ (1418/1997), Muhammed Abdurrahman Tavâlibe’nin el-İmâm Müslim ve Menhecühû fî Ṣaḥîḥihî (Amman 1421/2000) bunlardan bazılarıdır. İbn Hacer el-Askalânî ʿAvâlî Müslim: Erbaʿûne ḥadîs̱ münteḳāt min Ṣaḥîḥi Müslim (el-Erbaʿûne’l-ʿâliye liMüslim ʿale’l-Buḫârî fî Ṣaḥîḥayhimâ) adlı eserinde Ṣaḥîḥayn’da bulunmakla beraber Müslim’in Buhârî’ye göre bir râvi ile âlî olarak rivayet ettiği kırk hadisi derlemiş ve bunları âlî oluş nevilerine göre sıralamıştır (nşr. Muhammed el-Meczûb, Tunus 1393/1973; nşr. Kemâl Yûsuf el-Hût, Beyrut 1405/1985). Rebî‘ b. Hâdî Umeyr el-Medhalî de Dârekutnî’nin Kitâbü’t-Tetebbuʿ adlı eserinde Ṣaḥîḥ-i Müslim’deki doksan beş hadise yönelttiği tenkitleri ve Kādî İyâz, Nevevî ve İbn Hacer el-Askalânî gibi muhaddislerin bu tenkitlere verdikleri cevapları Beyne’l-imâmeyn Müslim ve’d-Dâreḳutnî adlı yüksek lisans tezinde incelemiş (1396/1976, Câmiatü Ümmi’l-kurâ ed-dirâsâtü’lulyâ), daha sonra bu çalışmasını yayımlamıştır (Riyad 1420/2000). Kütüb-i Sitte içerisinde yalnızca Müslim'de bulunan mukaddimede Müellif Sahih'inde izlediği metodunu açıklamıştır.Müslim, Sahih'inin mukaddimesinde, hadisleri üç grupta tasnif ettiğini açıklamıştır: I. Bellediğini sağlam belleyen hâfızların rivayet ettiği hadisler; 2. Halleri kapalı, belleyiş ve sağlamlıkta orta derecede bulunanların rivayet ettiği hadisler; 3. Zayıf ve metruk kimselerin rivâyet ettiği hadisler. Müslim, kitabının ana kısmını birinci grubun teşkil ettiğini ifade eder. İkinci grub birinci gruba destek olarak alınır. Üçüncü, tamamen merdûdtur. Müslim, bir hadisin bütün tariklerini (isnadlarını) müteaddid isnadlarla ve muhtelif lafızları ile hep bir araya topladığı ve kendince o hadîs, fıkhın hangi bâbına ait ise, toptan oraya dahil ettiği gibi; bu toplama esnasında ilk önce güvenilir olan hafızların rivâyetlerini dercedip mestur, hıfz ve güvenirlikte orta halli olan râvilerin naklini sonraya, zayıflar ve metruklerin tabi olarak ve şahit göstermek yolu ile rivayetlerini de daha sonraya bırakır ki; aranan hadis hem daha kolay bulunur, hem de gerek senedler ve gerek metinler hep birden gözönünde 54 tutulup istinbat edilecek hüküm kolayca istinbât edilir. (Ahmed Naim, Tecrid-i Sarih Tercemesi, "Mukaddime ", s. 219). Müslim'in üstünlüğü hakkında Hâkim'in şeyhi Ebu Ali enNisâburî:"Gök kubbenin altında Müslim'in kitabından daha sahih hiç bir kitap yoktur" demiştir. Onun bu sözünün gerekçesi, ondaki merfu hadislere hiç bir kimsenin sözünün karışmamış olmasıdır. "Müslim kitabını ikâmet ettiği yerde, kaynaklarının yanı başında ve şeyhlerinin hayatta bulunduğu bir sırada meydana getirmiştir. Hadîslerinin arasında başka söz serdinden kaçınmıştır. Kitabın uslûbuna, siyâkına gayret gösteriyor; Buhârî gibi, muhtelif bablarda hadisleri parçalamağa mecbur kalacak şekilde ahkâm istinbâtına çalışmıyor; muhtelif hadis zincirlerini bir yerde toplayabiliyor; mevkuf hadislere ehemmiyet vermeyip sadece müsnedlerle ilgileniyordu." (Fuat Sezgin, Buhârî'nin Kaynakları Hakkında Araştırmalar, İstanbul 1956, s. 198-199). Müslim'in, bazı hadisleri birden fazla yerde topladığı da olmuştur. Sahih-i Müslim'de tekrarlanan hadislerin sayısı 137'dir. Mükerrer isnadla gelen tek metin için senedlerin değiştiği noktalara bir (Ha) harfi koymak suretiyle bu durumu belirtir. Bir hadisin metninin benzeri, yukarıdaki sıralamaya göre daha aşağı derecedeki ravilerden oluşan senedlerle gelmişse, o senedleri verdikten sonra, metin yerine "mislehu" veya "nahvehu" demekle iktifa eder. "Bu meseleyi bilmek Sahih-i Müslim ile meşgul olacaklara pek lâzımdır. Bu kitapta metnin makamına hâkim olmak üzere "mislehu" ile "nahvehu" lafızlarına pek çok tesâdüf edilir." (Ahmed Naim, a.g.e., s. 473). İmam Müslim, rivayet edilen lafzı aynen edâya büyük itina gösterir. Ravilerin bir harfte de olsa ihtilaflarını kaydeder. Halbuki Buhârî, mana ile rivayeti tecviz ettiği için, buna o kadar riayet etmez. Müslim'de talik yolu ile, yani, müellifin kendi hocasından başlamak üzere senedden bir veya daha fazla râviyi ya da bütün senedi atlayarak hadisi en yukarıdaki raviden, cezm siğalarından biriyle zikretmek suretiyle sadece 17 hadis rivayet olunmuştur. Bu tür hadislere muallak denilmektedir. Buhârî'de bulunan ta'liklerin sayısı ise 1341'dir. Sahih-i Müslim, Şeyh Veliyyullah ed-Dihlevî'nin taksimine göre, hadis kitaplarının birinci tabakasına dâhildir. Bu tabaka, hadis kitaplarından Buhari, Müslim ve Muvatta'ya münhasırdır. Bu üç kitap Mütevatir,Sahih ve Hasen hadisleri ihtivâ etmektedir.( Dihlevî,Hüccetullahil-Bâliğa;Kahire(t.y),I,s. 133) 55 Tertip Tarzı: Hadisleri, İmam Müslim, prensip olarak konularına göre tanzîm etmiştir. Ancak, bu işi yaparken, bir hadîsin bütün farklı senet ve metinlerini bir arada toplamayı ön plana almıştır. Bu tarzdan üç mühim netice hâsıl olmuştur: 1- Bir hadisi tam olarak ihata ve kavrama imkânı: Hadîsleri anlamada bu husus ehemmiyetli bir noktadır. Bir rivayet tek başına alınınca mübhem noktalar taşıdığı gibi, o konuya giren müfredâtın tamamına da şamil olmaz. O mübhemliğin giderilmesi, konuya giren diğer ferdlerin yakalanmasında en sâlim yol hadise, daha doğrusu o konuya giren başka hadîslere müracaattır. İşte İmam Müslim, konuyla ilgili, kendi şartlarını taşıyan hadîsleri bir arada kaydeder. Bir misal vermek gerekirse, Müslim’in Kitâbu’l-Kader bölümünde, insanın ana karnında yaratılışını anlatan hadîste, kırkıncı gün rahme inen melek, Rabbi’nin emriyle, çocuğun kaderiyle ilgili olarak, Abdullah İbnu Mes’ud’un rivâyetinde çocuğun rızkını, ecelini, amelini cennetlik veya cehennemlik olacağını yazar. Huzeyfe İbnu Esîd rivâyetinde bunlardan başka “kız veya erkek olacağı” “eseri” de yazılır. Bir başka vecihte, rahime inen meleğin göz, kulak, deri, et ve kemikleri yaratıp şekillendirdiği de belirtilir. Bir başka vecihte, çocuğun sağlam veya sakat olacağının, ahlâk durumunun da o zaman yazıldığı belirtilir. Aynı baba giren müteakip hadîslerde “Kaderimiz anne karnında yazıldı ise niye çalışıyoruz. kadere tevekkül etmemiz gerekmez mi?” gibi sorular, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) tarafından verilen cevapları buluruz:Bu kolaylık Buhârî’de mevcut değildir. 2- Tekrarların asgariye düşmesi: Hadîslerde, çoğunluk itibariyle, birden fazla meseleye temas edildiği için, fıkhî konulara göre tanzîm edilen kitaplarda tekrar kaçınılması zor bir durumdur. Nitekim Buhâri, fıkhî espiriyi ön planda tuttuğu için çok sayıda hadîsi tekrar etmek zorunda kalmıştır. Tekrar, fıkıh nazarıyla kaçınılmaz ve faydalı ise de, hadîs tekniği açısından bir kusurdur. Bir kısım mahzurlar getirir.İşte İmam Müslim, bu meselede oldukça başarılı olmuş ve Buhârî ile mukayesede lehine kaydedilen bir fazîlet elde etmiştir. Bu meseleye temas eden bazılarının “Müslim’de tekrar yok” gibi mübalağalı ifâdeye yer verdiği görülür. Ancak bu ifâde hakikati aksettirmez. Gerçi İmam Müslim, kitabının Mukaddime kısmında tekrarlardan imkân nisbetinde kaçtığını belirtir. Ancak “Hiç tekrara yer 56 vermedim” demez. Nitekim Muhammed Fuat Abdülbaki merhum, Müslim’e yaptığı tahkîkli neşirde tekrarları tesbîte ayrı bir itina sarfeder ve onları teker teker göstermeye ehemmiyet verir. Şu halde onun açıklamasına göre, Müslim’de 137 hadîs mükerrerdir. Bunlardan bir kısmı aynı bölümler (kitap) içinde tekrar edilirken, 71 adedi farklı kitaplarda tekrar edilmektedir. Mezkûr baskıda, zaman zaman hadîslerdeki müsteselsil rakamların sırayı birden kaybettiği görülür. Sıraya uymayan o rakam, hadîsin ilk geçtiği yerde aldığı numaraya delalet eder ve bu hâl o hadîsin mükerrer olduğunu gösterir. 3- Hadîslerin taktî’e (bölünmeye) uğramadan tam olarak verilmesi: Buhârî, bir hadîsi ikinci sefer tekrar ederken, hadîsin bu yeni babı ilgilendiren kısmı alır, bâbı ilgilendirmeyen kısmı terkeder. Kitabın hacmini artırmaktan (tatvîl) kaçınmak için başvurulan bu ameliyeye hadîsçiler taktî’ (bölme, kesme) derler. Bu, çoğunluk tarafından her ne kadar câiz görülmüşse de câiz görmeyenler de mevcuttur ve bunu Buhârî hakkında bir kusur bilirken, buna yer vermeyen Müslim’i de tafdîl etmişlerdir. İmam müslim Hadîs Sevkinde Titizliği: İmam Müslim, turûk’un bir araya getirilmesindeki imtiyazından başka, hadîsleri sevkde gösterdiği hassâsiyetle de temâyüz eder. Hadîsleri, nasıl işitti ise onu aynen muhâfazayı esâs alır. Aynı hadîsi birkaç şeyhten farklı şekillerde dinledi ise, aradaki fark tek bir harf bile olsa onu korur ve belirtir. Öncelikle kaydettiği metin kime aitse “ve’lLafzu li-fülânin” diyerek o zâtın ismini kaydeder. Sonra da benzer kısımları bertaraf ederek, her bir râviye ait farklılıkları teker teker açıklar. Asla bağlılık Müslim’i -yukarıda açıkladığımız üzere- taktî’e yer vermemeye sevkettiği gibi, hadîsleri mâna ile rivâyet etmekten de uzak tutmuştur. Âlimler ekseriyet itibâriyle rivâyet-i bi’l-mânâ’yı câiz görür ise de, câiz görmeyen de vardır ve teâruz durumunda lafzen rivâyet, mânen rivâyete tercih edilir. Dolayısıyla, lafzen rivâyeti prensip edinmesi de Müslim’e imtiyaz kazandıran bir husus olmuştur.Bu mümtaz yönleriyle Müslim’i tâkib edenler olmuşsa da, İbnu Hacer’in belirttiğine göre onun derecesine ulaşamamışlardır. Muhtevada Seçkinlik: İmam Müslim, Mukaddime kısmından sonra kitaba hadîsten başka bir söz koymamaya da gayret etmiştir. Öyle ki, bir babtan diğerine 57 geçerken bu yeni babta işlenecek konuyu hatırlatan bab başlığı (tercüme) şöyle dursun “bâbun” kelimesini bile koymaktan kaçınmıştır. Bunu, bilerek, kasıtla yaptığını kendisi açıklar. İslâm âlimleri, Ebu Ali en-Neysâbûrî’nin: “Gök kubbesi altında Müslim’inkinden daha sahîh kitap görmedim” sözü ile emsâli ifadeleri, belirtmeye çalıştığımız tertip güzelliği ve muhtevadaki seçkinlikle te’vîl ederek kabul ederler. Rical’de Titizliği: Müslim’in mua’an’an rivâyeti bazı şartlarla muttasıl kabul etmekle birlikte, ricâl hususunda titiz davrandığı belirtilir. Zehebî ve İbni Hacer’in müştereken kaydettiklerine göre İbnu Ukde, Buhârî’nin Şamlılarla ilgili rivâyetlerde zaman zaman galat yaptığını, çünkü Buhârî’nin Şamlılarla ilgili rivâyeti kitaptan yaparak, bir şahsı, bir yerde künyesiyle zikrederken, ikinci bir yerde -ayrı bir şahıs zannederekismiyle zikrettiğini, halbuki Müslim’in, rivâyeti, kişinin kendisinden yazdığını, ilel hususunda da nâdiren galatına rastlandığını çünkü, müsned rivâyetleri yazıp munkati ve mürselleri almadığını dile getirerek, bu açıdan Müslim’in efdaliyetini tebârüz ettirmiştir. İmam Müslim Üzerine Yapılan Çalışmalar: Sahîh-i Müslim’in muhtelif neşirleri mevcuttur. En mükemmel neşrini son devir Mısır muhaddislerinden merhum Muhammed Fuad Abdülbaki yapmıştır. Bu tahkikli bir neşir olup, hadîsler, bablar ayrı ayrı numaralanmıştır. Numaralamada, kısaca Concordence diye bilinen Mu’cemu’l-Müfehres li-Elfâzi’l-Hadîs’in-Nebevî adlı fihriste, Müslim’le ilgili numaralamayı esas alır. Hadîsleri baştan sona kadar müteselsilen numaraladığı gibi, bir de her bölümün (kitâb) hadîslerini kendi içinde müstakillen numaralar. Hadîsin önündeki iri rakamlarla yazılan ilk numara bölüm içindeki numarasıdır, bunu takiben daha küçük puntolarla parantez içerisindeki numaralar, baştan itibaren verilen müteselsil numaradır. Birinci rakam Concordence ile uyuşan rakamdır. Bu baskının mühim bir hususiyeti, hadîs metninde geçen garîb kelimelerin, bazı tabirlerin, mefhumların dipnotta açıklanmış olmasıdır. Bu açıklamalar Nevevî şerhinden alındığı için, bu şerhin özetlenmesi mahiyetini arzeder ve Müslim’den istifâdeyi fevkalâde kolaylaştırır. Yine bu neşrin diğer mühim bir tarafı fihristler cildidir. Beşinci cilt muhtelif fihristleri ihtiva eder. 58 1- Kitaplar ve bablara göre mevzu fihristi. 2- Hadîslerin müselsel rakamlara göre fihristi: Hangi numaralı hadis, hangi kitapta yer alır, râvisi kimdir belirtilir. 3- Mükerrer hadîsler fihristi: Hangi hadîsler, nerelerde tekerrür ediyor, gösterilir. 4- Sahâbe râvilerin alfabetik sırayla tanzim edildiği ve rivâyetlerinin nerelerde geçtiği gösterilir. Ayrıca o hadis Buhârî’de var mı, varsa numarası belirtilir. 5- Kavlî hadislerin alfabetik sırayla tanzim edilerek hangi sayfada geçtiğini gösteren fihrist. Hadîsin yerini bulmada fevkalâde kolaylık sağlayan bir fihrist. Ancak zaman zaman bazı atlamalar mevcuttur. 6- Bazı garîb kelimelerin yerlerini gösteren fihrist. 7- Dipnotlarda açıklanan bazı tabîr ve mefhumlar ve bunların yerini gösteren fihrist. 8- Sahîh’te geçen 54 kitabın alfabetik fihristi. 9- Müslim’in hayatı ve Sahîh’in tanıtılması. Bu fihrist cildi 608 sayfadır ve büyük bir emeğin mahsulüdür. Bu hizmeti sunan Muhammed Fuad Abdülbâkî’ye Allah’tan rahmetini bol kılmasını dileriz. Müslim’in Şerhleri: İmam Müslim üzerine birçok şerh yapılmıştır. Keşfu’zZünun’da 15 kadarı zikredilir. Fuat Sezgin’in Târihu’t-Türas’ında 30’a yakın şerhin ismi verilir. Bunlardan bazıları mühimdir. 1- El-İkmâl fî Şerhi Müslim: El-Kâdı İyâz el-Yahsubî (544/1149) tarafından yapılan bir şerhtir. Kadı İyaz bu şerhle, Muhammed İbnu Ali el-Mâzerî’nin (v. 536/1141) el-Mu’lim bi-Fevaidi Kitab-ı Müslim adındaki şerhini ikmal etmiştir. 2- El-Müfhim li-mâ Eşkele min Telhîs-i Kitabi Müslim: Ebu’l-Abbâs Ahmed İbnu Ömerel-Kurtubî’nin (v 656/1258) şerhidir. İmam Müslim önce telhis edilmiş sonra da şerhedilmiştir. 3- İkmâlu İkmâli’l-Mu’lim: Ebu Abdillah Muhammed İbnu Halîfe el-Mâlikî (v. 827/ 1423) bu şerhte Mâzirî, Kadı İyaz, Kurtubî ve Nevevî’nin şerhlerini yeni ilavelerle birleştirmiştir. 4- el-Minhâc fi Şerhi Sahîh-i Müslim İbni’l-Haccâc: Bu şerh, kısaca Nevevî diye bilinen Ebu Zekeriya Yahya İbnu Şeref en-Nevevî 59 (v. 676/1277) tarafından yapılmıştır. Bugün ençok mütedâvil olan Müslim Şerhî budur. İmam Müslim dilimize merhum Mehmet Sofuoğlu tarafından tercüme edilmiş, merhum Ahmed Davudoğlu tarafından da hem tercüme hem de şerhedilmiştir (rahmetullahi aleyhima). Sahîheyn’in Mukâyesesi: Sahîheyn bazı noktalarda birbirine benzerse de bazı noktalarda ayrılırlar, bunları kısaca belirtelim: 1- Sıhhat Nokta-i Nazarından: Bu açıdan Buhârî’nin üstünlüğü kabul edilmiştir. * Buhârî, bir hadisin mevsul olması için Lika’yı şart koştuğu halde, İmam Müslim muâsara’yı yeterli bulur. Müslim’le Buhârî arasındaki en mühim farkı teşkîl eden bu meseleyi daha önce açıkladık, burada hatırlatmakla iktifa ediyoruz. Ancak, sıhhat meselesinde, Buhârî’nin üstünlüğünü te’yid eden birkaç hususu daha belirtmede fayda var: * Sahiheyn’in ricâlinden toplam 210 kişi cerhe mâruz kalmıştır. Zayıf oldukları ileri sürülen bu ravilerden 32’si hem Buhârî ve hem de İmam Müslim ‘in ricâli arasında yer alırken 78’inde Buhârî, 100’ünde de İmam Müslim teferrüd eder. Yâni İmam Müslim ‘in cerhedilen râvisi daha çok. İbnu Hacer: “Cerh, isnadı yaralayıcı çeşitten olmasa bile, cerh edilmeyenlerden almak, cerh edilenlerden almaktan daha iyidir” der. * Şu da bilinmeli ki, Buhârî’nin, teferrüd ettiği zayıfların çoğu, Buhârî’nin bizzat tanıdığı şeyhleridir. Yani bazıları onları zayıf addetmiş olsa bile Buhârî, şahsen tanıdığı, ahvâlini yakından bildiği için bu çeşit cerhin ehemmiyeti kalmamaktadır. Halbuki İmam Müslim ‘in cerhedilen râvileri çoğunluk itibariyle Müslim’in temâs ettiği kimseler değil, daha önceki tabakalara mensup kimselerdir. Müslim’in onları şahsen tanıması mümkün değildir, dolayısıyla bunlar hakkındaki cerh muteberlik kazanmaktadır. * Buhârî’nin, Müslim’e nisbetle teferrüd ettiği râvilerin sayısı 430, İmam Müslim ‘in Buhâri’ye nisbetle teferrüd ettiği râvilerin sayısı 620’dir. Burada görülen fark da Buhârî lehine bir durumdur. * Buhârî, Hâzimî’nin taksiminde ikinci tabakaya mensup râvilerden mutâbaat niyetiyle hadîs alırken, İmam Müslim bu tabakadan usûl hadîsi almaktadır. 60 2- Tertîb nokta-i nazarından: Bu açıdan İmam Müslim ‘in üstünlüğü kabul edilir. Buhârî, hadîsleri, hadîste mevcut olan fıkıh adedince kitabında, taktî ederek (bölerek) tekrâr ederken, İmam Müslim kitabının en uygun yerinde kaydeder, nâdiren tekrara yer verir. İmam Müslim ‘in esâs gâyesi, fıkıh yapmak değil, hadîslerin senedlerini bir araya getirmektir. Bir hadîsin muhtelif turûk ve metinleri hakkında bilgi edinmek Buhârî’de pek çok müşkilâtla ancak imkân dâhiline girerken, bu, Müslim’de pek kolaydır. Çünkü bir hadisin ne kadar tarîk ve farklı metni var ise hepsini bir arada kaydeder. 3- Fıkıh Nokta-i Nazarından: Bu hususta Buhârî üstündür. Buhârî, daha önce belirttiğimiz üzere bâbları fıkhî mülâhaza ile tanzim etmiş, terâcim denen bâb başlıklarında bilhassa fıkıh beyanına gayret göstermiş, bablar arasında mantıkî bir irtibat da gözetmiştir. İmam Müslim ‘de fıkıh mülahazası olmamıştır. Buhârî’de fıkıh öylesine galebe çalar ki, bâzı âlimler onun müstakil bir müctehid olduğuna hükmeder. İmam Müslim, kitâbını tertibde fıkhî mülâhazadan o kadar uzak durmuştur ki, bablara başlık bile koymamıştır. Elimizdeki hal-i hâzır matbu İmam Müslim nüshalarındaki bab başlıkları bilâhare, Nevevî tarafından konmuştur. İmam Müslim ‘in bu davranışı, kitâbına, “Mukaddime’den sonra hadîs’ten başka bir şey koymamak” arzu ve prensibinden ileri gelir. Bazı kaynaklarda gelen ve Müslim’i diğer bütün hadîs kitaplarına tafdîl edici sözleri, bazı Mağrîb ulemâsının, Müslim’in Sahîh’indeki bu durumu nazar-ı itibara alarak sarfedilmiş olduğunu, İbnu Hacer tahkîke dayanarak ortaya koyar.(Hadis Tarihi, Abdulvahid Metin) İMAM-I MÜSLİ’İN (rahmetullahi aleyh), Sahîh-i Müslim’de bildirdiği hadîs-i şerîflerden bâzıları: “Cehennem, nefsin arzu ettiği, Cennet ise, nefsin sevmediği şeylerle kuşatılmıştır.” “Kardeşini güler yüzle karşılamaktan ibaret bile olsa, hiç bir iyiliği hor görme.” “Bir müslümanın diktiği ağaçtan veya ektiği ekinden; insan, hayvan ve kuşların yedikleri şeyler, o müslüman için sadaka olur.” “Allahü teâlâ, kulunun yemek yedikten sonra yahut bir şey içtikten sonra kendisine hamdetmesinden razı olur.” 61 “Mü’minler birbirini sevmekte, birbirine acımakta, birbirini korumakta bir vücût gibidir. Vücûdun herhangi bir uzvu rahatsız olursa, diğer azaları da bu yüzden humma ve uykusuzluğa tutulurlar.” “İnsanlara merhamet etmeyen kimseye, Allahü teâlâ merhamet etmez!” “Ana ve babasının ihtiyarlık zamanlarında, bunlardan birine veya her ikisine yetişip de (bunlara lâyık oldukları hürmet ve saygıda bulunmadıklarından dolayı) Cennet’e giremeyen kimsenin burnu yerlerde sürünsün” diye üç defa tekrarlamışlardır. “Kuşkusuz sadaka, Rabbin hoşnutsuzluğunu giderir (Allah’ın kişiye huzurlu bir hayat bağışlamasına vesile olur, işlenen kötülüklere mukabil başa gelebilecek kötülüklere de kefaret olur) ve kötü bir şekilde ölmeyi (Allah’ın izniyle) önler.” “Sizden biri, kendi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe gerçek imana eremez.” “Kim, Cuma günü abdest alırsa; ne güzel yapmıştır. Kim de guslederse, daha değerli bir iş işlemiş olur. “Sabah namazının iki rekat sünneti dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır” “Ben (Cabir bin Semure), Rasulullah (Sav) ile her iki bayram namazını ezansız ve kametsiz olarak sadece bir kere veya iki kere kılmadım birçok defa kıldım.” “Sizden biri içiyle dışıyla Müslüman olursa, yaptığı herbir hayır en az on mislinden, yedi yüz misline kadar sevabıyla yazılır. İşlediği her bir günah da sadece misliyle yazılır. Bu hal, Allah’a kavuşuncaya kadar böyle devam eder.” “Hayatım yed'inde olan Allah'a yemin ederim ki, Meryem oğlu (İsa Aleyhisselam)'ın adil bir hakim olarak sizin içinize inmesi muhakkak yakındır. O, salibi (haçı) kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracaktır. (O zaman) mal o kadar çoğalıp taşacak ki, hiç kimse mal kabul etmez olacaktır.” BİBLİYOGRAFYA Müslim b. Haccâc, eṭ-Ṭabaḳāt (nşr. Ebû Ubeyde Meşhûr b. Hasan b. Mahmûd b. Selmân), Riyad 1411/1991, neşredenin girişi, s. 93-136. Kitâbü’tTemyîz (nşr. Muhammed Mustafa el-A‘zamî), Riyad 1402/1982, neşredenin girişi, s. 151-158.Hatîb, Târîḫu Baġdâd, II, 29; XIII, 100-104.İbn Halfûn, el-Muʿlim biesmâʾi şüyûḫi’l-Buḫârî ve Müslim (nşr. Ebû Abdurrahman Âdil b. Sa‘d), Beyrut 62 1421/2000.Zehebî, Aʿlâmü’n-nübelâʾ, XII, 460, 557-580.Terâcimü’l-eʾimmeti’lkibâr aṣḥâbi’s-sünen ve’l-âs̱âr (nşr. Fehmî Sa‘d), Beyrut 1413/1993, s. 137-147.İbn Hacer, Tehẕîbü’t-Tehẕîb, X, 126-128.el-Muʿcemü’l-müfehres (nşr. M. Şekkûr elMeyâdînî), Beyrut 1418/1998, s. 159-160, 174, 333.Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 175, 202, 485, 555; II, 1099, 1159, 1160, 1387, 1399, 1405, 1453, 1464, 1469.Brockelmann, GAL, I, 166-168; Suppl., I, 265-266.Sezgin, GAS (Ar.), I/1, s. 263-277.Mahmûd Fâhûrî, elİmâm Müslim b. Ḥaccâc, Beyrut-Halep 1399/1979.Kays Âl-i Kays, el-Îrâniyyûn, II/1, s. 218-237.Cezzâr, Medâḫilü’l-müʾellifîn, I, 104.Sâlihiyye, el-Muʿcemü’ş-şâmil, V, 97-100.Meşhûr Hasan Mahmûd Selmân, el-İmâm Müslim b. el-Ḥaccâc, Dımaşk 1414/1994.Muhammed Abdurrahman Tavâlibe, el-İmâm Müslim ve Menhecühû fî Ṣaḥîḥih, Amman 1421/2000, s. 5-99.Abdünnebî Fâzıl, “et-Taʿrîf bi’l-imâm Müslim ve bi’l-ḳaḍâye’l-kelâmiyye fî Ṣaḥîḥih”, Mecelletü Külliyyeti’l-âdâb ve’l-ʿulûmi’linsâniyye bi-Fâs, sy. 7 (aded hâs bi’d-dirâsâti’l-İslâmiyye), Dârülbeyzâ 1412/1991, s. 257-285.İdrîs Hammâdî, “Mevḳıfü’l-imâm Müslim mine’l-ḫuṣûme beyne’lmuḥaddis̱în ve ehli’r-reʾy”, a.e., s. 287-337.A. J. Wensinck, “Müslim”, İA, VIII, 821- 822.G. H. A. Juynboll, “Muslim b. Ḥad̲j̲d̲j̲ād̲j̲”, EI2 (Fr.), VII, 691-693.Mücteba Uğur, “Ebû Avâne el-İsferâyînî”, DİA, X, 100. 63 İMAM TİRMİZİ(R.A) (D.H.209-m.824- Özbekistan –Tirmiz. V.H. 13 Receb 279- M. 9 Ekim 892.Tirmiz) Ebû Îsâ Muhammed b. Îsâ b. Sevre (Yezîd) et-Tirmizî Kütüb-i Sitte’den el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’in müellifi, muhaddis, büyük âlim, veli. Muhammed bin İsa et-Tirmizi, H.209 (m. 824) senesinde, Özbekistan sınırları içinde bulunan Tirmiz (veya Tirmiz’e bağlı Buğ köyünde) doğdu. Kütüb-i Sitte adıyla bilinen meşhur altı hadis kitabından es-Sünen’in müellifi olan İmam Tirmîzî, Kendisinin belirttiğine göre Merv’den gelip Tirmiz’e yerleşen bir aileye mensuptur. Benî Kays Aylân kabilelerinden Benî Süleym’e nisbetle Sülemî nisbesiyle de anılır.279’da (m. 892) de vefat etti. EĞİTİM HAYATI VE HOCALARI Buhara’nın güneyinde, Ceyhun nehri kıyısındaki bu yerleşim yeri dönemin önemli ilim merkezlerinden biriydi. Hafızlık eğitimini ve temel dinî tahsilini ailesinin yanında tamamlayan Tirmizi, 840’lı yılların sonunda kelimenin tam manasıyla kendini hadis ilmine adamıştır. Sadece doğduğu coğrafyayla yetinmemiş, o çağlarda İslam dünyasında hızla yaygınlaşan ilim yolculuklarına çıkmış, âlimleriyle meşhur Önce 64 Tirmiz’de, daha sonra Horasan, Irak ve Hicaz bölgelerinde, İmam Buhârî, İmam Müslim ve Ebû Dâvûd gibi zamanın en önemli âlimlerinden ders almıştır. Sonradan gözlerini kaybetmesine rağmen hizmet etmekten talebe yetiştirmekten geri kalmamış son nefesine kadar i,slama hizmet aşkıyla yaşamıştır. Gözlerinin görmemesine karşın müthiş derecede güçlü bir hafızaya sahipti. Bu yüzden “Hafızu'l-Meşhur” lakabıyla bilinirdi. Hadis ilminde en yüksek dereceye ulaşanlara özgü olan "Hafız" ünvanına sahip ender kişilerdendir. Kütüb-i Sitte imamlarının her birinin hocası olan İbnü’lMüsennâ, Bündâr diye tanınan Muhammed b. Beşşâr, Ziyâd b. Yahyâ el-Hassânî, Abbas b. Abdülazîm el-Anberî, Eşec el-Kindî, Fellâs, Ya‘kūb b. İbrâhim ed-Devrakī, Muhammed b. Ma‘mer el-Kaysî elBehrânî ve Nasr b. Ali el-Cehdamî’den faydalandı. Diğer hocaları arasında İshak b. Râhûye, Kuteybe b. Saîd, Hennâd b. Serî, Ali b. Hucr, Ahmed b. Menî‘, Tirmizî’nin Bağdat’a gitmediği, dolayısıyla Ahmed b. Hanbel’den istifade etmediği anlaşılmaktadır. (el-Câmiʿu’s-sahîh, nşr. Ahmed M. Şâkir, neşredenin girişi, I, 83) İmâm-ı Tirmizî, hadis ilminden başka, fıkıh ve tefsîr ilminde de "İmam" vasıflı bir âlimdir. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîfler ile Kur’ân-ı kerîmin tefsîri husûsunda mühim hizmetler yapmıştır. BUHÂRİ HAZRETLERİ’NİN TALEBESİ OLMASI İlim tahsili için muhtemelen Mısır ve Suriye’ye de gitmemiştir. Tirmizî, uzun süre Buhârî’nin talebesi oldu, ondan pek çok hadis rivayet etti ve fıkhü’l-hadîsi öğrendi. (Zehebî, Tezkiretü’l-huffâẓ, II, 634). Kendi ifadesine göre hadislerdeki illetler, râviler ve isnadlar konusunda Irak ve Horasan bölgelerinde Buhârî’den daha üstün bir âlim bulunmadığı için hocasından bu konularda da büyük ölçüde yararlandı (el-ʿİlel, V, 738) Ayrıca Buhârî’nin et-Târîhu’l-kebîr’i Tirmizî’nin ilel konusunda en çok faydalandığı kitaplardan biridir. Buhârî de Tirmizî’nin ilmini ve zekâsını takdir etmiş, el-Câmiʿu’s-sahîh dışında ondan bir (veya iki) hadis rivayet etmiş, Tirmizî’nin naklettiğine göre kendisine, “Aslında benim senden faydalandıklarım senin benden faydalandıklarından daha çoktur” demiştir. (İbn Hacer, IX, 389) Tirmizî’nin Buhârî’den çok faydalanmasına ve kendisinden pek çok hadis öğrenmesine rağmen el-Câmiʿu’s-sahîh’inde ondan hiç 65 hadis almaması, İmam Müslim ile (“savm”, 4) Ebû Dâvûd’dan (“Vitir”, 11) birer hadis rivayet etmesi bu üçünün genellikle aynı hocalardan hadis nakletmesiyle açıklanmaktadır. İmam Müslim de Buhârî gibi ondan sadece bir hadis almıştır. Tirmizî, ilel konusunda Buhârî’den sonra en çok Abdullah b. Abdurrahman ed-Dârimî ile Ebû Zür‘a er-Râzî’nin görüşlerinden yararlandı. İbn Halfûn el-Endelüsî, Şüyûhu Ebî ʿÎsâ et-Tirmizî adlı eserinde onun hocalarını tesbit etmiştir .(Ziriklî, VI, 36) Tirmizî’nin sika bir muhaddis olduğu hususunda âlimlerin icmâ etmesi onun hadis rivayetinde eriştiği güveni, en önde gelen âlimler için kullanılan “imam” lakabıyla anılması da hadis ilmindeki üstün yerini göstermektedir. Tirmizî el-Câmiʿu’s-sahîh’i tamamladıktan sonra onu Horasan, Irak ve Hicaz bölgelerindeki âlimlere gösterdi, onların takdir ve tasviplerini aldı. (İbn Hacer, IX, 389) Doğu İslâm dünyasındaki şöhretine rağmen İbn Hazm’ın Tirmizî hakkında “meçhul” terimini kullanması onun el-Câmiʿu’ssahîh’i ile el-ʿİlel’ini görmediğini ortaya koymakta, bu eserlerin V. (XI.) yüzyılın ilk yarısında Endülüs’te yeterince tanınmadığını göstermektedir. Bununla birlikte İbn Hazm’ın diğer bazı önemli şahsiyetler için meçhul ifadesini kullanmasına bakarak onun bu konuda kasıtlı davrandığı da ima edilmektedir (a.g.e., IX, 388). TALEBELERİ Tirmizî’nin pek çok talebesi arasında Ebü’l-Abbas Muhammed b. Ahmed b. Mahbûb el-Mahbûbî, Ebû Saîd Heysem b. Küleyb eş-Şâşî (Şâşî eş-Şemâʾilü’n-nebeviyye’nin de râvisidir), Ebû Zer Muhammed b. İbrâhim b. Muhammed et-Tirmizî, Ebû Muhammed Hasan b. İbrâhim el-Kattân, Ebû Hâmid Ahmed b. Abdullah et-Tâcir, Ebü’l-Hasan elFezârî el-Câmiʿu’s-sahîh’i rivayet etmekle ünlüdür. Diğer talebelerinden muhaddis Hammâd b. Şâkir en-Nesefî ile Mekhûl b. Fazl en-Nesefî de anılabilir. VEFÂTI Tirmizî 13 Receb 279’da (9 Ekim 892) Tirmiz’e bağlı Buğ köyünde vefat etti; onun Tirmiz şehrinde vefat ettiği de ileri sürülmüştür. TİRMİZİ HAZRETLERİ’NİN TAKVÂSI Tirmizî, yaşadığı devirde fıkıh mezhepleri yaygınlaştığı için her bir mezhebin belli başlı görüşlerini o mezhebin imamının önde gelen 66 talebelerinden öğrenme fırsatı bulmuş, diğer Kütüb-i Sitte imamları gibi o da hiçbir mezhebe intisap etmemiştir. (Mübârekfûrî, I, 352) el-Câmiʿu’s-sahîh’e aldığı fıkhî hadislerin ardından o hadisle ilgili naklettiği diğer görüşler ve kendisinin bu görüşler arasında yaptığı tercihler fıkıh konusundaki derin bilgisini gösterdiği gibi kuvvetli hâfızâsını ve üstün zekâsını da ortaya koymaktadır. Nitekim Zehebî de Tirmizî’nin kuvvetli hâfızasına işaret etmek üzere, onun Mekke’ye giderken, daha önce rivayetlerini iki cüz halinde yazdığı bir şeyh ile görüşmesi sırasında bu hadisleri ve başkalarını adı zikredilmeyen bir şeyhe ezberden okuduğuna dair bir rivayete yer vermiştir .(Tezkiretü’lhuffâẓ, II, 635) Tirmizî’den bir asır sonra vefat eden Hâkim el-Kebîr’in naklettiğine göre hocalarından biri Buhârî’nin vefatının ardından Horasan bölgesinde Tirmizî gibi ilmi, güçlü hâfızası, zühd ve takvâsı ile tanınan bir başka âlimin kalmadığını, onun takvâsı sebebiyle gözlerini kaybedinceye kadar ağladığını söylemiştir. Bu tür rivayetler ve daha başka olaylar Tirmizî’nin doğuştan âmâ olduğu iddiasının aksini göstermektedir. Tirmizî’nin çok duygulu bir insan olduğu, kendisine söz getirebilecek her davranıştan uzak durduğu, dünya malına değer vermediği ve bütün gayretiyle âhiretini imar etmeye çalıştığı bilinmektedir. Tirmizi, zamanın evliyasından olup, herkes tarafından övülmüştür. İnce manaları açıklama ve izah hususunda üstad, hadis ilminde ise sika (sağlam, güvenilir) bir âlimdi. Sözleri kıymetli olup, hilmi (yumuşaklığı) pek ziyade, şefkati çok ve ahlakı pek güzeldi. Peygamberimizin mübarek ahlakı onda görülürdü. Buyurdu ki:“Ahirette kurtulmak, ibadet ve amelin çok olmasıyla değil, amellerin ihlaslı ve şartlarına uygun yapılması iledir.” “Müminin neşesi yüzünde, hüznü kalbindedir.” “Nefsin, sende olduğu halde, Allahü teâlâyı tanımak istiyorsun. Halbuki nefsin, daha kendisini bile tanımamıştır. Rabbini nasıl tanısın?” “Kanaat nedir?” diye sorulunca, “İnsanın kısmetine düşen rızkına razı olmasıdır” cevabını vermişti. Kendisine; “İmanın gitmesine en çok sebep olan günah nedir?” diye sordular. Buyurdu ki: “Üç günah vardır: Birincisi, iman 67 nimetine kavuştuğuna şükretmemek; ikincisi, imanın gitmesinden korkmamak; üçüncüsü, müminleri incitmek ve onlara eziyet etmek. Biliniz ki, haksız yere bir Müslümanı incitmek, Kâbe’yi yetmiş defa yıkmaktan daha büyük günahtır. Resulullah efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem böyle buyurmuştur.” İlmî Kişiliği Tirmizî’nin sika bir muhaddis olduğu hususunda âlimlerin icmâ etmesi onun hadis rivayetinde eriştiği güveni, en önde gelen âlimler için kullanılan “imam” lakabıyla anılması da hadis ilmindeki üstün yerini göstermektedir. Şemail konusu bugünkü karşılığı ile Hz. Peygamber’in (s.a.v) kişilik özelliklerini ele alır. Bu anlamda siyer ilminin ana başlıkları içinde kendine yer bulur. Tirmizî’nin Hz. Peygamber(s.a.v)’in Şemaili ile ilgili ilk eser telif eden âlim olması hadis konusunda ortaya koyduğu kriterlere uygun olarak bu alanda da hassas olduğu kanaatini doğurur. Kitabında pek az sayıda zayıf rivayeti kullanması, Hz. Peygamber’in (s.a.v) tanıtılmasında sahih rivayetlere yer vermesi bu konuyu ne kadar ciddiye aldığını gösterir. Bu hassasiyet, Tirmizî’nin hadiste olduğu gibi siyer alanında da ciddi bir tavır içinde olduğunu gösterir. Kendisinden sonra Şemail alanında birçok eser telif edilmiştir. Bu durumda kendisi örnek alınmıştır. Siyer ilminde bu alanda öncülük yapmış denebilir. TİRMİZİ HAZRETLERİ’NİN HADİSÇİLİĞİ Tirmizî hadis ilminde önde gelen âlimlerden biridir. İbn Hibbân bir muhaddiste bulunması gereken öğrendiği hadisleri derleme, tasnif etme, ezberleme ve müzakere etme vasıflarının Tirmizî’de bulunduğunu söylemiştir. Zehebî de el-Câmiʿu’s-sahîh’in onun hadis ilminde imam ve güçlü bir hâfıza sahibi olduğunu, ayrıca fıkhı çok iyi bildiğini ortaya koyduğunu ifade etmiştir. Tirmizî, hadislerin sıhhatini zedeleyici mahiyette, tesbit edilmesi son derece zor gizli kusurları mükemmel şekilde bilen çok az sayıdaki hadis âlimlerinden biridir. İlel sahasında meydana getirdiği eserlerle güçlü bir hadis tenkitçisi olduğunu ispat etmiştir. Bu yetkinliği sebebiyle Tirmizî, eserine almak istediği bir konuya dair sahih hadis bulamadığı durumlarda bazı zayıf hadisleri 68 almakta sakınca görmemiş, fakat bunların senedlerini tenkit ederek râvilerinin ne ölçüde güvenilir olduğunu belirtmiştir. Bazı âlimler onun hem ilel hem cerh ve ta‘dîl sahasındaki otoritesi sebebiyle eserinin sahîhayn’dan sonra üçüncü sırada yer alması gerektiğini söylemiştir. Hadisleri seçerken bir fakihin o hadisi delil olarak kabul etmesine özellikle dikkat ettiğini söyleyen Tirmizî, iki hadis dışında eserindeki bütün rivayetlerin kendisiyle amel edilen hadis niteliği taşıdığını ileri sürmüştür. (el-ʿİlel, V, 736) Tirmizî’nin hadis ilmine olan hizmetlerinden biri de hasen terimine kazandırdığı özel anlamdır. Bu terim, II. (VIII.) yüzyılda sözlük anlamında kullanılırken kelimeyi ilk defa Tirmizî terim şeklinde kullanmaya başlamıştır. Bir kısım âlimler hasen kelimesine isnad ve metinle ilgili bir terim şeklinde Tirmizî’den önce de rastlandığını, Tirmizî’nin hasenin tarifini yaparak el-Câmiʿu’s-sahîh’inde bu tür hadislere çokça yer verdiğini ifade etmiş, bazıları da önceleri hadisler sıhhat açısından sahih ve zayıf olmak üzere ikiye ayrılırken Tirmizî’nin haseni ilk defa terim halinde kullanmak suretiyle hadisle ilgili üçlü taksimi başlattığını belirtmiştir (DİA, XVI, 374-375). Tirmizî, eseri hakkında şöyle der: "Ben bu Câmi'u'l-Kebîr'i yazıp bitirince onu ilkin Hicaz âlimlerine gösterdim. Hepsi de beğendiler. Daha sonra alıp Irak âlimlerine götürdüm. Onlar da ağız birliğiyle eseri övdüler. Nihâyet Horasan diyârı âlimlerine takdîm ettim. Onlar da memnun oldular, bilâhare eseri ilim âlemine sundum. Bu eser kimin evinde bulunursa orada konuşan bir Peygamber vardır."( Abdulaziz bin Şah Veliyyullah Dehlevî, Büstanu'lMuhaddisin, çev. Ali Osman Koçkuzu, Ankara 1986, 197) Endülüs bilginlerinden birisi, Tirmizî'nin eserinin özelliklerini ve değerini yazdığı bir şiirle şöyle anlatır:"Tirmizî'nin kitabı bir ilim bahçesidir. Çiçekleri âdetâ gökteki yıldızların parlaklığını aksettiriyor. O eser sâyesinde hadisler vuzuha kavuşur. Güzel lafızlara meydana konulmuş, âdetâ resim gibi yerli yerince tanzim edilmiştir." "Hadislerin en yüksek nevî sahihlerdir. Onlar nurlu yıldızlar hâlinde her yanı aydınlatırlar. Hadislerin sahihini hasenleri takip eder. Sonra garîbler gelir. Hadislerin sahihi sakiminden ayrılmıştır. Tirmizî onları tek tek işâretleriyle ilim 69 erbabına açıklamıştır. Bu hadisleri, sahih eserler hâlinde sıraya dizmiş, onları ciddî akıl sahipleri de beğenip seçmişlerdir. Onu beğenenler; fakihlerin ve bilginlerin en önde gelenleri fazilet erbâbının, doğru yola gidenlerin en üstünleridir." "Tirmizî'nin kitabı böylece enfes bir eser; ilim erbabının takdir ettiği, okuyup konuştuğu bir çalışma olmuştur. Onlar, ruhlarına en yüksek faydayı bahşeden en kıymetli bilgileri, Tirmizî'nin kitabından iltibas etmişlerdir." "Ondan, biz de hadisler yazdık; eseri biz de rivayet ettik. Bu işi, Cennet ırmağının suyundan kana kana içmek niyetiyle gerçekleştirdik." "Düşünce, mânâ denizine daldı. Oradan en doğru mânâlara ulaştı. Rahman olan Allah, Ebû Îsâ et-Tirmizî'yi bu şerefli işinden dolayı hayır üstüne hayır vererek mükâfatlandırsın."( Abdulaziz bin Şah Veliyyullah Dehlevî, a.g.e., 198) TİRMİZİ HAZRETLERİ’NİN ESERLERİ 1-el-Câmiʿu’s- sahîh. Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, Ahmed b. Hanbel’in el-Müsned’inin büyük bir kısmı ile Buhârî, Müslim ve Tirmizî’nin el-Câmiʿu’s-sahîh’lerini müsned tertibine koyarak Câmiʿu’l-mesânîd ve’l-elkāb adlı yedi ciltlik kitabını meydana getirmiştir. (Brockelmann, GAL, I, 662; Suppl., I, 917; Abdülhamîd el-Alûcî, s. 89- 90) Birçok şerhi ve muhtasarları bulunan eserin pek çok neşri arasından Delhi’de (1269, 1270) ve Bulak’ta (I-II, 1292) yapılan, daha sonra ilk iki cildi Ahmed Muhammed Şâkir (Kahire 1356), III. cildi Muhammed Fuâd Abdülbâkī (Kahire 1356), IV ve V. ciltleri İbrâhim Utve Avd (Kahire 1382/1962) tarafından hazırlanan neşirleri anılabilir. Eseri Beşşâr Avvâd Ma‘rûf da el-Câmiʿu’l-kebîr adıyla yayımlamıştır (I-VI, Beyrut 1996). el-Câmiʿu’s-sahîh üzerine hazırlanan yüksek lisans tezlerinden Mûsâ Sekr Boks el-Endonîsî’nin el-Metrûkûn ve merviyyâtühüm fî Kitâbi’l-Câmiʿ li’l-İmâm et-Tirmizî (1394, Câmiatü Ümmi’l-kurâ eş-şerîa ed-dirâsâtü’l-ulyâ eş-şer‘iyye), Hasan b. Gānim b. Dahîl el-Gānim’in, er-Ricâlü’llezîne tekelleme fîhim et-Tirmizî fî Câmiʿihî: Tecrîden ve tahkīkan (1400, Câmiatü’l-İmâm Muhammed b. Suûd el-İslâmiyye külliyyetü usûli’d-dîn) adlı çalışmaları zikredilebilir. Mahmûd Nassâr, el-Câmiʿu’s-sahîh’in zevâidini Yûsuf b. Abdurrahman 70 el-Mizzî’nin Tuhfetü’l-eşrâf bi-maʿrifeti’l-eṭrâf’ından faydalanarak etTasrîh bi-zevâʾidi’l-Câmiʿi’s-sahîh Süneni’t-Tirmizî adıyla yayımlamış (I-II, Beyrut 1421/2000), Abdullah b. Sâlim el-Basrî’nin hatmü’lCâmiʿi’l-İmâm et-Tirmizî adlı risâlesini Arabî Dâiz el-Firyâtî neşretmiştir. (Likāʾü’l-ʿaşri’l-evâhir bi’l-Mescidi’l-harâm, IV/46 [Beyrut 1423/2002], s. 47-88). 2-eş-Şemâʾilü’n-nebeviyye. Sahasında ilk çalışma olan eser bu konuda yazılanların en mükemmeli kabul edilmiş, içindeki hadislerin büyük çoğunluğu sahih, önemli bir kısmı hasen, pek azı zayıf rivayetlerden meydana gelmiştir. Üzerinde birçok şerh, hâşiye, ihtisar çalışması yapılan, çeşitli dillere tercüme edilen ve çeşitli taş baskıları yapılan eseri İzzet Ubeyd ed-De‘‘âs neşre hazırlamış (Humus 1388/1968; Beyrut 1406/1985), Semîh Abbas da eseri Evsâfü’n-nebî adıyla yayımlamıştır (Kahire 1985; Beyrut 1985). 3-el-ʿİlelü’l-kebîr. Tirmizî’nin el-Câmiʿu’s-sahîh’ten önce kaleme aldığı eser el-ʿİlelü’l-müfred ve ʿİlelü’t-Tirmizî el-kebîr adlarıyla da anılır. Âlimler, “Tirmizî bunu el-ʿİlel’de rivayet etmiştir” ifadesiyle bu kitabı kastederler. Nûreddin Itr eser hakkında önemli bilgiler nakletmiştir (el-İmâmü’t-Tirmizî, s. 426-437; ayrıca bk. KİTÂBÜ’l-İLEL). Aslı bilinmeyen eserin Ebû Tâlib el-Kādî tarafından fıkıh bablarına göre tertip edilen şekli yayımlanmıştır. (nşr. Hamza Dîb Mustafa, I-II, Amman 1406; nşr. Subhî el-Bedrî es-Sâmerrâî v.dğr., Beyrut 1409/1989). 4-el-ʿİlelü’s-saġīr. el-Câmiʿu’s-sahîh’in sonunda elli birinci kitap şeklinde yer alan bölüm bu adla anılmaktadır. Müellif çalışmasında el-Câmiʿu’s-sahîh’te takip ettiği usulü, kaynaklarını, eserde geçen râvileri ve terimleri açıkladığı için eser el-Câmiʿu’ssahîh’in mukaddimesi mahiyetindedir. İbn Receb el-Hanbelî el-ʿİlelü’ssaġīr’i, Tirmizî’nin metinlerini zikretmeden bu metinleri ilâvelerle genişletip ve eksiklerini tamamlamak suretiyle Şerhu ʿİleli’t-Tirmizî adıyla şerhetmiştir (nşr. Subhî Câsim el-Humeyd, Bağdat 1396/1976; nşr. Nûreddin Itr, I-II, Dımaşk 1398/1978; nşr. Subhî es-Sâmerrâî, Beyrut 1985; nşr. Hemmâm Abdürrahîm Saîd, Zerkā 1987; nşr. Kemâl Ali Ali el-Cemel, Mansûre 1998). Mübârekfûrî de eseri Şifâʾü’l-ġilel fî şerhi Kitâbi’l-ʿİlel adlı çalışmasında şerhetmiş ve eser Tuhfetü’lahvezî’nin X. cildinin sonunda yayımlanmıştır (Kahire 1384/1964, X, 458-530). Mücteba Uğur, “Muhammed b. Îsâ et-Tirmizî’nin Kitâbü’l- 71 İlel’i” adıyla bir makale yazmıştır. (Diyanet İlmî Dergi, XXXVI/3 [Ankara 2000], s. 45-66). 5-Tesmiyetü ashâbi’n-nebî (Kitâbü Esmâʾi’s-sahâbe, Tesmiyetü ashâbi Resûlillâh sallallāhü ʿaleyhi ve sellem). Sahâbe adlarının sadece ilk harfine göre alfabetik düzenlenen esere aşere-i mübeşşere ile başlanmıştır. Eserin Süleymaniye Kütüphanesi’nde mevcut iki nüshasına göre (Şehid Ali Paşa, nr. 2840/2; Lâleli, nr. 2089/1) kitapta 730 sahâbînin adı zikredilmektedir. Aynı nüshalardan faydalanarak eseri Ali Yardım (“Tesmiyetü ashâbi’n-nebî ʿaleyhisselâm”, DÜİFD, sy. 2 [1985], s. 247-342) ve Âmir Ahmed Haydar (Tesmiyetü ashâbi Resûlillâh, Beyrut 1406/1986, 1410/1990) yayımlamıştır. 6-Kitâbü’t-Târîh. İbnü’n-Nedîm’in bu adla, Sem‘ânî’nin ise et-Tevârîh adıyla kaydettiği bu eser hakkında bilgi bulunmamaktadır. 7-Kitâbü’l-Esmâʾ ve’l-künâ. İbn Hacer’in bu eseri gördüğü anlaşılmaktadır (Tehzîbü’t-Tehzîb, IX, 389). 8-ez-Zühd. İbn Hacer eserden söz etmekte, fakat onu görmediğini belirtmektedir (a.g.e., a.y.) RİVAYET ETTİĞİ HADİSLERDEN ÖRNEKLER 1-) Ubade İbnu's-Samit el-Ensari (radıyallahu anh) hazretleri demiştir ki: "Hz. Peygamber aleyhissalatu vesselam) şöyle buyurdular: "Kim Allah'tan başka ilah olmadığına Allah'ın bir ve şeriksiz olduğuna ve Muhammed'in onun kulu ve Resûlu (elçisi) olduğuna, keza Hz. İsa'nın da Allah'ın kulu ve elçisi olup, Hz. Meryem'e attığı bir kelimesi ve kendinden bir ruh olduğuna, keza cennet ve cehennemin hak olduğuna şehadet ederse, her ne amel üzere olursa olsun Allah onu cennetine koyacaktır." Müslim'in bir başka rivayetinde şöyle buyrulmuştur: "Kim Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şehadet ederse Allah ona ateşi haram kılacaktır."(Buhari, Enbiya 47; Müslim, İman 46, (28); Tirmizi, İman 17, (2640). 2-) Ebu Sa'id İbnu Malik İbni Sinan el-Hudri (radıyallahu anh) hazretleri demiştir ki: "Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) şöyle buyurdular: "Kalbinde zerre miktarı iman bulunan kimse ateşten çıkacaktır." Ebu Sa'id der ki: "Kim (bu ihbarın ifade ettiği hakikatten) şüpheye düşerse şu ayeti okusun: "Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz..." (Nisa, 40).(Tirmizi Sıfatu Cehennem 10, (2601). Tirmizi hadis için "sahihtir" demiştir 72 3-) Ebu Zerr (Cündeb İbnu Cünade el-Gıfari) (radıyallahu anh) hazretleri anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: "Bana Cebrail aleyhisselam gelerek "Ümmetinden kim Allah'a herhangi bir şeyi ortak kılmadan (şirk koşmadan) ölürse cennete girer" müjdesini verdi" dedi. Ben (hayretle) "zina ve hırsızlık yapsa da mı?" diye sordum. "Hırsızlık da etse, zina da yapsa" cevabını verdi. Ben tekrar: "Yani hırsızlık ve zina yapsa da ha!" dedim. "Evet, dedi, hırsızlık da etse, zina da yapsa!" Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) dördüncü keresinde ilave etti: "Ebu Zerr patlasa da cennete girecektir".(Buhari, Tevhid 33; Müslim, İman 153, (94); Tirmizi, İman 18, (2646) 4-) Abdullah İbnu Ömer İbni'l-Hattab (radıyallahu anh)'ın anlattığına göre, bir adam kendisine: Gazveye çıkmıyor musun?" diye sorar. Abdullah şu cevabı verir: "Ben Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'i işittim, şöyle buyurmuştu: "İslam beş esas üzerine bina edilmiştir: Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, Kabe'ye haccetmek, Ramazan orucu tutmak".(Buhari, İman 1; Müslim, İman 22 (....); Nesai, İman 13, (9, 107-108); Tirmizi, İman 3, (2612). 5-) Yahya İbnu Ya'mur haber veriyor: "Basra'da kader üzerine ilk söz eden kimse Ma'bed el-Cüheni idi. Ben ve Humeyd İbnu Abdirrahman el-Himyeri, hac veya umra vesilesiyle beraberce yola çıktık. Aramızda konuşarak, Ashab'tan biriyle karşılaşmayı temenni ettik. Maksadımız, ondan kader hakkında şu heriflerin ettikleri laflar hususunda soru sormaktı. Cenab-ı Hakk, bizzat Mescid-i Nebevi'nin içinde Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anh)'la karşılaşmayı nasib etti. Birimiz sağ, öbürümüz sol tarafından olmak üzere ikimiz de Abdullah (radıyallahu anh)'a sokuldu. Arkadaşımın sözü bana bıraktığını tahmin ederek, konuşmaya başladım: "Ey Ebu Abdirrahman, bizim taraflarda bazı kimseler zuhur etti. Bunlar Kur'an-ı Kerim'i okuyorlar. Ve çok ince meseleler bulup çıkarmaya çalışıyorlar." Onların durumlarını beyan sadedinde şunu da ilave ettim: "Bunlar, "kader yoktur, herşey hadistir ve Allah önceden bunları bilmez" iddiasındalar." Abdullah (radıyallahu anh): "Onlarla tekrar karşılaşırsan, haber ver ki ben onlardan beriyim, onlar da benden beridirler." Abdullah İbnu Ömer sözünü yeminle de te'kid ederek şöyle tamamladı: "Allah'a kasem olsun, onlardan birinin Uhud dağı kadar altını olsa ve hepsini de hayır yolunda harcasa kadere inanmadıkça, Allah onun hayrını kabul etmez." Sonra Abdullah dedi ki: 73 Babam Ömer İbnu'l-Hattab (radıyallahu anh) bana şunu anlattı: "Ben Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'in yanında oturuyordum. Derken elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah bir adam yanımıza çıkageldi. Üzerinde, yolculuğa delalet eder hiçbir belirti yoktu. Üstelik içimizden kimse onu tanımıyordu da. Gelip Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'in önüne oturup dizlerini dizlerine dayadı. Ellerini bacaklarının üstüne hürmetle koyduktan sonra sormaya başladı: Ey Muhammed! Bana İslam hakkında bilgi ver! Haz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) açıkladı: "İslam, Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmen, namaz kılman, zekat vermen, Ramazan orucu tutman, gücün yettiği takdirde Beytullah'a haccetmendir." Yabancı: "-Doğru söyledin" diye tasdik etti. Biz hem sorup hem de söyleneni tasdik etmesine hayret ettik. Sonra tekrar sordu: "Bana iman hakkında bilgi ver?" Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) açıkladı: "Allah'a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, ahiret gününe inanmandır. Kadere yani hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna da inanmandır." Yabancı yine: "Doğru söyledin!" diye tasdik etti. Sonra tekrar sordu: "Bana ihsan hakkında bilgi ver?" Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) açıkladı: "İhsan Allah'ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah'a ibadet etmendir. Sen O'nu görmesen de O seni görüyor." Adam tekrar sordu: "Bana kıyamet(in ne zaman kopacağı) hakkında bilgi ver?" Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) bu sefer: "Kıyamet hakkında kendisinden sorulan, sorandan daha fazla birşey bilmiyor!" karşılığını verdi. Yabancı: "Öyleyse kıyametin alametinden haber ver!" dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) şu açıklamayı yaptı: "Köle kadınların efendilerini doğurmaları, yalın ayak, üstü çıplak, fakir - Müslim'in rivayetinde fakir kelimesi yoktur- davar çobanlarının yüksek binalar yapmada yarıştıklarını görmendir." Bu söz üzerine yabancı çıktı gitti. Ben epeyce bir müddet kaldım. -Bu ifade Müslim'deki rivayete uygundur. Diğer kitaplarda "Ben üç gece sonra Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'la karşılaştım" şeklindedir- Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) Ey Ömer, sual soran bu zatın kim olduğunu biliyor musun? dedi. Ben: "Allah ve Resûlü daha iyi bilir" deyince şu açıklamayı yaptı: "Bu Cebrail aleyhisselamdı. Size dininizi öğretmeye geldi." Ebu Davud, bir başka rivayette "Ramazan orucu"ndan sonra "cünüblükten yıkanmak" maddesini de ilave eder. Yine Ebu Davud'un 74 bir başka rivayetinde şu ziyade vardır: "Müzeyne veya Cüheyne kabilesinden bir adam sordu: "Ey Allah'ın Resûlü, hangi işi yapıyoruz, olup bitmiş (levh-i mahfuza kaydı geçmiş) bir işi mi, yoksa (henüz levhi mahfuza geçmemiş) şu anda yeni başlanacak olan bir işi mi?" Resûlüllah (aleyhissalatu vesselam): "Olup bitan bir işi" dedi. Adamcağız -veya cemaatten biri- yine sordu: Öyleyse niye çalışılsın ki? Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) şu açıklamada bulundu: "Cennet ehli olanlara cennetliklerin ameli müyesser kılınır, ateş ehli olanlara da cehennemliklerin ameli müyesser kılınır." Benzer bir hadisi, Buhari (rahimehullah) Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)'den kaydeder. Bu hadise Tirmizi hariç diğerlerinde de rastlanır. Mevzubahis rivayette, "şehadette bulunman" yerine "Allah'a ibadet edip hiçbir şeyi ortak koşmaman" ifadesi de yer alır. Bu hadiste ayrıca "Yalın ayak, üstü çıplak kimseler halkın reisleri olduğu zaman" ziyadesi de mevcuttur. Şu ziyade de mevcuttur: (Kıyametin ne zaman kopacağı), Allah'tan başka hiçkimse tarafından bilinmeyen beş gayıptan (mugayyebat-ı hamse) biridir buyurdu ve şu ayeti okudu: "Kıyamet saatini bilmek ancak Allah'a mahsustur. Yağmuru O indirir. Rahimlerde bulunanı o bilir. Kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Ve hiç kimse nerede öleceğini bilmez..." (Lokman, 34), Bir başka rivayette "üstü çıplaklar" tabirinden sonra "sağır ve dilsizler arzın melikleri (kralları) oldukları zaman" ziyadesi vardır. Nesai'nin Sünen'inde şu ziyade mevcuttur: "Dedi ki: Hayır, Muhammed'i hakikatle birlikte irşad ve hidayet edici olarak gönderen zat'a yemin olsun, ben o hususta (kıyametin ne zaman kopacağı hususunda) sizden birinden daha bilgili değilim. O gelen de Cibril aleyhisselamdı. Dıhyetu'l-Kelbi suretinde inmiştir."(Buhari, İman 37. Müslim, İman 1, (8); Nesai, İman 6, (8, 101); Ebu Davud, Sünnet 17, (4695); Tirmizi, İman 4, (2613). 6-) Enes İbnu Malik (radıyallahu anh) anlatıyor: Biz mescidde Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'le birlikte otururken, devesine binmiş olarak bir adam girdi ve mescidin avlusuna devesini ıhıp bağladıktan sonra: "Muhammed hanginizdir?" diye sordu. Biz: "Dayanmakta olan şu beyaz kimse" diye gösterdik. -Nesai'deki Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)'ın rivayetinde: "Şu dayanmakta olan hafif kırmızıya çalan renkteki kimse" diye tasvir mevcuttur.- Adam: "Ey Abdulmuttalib'in oğlu! diye seslendi. Resûlullah (aleyhissalatu vesselam): "Buyur seni dinliyorum" dedi. Adam: "Sana birşeyler 75 soracağım. Sorularımda aşırı gidebilirim, sakın bana darılmayasın" dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Haydi istediğini sor!" Adam: "Rabbin ve senden öncekilerin Rabbi adına soruyorum: Seni bütün insanlara peygamber olarak Allah mı gönderdi?" Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Kasem olsun evet!" Adam: "Allahu Teala adına soruyorum: Gece ve gündüz beş vakit namaz kılmanı sana Allah mı emretti?" Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Allah'a kasem olsun evet!" Adam: "Allah adına soruyorum, senenin şu ayında oruç tutmanı sana Allah mı emretti?" Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Allah'a kasem olsun evet!" Adam: "Allahu Teala adına soruyorum: Bu sadakayı zenginlerimizden alıp fakirlerimize dağıtmanı Allah mı sana emretti?" Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Allah'a kasem olsun evet!" Bu soru-cevaptan sonra adam şunu söyledi: "Getirdiklerine inandım. Ben geride kalan kabilemin elçisiyim. Adım: Dımam İbnu Sa'lebe'dir. Benu Sa'd İbni Bekr'in kardeşiyim." (Bunu beş kitap rivayet etmiştir. Metin Buhari'den alınmıştır). Müslim'in rivayetinde şöyle denir: "Bir adam geldi ve şöyle dedi: "Bize senin gönderdiğin elçi geldi ve iddia etti ki sen Allah tarafından gönderildiğine inanmaktasın." Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Doğru söylemiş" dedi. Adam tekrar: "Öyleyse semayı kim yarattı?" Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Allah!" dedi. Adam: "Peki bu dağları kim dikti ve içindekileri kim koydu?" dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Allah!" dedi. Adam: Peki semayı yaratan, arzı yaratan ve dağları diken Zat adına söyler misin, seni peygamber olarak gönderen Allah mıdır?" Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Evet!" dedi. Adam: "Elçin iddia ediyor ki biz gece ve gündüz beş vakit namaz kılmalıyız, bu doğru mudur?" Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Doğru söylemiştir!" Adam: "Seni gönderen adına doğru söyle. Bunu sana Allah mı emretti?" Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Evet!" dedi. Adam sonra zekatı, arkasından orucu, daha sonra da haccı zikretti ve bu şekilde sordu. Ravi der ki: Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) de her sualde "Doğru söylemiş" diye cevap veriyordu. Adam (son olarak) sordu: "Seni gönderen adına doğru söyle. Bunu sana Allah mı emretti?" Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Evet!" Adam sonra geri döndü ve ayrılırken şunu söyledi: "Seni hakla gönderen Zat'a kasem olsun, bunlar üzerine hiç bir şey ilave etmem, bunları eksiltmem de." Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Bu 76 kimse sözünde durursa cennetliktir!" buyurdu.(Buhari, İlm 6; Müslim, İman 10, (12); Tirmizi, Zekat 2, (619); Nesai, Siyam 1, (4, 120); Ebu Davud, Salat 23, (486). 7-) Abdullah İbnu Abbas'ın rivayetine göre, bir kadın, kendisine küpte yapılan şıra (nebiz) hakkında sordu. Kadına şu cevabı verdi: "Abdulkays kabilesinin heyeti Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'e geldiği vakit: "Bu gelenler kimdir?" diye sordu. "Rebialılar" diye kendilerini tanıttılar. Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Merhaba, hoş geldiniz. İnşaallah bu ziyaretten memnun kalır, pişman olmazsınız" buyurdu. Misafirler: "Biz uzak bir yerden geliyoruz. Sizinle bizim aramızda şu kafir Mudarlılar var. Bu sebeple, size ancak haram ayında uğrayabiliyoruz. Öyle ise, bize kesin, açık bir amel emret, onu geride bıraktıklarımıza da öğretelim. Ve bizi cennete götürsün" dediler. Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) de onlara dört emir ve dört yasakta bulundu: Önce tek olan Allah Teala'ya imanı emretti ve sordu: "İman nedir biliyor musunuz?" "Allah ve Resûlü daha iyi bilir!" dediler. Açıkladı: Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed'in Allah'ın kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekat vermek, Ramazan orucu tutmak, harpte elde edilen ganimetten beşte birini ödemenizdir." Resûlullah (aleyhissalatu vesselam) onlara şu kapları (şıra yapmada) kullanmalarını yasakladı: Hantem (topraktan mamul küp), dübba (su kabağından yapılmış testiler), nakir hurma kökünden ayrılan çanak, müzeffet -veya mukayyer- (içi ziftle -katranla- cilalanmış kap).(Buhari, İman 40, İlm 25, Mevakitu's-Salat 2, Zekat 1, Farzu'l-Hums 2, Mevakıb 4, Meğazi 69, Edeb 98, Haberi'l-Vahid 5, Tevhid 56, Müslim, İman 23, 24, 25 (17); Ebu Davud, Eşribe 7, (3692); Tirmizi, İman 5, (2614); Nesai, İman, 25, (8, 120). 8-) Hz. Ali (kerremallahu vechehu) diyor ki: Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) şöyle buyurdu: "Kişi dört şeye inanmadıkça mü'min olmuş sayılmaz: Allah'tan başka ilah olmadığına ve benim Allah'ın kulu ve elçisi Muhammed olduğuma, beni (bütün insanlara) hakla göndermiş bulunduğuna şehadet etmek, ölüme inanmak, tekrar dirilmeye inanmak, kadere inanmak"(Tirmizi, Kader 10, (2146). 9-) Abbas İbnu Abdilmuttalib (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'in şöyle söylediğini işittim: "İmanın tadını, Rabb olarak Allah'ı, din olarak İslam'ı, peygamber 77 olarak Muhammed'i seçip razı olanlar duyar."(Müslim, İman 56, (34); Tirmizi, İman 10, (2625). 10-) Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) buyurdu ki: "Kim bizim namazımızı kılar, bizim kıblemize yönelir, bizim kestiğimizi yerse işte o, Müslümandır".(Hadisi Nesai tahric etmiştir. Ancak, Buhari, Ebu Davud ve Tirmizi tarafından da rivayet edilmiş olan uzunca bir hadisin bir parçasıdır. Bak: Tirmizi, İman 2, (2611); Ebu Davud, Cihad 104, (2641). Nesai, İman 9, (8, 105). Buhari, Salat 28.) 11-) Ebu Hüreyre anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) buyurdu ki: "İman, yetmiş küsur -bir rivayette de altmış küsur- şubedir. Haya imandan bir şubedir." Bir rivayette şu ziyade vardır: "Bu şûbelerden en üstünü "Lailahe illallah" sözüdür, en aşağı mertebede olanı da yolda bulunan rahatsız edici bir şeyi kenara çıkarmaktır."(Buhari, İman 3; Müslim, İman 57-38, (35-36); Ebu Davud, Sünnet 15, (4676); Tirmizi, İman 6, (2617); Nesai, İman 16, (8, 110); İbnu Mace, Mukaddime 9, (57). 12-) Hz. Enes, Resûlullah (aleyhissalatu vesselam)'ın şöyle buyurduğunu anlatıyor: "Üç haslet vardır. Bunlar kimde varsa imanın tadını duyar: Allah ve Resûlünü bu ikisi dışında kalan herşeyden ve herkesten daha çok sevmek, bir kulu sırf Allah rızası için sevmek, Allah, imansızlıktan kurtarıp İslam'ı nasib ettikten sonra tekrar küfre, inançsızlığa düşmekten, ateşe atılmaktan korktuğu gibi korkmak." Nesai'nin kaydettiği bir diğer rivayette "bu ikisi dışında kalan" tabirinden sonra şu ziyade vardır. "Allah için sevmek, Allah için buğzetmek."(Buhari, İman 9, 14, İkrah 1; Müslim, İman 67, (43); Tirmizi, İman 10, (2626); Nesai, İman 3, (8, 96); İbnu Mace, Fiten 23, (4033). 13-) Yine Hz. Enes (radıyallahu anh)'in rivayetine göre Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) şöyle buyurmuştur: "Sizden biri, kendi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe gerçek imana eremez." Nesai'nin rivayetinde "...hayır şeylerden" ziyadesi mevcuttur.(Buhari, İman 6; Müslim, İman 71, (45); Nesai, İman 19, (3, 115); Tirmizi, Sıfatu'l-Kıyamet 60, (3517); İbnu Mace, Mukaddime 9, (66). 14-) Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) hazretleri Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir. Mü'min de, halkın, can ve mallarını kendisine karşı emniyette bildikleri kimsedir."(Tirmizi, İman 12, (2629); Nesai, İman 8, (8, 104, 105). 78 15-) Ebu Saidi'l-Hudri (radıyallahu anh) Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'in şöyle dediğini rivayet etti: "Bir kimsenin mescide alakasını görürseniz, onun mü'min olduğuna şehadet edin, zira Cenab-ı Hakk şöyle buyuruyor: "Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe inananlar imar ederler" (Tevbe 18).(Tirmizi, Tefsir, Sûre 2, (3092). 16-) Ubadetu'bnu's-Samit (radıyallahu anh) anlatıyor: Biz, bir seferinde Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'le aynı cemaatte beraber oturuyorduk ki: "Allah'a hiçbir şey ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina fazihasını işlememek, Allah'ın haram ettiği cana meşrû bir sebep olmaksızın kıymamak şartları üzerine bana biat edin" buyurdu. Bir diğer rivayette "...Çocuklarınızı öldürmemek, halde ve istikbalde iftirada bulunmamak, meşru dairedeki emirlerde -ne bana ne de vazifelilere- isyan etmemek üzere biat edin. Kim vereceği bu sözlere sadık kalır, ahdine vefa gösterirse karşılığını Allah'tan alacaktır. Kim de bu yasaklardan birini işleyecek olursa artık işi Allah'a kalmıştır, dilerse affeder, dilerse azab verir, cezalandırır" buyurdu. Biz de bu şartlarla biat ettik." Nesai, bir başka rivayette "...karşılığını Allah'tan alacaktır" ifadesinden sonra şu ziyadeyi kaydeder: "Kim bunlardan birini işler, sonra da dünyada cezalandırılırsa, çektiği bu ceza onun için kefaret ve o günahtan temizlenme olur." Buhari, Müslim, Muvatta ve Nesai'de gelen bir diğer rivayette şu ifade mevcuttur: "Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'e zor durumlarda olsun, kolay durumlarda olsun, hoş şartlarda olsun nahoş şartlarda olsun, aleyhimize kayırmaların yapılıp, hakkımızın çiğnendiği hallerde olsun itaat etmek, idareyi elinde tutanlara karşı iktidar kavgası yapmamak, nerede olursak olalım hakkı söylemek, Allah'ın emrini yerine getirmede kınayanların kınamalarından korkmamak üzere biat ettim." Bir başka rivayette şu ifadeye rastlanmaktadır: "...İktidar sahibine karşı onda, Allah'ın kitabında gelmiş bulunan bir delil sebebiyle te'vil götürmeyen açık bir küfür görülmedikçe iktidar kavgası yapmamak..."(Buhari, İman 11; Müslim, Hudud 41, (1709); Nesai, Bey'a 17, (7, 148); Tirmizi, Hudud 12, (1439). 17-) İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: "Biz Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'e kulak vermek ve itaat etmek şartıyla biat ederken "Gücünüzün yettiği şeylerde" diyordu.(Buhari, Ahkam 42; Müslim, İmaret 90, (1867); Nesai, Bey'at 18, (7, 148); Tirmizi, Siyer 37, (1597); Muvatta, Bey'at 1, (2, 982); İbnu Mace, Cihad 43, (2874). 79 18-) Ümeyme bintu Rukayka (radıyallahu anh) dedi ki: "Ensar'dan bir grup kadınla Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'e gelip kendisine: "Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak, çalmamak, zina etmemek, çocuklarımızı öldürmemek, halde ve istikbalde iftira atmamak, sana meşrû emirlerinde isyan etmemek şartları üzerine biat ediyoruz" dedik. Hemen ilave etti: "Gücünüzün yettiği ve takatınızın kafi geldiği şeylerde". Biz: "Allah ve Resûlü bize karşı bizden daha merhametlidir, haydi biat edelim" dedik. Süfyan merhum der ki: Kadınlar, biatı (erkekler gibi) musafaha ederek yapmayı kastedmişlerdir. Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Ben kadınlarla müsafaha etmem, benim yüz kadına toptan söylediğim söz her kadın için ayrı ayrı söylenmiş yerine geçer" buyurdu.(Muvatta, Bey'a 2, (2, 982); Tirmizi, Siyer 37, (1597). 19-) Amr İbnu Ebi'l-Ahvas (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'le birlikte Veda haccı'nda bulundum. Orada Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) irad ettiği hutbede önce Allah Teala'ya hamd ü sena, hatırlatma ve tavsiyelerden sonra şöyle devam etti: "Hangi gün (bu günden) daha (mukaddes ve) haramdır? Bu soruyu üç kere tekrarladı. Cemaat: "el-Haccu'l-Ekber günü" diye cevap verdi. Resûlullah (aleyhissalatu vesselam) devam etti: "Öyle ise bilin ki, kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız, birbirinize, bu ayınızda, bu beldenizde şu gününüz nasıl haramsa öylece haramdır, mukaddestir. Bilin ki herkesin cinayetinden kendisi sorumludur. Hiçbir babanın cinayetinden oğlu sorumlu tutulmaz. Haberiniz olsun ki, Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Bu sebeple, bir Müslümana, bizzat kendisi helal kılmadıkça kardeşinin hiçbir şeyi helal değildir. Bilin ki cahiliye devrinden kalan bütün faizler mülgadır, terkedilecek ve alınmayacak. Faize verilen paranın sadece sermaye kısmını yani aslını alacaksınız, -böylece ne zulüm ve haksızlık etmiş ne de zulme ve haksızlığa uğramış olacaksınız- Abbas İbnu Abdi'l-Muttalib'in faizi hariç. Zira onun tamamı mülgadır, terkedilmiştir. Haberiniz olsun ki, cahiliye devrinden kalan bütün kanlar da terkedilmiştir. (intikam peşine düşülmeyecek). İlga ettiğim ilk cahiliye kanı da el-Haris İbnu Abdü'lMuttalib'in kanıdır. Haris, Benu Leys'ten tuttuğu bir süt anneye bebeğini emzirtiyordu. Çocuğu Hüzeyl adında birisi (bir kavga sırasında attığı bir taşla kazaen) öldürmüştü. Sakın ha, kadınlara da iyi muamele yapın. Çünkü onlar yanınızda esir durumundadır. Onlara iyi muamelenin 80 dışında (terketmek dövmek gibi) bir başka şey yapmak hakkına sahip değilsiniz. Ancak açık bir çirkinlikte bulunulursa o hariç. Çirkin iş yapmaları halinde, önce yataklarını ayırın, (yine de devam edecek olurlarsa) yaralamıyacak şekilde dövün. Bundan sonra itaat ederlerse, (onların yaptığına ayırma-dövme gibi muamelelere) zulmen devam etmek için bir yol (bir bahane) aramayın. Bilin ki, sizin kadınlarınız üzerinde bazı haklarınız var. Kadınlarınızın da sizler üzerinde bazı hakları vardır. Kadınlarınız üzerindeki haklarınız istemediğiniz kimselere yatağınızı çiğnetmemeleri, evlerinize hoşlanmadıklarınızın girmesine izin vermemeleridir. (Onların sizdeki hakları ise) yiyecek ve giyeceklerinde iyi davranmanızdır. Haberiniz olsun, şeytan şu beldenizde kendisine ebediyen tapılmayacağını idrak etmiştir. Fakat, sizin önemsemediğiniz şeylerde ona itaat devam edecek, bunlar da onu memnun kılacak (menfi neticeler hasıl edecek)tır.(Tirmizi, Fiten 2, (2610); Tefsir 2, (3087); Müslim, Hacc, 194, (1218). 20-) Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor; Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Her çocuk fıtrat üzerine doğar" buyurdu ve sonra da "Şu ayeti okuyun" dedi: "Allah'ın yaratılışta verdiği fıtrat..." (Rum; 30). Sonra Resûlullah (aleyhissalatu vesselam) sözünü şöyle tamamladı: "Çocuğu anne ve babası Yahudileştirir veya Hıristiyanlaştırır veya Mecusileştirir. Tıpkı hayvanın doğurunca, azaları tam olarak yavru doğurması gibi. Siz kesmezden önce, kulağı kesik olarak doğmuş hayvana rastlar mısınız?" Dinleyenler: "Ey Allah'ın Resûlu, küçükken ölenler hakkında ne dersiniz (cennetlik mi, cehennemlik mi?) diye sordular. Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) şu cevabı verdi: "(Yaşasalardı) nasıl bir amel işleyeceklerdi Allah daha iyi bilir." Bir başka rivayette: "Doğan hiçbir çocuk yoktur ki, konuşmaya başlayıncaya kadar şu din üzere olmasın" buyurulmuştur.(Buhari, Cenaiz 80, 93; Müslim, Kader 22, (2658); Muvatta, Cenaiz. 52, (1, 241); Tirmizi, Kader 5, (2139); Ebu Davud, Sünnet 18, (4714). Tirmizî(r.a)Hazretlerinin'pekçok kerâmeti görüldü. Tirmizî hazretleri çok sayıda kitap yazdı. Bâzıları yazdığı kitapları beğenmediler. Bunun üzerine o yazdığı kitapları Ceyhun Nehrine attı. Büyük balıklar kitapları alıp muhâfaza ettiler. İki sene kadar sonra kitapları istedi. Balıklar kitapları suyun yüzüne çıkardılar. Kitaplara bakıldığında hiç suya düşmemiş gibi, hattâ bir noktası dahi 81 bozulmamış görüldü. Kitaplarını beğenmeyenler gelip kendisinden özür dilediler ve tövbe ettiler. Zamânında zâhid olduğunu söyleyen birisi Tirmizî'nin büyüklüğüne inanmaz ve îtirâz ederdi. Hakîm-i Tirmizî'nin evinden başka bir şeyi yoktu. Dünyâda sâhib olduğu tek şey bu küçük ev olup onun da kapısı yoktu ve girişinde bir perde asılıydı. Bir ara evinden ayrılıp bir yere gitmişti. Dönüşünde kaldığı yere bir köpeğin girip yavruladığını gördü. Belki yavrularını alıp buradan çıkar diye birçok kere kulübesine gitti geldi. O gece, onun büyüklüğünü inkâr eden kişi rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Resûlullah efendimiz ona; "Ey kişi! Evine giren bir köpeği çıkarmak için, kendiliğinden çıkar diye köpekten ricâda bulunarak, seksen defâ gelip giden bir zâtla kendini eşit mi tutuyorsun? Eğer ebedî saâdete kavuşmak istiyorsan, git onun hizmetine kavuş." buyurdu. Bunun üzerine, bu kişi Hakîm-i Tirmizî'nin huzûruna geldi özür dileyerek affına sığındı ve ölünceye kadar hizmetinden ayrılmadı. Tirmizî hazretleri Hızır aleyhisselâmla görüşürdü. Lâkin uzun bir zaman Hızır aleyhisselâmı görememişti. Bir gün, temiz yeni elbiseler giymiş, sarığını sarmış câmiye giderken bir mesele yüzünden kendisine kızan bir kadının evinin önünden geçiyordu. Kadın, çocuğunun kirli elbiselerini yıkamış, leğen de pis su ile dolmuştu. Hakîm-i Tirmizî'yi evinin önünden geçerken görünce, leğendeki suyu olduğu gibi üzerine attı. Her tarafı necâset ve idrarlı su ile ıslandı. Bunun üzerine Hakîm-i Tirmizî hazretleri hiçbir şey söylemediği gibi, başını kaldırıp bakmadı bile. Biraz sonra Hızır aleyhisselâm geldi ve; "Sen bu hakâret ve kötülüğe katlanıp, sabredip hiçbir şey söylemediğin için bizi gördün." buyurdu. Sünnet-i seniyyeye tam uyan, ilmiyle âmil, ümmet-i Muhammed'in büyüklerinden bir zât olan Tirmizî, herkesin dili ile öğülmüş, medhedilmiştir. İnce mânâları açıklama ve îzâh husûsunda bir üstâd, hadîs ilminde ise sika (sağlam, güvenilir) bir âlimdi. Sözleri kâmil, hilmi (yumuşaklığı) pek ziyâde, şefkati çok ve ahlâkı pek güzeldi. Peygamber efendimizin mübârek ahlâkı onda görülürdü. Meşhûr Keşf-ül-Mahcûb kitabının sâhibi Hucvurî; " Tirmizî çok büyük, mübârek bir zâttır. Benim yanımda öyle bir kıymeti vardır ki, kalbim tamâmen ona bağlanmıştır. Benim üstâdım onun için "Muhammed bin Ali, tek olan iri bir incidir. Cihanda eşi az bulunur." buyurdu." demiştir. 82 Çok kıymetli ve mânâlı sözlerinden dolayı, Hakîm-i evliyâ (velîlerin hikmetli söz söyleyenlerinden) ismi verilmiştir. Hikmetli sözleri Birgün kendisine; "Îsâr nedir?" diye sordular. Cevâbında; "Başkalarının lezzetini ve rahatlığını, kendi lezzet ve rahatlığına tercih etmektir." buyurdu. "Şükür nedir?" diye sordular. Cevâbında; "Şükür; gönlünün, nimet veren Allah’u Teâlâ’ya tam bağlı olmasıdır." buyurdu. Huşu sâhibi olanların kimler olduğu sorulduğu zaman: "Huşû sâhibi olanlar; arzu ateşi sönen, kalbindeki arzu ve maksaddan tad alma dumanı sükûnet bulan, kalbi İslâmiyete hürmet ve tâzim nurları saçan, böylece nefsin arzuları ve şehvetleri ölen, fakat kalbi ve rûhu dirilen; bunun için de âzâları ve bedeni, huşû' ve sükûnet içinde bulunanlardır." cevâbını verdi. Kendisine, "Îmânın gitmesine en çok sebeb olan günah nedir?" diye sordular. Buyurdu ki: "Üç günah vardır: Birincisi; îmân nîmetine kavuştuğuna şükretmemek. İkincisi; îmânın gitmesinden korkmamak. Üçüncüsü; müminleri incitmek ve onlara eziyet etmek. Biliniz ki, Peygamber efendimiz; "Haksız yere bir Müslümanı incitmek, Kâbeyi yetmiş defa yıkmaktan daha büyük günahtır." buyurdular. Allah’u Teâlâ’nın sevgili kullarından soruldukta; "Evliyâyı küçük görmek, Allah’u Teâlâ’yı tanımanın azlığından ileri gelir. Her makâmın kendisine has bir ehli vardır. Kim bir makâma çıkmak arzu ettiği halde, o makâmın ehline yâni o makamdakilere hürmet etmezse, o makamdan hâsıl olacak bereketten mahrum olur. Ayrıca ulaştığı makam, yavaş yavaş o kimseyi helâke sürükler." Çünkü yolda yürürken düşen bir kimsenin düşmesi ile, bir binânın beşinci katından düşmek arasında çok fark vardır. Kalbin kıymetini ve vaktin ehemmiyetini şu sözleriyle beyân etti ve: "Kalbin ve vaktin, sana bir sermayedir. Fakat sen kalbini kötü zanlarla (Allah’u teâlânın sevgisinden başka şeylerle) doldurdun. Vaktini de mâlâyânî, boş ve faydasız şeylerle geçirdin. İflâs etmiş, sermâyesini kaybetmiş olan bir kimse, nasıl kâr edebilir?" buyurdu. 83 "Kalblerin kemâli, Allah’u Teâlâ’dan korkmaktaki kemâl ile, nefslerin itminâna kavuşması (azgınlık ve taşkınlıktan kurtulması) da, takvânın (haramlardan uzaklaşmanın) kemâli iledir." "Dünyâ; hükümdarlar için gelin, zâhidler için aynadır. Hükümdarlar onunla güzelleşir, zâhidler ise âfetlerine bakarak ondan uzaklaşıp terk ederler." "Allah’u Teâlâ’nın kullarına ve dînine hizmet edecek olanların, tevâzu ve teslimiyet sâhibi olması şarttır." "Nefsin, sende mevcud olduğu hâlde, sen Allah’u Teâlâ’yı tanımak istiyorsun. Halbuki senin nefsin, daha kendisini dahi tanımış değildir, Rabbini nasıl tanıyacak?" "İslamiyet’in, Müslümanlığın aslı şu iki şeydir: Allah’u Teâlâ’nın yapmış olduğu iyilik ve ihsânı görmek (ona göre şükretmek), diğeri ise hicrân, yâni âhirette çok fecî ve acıklı bir hâle düşmek korkusu." "Allah’u Teâlâ kullarının rızkına kefil olmuştur. Kullarına da tevekkül etmeyi emretmiştir. O hâlde insanlar, Allah’u Teâlâ’nın kefil olduğu şeyle uğraşmayıp, teklif ettiği şeylere, yâni O'nun dînine hizmete koşmalıdırlar." "Kimin arzusu din, yâni âhiret olursa; bu hayırlı düşüncesi hürmetine, dünyevî işleri de âhiret işi hâline gelir. Bir kimsenin düşüncesi de dünyâ olursa; niyetinin bozukluğu sebebiyle, âhiret işleri de dünyâ işi hâline gelir." Kendisine nefsin kötülüğünden sorulduğunda o; "Şeytanın insana, gâfil olduğu bir zamanda yaptığı zarar, yüz aç kurdun, bir koyun sürüsüne yaptığı zarardan daha fazladır. İnsanın nefsinin kendisine yaptığı zarar da, yüz şeytanın yaptığı zarardan fazladır." buyurdu. "Allah’u Teâlâ’nın zikri ve O'na ibâdetle öyle meşgûl olmalı ki, O'ndan herhangi bir şey istemeye fırsat kalmamalıdır." "Her kim, haram bir kuruşu alacaklısına iâde ederse, nübüvvetten bir nûra kavuşur." buyurdu. Tirmizî; tefsîr, hadîs, fıkıh, kelâm ve tasavvuf ilimlerinde kıymetli pekçok eser telif etmiştir. Bu hususta kendisi şöyle anlatır: "Yazdığım kitapları, bana isnâd edilsin, bunun kitapları denilsin diye telif etmedim. Fakat haller beni kaplayıp, kendimden geçtiğim zamanlar, telif ile teselli bulurdum." Böylece yazdığı eserleri, Allahü teâlânın yardımı ile telif ettiğini beyân buyurdu. 84 O HÂLDE ATMADIN Ebû Bekr Verrâk anlatır: Tirmizî bana cüzler ve bir risâle vererek: "Al bunları Ceyhun Nehrine at." buyurdu. Bunları aldım, fakat atmaya gönlüm râzı olmadı, götürüp evime gizleyerek yanına geldim. "Attın mı?" diye sordu ve: "Ne gördün?" dedi. "Hiçbir şey görmedim." dedim. "O halde onu atmadın, tekrar git ve onu suya at." dedi. Hemen geri döndüm. Fakat hem atmanın acısı, hem de göreceğim şeylerin heyecanı beni şaşırtmıştı. Evden cüzleri ve risâleyi aldım, suya attım. Derhal su ikiye ayrıldı. Kapağı açık bir sandık meydana çıktı. Attığım cüzler ve risâle içine düştü ve sandığın kapağı kapandı, su da eski hâlini aldı. Tirmizî'nin yanına geldim ve gördüğüm şeylerin hepsini anlattım." "Tamam şimdi atmışsın." buyurdu. "Efendim bağışlayınız. Allah’u Teâlâ’nın hakkı için bu işin sırrını bana anlatınız." dedim. Cevâbında; "Büyüklerin ilmine (tasavvufa) dair bir risâle telif etmiştim. Onun ince mânâlarını keşf ve idrakten akıl âcizdi. Bunu, kardeşim Hızır aleyhisselâm benden istedi. O sandığı onun emri ile bir balık oraya getirdi. Allah’u Teâlâ da suya, bu sandığı ona ulaştırması için emir verdi." buyurdu. BİBLİYOGRAFYA Tirmizî, el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ (nşr. Ahmed M. Şâkir), Kahire 1356/1937, neşredenin girişi, I, 75-91. el-ʿİlel (es-Sünen içinde, nşr. İbrâhim Atve İvaz), Kahire 1382/1962, V, 736, 738. İbn Hibbân, es̱-S̱iḳāt, IX, 153.İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist, s. 325.Sem‘ânî, elEnsâb (Bârûdî), I, 459-460.Mecdüddin İbnü’l-Esîr, Câmiʿu’l-uṣûl (nşr. Abdülkādir el-Arnaût), Beyrut 1403/1983, I, 193.İbnü’l-Esîr, el-Lübâb, I, 213.Zehebî, Teẕkiretü’l-ḥuffâẓ, II, 633-635.Aʿlâmü’n-nübelâʾ, XIII, 270-277.İbn Hacer, Tehẕîbü’t-Tehẕîb, IX, 387-389.Mübârekfûrî, Muḳaddimetü Tuḥfeti’laḥveẕî (nşr. Abdurrahman M. Osman), Kahire 1386/1967, I, 335- 355.Brockelmann, GAL, I, 662; Suppl., I, 917.Sezgin, GAS, I, 154-156.Abdülhamîd el-Alûcî, Müʾellefâtü İbni’l-Cevzî, Bağdad 1385/1965, s. 89-90.Nûreddin Itr, elİmâmü’t Tirmiẕî ve’l-muvâzene beyne Câmiʿihî ve beyne’ṣ-Ṣaḥîḥayn, Kahire 1390/1970.Ziriklî, el-Aʿlâm (Fethullah), VI, 36.Addâb Mahmûd el-Hameş, elİmâmü’t-Tirmiẕî ve menhecühû fî kitâbihi’l-Câmiʿ, Amman 1423/2003, I, 65- 144.Selman Başaran, “Tirmizi ve İbn Mace’yi İbn Hazm’ın Mechul Olarak Vasıflandırması”, UÜ İlâhiyat Fakültesi Dergisi, II/2, Bursa 1987, s. 19-24.A. J. Wensinck, “Tirmizî”, İA, XII/1, s. 388-389.G. H. A. Juynboll, “alTirmid̲h̲ī”, EI2 (Fr.), X, 587.Mücteba Uğur, “Hasen”, DİA, XVI, 374-375.Ahmed Pâketçî, “Tirmiẕî”, DMBİ, XV, 233-246. 85 İMAM NESÂÎ (R.A) (D.H. 214 - M. 830. Horasan-Nesa.-V.H 303-M.915.Filistin-Remle) Ebû Abdirrahmân Ahmed b. Şuayb b. Alî en-Nesâî (r.a)Hazretleri,Kütüb-i Sitte’den biri olan es-Sünen’in müellifi, Büyük hadis ve fıkıh âlimi. DOĞDUĞU YER, KÜNYESİ Künyesi Ebu Abdurrahman; ismi, Ahmed bin Şuayb bin Ali bin Sinân bin Bahr bin Dinar’dır. İmam-ı Nesai diye meşhurdur. Aslen Horasan’ın Nesa şehrindendir. 830 (H. 214) yılında orada doğdu. 915 (H.303)te Filistin’in Remle şehrinde vefat etti. Mekke’de vefat ettiği veya Hariciler tarafından şehit edildiği de bildirilmektedir. Hadis ilminde imamdı, yani üç yüz binden fazla hadis-i şerifi ravileriyle birlikte ezbere bilirdi. Yazdığı Süneni Sagir’i, Kütüb-i Sitte adı verilen altı büyük hadis kitabından biridir. Hadis ilminde rumuzu sin (S)’dir. EĞİTİMİ VE HOCALARI Nesâi'nin asrı büyük muhaddislerin var olduğu ve Hadis öğrenmek için uzun seyahatlerin yapıldığı bir dönemdir. Nesâî de bu seyahatlere katıldı. Büyük muhaddislerden ilim aldı, ilim verdi. İstişarelerde bulundu. İlmi ve fazileti ile tanındı. Hadisteki yetkisiyle şöhret buldu. Hadis öğrenme ve öğretme yolunda yaptığı yolculuklar, ölümüne kadar kesintisiz devam etti. Parmakla gösterilir hale geldi. Yerine göre bir öğrenci, yerine göre Allah yolunda gazaya çıkmış bir mücahid, yerine göre mücahidlerin öğretmenliğini yaptı. İlim tahsiline Horasan’da başlayan İmam-ı Nesai; Küçük yaşta Kur’an’ı ezberledi.Irak, Şam, Mısır, Hicaz (Mekke ve Medine) ve Cezire (bugünkü Cizre civarı) âlimlerinden ders aldı. Mısır’da yerleşti. On beş yaşında Kuteybe bin Said’e talebe olup, bir sene iki ay yanında kaldı. İshâk bin Râhaveyh, Hişâm bin Ammâr, İsâ bin Hammâd, Hüseyin bin Mansur Sülemi, Amr bin Zürâre, Muhammed bin Nasr-i Mervezi, Süveyd bin Nasr, Ebu Kureyb, Muhammed bin Rafii, Ali bin Hucr, Ebu Yezid Cermi, Ebu Dâvud Süleymân Eş’as, Yunus bin Abdila’lâ, Muhammed bin Geylân ,İbn Râhûye, Ebü’l-Hasan İbn Ebû Şeybe, Ahmed b. Hanbel, Ahmed b. Menî‘, Ali b. Hucr, Hişâm b. 86 Ammâr, Duhaym, İbrâhim b. Saîd el-Cevherî, Fellâs, Muhammed b. Beşşâr el-Bündâr, İbnü’l-Müsennâ, Ya‘kūb b. İbrâhim ed-Devrakī, Ebû Zür‘a er-Râzî, Ebû Hâtim er-Râzî, Bezzâr, Ebû İshak el-Cûzcânî, Ebû Ya‘lâ el-Mevsılî gibi muhaddisler de onun hocalarıdır. Hayatının daha sonraki dönemlerinde muhaddislerden faydalanmaya devam etti. Buhârî ve Müslim’in hocaları olan âlimlerden istifade ettiği gibi aradığı şartları taşımaları halinde Ebû Dâvûd esSicistânî ve Abdullah b. Ahmed b. Hanbel gibi akranından da hadis rivayet etti. Onun hadis yanında Sûsî gibi âlimlerden Kur’an ilimleri ve kıraat okuduğu, böylece 450 kadar âlimden faydalandığı anlaşılmaktadır .(Tefsîrü’n-Nesâʾî, neşredenlerin girişi, I, 37) Hadis ilminde zamanının bir tanesi olan imam-ı Nesai, Mısır âlimlerinin en fakihiydi. Haramlardan sakınmakta ve ibadetlere düşkünlükte eşi yoktu. Her yaptığı iş, her söylediği söz, Allahü teâlânın rızası içindi. İmam-ı Nesai’nin hadis-i şerif rivayetinde ravilere koyduğu şartlar, Buhari ve Müslim’den daha sıkıydı. Hadis ravilerinin güvenilir olup olmamasındaki tespitlerine bütün âlimler itibar ederlerdi. Sıfatları: Güzel bir fiziğe sahipti. Açık renk tene sahip yüzü kandil gibi nurlu biriydi. Heybetli ve vakur bir görünümü vardı. Heybet ve vakarının nedenleriyle ilgili olarak şöyle denmiştir: Nesâî, yeme-içmesine, giyim kuşamına ve cinaile yaşantısına itina gösterirdi. Helal nebîz içer, kendisi için alınıp beslenen tavukları yerdi. Yeşil renkli Nubi hırkaları giyer ve "Gözlerin ferini artırmak için yeşile bakma ihtiyacını böyle telafi ediyorum" derdi. Kadılığı: Rivayete göre Mısır ve Humus'ta kadılık görevinde bulunmuş ve bu görevi liyâkatla yerine getirmiştir. Yolculukları: Nesâî islam topraklarının doğusuna batısına bir çok yolculuk yapmış, gittiği her yerde hadis hafızları ve şeyhleriyle görüşmüştür. Ziyaret ettiği beldeler: 1-Horasan, 2, Irak, Bağdat, Küfe, Basra, 3- Cezire; Harran, Musul ve havalisi, 4-Şam, 5- Anadolu serhat beldeleri, 6-Hicâz, 7-Mısır. Nesâî, bütün bu yolculuklarının ardından Mısır'da istikrar bularak oraya yerleşmiştir. İlimleri: Nesâî, şer'î ilimlerin genelinde bilgi sahibi bir âlimdi. Rivayet ve dirayet ilimlerini kendinde cem etmişti. Kıraat ilmini imamlarından, 87 hadis ilmini ehlinden almıştı. Çok çeşitli dallarda bilgi ve hüner sahibiydi. 1. Hadis ilmi: Bu alanda parmakla gösterilen imamlardandır. Bu alanda Buhârî ve emsali âlimlerle mukayese edilirdi. Kendisi, hadis sahasında tâbi olunacak rehberlerden, uyulacak imamlardandı. Hadis tarîklerini, râvilerin hâllerini, siyak ve sibakı iyi bilir, tahkik ve ayıklama yapardı. Bu ilimde çok güzîde eserler telif etmiştir. 2. Cerh ve Ta'dîl îlmi: İmam Nesâî bu ilim dalında eşsiz bir bilgi, tedkik ve tahkik sahibi idi. Râvilerin durumlarını cerh ve ta'dîl ibarelerinin en açık ve güzelleriyle belirlerdi. Bu tespitleri, ilim ehlinin büyük bölümü tarafından itimâda şayan görülür, en üst mertebede değerlendirilirdi. Böyle kabul görmesinin sebebi, râvilerin tenkidinde Buhârî ve Müslim'den çok daha ağır şartlar aramasıydı. Bu nedenledir ki Nesâî, cerh ve ta'dîlde katı davrananlar arasında sayılır. Onun ta'dîl ettiklerine sıkıca sarılmak gerekirken cerh ettiklerine dikkat ve ihtiyat ile yaklaşmak gerekir. Ebû Yala el-Halîlî şöyle der: Cerh ve ta'dîl konusunda söyledikleri itimâda şayandır. 3. Hadis İlletleri (tîel): Bu ilmin ana aleti, hadis rivayet tarîklerine vâkıf olmaya, ihtilafları ayrıştırma ve râvilerin derecelerini iyi bilmeye dayanır. Nesâî, bu dalda geniş bilgi sahibiydi. Bu nedenledir ki Hadis İlletleri ilminde imam sayılmıştır. O, bu ilmin derinlerine nüfuz etmiş, kapalı yönlerini müdrik ve gizli kalan açıklanması zor sırları çok iyi bilen bir âlimdi. 4. Fıkıh İlmi: Dârekutnî şöyle der: O, çağında Mısır ehlinin büyük fakîhi idi. el-Hâkim ise şunu söylemiştir: Nesâî'nin hadis fıkhı konusun da söylediği birçok söz vardır. Onun Sünen adlı eserini inceleyen biri, sözlerinin güzelliği karşısında şaşkınlıktan kendini alamaz Bu iki büyük imamın, Nesâî'nin fıkıh bilgisiyle ilgili şahâdetlerini gördük. Nitekim bir süre bulunduğu kadılık görevi de onun fıkıh bilgisinin gücünü göstermektedir. Ancak bilinen mezhep imamlarından hangisine müntesip olduğu tam olarak anlaşılmamaktadır. Şâfiîler onu Şafiî sayarlar. Belki de Mısır'da bulunması ve Şafiî'nin bazı öğrencileriyle karşılaşıp onlardan rivayetlerde bulunması sebebiyle böyle denilmiştir. Fakat bu, tek başına şafi sayılması için yeterli değildir. 88 TALEBELERİ İmam-ı Nesai hazretlerinden; Ebu Bişr Devlâbi, Ebu Ali Nişâburi, Hamza bin Muhammed Kesâsi, Ebu Bekr Ahmed bin İshâk, Muhammed bin Abdullah bin Hayyuye, Ebul-Kâsım Taberani, Fakih Ebu Cafer Tahavi ve daha birçok âlim ilim tahsil edip, hadis-i şerif rivayet etti. Hocalarından öğrendiği hadislerin senedinde eğer İbn Lehîa gibi kendisinin zayıf kabul ettiği muhaddisler varsa bu rivayetlerin senedi âlî olsa da onları hiçbir eserinde rivayet etmemiştir. Nesâî’nin şöhreti duyulunca hadis talebeleri ondan istifade etmek üzere Mısır’a gelmeye başladı. Kendisinden oğlu Abdülkerîm ile Kāsım b. Sâbit, Ebû Bişr ed-Dûlâbî, Tahâvî, Ebû Avâne el-İsferâyînî, Ukaylî, tefsir âlimi Nehhâs, Ebû Ali en-Nîsâbûrî, Ebû Saîd İbn Yûnus, İbn Hibbân, Hamza el-Kinânî, Taberânî, İbnü’s-Sünnî, İbn Adî hadis rivayet etti. İmam-ı Nesai hazretleri, ilk önce yazdığı Sünen-i Kebir’inde, hadis-i şeriflerin kaynakları ve toplanması hakkında bilgiler verip, şartlarına uyan hadis-i şerifleri yazdı. Bu eserine, kendisi Müctenâ adını vermesine rağmen Sünen-i Sagir adıyla meşhur oldu. Şimdi, daha çok Sünen-i Nesai adıyla bilinmektedir. Bu kıymetli eser, altı meşhur hadis kitabından biri olarak Müslümanların baş tacı oldu. İmam-ı Nesai hazretleri, ömrünün sonuna doğru Şam’a gitti. Orada Hazret-i Ali’yi kötüleyen haricilerden bazı kimseler gördü. Bunun üzerine Hazret-i Ali ve Ehli Beyt-i Nebevi’yi öven Kitab-ülHasâis fi Fadli Ali bin Ebi Tâlib ve Ehli Beyt adlı eserini yazdı. Bu eserindeki hadis-i şeriflerin çoğunu Ahmed bin Hanbel hazretlerinin rivayetlerinden aldı. Bu kitabını niçin yazdığını bilmeyen bazı kimseler; “Şeyhayn’ın yani Ebu Bekir ve Ömer’in üstünlüklerini niçin yazmadın?” dediler. Bunun üzerine; Fedâil-üs-Sahabe adlı Eshab-ı kiramın üstünlük ve faziletlerini anlatan kitabını yazdı, Müsned-i Ali, Müsned-i Mâlik ve Duafâ ve’l-Metrukin adlı kitaplar, onun pek kıymetli eserleri arasındadır. Sonuncusu, basılmıştır. VEFATI İmam Nesai heybetli yapılı, güzel ve nurlu yüzlü, sıhhatli bir şahıstı. Cihada iştiraki severdi. Savm-ı Davûd’a devam ederdi. Gece ibadetinden, teheccüdden hiç geri kalmazdı. Humus’ta yaptığı kadılıktan herkes hoşnut kalmıştı. 89 Ömrünün son zamanlarını Mısır’da, Hadis ve ilim öğreterek geçirmişti. Hacc için oradan çıktı. Şam’a uğradı. Şam Ümeyye Camiinde münazaralara katıldı. Kendisine Ümeyye hanedanı ile ilgili sorular soruldu. İmam Dârakutni’nin ifadesine göre, orada rahatsızlandı. Kendisini deve sırtında Hicâz toprağına yetiştirmelerini istedi. İsteğini yerine getirdiler. 303 (915-916) yılının Şa’ban ayında Mekke’de vefat etti ve Safa ile Merve arasına gömüldü. İmam Nesâî bereketli bir ömrün ardından Hicrî 303 Şaban ayının on üçüncü pazartesi günü dünyadan göçmüştür. Vefat ettiğinde 88 yaşında idi. Allah'ın rahmeti üzerine olsun. Talebesi Ebû Saîd İbn Yûnus’un belirttiğine göre Nesâî Zilkade 302’de (Mayıs-Haziran 915) Mısır’dan ayrıldı, 13 Safer 303’te (28 Ağustos 915) Filistin’deki Remle’de vefat etti ve Kudüs’te defnedildi. Zehebî, titiz bir hadis hâfızı olan İbn Yûnus’un verdiği bu bilgiyi daha güvenilir kabul etmekte, Safedî ve Tâceddin es-Sübkî gibi biyografi yazarları da bu görüşe katılmaktadır. Zehebî, İbn Yûnus'un sözünü sahih saymış ve gerekçe olarak da "İbn Yûnus dikkatli bir hafız ve Nesâî'den hadis dinlemiş bir arkadaşıdır. Kendisini daha iyi tanırdı" demiştir. Kaynaklarda Nesâî’nin Humus ve Mısır’da kadılık yaptığı, devlet adamlarıyla karşılaşmamaya dikkat ettiği, güzel elbiseler giydiği, ayrıca ibadete düşkün olduğu, sık sık hacca gittiği ve cihadı hiç ihmal etmediği, gün aşırı oruç tuttuğu belirtilmektedir. İMAM-I NESÂİ’NİN ŞAHSİYETİ Nesâî’den uzun yıllar hadis okuyan Şâfiî âlimi İbnü’l-Haddâd el-Kinânî hocasının hadis ve fıkıh bilgisine, dindarlığına hayran kaldığı için ondan başkasına talebelik etmeye gerek görmemiştir. (Zehebî, Aʿlâmü’n-nübelâʾ, XV, 446) Hadis hâfızı Ebû Ali en-Nîsâbûrî Nesâî’den rivayette bulunurken, “Hadiste otorite olan Ebû Abdurrahman en-Nesâî bize şöyle rivayet etti” diye söze başlar, müslümanların imamlarından dördünü gördüğünü belirterek önce Nesâî’nin adını zikrederdi. Dârekutnî’ye Nesâî ile İbn Huzeyme’den hangisinin rivayetini tercih ettiği sorulduğu zaman Nesâî’nin, yaşadığı çağda hadisle meşgul 90 olan herkesten ileride bulunduğunu, ona kimseyi tercih edemeyeceğini ifade etmiş ve es-Sünen’ini “sahih” diye nitelemiştir. (İbn Nukta, s. 141) Hadis hâfızı Sa‘d b. Ali ez-Zencânî’ye bir râvi hakkında görüşü sorulduğunda onun sika olduğunu söylemiş, fakat kendisine o râviyi Nesâî’nin zayıf kabul ettiği bildirilince Nesâî’nin râviler hakkındaki şartlarının Buhârî ve Müslim’in şartlarından daha ağır olduğunu belirtmiştir. Zehebî bu olayı naklettikten sonra Zencânî’nin haklı olduğunu, çünkü Nesâî’nin Buhârî ve Müslim’in sahihlerindeki bazı râvileri “leyyin” kabul ettiğini söylemiştir. Ebû Abdullah İbn Mende, sahih rivayetleri derleyen ve illetli rivayetleri ayıran dört muhaddis bulunduğunu belirterek Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâî’nin adını saymıştır. Nesâî’yi hadis tenkidi alanında Buhârî ve Ebû Zür‘a er-Râzî seviyesinde kabul eden Zehebî râvileri değerlendirme konusunda onun Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve İbn Mâce’den daha önde geldiği ve hâfızasının Müslim’inkinden daha güçlü olduğu kanaatindedir. Tâceddin es-Sübkî, hocası Zehebî’nin bu görüşünü babası Takıyyüddin es-Sübkî’ye naklettiği zaman onun Zehebî’ye hak verdiğini belirtmektedir. (Ṭabaḳāt, III, 16 Hâkim en-Nîsâbûrî’ye göre Nesâî’nin fıkhü’l-hadîs konusunda da isabetli değerlendirmeleri vardır. Onun hadis terimlerini titizlikle kullandığını gösteren şu olay önemlidir: Mısırlı muhaddis ve kādılkudât Hâris b. Miskîn ile aralarında bir anlaşmazlık çıkınca Nesâî ilmine değer verdiği bu âlimin derslerini huzurunda takip edememiş ve hocanın göremeyeceği yerlerde oturarak onu dinlemeye devam etmişti. Bu rivayetleri hocalarından bizzat duyduğu diğer rivayetler gibi “haddesenâ” ve “ahberenâ” lafızları ile nakletmemiş, onları, “Kāle’lHâris b. Miskîn kırâeten aleyhi ve ene esmau” diye rivayet etmiştir. (İbn Nukta, s. 143) Nesâî’nin hilâfet konusunda Hz. Ali’ye muhalefet eden Muâviye b. Ebû Süfyân ve Amr b. Âs gibi sahâbîlere soğuk yaklaşması onun Şiî olduğu yolunda bazı değerlendirmelere meydan vermiştir. Ancak Nesâî’nin Hz. Ali’yi Hz. Ebû Bekir ve Ömer’den üstün tutmaması bu iddianın isabetsiz olduğunu göstermektedir. Feżâʾilü’ṣṣaḥâbe adlı eserinde Amr b. Âs’ın faziletiyle ilgili bir hadise yer vermesi (nr. 196) kendisinin bu konuda mutedil bir muhalefet içinde olduğunu göstermektedir. 91 Nesâî’nin Ehl-i sünnet inancına sahip bulunduğu onun esSünen’indeki “el-Îmân ve Şerâʾiʿuhû” bölümünde ve diğer eserlerinde açıkça görülmektedir. Nitekim onun, halku’l-Kur’ân tartışmaları çerçevesinde ele aldığı “Muhakkak ki ben Allahım, benden başka ilâh yoktur, bana kulluk et” (Tâhâ Suresi,14) âyetine mahlûk diyenin kâfir olduğunu söyleyen Abdullah b. Mübârek ile aynı görüşü paylaştığını belirtmesi de bunu teyit etmektedir. (Zehebî, Aʿlâmü’n-nübelâʾ, XIV, 127) Dımaşk’ta Hz. Ali karşıtlarının çok olduğunu görünce Ḫaṣâʾiṣu emîri’l-müʾminîn ʿAlî b. Ebî Ṭâlib raḍıyallāhu ʿanh adlı eserini kaleme alması (a.g.e., XIV, 129) bu konudaki tartışmalara sebep olmuşsa da daha sonra Feżâʾilü’ṣ-ṣaḥâbe’yi yazması onun taraf tutmadığını göstermektedir. Endülüslü tarihçi İbn Beşküvâl’in Nesâî’nin biyografisine dair bir cüzü bulunduğu kaydedilmektedir. Ebû Muhammed Fâlih eş-Şiblî, el-Müstaḫrec min muṣannefâti’n-Nesâʾî fi’l-cerḥ ve’t-taʿdîl adlı çalışmasında (Ahsâ 1412) Nesâî’nin eserlerine dayanarak onun cerh ve ta‘dîldeki yerini ortaya koymaya çalışmıştır. Nesâî’nin bu yönü üzerindeki en kapsamlı araştırmayı Kāsım Ali Sa‘d, Menhecü’l-İmâm Ebî ʿAbdirraḥmân en-Nesâʾî fi’l-cerḥ ve’t-taʿdîl isimli kitabıyla yapmış (I-V, Dubai 1422/2002), bu çalışmasında Nesâî’nin sika dediği, cerh ettiği, meçhul saydığı yahut cerh, ta‘dîl veya meçhul sayılmasında tereddüt gösterdiği râvileri sıralamış ve onun hakkında geniş bilgi vermiştir. Hadîs ilminde zamanının bir tanesi olan İmâm-ı Nesâî, Mısır âlimlerinin en fakîhi idi. Haramlardan sakınmada ve ibâdetlere düşkünlükte eşi yoktu. Her yaptığı iş, her söylediği söz, Allahü teâlânın rızâsı içindi, İmâm-ı Nesâî’nin hadîs-i şerîf rivâyetinde râvilere koyduğu şartlar, Buhârî ve Müslim’den daha sıkıydı. Cerh ve ta’dîline (hadîs râvilerinin güvenilir olup olmamasındaki tesbitlerine) bütün âlimler i’tibâr ederlerdi. İmâm-ı Nesâî hazretlerinin üstünlüğü hakkında birçok âlimin sözleri vardır. Bunlardan, zamanında hâfız-ı Horasan diye meşhûr olan Ebû Ali Nişâbûrî, “Ebû Abdurrahmân Nesâî’nin hadîste imamlığına kimse itiraz etmez” derken, fakîh Mensûr ve Ebû Ca’fer Tahâvî de; “Nesâî, müslümanların imâmlarındandır” dediler. Ebû Bekr İbni Haddâd’ın İmâm-ı Nesâî’den başkasından 92 hadîs-i şerîf rivâyet etmeyip, “Allahla benim aramda delîl olarak ondan râzıyım” dediğini Ebü’l-Hasen Dâre Kutnî nakletmekte ve “Nesâî asrının en âlimi idi” demektedir. Hâfız Muhammed bin Muzaffer de hocalarından şöyle nakleder: “Zamanında Mısır’da, gece ve gündüz Nesâî’nin ibâdetteki gayretlerinden bahsedilirdi. Emîrle birlikte cihâda gider, savaşlarda kahramanlıklar gösterirdi. Müslümanların canlarını allah için nasıl feda ettiklerine dâir hâdiseleri de kitablarına yazardı.” İmam Nesai, Şafiî mezhebine bağlı olmasına rağmen mutlak müctehid mertebesinde idi. Hadisçiler arasında üçüncü yüz yılın müceddidi sayılmıştır. İbni Kesir bu konuda şöyle der: “Yazmış olduğu eserlerden anlaşılıyor ki hıfzı sağlam, doğruluğu kesin, imanı güçlü, ilim ve irfanı geniş birisi idi” Hadis rivayetinde çok titizdi. Menkıbeleri: Nesâî, sahih itikâd sahibi bid'atlardan uzak bir âlimdi. Eserleri bunun açık kanıtlarıdır. Davranış bakımından düzgün, gece gündüz ibâdetine düşkün, Hz. Dâvud(a.s) gibi günaşırı oruç tutan bir âlimdi. Hac ve cihada devam eder, devlet adamlarından uzak durarak hâlini ıslah etmekle meşgul olurdu. Müslümanların hayrına bir iş için olmadıkça saray kapısına varmazdı. Ümmete karşı dürüst ve samimi, halkın hâlini düzeltmek için çalışan bir insandı. Söylediklerimizin daha iyi anlaşılabilmesi için onunla ilgili iki olayı nakletmek faydalı olacaktır. 1- Arkadaşı Muhammed b. Mûsâ el-Me'mûnî anlatır: Bir topluluğun Ebu Abdurrahman en-Nesâî'nin el-Hasâis li-Ali (r.a) adlı eserini yadırgadıklarını, çünkü Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in (r.anhümâ) faziletlerine dair eser yazmadığını söylediklerini duymuştum. Bunu kendisine anlattığımda şöyle dedi:-Şam'a gittiğimde, Hz. Ali (r.a) aleyhinde olur olmaz konuşanların hayli fazla olduklarını gördüm. Bunun üzerine o eseri yazdım. Dileğim Yüce Allah'ın bu insanlara Hz. Ali ve Ehli Beyt hak kında doğru yolu göstermesiydi. Bu yanlış anlaşılmayı önlemek için çok geçmeden Fezâilu's sahabe adlı eserini kaleme aldı. 93 2- Bir defasında Müslümanların fidyeleri için Mısır Emîri il sefere çıkmıştı. Burada tam bir yiğitlik ve fidye konusunda var olan sünnetin uygulayıcısı olarak davranmıştı. Bununla birlikte Emîrin meclislerine gitmezdi. Haricîler tarafından şehit edilinceye kadar bu tutarlılığını sürdürmüştür. Çilesi: Birçok büyük imam gibi, İmam Nesâî de haset ve gıybet ehlinin zehirli oklarından kurtulamamış, şiî olduğu yönünde tamamen haksız bir suçlamayla sıkıntılı günler yaşamış ve bu iftira yüzünden şehit olmuştur. Olayın aslı şöyledir: İmam Nesâî Şam'a vardığı zaman halkın Hz. Muaviye(r.a)'ye tamamen meylederek Ali b. Ebî Tâlib'e (r.a) yüz çevirdiklerini görmüştü. Onların Ehli Sünnete aykırı bu eğilimlerini biraz olsun düzeltebilmek için Hz. Ali(r.a)'nin fazilet ve menkıbelerini anlatan bir kitap yazmaya karar verdi. Böylesine hâlis bir niyetle elHasâis li-Ali kitabını kaleme aldı. Hakkında Şiîlik dedikodusu çıkartmaması için de hemen arkasından Fezâilu's-sahâbe adlı daha geniş bir eser yazdı. Ancak o eserde de Hz.Muâviye(r.a)'nin faziletlerine yer vermedi. Buna karşın aleyhinde bir şey de söylemeyip susmayı tercih etmişti. İbn Asâkir, Ebû Ali el-Hüseyn b. Ebî HilâTe isnâd ettiği şu rivayeti nakleder: Ebu Abdurrahman en-Nesâî'ye, Allah Resûlü'nün (s.a.v) ashabından Hz.Muaviye b. Ebî Süfyân(r.a)'ın durumu sorulunca şöyle dedi: "İslam, kapısı olan bir ev gibidir. İslam'ın kapısı sahabedir. Sahabeye eziyet eden kimse, tıpkı girmek için kapıya yüklenen gibi İslam'ı hedef almıştır." Ardından şöyle demiştir: "Muaviye'yi hedef alan, ancak sahabeyi hedef almıştır." Hafız Dârekutnî ise bu olayı hasetle açıklamaktadır. Ebû Abdirrahman en-Nesâî, yaşadığı devirde Mısır'ın en büyük fakîhi idi. Sahih hadisleri en iyi o bilirdi. Râvilerin hâllerine en vâkıf olan da kendisiydi. Böyle bir makama ulaştığı için onu çekemediler. Ramle'ye vardığında Hz.Muâviye(r.a)'nin faziletleri hakkında soru sordular. Cevap vermeyip susmayı tercih edince onu camide dövdüler. Yanındakilere: "Beni Mekke'ye götürün" dedi. O hâlde deve sırtında Mekke'ye yetiştirdiler. Orada şehit olarak ruhunu teslim etti.Dârekutnî'nin anlatısında, şehrin adı Dımeşk değil Ranıle olarak 94 geçmektedir. Bu, yaşanan acı olayın özü üzerinde fazla değişikliğe yol açmaz. Neticede her ikisi de Şam diyarının şehirlerindendir. ESERLERİ Nesâî’nin eserlerinin önemli bir kısmı, es-Sünenü’l-kübrâ’daki bazı bölümlerin müstakil birer kitap halinde yayımlanmasıyla meydana gelmiştir. 1. es-Sünen*. el-Müctebâ diye de anılan, 5758 hadis ihtiva eden, sünenler arasında en az zayıf hadis içerdiği kabul edilen eser Delhi’de taş baskısı olarak neşredilmiş (1256/1840), Abdülfettâh Ebû Gudde tarafından Süyûtî’nin şerhi ve Muhammed b. Abdülhâdî esSindî’nin hâşiyesiyle birlikte yayımlanmıştır (I-IX, Beyrut 1409/1988). 2. es-Sünenü’l-kübrâ. es-Sünen’in de kaynağı olan ve 11.770 hadis ihtiva eden eseri Abdülgaffâr Süleyman el-Bündârî ve Seyyid Kesrevî Hasan neşretmiştir (I-VI, Beyrut 1411/1991; bk. es-SÜNEN). 3. ʿAmelü’l-yevm ve’l-leyle. Duası makbul bir insan olarak tanınan Abbâsî kumandanı Bedr el-Hamâmî’nin isteğiyle yazılmış ve müellif 500 dinarla taltif edilmiştir. Hz. Peygamber’in günlük dua ve zikirleriyle bu konudaki tavsiyelerini içeren kitap türünün günümüze ulaşan ilk örneği olup es-Sünenü’l-kübrâ’da yer alan 1141 (veya 1149) rivayeti ihtiva etmektedir (bk. AMELÜ’l-YEVM ve’l-LEYLE). Yûsuf b. Abdurrahman el-Mizzî’nin Tuḥfetü’l-eşrâf bi-maʿrifeti’l-eṭrâf’ında da yer alan eseri, hadislerin diğer kaynaklardaki yerlerini gösterip sıhhat dereceleri hakkında bilgi vermek suretiyle Fârûk Hamâde (Rabat 1399, 1405/1985; Riyad 1401/1981; Beyrut 1987), Merkezü’l-hidemât ve’lebhâsi’s-sekāfiyye (Beyrut 1406/1986) ve el-Münteḳā min ʿAmeli’lyevm ve’l-leyle adıyla ihtisar ederek Abdullah Ömer el-Bârûdî (Beyrut 1985) yayımlamıştır. Naim Erdoğan’ın Gündüz ve Gece İbadetleri ismiyle tercüme ettiği eseri Yusuf Özbek neşretmiştir (İstanbul 1996). 4. eḍ-Ḍuʿafâʾ ve’l-metrûkûn. Rivayetleri kabul edilmeyen 706 (veya 675) zayıf râvinin “zaîf, metrûkü’l-hadîs, leyse bi-sika” gibi kısa ifadelerle değerlendirildiği yarı alfabetik bir eserdir (Agra 1323, taşbaskı; Haydarâbâd 1325, Müslim b. Haccâc’ın el-Münferidât ve’lvuḥdân’ı ve Buhârî’nin eḍ-Ḍuʿafâʾü’ṣ-ṣaġīr’i ile birlikte, nşr. Mahmûd İbrâhim Zâyed, Halep 1396/1976-77, Buhârî’nin eḍ-Ḍuʿafâʾü’ṣ-ṣaġīr’i ile birlikte; nşr. Bûrân ed-Dannâvî – Kemal Yûsuf el-Hût, Beyrut 1405/1985; nşr. Abdülazîz İzzeddin es-Seyrevân, Beyrut 1405/1985: el- 95 Mecmûʿ fi’ḍ-ḍuʿafâʾ ve’l-metrûkîn adıyla ve Dârekutnî’nin aynı adlı ve Buhârî’nin eḍ-Ḍuʿafâʾü’ṣ-ṣaġīr adlı eserleriyle birlikte). 5. Kitâbü’t-Tefsîr (Tefsîrü’n-Nesâʾî). es-Sünenü’l-kübrâ’nın 82. kitabından ibaret olan bu eserde Nesâî sûrelerin bazı âyetleri hakkındaki rivayetleri bir araya getirmiştir. Eser, Sabrî b. Abdülhâliḳ eş-Şâfiî ile Seyyid b. Abbas el-Celîmî tarafından bu rivayetlerin tanınmış hadis kaynaklarındaki yerleri gösterilmek suretiyle Tefsîrü’nNesâʾî adıyla yayımlanmıştır (I-II, Beyrut 1410/1990). Ahmed Zikito el-Mağribî’nin Câmiatü’l-İskenderiye’de (ed-Dirâsâtü’l-İslâmiyye külliyyetü’l-âdâb) Menhecü’n-Nesâʾî fi’t-tefsîr maʿa taḥḳīḳi’l-Fâtiḥa adıyla bir yüksek lisans tezi hazırladığı belirtilmektedir (Aḫbârü’ttürâs̱i’l-ʿArabî, sy. 31 [1407/1987]). Mustafa Meral Çörtü, en-Nesâî ve Tefsîr el-Kurʾan el-Azîm’i ismiyle bir doktora çalışması yapmıştır (1990, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü). 6. Feżâʾilü’l-Ḳurʾân. es-Sünenü’l-kübrâ’nın aynı adlı bölümündeki 126 rivayeti Fârûk Hamâde (Mağrib 1400/1980; Beyrut 1413/1992, 2. baskı) ve Semîr el-Hûlî (Beyrut 1405/1985) tahkik ederek neşretmiştir. 7. Feżâʾilü’ṣ-ṣaḥâbe. es-Sünenü’l-kübrâ’nın “Menâkıb” bölümündeki altmış kadar sahâbî ile ensarın ve Hz. Meryem ile Âsiye’nin faziletlerine dair 284 rivayet Fârûk Hamâde tarafından yayımlanmıştır (Fas 1404/1984; Beyrut 1405/1984). 8. Ḫaṣâʾiṣu emîri’l-müʾminîn ʿAlî b. Ebî Ṭâlib raḍıyallāhu ʿanh (el-Ḫaṣâʾiṣ, Ḫaṣâʾiṣü ʿAlî, Kitâbü’l-Ḫaṣâʾiṣ fî fażli ʿAlî b. Ebî Ṭâlib). Hz. Ali ile ailesinin faziletlerine dair 194 (veya 188) rivayeti ihtiva etmektedir (Kahire 1308, 1404/1984; Necef 1369/1949, nşr. Muhammed Hâdî el-Emîn, Necef 1389/1969; nşr. Kemâl Yûsuf el-Hût, Beyrut 1403/1983 [Tehẕîbü Ḫaṣâʾiṣi emîri’l-müʾminîn ʿAlî b. Ebî Ṭâlib adıyla], nşr. Muhammed Bâkır el-Mahmûdî, Beyrut 1983; nşr. Ahmed Mîrîn el-Belûşî, Küveyt 1406/1986; nşr. Ebû İshak el-Huveynî el-Eserî, Beyrut 1407/1987; Huveynî eseri Tehẕîbü Ḫaṣâʾiṣi’l-İmâm ʿAlî adıyla da yayımlamıştır, Beyrut 1404/1984). Naim Erdoğan’ın Hadislerle Hz. Ali adıyla tercüme ettiği eseri Yusuf Özbek yayıma hazırlamıştır (İstanbul 1992). 9. Kitâbü’l-Cumʿa. 108 hadis ihtiva etmektedir (Bulak 1987; nşr. Mecdî es-Seyyid İbrâhim, Riyad 1407/1987; nşr. Ebû Hâcer Muhammed Saîd Zağlûl, Kahire 1408/1988). 96 10. Tehẕîbü Kitâbi’l-İstiʿâẕe. es-Sünen’in “Kitâbü’l-İstiʿâẕe” bölümündeki 104 hadis mükerrerleri ve sahâbe dışındaki râvileri çıkarılarak, belli başlı kaynaklardaki yerleri gösterilip kısaca açıklanarak neşredilmiştir (nşr. Hasan Abdülhamîd, Kahire 1409). 11. el-İmâme ve’l-cemâʿa. es-Sünenü’l-kübrâ’nın aynı ismi taşıyan bölümünden ibarettir (nşr. Alâeddin Ali Rızâ, Riyad 1415/1995). 12. ʿİşretü’n-nisâʾ. es-Sünenü’l-kübrâ’nın aynı adlı bölümünü Amr Ali Ömer (Kahire 1988), Ebû Hâcer Muhammed Saîd Zağlûl (Kahire 1989) ve Muhammed Ali Kutub (Sayda 1992) tahkik edip yayımlamıştır. 13. Kitâbü’ṭ-Ṭıb li’n-nisâʾ (nşr. Ebü’l-Fidâ Sâmî et-Tûnî, Kahire 1411/1990). 14. Kitâbü’n-Nuʿût. es-Sünenü’l-kübrâ’nın aynı adlı bölümünü Abdülazîz b. İbrâhim eş-Şehvân yedi nüshasını karşılaştırarak Kitâbü’n-Nuʿût el-esmâʾ ve’ṣ-ṣıfât adıyla yayımlamıştır (Riyad 1419/1998). 15. el-Cerḥ ve’t-taʿdîl. İbn Hacer el-Askalânî bazı kitaplarında bu esere atıfta bulunmaktadır (Tehẕîbü’t-Tehẕîb, I, 97, 419; Lisânü’lMîzân, II, 300). 16. Cüzʾ fîhi meclisân min imlâʾi Ebî ʿAbdirraḥmân Aḥmed b. Şuʿayb b. ʿAlî en-Nesâʾî (el-Emâlî). Kırk yedi hadisi ihtiva etmektedir (nşr. Ebû İshak el-Huveynî el-Eserî, Cîze 1414/1994). 17. Cüzʾ min ḥadîs̱ ʿani’n-nebî (Dârü’l-kütübi’z-Zâhiriyye, Mecmua, nr. 107, vr. 310a -321a ). 18. el-Künâ (el-Esmâʾ ve’l-künâ, el-Esâmî ve’l-künâ). Nesâî’nin oğlu Abdülkerîm’in rivayet edip İbn Müferric’in bablara göre düzenlediği eser eski kaynaklarda zikredilmekle birlikte Fârûk Hamâde onun günümüze ulaşıp ulaşmadığının bilinmediğini söylemektedir (ʿAmelü’l-yevm ve’l-leyle, neşredenin girişi, s. 28-30). Abdülazîz edDihlevî, eserin bazı bölümlerinin el-Münteḳā adıyla bir araya getirildiğini belirterek sonuncu rivayeti zikretmektedir (Bustânü’lMuhaddisîn, s. 129). 19. Tesmiyetü fuḳahâʾi’l-emṣâr (min aṣḥâbi Resûlillâh ṣallallāhu ʿaleyhi ve sellem ve min baʿżihim min ehli’l-Medîne) (nşr. Subhî el-Bedrî es-Sâmerrâî, Mecmûʿatü’r-resâʾil fî ʿulûmi’l-ḥadîs̱ içinde, Medine 1389/1969, s. 5-10; nşr. Meşhûr Hasan Mahmûd 97 Süleymân, Zerkā/Ürdün 1408/1987, S̱elâs̱ü resâʾil ḥadîs̱iyye li’l-İmâm en-Nesâʾî içinde; Beyrut 1987; Riyad 1415/1994). 20. Tesmiyetü men lem yervi ʿanhü ġayrü racülin vâḥid. Yirmi beş râvinin sadece adının verildiği bir çalışmadır (bir önceki kaynakta zikredilen risâlelerle birlikte yayımlanmıştır). 21. eṭ-Ṭabaḳāt. Müellifin, başlangıçtan kendi zamanına kadar gelen bazı güvenilir ve zayıf râvileri zikrettiği eserin küçük bir parçası günümüze gelmiştir (Tesmiyetü fuḳahâʾi’l-emṣâr’da zikredilen risâlelerle birlikte yayımlanmıştır). 22. Ẕikrü men ḥaddes̱e ʿanhü’bnü Ebî ʿArûbe ve lem yesmaʿ minh (Mecmûʿatü’r-resâʾil fî ʿulûmi’l-ḥadîs̱içinde, Beyrut 1405). 23. Tesmiyetü’ş-şüyûḫ. Nesâî’nin 196 hocasının adını ve onlar hakkındaki değerlendirmelerini ihtiva eden risâleyi Kāsım Ali Sa‘d yayımlamıştır (Mecelletü Câmiʿati’l-İmâm Muḥammed b. Suʿûd elİslâmiyye, sy. 38 [Riyad 1423], s. 121-241). Nesâî’nin kaynaklarda adı geçen diğer eserlerinden bazıları şunlardır: Muʿcem, et-Temyîz (et-Temyîz fi’l-cerḥ ve’t-taʿdîl, Esmâʾü’r-ruvât ve’t-temyîz beynehüm), Taṣnîf fî maʿrifeti’l-iḫve ve’leḫavât mine’l-ʿulemâʾ ve’r-ruvât, Müsnedü ḥadîs̱i Mâlik b. Enes, Müsnedü ḥadîs̱i’z-Zührî bi-ʿilelihî ve’l-kelâm ʿaleyh, Müsnedü ḥadîs̱i Şuʿbe b. Ḥaccâc (Kitâbü’l-İġrâb), Müsnedü ḥadîs̱i Süfyân b. Saʿîd es̱- S̱evrî, Müsnedü ḥadîs̱i İbn Cüreyc, Müsnedü ḥadîs̱i Yaḥyâ b. Saʿîd elḲaṭṭân, Müsnedü ʿAlî b. Ebî Ṭâlib, Müsnedü Manṣûr b. Zâẕân el-Vâsıṭî, Menâsikü’l-ḥac, Şüyûḫu’z-Zührî. Ayrıca es-Sünenü’l-kübrâ’dan istinsah edilen bazı bölümler Dârü’l-kütübi’z-Zâhiriyye’de bulunmaktadır. (Elbânî, s. 420-424). Heysemî, Keşfü’l-estâr ʿan zevâʾidi’l-Bezzâr adlı kitabında Nesâî’nin es-Sünen’i dışındaki rivayetlerini, Mecmaʿu’l-baḥreyn fî zevâʾidi’l-Muʿcemeyn’inde ise onun es-Sünenü’l-kübrâ, ʿAmelü’lyevm ve’l-leyle, et-Tefsîr gibi eserlerinde bulunup da Kütüb-i Sitte’de yer almayan rivayetlerini de bir araya getirmiştir. Kāsım Ali Sa‘d, ünlü bir hadis münekkidi olan Nesâî’nin hadis râvilerinin cerh ve ta‘dîli konusundaki görüşlerini başta kendi eserleri olmak üzere ilgili kaynakları taramak suretiyle tesbit etmiş ve çalışmasına Menhecü’lİmâm Ebî ʿAbdirraḥmân en-Nesâʾî fi’l-cerḥ ve’t-taʿdîl ve cemʿi aḳvâlihî fi’r-ricâl adını vermiştir (I-V, Dübey 1422/2002). Seyyid Kesrevî Hasan da Nesâî’nin ferd rivayetleri ile Kütüb-i Ḫamse’ye olan zevâidini 98 İsʿâdü’r-râʿî bi-efrâd ve zevâʾidi’n-Nesâʾî (I-II, Beyrut 1419/1998), esSünen’i ile es-Sünenü’l-kübrâ’daki mürsel rivayetlerini de Taḳrîbü’nnâʾî min merâsîli’n-Nesâʾî (Beyrut 1418/1998) adıyla yayımlamıştır. El-Müctebâ: Nesâî, önce es-Sünenü’l-Kübrâ’yı te’lif etmiştir. Bunda sahîh ve ma’lûl hadîsler karışık olarak bulunuyordu. Bunu Remle Emîri’ne takdim edince Emîr: “İçinde yer alan bütün rivâyetler sahih mi?” diye sorar. Nesâî: “Hayır, kitapta sahîh, hasen ve hasene yakın olan rivâyetler var” cevabını verir. Bunun üzerine Emîr:”– Bana, sahîh olanları öbürlerinden ayırıver!” der. Bu istek üzerine Nesai, es-Sünenü’sSuğra’yı te’lif eder ve buna el-Müctebâ Mine’s-Sünen adını verir. Bugün, Sünenü Nesâî deyince el-Müctebâ kastedilir. El-Müctebâ, diğer sünenlerle mukâyese edilince içerisinde, zayıf hadîs en az olanıdır. Bu sebeple, bir kısım âlimler, el-Müctebâ’yı Kütüb-i Sitte’nin üçüncü kitabı saymıştır. Makdîsî’den naklen İbnu Hacer, Zehebî, Katip Çelebi, Sübkî, gibi meseleye temas eden bütün âlimler, Hafız Ebu Alî’nin şu sözünü kaydederler: “Nesâî’nin rical hususundaki şartı, Müslim’in ve Buhârî’nin şartından daha şiddetlidir”. Ancak bu şartın ne olduğunu hiç biri belirtmez. Şu kadar var ki, Nesai, Buhârî ve Müslim’in hadîs aldığı bir kısım râvilerden hadîs almamıştır. Sindî, bu sebeple, şartının Sahîheyn’den sıkı olduğunun söylendiğini ifâde eder.” Kendisi der ki: “Ben Sünen’i cemetmeye azmedince hakkında, içime şüphe düşen bir kısım râvilerden hadîs alma hususunda Allah’tan istihârede bulundum. Netîcede, terklerinde hayır olduğu kanaatine vardım.” Nesai, kitabını tanzîm ederken, râvinin terkinde ittifak olup olmadığına bakmıştır. Terkinde ittifak olmadıkça hadîs almıştır. Bu hususta o da Ebu Dâvud gibi düşünmektedir: Muhtelefun fih râvinin hadîsi makbuldür, zira bir babta zayıf rivâyet, re’yü’r-ricâl’den evlâdır. Çünkü Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’den olma ihtimâli mevcuttur. Tertîbi: Nesâî’nin el-Müctebâ’sı, sünen tarzında bir te’liftir. Hadîsler fıkhî bablara göre tasnîf edilmiştir. 51 aded ana bölüm vardır. Her bölüm, diğer sünenler gibi, tâli bablara ayrılır. Bab başlıklarında (terâcim) fıkhî hüküm belirtilir. Hükmü te’yid eden hadîsler kaydedilir. 99 Nesai, tertipte Müslim’in yolunu tutar. Yani hadîslerin turûkunu bir araya getirmeye ehemmiyet verir, hadîslerin illetini göstermeyi birinci plâna alır. Bu sebeple bir hadîsin birçok turûkunu verdiği vâkit, şayet varsa, önce galat bulunan tarîki kaydeder. Arkadan ona muhalefet eden sahîhi kaydeder. El-İmâm Ebu Abdillah İbnu Reşîd, Nesai ‘nin kitabını, Buhârî ve Müslim’in medotlarını birleştirici olarak tavsîf ederken çokça ilel beyan etme yönüyle arzettiği hususiyete de dikkat çeker. İbâdet ve ahkâmla ilgili bahîslerden başka diğer kitaplarda rastlanmayan ana bölümlere yer verildiği görülür: İhbâs, Nuhl, Rukbâ, Umre, Hayl gibi. Diğer taraftan Fiten, Kıyâme, Menâkıb ve Kur’an’a dâir bölümler yer almaz. Şerhleri: El-Müctebâ’yı çok kısa bir surette Celâleddin es-Suyûtî şerhetmiştir. Ebu’l-Hasan Muhammed İbnu Abdillah es-Sindî (1138/1725), okuyucunun i’rabında ve zabtında müşkilat çekeceği kelimelerin, garîblerin şerhini yapmak maksadıyla Suyûtî’nin şerhi üzerine bir hâşiye ilâve etmiştir. Siracüddin Ömer İbnu Ali İbnu Mülakkin (804/1401) Sahîheyn, Ebu Dâvud ve Tirmizî’ye olan zevâidini tek cilt halinde şerh etmiştir.ElMücteba, Suyûtî’nin şerhi ve Sindî’nin haşiyesi ile birlikte matbudur.ElMücteba dilimize de tercüme edilmiştir. İMAM-I NESAİ (R.A)NİN SÜNEN-İ SAGİRİNDE RİVAYET HADİSLERDEN BİR BÖLÜM “Besmele ile başlanmayan mühim işlerde, hayır ve bereket bulunmaz.” “Size bir hediye verildiğinde ona misliyle mukâbele de bulun. Eğer buna gücünüz yetmiyorsa, onu karşılayacak derecede kendisine duâ ediniz.” “Allah’u Teâlâ bu dîni, âhıretten nasîbi olmayan kimselerle de kuvvetlendirir.” Îmân yönünden mü’minlerin en fazîletlisi kimdir? diye soruldu. Resûlullah ( aleyhisselâm ): “Ahâkı güzel olandır” buyurdu. “Aman! Aman! Fahiş (müstehcen ve çirkin) sözlerden kaçınınız, zira Allah’u Teâlâ çirkin sözleri ve fahiş konuşmaları sevmez.” “Ashâbıma ihsân edin, sonra onları ta’kib edenlere (Tabiîne) hürmet edin. Sonra yalancılık yayılır. Hattâ yemîn 100 teklif edilmeden adam yemîn eder, şehâdeti istenmeden şehâdette bulunur.” “Yırtıcı, aç iki kurdun salıverildikten bir koyun ağılına (sürüsüne) verdikleri zarar; şeref, mal ve mevki sevgisinin, müslüman kişinin dinine verdiği zarardan daha fazla değildir.” “Allah’u Teâlâ üç kişiye buğz eder. Bunlar yaşlandığı hâlde zinâ edenler, verdiğini başa kakan cimriler ve kibirlenen fakîrlerdir.” “Cimrilikle îmân bir kalbde toplanmaz.” “Üç şeyden uzak olduğu hâlde ölen Cennete girer. Bunlar kibir, borç ve azgınlıktır.” “Mü’minlerin, îmân yönünden en kâmili, ahlâkı en güzel ve ailesine karşı en çok lütüfkâr davrananıdır.” “Arş-ı a’zamın etrâfında nûrdan kürsüler vardır. Bu kürsülere öyle kimseler oturacak ki, elbiseleri ve yüzleri nûr gibi parlayacaktır. Bunlar, Peygamber de değil, şehîdler de değillerdir. Fakat, Peygamber ve şehîdler onlara gıbta edecektir.” Resûlullaha ( aleyhisselâm ): “Bunlar kimlerdir?” diye sorulunca, Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ): “Onlar Allah için birbirini sevenler, Allah için buluşup oturanlar ve Allah için birbirini ziyâret edenlerdir” buyurdu. “Gördüğü iyilikleri gizleyip, gördüğü kötülükleri teşhir eden kötü komşudan Allaha sığının.” “Sizden biriniz aksırdığı zaman “Elhamdülillah” desin. Yanında bulunan “Yerhamükellah” desin, Aksıran da “Yagfirullahü lî ve leküm” desin. “Yoksullara verilen bir sadaka, mahremlere verilen ise, iki sadakadır.” “Annene, babana, kızkardeşine, kardeşine ve sırasıyla diğer yakınlarına iyilik et.” “Bir kavim arasında isyan edenleri düzeltebilecek kimseler var iken, buna susarlarsa, Allahü teâlânın azâbı hepsine birden göndermesi pek yakındır.” “Nice oruç tutanlar var ki, tuttukları oruçtan, açlık ve susuzluktan başka kârları yoktur.” “Arş-ı a’zamın altında ve Cennet hazinelerinden olan bir ameli sana öğreteyim mi? O “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” sözüdür. Bir kul bunu söyleyince, Allah’u Teâlâ “Kulum İslâm oldu ve teslim oldu” buyurur.” 101 “Ezan ile ikamet arasında yapılan duâ red olunmaz.” “Cum’a günleri benim üzerime çok salevât getirin.” “Tövbe ve istiğfara’ devam eden kimseye, Allah’u Teâlâ her sıkıntıdan bir kurtuluş ve her darlıktan bir genişlik verir ve ummadığı yerden kendisini rızıklandırır.” “Gece kalkan ve ailesini de kaldırarak beraberce namaz kılanlar, karı-koca zikredenlerden sayılırlar.” “İpek ve altın, ümmetimin erkeklerine haram, kadınlarına helâldir.” “Nice namaz kılanlar var ki, onların namazdan nasîbi; yorgunluk ve zahmetten başka bir şey değildir.” “Şüphesiz namaz kılan sağa sola iltifât etmediği müddetçe, Allah’u Teâlâ’da ona iltifât eder.” “Kıyâmet günü küçük çocuğa “Cennete gir” denir. Çocuk Cennet kapısı önünde durur ve “Ancak anne ve babamla Cennete girerim” der ve ısrar eder. O zaman, “Anne ve babasını da beraber Cennete koyun” denir.” “Kişiye, bakmakla mükellef olduğu kimseye bakmaması, günah olarak yetişir.” “Üç kişiye acıyın: Cahiller arasında âlime, zengin iken fakîr düşene ve kabile arasında hatırlı iken i’tibârını kaybedene.” “Allah’u Teâlâ’nın bu ümmete yardımı, ancak zayıfların duâ, ihlâs ve ibadetleri sayesindedir.” “Ölülerinizi ancak iyilikle yâd ediniz. Şayet onlar Cennetlik ise, onlar hakkında kötü söylemekle günahkâr olursunuz. Cehennemlik iseler, zâten bulundukları hâl kendilerine yeter.” “Allah’u Teâlâ, amellerden yalnız hâlis niyetle ve rızâsı istenerek yapılanı kabûl buyurur.” “Ben sizin için, çocuğuna karşı bir baba gibiyim.” Anne-baba çocuğunu dünyâ ateşinden koruduğu gibi, Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) de ümmetini âhıret ateşinden korur. “Mü’minin öldürülmesi, Allah katında dünyânın yok olmasından daha büyük bir iştir.” “Allah’u Teâlâ yanında amellerin en sevimlisi, vaktinde kılınan namazlardır. Sonra ana-babaya (ana-baba hakkına) riâyettir. Sonra Hak yolunda cihâd etmekdir.” 102 “Dul kadının, yoksul kimsenin işine koşan bir müslüman; Allah yolunda cihad eden veya geceleri namaz kılıp, gündüzleri oruç tutan kimse gibidir.” “Biliniz ki, sizden bir kimse yoktur ki, ona vârisinin malı, kendisinin malından daha sevimli olmasın. Senin malın, takdim ettiğin, ya’nî hayatta iken meşrû sûrette sarf ettiğindir. Vârisinin malı da, sonraya bıraktığındır.” “Beş vakit namazı Allah’u Teâlâ kullarına farz etmiştir. Eksiksiz olarak erkân ve âdabına riâyetle o namazları kılan kimseyi, Allahü teâlânın Cennete koyacağına va’di vardır.” KÜTÜB-iSİTTEDE DİĞER HADİS ÂLİMLERİYLE MÜŞTEREK YAYINLANAN HADİS-İ ŞERİFLER 1-Yine Ebu Sa'id (radıyallahu anh) hazretleri der ki: "Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) şöyle buyurdular: "Bir kul İslam'a girer ve bunda samimi olursa, daha önce yaptığı bütün hayırları Allah, lehine yazar, işlemiş olduğu bütün şerleri de affeder. Müslüman olduktan sonra yaptıkları da şu şekilde muamele görür: Yaptığı her hayır için en az on misli olmak üzere yediyüz misline kadar sevap yazılır. İşlediği her bir şer için de, -Allah affetmediği takdirde- bir günah yazılır."(Buhari hadisi talik olarak kaydeder (İman 31), Nesai, İman 10, (8, 105). 2-Abdullah İbnu Ömer İbni'l-Hattab (radıyallahu anh)'ın anlattığına göre, bir adam kendisine: Gazveye çıkmıyor musun?" diye sorar. Abdullah şu cevabı verir: "Ben Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'i işittim, şöyle buyurmuştu: "İslam beş esas üzerine bina edilmiştir: Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, Kabe'ye haccetmek, Ramazan orucu tutmak".(Buhari, İman 1; Müslim, İman 22 ); Nesai, İman 13, (9, 107-108); Tirmizi, İman 3, (2612). 3- Yahya İbnu Ya'mur haber veriyor: "Basra'da kader üzerine ilk söz eden kimse Ma'bed el-Cüheni idi. Ben ve Humeyd İbnu Abdirrahman el-Himyeri, hac veya umra vesilesiyle beraberce yola çıktık. Aramızda konuşarak, Ashab'tan biriyle karşılaşmayı temenni ettik. Maksadımız, 103 ondan kader hakkında şu heriflerin ettikleri laflar hususunda soru sormaktı. Cenab-ı Hakk, bizzat Mescid-i Nebevi'nin içinde Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anh)'la karşılaşmayı nasib etti. Birimiz sağ, öbürümüz sol tarafından olmak üzere ikimiz de Abdullah (radıyallahu anh)'a sokuldu. Arkadaşımın sözü bana bıraktığını tahmin ederek, konuşmaya başladım: "Ey Ebu Abdirrahman, bizim taraflarda bazı kimseler zuhur etti. Bunlar Kur'an-ı Kerim'i okuyorlar. Ve çok ince meseleler bulup çıkarmaya çalışıyorlar." Onların durumlarını beyan sadedinde şunu da ilave ettim: "Bunlar, "kader yoktur, herşey hadistir ve Allah önceden bunları bilmez" iddiasındalar." Abdullah (radıyallahu anh): "Onlarla tekrar karşılaşırsan, haber ver ki ben onlardan beriyim, onlar da benden beridirler." Abdullah İbnu Ömer sözünü yeminle de te'kid ederek şöyle tamamladı: "Allah'a kasem olsun, onlardan birinin Uhud dağı kadar altını olsa ve hepsini de hayır yolunda harcasa kadere inanmadıkça, Allah onun hayrını kabul etmez." Sonra Abdullah dedi ki: Babam Ömer İbnu'l-Hattab (radıyallahu anh) bana şunu anlattı: "Ben Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'in yanında oturuyordum. Derken elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah bir adam yanımıza çıkageldi. Üzerinde, yolculuğa delalet eder hiçbir belirti yoktu. Üstelik içimizden kimse onu tanımıyordu da. Gelip Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'in önüne oturup dizlerini dizlerine dayadı. Ellerini bacaklarının üstüne hürmetle koyduktan sonra sormaya başladı: Ey Muhammed! Bana İslam hakkında bilgi ver! Haz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) açıkladı: "İslam, Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmen, namaz kılman, zekât vermen, Ramazan orucu tutman, gücün yettiği takdirde Beytullah'a haccetmendir." Yabancı: "-Doğru söyledin" diye tasdik etti. Biz hem sorup hem de söyleneni tasdik etmesine hayret ettik. 104 Sonra tekrar sordu: "Bana iman hakkında bilgi ver?" Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) açıkladı: "Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe inanmandır. Kadere yani hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna da inanmandır." Yabancı yine: "Doğru söyledin!" diye tasdik etti. Sonra tekrar sordu: "Bana ihsan hakkında bilgi ver?" Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) açıkladı: "İhsan Allah'ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah'a ibadet etmendir. Sen O'nu görmesen de O seni görüyor." Adam tekrar sordu: "Bana kıyamet(in ne zaman kopacağı) hakkında bilgi ver?" Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) bu sefer: "Kıyamet hakkında kendisinden sorulan, sorandan daha fazla bir şey bilmiyor!" karşılığını verdi. Yabancı: "Öyleyse kıyametin alametinden haber ver!" dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) şu açıklamayı yaptı: "Köle kadınların efendilerini doğurmaları, yalın ayak, üstü çıplak, fakir -Müslim'in rivayetinde fakir kelimesi yokturdavar çobanlarının yüksek binalar yapmada yarıştıklarını görmendir." Bu söz üzerine yabancı çıktı gitti. Ben epeyce bir müddet kaldım. -Bu ifade Müslim'deki rivayete uygundur. Diğer kitaplarda "Ben üç gece sonra Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'la karşılaştım" şeklindedir. Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) Ey Ömer, sual soran bu zatın kim olduğunu biliyor musun? dedi. Ben: "Allah ve Resûlü daha iyi bilir" deyince şu açıklamayı yaptı: "Bu Cebrail aleyhisselamdı. Size dininizi öğretmeye geldi." Ebu Davud, bir başka rivayette "Ramazan orucu"ndan sonra "cünüblükten yıkanmak" maddesini de ilave eder. Yine Ebu Davud'un bir başka rivayetinde şu ziyade vardır: "Müzeyne veya Cüheyne kabilesinden bir adam sordu: "Ey Allah'ın Resûlü, hangi işi yapıyoruz, olup bitmiş (levh-i mahfuza kaydı geçmiş) bir işi mi, yoksa (henüz levh-i mahfuza geçmemiş) şu anda yeni başlanacak olan bir işi mi?" 105 Resûlüllah (aleyhissalatu vesselam): "Olup biten bir işi" dedi. Adamcağız -veya cemaatten biri- yine sordu: Öyleyse niye çalışılsın ki? Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) şu açıklamada bulundu: "Cennet ehli olanlara cennetliklerin ameli müyesser kılınır, ateş ehli olanlara da cehennemliklerin ameli müyesser kılınır." Benzer bir hadisi, Buhari (rahimehullah) Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)'den kaydeder. Bu hadise Tirmizi hariç diğerlerinde de rastlanır. Mevzubahis rivayette, "şehadette bulunman" yerine "Allah'a ibadet edip hiçbir şeyi ortak koşmaman" ifadesi de yer alır. Bu hadiste ayrıca "Yalın ayak, üstü çıplak kimseler halkın reisleri olduğu zaman" ziyadesi de mevcuttur. Şu ziyade de mevcuttur: (Kıyametin ne zaman kopacağı), Allah'tan başka hiçkimse tarafından bilinmeyen beş gayıptan (mugayyebat-ı hamse) biridir buyurdu ve şu ayeti okudu: "Kıyamet saatini bilmek ancak Allah'a mahsustur. Yağmuru O indirir. Rahimlerde bulunanı o bilir. Kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Ve hiç kimse nerede öleceğini bilmez..." (Lokman, 34), Bir başka rivayette "üstü çıplaklar" tabirinden sonra "sağır ve dilsizler arzın melikleri (kralları) oldukları zaman" ziyadesi vardır. Nesai'nin Sünen'inde şu ziyade mevcuttur: "Dedi ki: Hayır, Muhammed'i hakikatle birlikte irşad ve hidayet edici olarak gönderen zat'a yemin olsun, ben o hususta (kıyametin ne zaman kopacağı hususunda) sizden birinden daha bilgili değilim. O gelen de Cibril aleyhisselamdı. Dıhyetu'l-Kelbi suretinde inmiştir."(Buhari, İman 37. Müslim, İman 1, (8); Nesai, İman 6, (8, 101); Ebu Davud, Sünnet 17, (4695); Tirmizi, İman 4, (2613). 4-Enes İbnu Malik (radıyallahu anh) anlatıyor: Biz mescidde Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'le birlikte otururken, devesine binmiş olarak bir adam girdi ve mescidin avlusuna devesini bağladıktan sonra: "Muhammed 106 hanginizdir?" diye sordu. Biz: "Dayanmakta olan şu beyaz kimse" diye gösterdik. -Nesai'deki Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)'ın rivayetinde: "Şu dayanmakta olan hafif kırmızıya çalan renkteki kimse" diye tasvir mevcuttur.- Adam: "Ey Abdulmuttalib'in oğlu! Diye seslendi. Resûlullah (aleyhissalatu vesselam): "Buyur seni dinliyorum" dedi. Adam: "Sana birşeyler soracağım. Sorularımda aşırı gidebilirim, sakın bana darılmayasın" dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Haydi istediğini sor!" Adam: "Rabbin ve senden öncekilerin Rabbi adına soruyorum: Seni bütün insanlara peygamber olarak Allah mı gönderdi?" Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Kasem olsun evet!" Adam: "Allah’u Teâla adına soruyorum: Gece ve gündüz beş vakit namaz kılmanı sana Allah mı emretti?" Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Allah'a kasem olsun evet!" Adam: "Allah adına soruyorum, senenin şu ayında oruç tutmanı sana Allah mı emretti?" Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Allah'a kasem olsun evet!" Adam: "Allahu Teala adına soruyorum: Bu sadakayı zenginlerimizden alıp fakirlerimize dağıtmanı Allah mı sana emretti?" Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Allah'a kasem olsun evet!" Bu soru-cevaptan sonra adam şunu söyledi: "Getirdiklerine inandım. Ben geride kalan kabilemin elçisiyim. Adım: Dımam İbnu Sa'lebe'dir. Benu Sa'd İbni Bekr'in kardeşiyim." (Bunu beş kitap rivayet etmiştir. Metin Buhari'den alınmıştır). Müslim'in rivayetinde şöyle denir: "Bir adam geldi ve şöyle dedi: "Bize senin gönderdiğin elçi geldi ve iddia etti ki sen Allah tarafından gönderildiğine inanmaktasın." Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Doğru söylemiş" dedi. Adam tekrar: "Öyleyse semayı kim yarattı?" 107 Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Allah!" dedi. Adam: "Peki bu dağları kim dikti ve içindekileri kim koydu?" dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Allah!" dedi. Adam: Peki semayı yaratan, arzı yaratan ve dağları diken Zat adına söyler misin, seni peygamber olarak gönderen Allah mıdır?" Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Evet!" dedi. Adam: "Elçin iddia ediyor ki biz gece ve gündüz beş vakit namaz kılmalıyız, bu doğru mudur?" Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Doğru söylemiştir!" Adam: "Seni gönderen adına doğru söyle. Bunu sana Allah mı emretti?" Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Evet!" dedi. Adam sonra zekatı, arkasından orucu, daha sonra da haccı zikretti ve bu şekilde sordu. Ravi der ki: Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) de her sualde "Doğru söylemiş" diye cevap veriyordu. Adam (son olarak) sordu: "Seni gönderen adına doğru söyle. Bunu sana Allah mı emretti?" Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Evet!" Adam sonra geri döndü ve ayrılırken şunu söyledi: "Seni hakla gönderen Zat'a kasem olsun, bunlar üzerine hiç bir şey ilave etmem, bunları eksiltmem de." Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Bu kimse sözünde durursa cennetliktir!" buyurdu.(Buhari, İlm 6; Müslim, İman 10, (12); Tirmizi, Zekat 2, (619); Nesai, Siyam 1, (4, 120); Ebu Davud, Salat 23, (486). 5- Talha İbnu Ubeydillah haber veriyor: Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'e Necid ahalisinden bir adam geldi. Saçları karışıktı. Kulağımıza sesinin mırıltısı geliyordu, ancak ne dediğini anlayamıyorduk. Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'e iyice yaklaşınca gördük ki, İslam'dan soruyormuş. Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Gece ve gündüzde beş vakit namaz" demişti ki adam tekrar sordu: "Bu beş dışında bir borcum var mı?" Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Ramazan orucu da var" deyince 108 adam: Bunun dışında oruç var mı? diye sordu. Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Hayır!" Ancak dilersen nafile tutarsın" dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) ona zekatı hatırlattı. Adam: "Zekat dışında borcum var mı?" dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Hayır, ama nafile verirsen o başka!" dedi. Adam geri döndü ve gider ayak: "Bunlara ilave yapmayacağım gibi noksan da tutmayacağım" dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) da: "Sözünde durursa kurtuluşa ermiştir" buyurdu. Veya "Sözünde durursa cennetliktir" buyurdu. Ebu Davud'da "Kasem olsun kurtuluşa erer, yeter ki sözünde dursun" şeklinde te'kidli olarak gelmiştir.(Buhari, İman 34; Müslim, İman 8, (11); Nesai, Siyam, 1, (4, 120); Ebu Davud, Salat 1, (391); Muvatta, Kasru's-Salat fi's-Sefer 94, (1, 175). 6-Abdullah İbnu Abbas'ın rivayetine göre, bir kadın, kendisine küpte yapılan şıra (nebiz) hakkında sordu. Kadına şu cevabı verdi: "Abdulkays kabilesinin heyeti Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'e geldiği vakit: "Bu gelenler kimdir?" diye sordu. "Rebialılar" diye kendilerini tanıttılar. Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Merhaba, hoş geldiniz. İnşaallah bu ziyaretten memnun kalır, pişman olmazsınız" buyurdu. Misafirler: "Biz uzak bir yerden geliyoruz. Sizinle bizim aramızda şu kâfir Mudarlılar var. Bu sebeple, size ancak haram ayında uğrayabiliyoruz. Öyle ise, bize kesin, açık bir amel emret, onu geride bıraktıklarımıza da öğretelim. Ve bizi cennete götürsün" dediler. Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) de onlara dört emir ve dört yasakta bulundu: Önce tek olan Allah’u Teâla’ya imanı emretti ve sordu: "İman nedir biliyor musunuz?" "Allah ve Resûlü daha iyi bilir!" dediler. Açıkladı: Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed'in Allah'ın kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekat vermek, Ramazan orucu tutmak, harpte elde edilen ganimetten beşte birini ödemenizdir." Resûlullah (aleyhissalatu vesselam) onlara şu kapları (şıra yapmada) kullanmalarını yasakladı: Hantem (topraktan mamul küp), dübba (su kabağından yapılmış testiler), nakir hurma kökünden ayrılan çanak, müzeffet -veya mukayyer- (içi ziftle -katranla- cilalanmış kap).(Buhari, İman 40, İlm 25, Mevakitu's-Salat 2, Zekat 1, Farzu'l-Hums 2, Mevakıb 4, Meğazi 69, Edeb 98, Haberi'l-Vahid 5, Tevhid 56, Müslim, İman 23, 24, 109 25 (17); Ebu Davud, Eşribe 7, (3692); Tirmizi, İman 5, (2614); Nesai, İman, 25, (8, 120). 7- Eş-Şerrid İbnu's-Süveyd es-Sakafi (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ey Allah'ın Resûlü, dedim, annem bana kendisi adına mü'mine bir cariye azad etmemi vasiyet etti. Benim yanımda, Sûdanlı (nûbi) siyah bir cariye var, onu azad edeyim mi?" Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Çağır, onu (göreyim)" dedi. Çağırdım ve geldi. Cariyeye sordu: "Rabbin kim?" Cariye: "Allah!" dedi, tekrar sordu: "Ben kimim?" Cariye: "Allah'ın elçisisin!" cevabını verince Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Bunu azad et, zira mü'minedir" buyurdu.(Ebu Davud, Eyman 19 (3283); Nesai, Vesaya 8, (6, 251). 8- Muaviye İbnu'l-Hakem es-Sülemi anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'e gelip: "Bir cariyem var, çoban olarak çalıştırıyor, koyunlarımı otlatıyordum. Yakınlarda bir koyunumu yitirdi. Ne oldu? Diye sorunca, kurt kaptı dedi. Koyunun kaybolmasına üzüldüm. İnsanlığım icabı cariyenin suratına bir tokat vurdum. Bu davranışımın kefareti olarak bir köle azad etmeyi adadım. Onu azad edebilir miyim?" diye sordum. Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) cariyeye: "Allah nerede?" diye sordu O: "Göktedir" deyince, "Pekala ben kimim? dedi. Cariye: "Sen Allah'ın Resûlüsün" cevabını verince, Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) bana yönelerek: "Bunu azad et, zira mü'minedir" buyurdu.(Müslim, Mesacid 33, (537); Muvatta, Itk 8, (2, 776); Nesai, Sehv 20 (3, 18); Ebu Davud, Eyman 19 (3282). 9-Behz İbnu Hâkim İbni Mu'aviye İbni Hayde el-Kuşeyri babası tarikiyle dedesinden şunu rivayet ediyor: "Dedim ki: Ey Allah'ın Resûlü, ben sana gelirken, seni ve dinini benimsemeyeceğim diye şunların (ellerinin parmaklarını göstererek) adedinden fazla yemin ettim. Meğerse Allah ve Resûlünün öğrettiği dışında hiçbir şey anlamayan bir kimseymişim. Şimdi Allah rızası için senden soruyorum. Allah seninle bizlere ne gönderdi?" Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "İslam’ı dedi. "Pekâlâ, dedim, İslam'ın alametleri nedir?" Şu cevabı verdi: "Kendimi Allah'a teslim ettim, başka şeyleri terk ettim" demen, namaz kılman, zekat vermendir. Her Müslüman bir başka Müslümana haramdır. İki Müslüman birbiriyle kardeştir ve birbirlerine yardımcıdırlar. Bir kimse Müslüman olduktan sonra 110 müşrikleri terkedip, Müslümanlara karışmadıkça hiçbir ameli (Allah katında) makbul değildir."(Nesai, Zekat 72, (5, 82). 10-Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) buyurdu ki: "Kim bizim namazımızı kılar, bizim kıblemize yönelir, bizim kestiğimizi yerse işte o, Müslümandır".(Hadisi Nesai tahric etmiştir. Ancak, Buhari, Ebu Davud ve Tirmizi tarafından da rivayet edilmiş olan uzunca bir hadisin bir parçasıdır. Bak: Tirmizi, İman 2, (2611); Ebu Davud, Cihad 104, (2641). Nesai, İman 9, (8, 105). Buhari, Salat 28. 11-Ebu Hüreyre anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) buyurdu ki: "İman, yetmiş küsur -bir rivayette de altmış küsur- şubedir. Hayâ imandan bir şubedir." Bir rivayette şu ziyade vardır: "Bu şûbelerden en üstünü "Lailahe illallah" sözüdür, en aşağı mertebede olanı da yolda bulunan rahatsız edici bir şeyi kenara çıkarmaktır."(Buhari, İman 3; Müslim, İman 57-38, (35-36); Ebu Davud, Sünnet 15, (4676); Tirmizi, İman 6, (2617); Nesai, İman 16, (8, 110); İbnu Mace, Mukaddime 9, (57). 12-Hz. Enes, Resûlullah (aleyhissalatu vesselam)'ın şöyle buyurduğunu anlatıyor: "Üç haslet vardır. Bunlar kimde varsa imanın tadını duyar: Allah ve Resûlünü bu ikisi dışında kalan herşeyden ve herkesten daha çok sevmek, bir kulu sırf Allah rızası için sevmek, Allah, imansızlıktan kurtarıp İslam'ı nasib ettikten sonra tekrar küfre, inançsızlığa düşmekten, ateşe atılmaktan korktuğu gibi korkmak." Nesai'nin kaydettiği bir diğer rivayette "bu ikisi dışında kalan" tabirinden sonra şu ziyade vardır. "Allah için sevmek, Allah için buğzetmek."(Buhari, İman 9, 14, İkrah 1; Müslim, İman 67, (43); Tirmizi, İman 10, (2626); Nesai, İman 3, (8, 96); İbnu Mace, Fiten 23, (4033). 13-Yine Hz. Enes (radıyallahu anh) bildiriyor; Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) şöyle buyurmuştur: "Sizden biri, beni, babasından, evladından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş sayılmaz" Nesai'nin bir rivayetinde "...malından ve ailesinden daha sevgili..." denmektedir.(Buhari, İman 8; Müslim, İman 70, (44); Nesai, İman 19,(8,114, 115). 14-Yine Hz. Enes (radıyallahu anh)'in rivayetine göre Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) şöyle buyurmuştur: "Sizden biri, kendi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe gerçek imana eremez." Nesai'nin rivayetinde "...hayır şeylerden" ziyadesi mevcuttur.(Buhari, İman 6; Müslim, İman 71, (45); Nesai, İman 19, (3, 115); Tirmizi, Sıfatu'l-Kıyamet 60, (3517); İbnu Mace, Mukaddime 9, (66). 111 15-Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) hazretleri Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir. Mü'min de, halkın, can ve mallarını kendisine karşı emniyette bildikleri kimsedir."(Tirmizi, İman 12, (2629); Nesai, İman 8, (8, 104, 105). 16-Abdullah İbnu Amr İbni'l-As (radıyallahu anh) hazretleri, Resûlullah (aleyhissalatu vesselam)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmedikleri kimsedir. Muhacir de Allah'ın yasakladığı şeyi terkedendir." Sahiheyn ve Nesai'de gelen bir başka hadiste şöyle denir: "Bir adam sordu: "Ey Allah'ın Resûlü, İslam'da hangi amel daha hayırlıdır?" Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam): "Yemek yedirmen, tanıdık tanımadık herkese selam vermen" dedi.(Buhari, İman 4; Müslim, İman 64, (40); Ebu Davud, Cihad 2, (2481); Nesai, İman 9, (8, 105). (Metin Buhari'ye aittir). 17-Ubadetu'bnu's-Samit (radıyallahu anh) anlatıyor: Biz, bir seferinde Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'le aynı cemaatte beraber oturuyorduk ki: "Allah'a hiçbir şey ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina fiilini işlememek, Allah'ın haram ettiği cana meşrû bir sebep olmaksızın kıymamak şartları üzerine bana biat edin" buyurdu. Bir diğer rivayette "...Çocuklarınızı öldürmemek, halde ve istikbalde iftirada bulunmamak, meşru dairedeki emirlerde -ne bana ne de vazifelilere- isyan etmemek üzere biat edin. Kim vereceği bu sözlere sadık kalır, ahdine vefa gösterirse karşılığını Allah'tan alacaktır. Kim de bu yasaklardan birini işleyecek olursa artık işi Allah'a kalmıştır, dilerse affeder, dilerse azab verir, cezalandırır" buyurdu. Biz de bu şartlarla biat ettik." Nesai, bir başka rivayette "...karşılığını Allah'tan alacaktır" ifadesinden sonra şu ziyadeyi kaydeder: "Kim bunlardan birini işler, sonra da dünyada cezalandırılırsa, çektiği bu ceza onun için kefaret ve o günahtan temizlenme olur." Buhari, Müslim, Muvatta ve Nesai'de gelen bir diğer rivayette şu ifade mevcuttur: "Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'e zor durumlarda olsun, kolay durumlarda olsun, hoş şartlarda olsun nahoş şartlarda olsun, aleyhimize kayırmaların yapılıp, hakkımızın çiğnendiği hallerde olsun itaat etmek, idareyi elinde tutanlara karşı iktidar kavgası yapmamak, nerede olursak olalım hakkı söylemek, Allah'ın emrini 112 yerine getirmede kınayanların kınamalarından korkmamak üzere biat ettim." Bir başka rivayette şu ifadeye rastlanmaktadır: "...İktidar sahibine karşı onda, Allah'ın kitabında gelmiş bulunan bir delil sebebiyle te'vil götürmeyen açık bir küfür görülmedikçe iktidar kavgası yapmamak..."(Buhari, İman 11; Müslim, Hudud 41, (1709); Nesai, Bey'a 17, (7, 148); Tirmizi, Hudud 12, (1439). 18-Avf İbnu Malik el-Eşca'i (radıyallahu anh) anlatıyor: "Biz Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'in huzurunda yedi veya sekiz veyahut dokuz kişiydik. "Allah Resûlü'ne biat etmiyor musunuz?" dedi. Ellerimizi uzatarak: "Hangi şartlara uymak üzere biat edeceğiz ey Allah'ın Resûlü?" dedik. Şu cevabı verdi: "Allah'a ibadet etmek ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmamak, beş vakit namazı kılmak (verilen emirlere) kulak verip itaat etmek -ve bu sırada gizli bir kelime fısıldayarak devamla- "Halktan hiçbir şey istemeyin" buyurdu. Avf İbnu Malik İlaveten der ki, Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'i benimle dinleyen o cemaatten öylelerini biliyorum ki, bineğinin üzerinde iken kazara kamçısı düşse kimseye "Şunu bana verir misin?" diye talebde bulunmaz (iner kendisi alır)dı."(Müslim, Zekat 108, (1043); Ebu Davud, Zekat 27, (1642); Nesai, Salat, 5, (1, 229); İbnu Mace, Cihad 41, (2867). 19-İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: "Biz Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'e kulak vermek ve itaat etmek şartıyla biat ederken "Gücünüzün yettiği şeylerde" diyordu.(Buhari, Ahkam 42; Müslim, İmaret 90, (1867); Nesai, Bey'at 18, (7, 148); Tirmizi, Siyer 37, (1597); Muvatta, Bey'at 1, (2, 982); İbnu Mace, Cihad 43, (2874). 20-Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'in zevce-i paklerinin hane-i saadetlerine bir gurub erkek gelerek Resûlullah (aleyhissalatu vesselam)'ın (evdeki) ibadetinden sordular. Kendilerine sordukları husus açıklanınca sanki bunu az bularak: "Resûlullah (aleyhissalatu vesselam) kim, biz kimiz? Allah O'nun geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affetmiştir (bu sebeple O'na az ibadet de yeter) dediler. İçlerinden biri: "Ben artık hayatım boyunca her gece namaz kılacağım" dedi. 113 İkincisi: "Ben de hayatımca hep oruç tutacağım, hiç bir gün terk etmeyeceğim" dedi. Üçüncüsü de: "Kadınları ebediyen terkedip, onlara hiç temas etmeyeceğim" dedi. (Bilahere durumdan haberdar olan) Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) onları bularak: "Sizler böyle böyle söylemişsiniz. Hâlbuki Allah'a yemin olsun Allah'tan en çok korkanınız ve yasaklarından en ziyade kaçınanınız benim. Fakat buna rağmen, bazan oruç tutar, bazan yerim: namaz kılarım, uyurum da; kadınlarla beraber de olurum. (Benim sünnetim budur), kim sünnetimi beğenmezse benden değildir" buyurdu.(Buhari, Nikâh 1; Müslim, Nikah 5, (1401); Nesai, Nikah 4, (6,60). NE DEDİLER İmam Nesâî'nin ilim, imamet ve fazileti, gerek hocaları ve Öğrencileri, gerekse daha sonraki Müslüman ulemâ tarafından kesin bir dille ikrar ve beyan edilmiştir. İşte onlardan bazıları: 1-Me'mûn el-Mısrî: Fidye yılı Nesâî ile birlikte Tarsus'a gittik. Orada, Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, Muhammed b. İbrahim Murabba', Ebu'1-Âzân, Keylece gibi hadis imamlarından bir topluluk bir araya gelerek kimin şeyh seçileceğini istişare ettiler. Sonunda Ebû Abdirrahman en-Nesâî'nin seçilmesi üzerinde ittifak ettiler. 2- Öğrencisi Ebu Ali en-Nisâbûrî: Müslümanların imamlarındandı. "Hiç tartışmasız hadiste imamdı." 3- Öğrencisi Ebu Bekir el-Haddâd eş-Şâfıî: Yüce Allah ile aramda hüccet olmak üzere ondan razı oldum. 4- Öğrencisi Mansûr b. İsmail el-Fakîh ile Ebû Ca'fer et-Tahâvî: Müslümanların imamlarından bir imamdı. 5- Hafız Ebû Saîd b. Yûnus: Hadiste imam, sika, sebt ve hâfiz idi. 6- el-Kâsım el-Mutarraz: İmamdır, imameti hak etmiştir. 7- Dârekutnî: Ebû Abdurrahman, kendi devrinde bu ilimde zikredilenlerin hepsinin önünde görülmüştür. Hamza es-Sehmî anlatıyor: Bir defasında Dârekutnî'ye sorulmuştu: "Ebû Abdurrahman en-Nesâî ve İbn Huzeyme hadis naklettiklerinde, hangisini üstün tutarsın?" 114 Dârekutnî şöyle cevap verdi: Elbette Ebû Abdirrahman. Çünkü zamanında onun dengi ve üstüne çıkarılacak kimse yoktu. Vera' bakımından da emsali yoktu. Yine Dârekutnî şöyle demiştir: Devrinde Mısır'ın en büyük fakihi, hadis ve rical ilmini en iyi bilendi. 8- el-Halîlî: Sağlam bir hafızdır. Diğer hafızlar ondan razı olmuş, hıfzı ve kavrayışı üzerinde ittifak etmişlerdir. Cerh ve tadil konusundaki hükümleri itimâda şayandır. 9- İbn Nokta: Dalının imamlarından bir imamdı. 10- el-Mizzî: Önde gelen imamlardan, sağlam hafızlardan meşhur âlimlerden biridir. 11- Zehebî: Anlayış, kavrayış, basiret, râvi tenkidi ve güzel;- Meriyle tam bir ilim deryası idi. "Bütün hafızlar ondan hadis dinlemeye gitmişlerdir. Bugün bir emsali kalmamıştır." "Üçüncü asrın başında Nesâî'den daha güçlü bir hafız yok: Hadisi, illetlerini, râvilerin durumlarını Müslim'den, Eb: Dâvud'dan ve Ebû İsa'dan daha iyi bilirdi. Bu konuda ancak Buharı ve Ebû Zur'a onunla boy ölçüşebilirlerdi." 11- İbn Kesîr: Devrinde imam, akranlarının üstünde bir âlimdi.Sünen-i Nesai Ehl-i Sünnet hadis literatüründe en güvenilir hadis kaynakları olarak kabul edilen altı kitaptan (Kütüb-i sitte) biridir. Müellifi, Ebu Abdirrahman Ahmed bin Şuayb bin Ali bin Sinan bin Bahr el-Horasani'dir. İmam Nesâi olarak meşhurdur. Eseri de bu isme nisbetle Sünen-i Nesâi olarak anılır. Rivayetlere göre, Nesâi önce ‘EsSünen’ül Kübra’ adıyla büyük bir hadis külliyatı yazmıştı. Bir hükümdar kendisine “Kitabındaki hadislerin tamamı sahih midir?” diye sorunca Nesâi “Hayır” diye cevap verdi. Bunun üzerin hükümdar kitaptaki sahih hadisleri ayırmasını istedi ve Nesâi bunları ‘El Mücteba’ adını verdiği başka bir kitapta topladı. Bu kitap ‘Sünen-i Nesâi’ adıyla meşhur oldu. Sünen-i Nesâi, çoğu âlimler tarafından Kütüb-i Sitte’nin içinde Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim’den sonra üçüncü en güvenilir kitap olarak kabul edilmiştir. Kitapta 53 bölümde toplam 5724 hadis vardır. Diğer hadis külliyatlarında bulunmayan İhbâs, Nuhl, Rukba ve Umra gibi konuları içeren bölümler Nesâî'nin süneninde mevcuttur. Ayrıca 115 diğer hadis mecmualarında bulunan Fitne, Kıyamet, Binek Vasıtaları ve Tefsîr bölümleri de Nesâî'de mevcut değildir. BİBLİYOGRAFYA Nesâî, ʿAmelü’l-yevm ve’l-leyle (nşr. Fârûk Hamâde), Beyrut 1407/1987, neşredenin girişi, s. 11-90; a.mlf., Tefsîrü’n-Nesâʾî (nşr. Sabrî b. Abdülhâliḳ eş-Şâfiî – Seyyid b. Abbas el-Celîmî), Beyrut 1410/1990, neşredenlerin girişi, I, 28-108; a.mlf., Feżâʾilü’ṣ-ṣaḥâbe (nşr. Fârûk Hamâde), Mağrib, ts. (Dârü’s-sekāfe), s. 174; Yâkūt, Muʿcemü’l-büldân, V, 281-282; İbn Nukta, et-Taḳyîd li-maʿrifeti ruvâti’s-sünen ve’lmesânîd (nşr. Kemâl Yûsuf el-Hût), Beyrut 1408/1988, s. 140-143; Mizzî, Tehẕîbü’lKemâl, I, 328-340; Zehebî, Teẕkiretü’l-ḥuffâẓ, II, 698-701; a.mlf., Aʿlâmü’n-nübelâʾ, XIV, 125-135; XV, 446; a.mlf., Târîḫu’l-İslâm: sene 301-320, s. 105-109; Sübkî, Ṭabaḳāt, III, 14-16; İbn Hacer, Tehẕîbü’t-Tehẕîb, I, 36-39, 97, 419; a.mlf., Lisânü’lMîzân, II, 300; İbn Tağrîberdî, en-Nücûmü’z-zâhire, III, 188; Abdülazîz ed-Dihlevî, Bustânü’l-Muhaddisîn (trc. Ali Osman Koçkuzu), Ankara 1986, s. 129, 200-201; Brockelmann, GAL, I, 170-171; Suppl., I, 269-270; Sezgin, GAS, I, 167-169; Elbânî, Maḫṭûṭât, s. 420-424; Kays Âl-i Kays, el-Îrâniyyûn, II/1, s. 333-341; Cezzâr, Medâḫilü’l-müʾellifîn, IV, 1748-1750; Kettânî, er-Risâletü’l-müstetrafe (Özbek), s. 49, 87, 114, 187, 203, 224-227, 245, 290, 316, 349, 424, ayrıca bk. İndeks; A. J. Wensinck, “Nesâî”, İA, IX, 198-199; a.mlf., “al-Nasāʾī”, EI2 (Fr.), VII, 970.Tabakâtüş-Şâfiiyye cild-3, sh. 14.Vefeyât-ül-a’yân cild-1, sh. 77.Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh. 239 116 İBN MÂCE (R.A) (D.H. 209.M.824.Kazvin. V.H. 273.M.887.Kazvin-İran) Ebû Abdillâh Muhammed b. Yezîd Mâce el-Kazvînî, Hadis âlimlerinin büyüklerinden olup, Kütüb-i Sitte denilen altı sahih hadisi şerif kitabından Sünen-i İbni Mâce adlı eserin müellifi, hadis hâfızı, âlim, veli. DOĞUM YERİ VE AİLESİ Adı: Muhammed b. Yezîd. Şöhreti: İbn Mâce. Mâce, babası Yezîd'in lakabıdır. Künyesi: Ebû Abdullah Nisbesi: er-Rabat; Arap kabilelerinden Rebî'a'ya velâ bağıyla nisbeti. el-Kazvînî: Acem diyarının büyük şehirlerinden Kazvin'e mensubiyetinden gelmektedir. Genel olarak bu nisbe ile tanınmıştır. İbn Mâce bizzat kendisi doğum tarihi olarak H. 209 yılını zikretmiştir. M. 824 -H.209 tarihinde Abbasi Devleti zamanında İran’ın Kazvin’şehrinde doğduğu için Kazvini adıyla bilinir. İbni Mace diye meşhur oldu. İbn Mâce, Kazvin'in itibarlı ve saygın hanelerinden birinde yetişmiştir. Üç kardeşi olduğu zikredilmiştir ki bunların künyeleri Ebû Bekir, Ebû Abdullah ve Ebû Muhammed Hasan b. Yezîd b. Mâce'dir. Tercih edilen görüşe göre Mâce babasının ismidir. Kelime farsça kökenlidir. Firûzâbâdî Kamusunda Mâce'nin babasına ait bir lakap olduğunu söylemiştir. İbn Mâce'nin isminin okunuşu hadisçiler arasında ihtilaflı bir konudur. Bazıları İbn Mâceh şeklinde okumuşlar. Bazı hadisçiler de İbn Mâcete şekliyle söylemişlerdir. Türkçe'de kelimenin sonundaki yuvarlak te harfi okunmadığından dilimizde bu hadisçinin ismi ibn Mâce olarak meşhur olmuştur. EĞİTİMİ VE HOCALARI Hicri üçüncü (Miladi dokuzuncu) asrın önde gelen hadisçilerindendir. Geleneğe uyarak on beş yirmi yaşlarında Kazvin’de öğrenim hayatına başlamıştır. Bilinen odur ki İbn Mâce hocası Ali b. Muhammed et-Tanâfisî'nin halkasına katılmıştır. O, fazilet ehli, sika ve rivayeti bol bir âlimdi. İbn Mâce ondan çok hadis dinlemiştir. Hocası, et-Tanâfisî (h. 233), vefat etmiştir. 117 Memleketinde çok sayıda hadis âlimi bulunduğundan, bunların çoğunun ilminden ve bilgisinden istifade imkânı buldu. Bu sahadaki eğitimini tamamlamak ve hadis öğrenmek maksadıyla çok saydı beldeyi dolaştı. Böylece Irak, Basra, Küfe, Bağdat, Mekke, Sam, Mısır ve Rey gibi İslam dünyasının önemli yerlerini görmüş oldu. Söz konusu beldelerde bulunan vebeldesinin önde gelenleri arasında yer alan çok sayıdaki âlim ve hafızdan hadis ilmiyle ilgili dersler aldı. Bu alanda önemli bir birikime sahip oldu. Bu faaliyetleri neticesinde zamanın en önemli ve önde gelen hadis âlimi olarak anılmaya başlandı. Hakkında bilgi sahibi olanlar, ilminden istifade etmek maksadıyla kendisine müracaat ettiler. İbn Mâce birçok hadis şeyhinden ilim almıştır. Onlardan bazıları: Kazvin de, Ali b. Muhammed et-Tanâfisî, Ebu Hucr Amr bin Râfi’, Küfe’de Ebu Bekir bin Ebu Şeybe ile Osman bin Ebu Şeybe’den, Basra’da Muhammed bin Beşşar ile Abdullah bin Muaviye elCumahi’den, Vasıt’ta Ahmed ibn Sinan el-Kattan’dan, Mısır’da Muhammed bin Rumh, Ebu Tahir bin Serh ile Yunus bin Abdülala’dan, Humus’ta Muhammed bin Musaffa ile Ebü’t-Taki Hişam bin Abdülmelik’ten, Dımaşk’ta Hişam bin Ammar ile Duhaym’dan, Bağdat’ta Ebu Hayseme Zübeyr bin Harb’den, Mekke ve Medine’de Mus’ab bin Abdullah ez-Zübeyrî ile Ebu Mus’ab ez-Zührî’den ders alıp hadis öğrendi. Bunlarındışında da muhtelif kişilerin ilminden istifade etme yoluna gitti. Cebbâre b. el-Muğallis, Mus'ab b. Abdullah ezZübeyri, Suveyd b. Saîd, Yezîd b. Abdullah el-Yemâmî, Bişr b. Muâz el-Akdî, Humeyd b. Mes'ade, Ebû Huzâfe es-Sehmî, Dâvud b. Reşîd,, , Ebû Saîd el-Eşec, ve diğerleri.Rabbim cümlesine rahmet etsin. Yolculukları: İbn Mâce, hadis öğreniminde çağında yaygınlaşan geleneği benimseyerek uzun yolculuklara çıktı. Bu meyanda İslam âleminin belli merkezlerini ziyaret etti. Bu yolculuklarının sonunda da Kazvin şehrine dönerek orada istikrar buldu. Bulunduğu şehirler: 1. Horasan; Nisâbur vd. 2. Rey, 3. Irak: Bağdat, Küfe, Vâsıt ve Basra, 4. Hicaz; Mekke ve Medine, 5. Suriye; Şam, Humus, 6. Mısır, gibi zamanının ilim merkezlerine giderek, hadisi şerif ve onunla alakalı ilimleri tahsil etti. Gittiği bu merkezlerde büyük hadis âlimleriyle karşılaşarak, onlardan istifade etti. Leys, İbrâhim bin el-Münzir, Muhammed bin Abdullah bin Numeyr ve daha başka 118 âlimlerden hadis-i şerif öğrendi. Hadis ilminde yüksek dereceye ulaştı. Ebü’l-Hasan el-Kattân, Ahmed bin Ravh el-Bağdâdi, Muhammed bin İsâ el-Ebheri gibi âlimler ondan hadis-i şerif rivayet ettiler. Zamanındaki ve daha sonraki asırlarda yetişen hadis âlimlerince sika (güvenilir) olduğu bildirilen İbni Mace, Sünen-i İbni Mace’yi telif etti. Bu kıymetli eser, hadis-i şerif fihristlerinde ve mu’cemlerde, (MC) harfleriyle gösterilmektedir. Tefsir ilminde de derin âlim idi. Tefsir-i Kur’an adlı eseri de çok kıymetlidir. TALEBELERİ İbn Mâce, çok sayıda talebe de yetiştirdi. Muhammed bin İsa el-Ebherî, Ebû’l-Hasan el-Kattân, Süleyman bin Yezîd el-Kazvinî, Ahmed bin İbrahim el-Kazvinî, İshak bin Muhammed el-Kazvinî gibi tanınmış isimler, İbn Mâce’den ders alanlardan bir kaçıdır. Kendisinden Ali b. İbrâhim el-Kattân, Süleyman b. Yezîd elFâmî, Ebû Ya‘lâ el-Halîlî’nin dedesi Ahmed b. İbrâhim el-Halîlî, Muhammed b. Îsâ el-Ebherî rivayette bulundular. İlimleri: İbn Mâce, ilimler arasında özellikle hadis ilmine ilgi göstermış ve bir muhaddis olarak öne çıkmıştır. Tabiî ki hadis ilminde uzmanlaşmak başka ilim dallarına da nüfuz etmeyi beraberinde getiriyordu. Nitekim İbn Mâce de bundan payını almış, şer'î ilimler sahasında farklı ilim dallarında uzmanlaşmıştır. 1- Hadis İlmi: Sünen adlı eseri incelendiğinde İbn Mâce'nın zî kadar zengin bir hafızaya, hadislerin tarîkleri ve metinleri konusunda geniş bilgiye sahip olduğu görülür. Onun bu büyük esen. hemen bütün bâbları içeren ve maksadlarım ziyadesiyle yence getiren bir çalışmadır. Bâblarla ilgili hadis seçimleri, bu alandaki tecrübe ve bilgi birikimini yansıtmaktadır. O, eserinin bfc bâblannda lafız ve tarîk bakımından en münasip olan hadislere yer vermiştir. 2- Fıkıh îlmi: Bu ilme özel bir ilgi gösterdiğine dair bir kant bulunmamakla beraber Sünen adlı eserinde izlediği metod, güçlü bir fıkıh bilgisine sahip olduğunu göstermektedir. Onun kitabı ahkâm hadislerinin kapsam ve tertibi bakımından en güzel kaynaktır. Hüküm ve meseleler kısa ve özlü ifadelerle beyan ediktir. 3- Tefsir îlmi: Zehebî ve diğerleri onu Müfessir olarak nitelemişlerdir. Hafız el-Mizzî de Tehzîbu'l-kemâl adlı eserinde Hafız Ebû Ya'lâ el-Kazvînî'den nakille bunu kaydetmiştir. 119 4- Tarih İlmi: Hafız İbn âhir el-Makdisî şöyle der: "Kazvin'de bulunduğum sırada onun yazdığı, sahabe devrinden kendi zamanına kadar yaşamış kişiler ve beldeleri ele alan bir tarih kitabını gördüm." İbn Kesîr söz konusu eserin tam bir tarih kitabı olduğunu söylemiştir. Şu halde İbn Mace tarih ilminde de bir uzman ve imamdır. VEFATI Hicri 273 yılı Ramazan ayının yirmibirinci pazartesi günü Hak'km rahmetine kavuşmuştur. Vefat ettiğinde 64 yaşındaydı. Salı günü defnedilmiştir. Kardeşleri Ebû Bekir, Ebû Abdullah ve oğlu Abdullah tarafından toprağa verilmiştir. Namazını kardeşi Ebû Bekir kıldırmıştır. (Zehebî, Terâcimü’l-eʾimmeti’l-kibâr, s. 159 HAKKINDA SÖYLENENLER Büyük imamlar, tahkik ve tenkit ehli âlimler İbn Mâce'nin hadis alanında imamlığına, mütedeyyin bir zât olduğuna şahadet etmişlerdir. 1. Hafız el-Halîli: Büyük bir sikadır. Üzerinde ittifak edilmiştir. Rivâyetiyle amel edilir. Hadis bilgisi ve hıfzı tamdır. 2.Hafız el-Mizzî: Hafızdır, Kitâbu's-Sünen ve diğer faydalı eserlerin müellifidir. Bir çok yolculukta bulunmuştur. "Devrinde Kazvin'in hafızıdır." "ilmi geniş, özü sözü doğru ve tenkit ehli bir hâfizdır Yahyâ b. Zekeriyyâ et-Tarâikī ile Muhammed b. Esved elKazvînî’nin onun için yazdıkları mersiyeler günümüze gelmiştir. (Abdülkerîm b. Muhammed er-Râfiî, II, 50-53) Menkıbeleri: Kaynaklar onunla ilgili fazla bilgi içermemektedir. Bununla birlikte salah ve takva sahibi, sahih, itikad, zühd ve vera' ehli bir âlim olduğu iyi bilinir. Halkın inançlarını hurafe ve bid'atlardan arındırarak Selefin temiz akidesine çekmeye çalışırdı. Usûl ve furû'da sünnete uyar, ondan ayrılmazdı. Eserinin Kazvin başta olmak üzere bütün İslam âleminde revaç bulması, Müslümanların ona ne kadar saygı ve muhabbet beslediklerinin açık delilidir. ESERLERİ İbn Mâce, birçok beldeve şehirleri dolaşıp çok sayıdaki âlimden ilim tahsil ettikten sonra, birikimlerini kaleme aldı. En meşhur eseri olan "es-Sünen"i vücuda getirmek için çok sayıda hadis toplayarak buraya derc etti. Hadis ilminin bütün disiplinlerine vakıfolması hasebiyle imam 120 ve otorite olarak kabul edildi ve bunun neticesinde yazdığı eser büyük itibar gördü. 1. es-Sünen. 4341 hadis ihtiva etmekte, bunlardan bin kadarı zayıf sayılmaktadır. Eser Delhi’de taş baskısı olarak (1282/1865), ayrıca Muhammed Fuâd Abdülbâkī (I-II, Kahire 1373/1953) ve Muhammed Mustafa el-A‘zamî (I-IV, Riyad 1404/1984, iki cildi fihrist) tarafından neşredilmiştir. Bn Mace’nin, Es-Sünen en önemli eseridir. Kütüb-ü Sitte’nin altıncısıdır. Eser yüz elli bölümden müteşekkildir. İbni Mâce, hâfıza ve hadis ilmindeki bigisiyle hadis imamlarının övgüsüne mahzar olmuş, kendisinin sika (güvenilir) ve hüccet olduğu üzerinde ittifak edilmiştir. İbni Mâce, fıkıh bölümlerine göre düzenlediği Sünen isimli kitabı ile şöhret kazanmıştır. Ancak bu kitap, hicri altıncı asrın başlarına kadar Kütüb-i Sitte arasında yer almamıştır. Bu döneme kadar hadisciler nazarında asıl olan, Buhârî ve Müslim’in Sahihleri ile Nesâî, Ebû Dâvûd ve Tirmizî’nin Sünenleri olmak üzere beş hadis kitabı vardı. Ebü’l-Fazl ibni Tâhir el-Makdisî’nin bu beş kitaba tahsis ettiği Etraf adlı eserine ibni Mâce’nin Sünen’ini de eklemesinden ve Altı İmamın Şartları (Şurûtu’l-Eimmeti’s-Sitte) adlı eserini telif etmesinden sonra, ibni Mâce’nin Sünen’i de muteber kitaplar arasında zikredilmeğe başlamıştır. Ez-Zehebî’ye göre Sünen, 32 kitap ve 1500 bâbdan (bölümden) dan oluşan ve bütün bölümlerde muhtelif sayılarda taksim edilmiş 4000 hadis vardır. İbn Hallikân O'nun hakkında "hadis ilminde imâm ve hadis ilimleri ile ilgili bütün disiplinlerde otorite sahibiydi" demiştir.(İbn Hallikân, Vefâyâtu'l-A'yân, III, 407) İbn Mâce'nin tefsir ve tarih ilimlerinde de geniş bilgisi vardır. Kur'ân tefsiri ile ilgili bir eseri ve güzel bir tarih kitabı vardır (Ebü'l-Ferec İbnu'l Cevzî, el-Muntazam, V, 90). İbn Mâce'nin Sünen'i diğer sünenler arasında tertibinin güzelliği ve zevâidinin çokluğu ile temâyuz etmiştir. ibn Mâce'nin en önemli meşhur eseridir. Bu eserde hadisler fıkıh bablarına göre tertip edilmiştir. Eserin mukaddime bölümünde ise sünnete ittibanın önemi bidat'tan sakınmanın gereği ve bu meselelere tealluk eden konularla ilgili hadisler bir araya getirilmiştir. Bundan dolayı da "Sünen" grubundan kabul edilmiştir. İbn Mâce bu eserini telif ettiğinde dönemin büyük hadis tenkitçisi Ebû Zur'a er-Razî'ye sunmuştur. Ebû Zur'a Sünen hakkında 121 şunları söylemiştir: "Bu kitap halkın eline geçerse mevcut hadis kitaplarının çoğunun yerini alacağını zannediyorum" ibn Mâce'nin eserindeki zayıf hadisler için Ebû Zur'a "isnadı zayıf olan hadislerin otuzu geçmeyeceğini ümit ediyorum" demiştir. İbn Mâce'nin Sünen'inde 37 kitap, 1515 bab ve 4341 hadis vardır. Bu rakam Sünen'in M. Fuâd Abdulbakî'nin tahkîki ile basılan baskısındaki rakamlamaya göredir. Sünen'de bulunan hadislerin 3002 tanesi Kütüb-i Sitte'nin diğer beş kitabında mevcuttur. Bu beş eserde bulunmayıp yalnız ibn Mâce'nin eserinde bulunan zevâid'in miktarı 1339'dur. Bu hadislerin sıhhat derecesi de şöyle tesbit edilmiştir. Ricali sıka ve isnâdı hasen olanlar 199 tane, isnadı zayıf olanlar 613 tanedir. Münker, mekzûb veya isnadı çok fazla olması Sünen'in değerini artırmaktadır. Belki de Dârimî (ö. 255)'nin eserinin yerine Kütüb-i Sitte'nin altıncı kitabı olmasının en büyük sebebi İbn Mâce'nin Sünen'indeki bu diğer beş hadis kitabında bulunmayan hadislerin sayısının çokluğudur. İbn Mâce'nin eserini Kütüb-i Sitte'den ilk kabul eden İmam Muhammed b. Tâhir el-Makdisîdir. Makdisî "Şurutu'l-Eimmeti's-Sitte" isimli eserinde altıncı eser olarak İbn Mâce'nin eserini almış ve bu dönemden sonra bu şekilde yaygınlaşmıştır. Zehebî ibn Mâce'nin eseri hakkında "güzel bir kitaptır. Vâhi hadisleri onun güzelliğini gidermese daha iyi olurdu. Ancak bunlar da fazla değildir.” (Zehebî, a.g.e, II, 189). Sünen'in meşhur ravileri şunlardır: Ebu'l-Hasan el-Kattân, Süleyman b. Yezid, Ebû Ca'fer Muhammed b. İsa ve Ebû Bekr Hâmid el-Eherî'dir. 2. Târîḫu’l-ḫulefâʾ. İslâm tarihi konusunda yapılan ilk çalışmalardan biri olan ve İbn Mâce’nin et-Târîḫ’inin bir bölümü olduğu sanılan eserde Hz. Ebû Bekir(r.a)’den Abbâsî Halifesi Abdullah b. Ali Müstekfî-Billâh’a (944-946) kadar geçen halifelerin biyografileri ele alınmıştır. Mütevekkil-Alellah’a kadar olan halifeleri İbn Mâce’nin, Müktefî-Billâh’a kadar olanları İbn Mâce’den bu eseri rivayet eden Ömer b. Hafs es-Sedûsî’nin zeyil mahiyetinde yazdığı bilinmekte ve daha sonraki beş halifeyi de Ebû Bekir eş-Şâfiî ile Ebû Ali İbn Şâzân elBağdâdî’nin ilâve ettiği anlaşılmaktadır. Eserin zeylinde Müstaîn-Billâh’tan itibaren günlük olaylar hakkında verilen bilgilerin diğer tarih kitaplarında pek bulunmadığı 122 kaydedilmektedir. Ebü’l-Kāsım İbn Asâkir tarafından istinsah edilen ve Târîḫu Medîneti Dımaşḳ’ının kaynaklarından biri olan eser, Muhammed Mutî‘ el-Hâfız tarafından Dârü’l-kütübi’z-Zâhiriyye’deki nüshası (Mecmua, nr. 40) esas alınarak önce Mecelletü Mecmaʿi’lluġati’l-ʿArabiyye bi-Dımaşḳ’ta (LIV/2 [1399/1979], s. 395-454), ardından müstakil olarak (Beyrut 1406/1986) yayımlanmıştır. 3. S̱ülâs̱iyyât. es-Sünen’de Hz. Peygamber(s.a.v)’den üç râvi ile rivayet edilen beş hadisi Abdülhamîd Şânûha Buhârî, Tirmizî ve Dârimî’nin S̱ülâs̱iyyât’ı ile birlikte yayımlamıştır. (Beyrut 1405/1985) Ali Rızâ Abdullah ve Ahmed Bezre, bu dört muhaddisin sülâsiyyâtına Abd b. Humeyd ve Taberânî’ninkileri de ilâve ederek bunları neşretmişlerdir. (Dımaşk-Beyrut 1406/1986 . Sülasiyyat, hadis kitabıdır. Bu eser, Buhari, Tirmizi ve Darimi’nin eserleriyle birlikte yayınlanmıştır. 4. Tefsîr. Mizzî, hacimli bir çalışma olduğu kaydedilen bu eserden yapılan bir seçmenin iki cüzünü gördüğünü söylemektedir. Tefsir, önemli eserlerinden bir tanesidir. Hacimli bir tefsir kitabıdır. 5. et-Târîḫ. Kâtib Çelebi’nin Tevârîḫu Ḳazvîn başlığı altında diğer Kazvin tarihleriyle birlikte zikrettiği ve İbnü’l-Kayserânî’nin (ö. 507/1113) Kazvin’e gittiğinde gördüğünü belirttiği eserde ashaptan İbn Mâce’nin zamanına kadar olan râviler yaşadıkları şehirlere göre tasnif edilmiştir. Et-Tarih, sonraki dönemlerde dikkat çeken eserlerden bir tanesidir. (M.Yaşar Kandemir; "İbn Mâce", TDVİA., 20. C., s. 161.) YAZDIĞI ESERLERİN ÖZELLİĞİ Kütüb-i Sitte’nin altıncı kitabı olarak kabul edilen eser, bazı âlimler tarafından babların fıkhî bakımdan güzel sıralanması ve içinde mükerrer rivayetlerin bulunmaması sebebiyle diğer hadis kitaplarından daha kullanışlı görülmüştür. Sünnete önem verme, bid‘atlardan, re’y ve kıyastan, sapkın fırkalardan kaçınma, iman, kader, önde gelen bazı sahâbîlerin değeri ve ilmin fazileti konularında 266 (veya 262) hadisin yer aldığı uzun bir mukaddime ile başlayan eser Muhammed Fuâd Abdülbâkī’nin neşrine göre otuz yedi kitap, 1513 bab ve 4341 hadis; M. Mustafa el-A‘zamî neşrine göre ise otuz iki kitap (Zehebî de bu görüştedir; bk. Aʿlâmü’n-nübelâʾ, XIII, 280), 1515 bab ve 4397 hadis ihtiva etmektedir. Kendisinden nakledildiğine göre İbn Mâce eserini Ebû Zür‘a erRâzî’ye sunmuş, o da beğendiği eserin zamanla birçok hadis kitabını 123 gölgede bırakacağını söylemiş, ancak otuz kadar hadisin isnadını zayıf bulmuştur. V. (XI.) yüzyıl âlimlerinden Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakī’nin eserlerinde Sünen-i İbn Mâce’den söz edilmemesi onun da diğer sünenler gibi İslâm dünyasında bu asırdan sonra yaygınlaştığı kanaatini uyandırmakta. (Zehebî, Teẕkiretü’l-ḥuffâẓ, III, 1132), öte yandan eseri İbn Hazm’ın görmemesi onun bu yüzyılda Endülüs’e henüz ulaşmadığını ortaya koymaktadır. Daha önceleri Ṣaḥîḥayn ile Sünen-i İbn Mâce dışındaki üç sünen el-Uṣûlü’l-ḫamse diye anılırken bilindiği kadarıyla ilk defa İbnü’l-Kayserânî VI. (XII.) yüzyılın başlarında, el-Uṣûlü’l-ḫamse’de bulunmayan birçok hadisi ihtiva etmesi dolayısıyla bunlara İbn Mâce’nin es-Sünen’ini ilâve ederek Kütüb-i Sitte adını vermiştir. İbn Mâce’nin eserinin Kütüb-i Sitte’ye dahil edilip edilmemesi konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu sebeple Endülüslü muhaddis Rezîn b. Muâviye es-Sarakustî ve Mecdüddin İbnü’l-Esîr gibi âlimler Mâlik’in el-Muvaṭṭaʾını, daha başkaları da Abdullah b. Abdurrahman ed-Dârimî’nin es-Sünen’ini İbn Mâce’nin eserine tercih etmişlerdir. es-Sünen’in günümüze ulaşmasını sağlayan yegâne râvisi, İbn Mâce’nin talebeleri arasında en meşhuru olan hadis hâfızı Ebü’l-Hasan Ali b. İbrâhim el-Kattân el-Kazvînî’dir. Eserin diğer râvileri içinde nüshaları erken bir zamanda kaybolan Süleyman b. Yezîd el-Kazvînî, Ebû Ca‘fer Muhammed b. Îsâ el-Muttavviî el-Ebherî ve Ebû Bekir Hâmid el-Ebherî bulunmaktadır. ÜZERİNDE YAPILAN ÇALIŞMALAR es-Sünen üzerinde daha çok şerh ve hâşiye türünde çalışmalar yapılmış olup bilinen en eski şerhi Moğultay b. Kılıç’ın el-İʿlâm bisünnetihî ʿaleyhisselâm adlı beş ciltlik tamamlanmamış eseridir. Bunun müsvedde halinde iki ciltlik müellif nüshası Millet Kütüphanesi’nde (Feyzullah Efendi, nr. 362, hicrî 737 tarihli), müellif nüshasından istinsah edilen üç ciltlik bir diğer nüshası Bankipûr’dadır (Kettânî, s. 404). Muhammed b. Hasan ez-Zebîdî’nin Mâ tedʿû ileyhi’l-ḥâce ʿalâ Süneni İbn Mâce’si de günümüze ulaşmıştır (nüshaları için bk. Sezgin, I, 288). Süyûtî’nin Miṣbâḥu’z-zücâce ʿalâ Süneni İbn Mâce adlı şerhi es-Sünen’in Delhi 1282 (1865) tarihli baskısının hâmişinde yer almaktadır. 124 Diğer çalışmalar arasında Muhammed b. Abdülhâdî esSindî’nin Kifâyetü’l-ḥâce fî şerḥi İbn Mâce adlı şerhi / hâşiyesi (Kahire 1313; I-II, Beyrut, ts., [Dârü’l-cîl], Şerḥu Süneni İbn Mâce el-Ḳazvînî ismiyle) mevcut olup bu çalışma Halîl Me’mûn Şîha’nın es-Sünen neşriyle de basılmıştır (I-IV, Beyrut 1416/1996). Eserin en son şerhlerinden biri, Safâ ed-Davî Ahmed el-Adevî’nin İhdâʾü’d-dîbâce bişerḥi Süneni İbn Mâce’sidir (I-V, Bahreyn 1422/2001). es-Sünen’in yayımlanan ilk dört cildinde sadece 266 hadisin şerhedildiği Muhammed b. Ali b. Âdem b. Mûsâ’nın Meşâriḳu’lenvâri’l-vehhâce ve meṭâliʿu’l-esrâri’l-behhâce fî şerḥi Süneni’l-İmâm İbn Mâce adlı eserinin (Riyad 1427/2006) tamamlandığı zaman oldukça geniş bir şerh olacağı anlaşılmaktadır. Ayrıca Vahîdüzzamân Han’ın Refʿu’l-ʿacâce’si (Kahire 1313, Hintçe tercümesiyle birlikte), Abdülganî b. Ebû Saîd ed-Dihlevî elMüceddedî’nin İncâḥu’l-ḥâce adlı hâşiyesi (Delhi 1273, 1282), Muhammed b. Abdullah Pencâbî Hazârevî’nin Miftâḥu’l-ḥâce’si (Lucknow 1315), Süyûtî’nin eserinin özeti mahiyetinde olan Dimnâtî’nin Nûrü Miṣbâḥi’z-zücâce ʿalâ Süneni İbni Mâce’si (Kahire 1299) ve Sıbt İbnü’l-Acemî’nin, el-Ḥavâşî (Taʿlîḳ) ʿalâ Süneni’l-ḥâfıẓ İbn Mâce’si (Millet Ktp., Feyzullah Efendi, nr. 496) zikredilebilir. Eser üzerindeki en son hâşiyelerden biri de Muhammed el-Hafîd b. Abdüssamed Kennûn’un İtḥâfü ẕi’t-teşevvuḳ ve’l-ḥâce ilâ ḳırâʾati Süneni İbni Mâce adlı eseridir. (tashih: Abdüssamed el-Aşşâb, I-VII, Mağrib 1421-1426/2000-2005). Bunlardan başka İbnü’n-Ni‘me diye bilinen Ebü’l-Hasan Ali b. Abdullah b. Halef el-Endelüsî ve Hanbelî fakihi Mes‘ûd b. Ahmed elHârisî’nin de (Îżâḥu’l-meknûn, II, 28) es-Sünen’i şerhettikleri kaydedilmekte, Demîrî’nin beş cilt kadar olduğu belirtilen ed-Dîbâce adlı tamamlanmamış bir şerhinden söz edilmektedir. (Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1004) Haydar Hatiboğlu eseri Sünen-i İbn Mâce Tercemesi ve Şerhi adıyla Türkçe’ye çevirmiş ve şerhetmiştir. (I-X, İstanbul 1982-1983). Eser hakkında zevâid ve ricâl türü çalışmalar da yapılmış olup İbnü’l-Kattân el-Mağribî’nin Ziyâdâtü Ebi’l-Ḥasan el-Ḳattân ʿalâ Süneni İbn Mâce’si (nşr. Misfir b. Gurmullah ed-Dümeynî, Riyad 1412/1991), Heysemî’nin Zevâʾidü İbn Mâce ʿale’l-Kütübi’l-ḫamse’si (Âsafiye Ktp., nr. 632/1, hadis, nr. 410) ve İbnü’l-Mülakkın’ın, es-Sünen’in Kütüb-i 125 Sitte’ye dahil diğer beş esere olan zevâidini şerhetmek üzere kaleme aldığı Mâ temessü ileyhi’l-ḥâce ʿalâ Süneni İbn Mâce’si (Edirne Selimiye Ktp., nr. 487) bunlardan bazılarıdır. Ahmed b. Ebû Bekir el-Bûsîrî’nin Miṣbâḥu’z-zücâce fî zevâʾidi İbn Mâce adlı eseri, Sünen-i İbn Mâce’de bulunduğu halde Kütüb-i Ḫamse’de yer almayan hadisleri ihtiva etmektedir. (nşr. Mûsâ Muhammed Ali - İzzet Ali Atıyye, I-II, Kahire, ts.; nşr. Kemâl Yûsuf el-Hût, I-II, Beyrut 1986; nşr. Muhammed Müntekā el-Kişnâvî, I-IV, Beyrut 1403). Zehebî el-Mücerred fî esmâʾi ricâli Süneni İbn Mâce’sinde İbn Mâce’nin kitabında olup da Ṣaḥîḥayn’dan birinde rivayetleri yer almayan râvileri tabakalar halinde zikretmiştir. Eseri neşreden Bâsim Faysal el-Cevâbire (Riyad 1409/1988), onun elde bulunmayan yazmasındaki isimleriyle Zehebî’nin belirtmediği isimleri el-Müstedrek adıyla alfabetik olarak eserin sonuna eklemiş, ayrıca Fihrisü esmâʾi’lmücerred fî esmâʾi ricâli Süneni İbn Mâce’yi kaleme almıştır.(Riyad 1409/1988). es-Sünen üzerinde daha farklı çalışmalar da yapılmıştır. Tabip filozof Abdüllatîf el-Bağdâdî’nin eserin muhtelif kitaplarından derlediği ve öğrencisi Muhammed b. Yûsuf el-Birzâlî’ye okutup şerhettiği, onun da yeniden düzenlediği Kitâbü’l-Erbaʿîn eṭ-ṭıbbiyye el-müstaḫrece min Süneni İbn Mâce ve şerḥuhâ adlı çalışması bunlardan biridir. (nşr. Abdullah Kennûn, Mecelletü Maʿhedi’l-maḫṭûṭâti’l-ʿArabiyye, XVIII [1392/1972], s. 81-158; nşr. Kemâl Yûsuf el-Hût, Beyrut 1405/1985) Muhammed Abdürreşîd en-Nu‘mânî, Sünen-i İbn Mâce’ye mukaddime mahiyetinde Mâ temessü ileyhi’l-ḥâce li-men yuṭâliʿu Sünene İbn Mâce adlı bir eser yazmış, bunu Abdullah İbrâhim el-Ensârî, Muhammed Hüseyin ed-Dihlevî’nin Refʿu’l-iltibâs ʿalâ baʿżi’n-nâs’ı ile birlikte yayımlamış (Devha 1404), eser ayrıca Abdülfettâh Ebû Gudde tarafından el-İmâm İbn Mâce ve kitâbühû es-Sünen adıyla neşredilmiştir. (Beyrut 1419). Nâsırüddin el-Elbânî, Ṣaḥîḥu Süneni İbn Mâce (I-II, Beyrut 1406/1986; I-II, Riyad 1408/1988) ve Żaʿîfü Süneni İbn Mâce (Beyrut 1409/1988; Riyad 1408; 1417/1997) adıyla iki eser kaleme almıştır. Elbânî esSünen’deki hadislerden 3503’ünü sahih, 948’ini zayıf, otuz dokuzunu mevzû olarak değerlendirmiştir. Züheyr Şâvîş bu çalışmanın bir fihristini yayımlamıştır. (Fehârisü Ṣaḥîḥi ve Żaʿîfi Süneni İbn Mâce, Beyrut 126 1408). Robson’un “The Transmission of Ibn Maga’s-‘Sunan’” adlı makalesini (JSS, III [1958], s. 129-141) Musa Erkaya Türkçe’ye çevirmiştir (Dinî Araştırmalar, VIII/23 [2005], s. 287-298) Tefsir Ve Hadis İlmindeki Mevkii: İbn-i Mâce bir müfessirdir, büyük bir muhaddisdir, sikadır, celâlet-i kadri hususunda ittifak vardır. (Kütüb-i Sitte) denilen en mu’teber altı hadis kitabının biri de bu zâtın (Sünen-i İbn-i Mâce) unvanlı muhalled eseridir. Bu muazzam eser, dört bin hadîs-i şerifi ihtiva etmekte ve Kütüb-i Sitte’nin altıncısı sayılmaktadır. Meşhur muhaddis Ebû Ya’lâ el-Halîl demiştir ki : “İbn-î Mâce sikadır, büyüktür, müttefekun-aleyhdir, muhteccün-bihdir, ma’rifet ve hıfz sahibidir.” Hafız Zehebî de diyor ki : “Sünen-i İbn-î Mâce bir güzel kitabdır. Eğer hadd-i zâtında çok bulunmayan bazı vâhî hadisler safâsını ihlâl etmemiş olsaydı..” Bu kitabda isnadı zaîf ahâdîsin nihayet otuz kadar olduğu mervîdir. Kabûl-i âmmeye mazhar olan bu mübarek kitabdaki ahâdîs-i şerîfe’den beşini teberrüken kaydediyoruz: 1- Sizin hayırlılarınız Kur’ân’ı öğrenen ve öğreten kimselerdir. 2- Hayırlılarınız kadınları için hayırlı olanlarınızdır.” 3- Hayır bir âdetdir; şer ise hasmâne bir inadcılıktır. Allahu Teâlâ da her kime hayır dilerse, onu dîn hususunda fakahet ve ilm ü irfan sahibi kılar.” 4- Malda zekatdan başka bir hak yoktur. Yâni zekâtı verilen bir maldan müstehak olamaz.” 5- Şüphe yok ki, Allahu Teâlâ sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz; fakat sizin ancak kalblerinîze ve amellerinize bakar.”(Tezkiretü’I-Huffâz, Tehzîbü’t-Tehzîb, Câmiu’s-Sağîr, A’lâm.Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi) 127 Sünen Üzerine Yapılan Çalışmalar: İbnu Mace’yi, Muhammed Fuad Abdulbaki merhum, tahkîk ederek neşretmiştir. Bu baskıda bablar, hadîsler numaralanmış, Kütüb-i Sitte takımının diğer beş kitabına ziyade olan hadîsler belirtilmiş, bunların sıhhat durumları hakkında kısa bilgi verilmiştir. Ayrıca, izaha muhtaç garîb kelimeler ve ibâreler dipnotlar halinde açıklanmıştır. Gerek senet ve gerekse metnin tamâmen harekelenmiş bulunduğu bu neşrin sonuna, hadislerin baş kısmını esas alarak alfabetik bir fihrist konmuştur. Böylece aranan bir hadîs derhal bulunabilmektedir. Muhakik ayrıca, -ikinci cildin sonundâ- İbnu Mâce ve Sünen’i hakkında bilgi verir. İbnu Mâce’nin Sünen’inde mevcud olan ziyâde hadîsleri Ahmed İbnu Ebi Bekir el-Bûsîrî (v. 840/1436), Kitâbu Zevâidi İbni Mâce adlı bir te’lifde toplamıştır. Bu ziyadeleri Sirâcuddin Ömer İbnu Ali 8 ciltte şerhetmiştir. Suyûtî: Misbâhu’z-Zücâce âlâ Sünen-i İbni Mâce; Mevlevî Abdulganî ed-Dehlevî: İncâu’l-Hâce; Ebu’l-Hasen Muhammed İbnu Abdi’l-Hâdî es-Sindî de Hâşiye adlı kısa şerhlerde bulunmuşlardır. Bunlar matbudur. İbrahim İbnu Muhammed el-Halebî (v. 841/1437), Muhammed İbnu Musa ed-Demîrî (808/1405), Sirâcuddin Ömer İbnu Alî İbni Mulakkin (804/1401) gibi başkaları da muhtelif şerhler yapmışlardır.İbnu Mâce’nin Sünen’i de Türkçeye tercüme edilmiştir. İBN-İ MACE(R.A)HAZRETLERİNİN BİLDİRDİĞİ HADİS-İ ŞERİFLERDEN BİR DEMET “Allah’u Teâlâ, annelerinize iyilik etmenizi emrediyor. Sonra annelerinize iyilik etmenizi emrediyor. Sonra annelerinize iyilik etmenizi emrediyor. Sonra babalarınıza iyilik etmenizi emrediyor. Sonra en yakın akrabaya, ondan sonra en yakınlık derecesine göre iyilik etmeyi size emrediyor.” “Allahü teâlâ, merhameti yüz parça etti. Doksandokuzunu kendi katında alıkoydu. Yeryüzüne bir tek parça indirdi. Bu bir parça yüzünden mahlûkât (yaratıklar) birbirine merhamet ederler. Hattâ at, 128 isâbet etmesi korkusundan, ayağını yavrusundan kaldırır, onu muhafaza eder.” Resûlullah ( aleyhisselâm ) Sürâka İbni Cu’şûm’e şöyle buyurdu: “Sana sadakaların en büyüğünü göstereyim mi?” “Sürâka: Evet Yâ Resûlallah, dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimiz:“Sana dönmüş olan, senden başka da kendisine bakacak kimsesi olmayan, kızındır.” “Müslümanlar hakkında en hayırlı ev, içinde yetime ihsân olunan evdir. Müslümanlar hakkında en kötü ev, yetime kötülük yapılan evdir. Ben ve yetimin bakıcısı, Cennette şu iki gibiyiz.” Resûlullah ( aleyhisselâm ) iki parmağını gösteriyordu. “Kimin, henüz bülûğa ermemiş üç çocuğu vefât ederse, Allahü teâlâ onu ve çocuklarını rahmeti ve ihsânı ile Cennete koyar.” Hazreti Ali ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: Resûlullahın ( aleyhisselâm ) son sözü şu oldu: “Namaza iyi yapışın, namaza iyi yapışın. Sahip olduğunuz kölelerin hakları husûsunda Allahü teâlâdan korkun.” (Onlara iyi muâmelede bulunun.) Ebû Berze el-Eslemî ( radıyallahü anh ) şöyle bildirmiştir: “Ey Allahın Resûlü! Cennete koyacak bir ameli bana gösterir misiniz?” dedim. Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimiz “İnsanların yolundan, zarar veren şeyleri gider” buyurdu. Resûlullah ( aleyhisselâm ) şöyle buyurmuşlardır: “Gülmeyi azalt, çünkü çok gülmek kalbi öldürür.” “Söylemediğim sözü bana isnâd edip, uyduran, Cehennemdeki yerine hazırlansın.” “Bir kimseye müslüman kardeşi danışır da, bu danışılan, danışan kardeşine doğru olmayanı gösterirse, kardeşine hainlik etmiş olur.” Resûlullah ( aleyhisselâm ) şöyle buyurdu: “Ey Allahın kulları! Allah’u Teâlâ güçlüğü kaldırdı. Ancak, bir insana gıybet etmek sûreti ile tecâvüz eden kimse müstesnadır. (Böyle bir kimse günahkâr olur.) işte bu kimse mahrûm olup, helak olandır.” Resûlullaha ( aleyhisselâm ) “Ey Allah’ın Resûlü tedâvi olalım mı?” diye sordular. Peygamber efendimiz: “Evet, ey Allahın kulları! Tedâvi olun. Çünkü Allahü teâlâ her hastalık için bir ilaç yaratmıştır. Ancak bir hastalık müstesnadır. Onun ilâcı yoktur” buyurdular. “Nedir o, ey Allahın Resûlü?” diye 129 sorduklarında, Resûlullah ( aleyhisselâm ) “İhtiyârlıktır” buyurdular. Yine, “Ey Allahın Resûlü! İnsana ihsân edilen şeylerin en hayırlısı hangisidir?” diye sordular. Peygamber efendimiz “Güzel ahlâktır” cevâbını verdiler. Resûlullaha ( aleyhisselâm ), “İnsanı en çok Cennete hangi şey koyar?” diye soruldu. Resûlullah efendimiz “Takvâ (Allah korkusu) ve güzel ahlâk” buyurdu. “İnsan hasta kardeşini ziyârete gittiği zaman yahut sıhhati yerinde olan kardeşini ziyâret ettiği zaman, Allah’u Teâlâ şöyle buyurur: Yaşayışında iyi ve hoş Olasın. Âhıret yolculuğundaki yürüyüşün de hoş olsun. Cennette bir konak sahibi olasın.” “İnsanlar arasına karışıp, onların eziyet ve sıkıntılarına sabreden mü’min, insanlara karışmıyan, onların eziyet ve sıkıntılarına sabır ve tahammül göstermiyen kimseden daha hayırlıdır.” “Üç kimsenin duâsı kabûl olur. Mazlûmun duâsı, misâfirin (yolcunun) duâsı, babasının çocuğa duâsı.” “Allâhım! Bana her hayırlı işte yardım et. Aleyhime olan şeylerden beni koru. Bana yardım ihsân eyle. Üzerime kimseyi musallat etme. Hidâyete, doğru yola uymayı bana kolaylaştırıp, hayır sebeblerini bana hazırla.” “Müslümanın, müslüman üzerinde dört hakkı vardır: Hastalandığı zaman onu ziyâret eder. Öldüğü zaman cenâzesinde bulunur. Kendisini da’vet ettiği zaman, da’vetini kabûl edip gider. Aksırdığı zaman, ona Yerhamükellâh der.” “Kim, elinde et ve yemekten kalma yağ bulunduğu halde, onu yıkamadan uyur ve ona bir zarar dokunursa, kendisinden başkasını kınamasın.” “Beş şey sünnetdir: 1. Bıyığı kısaltmak, 2. Tırnakları kesmek, 3. Kasıkları tıraş etmek, 4. Koltuk altlarını yolmak, tıraş etmek, 5. Misvak kullanmak.” “Haya (utanma hissi) îmândandır, îmân ise sahibini Cennete götürür. Kötü söz cefâdandır (kötülüktendir). Cefâ ise sahibini Cehenneme götürür.” “Sizin hayırlılarınız, Kur’ân-ı kerîmi öğrenen ve öğreten kimselerdir.” “Sizin hayırlılarınız, kadınları için hayırlı olanlarınızdır.” 130 “Allahü teâlâ, her kime hayır dilerse, onu dinde fakîh, ilim ve irfan sahibi kılar.” “Şüphesiz, Allahü teâlâ, sizin sûretlerinize ve mallarınıza bakmaz. Ancak, kalblerinize ve amellerinize bakar.”( Mu’cem-ül-müellifîn cild-12, sh. 115.Vefeyât-ül-a’yân cild-4, sh. 279.Tehzîb-üt-tehzîb cild-9, sh. 530.Tezkiret-ül-huffâz cild-2, sh. 236.Şezerât-üz-zeheb cîld-2, sh. 164.Miftâh-üsse’âde cild-2, sh. 129, 139, 290, 294, 296, 300.El-A’lâm cild-7, sh. 144.Kâmûs-üla’lâm cild-1, sh. 663) BİBLİYOGRAFYA İbn Mâce, es-Sünen (nşr. M. Mustafâ el-A‘zamî), Riyad 1403/1983, neşredenin girişi, I, 13-15; a.mlf., es̱-S̱ülâs̱iyyât (nşr. Ali Rızâ Abdullah - Ahmed Bezre), Dımaşk-Beyrut 1406/1986, neşredenlerin girişi; Zebîdî, Tâcü’l-ʿarûs (nşr. Hüseyin Nassâr), Beyrut 1369/1969, IV, 221; Hatîb, Târîḫu Baġdâd, VII, 453; İbnü’lCevzî, el-Muntaẓam, V, 90; Abdülkerîm b. Muhammed er-Râfiî, et-Tedvîn fî aḫbâri Ḳazvîn (nşr. Azîzullah el-Utâridî), Beyrut 1408/1987, II, 49-53; İbn Hallikân, Vefeyât, IV, 279; Safedî, el-Vâfî, V, 220; Mizzî, Tehẕîbü’l-Kemâl, I, 150; Zehebî, Teẕkiretü’lḥuffâẓ, II, 636-637; a.mlf., Aʿlâmü’n-nübelâʾ, XIII, 277-281; a.mlf., Târîḫu’l-İslâm: sene 271-280, s. 467-469; a.mlf., Terâcimü’l-eʾimmeti’l-kibâr (nşr. Fehmî Sa‘d), Beyrut 1413/1993, s. 159; İbn Kesîr, el-Bidâye, XI, 52; İbn Hacer, Tehẕîbü’t-Tehẕîb, IX, 530-532; İbn Tağrîberdî, en-Nücûmü’z-zâhire, III, 70-71; Dâvûdî, Ṭabaḳātü’lmüfessirîn (Lecne), II, 273-274; Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 300, 349; II, 1004; Dihlevî, Bustânü’l-muhaddisîn, s. 201-202; Sıddîk Hasan Han, el-Ḥıṭṭa fî ẕikri’ṣ-ṣıḥâḥi’ssitte, Beyrut 1405/1985, s. 255; Brockelmann, GAL, I, 171; Suppl., I, 270; Sezgin, GAS, I, 147-148; Kays Âl-i Kays, el-Îrâniyyûn, I/1, s. 79-84; Suhaib Hasan Abdul Ghaffar, Criticism of Hadith Among Muslims with Reference to Sunan Ibn Maja, London 1986, s. 137; “İbn Mâce”, İA, V/2, s. 766; J. W. Fück, “Ibn Mād̲j̲a”, EI2 (Fr.), III, 880; Ahmed Pâketçî, “İbn Mâce”, DMBİ, IV, 556-561. İbn Mâce, es-Sünen (nşr. M. Fuâd Abdülbâkī), Kahire 1373/1953, neşredenin girişi, II, 1519-1520; a.e. (nşr. M. Mustafa el-A‘zamî), Riyad 1403/1983, neşredenin girişi, I, 15-16; Zehebî, Teẕkiretü’l-ḥuffâẓ, II, 636; III, 1132; a.mlf., Aʿlâmü’n-nübelâʾ, XIII, 278-280; İbn Hacer, Tehẕîbü’t-Tehẕîb, IX, 531-532; Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1004; Brockelmann, GAL Suppl., II, 82; Îżâḥu’l-meknûn, II, 28; Sezgin, GAS (Ar.), I, 287-288; Ziriklî, el-Aʿlâm (Fethullah), IV, 33; Sa‘dî el-Hâşimî, Ebû Zürʿa er-Râzî ve cühûdühû fi’s-sünneti’n-nebeviyye, Medine 1409/1989, III, 1010-1020; M. Abdürreşîd en-Nu‘mânî, el-İmâm İbn Mâce ve kitâbühû es-Sünen (nşr. Abdülfettâh Ebû Gudde), Beyrut 1419, s. 177-180, 192-222; Kettânî, erRisâletü’l-müstetrafe (Özbek), s. 404-405; Osman Güner, “İbn Mâce’nin Süneni ve Kütüb-i Sitte’deki yeri”, Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, sy. 9, Samsun 1996, s. 191-207; İsmail L. Çakan, “Bûsîrî, Ahmed b. Ebû Bekir”, DİA, VI, 468; M. Yaşar Kandemir, “Moğultay b. Kılıç”, a.e., XXX, 230. 131 EBU DAVUD (R.A) (D.H.202-M. 817.Sicistan-AFGANİSTAN V.H. 275.M.889. Basra-IRAK) Kütüb-i Sitte adı verilen büyük hadis kitaplarının Buhâri ve Müslim’den sonra gelen Sünen’in müellifi olan büyük muhaddis. “İmam”, “Şeyhu’s-Sünne”, “Mukaddemu’l-Huffâz” ve “Muhaddisu’l-Basra” gibi ünvanlara sahip olan âlim veli. DOĞDUĞU YER VE KÜNYESİ Tam adı, Ebû Dâvûd Süleyman b. El-Eş'as b. İshak b. Beşir b. Şeddad b. Amr b. İmrân el-Ezdı es-Sicistânı'dir. Büyük dedelerinden İmrân, Sıffin'de Hz. Ali(r.a)nin yanında şehid düşmüştür. Oğlu Ebû Bekr Abdullah da meşhur bir muhaddistir. Ebu Davud künyesiyle meşhur olup, Sicistâni nisbesiyle bilinir. Kaynaklara göre ailesinin aslen Yemen’in Ezd kabilesine mensup olduğu için Ezdî lâkabıyla anıldığı gibi, doğum yeri olan Sicistan’dan ötürü de Sicistanî lâkabıyla da tanınır. “İmam”, “Şeyhu’sSünne”, “Mukaddemü’l-Huffâz” ve “Muhaddisü’l-Basra” gibi ünvanlarla da anılır. H.202.M.817 yılında Afganistan yakınlarındaki bir bölge olan Sicistan’da doğdu. M.889 -H.275’de Basra’da vefat etti. EĞİTİMİ VE HOCALARI Zengin bir ailenin evladı olarak ilk ilik tahsiline Sicistan’da başladı. Ebû Dâvûd, hadis ilimlerinin altın çağında, III. asırda yaşadı. Hadis ilmine olan merakı ve bu ilmi öğrenmek maksadıyla, on sekiz yaşından itibaren seyahate çıktı. Nişabur, Kûfe, Horasan, Arabistan, Mezopotamya, Îran, Suriy e ve Mısır’a ilim yolculukları yapmıştır. Önce Bağdat’a oradan da Basra’ya geçti. En çok faydalandığı hocası kabul edilen Basralı hadis hâfızı Müslim b. İbrâhim el-Ezdî başta olmak üzere Tebûzekî, Ârim elBasrî ve Ebü’l-Velîd et-Tayâlisî gibi muhaddislerden hadis okudu. Daha sonra diğer önemli ilim merkezlerini dolaşmaya başladı. Çoğu Buhârî ve Müslim’in de hocası olan birçok âlimden istifade etti. Mekke’de Ka‘nebî ve Süleyman b. Harb, 221’de (836) Kûfe’de Hasan b. Rebî‘ el-Becelî, Ahmed b. Yûnus el-Yerbûî, Halep’te Ebû Tevbe elHalebî, Harran’da Ebû Ca‘fer en-Nüfeylî, 222’de (837) Humus’ta Hayve b. Şüreyh b. Yezîd ve Yezîd b. Abdürabbih, Dımaşk’ta Hişâm b. 132 Ammâr, Horasan’da İshak b. Râhûye, Belh’te Kuteybe b. Saîd (240/854),, Mısır’da Ahmed b. Sâlih vb. hadis hâfızlarından, ayrıca Ali b. Medînî, Saîd b. Mansûr ve Yahyâ b. Maîn(233/847),, Ahmed b. Hanbel (241/855), gibi tanınmış muhaddislerden hadis öğrendi. İbn Hacer el-Askalânî onun 300 kadar hocası olduğunu söylemektedir.), Mekke, Küfe, Halep, Harran, Humus, Dımeşk, Horasan, Belh, Mısır gibi muhtelif beldeleri dolaşarak buralarda bulunan hadis âlimi ve Hâfızlarının birikimlerinden, ilimlerinden faydalanarak, ezberledikleri hadisleri öğrenmeye çalıştı. Bazı kaynaklarda, ilminden istifade ettiği hocaların sayısı üç yüz olarak verilmektedir. Ebû Ali el-Gassânî, Ebû Dâvûd’un hocalarını Tesmiyetü şüyûḫi Ebî Dâvûd Süleymân es-Sicistânî (Süleymaniye Ktp., Lâleli, nr. 2089, vr. 74- 98) adlı risâlesinde bir araya getirmiştir. Ebû Dâvûd, 230 (844-45) yılında doğan ve sonraları İbn Ebû Dâvûd adıyla tanınmış bir hadis hâfızı olan oğlu Abdullah’ı seyahatlerinin bir kısmında yanına alarak erken bir yaşta hadis öğrenmesini sağladı. Kardeşi Muhammed b. Eş‘as da bu seyahatlerinde onlara arkadaşlık etti. Muhtelif zamanlarda gittiği Bağdat’ta Ahmed b. Hanbel’in ilim meclislerine uzunca bir süre devam ederek bazı önemli fıkıh ve usûl-i fıkıh konularını ondan öğrendi; daha sonra bunları Mesâʾilü’l-İmâm Aḥmed b. Ḥanbel adıyla bir araya getirdi (aş.bk.). Ahmed b. Hanbel’in de ondan bir hadis rivayet ettiği, hatta es-Sünen’i inceleyip beğendiği söylenir. Eğer bu rivayet doğru ise Ebû Dâvûd es-Sünen’i kırk yaşına gelmeden kaleme almış demektir. Hocaları içinde en çok hadis toplayıp ezberleyen muhaddisin Yahyâ b. Maîn, hadislerin fıkhını en iyi anlayanın Ahmed b. Hanbel, hadislerdeki gizli kusurları (illet) en iyi bilenin Ali b. Medînî olduğunu söylerdi. Ebû Dâvûd tahsil hayatı boyunca muhtelif şehirlerde uzun süre kaldı; bu arada Tarsus’ta yirmi yıl ikamet etti. Memleketi olan Sicistan’a döndükten sonra da Herat’ta ve Bağdat’ta bulundu. Bağdat’ta iken Halife Mu‘temid-Alellah’ın kardeşi Emîr Ebû Ahmed Muvaffak b. Mütevekkil, Ebû Dâvûd’un evine giderek zenci hareketi yüzünden Basra’nın yakılıp yıkıldığını, halkının başka yerlere göç ettiğini, eğer Basra’ya gelip yerleşirse İslâm âleminin dört bir yanından ona gelecek talebeler sayesinde Basra’nın yeniden canlanacağını söyledi. Ebû Dâvûd emîrin bu ricası üzerine Basra’ya yerleşti. Zenci hareketi 868- 133 883 yılları arasında devam ettiğine göre (İA, XIII, 521) Ebû Dâvûd’un ölümünden beş altı yıl kadar önce Basra’ya yerleştiği söylenebilir. Ebû Dâvûd Sicistanlı olmasına rağmen, Basra’ya geliş sebebini, hizmetçisi Ebû Bekir bin Câbir şöyle anlatır: Ben Ebû Dâvûd ile beraber Bağdâd’da bulunuyordum. Bir gün akşam namazını kılmıştık. Bu sırada kapı çalındı. Açtım, Emîr-ül-mü’minîn Ebû Ahmed el-Muveffak idi. İzin isteyip içeri girdi. Ebû Dâvûd onu karşıladı. Sonra münâsip bir yere oturttu. Hoş geldin deyip, hâl hatır sorduktan sonra, geliş sebebini öğrenmek istedi. Emîrül-mü’minîn üç isteği olduğunu söyledi. Ebû Dâvûd, onların neler olduğunu sordu. Emîr-ül-mü’mînin şöyle anlattı: “Birincisi zât-ı âliniz Basra’ya göçecek, orada yerleşeceksiniz. Bununla, bütün ilim talebelerinin Basra’ya gelmesini temin edeceğiz. Böylece, Basra, ma’mur bir memleket olacak. Biliyorsunuz. Zenc isyanı oldu. Bu yüzden şehir çok perişan olup, insanlar oradan soğudu. İkincisi, çocuklarıma, Sünen kitabınızı okutacaksınız. Üçüncüsü, çocuklarıma, husûsî olarak rivâyette bulunacaksınız. Çünkü bizim çocuklarımızın diğer çocuklarla beraber oturmaları uygun değildir” dedi. Bunun üzerine Ebû Dâvûd, “Yok, böyle olmaz, ilimde herkes eşittir. Şunun çocuğu, bunun çocuğu diye fark yapılmaz” dedi. Ebû Davud’un ( radıyallahü anh ) bu sözü üzerine halifenin çocukları ile diğer çocuklar, beraber ders okumaya başladılar. Halifenin isteği üzerine Basra’ya gelen Ebû Dâvûd hazretleri, oraya ilim ve irfan ışıklarını saçmış, sünnet-i seniyyeye büyük hizmetlerde bulunmuştur. TALEBELERİ Burada ve başka yerlerde kendisinden pek çok muhaddis faydalandı. Oğlu Abdullah başta olmak üzere Ebû Îsâ et-Tirmizî, İbn Ebü’d-Dünyâ, bir rivayete göre Nesâî, Abdân el-Ahvâzî, Zekeriyyâ b. Yahyâ es-Sâcî, Ebû Bişr ed-Dûlâbî, Ebû Bekir el-Hallâl ve Ebû Avâne el-İsferâyînî gibi muhaddis ve âlimler ona talebelik ettiler. Basralı talebelerinden Muhammed b. Ahmed el-Lü’lüî ile Ebû Bekir İbn Dâse kendisinden es-Sünen’i rivayet edenlerin en tanınmışlardır. Âlimler, Ebu Davud’u birçok yönüyle övmüş, takdir etmiştir, hadis bilgisi, anlayışı, fıkhi bilgisi, vera ve dindarlığı, ilminde itkanı ayrı ayrı dile getirilmiştir. Ebu Davud, Ehi-i hadis âlimlerinin başını çekenlerden olması hususiyetiyle, nazarında, zayıf hadis, fukahanın kıyasından evladır. Bu 134 anlayışından dolayıdır ki, bir babta, başka hadis yok ise, zayıf hadisi rivayet etmekten çekinmemiştir. Bunu böyle yaparken, terki hususunda ulemanın ittifak ettiklerinden hadis almamıştır, O şöyle der; "Sünenimde metrukul hadis olan (ravisi çok zayıf olan) kimseden hadis rivayeti almadım, Kitapta münker bir rivayet varsa, durumunu bildirdim. Bu konuda başka bir rivayet olmadığı için bunu aldım.". Ebû Dâvûd hadis ilminde taklide karşı olmuş, tahkike yönelmiştir. İslâm dünyasında yüzyıllarca okutulan "Kitâbü'sSünen" onun araştırmacılığına, münekkidliğine (tenkidçiliğine) en güzel örnektir. Kitâbü's-Sünen, hadis ilimlerinde en çok sözü edilen Kütüb-i Sitte'nin üçüncüsüdür. Tirmizî ve Nesâî onun talebeleri arasında yer alır. Ebû Dâvûd'u, Şâfii veya Hanbeli mezhebine tâbi gösterilmesine rağmen, müstakil bir muhaddis olarak görmek daha doğru olur (Mübârekruri, Mukaddimetu Tuhfetu'l-Ahvezî, I, 352), Sünen'ini gerçekte Ahmed b. Hanbel okumuş ve onaylamıştır; ama bu onun Hanbeli olduğunu göstermez. Ebû Dâvud dâima hadisle uğraşmış, mezhebî bir mensubiyeti îmâ eden beyânına rastlanmamıştır. Sünen'i, beşyüzbin hadis arasından seçtiği dörtbinsekizyüz hadisi ihtiva eder. Ebû Dâvûd ‘un Bir Uyarısı: Ebû Dâvûd bir kaç hadîsin ehemmiyetini belirtmek için şöyle der: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’dan 500 bin hadîs yazdım. Onlar arasından, sâdece şu kitabıma koyduklarımı seçtim. "müslümanın din; hayatı için dört hadisin yeterli olduğunu"belirtmiştir. Ancak, kişiye, dinini doğru kılması için bu hadîslerden dört tânesi yeterlidir. Birincisi: “Ameller niyetlere göredir…” hadîsidir. İkincisi: “Kişinin müslümanlığının kemâli mâlâyâni’yi(boş, gereksiz şeyler) terketmesine bağlıdır” hadîsidir. Üçüncüsü: “Mü’min kendisi için istediğini kardeşi için istemedikçe (kâmil) mü’min olamaz” hadîsidir. Dördüncüsü: “Helâl belli, haram bellidir. Helâl olanlar açıklanmıştır, haram olanlar da açıklanmıştır. Bu ikisi arasında (durumu açık olmayan) şüpheli şeyler vardır. Bunların (haram mı helal mı olduğunu ) çokları bilemez. Kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini ve ırzını korumuş olur. Kim şüpheli şeyi işlerse harama düşer. Tıpkı, sürüsünü, yasak koruluğun etrafında güden çoban gibi.) 135 Koyunları her an koruluğa kayabilir. Bilesiniz! Her melikin bir koruluğu olduğu gibi, (Allah’ın da bir koruluğu vardır.) Allah’ın koruluğu haramlardır. Bilesiniz! Vücudda bir et parçası vardır, bu sıhhatli oldu mu vücudun tamamı sıhhatlidir, bozuldu mu, vücudun tamamı sıhhatini kaybeder. İşte bu parça kalptir” hadîsidir”. (Zehebî, Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ, XIII, 210) Tefsir Ve Hadîs İlimlerindeki Mevkii : Ebû Dâvûd, Kur’ân’ın hakayıkına bihakkın muttali’ bir zât olduğu cihetle şüphe yok ki, İlm-i Tefsîr’e büyük bir vukuf sahibi idi. Tefsîr’e dâir (Kitâbü’s-Sünen) ünvanlı meşhur eserinde bir hayli ma’lûmat vardır. Ez-cümle cedelden, Kur’ân-ı Mübîn’deki müteşâbihâta ittibâ’dan nehy için tahsis ettiği bâbda Ka’nebî’den, o da üç vâsıta ile Hz. Âişe(r.anha)’den şöyle rivayet ediyor:
Âişe-i Şıddîkâ(r.anha) demiştir ki: “Resûlu’llah salla’llahu aleyhi ve sellem âyet-i kerîmesini okudu ve buyurdu ki: “Ondan - Kitâb-ı İlâhî’den- müteşâbih olanlara ittibâ’ edenleri gördüğünüz zaman -biliniz ki- Allah’u Teâlâ’nın Kalblerinde eğrilik bulunanlar) diye tesmiye ettiği kimseler işte onlardır; artık onlardan kaçınınız.” Yâni: Kur’ân-ı Kerîm’deki muhkemâtı bırakıb da müteşâbih âyetlere tâbi’ olanlar, onları kendi düşüncelerine göre te’vîle çalışanlar, yanlış bir harekette bulunmuş olacakları cihetle onlara uymaktan hazer etmelidir. Hadîs’e gelince: Şüphe yok ki, Ebû Dâvûd, pek yüksek bir muhaddisdir. Zehebî merhum, bu büyük zât hakkında, “Seyyidü’lHuffâz” demektedir. Muhaddislerden Mûsâ b. İbrahim demiştir ki : “Ebû Dâvûd, dünyâda hadîs için, âhiretde de Cennet için yaradılmiştır. Ben ondan efdal bir zât görmedim.” Ebû Dâvûd, beş yüz bin hadîs-i şerîf ile hafızasını tezyin etmiş bulunuyordu. Bunlardan intihâb ettiği dört bin sekiz yüz hadîs-i sahih iîe (Sünen-ı Ebî Dâvûd) denilen meşhur kitabını vücûde getirmiştir. Bu kitab bilhassa ahkâm-ı fıkhiyye için pek mu’teber bir merci’dir. Ebû Dâvûd, bu kitabını İmâm-ı Ahmed b. Hanbel’e arz etmiş, o büyük müctehidin istihsânını celb eylemiştir. VEFATI Ebû Dâvûd(r.a)Hazretleri, H. 16 Şevval 275.M. 21 Şubat 889 tarihinde, arkasında on dokuz eser bırakarak Basra'da yetmiş 136 üç yaşında vefat etmiştir. Cenaze namazını Abbas b. Abdilvâhid elHâşimî kıldırmış ve Süfyân es-Sevrî(r.a)Hazretlerinin kabrinin yanına defnedildi. Fazîleti: Ulema, Ebû Dâvûd ‘u birçok yönüyle övmüş, takdir etmiştir. Hadîs bilgisi, hıfzı, anlayışı, fıkıh bilgisi, verâ ve dindarlığı, ilminde itkânı ayrı ayrı dile getirilmiştir. İlmiyle âmel eden âlimlerden olduğu bilhassa belirtilir. Hâl ve hareketlerinde istikâmetinin doğruluğunu ifâde etmek için bâzı âlimler şöyle derler: “Ebû Dâvûd yaşayışında, ahvalinde, huy ve tavırlarında Ahmed İbnu Hanbel’e benzerdi. Ahmed de bu hususlarda Vekî’e benzerdi. Vekî de Süfyân’a benzerdi. Süfyan ise Mansur’a benzerdi. Mansur İbrâhim en-Neha’î’ye, İbrahim de Alkame’ye benzerdi. Alkame ise Abdullah İbnu Mes’ud’a benzerdi. Alkame demiştir ki: İbnu Mes’ud yaşayışında, ahvâlinde huy ve tavırlarında Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a benzerdi”. Ebû Dâvûd, hadîsi metniyle, senetleriyle illetleriyle çok iyi bilirdi. Onun bu ilimdeki yüksek derecesini ifâde için, Muhammed İbnu İshâk es-Sağânî ve İbrahim el Harbî: “Hz. Dâvud’a demir yumuşatıldığı gibi Ebû Dâvûd ‘a da hadîs yumuşatılmıştır” demişlerdir. Mûsâ İbnu Harun takdirlerini ifade için “Ebû Dâvûd dünyada hadîs, âhirette de cennet için yaratılmıştır” der. Hadîsi iyi bilirdi. Bu sebeple Sünneti, mevzu ve şiddetli zayıflara karşı korumuştur. Ebu Abdillah İbnu Mende, onun bu hizmetini şöyle dile getirmiştir: “Hadîs tahric edip sahîhleri illetli olanlardan, hatâlıları da doğrulardan ayıran dört kişi var: Buhârî, Müslim, bunlardan sonra da Ebû Dâvûd ve Nesâî gelir. Ebu Bekr el-Hallâl takdirde daha da ileri giderek: “Zamanının el-İmâmu’l-Mukaddem’i” (en önde giden İmâm) diye vasıflandıracaktır. El-Hakîm Ebu Abdillah da: “Ebu Dâvud, asrında ehlü’lhadîs’in rakipsiz imamıydı” der. Hadîs rivayetindeki hayranlarından meşhur mutasavvıf Sehl İbnu Abdillah et-Tüsterî, Ebû Dâvûd ‘u ziyâret eder ve: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın hadîslerini rivâyet eden dilinî çıkar, onu öpeceğim” der. Ebu Davut çıkarır, o da öper. 137 HADİSCİLİĞİ Birçok hadis âliminin belirttiği gibi Ebû Dâvûd hadislerin zayıfını sağlamından ayırma, rivayetlerdeki ince kusurları tanıma ve hadis râvilerini tenkit etme hususlarında tanınmış bir âlimdir. Râvileri tenkit ederken kesin bilgi sahibi olmadığı kimseler hakkında görüş bildirmekten sakınırdı. Onların güvenilir olmadığına dair ileri sürülen genel ifadelere önem vermez, hangi sebeplerle cerh edildiklerinin açıkça söylenmesini isterdi. Hadis rivayetinde yetersiz ve liyakatsiz bulduğu kimselere karşı hiç müsamaha göstermez, yakını bile olsa tenkit etmekten çekinmezdi. Nitekim oğlu Abdullah hakkında bilinmeyen bir sebeple yalancı dediği ileri sürülmektedir. (Zehebî, Mîzânü’l-iʿtidâl, II, 433) Ṣaḥîḥ-i Buḫârî’de iki rivayeti bulunan Ya‘kūb b. Humeyd b. Kâsib’in değersiz bir kişi olduğunu göstermek üzere onun rivayetlerinin yazılı olduğu kâğıtlarla kitaplarını kapladığı rivayet edilir. (a.g.e., IV, 451) Bir hadisin senedinde kopukluk bulunmadığı ve râvilerinin zayıflığı hakkında fikir birliğine varılmadığı takdirde onu kitabına almakta mahzur görmeyen Ebû Dâvûd, hayatı boyunca yazdığı 500.000 hadis arasından bu özelliklere sahip 4800 rivayeti seçerek es-Sünen’e almıştır. Hadîs Almada Prensibi: Ebû Dâvûd, ehl-i hadîs’in başını çekenlerden olması hususiyetiyle, nazarında zayıf hadîs fukahânın kıyasından evlâdır. Bu sebeple bir babta, başka rivâyet yoksa zayıf hadîsi tahrîç etmekten çekinmez. Bu durumda zayıfın terki kıyâsa gitmek mânasına gelir. Ancak, şurası da muhakkak ki, terki hususunda ulemânın ittifak ettiklerinden hadîs olmamıştır. Şu açıklamayı yapar: “Sünen’imde metrûku’l-hadîs olan kimseden hadîs rivâyeti almadım. Kitapta münker bir rivâyet varsa durumunu bildirdim. Bu mevzuda başka rivayet olmadığı için bunu aldım.” Ebû Dâvûd ‘un zayıf hadîsi kıyastan üstün tutma prensibini aydınlatan bir rivâyeti İbnu Hazm, el-Muhalla’da, İmâm’ın oğlu Abdullah’tan kaydeder:“Babama, “bir beldede, sahîh hadîsi, sakîm hadîsten temyiz etmeden rivayette bulunan bir ehl-i hadîsle bir ehl-i reyden başkasını bulamayan bir kimsenin başına bir iş gelse, ehl-i reye mi, yoksa ehl-i hadîse mi müracaat etmeli?” diye sordum. Babam cevaben: “Ehl-i hadîse müracaat etsin, ehl-i reye değil. Çünkü zayıf hadîs reyden daha kavîdir” dedi.” 138 Devrin hadis hâfızlarından İbrâhim b. Uvreme el-İsfahânî ile hadis hâfızı ve fakih Ebû Bekir b. Sadaka, hiç kimse hakkında kullanmadıkları övgü ifadelerini Ebû Dâvûd için kullanmışlardır. Mûsâ b. Hârûn, onun hadis için yaratıldığını ve ondan daha faziletli birini görmediğini söylemiştir. Talebesi Ebû Bekir el-Hallâl de hocasından, devrinin önde gelen imamlarından biri ve hadislerin sağlamlık derecesini anlayıp kaynağına inme hususunda en yetkili otorite diye söz etmiştir. Hâkim en-Nisâbûrî’ye göre Ebû Dâvûd asrın hadis imamı idi. Muhammed b. Mahled’e göre de 100.000 hadisi rahatlıkla müzakere edebilirdi. Târîḫu Herât müellifi İbn Yâsîn ise onu, en ince kusurlara varıncaya kadar rivayetleri çok iyi bilen büyük bir muhaddis ve son derece müttaki bir kimse olarak tanıtmıştır. İbn Hibbân’a göre Ebû Dâvûd fıkıh ve hadisteki bilgisi, hâfıza gücü ve takvâ bakımından en büyük âlimlerden biriydi. Ebû Abdullah İbn Mende, hadislerin sağlamını sakatından, doğrusunu yanlışından dört muhaddisin ayırabildiğini söyleyerek sırasıyla Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâî’nin adını verirdi. es-Sünen’i tasnif ettikten sonra İslâm dünyasında şöhreti artan Ebû Dâvûd, hadis ilmindeki otoritesi yanında fıkıh bilgisiyle de dikkati çekmiştir. Herhangi bir mezhebi taklit etmediği halde İbn Ebû Ya‘lâ (Ṭabaḳātü’l-Ḥanâbile, I, 159), Ebû İshak eş-Şîrâzî (Ṭabaḳātü’l-fuḳahâʾ, I, 171) ve Ebü’l-Yümn el-Uleymî (el-Menhecü’l-aḥmed, I, 256-258) onu Ahmed b. Hanbel’in talebesi olan Hanbelî fukahası, Sübkî de (Ṭabaḳāt, II, 293-296) Şâfiî fukahası arasında saymışlardır. Ebû Dâvûd, Kur’ân-ı Kerîm’den sonra sünneti ön planda tutma konusunda Selefiyye’nin metodunu benimsemiştir. Hayat tarzı bakımından Hz. Peygamber(s.a.v)’e benzetilen Ahmed b. Hanbel(r.a)’i kendisine örnek aldığı ve zâhidâne bir hayat sürdüğü belirtilmektedir. İlmi her şeyin üstünde tuttuğu için -Buhârî’nin de yaptığı gibi- Emîr Ebû Ahmed el-Muvaffak b. Mütevekkil’in, kendi çocuklarına özel olarak esSünen’i okutması teklifini reddetmiş, onlar da diğer hadis talebeleriyle birlikte ayrı bir bölmede Ebû Dâvûd’un derslerine devam etmişlerdir. Ebû Dâvûd’un güzel sözleri: “Baş olma sevdası gizli şehvettir”; “Sözün hayırlısı kulağa izinsiz girendir”; “Giyeceğe ve yiyeceğe değer vermeyen kimse vücudunu rahat ettirir.” 139 BİLDİRDİĞİ HADİS-İ ŞERİFLERDEN BİR DEMET “İnsanın dinî, arkadaşının dîni gibidir. Herkes, kiminle arkadaşlık ettiğine baksın.” “Bilmediklerinizi sorunuz. Cehâletin ilâcı sormaktır.” Ümm-i Ferve haber veriyor, Resûlullaha ( aleyhisselâm ) hangi amelin efdal olduğu soruldu. “Amellerin efdali, vaktinin evvelinde kılınan namazdır” buyurdu. “Cum’a günleri bana çok salevât okuyunuz. Bunlar bana bildirilir” Öldükten sonra da bildirilir mi, denildiğinde: “Toprak, Peygamberlerin vücûdunu çürütmez. Bir mü’min bana salevât okuyunca, bir melek bana haber vererek, ümmetinden falan oğlu filân, sana selâm söyledi ve duâ etti der.” “Muhakkak ki, Allahü teâlâ, lütuf sahibidir, (kullara kolaylık diler, güçlük dilemez) yumuşak hareket etmeyi müddetçe, melekler, kötü söz söyliyene kendi sözünü geri çeviriyorlardı. Fakat o da, (kendisine kötü söz söylenen) kötü sözü söyliyenin sözünü kendisine iade edince, melekler kalktı, gitti.” “Bir kimseye, üç günden fazla bir mü’minle dargın durması helâl olmaz. Üç gün geçince mü’min kardeşine gidip, onunla buluşsun ve selâm versin. Eğer yanına gittiği şahıs selâmını alıp mukâbele ederse, her ikisi de sevâbta ortak olurlar. Eğer selâmı almazsa, selâm veren, dargınlık günahından kurtulur.” (Selâmı almıyan günahı yüklenir.) “Kardeşi ile bir sene konuşmayıp, dargın duran, onun kanını akıtmış (onu öldürmüş) gibidir.” “Küçüğümüze merhamet etmeyen, büyüğümüze saygı göstermeyen, bizden değildir.” “Kişi güzel ahlâkı ile, geceyi ibâdetle geçirenin derecesine ulaşır.” Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) rivâyet etti. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Nefsim yed-i kudretinde olan Allaha yemîn ederim ki, siz müslüman olmadıkça Cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe, kâmil müslüman olamazsınız. Selâmı aranızda yayın ki, birbirinizi sevesiniz. Kin beslemekten sakının. Çünkü o, tıraş edip kazıyıcıdır. Size saçları tıraş eder, demiyorum. Fakat o, dîni kazıyıp siler.” 140 Hazreti Muâviye’nin rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Resûlullah efendimiz buyurdu: “İnsanlardaki ayıpları araştırırsan, onları ifsâd eder, bozarsın.” Ebû Mes’ûd el-Ensârî ( radıyallahü anh ) bildirdi. Birisi Resûlullah efendimize geldi. “Bana bir şey oldu. Yürüyecek durumum yok. Bir hayvana bindiriverseniz de gitsem” dedi. Resûlullah efendimiz, “Seni bindirecek bir şeyim yok. Fakat falancaya git. Belki o seni bir şeye bindirip gönderir” buyurdu. Sonra Resûlullah efendimiz bunu Eshâb-ı kirama anlattı ve şöyle buyurdu: “Kim hayırlı bir işe delâlet ederse, (sebep olursa) o hayırlı işi işliyenin ecir ve sevâbı kadar mükâfat vardır.” Yezîd bin Sâib haber verdi. Resûlullah efendimiz, “Sizden biriniz arkadaşının eşyasını, ne şaka ve ne de ciddî olarak almasın. Biriniz arkadaşının değneğini aldığı zaman onu kendisine geri versin.” “Her ma’rûf (iyilik) sadakadır.” Enes ( radıyallahü anh ) bildirdi. Muhacirler (r.anhüm) “Ey Allahın Resûlü! Ensâr (r.anhüm) bütün sevâbları alıp götürdü. Bize bir şey kalmadı” deyince, Peygamber efendimiz şöyle buyurdu: “Hayır, siz onlar için duâ ettiğiniz ve onları, size verdikleri sebebiyle, övdüğünüz müddetçe, size de sevâb vardır” buyurdu. Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) rivâyet etti. Resûlullah efendimiz buyurdu: “İnsanlara teşekkür etmiyen, Allaha şükür etmiş olmaz.” (Ni’mete vasıta olana duâ ve medih yapılınca, sevâb kazanılır. Bu duâ ve medih, ni’mete vesîle olana teşekkür demektir. Bu teşekkür, Allahü teâlâya şükür yerine geçer.) İbn-i Ömer rivâyet etti. Resûlullah efendimiz buyurdu: “Hepiniz birer çobansınız. Hepiniz, emrinde ve eli altında olanlardan mes’ûlsünüz. Devlet reîsi de bir çobandır. O, emri altındakilerden mes’ûldür. Kişi ailesi üzerinde bir çobandır. Kadın kocasının evinde bir çobandır. Hizmetçi de efendisine âit mal üzerinde bir çobandır.” Resûlullah efendimiz Eshâb-ı kirama (r.anhüm) “Siz başpehlivanı ne olarak kabûl ediyorsunuz?” diye buyurunca, Onlar: “Erkeklerin yenemediği kimse olarak biliyoruz” dediler. Peygamber efendimiz “Hayır, hakîkatte o gazâb ânında nefsine sahip olandır” buyurdu. 141 Avf bin Mâlik bildirdi. Resûlullah efendimiz buyurdu: “Ben ve meşakkat ve geçim darlığından dolayı yanakları moraran kadın (kocasından dul kalıp, çocuğuna sabreden, evlenmiyen kadın) Cennette şu iki parmak gibi birbirimize yakınız.” “Cibrîl komşuyu çok tavsiye etti. O kadar ki, neredeyse komşunun komşuya mirasçı olacağını zannettim.” Ebû Sa’îd el-Hudrî rivâyet etti. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) şöyle buyurdu: “Bir kimsenin üç kızı veya üç kızkardeşi olur da onlara iyi muâmele ederse, mutlaka cennete girer.” Ebû Bekr rivâyet etti. Resûlullah efendimiz şöyle buyurdu: “Dünyâda, Allahü teâlânın, acele olarak cezasını vermeğe, (âhırette ayrıca azâbı olmakla beraber) Sıla-i rahmi terk etme ile azgınlık ve taşkınlıktan daha lâyık bir günah yoktur.” Enes bin Mâlik ( radıyallahü anh ) rivâyet etti. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Kim rızkının bol olmasını ve ömrünün uzamasını severse, sıla-i rahm yapsın.” Bekir bin Haris ( radıyallahü anh ) “Yâ Resûlallah! Kime iyilik edeyim?” diye sordu. Resûlullah efendimiz, “Annene, sonra babana, kızkardeşine, erkek kardeşine ve bunları takip eden akrabana (iyilik etmen) vâcib bir haktır” buyurduktan sonra, yakın akrabaları da ilâve buyurdular. Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) rivâyet etti. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdular ki; “Kul vefât ettiği zaman, bütün amellerinin sevâbı da kesilir. Bunlardan üç amel müstesnadır. (Bunların sevâbı kesilmez) Birincisi, Sadaka-i câriye, ikincisi, kendisinden faydalanılan ilim. Üçüncüsü, kendisine, duâ eden sâlih evlât.” Ebû Ubeyd’in ( radıyallahü anh ) şöyle anlattığı işitilmiştir. Biz Resûlullah efendimizin yanında bulunuyorduk. Birisi, “Ey Allahın Resûlü! Annem ve babam vefât ettikten sonra, kendilerine yapabileceğim bir iyilik kaldı mı?” diye sordu. Resûlullah efendimiz: “Evet şu dört şey vardır: Onlara hayır duâda bulunup, Allahü teâlâdan onların af ve mağfiretini dilemek. Vasıyyetlerini yerine getirmek. Onların dünyâda iken sevdiği arkadaşlarına ikramda bulunmak. Akrabalığın kendilerinden geldiği akrabaya iyilik etmek.” Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) rivâyet etti. Resûl-i ekrem efendimiz buyurdular ki: “Şu üç kimsenin duâsı makbûldür. Bunda asla 142 şüphe yoktur. Bunlar mazlûmun duâsı, yolcunun duâsı, ana-babanın çocuklarına duâsı.” Abdullah bin Amr ( radıyallahü anh ) anlattı. Cihada gitmek için biri Resûlullahın yanına geldi. Resûl-i ekrem efendimiz ( aleyhisselâm ) ona: “Anan baban hayatta mı?” diye suâl ettiler. O şahıs da “Evet hayattadır” diye cevap verdi. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) “Madem ki, böyle müslüman ana ve baban var. Onlara iyilik ve ihsânda bulunmak için çalış” buyurdular. Abdullah bin Âmir anlattı: Ana ve babasını terk edip ağlatan ve hicret etme husûsunda, Resûlullaha ( aleyhisselâm ) bî’at eden biri, Peygamber efendimize geldi. Resûlullah efendimiz ona buyurdu ki: “Ana-babana dön, ağlattığın gibi onları güldür ve ferahlandır.” Muâviye bin Hayde anlattı: Resûlullaha “Yâ Resûlallah! Kime iyilik edeyim?” dedim. “Annene” buyurdu. “Kime iyilik edeyim?” dedim. “Annene” buyurdu. “Kime iyilik edeyim?” dedim. “Annene” buyurdu. “Kime iyilik edeyim?” dedim. “Babana, sonra en yakına, ondan sonra en yakınına” buyurdu. Şekl bin Humeyd anlattı: “Ey Allahın Resûlü! Bana faydalanacağım bir duâ öğret” dedim. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ): “Allahım! Kulağımın, gözümün, dilimin, kalbimin ve şehvetimin şerrinden bana afiyet ve ihsân eyle de” buyurmuştur. Hazreti Ömer’in ( radıyallahü anh ) bildirdiğine göre, Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Şu beş şeyden; tenbellikten, cimrilikten, yaşlılığın kötülüğünden, kalbin fitnesinden ve kabir azâbından, Allahü teâlâya sığınırdı.” Enes bin Mâlik’in rivâyet ettiğine göre, Resûlullah efendimiz, şu duâyı çok söylerdi: “Allahım! Bize dünyâda da âhırette de güzellik ver. Bizi Cehennem azâbından koru.” Abdullah bin Ömer ( radıyallahü anh ), Resûlullahın duâlarından birisinin şöyle olduğunu haber verdi: “Allahım! Ni’metinin yok olmasından, ihsân ettiğin afiyetin değişmesinden, ansızın azâbının gelmesinden, gazâbına sebeb olacak şeylerin hepsinden sana sığınırım.” Muâz bin Cebel’den ( radıyallahü anh ) rivâyet edildi. O şöyle anlattı: Peygamber efendimiz elimden tuttu. “Ey Muâz” buyurdu. Ben “Buyurun” dedim. “Ben seni seviyorum” buyurdular. “Vallahi ben de sizi seviyorum” dedim. “Sana her namazın peşinden söyleyeceğin ba’zı 143 sözler öğreteyim mi?” buyurunca, “Evet” dedim. Resûlullah efendimiz, “Allahım! Seni anmak (Kur’ân-ı kerîmi okuyup onunla amel etmek) ni’metine şükretmek ve sana güzel ibâdet etmek üzere bana yardım et de.” buyurdu. Abdullah bin Ömer’den ( radıyallahü anh ) bildirildiğine göre, Resûlullah efendimiz şöyle duâ buyururlardı: “Allahım! Ben senden dünyâda da âhırette de, af ve afiyet isterim. Allahım! Ben dînim ve ehlim husûsunda senden afiyet isterim. Ayıplarımı ört, korkumu gider, önümden, arkamdan, sağımdan, solumdan, yukarımdan da beni muhafaza eyle. (Yerin göçmesiyle de) altından helak olmaktan sana sığınırım.” Ebû Bekr ( radıyallahü anh ), Resûlullahın ( aleyhisselâm ) şöyle buyurduğunu bildirmişti: “Kederli olanın yapacağı duâlar şunlar: Allahım! Senin rahmetini umuyorum. Beni biran olsun nefsime bırakma! Benim bütün hâlimi düzelt. Senden başka ilâh yoktur.” Nu’mân bin Beşîr bildirdi. Resûlullah efendimiz buyurdu ki; “Gerçekten duâ ibâdettir.” Sonra şu âyet-i kerîmeyi okudu: “Bana duâ ediniz. Duânızı kabûl edeyim” (Mü’minûn-60). Belî kabilesinden birisi rivâyet etti. Babamla beraber Resûlullaha ( aleyhisselâm ) geldim. Resûlullah ( aleyhisselâm ) yanımda, babama gizlice bir şeyler söyledi. Sonra ben babama, Resûlullah ( aleyhisselâm ) sana ne söyledi, diye sordum. “Bir işi yapmak istediğin zaman, Allahü teâlâ sana o işten bir çıkış kapısı gösterinceye veya yaratıncaya kadar yavaş hareket et ve temkinli ol” buyurdu, dedi. “Âhırete âit işlerin dışındaki işlerde acele etmemek hayırlıdır.” Habbet-üt-Temîmî’nin babası Resûl-i ekrem efendimizden ( aleyhisselâm ) şöyle duydu: “Baykuşlarda uğursuzluk diye bir şey yoktur. En doğru yorum, hayıra yormaktır. Göz değmesi haktır ve gerçektir.” Ebû Sa’îd ( radıyallahü anh ) haber verdi. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Sizden biriniz esnediği zaman, elini ağzına koysun. Çünkü şeytan ağzına girer.” Muâviye ( radıyallahü anh ) bildirdi: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdular ki: “Kişi, Allahü teâlânın kullarının kendisi için ayakta dikilmesine sevinirse, ateşten bir eve hazırlansın.” 144 Abdullah bin Amr rivâyet etti. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu: “İki kişi arasına oturmak sûretiyle aralarını ayırmak, kimseye helâl olmaz. Müsâdeleriyle olursa müstesnadır.” Şa’bî’den rivâyet edildi. Birisi, Abdullah bin Amr’a geldi. Abdullah’ın yanında da ba’zı kimseler vardı. Bu zât, Abdullah’a doğru giderken, ona mâni oldular. Bunun üzerine Abdullah, “Onu bırakın” dedi. Sonra adam Abdullah’ın yanına oturdu. “Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) duyduğun bir şeyi bana haber ver” dedi. Abdullah bin Amr hazretleri de, “Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) şöyle buyurduğunu işittim: “Müslüman o kimsedir ki, müslümanlar, onun dilinden ve elinden zarar görmezler. Muhacir de, Allahü teâlânın yasakladığı şeyleri terk edendir.” Abdullah’dan rivâyet edildi. Resûl-i ekrem şöyle buyurdu: “İnsanlar üç kişi, olduğu zaman, üçüncüyü yalnız bırakıp, iki kişi aralarında gizli konuşmasınlar.” Süleym bin Câbir rivâyet etti. Peygamber efendimize gittim. “Ey Allahın Resûlü! Bana nasîhat ver” dedim. Bunun üzerine Peygamber efendimiz: “Allahü teâlâdan kork ve takvâya sarıl. Kuyudan su çekmek isteyen, senin kovandan, onun su kabına su boşaltman yahut kardeşinle güleryüzle konuşman şeklinde bile olsa, hiçbir iyiliği küçük görme. Elbiseni yere sarkıtmaktan sakın. Çünkü bu kibirdendir. Allahü teâlâ bunu sevmez. Eğer bir kimse, senden bildiği bir şeyle seni ayıplarsa, sen onu, hakkında bildiğin bir şeyle ayıplama. Seni kötüleyeni bırak. Söylediğinin günahı ona âittir. Onun mükâfatı ise senindir, insan, hayvan veya başka bir şey olsun, hiçbir şeye kötü söz söyleme”buyurdu. Süleym ( radıyallahü anh ) der ki, “Ondan sonra ne bir insana, ne bir hayvana, hiçbirisine kötü söylemedim.” İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ) haber verdi. Resûlullah efendimiz buyurdular ki: “Elinde, et ve yemekten kalma, yağ bulaşığı olduğu halde, onu yıkamadan yatıp uyuyan kimseye bir zarar dokunursa, kendisinden başkasını kınayıp, ayıplamasın.” Câbir bin Abdullah rivâyet etti. Resûlullah efendimiz buyurdular: “Kapıları kilitleyin. Su kırbasını bağlayın. Kapları örtünüz. Lâmbaları söndürünüz. Çünkü, şeytan kilitli kapıyı açmaz, Bağı çözmez ve kabı açmaz.” Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) rivâyet etti. Resûlullah efendimiz buyurdu: “Beş şey, peygamberlerin seçtiği sünnetlerdendir. 145 1. Bıyık kısaltmak, 2. Tırnakları kesmek, 3. Kasıkları tıraş etmek. 4. Koltuk altlarını yolmak, 5. Misvak kullanmak.” (Misvak, Arabistan’da bulunan, Erak ağacının dalından bir karış uzunlukta kesilen parçadır) Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) rivâyet etti. Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Şunlara bir yüzle, bunlara bir yüzle gelen iki yüzlü kimse, insanların en kötülerindendir.” “Güçlü olmak, insanları yenmekle değildir. Gerçek güçlü ve kuvvetli olan, öfke zamanında nefsine sâhib olandır.” ESERLERİ 1. es-Sünen. Sahihinden zayıfına kadar İslâm hukukuyla ilgili 4800 hadisi topladığı, bunlardan ileri derecede zayıf olanları belirtmeye özen gösterdiği bir eser olup İslâm dünyasında büyük rağbet görmüştür. Muhtelif şerhleri bulunan es-Sünen Kahire’de neşredilmiş (1280), daha sonra da pek çok baskısı yapılmıştır. 2. el-Merâsîl. 544 mürsel hadisi ihtiva eden ve sahasının ilk ve orijinal eseri olan kitap, bilindiği kadarıyla ilk defa Alî es-Sünnî etTrablusî tarafından senedleri zikredilmeksizin neşredilmiş (Kahire 1310), daha sonra senedleriyle birlikte muhtelif baskıları yapılmıştır. 3. Mesâʾilü’l-İmâm Aḥmed b. Ḥanbel. el-Mesâʾilü’lletî ḫâlefe ʿaleyhe’l-İmâm Aḥmed b. Ḥanbel adıyla da bilinen eser, Ahmed b. Hanbel’e sorulan bazı soruların Ebû Dâvûd tarafından kaydedilen cevaplarından ibarettir. Fıkıh bablarına göre tertip edilen kitap Muhammed Behcet el-Baytâr tarafından neşre hazırlanmış ve Reşîd Rızâ’nın takdim yazısıyla yayımlanmıştır (Kahire 1353). 4. İcâbâtühû ʿalâ suʾâlâti Ebî ʿUbeyd Muḥammed b. ʿAlî b. ʿOs̱mân el-Âcurrî. Râvilerin cerh ve ta‘dîline dair talebesi Ebû Ubeyd el-Âcurrî’nin sorularına verdiği cevapları ihtiva eden ve Âcurrî tarafından derlenen eser beş cüzden meydana gelmektedir. İbn Hacer’in Tehẕîbü’t-Tehẕîb’de çok faydalandığı bu eserin Köprülü Kütüphanesi’ndeki üçüncü cüzü (nr. 292, 30 varak) Muhammed Ali Kāsım el-Ömerî tarafından yayımlanmıştır (Medine 1403). Dördüncü ve beşinci cüzleri Bibliothèque Nationale’de bulunan (nr. 2085, 68 varak) eserin birinci ve ikinci cüzlerinin günümüze ulaşıp ulaşmadığı bilinmemektedir. 5. Risâletü Ebî Dâvûd ilâ ehli Mekke fî vaṣfi Sünenihî. Risâle fî vaṣfi teʾlîfihî li-kitâbi’s-Sünen adıyla da anılan risâle, bir müellifin kendi eserini tanıtıp benzerleriyle karşılaştırması ve o devirde pek âdet 146 olmayan bir usulü ortaya koyması bakımından önem taşımaktadır. Eserin Dârü’l-kütübi’z-Zâhiriyye’deki yegâne nüshasını (Hadis, nr. 348, vr. 188a -191a ) ilk defa Zâhid Kevserî (Kahire 1369), daha sonra da Muhammed Lutfî es-Sabbâğ (Beyrut 1394, 1405) yayımlamışlardır. 6. Kitâbü’z-Zühd. Mağrib hattıyla yazılmış bir nüshası Fas’ta Karaviyyîn Kütüphanesi’nde bulunmaktadır (nr. 80/133). 7. Tesmiyetü iḫve elleẕîne ruviye ʿanhümü’lḥadîs̱. Tesmiyetü’l-iḫve min ehli’l-emṣâr adıyla da bilinen risâle Dârü’l-kütübi’z-Zâhiriyye’dedir. (Mecmua, nr. 129, vr. 216a -223b ). 8. Kitâbü’l-Baʿs̱ve’n-nüşûr. Brockelmann bu eserin Dımaşk’ta bulunduğunu söylemektedir (GAL [Ar.], III, 189). 9. Kitâbü’l-Ḳader. Günümüze gelip gelmediği bilinmeyen eser, er-Red ʿalâ ehli’l-ḳader ve er-Red ʿale’l-ḳaderiyye adlarıyla da anılmaktadır. Ebû Dâvûd’un bunlardan başka Nâsiḫu’l-Ḳurʾân ve mensûḫuh, Delâʾilü’n-nübüvve, et-Teferrüd fi’s-sünen, Feżâʾilü’lenṣâr, Müsnedü Mâlik, ed-Duʿâʾ, İbtidâʾü’l-vaḥy, Aḫbârü’lḫavâric, Mâ teferrede bihî ehlü’l-emṣâr ve el-Âdâbü’ş-şerʿiyye adlı eserlerinin bulunduğu kaynaklarda zikredilmektedir. Ebû Dâvûd hakkında müstakil bazı eserler kaleme alınmış ve ilmî araştırmalar yapılmıştır. Ebû Ahmed el-Cellûdî’nin (ö. 302/914- 15) Aḫbâru Ebî Dâvûd adlı bir eseri vardır (Âgā Büzürg-i Tahrânî, I, 316). Ümmülkurâ Üniversitesi’nde Muhammed Sîrân Efendi elEndonîsî’nin el-Metrûkûn ve’l-mechûlûn ve merviyyâtühüm fî Süneni Ebî Dâvûd es-Sicistânî adıyla yaptığı yüksek lisans tezi basılmıştır (Mekke 1396/1976). Takıyyüddin el-Mezâhirî en-Nedvî, Ebû Dâvûd elimâm el-ḥâfıẓ el-faḳīh adlı araştırmasında (Ayn 1978) Ebû Dâvûd’un hayatını ve ilmî şahsiyetini incelemiştir. Muavvad b. Bilâl el-Avfî, yine Ümmülkurâ Üniversitesi’nde Ebû Dâvûd es-Sicistânî ve es̱eruhû fî ʿilmi’l-ḥadîs̱ adlı bir yüksek lisans tezi hazırlamıştır (Mekke 1400/1980). Muhammed Lutfî es-Sabbâğ’ın da Ebû Dâvûd ḥayâtühû ve Sünenühû adlı bir çalışması bulunmaktadır (Beyrut 1405/1985). SÜNEN-İ EBU DAVUD İmam Ebu Davud'un daha başka esrieri olmasına rağmen, onun ismini ebedi-leştiren, Sünen’idir. Bu eser, birçok İslam ülkesindeki muhtelif mezheplerin âlimlerince, standart bir hadis kitabı olarak hüsnü kabul görmüş ve çokça okutulmuştur, okutulmaktadır. Ebu Davud 147 Sünen'in hadislerini seçerken, ahkâm hadisleriy le yetinmiştir. Bu sebeple Sünen ve diğer hadis müellifleri arasında, ahkâm hadisler sahasında ilk eser veren kimse olmuştur. İmam Nevevi, Sünen'e yaptığı şerhte şöyle der; "Fıkıhla olsun başka şeyle olsun, îslami mevzularla meşgul olan herkesin Ebu Davud'un Sünen'ine ilgi ve alaka göstermesi, onu iyi bilmesi gerekir. Zira onun ipindeki hadislerle delil getirilir ve hadisleri ayırmak da kolaydır." İmam Gazzalı şöyle der: " Bu kitapta bulunanlar, bir müctehide ahkâm hadisleri hususunda yeterlidir." SÜNEN’İN ÖZELLİKLERİ Müellif kitabın özelliklerini Mekkelilere yazdığı mektubunda da özel olarak şöyle dile getirir:" Siz, benden Sünen kitabındaki hadisleri soruyor ve bunlar bu konuda bildiğin hadislerin en sıhhatli olanları mı? Diyorsunuz ve benden açıklama istiyorsunuz. Sorularınızı dikkatle inceledim. Eserin imamının en sahih hadislerden müteşekkil olduğuna emin olabilirsiniz. Ancak, bir hadis, iki ayrı sahih senedle rivayet edilmiş olur da, birinin daha kuvvetli, diğerininde ravisinin hıfzı daha kuvvetli olursa, bu durumda çoğu kere hıfzı kuvvetli olanı seçtim. • Bir konuda birçok sahih hadis var olsa da bir bab başlığı altında bir veya iki hadis aldım, • Çoğu kez hadisleri kısalttım. Zira hadisi bütün uzunluğuyla verseydim, duyan ve okuyanlardan bir kısmı, konuya ait hükmü belirleyen kısmının neresi olduğunu bilemezdi. • Kitabımda, ulemanın, terkinde ittifak ettikleri ravinin hadisini almadım, • Aynı konuda kendisinden başka, ona benzer herhangi bir hadis bulamadığımdan dolayı münker (zayıf bir ravinin, güvenilir bir raviye muhalif olarak zikrettiği) bir hadise yer vermişsem onun münker olduğunu mutlaka açıkladım. • Hakkında bir şey söylemediklerim, sahihtir, (ihticac veye itibar olunabilir.) • Kitabımdaki hadislerin sayısı 4800 kadardır. (500.000 hadisten seçilmiştir.) Bunlardan 600 kadarı mürseldir. (Tabi'inin, Sahabeyi atlayarak Hz. Peygambere (s.a.v) izafe ettiği hadistir.) 148 • Sünen'e sadece ahkâm hadislerini aldım. Zühd ve amellerin faziletleri ve diğer faziletlerle ilgili konuları işlemedim. Bu konularla ilgili sahih bir hadis olmasına rağmen onları kitabıma almadım. Ebu Davud. Gerekli gördüğü yerde, şahıs tanıtması yapar, cerh ve tadilde bulunur. Zayıf hadisleri belirtirken gerekçe gösterir. Yerler (mekânlar) hakkında bilgi verir. Hadisin sebeb-i vurudunu bildirir. Hadis ıstılahlarını yer yer kullanır. İmam Zehebi, Sünen'deki hadisleri altı guruba ayırır: - Buhari ve Müslim'in birlikte tahric ettikleri hadisler, bunlar kitabın yarısını teşkil eder. - İki imamdan birisinin kitaba aldığı hadisler, - Buharı ve Müslim’de olmamasına rağmen, senedi iyi olan, illetli ve şaz olmayan hadisler. - İsnadı sahih olan ve ulemanın kabul ettiği hadisler - Ravideki hafıza noksanlığı sebebiyle isnadı, zayıf kabul edilen hadisler. (Bu hadisler hakkında Ebu Davut, çoğu kere sükût eder.) - Ravisinin zaafı çok açık olan hadisler ki bu tür hadislerin zaafîyetini Ebu Davud genellikle açıklar. Bu durum, Ebu Davud'un, fakihlerin delil olarak kullandıkları ahkâm hadislerini bir araya toplamak gayesinin tabii bir sonucudur. Çünkü ona göre, aşırı derecede zayıf olmayan bir hadis. REY ve KIYASTAN ÖNDE GELİR. Farklı Nüshaları: Ebû Dâvûd ‘un Sünen’ini, kendisinden tahammül edîp rivâyet izni olan yedi kişi mevcuttur. Bunlardan dört tânesi ulema arasında yaygınlık kazanmıştır. Nüshalar arasında bazı farklar mevcuttur. Bu nüshalar şunlardır. 1- Ebu Ali Muhammed İbnu Ahmed İbn-i Amr el-Lü’lü’î (333/944) nüshası: Bu nüsha en ziyade şöhret ve yaygınlık kazanan nüshadır. Bilhassa Meşrik memleketlerinde yazılmıştır. El-Lü’lü’î, Sünen’i, Ebû Dâvûd ‘dan bir kaç sefer dinleme fırsatı bulmuştur. Son defa, müellifin vefat ettiği sene olan 275’te dinlemiş olması, bu nüshaya ayrı bir itibâr kazandırmıştır. 2- Ebu Bekr Muhammed İbnu Bekr İbni Abdirrezzâk İbni Dâse et-Temmâr (v. 346/957) nüshası: Kısaca: İbnu Dâse nüshası diye bilinir. Bu nüsha Mağrib beldelerinde şöhret yapmıştır. İbnu Dâse nüshası el-Lü’lü’î nüshası’na muhteva itibariyle benzerlik arzeder. 149 Farklı yönleri bir kısım takdîm ve te’hirlerdir. Hadîslerin ziyâdenoksanlığı söz konusu değildir. 3- Ebu Îsa İshâk İbnu Mûsa İbn-i Sâ’îd er-Remlî (320/932) nüshası. Bu da er-Remlî nüshası olarak yâdedilir. Bu zât, Ebû Dâvûd ‘un verrâkı (hususî kâtibi) dir. Bunun rivayeti tertîb itibâriyle İbnu Dâse nüshasına benzer. 4- İbnu’l-A’râbî nüshası. Daha çok sûfi olan Ebu Sa’îd Ahmed İbnu Muhammed İbni Ziyâd İbni’l-A’râbî’nin (vefat tarihi 340/951) dir. Bunun nüshası diğerlerine nazaran eksik bir nüshadır. Ebû Dâvûd Üzerine Çalışmalar: Sünenü Ebî Dâvud el-Münzirî [Ebu Muhammed Abdülaziz İbnu Abdilkavî (v. 656/1258)] tarafından ihtisar edilmiştir. İhtisarın ismi el-Müctebâ’dır, bir kaç baskısı mevcuttur. İbnu Kayyîm elCevziyye (v. 751 / 1350) Sünen üzerine bir tehzîb çalışması yapmıştır. Tehzîbu Süneni Ebî Dâvud adını taşıyan bu eser de basılmıştır. Belli başlı şerhleri şunlardır: 1- Me’âlimu’s-Sünen: İlk Buhârî şârihi diye daha önce takdim ettiğimiz Ebu Süleyman el-Hattâbî (v. 388) tarafından yapılmış muhtasar bir şerhtir, matbudur. Hattâbî’nin Meʿâlimü’s-sünen’i, genellikle hadislerde geçen nâdir kelimelerin ve hadisin mânasının açıklandığı, ihtiva ettiği fıkhî sonuçların belirtildiği bir çalışma olup eser aynı zamanda ilk hadis şerhi olarak bilinmektedir. Nüshalarının önemli bir kısmı İstanbul’daki kütüphanelerde kayıtlı olan eserin belli başlı baskıları şunlardır: nşr. Muhammed Râgıb et-Tabbâh, I-IV, Halep 1339-1343, 1932-1934; nşr. İzzet Ubeyd ed-De‘‘âs – Âdil es-Seyyid, IV, Humus 1389-1394/1969-1974; nşr. Ahmed Muhammed Şâkir – Muhammed Hâmid el-Fıkī, I-VIII, Kahire 1367-1369 2- Avnu’l-Ma’bud Şerhu Süneni Ebî Dâvud: Ebu’t-Tayyîb Muhammed Şemsülhak el-Azîmâbâdî tarafından te’lif edilmiştir. 14 ciltlik bir şerh olup açıklamaları son derece basit, yabancılar için anlaşılması kolaydır. Hadîs metninde geçen kelimeler lügat gibî açıklanır. Bir kaç kere basılmıştır. 3- El-Menhelü’l-Azbi’l-Mevrûd Şerhu Süneni Ebî Dâvud: Mahmud Muhammed Hattab es-Subkî ( 1352/ 1933) tarafından yapılmıştır. Hadîslerden dört mezhebin ne gibi hükümler çıkardığı belirtilen geniş muhtevalı bir şerhtir, ne var ki, Sünen’in tamamı aynı şekilde bitirilememiş, yarıda kalmış bir şerhtir. 150 4- Mirkâtu’s-Su’ûd ilâ Süneni Ebî Dâvud: Suyûtî’nin şerhidir. Süyûtî’nin Mirḳātü’ṣ-ṣuʿûd ilâ Süneni Ebî Dâvûd’unu (nüshaları için bk. a.g.e., I, 151) Dimnâtî Derecâtü Mirḳāti’ṣ-ṣuʿûd ilâ Süneni Ebî Dâvûd adıyla ihtisar etmiştir.(Kahire 1298). 5- Bezlu’l-Mechûd fi Hallî Ebî Dâvud: Bu şerh Hanefi mezhebini esas alır. Halil Ahmed es-Sehârenfûrî (v. 1346/1927) te’lîf etmiştir. Muhammed Zekeriyya el-Kandehlevî tâlikte bulunmuştur. 20 cilttir, matbudur. Ebû Dâvûd ‘a bunlar dışında, Nevevî, İbnu Mulakkin, Kutbuddîn Ebu Bekr İbnu Ahmed el-Yemenî, Veliyyüddin Ebu Zür’a Ahmed İbnu’l-Hâfız Ebî’l-Fadl Zeyniddîn el-Irâkî, Alaeddin Moğoltay İbni Kılıç. Şihâbuddin İbnu Raslân, Bedruddîn el-Aynî ve Sindî gibi muhtelif âlimler tarafından çoğu yarım kalmış başka şerhler de yapılmıştır. BİBLİYOGRAFYA Ebû Dâvûd, es-Sünen (nşr. M. Muhyiddin Abdülhamîd), Beyrut, ts. (Dârü’lfikr), neşredenin girişi, I, 3-16; a.e.: Süneni Ebî Dâvûd Terceme ve Şerhi (trc. Hüseyin Kayapınar – Necati Akdeniz), İstanbul 1987, İsmail L. Çakan’ın Mukaddime’si, I, s. XXX-LVI; Hatîb, Târîḫu Baġdâd, IX, 55-58; Zehebî, Aʿlâmü’nnübelâʾ, XV, 307-308, 538-539; Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1004-1006; Sıddîk Hasan Han, elḤıṭṭa fî ẕikri’ṣ-ṣıḥâḥi’s-sitte, Beyrut 1405/1985, s. 211-218; Sezgin, GAS (Ar.), I, 150- 152, 294; M. Reşâd Halîfe, Medresetü’l-ḥadîs̱fî Mıṣr, Kahire 1403/1983, s. 154-163; Sâlih Yûsuf Ma‘tûk, Bedrüddîn el-ʿAynî ve es̱eruhû fî ʿilmi’l-ḥadîs̱, Beyrut 1407/1987, s. 184-193; Muhammed b. Lutfî es-Sabbâğ, Ebû Dâvûd ḥayâtühû ve Sünenüh, Beyrut-Dımaşk 1405/1985; İsmail L. Çakan, Hadîs Edebiyâtı, İstanbul 1989, s. 77-86, 162-164; Kettânî, er-Risâletü’l-müstetrafe (Özbek), s. 3-4, 22, 29-30; Abdülhamit Birışık, “Mahmûd Hasan Diyûbendî”, DİA, XXVII, 367.Ebû Dâvûd, Sünen (nşr. Kemâl Yûsuf el-Hût), Beyrut 1409/1988, nâşirin mukaddimesi, I, 720.Hatîb, Târîḫu Baġdâd, IX, 55-59.Şîrâzî, Ṭabaḳātü’l-fuḳahâʾ, I, 171.İbn Ebû Ya‘lâ, Ṭabaḳātü’l-Ḥanâbile, I, 159.Nevevî, Tehẕîb, II, 224-227.Zehebî, Aʿlâmü’nnübelâʾ, XIII, 203-221.Mîzânü’l-iʿtidâl, II, 433; IV, 451.Sübkî, Ṭabaḳāt, II, 293- 296.İbn Hacer, Tehẕîbü’t-Tehẕîb, IV, 169-173.Uleymî, el-Menhecü’l-aḥmed (nşr. M. Muhyiddin Abdülhamîd – Âdil Nüveyhiz), Beyrut 1403/1983, I, 256-258.Keşfü’ẓẓunûn, II, 1387, 1004-1006, 1402, 1458.Brockelmann, GAL (Ar.), III, 185- 189.Bedrân, Tehẕîbü Târîḫi Dımaşḳ, VI, 246-247.M. Abdurrahman elMübârekfûrî, Muḳaddimetü Tuḥfeti’l-aḥveẕî, Kahire 1386/1967, I, 352- 353.Sezgin, GAS, I, 149-152, 165.Âgā Büzürg-i Tahrânî, eẕ-Ẕerîʿa ilâ teṣânîfi’ş-Şîʿa, Beyrut 1403/1983, I, 316.Nüveyhiz, Muʿcemü’l-müfessirîn, I, 215.Kays Âl-i Kays, elÎrâniyyûn, II/1, s. 244-254.Şeşen, Fihrisü maḫṭûṭâti’ṭ-ṭıbbi’l-İslâmî, I, 157.“Ebû Dâvûd es-Sicistânî”, ʿÂlemü’l-kütüb, V/2, Kahire 1984, s. 759.Vahid Çabuk, “Zenc”, İA, XIII, 521-522. 151 İMAM-I MALİK (R.A) (D.H.90 -M. 709 Medine-V.H. 179 M.795. Medine) Büyük Hadis, fıkıh âlimi, muhaddis, Mezhep imamı veli,Muvatta hadis kitabının yazarı. Bu güzel insan Cennet ile müjdelenmiş olan Ehl-i sünnet velcemaatin dört büyük hak mezhebinden biri olan Maliki mezhebinin reisidir. Adı, Malik bin Enes’tir. H.90 -M. 709 senesinde Medine'de doğdu. H. 179 M.795’de yine Medine'de vefat etti. Eshab-ı kiramdan olan dedesi Malik ibnu Ebu Amr'dır. Soyu Yemen kabilelerinden “Beni Esbah” kabilesine ve Himyerîlerden bir hükümdâr hanedanına dayanır. Dedelerinden biri Medine’ye yerleşmişti. Ashâb-ı kiramdan olan dedesi Ebû Amr’dır. Tebe-i tabiinden olan imam-ı Malik, ilim ve hadis rivayetiyle meşgul olan bir ailede ve çevrede yetişmiştir. Dedesi Malik, babası Enes ve amcası Süheyl, hadis rivayeti yapmışlardır. Yaşadığı muhit, Peygamber efendimizin yaşamış olduğu ve İslam’ın hükümlerinin vaaz edildiği ve çok ilim ehlinin bulunduğu Medine-i münevvere idi. Şemaili ve Kişiliği İmam Malik(r.a), heybetli biriydi. Uzun boylu, iri yapılı, sarışın, mavi gözlü biriydi. Gür sakalları vardı. Saçı sakalı aktı. Bıyıklarını uzatır, kısaltmaz dı. Temiz giyimliydi, ince ve beyaz renk kumaşı tercih ederdi. Giysisini sık değiştirir, sarığını çenesinin altından geçirip omuzlarından aşağı sarkıtırdı. Misk ve güzel koku sürünmeyi severdi. İmam Mâlik refah ve bolluk içinde büyümüştür. Dış görünümüne Özen gösterir, her konuda kendine dikkat ederdi. Güzel ahlak ve edebinin yanı sıra vakur ve heybetli görüntüsüyle insanlar üzerinde saygın bir izlenim bırakırdı. Bulunduğu her mecliste izzet ve itibâr görürdü. Takva ve vakarı bu heybetine manevi bir hava da katıyordu. Hafızası çok güçlüydü. Çoğu zaman dinlediklerini bir dinlemede ezberleyebiliyordu. Züht ve takvasıyla ün kazanmış biriydi. İlmi öğrenme ve öğretme işinde herhangi bir maddi çıkar gözetmemiş sadece Allah'ın rızasını aramıştı. İlmin bir nur olduğunu ancak bu nurun sadece kalbini takva ve ihlasla doldurmuş kimselerin gönüllerine 152 yerleşebileceğini söylerdi. İhtilaflı mevzularda insanlarla tartışmaya girmekten kaçınır ve bu tür tartışmaların kin ve nefret sebebi olacağını söylerdi. Onun döneminde yaşamış pek çok ilim adamı kendisinden övgüyle söz etmişlerdir. İlim Tahsili Önce Kur'an-ı kerimi ezberledi. Kendisinin isteği ve ailesinin yardım ve teşvikiyle ilim öğrenmeye başladı. Bu hususta kendisine en çok annesi ilgi göstermiştir. Annesine, ilim tahsiline gitmek istediğini söyleyince, ona en güzel elbiselerini giydirerek sarığını sarıp: "Şimdi git, oku, yaz" demiştir. Ayrıca oğluna zamanın meşhur âlimi Rabi'at'ur Rey'in yanına gitmesini, ondan ilim ve edep öğrenmesini söylemiştir. Bu teşvik üzerine Rabi'a bin Abdurrahman'ın derslerine devam edip, genç yaşta re'ye dayanan fıkıh ilmini öğrendi Diğer âlimlerin de derslerine devam etti ve bilhassa yanından hiç ayrılmadığı hocası Abdurrahman bin Hürmüz'ün derslerinden çok istifade etmiştir. Bu hocası hakkında şöyle derdi: "İbni Hürmüz'ün derslerine onüç sene devam ettim. Ondan öyle ilimler öğrendim ki, bunların bir kısmını hiç kimseye söyleyemiyorum. O, bid’at ehlini red bakımından ve insanların ihtilaf ettikleri şeyler hususunda onların en bilgilisi idi." Hocaları: İmam Mâlik, sahabenin ilmini taşıyan tâbiûndan bir topluluğa yetişmiş ve onların ilmini öğrenmiştir. Bunlar arasında en güzideleri Abdullah b. Ömer'in (r.a) azatlısı Nâfi idi. İmam şöyle derdi: 'Nâfi, Ibn Ömer'in ilmini oğullarından daha fazla yaymıştır." Mâlik'in Nâfi katında çok özel bir yeri vardı. Nitekim o, bu hususta şunu anlatmıştır: "Henüz çok küçük yaşta Nâfi'in halkasına gitmeye başladım. Buna rağmen oturduğu yerden inip yanımda oturur ve bana hadis naklederdi." Nâfi dışındaki hocalarından bazıları şunlardır: 1. Ebu'z-Zinâd Abdullah b. Zekvân, 2. Hişâm b. Urve b. ez-Zübeyr, 3. Yahya b. Saîd el-Ensârî, 4. Abdullah b. Dinar, 5. Zeydb. Elsem Mevlâ Ömer (ra), 6. Muhammed b. Müslim b. Şihâb ez-Zührî, 7. Abdullah b. ebî Bekr b. Hazm, 8. Saîd b. Ebî Saîd ei-Makbirî, 9. Mevlâ Ebû Bekr (ra). 153 Hadis Aldığı Kişiler İmam Malik ilim tahsilinde hadis öğrenimine büyük önem vermiştir. Bu amaçla birçok kişiden hadis dinlemiştir. Hadis dinlediği kişilerin başta gelenleri ise şunlardır: Abdullah ibnu Ömer'in kölesi Nafi Muhammed ibnu'l-Munkedir, Ebu'z-Zubeyr, İbnu Şihab ez-Zuhri, Amir ibnu Abdillah, Abdullah ibnu Dinar. Bunlardan Nafi ibnu'lMuktedir'den aynı zamanda Hz. Ömer (r.a.)'in ve Abdullah ibnu Ömer'in fetvalarını öğrenmiştir. Malik ibnu Enes, ilim hayatında Medine dışına pek çıkmadığından ve diğer bazı muhaddisler gibi ilim seyahatlerinde bulunmadığından kendilerinden hadis aldığı kişiler genellikle Medineliydiler. Kendilerinden hadis naklettiği kişilerin sika (güvenilir), züht ve takva sahibi olmalarına dikkat ettiği gibi aynı zamanda hadis ehlinden olmalarına da dikkat ederdi. Bu konudaki hassasiyetini şu sözleriyle dile getirmiştir: "(Mescidi Nebevinin sütunlarını göstererek) Şu sütunların dibinde, "Peygamber (s.a.v) şöyle dedi" diyen yetmiş kişiye rastladım. Bunların hiçbirinden bir şey almadım. Bunlar belki beytulmal kendilerine emanet edilecek kadar güvenilir kişilerdi. Fakat onların hiçbiri buna (kendilerinden hadis alınmaya) ehil değillerdi." İlimdeki Metodu ve Yeri İmam Malik, hocalarından İbnu Şihab ez-Zuhri ve Rabia ibnu Abdirrahman'a ders verip veremeyeceğini sormuş ve onların olumlu cevap vermelerinden sonra ders ve fetva vermeye başlamıştır. Onun bu hareketi bir tür icazet alma niteliği taşıyordu. Malik ibnu Enes, bir hadis âlimi olmasının yanı sıra aynı zamanda ünlü bir fıkıh âlimi ve mezhep imamıydı. Kitap ve sünnetten hüküm çıkarmada ün kazanmıştı. Bunun yanı sıra cerh ve ta'dil ilminde yani ravilerin rivayetlerinde ne derece güvenilir olduklarının belirlenmesinde, kimlerin rivayetlerinin delil olup kimlerininkinin olamayacağının tespitinde de maharetli ve ge-niş bilgi sahibiydi. Hatta cerh ve tadil ilminin birçok kuralının onun tarafından konulduğu nakledilir. 154 İlmi çalışmalarını genellikle Medine'de yürüttüğünden İmamu Dari'l-Hicre (Hicret Yurdunun İmamı) diye anılır. Hadisleri ve sahabilerden nakledilen söz ve fiilleri (eserleri) tasnifatının yanı sıra fıkhi konularda fetva vermekle de meşgul oldu. Fetva verirken yavaş ve dikkatli hareket eder, mesele üzerinde etraflıca düşünürdü. Bazen soru soran kişiyi geri gönderir konu üzerinde araştırma yaparak bir neticeye vardıktan sonra görüş bildirirdi. Resulullah (s.a.v)'ın sünnetinden sapacağı veya farazi meseleleri gündeme getirmede bir aşırılığın kapısını açabileceği korkusuyla vukua gelmemiş farazi meseleler hakkında görüş bildirmekten kaçınırdı. Nitekim sonraki dönemlerde ilim adamları bazen farazi meselelerle ilgili görüşler beyan etmekten vukua gelmiş konularla ilgilenmeye vakit bulamayacak kadar bu konuda ileri gitmişlerdir. Kendi Medine'den çıkmadıysa da hacc için Hicaz'a giden ve bu vesileyle Medine'yi ziyaret eden pek çok ilim adamıyla görüşmüş, onlarla ilmi meselelerde sohbetler yapmıştır. Bu çerçevede İmamı Azam Ebu Hanife'yle de görüşmeleri olmuştur. Onun dışında da çağının ileri gelen pek çok ilim adamıyla görüşme ve fikir alış verişinde bulunma fırsatı elde etmiştir. İmam-ı Malik, muhitindeki bütün âlimlerden faydalanmış ve ilim uğrunda büyük fedakârlık göstermiştir. Bu hususta her türlü zorluğa katlanmış ve herşeyini harcamış, hatta tahsil uğruna evini dahi satmıştır. Kendisi şöyle demiştir: "Öğle vakti Hazret-i Ömer'in oğlu Abdullah'ın azatlısı olan Nafi'ye giderdim ve kapısında beklerdim. Nafi', Hazret-i Ömer'den nakledilen ilimleri ve onun oğlu Abdullah'ın ilmini biliyordu. Güneşten ve şiddetli sıcaktan korunmak için hiç bir gölge bulamazdım. Nafi', dışarı çıkınca edeple selam verirdim ve onu kırmadan arkasından içeri girip, "Abdullah bin Ömer şu meselelerde ne buyurmuştur?" diye sorardım. O da suallerimi cevaplandırırdı." İmam-ı Malik, Nafi' vasıtasıyla Hazret-i Ömer'in ve oğlu Abdullah'ın ilimlerini öğrendi. Ayrıca İbni Şihab ez-Zühri'den ve Said bin el-Müseyyib gibi Tabiin'lerden ilim öğrenmiştir. Bu hocalarından da ders almak için üstün bir gayret ve edep gösterirdi. 155 İmam-ı Malik şöyle anlatmıştır:"Bir bayram günüydü. Bayram namazını kıldıktan sonra, bugün İbni Şihab'ın boş vakti olur diyerek evine gidip kapısının önüne oturdum. Hizmetçisine kapıda kim var bak dediğini duydum, o da kumral yüzlü talebeniz var deyince, onu derhal içeri al demesi üzerine beni içeri aldılar. Biraz bekledim, ibni Şihab yanıma gelip bana "Herhalde evine gitmeden buraya geldin, yemek yemedin değil mi?" dedi. Daha ben hayır demeden yemek hazırlanmasını emredince, "Yemeğe ihtiyacım yok" diye mukabelede bulundum. Bunun üzerine, öyleyse söyle bakalım ne istiyorsun dedi. Bana hadis-i şerif öğretmenizi istiyorum efendim deyince, yazı yazacak sahifelerini çıkar dedi. Ben de çıkardım ve bana kırk tane hadis-i şerif rivayet etti. Biraz daha rivayet etmesini isteyince, şimdilik bu kadar yeter" dedi. İmam-ı Malik, Cafer-i Sadık hazretlerinden de ilim almış, onun sohbetinde bulunmuştur. Bu hususta kendisi şöyle anlatır:"Cafer bin Muhammed'e giderdim, o çok yumuşak ve güler yüzlü idi. Yanında Resulullah anılınca yüzü sararırdı. Onun meclisine uzun zaman devam ettim. Her görüşümde ya namaz kılar ya oruçlu olur veya Kur'an-ı kerim okurdu. Abdestsiz hadis-i şerif rivayet etmezdi. Manasız sözleri hiç ağzına almazdı. O takva sahibi, zahid, abid ve âlimlerdendi. Yanına geldiğim zaman yaslandığı yastığını alır, mutlaka bana ikram ederdi." Bir gün hocası Ebu'z Zinad'a hadis rivayet ederken rastlamış ve halkasına katılmamıştır. Daha sonra hocası bizim halkamıza niçin oturmadın? diye sorunca şu cevabı vermiştir: "Yer dardı, oturamadım. Peygamber efendimizin hadisini ayakta dinlemek, edepsizlik olur diye ayakta dinlemek istemedim." Netice itibariyle imam-ı Malik, ilmini imam-ı Zühri' den, Yahya bin Said'den, Muhammed ibni Münkedir'den, Hişam bin Amr'dan, Zeyd ibni Eslem'den, Rabi'a bin Abdurrahman ve daha birçok büyük âlimlerden almıştır. Üçyüzü Tabiinden, altı yüzü de onların talebelerinden olmak üzere dokuzyüz hocadan hadis-i şerif aldı. Ayrıca; Eshab-ı kiramın büyüklerinden Hazret-i Ömer'in, Hazret-i Osman'ın, Abdullah bin Ömer'in, Abdurrahman bin Avf'ın, Zeyd bin Sabit'in fetvalarını ve vahyin gelişine şahit olan, Peygamber efendimizi görüp 156 Onun hidayet nurundan aydınlanarak, Ondan öğrendiklerini nakleden diğer Eshabın fetvalarını ve kendisinin yetişemediği Tabiinin fetvalarını da öğrenmiştir. Akaide dair bilgileri ve diğer bütün ilimleri öğrenip, zamanının en büyük âlimlerinden olup; ictihad derecesine yükselmiştir. Peygamber (s.a.v)Efendimiz; “Öyle bir zaman gelir ki, insanlar her tarafı ararlar, Medine’deki âlimden daha âlim bir kimse bulamazlar” buyurdu. Süfyan ve Abdullah ibni Ömer’in azatlısı olan Nafi ve Zühri, Medine’deki âlimden maksat imam-ı Malik’tir dediler. Bu hadis-i şerifte, onun geleceği ve üstünlüğü bildirilmiştir. İmam-ı Malik hazretleri, tahsilini tamamlayıp ilimde yüksek dereceye ulaştıktan sonra ders vermeye, hadis rivayet etmeye ve fetva vermeye başladı. Bu işe başlamadan önce de zamanında bulunan büyük âlimlerle ve faziletli kimselerle istişare yapıp, onların da muvafakatını aldı. Bu hususta kendisi şöyle demiştir: "Her isteyen kimse hadis rivayet etmek ve fetva vermek için mescide oturamaz, ilim erbabı ve mescitte itibarı olan kişilerle istişare etmesi gerekir. Eğer onlar, kendisini bu işe ehil görürlerse o zaman oturup ders ve fetva verebilir. Ben, ilim sahiplerinden yetmiş kişi, benim bu işe ehil olduğuma şahitlik etmedikçe, mescide oturup ders ve fetva vermedim." Kendisinin ehil olduğuna dair yetmiş âlimin şahadetinden sonra ilk önce Peygamber efendimizin mescidinde ders vermeye başladı. Hazret-i Ömer'in oturduğu yere oturur ve Abdullah bin Mesudun oturduğu evde otururdu. Böylece onların yaşadığı yerde ve çevrede, bulunurdu. İmam-ı Malik de imam-ı a'zam gibi derslerini mescitte verirdi. El-Vakıdi der ki: "İmam-ı Malik mescide gelir, beş vakit namazda ve cenaze namazlarında bulunurdu. Hastaları ziyaret eder, gerekli işlerini görür, sonra mescide gidip otururdu. Bu sırada talebeleri etrafına toplanıp ders alırlardı. Daha sonra rahatsızlığı sebebiyle evinde ders vermeye başladı." İmam-ı Malik hazretlerinin hadis-i şerif dersleri ve vuku bulmuş meselelerle ilgili dersleri yani fetva işleri olmak üzere iki türlü ders meclisi vardı. Günlerinin bir kısmını hadis-i şerif öğretmeye, bir kısmını 157 da sorulan meselelere fetva vermek için ayırırdı. Derslerini evinde vermeye başladıktan sonra evine ders için gelenlere sordururdu, eğer fetva için gelmişlerse dışarı çıkıp fetva verirdi. Sonra gidip gusleder, yeni elbiselerini giyer, sarığını sarar, güzel kokular sürünürdü. Kendisine bir de kürsü hazırlanırdı. Bundan sonra gayet güzel bir kıyafetle hoş kokular sürünmüş olarak, huşu' içerisinde derse gelenlerin yanına çıkardı. Hadis-i şerif dersi bitinceye kadar öd ağacı yakılır, güzel bir koku yayılırdı. Hac mevsimi hariç, diğer zamanda, Medinelilerden isteyen herkes onun dersine gelirdi. Dersleri tamamen evinde vermeye başlayınca, hac mevsiminde dersini dinlemek isteyen o kadar çok olurdu ki, gelenleri evi almazdı. Bunun için önce Medinelileri kabul eder, bunlara hadis rivayeti ve fetva verme işi bitince, sonra sırasıyla diğerlerini içeri alırdı. Hasen bin Rebi' der ki: "Bir defasında imam-ı Malik'in kapısında idim, onun çağırıcısı önce Hicazlılar içeri girsinler diye çağırdı. Onlar çıkınca Şamlılar girsin diye çağırdı. Daha sonra Iraklılar girsin diye çağırdı. Yanına giren en son ben oldum." Akidesi: İmam Mâlik, istikâdının sıhhat ve istikâmeti noktasında tam bir Ehli Sünnet imamı idi. O, Kur'an-ı Kerim'in Allah'ın Kelâmı olduğunu, mahlûk olmadığını söylerdi. Sıfatları, hiçbir tefsire tâbi tutmaksızın olduğu gibi görüp anlardı. İlminin her yerde olduğunu, hiçbir yerin O'nun ilmi dışında kalamayacağını savunurdu. Kıyamet günü müminlerin Allah'ı gözleriyle göreceklerine (ru'yetuîlah) inanırdı. Ona göre iman, söz ve fiil olup ibadetle artar, günahlarla eksilirdi. Peygamber'e (s.a.v) söven kimse, tevbe teklif edilmeksizin öldürülürdü. Sahabenin tafdîli meselesinde Ebu Bekir ve Ömer'in (r.anhüma) ümmetin en hayırlıları olduklarına inanır, Kaderiye mensuplarının arkasında namaz kılmayı ve onlarla evlenmeyi caiz görmezdi. Takva ve ibadeti: Bu konuda örnek bir Müslümandı. Çok fazla nafile namaz veya oruç tutmazdı. Ama vera' sahibi, Allah'ın koyduğu sınırlara harfiyen riâyet eden biriydi. Her yerde hakkı söyler, iyiliği emredin kötülükten sakındırır dı. Çok Kur'an okur, iffet ve istikâmetten ayrılmazdı. 158 Öğrencisi Abdullah b. Vehb anlatıyor: Bir defasında Mâlik'in kız kardeşine "Evde en çok neyle meşgul olduğu" sorulmuştu. Şu cevabı verdi: Mushaf ve tilâvet. İlimde edep ve vera'ı: İbn Vehb şöyle demiştir: "Mâlik'in edebine dair anlattıklarımız, ilminden öğrendiklerimizden fazladır." Kuteybe b. Saîd: Ders için evine gittiğimizde, yanımıza süslenmiş, gözleri sürmelenmiş, kokular sürünmüş ve en güzel elbisesini giymiş halde çıkardı. Halkanın baş tarafına oturduktan sonra hizmetlisine seslenip yelpaze getirtir ve her birimize bir tane verirdi. Allah Resûlü'nün (s.a.v) sünnetine duyduğu saygıdan ötürü sadece abdestli hâlde hadis naklederdi. Ders odasında şilteler ve yastıklar sağa sola serpiştirilmiş hâlde durur, Kureyş, Ensâr ve halktan gelenleri burada ağırlardı. Meclisinde daima vakar ve hilm havası hâkim olurdu. Onurlu ve heybetli bir insandı. Bulunduğu mecliste kavga gürültü ve ağız dalaşı olmaz, boş konular konuşulmazdı. Ne kadar çok sorulsa da siyer dışında cevap vermezdi. "Bilmiyorum" kelimesi, en çok kullandığı ifadeydi. Bunu tavsiye ederek şöyle derdi: "Bilmiyorum" âlimin kalkanıdır. Onu ihmâl ettiğinde helake düçâr olabilir. Heysem b. Cemîl anlatıyor: Duyduğuma göre Mâlik'e kırk sekiz mesele sorulmuş, onlardan otuz ikisine "Bilmiyorum" diye karşılık vermiş! “La havle velâ kuvvete illâ billâh" demedikçe hiçbir konuda fetva vermezdi. Vakar ve heybeti: Öğrencisi Ebû Mus'ab anlatıyor: İnsanlar, Mâlik'in kapısına yığılır, kalabalıktan birbirlerini ezecek gibi olurlardı. Fakat halkasına oturduklarında birbirlerine başlarını bile çevirmezlerdi. Sultanlar ve emirler bile ondan çekinirlerdi. Konuşması, "Evet, -ya dahayır" şeklinde olur, hiç kimse "Bu söylediğinin kaynağı nedir?" diye soramazdı. Yine o anlatıyor: Bir soruya cevap vermediğinde o soru tekrar sorulmazdı. Öğrencisi İmam Abdurrahman b. Mehdî şöyle der: "Mâlik'ten daha heybetli ve aklen daha kâmil birini görmedim." Tavırları: Halife Mehdî Medine'ye geldiğinde Mâlik'e iki ya da üç bin altın göndermişti. Ardından er-Rebî yanıma gelerek "Müminlerin 159 Emiri, Bağdat'a giderken kendisine refakat etmeni istiyor" demişti. Bunun üzerine şöyle dedi: "Allah Resulü (s.a.v) buyurdu ki: Buseler, Medine onlar için daha hayırlıdır," Parası da olduğu gibi duruyor! Mâlik şunu anlatmıştır: Mehdî (bir rivayette Reşîd) bana üç hususta danıştı. İlki Muvatta' adlı eserimi Kâbe’ye astırmak ve insanları onunla amel etmeye zorlamaktı. Bunu şöyle diyerek geri çevirdim: Sahabe dahi furûda ihtilaf etmişler ve hepsi kendine göre isabet etmiştir. Minberi kaldırmaya gelince, insanları Allah Resûlü'nün (s.a.v) bir hatırasından mahrum etmeyi uygun görmem. Nâfi'i imam yapmana gelince, o kıratta imamdır. Mihrapta kendisinden farklı bir şey sâdır olması muhtemeldir. Bu cevaplarım üzerine "Allah seni muvaffak kılsın ey Ebu Abdullah" diyerek ayrıldı. İmam-ı Malik hazretleri, derslerinde vakar ve ciddiyet sahibi olup, lüzumsuz sözlerden tamamen uzak kalırdı. Bu hususu, ilim tahsil edenler için de şart koşardı. Bir talebesi şöyle dediğini nakleder: "İlim tahsil edenlere vakarlı ciddi olmak ve geçmişlerin yolundan gitmek gerekir, ilim sahiplerinin, bilhassa ilmi müzakereler sırasında kendilerini mizahtan uzak tutmaları gerekir. Gülmemek ve sadece tebessüm etmek, âlimin uyması gereken adabdandır." Yine bir talebesi şöyle der: "İmam-ı Malik, bizimle oturduğu zaman sanki bizden biri gibi davranırdı. Konuşmalarımıza çok sade bir şekilde katılırdı. Hadis-i şerif okumaya ve anlatmaya başlayınca onun sözleri bize heybet verirdi, sanki o, bizi, biz de onu tanımıyorduk." İmam-ı Malik hazretleri elli sene müddetle ders ve fetva vermek suretiyle, insanların müşküllerini çözmüş ve kıymetli talebeler yetiştirmiştir. Onun talebelerinin her biri memleketlerinin müracaat edilen âlimleri ve rehberi olmuşlardır. İmam-ı Malik hazretleri, Tefsir, Hadis ve Fıkıh ilminde büyük bir âlim idi. Tefsir ilminde, âyet-i kerimelerden binlerce dini hüküm çıkaran büyük bir müfessir ve müctehid idi. Tefsir ilminde "Garib-ül Kur'an" adlı bir eseri vardır. Bu eseri kendisinden Halid bin Abdurrahman el-Mahzumi rivayet etmiştir. Hadis ilminde ise pek meşhur bir âlim ve muhaddistir. Amir bin Abdullah ibni Zübeyr bin Avvam, Nuaym bin Abdullah, Zeyd bin 160 Eşlem, Nafi' Mevla ibni Ömer, Seleme bin Dinar, Kadı Şüreyk bin Abdullah Nehai, Salih bin Keysan, İmam-ı Zühri, Safvan bin Selim ve daha çok sayıda hadis âliminden hadis-i şerif rivayet etmiştir. Görüşüp, hadis-i şerif rivayet ettiği âlimlerin sayısı dokuzyüz civarındadır. Hadis ilminde hüccet olduğuna dair ittifak vardır. Yazmış olduğu "Muvatta" adındaki hadis kitabı çok muteber ve kıymetli bir eserdir. İmam-ı Malik hazretlerinin rivayet ettiği hadis-i şerifler ayrıca Kütüb-i sitte denilen meşhur altı hadis kitabında yer almıştır. Emevi devletinin parlak ve çöküş devrinde Abbasi devletinin kurulup geliştiği ve hâkimiyeti elde ettiği bir devirde yaşayan İmam-ı Malik, çok hadiselere şahit olmuş, bozuk fırkalara karşı Ehl-i sünnet itikadını savunmuş, insanların doğru yola kavuşması hususunda büyük hizmetler yapmıştır. Hicaz'da hadis öğrenme, dini sualleri sorma ve fetva hususunda büyük bir müracaat mercii olan imam-ı Malik pek çok âlim yetiştirmiştir. Zerkani, (Muvatta kitabını şerh ederken diyor ki, (imam-ı Malik, meşhur mezhep imamıdır. Yükseklerin yükseğidir. Aklı kâmil, fadlı aşikârdır. Resulullahın hadis-i şeriflerinin vârisidir. Allah’ın kullarına, Onun dinini yaydı. Dokuzyüz âlimle sohbet ve istifade etti. Kendisi yüz bin hadis-i şerif yazdı. Onyedi yaşında ders vermeye başladı. Dersinde bulunanlar, hocalarının derslerinde bulunanlardan çok idi. Hadis ve fıkıh öğrenmek için kapısına toplanırlardı. Kapıcı tutmak zorunda kaldı, önce talebesine, sonra halktan herkese izin verir, içeri girerlerdi. Helaya üç günde bir giderdi. "Helada çok bulunmaktan hayâ ediyorum" derdi. (Muvatta kitabını yazınca, kendi ihlasından şüphe etti. Kitabı suya koydu. "Eğer ıslanırsa, bu kitap bana lazım değildir" dedi. Hiçbir yeri ıslanmadı. Abdurrahman bin Enes, hadis ilminde, şimdi yeryüzünde Malik'den daha emin kimse yoktur. Ondan daha akıllı bir şahıs görmedim. Süfyan-ı Sevri, hadiste imamdır. Fakat sünnette imam değildir. Evza'i, sünnette imamdır. Fakat hadiste imam değildir, imamı Malik, hadiste de, sünnette de imamdır derdi. Yahya bin Sa'id, imamı Malik, Allahü teâlânın kullarına yeryüzünde hüccetidir, derdi. 161 İmam-ı Şafii, "Hadis okunan yerde, Malik, gökteki yıldız gibidir, İlmi ezberlemekte, anlamakta ve korumakta, hiç kimse, Malik gibi olamadı. Malik ile Süfyan bin Uyeyne olmasalardı, Hicaz'da ilim kalmazdı" derdi. Abdullah, babası Ahmed bin Hanbel'e sordu: Zühri'nin talebeleri arasında en kuvvetli hangisidir? Malik, her ilimde daha kuvvetlidir buyurdu. Abdullah ibni Vehb diyor ki, Malik ve Leys olmasalardı, hepimiz sapıtırdık. Evza'i, imam-ı Malik'in ismini işitince, o, âlimlerin âlimi, Medine'nin en büyük âlimi ve Haremeyn'in müftisidir derdi. Süfyan bin Uyeyne, imam-ı Malik'in vefatını işitince, "Yeryüzünde bir benzeri kalmadı. Dünyanın imamı idi. Hicazın âlimi idi. Zamanının hücceti idi. Ümmet-i Muhammedin güneşi idi. Onun yolunda bulunalım" dedi. Mus'ab diyor ki, babam, Abdullah bin Zübeyr'den işittim; Malik ile Mescid-i nebevi'de idik. Biri gelip, Ebu Abdullah Malik hanginizdir dedi. Gösterdik. Yanına gidip selam verdi. Boynuna sarılıp, alnından öptü. Rüyada Resulullahı burada oturuyor gördüm. (Malik'i çağır) buyurdu. Sen geldin. Titriyordun. (Rahat ol ya Eba Abdullah! Otur, göğsünü aç) buyurdu. Açınca her yere güzel kokular yayıldı dedi. İmam-ı Malik ağladı ve rüyanın tabiri ilimdir dedi. İmam-ı Şafii ile imam-ı Ahmet bin Hanbel, imam-ı Malik'in sohbetinde bulunmuşlardır. Onun ilminden çok istifade etmişlerdir. Bunların, imam-ı Malik'in talebesinden olması, onun şeref ve üstünlüğüne kâfidir, en büyük vesikadır. Kendisinden daha birçok kimseler ilim öğrenip, her biri memleketlerinin âlimi ve insanların rehberi olmuştur. Bunlardan bazıları şu zatlardır; Muhammed bin İbrahim bin Dinar, Ebu Haşim ve Abdülaziz bin Ebi Hazım. Bunların her biri dinde ehli içtihat sahibi idiler. Osman bin Hakem, Abdurrahman ibni Halit, Muin bin İsa, Yahya bin Yahya, Abdullah bin Mesleme-i Ka'buni, Abdullah bin Vehb... gibi daha nice talebesi vardır. Bütün bunlar, hadis ilminde mümtaz âlim olan imam-ı Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Ahmed ibni Hanbel, Yahya ibni Main ve diğer hadis âlimlerinin üstadlarıdır. Celaleddin 162 Süyuti, imam-ı Malik'den hadis rivayet eden 993 zatın isimlerini elifba sırasıyla (Kitabü tezyinil memalik bi menakıbıs Seyyid İmam Malik) adlı kitabında yazmıştır. İmam-ı Malik hazretleri, herhangi bir dini meselenin hükmünü tayin için, Kur’an-ı kerime, hadis-i şeriflere, ümmetin icmaına ve lüzum olduğunda kıyasa müracaat ederdi. Ayrıca Medine ehlinin ittifâklarını da, icmâdan başka, müstakil bir delîl kabûl ederdi. İmam-ı Malik'in bu usullere göre ictihad ederek çıkardığı hükümlere, rivayet yolu veya Hicaz âlimlerinin yolu denir ki, bu yolun imamı, imam-ı Malik'dir. O, ictihadlarıyla müslümanların işlerinde ve amellerinde uyacakları bir yol gösterdi, bu yola Maliki Mezhebi denilmiştir. Ehl-i sünnet itikadından olan müslümanlardan, amellerini, yani ibadet ve işlerini bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara "Maliki" denir. Allahü teâlâ, bütün müslümanlardan tek bir îmân istemektedir. İslâmiyette, imânda, i’tikâdda tefrikaya, ayrılığa izin verilmemiştir. Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimizin inandığı ve bildirdiği ve Eshâbı kiramın naklettiği gibi îmân eden müslümanlara “Ehl-i sünnet ve’lcemâat” veya kısaca “Sünnî” denir. Sünnî müslümanlara, mezheb imâmı olan büyük İslâm âlimleri tarafından, Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerde hükmü açıkça bildirilmemiş olan ba’zı ibâdetlerin ve günlük muâmelelerin tarifinde ve yapılışında gösterilen ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşturan yollara amelî mezhebler (veya fıkhî mezhebler) denilmiştir. Mezheb imâmı olan büyük İslâm âlimlerinin aralarındaki böyle ictihâd ayrılıklarına dînin sahibi izin vermiş ve bu hâl her zaman ve her yerde müslümanların İslâmiyete dosdoğru uymalarını temin ederek, müslümanlar için rahmet olmuştur. Nitekim hadîs-i şerîfte “Âlimlerin mezheblere ayrılması rahmettir” buyuruldu. İmâm-ı Mâlik, talebelerinin ve kendisine suâl soranların, dinî mes’elelerdeki müşküllerini hallederken, ortaya koyduğu ve takip ettiği usûller, Mâlikî mezhebinin temel kaideleri olmuştur. Mezhebin hükümlerini ortaya koyarken takip ettiği usûl; diğer bütün müctehidlerin usûlüne benzemekle beraber, ba’zı farklılıkları davardı. 163 Bütün müctehidler, bir işin nasıl yapılacağını Kur’ân-ı kerîmde açık olarak bulamazlarsa, hadîs-i şerîflere bakarlar, bunlar da da bulamazlarsa, bu iş için (icmâ) var ise, öyle yapılmasını bildirirler. İcmâ, Eshâb-ı kiramın ve onlardan sonra gelen Tabiîn denilen âlimlerin bir mes’eledeki sözbirliğine denir. Bir işin nasıl yapılması lâzım olduğu icmâ ile de bilinmezse, müctehidler kendileri kıyasta bulunarak ictihâd ederler, mes’elenin dînî hükmünü bildirirler. Kıyas, Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde, hakkında açık bir hüküm bulunmayan bir işi, açık hüküm bulunan diğer bir işe benzeterek hükme bağlamaktır. İmâm-ı Mâlik ( radıyallahü anh ) bu dört delîlden başka, Medîne-i münevverenin o zamanki halkının sözbirliğini de senet kabûl ederdi. Bu âdetleri, babalarından, dedelerinden ve nihâyet Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) görenek olarak gelmiştir, derdi. Bu senedin, kıyastan daha üstün olduğunu söyledi. Fakat diğer üç mezhebin imamları, Medine halkının âdetini, dînî hükümlere senet, vesîka olarak almadı. İmâm-ı Mâlik’in ictihâd usûlüne (Rivâyet yolu) denir. Onun mezhebi daha çok Afrika’nın kuzeyinde yayılmıştır. Eskiden Hicaz ve Endülüs (İspanya) bölgelerinde yaygındı. Mâlikî mezhebinde en meşhûr fıkıh kitabı (Et-Tefrî’ fi’l-furu’) ve (El-İhkâm-ül-fusûl) kitaplarıdır. Bunlar Arapça’dır. Sünnete Bağlılığı ve Hz. Peygamber (s.a.v)'e Saygısı İmam Malik sünnete son derece bağlı biriydi. Hz. Peygamber (s.a.v)'e de ileri derecede saygılıydı. Yaşlandığı zamanlarda bile Medine'de herhangi bir hayvana binmez ve: "Allah'ın peygamberinin metfun olduğu bu şehirde ben hayvana binmem" derdi. Hadis rivayet edeceği zaman önce abdest alır, temiz ve yeni elbiseler giyer, güzel kokular sürünür sonra büyük bir saygı ve vakar içinde hadisi naklederdi. İmam-ı Malik hazretlerinin menkıbelerinden ve sözlerinden bir kısmı şunlardır: İmam-ı Şafii buyuruyor ki:"Âlimler anıldığı zaman imam-ı Malik onlar arasında parlak bir yıldız gibidir. Benim üzerimde minneti ve ihsanı ondan çok olanı yoktur." 164 Çilesi: Medine Valisi, imam-ı Malik'ten, bir ictihadından vaz geçmesini istedi. İmam Mâlik, zorlama altındaki kimsenin boşamasının geçersiz olduğu söyler ve bunu hadis ile delillendirirdi. Kendisi bundan men edilmesine rağmen aynı fetvayı vermeye devam etti. Bunun üzerine Medine emîri Ca'fer b. Süleyman onu kırbaçlattı. Her vuruşta, "Ya Rabbi, onları affet, çünkü onlar bilmiyorlar" diyordu. Nihayet bayılıp düştü. Sonra ayılınca da: "Şahit olunuz, ben hakkımı beni döğenlere helal ettim" dedi. O kadar ki kolu çıktı. Sonra saçı başı tıraş edilerek bir katıra bindirildi ve "Haydi fetvandan vazgeçtiğini haykır" dendi.. Bunun üzerine şöyle haykırdı: "Beni tanıyan tanımıştır. Beni tanımayanlara söylevim: Ben Mâlik b. Enes'im. Zorlama altındaki kişinin talâkı geçersizdir!" Bu durum Ca'fer'e bildirilince "Çabuk yetişin ve katırdan indirin" diye haber saldı. Halife, valinin cezalandırılması için kendisinden izin isteyince ona: "Hayır, ben onu affettim" buyurdu. O günden sonra yerinden kalkacağı zaman bir kolunu diğeriyle tutardı. Yaşadığı bu çile, onu ne Rabbinin ne de halkın gözünde düşürmediği gibi daha da yükseltti. Çünkü o, hak uğrunda işkenceyi göze almış yiğit bir âlimdi. Hazret-i İmam, ilim bakımından ne kadar yüksek ise, ahlak, zühd, takva ve kerem bakımından da öyle yüksek idi. İmam-ı Malik, ilimde ve dinde çok edepliydi. Din bilgisine hürmet ve tazimi şaşılacak derecede fazlaydı. Ebu Abdullah Mevla'l-Leyseyn şöyle anlatmıştır:"Rüyamda, Resulullahı gördüm. Mescitte ayakta duruyordu, insanlar da etrafını sarmıştı. İmam-ı Malik de önünde duruyordu. Resulullahın önünde misk dolu bir kap vardı. O miskten avuç avuç alıp, İmam-ı Malik'e veriyordu. O da insanlara dağıtıyordu." Bunu Ebu Abdullah'dan nakleden Matraf; "Bu rüyayı imam-ı Malik'in ilimdeki üstünlüğüne ve sünnet-i seniyyeye bağlılığına yordum" demiştir. 165 Zehebi, (Tabakatül Huffaz) kitabında İmam-ı Malik'i şöyle anlatır:"Uzun bir ömür, yüksek bir mertebe, parlak bir zihin, çok geniş bir ilim, keskin anlayış, sahih rivayet, diyanet, adalet, sünnet-i seniyyeye tâbi, fıkıhta, fetvada kaidelerin sıhhatinde önde gelen bir zat idi. Fetva vermede aceleciliği sevmez, çok kere "Bilmiyorum" derdi. Ve "İlim kalkanı bilmiyorum demektir" buyururdu. İmam-ı Malik (rahimehullah)’dan hikmetli sözler -İlim fazla mesele bilmek ve sormak değildir. Ancak ilmin belirgin bir vasfı vardır ki, o da aldatıcı dünyadan uzaklaşarak ebedilik yurduna dönüşü sağlamasıdır. -İlim azaldığı zaman zulüm ve işkence; Peygamber, sahabe ve tabiin izleri azaldığında ise kişisel arzular ortaya çıkar. -Sünnet Nuh (a.s.)’ın gemisi gibidir. Kim binerse kurtulur, kim de ondan geri kalırsa boğulur. -Bir kimse İbrahim en-Nehai’nin sözünü Ömer b. Hattab’ın sözüne tercih ederse, bundan dolayı tevbe etmesi gerekir. Peki ya İbrahim en-Nehai ve benzerlerinin sözünü, Resulullah’ın (sas) sözüne tercih ederse, ne demeli? -İnsanların sözü hem alınır hem de reddedilir. Ancak şu kabrin sahibi Muhammed (s.a.v.)’in sözü başka… O reddedilmez. -Değerli bir kişi de olsa bir kişinin söylediği her söze uyulur diye bir şey yoktur. -Malik bin Enes Hazretleri ilmiyle amel eden yüksek bir veliydi. Buyurdu ki: “İlim öğrenmek isteyen kimsenin vakarlı ve Allahu Teâlâ’dan korkması lazımdır. İlim çok rivayet etmek değildir. İlim bir nurdur. Allah-u Teâlâ bu nuru sevdiği mümin kullarının kalbine koyar.” Bir defasında da: “Eğer elimde imkân olsaydı, Kur´an-ı kerimi kısa aklıyla, kendi görüşüne göre tefsir edenin boynunu vururdum.” buyurdu. Bir gün Halife Harun Reşit dedi ki: “Ya İmam senin kitaplarını çoğaltıp, her yere göndereceğim. Herkesin senin mezhebine uymasını emredeceğim." İmam-ı Malik hazretleri buyurdu ki: “Ya halife, hadis-i şerifte; "Ümmetimin âlimlerinin farklı içtihatları rahmettir" 166 buyuruluyor. Bu farklı içtihatlar Allah’u Teâlânın rahmetidir. Hepsi hidayet üzeredir. Müslümanları bu rahmetten mahrum bırakmak yanlıştır." Bunun üzerine halife bu arzusundan vazgeçti. Harun Reşid, imam-ı Malik hazretlerinden her gün evine gelip, oğlu Emin ile Memuna ders vermesini istedi. İmam-ı Malik hazretleri Halifeye buyurdu ki: “Ya halife, uygun olanı çocuklarınızın bizim eve gelip gitmesidir. Allah’u Teâlâ, sizi daha aziz etsin! İlmi aziz ederseniz aziz olursunuz; zelil ederseniz zelil olursunuz, İlim bir kimsenin yanına gitmez, o ilmin yanına gelir." Bunun üzerine halife, imam-ı Malik'ten özür diledi ve her gün çocuklarını İmama göndererek ders aldırttı. Malik bin Enes hazretleri ilmiyle amel eden yüksek bir veliydi. Buyurdu ki: "İlim öğrenmek isteyen kimsenin vakarlı ve Allah’u Teâlâdan korkması lazımdır. İlim, çok rivayet etmek değildir. İlim bir nurdur. Allah’u Teâlâ bu nuru sevdiği mümin kullarının kalbine koyar." Bir defasında da; "Eğer elimde imkan olsaydı, Kur'an-ı kerimi kısa aklıyla, kendi görüşüne göre tefsir edenin boynunu vururdum" buyurdu. İnsanlara hayırlı ve güzel işler yapmalarını tavsiye ederdi. "Kendisine hayrı olmayan kimsenin başkasına hayrı olmaz. İnsan kendisi için hayır işlemez, kendisine iyilik yapmazsa, insanlar da ona hayır ve iyilik yapmaz" buyurarak, Peygamber efendimizin; (Kişinin malayaniyi (faydasız şeyleri) terk etmesi, Müslümanlığının güzelliğindendir) hadis-i şerifini rivayet ederdi. İnsanların her sözünün kendisinin leh ve aleyhinde olduğunu bildirerek Peygamber efendimizin; (Bir kişi bir söz söyler de o sözden dolayı Cehennem ateşine düşeceği hatırına gelmez. Bir kimse de bir söz söyler, bu sözden dolayı Allah’u Teâlâ’nın kendisini Cennete koyacağı aklına gelmez) hadis-i şerifini rivayet ederdi. Müslümanlar arasında Allah’u Teâlâ’nın rızasına uygun sevgi ve muhabbetin bulunmasının gerektiğini bildirerek; (Müsafeha ediniz, aranızdaki kin gider. Birbirinize hediye veriniz ki, sevişirsiniz ve aranızdaki düşmanlık gider) hadis-i şerifini naklederdi. Kibirli ve kendini beğenen kimselerden hoşlanmazdı. "Bir kimse kendini övmeye başlarsa, değeri düşer" buyururdu. 167 İmam-ı Malik hazretlerinin Peygamber efendimize karşı olan sevgi, saygı ve edebi sınırsızdı. Resulullah efendimizin ismi anıldığı zaman, rengi değişir, yüzü sararırdı. Bu durum orada bulunanlara ağır gelirdi. Bir gün ona bu husus söylenince, buyurdu ki: "Eğer siz benim gördüğümü görseydiniz, bu hâlimi hoş karşılardınız. Ben, Muhammed bin Münkedir'i gördüm. O hâfızların efendisi idi. Ona ne zaman bir hadis-i şerif sorulsa ağlamaya başlardı. Cafer bin Muhammed, güler yüzlü bir zattı. Yanında Resulullah anıldığı zaman yüzü sararırdı. O, Resulullahtan bahsettiği zaman mutlaka abdestli olurdu." İmam-ı Malik hazretlerinin Medine-i münevvere de hayvana bindiği görülmemiştir.“Resulullah efendimizin mübarek kabrinin bulunduğu bir yerde hayvan üzerinde nasıl gezebilirim" buyururdu. İmam-ı Malik hazretleri insanlara hadis-i şerif okuttuğu sırada bir hadis-i şerifi rivayet edeceği zaman abdest alır, sarığını ve elbisesini giyer, sakalını tarar, iki rekat namaz kılar, güzel kokular sürünür, her haliyle bedenini süsler, sonra meclisin baş tarafına vakarlı bir şekilde otururdu. Başını önüne eğerdi ve hadis-i şerifi okurdu. Ona böyle yapmasının sebebi sorulunca; "Resulullahın hadis-i şerifine saygı göstermek için böyle yapıyorum. Eğer âlimler ilme karşı böyle saygı gösterirlerse, Allahü’u Teâlâ da insanlar yanında onların derecesini yükseltir ve devlet adamlarının kalbinde heybetli ve vakarlı kılar. Ey ilim talep etmek isteyen kimse! Sen de ilme saygı göster. Kim ilme tevazu gösterirse, Allah’u Teâlâ onu yükseltir. Çünkü kim Allah’u Teâlâ için tevazu ederse, Allah’u Teâlâ onun derecesini yükseltir" buyurdu. Malik bin Enes hazretleri, kendisinden nasihat isteyen zeki ve anlayışlı bir kimseye; "Allah’u Teâlâ’dan kork. Allah’u Teâlâ’nın sana lütfettiği nuru günah işlemek suretiyle söndürme" buyurdu. Bir kimse gelip imam-ı Malik hazretlerinden bâtın (kalp) ilimleriyle ilgili bilgi sordu. İmam-ı Malik hazretleri bu kimsenin sualini hoş karşılamadı ve ona; "Bâtın ilmi zahir ilmini öğrendikten sonra öğrenilir. Zahiri ilimleri öğrenip onunla amel eden kimseye Allah’u Teâlâ bâtın ilmini açar. Bâtın ilmi ancak kalbin açık olup nurlanması ile elde edilir" buyurup, suali soran şahsa dönüp; "Sen açık ve zahir olan 168 şeylere sarıl. Bilinmeyen yollara girmekten sakın. Bildiklerinle amel et. Bilmediklerini, anlayamadığın şeyleri bırak" buyurdu. İmam-ı Malik hazretleri devlet adamlarına gerekli nasihatte bulunur, hatalarını söylemekten çekinmezdi. Ancak hiçbir suretle kimseyi devlete karşı ayaklanmaya teşvik etmezdi. Fitne ve fesada asla razı olmazdı. Derslerinde fitne ve fesadın karşısında olduğunu her vesileyle anlattı. İmam-ı Malik hazretleri halifelerle, idarecilerle münasebetini kesmedi. Onlara vaaz ve nasihatlerde bulunup, hayır tavsiye etti. Âlimleri de halifeleri ve idarecileri doğru yolu anlatmaları için teşvik etti. Onlara buyurdu ki: "Allah’u Teâlâ’nın, kalbine ilim ve fıkıh koyduğu her Müslümana ve her kişiye, elinde kuvvet olan idarecilerin yanına gelip onlara hayrı tavsiye etmesi, onları kötülükten sakındırması borçtur. Çünkü onlara bu vazifenin yapılmasıyla dünyanın yüzü değişir ve faziletli bir dünya doğar." Talebelerinden biri ona; "İnsanlar sizin devlet adamlarıyla çok sık görüştüğünüzü söylüyorlar, size yakıştıramıyorlar" deyince, imam-ı Malik hazretleri; "Bunu bilerek yapıyorum. Çünkü bunu yapmasam layık olmayan biriyle görüşür, işleri ona danışırlar. Eğer onlarla gidip görüşmesem, bu şehirde Peygamber efendimizin sünnetlerinden işlenip, tutulan kalmaz" buyurdu. Medine-i münevvere deki Mescid-i Nebide hadis-i şerif rivayet ediyordu. Bu mecliste halife Harun-ür-Reşid de vardı. İmam-ı Malik hazretleri; (Âlim ilmini umumdan başkasına tahsis eylese, o ilimden umum ve havas (seçilmişler) istifade edemez) hadis-i şerifini rivayet etti. Harun-ür-Reşid insanlar arasında bu hadis-i şerifi yüksek sesle söyledi. Bunun üzerine hadis-i şerif okumak ve öğrenmek isteyenler, mescide koştular. Mescid tamamen doldu. İmam-ı Malik hazretleri; (Allah için tevazu edeni, Allah’u Teâlâ yükseltir) hadis-i şerifini rivayet etti. Harun-ür-Reşid oturduğu yüksek yerden indi. Hadis-i şerif dinleyen talebe ile beraber oturdu, sonra kitabı okudu. Buyururdu ki; “İnsan kendisi için hayır işlemez, kendisine iyilik yapmazsa, insanlar da ona hayır ve iyilik yapmaz." "Mescide giren münafıklar, kafesteki serçe kuşlarına benzer. Kafesin kapısı açılır açılmaz uçarlar, kaçarlar." 169 "Kendisine hayrı olmayan kimsenin, başkasına hayrı olmaz." İmam-ı Mâlik’in ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği ve Muvattâ adlı meşhûr eserine yazdığı hadîs-i şerîflerden ba’zıları şunlardır: “Bir kişi bir söz söyler de, o sözden dolayı Cehennem ateşine düşeceği hatırına gelmez. Bir kimse de bir söz söyler, bu sözden dolayı Allah’ın kendisini Cennete koyacağı aklına gelmez.” “Allah yolunda cihada çıkan kimse geri dönünceye kadar hiç usanmadan, yılmadan nafile oruç tutan ve nafile namaz kılan kimse gibidir.” “Kişinin mâlâya’nîyi (faydasız şeyleri) terk etmesi Müslümanlığının güzelliğindendir.” “Her dînin bir ahlâkı vardır. İslâmın ahlâkı da hayadır.” “Bir kişi Resûlullaha ( aleyhisselâm ) gelip; Yâ Resûlallah bana hayatıma uygulayacağım bir kaç kelime öğret. Unutacağım çok şey olmasın deyince Resûlullahı ( aleyhisselâm ) “Hiç bir şeye kızma” buyurdu. “Müsâfeha ediniz (tokalaşınız) aranızdaki kin gider. Birbirinize hediye veriniz ki, sevişirsiniz ve aranızdaki düşmanlık gider.” Buyurdu ki: “İnsan kendisi için hayır işlemez, kendisine iyilik yapmazsa, insanlar da ona hayır ve iyilik yapmaz.” “İlim çok rivayet etmek değildir. İlm bir nûrdur. Allah’u Teâlâ bu nûru mü’min kullarının kalbine koyar.” “Mescide giren münafıklar, kafesteki serçe kuşlarına benzer. Kafesin kapısı açılır açılmaz uçarlar, kaçarlar.” “Bir kimse kendini övmeğe başlarsa değeri düşer.” “İlim öğrenmek isteyen kimsenin vakarlı ve Allahtan korkar halde olması lâzımdır.” “Kendisine hayrı olmayan kimsenin, başkasına hayrı olmaz.” “Eğer elimde imkân olsaydı, Kur’ân-ı kerîmi kısa aklıyla, kendi görüşüne göre tefsîr edenin boynunu vururdum.” Onun fazilet ve makamının büyüklüğü herkesin teslim ettiği bir hakikattir. İslam ümmeti bu konuda hem fikirdir. Ulaştığı 170 zirveyi beyan etmek anlamında hocaları ve öğrencilerinden bazılarının şahadetlerini zikretmek istiyoruz: 1- Süfyân b. Uyeyne: Mâlik, Hicaz ehlinin âlimi ve devrinin hüccetidir.Biz Mâlik'in yanında neyiz ki. Onun ancak eserlerine tâbi olabililiriz. Bir şeyhe baktığımızda, eğer Mâlik ondan bir şey yazmışa biz de yazarız. 2- İmam Şafiî: Mâlik hocamdır. İlmimi ondan aldım. Âlimler zikredildiğinde Mâlik onların arasında bir yıldızdır. 3- Abdurrahman b. Mehdî: Hadisin sıhhati konusunda hiç kır şeyi Mâlik'ten üstün tutmam. 4- Evzâ'î Mâlik'i andığı zaman şöyle derdi: Âlimlerin âlimi, Haremeyn’in müftüsü. 5- Yahya b. Sâîd el-Kattân: O, uyulması gereken bir imamdır Günümüzde hadisçe Mâlik'ten daha sahihi yoktur. O, hadiste bir imamdır. 6- Yahya b. Maîn: Mâlik, Yüce Allah'ın halk üzerindeki hüccetlerinden biriydi. 7- Nesâî: Yüce Allah'ın, Peygamberinin (s.a.v) ilmi üzerindeki eminleri şu üç kişidir: Şu'be, Mâlik ve Yahya b. Kattan ESERLERİ "Muvatta" adındaki hadis kitabı çok kıymetlidir. Muvatta'yı kırk senede meydana getirmiştir. Çok âlimler bunu şerh etmiştir. Bu şerhlerinin en meşhuru "el-Müdevvene" adlı eserdir. Bu kitap, hadis-i şerifleri fıkıh konularına göre içine almış olup, yazılan ilk hadis kitabıdır. Bu kitapta ayrıca imam-ı Malik'in ictihad ettiği fıkhi mevzular da bulunmaktadır. Çeşitli tarihlerde basılmıştır. Biri, Yahya bin elLeysi'nin rivayeti; diğeri de imam-ı a'zamın talebesi Muhammed Şeybani tarafından yapılan iki rivayeti vardır. Bu eserinden başka Abdullah bin Abdülhakim Mısri tarafından rivayet edilen "Kitab-üssünen" adlı fıkha dair bir eseri, kadere, kazai hükümlere dair ve fetvalarını bildiren "Risale fil fetva" gibi eserleri vardır. Vefatı İmam Malik ibnu Enes, h. 179 (m. 795) yılında, 85 yaşındayken yirmi iki gün devam eden bir hastalığın ardından Medine'de Rebîül- 171 evvel ayında Hakk’ın rahmetine kavuştu. Beyaz kumaşa kefenlenmesini ve namazının sünnete uyularak cenaze mahallinde kıldırılmasını vasiyet etti. Namazını Emîr Abdullah b. Muhammed el-Hâşimî kıldırdı. Yine o cenazenin önünde yürüdü ve nâşını taşıyanlara katıldı. Bakî mezarlığına defnedildi. 172 İMAM DÂRİMÎ (R.A) (D.H. 181,M.797, Semerkand. V.H. 255, M.869’Merv) Meşhur Hadîs hafızı, fıkıh ve tefsir, Kütüb-i Tis'a adıyla bilinen meşhur dokuz hadis kitabından biri Sünen'in (Müsned) müellifi olan Ehl-i Sünnet âlimi, veli. DOĞDUĞU YER VE KÜNYESİ Adı: Abdullah b. Abdurrahman b. el-Fadl b. Behrâm b. Abdussamed. Künyesi: Ebû Muhammed. Nisbesi: 1- et-Temîmî; mensup olduğu kabileye nispetidir. 2- ed-Dârimî; Temim oğullarından Dârim b. Mâlik'e nispetidir. 3- es-Semerkandî; ikâmet ettiği belde olan Semerkand'a nispetidir. Maveraünnehr'in meşhur şehirlerinden biridir. Temîm kabilesinin Dârim koluna mensuptur. Doğum tarihiyle ilgili olarak kendisi şöyle demiştir: Ben, İbn el-Mübârek'in vefat ettiği h. 181 yılında doğmuşum. Hicri 181,Miladi 797, târihinde Semerkand’da doğdu, Hicri 255, miladi 869’da Bağdâd’da vefât etmiştir. İbadet ve zühdle dolu bir çevrede yetişti. Hadis öğrenimi için, kendi beldesindeki tahsilini tamamladıktan sonra, dönemin yaygın âdeti üzere İslâm âleminin belli başlı ilim merkezlerini dolaştı. Bu arada Hicaz, Mısır, Şam, Irak ve Horasan’a ilim yolculukları yaptı. Pek çok sayıda âlimden istifade etti, Ahmed bin Hanbel onun hocalarından biridir. EĞİTİMİ VE HOCALARI İbadet ve zühdle dolu bir çevrede yetişti. Hadis öğrenimi için Hicâz, Mısır, Şam, Irak ve Horasan’a ilim yolculukları yaptı. Pek çok sayıda âlimden istifade etti, Ahmed bin Hanbel onun hocalarından biridir. Tahsil esnasında zamanının pek çok âliminden ilim aldı. Sadece Sünenine rivayetlerini aldığı hocalarının sayısı 250 civarındadır. Bunlar arasında:Abd bin Humeyd,Abdurrezzâk,Ahmed bin Hanbel,Haccâc bin Minhâl,Ebu Bekr bin Ebi Şeybe,Ebu’l-Velîd etTayâlisi,Ebu Ubeyd el-Kasım bin Sellâm,Hâlid bin Mahled,Halife bin Hayyât,Hammâd bin Zeyd,El-Humeydî,Muhammed bin Yûsuf elFiryâbî,Musedded, en-Nadr bin Şumeyl,Saîd bin Mansûr,Vehb bin Cerir ve Yezîd bin Hârûn.. Yala b. Abîd, Ca'fer b. Avn, Bişr b. Ömer ez-Zehrânî, Muhammed b. Bekr el-Bersânî, Osman b. Ömer b. Fâris,, 173 Saîd b. Âmir ed-Dabe'î, el-Esved b. Âmiri, İshâk el-Hadremî, Ebû Âsim, Ubeydullah b. Mûsâ, Ebul-Muğîre el-Hûlânî, Ebû Müshir elGassânî, Muhammed b. Yûsuf el-Feryâbî, Ebû Nu'aym, Zekeriya b. Adî, Yahya b. Hassan, Yahya b. Maîn, Ali b. el-Medînî, Duhaym, Halife b. Hayât ve diğerleri. Gibi meşhur hadisciler vardır İmam Darimi, hadis ilminin bir kolu olan cerh ve ta’dîl ilminde de görüşüne ittiba edilen bir önder âlim idi. Hocası Ahmed bin Hanbel onun görüşüne dayanarak Yahya el-Hımmânî’den rivayeti terk etmişti. Tirmizi’de, Sünen’inde kaydettiği cerh ve ta’dil ile ilgili bilgilerin bir kısmım ondan aldığım belirtir. Bunlardan birinde bir ravi hakkında Buhari ile Darimi’nin görüşlerinden Darimi’ninkini kabul ettiği görülür. İmam Darimi böylece bir taraftan bilgilerini çevresine aktarmış, diğer taraftan eserler kaleme almış ve bu çalışmalarıyla hadis ilminin Semerkand’da neşrinde ve oradaki hadisle alâkalı yanlış bilgilerin tashihinde büyük hizmeti geçmiştir. Zamanının mühim siyasi ve itikadî meselelerinden biri olan “Kur’an’ın mahlûk olup olmadığı” meselesinde o da imtihana çekilmiş, ancak cevap vermekten kaçınmıştı. İmam Darimi’nin, Ahmed ve İshak’a bağlı bir müctehid olduğu söylenir. Ancak Sünen’inde bazı hadislerden sonra belirttiği görüşlerinden anlaşıldığına göre o, belli bir mezhebe bağlı olmayan bir müctehid idi. Darimi’nin en meşhur ve günümüze ulaşan tek eseri Sünenidir. TALEBELERİ İmam Darimi bir ara Bağdad’a gidip orada hadis öğretti. İbni Ebi Hatim’de ondan Reyde hadis yazdığını kaydeder. Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Neseî, Ebu Zur’a, Ebu Hatim, Baki bin Mahled, Abdullah bin Ahmed bin Hanbel gibi meşhur âlimler de onun öğrencileri oldular. Buhari Sahih’inin dışındaki eserlerinde, Müslim Sahih’inde, Ebu Davud ve Tirmizi, Sünen’lerinde, Neseî Sünen’inin dışındaki eserlerinde ondan hadis rivayet etmişlerdir. DARİMİ HAZRETLERİ'NİN ŞAHSİYETİ Dârimî son derece zeki, yumuşak huylu, güvenilir bir kimse idi. Ahmed b. Hanbel onun kanaatkârlığını anlatırken, “Ona servetler sunuldu, fakat iltifat etmedi” derdi. Tefsir ve fıkıh sahalarında da otorite olmakla beraber daha çok hadis ilmindeki geniş bilgisi ve titizliğiyle tanınmış, hicrî III. yüzyılda hadis ilminin merkezi haline 174 gelen Horasan bölgesinde yetişen âlimlerin önde gelenlerinden biri olmuştur. Mısır ve Şam gibi bölgelerde çağdaşı olan Buhârî’nin henüz bilinmediği sıralarda o tanınmaktaydı. Dârimî cerh ve ta‘dîl* ilminde de görüşüne itibar edilen bir âlim olup Ahmed b. Hanbel ile Ebû Hâtim erRâzî onun hadis tenkidi konusunda otorite olduğunu ifade etmişlerdir. Nitekim Ahmed b. Hanbel Dârimî’nin görüşüne uyarak Yahyâ el-Himmânî’den rivayeti terketmiştir. Tirmizî de es-Sünen’inde yer alan cerh ve ta‘dîl ile ilgili bilgilerin bir kısmını Dârimî’den aldığını belirtmiştir. Böylece gerek hadis öğretimi faaliyetleriyle, gerekse kitap telifi çalışmalarıyla hadis ilminin Semerkant’ta yayılmasında ve bu ilimle ilgili bazı yanlış bilgilerin düzeltilmesinde onun büyük hizmeti geçmiştir. Zamanının önemli siyasî ve itikadî meselesi haline gelen halku’l-Kur’ân* konusunda Dârimî de sorguya çekilmiş, fakat herhangi bir cevap vermemişti. Dârimî’nin Hanbelî olduğu ileri sürülmüşse de es-Sünen’inde bazı hadislerden sonra belirttiği görüşlerinden onun herhangi bir mezhebe bağlı olmayan bir müctehid olduğu anlaşılmaktadır. İlimleri: Yüce Allah, sözü dinlenen ve rehber kabul edilen bir imam olması için Dârimî'ye ilim kapılarını açmıştı. Hadis ilminde derin bilgi sahibi olmuştu. Hadislerin illetlerini iyi bilen, hadis tenkidine vâkıf bir hafızdı. Müsned adlı kıymetli eserini inceleyenler bunu yakinen göreceklerdir. Hafız Recâ şöyle der: Allah Resûlü'nün (sav) hadisini Abdullah b. Abdurrahman'dan daha iyi bilen birini tanımıyorum. Dârimî fıkıhta da tam bir derya idi. Fıkıh mezhepleri arasında tercihlerde bulunur, hükümlerin inceliklerini iyi bilirdi. Kaynaklar Dârimî'nin tefsir âlimi olduğunu ve ayetlerin hüküm ve inceliklerini iyi bildiğini de kaydetmişlerdir. Bu meyanda Muhammed b. İbrahim b. Mansûr eş-Şîrâzî şöyle demiştir: "O, tam anlamıyla müfessirdi." Menkıbeleri: Dârimî, her anlamda zamanın ender değerlerinden biriydi. Çok geniş bir ilim ve güçlü bir tefekküre sahipti, ilmi amel etmek için öğrenmiş, ilmi ve ameliyle Örnekrfüinuştu. İlimde güvenilirlik, vera', takva, zühd ve ibâdet düşkünlüğüyle halkın saygı ve sevgisini 175 kazanmıştı. Dirfdarlık, hoşgörü ve tevâzuda örnek gösterilen bir insandı. Bir defasında Sultan kendisini Semerkand Kadılığı görevine getirmek istemiş, fakat Dârimî bu görevi geri çevirmişti. Sultan ısrar edip onu zorla kadı yapınca, tek bir davaya baktıktan sonra istifa etmiş ve istifası kabul edilmişti. Yüce Allah Semerkand halkını onunu ilminden istifade ettirmiş, o da bulunduğu belde ve civarında Allah Resûlü'nün (sav) sünnetini yaymaya ve bid'atlar karşısında müdafaaya devam etmişti. Bu ihlas ve gayretleri sebebiyle Allah tarafından Müslümanlara sevdirilmiş, zühd ve tevazudan asla ayrılmamıştır. VEFATI Bu mübarek zatın, vefatından evvelki son sözleri şunlar oldu: “Gün batıyor ve ben gidiyorum. Sevgiliye gitmek ne hoş! Beş şeye dikkat ediniz: Edeb, takva, zühd, hilm ve Resulullah (s.a.v)Efendimizin Sünnet-i seniyyesini yaymak.” İmam Dârimî, h. 8 Zilhicce 255.Miladi,17 Kasım 869 tarihinde Merv’de Tevriye günü ikindi namazından sonra vefat etmiştir. Arifeye rastlayan cuma günü defnedilmiştir. Vefat ettiğinde 75 yaşındaydı. Künyesinden anlaşıldığına göre Muhammed isimli bir oğlu vardı. İshâk b. Ahmed b. Halef anlatıyor: Muhammed b. İsmail el-Buhârî'nin yanında oturuyorduk. Abdullah b. Abdurrahman'ın vefat haberinin yazılı olduğu bir mektup getirildi. Mektubu okuduktan sonra başını eğdi, sonra kaldırdı ve bir dize söyledi. Yanaklarından yaşlar süzülüyordu. HAKKINDA SÖYLENENLER Ahmed bin Hanbel hazretleri birisine, Dârimî’ye (Abdullah bin Abdurrahmân’a) iyi yapışınız. Ondan ayrılmayınız dedi. Bunu bir kaç defa tekrar etti. O, -hadiste- imamdır. Muhammed bin Abdullah bin Numeyr: “O, ezberde ve vera’da (şüphelilerden sakınmada) bizden üstündür. Bu husûsta o bizi geçti.” Muhammed bin İbrâhîm bin Mansûr eş-Şirâzî: “Dârimî, aklı ve dindarlığı çok olan bir zâttır. Hilm (sabır), zühd (şüphelilere düşme korkusuyla, mübahların çoğunu da terk etme) ve ibâdeti darb-ı mesel hâline gelmiştir.” 176 İbn-i Hibbân: “Semerkand’da Resûlullahın ( aleyhisselâm ) sünnet-i seniyyesinin yerleşip yayılmasında çok büyük yardımı olmuştur. Orada insanları sünnet-i seniyyeye da’vet etti. Sünnet-i seniyyeye uymayanlara mâni oldu.” Sağlam hafızlardandır. Dinde vera' ehlidir. Hadişleri hıfzedip toplayan ve tasnif edenler arasındadır. Beldesinde sünneti yaymış ve halkı sünnete davet etmiştir. Onu müdâfaa etmiş ve muhalefet edenlerle mücadele etmiştir. Hatîb: “O, hadîs husûsunda sika (güvenilir) doğru bir âlimdir. Zamanın sultânı, Semerkand’a kadı olmasını ona teklif etti. O bunu kabûl etmedi. Çok ısrar edince, bir da’vâya bakıp, istifâsını verdi.” İshâk bin Ahmed bin Halef el-Buhârî: “Biz Muhammed bin İsmail’in (İmâm-ı Buhârî) yanında idik. Bu sırada kendisine Abdullah bin Abdurrahmân’ın (Dârimî) vefâtını bildiren bir mektûb geldi. Bunun üzerine başını eğdi. Sonra kaldırıp, istircâ yaptı (İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn)’u okudu. Gözlerinden yaşlar yanaklarına doğru akmaya başladı.” Dârimî hazretleri hadîs-i şerîf ilminde olduğu gibi tefsîr ve fıkıh ilimlerinde de derin bir âlim idi. Hafız Muhammed b. Beşşâr: Dünyanın hafızları şu dört kişidir: Rey'de Ebû Zur'a, Nisâbur'da Müslim, Semerkand'da Abdullah b. Abdurrahman ve Buhara'da Muhammed b. İsmail. Hâfiz Ebû Saîd el-Eşec: Abdullah b. Abdurrahman imamımız dır. Muhammed b. Abdullah el-Mahremî: Ey Horasanlılar! Abdullah b. Abdurrahman aranızda olduğu sürece başkasıyla oyalanmayın. Recâ b. Mürcî: İbn Hanbel'i, İshâk b. Râheveyh'i, İbn elMedînî'yi ve eş-Şâzkûnî'yi gördüm. Abdullah b. Abdurrahman'dan daha kuvvetli hafız görmedim. Ebû Hatim er-Râzî: Muhammed b. İsmail Irak'a girenlerin en âlimiydi. Muhammed b. Yahya Horasan'a girenlerin en âlimiydi. Muhammed b. Elsem vera' bakımından en üstünü, Abdullah b. Abdurrahman ise hıfz bakımından en güçlüsüydü. Ebû Hâmid b. eş-Şarkî: Horasan beş tane hadis imamı çıkarmıştır: Muhammed b. Yahya, Muhammed b. İsmail, Abdullah b Abdurrahman, Müslim b. el-Haccâc ve İbrahim b. Ebî Tâlib. ed-Dârekutnî: Meşhur sikadır. el-Hâkim: Önde gelen hadis hâfızlarındandır. 177 Hatîb el-Bağdâdî: Hadis için yolculuk eden, hıfz, cem ve tasnif ile bilinenlerdendi. Güvenilirlik, doğruluk, vera' ve zühd ile tanınırdı. Zehebî: Hâfiz imamdır. Hadiste önde gelen kişilerdendir. ESERLERİ 1. es-Sünen. Eser el-Müsned diye de anılır. Kaynaklarda elMüsnedü’l-câmiʿ, el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ adlarıyla geçen eserler de bu olmalıdır. Bab başlıklarında fıkhî görüşlerini belirtmesi, bir hadisi ihtiva ettiği konulara göre çeşitli bölümlerde tekrarlaması gibi özellikleriyle Ṣaḥîḥ-i Buḫârî’yi andıran eser Kanpûr (1293), Haydarâbâd (1309), Delhi (1337), Dımaşk (1349) ve Beyrut’ta (1407/1987) basılmıştır. Abdullah b. Abdurrahman ed-Dârimî’nin (ö. 255/869) bilinen sünenlerin en eskisi olan eseri. Muhtevası ve şekil özelliklerinden dolayı el-Muṣannef, elCâmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ ve el-Müsned adlarıyla da anılmaktadır. Dârimî’nin öğrencilerinden Îsâ b. Ömer tarafından rivayet edilen eser bir girişle yirmi üç kitaptan ve 1373 babdan meydana gelmektedir. Eserde 304 mükerrer rivayetle birlikte 3506 hadis bulunmaktadır. Bu hadislerin 1319’u mevkuf ve maktû, 1883’ü merfûdur. Merfû hadislerin 242’si Kütüb-i Sitte’de yer almaktadır. Bu hadisler genellikle makbul sayılmakla birlikte aralarında zayıf, hatta az sayıda mevzû hadislerin bulunduğunu söyleyen âlimler vardır. Bizzat müellif rivayet ettiği bazı hadislerin zayıf olduğuna işaret etmiştir. Az sayıdaki hadisin tenkide uğraması, ayrıca eserde âlî rivayetlerin yer almasından dolayı İbnü’sSalâh, Alâî ve İbn Hacer el-Askalânî, bu eseri İbn Mâce’nin es-Sünen’i yerine Kütüb-i Sitte’nin altıncı kitabı olmaya daha lâyık görmüştür. Eserin giriş kısmında Hz. Peygamber’in bazı hususiyetleri hakkındaki rivayetlerden sonra sünnete uymanın gerekliliği, fetva vermenin zorluğu, ilmin ve âlimin önemi, hadis öğrenim ve öğretiminde titizlik gösterilmesi, hadislerin yazılması gibi konuları içeren rivayetlere yer verilmiştir. Ardından tahâret, namaz, zekât, oruç, hac konularıyla başlayıp diğer konulardaki bölümler içinde merfû, mevkuf ve maktû hadisler zikredilmiştir. Bab başlıklarında veya hadisin arkasından bazı görüşlerin ileri sürüldüğü, senedlerdeki mühmel râviler, hadisin sıhhat durumu ve muhtevası hakkında açıklamalar yapıldığı, birden çok konu ihtiva eden hadislerin ilgili yerlerde tekrar edildiği veya hadisin içerdiği konulara göre parçalara ayrılarak her parçanın ilgili bölümde 178 nakledildiği görülmektedir. Bunların yanında aynı veya benzer başlıklar kullanılması, aynı bölümlerde aynı hadislerin verilmesi bakımından Dârimî’nin bu eseriyle Buhârî, Müslim ve Tirmizî’nin el-Câmiʿu’ṣṣaḥîḥ’leri arasında benzerlikler bulunmaktadır. Tahkiksiz baskıları da olan es-Sünen’i Muhammed Sıddîk Hasan (Kanpûr 1293), Muhammed Ahmed Dehmân (baskı yeri yok, 1349), Abdullah Hâşim Yemânî elMedenî (I-II, Kahire 1382/1962; Faysalâbâd 1404/1984), Fevvâz Ahmed Zemerlî ile Hâlid es-Seb‘ el-Alemî (I-II, Beyrut 1407/1987), Mustafa Dîb el-Bugā (I-II, Dımaşk 1412/1991) ve Hüseyin Selîm Esed ed-Dârânî (I-IV, Beyrut 1421/2000) tahkik ederek neşretmiştir. es-Sünen tarih boyunca ilmî değerine uygun bir ilgi görmemiştir. Bunda az sayıda hadis içermesi yanında eserin sonlarına doğru bazı düzensizliklerin bulunması ve muhtemelen tam tertip edilememesi etkili olmuştur. Eser yine de her dönemde okunmuş, birçok hadis derlemesine dâhil edilmiş ve hakkında müstakil eserler yazılmıştır. İbn Hacer el-Askalânî, el-Efrâdü’l-ḥisân min Müsnedi’dDârimî ve el-Ebdâlü’l-ʿavâlî ve’l-muvâfaḳāti’l-ḥisân adıyla çalışmalar yapmış ve İtḥâfü’l-mehere bi-eṭrâfi’l-ʿaşere içinde es-Sünen’e de yer vermiştir. (bk. İBN HACER el-ASKALÂNÎ). Eseri Muhammed Naîm Atâ el-Ḥallü’l-müdellel ʿale’d-Dârimî (Luknov 1332, sadece bir cildi yayımlanmış) ve Nebîl b. Hâşim b. Abdullah el-Gamrî Fetḥu’l-mennân Şerḥu’l-Müsnedi’l-câmiʿ (I-X, Beyrut 1419/1999) adıyla şerhetmiş, Abdullah Aydınlı açıklama ve dipnotları ekleyerek Türkçe’ye çevirmiştir (I-VI, Sünen-i Dârimî, İstanbul 1994-1996). Eser hakkında Ahmet Yıldırım Dârimî ve Sünen’i (1990, Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü) ve Seyfürrahman Mustafa Zevâʾidü’d-Dârimî ʿale’lKütübi’s-sitte mine’l-eḥâdîs̱i’l-merfûʿa (Ümmü’l-kurâ Üniversitesi, Mekke 1397/1977; Dımaşk 1403/1983) adlarıyla yüksek lisans tezi hazırlamıştır. Abdurrahman Dımaşkıyye ve Mîrfet Fâhûrî Tertîbü eḥâdîs̱i ve âs̱âri Süneni’d-Dârimî’yi (Riyad 1407/1987) ve Ahmed Abdülkādir er-Rifâî Fehârisü eḥâdîs̱i ve âs̱âri Süneni’d-Dârimî’yi (Beyrut 1409/1988) hazırlamıştır. Ayrca İbnü’n-Nûr Muhammed b. Abdullah’ın “Şülâs̱iyyâtü’d-Dârimî” (es̱-S̱ülâs̱iyyât, nşr. Ali Rızâ Abdullah - Ahmed el-Bizra, Beyrut 1986, s. 49-62) ve Abdülhamîd 179 Şânûha’nın Taḫrîcü S̱ülâs̱iyyâti’l-Buḫârî, et-Tirmiẕî, İbn Mâce, edDârimî (Beyrut 1405/1985) adlı çalışmaları vardır. 2. es̱-S̱ülâs̱iyyât. Dârimî’nin es-Sünen’deki üç râvili (sülâsiyyât) yirmi üç hadisin bir araya getirildiği bu eseri Abdülhamîd Şânûha Taḫrîcü S̱ülâs̱iyyâti’l-Buḫârî, et-Tirmizî, İbn Mâce, edDârimî adlı kitap içinde yayımlamıştır (Beyrut 1985). Ali Rızâ Abdullah ve Ahmed Bezre de adı geçen dört sülâsiyyâta Abd b. Humeyd ile Taberânî’ninkileri de ilâve ederek altı sülâsiyyâtı bir arada yayımlamışlardır (Dımaşk 1406/1986). Bu neşirde Dârimî’nin es̱- S̱ülâs̱iyyât’ında on beş hadis bulunmaktadır. Dârimî’nin bunlardan başka et-Tefsîr ve Kitâbü’s-Sünne adlı iki eserinin daha olduğu kaydedilmektedir. Hediyyetü’l-ʿârifîn’de (I, 441) Dârimî’ye nisbet edilen Kitâbü Ṣavmi’l-müsteḥâżati’lmüteḥayyire onun değil Ebü’l-Ferec ed-Dârimî’nindir. (bk. Nevevî, II, 344, 459; Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1434). DARİMİ HAKKINDA ESERLER Dârimî hakkında, Ezher Üniversitesi’nde, Muhammed Abdullah Muhammed Adl ed-Dârimî ve cühûdühû fi’l-ḥadîs̱ adıyla bir doktora tezi (1973), Ümmü’l-kurâ Üniversitesi’nde Seyfürrahman Mustafa Zevâʾidü’d-Dârimî ʿale’l-Kütübi’s-sitte mine’l-eḥâdîs̱i’lmerfûʿa (1397/1977), Ahmet Yıldırım da Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde Dârimî ve Sünen’i (1990) adıyla birer yüksek lisans tezi hazırlamışlardır. DARİMİNİN İLK HADİSİ Sünen türünde eser meydana getiren ilk muhaddislerden olan ve Buhârî (v. 256/869), Müslim (v. 261/874), Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî gibi meşhur muhaddislere hocalık yapan Ebû Muhammed Abdullah b. Abdurrahman ed-Dârimî, eserine "mukaddime" bölümüyle başlamıştır. Hadis ilminde sika ve sadûk bir muhaddis olarak kabul edilen Dârimî’nin mukaddime'de yer verdiği ilk konu (bâb), "kıyamet gününde müslümanların, islam Dini'ni kabul etmeden önceki davranışlarından dolayı hesaba çekilip çekilmeyecekleri" sorusuna cevap niteliği taşıyan hadislerin yer aldığı konudur. Bu konu altında naklettiği (tahriç) ilk hadis, dolayısıyla Sünen'in de ilk hadisi, Abdullah b. Mes'ûd'un(r.a) rivayet ettiği şu hadistir: "Bir kişi Hz. Peygamber(s.a.v)'e gelerek: "Ey Allah'ın Rasûlü! İnsan, kıyamette, Müslüman olmadan önce yapmış olduğu 180 amellerinden sorumlu olacak mı? Diye sordu. Peygamber buna şu cevabı verdi: Müslüman olduktan sonra, islam dinini güzelce yaşayan kimse, cahiliye döneminde yaptıklarından sorumlu tutulmayacaktır. Ancak dinini güzelce yaşamazsa, Müslüman olmadan önceki ve Müslüman olduktan sonraki davranışlarından sorumludur". Dârimi bu hadisi sahîh kabul edilen şu sened ile nakletmiştir: Dârimî'nin hayatı, hadis ilmindeki yeri ve Sünen'i hakkında geniş bilgi için bkz: Nebîl b. Hâşim, Seyyid Ebû Âsım, Fethu'l-Mennân Şerh ve Tahkîk-i Kitabi'd-Dârimî Ebî Muhammed Abdillah b. Abdirrahmân, el-Mektebetü'l-Mülkiyye, Beyrut 1999, 1/11-92; Aydınlı, Abdullah, Sünen-i Dârimî, Madve Yay., Đstanbul 1994; Yıldırım, Ahmet, Dârimî ve Sünen'i (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Uludağ Üniv. Sosyal Bil. Enstitüsü, Bursa 1990. Râzî, Đbn Ebî Hâtim, Kitâbu'l-Cerh ve'tTa'dîl, Dâru Đhyâi't-Türâsi'l-Arabî, Beyrut 1953, 5/99; Bağdâdî, Ebû Bekr Hatîb, Târîhu Bağdad, Dâru'l-Kütübi'l-Đlmiyye, Beyrut, trs., 10/29-31; Đbn Hacer, Ahmed b. Ali el-Askalânî, Tehzîbu't-Tehzîb, Dâru Đhyâi't-Türâsi'l-Arabî, Beyrut 1993, 3/191-193. Sünbül el-Mekkî de Dârimî'nin ilk hadisinin bu olduğuna kânidir. Bkz: Sünbül el-Mekkî, Muhammed Said, Risâletü’l-Evâil (el-Evâilü’s-Sünbüliyyeh), Ta’lik: Abdülhakkı’l-Đlâhî Âbâdî el-MekkîHabiburrahman el-‘A’zamî, Haz: Zeynü’l-Âbidîn el-‘A’zamî, Mektebetü Dâri’l-Ulûm, Keşmir 1935, s. 13-14. Müslim şârihlerinden Suyutî (v. 911/1505)'ye göre ise islamı güzelce yaşamaktan maksat, zahiriyle bâtınıyle yani kalben ve bedenen hakiki bir Müslüman olmaktır. 'İslamı güzel yaşamamak'tan maksat ise, İslam Dinini sadece görünüşte kabullenmek, dinin emirlerine isteksizce boyun eğmek, itiraz etmemek ve dine kalben girmemiş olmaktır. Bu davranışın adı da münafıklıktır".(Beğavî, Hüseyn b. Mesûd, Şerhu's-Sünneh, thk: Şuayb el-Arnâût-Muhammed Züheyr eş-Şâvîş, elMektebetü'l-Đslâmî, Beyrut 1983, 1/58. 21 Nebîl b. Hâşim, Fethu'l-Mennân, 1/205-206.) Bu görüşler ışığında Dârimî'nin, 'İslam Dinini güzel bir şekilde yaşayabilmenin anahtarı bu kitaptadır' demek için sözkonusu hadisi ilk hadis olarak nakletmiş olabileceğini söylemek mümkündür. Dolayısıyla kendi niyetinin de iyi bir Müslüman olabilmek ve İslam Dinine bu şekilde hizmet edebilmek olduğunu ima etmiş olabilir. Öte yandan hadisin İslam Dinini kabul edenler için yeniden doğuşun simgesi olduğuna, dolayısıyla insanların hayatlarında yeni bir sayfa açmalarının vesilesi olabileceğini de ima etmiş olabilir. Ayrıca İslam dinini kabul eden kişinin geçmişte yaptığı hatalarının günahının silinmesinin yine kendi elinde olduğunu, bu sebeple o günahların psikolojik baskısından kurtulmasının kolay olduğunu vurgulamak istemiş olabilir. 181 Netice itibariyle Dârimî, Sünen'de yer alan hadislerin gereğince amel etmenin geçmişte yapılmış hatalardan kurtulmanın iyi bir vesilesi olabileceğine dikkat çekmek istemiş olabilir. Diğer taraftan Dârimî Sünen'ine, Abdullah b. Mes'ûd'un(r.a) bir hadisiyle başlamıştır. Zira Abdullah b. Mes'ûd, Hz. Peygamber(s.a.v) tarafından küçük yaşta âlim olarak isimlendirilen ilk sahâbîdir. Ayrıca Peygambere çok yakın birisi olup 70 sureyi bizzat Peygamberin ağzından duyarak ezberlediği ve Peygamberle birlikte birçok sahâbînin övgüsüne mazhar olduğu belirtilmektedir. Dolayısıyla Dârimî, ilk hadisi, ilk âlim sahâbî olarak nitelendirilen Abdullah b. Mes'ûd'(r.a)un naklettiği hadislerden tercih etmek istemiş olabilir. RİVAYET ETTİĞİ HADİSİ ŞERİFLERDEN BİR DEMET “Ümmetimin helaki, kötü âlim ve câhil âbiddendir. Kötü âlimler insanların en kötüsü, iyi âlimlerde insanların en iyisidir.” “Allah’u Teâlâ, mahlûkâtı (yarattığı varlıkları) yaratmadan bin sene önce, Tâhâ ve Yâsîn’i okumuştur. Melekler Kur’ân-ı kerîmi duydukları zaman: “Ne mutlu bu Kur’ân-ı kerîm, kendilerine inen ümmete, ne mutlu bu Kur’ân-ı kerîmi taşıyan, içine alan boşluklara, ne mutlu bu Kur’ân-ı kerîmi okuyan dillere” demişlerdir.” “Ey Muhacirler! Siz çoğalırsınız. Fakat Ensâr şimdiki durumlarından fazla çoğalmazlar. Ensâr, benim has vekîllerim ve sırdaşlarımdır. Ben onların yanında kaldım. Onların ihsân sahibi olanlarına ikram edin. Kusurlarını da bağışlayın. Sonra bir kul, dünyâ ve Allah’u Teâlânın katında olanlar arasında serbest bırakıldı. O da Allah’u Teâlânın katında olanı tercih etti.” (Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) bu mübârek sözü ile kendisini kast ettiğini anlıyan Hazreti Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) ağlamaya başladı.) Bunun üzerine Resûlullah efendimiz, ( aleyhisselâm )“Dur, şu mescide açılan bütün kapıları kapayın, sadece Ebû Bekir’inki açık kalsın. Çünkü ben Ebû Bekir’den daha üstün ve beraberliğe daha lâyık birisini bilmiyorum.”buyurmuşlardır. Ali bin Ebî Tâlib ( radıyallahü anh ) “Ben Mekke-i mükerremede Resûlullah efendimiz ile dolaşırdım. Mekke-i mükerremenin kenar semtlerinden birinden dışarı çıktım. Resûlullah efendimizin karşısına gelen her ağaç ve taş, “Selâm senin üzerine olsun, ey Allah’ın resûlü” diyerek selâmlardı.” 182 “İnsanlar, diriltildikleri zaman, kabirden ilk kalkanları ben olacağım. Mahşere geldikleri zaman, önlerine düşüp onları ben getireceğim. Sustukları zaman onların hatîbi ben olacağım. Hapsedildikleri zaman onlara ben şefaat edeceğim. Kerâmetten ya’nî af ve mağfiretten Ümidlerini kestikleri zaman onlara ben müjde vereceğim. Anahtarlar, o gün benim elimde olacak. Ben Rabbime, Âdemoğullarının en kıymetlisiyim.” Ebû Hureyre(r.a) rivâyet ediyor: “Kendisinden faydalanılmayan ilim, Allah yolunda sarf edilmeyen hazine gibidir.” “Rü’yâyı ancak âlime veya sâlih bir kimseye tâbir ettiriniz.” “Emâneti güvendiğine ver. Sana hıyânet edene verme.” “Bir kadın kocasından yatağını ayırırsa, dönünceye kadar melekler ona la’net eder.” Abdullah bin Ömer(r.a)’den rivâyet ettiği hadîs-i şerîf: “Zulümden sakınınız. Zîrâ zulüm, kıyâmet gününde zulümler olur.” “Rahmâna (Allah’u Teâlâya) ibâdet ediniz, selâmı yayınız, yemek yediriniz ki Cennete giresiniz.” Ebu Umame (r.a) şöyle demiştir:"Kur’ân okuyunuz. Sizi şu asılı duran mushaflar aldatmasın! Çünkü Allah, içinde Kur’ân'ı belleyip saklayan bir kalbe asla azâb etmeyecektir." Mesruk (r.a) şöyle demiştir: Kişiye ilim olarak, Allah'tan korkması yeter. Cahillik olarak da ilmini beğenmesi (ilmi ile böbürlenmesi) yeter. Muaz bin Cebel(r.a) şöyle demiştir: İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek; Kur'an göğüslerinde elbiselerinin dürüldüğü gibi dürülecek. İnsanlar Kur'anı çokça okuyacak fakat bir lezzet ve halavet (tatlılık) bulamayacaklar. Emrolundukları şeylerde kusur ettiklerinde;"Allah Gafur ve Rahimdir" diyecekler, yasakları işlediklerinde "Biz şirk koşmadıkça Allah affeder" diyeceklerdir. “Onların bütün işleri ümit etmektir, korkuları yoktur.” “Kurtlar koyun postu giyerek (yani yoldan sapmış kişiler İslam âlimi suretinde) insanları aldatacaklar, (iyiliği emretmeyip kötülüğü yasaklamayan) yağcı, içlerinde en faziletlileri olacak.” Enes (r.a) Rasulullah (s.a.v)'ı anarak şöyle demiştir:"Medine'ye girdiği gün onu görmüştüm. Rasulullah (s.a.v)'ın yanımıza geldiği bu günden daha güzel, daha aydınlık hiçbir 183 gün görmedim. Vefat ettiği gün de onu görmüştüm. Rasulullah (s.a.v)'ın vefat ettiği bu günden daha kötü ve daha karanlık hiçbir gün görmedim. Ebu'd Derda (r.a) dedi ki:”Kimin ilmi artarsa korku ve endişesi de artar.” “Bana (kıyamette); "Ne öğrendin?" denilmesinden endişe edip korkmuyorum, fakat bana; "Ne işledin?" denilmesinden endişe ediyorum.” Ebu Ubeyde bin Muhammed bin Ammar bin Yasir(r.a) şöyle demiştir: Ben Rubeyye binti Afra'ya bize Rasulullah (s.a.v)'i vasıflayın dedim. O da şöyle dedi:"Yavrucuğum! Onu görseydin, güneşi doğarken görmüş olurdun." Rasulullah(s.a.v); “Allah’ı zikretmeyi çoğaltır, boş sözleri azaltırdı. Namazı uzatır, hutbeyi de kısa tutardı.”Fakir ve muhtaçlarla beraber yürümekten utanmazdı ve onların ihtiyaçlarını karşılardı.” Şa'bî şöyle demiştir:”İlmin süsü sahibinin ağırbaşlılığıdır.” Hz.Aişe (r.anha)validemiz dedi ki:"Kadınların şerlisi erkekler için süslenen, erkeklerin şerlisi de kadınlar için süslenen böylece insanları fitneye düşürenlerdir." Ebu Bekir (r.a)'ın torunu tabiin büyüklerinden Kasım bin Muhammed der ki:”Kişinin Allah'ın üzerindeki hakkını bildikten sonra cahil olarak yaşaması, bilmediği şeyi söylemesinden daha hayırlıdır.” "Öyle insanlarla karşılaşacaksınız ki Kur'an'ı arkalarına attıkları halde, sizi Allah'ın kitabına çağırdıklarını iddia edecekler." (El-A’lâm cild4, sh. 95.Târîh-i Bağdâd cild-10, sh. 29.Tehzîb-üt-tehzîb cild-5, sh. 294.Tezkiret-ülhuffâz cild-2, sh. 534.Şezerât-üz-zeheb cild-2, sh. 130.Miftâh-üs-se’âde cild-2, sh. 145, 366.Mu’cem-ul-müellifîn cild-6, sh. 71) BİBLİYOGRAFYA Tirmizî, ʿİlel (Sünen içinde), Kahire 1352/1968, V, 738.İbn Ebû Hâtim, elCerḥ ve’t-taʿdîl, V, 99.Hatîb, Târîḫu Baġdâd, X, 29.Zehebî, Teẕkiretü’l-ḥuffâẓ, II, 534-536.a.mlf., Aʿlâmü’n-nübelâʾ, XII, 224-232.İbn Hacer, Tehẕîbü’t-Tehẕîb, V, 294.Nevevî, el-Mecmûʿ, II, 344, 459.İbn Receb el-Hanbelî, Şerḥu ʿİleli’tTirmiẕî (nşr. Subhî es-Sâmerrâî), Beyrut 1405/1985, s. 45.Dâvûdî, Ṭabaḳātü’lmüfessirîn, I, 237.Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 522; II, 1008, 1426, 1434, 1682.Hediyyetü’lʿârifîn, I, 441.Şah Veliyyullah ed-Dihlevî, el-İnṣâf (nşr. Abdülfettâh Ebû Gudde), Beyrut 1983, s. 113.Dihlevî, Bustânü’l-muhaddisîn, s. 92.Kehhâle, Muʿcemü’lmüʾellifîn, VI, 71.M. Zubayr Sıddiqi, Hadîs Edebiyatı Tarihi (trc. Yusuf Ziya Kavakcı), İstanbul 1966, s. 108.Sezgin, GAS, I, 114-115.Abdülhamîd Şânûha, Taḫrîcü s̱ülâs̱iyyât, Beyrut 1985, s. 51-74.İsmail L. Çakan, Hadîs Edebiyâtı, 184 İstanbul 1985, s. 80-84.Kâmil Miras, “Abdullah Dârimî”, İTA, II, 247-248.Moh. Ben Cheneb, “Dârimî”, İA, III, 485-486.J. Robson, “al-Dārimī”, EI2 (Fr.), II, 164. Dârimî, es-Sünen, Kanpûr 1293, Mevlevî Ebü’l-Feth Muhammed Abdürreşîd’in girişi, s. 7-10; a.e. (trc. Abdullah Aydınlı), İstanbul 1994, tercüme edenin girişi, I, 56-65; Şemseddin es-Sehâvî, Fetḥu’l-muġīs̱(nşr. M. Abdülmuhsin elKetbî), Kahire 1388/1968, I, 84; Ali el-Kārî, Mirḳātü’l-mefâtîḥ (nşr. Sıdkī M. Cemîl el-Attâr), Beyrut 1412/1992, I, 72; Emîr es-San‘ânî, Tavżîḥu’l-efkâr (nşr. M. Muhyiddin Abdülhamîd), Medine, ts. (el-Mektebetü’s-selefiyye), I, 37, 39; Abdülazîz ed-Dihlevî, Bustânü’l-Muhaddisîn (trc. Ali Osman Koçkuzu), Ankara 1986, s. 92; Leknevî, el-Ecvibetü’l-fâżıla (nşr. Abdülfettâh Ebû Gudde), Halep 1384/1964, s. 76; Sıddîk Hasan Han, el-Ḥıṭṭa fî ẕikri’ṣ-ṣıḥâḥi’s-sitte, Beyrut 1405/1985, s. 166; I. Goldziher, Études sur la tradition islamique (trc. L. Bercher), Paris 1952, s. 322-325; M. Zubayr Sıddiqi, Hadîs Edebiyatı Tarihi (trc. Yusuf Ziya Kavakcı), İstanbul 1966, s. 108-109; Sezgin, GAS, I, 114-115; İsmail L. Çakan, Hadîs Edebiyâtı, İstanbul 1989, s. 92-94. 185 İMAM-I AHMED BİN HANBEL (R.A) (D.H.164-M.781 Bağdat. V.H. 241-M.855. Bağdat) Büyük hadis, fıkıh âlimi, veli, mutasavvıf, muhaddis, Ehl-i Sünnet Mezhep imamı. Bu güzel insan Cennet ile müjdelenmiş olan Ehl-i sünnet velcemaatin dört büyük Hak mezhebinden biri olan Hanbeli mezhebinin reisidir. H.164-M.781 senesinde Bağdat’ta doğdu.H. 241-M.855’de Bağdat’ta vefat etti. Aslen Basralı’dır. Babasının ismi Muhammed bin Hanbel'dir. İmamın künyesi; Ebu Abdullah Ahmed b. Muhammed b. Hanbel eş-Şeybani el-Mervezi şeklindedir. Dedesi, Emeviler devrinde Serahs valiliği yaparken, babası da Abbasi ordusunda görev aldı. Babası daha o çok küçük yaşta iken vefat etmiştir. Onun yetişmesi ile annesi ilgilenmiştir. İlim Tahsili Önemli bir ilim merkezi olan Bağdat’ta küçük yaşta iken ilim tahsiline başlamış, Burada çok değerli hadis âlimleri, kıraat âlimleri, tasavvufta yetişmiş büyük zatlar ve diğer ilimlerde yetişmiş kıymetli âlimler bulunuyordu. Önce Kur'an-ı kerimi ezberledi. Bundan sonra lügat, hadis, fıkıh, Sahabi ve Tabiin rivayetlerini öğrendi. Emsali arasında ciddiyeti, takvası, sabrı, metanet ve tahammülü ile meşhur olmuştur. Bu hali, henüz 15-16 yaşlarında iken temas kurduğu âlimlerin dikkatini çekmiştir. Heysem bin Cemil onun hakkında, daha o sırada şöyle demiştir: "Bu çocuk yaşarsa, zamanındakilerin ilimde hücceti (rehberi) olacaktır." İlk önce İmam-ı A'zam hazretlerinin talebesi olan İmam-ı Ebu Yusuf’tan fıkıh ve hadis ilminde ders almıştır. Bundan sonra da üç sene Huşeym'in derslerine devam etmiş, ondan hadis-i şerif dinlemiştir. Bundan başka Bağdat’ta bulunan meşhur âlimlerden Hüşeym b. Beşir, Süfyan b. Uyeyne, Yahya b. Said el-Kattan, Abdurrahman b. Mehdi'den ders aldı. Ayrıca, İmam-ı Şafii'den de ders aldı. Birçok âlimden ders alırken; İmam Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai başta olmak üzere tanınmış hadis âlimleri de kendisinden ders aldılar. 186 Hadis öğrenme konusunda her türlü fırsatı değerlendirirken bu amaçla birçok merkeze gitti. Küfe, Basra, Mekke, Medine, Dımaşk, Halep, Cezire gibi beldelere bazen bir kaç kez gitti. Çoğu zaman yol parası bulmakta güçlük çekti. Hadis öğrenmek maksadıyla Yemen'e gidebilmek için, kervancıların yanında deve bakıcılığı yaptı. Beş kez yaya olarak hacca gitti. Bu yolculuktaki en önemli maksatlarından birisi Hicaz'daki âlimlerden hadis öğrenmekti. Kırk yaşına gelinceye kadar eğitimine ara vermeden devam etti. Çok güçlü bir hafızaya sahip olması, çok sayıda hadisi rivayet ettiğinden dolayı, bazen etrafında hadis dinlemek maksadıyla bulunanların sayısı beş bine kadar ulaştı. İmam-ı Ahmed, ilim öğrenmek için pek çok İslam beldesini dolaştı ve bu uğurda pek çok meşakkate katlandı. Kitap çantalarını sırtında taşırdı. Bir seferinde onu tanıyan biri ezberlediği hadis-i şerifin ve yazdığı notlarının çokluğunu görerek: "Bir Kufe'ye, bir Basra'ya gidiyorsun! Ne zamana kadar böyle devam edeceksin?" deyince, Ahmed bin Hanbel hazretleri "Hokka ve kalem ile mezara kadar..." diyerek cevap vermiştir. İmam-ı Ahmed’in kuvvetli hafızasının yanında dikkati çeken bir vasfı da, işittiği bütün hadis-i şerifleri yazmaya çok önem vermesiydi. İmam-ı Ahmed, din ilimlerini öğrenip, bilhassa tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerinde yüksek seviyeye ulaşmıştır. Zamanında yaşayan, Zünnuni Mısri, Bişr-i Hafi, Seriyi Sekati, Maruf-ı Kerhi gibi birçok büyük evliya ile de görüşmüş, onlarla sohbet etmiştir. Yezit bin Harun, Cerir ibni Abdülhamid, Velid bin Müslim, Veki' bin Cerrah, imam-ı Ebu Yusuf, İbrahim bin Sad, Yahya bin Said Kettan, Süfyan bin Uyeyne, fıkıh ilminde hocası Muhammed bin İdris Şafii, Abdürrezzak bin Hemmam'dan ve daha nice âlimlerden ilim okudu. Sonra tekrar Bağdat’a döndü. Bundan sonra ilmini yayıp, insanlara çok faydalı oldu. Ahmed bin Hanbel hazretleri, daha önceki yıllarda fetvalar vermekle beraber, ders ve fetva verme işine, kırk yaşında başlamıştır. Bundan sonra hadis rivayetinde ve fetvada başvurulan önemli bir kaynak olmuştur. Çünkü o, ilmi ve üstün ahlakı ile çok sevilip, meşhur olmuştur. 187 İki çeşit ders halkası (meclisi) vardı. Biri, talebelerine verdiği muntazam dersler, diğeri, hem talebelerinin, hem de halktan isteyenlerin katıldığı dersler idi. Onun ilim meclisine pek çok kimse katılırdı. Bazı rivayetlere göre, dersini dinleyenlerin sayısı beş bini bulmuştur. İmamı Ahmed hazretlerinden ders alıp, ilim öğrenen talebenin çokluğu, ondan hadis-i şerif rivayet edenlerin ve fıkhi meseleler nakledenlerin pek çok sayıda olmasından da anlaşılmaktadır. Onun meclisine gelip, derslerini dinleyenlerin bir kısmı, sadece ondaki üstün hallere ve yüksek ahlaka hayran kaldığı için sohbetine katılmıştır. Böylece bir kısmı hem ilmini hem ahlakını alırken, bir kısmı da onun yaşayışına göre yaşamak, onu tanımak, ahlak ve edep hususunda yaptığı vaaz ve nasihatten istifade etmek için huzuruna geliyordu. İmam-ı Ahmed hazretlerinin meclisinde, derslerinde vakar, ciddiyet, tevazu ve gönül huzuru hâkim idi. Dinleyenlere ve katılanlara saadet vesilesi olan derslerini, ikindiden sonra Bağdat’ta büyük bir mescitte verirdi. Ders meclisine daima kitaplarıyla, yazıp kaydettikleri ile çıkardı. Çok kuvvetli bir hafızaya sahip olmasına rağmen, hadis-i şerif rivayet ederken, yanındaki yazdıklarına bakardı. Kitabından okur, talebelere yazdırırdı. Derslerinde hadis-i şerif rivayetinden başka, bir de fıkhi meseleler hakkında verdiği cevaplar yer almakta idi. Ondan ders alıp, ilimde yetişenlerin sayısı 900 civarındadır. İlimdeki üstünlüğü İmam-ı Ahmed hazretleri, hadis ilminde zamanın en büyük âlimidir. Üçyüzbinden fazla hadis-i şerifi senetleriyle birlikte ezbere bilirdi. Kendisinden pek çok âlim, hadis-i şerif nakletmişlerdir. İlim ve amelde öncü, Ehl-i sünnet olan dört imamın dördüncüsü idi. İmam-ı Şafii hazretleri buyurdu ki: “Bağdat’tan ayrıldığım zaman, orada Ahmed bin Hanbel'den daha âlim, daha fakih, haramlardan ve şüphelilerden kaçan kimseyi bırakmadım." Ebu Davud Sicistani şöyle demiştir: "İki yüz meşhur âlimle karşılaştım. Ahmed bin Hanbel gibisini görmedim. O hiç bir hususta insanların daldığı dünya işlerine dalmazdı. Ancak ilimden bahis açılınca konuşurdu." 188 Ebu Zür'a da, "İlmin her dalında Ahmed bin Hanbel'in bir benzerini görmedim. Onun ilimde ulaştığı dereceye, başkası ulaşamamıştır" demiştir. Menha bin Yahya da şöyle demiştir: "Ahmed bin Hanbel, her hayrı kendisinde toplamıştı. Çok âlim gördüm, fakat ilimde, vera'da ve zühdde, onun gibi üstün birine rastlamadım." İmam-ı Ahmed hazretleri büyük bir müfessir, yüksek bir muhaddistir. Tefsiri yüz yirmi bin hadis-i şeriften meydana gelmiştir. Eserleri, müfessirler için birer feyz kaynağıdır. Bunun için kendisi "Üstad-ül müfessirin" unvanıyla anılır. Birçok muhaddis yetiştirmiştir. Yaşadığı devir, yazılan hadis-i şeriflerin toplandığı bir devirdi. Bu devirde yetişen hadis âlimlerinin en meşhurudur. Bütün hadis-i şerifleri okudu, inceledi. Otuz bin hadis-i şerifi içine alan "Müsned" adlı eserini yazdı. Rebi' bin Süleyman, imam-ı Şafii'nin şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Ahmed bin Hanbel, sekiz şeyde imamdır; hadis ilminde, fıkıh ilminde, Kur'an ilminde, lügat ilminde, fakrda, zühdde, vera'da, tasavvufta ve sünnette." Hanbeli mezhebi Ahmed bin Hanbel hazretleri bu mezhebin imamıdır. O, içtihatlarıyla Müslümanların Allah’u Teâlâ’nın rızasına kavuşmaları için, amellerinde uyacakları bir yol göstermiştir. Onun gösterdiği bu yola "Hanbeli mezhebi" ve Ehl-i sünnet itikadında olan müslümanlardan, amellerini bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara "Hanbeli" denir. İmam-ı Ahmed hazretlerinin talebelerinin ve kendisine sual soranların müşküllerini hallederken ortaya koyduğu ve takip ettiği usuller, Hanbeli mezhebinin temel kaideleri olmuştur. İmam-ı Ahmed hazretleri, dini müşküllerin hallinde sırasıyla şu kaynaklara, başvurmuştur: 1- Kitap ve Sünnet: Bütün müçtehitler gibi Ahmed bin Hanbel hazretleri de bir işin nasıl yapılacağını Kur'an-ı Kerimde açık olarak bulamazsa, hadis-i şeriflere bakar, bunlarda bulunursa ona göre hüküm verirdi. 189 2- İcma ve Sahabe Kavli: Hadis-i şeriflerde de açıkça bulamadığı bir iş için, icma var ise, öyle yapılmasını bildirirdi. İcma, Ashab-ı kiramın hepsinin aynı suretle yapması veya söylemesi demektir. İcmaya sözbirliği de denir. Ashab-ı kiramdan sonra gelen Tabiinin de icmasını delil, senet kabul etmiştir. Sahabe kavli (sözü, ictihadı) bulunan bir meselede, kendi ictihadına göre hüküm vermezdi. Sahabenin sözüne göre hüküm verirdi. Hatta sahabe sözü bulamadığı hususlarda, Tabiinin büyüklerinden olan müctehidlerin ictihadını, kendi re'yine tercih ederdi. 3- Bir mesele hakkında, Sahabe veya Tabiine ait bir re'y (ictihad) bulamazsa, zayıf ve Mürsel hadislerle amel eder, ona göre hüküm verirdi. Zayıf hadisin de, sahih hadisin bir çeşidi olduğunu göz önünde tutardı. 4- Kıyas: Hadis-i şeriflerin birbirini kuvvetlendirmesine bakarak kendine has bir usulle içtihatta bulunurdu. Hanbeli mezhebinde birçok âlimler yetişmiştir. Bu âlimlerin başında İmam-ı Ahmed hazretlerinin kendi oğulları Salih ve Abdullah gelmektedir. Ebu Bekir el-Esrem, Abdülmelik el-Meymuni, Ebu Bekir el-Merkezi, Harb bin İsmail, İbrahim bin İshak el-Harbi gibi âlimler, imam-ı Ahmedin bizzat kendisinden fıkıh ilmini öğrenmişlerdir. Bu mezhebin esasını yaymak hususunda üstün gayret gösteren âlimlerden biri de Ebu Bekir el-Hallal'dır. Seyyid Abdülkadir Geylani hazretleri de, Hanbeli mezhebinin esaslarını yayan âlimlerdendir. Oğlu Salih, çeşitli kimselere yazdığı (Mektuplar)'la babasının mezhebini yaymıştır. Seyyid Abdülkadir Geylani hazretlerinin, "Fütuhul-Gayb" ve "Gunyetüttalibin" kitapları ile Abdurrahman el-Ceziri'nin "Kitab-ül-Fıkhı alelMezahibil-Erbaa"sında, bu mezhebin esasları en geniş şekilde açıklanmaktadır. "el-Mugni", "el Ikna", "Bülugul-Emani" adındaki eserler de Hanbeli fıkhı üzere yazılmıştır. Çilesi İslam âlimleri ve din büyüklerinin büyük ekseriyetinin uğradığı sıkıntı ve işkencelerden o da nasibini aldı. Bağdat’ta mutezile fırkasına mensup olanlar, Kur'an-ı Kerim mahlûktur diyerek, bu yanlış itikatlarına Abbasi halifesi Memunu da inandırdılar. Mu'tezile Mezhebi 190 mensuplarının tesirinde kalan Abbasi halifesi Me'mun zamanında çok büyük işkencelere uğradı. İslam'ın özüne aykırı fikirlere katılmadığı ve Mu'tezile müntesiplerinin fikirleri doğrultusunda görüş beyan etmediğinden hapse atıldı. 28 ay hapsettiler. Bütün bu baskı ve işkencelere rağmen, o, ''Kur'an-ı Kerim, Allah’u Teâlâ’nın kelamıdır. Mahlûk değildir" diyerek, Ehl-i sünnet itikadını bildirdi. Halifenin kendisiyle görüşmek istemesi üzerine, Bağdat valisi İshak b. İbrahim tarafından zincire vurulmuş bir şekilde, Tarsus'a doğru yola çıkarıldı. Ancak, Tarsus'a varmadan halifenin öldüğü haberi geldi. Bunun üzerine geri getirilerek Bağdat'ta tekrar hapsedildi. Yeni halife Mu'tasım da aynı politikayı devam ettirdi. Halife, başkadısı Ahmed b. Ebu Duad ve güvendikleri kişiler, fikirleriyle Ahmed b. Hanbel'i susturamadıklarını görünce işkence yapılması emrini verdi. Çünkü kesinlikle fikirlerinden, doğru bildiklerinden taviz vermedi. "İmam-ı Ahmed ibni Hanbel gibi bir mücahid-i ekber, Kur'ân'ın birtek meselesi için hapiste pek çok azap verilmiş ve şekvâ etmeyerek, kemâl-i sabırla sebat edip o meselelerde sükût etmemiş, şiddetli kamçı darbelerine rağmen fikirlerinden vazgeçmemiştir. Uygun ifadeler kullanmak kaydıyla serbest bırakılma teklifini de reddetti. Bunun üzerine işkencelerin dozu arttırıldı ve bizzat halife nezaretinde yapıldı. Bir ara halife onu serbest bırakmak istediyse de, başkadı, fikirlerinden dolayı dinden çıktığını ve Hanbel'in serbest bırakılmasının uygun olmayacağını iddia ederek mani oldu. İki buçuk yıla yakın devam eden büyük işkencelerden sonra serbest bırakıldıysa da gözaltında bulundurulmaya devam ettirildi. Yanlış fikirlerin okulda ders olarak okutulmaya başlanmasıyla galeyana gelip ayaklanmak isteyen halkı, isyandan vazgeçirerek sabretmelerini tavsiye etti. Buna rağmen, halk ile görüşmesi ve halifenin bulunduğu yerde ikamet etmesi yasaklandı. Hatta Cuma namazlarına gitmesine bile izin verilmedi. Halife Mütevekkil, halife olunca, mutezile fırkası mensuplarını saraydan uzaklaştırdı. Fıkıh ve hadis âlimlerine hürmet ve yakınlık gösterdi. Böylece İmam-ı Ahmed hazretleri, yapılan baskı ve 191 işkenceden kurtuldu. Yaptığı hizmetlerle, zamanındaki ve sonraki asırlardaki insanlara rehber oldu. Halife Mütevekkil, kendisi hakkında ileri sürülen bazı iddiaların asılsız çıkması üzerine Hanbel'in gönlünü almak maksadıyla bazı hediyeler verdi. Halifeye kızgın olduğundan değil de haram karışmış olduğu gerekçesiyle hediyeleri kabul etmek istemedi. Fakat başına daha büyük belaların açılmasından korkan yakınlarının isteği üzerine kabul etti. Ancak, aldığı hediyelerin tamamını ihtiyaç sahiplerine dağıttı. Bundan sonra halifenin hiçbir hediyesini kabul etmeyeceğini kesin bir dille ifade ettiği halde kendisinden habersiz ailesine maaş bağlandı. Halifenin verdiklerini alan oğullarına gücendi. Bundan sonra kendi evlatlarının hiçbir lokmasını yemedi. Kadılık görevinin kabul eden oğlu Salih'e de kırıldı. VEFATI M.31 Temmuz 855 Cuma günü Bağdat'ta vefat ederek Hakk'ın rahmetine kavuştu. Cenazesinde yaklaşık altmış bini kadın olmak üzere sekiz yüz bine yakın insan toplandı. Ömrü boyunca hiç kimsenin yardımını kabul etmedi. Reddettiği büyük ikramların başkaları tarafından kabul edildiğini söyleyen oğlu Salih'e; "Sakın, kendilerini denemek için onlardan bir kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine gözlerini dikme! Rabbinin nimeti hem daha hayırlı, hem de daha süreklidir." (Tâhâ Suresi, 131) ayetini okuyarak, Allah'ın vereceği rızkın daha hayırlı olduğunu söyledi. Ahmed bin Hanbel vefat ederken eliyle işaret edip, hayır olmaz dedi. Oğlu, babacığım bu ne haldir? Dedi. "Şeytan, benim elimde can ver diyor, ben de "Hayır olmaz! Hayır, olmaz!" diyorum" dedi. “Bir nefes kalıncaya kadar tehlike vardır. Şeytanın aldatmasından emin olmak yoktur” buyurdu. Vefat haberi, bütün Bağdat halkını ağlattı. Cenaze namazını kılmak üzere çevreden gelenlerle birlikte, binlerce insan toplanmıştı. Bağdatlılar evlerinin kapısını açıp, cenaze namazı için abdest almak isteyen gelsin, diye bağırdılar. Cenaze namazı kılınınca, kuşlar tabutu üzerinde uçuşup, kendilerini tabuta vurdular. O gün Yahudi ve 192 Hristiyanlardan pek çok kimse, bu hadiseyi görerek Müslüman oldu. Ağlayıp, bağırarak, kelime-i şehadet getirdiler. Muhammed bin Huzeyme şöyle anlatır: Ahmed bin Hanbel'in vefat haberini İskenderiye’de iken duydum. Çok üzülmüştüm. İmamı rüyamda salına salına yürüdüğünü görüp kendisine: Ey İmam; bu ne biçim yürüyüş böyle? .” Nereye gidiyorsun? Dedim. Cennete gidiyorum, Dünyada Allah’u Teâlâ’nın dinine hizmet edenlerin, Cennetteki yürüyüşleri böyledir buyurdu. Ben; Allah’u Teâlâ sana nasıl muamele etti? Diyesordum, İmam hazretleri: Allah’u Teâlâ beni mağfiret etti. Başıma bir taç, ayağıma altından iki ayakkabı giydirdi ve (Ey Ahmed! Kur'an-ı kerime mahlûk demediğin için, bu iltifatlara kavuştun. Ey İmam, Süfyan-ı Sevri'den sana ulaşan dualar var, onlarla dünyada dua ettiğin gibi, şimdi de dua et) buyurdu. Bu emir üzerine: "Ey âlemlerin Rabbi olan Allah’ım, bizleri af ve mağfiret eyle. Bizlere sual sorma" diye dua ettim. Bu duadan sonra, (Ey Ahmed, işte Cennet, gir oraya) buyurdu ve ben de Cennete girdim." Menkıbeleri ve methi İmam-ı Şafii, Hanbel Hazretlerine ders veren hocalarındandır. İbn Hanbel, çok sevdiği ve her sabah seher vakti kendilerine dua ettiği altı kişiden biridir. İmam-ı Şafii onun hakkında; Bağdat'ta ondan daha faziletli, müttaki, alim ve fıkıh alim bir kimse görmedim, ifadelerini kullanmıştır. "Bir milyon hadisi hıfzına alan" imam olarak tarif eder. İmam-ı Hanbel, yazdığı her hadisle amel etmeye özel gayret gösterdi. Çalışmasının büyük ekseriyetini hadis ilmine vakfetti. Ona göre fıkıhçı sayılabilmek için iyi bir hadis alimi olmalı, en az dört yüz bin hadisi ezbere bilmeli, sıhhatinden emin olmadığı rivayetlerle amel etmemelidir. Hadis rivayet edenlerin dürüstlüğüne özel önem vererek, emin olmadığı nakilcilerden hadis rivayet etmemeye çalıştı. Topladığı hadisleri vefatından sonra, oğlu Abdullah ve talebesi Ebu Bekir el-Katii tarafından kitap haline getirildi. İmam-ı Hanbel, velilerin keramet göstermesinin mümkün olduğunu ancak, harikulade olay gösteren her kişinin veli olduğuna hükmedilemeyeceğini söyler. Ona göre kimin veli olduğunu bilmek 193 mümkün değildir. Çok sayıda Ashab-ı Kiramdan kerametin meydana gelmeyişini, imanlarını kuvvetlendirmek için vasıtaya (keramete) muhtaç olmadıklarının delili olduğuna hükmeder. Yahya bin Main şöyle demiştir: "Ahmed bin Hanbel gibi bir zat daha görmedim. Elli sene onunla sohbet ettim. Kendinde bulunan üstünlüklerden hiç biriyle asla kendini methetmedi." Oğlu Abdullah: "Babam her gece Kur' an-ı kerimin yedide birini okur, her yedi günde bir hatim ederdi. Yatsı namazını kıldıktan sonra biraz istirahat eder, sonra kalkıp sabaha kadar ibadet ve taatla meşgul olurdu. Giydiği elbiseyi en ucuz kumaştan yaptırırdı. Çok kere az şey yer, "Ölecek olan kimse için, bunlar çok bile" derdi demiştir. Gece namazını hiç bırakmazdı. Halka daima kolaylık yollarını gösterir, ağır vazifeleri yüklemezdi. Acıktığı zaman bir şey bulamazsa, kimseyi rahatsız etmez, bir şey istemezdi. Çoğu zaman ekmeğine sirke katık olurdu. Yolda yürürken, hızlı adımlarla yürürdü. Onu daha çok, mescitte, cenaze namazında ve hasta ziyaretinde görürlerdi. Beş haccın üçüne yürüyerek gitti. Seleme bin Şebib'den şöyle nakledilmiştir: "Bir gün Ahmed bin Hanbel'in huzurunda oturuyor idik, içeriye bir zat girip, "Ahmed bin Hanbel kimdir?" dedi. Biz susup bekledik. "Ahmed bin Hanbel benim, ne istiyorsun?" dedi. Gelen zat dedi ki, "Dörtyüz fersah uzaktan geliyorum. Cuma gecesi uyumuştum. Rüyamda biri gelip, bana Ahmed bin Hanbel'i biliyor musun dedi. Hayır tanımıyorum dedim. Bağdat’a git, onu sor ve bulunca, Hızır aleyhisselam sana selam söyledi de. Semavattaki melekler ondan razıdır. Çünkü o, nefsine asla uymadı, Allahü teâlâya itaat hususunda çok sabırlı davrandı" dedi. Ahmed bin Hanbel "Maşaallah, la havle vela kuvvete illa billah" dedi. Sonra o zata, "Başka bir söyleyeceğin ve ihtiyacın var mı?" dedi. "Hayır sadece bunun için geldim" dedi ve o gün Bağdat’tan ayrıldı. Nadr bin Ali şöyle demiştir: "Ahmed bin Hanbel'in işi, hep ahiret ile ilgili idi. Dünya menfaatleri ona yöneldi, fakat o kabul etmeyip, geri çevirdi." İmam-ı Ahmed hazretlerinin, yevmiye ile çalışan bir işçisi vardı. Akşam talebesine, bu işçiye ücretinden fazla ver, dedi. Talebe, 194 ücretinden fazla para verdi, işçi almadı ve gitti. Hazret-i İmam, arkasından yetiş, şimdi alır, dedi. Dediği gibi, işçi parayı aldı. Hazret-i imama sebebi sual edildiğinde buyurdu ki: "O zaman böyle bir şey aklından geçiyordu... Şimdi ise bu düşünce onda yok oldu. Alması tevekkülünü bozmayacağı için aldı." Taberani hazretleri şöyle nakleder: Zamanın meşhur bir falcısı vardı. Fal baktırmak isteyenler her taraftan gelir kendisini bulurlardı. Bu şahıs falcılığı meslek haline getirmişti. Daha sonra hastalandı. Yirmi sene iyileşemedi. Biri ziyaretine gelmişti. Halini görünce "Senin iyileşmenin tek yolu var, o da zamanımızın en büyük âlimlerinden ve evliyasından biri olan Ahmed bin Hanbel hazretlerinin dua etmesidir" dedi. Bu falcı da annesini gönderip, dua etmesini istedi. Annesi evine varınca dedi ki: "Oğlum yirmi senedir hasta yatmaktadır. Bunun iyileşmesi için sizden dua istemeye geldim." "Herkes iyileşmek için oğluna gelirdi. Senin oğlun da, herşeyi bildiğini zannederdi. Kendi hastalığını tedavi etmeyip de, seni bana mı gönderdi?" dedi. Kadının çok ısrarı karşısında dayanamayıp, falcılığı bırakması şartıyla dua edeceğini söyledi. Hazret-i imamın bu sözü üzerine falcılığı bıraktı. Tevbe istigfar etti ve sıhhate kavuştu. ESERLERİ 1- El-Müsned; En meşhur hadis kitabıdır. 700 bin hadis arasından seçilmek suretiyle oluşturulan ve 30 bin hadisi ihtiva eder, hadis külliyatları arasında en hacimli iki külliyattan birisidir. 2- Kitabü's-Sünne; Kader, deccal, melekler, rü'yetullah, kürsi ve ahirete ait fikirlerini ihtiva eder. 3- Kitabü'z-Zühd; İki bölümden oluşmuştur. Birinci bölümde başta Peygamber Efendimiz (asm) olmak üzere büyük peygamberlerin takvalarından söz eder. İkinci bölümde ise on dokuz büyük sahabe ve on altı tabiin hakkında bilgi verilmektedir. 4- Kitabü'l-İlel ve Ma'rifetü'r-Rical; Hadis rivayet edenler hakkındaki görüş ve düşüncelerini ihtiva eder. 5- El-Mesa'il; Fıkıh, akaid, ve ahlak ile ilgili olarak talebeleri ve başkları tarafından kendisine sorulan sorulara verdiği cevapları ihtiva eder . 195 6) Kitab-üs-Salat 7) Kitab-ül-Vera vel-İman Fedail-üs-Sahabe 9) Et-Tefsir 10) En-Nasih vel-Mensuh 11) Et-Tarih 12) Vücubat-ül-Kur’an 13) Kitab-ür-Reddi ale’l-Cehmiyye vez-Zenadıka 14) El-Cerhu vet-Ta’dil.(M. Yaşar Kandemir; "Ahmed b. Hanbel", TDVİA, II. C. s. 77-79). İmam-ı Ahmed İbni Hanbel (rahimehullah)’dan hikmetli sözler: -Allah Resulü’nün ashabının hepsinin iyiliklerini saymak ve kötülüklerinden söz etmemek, aralarında çıkan anlaşmazlıkları körüklememek de sünnettendir Allah Resulü’nün ashabından herhangi birine dil uzatan kimse bidatçi olup pis ve kaba bir Rafızi’dir. Allah onun ne nafilesini ne de farzını kabul etmeyecektir.” (es-Sunne sf: 77/7) -Yemeği din kardeşleriyle sürur içinde, fakirlerle ikram ve cömertlikle, diğer insanlarla da mürüvvet içinde yemek lazımdır. -Kulun kalbini ıslah etmesi için iyilerle beraber olması kadar faydalı bir şey yoktur. Yine kulun fasıklarla beraber olup onların işlerine dikkat ve nazar etmesi kadar zararlı bir şey yoktur. -İlim insanlara ekmek ve su kadar lazımdır. İlim, rivayet ve kuru malumat çokluğu değildir. İlim, faydalı olan ve kendisiyle amel edilen şeydir. -Sizde olmayan meziyetlerle sizi metheden kimsenin, sizde olmayan kötülüklerle de bir gün kötüleyeceğini unutmayınız. -Günahlar imanı zayıflatır. -Kibir taşıyan kafada akla rastlayamazsınız. -Her şey için kerem vardır. Kalbin keremi Allah-u Teâlâ’dan razı olmak, kadere rıza göstermektir. -İstediklerini vermediğiniz zaman kızan, kırılan veya küsen arkadaş, gerçek arkadaş değildir. 196 -İnsanların ahmak sınıfı, kendilerinin methedilmesinden hoşlananlarıdır. -İnsana az bir mal yetişir. Çok mal ise kâfi gelmez. Ahmed bin Hanbel hazretlerine bir gün “Tevekkül nedir?” diye sordular, “İnsanlardan istemeyi ve onlara yalvarmağı terk etmektir”. Tevekkül, her şeyi Allah’tan bilmek ve rızkı O’nun verdiğine inanmaktır.” -Tevekkül, bütün işlerinde Allah-u Teâlâ’ya teslim olmak, başa gelen her şeyi O’ndan bilip katlanabilmektir.Buyurdu. Ahmed İbni Hanbel’e birgün yine sordular: “Her gün sabahtan akşama kadar câmide ibadet edip, Allah’u Teâlâ benim rızkımı nereden olsa gönderir, diyen kimse, nasıl bir adamdır?” Cevabında: “Bu kimse câhildir. İslâmiyetten haberi yoktur. Çünkü Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki; “Allah’u Teâlâ benim rızkımı, süngümün ucuna koymuştur.” Ya’nî rızkım cihad ile gelmektedir.” İhlâs nedir? Sorusuna, “Amellerin âfetlerinden kurtulmaktır.” Tevekkül nedir? Sorusuna, “Rızkın Allahü teâlâdan olduğuna inanmaktır” cevâbını vermiştir. Zühd nedir? Sorusuna “Zühd üç türlüdür; câhilin zühdü, haramları terk etmektir. Âlimlerin zühdü, helâl olanların fazlasından sakınmaktır. Âriflerin zühdü, Allahü teâlâyı unutturan şeyleri terk etmektir.”Buyurdu. Ahmed bin Hanbel’in oğlu Abdullah, “Babam fütüvvet nedir? Sorusuna; korktuğun şey (Cehennem) için, arzu ettiğin şeyi (hevâ ve hevesi) terk etmektir, diye cevap verdi” demiştir. -Bir kimse sadık bir arkadaşını kaybederse kendisi için zillettir.” -Hüsn-i zannı olanın hayatı hoş geçer.” -Yalan söylemek emniyeti giderir.” -Meziyet, fazilet, ilim ve irfan tamamlığı iledir.” -Ayıplardan uzak arkadaş arayanlar arkadaşsız kalır.” 197 AHMED BİN HANBEL(R.A) HAZRETLERİNİN MÜSNEDİNDE RİVAYET ETTİĞİ HADİSLERDEN BİR DEMET “İki kişi birbiriyle sevişir de sonra araları açılırsa, bu ancak birisinin işlediği bir günah sebebiyle olur.” “Bile bile bir dirhem gümüş kıymetinde faiz yemek, otuz zinadan daha çok günahtır.” “Kişinin günahları çoğaldığı zaman, günahlarına keffâret için, Allah’u Teâlâ onu geçim sıkıntısına düşürür.” “Bize en sevimli ve ahirette en yakın olanınız, ahlâkı güzel olanınızdır. En sevimsiz ve en uzak olanınız da, çok konuşup, hezeyan eden, ağzını yayarak konuşan, konuşmasında kendisini öven ve lüzumsuz sözler söyleyen kibirlilerdir.” “Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunanı, Allah’u Teâlâ yüzü üstü Cehenneme atar.” “Dünyâyı seven, âhıretine zarar eder, âhıretini seven, dünyâsını zararlandırır. Bu böyle olunca, siz bâkiyi fâni üzerine (âhıreti) tercih ediniz.” “Faziletlerin en üstünü, sana gelmeyene gitmen, vermeyene vermen ve kötülük edene iyilik etmendir.” “Îmânın en sağlam kulpu, Allah için sevmek ve Allah için buğz etmektir.” “Kim bir musîbetle karşılaşır ve Allahın emir ettiği gibi “İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn” dedikden sonra, Allahım, bu musîbetle beni mükâfatlandır ve bunun ardında bulunan hayırlısını bana ver, dese, Allah’u Teâlâ onun istediği gibi yapar.” Ahmed bin Hanbel, Abdullah İbni Ömer’den nakleder: Sa’d ( radıyallahü anh ) abdest alırken, Resûlullah ( aleyhisselâm ) gördü. “Yâ Sa’d! Suyu niçin isrâf ediyorsun?” buyurdu. Abdest alırken de isrâf olur mu dedik te: “Büyük nehirde de olsa, abdestte fazla su kullanmak isrâf olur” buyurdu. “Rükû’ ile secde arasında belini ve sırtını doğrultmayan kimseye, kıyâmet gününde Allah’u Teâlâ bakmaz.” 198 “İnsanların en fenâ hırsızı, namazından çalandır.” (Namazın rükû’ ve secdesini tam yapmıyandır) “Kıyâmet günü Arş-ı a’zamın etrâfında, bir takım insanlar için kürsüler kurulacaktır. Bunların yüzleri, ayın on dördü gibi parlayacaktır. İnsanlar feryâd ederken, onlar feryâd etmez, insanlar korkarken, onlar korkmazlar. Onlar korku ve kederleri olmayan, Allahın gerçek dostlarıdır” buyurdu. Bunların kim olduğu sorulunca: “Onlar, Allah için sevişen kimselerdir” buyurdu. “Bütün çocuklar, Müslümanlığa uygun ve elverişli olarak dünyaya gelir. Bunları sonra anaları, babaları, Hıristiyan, Yahudi ve dinsiz yapar.” “Bir kimse mâni yok iken üç Cuma namazı kılmazsa, Allah’u Teâlâ kalbini mühürler, yani iyilik yapamaz olur.” “Cum’a günü bir an vardır ki, mü’minin o anda yaptığı duâ reddolmaz.” ( Hilyet-ül-evliyâ cild-9, sh. 161. Tehzîb-üt-tehzîb cild-1, sh. 72. Târîh-i Bağdâd cild4, sh. 412. Tabakât-ı Hanâbile cild-1, sh. 4. Tezkiret-ül-huffâz cild-2, sh. 431. Şezerâtüz-zeheb cild-2, sh. 96. Mu’cem-ül-müellifîn cild-2 sh. 96. Câmi’u kerâmât-il-evliyâ cild-1, sh. 290. Kâmûs-ul-a’lâm cild-1 sh. 788. Vefeyât-ül-a’yân cild-1, sh. 36. Rehber Ansiklopedisi cild-1, sh. 121, cild-7, sh. 84. El-bidâye ve’n-nihâye cild-10, sh. 325. Tezkiret-ül-evliyâ cild-1, sh. 195. Miftâh-üs-se’âde cild-2, sh. 232.Hidâyet-ülmüvaffıkîn sh. 63. Tabakât-ül-müfessirîn cild-1, sh. 70. Mir’ât-ül-cinân cild-2 sh. 132. Zehebî, Mukaddimet-ül-Müsned sh. 82.En-Nücûm-üz-zâhire cild-2, sh. 304. Menâkıb-ı Ahmed bin Hanbel (İbn-i Cevzî) 199 İMAM NEVEVİ (R.A) (D.H.631.M.1234.Neva-Suriye. V.H.676.M. 1277.Neva. Suriye) Şeyhülislam, Hafızu'l-Kur'an, İmam, Muhyiddin lâkabiyle tanınmış, Şafii âlimlerinin büyüklerinden Muhaddis, hafız, veli, Büyük Ehl-i Sünnet âlimi. DOĞDUĞU YER VE KÜNYESİ Adı Ebû Zekeriyyâ Yahyâ İbni Şeref İbni Mürî en-Nevevî’dir. Hicri 631 yılı Muharrem ayının ortalarında Miladi Ekim 1233 de Suriye’nin güneyindeki Havran bölgesinde bulunan Nevâ köyünde doğdu. Köyüne nisbetle en-Nevevî veya en-Nevâvî, o bölgeye nispetle el-Havrânî, dedelerinden Hizâm’a nisbetle de el-Hizâmî diye anıldı. Kendisinin Nevevî nisbesini kullandığı, yazılarında görülmektedir. Adı Yahya olanlar, baba oğul iki peygamberin hâtırasına hürmeten Ebû Zekeriyyâ diye künyelendikleri için, o da geleneğe uyarak, hiç evlenmediği halde, bu künyeyi aldı. İmam Nevevi, Şafii âlimlerinin büyüklerinden, künyesi Ebû Zekeriyya’dır. İslâm dinine olan hizmetlerine bakarak kendisine, dini ihya eden kimse anlamında Muhyiddin lakabı verilmiştir. Babası Şeref bin Mür'î bin Hasan bin Hüseyin bin Muhammed bin Cum'a ibn-i Hüzzamünnevevi’dir. İmam nevevi (rahmetullahi aleyh) ümmeti muhammedin göz bebeği gibi önemli âlimlerindendir. İmam nevevi hadis âlimidir. Fıkıh âlimidir. Zühd ve takva örneği bir âlimdir. İmam Nevevi karmaşık bir döneme denk gelen 45 yıllık hayatında Moğol İstilalarına, bir taraftan Haçlı Seferlerine direndi. Sakin bir dönem içerisinde verilen eserler ile bu kadar çalkantı ortasında verilen eserlere göre ne kadar donanımlı olduğunu anlamak zor değildir. Özellikle islam hukuku alanında adaleti yönlendiren eserler vermesi onun hayata bakış açısını yansıtır. Fıkıh ve Hadis olarak iki bölüme ayrılan bu kitapların günümüzde hala okunuyor olması oldukça önemlidir. Babası Şeref İbni Mürî, mütevazı dükkânında çalışan, çevresinde dürüstlüğü ile tanınan zahit ve muttaki bir kimseydi. Bu fani dünyada sadece 45 yıl yaşamış, ama bu 45 yılı günümüzde nice âlimlerin elde edemediği ilim ile doldurulmuş. Zühd içerisinde takvayla yaşamış. Rabbim ona engin rahmetiyle muamelede 200 bulunsun. Feyzi bereketinden bu dünyada faydalanmayı bizlere nasip etsin. 24 Receb 676’da (21 Aralık 1277) Nevâ’da doğduğu yerde vefat etti. EĞİTİMİ VE HOCALARI Babası anlatır: “Oğlum yedi yaşına basmıştı. Ramazân-ı şerîfin yirmiyedinci gecesi yatağında uyuyordu. Biz bu geceyi ihyâ etmek için Kur’ân-ı kerîm okuyorduk. Oğlum gece yarısına doğru uyandı ve “Babacığım! Evimizi dolduran bu nûr nedir?” diye sordu. Biz hiçbir şey göremiyorduk. O zaman anladım ki, bu gece Kadir gecesidir, oğlum ileride Allah’u Teâlânın sevdiği kullarından olacaktır.” Nevevî on yaşına basınca, babasının dükkânında çalışmaya başladı. Fakat o ticaretle uğraşmayı sevmiyor, arkadaşlarıyla oynamayı da arzu etmiyordu. Kur’ân’ı Kerim’i hıfzetmişti. Evliyâullahdan mübarek bir zât olduğu rivayet edilen, daha sonraları da Nevevî'nin mânevî mürşidi olan Yâsîn İbni Yûsuf elMerâkeşî (veya Zerkeşî) o sıralarda Nevâ'ya geldi. Çocukların “birlikte oynayalım” diye zorlamasına rağmen onlardan kurtulup Kur'ân okumaya çalışan Nevevî, bu büyük zâtın dikkatini çekti. Nevevî'nin hocasına giderek, bu çocuğun ileride önemli bir âlim ve büyük bir zâhid olacağını tahmin ettiğini, onunla özel surette meşgul olmasını istedi. Fakat Kur'ân muallimi ona, "sen müneccim misin?" diye çıkışarak tavsiyesini dikkate almadı. Ben de; “Hayır. Ancak Allahü teâlâ beni böyle konuşturuyor. Konuşana değil, konuşturana ve söylenilene bak” dedim. Bunu babasına da söyledim ki, iyi yetiştirsin.” Nevevî babasına yardım ederek ve fırsat buldukça çevresindeki âlimlerden temel İslâmî bilgileri öğrenerek on sekiz yaşına kadar memleketinde kaldı. 1251 yılında babası onu Dımaşk'a(Şam) getirerek Revâhiyye medresesine yerleştirdi. Önce tıp okudu, sonra tamamiyle din ilimleri üzerinde çalıştı. Orada Ebû İshak eş-Şîrâzî’nin Şâfiî fıkhına dair et-Tenbîh ve el-Müheẕẕeb adlı eserlerini ezberledi. İki yıl sonra babasıyla birlikte hacca gitti, dönüşte Medine’de bir süre kalarak oradaki âlimlerin derslerine katıldı. Kütüb-i Sitte’den başka İmam Mâlik’in el-Muvaṭṭaʾ, İmam Şâfiî, Ahmed b. Hanbel, Osman b. Saîd ed-Dârimî, Ebû Avâne elİsferâyînî ve Ebû Ya‘lâ el-Mevsılî’nin el-Müsned, Dârekutnî’nin esSünen, Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakī’nin es-Sünenü’l-kübrâ, 201 Begavî’nin Şerḥu’s-sünne, Humeydî’nin el-Cemʿ beyne’ṣ-Ṣaḥîḥayn ve Hatîb el-Bağdâdî’nin el-Câmiʿ li-aḫlâḳı’r-râvî ve âdâbi’s-sâmiʿ adlı eserlerini çeşitli hocalara okuyarak icâzet aldı. Medresede talebeye günde sadece bir ekmek veriliyordu. Nevevî bu mütevâzı şartlar altında, tanınmış âlimlerden okumaya ve ders almaya başladı. Hadis ilmindeki hocaları kendisinden birçok hadis kitabını dinlediği Ziyâ b. Temmâm el-Hanefî, Ṣaḥîḥ-i Müslim’i okuduğu Ebû İshak İbrâhim b. Ömer el-Vâsıtî, on yıl boyunca daha çok Ṣaḥîḥ-i Buḫârî ve Ṣaḥîḥ-i Müslim hadislerinin şerhi konusunda faydalandığı İbrâhim b. Îsâ el-Murâdî el-Endelüsî ve Ebü’l-Ferec İbn Kudâme gibi muhaddislerdir. Fıkıh ilmindeki hocaları arasında İshak b. Ahmed el-Mağribî, Dımaşk müftüsü Ebû Muhammed Abdurrahman b. Nûh b. Muhammed el-Makdisî, Ebü’l-Hasan Sellâr b. Hasan el-İrbîlî, fıkıh usulü okuduğu kadı Ebü’l-Feth Ömer b. Bündâr et-Tiflîsî ve gramer okuduğu âlimler içinde İbn Mâlik et-Tâî bulunmaktadır. İzzeddin Ömer Erbili’ye çok hizmet etti. Her gün hocalarından on iki ayrı ilim okurdu. Zamanla, usûl, nahiv, lügat ve benzeri ilimlerin inceliklerine vakıf oldu. Hâfız Zeyn Hâlid Nablüsi, Radi bin Bürkân, İbni Abdüddâim, Ebi Muhammed İsmâil bin Ebi Yüsr, Abdülaziz bin Muhammed el-Ensari, İmamüddin bin Abdülkerim el-Horasanî, Zeynuddin bin Halef bin Yusuf, Takyeddin bin Ebu'l-Yusuf, Cemaleddin bin Seyrafi, Şemseddin bin Ömer ve birçok âlimden hadis ilmini öğrendi. Lügat İlmindeki Hocası, Mısırlı Şeyh Ahmed Efendi Hazretleri’dir. Kısa zamanda, ilimde devrinin en büyük âlimlerinden oldu ve insanlığın saadeti için pek çok kitap yazdı. Şafii mezhebinin esaslarını kitaplarında bildirdi. Kendisinde ilme karşı öyle bir iştiyak vardı ki, bizzat söylediğine göre, iki yıl boyunca yere uzanıp yatmadı. Uykusu gelince kitablarına yaslanarak biraz uyuklardı. Onun ilme olan düşkünlüğü darb-ı mesel hâline geldi. Hocalarına gidip gelirken bile, okuduklarını tekrar ederdi. Yıllar sonra yazacağı eserlerde belirttiği gibi, ona göre ilimle uğraşmak, Allah rızasını kazanmak için tutulan en iyi yol ve en üstün ibadetti. İlim tahsili, nâfile oruç, namaz ve zikirden daha faziletliydi. . Şöyle diyordu Nevevî: 202 - "Bir kimsenin hocaları, onun dinde babalarıdır. Allah ile irtibatını sağlayan vâsıtalardır.” Hicret'in 651. senesinde babasıyla beraber Hacca giderek görevini tamamladıktan sonra tekrar Şam'a dönmüş ve 665. senesinde Hadis Medresesi'nin başkanlığını yapmış, vefat edinceye kadar bu medresede ders okutmuştur. KENDİSİ DE BİRÇOK ALİM YETİŞTİRDİ TALEBELERİ Nevevî'ye pek çok âlim talebelik etmiştir. El-Hatip Sadr Süleyman el-Caferi, Şehabeddin Ahmed bin Ca'van, Şehabüddin elErdûbi, İbn-i Ebi'l-Fethe, Şemseddin bin Attar,İbn Ferah el-İşbîlî, Bedreddin İbn Cemâa, kadı Ziyâeddin Ali b. Selîm el-Ezraî, Yûsuf b. Abdurrahman el-Mizzî, kādılkudât Şemseddin İbnü’n-Nakīb Muhammed b. İbrâhim ve Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr’in babası Ebû Hafs Şehâbeddin Ömer b. Kesîr gibi şahsiyetler vardır. Bunların en meşhuru İbnü'l-Attâr Alâeddin Ebü'l-Hasan Ali İbni İbrâhim ed-Dımaşkî'dir. Bu âlim, Nevevî'nin ömrünün son altı yılında ondan hiç ayrılmadığı, devamlı hizmetinde bulunduğu için, kendisine "Muhtasaru'n-Nevevî" lakabı verilmiştir. İbnü'l-Attâr, Nevevî'nin hayatını kaleme almış ve yazdığı tercüme-i hâli hocasına kontrol ve tashih ettirmiştir. Zehebî'nin "hadis âlimlerinin efendisi" diye andığı Nevevî, bir hadis hâfızı, aynı zamanda hadis ilimlerinde tanınmış bir otoriteydi. Sahîh hadisleri olduğu kadar zayıf ve uydurma rivayetleri, râvilerin hâllerini bilirdi. Hadislerde geçen garîb kelimeleri anlamada ve hadislerden fıkhî hüküm elde etmede pek mâhirdi. Şâfiî fıkhında devrinin en büyük âlimi o oldu. Bu mezhebin esaslarını, usûl ve fürûunu, bir meseleye dâir sahâbe ve tâbiîn âlimlerinin neler söylediklerini, hangi noktada birleşip hangi noktada birbirinden ayrıldıklarını ezbere bilirdi. Bir gün İmâm Gazzâlî'nin elVasît'inden yapılan bir nakil hakkında kendisiyle münakaşa ettiler. Hâlbuki Nevevî münakaşa etmekten hiç hoşlanmadığı gibi, münakaşa edenleri de sevmezdi. Şöyle dedi:- "Benimle el-Vasît hakkında münakaşa ediyorlar. Ben o eseri dört yüz defa okudum.” Mezhebte imâmı olan Şâfiî'nin, "Helâl ve haram bilgisinden sonra en değerli ilim tıb ilmidir" demesi sebebiyle, öğrencilik yıllarında 203 bir ara tıb tahsil etmek istedi. Bu sebeble İbni Sînâ'nın “el-Kânûn” adlı eserini satın aldı. Fakat o günden itibaren pek bunalıp sıkılmaya başladı. Sonunda bu hâlin kendisine tıbla uğraşmaktan geldiğini anlayarak “elKânûn”u sattı ve odasında tıbla ilgili ne varsa elinden çıkarmak suretiyle rahatladı. Nevevî muhtelif medreselerde hocalık yaptı. 1267 yılında Ebû Şâme el-Makdisî'nin vefatıyla boşalan Suriye'nin en mühim eğitim müessesesi olan Eşrefiyye Dârülhadisi şeyhliğine getirildi. Vefâtına kadar on bir sene müddetle bu görevi devam ettirdi. HEM HADİS HAFIZI HEM DE HADİS İLİMLERİNDE OTORİTEYDİ Zehebî’nin “hadis âlimlerinin efendisi” dediği Nevevî hem hadis hâfızı idi hem de hadis ilimlerinde otorite sayılıyordu. Sahih hadisleri zayıf ve uydurma rivayetlerden kolayca ayırır, râvilerin durumlarını, hadislerde geçen garîb kelimeleri çok iyi bilirdi; hadislerden fıkhî hüküm çıkarmada mahirdi. Şâfiî fıkhında devrinin en büyük âlimi kabul edilmekteydi. Bu mezhebin esaslarını, bir meseleye dair sahâbe ve tâbiîn âlimlerinin neler söylediklerini, hangi noktada birleşip hangi noktada ayrıldıklarını ezbere biliyordu. Tartışmadan hoşlanmazdı; fakat hocalarının Şâfiî mezhebine veya sünnetin açık hükmüne aykırı bulduğu görüşlerini eleştirmekten çekinmezdi. İLİM VE GÖREV SORUMLULUĞU TAŞIRDI Nevevî evliliğin kendisini meşgul edeceği düşüncesiyle hiç evlenmemiştir. Esasen dünya zevklerine ve rahat yaşamaya önem vermezdi. En büyük ibadetin samimi bir niyetle helâlleri ve haramları öğrenmek olduğunu söyleyerek kimseden para almaz, görev yaptığı medreselerden kendisine verilen aylıkla kitap alır, daha sonra bunları o medreseye bağışlardı. Haksızlığa boyun eğmez, doğru bildiğini söylemekten, yöneticileri uyarmaktan çekinmezdi. Memlük Sultanı I. Baybars’a çeşitli mektuplar yazmış, bu mektupların bir kısmını âlimlere de imzalatarak ortak bir dilekçe halinde sunmuş, ondan kıtlık yüzünden sıkıntı çeken Dımaşk halkına kolaylık göstermesini, ağır vergilerle onları zor durumda bırakmamasını istemiştir. Moğollar Suriye’ye saldırdığında memleketi savunmak için halkın bir kısım emlâkini elinden almak isteyen ve bu sebeple âlimlerden fetva talep eden halifeye karşı çıkmış, Baybars’a karşı 204 gösterdiği bu tavrından sonra şöhreti yayılmış ve eserlerine büyük rağbet gösterilmiştir. Zehebî, Nevevî’nin iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırma konusunda benzeri bulunmadığını, azla yetinip basitçe giyinen vakur ve heybetli bir kişi olduğunu söylemekte, talebelerinden İbn Ferah el-İşbîlî de onun ilim ve görev sorumluluğu taşıyan bir âlim olduğunu belirtmektedir. Harîrîzâde kendisine Şâzeliyye tarikatının Neveviyye adlı bir kolunu nisbet eder (Tibyân, III, vr. 217a -221a ). FAZİLETİ Nevevî, Rabbânî bir âlimdi. Dünya hayatında zâhid, vera’ sahibi, vakur ve heybetli bir kişi idi. Allah’a itaat dışında adeta bir an dahi geçirmezdi. İyiliği emreder, kötülükten nehyederdi. Yöneticilere öğüt verir, Allah yolunda kınayanın kınamasından korkmazdı. Bu alanda, Zahir Baybars’a yazıp ona nasihatte bulunup emirler verdiği, öğütler tevcih ettiği risaleleri vardır. Nevevî orta boylu, kara yağız bir kimseydi. Bir kaç teli ağarmış sık ve siyah sakalı heybetli görünüşüne ayrı bir ağırlık verirdi. Ciddi yüzünde tebessüm az görülürdü. Kılığı kıyafeti devrinin âlimlerinin özel giyim kuşamına hiç benzemezdi. Sırtındaki kaba dokunmuş pamuk elbise ve başındaki küçük sarığıyla onu gören, Dımaşk’ı gezmeye gelmiş Nevâlı bir köylü zannederdi. Ömrünü ilme nikâhlayan Nevevî hiç evlenmedi. Belki evliliğin kendisini meşgul edeceği, belki de kendisine muhtelif sorumluluklar yükleyeceği kanaatiyle evlenmeyi hiç düşünmedi. Ahirete duyduğu özlem sebebiyle dünya zevklerine, yiyip içmeye, giyinip kuşanmaya, kısaca söylemek gerekirse rahat yaşamaya değer vermezdi. Günde bir defa geceleyin, sadece bir çeşit yemek yerdi. Sofrasında iki çeşit yiyecek nadiren bulunurdu. Eti, köyüne gideceği zamanlar yerdi. Sadece seher vakti su içerdi. Karla soğutulmuş suyu içmez; rutubeti uyku getirir diye salatalık bile yemezdi. Kebap ve tatlıya zalimlerin yiyeceği diye iltifat etmezdi. Talebeliğinden itibaren kazandığı az uyuma alışkanlığını, fâni ömrü, yeterince değerlendirebilmek için hayatı boyunca uyguladı. Onun hayatını yazanların hemen hepsinin belirttiğine göre, Dımaşk’ta yetişen meyveleri yemezdi. Bunun sebebini soran talebesi İbnü’l-Attâr’a, Dımaşk’ta pek çok vakıf arazi bulunduğunu, bunların titizlikle idare edilmediğini, ortaklığın meşru bir şekilde 205 yapılmadığını, dolayısıyla bu meyvelere haram karıştığını söyledi. Babasının getirdiği yiyeceklerle geçimini sağlar, sadece onun getirdiği incirleri yerdi. Bütün bu hâller onun iradesinin ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. En büyük ibadetin samimi bir niyetle helâl ve haramları öğrenmek olduğunu söyleyen Nevevî, hayatı boyunca kimseden bir kuruş almadı. Görev yaptığı medreselerden kendisine verilen aylıkla kitap alır, sonra da bunları o medreseye vakfederdi. Eşrefiyye dârülhadisinden hiç maaş almadı. Onun bu hâli, hak mefhumuna ne büyük önem verdiğini göstermektedir. Nevevî’yi yakından tanıyan bazı âlimler onun bir sahibi gibi, bazıları ise bir tâbiî gibi yaşadığını söylemişlerdir. İlimle bu kadar çok meşgul olmasına rağmen ibadete, Kur’an okumaya ve Allah’u Teâlâ’yı zikretmeye geniş zaman ayırırdı. Bir gece sabaha doğru Dımaşk Câmii’nde bir direğe yönelmiş karanlıkta namaz kılıyordu. Allah’u Teâlâ’nın, zalimler ile onların arkadaşı olan günahkârları cehenneme götürmeleri için meleklere verdiği “Onları tutuklayın; çünkü onlar sorguya çekileceklerdir.” [Sâffât sûresi, 24] emrini, hesaba çekilen kendisiymiş gibi derin bir hüzün ve huşû içinde dakikalarca tekrarlayıp durmuştu. Yöneticileri Uyarması Nevevî, emir bi’l-ma`rûf nehiy ani’l-münker görevini yerine getirme konusunda benzeri pek az bulunan bir insandı. Haksızlığa boyun eğmez, doğru bildiğini söylemekten, yöneticileri sözlü veya yazılı olarak uyarmaktan çekinmezdi. Baybars diye bilinen, Mısır ve Suriye’de Memlûk Devleti’ni kurarak on yedi yıl saltanat süren el-Melikü’z-Zâhir Rüknüddin elBundukdârî’ye Nevevî’nin muhtelif mektuplar yazdığı, hatta bu mektupların bir kısmını ileri gelen âlimlere de imzalatarak müşterek bir dilekçe halinde sunduğu ve kıtlık sebebiyle maddî sıkıntı içinde bulunan Dımaşk halkına kolaylık göstermesini, ağır vergilerle onları zor durumda bırakmamasını istediği bilinmektedir. Dileği yerine getirilmediği veya isteklerinin aksi yapıldığı zaman bu mektupların sertlik dozunun daha da arttığı, hiçbir tehdidin ve hatta ölümün kendisini yıldırmayacağını sultana hatırlattığı görülmektedir. Fakat bu mektuplarında sultana karşı hiçbir zaman saygısızlık göstermemiştir. Onun dindar bir kimse olduğunu bildiği 206 için, âyet ve hadislerden pek çok örnekler vererek kendisini iknâ etmeye çalışmıştır. Nevevî’nin asıl hedefi sultanın halka iyi davranmasını temin etmek olduğu için yumuşak ve yapıcı bir üslûp kullanmayı tercih etti. Bu mektuplarında Allah’u Teâlâ’nın sultana kısa zamanda büyük zaferler, geniş topraklar nasip ettiğini, din düşmanlarını bozguna uğrattığını söyledikten sonra, Cenâb-ı Hakk’ın kendisini dinine hizmet etmesi, Müslümanların haklarını gözetmesi, halka şefkat göstermesi, onların zayıflarına sahip çıkması ve tebaasını her türlü zarardan koruması için bu makama getirdiğini, bunları yapmayıp halkın hakkını çiğnediği takdirde Allah’ın huzurunda zor durumda kalacağını hatırlattı. Halkın toprağını elinden almanın dinen câiz olmadığını, bu uygulamayla yetim, dul, yoksul bir çok zavallıya büyük zararlar vereceğini, o güne kadar dinin emirlerinden ayrılmayan sultanın, kendi halkının malını zorla ellerinden almasının doğru olmayacağını belirtti. Nevevî’nin sultanı bu tarzda uyarması bazı kimseleri telaşa düşürdü. Ona, bu tavrını bırakmadığı takdirde hizmetlerinin engellenebileceğini söylediler. Sultana karşı direnmekten vazgeçmesini istediler. Hiçbir mevkide gözü olmayan Nevevî, bu kimselere de zehir zemberek denen cinsten mektuplar yazarak uyardı, onları dinin buyruklarına uygun yaşamaya dâvet etti. Haçlılara karşı verdiği savaşlarla ünlü melik Baybars, aslında samimi bir Müslümandı. Bu Kıpçak asıllı Türk sultanı, Moğolların Suriye’ye saldırdığı sıralarda halkın münbit topraklarını, bahçelerini hazineye katmak istemiş, bunun için de Suriyeli âlimlerin fetvasına başvurmuştu. Bazı âlimler korktukları için, bazıları dünyalık elde etmek için sultanın istediği fetvâyı vermişti. Baybars Nevevî’den de fetva istemiş, fakat bu uygulamanın haksızlık olduğuna inanan Nevevî fetvâ vermeye yanaşmamıştı. Anlatıldığına göre Sultan’ın bu konudaki ısrarları üzerine Nevevî ona şunları söylemişti: ” İyi biliyorum ki, sen bir zamanlar Emîr Bunduktâr’ın kölesiydin. Hiçbir şeyin yokken Allah lutfedip seni melik yaptı. Duyduğuma göre sarayında, eyerlerinin kayışları altından mâmul bin kölen, çeşit çeşit zinet eşyalarına sahip iki yüz câriyen varmış. Bütün bunları onlardan alıp savaş hazırlığı için kullandığın hâlde devlet 207 hazinesi yetersiz kalırsa, halkın malına el koyman için o zaman sana fetvâ veririm. Daha sonra Suriye’lilere yüklenen savaş vergilerinin ağırlığından söz ederek bu vergilerin kaldırılmasını, müderrislerin maaşlarının azaltılmamasını istedi. Nevevî’nin bu pervâsız sözlerine ve istediği fetvâyı vermemesine çok kızan melik:”Şehrimden çık git! Dedi.” Nevevî:”Baş üstüne! Diyerek Dımaşk’ı terk etti ve Nevâ’ya gitti.”Kendi köyüne gider ve oraya yerleşir. Daha sonra bazı âlimler onu Şam’a getirmek için araya girmesine rağmen o, geri dönmez. Ta ki, Zahir Baybars ölünce tekrar Şam’a döner. Nevevî huzurundan çıkınca sultan Baybars onun vazifesine son verilmesini ve maaşının kesilmesini emretti. Adamları ona Nevevî’nin bir vazifesi bulunmadığını, dolayısıyla maaş da almadığını, söylediler. Bunun üzerine Baybars:”Öyleyse ne ile geçiniyor?” Diye sordu. Babasının gönderdikleriyle,” dediler. Söylendiğine göre melike Nevevî’yi niçin öldürtmediğini sorduklarında: Bunu istemedim değil. Fakat onu öldürtmeyi her arzu ettiğimde, ikimizin arasında ağzını kocaman açmış bir aslan buna engel oldu. Öldürülmesini emretseydim beni parçalayacaktı, dedi. Nevevî ile birkaç defa görüşen el-Melikü’z-zâhir, ondan çekindiğini yakınlarına itiraf etmiştir. (Nevevî 665 (1266-67) yılında, 34 yaşında Eşrefiyye dârülhadisi şeyhi olduğuna göre, bu hâdisenin daha önce meydana geldiği anlaşılmaktadır.) Nevevî’nin melik Baybars’a karşı gösterdiği bu yiğit tavrından sonra ünü yayıldı. Eserlerine büyük rağbet gösterildi. Evet, imam neveviden bahsediyoruz o zamanlar henüz 38 yaşında Baybars gibi bir sultanı takvası sebebiyle, zahidliği sebebiyle, adaletiyle ve cesur sözleriyle aciz bırakıp dize getirmiş. İmam neveviyi bilmek, Allah’u Teâlâ bu fani âlemde kimin elinden tutuyor bilmek demektir. İmam neveviyi tanımak, Allah’u Teâlâ kime destek veriyor, bu iş çok okumakla diplomayla olur mu bunu anlamak demektir. Modern resmi kurumlarda okumak, ünvan sahibi olmak mı önemli yoksa Allah’ın senin elinden tutup hadi kulum demesi mi önemli. Allah’u Teâlâ’nın bir kulun elinden tutması için o kulun ihlasla (samimi olarak) ilme yönelip Allah rızasını kazanmak için her 208 şeyden vaz geçerek feda etmek olduğunu ve daha nice fazileti imam nevevide görüyoruz. VEFATI İmam-ı Nevevi hazretleri ömrünün sonlarına doğru, üzerindeki emanetleri sahiplerine verip, borçlarını ödedi. Talebesi İbnü'l-Attâr'ın söylediğine göre, vefatından iki ay kadar önce ziyaretine gelen bir fakir, köylülerden birinin hediye ettiği ibriği Nevevî'ye teslim etti. Hayatı boyunca hiç kimseden bir şey kabul etmeyen Nevevî, ibriğin bir sefer âleti olduğunu söyleyerek aldı. Vefât edeceğini sezmiş olmalı ki, kendisine sefer izni çıktığını söyleyerek hocalarının kabirlerini, şehirdeki tanıdıklarını ziyaret etti ve kitablarını medreseye vakfetti. Daha sonra Kudüs'e gitti. Mescid-i Aksa'yla Hazreti ibrahim'in (a.sj kabrini ziyaret etti. Bu ziyaretini tamamladıktan sonra asıl köyü olan Neva'ya geri dönerek, Birkaç gün sonra babasının evinde hastalanarak 24 Receb 676’,Miladi,21 Aralık 1277’de Nevâ’da doğduğu yerde vefat etti. Seher vakti Mevlâ'sına kavuştu. Türbesi ziyaret edilmekte, âşıkları mübarek ruhundan feyz almaktadır. 45 yaşında vefat eden Nevevî, “Riyazü’s Salihîn” isimli hadis şaheseri başta olmak üzere, 50’ye yakın eser kaleme aldı. Rivayetlere göre, tamamlayamadığı bazı eserlerini ise ölümünden hemen önce yıkatmış, kâğıtların israf olmasını istemediği için bunu yapmıştır. Cenab-ı Allah'ın rahmeti onun üzerine olsun. Şefaatinden hissedar olan ve emanetlertine sahip çıkanlardan eylesin.(Amin) BAZI SÖZLERİ Buyurdu ki: “İnsanlar Allah’u Teâlâya kulluk, ibadet etmek için yaratılmıştır. İnsanlar saadete kavuşmak için yaratılış gayelerine dikkat etmeli ve dünyaya düşkün olmaktan kaçınmalıdır. Dünya nimetleri geçicidir. Dünya ebedi kalınacak bir yer değildir. Ahirette saadete kavuşmak için bir binek gibidir. Sevinç yeri değil, ayrılık yeridir. Akıllı kimseler bu fani dünyaya düşkün olmayıp kulluk vazifesini hakkıyla yapanlardır. Gecenin on iki kısmından bir kısmını (bir saat kadar) ihya etmek, bütün geceyi ihya etmek olur. Yaz ve kış geceleri için hep böyledir.” 209 İlmî Mevkii Nevevî’nin, çağdaşı olan âlimlerin de kabul ettiği büyük bir ilmi mevkii vardır. Bıraktığı eserlerden hareketle, O’ndan sonra gelen ilim adamları da O’nun bu mevkiini kabul etmişlerdir. Şeyh Kutbuddîn el-Yûnînî der ki: “İlim, vera’, ibadet, azla yetinmek ve hayatın sıkıntılarına katlanmak hususunda zamanında biricik idi.[1][10] Şeyh b. Farah der ki: “Şeyh Muhyiddin üç mertebeyi elde etmişti. Bu mertebelerin her birisi şayet bir kişide bulunsaydı, hiç şüphesiz bundan dolayı o kişiden feyz almak için yolculuk yapılabilirdi: İlim, zühd ve iyiliği emredip münkerden alıkoymak. İmam nevevi, sahabe ve tabiinden olmadığı halde sahabe gibi, tabiin gibi bir hayat yaşamış abid bir şahsiyettir. Ayağına kadar gelmiş nice dünya nimetlerine tekme atan, dünyaya tenezzül etmeyen, İslam ümmetinin yedi asırdan beri tüm mezhepler tarafından, bütün fikir ekolleri tarafından benimsenen, hiç kimsenin aşırılığını hatalarını konuşmadığı abit bir insan. İmam nevevinin kısacık Dünya hayatında ilim deryasına ulaşmasındaki sebeplerden bir tanesi de uykuya olan direnci, ince feraseti ve şüpheli şeylerden kaçınmasıdır. İmam neveviye göre insanlar gece yataklarına çekilince Allah’a ile baş başa kalma zamanıdır. Dolayısıyla gece haddinden fazla uyumamak gerekir. Geceyi Allah’a adayarak taat ile tefekkür ile dua ile ilim tahsil etmek ile sadaka vermek ile ihya etmek lazımdır. İmam nevevi geceleri gerçekten de çok az uyurdu. Talebeleri şahid olup aktarmışlardır, o gece olduğu zaman kitap okur ya da yazardı geceyi hep böyle geçirirdi arada bir uykusu ağır gelip kitapların üstünde daldığı zaman fazla geçmeden geri uyanır ve şöyle derdi Inna lillah ve Inna ileyhi raciun, ömür bitti ey nefsim ömür bitti diye eyvahlanırdı. Ve imam nevevinin geceleri hep böyle geçerdi. Bu arada bu haberleri onun talebesi olan Şafii mezhebinden önemli bir âlim olan ibni attar kitaplarında hocasından bahsederken aktarmıştır. Yani menkıbeler gibi ardı astarı olamayan uydurma şeyler zannedilmesin. İmam nevevinin midesi de temiz bir mideydi çünkü o midesini değil haram şeylerden, şüpheli şeylerden dahi koruyordu. Daha 18 yaşındayken ilim öğrenmeye gittiği ve ömrünün geri kalanını geçirdiği Şam diyarında yediği şeyler sadece babasının gönderdiği sınırlı şeyler olmuş. O dönemde Şam diyarında birçok yerde vakıf arazileri ve bahçelerinde meyve sebze yetiştiriciliği yapılıyormuş bu sebeple kul 210 hakkı yetim hakkı olabilir korkusuyla Şam diyarında yetişen üretilen gıdalardan uzak durup memleketinden gelen sınırlı erzak ile idare etmiştir. Sınırlı olan bu erzakı ay sonuna kadar yetirebilmek için maalesef günde bir öğün yemek durumunda kalmıştır. Evet, gerçek manada tertemiz haramlardan korunmuş bir mide! Devletin maşını reddetmiş, hocalık yaptığı için hiçbir talebesinden ücret talep etmemiş, Şam diyarının yiyeceklerinden uzak durmuş ve sadece babası 200 km uzaklıktan ne göndermişse onunla yetinmiş. O çok iyi biliyordu ki rızkı temiz olanın kalbine Allah Teâlâ nur indirir! Ferasetini güçlendirir! İlmini artırır! İmam nevevi 27 yıllık ilim hayatında 6 yıl talebelik yapmış 21 yıl ise hocalık yapmış. Bu zaman içeresinde 56 ayrı bilim dalında kitap yazmıştır. Kitapların birçoğunu ise ciltler düzeyinde yazmıştır. Bizler ne yazık ki değil kitap yazmak, okumaktan aciziz. Onunla aramızdaki fark hem takva olarak hem zühd olarak hem taat olarak hem ilim olarak aramızda dünyalar kadar. Rabbimiz böyle şahıslarla imanın lezzetini tattırdığı gibi bizi de bu yola ihlas ile baş koyan, hayatını bu uğurda feda eden salih kullarından eylesin AMİN İMAM NEVEVİ’NİN BAZI ÖZELLİKLERİ İmam Nevevi, yaşadığı hayatla kendisinden sonra gelecek olan Müslüman nesillere örnek olmuştur. İşte onun bazı özellikleri; Hadislerden fıkhi hüküm çıkarmada mahirdi. Tartışmadan hoşlanmaz; ancak Sünnet’e aykırı bulduğu görüşleri de eleştirmekten asla çekinmezdi. Geçinmede kanaatkârdı. Nefsi ve dünyevi arzu ve isteklerden geçmişti. Allahû Teâlâ’dan çok korkardı. Doğru konuşur ve yerinde söylerdi. Gecelerini ibadet ve taatle geçirirdi. İlim tahsilinde gayretli olup, salih ameller yapmakta çok sabırlıydı. Şam halkının yediği şeylerden yemez, memleketinden, anne ve babasının yanından getirdiği, tam helal olduğunu bildiği şeyleri yerdi. Sofrasında iki çeşit yiyecek nadiren bulunurdu. Eti köyüne gideceği zamanlar yerdi. Devlet yöneticilerine emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker’de bulunurdu. Allahû Teâlâ’nın emirlerini bildirir, yasaklarından sakınılması gerektiğini anlatırdı. 211 Heybetli ve vakarlı bir duruşu vardı. Giyim ve kuşam, yeme ve içmede son derece mütevazı ve kanaatkârdı. Gençliğinden itibaren kazandığı az uyuma alışkanlığını hayatı boyunca uyguladı. Vefat etmeden önce yanında bulunan emanetleri sahiplerine verdi. İLME VE ÂLİMLERE ÇOK ÖNEM VERİRDİ Küçüklüğünden ömrünün sonuna dek ilimle iç içe olmuştur. Bu konuda şunları söylerdi; İlimle uğraşmak, Allah rızasını kazanmak için tutulan en iyi yol ve en üstün ibadettir. İlim tahsili nâfile oruç, namaz ve zikirden daha faziletlidir. Bir kimsenin hocaları onun dinde babalarıdır. Allah ile irtibatını sağlayan vâsıtalardır. ÂLİMLER ONUN HAKKINDA NELER SÖYLEDİLER? Birçok âlim ona hayranlık duymuş ve onu övmüşlerdir. Onun hakkında bazı âlimler şunları söylemişler: Şeyh Kutbuddîn el-Yûnînî, “İlim, vera, ibadet, azla yetinmek ve hayatın sıkıntılarına katlanma hususunda zamanında tek idi.” Şeyh b. Ferah, “İmam Nevevi üç mertebeyi elde etmişti. Birincisi İlim, ikincisi zühd ve üçüncüsü ise iyiliği emredip kötülükten alıkoymak.” Zehebi ise, “Hadis âlimlerinin efendisidir. Sahih hadisleri, zayıf ve uydurma rivayetlerden kolayca ayırırdı. İyiliği emir kötülüğü nehy etme hususunda benzeri yoktur, azla yetinip sade giyinen vakur ve heybetli bir kişi idi.” HAKKINDA SÖYLENENLER Hakkında pek çok alim övgüyle bahsetmişlerdir. Onlardan Şeyh Kutbuddîn el-Yûnînî rahmetullahi aleyh, “İlim, vera’, ibadet, azla yetinmek ve hayatın sıkıntılarına katlanma hususunda zamanında tek idi” der. İmam Zehebî rahmetullahi aleyh ise onun hakkında, “Hadîs âlimlerinin efendisidir. Sahih hadîsleri, zayıf ve uydurma rivayetlerden kolayca ayırırdı… İyiliği emir kötülüğü nehy etme hususunda benzeri yoktur, azla yetinip sade giyinen vakûr ve heybetli bir kişi idi.” der. İmam Nevevî Hazretleri’nin, Kütüb-i Sitte’de geçen hadîslerden topladığı Riyâzüs-Salihîn isimli eseri meşhurdur. Sahih-i Müslim’i şerh etmiştir. İbni Kesir, Nevevî’nin bu kitabı hakkında “Benzeri bir kitap telif olunmamıştır” diye bahsetmektedir. İmam Nevevi (rahmetullahi aleyh) bir âlim değil sadece. imam nevevi evine çekilip hayatını zikir ile tesbih ile geçirmiş bir abit de değil sadece. İmam nevevi babasından kalan mala tenezzül etmeyen fakir 212 hayatı yaşayan bir Zahid de değil sadece. İmam nevevi yazdığı yazılardan dolayı hapse giren sonra da bu yazdığım yazılardan dolayı özür diliyorum demeyerek sözünün arkasında durup mücadele eden cesur biride değil sadece. Bu saydığımız şeylerin tamamını kendisinde toparlamış Allah dostu bir ilim ehlinden söz ediyoruz. Âlim, abit, zahid, cesur bir insan. Yirmi yıl okumuş yirmi yılda çalışmış, faaliyet göstermiş biri değil, bütün hayatı 45 yıl 3 aydır bu kadar yaşamış bu dünyada. 18 yaşına kadar köyünde sıradan bir genç olarak yaşamış. 18 yaşında ilim öğrenmeye karar vermiş, 45 yaşında vefat etmiş dolayısıyla ilim ile sadece 27 yıl meşgul olabilmiş. Şöyle bir gerçeği gözden kaçırmamak gerekir imam nevevinin kısacık ilim hayatında ilim ehli olup ve sonrasında yazdığı riyazü’s salihin’in İslam dünyasında Kur’an’ı Kerim’den sonra en çok basılıp alınan ve de okunan bir kitaptır. Riyazü’s salihinden daha değerli kitaplar var İslam kütüphanelerinde mevcuttur, sahihi Buhari olsun Yahut sahihi müslim olsun bu kitaplar daha üstün ve riyazü’s salihin’in aslıdır zaten fakat en derin alimlerden tutun en alt tabakadaki avam halka kadar, tüm çevrelerin hadis kitabı olarak evine soktuğu ve Müslümanlığını geliştirmek için ilk okuduğu kitap riyazü’s salihindir. Dini yeni öğrenmeye çalışan ahlakını düzeltmeye girişen biri hadis arayışına girdiği zaman ona ilk olarak imam nevevinin kırk hadisi tavsiye edilir. İmam neveviniyi sadece Şafii alimleri övmemiştir onun hakkında Hanifi alimleri ve diğer ekollerden alimlerde övgüler, mersiyeler yazmışlardır. Bu neyi gösteriyor bizlere; imam nevevi kendinden önceki altı yüz yıllık İslam hayatının ideal bir örneğidir. Kendinden sonra da bu düzeyde, bu kalitede bir âlim görülmemiş. Geldiyse de üzerinde nevevi kadar yedi Asra yakın bir zaman geçip bu zamanın her asrında hayırla iyilikle anılıp, ilmi derinliği herkes tarafından onaylanan birisi olmamıştır. İmam nevevi, yaşadığı zamanda haşmetli ve acımasız olan, herkesin korktuğu sultana bile karşı gelmiştir. O sultan öyle bir sultandı ki kendinden önceki sultanı boğarak öldürüp başa geçmiş, eli kılıçlı, öldürmekten zevk alan, ölmekten korkmayan, savaştan başka bir şey düşünmeyen ve bu yüzden Moğolları durdurup onlara büyük kayıplar verdiren, haçlıların üzerine büyük bir hırsla gidip onları dize getiren 213 meşhur cengaver olan Baybars'dır. O dönemde Baybarsdan herkes korkar alimler bile onun emirlerlerini ikiletmeden yerine getirirlerdi. Ashâb-ı kirâmı andıran bu örnek şahsiyeti tanıtırken Zehebî, zühd ü takvâ bakımından eşsiz, iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırma hususunda benzersiz bir kimse dedikten sonra, onun azla yetindiğini, basitçe giyindiğini, yemeye içmeye değer vermediğini, bununla beraber vakur ve heybetli olduğunu, kısaca onun Allah’dan, Allah’ın da ondan memnun kaldığını, bu sebeple kendisini cennetinde ağırlayacağını söylemektedir. Nevevî’nin talebelerinden fakih ve muhaddis İbni Ferah elİşbîlî (ö. 699/1300), onun üç önemli özelliği bulunduğunu söyledikten sonra, bir kimsede bu özelliklerden sadece biri bulunsa, insanlar ondan faydalanmak üzere, ona dünyanın dört bucağından kalkıp gelirler, diyerek bu üç özelliği şöyle sayar: * İlim ve görev sorumluluğu, * Dünyaya ve dünya menfaatlerine değer vermemek, * İyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırmak. Tâceddin es-Sübkî’nin naklettiğine göre babası Takiyyüddin es-Sübkî (ö. 756/1355), Nevevî’ye derin hayranlık duyardı. Eşrefiyye dârülhadisine Nevevî’den sonra büyük muhaddis Mizzî (ö. 742/1341), onun vefâtı üzerine de Takiyyüddin es-Sübkî şeyh olmuştu. Fıkıh ve hadis sahalarında değerli eserler vermiş ve Şam kadılığı yapmış olan bu âlim, Nevevî’nin Eşrefiyye dârülhadîsinde ders verdiği yerde geceleri ibadet ederken yanağını yere koyar ve “Nevevî’nin ayak bastığı yere belki yüzüm temas eder” diye duygulanırdı. Yine Tâceddin es-Sübkî’nin anlattığına göre, babası birgün binitiyle giderken yolda halktan cahil, yaşlı bir adama rastladı. Bu ihtiyar, bir zamanlar Nevevî’yi gördüğünü söyleyince, Takiyyüddin es-Sübkî binitinden inerek adamın elini öptü, duasını istedi. Sonra da “Nevevî’yi gören biri benim önümde yürürken ben hayvana binemem” diyerek onu terkisine aldı. Takiyyüddin es-Sübkî, Nevevî’nin evliyâullahdan olduğunu söylerdi. Nevevî ile iftihar eden ve onun şefaatını uman yakınları bürgün kendisine: - Kıyamet günü Arasât meydanında bizi unutma, demişlerdi. Nevevî de: 214 - Şayet o gün ayağım yer tutarsa, bütün tanıdıklarım benden önce girmeden vallahi cennete girmem, diyerek onların gönlünü almıştı. Aynı zamanda evliyâ-i Kirâmın büyüklerindendir. Çok kerâmetleri görülmüştür. Şam vâlisi, Câmi-i Emevî Kütüphânesi’ndeki kitapları, İran’a nakletmek istediği zaman, ona mâni oldu. Vâli, onu ikna etmek istedi. Vâlinin evinde halı olarak kullanılan kaplan ve yırtıcı hayvan derileri vardı. Nevevî onlara işâret etti. Allahın kudreti ile dirilip, vâliye dişlerini gösterdiler. Vâli ve yanındakiler oradan kaçtılar. Sonra vâli, İmâm-ı Nevevî hazretlerinden özür diledi ve elini öptü. Ba’zı keşf sahipleri, İmâm-ı Nevevî için, “Kutb olmayınca, ölmedi” demişlerdir. Gâibden ses işitmek, kilitli kapıyı açmak ve benzeri çok kerâmetleri görülmüştür. Bir defasında duvar yarılmış, çok güzel bir şahıs içeri girmiş, dünyâ ve âhıret işleri, evliyâ ile birlikte bulunması hakkında ona çok şeyler söylemiştir. Birgün İbn-i Nakîb, Nevevî’ye geldi. İmâm-ı Nevevî; “Ey Kâdı’l-kudât, otur” dedi. Biraz sonra İbn-i Nakîb’i Kâdı’l-kudât ta’yin ettiler. Barizî, Nevevî’yi rü’yâda görüp; “Dâimî oruç için ne dersiniz?” diye sordu, İmâm-ı Nevevî; “Âlimlerin bunda oniki kavli vardır” buyurdu. Uyanınca, bir sene bu mes’eleyi inceledi. Nevevî’nin dediği gibi buldu. Ebü’l-Hasen Şam’da Nekris hastalığından yatıyordu. Nevevî ziyâretine gitti. Yanına oturup, sabırdan konuşmağa başladı. Konuştukça hastanın ağrıları azar azar geçti. Yanından kalkınca hiçbir şeyi kalmadı. Pekçok âlim, İmâm-ı Nevevî hakkında; “Asrının kutblarından idi. Haramlardan şiddetle kaçar, şüpheli korkusuyla mübahların çoğunu terk eder, dünyâya hiç meyletmezdi. İlimde her sözü birer vesîka, senet idi. Eshâb-ı kirâmın yoluna tam olarak uyan, Ehl-i sünnet i’tikâdını yaymak için hayâtı boyunca çalışan mübârek bir zât idi” dediler. İmâmı Sübkî anlatır: “Babam 742 (m. 1341) yılında Dâr-i Hadîs-i Eşrefiyye’de ders okutuyordu. Geceleri salona çıkar, teheccüd namazı kılardı. Zaman zaman yüzünü halılara sürer; “Buraya İmâm-ı Nevevî hazretlerinin mübârek ayakları değmiştir. Bu halılara âşık olmamın, 215 hayran kalmamın ve yüzümün en şerefli yerlerini bu yaygılara sürmemin sebebi budur” derdi. İmâm-ı Nevevî hazretlerinin “Riyâz-üs-sâlihîn” isimli eserinden alınan hadîs-i şerîflerden ba’zıları: Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Bir insan öldüğünde, amelinin sevâbı kesilir. Amel defteri kapanır. Yalnız; sadaka-i câriyesi (çeşme, câmi yapmak, ağaç dikmek gibi), ilmî bir eseri, kendisine duâ eden hayırlı bir evlâdı olan kimsenin amel defteri kapanmaz.” Enes bin Mâlik ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “İlim öğrenmek için sefere çıkan kimse, evine dönünceye kadar Allahü teâlânın yolundadır.” Abdullah bin Amr İbni As (r.anhümâ) rivâyet etti: Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Allahü teâlâ ilmi, kullarının hafızasından silmek sûretiyle değil, ilim adamlarının ölmesiyle alır. Öyle ki, ortada âlim kalmayınca, halk, kendilerine bir takım câhilleri baş edinirler. Onlara dînî bir mes’ele sorulur da, bilmedikleri hâlde fetvâ vererek hem kendileri dalalete düşer, hem de fetvâ, istiyenleri dalâlete sevk ederler.” İbn-i Mes’ûd ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Benim sözümü işitip muhafaza ettikten sonra, işittiği gibi başkalarına nakleden kimsenin, Allahü teâlâ yüzünü ağartsın. Kendisine bildirilen nice kimseler vardır ki, dinleyenlerden daha iyi anlayıp öğrenmiş olurlar.” Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Allahü teâlâya hamd-ü sena ile başlanmayan her mühim işin feyzi ve bereketi olmaz.” Ebû Mûsâ el-Eş’arî ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Bir kulun çocuğu öldüğü zaman, cenâb-ı Hak meleklerine şöyle buyurur: “Siz kulumun çocuğunu (ruhunu) kabzettiniz değil mi?” Melekler de; “Evet” derler. Cenâb-ı Hak; “Siz onun kalbinin meyvesini kabzettiniz?” buyurunca, melekler; “Evet” derler. Allahü teâlâ; “Kulum ne dedi. biliyor musunuz?” buyurur. Melekler de; “Sana hamdetti. Ve “İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn” dedi” cevâbını verirler. Cenâb-ı Hak; “Öyle ise kulum için Cennette bir ev inşâ edin. Ona Beyt-ül-hamd adını veriniz buyurur.” 216 Evs bin Evs ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Günlerin en faziletlisi Cum’a günüdür. O günde benim üzerime çok salevât getirin. Zirâ sizin salât ve selâmlarınız (melekler vasıtasıyla) bana arz olunur.” Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Her kim günde yüz defa “Allahtan başka ilâh yoktur. Yalnız Allah vardır. O’nun eşi ve ortağı yoktur. Mülk O’nundur. Hamd O’na mahsûstur. O, her şeye kadirdir” meâlindeki “La ilahe illallahü vahdehû lâ şerike leh. Lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli-şey’in kadîr” duâsını tekrar ederse, bu duâ o kimse için on köle azâd etmenin sevâbına muâdil olur. Ve ona yüz sevâb yazılır. Ondan yüz günah silinir ve o kimse için o gün akşama kadar şeytanın şerrine karşı bir sığınak olur. Ve hiçbir kimse onun bu duâyı okumasından daha faziletli bir duâ getiremez. Meğer ki, o kimse, bu duâ ve tehlili daha çok okumuş olsun” Ve yine buyurdu ki: “Her kim günde yüz defa “Sübhânallahi ve bihamdihi” derse, günahları denizin köpükleri kadar çok olsa bile affolunur.” Hazreti Aişe vâlidemiz rivâyet etti: “Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) en çok ettiği duâ; “İlâhî! Bize dünyâda ve âhırette iyilik, güzellik ver, ateş azâbından bizi muhafaza buyur” meâlindeki “Allahümme âtinâ fid-dünyâ haseneten ve filâhıreti haseneten ve kına azâb-en-nâr” idi.” Ebü’d-derdâ ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) şöyle buyururlardı: “Müslüman bir kişinin, din kardeşi için gıyabında ettiği duâ kabûl olunur. Onun başucunda me’mûr bir melek vardır ki, o müslüman, ne zaman bir din kardeşi için hayır ile duâ, ederse, o melek ona; “Duân kabûl olsun, istediğinin bir misli de senin için olsun” diye duâ eder.” Enes bin Mâlik ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Ben mi’râca çıkarıldığımda, bir kavmin yanından geçtim. Bunlar bakırdan tırnaklarıyla yüzlerini ve göğüslerini tırmalıyorlardı. Bunun üzerine; “Yâ, Cibril! Bunlar kimlerdir” dedim. “Bunlar, insanların etini yiyenler (gıybet edenler) onların şeref ve namuslarına dokunanlardır” cevâbını verdi.” Semûre bin Cündüb ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: Hiçbiriniz diğerine, 217 Allahü teâlâ sana la’net etsin, Allahü teâlânın gazâbına uğra, Cehennemde yan gibi bedduâlarla la’net etmesin.” İbn-i Mes’ûd ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Olgun müslüman, kimseyi zemmetmez, la’netlemez, haddi aşmaz, hayâsızlık etmez.” Ebü’d-derdâ ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Bir kul herhangi birşeye la’net ederse, o la’net semâya yükselir. Fakat göklerin kapısı bu fenâ söze karşı kapanır, yere iner, onun da kapıları kapanır, Sonra sağa sola başvurur, girecek yer bulamayınca, la’nete müstehak olana gider. Eğer la’nete lâyık değilse, bu defâ la’net edene rûcû eder.” Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Sû-i zandan sakınınız! Çünkü sû-i zan, sözlerin en yalanıdır. Müslümanların ayıplarını, kusurlarını araştırmayın. Nefsânî ve dünyevî bir haz peşinde birbirinize karşı öğünmeğe kalkışmayın, birbirinize hased etmeyin. Birbirinize buğz ve düşmanlık edip dargın durmayın. Birbirinizden yüz çevirmeyin. Ey Allahü teâlânın kulları! Allahü teâlânın emrettiği gibi kardeş olunuz. Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez. Onu yardımsız bırakmaz. Ona hakaret etmez. (Resûl-i ekrem efendimiz ( aleyhisselâm ) mübârek göğüslerine işâretle); Takvâ işte buradadır. Bir kimsenin şerli olması için, müslüman kardeşini hor görmesi kâfidir. Müslümanın müslüman üzerine; kanı, ırzı, malı haramdır. Muhakkak Allahü teâlâ, sizin bedenlerinize, sûretlerinize ve hâlis olmayan amellerinize bakmaz. Ancak kalblerinize bakar.” İbn-i Mes’ûd ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: Nebiy-yi muhterem efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse Cennete giremez.” Bunun üzerine Eshâbı Kirâmdan (r.anhüm) biri; “Yâ Resûlallah! Bir erkek, elbisesinin ve nalınının, güzel olmasını sever. Bu da kibir sayılır mı?” dedi. Resûl-i ekrem; “Şüphe yok ki, Allahü teâlâ güzeldir, güzeli sever. Kasdedilen kibir, hakkı tanımamak ve insanları hakîr görmektir.” buyurdu. Abdullah bin Amr İbn-il-As (r.anhümâ) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Dört huy vardır ki, bunlar her kimde bulunursa, o kimse hâlis münâfık olur. Herhangi bir kimsede bu huylardan biri mevcûd olursa, o huyu bırakıncaya kadar kendisinde nifakdan bir huy bulunur. 1. Kendisine bir şey 218 emânet edildiği zaman hıyânet eder. 2. Konuşurken yalan söyler. 3. Ahdettiğinde ahdini bozar. 4. Husûmet ederek (yalan yere yemîn ve bâtıl sözlerle) haktan ayrılır.” Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Siz helake sebep olan yedi günahtan sakınınız.” Eshâb-ı Kirâm (r.anhüm); “Yâ Resûlallah! Bunlar hangileridir?” diye sordular. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlâya şirk koşmak, büyü yapmak, Allahü teâlânın katlini haram kıldığı kimseyi öldürmek, tefecilik etmek, yetim malı yemek, düşman ile muharebe yapılırken kaçmak, evli ve hiçbir şeyden haberi olmayan namuslu bir kadına zinâ isnad ve iftira etmektir” buyurdu. Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Kıyâmet gününde halktan ilk sorgulanacak üç kişiden biri, şehid olmuş bir kimsedir ki, huzûra getirilir. Cenâb-ı Hak ona ihsân ettiği ni’metleri sayar, o da mazhar olduğu ni’metleri ikrâr eder. Allahü teâlâ; “Bu ni’metlere mukabil ne yaptın?” buyurur. O da; “Yâ Rab! Senin uğrunda savaştım da şehid düştüm” deyince, cenâb-ı Hak; “Hayır, yalan söylüyorsun, sana cesur desinler diye savaştın. Nitekim bu söz de söylenmiştir” buyurur. Sonra verilen emir üzerine yüzü koyun sürüklene sürüklene Cehenneme atılır. İkincisi de, ilim öğrenip öğretmiş, Kur’ân-ı kerîm okumuş bir kimsedir ki, bu da huzûra getirilir. Cenâb-ı Hak ona lütuf ve ihsân buyurduğu ni’metleri sayar. O da ni’metleri ikrâr ve i’tirâf eder. Hak teâlâ; “Bu ni’metlere, mukabil ne yaptın?” buyurur. O da; “Yâ Rab! İlim öğrendim ve öğrettim, Kur’ân-ı kerîm okudum” cevâbını verince, Allahü teâlâ; “Hayır, yalan söylüyorsun, ilmi, sana âlim desinler diye öğrendin, Kur’ân-ı kerîmi sana Kâri (Kur’ân-ı kerîmi ezberliyen) desinler diye okudun. Nitekim bu söz de söylenmiştir” buyurur. Verilen emir üzerine yüzükoyun sürüklenerek ateşe atılır. Üçüncüsü de, Allahü teâlânın kendisine imkân verdiği ve her türlü servetten ihsân buyurduğu kimsedir ki, huzûra getirilir. Cenâb-ı Hak ona ihsân buyurduğu ni’metleri sayar. O da onları i’tirâf eder. Cenâb-ı Hak; “Bunlara mukabil ne yaptın?” buyurur. O da; “Yâ Rab! Servetimi sırf senin uğrunda, sevdiğin yollarda harcadım” deyince, “Hayır, yalan söylüyorsun. Riyakârsın, bunları sana cömert desinler diye yaptın. Nitekim bu söz de söylenmiştir” buyurur. Sonra emrolunup, o da sürüklene sürüklene ateşe atılır.” 219 Ebû Saîd el-Hudrî ( radıyallahü anh ) rivâyet ediyor Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Yollar üzerinde oturmaktan sakınınız.” Eshâb-ı Kirâm; “Yâ Resûlallah! Yol üzerinde oturmak bizim için zarurîdir. Lüzumlu olan şeyleri orada konuşuyoruz” dediler. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Yol üzerinde oturmaktan vazgeçmiyorsanız, bu yolun hakkını veriniz” buyurdu. Eshâb-ı Kirâm da; “Yâ Resûlallah! Yolun hakkı nedir?” dediler. Efendimiz de ( aleyhisselâm ); “Haram olan şeylere bakmamak, gelip geçeni rahatsız etmemek, selâm almak, yapılması lâzım olan şeyleri emr, yasaklanmış olan şeylerden de sakındırmaktır” buyurdu. İbn-i Ömer (r.anhümâ) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Sizden biriniz asla sol eliyle yemesin ve içmesin. Çünkü şeytan sol eli ile yer ve sol eli ile içer.” Sâib bin Yezîd ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: Birgün mescidde bulunuyordum. Ömer İbn-il-Hattâb ( radıyallahü anh ) mescidde imiş. Beni yanına çağırıp; “Git şu iki kimseyi bana getir” buyurdu. Ben de gidip onları hazret-i Ömer’in yanına getirdim. Hazret-i Ömer; “Siz nerelisiniz?” diye sordu. “Tâif halkındanız” dediler. Bunun üzerine; “Eğer siz Medîneli olsaydınız, muhakkak her ikinizi de incitecektim” buyurdu. Onlar sebebini sorduklarında; “Her ikiniz de Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mescidinde seslerinizi yükseltiyorsunuz (mescidin âdabına henüz yabancı olduğunuz için sizi ma’zur gördüm)” buyurdu. İbn-i Ömer (r.anhümâ) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Herkim, Allahü teâlâ için size sığınırsa, onu koruyun, himâye edin. Allahü teâlâ için birşey isteyene veriniz. Da’vet edenin da’vetine icabet eyleyiniz. Her kimin size bir iyiliği geçmişse ona mukâbelede bulunun. Eğer misli ile mukâbelede bulunmağa gücünüz yetmezse, o kimseye çok duâ ediniz ki, bu sûretle kendisine duâ ile mukâbele etmek istediğinizi anlasın.” Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Sizden biriniz imamdan önce başını (secdeden veya rükû’dan) kaldırdığında, Allahü teâlâ, onun başını merkep başına yahut sûretine çevirmesinden korkmaz mı?” Ebû Bekr ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: “Birgün Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) huzûrunda bir kimsenin ismi anılmış ve orada bulunanlardan biri, onu mübalağalı bir sûrette medhü sena etmişti. 220 Bunun üzerine Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ); “Yazık sana! Dostunun boynunu kopardın, onu ma’nen mahvettin” buyurdu. Sonra; “Şayet biriniz diğerini mutlaka medh edecek olursa, “Öyle sanırım ki, o şöyle iyidir, böyle iyidir...” desin ve bu sözüde medh ettiği adamda bu sıfatların bulunduğunu zannederek söylesin. Onun iç yüzünü Allahü teâlâ bilir, ona göre hesaba çeker. Sizden biriniz, Allahü teâlâyı şahid tutarak hiçbir kimseye kesin olarak iyidir demesin. Allahü teâlâ onun hâlini sizden iyi bilir” buyurdu. Huzefye ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Hâlis ipek ve atlas elbise giymeyiniz. Altın ve gümüş kapdan su vesaire içmeyiniz. Altın ve gümüş tabaklardan da yemek yemeyiniz.” Nevvâs bin Sem’ân ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: “Bir sabah “Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) Deccâl’den bahsederken, onu zem ve tahkir etti ve büyük bir belâ olduğunu belirtti. Öyle ki, biz onu Nahl civarında zannettik. Nihâyet O’nun yanına gidince, bizdeki hüzün ve teessürü anladı da; “Size ne oluyor?” buyurdular. Biz de; “Yâ Resûlallah! Sabahleyin Deccâl’den bahis açarak onu çok kötülediniz ve onun büyük bir belâ ve fitne olduğunu belirttiniz. Hattâ biz, onun Nahl denilen mevkide bulunduğunu zannetmiştik” dedik. Bunun üzerine; “Sizin için ençok korktuğum Deccâl’den başkalarıdır. Sizin için Deccâl’den daha çok, başka şerlilerden korkarım. Şayet Deccâl, ben sizin aranızda iken zuhur ederse, yalnız başına onu sustururum ve da’vasını iptal edebilirim. Eğer ben aranızda değil iken çıkarsa, artık herkes kendisini müdâfaa edip onun şerrinden korunmalıdır. Zâten Allahü teâlâ her müslümanı onun şerrinden himâye buyuracaktır. Deccâl, son derece kıvırcık saçlı, gözü dışına fırlamış bir gençtir. Ben onu sanki Katan oğlu Abdül-Uzzâ’ya benzetiyorum. Her kim, Deccâl’a yetişirse, ona karşı Kehf sûresinin evvelinden (ve sonundan on âyet) okusun. Deccâl, Şam ile Irak arasındaki yoldan çıkıp, sağa ve sola fesad salacaktır. Ey Allahü teâlânın kulları (îmânda) sebat ediniz” buyurdu. Biz; “Yâ Resûlallah! Deccâl yeryüzünde ne kadar kalacaktır?” dedik. “Kırk gün kalacak. Bir günü bir sene ve bir günü bir ay ve bir günü de bir Cum’a (bir hafta) kadardır. Diğer günleri de sizin günleriniz” gibi olacaktır” buyurdu. Bunun üzerine biz de, “Yâ Resûlallah! O bir sene gibi (uzun) olan günde, bir günün (beş vakit) namazı bize kâfi gelir 221 mi?” dedik. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Hayır. Kâfi gelmez. Siz ona göre namaz vakitlerini tahmin ve takdîr ediniz (Her yirmidört saati, normal günlerdeki gibi hesâb ederek, zamanında namazlarınızı kılınız)” buyurdu. “Yâ Resûlallah! Deccâl’in yeryüzündeki sür’ati ne kadardır?” dedik. Resûl-i ekrem efendimiz ( aleyhisselâm ); “Şiddetli rüzgâr önündeki bulut sür’ati gibi mesafe kateder. Bir kavmin yanından geçer. Onları kendisinin ilâhları olduğuna inanmaya da’vet eder. Onlar da ona îmân ve icabet ederler. O da bulutlara emreder, yağmur yağar. Yere emreder (istidrâc olarak) otlar, çayırlar biter. Hayvanlar da mer’adan fevkalâde besili ve sütlü olarak dönerler. Sonra Deccâl başka bir kavme gelir, onları da kendisinin ilâh olduğuna inanmaya da’vet eder. Lâkin onlar bu da’veti kabûl etmeyip, reddederler ve İslâm dîninde sebat ederler. Deccâl onların yanından döner. (Bu defa) o kavimden yağmur kesilir, otlar kurur. (Mer’a olmadığı için, hayvanlar da ölür.) Mal nâmına ellerinde hiçbir şey kalmaz. Deccâl harâb bir yere uğrar oraya; “Definelerini, ma’denlerini çıkar!” diye emredince, bal arılarının beylerini ta’kib ettikleri gibi, defineler de sür’atle Deccâl’i ta’kib ederler. Sonra Deccâl, tam ma’nâsıyla kuvvetli bir genci (ulûhiyyetine îmân etmeğe) da’vet eder. (Kabûl etmediğinden dolayı öfkelenerek) o delikanlıya bir kılıç havale eder ki hedefe atılmış ok gibi sür’atle delikanlının vücûdunu birbirinden uzak iki parçaya böler. (Onu tekrar hayâta kavuşturup) yine ulûhiyyetine îmâna da’vet eder. Delikanlı parıldayan bir çehre ile gülerek; “Bu kimse nasıl ilâh olabilir?” der. Delikanlı bu vaziyette iken, Allahü teâlâ, Meryem’in oğlu Mesih’i gönderir, Îsâ, boyanmış iki hulleye bürünmüş, ellerini de iki meleğin kanatları üzerine koyarak, Dımeşk’da (Şam’da) Umeyye Câmii’nin minaresine iner. Başını eğince, hamamdan çıkmış gibi tertemiz bir hâlde terler, başını kaldırdığı zaman da, saçından inci taneleri gibi nûrânî damlalar iner. Onun nefesinin kokusunu koklayan bir kâfir muhakkak ölür. O nefes, göz alabildiği yere kadar uzanır. Îsâ, Deccâl’i aramağa koyulur. Nihâyet ona “Bâb-ı Lûd’da (Beyt-i Makdis’e yakın bir beldede) yetişir ve onu öldürür. Sonra Îsâ’nın yanına Deccâl’in şerrinden Allahü teâlânın muhafaza buyurduğu bir kavim gelir. Îsâ, (teberrüken onların) yüzlerini mesheder. (Onların korkularını giderir). Cennetteki derecelerini haber verir. Bu sırada Allahü teâlâ, 222 Îsâ’ya şöyle vahyeder: “Ben, sana itaat eden bir cemâat meydana getirdim. Hiçbir kimsenin onları öldürmeğe gücü yetmez. O kullarımı Tûr dağında muhafaza et” buyurur. Cenâb-ı Hak, Ye’cûc ve Me’cûc’ü gönderir. Bunlar, yüksek yerlerden akın edecekler, ilk kâfile Taberiyye gölüne uğrayıp oradan geçecek ve “Vaktiyle burada çok su varmış” diyecekler. Sonra Beyt-i Makdis dağına yürüyecekler ve “Yeryüzündekileri öldürdük (Şimdi sıra göklere geldi), geliniz de gök yüzündekileri de öldürelim” diyecekler ve oklarını göklere doğru atacaklar. Allahü teâlâ onların attıkları okları (İstidrâc olmak üzere veya gökteki kuşlara isâbet ettiğinden) kana boyanmış olduğu hâlde onlara iade edecek Îsâ ve Eshâbı Tûr dağında mahsur kalacaklar. Öyle ki, muhasaranın şiddetinden bir öküz başı, onlardan her biri için, bu günkü paranızla yüz dinardan daha hayırlı olacak. Bunun üzerine Nebiyyullah Îsâ ve Eshâbı, onların belâsından halâs için Allahü teâlâya yalvaracaklar. Allahü teâlâ onların duâsını kabûl edip, Ye’cûc ve Me’cûc kabilesinin enselerine, nugaf denilen küçük kurtları musallat eder. Sabahleyin hepsi de Allahü teâlânın kudretiyle tek bir nefes gibi, bir anda helak olurlar. Sonra Îsâ ve Eshâbı Tûr dağından yere inerler. Yeryüzünde onların kokmuş leşlerinin olmadığı bir karış yer bulamazlar. Îsâ ve Eshâbı, yine Allahü teâlâya yalvarırlar da, cenâb-ı Hak, deve boynu gibi kuşlar gönderir. Onlar leşleri alıp Allahü teâlânın istediği yere atarlar. Sonra cenâb-ı Hak, pekçok yağmur indirir ki, hiçbir ev ve çadır, yağmurun inmesine engel olamaz. O yağmur, bütün yeryüzünü ayna gibi tertemiz, yemyeşil bir hâle getirir. Sonra yeryüzüne; “Meyvelerini bitir, evvelki gibi feyz ve bereket ver!” diye emrolunur. İşte o gün bir cemâat, tek nardan yiyip doydukları gibi, onun kabuğu ile de gölgelenirler. Mer’aya gönderilen deve, sığır, koyun ve keçilerin de sütleri bereketli olur. Öyle ki, sağmal devenin sütü, kalabalık bir cemâati, sığırınki bir kabileyi, koyunun sütü de yakın akrabadan bir cemâati doyurur, işte bunlar böylece bolluk içinde huzûrlu bir hayat geçirirken, Allahü teâlâ hoş bir rüzgâr gönderir. Bu latif rüzgâr onları koltuk altlarından tuttuğu hâlde, her mü’min ve müslümanın rûhları kabzolunur. Ortada en şerli insanlar kalır. O zaman da birbirleriyle boğuşurlar. Merkepler gibi halkın huzurunda alenen zinâ ederler, işte bu fenâ adamlar üzerine de kıyâmet kopar.” 223 Abdullah bin Amr’ın ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği başka bir hadîs-i şerîfte de, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyuruyor ki: “.... İşte bunlar, ahlâksızlıklar içinde yüzerler ve putlara taparlarken rızıkları çoğalır, maişetleri iyileşir, sonra ansızın ölüm borusu (Sûr üflenir) çalınır. Bunu duyan herkes, onun dehşetinden boynunun bir tarafını kaldırıncaya kadar ölür. Bu ölüm borusunu ilk duyan kimse, devesinin havuzunu çamurla ta’mir ederken derhal can verir. Etrâfındakiler de ölürler. Sonra Allahü teâlâ, çisinti hâlinde hafif bir yağmur gönderir. O yağmurdan, insanların çürümüş cesetleri, kuyruk sokumundaki hurda kemikten yaratılır. Sonra ikinci defa sûra üflenir, insanlar kabirlerinden kalkıp, Allahü teâlânın emrine hazır bir hâlde beklerler. Sonra bunlara; “Ey insanlar! Haydin Rabbinize geliniz!” denir. Meleklere de; “Bunları Arasat’da hapsediniz! Çünkü bunlar sorumludurlar” buyurulur. Sonra yine meleklere; “Cehennemlikleri ayırınız!” emri verilir. Kaç tanesinin içinden kaç tane ayrılacağı sorulunca; “Her binden dokuzyüzdoksandokuzunu ayırınız denir. İşte bu hüküm, çocukları derhâl saçları ağarmış ihtiyârlara çevireceği, her hakîkatin apaçık meydana çıkacağı, hesap ve cezanın bütün dehşetiyle hüküm süreceği bir gündür.” Ebû Sa’îd ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Dünyânın son günlerinde servet o kadar çoğalır ki, halifelerinizden bir halife, parayı iki el ile avuçlarda, verirken saymaz bile.” Rifâa bin Râfi’ ez-Zükkî ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: Cebrâil aleyhisselâm Resûlullah efendimize ( aleyhisselâm ) geldi de; “Yâ Resûlallah! içinizde Bedr kahramanlarını ne derece sayarsınız?” diye sordu. Resûlullah (s.a.v); Müslümanların en faziletli simaları sayarız” buyurdu. Yahut bunun benzeri olan bir söz söyledi. Cebrâil de (aleyhisselâm); “İşte biz de, meleklerden Bedr’de hazır bulunanları, böylece meleklerin hayırlısı kabûl ederiz” dedi. Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) rivâyet etti. Resûl-i ekrem efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Şüphe yoktur ki, Allahü teâlâ paktır (zâtında ve sıfatlarında ayıp ve kusuru yoktur). Ancak pak olanları kabûl eder. Cenâb-ı Hak, Peygamberlerine neyi emrettiyse, mü’minlere de onu emretmiştir. Allahü teâlâ, Peygamberlere; “Ey Resûller! Pak ve helâl taamlardan yiyiniz, iyi ve hayırlı işler yapınız”, mü’minlere de; “Ey mü’minler! Verdiğimiz pak ve helâl şeylerden 224 yiyiniz!” buyurmuştur.” Sonra Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) bununla ilgili olarak; “Allahü teâlânın yolunda sefer yapmış, üstü başı tozlanmış bir kimse, ellerini gökyüzüne uzatarak; “Yâ Rab! Yâ Rab!” diye yalvarıyor. Hâlbuki onun yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır. Böylesinin duâsı nasıl makbûl olur?” buyurdu. Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: Resûl-i ekrem efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Allahü teâlâ, kıyâmet günü üç kimse ile konuşmayacak, hepsine çok acı azâb yapacaktır. Zinâ eden ihtiyâr, yalan söyliyen hükümet reîsi ve kibirli olan fakir.” Şeddâd bin Evs ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “İstiğfar duâlarının en üstünü, kulun, şu yolda af ve mağfiret dilemesidir: “Allahım! Sen benim Rabbimsin, ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ancak sen varsın, beni sen yarattın, şüphesiz ben senin kulunum. Gücüm yettiği kadar, ezelde sana verdiğim ahd-ü mîsâk ve va’din üzerinde duruyorum. Yâ Rabbi! işlediğim günahların şerrinden sana sığınıyorum. Bana lütuf ve ihsân buyurduğun ni’metleri ikrâr ve i’tirâf ederim, günahımı da i’tirâf eylerim. Sen beni affet Allahım. Zira senden başka günahları kimse affedemez.” İşte her kim bu seyyid-ül-istigfâr duâsını (ihlâs ile, sevâb ve faziletine inanarak) gündüz okuyup, o gün akşam olmadan ölürse, o kimse Cennetlik olur. Herkim de sevâb ve faziletine inanarak gece okur da, sabah olmadan ölürse, o kimse de Cennet ehlindendir.” Enes bin Mâlik ( radıyallahü anh ) rivâyet ediyor Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Allahü teâlâ buyurdu ki: “Ey Âdemoğlu! Sen benden ümitli bulundukça, senden meydana gelen günahları mağfiret ederim. Ey Âdemoğlu! Senin günahların gökyüzünü dolduracak dereceyi de bulsa, benden mağfiret dilesen, seni bağışlarım. Ey Âdemoğlu! Bütün yer dolusu günahlarla gelip de, bana hiçbir şerik (ortak) koşmayarak huzûruma çıkarsan, ben seni bütün yer dolusu mağfiretle karşılarım.” İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ) rivâyet ediyor: “İbrâhim aleyhisselâm, İsmâil’in anası Hâcer ve emzirmekte olduğu oğlu İsmâil ile beraber Mekke’ye geldi. Hâcer ile İsmâil’i Beyt-i şerîfin yanında yüksek bir yerde ve Zemzem Kuyusu’nun üzerinde büyük bir ağacın yanına bıraktı. Hâlbuki o târihte Mekke’de hiçbir kimse olmadığı gibi, içecek su da yoktu, işte İbrâhim aleyhisselâm, Hâcer ile 225 oğlunu burada bıraktı. Yanlarına içi hurma dolu bir sepet ve içi su dolu bir testi bıraktı. Sonra İbrâhim Şam’a gitmek üzere oradan döndü. İsmâil’in anası Hâcer de İbrâhim’in arkasını ta’kib etti ve; “Ey İbrâhim! Görüp görüşecek bir ferd, yiyip içecek birşey bulunmayan bir vadide bizi bırakıp da nereye gidiyorsun?” dedi. Hâcer, bu sözleri tekrarlamışsa da İbrâhim ona iltifât etmeyip yoluna devam etti. Nihâyet Hâcer ona, “Bizi burada bırakmağı sana Allahü teâlâ mı emretti?” diye sordu, İbrâhim aleyhisselâm; “Evet, Allahü teâlâ emretti” diye cevap verdi. Bunun üzerine Hâcer; “Öyleyse Allahü teâlâ bizi zayi etmez, korur” dedi. Sonra oğlunun yanına döndü. İbrâhim aleyhisselâm da ayrılıp gitti. Mekke’nin üst tarafında ve Hâcer ile İsmâil’in gözlerinden kaybolduğu “Seniyye” mevkiine vardığında, yüzünü Kâ’be’ye çevirdi. Sonra ellerini kaldırarak şöyle duâ etti: “Ey Rabbimiz! Ben soyumdan bir kısmını (İsmâil ile onun zürriyetini) hürmeti vâcib olan mukaddes evinin yanına, ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Ey Rabbimiz! Orada namazı dosdoğru kılsınlar diye, insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara yönelt. Kâ’be’yi ziyârete gelsinler. Onları dışarıdan gelecek her türlü meyvelerle rızıklandır ki, sana şükretsinler.” (İbrâhim-37) Artık İsmâil’in anası, oğlu İsmâil’i emziriyor ve testideki sudan içiyordu. Nihâyet testideki su tükenince, hem Hâcer hem de çocuğu susadı. Hâcer çocuğunu, susuzluktan toprak üstünde yuvarlandığını görünce, yavrunun bu acıklı hâline bakmaktan üzüldü, Onun yanından kalkıp, o mıntıkada Kâ’be’ye en yakın dağ olan Safâ tepesini buldu ve bunun üstüne çıktı. Sonra vadiye karşı durup, “Bir kimse görebilirmiyim diye bakıyor, fakat hiç bir kimseyi göremiyordu. Bu defa Safâ tepesinden indi. Vadiye varınca, ayağını çelmesin diye gömleğinin eteğini topladı. Sonra, çok müşkül bir işle karşılaşan bir insan azmiyle koştu. Nihâyet vadiyi geçip Merve mevkiine geldi. Orada da biraz durdu ve “Bir kimse görebilir miyim?” diye baktı, fakat hiçbir kimse göremedi. Hâcer bu sûretle Safâ ile Merve arasında yedi defa gidip geldi.” İbn-i Abbâs rivâyet ediyor ki: Nebiy-yi muhterem ( aleyhisselâm ); “İşte bunun için halk, Safâ ile Merve arasında sa’y ederler” buyurdu. İbn-i Abbâs rivâyetine şöyle devam etti: “Hâcer, son defa Merve üzerine çıktığında bir ses işitti ve kendi kendine hitâb ederek; 226 “Sus, iyice dinle!” dedi. Sonra dikkatle dinleyince bu sesi evvelki gibi bir defa daha işitti. Bunun üzerine Hâcer, sesin geldiği tarafa bakıp; “Ey ses sahibi, sesini duyurdun. Eğer sen bize yardım edebilecek vaziyette isen, imdâdımıza yetiş, bize yardım et dedi ve böyle der demez (şimdiki) Zemzen Kuyusu’nun bulunduğu yerde bir melek, Cibril aleyhisselâm göründü. Topuğu ile (Veya kanadıyle ) toprağı kazıp suyu (Zemzem’i) meydana çıkardı. Hâcer de taşıp zâyi olmasın diye hemen suyun etrâfını çevirip havuz haline getiriyor bir taraftan da testisini doldurmağa çalışıyordu. Su ise, avuç avuç alındıktan sonra, yeniden fışkırıyordu.” İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ) bildirdi ki: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlâ İsmâil’in anasına rahmet etsin! O Zemzem’i kendi hâline bırakmış olsaydı, yahut suyu avuçlamasa idi, muhakkak Zemzem akar bir ırmak olurdu” buyurdu. İbn-i Abbâs rivâyetine şöyle devam ediyor “Hâcer, bu sudan içti, Çocuğa süt olup emzirdi. Cibril aleyhisselâm Hâcer’e; “Sakın mahvoluruz diye korkmayınız! işte şurası Beytullahın yeridir. O beyti şu çocukla babası yapacaktır. Muhakkak ki Allahü teâlâ, o beytin ehlini zayi etmez” dedi. Beytullahın mahalli, tepe gibi yerden yüksekçe idi. (Uzun zaman) seller, sağını solunu kazıp aşındırmıştı. Hâcer bu sûretle yaşarken, günün birinde Cürhüm kabilesinden veya onların ehl-i beytinden bir cemâat, Kedâ’ yoluyla gelip Mekke’nin alt tarafına indiler. Cürhümîler, Zemzem Kuyusu’nun bulunduğu yerde bir takım kuşların dolandığını görünce; “Kuş kısmı, muhakkak bir suyun başında döner, dolaşır. Hâlbuki biz bu vadide su bulunmadığını biliyorduk; anlayalım” diyerek, oraya, ayağına çevik bir iki kişi gönderdiler. Onlar, orada Zemzem Kuyusu’nu bulunca, dönüp gelmişler, suyun mevcûd olduğunu haber vermişler. Bunun üzerine Cürhümîler de kuyunun yanına gelip, yerleşmişler.” İbn-i Abbâs rivâyetine devamla, demiştir ki: “Cürhümîler geldiğinde, İsmâil’in anası da su başında idi. Cürhümîler ona; “Bizim de şuraya gelip, civarınızda barınmamıza müsâade eder misiniz?” dediler. Hâcer de; “Evet, inebilirsiniz ve bu sudan istifâde edebilirsiniz. Fakat bu suda mülkiyet iddia edemezsiniz” dedi. Onlar da râzı oldular.” İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ) rivâyet ediyor ki: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) sözüne şöyle devam etti: “İsmâil’in anası, kadınlarla muhabbetle sohbet etmeye muhtaç olduğu bir sırada, 227 Cürhümîlerin gelişi onun arzusuna muvafık oldu. Cürhümîler Mekke civarına yerleştiler. Sonra diğer Cürhümîlere de haber gönderdiler, onlarda gelip Mekke’de ikâmet ettiler. Ev bark sahibi oldular. Hâcer’in oğlu İsmâil büyüyüp, Cürhümilerden Arabca öğrenmiş, iyi halleriyle Cürhümîler arasında en sevimli bir sima olmuş, takdîrlerini celbetmişti. Sonra bülûğ çağına erişince, Cürhümîler onu kendilerinden bir kızla evlendirdiler. Günün birinde İsmâil’in anası da vefât etti. İsmâil evlendikten sonra, İbrâhim aleyhisselâm, bıraktığı Hâcer’i ve oğlunu görmeğe geldi. İsmâil o sırada evde yoktu, İsmâil’in hanımına; “Nereye gitti?” diye sordu. O da; “Rızkımızı (bir rivâyetde av eti) tedârik etmek üzere gitti” diye cevap verdi. Sonra İbrâhim ona, maişetlerinden ve durumlarından sordu. İsmâil’in zevcesi; “Gayet fenâ bir hâldeyiz, şiddetli darlık ve sıkıntı içindeyiz” diye şikâyet etti. İbrâhim; “Kocan geldiğinde benden selâm söyle ve ona de ki, kapısının eşiğini değiştirsin.” İsmâil avdan geldiğinde, hanımına; “Evimize gelen oldu mu?” diye sordu. O da; “Evet, şu şekilde yaşlı bir adam geldi, seni sordu. Ben de ava çıktığınızı haber verdim. İdare ve maişetimizden sordu. Çok sıkıntılı bir durumda bulunduğumuzu söyledim” dedi. Bunun üzerine İsmâil; “Sana birşey tavsiye etti mi?” diye sordu. Ailesi de; “Evet sana selâm söylememi ve kapının eşiğini değiştirsin, dememi tenbîh etti” dedi. İsmâil hanımına; “O gelen ihtiyâr, babamdır. Bana, senden ayrılmamı emretmiştir. Artık sen ailenizin evine gidebilirsin” dedi ve onu boşayıp Cürhümîlerden diğer bir kadınla evlendi, İbrâhim, Allahü teâlânın dilediği bir müddet uzaklaştı da sonra yine geldi. Bu defa da İsmâil’i evde bulamadı. Bunun üzerine İbrâhim, İsmâil’in hanımının yanına geldi. Ona da, İsmâil’in nereye gittiğini sordu. O da, maişetimizi tedârik etmeğe çıktı” dedi. “Ne hâldesiniz, idâreniz, maişetiniz nasıldır?” diye sordu. “Allahü teâlâya hamd ve şükür olsun, hayır ve bolluk içinde mes’ûd yaşıyoruz” diye cevap verdi. Bunun üzerine İbrâhim: “Ne yiyor, ne içiyorsun?” diye tekrar sordu. Kadın; “Av eti yiyoruz, Zemzem içiyoruz” dedi. İbrâhim; “Allahım! Bunların etlerini ve sularını mübârek kıl, bereket ihsân buyur” diye duâ etti.” Râvî İbn-i Abbâs diyor ki Nebiy-yi muhterem ( aleyhisselâm ); “Hazret-i İbrâhim zamanında, Mekke’de hububat nâmına birşey yoktu. Eğer olsaydı, hazret-i İbrâhim hububat için de duâ ederdi” buyurdu. 228 İbn-i Abbâs rivâyet ediyor ki: “İbrâhim’in bu duâsı bereketiyledir ki, et ile su, Mekke’den başka muhitlerde, Mekke’deki kadar, hiçbir kimsenin sıhhatine muvafık düşmezdi.” Buhârî’nin bir rivâyetinde: “İbrâhim Mekke’ye geldi de; “İsmâil nerededir?” diye sordu, İsmâil’in hanımı; “Ava gitti; buyursanız da, yemek yiyip su içseniz” dedi. İbrâhim; “Yiyeceğiniz ve içeceğiniz nedir?” dedi. İsmâil’in hanımı; “Taamımız av eti, meşrûbatımız da Zemzem suyudur” dedi. İbrâhim de “İlâhî! Bunların yiyip içeceklerini mübârek kıl!” diye duâ etti” buyurulmuştur. İbn-i Abbâs rivâyetine şöyle devam ediyor, “İbrâhim, İsmâil’in hanımına hitaben, eşiğini iyice tutsun” diye emretti ve yine Şam’a gitti, İsmâil avdan geldiğinde, haremine; “Evimize gelen oldu mu?” diye sordu. O da; “Evet, güzel yüzlü bir ihtiyâr geldi” dedi ve İbrâhim’i medh-ü sena etti. Sonra hanımı sözüne devamla; “Seni sordu. Ben de haber verdim. Geçiminiz nasıl?” dedi. Ben de; “Hayır ve saadet içindeyiz” dedim. Sonra İsmâil; “Sana bir şey tavsiye etti mi?” diye sordu. O da; “Evet, sana selâm söyledi ve kapının eşiğini iyi tutmanı emreyledi” dedi. Bunun üzerine İsmâil, hanımına; “İşte o zât, babam İbrâhim, aleyhisselâmdır. Sen de evimizin eşiğisin. Babam bana, seni hoş tutup iyi geçinmemi emreylemiş” dedi. Sonra İbrâhim, Allahü teâlânın dilediği bir müddet daha İsmâil ve ailesinden uzakta yaşadı. Ondan sonra Mekke’ye geldi. O sırada İsmâil Zemzem kuyusunun civarında büyük bir ağacın altında okunu düzeltmekte idi. İsmâil babasını görünce, hemen kalkıp karşıladı. Her ikisi de çoktan beri hasret çeken bir babanın oğluna, bir oğlun da babasına karşı ne yapmaları lâyıksa, o sûretle sevgi ve saygıda bulundular. Sonra İbrâhim oğluna; “Yâ İsmâil! Allahü teâlâ bana şerefli bir iş emretti” dedi. İsmâil de; “Rabbin ne emretti ise o emri yerine getir” diye cevap verdi. İbrâhim; “Oğlum, bu işde sen de bana yardım edeceksin” deyince, İsmâil; “Babacığım! Ben de sana her bakımdan yardım ederim” dedi. Bunun üzerine hazret-i İbrâhim, etrâfında bulunan yüksekçe bir tepeye işâret ederek; “Allahü teâlâ burada bir beyt yapmamı emir buyurdu” dedi. İbn-i Abbâs rivâyetine şöyle devam ediyor “Orada baba oğul, Kâ’be’nin esâsını kurup duvarlarını yükselttiler, İsmâil taş getirir, İbrâhim de bina ederdi. Nihâyet Beyt-i şerîfin binası ilerleyip duvarları epeyce yükselince, İsmâil, (Şimdi Makâm-ı İbrâhim 229 nâmıyle ziyâretgâh olan) taşı getirdi. Hazret-i İbrâhim de onu ayağının altına (iskele olarak) koydu, üzerinde inşaata devam eyledi. İbrâhim yapar, İsmâil de taş uzatırdı. Binanın yapımı bitirildikten sonra, her ikisi de Allahü teâlâya şu meâlde duâ ve niyaz ettiler; “Ey Rabbimiz! Bizden (bu hizmeti) kabûl buyur. Şüphe yok ki, duâmızı duyan, niyetimizi bilen sensin.” Câbir bin Abdullah ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Cennetlikler Cennette (ihtiyâçları olduğu için değil de, sırf dâimî bir zevk için) yerler ve içerler. Lâkin bunlar abdest bozmazlar, aksırıp sümkürmezler. Onların yedikleri, vücûdlarından ter hâlinde çıkar. Terleri de misk gibidir. Onlar, külfetsizce, nefes aldıkları gibi, sabah-akşam Allahü teâlâyı noksan sıfatlardan tenzih ve kemâl sıfatlarıyla tavsif etmekten zevk alırlar.” Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: Resûl-i ekrem ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Allahü teâlâ, “Sâlih kullarım için Cennette, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir kimsenin gönlünden geçirmediği bir takım ni’metler hazırladım” buyurdu. Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Cennete ilk giren bir cemâatin yüzleri, Ay’ın ondördüncü gecesindeki gibi parlaktır. Onların peşi sıra girenler de, en kuvvetli ziya neşreden yıldızlar gibidir. Onların tarakları safi altındandır. Buhurdanlıklarındaki ud, Cennetin ud ağacıdır. Zevceleri de Hûrîlerdir. Onlar, babaları hazret-i Âdem sûretinde yaratılmış bir kimse gibidir. Boyları altmış zrâ’dır (otuz metre kadardır).” Buhârî ve Müslim’in bir rivâyetine göre: “Onların Cennetteki kapları hep altın ve gümüştür. Onların teri misktir. Ehl-i Cennetten her birinin iki hanımı vardır ki, vücutlarının güzellik ve letâfettinden dolayı, her birinin baldırındaki kemiğin iliği, etinin üstünden görünür. Onların aralarında ne anlaşmazlık ne de düşmanlık vardır.” Enes bin Mâlik ( radıyallahü anh ) rivâyet ediyor Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Cennette bir pazar yeri vardır ki, Cennet sâkinleri oraya gelirler. Kuzey rüzgârı esip onların yüzlerine ve elbiselerine Cennet kokuları saçar. Bu sûretle onların yüzleri daha da güzelleşir. Onlar, güzellikleri artmış oldukları hâlde çarşıdan evlerine 230 döndüklerinde, aileleri; “Yemîn ederim ki, siz bizden ayrıldıktan sonra hüsn-i cemâlinizi artırmış oldunuz” derler.” Sehl bin Sa’d ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: Resûl-i ekrem efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Şüphesiz Cennet ehli, sizin (dünyâda) semâdaki yıldızları gördüğünüz gibi, Cennette yüksek köşkleri uzaktan seyrederler.” Ebû Saîd ve Ebû Hüreyre (r.anhüm) rivâyet ettiler Resûl-i ekrem efendimiz buyuruyor ki: “Cennet ehli, Cennete girdiklerinde bir münâdî şöyle nidâ eder: “Şüphesiz ki, siz Cennette ebedî yaşayacak ve hiç ölmeyeceksiniz, hastalanmayacak ve dâima sıhhatli bulunacak, ihtiyârlamayacak, ebedî genç kalacaksınız. Sonsuz ni’metlere mazhar olacak ve hiçbir zaman hüzün ve keder görmiyeceksiniz.” Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Muhakkak sizden biriniz Cennetin en alt tabakasında bulunsa bile, ona; “Gönlünden geçeni temenni et” denir. O da boyuna temenni eder durur. Bunun üzerine ona; “Kalbinden geçenlerin hepsini temenni ettin mi?” diye sorulur. “Evet cevâbını verince, “Muhakkak temenni ettiğin şeyler, bir misli fazlasıyla sana verilecek” denir.” Ebû Saîd-il-Hudrî ( radıyallahü anh ) rivâyet etti: Resûl-i ekrem efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Allahü teâlâ hazretleri Cennet ehline; “Ey ehl-i Cennet!” diye hitâb eder. Onlar da; “Lebbeyk, ey Rabbimiz!” diye arz-ı ta’zîmât ederler. Allahü teâlâ da; “Mazhar olduğunuz bu ni’metlerden râzı mısınız?” buyurur. Cennetlikler; “Nasıl râzı olmıyalım ki, sen bize mahlûklarının içinden hiçbirine bahşetmediğin ni’metleri verdin” derler. Cenâb-ı Hak; “Size bundan daha iyisini vereyim mi?” buyurur. Onlar da; “Ey Rabbimiz! Bundan daha iyisi ne olabilir?” diye memnuniyetlerini arzederler. Bunun üzerine Allahü teâlâ; “Size Rıdvânımı inzal edeceğim ve bundan sonra da ebedî olarak size gazâb etmiyeceğim” buyurur.”(Tabakât-üş-Şâfiiyye cild-8, sh. 395.El-A’lâm cild-8 sh. 145.Tabakât-ül-huffâz sh. 510.Tezkiret-ül-huffâz cild-4, sh. 1470.El-Bidâye ven-nihâye cild-13, sh. 278.Şezerât-üz-zeheb cild-5, sh. 354.Miftâhüs-se’âde cild-2, sh. 146.Mu’cem-ül-müellifîn cild-13, sh. 202.Esmâ-ül-müellifîn cild-2, sh. 524) ESERLERİ A) Hadis. 1. Riyâżü’ṣ-ṣâliḥîn*. Nevevî’nin, İslâm ahlâk ve âdâbını öğretmek maksadıyla 1900 güvenilir hadisi on sekiz bölüm halinde 231 topladığı eser büyük ilgi görmüştür. Şerhlerinden İbn Allân’ın Delîlü’lfâliḥîn li-ṭuruḳi Riyâżi’ṣ-ṣâliḥîn’i (I-VIII, Kahire 1347/1928), muhtasarlarından Yûsuf b. İsmâil en-Nebhânî’nin Tehẕîbü’n-nüfûs fî tertîbi’d-dürûs’u (Kahire 1329/1911, 1986) burada anılabilir. Kitap pek çok defa basılmış olup bunlardan Abdülmecîd Hâşim el-Hüseynî (I-II, Kahire 1970), Ahmed Râtib Hammûş (Dımaşk-Beyrut, 1407/1987), Ali Cum‘a Muhammed eş-Şâfiî (Kahire 1411/1991) ve Ahmed Abdürrezzâk el-Bekrî (Kahire 1999) neşirleri zikredilebilir. M. Yaşar Kandemir, İsmail L. Çakan ve Raşit Küçük eseri Riyâzü’s-sâlihîn, Peygamberimizden Hayat Ölçüleri adıyla Türkçe’ye çevirip şerhetmişlerdir (I-VIII, İstanbul 1997-1998). 2. el-Minhâc fî şerḥi Ṣaḥîḥi Müslim b. Ḥaccâc. Ṣaḥîḥ-i Müslim şerhlerinin en önemlilerinden biri olup 674’ten (1275) sonra telif edilmiştir. Eserde hadislerin senedindeki râviler tanıtılmış, metinlerdeki garîb kelimeler açıklanmış, birbirine zıt gibi görünen hadisler hakkında açıklayıcı bilgi verilmiştir. Nevevî’nin hayatının son iki yılında kaleme aldığı bu muhtasar çalışmanın dikkate değer yanlarından biri Müslim’in el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’ine bab başlıkları konmuş olmasıdır. Bugün matbû Sahîh-i Müslim’lerdeki bab başlıkları Nevevî’ye aittir. Eserin Ahmed Ali es-Sehârenpûrî’nin tashihiyle taşbaskı olarak (I-II, Hindistan 1273/1857) ve İrşâdü’ṣṣârî’nin kenarında yapılan neşri (I-X, Bulak 1267; Kahire 1325-1326) zikredilebilir. Bu konuda Sa‘dûn el-Îsâvî, el-İmâm en-Nevevî ve menhecühû fî şerḥi Ṣaḥîḥi Müslim (Câmiatü Bağdâd külliyyetü’ş-şerîa [Ebû Ubeyde Meşhûr b. Hasan b. Selmân – Ebû Huzeyfe Râid b. Sabrî, s. 247-248]) ve Yakup Koçyiğit, Muhyiddin en-Nevevî’nin Hayatı, Eserleri ve Sahîh-i Müslim Şerhindeki Metodu (1989, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü) adıyla birer yüksek lisans tezi, Ebû Ubeyde Meşhûr b. Hasan Âli Süleyman, er-Rudûd ve’t-teʿaḳḳubât ʿalâ mâ veḳaʿa li’l-İmâm en-Nevevî fî Şerḥi Ṣaḥîḥi Müslim mine’t-teʾvîl fi’ṣ-ṣıfât ve ġayrihâ (Riyad 1415/1994) ismiyle bir doktora çalışması yapmıştır (el-Minhâc ve baskıları hakkında geniş bilgi için bk. DİA, VII, 126-127). 3. el-Eẕkâr*. Kısaca el-Ezkâr diye tanınan bu eserin tam adı Hilyetü’l-ebrâr ve şi`ârü’l-ahyâr fî telhîsi’d-de`avâti ve’l-ezkâr elmüstehabbeti fi’l-leyli ve’n-nehâr’dır. Nevevî, bir Müslümanın hayatında karşılaşabileceği olayları, yapacağı ibadetleri ve davranışları 232 göz önünde bulundurarak bunlarla ilgili dua ve zikirleri bir araya getirmiştir. Daha çok İbn Mâce’nin es-Sünen’i dışındaki Kütüb-i Sitte’den seçilen eserde hadisler on dokuz bölüm ve 356 bab halinde bir araya getirilmiştir. Ayrıca eserin sonuna yaygın dualarla ilgili 30 kadar hadis toplamıştır. Riyâzü’s-sâlihîn’de yaptığı gibi, bu eserde de, okuyucuya kolaylık olması için hadisleri senedsiz olarak vermiştir. Nevevî zikir ve dualarla ilgili hadisleri daha çok Buhârî ile Müslim’in Sahîh’leri ile Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî’nin Sünen’lerinden derlemiştir. Topladığı hadislerin çoğunun sahih olduğunu, zayıf hadisleri nâdiren aldığını ve o takdirde hadisin za`fını belirttiğini söylemektedir. Nevevî’den önce bu konuda pek çok âlim eser vermiştir. Fakat onların hepsinden muhtevalı olan el-Ezkâr daha çok kabul görmüştür. Âlimlerin “evi sat, Ezkâr’ı al” demeleri eserin ne kadar beğenildiğini göstermektedir. Riyâzü’s-sâlihîn şârihi İbni Allân es-Sıddîkî (ö.1057/1647) elEzkâr’ı el-Fütûhâtü’r-rabbâniyye ale’l-Ezkâri’n-Neveviyye adıyla şerhetmiştir (I-VII, Kahire 1348/1929). Şâfiî fakihlerinden Ahmed İbni Hüseyin er-Remlî (ö. 844/1441) ve Bahrak diye tanınan Muhammed İbni Ömer el-Himyerî (ö.930/1524) el-Ezkâr’ı hulâsa etmişlerdir. İbni Hacer el-Askalânî el-Ezkâr’ın hadislerinin üçte ikisini (bâbü’l-isti’zân’a kadar Emâlî diye de anılan Netâicü’l-efkâr fî tahrîci ehâdîsi’l-Ezkâr adlı eserinde tahric etmiş, fakat bu çalışmasını tamamlamaya ömrü yetmemiştir. Üç cilt olan Emâlî’nin birinci cildi Abdülmecid es-Silefî tarafından yayımlanmıştır (Bağdat 1406). İbn Allân’ın el-Fütûhât’ı İbn Hacer’in bu çalışmasını ihtiva etmektedir. Celâleddîn es-Süyûtî’nin eser üzerinde Ezkârü’l-Ezkâr adlı muhtasarı, ayrıca Tuhfetü’l-ebrâr bi nüketi’l-Ezkâr adlı ta’liki (nşr. Kemâl Yûsuf el-Hût, Beyrut 1410/1990) bulunmaktadır. İbni Tolun diye meşhur tarih ve fıkıh âlimi Muhammed İbni Ali ed-Dımaşkî el-Hanefî’nin (ö. 953/1546) eser üzerinde İthâfü’l-ahyâr fî nüketi’l-Ezkâr adlı bir çalışması vardır. Muhammed Ali es-Sâbûnî el-Ezkâr’dan seçmeler yapmış ve eserine el-Münteka’l-muhtâr fî Kitâbi’l-Ezkâr (Kahire 1986) adını vermiştir. Muhtelif şerhleri ve muhtasarları bulunan el-Eẕkâr’ın birçok baskısı içinde, Kahire’de (1306, 1312, 1323; nşr. Mustafa Hüseyin Ahmed 1356; nşr. Muhammed Enver Baltacî 1406) ve Dımaşk’ta (nşr. Abdülkâdir el-Arnaût 1391/1971; nşr. Ahmed Râtib Hamûş 1404/1983) 233 neşredilmiş, Abdülhâlık Duran tarafından da el-Ezkâr Tercümesi adıyla Türkçeye tercüme edilmiştir (İstanbul 1973). ve M. Enver Ahmed elBaltâcî (Kahire 1406) neşirleri anılabilir. Eserden yapılan pek çok seçme arasında Muhammed Abdülazîz el-Hellâvî’nin ed-Daʿvetü’lmüstecâbe mine’l-Eẕkâr ve’l-edʿiyetü’ṣ-ṣaḥîḥa’sı önemlidir (Bulak 1986). 4. İrşâdü ṭullâbi’l-ḥaḳāʾiḳ ilâ maʿrifeti süneni ḫayri’lḫalâʾiḳ ṣallallāhu ʿaleyhi ve sellem. Nevevî, muhtemelen Eşrefiyye Dârülhadisi şeyhi olduktan sonra talebelerin kolayca ezberleyebileceği İbnü’s-Salâh’ın hadis ilimlerini 65 bölüm hâlinde ele alıp incelediği, bir usûl-i hadîs kitabı hazırlamak istemiş İslâm dünyasında pek az esere nasip olacak şekilde ilgi gören ve üzerinde pek çok çalışma yapılan ve İbnü’s-Salâh’ın Muḳaddime’sini kısaltıp ona yer yer ilâveler yapmıştır. İrşâd, Abdülbârî Fethullah es-Selefî tarafından iki cilt hâlinde Medine’de (1408/1987), Nûreddin Itr tarafından da bir cilt hâlinde Dımaşk’ta (1408/1988) yayımlanmıştır. 5. et-Taḳrîb ve’t-teysîr li(fî)-maʿrifeti süneni’l-beşîri’nneẕîr. Nevevî, İbnü’s-Salâh’ın Muḳaddime’sinden ihtisar ettiği İrşâdü ṭullâbi’l-ḥaḳāʾiḳ’ı yeterince okunmadığı düşüncesiyle bir defa daha kısaltmıştır. Eser bir önceki maddede tanıttığımız İrşâdü tullâbi’lhakâik’in muhtasarıdır. Zâten bir özetten ibaret olan İrşâd’ı bile okumaya üşenen kimselere kolaylık olmak üzere et-Takrîb’i kaleme almıştır. Usûl-i hadis bilgilerini pek güzel özetlemesi sebebiyle etTakrîb çok rağbet görmüş, Zeynüddin el-Irâkî (ö. 806/1404), Muhammed İbni Abdurrahman es-Sehâvî (ö. 902/1496) ve Süyûtî (ö. 911/1505) gibi âlimler tarafından şerhedilmiştir. Süyûtî’nin Tedrîbü’rrâvî fî şerhi Takrîbi’n-Nevevî adlı şerhi pek ünlü olup Kahire’de basılmıştır. Büyük ilgi görmüştür. (1307; nşr. Abdüvehhâb Abdüllatîf, I-II, Kahire 1385/1966).( Abdullah Ömer el-Bârûdî, Beyrut 1406/1986) William Marçais et-Takrîb’i fransızcaya tercüme etmiş ve Journal Asiatique’de yayımlamıştır (9. seri, XVI-XVIII, 1900-1901). 6. el-Erbaʿûne’n-Neveviyye. Kırk hadis diye tanınan bu eser dinin esaslarına dair çoğu Sahîh-i Buhârî ile Sahîh-i Müslim’den seçilmiş 42 hadisi ihtiva etmektedir. Nevevî bu çalışmayı, kırk hadis derlemeye teşvik eden zayıf rivayete dayandığı için değil, Resûl-i Ekrem(s.a.v)’in, huzurunda bulunanları bulunmayanlara tebliğ etmeye ve hadisleri başkalarına öğretmeye teşvik eden buyruğuna dayanarak 234 yaptığını söylemektedir. 668 yılında tamamladığı bu eserdeki hadislerin kolayca öğrenilmesi için senedlerini zikretmemiştir. Abdullah İbni Mübarek (ö. 181/797) ile başlayıp devam eden kırk hadis çalışmaları içinde Nevevî’nin bu eseri hemen her devirde büyük kabul görmüş, muhtevâsı ezberlenmiş ve başta kendisi olmak üzere 40’dan fazla âlim tarafından şerhedilmiştir. Nevevî bu çalışmasını İbnü’s-Salâh eş-Şehrezûrî’nin, dinin esaslarına dair yirmi altı hadis ihtiva eden el-Eḥâdîs̱ü’l-külliyye adlı eserine çoğu Ṣaḥîḥ-i Buḫârî ile Ṣaḥîḥ-i Müslim’den seçtiği on altı hadisi ilâve ederek meydana getirmiş, ancak hadislerin senedlerini zikretmemiştir. Nevevî’nin bu çalışması hemen her devirde büyük kabul görmüş, başta kendisi olmak üzere kırktan fazla âlim tarafından şerhedilmiştir. (DİA, XXV, 468) Eserin diğer şerhleri arasında Muhammed Hayât es-Sindî’nin Şerḥu’l-Erbaʿîne’n-Neveviyye (nşr. Hikmet b. Ahmed el-Harîrî, Demmâm-Riyad 1415/1995), Hâlid el-Baytâr’ın el-Beyân fî şerḥi’lErbaʿîne’n-Neveviyye (Zerkā 1407), Muhammed Hüseyin Celâlî’nin Şerḥu’l-Erbaʿîne’n-Neveviyye (Beyrut 1407) adlı çalışmaları anılabilir. Erbaʿûne’n-Neveviyye birçok defa basılmıştır (Bulak 1294; Kahire 1278, 1345, 1350, 1371, 1375, 1390, 1399, 1401, 1410; nşr. Muhammed Reşîd Rızâ, Kahire 1987; nşr. Ahmed Abdullah Bâcûr, Kahire 1412; nşr. Hânî el-Hâc, Kahire 1400; nşr. Hâfız Nezer Ahmed, Mevlânâ Azîz Zübeydî, Lahor 1952; trc. Peres, Cezayir 1950 [Al-Arbain]; G.-H. Bousquet, Cezayir 1955, [Les Quarante hadiths]; Riyad 1389, 1409; nşr. Mustafa el-Buğa – Muhyiddin Mestû, Dımaşk 1397, 1400; nşr. Mahmûd el-Arnaût, Dımaşk 1407; Delhi 1313; nşr. İzzeddin İbrâhim, Delhi 1979; Devha 1976; nşr. Sâdık Füreyğ, Beyrut 1980; nşr. Abdülazîz İzzeddin es-Seyrevân, Beyrut 1404; nşr. Ezzeddin İbrahim, Denys Johnson-Davies, Beyrut 1976, 1978, 1980 [Al-Nawawî’s Forty Hadîth]; Tanta 1986; Medine 1404, 1411; nşr. Abdullah b. Sâlih elMuhsin, Medine 1390, 1403, 1409; nşr. Abdüşşekûr Abdülfettâh Fidâ, Mekke, ts.; Cidde 1985; nşr. Muhammed Tâhir, Paris 1401 [Les 40 hadiths: Les traditions du prophète]). Eseri Muhammed Ali Sabrî İtalyanca’ya çevirerek Arapça-İtalyanca (Roma 1982), Alif Einheitssacht Fransızca’ya tercüme edip Arapça-Fransızca (Lyon 1989) olarak yayımlamış, Eric F. F. Bishop da İngilizce’ye çevirmiştir (MW, XXIX [1939], s. 163-177). Kitabın Urduca tercüme ve şerhleri arasında 235 Muhammed Âşık İlâhî’ye (Riyad 1415/1994), Türkçe tercümeleri arasında Babanzâde Ahmed Naim Bey’e (İstanbul 1341) ait olanı anılabilir. Ayrıca Nâzım Muhammed Sultân’ın Ḳavâʿid ve fevâʾid mine’l-Erbaʿîne’n-Neveviyye adlı şerhiyle (Riyad 1410/1990), Abdurrahman b. Sâlih’in Erbaʿûne’n-Neveviyye ve’l-fevâʾidü’tterbeviyye (Cidde 1417), Abdülvehhâb Reşîd Sâlih Ebû Safiyye’nin Şerḥu’l-Erbaʿîne’n-Neveviyye fî s̱evbin cedîd (baskı yeri yok, 1409/1988) adlı çalışması zikredilebilir. M. S. Hâlid Alevî eser üzerinde Al-Lari’s Commentary to the Arbain an-Nawawi-A Critical Edition with Introduction adıyla bir doktora tezi hazırlamıştır (1980, Edinburgh University). Louis Pouzet, Une herméneutique de la tradition islamique: Le Commentaire des Arba‘ūn al-nawawīya de Muhyī al-Dīn Yahyā alNawawī (m. 676/1277) ismiyle bir çalışma yapmıştır (Beyrut 1982). 7. et-Telḫîṣ şerḥu’l-Buḫârî. Nevevî Sahîh-i Müslim gibi, Ṣaḥîḥ-i Buḫârî’yi de şerhetmek istemiş, fakat “Kitâbü’l-Îmân”dan sonrasını yazmaya ömrü yetmemiştir. Eserin müellif hattından istinsah edilen 105 varaklık bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’nde kayıtlıdır. (Kılıç Ali, nr. 243) Bu çalışma, Kastallânî’nin İrşâdü’s-sârî ve Sıddîk Hasan Han’ın ʿAvnü’l-bârî adlı Buhârî şerhlerinin bazı bölümleriyle birlikte yayımlanmıştır (nşr. Muhammed Münîr edDımaşkī, Kahire 1347). 1. et-Telhîs şerhu’l-Buhârî. 8. Mâ temessü ileyhi ḥâcetü’l-ḳārî li-Ṣaḥîḥi’l-İmâmi’lBuḫârî. Buhârî, Buhârî’nin hocaları ve öğrencileriyle sahih hadis ve Ṣaḥîḥayn’ın değeri hakkında bilgi verildikten sonra bazı hadis terimlerinin tanıtıldığı eser Ali Hasan Ali Abdülhamîd tarafından neşredilmiştir. Beyrut’ta (Dârü’l-kütübi’l-`ilmiyye) neşredilmiştir.(Beyrut 1405 9. el-Ḫulâṣa fî eḥâdîs̱i’l-aḥkâm (Ḫulâṣatü’l-aḥkâm fî [min] mühimmâti’s-sünen ve ḳavâʿidi’l-İslâm). Nevevî’nin “Kitâbü’zZekât”a kadar yazabildiği eser sahih ve hasen hadislerden meydana gelmiş olup her konunun sonunda o bahisle ilgili zayıf hadislere de - zayıf oldukları belirtilerek- yer verilmiştir. Hüseyin İsmâil el-Cemel hadisleri tahkik edip eseri yayımlamıştır. Eserin Haydarâbâd el-Mektebetü’s-Sa`diyye’deki nüshasından alınan fotokopisi, Medine el-Câmiatü’l-İslâmiyye’de (mahtûtât nr. 1096) bulunmaktadır. (I-II, Beyrut 1418/1997) 236 10. el-Îcâz fî şerḥi Süneni Ebî Dâvûd. Tıpkı Sahîh-i Buhârî şerhi gibi yarım kalan, “Kitâbü’l-Vuḍûʾ”un bir kısmını ihtiva eden eserin bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’ndedir.(Hekimoğlu Ali Paşa, nr. 200). Nevevî’nin derlediği hadislerden seçmeler yapılarak ona nisbet edilen bazı kitaplar da bulunmaktadır. Mustafa Âşûr’un hazırladığı elEḥâdîs̱ü’l-ḳudsiyye ile (Kahire 1978; Tunus 1983; Bulak 1985) yine onun Nevevî ve İbn Hacer el-Askalânî’nin eserlerindeki hadislerden bir araya getirdiği Ẕaḫîretü’l-müslim mine’l-Buḫârî ve Müslim (Kahire 1400) bu türdendir. Nevevî’nin, “inneme’l-a‘mâlü bi’n-niyyât” hadisini el-İmlâ adıyla hayatının son günlerinde şerhetmeye başladığı, fakat bu çalışmasını tamamlayamadığı söylenmekte, Sehâvî, Nevevî’ye nisbet edilen Kitâbü’l-Emâlî’nin bu eser olabileceğini düşünmektedir. Yine Sehâvî’nin belirttiğine göre Nevevî Câmiʿu’s-sünne adını verdiği bir çalışmaya daha başlamış, ancak birkaç yaprak yazabilmiştir. Süyûtî onun Sünen-i Tirmiẕî’yi ihtisar ettiğini ve eserin müellif hattıyla olan bir ciltlik müsveddesini gördüğünü söylemektedir. (İbnü’l-Attâr, s. 90). B) Fıkıh. 1. Ravżatü’ṭ-ṭâlibîn ve ʿumdetü’l-müttaḳīn. Abdülkerîm b. Muhammed er-Râfiî’nin Gazzâlî’nin el-Vecîz’i için yazdığı eş-Şerḥu’lkebîr’in (Fetḥu’l-ʿazîz) muhtasarıdır. Nevevî bu eseri sadece ihtisar etmemiş, aynı zamanda ona iki cilt hacminde ilaveler yapmıştır. İki buçuk yıl süren bu çalışmasını 669 yılında tamamlamıştır. Nevevî’nin el yazısıyla dört cilt tutan bu eser, Şâfiî fıkhını en güzel şekilde derlemesiyle ünlüdür. er-Ravza üzerinde 40 kadar Şâfiî âliminin şerh, hâşiye, muhtasar, ta`lîk ve tashih nevinden çalışması vardır. Ravzatü’t-tâlibîn Delhi’de (1307) ve Beyrut’ta yayımlanmıştır. (IVIII, 1966-1970) Nevevî bu eserdeki isim ve lugatleri açıklamak üzere elİşârât ilâ mâ vaka`a fi’r-Ravza mine’l-esmâi ve’l-lugât adlı bir eser yazmaya başlamış, Sehâvî’nin pek nefis bulduğu bu eserin Kitâbü’sSalât’tan sonraki kısmını tamamlamaya ömrü yetmemiştir. (Dehli 1307; I-XII, Beyrut 1966-1970; nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd – Ali Muhammed Muavvaz, I-VIII, Beyrut 1412/1992). 2. Minhâcü’ṭ-ṭâlibîn*. Müellif bu çalışmayı Râfiî’nin elMuḥarrer adlı kitabını tashih ederek kaleme almış ve kolayca ezberlenebilmesi için özetlemiş bu çalışmayı 19 Ramazan 669 tarihinde tamamlamıştır. (Kahire 1295, 1308, 1338; Mekke 1306; London 1914; Beyrut, ts.) 237 Şafii âlimleriyle talebenin el kitabı mahiyetinde olan ve Elfiyye müellifi İbni Mâlik tarafından “Bugünkü aklım olsaydı, vallahi ezberlerdim” diye medh edilen bu eser üzerine 40’dan fazla şerh yazılmıştır. Eserin ayrıca muhtasarları, bu muhtasarların şerhleri bulunduğu gibi, hadislerini tahric etmek, müşkül görünen i`râbını halletmek ve manzum hâle getirmek maksadıyla da birçok eser kaleme alınmıştır. Eserin kelimelerini açıklamak üzere Nevevî’nin kaleme aldığı küçük hacimli Deḳāʾiḳu’l-Minhâc da Şerḥu Deḳāʾiḳi’l-Minhâc adıyla yayımlanmıştır. Minhâcü’t-tâlibîn Kahire’de (1297, 1305, 1308, 1314, 1329) ve Mekke’de (1306) basılmış, ayrıca van den Berg tarafından Fransızca tercümesiyle birlikte yayımlanmıştır (Batavia 1882-1884). Minhâc’ın lafızlarını açıklamak maksadıyla kaleme aldığı Dekâiku’l-Minhâc adlı 33 sayfadan ibaret küçük bir eseri Şerhu Dekâiki’l-Minhâc adıyla yayımlanmıştır. (Mekke 1353). 3. el-Mecmûʿ şerḥu’l-Müheẕẕeb. Ebû İshak eş-Şîrâzî’nin Şâfiî fıkhını delilleriyle ortaya koyduğu el-Müheẕẕeb adlı eserini hadislerini tahkik etmek, her meselede diğer mezheplerin görüşlerini ortaya koymak suretiyle Nevevî’nin şerhetmeye başladığı, ancak “Kitâbü’lBeyʿ”i yazmakta iken vefat etmesi yüzünden yarım kalan bir çalışmadır. Âlimlerin son derece mükemmel bulduğu bu büyük eseri, Takıyyüddin es-Sübkî bu çalışmayı tamamlamak istemiş, yirmi cilt halinde neşredilen eserin (Kahire 1385-1398) 10 ve 12. ciltlerine tekabül eden bölümünü yazdıktan sonra onun da vefatı üzerine eser diğer Şâfiî âlimlerince ikmal edilmiş ve Kahire’de birkaç defa basılmıştır. (I-IX, 1344-1348, 1349, 1352). Eserin Nevevî’ye ait mukaddimesi Abdullah Bedrân tarafından Kitâbü’l-ʿİlm ve âdâbü’l-ʿâlim ve’l-müteʿallim adıyla müstakil olarak neşredilmiştir. (Beyrut 1413/1993) 4. Taṣḥîḥu’t-Tenbîh (et-Tenbîh ʿalâ mâ fi’t-Tenbîh, elʿUmde fî taṣḥîḥi’t-Tenbîh). Nevevî’nin ilk çalışmalarından biri olan eser onun, Şâfiî fıkhının muteber beş kitabından ilki kabul edilen Ebû İshak eş-Şîrâzî’nin et-Tenbîh’i üzerine yazdığı birkaç kitaptan biri olup et-Tenbîh ile birlikte basılmıştır (Kahire 1329). Nevevî, yine aynı eser üzerindeki Tuḥfetü’ṭ-ṭâlibi’n-nebîh fî şerḥi’t-Tenbîh’ini “Kitâbü’ṣṢalât”a kadar yazabilmiştir.(İbn Kādî Şühbe, II, 157). 238 5. et-Tenḳīḥ fî şerḥi’l-Vasîṭ. Gazzâlî’nin eserinde gördüğü hata ve noksanları tashih ve ikmal etmek üzere kaleme aldığı bir eserdir. (el-Vasîṭ fi’l-mezheb, I, 78-80, Nevevî’nin mukaddimesi) Bazılarının Nevevî’nin kaybolan kitapları arasında saydığı eserin “Şerâʾiṭu’ş-şalât” bahsinin bir kısmını da içeren bir nüshası Ahmed Mahmûd İbrâhim ve Muhammed Muhammed Tâmir’in yayımladığı el-Vasîṭ fi’l-meẕheb içinde basılmıştır. (I-VII, baskı yeri yok [Dârü’s-selâm], 1417/1997) 6. el-Uṣûl ve’ż-żavâbıṭ. Küçük bir risâle olan çalışmada çoğu fıkıhla ilgili bazı meseleler ele alınmıştır. Eser, Muhammed Mazhar Bekā tarafından Mecelletü’l-baḥs̱i’l-ʿilmî ve’t-türâs̱i’l-İslâmî’de neşredilmiştir. (III [Mekke 1400], s. 367-381) Muhammed Hasan Heyto da risâleyi önce Küveyt’teki Mecelletü Maʿhedi’l-maḫṭûṭâti’l-ʿArabiyye’de yayımlamış (XXVIII/2 [1404/1984], s. 425-455), daha sonra kitap halinde basmıştır (Beyrut 1407/1986, 1409/1988) 7. el-Îżâḥ (fî menâsiki’l-ḥac). Nevevî’nin hacca dair yazdığı altı kitabın en genişidir. Onun bu konuda dört veya beş eser yazdığını, bunlardan birinin Kitâbü’l-Îcâz fi’l-menâsik adını taşıdığını (nşr. Hüseyin İsmâil, Beyrut 1989) söyleyenler de vardır. el-Îżâḥ’ı Semhûdî ve İbn Allân şerhetmiş, İbn Hacer el-Heytemî de eser üzerine bir hâşiye yazmıştır (Kahire 1294, 1323, 1329, 1344, 1969; Beyrut 1419/1999). Kitap Kahire’de (1282 taş baskısı, 1316, 1329), Bombay’da (1291), Mekke’de (1316, 1329) ve Metnü’l-Îżâḥ fi’l-menâsik adıyla Beyrut’ta (1406/1985) yayımlanmıştır. el-Îżâḥ’ı geniş açıklamalarla birlikte Kitâbü’l-Îżâḥ fî menâsiki’l-ḥac ve’l-ʿumre adıyla neşreden Abdülfettâh Hüseyin Râveh el-Mekkî, kendi açıklamalarına el-İfṣâḥ ʿalâ mesâʾili’l-îżâḥ ʿalâ meẕâhibi’l-eʾimmeti’l-erbaʿa ve ġayrihim adını vermiştir (Mekke 1414/1994). Abdülmün‘im İbrâhim de el-Îżâḥ’ın metnini başta Takıyyüddin İbn Teymiyye’nin Şerḥu’l-ʿUmde’si olmak üzere Hanbelî âlimlerinin fıkıh kitaplarından faydalanarak şerhetmiş ve bu çalışmasına Îżâḥu’l-Îżâḥ bi-kelâmi’l-ḥanâbileti’l-milâḥ adını vermiştir. (I-IV, SaydaBeyrut 1419/1999)Müellifin Menâsikü’l-merʾe adlı eserini de Sâlih b. Abdurrahman el-Atram Eḍvâʾü’ş-şerîʿa dergisinde yayımlamıştır.(Riyad 1404, XV, 25-75) Kadınların haccına dair olan Menâsikü’l-mer’e, Sâlih İbni Abdurrahman el-Atram tarafından “Edvâu’ş-şerî`a” dergisinde yayımlanmıştır. (XV, 25-75, Riyad 1404) 239 8. el-Mens̱ûrât ve ʿuyûnü’l-mesâʾili’l-mühimmât (elMesâʾilü’l-mens̱ûre, ʿUyûnü’l-mesâʾili’l-mühimme, Fetâvâ’l-İmâm en-Nevevî). Nevevî’nin bazı fetvaları ile derslerinde açıkladığı fıkıh, tefsir ve hadise dair 362 meseleyi talebesi Alâeddin İbnü’l-Attâr(ö. 724/1324) tarafından derlenerek bablara göre tertip edilmesiyle meydana gelmiştir. Meselelerin 310’u fıkha, 6’sı tefsire, 37’si hadise, 3’ü imana, 6 tanesi de zühde dairdir. 1352 yılında Kahire’de yayımlanan eser, daha sonra Abdülkâdir Ahmed Atâ tarafından yine Kahire’de (1982), Muhammed Haccâr tarafından da Fetâvâ’l-İmâm en-Nevevî adıyla Medine’de (1405/1985) yayımlanmıştır. 9. et-Taḥḳīḳ. Nevevî’nin, daha çok el-Mecmuʿ Şerḥu’lMüheẕẕeb’den faydalanarak “Kitâbü’ṭ-Ṭahâre” bölümünü tamamladığı, “Kitâbü’ṣ-Ṣalât”tan da “salâtü’l-müsâfir” bahsine kadar gelebildiği yarım kalmış eserlerinden biridir. müteahhirîn âlimlerince onun en güzel fıkıh kitabı kabul edilmektedir. (nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd ve Ali Muhammed Muavvaz, Beyrut 1413/1992). İbnü’l-Mülakkin günümüze geldiği bilinmeyen bu eserin, yukarıda tanıttığımız el-Mecmû`un muhtasarı olduğunu tahmin etmektedir. Ayrıca ele aldığı konular bakımından et-Tahkîk’e çok benzeyen Mühimmâtü’l-ahkâm da yarım kalmış olup beden ve elbise temizliği bahsine kadar yazılabilmiştir. 10. Mesʾeletü’l-ġanîme (Mesʾeletü taḫmîsi’l-ġanâʾim). Müellifin son çalışmalarından biridir. Ebû Ubeyde Meşhûr b. Hasan Âli Süleyman eseri The Chester Beatty Library’deki nüshasına dayanarak neşre hazırlamıştır. (İbnü’l-Attâr, s. 78). 11. Âdâbü’l-fetvâ ve’l-müftî ve’l-müsteftî (nşr. Bessâm Abdülvehhâb el-Câbî, Dımaşk 1988). C) Kur’an. 1. et-Tibyân fî âdâbi ḥameleti’l-Ḳurʾân. Dımaşk halkının Kur’ân-ı Kerîm okumaya ve okutmaya olan aşırı ilgisi, Nevevî’yi bu konuda onlara yardım etmek üzere bu hacmi küçük fakat faydası büyük eseri kaleme almaya sevk etmiştir. On babdan meydana gelen eserde Kur’an okuyup ezberlemenin fazileti, Kur’an ile meşgul olan kimselere değer vermenin önemi, Kur’an öğreten ve öğrenen kimselerin uyması gereken esaslar, İnsanların Kur’an’a karşı görevleri, belli zamanlarda ve durumlarda okunması sevap olan âyet ve sûreler gibi konular ele alınmış, müellifin Muḫtârü’t-Tibyân (Muḫtârü’l-beyân) adıyla ihtisar 240 ettiği eser manzum hale getirilmiş, başka dillere çevrilmiş ve birçok baskısı yapılmıştır. Ahmed İbni İmâd el-Akfehsî (ö. 808/1405) Tuhfetü’l-ihvân fî nazmi’t-Tibyân fî âdâbi hameleti’l-Kur’ân adıyla manzum hâle getirmiş, Muhammed İbni Muhammed İbni Muhammed İbni Ebû Saîd el-Îcî de Hadîkatü’l-beyân adıyla Farsça’ya tercüme etmiştir. (Kahire 1286, 1307, 1353; nşr. Muhammed Haccâr 1985; nşr. Mecdî esSeyyid İbrâhim, Bulak 1408/1988; nşr. Abdülazîz İzzeddin Seyrevân, Beyrut 1984; nşr. Mansûr b. Ya‘kūb el-Besâre, Küveyt 1407). Bu eseri Yûsuf b. İsmâil enNebhânî Ḥüccetullāh ʿale’l-ʿâlemîn adlı çalışmasında. (DİA, XVIII, 452- 453) özetlemiştir (s. 337-342). 2. Ġays̱ü’n-nefʿ fi’l-ḳırâʾâti’s-sebʿ (Îżâḥu’l-meknûn, II, 152). 1.Gaysü’n-nef` fi’l-kırââti’s-seb’. Nevevî’nin böyle bir eseri bulunduğunu Bağdatlı İsmâil Paşa söylemektedir (Îzâhu’l-meknûn, II, 152). D) Dil. 1. Tehẕîbü’l-esmâʾ ve’l-luġāt. Ebû İshak eş-Şîrâzî’nin etTenbîh’i ile şerhettiği el-Müheẕẕeb, Nevevî et-Tahrîr adlı eserini sadece et-Tenbîh’deki lugatleri ve fıkhî terimleri açıklamak maksadıyla yazdığı hâlde, bu eserini et-Tenbîh’de, şerh ettiği elMühezzeb’de, ihtisar ettiği Ravdatü’t-tâlibîn’de, Şâfiî fıkhında önemli yeri olan İmâm Şâfiî’nin talebesi Müzenî’nin (ö. 264/878) elMuhtasar’ı ile Gazzâlî’nin el-Vasît ve el-Vecîz adlı eserlerinde geçen isimleri, lugat, ıstılah ve fıkhî lafızları açıklamak üzere kaleme almıştır. Kitabını daha faydalı hâle getirmek düşüncesiyle bu altı esere bağlı kalmak istemeyen Nevevî, başka eserlerde geçen bazı şahıs, melek ve cin adlarını da kitabına almış, fakat onu temize çekmeye fırsat bulamamıştır. Muhammed adlı şahıslar başta olmak üzere alfabetik sıralanan Tehẕîbü’l-esmâʾnın isimlere dair I. cildi Wüstenfeld tarafından (Göttingen 1826, 1832, 1842-1848), daha sonra tamamı iki cilt halinde (Kahire 1927) neşredilmiştir. 2. el-İşârât ilâ beyâni’l-esmâʾi’l-mübhemât (el-Mübhem ʿalâ ḥurûfi’l-muʿcem). Nevevî, Hadis ilimlerinin elli dokuzuncusu olarak bilinen “ma`rifetü’l-mübhemât” konusunda Hatîb el-Bağdâdî, müphem isimlerin sahiplerini alfabetik olarak sıralayarak el-Esmâü’lmübheme fi’l-enbâi’l-muhkemeadlı eserini yazmış, bu eseri ihtisar eden Nevevî eserin tertip tarzını değiştirerek daha kullanışlı olacağı düşüncesiyle rivayetleri sahâbe adlarına göre alfabetik hâle getirmiş ve 241 birçok ismin okunuşunda farklı kanaatini ortaya koymuştur. el-Mübhem `alâ hurûfi’l-mu`cem diye de anılan eser, Lahor’da basılmış (1341), daha sonra Hatîb’in el-Esmâü’l-mübheme’sinin son kısmında (s. 531- 622) neşredilmiştir. (nşr. İzzeddin Ali es-Seyyid, Kahire 1405/1984.). 3. Taḥrîru elfâẓi’t-Tenbîh (et-Taḥrîr fî [şerḥi] elfâẓi’tTenbîh, Taḥrîrü’t-Tenbîh). Ebû İshak eş-Şîrâzî’nin et-Tenbîh’indeki nâdir kullanılan kelimeleri ve fıkhî ıstılahları açıklamak maksadıyla yazılmış olup eserde kelimeler kitapta geçtiği sıraya göre şerhedilmiştir. Şâfiî fakihi Hamza b. Ahmed b. Ali el-Hüseynî’nin eser üzerinde elÎżâḥ ʿalâ Taḥrîri’t-Tenbîh adlı bir çalışması vardır. Abdülganî ed-Dakr da kitabı tahkik ederek Taḥrîru elfâẓi’t-Tenbîh ev luġatü’l-fıḳh adıyla yayımlamıştır (Dımaşk 1408/1988). E) Diğer Eserleri. 1. Maḳāṣıdü’l-İmâm en-Nevevî (Maḳāṣıdü’l-İmâm enNevevî fi’t-tevḥîd ve’l-ʿibâdât ve uṣûli’t-taṣavvuf, Maḳāṣıdü’nNeveviyyeti’s-sebʿa ,adlarıyla da anılan eser akâid, ibadet ve tasavvuf ile ilgili küçük bir risâle olup Beyrut’ta (1280, 1324), Bağdat’ta (ts., Mektebetü’l-Müsennâ) ve Dârü’l-îmân’ın yayın komisyonu tarafından bazı not ve açıklamalarla Beyrut-Dımaşk’ta (1406/1985) yayımlanmıştır. 2. Bustânü’l-ʿârifîn. Zühd ve ihlâs, dünyanın değersizliği gibi konuların âyet, hadis, İslâm âlimlerinin sözleri, bazı hikâye ve şiirlerle ele alındığı küçük hacimli bir çalışmadır. (Kahire 1348, 1967, 1987, 1988; nşr. Muhammed Saîd el-Urfî, Halep 1970; nşr. Muhammed Haccâr, Beyrut 1412) 3. et-Terḫîṣ fi’l-ikrâmi bi’l-ḳıyâm li-ẕevi’l-fażli ve’lmeziyyeti min ehli’l-İslâm ʿalâ ciheti’l-birr ve’t-tevḳīr ve’l-iḥtirâm lâ ʿalâ ciheti’r-riyâ ve’l-iʿẓâm. Riyâkârlık ve değerinden fazla büyütme düşüncesi olmadan sırf hürmet etmek maksadıyla faziletli ve değerli Müslümanlar için ayağa kalkılabileceği konusunu işleyen bu eseri Nevevî 666 (1267) yılında tamamlamıştır. Ahmed Râtib Hammûş tarafından Dımaşk’ta (1402/1982), Keylânî Muhammed Halîfe tarafından da Beyrut’ta (1409/1988) yayımlanmıştır. (Kahire 1329; nşr. Ahmed Râtib Hammûş, Dımaşk 1402/1982; nşr. Keylânî Muhammed Halîfe, Beyrut 1409/1988). Hifnî bu eseri Muḫtaṣaru Risâleti’n-Nevevî fîmâ yeteʿallaḳ bi’l-ḳıyâm li-ehli’l-fażl ve ġayri ẕâlik adıyla ihtisar etmiştir. 242 4. Muḫtaṣaru (münteḫabü) Ṭabaḳāti’l-fuḳahâʾ. 277 âlimin biyografisini ihtiva eden eser İbnü’s-Salâh’ın Ṭabaḳātü’l-fuḳahâʾi’şŞâfiʿiyye’sinin muhtasarıdır. Nevevî’nin bazı şahısları ilâve ederek Muhammed ve Ahmed adını taşıyanları başa aldığı, diğer şahısları da alfabetik olarak sıralamaya başladığı, daha sonra Yûsuf b. Abdurrahman el-Mizzî’nin tamamladığı eseri Muhyiddin Ali Necîb (Beyrut 1413/1992) ve Âdil Ahmed Abdülmevcûd, Ali Muhammed Muavvaz (Beyrut 1416/1995) yayımlamıştır. 5. Ḥizb (Ḥizbü’l-ḥıfẓ ve’l-evrâd, Ḥizbü’l-İmâmi’n-Nevevî). Bir dua risâlesi olup bir kısmı hadislerde geçen dualar talebeleri tarafından kaleme alınmış ve âlimlerden büyük ilgi görmesi sebebiyle geniş muhitlere yayılmıştır. anılan risale, akşam sabah okunmak üzere Nevevî tarafından tertip edilen bir duadan ibarettir. (İstanbul 1298, 1302, 1309; Bombay 1299; Bulak 1303) Hizb’i şerh eden Faslı muhaddis Ebû Abdullah Muhammed İbni Tayyib eş-Şerakî (ö.1175/1761), giriş mahiyetinde yazdığı on küçük mukaddimede hizbin vird, devamlı okunan dualar ve zikirler anlamına geldiğini, hizblerin ne zaman başladığını, buna niçin ihtiyaç duyulduğunu, İbni Teymiye’nin hizbe karşı olduğunu, fakat âlimlerin hizb ve evrâd okumayı câiz gördüğünü, hizb ve evrâd okumanın şartlarını, her hizbin ayrı bir özelliği ve tesiri bulunduğunu açıklamış, daha sonra da bu hizbi şerh etmiştir. Hizb’i daha başka âlimler de şerhetmişlerdir. Ebû Abdullah Muhammed b. Tayyib eş-Şerakī tarafından şerhedilen Ḥizb’i Bessâm Abdülvehhâb el-Câbî neşretmiştir. (Beyrut 1408/1988). Osmanlı âlimlerinden Ahmed Feyzi, esere yazdığı şerhine elFeyżü’l-ʿalî fî şerḥi Ḥizbi’n-Nevevî adını vermiştir. (Çorum İl Halk Ktp., nr. 627/3). Eserin daha başka şerhleri de vardır. Nevevî bunlardan başka tefsir, hadis, fıkıh, lügat ve Arap diliyle ilgili bazı konuları ele aldığı Tuhfetü tullâbi’l-fezâil, fetva usulüne dair Edebü’l-müftî ve’l-müsteftî, Mesâilü (Muhtasaru) tahmîsi’l-ganâim, Muhtasaru âdâbi’l-istiskâ, Rü’ûsü’l-(rûhu’l-(?) (`uyûnü’l-(?)mesâil, edDekâik, amelü’l-yevm ve’l-leyle, Risâle fî me`âni’l-esmâi’l-hüsnâ, Risâle fî ehâdîsi’l-hayâ adlı eserleri kaleme almış, Gazzâlî’nin el-Vasît adlı eserine iki cilt hacmindeki Nüket `ale’l-Vasît’i yazmış, İbnü’lEsîr’in Üsdü’l-gâbe’sini, Râfi`î’nin et-Teznîb’ini, Beyhakî’nin Menâkıbü’ş-Şâfi`î’sini ihtisar etmiştir. 243 Kâtip Çelebi onun Mir’âtü’z-zemân fî târîhi’l-a`yân adlı bir çalışması bulunduğunu, eserde dünyanın yaratılışından başlamak üzere önemli olayların muhtasar bir şekilde sıralandığını söylemekte (II, 1648), Selâhaddin Müneccid de bu bilgiyi tekrarlamaktadır (bk. Mu`cemü’l-müerrihîne’d-Dımaşkıyyîn s.114). Eserin günümüze geldiği bilinmediği için, Sıbt İbnü’l-Cevzî’nin (ö.654/1256) aynı adı taşıyan meşhur eseriyle karıştırılmış olabileceği hatıra gelmektedir. 6. es-Sîretü’n-nebeviyye. Tehẕîbü’l-esmâʾ ve’l-luġāt’ın başında yer alan (s. 21-44) Hz. Peygamber’in hayatına dair kısmın müstakil olarak neşredilmesinden ibarettir. Bu çalışmayı Abdürraûf Ali ve Bessâm Abdülvehhâb el-Câbî (Dımaşk 1400/1980), Tehẕîbü’sSîreti’n-nebeviyye adıyla Hâlid b. Abdurrahman b. Ahmed eş-Şâyi‘ (Riyad 1413/1992) yayımlamıştır. Nevevî bunlardan başka tefsir, hadis, fıkıh, lugat ve Arap diliyle ilgili bazı konuları ele aldığı Tuḥfetü ṭullâbi’l-feżâʾil, Muḫtaṣaru âdâbi’l-istisḳāʾ, Ruʾûsü’l-mesâʾil, ed-Deḳāʾiḳ, ʿAmelü’l-yevm ve’lleyle, Muḫtaṣarü’l-besmele, Risâle fî meʿâni’l-esmâʾi’l-ḥüsnâ, Risâle fî eḥâdîs̱i’l-ḥayâʾ adlı eserleri kaleme almış, İbnü’l-Esîr’in Üsdü’lġābe’sini, Râfiî’nin et-Teẕnîb’ini, Beyhakī’nin Menâḳıbü’ş-Şâfiʿî’sini ihtisar etmiştir. Kâtib Çelebi onun Mirʾâtü’z-zamân fî târîḫi’l-aʿyân adlı bir çalışması bulunduğunu, eserde yaratılıştan başlamak üzere önemli olayların kısaca anlatıldığını söylemiş (Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1648), Selâhaddin el-Müneccid de bu bilgiyi tekrarlamıştır (Muʿcemü’lmüʾerriḫîne’d-Dımaşḳıyyîn, s. 114). Ancak bu eserin Sıbt İbnü’lCevzî’nin aynı adı taşıyan meşhur kitabıyla karıştırılmış olabileceği akla gelmektedir. Nevevî’nin hayatına dair çeşitli eserler kaleme alınmıştır. Bunlar arasında Alâeddin İbnü’l-Attâr diye bilinen talebesi Ali b. İbrâhim ed-Dımaşkī eş-Şâfiî’nin Tuḥfetü’ṭ-ṭâlibîn fî tercemeti’l-imâm Muḥyiddîn (Tuḥfetü’ṭ-ṭâlibîn fî tercemeti’l-imâm en-Nevevî) adlı çalışması önemlidir (bk. bibl.). İbnü’l-Attâr’ın Nevevî’ye tashih ettirdiği bu eser aynı konudaki çalışmalara kaynak olmuştur. Daha sonra Muhammed b. Muhammed b. Ahmed en-Nüveyrî Tuḥfetü’ṭ-ṭâlib ve’l-müntehî fî tercemeti’l-imâm en-Nevâvî, Kemâleddin İbn İmâmü’l-Kâmiliyye Muhammed b. Muhammed b. Abdurrahman el-Kāhirî Buġyetü’r-râvî fî tercemeti’l-imâm en-Nevâvî, Şemseddin es-Sehâvî el-Menhelü’l-ʿaẕbi’r-ravî fî tercemeti ḳuṭbi’l- 244 evliyâʾi’l-kirâm şeyḫi meşâyiḫi’l-İslâm Muḥyiddîn b. Zekeriyyâ enNevâvî (nşr. Mahmûd Hasan Rebî‘, Kahire 1354/1935), Süyûtî elMinhâcü’s-sevî (bk. bibl.), Ali et-Tantâvî el-İmâm en-Nevevî (Dımaşk 1399/1979), Abdülganî ed-Dakr el-İmâm en-Nevevî (Dımaşk 1395/1975, 1407/1987) adlı eserlerini yazmışlardır. Ahmed Abdülazîz Kāsım el-Haddâd, el-İmâm en-Nevevî ve es̱erühû fi’l-ḥadîs̱ ve ʿulûmihî adıyla yaptığı yüksek lisans çalışmasını daha sonra yayımlamış (Beyrut 1413/1992), İvaz Matar es-Sa‘dî de elMebâdiʾü’t-terbeviyye el-müstenbeṭa mine’l-Erbaʿîne’n-Neveviyye ismiyle bir yüksek lisans tezi hazırlamıştır (1408, Câmiatü Ümmi’lkurâ). Ayrıca Hasan İbrâhim Abdülâl “el-Muʿallim fi’l-fikri’t-terbevî ʿinde’l-İmâm en-Nevevî iʿdâdühû ve ṣıfâtühû ve mahârâtü tedrîsihi’lfa‘‘âl” (Mecelletü Merkezi’l-büḥûs̱, Câmiatü’l-İmâm Muḥammed b. Suʿûd el-İslâmiyye, II [1404/1983], s. 201-252) ve “Uṣûlü’l-baḥs̱i’lʿilmî ve âdâbihî ʿinde’l-İmâm en-Nevevî” (Risâletü’l-Ḫalîci’l-ʿArabî, VIII/24 [1408/1988], s. 35-57), Muhibbüddin Ebû Sâlih “Ḳırâʾâtü’tterbeviyye ʿinde’l-İmâm en-Nevevî” (Mecelletü Külliyeti’l-ʿulûmi’lictimâʿiyye bi-Câmiʿati’l-İmâm Muḥammed b. Suʿûd el-İslâmiyye, V, 1401/1981, s. 621-657), Ali Cemîl Abbas “Cühûdü Ebî Zekeriyyâ fi’lḳısmi’l-luġavî fî kitâbi Tehẕîbi’l-esmâʾ ve’l-luġāt” (Âdâbü’r-Râfideyn, XVI, 1986, Musul, s. 105-144) adıyla makaleler yazmışlardır. BİBLİYOGRAFYA Tâcü’l-ʿarûs, “nvy” md.; Gazzâlî, el-Vasîṭ fi’l-meẕheb (nşr. Ahmed Mahmûd İbrâhim – M. M. Tâmir), Kahire 1417/1997, I, 72-81; İbnü’l-Attâr, Tuḥfetü’ṭ-ṭâlibîn fî tercemeti’l-İmâm en-Nevevî (nşr. Fuâd Abdülmün‘im), İskenderiye 1411/1991; a.e. (nşr. Ebû Ubeyde Meşhûr b. Hasan Âlü Selmân), Riyad 1414; Zehebî, Teẕkiretü’l-ḥuffâẓ, IV, 1470-1474; Kütübî, Fevâtü’l-Vefeyât, IV, 264-268; Sübkî, Ṭabaḳāt (Tanâhî), VIII, 395-400; İsnevî, Ṭabaḳātü’ş-Şâfiʿiyye, II, 476-477; İbn Kādî Şühbe, Ṭabaḳātü’ş-Şâfiʿiyye, II, 153-157; Süyûtî, el-Minhâcü’s-sevî fî tercemeti’l-İmâm en-Nevevî (nşr. Ahmed Şefîk Demc), Beyrut 1408/1988; Nuaymî, ed-Dâris fî târîḫi’l-medâris (nşr. Ca‘fer el-Hasenî), Kahire 1988, I, 24-25; Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 59, 70, 96-97, 115, 200, 210, 244, 340, 379, 398, 465, 490, 514, 550, 557, 688, 717, 915, 929-930, 936; II, 1039, 1162, 1188, 1613, 1648, 1833, 1859, 1873-1876, 1877, 1912-1913, 2025; Harîrîzâde, Tibyân, III, vr. 217a -221a ; Serkîs, Muʿcem, I, 952; II, 1876-1879; Brockelmann, GAL, I, 496-501; Suppl., I, 680-686; Îżâḥu’l-meknûn, I, 252; II, 152, 199, 425; Selâhaddin el-Müneccid, Muʿcemü’l-müʾerriḫîne’d-Dımaşḳıyyîn, Beyrut 1398/1978, s. 113-114; Ziriklî, el-Aʿlâm (Fethullah), IV, 42, 251; VII, 48; VIII, 149-150; Abdülganî ed-Dakr, el-İmâm en-Nevevî, Dımaşk 1407/1987, s. 202-203; Ebû Ubeyde Meşhûr b. Hasan b. Selmân – Ebû Huzeyfe Râid b. Sabrî, Muʿcemü’l-muṣannefâti’l-vâride fî Fetḥi’l-bârî, Riyad 1412/1991, s. 52, 112, 144, 188, 205, 247-248, 253, 302, 333, 340, 404; Ahmed Abdülazîz Kāsım el-Haddâd, el-İmâm en-Nevevî ve es̱eruhû fi’l-ḥadîs̱ ve ʿulûmih, Beyrut 1413/1992; Şâkir Mustafa, et-Târîḫu’l-ʿArabî ve’l-müʾerriḫûn, Beyrut 1993, IV, 21-22; Sâlihiyye, el-Muʿcemü’ş-şâmil, V, 265-276; W. Heffening, “Zum Leben und zu den Schriften an-Nawawî’s”, Isl., XXII (1935), s. 165-190; XXIV (1937), s. 131-150; a.mlf., “Nevevî”, İA, IX, 222-223; a.mlf., “al-Nawawī”, EI2 (Fr.), VII, 1043-1044; Eric F. F. Bishop, “The Forty (Two) Traditions of an-Nawawi”, MW, XXIX (1939), s. 163-177; Khalid Alavi, “Arba‘în al-Nawawî and its Commantaries”, IS, XXIV/3 (1985), s. 349-356; M. Yaşar Kandemir, “el-Câmiu’s-sahîh”, DİA, VII, 126-127. 245 İMAM TABERÂNÎ (R.A) (D.H. 260. Safer -M. Aralık.873.Şam-Suriye. V.H. 29 Zilkade 360.M.23 Eylül 971.İsfahan-İran) Meşhur tefsir, hadis ve fıkıh âlimlerinden. Mu‘cemleriyle tanınan hadis hâfızı, veli. DOĞDUĞU YER VE KÜNYESİ İsmi, Süleymân bin Ahmed bin Eyyub bin Mutayr eş-Şâmi elLahmi et-Taberani; künyesi Ebul-Kasım’dır. M.873 -H.260 senesi Safer ayında Şam’ın Taberiyye kasabasında doğdu. İsfehan’a yerleşti. EĞİTİMİ VE HOCALARI Erken yaşta öğrenim amacıyla Şam’daki Taberiye’ye gittiğinden Taberânî diye şöhret buldu. Yemen’den Şam’a göç eden Lahm kabilesine mensup olduğu için Lahmî nisbesiyle de anıldı. Hadisle uğraşan babasının teşvikiyle on üç yaşında iken Taberiye’de hadis dinlemeye başladı. Hadis tahsili maksadıyla 274 (887) yılından itibaren yaklaşık yirmi beş yıl boyunca pek çok ilim merkezine seyahat etti. Kudüs, Remle, Akdeniz kıyısındaki Kaysâriye, Humus, Halep, Tarsus, Dımaşk, Mısır, Yemen, Mekke, Medine, Bağdat, Basra, Kûfe ve İsfahan onun dolaştığı belli başlı yerlerdir. On yıl sonra tekrar İsfahan’a gitti ve hayatının son altmış yılını burada geçirdi. Taberânî ilim yolculuğu yaptığı elli kadar yeri el-Muʿcemü’ṣ-ṣaġīr’de zikreder .(I, 23, 29, 77). Bu özelliğinden dolayı tabakat müelliflerince “rahhâl-cevvâl” sıfatlarıyla anılan Taberânî seyahatleri sırasında birçok kişiden hadis rivayet etti. el-Muʿcemü’l-evsaṭ’ta adlarını sıraladığı hocalarının sayısı 2000’e ulaşmaktadır. (Kettânî, s. 135) Hâşim b. Mersed et-Taberânî, Ebû Zür‘a ed-Dımaşkī, Ebû Ya‘lâ el-Mevsılî, Mutayyen, Ebü’l-Abbas İbn Süreyc, Nesâî, İbnü’lCârûd ve Ebû Avâne el-İsferâyînî ,İshâk ed-Debri, İdris el-Attar, Beşir bin Musâ, Hafs bin Ömer, Abdullah bin Mahmud bin Said bin Ebi Meryem, Ali bin Abdülaziz el-Begâvi, Mikdâm bin Dâvud erRe’yini, Yahya bin Eyyub el-Allât, Ebu Abdurrahman en-Nesai gibi pek çok âlimden ilim öğrendi ve hadis-i şerif rivayetinde bulundu. Kıraat ilmini Ali b. Abdülazîz el-Begavî ve Ahfeş edDımaşkī’den öğrenmiş, Ali b. Yahyâ b. Abdkûye ve Ebû Nuaym elİsfahânî gibi âlimlere kıraat hocalığı yapmıştır. (İbnü’l-Cezerî, I, 311). 246 TALEBELERİ Kendisinden de; Ebu Huleyfe el-Cemhi, İbni Ukde, Ebu Nuaym el-Hâfız, Ebu Hüseyin bin Fâzişâh, Abdân, Câfer el-Feryâbi, Ebu Abdullah bin Merde el-Hâfız,Ebû Nuaym el-İsfahânî, Ebü’şŞeyh, İbn Merdûye, Ebü’l-Fazl Muhammed b. Ahmed b. Muhammed el-Cârûdî, İbn Fâris ve daha birçok âlim ilim öğrendi ve hadis-i şerif rivayet etti. Taberânî’nin hadisle meşgul olan Muhammed adında bir oğlu, Fâtıma adında bir kızı vardı. Güzel ahlâkı, ölçülü konuşması ve talebelerine karşı güzel muamelesiyle bilinen Taberânî, Selef akîdesini benimseyerek hayatı boyunca ehl-i hadîsin düşünce çizgisinden uzak çevrelerle mücadele etmiştir. (İbn Mende, XXV, 356) Ehl-i beyt’e ve Hulefâ-yi Râşidîn’e büyük saygı duyardı. Bir sohbet sırasında İsfahan Valisi İbn Rüstem’in Hz. Ebû Bekir ile Ömer aleyhinde bazı sözler sarfetmesi üzerine oradan ayrılmış ve bir daha yanına uğramamıştır. (Zehebî, Teẕkiretü’l-ḥuffâẓ, III, 916). Taberânî zamanının hadis hâfızı diye nitelenmiş (İbn Hallikân, II, 407), hadis, ensâb ve tarih bilgisiyle döneminin en önde gelen âlimlerinden olmuştur. Şiî hadis hâfızı Ebü’l-Abbas İbn Ukde, Taberânî’nin bir benzerini daha görmediğini söylemiş, Büveyhî Veziri Ebü’l-Fazl İbnü’l-Amîd de huzurunda gerçekleşen bir müzakerede Taberânî’nin Ebû Bekir İbnü’l-Ciâbî’ye üstün gelmesi üzerine, “Şu an keşke vezir değil Taberânî olsaydım” demiştir.(İbn Mende, s. 344, 347) Son derece zengin bir rivayet malzemesine sahip olan Taberânî’den talebesi Ebü’l-Abbas eş-Şîrâzî 300.000 hadis yazdığını ifade etmiştir. Kendisine bu kadar çok hadis rivayet etmesinin sebebi sorulduğunda Taberânî bu kadar hadisi toplama uğrunda otuz yıl hasır üzerinde yatmaya katlanarak ilmî seyahatler yaptığını söylemiştir. (İbn Mende, s. 336) Büyük hadis âlimlerinden olan Taberani hazretleri, güvenilir, sağlam, hadiste hüccet, yani üç yüz binden fazla hadis-i şerifi senetleriyle birlikte ezbere bilen unvanına sahiptir. Onun ilmi ve rivayet ettiği hadis-i şerifler, bütün İslam âlemine yayıldı. İlim tahsili için rahatı terk ederek sade bir hayat yaşadı. Otuz üç sene ilim uğrunda seyahat yaptı. Bu yolda fedakârlıktan kaçınmadı. Her işini Allah’u Teâlâ’nın rızası için yapar ve insanları Cehennem 247 ateşinden kurtarmak için çalışırdı. Bu birikimi sayesinde İslâm dünyasının çeşitli yerlerinden gelen talebelerin en önemli başvuru kaynağı olmuştur. (Zehebî, Aʿlâmü’n-nübelâʾ, XVI, 120) Çok uzun yaşadığı için dedelerle torunların aynı kaynaktan hadis almalarına ve isnadın Resûlullah(s.a.v)’a daha kısa yoldan ulaşmasına vesile teşkil etmiştir. Taberânî kaynaklarda sika, sebt ve âdil olarak nitelenmiş, onun kuvvetli hâfızasına ve dindarlığına vurgu yapılmış, (İbnü’l-Cevzî, VII, 54), hadisin “sıdk ve emânet sıfatlarına sahip süvarileri”nden biri kabul edilmiştir. (Zehebî, Teẕkiretü’l-ḥuffâẓ, III, 916) Hanbelî mezhebine mensup olan ve müfessir olarak da tanınan Taberânî’nin büyük bir tefsir yazdığından söz edilmektedir. (İbn Ebû Ya‘lâ, II, 49-51.Dâvûdî, I, 205) VEFATI Taberânî, İsfahan’a ikinci defa gidişinde şehrin valisi Ebû Ali Ahmed b. Muhammed b. Rüstem kendisine büyük ilgi gösterdi ve devlet hazinesinden maaş bağladı. Ölünceye kadar bu maaşla geçindi ve 29 Zilkade 360’ta (23 Eylül 971) 100 yaşlarında vefat etti, Hz. Ömer zamanında burada şehid düşen sahâbî Hamâme ed-Devsî(r.a)’nin yanına defnedildi. ESERLERİ 107 eserinin bulunduğundan söz edilen Taberânî’nin (İbn Mende, XXV, 359-365) en meşhur kitapları şunlardır: 1. el-Muʿcemü’l-kebîr. Türünün en geniş hacimli örneği olan eserde aşere-i mübeşşereden başlayarak sahâbe adları yarı alfabetik biçimde sıralanmıştır. Az hadis rivayet eden sahâbîlerin bütün rivayetlerini, çok hadis rivayet edenlerin bir veya birkaç rivayetini eserine almayı düşünen Taberânî (el-Muʿcemü’l-kebîr, I, 51), Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Ömer’in rivayetlerine eserinde yer verirken Enes b. Mâlik, Câbir b. Abdullah, Ebû Saîd el-Hudrî ve Hz. Âişe’nin rivayetlerini zikretmemiş, Ebû Hüreyre’nin rivayetlerini ise Müsnedü Ebî Hüreyre adıyla ayrı bir kitapta toplamıştır. XIII-XVI ve XXI. ciltlere ait nüshalar bulunamadığı için bu ciltlerin yerine birer fihrist cildi konularak yayımlanan eserdeki rivayet sayısının 60.000 olduğu şeklindeki kayıt (Kettânî, s. 135) doğru olmayıp Selefî neşrinde 21.700 rivayet yer almaktadır (nşr. Hamdî Abdülmecîd es-Selefî, I-XXV, Bağdat 1397-1403/1978-1983, 1404-1410/1984-1990; Musul-Kahire 1405/1984; Beyrut 1414/1993; Riyad 1415/1994; nşr. Muhammed 248 Habîb el-Hîle, Tâif 1988; eksik kısımları Taberânî’nin diğer kitaplarından ve başkalarına ait eserlerden tamamlamak suretiyle nşr. Ebû Muhammed el-Asyûtî, Beyrut 2007). Eserin eksik ciltlerinden bazıları daha sonra neşredilmiştir (XIII. cilt, kısmen nşr. Hamdî Abdülmecîd es-Selefî, Riyad 1415/1994; nşr. Târık b. İvazullah, Riyad 1993; XIII-XIV. ciltler, nşr. Sa‘d b. Abdullah el-Humeyyid - Hâlid b. Abdurrahman el-Cüreysî, Riyad 1429/2008; XXI. cilt, kısmen nşr. Sa‘d b. Abdullah el-Humeyyid - Hâlid b. Abdurrahman el-Cüreysî, Riyad 1427/2006). el-Muʿcemü’l-kebîr’in Kütüb-i Sitte’ye olan zevâidleri Heysemî’nin Mecmaʿu’z-zevâʾid’inde yer almaktadır. Yine Heysemî, eseri el-Bedrü’l-münîr fî zevâʾidi’l-Muʿcemi’l-kebîr adıyla bablara göre tertip etmiş (DİA, XVII, 293), İbn Balabân da el-Muʿcemü’l-kebîr’deki hadisleri konularına göre düzenlemiştir. Eser üzerine Şaban Soylu tarafından yüksek lisans çalışması yapılmış (İstanbul 1999), Adnân Ar‘ûr (Riyad 1990) ve Sa‘d b. Hâlid el-Fevzân (Riyad 1990) tarafından eser için ayrıntılı dizinler hazırlanmıştır. 2. el-Muʿcemü’l-evsaṭ. Taberânî’nin, “Bu kitap benim ruhumdur” dediği eserde 2000 kadar hocasına ait 30.000 rivayete yer verildiği söylense de (Kettânî, s. 135), kitaptaki hadis sayısı bundan daha az ve bazı nüshalarda farklıdır (Mahmûd et-Tahhân neşrinde 9485, Târık b. İvazullah neşrinde 9489). Çoğunlukla hocalarının garîb ve ferd rivayetlerini aldığı için Dârekutnî’nin el-Efrâd’ına benzetilen bu eserde aziz ve münker rivayetlerin bulunduğu ifade edilmiştir. Rivayetlerin bir kısmı el-Muʿcemü’l-kebîr’de de mevcuttur (nşr. Muhammed Ahmed İbrâhim, Mısır 1398; nşr. Mahmûd b. Ahmed et-Tahhân, I-XI, Riyad 1405-1416/1985-1995; nşr. Târık b. İvazullah - Abdülmuhsin b. İbrâhim el-Hüseynî, Kahire 1416/1995; nşr. Muhammed Hasan Muhammed Hasan İsmâil, Amman-Beyrut 1999). Heysemî, Mecmaʿu’l-baḥreyn fî zevâʾidi’l-Muʿcemeyn’inde el-Muʿcemü’l-evsaṭ ile el-Muʿcemü’ṣ-ṣaġīr’de yer aldığı halde Kütüb-i Sitte’de bulunmayan rivayetleri tesbit etmiştir. Mahmûd et-Tahhân eser hakkında hazırladığı fihristi ayrıca neşretmiştir (Riyad 1416/1995). 3. el-Muʿcemü’ṣ-ṣaġīr. Taberânî, bu eserinde alfabetik olarak sıraladığı 1161 hocasının rivayetlerinden birer veya ikişer örnek kaydetmiştir. Eserde ayrıca müellifin hocalarından nerede ve ne zaman hadis dinlediğine, bazı hadislerin sıhhatine dair açıklamalara, râviler hakkında bilgilere, rivayet şekline ve yolculuk yaptığı yerlere dair 249 ayrıntılara yer verilmiştir (Palabıyık, XIV [2001], s. 199-203). elMuʿcemü’ṣ-ṣaġīr’in birçok baskısı yapılmıştır (Delhi 1311; nşr. Abdurrahman Muhammed Osman, Medine 1388/1968; Kahire 1968, 1983; Beyrut 1403/1983, 1406/1986, 1995; Mekke 1992). Zehebî bu eserden seçtiği hadislerle el-Erbaʿûnü’l-büldâniyye’sini oluşturmuştur (nşr. Kemâl Yûsuf el-Hût, el-Muʿtemed, Beyrut 1988, I, 40-121). Muhammed Şekûr Mahmûd el-Hâc Emîr eseri, çeşitli nüshalarını karşılaştırıp rivayetlerin sıhhat derecesini belirterek er-Ravżü’d-dânî ile’l-Muʿcemi’ṣ-ṣaġīr li’ṭ-Ṭaberânî adıyla yeniden neşretmiştir (Beyrut 1405/1985). Seyyid Tâlib Hüseyin (Bahâvelpûr İslâm Üniversitesi, ts.) ve Abdülcebbâr Zeydî (1410/1990, Pencap Üniversitesi) el-Muʿcemü’ṣṣaġīr’in tahkik ve tahrîcini doktora tezi, Sâlih Saîd Muhammed Zehrânî de bir kısmının tahkik ve tahrîcini yüksek lisans tezi olarak (1407/1987, Câmiatü Ümmi’l-kurâ külliyyetü’ş-şerîa ve’d-dirâsâti’l-İslâmiyye) hazırlamış, Mahmut Taşkın da bir yüksek lisans tezi yapmıştır (Meşyeha Türü Eserlerin Ortaya Çıkışı ve Taberani’nin el-Mu’cemü’sSağîr’i, 2003, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü). Abdülazîz Muhammed es-Sedhân kitabın bir fihristini yayımlamış (Riyad 1403/1983), Selâhaddin b. Ahmed el-İdlîbî, Taberânî’nin eserdeki değerlendirmelerini esas alarak küçük bir cerh-ta‘dîl kitabı yazmıştır (Muʿcemü’l-cerḥ ve’t-taʿdîl min kelâmi’l-ḥâfıẓ eṭ-Ṭaberânî fi’l-Muʿcemi’ṣ-ṣaġīr, Mekke 1413/1992). İsmail Mutlu kitabı Türkçe’ye çevirmiştir (Mu‘cemü’s-sagîr Tercüme ve Şerh, I-II, İstanbul 1996). 4. Kitâbü’l-Evâʾil. Tarih boyunca ilk defa yapılan şeylere dair seksen altı rivayeti ihtiva etmektedir (nşr. Muhammed Şekûr b. Mahmûd, Beyrut 1403, 1407; Süyûtî’nin el-Vesâʾil’i ile birlikte, nşr. Ebû Hacer Muhammed Zağlûl, Beyrut 1406/1986; nşr. Mervân Atıyye, Beyrut 1992). 5. el-Eḥâdîs̱ü’ṭ-ṭıvâl. Uzun metinli doksan dokuz hadisi içermektedir (nşr. Hamdî Abdülmecîd es-Selefî, el-Muʿcemü’l-kebîr içinde, Kahire, ts. [Mektebetü İbn Teymiyye], XXV, 189-324; nşr. Mustafa Abdülkādir Atâ, Beyrut 1992). 6. Mekârimü’l-aḫlâḳ. Çoğunluğu merfû 239 rivayetten oluşmaktadır (nşr. Fârûk Hamâde, Rabat 1399/1979; nşr. Ahmed Şemseddin, Beyrut 1409/1989; İbn Ebü’d-Dünyâ’nın Mekârimü’laḫlâḳ’ı ile birlikte, nşr. Muhammed Abdülkādir Atâ, Beyrut 250 1409/1989). Son kısmı eksik olan eser üzerine Suat Koca, Erken Dönem Mekârim-i Ahlak Literatürünün Ahlak-Değer İlişkisi Bakımından İncelenmesi adıyla bir yüksek lisans tezi yapmıştır (2002, AÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü). 7. Fażlü’r-remy ve taʿlîmih. Altmış rivayeti kapsamaktadır (nşr. Muhammed b. Hasan b. Ahmed el-Gumârî, Mekke 1419). Müjdat Uluçam, Süleyman b. Ahmed et-Taberânî ve Fadlu’r-Remy ve Ta‘lîmih Adlı Cüz’ü ismiyle yüksek lisans tezi hazırlamıştır (1990, MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü). 8. Kitâbü’d-Duʿâʾ. Eserde Hz. Peygamber’den nakledilen dualara dair 2255 rivayet yer almaktadır (nşr. Muhammed Saîd b. Muhammed Hasan el-Buhârî, Beyrut 1407/1987; Riyad 1429). Ebü’lEşbâl Sagīr Ahmed Şâgif, el-Müstedrek adlı çalışmasında (s. 105-120) Kitâbü’d-Duʿâʾyı neşredenin, biyografilerini bulamadığını söylediği seksen kişinin biyografilerinin geçtiği kaynakları göstermiştir (Riyad 1414/1993). 9. Müsnedü’ş-Şâmiyyîn. Sahâbe adlarına göre alfabetik düzenlenmiştir (nşr. Hamdî Abdülmecîd es-Selefî, I-IV, Beyrut 1409- 1416/1989-1996). 10. es̱-S̱ülâs̱iyyât. Eserde üç râvi ile Hz. Peygamber’e ulaşan âlî isnadlı rivayetler yer almaktadır (diğer beş sülâsiyyât ile birlikte nşr. Ali Rızâ Abdullah - Ahmed Bezre, Dımaşk-Beyrut 1406/1986). 11. Cüzʾ fîhi ṭuruḳu ḥadîs̱i “men keẕebe ʿaleyye” (nşr. Muhammed b. Hasan b. Ahmed el-Gumârî, Beyrut 1417/1997; nşr. Ali Hasan Ali Abdülhamîd - Hişâm b. İsmâil es-Sekkā, Amman 1410/1990; nşr. Abdülhamîd Râif, Beyrut, ts.). 12. Men ismühû Aṭâʾ min ruvâti’l-ḥadîs̱ (nşr. Hişâm b. İsmâil es-Sekkā, Riyad 1405/1985). 13. Kitâbü’s-Sünne (kısmen nşr. Abdullah b. Sâlih el-Berrâk, Mecelletü Câmiʿati’l-İmâm Muḥammed b. Suʿûd el-İslâmiyye, XLVII [Riyad 1425/2004], s. 13-94). 14. ez-Ziyâdât fî Kitâbi’l-Cûd ve’s-seḫâ (nşr. Âmir Hasan Sabrî, Beyrut 1423/2003). 15. Ḥadîs̱li-ehli’l-Baṣra (Dârü’l-kütübi’z-Zâhiriyye, nr. 85/8, vr. 110-126). İbn Merdûye, bu kitaptan yaptığı seçmelerle Cüzʾ fîhi intiḳāʾ min ḥadîs̱i ehli’l-Baṣra’yı oluşturmuştur (nşr. Muhammed Hasan 251 Muhammed Hasan İsmâil - Müs‘ad Abdülhamîd Sa‘denî, Beyrut 1426/2005). Taberânî’nin bugün sadece adları bilinen eserleri dışında yazma halinde bulunan kitapları şunlardır: Cüzʾ fîhi mâ inteḫabehû Süleymân li’bnihî Ebî Zer (Dârü’l-kütübi’z-Zâhiriyye, nr. 105, vr. 228-236); Cüzʾ min ḥadîs̱ihî ʿani’n-Nesâʾî (Dârü’l-kütübi’z-Zâhiriyye, nr. 107, vr. 310- 320); Eḥâdîs̱ (Dârü’l-kütübi’z-Zâhiriyye, nr. 107/12, vr. 274-279); Erbaʿatü mecâlis min mecâlisi’ṭ-Ṭaberânî (Köprülü Ktp., Fâzıl Ahmed Paşa, nr. 252, vr. 113-120). Ebû Zekeriyyâ İbn Mende, Cüzʾ fîhi ẕikrü Ebi’l-Ḳāsım Süleymân b. Aḥmed eṭ-Ṭaberânî (Menâḳıbü’ṭ-Ṭaberânî) adıyla bir risâle kaleme almış (bk. bibl.), burada Taberânî’nin biyografisine, menkıbelerine, rüyalarına, ilmî ve ahlâkî şahsiyetine ve eserlerinin listesine yer vermiştir. Onun il-mî kişiliği üzerinde Mustafa Gündoğdu bir yüksek lisans tezi hazırlamıştır (bk. bibl.). TABERANİ(R.A)HAZRETLERİNİN NAKLETTİĞİ HADİSLERDEN ÖRNEKLER “Müslümanlar arasında sevgi ve dostluk, atadan evlâda miras kalır.”, “Kişinin parmakla gösterilir olması, kötülük olarak ona yeter.”, “Allah İslâm Dini için kolaylıktan hoşlanmış; güçlüğü ise çirkin görmüştür.”, “Her takva sahibi, Muhammed’in (üzerine rahmet ve selâm olsun) ehl-i beytindendir.”, “Kişi, hanımının ve çocuklarının rızkını karşılamak için çalışmaya çıkarsa, Allah yolundadır. Yaşlı anne ve babasının bakımını sağlamak için yola çıkarsa, Allah yolundadır. Nefsini harama karşı korumak niyetiyle çalışmaya çıkarsa, Allah yolundadır. Eğer insanlara gösteriş ve başkalarına öğünmek için yola çıkarsa, Allah yolunda değil, şeytanın yönlendirdiği yoldadır.” Taberânî ( radıyallahü anh ) anlatır: Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimizin amcasının oğlu İbn-i Abbâs şöyle bildirdi: Sıcak bir günde Hz. Ömer(r.a) öğleye doğru Mescid-i se’âdete geldi ve bir köşeye yalnız başına oturdu. Bir müddet sonra Hz.Ebû Bekr (r.a) geldi. Ömer (r.a) ona: “Senin bu saatte evinden çıkmana hangi şey sebeb oldu?” Ebû Bekr ( radıyallahü anh ): “Açlığımın şiddetli olması” buyurdu. 252 Bunun üzerine Ömer ( radıyallahü anh ): “Ben de aynı sebeple dışarı çıktım” diye mukâbele etti. O ikisi konuşmalarına devam ederken, Resûlullah ( aleyhisselâm ) evinden çıkıp mescide geliyordu. Onları görünce selâm verip: “İkinizi de bu sıcakta evden çıkaran şey nedir?” buyurdular. Onlar da: “Şiddetli açlıktan hâsıl olan sıkıntı...” diye cevap verdiler. Resûlullah ( aleyhisselâm ) tebessüm buyurup ve: “Vallahi beni de evden çıkaran şey aynı sıkıntıdır” buyurup tesellide bulundular ve hep birlikte Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin evinin önüne geldiler. Ebû Eyyûb el-Ensârî ( radıyallahü anh ) Resûlullah efendimiz(s.a.v) için hergün, hurma, süt ve benzeri şeyler hazırlardı. Bugün her nedense geciktirmişti. Daha doğrusu hazırlamış olduğu ilk yemeği çocuklarına yedirmişti. Kendisine âit hurma bahçesinde işleri vardı. Oraya gitmişti. Bahçeden çıkıp eve doğru geliyordu. Resûlullah ( aleyhisselâm ) ve iki Eshâbı kapıda bekliyorlar, hizmetçisi de onlarla ilgileniyordu. Resûlullah ( aleyhisselâm ): “Ebû Eyyûb nerede?” buyurdular. O cevâbını vereceği sırada Ebû Eyyûb ( radıyallahü anh ) geldi ve Resûlullaha ( aleyhisselâm ) ve beraberindekilere selâm verdikten sonra merakla: “Yâ Resûlallah her zamanki, geldiğiniz vakitte gelmediniz, nasıl olduda erken çıktınız; bir emriniz mi var idi?” deyince, Resûlullah ( aleyhisselâm ): “Doğru söyledin” buyurdular. Ebû Eyyûb el-Ensârî ( radıyallahü anh ) durumu kavramakta gecikmedi. Hemen hurma bahçesine gidip, henüz olgunlaşmamış taze hurmadan, olgun taze hurmadan ve kurumaya yüz tutmuş hurmalardan toplayıp getirdi. Resûlullah efendimiz: “Neden taze hurmaları kapardın? Bize sâdece kurumaya yüz tutanından getirsen de yeterdi” buyurunca, Ebû Eyyûb el-Ensârî ( radıyallahü anh ): “Bahçemin bu üç çeşit hurmasından yemenizi istedim. Ayrıca sizler için bir hayvan keseceğim” dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) bunun süt veren bir dişi olmamasını tenbîh ettiler. Ebû Eyyûb el-Ensârî ( radıyallahü anh ) süt vermeyen dişi bir keçi kesti. Derisini yüzüp hanımına teslim etti ve etin yanında ekmek de pişirmesini tenbîh etti. Et ve ekmek pişirilip getirilince, Resûlullah ( aleyhisselâm ) bir ekmek alıp içerisine bir miktar et koydular. Ebû Eyyûb’a ( radıyallahü anh ) uzatarak, “Bunu kızım Fâtıma’ya ulaştır. Zîrâ onun bugünkü kadar aç kaldığı günü olmamıştır” buyurdular. Sonra, hep birlikte oturup ikram edilen 253 yemekleri yediler. Resûlullah ( aleyhisselâm ): “Ekmek, et, taze hurma, kuru hurma ve yeni olgunlaşmaya yüz tutmuş hurma!..” diye buyururlarken mübârek gözleri nemlendi ve “Canımı kudret elinde tutan Allaha and olsun ki: Bu, kıyâmet günü sorulacağımız ni’mettir?” buyurdular. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) bu nasîhatları, yanlarındaki Ashâbının gözlerini de yaşarttı.. Bu hâl üzerine Resûlullah ( aleyhisselâm ): “İşte buna benzer bir ni’mete kavuştuğunuzda, elinizi o ni’mete uzatırken, Bismillah deyin. Doyunca da: “Bizi doyuran ve üzerimize ni’meti indiren ve bunu fadl ve kereminden veren Allaha hamd olsun” deyin, işte böyle demeniz, o ni’metten size sorulan soruya denk bir cevâp olur” buyurdular. Sonra Resûlullah ( aleyhisselâm ) ayağa kalkarak Ebû Eyyûb’a ( radıyallahü anh ): “Yarın bize gelmeyi unutma” buyurdular. Fakat Ebû Eyyûb ( radıyallahü anh ) bu tenbîhi duymadı. Bunun üzerine Ömer ( radıyallahü anh ) “Yâ Ebâ Eyyûb, Resûlullah ( aleyhisselâm ) yarın gelmeni emrediyor” dedi ve ayrıldılar. Ertesi gün Ebû Eyyûb ( radıyallahü anh ) Resûlullahın ( aleyhisselâm ) huzûruna geldi. Yanında câriyesini de getirmişti. Resûlullah ( aleyhisselâm ) Ebû Eyyûb’a ( radıyallahü anh ), “Bu câriyene hayırlı tavsiyede bulun. Çünkü bunlar yanımızda bulundukları sürece ancak hayır görüyoruz” buyurdular. Ebû Eyyûb el-Ensârî ( radıyallahü anh ) eve dönünce kendi kendine: “Resûlullahın ( aleyhisselâm ) câriyem için hayır tavsiyede bulunmamızı emretmesinden maksat, câriyeyi serbest bırakmaktır. Çünkü en hayırlısı da budur” deyip, câriyeyi âzâd etti. “Ölüm meleği bir adamın canını almağa gitti. Kalbini yokladı, kalbinde bir şey bulamadı. Çenesini ayırdı baktı ki, dili bir kenarda Kelime-i tevhîd getiriyor. Bu Kelime-i ihlâs sayesinde günahları mağfiret edildi.” “Ana ve babasının veya bunlardan birinin mezarını her Cum’a günü ziyâret eden kimse, mağfiret edilip iyilerden yazılır.” “Ölülerinizi ancak iyilikle yâd ediniz. Şayet onlar Cennetlik ise, onlar hakkında kötü söylemekle günahkâr olursunuz. Cehennemlik iseler, zâten bulundukları hâl kendilerine yeter.” “Ben, kıyâmet gününde yerdeki ağaç ve kum sayılarından daha çok şefaat ederim.” 254 “Bir kişinin kendi hânesi, ailesi, çocukları, hizmetçileri husûsunda sarf ettiği şey, kendisi için bir sadakadır.” “Eğer en aşağı derecedeki bir Cennet ehlinin bezek, süs ve zînetleri, bütün dünyânın zînetleri ile karşılaştırılsa, azîz ve celîl olan Allahü teâlânın mü’min kuluna âhıretteki bu ihsânı, bütün dünyâ süs ve zînetterinden üstün gelirdi.” “Allah’u Teâlâ kıyâmet günü, Âdem aleyhisselâmı bir milyar insana şefaatçi kılar.” “Günahın keffâreti, pişmanlıktır.” “Günahların öyleleri var ki, onları ancak geçim husûsunda çekilen sıkıntılar yok eder.” “Üç haslet vardır ki, müslüman olan kimsenin dünyâda se’âdeti cümlesindendir. Bunlar da: Sâlih komşu, geniş ev, kolayca binilir hayvandır.” “Şüphe yok ki, Allahü teâlâ, sâlih müslüman sebebiyle, komşularında olan yüz belâyı defeder.” Size bir şey emrettiğimde onu yapınız, bir şeyden nehyettiğimde ise ondan elinizden geldiği kadar kaçınınız. “Her mü’min günahı ile eskimiş ve tövbe ile yamanmıştır. Bunların hayırlısı, tövbe hâlinde ölenidir.” Resûlullaha ( aleyhisselâm ) îmândan soruldukta buyurdular ki,“O, sabır ve cömertliktir.” “Amellerin en makbûlü, yapmasına insanların zorlandığı amellerdir.” “Sabır bir insan farz edilse, keremli bir adam olurdu. Allahü teâlâ sabredenleri sever.” “Vâ’iz olarak ölüm yeter.” “Allah’u Teâlâ: “Ey Cebrâil, iki gözü kör olanın mükâfatının ne olduğunu bilir misiniz?” buyurdu. Cebrâil: “Allahım! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Biz ancak bize bildirdiğini bilebiliriz” dedi. Allahü teâlâ: “Onun mükâfatı, ebedi olarak Cennette kalmak ve benim cemâlime bakmaktır” buyurdu.” Resûlullahın ( aleyhisselâm ) oğlu İbrâhîm vefât ettiği zaman, mübârek gözleri yaşardı. Bu hâli gören Sahabe (r.anhüm): “Siz bize ağlamayı men etmediniz mi?” dediklerinde, Resûlullah ( aleyhisselâm ): “Bu gözyaşı, bir merhamet ve acıma neticesidir. Allahü teâlâ kullarından merhametli olanlara rahmet eder” buyurdu. 255 Resûlullah ( aleyhisselâm ) bir zâta, “Nasıl sabahladın?” buyurdular. O zât da: “Hayır üzereyim” dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) aynı suâli üç defa tekrarladılar ve üçüncü de o zât: “Allaha hamd-ü senalar olsun” deyince, Resûlullah ( aleyhisselâm ): “İşte senden bu cevâbı bekliyordum, bunun için bu soruyu tekrarladım” buyurdu. “Kim ki din ve dünyâsında rahat ve huzûr içinde olmak isterse, vera’ bakımından kendisinden üstün ve servet bakımından kendisinden düşük olanlara baksın.” “Muhakkak Kur’ân-ı kerîm bir zenginliktir ki, onun üstünde zenginlik olmadığı gibi, onunla beraber de fakîrlik yoktur.” “Allah’u Teâlâ bir kuluna hayır murâd ettiği vakit, onun günahının cezasını acele ile dünyâda kendisine çektirir.” “Yedirip şükreden, oruç tutup sabreden gibidir.” “Allah korkusundan mü’minin kalbi ürperdiği vakit ağacın yaprakları düşer gibi günahları dökülür.” “Herhangi bir mü’min ki, Allah korkusundan sivrisineğin başı kadar da olsa gözünden bir damla yaş çıkar, sonra sıcaklığı yüzüne değerse, Allah’u Teâlâ onu Cehenneme haram kılar.” “Fakîrlik, mü’min için, atın yanağındaki dizgin ve alnındaki beyazdan daha süslüdür.” “Mü’minin dünyâdaki hediyesi yoksulluktur.” “Sizin herbiriniz şükreden dile, şükreden kalbe sâhib olsun. Bir de âhireti husûsunda kendisine yardımcı olacak bir kadın elde etsin.” “Azîz ve celîl olan Rabbim, Mekke vadisini altın yapıp emrime verilmesini bana bildirdi. Ben dedim ki: “Ey Rabbim, bunu istemem. Bir gün aç, bir gün tok olarak yaşayayım, bu bana yeter. Acıktığım gün, sana tazarrû’ ve niyazda bulunurum. Doyduğum gün de sana hamd eder ve senada bulunurum.” “Dört şey zorlukla elde edilir: Susmak ki, ibâdetin başlangıcıdır. Tevâzu, çok zikir ve az varlık ile yetinmektir.” “Allah’u Teâlâ’ya yönelen kimseye, Allah’u Teâlâ her husûsta yeter ve ummadığı yerden onu rızıklandırır. Fakat dünyâya yönelen kimseyi de, dünyâya havale eder.” “Benim bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız.” “Kim ki kalbinden sadakat ve ihlâs ile “Lâ ilahe illallah” derse, ona Cennet vâcib olur.” 256 “Deveni bağla, sonra tevekkül et.” “Her derdin bir dermanı vardır. Bilen bildi, bilmeyen bilemedi. Yalnız ölümün çâresi yoktur.” “Siz altınlarınızı ateşle denediğiniz gibi, Allahü teâtâ da kullarını belâlarla tecrübe eder. Kimisi, tam ayar hâlis altının aynı parlaklıkta ateşten çıktığı gibi, parlak çıkar, denemeyi kazanır, kimisi biraz karışık bir kısmı da yanmış ve kararmış olarak tecrübeden çıkar.” “Allahü teâlâ kulunu sevdiği vakit onu ibtilâ eder, dert verir. Fazla sevdiği vakit onu iktinâ eder, ya’nî mal ve evlâd diye kendisinde bir şey bırakmaz.” “Azîz ve celîl olan Allahü teâlâ, rahatlık ve ferahlığı rızâ ve yakînde, gam, keder ve tasayı da, şüphe ve kızgınlıkta kılmıştır.” “Bir kavmi sevip onlarla dostluk kuran, kıyâmet günü onlarla haşr olacaktır.” “Bid’at sahibine hürmet eden kimse, İslâmiyeti yıkmağa yardım etmiş olur.” “Kul, ibâdeti zayıf olduğu hâlde, güzel ahlâkı sayesinde, âhıretin yüksek derece ve şerefli menzillerini kazanır.” “Kur’ân-ı kerîmi hatim edenin duâsı kabûl olunur.” “Kötü huy, bağışlanmayacak bir günah, kötü zan ise kokan bir günahtır.” “Allaha gönül hoşluğu ile ibâdet et. Şayet buna gücün yetmiyorsa, hoşlanmadığın şeyde sabret. Zîrâ böyle yapmanda senin için çok hayır vardır.” “Müslümanın Müslümanı korkutması helâl olmaz.” “İyiliklerine sevinen, kötülüklerine üzülen kimse mü’mindir.” “Çölde yalnız kalan kimse birşey gayb ederse, ey Allah’ın kulları, bana yardım ediniz desin! Çünkü Allah’u Teâlâ’nın sizin göremediğiniz kulları vardır.” “Allah’u Teâlâ, herşeyi yoktan var etti. Herşey içinden insanları sevdi, kıymetlendirdi. İnsanlar içinden de, seçtiklerini Arabistan’da yerleştirdi. Arabistan’daki seçilmişler arasında da, beni seçti. Beni, her zamandaki insanların seçilmişlerinde, en iyilerinde bulundurdu. O hâlde, Arabistan’da bana bağlı olanları sevenler, benim için severler. Onlara düşmanlık edenler, bana düşmanlık etmiş olurlar.” 257 “Bir kimse namaz sonunda, üç defa sübhâne rabbike âyet-i kerîmesini okursa, yetişir miktarda sevâba kavuşur.” “Âdemoğlunun hatâlarının çoğu dilindendir.” “Hayır olmayan her sözden dilini çek, ancak bu sayede şeytana galebe çalarsın.” “İnsanlar üç kısımdır; bir kısmı kârda, bir kısmı selâmette ve bir kısmı da helaktedir. Kârda olanlar, Allahı zikredenlerdir. Selâmette olanlar, diline sahip olanlardır. Helâka gidenler ise, bâtıl ve boş sözlere dalanlardır.” “İtirazı terkedin, zîrâ onun hikmeti anlaşılmaz ve fitnesinden emîn olunmaz.” “Güzel söz ve yemek yedirmek, Cennete girmenizi kolaylaştırır.” “Allahtan kork, takvâya devam et, bir kimse senden bildiği bir kusurdan dolayı seni ayıplarsa, sen de bildiğin bir kusurdan dolayı onu ayıplamağa kalkışma, günâhı onun, sevâbı ise senin olur. Ve kimseye kötü söz söyleme.” “Şeytanın, insanın gözüne çekecek sürmesi, kötü söz söyletmek için ağzına koyup yalatacağı şeyi, koklatmak için burnuna sürecek kokusu vardır. Ağzına süreceği; yalan, burnuna çektireceği; gazâb, gözüne süreceği; uykudur.” “Gıybeti dinleyen de, gıybet edenlerden biridir.” “Kimin yanında bir mü’min (aleyhinde konuşulmakla) zillete düşürülür de, ona, yardıma gücü yettiği halde yardım etmez, onu zilletten kurtarmazsa, kıyâmet günü mahlûkât arasında Allahü teâlâ onu zelîl eder.” “Fâciri anmaktan çekiniyor musunuz? Onun her hâlini açıklayın ki, herkes onu bilsin. Onda olan hâller ile onu anlatınız ki, insanlar ondan kendilerini korusunlar.” “Allah katında en sevimliniz, ahlâkı en güzel olanınız ve halk ile güzel geçinip ülfet eden ve ülfet olunanınızdır: Allah katında en sevimsiz olanınız da, insanlar arasında lâf götürüp getiren, dostların arasını açmak için çalışan ve temiz insanlara kusur arayanınızdır.” “Ümmetimin hayırlısı, dinde keskin ve titiz davranandır.” “Kızdığın vakit, sükût et.” 258 “Gadâbından çekinen kimseden, Allahü teâlâ azâbını men eder. Rabbinden özür dileyenin özrünü Allahü teâlâ kabûl eder. Dilini koruyan kimsenin kusurunu Allah gizler.” “İlim öğrenmek; çalışmak ve sıkıntıya sabretmekle, hilm; ahlâkı güzelleştirmek ve bu yolda gayret etmekle mümkündür. Hayır isteyene hayır verildiği gibi, kötülükten sakınan da korunur.” “Müslüman, yumuşaklığı ile, gündüz oruç tutan ve gece ibâdet edenler seviyesine yükselir. Bunun aksine olarak gadabı sebebiyle, inatçı zorbalar seviyesine de düşebilir ve sözü aile efradından başka kimseye geçmez olur.” “Allah’u Teâlâ, yumuşak tabiatlı ve utangaç olanları, zengin olup iffet sahibi bulunanları, nüfûsu kalabalık olduğu hâlde fakîr olup mütteki olanları sever. Çirkin söz söyleyen, ağır tabiatlı, ısrarlı olarak dilenen ahmakları sevmez.” “Allah’u teâlâ, kıyâmet günü mahlûkâtı mahşer yerinde topladığı zaman, Arş’ın altındaki bir dellâl üç defa “Ey îmân edenler, Allah’u teâlâ sizi affetti. Siz de birbirinizde olan hakkınızı bağışlayın” diye seslenir.” “Kıyâmet günü insanlar Mevkifte toplandıkları zaman dellal, “İnsanları affedip, mükâfatları Allah üzerinde olanlar kalksın ve Cennete girsinler” diye seslenir. Bunun üzerine binlerce insan kalkar ve hesap görmeden Cennete girerler.” “Üç şey vardır ki, mü’min olduğu hâlde bunları yapan ve bunlar ile gelen kimse, (kıyâmet günü) hangi kapısından isterse Cennete girer ve istediği kadar hûrîlerden kendisine verilir. Bunlar; bilinmeyen, şahidi olmayan ve unutulmuş borcu ödeyenler, her namazı müteâkib on İhlâs okuyanlar ve katilini affedenlerdir.” Bunlardan birini yapanlara da aynı mükâfat verilir mi? diye soruldukta: “Evet, birini yapanlara da aynı mükâfat verilir” buyuruldu. “Allah’u Teâlâ sertliğe vermediklerini, yumuşaklığı verir. Bir kulunu sevdiği zaman, ona yumuşaklığı nasîb eder. Yumuşaklıktan mahrûm bir aile, Allah sevgisinden mahrûm demektir.” “Allah’u Teâlâ’nın verdiği ni’metlerin de düşmanları vardır. Bunlar da; Allahü teâlânın kendi fadlından verdiği kimselere hased eden, onları çekemeyenlerdir.” “İnsanoğlunun üç dostu vardır. Bunlardan biri, ölünceye kadar kendisine arkadaş olur; ikincisi, mezara gidinceye kadar; 259 üçüncüsü, mahşere kadar kendisinden ayrılmaz. Ölünceye kadar kendisine arkadaşlık eden servettir. Mezara kadar gelen aile efradı ve diğer ahbablarıdır. Mahşere kadar kendisine arkadaşlık edecek olan, amelidir.” “İktisâd eden sıkıntı çekmez.” “Bol yemek yedirmek, herkese selâm vermek ve güzel konuşmak, mağfireti gerektiren sebeblerdendir.” “Allah’u Teâlâ’nın bir takım kulları vardır. Allah yolunda harcanmak üzere onlara servet vermiştir. Bunlardan cimrilik edenler olursa, o serveti onlardan alır başkasına verir.” “Dîninde ve dünyâsında parmak ile gösterilmek, kötülük olarak kula yeter. Allah’u Teâlâ’nın korudukları müstesna! Allah’u Teâlâ sûretlerinize bakmaz; niyetlerinize ve amellerinize bakar.” “Şüphesiz Cennet ehli, her saçı sakalı karışık, dağınık, üstü başı toz toprak içinde, eski elbiseye bürünmüş, nazar-ı itibâre alınmayan kimselerdir ki, büyüklerin (makam sahiplerinin) huzûruna girmek isteseler kabûl edilmezler. Evlenmek isteseler kimse kız vermez, konuşsalar kimse dinlemez. Her birinin ihtiyâcı göğsünde deprenip durur. İşte bunların nûru kıyâmet halkına taksim edilecek olsa hepsine yeterdi.” “Riyanın azı da şirktir. Allah’u Teâlâ, bilinmeyen, gizli kalan mûttekileri sever. Onlar ki, yokluklarında aranmaz, varlıklarında bilinmezler. Onların kalbleri hidâyet nûru saçar. Her karanlık, tozlu yollardan bu sayede kurtulurlar.”- “Kendisinde zerre kadar riya bulunan ameli, Allahü teâlâ kabûl etmez.” “Âdil hükümdârın bir günü, bir adamın kendi kendine altmış sene (nafile) ibâdet etmesinden daha hayırlıdır.” “Üç şey helak edicidir: İtaat edilen cimrilik, uyulan hevâ-i nefs, kulun kendini beğenip böbürlenmesidir.” “Zillete düşmeyecek şekilde tevâzu gösteren, meşrû kazancını meşrû yola sarf eden, düşkünlere acıyan, fakîh ve hikmet ehli ile düşüp kalkan kimseye müjdeler olsun.” “Dört şey var ki, Allah’u Teâlâ bunları ancak sevdiği kimselere verir: Sükût etmek; bu, ibâdetin başlangıcıdır, Allah’a tevekkül, tevâzu ve dünyâdan meylini kesmektir.” 260 “Kıyâmet gününde, en ağır azâbı görecek olan, Allahü teâlânın, ilminden kendisini faydalandırmadığı âlimdir.” “Bir kabilenin ölümü, bir âlimin ölümünden ehvendir.” “Siz din âlimleri ve fukahâsı çok, okuyucu ve hatîbleri az, soranları az, cevap verenleri çok bir diyar ve zamandasınız. Bu vaziyet karşısında amel, ilimden hayırlıdır. Yakında bir zaman gelecek, âlimler ve fukahâ, azalacak, konuşmalar çoğalacak, soranlar çok olacak, cevap verebilenler az bulunacak, işte o zaman ilim amelden hayırlıdır.” “Allah’u Teâlâ kıyâmet günü, bütün kullarını ve âlimleri diriltir. Sonra âlimlere: Ey âlimler, ben hâlinizi bilerek, ilmi size verdim, bunu size azâb etmek için vermedim. Kusurlarınızı bağışladım. Buyurun Cennete...” “İlimden bir mes’ele öğrenmek, bütün varağı ile dünyâdan hayırlıdır.” “Câhilin cehâletine susması, (öğrenmemesi) âlimin de ilmini saklaması doğru değildir.” “En güzel hediye; hikmetli bir sözü iyice anlayıp, din kardeşine anlatmaktır. Bu, aynı zamanda bir senelik ibâdete karşılıktır.” “İlim Çin’de bile olsa öğreniniz.” “İnsanlar ilim öğrenip ameli terk ettikleri, dil ile sevişip içten husûmet besledikleri ve sılâ-i rahmi terk ettikleri vakit, Allah onlara la’net eder, kulaklarını sağır, gözlerini de kör eder.” “Müslümanlar, Peygamberlerinden sonra, onun bildirdiği dinde bir bid’at, herhangi bir yenilik yaparsa, bunun benzeri olan bir sünnet, aralarından kalkar.” “Bid’at sahibi bid’atinden vazgeçinceye kadar, Allahü teâlâ tövbesini kabûl etmez.” “Yeryüzünde, her zaman kırk kişi bulunur. Her biri, İbrâhîm (aleyhisselâm) gibi bereketlidir. Bunların bereketi ile yağmur yağar. Biri ölünce, Allahü teâlâ onun yerine başkasını getirir.” “Gençlerin en hayırlısı, kendisini yaşlılara benzeten, ihtiyârların en fenâsı da kendisini gençlere benzetendir.” “Namazını zayi ettiği hâlde Allaha mülâki olan kimsenin, diğer iyiliklerine Allah değer vermez.” “Kim ki, abdestini güzel alır, namazını vaktinde kılar, rükû’ ve sücûdunu tamamlar, huşû’una riâyet ederse, beyaz ve parlak 261 olduğu halde yükselir ve benim hakkıma riâyet ettiğin gibi, Allah da seni korusun der. Kim ki abdestini güzel almaz, namazını vaktinde kılmaz, rükû’, sücût ve huşû’una riâyet etmezse, siyah ve karanlık olduğu halde yükselir ve beni zayi ettiğin gibi, Allah da seni zayi etsin der. Tâ ki Allahü teâlânın dilediği yere gittikten sonra bir paçavra gibi dürülür ve kişinin yüzüne çarpılır.” “Sizden herhangi birisinin, yemek sofrası misâfirinin önünde bulunduğu müddetçe, melekler onun için istiğfar ederler.” “Din kardeşinin arzu ettiği yemeği kendisine yediren kimsenin günahları bağışlanır. Din kardeşini sevindiren, Allahı sevindirmiş olur.” “Muhakkak ki insan, güzel ahlâkı sayesinde, gündüz oruçlu, gece ibâdet edici olanların derecesine yükselir.” “Evlenen kimse, dîninin yarısını korumuş olur. Artık diğer yarısında da Allaha karşı gelmekten sakınsın.” “İki çocuğu ölen kimse, Cehennem ateşine karşı duvardan bir perde ile siperlenmiş olur.” “Kadını, sırf malı ve güzelliği dolayısıyla alan kimse, malından da güzelliğinden de mahrûm olur. Fakat dindarlığı için bir kadın ile evlenen kimseye, Allahü teâlâ malı da güzelliği de nasîb eder.” “Her kimin kız çocuğu olur da onu terbiye eder ve terbiyesini güzel eder, gıda verir ve gıdasını güzel verir ve Allahü teâlânın kendisine verdiği ni’metlerden ona da bolluk gösterirse, o kız çocuğu onun için bereket ve Cehennemden kurtarıp Cennete girmesi için bir kolaylık vesîlesi olur.” “Lâ ilahe illallah söyleyip, bu Kelime-i tayyibe üzere vefât eden Cennete girer. Allah için bir gün oruç tutup, bu minval üzere vefât ederse Cennete girer. Allah için sadaka verip ömrü bunun üzerine biten Cennete girer.” “Ramazan-ı şerîf ayında oruç tutup, ardından Şevval ayındanda altı gün oruç tutarsa, bir yıl oruç tutmuş gibi olur” buyurunca, hadîs-i şerîfi rivâyet eden Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretleri, “Bir gününe on gün mü?” diye sordu. Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Evet” buyurdu. “Yaşadığımız günlerde Rabbinizin nefhaları (rahmet dağıtması) vardır. Onlardan istifâde edin. Cum’a günüde bu günlerden biridir.” “Gizli sadaka Allahın gadabını söndürür.” 262 “Helâl (nafaka) taleb etmek, farz üzerine farzdır.” “Gıybet eden ve dinleyen, günahta ortaktırlar.” “Memleketler, Allahü teâlânın yarattığı yerler, insanlar da Allahü teâlânın kullarıdır. Nerede huzûr, bulursan orada otur ve Allahü teâlâya hamd eyle.” Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) yola çıkmak isteyene şu duâyı okurlardı: “Allahü teâlâ seni rahmet ve himâyesine alsın, takvâyı sana azık etsin, günahlarını bağışlasın ve nerede olursan ol, yönünü hayra çevirsin.” “Vefâtımdan sonra beni ziyâret eden, sağlığımda ziyâret etmiş gibidir.” “Yalnız beni görmek maksadıyla ziyâretime gelenler, Allahü teâlânın izniyle şefaatimi hak etmişlerdir.” “Cennet bahçelerinde eğlenmek isteyenler, Allahı çok zikretsinler.” Resûlullaha ( aleyhisselâm ) “Hangi amel daha faziletlidir?” diye sorduklarında şöyle buyurdular “Dilin, Allah Allah derken ölmendir.” “Lâ ilahe illallah diyenler için mezarlarında vahşet (yalnızlık), mahşer meydanında dehşet yoktur. Sûr’un üflenmesi ânında, başlarındaki toprakları nasıl silkeleyerek kalktıklarını sanki görür gibiyim. Hüznü bizden gideren Allaha hamd ederiz. Muhakkak ki, bizim Rabbimiz, son derece mağfiret edici (gafûr) ve şekûrdur (iyiliklerin mükâfatını verendir).” “Kim herhangi bir kitapta benim üzerime salevât-ı şerîfe getirirse, ya’nî salevât-ı şerîfeyi kitaba yazarsa, ismim orada kaldığı müddetçe, melekler o kişi için istiğfar ederler.” “Abdestli olarak uyuyan kişinin rûhu Arş’a yükselir.” “Îmân, üçyüzotuzüç yoldur. Bu yollardan birine girip şehâdet ile Allaha ulaşan kimse, Cennete girer.” “Allah katında en faziletli namaz, akşam namazıdır. Misâfir ve mukîm hakkında aynıdır, değişmez. Onunla gündüz namazı sona erer ve gece namazı başlar. Kim akşamın farzını kıldıktan sonra iki rek’at sünnet kılarsa, Allahü teâlâ ona Cennette iki köşk inşâ ettirir. Dört rek’at kılan kimsenin ise, yirmi veyahut kırk senelik günahı bağışlanır.” 263 “Gece kıyamına (namazına) devam edin; zîrâ bu sizden önceki sâlihlerin ibâdeti, Allaha yakınlık ve günahlara keffâret olup, insanı bedenî hastalıklardan korur ve günahlardan uzaklaştırır.” “Yemekten evvel elleri yıkamak yoksulluğu, yemekten sonra yıkamak ise, günahları giderir.” “Üç haslet kendisinde bulunmadıkça kişinin imânı kemâl bulmaz: Kızdığı vakit hiddeti kendisini haktan ayırmamak, memnuniyeti vaktinde bâtıla girmemek, gücü yettiği vakit hakkı olmayan şeyi almamaktır.” “Kim ki, bir iyiliği niyet eder de, sonra herhangi bir mâni sebebiyle onu yapamazsa, ona tam bir sevâb yazılır.” “Riyanın en küçüğü dahi şirktir.” “Çok yaşayıp, ameli güzel olan kimseye müjdeler olsun.” “Allah’ın yarattıkları üzerinde düşünün, zâtı hakkında düşünmeyin. Zira siz O’nun kadrini takdîr edemez, O’nu anlamağa güç yetiremezsiniz.” “Mü’minin hediyesi ölümdür.” Taberânî’nin eserlerinden seçmeler: Usâme bin Zeyd anlatır: Resûlullah ( aleyhisselâm ) Benî Mustalak kabilesi üzerine yapılan seferden döndüğünde, Abdullah bin Übey’in oğlu, münâfıkların başı olan babasına karşı kılıcını çekip “Muhammed ( aleyhisselâm ) insanların en şereflisi, en üstünü, ben ise en adîsi, en alçağıyım demedikçe, vallahi bu kılıcı kınına koymam” dedi. Bunun üzerine Abdullah bin Übey: “Vay Allah’ın belâsı vay! Muhammed ( aleyhisselâm ) insanların en şereflisi, en yükseği, ben ise, en âdisi, en alçağıyım” dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) bu hâdiseyi duyunca tebessüm edip, onun hareketini takdîr buyurdular. “Abdullah İbni Abbâs ( radıyallahü anh ) anlatır: Peygambere ( aleyhisselâm ) mübârek Eshâbından (r.anhüm) biri gelerek “Ya Resûlallah! Seni o kadar çok seviyorum ki, aklıma gelince sizi hemen gelip görmezsem, canım çıkacak gibi oluyor. Gelip seni görüyorum. Fakat ben âhırette ne yapacağım. Eğer Cennete girersem, muhakkak senden aşağı mertebelerde olacağım. Senden ayrılmak ise, bana çok zor gelecek Ben Cennette de seninle olmak istiyorum” dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) hiçbir cevap vermedi. Daha sonra bu husûsta Allahü teâlâ Nisa sûresi altmışdokuzuncu âyet-i kerîmesini nâzil edip meâlen şöyle buyurdu: “Kim Allahü teâlâ ve 264 Peygamberine ( aleyhisselâm ) itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine ni’metler verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehîdlerle, iyilerle beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaştır” buyurdu. Resûlullah ( aleyhisselâm ) hemen o zâtı çağırarak, bu âyet-i kerîmeyi okuyarak müjdeledi. Usâme bin Şerik anlatır: Birgün Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yanında oturuyorduk. Herkesin sessizce oturduğu sırada birkaç kişi gelip, Resûlullaha ( aleyhisselâm ) “Allahü teâlâ en çok kimi sever?” diye sordular. Resûlullah da ( aleyhisselâm ), “Ahlâkı en güzel olanı” buyurdu. Abdurrahmân bin Haris Sülemî ( radıyallahü anh ) anlatır: Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yanındaydık Abdest almak için su istediler. Kapta su gelince, eliyle kaptan su alarak abdest aldı. Resûlullah ( aleyhisselâm ) işini bitirince kabı alıp içindeki suyu içtik. Resûlullah ( aleyhisselâm ) bunu görünce: “Niçin böyle yapıyorsunuz?” diye sorduğunda, “Allah ve Resûlünün sevgisi için” diye cevap verdik. Resûlullah da ( aleyhisselâm ), “Allah ve Resûlünün sizden râzı olmasını istiyorsanız, size verilen emânetleri hakkıyle muhafaza edin. Konuştuğunuzda doğru söyleyin. Komşularınıza iyi muâmele edin” buyurdu. Enes bin Mâlik ( radıyallahü anh ) anlatır: Uhud savaşında “Muhammed ( aleyhisselâm ) öldü” şayiası Medine’ye ulaşınca, Ensârdan (r.anhüm) ihrâmlı bir kadın Uhud’da savaş meydanına geldi. Babası, kocası, kardeşi ve evladının cesediyle karşılaştı. “Kim bunlar?” diye sorunca: “Baban, kardeşin, kocan ve çocuğun” dediler. Kadın: “Bana Resûlullahı ( aleyhisselâm ) gösterin” dedi. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yerini öğrenince, koşup yanlarına vardı. Elbisesinin ucundan tutarak “Anam-babam sana feda olsun yâ Resûlallah, sen sağ olduktan sonra, gerisi ne olursa olsun. Benim için hiç mühim değil” dedi. Katâde bin Nu’mân ( radıyallahü anh ) anlatır: “Resûlullaha ( aleyhisselâm ) bir yay hediye edildi. O da Uhud savaşında bana verdi. Savaşta, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) önüne dikilip, hem müşriklere yayın ipi kopuncaya kadar ok attım. Hem de Resûlullaha ( aleyhisselâm ) gelebilecek oklara siper oldum. Yayımın ipi kırılınca ok atamaz olmuştum. Bizim tarafa ne zaman bir ok atılsa, hemen göğsümü 265 Resûlullahın ( aleyhisselâm ) önüne gerer, okun hedefine ulaşmasına mani olurdum.” Muâz bin Cebel ( radıyallahü anh ) anlatır: Resûlullaha ( aleyhisselâm ) gittim. Namaz kılıyordu. Sabaha kadar ayakta durdu, secdeye gitti. Orada rûhunun kabzedildiğini zannettim. Daha sonra bana: “Niçin böyle yaptım, biliyor musunuz?” buyurdu. “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” dedim. Üç veya dört defa aynı soruyu tekrarladı ve şöyle buyurdu: “Ben, Allah’ın farz kıldığı namazı kıldım. Sonunda Rabbimin elçisi gelerek: “Ümmetin için ne yapayım?” dedi. “Rabbim daha iyi bilir” deyince, aynı soruyu üç veya dört defa tekrarlayarak “Ümmetin için ne yapayım?” dedi. Ben yine: “Rabbim daha iyi bilir” dedim. Bunun üzerine “Ümmetinden dolayı seni hiç üzmeyeceğim” buyurunca, ben de hemen Rabbime secde ettim. Rabbim, şükredenlere karşılığını verir ve onları sever” buyurdu. Ubâde bin Sâmit ( radıyallahü anh ) anlatır: Birgün Resûlullah ( aleyhisselâm ) Ashâbı ile birlikte yola çıktı. Resûlullah ( aleyhisselâm ) bir deveye binmişti. Eshâbından (r.anhüm) hiçbiri Resûlullahın ( aleyhisselâm ) önüne geçmiyordu. Muâz bin Cebel ( radıyallahü anh ): “Yâ Resûlallah! Allah’u Teâlâ bizim canımızı senden önce alsın. Allah göstermesin! Sen önce vefât edersen, senden sonra biz hangi ibâdeti yapalım? Ya Resûlallah! Allah yolunda cihad mı yapalım?” diye suâl etti. Ben de: “Anam-babam sana feda olsun yâ Resûlallah!” dedim. Resûlullah ( aleyhisselâm ):“Allah yolunda cihad güzel şey! Fakat, insanlar için bundan daha üstünü var” buyurdu. Muâz bin Cebel ( radıyallahü anh ) “Oruç ve sadaka mı?” diye suâl eyledi. Resûlullah ( aleyhisselâm ):“Oruç ve zekât da güzel şey! Fakat, insanlar için bunlardan daha üstünü var” buyurdu. Bunun üzerine Muâz bin Cebel ( radıyallahü anh ), bildiği bütün hayırları saydı. Hepsine de Resûlullah ( aleyhisselâm ) “İnsanlar için bundan daha hayırlısı var” buyurdu. Muâz ( radıyallahü anh ): “Yâ Resûlallah! İnsanlar için bundan daha hayırlı olan nedir?” diye suâl eyledi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) ağzını işâret ederek: “Susmak, konuşunca da hayır konuşmaktır” buyurdu. Muâz ( radıyallahü anh ): “Dillerimizle söylediklerimizden hesap sorulacak mı?” deyince Resûlullah ( aleyhisselâm ), Muâz’ın ( radıyallahü anh ) dizine vurdu. Sonra da: “Annen yokluğuna yansın!” buyurup, daha başka şeyler de söyledi. Daha sonra, “İnsanları Cehenneme yüzüstü düşürecek olan 266 şey, dillerinden başkası değildir. Kim Allaha ve âhıret gününe inanırsa, ya hayır söylesin, ya da sussun. Hayır konuşun istifâde edin. Şer konuşmayın ki, selâmette olasınız.” Muâz bin Cebel ( radıyallahü anh ) anlatır: Abdullah bin Amr’ın ( radıyallahü anh ) evine uğradım, kapının önüne çıkmış kendi kendine konuşur gibi hareketler yaparken görünce, böyle yapmasının sebebini sordum: “Allah’ın düşmanı olan şeytan, neden beni Resûlullahın buyurduklarını tatbik etmekten alıkoyuyor? Bana “Evinde sıkılıyorsun, İnsanların arasına çıkmıyor musun?” diyor. Halbuki ben, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) “Allah, yolunda cihad edeni korur. Hastaları ziyâret edeni korur. Sabah namazına câmiye gideni korur. Yardım etmek düşüncesi ile idârecilerinin yanlarına gideni korur. Hiç kimsenin gıybetini yapmadan evinde oturanı da Allah korur” buyurduğunu duymuştum. Buna rağmen Allahın düşmanı, beni evimden meclise çıkarmak istiyor” dedi. Mus’ab bin Umeyr’in kardeşi Ebû Azîz bin Umeyr anlatır. Bedir Savaşında müşriklerin yanındaydım. Savaş neticesinde Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Ashâbı tarafından esîr edildim. Ben, Medîneli Ensârdan bir grubun muhafazasındaydım. Onlar, sabah ve akşam yemeklerinde Resûlullahın emrine uyarak, kendileri yalnız hurmayla yetinirler, bana ise kendi ihtiyâçları olan ekmeği verirlerdi. Çünkü Resûlullah ( aleyhisselâm ): “Esirlere iyi muâmele edin” buyurmuştu. İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ) anlatır: Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Ey Abdülmuttaliboğulları, sizin için Allahü teâlâdan üç şey diledim. Doğru yolda olanları, o yoldan ayırmamasını, bilgisi olmayanları, bilgili kılmasını da diledim. Bir kimse Hacer-i Esved’le Makâm-ı İbrâhîm arasında durup namaz kılsa ve oruç tutsa; eğer, Muhammed’in ( aleyhisselâm ) Ehl-i Beytine düşmanlık ediyorsa, ölünce Cehenneme, girer.” Nu’mân bin Beşîr ( radıyallahü anh ) anlatır: Biz, Resûlullah ile beraber seferde iken, içimizden biri hayvanının üzerinde uyukluyordu. Bir başkası şaka niyetiyle, sadağından okunu aldı. Birden korkarak uyandı. Bunun üzerine Resûlullah ( aleyhisselâm ): “Hiç kimseye, müslüman bir kardeşini korkutmak helâl değildir” buyurdu. Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ) anlatır: Hazreti Ebû Bekr, Resûlullah ile ( aleyhisselâm ) oturuyorlardı. Bir adam gelip, Hazreti 267 Ebû Bekr’e kötü sözler söylemeye başladı. Resûlullah da ( aleyhisselâm ) hayret ve tebessümle onları seyrediyordu. Adam biraz ileri gidince, Hazreti Ebû Bekr, onun sözlerinden bir kısmına karşılık verdi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) üzülerek oradan ayrıldı. Ebû Bekr de ( radıyallahü anh ) arkasından koşup yetişti. “Yâ Resûlallah! Adam bana kötü söylerken siz orada oturuyordunuz. Adama ben karşılık verince oradan ayrıldınız. Acaba hatâ mı eyledim, sebebini söyleyin de rahatlayayım?” dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ): “Sen, o adamın karşısında susarken, senin yerine ona bir melek karşılık veriyordu. Sen ona cevap vermeye başlayınca, araya şeytan girdi. Ben, ise şeytanla beraber bir arada bulunmam” buyurup, şöyle devam etti:“Yâ Ebâ Bekr! Üç şey vardır ki, Allah’u Teâlâ asla onları karşılıksız bırakmaz. Kim zulme uğrar da, Allah’ın rızâsını kazanmak için mukâbelede bulunmazsa, Allah’u Teâlâ o kimseye yardım ederek yükseltir. Her kim Allah’u Teâlâ’ya yaklaşmak için herkese ihsânda bulunursa, Cenâb-ı Allah o kimsenin zenginliğini arttırır. Her kim de zengin olmak için dilencilik yaparsa, Allahü teâlâ, o kimseyi fakîrleştirir” Cerîr ( radıyallahü anh ) anlattı. Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) huzûruna bir adam geldi. Dizlerinin titrediğini gördüm. Resûlullah ( aleyhisselâm ) bu zâta: “Titremene hacet yok. Ben kral değilim. Kureyşli, kuru et yiyen bir kadının oğluyum” buyurdu. Yahudilerin Medine’de ileri gelen âlimlerinden ilen, müslüman olmakla şereflenen Abdullah bin Selâm, Medine çarşısında sırtında odun taşımaktaydı. Kendisine: “Allah seni sırtında odun taşımaya muhtaç etmediği hâlde, bu şekilde dolaşmanın sebebi nedir, diye sorulunca: “Kibrimden kurtulmak istedim. Çünkü Resûlullah ( aleyhisselâm ), “Kalbinde bir hardal tanesi kadar kibir bulunan kimse, Cennete giremeyecektir” buyurdu” dedi. Zeyd bin Erkâm ( radıyallahü anh ) anlatır: Resûlullah ( aleyhisselâm ) bir hastalığımda evime teşrîf etti ve “Bu hastalığından sana bir şey olmaz. Fakat, benden sonra yaşadığın takdîrde a’mâ olursan ne yaparsın?” buyurdu. “‘O zaman sabreder ve sevâbını Allahü teâlâdan beklerim” diye cevap verdim. Resûlullah da ( aleyhisselâm ): “Bu takdîrde sorgusuz sualsiz Cennete girersin” buyurdu. Resûlullahın vefâtından sonra gözlerim görmez oldu. Bir diğer rivâyette, Zeyd bin 268 Erkâm’ın ( radıyallahü anh ) gözlerinin, vefâtına yakın tekrar açıldığı bildirilmektedir. Hazret-i Ömer anlatır: Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yeni bir elbise giyerken, elbise göğsüne kadar gelince: “Mahrem yerlerimi örten ve dünyâda beni güzelleştiren elbiseyi bana giydiren Allaha hamd olsun. Kuvvet ve irâdesi ile yaşadığım Allaha yemîn ederim ki, yeni bir elbise giyip de, benim söylediğim gibi söyleyen ve sonra da eskilerini Allah rızâsı için bir fakîre giydiren her müslüman, giydirdiği o elbisenin bir ipliği dahi fakîrin üzerinde bulunduğu müddetçe, kendisi hayatta olsun, ölmüş olsun, Allah’ın himâyesinde olur” buyurdu. Taberânî’nin Eshâb-ı kiramdan (r.anhüm) ba’zı rivâyetleri: Bir adam, Abdullah İbni Abbâs’ın huzûruna gelerek, “Bana nasîhat eyle” dedi. İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ) da, “Allahü teâlâya hakkıyla kulluk et ve Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Eshâbı (r.anhüm) hakkında kötü söz söylemekten sakın. Çünkü sen, onların ne kadar yüksek derecelerde olduğunu bilmiyorsun” buyurdu. Abdullah bin Mes’ûd ( radıyallahü anh ) “Kendisinden başka ilâh bulunmayan Allaha yemîn ederim ki, yeryüzünde dilden başka uzun zaman hapsedilmeye lâyık bir şey yoktur” buyurdu. Abdullah bin Mes’ûd ( radıyallahü anh ): “İnsanlar üç sınıfa ayrılır. Bunlardan birincisi; Allah yolunda cihâd edenlere, malı ve canı ile yardım edenler, ikincisi; iyilikleri emredip, kötülüklerden nehyederek dilleri ile cihâd edenler. Üçüncüsü de; kalbi ile hakîkati tasdîk edip, kötülüğe buğz edenlerdir” buyurdu. İkrime bin Ebî Cehl ( radıyallahü anh ) ile birlikte Yemen’de mürtedlere karşı savaşan, Eshâb-ı kiramdan (r.anhüm) Garafe bin Haris ( radıyallahü anh ) anlatır: Mısır’da Mendukûn adında bir hıristiyanı İslâmiyete da’vet ettim. Fakat adam, Resûlullah ( aleyhisselâm ) hakkında kötü sözler söyledi. Ben de onu bir güzel dövdüm. Vâli Amr bin Âs ( radıyallahü anh ) hâdiseyi duyunca beni çağırıp: “Biz onlarla andlaşma yapıp, emniyette olduklarını bildirmedik mi?” dedi. Ben de “Onlara, herhalde Resûlullah ( aleyhisselâm ) hakkında kötü sözler söylesinler diye eman verilmedi. Benim bildiğim, kiliselerine dokunmayacağımıza, ibâdetlerine karışmayacağımıza altından kalkamayacakları mükellefiyetler yüklemiyeceğimize, onlara düşman saldırdığında koruyacağımıza, 269 kendi aralarında diledikleri gibi karar verebileceklerine, bizim kanunlarımıza uymak isteyenler hakkında Allah ve Resûlünün ( aleyhisselâm ) emrettiği gibi hüküm vereceğimize, arzu etmezlerse mecbûr etmeyeceğimize söz verdik” dedim. Amr İbni Âs ( radıyallahü anh ) da “Evet doğru söyledin” dedi.( Tezkiret-ül-huffâz cild-3, sh. 912.ElA’lâm cild-3, sh. 121.Vefeyât-ül-a’yân cild-2, sh. 407.Mu’cem-ül-müellifîn cild-4 sh. 253.Tabakât-ı Hanâbile cild-2, sh. 49.Şezerât-üz-zeheb cild-3, sh. 30.Kıyâmet ve Âhıret sh. 115, 134, 161.Brockelman. Târîh-ül-edeb-il-Arabiyye cild-3, sh. 224) BİBLİYOGRAFYA Taberânî, el-Muʿcemü’l-kebîr (nşr. Hamdî Abdülmecîd es-Selefî), Kahire, ts. (Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Arabî), I, 51; a.mlf., el-Muʿcemü’ṣ-ṣaġīr, Beyrut 1403/1983, I, 23, 25, 27, 29, 58, 77; a.mlf., ed-Duʿâʾ (nşr. Muhammed Saîd b. Muhammed Hasan el-Buhârî), Beyrut 1407/1987, neşredenin girişi, s. 13-49; Ebû Zekeriyyâ İbn Mende, Cüzʾ fîhi ẕikrü Ebi’l-Ḳāsım Süleymân b. Aḥmed eṭ-Ṭaberânî: Menâḳıbü’ṭ-Ṭaberânî (Taberânî, el-Muʿcemü’l-kebîr içinde), XXV, 329-368; İbn Ebû Ya‘lâ, Ṭabaḳātü’lḤanâbile, II, 49-51; İbnü’l-Cevzî, el-Muntaẓam, VII, 54; İbn Hallikân, Vefeyât, II, 407; Zehebî, Aʿlâmü’n-nübelâʾ, XVI, 119-130; a.mlf., Teẕkiretü’l-ḥuffâẓ, III, 912- 917; İbnü’l-Cezerî, Ġāyetü’n-Nihâye, I, 311; İbn Hacer, Lisânü’l-Mîzân, III, 73-75; a.mlf., el-Muʿcemü’l-müfehres (nşr. M. Şekkûr el-Meyâdînî), Beyrut 1418/1998, s. 332; Dâvûdî, Ṭabaḳātü’l-müfessirîn (Lecne), I, 204-206; İbnü’l-İmâd, Şeẕerât, III, 30; Brockelmann, GAL Suppl., I, 279; Kettânî, er-Risâletü’l-müsteṭrafe, s. 135; Sezgin, GAS (Ar.), I, 393-396; Mustafa Gündoğdu, Taberânî’nin Hadis İlmindeki Yeri (yüksek lisans tezi, 1999), Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 116- 119; Abdülkadir Palabıyık, “Taberânî ve el-Mu‘cemü’s-sağîr Adlı Eseri”, DÜİFD, XIV (2001), s. 191-203; M. Yaşar Kandemir, “Heysemî”, DİA, XVII, 292-293; Abdülkadir Şenel, “İbn Merdûye”, a.e., XX, 184. 270 İMAM BEYHAKĪ (R.A) (D.H. Şaban 384.M. 994.Nişabur. V.H. 458.M. 9 Nisan 1066, Nişabur-İran) Meşhur Şafii fıkıh bilgini, muhaddis. Ehl-i Sünnet âlimi, hafız, veli. DOĞDUĞU YER VE KÜNYESİ Hadis âlimlerinin ileri gelenlerinden ve Şafii fıkhının önemli simalarından olan Ebû Bekr Ahmed b. el-Hüseyn b. Alî elBeyhakī , İsmi Ahmed bin Hüseyin, künyesi Ebu Bekir'dir. Nişabur'un Beyhek kasabasından olduğu için Beyheki diye meşhur olmuştur. Beyhek kasabasına bağlı Hüsrevcird köyünde 994 (H. Şaban 384) senesinde doğdu, H. 458- 9 Nisan 1066, Nişabur'da vefat etti. Başta Es-Sünen-ül-Kübra isimli hadis kitabı olmak üzere birçok eseri vardır. EĞİTİMİ VE HOCALARI Çocukluğu Beyhak’ta geçti ve ilk tahsilini de burada yaptı. Beyheki zekâsının keskinliği, hafızasının kuvveti, öğrendiği şeyler üzerindeki arzusu ve ilim öğrenmekteki ihlası ile hocalarının dikkatlerini üzerine topladı. On beş yaşında iken hadisöğrenmeye, daha sonra da fıkıh öğrenmeye başladı. Yüzden fazla hocadan hadis öğrendi. İbni Fürek'ten kelam ilmini, Ebu Ali Rodbari'den tasavvuf ilmini öğrendi. Hadis ilminin en önemli meselelerini Hâkim en-Nîsâbûrî’den öğrendi ve hocaları içinde en çok ondan faydalandı. Fıkıh ilminde hocası Ebü’l-Feth Nâsır b. Muhammed el-Mervezî’dir. Büyük âlim oldu, kendisine ilmin minaresi denildi Muhtelif hocalardan faydalanmak maksadıyla İsferâyin, Tûs, Hemedan, İsfahan, Rey, Nîşâbur, Bağdat, Kûfe, Mekke gibi ilim merkezlerinde zamanın âlimlerinden akli ve nakli ilimleri tahsil etti. Diğer hocaları arasında muhaddis, kelâm ve fıkıh âlimi İbn Fûrek, zâhid ve vâiz Hargûşî, fakih ve muhaddis İbn Mahmiş, mutasavvıf Ebû Abdurrahman es-Sülemî, Ebû Hâzim el-Abdûyî, muhaddis, fakih ve kelâm âlimi Ebû İshak Rükneddin el-İsferâyînî, muhaddis Ebû Zer el-Herevî, muhaddis ve fakih Ebû Bekir el-Berkānî gibi meşhur âlimler bulunmaktadır. TALEBELERİ Pek çok âlim yetiştirdi Tanınmış talebeleri arasında, Şeyhülkudât İbnü’l-Beyhakī diye bilinen oğlu İsmâil b. Ahmed, Hafîdü’l-Beyhakī diye anılan torunu Ubeydullah b. Muhammed, Mekke 271 ve Medine fakihi muhaddis Furâvî, Horasanlı muhaddis Zâhir b. Tâhir, muhaddis Ebü’l-Meâlî Muhammed b. İsmâil el-Fârisî, Şeyhülislam Ebu İsmail el-Ensari, Zahir bin Tahir, Ebu Abdullah el-Feravi, sayılabilir. Son dönemlerinde Hadisi diğer ilimlere tercih ederek sadece onunla meşgul olmaya başladı. Kelam ilminde Ehl-i sünnet itikadına büyük hizmetler yaptı. Çeşitli ilimlerde bilhassa hadis, fıkıh ve kelam ilmine ait yüzlerce eser yazdı. Horasan'da hadis ilminde onun izni olmadan, o icazet (diploma) vermeden kimse hadis ilminden söz edemezdi. İlim ve fazilette yüksek bir zat olan Beyheki hazretleri, devamlı okur, araştırır, tasnif eder, eserlerini öğrencilerine okutur, ilimle meşgul olur, fakirliğe sabreder, halinden hiç şikayet etmezdi. Az yer az içerdi. Kırk dört yaşından sonra vefatına kadar otuz sene bayram günleri hariç devamlı oruç tutmuştur. BEYHAKİ(R.A) HAZRETLERİ'NİN ŞAHSİYETİ Beyhakī dünya malına değer vermeyen zâhid bir âlimdi. İlim tahsili uğrunda ve hayatının daha sonraki devirlerinde çeşitli sıkıntılar çektiği halde bunlardan kimseye şikâyet etmezdi. Maddî imkânsızlık sebebiyle Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce’nin sünenlerine sahip olamadığı rivayet edilir. Hz. Peygamber’in ve ashabın örnek hayatını yaşamaya çalışırdı. İlmî tartışmalarda rakiplerine karşı son derece anlayışlı ve insaflı davranırdı. Beyhekî ( radıyallahü anh ) kanaatkâr, azla yetinir veher hâlinde selef-i sâlihînin, Ashâb-ı Kirâmın ve Tabiînin yolunu ta’kib ederdi. Birkimse onu gördüğü zaman, asâlet ve takvâsahibi bir zât olduğunu anlardı. Onun yanına gelip oturan ayrılmak istemez, ayrıldığı zaman da hemen onun yanına dönmek isterdi. Çünkü onun hareketi, hâlve davranışları yerinde, konuşmasıgüzeldi. Kendisiyle beraber bulunulacakbir zât idi. Beyhekî ( radıyallahü anh ) şüphelilerden tam kaçınarak, takvâ üzere yaşadı. Otuz yıl devam üzere oruç tuttu. Ebû Hasen Abdülgafûr Nişâbûr târihinin zeylinde: Ebû Bekr Beyhekî, fakîh, hadîs hafızı ve usûl (Usûl-i hadîs ve fıkh) âlimidir: Hâfızasının kuvveti ve şüphelilerden kaçınmakta zamanının bir tanesi idi. Haramlardan sakınmak ve öğrendiği şeyleri muhafaza etmekte asrının tekiydi. Hâkim’in ( radıyallahü anh ) talebelerinin en büyüğü 272 olup, ondan sonra pekçok âlimden de ilim alarak, öğrendiği ilimlerin üzerine. İlim kattı. Daha genç yaşta hadîs-i şerîf yazmaya ve ezberlemeye başlamıştı. Sonra fıkıhta da büyük âlim oldu. Aza kanâat, eden, haramlardan’ sakınan bir zâttı” buyuruyor. İmâm-ül-Haremeyn Ebü’l-Meâlîi ise; “Hiç bir Şafiî âlimi yoktur ki, ona İmâm-ı Şafiî’nin (bir yardımı olmasın. Fakat Ebû Bekr Beyhekî’nin ayrı bir husûsiyeti vardır. O, İmâm-ı Şafiî’ye mezhebinin yayılması husûsunda, yazmış olduğu kitaplarıyla yardımcı olmuştur” demiştir. İmâmı Beyhekî, Allah’u Teâlânın, kendisine ilim verdiği her kimse üzerine, te’lîfin (kitap yazmanın) farz olduğuna inanmış, daha 22 yaşında iken kuvvetli bir azîmle bu işe yönelmiştir. Hakkında kitap yazdığı konuları derinliğine, ince ve itinalı bir şekilde ele aldığı için, büyük âlimler onun eserlerini çok beğenmişler, eserlerine takrizler (medhiyeler) yazmışlar, aklını, zekâsını ve ilmi üstünlüğünü ifâde etmişlerdir. O, seçtiği konularda, evvelâ istihâre yapar, sonra Cenâb-ı Hakdan yardım ister, Allahü teâlâ da ona yardımını ve tevfîkini lütfederdi. Fıkıh konusunda Şafii fıkhına mensup olup üstünlüğünü savunarak bu alanda önemli eserler vücudagetirdi. Bu hizmetinden dolayı Şafii fıkhının yayılmasında çok büyük katkısı oldu. Muhtelif ilimlerdeki derinvukufiyetinden dolayı bazı âlimlere göre, mezhep kurup içtihat edebilecek bir dereceye yükseldi. Ancak, böyle bir şeyeteşebbüs etmedi. Güçlü hafızası ve hadis ilmindeki derin bilgisiyle kendisi ilim âleminde tanındı. Beyhakî, fıkıh ve usûl-i fıkıh sahalarında devrinin otoritelerinden biri oldu. Onun ilimdeki yerini tespite çalışan âlimler, hem hadis, hem de fıkıhtaki üstün konumuna ve Eşarî kelâmındaki geniş bilgisine özellikle işaret ederler. Ayrıca çeşitli ilimlere vâkıf olduğunu, daha önce benzeri görülmeyen eserler verdiğini ve 1000 cüzü bulan eserlerinin hacmi itibariyle de kendinden önceki âlimleri geçtiğini belirtirler. Çok sayıda eser yazarak benzeri pek görülmeyen derecede bir külliyata sahip oldu. Selçuklu sultanıTuğrul Beyin veziri olan Abdülmülk’ün Eş’ari âlimlerine yönelik baskılarından dolayı, kendisi de bu baskılardan etkilendiğinden memleketinden ayrılarak Mekke’ye gitti. 273 Beyhaki, ömrü boyunca maddi sıkıntı çekmesine rağmen, ilim uğruna her türlü zorluğu göze aldı. Hadis nakillerinde çok titiz davrandı. Kesin emin olmadığı, kaynağından şüphe ettiği nakilleri eserlerine almadı. Yaşantısında Sünnet-i Seniyyeyi ve Ashab-ı Güzinin tarzlarını örnek aldı. Şeyhü’l-Kudat İbnü’l-Beyaki (oğlu İsmail),torunu Ubeydullah bin Muhammed, Furavi, Zahir bin Tahir, Ebü’l-Meali Muhammed bin İsmail el-Farisi’nin aralarında bulunduğuönemli talebeler yetiştirdi. Beyhakī 406 (1015-16) yılından itibaren eserlerini telif etmeye başladı. Hadis ilmindeki sağlam bilgisi ve güçlü hâfızasıyla kendini kabul ettirdi. Hadislerde mevcut gizli kusurların tesbiti ile birbirine zıtmış gibi görünen rivayetlerin uzlaştırılmasında ve hadislerin fıkhını kavramada devrinin otoritesi oldu. Nîşâburlu âlimler kitaplarını, özellikle Maʿrifetü’s-sünen ve’l-âs̱âr’ını kendilerine okutmasını rica ettikleri için 441 (104-950) yılında bu maksatla Beyhak’tan Nîşâbur’a gitti. Bu şehre sonraları iki defa daha geldi. Beyhakī fıkıh ve usûl-i fıkıh sahalarında da devrinin otoritelerinden biriydi. Mensubu bulunduğu Şâfiî fıkhının üstünlüğünü savundu ve bu alanda değerli eserler verdi. Bu sebepledir ki İmâmü’lHaremeyn el-Cüveynî, her Şâfiî fakihinin İmam Şâfiî’ye minnet borcu olduğunu, ancak mezhebini ve görüşlerini müdafaa etmek için Beyhakī’nin kaleme aldığı eserler sebebiyle İmam Şâfiî’nin ona minnettar olması gerektiğini söyler. (İbn Asâkir, s. 266) Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey zamanında (1040-1063) Vezir Amîdülmülk el-Kündürî’nin teşvikiyle Eş‘arîler aleyhinde şiddetli bir takip başladığı zaman Eş‘arî olması sebebiyle Beyhakī de İmam Kuşeyrî ve İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî gibi yurdundan ayrılarak Mekke’ye sığındı. En meşhur eserleri es-Sünenü’l-Kebîr, Delâilü’n-Nübüvve ve Şuâbü’l-Îmân’dır. Hz. Peygamberin (s.a.v) peygamberliğine delâlet eden haberlerin ve bilgilerin toplu olarak bir kitapta toplanmasıyla ortaya çıkan eserlere İslâmî literatürde Delâilü'n-Nübüvve denilmiştir. Bu alanda kaleme alınan çok sayıdaki eser arasında en kapsamlı olanı Beyhakî’ni kaleme aldığı Delâilü’n-Nübüvve ve Ma’rifetü Ahvâli Sahibi’ş-Şerîa’dır. Bu eser kaynaklarda kısaca Delâil-i Beyhakî olarak anılmıştır. 274 Beyhakî, Hz. Peygamber'in nübüvveti ile ilgili en kapsamlı eserlerden biri olan? Delâilü’n-nübüvve ve ma'rifetü ashâbi sâhibi'şşerîa? yı telif etmiştir. Eserde Hz. Muhammed(s.a.)'in nübüvveti konusunu incelenmiştir. Eser, Hz. Muhammed'in sadece mucizelerini değil beşerî ve nebevî bütün hallerini kapsamaktadır. Delâil edebiyatı Beyhakî ile kemâl dönemini yaşamıştır. Beyhakî sonrası dönemde Hz. Peygamber'in üstünlüklerine ağırlık verilmiş ve rivayetleri elemede daha az seçici davranılmıştır. Delâil'de Hz. Peygamber'in bir mucize anlatılırken destekleyici rivayetler varsa, onlar da belirtilmiştir. Beyhakî aldığı rivayetlerin çoğunluğunda sağlam kaynaklara dayanmıştır. Beyhakî'nin rivayetleri, Rasûlullah'ın hususiyetlerine ve ona mahsus hallere dair yeterli fikir vermektedir. Hz. Peygamber'in sîreti ve mucizeleri ile ilgili olduğu ve ahkâma taalluk etmediği için Delâil'deki hadisler kullanılabilir. VEFATI Beyhakī 10 Cemâziyelevvel 458’de (9 Nisan 1066) Nîşâbur’da vefat etti. Cenazesi Beyhak’a nakledilerek doğduğu yer olan Hüsrevcird’de toprağa verildi. Fikirleri Kâinatta cereyan eden olaylarda mükemmel bir düzenin müşahede edilmesi, varlık âleminde birbirine zıtunsurların bir arada ve uyum içinde olması, peygamberlerin gösterdikleri mucizelerin Allah’ın varlığına önemlideliller teşkil ettiğini ve peygamberlerin nakille ortaya koyduklarıyla birlikte destekleyici unsur teşkil ettiğiniifade eder. Kadere inanmayı, Allah’ın ilim, kudret ve irade sıfatlarının bir gereği olarak görmek gerektiğini, kullarınınfiilleri de dâhil olmak üzere her şeyin Allah’ın tasarrufunda olduğunu beyan eder. Kur’an-ı Kerim’in Hz. Muhammed’in (s.a.v) en büyük mucizesi olduğunu yazar. Kur’an-ı Kerim’in; felsefe, din, ahlak, astronomi ve fen bilimleri gibi büyük ihtisas gerektiren konuları ihtiva etmesine rağmen, ümmi bir insan aracılığıyla gönderilmesinin aşikâr bir mucize olduğunu, bu muazzam Kitaptan istifade ile sayısız eserin vücudagetirilmiş olduğuna dikkati çeker. Ölüm esnasında, ruhu teslim tarzı ile ölmüş olunan yerin, kabir azabının görülüp görülmeyeceğine dair bir fikir verebileceğini, ahirette hesaba çekilmenin toplu şekilde olacağını, cennette dört makamın mevcut olduğunu yazar. 275 İman ilahi buyruklara itaat etmekle kuvvet bulur, uymamakla zayıflar. Ancak, bunu imansızlık olarak görmemek gerekir. Allah’a şirk koşulmadığı sürece imansızlıklarına hükmedilmez. Sadece kâmil manada bir iman sahibi olmadıkları söylenebilir. İman ile İslam’ın aynı manaya geldiğini savunur. Kâfirlerin, iman mükellefiyeti ile beraber İslami emir ve yasaklarına uymamaktan da sorumlu tutulacaklarını kaydeder. Kur’an-ı Kerim’in ihtiva ettiği ilimler üzerinde yoğunlaşarak, icazı hakkında daha fazla bilgi sahibi olmaya çalıştı ve bu noktadaki harikalığını müşahede etti. İlahi sıfatları ispat yoluna giderken kendine özgü bir metot kullanarak, Allah’ın güzel isimlerinden (esma-i hüsna) hareketle ispatlamaya çalıştı. Eserleri çok ve çeşitli konulara dâirdir. Ba’zısı çok uzun, ba’zısı kısa, ba’zısı da bu ikisi arasındadır. Bu durum, eserlerin mevzûlarına göre değişmektedir. Sünneti seniyye üzerindeki fevkalâde kıymetli çalışmalarından dolayı, kendisine ba’zı müellifler “Munazzım-üs-Sünne: Sünnetin tanzimcisi” lakabını vermişlerdir. O, devamlı okur, araştırır, tasnif eder, eserlerini öğrencilerine okuturdu. Kendisini meşgûl edecek bir ticarethânesi, vaktini öldürecek, a’sâbını bozacak, zihin ve fikir açıklığını giderecek bir vazîfesi olmadığından, devamlı ilimle meşgûl olurdu. Fakirliğe sabreder, hâlinden herhangi bir şikâyette bulunmazdı. Sâhib olduğu hâlis ilim, kendisini aşk ve şevk ile sünneti seniyyenin neşrine, dinin tebliğine yöneltiyordu. Yazdığı her harfi, ağzından çıkan her sözü Allah’u Teâlânın murâkabe ettiğini düşünerek, çok dikkat ederdi. Az yer, az içer, devamlı oruç tutardı. Hattâ 44 yaşından sonra, vefâtına kadar 30 sene devamlı oruç tutmuştur. Bütün çalışmalarında niyetinin temizliği, ilminin genişliği, hıfzının kuvveti göze çarpardı. Binden ziyâde eser telif eden İmâmı Beyhekî’nin yazdığı kitaplardan ba’zıları şunlardır: ESERLERİ Beyhakī bütün eserlerini muhaddislere has metotla her rivayetin senedini zikrederek yazmıştır. Mevzû olduğunu bildiği bir haberi kitaplarına almamayı prensip edinmiştir. Eserlerini şöyle sıralamak mümkündür: 276 A) Hadisle İlgili Olanlar. 1. es-Sünenü’l-kübrâ. es-Sünenü’l-kebîr diye de anılan eser diğer hadis kitaplarında bulunmayan pek çok hadisi, sahâbe ve tâbiîn kavlini muhtelif rivayetleriyle birlikte ihtiva etmekte olup fıkıh bablarına göre yapılan tertibinde Şâfiî fıkhı ön planda tutulmuştur. İbnü’t-Türkmânî’nin Beyhakī tarafından yapılan hadis değerlendirmelerini yer yer tenkit ettiği ve bazı konularda açıklayıcı bilgiler verdiği el-Cevherü’n-naḳī fi’r-reddi ʿale’l-Beyhaḳī adlı kitabıyla birlikte on cilt halinde basılmıştır (Haydarâbâd 1344-1355). 2. el-Medḫal ilâ Kitâbi’s-Sünen. es-Sünenü’l-kübrâ’ya giriş mahiyetindeki bu eser Muhammed Ziyâürrahmân el-A‘zamî tarafından yayımlanmıştır (Küveyt 1985). A‘zamî eserin usûl-i hadîse dair olan birinci cüzünün kaybolduğunu belirtmektedir. 3. Maʿrifetü’s-sünen ve’l-âs̱âr. es-Sünen ve’lâs̱âr veya Maʿrifetü’ş-Şâfiʿî li’s-sünen ve’l-âs̱âr adlarıyla da bilinen kitap Şâfiî fıkhının dayandığı hadisleri, sahâbe ve tâbiîn sözlerini ihtiva etmekte ve onların güvenilir olduğunu ispata çalışmaktadır. Tâceddin es-Sübkî, bir Şâfiî fakihinin yanında bu kitabın mutlaka bulunması gerektiğini söyler. Hanefî fakihi Ebû Ca‘fer et-Tahâvî’nin Şerḥu Meʿâni’l-âs̱âr’ında Şâfiîler’e yönelttiği tenkitleri haksız bulan Beyhakī bu eserinde, Tahâvî’yi kendi mezhebini esas alıp mezhebine uygun düşen zayıf hadisleri sahih, uygun düşmeyen sahih hadisleri de zayıf göstermekle itham etmektedir. Brockelmann bu eserle es-Sünenü’lkübrâ’nın aynı kitap olduğunu zannetmiştir (İA, II, 582). Dört ciltlik eserin I. cildi Seyyid Ahmed Sakr tarafından neşredilmiştir (Kahire, ts.). 4. es-Sünenü’ṣ-ṣuġrâ. İki cilt hacmindeki eserin 392 varaktan ibaret olan 18. cüzü Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde bulunmaktadır (III. Ahmed, nr. 269). Brockelmann Maʿrifetü’ssünen ile bu eserin aynı kitap olduğunu ileri sürmüştür (GAL, I, 447; Suppl., II, 619). 5. el-Ḳırâʾatü ḫalfe’l-imâm. Namazda kıraatin zaruretine ve imama uyan kimselerin Kur’an okuması icap ettiğine dair hadislerle sahâbe ve tâbiîn sözlerinden 450’sini topladığı bu eser ilk olarak Hindistan’da basılmış (tarihsiz), daha sonra Muhammed Saîd b. Besyûnî Zağlûl tarafından yayımlanmıştır (Beyrut 1405/1984). 6. Kitâbü Taḫrîci eḥâdîs̱i’l-Üm. Eserin İrlanda’da (The Chester Beatty Library) bir nüshası, Kahire’de ise bu nüshanın mikrofilmi 277 bulunmaktadır (Brockelmann, GAL, I, 447; Suppl., II, 619; Şerif Nâyif, s. 50, dipnot 1). 7. Feżâʾilü’l-evḳāt. Receb, şâban, ramazan, şevval, zilhicce ve muharrem ayları ile cuma, pazartesi ve perşembe günlerinin fazileti ve her ay üç gün oruç tutmanın sevabına dair 307 rivayetin toplandığı eser Adnân Abdurrahman Mecîd el-Kaysî tarafından Mekke’de yayımlanmıştır (1410/1990). B) Akaidle İlgili Olanlar. 1. el-Esmâʾ ve’ṣ-ṣıfât. Eserde Allah Teâlâ’nın isimleri kitap, sünnet ve icmâa dayanılarak açıklanmış, bilinen doksan dokuz isminin dışında başka isimleri olduğu da gösterilmiştir. Çeşitli baskıları olan eser son defa İmâdüddin Ahmed Haydar tarafından iki cilt olarak neşredilmiştir (Beyrut 1405/1985). 2. Delâ’ilü’n-nübüvve. Sahih rivayetlere dayanarak Hz. Muhammed’in herhangi bir insandan farklı taraflarını, peygamberliğini belirten yanlarını, mûcizelerini derlediği meşhur eseridir. Abdülmu‘tî Kal‘acî tarafından yedi cilt halinde yayımlanmıştır (Beyrut 1405/1985). 3. Şuʿabü’l-îmân. el-Câmiʿu’l-muṣannef fî beyâni şuʿabi’lîmân adıyla da anılan eserde, imanın altmış veya yetmiş küsur şubesi bulunduğunu belirten hadisten hareketle bunların nelerden ibaret olduğu âyet ve hadislerin yardımıyla tesbite çalışılmaktadır. Eser Ebû Hâcer Muhammed Saîd b. Besyûnî Zağlûl tarafından iki cildi fihrist olmak üzere dokuz cilt halinde yayımlanmıştır (Beyrut 1410/1990). 4. el-İʿtiḳād ve’l-hidâye ilâ sebîli’r-reşâd. Müellif bu eserde âlemin sonradan yaratıldığına, onu yaratanın benzeri bulunmayan bir ilâh olduğuna, Allah’ın sıfatlarına, kader ve onunla ilgili olarak hidâyet, dalâlet, ecel, rızık gibi meselelere, kabir azabı, şefaat, ba‘s, hisâb, mîzan, cennet ve cehennem gibi âhiret hallerine, sünnete sarılıp bid‘attan kaçınmaya, ülü’l-emre itaate, Hz. Muhammed’in peygamber olduğunu ispata, evliyanın kerametleri, ashap, Ehl-i beyt, aşere-i mübeşşere ve dört halifeye dair selef akîdesini âyet ve hadislerle ortaya koymaktadır. Eseri önce Ahmed Muhammed Mürsî tahkik etmeden (Kahire 1380/1961), daha sonra da Ahmed İsâm el-Kâtib bazı notlarla (Kahire 1401/1981) yayımlamışlardır. Beyrut’taki Dârü’l-kütübi’lilmiyye eseri bir komisyona hazırlatarak neşretmiş (1404/1984), son olarak da Kemal Yûsuf el-Hût güvenilir bir yazmasıyla matbu nüshaları karşılaştırıp elde ettiği metni yayımlamıştır (Beyrut 1405/1985). 278 5. Kitâbü’l-Ḳażâʾ ve’l-ḳader. Eserin Süleymaniye Kütüphanesi’nde (Şehid Ali Paşa, nr. 1498) 108 varak hacminde bir nüshası bulunmaktadır (ayrıca bk. Brockelmann, GAL [Ar.], VI, 231). Ebü’l-Fidâ el-Eserî tarafından yayımlanan el-Ḳażâʾ ve’lḳader ise Şuʿabü’l-îmân’ın konuyla ilgili bölümünün aynen neşrinden ibarettir. 6. Kitâbü’l-Baʿs̱ ve’n-nüşûr. Âmir Ahmed Haydar tarafından neşredilmiştir (Beyrut 1986). 7. İs̱bâtü ʿaẕâbi’l-ḳabr (ve suʾâli’l-melekeyn). Âyet, hadis ve selef âlimlerinin sözlerine dayanarak kabir azabının varlığını aklen ve dinen ispat ettiği bu eser Mustafa Saîd Hâlid tarafından yayımlanmıştır (Kahire 1986). 8. Kitâb fî ḥayâti’l-enbiyâʾ fî ḳubûrihim. Kâtib Çelebi’nin Mâ verede fî ḥayâti’l-enbiyâʾ (ve) baʿde vefâtihim adıyla zikrettiği ve 1000 meseleyi ihtiva ettiğini söylediği (Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1355) eserin Medine’de bir nüshası bulunmaktadır (Brockelmann, GAL Suppl., I, 619). C) Ahlâkla İlgili Olanlar. 1. el-Âdâb. Ana babaya, akrabaya ve diğer insanlara yapılması gereken iyilikler, karşılıklı vazifeler, belli başlı kötü huylar ile nefsi bu huylardan kurtarıp terbiye etmenin yolları ve diğer İslâmî edepler hakkında 1194 hadisin derlendiği eser Abdülkādir Ahmed Atâ tarafından yayımlanmıştır (Beyrut 1406/1986). 2. ez-Zühdü’l-kebîr. Uzlet, dünyaya önem vermeme, ölüm gelip çatmadan önce hayatı değerlendirme gibi zühd ve takvâ ile ilgili konulardaki hadisleri, muhtelif zâhid ve âlimlerin bu konudaki görüşlerini ihtiva etmektedir. 989 rivayetin senedleriyle birlikte zikredildiği eseri Âmir Ahmed Haydar yayımlamıştır (Beyrut 1408/1987). 3. el-Erbaʿûne’ṣ-ṣuġrâ. Allah’ın birliği, tevbe, nefsi murakabe, doğruluk, tevekkül, ihlâs, helâl kazanç, iyilik, merhamet, tevazu vb. kırk konuya dair 161 rivayetten meydana gelmektedir. Her konuda mükerrer senedlerle birlikte en az iki, en çok beş altı rivayet bulunmaktadır. Eser Ebû Hâcer Muhammed Saîd b. Besyûnî Zağlûl tarafından yayımlanmıştır (Beyrut 1407/1987). Keşfü’ẓ-ẓunûn’da (I, 53) elErbaʿûn fi’l-aḫlâḳ adıyla zikredilen ve 100 hadis ihtiva ettiği belirtilen 279 kitap da budur. Aynı konuda el-Erbaʿûne’l-kübrâ adlı başka bir eserinin daha bulunduğu kaydedilmektedir. 4. ed-Daʿavâtü’l-kebîr. Eserde Hz. Peygamber’in bizzat yaptığı veya sahâbîlerden birine öğrettiği dualar bir araya getirilmiştir. Tâceddin es-Sübkî bu eserin bir benzerinin daha bulunmadığını yeminle söyler. Eserin yarısı olduğu belirtilen ve 260 hadisi ihtiva eden bir bölümü Bedr b. Abdullah el-Bedr tarafından rivayetler değerlendirilmek suretiyle yayımlanmıştır (Küveyt 1409/1989). Kaynaklarda Beyhakī’nin bir de ed-Daʿavâtü’ṣ-ṣaġīr adlı eserinden söz edilmektedir. D) Şâfiî Mezhebiyle İlgili Olanlar. 1. Menâḳıbü’ş-Şâfiʿî. Kendisinden önce bu konuda on kadar eser yazılmış olmakla beraber Beyhakī’nin kitabı hepsinden daha mükemmeldir. Eserde Kureyş kabilesine mensup olan İmam Şâfiî’nin asâletine işaret ettikten sonra onun ikinci asrın müceddidi olduğunu, fıkıh, usûl-i fıkıh, hadis ve kelâm gibi dinî ilimlerdeki üstünlüğü yanında diğer ilimleri de bildiğini ifade etmekte, zühd ve takvâsını ve diğer faziletlerini dile getirmekte, ailesini ve önemli talebelerini zikretmektedir. Bu arada bazı hadislerde geçen “Kureyşli âlim” ifadesiyle İmam Şâfiî’nin kastedildiğini söyler (I, 26, 54). Bu yorumun doğruluğu bir yana esasen söz konusu hadisler de zayıftır. Eser Seyyid Ahmed Sakr tarafından iki cilt halinde yayımlanmıştır (Kahire 1390- 1391/1970-1971). 2. Beyânü ḫaṭaʾi men aḫṭaʾe ʿale’ş-Şâfiʿî. Maʿrifetü’s-sünen ve’l-âs̱âr’da İmam Şâfiî’nin kitaplarını rivayet edenlerin yaptığı yanlışları yeri geldikçe belirten müellif daha sonra bunları müstakil bir kitapta toplamıştır. Ayrıca İmam Şâfiî’nin bazı meselelerde isabetli hüküm vermediğine dair muhtelif kimseler tarafından ileri sürülen iddiaları da cevaplandırmıştır. Eser Halil Molla Hâtır (Riyad 1980) ve Şerif Nâyif Duays tarafından neşredilmiştir (Beyrut 1402/1983). 3. el-Mebsûṭ. Nuṣûṣu’ş-Şâfiʿî diye de bilinen eserde müellif İmam Şâfiî’ye ait fıkhî metinlerin tamamını toplamış ve bunları talebelerine okutmuştur. Bazı kaynaklarda bu kitabın üç cilt olduğu kaydedilirken Keşfü’ẓ-ẓunûn’da (II, 1581-1582) el-Mebsûṭ fî fürûʿi’şŞâfiʿiyye başlığı altında bu kitabın Beyhakī’nin en büyük ve en önemli eserlerinden biri olduğu, yirmi cilt hacminde bulunduğu söylenmekte, Nuṣûṣu’ş-Şâfiʿî başlığı altında ise (II, 1957) on ciltlik bir 280 eser olduğu kaydedilmektedir. Eserin Bodleian Kütüphanesi’nde bir nüshası bulunmaktadır (Brockelmann, GAL, I, 447). 4. el-Ḫilâfiyyât beyne’ş-Şâfiʿî ve Ebî Ḥanîfe. Kaynaklarda bu adla zikredilen, fıkıh bablarına göre tertip edilmiş eserin Üsküdar Hacı Selim Ağa Kütüphanesi’nde (nr. 277-278) Kitâb fî beyâni iḫtilâfi’lİmâmi’l-Ḥanefî ve’l-İmâmi’ş-Şâfiʿî adında bir nüshası bulunmaktadır. Sübkî bu eserin de kendi türünün ilki olduğunu, böyle bir kitabı ancak hem fıkhı hem de hadisi iyi bilen birinin yazabileceğini söylemektedir. 5. Aḥkâmü’l-Ḳurʾân. Mecmûʿâtü kelâmi’ş-Şâfiʿî fî aḥkâmi’lḲurʾân adıyla da anılmaktadır. İmam Şâfiî’nin ahkâm âyetlerinin tefsirine dair görüşlerini ihtiva eden eser Zâhid Kevserî’nin mukaddimesiyle birlikte Abdülganî Abdülhâliḳ tarafından neşredilmiştir (Kahire 1371/1952, Beyrut 1395). Beyhakī’nin bunların dışında çeşitli kaynaklarda şu eserleri de zikredilmektedir: et-Terġīb ve’t-terhîb, el-Maʿârif(Maʿrifetü ʿulûmi’lḥadîs̱), Feżâʾilü’ṣ-ṣaḥâbe, Menâḳıbü’l-İmâm Aḥmed, Şerḥu’lesmâʾi’l-ḥüsnâ, Kitâbü’r-Rüʾye, Câmiʿu ebvâbi ḳırâʾati’lḲurʾân, Kitâbü’l-Esrâ, Yenâbîʿu’l-uṣûl (el-Yenâbîʿ fi’l-uṣûl), elMuḥîṭ (el-Muḥîṭ yeteʿalleḳu bi-ʿilmi’l-ḥadîs̱). Tâceddîn Es-Sübkî, Tabakât-üş-Şâfiiyye’sinde, ez-Zehebî, Tezkiret-ül-huffâz’ında ve Siyeru a’lâm-in-nübelâ’sında ve diğer âlimler Beyhekî’nin eserlerini çok medhetmektedirler. Ebû Bekr Muhammed bin Abdülazîz el-Mervezî buyurdu ki: “Rü’yâmda bir nûrun semâya doğru yükselttiği, tabut gibi bir şey gördüm. “Bu nedir?” diye sorduğumda “Beyhekî’nin yazdıklarıdır” buyuruldu.” BEYHAKİ(R.A)HAZRETLERİNİN KİTAPLARINDA NAKLETTİĞİ HADİSLERDEN BİR DEMET Beyhekî ( radıyallahü anh ), el-i’tikâd vel-hidâye ilâ sebîl-irreşâd kitabının mukaddimesinde buyuruyor ki: “İstediğini, istediği zaman, istediği gibi yaratan Allah’u Teâlâya hamd ederim. O Allah ki (Celle Celaluhu), kendisine da’vet etmeleri, kendisini tanıtıp, kendi itâatına çağırmaları için mahlûklardan dilediğini (peygamber olarak) seçti. Dilediği âyetler ve ortaya koyduğu apaçık delîllerle da’vetine uymaya ve günah diye bildirdiği şeylerden sakınmağa yol gösterdi. Kendisine itaat edenlere, Cennette hazırladığı ni’metleri va’detti. Kendisine isyan edenleri de Cehennemde hazırladığı 281 azaplarla tehdit etti. O’nun hükmünü değiştirecek yoktur.” Bu kitabında imânın ne olduğunu anlatırken buyuruyor ki, Peygamberimiz. ( aleyhisselâm ) “Îmân; senin Allahü teâlâya, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, ölüme ve öldükten sonra dirilmeğe, hesaba, Cennet ve Cehenneme ve kadere, hepsine birden îmân etmen, inanmandır” buyuruyor. Yahyâ bin Muhammed bin Abdullah, Muhammed bin İbrâhim bin Sa’îd, Umeyye bin Bustân, Muhammed bin İbrâhim bin Sa’îd bildiriyorlar ki; Ebû Hüreyre ( radıyallahü anh ), Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) şu hadîs-i şerîfi rivâyet etti: Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) “İnsanlarla, Allahtan başka ilâh olmadığına şehâdet edip, bana ve getirdiğime (İslâmiyete) îmân edinceye kadar, harbetmekle emrolundum. Bunu yaptıkları (îmân ettikleri) zaman, mallarını ve canlarını benden kurtarırlar. Ancak İslâmın hakkı müstesna (ya’nî bir müslüman bir günâh işlemişse, ona İslâmiyetin takdîr buyurduğu ceza uygulanır). Onun hesabı da Allaha kalmıştır.” buyuruyor. “Biz Allahü teâlânın Resûlüne indirdiği Kur’ân-ı kerîme îmân ediyoruz. O’nun hayatında, Kur’ân-ı kerîm, bir araya toplanıp mushaf hâlinde yazılmadı. Ümmeti arasında ne bir noksanlık, ne de ziyâdelik olmaksızın hıfz edilerek, aynen Peygamberimizin bildirdiği şekilde kalmıştır. Bu, Allahü teâlânın va’didir ki, Hicr sûresinin dokuzuncu âyetinde meâlen “O Kur’ân-ı kerîmi biz indirdik, onu muhafaza edecek olan da biziz” ve Fussilet sûresinin 42. âyetinde meâlen, “Bâtıl, Kur’ânı kerîme ne önünden, ne arkasından(hiçbir cihetten) ona yol bulamaz. Çünkü, o, emrinde Hakim (hikmet sahibi), fiilinde Mahmûd olan Allahü teâlâ tarafından indirilmiştir” buyuruyor. Hasen-i Basrî ( radıyallahü anh ), “Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmi, şeytanın bâtıl bir yolla ziyâdelik yapmasından ve hak olan kelâmından da bir noksanlık yapmasından muhafaza etmiştir” buyurmuştur.” Yine bu kitabında esmâ-i hüsnâyı (Allahü teâlânın isimlerini; gayet veciz bir şekilde anlatmaktadır. Bu bâbda buyuruyor ki: ALLAH (Celle Celaluhu); Ulûhiyyet (ilâhlık) ancak O’na mahsûs, rubûbiyyet (rablık) da ancak O’nun sıfatıdır. Yaratmak ancak O’nun zâtına mahsûstur. ER-RAHMÂN: Dünyâda bütün mahlûkların istediklerini ihsân edicidir. 282 ER-RAHÎM: Âhırette yalnız mü’minlere rahmet ve yardım edip, kimsenin düşünemiyeceği ni’metler ikram edecektir. EL-MELİK: O tam meliktir, hükümdârdır. Bütün mülkün tam sahibidir. Bu, yalnız Allahü teâlânın zâtına mahsûstur ki, Melik Ve mâlik olmanın asıl ma’nâsı dilediğini yaratmaya kadir olmaktır. EL-KUDDÛS: Ayıb ve noksan sıfatlardan, evlât sahibi olmaktan münezzehtir (uzaktır) ki, bu O’nun zâtına mahsûstur. ES-SELÂM: Allahü teâlâ her türlü ayıb ve âfetlerden uzaktır. EL-MÜ’MİN: Kendi vahdâniyyetine şâhid yahut mü’min kullarına İmânı karşılıksız vericidir. EL-MÜHEYMİN: Mahlûkların amellerini ve işlerini görücüdür. Mahlûkların bütün hâllerinin (ecel, rızk, amel) koruyucusudur. EL-AZÎZ: O herşeye gâlibdir. O hiç mağlûb olmaz. EL-CEBBÂR: Onun işine hiçbir kimse karışamaz. O’nun mülkünde, O’nun dilediğinden başka birşey olmaz. Bu, Allahü teâlânın zâtına mahsûs bir sıfattır. EL-MÜTEKEBBİR: Mahlûkluk (sonradan yaratılma) sıfatlarından münezzehtir. Kibriya ve azamet sıfatlarıyla her şeyden ayrılmış olup, her şeyden büyük ve yüksektir. EL-BÂRÎ: Husûsi şekiller ve ayrı ayrı renklerde mahlûkâtı yaratıcıdır. EL-GAFFÂR: Kullarından günah işleyenlerin günahlarını (fadl ve ihsânı ile) tekrar tekrar örtücüdür. EL-VEHHÂB: Karşılıksız olarak ihsân edicidir. ER-REZZÂK: Her canlının rızkını vericidir. Verdiği rızklarla onları faydalandırır. EL-ALÎM: Her şeyi, her haliyle, hakîkat ve aslıyla bilicidir. ES-SEMİ’: Hiçbirşeye muhtaç olmadan, gizli ve açık herşeyi işiticidir. EL-KÂBID: Mahlûkların ecelleri geldiği zaman rûhlarını kabz edicidir. EL-HALÎM: Cezâyı hak edenlerin cezasını te’hir edicidir. Sonra dilediğini affedicidir. EŞ-ŞEKÛR: Amele karşılık büyük sevâblar, güzel ecirler vericidir. Kulluk edenleri övücüdür. 283 Beyhekî ( radıyallahü anh ) bildiriyor ki: Hazreti Ebû Bekri Sıddîk, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) vefâtından sonra îrâd buyurduğu hutbesinde: “Allahü teâlâ Peygamberini, dîni kuvvetlenip yayılıncaya ve vazîfesini tebliğ edip kendi uğruna mücâdelesini tamamlayıncaya kadar hayatta bırakmış, sonra onun rûhunu kabzetmiştir. Allah (Celle Celaluhu) size dosdoğru bir yol göstermiştir. Bundan sonra helak olanlar, O’nun kitabına ve Resûlünün sünnetine uymadıkları için helak olurlar. Kim Allahü teâlâyı Rab edinmişse, O Allah (Celle Celaluhu) diridir ve ölmez. Kim de Hazreti Muhammed’i ilâh olarak kabûl ediyorsa, bilsin ki o ölmüştür. Ey müslümanlar! Allahtan korkunuz. O’nun dîninin emirlerine sıkı sarılınız ve O’na tevekkül ediniz. Çünkü O Allah hayydir (diridir), kitabı tamdır. Kim Allahü teâlânın dînine hizmet ve hürmet ederse, Allahü teâlâ da ona yardım eder. O’nun nûr ve şifâ olan kitabı elimizdedir. Allahü teâlâ onunla Peygamberini hidâyete erdirmiştir. Allahın kullarından (mürted olup) bize saldıranlara aldırmayınız. Çünkü Allahü teâlânın kılıcı kınından sıyrılmıştır. Onu tekrar kınına koyamayız. Resûlullah ile birlikte nasıl müşriklere karşı savaşmışsak, şimdi de dinden irtidâd edip, bize karşı çıkanlarla muhakkak öylece savaşacağız” buyurdu. İmâm-ı Beyhekî, Selmân-ı Fârisî’nin ( radıyallahü anh ) vefâtını İmâmı Şa’bî’den rivâyetle şöyle anlatır: Selmân-ı Fârisî ( radıyallahü anh ) vefâtından önce hanımına saklaması için verdiği misk kesesini istedi. Hanımı getirince bir bardak da su istedi ve miskleri o suyla karıştırıp eliyle eritti ve hanımına, “Bunları etrâfıma serp. Çünkü Allahü teâlânın yarattıklarından (meleklerden), beni ziyârete gelecek olanlar var. Onlar güzel kokudan hoşlanırlar, yemezler, içmezler. Bu güzel kokuyu serptikten sonra çık ve kapıyı kapat” buyurdu. Bunun üzerine isteğini yerine getiren hanımı dışarı çıktı. Buyurdu ki: “Ba’zı fısıldaşmalar işittim. Yanına’girdiğimde, mübârek rûhunu teslim etmişti.” Hazreti Âişe’den rivâyetle Üseyd bin Hudayr’ın ( radıyallahü anh ) şöyle buyurduğunu bildirdi: “Eğer şu üç, hâlden herhangi birinde bulunduğum gibi kalabilseydim, mutlaka Cennetlik olurdum. Bunda hiç şüphem olmazdı. Birincisi; Kur’ân-ı kerîm okurken veya okunurken dinlediğim andaki gibi olabilseydim. İkincisi; Resûlullahın ( aleyhisselâm ) hutbesini dinlediğim zamanki gibi 284 olabilseydim. Üçüncüsü; bir cenâzeye katıldığım zamanki gibi olabilseydim. Katıldığım her cenâzede kendi kendime, başıma gelecekleri ve akıbetimi düşünürdüm.” Beyhekî ( radıyallahü anh ) Ubâde’nin ( radıyallahü anh ) vefâtını şöyle anlattı: Ubâde ( radıyallahü anh ) ölüm döşeğindeyken “Kölelerimi, hizmetçilerimi, komşularımı ve yanıma girip çıkanları çağırınız” buyurdu. Onlar yanına gelince: “Umarım ki bu günüm, dünyâdaki son günüm, gecem de âhıretteki ilk gecem olacaktır. Daha önce elimle veya dilimle sizi incitip incitmediğimi bilemiyorum. Kudret ve irâdesiyle yaşadığım Allahü teâlâya yemîn ederim ki, kıyâmet günü kısas vardır. Eğer sizden herhangi birinize bir kötülük yapmışsam, ölmeden önce gelsin benden hakkını alsın” buyurdu. Etrâfındakiler “Doğrusu sen, iyi bir baba ve iyi bir mürebbi (terbiye eden) idin” dediler. Ubâde ( radıyallahü anh ) hizmetçilerini ve kölelerini bile incitmezdi. Sonra, “Eğer böyle birşey olmuşsa, beni effeder, hakkınızı helâl eder misiniz?” diye sorunca, hepsi “Helâl ettik” dediler. Ubâde ( radıyallahü anh ) “Ey Allahım! Sen şâhid ol. Eğer kalbinizden hayır diyorsanız, şu vasıyyetimi unutmayınız: Eğer arkamdan gözyaşı dökerseniz beni üzersiniz. Ben ölünce güzel bir abdest alın, sonra mescide gidin. Namaz kıldıktan sonra hem kendiniz, hem de Ubâde için Allahü teâlâdan af dileyiniz. Çünkü Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Ey îmân edenler! Allahtan sabır ve salât(namaz) ile yardım isteyiniz” buyuruyor. Sonra beni geciktirmeden kabrime koyun. Arkamdan, elinizde ateşle beni ta’kib etmeyin. Altıma (kabrime) çiçek de koymayın” buyurdu. Beyhekî, mü’minlerin dünyâda çektikleri sıkıntıların günahlarına keffâret olduğunu şu hadîs-i şerîf ile bildiriyor Hazreti Ebû Bekr, “Kim bir kötülük işlerse onunla cezalandırılır.” (Nisâ-123) meâlindeki âyet-i kerîme nâzil olunca, Peygamberimize ( aleyhisselâm ) “Yâ Resûlallah! Bundan sonra nasıl kurtulabiliriz? İşlediğimiz bütün kötülüklerin cezasını çekeceğiz” deyince, Peygamberimiz ( aleyhisselâm ): “Allah seni mağfiret etsin. Yâ Ebâ Bekr! Sen hastalanmıyor musun? Yorulmuyor musun? Üzülmüyor musun? Başına felâket gelmiyor mu? Bir musibete düçâr olmuyor musun?” diye sordu. Hazreti Ebû Bekr “Evet” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) “İşte yaptığınız kötülüklerin 285 dünyâdaki cezası (karşılığı) bunlardır” buyurdu. Ya’nî insanın dünyâda çektiği sıkıntılar, günahlarına keffârettir. Beyhekî ( radıyallahü anh ) bildiriyor ki; Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) âhırete irtihâl etmeden önce, hasta yatağında hep “Namaza ve eliniz (emriniz) altında bulunanlara dikkat ediniz(haklarını gözetiniz)” diye tavsiyede bulunurlardı. Son nefesine kadar söylediği hep bu oldu. Beyhekî, Peygamberimizin namaza verdiği ehemmiyeti ve Hazreti Ebû Bekr’i kendi yerine İmâm yaptığını şöyle bildiriyor: Ubeydullah bin Abdullah, Hazreti Âişe vâlidemize “Bana Resûlullahın hastalığından anlatır mısın?” diye sordu. Hazreti Âişe şöyle anlattı: Resûlullahın ( aleyhisselâm ) hastalığı ağırlaşmıştı. “Cemaat namazı kıldı mı?” diye sordu. “Hayır yâ Resûlallah, sizi bekliyorlar” dedik. Bana bir leğen ve su getirin” buyurdu. Getirdik. Abdest aldı, ayağa kalkmaya çalıştı fakat bayıldı. Kendine gelince, “Cemâat namazı kıldı mı?” diye sordu. “Hayır yâ Resûlallah seni bekliyorlar” dedik. Leğen ve su istedi. Getirdik abdest aldı, ayağa kalkmaya çalıştı, fakat baygın düştü. Kendine gelince yine “Cemâat namaz kıldı mı?” diye sordu. “Hayır yâ Resûlallah, seni bekliyorlar” dedik. Eshâb-ı Kirâm mescidde yatsı namazını kılmak için Resûlullahı ( aleyhisselâm ) bekliyorlardı. Peygamberimiz bundan sonra Hazreti Ebû Bekr’e ( radıyallahü anh ), cemâate İmâm olması için haber gönderdi. Hazreti Ebû Bekr, Hazreti Ömer’e İmâm olmasını teklif etti ise de o kabûl etmedi ve Hazreti Ebû Bekr İmâm oldu.” İbn-i Ebî Şeybe’den rivâyetle bildiriyor: “Hazreti Ömer mescidde gürültü yapmayı yasaklar ve “Bu mescidimizde yüksek sesle konuşulmaz” buyururdu. Hazreti Ömer, namazda safların düzeltilmesini emrederdi. Hattâ safların düzeltildiği haberi verilinceye kadar tekbîr almazdı.” Hazreti Aişe vâlidemiz: Meâlen “Allah yoluna da’vet eden, sâlih amel işleyen ve ben müslümanlardanım diyenden daha güzel söz söyleyen var mı?” (Fussilet sûresi) otuzüçüncü âyet-i kerîmesi müezzinler hakkında inmiştir. Çünkü müezzin “Hayye alessalâh” derken, müslümanları Allah yoluna da’vet ediyor, namaz kılarken sâlih amel işlemiş oluyor ve “Eşhedü enlâ ilahe illallah” dediği zaman da müslüman olduğunu söylüyor” diye buyurduğunu, İmâm-ı Beyhekî rivâyet etmiştir. 286 Beyhekî ( radıyallahü anh ) namazda kırâatin güzel olmasını anlatırken buyuruyor ki: Ubeyd bin Umeyr’den rivâyetle “Hac mevsiminde Mekke civarında bir yerde, bir cemâat toplanmıştı. Namaz vakti gelince, Mahzûmî kabilesinden Ebû Saîd oğullarından Kur’ân-ı kerîmi düzgün okuyamıyan birisi İmâm olmak için öne geçti. Misver bin Mahreme ( radıyallahü anh ) onu geri çekti. Bir başkasını İmâm yaptı. Hazreti Ömer bu hâdiseyi öğrendiği hâlde, Medine’ye dönünceye kadar birşey söylemedi. Medine’ye dönünce Misver’e ( radıyallahü anh ) yaptığının sebebini sordu. Misver ( radıyallahü anh ) “Ey emîr-el mü’minin! O kimsenin kırâati düzgün değildi. Ayrıca hac mevsimindeydik. Ba’zı hacıların, onun yanlış kırâatini dinleyerek Kur’ân-ı kerîmi yanlış öğrenmelerinden korktum” buyurunca, Hazreti Ömer “Bu maksatla mı yaptın?” diye sordu. Misver ( radıyallahü anh ) “Evet” dedi. Hazreti Ömer “İyi yapmışsın” buyurdu. Ubey bin Kâ’b’dan rivâyet ediyor; Ubey bin Ka’b ( radıyallahü anh ) buyurdu: Resûlullah ( aleyhisselâm ) bana: “Sana Tevrat, İncîl, Zebur ve Kur’ân-ı kerîmde bir misli (benzeri) daha indirilmemiş bir sûre öğreteyim mi?” buyurdu. Ben de “Evet yâ Resûlallah” dedim. Bunun üzerine Resûlullah Onu öğreninceye kadar kapıdan çıkmamanı isterim?” buyurdu. Hemen ayağa kalktı, ben de kalktım. Mübârek eli ile elimi tutarak, bana ba’zı şeyler anlatmaya başladı. Bana o sûreyi söylemeden dışarı çıkmasından korkarak adımlarımı yavaşlattım. Kapıya varınca “Yâ Resûlallah! Bana bir şey öğreteceğinizi va’d buyurmuştunuz” dedim. O zaman Resûlullah “Namaza başladığın zaman ne okuyorsun?”buyurdu. Ben de “Fâtiha sûresini okuyorum” deyince, “Ha işte odur. O, Allahü teâlânın Kur’ân-ı kerîmde (Hicr-87): Biz sana dâim tekrar olunan yedi âyeti (Fâtiha sûresi) ve Kur’ân-ı azîm verdik, buyurduğu yedi âyettir” buyurdu. Abdullah İbni Mes’ûd’dan ( radıyallahü anh ) rivâyetle bildiriyor İbn-i Mes’ûd ( radıyallahü anh ) buyurdu: Cenâze kabre konduğu zaman azap melekleri ölünün ayak tarafından gelmek isteyince ayaklar, “Buradan gelemezsiniz çünkü sahibim mülk sûresini okurdu” derler. Melekler göğüs tarafından gelmek isteyince göğüs, “Buradan gelemezsiniz. Çünkü sahibim, üzerime Mülk sûresini okurdu” der. Melekler baş tarafından gelmek isterler fakat baş, “Buradan gelemezsiniz, çünkü sahibim, Mülk sûresini okurdu” der. Bu minval 287 üzere Mülk sûresi kabir azâbına mâni olur. Mülk sûresi, Tevrat’ta da vardır. Geceleri Mülk sûresi okuyanlar, büyük servete kavuşurlar ve gayet güzel bir amel yapmış olurlar.” İmâm-ı Beyhekî rivâyet etti. Hazreti Ali buyurdu ki: “Peygamberimize ( aleyhisselâm ) salât-ü selâm getirilmeden yapılan bütün duâların önüne perde çekilir ve Allahü teâlâya ulaşamazlar.” “Kim Cum’a günü yüz defa salât-ü selâm getirirse, mahşer yerine yüzü nurlu olarak gelir. İnsanlar birbirlerine, bu dünyâda hangi amel işlemişti diye sorarlar.” Beyhekî ( radıyallahü anh ) bildiriyor ki, Ebû Ümâme’nin ( radıyallahü anh ) bildirdiği hadîs-i şerîfte Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) “Yabancı bir kızı görüp de, Allahü teâlânın azâbından korkarak başını ondan çeviren kimseye, Allahü teâlâ ibâdetlerin tadını duyurur.” Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Tamam yapılmamış olan namaz, zekât ve başka farzlar, nafileler ile tamamlanacaktır” buyurdu. İmâmı Beyhekî: “Bu hadîs-i şerîf, yapılmış olan farzların içindeki sünnetler noksan kalırsa, nafilelerle bu noksanların tamamlanacağını göstermektedir. Yoksa yapılmamış farzların yerine nafilelerin geçeceğini bildirmiyor” buyurdu. Sünen kitabında, Câbir bin Abdullah’dan ( radıyallahü anh ) rivâyetle bildirdiği hadîs-i şerîfte, Peygamberimiz ( aleyhisselâm ):“Allahü teâlâ benim ümmetime, Ramazân-ı şerîfte beş şey ihsân eder ki, bunları hiçbir Peygambere vermemiştir: 1. Ramazanın birinci gecesi, Allahü teâlâ mü’minlere rahmet eder. Rahmetle baktığı kuluna hiç azâb etmez. 2. İftar zamanında oruçlunun ağzının kokusu, Allahü teâlâya her kokudan daha güzel gelir. 3. Melekler, Ramazân’ın her geceve gündüzünde, oruç tutanların affolması için duâ ederler. 4. Allahü teâlâ oruç tutanlara, âhırette vermek için, Ramazânı şerîfte Cennette yer ta’yin eder. 5. Ramazân-ı şerîfin son günü, oruçtutan mü’minlerin hepsini affeder” buyurdu. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) “Dünyâ sevgisi, bütün kötülüklerin başıdır” buyurdu. 288 Hazreti Ali’nin, Resûlullahı “Ümmetimden ba’zı kimseler meydana çıkacak, Eshâbımı kötüleyeceklerdir. Bunlar, müslümanlıktan ayrılacaklardır” buyururken işittiğini rivâyet etti. Beyhekî, Sa’îd bin Müseyyib’den haber veriyor; Saîd ( radıyallahü anh ) buyurdu: Hazreti Ali ile Medine kabristanına geldik. Hazreti Ali kabirde olanlara selâm verip “Hâlinizi bize bildirir misiniz? Yoksa biz mi hâlimizi haber verelim?” dedi. Bir ses işittik: “Ve aleykesselâm yâ Emîr-el mü’minîn! Bizden sonra olanları sen söyle” dedi. Hazreti Ali de olanları anlattı. Ya’lâ bin Mürre’den rivâyetle haber veriyor “Ya’lâ, Resûlullah ile bir kabir yanına geldi. Kabirde azâb olduğunu işitip, Resûlullaha haber verdi. Resûlullah “Ben de işittim. Söz taşıdığı ve üzerine idrar sıçrattığı için azâb yapılmaktadır” buyurdu. İmâmı Beyhekî “Delâil-ün-nübüvve” kitabında bildiriyor ki, Ebû Dücâne “radıyallahü anh” buyurdu ki: Yatıyordum. Değirmen sesi gibi ve ağaç yapraklarının sesi gibi, ses duydum ve şimşek gibi, parıltı gördüm. Başımı kaldırdım: Odanın ortasında, siyah birşeyin yükseldiğini gördüm. Elimle yokladım. Kirpi derisi gibi idi. Yüzüme, kıvılcım gibi şeyler atmağa başladı. Hemen Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” gidip, anlattım. Buyurdu ki, “Yâ Ebâ Dücâne! Allahü teâlâ, evine hayır ve bereket versin!” Kalem ve kâğıt istedi. Ali’ye “radıyallahü anh” bir mektûp yazdırdı. Mektûbu alıp, eve götürdüm. Başımın altına koyup, uyudum. Feryâd eden bir ses, beni uyandırdı. Diyordu ki, “Yâ Ebâ Dücâne! Bu mektûpla, beni yaktın. Senin sahibin, bizden elbette çok yüksektir. Bu mektûbu, bizim karşımızdan kaldırmaktan başka, bizim için kurtuluş yoktur. Artık, senin ve komşularının evine gelemiyeceğiz. Bu mektûbun bulunduğu yerlere gelemeyiz.” Ona dedim ki, sahibimden izin almadıkça bu mektûbu kaldırmam. Cin ağlamasından, feryadından, o gece, bana çok uzun geldi. Sabah namazını, mescidde kıldıkdan sonra, cinnin sözlerini anlattım. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, “O mektûbu kaldır. Yoksa, mektûbun acısını, kıyâmete kadar çekerler.” (Bu mektûp, Teshîl-ül-menâfi kitabının sonunda vardır. Beyhekî ( radıyallahü anh ), Muhammed bin Vasî’nin şöyle buyurduğunu haber verdi:“Ölü, Cum’a günü kendini ziyâret edenleri bilir. Bir gün önceki ve bir gün sonraki günlerde ya’nî Perşembe ve Cumartesi günleri de ziyâret edenleri bilir.” 289 Beyhekî ( radıyallahü anh ) anlatır: “Bize hafız Abdullah haber verdi ve dedi ki: Ebû Ya’lâ, Hamza bin Muhammed’den, o da Hâşim bin Muhammed’den rivâyet etti. Abdullah İbni Ömer ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: Babam (Hazreti Ömer) beni, Cum’a günü sabahı fecir ile güneş doğması arasındaki vakitte, Medine şehidlerini ziyârete götürdü. Arkasından yürürdüm. Kabristana gelince, sesini yükseltti. “Selâmün aleyküm, bimâ sabertüm fe ni’me ukbeddâr” dedi. “Ve aleykesselâm yâ Abdellah” diye bir ses duyduk. Babam bana dönüp: “Sen mi cevap verdin?” dedi. Ben, “Hayır birşey söylemedim” dedim. Babam elimi tutup beni sağ tarafına çekti. Sonra onlara selâm verdi, onlarla konuştu. Onlar da selâmına karşılık verdiler. Bu konuşma üç defa tekrarlandı. Sonra babam, Allahü teâlâya şükür secdesi yaptı.” Beyheki ( radıyallahü anh ), Enes bin Mâlik’ten ( radıyallahü anh ) rivâyetle, Peygamberlerin kabirlerinde çürümediğini şöyle bildirdi: Hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ): “Peygamberler kabirlerinde diridirler, namaz, kılarlar” buyurdular. Beyhekî ( radıyallahü anh ), Ebû Hüreyre’den ( radıyallahü anh ) rivâyetle’bildirdiği hadîs-i şerîfte; Mü’minlerin okuduğu salevât-ı şerîfelerin Peygamberimize ( aleyhisselâm ) bildirildiğini şöyle haber verdi:“Her ayın ilk üç gecesi ve günü, bana çok salevât okuyunuz. Çünkü bu ikisi, sizden bana ulaştırılır. Toprak, elbette Peygamberlerin cesetlerini yemez” buyurdu. Beyhekî ( radıyallahü anh ) Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) duâsının ve öğrettiği duâ ile yapılan duânın hemen kabûl olduğunu şöyle bildiriyor Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yanına bir a’mâ geldi. Gözlerinin açılması için duâ etmesini diledi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) ona: “İstersen duâ edeyim, istersen sabret. Sabretmek, senin için daha iyi olur” buyurdu. A’mâ: “Duâ etmeni istiyorum. Yardım edecek kimsem yoktur, çok sıkılıyorum” deyince, Resûlullah ( aleyhisselâm ): “İyi bir abdest al! Sonra şu duâyı oku” buyurdu: “Yâ Rabbî! İnsanlara rahmet olarak gönderdiğin sevgili Peygamberin ile sana teveccüh ediyor, yalvarıyorum. Senden istiyorum! Yâ Muhammed (aleyhisselâm)! Dileğimin’hâsıl olması için Rabbime senin ile teveccüh ediyorum. Allahım! O’nu bana şefaatçi eyle!” A’mâ bu duâyı okudu. Kalktı ve gözü açılıp görerek gitti. Halife Osman ( 290 radıyallahü anh ), birinin bir dileğini kabûl buyurmuyordu. Bu kimse, Eshâbdan Osman bin Hanîf’e ( radıyallahü anh ) gelip, yardım etmesini istedikte, ona bu duâyı okumasını öğretti. Okuyup da, halîfenin ( radıyallahü anh ) yanına gidince, dileğinin kabûl olunduğunu, yine Beyhekî ( radıyallahü anh ) bildiriyor. Beyhekî ( radıyallahü anh ) bildiriyor “Bir köylü Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yanına gelip, yağmur yağması için duâ etmesini istedi ve “Senden başka sığınağımız yoktur. İnsanların koşacakları yer, ancak Peygamberleridir” dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) buna karşı birşey söylemedi. Hattâ, Enes bin Mâlik ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: Resûlullah ( aleyhisselâm ) hemen kalkıp minbere çıktı. Yağmur yağması için duâ etti. Duâ bitmeden yağmur yağmaya başladı.” Beyhekî ( radıyallahü anh ), Allahü teâlânın ümmet-i Muhammede ( aleyhisselâm ) ihsânlarından birisininde; her biri Benî İsrâil’in Peygamberleri gibi olan âlimler ve bu âlimlerin içinden de, her yüz senede birini seçerek müceddid olarak gönderdiğini ve bu müceddidlerin, İslâmiyeti Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) zamanındaki gibi tam ve doğru olarak insanlara bildirdiklerini haber vermiş ve Resûlullahın ( aleyhisselâm ): “Her yüz senede, bir müceddid hâsıl olacaktır” buyurduğunu bildirmiştir. Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) buyurduğu gibi, her yüzyılda bir müceddid hâsıl olup, dîni kuvvetlendirdiler. Birinci yüzyılda, Ömer bin Abdülaâz, Meliklerin zulümlerini kaldırıp, adâletin esaslarını korudu, ikinci yüzyılda, İmâm-ı Şafiî ( radıyallahü anh ) îmân bilgilerini açıkladı ve fıkıh bilgilerini ayırdı. Üçüncü yüzyılda, Ebü’l-Hasen Eş’arî ( radıyallahü anh ), Ehl-i sünnet bilgilerini şekillendirdi ve bid’at sahiplerini susturdu. Dördüncü asırda, Hâkim ve Beyhekî ve benzerleri (r.aleyhim) hadîs ilminin temellerini kurdular. Ebû Hâmid ve benzerleri de fıkıh bilgilerini yaydılar. Beşinci asırda, İmâm-ı Gazâlî ( radıyallahü anh ) yeni bir çığır açıp fıkıh, tasavvuf ve kelâm bilgilerinin birbirlerinden ayrı şeyler olmadıklarını bildirdi. Altıncı asırda, İmâmı Fahrüddîn-i Râzî ( radıyallahü anh ), kelâm bilgilerini yaydı. İmâm-ı Nevevî de fıkıh bilgilerini yaydı. Böylece zamanımıza gelinceye kadar, her asırda bir müceddid gelerek dîni kuvvetlendirdi. Beyhekî ( radıyallahü anh ), İnsanların işleri bozulduğu zaman isyan ve feryâd etmenin uygun 291 olmayıp, tövbe ve istiğfar etmek lâzım olduğunu (Şua’b-ül-Îmân) kitabında bildirmiş ve Resûlullahın ( aleyhisselâm ) “Bozuk bir işi düzeltmediğiniz zaman, sabrediniz! Allahü teâlâ onu düzeltir” buyurduğunu haber vermiş ve fasıkları, açıkça günah işleyenleri sevmemek lâzım olduğunu, Ebû Hüreyre’den rivâyet ettiği “Fâsık medh olunduğu zaman, Rabbimiz gadaba gelir” hadîs-i şerîfi ile bildirmiştir. Beyhekî’nin ( radıyallahü anh ) rivâyetinde müslümanların Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) kabri başında selâm verince, o selâmı işitip ona cevap verdiğini “Bir kimse bana selâm verince, Allahü teâlâ, rûhumu geri verir. Onun selâmına cevap veririm” hadîs-i şerîfi ile bildirmiş ve müslüman ölülerin de, böyle selâmı işitip selâm vereni tanıdıklarını, “Bir kimse tanıdığı bir kabir yanına gelip selâm verirse, meyyit onu tanır ve selâm verir. Tanımadığı kabrin başına gelip selâm verirse, selâmına, cevap verir.” hadîs-i şerîfi ile haber vermiştir. Ashâb-ı Kirâmın büyüklüğünü bildirip, hepsini sevmemiz lâzım olduğunu; Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) “Eshâbım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, hidâyete kavuşursunuz” hadîs-i şerîfi ile bildirmiştir. Mahşerde çok büyük azâb olacak, güneş insanlara bir mızrak boyu yaklaşacak, insanların terleri tâ ağızlarına kadar çıkacaktır. Hattâ kâfirler bile Cennet ise Cennet, Cehennem ise Cehennem, yâ Rabbî bizi bu azâbtan kurtar diye yalvaracaklar. Beyhekî ( radıyallahü anh ) bunu şöyle haber veriyor. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) “İnsanlar haşrolunduklarında, kırk yıl gözleri semâya dikilmiş olarak dururlar. Kendilerine hiçbir kimse tek kelime söyleyemez. Bu esnada güneş başlarının ucunda kendilerini yakar ve iyi kötü herkes, ter deryası içinde kalır. Ter tâ boğazlarına çıkıncaya kadar hep bu hâlde kalırlar” buyurdu. Beyhekî, Zilhicce ayının ilk on gününün çok kıymetli olup, bu gün ve gecelerde çok ibâdet etmek lâzım geldiğini, şu hadîs-i şerîfler ile haber verdi. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ),“Bu günlerin her birindeki oruç, (Zilhiccenin ilk on günü) bir yıllık oruca bedeldir. Bu on günün her gecesini ihya, Kadr gecesini ihyâ ile beraberdir.” “Ârife gününün orucu, bin gün oruca (nafile oruca) eşittir” buyurdular. Şa’bân ayının onbeşinci (Berât) gecesinin çok kıymetli bir gece olduğunu da, Beyhekî (Şu’âb-ül-Îmân) kitabında şöyle bildiriyor Emîr- 292 ül-mü’minîn Hazreti Ali, Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) bildirir. Buyurdu ki: “Şa’bân-ı şerîfin onbeşinci (Berât) gecesi olunca, o geceyi ihyâ ediniz ve gündüzünde oruç tutunuz. Muhakkak ki, Allahü teâlâ, mağfiret olunmak isteyen yok mudur, mağfiret edeyim, rızk isteyen yok mudur, rızk vereyim, isteyen yok mudur vereyim buyurur. Bu hâl sabaha kadar devam eder.” Ebû Saîd-i Hudrî ( radıyallahü anh ) haber verdi. Hazreti Âişe buyurdu ki: Şa’bân ayının onbeşinci gecesi, Resûlullah ( aleyhisselâm ) odama girdi. Üst elbisesini çıkardı ve yatağa girdi. Daha başını yastığa koymadan kalktı, elbisesini giydi ve dışarı çıktı. Ben de gayrete geldim. Resûlullahın ( aleyhisselâm ), zevcelerinden birisinin odasına gittiğini düşündüm ve arkasından çıktım. Nereye gitmek istediğini öğrenmek istiyordum. Ta’kib ettim. Resûlullah ( aleyhisselâm ), Bakî’ kabristanına gitti. Orada, mü’min erkek ve kadınlara ve şehîdlere mağfiret ile duâ etmeye başladı. “Anam ve babam sana feda olsun! Sen Allahü teâlâya tâattesin. Ben ise dünyâ arzuları peşindeyim” dedim. Döndüm odama geldim. Arkamdan Resûlullah da ( aleyhisselâm ) geldi ve: “Niçin böyle yaptın?” buyurdu. Ben “Anam ve babam sana feda olsun, bana geldin, elbiseni çıkardın, daha başını yastığa koymadan kalktın, elbiseni giydin. Bana gayret geldi, başka hanımlarının yanına gideceğini düşündüm. Ardından çıktım ve seni Bakî’ kabristanında duâ eder hâlde buldum” dedim. Resûlullah ( aleyhisselâm ): “Ey Âişe, Allahü teâlânın ve Resûlünün sana cevr edeceklerinden mi korktun. Cebrâil (aleyhisselâm) geldi ve bu gece Şa’bânın onbeşinci gecesidir;Allahü teâlâ bu gece senin ümmetinden, Benî Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısınca insanı Cehennemden âzâd eder, ama bu gece kendine şirk koşana, kâhinlere, akrabasını ziyâreti kesene, anne ve babasına isyan edene ve içki içmeye devam edene rahmet nazarı ile bakmaz” buyurdu. Sonra “Ey Âişe! Bu geceyi ibâdetle geçirmem için bana izin verir misin?” buyurdu. Ben: “Elbette yâ Resûlallah” dedim. Kalktı, mübârek yüzünü yere koydu. Uzun zaman secdede kaldı. Resûlullah ( aleyhisselâm ) dünyâdan göçtü, vefât etti zannettim. Kalktım, onu aradım. Elimi ayağının altına dokundum. Mübârek ayağını kımıldattı. Anladım ki sağdır, çok sevindim. Dinledim, secdede duâ ediyordu: Sabah olunca, bu duâlarını, Resûlullahın yanında okudum. Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Ey Aişe! Bu kelimeleri ezberledin mi?” buyurdu. Ben: “Evet, ezberledim yâ Resûlallah” dedim. 293 Resûlullah ( aleyhisselâm ): “Kendin bil ve başkalarına da öğret. Bunları bana Cebrâil (aleyhisselâm) öğretti ve secdede tekrar etmemiz haber verdi” buyurdular. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu: “Bu gece (Berât gecesi), göklerin kapıları açılır, melekler mü’minlere müjde verirler ve ibâdete teşvik ederler.” “Şa’bân ayının onbeşinci gecesi gelince, gecesini namazla, gündüzünü oruçla geçiriniz”. İmâm-ı Beyhekî, yurda düşman saldırdığında kadın-erkek, genç-ihtiyâr her müslümana cihâdın farz olduğunu bildirmiş ve Enes bin Mâlik’in ( radıyallahü anh ) şöyle buyurduğunu haber vermiştir Ebû Talha ( radıyallahü anh ), Berâe (Tevbe) sûresini okuyordu. Meâlen “Hafif de, ağır da olsanız, cihâda koşunuz” âyet-i kerîmesine gelince: Genç de, ihtiyâr da olsak, Allahü teâlânın bizi cihâda çağırdığını görüyorum! Oğullarım! Çabuk beni hazır edin, beni, hazır edin” buyurdu. Çocukları kendisine, “Allahü teâlâ sana hayırlar versin ey babamız, sen Resûlullahın ( aleyhisselâm ), Ebû Bekr ve Ömer’in (r.anhümâ) sağlığında, onlarla birlikte savaştın. Bırak artık da, senin yerine biz savaşlara katılalım” dediler. Ebû Talha ( radıyallahü anh ) “Hayır, siz beni savaşa hazırlayın” buyurdu. Ve cihâda çıkıp bir deniz harbine katıldı, denizde şehîd oldu. Müslümanlar onu gömmek için aradıkları bir adayı, vefâtından yedi gün sonra buldular. Cesedi bozulmamış olduğu hâlde defnettiler. İmâmı Beyheki, Ashâb-ı Kirâmın ve din büyüklerinin namaz kılarken dünyâyı, hattâ kendilerini dahi unutarak hakîkî namaz kıldıklarını ve bu namazların onları çok yüksek derecelere çıkardığını haber veriyor. Bu meyanda çok şeyler zikretmiştir. Bunlardan birisi de Câbir bin Abdullah’ın ( radıyallahü anh ) haber verdiğidir ki, Câbir bin Abdullah’ın ( radıyallahü anh ) şöyle anlattığını bildirdi: Resûlullahın ( aleyhisselâm ) beraberinde, Nahle mevkiinde bulunan Zât-ür-Rika’da savaşa katılmıştık. Bu savaşta, müslümanlardan birisi, düşman kadınlarından birini esîr aldı. Savaştan sonra, İslâm ordusu ayrıldığı vakit, kadının savaş sırasında orada olmayan kocası geldi. Ona durumu anlattılar. O, kadının intikamını alacağına yemîn ederek, iz ta’kibine çıktı. Resûlullah ( aleyhisselâm ) bir konaklama yerinde Eshâbına: “Bizi bu gece kim bekler” buyurdular. Hemen Muhacirin ve Ensârdan birer kişi ileri çıkarak: “Biz yâ Resûlallah” dediler: Resûlullah ( aleyhisselâm ): “Vadi yolunun ağzını 294 tutun” buyurdular. Yol ağzına geldiklerinde Abbâd bin Bişr ( radıyallahü anh ), Ammâr bin Yâsir’e ( radıyallahü anh ): “Gece yarısına kadar mı, yoksa gece yarısından sonra mı nöbet tutarsın?” buyurdu. O da: “Gece yarısından sonra” buyurdu ve yatıp uyudu. Abbâd bin Bişr ( radıyallahü anh ) kalkıp, namaza durdu. Bu sırada esîr edilen kadının kocası geldi. Uzaktan bir insan karartısı gördü. Çok geçmeden bu kimsenin bir cemâatin nöbetçisi olduğunu anladı. Hemen bir ok attı ve onu vurdu. Abbâd bin Bişr ( radıyallahü anh ) vücûduna saplanan oku çıkarıp yere koydu ve ayakta olduğu hâlde namazına devam etti. Sonra adam ikinci oku attı, yine isâbet ettirdi. Abbâd bin Bişr ( radıyallahü anh ) bu ikinci oku da çıkarıp, yere koydu ve yine ayakta namaza devam etti. Adam üçüncü bir ok daha attı ve isâbet ettirdi. Mübârek Sahâbi ( radıyallahü anh ) bu üçüncü oku da çıkarıp, rükû’ ve secde yaptı. Sonra arkadaşını uyandırdı. Ve ona: “Kalk ben yaralandım” buyurdu. Ammâr bin Yâsir ( radıyallahü anh ) hemen ayağa kalktı. Adam onların iki kişi olduklarını anlayıp, oradan kaçtı. Ammâr bin Yâsir, Abbâd bin Bişr’i ( radıyallahü anh ) kanlar içinde görünce “Sübhânallah! Niçin birinci ok atıldığında beni uyandırmadın” diye sordu. Abbâd bin Bişr ( radıyallahü anh ): “Kur’ân-ı kerîmden bir sûre okuyordum”. Onu bitirmeden, yarıda bırakmak istemedim. Fakat birkaç yara alınca, rükû’ ettikten sonra seni uyandırdım. Allahü teâlâya yemîn ederim ki, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) emrettiği önemli bir noktayı kaybetmek korkum olmasaydı, namazı ve sûreyi yarıda kesmemek için ölmeyi tercih ederdim” buyurdu. İmâmı Beyhekî, şehidlere Allahü teâlânın çok” büyük ni’metler ihsân ettiğini, Enes bin Mâlik’ten ( radıyallahü anh ) rivâyet ettiği şu vâkıa ile anlatmıştır: Birisi Resûlullahâ ( aleyhisselâm ) geldi ve “Yâ Resûlallah! Ben siyah, çirkin yüzlü ve fazla malı olmayan bir kimseyim. Savaşa katılıp şehîd olursam Cennete girer miyim?” dedi. Resûlullah“Evet, girersin” buyurdu. Savaşın başlamasıyla bu kimse en ön safa ilerledi ve şehîd oluncaya kadar çarpıştı. Şehîd olduğunda, Resûlullah ( aleyhisselâm ) başucuna geldi ve: “Allah yüzünü güzelleştirdi, kokunu hoş yaptı ve malını çoğalttı” ve devamla: “Bu şehidin cübbesi altına girmek için çekişen iki hûrî gördüm” buyurarak, onun kavuştuğu dereceleri haber verdi. Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) ümmetine olan şefkat ve merhameti, bir annenin çocuğuna olan şefkatinden daha ziyâde idi. O Server ( aleyhisselâm ), mi’râcda, en sevinçli ve en üzüntülü zamanlarda 295 da hep “Ümmetim, ümmetim” buyurmuştur. Beyhekî ( radıyallahü anh ) bunun bir misâlini Abbâs bin Mirdâs’dan ( radıyallahü anh ) rivâyetle şöyle bildirir “Arefe gününün akşamı, Resûlullah ( aleyhisselâm ) ümmetinin affedilmesi ve onlara merhamet edilmesi için duâ buyurdu. Resûlullah bu hâlde duâsını ziyâdeleştirince, Allahü teâlâ, insanların birbirlerine zulmettiklerinden dolayı olan günahları, kul hakları haricindeki günahları affettiğini bildirdi. O zaman Resûlullah ( aleyhisselâm ): “Yâ Rabbî! Sen, zulmeden kullarına yaptıkları zulümden dolayı işlemiş oldukları günahların yerine sevâb vermeye kadirsin” diye duâ buyurdu. O günün akşamı Allahü teâlâ, Resûlüne ( aleyhisselâm ) birşey bildirmedi, vahy gelmedi. Ertesi gün Resûlullah Müzdelife’de tekrar duâ buyurduklarında, Allahü teâlâ: “Onları da affettim” buyurdu. Resûlullah tebessüm etti. Ba’zı Sahâbe-i Kirâm: “Yâ Resûlallah ( aleyhisselâm ), niçin gülümsediniz? dediklerinde, Resûlullah ( aleyhisselâm ), “Allahın düşmanı olan şeytana güldüm: O, azîz ve celil olan Allahın, ümmetim hakkındaki duâmı kabûl ettiğini öğrenince feryâdü figân edip, başını toprağa vurmaya başladı” buyurdu. İmâm-ı Beyhekî, Allah için atılan bir adımın dahi cenâb-ı Hak indinde kaybolmayıp, Allahü teâlânın mutlaka onun karşılığını vereceğini haber vermiştir. Bu mevzûda Yahyâ bin Saîd’in ( radıyallahü anh ) şöyle anlattığım bildirdi: Ebû Bekr ( radıyallahü anh ), Şam cihetine ordu göndermeye karar verdi. Hazreti Ebû Bekr, dört bölüm hâlindeki ordunun kumandanı Yezîd bin Ebî Süfyân’ın beraberinde, orduyu uğurlamak için uzun müddet yürüdü. Yezîd bin Ebî Süfyân, Ebû Bekr’e ( radıyallahü anh ): “Yâ Emîr-el-mü’minîn, ya sende hayvanına bin, veyahut müsâadenizle ben de ineyim” dedi. Ebû Bekr ( radıyallahü anh ) “Ne sen in, ne de ben bineyim. Ben, Allahü teâlânın rızâsı için attığım bu adımlarla, O’nun mükâfatına nail olmak istiyorum” buyurdu. İmâm-ı Beyhekî din büyüklerinin hak ve hukuka nasıl riâyet ettiklerini ve cömertliklerini uzun uzun anlatmıştır. Bu husûsta Zeyd bin Eslem’in ( radıyallahü anh ) rivâyeti şöyledir: Resûlullahın ( aleyhisselâm ) amcası Abbâs bin Abdülmuttalib’in ( radıyallahü anh ), Medine’de, Mescid-i Nebevî’nin yanında bir evi vardı. Hazreti Ömer, Abbâs’a ( radıyallahü anh ) hitaben: “Bu evi bana sat” dedi. Evi mescide katarak, mescidin biraz daha büyümesini istiyordu. Abbâs bin Abdülmuttalib ( radıyallahü anh ), evi Hazreti Ömer’e satmadı. Ömer ( radıyallahü anh ) bu sefer ona: “Hiç olmazsa onu bana hibe et” dedi. 296 Hazreti Abbâs yine kabûl etmeyince, bu sefer Hazreti Ömer “O hâlde, evini mescide ilâve edip, sen genişlet” dedi. Hazreti Abbâs bu teklifi de kabûl etmedi. Bu sefer Hazreti Ömer: “Bu tekliflerimden birini yapmaya mecbûrsun!” dedi. Hazreti Abbâs hiçbir teklifi, kabûl etmedi. Hazreti Ömer “O hâlde bu mes’eleyi halletmek için kendimize bir hakem seçelim” dedi. Hakem olarak Übey bin Ka’b’ı ( radıyallahü anh ) seçtiler. Mes’eleyi ona anlattılar. Übey ( radıyallahü anh ), Hazreti Ömer’e: “Abbâs’ın ( radıyallahü anh ) rızâsı olmadan, onu evinden çıkaramazsın” dedi. Ömer ( radıyallahü anh ): “Verdiğin bu hükmü Allahın kitabına mı, yoksa Resûlullahın ( aleyhisselâm ) sünnetine mi uygun veriyorsun?” dedi. Übey ( radıyallahü anh ), Resûlullahın sünnetine uygun olarak dedi. Ömer ( radıyallahü anh ), “Nedir o sünnet” dedi. Hazreti Übey ( radıyallahü anh ) “Resûlullahın şöyle buyurduğunu işittim: “Hazreti Davud’un oğlu Süleymân (aleyhisselâm), Beyt-ülmakdis’i inşâ ederken, ördüğü duvarlar daha bitmeden yıkılıyordu. Allahü teâlâ kendisine, rızâsı olmayan kimsenin arazisinde, bina inşâ edilmemesini vahyetti.” Bunun üzerine Hazreti Ömer, da’vâyı bıraktı. Hazreti Abbâs da evini Mescidi. Nebevî’nin genişletilmesi için verdi. Saîd bin Müseyyib’den ( radıyallahü anh ) gelen diğer bir rivâyette de şöyle anlatılır: Ömer ( radıyallahü anh ) ve Hazreti Abbâs mes’eleyi Übey bin Ka’b’a ( radıyallahü anh ) anlattıklarında, Übey ( radıyallahü anh ) şöyle dedi: “Davud’un (aleyhisselâm) oğlu Süleymân’a (aleyhisselâm), Allahü teâlâ Beyt-ül-makdis’i inşâ etmesini vahyetti. Bir kimsenin arsasını satın aldı. Parasını verdiğinde arsa sahibi: “Bana verdiğin mi, yoksa benden aldığın mı daha değerli?” dedi. Süleymân (aleyhisselâm): “Senden aldığım daha değerli” buyurunca adam: “O hâlde arsayı vermiyorum” dedi. Süleymân (aleyhisselâm) eskisinden daha fazla para verdi. Adam aynı soruları üç defa tekrar etti. Nihâyet Hazreti Süleymân: “Ben senin kararına göre bu arsayı satın alacağım. Bana hangisinin daha kıymetli olduğunu sorma” buyurdu. Arsayı, adamın istediği onikibin kantar (bir ölçü) altına satın aldı. Satın almadan önce aklına, acaba bu kadar para fazla mı diye bir düşünce gelmişti ki, Allahü teâlâ kendisine: “Eğer kendi malından vereceksen sen bilirsin, şayet bizim rızık olarak ihsân ettiğimizden vereceksen, o ne demişse onu ver” diye vahyetti. Hazreti Süleymân öyle yaptı. Ben de Abbâs’ın ( radıyallahü anh ) rızâsı olmadan evinin alınamıyacağına 297 karar veriyorum” dedi. Bunun üzerine Hazreti Abbâs: “O hâlde ben de evimi, sadaka-i câriye olarak müslümanlara veriyorum” dedi. İmâmı Beyhekî, istişârenin mühim bir sünnet olduğunu, akıllı ve dinini bilen bir kimse ile istişâre etmekte büyük bereket olduğunu bildirmiştir. Büyükler bu mühim sünneti hiç bir zaman terk etmemişlerdir, İbn-i Sîrîn anlatıyor: “Hazreti Ömer istişâresiz iş yapmaz, hattâ ba’zan uygun olan kadınlarla bile istişâre ederdi.” Harise bin Mudarrib anlatıyor Ömer bin Hattâb ( radıyallahü anh ) bize şu mektûbu yazdı: “Size kumandan olarak Ammâr bin Yâsir’i, ona yardımcı ve aynı zamanda muallim olarak da Abdullah bin Mes’ûd’u gönderdim. Bunlar, Bedir’e iştirâk eden Muhammed’in ( aleyhisselâm ) Eshâbının en seçkinleridir. Bilmediklerinizi bunlardan öğrenin. Bunlara tâbi olun. Abdullah bana da lâzımken, onu size göndermeyi tercih ettim.” İmâmı Beyhekî, müslümanların emirlerine, başlarında bulunan kimselere karşı gelmeyip, gayet edepli davranmaları lâzım geldiğini bildiriyor. Zeyd bin Vehb’den rivâyetle anlatıyor: Huzeyfetübn-ül-Yemânî ( radıyallahü anh ) hayatta iken bir zât, Huzeyfe’nin bulunduğu vilâyetin vâlisine, bir mes’eleden dolayı karşı çıktı. Bu karşı çıkan zât, câmiye geldi. Safları yararak Huzeyfe’nin oturduğu halkanın yanına vardı. Ve: “Ey Resûlullahın arkadaşı! Sen iyiyi emredip, kötüden (münkerden) sakındırmıyor musun dedi. Huzeyfe ( radıyallahü anh ) başını kaldırdı. Bu sözlerle neyi kastettiğini anladı. Kendisine: “İyiyi emredip, kötüyü yasaklamak güzeldir. Fakat, vâliye silâh çekmek (karşı gelmek), Resûlullahın sünnetinden değildir” dedi. Ziyad bin Küseyb el-Adevî anlatıyor: Abdullah bin Âmir halka hitâb ederken ince kumaşlardan elbiseler giyer, saçlarını tarardı. Birgün yine namazı kıldırdı ve evine gitti. Ebû Bekre de, minberin yanında oturuyordu. Bu sırada Mirdâs (Ebû Bilâl): “Vâliye, halkın efendisine bakın. İnce kumaşlardan elbiseler giyerek fâsıklara benziyor” dedi. Bunu duyan Ebû Bekre, oğlu Usaylea’ya “Bana Mirdâs’ı çağır” dedi. Usaylea, Mirdâs’ı çağırdı, Ebû Bekre, Mirdâs’a: Biraz önce vâli hakkında söylediklerini işittim. Resûlullahın da şu mübârek sözlerini işitmiştim: “Kim vâliye saygılı davranırsa, Allahü teâlâ ona lütufta bulunur. Kim de, âmirine saygı göstermezse, Allahın gazâbına uğrar” dedi. 298 Beyhekî ( radıyallahü anh ) bildiriyor Hazreti Ömer’in müslümanlara nasihati: “Başınıza, kulakları ve burnu kesik, Habeşli bir köle de emir ta’yin edilse, onu dinleyin ve itaat edin. Eziyet ederse, sabredin. Birşey emrederse, itaat edin. Sizi ba’zı şeylerden mahrûm ederse, size zulmederse yine sabredin. Şayet dinde bir takım tasarruflar yaparak, ba’zı şeylere mâni olursa, dinim uğruna canım feda olsun deyin ve cemâatten ayrılmayın” buyurdu. Âsım bin Muhammed’in babası anlatıyor Birisi Abdullah bin Ömer’e; “Biz idârecilerimizin yanında hak ve hakîkatin hılâfina bir takım şeyler söylüyoruz. Yanlarından ayrılınca da tam aksini konuşuyoruz” dedi. Abdullah: “Biz, Resûlullah zamanında böyle davranışları, münâfıklık sayardık” dedi. Beyhekî, Alkame bin Vakkâs’dan rivâyet etti. Alkame şâhid olduğu bir hâdiseyi şöyle anlattı: Boş dolaşan bir kimse, idârecilerin huzûruna giriyor, onları güldürüyordu. Dedem, bu zâta; “Yazıklar olsun sana! Niçin bunların yanına giriyor ve güldürüyorsun? Ben, Resûlullahın arkadaşı, Bilâl bin Hâris-il-Müzenî’nin, Resûlullahın şu sözlerini rivâyet ettiğini işittim: (Bir kul, Allahü teâlânın hoşuna giden şeyleri konuşursa, yarın Rabbine kavuştuğu günde, Allahü teâlâ kendisinden râzı olur. Bir kul da, Allahın hoşuna gitmeyen şeyler konuşursa, o kul, Rabbinin huzûruna geldiği günde, O’nun gazâbına uğrar)” dedi. İmâm-ı Beyhekî, müslümanların başında bulunan kimselerin, müslümanların dertleriyle dertlenmesi lâzım geldiğini bildiriyor. Esved bin Yezîd’den rivâyetle anlatıyor Ömer bin Hattâb ( radıyallahü anh ) gelen heyetlere, vâlileri hakkında: “Hastaları ziyâret ediyor mu? Kölelerin ihtiyâcını görüyor mu? İcraatı nasıl? Kimlerle görüşüyor?” gibi sorular sorardı. Eğer bu hasletlerden bir tanesi husûsunda menfi bir şey söylerse, o vâliyi azlederdi. Yine Hazreti Ömer, vâlilerin, müslümanların başında olan kimselerin, çok şefkat ve merhametli olmasına dikkat ederdi. Hazreti Ömer, Esed oğullarından birini bir işe memur etmek istedi. Bu zât, memuriyet belgesini almaya geldiğinde, Hazreti Ömer, yanına gelen çocuğunu öpüp seviyordu. Bu zât: “Çocuk da sevilir mi? Vallahi ben şimdiye kadar hiçbir çocuğu öpüp sevmedim” dedi. Hazreti Ömer “Senin insanlara karşı merhametin yok” buyurdu ve elinden belgesini alıp yırttı. Bir daha da o kimseye vazîfe vermedi. 299 İmâmı Beyhekî, Ashâb-ı Kirâmın kul hakkına çok dikkat ettiklerini, Abdullah bin Amr lbin Âs’dan rivâyetle şöyle anlatıyor: Hazreti Ebû Bekr Sıddîk, bir Cum’a günü ayağa kalktı: “Yarın sabah, zekât develerini getirin, taksim edeceğim. Kimse müsâade almadan yanımıza gelmesin” buyurdu. Bir kadın da kocasına: “Bu yuları al. Belki Allah, bugün bize bir deve verir” dedi. Bu adam geldiği zaman Hazreti Ebû Bekr ile Hazreti Ömer develerin yanına gidiyordu. O da onlarla beraber develerin yanına vardı. Hazreti Ebû Bekr dönerek: “Niçin yanımıza geldin?” diye sordu. Elinden yuları aldı ve oradan gitmesini söyledi. Hazreti Ebû Bekr, develerin taksim işini bitirince, adamı çağırtıp, aldığı yuları geri verdi. Oradan geri çevirdiği için de hakkını helâl etmesini istedi ve “Hakkını al” dedi. Hazreti Ömer: “Devlet reîsinin özür dilemesini âdet hâline getirme” dedi. Hazreti Ebû Bekr. “Yarın kıyâmette, Allahın huzûrunda kim beni kurtarabilir?” dedi. Hazreti Ömer de: “Onun gönlünü al” dedi. Hazreti Ebû Bekr kölesine, bir deve ve takımlarını, bir kadife kumaş parçası, bir de beş dinar getirmesini emretti. Bunlarla o zâtın gönlünü aldı ve helâllaştı!” İmâmı Beyhekî, müslümanın her şeyden kıymetli olduğunu ve müslümana hüsn-i zan etmek lâzım geldiğini bildirirken, Zeyd bin Vehb’den ( radıyallahü anh ) rivâyetle şöyle anlatıyor: Birgün Hazreti Ömer halifeyken, elleri kulaklarında “İmdâdına hayır mı? imdâdına hayır mı?” diye bağırarak çıktı. Eshâb “Ne var, ne olmuş?” diye sorunca birisi: “Vâlilerinden birisinden bir posta geldi. İslâm ordusu bir nehirden geçememiş, sal da bulamamışlar. Kumandan, bana nehrin derinliğini bilen bir adam bulun, demiş. Kendisine bir ihtiyâr getirilmiş. Adam, mevsim soğuk olduğu için suya girmekten çekiniyorum demiş. Kumandan, adamı zorla suya itmiş. Soğuktan üşüyen adam da, nerdesin Ömer? diye bağırmaya başlamış ve boğulmuş. Kumandan, durumu Hazreti Ömer’e yazmış” dedi. Daha sonra da kumandan geldi. Hazreti Ömer birkaç gün onunla konuşmadı. Hazreti Ömer gelen kumandana: “Kanına girdiğin müslümanın kabahati ne idi?” diye sordu. Kumandan: “Ey mü’minlerin emîri! Onu kasıtlı olarak öldürmedik. Nehri geçecek birşey bulamayınca, suyun derinliğini öğrenmek istedik. Çünkü şu, şu toprakları fethetmiştik, geçmemiz lâzımdı” deyince, Hazreti Ömer: “Bir müslüman, bence, getirdiğin her şeyden, fethettiğin topraklardan daha önemlidir. Eğer, âdet olacağından korkmasam seni en ağır ceza ile cezalandırırdım. Bu 300 zâtın ailesine git, diyetini ver. Haydi çık seni görmek istemiyorum” buyurdu. Hazreti Ömer herkesin hakkını verir, zulme asla müsâade etmez, zengin-fâkir, nüfûzlu-garîb ayırd etmez, haklının hakkını mutlaka verirdi. Cerîr ( radıyallahü anh ) anlatıyor Ebû Mûsâ’nın kumandasındaki ordu, bir miktar ganîmet ele geçirdi. Ebû Mûsâ, herkese hakkını tam olarak verirken, bir tanesine payını eksik verdi. Adam da, payının tamamını almakta ısrar etti. Bunun üzerine Ebû Mûsâ ona, yirmi kırbaç vurdu ve saçını kesti. Adam da kesilen saçını toplayıp cebine koydu ve Hazreti Ömer’e gitti. Hazreti Ömer’in yanına varınca, saçlarını cebinden çıkararak, önüne bıraktı. Hazreti Ömer “Neyin var?” diye sordu. Adam da hâdiseyi olduğu gibi anlattı. Olanları dinleyen Hazreti Ömer, Ebû Mûsâ’ya şu mektûbu yazdı: “Selâmün aleyküm!... Falan oğlu falan bana bir hâdise anlattı. Eğer bu işi halkın önünde yapmışsan, sen de halkın önüne otur, bu adam senden hakkını alsın (20 kırbaç vurup saçını kessin). Şayet, bunu tenha bir yerde yapmışsan, tenha bir yere otur, böy lece senden hakkını alsın.” Mektûp, Ebû Mûsâ’ya verildiği zaman, Ebû Mûsâ kısas için oturdu. Bunu gören adam: “Allah rızâsı için onu affettim” dedi. Süveyd bin Gafele’den rivâyetle de şöyle anlatıyor: Hazreti Ömer Şam’a geldiğinde, yanına ehl-i kitaptan bir adam, bir Yahudi geldi ve: “Ey mü’minlerin emîri! Bir müslüman beni bu hâle getirdi” dedi. (Dövülmüş, yaralanmış ve başı yarılmış bir haldeydi.) Hazreti Ömer bu hâdiseye çok üzüldü. Suheyb’e ( radıyallahü anh ) “Git, onu bu hâle getireni bul, getir” dedi. Suheyb, bu adamı dövüp, başını yaralıyanın Avf bin Mâlik el-Eşceî olduğunu görünce, ona: Ömer ( radıyallahü anh ) bu hâdiseye çok üzüldü. Muâz bin Cebel’i ( radıyallahü anh ) yanına al, öyle git, senin nâmına o konuşsun. Çünkü, senin hâdiseyi tam anlatamamandan korkuyorum” dedi. Hazreti Ömer, namazı kıldırdıktan sonra: “Suheyb nerede? Adamı getirdi mi?” dedi. Suheyb: “Evet” diye cevap verdi. Avf bin Mâlik, Hazreti Muâz’ı getirmiş ve hâdiseyi de ona anlatmıştı. Muâz ( radıyallahü anh ): “Ey mü’minlerin emîri, istediğin adam Avf bin Mâlik’tir. Onu dinlemeden herhangi bir şey yapma!” dedi. Hazreti Ömer: “Onunla senin ne münâsebetin var?” dedi. Bunun üzerine Avf: “Ey mü’minlerin emîri, bu adamı, merkebinin üzerinde, işine gitmekte olan müslüman bir kadının peşini ta’kib ederken gördüm. Hayvanın kadını düşürmesi için, eşeğe bir şeyler dürtüyordu. Kadını 301 böyle düşüremeyince, itti. Kadın düşer düşmez de ona saldırdı. Bu adamı bu hâle getirmemin sebebi budur” dedi. Hazreti Ömer “O hâlde, o kadını getir. Bu sözlerini doğrulasın” dedi. Avf, o kadının evine gitti. Bu kadının babası ve kocası “Biz, yakınımızın ayıbının ortaya çıkmasını istemeyiz” dediler. Kadın ise: “Vallahi ben onunla gideceğim” dedi. Kadının babası ve kocası ise: “O hâlde biz gidip durumu anlatacağız” dediler. Hazreti Ömer’e gelip, Avf in anlattıklarının aynısını anlattılar. Hazreti Ömer, bu Yahudinin cezalandırılmasını emretti. “Bu, sizinle yaptığımız anlaşmanın icâbıdır” buyurdu. Sonra da:“Ey insanlar! Muhammed ( aleyhisselâm ) ile yaptığınız, anlaşmayı bozmayın. Allahtan korkun. Kim bu anlaşmaya riayetsizlik ederse, onun dokunulmazlığı kaldırılır” dedi. İmâmı Beyhekî’nin rivâyetinde;Kâsım bin Ebû Bezze şöyle anlatıyor Şam’da, bir müslüman, bir zimmîyi öldürdü. Hâdise, Ebû Ubeyde bin Cerrâh’a aksedince, Ebû Ubeyde, durumu Hazreti Ömer’e bildirdi. Hazreti Ömer kendisine şu cevâbı verdi: “Eğer o müslüman, bunu itiyat (alışkanlık) hâline getirmişse, meydana çıkar, boynunu vur. Şayet kazaen olmuş bir hâdise ise, maktulün ailesine dört bin dinar diyet vermesine hükmet.” İnsanların üstünlüklerinin yalnız takvâ ile olduğunu bildiren Beyhekî ( radıyallahü anh ), Hazreti Ali’nin karşılaştığı şu hâdiseyi anlatıyor: Hazreti Ali’ye, kendisinden birşeyler isteyen iki kadın geldi. Birisi Arab, diğeri de câriyesi idi. Hazreti Ali, bunların her birine birer kür (ölçü birimi) yiyecek, kırkar dirhem de para verilmesini emretti. Önce câriyeninkiler verildi ve gitti. Arab kadın: “Ey mü’minlerin emîri, ben Arab, o köle olduğu hâlde, bana da, ona verdiğin kadar veriyorsun!” dedi. Hazreti Ali de: “Ben azîz ve celîl olan Allahın kitabını inceledim. Orada Hazreti İsmâil’in torunlarının, Hazreti İshâk torunlarına herhangi bir üstünlüğünün olduğunu görmedim” dedi. İmâm-ı Beyhekî, bir kimsenin yaptığı kötülük sebebiyle, doğru hükümden vâz geçilemiyeceğini bildirerek, Abdullah İbni Ömer’den ( radıyallahü anh ) rivâyetle anlatıyor Abdullah bin Revâha her sene Hayber’e gelir, Hayber mahsûlünün takdîrini yaparak, onların verecekleri vergileri ve zekâtları (uşur) tesbit eder, sonra da, vergilerini onlardan alırdı. Hayberliler, Abdullah bin Revâha’ya, mallarına fazla vergi takdîr etmemesi için, rüşvet teklif ettiler. Bunu gören Abdullah bin Revâha ( radıyallahü anh ): “Ey Allahın düşmanları! Bana haram mı 302 yedireceksiniz? Vallahi ben, en çok sevdiğim insanın (Resûlullahın) yanından geldim. Maymunlar ve domuzlar, bana sizden daha sevimlidir. Size olan kinim ve Resûlullaha olan sevgim, beni size adâletsizlik etmeye” sevketmiyecektir” dedi. Bu sözler üzerine onlar “Böylelerinin yüzü suyu hürmetine, gökler ve yer ayakta durmaktadır” dediler. Allahü teâlânın insanlara çok büyük mes’ûliyet verdiğini bildiren İmâm-ı Beyhekî, Peygamberlerden sonra insanların en üstünü Hazreti Ebû Bekr’in bir hâlini şöyle anlatır: Hazreti Ebû Bekr, bir ağaca konmuş bir kuş gördü. Kuşa: “Ne mutlu sana, ey kuş! Vallahi ben de senin gibi olmak isterdim. Ağaca konar, meyvesinden yer, sonra uçarsın. Ne hesaba çekileceksin, ne de cezaya çarptırılacaksın... Vallahi yolun kenarında bir ağaç olmak isterdim. Deve gelerek yapraklarımı toplar, ağzına götürür. Çiğner, yutar, sonra da dışarı çıkarırdı. Keşke insan olmasaydım! Vallahi koyun olmayı ne kadar isterdim. Sahibim beni besler, yeteri kadar gelişip semiz olduğum zaman beni keserler, bir parçamı kızartırlar, bir parçamı kuruturlar, sonra beni yerlerdi. Keşke insan olarak yaratılmasaydım” derdi. İmâm-ı Beyhekî, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) yanında dünyalık birşey saklamayıp, varını yoğunu, her şeyini Allah yoluna harcadığını bildiriyor? Ali ( radıyallahü anh ) diyor ki: “Hazreti Ömer, bir gün ganîmet mallarını taksim ettikten sonra, bir miktar daha artınca, çevresindekilere: “Bu artan kısmı ne yapalım?” diye sordu. Onlarda: “Yâ Emîr-el-mü’minîn, biz seni meşgûl ettik. Ne ailene bakabildin, ne san’atınla, ne de ticâretinle uğraşabildin. O artan kısım da senin olsun” dediler. O zaman Ömer bin Hattâb bana dönerek: “Sen ne diyorsun?” diye fikrimi sordu. Ben de: “Onlar söylediler ya” dedim. “Bir de sen söyle” dedi. Ben de: “Bu malın senin olmadığını biliyorsun. Öyleyken niye daha istişâre yapıyorsun. Hatırlıyor musun, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) seni zekât toplamak için göndermişti. Sen de Abbâs bin Abdülmuttalib’e gittin. O ise zekâtını sana vermedi. Sen de üzülmüştün. O zaman sen bana: “Haydi Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ) gidelim de, Hazreti Abbâs’ın yaptığını anlatalım” dedin. Peygamber efendimizin yanına gittik, onu üzgün bulunca geri döndük. Ertesi gün tekrar gittik. Bu defa da sevinçli bulduk. Sen o zaman, Abbâs’ın sana yaptığını söyledin. Resûlullah da sana“Bilmiyor musun, kişinin amcası, babası gibidir” buyurmuştu, sonra Resûlullaha ilk günkü üzüntüsü ve ikinci günkü neş’esinin sebebini sormuştuk da bize, “İlk gün siz 303 geldiğinizde, benim yanımda iki dinar sadaka vardı. Onları dağıtamamıştım. Gördüğünüz üzüntü bunun içindi. İkinci gün ise, onları yerlerine gönderdiğimde sevinçliydim”buyurmuştu. Hazreti Ömer “Evet doğru söyledin. Vallahi, dünyâda da, âhırette de sana müteşekkir kalacağım” buyurdu. Hazreti Ömer, en zayıf insanların hakkına dahi riâyet eder, kimsesiz ve fakirleri gözetir ve bir vazîfe verirken o işe en lâyık kimseyi seçmeye çalışırdı. Beyhekî şöyle bildiriyor: Birgün öğle vakti, Hazreti Ömer bin Hattâb, bir ağaç gölgesinde otururken bir köylü kadını çıkageldi. Hazreti Ömer’in oradaki insanlar arasında olduğunu tahmin etti ve yanına gelerek: “Ben biçâre bir kadınım, çocuklarım da var. Mü’minlerin emîri Ömer bin Hattâb, Muhammed bin Mesleme’yi zekât memuru ta’yin etmişti. Fakat o bize birşey vermedi. Ne olur ona söyle de, bize de versin” dedi. Hazreti Ömer kölesi Yerfe’i çağırarak, gidip Muhammed bin Mesleme’yi çağırmasını söyledi. Kadın, Hazreti Ömer’e: “Eğer sen de benimle gelirsen, o, ihtiyâcımızı görür” dedi. Hazreti Ömer ise: “Merak etme, o işini görür” diye cevap verdi. Az sonra Yerfe’, Muhammed bin Mesleme ile geldi. Muhammed bin Mesleme, mü’minlerin emîri Hazreti Ömer’in yanına gelince: “Esselâmü aleyküm yâ Emîr-el-mü’minîn” dedi. Kadın onu görünce utandı. Hazreti Ömer “Sizin en iyinizi seçme husûsunda bütün gücümü sarfettim. Allahü teâlâ, bu yaptığını sana sorarsa ne cevap vereceksin?” diye Muhammed bin Mesleme’ye sorunca, Muhmmed bin Mesleme ağlamaya başladı. Hazreti Ömer devamla: “Allahü teâlâ bize Peygamberini gönderdi. Biz de O’nu tasdik ederek O’na uyduk. O, Allahın emrettiği şekilde hareket etti. Allahü teâlâ rûhunu alıncaya kadar, zekâtı, yoksullara verdi. Sonra Allahü teâlâ Ebû Bekr’i halîfe seçti. O da, rûhunu teslim edinceye kadar, Allahü teâlânın emrettiği şekilde çalıştı. Sonra Allahü teâlâ beni seçti. Ben de sizin en iyinizi seçmek için bütün gücümü sarfettim. Eğer seni tekrar gönderirsem, ona bu seneki ve geçen seneki alacağını ver. Bilmiyorum, belki de seni göndermem” dedi. Sonra kadına bir deve, ayrıca un ve yağ verilmesini emretti ve: “Bunu al. Biz Hayber’e gidiyoruz. Hayber’de bizimle karşılaşıncaya kadar, bu sana yeter” dedi. Hayber’e gelince Hazreti Ömer o kadına iki deve daha verilmesini emretti ve “Bunu al, Muhammed bin Mesleme gelinceye 304 kadar bunlar senin ihtiyâcını giderir. Ben ona, bu seneki ve geçen seneki zekâttan sana düşeni vermesini emrettim” buyurdu. Abdullah el-Hurî’nî’den: Haleb’de, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) müezzini Bilâl’e rastladım. “Yâ Bilâl! Resûlullahın ( aleyhisselâm ) nasıl elindekini verdiğini, dağıttığını bana anlat” dedim. O şöyle dedi: “Peygamber oluşundan vefâtına kadar, dağıtacağı herşeyini başkasına ben verirdim. Ona bir müslüman geldiğinde, Peygamber efendimiz onun yoksul olduğunu anlarsa, bana emreder, ben de gider, borç bulur, yiyecek ve giyecek birşeyler alır, o adama verirdim. Birgün bir müşrik bana: “Yâ Bilâl! Çok zenginim, başkasından borç alacağına benden al” dedi. Ben de ondan borç almaya başladım. Günlerden birgün, ben abdest alıp, ezan okumak için kalktığımda, bana borç para veren müşriğin, bir grup tüccârın arasında bana doğru geldiğini gördüm. Müşrik beni görünce: “Ey Habeşli” diye seslendi. Asık suratla karşıma dikildi ve bana çok ağır sözler söyledi. Sonra da: “Borcun müddetinin dolmasına ne kadar var?” dedi. “Az bir zaman kaldı” dedim. “Sadece dört gün kaldı. Vakti dolunca mutlaka alacağım. Ben bu parayı ne senin, ne de efendinin şerefi yükselsin diye verdim. Nasıl olsa, ödeyemezsin de bana köle olursun diye verdim. O zaman ben sana, daha önce yaptığın gibi koyunlarımı otlatırının” dedi. Bunu duyunca, herkes gibi çok üzüldüm. Gidip ezanı okudum. Yatsı namazını kıldık. Resûlullah ( aleyhisselâm ) namazdan sonra ailelerinin yanına döndüler. Ben kendisiyle görüşmek için müsâade istedim. İzin verdiler. İçeri girince:“Yâ Resûlallah! Anam-babam sana feda olsun! Kendisinden borç para aldığımı söylediğim o müşrik, bana şöyle, şöyle söyledi. Senin de, benim de yanımda ödeyecek paramız yok. O ise, beni rezil etti. İzin ver de, Allahü teâlâ, Resûlüne benim borcumu ödeyecek rızkı verinceye kadar, İslâmı kabûl eden kabilelerden birine gidip saklanayım. Yoksa o adam beni köle yapacak” dedim. Resûlullah ( aleyhisselâm ) izin verdi. Oradan çıktım. Evime geldim. Kılıcımı, mızrağımı ve harbemi aldım. Ayakkabılanmı da omuzuma astım. Sonra evden çıkıp yürümeye başladım. Bir müddet bonra uyku bastırdı, uyumamak için kendimi zorladım. Ortalık iyice kararınca, uyudum. Sabahın ilk ışıklarıyla uyandım ve yoluma devam etmek için kalktığımda, birisinin bana seslendiğini duydum. O: “Ey Bilâl! 305 Resûlullah ( aleyhisselâm ) seni çağırıyor” dedi. Bunun üzerine döndüm. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yanına geldim. Daha Resûlullahın yanına girmeden, üzerleri yüklü dört deve gördüm. Resûlullahın yanına girmek için izin istedim. İçeri girince Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Müjde yâ Bilâl! Allahü teâlâ borcunu ödemen için rızık gönderdi” dedi. Bunu duyunca Allaha hamdettim. “Avludaki dört deveyi gördün mü?” buyurdu. “Evet” dedim. “Üzerindekilerle beraber onlar senindir. Yiyecek ve giyecek ne varsa, hepsini Fedek emîri göndermiş, Onları al ve borcunu öde” buyurdu. Dediği gibi yapıp yüklerini indirdim. Sonra develere yem verdim. Daha sonra sabah ezanını okumağa gittim. Namazı kılınca Bâki’ mevkiine çıktım. Elimi kulağıma koyup; “Kimin Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) alacağı varsa gelsin” diye nidâ ettim. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) ve benim aldığım bütün borçlar bitinceye kadar dağıttım. Bütün borçlar bitti. Üstelik birbuçuk veya iki dinar kaldı. Daha sonra mescide gittim. Gün hayli ilerlemişti. Baktım, Resûlullah ( aleyhisselâm ) mescidde yalnız başına oturuyor. Selâm verdim. Resûlullah ( aleyhisselâm ) bana: “Ne yaptın?” diye sordu. “Allahın izniyle, Resûlullahın bütün borcunu ödedim. Hiçbir borç kalmadı” dedim. “Birşey arttı mı?” diye sordu. “Evet, iki dinar” dedim. “Haydi, beni onlardan da kurtar. Onları da vermedikçe, ailelerimden kimsenin yanına girmeyeceğim” buyurdu. İki dinarı verecek kimse gelmediğinden, Resûlullah ( aleyhisselâm ) sabaha kadar mescidde kaldı. İkinci gün de kimse gelmediğinden, Resûlullah ( aleyhisselâm ) yine mescidde kaldı. İkinci günün akşamına doğru iki adam geldi. Ben, bu iki dinarla hemen onlara yiyecek ve giyecek aldım. Yatsı namazını kılınca, Resûlullah ( aleyhisselâm ) beni çağırdı ve: “Ne yaptın?” dedi. “Allahü teâlâ seni onlardan kurtardı” dedim. Bunun üzerine. “Allahü ekber! Allahü ekber!” diye tekbîr getirdi. Onları infâk edemeden ölme korkusundan kurtulduğu için de Allahü teâlâya hamdetti. Beraberce mescidden dışarı çıktık. Zevcelerinin herbirinin yanına uğrayıp selâm verdi, hâl ve hatır sordu. Bilâl-i Habeşî ( radıyallahü anh ) “İşte bana sorduğun şeyin cevâbı” buyurdu.(Tabakât-üşŞâfiiyye cild-4, sh. 8.Tezkiret-ül-huffâz cild-3, sh. 1132. El-Bidâye ven-nihâye cild12, sh. 94. Vefeyât-ül-a’yân cild-1, sh. 75, 76.Şezerât-üz-zeheb cild-3, sh. 304. Miftâhüs-se’âde cild-2, sh. 143, 557. El-A’lâm cild-1, sh. 116. Mu’cem-ül-müellifîn cild-1, sh. 206) 306 BİBLİYOGRAFYA Beyhakī, Beyânü ḫaṭaʾi men aḫtaʾe ʿale’ş-Şâfiʿî (nşr. Şerîf Nâyif), Beyrut 1402/1983, nâşirin mukaddimesi, s. 15-52.a.mlf., Delâʾilü’n-nübüvve (nşr. Abdülmu‘tî Kal‘acî), Beyrut 1405/1985, nâşirin mukaddimesi, s. 92-119.a.mlf., elİʿtiḳād ve’l-hidâye ilâ sebîli’r-reşâd (nşr. Kemâl Yûsuf el-Hût), Beyrut 1405/1985, nâşirin girişi.el-Ḥâfıẓ el-Beyhaḳī fî süṭûr, s. 7-13.Sem‘ânî, el-Ensâb, II, 381.İbn Asâkir, Tebyînü keẕibi’l-müfterî, s. 265-267.İbnü’l-Cevzî, el-Muntaẓam, VIII, 242.İbn Hallikân, Vefeyât, I, 75-76.Zehebî, Aʿlâmü’n-nübelâʾ, XVIII, 163- 170.a.mlf., Teẕkiretü’l-ḥuffâẓ, III, 1132-1135.Sübkî, Ṭabaḳāt, IV, 8- 16.İsnevî, Ṭabaḳātü’ş-Şâfiʿiyye, I, 198-200.İbn Tağrîberdî, en-Nücûmü’z-zâhire, V, 77-78.Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 9, 53, 261, 400, 574, 721, 760; II, 1007, 1047, 1391, 1393, 1455, 1581-1582, 1621, 1726, 1739, 1836, 1957, 2051.Dihlevî, Bustânü’l-muhaddisîn, s. 101-104.Serkîs, Muʿcem, I, 620-621.Brockelmann, GAL, I, 446-447; Suppl., I, 618- 619.Kettânî, er-Risâletü’l-müsteṭrafe, s. 33-34.Kays Âl-i Kays, el-Îrâniyyûn, II/2, s. 513-523.M. Şerefeddin, “Selçuklular Devrinde Mezâhib”, TM, I (1925), s. 104-105. 307 İMAM DEYLEMÎ (R.A) (D.H. 445, M. 1053.Hemadan-V.H.509, M. 1115.Hemadan-İran) Meşhur Hadis hâfızı ve târih âlimi.Şafii fıkıh bilgini, muhaddis. Ehl-i Sünnet âlimi, veli. DOĞDUĞU YER VE KÜNYESİ Hadîs ve târih âlimi. Künyesi Ebû Şücâ olup ismi, Şireveyh bin Şehredâr bin Şireveyh ed-Deylemî el-Hemedânî’dir. Abbasi Devleti zamanında Hicri 445,miladi 1053 senesinde Hemedan’İran’da doğdu. Hicri 509, m. 1115 senesinde vefat etti. EĞİTİMİ VE HOCALARI Muhaddis Şehredâr b. Şîrûye’nin babası olup yalancı peygamber Esved el-Ansî’yi öldüren sahâbî Fîrûz ed-Deylemî’nin soyundandır. İlkiyâ lakabıyla ün yapmıştır. Kur’an’ı ezberledikten sonra hadis tahsili için başta Hemedan olmak üzere Horasan bölgesinin belli başlı ilim merkezlerini dolaştı. Bağdat’a ve Kazvin’e giderek devrin tanınmış âlimlerinden hadis okudu. Belli başlı hocaları arasında, İbn Zîrek diye anılan Muhammed b. Osman el-Kūmesânî, İbnü’l-Büsrî diye bilinen Ali b. Ahmed, Ebû Amr İbn Mende, Ebü’l-Feth Abdûs b. Abdullah, Ebû Muhammed edDûnî ve Ebü’l-Ferec Ali b. Muhammed el-Cerîrî ,Yûsuf bin Muhammed bin Yûsuf el-Müstemlî, Ahmed bin Îsâ bin Abbâd Dîneverî’den; Hemedan’da Ebû Mensûr Abdülbâkî bin Ali el-Attâr, Ebü’l-Kâsım bin el-Burî’den, İsfehân’da Ebû Amr bin Mende’den ve birçok âlimden ilim öğrenip hadîs-i şerîf dinledi. Tahsilini tamamladıktan sonra Hemedan’a döndü ve buradaki medresede hadis müderrisliği görevini üstlendi. Medresenin idarî işlerini de yürüten Deylemî’nin bir hizmetli gibi çalıştığı rivayet edilir. TALEBELERİ Kendisinden oğlu Şehredâr, Ebû Mûsâ el-Medînî ve İbnü’lMu‘temid diye anılan devrin tanınmış vâizi Muhammed b. Fazl elİsferâyînî ,Ebü’l-A’la Ahmed bin Muhammed bin Fadl el-Hâfız, Hâfız Ebû Mûsâ el-Medînî, Hâfız Ebü’l-A’lâ Ahmed bin Hasen bin Ahmed el-Attâr, Muhammed bin Ebi’l-Kâsım es-Sâvî, Ebü’l-Fütûh et-Tâî ve birçok âlim ilim öğrenip, hadîs-i şerîf rivâyet ettiler. 308 Fıkıhta Şâfiî mezhebine bağlı olup devrinde Hemedan ve çevresinde yaygın olan Şîa, Hâricîlik, Mu‘tezile gibi fırkalara kapılmamış ve sünneti savunmuştur. VEFATI Yüzünün ve ahlâkının güzelliği ve az konuşmasıyla ün yapmış olan Deylemî 9 Receb 509 (28 Kasım 1115) Pazar günü Hemedan’da vefat etti.Rabbim rahmetiyle muamele eylesin.Şefaatlerine mazhar kılsın. ESERLERİ 1. Firdevsü’l-aḫbâr. Çoğu zaman sadece Deylemi diyerek ifade edilen eserin asıl adı "Kitâbü’l-Firdevs bi-meŝûri’l-hiŧâb"dır. Ancak daha çok Firdevsü’l-ahbâr diye tanınmıştır. Metinleri kısa, fakat çoğu zayıf, hatta mevzû olan 10.000 hadisi senedlerini almayarak bir araya getirdiği bu kitap oğlu Şehredâr tarafından yeniden düzenlenmiş, Saîd b. Besyûnî Zağlûl tarafından son cildi fihrist olmak üzere altı cilt halinde yayımlanmıştır (Beyrut 1406/1986). Deylemî, devrindeki halkın, özellikle de hemşehrilerinin hadislerden ve senedlerinden uzaklaşmaları sebebiyle sahih rivayetle sahih olmayanı birbirinden ayıramadıklarını, bu yüzden hadis eserlerine değil kıssacı vâizlerin uydurdukları, hurafelerin peşine düştüklerini gördüğü için bu eseri kaleme aldığını söylemektedir. Kudâî’nin (ö. 454/1062) daha çok ahlâk hadislerinden meydana gelen "Şihâbü’l-ahbâr" adlı eseri onun bu çalışmasına esas olmuştur. Kitapta sünnetlere, ahlâkî öğütlere, faziletli amellere, vaaz, mesel ve cezalar gibi konulara dair 9056 hadis alfabetik olarak sıralanmış, halkın kolayca faydalanabilmesi için hadislerin senedleri zikredilmeden sahâbî olan râvinin adı verilmekle yetinilmiştir. Şehredar, babasının Kitâbü’l-Firdevs’indeki hadislerin isnadlarını bir araya toplamış ve kitabı daha kullanışlı hale getirmiştir. Müsnedü Firdevsi’l-ahbâr (Firdevsü’l-ahbâr bimesûri’l-hitâb) adını verdiği bu çalışma babasının kitabından daha fazla rağbet görmüştür. Firdevsü’l-ahbâr’da bulunan hadislerin bir kısmı sahih, bir kısmı ferd ve garîb, çoğu zayıf, bir kısmı da asılsızdır. Bunu, 309 Deylemî’nin başlıca kaynağı olup 1.200 hadis ihtiva eden "Şihâbü’lahbâr"ın güvenilir bir hadis kitabı olmamasıyla açıklamak mümkündür. Bu nedenle, Deylemi'den aktarılan rivayetlerde, bunların sıhhat derecelerinin belirtilmesi önem arzetmektedir. Diğer bazı hadis kaynaklarında bulunmayan pek çok ahlâk hadisinin yer aldığı Firdevsü’l-ahbâr, Saîd b. Besyûnî Zağlûl tarafından el-Firdevs bi-meŝûri’l-hiŧâb adıyla son cildi fihrist olmak üzere altı cilt halinde yayımlanmıştır. (Beyrut 1406/1986) 2. Riyâżü’l-üns li-ʿuḳalâʾi’l-ins. Hz. Peygamber ile ondan sonra gelen halifelere dair bir eserdir (Brockelmann, GAL, I, 419). 3. Târîḫu Hemedân. Hemedan’da yetişen âlimlerin hayatını ihtiva etmektedir (a.g.e., I, 420). Deylemî’nin 558 (m. 1163) senesinde vefât eden oğlu Şehredâr da babası gibi hadîs âlimi idi. Şehredâr babasının yazmış olduğu Firdevs-ül-Ahyâr kitabının senetlerini tahric etti. Bu kitabı güzel bir şekilde tertîb ederek, el-Firdevs-ül-kebîr adını verdi. HAKKINDA SÖYLENENLER İbn-i Salah, Ebû Şücâ Deylemî hakkında; “Deylemî muhaddis idi. Hadîs-i şerîf öğrenmek için birçok beldeleri dolaştı. Ahlâkı güzel bir zât idi. Zekî ve Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) sünnetini iyi bilirdi. Az konuşurdu” demektedir. DEYLEMİ(R.A)HAZRETLERİNİN FİRDEVS-ÜL AHYAR ADLI ESERİNDE RİVAYET ETTİĞİ HADİSLERDEN BİR DEMET Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyuruyor ki: “Nefsini tanıyan Rabbini tanır.” “Öldükten sonra da, hayatda olduğum gibi bilirim.” “Ümmetimin müctehidleri arasındaki ayrılık, rahmet-i ilâhîdir.” “Eshâbıma dil uzatanlardan başka, herkese şefaat edebilirim.” “Ümmetimden, günahları çok olanlara şefaat edeceğim.” “Diğer peygamberlere altı şeyle üstün kılındım. Bana cevâmiul-kilem (az sözle çok şey ifâde etmek) verildi. (Uzak bir mesafede olan düşmanlarımın kalbine) korku verilmekle yardım olundum. Bana ganîmet malları helâl kılındı. Yeryüzü bana mescid ve temiz 310 kılındı. Bütün insanlara gönderildim ve benimle peygamberlik son buldu.” “Meryem dünyâ kadınlarına üstün kılındığı gibi, Hadîce de peygamber hanımlarına üstün kılındı.” “Kur’ân-ı kerîmin başka sözlere üstünlüğü, Allah’u Teâlâ’nın mahlûkata üstünlüğü gibidir.” “Dîninizde en hayırlı şey vera’dır.” “İlmin fazileti, ibâdetin faziletinden hayırlıdır.” “Âlimin âbide üstünlüğü yetmiş mislidir. Gizli yapılan (nafile) ibâdetin, aşikâra yapılan (nafile) ibâdete üstünlüğü de yetmiş mislidir.” “Ramazan ayındaki Cum’a günlerinin fazileti, Ramazan ayının diğer aylara üstünlüğü gibidir.” “Namazı ilk vaktinde kılmanın, namazı son vaktinde kılmaya üstünlüğü, âhıretin dünyâya üstünlüğü gibidir.” “Misvâkda on haslet vardır. Ağzı temizler. Rabbinin rızâsını kazanmana sebeb olur. Şeytanı üzer. Hafaza meleklerini sevindirir, diş etlerini kuvvetlendirir, ağzı tayyib eder (güzel kokutur). Balgamı keser, acılığı giderir, gözleri kuvvetlendirir, sünnete uyulur.” “Zinâda altı âfet vardır. Bunun üçü dünyâda, üçü de âhırettedir. Dünyâda olanlar: Yüzünün nûru gider. Rızkı kesilir. Kötülüğe koşar. Âhırette olanlar ise: Allahü teâlâ gazâb eder. Hesabı zor olur. Ebedî olan Cehenneme girer.” “Düğün yemeğinde, Cennet kokularından bir miskal vardır.” “Fâtıma benden bir parçadır. Kim ona buğz ederse, bana buğz etmiş demektir.” “Beş şey İslâmın fıtratındandır. Misvak kullanmak, sünnet olmak, tırnakları kesmek, bıyıkları kısaltmak, kasık traşı olmak. Zîrâ bu beş şey, mü’minlerin temizliğidir. Bunları yapana Allahü teâlâ, vücûdundan düşen her bir kıl için on sevâb yazar.” “Cüzzam hastalığından kaçtığınız gibi, dünyâdaki fuzûli işlerden kaçınınız. Leşten tiksindiğiniz gibi, nefslerinizi dünyâdan tiksindiriniz. Kalblerinizi, âhıreti tefekkür ile aydınlatınız. Fuzûli dünyâ işlerinizden ve günahlarınızdan Allah’a tövbe ediniz ki, kıyâmet gününün şiddetinden korunasınız.” “Tâ’ûndan (vebadan) kaçan kimse, (Allah yolunda) savaştan kaçan kimse gibidir. Tâ’ûna sabreden kimseye, şehid sevâbı verilir.” 311 “Lokman Hakim oğluna şöyle nasihat etti: Yavrucuğum, âlimlerin meclislerinde devamlı bulun. Hükemânın sözlerini dinle. Zîrâ Allahü teâlâ, yağmur suyu ile ölü toprağı ihyâ ettiği gibi, hikmet nûruyla da ölü kalbi diriltir. Yavrucuğum, ilimden bilmediğini öğren. Bildiğini bilmeyenlere öğret. Allahü teâlâyı zikreden bir kavim gördüğünde, onlarla beraber otur. Olur ki, Allahü teâlânın rahmetine kavuşmuşlardır. Sen de onlar sebebiyle rahmete kavuşursun.” “İhlâs sûresi Kur’ân-ı kerîmin üçte birine muâdildir.” “Kur’ân-ı kerîm okumak balgamı keser.” “Ey Cebrâil! Mikâil’e ne oldu da hiç gülmüyor? Diye sorduğumda; “O, Cehennem yaratıldığından beri gülmüyor” dedi.” “Hikmet ona bölündü. Dokuzu bana, biri de insanlara verildi.” “Kabir, âhıretin ilk durağıdır.” “Kabir, mü’minler için Cennet bahçelerinden bir bahçe, kâfirler ve fâsıklar için ise, Cehennem çukurlarından bir çukurdur.” “Kabir, etleri ve yağları yer ama îmân ve ma’rifeti yiyemez.” “Kanâat, bitmeyen bir mal ve tükenmeyen bir hazînedir.” “Allah’u Teâlâ, ni’metinin eserini, kulunun üzerinde görmeyi sever.” “Toplu olarak yemek yiyiniz. Ayrı ayrı yemeyiniz. Zîrâ toplulukta bereket vardır.” “Her iyilik bir sadakadır. Kardeşini güler yüzle karşılaman ve kendi kovandan onun kovasına su boşaltman bir sadakadır.” “Herşeyin bir menbaı vardır. Takvânın menbaı da, âriflerin kalbleridir.” “Herşeyin bir yolu vardır. Cennetin yolu da ilimdir.” “Herşeyin bir anahtarı vardır. Göklerin anahtarı da, Lâ ilahe illallah sözüdür.” “Herşeyin bir zekâtı vardır. Bedenin zekâtı da oruçtur.” “Herşeyin bir şifâsı vardır. Kalbin şifâsı da Allah’u Teâlâ’yı zikretmektir.” “Herşeyin bir zekâtı vardır. Evin zekâtı da ziyâfettir.” “Her ümmetin bir emîni vardır. Bu ümmetin emîni de Ebû Ubeyde bin Cerrâh’tır.” “Her peygamberin bir refîki (arkadaşı) vardır. Benim de Cennette refîkim Ebû Bekr’dir.” 312 “Peygamberlerin ümmetinde bir halîli (dostu) vardır. Benim de halîlim Osman bin Affân’dır.” “Her ümmetin bir hâkimi vardır. Bu ümmetin hâkimi Ebû Hüreyre’dir.” “Her ümmetin bir fitnesi vardır. Ümmetimin fitnesi de maldır.” “Şayet ümmetim, Ramazan’da olan şeyi bilselerdi, bütün senenin Ramazan olmasını temenni ederlerdi.” “Eğer benim bildiğimi bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız.” “Ümmetime zor gelmeyeceğini bilseydim, her namaz vakti misvak kullanmalarını emrederdim.” “Şayet Ebû Bekr’in îmânı bir kefeye, bütün bu ümmetin îmânı öbür kefeye konsa, Ebû Bekr’in îmânı daha ağır gelirdi.” “Hiçbir gün yoktur ki, kabir ehline Cennetteki veya Cehennemdeki yeri gösterilmesin.” “Yanı başındaki komşusu aç yatarken, kendisi tok yatan mü’min değildir.” “İnsanlara galip gelen kuvvetli değildir. Esas kuvvetli, nefsine galip gelendir.” “Oruç, sâdece yemekten ve içmekten el çekmek değildir. Oruç, boş şeylerden ve kötü sözlerden el çekmektir.” “Kul ile küfür veya şirk arasında, ancak namazı terk etmek vardır.” “Büyüklerimize hürmet etmeyen, küçüklerimize merhamet etmeyen, âlimlerimizin hakkını tanımayan bizden değildir.” “Mi’râc’da Rabbimden, benden sonra Ali bin Ebî Tâlib’i halîfe yapmasını istedim. Melekler dedi ki: Yâ Muhammed! Allah’u Teâlâ dilediğini yapar. Senden sonra halîfe Ebû Bekr’dir.” “Kavmi, Nûh’u bayılıncaya kadar dövüyorlardı. O ayılınca, “Allah’ım! Kavmime hidâyet ver (doğru yola ilet). Çünkü onlar bilmiyorlar” derdi.” “Ölmek üzere olan kimselere Kelime-i tevhîdi, telkin ediniz. Çünkü bu, dile söylemesi kolay gelir, fakat mizanda ağır gelir. Eğer Lâ ilahe illallah bir kefeye, gökler ve yer diğer kefeye konsa idi; Lâ ilahe illallah, gökler ve yerden ağır gelirdi.” “Bütün çocuklar, Müslümanlığa uygun ve elverişli olarak dünyaya gelir. Bunları, sonra anaları, babaları, Hristiyan, Yahudi ve dinsiz yapar.” 313 “Cum’a günlerinde bir an vardır ki, mü’minin o anda ettiği duâ red olunmaz.” “Kim Cum’a günü Kehf sûresini okursa, onun için ayağını bastığı yerden göğe kadar bir nûr fışkırır. Bu nûr, kıyâmet günü onun yolunu aydınlatır. O kişi, iki Cum’a arasında işlemiş olduğu günahlarından mağfiret olunur. Bu iki Cum’a arası Deccâl çıksa ona uymaz.” “Kim her gece Yâsîn-i şerîf sûresini okursa, sanki Kur’ân-ı kerîmi yedi kere okumuş gibi olur.” “Kim Cum’a gecesi Yasin ve Saffât sûrelerini okuduktan sonra, Allahü teâlâdan bir dilekte bulunursa, Allahü teâlâ onun dileğini verir.” “Kim A’râf sûresini okursa, Allahü teâlâ onun ile İblîs arasına bir perde koyar. Kıyâmet günü Âdem aleyhisselâm ona şefaatçi olur.” “Her kim abdest aldıktan sonra “İnnâ enzelnâhü” sûresini (Kadr sûresini) bir kere okursa, Hak teâlâ hazretleri, o kimseyi sıddîklardan yazar, iki kere okursa, şehidlerden yazar. Üç kere okursa, Peygamberlerle haşr eder.” “Herşeyin dayandığı bir direk vardır. Dînin temel direği fıkıh bilgisidir.” “Kim sıkıntı zamanında Ayet-el-kürsî’yi ve Bakâra sûresinin son âyetlerini okursa, Allah’u Teâlâ ona yardım eder.” “Kim farz namazlarının ardından Âyet-el-kürsî okursa, onun Cennete girmesine ölümden başka mâni yoktur.” “Kim Bismillâhirrahmânirrahîm’i okursa, Allah’u Teâlâ her harfine karşılık dörtbin iyilik yazar, dörtbin günahını siler ve onu dörtbin derece yükseltir.” “Kim her gece Vâkıa sûresini okursa, ona asla fakirlik isâbet etmez.” “Kim Ramazân-ı şerîf ayında, Cum’a günü yüz kere İhlâs sûresini okursa, onun için kıyâmet gününde bir nûr mevcûd olur ki, o, o nurla Cennete koşar.” “Kim kabristana uğrar, onbir kere İhlâs sûresini okur, sonra sevâbını orada yatan mevtalara verirse, kendisine orada yatan ölülerin sayısınca sevâb verilir.” 314 “Kim Allah’u Teâlâ’nın kitabından bir âyet-i kerîme öğretirse, o âyet-i kerîme okunduğu müddetçe ona sevâb yazılır.” “Kim güzelce abdest alır, sonra üç defa “Eşhedü en lâ ilahe illallahü vahdehü lâ şerîkeleh ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlünü” derse, Allahü teâlâ onun için Cennetin sekiz kapısını açar. O kimse istediğinden Cennete girer.” “Kim güzelce abdest alır, sonra namaz kılmaya kalkınca, onun kulağından gözünden, ellerinden ve ayaklarından günahları çıkar.” “Abdestli iken kim abdest alırsa, Allah’u Teâlâ onun için on hasenat yazar.” “Kim her Cum’a bana kırk salevât okursa, Allah’u Teâlâ onun kırk senelik günahını siler.” “Kim Ramazân-ı şerîf orucunu tutar, peşinden de Şevval ayından altı gün oruç tutarsa, bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi olur ve anasından doğduğu gibi günahlarından temizlenir.” “Vefâtımdan sonra hac edip kabrimi ziyâret eden, hayatda iken beni ziyâret eden kimse gibidir.” “Kim çok yemeği ve içmeği adet edinirse, kalbi katı olur.” “Kim Allah için tevâzu gösterirse, Allah’u Teâlâ onu yükseltir. Kim kibirli olursa, Allah’u Teâlâ onu alçaltır. Kim kanâat ederse, Allah’u Teâlâ onu zengin kılar. Kim Allah’u Teâlâ’yı çok zikrederse, Allah’u Teâlâ onu sever.” “Kim haram olan bir dirhemi bırakırsa, Allah’u Teâlâ ona karşılık Cenneti verir. Kim şüpheli olan bir dirhemi bırakırsa, Allah’u Teâlâ ona peygamberlerden bir peygamberin sevâbını verir.” “Kim kesin olarak, Allah’u Teâlâ’yı kendisinin Rabbi, benim de O’nun nebisi olduğumu kalbinden sâdık olarak bilirse (ve inanırsa), Allah’u Teâlâ onun etini, Cehennem ateşine haram kılar.” “Kim az bir rızka râzı olursa, Allah’u Teâlâ da onun az amelinden râzı olur. Allah’u Teâlâ’dan ferahlık beklemek ibâdettir.” “Kim bir namazı unutur veya namaz vaktinde uyuyakalırsa, uyanınca ve o namazı hatırlayınca hemen kılsın.” “Kim bir kötülüğü duyar ve onu yayarsa, onu yapan gibidir. Kim de bir iyiliği işitir ve onu yayarsa, onu yapan gibidir. “Komşusunun aç olduğunu bildiği hâlde kendisi tok olan kimse için, kıyâmet gününde Allah’u Teâlâ, “Ona zakkumdan yediriniz...” buyurur.” 315 “Kim Müslüman kardeşine gıyabında yardım ederse, Allah’u Teâlâ da ona, dünyâda ve âhırette yardım eder.” “Kimin yanında bir Cemâat gelip oturursa, o onlardan izin almadan kalkmasın. Kim oturan iki kişi görürse, izin almadıkça onların yanına oturmasın. Bir kimse izin almadıkça, iki kişinin arasına oturup, aralarını ayırmasın.” “Kim bir zayıfın sultâna arz edemediği ihtiyâcını sultâna arzederse, Allah’u Teâlâ, sıratı geçerken onun ayaklarını sabit kılar.” “Kim sâlih bir kul ile müsâfeha eder veya kucaklaşırsa, Allah’u Teâlâ ona Cenneti vâcib kılar. Kim bir âlimle müsâfeha ederse, sanki o, Arşın direkleri (rüknleri) ile müsâfeha yapmış gibidir. Kim onunla kucaklaşırsa, günahları af ve mağfiret olur ve hesâbsız Cennete girer.” “Allah’u Teâlâ’ya ve âhıret gününe îmân eden, komşusuna eziyet etmesin.” “Ümmetimden bir kardeşinin ihtiyâcını giderip onu sevindiren kimse, beni sevindirmiş olur. Kim beni sevindirir se, Allahü teâlâyı sevindirmiş olur. Kim Allah’u Teâlâ’yı sevindirirse, Allah’u Teâlâ onu Cennete koyar.” “Bir hastanın ihtiyâcını giderinceye kadar gayret sarfeden kimsenin, günahlarını Allah’u Teâlâ affeder. Anasından doğduğu gibi temiz olur.” “Kim Cennet için ağlarsa, Cennete girer. Kim dünyâ için ağlarsa, Cehenneme girer. İnsanlar onun âhıret için ağladığını sanırlar. Hâlbuki dünyâ için ağlamaktadır.” “Allah’u Teâlâ’nın rızâsı için bir mescid yapan kimseye, Allah’u Teâlâ Cennette bir ev yaptırır.” “Allah’u Teâlâ’nın kendisini ni’metle bürüdüğü kimse, Allah’u Teâlâ’ya çok hamd etsin. Günahı çok olan, Allah’u Teâlâ’dan af ve mağfiret istesin. Rızkında yavaşlık, gecikme olan, “La havle ve lâkuvvete illâ billah”ı çok söylesin. Bir topluluğun bulunduğu eve giren kimse, onların emrettiği yere otursun. Çünkü onlar, evlerinin durumunu daha iyi bilirler. Kim bir topluluğun yanında kalırsa, onların izni olmadan oruç tutmasın.” “Allah’u Teâlâ’yı çok zikreden kimse, nifaktan uzaktır.” “Kim mü’min kardeşine ikram ederse, Allah’u Teâlâ da ona ikram eder.” 316 “Kim güzelce abdest alır, namazını kılar, malının zekâtını verirse, Allah’u Teâlâ’nın gadabına mâni olur. Dilini hapseden, iyilikte bulunan, günahı için Allah’u Teâlâ’dan af ve mağfiret dileyen, aile efradına nasihatta bulunan kimse, îmânının hakîkatlarını tamamlamış olur. Cennet kapıları ona açılır.” “Kişinin, mü’min kardeşinin artığından içmesi tevâzudandır. Bir kimse mü’min kardeşinin artığından içince, ona yetmiş sevâb yazılır. Ondan yetmiş günah silinir ve yetmiş derece yükseltilir.” “Arş’ın üzerinde; Lâ ilahe illallah Muhammedün Resûllullah, Ebû Bekr-is-Sıddîk, Ömer-ül-Fârûk, Osman-üş-şehîd ve Aliyy-ül-Mürtezâ yazılıdır.” “Namaz kılanın hâli, tacirin hâline benzer ki, tüccâr sermâyesini elde etmedikçe kazancı onun için hâlis olmaz. Aynı şekilde, namaz kılan kimse farzı eda etmedikçe, nafile namazları kabûl olmaz.” “Kendisinde Allah’u Teâlâ anılan ev ile anılmayan evin hâli, diri ile ölünün hâline benzer.” “Kişinin, misâfiri ile birlikte evinin kapısına kadar çıkması sünnettir.” “Allah’u Teâlâ ipek giyene ve altın yüzük takan erkeklere la’net etsin.” “Zengine, malından dolayı tevâzu eden fakire, Allah’u Teâlâ la’net eylesin. Fakirden kim bunu yaparsa, dîninin üçte ikisi gider.” “Dünyâda rezîl olmak âhırette rezîl olmaktan daha ehvendir.” “Âhır zamanda, helâl bir dirhem ve i’timâd edilecek bir kardeş bulunmayacaktır.” “Mi’râc gecesinde bir kavme uğradım. Bunların bakırdan tırnakları olup, yüzlerini ve etlerini tırmalıyorlardı. “Ey Cebrâil! Bunlar kimlerdir?” diye sordum. “Onlar, insanları gıybet edenler ve onların namuslarına ve ırzlarına düşman olanlardır” dedi.” “Allah’u Teâlâ, kıyâmet günü olunca mahlûkâtını bir alana toplar. Sonra kullarından birisine: “Ey kulum! Benim kendisinin eliyle ni’met gönderdiğim falancaya teşekkür ettin mi?” buyurur. Kul “Hayır, yâ Rabbi! Ben, o ni’metin senin indinden (tarafından) olduğunu bildiğim için, o ni’mete karşı sana şükürde bulundum” der. Bunun üzerine Allah’u Teâlâ: “Kendisi 317 eliyle (vâsıtasıyla) ni’met gönderdiğim kimseye teşekkür etmeyince, bana şükretmiş olmazsın” buyurur.” “İnsanoğlunun, oruç müstesna her ameli kendisi içindir. Çünkü oruç, benim içindir. Onun mükâfatını (bizzat) ben vereceğim. Oruç bir kalkandır. Biriniz oruçlu olduğunuz zaman çirkin işler yapmasın, bağırıp çağırmasın. Biri ona söver veya tecâvüzde bulunursa şöyle desin: “Ben oruçlu bir kişiyim!” “Muhammed’in nefsi yed-i kudretinde olana yemîn ederim ki, oruçlunun Allah indindeki ağız kokusu, misk kokusundan daha güzeldir. Oruçlunun sevineceği iki hâli vardır. Biri, iftar ettiği zaman iftarı ile sevinir. Diğeri ise, Rabbine mülâki olduğu zaman, tuttuğu oruçtan dolayı memnunluk duyar.” BİBLİYOGRAFYA (Tabakât-üş-Şâfiiyye (Sübkî) cild-7, sh. 111.Tezkiret-ül-huffâz cild-4, sh. 1259.Şezerât-üz-zeheb cild-4, sh. 24.Mu’cem-ül-müellifîn cild-4, sh. 315.Tabakât-üşŞâfiiyye (Esnevî) cild-2, sh. 104.İzâh-ül-meknûn cild-1, sh. 599.Keşf-üz-zünûn cild2, sh. 1254.Brockelmann Gal-2, sh. 344.Tabakât-ül-huffâz sh. 457 Zehebî, el-ʿİber, II, 393.Aʿlâmü’n-nübelâʾ, XIX, 294-295.Sübkî, Ṭabaḳāt, IV, 111-112.İsnevî, Ṭabaḳātü’ş-Şâfiʿiyye, II, 104-105.Süyûtî, Ṭabaḳātü’lḥuffâẓ (Ömer), s. 457.Brockelmann, GAL, I, 419-420; Suppl., I, 586.Kettânî, erRisâletü’l-müsteṭrafe, s. 75.Kehhâle, Muʿcemü’l-müʾellifîn, IV, 313.Ziriklî, elAʿlâm (Fethullah), III, 183. 318 İMAM DÂREKUTNÎ (R.A) (D.H. 306.M. 918 Bağdât. V.H. 8 Zilka’de 385.M. 995. Bağdat) Meşhur Hadis hâfızı ve kıraat âlimi.Şafii fıkıh bilgini, muhaddis. Ehl-i Sünnet âlimi, veli. DOĞDUĞU YER VE KÜNYESİ Onuncu yüzyılda yetişmiş büyük hadis âlimi. İsmi, Ali bin Ömer bin Ahmed bin Mehdî bin Mes’ûd bin Nu’man bin Dinar bin Abdullah el-Bağdâdî olup, künyesi Ebü’l-Hasan’dır. Dâre Kutnî diye meşhûr olmuştur. M.918 (H. 306) senesinde Bağdât’ın Dâre Kutn Mahallesinde doğdu. M.995 (H. 385) senesinde Bağdat’ta vefât etti. Büyük hadîs âlimi, her türlü ilimde zamanının bir tanesi olup, asrının en meşhurlarındandır. Babası da bir muhaddis olduğu için daha çocukken ilim meclislerinde bulunmaya başladı ve hıfzını tamamladı. EĞİTİMİ VE HOCALARI Hayatı Bağdat’ın bir semti olan Dâru’l-kutn’da başladı. Büyük hadîs âlimi, her türlü ilimde zamanının bir tanesi olup, asrının en meşhurlarındandır. Babası da bir muhaddis olduğu için daha çocukken ilim meclislerinde bulunmaya başladı ve hıfzını tamamladı. Ebu’l-Kâsım el- Beğavî, İbn Ebû Dâvûd, Mehâmilî gibi meşhur muhaddislerden ders alan ed-Dârekutnî, devrin önemli ilim merkezlerinden Bağdat, Basra, Küfe, Şam, Mısır ve Vâsıt’ı dolaşmıştır. Bağdat’ta, Ebû Saîd el-İstahrî’den Şâfiî fıkhını, Ebû Bekir enNakkāş ve İbn Mücâhid’den kıraat ilmini okudu. Çok küçük yaşta başladığı tahsil hayatını bir ömür boyu sürdürdü. 357’de (968) Şam ve Mısır’a giderek oralarda hem hadis okuttu, hem de buralardaki âlimlerden faydalandı. TALEBELERİ Aynı zamanda Edebiyât ve şiirle de meşgul olan ed-Dârekutnî, bazı divanları da ezberlemiştir. Dârekutnî’nin tanınmış talebeleri arasında Bâkıllânî, Ebû Hâmid el-İsferâyînî, Ebû Zer el-Herevî, Hâkim en-Nîsâbûrî, Ebû Bekir el-Berkānî, Abdülganî el-Ezdî, Ebû Nuaym el-İsfahânî ; Ebü’l-Abdullah Hakim, Abdülganî İbni Sa’îd elMısrî, Temmam-ür-Razî, Ebû Bekr el-Berkanî, Ebû Zer Abd İbni Ahmed, Ebû Nuaym el-İsfehânî, Ebû Muhammed bin Hallal, Ebû Kasım et-Tenuhî, Ebû Tahir bin Abdürrahîm el-Kâtib, Kâdı Ebü’lTayyib Taberî, Ebü’l-Hasen el-A’tikî, Hamza es-Sehmî, Ebû 319 Muhammed el-Cevherî ve daha pekçok âlim ilim öğrenmiş, rivâyetlerde bulunmuştur. Seyyid Himyerî’nin divanını ezbere bildiği için kendisini Şiîlik’le itham edenler oldu. Hâlbuki Bağdatlılar’ın Hz. Osman ile Hz. Ali’den hangisinin daha faziletli olduğuna dair kendisine yönelttikleri soruya Hz. Osman’ın daha faziletli olduğunu söyleyerek cevap vermesi bile onun Sünnî bir âlim olduğunu göstermeye yeterlidir. (Zehebî, XVI, 457) Nitekim İbn Hacer el-Askalânî de Şiî olduğu iddiasını reddetmiştir. (Lisânü’l-Mîzân, VI, 249). Fakat içlerinde en meşhûr olanları; Hâkim Nişâbûrî (vefâtı 405), Ebû Hamîd İsfehânî (vefâtı 406), Ebü’t-Tayyib Taberî (vefâtı 450) ve meşhûr, Hilyet-ül-evliyâ kitabının sahibi Ebû Nuaym el-İsfehânî’dir. Ebü’l-Hasen Dâre Kutnî, hadîs ilminde hafız olup, yüzbin hadîs-i şerîfi sened ve râvileriyle ezbere bilirdi. Çok meşhûr bir âlim, fazîletler sahibi, muhaddis-i kâmil ve ilmiyle de amel eden bir zât idi. Hadîs ilminde, hadîsin illetlerini bilmede, zamanının bir tanesiydi. Rivâyet ettiği hadîsler doğru ve sağlamdı. Allah’u Teâlâ’nın dînine uymakta çok gayretliydi. Ondan sonra hadîs ilminde illetler mevzû’unda onun gibi bir âlim gelmedi ve bu ilim onunla tamam oldu ve mühürlendi, denilmiştir. Zamanında hadîs, fıkıh, kırâat ve nahiv ilminde parmakla gösterilecek şekilde tanınır, ilminden istifâde edilirdi. Güçlü hâfızası ve zekâsı, derin anlayışı ve takvâsıyla devrinin en önde gelen simalarından biri olan Dârekutnî’ye pek az kişiye nasip olan “emîrü’l-mü’minîn fi’l-hadîs” pâyesi verilmiştir. Ancak Dârekutnî, yaşadığı yüzyılda kendisi gibi başka bir muhaddisin bulunup bulunmadığını soran birine, “Kendinizi beğenip temize çıkarmayın” (en-Necm Suresi,32) meâlindeki âyeti okuyarak cevap vermiştir. Abdülganî el-Ezdî ondan hocam diye söz eder; Ali b. Medînî ve Mûsâ b. Hârûn kendi devirlerinde nasıl birer hadis otoritesi iseler Dârekutnî de kendi zamanında öyledir, derdi. Dârekutnî kıraat ve nahiv ilimlerinde de üstat kabul edilmiş, fıkıhta Şâfiî mezhebini benimsemiş görünmekle beraber fıkhın inceliklerini bütünüyle kavrayan bir âlim olarak taklit yoluna gitmemiştir. Onun muhaddisler hakkındaki değerlendirmeleri daha sonraki âlimler tarafından kesin hüküm olarak benimsenmiş, Hatîb el- 320 Bağdâdî’ye göre ilelü’l-hadîs, esmâü’r-ricâl gibi ilimler Dârekutnî ile sona ermiştir. Dârekutnî, devrine göre en kısa sened kabul edilen ve dört râvisi olan (rubâî) rivayetlere de sahipti. Aynî onun zayıf sayılması gerektiğini ileri sürmüşse de ne Dârekutnî’nin çağdaşı olan âlimler ne de daha sonrakiler böyle bir görüş belirtmemiş, herkes onu güvenilir bir muhaddis olarak kabul etmiştir. Dârekutnî Selef akîdesini benimsediği için kelâm konuları üzerinde durmamış ve bu hususta münakaşa etmekten kaçınmıştır. Ehl-i Sünnet vel-Cemaatten ayrılmamıştır. VEFATI Ömrünün sonlarına doğru hacca gitmiş, Hicri 8 Zilka’de 385.Miladi 995 tarihinde Bağdat’ta vefat etmiş ve Bâbu’d-deyr Kabristanı’nda Ma’rûf-i Kerhî(r.a)Hazretlerinin (ö. 200/815) yanına defnedilmiştir. Rabbim rahmetiyle muamele eylesin.Şefaatlerine mazhar kılsın.Amin. ESERLERİ Dâre Kutnî’nin eserlerine gelince: Bunların en meşhûru, “Sünen” hadîs kitabıdır. Bu eserinde, diğer sünen kitaplarının belli şekline uymayarak yahut mühim fıkıh mes’elelerine dâir hadîsleri ve bunların muhtelif rivâyetlerini (senetlerini) verir. Bu eseri, onu fıkıh ilmindeki yüksek derecesini göstermeye kâfidir. “İlel-ül-hadîs” kitabı, hafızasından talebelerine yazdırdıklarından meydana gelmiş olup neşredilmiştir. “İlzâmât ale’s-Sahihayn” adlı eserinde, Buhârî ve Müslim’in hadîs alma şartlarına uyduğu hâlde, eserlerine almadıkları Sahih hadîsleri toplamıştır. Kitâb-ul-istidrâkât ve’t-tetebbu’: Buhârî ve Müslim’deki ba’zı hadîsler hakkında bilgi vermektedir. Ayrıca Kitab-ül-erba’în, Kitâb-ülifrâd, Kitâb-ul-emâlî, Kitâb-ül-müstacâd, Kitâb-ur-rü’yâ, Kitab-üttashîf, Kitab-ül-kırâat gibi çok kıymetli kitapları vardır. Dârekutnî’nin, büyük kısmı hadis ilimlerine ait olmak üzere otuzdan fazla eser ve risâlesi günümüze ulaşmış bulunmaktadır. Bunların başlıcaları şunlardır: 1. es-Sünen. Fıkıh konularına dair hadislerin muhtelif rivayetlerini bir araya toplayan eser Kütüb-i Sitte’den farklı bir yapıya sahiptir. Meselâ es-Sünen’in ilk bahsi olup “Kulleteyn” hadisi diye bilinen rivayetin beş değişik şekline dair elli dört farklı senedi zikretmiştir. Hatîb el-Bağdâdî, bunun müellifin fıkhî ihtilâflara olan derin vukufunu gösterdiğini söylemektedir. Dârekutnî es-Sünen’de 321 ayrıca ricâlle ilgili değerlendirmelere fazlaca yer vermiş, onun bu tenkitleri İbn Züreyḳ el-Hanbelî (ö. 803/1401) tarafından Men tekelleme fîhi’d-Dâreḳuṭnî fî Kitâbi’s-Sünen mine’ḍ-ḍuʿafâʾi ve’l-metrûkîn ve’lmecrûḥîn (Zâhiriyye, Mecmûa, nr. 33, 22 varak) adıyla bir araya getirilmiştir (Sezgin, I, 207). Ancak râvileri çok iyi tanımasına rağmen eser sünenlere nisbetle daha fazla zayıf, münker hatta mevzû hadis ihtiva etmektedir. es-Sünen Delhi’de (1306), Ebü’t-Tayyib Şemsü’lHak el-Azîmâbâdî’nin et-Taʿlîḳu’l-muġnî ʿalâ Süneni’d-Dâreḳuṭnî adlı kitabıyla birlikte dört cilt olarak basılmıştır. Ebû Muhammed Abdullah b. Yahyâ el-Cezâirî’nin (ö. 682/1283) Taḫrîcü’l-eḥâdîs̱i’ḍ-ḍıʿâf min Süneni’d-Dâreḳuṭnî adlı elli altı varaklık eseri Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunmaktadır (Ayasofya, nr. 464). 2. Kitâbü’ḍ-Ḍuʿafâʾ ve’l-metrûkîn. 632 zayıf ve metrûk râviyi alfabetik olarak kısa notlarla tanıtan eser Subhî el-Bedrî es-Sâmerrâî tarafından yayımlanmıştır. (Beyrut 1406/1986). 3. Suʾâlât. Bu adla başlayan ve cerh ve ta‘dîle dair Hâkim enNîsâbûrî, Muhammed b. Hüseyin es-Sülemî, Hamza b. Yûsuf es-Sehmî, Ebû Bekir el-Berkānî, Ebû Zer el-Herevî, Ebû Nuaym el-İsfahânî ve Abdülganî el-Ezdî tarafından Dârekutnî’ye sorulan soruları ve cevaplarını ihtiva eden eserler vardır. Bunlardan Hâkim ile Hamza b. Yûsuf es-Sehmî’nin sorularına dair olanı Muvaffak b. Abdullah b. Abdülkādir tarafından Riyad’da, Berkānî’nin sorularını ihtiva edeni ise Abdürrahîm Muhammed el-Kâşgarî tarafından İslâmâbâd’da 1404’te (1984) yayımlanmış, Sülemî’ye dair olanı üzerinde de Halîl Hasan Hammâde yüksek lisans tezi hazırlamıştır. (el-Müʾtelif ve’l-muḫtelif, nâşirin girişi, I, 47-48). 4. ʿİlelü’l-ḥadîs̱. Dârekutnî’nin talebesi Ebû Bekir elBerkānî’ye ezberinden yazdırdığı, onun da müsned tertibine koyduğu eser beş cilt hacminde olup yazmaları çeşitli kütüphanelerde bulunmaktadır. (Sezgin, I, 207). Eser el-ʿİlelü’l-vâride fi’l-eḥâdîs̱i’nnebeviyye adıyla Mahfûzurrahmân Zeynullah es-Selefî tarafından yayımlanmaya başlamıştır. (I, Riyad 1405). 5. Ġarîbü’l-ḥadîs̱. Hindistan’da (Râmpûr 511/1 lugat, 316) bir nüshası bulunan eseri Kâtib Çelebi Ġarîbü’l-luġa adıyla vermekte (Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1208) ve İbnü’l-Kayserânî’nin (ö. 507/1113) burada mevcut hadisleri bir araya getirerek kitap üzerinde bir etrâf çalışması yaptığını söylemektedir. Ancak bu eser, Dârekutnî’nin el-Fevâʾidü’l- 322 efrâd’ı üzerine yazılmış olan el-Eṭrâf li’l-efrâd li’dDâreḳuṭnî olmalıdır. 6. el-İlzâmât ʿale’ṣ-Ṣaḥîḥayn (ʿalâ ṣaḥîḥayi’l-Buḫârî ve Müslim). Hâkim en-Nîsâbûrî’nin el-Müstedrek’i gibi, Buhârî ve Müslim’in şartlarına uyduğu halde Ṣaḥîḥayn’da yer almayan yetmiş hadisi toplayan müsned tertibinde bir eserdir. Ebû Abdurrahman Mukbil b. Hâdî el-Vâdiî tarafından yayımlanmıştır (Beyrut 1405/1985, 2. bs.). Dârekutnî’nin çağdaşı Ebû Mes‘ûd ed-Dımaşkī bu eserde Ṣaḥîḥ-i Müslim’e yöneltilen iddiaları cevaplandırmak üzere bir reddiye yazmıştır. (Sezgin, I, 208). 7. Kitâbü’t-Tetebbuʿ. Buhârî ve Müslim’in sahîhlerinde yer alıp da Dârekutnî’nin illetli olduğunu söylediği 218 hadisi ihtiva eden bir cüzdür. İbn Hacer el-Askalânî Hedyü’s-sârî’de (I, 100-137), bunlardan Buhârî ile ilgili olan 110 hadisi tek tek ele alarak Dârekutnî’nin iddialarına cevap vermiştir. Rebî‘ b. Hâdî Umeyr el-Medhalî de Dârekutnî’nin Müslim’e yönelttiği tenkitleri Beyne’l-imâmeyn Müslim ve’d-Dâreḳuṭnî adlı yüksek lisans tezinde incelemiştir (Mekke Ümmülkurâ Üniversitesi, 1396/1976). Kitâbü’t-Tetebbuʿ, el-İlzâmât ile birlikte Ebû Abdurrahman Mukbil b. Hâdî el-Vâdiî tarafından yayımlanmıştır. (el-İlzâmât ve’t-Tetebbuʿ, Beyrut 1405/1985, 2. bs.). 8. Ẕikru esmâʾi’t-tâbiʿîn ve men baʿdehüm mimmen ṣaḥḥat rivâyetühû ʿinde’l-Buḫârî ve Müslim. Râvilerin sadece ismen zikredildiği bu eser Bûrân ed-Denâvî ve Kemal Yûsuf el-Hût tarafından yayımlanmıştır. (I-II, Beyrut 1406/1985). 9. Ricâlü’l-Buḫârî ve Müslim. Haydarâbâd’da (Âsafiye, Ricâl, nr. 172, 40 varak) bulunan bu eserin Ẕikru esmâʾi’ttâbiʿîn ile Esmâʾü’ṣ-ṣaḥâbeti’lletî ittefeḳa fîhe’l-Buḫârî ve Müslim ve mâ inferede bihî küllün minhümâ adlı risâleyi de ihtiva ettiği söylenmektedir (el-Müʾtelif ve’l-muḫtelif, nâşirin girişi, I, 43, dipnot 2). Sezgin Esmâʾü’ṣ-ṣaḥâbe’nin 103 varak olduğunu kaydetmektedir. (GAS, I, 208). 10. el-Müʾtelif ve’l-muḫtelif. İsim, künye, lakap ve nisbeleri yazılışta aynı veya birbirine yakın olup okunuşta farklılık gösteren kimselere dair bu eser Muvaffak b. Abdullah b. Abdülkādir tarafından biri fihrist olmak üzere beş cilt halinde yayımlanmıştır. (Beyrut 1406/1986). 11. Eḥâdîs̱ü’l-Muvaṭṭaʾ ve’ttifâḳu’r-ruvât ʿan Mâlik ve’ḫtilâfühüm ziyâdeten ve naḳṣan. Risâle Zâhid Kevserî’nin yazdığı 323 bir mukaddimeyle birlikte İzzet Attâr el-Hüseynî tarafından yayımlanmıştır .(Kahire 1365/1946). 12. el-Fevâʾid. Dârekutnî’nin el-Fevâʾidü’l-efrâd, elFevâʾidü’l-münteḳāti’l-ġarâʾibi’l-ḥisân, el-Fevâʾidü’l-münteḳāti’lḥisân li’bni Maʿrûf, el-Fevâʾidü’l-münteḫabeti’l-(el-münteḳāti’l) ġarâʾibi’l-ʿavâlî gibi her biri beş on varak hacminde on altı kadar fevâidi bulunmaktadır. (bk. Sezgin, I, 208; el-Müʾtelif ve’l-muḫtelif, nâşirin girişi, I, 50-53). 13. Kitâbü’ṣ-Ṣıfât. Eḥâdîs̱ü’ṣ-ṣıfât olarak da bilinen eser, Dârekutnî’nin Kitâbü’n-Nüzûl’ü (Eḥâdîs̱ü’n-nüzûl) ile birlikte Ali b. Muhammed b. Nâsır el-Fukayhî tarafından “Silsiletü akāidi’s-Selef” serisinde yayımlanmıştır. (Beyrut 1983). 14. Kitâb fîhi mâ verede mine’n-nuṣûṣi’l-vâride fî kitâbi’llâh ve’l-eḥâdîs̱i’l-müteʿalliḳa bi-rüʾyeti’l-bârî. Bir nüshası İspanya’da Escurial Kütüphanesi’nde bulunmaktadır (nr. 1445, 154 varak). 15. Fezâʾilü’ṣ-ṣaḥâbe ve menâḳıbühüm. Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer’in faziletlerine dair olan bu risâlenin yazma bir nüshası Zâhiriye Kütüphanesi’ndedir (Mecmû, nr. 47/2, vr. 14a -24b ). 16. Kitâb fîhi erbeʿûne ḥadîs̱en min Müsnedi Büreyd b. ʿAbdillâh b. Ebî Bürde. Eserin yazma bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunmaktadır (Şehid Ali Paşa, nr. 541, vr. 136a - 174b ). 17. Kitâbü’l-Ḳırâʾât. Ömrünün sonlarına doğru kıraat okutan müellif, sahasında ilk defa kıraat esaslarını belli bablara ayırarak açıklayan bu eseri yazmış, kendisinden sonraki kıraat âlimleri kitap telifinde Dârekutnî’nin bu eserindeki metodunu benimsemişlerdir (Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1449). 18. Kitâbü’l-Esḫiyâʾ ve’l-ecvâd. Kaybolduğu sanılan eserin Bankipûr nüshası S. Vecâhet Hüseyin tarafından Kalküta’da yayımlanmıştır (JASB, New serie 30 [1934], s. 39-149). 19. Aḫbâru ʿAmr b. ʿUbeyd. Mu‘tezile’nin ileri gelenlerinden biri olan ve zâhidliğiyle tanınan Amr b. Ubeyd ve görüşlerine dair bu risâle basılmıştır (Beyrut 1967). Dârekutnî’nin bunlardan başka Kitâb fî beyâni nüzûli’l-cebbâr külle leyletin min ramażân, Kitâbü’l-İḫve ve’l-uḫuvve (el-eḫavât), elEḥâdîs̱ü’r-rubâʿiyyât gibi eserleri vardır (bk. Sezgin, I, 209). Bu sonuncu kitap, Ḫumâsiyyâtü’d-Dâreḳuṭnî diye anılan ve onun es-Sünen’indeki 324 kırk kadar humâsî rivayeti ihtiva eden eser olmalıdır. (Şâkir Mahmûd Abdülmün‘im, I, 333). Muhtelif kaynaklarda belirtildiğine göre Dârekutnî’nin seksen kadar eseri olup (bk. el-Müʾtelif ve’l-muḫtelif, nâşirin girişi, I, 41-56) bunlar arasında Esmâʾü’l-müdellisîn, Taṣḥîfü’l-muḥaddis̱în, Şüyûḫu’lBuḫârî, Kitâbü’l-ʿİlel, Ġarâʾibü Mâlik (Eḥâdîs̱ü Mâlik elletî leyse fi’lMuvaṭṭaʾ), el-Müdebbec, Müsnedü Ebî Ḥanîfe de yer almaktadır. HAKKINDA SÖYLENENLER Ebü’t-Tayyib: “Dâre Kutnî, hadîste emîr-ül-mü’minîn idi” buyurmuştur. Hakim: “Dâre Kutnî, hadîs ilminde hafız, kuvvetli fehim sahibi, şüphelilerden uzaklaşan, kırâat ilminde ve nahivde imam olan, asrının bir tanesi bir zât idi. 367 senesinde dört ay Bağdâd’da kalıp, gece ve gündüz onunla beraber bulundum ve onun, bana anlatılanların çok fevkinde (üstünde) bir âlim olduğunu anladım.” Hatîb-i Bağdadî ise: “Dâre Kutnî, asrının bir tanesi, zamanının imâmı ve müracaat kapısı idi. Hadîs ilmi onunla son bulmuştur. Hadîsin illetlerini, hadîs âlimlerini ve hadîs râvilerinin hallerini bilme, onunla mühürlenmiştir. Doğruluk ve emanet sahibi bir zat olup, sika (sağlam, güvenilir) idi. Hadîs ilmi dışındaki diğer ilimlerde de üstaddır. Mesela; kırâat ilmi. Bu ilimde muhtasar (kısa) bir kitabı olup, bu kitabın başında kırâat ilminin kısımları üzerinde ma’lûmat vermek sûretiyle, yeni bir usul ortaya koymuş ve bu usulü sonra gelen âlimler tarafından takib edilmiştir. Dâre Kutnî, fıkıh ilminde de büyük âlimdir ki, onun yazmış olduğu Sünen hadîs kitabı buna delalet eder. O, Ebû Sa’îd el-İstahrî’den Şafiî fıkhını öğrenmiştir.” Reca bin Muhammed, Dâre Kutnî’ye; “Kendin gibi bir âlim gördün mü?” diye sordu. Dâre Kutnî, Necm sûresi 32. âyetindeki, nefslerin temize çıkarılmamasını beyân eden kısmı okudu. Reca bin Muhammed bunda çok ısrar edince, “Benim topladığım şekilde (hadîsi şerîfi yazdıktan sonra onunla ilgili fıkhî hükümleri beyân ederek) toplayan görmedim” buyurdu. Ebû Zer Abd bin Ahmed, Hatim bin Beyyi’e, “Dâre Kutnî gibisini gördün mü?” diye sordu. Hatim, “O, kendi gibisini görmedi. Nasıl olur da ben onun gibisini görürüm” cevâbını verdi. Ezherî ise şöyle buyurdu: “Dâre Kutnî, çok zekî idi. Hangi ilimden olursa olsun 325 onun yanında bir şeyden bahsedildiği zaman, onun o ilimde mutlaka bir ma’lûmâtı olduğu görülürdü. Muhammed bin Talha, Dâre Kutnî ile beraber bir yemek da’vetinde bulundu. Söz yemekten açıldı. Konuşma Dâre Kutnî’ye gelince, yemek yeme âdabının en ince bilgilerine varıncaya kadar anlattı. Gecenin çoğu bununla geçti.” Yine Ezherî şöyle anlatır: Dâre Kutnî’yi, İbn-i Ebîl-Fevaris’e hadîs ilminin illetleri husûsundaki bir sorusuna cevap verirken gördüm. Sonra şöyle dedi: “Yâ Ebü’l-Feth, şark ve garb arasında, bu ilmi benden daha iyi bilen yoktur.” İmâm-ı Zehebî ise, “Bu müthiş bir şeydir. Kim bu sözün kıymetini anlamak isterse, Dâre Kutnî’nin “el-İlel” kitabını mütâlâa etsin” buyurmuştur. Hâfız Abdülganî bin Saîd: “Resûlullahın ( aleyhisselâm ) hadîslerini bilme husûsunda insanların en iyisi Dâre Kutnî’dir; Ali bin el-Medînî kendi vaktinin, Mûsâ bin Hârûn kendi vaktinin, İbn-i Ömer Dâre Kutnî de kendi vaktinin en iyisi, en âlimidir.” İmâm-ı Buhârî’nin Sahîh’i ve daha başka hadîs kitaplarında, ba’zı hadîs-i şerîfler senedinin (hadîs-i şerîfin rivâyet edenler kısmının) başından bir veya birkaç kişi atlanarak, sadece, falan söyledi, falandan bildirildiği gibi ifadeler kullanılıyor, rivâyet edenlerin isimleri söylenmiyordu. Dâre Kutnî, falan falandan kelimelerini kaldırarak, onların yerine, rivâyet edenlerin bizzat ismini yazdı. Dâre Kutnî buna, hadîs ilminde ilk olarak ta’lik ismini verdi. Yine kendisinin metin ve isnadında, ba’zı râviler tarafından yapılan, ba’zı râvilerin atlanılmasına (musahhaf), böyle hadîslere de (musahhaf hadîsler) denmiştir. Metin ve isnadlara tam ma’nasıyla vâkıf hadîs imamlarının bilebileceği bu çeşit illet, hadîs ilminin en mühim konularından biridir. İşte, Dâre Kutnî bu mevzû’daki ilmi ve tasnîf ettiği kitabıyla çok büyük şöhrete kavuşmuştur. Böylece Dâre Kutnî, kendisinden sonra gelen her âlime ışık tutmuş, rehberlik yapmış büyük bir âlim, ilmiyle amel eden büyük abid olmuştur. Buyurduğu şu söz, onun ilminin en açık alametlerindendir: “Ey Bağdadlılar, ben sağ iken, hiçbir kimse Resûlullaha ( aleyhisselâm ) yalandan söz isnâd edebilir zannetmeyiniz” buyurmuştur. Zamanındaki bid’at ehli, bozuk inanç ve amel sahibi kimseler ile büyük mücâdeleler yapmış, onlarda söz söyleyecek 326 herhangi bir hal bırakmayıp, böylece Ehl-i sünnet vel-cemâate, i’tikâd ve amel bakımından büyük hizmeti olmuştur. Ebû Nasr bin Mâkul: “Rü’yâmda âhiret bana gösterildi. Dâre Kutnî’nin halinden sordum. Bana, “Şu Cennette imam diye çağırılan zât mı?” denildi. İMAM DAREKUTNİNİN RİVAYET ETTİĞİ HADİSLERDEN BİR DEMET Peygamberimiz ( aleyhisselâm ): “Ferâiz ilmini öğrenmeye çalışınız. Bu ilmi gençlere öğretiniz. Ferâiz ilmi din bilgisinin yarısı demektir. Ümmetimin en önce unutacağı şey, bu ilim olacaktır” buyurdu. Enes bin Mâlik(r.a)’in şöyle dediğini rivâyet etti: “Allah’u Teâlâ’nın gönderdiği hiçbir Peygamber yoktur ki, yüzü ve sesi güzel olmasın! Peygamberimize ( aleyhisselâm ) gelince; O yüz ve ses bakımından bütün peygamberlerin en güzelidir.” Hazreti Aişe(r.anha) vâlidemizden rivâyetle haber veriyor; Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu: “Benim üzerime salât-ü selâm getirmeyenin namazını Allah’u Teâlâ kabûl etmez.” “Bütün hastalıkların başı fazla yemekdir.” “Vefâtından sonra kim beni ziyâret ederse, beni hayatımda ziyâret etmiş gibi olur.” “Benim evimle (bir rivâyette ise kabrimle) minberim arası, Cennet bahçelerinden bir bahçedir. Benim minberim, Cennet bahçelerinden bir bahçenin üzerindedir.” “Kim ki, Mekke’de veya Medîne’de hac veya umreyi yaparken ölürse, Allah o kimseyi kıyâmet günü öyle diriltir ki, kendisinden hesap sorulmaz, hiç bir azâb da görmez.” “Hac edip kabrimi ziyâret eden kimse, beni diri iken ziyâret etmiş gibi olur.” “Hac edip de, beni ziyâret etmiyen kimse, beni incitmiş olur.” “Kabrimi ziyâret edene, şefaatim vâcib oldu.” “Mü’min, mü’minin aynasıdır.” “Benden sonra ba’zı kimseler çıkacak. Onlara rastlarsanız, öldürünüz! Çünkü onlar, müşriktir.” Ali ( radıyallahü anh ) bunun alâmeti nedir? diye sordu: “Onlar sana aşırı bağlılık gösterecek, sende bulunmayacak şeyleri, sana söyleyeklerdir. Bunlar, Ebû 327 Bekr’le, Ömer’i kötülerler. Bunlara söğerler. Ashâbıma söğenlere, Allah’u Teâlâ ve melekler ve bütün insanlar la’net etsin.” Resûlullah ( aleyhisselâm ): “Allah’u Teâlâ’nın, meleklerin ve bütün insanların la’neti, ümmetimi gaşyeden kimsenin üzerine olsun” buyurdu. “Ümmetinizin gaşyi nedir?” diye Ashâb-ı kiram sordular. Peygamberimiz cevâbında “Dinde olmayan bir şeyi (bid’at) çıkarıp, insanları onu yapmaya sürüklemektir” buyurdu. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Abdest alırken Allah’u Teâlâ’nın ismini zikreden, Besmele-i şerîf ile başlayan kimsenin bütün bedeni, Besmele-i şerîf söylemiyenin ise, yalnız yıkadığı (abdest) a’zâları (küçük günahlardan) temizlenir.” Peygamberimiz ( aleyhisselâm ), Hazreti Bilal’e “Yâ Bilâl (ezan ve namaz ile) bizi rahatlandır” buyurdu. Yine Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) “Namazınızın tamamlanmasını (kamil olmasını) isterseniz, imamete en hayırlınızı geçiriniz” buyurdu. Ebû Hureyre’den ( radıyallahü anh ) rivâyetle Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) “Namazını vaktin sonunda kılan kimse; namazını kaçırmış olmamakla beraber, ilk vakitte kılmadığından dolayı kaybettiği fazîlet, bütün dünyâ ve içindekilerden daha hayırlıdır” buyurdu. Yine Peygamberimiz ( aleyhisselâm ), “Cum’a günü benim üzerime seksen salevât-i şerîfe getiren kimsenin, Allahü teâlâ seksen yıllık günahını mağfiret eder” buyurdu. “Sizden biriniz bir arkadaşının bir iyiliğini bilirse, onu duyursun. Zîrâ, bu o kimseyi iyiliğe teşvîk eder ve iyiliğe olan hevesini artırır.” “Her şeyin bir anahtarı vardır. Cennetin anahtarı da fakîr ve miskînleri sevmekdir. Fakîr ve miskînler, sabırları sebebiyle kıyâmet günü Allahü teâlâya yakîn bulunacaklardır. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) şöyle buyurdu: “Kul, birçok iyi ameller işler. Bu ameller mühürlü bir zarfla melekler tarafından Allah’a yükseltilir ve bu zarf Allah’ın huzûruna konur. Allah’u Teâlâ: “Bu zarfı atınız, zîrâ bunun içindeki amel, benim rızâm için yapılmamıştır” buyurur. Sonra Allah’u Teâlâ melekleri çağırır ve “Şu şu amelleri ona yazınız” buyurur Melekler, “Yâ Rabbi, o bunların hiçbirini yapmadı” derler. Allah’u Teâlâ “Yapmadı amma, yapmaya niyet etti” buyurur.” 328 Peygamberimiz (s.a.v.) “Allah’u Teâlâ’nın indinde bir dirhem faiz, otuz zinâdan daha büyük günahtır” Yine Peygamberimiz, “Bir mü’minin, din kardeşi hakkında gıyaben yaptığı duâ reddolmaz” buyurdu. “Allah’u Teâlâ bu dîni kendi zâtı için hâlis kıldı. Sizin bu dîninize cömertlik ve güzel huydan başkası yakışmaz. Dikkat ediniz, dîninizi bu iki hasletle süsleyiniz.” “Allah’u Teâlâ bütün velîlerini (dostlarını), cömert ve güzel ahlâklı kılmıştır.” “Cömertlik Cennette bir ağaçtır. Cömerd olan kimse, onun bir dalını yakalamıştır. O dal, onu Cennete götürmeden bırakmaz. Cimrilik de Cehennemde bir ağaçtır. Cimri de bu ağacın bir dalına yapışmıştır. O dal, o kimseyi Cehenneme götürmeden bırakmaz.” “Cömerdin (ikram ettiği) yemeği şifâ, cimrinin (ikram ettiği) yemeği ise hastalıktır.” Peygamberimiz ( aleyhisselâm ): “Ümmetimin sâlihlerinin Cennete girmeleri, namaz ve oruçları sebebiyle değil, cömerdlik, Müslümanlara karşı kalplerinde kötülük beslememeleri ve Müslümanlara nasihatleri sayesindedir” buyurdular. (Tabakât-üş-şafiiyye cild-3, sh. 462.Târih-i Bağdâd cild-12, sh. 34.Tezkiret-ül-huffâz cild-3, sh. 991.Miftâh-üs-se’âde cild-1, sh. 166, 167, cild-2, sh. 82, 129, 140, 141, 297.Vefeyâtül-a’yân cild-3, sh. 297.Şezerât-üz-zeheb cild-3, sh. 116) BİBLİYOGRAFYA Dârekutnî, es-Sünen, Kahire, ts. (Dârü’l-Mehâsin).el-Müʾtelif ve’lmuḫtelif (nşr. Muvaffak b. Abdullah b. Abdülkādir), Beyrut 1406/1986, nâşirin girişi, I, 9-56, ayrıca bk. s. 43, dipnot 2.Hatîb, Târîḫu Baġdâd, XII, 34-40.Sem‘ânî, elEnsâb, V, 245-247.İbn Hallikân, Vefeyât, I, 331.Zehebî, Aʿlâmü’n-nübelâʾ, XVI, 449-461.Teẕkiretü’l-ḥuffâẓ, III, 991-995.Sübkî, Ṭabaḳāt, III, 462-466.İbn Kesîr, elBidâye, XI, 317-318.İbnü’l-Cezerî, Ġāyetü’n-Nihâye, I, 558.İbn Hacer, Lisânü’lMîzân, VI, 249.Hedyü’s-sârî (Hatîb), I, 100-137.Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 55, 87, 149, 832; II, 1208, 1394, 1403-1404, 1421, 1440, 1449, 1458, 1637, 1739.Hediyyetü’l-ʿârifîn, I, 683.Kettânî, er-Risâletü’l-müsteṭrafe, s. 23.Sezgin, GAS, I, 206-209.Ziriklî, el-Aʿlâm, V, 130.Şâkir Mahmûd Abdülmün‘im, İbn Ḥacer el-ʿAsḳalânî, Bağdad 1978, I, 333.Heffening, “Dârekutnî”, İA, III, 481-482.J. Robson, “al-Dāraḳuṭnī”, EI2 (İng.), II, 136. 329 HÂKİM en-NÎSÂBÛRÎ (R.A) (D.H. 3 Rebîülevvel 321.-M.3 Mart 933. Nîşâbur V.H.405 - M.1014.Nişabur) Meşhur Hadîs, fıkıh ve tefsir, tarih, Ehl-i Sünnet âlimi, veli. el-Müstedrek adlı eseriyle tanınan hadis hâfızı. DOĞDUĞU YER VE KÜNYESİ İsmi, Muhammed bin Abdullah bin Hamdeveyh bin Nu’aym en-Nişâbûrî et-Tahmânî’dir. Hâkim denmekle meşhûrdur. Künyesi Ebû Abdullah olup, ibn-ül-Beyyi’ diye de tanınır. 3 Rebîülevvel 321 (3 Mart 933) tarihinde Nîşâbur’da doğdu. Babası veya atalarından biri alım satımda aracılık yaptığı yahut iyi pazarlık ettiği için “İbnü’l-Beyyi‘” künyesiyle (Kāmus Tercümesi, III, 196), Nîşâbur kadılığı yapması sebebiyle de “Hâkim” lakabıyla tanınır. Anne tarafından soyu muhaddis, fakih ve zâhid İbrâhim b. Tahmân’a (ö. 163/780) dayanan Îsâ b. Abdurrahman b. Süleyman ed-Dabbî’nin neslinden geldiği için Dabbî ve Tahmânî nisbeleriyle de anılır. Ebû Abdullah Muhammed bin Abdullah en-Nisâbûrî tasnif devrinin (hadisleri sınıflandırıp düzenleme döneminin) ünlü hadisçilerindendir. Hadis ilmindeki şöhretinden dolayı kendisine “Hâkim” ünvânı verilmiştir. Hadîs, fıkıh ve tefsir âlimidir. Yüzlerce eser bırakmıştır. Miladi 1014.Hicri 405’deNişaburda vefat etti. EĞİTİMİ VE HOCALARI İmam-ı Hâkim, babasının ve dayısının yakın ilgisiyle Dokuz yaşında iken hadis öğrenmeye başladı ve on üç yaşında İbn Hibbân’dan hadis imlâ etti. Yirmi yaşlarında memleketi dışındaki hadis merkezlerine Âlimlerle görüşmek üzere 341’de (952-53) Irak, 343’te (954-55) Horasan taraflarına seyahatler yaptı. Bu ilim merkezlerinde ve Mâverâünnehir’de tanınmış muhaddislerle görüşerek âlî isnadlar elde etti. İlim öğrenmek için, Hicaz’a ve iki defa Irak’a gitti. İbn-üsSemmâk, Da’lec bin Ahmed, Ebû Ali el-Hâfız, Ebû Sehl bin Ziyâd, Muhammed bin Salih bin Hânî gibi büyüklerden (r. aleyhim) ilim öğrendi. Kendisinden de; Ebû’l-Hasen Dâre Kutnî, Ebü’l-Kâsım Kuşeyrî, Ebû Bekr Beyhekî ve başka bir çok büyük zâtlar (rahmetullahi aleyhim) ilim öğrenip, pek çok hadîs-i şerîf rivayet etmişlerdir. 330 Sadece Nîşâbur’da 1000 hocadan hadis dinlediği rivayet edilen Hâkim’in hocalarının sayısı 2000’i bulmaktadır. Bu hocalarını Mu’cemü’ş-Şüyûh adlı eserinde anlattı. İlk hocası, Müslim’i görmüş olan babasıdır. Hadis ve hadis ilimleri öğrendiği diğer hocaları arasında el-Müsned ve Tefsîrü’lḲurʾân adlı eserleri bulunduğunu söylediği hâfız Ali b. Hamşâz, zâhid Ebû Abdullah Muhammed b. Abdullah es-Saffâr, hadis hâfızı İbnü’lAhrem, Ebü’l-Abbas el-Esam, Ebû Alî en-Nîsâbûrî ve Ebû Ahmed Hâkim el-Kebîr bulunmaktadır. Kıraat ilmini Ebû Ali Hasan b. Dâvûd en-Nakkār el-Kûfî ve İbnü’l-İmâm diye tanınan Ebû Bekir Ahmed b. Abbas el-Bağdâdî gibi âlimlerden, fıkhı Ebû Ali b. Ebû Hüreyre el-Bağdâdî, Ebü’l-Velîd elÜmevî ve Su‘lûkî gibi fakihlerden öğrendi. Hadis hâfızları İbnü’l-Ciâbî ve Hüseyin b. Muhammed elMâsercisî ile hadis müzakere etti. Devrin tanınmış mutasavvıflarından Ca‘fer el-Huldî, İbn Nüceyd ve Ebû Osman el-Mağribî’nin sohbetlerinde bulundu. 355’te (966) Mâverâünnehir’de, 367’de (977- 78) Hadîs âlimlerinin en üstünlerinden, sika yâni güvenilir bir zât idi. Hadîs ilminde hâkim idi. Yâni râvîlerinin hâl tercümeleri ile beraber, sekiz yüz binden ziyâde hadîs-i şerîfi ezbere bilirdi. Bu ve diğer ilimlerde çok kitap yazdı. İlimde, fazîlette, Allah’u Teâlâ’yı tanımakta ve hafızasının kuvvetliliğinde çok yüksek idi. Hadîs âlimlerinin reîsi durumunda idi. İmam-ı Hâkim’in, tarih ve hadis ilmine dair birçok eseri vardır. Kendi memleketinin tarihini Tarih-u Nisâbûr adıyla ilk defa kendisi yazdı. Bilhassa, hadis ilmine dair olan Ma’rifetü Ulûmi’l-Hadis adlı eseri, sahasının en değerli kaynaklarından biridir. İmam-ı Hâkim, Sâmânoğulları devrinde Nişabur (970) ve Nesâ kadılığı da yaptı. TALEBELERİ Irak’ta, ayrıca Bağdat ve Rey’de imlâ meclislerinde hadis okuttuğu bilinen Hâkim’in tanınmış talebeleri arasında Ebû Zer elHerevî, Ebû Ya‘lâ el-Halîlî, Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakī, Abdülkerîm b. Hevâzin el-Kuşeyrî ve Ebû Sâlih el-Müezzin gibi âlimler vardır. Hocalarından Ahmed b. Ebû Osman el-Hîrî, Ebû İshak elMüzekkî ve Dârekutnî başta olmak üzere pek çok âlim kendisinden 331 hadis rivayet etmiştir. Hâkim en-Nîsâbûrî 337 (948) yılından itibaren eser telifine başlamış, eserleri Ebû Ya‘lâ el-Halîlî’nin söylediğine göre 500, bazı kaynaklara göre 1000, hatta 1500 (İbn Asâkir, s. 228) cüz tutacak hacme ulaşmıştır. Hâkim’i devrin dört tanınmış hâfızı ile mukayese eden Ebü’l-Kāsım Sa‘d b. Ali ez-Zencânî onun güzel eserleriyle diğerlerine üstün olduğunu söylemiştir. Kaynaklarda Hâkim’in güçlü bir hadis hâfızı olduğu belirtilmektedir. Hocalarından hadis hâfızı ve münekkidi Ebü’l-Hüseyin Muhammed b. Muhammed el-Haccâcî onun kendisinden daha kuvvetli bir hâfız olduğunu söylemekte, devrin tanınmış muhaddisi Hâkim elKebîr de yerini ancak talebesi Hâkim’in doldurabileceğini ifade etmektedir. Çağdaşı ve hemşerisi hadis hâfızı Ebû Hâzim el-Abdûyî, hadisleri ezberleme ve kusurlarını bilme hususunda Nîşâbur’da İmam Müslim’den sonra yetişen sayılı hâfızlar arasında Hâkim’in adını da zikretmekte, İslâm dünyasında her dönemde birbirinin dengi âlimler bulunduğu halde onun zamanında bir denginin bulunmadığını söylemektedir. (İbn Asâkir, s. 230; Sübkî, IV, 159). Dârekutnî de Hâkim’in hıfzının Ebû Abdullah İbn Mende’ninkinden daha sağlam olduğunu belirtmiştir. Devrin hadis âlimlerinin müşküllerini ona sorup hallettikleri, geniş hadis bilgisinden ve rivayetlerinden faydalanmak isteyen talebelerin İslâm dünyasının dört bir yanından kendisine geldikleri bilinmektedir. Talebesi Ebû Ya‘lâ el-Halîlî, hocasına sorulan her soruya onun doyurucu cevaplar verdiğini söylemektedir. Hâkim’in hadis ilimleri sahasında kendini iyi yetiştirdiği, hadislerin sağlamını ve zayıfını bilme, râvileri cerh ve ta‘dîl etme konularında devrinin en tanınmış âlimleri arasında yer aldığı ifade edilmektedir. İbn Hacer, onun büyük bir âlim olduğunu söyledikten sonra hayatının son dönemlerinde hâfızasının zayıflamaya başladığına dair rivayetler bulunduğunu, eḍ-Ḍuʿafâʾ adlı eserinde kendilerinden kesinlikle hadis alınmaması gerektiğini kaydettiği bazı kimselerin rivayetlerine el-Müstedrek’te yer vermesinin de bunu gösterdiğini belirtmektedir. el-Müstedrek’i hayatının son döneminde yazdığı için onu yeniden gözden geçirmeye fırsat bulamaması, hadisleri ve râvileri iyi tanımasına rağmen tenkit edilmesine sebep olmuştur. Hâkim, Sâmânîler devrinde 359 (969-70) yılında Nesâ kadılığına getirilmiş, daha sonra kendisine teklif edilen Cürcân kadılığını ise kabul etmemiştir. Onun Sâmânîler’in temsilcisi 332 olarak Büveyhîler’e elçi sıfatıyla gittiği ve görevini başarıyla yaptığı belirtilmektedir. VEFATI Hâkim en-Nîsâbûrî 3 Safer 405 (3 Ağustos 1014) tarihinde vefat etti. Ehl-i Sünnet olan Hâkim Hazretleri bazı şii ve Rafızilerin iftirasına uğramış, Hâkim’in Şiîlik’le itham edilmesinin başlıca sebebi, el-Müstedrek’te Hz. Ali(r.a)’nin faziletine dair yer alan rivayetlerdir. Bunların içinde en çok tenkide uğrayan rivayet ise “hadîsü’t-tayr” diye meşhur olanıdır. Buna göre Hz. Peygamber’in sofrasına kızartılmış bir kuşun getirildiği bir gün Resûl-i Ekrem(s.a.v), “Yâ Rabbi! En sevdiğin kulunu gönder de bu kuşu onunla beraber yiyelim” diye dua etmiş, bunun üzerine Hz. Ali çıkagelmiştir. (el-Müstedrek, III, 142). Bazı âlimlerin uydurma kabul ettiği bu hadis Zehebî, Alâî ve Tâceddin es-Sübkî gibi muhaddisler tarafından zayıf olmakla birlikte bir dayanağının bulunduğu gerekçesiyle savunulmuş, ayrıca Tirmizî’nin Sünen’i ile (“Menâḳıb”, 20) Nesâî’nin Ḫaṣâʾiṣu Emîri’l-müʾminîn ʿAlî b. Ebî Ṭâlib (s. 29) adlı eserinde de yer almıştır. Hâkim ve diğer bazı âlimler hakkında ileri sürülen Şiîlik iddiası Ehl-i beyt’i biraz daha fazla sevmekten ibaret olup Şîa mezhebini benimsemekle ilgisi yoktur. Hâkim’in de Hz. Ali(r.a)’yi diğer halifelerden fazla sevdiği anlaşılmaktadır. Fakat onu diğer üç halifeden üstün tutmadığı el-Müstedrek’te onları Hz. Ali(r.a)’den önce zikretmesinden (III, 61-147), Tâceddin es-Sübkî’nin bizzat görüp okuduğunu söylediği Kitâbü’l-Erbaʿîn adlı eserinde ilk üç halifenin Hz. Ali’den üstün olduğuna dair bir bölümün varlığından anlaşılmaktadır. (Ṭabaḳāt, IV, 167). Allah’ı cisme benzeten Kerrâmiyye mezhebi taraftarlarının Hâkim’e cephe alarak onu evinden dışarı çıktığı takdirde öldüreceklerini söylemeleri üzerine Muhammed b. Hüseyin es-Sülemî Hâkim’e bu mezhebin kurucusu Muhammed b. Kerrâm’ın faziletlerine, İbn Kesîr’e göre ise (el-Bidâye, XI, 355) Muâviye’nin faziletine dair birkaç hadis yazdırmayı ve böylece sıkıntıdan kurtulmayı tavsiye ettiği zaman Hâkim buna yanaşmamıştır. Onun bu tutumu, bazılarının söylediği gibi Şiîliği’ni değil hayatı pahasına da olsa hadis konusunda tâviz vermediğini göstermektedir. 333 ŞAHSİYETİ Hâkim Nişâbûrî’nin (rahmetullahi aleyh), Allah’u Teâlâ’nın emir ve yasaklarının muhafazası ve yayılması için yaptığı hizmetler, âlimler tarafından iftiharla bildirilmektedir. Rivayet olunan hadîs-i şerîflerin metin ve senetlerindeki incelikleri, sahîh olup olmadıklarını, râvîlerinin durumlarını, zamanında ondan daha iyi bilen yoktu ve devrinin bir tânesi id. İlim ve irfan âşıkları, hadîs-i şerîf öğrenmek için her taraftan yanına gelirlerdi. Konuşması tatlı, hoş sohbet bir zât idi. Güzel ve te’sirli sözleri, dinliyenlerin kalblerini ferahlandırır, ruhlarını cezbederdi. Ehl-i sünnet büyüklerine olan hürmet ve ta’ziminin çokluğu, eserlerinde görülmektedir. Hâkim Nişâbûrî’nin bin civarında eserinin bulunduğu, kaynaklarda kaydedilmektedir. ESERLERİ 1. el-Müstedrek* ʿale’ṣ-Ṣaḥîḥayn (el-Müstedrek ʿale’şŞeyḫayn). Müellif bu eserinde, Buhârî ile Müslim’in veya onlardan birinin el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’lerini tasnif ederken gözettikleri şartlara uyduğu halde kitaplarına almadıkları rivayetleri derlemek istemiş, fakat eserde bazı zayıf, hatta mevzû rivayetler yer almıştır. 8803 rivayeti ihtiva eden eser Haydarâbâd’da (I-IV, 1334-1342) ve Mustafa Abdülkādir Atâ tarafından Beyrut’ta (I-IV, 1411/1990) yayımlanmıştır. Zehebî kitabı Telḫîṣü’l-Müstedrek adıyla ihtisar etmiş, bu çalışmadaki 1181 rivayet İbnü’l-Mülakkın tarafından Muḫtaṣaru İstidrâki’l-Ḥâfıẓ ez-Zehebî ʿalâ Müstedreki Ebî ʿAbdillâh el-Ḥâkim adıyla ve yeni bilgiler eklenerek ihtisar edilmiştir (bk. bibl.). İmam-ı Hâkim’in kuşkusuz hadis sahasında yazdığı en ünlü eseri el-Müstedrek ale’s-Sahîhayn’dır. Hadis ilminde müstedrek kelimesi, “Bir hadis âliminin, kendi şartlarına göre sahih olduğu hâlde, eserine koymadığı sahih hadisleri toplamak ve bunları müstakil bir kitapta sınıflandırmaya tabi tutmak” mânâsına geliyor. Bu tariften de anlaşıldığı üzere, Müstedrek kitapları sahih hadis kitapları üzerine yapılır. İmam-ı Hâkim’in Müstedrek’i, Buhâri ve Müslim’in elCâmiu’s-Sahîh’lerinin bir çeşit zeyli, yani tamamlayıcı eki gibidir ve o sahihlerin plânını takip etmiştir. Hacim bakımından Buhârî ve Müslim’in naklettiği hadislerin toplamına yakın olduğu söylenebilir. Müstedrek, 334 daha sonra kaleme alınan pek çok kitaba kaynaklık etmiştir. Pek çok kitapta bulunmayan hadisler burada bulunabilmektedir. Müstedrek’te, doğruluk ve güven açışından hadisler dört grupta toplanmıştır: 1-Buhârî’nin şartına göre sahih olup da, onun Câmi’usSahîh’inde bulunmayan hadisler. 2- Müslim’in şartına göre sahîh olup da onun Câmi’usSahîh’inde bulunmayan hadisler. 3- Buhârî ve Müslim’in şartlarına uyduğu hâlde, her ikisinin de beraberce Câmi’us-Sahîh’lerinde bulunmayan hadisler. 4- Buhârî ve Müslim’in şartlarına uymayan, fakat kendisinin sahîh olduğuna kanaat getirdiği hadisler. 2. Maʿrifetü ʿulûmi’l-(uṣûli’l-) ḥadîs̱*. Râmhürmüzî’nin (ö. 360/971) el-Muḥaddis̱ü’l-fâṣıl’ından sonra bu sahada kaleme alınmış ikinci eser olduğu tahmin edilen kitapta usûl-i hadîs meseleleri elli iki bölüm halinde ele alınmış, verilen her bilgi senedleriyle birlikte zikredilmiştir. Kitap Seyyid Muazzam Hüseyin tarafından yayımlanmıştır. (Kahire 1937; Medine 1397/1977 ofset baskı). Hâkim en-Neysâbûrî, hadis usulüne dair telif ettiği Maʿrifetü ʿulûmi’l-ḥadîs̱ adlı kitabıyla hadis usulü ilmine büyük katkılarda bulunmuş ve hadis usulü tarihini etkilemiştir. Bu katkı ve etkilerden bazıları şunlardır: a-Hâkim, hadis usulüne dair konuları “ʿulûmü’l-ḥadîs̱” tabiriyle ifade eden ve kitabının isminde bu tabiri kullanan ilk muhaddistir.( HATİBOĞLU, İbrahim, “Ma‘rifetü Ulûmi’l-Hadîs”, DİA, XXVIII, 62.)Daha sonraki muhaddisler bu konuda onu örnek almışlardır. b-Hâkim, Maʿrife’nin telifinde gösterdiği ustalık ile kendisinden sonra gelen hadis usulü yazarlarını etkilemiştir. Hadis usulü tarihinin en önemli kitaplarından birinin yazarı olan İbnü’s-Salâh (ö. 643/1245), eserini telif ederken Maʿrife’den çokça faydalanmıştır. İbnü’s-Salâh’ın, Hâkim’in kitabını beğendiği ve ona önem verdiği, onun kitabına Şerḥu Maʿrifeti ʿulûmi’l-ḥadîs̱ isimli bir şerh yazmaya başlamasından da anlaşılabilir.( KANDEMİR, Yaşar, “İbnü’s-Salâh eşŞehrezûrî”, DİA, XXI, 199.) c-Hâkim, kendisinden sonra neredeyse hiçbir hadis usulü müellifinin yapmayacağı bir şey yaparak, kitabında fıkhu’l-hadîs (hadislerin anlaşılması) hakkında ayrı bir başlık açmış ve onu hadis 335 ilimlerinden biri olarak zikretmiştir. Bunu, hadis ilminde uzmanlaşanların, hadislerin fıkhı konusunda da cahil olmadığı anlaşılsın diye yapmıştır.( NEYSÂBÛRÎ, Hâkim, Ma‘rifetü ulûmi’l-hadîs ve kemmiyyetü ecnâsihî, haz. Ahmed b. Fâris es-Selûm, Riyâd: Mektebetü’l-Me‘ârif, s. 257.) Birbirlerine çok yakın zaman dilimlerinde yaşadıkları düşünüldüğünde, Râmehürmüzî zamanında ehl-i hadise yöneltilen tenkitlerin Hâkim zamanında da devam ettiğini söylemek mümkündür. Bundan dolayı Hâkim’in, kitabında fıkhu’l-hadîs hakkında müstakil bir başlık açması, bir ehl-i hadis savunusu olarak okunabilir. O, ehl-i hadisin, ehl-i rey karşısında küçük düşmemesi için ehl-i hadisin de hadislerin fıkhı konusunda bilgi sahibi olduğunu örnekleriyle ortaya koymuş, böylece genç muhaddisleri de fıkıh öğrenmeye teşvik etmiştir. 3. Kitâbü’l-İklîl. Sâmânîler’in Horasan valisi Ebû Ali İbn Sîmcûr’un isteği üzerine kaleme aldığı ve Hz. Peygamber(s.a.v) ile aile fertlerinin hayatıyla ilgili bilgileri ve hadisleri toplayarak daha önce benzeri görülmeyen bir şekilde tertip ettiği eserin (Hâkim, el-Medḫal ilâ Kitâbi’l-İklîl, s. 30; Zehebî, Aʿlâmü’n-nübelâʾ, XVII, 167-168) günümüze gelip gelmediği bilinmemektedir. 4. el-Medḫal ilâ (maʿrifeti) Kitâbi’l-İklîl (el-Medḫal ilâ maʿrifeti’ṣ-ṣaḥîḥ ve’s-saḳīm mine’l-aḫbâri’l-merviyye). Kitâbü’lİklîl’in telifinden sonra Ebû Ali İbn Sîmcûr’un, bu eserdeki sahih olan ve olmayan hadislerin tesbit edilmesi ihtiyacına işaret etmesi üzerine adı geçen esere giriş mahiyetinde yazılmıştır. Hadis usulüne dair önemli bilgileri topladığı bu eserinde güvenilir rivayetleri on gruba ayıran Hâkim bunların ilk beşinin ittifakla kabul edilenler, ikinci beşinin de hakkında farklı görüş ileri sürülenler olduğunu, sahih hadislerin ilk derecesi olan, Buhârî ile Müslim’in üzerinde ittifak edebilecekleri hadislerin 10.000’i bulmayacağını belirtmekte, daha sonra cerh türlerini ve mecrûh râvileri on tabakaya ayırarak tanıtmaktadır. Müellifin iki talebesi Ebû Bekir el-Beyhakī ve Ebû Mansûr Muhammed b. Ahmed b. Mansûr el-Kâyinî tarafından rivayet edilerek günümüze ulaşan eserin Kâyinî rivayetine dayanan ve 573 (1177) yılı civarında istinsah edilen bir nüshası Murad Molla Kütüphanesi’nde bulunmaktadır (nr. 307/8, vr. 245a - 260b ). Kitabı el-Medḫal fî ʿilmi’lḥadîs̱ adıyla önce Muhammed Râgıb et-Tabbâh (Halep 1352/1932), ardından bu neşri dikkate alarak bir başka nüshanın da yardımıyla J. 336 Robson (London 1953), daha sonra da el-Medḫal ilâ Kitâbi’l-İklîl adıyla Fuâd Abdülmün‘im Ahmed (İskenderiye 1983) yayımlamıştır. 5. el-Medḫal ilâ maʿrifeti’ṣ-Ṣaḥîḥayn. İbn Hayr, üç cüz olduğunu söylediği bu eseri Kitâbü’l-Medḫal ilâ maʿrifeti’ṣ-ṣaḥîḥ mine’s-saḳīm ve tebyîni mâ eşkele min esmâʾi’r-ricâl fi’ṣ-Ṣaḥîḥayn (Fehrese, s. 223-224), Zehebî ise el-Medḫal ilâ ʿilmi’ṣ-ṣaḥîḥ (Teẕkiretü’l-ḥuffâẓ, III, 1043; Aʿlâmü’n-nübelâʾ, XVII, 170) adıyla zikretmektedir. Bu adlandırma daha çok el-Medḫal ilâ Kitâbi’l-İklîl’in muhtevasını hatırlattığı için iki eserin isimlerinin karıştırıldığı söylenebilir. Eserin günümüze ulaşan bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’ndedir (Şehid Ali Paşa, nr. 346/2). Hâkim, Ṣaḥîḥ-i Buḫârî ve Ṣaḥîḥ-i Müslim’i tanıtmak amacıyla yazdığı bu eserinde önce Resûlullah’ın söylemediği sözleri ona nisbet etmeyi yasaklayan rivayetleri bir araya getirmekte, kendilerinden ancak durumları açıklanarak rivayet edilebilecek 234 kadar mecrûh râviyi kaydetmektedir. Müellifin eḍ-Ḍuʿafâʾ adıyla anılan eserinin, bu bölümün müstakil olarak istinsah edilmesinden meydana gelmiş bir cüz olması muhtemeldir. Ashap, tâbiîn ve sonraki râvilerin adlarını üç kısımda alfabetik olarak önce her iki eserde bulunanları, daha sonra da birinde olup diğerinde bulunmayan râvileri yine üç kısımda ele aldığı bölüm, Zâhiriyye Kütüphanesi’ndeki nüshasına dayanılarak Kemâl Yûsuf el-Hût tarafından Tesmiyetü men aḫrecehümü’l-Buḫârî ve Müslim adıyla yayımlanmıştır (Beyrut 1407/1987). Ardından Buhârî’nin güvenmediği râviler, Ṣaḥîḥayn’da künyeleriyle meşhur râviler, Müslim’in kendilerinden rivayet etmesi sebebiyle tenkide uğradığı râviler, Buhârî’nin nisbelerini zikretmediği şeyhleri, Buhârî’nin görüştüğü ve kendilerinden hadis duyduğu halde rivayetlerini el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ’ine almayıp sadece istişhâd ettiği hocalarının adları ve Buhârî ile Müslim’in Ṣaḥîḥayn’daki hocalarının adları zikredilmektedir. Eseri Rebî‘ b. Hâdî Ömer el-Medhalî el-Medḫal ile’ṣ-ṣaḥîḥ adıyla neşretmiştir (Beyrut 1984). Abdülganî el-Ezdî, elMedḫal’de gördüğü bazı yanlışları düzeltmek maksadıyla Taṣḥîḥu’l- (Keşfü’l-) evhâm elletî fî Medḫali Ebî ʿAbdillâh el-Ḥâkim adıyla bir eser kaleme almış, eserini tamamladıktan sonra Hâkim’e göndermiş, Hâkim de tenkitleri sebebiyle kendisine teşekkür etmiştir. Bu eser Kitâbü’l-Evhâm elletî fi’l-Medḫal adıyla Meşhûr Hasan Mahmûd Selmân tarafından yayımlanmıştır. (Zerkā/Ürdün 1987). 337 6. Târîḫu Nîsâbûr. Hâkim eserinde önce İslâmiyet’in başlangıcından kendi zamanına kadar olan Nîşâbur tarihini ele almış, bu şehre gelen sahâbe, tâbiîn ve diğer İslâm büyükleriyle Nîşâbur’da yetişen âlim ve önemli şahsiyetlerin, burada ilmî faaliyette bulunan ve bu şehirde ölen kimselerin, ayrıca kendi hocalarının biyografisini altı tabaka halinde kronolojik olarak yazmıştır. Müellif, 2500’den fazla kişi hakkında bilgi ihtiva ettiği söylenen eserde (EIr., I, 250) Nîşâbur’un mescidlerini, kalelerini, mahallelerini, kabristanlarını da tanıtmıştır. Ali b. Zeyd el-Beyhakī’nin on iki cilt olduğunu kaydettiği kitabın (Târîḫ, s. 33; Sezgin, I, 222’de 12 cüz) günümüze gelip gelmediği bilinmemekte, Hatîb el-Bağdâdî’nin Târîḫu Baġdâd’da, Sem‘ânî’nin el-Ensâb’da ve İbn Hallikân’ın Vefeyât’ta eserden iktibaslarda bulunduğu görülmektedir. Kitabın Arapça bir müntehabından, adının Ahmed b. Muhammed b. Hasan olduğu sanılan Halîfe en-Nîsâbûrî’nin Terceme-i Târîḫ-i Nîşâbûrî adıyla yaptığı Farsça tercümesi günümüze ulaşmış, Bursa Hüseyin Çelebi Kütüphanesi’nde bulunan nüshası (nr. 778) Behmen Kerîmî tarafından Târîḫ-i Nîşâbûr adıyla yayımlanmıştır (Tahran, ts.). Richard N. Frye’nin Târîḫu ʿulemâʾi ehli Nîsâbûr adıyla neşrettiği eser (The Hague 1965) (EIr., I, 250) muhtemelen Târîḫu Nîsâbûr’un muhtasarıdır. Abdülgāfir el-Fârisî, Târîḫu Nîsâbûr’a Kitâbü’s-Siyâḳ li-Târîḫi Nîsâbûr adıyla 510 (1116) yılına kadar gelen bir zeyil yazmış, İbrâhim b. Muhammed es-Sarîfînî bu eseri el-Münteḫab min Kitâbi’s-Siyâḳ li-Târîḫi Nîsâbûr adıyla hulâsa etmiştir. Kâtib Çelebi Zehebî’nin Târîḫu Nîsâbûr’u ihtisar ettiğini söylemektedir. (Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 308). 7. Suʾâlâtü’l-Ḥâkim en-Nîsâbûrî li’d-Dâreḳuṭnî fi’l-cerḥ ve’t-taʿdîl. Mükerrerleriyle birlikte 531 râvinin ne ölçüde güvenilir olduğu hususunda kısa bilgiler ihtiva eden eserden Hatîb el-Bağdâdî, Zehebî ve İbn Hacer el-Askalânî başta olmak üzere birçok müellif faydalanmıştır. Bilinen tek nüshası Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde bulunan eser (III. Ahmed, nr. 624/23) Muvaffak b. Abdullah b. Abdülkādir tarafından yayımlanmıştır. (Riyad 1404/1984). 8. Suʾâlâtü Mesʿûd b. ʿAlî es-Siczî maʿa esʾileti’l-Baġdâdiyyîn ʿan aḥvâli’r-ruvât. Râvilerin cerh ve ta‘dîline, ayrıca hadisle ilgili bazı konulara dair sorulan 342 meselenin cevaplarını ihtiva eden eseri Muvaffak b. Abdullah b. Abdülkādir neşretmiştir. (Beyrut 1408/1988). 338 9. el-Fevâʾid (Fevâʾidü’ş-şüyûḫ). Eserin bir nüshası Dârü’lkütübi’z-Zâhiriyye’de bulunmaktadır (Mecmua, nr. 55/6, vr. 58a -72b ). 10. Cüzʾ (Chester Beatty Library, nr. 3904, vr. 1-11). Fuat Sezgin, müellifin Şiʿru aṣḥâbi’l-ḥadîs̱adlı bir eserinden söz etmekteyse de (GAS, I, 222) Hâkim el-Kebîr’e ait Şiʿâru aṣḥâbi’lḥadîs̱’in (M. Nâsırüddin el-Elbânî, s. 252, nr. 892) adı değiştirilmek suretiyle ona nisbet edildiği kütüphane kayıtlarının aynı olmasından da anlaşılmaktadır. Kaynakların belirttiğine ve kendisinin el-Müstedrek’te verdiği bilgilere göre Hâkim’in ayrıca şu eserleri bulunmaktadır: eḍ-Ḍuʿafâʾ, el-Emâlî (el-Emâli’l-ʿaşiyyât), Feżâʾilü Fâṭıma, Feżâʾilü’ş-Şâfiʿî, Ḫaṣâʾiṣü’l-ʿaşere, el-ʿİlel (ʿİlelü’l-ḥadîs̱), Kitâbü’d-Duʿâʾ, Kitâbü’lErbaʿîn (Tâceddin es-Sübkî bu eserde, ilk üç halifeyi Hz. Ali’den üstün tuttuğuna dair bir bab bulunduğunu bizzat gördüğünü söylemektedir), Kitâbü’l-Künâ (ve’l-elḳāb), Maḳtelü’l-Ḥüseyn (bu eserinden kendisi söz etmektedir: el-Müstedrek, III, 177), el-Maʿrife fî ẕikri’l-muḫadramîn (el-Müstedrek, I, 24), Muʿcemü şüyûḫi’lḤâkim (Terâcimü’ş-şüyûḫ), Müzekki’l-aḫbâr, Ṣalâtü’ḍ-ḍuḫâ, Terâcimü’l-müsned ʿalâ şarṭi’ṣ-Ṣaḥîḥayn, eṭ-Ṭabaḳāt. Kettânî’nin ona nisbet ettiği ʿAvâlî Mâlik ise (er-Risâletü’l-müstetrafe, s. 356) Ebû Ahmed Hâkim el-Kebîr’e aittir (İbn Hacer, el-Mecmaʿu’l-müʾesses, I, 329-330). Buhârî’de ve Müslim’de bulunmayan sahîh hadîsleri toplayarak meydana getirdiği (Müstedrek) kitabı çok kıymetlidir. MÜSTEDREKTE BULUNAN HADİS-İ ŞERİFLERDEN BİR DEMET “Nimete kavuşunca şükreden, belaya uğrayınca sabreden, haksızlık yapınca af diler, zulme uğrayınca bağışlarsa, onlar emniyet ve hidayettedir.” “Hoşlanılmayan şeye sabretmekte büyük hayır vardır.” “Bir gece başı ağrıyan, Allah’u Teâlâ’dan geldiği için buna razı olup sabrederse, yeni doğmuş gibi günahlardan temizlenmiş olur.” “Sevmediklerinize sabretmedikçe, sevdiklerinize kavuşamazsınız.” “Doğru olun, doğruluk iyiliğe, iyilik ise, Cennete çeker. Yalandan sakının, yalan fücura, fücur ise Cehenneme götürür.” 339 “Sözle çıkarılan fitne, kılıçla çıkarılan fitne gibidir. Yalan söylemek, iftira etmek ile çıkarılan fitne, kılıçla çıkarılan fitneden de kötüdür.” “Pazarcıların çoğu facirdir! Çok yemin ederek günaha girerler ve yalan söyleyerek alışveriş yaparlar.” “Kıyamette bir kimse, sevap defterinde, yapmadığı ibadetleri görür. “Bunlar seni gıybet edenlerin sevaplarıdır” denir. “Bir cemaat içinde bulunurken, bir kimse hakkında gıybet edildiğini görürsen, o kimse için yardımcı ol. Ve cemaati de ondan menetmeye çalış veya oradan kalk git.” “Din kardeşinin yüzüne söylemekten hoşlanmayacağın şey gıybettir.” “Bir kimsenin yanında din kardeşi gıybet edilir de, yardıma muktedirken ona yardım etmezse, Allah’u Teâlâ o kimseyi dünya ve ahirette rezil eder.” “Bir kimsenin malı az, çoluk çocuğu çok, namazı güzel olursa ve Müslümanları gıybet etmezse, kıyamette onunla yan yana oluruz.” “İnsanların amelleri, pazartesi ve perşembe günleri Hak Teâlâ’ya arz olunur. Hak Teâlâ da, kendisine şirk koşmayan herkesi affeder. Ancak bu mağfiretten birbirine kin tutan iki kişi istifade edemez. Cenab-ı Hak, “O iki kişi barışıncaya kadar amellerini getirmeyin” buyurur. “Birbirine dargın iki kimseden, hangisi önce selam verirse, günahları aff olur. Verilen selamı öteki almazsa, bu selamı melekler alır. Selam almayan kimseye de şeytan, sevinerek iltifatta bulunur.” BİBLİYOGRAFYA Kāmus Tercümesi, III, 196; Hâkim, el-Müstedrek (Atâ), I, 24; III, 61-147, 177, ayrıca bk. nâşirin mukaddimesi, I, 7-17; a.mlf., Suʾâlâtü Mesʿûd b. ʿAlî es-Siczî maʿa esʾileti’l-Baġdâdiyyîn ʿan aḥvâli’r-ruvât (nşr. Muvaffak b. Abdullah b. Abdülkādir), Beyrut 1408/1988, nâşirin mukaddimesi, s. 9-26; a.mlf., el-Medḫal ilâ maʿrifeti’ṣ-Ṣaḥîḥayn, Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 346/2; a.mlf., el-Medḫal ilâ Kitâbi’l-İklîl (nşr. Fuâd Abdülmün‘im Ahmed), İskenderiye 1983, nâşirin mukaddimesi, s. 5-16; Tirmizî, “Menâḳıb”, 20; Nesâî, Ḫaṣâʾiṣu emîri’l-müʾminîn ʿAlî b. Ebî Ṭâlib (nşr. Ahmed Mîrîn el-Belûşî), Küveyt 1406/1986, s. 29-36; Hatîb, Târîḫu Baġdâd, V, 473-474; Sem‘ânî, el-Ensâb, II, 370-372; Beyhakī, Târîḫ (Hüseynî), s. 33, 41, 45, 79, 98, 186, 262, 317, 440; İbn Asâkir, Tebyînü keẕibi’l-müfterî, s. 227-231; İbn Hayr, Fehrese, s. 223-224; İbnü’l-Cevzî, el-Muntaẓam, VII, 274-275; İbrâhim b. 340 Muhammed es-Sarîfînî, el-Münteḫâb mine’s-Siyâḳ (nşr. M. Kâzım el-Mahmûdî), Kum 1403/1362 hş., s. 5-6, ayrıca bk. nâşirin mukaddimesi, s. yâkâf; İbn Hallikân, Vefeyât, IV, 280-281; Zehebî, Teẕkiretü’l-ḥuffâẓ, III, 1039-1045; a.mlf., Aʿlâmü’nnübelâʾ, XVII, 162-177; a.mlf., Mîzânü’l-iʿtidâl, III, 608; a.mlf., Maʿrifetü’l-ḳurrâʾ (Altıkulaç), II, 600-601; Safedî, el-Vâfî, III, 320-321; Sübkî, Ṭabaḳāt, IV, 155-171; İbn Kesîr, el-Bidâye, XI, 355; İbnü’l-Mülakkın, Muḫtaṣaru İstidrâki’l-Ḥâfıẓ ezZehebî ʿalâ Müstedreki Ebî ʿAbdillâh el-Ḥâkim (nşr. Abdullah b. Hamed elLahaydân - Sa‘d b. Abdullah b. Abdülazîz Âl-i Humeyyid), Riyad 1411; İbn Hacer, Lisânü’l-Mîzân, V, 232-233; a.mlf., el-Mecmaʿu’l-müʾesses li’l-muʿcemi’l-müfehres (nşr. Yûsuf Abdurrahman el-Mar‘aşlî), Beyrut 1413/1992, I, 329-330; İbn Tağrîberdî, en-Nücûmü’z-zâhire, IV, 238; Musannif, Ṭabaḳātü’ş-Şâfiʿiyye (nşr. Âdil Nüveyhiz), Beyrut 1402/1982, s. 123-125, 222; Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 55, 87, 144, 165, 308, 394, 430, 582; II, 1011, 1160, 1277, 1298, 1642, 1839, 1840; İbnü’l-İmâd, Şeẕerât, III, 176-177; Brockelmann, GAL, I, 175; Suppl., I, 276-277; Richard N. Frye, “City Chronicles of Central Asia and Khurasan”, Zeki Velidi Togan’a Armağan, İstanbul 1950-55, s. 405- 420; Sezgin, GAS, I, 221-222; M. Nâsırüddin el-Elbânî, Fihrisü maḫṭûṭâti Dâri’lKütübi’ẓ-Ẓâhiriyye, Dımaşk 1390/1970, s. 252, nr. 892; Şâkir Mustafa, et-Târîḫu’lʿArabî ve’l-müʾerriḫûn, Beyrut 1980, s. 118-119; Hasan es-Sadr, Teʾsîsü’ş-Şîʿa, Beyrut 1401/1981, s. 294-295; Ziriklî, el-Aʿlâm (Fethullah), VI, 227; Kays Âl-i Kays, el-Îrâniyyûn, II/2, s. 474-481; Zeki Velidî Togan, Tarihte Usûl, İstanbul 1985, s. 192; Sâlihiyye, el-Muʿcemü’ş-şâmil, II, 130-132; Kettânî, er-Risâletü’l-müstetrafe (Özbek), s. 14, 47, 194, 244, 283, 314, 319, 323, 340, 356, 419, 425; H. Ritter, “Philologika XIII”, Oriens, III (1950), s. 72-73; E. Honigmann, “Nîşâpûr”, İA, IX, 304; J. Robson, “al-Ḥākim al-Naysābūrī”, EI2 (Fr.), III, 84; R. W. Bulliet, “Abū ʿAbdallāh b. al-Bayyeʿ”, EIr., I, 250.
|
| Bugün 411 ziyaretçi (764 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|