 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
.Yeni Vesikalara Göre Yunus Emre'nin Ahi Evran, Hacı Bektaş ve Şeyh Ede Balı İle İlişkisi
Baki Yaşa ALTINOK'un kaleminden...
#yunus emre #ahi evran #şeyh edebali #aksaray valiliği #aksaray
Yayınlanma :
14.03.2023 15:48
Güncelleme :
14.03.2023 17:38
Yeni Vesikalara Göre Yunus Emre'nin Ahi Evran, Hacı Bektaş ve Şeyh Ede Balı İle İlişkisi
A
+
A
-
Bu toprağın yetiştirdiği Karacoğlan, Köroğlu ve Yunus Emre’yi Anadolu insanı sınıf, bölge farkı gözetmeksizin kendi yaşayış tarzıyla özdeşleştirir. Karacoğlan’daki her güzel şeye güzel gözle bakmayı, Köroğlu’daki yiğitliği, Yunus’taki Çalabı’na tam teslimiyeti kalbinde taşıyan halkın, bunların ya-şadığı ve yattığı yerlerin de kendi yöresinde olmasını istemesi gayet doğal-dır. Bu nedenle doğduğu ve öldüğü yerlere dair yazılı kaynaklar oldukça az olmasına karşın, bunlar hakkında Balkanlar’dan Doğu Türkistan’a kadar yoğun bir sözlü kültür oluşmuştur.
İnsanlar yaşadıkları dönemin tarihiyle iç içe yaşarlar. Yunus Emre’yi de yaşadığı dönemin sosyal, siyasal ve ekonomik tarihiyle birlikte ele almak gerekir.
Büyük Selçuklu Devleti’nin bir uzantısı olarak şekillenen Anadolu Selçuklu Devleti, Türkmenlerin yoğun çabalarıyla güçlü esaslar üzerine ku-rulmuştur. (Türk Tarihinin Ana Hatları, 1930: 503-504). Savaşa savaşa batı-ya akan Oğuz kütleleri, geçim olanakları sağlamak amacıyla, geniş otlakla-ra sahip Anadolu’yu kendilerine yurt edindiler. Selçuklu ve Osmanlı Dev-letinin kurulmasına zemin hazırladılar. (Haddon, 1941: 23-24). Haçlı Sefer-leri’ne de başarıyla karşı koydular. “Türklerin meşru mülkleri olan bu böl-genin Haçlılara karşı savunması sırasında, hükümdar Kılıç Arslan Da-vut’un gösterdiği yiğitlik ve yücelik düşmanlarının hayranlığını kazanmış ve adının tarihe geçmesini sağlamıştır. (Erer, 1993: 41). Göçlerle gelenlerin içinde, Pir-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî’nin çok sayıda melâmet neşvesiyle yetişen mutasavvıf gönül erleri bulunuyordu. (Barthold, 1975: 192-194) Yine bunların arasında dokumacılar, demirciler, silah ustaları, saraçlar ve ağaç oymacılığı işiyle uğraşan sanat erbabı muta-savvıflar vardı. Zira Yesevî geleneğinde sanatı olmayan ve başkasının ka-zancıyla geçinen insan, dergâhlara alınmazdı.
Yesevî dervişlerinden Hazini, şeyhi Seyyid Mansur’un hayatı, mesleği ve tasavvufî geleneği hakkında şu bilgiyi verir: “Moğol fetret devrinde Anado-lu’da kıtlık had safhadadır. Geçinmek için çul dokur, kaşık yontar, kaşıktıraş lakabıyla anılır. Semerkand’a gider daha sonra da Buhara’daki Süleyman Gaznevî dergâhında yıllarca odunculuk ve suculuk yapar.” (Ha-zini, 1995: VIII).
Bu gelenekle yetişen Yunus Emre’nin de dergâha salt odun taşıyan biri-si olmadığı, ağaç oymacılığı, kaşık, kepçe yapan sanat sahibi olduğu araştı-rılmalıdır. Çünkü Kırşehir, Mucur, Hacıbektaş ve Ortaköy yöresindeki köylerden yaşayan bazı yaşlı kadınların ve erkeklerin düğün yemeği, salça ve bulgur kaynatırken kullandıkları kepçeden büyük çömçeye “Yonuz Çömçesi” dedikleri bilinmektedir.
Yunus Emre, şiirlerinde Ahmed Yesevî’nin adını anmaz, fakat onun dü-şüncelerinde ve şiir söyleyiş tarzında etkilendiğine dair şu örneği vermek yeterli olacaktır:
Ahmed Yesevi
Aşkın kıldı şeyda meni
Cümle âlem bildi meni
Kaygum sensen tüni güni
Menge sen ok kerek sen.
(Eraslan, 1983: 30; Hakkulov, 1995: 297;
Bice, 2009: 128: Tosun, 2015: 112).
Yunus Emre
Aşkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanaram düni güni
Bana seni gerek seni
(Âşık Yunus Emre Divanı, 1327: 169; Gölpınarlı, 1981: 185;
Yunus Emre Divanı, mcmlxxıv: 168).
Diğer yandan Fütüvvet ehli diye adlandırdığımız Melâmeti Horasan Er-leri de denilen Alp Erenlerin kurmuş olduğu teşkilatların, zaman içinde Anadolu’ya yayılmış olması, Anadolu’da güçlü bir tasavvuf cereyanı mey-dana getirmiştir. (Gölpınarlı, 1992: 66).
“Alp Erenler, faaliyetlerinin şevkli ve canlı kalabilmesi sırrını yakalamış idealist kimselerdi. Aksiyoncu, fakat arınmış ruhlarıyla serhatlerde ve stra-tejik önemi olan mevkilerde kurdukları tekke ve zaviyeleriyle insan ruhu-na hizmet ettikleri kadar, ziraate, sanata, kültür, inanç ve ahlâka da yar-dım ederek, halkın estetik kabiliyetlerini şiirleri, ilâhileri, türküleri, des-tanlarıyla beslerlerdi.” (Ayverdi, 1976: 400).
Ünlü mutasavvıf Cüneyd-i Bağdadî’nin “Fütüvvet Şam’da, lisan Irak’ta, doğruluk Horasan’dadır.” (Abdülkerim Kuşeyri, 1999: 306). Sözüne karşılık Anadolulu mutasavvıflar: Kur’an Hicaz’da, hadis Şam’da, fıkıh Irak’ta, ta-savvuf Basra’da, iman Türkistan’da, akıl Horasan’da, lisan Kaşgar’da, fütüv-vet Anadolu’dadır”demişlerdir.
Fütüvvet mistik eğilimiyle birlikte İslâm’ın anladığı manada bireyin er-demli bir hayat sürdürülebilmesini sağlayacak kurallar bütünüdür. (Wittek, 1995: 53). Fütüvvet, güzel ahlâkı Hz. Muhammed’den, yiğitlik ve kahramanlığı Hz. Ali’den, cömertliği Hatem Tai’den almıştır. (Sülemi, 1977: 3).
Fütüvvet hareketi Anadolu’ya geldikten sonra İslâm dünyasının hiçbir döneminde görülmeyen, büyük gelişmeler göstererek Ahi teşkilatı dediği-miz yalnız Türklere özgü bir kuruluş haline dönüşmüştür. Ahiler, Müslü-man Türklerin Anadolu’da yeni fethedilen şehirlere yerleşmelerine önemli katkıda bulundular. Şehir merkezlerindeki ticareti ellerinde tutan yabancı-lara karşı lonca üyeleri olarak, bir sosyal ve manevi yardımlaşma topluluğu haline geldiler. Anadolu Selçuklu Sultanı I. İzzeddin Keykavus’un teşkilata girmesiyle Ahiliğin ana tüzüğünü oluşturan Fütüvvetnâmeler, dönemin Anadolu yapılanmasına uyarlanarak, Ahilik tasavvufî bir dönüşüme baş-lamıştır. (Cahen, 1984: 132).
Fütüvvet geleneğini Anadolu’da Ahi loncaları adı altında toparlayan Kayseri, Konya, Denizli’den sonra Kırşehir’e yerleşen Ahi Evran Şeyh Nasıreddin Mahmud, (m. 1171) olmuştur. Ahi Evran, Anadolu’da kırk gün devam eden uluslar arası bir Pazar olan “Yabanlı Pazarı”nı kurarak ticare-tin gelişmesini sağlamıştır. (Altınok, 2006: 1-18).
1219 yılında Selçuklu tahtına oturan I. Alaaddin Keykubad’ın özellikle ticaret adamını ve ticari hayatı desteklemesi neticesinde, şehirlerde yaşa-yan halk ekonomik yönden yüksek bir hayat tarzı yakalamıştı. Ticaret yol-ları üzerinde eşkıyanın kesebileceği dar ve dağ geçitlerine gözcü birlikleri yerleştirilerek yolcuların güvenliği sağlanmaktaydı. Bu dönemde Anado-lu’da yapılmış olan kervansarayların çokluğu da yol güvenliği ve ticari ha-yatın geliştiğinin önemli bir kanıtıdır. Karedeniz limanlarından gelen mallar Trabzon, Samsun, Amasya, Kırşehir istikametiyle Akdeniz’e ulaştığı gibi, Tebriz’den gelen mallar da Erzurum, Sivas, Kayseri, Kırşehir, Aksaray ve Konya yoluyla Payas kıyılarında Alaiye ve Antalya limanlarına kolaylıkla ulaşıyordu. (Selen, 1960: 59).
Oğuzların “Ulu Sultan” dedikleri I. Alaaddin Keykubad döneminde Anadolu’da fikrî ve ekonomik hayat hareketli ve bereketlidir. Göçlerle gelen Türkmen aşiretleri Orta Anadolu’ya iskân edilmiş ve bu aşiretler bir takım köyler kurmuşlardı. (Köprülü, 1972: 85; Akdağ, 1999: I, 53-343; Bar-kan, 2002: 8-9).
Anadolu’da Türk birliğinin kurulması ve korunup geliştirilmesi için büyük çaba gösteren I. Alaeddin Keykubad, M. 1237 yılı Ramazan bayramının üçüncü günü oğlu II. Keyhüsrev ve yandaşları tarafından düzenlenen bir suikast sonucu zehirlenerek öldürüldü. (Kazvînî, 2015: 118; Gregory Abû’l-Farac, 1987: II, 536-542; Turan, 2005: 409; İbn Bîbî, 2007: 151-152).
Bu olaya Ahiler ve Türkmenler sert tepki gösterdiler. Vezir Sadeddin Köpek’inde kışkırtmasıyla Ahi ve Türkmenlere karşı yoğun bir sindirme hareketine başlayan II. Gıyaseddin Keyhüsrev, dönemin Ahi ve Türkmen lideri konumunda olan Kırşehir’deki Baba İlyas’ı Amasya’ya, Konya’daki Ahi Evran’ı Denizli’ye, Yine Kırşehir’deki Şeyh Ede Balı’yı, Kırıkkale Balı-şeyh’e sürgün etmişti. Hacı Bektaş’ı ise o zaman bir köy olan şimdiki Hacı-bektaş’ta göz hapsinde tutuyordu. (Altınok, 2004: I, 63-77).
Alaeddin Keykubad’ın öldürülmesiyle başlayan iç karışıklıklar ve sür-günler, tarihçi Şikâri’nin ‘ulu şeyh’ dediği Baba İlyas ve Baba İshak’ın öncü-lük ettiği tarihteki Babai İsyanına dönüşmüştür. (Şikari, 1946: 15-16).
“Anadolu Selçuklu Devleti, iç karışıklıklar nedeniyle 1243’te Moğol or-dusuna Kösedağ’da yenilmesi ile siyasal birliğini kaybetti. (Müneccimbaşı Ahmed b. Lütfullah, 2001: 88-89). Bir müddet sonra Saltanat Naipliğine atanan Celaleddin Karatay şeyhleri, âlimleri kollayıp gözetti, tutuklanan Türkmen liderlerini serbest bırakmıştır. (Uzluk, 1951: 34).
Moğolların tayin ettikleri valilerin ağır zulümleri, Selçuklu idarecileri-nin açgözlülüğü, Orta Anadolu’da hayatı çekilmez hâle getirmiştir. (Werner, 1986: I, 106-107). Bu baskı ve zulümlere daha fazla dayanamayan Aksaraylı Kızıl Ahmet, başına topladığı dört bin kadar Türkmenle birlikte isyan etti. Aksaray yakınlarında Moğol ordusuyla karşılaşan Kızıl Ahmet Bey, bozguna uğradı ve geri çekildi. (Şapolyo, 1972: 204).Fuad Köprülü ve Şehabeddin Süleyman'ın yazmış olduğu "Yeni Osman-lı Tarihi Edebiyatı" adlı eserde, o dönemde yaşayan Yunus Emre'nin de Kızıl Ahmetli Türkmenlerinden olduğunu bildirirler. (Köprülü-Şihabeddin Süleyman, 1332: 111).
Yine bu konu hakkında Kırşehir’de yazılmış Osmanlıca bir cönkte Kızıl Ahmet’in düşmanla Ekecik Dağı’ında savaştığını dört kıtalık aşağıdaki ağıt bize bildirmektedir:
Kırşehir'de çıktım sâsen selamet
Goca Han'a vardım koptu gıyamet
Adımı sorarsan Gılgızıl Ahmet
Vur kamayı kanım aksın sinemde
Ayırdılar ihvanımda yarende.
Aman Mevlam zulüm arşa dayandı
Kadı Müftü kapılarda dilendi
Sabi sıbyan al kanlara boyandı
Çal kamayı kan damlasın ucunda
Kim ırar ki alınmıyan öcümde.
Virane ellerde duman tüter mi?
Bozuh bahçalarda bülbül öter mi?
Adam düşmanına dostum diyer mi?
Vur hançeri kanım aksın yerlere
Zalim düşman kadem bastı ellere.
Yetemedim Kızılırmak kıyına
Çıkamadım Melendizin Dağına
Ekticek'te yettim düşman koluna1
Vur kamayı kanım aksın yaremde
Ayırdılar selvi boylu sunamda. (Altınok, 2003: 12-15).
Yukarıdaki dizelerden de belirtildiği üzere Moğol ve Selçuklu idarecile-ri, halka öyle zulümler ediyorlardı ki, memleket baştan-başa harabeye dönmüştü. Halk aşağılanmaktan, zulümden, bu yetmiyormuş gibi Anado-lu’yu kasıp kavuran kıtlıktan aç ve yoksul düşmüştü. Anadolu’nun çok problemli bir döneminde bu topraklarda doğup (1240-41-?) büyüyen ve bu olayları yaşayıp gören Yunus Emre, şiirlerinde o günleri şöyle anlatır:
Gitti beyler mürveti, bindiği yüğrük atı
Yediği yoksul eti, içtiği kan olusar
Beğler azdı yolundan, bilmez yoksul hâlinden
Çıktı rahmet gölünden, nefs gölüne dalmuşdur (Cunbur, 1977: 1/6)
Ağır vergiler nedeniyle aç ve çıplak kalan halkın yoksulluğu neticesinde özellikle Orta Anadolu’da bir tek baca dahi tütmez olmuş, halk bölgeyi terk etmeye başlamıştı.
Şeyh Ede Balı o dönem Ankara yakınlarındaki şimdiki Kırıkkale’ye bağlı Balışeyh’te oturuyordu. Moğol otoritesinin bu bölgede zayıf olması nede-niyle, daha sakin bir bölge olan batıya sorunsuz göç etmiştir. Kırşehir’deki Malya Ovasını askerî karargâh olarak kullanan Moğollar yöre halkını sıkı takibe almıştı. Kırşehir yöresinde yaşayan (Kültepe, 1982: 2-1, 1/5). Yunus Emre de göç etmek istemiş fakat izin verilmemiştir.
Ahi Evran, Hacı Bektaş, Şeyh Ede Balı ve Yunus Emre’nin ülke mesele-leri başta olmak üzere her konuda birlikte hareket ettiklerini, Ahi Evran hakkında, 1588 Milâdi yılında Kırşehir’de 93 beyitlik “Menâkıb-ı Ahi Evran-ı Velî” adıyla manzum bir eser yazan Süleyman bin Alaüddevle b. Abdullah şu dizelerle anlatmaktadır:
Şol karındaşun Öyük’de kodı
Hacı Bekdeş idi kim erin adı (Menâkıb nr. 38)
Gidem didi ol eri salmadılar
Her bir yanın yollarun bağladılar (Menâkıb nr. 39)
Hem Ede Balı İnacü’l Gülşehri
Ol hüma olmuşdı Evran’ın yâri (Menâkıb nr. 40)
Namına dirlerdi erin Balı Şeyh
Vardığı yire ad oldı Ballı Şeyh (Menâkıb nr. 41)
Yunus bile anınla düşdi yola
Nice âhiyi buluben şâd ola (Menâkıb nr. 42)
Hayli erin yolların bağladılar
Kor saçuben ciğerin dağladılar (Menâkıb nr. 43)
Diğer yandan Yunus’un;
Ben bunda garib geldim, ben bu ilden bezerem
Bu tutsaklık tuzağın, demi geldi üzerem
Yetmiş iki millete, suçum budur Hak dedim
Kırkı hiyânet durur, ya ben niçin kızaram
(Köprülü, 1991: 319; Toprak, 1966: 69).
*
Geldim uş yine varam, yine Rahman’ım bulam
Sanurlar beni bunda, davara mala geldim
Tuzaktayım ne gülem, ne haldeyim ne bilem
Bir garipçe bülbülem, ötmeğe güle geldim
Tuzağa düşen gülmez, âşık hiç rahat olmaz
Kimse hâlimden bilmez, bir aceb ile geldim (Köprülü, 1991: 318-319).
Dizeleri yukarıdaki Menâkıb’ın verdiği bilgilerle örtüşmektedir. Diğer Türkmen liderleri gibi Yunus Emre de bir müddet hile ile yakalanarak göz hapsinde tutulmuş ve seyahat etmesi kısıtlanmıştır.
Moğol zulmü, adalet duygusunun yok oluşu, Selçuklu yöneticilerinin taht kavgaları ve basiretsizlikleri sonucu çok yönlü kıskaca alınan halk ne yapacağını bilemez bir durumdaydı. Yunus Emre o günleri dizelerinde şöyle anlatır:
Şeriat göğe çekildi, zulm-ile iller yıkıldı
Yüz-suyu yere döküldü, kıyametten işaret var
Ne kadı adalet eyler, ne kayguluyu şad eyler
Ne ümmi itikat eyler, ne imamda sahavet var
*
Müslümanlar zamâne yatlu oldı
Helâl yinmez haram kıymetlü oldıOkunan Kur’an’a kulak tutulmaz
Şeytanlar semirdi kuvvetlü oldı
Harâm ile hâmir tutdı cihânı
Fesâd işler iden hürmetlü oldı.
----
Şâkird üstâd ile arbede kılur
Oğul ata ile izzetlü oldı.
Fakirler miskinlikten çekdi elin
Gönüller yıkuben heybetlü oldı.
Peygamber yerine geçen hocalar
Bu halkın başına zahmetlü oldı. (Timurtaş, 1980: 213-214).
Anadolu halkı arasında çaresizliğin ve bezginliğin doruk noktasına çık-tığı bir dönemde Mevlâna başkent Konya’da daha ziyade okumuş insanlara hitap ediyor. Selçuklu devlet adamlarına bu kaostan kurtulma morali aşılı-yordu. Yukardan da belirtildiği üzere Kırşehir’deki Ahi Evran esnafları örgütleyip ticareti canlandırmaya çalışıyordu. Hacı Bektaş Veli de o za-manki adı Sulucakarahöyük olan şimdiki Hacıbektaş’a yerleşmiş, halkın birliğini, kardeşliğini pekiştirmek gayesiyle bölgelerinde etkin olan erenle-ri dergâhına davet ederek görüşüp konuşuyordu.
1605-1667 yıllarında Hacı Bektaş Dergâhı’nda postnişinlik yapan Hacı Zülfikar Çelebi tarafından yazılan ve Turabi Baba tarafından tekrar yazıya çekilen “Kerâmat-ı Hünkâr Hacı Bektaş-ı Velî” adlı yazma eser, Hacı Bektaş’ın Tapduk Emre ile görüşmesi hakkında şu bilgiyi verir:
“Hacı Bekdeş Sultan'ın ünü her tarafta duyulmuş idi. Emre Sultan eyitti. Erenler meclisinde nasip alup viren Bekdeş ismin görmedik deyüp ulu dergâha gelmedi. Bu sözü üstüne, çırası bir daha kim hiç yanmadı. Hatasın anlayıp Hünkâr'ın huzuruna vardı. Hünkâr'ın eli ayasındaki yeşil beni görünce, şimdiye değin nasip aldığı el olduğın anlayup, heman kim taptuk sultanım, taptuk sultanım, taptuk sulta-nım deyü niyaz eyledi. Kızılırmak yanında er Taptuk karyesinde tavat-tun eylemiştir.” Yani Kızılırmak yanındaki bir köyde oturmaktadır demektedir. (Altınok, 2003: 27/177-194).
Yunus Emre’nin şeyhi Taptuk Emre’nin Niğde ve Aksaray yöresinde faaliyet göstermiş olduğunu 1333 yılında Niğdeli Kadı Ahmed tarafından yazılan el-Veledü’ş Şefik adlı eserden de öğrenmekteyiz. (Niğdeli Kadı Ahmed, 1333: 216).Kadı Ahmed, Tapduklular hakkında hiç de iyi niyet beslemez ve ağır if-tiralarda bulunur. Yine bu eseri Aksaraylı Yusuf, 1340 yılında tekrar yazıya çekmiştir.
Moğol istilaları sonrasında altüst olan tüm dengelerin ardından serbest ticaret, ziraat ve çalışma ortamı bozulmuş, halk yoksullaşmıştı. Bunlar yetmiyormuş gibi o yıllarda yörede ağır bir kıtlık hüküm sürmeye başla-mıştı. (Niğdeli Kadı Ahmed, 1333: 154a). Mükemmel bir iman ve irfan sahi-bi olan Hacı Bektaş Velî, aynı-zamanda iyi bir ziraatçı idi. Orta Anado-lu’nun coğrafi ve iklim yapısını incelemiş, ilk üç yılı ağır, dört yılı hafif olmak üzere, her 36 yılda yedi yıl kıtlık yaşandığını biliyordu. Bu nedenle de ambarlarını her türlü tahıl ile doldurmuş, yörenin yoksul insanlarına dağıtıyordu.
Yukarıda Tapduk Emre hakkında bilgi veren “Kerâmat-ı Hünkâr Hacı Bektaş-ı Velî” adlı yazma eser, Yunus Emre’nin Hacı Bektaş’a gidip buğday istemesini şöyle anlatır:
“Kızılırmak kenarında Sarıköy dirler bir köy var idi. Kötü kıtlık çe-kerler idi. Yunus bu köyde ekincilik eder, öküz sürer idi. Hünkâr'a varmak diledi, utancından dağ alucı koparup Hünkâr'a götürdü. Hünkâr'ın dergâhına geldi. Huzura ilettiler, Hünkâr üç kez nefes virmek diledi amma ki o buğday istedi. Verdiler, gelürken gönlü bu-landı. Gerisin Hünkâr'ın huzurına vardı kim nefes dilendi. Hünkâr, ‘O iş bundan tez Taptuğa virildi. Gitsin nasibini orada alsun’ didi. Yunus, Taptuğa vardı. Bu dergâhta kırk yıl odunculuk edip cezbeye kapıldı. Söylediğini Hak içün söyler oldı. Sözlerinin hattı hisabı bilinmez. Kızı-lırmak kenarında Sarıköy üstünde tevattun eder. Mezarı burada ka-imdir (Altınok, 2003: 27/177-194).”
Yunus Emre’nin Hacı Bektaş Velî’yi kutsayan bir şiiri:
Kundağının kulpu nurdan
Rızkı gelir Beytullahtan
Nesli pâki Abdullah’tan
Hacı Bektaş Pîrim Sultan.
Dervişleri konar göçer
Âb-ı zülâlinden içer
Güvercin donunda uçar
Hacı Bektaş Pîrim Sultan.Kudretinden kaynar aşı
Gâni cömert bir er kişi
Ervâhı erenler başı
Hacı Bektaş Pîrim Sultan.
Miskin Yunus bile vardı
Hikmetinden himmet aldı
Yeşil benli bir el gördü
Hacı Bektaş Pîrim Sultan. (Altınok, 2008: 384).
“13. yy. Anadolu'nun hayatı sûfilik cereyanını bütün halk tabakalarına yayılmasını sağlayacak bir haldeydi. Yukarda da görüldüğü gibi Moğol isti-lası, merkeziyetçi sistemi alt üst etmiş, Selçuklu hanedanını da birbirine düşürmüştür. Bu kargaşalıkta hem Moğollara direnen hem de yeni bir düzen sağlama gayreti içinde olan beyler halka manevi ümitler sağlayacak olan şeyhlerin nüfuzundan istifade için her tarafta tekke ve zaviyeler yaptırıyor, onlar için vakıflar kuruyorlardı (Berkay, 1973: 115-116).”
Konya’da kendini gösteren iktidar boşluğu şehir ve köylerde yaşayan halk tarafından doldurulmuş, kardeşlik ve gençlik örgütleriyle bir çeşit özerk yönetimler oluşturmuşlardı. (Parmaksızoğlu, 1982: 10). Diğer yandan kasaba ve köylerde yaşayan Türkmen kökenli birçok gönül eri mutasavvıf, önemli geçit bölgelerinde tekkeler ve hangâhlar kurmuşlardı.
O dönem Karadeniz limanlarından ve Tebriz’den gelen malları başkent Konya ve Akdeniz limanlarına taşıyan kervan yolu yoğunlukla Kayseri, Kırşehir, Aksaray’dan geçmektedir. “İpek Yolu, Anadolu Selçuklu döne-minde doğu-batı, kuzey-güney yönünde Anadolu’yu hiçbir ülkede olmadı-ğı kadarıyla bir ağ gibi dolaşır, doğuda Erzurum, Sivas, Kayseri ve Kon-ya’da düğüm oluşturan bu yollar kuzeyde Sinop, güneyde Antalya’ya kadar uzanırdı. 13. yüzyılda Anadolu kervan yolları, önemli ticaret merkezlerini birbirine bağlarken, başkent Konya’da düğümleniyor, böylece başkentin her yöne ilişkisini sağlıyordu.” (Günel, 2010: 135). Bu yol güzergâhındaki Kızılırmak üzerindeki köprünün (Kesikköprü) yanıbaşına açıkhava mesci-di, kervansaray, hanlar ve tekkeler yapılmış idi. Yöredeki Ekecik Dağı ile Hasan Dağı arasındaki eşkıyanın kesebileceği dar dağ geçidi de bu bölgede kurulan tekkeler vasıtasıyla korunmaktaydı. Kesikköprü Ribatı gibi ker-vansarayların aynı zamanda Anadolu Selçuklularında kale, menzil, derbent gibi savunma yapıları olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır.
Karadeniz ve Tebriz kervan yolunu başkent Konya’ya bağlayan bu yol, Tabduk Emre ile Yunus Emre dergâhı tarafından korunuyor. Öncelikle yol güvenliği olmak üzere yolcuların ve yöre halkının her türlü ihtiyaçları sağ-lanıyordu. Bu bölgede kendilerine verilen topraklarda tarım yapıyor, hay-van besliyor, bağ bahçe kuruyorlardı.
Tapduk Emre’nin mezarı bu yol üzerindeki bugün kendi adıyla bilinen Tapduk köyündedir. Tapduk köyü, Aksaray’ın 34 km. kuzeyindedir. Yunus Emre, Aksaray, Ortaköy ilçesine bağlı olan ve Ortaköy’e 20 km. mesafedeki Beşağıl, Sarıkaya, Ayvazlı, Aşağı Mahalle, Sarıkaraman olmak üzere beş ayrı yerleşim merkezinden oluşan Sarıkaraman köyüne 4 km mesafedeki Ziyaret Tepe’de yatmaktadır. Tepenin alt tarafında ise Yunus’un çilehânesi bulunmaktadır. (Soykut, 1982: 78-79). Resmi arşiv belgelerinde bu yörede-ki aşiretler, “Saralı (Saralu) Karaman eyaleti, Aksaray Sancağı, Konar-Göçer Türkmen Taifesi” olarak belirtilir. (Türkay, 2001: 551).
Dönemin birçok Alp Ereniyle birlikte Yunus Emre’nin de asıl kimliği örtülerek, elinde asa, sırtında heybe, diyar diyar dolaşarak, ilâhiler söyle-yen miskin, ülkede yaşanan sosyal olaylara kayıtsız bir şahsiyet olarak ta-nıtılmıştır. Yukarıdaki şiirlerinden de görüldüğü gibi Yunus Emre, Moğol zulmü, Selçuklu idarecilerinin adaletsizliğini çekinmeden şiirlerinde dile getirmiştir.
Yunus Emre, Türk edebiyat tarihinde önemli bir yer tutar, klâsik edebi-yat dışında mistik felsefenin şiirini yazarak, kendisinden sonrakilere etkili olmuştur. Bu nedenle de dinî ve tasavvufî halk edebiyatında başlı başına bir tarz, bir okuldur. (Türk Halk Bilgisi, 1929: 5).
Yunus Emre toprak üstünde yatanlardan değil, toprak altında yaşayan-lardandır. Arı-duru bir iman ve gönül eri olan Yunus’ta halkın sevgisi ön planda idi. Çünkü ‘halka makbul olmayınca Hak’tan mağfur’ olunmazdı. Yaşadığı dönemin zor koşullarına rağmen sevgi ve hoşgörüsüyle insanlara yaşama azmi aşılayan Yunus Emre, yazdığı şiirleriyle Türkçeyi edebiyat sahasında ebedileştirerek, Türk dilinin canlı ve halkın zevkine uygun hale gelmesine önemli katkılarda bulunmuştur.
Aksaraylı ünlü Melâmi şeyhi Pir Ali şöyle der: “Sözün güzeli özlü ve kı-sa olanıdır.”
KAYNAKLAR
Abdi’r-Rahman Muhammed ibn el-Hüseyin es-Sülemi, (1977), Tasavvufta Fütüv-vet, Çev. Süleyman Ateş, Ankara Üni. İlahiyat Fak. Yay., Ankara.
Abdülkerim Kuşeyrî, (1999), Kuşeyri Risalesi, Haz. Süleyman Uludağ, Dergâh Ya-yınları.
Ahmed-i Yesevî, (1983), Dîvân-ı Hikmet’ten Seçmeler, Haz. Kemal Eraslan, Kültür ve Turizm Bak. Yay., Ankara.
Ahmed Yesevî, (2015): Edi. Tosun, Prof. Dr. Necdet, Ahmet Yesevi Üni. Yay., An-kara.
Ahmet Yesevî (Hikmetleri), (1995): Haz. İbrahim Hakkulov, Çev. ve Sade. Erhan Sezai Toplu, M.E.B. Yay., İstanbul.
Akdağ, Mustafa, (1999), Türkiye’nin İktisadî ve İçtimaî Tarihi, c. I, Barış Yay., An-kara.
Altınok, Baki Yaşa, (2006), “Selçuklu Ekonomisinde “Yabanlu Pazarı” ve Bu Pa-zar’ın Kurulmasında Ahi Evran’ın Rolü” II. Ahi Evran-ı Veli ve Ahilik Araştırma-ları Sempozyumu, 13 Ekim, Kırşehir, Bildiriler.
Altınok, Baki Yaşa, (2003), Öyküleriyle Kırşehir Türküleri, Destanları, Ağıtları, Oba Kitabevi, Ankara.
Altınok, Baki Yaşa, (2004), “Yeni Vesikalar Işığında Ahi Evran Velî İle Arkadaşları-nın Sürgün ve Şehit Edilmesi” I. Ahi Evran-ı Veli ve Ahilik Araştırmaları Sem-pozyumu, c. I, 12-13 Ekim, Kırşehir.
Altınok, Baki Yaşa, (2003), “Hacı Bektaş Veli Hakkında Yazılmış Bir Menakıbnâme ve Bu Menakıbnâmede Belirtilen Anadolu’daki Alevi Ocakları,” Gazi Üni. Hacı Bektaş Veli Dergisi, Güz 2003/27.
Altınok, Baki Yaşa, (2008): Pehlivanlı Türkmen Aşireti Cönkleri, Ankara.
Ayverdi, Samiha, (1976), Milli Kültür Meseleleri ve Maarif Davamız, İstanbul.
Barkan, Ö. L. (2002) Kolonizatör Türk Dervişleri, Hamle Basın Yayın, İstanjbul.
Barthold, W, (1975), Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, Yay., Y. K. Kopraman-A. İ. Aka, Ankara.
Berkay, Fügen, (1973): Yunus Emre’nin Türk Toplumundaki Yeri, Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul.
Cahen, Claude, (1984), Osmanlılar’dan Önce Anadolu’da Türkler, Türkç. Yıldız Moran, E, Yayınları, İstanbul.
Cunbur, Müjgan, (1977), Milli Kültür, yıl 1, Sayı 6, Haziran.
Erer, Râşid, (1993): Türklere Karşı Haçlı Seferleri, Bilgi Yay., Ankara.
Gregory Abû’l-Farac, (1987), Abû’l-Farac Tarihi, , c. II, Çev. Ömer Rıza Doğrul, Türk Tarih Kurumu Yay. Ankara.Gölpınarlı, Abdülbâki, (1981), Yunus Emre, Altın Kitaplar Yay.
Gölpınarlı, Abdülbâki, (1992), Yunus Emre ve Tasavvuf, İnkılâp Kitabevi, 2 baskı, İstanbul.
Güzel, Prof. Dr. Abdurrahman, (1991): Mutasavvıf Yunus Emre Hayatı-Eserleri, Kılıç Yay. Ankara, tarihsiz.
Günel, Gökçe, (2010), “Selçuklu Döneminde İpek Yolu-Kervansaraylar-Köprüler” Kebikeç, /29.
Haddon, A. C. (1941), Kavimler Muhacereti, İng. Çev. Zekiye S-Eglâr, İdeal Bası-mevi, Ankara.
Hazini, (1995), Cevâhiru’l-Ebrâr Min Emvâc-ı Bihâr (Yesevî Menâkıbnamesi), Ci-han Okuyucu, Kayseri.
Hoca Ahmed Yesevi, (2009), Divan-ı Hikmet, Haz. Hayati Bice, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., Ankara.
İbn Bîbî, (2007), Selçuknâme, Mükrimin Halil Yinanç, Haz. Refet Yinanç.-Ömer Özkan, Kitabevi Yay., İstanbul.
Köprülü, M. Fuad, (1972), Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, Yay. O. Köprülü, Ankara.
Köprülü zâde Mehmed Fuad-Şihabeddin Süleyman, (1332), Yeni Osmanlı Tarihi Edebiyatı, c. 1.
Kültepe, Ekrem, (1982), “Yunus Emre Kırşehir’de Yatmaktadır” Ahi Edebiyatı, Sa-yı: 2, Yıl: 1, 1/5.
Müneccimbaşı Ahmed b. Lütfullah, (2001), Câmiu’d-Düvel “Selçuklular Tarihi” , c. II, Yay. Haz. Ali Öngül, Akademi Kitabevi, İzmir.
Niğdeli Kadı Ahmed, (733/1333), el-Veledu’ş-Şefik, Fatih, Süleymaniye Kütüpha-nesi, nr. 4518, 216.
Ord. Prof. Dr. Fuad Köprülü, (1991), Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Yay. Haz. Dr. Orhan F. Köprülü, Diyanet İşleri Başkanlığı Yay., Ankara-
Soykut, Refik H. (1982), Emrem Yunus, Bas-Yay Matbaası, Ankara.
Şapolyo, Enver Behnan, (1972), Selçuklu İmparatorluğu Tarihi, Ankara.
Şikarî, (1946), Karamanoğulları Tarihi, Konya Halkevi Tarih ve Müze Yay. Konya.
Prof. Dr. Hâmit Sadi Selen, (1960), Ticaret Tarihi, İnkılâp Kitabevi, İstanbul.
Parmaksızoğlu, İsmet, (1982): Türklerde Devlet Anlayışı (İmparatorluk Devri 1299-1789) Ankara.
Timurtaş, Faruk Kadri, (1980), Yunus Emre Divanı, Ankara.
Türk Tarihinin Ana Hatları, (1930), Devlet Matbaası, İstanbul.Toprak, Burhan, (1966), Yunus Emre Divanı, Türkiye İş Bank. Kültür Yayınları.
Turan, Osman, (2005), Selçuklular Zamanında Türkiye, Ötüken Yay., İstanbul.
Türkay,Cevdet, (2001), Osmanlı İmparatorluğunda Oymak, Aşiret ve Cemaatlar, İşaret Yay., İstanbul.
Uzluk, Feridun Nafiz, (1951), Anonim Selçuklu Tarihi, Ankara.
Werner, Ernest, (1986), Büyük Bir Devletin Doğuşu Osmanlılar, c. 1, Çev. Orhan Esen-Yılmaz Öner, Alan Yay. 1 baskı, İstanbul.
Wittek, Paul, (1995), Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğuşu, Çev. Fatmagül Berktay, Pencere Yay., İstanbul.
Yıldız, Hakkı, Dursun, (1992), Büyük İslâm Tarihi, c. 8, Çağ Yay. İstanbul.
Yunus Emre Divanı, (1327), İstanbul.
Yunus Emre Divanı, (mcmlxxıv), İstanbul Maarif Kitaphanesi.
Yunus Emre, (1929), Türk Halk Bilgisi Derneği Neşriyatı Sayı: 6, Ankara.
Yunus Emre Kitabı, Ed. Orhan Kemâl Tavukçu, Aksaray Valiliği, 2017, Aksaray, ss229-242.
..
İngiliz General Harington gözünden İstanbul'un işgali
General Harington 1920-1922 yılları arasında İstanbul’un İşgal Orduları Başkumandanı görevindeyken Millî Mücadele’ye tanık oldu. Ülkesine döndükten sonra ise hatıralarını kaleme aldı. Harington, vefatından kısa süre önce kaleme aldığı hatıralarında Anadolu’daki Milli Mücadele’yi de anlatıyor.
Yayınlanma :
19.03.2023 18:48
Güncelleme :
19.03.2023 18:54
İngiliz General Harington gözünden İstanbul'un işgali
A
+
A
-
İngiliz’in gözünden: İstanbul’un işgali
R. Rüveyda Okumuş
O anki sahneyi gözlerimin önüne getiriyorum, o korkunç odayı; bir gaz lambasından başka bir şey yok. İsmet’in kurmayını görebiliyorum, benden gözlerini bir an evvel olsun ayırmıyor. Odanın bir yanında ileri geri volta atarak o bölgeyi almak zorunda olduğumu ve aksini kabul etmeyeceğimi söylüyorum. İsmet ise odanın öte kenarını aşağı yukarı yürüyerek kabul edemeyeceğini söylüyor. Derken bir anda şöyle diyor: “J’accapte- Kabul.” Hayatımda hiç bu denli şaşırmamıştım.”
Bu sözler, İngilizlerin İstanbul’da bulundurdukları İşgal Başkomutanı General Harrington’a ait. Mudanya görüşmeleri sırasında yaşananları anlatırken Harrington’un sarfettiği bu sözler, Yunanları büyük bir mağlubiyete uğratan Türk ordusu ve Ankara Hükümeti temsilcileri karşısında ürkek tavrını yansıtıyor.
TBMM hükümetini Batı Cephesi komutanı İsmet Paşa, Birleşik Krallık’ı General Harington, Fransa’yı General Charpy ve İtalya’yı General Mombelli’nin temsil ettiği Mudanya görüşmelerinde zaman zaman gergin anlar yaşanmış hatta görüşmelerin kesintiye uğraması gündeme gelmiştir. Böylesine gergin bir ortamı Harrigton’un yukarıdaki sözlerinden daha iyi ne anlatabilirdi!
Mudanya Konferansı 3 Ekim 1922’de başlamıştı ve Türkiye’nin karşısında ilk defa Yunanlar değil İtilaf devletleri ve onları temsil eden generaller bulunmaktaydı. Konferans çeşitli pazarlıklara sahne olsa da 11 Ekim’de imzalandığında Türkiye, derin bir nefes almış ve kendisine yıllardır dayatılan Sevr’i kabul etmemek için verdiği mücadelenin ilk meyvelerini toplamıştı.
Cumhuriyet’in 100. yılına hazırlandığımız şu günlerde, General Harington’un Millî Mücadele tarihine ışık tutan ve yıllarca tarihçiler tarafından İngilizcesi kullanılan hatıratı (Tim Harington Looks Back) ilk defa tam metin olarak Türkçe yayımlandı. Mudanya görüşmeleri de dahil olmak üzere Millî Mücadele ve İstanbul’un işgal dönemiyle ilgili pek çok konuyu Harrington’un bakış açısıyla okuyabileceğiniz bu kitap, hiç şüphe yok ki yakın tarihimize ışık tutuyor.
MİLLİ MÜCADELE’YE TANIK OLDU
İngiltere’nin Chichester şehrinde 1872 yılında dünyaya gelen Charles Harington, Sandhurst Kraliyet Harp Akademisi’nde gösterdiği üstün başarılarıyla kısa süre içerisinde adından söz ettirmeyi başardı. Teğmen rütbesiyle orduya katılarak 1899 yılı sonlarına doğru Güney Afrika’da İkinci Boer Savaşı’na katıldı ve İrlanda’da görev yaptı.
Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle birlikte cepheye giden Harington, İkinci Ordu’yla birlikte Ypres ve Flanders’te çarpıştı. Ateşkes antlaşmalarının imzalanışının ardından ise İmparatorluk Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevine geldi. 1920’de İstanbul İşgal Orduları Komutanı olarak atandı. İstanbul’un işgal süreci Mondros Ateşkes Antlaşması’yla başladı ve Sevr Antlaşması’nın ardından da Charles Harington, Müttefik İşgal Orduları Başkumandanı olarak General George Milne’nin yerine görevlendirildi. 1920-1922 yılları arasında İstanbul’un İşgal Orduları Başkumandanı görevindeyken Millî Mücadele’ye tanık oldu.
Millî Mücadele’nin zafere ulaşmasının ardından Britanya’ya dönen Harington 1938’de emekliye ayrıldı. General Harington (1872-1940) ölümünden kısa bir süre önce yazdığı anılarında askerlik yaşamı ve görev yaptığı bölgeleri anlatırken Britanya İmparatorluğu’nun hem sivil hem de askeri durumuna, işgal sırasında İstanbul ve Anadolu’daki gelişmelerle İngilizlerin Millî Mücadele hakkındaki tutumunu anlatmıştır.
Millî Mücadele’ye yakından şahit olan General Harington, İtilaf Devletleri’nin Türkiye’deki en yetkili ismi olmasıyla anlattığı hadiseler ve yaptığı yorumların önemini daha da artırıyor. Bir asker gözüyle yazdığı şu satırlar oldukça ilgi çekici:
“Bu sıralarda Yunanlılar hücuma geçti ve biraz başarı kazandılar. O başarıyla yetinselerdi işler çok farklı olurdu ancak başlangıçtaki bu zafer onları öyle coşturdu ki savaştan haberi olmayan, ancak, ‘Ankara’ya doğru’ savaş çığlıkları atan kurmayıyla Kral geldi ve sonrasında gayet yetersiz hazırlıkla, nizamsız ve vahşice atıldılar. Bu durum, gerçek bir asker olan ve onları Sakarya Nehri’nde kati suretle durduran Mustafa Kemal’in kalbindeki ateşi yakmış olmalı.”
İstanbul’un İşgal Orduları Başkomutanlığı esnasında Charles Harington işgal İstanbul’u, Sultan Vahdeddin’in İstanbul’dan ayrılarak yurtdışına çıkması, Mudanya mütarekesi, İsmet Paşa ile temasları, müttefik işgal ordularının İstanbul’u terki gibi Türk tarihinin önemli hadiselerine tanıklık etmiştir.
İlk yayın yeri: https://www.yenisafak.com/hayat/ingilizin-gozunden-istanbulun-isgali-4516466
.
Kut'ül Amare Zaferi'nin 107'nci yıl dönümü
İngiliz birliklerinin Osmanlı ordusu tarafından teslim alınmasıyla elde edilen Kut'ül Amare Zaferi'nin 107'nci yıl dönümü kaydediliyor. Kut'ül Amare Zaferi, Türk tarihinde Çanakkale Zaferi'nin ardından Birinci Dünya Savaşı'nın "en büyük zaferi" olma önemi taşıyor.
Yayınlanma :
29.04.2023 10:16
Güncelleme :
29.04.2023 10:16
Kut'ül Amare Zaferi'nin 107'nci yıl dönümü
A
+
A
-
Birinci Dünya Savaşı'nın temel muharebelerinden biri olarak kabul edilen Kut'ül Amare Savaşı'nın Türk ordusunun zaferiyle sonuçlanmasının yıl dönümü kaydediliyor. Halil Paşa'nın, İngiliz birliklerini 29 Nisan 1916'da teslim almasının ardından, "Tarih bu olayı yazmak için kelime bulmakta müşkülata uğrayacaktır. İşte Osmanlı sebatının İngiliz inadını kırdığı birinci zaferi Çanakkale'de, ikinci zaferi burada görüyoruz." sözleriyle duyurduğu Kut'ül Amare Zaferi'nin 107'nci yılı kutlanıyor.
İNGİLİZ TARİHÇİ MORRİS: BRİTANYA ASKERİ TARİHİNİN EN AŞAĞILIK TESLİMİ
Tümgeneral Charles Vere Ferrers Townshend komutasındaki İngiliz birliklerinin teslim alınmasıyla elde edilen Kut'ül Amare zaferi, Çanakkale'nin ardından Birinci Dünya Savaşı'nın "en büyük zaferi" olma niteliği taşıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığının arşivinde, Türk ordusunun Kut'ül Amare'de yaptığı savaşa ve elde ettiği büyük zafere ilişkin birçok askeri belge mevcut. AA'nın, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Dairesi Başkanlığı verilerinden derlediği bilgiye göre, İngiliz tarihçi James Morris'in, "Britanya askeri tarihinin en aşağılık teslimi" diye tanımladığı Kut'ül Amare Savaşı, Irak'ın doğu kesiminde Dicle Nehri kıyısındaki Kut şehri yakınlarında konuşlanmış İngiliz askerleri ile müttefiklerinin kuşatılmasıyla başladı ve kasabanın Osmanlı Ordusu tarafından ele geçirilip, İngiliz birliklerinin tamamının esir alınmasıyla tamamlandı.
KUT’ÜL AMARE ZAFERİ’NE GİDEN YOL: SELMAN-I PAK MUHAREBESİ
Tümgeneral Townshend komutasındaki İngiliz 6. Tümeni Bağdat'a ilerlerken, 22-23 Kasım 1915'te Selmanı Pak Muharebesi'ni kaybedip geri çekildi ve 3 Aralık'ta Kut kasabasına sığındı. 6. Ordu'nun komutanlığına atanan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Albay Sakallı Nurettin Paşa'nın birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler, Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki Tigris Kolordusu'yla hücuma geçti ancak 6 Ocak'ta Şeyh Saad Muharebesi'nde 4 bin askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede Türk ordusuna "geri çekilme" emrini veren 9. Kolordu Komutanı Miralay Nurettin Paşa ise görevinden alındı, yerine Halil Paşa getirildi.
İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde bin 600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2 bin 700 asker kaybıyla geri püskürtüldü. Mart başında tekrar taarruza geçen İngiliz ordusu 8 Mart 1916'da Sabis mevkisinde Albay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum etti, fakat 3 bin 500 asker kaybederek geri çekildi. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledildi. 19 Nisan 1916 tarihinde Bağdat'taki karargahında tifüsten ölen Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın yerine 6. Ordu komutanlığına atanan Halil Paşa, 29 Nisan'da General Charles Townshend komutasındaki İngiliz ordularını teslim aldı.
İNGİLİZLER'DEN PARA TEKLİFİ
Askeri belgelere göre, Halil Paşa, Osmanlı Genelkurmayına bir telgraf göndererek, siperlerin önünde görüştüğü İngiliz Komutan Townshend'in "1 milyon İngiliz lirası karşılığında, 13 bin kişiden oluşan ordusuyla Hindistan'a gitmesine izin verilmesini" teklif ettiğini bildirip devletin bu konudaki emrini sordu. Osmanlı Genelkurmayından Halil Paşa'ya gelen cevapta, "Siyaseten İngilizlerin hoşuna gidecek işler yapma mecburiyetinde olmadığımız gibi, paraya da ihtiyacımız yoktur. Orduyu kamilen teslim etmek üzere yalnız Tümgeneral Townshend'e şahsen müsaade edilebilir. Bundan başka hiçbir şart kabul olunamaz." ifadelerine yer verildi.
Osmanlı Genelkurmayından gönderilen başka bir yazıda da "Tümgeneral Townshend'in, ordusuyla teslim olup harp boyunca Türk ordusuna hiçbir hasmane harekette bulunmayacağına söz verirse serbestçe istediği yere gidebileceği" belirtildi. Bu emir, Halil Paşa tarafından Tümgeneral Townshend'e bildirildi. Townshend, bunun üzerine Halil Paşa'ya gönderdiği telgrafta, "Yalnız bir şey isteyeceğim, o da şehrin tesliminden sonra yaverim ve 3 emir erimle İstanbul'a naklimi Enver Paşa Hazretlerinden istemenizdir. Müsaade edildiği takdirde ziyadesiyle minnettar olacağım." dedi.
"ASKERLERİMİ SİZE TESLİME HAZIRIM"
Tümgeneral Charles Vere Ferrers Townshend, kuşatma sürerken Halil Paşa'ya gönderdiği mektupta, ordusunu teslime hazır olduğunu belirterek, şu ifadeleri kullandı:
"Efendim Hazretleri, açlık bizi silah bırakmaya zorluyor. Zatıalilerinin, 'Sizin cesur askerleriniz bizim samimi ve kıymettar misafirleriniz olacaktır.' sözlerinize istinaden kahraman askerlerimi size teslime hazırım. Askerlerim verilen görevi yaptıkları için onlara iyi davranınız. Siz, askerlerimi Selmanpark Muharebesi'nde, ricat zamanlarında ve beş ay devam eden Kut'ül Amare kuşatmasında görmüşsünüzdür. Askerlerimin vazifesini nasıl ifa ettiğini takdir etmişsinizdir. Askeri harp tarihi, özel olarak bu meseleyi teyit edecektir. İcab eden şartlar yerine getirildikten sonra sizin karargahınıza gelip, Kut'ül Amare'yi teslim etmeye hazırım. Fakat erzakın sevkini hızlandırmanızı rica ve temenni eylerim. Size hastanemi ziyaret etmenizi ve orada bulunan askerlerimden bazılarının kolsuz ve ayaksız, bazılarının da hasta ve zayıf olduğunu görmenizi teklif ediyorum. Bunları harp esiri olarak almaya hevesli olduğunuzu farz etmem. Bunlar için en iyi yolun yaralıların Hindistan'a sevki olacağı kanaatindeyim." Tümgeneral Townshend, mektubunda, teslim olduktan sonra İstanbul'a, oradan da Londra'ya geçeceğini ifade etti ve zaferinden dolayı Halil Paşa'yı kutladı. Bu arada, İngiliz Avrupa Kuvvetleri Karargahına gönderdiği mesajda, Kut'taki muhafızları almak üzere bir Türk alayının kasabaya yaklaştığını, hem kale hem de şehrin üzerine beyaz bayrak çektiğini, bazı belgelerle telsizi imha edeceklerini bildiren Townshend, mesajının sonuna, "Kut'tan bütün gemilere ve istasyonlara elveda ve hepinize iyi şanslar." notunu ekledi.
İNGİLİZ ORDUSU TESLİM OLDU
Ordu Komutan Vekili Halil Paşa, 16 Nisan'da Enver Paşa'ya geçtiği mesajda, "13 bin 100 mevcudunda olan mahsur Tümgeneral Townshend, ordusunu harp esiri olarak bu sabah teslim almaya başladığımızı arz eyler ve yüce muvaffakiyetini tebrik ederim." ifadesine yere verdi. Halil Paşa, daha sonra Başkomutanlık Vekaleti'ne gönderdiği bir başka mesajda, silahlarını gece tahrip ederek teslim olan İngiliz askerlerinin sabahtan itibaren harp esiri olarak teslim alınmaya başlandığını bildirerek, şunları kaydetti:
"Tümgeneral Townshend'in kılıcını almadım ve kendisiyle yaverinin ve 3 hizmetçisinin harp esiri olarak Dersaadet'e sevk edileceğini vadettim. Esirlerin 5 general, 277 İngiliz zabiti, 274 Hintli neferi ve 3 bin 400 gayri muharip ki toplamı 13 bin 300 küsürdür. Daha sonra dahile sevk olunmak üzere zabıtan Bağdat'a, efrad Samarra'ya sevk olunacaktır." Kesin Türk zaferiyle biten kuşatmanın ardından 3. Alay Komutanı Binbaşı Nazmi, Kut'taki hükümet konağına Osmanlı bayrağı, Tümgeneral Townshend'in karargahına da alayın sancağını dikti.
"ÇANAKKALE'DEKİ DERSİ BİR KERE DAHA ALDILAR"
Savaşın gidişatına ilişkin Osmanlı Genelkurmayına iletilen bir mesajda, "Takriben beş aydan beri kahraman askerlerimizin kuşatması altındaki Kut'ül Amare'de mahsur kalan İngiliz ordusunun nihayet orduyu Hümayuna teslime mecbur olduğu" belirtilerek, şu bilgiler verildi:
"Nihayet İngilizler Çanakkale'de aldıkları ders ve tecrübeyi bir kere daha aldılar. Osmanlı mukavemetini kıramayacaklarını, Osmanlıların elinden ganimetleri alamayacaklarını anladılar. Hücumları kesildi. İngilizler bu sefer kuşatma altındaki kaleye erzak sokmaya teşebbüs ettiler. Önce uçaklar ile un çuvalları attılar. Osmanlı silahı bu ümidi de kırdı. Harp tayyarelerimiz bu bakkal tayyarelerini birer birer sükut ettirmeyi başardılar.
Düşman başka bir çare buldu. Vapurla gece karanlığından istifade ederek zahire sokmaya teşebbüs ettiler. Her zaman müteyakkız bulunan kahraman askerlerimiz yüzlerce ton erzak yüklü bu vapuru derhal müsadere ettiler. Artık Tümgeneral Townshend için hiçbir kurtuluş umudu kalmamıştı. 13 Nisan'da Tümgeneral Townshend, Irak ordumuzun kumandanına müracaat edip, ordusuyla beraber serbest çıkmasına müsaade edilmek şartıyla, Kut'ül Amare'yi teslim etmeye razı olduğunu bildirdi. Kendilerine kayıtsız şartsız teslim olmaktan başka çareleri olmadığı bildirildi. İngiliz kumandanı bu sefer yeni şerait ortaya koydu. Ordumuzun üstün ve mutlak galip vaziyetini bilmiyormuş gibi, Osmanlı kumandanlarını para ile alt edebileceğini sanıp, tüm toplarını teslim etmeyi ve 1 milyon lira takdim etmeyi teklif etti. Aynı cevap verildi. Nihayet her taraftan ümidi kesilen Tümgeneral Townshend, bugün Kut'ül Amare'de bulunan bütün İngiliz ordusunu muzaffer Osmanlı kumandanına teslim etti."
6.ORDU'YA MESAJ
Zaferin ardından Halil Paşa, 6. Ordu'ya yayımladığı mesajda, şunları kaydetti:
"Orduma: Arslanlar. Bütün Osmanlılara şeref ve şan, İngilizlere kara meydan olan şu kızgın toprağın güneşli semasında şehitlerimizin ruhları sevinçle gülerek uçarken, ben de hepinizin pak alınlarından öperek cümlenizi tebrik ediyorum. Ordum gerek Kut karşısında ve gerekse Kut'u kurtarmaya gelen ordular karşısında 350 subay ve 10 bin erini şehit vermiştir. Fakat buna karşılık bugün Kut'ta 13 general, 481 subay ve 13 bin 300 er teslim alıyorum. Bu teslim aldığımız orduyu kurtarmaya gelen İngiliz kuvvetleri de 30 bin zayiat vererek geri dönmüşlerdir.
Şu iki farka bakılınca, cihanı hayretlere düşürecek kadar büyük bir fark görülür. Tarih bu olayı yazmak için kelime bulmakta müşkülata uğrayacaktır. İşte 'Osmanlı sebatının İngiliz inadını kırdığı' birinci zaferi Çanakkale'de, ikinci zaferi burada görüyoruz."
Kolordu Komutanı Miralay Kazım Karabekir de "Tarihimizin iki yüz seneden beri yad etmediği böyle bir zaferi bize lütfeden Cenabıallah'a şükredelim" ifadesini kullandığı emir yazısında, "Bu zaferin en büyük şan ve şerefi, böyle bir vakayı İngiliz tarihinde ilk defa Türk süngüsünün kaydetmesindedir. 18. Kolordu'nun aslan yürekli erleri, Cenabıallah'a secdeye kapanalım. Bu akşam şehitlerimize Fatihalar, Tebarekeler, Yasinler okunsun. Gaziler birbirine sarılsın, birbirini tebrik etsinler. Ben de bugünkü Kut'ül Amare Bayramı vesilesiyle sizin pak ve yüksek alınlarınızdan kemali hürmet ve samimiyetle öperim." değerlendirmesinde bulundu.
İlk yayın yeri:https://www.qha.com.tr/guncel/kut-ul-amare-zaferi-nin-107-nci-yil-donumu-471444
.
Mete Han'dan günümüze Türk ordusu
Türk Kara Kuvvetlerinin kurucusu Mete Han'dan günümüze Türk ordusu
Yayınlanma :
29.06.2023 16:19
Güncelleme :
29.06.2023 16:19
Mete Han'dan günümüze Türk ordusu
A
+
A
-
Mete Han tarafından M.Ö. 209 yılında kurulan düzenli Türk ordusu, Türk Kara Kuvvetlerinin de kuruluşu kabul ediliyor. Mete Han, kara ordusunu sayı itibarıyla 10 bin atlıdan oluşan en büyük birlik olan "Tümen" şeklinde sınıflandırdı. Ardından, tümenler binlere, binler yüzlere, yüzler onlara ayrıldı. Başlarına Tümenbaşı, Binbaşı, Yüzbaşı ve Onbaşı rütbelerine sahip birer komutan görevlendirildi ve aşağıdan yukarıya doğru emir komuta zinciri içerisinde birbirine bağlandı.
Böylelikle, ordu daha düzenli ve sistematik hareket etmekte ve savaşta başarı kazanmaktaydı. Söz konusu teşkilat yapısı, geçmişten günümüze bütün Türk devletlerinde varlığını sürdürdü. Özellikle Göktürkler, Uygurlar, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde Türk ordusu dünyanın sayılı ordularından birisi olmuştur.
TÜRK KARA KUVVETLERİNİN KURULUŞU VE HUN HÜKÜMDARI METE HAN
Türk ordusunun 28 Haziran 1963’te 600. kuruluş yıl dönümünü kutladığı tarihlerde, Türk Kara Kuvvetlerinin kuruluş tarihi, yeniçeri ordusunun kurulduğu 1363 yılı olarak kabul ediliyordu. Aynı yıl, Askeri Tıbbiye zamanlarında Türkçülük akımının etkisine girmiş ve buradaki eğitiminden 3. sınıfta ayrılan tarihçi, öğretmen, şair ve yazar olan Hüseyin Nihal Atsız, bu tarihlere eleştiri getirerek Hun hükümdarı Mete Han'ın onluk sisteme dayalı bir ordu kurduğu tarih olan M.Ö. 209 yılının, Türk ordusunun gerçek kuruluş tarihi olduğunu savundu.
1968 yılında tarihçi ve siyasetçi Yılmaz Öztuna ise Genelkurmay Başkanı Cemal Tural’a bu öneriyi sundu. 1973 yılına gelindiğinde ordunun kuruluşunun 610. yıldönümü kutlanırken Atsız, bu iddiayı yeniden gündeme getirdi. 12 Eylül 1980’den sonra Atsız’ın bu iddiası benimsendi ve halen M.Ö 209, Kara Kuvvetleri Komutanlığının kuruluş yılı olarak kabul edilmektedir.
Böylelikle, 28 Haziran 2023 tarihi, Türk Kara Kuvvetlerinin 2232. kuruluş yıldönümü olacak. Geçmişten günümüze köklü bir tarih anlayışıyla hareket eden Türk ordusu, asker millet olmanın verdiği özgüven ile dünyada ve bölgesinde caydırıcı bir güç unsuru olmaya devam ediyor.
METE HAN'IN ONLUK SİSTEMİ VE TÜRK ORDU TEŞKİLATI
Günümüzde birçok ordu tarafından kullanılan onluk sistemi, ilk kez Mete Han uygulamıştır. Mete Han tarafından kurulan ilk daimi Türk ordusu, 10'lu teşkilat sistemine göre oluşturulmuştur. Bu teşkilatta en büyük birlik 10 bin kişilikti ve bu birliğe "Tümen" adı veriliyordu. Tümenler de 1000'li, 100'lü ve 10'lu olmak üzere kademeli olarak küçülen birliklere ayrılıyordu. Söz konusu bu teşkilat, ufak değişikliklerle bütün Türk devletlerinde varlığını sürdürmüştür. Sisteme göre ordu, her biri 10 askerden oluşan parçalara ayrılır. Her bir on askerin başına "onbaşı" geçer. 10 tane onlu asker, 100 askeri oluşturur ve başına "yüzbaşı" geçer. 10 tane yüzlü asker, 1000 askeri oluşturur ve başına "binbaşı" geçer. 10 tane binli asker, 10 bin askeri oluşturur ve başına "tümgeneral" geçer. Bütün orduyu ise başkomutan yönetir.
Bir savaş anında Başkomutan, bütün tümgeneralleri toplayarak karar alır. Tümgeneraller, komutası altındaki Binbaşılarına bu kararı açıklar. Binbaşılar, komutası altındaki yüzbaşılarına kararı açıklar. Yüzbaşılar da komutası altında bulunan onbaşılara kararı söyler. Onbaşılar da komutası altındaki 10 askere emri verir. Böylece ordu daha düzenli ve sistematik hareket eder. İletişim hızlanınca savaşta başarı kazanma ihtimali yükselir.
Mete Han ile tarih sahnesine çıkan bu teşkilatlanma modeli günümüze kadar uzanan yelpaze içerisinde hüküm süren diğer Türk devletleri ile süregelmiş, özellikle Göktürkler, Uygurlar, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde Türk Ordusu dünyanın sayılı ordularından birisi olmuştur.
1040 yılında Dandanakan Meydan Muharebesi’nde Gaznelileri yenerek bağımsızlığına kavuşan, 26 Ağustos 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi’nde Bizanslıları yenerek, Anadolu’yu yeni bir Türk yurdu yapan Büyük Selçuklu Devleti’nde, Türk Kara Kuvvetlerinin teşkilat ve eğitimi sağlam esaslara bağlanmıştır. Büyük Selçuklu Devleti’nden sonra, Anadolu Selçukluları ve Mısır Türk Memlukları da mükemmel ordular meydana getirmişlerdir.
.
ATAMIZDAN MİRAS KALAN EVLER
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, büyük devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk, Türk halkına pek çok değerli miras bıraktı. Çağdaş uygarlık düzeyine erişmiş her toplumun gözü gibi koruduğu sanat ve kültür eserleri de gelecek nesillere emanet edilen en önemli miraslardan biri. Millî Mücadele, Cumhuriyet’in ilanı ve genç Türkiye’yi büyütmek amacıyla verdiği tüm uğraşlar süresince Anadolu’yu karış karış gezen Atamız, görev yaptığı birçok şehirde misafir edildi, karargâhlar kurup savaşlar yönetti. Bugün Anadolu’nun birçok şehrinde onun anısını taşıyan mekânlar bulunmaktadır. Eşyalarıyla birlikte yeniden düzenlenerek halka açık müzeler hâline getirilen bu yapılardan bazılarını Atamızın hayata veda ettiği 10 Kasım’da hatırlamak istedik.
1#
Atatürk, 1924’ten 1937’e kadar Trabzon’a gerçekleştirdiği ziyaretlerinde bu köşkte ağırlanır. Çok beğendiği köşkteki son konaklamasında “Mal ve mülk bana ağırlık veriyor. Bunları milletime bağışlamakla ferahlık duyacağım. İnsanın serveti kendi manevi kişiliğinde olmalıdır. Ben büyük milletime daha çok şeyler vermek istiyorum,” diyerek mal varlığının bir listesini hazırlayıp gereğinin yapılması için başbakana göndermiştir. Rönesans mimarisinin etkilerini taşıyan köşk, 19. yüzyıl başlarında Konstantin Kabayanidis tarafından yazlık ev olarak yaptırılmış, daha sonra Atamıza, Atamız da Türk halkına armağan etmiştir. Müze olan Köşk, 1943 yılından günümüze ziyaretçilerini ağırlamaktadır.
2#
Mustafa Kemal Atatürk’ün 1925’teki Silifke ziyaretinde ilk kez misafir edildiği konak, Atamızın ilerleyen günlerde gerçekleştirdiği diğer üç ziyaretinde de kullanılmıştır. 1912’de inşası tamamlanan iki katlı Hacı Hulusi Konağı, günümüzde müze olarak kullanılmaktadır. O dönemin yaşam tarzını yansıtan etnografik eserlere yer verilen müzede; üzerinde “Gazi M. Kemal” ibaresi bulunan Atatürk’e ait tabanca ile çiftlik ve kooperatifle ilgili belge ve fotoğraflar da sergilenmektedir. Atatürk’ün doğumunun 100. yıl dönümü dolayısıyla 1981 yılında binanın “Atatürk Müzesi” hâline dönüştürülmesi tasarlanmıştır. 1987’de ziyarete açılan müze, 1999 yılından bu yana Atatürk Evi ve Etnografya Müzesi olarak hizmete açılmıştır.
3#
Millî Mücadele’nin başladığı 1919’da Sivas Kongresi sonrası gerçekleştirdiği Kayseri ziyaretinde Atamızın iki gün konakladığı konağın mimarisi, 19. yüzyıl Geç Osmanlı döneminin en güzel örneklerinden biri. İki katlı yapı, Kayseri’ye has kesme taşlarla ve ahşap malzemeyle inşa edilmiştir ve ikinci katı tamamen cumbalı odalardan oluşmaktadır. Atatürk’ün Kayseri’de yayımladığı beyannamenin, burada yaptığı incelemeler sırasında çekilen ve 1. dönem Kayseri milletvekillerine ait fotoğrafların da yer aldığı yapıda ziyaretçilerin en ilgi gösterdiği oda, Atatürk’ün yatak odası ile çalışma odası olarak düzenlenen alanlardır. Atamızın balmumu heykelinin de bulunduğu konak, 1983 tarihinde Atatürk Evi olarak ziyarete açılmıştır.
4#
Millî Mücadele döneminde pek çok önemli kararın alındığı taş yapı, ilk olarak 27 Aralık 1919’da Atamızı misafir etmiştir. 1890 yılında Almanlar tarafından inşa edilen, önceleri “Direksiyon Binası” olarak bilinen ev, Kurtuluş Savaşı yıllarının hatıralarıyla dolu… TBMM’nin kurulmasına bu binada karar verilmiş ve Atatürk, “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir!” sözünü ilk defa burada söylemiştir. Köşeleri taş dekorlu, giriş katı “Demiryolları Müzesi” olarak düzenlenmiş olan iki katlı yapının ikinci katında ise, Atatürk’ün konuk kabul odası, çalışma odası, yatak odası ve banyosu bulunmaktadır. Kendisine ait özel eşyalarla o günün özelliklerini taşıyan mobilya takımı olduğu gibi korunmaktadır. Ayrıca Atatürk’ün 1935-1938 yıllarında yurt gezilerinde kullandığı özel vagonu da müzenin yanında raylar üzerinde sergilenmektedir. Ulaştırma Bakanlığına bağlı olan bina, 24 Aralık 1964’te müze olarak ziyarete açılmıştır.
5#
1881’de dünyaya geldiği ve çocukluk yıllarının geçtiği pembe boyalı baba evinde Atamız; 1907’de Selanik’teki 3. Orduya atanmasından sonra ailesiyle birlikte yine bu evde oturmuştur. Atatürk Evi, 1870’ten önce Rodoslu müderris Hacı Mehmet tarafından yaptırılmıştır. Müze olarak kullanılan yapının birinci katında misafir odası, sandık odası, Zübeyde Hanım’ın yatak odası vardır. İkinci katta ise Atamızın doğduğu oda ve yatak odası bulunmaktadır. Atamızın kullandığı bazı eşyalar ve aile fotoğraflarının da bulunduğu müze evinin dış duvarında Cumhuriyet’in onuncu yılı olan 29 Ekim 1933’te “Türk Milletinin büyük müceddidi ve Balkan ittihadının müzahiri burada dünyaya gelmiştir…” yazılı bir levha asılmıştır. Ev için gerekli eşya, İstanbul’daki Dolmabahçe ve Topkapı Sarayı’ndan seçilerek Selanik’e gönderilmiştir. Evin bütün odaları orijinaline yakın olarak düzenlenmiştir.
İlk yayın için:https://kulturveyasam.com/
.
Balkanlardan Türkistan'a bir hürriyet savaşçısı: Şehit Enver Paşa
Büyük Türk komutanı Enver Paşa, bundan tam 101 yıl önce Kurban Bayramı'nın birinci günü, 4 Ağustos 1922 tarihinde göğsünü Rus mitralyözüne siper ederek şehit edildi.
Yayınlanma :
05.08.2023 13:59
Güncelleme :
05.08.2023 13:59
Balkanlardan Türkistan'a bir hürriyet savaşçısı: Şehit Enver Paşa
A
+
A
-
Osmanlı ordularının kahraman Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı, Türkistan Türklüğünün özgürlüğü için kendini feda eden Büyük Türk komutanı Enver Paşa, 4 Ağustos 1922’de Türkistan topraklarındaki Pamir Dağları'nın eteklerinde, işgalci Rus askerleri ile tek başına çatışırken şehit edilmişti.
BALKANLARDAN TÜRKİSTAN'A UZANAN HÜRRİYET MÜCADELESİ
Enver Paşa’nın Makedonya Tikveş dağlarında başlayan hürriyet mücadelesi, başta Osmanlı ordularının Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı olduğu Çanakkale Zaferi olmak üzere, Birinci Dünya Savaşı ile devam etmiş ve savaş sonrasında geçtiği Orta Asya’da özellikle yerel savaşçıları Sovyet Kızıl Ordusu’na karşı örgütlediği Türklerinden oluşan Basmacı Harekatı’yla sona ermişti.
Tarihi Kişiliği İle Enver Paşa - Stratejik Ortak
Şehit olduğunda 41 yaşında olan Enver Paşa’nın kabri Çegan Tepesi’nde tam 74 yıl Ruslardan gizlenmiş ve 4 Ağustos 1996’da dönemin Türk hükûmetinin çabalarıyla İstanbul’a getirilerek Şişli’deki Abide-i Hürriyet Şehitliği'ne defnedilmişti.
II. Meşrutiyet sonrasında Talat Paşa ve Cemal Paşa ile birlikte İttihad ve Terakki erkanı arasında yer alan Enver Paşa, Türk kamuoyunda; hakkında bilinen yanlışların doğrulardan fazla olduğu tarihi şahsiyetlerin başında geliyor.
CEPHELERDE GEÇEN KISA HAYATINA AŞKI VE SANATI SIĞDIRDI
Kısa ömründe, genç bir Harbiyeli olmasına rağmen Osmanlı Devleti'nin uğraştığı Balkan çetecileriyle boğuşmuş, harap bir halde cepheden cepheye koşan Mehmetçiği Balkan Savaşları sonrası kısa bir sürede Birinci Cihan Harbi'ne hazırlamış, tüm bu mücadelelerin içinde ressam ve sanatkar kişiliğini sığdırmıştı.
Hatıralarla Enver Paşa'nın Çocukluğu ve Harp Okulu Yılları - Stratejik Ortak
Sık sık Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili görüşleri üzerine de tartışmalara konu olan Enver Paşa’nın, ülkeden ayrıldığı sırada kaybedilen Birinci Dünya Savaşı ve ağır anlaşma hükümleriyle ilgili çekinceleri olan yanındakilere, “Orduyu bu haliyle Mustafa Kemal’den başkası toparlayamaz” dediği nakledilir.
GÖKOĞUZ YURDUNDAN TÜRKİSTAN’A BİR HÜRRİYET MÜCADELESİ: İSMAİL ENVER
Enver Paşa, 22 Kasım 1881’de İstanbul’da Divanyolu’nda doğdu. Asıl adı olan İsmail Enver’i, soyu Gagauz (Gökoğuz) Türklerine dayanan babası Ahmet Bey koydu. Babası Nafia Nezareti görevlisi Hacı Ahmet Paşa, annesi Ayşe Dilara Hanım'dır. Annesinin ailesi, Kırım'dan İstanbul'a göç etmiştir.
Küçük kardeşi Nuri Paşa da kendisi gibi askerdi. “Bakü Fatihi” olarak bilinen Nuri Paşa, Azerbaycan Türklerinin adına marşlar yazdığı bir isim olarak tarih sayfalarındaki yerini almakta. Yine amcası Halil Kut, Osmanlı Devletinin hicaz cephesinde İngilizleri hezimete uğrattığı Kut-ül Amare Zaferi’nin mimarı olan bir askerdi.
OSMANLI İMPARATORLUĞU VE ENVER PAŞA
Son devir Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli isimlerinden olan Enver Paşa, 3. Ordu ve Kafkas İslam Ordusu komutanlığı yapmıştır. İttihat ve Terakki Cemiyetinin önemli önderleri arasında bulunmuş, 1913’te Bâb-ı Âli Baskını adı verilen askeri darbeyle cemiyetin iktidara gelmesini sağlamış, 1914’te Almanya ile askeri ittifaka öncülük etmiş, savaş yıllarında Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili sıfatıyla askeri politikayı yönetmişti.
ŞEHÎD-İ ÂLÂ VE GÂZÎ-İ NÂMDAR” ENVER PAŞA « AFŞİN HABER MERKEZİ
I. Dünya Savaşı’nın yenilgi ile sonuçlanması üzerine, Rusya’da Türk halklarının bir araya getirilmesi amaçlı pek çok mücadelede bulundu. Türkistan’daki Türkleri bağımsızlığa kavuşturmak amacıyla gittiği Türkistan’da, bugünkü Tacikistan’ın Belcivan bölgesindeki Abıderya köyünde karargâhını kurduğu sırada; 4 Ağustos 1922 tarihinde Bolşeviklerin yaptığı baskın sonrasında, bir bayram günü sabahında, göğsünü mitralyözlere hedef ederek şehit edildi.
Yazı ilk olarak04.08.2023 https://www.qha.com.tr/turk-dunyasi/balkanlardan-turkistan-a-bir-hurriyet-savascisi-sehit-enver-pasa-476232 sitesinde yayınlanmıştır.
.
Malazgirt Zaferi’ni yerinde öğrenmeli
Prof. Dr. Adnan Çevik, “Malazgirt Savaş Alanının Tespiti, Tarihi ve Arkeolojik Yüzey Araştırma Projesi”ni 12 üniversiteden 40’a yakın akademisyen ile birlikte yürütüyor. “Tarihi değiştiren savaşlar ancak yerinde öğrenilir” diyen Çevik, Malazgirt Zaferi’nin yerinde öğrenilmesi gerektiğinin altını çiziyor.
Yayınlanma :
20.08.2023 13:47
Güncelleme :
20.08.2023 13:47
Malazgirt Zaferi’ni yerinde öğrenmeli
A
+
A
-
Malazgirt Zaferi’ni yerinde öğrenmeli
Yazan: Semiha Kavak
Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde Ortaçağ Tarihi Anabilim Dalı Başkanı olarak görev yapan Prof. Dr. Adnan Çevik, otuz yıla yakın akademik kariyerinin neredeyse tamamını Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin tarihi ve tarihi coğrafyası üzerine hasretmiş. Anadolu’nun Türkiye oluşu sürecindeki yeri ve aydınlatılmasında, bizzat sahada yaptığı çalışmalarıyla biliniyor. Çevik’in son dört yıldır on iki üniversiteden kırka yakın akademisyenin katılımıyla Muş ili Malazgirt ilçesinde yürüttüğü ve hem yurt içi hem de yurt dışında ilgiyle takip edilen “Malazgirt Savaş Alanının Tespiti, Tarihi ve Arkeolojik Yüzey Araştırma Projesi”, uyguladığı yöntemler ve bölgenin tanınırlılığına yapacağı katkılarla ülkemizde bu kapsamdaki ilk bilimsel çalışma olarak dikkat çekiyor.
Malazgirt Zaferi’ni kutlama hazırlıkları yaklaşırken biz de Prof. Adnan Çevik’e konuyla ilgili sorularımızı yönelttik.
Prof. Dr. Adnan Çevik
Malazgirt Savaşı’nın tarihi kesindir
Malazgirt Savaşı’nın nerede ve ne zaman yapıldığıyla ilgili zaman zaman tartışmalar yaşanmakta. Sizce bu konuda işin doğrusu nedir?
Öncelikle şunu ifade etmeliyiz ki Malazgirt Savaşı, 22-26 Ağustos tarihlerinde gerçekleşen kuşatma, ön çatışma, psikolojik harp taktikleri, barış görüşmeleri ve nihai muharebeden oluşan bir dizi çatışmalar bütünüdür. Dolayısıyla da alan uzmanı yerli ve yabancı araştırmacılar arasında savaşın yeri ve tarihi konusunda ciddi bir tartışmanın olduğunu söylemek zordur. Çünkü Malazgirt Savaşı’nın adından da anlaşılacağı gibi Malazgirt önlerinde ve 26 Ağustos 1071 Cuma günü gerçekleştiği kesindir. Elimizdeki tarihi kaynaklar biraz önce ifade edilen bir dizi olayın Malazgirt Kalesi ile bu kalenin doğu ve güneydoğusunda uzanan yaklaşık 10-12 km’lik bir alanda gerçekleştiğini kesin bir şekilde ifade etmektedir. Tartışma, savaşın yerinden çok söz konusu bu alanın tam olarak neresinde gerçekleştiğine ilişkindir. Çünkü bahsi geçen coğrafi saha yaklaşık 100-150 km2 volkanik bir platoyu ihtiva etmektedir ki, savaşın bu kadar geniş bir alanda cereyan etmesi çok mümkün gözükmemektedir. Nitekim tam da bu sebeple Malazgirt Savaşı’nın tam olarak nerede gerçekleştiğini tespit etmek adına 2020 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Müdürlüğü’nün desteği, Ahlat Müze Müdürlüğü’nün başkanlığı ve benim bilimsel danışmanlığımda on iki üniversiteden otuza yakın uzmanın katılımıyla “Malazgirt Savaş Alanının Tespiti, Tarihi ve Arkeolojik Yüzey Araştırması” adıyla bir proje başlatıldı. Bu projeye ilk kez, Anadolu’nun Türkiye oluşu sürecini başlatan Malazgirt Savaşı’nın gerçekleştiği alanın, interdisipliner bir bakış açısıyla, çağdaş teknolojik imkanlar kullanılarak olabildiğince kesin sınırlarla tespit edilmesi amaçlanıyor.
Anadolu’nun Türkiye oluşunu başlatan savaş
Malazgirt Savaşı, Türk tarihindeki diğer savaşlar arasında nasıl bir öneme sahip?
Malazgirt Savaşı Türk tarihinin en önemli savaşlarından biridir diyebiliriz hiç kuşkusuz. Malazgirt Savaşı, Anadolu’nun yurt tutma sürecinin belirleyicisi, İstanbul’un fethine giden süreci ve en önemlisi de Anadolu’nun Türkiye oluşunu başlatan savaştır. Nitekim bu savaşın kısa ve orta vadeli sonuçları Malazgirt Savaşı’nın literatürde, “Anadolu’nun kapılarını Türklere açan savaş” olarak bilinmesini sağlamıştır. Hatta Malazgirt Savaşı sadece Türk tarihini değil, yakın doğu ve dünya tarihini de etkileyen dramatik sonuçlar doğurmuştur ki Haçlı Seferleri bunların en çok bilinenidir.
Malazgirt Savaşı’nı kaybetseydik nasıl bir tablo ortaya çıkardı?
Alpaslan, Selçuklular Türkler kaybetseydi de sonuçları değişmeyecekti. Çünkü Orta Asya’dan Oğuz ve Türkmen göçleri o kadar yoğun idi ki, Anadolu’nun Türkiye olması süreci sadece gecikmiş olacaktı. Zira tarihi yapan temel dinamik göçtür. Dün de göç idi, bugün de göçtür. Malazgirt Savaşı bu göçün önündeki engeli kaldırmıştır sadece. Oğuz göçleri Maveraünnehir Horasan İran ve nihayet Azerbaycan’a yığılmış, 11. yüzyıl başından itibaren de bu Oğuz Türkmen kitleleri Azerbaycan üzerinden Anadolu’ya akınlara başlamışlardı. Söz konusu bu göç, aynı zamanda içinden Selçuklu Devleti’ni de çıkarmıştı. İşte bu devletin ilk sultanları yani Tuğrul Alparslan ve Melikşah Anadolu’ya akmakta olan bu göçü öylesine ustaca sevk ve idare ettiler ki bu süreç sonunda Anadolu Türkiye haline dönüştü. İşte Malazgirt Savaşı da bu sürecin en kritik aşamalarından birini teşkil ediyordu. Bu göçün önündeki Bizans askeri direnişinin kırılması ve Anadolu’nun yurt tutulması sürecini başlatmıştı.
Önemli savaşların mekânları ancak yerinde doğru öğretilebilir
Yeni nesillere bu zaferin önemini yeterince aktarabiliyor muyuz?
30 yıllık bir tarihçi sıfatıyla maalesef demeliyim, sadece Malazgirt tarihinin önemini anlatmak değil, bütün bir tarihimizin geçirdiği kritik noktaları ve bunların önemlerini anlatmak konusunda da yeterince başarılı olduğumuzu söylemek zor. Bunun pek çok sebebi var ama en önemli sebebi 30 yıllık bir akademisyen tarihçi sıfatıyla söylemem gerekirse zamana ve mekâna doğru sorular sormayı öğretemiyoruz. Bunu öğretemediğimizde de bu büyük tarihsel olayların önemi coğrafyayla da ilişkisi maalesef anlaşılamıyor. Malazgirt bunun en tipik örneklerinden biridir. Türkiye haritasını önümüze koyup ister ortaöğretim ister üniversite gençliğine bu harita üzerinde Malazgirt’i gösterin desek utanç verici bir durumla karşılaşacağımız aşikardır. Malazgirt gibi tarihi değiştiren önemli savaşların mekânları ancak yerinde doğru öğretilebilir. Aynı durum Çanakkale Zaferi için de söz konusudur. Nasıl ki Çanakkale Zaferi’ndeki direnişin imanın ve özverinin düzeyini ancak Çanakkale Şehitliği’ni gezdiğimizde anlıyorsak ve hissediyor isek, Malazgirt Zaferi’nin önemini de ancak Alparslan’ın at koşturduğu Selçuklu atlarının kişneme ve askerlerinin kılıç şakırtılarının inlediği Malazgirt önlerindeki savaşın yaşandığı sahada hissedebiliriz.
Tutarlı ve aidiyet duygusuna dönüşecek tarihsel bilgi gençlerle buluşturulmalı
Genç neslin tarihe ilgisi sizce ne durumda?
Aslında zamane gençliği dediğimiz genç nesil tarihle ilgili, merak da duyuyor bu da tabii önemli. Son zamanlarda gittikçe sayısı artan tarihi dizilerin filmlerin önemli bir rolü var. Ayrıca tarih kimlik inşa etmenin ve tanımanın önemli bir aracı olduğu için her yaş grubunun tarihe her zaman ilgisi olagelmiştir. Aslında genç nesil bu açıdan diğer yaş gruplarına göre daha ilgilidir diyebiliriz. Nitekim aynı durum ülkemiz için de geçerlidir diye düşünüyorum. Aslında sorun ilgide değil, sorun bu ilginin doğru tutarlı ve bir aidiyet duygusuna dönüşecek tarihsel bilginin üretilememesi ya da bu bilginin gençlerimizle buluşturulamamasında yatmaktadır. Tabii ki bunda okul müfredatlarımızın da olumsuz payı var. Kuru, ruhsuz, hem kendi tarihimiz hem de insanlık ailesi içerisinde nerede durduğumuz konusunun yeterince iyi vurgulanamaması tarihsel bilginin coğrafyayla ilişkili boyutunun hep göz ardı edilmesi yeni neslin eğitim süreçlerindeki tarihsel bilgiden uzak kalmasına sebep oluyor. Ancak “magazin” düzeyindeki tarihsel ilgiyle sınırlı kalıyor.
Yazı ilk olarak 20/08/2023 Pazar günü Yeni Şafak gazetesi ve https://www.yenisafak.com/hayat/malazgirt-zaferini-yerinde-ogrenmeli-4554137 sitesinde yayınlanmıştır.
.
KRAL VE KRALİÇESİ OLAN ÜLKELER
Yayınlanma :
06.09.2023 10:23
Güncelleme :
06.09.2023 10:23
KRAL VE KRALİÇESİ OLAN ÜLKELER
A
+
A
-
HÂLÂ KRAL VE KRALİÇESİ OLAN ÜLKELER
İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth’in ölümüyle tüm dünya gözünü tekrar Birleşik Krallığa çevirdi. Kral ve kraliçeler tarih sahnesindeki misyonunu parlamenter sistemlere devrederken, günümüzde monarşiyle yönetilen ülkeler halen daha varlıklarını sürdürmektedir. Monarşi devlet yönetiminde kral ve kraliçelerin yetki sahibi olduğu yönetim şeklidir ve hükümdarların bu yetkiyi, inandıkları dinin tanrısından devraldığına inanılmaktadır. Kan soyuyla yetkinin devam ettiği mutlak monarşide tek yetki sahibi hükümdar olurken, sanayi devrimi sonrası monarşinin tanımı ve yapısı da değişmiştir. Mutlak monarşide hükümdarın yetkilerinde herhangi bir sınırlama yoktur ve aldığı kararlar kanun olarak sorgulanmadan kabul edilmektedir. Anayasal monarşi bir diğer ismiyle parlamenter monarşi ise; kral ya da kraliçenin yetkilerinin parlamento tarafından sınırlandırılması ilkesine dayanmaktadır. Tarih arenasında en uzun yönetim şekli olan monarşi çağdaş toplumlarda yerini anayasal monarşiye bırakmıştır. Artık günümüzde monarşiyle yönetilen birçok ülkede kral ya da kraliçelik görevleri, sembolik olarak temsil edilmektedir ve bu ülkeler seçimle belirlenen hükümet tarafından yönetilmektedir. Yüzyıllardır bağlı kaldıkları hükümdarlarından vazgeçmeyen kimi ülkeleri ve bu ülkelerin hükümdarlarını yazımızda okuyabilirsiniz.
1#
İngiltere denince aklımıza ilk gelen kişi olan Kraliçe II. Elizabeth, geçtiğimiz hafta 96 yaşında hayata veda etti. 70 sene süren görev süresi ile Birleşik Krallık’ın en fazla tahtta kalan hükümdarı olan kraliçenin yerini 73 yaşındaki oğlu III. Charles aldı. İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda olmak üzere dört ana ülkeden oluşan Birleşik Krallık’a bağlı birçok denizaşırı ülke de bulunmaktadır. Birleşik Krallık’taki monarşi sembolik olarak varlığını sürdürmektedir. Kral ve ailesi diplomatik törenlerde Birleşik Krallığı temsil ederken, ülke yönetiminde söz hakkı bulunmamaktadır. Madalya ve nişan takdiminin yanı sıra başbakan ataması yetkisine sahip olan hükümdar aynı zamanda Birleşik Krallık Silahlı Kuvvetleri’nin de başkomutanıdır. Tüm dünyanın ilgiyle takip ettiği İngiliz Kraliyet ailesinin (nam-ı diğer Winsdor Hanedanlığı) hayatını anlatan birçok belgesel ve film çekilmiştir. Çiçeği burnunda Kral III. Charles’ın 1981 yılında St. Paul Katedrali’nde Lady Diana ile gerçekleşen düğün törenini bir milyardan fazla insan televizyondan canlı olarak izlemiştir.
2#
Dünyanın sanayi ve ekonomide ileri seviyede olan bir başka ülkesi Japonya da monarşiyle yönetilen ülkelerden bir tanesi. Ancak kralın yetkileri sınırlandırılmış durumda ve tıpkı İngiltere’de olduğu gibi sembolik görevlerde ülkeyi temsil etmektedir. Japonya kralının temsil yetkisi kabine tavsiyesi ve onayı olarak belirlenmiştir. Ülke yönetiminde söz sahibi olan kurum seçimle belirlenen parlamentodadır. Japonya’nın şu anki imparatoru Naruhito, 126. kuşak olarak 2019 yılında tahta çıkmıştır. Babası Akihito’nın imparatorluk tahtını kendi isteğiyle bırakması üzerine görevi devralmıştır. Japonya İmparatoru Naruhito, günümüzde imparator unvanına sahip olan tek kraldır. Ayrıca çok eski bir ülke olan Japonya’nın imparatorluk ailesi günümüzde de varlığını sürdüren en eski monarşi ailesidir. Japon kültürüne göre hanedanlık soyu yetkisini Güneş Tanrıçası olan Amaterasu’dan almaktadır.
3#
Dünyanın en kalabalık ülkelerinden olan Tayland da monarşiyle yönetilen ülkelerden bir diğeri olarak yazımızda yer buluyor. Nüfusunun yüzde 95’lik bölümünün Budist olduğu ülkenin kralı Çakri Hanedanlığı’na mensup olan Kral Maha Vajiralongkorn 2016 yılından bu yana hem devlet başkanlığı görevi hem de silahlı kuvvetlerin başındadır. Tayland Krallığı’nın yönetim şekli anayasal monarşidir. 1932 yılında mutlak monarşiden parlamenter monarşiye geçilmiştir. Kral ülkeyi sembolik olarak temsil etmektedir ve yetki alanları sınırlıdır.
4#
Asya, Afrika ve Avrupa’nın kesişiminde bulunan Ürdün mutlak monarşiyle yönetilirken, 1946 yılında alınan kararla kralın yetkileri kısmen azaltılmış ve parlamenter monarşiye geçiş yapmıştır. Resmi adı “Hâşimî Ürdün Krallığı” olarak değiştirilen bu ülkenin listemizdeki monarşiyle yönetilen diğer ülkelerden farkı, kralın yetkilerinin genişletilmiş olmasıdır. Yasama ve yürütme üzerinde geniş yetkileri bulunan Ürdün Kralı, 1999 yılında babası Hüseyin’den görevi devralan Kral II. Abdullah’tır. Monarşide geçerli olan kralın ordunun başkomutanı olma yetkisi Ürdün Kralı için de geçerlidir ve kral, uluslararası birçok diplomatik ilişkide söz sahibi olarak ülke adına kararlar almaktadır.
5#
Dünya’nın en gelişmiş ekonomisine sahip İsveç, krallarından vazgeçmeyen ülkelerden bir tanesi. Karl XVI Gustav, 1973 yılında dedesi VI. Gustaf Adolf’un ölümü üzerine krallığı devralmıştır. Kral Gustav henüz dokuz aylıkken tahtın asıl varisi olan babası, Danimarka’da geçirdiği bir uçak kazası ile hayata veda etmiş ve kan bağından dolayı tahtın yeni varisi olmuştur. Kral olduktan bir sene sonra 1974 yılında yürürlüğe giren kararlarla kralın yetkisi kısıtlandırılmıştır. Resmi görevlerden azledilerek, devlet törenlerinde sembolik olarak İsveç Krallığını temsil etmektedir. İsveç Kralı ordu başkomutanlığı görevinden de çıkarılmıştır.
6#
Monarşiyle yönetilen ülkelerden bir tanesi olan Yeni Zelanda, bağımsız bir ülke olsa da Birleşik Krallığa biat etmektedir ve Kraliçe II. Elizabeth’in ölümünün ardından 8 Eylül 2022’de tahta geçen III. Charles’ın krallığını kabul ettiklerini beyan etmişlerdir. Yeni Zelanda’da devlet görevi Genel Vali tarafından yürütülmektedir ve hükümdarın Yeni Zelanda’daki temsilcisi sıfatına sahiptir. Yeni Zelanda Genel Valisi başbakan tavsiyesi ile İngiltere hükümdarı tarafından seçilir ve hükümdarın yetkilerini kullanma yetkisine sahiptir.
İlk yayın yeri:https://kulturveyasam.com/
.
Ahilik Kültürü, Yalın Düşünce &Toyota Prensipleri, Temel Değerleri arasındaki Benzerlik
Doç.Dr.Burak Nakıboğlu'nun yazısı...
#türkiye #ahilik #yerliüretim #ticaret #toyota
Yayınlanma :
23.11.2023 21:28
Güncelleme :
24.11.2023 11:20
Ahilik Kültürü, Yalın Düşünce &Toyota Prensipleri, Temel Değerleri arasındaki Benzerlik
A
+
A
-
13. yüzyılın başlarında 1205 yılında Ahi Evran’ın Ahilik olarak kapılarını açtığı felsefede ve uygulamada Müşteri, veliyu’n-ni’met (nimetin sahibi nimeti tedarik eden) olarak tanımlanmış, ticari faaliyetlerin merkezine konulmuş ve bu anlayış da Ahiliğin temelini oluşturmuştur.
Köken olarak Arapçadan gelen Ahi kelimesi “kardeşim” anlamına gelmektedir. Bunun ile birlikte bu sözcük Kutadgu Bilig ve Divan-ı Lügat’it Türk eserlerinde “eli açıklık, cömertlik, ali cenap” anlamlarına gelen “Akı” kelimesinden geldiği de ifade edilmektedir. Temelleri 12. yüzyılda atılan Ahilik Teşkilatı Felsefesi, Anadolu’nun tamamına yayılarak günümüze kadar izleri devam eden sosyal, kültürel ve ekonomik bir oluşumdur. Ahilik Teşkilatı Selçuklu Devleti ve sonra Osmanlı Devleti nihayetinde Afrika- Avrupa-Asya coğrafyasında esnaf, ticaret ve sanayi işletmelerine rehberlik etmiştir. Anadolu Selçuklularındaki Ahilik Teşkilatı ilk sivil toplum kurumlarındandır ve öncelikli amacı ticari faaliyetlerde düzenlemeler yapmak ve bilgilendirmedir (Esmer ve Alan, 2018).
Ahîlik, doğruluğun, yardımseverliğin ve iyi ahlakın birleştiği bir sosyo-ekonomik düzen olarak yaşadığı dönemin toplumsal yapısını; eğitim-bilim, organizasyon, kalite standardı, üretici-tüketici ilişkisi, denetim gibi konularda düzenleyen yetkin bir sistemdir. Erdem, kardeşlik, mertlik, dürüstlük, ılımlılık, akılcılık, verimlilik ve olgunluk gibi kavramlarla özdeşleşmektedir (Soysal ve Tan, 2013).
Temel İlkeler
İyi huylu ve güzel ahlaklı olmak,
Ahdinde, sözünde ve sevgisinde vefalı olmak,
Gözü, gönlü ve kalbi tok olmak,
Şefkatli, merhametli, adaletli, faziletli, iffetli ve dürüst olmak,
Herkese iyilik yapmak, iyiliklerini istemek,
Hakka, hukuka, hakkaniyete riayet etmek,
İnsanların işlerini içten, gönülden ve güler yüzle yapmak,
Hak için hakkı söylemek ve hakkı söylemekten korkmamak,
Maiyetinde ve hizmetindekileri korumak ve gözetmek,
Açıkta ve gizlide Allah’ın emir ve yasaklarına uymak,
İçi-dışı, özü-sözü bir olmak,
Yapılan iyilik ve hayırda Hakkın hoşnutluğundan başka bir şey gözetmemek,
Feragat ve fedakarlığı daima kendi nefsinden yapmak,
Haya sahibi olmak,
Nefsin esiri olmamak,
Helal kazanç sahibi olmak.
Ahilikte Kalite ve Standartlaştırma Anlayışı
Ahiliğin ve daha sonra ahiler tarafından oluşturulan “Loncaların” en önemli özelliği kendi içlerinde oldukça etkin bir özdenetim mekanizması geliştirmeleri, bu sayede standartlar belirleyip ürün kalitesini artırıp, müşteri değerini arttırmak için çalışmalarıdır.
Geçmişte belli başlı tüm uygarlıklar Hammurabi Yasalarına kadar uzanan uygulamalarla, tüketici haklarını özel olarak korumuşlardır. Bizde de, Selçuklu ve Osmanlılar zamanında Ahilik Örgütleri, “bol, kaliteli, ucuz üretim ve tüketicilerin korunması” felsefesini düstur edinmiştir. Toplam Kalite Yönetiminde olduğu gibi Ahilik Örgütü’nde de üretim “Müşteri Odaklıdır” ve tüketici mutluluğu ön plandadır. Ahi esnafında “Müşteri Velinimettir”, Toplam Kalite Yönetiminde ise “Tüketici Kraldır”.
Günümüzde de ekonomik başarıma ulaşmış ulusların yakın geçmişleri de aynı noktaya işaret etmektedir. Çağdaş anlamda tüketici hareketini 1850’li yıllarda başlatan ABD, 1900’lü yılların başında Avrupa ve modern kalite anlayışını Amerika’dan “Tüketici mutluluğunu sağlamak” anlamında ithal eden, bu yöndeki üretimi ile ön tutan Japonya aslında bizlere tek şeyi anlatıyorlar; “Ekonominin çıkış noktası insandır ve insanı göz ardı ederek üretmek; kalitesizlik, pazarsızlık ve verimsizliktir”. Kısaca verimsizlik de; “kalitesizliği, yüksek maliyeti, pazarda rekabet edememeyi beraberinde getirmektedir” (Hekimci, 2007).
Ahi teşkilatında kalite anlayışı, müşteri odaklı üretim ve her kademede yürütülecek eğitim anlayışından geçmektedir. Mal ve hizmet üreten ahiler her şeyden önce müşteri isteklerini göz önüne almak zorundaydılar. Kaliteli mal ve hizmet üretimi, iyi eğitilmiş çırak, kalfa ve ustalardan oluşan personel kadrosuyla sağlanırdı. Ahi teşkilatının kurucusu sayılan Ahi Evran, ilk olarak esnaflar arasında birlik ve dirliği sağlamıştır. Esnafın denetlenmesine ve özellikle de eğitilmesine önem vermiştir. Her esnafın sağlam iş yapıp yapmadığını, müşterilere karşı davranışlarını kontrol etmiş, üretilen malların kaliteli ve standartta olmasına çalışmıştır.
Ahilikte üretilen kaliteli mal ve hizmeti ucuza satmak esastı. Kalitesiz bir malı fiyatından daha yüksek bir bedelle satmak suç olarak görülürdü.
Ahi birliklerinde ustaların üreteceği ürün belirli bir standarda bağlandığı gibi, alacakları çırak sayısı da standarda bağlanmıştır. Usta sadece ahi teşkilatının öngördüğü kadar çırak alabilirdi. Çünkü çırakların sayısı çok olursa işyerinde eğitim, üretim, kalite ve standart istenilen özellikte gerçekleşmeyecek ve kontrol güçleşecektir. Eğer bir usta kalitesiz mal üretir, üretim standardına uymaz, kalfaların ücretlerini vermez, çıraklarını sömürür, onlara bildiklerini öğretmez ve kendinden beklenen görevleri yerine getirmezse, ustaya işyeri kapatma cezası verilirdi (İSTESOB, 2020).
Ahi birliklerinde üretilen mal ve hizmette kalite ve verimliliğin artırılması için aşağıdaki kriterlere özellikle dikkat edilirdi
Ahilikte Öğrenme ve Çıraklık-Ustalık
• Ahilikte öğrenme ve eğitime çok önem verilir. İkisi temel olmak üzere, üç yönlü eğitim vardır. Bunlar mesleki eğitim, tekke eğitimi ve medrese eğitimidir. Medrese eğitimi mecburi değildir. Ömür boyu ve her kademede devam edecek olan mesleki eğitimle tekke eğitimi Ahiliğin temelidir (Bayat, 2019).
Çıraklara önce toplumun ahlak ve erdemleri öğretilir, daha sonraki aşamalarda ise, meslek eğitimine geçilirdi. İş eğitimi teorik ve pratik olarak “yaparak öğrenme” ve “beceri geliştirme” tekniğine dayanmaktaydı. Bu sistemde çıraklar ustalarına, mesleklerine ve örgütsel bağlılığın prensiplerine çok güçlü bir inanç içinde olurlardı. Dolayısıyla Ahi eğitimi, “bilenin bilmeyenin elinden tutması” olarak kabul edilmekteydi (Durak ve Yücel, 2010)
Ahilik Teşkilatı’nda çalışanların işlerinde daha başarılı olabilmeleri için sürekli eğitime tabi tutulmaları sağlanmıştır. İş dışında eğitim zaviyelerde verilirken işbaşında eğitim ustalar tarafından kalfa ve çıraklara verilirdi. Ahilik Teşkilatı’nın çalışanların eğitilerek sürekli gelişim göstermesi kalite yönetiminde yer alan kaizen felsefesi ile örtüşmekte hatta iş başında verilen sürekli eğitimin kaizenden önce ortaya çıktığı düşünülmektedir. Ahilik Sistemi’nde önemli olan konulardan bir tanesi işi ehline teslim etmek olmuştur. Zeki ve kabiliyetli kişilerin iş hayatına atılması, yapılan işi daha verimli ve kaliteli hâle getirmenin en önemli ve temel yollarından biri olarak görülmüştür (Esmer ve Alan, 2018).
• Ahiler teşkilatında çalışanlar arasında dayanışmayı sağlamak, moral ve verimliliği artırmak için akşam zaviyelerinde toplanılır, yemekten sonra dini, ahlaki ve mesleki konularda eğitici kitaplar okunur, sohbetler edilir, ilahiler söylenirdi. Buralarda stres atılır, bilgi ve tecrübeler artırılır, ertesi güne büyük bir moralle motive olarak işe başlanırdı (Kara ve Aydoğan, 2017).
• Ahilikte sosyal ilişkiler, dayanışma ve işbirliği pekiştirilmiştir. Üst yönetimden, çırağa kadar bütün çalışanların işbirliği içerisinde bulunması, bu felsefenin en önemli amaçlarından biridir (Bayat, 2019).
Ahilikte İsraf
• Ahilikte israf öncelikle haram olduğu ve maliyetleri arttırdığı için yasaktı. Üretilen mal ve hizmetlerde sıfır hata esastı (Esmer ve Alan, 2018).
Ahilikte Ticari Üretim ve Ticaret Hayatı
– Ahilik Teşkilatı’nda işyeri sayısı belirli bir plan dâhilindeydi. İş yeri açabilmek için meslekte yetişmiş olmak ve sırasıyla çırak, kalfa ve usta mertebelerine ulaşmış olmak gerekmekteydi. Usta olduktan sonra da ancak müsait bir yer varsa dükkân açılmasına izin verilirdi. Çünkü halkın ihtiyacına göre işyeri planlaması yapılırdı. Üyelerinin ürettiği malın standardına göre fiyatlarını tespit ederdi. Örneğin; bir ayakkabı alan insan, ödediği fiyata göre bunu ne kadar süre giyebileceğini bilirdi. Belirtilen zamandan önce, ayakkabı kullanılamaz hale gelirse, ayakkabıyı aldığı sanatkâra götürerek parasını geri alırdı. Bu durum fiyat ve nitelik açısından da standartların dikkate alındığını göstermektedir (Esmer ve Alan, 2018).
– Belirli bir kalite standardının altına düşmek, ahlaki ve vicdani açıdan doğru kabul edilmemekte ve böyle davranan kişiler “yolsuz” ilan edilmekteydi. Yolsuz ilan edilme, bir esnaf için ağır ve yüz kızartıcı bir suçtu. Yolsuz ilan edilen kişi, sanatı için gerekli olan hammaddeyi piyasadan alamaz, kimse ona mal satmaz, ürettiği ürünü piyasaya süremezdi. Kahvelere kabul edilmez, toplantı yerlerine giremez, kısacası herkes onunla irtibatını keser kişi bir nevi sosyal yaptırıma tabi tutulurdu. Ayrıca ikazlara aldırmayıp kalitesiz üretime devam edenlerin işyerlerinin kapatılması, daha da ileri gittiği takdirde esnaflıktan ihracına kadar kararlar alınabiliyordu. Fütüvvetnamelere göre Ahilik Teşkilatı mensuplarında bulunması gereken genel özellikler ise emniyet, tevazu, affedici olma, doğruluk, cömertlik, bencil olmama, realizm (uyanıklık), arkadaşlarına nasihat etme, onları doğru yola sevk etme olarak sıralanmaktadır (Esmer ve Alan, 2018).
Ahilikte İç ve Dış Müşteriye Verilen Önem
“Ahi Birlikleri, hangi üründen ne kadar üretileceğini müşteri ihtiyaç ve isteklerine göre belirlemekteydi”(Soysal ve Tan, 2013)
Ahilik Teşkilatı felsefesinde müşteri ihtiyaçlarına cevap vermeyen üretim ayıplı kabul edilmiştir. Ahi Baba, pazar içerisinde birçok inceleme yaparak pazardaki tüketicinin hangi miktar, tür ve kalitede ürüne ihtiyaç duyduğunu tespit etmiştir. Bu durum günümüz kalite kontrol çemberlerinin ilk uygulanışı olan zaviyelere taşınarak ve tüm esnaf topluluğuna duyurulmaktadır (Esmer ve Alan, 2018).
Ahilik Teşkilatı’nın müşteriyi velinimet olarak algılaması TKY’de “dış müşteri” kavramı ile uyuşmakta ve benzerlik göstermektedir. Aynı zamanda kaliteli ürün üretiminin temelinde kaliteli insan yetiştirilmesini benimseyen Ahilik anlayışı, TKY’deki “iç müşteri” kavramıyla uyuşmaktadır. Ahilik Teşkilatı’nda kişinin mesleğe girmesi ve meslekte yükselmesi süreci eğitici bir özellik taşımaktadır. Bu durum uzun süreli ve çok aşamalı terfi sisteminin de tüm meslek ve sanat dallarında hâkim olmasını kılmıştır(Esmer ve Alan, 2018).
Ahilik Teşkilatı, tüketicilerin istek ve ihtiyaçlarına öncelik veren, israfı kabul etmeyen, yanlış ve zararlı üretimi reddeden, kaliteli bir kontrol mekanizması oluşturan bir yapıya sahipti (Esmer ve Alan, 2018).,
Deming, Taguchi ve Juran gibi kalite yönetim duayenleri yaptıkları araştırmalarda “kalite maliyetleri” kavramı ile ortaya koymaya çalıştıkları olumsuz durum, Ahilik Teşkilatındaki ahlaki değerlere özen göstermeyen işletmelerin karşılaşabilecekleri durumlar ile örtüşmektedir. Çünkü yapılacak işi en doğru şekilde yapmak, dürüstlük ve liyakate önem vermek Ahilik Teşkilatı’nda olduğu gibi kaliteyi arttırırken; adam kayırma, rüşvet, iltimas ve tembellik gibi hasletler ahlaki sorunlar doğurmakta ve kalitesizlik ortaya çıkarmaktadır. Bu durumda yapılacak çıkarıma göre ahlaki ilkelere özen göstermemek üretim sürecinin uzamasına, girdilere ait israflara, müşterilerin ürün iadesi gibi doğrudan maliyetlerin yanı sıra müşterinin ihtiyacına cevap veremeyen işletmeler, müşteri memnuniyetsizliğinin yayılması ile birlikte dolaylı olarak itibar kaybına uğramaktadır (Esmer ve Alan, 2018).
Gemba
Ahilik, kişinin alın terini değerlendirmiş, ticaret ve üretim alanında kaliteyi amaçlamıştır. İşçi, ürettiği meta ile neredeyse özdeşleşmiş onunla kaynaşmıştır. İş alanı, üretim, insanın aynası haline getirilmiş, iş yerinin temizliği ve düzeni kurallara bağlanmış, kalite, üretimi yapanın namusu olarak değerlendirilmiştir. Bu anlamda kalite kontrolleri de üreticilerin denetlenmesinde ve müşteri memnuniyetinde önemsenen bir uygulamadır (Öztürk, 2002).
Verimlilik Norm Kadro İsraf
Ahilik teşkilatında ustaların üretecekleri ürün standartlara bağlandığı gibi, yetiştirecekleri çırak sayısı da standartlara bağlanmıştır. Kaliteden taviz vermemek için usta sadece örgütün öngördüğü kadar çırak alabilirdi. Çünkü çırakların sayısı çok olursa eğitim istenilen etkinlikte gerçekleşmeyecek ve kontrol güçleşecektir (Durak ve Yücel, 2010)
Uzmanlaşma ve İş Bölümü
Ahilik sisteminde önem verilen bir diğer konu ise işbölümü ve uzmanlaşmadır. Bu bağlamda her bir ahinin tek bir işte uzmanlaşması, başka bir işte çalışmaması ve bunu en iyi bir şekilde yapması önerilmiştir (Soysal ve Tan, 2013)
Yalın Düşünce
20. Yüzyılın ortalarında Toyota’nın üretim sistemi ile ilişkilendirilen Yalın Üretim: “Daha az kaynakla müşteri değeri yaratmak”. olarak tanımlanmış ve müşteriyi merkeze alan bir felsefedir. Üretim, kalite, verimlilik gibi kavramları kapsayan bir yönetim yaklaşımıdır.
Yalın düşüncenin temel aldığı konuların yalının ortaya çıkışından 7-8 yüzyıl önce bu topraklarda uygulanmış ve hala da uygulanıyor olması önemli bir avantajdır. Bizlerin Ahilikten gelen bu kültürel altyapıyla Yalın düşünceye ışığında geliştirilmiş mühendislik ve teknolojik bilgileri de iyi öğrenip kullanarak daha hızlı adapte olacağımız bir gerçektir.
Yalın: Gemba (değerin üretildiği yer, fabrika, şantiye, atölye, dükkân)
Ahilik: Esnaflık ve çalışma yeri ile ilgili kurallar iş başı eğitim vb.
Yalın: Obeya (büyük oda farklı disiplinlerden gelenlerin bir araya gelip sinerji yaratması),
Ahilik: Loncalar ve Dergahlar
Yalın: Poka Yoke (hataları ve hata kaynaklarını bulma problemleri çözme ve ilkeler belirleme)
Ahilik: Standartlar, kurallar, hatalı mal denetimleri, yaptırımlar vb.
Müşteri Odaklı Yalın Pazarlama
Ahilik ve Temel İlkeleri, Yalın Düşüncede olduğu gibi müşteri odaklı pazarlamanın da birçok temel unsurunun uygulandığı bir yaklaşım olmuştur (Erbaşı ve Ersöz, 2011).
1980’li yıllarda ilişkilere, güvene, müşteri odaklılığa ve müşteri bağlılığına dayalı pazarlama anlayışı olan ve paradigma değişimi olarak kabul edilen İlişkisel pazarlamanın ilk örneğidir.
Bu paradigma değişimi ile pazarlama karması olarak kabul edilen 4P 4C’ye dönüşmüştür.
4P 4C
Ürün Müşteri Çözümü/Müşteriye Sunulan Değer
Yer/Dağıtım Müşteriye sunulan kolaylık
Tutundurma/Promosyon Müşteriyle İletişim
Fiyat Müşteriye Malın Maliyeti
İlişkisel pazarlama hizmet sunumu odaklı olup müşteriyi merkeze alarak onun beklentilerini karşılamaya odaklanan bu yolla güven tesis edip öncelikle müşteri sadakati yaratmaya ve karşılıklı kazan-kazandır mantığında uzun dönemli hatta ömür boyu müşteri ilişkileri kurmaya dayalı bir yaklaşımdır.
Yorum
13. Yüzyılda Ahilik teşkilatındakilerin fark ettikleri en önemli unsur: eninde sonunda bu ticari faaliyetlerin nihai bir kullanıcı için yapıldığıydı.
Amaç: Bu durumda üretilen nimet her ne ise müşterinin beklentisine göre belirlenen standartlara dolayısıyla kaliteye uygun olarak yapılmalı.
Süreç: Verimli olmalı, israfa müsaade etmemeli, ahlaklı ve dürüst bir biçimde, rakiplerin de dahil kimsenin hakkını yemeden yapılmalı. Bu süreçte çevreye ve diğer canlılara zarar verilmemeli. Sürekli öğrenme ortamı yaratılarak usta-çırak ilişkisi, karşılıklı öğrenme ile desteklenmeli.
Çalışma Ortamı: Temiz, dümenli, en başta içinde çalışana değer veren bir yer olmalı.
KAYNAKLAR
Bayat, F. (2019) “Pazar Folkloru” Uluslararası Halkbilimi Araştırmaları Dergisi Cilt:1 Sayı: 2
Durak, İ. & Yücel A., (2010) “Ahiliğin Sosyo-Ekonomik Etkileri ve Günümüze Yansımaları” Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi Cilt: 15, Sayı: 2, ss.151-168.
Erbaşı, A. & Ersöz, S. (2011). “Ahilik ve 4C Pazarlama İlişkisi: Tarihi Perspektiften Bakış”. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 2011/59: 135-146
Esmer, Y. & Alan, M.A., (2018) “Ahilik Teşkilatında Kalite Yönetim Anlayışı” 2.Uluslararası Türk Dünyası Eğitim Bilimleri ve Sosyal Bilimler Kongresi, 7-8 Aralık 2018
Hekimci, F.(2007) “Tüketici, Kalite, Verimlilik ve Yurttaş Mutluluğu” Tüketici Yazıları (I) Editörler: Prof.Dr. Müberra Babaoğul ve Doç.Dr.Arzu Şener, Hacettepe Üniversitesi Tüketici, Pazar Araştırma, Danışma Test ve Eğitim Merkezi 2007
İSTESOB (2020), “Ahilikte Kalite ve Standart Anlayışı” https://www.istesob.org.tr/ahilikte-kalive-ve-standart-anlayisi/ sayfasından 12.12.2020 tarihinde alınmıştır.
Kara, U. A. & Aydoğan E. (2017) “Ahilikte Psikolojik Sermaye Davranışı” Bilig, Kış 2017, Sayı: 80, ss.217-237
Öztürk, N. (2002) “Ahilik Teşkilatı ve Günümüz Ekonomisi Çalışma Hayatı ve İş Ahlakı Açısından Değerlendirilmesi” Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Sayı:7
Soysal A. & Tan, M., (2013) “Ahilik İlkelerinin Günümüz İşletmelerine Yansıması: Kilis Küçük Sanayi Sitesi İşletmeleri Örneği” Niğde Üniversitesi İİBF Dergisi, Cilt:6 Sayı:1 ss.186-202
Doç.Dr.Burak Nakıboğlu, Çukurova Üniversitesi
Kaynak; Makale ilk olarak 30 Mart 2021 tarihinde https://www.lean.org.tr/ahilik-kulturu-yalin-dusunce-toyota-prensipleri-temel-degerleri-arasindaki-benzerlik/ sitesinde yayınlanmıştır.
.
Tarih Bilincine Adanan Bir Ömür Prof. Dr. Abdülkadir Donuk Armağanı
Prof. Dr. Muallâ Uydu Yücel ve Araş.Gör. F. Aysel Dıngıl Ilgın tarafından yayına hazırlanan "Geçmişin İzi Sürülürken Tarih Bilincine Adanan Bir Ömür Prof. Dr. Abdülkadir Donuk Armağanı" çalışması
Yayınlanma :
23.01.2024 20:06
Güncelleme :
23.01.2024 20:15
Tarih Bilincine Adanan Bir Ömür Prof. Dr. Abdülkadir Donuk Armağanı
A
+
A
-
Önsöz
Tarih ve Kültür Adamı Prof. Dr. Abdulkadir Donuk vefat etmiştir. - Aydınlar Ocağı
Abdülkadir Donuk
İçinde yer aldığımız ilim dünyasında emekliye ayrılan veya ayrılmak üzere olan hocalarımıza bir armağan kitap çıkarmak geleneksel hale geldi. Biz de bu geleneğin kendi kürsümüzde uygulanması amacı ile bizleri yetiştiren, bir değil birden fazla armağan kitap çıkarılmayı hak eden değerli hocamız Prof.Dr. Abdülkadir Donuk’a henüz çalışma hayatında iken böyle bir armağan kitap hazırlamak istedik ve bu gaye ile çalışmalara başladık. Amacımız hocamıza emekli olduğu günlerde hemen bu armağan kitapla hoş bir sürpriz yapmaktı. Bu amaçla kürsüde çalışan hocalarımızla bir toplantı yaparak, bölümdeki bütün hocalar ile hocamızın samimi olduğu arkadaşlarına ve bizzat yetişmesinde emeğinin geçtiğini bildiğimiz meslektaşlarımıza duyuru yaparak böyle bir armağan kitap çıkaracağımızdan haberdar ettik. Haber verirken de bir sürpriz yapmak istediğimizi ve bu yüzden bu çalışmanın aramızda kalmasını rica ettik ve kendilerine aşağı-yukarı 1,5 yıl gibi bir süre verdik. Bölümümüzdeki hocalarımız da dahil tespit ettiğimiz yaklaşık 100 hocadan 25 hocamız bu davetimize icabet etti ve makalelerini bir bir gönderdiler. Ancak bu arada aralarından bazı hocalarımız zamanlarının olmadığını ama armağana bir yazı vermeyi çok arzu ettiklerini ve bunu bir vefa borcu olarak gördüklerini söyleyerek beklememizi ısrarla rica ettiler. Bu sırada hocamızın tahmin ettiğimiz süreden önce emekli olması bizdeki özellikle de öz eleştiri yapmak gerekirse bendeki motivasyonu düşürdü. 2013 yılının Ekim ayında başladığımız bu proje yukarıda bahsettiğim sebepler yüzünden 2016 yılının Haziran ayına kadar devam etti. Bu tarihe kadar tarafımıza ulaştırılan bütün çalışmaları kullanarak elinizdeki bu kitabı oluşturduk. Bu eseri Ötüken Yayınevi’nin çıkarmasını istediğimiz için daha önce yayınevi yetkilisi ile konuştuğumuz gibi Mayıs 2016’da teslim ettik. Ancak 15 Temmuz sürecinin yaşanması yayını bir yıl daha geciktirdi ve böylece 2015 yılının Şubat ayında çıkarmayı planladığımız bu armağan kitap 2017 yılının Ekim ayını buldu. Bu gecikme dolayısı ile hocalarımızdan bizleri hoş görmelerini ve anlayışla karşılamalarını rica ediyorum.
Armağan kitap için gelen makaleler İslam Öncesi Türk tarihi ile Türkistan tarihine ışık tutacak orijinal çalışmalar olmaları açısından çok kıymet arz etmektedirler. Makaleleri konularına göre kronolojik olarak vermenin uygun olacağını düşünerek İslam öncesinden günümüze getirmeye çalıştık. Ayrıca bütün makalelerde aynı bilimsel teknikleri kullandık. Ben bir kez daha yazıları ile bizlere destek veren, sürenin uzamasına rağmen neden çıkmıyor diye herhangi bir sitem, serzeniş ve eleştiride bulunmayan hocalarıma şükranlarımı sunup, emekleri için çok teşekkür ederken; şahsî problemlerini öne sürerek yazı vermeyen veya yazılarını çekenleri de tarihin adil mahkemesine havale ediyorum.
Armağan kitabın her aşamasında gece-gündüz demeden bana her türlü desteği veren Araş. Görev. Fatma Aysel Dıngıl Ilgın’a ve Ötüken’in değerli çalışanlarına da teşekkürlerimi sunuyorum.
.
Türk fikir dünyasının unutulmaz ismi Yusuf Akçura
Türk fikir dünyasının unutulmaz ismi, Türkçülüğün manifestosunun yazarı Yusuf Akçura
Yayınlanma :
13.03.2024 09:51
Güncelleme :
13.03.2024 09:51
Türk fikir dünyasının unutulmaz ismi Yusuf Akçura
A
+
A
-
Gazi Musta Kemal Atatürk'ün kültür ve siyaset danışmanı, Türk tarihçiliğinin ve Türkçülük fikrinin sembol isimlerinden Yusuf Akçura, 11 Mart 1935 tarihinde yaşamını yitirdi. Türk Tarih Kurumu Başkanı olarak Türk tarihçiliğine hizmet eden ve Türk dünyasına yönelik sürdürdüğü fikri mücadele ile arkasında silinmez izler bırakan ünlü Tatar aydını Yusuf Akçura, saygı ve rahmetle anılmaya devam ediyor.
İSTANBUL HARBİYE MEKTEBİ’NDE EĞİTİM GÖRDÜ
Kazan’a göç etmiş Kırım Türklerinden aristokrat bir aileden gelen Yusuf Akçura, 2 Aralık 1876’da Rusya’nın Ulyanovsk şehrinde doğdu. Yusuf Akçura, öğrenim görecek yaşa ulaştığında İstanbul Harbiye Mektebi’nde eğitim gördü. Yusuf Akçura, Jöntürk hareketinin önde gelen simalarından olduğu için 1897’de dönemin padişahı II. Abdülhamid tarafından çıkarılan bir ferman ile Trablusgarp’a sürüldü. Kısa bir süre sonra da Fransa’ya kaçarak, Paris’teki Jön Türkler’e katılan Akçura, burada Siyasal Bilgiler Yüksekokuluna devam etti.
1903’te “Osmanlı Devleti Kurumlarının Tarihi Üstüne Bir Deneme” adlı teziyle okulu bitirerek Kazan’a döndü ve öğretmenlik yapmaya başladı.
ÜÇ TARZI SİYASET’İN YAZARI, BÜYÜK TÜRKÇÜ YUSUF AKÇURA
Bu dönemde pek çok deneme ve fikir yazısı yayımlanan Akçuraoğlu Yusuf’un, bunlar içinde, 1904’te Türk Gazetesinde çıkan “Üç Tarz-ı Siyaset” başlıklı makale serisi özel önem taşıyordu. Bu makalede imparatorluğun önündeki seçeneklerin “Osmanlıcılık”, “Panislamizm” ve “ırk esasına müstenit Türk Milliyetçiliği” olduğu, bunlardan en uygununun da sonuncusu olduğunu belirtiliyordu.
TÜRK DERNEĞİ VE TÜRK OCAĞININ KURUCULARI ARASINDA YER ALDI
Akçura, II. Meşrutiyet’ten sonra İstanbul’a geldi. Çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı. Darülfünun’da ve Mülkiye Mektebinde siyasal tarih dersleri verdi. Türkçülük akımına daha çok düşünce düzeyinde katılarak Türk Derneği ve Türk Ocağının kurucuları arasında yer aldı. Türk Yurdu dergisinin de başyazarı ve editörü oldu. Akçura, Osmanlı Türkleri ile Osmanlı Devleti dışındaki Türklerin yalnız dil ve tarih alanındaki ortak geçmişlerine dayanarak bir birlik yaratamayacaklarını savundu.
Akçura, 6 Ekim 1923’te İstanbul’u TBMM adına teslim alan anlaşmayı imzaladı.
İSTANBUL’U İŞGALCİLERDEN TESLİM ALAN ANLAŞMAYI İMZALADI
Türk Tarih Kurumu Başkanlığı da yapan Akçura, Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu’ya geçerek Millî Mücadele’ye katıldı. Ayrıca, 6 Ekim 1923’te İstanbul’u Türkiye Büyük Millet Meclisi adına işgal kuvvetlerinden teslim alan anlaşmayı imzalamasıyla da Akçura, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin önemli şahsiyetlerindendi.
TÜRKLÜK İÇİN VAKFEDİLMİŞ BİR ÖMÜR
Türk dünyasının en meşhur şahsiyetlerinden Kırım Tatar asıllı Türk yazar ve siyasetçi Yusuf Akçura, 12 Mart 1935’de İstanbul’da vefat etti.
Yusuf Akçura'nın Türkler ve Türk dünyasına dair tanımı halen hafızalardaki yerini koruyor:
"Türkler dediğimiz zaman, etnografya, filoloji ve tarihle ilgisi olanların bazen Türk-Tatar bazen Türk-Tatar-Moğol diye yâd ettikleri bir ırktan gelme, adetleri, dilleri birbirine pek yakın, tarihi hayatları birbirine karışmış olan kavim ve kabilelerin tamamını murad ediyoruz. Bu cihetle İranlı ve Avrupalı bazı muharrirlerin Tatar dedikleri Kazanlılar, Azerbaycanlılar ile beraber, Kırgızlar, Yakutlar da Türkler tabiri içindedir" (Yusuf Akçura, Yeni Türk., s.3.)
Not: Yazı ilk olarak 11 Mart 2024 tarihinde QHA yayınlanmıştır.https://www.qha.com.tr/turk-dunyasi/turk-fikir-dunyasinin-unutulmaz-ismi-turkculugun-manifestosunun-yazari-yusuf-akcura-486235
.
XX. Türk Tarih Kongresi Başvuruları Başladı
Yayınlanma :
21.02.2025 08:44
Güncelleme :
21.02.2025 08:47
XX. Türk Tarih Kongresi Başvuruları Başladı
A
+
A
-
XX.TÜRK TARİH KONGRESİ (26-30 EKİM 2026)
1931 yılında Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün direktifleriyle kurulan Türk Tarih Kurumu 90 yılı aşkın bir süredir bilimsel esaslar doğrultusunda çalışmalarını yürütmektedir. Bu kapsamda Kurumumuz, Türk tarihi ve Türkiye tarihini çağdaş sosyal bilim anlayışı içerisinde araştırmakta ve bu yöndeki faaliyetleri desteklemektedir. Dört senede bir düzenlenen Türk Tarih Kongreleri ise Kurumumuzun çalışmaları arasında bilimsel bir geleneği ifade etmektedir.
Türk tarihi ve Türkiye tarihine dair güncel araştırmaların sunulduğu Türk Tarih Kongrelerinin birincisi 1932 yılında düzenlenmiştir. 20-25 Eylül 1937 yılında Dolmabahçe’de yapılan II. Kongre’ye çok sayıda yabancı bilim insanının katılımıyla, Kongre uluslararası bir boyut kazanmıştır.
İlk düzenlendiği tarihten itibaren özgün bildirilerin yer aldığı Türk Tarih Kongrelerinde, yurt içi ve yurt dışından alanlarında yetkin akademisyenler yer almış, dünyanın önde gelen tarih kuruluşları da kongrelere bilimsel katkılar sunmuştur. Kongre sonrasında bildirilerin kitaplaştırılması ise Türk Tarih Kongrelerinin tarih ve tarihçilik açısından kalıcı bir yer edinmesini sağlamıştır.
Dört yılda bir gerçekleştirilen Türk Tarih Kongrelerinde, Türk tarihi ve Türkiye tarihine ait sorunlar ve olgular orijinal tarihî kaynaklara başvurularak tartışılmakta ve aydınlatılmaktadır. Diğer yandan bu çalışmalar yalnızca tarihsel açıdan değil, sosyal bilimlerin her alanından katkılarla ele alınmaktadır. Bugün gelinen noktada, Türk Tarih Kongreleri, sunulan bildirilerin özgünlüğü ve kongre esnasındaki bilimsel müzakereler bakımından tarih alanında ülkemizin ve dünyanın en muteber bilimsel toplantıları arasındadır.
Bu önemli tarihî kongrelere eklenecek olan XX. Türk Tarih Kongresi 26-30 Ekim 2026 tarihleri arasında Ankara’da düzenlenecektir. Türkçe ve İngilizce sunumların gerçekleştirileceği ve beş gün süresince özel oturumların yer alacağı Kongrede aşağıda belirtilen alanlarda bildiriler sunulacaktır:
Kongre Konu Başlıkları:
1. Eski Anadolu Uygarlıkları
2. Türk-İslam Devletleri Tarihi
3. Osmanlı Tarihi
4. Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi
5. Orta Asya Türk Tarihi
6. Dünya Tarihi
7. Tarih Yazıcılığı ve Tarih Felsefesi
Önemli Tarihler:
Kongre tarihi: 26-30 Ekim 2026
İlana çıkış tarihi: 20 Şubat 2025
Özet gönderimi için son tarih: 30 Haziran 2025
Özet değerlendirme sonuçlarının açıklanması: 1 Eylül 2025
Tam metinlerin son gönderim tarihi: 1 Mart 2026
Tam metin değerlendirme sonuçlarının açıklanması: 1 Haziran 2026
Başvuru Koşulları:
-Başvuru esnasında; sunulacak bildiri konusunun özgünlüğüne, alana katkısına ve başka bir toplantıda sunulmamış ve/veya yayımlanmamış olduğuna ilişkin Türk Tarih Kurumu tarafından hazırlanmış olan taahhütnamenin imzalanması gerekmektedir.
-Metinlerin, Türk Tarih Kurumu tarafından belirlenen yazım kurallarına uygun olarak hazırlanması gerekmektedir.
-Başvuru esnasında gönderilecek özetler, 250-300 kelime aralığında, Türkçe ve İngilizce olmalıdır.
– Bildiri özetleri, Kongre Bilim Kurulu tarafından değerlendirilecektir. Son başvuru tarihinden sonra gelen veya bildiri özetleri bulunmayan başvurular değerlendirmeye alınmayacaktır.
Başvuru için:
https://giris.ayk.gov.tr/signin/
Kaynak.https://turktarihkongresi2026.ttk.gov.tr/
.
Milli İstihbarat Teşkilatı Troçki'ye ilişkin gizli belgeleri yayınladı
Sovyet siyasetçi Lev Davutoviç Troçki, Rusya'dan zorla sınır dışı edildikten sonra kaçtığı Türkiye'de Sovyet istihbaratı tarafından takip ediliyordu.
Yayınlanma :
23.02.2025 19:56
Güncelleme :
23.02.2025 19:56
Milli İstihbarat Teşkilatı Troçki'ye ilişkin gizli belgeleri yayınladı
A
+
A
-
Turkustan.az gazetesinin Teleqraf'a dayandırdığı habere göre, bu durum MİT'in hazırladığı bir raporda dile getirildi.
Raporda, Bolşevik politikacı Lev Troçki'nin 1929-1933 yılları arasında İstanbul Büyükada'da sürgünde yaşadığı dönemde Sovyet istihbaratı tarafından izlendiği belirtildi.
MİT'in resmi internet sitesinin "Özel Koleksiyon" bölümünde yayımlanan raporda, Türk Milli Güvenlik Servisi'nin Troçki'nin takibinden haberdar olduğu ortaya çıktı. Konuyla ilgili rapor, teşkilatın İstanbul Şube Müdürü Aziz Hüdai'nin imzasıyla yönetime sunuldu.
Troçki
16 Ocak 1932 tarihli raporda şu ifadeler yer alıyordu:
“Ermenice tercümanımız… bize karşı tutumunu iyileştirmek için çalışmalara başladı. Serkis'in ajanı olarak görev yapan ve belgelerimizde GPU ajanı olarak adı geçen Davranov ile temasa geçti. Davranov ilk görevi olarak şu öneriyi ortaya koydu: "Troçki'yi yakından takip etmek istiyoruz. "Onu kimler görmeye geliyor, nerelere gidiyor, kimlerle görüşüyor, evde en çok ne gibi şeyler yapıyor, kimlerle yazışıyor?" – belgede belirtiliyor.
Dovranov, MİT ajanına, "Eğer arabayı bulmakta zorluk çekerseniz, Troçki'nin adada bulunduğu sırada yanında bulunan polis memuru Salih Efendi'yle görüşün ve ona, "Başkalarına haber veren bu efendi muhtemelen size de yardım edecektir" demesini söyledi. Yapacağınız işin değerine göre size bir araba sağlanacak ve ücretlendirileceksiniz. Ayrıca bu günlerden birinde İngiltere'den bir adam Troçki'yle görüşmeye gelecek. "Kim olduğunu ve neden geldiğini öğrenin."
Troçki1
Yayımlanan belgeler arasında Troçki'nin takipçilerinin Sovyet istihbaratına ilettiği diğer bilgiler de yer alıyor.
Troçki'nin Sovyet Rusya'dan sınır dışı edilip Türkiye'ye gönderildiğinde 50 yaşında olduğunu da belirtmek gerekir. Türkiye hükümeti onun güvenliğini sağlamaya çalıştı.
Troçki 1931 yılına kadar İstanbul'da yaşadı. O Türkiye'yi terk ediyor. Troçki, Ağustos 1940'ta Meksika'da suikasta uğradı. Cinayeti, SSCB NKVD'nin İspanyol ajanı Ramon Mercader işledi.
Troçki3
Kaynak: 23 Şubat 2025, turkustan.az, https://www.turkustan.az/news/daily/108537
.
Tebriz Mufassal Defterleri
Yayınlanma :
06.03.2025 09:55
Güncelleme :
06.03.2025 09:55
Tebriz Mufassal Defterleri
A
+
A
-
Tebriz Mufassal Defterlerinin yayınlanması
Mehmet Akif Erdoğru
İran Azerbaycan’ının Türk dönemi (Osmanlı) tarihinin birinci el kaynaklarından bazıları Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivinde korunuyor. Azerbaycanlı akademisyen Prof. Şahin Mustafayev, Osmanlı Arşivinde muhafaza edilen 1728 tarihli Tebriz livasının mufassal defterini Azerbaycan Türkçesine çevirerek yayınlamış bulunuyor. Defteri tam metin olarak yayınlamasının yanı sıra, açıklamalar da yapmıştır. Bakü Devlet Üniversitesi yayınları arasından iki cilt olarak çıkan bu eser, hemen belirtmek gerekir ki, büyük bir çabanın ürünüdür. Türkiye’de Osmanlı hâkimiyetindeki Tebriz sancağıyla ile ilgili ayrıntılı çalışmalar bulunmuyor. Bu açıdan bakıldığında bu çalışmanın hem Tebriz kentinin tarihi açısından hem de çevresinin kırsal tarihi açısından eser değer taşır. Tebriz, Çaldıran zaferiyle ilk kez Osmanlı egemenliğine girdi. Bir süreliğine elden çıktı.
Bu iki ciltlik defter Osmanlıların Tebriz’i son kez ele geçirmelerinden sonra (1724) hazırlanmıştır. Nitekim V. MINORSKY-[C.E. BOSWORTH]) bu son fetih üzerine şu bilgileri verir: ‘ Afganların İran’ı işgali tam bir anarşi durumuna yol açtı. İsfahan'dan kaçan tahtın varisi II. Tahmasp, 1135/1722'de Tebriz'e geldi ve burada şah ilan edildi. 12 Eylül 1723 tarihli antlaşmayla Tahmasp, Hazar vilayetlerini Rusya'ya devredince, Türkiye ihtiyati bir tedbir olarak Tebriz ile Erivan arasındaki sınır bölgelerini işgal etmek zorunda kalacağını duyurdu. Revan, Nahçıvan ve Merend'ın düşmesinden sonra, Serasker Abdullah Paşa komutasındaki Türkler 1137/1724 sonbaharında Tebriz'e geldi. Üsleri Şam-Gazan olan İranlılar direndi. Türkler bir miktar başarı elde etti, ancak yılın ileri mevsimi onları ay sonundan önce geri çekilmeye zorladı. Ertesi baharda Abdullah Paşa 70.000 kişilik bir orduyla geri döndü. Kuşatma sadece dört gün sürdü, ancak yedi müstahkem mahalledeki çatışmalar çok umutsuzdu. İranlılar 30.000, Türkler ise 20.000 adam kaybetti. İran garnizonunda sağ kalanlar ki, sayıları 7.000'i buluyordu, hiçbir engele takılmadan Erdebil’e çekildi. (Tabriz maddesi, İngilizce İslam Ansiklopedisi, s. 47). İşte bu defterler (TT 904 ve TT 908) bu fethin sonucunu olarak hazırlandı. Defterin ilk cildinde: nefs-i Tebriz, mukataalar, Serd-i Sahra, Hıtay, Şaha, Videhr, Rudkat, Dehharkan, Dizecrud ve Mehranerud nahiyeleri bulunur. İkinci ciltte ise Ucan, Abbas, Hanımrud, Alan-brağuş, Bedustan, Mevazihan, Arvanak (diğer adı: Güney), Merend, Zünuz ve Tesuz nahiyeleri vardır. Demek ki Tebriz merkez ve etrafındaki bu bölgeler 1724’te Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. Daha sonraki süreçte birkaç kez el değiştirdi. Osmanlı arşivinde korunan III. Murad dönemine ait bir defterde ise Osmanlı hâkimiyetinin bulunduğu yerler şöylece sıralanır: Rudkat, Arvanik, Enzab, Şaha, Merend, Serd-i sahra, Videhr, Dehharkan, Pir Çoban, Dize-cürud, Hoy, Mevazihan, Mihrane-rud, Saidabad, Heş-rud ve Ucan. Dizmar bölgesi ise Osmanlı idaresinde ayrı bir liva yapılmıştır: Dizmar, Merdanaim, Senedyan, Özmedel, Gerger ve Zenuz bölgeleri. Bu son bölgeler demek ki 1724 fethinde yeniden ele geçirilememiştir. Yine Meraga, Sarukurgan ve Salduz bölgelerini de ele geçirmediler.
Osmanlılar döneminde Tebriz merkezin ticari önemi büyük ölçüde kara gümrüğü olmasından kaynaklanır. Prof. Mustafayev, bu defterler ilgili bazı sonuçları da verir: Onun hesaplamasına göre, 1728 yılında Tebriz nüfusunun % 89.6’sı Müslüman, % 9.6’sı Hristiyan ve % 0.8’i Yahudi’dir. Bu durumda Tebriz’in ağırlıklı olan bir İslam kenti olduğu ortaya çıkıyor. Değerli naşir, Tebriz bu defterlerle ilgili olarak Türkiye’de yapılan bazı araştırmalardaki yanlışlıkları da düzeltmektedir. Örneğin Tebriz’in mahallelerinden birinin ismini Dervaze-i Rig olarak okumaktadır ki, Rey Kapısı anlamına geldiğini belirtmektedir (1. Cilt, s. 38). Hâlbuki Türkiye’deki araştırmalarda bu sözcük yanlış olarak Dik ve Rebak şeklinde okunmuştur.
Tebriz defterinin Osmanlı kent tarihine katkılarından biri, Tebriz’de kullanılan kent terminolojisinin Anadolu ve Arap bölgelerindeki kentler için kullanılan terminolojiden farklı olmasıdır. Örneğin, büyük mahallelerin alt birimlerinden olan Kuçe sözcüğü Anadolu ve Balkan kentlerinde geçmez. Hâlbuki Tebriz’in en önemli ve en kalabalık mahallelerinden olan Hıyaban Mahallesi Kuçe’lere ayrılmıştır. Hacı Ahmed, Köprü, Dize, Maralan, Aşdöken, Dumeşkiyye, Belu-seng, İmadiye ve Hıtay adını taşıyan Kuçeler, Tebriz’in kalabalık alt birimleridir. Yine, Reşidiye imareti kuçesi, Sıyaban Bağı Kuçesi, Rey Kapısı mahallesini oluşturan köşe’lerdendir. Bu yıllarda savaşlardan dolayı Tebriz’in bazı mahalleleri de boştur (hali anirreaya). Osmanlı idaresi hububat için 1/5 gibi yüksek bir oranda vergilendirme yapmıştır. Mustafayev, Tebriz’in bazı mahalle isimlerinin, İlhanlılar döneminde kullanılanların Osmanlılar tarafından yeniden kullanıldığını tespit etmiştir. Örneğin Dımaşkiyye isminin Ebu Said Han’ın veziri Dımaşk Hoca’dan geldiğini belirtir. Tebriz, üzüm bağlarıyla ünlü bir yerdi. Bu durum yer isimlerine de yansımıştır.
Metnin Azerbaycan Türkçesine tercümesi konusunda birkaç söz söylemem gerekirse; orijinal Osmanlı tarih deyim ve terimleri çevrilmeseydi iyi olurdu. Örneğin orijinal ‘karye’ sözcüğü (köy anlamında) kend’e çevrilmiştir. ‘Gebr’ sözcüğü ‘Hristiyan’ olarak yorumlanmıştır. ‘Dervaze’ sözcüğü, ‘kapı’ya çevrilmiştir. Dervaze-i Serd ve Mirmir mahallelerinde yaşayan ‘gebran’, ‘Hristiyan’ olarak çevrilmiştir. Şahıs isimlerine dikkatle bakıldığında bunların Ermeni oldukları açıktır. Burada da ilginç bir durumla karşılaşıyoruz: Bu da, Osmanlı tahrir defterlerinin etnisiteyi ve belli halkların tarihsel iddialarını destekleyen birinci el tarihi kanıtlar olarak kullanılmasıdır. Balkan tarihçileri, bunu çokça yaptılar. Tahrir defterlerinde geçen isimleri kendi dillerinde yazarak ve yayınlayarak kendi bölgelerinde tarihsel hak iddiasında bulundular. Bunu Gürcü tarihçiler de yaptılar. Gürcü tarihçi Jikya, Ankara Tapu Arşivindeki Gürcistan defterini Gürcüceye çevirerek yayınladı ve İkinci Dünya Harbi sonrasında Gürcistan Hükümeti, bu yayına dayanarak, Artvin ve Ardahan gibi bölgelerin tarihteki nüfusunun Gürcü olduğunu ileri sürdü ve bu bölgeleri Türkiye’den istedi. Hâlbuki bu isimlerin çoğu ortak isimlerdi ve Gürcüce değildi. Tebriz, kuşkusuz hem Osmanlı hem de Safevi idaresinde Türk kentlerinden biriydi. Burada sorun olan etnisite değil, mezhep meselesiydi (Sünni-Şii).
Netice olarak Tebriz ve çevresinin meskûn mahal isimleri ile şahıs isimleri büyük ölçüde Türkçe’dir. Türkçe, Tebriz Yahudileri (Sürhab Mahallesinde) ve Ermenileri tarafından da kullanılmıştır. Onlar üzerinde büyük tesir bırakmıştır. Hatta bazen Osmanlı kâtipleri Türkçe sözcükleri özenti olarak Arapça ve Farsçasını olarak yazmışlardır. Örneğin Tebriz’in Deveci Mahallesi, Şütürban olarak da yazılmıştır.
.
Talat Paşa'nın Ermenilerce şehit edilişinin 104. yılı
Ermeni teröristlerce 15 Mart 1921 tarihinde şehit edilen Talat Paşa, vefatının senei devriyesinde anılıyor. İttihat ve Terakki'nin liderlerinden olan Sadrazam Talat Paşa, mücadele hayatıyla Osmanlı Devleti'nin son dönemine damga vuran bir isimdi.
Yayınlanma :
17.03.2025 11:00
Güncelleme :
17.03.2025 11:00
Talat Paşa'nın Ermenilerce şehit edilişinin 104. yılı
A
+
A
-
Mehmet Talat Paşa'nın Berlin'de Ermeni teröristlerce suikaste uğramasının üzerinden 104 yıl geçti.
15 Mart 1921'de sonradan Ermeniler tarafından "millî kahraman" ilan edilen Sogomon Tehliryan tarafından suikaste uğrayan Talat Paşa, Enver Paşa ve Cemal Paşa ile beraber İttihad Terakki'nin önde gelen isimlerinden birisiydi. Osmanlı'nın son sadrazamlarından olan Talat Paşa, 1. Dünya Savaşı sonrasında yurdu terk etmek zorunda kalmıştı. Ermenilerin yıllardır bir propaganda aracı olan "soykırım" iddialarının merkezindeydi. 1915'te Ermeni tehciri olarak da bilinen Ermeni Göç Yasası'nın mimarlarındandı. Talat Paşa, Osmanlı'nın Cihan Harbi'ne girdiği yıllarda, önemli görevler üstlendi. Rusların; Kars, Ardahan ve Batum’u iade etmesinde ciddi tesiri oldu.
TALAT PAŞA'NIN HAYATI
1874 yılında Edirne yerleşiminde dünyaya gelen Talat Paşa, belirsizlikler dünyasında doğdu ve büyüdü. Osmanlı İmparatorluğu düşüşteydi ve genç Talat, parçalanmakta olan bir dünyada iz bırakmaya kararlıydı. Keskin zekâsı ve eylemleriyle Osmanlı siyasetinde hızla yükseldi ve Sultan 2. Abdülhamid hükûmetine karşı kilit kişilerden biri oldu. Eğitimini, Edirne Askeri Rüştiyesinde tamamladıktan sonra 1898-1908 arasında Selanik Postanesinde posta memuru olarak görev yaptı. Uzun süreli memuriyetin ardından Selanik Postane Başkanı görevini üstlendi.
Bu süreçte Talat Paşa, Jön Türk düşüncesinin etkisinde kaldı. 1896 yılında ilk defa bu muhalif hareketin bir parçası olarak tutuklandı. Bu tutuklanmanın sonucunda üç yıl mahkûm kaldı ve memuriyetten atıldı. Üç senenin sonunda Talat Paşa’nın mahkûmiyeti bittiğinde, Selanik şehrine sürgün edildi. Paşanın, Selanik Vilâyeti Posta ve Telgraf İdaresinde bulunduğu görevler, memleketin dışında yayımlanan muhalif gazeteleri Selanik’e getirilmesi için fırsat verdi. 1906 yılında Talat Paşa, İsmail Canbulat ve Mithat Şükrü Bey, Osmanlı Hürriyet Cemiyetinin kurulmasına karar verdi. Cemiyet 1907 yılında Paris merkezli Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti ile birleşti. Bu birleşme neticesinde Talat Paşa dahili, Bahâeddin Şâkir Bey ise harici temaslarla cemiyetin örgütlenmesini sağladı.
1908 yılında Meclis-i Mebusan’a Edirne mebusu olarak dahil olurken, meclisin de Birinci Reis Vekili olarak görevlendirildi. 1909-1911 tarihleri arasında bir buçuk yıl Dahiliye Nazırı olarak görev yaptı. Balkan Savaşı sırasında gönüllü olarak Edirne’de bulunmuş, İstanbul’a geri yollanmıştır. Ünlü Bâb-ı Âli Baskını'nın başat aktörleri arasında yer aldı.
OSMANLI SADRAZAMI OLDU
1908'de Ancien Regime’i (Eski yönetim) deviren ve Osmanlı İmparatorluğu'na yeni bir reform ve modernleşme çağı getiren İttihat ve Terakki’nin örgütlenmesine yardım etti. Talat Paşa, devrimdeki rolünden dolayı ödüllendirildi ve kısa sürede yeni hükûmetin en güçlü adamlarından biri oldu.
Güçle birlikte sorumluluk da geldi ve Talat Paşa kendini Osmanlı İmparatorluğu'nu modernleştirme görevine adadı. Eğitimde, hukuk sisteminde ve orduda kapsamlı reformları hayata geçirdi ve imparatorluğu modern zamanlara taşımak için yorulmadan çalıştı. Hüseyin Cahit Yalçın hem Talat Paşa hem de İttihat ve Terakki için, "Aralarında şahsi menfaat, âdi ve aşağılık düşünceler değil yüksek bir ideal bağı vardı. Ve bu ideal vatan aşkından ibaretti" demiştir.
Ufukta beliren Birinci Dünya Savaşı ile Talat Paşa, Osmanlı İmparatorluğu'nun geleceğini güvence altına almak için bir fırsat gördü. Alman İmparatorluğu'nun gücünün Osmanlı İmparatorluğu'nun dünyadaki yerini güvence altına almaya yeteceğini umarak Almanya ile birleşme politikası izledi.
Talat Paşa, 1915’te kaderi için mücadele eden Türk halkına, Rusların emriyle sistemli saldırılarda bulunan Ermeni çetelerle mücadele kararı aldı. Bölgede güvenlik sorunu çıkaran Ermeni nüfusunu göç ettirerek, Türklerin Anadolu’da yok olmaması için önemli bir karar almış oldu.
ERMENİ TERÖRİST TARAFINDAN ŞEHİT EDİLDİ
Ermeni şovenistlerinin uğrak mekanı olan Taşnak Partisi, İttihatçı yöneticilere karşı suikast kararı aldı. Bu kararın neticesinde Azerbaycan Halk Cumhuriyeti yöneticileri de dahil olmak üzere birçok Türk aydını Taşnak terörüne maruz kaldı. 15 Mart 1921’de Berlin’de suikastçı Soğomon Tehliryan, Talat Paşa’yı arkasından haince bir saldırı ile şehit etti.
Ünlü tarihçi Erol Şadi Erdinç, Talat Paşa'nın şehadet mertebesine yükseldiği günü anlatırken, "Talât Paşa öldürüldüğünde ayakkabısının altı delikti" açıklamasında bulunmuştur. Bugün suikastçı Soğomon Tehliryan’ın heykeli Ermenistan’a dikilmiş ve bu katil terörist, "millî kahraman" olarak anılmaktadır.
Talat Paşa ise Ermenilerin bu şovenizmine yıllar önce cevabını vermişti. Bir ahbabı ile sohbetinde, "Beni bir gün sokakta vuracaklar. Alnımdan kan akarak yere serileceğim. Yatakta ölmek nasip olmayacak. Ziyanı yok, varsın vursunlar, vatan benim ölümümle bir şey kaybedecek değildir. Bir Talât gider, bin Talât yetişir" cevabını vermiş ve Türk gencinin zihninde gezinen Türklük bilincinin en yüksek mertebesine ulaşmasını sağlamıştır.
Kaynak: 15 Mart 2025,https://www.qha.com.tr/guncel/talat-pasa-nin-ermeni-teroristlerce-sehit-edilisinin-uzerinden-104-yil-gecti-504136
.
Çanakkale Deniz Zaferi'nin üzerinden 110 yıl geçti
Çanakkale'de 18 Mart 1915'te elde edilen deniz zaferi, Türk milletinin geleceği için bir dönüm noktası oldu, Çanakkale'nin geçilemeyeceğini de kanıtladı.
Yayınlanma :
18.03.2025 13:53
Güncelleme :
18.03.2025 13:53
Çanakkale Deniz Zaferi'nin üzerinden 110 yıl geçti
A
+
A
-
Çanakkale Deniz Zaferi'nin üzerinden 110 yıl geçti
Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere, Avrupa'da savaşın mevzi çatışmalarına dönüşmesi üzerine Çanakkale ya da Balkanlar'da yeni bir cephe açıp İstanbul'u ele geçirerek, Osmanlı Devleti'ni Almanya'dan ayırmayı ve kararsız Bulgaristan'ın ittifak devletleri yanında yer almasını önlemeyi amaçlıyordu.
Osmanlı güçlerinin 3 Şubat 1915'teki Süveyş Kanalı'na taarruzu sonuç vermeyince İngiltere, Mısır'daki güçlerini boğazlara yönlendirdi.
Çanakkale Deniz Zaferi'nin üzerinden 110 yıl geçti
İtilaf devletleri, 12'si İngiliz, 4'ü Fransız olmak üzere 16 muharebe gemisi, 6 muhrip, 14 mayın arama tarama ve bir uçak gemisinden oluşan donanmayla 19 Şubat 1915 sabahı, "Müstahkem Mevki Methal Grubu Bataryaları"na bombardıman başlattı.
Çanakkale Deniz Zaferi'nin üzerinden 110 yıl geçti
Methal Grubu'nda Ertuğrul, Seddülbahir, Kumkale, Orhaniye bataryaları ile Erenköy civarında yerleştirilmiş bir kısım seyyar obüs bataryası, Merkez Grubu'nda ise Anadolu ve Rumeli bataryaları bulunuyordu.
Hava şartlarının olumsuzluğu nedeniyle ikinci bombardıman 25 Şubat'ta yapıldı. 26 Şubat-17 Mart arasında ise itilaf devletleri donanması mayın arama taraması gerçekleştirdi ancak 17-18 Mart gecesi Nusret Mayın Gemisi, Erenköy Koyu'na ve boğaz geçişine mayın döşedi.
Çanakkale Deniz Zaferi'nin üzerinden 110 yıl geçti
Türklerin zaferi ile sonuçlandı
Müttefik donanması, 18 Mart günü saat 11.15'te ilk atışlarla büyük bir taarruz başlattı. Saat 18.00'e kadar süren şiddetli çatışmalar sonunda, itilaf devletleri donanmasının üç muharebe gemisi "Bouvet", "Irresistible" ve "Ocean" zırhlıları battı, iki muharebe gemisiyle bir muharebe kruvazörü hasar aldı.
Çanakkale direnişinin ilk bölümü, İngiliz ve Fransız donanmalarının yenilgisi ve Türklerin zaferi ile sonuçlandı. Çanakkale geçilemedi.
Çanakkale Deniz Zaferi'nin üzerinden 110 yıl geçti
Yedi saat süren savaşta elde edilen bu kesin zafer, tarihe "Çanakkale Deniz Zaferi" olarak geçti.
Deniz savaşının ardından başlayan kara savaşlarında İtilaf Devletleri'nin karşısına kahraman Türk ordusu, Mustafa Kemal Paşa ve kahraman komutanlar çıktı. Düşmanlarını bozguna uğratan Mehmetçik, Çanakkale'yi İtilaf Devletleri'ne kapatarak, bütün dünyaya "Çanakkale Geçilmez!" dedirtti.
Kaynak: 18 Mart 2025, https://www.trthaber.com/haber/gundem/canakkale-deniz-zaferinin-uzerinden-110-yil-gecti-901101.html
.
Türk Tarihi yeniden yazılıyor: VI. yüzyıla ait Türk parası bulundu
Özbekistan'da 6. yüzyıla ait olduğu tahmin edilen Türk parası bulundu. Batı Göktürk dönemine ait olduğu düşünülen "Türk-Kağan" yazan sikke bulundu. Özbek Arkeolog Prof. Dr. Gaybulla Babayarov, detayları ilk kez TRT Haber ile paylaştı.
Yayınlanma :
16.05.2025 09:46
Güncelleme :
16.05.2025 09:46
Türk Tarihi yeniden yazılıyor: VI. yüzyıla ait Türk parası bulundu
A
+
A
-
Ayşe Şimşek
Ayşe Şimşek/ Haber Prodüktörü
Özbekistan'da Türk tarihini değiştirebilecek bir keşfe imza atıldı. Batı Göktürk dönemine ait olduğu belirtilen "Türk-Kağan" yazılı madeni para bulundu.
Bu ünvanın görüldüğü paralar Özbekistan’ın başkenti Taşkent civarındaki eski şehir kalıntılarında bulunalı yaklaşık 25-30 sene geçti fakat bu tür sikkelerin Göktürk Kağanlığıyla ilişkili olduğu meselesi karanlık kaldı.
Taşkent'te Türk-Kağan sikkesi bulundu
Türk parasını bulan Özbekistan Bilimler Akademisi Milli Arkeoloji Merkezi Uzmanı Prof. Dr. Gaybulla Babayarov, paranın hangi Türk kağanına ait olduğuna, parayı nasıl okuduğuna, Türk tarihi için önemine dair detayları ilk kez TRT Haber'den Ayşe Şimşek'e anlattı.
Çaç (Taşkent) bölgesinde bulunan Soğdça yazılı sikke çeşitlerinin birinde “Türk-Kağan” tabiri yer alıyor.
Prof. Dr. Gaybulla Babayarov, Taşkent bölgesinin eski şehir kalıntılarından bulunan bronz sikkeler arasında 20'den fazla sikke çeşidinin Batı Göktürk Kağanlığı’na ait olduğunu belirtti. Bu sikkelerden 3’ünün żpγw “Jabgu”; 5’inin cpγw x’γ’n “Cabgu-Kağan” ve 9’unun x’γ’n “Kağan” ünvanlarıyla basıldığı, geri kalanlarının ise yazısız olduğu anlaşıldı.
Prof. Dr. Gaybulla Babayarov, adı geçen sikke çeşitlerinin (Levha I) arasında 2 çeşit sikkenin Soğdça yazıyla twrk x’γ’n – “Türk-Kağan” tabiriyle bastırılmış olmasının ilgi çekici olduğunu söyledi.
6. yüzyıla ait Türk parası bulundu: Detaylar ilk kez TRT Haber'de
"Türk-Kağan" tabiri ilk kez bu sikkelerde görüldü
Prof. Dr. Babayarov, bu tür sikkelerde Batı Göktürk Kağanlığının Yabguluk döneminde (6. yüzyılın son çeyreği–7. yüzyılın başı) basıldığı belirlenen biçimindeki bir damganın görüldüğünü açıkladı:
"Yine, bu sikkelerin, hem barındırdığı ikonografi, hem yapım tarzı (çapı, ağırlığı, teknik yapımı, metal özellikleri vs.) onları daha sonra bastırıldığı anlaşılan Batı Göktürklerinin Yabgu-Kağanlık (7. yüzyılın başı–şu yüzyılın 30’lu yılları) ve Kağanlık dönemi (630-740) sikkelerinden farklı kılıyor."
6. yüzyıla ait Türk parası bulundu: Detaylar ilk kez TRT Haber'de
Hem Kağanlığın kurucusu olan toplumun adıyla, hem de devletin adıyla ilişkili olarak Türk-Kağan tabirinin ilk olarak bu tür sikkelerde görüldüğünü açıklayan Prof. Dr. Gaybulla Babayarov, etnik-siyasî aidiyeti belirleme amacını taşıması bu sikkelerin ilginç yanı olduğunun altını çizdi.
Peki bu sikke hangi Türk kağanına ait?
Prof. Dr. Babayarov, sikkenin İstemi Kağan'ın Fergana yönetimindeki torunlarına ait olabileceğini duyurdu:
Hem arkeolojik katmanlardan anlaşılacağı üzere hem de Soğdça yazının sistemine ve yazı biçimine göre 6-7. yüzyıllara ait olduğunu düşündüğüm bu Türk-Kağan sikkesi, Batı Göktürk Kağanlarından birine, muhtemelen Kağanlığın kurucularından biri İstemi Kağan'ın Fergana'da yönetimde bulunan torunlarına ait olabilir.
Prof. Dr. Gaybulla Babayarov
"Türk" kelimesinin geçtiği ilk belge olduğu tahmin ediliyor
Prof. Dr. Babayarov, "Türk-Kağan kelimesinin ilk belirtildiği tarih 8. yüzyılın ilk çeyreğine uzanıyordu. Bilindiği gibi, bu tabir ilk olarak Orhun bölgesinde dikilen Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarında görülmüştü. Ondan önce de Çin kaynaklarındaki 'Tu-jüe Ko-han' kelimesi 'Türk Kağan' olarak kullanılıyordu." dedi.
6. yüzyıla ait Türk parası bulundu: Detaylar ilk kez TRT Haber'de
Prof. Dr. Babayarov, Türk" kelimesinin geçtiği ilk belge olduğunun tahmin edildiğini açıkladı:
Bu sikke ile beraber 'Türk' kelimesinin geçtiği bu tarihi belgenin, Türk adının tarihini 150 sene daha geriye götürdüğünü söyleyebilirim. Yani Orhun yazıtlarının dikildiği tarih 730’lu yıllara denk geliyorsa, sikke yazıları 580-610 yıllarına ait. Böylece “Türk” adının tarihinin 1400-1500 yıllık bir vakit dilimine sahip olduğunu anlayabiliriz."
Türk-Kağan ifadesi mensup olduğu etnik ve siyasî aidiyeti anlatıyor
Prof. Dr. Babayarov, Türk-Kağan ifadesinin burada kesin bir hükümdarın şahsî adı veya ünvanı değil, mensup olduğu etnik ve siyasî aidiyeti anlatan bir tabir olduğunu diğer örneklerle de tespit edilebildiğini açıkladı:
"Bunun en sabit örneği Batı Göktürk Kağanlığının birer devamcısı olan Türgeş Kağanlığı sikkelerinde βγy twrkyš x’x’n pny – “İlahi / Cenap Türgeş Kağan sikkesi” cümleleri yer almasında görülüyor. Ancak, Türgeş sikkelerinde adı geçen cümleler standart olup, Batı Göktürk sikkelerinde ise hemen hemen her yönetici değişiminde sikkeyi bastıran hükümdarın taşıdığı kendi ünvanı veya tahta oturduğu vakit sahip olduğu adını sikkede darbettirdiği görülüyor."
"Türk toplumunun belirgin bir kısmının yerleşik hayat sürdüğü anlaşıldı"
Prof. Dr. Gaybulla Babayarov'a göre bu Türk-Kağan sikkesi, şu ana kadar bilim insanları arasında genel görüş olan “Göktürkler göçebe toplumdu, dolayısıyla onları yerleşiklere özgü alış verişte para dolaşımına gerek duymamışlardı” görüşünü çürütüyor. O dönemlerde Türk yöneticilerinin ve Türk toplumunun belirgin bir kısmı yerleşik hayat sürdürdükleri, şehirler inşa ettikleri anlaşılıyor.
6. yüzyıla ait Türk parası bulundu: Detaylar ilk kez TRT Haber'de
Bu sikke ile beraber, Türk Dünyası açısından Taşkent, Fergana gibi Türkistan'ın en eski yerleşik kültüre sahip bölgelerinin Türk tarihi ve toplulukları açısından önemi de ortaya çıkmış oldu.
6. yüzyılın sonu, 7. yüzyılın başlarında basılan bu tür madeni paraların çeşitleri son günlerde sadece Taşkent bölgesinde değil, Fergana bölgesinde de bulunmaya başlamasıyla Batı Göktürk Kağanlığı tarafından bastırılan sikkelerin dağılım coğrafyası epey genişledi.
Kaynak: 14 Mayıs 2025,https://www.trthaber.com/haber/turk-dunyasi/6-yuzyila-ait-turk-parasi-bulundu-detaylar-ilk-kez-trt-haberde-907037.html
.
Kilise ve kölelik üzerine gerçekler
İngiltere Kilisesi'nin köle ticaretine yaptığı sözde geçmiş yatırımlar nedeniyle kendini cezalandırması ciddi şekilde hatalı araştırmalara dayanıyor
Yayınlanma :
30.05.2025 09:34
Güncelleme :
30.05.2025 09:34
Kilise ve kölelik üzerine gerçekler
A
+
A
-
2023 yılında İngiltere Kilisesi'nin bağış fonlarının yöneticileri olan Kilise Komiserleri, "daha iyi bir geleceğe yatırım yaparak geçmişteki bazı yanlışları ele almak" amacıyla "etki yatırımı, araştırma ve katılım programı " için 100 milyon sterlinlik bir fon oluşturulduğunu duyurdu .
"Geçmiş yanlışlar " terimi , 1723 ile 1739 yılları arasında yürürlükte olan, Kilise'nin belirli tarihi bağışlarının ("Kraliçe Anne'nin Cömertliği" olarak bilinir) Güney Denizi Şirketi tarafından 18. yüzyılda köleleştirilmiş insanlarla yapılan transatlantik ticaretle olan iddia edilen ilişkisine atıfta bulunuyordu . İddialar, Kilise Komiserleri tarafından görevlendirilen bir raporda yer alıyordu .
Raporlarında , bu yatırımın Kilise'ye, o zamanki yetkililerin çok iyi bildiği (tamamen desteklenmeyen bir ifade) ve açıkça kaygısız, acınası olduğu kadar suçlu da olan bu kayıtsızlığın onları suç ortağı haline getirdiği, çok fazla insan acısı pahasına büyük bir mali avantaj sağladığı ileri sürülmektedir .
Duygu ve niyet tamamen övgüye değer görünüyor. Ancak, tarihsel kanıtların daha yakından incelenmesi, dayandıkları varsayımlar ve iddialar konusunda şüphe uyandırıyor .
Yeniden değerlendirme, Southampton Üniversitesi'nden emekli Profesör Richard Dale'in sırasıyla 2 2 Mart ve 5 Nisan 2 024 tarihlerinde Church Times'da yayınlanan bir makale ve ardından gelen bir mektupla başladı . Profesör Dale, yazarları Kilise yetkililerinin dayandığı raporu geri çekmeye ve " Bounty'nin yatırımları ile köle ticareti arasında yetersiz ekonomik araştırmaya dayalı yanlış bağlantılar kurduğu için Kilise Komisyon Üyelerinden özür dilemeye " çağırdı.
Reddedici bir yanıt yayınlayarak ( Church Times , 14 Haziran 2024 ) Kilise Komisyoncuları anlayışsız göründüler . Rapor boyunca belirgin olan yanlış anlaşılmalar tarafından yanıltıldılar, "South Sea annuites " satın alımının South Sea Company'ye hiçbir yatırım oluşturmadığını anlamadılar. Bunlar, tarihi devlet borcundan sermayeleştirilen devlet annuiteleriydi ve bunlardan kaynaklanan faiz, herhangi bir denizaşırı ticaretten elde edilen kârdan değil, yalnızca ulusal vergi gelirlerinden ödeniyordu.
Günümüz hükümeti, South Sea Company'nin Londra Şehri'ndeki ofislerini yalnızca, yıllık gelirlerdeki mülkiyet transferlerinin kaydedildiği ve faiz ödemelerinin dağıtıldığı bir idari kurum olarak kullanıyordu. Şirket gerçekten de kıtalararası ticaret yaptı ve bunların yaklaşık dörtte biri kadarlık bir azınlık bileşeni, Afrika'daki kölelikten İspanyol Amerika'daki köleliğe Afrikalı insanların taşınmasını sağladı. Ancak bu, büyük ölçüde yöneticilerin özel bir girişimi olarak takip edildi ve İngiliz hükümetinin şirkete istediği 30 yıllık bir sözleşmeyi yerine getirmek için üstlenildi. Ne hissedarların ne de yıllık gelir sahiplerinin kaynaklarını içeriyordu.
O dönemde Güney Denizi Şirketi'nde tamamen farklı, eşitsiz ve ayrı iki varlık bir arada var oluyordu. Dale'in gözlemlediği gibi, Bounty Valileri şirketin Afrika kölelerinin transatlantik nakliyesini içeren küçük ticari bileşenine değil, yalnızca hükümet borcunun yönetimiyle ilgilenen, ayrı ve kamuoyunda çok daha belirgin olan departmana yatırım yapmaya özen gösteriyordu.
✞
1711'deki başlangıcından itibaren South Sea Company ikili bir girişimdi ve paralı halka sunduğu yüz bir ticaret şirketi değil, ulusal Hazine'nin görkemli bir ajansıydı. Hükümet tarafından, çoğunlukla özel abonelere ait olan yaklaşık 9,4 milyon sterlinlik faiz ödeyen borcunu emmek için kurulmuştu; bu borç, şirket hisselerine dönüştürülmek üzere şirkete devredilecekti.
Devletin çeşitli borç ihraç eden departmanları tarafından daha önce faiz olarak ödenen havalelerin yerine, Hazine, vergi mükelleflerinin parasından çekilen büyük miktarda nakit parayı (''Hazine Annuity'') yıllık olarak şirkete yatırmayı üstlendi ; bu miktar başlangıçtan itibaren her yıl 0,5 milyon sterlini aştı ve sonunda (yaklaşık 1721) 1,7 milyon sterlinin üzerine çıktı, ardından yaklaşık 1739'da yıllık 1 milyon sterlinin biraz üzerine düştü. Şirketin çok sayıdaki büro personeli daha sonra bu havaleyi hissedarlara (1721'e kadar 21.000'den fazla ) Parlamento Yasası ile belirlenen bir oranda, başlangıçta yıllık % 6 (1718'den sonra %5) sabitlenmiş iki yıllık faiz olarak dağıttı.
Şirketin hisselerinin sahiplerine aktarılan neredeyse her kuruş (ve 1723'ten sonra, ayrıca yönettiği yıllık gelirler) böylece Hazine tarafından vergi mükelleflerinin parasından karşılanıyordu ve şirket tarafından herhangi bir ticaretten elde edilen kârdan hiçbir şey karşılanmıyordu. Dahası, bir hükümet kurumu olarak statüsünü doğrulayan Hazine, South Sea Company'nin ofis kirasını ve personelinin ücretlerini ödedi.
Şirket yurtdışı ticaretine girişti, ancak bu hiçbir zaman sermayelendirilmemiş ve şirketin geri kalan işinden tamamen ayrı olarak ve hissedarlardan hiçbir mali girdi gerektirmeyecek şekilde yürütülen bir girişimdi.
✞
1711'de hükümet, birçok borç sahibinin, tamamen geçerli borçlanma araçlarını, aslında yalnızca değişken faizli tasarruf hesaplarının yönetimiyle ilgilenen bir şirketin hisselerine dönüştürmek için bir teşvike ihtiyaç duyduğunu anladı . Bu nedenle şirkete ayrıca, İspanyol Amerika'daki potansiyel olarak karlı pazarlara doğrudan ve bu pazarlardan ikili İngiliz ticaretinde tam tekel hakları da verildi.
Niyet, düzenli havalelerin zaman zaman bu ticaretten elde edilen kârın bir temettüsünün (hisselerin değerine de olası bir fayda ile) eklenmesi ve böylece borçlulara dönüştürme teşviki sağlanmasıydı. Şirket adını bu olasılıktan almıştır.
Bu nedenle, hükümet en başından itibaren iki tamamen bireysel ve ayrı işletmenin aynı çatı altında yürütüleceğini anlamıştı : büyük bileşen her altı ayda bir eski hükümet borcuna ilişkin faiz olarak büyük miktarda kamu parasını yatırımcılara dağıtırken, küçük bileşen 1713'te İngiliz-İspanyol düşmanlıklarının sona ermesiyle uygulanabilir hale gelen bir dış ticaret girişimini yürütüyordu. Ancak hissedarların beklentilerinin aksine, şirketin gemilerinin çoğu Atlantik'i doğrudan her iki yönde geçmeyecek, bunun yerine dış tarafta Batı Afrika'ya büyük bir sapma yapacak ve orada her yıl İspanyol Amerika'daki madenlere ve plantasyonlara nakledilmek üzere 4.800 yetişkin erkek köleye eşdeğer miktarda köle satın alacaktı . Bu haber birçok kişi tarafından iyi karşılanmadı ve haklı sebepleri vardı; 1713 yılında İspanya Kralı bile, vasıfsız işgücünün Afrika'daki kölelikten İspanyol Amerika'daki köleliğe taşınmasının ( Asiento de Negros olarak bilinen sözleşme kapsamında ) sadece kârsız değil, aynı zamanda sürekli olarak zarar getiren bir işlem olduğunu kabul etti.
Bununla birlikte , ve en azından Fransızlardan korktuğu için, anlaşma yapıldı ve Güney Denizi Şirketi 30 yıllık süresi boyunca buna bağlı kaldı. Böylece, şirket Batı Afrika kıyılarına Avrupa mamulleri ve tekstil ürünleri göndermeye ve (takas yoluyla) yerel krallardan, tüccar-soylulardan ( cappashier'ler ) ve tüccarlardan satın alınan Afrikalı köleleri İspanyol Karayiplerine taşımaya devam etti. Orada, İspanyol yetkililer tarafından uygulanan korumacı düşmanlıklar bunu sürekli olarak zor bir görev haline getirdi; gerçekten de, 1718-22 ve 1727-29 yılları arasında iki ülke savaş halinde olduğundan ticaret yapılmadı.
Şirketin ticaretinin bu özel bileşeninin nihai bir kâr üretmemesi önemsizdi, çünkü şirketin ticaret girişiminin temel amacı köleleştirilmiş kişilerin taşınması değil, daha önce İngiliz nakliyesine hiç açık olmayan Buenos Aires, Panama Şehri ve beş İspanyol Karayip limanına ticari erişimin kullanılmasıydı; şirket buralarda külçe altın veya mal satın alıp Londra'da yeterli bir nihai kârla ithal edip satabilirdi.
Başlangıçtaki sayısız iniş çıkıştan sonra, doğrudan ikili ticaretin küçük hacmi, üçlü ticaretin sonuç ayağının ürünüyle birlikte ele alındığında, şirketin alt ticaret departmanı için mütevazı ama bu girişimin bundan sonra kendi kendini ödemesine yetecek nihai kârlar elde edildi ; hissedarlara herhangi bir çağrıda bulunulmadı.
Ancak bu karlar , her halükarda hükümetten tasarrufları için iyi bir faiz oranı alan bu kadar çok sayıda hissedar arasında paylaştırılmaya değecek kadar büyük olmadı; aslında şirket, 1718'den sonra faiz oranını ilk kurulduğu zamanki yüzde altı seviyesinde tutmayı başardı . Bu artış ticaretle değil , kanunla yetkilendirilen yeni hisse satışlarından elde edilen nakitle finanse edildi; hissedarların gelirleri, şirketin köle ticaretiyle oluşan alt ticaret faaliyeti içindeki bileşen tarafından kar olarak üretilen ek paraların herhangi bir karışımıyla asla lekelenmedi . Bu tür dağıtılabilir paralar hiçbir zaman gerçekleşmedi.
✞
1720'de "Güney Denizi Balonu" patladı. Yöneticilerin orijinal dönüşüm planının iddialı genişlemelerinin ardından gelen - 1719'da önemli ve 1720'de muazzam (ulusal borcun neredeyse tamamını kapsayan), hepsi hükümet tarafından onaylandı ve Parlamento Yasası'nda yer aldı - çöküş felaket oldu ve gerekli parlamento kurtarma ve şirketin yapısının rasyonalizasyonu ile sonuçlandı. Başlangıçtan itibaren etkili olan faaliyetleri içindeki çatallanma artık resmileştirildi ve kanun hukukunda yer aldı.
Yıllık gelir sermayesi ayrılmıştı
"Balon"un savurganlıkları, şirketin elinde daha fazla kağıt hükümet borcu enstrümanı bırakmıştı, eski sahipleri tarafından 1723'te neredeyse 34 milyon sterlinlik bir nominal değere sahip hisse senetlerine dönüştürülmek üzere coşkuyla teslim edilmişti . Bu kağıt sermaye (hükümetin hissedarlara dağıtılmak üzere şirkete ödediği ve şimdi yıllık yaklaşık 1,7 milyon sterlinlik bir Hazine Annuitesi) şirketin yaşayabileceği herhangi bir ihtiyacı fazlasıyla aştı.
Bu nedenle Parlamento, 1723 yılının başlarında, nominal sermayenin 16.901.102 sterlinlik kısmının (şirkete tahsis edilen 33.802.203 sterlinin yarısı) adi hisse senedi biçimini almayı bırakıp 24 Haziran 1727'ye kadar yıllık yüzde beş , bundan sonra ise yüzde dört faiz ödeyen, ardışık sahipler tarafından devredilebilen ancak beş yıl sonra hükümetin takdirine bağlı olarak herhangi bir zamanda geri alınabilen değişken faizli sürekli yıllık gelirlere dönüştürülmesini kararlaştırdı .
Doğal olarak, şirketin Exchequer Annuity dağıtımı, tıpkı daha önce olduğu gibi, Parlamento tarafından belirlenen yüzde oranlarında orantılı olarak devam etti; şimdi yarısı annuity'lerin ürünü, yarısı da dönüştürülmemiş hisselerin kalanının ürünü olarak. Bu hisseler , yalnızca dönüştürülmek üzere sunulan kağıt borçlanma araçları üzerinden sermayelendirildikleri için , şirketin "ticaret hissesi " olarak kullanması için hala hiçbir kaynağı temsil etmiyordu.
Böylece ve köleliğe ortaklık hakkında yapılan mevcut iddialar açısından kritik bir şekilde, bu şekilde ihraç edilen yıllık gelirler şirketin ticaret bileşeninden tamamen ve geri dönülemez bir şekilde ayrılmıştı. 1723 tüzüğünün amacı, “[şirketin] tüm Sermayesini İki Eşit Parçaya veya Yarıya bölmek ve söz konusu Yarılardan Birini Üyelerin Yararına ve [tamamen ayrı bir süreç olarak] kalan Yarıyı söz konusu Şirkette yerleştirmek için belirli Yıllık Gelirlere dönüştürmek ” olarak tanımlandı . İlk yarı kendi başına “Şirketin borçları, tahvilleri, ticareti vb. ile ilgili endişelerden tamamen muaf olacak bir “Güney Denizi yıllık gelirlerinin Ortak Hisse Senedi” olacaktı .
Böylece, Parlamento Yasası'ndan daha az olmayan bir güçle, "Güney Denizi annuiteleri " şirketin tüm ve herhangi bir alt ticari faaliyetinden tamamen ayrılacaktı; annuite sermayesi ayrılmıştı. Ne yaptıklarının tamamen farkında olarak , Kraliçe Anne'nin İkramiyesi Valileri, bundan sonra nakit kaynaklarının önemli bir kısmını neredeyse sadece bu yeni basılmış "Güney Denizi annuitelerine " yatırmayı seçtiler .
✞
Bu arada, 1743'te sona erene kadar kaçamayacağı Asiento sözleşmesiyle kısıtlanan şirket, Afrikalı sahiplerinden ve efendilerinden satın alınan binlerce köleyi İspanyol Amerika'ya taşıyan nakliye şirketlerini kiralamaya devam etti. Yöneticiler tarafından, hissedar desteği olmadan, aslında kendi özel işleri olarak yürütüldü ve İspanyol uzlaşmazlığıyla mücadele etti. Yöneticilerin 1735'teki , artık tamamen istenmeyen Asiento'dan kendilerini kurtaracak başka bir şirket arayan yorgun reklamları cevapsız kaldı. Sonunda, 1737'den itibaren ticaret tamamen durma noktasına geldi ve 1739'da savaşın geri dönmesiyle defterler fiilen kapandı .
Bu son tarihe kadar şirket, nominal yıllık gelirlerinin ve hisselerinin binlerce sahibine 50'den fazla düzenli taksitle yaklaşık 35 milyon sterlin tutarında hükümet faizi dağıtmıştı. Bu, 1737 yorumcusunun belirttiği gibi, çoğunlukla en riskten kaçınan tasarruf sahiplerinden oluşan bir seçmen kitlesine teslim edildi: "Dullar, Emanet altındaki yetimler, bekar kadınlar ve hiçbir Ticaret veya İşletmede eğitim görmemiş veya geçmişi geçmiş olanlar " . Bu rolü yerine getirirken şirket, 1854-5'te feshedilip tasfiye edilene kadar görevini yerine getirmeye devam etti.
Queen Anne's Bounty Valilerinin South Sea Company tarafından yönetilen yıllık gelirlerin önemli bir miktarını elde ettiğine şüphe yok; aslında, bunlar kullanılabilir hale gelir gelmez satın alma işlemine girmek için adımlar attılar . Bu adımlar, şirket hisselerinin ilk satın alınmasıyla başladı; bunun "eşit değerde" (raporda kaydedildiği gibi) yapılması, satın alma tarihinin 6 Nisan 1723 olarak belirlenmesine izin veriyor (çeşitli nedenlerle yıl, raporun biraz huysuzca belirttiği 1720 olamaz) .
Hiçbir açıdan yıllık gelirler şirket hisseleri gibi davranmadı
Bu tarihe kadar şirket hisselerinin parlamento tarafından bölünmesiyle yıllık gelirlerin yaratılması yakındı, ancak henüz etkinleştirilmedi; hisselerin önceden satın alınması Valilerin hem yaklaşan bir hisse dağıtımından faydalanmalarını hem de bir yıllık gelir diliminin edinilmesinde öncelik elde etmelerini sağladı. Böylece, 6 Nisan 1723'te 13.907 £ nominal değere sahip adi hisseleri, toplam 14.818 £ maliyetle (masraflar dahil) satın aldılar. Şirket tarafından 12 Nisan'da gerçekleştirilen %6,25'lik ücretsiz hisse dağıtımıyla bu hisse 14.776 £'a çıkarıldı. Bunun yarısı (7.388 £) 24 Haziran'da hükümet yıllık gelirleri olarak yeniden oluşturulurken diğer yarısı şirket hisseleri olarak kaldı.
Bundan sonra Valiler yalnızca yıllık gelirler elde ettiler ve 1739'a kadar hem 1723'ün "Eski" Yıllık Gelirlerini hem de 1733'ün "Yeni" Yıllık Gelirlerini toplam 191.762 £ nominal değere biriktirdiler. Bunlar üzerinden hayır kurumu 1727'ye kadar yıllık yüzde beş, 1733'e kadar yüzde dört ve bundan sonra yüzde üç oranında faiz aldı ; hepsi de vergi mükelleflerinin paralarından oluşan Hazine Yıllık Gelirlerinden sağlandı .
Valilere kalan şirket hisselerinin kalanı (her zamanki gibi, ticaret kârlarından değil, yalnızca Hazine Annuity'sinden faiz getiren) Valiler tarafından bu ilk işlemin bir yan ürünü olarak ele alındı. 1730'un sonuna gelindiğinde , muhtemelen ikincil pazara giren annuity'lerle değiştirilmek üzere tamamen elden çıkarılmışlardı .
✞
Bounty Valileri tarafından bu "South Sea annuitileri " satın alımları , hükümet ve Parlamento tarafından garanti altına alınmış ve İngiltere Bankası'ndan daha güvenli olan, ipoteksiz devlet borcuna yapılan son derece sorumlu bir yatırımdan başka bir şey olarak algılanamazdı. Bu işlemler hiçbir şekilde South Sea Şirketi'nin herhangi bir yönüne bir yatırım teşkil etmiyordu; Valiler, bu annuitileri satın almalarının şirketin ticaretinin herhangi bir bileşeniyle ilişkili olduğunu hayal edecek kadar yanılmış olamazlardı .
Yatırımları devlet borcunaydı ve çağdaşları için fark apaçık ortadaydı. Gerçekten de, 1711'de devlet borcunu şirket hisselerine dönüştürenler ile 1723'ten itibaren "Güney Denizi" yıllık gelirlerini edinenler (örneğin Bounty Valileri) arasındaki çok gerçek ayrımı algılayan 1729'da bir yorumcu, ikincisinin "sadece Kamuya Alacaklı olarak geldiğini ve ilk önce bilerek Ticaret Tabanında Şirketlerin Üyesi olanlardan çok farklı bir Ayakta olduğunu " belirtti.
South Sea Company'nin bu yıllık gelirlerin idaresinde oynadığı tek işlev, tarafsız bir aracı olarak hizmet etmek, Hazine'nin hala (şimdi bir adım ötede olsa da) hükümet borcunu temsil eden kağıt araçların sahiplerine faiz gönderdiği bir kanal olmaktı. Hiçbir karışıklık olamazdı ; bu yıllık gelirler hiçbir açıdan şirket hisseleri gibi davranmıyordu. Ödenecek faiz oranı South Sea Company tarafından değil, o günün hükümeti tarafından belirleniyordu.
Oran herhangi bir şirket kararnamesi ile değil , Parlamento Yasası ile yürürlüğe konuldu ve yalnızca Parlamento Yasası ile değiştirilebilirdi. Zamanı geldiğinde hisse senetleri ve yıllık gelirler satın alındığında , bu hükümet tarafından üstlenildi (borcunun itfası olarak) ve şirket tarafından değil.
Bu arada, raporun Bounty Valileri'nin köle ticaretiyle bir şekilde ilişkilendirilmiş bağış ve miras paraları almasına ilişkin açıklamalarına gelince, bunlar şu anda asılsız varsayımlardan ve desteksiz iddialardan ibarettir ve bunlara meşru bir yanıt, her biri daha fazla çalışmayla kanıtlanmadan veya çürütülmeden verilemez. (Aslında bahsedilen tek isim, henüz yeterince araştırılmamış ve çok az anlaşılmış, gizemli bir figür olan Bristol hayırseveri Edward Colston'dır.)
✞
Çıkarılacak sonuçlar fazla vurgulanamaz. Bounty Valilerinin elindeki hisseler, South Sea Company'deki geleneksel hisseler değil, Parlamento Yasası uyarınca 1723'te dönemin hükümeti tarafından başlatılan sürekli yıllık gelirlerdi. Bu yıllık gelirler, tarihi hükümet borcu araçları üzerinden sermayelendirilmişti ve hiçbir yıllık gelir sahibinin, mevduatlarının rolünün hükümetin bu borcun devam eden finansmanını desteklemekten başka bir şey olduğunu düşünmesi için hiçbir nedeni yoktu. Hiçbir şekilde "köle ticaretine yatırım " değillerdi .
Faiz ödemeleri yalnızca vergi mükelleflerinin parasından sağlanıyordu . Şirketin ticaretinin herhangi bir yönüyle kaydedilen kâr, hissedarlara veya yıllık gelir sahiplerine dağıtılmıyordu, ancak şirket içinde tutuluyordu. South Sea Company'nin tek katkısı, Hazine ile yıllık gelir sahipleri arasında iki yılda bir yapılan faiz ödemelerinin dağıtımında uygun bir idari aracı olarak hareket etmesiydi. "South Sea yıllık gelirleri " ile diğer çağdaş hükümet yıllık gelirleri arasındaki tek fark, faizin tahsil edilme biçimindeydi ve transferler , İngiltere Bankası'na (hükümetin aracısı olarak) değil, South Sea House'a kaydediliyordu .
Köle ticaretinin neden olduğu acı tartışma konusu değil. Buradaki konu farklı; suçluluk. Kilise Komiseri raporu, tarihi yanlış anlaşılması nedeniyle iddialarını tamamen yanlış yönlendiriyor; sessizce atılmalı.
Prof. Dale'in gözlemlediği gibi, bugünün Komiserleri, seleflerinin "Güney Denizi anüiteleri" üzerindeki varlıklarının hiçbir şekilde kınanacak veya suçlanacak bir şey olmadığından emin olabilirler ve bu bağlamda,
ne kendilerinin ne de İngiltere Kilisesi'nin genel olarak özür dileyecek veya telafi edecek bir şeyleri yoktur .
Kaynak: Bu makale The Critic'in Haziran 2025 sayısından alınmıştır. 30 Mayıs 2025, https://thecritic.co.uk/the-church-and-slavery-the-facts/.
Tarihistan'ın görüşleriyle bağdaşmayabilir.
.
Rusya'nın Hokand Hanlığı'ndan aldığı nadir kitaplar
Yayınlanma :
13.06.2025 10:19
Güncelleme :
13.06.2025 10:22
Rusya'nın Hokand Hanlığı'ndan aldığı nadir kitaplar
A
+
A
-
Rus İmparatorluğu yavaş yavaş Kokand Hanlığı topraklarını fethederken, işgalciler fethettikleri topraklardan gelen diğer birçok değerli hazinenin yanı sıra el yazması koleksiyonlarını da ele geçirdiler. İmparatorluk yönetiminin, bu toprakları işgal etmeden önce bile Hanlıktan kitap toplama meselesini planlarına dahil ettiğine inanmak için sebepler var: Bu tür hedefler olmadan, oryantalist A.L. Kun'a K.P. Kaufman tarafından henüz tamamen fethedilmemiş olan Kokand Hanlığı topraklarından el yazması toplama görevi verilmezdi.
Oryantalist ALKun'la birlikte General G.A. Kolpakovski de Kokand'dan elyazmaları toplamakla görevlendirildi. G.A. Kolpakovski, Rus işgalcilerinin Kokand Hanlığı topraklarını ele geçirmeyi amaçlayan askeri harekâtlarına katılan ve komutanlık eden bir kişiydi ve bir süre Türkistan Genel Valisi'nin de başkanlığını yaptı.
General G.A. Kolpakovski komutasındaki Rus ordusu Kokand'ı ele geçirmek için askeri harekât yürütürken, K.P. Kaufman, General G.A. Kolpakovski'ye şu içerikli bir telgraf gönderdi: "İlk fırsatta Kokand, Margilan ve Andican'dan defterler adı verilen Türk dilindeki Doğu el yazmaları ve yazılarını isteyin . "
Bu göreve dayanarak, General G.A. Kolpakovski, Kokand'dan hukuk, hukuk, tıp, coğrafya, dilbilim ve tarih üzerine doğu dillerinde eserler topladı ve bunların bir listesini derledikten sonra bunları Taşkent'teki Halk Kütüphanesine aktardı. Bir süre Taşkent'te saklanan bu kitaplar, K.P. Kaufman'ın talebi üzerine St. Petersburg'a gönderildi ve burada İmparatorluk Halk Kütüphanesine aktarıldı. Belirtildiği gibi, General G.A. Kolpakovski ayrıca edindiği kitap koleksiyonunun bir listesini de derledi. Bu listede adı geçen ve Özbekistan Ulusal Arşivleri'nde saklanan 119 kitabın Özbek isimleri ve bunların kaderi hakkındaki bilgiler, N. Mirzayev ve M. Isakoval tarafından bu konudaki arşiv belgelerinin incelenmesi yoluyla incelendi.
Rus oryantalist N. Pantusov da General GA Kolpakovski ile birlikte Kokand Hanlığı'ndan kitap koleksiyonları toplamaya katıldı. Kokand'da elde ettiği kaynaklara ve tanık olduğu olaylara dayanarak N. Pantusov, Türkistan Valiliği'nin "Turkestanskie Vedomosti" gazetesinin çeşitli sayılarında hanlığın tarihi hakkında bir dizi makale yayınladı. Kokand Hanlığı arşivi, "Tarihi Shohrukhi" eseri, hanlığın vergi sistemi ve nüfusun meslekleri hakkındaki bu makaleler " Turkestanskie Vedomosti"nin 28-37. sayılarında yayınlandı.“Kokand şehrinde Korgeneral G.A. Kolpakovski tarafından edinilen harikulade doğu el yazmalarının tasviri” başlıklı bir makale de vardı. Makaleye göre, Şubat 1876'da, Ekselansları (G.A. Kolpakovski)'nin isteği ve masrafıyla N. Pantusov, Kokand şehrinde büyük bir doğu eserleri koleksiyonu edindi ve edinilen eserler arasında, bilim açısından önemli gördüğü 4 eserin tasviri özellikleri üzerinde durdu.
Orijinal olarak H. 1180'de Muhammed Vafo Karmanagi'nin "Tuhfetul-khani or Tarikhi-Rahim'khani" adlı eserinden kopyalanmıştır. (“Tukhatul Khaniy” veya “Tarihi Rahimkhon”) kısaca anlatılmış ve N. Pantusov’un bu eseri Kokand’da edindiği, St. Petersburg’da da eserin başka nüshalarının bulunduğu belirtilmiştir.
İkinci eser, Fakhruddin Ali Safiy bin Hüseyin Voiz Kaşifi'nin Farsça yazdığı büyük ölçekli bir eser olan "Reşhat" ("Rashahot ayn-l-hayot" ("Yaşam Çeşmesinin Damlaları"), İslam dünyasında ünlü olan Sufi tarikatından evliyaların biyografilerini ve onların başına gelen olayları ele almaktadır. Kitap Kokand pazarından satın alınmıştır.
Üçüncü eser, Nasrullah Han'ın saltanatı sırasında 1243'te Buhara'da yaratılan Farsça "Tarihçe" ("Tarihsel") eseridir. Amir Timur'dan başlayarak birçok ünlü kişinin biyografileri hakkında bilgi içerir. Bu eserin bir başka kopyası da Taşkent'te bulunmuştur.
Dördüncü kaynak ise “Tarihi tomm”, “Tarihi Rokimi”, “Tarihi Rokim”, “Tavarihi Mir Seyyid Şerif Rokim”, “Tarihi Kasira” adlarıyla bilinen ve tanınan “ Tarihi Mir-Seidi-Şerif-Mevlana-Rokim ” adlı eserdir. Eserin el yazması ve taşbaskı nüshaları yaygın olarak dağıtılmış olup, Emir Timur ve Timurlular, Şeybanlılar, Aştarhanlılar döneminde yaşamış hükümdarlar ve alimler, onların hayatları ve faaliyetleri ve büyük yaratıcı eserler hakkında tarihi gerçekler içermektedir. Eserin G.A. Kolpakovski tarafından edinilen nüshası büyüktür, el yazısı güzeldir ve metindeki tarihler renkli mürekkeple yazılmıştır. “Turkestanskie Vedomosti” dergisinin 28. sayısında adı geçen kitaplar, N. Pantusov’un makalesinin birinci kısmı olan yukarıdaki kitaptan, makalenin ikinci kısmında 8 el yazması hakkında daha bilgi verilen kitaptan ve 32. sayıda yayımlanan yayından oluşmaktadır.
Beşinci kaynak, Belh tarihçisi Muhammed Yusuf Munşi ibn Hoca Baka'nın " Tarihi Mukim-khani " ( "Mukimkhani Tarihi" ) adlı eseridir . Eser, Belh Hanı Ebu Muzaffer Said Muhammed Mukimkhan'a (1702–1704) ithaf edilmiştir. N. Pantusov tarafından Kokand'da satın alınan bu kitabın bir kopyası, Ebul Hasan Halilullah'ın "Rusumul Muluk" ("Kralların Gelenekleri") adlı eseriyle aynı kapaktaydı.
Altıncı eser ise Aminuddinkhan Hirat'ın Ebu Zafar Muhiyyiddin Muhammed Aurangzeb döneminde Hindistan'da Farsça yazdığı " Rashahatul-funun " ( "Rashonakh ul-funun" ) adlı ansiklopedik eserdir . 284 sayfadan oluşan bu küçük eserin kelam, hadis, fıkıh, felsefe, tıp bölümleri bulunmakta olup, 93-284. sayfaları arasındaki büyük bir bölüm genel tarihe ayrılmıştır.
Yedinci eser, Farsça ve nesih yazısıyla yazılmış 131 sayfadan oluşan “ Tarihi-Dzhegan-Nyumay ” ( “Jahonnamay Tarihi” ) 'dır . Yazarı bilinmemektedir. Eser Batı ülkelerini, Çin'i, Hindistan'ı ve diğer ülkeleri anlatır ve özellikle Herat şehri hakkında daha fazla bilgi verir. Herat hakkında daha fazla bilgi olması göz önüne alındığında, eserin yazarının Heratlı olduğu varsayılabilir.
Sekizinci eser, Hindistan ve Kabil hükümdarı Nuruddin Muhammed Jahongir'in adını taşıyan " Tarihi-Dzhegangiri " ( "Jahongiri Tarihi" ) 'dir . Afgan halkının, Kuhistan'ın ve Süleyman Dağı'nın tarihi hakkında bilgi içerir. Eser 3 büyük bölümden oluşur ve tamamlanmamıştır. 1178'de Juma' al-Awwal'in 19'unda yayınlanmıştır.
Dokuzuncusu , Irak Kralı Zarkum'un hikâyelerini içeren " Tarihi-Zarkum " ( "Zarkum Tarihi" ) adlı dini eserin şerhidir .
Onuncu “ Tuhfetul-khani ” (“Tukhfetul Khani”) Farsça bir tıbbi eserdir. Yazar: Mahmud ibn Muhammed. Kitap 4 bölüm, 1 bölüm, 249 sayfa, tamamlanmamış.
On birincisi , yazarı bilinmeyen ve başlangıcı ve sonu eksik olan Farsça bir tıp kitabı olan “ Havvosul-ashya ” dır ( “Şeylerin Özellikleri” ) . Bu kitabın, Mahmud Hasani tarafından 1990 yılında yayınlanmak üzere hazırlanan “Havvosul-ashya”nın (“Şeylerin Özellikleri”) bir kopyası olduğunu varsayıyoruz.
Makaledeki son eser , İslam tarihine adanmış on ikinci eser olan “ Dürdj - ul- durer ve Dardjul - Gurar ”dır. Yazar: Abdullabek Abdurakhmon Hüseyin Şafii, 1063 yılında yazılmıştır.
N. Pantusov'un bu makalesi , Kokand Hanlığı döneminde kitap tarihi konularını ele almada önemli bir kaynak görevi görmektedir. Makalede sunulan 12 eserin açıklamalarından, bunların çoğunun hanlık dışındaki bölgelerde yaratılmış el yazmaları olduğu açıktır. Bu, bu eserlerin hanlık tüccarları tarafından Kokand'a getirildiği ve kitapların satın alındığı özel pazarlarda satıldığı anlamına gelir. Bu sonuç, N. Pantusov'un başka bir makalesindeki bilgilerle de doğrulanmaktadır ; buna göre yazar, hanlıktaki vergiler konusunu ele alırken, kitap pazarından toplanan vergi miktarı hakkında da bilgi vermektedir.
Bu makalenin araştırılması sırasında dikkatimizi çeken bir diğer husus, yukarıda belirttiğimiz gibi G.A. Kolpakovski'nin Kokand'da ele geçirilen kitapların bir listesini hazırlamış olması ve bu listenin incelenmesi için yapılan çalışmaları belirtmiş olmasıdır. Şimdi bu listeyi N. Pantusov'un makalesindeki 12 eserle karşılaştırmak mümkündür. Her iki kaynaktaki verilerin analizine göre, gazete sayfasında isimleri belirtilen “Rashahot ayn-l-hayot” , “Tavorikhi Mir Seyyid Şerif Rakim”, “Tarihi Mukimkhani”, “Rashonakh ul-funun”, “Tarihi Zarkum”, “Khavosul khasho”, “ Dürdj - ul durer ve dardjul - Gurar ” gibi eserler Rusya'ya gönderilen kitap listesinde bulunmamaktadır. Bundan da anlaşılacağı üzere, fatihlerin Kokand'da ele geçirdikleri el yazması kitap sayısı, belirttikleri sayılardan çok daha fazladır.
Hanlık topraklarından yazma eserlerin getirilmesiyle ilgili faaliyetler bununla sınırlı kalmamış; sonraki yıllarda Rus oryantalistler eski Hokand Hanlığı topraklarını ziyaret etmeye devam etmişler ve özel kütüphanelerde, camilerde ve medreselerde muhafaza edilen çok sayıda kitabı da edinmişlerdir.
Ravşanjon ABDULLAYEV,
Doçent , Tarihte Felsefe Doktoru, Kokand Üniversitesi
Referanslar:
1. Özbekistan Tarihi, Cilt VI. Özbekistan'ın tarihi ve kaynakları. 1860 - 1917 / editör DHZiyoyeva. - Taşkent: Özbekistan, 2023. - 488 s.
2. Kuşşakov I. " Tomm Tarihi" geçmişin önemli tarihlerini anlatıyor . https://www.bukhari.uz/?p=16448&lang=oz
3. Ebul Hasan Halilullah. Rusumul Muluk (Kralların Gelenekleri). Antik yazılı kaynakların devlet kaydı: https://manbalar.uz/ky/?page=109&
4. İsakova M.S. Kokand Hanlığı'nın yerel el yazması eserlerinin tarihinden. “Tarihsel kaynak çalışmalarının güncel konuları, tarih yazımı, yöntem ve tarih araştırmalarının metodolojisi” // XII Cumhuriyet Bilimsel ve Pratik Konferansı materyalleri. 12 - bilimsel koleksiyon [Taşkent Devlet Doğu Araştırmaları Üniversitesi. Sorumlu editör Ph.D., prof. M.M. Ishokov] Taşkent: 2020.
5. Gün A. Ocherk Kokanskogo Khanstva // Turkestanskiy sbornik. T. 149. – SPb.: 1876.
6. Pantusov N. O. Açıklama naibolee zamechatelnyx vostochnyx rukopisey iz chisla priobretyonnyx General-Leytenatom G.A. Kolpakovsky v g. Kokande // Turkestanskie vedomosti. 1876. - Hayır. 28.
7. Pantusov N. O. Açıklama naibolee zamechatelnyx vostochnyx rukopisey iz chisla priobretyonnyx General-Leytenatom G.A. Kolpakovsky v g. Kokande // Turkestanskie vedomosti. 1876. - Hayır. 37.
8. Pantusov N. Podatnye sbory v g. Kokande // Turkestanskie vedemosti. 1876. – No.13.
9. Umurzokov B. "Rashahot ainu-l-hayat" adlı eserin bir imza kopyası bulundu /https://uza.uz/uz/posts/rashahot-aynu-l-hayot-asarining-avtograf-nuskhasi-topildi_235463
10. Mahmoud Hasaniy, Khavasul materyalinin yazarı / editör, çevirmen ve yorum. - Taşkent: İşçi Partisi, 1990. - s. 48.
11. Şerafuddin Rakimi. Tarih tamamlandı. - Taşkent: Maneviyat, 1998. - s . 156 .
Makale ilk olarak https://oyina.uz/uz/article/3856 sitesinde yayınlanmıştır.
.
TARİHTE TİCARETE YÖN VEREN İPEK YOLU
Yayınlanma :
24.08.2025 16:23
Güncelleme :
24.08.2025 16:32
TARİHTE TİCARETE YÖN VEREN İPEK YOLU
A
+
A
-
TARİHTE TİCARETE YÖN VEREN İPEK YOLU
Çin’den başlayarak, Akdeniz ve Anadolu üzerinden geçerek Avrupa kıtasına varan İpek Yolu, yüzyıllarca ticaret kervanlarının kullandığı bir rota olmuş, Doğu kültürünün Batılı medeniyetlere, özellikle de Avrupa’ya iletilmesini mümkün kılmıştır. Böylece, dünyamızın kaderini belirleyen güzergâhlardan biri olarak tarihte yerini almıştır. UNESCO, 2014 yılında İpek Yolu’nun bir kısmını Dünya Mirası Listesine dâhil ederek, İpek Yolu’nun kültürel ve ticari hayat için önemini belgelemiştir. Asya ve Avrupa’yı birbirine bağlayan, çağlar boyunca insanlığın yaşadığı birçok önemli olayda katkısı olan İpek Yolu, 8 maddelik listemizle huzurlarınızda.
silk road, taşıma, desert, logictics
İpek Yolu, ünlü tarihçi Heredot’un M.Ö. 450 yılında yazdığı bir belgede karşımıza çıkmaktadır. Bu durum İpek Yolu’nun tarihin ne kadar eski çağlarından beri dünyamızın yazgısını şekillendirmekte olduğunu gösterir. İpek Yolu ile adı anılan bir başka ünlü şahsiyet ise Marco Polo’dur. Ünlü gezginin, Çin’den Avrupa’ya kadar uzanan İpek Yolu’nu katettiği düşünülmektedir.
İpek Yolu’nun kullanım amacı ise adından da anlaşılabileceği gibi ipek ticaretidir. Tarihin her çağında değerli bir ticari mal olan ipek, Batılı ülkelerin ilgisini çekmiştir. Bu ilgiyi karşılamak için Çin’den Avrupa’ya kervanlarla ipek taşınmıştır. Bu değerli kumaş ile yüklü kervanlar İpek Yolu adı verilen bir güzergâhı izlemiştir.
Tarih öncesinden itibaren bu rota üzerinde ipek ticareti yapılmaya başlanır. Birçok hikâyeye de konu olan bu güzergâh ismini ipekten alsa da Çin’den Batı’ya taşınan değerli mallar arasında o zamanlar Avrupa’da üretilmeyen baharat, değerli ve yarı değerli taşlar, porselen ve kâğıt gibi medeniyet açısından önemli yükler de bulunurdu.
silk road, taşıma, desert, logictics
Tüm bu değerli yükler, develere, atlara, yük hayvanlarının çektiği arabalara doldurulur ve Çin’in günümüzdeki ismiyle Şian kentinden yola çıkardı. Özbekistan’ın Kaşgar şehrine varan kervanlar buradan sonra iki ana rotadan birini seçer ve yolculuğuna devam ederdi.
sea, ship, logictics
Özbekistan’dan Anadolu’ya uzanan rotanın bir bacağı Afganistan ovalarından Hazar Denizi’ne, ikincisi ise Karakum Dağları üzerinden İran’a ulaşırdı. Bu uzun yolculuk sonunda Anadolu’ya varan kervanlar Akdeniz ve Karadeniz’deki limanlardan gemilerle ya da Trakya üzerinden kara yoluyla Batı ülkelerine ulaşırdı.
sil road, natural, logictics
İpek Yolu üzerinde ana yolların yanı sıra birçok kısalı uzunlu, kestirmeli dolambaçlı yol da bulunurdu. Aslında İpek Yolu, tek bir güzergâhtan değil tüm bu yollar ağının bütününden oluşurdu. Fakat kestirme yollar daha tehlikeliydi ve birçok kervan güvenliğini sağlamak amacıyla uzun ve güvenli yolları tercih ederdi.
silk road, taşıma, desert, logictics
Asya’dan Avrupa’ya uzanan İpek Yolu sadece tüccarların değil gezginlerin, bilgelerin, orduların dolayısıyla kültürün ve fikirlerin de seyahat ettiği bir güzergâh olmuştu. Zenginlik, refah, yeni bilgiler ve kültür İpek Yolu çevresine yayılmıştı. Bu rota üzerinde bulunan şehirler gelişmiş, insanlık için önemli merkezler olmuşlardır.
silk road, taşıma, desert, logictics
Günümüzde, medeniyete şekil veren, fikir, kültür ve ticaret alışverişi sayesinde insanlığın gelişimini sağlayan İpek Yolu’nu tekrar kullanıma sokmayı amaçlayan bir proje planlanmaktadır. Bu projenin gerçekleşmesi durumunda Çin’in başkenti Pekin ile Avrupa’nın kalbi Londra demiryolu ile bağlanacaktır.
.
Bugün 235 ziyaretçi (413 klik) kişi burdaydı!
|
| Bugün 315 ziyaretçi (425 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|